Salı, 12 Ocak 2021 19:39

    Kalem Süresi Tefsiri

    Yazan
    Ögeyi değerlendirin
    (0 oy)

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     

    Kalem Sûresi
    Tefsiri
    “İlk Sûreler ve İslamî Hareket”
    CİLT -2-
    -ahmed kalkanOcak
    2016 / İstanbul
    Mar’ ruf Yayınları:
    Editör:
    Tashih:
    Kapak & Mizanpaj:
    Baskı:
    4
    Mehmed Bilir
    Ma’ ruf Yayınları
    Ehl-i Dizayn
    STEP AJANS Matbaa Ltd. Şti.
    Göztepe Mh. Bosna Cd. No:11
    Bağcılar/İStanbul
    Tel: 0212 446 8846
    Sertifika No:12266
    MA’ RUF YAYINLARI İLETİŞİM
    Adres:
    Tel:
    E-Posta:
    Web:
    İstiklal Mh. Dolmabahçe Cd. Işık Sk.
    No:2/2 Ümraniye/İSTANBUL
    (0216) 344 0 342
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    www.marufyayinlari.com
    AHMED KALKAN
    “İlk Sûreler ve İslamî Hareket” CİLT -2-
    Kalem Sûresi Tefsiri
    İçindekiler
    Önsöz 11
    Kalem Sûresi ve Mesajı 24
    Hurûf-ı Mukattaa 27
    Hurûf-ı Mukattaa’nın Yorumu Meselesi 29
    A. Selefin Görüşü 29
    B. Halefin Görüşü 31
    Dünya, Balığın Ya Da Öküzün Boynuzunda Mı? 43
    Kalem 46
    Allah’ın İlk Yarattığı Şey Kalem Midir? 48
    Yazma 48
    Alfabe; Yazının Temel İşaretleri 49
    Latin Alfabesinin Kabulü 51
    Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın Yeminleri (Aksâmu’l-Kur’an) 55
    Kur’ân-ı Kerim’deki Yeminleri Aşağıdaki Çeşitli Sebeplerde Aramak Lâzımdır: 57
    Huluk/Ahlâk 66
    Ahlâk; Anlam ve Mâhiyeti 69
    Ahlâkî Örnek Olarak Hz. Peygamber (S.a.s.) 75
    Allah Tarafından Müşriklere Tehdit 101
    Dalâlet 103
    Dalâlet ve Türevleri 106
    Dalâletin Kur’an’daki Anlamları 106
    1- Saptırmak Anlamında 107
    2- Şaşırmak Anlamında 107
    3- Boşa Çıkarmak Anlamında 107
    4- Azap Anlamında 108
    5- Hüsran Anlamında 108
    6- Yanılmak Anlamında 108
    7- Sapkınlık Anlamında 108
    Dalâlette Olanlar 109
    Dalâlette Olanların Özellikleri 110
    Dalâlet Önderleri 111
    Dalâlete Düşme Sebepleri 112
    Dalâletin Sonuçları 113
    Hidâyet 117
    Kur’an’da Hidâyet 119
    Hidâyet, Yön Bulmak; İman, Yönü Bulduran Kuvvet 121
    Hidâyet İsteği ve Hidâyette Devam 123
    Hidâyet Vermek Sadece Allah’a Ait 124
    Hidâyet İçin Kulun Çabası Gerekir 125
    Hidâyette Kulun Rolü 128
    Hidâyet Türleri 130
    Cihad ve Tebliğ; Başkasının Hidâyeti İçin Çalışmak 130
    Hidâyet İçin Gerekli Şartlar, Hidâyete Lâyık Olmak 131
    Hidâyet Konusunda Sünettullah (Allah’ın Değişmeyen Kanunu) 134
    Hoşgörü 147
    Tevhid ve Uzlaşma 151
    Dileniş Değil; Direniş: Uzlaşma ve Tâvize Yanaşmamak 155
    Uzlaşma Teklifleri Karşısında Peygamberimiz 157
    İnsan Niçin Tâviz Verir, Düşmanıyla Uzlaşmaya Girer? 164
    Tâviz ve Uzlaşmayı Red, Küfre Meydan Okumak ve Ateşten Gömlek Giymektir 166
    Ahlâksızlara İtaat Etme! Onlara Boyun Eğme! 169
    Günümüzdeki Kullanımıyla Yemin 173
    Tarihten Bu Güne Yemin ve Andiçme 176
    Resmî Uygulamalarda Yemin/Andiçme 178
    Dilin Önemi; Dille Yapılan İntihar ve Cinâyetler 189
    Alay Denen Ahlâksızlık 199
    Alay Etmenin Kaynağı Kibirdir 201
    Câhiliye Toplumunda Alaycılık 202
    Allah Tarafından Müşriklere Tehdit 204
    Dalâlet 206
    Dalâlet ve Türevleri 208
    Dalâletin Kur’an’daki Anlamları 209
    1- Saptırmak Anlamında 209
    2- Şaşırmak Anlamında 209
    3- Boşa Çıkarmak Anlamında 210
    4- Azap Anlamında 210
    5- Hüsran Anlamında 210
    6- Yanılmak Anlamında 210
    7- Sapkınlık Anlamında 211
    Dalâlette Olanlar 211
    Dalâlette Olanların Özellikleri 212
    Dalâlet Önderleri 213
    Dalâlete Düşme Sebepleri 214
    Dalâletin Sonuçları 216
    Hidâyet 220
    Kur’an’da Hidâyet 221
    Hidâyet, Yön Bulmak; İman, Yönü Bulduran Kuvvet 224
    Hidâyet İsteği ve Hidâyette Devam 225
    Hidâyet Vermek Sadece Allah’a Ait 226
    Hidâyet İçin Kulun Çabası Gerekir 228
    Hidâyette Kulun Rolü 231
    Hidâyet Türleri 232
    Cihad ve Tebliğ; Başkasının Hidâyeti İçin Çalışmak 233
    Hidâyet İçin Gerekli Şartlar, Hidâyete Lâyık Olmak 233
    Hidâyet Konusunda Sünettullah (Allah’ın Değişmeyen Kanunu) 237
    Malın Fitneye Dönüşmesi; Dünyevîleşme 263
    Bahçe Sahiplerinin Sınanması Gibi Sınav 277
    İnfak 283
    Kur’an’da İnfak 286
    Hadislerde İnfak 287
    Malla Yapılan İnfak 289
    İlimden Yapılan İnfak 289
    Mutluluktan Yapılan İnfak 290
    Sağlıktan Yapılan İnfak 290
    Gençlikten Yapılan İnfak 290
    Güzel Sözle Yapılan İnfak 291
    Güler Yüzle Yapılan İnfak 291
    İnfakın Fayda ve Hikmetleri 292
    Kur’an’da Anlatılan Bu İlk Kıssa Vesilesiyle Kıssa Hakkında Bilgi 304
    Kur’an Kıssaları 305
    Kur’an’da Kıssaları Anlatılan (Peygamberler Dışındaki) İnsan ve Topluluklar: 309
    Tebliğ Sürecinde Kur’an Kıssaları 311
    Kur’ân-ı Kerim’de Anlatılan Kıssaların Hikmetleri 315
    Kur’an’da Kıssalar Yoluyla Verilen Mesaj 316
    Kur’an Kıssalarında Sünnetullah (Değişmeyen İlâhî Yasalar) 319
    Kur’ân-ı Kerim’de Kıssa Kavramı 322
    Kıssacılık ve Kıssacılar 326
    Cennet ve Naîm Cenneti 338
    Cennet Hayatı 340
    Cennet Nimetleri 341
    Amaç, Cismanî Zevkler Sağlayan Cennet Nimetleri Değil; Allah’ın Rızâsıdır 344
    Cennetlikler 345
    Cehennem Korkusu - Cennet Ümidi (Allah İle İlişkilerimizde Denge) 347
    Cennet Ucuz Değil! 349
    Hükm ve Hâkimiyet 352
    Kur’ân-ı Kerim’de Hükm ve Hâkimiyet 355
    Hâkimiyet/Egemenlik Kayıtsız Şartsız Allah’ındır 356
    Hâkimiyet Allah’ın Olmayınca 362
    Demokrasi ve Hâkimiyet 365
    Hiçbir Peygamber, Tebliğ Karşılığında İnsanlardan Ücret İstemez 392
    İslâm ve Basit Çıkar Gözetmek 394
    İslâm’ı, Âyetleri Az Bir Karşılık İle (Ucuza) Satmak 395
    Yahudi ve Hıristiyanları Taklit Perspektifi 397
    Tebliğ Karşılığında Ücret Almanın Yasaklığı Konusunda Âyetler 399
    Kur’an Okuma ve Hatta Öğretme Karşılığında Ücret Almayı Yasaklayan Hadis-İ Şerifler 400
    Sabr’ın Tanımı ve Mahiyeti 411
    Sabrın Önemi 411
    Kur’an’da Sabır 414
    Hadis-İ Şeriflerde Sabır ve Sabrın Fazileti 419
    Tahrife Kurban Giden Sabır Kavramı: Sabır; Pasiflik, Zillet ve Miskinlik Midir? 421
    Sabır Aktif Bir Direniştir 422
    İman-Sabır İlişkisi 428
    İslâmî Hareket Mücadeleyi; Mücadele De Sabrı Gerektirir 429
    Sabrı Tavsiye 431
    Sabrın Çeşitleri 432
    Yunus (a.s.) ve Tevhidî Mücadele Sabır 436
    Kur’an’da Beyan Edilen Yunus (a.s.) Kıssasından ıkaracağımız Dersler: 442
    Allah Rasûlünü Gözleri İle Yıkmak İsteyenler 443
    “İzlâk”ın Anlamları: 443
    Kalem Sûresine Toplu Bakış ve Günümüze Çıkarımlar 449
    Kalem Sûresinin Mesajı 454
    Kur’an’ın Eğitime Yönelik İlkeleri 471
    Kur’an’ın Eğitim Metodu 472
    Kur’an’da İnsan 473
    Kur’an İnsanı Nasıl Eğitir? 474
    Tedricilik İlkesi 474
    Modelleme İlkesi 475
    İbret Alma/Ders Çıkarma 475
    Sosyal Destek Ünitesi 476
    Tekrarın Gücü 476
    Psikolojik Motivasyon 476
    Otokontrol Sistemi 477
    Karşılaştırma, Örneklendirme 477
    Soru ve Cevap Yöntemi 478
    Kur’an, İnsanı Hangi Alanlarda Eğitir? 478
    Kur’an, İnsana Sosyal Uyum ve Medeniyet Eğitimi Verir 478
    Sûrenin Toplu Mesajı 479
    Kalem Sûresi İle İlgili Sınav Soruları 480
    Kalem Sûresi İle İlgili Sınavın Cevap Anahtarı 501
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz
    değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü
    veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas
    edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopya
    edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı söz konusu
    değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak
    malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
    !

    ithaf
    Canlı Kur’an olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret
    eden, tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran ve kâfirlere karşı
    Kur’an’la en büyük cihadı gerçekleştiren her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
    KUR’AN dostlarına…
    Ümmetin ihyasının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu
    kavrayıp nebevî usulle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması
    yapan tâvizsiz davetçilere…

    • 11 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Önsöz
    Önsöz de sonsöz de, sözün önü de sonu da Allah’a, O’nun sözü olan
    Kur’an’a ait. İnsan haddini aştı, çok konuştu, çok söyledi. Bu yanlıştan dönülmeli;
    Kur’an’a kulak verilmeli. O, sözlerin en güzeli, onu okumak, okumaların
    en güzelidir. Onu dinlemek, dinlemelerin en güzelidir. Onunla
    düşünmek, tefekkürün en güzelidir. Ona göre yaşanan bir hayat, hayatların
    en güzelidir. Tüm bunlarla birlikte, unutulmaması gereken husus, eşsiz
    bir hidâyet rehberi olan Kur’an’ı tane tane, özümseyerek, doğru bir niyetle,
    istiâze ve besmele ile okumamız gerekir. Kur’an’a kulak verip susmamız,
    âyetler okunur veya âyetlerle emir ve yasaklar sunulurken bahaneler üretip
    başka bir söz söylemememiz, “semi’nâ ve eta’nâ (duyduk ve itaat ettik)” deyip
    hayatımıza geçirmemiz istenmektedir.
    Yaşadığımız coğrafya da dâhil, dünya üzerinde en çok okunan kitap
    Kur’an olmasına rağmen, nedense şuurlu fert ve toplumlar bir türlü oluşamamaktadır.
    Her geçen gün daha da yoğun bir ilgi odağı haline gelen Kitabımız’ın
    önemi daha da açığa çıkmasına rağmen, bilinç yoksunluğu devam
    etmektedir. Aynı zamanda, üzerinde en çok araştırmaların yapıldığı, uzun
    uzun makalelerin yazıldığı, tezlerin sunulduğu, inceleme kitaplarının yayınlandığı
    bir konu olmasına rağmen Kur’an ruhu oluşturulamadı, Kur’an
    nesli yetiştirilemedi, Kur’an toplumuna giden yol açılamadı, Kur’an devleti
    ufukta görülemedi.
    Kur’an’ın en çok ve en hızlı ezberlenen bir kitap oluşu da onun anlaşılmasına
    yetmemiş, toplumsal hoşnutsuzluğu huzura dönüştürecek Kur’ânî
    bir inkılâp oluşmamıştır. Kur’an kıraatiyle belki bireysel anlamda gözyaşları
    dökülmüş, bu duygu seliyle yapay bir tatminkârlık oluşturulmaya çalışılmıştır.
    Ama anlam örgüsü ve tüm hükümlerini tatbik gayreti içinde O
    Kitab’a yönelmek yerine, sadece Arapça metin üzerinden bireysel bazda
    haz alınmaya çalışılmış, bununla yetinilmiştir. Kur’an’ın anlatmaya çalıştığı,
    hedeflediği bireysel ve toplumsal huzura, Allah’ın razı olacağı izzetli bir
    yaşayışa ulaşılamamıştır.
    Kur’an’la doğru konuşan O’nu doğru konuşturan sahih temsilciler oluşturamadığımız
    için İslâm’ın hedeflediği sonuca ulaşılamamıştır. Kur’an’ın
    susturulması; onun gündemden uzaklaştırılıp hayattan koparılması ile ger•
    12 •
    Ahmed Kalkan
    çekleştirilmiştir. Suskun bir Kur’an ne sadra şifâ olur, ne de toplumlara müdâhale
    etme yetkisine sahip bulunur.
    Bütün bu olumsuzlukların sonucunda, Kur’an’ı rehber edinmeyen toplumlar
    bilinçsiz, ruhsuz, mutsuz, rotasız, suskun kalmışlar, onları bu hale
    getiren tâğûtî zihniyetler toplumlarını sürüleştirerek kendilerine kul yapmaya
    çalışmışlardır.
    Güzîde, erdemli, sâlih, âlim, mücâhid, muvahhid, muttaki, şâhid-şehid…
    şahsiyetlerin yetişmesi Kur’an’dan gereği gibi faydalanıp hayata doğru
    bir şekilde geçirilmesiyle mümkün olacaktır. “Allah o kitapla; kendi
    rızâsını arayanlara kurtuluşa götüren yolları gösterir, izniyle onları (küfür)
    karanlıklarından (iman) nûruna/aydınlığına çıkarır ve onları dosdoğru bir
    yola iletir.” (5/Mâide, 16)
    Kur’an çağ kapatıp çağ açmıştır. Hemen her konuda olduğu gibi, câhiliyyenin
    çağ anlayışı da cahilcedir. İnsanlığın hattındaki en büyük fay
    kırılmasını da hakkı görmek istemediği için görmezden gelir, farklı çağ anlayışını
    zanna ve uydurmalara dayanarak değerlendirir. İslâm’ın çağ anlayışı,
    tevhid mücâdelesini yansıtan olaylarda, vahyin verdiği doğru haberler
    ışığındadır. İlk insan, aynı zamanda ilk peygamberdir. Ülü’l-azm denilen
    büyük peygamberler de çağ kapatıp çağ açmış devrimci liderlerdir. Nuh
    tufanı, o tarihte ve sonraki etkileriyle yeni bir çağı belirler. İbrahim (a.s.)
    putperest çağa destansı meydan okumaları ve mücâdeleleriyle tevhid çağını
    yeniden oluşturan inkılâbın köşe taşıdır. Mûsâ (a.s.) ve İsa (a.s.) da öyle. Ve
    en büyük inkılâb, Kur’an’ın yaptığı inkılâb; en büyük inkılâbçı da Hz. Muhammed
    (s.a.s.)’dir. Kur’an’la câhiliyye çağı kapanmış; mutluluk çağı başlamıştır.
    Kur’an’la birlikte Kur’an’ın oluşturduğu yeni çağın adı asr-ı saâdet;
    inkılâbçı insanın adı da müslüman’dır artık. Diğer devrimler, adına inkılâb
    denilemeyecek basit, sınırlı, sahte, avutucu değişimlerdir. Daha doğrusu
    zindanları değiştirmenin adına devrim adı verilip insanlar kandırılmıştır.
    Karanlıklar, zulümler, hapisler, kölelikler arasındaki değişikliğin adına devrim;
    küçük değişikliklerin veya tahmine ya da uydurmaya dayanan zaman
    dilimlerinin adı çağ olamaz.
    Peki, Kur’an, aynı Kur’an olduğuna göre, Mekke câhiliyyesini değiştirdiği
    gibi bugünkü câhiliyyeyi niye değiştiremiyor? Medine İslâm İnkılâbı
    gibi niye inkılâb yapamıyor? Kur’an değişmemiştir, ama Kur’an okuyanlar
    • 13 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    başkalaşmıştır. Kur’an anlayışı, Kur’an’a bakış, Kur’an’a yaklaşım değişmiştir.
    Kur’an, aynı Kur’an’dır, ama Kur’an’a yönelmesi gereken insan, Kur’an’a
    sahabe gibi yönelmiyor. Çeşme, bin dört yüz yıldır akmaktadır. Bu güne
    kadar onun hayat veren lezzetli suyunu içenleri suladığı, nimetlendirip dirilttiği
    gibi, hâlâ canlandıran rahmet suyunu sunmaya devam etmektedir.
    Ama biz, kabımızı o çeşmenin altına tutmuyor, çeşmeden yararlanmayı
    bilmiyorsak suç elbette çeşmenin değil; bizimdir. Karanlıklarda yaşayan insan
    çeşmenin yolunu unutmuş olabilir, ama çeşmenin suyundan az da olsa
    tatmış olanların yapmaları gereken büyük görevleri olmalıdır. Hele o çeşmenin
    yanı başındaki yangınları fark eden itfaiyeci (dâvet ve tebliğci) görevini
    yapmıyorsa, karanlıktan yararlanarak yangını çıkaran ve değişik araçlarıyla
    yangını körükleyenler kadar, o da suçlu değil midir? Kendilerini ve
    toplumlarını değiştirmek isteyenlere Kur’an yardıma hazırdır; referansları,
    örnekleri ortadadır. Değişim ve dönüşüm projelerini, kendisine yöneleceklere
    sunmaya, yol göstermeye, yollarını aydınlatmaya hazır beklemektedir.
    Bir ilâcın şifaya vesile olması için, o ilacın kullanılması gerekir. Sadece
    reçetenin veya prospektüsün okunmasıyla şifa beklenemez. “Kur’an şifadır.”
    Hem ferdî hastalık, problem, stres ve buhranlarımıza; hem de sosyal
    kargaşamıza. Aynı zamanda devlet yönetiminin ölümcül hastalıklarına şifadır.
    Bunun böyle olduğu sayısız deney ve tecrübelerle kanıtlanmış tarihî
    ve güncel bir vâkıadır. Aynı ilaç, bayatlamadan bozulmadan duruyor. Raflarda,
    kabından açılmadan tutuluyor. Uygulayacak hastaları bekliyor.
    “Fitnelerden kurtuluşun yolu, Allah’ın Kitabı(na uymak)dır. O’nda sizden
    önceki (milletlerin ahvâliyle ilgili) haber, sizden sonra (kıyamete kadar)
    gelecek fitneler ve kıyâmet ahvâli ile ilgili haberler mevcut. Ayrıca sizin aranızda
    (iman-küfür, tâat-isyân, haram-helâl vs. nevinden) cereyân edecek ahvâlin
    de hükmü var. O, hak ile batılı ayırt eden ölçüdür. O’nda her şey ciddîdir,
    gâyesiz bir kelâm yoktur. Kim akılsızlık edip, O’na inanmaz ve O’nunla
    amel etmezse, Allah onu helâk eder. Kim O’nun dışında hidâyet ararsa Allah
    onu saptırır. O Allah’ın sağlam ipidir. O, hikmetli olan zikirdir, O dosdoğru
    yoldur. O, kendine uyan hevâları koymaktan, kendisini (kıraat eden) delilleri
    iltibastan korur. Âlimler ona doyamazlar. Onun çokça tekrarı usanç vermez,
    tadını eksiltmez. İnsanı hayretlere düşüren mümtaz yönleri son bulmaz, tükenmez,
    O öyle bir kitaptır ki, cinler işittikleri zaman şöyle demekten kendilerini
    alamadılar: “Biz, hiç duyulmadık bir tilâvet dinledik. Bu doğruya
    • 14 •
    Ahmed Kalkan
    götürmektedir, biz onun (Allah kelâmı olduğuna) inandık.” (72/Cin, 1) Kim
    ondan haber getirirse doğru söyler. Kim onunla amel ederse ücrete mazhar
    olur. Kim onunla hüküm verirse adaletle hükmeder. Kim ona çağrılırsa, doğru
    yola çağrılmış olur. Ey A’ver, bu güzel kelimeleri öğren.” (Tirmizi, Sevâbu’l-
    Kur’ân 14, hadis no: 2908)
    Mü’min, Kur’an insanıdır. O’nu okumak, anlamak ve yaşamakla emrolunmuştur.
    İnandığı ve hayat nizamı edindiği Kur’an’a karşı mü’minin ilk
    vazifesi, O’nu sık sık okumaktır. Kur’an’ın ilk emri “oku” iken O’nu okuyamamanın
    mâzereti olamaz. Kur’an’ı okumaktan asıl maksat, onu anlamaktır.
    Kur’an mesajı ana hatlarıyla herkes tarafından anlaşılacak kadar açıktır.
    “Andolsun ki biz, Kur’an’ı anlaşılması; üzerinde düşünülmesi için kolaylaştırmışızdır.
    O halde bir düşünen (ibret alan) var mı?” Kur’an’ı biraz olsun
    anlayarak okumuş olmak için, Kur’an’ın orijinal harfleriyle yazılmış metnini
    ihtivâ eden meal ve tefsirlerden sıra ile günlük dersler takip etmeliyiz.
    Bir sayfa metin, akabinde de okunan sayfanın meal ve gerektiğinde tefsirini
    okumalıyız. Kur’an’ımızı okumak, anlamak için olacağı gibi; anlamak da
    şüphesiz tatbik etmek için olacaktır. “Allah, şu Kur’an’la amel eden toplumları
    yükseltir. Onun izinden gitmeyenleri de alçaltır.” (Müslim, Salâtu’l-Müsafirin
    47, hadis no: 269)
    Kur’an’la bağı kopmuş insan, aydın değil; olsa olsa kara karanlıkların
    kapkara adamıdır. Kur’an’sız hayat, karanlıkların nuru boğduğu vahşi
    bir hayattır, zindan hayatıdır, körlerin hayatıdır. “Kim benim zikrimden
    (Kur’an’dan) yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz
    onu, Kıyâmet günü kör olarak haşredeceğiz. O: ‘Rabbim! Beni niçin kör
    olarak haşrettin? Oysa ben, hakikaten görür idim!’ der. (Allah) buyurur ki:
    İşte böyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldi; ama sen onları unuttun. Bugün de
    aynı şekilde sen unutuluyorsun. Doğru yoldan sapanı ve Rabbinin âyetlerine
    inanmayanı işte böyle cezalandırırız. Âhiret azâbı, elbette daha şiddetli
    ve daha süreklidir.” (20/Tâhâ, 124-127)
    “Peygamber der ki: Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı büsbütün terk etti.”
    (25/Furkan, 30). Bugün fert ve toplumları Kitap yönlendirmiyor. Vatandaşa
    “Kitapsız!” denildiğinde hemen herkes bu sözü büyük bir hakaret kabul
    eder, ama yaşayışıyla bu sözü hak edip etmediğini düşünmez. Kitapsız toplumdur
    câhiliyye toplumu. Devlet, Kitapsız devlettir. Öldükten sonra sorulacak
    sorulardan birinin “Kitabın ne?” sorusu olacağı hadis-i şeriflerde
    • 15 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    bildirilmiştir. “O gün onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını bize elleri
    anlatır, ayakları da şâhitlik eder.” “Kitabın ne?” sorusuna o gün ellerimiz
    “falan gazete”, “filânın nutku”, “falan anayasası”, ya da “şu kanal”, “bu televizyon”...
    diyebilir. Yani, Kitabımız diye iddia ettiğimiz Allah’ın Kitabı yerine,
    bize yön veren, bizim O Kitap’tan fazla okuyup baktığımız, etkilendiğimiz,
    uyduğumuz ne ise vücudumuz yalan da söyleyemeden onları itiraf edecektir.
    “Kitabım Kur’an” sözü bir tekerleme ve bir iddiadan mı ibârettir, yoksa
    tümüyle yaşayışımıza yön veren gerçeği mi yansıtmaktadır? İnanmak,
    inandığını yaşamaktır. Ateşin yakıcı olduğuna inanan, kolay kolay elini
    ateşe uzatmaz.
    İşte böylesine bir hazineden yararlanmak için, Kur’an’ı nüzul sırasına
    göre okumak, ashabın nasıl yetiştiğini öğrenmek olduğu gibi, bizim de benzer
    aşamalardan geçerek câhiliyyeden arınıp tevhide ulaşmaya, bireyden
    cemaate, cemaatten devlete geçişin nasıl mümkün olacağını öğretmesi açısından
    da en faydalı okuyuş biçimidir.
    Kur’an’ı anlamak ve yaşamak için okuyalım da, ister Mushaf tertibiyle
    okuyalım, ister nüzul sırasına göre. Nüzul sırasına göre okursak, vahyin
    iniş dönemini ve nebevî mücadele merhalelerini takip etmiş oluruz. Kur’an
    nereden başladı, önceliği nerelere verdi; bunu öğrenmiş olur ve bizim de
    insanları ve hayatı yeniden inşaya nereden başlamamız gerektiği konusunda
    tereddütlerimiz kalmaz.
    Bu tür tefsirleri, cemaat halinde okursak daha bereketli olur. Anlaşılmayan
    veya yanlış anlaşılan hususlarda cemaat birbirini düzeltir. Ayetlerde
    vurgulanan hususların güncelleşmesi konusunda daha doğru çıkarımlar
    için istişareden yararlanılır.
    “Bir grup, Kitâbullah’ı okuyup ondan ders almak üzere Allah’ın evlerinden
    birinde bir araya gelecek olsalar, mutlaka üzerlerine sekînet (huzur) iner
    ve onları Allah’ın rahmeti kuşatır. Melekler de kanatlarıyla sarar. Allah, onları,
    yanında bulunan yüce cemaatte anar.” (Ebû Dâvud, Salât 349, h. No:
    1455; Tirmizî, Kırâ’at: 3, h. No: 2946; Müslim, Zikir 38, h. No: 2699)
    • 16 •
    Ahmed Kalkan
    Ne mutlu Kur’an gölgesinde hayatını sürdüren canlı Kur’an’lara! Allah’ın
    emirlerini öğrenir öğrenmez “dinledik ve itaat ettik” deyip hemen
    eyleme geçen; Allah’ın itaati yasakladığı ilke, görüş, kural ve kişilere karşı
    da “ne dinliyoruz, ne de itaat ediyoruz!” deyip sözünün eri olan cihad erlerine
    selâm olsun!
    * * *
    • 17 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
     لله من الشيطان الرجي  اعوذ ب
     بسم الله الرحمن الرحي
     جْرًا غَيْ َ
    أََجْنُونٍ ۞ وَإِنَّ لكَ ل ƒ وَمَا يسْطُرُونَ ۞ مَا أَنتَ بنِعْمَةِ رَبِّكَ بِ َ
    ن وَاْلقَلَ
    ييِّكُُ اْلَفْتُونُ ۞
    أَ
     ۞ بِ ۞ فَسَتُبْصُِ وَيُبْصُِونَ  ظِي ٍ مَْنُونٍ ۞ وَإَِّنكَ لعَلى خُلُقٍ عَ
    ¦ ۞ فَلَ تطِعِ اْلُكَذِِّب ي نَ ¬ ْلُهْتَدِي نَ  ن ضَلَّ عَن سَِبيلِِ وَهُوَ أَعْلَُ بِ ƒ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَُ بِ َ
    ۞  ۞ هََّازٍ مَّشَّاء بنَمِي ٍ ¦ ۞ وَدُّوا لوْ تدْهِنُ فَيُدْهِنُونَ ۞ وََل تطِعْ كَُّ حَلَّفٍ مَِّ ي نٍ
    ۞ إِذَا ¦ ۞ أَن كَنَ ذَا مَالٍ وََبنِ ي نَ  ۞ عُتُلٍّ بعْدَ ذَِلكَ زَِني ٍ  مُعْتَدٍ أَِثي  مَنَّاعٍ للْخَيْ ِ
    هُْ كََا  بلَوْنَ  ۞ سَنَسِمُهُ عَلَ ا خْ لُرْطُومِ ۞ إِنَّ ¦ وَِّل ي نَ
    أَْ ال  ُتنَا قَالَ أَسَاطِي ُ  تُتْ لَ عَلَيْهِ آ يَ
    ۞ وََل يسْتَثْنُونَ ۞ فَطَافَ ¦ ا مُصِْبحِ ي نَ Ñ أَصَْابَ ا جْ لَنَّةِ إِذْ أَقْسَمُوا ليَصِْمُنَّ َ  بَلَوْنَ
    ¦ ۞ فَتَنَادَوا مُصِْبحِ ي نَ Ô ونَ ۞ فَأَصْبَحَتْ كَلصَِّي ِ ƒئِ ُ  ا طَاِئفٌ مِّن رَّبِّكَ وَهُْ نَ Ñ عَلَيْ َ
    ۞ فَانطَلَقُوا وَهُْ يتَخَافَتُونَ ۞ أَن ل ¦ صَارِمِ ي نَ  ۞ أَنِ اغْدُوا عَلَ حَرِْثكُْ إِن كُنتُ ْ
     ۞ فَلََّا رَأَوْهَا قَاُلوا إِنَّ ¬ ۞ وَغَدَوْا عَلَ حَرْدٍ قَادِرِي نَ ¦ ا اْليَوْمَ عَلَيْكُ مِّسْكِ ي نٌ Ñ يَدْخُلَنَّ َ
    نُ مَْرُومُونَ ۞ قَالَ أَوْسَطُهُمْ أََلْ أَقُل لكُْ لوَْل تسَبِّحُونَ ۞ ã لَضَاُّلونَ ۞ بلْ نَ ْ
    مْ عَلَ بعْضٍ يتَلَوَمُونَ ۞ قَاُلوا æ ۞ فَأَقْبَلَ بعْ ضُ ُ ¦ كُنَّا ظَاِلِ ي نَ  قَاُلوا سُبْحَانَ رَبِّنَا إِنَّ
    إِلَ رَبِّنَا رَاغِبُونَ ۞  ا إِنَّ Ñ ا مِّنْ َ  ۞ عَسَ رَبُّنَا أَن يبْدَِلنَا خَيْ ً ¦ كُنَّا طَاغِ ي نَ  وَيْلَنَا إِنَّ يَ
    مْ ê عِندَ رَبِّ ِ ¦ لوْ كَُنوا يعْلَُونَ ۞ إِنَّ للُْتَّقِ ي نَ  كْبَ ُ كَ اْلعَذَابُ وََلعَذَابُ اْ آ لخِرَةِ أَ كَذَِل
    كُُونَ ۞ أَمْ ã ۞ مَا لكُْ كَيْفَ تَ ْ ¦ كَْلُ ج�ْ رِمِ ي نَ ¦ ۞ أَفَنَجْعَلُ اْلُسْلِِ ي نَ  جَنَّاتِ النَّعِي ِ
    انٌ عَلَيْنَا ƒ ونَ ۞ أَمْ لكُْ أَيْ َ  لَكُْ كِتَابٌ فِيهِ تدْرُسُونَ ۞ إِنَّ لكُْ فِيهِ لَا يتَخَيَّ ُ
    ۞ أَمْ لُمْ  م بذَِلكَ زَعِي ٌ ê كُُونَ ۞ سَلْهُم أَيُّ ُ ã ِلغَةٌ إِلَ يوْمِ اْلقِيَامَةِ إِنَّ لكُْ لَا تَ ْ بَ
    ۞ يوْمَ يكْشَفُ عَن سَاقٍ وَيُدْعَوْنَ إِلَ ¦ مْ إِن كَُنوا صَادِقِ ي نَ ê كَئِ ِ ó كَء فَلْيَأُْتوا ب شُ َ ôشُ َ
    مْ ذِ ةَّ لٌ وَقَدْ كَُنوا يدْعَوْنَ إِلَ ö هَقُ ُ ÷ السُّجُودِ فَلَ يسْتَطِيعُونَ ۞ خَاشِعَةً أَْبصَارُهُْ تَ ْ
    م مِّنْ ù ذَا الَْدِيثِ سَنَسْتَدْرِ جُ ُ ê وَمَن يكَذِّبُ بِ َ û السُّجُودِ وَهُْ سَاِلُونَ ۞ فَذَرْ نِ ي
    م مِّن مَّغْرَمٍ ü ۞ أَمْ تسْأَُلُمْ أَجْرًا فَ ُ ¦ حَيْثُ ل يعْلَُونَ ۞ وَأُمِْ ي ل لُمْ إِنَّ كَيْدِي مَتِ ي نٌ
    • 18 •
    Ahmed Kalkan
    لُِكِْ رَبِّكَ وََل تكُن  مْ يكْتُبُونَ ۞ فَاصْبِ ْ ü مُّثْقَلُونَ ۞ أَمْ عِندَهُُ اْلغَيْبُ فَ ُ
    دَى وَهُوَ مَكْظُومٌ ۞ لوَْل أَن تدَارَكَهُ نعْمَةٌ مِّن رَّبِّهِ لنُِبذَ  كَصَاحِبِ الُْوتِ إِذْ نَ
    ¬ ۞ وَإِن يكَدُ اَّلذِي نَ ¦ عَلَُ مِنَ الصَّالِِي نَ | ْلعَرَاء وَهُوَ مَذْمُومٌ ۞ فَاجْتَبَاهُ رَبُّهُ فجََ بِ
    بْصَارِهِْ لَّا سَِعُوا الذِّكْرَ وَيَقُوُلونَ إَِّنهُ لَ ج�ْ نُونٌ ۞ وَمَا هُوَ إَِّل
    أَ
     بِ ِلقُوَنكَ  كَفَرُوا ليُ زْ
    ¦ ذِكْرٌ للْعَالَِ ي نَ
    وَالْ,قَلَ : kaleme andolsun ki وَمَا يسَْطُرُونَ : ve yazdıklarına مَا أَْنتَ : sen
    değilsin Nûn : ن بنِعْمَةِ رَبِّكَ : Rabbinin nimeti ile (sâyesinde) جْنُونٍ ƒ : بِ َ
    cinlenmiş/mecnûn وَإِنَّ : gerçekten لكَ : senin için جْرًا
    أَل : bir mükâfat
    vardır مَْنُونٍ  غَ يْ َ : kesintisiz وَإَِّنكَ : ve şüphesiz sen لعَلى : üzerindesin : خُلُقٍ
    bir ahlâk  عَظِي ٍ : çok büyük فَسَتُبْصُِ : yakında göreceksin وَيُبْصُِونَ : ve
    görecekler يِّيكُْ
    أَ
    بِ : hanginizin الَْفْتُونُ : fitneye tutulmuş (tutulduğunu) فلاَ
    تطِعْ : itaat etme, boyun eğme ¦ اْلُكَذِِّب ي نَ : yalanlayanlara وَدُّو : istediler
    (isterler ki) لوْ تدْهِنُ : onlara yumuşak davranıp tâviz veresin de : فيَُدْهِنُونَ
    onlar da sana tâviz versinler وَلاَ تطِعْ : sakın itaat etme كَُّ :َ (hiçbiri) her حَلاَ
    فٍ : çokça yemin eden ¦ مَِ ي نٍ alçağa : هََّازٍ : ayıplayıp duran  مَشَّاءٍ بنَمِي ٍ : laf
    getirip götürene مَنَّاعٍ : durmadan engel olan  للْخَيْ : hayra مُعْتَدٍ : haddi aşan
     ثِي ٍ أَ : çok günahkâra عُتُلٍّ : kabaya كَبعْدَ ذَِل : (bundan sonra) üstelik  : زَِني ٍ
    soysuza أَنْ كَنَ : var diye ذَا مَالٍ : (malı var diye) mal sahibi ¦ وََبنِ ي نَ : ve
    oğَulları (var diye) إِذَا تتْ لَ : okunduğu vakit عَلَيْهِ : ona ُتنَا  آ يَ : âyetlerimiz قَال : (derler ki)dedi ¦ وَِّل ي نَ
    أََ ال  أَسَاطِي ُ :öncekilerin masalları سَنَسِمُهُ : yakında
    damga vuracağız عَلَ ا خْ لُرْطُوم : burnuna  إِنَّ : Gerçek şu ki Biz هُْ : بلَوْنَ
    bunları da sınadık كََا : gibi  بلَوْنَ : sınadık (sınadığımız) : أَصَْابَ ا جْ لَنَّةِ
    bahçe sahiplerini إِذْ : hani أقَسَْمُوا : yemin etmişlerdi اÑ ليَصِْمُنَّ َ : onu mutlaka
    devşireceklerine dair ¦ مُصِْبحِ ي نَ : sabah vakti وَلاَ يسَْتَثْنُونَ : hiç kayıt
    koymuyorlardı فَطَافَ : (fakat,) kuşatıverdi اÑ عَلَيْ َ : onu طَاِئفٌ : kuşatan مِنْ رَبِّكَ : Rabbin tarafından وَهُْ : onlar ونَ ƒئ ُِ نَ : uyurlarken : فَأَصْبَحَتْ
    (sonunda) oldu Ô كَلصَِّي ِ : devşirilmiş gibi فتََنَادَوا : (nihâyet) birbirlerine
    • 19 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    seslendiler ¦ مُصِْبحِ ي نَ : sabahleyin أَنْ اغْدُوا : erken gidin : عَلَ حَرِْثكُْ
    tarَlanıza  إِنْ كُنتُ ْ : eğer siz ¦ صَارِمِ ي نَ : devşirecekseniz فَانطَلَقُوا : derken, gittiler وَهُْ يتَخَافَتُون : fısıldaşarak اÑ أَنْ لاَ يدْخُلَنَّ َ : sakın oraya girip de اْليَوْمَ : bugün
    عَلَيْكُْ :karşımıza çıkmasın ¦ مِسْكِ ي نٌ : hiçbir yoksul وَغَدَوْا : erkenden çıktılar
    ¬ عَلَ حَرْدٍ قَادِرِي نَ : güçleri yetebilirmiş gibi فَلََّا رَأَوْهَا : fakat onu görünce : قاَلوُا
    dediler  إِنَّ : kesinlikle Biz لضََالوُّنَ : şaşırmışız بلْ : hayır نُãنَ ْ : Biz : مَْرُومُونَ
    tamamen mahrumuz قَالَ : dedi ki أَوْسَطُهُمْ : mûtedil olanları أََلْ أَقُلْ : ben
    dememiş miydim لكُْ : size لوَْلاَ تسَُبِّحُونَ : tesbih etmeniz gerekmez miydi
    قاَلوُا : dediler ki سُبْحَانَ : Seni tesbih ederiz رَبِّنَا : Rabbimiz  إِنَّ : gerçekten
    bizler ¦ كُنَّا ظَاِلِ ي نَ : zâlimlermişiz فَأَقْبَلَ : ardından başladılar مْ عَلَ بعْضٍ æ :َبعْ ضُ ُ
    birbirlerini يَتَلَوَمُونَ : kınamaya قاَلوُا : dediler ki وَيْلَنَا يَ : yazıklar olsun bize  إِنَّ
    : gerçekten biz ¦ كُنَّا طَاغِ ي نَ : azgınmışız عَسَ : belki رَبُّنَا : Rabbimiz أَنْ يبْدَِلنَا
    :öncekilerin ا خَيْ ً : daha hayırlısını اÑ مِنْ َ : ondan  إِنَّ : şüphesiz Biz : إِلَ رَبِّنَا
    yalnızca Rabbimize رَاغِبُونَ : rağbet eden kimseleriz كَذَِلكَ : işte böyledir
    اْلعَذَابُ : azâb خِرَةِ أ لَوََلعَذَابُ ا : âhiret azâbı ise  أَكْبَ ُ : muhakkak çok daha
    büyüktür لوْ كَُنوا يعْلَُونَ :َ keşke bilselerdi إِنَّ : Doğrusu ¦ للُْتَّقِ ي نَ : muttakîler
    (takvâ sahipleri) için مْê عِنْدَ رَبِّ ِ : Rableri katında  جَنَّاتِ النَّعِي ِ : naîm
    cennetleri vardır أَفَنَجْعَلُ : Biz kılar mıyız (yapar mıyız) hiç ¦ : اْلُسْلِِ ي نَ
    müslümanları ¦ كَْلُ ج�ْ رِمِ ي نَ : o günahkârlar gibi مَا لكُْ : size ne oluyor : كَيْفَ
    nasıl كُُونَ ãت َْ : hüküm veriyorsunuz أَمْ لكُْ كِتَابٌ : yoksa sizin için bir kitab
    mı var فِيهِ تدْرُسُونَ : ders aldığınız إِنَّ : mutlaka لكُْ : sizindir diye فِيهِ لَا ونَ  يَتَخَ يَّ ُ : beğenip seçtiğiniz her şey انٌ ƒ أَمْ لكُْ أَيْ َ : yoksa yeminleriniz mi
    vardır عَلَيْنَا : üzerimizde ِلغَةٌ بَ : sürecek إِلَ يوْمِ اْلقِيَامَةِ : Kıyâmet gününe
    kadar إِنَّ لكُْ :sizin diye كُُونَ ã لََا ت َْ : ne hükmederseniz سَلْهُم : sor onlara
    مْê أَيُّ ُ : hangisi بذَِلكَ : ona  زَعِي ٌ : kefil أَمْ yoksa (var mı?) : لُمْ : onların كَءُ ô : شُ َ
    ortakları mı فلَيَْأتْوُا : (o halde) getirsinler مْê كَئِ ِ óب شُ َ : ortaklarını إنِْ كَنوُا : iseler
    ¦ صَادِقِ ي نَ : doğru sözlü يوْمَ : o gün يكْشَفُ : ortaya çıkar ,açılır : عَنْ سَاقٍ
    gerçek وَيُدْعَوْنَ : ve dâvet edilirler إِلَ السُّجُودِ : secdeye فَلا يسْتَطِيعُونَ : güçleri
    • 20 •
    Ahmed Kalkan
    yetmez (to vaki) خَاشِعَةً : önlerine eğilmiş أَْبصَارُهُ : igözler مْö هَ ق ُُ ÷ : ت َْ
    kendilerini kaplamış olarak ذِلَّة : bir zillet وَقَدْ كَُنوا يدْعَوْنَ : hâlbuki dâvet
    olunuyorlardı إِلَ السُّجُودِ : secdeye وَهُْ : onlar سَالُِونَ : sapasağlam iken û فَذَرْ نِ ي
    : (o halde) Bana bırak وَمَنْ يكَذِّبُ : yalanlayanları ذَا الَْدِيثِ êبِ َ : bu sözü
    مْù سَنَسْتَدْرِ جُ ُ : Biz onları derece derece azaba yaklaştıracağız مِنْ حَيْثُ : bir
    yerden لاَيَعْلَُونَ : bilmeyecekleri وَأُمِْ ي ل : Ben mühlet veriyorum, süre
    tanıyorum لُمْ : onlara إِنَّ : elbette كَيْدِي : planım ¦ مَتِ ي نٌ : sapasağlamdır أَمْ
    تسْأَُلُمْ : yoksa onlardan istiyor musun ki أَجْرًا : bir ücret مْüفَ ُ : onlar مِنْ مَغْرَمٍ
    : haksız bir borçtan dolay مُثْقَلوُنَ : ağır bir yük altında kalmış olsunlar أَمْ
    عِنْدَهُْ : yoksa onların yanında mıdır اْلغَيْبُ : gayb مْüفَ ُ : onlar mı : يَكْتُبُونَ
    yazıyorlar  فَاصْبِ ْ : sabret لُِكِْ رَبِّكَ : hükmüne Rabbinin وَلاَ تكُنْ : ve olma
    كَصَاحِبِ الُْوتِ : balık sahibi/arkadaşı gibi إِذْ : hani دَى نَ : o çağrıda
    bulunmuştu وَهُوَ مَكْظُومٌ : gamla dolu olarak لوْلاَ أَنْ تدَارَكَهُ : eğer ona
    ulaşmasaydı نعْمَةٌ : bir nimet مِنْ رَبِّهِ : Rabbinden لنُِبذَ : mutlaka atılmış
    olacaktı ْلعَرَاءِ بِ : çıplak bir yere وَهُوَ مَذْمُومٌ : yerilmiş bir halde فَاجْتَبَاهُ : fakat
    onu seçti رَبُّهُ : Rabbi عَلَُ |فجََ : ve onu kıldı ¦ مِنْ الصَّالِِي نَ : sâlih olanlardan وَإِنْ
    يكَدُ : neredeyse كَفَرُوا ¬ اَّلذِي نَ : küfürlerinde ısrar edenler لِقُونَكَ  لَ يُ زْ : seni
    devireceklerdi بْصَارِهِْ
    أَ
    بِ : gözleriyle اَّ سَِعُوا لَ : duyduklarında الذِّكْرَ : zikri وَيَقُولوُنَ : bir de diyorlar نَّهُ إِ : o, gerçekten جَ� نُْونٌ لَ : bir delidir : وَمَا هُوَ
    hâlbuki o إِلاَّ : ancak ذِكْرٌ : bir öğüttür ¦ للْعَالَِ ي نَ : âlemler için.
    “Nûn. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun ki
    (Rasûlüm), sen -Rabbinin nimeti sâyesinde- mecnun değilsin.
    Hiç şüphesiz senin için kesintisiz (bitip tükenmeyen) bir ecir/mükâfat
    vardır.
    Ve sen elbette yüce bir ahlâka sahipsin.
    Yakında sen de göreceksin, onlar da
    • 21 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Hanginizde delilik olduğunu, hanginizin fitneye tutulup çıldırdığını; sınandığını.
    Şüphesiz Rabbin, kimlerin Kendi yolundan saptığını ve kimlerin doğru
    yolda olduğunu herkesten iyi bilir.
    Öyleyse yalanlayanlara boyun eğip itaat etme. Onlar istediler ki, sen
    yumuşak davranıp tâviz veresin de onlar da sana yumuşak davranıp tâviz
    versinler.
    Sakın boyun eğip itaat etme; çokça yemin eden hiçbir alçağa,
    Ayıplayıp duran, laf getirip götürene.
    Durmadan hayra engel olan, haddi aşan, çok günahkâra,
    Kabaya, üstelik soysuza,
    Mal ve çocukları var diye,
    Ona âyetlerimiz okunduğu zaman o, ‘öncekilerin masalları’ der.
    Yakında burnuna damga vuracağız.
    Biz, vakti ile “bahçe sahiplerini” sınadığımız gibi, onları da sınadık. Hani
    onlar (bahçe sahipleri) sabah olurken kimse görmeden o bahçenin ürünlerini
    toplayacaklarına yemin etmişlerdi.
    Onlar istisna da etmiyorlardı.
    Ancak onlar uyurken Rabbin katından gönderilen bir salgın o bahçeyi
    sarıvermişti de.
    Bahçe simsiyah olmuştu.
    Sabahleyin birbirlerine seslendiler.
    ‘Haydi ürünleri toplayacaksanız erkenden ekininize gidin’ diye.
    Derken yürüdüler ve şöyle fısıldaşıyorlardı:
    • 22 •
    Ahmed Kalkan
    ‘Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip yanımıza sokulmasın.’
    Ürünleri toplayacaklarından emin olarak erkenden gittiler.
    Fakat bahçeyi görünce ‘Herhalde biz yolu şaşırdık’ dediler.
    ‘Hayır doğrusu biz mahrum bırakıldık.’
    Mûtedil olanları, “Ben size demedim mi? Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih
    etmeniz gerekmez miydi?” dedi.
    ‘Rabbimizi tesbih ederiz, doğrusu biz kendi kendimize zulüm etmişiz’ dediler.
    Ardından, kabahati birbirlerine yüklemeye başladılar.
    Nihâyet şöyle dediler: ‘Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz.’
    ‘Belki Rabbimiz bize bundan daha iyisini verir; doğrusu artık, Rabbimizden
    dilemekteyiz.’
    İşte azab böyledir. Âhiret azâbı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi.
    Şu da muhakkak ki, takvâ sahipleri için Rableri katında nimetleri bol
    cennetler vardır. Öyle ya, (Allah’a) teslimiyet gösterenleri, (o) günahkârlar
    gibi tutar mıyız hiç?
    Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?
    Yoksa size ait bir kitap var da, (bu bâtıl inanışları) onda mı okuyorsunuz?
    Onda, beğendiğiniz her şey sizin için mutlaka vardır (diye mi yazılı)?
    Yoksa, “Ne hükmederseniz mutlaka sizindir” diye sizin lehinize olarak
    tarafımızdan verilmiş, kıyamet gününe kadar geçerli kesin sözler mi var?
    Sor onlara: Bu iddiayı onların hangisi savunacak?
    • 23 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Yoksa ortakları mı var onların? Sözlerinde doğru iseler, hadi getirsinler
    ortaklarını!
    O gün gerçekler bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar ve secdeye dâvet edilirler;
    fakat güç getiremezler.
    Gözleri horluktan aşağı düşmüş bir halde kendilerini zillet bürür. Hâlbuki
    onlar, sapasağlam iken de secdeye davet ediliyorlardı (fakat yine secde
    etmiyorlardı).
    (Rasûlüm!) Sen bu sözü (Kur’an’ı) yalan sayanı Bana bırak (kendini
    üzme). Biz onları, bilmedikleri bir yönden yavaş yavaş azâba yaklaştırıyoruz.
    Onlara mühlet veriyorum. Doğrusu Benim planım çok sağlamdır!
    Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da bu yüzden onlar ağır bir borç
    altında mı kalıyorlar?
    Yahut gaybın bilgisi onların nezdinde de, onlar mı (istedikleri gibi) yazıyorlar?
    Sen Rabbinin hükmünü sabırla bekle. Balık sahibi (Yunus) gibi olma.
    Hani o, dertli dertli Rabbine niyaz etmişti.
    Şayet Rabbinden ona bir nimet yetişmemiş olsaydı o, mutlaka, kınanacak
    bir halde ıssız bir diyara atılacaktı.
    Fakat ardından, Rabbi onu seçti (vahiy verdi) ve onu sâlihlerden kıldı.
    O inkâr edenler Zikr’i (Kur’an’ı) işittikleri zaman, neredeyse seni gözleriyle
    devirivereceklerdi. Hâlâ da (kin ve hasetlerinden) ‘Hiç şüphe yok o bir
    delidir’ derler.
    Oysa o (Kur’an), âlemler için ancak bir zikrdir/öğüttür.” (68/Kalem, 1-52)
    • 24 •
    Ahmed Kalkan
    Kalem Sûresi ve Mesajı
    Kalem sûresi, nüzûl sırasına göre ikinci, mushaf tertibine göre Kur’ân-ı
    Kerim’in altmış sekizinci sûresidir. Elli iki âyet, üç yüz kelime, bin dört yüz
    elli altı harften ibârettir. Fâsılası “mim” ve “nun” harfleridir. Mekke’de Fâtiha
    sûresinden veya Alâk sûresinin ilk beş âyetinden sonra nâzil olmuş; sûre
    adını el-Kalem ve Nûn kelimelerinin geçtiği birinci âyetten almıştır.
    Sûre, Hz. Peygamber’e inkârcı çevrenin sözlü saldırısını red ile başlar
    (2), tekrar aynı konuya değinerek biter (48-52). Giriş âyetleri İlâhî bir destek
    ve tesellidir. Hz. Peygamber’in şahsiyetine dair en güzel hakikat de burada
    yer alır: “Sen muhteşem bir ahlâka sahipsin.” (4).
    Kur’an’ın nüzul sürecinde anlatılan ilk kıssa bu sûredeki “bahçe sahibi”
    kıssasıdır (17-32). Bu kıssa, “paylaşma ahlâkı” üzerine inşâ edilir. Kıssa
    üzerinden bütün insanlara; “sakın Allah yokmuş gibi davranmayın” mesajı
    verilir.
    Alâk sûresinde “insanın Rabbine mutlaka döneceği”1 âyetini saymazsak,
    nüzul sürecinde âhiretten söz eden ilk sûre budur. Hakikate karşı önyargılı
    bir inkâr içinde olan muhâtaplara sorumlu davranmaları öğütlenir.
    Sorumsuz bir hayat yaşayanları bekleyen feci âkıbet haber verilir (33-43).
    Hz. Peygamber’e verilen “onları bana bırak” mesajı, zımnen, onlar sana değil,
    Bana karşı savaşıyorlar mesajıdır (44-47).
    Ve son söz olarak, Hz. Peygamber’e Hz. Yunus’un görevi terk edişi hatırlatılarak
    “Sakın büyük balık sahibi gibi olma!” denilir (48-50). Bu âyetler,
    Hz. Peygamber’in üstlendiği görevin ne kadar ağır olduğunun da tescilidir.2
    Sûrede Hz. Peygamber’e ve Kur’ân’a karşı İslâm düşmanlarının ileri
    sürdükleri itirazlara mukabil olmak üzere, Peygamber (s.a.s.) en güzel sıfatlarla
    övülmekte, O’na yalan ve iftiralarla dil uzatanların çirkin sıfatları
    sıralanıp acı azapla cezalandırılacakları hatırlatılmaktadır. Daha sonra bu
    gibi mağrur ve şımarık insanların nasıl bir cezaya çarptırılacağı misalleri
    verilmektedir. Bütün bunlara karşılık sırât-ı müstakim yolundan ayrılmayan
    müttakî müslümanlara cennet vaad edilmektedir. Sûrede Allah (c.c.),
    1 96/Alâk, 8
    2 Mustafa İslâmoğlu, Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal-Tefsir, Düşün Yayınları, s. 1154
    • 25 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Peygamberine (s.a.s.) her şeye rağmen tebliğ görevine devam edip o şımarıkları
    kendisine bırakmasını öğütlerken bir yandan da Allah yolunda çalışma
    ve tebliğ görevini bırakan Yunus Peygamber’in uğradığı acıklı durum
    hatırlatılıp, sabır ve kararlılık tavsiyesi yapılarak sona ermektedir.
    İslâm karşıtı müşrikler Kur’ân âyetlerini dinlediklerinde kendi aralarında;
    “Bu hiçbir şairin şiirine uymayan birşeydir. Olsa olsa Hz. Peygamber’e
    (s.a.s.) başkaları öğretiyordur” diyerek Hz. Peygamber’e cinlenmiş, mecnun
    diyerek alaya alıyorlardı. Ancak Allah’ın: “Sen Allah’ın nimetine mazhar olmuş
    bir kimsesin, mecnun değilsin” (2), diyerek müşriklerin Peygamberimiz’e
    karşı olan ithamlarının yersizliği anlatılmaktadır.
    Bu âyetin asıl gayesi kâfirlerin Kur’ân yüzünden Allah Rasûlüne mecnun
    dediklerini ve bu iftiraya en açık kesin bir cevabın Kur’ân’ın bizzat kendisinin
    verdiği anlatılmaktadır. “Şüphesiz sen yüce bir ahlâk sahibisin” (3).
    Rasûlullah yalnızca Kur’anî tâlimatları insanlığa tebliğ etmekle kalmamış,
    o tâlimatları kendi zâtında da tatbik ederek buna örnek olmuştur. Rasûlullah’a
    yapılan ithamlara karşı Allah O’nun yüce bir ahlâk sahibi olduğunu
    beyan eder. O’na dil uzatanlar şiddetle kınanarak “Sen, devamlı yemin edip
    duran, izzet-i nefsi bulunmayana itaat etme. Daima ayıplayan ve lâf götürüp
    getirene, durmadan hayra engel olana, haddi aşana, çok günahkâra, kaba,
    haşin ve bunlardan başka zenîm (yani) kulağı kesik olana (da sakın itaat
    etme)” (10-13) denilerek onların vasıfları anlatılmakta ve onların bütün itham
    ve karalamalarla müslümanlardan taviz koparmaya çalıştıkları anlatılmaktadır.
    “Onlar istediler ki sen taviz veresin...” (9). Yani, onlar Peygamberimiz’den
    İslâmî tebliğde biraz gevşeklik göstermesini istiyorlar. Karşılığında
    da O’na karşı muhâlefetlerini hafifletecekler. Onların sapıklıklarına uyarak
    yönetimi ve dinlerini reddetme konusunda kendi dininden taviz verirse
    onlar da Peygamberimiz’le uzlaşacaklar. Onların bu hain ve sinsice planlarına
    karşı Allah; “Yakında onun burnunu dağlayarak damgalayacağız” (16)
    buyurur. O böylece zelil olacak, hem dünyada hem de âhirette vereceğimiz
    bu zilletten hiçbir zaman kurtulamayacak denilerek bu haber ile Allah’ın
    Rasûlü teselli edilmekte ve müşriklere uymaması hatırlatılmaktadır. Malları
    ve mülkleriyle şımaran insanları nasıl bir sonucun beklediği sûrenin
    sonuna doğru anlatıları kıssa ile canlandırılıyor. “Biz vaktiyle ‘bahçe sahiplerine’
    belâ verdiğimiz gibi, bunlara da belâ verdik. Hani onlar; Sabah
    olurken (kimse görmeden) onu devşireceklerine yemin etmişlerdi. Onlar
    • 26 •
    Ahmed Kalkan
    istisna da etmiyorlardı. Fakat onlar daha uykudayken Rablerinin katından
    kuşatıcı bir âfet bahçeyi sarıverdi de bahçe kapkara kesildi. Onlar, sabah
    olurken ‘madem devşireceksiniz, haydi erkenden gidin!’ diye birbirine seslendiler.
    Derken, ‘Aman bu gün hiçbir yoksul yanınıza sokulmasın!’ diye
    fısıldaşa fısıldaşa yola koyuldular.”
    “Evet, yoksullara yardıma” güçleri yettiği halde, onları yardımdan mahrum
    etmek gayesiyle erkenden yola düştüler. O müşrikler, kendi bahçelerini
    tahrip olmuş bir halde görünce “herhalde biz yolumuzu şaşırdık ve yanlış
    bir yere geldik” (26) dediler. Biraz düşündükten sonra bunun gerçekten
    kendi bahçeleri olduğunu farkederek hayıflandılar. “Değil, bizi mahrum
    bırakılmışız” (27). Sûre bu kıssadan sonra müslümanların büyük mükâfata
    uğratıldığı, Allah’tan korkanlar için Rableri katında nimetler dolu cennetin
    beklediği anlatılmaktadır. Daha sonra itaat eden müslümanların mücrim
    olamayacaklarını, müşriklerin bu iddiaları, “Ne biçim hüküm veriyorsunuz?!
    Yoksa Kur’an’dan ayrı bir kitabınız var da ondan mı okuyorsunuz” (37-
    38) gibi cevaplarla karşılık verilir.
    Kur’an tekrar “Sor onlara (neye güveniyorlar) garantileri nedir? Yoksa
    Allah’a koştukları ortakları mı (onlara garanti verecek)? Doğru söylüyor iseler
    ortaklarını çağırsınlar” (40-41) fermânıyla meydan okumakta ve Kur’an’a
    karşı bütün güçlerini kullanmalarına rağmen bunun boşa çıkacağı bildirilmektedir.
    Siz kendi kendiniz hakkında hüküm vermektesiniz. Bunların
    hiçbir temeli yoktur; akıl ve mantığa terstir. Üstelik, Allah’ın gönderdiği
    hiçbir kitaptan da bir delil gösteremezsiniz. Hiçbiriniz Allah’ın böyle bir
    vaadde bulunduğunu iddia edemez. Öte yandan onlar mâbud kabul ettikleriyle,
    kendilerini cennete sokacaklarına dair bir garanti de bulamıyorlar.
    O halde bu yanlış fikirleri nereden aldıkları soruluyor.
    Sûrenin sonuna doğru Allah Teâla Rasûlüne her şeye rağmen sabırla
    tebliğ görevine devam etmesini bildirmektedir. “Sen, Rabbin hüküm verinceye
    kadar sabret. Balık sahibi (Yunus (a.s.) gibi aceleci olma” (48). “O kâfirler
    zikri (Kur’an’ı) dinledikleri zaman neredeyse seni gözleriyle devirecekler.
    ‘O delidir’ diyorlar. Hâlbuki 0, bütün âlemler için nasihattir” (51-52). Allah
    Kur’an’ın böyle olmasını istemiştir; ilk günden bugüne kadar. O’nun koruyucusu
    ve sahibi de Allah’tır. Müdafâasını O yapar. Çünkü O’nu yalanla•
    27 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    yanlara karşı O savaşır. Bu dâvâya inananların, Allah hükmünü verinceye
    kadar sabretmeleri gerekir.
    Ayrıca sûrede müşrik ve münâfıklar karşısında sıkılan Rasûlullah
    (s.a.s.) güzel sıfatlarla övülerek teselli ediliyor. Allah’ın Rasûlune mecnun
    diyenler en çirkin sıfatlarla teşhir edilerek onlar için hazırlanan âkıbetin ne
    kadar acı olduğu bildiriliyor. Rasûlullah’a, müşrik ve müfterilerin iftirâ ve
    yalanlarına sabır göstererek tebliğ görevine devam tavsiye edilirken Yunus
    (a.s.) gibi sabırsızlanıp emr-i İlâhî gelmeden görevi terk etmenin acı sonucu
    hatırlatılıyor. Netice olarak Kur’ân-ı Kerim’in bütün âlemlere bir uyarı
    olarak gönderildiği belirtiliyor. 3
    Alâk sûresinde doğru ilmi ‘okumak’ vurgulanırken, Kalem sûresinde
    doğru ilmi ‘yazmak’, doğru ilimden ‘öğüt almak’ vurgulanır.
    - 1. Âyet -
    وَمَا يسْطُرُونَ
    ن وَاْلقَلَ
    ن : Nûn وَاْلقَلَ : kaleme andolsun ki وَمَا يسَْطُرُونَ : ve yazdıklarına
    “Nûn. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun ki” (68/Kalem, 1)
    Hurûf-ı Mukattaa
    Hurûf-ı mukattaa, Kur’an’da yirmi dokuz sûrenin başında yer alan ve
    isimleriyle telaffuz edilen hece harflerinin ortak adıdır.
    Hurûf-ı mukattaa, harf kelimesinin çoğulu olan hurûf ile “kesilmiş,
    ayrılmış” anlamındaki mukattaa kelimesinden meydana gelen bir tamlamadır.
    Mukattaa, “kesmek, bir şeyi bütününden
    ayırmak” mânâsına gelen
    kat’ kökünden türemiş bir sıfat olup söz konusu
    harfler kelimeyi oluştururken
    okundukları
    gibi değil, kendi isimleriyle telaffuz
    edildiklerinden
    3 Naci Yengin, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 291-292
    • 28 •
    Ahmed Kalkan
    “bağımsız ve ayrı harfler”
    anlamında “hurûf-ı mukattaa” diye anılmıştır. Bu
    harflere aynı sebeple hurûf-
    ı teheccî adı verildiği gibi sûrelerin ilk harflerini
    oluşturduklarından evâilü’s-süver ve fevâtihu’s-süver de denilmiş, ayrıca
    ne mânaya geldikleri veya bu sûrelerin başında hangi amaçla yer aldıkları
    kesin olarak bilinmediğinden hurûf-ı mübheme olarak da adlandırılmıştır.
    Kur’ân’ın yirmi dokuz sûresi bu harflerle başlamaktadır. Bu sûrelerden
    üç tanesi bir; on tanesi iki; on üç tanesi üç; iki tanesi dört ve bir tanesi de
    beş mukattaa harfiyle başlamaktadır.
    Bu sûreleri şöylece sıralayabiliriz: Bakara, Âl-i İmran, A’râf, Yunus, Hûd,
    Yusuf, Ra’d, İbrahim, Hicr, Meryem, Neml, Kasas, Ankebût, Rûm, Lokman,
    Secde, Yâsîn, Sâd, Mü’min, Fussilet, Tâhâ, Şuarâ, Câsiye, Ahkaf, Kaf, Kalem,
    Şûrâ, Zuhruf, Duhan. Bu sûrelerin yirmi yedisi Mekke’de nâzil olmuştur.
    Bakara ve Âl-i İmrân sûreleri ise Medenîdir. İslâm bilginleri mukattaa
    harflerinin tam bir âyet olup olmaması konusunda ihtilâf etmişlerdir. Bu
    harflerin ne anlama geldiği konusunda da pek çok görüş ileri sürülmüştür.
    “Kur’an okumayı teşvik eden, Allah’ın kelâmını okuyana her harfi için
    on sevap verileceğini bildiren ve bu arada “elif-lâm-mîm”in tek harf değil
    üç harften oluştuğunu” bildiren hadisin dışında4 mûteber hadis kaynaklarında
    hurûf-ı mukattaaya dair herhangi
    bir açıklama bulunmamaktadır.
    “Nûn” Kur’an’ın 29 sûresinin başında yer alan ve nüzul sırasına göre
    ilk kez burada geçen mukattaat (kesik, ayrık) harflerden bir gruptur. Arap
    alfabesinin yirmi sekiz harfinin yarısı ya tek tek ya da ikili, üçlü, dörtlü
    veya beşli terkipler halinde bu şekilde kullanılmışlardır. Sûrelerin önemli
    bir kısmının bu harflerle başlaması, başlangıçtan beri İslâm âlimlerini meşgul
    etmiştir. Bu konudaki genel görüş ve kabuller şöyle özetlenebilir:
    İslâm âlimlerinin tamamı, “mukattaat harflerinin, müteşâbihattan (anlamı
    kapalı olan sözcüklerden) olduğu konusunda görüş birliğine varmışlardır.
    Bu (kesik, ayrık) harfler, bir kelime gibi yazıldıkları halde, okunurken
    tek tek (“elif-lâm-mim” gibi) isimleriyle telaffuz edilir. Bütün mukattaat,
    başında bulundukları sûrenin ayrılmaz bir parçasıdır. Bunların müstakil
    4 Dârimî, Fezâ'ilü'l-Kur'ân I; Tirmizî, Fezâ'ilü'l-Kur'ân 16
    • 29 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    birer âyet olup olmadıkları konusunda ise, farklı görüşler vardır. Bu konuda
    tercih edilen görüş, “mukattaat, müstakil bir âyet değildir, kendilerini takip
    eden âyetin bir parçasıdır” şeklinde ifade edilen görüştür. Ancak âlimlerin
    bir kısmı, mukattaat’ın bazısını müstakil bir âyet, bazılarını da başında bulunduğu
    âyetin bir parçası kabul ederler. Meselâ, Bakara sûresinin başındaki
    (Elif-lâm-mîm) bir âyet olarak kabul edilirken, Kalem sûresinin başında
    yer alan “Nûn”, bulunduğu âyetin bir parçası sayılır.5
    Hurûf-ı Mukattaa’nın Yorumu Meselesi
    Hurûf-ı mukattaanın yorumlanıp yorumlanamayacağı konusunda birbirine
    muhalif iki görüş vardır. Bu görüşleri şöylece sınıflandırmak mümkündür.
    6
    a. Selefin Görüşü
    Selefe göre mukattaa harfleri Kur’ân’ın sırlarındandır ve manaları insanlardan
    gizlenmiştir. Nitekim Hz. Ebû Bekr (öl. 13/634)’in: “Her kitabın
    bir sırrı vardır. Allah’ın Kur’ân’daki sırrı da sûre başlarında yer alan harflerdir.”
    7 ve Hz. Ali (öl. 40/660)’nin: “Her kitabın bir özü vardır. Bu kitabın özü
    de hurûf-ı mukattaadır”8 şeklindeki ifadeleri de bunu açıkça ortaya koymaktadır.
    9
    Bu konuda bazı müfessirler de selefi bir çizgi takip ederek söz konusu
    harflerin anlamlarının bilinemeyeceğini söylemişlerdir. Meselâ er-Râzî şöyle
    demektedir: “Nasıl bir tarlaya sulama esnasında nehrin suyunun tamamı
    verilmeyip o tarlanın kaldırabileceği kadar su veriliyorsa,
    Allah katında
    bulunan bilgilerden de Rasûllerine lüzumu kadar verilmiştir. Bu sebepten
    dolayıdır ki, peygamberler âlimlere, onlar da insanlara tahammül edebilecekleri
    kadar bilgi sunmuşlardır. Âlimler, peygamberler ve melekler için
    sırlar vardır. Her grup kendisine verilenden fazlasını kaldıramaz. Çünkü
    akıl tam ve mükemmel değildir. Göz, güneş ışığına tahammül edemediği
    5 Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları, Basılmamış Eser, Fiksad Y.
    6 Muhsin Demirci, Tefsir Usulü ve Tarihi, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yay., 194
    7 el-Kurtubî, el-Câmi', I, 154; ez-Zerkeşî, el-Burhân, I, 173; Elmalılı, Hak Dili, I, 159; Cerrahoğlu, İsmail,
    Tefsir Usûlü, s. 136
    8 Elmalılı, Hak Dini, I/159; Subhi es-Sâlih, Mebâhis, s. 236; İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, s. 136.
    9 Şeltüt, Mahmûd, Tefsiru'l-Kur'ân, s. 69
    • 30 •
    Ahmed Kalkan
    gibi akıl da sırlara dayanamaz.
    10 İbn Teymiyye (ö1.724/1323) de aynı görüşü
    destekleyerek bu harflerin
    mânâlarını Hz. Peygamber (s.a.s.)’in dışında
    hiç kimsenin anlayamayacağını
    ifade etmektedir.11
    Elmalılı Hamdi Yazır’ın bu konudaki görüşü de şöyledir: “Hurûf-ı mukattaa,
    Kur’ân nâzil olurken Hz. Peygamber (s.a.s.)’in kulağında bir hususiyetle
    çınlayan ve çeşitli mânâları Hz. Peygamber’in kalbinde tesbit eden
    vahiy sesleridir. Bu sesler, yalnız ona mahsus olduğundan mâhiyetlerini de
    ancak o bilmektedir”12.
    Kısacası Selef âlimleri, mukattaa harflerini Kur’ân’ın özü ve sırrı kabul
    etmektedirler. Onlara göre bu harflerin mutlaka mânâları vardır, ama onları
    Hz. Peygamberden başkası kavrayamaz. Çünkü bu hususta tek selâhiyyetli
    odur. 13
    Selefe ve bu yolu takip eden bazı âlimlere göre bu harfler, Kur’ân’ın esrârındandır.
    Allah bunların hakikatini bilmeyi kendine tahsis etmiştir. Bu
    görüşte olan âlimler, haliyle onları tefsir etmekten kaçınmışlardır. Görüşlerini
    teyid sadedinde seleften birtakım rivâyetler de nakletmişlerdir. Şa’bî,
    Süfyan es-Sevrî ve muhaddislerden bir topluluktan yapılan rivâyetlere göre
    onlar şöyle demişlerdir: Bunlar, sadece Allah’ın bildiği müteşâbihattandır.
    Onlar hakkında konuşmamız gerekmez (câiz olmaz). Onlara inanır ve nakledildikleri
    gibi okuruz. Benzeri görüşler Hulefâ-i Râşidîn ile İbn Mes’ûd’a
    da nisbet edilmiştir. 14
    Hurûf-ı mukattaaya anlam vermekten kaçınanların en önemli gerekçeleri
    söz konusu harflerin müteşâbihattan olduğu,
    müteşâbihatın te’vilinin
    ise dinen yasaklandığı
    hususudur. Aslında Kur’ân-ı Kerîm’in temel gayesi
    insanları hidâyete
    ulaştırmak olup bütün âyetler içinde çok küçük bir
    yer tutan hurûf-ı mukattaanın anlamının bilinmemesi Kur’an’ın bu fonksiyonunu
    hiçbir şekilde zedelemez.
    Ayrıca hac ibâdetleri İçinde yer alan ve
    hikmeti tam olarak anlaşılamayan Safâ
    ile Merve arasında sa’y etme gibi
    teabbüdî konularla, anlamı bilinmeyen bazı
    kelimelerin Kur’an’da yer alması,
    kişinin
    kulluk samimiyetini ölçme ve Allah’a
    teslimiyetini sağlama
    10 Fahreddin er-Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb, II/3
    11 İbn Teymiyye, Mecmû'u fetâvâ, XVII/399
    12 Elmalılı, Hak Dini, I/161
    13 Muhsin Demirci, Tefsir Usulü ve Tarihi, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fak. Vakfı Yay., 194-195
    14 Kurtubî, el-Câmi' li Ahkâmi'l-Kur'ân, Beyrut ty. 1, 154
    • 31 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    amacı taşır. Ebû Bekir İbnü’l-Arabî ise Kur’an’ın indiği dönemde Araplar’ın
    hurûf-ı mukattaanın mânalarını bildiğini iddia eder. Ona göre Hz. Peygamber’in,
    özellikle Kur’an konusunda bir açık vermesini bekleyen müşrikler
    bu harflerin mânâsını bilmeselerdi mutlaka bunu dillerine dolar, Kur’an’a
    ve Peygambere eleştiri yöneltirlerdi. Hâlbuki
    onlardan böyle bir itiraz vâki
    olmadığı gibi Kur’an’ın fesâhat ve belâğatini açıkça
    itiraf etmek zorunda
    kalmışlardır. 15
    b. Halefin Görüşü
    Hurûf-ı mukattaa konusunda ileri sürülen ikinci görüş de halefin yani
    “müteahhirûn Ehl-i sünnet kelâmcılar”ın görüşüdür. Onlara göre de, Allah
    Taâlâ’nın muhâtapları için anlamı olmayan şeyleri inzal etmesi uygun
    değildir. Ayrıca Kur’ân’da insanları tefekküre sevkeden birçok âyet vardır.
    Şâyet söz konusu harflerin herhangi bir manası olmasaydı, o takdirde bunların
    istisna edilmeleri gerekirdi. Yine bunlar, manaları bilinmeyen harfler
    olsaydı, o zaman da Kur’ân’ın meydan okuması caiz olmazdı16. Daha başka
    deliller de ileri süren müteahhirûn Kelâmcılar, ilimde rüsuh sahibi olanların
    bu harflerin manalarını çözebileceklerini söylemişler ve kendileri de
    bazı te’viller yapmışlardır. Ama onlar da, hurûf-ı mukattaadan ne kastedildiği
    hususunda yapmış oldukları yorumlarda birlik temin edememişlerdir.
    Bu konuda birbirinden farklı 20 kadar görüş ortaya atılmıştır17. Bunların
    birkaçını şöylece sıralayabiliriz.
    İçlerinde kelâmcıların da bulunduğu, çoğu sonraki nesillerden olan çok
    sayıda âlim, müteşâbih âyetlerin ve dolayısıyla
    hurûf-ı mukattaanın mânalarını
    araştırmanın gerekli olduğunu söylemiştir.
    Bu âlimlere göre “apaçık
    bir Arapça ile” nâzil olan,18 insanları üzerinde düşünmeye dâvet eden,19 her
    şeyi açıklayan20
    ve hidâyet rehberi olan21 Kur’an’da anlaşılmayan sözlerin
    bulunması onun bu özellikleriyle bağdaşmaz. Gerek nazım gerekse
    nesirde
    kelimelerin yerine mukattaa harflerini kullanmanın Arap geleneğinde
    bulunduğunu söyleyen İbn Atıyye el-Endelûsî bu harflerin tefsir edilmesi
    15 Bak. Süyûtî, el-İtkan, III/27
    16 İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, s. 138
    17 Bk. Fahreddin er-Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb, II/5-8
    18 26/Şuarâ, 195
    19 4/Nisâ, 82; 47/Muhammed, 24
    20 16/Nahl, 89
    21 2/Bakara, 185
    • 32 •
    Ahmed Kalkan
    taraftarıdır.
    22 Selefi bir âlim olmasına rağmen İbn Teymiyye de bu görüştedir.
    İbn Teymiyye’ye göre Âl-i İmrân sûresinin 7. âyetinde müteşâbihin
    mâna ve tefsirini değil; te’vilini Allah’tan
    başka hiç kimsenin bilemeyeceği
    ifade edilmiştir. Allah, “Bu kitap, âyetlerini
    düşünsünler... diye sana indirdiğimiz
    mübârek bir kitaptır”23 buyurmuştur. Burada söz konusu edilen düşünme,
    hem muhkem hem de müteşâbih âyetleri kapsar; mânâsı olmayan
    veya anlaşılması
    imkânsız bulunan bir şey ise düşünülemez.
    24
    Onlara anlam verenler, değişik birçok görüş ileri sürmüşlerdir. Biz bunlardan
    sadece önemli bulduğumuz birkaç tanesini nakletmekle yetineceğiz:
    a- Bu harflerden her birinin Allah’ın isim ve sıfatlarıyla başka isimlere
    delâlet ettiğini ileri sürenlerin görüşü:
    Bu konuda selefe nisbet edilen görüşler de vardır. Bu görüşlerin büyük
    çoğunluğu İbn Abbas’a nisbet edilir. Meselâ İbn Abbas’a nisbet edilen
    bir görüşe göre “Kâf-hâ-yâ-ayn-sâd” harfleri Allah’ın şu isimlerine delâlet
    ederler “el-Kerîm, el-Hâdî, el-Hakîm, el-Alîm, es-Sâdık.”25 “Elif-lâm-mîm”
    harfleri, “Ben Allah’ım, daha iyi bilirim” anlamındadır.
    Buna benzer misalleri çoğaltmak mümkündür. Bir kısım âlimler, bazı
    gerekçeler ileri sürerek bu görüşe karşı çıkmışlardır. Her şeyden önce bu
    harflerin bu anlama geldiğine dair tutarlı bir dayanak mevcut değildir. Meselâ
    bir “kaf ” harfi niçin Allah’ın “Kahir ismine delâlet ediyor da “Kuddûs”,
    “Kadîr” veya “Kavî” isimlerine delâlet etmiyor?26
    Mukattaa harflerinden bazıları Allah’ın,
    bazıları diğer varlıkların isimlerinin
    kısaltmasıdir. İbn Abbas’tan rivâyet edilen
    ve Dahhâk’in tercih ettiği
    bir görüşe göre elif-Iâm-mîmdeki elif Allah’a, mîm Muhammed’e, lâm ise
    Cebrail’e delâlet eder ve bu terkip, “Bu kitap Allah katından
    Cebrail vasıtasıyla
    Muhammed’e indirilmiştir”
    anlamına gelir.27 İbn Cübeyr’in İbn Abbas’tan
    naklettiği diğer bir rivâyette
    ise bu harflerden her biri ya Allah’ın
    22 El-Muharreru'l-Vecîz, I/96
    23 38/Sâd, 29
    24 Mecmû'u Fetâvâ, XIII/275
    25 Suyûtî, el-İtkan, Beyrut 1978, II/11
    26 Subhi es-Sâlih, Mebâhis fi Ulûmi'l-Kur'ân, Beyrut 1968, s. 241
    27 İbnü'l-Cevzî, I/22; Fahreddin er-Râzî, II/6
    • 33 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    zatî bir isminden ya nimetlerine delâlet eden bir isimden veya bir melek ya
    da bir peygamber isminden alınmıştır.28
    Ayrıca bir harf ya da harf grubunun anlamıyla ilgili olarak bir sahâbeden,
    meselâ İbn Abbas’tan nakledilen farklı anlamlar o kadar çok ve birbirinden
    uzaktır ki, bu durum rivâyetlere itimadı sarsmaktadır.
    b- Kur’ân’ın icâzına delâlet ettiklerini söyleyenlerin görüşü:
    Hurûf-ı mukattaa ile muhâtaplara şu mesaj verilmektedir: Kur’ân-ı
    Kerîm, Arapların konuşmalarında kullandıkları bu hece harflerinden oluşan
    kelimelerden meydana gelmektedir. Kur’an bu kelimeleri kullanarak
    öyle bir ifade üslûbu ortaya koymuştur ki, beşerin bunun gibisini ortaya
    koyması mümkün değildir. Oysa Araplar da konuşmalarında aynı hammaddeyi
    kullanıyorlar. Eğer bu Kur’an Allah tarafından indirilmemiş olsaydı,
    onlar da Kur’an’ın fesâhatine denk bir fesâhat tuttururlardı.
    Bu görüşe göre hurûf-ı mukattaa Kur’an’ın i’câzını ortaya koymak amacıyla
    kullanılmıştır. Gerçi bu harflerin tamamı Arap alfabesinin
    yarısından
    ibarettir; ancak Araplar’da alfabenin tamamını ifade etmek üzere kısaca
    “elif bâ tâ sâ” demek âdet olmuştur.
    Bu telakkiye göre hurûf-ı mukattaanın
    mevcûdiyeti şu mesajı vermektedir: “Kur’an sizin konuşmalarınızda
    ve yazılarınızda
    kullandığınız harfleri kullanmaktadır.
    Eğer onun beşer
    kelâmı olduğunu iddia ediyorsanız siz de aynı harflerle benzeri
    bir metin
    düzenleyin.” Hurûf-ı mukattaa
    ile başlayan sûrelerin büyük çoğunluğunda
    bu harflerden hemen sonra Kur’an’ın i’câzının dile getirilmiş olması bu görüşün
    doğruluğuna delil olarak gösterilir.
    29 Son dönem âlimleri arasında en
    çok taraftar bulan görüşlerden biri budur.
    Mukattaa harfleri Arapça kelimelerin
    terkibinde en çok kullanılan
    harflerden
    meydana gelmektedir. Bu özellikleri taşıyan hurûf-ı mukattaanın
    Kur’an’da zikredilmesi, bu İlâhî kelâmın harflerden meydana geldiğini
    bildirmek ve dolayısıyla
    muhâtaplarını ilzam etmek amacına yöneliktir.30
    28 İbn Atıyye,
    I, 96
    29 İbn Kesir, Tefsîru’l Kur’an, I/59
    30 Zemahşerî, el-Keşşâf, I/100-104
    • 34 •
    Ahmed Kalkan
    Bu görüşü ileri sürenler, görüşlerine gerekçe olarak da şunu söylerler:
    Bu harflerle başlayan sûreler yirmi dokuz adet olup hece harflerinin sayısı
    da yirmi dokuzdur. Ayrıca her harf grubundan biri hurûf-ı mukattaa içerisinde
    Kur’an’da zikredilmiştir.
    Arap dilinde kelimelerin harf sayısı ile de Hurûf-u Mukattaanın bir
    ilişkisi vardır. Şöyle ki; Arap dilinde kelimeler ya bir, ya iki, ya üç, ya dört,
    ya da beş harften oluşmaktadır. Arapçada beş harften fazla harften oluşan
    kelime yoktur. Hurûf-ı mukattaa da birden başlamak üzere beş harfe kadar
    bir arada zikredilmiştir.
    c- Hurûf-ı mukattaa Kur’an’a dikkat çekmek üzere zikredilmiştir.
    Ebû Revk Atıyye b. Hâris el-Hemedânî ve Kutrub’un benimsediği bu
    görüşe göre Mekkeli müşriklerin, Kur’an’ın insanları etkisi altına
    almasını
    önlemek amacıyla Kur’an okunurken gürültü çıkarmaya karar vermeleri
    üzerine Kur’an’a vurgu yapan devamındaki âyetlere dikkat
    çekmek
    için söz konusu harfler nâzil olmuştur. Müfessirlerin beyânına göre vahiy
    geldikçe Hz. Peygamber bunları insanlara tebliğ ederdi. Ancak Kur’ân’ın
    meydan okuması karşısında âciz kalan müşrikler ve gayr-i müslim unsurlar
    diyorlardı ki; “... Sakın şu Kur’ân’ı dinlemeyin, okundukça gürültü edin,
    belki bastırır galip gelirsiniz.”31 Ancak hurûf-ı mukattaanın yer aldığı sûreler
    nâzil olunca bu harfler, kâfirlerin de dikkatlerini çekmiş böylece gürültü
    etmekten vazgeçerek Kur’ân’a kulak vermeye başlamışlardır.32 Fahreddin
    er-Râzî, hurûf-ı mukattaanın,
    sûrelerin başında yer almasının bu görüşü
    desteklediğini söyler.33 Hurûf-
    ı mukattaanın dikkat çekme işlevine sahip
    olduğu görüşünü geliştirerek benimseyen
    Reşîd Rızâ, bu harflerle öncelikle
    Mekke’de müşriklerin dikkatleri çekilerek
    onların İslâm’a dâvet edildiğini,
    kendilerine
    nübüvvetin kanıtlandığını, daha sonra aynı dâvetin Medine’de
    Ehl-i kitaba yöneltildiğini ileri sürer. Hurûf-ı mukattaa ile başlayan yirmi
    dokuz sûrenin yirmi beşinde
    bu harflerden hemen sonra Kur’an’dan söz
    edilmesi, geri kalan dört sûrenin her birinde de aslında nübüvvet ve kitabın
    isbâtıyla ilgili konuların yer alması, bu harflerin Kur’an vahyine dikkat
    çekmek için zikredildiğini gösterir.34 Hurûf-ı mukattaa konusunda en
    31 41/Fussilet, 26
    32 Ez-Zerkeşî, el-Burhân, I/75
    33 Mefâtihu'l-Ğayb, II/11; Ayrıca bk. İbnü'l-Cevzî, I/21-22
    34 Tefsîrü'l-Menâr, VIII/302
    • 35 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    isâbetli yorumu Reşîd Rızâ’nın yaptığını
    söyleyen Subhî es-Sâlih de onun
    görüşüne
    katılır.35 Bu telakki özellikle son dönem âlimleri arasında taraftar
    bulmuştur.
    d- Uyarı harfleri olduklarını söyleyenlerin görüşü:
    Bu görüşü ileri sürenler, şöyle derler: Câhiliyye Arapları da kasidelerine
    birtakım tenbih (uyarı) edatlarıyla başlar, böylece muhâtabın dikkatini
    kendi sözlerine çekmek isterlerdi. Kur’ân-ı Kerîm, onların kullandığı uyarı
    harflerinden farklı olarak bu harfleri kullanmıştır. Çünkü bu harfleri kullanmaktan
    maksat, muhâtabın dikkatini çekmektir. O halde farklı harflerin
    kullanılması, bu görevi daha mükemmel bir şekilde yerine getirecekti ve
    Kur’an da bunu yaptı.
    Hurûf-ı mukattaanın yorumunda sûfîlerin de kendilerine has yaklaşımları
    vardır.
    Bu konudaki te’villerin en çok dikkat çeken örnekleri Muhyiddin
    İbnü’l-Arabî’ye aittir. Tam bir hurûfî anlayışla harflerin
    de bir ümmet
    olduğunu, bunların kendilerine has şeriatlarının, hatta kendi türlerinden
    Rasûllerinin bulunduğunu ileri
    süren İbnü’l-Arabî, hurûf-ı mukattaanın
    harfler âlemine ait mertebelerden avam tabakasının bir üst derecesindeki
    havas mertebesinde yer aldığını söyler.36 Ona göre hurûf-ı mukattaanın
    mâhiyetini aklî sûretleri idrâk edenlerden başka kimse bilemez. Bu harfler
    yirmi dokuz sûrede zikredilmiştir ki bu, Kur’an’da ay için belirlendiği ifade
    edilen menzillere37 denk düşmektedir.
    Hurûf-ı mukattaanın tekrarlarla birlikte
    toplam sayısı yetmiş sekizdir. Hz. Peygamber de, “İman, yetmiş küsur
    şubedir”
    demiştir. Hurûf-ı mukattaadan hareketle
    hadiste geçen küsurun
    sekizden ibaret olduğu ve imanın yetmiş sekiz şubeden
    meydana geldiği
    anlaşılır. Şu halde
    bir kul hurûf-ı mukattaanın mâhiyetini
    bilmedikçe imanın
    esrârını ikmal edemez.
    38 İbnü’l-Arabî’nin kaydettiğine göre İbn Berrecân,
    söz konusu
    harfleri keşfine perde kılarak felek ilmi yönünden yorumlayıp
    bununla Beytülmakdis’in 583 yılında fethedileceğini söylemiştir.39
    Subhî es-Sâlih, İbnü’l-Arabî’nin bu tür bâtınî-hurûfî yorumlarını sûfiyye
    şathiyelerinin ilginç örnekleri olarak görmektedir.40
    35 Mebâhis fî' Ulumi'l-Kur'ân, s. 243-246
    36 Muhyiddin İbnü’l-Arabî, el-Fütûhat, I/260-262
    37 36/Yâsin, 39
    38 Muhyiddin İbnü’l-Arabî, el-Fütûhat, I/266-267
    39 A.g.e., I/268
    40 Mebâhis fi 'Ulûmi'l-Kur'ân, s. 239
    • 36 •
    Ahmed Kalkan
    Futûhât-ı Mekkiyye’nin 198’nci babının 27’nci faslında Muhyiddîn İbn
    Arabî, sûre başlarında bulunan bu harflerin, meleklerin isimleri olduğunu,
    bunlar okunmakla o meleklerin çağrılmış olacağını, ismin sahibi olan meleklerin
    de bu harfleri okumak sûretiyle kendilerini çağıran kimsenin söyleyeceği
    sözü bekleyeceklerini; eğer bu harflerden sonra bir haber geliyorsa
    “Doğrusun” diyerek okuyanı tasdik edeceklerini ve “Bu, gerçek mü’mindir,
    doğruyu söyledi, hakkı haber verdi” deyip o kimse için mağfiret dileyeceklerini
    söylemektedir. Bu görüş, sadece Muhyiddîn İbn Arabi’ye mahsustur.
    Muhyiddin İbnü’l-Arabî’ye nisbet edilmekle
    birlikte Kâşânî’ye ait olduğu
    kabul edilen İşârî tefsir kitabında yer alan bilgilere
    göre elif-lâm-mîm
    harfleri sırasıyla Allah, Cibril ve Muhammed isimlerinin kısaltmalarıdır.
    Varlığın (vücûd) evveli Allah, ortası Cibril, sonu Muhammed’dir. Bu üçü
    bir daire oluşturduğu gibi üç harf de varlığın
    bütününe işaret eder. Yine
    aynı eserde,
    bazı mukattaa harflerinin Hz. Peygamber’in belli vasıflarına
    işaret ettiği ileri sürülmektedir.41 Ni’metullah en-Nahcuvânî de hurûf-ı mukattaa
    ile Rasûl-i Ekrem arasında benzer münâsebetler kurmuştur.42 İsmâii
    Hakkı Bursevî ise hurûf-ı mukattaanın sahih mânalarının olduğunu ve
    bunların
    muhakkik sûfîlerin ilimlerinin özünü teşkil ettiğini söyler. Ona
    göre Hz. Âdem ile İdris’e verilen ilimler içinde hurûf ilmi de vardır. Hz.
    Peygamber hem öncekiler hem sonrakilerin ilmiyle donatılmıştır. Bir rivâyete
    göre Hurûfiyye’nin zemmedilmesinin asıl sebebi, nasların zâhirine
    itibar etmemesi ve hakikatin elbisesi durumunda
    olan şeriat perdesini kaldırmasıdır.
    Hurûf-
    ı mukattaanın gerçek mânalarını ancak
    Allah, Hz. Muhammed
    ve onun kâmil vârisleri bilir. Bu mânaları bilen kâmil insanlar,
    ifşâ hususundaki ahidlerini bozmamak
    ve zayıf akıllıları korumak amacıyla
    onları açıklamayarak bazı remiz ve işaretler kullanma yoluna gitmişlerdir.43
    Hurûf-ı mukattaanın gizli bir ilim ve bir sır olduğuna hükmeden müfessir
    Âlûsî de bu harflerle ne kastedildiğini Rasûlullah’tan sonra yalnızca ona
    vâris olan velîlerin bilebileceğini, erbâb-ı zevkin de bunların mânalarını
    anlayabileceğini, diğer âlimlerin
    buna vâkıf olmayışlarının ise bir sakınca
    teşkil etmeyeceğini söyler.44
    41 Tefsîrü'l-Kur’âni'l-Kerîm, I/13, 422, 520; II/31, 256, 323, 348
    42 El-Fevâtihu'l-İlâhiyye, I/98, 242, 509; II/227, 272
    43 Rûhu'l-Beyân, IV/4, 207, 439; VII/4
    44 Rûhu'l-Me'ânî, 100-101, 103
    • 37 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    İslâm dünyasında ilk temsilcileri Şiî çevrelerin
    arasından çıkan, havas
    ve hurûf ilimleriyle ilgilenen kişiler hurûf-ı mukattaaya özel bir önem atfetmişlerdir.
    Nitekim “Kâf-hâ-yâ-ayn-sâd”ın mânâsını soran bir kimseye
    Muhammed b. Hanefiyye’nin, “Bunun
    tefsirini haber versem, su üzerinde
    ayakların batmadan yürürsün” dediği nakledilir.45 Öte yandan İbn Sînâ bir
    risâlesinde hurûf-
    ı mukattaayı matematik ve mantık esaslarına dayalı olarak
    felsefî bir tarzda yorumlamıştır. İmam Gazzâlî’ye nisbet edilen hurûf-ı
    mukattaa konusundaki bir risâlede bu harflerin hakikatini Hz. Peygamber’den
    başka kimsenin bilemeyeceği
    ifade edilmekle birlikte, eserde bunların
    havassı hakkında bazı bilgiler verilmiştir.
    Öne sürülen deliller gözden geçirildiğinde, hurûf-ı mukattaanın
    Kur’an
    vahyine dikkat çekme fonksiyonu gördüğü yönündeki tez akla ilk gelen
    yaklaşım olarak görünmektedir. Ancak dikkat çekmede hedeflenen kitlenin
    belli bir zümre ile sınırlandırılması yerine,
    Kur’an’ın indiği dönemdeki
    müşrikler
    ve ehl-i kitabın yanı sıra her devirdeki insanlar olduğunu kabul
    etmek daha isâbetlidir.
    Bu harflerin büyük çoğunluğundan
    hemen sonra
    Kitab veya Kur’an kelimelerini içeren yahut bunlara işaret eden âyetlerin
    gelmesi, onların dikkat çekmek amacıyla zikredildiğini destekleyen önemli
    karînelerden biridir. Âyetleri dura dura okumayı46 ve okunurken susup dinlemeyi47
    emreden,
    Kur’an’ın okunuşu sırasında gürültü
    çıkaran müşrikleri
    yeren48 çeşitli tenbih edatları kullanıldığı gibi
    birçok sûre yemin ve nidâ gibi
    dikkat çekici bir unsurla başlamaktadır. Beşer sözünün çok üstünde olan
    ve Arap diline yeni terimler kazandıran Kur’an’da Arapların alışık olmadığı
    türden tenbih edatlarının
    kullanılmış olması normaldir. Hurûf-
    ı mukattaa
    sadece dikkat çekme amacıyla zikredilmiş olmasa bile, mânalarını
    Allah’tan
    başka kimsenin bilemeyeceği yönündeki görüş de dâhil olmak üzere, bu
    konuda geliştirilen görüşlerin hemen
    hepsinde söz konusu harflerle aynı
    zamanda dikkat çekme hedefinin gözetildiğini
    kabul etmek mümkündür.
    Dolayısıyla
    bu telakki diğer yaklaşımların ortak
    noktası olması açısından
    dikkate değer
    gözükmektedir. 49
    45 Ebû Hayyân el-Endelüsî, I/35
    46 17/İsrâ, 106
    47 7/A'râf, 204
    48 41/Fussılet, 26
    49 M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 26-27; M. Zeki Duman-Mustafa Altundağ, TDV İslâm
    Ansiklopedisi, TDV Y., c. 18, s. 401-408
    • 38 •
    Ahmed Kalkan
    Yukarıdan beri izah ettiğimiz şekilde bu harflerin tefsirinde çeşitli görüşler
    ileri sürülmüştür. Biz bu görüşlerden birini tercih ediyoruz ki, o da
    bu harflerin Kur’an-ı Kerim’in böyle harflerden meydana gelmiş olduğuna
    işaret sayılmasıdır. Bu harfler, Kur’ân-ı Kerim’in hitâbettiği Araplar tarafından
    kullanılan harflerdir. Böyle olmasına rağmen Araplar bu harflerden veciz
    Kur’an-ı Kerim’in bir benzerini meydana getirememişlerdir. Bu Kur’an
    ki, onları defalarca, bir benzerini veya on sûrenin bir benzerini yahut da hiç
    olmazsa bir sûrenin benzerini meydana getirmeye dâvet etmiş, fakat onlar
    bu meydan okuyuşa cevap vermekten âciz kalmışlardır.
    Bu âcizlik, yalnız Kur’an’a karşı değil; Allah’ın bütün mahlûkatına karşı
    da aynıdır. İşte Allah’ın yaratışıyla insanın sanatı arasındaki fark budur.
    Yeryüzü, mâhiyeti bilinen zerrelerden meydana gelmiştir. İnsanın bu zerrelerden
    (atomlardan) meydana getirebileceği en son şekil; ya bir kerpiç, ya
    bir tuğla, ya bir kap, ya bir direk, ya bir heykel veya bir cihazdır. Ne kadar
    uğraşırsa uğraşsın yapabileceği budur. Fakat Allah, öyle bir mübdî (benzersiz
    yaratıcı) ki, o zerrelerden hayat meydana getiriyor. Bu hayatta da insanı
    âciz bırakan enerjik, hareketli İlâhî bir esrar gizliyor; Hayat sırrını. Beşerin
    eremeyeceği ve kavrayamayacağı bir sır. İşte böyledir Kur’an... Harfler
    ve kelimeler... İnsanoğlu bunlardan vezinler, cümleler kurar. Allah ise bir
    Kur’an, bir Furkan vücuda getirir. Bu harf ve kelimelerden meydana gelen
    beşer sanatıyla Allah’ın sanatı arasındaki fark, ölü cisimle hayat fışkıran ruh
    arasındaki fark gibidir. İşte bu, hayatın şekliyle hakikati arasındaki farktır.
    Tabiat kanunlarının her biri Rabbimiz’in âyetleridir. Bunlara tekvinî
    kanunlar diyoruz. Bir çiçeğin açmasında, bir böceğin uçmasında birçok
    kanun-ı İlahî çalışmaktadır. İnsanoğlu bu kanunları keşfeder, elementleri
    bulur, ama bir çiçeği yoktan var edemez. Rabbimiz’in teşrîî kanunu olan
    bu Kur’an âyetlerinin lafızları da bize 28 harfin bir araya gelmesiyle ulaştırılmış.
    İnsanoğlu bu harflerin hepsini sayar, yazının kurallarını da bilir,
    ama elementlerden bir çiçek yaratamadığı gibi bu harflerden de bir âyetin
    benzerini getiremez.
    Bu harfler, Kur’an’ın eşsizliğine işaret etmek, muhâtabın dikkatini okunan
    vahye çekmek, onu İlâhî mesajı dinlemeye ve anlamaya hazırlamak
    için gelmişlerdir. Mukattaa harflerinden sonra yemin ifadelerinin yer alması,
    bu görüşü desteklemektedir. Tabii ki bu yaklaşım da bir faraziyeye
    dayandığından, kesin ve tam iknâ edici değildir. Kur’an veya Rasûlullah ta•
    39 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    rafından bu harflerin mânâsı bize bildirilmediği için, bu konuda kesin bir
    şey dememek, bu harflerin anlamı hakkında kesin bir söz söylememek en
    doğru yoldur. Her şeyin doğrusunu en iyi Allah bilir.
    Bazı âlimlerin, Allah ile Rasûlü arasında birer şifre olarak kabul ettikleri
    mukattaa harflerinin, tek başlarına ya da bulundukları sûrelerin başındaki
    durumlarına göre ifade ettikleri bazı gizli manaları olabilir. İbn Teymiyye50
    ve Elmalılı’nın51 da zikrettiği şekilde bu harflerin manalarını Hz. Peygamber
    biliyordu. Çünkü Kur’ân’ın ilk muhatabı ve en selahiyetli müfessiri o idi.
    Aksini iddia etmek, Rasûlullah (s.a.s.)’ın Kur’ân’dan bazı âyetlerin manalarını
    anlamadığı sonucunu ortaya çıkarır ki, bunun doğruluğunu söylemek
    mümkün görünmemektedir. Ancak burada şöyle bir soru akla gelebilir. O
    halde Hz. Peygamber söz konusu harflerin manalarını neden açıklamadı?
    Bilindiği üzere bu konuda Rasûlullah (s.a.s.)’dan nakledilen tek bir hadis
    mevcuttur. O da: “Allah Taâlâ’nın kitabından bir harf okuyana on misli
    sevab verilir. Ben ‘Elif lâm mîm’ bir harftir demiyorum. Elif bir harf, lâm
    bir harf, mîm bir harftir”52 hadisidir ve görüldüğü gibi bu hadîs, harflerin
    mânâlarıyla ilgili herhangi bir bilgi vermemektedir. Bu durumda şu üç ihtimal
    üzerinde durulabilir:
    1. Ya Allah Taâlâ bu harflerin Rasûlü ile kendi arasında birer sır olarak
    kalmasını istemiştir.
    2. Ya sahâbîler bu konuda Peygamber’e bir şey sormadıkları için Rasûlullah
    (s.a.s.) herhangi bir açıklama yapmamıştır.
    3. Ya da esasen sahâbîler de kendi bilgi ve zekâ seviyelerine göre bu
    harflerin mânâlarını anlıyorlardı, o yüzden de Peygamber (s.a.s.) bu harflerin
    mânâlarıyla ilgili olarak herhangi bir beyanda bulunma ihtiyacı hissetmemişti.
    Bizim kanaatimize göre Allah Rasûlü’nün bu harflerin anlamlarını
    bilmemesi
    mümkün değildir. Ancak Peygamberimizin onların muhtevâlarını
    açıklamaması, söz konusu harflerin içerik itibariyle müslümanlara yöne-
    50 İbn Teymiyye, Mecmû'u Fetâvâ, XVII/399
    51 Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, I/161
    52 Tirmizî, Fezâilu'l-Kur'ân 16; Dârimî, Fezâilu'l-Kur'ân 1
    • 40 •
    Ahmed Kalkan
    lik bir sorumluluk anlamı taşımadıklarından kaynaklanıyor
    olabilir. En
    doğrusunu Allah bilir.53 Hurûf-ı mukattaanın müstakil âyet olup olmadığı
    konusunda farklı iki görüş vardır. Bir görüşe göre, bu harflerden bazıları
    müstakil birer âyet bazıları da kendilerinden sonra gelen âyetlerin cüz’üdür
    yani Müstakil âyet değildir.
    Meselâ altı sûrenin başında bulunan ve başlı başına birer âyet kabul
    edildikleri halde müstakil âyet sayılmayıp başlarında yer aldıkları âyetlerin
    birer cüz’ü kabul edilmişlerdir. Bu görüşü ileri sürenler,
    Kûfelilerdir.54
    Müfessir ez-Zemahşerî de aynı görüşü destekleyerek sözkonusu harflerin
    müstakil âyet sayılıp sayılmamasının tevkîfî/İlâhî olduğunu söylemektedir.
    55 Bu konudaki diğer görüş ise Basra’lılara aittir. Onlara göre de yirmi
    dokuz sûrenin başında bulunan mukattaa harflerinin hiçbirisi müstakil
    âyet değildir.56
    Kalem sûresi hece harfi “Nûn” ile başlıyor. Kur’an sûrelerinin bazıları
    böyle harflerle başlamaktadır. Bu harflerin tefsirinde çeşitli görüşler ileri sürülmüştür.
    Biz bu görüşlerden birini alıyoruz ki, o da bu harflerin Kur’an-ı
    Kerim’in böyle harflerden meydana gelmiş olduğuna işaret sayılmasıdır. Bu
    harfler Kur’an-ı Kerim’in hitabettiği Araplar tarafından kullanılan harflerdir.
    Böyle olmasına rağmen Araplar bu harflerden veciz Kur’ân-ı Kerim’in
    bir benzerini meydana getirememişlerdir. Bu Kur’an ki, onları defalarca, bir
    benzerini veya on sûrenin bir benzerini yahut da hiç olmazsa bir sûrenin
    benzerini meydana getirmeye dâvet etmiş, fakat onlar bu meydan okuyuşa
    cevap vermekten âciz kalmışlardır.
    Bu âcizlik, yalnız Kur’an’a karşı değil; Allah’ın bütün mahlûkatına karşı
    da aynıdır. İşte Allah’ın yaratışıyla insanın sanatı arasındaki fark budur.
    Yeryüzü, mahiyeti bilinen zerrelerden meydana gelmiştir. İnsanın bu zerrelerden
    (atomlardan) meydana getirebileceği en son şekil; ya bir kerpiç, ya
    bir tuğla, ya bir kap, ya bir direk, ya bir heykel veya bir cihazdır. Ne kadar
    uğraşırsa uğraşsın yapabileceği budur. Fakat Allah, öyle bir mübdî (benzersiz
    yaratıcı) ki, o zerrelerden hayat meydana getiriyor. Bu hayatta da insanı
    âciz bırakan enerjik, hareketli ilahî bir esrar gizliyor; Hayat sırrını. Beşe-
    53 Muhsin Demirci, Tefsir Usulü ve Tarihi, Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Vakfı Y., s. 195-200
    54 Elmalılı, Hak Dini, I/152; İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, s. 136
    55 ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, I/25; el-Âlusî, Rûhu'1-Meânî, I, 89
    56 Elmalılı, Hak Dini, I, 52; İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, s. 136; Muhsin Demirci, Tefsir Usulü ve Tarihi,
    s. 193-194
    • 41 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    rin eremeyeceği ve kavrayamayacağı bir sır. İşte böyledir Kur’an... Harfler
    ve kelimeler... İnsanoğlu bunlardan vezinler, cümleler kurar. Allah ise bir
    Kur’an, bir Furkan vücuda getirir. Bu harf ve kelimelerden meydana gelen
    beşer sanatıyla Allah’ın sanatı arasındaki fark, ölü cisimle hayat fışkıran ruh
    arasındaki fark gibidir. İşte bu, hayatın şekliyle hakikati arasındaki farktır.
    Tabiat kanunlarının her biri Rabbimiz’in âyetleridir. Bunlara tekvinî
    kanunlar diyoruz. Bir çiçeğin açmasında, bir böceğin uçmasında birçok
    kanun-ı ilahî çalışmaktadır. İnsanoğlu bu kanunları keşfeder, elementleri
    bulur ama bir çiçeği yoktan var edemez. Rabbimiz’in teşrîî kanunu olan
    bu Kur’an âyetlerinin lafızları da bize 29 harfin bir araya gelmesiyle ulaştırılmış.
    İnsanoğlu bu harflerin hepsini sayar, yazının kurallarını da bilir,
    ama elementlerden bir çiçek yaratamadığı gibi bu harflerden de bir âyetin
    benzerini getiremez.
    “Nûn. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun ki” (68/Kalem, 1)
    Nûn’a; harf adı yanında, “hokka, cennet nehri, büyük balık” mânâsı verenler
    de olmuştur. Ayrıca nûn, “kılıcın keskin ağzı”na denir. Bu takdirde
    “Nûn ve’l-kalem” “kılıç ve kaleme yemin olsun” anlamına gelir.
    Bir kısım tefsirciler de, sûrede “Sen Rabb’inin hükmüne sabret, balık sahibi
    (Yunus) gibi olma. Hani o kızgın bir halde Rabb’ine nidâ etmişti.”57 buyrulmuş
    olması ve bu âyetteki “sâhıbe’l-hût”tan maksadın, Enbiyâ sûresinde
    geçen “Zünnûn olan Yunus’u da hatırla, O, bir zaman kızarak kavmini bırakıp
    gitmişti. Bizim kendisine güç yetiremeyeceğimizi sanmıştı da karanlıklar
    içinde niyaz etmişti.”58 âyeti gereği Zü’n-Nûn (yani Nûn’un sahibi) olan Hz.
    Yunus olduğuna ve Sâffât sûresinde “Kınanmış bir halde iken balık onu yutmuştu.”
    59 buyrulmasına dayanarak, bu ipuçları sayesinde, “burada Nûn, karanlıkları
    içinde Hz. Yunus’un hapsedildiği balıktır.” görüşüne varmışlardır.
    57 68/Kalem, 48
    58 21/Enbiyâ, 87
    59 37/Sâffât, 142
    • 42 •
    Ahmed Kalkan
    Nûn’a nurdan bir levha anlamı da verilmiştir. Bu mânâ; ufukta göğün
    çizdiği yay içinde bir nokta gibi bulunan güneşin veya yerin bir şekli çizmesinden
    alınmış olabilir. Yine İbn Abbas’tan rivâyet edildiğine göre, nûn,
    kelimesini oluşturan harflerin sonuncusudur.60
    Câfer-i Sâdık, Nûn’un “Cennet nehirlerinden bir nehir” olduğunu söyler.
    Bunlardan başka Kamus’ta anlatıldığı gibi nûn, hokka ve balık mânâsına
    geldiği gibi, “Şefretü’s-Seyf ”, yani kılıcın ağzına da denir ve Arapların
    balık şeklinde bulunan bir kılıçlarının da adıdır. Doğru söze, kezâ küçük
    çocuğun çenesindeki çukura “nûne” denir. Bu “nûne” kelimesinin sonundaki
    “tâ” teklik için olduğundan, cins kastedildiğinde “nûn” denilmesi gerekir.
    Şu halde nûn, cins isim olarak “Nûn ve’l-kalem”in, kılıç ve kaleme
    yemin olması ihtimali de vardır.
    Kalem ile benzerliğinden dolayı, “hokka” şıkkı diğerlerine tercih edilir.
    Görüldüğü gibi bu harflere dair yorumların sonu gelmeyecektir. Fakat bu
    harfler, Hz. Peygamber’in vahyin bir tek harfini bile zâyi etmeden aktardığının
    yaşayan belgesi olarak ortada durmaktadır.
    Nûn’la ilgili asıl hüküm, meydan okuma ile ilimde derinleşenleri imtihandır.
    Lâkin böyle olması sûrenin ismi olmasına engel olmayacağı gibi
    aklın yol göstermesiyle birçok anlamlara gelebilecek müteşâbih bir simge
    olmasına da engel değil; aksine bunu gerektiricidir. Bundan dolayı “nûn”
    lafzının zihinleri sürükleyebileceği olası mânâlardan birini “maksat budur”
    diyerek, yalnız o anlama geldiğini söylemeye kalkışmak doğru olmaz.
    “Nûn” sesinden hatıra gelebilen ve özel önemi bulunan her anlam burada
    zihinden geçirilmek ve fakat Allah’ın maksadı bunlardan birisi mi,
    yoksa daha başka bir şey mi olduğu belirlenmeyerek bunun, insan oğlunun
    güçsüzlüğünü tanıtmak üzere anlam bakımından, müteşâbih âyetlerden
    olduğuna karar verip “Onun tevilini ancak Allah bilir.”61demek en uygun
    hareket olur.
    60 Kurtubî, Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’an, 18/224
    61 3/Âl-i İmrân, 7
    • 43 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Dünya, Balığın ya da Öküzün Boynuzunda mı?
    Sûrenin ilk kelimesi olan “Nûn”un “büyük balık” mânâsına geldiği ve
    dünyanın bu balığın üzerinde durduğu gibi Kur’an’a, akla ve bilime ters düşen
    ve uydurma olduğu kesin rivâyetleri bazı âlimlerin sahih zannederek
    kitaplarına, bazı müfessirlerin Kalem sûresi birinci âyetin izahı olarak tefsirlerine
    almaktan çekinmediklerini biliyoruz. İlgili rivâyet, bazı tefsirlerde
    şu şekilde anlatılır: “İbn Abbas’tan mervî konu ile ilgili rivayet: Bidâyette
    Cenâb-ı Hakk’ın Arşı suyun üzerinde bulunuyordu. Allah, yarattıklarından
    hiç birini (su)’dan önce yaratmış değildir. Cenâb-ı Hak, diğer varlıkları
    yaratmayı arzu edince sudan bir duman çıkardı. Duman suyun üzerinde
    yükseldi; Allah bu yükselen varlığa semâ (gök) adını verdi. Bundan sonra
    Allah suyu kurutarak onu tek bir yer haline getirdi. Bundan sonra yeri parçalara
    ayırdı, onu yedi parça yaptı. Bunları pazar ve pazartesi olmak üzere
    iki gün içinde yarattı.
    Allah, yeri balık üzerinde yarattı. Bu balık Cenâb-ı Hakk’ın: “Nûn ile
    kaleme ve (erbâb-ı kalemin) yazmakta oldukları şeylere andolsunki...”62 âyetinde
    belirttiği “Nûn”dur. Balık, suyun içinde (üzerinde)dir. Su da, düz ve
    yalçın bir kaya üzerinde yaratılmıştır.
    Bu yalçın kaya, bir meleğin sırtındadır.
    Melek, kaya üzerindedir.
    Kaya, rüzgârın üstündedir. Bu kaya, Lokman
    (a.s.)’ın anlattığı
    kayadır63 ki, gökte ve yerde değildir. (Birbirinin üzerine
    bindirilerek yekdiğerine irtibatlı bir şekilde
    yaratılan bu varlıklardan) balık
    hareket etti ve oynadı. Balığın bu hareketinin tesiriyle yer sallandı. Bunun
    üzerine Cenâb-ı Hak yerin üzerinde dağları sâbit kıldı. Bundan dolayı dağlar
    yere karşı iftihar etmektedirler...”64 Bu uzun rivayeti eserine alan Taberî,
    sened hakkında şüpheli olduğunu, binâenaleyh buna fazla itimad etmediğini
    söyler.65
    62 68/Kalem, 1
    63 31/Lokman, 16
    64 Yahya İbn Sellâm, Tefsir, s. 83a; Abdürrezzak İbn Hemmam, Tefsîru Abdirrazzak, varak 71a; Taberî,
    Câmiu’l-Beyân, I/194; XXI/72; Taberî, Tarih, I/l, 64-67; Mukatil bin Süleyman, Tefsîru Mukatil, varak
    234b; İbnü 'Atıyye, el-Muharraru’l-Vecîz, IV, varak 49b; en-Nesefî, et-Teysîr fî İlmi’t-Tefsîr, varak 170b;
    el-Beğavî, Meâlimu’t-Tenzil, II/12, 134-135; ez-Zemahşerî, el-Keşşaf, III/52, 496; Tâcü'l-Kurra', Kitâbü
    Lübâb-i Tefsîri'l-Kur'ân, varak 222a; el-'Udfuvî, el-lstiğnâ' fî 'Ulûmi'l-Kur'ân, varak 226a-b (beş numaralı
    nüsha); İbnü Tayfur es-Secâvendî, 'Aynül'l-Me'ânî, varak 174b; el-Mehdevî, et-Tahsîl, varak 144b; Mekkî
    İbn Hammûş, Tefsir, varak 302a; et-Tabressî, IV/319; et-Tıbyan, VIII/251; İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-Mesîr fî
    Ilmi’t-Tefsîr, VI/321; el-Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, XIV/68; İbnü Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-
    Azîm, V/385; I/118; es-Süyûtî, ed-Dürru'1-Mensûr, I/42-43; eş-Şevkânî, Fethu’l-Kadîr min Ilmi’t-Tefsîr,
    I/61; İzmirli, Siyer-i Celile-i Nebeviyye Mukaddemesi, s. 101
    65 Tefsîr, I/156; A. Muhammed Şâkir tahkiki
    • 44 •
    Ahmed Kalkan
    İbn Kesîr habere öz olarak değindikten sonra bunun “İsrâîliyyat’ tan
    olduğu ihtimalini tasrîh eder.66 Eserlerine İsrâîliyyatı almamak için titizlik
    gösteren bazı İslâm bilginleri ise bu tür haberlere -ilgili âyetleri tefsîr ederken-
    katiyyen ehemmiyet vermemişlerdir.67 Tıpkı İbn Kesîr gibi İbn ‘Atıyye
    de rivayetleri eserine aldıktan
    sonra; bunların zayıf haberler olduğunu,
    mevcut senedlerle bunları isbâta imkân olmadığını tenbîh eder.68 Elmalılı
    da şöyle der: “Şimdiki halde meydana gelmekte olan yer sarsıntıları, yer
    çökmeleri, volkanlar dahi demek ki hep yerin altındaki o Nun’un Allah’ın
    emrine uyarak deprenmesiyle meydana gelmektedir… Şimdi şunu itiraf etmek
    gerekir ki, zamanımızda yerin şekillenmesi ve dağların oluşumu ve
    yer sarsıntılarının meydana gelmesi hakkında fen adına arzın tabakaları ile
    ilgili bilgilerden edinilebilen kanaatlerin özü de, bu rivâyetlerin ifade ettiği
    mânâlardan başka bir şey değildir. Böyle iken birçokları, “arzın altında balık
    mı olurmuş” diye güler…”69
    64 nolu dipnotta isimleri görüldüğü gibi, bu rivâyeti tefsirlerine alan
    yirmi civarında müfessir vardır. Yirminci asrın arz ile ilgili coğrafî ve kozmografik
    bilgilerine rağmen Elmalılı ve Said Nursi’nin de bulunduğu müfessir
    ve yazarların kahir ekseriyeti, rivâyeti eleştirmeyip sahih olduğunu
    zanneder. Meşhur tefsirlerin önemli bir kısmına kadar giren bir İsrâiliyatta
    dünyanın balığın veya öküzün üzerinde durduğuyla ilgili uydurma rivâyete
    itibar edildiği maalesef gözlenmektedir. Halk arasında dolaşmakta olan
    “dünya sarı öküzün boynuzları üzerinde durmaktadır” sözü, özellikle deprem
    olduğu yer ve zamanlarda “sarı öküz yine kafasını salladı” gibi yarı şaka
    yarı ciddî söylenen sözler, kaba bir cehâletin akıl almaz delilleridir. Hatta
    “dünyanın öküz ile balığın üzerinde olduğuna dair hadisin mevcûdiyetinden
    bahsedilmesi işi iyice ciddîleştirmektedir. Gerçek durum şudur:
    Dünyanın öküz ya da balık üzerinde bulunduğuna dâir güvenilir hadis
    kitaplarımızda hiçbir kayda rastlanmamaktadır. İbn Hacer’in el-Metâlibu’l-
    Âliye’sinde70 yeryüzünün yaratılışıyla ilgili babta İsrâilî hikâyeler nakletmekle
    meşhur olan Kâ’bu’l-Ahbar’ın -Hz. Peygamber’e izâfe etmeksizinbalıkla
    dünya arasında ilişki kurduğu görülmektedir. Öte yandan el-Hey-
    66 Tefsir, V/385
    67 En-Nesefî, et-Teysîr, varak 170b; İbn 'Atiyye, el-Muharrar, varak 49b; Mekkî İbn Hammûş, Tefsîr, 302a
    68 El-Muharrar, IV, varak 49b; Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrâiliyyât, DİB Y., s. 80-81
    69 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yay., 8/256-257
    70 c. 3, s. 265-266
    • 45 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    semî’nin Mecmûu’z-Zevâid’inde71 İbn Ömer’den naklen Hz. Peygamber’in
    dünyanın yeri ile ilgili bir dizi soruya “Arz, su üzerindedir”, “Su, kaya üzerindedir”,
    “Kaya, iki tarafından arz’a temas eden bir balığın üzerindedir”
    şeklinde cevapladığı belirtilmektedir. Ancak el-Heysemî, bu zıyıf hadisi
    rivâyet edenler arasında bulunan Abdullah bin Ahmed’in “zayıf bir râvi
    olduğu”nu belirterek, bu haberin doğruluğu konusundaki endişesini duyurur.
    Zaten adı geçen kitap, birçok zayıf, hatta uydurma hadisin de bulunduğu,
    bu rivâyetlerin yer yer kritiklerinin yapıldığı bir eserdir; sahih hadis kitabı
    da sayılmaz. El-Albânî ise, İbn Adî’nin el-Kâmil’inde ve İbn Mende’nin
    et-Tevhid’inde de gördüğü bu rivâyetin kesinlikle “uydurma” olduğunu ve
    böylesi İsrâil kıssalarının Rasûlullah’ın sözü imiş gibi nakledilmesinin vebâline
    işaret etmektedir.72
    Abdüllatif Harputî, meşhur eseri Tenkîhu’l-Kelâm fî Akaid-i Ehl-i’lİslâm’da
    bu öküz-balık uydurma ve hurâfesinin ehl-i kitaba âit olduğunu,
    hatta bunun yahûdilik ve hıristiyanlık için bile bir leke olduğunu belirtmektedir.
    Bazı dikkatsiz veya hurâfelere düşkün müslümanların yazdığı
    eserlerde görülen öküz ve balığa dair acâyip ve akıl almaz hikâyeler ya İsrâiliyattandır
    veya (“bugün dünya kadınların üstünde duruyor”; “dünya,
    futbol topunun veya paranın üstünde durmaktadır” sözleri gibi) mecâzî
    temsil/benzetme çeşidindendir ya da bazı rivâyetçilerin şahsî yorumlarıdır.
    Ancak (Said Nursî gibi) bazı dikkatsizler, bu uydurma rivâyeti hadis zannederek
    Peygamber’e isnad etmişlerdir.73
    71 c. 7, s. 131
    72 Silsiletu’l-Ahâdîsi’z-Zaîfe, 294 nolu hadis
    73 “İbn Abbas (r.a.) gibi zatlara isnâd edilen sahih bir rivâyet var ki, Resûl-i Ekrem aleyhissalâtu ve’sselâm’dan
    sormuşlar: “Dünya ne üstündedir?” Ferman etmiş: “El-Ardu ale’s-sevri ve’l-hût (Dünya,
    öküz ve balığın üzerindedir)” Bir rivâyette, bir defa “ale’s-sevr” demiş, diğer defada “ale’l-hût” demiştir.
    Muhaddislerin bir kısmı, İsrailiyattan alınma ve eskiden beri nakledilen hurâfevâri hikâyelere bu hadisi
    tatbik etmişler. Husûsan Benî İsrâil âlimlerinin Müslüman olanlarından bir kısmı, kütüb-i sâbıkada sevr
    ve hût hakkında gördükleri hikâyeleri hadise tatbik edip, hadisin mânâsını acip bir tarza çevirmişler.
    Şimdilik bu sualinize dair gayet mücmel üç esas ve üç vecih söylenecek. (…) İşte, Sevr ve Hût nâmıyla iki
    büyük melek, bir teşbih-i latîf-i kudsî ile ve mânidar bir işaretle, Sevr ve Hût nâmıyla tesmiye edilmişler.
    Kudsî, ulvî lisân-ı Nübüvvetten umumun lisanına girdikçe, o teşbih hakikate inkılâp etmiş, âdeta gayet
    büyük bir öküz ve dehşetli bir balık sûretini almışlar. Üçüncü Esas: Nasıl ki Kur’an’ın müteşâbihâtı var;
    gayet derin meseleleri, temsilâtla ve teşbihatla avâma ders veriyor. Öyle de, hadisin müteşâbihâtı var;
    gayet derin hakikatleri me’nûs teşbihâtla ifade eder. (…) Hamele-i Arş ve Semâvât denilen melâikenin
    birinin ismi “Nesir” ve diğerinin ismi “Sevr” olarak dört melâikeyi Cenâb-ı Hak Arş ve semâvâta, saltanat-ı
    rubûbiyetine nezâret etmek için tâyin ettiği gibi, küre-i arza dahi iki melek, nâzır ve hamele olarak tayin
    etmiştir. O meleklerin birinin ismi “Sevr” ve diğerinin ismi “Hût”tur. Ve o nâmı vermesinin sırrı şudur
    ki: Arz iki kısımdır: Biri su, biri toprak. Su kısmını şenlendiren balıktır. Toprak kısmını şenlendiren,
    insanların medâr-ı hayatı olan ziraat, öküz iledir ve öküzün omzundadır. Küre-i arza müekkel iki melek,
    • 46 •
    Ahmed Kalkan
    Müslüman olmayan milletlerin eski hikâyelerinin uzantısı şeklinde
    halk arasında dolaşan bu dünyanın öküz veya balık üzerinde olduğu şeklindeki
    asılsız söz ve görüşler İslâm ile uzaktan yakından ilgili değildir. Müslümanların
    böyle boş laflara itibar etmemeleri gerekmektedir. Ve tabii hiç
    kimse de bu sözleri ileri sürerek İslâm düşmanlığı yapmaya yeltenmemelidir.
    Aksi halde körü körüne bir düşmanlıktan, zulmetmekten başka bir şey
    yapmış olmaz. Böyle kişilere Âkif gibi “Suç başkasınındır da, niçin başkası
    mahkûm?” diye sorma hakkı doğar... Şu âyet hakkında düşünelim: “Sen
    dağlara baksan, hareketsiz olduklarını sanırsın. Hâlbuki onlar bulut gibi kayar
    giderler. İşte sana her şeyi hesaplı ve sapasağlam yapan Allah’ın sanatı!
    Şüphesiz O, yaptıklarınızdan tamamen haberdardır.” 74
    Kalem
    Kalem ve çoğulu aklâm kelimesi, Kur’an’da toplam 4 yerde geçer: 3/
    Âl-i İmrân, 44; 31/Lokman, 27; 68/Kalem, 1; 96/Alak, 4. Kalem, söz ile yazı
    arasındaki elçidir. Tıpkı hatip ile muhâtap arasında hitabı taşıyan elçi/peygamber
    gibi, kalem de kelâmın elçisidir. İlk inen Alâk sûresi, 4-5’te olduğu
    gibi, burada da Hz. Peygamber’in dikkati “kalem”e ve “yazı”ya çekilmektedir.
    Bununla, sözlü kültürün mensûbu olan Peygamber’e, vahyi kayıt altına
    aldırarak mü’minleri yazılı kültüre taşıma misyonu yüklenmektedir.
    Hz. Peygamber’in vahyi yazdırması, bu mesajın gereğidir. Zaten, üzerine
    yemin edilerek belirlilik takısıyla gelen kalem “vahyi yazan kalem”, “ve mâ
    yesturûn = yazdıkları” ise “vahiy”dir. Bu mukataa harfleriyle başlayan sûrelerin
    ortak vasfının, vahye atıf olduğu yorumu da uygundur.75
    Zemahşeri şöyle der: “Yüce Allah, kalemin şanının yüceliğini göstermek
    için kaleme yemin etti. Çünkü onun yaratılıp düzlenmesinde büyük bir hikhem
    kumandan, hem nâzır olduklarından, elbette balık tâifesine ve öküz nev’ine bir cihet-i münasebetleri
    bulunmak lâzımdır. Belki, ve’l-ılmu ındallah, o iki meleğin âlem-i melekût ve âlem-i misalde sevr ve hût
    sûretinde temessülleri var. İşte bu münasebete ve o nezârete işareten ve küre-i arzın o iki mühim nevi
    mahlûkatına îmâen, lisân-ı mu’cizu’l-beyan-ı Nebevî, “el-ardu ale’s-sevri ve’l-hût” demiş, gayet derin ve
    geniş, bir sayfa kadar meseleleri hâvî olan bir hakikati gayet güzel ve kısa bir tek cümleyle ifade etmiş…”
    [Said Nursi, Lem’alar, (On dördüncü Lem’a, Birinci Makam) s. 92-93 (86); Risâle-i Nur Külliyatı, Nesil
    Yay., c. 1, s. 629-630]. Said Nursî, bu rivayet için de herhangi bir kaynak vermemiştir. "Sahih bir rivayet"
    diyerek Hz. Peygamber (s.a.v.)’e isnat ettiği bu sözler hangi hadis kitabındandır? Hangi hadis âlimi sahih
    görmektedir?
    74 27/Neml, 88
    75 Mustafa İslâmoğlu, Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal-Tefsir, Düşün Yayınları, s. 1156
    • 47 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    mete işaret vardır. Ve çünkü onda anlatılamayacak kadar çok fayda ve yararlar
    vardır.”76
    İmam Râzi de şöyle der: “Vel-Kalem” hakkında iki görüş vardır. Birisi
    budur ki, yemin edilen kalem, gerek gökte bulunanın, gerek yerde bulunanın
    yazdığı kalemin hepsini içine alan cins ismidir. Yüce Allah mantığı
    ihsan etmekle “İnsanı yarattı, ona beyanı öğretti.” 77 diye minnet buyurduğu
    gibi “Rabb’in en büyük kerem sahibidir. O, insana kalemle öğretti. İnsana
    bilmediğini öğretti”78 diye kalem ile yazmayı ihsan etmesiyle de minnet buyurmuştur.
    Bununla faydalanmanın izah ve yorumu şudur: Kalem üçüncü
    şahsı ikinci şahıs yerine koyar. Bu sebeple insan dil ile yakınına anlatabildiği
    istek ve maksadını kalem ile uzağa da anlatabilir. İkincisi, üzerine yemin
    edilen kalem “Allah’ın ilk yarattığı kalemdir.”79 diye hadis rivâyetinde bildirilen
    daha evvel sözü edilen kalemdir. Yüce Allah bunu evvelâ yaratmış, sonra
    da onu kıyâmete kadar olacakları yazdırmış, saat gelene kadar olacağı,
    bütün ecelleri, amelleri yazar.
    Yine Râzi der ki: İnsanlardan bazıları da şu zan ve iddiada bulunmuştur:
    “Burada adı geçen kalem, akıldır. Kâdı Beydâvî de bunları şöyle özetler:
    “Vel-Kalem”, Levh’i yazan veya kendisiyle yazılandır. Ona yemin edildi.
    Çünkü faydaları çoktur.”80 Celâleyn Tefsiri’nde de şöyle denir: “Kalem,
    bütün olanların Levh-i Mahfuz’da yazıldığı şeydir.”81 Bunu, kalem cinsinin
    tanıtımı olarak anlamak mümkün ise de, Süyuti’nin maksadı, bunun daha
    önce sözü edilen, bilinen kalem olmasıdır.
    Bu “Ve’l-kalem”de kalem, metnin ibaresiyle “İlâhî kalem” mânâsına;
    işaret yoluyla da “insan kalemi” mânâsına gelmektedir. Buna cins isim diyenlerin
    maksadı da Râzî’nin uyarısına göre, gerek hakikat gerek mecaz
    “Kendisine kalem denilen şey” mânâsına bu ikisinden daha geneldir.
    76 Zemahşeri, Keşşaf, IV/141
    77 55/Rahmân, 3-4
    78 96/Alâk, 3-5
    79 Keşfu’l-Hafâ, I/309
    80 Kadı Beydavi Tefsiri, III/537
    81 Celâleddin Mahalli ve Celâleddin Suyuti, Tefsiru’l-Celâleyn, II/230
    • 48 •
    Ahmed Kalkan
    Allah’ın İlk Yarattığı Şey Kalem midir?
    “Allah’ın ilk yarattığı şey kalemdir.”82 Bu hadis rivâyeti, tasavvufî eserlerde
    genellikle “nûr-ı Muhammedî” konusu ile ilgili olarak geçmekle beraber
    yaratılış konusu hakkında zikredilmiştir.83 Ebû Dâvud ve Tirmizî’nin Ubâde
    bin Sâmit’ten rivâyet ettiği hadisi, ayrıca Tirmizî bu tarikle hasen-garib
    olduğunu söylemiştir.84 Ayrıca hadisi Ahmed bin Hanbel, Hâkim ve Beyhakî
    de rivâyet etmişlerdir.85 Bundan başka Suyûtî, rivâyetin Ebû Hureyre’den
    gelen tarîkine yer vermekte, ancak burada rivâyete münker ve bâtıl
    denildiğine dikkat çekmektedir.86 Goldziher bu hadisin sudûr nazariyesi ile
    irtibâtının bulunduğunu söyler.87
    Netice olarak bu konudaki hadisler zayıftır, Kur’an’da kalemin mâhiyetiyle
    ilgili ayrıntılı bilgi olmadığı için konu ayrıca gayb sahasına girmektedir.
    88
    Yazma
    “Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun ki” (68/Kalem, 1)
    Yazı: İsteklerimizi anlatmak için kullandığımız sözlerin, birtakım şekiller
    halinde gösterilmesidir. İnsanların birbirleriyle iletişim kurmak için
    kullandıkları, dil denen sistemin belli işaretlerle belirleyen ikinci bir sisteme
    yazı diyoruz. Yazı, sözün resimleşmiş (şekillenmiş, simgelenmiş) biçimidir.
    Yazı, alfabe denen ve seslerin yerini tutan işaretlerden oluşur. Yazı,
    zihnimizde oluşan sözlerin kâğıt üzerine dökülmüş şeklidir.
    Yazının insanlık tarihindeki önemi hayli büyüktür. Peygamberlerin bir
    kısmına Kitap verilmiş, bir kısmı da önceki Peygamber’e gönderilen kitapla
    82 Keşfu’l-Hafâ, I/309
    83 Bk. A. Avni Konuk, Füsûsu’l Hikem Tercüme ve Şerhi, I/31, 109, 269; İbn Arabî, Tedbîrât-ı İlâhiye, s. 68,
    244
    84 Ebû Dâvud, Süne 16, hadis no: 4700; Tirmizî, Kader 17, hadis no: 2155
    85 Müsned, V/317; Hâkim, el-Müstedrek, II/498; Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, X/204. Ayrıca yaratılış ve
    kalemle ilgi rivâyetler için bk. Taberî, Tarih, I/34-44; İbnu’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Tarih, I/16-20
    86 Bk. Suyûtî, el-Leâlî, I/130-131; Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, I/309
    87 Goldziher, Neuplatonische und gnostische Elemente im Hadit, s. 111. Ayrıca bk. Abdurrahman Bedevî,
    et-Turâsu’l-Yunânî fi’l-Hadârati’l-İslâmiyye, s. 221-222 (Nakleden İdlîbî, Menhecu Nakdi’l-Metn, s. 65
    88 Ahmet Yıldırım, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, TDV Yay., s. 100-101
    • 49 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    hükmetmiştir. Kitaplarda yazı vardır. Ve genel kabule göre ilk peygamber
    Hz. Âdem’e de küçük kitap (suhuf) verilmiştir.
    Yazma: Harfleri, heceleri veya fikir anlatan işaretleri yan yana getirip
    istenilen şeyi anlatan şekiller ortaya koymaktır. Söz uçar, yazı kalır. Bir atasözünde:
    “Âlim unutmuş, kalem unutmamış” denir. Yazıyı boşluğa dağılan
    sözlerden üstün kılan unsurlardan biri, insanı geleceğe taşımasıdır. Yeryüzündeki
    bütün kitapların ve defterlerin yakılması halinde birçok şeye yeniden
    başlamak gerekecektir. Dolayısıyla yazı, geçmişten büyük hazineler
    devralmamızı ve gelecek nesillere bırakmamızı sağlar. Güzel yazmak için;
    iyi düşünmekle beraber, anlatım açık, cümleler kısa, kelimeler yerli yerinde,
    cümleler dilbilgisi kurallarına uygun, istenen konunun düşünceleri kafada
    iyice yoğrulmuş, gereksiz kelime tekrarlarından arınmış olmalıdır.
    Alfabe; Yazının Temel İşaretleri
    Dilin seslerini gözlerimizle ayırmaya yarayan işaret sistemine “yazı”
    denir. Yazı, çeşitli işaretlerle gösterilir. Dilde kullanılan sesleri gösteren işaretlere
    de “harf ” adı verilir. Bir dildeki harflerin belli bir sıraya göre dizilmesine
    ise “alfabe” denilir.
    Alfabelerin Ana Özelliği: Her kavim ve ulus, inandığı kutsal kitabın
    yazıldığı alfabeyi kullanmaktadır. Tarihte de böyle olmuştur. Dünyada hiçbir
    kavim ve ulus yoktur ki, din değiştirmeden alfabe değiştirmiş olsun. Alfabe
    değişikliği, toplumun tümüyle değişmesini ve tarihiyle bağlarını toptan
    koparmasını gerektireceğinden dolayı komünist ülkeler, ihtilal yapanlar
    (ve Rusya, komünizm rejimine geçince) bile alfabe değiştirme cesaret ve
    cür’etini göstermemişler, böyle bir girişimi köklerine, tarih ve kültürlerine
    bir ihânet olarak kabul etmişlerdir.
    Çin alfabesi beş bin karakterden, daha doğrusu resim-kelimeden oluşmaktadır.
    I. Dünya Savaşı sırasında James Yen adında bir Çinli, bu alfabeyi
    sadeleştirerek bin karaktere indirdiği bir alfabe ile okuma yazma öğretmede
    devrim sayılacak gelişmeye öncülük etti. Hâlâ Çinliler, binlerce harfden
    oluşan alfabe kullanmaktadır.
    • 50 •
    Ahmed Kalkan
    Japonya’nınbazı kabilelerinde de, bin harften fazla harfi olan alfabe
    kullanıldığı halde, bu yazılarını değiştirmeyi akıllarının uçlarından bile
    geçirmemektedirler. Kutsal kitaplarının yazılı bulunduğu bu alfabeyi terk
    etmeyi, önce dinlerine ve kültürlerine bir ihânet olarak görmekte, bu alfabeleriyle
    teknik gelişmelerde Batıdan hiç de geri kalınmayacağını da ispat
    etmektedirler.
    Türklerin Tarihten Beri Kullandığı Alfabeler: Türkler de tarihlerinde
    birkaç din değiştirmişler, yeni bir dini kabulleriyle beraber, o dinin yazılı
    metinlerinin veya kutsal kitabının yazısını/alfabesini de kabul etmişlerdir.
    Bu alfabeler şunlardır: Göktürkçe, Uygurca, İslâm alfabesi, Latin alfabesi.
    Türkler, İslâmiyet’i seçmeleriyle birlikte kabul ederek kültür birikimlerini
    o yazıyla eserlere geçirdikleri alfabeyi (elifbâyı) 900 yıl kadar benimseyip
    kullanmışlardır. Bu yazıya, bazıları yanlış olarak “Arap yazısı” demektedir.
    Fakat, Kur’ân-ı Kerim’in sadece o yazıyla doğru olarak yazılabildiğinden
    ve bütün Müslümanların ortak yazısı olduğundan, bu yazı çeşidine Kur’an
    yazısı veya İslâm alfabesi denilmesi daha doğru olur. Türkler bu yazıyı öylesine
    benimseyip kabullenmişlerdi ki, bu yazıya Osmanlıca denmeye başlanmış,
    değişik stiller (hat, yazı çeşitleri) katarak, yazıyı daha da zenginleştirmişler,
    nâdîde hat ve hattatları kültür dünyasına kazandırmışlardı.
    Türkleri, İslâm kültüründen ve Kur’an’dan koparmak isteyen düşmanları,
    bunun yazı değişikliğiyle en kolay bir şekilde gerçekleşeceğini biliyorlardı.
    Bundan dolayı, Osmanlı Devletine akıl vererek Türklerin diğer kurum
    ve hayat tartında olduğu gibi, yazıda da Batıyı taklit etmesini tavsiye ve
    telkin ediyorlardı. Defalarca yetkililer tarafından reddedilmesine rağmen,
    sık sık Osmanlı devleti ve halkının yüzlerce senedir kullandığı alfabeyi atıp
    Batının yazısını kabul etmesini teklif etmişlerdi. Komünizm ihtilaliyle bile
    kendi yazısını değiştirmeyen Rusya, 1870 yıllarından itibaren defalarca elçiler
    göndererek Türkler için yeni Batı alfabe taslakları sunmuşlardır. Fakat
    eski hayat tarzındaki bunca değişikliğe ve Batının nice bâtılına kapılarını
    açmakta tereddüt etmeyen son dönem Osmanlı yönetimi, yazısını/alfabesini
    değiştirecek kadar bir teslimiyete düşmemiş, bu teklifleri hep reddedebilmiştir.
    • 51 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Latin Alfabesinin Kabulü
    Harf devriminden bu yana Türkçe konuşup yazan her insan, Atatürk
    devrimlerini benimsemeyen Müslümanlar dâhil, herkes (ilk zamanlar devlet
    zoruyla, sonraları artık çaresiz normal karşılayarak) Latin alfabesini
    kullanmaya ve giderek benimsemeye başlamıştır. Bu alfabeye bazıları Türk
    alfabesi demektedir. Bu, tümüyle yanlıştır. Çünkü ne eski Türkler böyle bir
    alfabe kullanmışlar, ne de bu alfabenin Türk ve Müslümanlarla bir ilgisi olmuştur.
    Bu yazı çeşidi Batılı ülkelerin kullanageldikleri bir alfabedir. Latin
    alfabesi, Batıyı her alanda taklit eden, eskiyle ve özellikle İslâm’la bağları
    kökünden koparmak için devrimler yapan yeni Türkiye Cumhuriyeti rejimince
    1 Kasım 1928 tarihinde ve 1353 sayılı kanunla kabul ve tesbit edilmiştir.
    Bu kanuna göre Türk alfabesi olarak kabul edilen Latin alfabesinin
    Türkçe uygulamasında 29 harf vardır. Bu yazı sisteminde her ses için ayrı
    bir harf ve her harf için de yalnız bir ses ilkesi göz önünde tutulmuştur.
    Başka bir medeniyetin alfabesinin kabulü, o uygarlığa teslimiyetin bir
    sembolü kabul edilebilir; teslimiyetin ve onda erimenin bir göstergesi. Alfabe
    ve medeniyet değişikliği, tüm tarihin, kültürün, çağdaş insanı eskiye ve
    İslâm’a bağlayan nice köprülerin yıkılması anlamına gelir. Gece âlim yatanlar,
    gündüz câhil kalkmıştır. Okuma-yazma bilenler, sabah kalktıklarında
    okur-yazarlıklarını kaybetmişler, yüz binlerce ciltten oluşan kütüphanelerdeki
    Osmanlıca ve Arapça eserler, yazı değişikliğinden dolayı kimsenin anlamadığı
    yabancı dil eseri gibi tozlu raflarda işlevsiz kalakalmıştır. Atatürk
    devriminin zorlaması sâyesinde köküyle bağlarını temelden ve tümden koparan
    halk, kültür mirasını tümüyle reddetmek mecburiyetinde kalmıştır.
    Evet, dünyada din değiştirmeksizin alfabe değiştiren tek kavim olarak
    Türkler gösterilmektedir. Harf devrimi ve diğer devrimlerle birlikte,
    ortak bir medeniyeti paylaştıkları tüm kavimlerden laiklik ve kurumlardaki
    kıyafet gibi birçok konuda farklı bir yol izlenmiştir. Tüm Arap ülkeleriyle
    birlikte, İranlılar, Hintliler, Afganlılar, Pakistanlılar, Malezya, Endonezya
    gibi ülkelerdeki Müslümanlardan, tüm Müslüman Afrikalılardan, onların
    medeniyetlerinden kesin çizgilerle farklılaşılmış; eski bağ ve ilişkilerin terk
    edilmesine, bir de yazı değişikliği gibi aşılması mümkün olmayan duvarlar
    örülmüştür. Ülkemiz, bunun yanında, Batılılar tarafından da sürekli dışlanmış,
    onların bu ülkeden şikâyetleri de bir türlü bitmek bilmemiştir.
    • 52 •
    Ahmed Kalkan
    Bu yazı değiştirmede gerekçe bellidir: Batı uygarlığına girmek, eskiyle
    bağları koparmak ve eski harflerin zorluğu, yeni harflerin kolaylığı. Yazıyı
    değiştirmekle, Batının teknik ve bilimsel gelişmelerine ne kadar ayak uydurduğumuz
    her zaman tartışılmış, ama Müslümanlarla, İslâmî eserlerle
    ve Kur’an’la bağımızın kolayca koptuğunu herkes rahatlıkla görebilir. Eski
    harflerin zorluğu ve yeni harflerin öğrenilmesinin kolaylığı ise tam bir yutturmaca
    ve aldatmacadan başka bir şey değildir.
    Latin alfabesini kullanan ülkelerle yazı birliği oluşturup onların gelişmelerinden
    yararlanmak iddiasının gerçekliği ise çok götürmektedir. Öncelikle
    belirtelim ki, Batıdan alındığı halde, bu alfabe, Batının kullandıklarıyla
    bile tam uyum sağlamaktadır. A, e, ı, i gibi birçok harf Batıda değişik
    şekilde okunup seslendirilmektedir. Batıda kullanılan birçok harf, kullandığımız
    bu alfabede yer almamaktadır: Q (q), W (w), X (x) gibi. Yine, iki,
    hatta üç sesli harfin veya bir sesli bir sessiz harfin yan yana gelip değişik bir
    ses meydana getirmesinin Türk alfabesinde bulunmayışı gibi problemler
    söz konusudur. Ayrıca, kullandığımız bu alfabedeki birçok harfi, Batılı hiç
    tanımamaktadır: Ç, ğ, ö, ş, ü gibi. Latin harflerinin Batıdaki kullanımında
    bu harflerin bilinmemesinden dolayı, bilgisayarlarda, özellikle internet
    üzerinden iletişimlerde bu harflerin yazımı büyük çapta problem olmaktadır.
    Batılılar nice harfi de bizdekinden çok değişik telaffuz etmektedir. Renault
    yazıp reno okumaktalar. Bizim Cek diye yazıp okuduğumuz ismi, onlar
    Jack diye yazmaktalar. Bu tür örnekleri çoğaltmak kolay. Söz gelimi bir
    Arap, eğer ille Latin alfabesiyle yazacaksa veya bir Batılı bir kelimeyi yazıya
    geçirecekse, Türklerin yazıya geçirdiğinden çok farklı olacaktır bu. Meselâ
    şeyh kelimesi shaıkh şeklinde yazılmakta, ama şeyh diye okunmakta…
    Devlet zoruyla da olsa, rejimin politikası gereği, okuma-yazma oranı
    Türkiye’de % 90’ların üzerine çıkmış olabilir, ama halkın kültür seviyesi
    acaba nasıldır? Okuma-yazma bilenlerin kaçta kaçı acaba hayatta gazeteden
    başka bir eseri hiç okumamış, mektup yazmada bile zorlanıp dilekçelerini
    hep arzuhalcilere yazdırmaktadır? Bu anketi kim yapacaktır? Çinliler
    ve Japonlar, alfabe değiştirmedikleri (alfabeleri gerçekten çok zor ve çok
    fazla harfli olduğu) halde, niye Türkiye’den daha geri değiller? Türkiye, alfabesini
    değiştirdiği halde, niye yeterli kalkınma yapıp ilerleyemedi? Halkın
    kültür seviyesinde niye ciddi gelişmeler olmadı; geçim ve seçimden başka
    bir şey konuşmayan ve anlamayan duruma düştü?
    • 53 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Kullandığımız Latin alfabesi, Türkçe kelimeleri doğru olarak, eksiksiz
    biçimde karşılayamamakta ve iddia edildiğinin aksine eski harflerden daha
    kolay belletilememektedir. Bunlardan daha acısı, Kur’an, bu harflerle okunamamakta
    ve yazılamakta, dilimize Arapça ve Farsça’dan girmiş binlerce
    kelime yanlış yazılmakta, yanlış okunmakta, dilimiz de küçük düşürülmektedir.
    Kur’an yazısında, dolayısıyla 900 senedir kütüphanelerimizi dolduran
    eserlerde bulunan harfler, tam olarak Türkçeye yeni harflerle aynen yazılıp
    aktarılamamaktadır. Çünkü eski alfabemizde bulunan nice harfin tam
    karşılığı yeni alfabede bulunamamaktadır: Se, ha, hı, zel, dat, ayın, kaf, lâm,
    vav; eski alfabemizdeki bu harfler, yeni yazıda tam karşılıkları olmayan
    harflerdir. Ayrıca birçok eski harfin karşılığı tam olarak tesbit edilemekte,
    eski alfabedeki birkaç harf, aralırnad okunuş farkları olduğu halde, yeni
    alfabede tek harfle gösterilmekte, telaffuz ve anlam karışıklığına götürmektedir.
    Örnek verecek olursak:
    Elif ve ayın harfleri a harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle karışmaktadır.
    Te ve tı harfleri, t harfiyle harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle karışmaktadır.
    Se, sin ve sat harfleri, s harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle karışmaktadır.
    Ha, hı ve he harfleri, h harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle karışmaktadır.
    Dal ve dat harfleri, d harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle karışmaktadır.
    Zel, ze, zı ve dat harfleri, z harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle karışmaktadır.
    Kaf ve kef harfleri, k harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle karışmaktadır.
    • 54 •
    Ahmed Kalkan
    Ayrıca, eski alfabede kef harfinin dikey çizgisine sağa doğru iki tane
    eğik çizgi eklenerek veya kef harfinin içine üç nokta konularak gösterilen
    nazal n (yani genizden gelen n sesi hiçbir harfle artık yazılamamakta, vav
    sesinin kalın ve yuvarlaklığı “v” sesiyle verilememekte, he harfinin göbekten
    geliyormuşçasına değişik fonetik özelliği “h” harfiyle tümden kaybolmakta,
    ha, hı ve ayın harflerinin boğazdan çıkan değişik telaffuzları yeni
    alfabe sâyesinde tarihe karışmaktadır. Yine, uzatma işaretlerinin aynı zamanda
    inceltme işareti olarak da kabul edilmesiyle, önceki harfin uzun mu,
    yoksa ince mi okunacağının karıştığı ve bilgisayarlardaki zorluk da eklenerek
    artık bu işaretin tümden kaldırılması, Arapça ve Farsça’dan dilimize
    girmiş yüzlerce kelimenin hecelerinin uzun okunamayışı ile telaffuzun ve
    şivenin bozulması gibi problemler eklenebilir. Türkçe’deki ince ve kalın “e”-
    leri de bu alfabe ile ayırt etmek mümkün olmamaktadır.
    Kur’an, Latin alfabesiyle doğru bir şekilde yazılıp okunamadığı gibi,
    Kur’an terimleri, dinî tabir ve kavramlar da doğru bir şekilde okunmak,
    kökü bilinmez, anlaşılmaz hale gelip kolayca unutulması veya anlamlarının
    yozlaştırılması sağlanıyordu. Eski yazı denildiği halde, Kitab’ımızın yazısı
    olduğu için eskimeyen ve eskimeyecek olan bu yazımuz, sağdan sola doğru
    yazıldığından, gözün yapısına uygunluk arzediyor, gözü bozmuyordu.
    Onun için, eski Türklerde ve hâlâ İslâmî alfabeyi kullanan kavimlerde gözlük
    takana (veya lens kullanmak zorunda kalana) fazla rastlanmamaktadır.
    Ayrıca, şimdiki harflerin şekillerinin sert ve donukluğuna, bu harflerle
    sanat ve üstün beceri gösterilememesine karşılık; Kur’an harflerinin güzel
    yazılması, hârikulâde tablolar ve sanat eserleri meydana getiriyor, hattatların
    ve kâtiplerin kabiliyeti güzel bir estetik oluşturuyor, okuyanları ve hatta
    sadece harflere bakanları tabii zevke gark ediyor ve sanat gösterisine dönüşüyordu.
    Var mısınız, günlük işlerimizde kendi yazımızı kullanalım, en azından
    kendi aramızda hilâl/kamerî takvimini kullanalım, kendi medeniyetimize
    uygun kıyafetleri kuşanalım! Gücümüz yettiğince ve kendi çapımızca devrimleri
    devirelim…
    • 55 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın
    Yeminleri (Aksâmu’l-Kur’an)
    Bu sûre, nüzul sırasına göre Allah’ın yeminle başladığı ilk sûredir.
    Kur’ân-ı Kerim’de 17 sûre yeminle başlar. Allah Teâlâ, 8 yerde kendi zâtına
    yemin ederken, iki yerde Kur’an’a, 53 yerde de yarattığı bazı şeylere yemin
    eder.89 Bu yemin edilen şeylere bir göz attığımızda hemen şu ortak özellikler
    göze çarpar: Bunlar, herkes tarafından tartışmasız bilinen şeylerdir. Bu
    denli bilinmesine ve bu kadar önemli olmasına rağmen insanlar bunları çoğunlukla
    kanıksamış, doğru yolu bulmakta bize yardımcı olacak birer âyet
    oldukları unutulmuştur. Cenâb-ı Allah, bu şekilde, Araplarca gelişigüzel
    kullanılan yeminleri, hidâyet unsurunu ön plana çıkararak hem âyetlerin
    anlatım özelliğini arttırmış ve hem de “akletmesini” istediği insanların bu
    yaratılan şeyler üzerine dikkatini çekmiş oluyordu.
    Allah’ın yemin ettikleri boş şeyler değildir. O yemin edilen şey, daha
    sonra belirtilenler için şâhittir. Allah, mahlûkattan bir şeye yemin ettiğinde
    o şeyin büyüklüğü, kemâli ve hayret vericiliği dolayısıyla değil; söz konusu
    meseleyi isbatlamak için yemin edilen şeyin delil olarak ileri sürüldüğünü
    anlamaktayız. Her yemin, kendisinden sonraki konuya delil getirmek içindir.
    90
    “Fecre andolsun. On geceye andolsun. Çifte de teke de andolsun. Gelip
    geçmekte olan geceye andolsun. Bunların her biri akıl sahibi için birer yemine
    değmez mi?91 “Hayır; yıldızların yerleri üzerine yemin ederim ki. Bunun ne
    büyük bir kasem/yemin olduğunu bilir misin?”92 Âyetlerde Allah’ın belirttiği
    gibi, yeminler boş yere yapılmadığı gibi, yemin edilenlerin de dikkat çekici
    şeyler olduğu bizzat Allah tarafından belirtilir. “Kur’ân-ı Kerim’de kendisine
    kasem edilen eşya üzerinde düşünülecek olursa, bunların, kendilerine
    kasem edilmemiş olsaydı bile, te’kid edilmesi gereken ve hadd-i zâtında
    89 Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın Kasemleri/Yeminleri:
    a. Kendi İsmine/Kendi Zâtına (8 Yerde): 4/Nisâ, 65, 10/Yûnus, 53; 15/Hicr, 92; 19/Meryem, 68; 34/Sebe’, 3; 51/
    Zâriyât, 23; 64/Teğâbün, 7; 70/Meâric, 40
    b. Kur’an’a: 36/Yâsin, 2; 43/Zuhruf, 2
    c. Yarattıklarına (53 Yerde): 37/Sâffât, 1, 2, 3; 51/Zâriyât, 1, 2, 3, 4; 52/Tûr, 1, 2, 3, 4, 5, 6; 53/Necm, 1; 77/
    Mürselât, 1, 2, 3, 4, 5; 79/Nâziât, 1, 2, 3, 4, 5; 85/Burûc, 1, 2, 3; 86/Târık, 1; 89/Fecr, 1, 2, 3, 4; 91/Şems, 1,
    2, 3, 4, 5, 6, 7; 91/Leyl, 1, 2, 3; 93/Duhâ, 1, 2; 95/Tîn, 1, 2, 3; 100/Âdiyât, 1, 2, 3, 4, 5; 103/Asr, 1.
    90 Mevdûdi, Tefhîmu’l Kur’an, c. VII, s. 22
    91 89/Fecr, 1-5
    92 56/Vâkıa, 75-76
    • 56 •
    Ahmed Kalkan
    takviye ve isbat edecek nitelikte bulunan şeyler olduğu görülür. “Yeminler
    ve ardından yeminlere bir cevabın gelmesi, ilk dönem Kur’an sûrelerinin
    bir özelliğidir. Kur’an; muhâtaplarına, hiç de yadırgamayacakları, onların
    yaygın olarak kullandıkları bir üslûp ile hitap ediyor. Doğadaki somut olgular
    üzerine yapılan yeminler, uyumlu kafiyelerle birlikte, âyetlere hârikulâde
    bir güzellik veriyor. Yemin ile, vâkıalardaki hikmet ve gerçeklerin
    doğru olarak görülmesi sağlanıyor. Onlar hakkındaki yanlış değerlendirmeler
    gideriliyor. Böylece yemin edilen vâkıalardaki hikmet ve gerçeklerin
    tanıklığında, yemin cevabındaki gerçekler ve hizmetler ortaya konuyor.
    Başka deyişle, yemindeki vâkıalar gerçek olduğu gibi, cevaptaki vâkıalar da
    gerçektir, hikmetlerle doludur.”93
    Yeminlerle başlayan sûrelere baktığımızda yemin edilen şeyler ile daha
    sonra gelen konu arasında nâzik bir uyumun olduğu göze çarpmaktadır.
    “Kıyâmet gününe yemin ederim. Kendini kınayan nefse yemin ederim ki; İnsan,
    kendisinin kemiklerini bir araya toplayamayacağımızı sanar, öyle mi?
    Evet, Bizim onun parmak uçlarını bile aynen eski haline getirmeye gücümüz
    yeter. Fakat insan, önündekini (kıyâmeti) yalanlamak, boyuna kötülük etmek
    ister de, ‘Kıyâmet günü ne zamanmış?’ diye sorar.”94 Görüldüğü gibi sûre başında
    kıyâmete yemin edilmiştir. Yeminin devamında gelen konu, kıyâmetin
    gerçekliği üzerine olmaktadır.
    Allah, câhiliyye döneminin yozlaşmış bir anlatım şekli olan yeminleri,
    hidâyet içeriğine sahip bir şekle sokarak Kur’an’ın anlatım üslûbunu güzelleştirmiş
    ve anlatımını kuvvetlendirmiştir. Ayrıca, câhiliyye Arabının gelişigüzel
    kullandığı yeminler daha sonraları bir düzene sokularak toplumu
    kaynaştıran bir öge haline getirilmiştir.95
    Kur’an Allah’ın yeminlerini kasem kökünden bir fiile veya yemin edatı
    olan bazı harflerle vermektedir. Bir kabule göre, bazı sûrelerin başlarında
    yer alan tüm harfler ve harf grupları kasem, yani yemin ifade eder. Bu harflere
    yemin 28 sûrededir. Bunların tümü, sûrelerin başlangıcında yer alır
    (Sâd, Nûn, Hâ mîm, Elif lâm mîm, Kaf hâ yâ ayn sâd gibi).
    93 M. Yaşar Soyalan, Leyl Sûresi, Kalem Dergisi, sayı 6, Ankara, 1988
    94 75/Kıyâme, 1-5
    95 Cengiz Duman, Haksöz, sayı ı 44, Kasım 94
    • 57 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Allah’ın yeminleri, yaradılışı ve oluş mûcizesini seyredip de bundan bir
    şey çıkaramayan ve oluşun arkasındaki büyük şuuru göremeyen insanı bir
    şok etkisiyle, daha iyi bakmaya itmek için kullanılıyor. Burada söz konusu
    olan, bir tür, delilin, bizzat kendini ortaya sürmesi ve delile delil arama şaşkınlığının
    kınanmasıdır.
    Tefsîr Usûlü ilminde münâkaşalara yol açan hususlardan biri de yeminlerdir.
    Kur’ân-ı Kerim’de birçok yemin vardır. Bunların bazısında Allah
    Teâlâ, bazen kendi yüce ismine yemin etmekte, bazen peygamberlere ve
    peygamberlerin zuhûr ettiklere yerlere, Kur’an’a, meleklere, kıyâmet gününe,
    bazen de kâinatta ve tabiatta bulunan önemli varlıklara (semâ, şems,
    kamer, necm, leyl, asr... gibi şeylere) yemin etmektedir.
    Kur’ân-ı Kerim’deki yeminleri aşağıdaki
    çeşitli sebeplerde aramak lâzımdır:
    1- İslâmiyet’ten evvelki Arapların sosyal hayatında yeminin rolü büyüktür.
    Kur’ân-ı Kerim ise, Arapların öteden beri alıştıkları üslûbu muhâfaza
    etmiş, bu arada yemini de alıkoymuştur.
    2- Allah Teâlâ inzâl ettiği âyetlerini ve delillerini, bu türlü yeminlerle
    te’yid etmiştir. Yemin gibi değişik edebî sanatlar kullanarak İlâhî hakikatleri
    te’kid ve te’yid etmiştir.
    3- Yemin her zaman bir şeyi te’yid etmek için değil; bazen de kendisi
    için yemin edilen şeyin kıymet ve önemine işaret etmek ve kadrini yüceltmek
    için ve dinleyenlerin o şeye karşı dikkatlerini çekmek için kullanılır.
    Kur’ân-ı Kerim’de 17 sûrenin başında kasem/yemin bulunmakta ve
    okuyucuların nazarı dikkatini daha başlangıçta çekmektedir. Bir sûre meleklere
    (vessâffâti), iki sûre feleğe/gök cisimlerine (ve’l-burûci, ve’t-târikı),
    sûre feleğin levâzımına (ve’n-necmi, ve’l-fecri, ve’ş-şemsi, ve’l-leyli, ve’dduhâ,
    ve’l-asri), iki sûre havaya (ve’z-zâriyâti, ve’l-mürselâti), bir sûre toprağa
    (ve’t-tûri), bir sûre nebâta (ve’t-tîni), bir sûre hayvân-ı nâtıka (ve’n-nâziâti),
    bir sûre hayvana (ve’l-âdiyâti) aittir.
    • 58 •
    Ahmed Kalkan
    Allah, Kur’an’da 8 yerde kendi ismiyle/kendi zâtına yemin eder.96 Bundan
    başka halkın bilmesi icap eden imanın esasları için de yemin kullanılmaktadır.
    97 Hz. Peygamber’e üç âyette yemin etmesi emir buyurulmuştur.98
    Kasem/yemin bahsinde önemli olan bir nokta da şudur: Kasem fiiline
    “lâ” nefy harfinin gelmesidir. Bu çeşit yemin, eski Arap yeminlerinde de
    vardı. Kasem fiiline ilâve edilen bu harfle söz takviye, i’zâm ve te’kid edilmiş
    olur. Bu şekilde ilâve, müfessirler tarafından şöyle izah edilmiştir:
    1- Kelâmın âhengini tezyîn için ziyâde kılınan ve nefy mânâsı kast edilmeyen
    ziyâde bir “lâ”dır.
    2- Bunun aslı te’kid lâmı, yani ibtidâiye lâmıdır. Vakf halinde olduğu
    gibi, fethası işba’ edilmiştir. Buna göre kelime “lâ uksimu” değil; “le uksimu”
    dur.
    3- Bu harf nefy içindir. “lâ vallahi” denildiği gibi, aslı üzere nâfiyedir.
    Son görüşe göre bu harfe şu mânâlar verilmektedir:
    İş, öyle onların zannettikleri gibi, değil, yemin ederim...
    Artık başka söze lüzum yok, yemin ederim...
    Şu söyleyeceğim söz o kadar mühim ve büyüktür ki, bunun büyüklüğünü
    tanıtmak için kasem etmek bile onu hakkıyla büyültemez...
    96 4/Nisâ, 65, 10/Yûnus, 53; 15/Hicr, 92; 19/Meryem, 68; 34/Sebe’, 351/Zâriyât, 23; 64/Teğâbün, 7; 70/
    Meâric, 40.
    97
    a. Tevhid için: “Saf saf dizilenler, şeytanı kovanlar, zikri (Kitabı) okuyanlar ile yemin ederim ki, muhakkak
    ilâhınız birdir.” (37/Sâffât, 1-4)
    b. Kur’an’ın hak olduğuna dair yeminler: “Hayır! Ben yıldızların mevkileri ile yemin ederim -ki, bilseniz,
    büyük bir yemindir-. (Kitab) Hakikatte Kur’ân-ı Kerim’dir.” (56/Vâkıa, 75-77), “Hâ Mîm. Apaçık Kitap ile
    yemin ediyorum, Biz onu Arapça Kur’an yaptık.” (43/Zuhruf, 1-3)
    c. Peygamberlerin hak olduğuna dair yemin: “Yâ Sîn. O hikmet dolu Kur’an’a yemin ederim ki, sen hiç
    şüphesiz rasullerdensin. Dosdoğru bir yol üzeresin.” (36/Yâsin, 1-4)
    d. Cezâ, va’d ve vaîd için vâki olan yeminler: “Savurup kaldıran rüzgârla yemin ediyorum... Rabbının azâbı
    muhakkak vâki olacaktır.” (51/Zâriyât, 1-5); “Andolsun Tûra, neşredilmiş kâğıtlar içinde yazılı Kitaba...
    ki Rabbinin azâbı hiç şüphesiz vâki olacaktır.” (52/Tûr, 1-8)
    98 1- “Kâfir olanlar, dirilmeyeceklerini iddiâ ederler. Onlara de ki: ‘Evet Rabbimle yemin ediyorum,
    diriltileceksiniz.” (64/Teğâbün, 7)
    2- “Kâfir olanlar, ‘o saat (Kıyâmet günü) bize gelmeyecek’ dediler. (Onlara) de ki: ‘Hayır, gaybı bilen Rabbim hakkı
    için o, size mutlaka gelecektir.” (34/Sebe’, 3)
    3- “Onlar sana: ‘Doğru mu?’ diye soracaklar. De ki: ‘Rabbim ile yemin ediyorum, o doğrudur.” (10/Yûnus, 53)
    • 59 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    İş o kadar açıktır ki, yemin bile etmiyorum...
    Bunu kasemden evvel muhâtabın zihnini tahliye mânâsı ile de izah
    edebiliriz ki, şimdi zihninden bütün muhâlif fikirleri sil, söylenecek ve dinlenecek
    başka bir şey yok, ancak söyleyeceğim şu hakikat vardır. Kasem
    ederim ki...99
    Yemin, bir şeyi insanın içinde takviye eden meşhur pekiştiricilerdendir.
    Kur’ân-ı Kerim, bütün insanlar için inmiştir. İnsanlar onun karşısında
    birbirine aykırı tavırlar almışlardır. Onlardan kimi şüpheci, kimi inkârcı,
    kimi de çetin ve yaman bir hasımdır. Allah’ın kelâmındaki kasem/yemin,
    şüpheleri giderir, onları boşa çıkarır. Hüccet/delil getirir, haberleri kuvvetlendirir,
    hükmü en mükemmel biçimde anlatır.
    Allah’tan başkası adına yemin etmek yasaklandığı halde (bkz. Müslim,
    Eymân 1-4) Allah’ın mahlûkatına yemin etmesi şöyle açıklanmaktadır: Bu,
    bir bakıma Allah’ın kendi adına yemin etmesidir. Zira yaratılmış her şey
    O’nun zâtına delâlet eder. Bazı âlimler de yemin edilen şeylerin başında
    “Rab” kelimesinin mahzuf bulunduğunu, meselâ “semâya andolsun” ifâdesinden,
    maksadın “semânın Rabbine andolsun” demek olduğunu ileri sürmüşlerdir.
    Allah dilediğine yemin eder. Kulların Allah’tan başkasına yemini ise,
    şirkten bir çeşittir. Ömer bin Hattâb (r.a.)’dan rivâyete göre, Rasûlullah
    (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Allah’tan başkasına yemin eden kimse, muhakkak
    şirk koşmuş veya kâfir olmuş olur.” 100
    Ancak, Allah Teâlâ, yarattıklarına yemin etmiştir. Çünkü bunlar, yaratıcıları
    olan Allah’a delâlet ederler. Allah Teâlâ, insanlar bunlardan ibret
    alsınlar diye, bunların fazîletine ve menfaatine işaret etmek için bunlara
    yemin etmiştir. Allah, yaratıklarından dilediğine yemin eder. Bir kimsenin
    Allah’tan başkasına yemin etmesi ise câiz değildir.
    Kur’ân-ı Kerim’de kasem, lâfız olarak iki şekilde yer almaktadır:
    99 İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, s. 168-171
    100 Müslim, Eymân 4; S. Müslim Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu, c. 8, s. 218
    • 60 •
    Ahmed Kalkan
    1- Zâhir/açık: Kasem fiili ve yemin edilen şey, kendisinde açıkça belirtilmiş
    olandır. Bâ (b), vâv (v) veya tâ (t)dan olan câr (cer harfleri) ile yemin
    edilenler (kendisinde kasem fiili hazfedilmiş olsa da) bu çeşittendir.
    2- Muzmar/gizli olan kasem: Kendisinde kasem fiili de, kasem edilen
    de açıkça belirtilmemiş olan yemindir. Buna ancak kasemin cevabına dâhil
    olan te’kid lâmı delâlet eder. Yani, yeminle ilgili bir kelime ve yemin harfleri
    kullanılmadığı halde, fiilin başına te’kid için “lâm” harfi getirilerek kullanılan
    ifadeler.101
    Eğer kelâmın siyakı kasem mânâsında olursa, bazı fiiller kasem yerine
    geçer. Kur’an’da özellikle “mîsak”, “ahd” ve “vaad” kelimeleri çoğu zaman
    yemin yerine geçen ifadelerdir.102
    İslâm öncesi Arap toplumunun sosyal hayatında önemli rolü olan yemini
    Kur’ân-ı Kerim’in muhâfaza etmesi ve âyetlerin bu yolla lafız ve mânâ
    açısından takviye edilmesi, yeminin önemini açıkça ortaya koymaktadır.
    İster kendi zâtına, ister mahlûkatına olsun Allah’ın Kur’an’da yemin ettiği,
    gerçek olduğuna yeminle te’kitve te’yidde bulunduğu hususlar tevhid,
    Kur’an, Hz. Peygamber, âhiret, cezâ ve mükâfat gibi İslâm inancının temel
    unsurları ile İlâhî tebliğin muhâtabı olan insan ve onun maddî ve mânevî
    birtakım özellikleridir.
    Yemin eden nezdinde hakikaten veya itikaden tâzim olunan bir mânâ
    ile, bir şeyden çekinmek veya onu yapmaya çalışmakla, insanın kendisini
    bağlaması, söz vermesine, sözünü te’kid etmesine kasem veya yemin denir.
    Yemin, aslında Arapça’da sağ el demektir. Araplardan biri, arkadaşı ile
    101 “Veleneblüvenneküm bişey’in... (Andolsun ki, sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden
    biraz azalma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. Sen sabırlı davrananları müjdele.)” (2/Bakara, 154);
    “Letüblevünne fî emvâliküm ve enfüsiküm (Andolsun ki, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana
    çekileceksiniz)...” (3/Âl-i İmrân, 186)
    102 “Allah, kendilerine kitap verilenlerden ‘onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız’ diyerek söz almıştı.”
    (3/Âl-i İmrân, 187); “Vaktiyle Biz, Benî İsrâil’e ‘yalnızca Allah’a kulluk edeceksiniz...’ diye mîsak/
    söz almıştık...” (2/Bakara, 83); “(Ey İsrâiloğulları!) Birbirinizin kanını dökmeyeceksiniz, birbirinizi
    yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız’ diye sizden mîsak/söz almıştık...” (2/Bakara, 84); “Allah, sizlerden
    iman edip sâlih amel işleyenlere, kendilerinden öncekileri halife (sahip ve hâkim) kıldığı gibi, kendilerine
    de yeryüzüne halife/hâkim kılacağını, onlar için beğenip seçtiği dini (İslâm’ı) onların iyiliğine yerleştirip
    koruyacağını ve geçirdikleri korku döneminden sonra, bunun yerine onlara güven sağlayacağını vaad
    etti. Çünkü onlar Bana kulluk/ibâdet ederler; hiçbir şeyi Bana şirk/eş tutmazlar. Artık bundan sonra kim
    inkâr ederse, işte bunlar asıl fâsıklardır/büyük günahkârlardır.” (24/Nûr, 55)
    • 61 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    antlaştığında onun sağ elini tutardı. Bundan dolayı “and”a, sağ el anlamına
    yemin adı verilmiştir.
    Şurası bir hakikattir ki, Kur’an’daki Allah’ın kasemlerini araştıran kimse,
    pekçok ilmî gerçekleri elde eder, dikkat çekilen bu kevnî âyetlerin önem
    ve hikmetlerine vâkıf olur.
    Yüce Allah, burada, Kalem sûresinde “nûn”a, kaleme ve yazıya yemin
    ediyor. Alfabe harflerinden biri olması bakımından, “nun” harfi ile, kalem
    ve yazı arasındaki ilgi son derece açıktır. Fakat bunlara yemin edilmiş olması
    değerlerini arttırıyor. Bu yolla, öğrenmeye önem vermeyen bir toplumda
    dikkatleri onlara çekiyor. O günkü Arap toplumunda okur-yazarlık
    oranı sıfır denecek kadar düşüktü, okur-yazar olanların sayısı yirmi’nin altındaydı.
    Oysa Yüce Allah’ın bilgisi kapsamında onların hayatında okur-yazarlığa
    önemli bir rol biçilmişti ve bunun geliştirilmesi, aralarında yaygınlaştırılması
    planlanmıştı. Bu inanç sistemini ve ona dayalı hayat sistemini
    dünyanın dört bir yanına taşımaları için yazı gerekliydi. Ayrıca insanlığa
    önderlik etme görevini eksiksiz yerine getirmeleri için bu durum kaçınılmazdı.
    Böylesine büyük bir görevi yerine getirmek için gerekli olan temel
    unsurlardan birinin yazı olduğu kuşku götürmez bir gerçektir.
    Nitekim Peygamber Efendimiz’e inen ilk vahyin içeriği de bu anlamı
    pekiştirmektedir: “Yaratan Rabbinin adıyla oku. O, insanı embriyodan yarattı.
    Oku. Rabbin en büyük kerem sahibidir. O, insana kalemle yazmayı öğretti.
    İnsana bilmediğini öğretti.”103 Ayrıca bu kitabın okuma yazma bilmeyen
    bir peygambere yönelik olması da bu hususu desteklemektedir. (Yüce
    Allah belli bir hikmetten dolayı Peygamber Efendimiz’in okuma yazma
    bilmeyen biri olmasını öngörmüştür).
    Fakat Yüce Allah okuma yazma bilmeyen bu peygamberine indirdiği
    ilk vahiyde okumaya, kalem ile öğrenmeye teşvik edici ifadeler kullanmıştır.
    Aynı şekilde bu sûrede de “nun” harfine, kaleme ve kalemle yazılanlara
    yemin edilerek bu husus bir daha pekiştirilmiştir. Bu durum, Yüce Allah’ın
    sonsuz ilminin kapsamında planladığı büyük ve evrensel rolü üstlenmek
    üzere hazırladığı bu ümmete yönelik eğitim metodunun bir aşamasıdır.
    103 96/Alâk, 1-5
    • 62 •
    Ahmed Kalkan
    Yüce Allah, müşriklerin Peygamber Efendimiz’e yönelik yalan ve iftiralarını
    çürütmek, böyle bir şeyin olamayacağını vurgulamak, Peygamberine
    yönelik lütfunu ve nimetini dile getirmek için, biraz önce de belirttiğimiz
    gibi yazının değerini büyütücü, önemini pekiştirici bir üslûpla “Nûn”a, kaleme
    ve onunla yazılanlara yemin ediyor:
    - 2. Âyet-
    جْنُونٍ ƒ نْتَ بنِعْمَةِ رَبِّكَ بِ َ مَا أَ
    مَا أَْنتَ : sen değilsin بنِعْمَةِ رَبِّكَ : Rabbinin nimeti ile (sâyesinde) جْنُونٍ ƒ : بِ َ
    cinlenmiş/mecnûn
    “Sen Rabbinin nimetiyle cinlenmiş değilsin.” (68/Kalem, 2)
    Bu âyette geçen “mecnûn” kelimesi ile, câhiliyye tasavvurunda önemli
    bir yeri olan “cin tasallutu” da kastediliyor. Yüce Allah’ın peygamberine
    yönelik nimetini yakınlık ve sevgi ifade eden bir üslûpla vurguluyor. Allah,
    “Rabbin” ifadesiyle O’nu yüce zâtına bağlıyor. Öte yandan Yüce Allah’ın
    kendisine yakın olduğunu bildirdiği ve seçkin kıldığı bir kula yönelik nimetiyle
    bağdaşmayan mesnetsiz yakıştırmayı, iftirayı reddediyor. Peygamber
    Efendimizin soydaşlarının arasında geçirdiği peygamberliğinin ilk yıllarını
    inceleyenler, çağdaşları ve soydaşlarının ona yönelttikleri “o bir delidir”
    suçlamaları karşısında şaşkına dönerler. Oysa aklî üstünlüğünü dile getiren
    bizzat kendileridir. Nitekim Peygamberlik görevlendirilmesinden yıllar
    önce Kâbe’deki Haceru’l Esved’in (Kara taşın) yerine konulması hususunda
    aralarında baş gösteren görüş ayrılıklarında O’nun hakemliğini kabul
    etmişlerdi. O’na güvenilir kişi anlamına gelen “el-Emîn” lâkabını takan
    kendileridir. Kendisine düşman olduklarını sert tavırlarla ortaya koyduktan
    sonra bile O’nun Medine’ye hicret ettiği güne kadar kıymetli eşyalarını,
    paralarını ona emanet etmeye devam ediyorlardı. Nitekim Hz. Ali’nin Peygamber
    Efendimiz’in yanındaki emanetleri sahiplerine geri vermek amacıyla,
    Hz. Peygamberden sonra birkaç gün Mekke’de kaldığı kesin şekilde
    bilinmektedir. Ama aynı sırada adı geçen adamlar, O’na karşı bu kadar sert
    • 63 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    bir tavır içindeydiler, amansız düşmanlarıydılar. Yine onlar, Peygamber
    Efendimiz’in peygamberlikle görevlendirilmeden önce bir kez olsun yalan
    söylediğine tanık olmamışlardı. Bizans imparatoru Heraklius, Peygamberimiz’le
    ilgili olarak müşriklerin temsilcisi Ebû Süfyan’a şöyle sormuştu:
    “Peygamber olmadan önce onu yalancılıkla suçladığınız olmuş muydu?”
    Ebû Süfyan “Hayır” demek zorunda kalmıştı. Bunun üzerine Heraklius:
    “İnsanlara yalan söylemeyen birinin Allah adına yalan söylemesi mümkün
    değildir” demişti.
    Öfkenin, kinin insanları, Kureyş müşriklerinin yaptığı gibi aralarında
    aklî üstünlükle, güzel ahlâkla şöhret bulan bu üstün ve saygın insan hakkında
    bu ve benzeri mesnetsiz suçlamalarda bulunmaya yöneltmesi insanı
    hayrete düşüren bir durumdur. Fakat kin, insanı köreltir, sağırlaştırır; art
    niyetlilik, insanı sıkılmadan iftira atmaya iter. Fakat herkesten önce bizzat
    bu iftirayı atan, kendisinin yalancı bir günahkâr olduğunu bilir.
    Ey Muhammed! Allah’ın lütfu ve sana verdiği nübüvvet nimeti sayesinde
    sen cahil müşriklerin iddia ettiği gibi deli ve mecnun değilsin. Allah’a
    hamd olsun sen akıllısın. Kâfirlerin dediği gibi değilsin.
    Allah Teâlâ, kaleme ve onunla yazılanlara yemin ederek Rasûlullah’ın,
    müşriklerin iddia ettikleri gibi deli olmadığını, zira onun Rabbi olan Allah’ın
    lütfuna ve nübüvvet nimetine mazhar olduğunu beyan etmiştir.104
    Kâfirler şöyle demişlerdi: “Ey, kendisine Kur’an indirilen! Sen, kesinlikle bir
    mecnûnsun/delisin.” 105
    İbn Atıyye şöyle der: “Bu, yeminin cevabıdır. Rabbinin nimeti sayesinde
    âyeti ise, ara cümlesidir. Nitekim sen birisine: “Sen, Allah’a hamd olsun,
    faziletli bir kişisin.” dersin.” Ebû Hayyan şöyle der: “Bu âyet, nübüvvet iddiasının
    doğruluğuna kat’i delil gibidir. Çünkü ona verilen üstün fesâhat,
    akıl, iyi davranış ve bu ithamı yalanlayan her türlü iyi sıfatları taşıması gibi
    özellikler onda açıkça görünmektedir.”106
    Burada yemin Kalem ve Kitap üzerinedir. Yani bu Kur’an Vahiy kâtibinin
    elleriyle işlenmektedir. Bu husus Allah Rasûlü’nün deli olmadığının
    104 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları, 8/383
    105 15/Hicr, 6
    106 Ebu Hayyan, Bahru’l-Muhît, 8/307; Muhammed Ali es-Sâbunî, Safvetu’t-Tefâsir, Ensar Neşriyat, 7/18
    • 64 •
    Ahmed Kalkan
    açık bir hüccetidir. Rasûlullah (s.a.s.) risâlet dâvâsından önce Mekkeliler
    tarafından yörenin en iyi ve en faziletli insanı olarak kabul edilmekte ve
    herkesçe onun dürüstlüğüne ve ferâsetine güven duyulmaktaydı. Ama
    Kur’an vahyolunmaya başlayınca aynı insanlar O’na deli, mecnun demeye
    başladılar. Şu anlaşılıyor ki, aslında buna sebep Kur’an’ın ona inmesidir. İşte
    bu yüzden Kur’an’ın bu gibi iddialar için yeterli bir reddiye olduğu buyurulmaktadır.
    Yüce, açık ve beliğ kelâmın içerdiği konular da aynı yüksek meziyete
    sahiptir. Bu Kur’an, Rasûlullah’a Allah’ın bir lütfudur, kâfirlerin iddia
    ettikleri gibi bir delilik sebebi değildir. Burada dikkate değer bir husus da
    şudur; hitap Allah Rasûlü’ne olmakla beraber, aslında kâfirlerin ithamlarına
    cevaplar verilmektedir. Yani, bu âyet Rasûlullah’a, onun deli olmadığına
    kendisini iknâ etmek üzere gönderildiği zannedilmesin. Asıl gâye kâfirlere,
    Kur’an yüzünden Allah Rasûlü’ne mecnun dediklerini ve bu iftiraya en açık
    kati cevabın Kur’an’ın bizâtihî kendisi olduğunu anlatmaktır.107
    Nimetten maksat da, peygamberlik ve onun gereği olan akıl, akılla beraber
    olan cesaret, güzel ahlâk, erdem, dünya ve ahirette mutluluk sebebi
    olan ilâhî lütuf ve bağışlardır. Kısacası mânâ: Hz. Peygamber’e ilk vahyin
    gelmesi ile peygmaberliğin başlaması üzerine Mekke kâfirlerinin haset,
    düşmanlık ve şaşkınlıkla yakıştırmaya kalkıştıkları delilik ve sapıklık kusurlarının
    kendisinden uzak; aksine onun akıl, cesaret, doğruluk ve erdemle
    seçkin bir kimse olduğunu ve bütün bunlar, onu terbiye edip yetiştirerek
    nebîlik ve rasullük lütfeden yüce Rabbinin nimetleri cümlesinden olup, bu
    yüzden göreceği eziyetlere ve çekeceği sıkıntılara karşılık ilerde başa kakılmayan
    ve tükenmeyen mükâfat ve nimetlere kavuşmak üzere bulunduğunu
    açıklayıp söz vererek Hz. Muhammed’in (s.a.s.) şerefli nefsini aklamak ve
    temize çıkarmakla kuvvetlendirmek ve bu şekilde onu ilâhî bildirileri bütün
    âlemlere ulaştırmaya sevketmektir.108
    “Sen, Rabbinin nimetiyle cinlenmiş değilsin.” İşte Yüce Allah bu şekilde
    şefkat ve yakınlık taşıyan bir ifadeyle, onurlandırıcı bir üslupla, peygamberine
    yönelik bu kâfirce kine, bu çirkin iftiraya cevap veriyor:
    107 Mevdûdî, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, 6/391
    108 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yay., 8/265-266
    • 65 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    - 3. Âyet -
    مَْنُونٍ  جْرًا غَيْ َ
    أَوَإِنَّ لكَ ل
    نَّوَإِ : gerçekten كَل : senin için جْرًا
    أَل : mükâfat vardır bir مَْنُونٍ  : غَ يْ َ
    kesintisiz
    “Senin için kesintisiz bir mükâfat vardır.” (68/Kalem, 3)
    Ey Muhammed! Şüphesiz İslâm’ı tebliğ uğrunda katlanmış olduğun
    eziyetlerden dolayı, senin için eksilmeyen ve kesilmeyen sonsuz bir ecir,
    mükâfat, ödül vardır.
    Memnûn: Kesilen demektir. Bir kimse ipi kestiğinde menentu’l-hable
    der.109 İnsanları hidâyete getirmek için çabalaman ve bu yüzden bir sürü
    eziyet ve cefalara uğramana rağmen, bu vazifeyi yerine getirmen senin için
    bir ecirdir. Bunun karşılığında sana sayısız ve sonsuz mükâfatlar vardır.110
    Kesilmez, tükenmez, devamlı hiç kesilmeyen bir nimet yahut hiç kimsenin
    minnetini çekmeden sırf Allah’ın lütfu ve yardımı olan bir mükâfat vardır.
    111 Senin için sürekli ve kesintisiz bir mükâfat vardır. Bitmez, tükenmez
    bir ödüldür bu. Sana peygamberlik görevini ve O’nun saygın makamını
    bahşeden Rabbinin katında bir mükâfat vardır. Bu da her türlü yoksunluğu
    gideren, her türlü boşluğu dolduran, müşriklerin tüm suçlamalarını silip
    süpüren engin bir karşılık, bir yakınlık ifadesi, bir yüreklendirici tesellidir.
    Yüce Rabbinin, şefkatle, sevgiyle ve onurlandırıcı bir üslûpla hakkında “Senin
    için kesintisiz bir mükâfat vardır.” dediği kimse ne kaybeder ki?
    109 Muhammed Ali es-Sâbunî, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, 7/17
    110 Mevdûdî-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, 6/391
    111 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 8/266
    • 66 •
    Ahmed Kalkan
    - 4. Âyet -
     وَإَِّنكَ لعَلى خُلُقٍ عَظِي ٍ
    وَإَِّنكَ : ve şüphesiz sen لعَلى : üzerindesin قٍخُلُ : bir ahlâk  ظِي ٍ عَ : çok büyük
    “Ve sen elbette yüce bir ahlâka sahipsin.” (68/Kalem, 4)
    Huluk/Ahlâk
    İslâm ahlâkının asıl kaynağı Kur’ân ve onun ışığında oluşan Sünnettir.
    Kur’ân-ı Kerîm’de çoğul biçiminde ahlâk geçmemekle birlikte bunun tekili
    olan huluk ve halk kelimeleri geçer. Halk yaratma, biçim verme demektir
    ki bu, Allah’ın eylemidir. “Rabbimiz her şeye biçimini veren, her şeyi yaratıp
    sonra onu yaratıldığı amaca yönlendiren Allah’tır.”112
    Huluk ise davranış biçimi, huy, âdet ve gelenek anlamını verir. Bu kelime
    ilk defa Kalem Sûresi’nde, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) davranış biçimini
    övmek üzere kullanılmıştır: “Muhakkak ki sen, büyük bir huluk (ahlâk) üzerindesin!”
    113 Daha sonra Şu’arâ Sûresi’nin, “Bu (davranışınız) sadece eskilerin
    huluku (geleneği)dir.”114 âyetinde önceki toplumların, peygamberleri red
    geleneği, huluk kelimesiyle
    anlatılmıştır.
    “El-hulk”; kişinin tabiatı, kişilik” anlamlarına gelir. “Yaratma ve yaratık”
    anlamındaki halk ve “yaratılış” anlamındaki hilkat ile akraba. Bir sıfatla kayıtlanmadığı
    zaman “iyi, güzel ve doğru” olana delâlet eder. “Çünkü sen”,
    âdeta Hz. Peygamber’in “neden ben?” iç sorusuna cevap niteliği taşır. Bu
    âyet, “Sen daha önce Kitap nedir, iman nedir, bilmezdin”115 âyetiyle birlikte
    düşünüldüğünde, “Sen Kitap nedir, iman nedir bilmezken de muhteşem bir
    ahlâka sahiptin” zımnî anlamına ulaşılır. İbn Abbas’ın tasnifine göre din;
    akaid, ahlâk, ibâdet ve muâmelâttan oluşan dört katlı bir binadır. Bu âyet,
    din binasının temel katının akaidle birlikte ahlâk olduğunu ifade eder. Al-
    112 20/Tâhâ, 50
    113 68/Kalem, 4
    114 26/Şu'arâ, 137
    115 42/Şûrâ, 52
    • 67 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    lah Rasûlü’nün fıtrat ve seciye olarak sahip olduğu bu ahlâkî potansiyel,
    Kur’an sâyesinde bilfiil hayata dönüşmüştür.116
    Kur’ân-ı Kerim’de pek çok âyette yer alan “amel” teriminin alanı ahlâkî
    davranışları da içine alacak şekilde geniş tutulmuştur. Bunun yanında birr,
    takvâ, hidâyet, sırât-ı müstakîm, sıdk, amel-i sâlih, hayır, ma’rûf, ihsân, hasene
    ve istikamet gibi iyi ahlâklılık; ism, dalâl, fahşâ, münker, bağy, seyyie,
    hevâ, isrâf, fısk, fücûr, hatîe, zulüm gibi kötü ahlâklılık ile aynı veya yakın
    anlam ifâde eden birçok terim vardır. Hadislerde ise bu terimler yanında
    ahlâk ve hulk kelimeleri de kullanılmıştır.
    Kalem Sûresi’nin 4. âyeti münasebetiyle İmam Fahreddin Râzî, Hz.
    Muhammed’in
    (s.a.s.) ahlâkını şöyle anlatmaktadır: “Huluk ve hulk, ruhsal
    bir yetenektir ki onunla nitelenen kimse, kolaylıkla güzel işleri yapar. Güzel
    işleri kolaylıkla yapma durumuna huluk denir. Huluk’un çoğulu ahlâktır.
    Güzel huluk, cimrilikten, kızmaktan, katılıktan uzaklaşmak, sözü ve işi ile
    kendini insanlara sevdirmek, başkalarıyla ilişkiyi kesmemek; alışverişte ve
    diğer işlemlerde hoşgörü sahibi olmakla olur.”
    “Sen, muhteşem bir ahlâka sahipsin.” (68/Kalem, 4)
    Hiçbir kalem, hiçbir düşünce varlıklar âleminin Rabbinin söylediği bu
    sözün ifade ettiği anlamı anlatamaz. Bu, Allah’ın şahitliğidir. Allah’ın terazisinde
    bir kula verilen değerdir. Hakkında “Sen yüce bir ahlâka sahipsin”
    denilen bir kula yönelik eşsiz bir övgüdür. Yüce ahlâkın Allah katında ifade
    ettiği anlamın boyutlarını hiçbir canlı kavrayamaz.
    Hz. Muhammed’in -salât ve selâm üzerine olsun- yüceliğine ilişkin bu
    yüce sözün anlamı değişik açılardan bakıldığında son derece belirgindir,
    açıktır. Yüce Allah’ın söylediği, evrenin vicdanının tescil ettiği, varlıklar
    âleminin özünün pekiştirildiği, ayrıca Allah’ın dilediği bir zamana kadar
    yüceler âleminde yankılanan bir söz olması bakımından önemlidir.
    Bu söz, bir başka açıdan da önemlidir. Hz. Muhammed’in -salât ve
    selâm üzerine olsun- bu sözü algılayabilmesi de, buna güç yetirebilmesi
    de üzerinde durulması gereken önemli bir husustur. O, bu sözü söyleyenin
    Rabbi olduğunu biliyor. O, Rabbinin kim olduğunu, O’nun yüceliğini,
    116 M. İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, s. 1156
    • 68 •
    Ahmed Kalkan
    sözlerinin ne anlama geldiğini, bu sözlerin boyutlarını, yankılarını çok iyi
    biliyor. O, bu sınırsız yücelik karşısında, hiç kimsenin kavrayamadığı şeyler
    kavramış olmasına rağmen kendisinin de kim olduğunu çok iyi biliyor.
    Hz. Muhammed’in (s.a.s.) bu sözü, hem de bu yüce kaynaktan algılaması,
    buna rağmen sarsılmaması, -bir övgü bile olsa- bu sözün dehşet verici
    ağırlığı altında ezilmemesi, baskısı altında kişiliğini yitirmemesi, kendini
    kaybetmemesi... Bu sözü derin bir güven duygusu, sağlam bir irâdeyle ve
    dengeli bir kişilikle karşılaması... Bütün deliller bir yana, bu durum bile
    başlı başına O’nun kişiliğinin yüceliğinin kanıtıdır.
    Siyer kitaplarında O’nun ahlâkının yüceliği anlatılmış, bu hususta birçok
    arkadaşın sözleri aktarılmıştır. Bununla beraber onun hayatının ortaya
    koyduğu realite, onunla ilgili olarak aktarılan tüm rivâyetlerden daha etkili
    bir tanıktır. Fakat bu söz ifade ettiği anlam bakımından öbürlerinden
    daha yüce, daha etkileyicidir. Ulu ve büyük Allah’tan kaynaklanması bakımından
    yücedir. Hz. Muhammed’in (s.a.s.) bu sözü söyleyen ulu ve büyük
    Rabbinin kim olduğunu bildiği halde algılayabilmesi, buna rağmen derin
    bir güvenle, sağlam bir ifadeyle ayakta kalabilmesi, Yüce Allah’tan böyle bir
    söz dinlemiş olmasına rağmen Allah’ın kullarına karşı büyüklük kompleksine
    kapılmaması, kibirlenmemesi, üstünlük taslamaması bakımından da
    bu söz son derece önemlidir.
    Bu inanç sistemine bakan biri, tıpkı bu inanç sisteminin peygamberinin
    hayatına bakan birisi gibi ahlâk unsurunun çok belirgin ve köklü olduğunu
    görür. Bu inanç sisteminde hem yasal düzenlemelere ilişkin temeller
    hem de ruhsal arınmaya ilişkin temeller ahlâk unsuruna dayanır. Bu inanç
    sisteminde en büyük çağrı, arınmaya, temizliğe, güvenliğe, doğruluğa, adâlete,
    merhamete, verilen sözü tutmaya, söz ile davranışın birbirini tutmasına,
    her ikisinin niyet ve vicdan ile uyuşmasına, zorbalığın, zulmün, hile ve
    aldatmanın, insanların mallarını haksız yere yemenin, dokunulması yasak
    olan başkalarının ırz ve namusuna tecavüz etmenin, her türlü kötülüğün
    ve fuhşun önlenmesine ilişkindir... Bu inanç sisteminin öngördüğü yasal
    düzenlemeler, bu temellerin, duygu ve davranışta, vicdanın derinliklerinde
    ve toplumun pratik hayatında, bireysel, toplumsal ve uluslararası ilişkilerde
    ahlâk unsurunun korunması amacına yöneliktir.
    • 69 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    İslâm ahlâkı, bütün kusursuzluğu ile, bütün güzelliği ile, bütün dengeliliği
    ile, bütün doğruluğu ile, bütün sürekliliği ile ve bütün kalıcılığı ile Hz.
    Muhammed’in kişiliğinde somutlaşmıştı. Yüce Allah’ın şu yüce övgüsünde
    ifadesini bulmuştu: “Ve sen yüce bir ahlâka sahipsin.”117
    Ahlâk; Anlam ve Mâhiyeti
    Ahlâk, Arapça “hulk” kelimesinin çoğuludur. Hulk: Huy, seciyet, tabiat,
    din ve yaratılış anlamlarına gelir. Buna göre ahlâk kelimesinin sözlük anlamı;
    huylar, seciyeler, insanın mânevî yapısını belirleyen özelliklerdir.
    Terim olarak ahlâk: Ahlâk, “insanın bir amaca yönelik olarak kendi
    arzusu ile iyi davranışlarda bulunup kötülüklerden uzak olmasıdır” şeklinde
    tanımlanabilir. İslâm âlimlerince genel kabul görmüş şekliyle ahlâkın
    tanımı şöyledir: “Ahlâk, insanın nefsinde yerleşen öyle bir hey’et (meleke)
    dir ki, fiiller hiçbir fikrî zorlama olmaksızın, düşünüp taşınmadan bu meleke
    sâyesinde kolaylıkla ve rahatlıkla ortaya çıkar.” Hulk veya hulûk insanın
    beden ve ruh bütünlüğü ile alâkalıdır. Ahlâk bu çerçeve içinde, “insanın bir
    amaca yönelik olarak kendi arzusu ile iyi davranışlarda bulunup kötülüklerden
    uzak olmasıdır” şeklinde tanımlanabilir.
    Bu tanımın tahlil edilmesi bizi ahlâkın mâhiyeti hakkıda şu sonuçlara
    götürür:
    a- Ahlâk, fiil ve davranışlardan ziyâde, bu davranışların kaynağı olan,
    mânevî kabiyetler kompleksini (hey’eti) ifâde eder. Buna göre ahlâkî davranışlar,
    ahlâkın kendisi değil, onun bir tezâhürü, bir sonucudur. Çünkü
    “ameller niyetlere göredir.” 118
    b- Ahlâk; sadece iyi huylar ve kabiliyetler anlamına gelmez. İyi ve kötü
    huyların hepsine birden ahlâk denir. Kendisinde iyi huylar geliştirmiş olana
    “iyi ahlâklı”; kötü huylar geliştirmiş olana da “kötü ahlâklı” denilir. Şu halde
    esâsen ahlâksız insan yoktur.
    117 68/Kalem, 4
    118 Buhârî, İman 41, Bed’u’l Vahy 1
    • 70 •
    Ahmed Kalkan
    c- Ahlâk, insanda gelip geçici bir hal değil, onun mânevî yapısında
    yerleşen bir meleke halini alan istidat ve kabiliyetler bütünüdür. Peygamberimiz
    bu konuda “Amellerin en hayırlısı, az da olsa devamlı olanıdır”119
    buyurmuşlardır.
    d- Ahlâk, insanı, düşünüp taşınmaya, herhangi bir baskı ve zorlamaya
    gerek kalmaksızın, görevleri rahatlıkla ve memnuniyetle yapmaya sevkeder.
    Riya, korku, menfaat temini gibi sebeplerle yapılan davranışlar, güzel
    ahlâk sınıfına girmez.
    e- Güzel ahlâklı olabilmek için, görevleri memnuniyetle yerine getirme
    alışkanlığı büyük önem arzeder. Böyle bir alışkanlık da ancak eğitim ile
    kazanılır. Burada eğitimden maksat, insanın kendi kendini eğitmesi, yani
    nefsini ıslah etmeye çalışmasıdır. Bu, bir irâde eğitimidir.
    Ahlâkın muhtevâsı çok geniştir. İnsanla ilgili bütün davranışlar ahlâkın
    konusunu teşkil eder diyebiliriz. Kişinin Allah’la ilişkisi ahlâkın konusunu
    teşkil ettiği gibi; kişinin nefsiyle kendisiyle) durumu, kişinin başka bir
    kişiyle, içinde bulunduğu toplumla, devletle ilişkisi, kişinin çevresiyle (tabiatla,
    hayvanlarla) münâsebeti de ahlâkın konusunu teşkil eder. Yaptıkları
    ve yapmadıkları; yani yapmaması gerekirken yaptıkları ve yapması geretiği
    halde terk ettikleri, söylememesi gerekirken söyledikleri ve söylemesi gerekirken
    söyledikleri de ahlâkın konusunu teşkil eder. Her ibâdetin ahlâkla
    ilgili boyutu vardır. Terk edilince ahlâkî bir zaaf olduğu gibi, hakkıyla yerine
    getirilince insan ahlâkını yücelten boyutu da vardır her İlâhî emrin ve
    ibâdetin.
    Gâye ve Vâsıtalarda Ahlâkın Lüzumu: Yüce gâyeye âdi araçlarla ulaşmak
    mümkün ve doğru değildir. “Gâye, vâsıtayı mubah kılar” sözü İslâmî
    değildir. Bu söz, pragmatizmi yücelten Batının sloganıdır. Gâye ve neticenin
    Rabbânî olması gerektiği gibi, ona ulaştıran araçların ve metodların da
    Rabbânî olması gerekir. İslâm’da, gâyeye götüren vâsıtalar da meşrû olmalı,
    aynı zamanda ahlâkî kavramlara da uygun olmalıdır.
    İslâm ahlâkı Kur’an-ı Kerîm’e dayanır. Yani her yönüyle Cenâb-ı Allah
    tarafından vahiy yoluyla belirlenmiş bir davranışlar manzûmesidir. Her
    şeyden önce İslâm ahlâkı bir vazife ahlâkı şeklinde ortaya çıkmıştır. Zira
    119 Buhârî, Libas 43
    • 71 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Kur’ân-ı Kerîm’deki her emir, mü’minler için bir görev belirlemiştir. İnsanın
    bir mü’min olarak bu emirlere muhâtap olmayı kabul etmesi, bunları birer
    görev olarak telâkkî etmesi anlamındadır. Kur’ân-ı Kerîm’de Rasûlullah’a
    (s.a.s.) hitâben: “Sen en yüce bir ahlâk üzeresin”120 buyurulmuş ve Hz. Peygamber’in
    kendisi de: “Ben ahlâkî prensipleri tamamlamak üzere gönderildim.”
    121 buyurmuştur. Aynı şekilde Rasûlullah’ın bütün hadisleri insanların
    birbirlerine karşı daha iyi davranmaları konusunda birer emir mâhiyetinde
    olup müslümanlara görev yüklemektedir. Dolayısıyla İslâm’ın getirdiği ahlâk
    anlayışı her şeyden önce bir görev ahlâkıdır.
    İslâm ahlâkının diğer bir yönü de davranışlardaki niyet duygusudur.
    Zira Hz. Peygamber (s.a.s.), “ameller niyetlere göredir”122 buyururken, İslâm’ın
    önemli bir prensibini belirlemiştir. Müslüman için bu niyetin arkasındaki
    en büyük yönlendirici duygu, mü’minin her davranışında “Allah
    rızâsı”nı gözetme duygusudur. Zira mü’min herhangi bir davranışta bulunurken,
    asla bir dünyevî çıkar beklemeyip gönlünde sadece Allah rızâsını
    ve onun sevgisini kazanma arzusunu taşımaktadır/taşımalıdır. “Yoksula,
    yetime ve esire O’nun rızâsı için yemek yedirirler ve ‘biz size sırf Allah rızâsı
    için yediriyoruz. Sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz’ (derler).” 123
    Niyet ve Allah rızâsı duygularının yanı sıra, Allah Teâlâ’ya karşı bir sorumluluk
    duygusu taşımak müslüman ahlâkının temel prensiplerindendir.
    İslâm’a göre müslümanın bu sorumluluk duygusu Allah Teâlâ’dan korkmak,
    onun emirlerine saygı göstermek ve bu emirleri asla aksatmaksızın
    yerine getirmek, yasakladığı her şeyden kaçınmak İslâm ahlâkının temel ve
    ilk prensipleridir. Diğer bir temel prensip de müslümanın diğer mahlûkata/
    yaratıklara karşı son derece merhamet, adâlet ve şefkatle davranması, zayıf
    ve muhtaç olanlarına yardım etmesi, ana ve babaya saygılı olması ve onların
    gönüllerini kazanmaya çalışması gibi hususlardır.
    Bütün bunların yanı sıra, insanın kendi duygularına hâkim olması, mütevâzı,
    sabırlı, edepli, hayâlı ve insaflı olması gibi prensipler de müslümanın
    başkasına karşı sorumlu olduğu hususlardır.
    120 68/Kalem, 4
    121 Muvatta', Husnu'l-huluk 8; Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/381
    122 Buhârî, İman 41, Bed’u’l Vahy 1
    123 76/İnsan, 8-9
    • 72 •
    Ahmed Kalkan
    İnsanın, dolayısıyla müslümanın, toplum içinde güzel ve hoş karşılanmayan
    her türlü kötü davranış ve alışkanlıklarını zamanla değiştirebilmesi
    gerekir. Bu kötü huy ve davranışlardan kurtulmanın tek yolu, irâdesini
    kontrol altında tutup ona tam olarak sahip olmasıdır. Bu kötü davranış biçimlerinden
    de ancak Allah’ın bize emrettiği ibâdetlere sımsıkı sarılmak
    sûretiyle kurtulmak mümkündür. Ama irâdesine hâkim olamayan bir
    kimsenin bu gibi kötü huy ve alışkanlıklardan uzaklaşması kolay değildir.
    İbâdetlere sıkı sıkıya bağlanmak, Allah’ı daima bizi görüyor gibi hissedip
    onu hatırda tutmak, sürekli olarak iyi insanlarla oturup kötülerden uzak
    kalmak, âsî insanların bulunduğu yerlere gitmemek, Allah’ın emirlerine
    sarılıp yasaklarından kaçınmak sûretiyle İslâmî anlamda bir ahlâka sahip
    olunabilir.
    Bütün bu çizilen prensiplere göz attığımızda İslâm ahlâkının saf ve sağlam
    bir iyi niyete dayandığı; Allah’ın rızâsına önem vermesi, uygulayanından
    dünyevî hiçbir çıkar beklemeyip uhrevî bir fayda peşinde bile olmaksızın
    sırf Allah rızâsı ve sevgisini göz önünde bulundurmasını talep etmesi
    gibi özellikleri ile her türlü şekilci ve pragmatist ahlâk anlayışından uzak
    olduğu görülmektedir.
    İslâm’da ahlâkı imandan ayırmak mümkün değildir. Zira bütün Kur’ânî
    emirlere boyun eğmek imanın gereğidir. Bu emirlere uymakla da en üstün
    ahlâkî değerler elde edilir. Rasûlullah (s.a.s.): “Mü’minlerin iman açısından
    en mükemmel olanı, ahlâkı en iyi olanıdır.”124 buyurmuştur. Bu duruma göre
    ahlâkî açıdan mükemmel bir anlayış ve davranışa sahip olmayan kişi iman
    açısından da kemâle ermiş olamaz. Diğer bir hadiste de şöyle buyurur:
    “İman yetmiş şûbedir/türdür. En üstünü ‘Lâ ilâhe illâllah’tır en aşağısı da
    yol üzerinde insanlara eziyet verecek bir şeyi kaldırmaktır. Hayâ da imanın
    bir bölümüdür.” 125 “Allah’a yemin olsun ki, hiç bir kul, kendi nefsi için istediği
    güzelliği kardeşi için de istemedikçe (tam) iman etmiş olmaz.” 126; “Haklı
    olduğu halde bile çekişmeyi bırakan kimseye Cennet’in avlusunda bir köşk
    verileceğine, yalan söylemekten kaçınan kimseye Cennet’in ortasında bir köşk
    takdim edileceğine, ahlâkı güzel olan kimseye de Cennet’in en güzel yerinde
    bir köşk sunulacağına ben kefilim.”127; “Mîzâna konan ameller arasında güzel
    124 Buhârî, Edeb 39
    125 Ebû Dâvud, Sünnet 14
    126 Buhârî, İman 7; Müslim, İman 71-72
    127 Ebû Dâvud, Edeb 7
    • 73 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    ahlâktan daha ağır gelecek hiç bir pey yoktur. İnsan güzel ahlâkı sâyesinde,
    (devamlı) oruç tutup namaz kılan kimseler derecesine yükselir.” 128
    Bu ve buna benzer hadislerde Hz. Peygamber, güzel ahlâkın üstünlüğünü
    dile getirmiştir. Ayrıca: “Müslüman, müslümanların onun elinden ve dilinden
    emin oldukları kimsedir.” 129; “İnsanların en hayırlısı ömrü uzun olup
    amelleri de güzel olandır.” buyurmakla iyi müslümanı tarif etmiştir. Sahâbilerden
    biri Rasûlullah’a şöyle sorar: “İslâm’da en hayırlı iş nedir?” Peygamber
    Efendimiz şöyle cevap verir: “Yemek yedirmen, tanıdığın ve tanımadığına
    selâm vermendir.” Ashâbın ileri gelenlerinden Abdullah İbn Mes’ud da
    buna benzer bir soru sorunca Rasûlullah şöyle buyurmuşlardır: “Vaktinde
    kılınan namaz, ana babaya itaat, Allah yolunda cihad.” İslâm ahlâkının temel
    prensipleri olarak sadece bunlarla amel eden ve bu prensipler çerçevesinde
    hareket eden bir toplum her zaman dimdik olarak ayakta durabilir.
    İnsanlara karşı daima yumuşak davranmak, hatalarına rastladığında, bu
    hatalarını son derece yumuşak bir ifadeyle ve onları üzmeyecek bir tarz ve
    üslûpla söylemek gerekir. İnsanları ikaz ederken de aynı üslûbu uygulamak
    müslümanın prensibi olmalıdır. İslâm’ın insanların hayatlarında görülen
    pratik ahlâkı insanın kendisine, hemcinslerine, çevresinde ve Allah’a karşı
    olan bütün görevlerini içine alır. Bütün bunlara baktığımızda İslâm ahlâkı
    hürmet, hizmet, merhamet, edep, hayâ, nefse hâkimiyet, tevâzu, adâlet ve
    benzeri hususlar üzerinde yükselmiştir.
    Ayrıca İslâm yalan, küfür, lânet okuma, alay etme, kibirlenme, koğuculuk
    yapma, gıybet etme, riyâ, cimrilik, kıskançlık, vs. gibi duygu ve davranışların
    kesinlikle yasaklandığını bildirerek, müslümanın bütün bunlardan
    da uzak kalması gerektiğini açıklamıştır.130
    İslâmî ahlâkın temelinde vahiy vardır. Kur’ân-ı Kerim’deki her emir ve
    nehiy, bir vazifeyi gündeme getirir. İslâm dinindeki iman ve ibâdet esaslarıyla
    ahlâkî emirleri, kesin çizgilerle birbirinden ayırmak mümkün değildir.
    Nitekim Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)’in nasıl bir ahlâka sahip olduğunu soran
    Hz. Urve b. Hişam’a, Hz. Âişe (r. anhâ) vâlidemiz şöyle cevap vermiştir:
    “Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.) ahlâkı Kur’ân idi.”131
    128 Tirmizî, Birr 62
    129 Müslim, İman 14
    130 Ahmed Ağırakça, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 67-69
    131 Müslim, Müsâfirîn 139
    • 74 •
    Ahmed Kalkan
    İslâm’da ahlâkın mâhiyeti ve niteliği Kur’an-ı Kerim’in hükümlerinde
    yer aldığına göre, “İslâm ahlâkı” deyimini “Kur’an ahlâkı” şeklînde ifade
    etmek gerekmektedir. Gerçekte
    Hz. Âişe’nin rivâyet ettiği bir hadiste Hz.
    Peygamber’in ahlâkının Kur’an ahlâkı” olduğu
    belirtilmiştir.132 Bu bakımdan
    İslâm ahlâkının teorik yönü Kur’an’da (aynı zamanda hadislerde), tam
    uygulanma
    örneği de Hz. Peygamber’in ahlâkî şahsiyetinde somutlaşmaktadır.
    Nitekim Peygamberimiz:
    “Ben ancak ahlâkî faziletleri tamamlamak
    için gönderildim” buyurarak İslâm’da ahlâkın önemine işaret etmişlerdir.
    Genel olarak ahlâkçılara göre insanın doğuştan gelen temel yetenekleri
    değiştirilemez, ama kazanılmış huyları değiştirilebilir. Zaten İlâhî kitapların
    ve insan eğitimcileri olan mürşidlerin güzel ahlâka teşvikleri de
    insanın değiştirilmesi mümkün olan huylarını hedef alır. İnsan boyunu,
    rengini, akıl kapasitesini değiştiremez, ama davranışlarını istediği biçimde
    yönlendirebilir. İnsanın sorumluluğu da seçimi elinde olan davranışlaryla
    sınırlıdır. Seçimi elinde olmayan işlerden ötürü insan sorumlu değildir. O,
    Allah’ın küllî irâdesi ve kaderinin belirlediği bir husustur.
    Hz. Âişe (r.a.): “Allah’ın Elçisi’nin (s.a.s.) ahlâkı Kur’ân idi”133 demiştir.
    Yani onun, Kur’ân âdâbıyla edeplendiğini, emirlerini tuttuğunu, yasaklarından
    kaçtığını kasdetmiştir. Allah’ın Elçisi (s.a.s.), her fazîleti, her üstün
    meziyeti kendinde toplamıştı. Soyu yüksek, zekâ ve anlayışı üstün idi. Bilgisi,
    utanması, ibâdeti çoktu. Cömert, yiğit, sabırlı, şükredici, mürüvvet,
    sevgi ve şefkat sahibi, tutumlu, dünyâya değer vermez, alçak gönüllü, âdil,
    öfkesini yenen ve affedici idi. Akrabayı ziyaret eder, güzel geçinir, tedbirli,
    güzel yönetir, güzel konuşur idi. Duyuları güçlü, biçimi güzeldi. Bu ve benzeri
    bütün güzel huylara, fazîlet ve meziyetlere sahipti. Bundan dolayı kendisi:
    “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim”134 demiştir. Kur’ân’ın
    ve ona aykırı olmayan sağlam Hadîslerin çizdiği genel çerçeve içinde yasakları
    çiğnemek, İslâm ahlâkına aykırıdır. Buna göre adam öldürmek, zina
    etmek, yalan söylemek, adâletten ayrılmak, haksız yere başkasının malını
    yemek, gasbetmek, çalmak, dedikodu yapmak, iftira etmek, bilmediği
    şeylerin ardına düşmek, insanların ayıp ve kusurunu araştırmak, insanları
    halka rezil etmeğe çalışmak, hased etmek, çekememezlik ve benzeri şeyleri
    yapmak İslâm ahlâkına aykırıdır, başka deyişle ahlâksızlıktır. Bunları yap-
    132 Müslim, Müsafirîn 139
    133 Müslim, Müsâfirîn 139
    134 Muvatta', Husnu'l-huluk 8; Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/381
    • 75 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    mamak, tersine başkalarına iyilik etmek, doğru olmak, doğru söylemek,
    âdil davranmak, adam kayırmamak, rüşvetten, iltimastan kaçınmak, kendisini
    düşündüğü kadar başkalarını da düşünmek, hâsılı Kur’ân ve Hadîsin
    övüp teşvik ettiği huyları ve davranışları yapmak, iyi ahlâktır.
    Kur’ân-ı Kerîm, güzel ahlâk davranışlarına a’mâl-i sâliha (yararlı işler)
    demektedir. Kur’ân’da iman, hep sâlih amel ile birlikte anılmıştır. Salih amel
    (güzel ahlâk) ile birlikte bulunmayan imanın bir değeri yoktur. Çünkü din
    ve iman kafada kalan soyut-pasif bir düşünceden ibaret değil, sâlih amel
    biçiminde görünen eylemli inançtır.
    Kur’an’ın gösterdiği güzel ahlâka (sâlih amellere) uyan toplumlar, egemen
    yaşadıkları gibi,135 âhirette cennetle ödüllendirilirler.136
    Ahlâkî Örnek Olarak Hz. Peygamber (s.a.s.)
    “Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler
    için en güzel örnek” olan Hz. Muhammed (s.a.s.), rahmeti her şeyi
    kuşatmış olan Allah’ın tasdikiyle “yüce bir ahlâk” üzere yaşamıştır.
    Ahlâkın özünü kişilik; kişiliğin özünü ise kendiliğinden, devamlı ve
    kuşatıcı olan kısmı teşkil eder. İzlenmesi gerekli yol olarak “sünnet” de
    içerdiği devamlılık ve kuşatıcılık ile Hz. Peygamber’in eşsiz ahlâkını şüphe
    ve yanlış anlamaya meydan vermeyecek şekilde insanlığın düşünme, ibret
    alma ve doğruyu bulma yeteneğinin istifadesine sunar. Muhtemel her yönü
    ve her türlü tezahürü ile hayatı bütünüyle kucaklayan istikamet, doğruluk
    ve adâlet; özü sözle, sözü de davranışla ayrılmaz bir vücut halinde birbirine
    nakşeden içtenlik ve samimiyet; düşünülen, söylenen ve yapılan her şeye
    güzellik ve insanilik damgasını vuran incelik, nezaket ve hayâ; her türlü iyiliğin
    özünü simgeleyen şefkat, merhamet ve muhabbet; her durum ve şartta
    insancalığı, insana yakışırlığı temsil eden hilm, cömertlik, sabır ve cesaret;
    kökü sağlam, dalları ise gökte olup her daim Rabbin izniyle yemişini veren
    iman ağacının özünü teşkil eden takvâ, itidal ve hakkaniyet; her türlü güzellik
    ve olgunluğun en güzel elbiseleri olan tevazu, sadelik ve vefa... O’nun
    yüce ahlâkının ana çizgilerini oluşturur.
    135 21/Enbiyâ, 105; 24/Nûr, 55
    136 2/Bakara, 62; 5/Mâide, 69; 4/Nisâ, 123-124
    • 76 •
    Ahmed Kalkan
    Yeme-içme, giyim-kuşam, istirahat ve eğlenme gibi tabi ihtiyaçlarını
    karşılamasında; ailesi, akrabaları, dostları ve düşmanları ile ilişkilerinde;
    duâ, ibâdet ve niyazında; tebliğ ve sohbetlerinde; geçimini teminine yönelik
    faaliyetlerinde; tebessüm ve vakarında; afiyet ve hastalığında; zenginlik
    ve fakirliğinde; savaşta düşmanla olan mücadelesi ile evinde çocuklarıyla
    olan muhabbetinde; vefat etmiş oğlu İbrahim’in bedenine damlayan gözyaşlarıyla
    şehid olmuş amcası Hz. Hamza’nın delik deşik edilip hunharca
    parçalanmış bedenine bakan gözlerinde... kısacası hayatının her an ve her
    aşamasında bütün bu yüce değerler olgunlaşma çabası altında kendilerini
    gösterir ve O’nun şahsiyetinin ayrılmaz parçaları haline gelirler.
    Hayat, devamlı değişen ilişkiler bütünü olup bütün değişimleri ile bir
    süreci ifade eder. Ahlâkîse istikrarı, gelişimi ve olgunlaşması ile bu sürece
    kimliğini kazandıran, şahsiyetini verendir. Bu açıdan Peygamber Efendimizin
    detaylarıyla bilinen hayatına bakıldığında, bu hayata örnek şahsiyetini
    verenin, yüce değerlerin, dosdoğru yolun, insanca, insanın yaratılış amacına
    uygun yaşamanın İlâhî kelimelerle ifadesi olan Kur’an-ı Kerim’in olduğu
    rahatlıkla görülür. Kendisine O’nu en iyi tanıyan kimselerden biri olarak
    “O’nun ahlâkı nasıl idi?” diye sorulduğunda, sevgili eşi Hz. Âişe’nin “O’’nun
    ahlâkı Kur’an idi.” şeklinde cevap vermiş olması bu açıdan çok önemlidir.
    Öncelikle yaratan ve emredip en güzeline hidâyeteden yüce Allah’ın “Yâsîn,
    hikmet dolu Kur’an hakkı için, sen şüphesiz gönderilenlerden (Rasûllerden)
    sin, dosdoğru yol üzerindesin.”137; “Nûn. Kaleme ve yazdıklarına andolsun ki
    sen Rabbinin nimeti ile bir mecnun değilsin ve hiç şüphesiz senin için bitip
    tükenmeyen bir ecir vardır. Ve hiç şüphesiz sen yüce bir ahlâküzeresin.”138 ve
    benzeri âyetler ile Peygamber Efendimizin bir yandan üstün ahlâkına bir
    yandan da bu üstün ahlâkın İlâhî öğreti ile bağlantısına şahadeti; sonra da
    bu İlâhî şahadete selim akıl ve kalpleri ile doğru bilgi, tecrübe ve haberlere
    istinaden katılıp, bu hakikati tasdik eden nice insanların buna tanıklığı
    göstermektedir ki O, özü, sözü ve hareketi ile hayatının başından sonuna
    kadar her anına damgasını vuran ahlâkı ile İlâhî öğreti Kur’ân-ı Kerim
    rehberliğinde insanî olgunluk ve kemale ulaşarak âlemlere rahmet olmuş;
    olgunluk ve kemali gaye edinenlere de en güzel örnek olarak Allah’ın kulu
    ve elçisi olmanın gereğini yerine getirmiş; “yaratan Rabbin adıyla” okumanın
    anlamını, şeklini ve beşeri düzlemdeki fonksiyonunu bütün insanlığa
    137 36/Yâsîn, 1-4
    138 68/Kalem, 1-4
    • 77 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    göstermiştir. Dolayısıyla O’nun eşsiz ahlâkını tetkik, insanı, Kur’an rehberliğinde
    yaşanmış bir olgunluğun, kemalin kıyısına götürmekte; insana,
    hayatı hayat olarak bütün karmaşıklığı içinde bütünlüğü ile anlama, tatma
    ve yaşama imkânı vermektedir. Zaten O’nu âlemlere rahmet ve insanlığa
    güzel örnek yapan da işte bu kuşatıcılık ile bütünlüğüdür; insanca yaşamanın
    eşsiz rehberi Kur’ân-ı Kerim’i özü, sözü ve davranışı; ailesi, topluluğu ve
    devleti ile hayata yansıtmış olmasıdır.
    İnsan yaşamının üzerinde gerçekleştiği yeryüzü nice başarılara şahitlik
    etmiş; insan elinde çiçeklenen nice güzelliklerin tanığı olmuştur. Ancak
    bütün bu güzellik ve başarıların tek bir insanın şahsiyetinde Hakk’a
    ve hakikate şahitlik ettiği pek görülmemiştir. İşte Peygamber Efendimizi
    ve O’nun eşsiz ahlâkını mümtaz kılan, hayatın muhtelif yönlerinde ortaya
    konulan çeşitli başarıların sahibi olan diğer insanlardan ayırıp da O’nu
    tüm olgunluk ve kemalin numunesi haline getiren husus bu kuşatıcılığı ile
    bütünlüğüdür. Bu durumda insana ait yaşamın her anı ve her safhası için
    O’nun asil hayatı ve güzel ahlâkında olması gereken, olgunluk ve kemale
    işaret eden bir örneklik vardır.
    “Muhammedî Risâlet” adlı eserinde Allâme Seyyid Süleyman en-Nedvî
    bu hususu şu güzel cümleleri ile ifade eder: “...eğer zengin ve varlıklı bir
    insan isen, Rasûlullah’ın Hicaz’la Şam arasında eşya taşıdığı ve Bahreyn’in
    hazinelerine sahip olduğu zamanı hatırla! Ve sen de O’nun gibi hareket et.
    Eğer fakir ve yoksul isen Rasûl-i Ekrem’in EbûTalib mahallesinde mahsur
    kaldığı, vatanını ve bütün mülkünü terk ederek Mekke’den Medine’ye hicret
    ettiği zamanı düşün. Eğer hükümdar isen O’nun Arapların idaresini ele
    geçirdiği, her tarafa hakim olduğu, ileri gelenlerin, şan ve şeref sahiplerinin
    O’na itaat ettiği zamanı hatırla. Eğer zayıf ve kimsesiz isen Rasûlullah’ın
    Mekke’de yaşadıklarını hatırla! O’nda senin için güzel bir örnek vardır...
    Eğer fatih ve muzaffer bir hükümdar isen Bedir’de, Huneyn ve Mekke’de
    düşmana galip geldiği günlere bakarak Peygamber Efendimizin hayatından
    ibret al. Eğer mağlup olmuşsan Uhud harbinde Rasûlullah’ın şehid ve
    ağır yaralı ashâbı arasındaki halini düşün. Eğer öğretmen isen mescidin
    sofasında ashâbına nasıl öğretmenlik yaptığını hatırla! Eğer öğrenci isen
    Cebrail’in huzurunda nasıl diz çöküp hidâyetistediğini düşün. Eğer nasihat
    eden bir vaiz, emin bir mürşit isen Mescid-i Nebevi’de bir kütük üzerinde
    vaaz eden Rasûlullah’a kulak ver. Eğer hiçbir yardımcın olmadığı halde
    hakkı ayakta tutmak, iyiliği haykırmak istiyorsan Mekke’deki zayıf haline
    • 78 •
    Ahmed Kalkan
    rağmen Peygamber Efendimizin hakkı açıkça ilan ettiği zamanı hatırla.
    Eğer düşmanını yenersen, Rasûlullah’ın Mekke’yi fethettiği günü hatırla.
    Hakem ya da hâkim isen, İslâm güneşi doğmadan önce, Kureyş reisleri birbirine
    girmek üzereyken Rasûlullah’ın Hacer-i Esved’i yerine koymak için
    verdiği hükme bir göz at. Sonra gözünü çevir ve bir daha bak: Rasûlullah’ın
    Medine mescidinin avlusunda insanlar arasında adâletle hüküm verdiği zamanı
    düşün... Özetle, her ne olursan ol, ne işle uğraşırsan uğraş yaşadığın
    müddetçe, günün her saatinde Rasûlullah’ın hayatında senin için güzel bir
    hidâyet, hayat karanlıklarını aydınlatan güzel bir misal vardır. Böylece işlerin
    düzelir, sıkıntıların sona erer... O’nun hayatı bütün insanlık için hayatın
    her safhasında örnekti. O’nun hayatı aydınlanmak isteyenler için bir nur,
    hidâyete ermek isteyenler için bir kandil, doğru yolu bulmak isteyenler için
    de bir rehberdi.”
    Peygamber Efendimizi herhangi bir şekilde görebilmek, O’nunla herhangi
    bir şekilde hayatın bir anını paylaşabilmek ya da onunla ilgili güvenilir
    bir eseri okuyabilmek, bir şekilde ona ulaşabilmek, görüp duyabilme
    ve görüp duyduklarını gereğince değerlendirebilme imkânına sahip bir
    insan için onun şahsiyet ve ahlâkının güzelliği ve eşsizliğini idrak noktasında
    yeterlidir. Onu gereğince takdir edebilmek ve onun bu güzellik ve
    eşsizliğinden yeterince istifade edebilmek ise insanın taşıdığı “sorumluluk”
    endişesiyle bağlantılı olarak onu, Allah elçisi ve dolayısıyla hakikatin (kitap
    ve hikmetin) öğreticisi, açıklayıcısı; olgunluk ve kemalin eğitimcisi olarak
    görebilmek ve değerlendirebilmekle; hiçbir istisnaya yer vermeksizin hayatın
    bütününü onun evrensel örnekliğine açabilmekle mümkündür. Bu
    durumda meramı ifâde için şu âyet yeterli olacaktır: “Andolsun ki Allah’ın
    Rasûlünde sizler için, Allah’ı ve âhiret gününü umanlar ve Allah’ı çok zikredenler
    için elbette pek güzel bir örnek vardır.” 139
    Yakınları, dostları ve kendisini görenler tanıklık ederler ki Rasûl-i Ekrem’in
    mübârek cismi baştan aşağı kusursuz, bütün azası birbirine uygun,
    alnı, göğsü ve iki omuzlarının arası ve avuçları geniş; boynu uzun ve düzgün;
    omuzları, pazuları, baldırları iri ve kalın; bilekleri uzun, parmakları
    uzunca, elleri ve parmakları kalınca idi. Karnı, göğsü ile beraber olup
    şişman değildi. Ayaklarının altı çukurdu, düz değildi. Uzuna yakın orta
    boylu, iri kemikli, güçlü kuvvetli idi. Cildi ipekten yumuşak, başları orta
    139 33/Ahzâb, 21
    • 79 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    büyüklükte, kaşları hilal, çekme burunlu, az değirmi (yuvarlak) çehreli idi.
    Kirpikleri uzun, gözleri kara ve güzeldi. İki kaşının arası açık, fakat kaşları
    birbirine yakındı. Çatık kaşlı değildi. İki kaşının arasında bir damar vardı
    ki hiddetlendiğinde kabarıp görünürdü. Yüzü adeta pembe beyazdı. Yani
    ne kireç gibi beyaz ne de kara yağız, esmer idi. İkisi ortası gül gibi kırmızıya
    dönük, beyaz ve berrak olup yüzünde nur gibi bir parıltı vardı. Dişleri
    inci gibi beyaz ve parlak olup hafifçe seyrekti. Konuştuğu ve tebessüm
    ettiği vakit beliriverirdi. Saçları ne pek kıvırcık ne de pek düzdü. Uzadığı
    zaman kulaklarının memelerini geçerdi. Sakalı sıktı fakat uzun değildi. Bir
    tutamdan fazlasını keserdi. Vefatlarında saçı sakalı henüz ağarmaya başlamıştı.
    Başında pek az, sakalında yirmi kadar beyaz kıl vardı. Vücudu tertemizdi.
    Koku sürsün, sürünmesin teni ve teri en güzel kokulardan daha
    güzel kokardı... Haline hüzün ve tefekkür, bakışlarına da netlik ve derinlik
    hâkimdi. Çoğu zaman sükût eder ancak gerektiğinde konuşurdu. Konuştuğunda
    ağır ağır, tane tane konuşur; önemli yerleri tekrar ederdi. Sevgi ve
    sevincini tebessümle ifade eder; yüz rengi ve hatları, haline delalet ederdi.
    Yürüdüklerinde ayaklarını kuvvetle kaldırır, vakar ve sükûnetle çabuk ve
    uzun adımlarla, sanki yüksekten iner gibi yürürlerdi. Bir şeye yönelmek
    istediklerinde sadece başlarıyla değil bütün vücutlarıyla döner, sebepsiz
    hiçbir tarafa bakmazlardı. Temiz, düzenli ve sağlıklı idiler. Ağırbaşlı, vakur,
    canayakın, sıcak, samimi ve ilgili idiler...
    Peygamberimizin dış görünüşü ve tabii özellikleri, iç ahlâkı ve iç dünyasını
    aksettirmektedir. Bu meyanda yapılan tarifler, nihâyetinde samimiyeti,
    içtenliği, sevecenliği, güvenilirliği, dürüstlüğü, bilinçliliği, dinginliği....ile
    noktalanmaktadır. Yüzünün parlaklığı, yürüyüşünün eminliği, yönelişinin
    tamlığı bu açıdan değerlendirilirse bu açıkça görülecektir. Nitekim Kur’an-ı
    Kerim’de birçok yerde140 Yüce Allah “sîmâ”yı “iç”i tanıtan, ahlâkı gösteren
    bir alâmet olarak değerlendirmiştir. İbn-i Abbas’ın: “İyiliklerin yüzlerde bir
    parlaklığı, kalpte bir nuru, bedende bir kuvveti, rızıkta bir genişliği ve gönüllerde
    bir sevgisi vardır. Kötülüklerin de yüzlerde bir sevimsizliği vardır.”
    sözü ile, Hz. Osman’ın “Kişinin işlediği her bir amelin elbisesi kendisine
    giydirilir. Hayır ise hayır; şer ise şer...” sözleri de bunu göstermektedir. Bu
    durumda, Medine dışında konaklamış bir kervandan, pazarlık etmeksizin
    söylenen fiyat ile kırmızı bir deveyi alıp, yularından çekerek şehre doğru
    yürüdüğünde Hz. Peygamber’in arkasından olayı değerlendirerek tanıma-
    140 2/Bakara, 173, 7/A’râf, 46-48, 47/Muhammed, 30, 48/Fetih, 29 ve 55/Rahmân, 41
    • 80 •
    Ahmed Kalkan
    dıkları bir kimseye bu şekilde karşılığını peşin olarak almaksızın deveyi
    vermiş olmalarından hayıflanan kervan ehline “rahat olun! Bundan daha
    temiz ve daha nurlu başka bir insan görmedik” şeklinde görüş bildiren o
    kadının, ya da vefatı sonrasında, hücre-i saâdetine girip de peygamberimizin
    yüzünü açıp alnını öptüğünde “Ah! Hayatında olduğun gibi ölümünde
    de güzelsin.” diyerek duygularını ifadeye çalışan Hz. Ebûbekir’in bu samimi
    sözlerini ve de neden onu ansızın görenlerin heybetinden heyecana kapıldıklarını,
    görüp tanıyanların ise onu o derece sevdiklerini daha iyi anlayabiliyoruz.
    Rasûl-i Ekrem’in şahsiyetinde, “yaratan Rabbin adıyla okuma...” ve
    “emredildiği şekilde istikamet üzere olma” çaba ve gayretinin yeri ve etkisi
    âşikârdır. Kendisine gelen ilk vahyin “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı
    alaktan yarattı. Oku! Kalem ile öğreten, insana bilmediğini öğreten Rabbin
    ne büyük kerem sahibidir.” âyetlerinden oluşmuş olması; yaşlılık emareleri
    üzerinde belirdiğinde, halini soran ashâbına “Beni, Hûd sûresi ihtiyarlattı.”
    şeklinde cevap vermiş olması buna işaret etmekte olup, mezkûr sûrede
    Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “O halde sen, beraberindeki tevbe edenlerle
    birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Ve aşırı gitmeyin. Çünkü O, her ne
    yaparsanız onu hakkıyla görendir.” 141
    İnsan, bir münasebetler sentezidir. Her insan bir ilişkiler bütünü içerisinde
    yaratılır ve şahsiyetini, kişiliğini, ahlâkını bu bütün içerisindeki
    tavrı ve rolü ile ortaya koyar. Yüce Allah’ın “birleştirilmesi emredilen”
    olarak ifade ettiği bu ilişkiler bütününü muhafaza edebilmenin yolu olan
    yaratana kulluk, yaratılana da şefkat, merhamet ve adâletin, emrolunduğu
    üzere dosdoğru şekilde yerine getirilmesinin zorluğu ve zor olduğu kadar
    da insani olgunluğa ulaşabilmedeki önem ve rolü tartışmasızdır. İşte bizler
    Rasûl-i Ekrem’in eşsiz ahlâkında, özünde, sözünde ve davranışlarında ve
    hatta ağaran saç ve sakallarında hep bu “emrolunduğu gibi dosdoğru olma”
    endişesi ve gayretini görmekteyiz.
    O, Allah Teâlâ ile olan ilişkisinde, iç dünyasında, evinde, ailesi ve akrabası
    ile olan münâsebetinde; dostlarına, tanıdık tanımadık bütün insanlara
    karşı olan tavırlarında; istirahatinde, ticaretinde, savaşta ve savaş sonrası
    ganimet taksiminde; mescitte imamlıkta, en önde liderlikte, hayatı ve vefa-
    141 11/Hûd, 112
    • 81 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    tında hep bu endişeyi taşımış, olanca gayretini buna sarfetmişti. O, durumunu
    şöyle ifâde ediyordu: “Rabbim beni ne güzel terbiye etti.”, “Ben ancak
    ahlâkî faziletleri tamamlamak üzere gönderildim.” O halde, Rasûlullah’ın
    ahlâkını tanımak, onu, içerisinde bulunduğu ilişkiler bütünü ile tanımakla
    mümkün olacaktır. Bu yapıldığında ise onun ahlâkî yüceliğinin temelinde
    bu ilişkiler bütününü hayranlık verecek şekilde, biç birini ihmal etmeksizin
    muhafaza etmiş olmasının; birleştirilmesi emrolunan her şeyi hayatı ile birleştirmiş
    olmasının bulunduğu görülecektir.
    Ahlâkî faziletlerin başında “adâlet” ve “ihsân” gelir ki her iki kavram
    da nihâyetinde “herşeyi yerli yerine koyma”yı ve “yapılması gerekeni layıkı
    ile yapma”yı ifade eder. Nitekim Yüce Allah: “Muhakkak ki Allah adâleti,
    ihsanı ve akrabaya vermeyi emreder; çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da
    yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye sizlere öğüt verir.” 142 buyurur. Rasûl-i
    Ekrem, hayatı boyunca her şeye gereken değeri gerektiği kadarı ile vermiş;
    ihmalkârlık, duyarsızlık ve aşırılık onun hayatında kendine bir yer bulamamıştır.
    Bir insanın ihmal ve dengesizliğe meydan vermeksizin, hiçbir aşırılığa
    düşmeksizin, hayatın her bir yönünde davranmış olması ve bu denge ve
    istikrarı hayatın hem yatay hem de dikey boyutunda muhafaza etmiş olması
    elbette olgunluk ve kemalin zirvesidir. Beşer olması peygamberliğine bir
    nakısa getirmemiştir. Peygamberliği ona ailesini, dostlarını unutturmamıştı.
    Allah’a olan bağlılığı ve deruni duyguları onu dünyadan el etek çekmeye
    yöneltmemişti. Liderliği, komutanlığı, hâkimliği onu hastaları ziyaretten,
    fakirlerle sohbetten men etmemişti. Mekke’deki hayatı ile Medine’deki hayatı
    arasında yaşananlar ve sahip olunan imkânlar çok farklı da olsalar duruş
    bakımından hiçbir farklılık olmamıştır.
    Adâlet ve ihsan onun hayatının her demini kuşatmıştı. Gençliğinde
    toplumda el-Emin olarak tanınır ve bilinirdi. Ticaret hayatındaki dürüstlüğü
    takdir edilir, insanlar arası anlaşmazlıklardaki hakemliği makbul görülürdü.
    “Doğruluk iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Yalan kötülüğe, kötülük de
    cehenneme götürür” der, doğruluğu imanın gereği; yalanı, emanete ihaneti
    ve verilen sözlerde durmamayı nifak alameti sayardı. Doğruluk hassasiyeti
    o derecede idi ki şaka bile olsa ondan tâviz vermezdi. “şaka yapar mısınız?”
    diye sorulduğunda “evet, ama doğru sözden başkasını söylemem” demişti.
    Onun bu özelliğini düşmanları bile bilir, onu öldürmek için ellerinden ge-
    142 16/Nahl, 90
    • 82 •
    Ahmed Kalkan
    leni yaptıkları halde kıymetli eşyalarını ona emanet etmekten çekinmezlerdi.
    Mekke’den Medine’ye hicretinde yatağına yatırıp geride bıraktığı Hz.
    Ali’ye her emaneti sahibine vermesini tembihlemişti. En zor durumlar bile
    onu verdiği söze bağlılıktan vazgeçiremezdi. Hiçbir menfaat ona, bu konuda
    geri adım attıramazdı. Mekke’den Medine’ye gelirken müşriklere yakalanan
    ve kendilerine karşı savaşmamak şartıyla serbest bırakılıp Bedir
    savaşı öncesi Hz. Peygamber’e kavuşan Huzeyfe el-Yeman ve bir arkadaşı,
    olayı Rasûl-i Ekrem’e anlattığında sayılarının azlığı, adama olan ihtiyaçlarının
    şiddetine rağmen onlara savaşa katılamayacaklarını ifade ile “siz geriye
    dönün, her hâl u kârda sözünüze riâyet edeceğiz. Bizim sadece Allah’ın yardımına
    ihtiyacımız var” demişti. Hudeybiye’de müşrikler ile yapılan anlaşmanın
    şartlarından biri de Mekke’den müslüman olarak Medine’ye gidecek
    olan kimselerin, talep edilmesi durumunda Mekkelilere geri verilmesi idi.
    Daha antlaşma henüz imzalanmış iken Ebû Cendel, elleri zincirli bir halde,
    hapsedildiği zindandan kaçarak müslümanların bulunduğu yere gelmişti.
    O esnada orada bulunup, anlaşmayı yapmış olan müşrik Süheyl Bin Amr,
    antlaşmanın derhal tatbikini talep ile kaçağın kendisine teslimini istediğinde
    bu durum müslümanların ağırına gitmişti.
    Rasûl-i Ekrem ise inananların selamet ve kurtuluşuna olanca düşkünlüğüne
    rağmen “Ey Ebû Cendel, sabret! Biz ahdimizden dönemeyiz. İnşâallah
    Allah sana yakında bir yol açacaktır!” demişti. Ne ahde bağlılıktan tâviz
    vermiş ne de Ebû Cendel’i ihmal etmişti. Sözde durmayı, ahde bağlılığı kul
    olmanın gereği olarak görmüş; işin sonucunu Allah’a havâle etmiş, O’na
    güvenip dayanmıştı.
    “Helâl rızık kazanmak için çalışmanın mecburi bir görev” olduğunu; en
    hayırlı kazancın da el emeği ve meşrûticaret vasıtasıyla sağlanan kazanç olduğunu
    söyler; satarken ve satın alırken kolaylık gösterene Allah’ın rahmetini
    müjdeler, doğru ve güvenilir tacirlerin peygamber ve şehidlerle beraber
    olacaklarını ilan ederdi. Bazen pazarları gezer, satıcıların mallarını kontrol
    eder ve “bizi aldatan bizden değildir” derdi. Kendisi de bilfiil ticaretle uğraşmış,
    kanaati, dürüstlüğü ve vefası ile tanınmıştı. Bazen borçlanır, borçlarını
    vaktinde ve en güzel şekilde öderdi. Hakka riâyete önem verir, her hak sahibine
    hakkının mutlaka verilmesinde ısrar ederdi. “Hak sahibinin söze hakkı
    vardır” diyerek hakkın üstünlüğünü ilan ederdi. Hiçbir olayın hakkı zayi
    etmesine müsâade etmezdi. Yahudi alacaklısı, alacağını talep üzere gelip de
    • 83 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    elbisesini çekerek, yakasından tutarak “Siz Abdulmuttaliboğulları hep borcunuzu
    uzatırsınız” gibi kaba sözler söylediğinde, Hz. Ömer sinirlenerek
    sert bir şekilde karşılık vermişti. Rasûl-i Ekrem ise olup biteni tebessümle
    karşılamış ve Hz. Ömer’e “Ey Ömer! Ben ve o, senden bunun dışında bir söz
    duymaya çok daha muhtaç idik. Bana borcumu güzelce ödemeyi, ona da alacağını
    güzelce istemeyi tavsiye etmeliydin, vâdenin dolmasına daha üç gün
    vardı” diyerek fazlasıyla ödenmesini sağlamıştı. Bu olay, yahudinin müslüman
    olmasına vesile olmuştu.
    Bir defasında kestiği hayvanın etini satan bir bedeviden, evde var zannettiği
    hurma karşılığında bir miktar et almış; eve geldiğinde ise hurma
    kalmadığını görmüştü. Derhal çarşıya gelerek bedeviyi bulmuş “senden
    hurma karşılığında et almıştım fakat ne yazık ki hurmam kalmamış” diyerek
    durumu izah etmişti. Aldatıldığını düşünen bedevi bağırıp çağırmış,
    Rasûl-i Ekrem ise onu susturmaya çalışanlara “siz müdahale etmeyiniz zira
    bedevinin hakkı var” diyerek tekrar meseleyi anlatmaya çalışmış ama bedevi
    söylenmeyi bırakmamıştı. Bunun üzerine Peygamberimiz bedeviyi,
    Ensar’dan bir kadına havâleederek etinin karşılığı olan hurmaları almasını
    sağlamış, bedevî de Rasl-i Ekrem’in sabır ve müsâmahakârlığından duygulanarak
    “Muhammed! Cenâb-ı Hakk sana ecir ve mükâfatını versin, sen
    bana hakkımı hem de fazlasıyla verdin” demişti. Hakka riâyetve en güzeliyle
    karşılık vermek onun ahlâkının en önemli esaslarındandı. O, “borçlarını
    daha iyi, daha mükemmel bir şekilde ödeyenler faziletli kimselerdir” der, aldığı
    borçları fazlasıyla geri öderdi.
    Adâlete riâyet, kişinin kendisi, anne babası ve yakınlarının aleyhine
    de olsa âdil olabilmeyi; muhataba duyulan kin ve nefret duygularının
    adâletsizlik ve aşırılık yönündeki baskılarına direnebilmeyi gerektirir. Üst
    tabakada hırsızlık yapmış bir kadın için aracılıkta bulunulduğunda “İsrailoğulları
    işte bu yüzden helak olmuştur. Onlar, kanunları fakirlere uygular,
    zenginleri ise affederlerdi. Allah’a yemin ederim ki eğer Muhammed’in kızı
    Fatıma hırsızlık yapsaydı onun da elini keserdim” diyerek her türlü iltiması
    reddeden, buna karşılık suçun tesbiti ve cezanın terettübü için kılı kırk yaran
    Rasûl-i Ekrem, bu tarafsız adâlet ve hakkaniyetin emsalsiz temsilcisidir.
    Onun bu eşsiz özelliğidir, yahudilerin bile anlaşmazlıklarını ona götürmesine
    sebep olan.
    • 84 •
    Ahmed Kalkan
    Rasûlullah, Hz. Ali’ye şöyle nasihat etmişti: “Sana iki kişi muhakeme
    için geldiğinde ikisini de dinlemeden sakın karar verme! Zira ancak her
    ikisini de dinlediğinde doğruyu bulabilirsin.” Hz. Ali, bu nasihat sayesinde
    davalarda zorluk çekmediğini, kolaylıkla doğruya ulaşabildiğini söylerdi.
    Rasûl-i Ekrem, âdil liderlerin kıyâmet gününde Allah’a en yakın kimseler
    olacaklarını, zâlimlerin ise en uzak olacaklarını; fakir, yoksul ve muhtaç
    kimselere kapısını kapatan hâkimlere Allah’ın da kapısını kapatacağını söylerdi.
    Bir savaş sonrası ganimetleri taksim ederken “bu taksim Allah rızası
    için yapılmıyor” şeklindeki bir ifadeyle karşılaştığında “ben âdil olmazsam
    kim âdil olur?” diyerek mukabelede bulunmuştu. Kalabalık içerisinde üzerine
    yüklenen birisini, elindeki ince değnekle uyarmak istediğinde kazara o
    kimsenin ağzı çizilmişti. Peygamberimiz bu durumda, o kimseden aynısını
    kendisine yapmasını istemişti. Adâlet hususundaki hassasiyeti, hakkaniyete
    riâyeti ile tamamlanıyordu.
    Onun adâleti sert, kaba ve kırıcı değil, bilakis yapıcı, onarıcı ve ıslah
    edici idi. Adâlete bağlılık ile geçen güzel ömrünün sonunda ölüm döşeğinde
    iken halka hitaben “birisine bir borcum varsa veya birini kırdıysam
    yahut birinin mal veya şerefine bir zarar verdiysem işte şahsım, işte şerefim,
    işte malım mülküm! Benden karşılığını bu dünyada alsın” demiş, onun bu
    sözleri sükûnet ile karşılanmış, ancak bir adam Rasûl-i Ekrem’den birkaç
    dirhem alacağı olduğunu söylemiş ve parasını almıştı. Ne mutlu, adâlete
    riâyetle zulmün zerresine bile bulaşmadan ömür sürmüş olanlara!
    Adâletten her ayrılış, zulme doğru atılan bir adımı ifade eder. “Muhakkak
    ki şirk elbette pek büyük bir zulümdür”143 âyetinin de işaret ettiği üzere,
    adâlete en uzak nokta şirk; adâletin özü de her türlü erdem ve iyiliğin
    bayrağı tevhiddir. Dolayısıyla yaratana kulluk peygamberimizin ahlâkının
    özünü teşkil eder ki, hayatı bunun en güzel şahididir. Hayatın yatay ve dikey
    boyutundaki her türlü kemale ait istikrar ve sebatının temelinde de bu
    sağlam bağlılık yatar. “şükreden bir kul olabilmek” onun her türlü düşünce,
    söz ve eyleminin saiki idi. Gece boyu namaz kılmaktan ayakları morardığında
    “Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışladı. Niçin böyle
    yapıyorsunuz?” diye soran Hz. Âişe’ye: “Şükreden bir kul olmayayım mı?”
    diyerek cevap vermişti.
    143 31/Lokman, 13
    • 85 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Allah’ın dinine dâvet ettiği Tâifliler kendisine horlama, aşağılama hatta
    taşlama ile mukabelede bulunmuş, o ise teselliyi Rabbine münâcaatta
    bularak, O’na olan bağlılık ve sevgisini “senden gelen her şeye ben râzıyım,
    yeter ki bana gazap etmiş olma...” şeklindeki duygu yüklü sözleriyle ifadeye
    çalışmıştı. Birçok vesile ile ashâbına “içinizde Allah’tan en çok korkanınız
    benim” demişti. Bu hayatının her ânı için geçerliydi. Bir defasında bütün
    gece boyunca Kur’ân-ı Kerim’de Hz. İsa’nın duâsı olarak geçen “eğer onlara
    azap edersen elbette onlar senin kullarındır. Şâyet onları bağışlarsan elbette
    sen yegâne izzet ve hikmet sahibi olansın” 144 âyetini tekrar edip durmuştu.
    Allah’ı zikir ve O’nu tesbih her ânını kuşatmıştı. Devamlı Kur’an okur,
    hatta başkalarının da okumasını ister, onu başkalarından dinlemeyi çok
    sevdiğini söylerdi. Özü, sözü ve davranışı ile Kur’an’ı hayata yansıtmak, her
    anının en büyük hedefiydi. “Gözümün aydınlığı namazdır” der, her vesilede
    namaz kılmayı arzulardı. “Haydi Bilal! Kalk, kamet getir de bizi rahatlat,
    bizi huzura kavuştur” derdi. Bu, O’nun için bütün dünya güzelliklerinin
    üstünde idi. Hz. Enes, “Rasûlullah’ı gecenin hiç ihtimal vermediğiniz bir
    anında namaz kılarken, yine hiç ummadığınız bir anında da uyurken görebilirsiniz”
    demektedir. Bazen o kadar oruç tutardı ki hiç orucu bırakmayacağı
    zannedilir; bazen de oruca o kadar ara verirdi ki artık daha oruç
    tutmayacak denilirdi.
    Allah’a olan bağlılığı, ibâdete olan düşkünlüğü had safhada olmakla birlikte
    bu, onu dünyadan ve insanlardan uzaklaştırmaya sevk etmemiş, bilakis
    itidali sâyesinde ihsan üzere bütün sorumluluklarını yerine getirmesinde
    en önemli etken olmuştur. “En hayırlı amel, az da olsa devamlı olandır”
    der, dinde aşırılık ile insanın bir yere varamayacağı ihtarı ile arkadaşlarına
    itidal üzere yaşamayı tavsiye ederdi. Sadece ibâdette değil yeme-içme, giyim-
    kuşam, dostluk-düşmanlık gibi hayatın her yönünde aşırılıklardan korunmada
    ısrar ederdi. Acıkmadan yememek, yediğinde ise iyice doymadan
    sofradan kalkmak, O’nun adeti idi. Bir seferinde her gün oruç tutmak, her
    geceyi namaz ile ihya etmek ve evlenmemek üzere anlaşan arkadaşlarını
    “İçinizde Allah’tan en çok korkanınız ve O’na karşı sorumluluklarını en fazla
    bileniniz olduğum halde bazı günler oruç tutarım, bazı günler ise tutmam.
    Aynı şekilde geceleri bazen uyur bazen de namaz kılarım, kadınlarla da evlenirim”
    diyerek itidâle yönlendirmiş; nefsin, vücudun, gözlerin...
    144 5/Mâide, 118
    • 86 •
    Ahmed Kalkan
    Hanımın, çocukların, akrabaların ve dostların... İnsanın üzerinde hakları
    olduğunu beyan ile itidalin esasını ortaya koymuştur. Zaten bu, adâlet
    ve ihsanın da gereğidir. O’nun hayatı ve ahlâkı da olanca ağır sorumluluk
    ve muhtelif işlerine rağmen bu itidalin kusursuzluğu ile parıldar; yolunu
    arayana rehber, karanlıklardan çıkmaya çalışana da ışık olur.
    Rasûl-i Ekrem nasıl yaşardı, diye sorulduğunda buna en kısa ve en basit
    olarak kul gibi yaşardı şeklinde cevap verebiliriz. Kulluk bilinci ve tevazuu
    hayatının her anında hâkimdi. “Şüphesiz ki ben bir kulum. Kulun yediği gibi
    yer, oturduğu gibi otururum” der, hayata da bu gözle bakardı. Sadelik ve
    tevazu, şahsiyet ve yaşamının ayrılmaz vasıflarıydı. “Allahım! Âhiret hayatından
    başka bir hayat yoktur” diyerek dünyadaki yaşamını bir yolculuğa
    benzetir ve bu tanımlamaya aykırı her türlü tavır ve davranıştan kaçınırdı.
    Külfet, zorlama, gösteriş, riya, ucub ve kibir dünyada en çok O’na uzaktılar.
    Şekilcilik ve resmiyet O’nun ahlâkında kendilerine hiçbir yer bulamazlardı.
    Sade giyinir, önüne gelen nimeti küçük görmezdi. Çoğu zaman kuru ekmek,
    hurma ve sütle yetinir, şikâyetçi olmazdı. Kuru ekmek ve sudan oluşan
    mütevazi dâvetleri kırmazdı. Bir yemekten hoşlanmadığında herhangi
    bir yorum yapmaz yiyemeyeceğini belirtirdi. Hasır üzerinde yatardı. Çoğu
    zaman kalktığında sağ tarafında hasır iz yapmış olurdu. Üç gün art arda
    buğday ekmeği ile karnını doyurmamış, Medine dönemi boyunca bir günde
    iki öğün yemek yememiştir. Hz. Âişe“Ay gelir geçerdi de biz Muhammed
    ailesi yemek pişirmek üzere ateş yakmaz, sadece hurma ve su ile karnımızı
    doyururduk” demiştir. EbûÜmame de Rasûlullah’ın şöyle dediğini bize
    naklediyor: “Rabbim, Mekke vâdisini benim için altına çevirmeyi teklif etti.
    Fakat ben ‘hayır ey Rabbim! Gün aşırı yiyeyim ve aç kalayım. Aç olduğum
    zaman sana yakarıp seni hatırlayayım. Doyduğum zaman da sana duâedip
    şükredeyim’ dedim.
    Bir gün Hz. Ömer, peygamberin evine geldiğinde Rasûlullah’ın hasır
    üzerinde örtüsüz yattığını ve hasırın izlerinin sağ yanında çıkmış olduğunu,
    odada bulunan bütün eşyanın hurma lifleriyle doldurulmuş bir yastık,
    bir hayvan derisi ve bir su kırbasından ibaret olduğunu, yiyecek olarak da
    sadece birazcık arpanın bulunduğunu görmüştü. Manzara karşısında duygulanarak
    ağlamış ve peygamberin “neden ağlıyorsun?” diye sorması üzerine
    “Bizans’ın kayseri, Fars’ın kisrası debdebe içinde yaşarken sen seçilmiş
    insan, Allah’ın Rasûlü böyle mi yaşayacaksın?” demişti. Rasûlullah ise “Ey
    • 87 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Ömer! Sen bunun için mi ağlıyorsun? Bilmez misin ki onlar bütün nasipleri
    dünya hayatında verilmiş insanlardır” diyerek hayata bakışını dillendirmiştir.
    Cuma günleri ve dışarıdan heyetler geldiğinde giymesi için ipekten bir
    elbise alması teklif edildiğinde de “Bunu âhiretten alacak bir payı olmayan
    giysin” demişlerdi. Sâlim bir kafaya, sıhhatli bir bedene ve günlük yiyeceğine
    sahip olan kimsenin bütün dünya nimetine sahip olduğunu söylerdi.
    İnsanın dünyadan nasibini de giyilip eskitilen, yenilerek tüketilen ve hayır
    olarak sarfedilip kazanılan olarak özetler; 28/Kasas sûresinin 77. âyetinin
    ifâdesiyle Allah’ın verdiklerinde âhiret yurdunu gözetirdi. Vefatında, üzerinde
    iki yerinden yamalı bir elbise vardı. Zırhı, ailesinin geçimi için bir
    miktar arpa borç aldığı bir yahudinin elinde rehin olarak bulunuyordu. Ve
    evinde yiyecek olarak sadece bir avuç arpa vardı.
    O’nun bu hali inancının, dünya hayatına bakışının, fedâkârlığının ve
    cömertliğinin doğal bir sonucuydu. Yoksa bir zorlamanın ve dünyevi nimetlere
    olan soğukluğun eseri değil. Zira olanca sadeliğine rağmen bazen
    güzel yemekler yediği, güzel elbiseler giydiği olurdu. Nimeti takdir eder,
    Allah’ın bir lütfu ve ikramı olarak görürdü. O’nun yaptığı, içinde bulunulan
    ortamda yapılabilecek olanın en iyisini yapmaktan ibaretti. Komşusu açken
    tok yatmamak gibi.
    Rasûl-i Ekrem’in tevâzûve sadeliği, kendini beğenmenin, gösteriş ve
    kibrin ve hatta her yerde bir şekilde kendine yer edinen bencilliğin bir elbisesi
    değil, aksine eşsiz bir samimiyet ve içtenliğin doğal bir muhafazası idi.
    Arkadaşları arasında bulunurken, O’nu farkedilmez yapan da işte bu özelliğiydi.
    Bir meclise geldiğinde boş bulduğu yere oturur, “Ben bir kral değilim”
    diyerek kendisi için ayağa kalkılmasını istemez, elinin öpülmesine müsaade
    etmezdi. Bir defasında kendisini görüp de heyecanlanan bir kimseye
    “Heyecanlanma! Ben kuru et yiyen bir kadının oğluyum” demişti. Kendisine
    “yaratılmışların en hayırlısı” diye hitap edildiğinde “yaratılmışların en hayırlısı
    İbrâhim idi” diyerek cevap vermiş, kendisi için Allah’ın O’na vermiş
    olduğu “Allah’ın kulu ve elçisi” vasfından başka bir vasfın kullanılmamasını
    istemişti. Sık sık bu konuda arkadaşlarını uyarır, şeytanın kendilerini kandırmaması
    için dikkatli olmalarını tavsiye ederdi.
    • 88 •
    Ahmed Kalkan
    Oğlu İbrahim vefat ettiği gün, güneş de tutulmuştu. Bazı kimselerin
    “işte bakın güneş de Rasûlullah’ın matemine iştirak ediyor” yollu düşünmeleri
    üzerine olaya hemen müdâhale etmiş ve “güneş tutulması Allah’ın
    âyetlerinden biridir. Kimsenin ölüm veya doğumu üzerine meydana gelmez”
    diyerek insanların kendisine olan sevgi, hürmet ve bağlılıklarının yanlış
    mecralara kaymasını engellemiştir.
    “Hristiyanların Meryem oğlu İsa’yı övmede aşırıya gittikleri gibi sizler de
    beni övmede aşırıya gitmeyin. Ben sadece bir kulum. Benim için sadece ‘o,
    Allah’ın kulu ve Rasûlü’dür’ deyin” sözleri, O’nun bu konudaki hassasiyetinin
    güzel bir göstergesidir. Yine O’nun tevâzûve sadeliği, pasifliğin, acizliğin
    kendisine yüklediği geçici bir vasıf değil, aksine Allah sevgisi ve kulluk
    bilincinin incelik ve ruhi derinliğinin hayata doğru doğal bir inkişafıydı.
    Başarıları arttıkça, insanların sevgi ve bağlılığı çoğaldıkça O’nun büyük bir
    içtenlik ve tevâzûile Rabbine yönelişi, hayatının hiçbir safhasında bu sadelik
    ve tevazuundan tâviz vermeyişi bunu açıkça göstermektedir.
    Bizler Rasûl-i Ekrem’i, Hayber’i fethettiğinde, dizgini hurma ağacının
    kabuğundan yapılmış bir merkep üzerinde Hayber’e girerken düşündüğümüzde;
    ya da yaşanan onca zorluğun ve çekilen onca hasretin ardından
    büyük fetihle birlikte, başını devesinin eyerine değecek kadar eğmiş, yüzü
    şefkat parıltılarıyla parlar olduğu halde Mekke’ye girerken gördüğümüzde
    eşsiz bir manzara ile karşı karşıya olduğumuzu idrak ederiz. O anda o, sadece
    Rabbini hamd ile tesbih ediyor ve O’ndan mağfiret diliyordu. “Allah’ın
    yardımı ve fetih geldiğinde ve insanları bölük bölük Allah’ın dinine giriyor
    gördüğünde, Rabbini hamd ile tesbih et ve O’ndan mağfiret dile. Zira O tevbeleri
    çokça kabul edendir.” 145
    Yaşlı bir yük devesinin üzerinde, sırtında dört dirhem bile etmeyecek
    basit bir hırka, veda haccına giderken şöyle duâediyordu: “Allahım! Bu haccı
    riyâ, gösteriş ve ünden uzak et.”
    İnsan kişiliğinin en açık ve net olarak gözlemlenebileceği yer, evidir.
    Rasûl-i Ekrem, Hz. Âişe’nin ifadesiyle evde normal, sıradan bir insan ne
    yapıyorsa onu yapardı. Kendi işini kendi yapardı. Elbisesini diker, yamar,
    ayakkabılarını tamir ederdi. Keçilerinin sütünü sağar, devesinin boynuna
    145 110/Nasr, 1-3
    • 89 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    yağ sürer, evi süpürürdü. Evde ailesi ile meşgul olur, ezan okunduğunda
    da namaza giderdi. Sorumluluklarının fazlalığı ve ağırlığı O’nun hayatında
    herhangi bir açığa, ihmale meydan vermezdi. Düzenliydi, tertipliydi;
    yaşanması gerekli her şeyin O’nun hayatında bir yeri vardı. Eşlerini sever,
    onlarla ilgilenir, dini yaşayıp uygulamada, kötülüklerden temizlenip, iyiliklerle
    olgunlaşmada onlara rehberlik eder, aile sorumluluğu ile hareket
    ederdi. Onlar için en iyisi ve en güzelini, ahlâkî faziletlerin en üstününü
    arzular, sevgi, şefkat ve ilgisi ile elinden geleni yapardı. Her akşam eşlerini
    ziyaret eder, onlarla sohbet ederdi. Geceleri onları namaza kaldırır, daima
    onları iyilik yapmaya teşvik ederdi. “Kişinin, eşinin ağzına koyduğu lokma
    sadakadır” der, kendisini ailesinin dünya âhiret saâdetinden mesul tutardı.
    Hz. Âişe, Hz. Peygamber’in hiçbir eşine vurmadığını, kaba söz söylemediğini
    belirtir. Zaten Rasûl-i Ekrem, “en hayırlınız ailesine karşı en merhametli
    olanınızdır” derdi. Ailesine karşı en merhametli olan da oydu.
    Çocuklarını çok sever, onlarla oynar, ilgilenirdi. Çocuk sevgisini merhametin
    bir eseri olarak görürdü. On çocuğu olduğu halde, onlardan hiçbirini
    öpmediğini söyleyen bedeviye “Allah, senin kalbinden merhameti
    aldıysa ben ne yapabilirim?” demişti. Ahlâk ve fazilet ile dolu hânelerinde
    mânevî havayı, kendilerini kuşatmış olan sevgi ve şefkat halesi içinde teneffüs
    ederek yetişen çocuklarının her derdiyle ilgilenir, bir baba olarak bütün
    sorumluluklarını yerine getirirdi. Kız çocuklarını iyi yetiştirip güzelce evlendirmeyi,
    cennetin anahtarlarından biri olarak görürdü. Erkek çocukları
    zaten daha küçük yaşlarda vefat etmişlerdi. Kızlarını ise büyütmüş ve evlendirmiş,
    torunları olmuştu. Yine onlarla ilgileniyor, onları ziyaret ediyordu.
    Gece namaza kalktıklarında onları da uyandırır, daima iyilik yapmaları,
    âhiret yurdu için hazırlanmaları gerektiğini söyler, “yarın kıyâmet gününde
    ben sizler için bir şey yapamam” derdi. Bütün gayret ve çabası onların iyi
    birer kul, faziletli birer insan olmaları içindi. Bunun için herkesten önce
    onlardan sabır ve fedâkârlık beklerdi. “Allahım! Muhammed ailesine geçinecek
    kadar rızık ihsan buyur” diye duâ eder, ailesini her türlü aşırılık, lüks,
    israf ve cimrilikten; dünya malına düşkünlükten sakındırırdı.
    Tehlike, sıkıntı ve zorluk olan yerlerde onları öne geçirir, menfaat, rahat
    ve kolaylığın olduğu yerlerde ise onları geriye alırdı. Bir defasında kızı
    Hz. Fâtıma’yı ziyârete gitmiş, ancak içeride süslü bir perde gördüğünde,
    kapıdan geri dönmüştü. Sebebi sorulduğunda “benim dünya ile ne işim
    • 90 •
    Ahmed Kalkan
    olabilir?” demiş, kızına perdeyi satıp bedelini ihtiyaç sahiplerine vermesi
    tavsiyesinde bulunmuştur. Hz. Fâtıma, işlerinin yoğunluğu ve değirmende
    tahıl öğütmekten dolayı karşılaştığı zahmetten dolayı, kendilerine bir harp
    esirinin hizmetçi olarak verilmesini istediğinde, Hz. Peygamber, “mescidde
    yatan aç ve çıplak insanlar varken, bu isteğinizi karşılayamam!” diyerek, onların
    bu taleplerini geri çevirmiştir. Akşam olduğunda kızı ve dâmâdının
    yanına giderek, “size benden istediğinizden daha hayırlı bir şey söyleyeyim
    mi? Yatacağınız zaman 34 defa Allahu Ekber, 33 defa Elhamdu lillâh ve 33
    defa da Subhânallah deyiniz” buyurmuştur.
    Hz. Peygamber ve ailesinin, hiçbir sadakayı kabul etmemesi ve bunun
    kendilerine haram oluşu da bu açıdan çok önemlidir. Rasûl-i Ekrem’e 10 yıl
    boyunca hizmet eden Hz. Enes’in şu şehâdeti, Rasûl-i Ekrem’in ev halkına
    muamelesini uzun uzadıya anlatmaya gerek bırakmamaktadır. “Rasûlullaha
    on yıl boyunca hizmet ettim. Bir kere bile bana, “yaptığım bir şey için
    neden bunu yaptın, yapmadığım bir şey için de neden bunu yapmadın?”
    demediler.
    Mescidde, cemaate hitap ederken, sevgili torunları Hasan ile Hüseyin’in
    düşe kalka kendilerine doğru geldiklerini görünce, dayanamayıp hutbesine
    ara vermiş, aşağı inerek torunlarını kucağına almış, sonra da “elbette ki
    mallarınız ve çocuklarınız sizin için birer imtihandır”146 âyetini okumuştur.
    Yüce Allah, 4/Nisâ sûresinin 36. âyetinde şöyle buyurmaktadır: “Allah’a
    kulluk edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, yakınlara, yetimlere,
    düşkünlere, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa,
    yolcuya ve elinizin altında bulunanlara ‘ihsan’ üzere davranın. Muhakkak
    ki Allah, kendisini beğenen ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez.”
    İhsan, Rasûl-i Ekrem’in içinde bulunduğu ilişkiler bütünündeki istisnâsız
    tutumuydu. Sevgi, şefkat, merhamet, hilm, nezaket, incelik, fedâkârlık, cömertlik
    ve cesaret gibi üstün ahlâkî vasıflarının bir yumağı idi. “Gerçekten
    iman etmedikçe cennete giremezsiniz; gerçekten birbirinizi sevmedikçe
    de iman etmiş olmazsınız. Sizlere gerçekten birbirinizi sevebilmenin yolunu
    öğreteyim mi!? Selâmlaşınız.” der; yemek yedirmeyi, tanıdık tanımadık herkese
    selâm vermeyi İslâm’ın en hayırlı amellerinden sayardı. Rasûl-i Ekrem
    (s.a.s.) çevresindeki herkesle ilgilenir, karşılaştıklarına önce davranıp selâm
    146 64/Teğâbün, 15
    • 91 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    verir; musâfaha ettiğinde karşısındaki elini çekmedikçe elini çekmez; birisiyle
    konuştuğunda muhâtabı sözünü bitirip ayrılmadıkça onu bırakmaz;
    döndüğünde bütün cephesiyle dönerdi.
    Herkesi kuşatan sevgi ve ilgisi ahlâkının ayrılmaz parçasıydı. Anne ve
    babasını küçük yaşlarda kaybetmiş olmasına rağmen onları unutmamış;
    yıllar sonra bir vesile ile harap olmuş bir mezarın yanından geçerken durup
    oturmuş, ince ruhundan sızan gözyaşları ile ‘Bu Vehb kızı Âmine’nin kabridir’
    demişlerdi. Kendisine emeği geçenleri asla unutmaz, daima onları hayırla
    yâd ederdi. Amcası Ebû Tâlib’in hanımının, dadısı Ümmü Eymen’in,
    sütannesi Halime’nin ve ailesinin O’nun gönlünde özel bir yeri vardı. Sütannesi
    geldiğinde, onu hürmetle karşılar, ilgi ile ağırlar, hırkasını çıkarıp
    altına sererdi. Ölümü sonrasında babanın arkadaşlarına iyiliği merhametin
    gereklerinden sayar, ‘içlerinde akrabâları ile ilişkilerini kesen bir kimsenin
    bulunduğu topluluğa Allah’ın rahmeti inmez’ der; sırasıyla annenin, babanın,
    yakın akrabaların kişinin üzerinde hakları olduğunu beyan ederdi.
    Dostlarına karşı vefalı ve samimi idi. 26 yıl beraber yaşadıkları ilk eşi Hz.
    Hatice’yi daima hayırla yâd etmeleri; vefatından yıllar sonra bile bir koyun
    kestiklerinde bir parçasını Hz. Hatice annemizin arkadaşlarına göndermeleri;
    kızı Zeyneb’in, savaşta esir düşmüş kocasının fidyesi için annesinden
    yâdigâr gerdanlığını Rasûl-i Ekrem’e gönderdiğinde gerdanlığı görüp de
    ağlaması eşsiz bir vefânın örnekleri değil midir?
    Rasûl-i Ekrem, bir peygamber, bir insan, bir komutan, bir hâkim, bir
    dost, bir komşu, bir akraba... Bir insan olarak bütün sorumluluklarını yerine
    getirir, hayatı her şeyiyle paylaşırdı. Kendisini arkadaşlarından ayırmaz,
    ‘kendisini ayrıcalıklı göreni Allah sevmez’ derdi. Ashâbı ile birlikte oturur,
    fakirler ve kimsesizler ile birlikte yiyip içerdi. Onların konuşmalarına katılır,
    mecliste boş bulduğu yere otururdu. Meclisinde bulunan herkes ilgi ve
    sevgisinden hisselenir, her biri Rasûl-i Ekrem’in en çok kendisini sevdiği
    duygusuna kapılırdı. Dertleriyle dertlenir; sevinçleriyle sevinir; gecesi gündüzüyle
    hayatı onlarla paylaşırdı. Yapılması gerekli bir iş olduğunda hemen
    el atar, Mescid-i Nebevî’nin yapımında, şehrin etrafına hendek kazımında
    olduğu gibi onlarla beraber çalışır; girdiği savaşlarda olduğu gibi tehlike
    anlarında hep ön plana çıkarak onlara örnek ve siper olurdu.
    • 92 •
    Ahmed Kalkan
    “Büyüklerine saygı duymayan, küçüklerini de sevmeyen kimse bizden
    değildir” der, çevresinde bulunan herkese güzelce muâmele ederdi. Mekke’de
    iken arkadaşı Habbâb bin Eret’i bir yere göndermiş, dönünceye kadar
    da bu işi yapacak kimsesi olmadığından her gün Habbâb’ın evine giderek
    keçilerini sağmıştı. Hayber fethi sonrası Habeşistan muhâcirleri Medine’ye
    döndüklerinde “hangisine sevineyim, Hayber’in fethine mi, yoksa Cafer’in
    gelişine mi?” diyerek arkadaşlarına olan sevgisini göstermiştir.
    Ashâbından biri vefat ettiğinde, arkasında mal bıraktıysa, onu mirasçılarına
    güzelce dağıtır; borç bıraktı ise onu üstlenip ödemeye çalışır, ödeyemediğinde
    “borçlu kimsenin cenaze namazını kılamam” diyerek müslümanları
    borcu ödemeye teşvik ederdi.
    İyilik ve takvâ üzere yardımlaşmak; kötülük, günah ve düşmanlık üzere
    yardımlaşmamak, O’nun çevresindekiler ile ilişkisinin genel karakteriydi.
    Ashâbını eğitmek, kötülüklerden temizleyerek iyiliklerle olgunlaştırmak
    için elinden geleni yapar; dünya ve âhiret saâdetleri için gayret ederdi.
    Onlara olan sevgi ve samimiyetine halel gelmemesi için “bana birbiriniz
    hakkında herhangi bir şey söylemeyin. Zira ben hepinizin karşısına temiz
    bir kalple çıkmak isterim” der, kimsenin kusurunu araştırmaz, kimseyi de
    hatasından dolayı yargılamazdı. Bir kimse bir hata yapıp günah işlediğinde,
    isim belirtmeden, kırıp incitmeden durumu düzeltir; aynı şekilde şüpheli
    şeylere meydan vermeyerek onların kalplerini de muhâfaza ederdi.
    Hizmetinde bulunanlara evlâdı gibi muâmele eder, “köleleriniz sizin
    kardeşlerinizdir. Onlara yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin. Onlara
    köle, câriye değil; oğlum, kızım diye seslenin. Ağır bir iş vermeyin; verirseniz
    onlara yardımcı olun”; “köleleriniz hakkında Allah’tan korkun” der, onları
    her fırsatta özgürlüğe kavuşturmayı en büyük iyiliklerden biri olarak görür;
    bütün esirlerine bu şekilde davranıp her birini özgürlüğüne kavuşturarak
    ashâbına örnek olurdu.
    Çocukları sever, onları yolda oynarken gördüğünde selâm verir, bineğine
    bindirir, aralarına karışırdı. Bazen bir hizmetçi, bir câriye teklifsiz
    yanına gelir, kendisine yardım etmesini ister, o da hemen kalkıp onların
    işini görürdü. Dulların ihtiyaçlarını karşılar; yaşlı insanlara daima yardımcı
    olurdu. Medine’de yaşlılık sebebiyle bunamış bir kadın vardı. Bir gün bu
    kadın Rasûl-i Ekrem’e gelmiş, “Muhammed, seninle bir işim var” demişti.
    • 93 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Rasûl-i Ekrem de onunla beraber sokağa çıkmış, oturarak onu dinlemiş ve
    isteğini yerine getirmişti.
    Sâliha kadını dünya nimetlerinin en güzeli olarak görür, “kadınlar hakkında
    Allah’tan korkun” derdi. Bir gün çok sayıda kadın akrabası Peygamberimiz’in
    etrafına oturmuş, yüksek sesle konuşuyorlardı. Hz. Ömer içeri
    girince hepsi susmuş ve çekilmişler; Rasûlullah da bu duruma gülmüştü.
    Hz. Ömer; “Ey Allah’ın Rasûlü, Allah seni hep mütebessim kılsın, neden
    güldün?” diye sorunca, Rasûl-i Ekrem, kadınların ondan çekinip de sakınmalarına
    güldüğünü söyledi. Hz. Ömer’in “benden değil; Rasûlullah’tan
    korkun” sözü üzerine kadınlardan biri “O, senin kadar hiddetli değildir”
    demişti. Medine’ye girerken yol kenarında şarkı söyleyen küçük kız çocuklarını
    gördüğünde “Beni seviyor musunuz?” diye sormuş, “evet yâ Rasûlallah,
    seni seviyoruz” demeleri üzerine “Ben de sizleri seviyorum” demiştir.
    Rasûl-i Ekrem, “Geniş olun! Zira Yüce Allah, geniş olanı sever” der; genişliği,
    hilmi ve anlayışı ile ashâbına örnek olurdu. İnsanları, zayıflıkları,
    ihtiyaçları ve idealleri ile bütün olarak değerlendirir; yadırgayıcı, yargılayıcı
    olarak değil; anlayışlı bir yol gösterici olarak onlara muâmele ederdi. Anlamak,
    affetmek ve yol göstermek, O’nun insanlara karşı tavrının özüydü.
    “Hizmetçimi bir günde kaç defa affedeyim?” diye soran bir kimseye “yetmiş
    defa affet!” diye cevap vermiştir. Bir defasında bahçesine izinsiz girip
    de hurma toplayıp yiyen ve biraz da elbisesinin cebine koyan bir kimseyi
    azarlayarak ve elbisesini soyarak Rasûl-i Ekrem’e şikâyet eden birine; “O,
    bilmiyordu, ona öğretmeliydin; o, açtı, onu doyurmalıydın!” diyerek bahçe
    sahibine nasıl davranması gerektiğini öğretmişti.
    Çöllerde göçebe halinde yaşayan bedevî insanlar, Medine’ye geldiklerinde
    Rasûl-i Ekrem onlarla ilgilenir, kabalıklarını yadırgamazdı. Bir defasında
    yolda giderken bir bedevî gelmiş, Rasûl-i Ekrem’in hırkasını arkadan
    çekerek “Muhammed! Yanındaki Allah’ın malından bana ver” demişti.
    Çekilen hırkası boynunda iz yapmış, Peygamberimiz bu haliyle dönmüş,
    tebessüm ederek arkadaşlarına “evet, istediğini verin” demişti.
    Rasûlullah (s.a.s.), Hz. Âişe’nin ifadesiyle hiçbir zaman şahsî intikam
    peşinde koşmamıştı. Kötülüklere iyilikle mukabelede bulunurdu. O,
    her zaman kerem sahibi, yüce gönüllü idi. Hayatı boyunca O’na tuzaklar
    Kur’anmünâfıklar, yahûdiler ve müşrikler de onun kerem ve şefkatinden
    • 94 •
    Ahmed Kalkan
    nasiplerini almışlardı. Hayatını anlatan eserlerde, O’nun, münâfıkların reisi
    Abdullah bin Übeyy vefat ettiğinde gömleğini kefen olarak ona verdiğini,
    olanca entrikalarına karşılık yahûdilere olan güzel ve âdil muâmelesini ve
    de onca mücadelenin neticesinde Mekke’ye girdiğinde orada müşriklere
    “gidiniz, hepiniz özgürsünüz” diyerek “Bugün sizi kınamak yok, Allah sizleri
    affetsin. O, merhametlilerin en merhametlisidir”147 âyetiyle hitap etmiş
    olduğunu; kendisini taşlayıp horlayanlar için; canına kastedip kendisiyle
    savaşanlar için Yüce Allah’a; “Allah’ım, onları affet, çünkü onlar bilmiyorlar”
    şeklinde duâ ettiğini okuduğumuzda “(Ey Muhammed) Sen af yolunu tut,
    bağışla, iyiliği emret, cahillere de aldırma”148 âyetinin hayata konabileceğini
    ve yine Rasûl-i Ekrem’in “Rabbim, bana intikam alacak gücüme rağmen
    düşmanlarımı affetmemi, benimle ilişkisini kesenle görüşmemi ve beni mahrum
    bırakana vermemi emretti” sözünün hakikatini daha iyi anlayabiliyoruz.
    Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “... Allah’ın rahmeti ile onlara yumuşak
    davrandın. Kaba, katı yürekli olsaydın, zaten etrafından dağılıp giderlerdi.
    Öyleyse onları affet, bağışlanmaları için duâ et ve işlerinde onlara danış.
    Kararını verdiğinde de artık Allah’a tevekkül et. Zira O, kendisine tevekkül
    edenleri sever.”149 Âyette ifade edilen Allah’ın rahmetinden kaynaklanan
    “yumuşaklığın” ve gerçekten eşsiz bir şekilde insanların küçüğüyle büyüğüyle;
    kadınıyla erkeğiyle, fakiriyle zenginiyle O’nun etrafında sevgiden bir
    tek vücut haline gelmelerinin sırrını merak eden için, namazı uzun tutup
    da cemaatten bazılarını usandıran sahâbisini “namaz kıldırırken fazla uzun
    tutma. Cemaatte yaşlı olan, hasta olan vardır” diyerek uyaran ya da “nice
    zaman olur, uzunca bir namaz kılayım, diye namaza başlarım da, ağlayan
    bir çocuk sesi işittiğimde, arkamda namaz kılan annesinin şefkat duygularını
    bildiğimden, namazı kısa tutarım” diyen peygamberi düşünmek yeterlidir.
    Naz ve nimet içinde büyüdüğü halde, müslüman olması sebebiyle ailesi
    tarafından dışlanıp fakr u zarûrete dûçar kalan Mus’ab bin Umeyr’i yırtık-
    pırtık elbiseler içinde gördüğünde gözyaşları akıtarak onun bu fedâkârlığına
    saygı gösteren; Câbir bin Abdullah’ın ifadesiyle, kendisinden bir şey
    istenildiğinde asla “hayır!” demeyen, kapısına gelenleri boş çevirmediğin-
    147 12/Yusuf, 92
    148 7/A’râf, 199
    149 3/Âl-i İmrân, 159
    • 95 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    den nice geceler ailesi ile birlikte aç yatan, elinde kalmış bir miktar parayı
    verecek bir fakir bulamadığında, o parayı alıp evine gidip yatmaktan utanıp
    da mescidde yatan ve sabahleyin bir fakir bulunup da o parayla ihtiyacı karşılandığında
    Allah’a hamd edip evine giden... evet, bu örneklerde ve benzeri
    yüzlerce örnekte Rasûlullah’ın eşsiz ahlâkını görmek mümkündür.
    Hz. Peygamber, hediyeleşmeyi tavsiye eder, bunun sevgiyi arttırıp
    dostlukları pekiştireceğini söylerdi. Sadaka kabul etmemesine rağmen hediye
    kabul eder ve daha güzeli ile hediyelere karşılık verirdi. Varını yoğunu
    çevresindeki yoksul, ihtiyaç sahibi kimselerle paylaşır; verecek bir şeyi
    olmadığında da güzel sözler ile gönüllerini doyururdu. Gelir kaynaklarını,
    ailesinin geçimi için ayırdığı bir kısmı müstesnâ, fakirlere dağıtılacak şekilde
    düzenlemiştir. Cimrilik ve kötü huyun mü’minde bulunmayacağını söyler,
    insanların durumunu düzeltmek için elindeki tüm imkânları seferber
    ederdi. Bazen ödünç aldığı bir şeyi fazlasıyla geri öder; bazen satın aldığına
    anlaştıkları fiyatın fazlasını verir, bazen de ihtiyaç sahibi olduğunu anladığı
    bir kimseden bir şey satın alır, sonra da onu ona hediye ederdi.
    İbn Abbas’ın deyimiyle O, hayırlı işlerde rüzgârdan daha fazla cömerttir.
    Dostu Ebû Zer’e fakirleri sevmeyi ve onlara yakın olmayı tavsiye etmiş,
    sevgili eşi Hz. Âişe’ye de “Ey Âişe! Hiçbir zaman muhtaç birini kapından
    boş çevirme, verebileceğin yarım bir hurma da olsa ver. Ey Âişe! Fakirleri
    sev, yakınına al ki Allah da kıyâmet gününde seni yakınına alsın” diye
    nasihat etmişti. Yüce Allah’tan, gerçek zenginlik olarak tanımladığı “gönül
    zenginliği” isterdi.
    Ashâbının en fakir ve yoksul olanları, bir de devamlı eğitim-öğretimle
    meşgul olduklarından geçim sıkıntısı çekenleri, Ashâb-ı Suffe olarak tanınırlardı.
    Zira genelde mescidde kalırlar; Hz. Peygamber’in yanından ayrılmazlardı.
    Rasûl-i Ekrem, her şeyini onlarla paylaşır, yemeğini onlarla yerdi.
    Büyük bir kazanı vardı. Yemek onda pişirilir ve beraberce yenilirdi. Onlar,
    O’nun daimî misafirleriydi. Bütün mü’minler de öyle. “Allah’a ve âhiret gününe
    iman eden kimse, misafirine ikram etsin” diyerek “yemeğini, bıçağın
    deve hörgücüne gelmesinden daha çabuk ikram edildiği eve hayrın geleceğini”
    ve “misafiri kapıya kadar geçirmenin sünnetin bir parçası olduğunu”
    söylerdi.
    • 96 •
    Ahmed Kalkan
    Yetimlere bakmanın, şefkat göstermenin üstünlüğünden bahseder, dul
    ve miskinlere bakmanın Allah yolunda savaşmak veya gündüz oruç tutup
    gece namaz kılmak gibi olduğunu söylerdi. Ebû Zer’e bir gece yürürlerken
    “Ebû Zer! Şu Uhud dağı altın olsa da bana verilse, borcum için ayıracağım
    müstesnâ, bir dirheminin bile yanımda üç gün kalmasını istemem” demiştir.
    Rasûl-i Ekrem, yağan yağmur tanelerinde Allah’la olan ahdi görür, “her
    bir canlıya yapılan iyiliğin sevap olduğunu” söylerdi. Sırtı karnına yapışmış
    bir deveye rastladığında sahibine; “bu dilsiz hayvanlar hakkında Allah’tan
    korkun; onlara güzelce binin, onları güzelce doyurun” demiştir. Yine bir
    defasında: “Otu bol bir yerde yolculuk ederseniz, devenize yerden nasibini
    verin. Eğer kurak bir bölgede yolculuk ederseniz, oradan süratle geçin. Eğer
    geceleyin bir yerde konaklarsanız, sakın yol kenarında konaklamayın, zira
    yol, geceleyin hayvanların gidip geldiği, böceklerin yuvalandığı yerdir” buyurmuşlardı.
    Canlıya canlı gibi davranır, hayata Allah’ın bir emaneti olarak
    bakardı.
    Rasûl-i Ekrem, yüksek sesle konuşmaz, arkadaşlarının yanında ayaklarını
    uzatmazdı. Ashâbından Ebû Said el-Hudrî’nin ifadesiyle “bâkire
    kızlardan daha hayâlı idi, hoşlanıp hoşlanmadıkları yüzünden anlaşılırdı.”
    Ağızlarının içi görülecek şekilde kahkaha ile gülmezdi. Hayânın, imanın
    bir parçası olduğunu beyan ile bir defasında “hayâ imandandır ve hayâlı
    olan kişi cennettedir. Hayâsızlık kalbin katılığındandır. Kalbi katı olan ise
    cehennemdedir” buyurmuşlardı.
    Yine bir defasında Hz. Âişe’ye “cezasını ben çekecek bile olsam, hiç kimsenin
    kabahati hakkında konuşmak istemem” demişlerdi. Asla kaba ifadeler
    kullanmaz, hayâ duygusunu davranışların kontrol mekanizması olarak görürdü.
    “Utanmadıktan sonra dilediğini yap!” sözü Peygamberlerin ortak
    sözü olup bunun en güzel ifadesi değil midir? O’nun hayâsı ve utangaçlığı,
    O’nu, soyutlanmaya, pasifleşmeye sevk etmez; yapması gerekenin ardında
    bırakmazdı. Zaten O’nun hayatı, Mekke’de yaşadıklarıyla, Medine’de
    yaşadıklarıyla, bütünüyle şükrün ve sabrın; Allah’a derin bir bağlılığın ve
    tevekkülün; azim ve sebatkârlığın ve nihâyeteşsiz bir cesâretin en somut
    örnekleri ile doludur.
    Dinî, tebliğ süreci incelendiğinde sözlerin ifadeden âciz kalacağı bir
    manzara ile karşılaşılır. Derin bir huşû ile sarsılmaz bir iman ve azim ile...
    • 97 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Bu gerçeği ifade için, kendisine yapılan her türlü teklife karşılık olarak verdiği
    şu tarihî cevabın yeterli olacağını düşünüyoruz: “Güneşi sağ elime; ayı
    da sol elime koysalar ben, yine de dâvamdan vazgeçmem!” Hz. Ali der ki:
    “Bedir’de savaş bütün şiddetiyle devam ederken bazen biz Rasûlullah’ın arkasına
    sığınırdık. En cesurumuz O idi. Düşman saflarına en yakın yerde O
    bulunurdu.”
    Hayâsı, cesaretine gölge olmadığı gibi, ciddiyet ve vakarı da neşe ve tebessümüne
    engel olmazdı. Allah ile beraberliği sıcak ve canlı muâşeretine
    perde olmazdı. Abdullah bin Hâris, Rasûlullah’tan daha hoş ve mütebessim
    bir kimse görmediğini söylerdi. Ashâbıyla şakalaşır ve onlarla beraber
    gülerdi. Küçük kuşunun ölümüne üzülen Enes’in küçük kardeşine: “Ebû
    Umeyr! Nuheyr’e (küçük serçe) ne oldu?” diye soracak kadar çevresiyle ilgiliydi.
    “Bir peygamber zırhını giydi mi artık onu çıkarmaz” diyecek kadar
    sebatkâr; “Allah’ın hizmetçileri sefâhat içinde yaşamazlar” diyecek kadar da
    fedâkârdı.
    Karamsarlık, O’nun kalbinde bir yer bulamaz, imanı ve samimiyeti
    ile hayatın her ânında, her türlü şart altında sorumluluk bilinciyle hareket
    ederdi. Kıyâmetin kopması esnâsında bile eldeki fidanın dikilmesini
    tavsiye edecek kadar “hayır” ve “sorumluluk” anlayışına sahipti. Vefatına
    sebep olacak hastalığı ağırlaştığı için Hz. Ebû Bekir’i imamlığa geçirmiş,
    biraz iyileşip de odasının kapısından saf saf huşû ile namaz kılan ashâbını
    gördüğünde Allah’a hamd etmişti. Vefatı esnâsında, hazırlatıp Üsâme bin
    Zeyd’i kumandan tâyin ettiği son ordusu sefere hazır halde şehrin dışında
    bekliyordu. Belki bu ordu, O’nun yeryüzüne diktiği son fidanıydı.
    Hayatı boyunca insanlar için tek üstünlük ve fazilet ölçüsü olarak “takvâ”
    ya başvurmuş, “üstünlük ancak takvâ iledir” diyerek her türlü emâneti
    ehli olana tevdî etmişti. Bu evrensel ilke Hz. Üsâme’nin kumandanlığında
    ne güzel parıldıyordu.
    Hz. Hatice’nin oğlu Hind bin Hâle, Rasûl-i Ekrem’i bize şöyle tanıtır:
    “Rasûlullah’ın hüzün ve tefekkür içinde olmadığı bir an yoktu. Devamlı tefekkür
    ederdi. O’nun için rahat yoktu. Çoğu zaman sükût eder, gereksiz
    yere konuşmazdı. Söze başlayınca mağrur ve kibirli kimseler gibi dudak
    ucuyla konuşmaz, kelimeleri gâyetgüzel telaffuz ederdi. Güzel konuşurdu.
    Sözleri, hakkı bâtıldan ayırırdı. Ne fazla, ne de eksik, gerektiği kadar ko•
    98 •
    Ahmed Kalkan
    nuşurdu. Sert ve kaba bir insan değildi. Başkalarını hiçbir zaman hor ve
    hakir görmezdi. Nimet az bile olsa, ona büyük değer verir, asla nankörlük
    etmez, onu hiçbir şekilde kötülemezdi. Yiyecek ve içecekleri ne över ne de
    kötülerdi. Dünya için ve dünyada kendisini ilgilendiren işler için asla öfkelenmezdi.
    Fakat hakka tecâvüz söz konusu olduğunda hakkı sahibine iâde
    etmedikçe ve haksızı gereğince cezalandırmadıkça öfkesi dinmezdi. Kendisine
    ait bir şey için asla kızmaz ve intikam almazdı. Bir şeye işaret ettiğinde
    parmağıyla değil; bütün eliyle işaret eder, bir şeye hayret ettiğinde elini ters
    çevirirdi. Konuşurken ellerini birleştirir ve sağ elinin ayasını sol elinin baş
    parmağının iç tarafına vururdu. Öfkelendiğinde hemen vazgeçer ve bunun
    için büyük gayret sarf ederdi. Sevindiği zaman gözlerini yumardı. En fazla
    güldüğünde tebessüm eder, gülümsediğinde de dişleri dolu taneleri gibi gözükürdü.
    Kahkaha ile gülmezdi...”
    Rasûl-i Ekrem, ilk İlâhî vahye mazhar olduğunda sevgili eşi Hz. Hatice,
    onu şu şekilde teselli etmişti: “Cenâb-ı Hak, hiçbir vakit seni mahcup etmeyecektir.
    Çünkü sen yakınlık bağlarına saygı gösteriyor, borçluların borcunu
    veriyor, fakirlere yardım ediyorsun. Misafirlerini ağırlıyor, doğruları
    destekliyor, yükünü taşıyamayanlara yardımcı oluyorsun.”
    Yine Hz. Âişe annemiz de Rasûl-i Ekrem hakkında şu sözleri söylüyordu:
    “Hz. Peygamber hiç kimseyi azarlamazdı. Kendisine fenalık edenlere
    fenalıkla mukabele etmezdi. Kendisine yapılan kötülüklere göz yumar, fâillerini
    bağışlardı. Bir şey hakkında iki şıktan birini tercih durumunda kaldığında
    günah olmamak kaydıyla kolay olanını seçerdi. Şahsına yapılan bir
    kötülüğün intikamını almaz, ancak bir kimse İlâhî emirlere isyan ettiğinde
    onu hak ettiği cezaya çarptırırdı. Rasûl-i Ekrem, hiçbir müslümanı ismiyle
    lânetlememiş; hiçbir kadın, köle, câriye, hizmetçi veya hayvanı dövmemiş
    ve hiçbir kimsenin meşrû ricâsını reddetmemiştir. Evine her girdiğinde tebessüm
    eder, arkadaşları arasında oturduğu zaman kesinlikle ayağını uzatmaz;
    sözlerini dinleyenler ezberleyecek kadar ağır ağır söylerdi.”
    Hz. Hüseyin, babasından kendisine dedesini anlatmasını istediğinde
    Hz. Ali, Rasûl-i Ekrem’i şöyle anlatmıştı: “Rasûlullah, söz ve davranışlarında
    hep mûtedil olmuş, hiçbir zaman haddi aşmamış, çirkin bir söz söylememiş,
    çirkin bir davranışta bulunmamıştır. Bunun için özel bir gayret de
    sarf etmemiştir. Çarşı ve pazarlarda çok dolaşmazdı. Kötülüğe kötülükle
    mukabele etmezdi. Affeder ve bağışlardı. Allah yolunda cihad müstesnâ,
    • 99 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    hiçbir şeye eliyle vurmamıştır. Hiçbir hizmetçisini ve hanımını dövmemiştir.
    Kendi şahsına yapılan zulümlerden intikam aldığını hiç görmedim.
    Allah’ın haramları çiğnendiğinde ise şiddetle öfkelenirdi. İki şeyden birini
    tercih etmede muhayyer bırakıldığında kolay olanı tercih ederlerdi. Evine
    girdiğinde herkes gibi elbisesini temizler, koyununu sağar ve kendi hizmetini
    kendisi görürdü.”
    “Lüzumsuz yere konuşmazdı. Müslümanları birbirine ısındıracak ve
    birbirlerinden nefret ettirmeyecek şekilde konuşurdu. Her kabilenin güzel
    hasletli insanlarına ikramda bulunur ve onları kavmine başkan tâyin
    ederdi. Halkı hatalı işler ve sözlerden sakındırır, kendisi de sakınırdı. Güzel
    yüzünü ve güzel ahlâkını kimseden esirgemezdi. Ashâbını daima arar, halka
    olup biten hâdiseleri sorardı. İyiliği över ve pekiştirir, ona güç katardı.
    Kötülüğü zemmeder ve onu zayıf düşürürdü. Her işinde îtidal üzereydi,
    ihtilâfsızdı. Müslümanların gaflete düşmesinden korkar, onları ikaz etmeyi
    ihmal etmezdi. Her halinde ibâdet ve iyiliğe hazırdı. Hakkın sınırını aşmadığı
    gibi, hakkı yerine getirmekten de geri kalmazdı. O’na yakın olanlar
    halkın en hayırlılarıydı. O’nun yanında arkadaşlarının en üstünü nasihati
    en yaygın ve kuşatıcı olanıydı. Mertebesi en yüksek olanlar da insanların
    durumunu düzeltmek için canıyla, malıyla çalışan; iyilik ve yardımı en güzel
    olanlardı.”
    “Hz. Peygamber kalkarken de otururken de hep Allah’ı zikirle meşgul
    olurdu. Bir cemaatin yanına geldiğinde üst başa geçmez, hemen meclisin
    sonuna otururdu. Ashâbına da bunu emrederdi. Kendisiyle beraber oturan
    herkese değer verirdi. Orada bulunanların her biri kendisini en itibarlı kişi
    zannederdi. Kendisiyle oturan ya da bir ihtiyacı için yanına gelen kimseye
    dönüp gidinceye kadar sabrederdi. Biri bir istekte bulunursa onu hemen
    yerine getirir; imkânı olmadığında tatlı dille bunu anlatırdı. Gönlü ve hoşgörüsü
    bütün insanlığı kuşatacak kadar genişti. Onlara şefkatli ve merhametli
    bir baba olmuştu. Hak konusunda herkes O’nun katında eşitti.
    Rasûlullah’ın meclisi bir ilim, hayâ, sabır ve emanet meclisiydi. Orada
    yüksek sesle konuşulmaz, hiç kimse ayıplanmaz ve kimsenin ayıp ve kusuru
    dışarı vurulup yayılmazdı. O meclisteki herkes eşitti. Tek üstünlük ölçüsü
    takvâ idi. Büyüklere herkes saygı gösterir; küçüklere şefkat ve merhametle
    muâmele ederdi. Fakir ve muhtaç olanları, herkes kendisine tercih eder,
    garipleri koruyup gözetirdi.” “Rasûlullah daima güler yüzlü, yumuşak huy•
    100 •
    Ahmed Kalkan
    lu, şefkat ve merhameti bol bir insandı. Sert ve kaba sözlü değildi. Orada
    burada dolaşıp durmaz, kimsenin ayıp ve kusurunu araştırmazdı. Cimri bir
    insan değildi. Hoşuna gitmeyen şeyleri görmezlikten gelirdi. Hiç kimsenin
    ümidini kırmaz, hoşlanmadığı bir söz ya da davranışı sükûtla karşılardı.
    Kendi hesabına şu üç şeyden sakınırdı: 1- İnsanlarla münâkaşa ve mücâdele
    etmekten, 2- Boş sözlerden, 3- Yararsız ve boş şeylerle, kendisini
    ilgilendirmeyen işlerle uğraşmaktan. Başkaları hesabına da şu üç şeyden
    uzak dururdu: 1- İnsanları tenkit etmekten, 2- İnsanların ayıp ve kusurlarını,
    gizli hallerini araştırmaktan, 3- İnsanlara hakaret etmekten.
    Rasûlullah konuşurken mecliste bulunanlar başlarını öne eğer, başlarına
    kuş konmuş gibi hareketsiz dururlardı. Hz. Peygamber sustuğunda
    konuşurlar, ama asla O’nun yanında tartışmazlardı. Biri konuşacak olursa,
    diğerleri o, sözünü bitirinceye kadar sessizce beklerlerdi. Hz. Peygamber,
    ilk konuşanın sözüyle son konuşanın sözünü aynı dikkatle dinler, asla bıkkınlık
    göstermezdi. Onların güldüklerine güler, onların hayret ettiklerine
    de hayret ederdi.” “Yabancıların konuşma ve sorularındaki kabalık ve sertliğe
    ashâbı da kendisi gibi davransın düşüncesiyle sabrederdi. “Bir ihtiyaç
    sahibinin muhtaç olduğu şeyi aradığını görürseniz onun bu ihtiyacını karşılayınız
    veya ona yardım ediniz” derdi. Kendini, olduğu gibi göstermeyen
    övgüleri kabul etmezdi. Hakkın sınırını aşmadıkça kimsenin sözünü kesmezdi.
    Hakkın sınırı aşıldığında ya müdâhale eder ya da kalkıp giderdi.”
    “İnsanların gönülce en cömerdi, dilce en doğrusuydu. Tabiat itibarıyla en
    yumuşak huylusu, soyca da en şereflisiydi. O’nu ansızın görenler heyecana
    kapılır, tanıma imkânına erenler ise O’nu severdi. O’ndan önce de O’ndan
    sonra da O’nun gibi mükemmel bir şahsiyet görmedim.”
    Enes bin Mâlik de der ki: “Rasûlullah’ın elinden daha yumuşak bir dibace
    veya ipekli kumaşa dokunmadım. O’nun kokusundan daha güzel bir
    koku koklamadım.”
    Rasûl-i Ekrem’in ahlâkını birazcık olsun öğrenebilmek adına tarihî tecrübe
    ve tanıklıklar içerisindeki bu küçük seyrimizin sonunda diyebiliriz ki,
    söz biter, kalem kırılır, kulaklardan kalplere sadece Yüce Allah’ın “Şânım hakkı
    için, size kendi içinizden bir Rasûl geldi ki, sıkıntıya uğramanız ona çok ağır
    geliyor; üzerinize hırs ile titriyor; mü’minlere de pek raûf, pek rahîm” 150 âyeti-
    150 9/Tevbe, 128
    • 101 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    nin eşsiz ifadesi akar. Hamd olsun âlemlerin rabbi Allah’a! Salât u selâm da
    mesajlarıyla insanlara rehber, hayatlarıyla da ışık olan kutlu elçilerine.
    - 5-7. Âyetler -
    يِّيكُْ اْلَفْتُونُ
    أَ
     بِ فَسَتُبْصُِ وَيُبْصُِونَ
    ¬ ْلُهْتَدِي نَ  نْ ضَلَّ عَنْ سَِبيلِِ وَهُوَ أَعْلَُ بِ ƒ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَُ بِ َ
    فَسَتُبْصُِ : yakında göreceksin وَيُبْصُِونَ : ve görecekler يِّيكُْ
    أَ
    ُ بِ : hanginizin الَْفْتُون : fitneye tutulmuş (tutulduğunu) إِنَّ : kesinlikle رَبَّكَ : Rabbin :هُوَ
    O أَعْلَُ : en iyi bilendir نْ ضَلَّ ƒبِ َ : kimin saptığını عَنْ سَِبيلِِ : kendi yolunda
    وَهُوَ : O أَعْلَُ : en iyi bilendir ¬ ْلُهْتَدِي نَ بِ : kimin hidâyete erdiğini
    “Yakında sen de göreceksin, onlar daHanginizde delilik olduğunu, hanginizin
    fitneye tutulup çıldırdığını; sınandığını.
    Şüphesiz Rabbin, kimlerin Kendi yolundan saptığını ve kimlerin doğru
    yolda olduğunu herkesten iyi bilir.” (68/Kalem, 5-7)
    Allah Tarafından Müşriklere Tehdit
    Bu onurlandırıcı övgüden sonra Yüce Allah, peygamberine, kendisine
    bu iğrenç iftirayı atan müşriklerle gelecekteki durumları ile ilgili güvence
    veriyor. Ayrıca müşrikleri, durumlarını ortaya çıkarmakla, bâtıl oluşlarını
    gözler önüne sermekle, apaçık sapıklıklarını herkese duyurmakla tehdit
    ediyor:
    “Yakında sen de göreceksin, onlar da
    Hanginizde delilik olduğunu, hanginizin fitneye tutulup çıldırdığını;
    sınandığını.
    • 102 •
    Ahmed Kalkan
    Şüphesiz Rabbin, kimlerin Kendi yolundan saptığını ve kimlerin doğru
    yolda olduğunu herkesten iyi bilir.” (68/Kalem, 5-7)
    Burada Yüce Allah’ın ortaya çıkarıp herkesin dikkatine sunacağına
    ilişkin peygamberine güvence verdiği yoldan çıkmış olan kişi sapıklardan
    birisidir. Veya gerçek kimliği ortaya çıkacak şekilde sınanan kimsedir. Bunların
    ikisi de konunun içeriğine yakın anlamlardır. Bu vaad, Peygamberimizin
    kişiliğine dil uzatan, ona mesnetsiz iftiralar atan müşriklere yönelik
    bir tehdit anlamına geldiği kadar Peygamber Efendimize ve beraberindeki
    müminlere de bir güvence anlamındadır. Acaba müşrikler Peygamberimiz
    için o, cinlenmiş biridir derken neyi kastediyorlardı? Büyük ihtimalle onun
    aklını kaybettiğini vurgulamak istemiyorlardı. Çünkü ortadaki realite bu
    sözü yalanlamaktadır.
    Cinlerle iletişim halinde olduğunu, onların bu garip ve olağanüstü
    sözleri ona ilham ettiklerini anlatmak istiyorlardı. Nitekim her şairin bir
    şeytanının olduğunu ve bu şeytanın güzel söz söylemede o şaire yardımcı
    olduğunu sanıyorlardı. Oysa bu anlam, Peygamber Efendimizin gerçek
    durumundan uzaktır. Kendisine vahyedilen kalıcı, doğru ve tutarlı sözlerin
    önüne yabancı bir yaklaşımdır.
    Yüce Allah’ın bu vaadi, gelecekte Peygamber Efendimizin gerçek durumu
    ile onu yalanlayanların gerçek durumlarının ortaya çıkacağına işaret
    ediyor. İçinde bulunduğu durumla kimin sınandığını ve kimin davasında
    sapık olduğunun belirleneceğini vurguluyor. Ve Yüce Allah Peygamber
    Efendimize şu güvenceyi veriyor: “Şüphesiz Rabbin, kimlerin kendi yolundan
    saptığını ve kimlerin doğru yolda olduğunu herkesten iyi bilir.” Ona
    bu güvenceyi veren, kendisine vahiy indiren Yüce Allah’tır. Ve Yüce Allah
    O’nun ve beraberindeki mü’minlerin doğru yolda olduğunu biliyor. Bu âyet
    Peygamber Efendimize gelecekle ilgili güvence verirken, düşmanlarının
    içine korku düşürüyor. Gelecek hakkında kalplerini endişenin, sıkıntının
    girdabına atıyor.
    Daha sonra Yüce Allah, Peygamberimize karşı çıkan, getirdiği hak
    içerikli davet hakkında onunla tartışan, bu amaçla mesnetsiz iftiralar atan
    müşriklerin gerçek durumlarını, gerçek düşüncelerini gözler önüne seriyor.
    İçtenlikle inanıyor görünmelerine rağmen aslında onlar sahip bulundukları
    cahiliye düşüncesine pamuk ipliği ile bağlıdırlar. Peygamberimizin
    • 103 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    onları çağırdığı inanç sisteminin bazı ilkelerinden vazgeçmesi durumunda
    kendi inanç sistemlerinin birçok ilkesinden vazgeçmeye hazırdırlar. Onlara
    karşı daha yumuşak ve daha uzlaşmacı bir tavır takınması durumunda
    uzlaşmaya, yumuşak davranmaya ve sadece meselenin dış görünümünü
    korumaya sırf zevâhiri kurtarmaya dünden razıdırlar. Çünkü onlar gerçek
    olduğuna kesinlikle inandıkları bir inanç sistemine bağlı değildirler. Onlar
    dış görünüşe önem veren, inanmaksızın sadece öyle görünmek isteyen
    kimselerdirler.
    Rabbin, kimlerin kendi yolundan saptığını (dalâlette olduğunu) ve
    kimlerin hidâyette (doğru yolda olduğunu) herkesten iyi bilir.” (68/Kalem,
    7)
    Dalâlet
    Yolunu şaşırma; kaybolma; azma; sapkınlık ve bâtıla yönelme. Ayrıca,
    helâk olmak, bâtıl şey ve unutmak mânâlarına geldiği gibi bilerek veya bilmeyerek,
    az veya çok doğru yoldan sapmak anlamlarına da gelir.
    Nitekim “dâll” ve “dalâl” hem peygamberler hem de kâfirler için kullanılmıştır:
    “(Kardeşleri) dediler ki: Yusuf ’la kardeşi babamıza bizden daha
    sevgilidir. Hâlbuki bizler birbirine bağlı bir toplumuz. Herhalde babamız
    apaçık bir hata (dalâl) içindedir.” 151 Âyette, görüldüğü gibi, hata kelimesi
    “dalâl” ile ifade edilmiştir.
    Duhâ sûresinde de peygambere hitaben; “Seni şaşırmış bulup da yol göstermedi
    mi?”152 buyurulmaktadır. Buradaki şaşırma kelimesi de Kur’ân’da
    “dâll”, yani yolunu kaybetmiş, şaşırmış demektir. Dilimizde dalâlete, sapmak,
    sapıklık ve sapkınlık denir. Dalâl, bazen gafletten ve şaşkınlıktan doğar.
    Bu münasebetle dalâl; gaflet, şaşkınlık, kaybolma ve helâk olma manalarına
    da kullanılır. Aslında dalâl, yoldan sapmak demek olduğu gibi, aklî
    sapma anlamlarında da kullanılmıştır. Biz de dalâlet ve sapkınlığı bâtıla
    düşmeyi sadece dinde; dalâl ve sapıklığı da akıl ve sözde kullanırız. Dâll
    kelimesinin çoğulu olan “dâllîn”, tam manasıyla, sapkınlar demektir.
    151 12/Yûsuf, 8
    152 93/Duhâ, 7
    • 104 •
    Ahmed Kalkan
    “Kim imanı küfürle değiştirirse şüphesiz dosdoğru yoldan sapmış olur.” 153
    “Allah’a ortak koşan kimse şüphesiz derin bir sapıklığa düşmüştür.” 154
    “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mümin kadın ve erkeğin o
    işlerinde seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasûlü’ne karşı gelirse apaçık bir
    sapıklığa düşmüş olur.” 155
    Yukarıdaki âyetler, ister mümin olsun ister kâfir, Allah’ın ve Rasûlü’nün
    emir ve teklifleri karşısında inat edip ondan deliller ve harikulâde şeyler
    istemek suretiyle Peygamber’i müşkül durumda bırakmaya çalışmalarının
    onları doğru yoldan sapmış kimseler olarak nitelendirmeye götüreceğini
    ihtar etmektedir. “İbrahim, babası Âzer’e: Sen bir takım putları ilâhlar mı
    ediniyorsun? Doğrusu ben seni ve milletini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum
    demişti.” 156
    Hâlbuki Hz. İbrahim Kur’ân ifadesiyle yumuşak, müsamahakâr, temiz
    huylu ve halîm birisidir. Fakat akîde söz konusu olunca, ne babalık kalır ne
    de evlâtlık... Dalâleti seçenlere karşı tavır budur. “...Allah, müminlere lütufta
    bulunmuştur. Hâlbuki daha önce apaçık bir (dalâl) sapıklık içindeydiler.” 157
    Daha önce, tasavvurda, itikatta, hayatî mefhumlarda, gaye ve yönelişlerde,
    âdet ve gidişatta, nizam ve prensiplerde dalâlet; sosyal ve ahlâkî yaşayışta
    da sapıklık içindeydiler. Allah, lütufta bulunarak onları, sapıklıktan
    doğru yola çıkarmıştır: “Ey Muhammed! Sana indirilen Kur’ân’a ve senden
    önce indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tâğutun
    önünde muhakeme olunmalarını isterler. Oysa onu reddetmekle emr olunmuşlardı.
    Şeytan onları derin bir sapıklıkla saptırmak ister.” 158
    İşte iman ettiğini söyleyip; Hakk’ın önünde muhakeme edilmeye çağrılınca,
    tâğutun hükmünü Hakk’ın hükmüne tercih edenler, gerçekte şirk ve
    apaçık bir sapıklık içindedirler. Şeytan da, onların, bu sapıklıklarında daha
    da derinleşmelerini ister ve nitekim çoğu zaman başarır.
    153 2/Bakara, 108
    154 4/Nisâ, 116
    155 33/Ahzâb, 36
    156 6/En'âm, 74
    157 3/Âl-i İmrân, 164
    158 4/Nisâ, 60
    • 105 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Dalâlet kelimesinden geçişli olarak türetilen “idlâl” da saptırmak anlamına
    gelir. Şöyle ki: “Onlardan bir güruh seni saptırmaya yeltenmişti. Onlar
    yalnızca kendilerini saptırırlar, sana hiçbir zarar veremezler.” 159
    Rivâyete göre Medine yerlilerinden Ta’me, bir komşusunun zırhını çalmış,
    bir un dağarcığına saklayarak getirip, bir Yahûdi’nin evine gizlemişti.
    Ta’me’yi sıkıştırdılar. O, müslüman olmasına rağmen yemin etti. Yahûdiyi
    sorguya çektiler. O da: Bunu bana Ta’me verdi dedi. Bazı Yahûdiler de
    şahitlik ettiler. Zaferoğulları Rasûlullah’a gelip Ta’me’yi beraat ettirmesini
    söylediler. Ta’me’nin yemini karşısında düşündü; arkasından yukarıdaki
    âyet indi.
    Dalâletin unutma ve yanılma anlamına geldiği de olur. Aşağıdaki âyet
    buna bir örnektir: Borç verirken yazılmasını ve şahit getirilmesini isteyen
    âyet, devamla; “Eğer iki erkek bulunamazsa rıza göstereceğiniz şahitlerden
    olmak üzere bir erkekle iki kadın gösterin ki, onlardan biri yanılırsa diğeri
    onu düzeltsin.” 160
    Görüldüğü gibi burada yanılma olarak tercüme edilen kelime Kur’ân’da
    “dalâlet”ten türeyen, “dâllet” sözcüğüdür.
    Peygamber (s.a.s.)’in hadislerinde de, sapıklığın dalâlet olarak geçtiğini
    görmek mümkündür. Bir örnek olmak üzere aşağıdaki hadisle yetinelim:
    “(Din ve ibâdetler hakkında) Sonradan uydurulan şeylerden sakınınız.
    Çünkü sonradan uydurulan her şey bid’attır. Ve her bid’at sapıklık (dalâlet)
    tır.” 161
    159 4/Nisâ, 113
    160 2/Bakara, 282
    161 Ebû Dâvûd, es-Sünne 5; Halid Erboğa, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 353
    • 106 •
    Ahmed Kalkan
    Dalâlet ve Türevleri
    ‘Dalâl veya dalâlet’ masdarları sözlükte; kaybolmak, telef olmak, şaşırmak
    ve yanılmak anlamlarına gelir.
    Somut olarak, ‘çölde seyahat ederken yolunu şaşırmak’ manasına gelse
    de asıl anlamı, bilerek veya bilmeyerek doğru yoldan az veya çok ayrılmak,
    sapmak, ya da azmak demektir. Bu mânâdan hareketle mecâzî olarak ‘dalâlet’
    akla, duyulara, gerçeğe aykırı ilkeleri benimsemek karşılığında kullanılmaktadır.
    ‘Dalâlet’ , ‘hidâyetin ve rüşd’ün zıddı olup, kasden ya da unutarak
    doğru yoldan ayrılmak demektir.
    ‘Dalâlet’in bir başka tanımı şöyle yapılabilir: Maksada ulaştıran yolu
    bulamamak, istenen sonuca götürmeyen bir yola girmek, ya da arzu edilen
    sonucu kazandıran her türlü yoldan ve metodlardan ayrılmaktır.
    ‘Dalâlet’ gerçekte, maddî ve görülen bir yoldan sapma olduğu halde,
    daha sonra din ve akıl yolundan sapmak anlamına kullanılmaya başlanmıştır.
    Bu nedenle ‘dalâlet’ daha çok dinden sapmayı, ‘dalâl’ ise akıl ve sözdeki
    sapmayı ifade eder.
    Aynı kökten gelen ‘idlâl’, dalâlete düşürmek, azdırmak, ‘mudıll’ dalâlete
    düşüren, sapıttıran, ‘dâll’, dalâlete düşen, sapan, sapmış, anlamlarına gelir.
    Dalâletin Kur’an’daki Anlamları
    Bu kelime türevleriyle birlikte Kur’ân–ı Kerim’de iki yüzü aşkın yerde
    geçmektedir. Hidâyetin ve imanın karşıtlığını, inkârcıların hidâyet karşısındaki
    durumlarını ifade etmede önemli bir Kur’an kavramıdır.
    Kur’an’da daha çok küfür ve inkârı kapsayan sapıklık olarak kullanılmaktadır.
    Ancak Kur’an dalâlet kavramını ya da türevlerini birkaç mânâda
    daha kullanmaktadır ki, bu anlamların kelimenin kök manasıyla yakın ilişkisi
    vardır.
    • 107 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    1- Saptırmak Anlamında
    ‘İdlâl’ şeklinde geçmekte ve başkasını saptırmak, doğru yoldan alıkoymak,
    gerçek yolu kaybettirmek manalarına gelmektedir. (‘Ağvâ ve sadde’
    fiileri de saptırmak manasında olup ‘idlâl’ kelimesiyle yakın ilgileri vardır.)
    Şeytan hakkında şöyle söyleniyor: “Onları mutlaka saptıracağım, muhakkak
    onları boş kuruntulara boğacağım…” 162
    Kur’an, ayrıca Firavunun ve altından buzağı yapıp İsrâiloğullarına ‘işte
    sizin ilâhınız budur’ diyen Sâmirî’nin birer saptırıcı olduğunu vurguluyor.
    163
    2- Şaşırmak Anlamında
    Bu anlam inançsızlar hakkında kullanıldığı gibi peygamberler hakkında
    da kullanılmıştır. “Seni şaşırmış (dâll) bulup ta yol göstermedik mi?”164
    âyetinde Rasûlullah’ın peygamberlikten önceki durumuna işaret edilmektedir.
    Bu dönemde Hz. Muhammed (s.a.s.) İlâhî vahy’den habersizdi, şer’î
    hükümleri ve peygamberlik görevini bilmiyordu.
    Kur’an, Peygamberimizin yaptığı tebliğle hiç bir zaman yanılmadığını
    ve sapmadığını söylemektedir.165
    3- Boşa Çıkarmak Anlamında
    Şu âyette olduğu gibi: “Dediler ki, ‘Biz yerde yok olup gittikten sonra,
    gerçekten biz mi yeni bir yaratılışta bulunacak mışız?’ Hayır, onlar Rablerine
    kavuşmayı inkâr edenlerdir.”166 Burada geçen ‘dalâl’ kelimesi yok olup
    gitmek, kaybolmak anlamındadır. Allah’a iman etmeyen, üstelik insanları
    Allah’ın yolunda alıkoymaya çalışanlar iyi amelde bulunsalar bile onların
    bütün yaptıkları boşa çıkacaktır (dalâl olacaktır).167 ‘Dalâlet’ aslında” bir
    sapmadır, yitip-kaybolmadır, bir helâk olmadır.168
    162 4/Nisâ, 119
    163 20/Tâhâ, 79, 85
    164 93/Duhâ, 7
    165 53/Necm, 2
    166 32/Secde, 10
    167 18/Kehf, 104
    168 71/Nûh,:14
    • 108 •
    Ahmed Kalkan
    4- Azap Anlamında
    Kur’an cehenemlikleri ‘dalâl’ içinde olmakla tarif etmektedir ki bu da
    onlara taddırılan azaptan başkası değildir.169
    5- Hüsran Anlamında
    Tarih boyunca İslâma ve onu tebliğ edenlere karşı hile ve tuzakları hep
    boşa çıkmıştır, bu tuzakların sahipleri yaptıklarının karşılığında hüsrana
    uğramışlardır. Kur’’n bunu bir yerde ‘dalâl’ kelimesiyle ifade ediyor.170 İki
    âyette de yine hüsran anlamında geçiyor.171
    6- Yanılmak Anlamında
    ‘Yusuf ’un kokusunu (burnumda tüter) buluyorum” diyen Hz. Ya’kub’a
    oğulları şöyle dediler: “Allah adına hayret, sen hâlâ geçmişteki yanılgındasın”
    172 Hz. Yusuf ’u çok seven babasına karşı da benzer bir yanılgıda olmak
    suçlaması yapılıyor.173 Her iki âyette de ‘dalâl’ kelimesi kullanılıyor.
    Miras taksiminde hak sahiplerine karşı haksızlık yapılmamasını ikaz
    eden âyette de aynı kelime ‘hata’ anlamında geçmektedir.174
    7- Sapkınlık Anlamında
    ‘Dalâlet’ aynı zamanda aklî sapmalar hakkında da kullanılmaktadır. Nitekim,
    dalâlet; dini olarak sapmayı ifade ediyorken, dalâl ise daha çok akıl
    yönünden sapmayı, şaşırmayı anlatır.
    ‘Dâll’, sapıtmış, şaşırmış, yoldan çıkmış; bunun çoğulu olan ‘dâllîn’ ise
    sapıtanlar, şaşırmışlar anlamındadır. “…Kim imanı küfre değişirse, artık o,
    dalâlete düşmüş (doğru yolu sapıtmış olur)”175
    169 54/Kamer, 47-48
    170 Mü’min: 40/25.
    171 12/Yûsuf, 30; 36/Yâsin, 24
    172 12/Yûsuf, 95
    173 12/Yûsuf, 8
    174 4/Nisâ 176
    175 2/Bakara, 108
    • 109 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    İster mü’min ister inkârcı olsun, ‘Allah’ın ve Rasûlünün emirlerine karşı
    gelenler sapıklığa düşerler.176 Allah’a şirk koşan müşrikler de derin bir sapıklık
    içerisindedirler.177
    Dalâlette Olanlar
    Yine Kur’an’ın ifadesine göre şu gibi kimseler de dalâlete düşmüşlerdir:
    Allah’ı, O’nun meleklerini, kitaplarını, peygamberini ve âhiret gününü
    inkâr edenler.178
    Peygamberin çağrısına kulak asmayanlar, ya da O’nunla alay edenler.179
    Kur’an’ın İlâhî bir kitap olduğunu kabul etmeyenler.180
    Kıyametin kopacağından şüphe edip bu konuda ileri geri tartışmaya
    girişenler.181
    Allah’ın haram kıldığı şeyleri helâl sayanlar, çocuklarını geçindirememe
    endişesiyle öldürenler.182
    Hüküm verirken Allah’ın hükümlerine itibar etmeyip, kendi hevalarından
    hüküm verenler.183
    Allah’ın rahmetinden ümidini kesenler.184
    Kalbinde nifak hastalığı bulunan münafıklar.185
    Kur’an’a göre ehl-i kitap da doğru yoldan sapmış kimselerdir.186
    176 33/Ahzâb 36
    177 4/Nisâ, 116
    178 4/Nisâ, 136
    179 25/Furkan, 41-42; 46/Ahkaf, 32
    180 41/Fussilet, 52; 62/Cum’a, 2
    181 42/Şûrâ, 18
    182 6/En’âm, 140
    183 6/En’âm, 56; 38/Sâd, 26
    184 7/A’râf, 179
    185 63/Münâfikun, 6
    186 5/Mâide, 60, 77
    • 110 •
    Ahmed Kalkan
    Dalâlette Olanların Özellikleri
    Allah’ın hidâyetine uymak insanın fıtratına daha uygunken, dalâleti
    tercih edenler, akıl ve duyularını yerli yerinde kullanmayıp ta sapıklığa
    düşenler ve başkalarını da saptıranlar şüphesiz zalim kimselerdir. Onlar
    akıllarını kullanıp gerçeği görecekleri yerde, hevalarına (doğru olmayan
    arzularına) uyarlar.187
    Birtakım kişiler ve kötülük odakları insanları hidâyetten uzaklaştırıp
    dalâlete düşürebilirler. İnsan yaratılışı gereği itaat etmeye de isyan etmeye
    de meyillidir. Aklını iyi kullanan, Allah’tan gelen hidâyet sebeplerini iyi anlayan,
    yani Kitabı ve Peygamberi idrak eden, Allah’ın her taraftaki âyetlerini
    düşünen kimseler doğru yolu bulurlar. Bunlardan uzak kalıp, dalâlete
    sürükleyici kişilerin peşine gidenler ise sapıtırlar.
    Kur’an’ın açıklamasına göre şeytan yardımcılarıyla birlikte insanları
    sapıklığa götürmeye çalışırlar.188 Firavun gibi cürüm (günah) işleyenler ve
    onun yanındaki mele’ sınıfı (aristokratlar) kendilerine uyanları sapıtırlar.
    Firavun, Kur’an’ın üzerinde çok durduğu tipik bir isyancı kişiliktir. Yeryüzünde
    azıp-sapmanın (tuğyânın), kibirlenmenin, cürüm işlemenin, kendi
    hevasını ilâh haline getirmenin, zulmün ve sapıtmanın en açık örneğidir.
    Kendisi sapıklıkta olduğu gibi, üzerinde hâkimiyet kurduğu kitleleri de
    kendisi gibi sapıklığa götürmenin gayretinde idi.
    Şüphesiz her devirde firavun tipli insanlar çıkabilir, kendileri dalâlette
    oldukları gibi diğer insanları da hidâyetten ayırmak için çaba gösterebilirler.
    Allah’ın âyetlerine sırt dönen bu azgınlar, kurdukları şeytanî sistemlerle,
    oynadıkları oyunlarla bu hedeflerine ulaşmaya çalışırlar. İnsanların
    kendi elleriyle yaptıkları ve kutsal saydıkları putlar ve benzeri (heykeller)
    de sapıklığa sebep olurlar.189
    187 4/Nisâ, 44; 43/Zuhruf, 40
    188 20/Tâhâ, 117-121; 25/Furkan, 29; 7/A’râf, 16-17; 4/Nisâ:, 119 vd.
    189 14/İbrâhim, 36
    • 111 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Dalâlet Önderleri
    Hidâyette olmayan, Allah’ın çizdiği çizginin dışında yaşayan ve İslamî
    ilkelere dikkat etmeyen çoğunluğa veya topluluklara uymak ta kişiyi sapıklığa
    götürebilir. İnsan için ölçü çoğunluğun ne yaptığı değil, inancın ve
    hayat anlayışının Hakk’a uygun olmasıdır.190
    İnsanları saptıran bir başka grup da, kişilerin peşine gittikleri önderleridir.
    İster dinî anlamda olsun, ister siyasî anlamda olsun; toplumum önündeki
    kişilere ‘imam’ veya ‘önder-lider-başkan’ denir. Önder konumundaki
    kişiler sapıklık üzerinde iseler, peşlerinden gidenler de onlar gibi olurlar.
    Bir önderi (imamı) körü körüne taklit veya takip etmek, onun yanlışlarını
    da kabul etme tehlikesini de beraberinde getirir. Kitleler genellikle bir liderin,
    bir önderin peşine giderler, onun izini izlerler, onun görüşlerini çoğu
    zaman kayıtsız şartsız kabul ederler. Firavun gibi düşünen önderler, peşlerine
    gelenleri tıpkı kendileri gibi dalâlete götürürler.
    Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Ümmetin hakkında en çok
    korktuğum (şey) saptırıcı imamlardır (önderlerdir).”191
    Müslüman ümmet hakkında böyle bir korku duyulursa, küfür öncülerinin192
    peşinde gidenler hakkında daha fazla endişe etmek gerekir. Çünkü
    küfür önderleri insanları -Kur’an’ın deyişiyle- ‘cehenneme çağırırlar.’193
    Allah (c.c.) bütün insanları mahşer meydanına hesap vermek üzere,
    dünyada iken peşlerine gittikleri imamlarıyla (önderleriyle) birlikte getirecektir.
    194 İnkârcılar o gün şöyle diyecekler: “Yâ Rabbi! Biz büyüklerimize ve
    imamlarımıza (yöneticilerimize) itaat etmiştik. Onlar da bizi doğru yoldan
    sapıttılar.”195 Bu saptırıcılar kendi günah yüklerini taşıdıkları gibi, saptırdıkları
    kimselerin günahlarını da taşıyacaklar. Buna karşı toplumu saptıran
    kimselere gönüllü olarak uyanların günahlarında ise bir eksilme olmayacak.
    196
    190 6/En’âm, 116-117
    191 Dârimî, Rikak: 39, Hadis no: 2755; Tirmizî
    192 9/Tevbe, 12
    193 28/Kasas, 41
    194 17/İsrâ, 71
    195 33/Ahzâb, 67; 7/A’râf, 38-39
    196 16/Nahl, 25
    • 112 •
    Ahmed Kalkan
    Dalâlete Düşme Sebepleri
    Bazı insanların hidayetten yüz çevirip dalâlete sapmalarının bir takım
    sebepleri vardır. İnsanın yetiştiği ortam, aldığı eğitim elbette önemlidir.
    Ancak insanın iradesi kendi elindedir. O dilediği yolu ve inancı seçebilir.
    Onun bâtıl ve Kur’an’ın dalâlet dediği yolları seçmesine bazı sebepler etki
    edebilir. Özellikle müslümanların dalâlete düşmelerine, dinde sonradan
    ortaya çıkan bid’atlerin rolü vardır. Bid’atler, dinî kılıfla sunulduğu için
    çoğu insan bunu anlamaz. Bid’atleri hayat haline getirenler de günün birinde
    İslâm inancının dışına çıkarlar. Din’de tefrika (ayrılık) çıkarmak ta
    sapıtmanın bir başka nedenidir. Din’de ayrılık çıkarmak, şüphesiz İslâm’ı
    kendi kafasına göre anlayıp, kendi anladığını din sanmak, diğer anlayışları
    din dışı sayıp onlara sırt dönmek, onları düşman bilmektir. Kur’an, önceki
    ümmetlerin bu hataya düştüklerini haber veriyor: “Dinlerin parçalayıp
    grup grup olanlar var ya, senin onlarla hiç bir ilişkin yoktur.” 197
    Dinlerini parçalayıp fırka fırka (parti parti) olanlar, kendi ellerinde
    olanla, yani kendi fikirleriyle, kendi anladıklarıyla, gruplarına ait üstünlüklerle,
    kendilerinin daha doğru yolda olduğu iddiasıyla övünüp durmaktadırlar.
    198
    Dinlerini parçalamanın başka bir anlamı da, dinin hükümlerinin bir
    kısmını almak, bir kısmını bırakmaktır. Böyle yapanlarla, kendi hizbinin
    (grubunun) anladığı şeyi din zannedenler arasında fark yoktur. Her biri bir
    liderin, bir önderin peşine takılır, bir grup bulur, grubunu en üstün sayar,
    diğer grubu yanlışta görür. Hatırlatmak gerekir ki mezhepli olmak, İslâm’ın
    akîdesine uygun düşünen bir gruba mensup olmak, bir grupla beraber çalışmak,
    bir hizbin prensipleriyle bir işi yapmak üzere bir araya gelmek yanlış
    değil: grupçu, mezhepçi, partici olmak hatadır ve insanı dalâlete kadar
    götürebilir.
    Bu hatadan kurtulmanın yolu Kur’an’a ve yine O’nun istediği gibi topyekûn
    sarılmaktan geçer.199 İslâm’ı, O’nun güzelliklerini, O’nun insana kazandırdıklarını,
    İslâm’a uymakla elde edilebilecek kazançları, Allah’ın vereceği
    mükâfatı (va’ad) ve vereceği cezayı (va’îd) bilmeyenler, bu gibi konu-
    197 6/En’âm, 159
    198 30/Rûm, 32
    199 3/Âl-i İmrân, 103
    • 113 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    larda cahilce hareket edenler hidâyetten saparlar.200 Bilgisizlik insanı hem
    doğru olandan ayırır hem de kişiyi belli konularda taassup sahibi yapar.
    Kişinin bilmediğini bilmemesi ise daha büyük bir kayıptır. Böyleleri kendi
    hevâlarına uyarlar, bildikleri az şey üzerinde inatla dururlar, sapıklıkta olsalar
    bile kendilerini kolay düzeltemezler.
    Elde edilen bilginin yanlış kullanılması da insanı dalâlete düşürebilir.
    İlim, insanlara gerçeği göstermesi ve hakikate ulaşmasında bir ışık olması
    gerekirken; insanlar bilgiyi gereğince kullanmıyor. Hatta çoğu zaman Allah’tan
    gelen hidâyet, yani İslâm’ın ilkeleri bilimsel gerçeklere ters diye iddia
    edilmekte, böylece onlardan yüz çevirilmekte. Günümüzde bilim son
    derece gelişmiş olmasına rağmen insanlığın çoğu Kur’an’ın dalâlet dediği
    çizgidedir.
    Kimileri de insanlara hükmetmek, onların sırtından geçinmek, ya da
    başka amaçlar için din’den öğrendiği bilgileri yanlış yerde ve kendi çıkarı
    için kullanır, hem kendi sapar hem de başkalarını saptırır.
    İnsanın kalbinden ‘Âhiret’ inancı kaybolduğu an, o derin bir sapıklığa
    düşer. Âhiret inancı şüphesiz insana hayat gerçeğini öğreten en önemli bilgidir.
    201
    Lehve’l hadis’e (boş, işe yaramaz, insanı Allah’tan ve O’na itaatten uzaklaştıran
    her türlü söz ve meşguliyete) müşteri olanlar da hidâyetten uzaklaşırlar.
    202 Bu gibi sözler ve uğraşılar kişiye bir fayda sağlamaz ama onu Allah’tan
    ve kulluk görevlerinden uzaklaştırır, onu dalâlete düşürür.
    Dalâletin Sonuçları
    Dalâlete düşenlerin kalpleri kasvetlidir (katıdır). Onların kalpleri fıtrî
    özelliklerini yitirmiş, Hidâyete kapalı, şirke, küfre, şüpheye ve sapıklığa
    açıktır. Öyle kalplere hikmeti ve hidâyeti anlatmak zordur.203 “Allah, kime
    hidâyet verirse onun kalbini İslâm’a açar. Kimi de saptırmak isterse onun da
    kalbini göğe yükseliyormuş gibi daraltır, sıkar…”204
    200 6/En’âm, 144; 22/Hacc, 8-9
    201 34/Sebe’, 8
    202 31/Lokman, 6
    203 7/A’râf, 179; 13/Ra’d, 30-31 vd.
    204 5/Maide, 13
    • 114 •
    Ahmed Kalkan
    Dalâlette olanların kalpleri daykdır, darlık/sıkıntı içindedir. Dalâlette
    olmanın, hidâyeti bırakıp da dalâleti satın almanın205 âhiretteki cezası elbette
    Cehennem’dir.206
    Görüldüğü gibi dalâlet, doğru yoldan, Allah’ın yolundan ayrılıp başka
    yollara sapmak, bâtıl dinleri kabul etmek, Allah’ın emrine aykırı yaşamaktır.
    Bu sıfat inkârcıların ve müşriklerin bir sıfatıdır. Bu kavram, onların hidâyetten
    ayrılarak yanlış yola girdiklerini, çıkmaz bir sokağa saptıklarını,
    gerçeğe aykırı hareket ettiklerini, kendilerini kurtuluşa götürmeyecek bir
    tercih yaptıklarını en güzel bir biçimde ortaya koymaktadır.
    Allah’ın dâvetine kulak asmayıp, O’nun âyetlerini inkâr edenler, kendilerini
    maksada götürecek yolu kaybedip, azabı ve tükenişi kazandıracak
    olan sapıklığı alırlar. Dalâlete düşmek bir anlamda azmak, haddi aşmaktır.
    Böyle yapanlar Hakk’ın karşısına çıkmış ve kendi aleyhlerine azap kazanmış
    olurlar.
    İnsanları Allah’ın dininden yüz çevirtip sapıklık yollarına sürükleyecek
    kişiler, sistemler ve araçlar günümüzde çok daha fazladır. Bugün bir sürü
    siyasî sistem, hayat felsefesi, akımlar ve çalışmalar insanları dalâlete davet
    etmektedir. Eğitim ve medya araçları dalâleti daha geniş kitlelere ulaştırmaktadır.
    Mü’minler, İslâm’ın dalâlet (sapıklık) dediği hayat anlayışlarını davranış
    ve fikirleri iyi tanımalı ve kendilerini iki dünyada da kurtaracak İslâmî
    kimliklerini korumalılar.
    Her namazda okuduğumuz ve Fatiha Sûresinde yer alan şu duayı pratik
    hayatta da gerçekleştirmek gerekir: “Yâ Rabbi! Bizi dosdoğru yola ilet;
    kendilerine nimet verdiklerinin yoluna; gazaba uğrayanların ve dâllîn olanların
    (sapıtmışların) yoluna değil.” 207 İnsanlar mizâç itibariyle birbirlerinden
    farklı oldukları gibi, kavrama ve öğrenme kabiliyetleri yönünden de
    oldukça farklıdırlar: Bir insanın aklı ile tespit ettiği ve “tek kurtuluş yolu”
    olarak sunduğu teorileri, diğer bir insan; tamamen “saçma” olarak nitelendirebilir.
    Hatta insanın aklî muhakemesini işletmeyip, hakikati bulmada,
    205 2/Bakara, 16
    206 26/Şuarâ, /91-97; 17/İsrâ, 97 vd.
    207 1/Fâtiha, 6-7; Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yay., s. 121-126
    • 115 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    iyiyi ve kötüyü birbirinden ayırmada gaflete düşmesi de mümkündür. Bütün
    bu ihtimaller olmasaydı, aklı ile hareket eden ve “hakikati bulduğunu”
    ileri süren herkese inanmamız gerekirdi. Hâlbuki görünen odur ki, herkes
    kendi aklını beğenmekte, tespit ettiğini ileri sürdüğü doğruların dışında
    kalan her şeyi reddetmektedir. Dolayısıyla sırât-ı mustakîmin (doğru yolun
    ve hakikatin) ölçüsü insan aklı olamaz. İşte bu noktada karşımıza hidayet
    ve dalâlet kavramları çıkmaktadır. Allah Teâlâ; Hz. Âdem’i ve Hz. Havva’yı
    yeryüzüne indirdiği zaman şöyle buyurmuştu: “Hepiniz oradan inin. Sonra
    size benden bir hüdâ gelir de; kim Benim hüdâma tâbi olursa, artık onlara
    hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun (üzüntülü) olacak değildirler.” 208
    Yeryüzünde insan için iki yol vardır. Birincisi: Allahû Teâla’ya iman etmek
    ve hayatını İslâm’a göre düzenlemek (hidayete tâbi olmak). İkincisi:
    Hevâ ve heveslere tâbi olup, dalâlet üzere yaşamak!.. Bu iki yolun dışında
    üçüncü bir yoldan söz etmek mümkün değildir.
    Arapça’da dalâl kelimesi; yolunu kaybetmek, doğru yoldan çıkmak ve
    insanı talep ettiği noktadan mahrum bırakmak gibi mânâlara gelir. Dalâlete
    düşene dâll, dalâlete düşürene mudıll, dalâlete düşürmeye, azdırmaya da
    idlâl denilir.209 Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de, yaratılışı inkâr edenlerin iddiası
    izah edilirken “dalelnâ” kelimesi (kaybolmak mânâsında) kullanılmıştır:
    “Dediler ki; ‘Biz yerde çürüyüp kaybolduğumuz (dalelnâ) vakit mi, gerçekten
    yeni bir yaratılışla mı yaratılacağız?’ Evet, onlar Rablerine kavuşmayı inkâr
    edicidirler.”210 Yine başka bir ayet-i kerimede, yoldan çıkarmak, azdırmak
    mânâsında (adleltüm) kullanılmıştır: “(Rabbin) Onları da, Allah’tan gayri
    taptıklarını da (mahşerde) bir araya toplayıp: ‘Siz mi şu kullarımı saptırdınız
    (adleltüm), yoksa kendileri mi yollarını sapıttılar’ diyeceği gün (görürsün ki)
    onlar (şöyle) demişlerdir: ‘Seni tenzih ederiz. Seni bırakıp da başka veliler
    edinmek bize yakışmaz. Fakat sen gerek onlara, gerek atalarına geçimlik verdin
    de, zikri (şeriata tâbi olmayı) unuttular ve helâk (e mahkûm) bir kavim
    (topluluk) oldular.” 211
    208 2/Bakara, 38
    209 Râğıb el-Isfahani, el-Müfredat fi Garibi'l Kur'ân, İst. 1986, Kahraman Yay., s. 440. Ayrıca, Ömer Nasûhi
    Bilmen, Kur'ân-ı Kerîm'in Türkçe Meal-i Âlîsi ve Tefsiri, İst. 1963, c. II, s. 11; Seyyid Şerif Cürcani, et-
    Tarifat, İst. ty. Kaynak Yay., s.137
    210 32/Secde, 10
    211 25/Furkan, 17-18
    • 116 •
    Ahmed Kalkan
    Dalâlete düşmenin birçok sebebi vardır. Dünyevî ihtirasa kapılmak ve
    âhireti unutmak, her türlü felâketin başlangıcıdır. Tâğutî güçlere itaat etmek
    ve onların ideolojilerine tâbi olmak, dalâleti satın almaktır. Nitekim
    Kur’ân-ı Kerim’de: “O gün yüzleri ateşte evrilip-çevrilirken: ‘Eyvah bize! Keşke
    Allah’a itaat etseydik; peygambere itaat etseydik’ diyeceklerdir. (Onlara
    tâbi olanlar da o gün) ‘Ey Rabbimiz! Hakikat biz reislerimize (liderlerimize)
    ve büyüklerimize uyduk. Onlar da bizi yoldan saptırdılar (fe edallûne’s-sebiylâ)’
    diyeceklerdir. Ey Rabbimiz! Onlara (liderlerimize ve büyüklerimize)
    azaptan iki katını ver. Onları büyük bir lâ’netle rahmetinden kov!” 212 buyurulmuş
    ve tuğyan eden güçlere itaatin getireceği manzara çizilmiştir.
    Kelime-i Şehadeti ikrar ve tasdik eden her mü’min; Allahû Teâlâ’nın
    sınırlarını çizdiği şeriata tâbi olmak durumundadır. Zira sırat-ı mustakîm
    (dosdoğru yol) budur. Malûm olduğu üzere; namaz ibadetini edâ edereken
    mutlaka Fatiha sûresini okuruz. Bu sûreyi okurken: “Yalnız sana ibadet
    (kulluk) ederiz. Yalnız senden yardım dileriz. Bizi doğru yola, kendilerine
    ni’met verdiklerinin yoluna kavuştur. Gazaba uğrayanlarınkine, dalâlette
    olanlarınkine değil!” diye yalvarır ve “âmin” deriz. Şimdi Muhammed Ali
    Sabunî’nin Ahkâm Tefsiri isimli eserinden velâ’d-dâllîn ibaresinin mânâsını
    öğrenelim: “Dâllîn’den (sapıklardan) kasıt hıristiyanlardır. Nitekim
    Cenâb-ı Hak: “De ki: ‘Ey Kitap ehli! Dininizde haksız yere haddi aşmayın.
    Bundan evvel hakikaten hem kendileri sapmış hem birçoğunu saptırmış ve
    (hâlâ da) doğru yoldan ayrılıp sapa gelmiş bir kavmin hevâ ve (heve)sine
    uymayın.” 213 emri ile bize bunu bildirmektedir. İmam Fahruddin-i Razi,
    konuyla ilgili görüşünü şöyle ifade eder: Müfessirlerin bazısı gazaba uğrayanlardan
    maksadın; görünür amellerinde hata yapan her şahıs, sapıklardan
    muradın da, itikadında hata yapan herkes olduğu görüşünü tercih
    etmektedirler. Çünkü gazâba uğrayanları yahûdilere, sapıkları da hıristiyanlara
    tahsis etmek esasa aykırıdır. Çünkü Allah Teâlâ’yı inkâr etme, O’na
    bazı şahıs ve güçleri ortak etmek din olarak hıristiyanlıktan ve yahûdilikten
    daha çirkin, dolayısıyla onlardan korunmak daha evlâdır. Alûsî, Fahruddin
    Râzi’nin bu görüşünü reddederek şöyle diyor: “Gazaba uğrayanlar” ile
    “sapıklar” sözlerinden açık olarak yahûdi ve hıristiyanların kasdedildiği,
    sahih hadisle rivayet edilmiştir. Bu rivayet varken, buna aykırı bir görüşe
    dönülemez. İmam Kurtubi ise şöyle demektedir: Müfessirlerin birçoğuna
    212 33/Ahzab; 66-68
    213 5/Maide, 77
    • 117 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    göre “gazaba uğrayanlar” ile yahûdilere, “sapıklar” ile de hıristiyanlara işaret
    edildiği, Hatem oğlu Adiyy’in müslüman oluşu sırasındaki hadiste tefsir
    edilmiştir. Ebû Hayyan’ın bu hadisle ilgili görüşü şöyledir: Eğer hadis-i
    şerif ’in Rasûl-i Ekrem (sav)’den nakli sahih ise, ona dönmek (onunla amel
    etmek) farz olur. Bana göre; Fahruddin-i Râzi’nin görüşü, hadisi reddetmek
    anlamını taşımaz. Aksine onun hükmünü genelleştirerek, yahûdilik, hıristiyanlık
    ve diğer tüm İslâm dışı inançları içine alan bir ifade ile bütün kâfir
    ve münafıkları âyetin şümûlüne almıştır.214
    Şurası muhakkaktır ki, hidâyetten ayrılan bir kimse, mutlaka dalâlete
    düşmüştür. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de: “Artık hakdan (ayrıldıktan) sonra
    sapıklıktan başka ne kalır?” (Fe mâzâ ba’del-hakkı illâ’d-dalâl) 215 buyurulmuştur.
    Mesele bu açıdan ele alındığı zaman dalâlete düşmenin, neleri beraberinde
    getireceği kolayca anlaşılır.
    İnsanın sadece aklî melekelerini kullanarak dalâletten kurtulması
    mümkün değildir. Vahye tâbi olmayan kimse hidâyet nimetine kavuşamaz.
    Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de, Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)’e hitaben: “İşte biz sana da
    böylece emrimizden bir ruh vahyettik. Hâlbuki (vahiyden evvel) kitap nedir,
    iman nedir, sen bilmezdin. Fakat onu biz bir nur yaptık. Bununla kullarımızdan
    kime dilersek, ona hidayet veririz. Şüphesiz ki sen, doğru bir yolun
    rehberliğini yapıyorsun” 216 buyurulmuştur. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) vahiy gelmeden
    önce, kitabın ve imanın mahiyetini bilmeyişi, mücerred aklın (bu
    noktada) sınırını çizmektedir. Bu sebeple akıl, vahyi kavramak için bir vasıtadır.
    Bu incelik unutulmamalıdır. Aklı putlaştıranlar, dalâlete düşerler.217
    Hidâyet
    Hidâyet, doğru yolu bulma, açıklama, ilham etme, muvaffak kılma anlamlarına
    gelmektedir. Terim olarak hidâyet; küfür, şirk ve sapıklıklardan
    kurtularak, İslâm’ın aydınlık yoluna girmektir. Hidâyet, lütuf ile olan rehberlik
    demektir. Allah Teâlâ’nın, lütuf ve keremiyle, kuluna sonu hayır ve
    mutluluk olacak isteklerinin yollarını göstermesi veya yola götürüp muradına
    erdirmesidir. Sadece yolunu ve sebeplerini göstermeye irşâd; neticeye
    214 Muhammed Ali Sâbûni, Ahkâm Tefsiri, Şamil Yay., c. I, sh. 22-23
    215 10/Yûnus, 32
    216 42/Şûrâ, 52
    217 Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler ve Kavramlar, İnkılap Yay., s. 109-113
    • 118 •
    Ahmed Kalkan
    erişinceye kadar yola götürmeye de tevfîk denir. Hidâyette istenen, hayra
    ulaştırmaktır. Meselâ, hırsıza yol göstermeye hidâyet denmez. Hidâyeti
    buldurmaya “ihtidâ” veya “hüdâ” denmektedir. Allah’ın güzel isimlerinden
    biri de “el-Hâdî”, yani hidâyet veren, hidâyete erdirendir.
    Allah, hâdîdir; yani kendisini tanıma yollarını kullarına gösterip tanıtan,
    onları Rubûbiyetini ikrar edici kılan, necat (kurtuluş) yolunu gösterip
    açıklayan, her yaratığın bekası ve varlığını sürdürmesi için gerekli olan cihetlere
    yönelten zattır. Bundan fazla olarak, kullarından dilediğini tevhid
    nuruyla müşerref kılar, istediğini dosdoğru yola hidâyet eder. Ayrıca bütün
    diğer yaratıkları faydalarına olan yöne sevk eder, rızık arama yollarını, zararlardan
    sakınmalarını ilham eder. İmam Gazali, bu ikinci nevi hidâyete
    bazı örnekler verir: Yeni doğan yavruya memeyi tutmasını, civcive çıkar
    çıkmaz daneleri toplamasını, arıya yuvasını altıgen şeklinde yapmasını
    vb. gibi her canlı için en uygun şartı ilham eder. Hidâyetin zıddı dalâlettir.
    Dalâlet; sapmak, şaşmak, karanlıkta kalmak, bocalamak ve kaosa yenik
    düşmek anlamlarına gelir. Dalâlet, doğru yoldan bile bile veya iğfale kapılarak
    sapmaktır. “İhdinâ” kelimesinin Türkçeye çevrildiğinde en uygun
    tabir: “bize hidâyet et” ifadesidir. Merhum Elmalılı’nın açıklamasına göre:
    “İhdinâ” kelimesini “göster” diye tercüme etsek, götürmek kalır. “Götür”
    deyince, letâfet kalır ve hiç biri tam anlamı ifade etmez. En uygunu Türkçeye
    de yerleşmiş olduğu şekliyle “bize hidâyet et” ifadesidir. Yani hidâyet, tek
    kelimeyle tam olarak tercüme edilemez.
    Çölün ortasında yolunu şaşırıp kaybeden bir kimseyle, bir rehber yardımıyla
    gideceği yeri, yönü rahatça tayin edip bulan kimse bir değildir. Bu
    bakımdan hidâyetin tam karşısına da şaşırmışlık, sapmışlık anlamına gelen
    “dalâlet” kavramının yerleştirildiği görülür. Çünkü her şey kendi zıddına
    nispetle daha gerçek mânâ ifade eder. O halde, insanı hayat çölünde ya da
    yolunda doğru istikamete götürecek, sapmalardan koruyacak yön tayin
    edici kılavuz nedir? Elbette ki Allah’ın hidâyeti (yol göstermesi)dir. “De ki:
    Hidâyet/doğru yola kılavuzluk; ancak Allah’ın hidâyetidir.”218; Yolun doğrusunu
    göstermek Allah’a aittir. Yolun eğri olanı da vardır. Allah dileseydi hepinizi
    hidâyete iletirdi.” 219
    218 6/En'âm, 71
    219 16/Nahl, 9
    • 119 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Hidâyet, bir yolu göstermek ve o yolda sebatı sağlamada yardımcı olmaktır.
    Yalnız göstermek, dinin anladığı mânâda hidâyeti ifade etmez.
    Gösterilen yolda sebata yardım etmek de vahyin hidâyetinin bir parçasıdır.
    O yüzden daha çok hidâyete ermiş insanların okuduğu Fâtiha sûresi 5.
    âyetindeki “ihdinâ” kelimesine, bazı müfessirler; “bize verdiğin hidâyette
    sebatımızı nasib et” anlamı vermişlerdir.
    Kur’an’da Hidâyet
    Hidâyet, Kur’an’ın en önemli kavramlarından birisi olmakla beraber,
    aynı zamanda zıddı olan dalâletle birlikte Kur’an’da en çok zikredilen kelimelerdendir.
    Hidâyet kelimesinin kökü olan “Hdy” kelimesi ve türevleri
    Kur’an’da 317 yerde geçer.220 Hidâyetin zıddı olan dalâlet kelimesinin kökü
    220 A- Hidâyet Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler:
    a. Hidâyet, Allah'tan korkanlar içindir: Bakara, 150.
    b. Hidâyeti Allah Verir: Bakara, 213, 272; A'raf, 30, 43; Nahl, 9; Sebe', 50; Müddessir, 55-56; İnsan, 29-30;
    Tekvir, 29.
    c. Allah, Kâfirlere ve Münâfıklara Hidâyet Vermez: Bakara,264; Zümer,3; Münafıkun,6
    d. Allah'ın Muradı Hidâyettir: Nisa, 26; Yunus, 25; Hadid, 9.
    e. Allah, Dilediğine Hidâyet Verir: En'am, 39; Yunus, 25; Ra'd, 27; İbrahim, 4; Nahl, 93; Hacc, 16; Nur, 35, 46;
    Kasas, 56; Fatır, 8, 22; Şura, 13; İnsan, 30.
    f. Allah, Hidâyet Ettiği Kimsenin Göğsünü İslâm İle Açar: En'am, 125; A'raf, 179.
    g. Allah Dileseydi Bütün İnsanlar İman Ederdi: Yunus, 99-100; Ra'd, 31, Nahl, 9; Secde, 13.
    h. Allah'ın Hidâyet Ettiği Kimseyi Saptıracak Yoktur: Zümer, 37.
    i. İnsana Doğru Yol Gösterilmiştir: İnsan, 3; A'la, 3; Leyl, 12-14.
    j. İnsana Hayır ve Şer Diye İki Yol Gösterilmiştir: Beled, 10; Şems, 8.
    k. Hidâyette Olanlar: Bakara, 5; Necm, 30, 32.
    l. Hidâyete Ulaşmanın Yolu: Bakara, 186.
    m. Hidâyeti Kabul Edenler, Kendileri İçin Eder: Yunus, 108; İsra, 15; Meryem, 76; Neml, 92; Zümer, 41.
    n. Allah'ın Hidâyet Verdiği Kimseler Doğru Yoldadır: İsra, 97; Kehf, 17.
    o. Allah'ın Hidâyetine Tabi Olanlar: Taha, 123; Kasas, 85; Muhammed, 17; Müddessir, 55; İnsan, 29; Tekvir,
    27-28.
    p. Hidâyet Yolu, Allah Yoludur: Şura, 53.
    q. Hidâyet İçin Dua: Fâtiha, 5-7; Bakara, 128-129; Al-i İmran, 8, 53, 193; Yusuf, 101.
    r. B- Dalâlet (Sapıklık) Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler:
    s. Allah Dilediğini Saptırır: En'am, 39; Ra'd, 27; İbrahim, 4; Nahl, 93; Fatır, 8.
    t. Allah'ın Saptırdığı Kimseyi Hiç Kimse Doğru Yola Getiremez: Nisa, 88, 143; Maide, 41, Ra'd, 33; Nahl, 37;
    İsra, 97; Kehf, 17; Hacc, 18; Nur, 40; Rum, 29; Zümer, 19, 23, 36; Casiye, 23; Zariyat, 9.
    u. Allah, Dalâlette (Sapıklıkta) Bırakmak İstediği Kimsenin Göğsünü Yukarı Çıkıyormuş Gibi Daraltır: En'am,
    125.
    v. Dalâlette Olanları Allah Bilir: Necm, 30.
    w. Peygamberin ve Mü'minlerin Yolundan Ayrılanlar: Nisa, 115; Kasas, 85.
    x. Şeytanı Dost Edinenleri, Allah Dalâlette Bırakır: A'raf, 30.
    y. Allah'ın Saptırdığı Kimseler, En Büyük Zararda Olanlardır: A'raf, 178, 186.
    z. Dalâleti (Sapıklığı) Seçen, Kendi Aleyhine Seçmiştir: Yunus, 108; İsra, 15; Neml, 92; Sebe', 50; Zümer, 41.
    aa. Dalâletten Korunmak İçin Dua: Fâtiha, 5-7.
    • 120 •
    Ahmed Kalkan
    “d-l-l” ve türevleri ise toplam 188 yerde kullanılır. Hâdî, hidâyet eden, hidâyet
    yaratan, istediğini hayırlı ve kârlı yollara muvaffak kılan anlamına gelir.
    Kur’an’a göre mutlak Hâdî, Allah’tır. Mutlak Hâdî olan Allah’ın insanlara
    olan hidâyetinin ise dört şekilde olacağı beyan edilmektedir:
    1- Hidâyetin bütün mahlûkata şâmil olması. Bu, Allah’ın onlara akıl,
    zekâ ve zarûri bazı bilgiler ihsan etmesidir. 20/Tâhâ, 50 ve 87/A’lâ, 3 âyetlerinde
    bu tür hidâyetten bahsedilir.
    2- Peygamber ve Kitaplarla insanları çağırdığı hidâyet. “Onları, buyruğumuz
    ile, insanları doğru yola götüren (yehdûne) önderler yaptık.”221 âyetinde
    olduğu gibi.
    3- Bu hidâyeti kabul eden ve doğru yolda olanlara tevfik hidâyeti, onları
    bu hidâyete muvaffak kılması. “Hidâyeti kabul edenlerin (ihtedev), Allah
    hidâyetlerini artırır.”222 “Allah, iman edenlere hidâyet etti.”223 âyetlerinde olduğu
    gibi.
    4- Âhirette cennete hidâyet edip iletmesi. “Hamd Allah’a olsun ki, bizi
    buna hidâyet etti.”224 âyetinde olduğu gibi.
    İnsan, bir başkasını, bu dört hidâyet çeşidinden sadece dâvet ve yolu tanıtmak
    sûretiyle hidâyete sevkedebilir. Hz. Peygamber’e hitaben: “Muhakkak
    ki sen, dosdoğru yola hidâyet edersin.”225 “Her millet için hidâyet eden
    (yani, dâvet eden) vardır.”226 gibi âyetlerde kasdolunan hidâyet, bu nevidendir.
    Gerekli istidatları, tevfik ve âhirette mükâfat verme şeklinde olan öbür
    hidâyet çeşitlerine ise: “Sen istediğini hidâyete erdiremezsin”227 (Hitap özellikle
    Hz. Peygamber’edir) gibi âyetler işaret eder. Allah’ın; zâlimler, kâfirler,
    fâsıklar hakkında menettiğini bildirdiği her âyette, üçüncü nevi, yani “hidâyeti
    kabul edenlere mahsus olan tevfik hidâyeti” söz konusudur. Cennete
    koymak ve âhirette mükâfat vermekten ibâret olan dördüncü kısma giren
    hidâyet ise şu gibi âyetlerdedir: “İman ettikten, Peygamber’in hak olduğuna
    221 21/Enbiyâ, 73
    222 47/Muhammed, 17
    223 2/Bakara, 213
    224 7/A'râf, 43
    225 42/Şûrâ, 52
    226 13/Ra'd, 7
    227 28/Kasas, 56
    • 121 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    şehâdet ettikten, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra inkâr eden bir
    topluluğa, Allah nasıl hidâyet eder?” 228 “Allah, zâlimler topluluğuna hidâyet
    etmez.”229 “Onların hidâyetleri sana düşmez, fakat Allah dilediğine hidâyet
    eder.” 230
    Hâdî, câhiliyye devrinde, yolları iyi bilen ve insanlara yol gösterip varacakları
    yerlere götüren kimseye denilmektedir. Kur’an, sâlih amelle hidâyet
    arasında yakın bir münasebet olduğunu açıklar. Tevbe-iman-sâlih amel üçlüsünün
    neticesinde hidâyete ulaşılmaktadır.231 Başka bir ifadeyle hidâyet,
    tevbe-iman-sâlih amelin doğal neticesidir. Hidâyete ermenin, iman ve sâlih
    amellerle olacağını şu âyette de görmekteyiz: “İman edenler ve sâlih ameller
    işleyenleri imanlarına karşılık Rableri onları hidâyete erdirir, doğru yola
    eriştirir.”232 Başka bir âyette de hidâyet ve ıslah arasında bir ilginin varlığı
    görülmekte olup şöyle buyrulmaktadır: “Onları hidâyete erdirir, doğru yola
    eriştirir ve durumlarını düzeltir.”233 Âyette doğru yola eriştirilen ve durumları
    düzeltilenler, sûrenin baş tarafında ifade edildiği gibi, iman eden ve
    sâlih amel işleyenlerdir. 234
    Hidâyet, Yön Bulmak; İman, Yönü Bulduran Kuvvet
    İnsan hayatının en önemli meselesi yön bulmaktır. İman, yönü bulduran
    kuvvettir. Ancak bulunan yönde yürüyebilmek, bizi yol problemiyle
    karşı karşıya getirir. Yönün işe yaraması, bu yönde yürümemizi sağlayacak
    yolu gerekli kılar. Bu bakımdan Kur’an, yol konusu üzerinde çok durmaktadır.
    Kur’an’da geçen sırat, sebil, tarik ve şeriat kelimelerinin hepsi -aralarında
    nüanslar olmasına rağmen- yol anlamındadır.
    Hidâyetin neticesi iman; dalâletin neticesi imansızlıktır. İnsanın kalbi,
    hem imana, hem de küfre doğru eğilmeye elverişlidir. Kalbin imanla küfürden
    birini tercih etmesi için mutlaka çekici bir sebep icabeder. Hidâyeti
    de dalâleti de ancak Allah yaratır. Yani gönüllere imanı sevdiren sebepleri
    Allah yarattığı gibi, küfür tarafını tutturan sebepleri yaratan da O’dur.
    228 3/Al-i İmran, 86
    229 2/Bakara, 258
    230 2/Bakara, 272; Suad Yıldırım, Kur'an'da Ulûhiyet, Kayıhan Y., s. 199-200
    231 20/Tâhâ, 82
    232 10/Yûnus, 9
    233 47/Muhammed, 5
    234 Ömer Dumlu, Kur'ân-ı Kerim’de Salâh Meselesi, D.İ.B. Y., s. 63-64
    • 122 •
    Ahmed Kalkan
    Kullarından istediğine hidâyet; istediğine dalâlet verir. Allah’tan başka
    insanları hidâyet ve bahtiyarlığa eriştirecek yahut dalâlet ve hüsrâna düşürecek
    hakiki bir fâil yoktur. Allah’ın hidâyet ettiğini kimse saptıramaz.
    Allah’ın saptırdığını kimse doğru yola getiremez.
    Yalnız, burada şu noktayı iyi bilmek lâzımdır ki, Allah Teâlâ’nın bir kulunda
    dalâlet yaratması, o kulun, kendi arzusu ile sapıklık yolunu tutmuş
    olmasındandır. Yoksa kul irâdesini, yeteneklerini dalâlete yöneltmedikçe
    Allah onu cebren dalâlete sevk etmez. Yani, halk tabiriyle “belâ isteyen
    belâsını; Mevlâ isteyen Mevlâ’sını bulur.” Nitekim insanlarda hidâyet ve
    iman asıldır. Dalâlet ve küfür sonradan ârız olmuştur. Cüz’î iradenin sû-i
    isti’mâlinden doğmuştur. Dalâlet ve küfür fıtrata muhâlefettir. Hastalıktır.
    235 Sağırlıktır, dilsizlik ve körlüktür.236 Küfür ve dalâlet, zarara asla uğramayacak
    bir ticareti/kazancı237 istememek ve müflis tüccar olmaktır. “Onlar
    hidâyete karşılık dalâleti satın alanlardır. Ancak, onların bu ticareti kazançlı
    olmamış ve kendileri de hidâyete erememiş, doğru yola girememişlerdir.” 238
    Kaalû Belâ denilen bezm-i elestte, yani hilkat sabahında, ruhlar meclisinde
    Allah, hepimizden ahd ve misak aldı. O’nun huzurunda doğru yola
    gideceğimize hep bir ağızdan söz verdik. Gerçi biz bu mâcerayı hatırlayamıyoruz,
    ama onu Allah, kitabında bildirmiş, bu sûretle kat’i olarak mâlum
    olmuştur. Hatırlayamamak, inkâr vesilesi olamaz. Biz üç günlük kısa hayatımızda
    bile, nice mühim ve hayatî olayları unutup duruyoruz. İşte ezelî
    iman, Allah’ın bir hidâyeti ve bu mâceranın tatlı bir hâtırası ve insanlarda
    her türlü fazilet ve ahlâk sermayesidir. Dünyaya çıkma zamanı gelince her
    ruh için cismânî ve rûhânî kuvvetlerle mücehhez bir ceset bağışlaması,
    dünyaya kitaplar indirmesi, peygamberler göndermesi, dünyada gördüğü,
    işittiği, fikren mülâhaza ettiği her hâdisede bir hikmet dersi göstererek ezelî
    iman nurunu kuvvetlendirip parlaklığını arttırması, hep Allah Teâlâ’nın kat
    kat hidâyetleridir ki, kul, hidâyet istedikçe ve hidâyete uydukça Allah’ın hidâyeti
    de daima artar durur. “...Allah size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize
    süslemiş, sindirmiştir. Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir.
    İşte doğru yolda olanlar bunlardır.” 239
    235 2/Bakara, 10
    236 2/Bakara, 18
    237 35/Fâtır, 29; 61/Saff, 10-11
    238 2/Bakara, 16
    239 49/Hucurât, 7; Ali Osman Tatlısu, Esmâü’l Hüsnâ Şerhi, Yağmur Y., s. 247-248
    • 123 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Hidâyet İsteği ve Hidâyette Devam
    Fâtiha sûresinde “ihdinâ” (bize hidâyet et)”240 diye duâ ediliyor. Dalâlette
    bulunanların hidâyet istemesi, hidâyetin meydana gelmesini istemek;
    hidâyette bulunanların hidâyet istemesi de sebat ve hidâyet mertebesinde
    yükselmeyi istemek anlamındadır. “Bizi hidâyet üzere sâbit kıl, hidâyetten
    ayırma” demektir. Şu âyette buna benzer duâ ifadesi vardır: “Ey Rabbimiz,
    bizi hidâyete ulaştırdıktan sonra, kalplerimizi saptırma.”241 Nice âlim ve âbid
    vardır ki, onun kalbine küçük bir şüphe düşmüş, böylece de Hak’tan sapmış,
    ayağı kaymış ve dosdoğru yoldan, müstakim dinden dönmüştür. Müslümanca
    bir hayat önemlidir, ama müslümanca ölmek çok daha önemlidir.
    “Başka türlü değil, sadece müslüman olarak ölün”242 Biz, her an hidâyette kalabilmek,
    doğru yoldan sapmamak için Allah’ın yardımına muhtacız. Zaten
    sûredeki tüm cümleler istimrârı (devamlılığı) ifade etmektedir. Hamdler,
    sürekli O’na; ibâdetler, tâatler, ve duâlar da kesintisiz O’nadır.
    Hidâyet, bizi hakka götüren her türlü meziyet, araç, akl-ı selim, Peygamber
    ve Kitap’tır. Müstakim yolda kalabilmemiz, kesintisiz olarak bunlara
    sahip olmakla mümkündür. Sürekli akl-ı selim sahibi olmak, vahiyle
    irtibatlı bulunmak, Peygamber’e bağlı kalmak; dosdoğru yolu bulmak kadar,
    o yolda kalmak için de önemlidir. Öte yandan müslüman daha ileriye,
    en ileriye tâliptir. Zarardan kurtulmak için, mü’minin iki günü birbirine
    denk olmamalıdır. İlmî ve amelî yönden de kendini sürekli yenilemeli, hidâyet
    yolunda mesafe kat etmeye, dosdoğru yolun en ilerisinde yer almaya
    gayret etmelidir. İşte bu duâmızla biz, Rabbimiz’den hidâyetimizin artırılmasını
    da istiyoruz. 243
    Fâtiha sûresinde “İhdinâ” diye duâ ederken, hidâyetin yalnız ve yalnız
    Allah’a ait olduğunu bildiğimizi de itiraf etmiş oluyoruz. Allah, Rasûlüne:
    “Sen sevdiklerine hidâyet veremezsin. Ancak Allah, dilediğine hidâyet verir.”
    244 buyurarak hidâyeti Rasûlünün bile veremeyeceğini bildirir.
    240 1/Fâtiha, 6
    241 3/Al-i İmran, 8
    242 2/Bakara, 132
    243 Bk. 35/Fâtır, 32
    244 28/Kasas, 56
    • 124 •
    Ahmed Kalkan
    Peygamberler ancak hidâyete vesile olurlar, insanlara yol gösterirler.
    “Muhakkak sen, sırât-ı müstakîme yol göstermektesin.”245 Rabbimiz vahiyle
    peygamberlerine yol göstermiştir. Biz de o vahyin ışığında yürüyoruz.
    Hidâyet Vermek Sadece Allah’a Ait
    Biz kimseye hidâyet veremeyiz. Ama İslâm nûruna dâvet eder, yol gösteririz.
    Gözlere nur vermek Allah’a aittir. Doktorlar nur vermiyor, veremiyor;
    sadece gözü perdelenenlerin nurunun açılmasına vesile oluyor. Hidâyet
    gönül işidir. Kişinin kafasına tabanca dayayarak iman ettiremezsiniz.
    Böylesi, hidâyete ermiş gibi görünür, ama gönülden inkâr eder. Yine, kişinin
    kafatası veya kalbi açılarak içinden iman sökülemez. İman, hidâyet bir
    gönül işidir. Gönle de yalnız onu Yaratan hâkim olur. Bizim tebliğimiz, bir
    kişinin hidâyetine sebep olursa, bu bizim için yeryüzü dolusu altına sahip
    olmaktan daha hayırlıdır. Bu, bize biraz ters gelebilir. Ama yeryüzü, insan
    için yaratılmıştır. Yeryüzünün tamamı, insanın haksız yere akıtılmış bir
    damla kanına denk olmaz. Dinimizin insana verdiği değer bu!... “Kim, bir
    cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız
    yere) bir cana kıyarsa, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı
    kurtarırsa, ihyâ ederse (hidâyetine vesile olursa) bütün insanları kurtarmış,
    ihyâ etmiş gibi olur.”246 Kur’ân-ı Kerim’de Rabbimiz haksız yere herhangi bir
    kişiyi öldürenin bütün insanları öldürmüş gibi olduğunu haber verirken247
    öldürülenin mü’min veya kâfir olmasını ayırt etmez. Medenî zannedilen
    Avrupalının, Amerikalının gözünde ise, bir varil petrol, hıristiyan olmayan
    milyarlarca insandan daha değerlidir. İşte böyleleriyle aynı safta, aynı
    zihniyet ve aynı paktta olmamak için Fâtiha sûresini okurken “gazaba uğrayanların
    ve sapıkların yoluna değil” diyoruz. 248
    “Rabbimiz, her şeye yaratılışını verip sonra hidâyet edendir.”249 “Ne zaman
    Benden bir “hüdâ” gelir de, kim Benim “hüdâ”ma uyarsa, böyleleri için
    korku yoktur, onlar üzülecek de değillerdir.”250 Yeryüzündeki hayatında insanın
    önüne iki yol açılmış bulunuyor. Bu yollardan birisi, Allah’a giden yol,
    245 42/Şûrâ, 52
    246 5/Mâide, 32
    247 5/Mâide, 32
    248 M. Toptaş, Şifâ Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 75-76
    249 20/Tâhâ, 50
    250 2/Bakara, 38
    • 125 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    diğeri ise, Allah’ın yolu dışındaki sayısız yollar. Allah, yarattığı kullarına
    karşı son derece merhametli olduğu için, insanlara sürekli olarak “hüdâ”sını
    göndermiştir. Nitekim “hidâyet” kelimesinin bir anlamı “hediye”dir. Allah’ın
    insanlara yol göstermesi, onlara hüdâsını göndermesi, bütünüyle
    O’nun hediyesidir. İnsana düşen, Allah’ın hediyesini kabul etmektir. Bu
    hediyeyi Allah, her insana doğrudan doğruya değil de, aralarından seçtiği
    elçileri vasıtasıyla gönderir. İblis, dünya hayatının geçimliliğini insan için
    yegâne amaç haline getirir. Bunun sonucunda, yalnızca tutkuları peşinde
    koşan ve yeryüzünde fesat çıkaran insanın doğru yolu bulması için Allah,
    elçilerini gönderir ve onlarla beraber Kitap indirir.
    Hidâyet İçin Kulun Çabası Gerekir
    İnsanın, saptığı yollardan ayrılıp, Allah’ın yoluna girebilmesi için,
    öncelikle böyle bir zorunluluğu duyması, yani bu yola girmek için çabalaması
    gerekir. Bu çabalama Allah uğrunda cihaddır. Böyle bir çabanın
    içinde olan, yani, ya kendi kendilerine, ya da elçilerinin çağrısıyla böyle
    bir çabanın içine giren insanlara, elçiler getirdikleri Kitab’ın âyetlerini
    okurlar. Ne ilginçtir ki, elçilere ilk inananlar, şirkin kirlerine bulaşmamış
    ve şirkin yarattığı ortamdan son derece rahatsızlık duyanlar olmuşlardır.
    Yani, Kur’an’ın deyişiyle, kulakları bütünüyle sağır, gözleri bütünüyle kör
    olmamış, bunun sonucunda kalpleri hepten kararmamış, yani, ölmemiş
    insanlardır bunlar. İnsanı öldüren, kalbi karartan günahlardır. Şirkin her
    türlü kirlerinin içine bulaşarak, karanlıklar içinde hayaller ve kuruntular
    üzerinde bir ‘bilgi’ oluşturan ve bunu gerçek bilgi sanan insanların iman
    etmesi kolay olmaz. İblis, insanlara yaptıklarını süsler, onlara vaad eder,
    içlerine kuruntular eker. “Elbette Senin kullarından belirlenmiş bir pay alacağım’
    dedi; ‘onları mutlaka saptıracağım, boş kuruntulara sokacağım ve onlara
    emredeceğim.’ (İblis) Onlara vaad eder, ümit verir.”251 İşte, şeytanın vaadine,
    verdiği ümitlere ve emirlerine bağlanıp, tutkularına kapılan insanlar
    ‘ölmüş’ insanlardır. Bunlar, fâsıktırlar, fâcirdirler...
    Elçilerin getirdiklerine inanmazlar; onları yalanlarlar, iman edenleri de
    vazgeçirmeye çalışırlar. Onların bu durumuna, Kur’ân-ı Kerim’de “çok uzak
    bir dalâl” denir.
    251 4/Nisâ, 118-120
    • 126 •
    Ahmed Kalkan
    İblisin temelde insanlar üzerinde bir hükmü yoktur. O sadece vaad
    eder; kuruntular ve ümitler verir. Ona uyanlar, aslında tutkularına, arzularına,
    hevâlarına uyanlardır. Böyleleri, kurdukları dünyalarını sürdürebilmek
    için birtakım putlar icat ederler. Bu putlar, bazı şekiller olabildiği
    gibi, özellikle günümüzde çok yaygın olduğu biçimiyle, aldatıcı birtakım
    “bilgi”ler, eğlenceler, şarkılar, sporcular, bilim, teknik, sosyal bilgiler, ilerleme,
    eğitim, medeniyet, kültür, çağdaşlık gibi kelimeler de olabilir. Bunlar,
    Allah’la ilişki koparılarak değerlendirildiğinde; Allah’ın yolundan sapmış,
    tutkularına köle olmuş insanların, başkalarını da saptırmak için icat ettikleri
    putlara dönüşür. 252
    Öte yandan, şirkin yol açtığı ortamdan memnun olmayan ve çıkış yolu
    arayan insanlar dalâl içinde olmalarına rağmen, elçilerin okuduğu âyetlerle,
    kalplerindeki kirleri gidermeye girişirler, tezkiyeye başlarlar. Bu şekilde
    arınmaya koyularak hüdâya tabi olmak isteyenlerin bu çabasına “ihtidâ”
    denilir. (İhtidâ etmediği halde, böyle görünen dönmeler vardır. Sabataycılar
    da denilen bu dönmeler -avdetîler- 2. Meşrûtiyet döneminde ve T.C.’de
    etkin faâliyetlerde bulunmuşlar, Osmanlı’nın ve müslümanların başını çok
    ağrıtmışlardır. Özellikle Selanik, dönmeleriyle meşhur idi. Hâlâ Hâriciye’de
    (Dış İşleri Bakanlığı ve T.C.’nin dış temsilciliklerinde) ve medyada dönmelerin
    ciddi etkinlikleri vardır.) İhtidânın başlangıcı elçilere ve Allah’tan
    getirdiklerine inanmak ve okudukları âyetlerle kalplerini arıtma uğraşısı
    içine girmektir. “Eğer sizin iman ettiğiniz gibi iman ettilerse, şüphe yok, ihtidâ
    etmişlerdir.”253 “Eğer müslüman olup teslim olmuşlarsa, şüphe yok, ihtidâ
    etmişlerdir.”254 Beri taraftan, elçilerin çağrılarına kulak vermeyip uzak bir
    dalâl içinde olanların peşinden gidenlerin, kendilerini dalâlete sürükleyenlere
    karşı tavırları şöyle anlatılır: “Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün,
    “keşke” derler, Allah’a itaat etseydik, Rasûl’e itaat etseydik! Rabbimiz, doğrusu
    biz efendilerimize, beylerimize ve büyüklerimize itaat ettik de, onlar yolu
    saptırdılar.” 255
    Kalplerini arıtanlar; Allah’a yapışır, Rasûllerin öğretilerine kulak verir
    ve bu öğretiler üzerinde gitmeye, hayatlarını sürdürmeye çalışırlarsa, Allah
    da onların hidâyetini artırır, onları sırât-ı müstakîmde sâbitleştirir. “Allah,
    252 Bk. 14/İbrahim, 35-36; 25/Furkan, 17-18
    253 2/Bakara, 137
    254 3/Âl-i İmran, 20
    255 33/Ahzab, 66-67) (Ayrıca bk. 7/A'raf, 38-39
    • 127 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    İhtidâ edenlerin hidâyetlerini artırdı ve onlara takvâlarını verdi.”256 İhtidâlarında
    sâbit olup, imanlarından dönmeyenler ve sâlih amellerde bulunanların
    sonunda kalpleri de hidâyete erer. Kalp hidâyete erince, insan bütünüyle
    hüdâya ulaşmış, yani artık tam anlamıyla hidâyet bulmuş demektir. “Kim
    Allah’a iman ederse, Allah kalbini hidâyete erdirir.”257 Allah’ın hidâyete erdirdiği
    insanlar, yine İblis’in iğvâlarına kapılıp dalâlete düşebilirler. Dalâlet,
    doğru yoldan her türlü sapmayı içine alır; İster bilerek, ister bilmeyerek,
    ister unutarak, ister kasten olsun. Sırât-ı müstakîmde olmamak veya sırât-ı
    müstakîmi bilmemek de dalâlettir.
    Kur’an, hidâyetin Allah’ın elinde olduğunu, Allah’ın hidâyet vermediğine
    kimsenin hidâyet veremeyeceğini, eğer Allah dileseydi herkesin hidâyet
    üzere olacağını söylemektedir.258 Kişinin bâtıl yolu bırakıp, hidâyete yönelmesi,
    Cenâb-ı Hakk’ın dilemesi ve yardımı ile olur. “De ki: Ey insanlar, size
    Rabbiniz tarafından bir hak geldi. Kim ihtidâ eder, doğru yola giderse, kendi
    lehine doğru yola gitmiş olur. Kim de dalâlet içinde olursa, saparsa; kendi
    aleyhine sapmış olur. Ben üzerinize vekil değilim.”259 “Allah kimi saptırırsa,
    artık onu hidâyete, doğru yola sevk edecek hiçbir kimse bulunmaz.” 260
    Hidâyet, öncelikle Allah’tandır ve tek hidâyet edici O’dur. Fakat Rasûller
    Allah’ın hidâyetiyle hidâyet edici, yani insanları Allah’ın yoluna yönelticidirler.
    Bu yönelişi tam bir hidâyet üzerinde oluşa çevirmek yine Allah’ın
    elindedir. Peygamber ne kadar isterse istesin, insanlara hidâyet veremez.
    Allah’ın izniyle insanlar hidâyete erer veya sapıklıkta devam eder. Aynı şekilde
    İblis de insanlara vesvese vererek, emrederek, kuruntular ve ümitler
    içinde yürüterek onları dalâlete çağırır. Ama yine, insanı sapıklığa iten Allah’tır;
    yani, nihai belirleyici O’dur.
    İnsansa iradesini kullanarak sapar; yani Allah, İblisin vaadlerine kanarak,
    tutkularına esir olan insanları, kendileri istedikleri ve o yöne yöneldikleri
    için saptırır. İnsanları doğruya yönelten, yani hidâyete götüren imamlar
    olarak Rasûller göndermesi, temelde yine Allah’ın hidâyet etmesi olduğu
    gibi, İblisle de saptırması, yine Allah’ın saptırmasıdır; yani, Allah insanın
    256 47/Muhammed, 17
    257 64/Teğâbün, 11
    258 Örnek olarak bk. 6/En'am, 149; 16/Nahl, 9, 93; 7/A'râf, 30; 13/Ra'd, 31; 4/Nisâ, 88; 28/Kasas, 56; 42/Şûrâ,
    52; 18/Kehf, 17; 39/Zümer, 37; 2/Bakara, 142, 213, 272; 10/Yûnus, 25; 14/İbrahim, 4...
    259 10/Yûnus, 108
    260 13/Ra'd, 33
    • 128 •
    Ahmed Kalkan
    gerek hidâyete ermesi, gerekse sapması için gerekli her türlü şartı yaratır;
    sonra, hidâyete ermeğe çabalayan insanları hidâyete ulaştırır; sapıklıkta ısrar
    edenleri de kendi hallerine bırakır:
    “Onları (elçileri) emrimizle hidâyete götüren imamlar kıldık.” 261
    “Muhakkak sen, sırât-ı müstakîme ihtidâ ettirirsin.”262 Buna karşılık;
    “Muhakkak sen, sevdiğine hidâyet edemezsin. Ancak Allah dilediğine hidâyet
    eder.”263
    “Sen, görmüyorlarsa, körlere hidâyet mi vereceksin?” 264
    “Yeryüzündekilerin çoğuna itaat edersen, seni Allah’ın yolundan saptırırlar.”
    265
    Dalâlet, “an” harf-i cerriyle kullanıldığında “yitmek, yok olup gitmek”
    anlamlarına gelir. Kâfirlerin dünya hayatındaki amelleri, küfürleri, iftiraları,
    hepsi âhirette kendilerinden sıyrılıp gidecektir. Böylece onların hiçbir
    değerlerinin olmadığı anlaşılacak ve kendilerine hiçbir bakıma yarar getirmeyecek,
    tam tersine zarar verecektir. Dünya hayatında Allah’a koştukları
    eşler de, aynı şekilde kendilerinden kaybolup gidecektir: “Uydurdukları
    şeyler kendilerinden kaybolup gitti.” 266
    Kur’an’ı başından başlayarak okuyan kimsenin, Yüce Allah’tan ilk isteği
    hidâyettir. Bu isteğe cevap da, ardından verilmektedir: Hidâyeti isteyene
    “işte Kur’an!”267 denilmektedir. Dosdoğru yol, hidâyet Kur’an yoludur.
    Hidâyette Kulun Rolü
    Kur’an’ın tamamını dikkatlice okumayanlar yüzeysel bir bakış açısıyla
    kaderci bir anlayışa kapılır ve hidâyetin, kişinin hiçbir etkisi olmadan,
    tamamen Allah tarafından takdir edildiğini zannederler. Kuşkusuz Allah’a
    261 21/Enbiyâ, 73
    262 42/Şûrâ, 52
    263 28/Kasas, 56
    264 10/Yûnus, 43
    265 6/En'âm, 116
    266 6/En'âm, 24; 10/Yûnus, 30; A. Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, Kırkambar Y., s. 141-142
    267 2/Bakara, 2
    • 129 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    inanan her mü’min Allah’ın iradesinin her türlü iradenin üstünde olduğuna;
    Allah’ın dilemesinin önünde hiçbir engel bulunamayacağına kesin
    olarak inanır. İnsan da diğer yaratıklar da Allah’a muhtaçtırlar. Yaratıkların,
    kendilerinden kaynaklanan hiçbir şeyi yoktur. Organları da, fiilleri de,
    yararlandığı şeylerin hepsi de Allah tarafından yaratılmıştır. Hidâyeti de
    veren O’dur. Ancak, hidâyeti dileyen bir kimseye Allah engel olur ve onu
    sapıklıkta kalmaya zorlar mı? Ya da hidâyeti bulmak istemeyeni Allah zorla
    hidâyete sürükler mi? Daha açık bir ifade ile, Yüce Allah, kulları arasında
    ayırım yaparak kimilerini kayırır ve kimilerini cezâlandırmak için başka
    şeylere yönelir mi?
    Allah’ın dilemesinin önünde hiçbir engel olamayacağına kesin olarak
    inanan mü’min, durup dururken Allah’ın, kulları arasında bir ayırım yapmadığına;
    O’nun âdil olduğuna da kesin olarak inanır. “Kim yararlı iş işlerse
    kendi lehinedir; kim de kötülük işlerse kendi aleyhinedir. Rabbin, kullara
    karşı zâlim değildir.”268 “Bu, yaptığınızın karşılığıdır. Yoksa Allah, kullara asla
    zulmetmez.” 269
    Aslında Allah, hidâyeti, bir bakıma yaratılışla iç içe ve her bir canlıya
    kendisine özgü bir tarzda vermiştir. “O, her şeyi ölçüyle yapıp, yol göstermiştir.”
    270 Böylece her canlının kendine has yolda ilerlemesiyle, kâinatın
    sistemi bozulmadan devam etmektedir. İnsana gelince, o diğer canlılardan
    daha farklı bir konumdadır. Çünkü Allah, ona bir değil; iki yol göstermiş
    ve onu irâde hürriyeti içerisinde imtihan etmek istemiştir: “Biz ona eğri ve
    doğru iki yol göstermedik mi?” 271
    Böyle geniş bir serbestliğe sahip olan insan soyunun, doğru yolu çeşitli
    sebeplerle bulanık görmesi ya da yolunu şaşırması tehlikesine karşı -ki bu,
    insanlık tarihi boyunca sürekli vuku bulmuştur.- Allah sürekli elçiler göndererek
    kendi doğru yolunu, yönünü insanlığa göstermiştir. İnsanlar ise
    elçilerle gelen bu yol pusulasına karşı olan tavırlarına göre; ya doğru yolda,
    ya da yanlış/eğri yolda hayatlarını tüketmektedirler.
    268 41/Fussılet, 46
    269 3/Âl-i İmran, 82
    270 87/A'lâ, 3
    271 90/Beled, 10
    • 130 •
    Ahmed Kalkan
    Bu durum, yeryüzü sisteminin Allah tarafından alabora edilip ortadan
    kaldırılacağı ve yerine bu dünyadaki yol tercihinin cevabını oluşturan yeni
    bir düzen oturtulacağı Kıyâmet saatine kadar da devam edecektir. Çünkü
    Allah insanları bu konuda serbest bırakmıştır. Aksi takdirde insanın diğer
    varlıklarla farkı kalmazdı. “Bize düşen, yalnızca yol göstermektir.” 272
    Hidâyet Türleri
    İnsanda üç çeşit hidâyet vardır. Bunlardan birincisi içgüdüdür. Hayatının
    ilk safhasında sadece içgüdüler ona kılavuzluk eder. İkinci safhada beş
    duyu devreye girer. Ancak içgüdü hidâyeti de devam eder ve içgüdü yanıldığında
    duyuların hidâyeti onları düzeltir. Üçüncü hidâyet ise, muhakeme,
    yani akıl hidâyetidir. Akıl, içgüdülerle duyuların yanılgılarını düzeltir ve
    onlara hakemlik yapar. İnsanı diğer hayvanlardan ayıran, bu hidâyete sahip
    olmasıdır. Acaba akıl hidâyeti yanıldığında hangi hidâyet insana kılavuzluk
    eder? Akıl da yanılabilir. Çünkü akıl, insana kılavuzluk ederken ilk iki hidâyetin
    topladıkları malzemeyi kullanır. Bu sebeple eksik malzeme her zaman
    için sözkonusu olabilir ve akıl hidâyeti yanılabilir. Ayrıca insan; sevgi, kin
    ve nefret gibi duyulara da sahiptir ve aklın muhakemesine bunlar olumsuz
    etkilerde bulunabilirler. İşte bu sırada, yanılmaz ve mutlak doğru olan hidâyet
    gündeme gelir ki o da “vahiy”dir. Fâtiha sûresinde, kulun Allah’tan
    istediği hidâyet, işte budur. 273
    Kur’an’ın bizden istediği, peygamberlerin kişiliğinde örnekleşen hidâyeti
    izlememizdir. Peygamberler ve onların tebliğatı hidâyettir.274 Peygamberlerde
    örnekleşen hidâyeti elde etmenin bir niyet ve gayret ürünü olduğu
    da Kur’an tarafından beyan ediliyor. 275
    Cihad ve Tebliğ; Başkasının Hidâyeti İçin Çalışmak
    Hidâyeti bulup o yolda yürüyen insanın, başkalarına bu hidâyeti ulaştırmak
    istememesi, elinde bulunan imkân ve fırsatları değerlendirmemesi,
    bir insanlık suçudur, büyük bir cinâyettir. Komşumuzun evi yanarken, yan-
    272 92/Leyl, 2; Kur'an Okulu 2, Hanif Y. s. 92
    273 Sait Şimşek, Fâtiha Sûresi ve Türkçe Namaz, Beyan Y., s. 56 vd.
    274 21/Enbiyâ, 73; 17/İsrâ, 9; 2/Bakara, 185; 3/Âl-i İmran, 41, 138; 5/Mâide, 44, 46; 6/En'âm, 91, 154; 7/A'râf,
    154; 10/Yûnus, 57...
    275 29/Ankebût, 69
    • 131 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    gını söndürme gücümüz olduğu halde seyirci kalmak ne ise; hatta ondan
    da daha kötüdür, cehenneme aday inanç ve yaşayışlara tepkisiz ve pasif bir
    seyirci kalmak. Hidâyete dâvet etmediğimiz yakınlarımız ve ilişkide olduğumuz
    insanlar, yarın yakamıza yapışıp bizden dâvâcı olabilirler endişesi
    ile, başkalarına mesajı ulaştırmaya çalışmak zorundayız. 276
    İslâm’ın hidâyet yolunu gizleyip açıklamayanlar, Kur’an’da şöyle uyarılır:
    “İndirdiğimiz delilleri ve hidâyeti, biz insanlara Kitapta açıkladıktan sonra
    onları gizleyenlere, işte onlara, Allah lânet eder. Hem de bütün lânet edebilenler
    lânetler. Ancak, tevbe edip kendilerini düzelten ve Allah’ın indirdiğini
    açıklayanlar müstesnâ. İşte onların tevbelerini kabul ederim. Ben, tevbeleri
    çokça kabul eden ve çok merhamet edenim.” 277
    Hidâyet İçin Gerekli Şartlar, Hidâyete Lâyık Olmak
    Kimlerin doğru yolu bulduğu, kimlerin de yolu kaybedip şaşıranlar
    olduğu sorusu, bizim için önemli olmalıdır. Cevabını âyetlerden bulalım:
    “Allah, insanların bir bölümünü doğru yoluna eriştirdi. Fakat bir kısmı da
    şaşırmışlığı/sapkınlığı hak etti. Çünkü bunlar, saptırıcıları Allah’tan başka
    veli edinmişler ve kendilerini doğru yolu bulmuş sanmışlardı.”278
    Bu âyette dikkati çeken nazik bir nokta var; o da, insanların bulundukları
    yolun doğru ya da eğriliği hakkında yanılabilecekleridir. Bu konuda yegâne
    ölçünün Allah tarafından belirlendiği, dolayısıyla ancak Allah’a; yani
    O’nun indirdiklerine uymakla bu problemi çözebilecekleri gerçeğidir. Buna
    da, tahmin etmekle değil; görüp duyduklarını, bildiklerini tahkik ederek,
    doğruyu, güzeli arayıp tâbi olmakla ulaşılabileceğini Rabbimiz bildiriyor:
    “Sözü dinleyip de en güzeline uyanlar, işte onlar Allah’ın kendisine yol gösterdiği
    kimselerdir ve onlar, temiz akıl sahipleridir.”279
    Bir de bunun karşıtına bakalım: “Onlar sadece zanna ve nefislerinin arzusuna,
    canlarının istediğine uyarlar; oysa, andolsun ki onlara Rablerinden
    hidâyet edici, yol gösterici gelmiştir.”280
    276 Bk. 33/Ahzâb, 67
    277 2/Bakara, 159-160
    278 7/A'râf, 30
    279 39/Zümer, 18
    280 53/Necm, 23
    • 132 •
    Ahmed Kalkan
    “Hevâ ve hevesini ilâh edinen, bir ilim üzerine (bilgisi olduğu halde) Allah’ın
    dalâlette, şaşkınlıkta bıraktığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünü
    perdelediği kimseyi gördün mü? Artık onu Allah’tan başka kim yola getirebilir?
    Siz, yine de öğüt alıp düşünmüyor musunuz?” 281
    Buna karşılık, Allah’ın hidâyet verdiği kimseler de şunlardır: “Allah,
    kendi rızâsını gözetenleri onunla (Kur’an’la) kurtuluş yollarına ulaştırır. Onları
    izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve yol gösterir.”282 “Bunlar, namaz
    kılan, zekât veren ve âhirete de tam olarak iman eden mü’minlere yol gösterici
    kılavuz ve müjdedir.”283 “İman edenleri ve sâlih amel işleyenleri, imanlarına
    karşılık Rableri doğru yola eriştirir.”284 “Güven, iman edip imanlarına zulüm
    katmayanlarındır. İşte onlar, hidâyete eren, doğru yolu bulanlardır.”285 Dikkat
    edilecek olursa, Allah’ın hidâyeti insana içten bir güç olarak verilmesine
    karşılık ilk adım insan tarafından atılmalıdır. Bu tercihe göre Allah, insanı
    fert ve toplum olarak denemekte, sonuçta ona yol göstermekte, ya da
    şaşkınlık içinde bırakmaktadır. Burada hidâyet üzerinde ve sapıklık içinde;
    daha doğrusu hidâyete lâyık olup olmama hakkındaki bilgilerimizi özetleyecek
    olursak, sapıklık nedenlerini şöyle sıralayabiliriz:
    Allah’ın bazı kimselere hidâyeti nasip etmemesinin sebeplerinin başında
    zulüm gelir. Kur’an, birçok âyetinde “Allah zâlimlere hidâyet nasip
    etmez.” diyor.286 Saptırıcıları veli/dost edindiği halde, kendini doğru yolda
    sanmak;287 hevâ ve hevesine uymak, zevklerine göre yaşamak;288 Allah’ı
    zikirden, anmak, hatırlamak ve düşünmekten yüzçevirmek;289 dünya hayatından
    başka bir beklentisi olmamak;290 babalarını, atalarını üzerinde
    bulduğu dini ve din anlayışını körü körüne sürdürmek;291 zâlimlerden ve
    nankörlerden olmak;292 iman edip peygamberlerin hak olduğuna şâhit ol-
    281 45/Câsiye, 23
    282 5/Mâide, 16
    283 27/Neml, 2
    284 10/Yûnus, 9
    285 6/En'âm, 82
    286 Bk. 3/Âl-i İmran, 86; 5/Mâide 51; 6/En'âm, 144; 9/Tevbe, 19, 109; 28/Kasas, 50; 46/Ahkaf, 10; 61/Saff, 7;
    62/Cum'a, 5
    287 7/A'râf, 30
    288 45/Câsiye, 23
    289 59/Haşr, 19
    290 2/Bakara, 200
    291 2/Bakara, 170
    292 3/Âl-i İmran, 86
    • 133 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    duktan ve kendilerine belgeler geldikten sonra inkâr etmek.293 Hidâyetin
    önündeki engellerden biri de nankörlüktür. 294
    Fısk (fâsıklık, yani bozuk, rezil yaşayış) da hidâyete erişmeyi engeller.295
    Kur’an, yalancılık ve israfın da hidâyete ulaşmayı engellediğini beyan ediyor.
    296 Şeytana tâbi olmak,297 Peygamber’in yolundan ayrılıp başka yollara
    uymak,298 Allah’tan korkup çekineceğine başka varlıklardan korkup çekinmek,
    299 bütün bunlar hidâyetin engellerindendir.
    Bunlara mukabil hidâyete ermek için gerekli şartlar da şunlardır: Sözü
    dinleyip en güzeline, en doğrusuna uymak,300 Allah’ın rızâsını gözetmek,301
    Allah’tan gelenleri bir ücret istemeden insanlara duyurmak,302 işlediği hata
    ve günahlardan dönmek, tevbe etmek,303 Kur’an okumak, Allah’ın âyetlerine
    uymak,304 iman edip imanına zulüm katmamak,305 sâlih amel işlemek,
    namaz kılmak, zekât vermek,306 hidâyete yönelmiş olmak,307 Allah’tan başkasından
    korkmamak,308 yalnızca Allah’a teslim olmak,309 düşünmek, ibret
    almak. 310
    Dünyaya geldikten sonra kendi güzel arzularıyla ezelî imanlarında sâbit
    kalabilmek ve onu kuvvetlendirip nûrunu arttırmak bir kul için dünyada,
    âhirette verilen nimetlerin en büyüğü ve en kıymetlisidir. Çünkü iman her
    hayrın köküdür. İman olan kalpte her hayır bulunur. Dünya ve âhiretin
    mutluluğu da ancak imanla meydana gelir. Bu kimseler, hakkı tanır, hakka
    saygı gösterir. Hak söze boyun eğer. Haksızlığa ve zulme tahammül etmez.
    293 3/Âl-i İmran, 86
    294 Bk. 5/Mâide, 67; 9/Tevbe, 37; 16/Nahl, 107; 39/Zümer, 3
    295 bk. 5/Mâide, 108; 61/Saff, 5; 63/Münâfıkun, 6
    296 bk. 39/Zümer, 3; 40/Mü’min, 28
    297 22/Hacc, 4
    298 4/Nisâ, 115
    299 2/Bakara, 150
    300 39/Zümer, 18
    301 92/Leyl, 19-20
    302 36/Yâsin, 21
    303 20/Tâhâ, 82; 122
    304 2/Bakara, 150; 4/Nisâ, 174-175
    305 6/En'âm, 82
    306 27/Neml, 2
    307 47/Muhammed, 17; 42/Şûrâ, 13
    308 2/Bakara, 150
    309 3/Âl-i İmran, 20
    310 20/Tâhâ, 128; 10/Yûnus, 43-44; 12/Yusuf, 111, 6/En'âm, 140
    • 134 •
    Ahmed Kalkan
    Elinde kuvvet de olsa, teşvik de görse hakkı çiğnemez. Hak ile yaşar, hak
    ile ölür. Hak’tan geldiği gibi, şaşmadan, sapmadan yine Hakk’a gider. İşte
    Allah’a karşı sözlerinin eri olan hakperest yiğitler bunlardır.
    Bir kısım insanlar da dünyaya gözlerini açar açmaz etrafında azgınları
    görür. Çevresini Allah ile ilgisi olmayanlar bürür. Onların Allah’a karşı küfran
    ve isyan hareketlerine bu da alışır. Kendi kötü arzusuyla fıtrî imanını
    terk ediverir. Kazanmak için geldiği dünyada sermayesini de kaybeder. Hak
    yolundan sapar. Hayatı, dünya yaşayışından ibâret zanneder. Bütün kuvvetiyle
    dünyaya tapar, derken bir gün cehennemi boylar. İşte Hak’tan dönen,
    dalâlet yolunu tutan, Allah’a vermiş olduğu sözünden cayan, nefsine uyan
    azgınların sonu da budur.
    Bilinmelidir ki, dünyada insanları iyiliğe çağıran hidâyet mürşitleri
    bulunduğu gibi, kötülükleri süsleyerek iyiliktir diye yutturmaya çalışan
    şeytanlar da vardır. Aramızda şeytan tabiatlı nice insanlar vardır ki, insanı
    yoldan çıkarabilirler. Buna karşı melek tabiatlı insanlar da vardır.
    Bunlar da insanın yolunu Allah’a ve rızâsına çevirirler. Bunlarla tanışıp
    beraber olabilmek Allah’ın büyük lütfu ve hidâyetidir. 311
    “Taşlara, göz takmayan Allah, katı kalplerde de hidâyeti yaratmıyor.”
    “Hidâyet, kalp gözünün açılmasıdır.”
    Hidâyet Konusunda Sünettullah
    (Allah’ın Değişmeyen Kanunu)
    “Sen onların dinlerine uymadıkça yahûdiler de hıristiyanlar da senden
    râzı olmazlar. ‘Asıl doğru yol (hüdâ), Allah’ın yoludur’ de.”312 Yüce Allah’ın
    Hz. Muhammed’i (s.a.s.) kendisiyle gönderdiği yol (İslâm) evrensel, sağlam
    ve dosdoğru olan dindir. Yol demeye elverişli gerçek yol (hidâyet) de odur.
    Onun ötesinde gerçek doğru yol (hüdâ) yoktur. “Kim kendisine doğru yol
    belli olduktan sonra Rasûl’e karşı gelir ve mü’minlerin yolundan başka bir
    yola uyarsa, onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir
    gidiş yeridir orası!” 313 Uyulması gereken hak yol, İslâm’dır. Ondan ötesi,
    terk edilmesi ve varsa sökülüp atılması gereken yoldur. Kim ondan ötesine
    311 A. Osman Tatlısu, a.g.e. s. 250
    312 2/Bakara, 120
    313 4/Nisâ, 115
    • 135 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    tutunursa zarar eder. Allah o kimseyi terk ettiği gibi, yardımını da ondan
    çeker ve o kişi zâlimlerden olur. “...Sana gelen ilimden sonra eğer onların
    arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne de bir
    yardımcı olur.” 314 “Sana gelen ilimlerden sonra onların keyiflerine uyarsan,
    o takdirde sen mutlaka zâlimlerden olursun.”315 Rasûlullah’a “ilim” diye gelen,
    Allah’ın yolu ve İslâmî emirlerden “şeriat” kıldıklarıdır. Farz-ı muhal,
    yahûdi ve hıristiyanların heveslerine uysan, o takdirde zâlimlerden olursun.
    Hitap Rasûlullah’a, maksat ümmetinedir. Bu âyette, bâtıllarında ısrarcı
    olan hevâ ve heveslerine tâbi olan bâtıl ehline korkutma ve tehdit vardır.
    Mü’minler bilmeliler ki, sağlıklı bir gerekçeyle de olsa, insanların hevâlarına
    uymak, insanları bâtıl tehlikelere düşüren ve Hak yolu terk ettiren büyük
    bir zulümdür.
    “Kimler Benim hidâyetime uyarsa, artık onlara bir korku yoktur ve onlar
    üzülmeyeceklerdir.”316 Bu âyetin tefsirinde İbn Kesir şöyle der: “Yani kendisiyle
    kitapların indirildiği, peygamberlerin gönderildiği şeye yönelenlere,
    âhiret hallerinden karşılaşacaklarında korku; dünya işlerinden kaçırdıklarına
    da üzüntü yoktur.” Allah’ın hidâyetiyle yol bulanlar, ne gelecekten
    korkarlar, ne de kaçırdıklarına üzülürler. Çünkü hidâyete tâbi olmak, onlara
    hayırları kazanma yollarını kolaylaştırır, dünya ve âhiret saâdetini vaad
    eder. İstikameti bu olana, her karşılaşacağı ve her rastladığı yahut kaybettiği
    kolaylaşır. Çünkü o bilir ki Allah, onun takipçisidir.
    “...Benden size hidâyet geldiğinde, kim Benim hidâyetime uyarsa o, sapmaz
    ve sıkıntıya düşmez. Ama kim Beni zikirden, hatırlayıp anmaktan yüz
    çevirirse, onun için dar bir geçim, sıkıntılı bir hayat vardır.”317 Hidâyetine/
    Kur’an’a tâbi olanlar hakkında Allah’ın âdeti, dünyada rahat bir yaşantıyla
    (bereketli, bol bir geçim) faydalandırmasıdır. “Erkek veya kadın, mü’min
    olarak kim sâlih/iyi amel işlerse, onu mutlaka güzel, hoş bir hayatla yaşatırız.
    Ve mükâfatlarını elbette yapmakta olduklarının en güzeli ile veririz.”318
    Allah’ın hidâyetine uyanın durumu, sâlih amel işlemekle beraber mü’minliktir.
    Yoksa Allah’ın hidâyetine tâbi olmuş sayılmaz. Onun yaşadığı “tertemiz,
    güzel hayat” ise, herhangi bir sıkıntının olmadığı bir hayattır. Çünkü
    314 2/Bakara, 120
    315 2/Bakara, 145
    316 2/Bakara, 38
    317 20/Tâhâ, 123-124
    318 16/Nahl, 97
    • 136 •
    Ahmed Kalkan
    bu, İbn Kesir’in de tefsirinde dediği gibi, hangi yönden olursa olsun, bütün
    rahatlık şekillerini kapsar. Kaldı ki, sıkıntı, Kur’an’a uyan kimsenin kendisiyle
    faydalandığı temiz yaşantıya aykırıdır. Öyle ise, “sapma”nın giderilmesi
    gibi, “sıkıntı” da ondan bu dünyada giderilmiştir. Zira, Allah’ın hidâyetine
    uyan kimse, O’nun rızâsını gözetir. Allah’ın kendisi için taksimine
    de, azımsamadan kanaat eder. Çünkü o Allah’ın kendisine bahşettiği din
    nimeti sâyesinde bahtiyardır, mutludur, rahat ve geniş bir yaşantı içindedir.
    Allah’ın, onu İslâm’la nimetlendirmesinden sonra, onun, dünyaya ve dünyanın
    geçici metâına/faydasına değil de, Allah’ın yanında olana yönelmesi,
    eline geçince terk etmeksizin ve kaybedince üzülmeksizin bu hususta hırslı
    olmaması, kesinlikle onun rahat bir yaşantı ve temiz bir hayat içinde olması
    demektir.
    Allah’ın hidâyetinden yüz çevirenler hakkındaki âdetullah geçim
    sıkıntısıdır, sıkıntılı bir hayattır. “Ama kim Beni zikirden, hatırlayıp anmaktan
    yüz çevirirse, onun için sıkıntılı bir hayat, dar bir geçim vardır.”319
    Allah’ın zikrinden maksat, O’nun Kur’an’ı ve dini İslâm’dır. Yüz çevirmekten
    maksat ise Kur’an ve İslâm’ı terk etmek, ona uymamak ve hidâyeti başkasından
    ummaktır. Allah’ın hidâyetinden yüz çeviren için, dünyada geçim
    sıkıntısı vardır. Çünkü âyette geçen “dank” kelimesi darlık ve şiddet demektir.
    Bu da dünyaya ve dünya metâının artmasına şiddetli arzu ve ihtiras,
    azalmasından korku şeklindedir. Öyle ki, iç huzuru, gönül ferahlığı diye bir
    şey yoktur. Aksine, hidâyetten, doğru yoldan saptığı için, görünüşte nimet
    içinde olsa da, dilediğini yiyip dilediğini giyse ve dilediği yerde otursa da
    göğsü dar ve sıkıntılıdır. Çünkü Allah’ın hidâyeti, kalbini imar etmedikçe
    saâdeti de rahat bir geçimi de fark edemez. Bu, dünyadaki durum.
    Âhiretteki duruma gelince, cezâ konusundaki sünnetullah, Allah’ın
    âyetlerine ve hidâyetine gözlerini yumduğu için kıyâmet günü kör olarak
    haşredilecektir. “Kim Beni zikirden, hatırlayıp anmaktan yüz çevirirse, onun
    için sıkıntılı bir hayat, dar bir geçim vardır. Kıyâmet günü, onu kör olarak
    haşrederiz.”320 Allah’ın hidâyetinden, âyetlerinden gözünü yuman, onu
    unutmuş ve terk etmiş demektir. Dünyada Allah’ın âyetlerini görmezlikten
    geldiği gibi, yaptığına uygun olarak âhirette körlük hali içinde terk edilecektir.
    Çünkü cezâ, yapılanın cinsinden olur.
    319 20/Tâhâ, 124
    320 20/Tâhâ, 124
    • 137 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Hidâyetinden (Kur’an’dan) yüz çevirene, Allah, şeytanı kendisinden
    ayrılmayan, kötü amelini süsleyen, hak yolundan alıkoyan ve ona doğru
    yolda, hidâyet üzere olduğunu telkin eden arkadaş kılar. “Kim Rahmân’ın
    zikrini görmezlikten gelirse, ona bir şeytanı saldırırız; artık o, onun arkadaşı
    olur. O şeytanlar bunları yoldan çıkardıkları halde bunlar doğru yolda olduklarını
    sanırlar.” 321
    “O cennet ehlinin kalplerinde olan haset ve kini çıkarırız. Oturdukları
    yerlerin altlarından ırmaklar akar. Şöyle derler: ‘Allah’a hamd olsun ki, bizi
    hidâyeti ile buna kavuşturdu. Eğer Allah bize hidâyet etmeseydi kendiliğimizden
    bunun yolunu bulamazdık.”322 Görülüyor ki, hidâyete, doğru yola gitmek
    için, Allah’ın bize müdâhale etmesi gerekiyor. “Hidâyeti, duâ ve niyazla
    Allah’tan isteyin. Çünkü hidâyet edici O’dur.”323 İbrahim (a.s.): “Rabbim bana
    hidâyet etmemiş olsaydı, muhakkak sapıklar topluluğundan olacaktım.”324
    der.
    Peygamberimiz’in getirdiği Kur’an’ın bizzat kendisi hidâyet olduğu
    içindir ki, onun tebliğcisi de rehber oluyor. “Gerçekten bu Kur’an, insanları
    en doğru yola hidâyet eder, rehberlik eder.”325 Peygamberimiz de rehberlik
    görevinin kendisine Allah tarafından verildiğini ifade etmiştir: “Allah, beni,
    âlemlere rahmet ve rehber olarak gönderdi.” “Allah’ın benimle gönderdiği hidâyet
    ve ilim, bol yağmura benzer. Bu yağmur bir toprağa düşer ki, onun bir
    kısmı suyu kabul eder de çayır ve bol ot yetiştirir. Bir kısmı da kurak olur.
    Suyu tutar da Allah onunla halkı faydalandırır. Ondan içerler, sulanırlar,
    ekin ekerler. Bu yağmur, başka bir çeşit toprağa da isâbet eder ki, düz ve kaypaktır.
    Ne suyu tutar, ne de çayır bitirir. Allah’ın dinini anlayıp da, Allah’ın
    benimle gönderdiğinden faydalanan ve bunu bilip başkasına bildiren kimseye
    karşı başını kaldırmayan ve Allah’ın benimle gönderdiği hidâyetini kabul etmeyen
    kimse böyledir.” 326
    321 43/Zuhruf, 36-37; A. Zeydan, İlâhî Kanunların Hikmetleri (Sünnetullah), İhtar Y., s. 44 vd.
    322 7/A'râf, 43
    323 14/İbrahim, 21
    324 6/En'âm, 77
    325 17/İsrâ, 9
    326 Buhârî, Kitabu'l-İlm 20; Müslim, Fedâil 15
    • 138 •
    Ahmed Kalkan
    “Vallahi, senin hidâyetinle (hidâyete vesile olmanla) bir tek kişiye hidâyet
    verilmesi, senin için kıymetli develerden müteşekkil sürülerden daha hayırlıdır.”
    327
    Sahâbeler, Peygamberimiz’e müracaat ederek: “Ey Allah’ın Rasûlü, Tâiflilerin
    okları bizi yaralayıp parçaladı. Aleyhlerine Allah’a bir bedduâda bulunuverseniz!”
    dediler. Rasûlullah (s.a.s.): “Allah’ım Tâiflilere hidâyet ver!”328
    buyurdular.
    Arayıp yönelmek bizden; yolu gösterip istikametimizde yardım Rabbimizdendir.
    “Bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette yollarımıza eriştireceğiz.
    Allah, şüphesiz iyi davrananlarla beraberdir.”329 “İhdinâ’s-sırâta’l müstakim:
    Bizi dosdoğru yola ilet” 330
    Allah Teâlâ, irâde-i cüz’iyyesini hidâyete, hak yola dönmek için kullanan
    ve iyi hal gösteren kullarına hidâyeti, aydınlık yolu gösterir. Bir kimse,
    hidâyeti Yüce Allah’tan istemeli ve bu hali ömür boyu korumak için, sâlih
    amel işlemelidir.
    - 8-9. Âyetler -
    وَدُّوا لوْ تدْهِنُ فَيُدْهِنُونَ ¦ فلاَ تطِعْ اْلُكَذِِّب ي نَ
    فلاَ تطِعْ : itaat etme, boyun eğme ¦ اْلُكَذِِّب ي نَ : yalanlayanlara وَدُّو : istediler
    (isterler ki) لوْ تدْهِنُ : onlara yumuşak davranıp tâviz veresin de : فيَُدْهِنُونَ
    onlar da sana tâviz versinler
    “Öyleyse yalanlayanlara boyun eğip itaat etme. Onlar istediler ki, sen
    yumuşak davranıp tâviz veresin de onlar da sana yumuşak davranıp tâviz
    versinler.” (68/Kalem, 8-9)
    327 Buhâri, Ashâbu'n-Nebî 9; Müslim, Fedâilu'l-Ashâb 34; Ebû Dâvud, İlim 10
    328 Tirmizî, Menâkıb, hadis no: 3937
    329 29/Ankebut, 69
    330 1/Fâtiha, 6
    • 139 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Onlar tıpkı ticarette olduğu gibi pazarlık yapmaya, ortak bir nokta etrafında
    uzlaşmaya çalışıyorlar. Oysa inanç ile ticaret arasında büyük fark
    vardır. İnanç sahibi bir kimse inancının hiç bir prensibinden vazgeçmez.
    Onun gözünde büyük - küçük bütün ilkeler aynı öneme sahiptir. Daha doğrusu
    inanç sisteminde büyük - küçük diye bir ayırım olmaz. İnanç sistemi,
    her bir parçası birbirini bütünleyen bölünmez bir gerçektir. İnanç sistemine
    bağlı birisi, bir prensibe uyarken, bir diğerinden asla vazgeçemez.
    İslâm ile câhiliyenin yolun ortasında, daha doğrusu herhangi bir yolda
    buluşmaları mümkün değildir. Bu durum İslâm ile her zaman ve her çağdaki
    cahiliye sistemleri arasında her zaman geçerli olan bir kuraldır. Bu kural
    dünkü cahiliye için olduğu gibi, bu günkü cahiliye içinde, yarınki cahiliye
    için de geçerlidir. İslâm ile cahiliye arasındaki uçurum aşılmaz niteliktedir.
    İkisini bir noktada buluşturmak için bu uçurumun üzerine bir köprü kurmak
    imkânsızdır. Bir şeyi paylaşmaları, iletişim kurmaları mümkün değildir.
    Aralarında sürekli bir çatışma vardır ve sonuçta uyuşmaları söz konusu
    değildir.
    Peygamber Efendimiz’in uzlaşmaya yanaşması, daha yumuşak bir tutum
    içine girmesi, tanrılarına küfretmekten ve ibadetlerini saçmalık olarak
    nitelendirmekten vazgeçmesi veya bazı konularda kendilerine uyması, Dolayısıyla
    kendilerinin de onun dinine uymaları böylece Arap kitleleri karşısında
    onurlarını kurtarmaları için müşriklerin Peygamber Efendimize çeşitli
    tavizler vermeye çalıştıkları, uzlaşma önerilerinde bulundukları birçok
    rivâyete konu olmuştur. En uygun çözüm yolunu bulmaya çabalayan pazarlıkçıların
    her zaman başvurdukları bir yöntemdir bu. Fakat Hz. Peygamber
    dininde kararlıydı, dininin ilkelerini pazarlık konusu yapmaz, taviz vermez
    bir tutum içindeydi. Ama dinle ilgili olmayan öteki konularda insanların
    en yumuşak huylusuydu. İnsanlar arası ilişkilerde en güzel davrananıydı.
    Akrabalarına en çok iyilikte bulunan, kolaylığı ve kolaylaştırmayı en çok
    isteyen bir insandı. Fakat din, dindi. O, bu konuda Rabbinin şu direktifine
    uymak zorundaydı: “Öyleyse yalanlayanlara itaat etme.”
    Peygamber Efendimiz Mekke’de en zor şartlarda bile dinini pazarlık konusu
    yapmamıştı. Daveti dört bir yandan kuşatıldığı ve bir avuç arkadaşı da
    Allah yolunda dayanılmaz eziyetlere, işkencelere uğratılmak üzere yakalanıp
    zincirlere vuruldukları halde güçlü zorbaların yüzüne karşı söylenmesi
    gereken sözü gizlemeye yeltenmemişti. Kalplerini İslâm’a ısındırmak veya
    • 140 •
    Ahmed Kalkan
    baskı ve işkencelerini savmak için böyle bir manevraya gerek görmemişti.
    Aynı şekilde inanç sistemi ile uzaktan yakından ilgili bulunan herhangi bir
    gerçeği açıklamaktan da geri durmamıştı.
    İbn Hişam siretinde İbn İshak’a dayanarak şöyle rivâyet eder: “Peygamber
    Efendimiz kavmini açıkça İslâma çağırdığı, Yüce Allah’ın kendisine
    emrettiği şekilde dini olduğu gibi anlatmaya başladığı ilk sıralarda,
    kavmine fazla bir tepki göstermedi, etrafından uzaklaşmadı. Fakat -bana
    ulaşan bilgilere göre- Peygamberimiz onların düzmece tanrılarını gündeme
    getirip onlara yönelik ibâdetlerinden dolayı onları kınamaya başlayınca
    büyük tepki gösterdiler. Böyle bir şeyi kabullenemeyeceklerini çeşitli vesilelerle
    ortaya koydular. Müslümanlıklarını gizleyen Allah’ın koruduğu
    mümin azınlık hariç hep birlikte O’na karşı çıktılar, düşmanca bir tutum
    içine girdiler. Müşriklerin bu tutumu karşısında Amcası Ebû Tâlip onu koruyucu
    kanatları altına alarak, savundu. Her zaman onun arkasında durdu.
    Peygamber Efendimiz de hiçbir şeye aldırmadan Allah’ın emrettiği şekilde
    O’nun dinini yaymaya çalıştı.
    “Kureyş’liler, Peygamber Efendimizin kendilerinden, hayat biçimlerinden
    ayrılmak, düzmece tanrılarına dil uzatmak gibi hoşlanmadıkları birtakım
    davranışlardan vazgeçmediğini, yine Amcası Ebû Tâlib’in onu koruyucu
    kanatları altına aldığını, onu desteklediğini ve kendilerine teslim
    etmediğini görünce Rabia’nın oğulları Utbe ve Şeybe, Ebû Süfyan B. Harb
    B. Ümeyye, Ebû’l Buhteri (As B. Hişam), Esved B. MutTâlip B. Esed, Ebû
    Cehil (Amr B. Hişam, künyesi Ebûl Hakemdi), Velid B. Muğire, Haccac
    B. Amr’ın oğulları Nebih ve Münebbih gibi Kùreyş kabilesinin ileri gelenleri
    Ebû Tâlib’e gidip şöyle dediler: “Ey Ebû Tâlip, yeğenin Tanrılarımıza
    küfrediyor, dinimizi aşağılıyor, fikirlerimizi saçmalık olarak nitelendiriyor,
    geçmiş atalarımızı sapıklıkla suçluyor. Ya onu bu işten vazgeçir irsin, ya da
    aramızdan çekilirsin. Çünkü sen, ona karşı bizden farklı bir konumdasın.
    Aksi takdirde biz O’nun hakkından geliriz.” Ebû Tâlip onlara yumuşak sözler
    söyledi, onlara güzel karşılık verdi, onlar da çekip gittiler.
    “Bu arada Peygamber Efendimiz aksatmadan faaliyetlerini sürdürüyordu,
    Allah’ın dininin öngördüğü hayat biçimini herkesin görebileceği
    şekilde uyguluyor, insanları bu hayat biçimine inanmaya, sonra da uymaya
    davet ediyordu. Sonra Peygamberimizle Kureyş’liler arasındaki ilişkiler
    gerginleşti. Gitgide birbirlerinden uzaklaştılar. Kızgınlık ta gittikçe arttı.
    • 141 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Peygamber Efendimiz ve yaptıkları Kureyşlilerin gündeminden çıkmıyordu.
    O’na yönelik öfkeleri kabarıyor, birbirlerini ona karşı teşvik ediyorlardı.
    Kureyş’liler bir ara tekrar Ebû Tâlib’e gidip şöyle dediler: “Ey Ebû Tâlib,
    sen yaşlı başlı bir insansın. Aramızda saygın bir yerin var. Bundan önce
    yeğenini yaptıklarından vazgeçirmeni istemiştik, ama sen O’na engel olamadın.
    Vallahi artık, atalarımıza küfredilmesine, fikirlerimizin saçmalık
    olarak nitelendirilmesine, tanrılarımıza hakaret edilmesine katlanamayız.
    Ya O’na engel olursun, ya da iki gruptan biri helak olana kadar seninle ve
    onunla her türlü ilişkimizi keseriz”. -Veya buna benzer sözler söylediler-.
    Sonra da çekip gittiler. Kavminin kendisini terk etmesi, düşmanlığını ilan
    etmesi Ebû Tâlib’e ağır geldi. Ama Peygamber Efendimizi onlara teslim etmeye
    veya O’na verdiği desteği çekmeye de gönlü razı değildi. İbn-i ishak
    diyor ki: Bana Ya’kup b. Ukbe b. Muğire b. Ahnes şöyle anlattı: Kureyş’liler
    Ebû Tâlib’e bu sözleri söyleyince, Ebû Tâlip Peygamberimizi çağırıp şöyle
    dedi: “Ey Yeğenim, senin kavmin gelip bana şöyle şöyle diyor (Kureyşlilerin
    kendisine söyledikleri sözleri bir bir anlattı.) Bana ve kendine acı. Altından
    kalkamayacağım bir yükün altına salma beni:’ Bunun üzerine Peygamber
    Efendimiz amcasının kendisine karşı tutum değiştirdiğini, kendisine verdiği
    desteği çekeceğini, kendisini Kureyşlilere teslim edeceğini, artık kendisine
    yardım edecek gücünün kalmadığını sanarak amcasına şu karşılığı
    verdi: “Amcacığım, Vallahi bu işten vazgeçmem için güneşi sağıma, ayı da
    soluma koysalar yine de vazgeçmem. Allah bu dini üstün getirene veya ben
    bu uğurda ölene kadar bir an bile mücadeleden geri kalmam.” Daha sonra
    Peygamberimiz duygulandı ve ağlamaya başladı ve gitmek üzere ayağa
    kalktı. Tam gidecekken Ebû Tâlip; Peygamberimizi çağırdı. Peygamberimiz
    dönünce, Ebû Tâlip şöyle dedi: “Git istediğini konuş. Vallahi seni asla kimseye
    teslim etmeyeceğim.”
    İşte, koruyucusu, güvencesi ve hakkından gelmek için pusuda bekleyen,
    kendisine diş bileyen düşmanlara karşı dünyadaki tek sığınağı amcasının
    kendisini yalnız bıraktığı bir sırada Peygamber Efendimizin davasına
    ısrarlı bağlılığının somut ifadesi olan bir tablo...
    Bu tablo, manzara ve gölgeleri bakımından, kullanılan ifade ve sözcükleri
    bakımından ve somut gerçekliği bakımından kendi türü içinde son
    derece etkileyici, parlak ve şaheser bir tablodur. Tıpkı bu inanç sisteminin
    parlaklığı gibi. Tıpkı bu inanç sisteminin eşsizliği gibi. Tıpkı bu inanç sisteminin
    etkileyiciliği gibi... Bu tablo Yüce Allah’ın şu sözünün somut kanı•
    142 •
    Ahmed Kalkan
    tıdır: “Sen yüce bir ahlâka sahipsin.” Tarihçi İbn İshak’ın rivâyet ettiği bir
    diğer tablo da doğrudan doğruya müşriklerden Peygamber Efendimize gelen
    uzlaşma önerileri ile ilgilidir. Bu öneri, müşriklerin Peygamber Efendimizin
    daveti karşısında çaresiz kalmalarından ve her kabilenin, Müslüman
    olan bireyini cezalandırma ve dininden döndürmek için işkenceye uğratma
    işini bizzat üstlendiği bir sırada gelmişti.
    İbn İshak diyor ki: Bana Yezid B. Ziyad anlattı. O da Muhammed B.
    Ka’b el-Kurezi’nin şöyle dediğini duymuş: Utbe B. Rabia, lider konumunda
    bir kişiydi. Bir gün Kureyşlilerin meclisinde otururken Peygamber Efendimiz
    de yalnız başına mescitte oturuyordu. Utbe: Ey Kureyş topluluğu,
    ne diyorsunuz, Muhammed’e konuşmaya gidip ona bazı önerilerde bulunayım
    mı? Bakarsınız bazılarını kabul eder. Biz de ona dilediğini verir,
    böylece bizden vazgeçmiş olur dedi. Bu olay Hz. Hamza’nın Müslüman olduğu
    günlere denk geliyor. Peygamber Efendimizin arkadaşlarının günden
    güne arttığını görüyorlardı. Bu yüzden: Ey Ebû Velid, git ve konuş onunla
    dediler. Utbe kalktı Peygamberimizin yanına gidip oturdu. Ve şöyle dedi:
    Ey yeğenim, bildiğin gibi bizim aramızda aşiret ve soy bakımından saygın
    bir yere sahipsin. Sen kavminin başına büyük bir iş açtın. Birliklerini
    parçaladın. Fikirlerini saçmalık olarak niteledin. Tanrılarının çokluğunu
    ve dinlerini ayıpladın. Geçmiş atalarını tekfir ettin. Beni dinle sana bazı
    önerilerde bulunacağım. Bak, belki bir kısmını kabul edersin. Peygamber
    Efendimiz “Söyle ey Ebû Velid, seni dinliyorum” dedi. Utbe şöyle dedi: “Ey
    yeğenim, eğer sen bu getirdiğin dini kullanarak mal elde etmek istiyorsan,
    senin için mal toplar ve en çok mala sahip olanınız olursun. Eğer bununla
    şeref kazanmak istiyorsan, seni başımıza lider tayin ederiz ve sensiz hiçbir
    şey yapmayız. Eğer kral olmak istiyorsan, seni kral yaparız. Yok eğer bu,
    sana musallat olmuş bir rüya ise ve sen bunun etkisinden kurtulamıyorsan.
    Senin için araştırır doktorlar buluruz ve senin tedavi olman için mallarımızı
    harcarız. Nitekim kişinin başına bazı dertler musallat olur da tedavi
    sonucu bundan kurtulabilir -veya buna benzer şeyler söyledi-. Utbe sözlerini
    tamamlayana kadar, Peygamber Efendimiz onu dinledi. Sonra “Ey Ebû
    Velid, sözlerini bitirdin mi?” dedi. Utbe “Evet” dedi. “O zaman, beni dinle”
    dedi. Utbe “Söyle” dedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:
    “Hâ mîm. Bu kitap merhamet eden, merhametli olan Allah katından
    indirilmedir; bilen bir millet için müjdeci ve uyarıcı olmak üzere Arapça bir
    Kur’an olarak âyetleri uzun uzun açıklanmıştır. Ama insanların çoğu yüz çe•
    143 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    virmiştir, onlar işitmezler de; ‘Ey Muhammed! Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz
    kapalıdır, kulaklarımızda ağırlık, bizimle senin aranda anlaşmamıza
    engel vardır; istediğini yap, biz de yapacağız’ derler. Ey Muhammed! Onlara
    söyle: ‘Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana tanrınızın tek bir tanrı olduğu
    vahyolunuyor. Artık ona yönelin. O’ndan bağışlanma dileyin; vay müşriklerin
    haline!” 331 Sonra Peygamberimiz okumaya devam etti. Utbe bunları
    dinleyince sessizce beklemeye başladı. Ellerini arkasından yere koydu ve
    onlara yaslanarak dinlemeye koyuldu. Sonra Peygamberimiz secde âyetine
    geldi ve secdeye gitti. Ardından şöyle buyurdu: “Ey Ebû Velid, dinleyeceğini
    dinledin, artık kararını sen ver” Bunun üzerine Utbe kalkıp arkadaşlarının
    yanına gitti. Bazıları: Allah’a yemin ederiz Ebû Velid buradan ayrıldığı yüzle
    dönmüyor dediler. Utbe gelip yanlarına oturunca “Geride ne bıraktın ey
    Ebû Velid?” dediler. Utbe: Orada bundan önce bir benzerini duymadığım
    bir söz dinledim. Allah’a And olsun şiir değildi dinlediğim. Sihir veya kehanet
    de değil di. Ey Kureyş’liler, beni dinleyin ve benim dediğimi yapın. Bu
    adamı kendi durumuyla baş başa bırakın. Karışmayın ona. Vallahi ondan
    dinlediğim sözlerde büyük bir haber olmalı. Eğer Araplar onun hakkından
    gelirlerse, eliniz bulaşmadan ondan kurtulmuş olursunuz. Eğer O, Arapları
    yen erse onun egemenliği sizin egemenliğinizdir. Onun üstünlüğü sizin
    üstünlüğünüzdür. Onun sayesinde insanların en mutlusu olursunuz” dedi.
    “Ey Utbe, O, seni diliyle büyülemiş” dediler. Utbe: Bu, benim görüşümdü.
    Siz, istediğinizi yapın.
    Bir başka rivâyete göre Utbe, Peygamber Efendimizi: “Eğer yüz çevirirlerse
    de ki: Ad ve Semud kavminin başına gelen kasırga gibi bir kasırgayla
    uyardım sizi” âyetine kadar dinlemiş, sonra da dehşete kapılarak eliyle, Peygamber
    Efendimizin ağzını kapatmıştır. “Allah aşkına ve akrabalık hatırına
    sus ey Muhammed” demiştir. Çünkü uyarının gerçekleşmesinden korkmuştur.
    Bundan sonra gidip kavmine duyduklarını anlatmıştır.
    Her halükârda bu da bir tür pazarlık girişimidir. Yine güzel ahlâkın somut
    örneklerinden biridir. Bu ahlâk Peygamber Efendimizin tutumunda
    belirginleşiyor. Peygamberimiz, Utbe’nin dinlemeye değmez sözlerini sonuna
    kadar dinliyor, Hz. Muhammed gibi evrensel değerlendirmede, hakkın
    ölçüsünde, yeryüzünün tüm genişliğince bir değere sahip bir zatın Utbe’yi
    dinlemesi saçma önerilerini sessizce karşılaması üstün bir ahlâk örneğidir.
    331 41/Fussilet, 1-6
    • 144 •
    Ahmed Kalkan
    Onun üstün ahlâkı onu tutuyor, sözünü kesmesine, acele etmesine, öfkelenmesine,
    sıkılmasına müsaade etmiyor. Sonuna kadar onu dinliyor, sonra
    da ona soruyor: “Bitti mi ey Ebû Velid?” fazlasıyla süre tanıyor, içindekiler
    ini döksün istiyor. Hiç kuşkusuz bu, muhatabın sözünü dinlemede uyulması
    gereken üstün bir edep tavrı olduğu gibi, gerçeğe duyulan şaşmaz güvenin
    de bir ifadesidir. ikisi birlikte güzel ahlâkın belirtileridirler.
    Pazarlık yapma girişimlerinin üçüncüsünü de İbn İshak şöyle anlatıyor:
    “Bana ulaşan bilgilere göre, bir gün peygamberimiz Kâbe yi tavaf ederken,
    Esved B. MutTâlip B. Esed B. Abduluzza, Velid B. Muğire, Umeyye B. Halef
    ve As B. Vail es-Sehmi ile karşılaştı. Bunlar kabileleri arasında dişli kimselerdi.
    “Ya Muhammed, gel biz senin taptığına tapalım, sen de bizim taptığımıza
    tap. Böylece seninle ortak bir noktada buluşalım. Eğer senin taptığın
    bizimkinden daha hayırlı ise biz ondan nasibimizi almış oluruz. Eğer bizim
    taptığımız sizinkinden hayırlı ise o zaman sen bizimkinden nasibini almış
    olursun. Bunun üzerine Yüce Allah şu âyetleri indirdi: “Ey Muhammed de
    ki: ‘Ey kâfirler! Tapmam sizin taptığınıza. Benim ibâdet ettiğime de siz ibâdet
    etmezsiniz. Ben de sizin taptığınıza tapacak değilim. Benim ibâdet ettiğime
    de sizler kulluk sunacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim bana!” 332
    Böylece Yüce Allah bu kesin ve net ifadelerle bu komik pazarlık girişimini
    kestirip atıyor Ardından Peygamberimiz Rabbinin emrini onlara
    açıkça bildiriyor. Ardından, ahlâk unsuru, Peygamber Efendimizin doğrudan
    doğruya Allah’ın âyetlerini yalanlayanlardan birine uymaktan men
    edilmesinde de bir kez daha ön plana çıkıyor. Uyulması yasaklanan bu
    adam iğrenç ve aşağılık sıfatlarla nitelendiriliyor, ayrıca aşağılanıp horlanacağı
    vurgulanıyor:
    ‘Onlar istediler ki, sen yumuşak davranasın da (müdâhene edesin de)
    onlar da sana yumuşak davransınlar.” 333
    Âyetten anladığımız kadarıyla bir grup müşrik toplanmış Allah rasulüne
    sinsice bir plan hazırlamıştır. Bu plan müdâhene isteği, uzlaşma ve
    işbirliği içeriğine sahip. Yani bazı ilkelerden, birbirine zıt olan düşünce ve
    tavırlardan karşılıklı olarak vazgeçme esası üzerine kuruludur.
    332 109/Kâfirûn, 1-6
    333 68/Kalem, 9
    • 145 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Ayet-i kerime, müşriklerin Rasulullah’dan bazı imkânsız isteklerde bulunmalarına
    işaret etmektedir. Müstekbirler, elçiden kendilerine yaltaklanmasını,
    nüfuz ve toplumsal etkinliklerinin hatırına, iyi bir ücret karşılığında
    uzlaşmasını beklemektedirler. Uzlaşı taleplerinden ve Rasulullah’ın ruh
    halinden muhtelif ayetler şu şekilde bahsetmektedir:
    “Kendilerinin kâfir oldukları gibi, sizin de kâfir olmanızı arzu ederler
    ki, onlarla bir (eşit) olasınız.” 334 “Bir başka şeyi bize isnad etmen için, sana
    vahyettiğimizden seni ayırmaya çabalıyorlar. İşte o zaman seni candan dost
    edinirler. Sana sebat vermeseydik, andolsun ki, az da olsa onlara meyledecektin.
    O takdirde sana, hayatın da ölümün de kat kat azabını tattırırdık. Sonra
    bize karşı bir yardımcı da bulamazdın.” 335
    Rasulullah’a bireysel ve toplu olarak yapılan uzlaşma taleplerine İlâhî
    cevap, Kur’an’da şöyle ifade edilmektedir: “Onlara ayetlerimiz açık açık okununca,
    bizimle karşılaşmayı ummayanlar (âhireti inkâr edenler): ‘Bundan
    başka bir Kur’an getir, ya da bunu değiştir’ derler. De ki: ‘Onu kendi irademle
    değiştiremem. Ben, ancak bana vahyedilene tâbi oluyorum. Şayet ben, Rabbime
    karşı gelirsem, büyük bir günün azabından korkarım.” 336
    Asıl amaçları uzlaşmak değil, nebevi hareketi mecrasından saptırmak
    olan zalimlerin arzu ve isteklerine, mümtaz, seçkin bir ahlak sahibi Muhammedü’l-
    Emin, Allah’ın emirlerine muvafık olarak “sizin dininiz size,
    benim dinim bana!” cevabını vermiştir. Bir peygamberin tevhid akidesine
    aykırı bir anlaşma yapması, zaten mümkün değildir. Allah’tan hakkıyla sakınan
    bir mü’min ya da mü’minler topluluğu, ancak Rablerine gereğince
    kulluk yapmak, ona hiç bir şeyi ortak koşmamak, dini eğip bükmeden, eğriltmeden
    tebliğ etmek ve yaşamak noktasında anlaşmaya, uzlaşmaya girerler.
    337
    Müşrikler mü’minlerden İslâm’ı tebliğde İslâm’ın hayat içerisindeki tanıklığının
    yapılmasında gevşeklik göstermelerini arzu ederler. Karşılığında
    da muhalefetlerini hafifleteceklerini vadederler. Ayet-i kerimelerde Allah
    334 4/Nisâ, 89
    335 17/İsrâ, 73-75
    336 10/Yûnus, 15
    337 Konuyla ilgili olarak ayrıca bk. En'am 6/51-52; Hud 11/12; Kehf 18/28; Abese 80/1-11; Alak 96/19;
    Kâfirun 109/1-6
    • 146 •
    Ahmed Kalkan
    Teâlâ, İslamî mücadelenin güçlenmeye başladığı bir dönemde müşriklerin
    Mü’minlerle uzlaşma taleblerinden bahsetmektedir. Onların sapkınlıklarına
    uyup tevhid dininin temel ilkelerinden taviz vererek, uzlaşmayı seçmemesi
    için Rasulullah ve Kur’an’ın bağlıları uyarılmaktadır. Eğer tevhidin temel
    ilkelerinde bir gevşeklik gösterilirse, ne mü’minleri anlamlı ve var kılan
    ilkelerden; ne de onurlu, erdemli bir mücadeleden söz edilemeyecektir.
    İstikbar sahipleri, kendileriyle uzlaşmamızı ve onları memnun etmek
    için hoşlanmadıkları bazı düşünce ve davranış biçimlerimizi bırakmamızı
    isterler. Derler ki, siz bizim ilahlarımıza, kutsallarımıza saygı gösterirseniz
    biz de sizinkine saygı gösteririz. Rasulullah, birçok ayet-i kerimede müşriklerin
    ve ehl-i kitabın vb. grupların hevâ ve heveslerine uymaması konusunda
    Allah tarafından uyarılmıştır. 338
    Cahiliye toplumunun ileri gelenleri Allah’tan gelen vahyi bildirimin
    yeryüzündeki bütün zulümlere karşı meydan okuyuşlarını gördüklerinde
    sömürü düzenlerinin sona ereceğini, az çok kestirebilirler. Toplumun Allah
    tarafından görevlendirilen elçilere itibar etmemesi için önce iftiralar düzer,
    hedef saptırırlar. Elçilerin menfaatçi olduğunu, yönetici olmak, daha
    çok dünyevi menfaat elde etmek istediklerini, bunun için topluma egemen
    olmaya çalıştıklarını iddia ederler. Bu iftiraları peygamberlerin ilahi gayelerini
    gözden kaçırmak için yapmaktadırlar.
    Peygamberlerin daveti, hayra, adalete yönelik çağrıları sürdükçe müşriklerin
    mevcut düzenden faydalanan öncüleri, hareketi asıl seyrinden saptırmak
    için yeni yeni yöntemler denerler. Bunlardan biri de uzlaşma talebedir.
    İşte müdâhene kavramı da bu taleple ilgilidir. Yani ilahi risaleti tebliğ
    eden elçinin Allah’ın emrettiği gibi dosdoğru oluşunu engellemek, yolunu
    eğriltmek isterler. Tıpkı dünyevi ticarette olduğu gibi pazarlık yapmayı,
    ucuz vaadlerle rasulleri ilkelerinden saptırmayı denerler. Bu, onları hem etkisizleştirmek
    hem de halkın gözünden düşürecek propaganda malzemesi
    bulmak içindir. Böylece Mü’minleri ilkelerinden taviz veren, zayıf karakterli,
    kişiliksiz, uzlaşmacı, menfaatçi duruma düşürmeyi amaçlamaktadırlar.
    Tevhide bağlı bir mü’min ister peygamber olsun, ister olmasın inancının
    nassla, vahiyle belirlenmiş hiçbir prensibinden vazgeçemez. Onun gözünde
    büyük küçük bütün ilkeler aynı öneme sahiptir. İlâhî risâletin ortaya
    338 5/Mâide, 49
    • 147 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    koyduğu dinde Allah’ın emirlerinin büyüğü küçüğü olmaz. İnanç sistemi
    her bir parçasıyla birbirini bütünleyen bölünmez bir niteliğe sahiptir. İlahi
    kaynaklı esaslara bağlı biri bir prensibe uyarken diğerinden vazgeçemez,
    İslam’ın cahiliye ile ilkesel anlamda buluşması asla mümkün değildir. İslam
    ile cahiliyeyi bir noktada kesiştirmek, uzlaştırmaya çalışmak abesle iştigaldir.
    Aralarında tarih boyunca ve günümüzde devam eden uzlaşmaz bir mücadele
    söz konusudur.
    Elçinin ve vahyin bağlılarının taviz vermediğini gören iktidar sahipleri,
    onları kendi ilkeleriyle uzlaştırmaya çalışırlar. Mesela nefse hoş gelecek vaadlerle
    gururu okşamaya, ilahi kontrol altındaki çizgiyi saptırmaya çalışarak
    mü’minlerin öncülerini kendilerinin daha iyi imkânlara lâyık olduğunu
    söyleyerek kandırmaya çalışmak gibi. Müşriklerin bu saptırma denemelerine
    Allah’ın kontrolü altındaki peygamberler tarih boyunca ücretlerinin Allah’a
    ait olduğunu, mal, mülk, nüfuz ve daha geniş kitleleri harekete katmak
    için ilahi risâletin safiyetini bozmayacaklarını açık bir dille ilan etmişlerdir.
    Aynı yolun bağlıları bizler de, benzer bir durumda Allah’ın razı olacağı bu
    yöntemi seçmeliyiz. 339
    Hoşgörü
    İnsanın asli fonksiyonlarından olan düşünme eylemi semboller vasıtasıyla
    gerçekleştirilen soyut bir işlemdir. Birer sembol olan sözcükler, “dil”-
    leri oluşturur, diller de düşüncenin hayat bulduğu zemini.
    Bir dile renk veren, onu diğerlerinden farklı kılan unsurlardan olan kavramlar,
    benzer özelliklere sahip birbirinden farklı sembollerin bir potada
    eritilerek ortak ve kullanışlı bir anlam kalıbının içine yerleştirilmesi sonucu
    meydana gelirler. Dil içinde -dolayısıyla düşünme sürecinde- Önemli bir
    işleve sahip olan kavramların insanların zihinlerini “terbiye” etmek amacıyla
    kullanılan aygıtlar haline dönüştürüldüğü bir zamanda yaşamaktayız.
    Kavramlara böylesi bir fonksiyon kazandırmanın yollarından birisi,
    ortaya “türedi” bir kavram atarak, içini istenilen malzemeyle doldurmak
    ve kullanımını yaygınlaştırmaktır. Ulus, uygarlık, toplum, İslamcılık, radikalizm
    ve yazımızın öznesi olan hoşgörü kavramı bu tür türedi kavramlara
    örnek gösterilebilir.
    339 Fevzi Zülaloğlu, Haksöz Dergisi - Sayı: 65 - Ağustos 96
    • 148 •
    Ahmed Kalkan
    İçi istenilen “malzeme” ile doldurulmuş ve cazip bir şekilde ambalajlanmış
    olan hoşgörü kavramı profesyonel metotlarla piyasaya sürülmüş ve
    yaygın bir kullanım alanına muhatap kılınmıştır. Özellikle son senelerde
    değişik kesimlerdeki insanlar hoşgörü sözcüğünü ağızlarından düşürmez
    bir hale gelmişlerdir. Günlük sıradan konuşmalardaki kullanım sıklığının
    yanı sıra fikri tartışma ve yazılarda da sıkça gündeme gelen hoşgörü, üzerine
    müstakil paneller, sempozyumlar ve açık oturumlar tertip edilen bir
    kavram olarak popülerliğini gittikçe arttırmaktadır.
    Aslında hoşgörünün -kullanım alanı itibari ile- ihtiva ettiği anlam,
    daha eski olan müsamaha kavramı tarafından da içerilmekteydi. Bu noktada
    hoşgörü, müsamahanın kapladığı kullanım alanım işgal eden ve eski bir
    kavramı yeni bir şekil ve içerikle yürürlükten kaldırmayı öngören türedi bir
    kavram olarak da değerlendirilebilir.
    Söz konusu iki kavram çoğu zaman “geçişli” olarak kullanılmakta, konuşma
    esnasında hoşgörü ve müsamaha kavramları -aynı anlama işaret
    edecek şekilde- yer alabilmektedir.
    Ancak müsamaha ile geçişli biçimde kullanılıyor olmakla birlikte, yaygınlığı
    açısından hoşgörü genel olarak ezici bir üstünlük sağlamış durumdadır
    diyebiliriz. “Peki, müsamaha yerine hoşgörüyü kullanmış olsak ne
    çıkar?”, “Hoşgörüyü zihinleri terbiye eden çarpıtılmış bir kavram olarak
    değerlendirmenin dayanakları nelerdir?” şeklinde zihinlerde oluşabilecek
    muhtemel sorulara vereceğimiz ilk cevap, bu kelimenin semantiğine (anlamına)
    ilişkin olacaktır. Hoş ve görü parçalarından müteşekkil olan kelime
    bir “bakış açısı”nı ifade etmektedir. Bir davranışa, tavra hoşgörüyle baktığınızı
    söylediğinizde, o davranışı, tavrı “hoş” gördüğünüzü de belirtmiş
    olursunuz. “Hoş” gördüğünüz bir hareket -doğal olarak- sizin de yapabileceğiniz,
    tasvip ettiğiniz bir şeydir. Özetle diyebiliriz ki ,”hoş” gördüğünüz
    bir şeyi o an yapmıyor olsanız da o şeyin potansiyel bir uygulayıcısı konumundasınızdır.
    Örneğin yere tüküren bir kişinin, bu davranışını “hoş” görmeniz,
    sizin de zaman zaman yerlere tükürdüğünüz veya tükürebileceğiniz
    anlamına gelir.
    Bu noktada “neyi” hoş gördüğünüz sizin “ne” olduğunuzla yakinen
    alakalıdır. Hoşgörünün eş anlamlısı gibi gösterilen “müsamaha” kavramı
    ise hoşgörüden çok farklı olarak, karşılıklı müsaade etmek, izin vermek,
    • 149 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    anlayış göstermek anlamlarını içermektedir. Müsamaha gösterdiğiniz bir
    davranışı, tasvip etmemekte ancak o davranışı “belirli ölçüler içinde” kabullenmektesinizdir.
    Deminki örneğe dönersek, yere tüküren kişiye “müsamaha”
    gösteren kişi, -bu davranışı tasvip etmemekle, “hoş” görmemekle
    birlikte- mevcut koşullar içinde ve belli ölçülerde bu tür bir davranışa izin
    vermektedir.
    Hoşgörü ve müsamaha kavramlarının kullanımları itibariyle ifade ettikleri
    anlamların, hangi noktada birbirinden açıkça farklılaştığım ifade ettikten
    sonra, biraz da hoşgörü kavramının hangi sebeplerle müsamahanın
    yerine ikame edilmeye çalışıldığına değinmeye çalışalım.
    Hoşgörü kavramının yaygınlaşması, bu kavrama sahip çıkılması, sivil
    toplum, görecelilik, demokrasi, çoğulculuk, toplumsal uzlaşma, bir arada
    yaşama, çok seslilik gibi kavram ve tanımların yaygınlaşmasıyla eş zamanlıdır.
    Aslında bütün bu tanımlar ve kavramlar birbirlerini “tamamlayan”
    yönlere sahiptirler.
    Göreceliliğe bağlı olmayan bir hoşgörü, hoşgörüsüz bir uzlaşma, uzlaşmasız
    bir sivil toplum, sivil toplum formunda yapılanmamış çok sesli, çoğulcu
    bir demokrasi düşünülemez. İslam’ın aslında bir hoşgörü dini olduğunun,
    hoşgörünün temellerinin İslam’a dayandığının ısrarla vurgulanması
    müslümanların hoşgörülü olmaya çağrılması kabaca “uzlaşma örgüsü”
    adını verebileceğimiz bu zincirleme yapıdan bağımsız düşünülemeyecek
    olgulardır.
    İslâm’ın bir hoşgörü dini olduğunu söyleyenler genel olarak iki Kur’anî
    ifadeyi bu görüşlerine dayanak göstermektedirler. “Dinde zorlama yoktur”
    ve “Sizin dininiz size, benim dinim bana!”
    Kavramların insanların düşüncelerine, değerlendirmelerine “nasıl” etkin
    bir şekilde müdahil olabildiği bu noktada iyice açıklık kazanmaktadır.
    Zikredilen iki Kur’ani ifade, “müsamaha” kavramı ile tanımlanabilecek durumlara
    işaret etmekteyken, “hoşgörü” sinsice, zihinleri terbiye edici, daha
    doğrusu bulandırıcı bir şekilde müsamahanın yerini almış durumdadır.
    Kur’ân-ı Kerim’de yer alan -farklı düşünce ve inançtaki insanlarla müslümanlar
    arasındaki- ilişkilerin tanımlanması hoşgörü kavramıyla değil,
    • 150 •
    Ahmed Kalkan
    müsamaha kavramıyla “sahih” bir zemine oturmaktadır. “Sizin dininiz size,
    benim dinim bana” ifadesi, acaba karşı taraftaki dini ve mensuplarını “hoşgörme”
    yi mi tavsiye ediyor, yoksa o dinle İslam arasına kesin, net bir çizgi
    çekmeyi ve ilişkilerde belirli bir müsamaha, karşılıklı tahammül çerçevesi
    oluşturmayı mı öngörüyor?
    “Dinde zorlama yoktur” ifadesini ele alırsak, Kur’an’ın bütünlüğü çerçevesinde
    gerçekten de insanlar dinlerini seçmekte özgürdürler ve “insanların
    seçimleri” -tercihlerini hangi yönde kullanırlarsa kullansınlar- “hoşgörülebilir.”
    Ancak burada “hoş” görülebilecek olan şey, seçilmiş olan herhangi
    bir İslam dışı din değil, bizatihi “seçme hakkı”nın kendisidir. Yani bir müslüman
    Budizm’i “hoş” görmez, ama İnsanların “Budizm’i seçme hakları”nı
    “hoş” görebilir.
    “Dinde zorlama yoktur” ifadesi müslümanların “birbirleriyle” olan ilişkilerini
    de içine almaktadır. İslam’ı kendisine din olarak seçmiş bir kişinin,
    hareket ve tavırlarında tümüyle özgür olduğunu söylemesi mümkün değildir.
    Bir müslüman -veya bir gayrimüslim- toplum içinde istediği her davranışı
    yapma hakkına sahip değildir. Toplumun dokusunu olumsuz yönde
    etkileyecek olan davranış ve tutumlar -Kur’anî mantık çerçevesinde- “hoş”
    görülemez. Bu tür davranışlara gösterilebilecek “müsamaha”nın ölçüleri ise
    Kur’an’da ve Hz. Muhammed’in (s.a.s.) uygulamalarında açık şekilde yer
    almaktadır.
    İnsanların birbirleriyle olan ilişkilerinde “anahtar bir kavram” olarak
    ortaya konulan hoşgörü, içerdiği bütün olumsuzluklara rağmen, hoş bir
    “görünüme” sahiptir. Bu kavram insanlararası ilişkilerdeki esnekliğin, anlayışın,
    iyi niyetin ve özverinin sembolü haline getirilmiş ve “hoşgörüye
    karşıyım” demek, neredeyse imkansız kılınmıştır. Birçok insan, “hoşgördüğü”
    şeylerle birlikte neleri savunduğunun ve savunduğu bu şeyleri farkında
    olmadan nasıl içselleştirdiğinin bilincine varamamaktadır.
    Yukarıda da belirttiğimiz ifadeyi tekrarlarsak, “neyi” hoş gördüğünüz
    sizin “ne” olduğunuzla yakinen alâkalıdır. Hoşgördüğünüz “bir şey”, bir
    süre sonra “sizi o şeyle uyumlu hale getirme” potansiyeline sahiptir. Bir
    müslümanın neyi “hoş” görüp neyi “hoş” göremeyeceği sorusunun cevabı
    bu kavramın kullanımının sıklaşması ve içerdiği anlamın iyice gölgeli hale
    gelmesiyle birlikte, Kur’anî ölçülerden gitgide uzaklaşmaktadır.
    • 151 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Netice itibariyle, “sun’î” bir kavram olarak değerlendirebileceğimiz,
    hoşgörü, içerdiği anlamın niteliği (ve kullanım sıklığı) itibariyle, insanların
    zihinlerinde ciddi tahribatlar yapmaktadır. Bizim açımızdan asıl üzücü ve
    düşündürücü olan, müslümanlar arasında da bu söylemin yaygınlık kazanmış
    olmasıdır. Özellikle sivil toplum, toplumsal uzlaşma, çok seslilik, hukuk
    çokluğu, bir arada yaşama gibi kavram ve ifadelen İslam’la kaynaştırma
    çabasında olan çevreler, son zamanlarda “hoşgörü”yü kendilerine bayrak
    edinmiş durumdalar. Fakat yine aynı çevreler kendilerinden farklı düşünen
    ve bu düşüncelerini ifade eden müslümanlara hiç de “hoşgörülü” yaklaşmamakta,
    belki de gayrimüslimlere karşı hoşgörülü davranırken, onlarla
    uzlaşmaya çalışırken, bastırarak içlerinde biriktirdikleri kin, öfke ve hiddeti
    müslüman kardeşleriyle paylaşmayı(!) tercih etmektedirler.
    Bir kez daha tekrarlamak gerekirse, “neyi” hoşgördüğümüz “ne” olduğumuzdan
    bağımsız olamaz, olmamalıdır. “(Müminler) kâfirlere karşı sert,
    kendi aralarında ise merhametlidirler.” 340
    Tevhid ve Uzlaşma
    Tâviz ve uzlaşma anlamında Arapça’da “müdâhene” kelimesi kullanılır.
    Müdâhene; yağ çekmek, okşamak, yumuşak davranmak, uzlaşmak,
    müsâmaha göstermek, hoşgörü, kararsızlık göstermek gibi anlamlara gelir.
    Kur’an tâbiri olarak “hakka bâtılı karıştırmak”, “müdâhene”, “tâviz” ve
    “uzlaşma” kavramları aşağı yukarı aynı anlamlarda kullanılırlar: İki yüzlü
    davranmak, net ve açık olmamak, bâtılı ve düşmanı hoş görmek, idâre-i
    maslahatçılık yapmak anlamında bu kelimelerden biri kullanılabilir. Bunlar,
    genellikle dinin tasvip etmediği ahlâkî problemler olmakla birlikte, bazen
    itikadî bir sorun olarak da karşımıza çıkmaktadır. Uzlaşma ve tâviz,
    itikadî farklılığı önemsememek ve İslâm dışı düzenle ve egemen çevrelerle
    sürtüşmesiz yaşamaktır. Uzlaşma; inanç, duygu ve eylem alanlarının bölünmesini
    sonuçlandıran bir tavırdır.
    Bâtıl taraftarlarının hak dâvâ adamlarına karşı tavırları; mücadele
    etme, karşı çıkma, zulüm ve işkenceye başvurma olduğu gibi, aynı zamanda
    hak dâvâyı saptırmak için tâviz ve uzlaşmadır. Tâviz ve uzlaşma, bâtıl
    savaşçılarının önemli bir silâhıdır; kalleşçe kullanılan bir silâh. Uzlaşma
    340 48/Fetih, 29; Murat Ural, Haksöz Dergisi, sayı: 58, Ocak 96
    • 152 •
    Ahmed Kalkan
    teklifi, bâtılın hak karşısında geri çekilmeye başlamasının göstergesi olduğu
    kadar; kendini korumak için hakkı pasifize etmeyi amaçlayan şeytânî bir
    taktik ve metoddur. Onlar bu tavır ve istekleriyle, bir taraftan İslâmî hareketi
    ilkelerinden saptırmak, diğer yönden de onu etkisizleştirmek ve halkın
    gözünden düşürecek propaganda aracı yapmak isterler. Uzlaşmaya yanaşan
    mü’minleri böylece ilkelerinden tâviz veren, uzlaşmacı, dâvâsını satan, kıvırtan,
    menfaatçi, pragmatist, zayıf karakterli ve kişiliksiz ilân edebilecekler
    ve kamuoyunda küçük düşürecekler, gelişmeyi durduracaklardır.
    Hakkı savunan insan için ise uzlaşma, en hafif deyimle bir bid’at ve
    dalâlet, bir sapma, dünyayı âhirete tercih etme ve sahip olunması gereken
    müslümanca şereften mahrum olmadır. İlkesizliktir, günü kurtarmaya çalışmaktır,
    idâre-i maslahatçılık ve pragmatizmdir. Hakkı olmadığı halde
    Allah’ın dini üzerine pazarlık yapmaktır. Suça ve suçluya göz yummaktır.
    Hak dâvânın mensuplarından Cenâb-ı Hakk’ın istediği şeyler: Hakkı eğip
    bükmeden söylemek, Allah’ın hükümlerini tebliğ edip uygulamak, emrolunduğu
    şekilde sırât-ı müstakim çizgisinde sapmadan dosdoğru hareket
    etmek, bâtıla karşı net tavır koymak, takvâ, cihad ve sabır silâhlarını kuşanmak,
    tâviz ve uzlaşmaya yanaşmamaktır. Bir müslümanın vahiyle belirlenmiş
    herhangi bir prensipten vazgeçmesi, hakkında nass olan bir konuda
    pazarlık yapması inancıyla bağdaşacak bir tavır değildir. Allah’ın emirlerinin
    büyüğü-küçüğü, temeli-teferruatı, önemlisi-önemsizi, tâviz verilecek
    olanı-olmayanı olmaz. İman esasları ve dinin ilkeleri, bölünme kabul etmeyen
    bir bütündür. Rasüller ve onların vârisleri âlimler başta olmak üzere
    İslâmî hareket mensupları, Allah’ın rızâsından başka beklentileri olmayan
    âhireti dünyaya tercih eden dâvâ erleridir. Onlar, etkin ve yetkin müşriklerin
    tehdit ve zulümlerinden korkmayacakları gibi, dâvâlarını ve kendilerini
    pazarlık aracı yapamazlar, kiralayamaz ve satamazlar. Bir müslümana Allah’ın
    vereceği karşılıktan/ödülden daha büyük bir bedel icad edilememiştir,
    edilemeyecektir. Onlar, halktan bir karşılık istemezler, onların ücretlerini
    Allah verecektir. 341
    Abese sûresinin nüzul sebebinden de öğreniyoruz ki, Rasûlullah tarafından
    bile, daha geniş kitleleri harekete katmak, dâvâya hizmet için dahi
    olsa, bir müslümanın rencide olabileceği en küçük bir davranış onaylan-
    341 26/Şuarâ, 109, 127, 145, 164, 180; 11/Hûd, 29, 50-51, 80; 36/Yâsin, 21 vd.
    • 153 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    maz; nerede kaldı ki dâvâyı/İslâm’ı rencide edecek bir tavır, yani tâviz
    Kur’an’dan destek ve cevaz bulsun!
    Tâviz vermeksizin anlaşma yapmak ayrı şeydir; uzlaşma ayrı. İslâm’ın
    hükümleri konusunda en küçük bir pazarlık yapmaksızın, Allah’a gerektiği
    gibi kulluk yapmak, O’na hiç bir şeyi ortak koşmamak, dini eğip bükmeden,
    saptırmadan yaşayıp tebliğ etmek gibi temel ilkelerden tâviz vermeden
    kâfirlerle anlaşma yapılabilir. Yeter ki İslâm’ın ve müslümanların izzetine
    zarar verilmesin. Ama unutulmamalıdır ki, bâtılı savunan çıkar gruplarının
    esas amaçları, İslâmî hareketi saptırmak veya satın almak ya da boğmaya
    çalışmaktır.
    Kur’an’ın Tâviz ve Uzlaşmaya Bakışı: Kur’an’da Allah, İslâmî tebliğ ve
    faâliyetin güçlenmeye başladığı dönemlerde müşriklerin mü’minlerle uzlaşma
    taleplerinden bahsetmektedir. Onların teklif ve tehditlerine uyup İslâm’ın
    temel ilkelerinden, tevhidî anlayıştan tâviz vererek uzlaşmaması için
    Kur’an, Rasûlullah’ın şahsında bütün mü’minleri uyarmaktadır: “(Sana şu
    tâlimatı verdik:) Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına
    uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamalarına
    dikkat et. Eğer (hükümden) yüz çevirirlerse bil ki (bununla) Allah
    ancak, günahlarının bir kısmını onların başına belâ etmek ister. İnsanların
    birçoğu da zaten yoldan çıkmışlardır.” (5/Mâide, 49). Allah Teâlâ, müşriklerin
    arzularına, hevâ ve heveslerine uymamak ve Allah’ın hükümlerinden
    bir kısmının bile uygulanmasından tâviz vermemeyi peygamber şahsında
    mü’minlere emretmektedir.
    “Doğrusu Rabbin, kendi yolundan sapan kişiyi en iyi bilendir, hidâyete
    erenleri de en iyi bilen O’dur. O halde, (hakikati) yalan sayanlara boyun
    eğme! Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak
    davransınlar. (Rasûlüm!) Alabildiğine yemin eden, aşağılık, daima kusur arayıp
    kınayan, durmadan lâf götürüp getiren, iyiliği hep engelleyen, mütecâviz,
    günaha dadanmış, kaba ve haşin, bütün bunlardan sonra bir de soysuzlukla
    damgalanmış kimselerden hiçbirine, mal ve oğulları vardır diye, sakın boyun
    eğme. Ona âyetlerimiz okunduğu zaman o, ‘öncekilerin masalları!’ der. Biz
    yakında onun burnuna damga vuracağız (gururunu kırıp rezil edeceğiz).”342
    Müşriklerin, Rasûlullah’tan tevhid mücâdelesinde tâviz verip uzlaşma için-
    342 68/Kalem, 8-16
    • 154 •
    Ahmed Kalkan
    de olması yönünde istekleriyle ilgili olarak bu âyetler nâzil olmuştur. Etkili
    çevreler siyasal güçlerini kullanarak, yetkili güçler egemenliklerini perçinlemek
    için, para babaları paralarıyla her şeyi satın alabileceklerini düşünerek
    ve bu sınıfların tümü müstaz’af halkın kanına ve canına yapışan saldırgan
    pençelerinin koparılacağını düşündüklerinden hak dâvâ eri tevhid
    önderlerine ya baskı yapmış veya uzlaşmaya zorlamışlardır. Bâtıl zihniyetin
    özelliğidir bu; kendi çıkarlarını sürdürmek için her zaman ve her mekânda
    hak dâvâyı savunanları tâviz ve uzlaşmayla etkisiz hale getirmeye çalışmak.
    “Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar.”
    343
    “Sizin de kendileri gibi kâfir olmanızı/inkâr etmenizi istediler ki onlarla
    eşit olasınız.”344 “(Müşrikler,) sana vahyettiğimizden başka bir şeyi yalan
    yere bize isnat etmen için seni, nerdeyse sana vahyettiğimizden saptıracaklar
    ve ancak o takdirde seni candan dost kabul edeceklerdi. Eğer seni sebatkâr
    kılmasaydık, gerçekten, neredeyse onlara birazcık meyledecektin. O takdirde
    hiç şüphesiz sana hayatın ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık; sonra
    Bize karşı kendin için bir yardımcı da bulamazdın.” 345 “Sabah akşam Rablerine,
    O’nun rızâsını dileyerek duâ edenlerle birlikte candan sebat et. Dünya
    hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme. Kalbini Bizi anmaktan
    gâfil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye
    boyun eğme.” 346 “De ki: ‘Ey kâfirler! Ben sizin tapmakta olduklarınıza tapmam/
    kulluk etmem. Siz de benim ibâdet ettiğime kulluk etmiyorsunuz. Ben
    sizin taptıklarınıza asla tapacak/kulluk edecek değilim. Evet, siz de benim
    ibâdet ettiğime kulluk yapıyor değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim de
    bana!”347 “Onlara âyetlerimiz açık açık okunduğu zaman, (öldükten sonra)
    Bize kavuşmayı beklemeyenler: ‘Ya bundan başka bir Kur’an getir veya bunu
    değiştir!’ dediler. De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak
    şey değildir. Ben, bana vahyolunandan başkasına uymam. Çünkü Rabbime
    isyan edersem elbette büyük günün azâbından korkarım.” 348
    343 68/Kalem, 9
    344 4/Nisâ, 89
    345 17/İsrâ. 73-75
    346 18/Kehf, 28
    347 109/Kâfirûn, 1-6
    348 10/Yûnus, 15
    • 155 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Zamanımızda olduğu gibi, Kur’ân-ı Kerim’in indiği devirde de kendi
    kafalarına göre din icat edenler veya Allah’ın hükümlerinin kendi arzu ve
    heveslerine göre değiştirilmesini isteyenler olmuştur. Hâlbuki Kur’an belli
    dönemlerdeki insanların geçici ve değişken arzularını karşılamak için değil;
    Kıyâmete kadar bütün insanlığın ruhî, ahlâkî ve mânevî ihtiyaçlarını
    karşılamak, dünyevî ve uhrevî saâdetin yolunu göstermek için indirilmiştir.
    Bu sebepledir ki, âyette belirtildiği gibi Peygamber de dâhil olmak üzere
    hiç kimsenin Kur’an’ın hükümlerini değiştirme veya onları tâviz pazarlığına
    koyma yetkisi yoktur.
    Ve Birkaç Hadis-i Şerif: “Benden sonra birtakım emîrler (idareciler) olacaktır.
    Kim onların yalanlarını tasdik eder, yaptıkları zulümde kendilerine
    yardımcı olursa benden değildir. Ben de onlardan değilim. O kimse benim
    ‘havz’ımın etrafına yaklaşamayacaktır. Kim onların yalanlarını tasdik etmez,
    zulümlerinde onlara yardım etmezse bendendir. Ben de onunla beraberim.
    Ve o kimse havzımın kenarında bana ulaşacaktır.” 349 “Benden sonra, yakında
    birtakım sultanlar/yöneticiler peydah olur. Kapılarında fitneler develerin
    yatakları gibidir. Kimseye bir hayır göstermezler (ellerinden kimse hayır görmez).
    Bir şey verirlerse, ancak onların dinlerinden bir tâviz kopararak verirler.”
    350 “Ben bir müşrikten yardım almam!” 351 “Müşriklerin ateşiyle aydınlanmayınız.”
    352
    Dileniş Değil; Direniş: Uzlaşma ve Tâvize Yanaşmamak
    Uzlaşma; iki zıddın (karşıt gücün) birleştirilmek istenmesi demektir
    ki, bunun gerçekleşmesi aslında imkânsızdır. Eğer gerçekleşirse, artık bu
    iki şey, zıt/karşıt olmaktan çıkar, eşitsizliği aleyhinde olan, diğerinin hâkimiyetini
    kabul edip, onun içerisinde erir gider. Tâvizden kazançlı çıkanlar,
    gücü elinde bulunduranlardır, etkili ve yetkili çevreler, egemen güçlerdir.
    Mevcut ortama boyun eğip bâtılla uzlaşan statükocu kimse, gücünü kabul
    ettiği çevre ve zihniyetin boyasına girer. Bir müslümanın kâfirlerin şekil ve
    rengine girmesi mümkün müdür?
    349 Sünen-i Tirmizî, 121, hadis no: 2360
    350 Râmûzu'l-Ehâdîs, I/302; Taberânî, Kebir; Hâkim, Müstedrek -Abdullah bin Hars'dan-
    351 Müslim, hadis no: 151
    352 Nesâi, Kitab: 48, bab 52
    • 156 •
    Ahmed Kalkan
    “Ey mü’minler, deyiniz ki: ‘Biz Allah’ın boyasına (dinine) girmişiz. Allah’ın
    boyasından daha güzel ne olabilir? İşte biz O’na ibâdet edenleriz.” 353
    Hakkı bâtılla örtüp hakka bâtılın katıldığı bu sentez ve tâvizci yaklaşım,
    Allah’ın insana fıtrat boyasıyla sürdüğü rengi, bâtılın çirkin renkleriyle
    karıştırarak alaca bulaca olmak, çok renkli olacağım diye renksizleşmektir.
    Bukalemun, bir hayvandır, düşmanından korunmak için renk değiştirmesi
    onunla ilgili olarak İlâhî sanatın tecellîsidir. Ama insan için bulunduğu
    ortama göre renk alan yapı, iki yüzlülüktür; onurlu müslümanın değil, şahsiyetsiz
    münâfığın karakteridir.
    Müslümanın, sadece Kendisinden korkmasını isteyip, başkalarından
    korkmasını yasaklayan Rabbimiz 354, bu emrine uymayan kimseye çoğu zaman
    korktuklarını musallat eder ki, Kendisinden başkasından korkmanın
    cezasını çeksin. İşte tâviz ve uzlaşma, bâtıldan korkmanın sonucu gerçekleştiği
    için tâvizkâr tutumlar, bir müslümanı, kurtulmak için yılana sarılanın
    konumuna düşürmektedir. Örnek mi? Onlarca örneği, herkes kendi
    tecrübeleri ve gözlemlerinden yola çıkarak verebilir. Kur’an’da da buna örnekler
    az değildir. Meselâ, Hz. Yakub, Yusuf ’u oyun için götürmek isteyen
    hileci kardeşlerine “onu bir kurdun yemesinden korkarım” 355 demişti; Allah
    da, kurt yemediği halde kurdun yediği gibi bir acıyı ona tattırdı. 356
    İslâm’la câhiliyyenin kesişmesi, uyuşması mümkün değildir. Hakla
    bâtılın, imanla küfrün birleşip bir araya gelmesi eşyanın tabiatına aykırıdır.
    Aralarında tarih boyunca süren ve Kıyâmete kadar da sürecek olan uzlaşmaz
    bir mücâdele söz konusudur. Uzlaşmayı, kesin nasslara rağmen kabul
    edenler, neticede Allah’ın hor gördüğü kâfirleri hoş görmeye, beşerî düzenleri
    kutsallaştırmaya, İslâm demokrasisinden veya demokratik İslâm’dan
    bahsetmeye kadar vardılar. Artık resmî devlet İslâm’ı, Atatürk tipi, onun
    ilkelerine uygun İslâm(!) gibi tuhaf sentezler uygulama alanları bulmakta.
    Hıristiyanlık benzeri, uzlaşarak tahrif edilmiş bu İslâm’ların elbette Allah’ın
    dini olan İslâm’la hiç bir ilgisi yoktur, bazı benzer yönleri olsa da.
    353 2/Bakara, 138
    354 2/Bakara, 40, 41; 3/Âl-i İmran, 175
    355 12/Yusuf, 13
    356 12/Yusuf, 17-18
    • 157 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Müslümanın İslâm’dan tâviz vererek, başka beşerî görüşlerle uzlaşarak,
    İslâm’ın bazı cüzlerini, bazı esaslarını pazarlık aracı görmesi mümkün
    değildir. Uzlaşma neticesinde kâfirlerin ve küfrün egemenliği -şeklen ve
    kısmen de olsa- kabul edilmiş olur ki, bu da tevhidî akîde ile bağdaşmaz.
    İslâm, Allah’a teslim olmak ve O’nun dışında bir güç ve hâkimiyet tanımamaktır.
    Kelime-i tevhidde bu ifade tüm kapsamıyla belirdiğinden dolayı,
    müslüman için her türlü tâğutun her çeşit egemenliğini reddetmek; Allah’a
    iman ve O’nun tek ilâh olduğunu kabul etmenin en önemli şartıdır. Hatta
    İslâm’ın dışındaki bütün sistem, görüş ve bunların uygulayıcıları anlamına
    gelen “tâğut”u reddetmek; Allah’a imandan da önce gelir ki; kalp, dil
    ve kafadaki tüm sapıklıklar ve sahte ilâhların egemenlikleri öncelikle “lâ =
    hayır” süpürgesi ile temizlenmiş olsun ve boşalan yere de hak/gerçek İlâhın
    kabulü yerleşsin. “Kim tâğuta küfreder (onu tanımaz, reddeder) ve Allah’a
    iman ederse o muhakkak kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa tutunmuştur.
    Allah kemâliyle işiten ve bilendir.” 357
    İslâm, “lâ (hayır)” kılıcıyla tâğutla işbirliğini, onunla yardımlaşmayı,
    ona tâviz vermeyi, onunla uzlaşmayı kesip atar. Bir tevhid eri için “lâ” ile isyan
    bayrağını çektiği küfür ve şirkle uzlaşma nasıl mümkün olabilir? Uzlaşma
    olursa küfre ve tâğutlara kıyam nasıl gerçekleşir? Tevhidin gereği olan
    câhiliyyeye ve tâğutlara kıyam olmadan da İslâm’ın hâkimiyeti hayal olur.
    Tevhidin bu esasını en iyi anlayan ve en güzel uygulayan peygamberler de
    kendi çağlarındaki tâğutlarla hiç bir uzlaşmaya yanaşmamışlar ve Allah’ın
    dininden zerre kadar tâviz vermemişlerdir. Firavun, Nemrut ve Ebû Cehillerle
    pazarlığa oturmamışlar, mutlak otorite olarak sadece Allah’ı kabul
    etmeyen tâğutlarla savaşmışlardır.
    Uzlaşma Teklifleri Karşısında Peygamberimiz
    Rasûlullah, Mekke müşriklerini açıktan İslâm’a dâvet ettiğinde, önde
    gelen güçler, etkili ve yetkili çevreler, imtiyazlı sınıflar, çıkarlarıyla İslâm
    arasında uzlaşma mümkün olmayan bir çelişki gördüklerinden, bu dâveti
    kabul etmeyip düşmanca tavır aldılar. Önce Hz. Peygamber’in deli, şâir, sihirbaz
    olduğunu yaymaya başladılar. Bu tutmayınca, işkence, baskı ve tehditlere
    koyuldular. Ama Allah rasûlünün kararı kesindi ve onu hiç bir güç
    bu kararından çeviremiyordu. Durumun ciddiyetini anlayan müşrikler,
    357 2/Bakara, 256
    • 158 •
    Ahmed Kalkan
    son çare olarak Peygamber’le uzlaşma yolları aradılar. Bu uzlaşma talepleri,
    Rasûl’ün daha yumuşak bir tutum içine girmesi, tanrılarına ve kutsal
    kabul ettikleri şeylere saygılı olması, kendilerine hoşgörü ile davranması,
    tapınmalarını ve putların karşılarında saygı duruşlarını küçümseyip kötülememesi,
    siyasî karar alma mekanizmalarına (Dâru’n-Nedve’ye/millet
    meclislerine) ve çıkan kararlara itaat etmesi, kurulu düzene karşı çıkmaması
    şeklindeydi. Verecekleri bazı tâvizlerine karşılık olarak, bazı tâvizler
    istiyorlardı.
    Vermeyi teklif ettikleri bu tâvizler arasında “dilersen bir sene sen hükümdar
    ol ve bizi yönet; bir sene de biz yönetelim” teklifi de vardı. Ama
    Rasûlullah bu tekliflerin tümüne Kur’an’dan âyetler okuyarak red cevabı
    veriyordu. Oysa müşrikler “bizim sistemimize dokunma, ama onu gel sen
    yürüt” diyorlardı. Temelinde şirk ve adâletsizlik olan bâtıl bir rejimin yönetimi
    Peygamber’in eline iki yılda bir geçseydi ne değişirdi ki?! Müşrikler de
    tekliflerinin bilincindeydiler. Çünkü “biz sana uyarsak, yerlerimizden (mevkilerimizden)
    hızla çekilip alınacağız.” 358 diyorlardı. Zaten Rasûl’ün amacı
    da buydu: Hâkimiyet hakkını onlardan almak, taptıkları putları ortadan
    kaldırmak ve şirkin yerine tevhidi, zulmün yerine İslâm adâletini, bâtılın
    yerine hakkı ikame etmek, yani câhiliyye sistemini kökünden yok etmek,
    darmadağın edip devirmekti.
    Peygamber Efendimiz, müşriklerin bâtıl inançlarını, ibâdet şekillerini,
    ekonomik zulümlerini, zorbalık ve ahlâksızlıklarını gündeme getirip tenkit
    etmeye ve alternatif olarak İslâm ahkâmını/nizamını sunmaya başlayınca
    müşriklerin tepkisinin şiddeti artmıştı. Ebû Süfyan, Velid bin Muğîre gibi
    Kureyş kabilesinin ileri gelenleri Ebû Tâlib’e giderek Hz. Peygamber’i şikâyet
    edip şöyle demişlerdi: “Ey Ebû Tâlib, yeğenin dinimizi aşağılıyor, fikirlerimizi,
    hayat tarzımızı saçmalık olarak niteliyor, atalarımızı sapıklıkla
    suçluyor. Ya onu bu işten vazgeçirirsin ya da aradan çekil, biz onun hakkından
    geliriz. Ona engel olmazsan iki gruptan biri helâk olana kadar savaşırız.”
    Ebû Tâlib, müşriklerin uzlaşma taleplerini Peygamberimiz’e anlatınca
    Rasûl-i Ekrem’in şu meşhur cevabı verdiğini biliyoruz: “Amca, vallahi, bu
    dâvâdan vazgeçmem için güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler yine
    358 28/Kasas, 57
    • 159 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    vazgeçmem. Allah bu dini üstün getirene veya ben bu uğurda ölene kadar
    bir an bile mücâdeleden geri kalmam.” 359
    Hz. Hamza’nın müslüman olduğu günlerde Utbe isimli müşrik, Peygamberimiz’in
    yanına gidip müşrikler adına şu talebi dile getirmiştir: “Ey
    Muhammed! Bildiğin gibi bizim aramızda aşiret ve soy bakımından saygın
    bir yere sahipsin. Sen kavminin başına büyük bir iş açtın. Birliklerini parçaladın,
    fikirlerini saçmalık olarak niteledin. Tanrılarının çokluğunu ve dinlerini
    ayıpladın, geçmiş atalarını karaladın. Sana bazı önerilerde bulunacağım.
    Eğer sen, bu getirdiğin dini kullanarak mal edinmek istiyorsan, senin
    için mal toplarız ve aramızda en çok mala sahip olanımız olursun. Eğer
    bu yaptıklarınla şeref elde etmek istiyorsan seni başımıza lider tâyin ederiz
    ve sensiz hiçbir şey yapmayız. Eğer kral olmak istiyorsan seni kral yaparız.”
    Utbe sözlerini bitirince Peygamberimiz bu pazarlık girişimini, uzlaşma
    teklifini hiç düşünmeden reddetmiş ve cevap olarak Fussılet sûresinin
    ilk âyetlerini okumuştur: “Hâ Mîm. (Kur’an) Rahmân ve rahîm olan Allah
    katından indirilmiştir. Bilen bir kavim için, âyetleri Arapça olarak açıklanmış
    bir kitaptır. Bu Kitap müjdeleyici ve uyarıcıdır. Fakat onların çoğu yüz
    çevirdi. Artık dinlemezler. Ve dediler ki: ‘Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz
    kapalıdır. Kulaklarımızda da bir ağırlık vardır. Bizimle senin aranda bir perde
    bulunmaktadır. Onun için sen (istediğini) yap, biz de yapacağız’. De ki:
    ‘Ben ancak sizin gibi bir insanım. Bana ilâhınızın bir tek ilâh olduğu vahy
    olunuyor. Artık O’na yönelin, O’ndan mağfiret dileyin. Müşriklerin/ortak koşanların
    vay haline!” 360
    Bir gün Peygamberimiz Kâbe’yi tavaf ederken Velid bin Muğîre, Ümeyye
    bin Halef, As bin Vâil ile karşılaştı. Bunlar, kabileleri arasında çok önemli
    kimselerdi. Dediler ki: “Yâ Muhammed! Gel, biz senin ibâdet ettiğine ibâdet
    edelim, sen de bizim taptığımıza tap. Böylece seninle ortak bir noktada
    buluşalım. Eğer senin ibâdet ettiğin bizimkinden hayırlıysa böylece ondan
    nasibimizi alırız. Yok, eğer bizim taptığımız seninkinden hayırlıysa o zaman
    sen bizimkinden nasibini almış olursun.”
    359 İbn İshak, Siyer, Akabe Y. s. 257-263
    360 41/Fussılet, 1-6
    • 160 •
    Ahmed Kalkan
    Bunun üzerine Allah Teâlâ, Rasülü’nün cevap vermesi için şu âyetleri
    indirdi: “Ey kâfirler, ben sizin taptığınıza kulluk etmem. Benim ibâdet ettiğime
    de siz kulluk etmezsiniz. Ben sizin taptığınıza kulluk edecek değilim; siz
    de benim ibâdet ettiğime kulluk edecek değilsiniz. Sizin dininiz size, benim
    dinim bana!” 361
    İnsanlar arası ilişkilerinde yumuşak huylu olan, akrabalarına ve çevresindeki
    insanlara iyilikte bulunmayı, kolaylığı ve kolaylaştırmayı seven
    biri olan güzel huylu Hz. Peygamber, örneklerde görüldüğü gibi, hiç bir zaman
    İslâm’ın ilkelerini pazarlık konusu yapmamış, müşriklerle uzlaşmaya
    yanaşmamıştır.
    Mekke’de zulmün, vahşet ve işkencelerin tarihe kara bir leke olarak geçtiği
    o karanlık günlerde, hem kendisi, hem de mü’minlere büyük baskılar
    olmasına rağmen, haktan en küçük bir tâviz vermemiştir. Malla şımaran
    müstekbirlere ve siyasal güçle azan zorbalara karşı söylenmesi gereken hak
    sözü gizlemeye, çarpıtmaya yeltenmemiş, putları seviyor gözükmemiş, putçuları
    övecek tavır kesinlikle sergilememiştir. Kimseden çekinmeden, eğriltmeden,
    çıkar gruplarının arzuları doğrultusunda yorumlamadan, açık
    açık, net bir şekilde Kur’an’ı ve Allah’ın hükümlerini tebliğ etmiş, hayata
    geçirilmesi için bütün gayretini göstermiştir. O’na inanan insanlar da aynı
    çizgiyi büyük bedeller ödeme pahasına sürdürmüştür. Çağdaş dünyadaki
    müslümanların, peygamberimizin kurulu düzene karşı takındığı tavırdan
    mutlaka dersler çıkarması gerekir. Her şeyi ile örnek almak zorunda olduğumuz
    () önderimizin uzlaşma konusundaki tavrından bir başka örnek
    daha verelim: Rasûlullah, müşriklerle savaşmak için Bedir’e doğru yol aldığında,
    cesareti ve kahramanlığı ile ün yapmış bir müşrik, Rasûl-i Ekrem’in
    yanına geldi ve müslümanlarla birlikte savaşa katılmak istediğini söyledi.
    Peygamber Efendimiz, “Ben bir müşrikten yardım almam!” diyerek adamı
    geri gönderdi. Adam üç defa gelerek aynı teklifi yaptı. Üçüncü seferinde
    “Allah’a ve Rasûlü’ne iman ediyorum” deyince “o halde yürü!” diye orduya
    kattı. 362
    Rasûlullah, çevresinde kahramanlığı ve cesaretiyle ün yapmış bir müşriğin
    yardım teklifini, iman etmediği gerekçesiyle kabul etmiyor. Hâlbuki
    ashâb, moral yönü ile bu yardım teklifini olumlu karşılamışlardı. Ancak
    361 109/Kâfirûn, 1-6
    362 Müslim, hadis no: 151
    • 161 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Hz. Peygamber, neyin uğrunda savaştığını ashâbından daha iyi bilmekteydi.
    Böyle kritik bir zamanda, müslümanlarla müşrikler arasında birtakım
    dostluklar, yardımlaşmalar kurulursa bu, tevhidin insan hayatına yer etme
    mücâdelesine ileride köstek teşkil edecek, savaşta kurulan ittifaklar, giderek
    duygusal yaklaşımlara yol açacaktır. Oysa İslâm’ın yeryüzünde kavgasını
    vermenin asıl amacı, şirki, bütün düşünce ve kurumlarıyla tamamen söküp
    atmaktır. Bunun için de kesin ve açık bir tavır gereklidir. Şartlar ne olursa
    olsun, müşriklerle kurulacak bir ittifak, dinin pratikte gerçekleştirmek istediği
    hedeflerle bağdaşma-maktadır.
    İslâm adına verilen mücâdele sürecinde müşriklerle her türlü ittifakın
    Rasûlullah’ca uygun görülmediği, bundan şiddetle kaçınıldığı kesin bir gerçektir.
    Rasûlullah bir başka hadis-i şerifinde, açıkça: “müşriklerin ateşiyle
    aydınlanmayınız.” 363 diye emretmiştir. Evet... Müşriklerin ateşiyle aydınlanmak,
    hele bizim ateşimizle onları aydınlatmak... Kâfirlere vermek, onlardan
    almak... Her iki konu üzerinde çokça düşünmek ve ona göre davranmak
    zorundayız.
    İslâm’da savaşlar, kâfirlerin değil; müslümanların istediği sahalarda kabul
    edilir. Her çeşit İslâmî mücadele ve hizmetlerin esasları, ancak müslümanların
    istediği şekillerde ve İslâmî esaslara göre tanzim edilir. Bugün
    ise Firavunların tesbit ve müsaade ettiği, yönlendirdiği, sınırlarını çizdiği
    alanda mücadele ve çalışmayı tercih eden müslümanlar, Firavun’lara açıkça
    cephe almadan onları nasıl altedeceklerdir?
    Peygamberimiz’e yapılan teklifte de, tarihte ve günümüzde yüzlerce
    tekrar edilen nice olaylarda da görüldüğü gibi, egemenliği ellerinde bulunduran
    tâğutî güçler, İslâm’ın sosyal hayata hâkim olmaya kalkmasını daima
    kendi şeytanî çıkarları için tehlikeli görmekte ve İslâm’ı gündeme getiren
    müslümanlara tâviz vererek, onlardan bazı tâvizler istemektedirler. Tâğutlar,
    tevhidî hareketi kontrol altına almak ve aslî çizgisinden saptırarak etkisiz
    hale getirmek istedikleri için bu yola başvururlar. Başlarında Peygamber
    ve O’nun gerçek vârisleri olan, sadece Allah’a bağlı güvenilir liderlerin bulunmadığı
    birçok tevhidî hareket, şeytan ve dostlarının bu tâviz alışverişi ve
    bu müdahalesiyle sapmış ve bağlılarını da saptırmıştır. Evet, hıristiyanlığın
    tevhid dini olma vasfından saparak, her türlü ahlâksızlığın, zâlim güçlerin,
    363 Nesâi, Kitab 48, bab 52
    • 162 •
    Ahmed Kalkan
    şirkin emrine ve hizmetine girmesiyle sonuçlanan tahrifatına sebep, Kostantinius’un
    325 yıllarında hıristiyanlıkla Roma despotizmini uzlaştırması
    olmuş, bugün de kolaylıkla her şeyle, her sistemle uzlaşabilecek mirası hıristiyanlık,
    o zamanlardan muharref bünyesine almıştır.
    Padişahlık, yani hadis-i şerifteki tâbiriyle “ısırıcı krallık” rejimleriyle,
    sarayın her türlü çıkarlarına, padişah efendilerin her türlü arzularına fetva
    bulmaya çalışarak Allah’ın koyduğu sınırları çokça aşan anlayışlarla uzlaştırılmasıyla
    Din’e nice bid’at ve hurâfeler girmiştir. İslâm, aslî yapısından,
    enerjik ve dinamik ölçüsünden sapmalarla, nihayet T.C.’nin emrine ve hizmetine
    giren, ona her türlü uygulamasında yardımcı ve fetvacı olan Diyanet
    İslâmcılığı meydana gelmiştir. Gelinen noktanın Osmanlı’dan miras
    alınan uzlaşma ve tâvizcilik sayesinde bir uzantı olduğu unutulmamalıdır.
    İslâm’ın istediği bir devlet olmadığı zaman, eğer uzlaşma varsa, devletin
    istediği İslâm ortaya çıkacaktır. Müslümanlar, basit gördükleri bir-iki tâviz
    verdikleri zaman, bir müddet sonra dâvânın tümüyle özünden sapması kaçınılmaz
    olmakta, atı alan Üsküdar’ı geçmektedir.
    Gerçekte güç ve kuvvet, izzet ve şeref Allah’a aittir. O, dilediğini güçlü
    kılar.364 Kâfirler zâhiren güçlü görünseler de bu görünüm; sanaldır, hallüsinasyondur.
    Müslümanlar, önce Allah’a, sonra az sayıda ve imkânda olsalar
    bile O’nun verdiği güce ve izzete sahip olan kendilerine güvenmek zorundadırlar.
    Bilmelidirler ki, “Allah’ın izniyle nice az bir topluluk, daha çok topluluğa
    gâlip/üstün gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.” (365) Allah’a ve
    kendine güvenen bir müslüman, hangi şartlarda ve durumda olursa olsun,
    hakiki manada güçsüz olan müşrik güçlere yaslanmayı kabul edemez ve
    onlarla uzlaşamaz. Çünkü mü’min, dâvâsında haklı olduğuna ve Allah’ın
    yardım edeceğine kesin olarak inanır ve kâfirlerden korkmaz. Neticeyi ve
    zaferi Allah’ın vereceğini bilir. Bu özgüvene sahip olmayan, kendinden zâhiren
    daha üstün konumdaki zorba güçlere karşı mücadeleyi göze alamaz
    ve onun tahakkümü anlamını taşıyan uzlaşmadan başka bir seçeneği olmadığını
    varsayarak zulme, sömürüye, yönetilmeye, şerefsizliğe, kula kul
    olmaya boyun eğer.
    Müslümanın tâviz vermesi kadar, tâviz alması da çoğu zaman dâvâsına
    zararlı olur. Kâfirlerin bu tâvizleri, kendilerini veya rejimlerini müslüman-
    364 3/Âli İmran, 126
    365 2/Bakara, 249
    • 163 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    lara biraz daha benimsettirmesi, onları iğdiş ederek uzlaşmaya girmesi,
    neticede dâvâyı saptırıcı sonuçlar doğuran oyunların tezgâhı gibi şeytanî
    hileler olarak kabul edilmelidir.
    Uzlaşma; düşüncelerde, değerlerde, ölçülerde, prensiplerde, sosyal ve
    siyasal tavırlarda çöküş içine girmek, sivil itaatsizliği bile becerememektir.
    Uzlaşma, kaypaklıktır, ilkesizliktir. Olduğu gibi görünmemek, göründüğü
    gibi olmamaktır. Uzlaşma, psikolojik mağlubiyettir. İzzetin Allah katında
    ve mü’minlerin hakkı olduğunu unutmak, zelil olanları aziz kılmaya çalışmaktır.
    Düşmanı gözde büyütmek, bükemediği eli öpmektir; o elin az
    sonra boğazını sıkmaya hazırlandığını unutmaktır. Uzlaşma, hak ölçülerle
    uyuşmaz ama kapitalizm, pragmatizm ve makyavelizmle uyuşan ve örtüşen
    yönleri az sayılmaz; her şeyi pazarlık konusu yapmaktır uzlaşma; faydayı
    dâvânın önüne geçirebilmektir. Rasyonel/akılcı olmak ve dâvâ eri mücâhide
    Allah’ın yardım vaadlerini ve dâvânın Allah’la bağlantısını göz ardı etmek,
    kâfirler hangi yoldan başarılı oluyorsa o yolları denemektir. (Hâlbuki
    Kur’an’dan açık bir şekilde anlaşılmaktadır ki, mü’minlerle ilgili sünnetullah,
    kâfirlerle ilgili sünnetullahtan çok farklıdır.) Mutlak doğruyu, vahye ait
    hakikatleri, babasının malı imiş gibi değerlendirmektir. Bana dokunmayan
    yılan bin yaşasın deyip yılanların yaşamasına yardımcı olmak, ömürlerini
    uzatmaktır. Haktan taviz ve uzlaşma, yok olmak ilâhî kaderi olan, her an
    komada yaşayıp can çekişen bâtılın iskeletine kan pompalamaktır.
    Laiklik, ırkçılık, milliyetçilik, demokratlık, materyalizm, determinizm,
    tarih kutsayıcılığı, örf-âdet ve gelenekçilik, pragmatizm, makyavelizm...
    hep uzlaşmacılıktır. Dergi, dernek, vakıf, özel okul, radyo, televizyon, parti,
    teşkilât gibi sistem içi araçları kullanırken çok hassas olunmalı veya ileride
    tâviz vermeyecek kesin tedbirler ve ilkeler baştan kesin kararlara bağlanmalıdır.
    Çünkü bunlar, çoğunlukla uzlaşmacı zihniyete kurban edilerek
    “hizmet ediyoruz” derken giderek bu araçlar amaçlaştırılmakta ve ava giden
    avlanmaktadır.
    İslâmî duyarlılık ve inkılâpçı tavırlarla kanunlar lastik gibi en sonuna
    kadar uzatılıp sündürülmeli veya görmezden gelinmelidir ki bu tür araçların
    kullanımı meşrû olabilsin. Bu da tahmin edildiğinden çok zor ve güzel
    örnekleri yok denilecek kadar az olan bir durumdur. Risk büyüktür; ya
    bunca maddî-manevî fedakârlıkları, birikim ve emekleri kaybetmek, ya da
    bu araçlar vasıtasıyla Hak rızasını ve imtihanı kaybetmek.
    • 164 •
    Ahmed Kalkan
    Çoğunlukla görülen odur ki, bu tür silâhlar geri tepmekte, düşmanı
    değil; kullananları ve destekleyicilerini vurup yaralamaktadır. Az sayıdaki
    istisnaları hâriç tutarak, müslümanların eliyle ve imkânlarıyla bâtılın
    güçlenmesine yol açan bu araçların temel vasıflarının taviz araçları olduğu
    yaklaşımını haklı gösteren bolca örnekler vardır.
    Demokratik yapılanma ve resmî çalışmalar, ister istemez uzlaşmacı
    yaklaşımlardır. Bu uzlaşmacı ve demokratik yaklaşım, Hasan el-Bennâ,
    Abdülkadir Udeh ve Seyyid Kutub’lar zamanında dünyayı titreten Ihvân-ı
    Müslimîn hareketini ne hale getirdi, gören gözler için yakın tarihin bize
    ihtarıdır. Resmî tabelâlar altında ve düzenin belirlediği ve yönlendirdiği
    alanlardaki gayretler, az veya çok tâviz vermeyi kolayca kabullendiğinden
    bereketsizlikle sonuçlanmaktadır. Cennet, kılıçların gölgesinde olduğu
    gibi; izzet ve onur da hak prensiplerden tâviz vermeyen şahsiyetli, kimlikli
    müslümanların hakkıdır.
    Hakkı ketm etmek (gizlemek) ve hakkı bâtılla örtüp hakka bâtılı karıştırmak,
    Din’i kuşa benzetmektir. Hak Din’in etkisizleştirilmesi, atmalar ve
    katmalar yoluyla olmuştur. Atma, hakkı gizlemek; katma ise hakka bâtılı
    karıştırmaktır. Hakkı/İslâm’ı bâtılın/kâfirlerin istediği, râzı olduğu şekle
    koymak veya konulan bu şekle karşı çıkmamaktır. O yüzden dinin temel ilkelerin-
    den tâviz, itikadı ilgilendiren bir vakadır; ihanettir veya en azından
    ihanete seyirci kalmaktır.
    İnsan Niçin Tâviz Verir, Düşmanıyla Uzlaşmaya Girer?
    İnsanın niçin tâviz verme ihtiyacı hissettiğinin sebeplerini saymaya çalışalım:
    a- Ya dâvâsının prensiplerinde uzlaşmacılığa teşvik veya en azından
    ruhsat vardır. Bu, müslümanın dâvâsı için kesinlikle geçerli değildir. “Allah,
    kâfirlere mü’minlerin aleyhinde asla bir yol vermez.” 366 “İzzet (şeref, güç ve
    kuvvet) Allah’ındır, Rasülü’nün ve mü’minlerindir.”367 Ayrıca, tevhid kelimesinin
    “lâ” ile tanrılık iddia eden Allah’ın dışındakilere “hayır!” la başlaması;
    yukarıda izah edilen peygamberimizin müşriklerin uzlaşma ve yardım tek-
    366 4/Nisâ, 141
    367 63/Münâfikûn, 8
    • 165 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    liflerine kesin red cevabı vermesi ve “müşriklerin ateşiyle aydınlanmayınız”
    gibi açık nasslarla bu uzlaşmacı yolun tıkalı olduğu belgelenmiştir.
    b- Ya tâviz verdiği bazı parçalar, insan için fazla mühim olmayan,
    uğrunda zahmet çekmeye değmeyen, olmasa da olabilecek cinsten hafif
    değerlerdir. Bu da müslümanın dâvâsı için düşünülemez. İslâm parçalanmaz
    bir bütündür. İslâm’ın bir esasını yok sayan, hafife alan kimse İslâm’ın
    dışına çıkar. İslâm’a hiç bir şey galebe çalamaz. Onun en küçük cüzüne,
    bir müslümanın bin kellesi olsa, tümünü gözünü kırpmadan feda edebilir/
    etmelidir. En küçük İslâmî bir esas bile dünya nimetlerinin tümüne değişilemez.
    İslâm’ın her türlü esaslarını kabul ettikleri halde, sadece zekât
    vermeyen bir kabileye Hz. Ebûbekir’in savaş açması bile bu konuda delil
    olarak yeter. (“Dinimizde ‘İslâm devleti’ diye bir kavram yoktur”, “en güzel
    demokrasi İslâm’dır” diye vecizeler(!) döktüren, “başörtüsü teferruattır”
    diyen ve diploma için kızların başını açması câizdir, diye fetvâ verenlerin
    kulakları çınlasın.)
    c- Ya karşılığında daha kıymetli şeyle alır, böylece dâvâya hizmet etmiş
    olur. Beşerî değer ölçüleriyle, müstekbirlerin verdiği tâvizlerin büyük,
    istedikleri tâvizin ise küçük görülme-sinden dolayı tâviz verilir. Şeytanın
    Hz. Âdem’e cennette ebedî kalma vaadi karşılığında yasak ağaçtan yeme tâvizini
    istemesi gibi.368 Şeytan ne verdiğini ve ne istediğini gayet iyi bilmektedir.
    Şeytan ve dostlarının verdiği büyük tâviz, dâvâ için yararlı gözükse
    de; istedikleri küçük tâviz, müslümanları Allah’ın yardımından uzaklaştırmakta
    ve dâvâyı kişisel görüşlere göre değişebilen beşerî bir dâvâ hüviyetine
    sokmaktadır. Kâfirlerin vereceği hiç bir tâviz, Allah’ın dünyadaki yardımından
    ve âhiretteki cennetinden büyük olamaz. Abese sûresinin nüzul
    sebebi ve Allah’ın ihtarı, hizmet için çok iyi niyetlerle ve küçük bir tâvize
    açılan tüm kapıları kapamıştır.
    d- Ya korktuğu için tâviz verir. “Yoksa onlardan mı korkuyorsunuz?
    Eğer gerçek mü’minlerden iseniz Allah kendisinden korkmanıza daha lâyıktır.”
    369 “İnsanlardan korkmayın; Benden korkun. Benim âyetlerimi az bir
    karşılıkla satmayın. Kim Allah’ın indirdiği hükümlerle hüküm vermezse işte
    onlar kâfirlerin ta kendileridir.” 370
    368 20/Tâhâ, 120-121
    369 9/Tevbe, 13
    370 5/Mâide, 44
    • 166 •
    Ahmed Kalkan
    e- Ya kendisine ve dâvâsına itimadı, güveni tam değildir. Kendi kimliği
    ve dâvâsının hüviyetini açıklamaktan ürken şahsiyetsiz bir zavallıdır.
    Şeref ve izzeti, kendi dâvâsının dışında arar. Bukalemun tiplidir. Onun için
    kolaylıkla tâviz verip rahatına bakar. “O münâfıklar ki, mü’minleri bırakarak
    kâfirleri dost ediniyorlar. İzzeti (şeref ve zaferi) onların yanında mı arıyorlar?
    Muhakkak ki bütün izzet kudret Allah’ındır.” 371
    Evet... Uzlaşma ve tâviz, tevhidî harekete, bütüncü, radikal, köktenci,
    inkılâpçı anlayışa set vurur. Ve uzlaşma, karşı çıkılamaz ve değiştirilemez
    bir kader değildir.
    Tâviz ve Uzlaşmayı Red, Küfre Meydan
    Okumak ve Ateşten Gömlek Giymektir
    Her tâviz, yeni ve daha büyük tâvizler doğurur. Amellerdeki tâvizler,
    inançlardaki tâvizlere yol açabilir. Tâviz vererek inandığını yaşamayan,
    yaşadığı gibi inanmaya başlar. Onun için tâvizkâr anlayışı reddeden genç
    müslümanlar, kendi pratik yaşayışlarındaki her türlü uzlaşma ve tâvize de
    öncelikle karşı olmalı ve kendine sülük gibi yapışan bu bâtıl asalakları söküp
    atmalıdır.
    Amerikan saç modeli, Amerikan tipi daracık kot pantolonuyla, elindeki
    Marlboro veya Coca Cola’sıyla Amerika’ya karşı çıkıp kafa tutmak, teoride
    bile Amerika düşmanı olmak mümkün değildir. Kişinin karşı çıktığı düşmanını
    gözünde büyütüp ona benzemesi, onu nice konuda örnek alması,
    düşmanlıkla bağdaşacak şey değildir.
    Müslümanların nüfuslarının % 99’larla ifade edildiği topraklarda küfrün
    her yönüyle egemen olmasının temel sebeplerinden biri bu uzlaşmacı
    yaklaşımdır. Kıyam ve devrim yolunun çok yokuş olmasının en önemli
    sebebi; tâviz vermeyi, uzlaşmayı normal, câiz, hatta hizmet ve cihad sayan
    gâfil veya hâinlerdir. Nice mücâhid(!), küfür çarklarını çevirmek, Allah’ın
    indirdiklerinin dışındakilerle hükmetmek için yarışa katılmaktadır. Nice
    İslâmcı(!) sermaye, kapitalist ekonominin kurallarıyla holdingleşme ve Karunlaşma
    için ne tür atraksiyonlar yapmaktadır! Nice hacı ve hoca kızları,
    İslâm’a hizmet için başını açmakta, nice müslüman genç İslâm için putlara
    371 4/Nisâ, 139
    • 167 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    ve tâğutlara saygı duyup itaat etmeye koşmaktadır. Nice küfür sayılacak söz
    ve davranışlar İslâm(!) için yerine getirilmektedir. Allah’a kul olmayı bırakıp
    emir kulu olmak, kâfir de olsa yetkili ve etkili kişilere/kurallara boyun
    eğmek, hizmet ve sevap kabul edilmektedir. Örnekleri çoğaltmak mümkün;
    ama zülf-i yâre dokunup fincancı katırları ürkütmek de...
    Uzlaşma ve tâvizi red; bâtılla “uyuşma”yı red anlamına geldiği gibi,
    “uyuşukluğu” da reddetmek demektir. Tâviz ve hoşgörü ninnileriyle uyutulan,
    uzlaşma afyonuyla uyuşturulan devin, hipnotizörü ve doktor kıyafetindeki
    katili farkedip şahlanışıdır bu red. Uyanış ve diriliştir. Kötülüğe/Bâtıla
    elle, dille ve hiç olmazsa kalple karşı çıkıp değiştirme bilinci ve görevi ile
    bâtılla/münkerle uzlaşmayı, “bundan sonrasında hardal tanesi kadar iman
    yoktur.” hükmüyle değerlendirmektir.
    Savaşçı kimliğini kuşanmaktır uzlaşmayı reddetmek. Yakın çevreden
    başlayarak bütün dünyaya tavır almak, meydan okumaktır. Cihada en
    azından teorik olarak adım atmak, eylem bilincine ulaşmak, kıyam ateşini
    tutuşturmaktır. Gemileri yakmaktır. Arkaya bakmadan sırât-ı müstakim
    çizgisinde zafere ve/veya cennete doğru koşu için start vermek, yarışı başlatmaktır.
    Belki imanı tartışılabilecek takvâsız, sıradan bir müslüman olmaktan;
    dâvâ adamı, Allah eri, şehâdet âşığı fedâi bir mücahid tavrı demektir.
    Onun için yürek ister; hem cesaret, hem de cesaretin beslendiği enerji
    olan iman ve takvâ anlamında yürek ister; mangal gibi yürek. Mangalda
    kül bırakmayacak şekilde nutuk atmak, sonra yan gelip yatmakla uzlaşma
    ve tâviz yolu reddedilmiş olmaz; Sadece ona buna çatılarak nefisler tatmin
    edilmiş olur. Uzlaşmayı red, köleliği reddir, rahatı terk etmektir, zenginliği
    reddetmektir, yatakta ölmeyi düşünmemektir. Eyleme, cihada, direnişe, sabıra,
    takvâya, uykusuzluğa, açlığa, -tabii kahramanlığa ve şehidliğe- giden
    yola aşkla, sevdayla koyulmaktır.
    Uzlaşmanın en uç noktasını, bir zamanlar T.C.’nin en üst noktasını işgal
    eden kişi dillendiriyordu: “230 civarındaki ahkâm âyetini laik anlayış çerçevesinde
    yorumlamanın yolu bulunmalı.” Uzlaşmayı reddeden cephenin
    bu konudaki sözü ve tavrı sorgulanmalıdır, bu sözü söyleyenden önce. Bu
    ahkâm âyetleri yok sayılamayacaksa ve laik anlayış doğrultusunda tahrif
    edilerek yorumlanamayacaksa, ya da ketm edilerek gündemden çıkarılamayacaksa...
    Evet, öyleyse...
    • 168 •
    Ahmed Kalkan
    Uzlaşmaya karşı çıkmak, hayalî düşmanla savaşan Donkişot’luk değil;
    put kıran İbrahim’liktir. İbrahim, “tek başına bir ümmetti.” 372 Bugün İbrahim
    imanı ve gözü pekliğine sahip olmayanlar, “ümmetin tek İbrahim
    olması”na çalışmalılar. Allah’la beraber olana, O’nun yardım ettiği kimseye
    kim zarar verebilir ki?! Tâvizi ve uzlaşmayı red: “Kim Allah’a sahip, o neden
    mahrum; kim Allah’tan mahrum o neye sahip?” diyebilmektir. Câhiliyyenin
    zorladığı uzlaşmaya direnmek, İslâmî hareket ve ümmet güçlerinin
    yardımlaşması ve dayanışmasıyla gerçekleşebilir. Direniş; iman, cihad ve
    sabır gibi altyapıya gerek duyduğu kadar, fikir ve yardım desteğiyle teşkilât
    ve harekete, psikolojik ve dua desteğiyle ümmete de ihtiyaç duyar. “Sizden,
    hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir ümmet (topluluk)
    bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” 373 Tâvizi, uzlaşmayı reddetmek,
    geçici bir protesto hareketi değil; ölüme kadar tevhid kelimesindeki “lâ”-
    yı hayatıyla tefsir edip, eylemleriyle yorumlamaktır. Uzlaşmayı red, hak ve
    bâtıl her şeye karşı çıkmak, farklı anlayıştaki mü’minlerle ve değişik İslâmî
    yaklaşımlarla da iyi geçinme yollarını aramayıp onlarla mücadele etmek,
    ya da isyankâr fakat marazî/hastalıklı bir psikolojik yapı değildir. Hakk’ın
    mutlak doğruları ile beşerin göreceli doğrularını birbirine karıştırmak, itikadî
    olanlarla itikadî olmayanı aynı kefede görmek, bir hata ile haramı, bir
    günah ile şirki karıştırıp hepsine aynı şiddette reaksiyon göstermek değildir.
    Uzlaşmayı reddetmek deyince, insanca münasebetleri, sosyal ilişkileri
    kesip uzlet içinde yaşamayı, toplumsal bağları koparmayı kast etmiyoruz;
    İbrahimî ve Muhammedî tavrı hayata geçirmeyi kast ediyoruz. Onlar küfürle/
    bâtılla uzlaşsalardı ateşe atılır, memleketlerini terk etmeye mecbur
    kalır, ölümle burun buruna olurlar mıydı?
    Mü’min nasıl olur da Kur’an’ın “neces (pislik)”374 dediği müşriklere
    inanç, fikir, dil veya eylemlerinde tâviz vererek, tevhidle uzlaşması ve
    tevhide bulaşması mümkün olmayan pisliğe kapısını açar? Küfrün azına
    veya pisliğin küçüğüne bile olsa, nasıl tahammül edip rıza gösterir? Hele o
    pislikle iç içe yaşayıp, o pisliği hoş görebilir? Mü’min nasıl olur da hayvanlardan
    daha aşağıda olanlarla375 işbirliğine, uzlaşmaya girer? Nasıl olur da
    372 16/Nahl, 120
    373 3/Âl-i İmran, 104
    374 9/Tevbe, 28
    375 7/A'râf, 179
    • 169 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    o hayvanların ahırlarında, onlarla beraber oturup kalkar,376 beraber aynı
    yemlikten yemlenir?
    Mü’min nasıl olur da kâfirlerin önüne attıkları dünya, makam, mevki,
    hizmet, para, maaş, menfaat... gibi geçici çıkarları gözünde büyüterek, onların
    çürük iplerine yapışmayı, Allah’ın kopmaz ipine377 tercih eder? Tâğutu
    reddederek sağlam ipe yapışması gerektiği halde, onların uzattığı çürük
    ipin kendisini Allah’a ve cennete ulaştıracağını, kendisini yükseltebileceğini
    nasıl ümit edebilir?
    Evet... Her sistem tâviz verebilir, başka sistemlerle uzlaşabilir, ama
    İslâm asla! Her insan, dâvâsından tâviz verebilir, başka dâvâlarla uzlaşabilir,
    ama müslüman asla! Her bâtıl, başka bâtıllarla kaynaşabilir, uyuşabilir,
    ama hak vasfını kaybetmeden hak asla!
    - 10-11. Âyetler -
     هََّازٍ مَشَّاءٍ بنَمِي ٍ ¦ وَلاَ تطِعْ كَُّ حَلاَ فٍ مَِ ي نٍ
    وَلاَ تطِعْ : sakın itaat etme كَُّ :َ (hiçbiri) her حَلاَ فٍ : çokça yemin eden ¦ : مَِ ي نٍ
    alçağa هََّازٍ : ayıplayıp duran  مَشَّاءٍ بنَمِي ٍ : laf getirip götürene
    “Sakın boyun eğip itaat etme; çokça yemin eden hiçbir alçağa,
    Ayıplayıp duran, laf getirip götürene.” (68/Kalem, 10-11)
    Ahlâksızlara İtaat Etme! Onlara Boyun Eğme!
    Sûrenin dördüncü âyetinde Peygamberimiz’in güzel ahlâkından bahsedilmişti:
    “Ve sen elbette muhteşem bir ahlâk üzeresin.” 378 Bir tarafta böylesine
    güzel ahlâk sahibi bir Rasûl, diğer yanda ahlâksız, yani birçok çirkin
    376 4/Nisâ, 140
    377 2/Bakara, 256)
    378 68/Alâk, 4
    • 170 •
    Ahmed Kalkan
    ahlâk sahibi kimseler. Saflar net, kime uyulup itaat edilmesi gerektiği çok
    belirgin. Bu âyetlerde nitelikleri anlatılan adamın Velid bin Muğire olduğu,
    yine Müddessir sûresindeki şu âyetlerin de onun hakkında indiği söylenmektedir:
    “Ey Muhammed, tek olarak yaratıp, kendisine bol bol mal, çevresinde
    bulunan oğullar verdiğim ve nimetleri yaydıkça yaydığım o kimseyi
    bana bırak, cezasını ben vereyim. Bir de verdiğim nimetten arttırmamı umar,
    hayır, çünkü o, bizim âyetlerimize karşı son derece inatçıdır. Onu sarp bir yokuşa
    sardıracağım. Çünkü o düşündü, ölçüp biçti; canı çıkası ne biçim ölçtü
    biçti. Cam çıkası yine ne biçim ölçüp biçti. Sonra baktı; sonra kaşlarını çattı,
    suratını astı. Sonra da sırt çevirip büyüklük tasladı. ‘Bu sadece öğretile gelen
    bir sihirdir. Bu Kur’an yalnızca bir insan sözüdür’ dedi. İşte bu adamı yakıcı
    bir ateşe yaslayacağım:” 379 Velid bin Muğire’nin, Peygamber Efendimize
    çeşitli komplolar kurması İslâm davetinin karşısına dikilmesi, insanları Allah’ın
    yolundan alıkoyması ile ilgili birçok rivâyet vardır. Ayrıca bu sûredeki
    âyetlerin de Ahnes bin Şureyk hakkında indiği de rivâyet edilmiştir. Bilindiği
    gibi bu iki adam Peygamber Efendimizin baş düşmanıydılar. Sürekli
    ona karşı savaş kışkırtıcılığı yapıyor, insanları O’nun aleyhinde birleşmeye
    çağırıyorlardı.
    Bu sûredeki sert saldırı ve Müddessir sûresindeki korkunç tehditler,
    ayrıca başka sûrelerde yer alan uyarılar, ister Velid olsun ister Ahnes olsun
    -birincisi olma ihtimali yüksektir- burada işaret edilen adamın Peygamber
    Efendimiz’in ve dâvet hareketinin aleyhine başlatılan mücâdelede ne kadar
    önemli bir rol üstlendiğinin kanıtıdır. Aynı şekilde bu saldırı ve tehditler
    söz konusu kişinin kötü hareketini, bozuk kişiliğini, iyilikten uzak ahlâksız
    bir tip olduğunu ortaya koyuyor.
    Müşriklerin ileri gelenleri hakkında inen bu âyetler, onların genel karakterlerinin
    güzel bir özetidir. Bu âyetlerde Hz. Peygamber ve ona iman
    edenler uyarılarak anılan kötü niteliklerin tümünü veya bir kısmını taşıyan
    kimseye mal ve oğulları var diye yani zengin ve güçlü olduğu için boyun
    eğmemeleri istenmektedir.
    “İnsanların arasını dedikodu yoluyla bozacak, söz getirip-götüren,
    müslümanları rencide eden insanlara itaat etme.” Şimdi bunu, büyük çaplı
    organize güçler yapıyor. Basın yayın organlarıyla
    müslümanların aleyhine,
    379 74/Müddesir, 11-26
    • 171 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    insanların aleyhine cürümler, suçlar işleniyor. İnsanlar hafife alınıyor. Bir
    insanı hafife alan, hakaret eden, şahsiyeti ile oynayan; bütün insanlığın şahsiyeti
    ile oynamış gibidir. Onun için daha ilk âyetlerde, “insanların şahsiyeti
    ile oynayan ve onlara
    hakaret eden, onlarla dalga geçen ve insanlar arasında
    bozguncu sözleri yayan insanlara itaat etme!” diye uyarılıyor. Biz de uyarılıyoruz.
    Haddi aşmış, çok günah işleyen ve cimrilik yapan insanlara da itaat
    etme. Cimri insanlar. Elinden hiç hayır gelmeyen insanlar, yaptıkları işler,
    çıkardıkları kanunlar, vermiş oldukları emirlerde insanlığın selâmeti,
    saâdeti
    değil, kendi çıkarları olan insanlara, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenlere
    itaat etme. Cennete giden yola engel koyanlara itaat etme.
    Ahlâksızca yaşayan, haddi aşmış insanlara da itaat etme. Ahlâksız bir
    nesilden dünyaya gelmiş insanlara da itaat etme. Yani nesli bozuk insanlara
    da itaat etme. Kendi nesli bozuk bu insanların, yaptıkları kötülükler
    nedeniyle gelecek nesli de bozacaklarından, bunlara da itaat etme! Bunlar
    mal sahibidir, çocuk sahibidir diye itaat etme. İnsanların ekonomik, siyasî,
    askerî gücüne bakarak onlara itaat etme.380
    “Sakın boyun eğip itaat etme; çokça yemin eden (hallâf) hiçbir alçağa
    (mehîn).” (68/Kalem, 10)
    Burada Kur’ân-ı Kerim söz konusu kişinin hepsi de iğrenç olmak üzere
    dokuz niteliğini sıralıyor. Bunlardan ilki: “Bu adam aşırı yemincidir...”
    Çok yemin etmektedir. İnsanların kendisini yalanlayacaklarının, kendisine
    güvenmeyeceklerinin farkında olan yalancı insanlardan başkası sık sık yemine
    başvurmaz. Böylece bir insan yalanını gizlemek, insanların güvenini
    kazanmak için yemin eder. Aşağılıktır, onursuzdur; Kendisine saygısı yoktur.
    Bu yüzden insanlar sözlerine saygı göstermezler. Onun aşağılık oluşunun
    delili de yemine ihtiyaç duymasıdır, hem kendisinin hem de insanların
    kendisine güvenmemesidir. Mal, evlât ve mevki-makam sahibi olması bu
    durumu değiştirmez. Çünkü aşağılık kompleksi, psikolojik bir niteliktir.
    Bir kişi azgın, zorba ve kudretli bir kişi dahi olsa bu niteliğe sahip olabilir.
    Şeref ve haysiyet de (izzet-i nefis) psikolojik bir sıfattır. Saygın bir ruh dünya
    hayatın tüm değerlerinden yoksun olsa bile bu nitelikten soyutlanmaz.
    380 Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yay., c.8, s. 32
    • 172 •
    Ahmed Kalkan
    İnsanlar genellikle; zor duruma düştükleri zaman, haklı olduklarını ispat
    için “Vallahi, Billâhi” gibi yemin lafızlarını kullanırlar. Yemin’in lügat
    mânâsı; “sağ el” demektir. Halk arasında hayır ve bereket sağ ele nisbet olunur.
    Yemin “kuvvet” mânâsına da kullanılır. Kur’ân-ı Kerîm’de; yemin kelimesi,
    kuvvet manasına da kullanılmıştır. İslâmî ıstılahta: “Allah Teâlâ’nın
    adını zikrederek, haberin takviyesidir.” Ayrıca yemin eden kimse; bir şeyi
    yapmaya veya yapmamaya, Allah Teâlâ’yı şâhid tutarak karar verir. Ahd,
    misak anlamında yemin, bir niyet ve kararlılık olayıdır.
    Allah, adının lağv konusu yapılmasını istemiyor. Yemin, kişilik ifade
    eden kararlı söz halinde ağızdan çıktığında ise onun korunması, gereğinin
    yerine getirilmesi, insan olmanın onur borcudur. 381
    Yeminini basit menfaatler yüzünden bozan, sonsuzluk nasibi olmayan
    bedbahttır. Çünkü Kur’an, insanı, bir anlamda ahdine vefâ eden varlık olarak
    düşünüyor. Yapılmayacak sözün ağızdan çıkması Yaratıcı’yı öfkelendiren
    büyük bir sapıklıktır. İnsan, bu sapıklığa bulaşmakla Allah karşısında
    çok rezil bir duruma düşüyor.382 Bunun içindir ki, Hz. Peygamber: “Ahde
    vefâsı olmayanın, imanı da olmaz” 383 buyurmuştur. Yemini bozmak, ahde
    vefâsızlık uluslar arası planda vücut bulduğunda bir savaş gerekçesidir.384
    Bu demektir ki Kur’an, ahde/antlaşmaya vefâsızlığı insan onuruna, hayata
    bir tecâvüz saymaktadır. Peygamberimiz de yemin konusunda şu uyarıları
    yapmaktadır:
    “Yemin, malı harcama (elden çıkarma), bereketi mahvetme sebebidir.” 385
    “Satışta çok yemin etmekten sakının, çünkü yemin, önce sürümü arttırır,
    ama sonra kazancı mahveder.” 386
    “Büyük günahlar şunlardır: Allah’a şirk/ortak koşmak, ana babaya itaatsizlik
    etmek, haksız yere bir kimseyi öldürmek ve yalan yere yemin etmek.” 387
    381 5/Mâide, 89
    382 bk. 3/Âl-i İmrân 77; Saff, 2-3
    383 Beyhakî, es-Sünnetü'l-Kübrâ, c. 9, s. 231; Zehebî, Kebâir 108
    384 Bk. 9/Tevbe, 12-13
    385 Buhârî, Büyû’ 26; Müslim, İman 117, Müsâkat 131
    386 Müslim, Müsâkat 133
    387 Buhârî, Eymân 16, Diyât 2, İstitâbetü'l-Mürteddîn 1; Tirmizî, Tefsîru Sûre (4) 6; Nesâî, Tahrîm 3, Kasâme
    48
    • 173 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    “Her kim Allah’tan başkasına yemin ederse muhakkak şirk koşmuş veya
    küfretmiştir.”388
    Günümüzdeki Kullanımıyla Yemin
    Günümüzde bazı insanlar, Allah lafzını, herhangi bir isim gibi uluorta
    kullanmakta, “Allah” denildiği zaman kalpleri titreyen (haşyetle ürpermesi
    gereken) mü’minler389 olmaları gerektiği halde, içkili eğlencelerde “Allah”
    isminin geçtiği şarkılar mırıldanabilmekte veya bu şarkılara dilleriyle eşlik
    edebilmekte, tepkisiz dinleyebilmekteler. Yemin konusunda da durum
    bundan farklı değildir. Nice insan, birkaç cümlesinde bir “vallahi” gibi Allah
    adına yemin lafzını düşüncesizce ağzına alabilmektedir. Bu; şuursuzluğun,
    ağzından çıkan sözleri kontrol etmeyişin ve âhirette her sözden hesaba
    çekileceğini hesap etmeyişin sonucudur.
    Bazı kimseler ise, lağv/boş yere yeminden çok daha çirkin olan yemini
    ağızlarına alabilmektedir. Bu da küçücük bir dünya menfaati için yalan yere
    yemin etmek, dolayısıyla Allah’ı yalancı şâhit yerine geçirmeye çalışmak,
    Allah’a iftira etmektir. Böyle, yeminlerini az bir dünya karşılığına satanların
    âhirette hiçbir nasibi olmayacak, Allah Kıyâmet günü onlarla konuşmayacak
    ve onları temize çıkarmayacak, elem verici bir azap verecektir. 390 Yalan
    yere yemin, günâh-ı kebâirden, yani büyük günahlardan biridir.
    Günümüzde, özellikle ticaretle uğraşanların bazıları, üç kuruş kâr elde
    etmek için âhiret zararını göze almakta, yalan yere rahat bir şekilde yemin
    edebilmektedir. “Kim, müslüman bir kimsenin hakkını, yemini ile ele geçirirse
    artık onun için cehennem vâcip olmuştur. Allah Teâlâ ona cenneti de
    mutlaka haram kılmıştır.” “Ey Allah’ın Resulü! Az bir şey olsa da mı?” diye
    sordular. “Misvak ağacından bir çubuk bile olsa!” cevabını verdi.391 “Kim, bir
    yeminde yalan yere yemin ederse bu yemini sebebiyle cehennemdeki yerini
    hazırlamış olur.”392; Kim Müslüman bir kimsenin malı hakkında yalan yere
    yemin ederse, (Kıyâmet günü) Allah’la karşılaştığında O’nu kendisine karşı
    gazaplanmış bulur!” 393
    388 Müslim, Eymân 4; S. Müslim Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu, c. 8, s. 218
    389 8/Enfâl, 2; 22/Hacc, 35
    390 3/Âl-i İmrân, 77
    391 Müslim, İman, 218; Nesâî, Kadâ 29
    392 Ebû Dâvud, Eymân 1, hadis no: 3242
    393 Buhârî, Eymân 17; Müslim, İman 234
    • 174 •
    Ahmed Kalkan
    Böyle bir yemin, matematiksel olarak parayı arttırsa, kişinin kârını
    fazlalaştırarak dünya menfaatine sebep olacağı zannedilse bile, bu değerlendirme
    “bereket” kavramıyla düşünüldüğünde yanlıştır. Böyle günaha,
    harama dayalı bir menfaat, dünyada bile zarar sebebidir. “Yemin, malı harcama
    (elden çıkarma), bereketi mahvetme sebebidir.” 394 Bırakın yalan yere
    yemin etmeyi, esnafın, tüccarın doğru bile olsa sık sık yemin etmesi doğru
    değildir, günahtır. “Satışta çok yemin etmekten sakının, çünkü yemin, önce
    sürümü arttırır, ama sonra kazancı mahveder.” 395
    Bazıları da anasının, babasının üzerine yemin etmekte veya “çocuklarımın
    başı üzerine!” demektedir. Böyle yeminler de haramdır. “Allah Teâlâ,
    sizleri babanızı zikrederek yemin etmekten nehyetti. Öyleyse kim yemin edecekse
    Allah’a yemin etsin veya sussun!”396; “Annelerinize ve putlara da yemin
    etmeyin, Allah’a da ancak doğru söylemek şartıyla yemin edebilirsiniz.” 397
    Yemin konusunda en büyük günah, Allah’ın dışında başka şeyler üzerine
    yemindir. Yemin, bir insanın en kutsal kabul ettiği zâtın adını zikretmesi
    ve onu şâhit kılmasıdır. Mü’min için, adına yemin edilmeye lâyık zât,
    en mukaddes varlık Allah’tır. Allah’ın dışında bir şey üzerine yemin, şirk
    tehlikesinden uzak değildir. Bu tür yeminler “vallahi, billâhi, tallahi” şeklinde
    yapılan yeminlerin dışındaki tüm yeminleri kapsar. Bu yemin lafızlarının
    en çirkinleri: “Dinimi inkâr edeyim ki...”, “Allah’ımı inkâr edeyim
    ki...”, “kâfir olayım...” gibi sözlerdir. Böyle yemin eden kişi, sözünde doğru
    bile olsa, bunlar mü’minin yapamayacağı çok tehlikeli elfâz-ı küfürlerdir.
    Kim İslâm’dan başka bir din adına bilerek yalan yere yemin ederse, o kişi
    dediği gibidir.398 Yine başka bir hadis-i şerif şöyledir: “Kim yemin eder ve
    ‘İslâm’dan berî/uzak olayım!’ derse, eğer sözünde yalancı ise, dediği gibi olur;
    yalancı değil de gerçeği söylemişse İslâm’a sâlim olarak dönemeyecektir.” 399
    Rasûlullah (s.a.s.) bir kimsenin: “Ben, öyleyse yahûdi olayım!” diye yemin
    ettiğini işitmişti. Şöyle buyurdular: “Yahudilik ona vâcip oldu!”
    394 Buhârî, Büyû’ 26; Müslim, İman 117, Müsâkat 131
    395 Müslim, Müsâkat 133
    396 Buhârî, Eymân 4; Müslim, Eymân 1
    397 Müslim, Eymân 4; S. Müslim Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu, c. 8, s. 218
    398 Buhârî, Cenâiz 84, Edeb 44, 73, Eymân 7; Müslim, İman 176, 177
    399 Ebû Dâvud, Eymân 9, hadis no: 3258; Nesâî, Eymân 8, -7, 6-
    • 175 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    “Her kim Allah’tan başkasına yemin ederse muhakkak şirk koşmuştur
    yahut küfretmiştir.”400 Yeminler Allah’ın adına olmalıdır, başka her çeşit yeminden
    kaçınılmalı; yanlışlıkla böyle bir yemin yapan kişi, tevbe edip imanını
    tazelemelidir.
    Yeminde karşısındakinin veya yemin ettirenin anladığı şeyden farklı
    niyet de insanı kurtarmaz. Yemin, niyete bağlı değildir. Kasden, hata ederek,
    unutarak veya zor kullanılarak yapılan yemin de yemin kabul edilir ve
    geçerlidir. Yeminde hürriyet de şart değildir. Zorakî yaptırılan yemin bile
    sahihtir. “Yemin, yemin isteyenin niyetine göredir.” Bir diğer rivâyet: “Senin
    yeminin arkadaşının seni ne üzerine tasdik etti ise ona göredir.” 401
    İslâm’ın hâkim olmadığı ülkelerde resmî yeminler de ciddî problemler
    taşımaktadır. Mahkemelerde Allah adına yemin, laiklik devletin temel esası
    kabul edildiği zamandan beri kaldırılmış, yerini “yemin ediyorum”, “nâmusum
    üzerine yemin ediyorum” gibi sözlere bırakmıştır. Hâkim, genelevinde
    çalışan bir kadının şâhitliğine başvururken, “nâmusun üzerine yemin
    eder misin?” diye sorunca, kadın şöyle demiş: “Hâkim Bey, benim nerede
    çalıştığımı biliyorsunuz. İsterseniz, her konuda nâmusum üzerine yemin
    edebilirim!” “Namus ve şerefim üzerine söz veririm, yemin ederim” diyen
    nice insan, içki kadehini kaldırırken de arkadaşına “şerefine!” demektedir.
    Bu şerefin de ne olduğu tartışılabilir.
    Milletvekili yeminlerinin de nice olaylara ve tartışmalara sebep olduğu
    bilinmektedir. “Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı kalacağına, nâmusu
    ve şerefi üzerine yemin eden” insanların bu sözlerinin durumu, hem yemin
    bağlamında ve hem de elfâz-ı küfür yönünden değerlendirilmelidir.
    Memurların da benzer şekilde yemin edip, hem de bu yeminlerinin yazılı
    olduğu bir metni imzalamaları da kanun gereğidir.
    Bayrak ve silâhın üzerine el konularak benzeri ifadeler içeren askerlerin
    yemini de, bir tören edâsıyla yapılmakta ve nice asker ana babası, evlâtlarının
    bu yeminlerine şâhit olmak için uzak yerlerden tören günü ziyâretlerde
    bulunmaktadır. Bazı adamlar, yemin lâfzı olarak “şart” veya “talâk” kelimelerini
    kullanmakta, durumla hiç ilgileri ve kabahatleri olmayan eşlerini boşamayı,
    yeminlerine âlet edebilmekteler. “Üçten dokuza”, “şart olsun!” gibi
    400 Müslim, Eymân 4; S. Müslim Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu, c. 8, s. 218
    401 Müslim, Eymân 21; Ebû Dâvud, Eymân 8; Tirmizî, Ahkâm 19
    • 176 •
    Ahmed Kalkan
    sözlerle yemin etmekteler. Bu ifâdelerin onların yaşadığı toplumun örfü
    olarak boşama sözleri kabul edildiği için bu kimseler, ya boşanmış oluyorlar
    veya hanımlarıyla zinâ eder duruma düşebiliyorlar.
    Ayrıca, “ekmek, Kur’an çarpsın!”, “gözüm kör olsun!”, “iki gözüm önüme
    aksın ki!” şeklinde veya buna benzer Allah ismi dışında yemin ifadelerinin
    kullanıldığına şâhit olabiliyoruz. Bütün bunlar yanlıştır, günahtır.
    Hıristiyanlardan müslümanlara adapte edilmiş şekliyle Kur’an’a el basma
    anlayışının da yemin olarak kullanılması doğru değildir. Yine Hıristiyan
    usûlü yemin ederken elini göğüs hizasına kaldırma veya yeminde ayağa
    kalkma davranışları da ehl-i kitaba benzemedir, doğru değildir. Kim nereden
    uydurdu ise, “yemin ederken bir ayağını havaya kaldırınca yalan yere
    yemin sayılmaz” anlayışı da saçmadır. Hele, bırakın bir müslümanın ağzından
    çıkmasını, aklı başında ve azıcık ahlâklı bir kimsenin bile ağzına
    alamayacağı çirkin bir yemin sözü vardır ki, düşünülmesi, dillendirilmesi
    bile korkunçtur: “Anam avradım olsun!”
    Sözün özü: “Yemin, (sonuç itibarıyla) ya günaha girmektir veya pişman
    olmaktır.”402; ... İnsanları yüzüstü cehenneme sürükleyen, ancak dillerinin
    ürettikleridir.” 403
    Tarihten Bu Güne Yemin ve Andiçme
    Yemin, kutsal sayılan bir varlığı tanık göstererek verilen sözdür. Her
    toplum, kendi kutsal saydığı tanrısı, putu veya totemi adına yemin eder(-
    di). Sümerliler suya dokunarak yemin ederlerdi. Yunanlılar da Zeus adına.
    Özellikle çeşitli silahlar, demir ve demirci körüğü üzerine and Ortaasya
    Türkleri arasında yaygınlığını sürdürmüştür. Anadolu Türkleri arasında
    bıçak, kılıç atlamak en kuvvetli andlar arasında sayıla gelmiştir. Çeşitli silahlar,
    çoban sopası ve bıçak gibi âletlerin birinci derecede and içmede rol
    almaları, ilkel toplumlarda bu âletlerin üretim aracı olarak büyük fonksiyon
    ifa etmeleriyle açıklanır. Bu âletler aynı zamanda koruyucu ve besleyici
    ruhu temsil eden fetişlerdir. Anda uyulmaması halinde bu fetişler darılır
    ve bozana zarar verir inancı vardır. İslâmiyet’ten sonra Türkler, yer yer bu
    geleneklerini sürdürürken, Mushaf/Kur’an üzerine and içildiği veya Kitab’a
    el basıldığı da görülmeye başlanmıştır. Sonra, ekmek üzerine de and içmek
    402 Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 236
    403 Tirmizî, İman 8, İbn Mâce, Fiten 12
    • 177 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    önem kazandı. Sevilen, değer verilen kişiler üzerine and içme, eski Türklerden
    bu güne kadar yaygın bir uygulamadır. Fetişizmden dolayı, kendisi
    üzerine and içilen/yemin edilen tabu veya putun, eğer yemine sâdık kalınmazsa
    çarpacağı, zarar vereceği anlayışının hâlâ sürdüğü görülmektedir.
    Halkın, “Kur’an çarpsın!”, “ekmek çarpsın!”, “iki gözüm önüme aksın!”, veya
    “çocuğumun başı üzerine”, “anamın ölüsünü öpeyim” gibi bedduâ/ilenç karışımı
    and içmeleri, bu anlayışın uzantısıdır. “Yemin etsem başım ağrımaz”
    deyimi de, yine, yalan yeminin musîbete sebep olacağı anlayışı ile ilgilidir.
    And içme: And ve and içme kelimeleri, Moğolca’dan dilimize geçmiştir.
    Moğolca anda: Kan kardeşi ve amca, dayı anlamına gelir. Türkçeye and
    şeklinde geçmiştir. Andiçmek, bir Moğol töresi gereğidir. Moğol töresine
    göre, iki ayrı boydan olan kimse, birer damla kanını bir kaba damlatır, şerbetle
    karıştırır, karşılıklı içerler. Bu durumda ikisi, birbiriyle kan kardeşi
    (kanka) olur, buna andiçmek denir. Türkler müslüman olmazdan önce, bu
    uygulamaları benimsemişler, şamanist Türk boylarında eski çağlardan beri
    bu andiçme geleneğini uygulamışlardır. Eski Türkler; Göktanrı, tapındıkları
    putlar ve tabiat varlıkları adına andiçerlerdi. En değerli antlardan biri,
    kan üzerine içilen anddı. Eski Türklerde kan kardeşliği çok önemliydi ve
    kişilere gerçek kardeşlerin hak ve görevlerini yüklerdi. Yapılan and töreni,
    ettikleri kardeşlik yemininin kanıtı sayılırdı. Kardeşleşme ve dostlaşma töreni
    olarak and merasiminde, kardeş olmaya karar veren şahıslar, topluluk
    huzurunda kollarını çizerek and kabına kan akıtırlar, kımız, süt veya şarapla
    karıştırılan bu kan taraflarca içilirdi. Daha sonra, silahlar, atlar veya
    kız kardeşler değiştirilir ve taraflar andlı adaş (Moğollar devrinde anda)
    olurlardı. Bu, kan üzerine yapılan yemin demekti.
    Bu tür and törenleriyle ilgili ilk bilgilere Herodot tarihinde rastlanmaktadır.
    Kaşgarlı Mahmud, Divan-ı Lügat-ı Türk adlı meşhur eserinde; Kırgız,
    Kıpçak ve daha başka Türk boylarında andiçmenin kılıç üzerine yapıldığını
    açıklar. Yakut, Altay ve Salcak kabileleri en büyük andlarını eski totem olan
    ayı üzerine yaparlardı.
    Türkler İslâmiyet’ten sonra, şer’î mahkemelerde fıkhî yeminleri uygulamalarına
    ve giderek çoğalan bir uygulama ile Allah adına yemin etmeye
    başlamalarına rağmen, eski câhiliyye geleneğinin devamı mâhiyetindeki
    bazı and gelenekleri sürdü. Anadolu’nun kimi yörelerinde hâlâ benzeri
    kankardeşliği, yani and içme görülmektedir.
    • 178 •
    Ahmed Kalkan
    Son zamanlarda özellikle gençlerin samimi arkadaşlarına söylediği
    “kanka” deyimi de “kan kardeşim” ifadesinin kısaltılmış şeklidir. Demek ki
    hâlâ kan kardeşliği anlayışı devam etmektedir.
    Resmî Uygulamalarda Yemin/Andiçme
    İslâm mahkemelerinde genellikle tanıklara yemin ettirilmezdi. Yalan
    yere yemin etme yaygınlaştığı son zamanlarda, gerekli görüldüğü durumlarda
    yemin istenirdi. Bu yemin, Osmanlı devletinde Allah adına “vallahi”
    şeklinde idi. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda da önceleri Allah adına
    yemin edilmeye devam edildi. Laiklik, devletin ilkeleri arasına girince Allah
    adına yemin etme kaldırıldı, “namusum ve vicdanım üzerine yemin
    ederim” şeklinde ifadeler kullanılmaya başlandı. Ceza mahkemelerinde
    tanıklar, bu şekilde yemin ederek ifade vermek zorundadır. Yargıç, belirli
    durumlarda taraflardan birine yemin teklif eder, buna re’sen teklif olunan
    yemin denir. Bir de taraf yemini vardır; bu da, ispat yükü kendisine düşen
    tarafın karşı tarafa teklif ettiği yemindir.
    İlköğretim öğrencilerine, her sabah andiçme törenleri uygulanır, çocuklara
    Atatürk’ün izinden gideceklerine, ilkelerini sürdüreceklerine dair
    söz verdirilir, andiçirilir.
    657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 2670 sayılı kanunla değişik
    6. maddesine göre, her memur ve memurluğa yeni başlayan kişi, aşağıdaki
    yemin metnini imzalamak zorundadır. Devlet Memurları Yemin Belgesi:
    “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına, Atatürk inkilâp ve ilkelerine, Anayasada
    ifadesi bulunan Türk Milliyetçiliğine sadakatla bağlı kalacağıma; Türkiye
    Cumhuriyeti kanunlarına, milletin hizmetinde olarak tarafsız ve eşitlik ilkelerine
    bağlı kalarak uygulayacağıma; Türk Milletinin millî, ahlâkî, insanî,
    manevî ve kültürel değerlerini benimseyip, koruyup, bunları geliştirmek
    için çalışacağıma; insan haklarına ve Anayasanın temel ilkelerine dayanan
    millî, demokratik, laik bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı
    görev ve sorumluluklarımı bilerek, bunları davranış halinde göstereceğime
    namusum ve şerefim üzerine yemin ederim.” (Yemin sahibi; Adı ve imzası.
    Yukarıda yazılı memura 657 sayılı yasanın 6’ncı maddesi uyarınca gerekli
    yemin yaptırılmış bulunmaktadır; Yetkili âmirler, tarih)
    Avukatların, mesleklerine başlarken benzer yeminleri vardır. Yine, yeminli
    malî müşavirlik kurumu sözkonusudur.
    • 179 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Silahlı Kuvvetler personeli içinse andiçme törenle yapılır. Silahlı Kuvvetler
    İç Hizmet Kanunu 37. maddesinde bu yemin, şöyle düzenlenmiştir:
    “Barışta ve savaşta, karada, denizde ve havada, her zaman ve her yerde
    milletime ve cumhuriyetime doğruluk ve muhabbetle hizmet ve kanunlara
    ve nizamlara ve âmirlerime itaat edeceğime ve askerliğin namusunu, Türk
    sancağının şanını canımdan aziz bilip icabında vatan, cumhuriyet ve vazife
    uğrunda seve seve hayatımı feda eyleyeceğime namusum üzerine andiçerim.”
    Yemin töreni: Askerlere, genellikle kırk günleri dolduğunda topluca
    yukarıdaki yemin sözleri söyletilir. Bu bir merasim havasında olur. Buna
    yemin töreni denir. Tören, ilgili personelin katıldıkları birlik ya da kurumlarda
    geçen ilk ayları içerisinde garnizon komutanlığı tarafından seçilecek
    bir günde yapılır. Birliklerin önlerine konulan büyük masalar üzerine, kendi
    sınıflarına ait silah ve araçlar Türk bayrağı ile birlikte yerleştirilir. Yemin
    törenine katılan personel, elleriyle masadaki silahları (topçu ya da tank birliklerinde
    masa yerine getirilen top ya da tankı) ve Türk bayrağını tutarak
    and içme düzeni alır. İstiklâl Marşının okunmasıyla tören başlar. Grup komutanı
    olan subay iç hizmet yasasında belirlenen yukarıdaki yemini kelime
    kelime okur, personel, yani bütün askerler hep birlikte bunu tekrar eder
    ve böylelikle and içilmiş olur. Yeminden sonra en yüksek rütbeli subayın
    önünden tören geçişi yapılır.
    Nice askerin müslüman anne ve babaları, çocuklarının katıldığı bu
    yemin törenlerini izlemek için uzun, zahmetli ve masraflı yolculuğu göze
    alır ve yemin merasimini takip eder. Halkın askerliğe, yemine ve bu tür
    törenlere ilgisi ve önem vermesi, bunları ibâdet coşkusuyla benimsemesi
    bakımından incelenmeye değer bir konudur bu.
    1982 Anayasasının 81. maddesi TBMM üyeleri (milletvekilleri) için andiçmeyi
    şöyle düzenlemiştir: “Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve
    milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, hukukun üstünlüğüne,
    demokratik ve laik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkilaplarına bağlı
    kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı
    içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması
    ülküsünden ve anayasaya sadakattan ayrılmayacağıma; büyük Türk milleti
    önünde namusum ve şerefim üzerine andiçerim.”
    Cumhurbaşkanı da, seçildikten sonra göreve başlarken Anayasanın
    103. maddesine göre TBMM önünde şöyle and içer: “Cumhurbaşkanı sı•
    180 •
    Ahmed Kalkan
    fatıyla, devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez
    bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, anayasaya,
    hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve inkilaplarına
    ve laik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağıma; milletin huzur ve refahı,
    millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel
    hürriyetlerinden yararlanması ülküsünden ayrılmayacağıma; Türkiye
    Cumhuriyetinin şan ve şerefini korumak, yüceltmek ve üzerime aldığım
    görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma büyük
    Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine andiçerim.”
    Doktorların Hipokrat yemini: Hz. İsa’dan Önce 460-377 yılları arasında
    yaşamış Yunanlı bir doktordur. Doktorların mesleğe başlamadan ettikleri
    yemin, ona aittir. Türkiye’de Tıp fakültesini bitirenlerin diploma andı şöyledir:
    “Hekimlik mesleği üyeleri arasına katıldığım şu anda hayatımı insanlık
    hizmetine adayacağıma açıkça söz veriyorum. Beni eğitenlere karşı saygım
    ve minnettarlığım devam edecektir. San’atımı vicdanıma uyarak vakarla
    uygulayacağım. Hastalarımın sırrını her zaman için saklayacağım. Hekimlik
    mesleğinin şerefini ve yüce geleneklerini sürdüreceğim. Meslektaşlarım
    kardeşlerim olacaktır. Din, milliyet, ırk, parti ya da sosyal sınıf ayrılıklarının
    hastamla görevim arasına girmesine izin vermeyeceğim. İnsan hayatına
    ana karnına düştüğü andan sonuna kadar mutlak bir saygı duyacağım.
    Baskı altında bile olsam tıp bilgilerimi insanlık yasaları dışında kullanmayı
    kabul etmeyeceğim. Tüm bunları yerine getireceğime namusum ve şerefim
    üzerine açıkça ant içerim.”
    “Ayıplayıp, çekiştirip duran (hemmâz), laf getirip götürene (nemîm)”
    (68/Kalem, 11)
    İtaat edilmesi yasak olan kişilerin diğer bazı özellikleri: Sürekli başkasını
    çekiştirir. Sözle ve işaretle, başkasını, gerek yüzüne karşı gerekse arkasından
    çekiştirir, ayıplar. İslâm dini başkasını çekiştirme ve ayıplama huyuna
    şiddetle karşı çıkar, yerer. Çünkü bu huy insanlığa yakışmaz, ruhsal edebe
    aykırıdır. İnsanlar arası ilişkilerde, büyük küçük herkesin onurunu korumada
    uyulması zorunlu olan edep tavrına ters düşer. Kur’ân-ı Kerim’in birçok
    yerinde bu iğrenç huy kınanmıştır. Nitekim Yüce Allah bir yerde şöyle
    buyurmaktadır: “Diliyle çekiştiren, kaş ve gözüyle işaretler yapıp alay eden
    • 181 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    her fesatçı kişinin vay haline.” 404 Yine başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:
    “Ey iman edenler, bir topluluk diğer bir toplulukla alay etmesin. Belki
    alay ettikleri kimseler kendilerinden iyidirler. Kadınlar da diğer kadınlarla
    alay etmesinler. Belki onlar, kendilerinden iyidirler. Birbirinizde kusur aramayın,
    birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın.”405 Bunların her biri iğrenç
    bir karakter olan alaycılığın, başkasını arkasından çekiştirmenin değişik
    şekillerinden biridir.
    Kur’an’ın kendisine itaat ve iltifat edilmesini yasakladığı insanların bir
    özelliği; insanlar arasında söz götürüp getirmesidir. Bu tip ahlâksızlar, insanlar
    arasında kalplerini bozacak, ilişkilerini koparacak, sevgilerini giderecek
    sözler götürüp getirir.
    Bu sıfat iğrenç olduğu kadar, aşağılıktır da. Kendine saygı duyan ve başka
    insanlar nezdinde saygı görmek isteyen bir insan böyle bir huyla nitelenmek
    istemez. Çünkü koğucu, laf götürüp getiren, birbirini seven insanların
    arasını bozmaya çalışan kişilerin sözlerine kulak verenler bile aslında bu
    tür insanlara saygı göstermezler, onları sevmezler.
    Peygamber Efendimiz herhangi bir arkadaşına yönelik iyi duygularını
    değiştirecek nitelikte sözlerin kendisine aktarılmasını yasaklamıştı. Şöyle
    diyordu Peygamberimiz: “Bana kimse ashâbımın birinden (canımı sıkacak
    bir) şey getirmesin (söylemesin). Zira ben, sizin karşınıza, içimde hiçbir şey
    olmadığı halde çıkmak istiyorum.” 406
    Buhârî ve Müslim’de yer alan Mücahid’in Tavus’tan, onun da İbn Abbas’tan
    aktardığı bir hadiste şöyle buyurulur: “Bir gün Peygamber Efendimiz,
    iki kabrin yanından geçerken şöyle buyurdu: “Şu iki kabirde yatanlar
    azap görmektedirler. Ama bu azapları büyük günahlardan dolayı değildir.
    Birisi küçük abdestini yaparken sıçramalardan korunmazdı, ötekisi de insanlar
    arasında söz götürüp getirirdi.” 407
    Bu âyette itaat edilmemesi gereken şerli insanların özelliklerinden biri
    olarak “hemmâz” kelimesi kullanılıyor. Bu kelimenin aynı kökten benzer
    bir kullanılışı, Kur’an’da bir sûrenin adıdır: “Hümeze.” Bu da gösterir ki
    Kur’an bu gıybet illetinin büyük bir belâ olduğuna ısrarlı bir biçimde dikkat
    404 104/Hümeze, 1
    405 49/Hucurât, 11
    406 Tirmizî, Menâkıb h. no: 3893; Ebû Dâvud, Edeb 33, h. no: 5860
    407 Buhârî, Edeb 49, h. no: 84; Müslim, Tahâre 34, h. no: 111 -292-
    • 182 •
    Ahmed Kalkan
    çekiyor. Hümeze sûresi şöyle başlar: “Yazıklar ve azaplar olsun bütün arkadan
    çekiştirip lâf dokunduranlara ve yüze karşı ayıplayanlara...” 408 “Suçlular/
    günahkârlar, (dünyada) mü’minlerin durumuna gülerlerdi. Onların yanından
    geçtikleri zaman birbirlerine kaş göz eder(ek onları küçümser)lerdi. Ailelerine
    döndükleri zaman da (yaptıklarıyla övünüp) eğlenmeye başlarlardı.
    İman edenleri gördüklerinde: ‘Şunlar sapık insanlar’ derlerdi. Oysa kendileri,
    onların üzerine bekçi gönderilmemişlerdi. İşte bugün de (ahrette) mü’minler
    kâfirlerin
    durumuna gülerler. Divanlar üzerinde (oturup) bakarlar:” 409
    Dünyada kendilerini zengin, üstün gören kâfirler, mü’minlerin durumuna
    gülerken; işlerin içyüzünün ortaya çıktığı âhiret gününde de iş
    tersine döner, bu kez de mü’minler kâfirlerin konumuna gülerler, onların
    hakaret ve zillet içindeki durumlarıyla alay ederler. Rabbimiz, mü’minlerle
    alay eden kâfir ve münâfıkların bu durumunu bir örnekle şöyle anlatır:
    “(Bu münâfıklar) mü’minlerle karşılaştıkları vakit ‘(biz de) iman ettik’ derler.
    (Kendilerini saptıran) şeytanları ile baş başa kaldıklarında ise: ‘Biz sizinle
    beraberiz, biz onlarla (mü’minlerle) alay ediyoruz’ derler.” 410
    Bu tavır, Allah’ı öyle gazaba getirir ki, iman edenlerle alay eden kimselere
    ceza olarak Kendisi devreye girer ve mü’min oldukları için alay edilenleri
    Kendisi savunur: “Gerçekte, Allah onlarla istihza (alay) eder de tuğyanlarında
    (azgınlıklarında) onlara fırsat verir, bu yüzden onlar bir müddet
    başıboş dolaşırlar.” 411
    İşte, Allah’ın, münâfıklarla istihzâsı da onların istihzâlarına, alaycı davranışlarına
    uygun ceza vermesidir. Zira: “Bir kötülüğün cezası, onun dengi
    bir kötülüktür.”412; “Kim size saldırırsa, onun size saldırdığı kadar siz de ona
    saldırın.”413 âyetleri, cezanın, suça denk olmasını bildirmektir. İstihzânın
    cezası da kısas gereği olarak istihzâ edenle istihzâ etmektir. “Onlar bir tuzak
    kurarlar, Ben de bir tuzak kurarım.”414; “Tuzak kurdular, Allah da tuzak
    kurdu.”415; “Allah’ı aldatmak istiyorlar, O da onları aldatır.”416 gibi âyetleri,
    408 104/Hümeze, 1
    409 83/Mutaffifîn, 29-35
    410 2/Bakara, 14
    411 2/Bakara, 15
    412 42/Şûrâ, 40
    413 2/Bakara, 194
    414 86/Târık, 15-16
    415 3/Âl-i İmrân, 54
    416 4/Nisâ, 142
    • 183 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    hep İslâm’da cezânın, suça denk ve suçun benzeri kısas prensipleri ışığında
    değerlendirmek gerekir.
    Gerçekten mü’minlerle alay eden o kimseler, esasen bu davranışlarıyla
    kendilerini gülünç duruma düşürmektedirler. Çünkü başkasını küçümsemek
    Allah’ın temiz, zavallı kullarının durumuna gülmek insanı mânen
    küçültür, rûhî değerini düşürür. Onun ruhu, hakir, alay edilecek kötü bir
    duruma düşer. Riyakâr, ikiyüzlü kişi, ruhunu nasıl gülünç bir duruma soktuğunun
    farkında olmaz. Ama Allah, onun davranışının içyüzünü bilir.
    Onun kötü davranışlarını, ruhunu saran azaplar, çirkinlikler haline getirir.
    İşte Allah’ın, onlarla istihzâsı, onlar hiç farkına varmadan onları, kendi
    davranışlarının mânevî şekilleriyle kuşatması, o çirkin işleriyle onları yavaş
    yavaş yakalaması, davranışlarına uygun biçimde cezalandırması
    demektir.
    Nitekim: “Âyetlerimizi yalanlayanları, hiç bilmeyecekleri
    bir yerden yavaş
    yavaş helâke yaklaştıracağız. Onlara mühlet veriyorum, çünkü Benim tuzağım
    çetindir!” 417 âyeti de bu gerçeği anlatmaktadır.
    Kur’ân-ı Kerim’de, insanlarla alay edip birtakım hareket ve işaretlerle
    onları küçümseyenleri şiddetle uyaran özel bir sûre olduğunu, bunun adının
    da Hümeze Sûresi olduğunu belirtmiştik.
    Şimdi bu sûreyi bütün olarak görelim: “(İnsanları) Diliyle çekiştiren, kaş
    ve gözüyle işaretler yapıp alay eden her fesatçı kişinin vay haline! O ki mal
    yığdı, onu saydı, durdu. Malının, kendisini ebedî yaşatacağını sanıyor. Hayır,
    andolsun ki o, Hutame’ye atılacaktır. Hutame’nin ne olduğunu sen nereden
    bileceksin? Allah’ın tutuşturulmuş ateşidir. (Bir ateş) Ki gönüllere işler. O, onların
    üzerine kapatılıp kilitlenecektir. (Kendileri,) Uzatılmış direkler arasında
    (bağlı) olarak (kalacaklardır).” 418
    “Hümeze”: “Hemz” kökünden, âdet ifade eden mübâlağa (abartma) kipidir.
    Hümeze vezni, âdet bildirir. Çok hemz eden demektir. Hemz: Kırmak,
    yere çalmak anlamlarına gelir. İnsanların şahsiyet ve namuslarına dil
    uzatmaya, onlarla alay ederek onları incitmeye de istiâre yoluyla hemz denmiştir.
    Birinin namus, neseb ve haysiyetiyle oynayıp insanları incitmeyi,
    kötüleyip kınamayı âdet edinmiş koğucu kimselere hümeze denir. Lemz
    kökünden gelen “lümeze” de; insanlara kulp takmak, kaş göz işaretleriyle
    417 7/A'râf, 182-183
    418 104/Hümeze, 1-9
    • 184 •
    Ahmed Kalkan
    birini başkalarına göstererek hakir görmek anlamlarına
    gelir. Ebû Ubeyde’ye
    göre hümeze ve lümeze aynı anlama gelir; dedikoducu demektir. Bir
    başka tefsire göre hemz birini yüzüne karşı, lemz ise arkasından kötülemek;
    yahut hemz el ve göz işaretleriyle, lemz de dil ile kötülemek, çekiştirmektir.
    419 İbn Abbas’a göre hümeze gıybet eden, lümeze de kulp takan, taşlayan
    demektir. Hasan-ı Basri de hümeze, yanında oturanı, gözünü eğerek kötüleyen,
    din kardeşinin gıybetini edip kınayandır, demiştir. İbn Abbâs’tan
    gelen bir rivâyete göre de hümeze, lümeze söz götürüp getirerek insanları
    birbirine katan, insanlara kötü sıfatlar takan kimsedir.
    “Ey iman edenler, bir topluluk, başka bir toplulukla alay etmesin. Belki
    (alay ettikleri kimseler), kendilerinden iyidirler. Kadınlar da başka kadınlarla
    alay etmesinler. Belki onlar, kendilerinden iyidirler. Birbirinizde kusur
    aramayın; birbirinizi kötü lakaplarla
    çağırmayın. İnandıktan sonra fısk adı,
    ne kötü bir şeydir! Kim tevbe etmezse, işte onlar, zâlimlerdir.” 420 Bu âyette
    başkalarıyla alay etmek, kaş göz işaretleriyle insanları küçümsemek, insanlara
    kötü lakaplar takmak yasaklanmaktadır.
    “Ey iman edenler, bir topluluk, başka bir toplulukla alay etmesin. Belki
    alay ettikleri, kendilerinden
    iyidirler.” Âyette alay etmesin diye çevrilen
    “lâ yashar” kelimesi; sahretmesin, suhriyyet yapmasın demektir. Suhriyyet:
    İş yaptırmak, emrinde çalıştırmak, alay etmek, matrak geçmektir. Huz’ ve
    huzû da alay etmek demektir. Bu kökten istihzâ da Türkçede çok kullanılır.
    Lemz, kaş göz veya el işaretleriyle alay edip birini kusurlu göstermektir.
    Hemz ise dil ile yermek, alay etmektir. Lakap anlamındaki nebz’den gelen
    tenâbuz, birbirine kötü lakap takmak demektir. Bir Müslümana fâsık,
    münâfık, eşek, domuz demek gibi.
    Küçük insanlar kişilerle, büyük insanlar fikirlerle uğraşırlar. İman ve
    kültür yönüyle zayıf insanlar, hayırlı faâliyetlerle vakitlerini değerlendiremedikleri
    için böylesine zararlı meşgalelerle, dillerine doladıklarını ve
    daha çok da kendilerini yıpratırlar. Konuşulan olumsuz her söz kanatlanır,
    dolaşıp durur, bir gün gelir aleyhinde konuştuğuna gelip konar; aleyhinde
    konuşulan kadar, konuşana da çeşitli şekilde zarar verir.
    419 et-Teshil, 4/217; Fethu'l-Kadir, 5/492, 493
    420 49/Hucurât, 11
    • 185 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Gıybetin ardında kin, kıskançlık, sû-i zan, gurur, aşağılık duygusu, kendi
    kusurlarını örtbas etme endişesi gibi mânevî hastalıklar vardır. Psikolojik
    hastaların başvurduğu bu saldırgan tavırla insan, muhâtabını hastalıklı ilân
    ederken, aslında kendi rûhî hastalığını topluma bulaştırmak istemektedir.
    Psikososyal ve bulaşıcı bir âfet olan, giderek toplu imhâ silâhına dönüşme
    meyli gösteren gıybet, psikolojik bir savaştır. Ama mertçe değil, kalleşçe
    yapılan bir savaştır, daha doğrusu bir saldırganlıktır bu. Çünkü muhâtapla
    yüz yüze gelmekten korkan kimsenin, kardeşinin yokluğunda nâmertçe,
    alçakça yaptığı bir hücumdur gıybet. Bu iç savaşta saldırganın da, en az saldırılan
    kadar hasara uğrayacağı bilinmelidir. Kardeşin onuru, izzeti nişan
    alınarak atılan her kurşun, bumerang gibi mutlaka atan kimseye geri dönecektir.
    Kısa bir zaman içinde gıybet kurşunu, dünyada dönüp ateş edeni
    bazen bulmuyorsa bile, mutlaka âhirette dil silâhından çıkan bu kurşun,
    atanın kendi kalbine isâbet edecektir. “Birbirinizi sevmeden iman etmiş olamazsınız!”
    421 Nebevî fermânına rağmen gıybet eden kimse, din kardeşliğine
    dayanan sevgiyi öldürmekte, dolayısıyla kendi imanına zarar vermektedir.
    Bir yerde gıybet varsa, kardeşlik ve sevgi, dolayısıyla kâmil iman ve takvâ
    orada barınamaz.
    Müslüman, kendisi için istemediği bir davranışı, din kardeşi için de istememelidir.
    Kendisini, gıybet ettiği kimsenin yerine koyan, onun duyacağı
    acıyı kendi benliğinde hisseden kimse, böyle bir yamyamlığın çirkinliğini
    daha iyi anlar. İnsan, kendi onuru kadar din kardeşlerinin de şeref ve
    haysiyetini önemsemek zorundadır. Bırakın kardeşinin izzetine saldırmayı,
    başka biri ona saldırmaya kalksa, aynen kendisine yapılan saldırı gibi görüp
    kardeşinin onurunu savunmak zorundadır mü’min. Müslümanlar, bir
    vücudun organları gibi uyum içinde ortak davranışlar sergilemeli, birbirlerinin
    eksiklerini tamamlamalıdır. İnsandaki bir “el”in, aynı vücudun parçası
    olan “göz”ü çıkarmak için şiddetle dürtmesi, aynı vücudu paylaştıkları
    “kalb”e öldürücü bir âletle saldırısı ne ise, ümmet adı verilen sosyal vücudun
    parçaları olan müslüman bireylerin birbirlerinin gıybetini yapması da
    odur. Bu tür tavırlar, aynı dinin fertleri olan bireylerin kardeşlerine karşı
    cinâyet işlemesi olduğu gibi, benzer suçu yapmasına muhâtabını bilinçsiz
    de olsa kışkırttığı için, aynı zamanda intihardır bu. O yüzden kul hakkının
    ihlâl edilmesi demek olan gıybet, ümmet bütünlüğüne ve kardeşlik hukukuna
    darbe vuran büyük bir suçtur. Başta gıybet, dedikodu, yalan, iftira,
    421 Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66
    • 186 •
    Ahmed Kalkan
    gurur, kin, haset gibi kötü huylar, hep müslümanların kardeşliğine zarar
    verdiği için bizi bizden fazla seven Rabbimiz tarafından bizim iyiliğimiz
    için yasaklanmıştır.
    Kur’an’ın Yamyamlık Diye Tanımladığı Gıybet: Birinin, herhangi bir
    müslüman kardeşinin arkasından, duyduğu zaman onun hoşuna gitmeyeceği
    (bedeninde, yaratılışında, soyunda, işinde, sözünde, dininde, dünyasında,
    elbise, ev veya bineğinde ya da aile fertlerinde bulunan eksiklik veya
    kusuru belirten) sözler söylemesi gıybettir. Bu târif, bizzat Peygamberimiz
    tarafından yapılmıştır.422 Bu hareket ister açık ifâdeli sözlerle yapılsın, ister
    kinâye ve işaretler ile, isterse yazı vb. araçlarla yapılsın her şekli ile haramdır.
    Yine bu davranışın gıybeti yapılan müslümanın hayatında yapılmasıyla,
    ölümünden sonra yapılması arasında da haramlık yönünden bir farklılık
    yoktur.
    “Ey iman edenler! Zandan çokça kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır.
    Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi gıybet etmesin/
    arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır
    mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah’tan korkun.” 423
    İnsan onurunun, kişinin kanı ve eti gibi olduğuna işaret eden bu âyetten
    anlaşılmaktadır ki, gıybet eden kimse, bu davranışıyla kardeşini mânen
    öldürmüş gibidir. Onun gerçek hayatı olan kişiliğine, onur ve haysiyetine
    dil uzatarak izzet ve şerefini yok edip öldürmeye çalışmıştır. Bir müslüman
    kardeşi hakkındaki bu suçu diliyle yaptığı ve ağzına haram olan bir şey aldığı
    için, bu durum “ölü kardeşinin etini yemek” sayılmıştır. Yamyamlıktır
    bu. Yamyamlar bile, açlık gibi bir ihtiyacını gidermek için başvurdukları bu
    çirkinliği, çevresindeki yakınlarına, kardeşlerine yapmazlar. Zarûret gibi
    bir ihtiyaca dayanmadığı ve kişinin kendi din kardeşine karşı yaptığı bu
    medeniyetten uzak vahşi tavır, yamyamların bile tiksindiği daha büyük bir
    yamyamlık olarak değerlendirilmelidir. Böyle bir vahşete tepki göstermeyip
    seyirci kalmak, bu cinâyete ortak olmaktır.
    Allah Teâlâ gıybeti “ölmüş kardeşinin etini yemeğe” benzetmekle bu
    hareketin son derece çirkin olduğunu tasvir etmiştir. Leş etinin yenmesi bizatihi
    nefret ettiricidir. Hele bu et, bir de, hayvan eti değil, insan eti olursa...
    422 Müslim, Birr 23; Ebû Dâvud, Rikak 6; Tirmizî, Birr, 23
    423 49/Hucurât, 12
    • 187 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Hatta herhangi bir insanın değil de bizzat kendi kardeşinin eti olursa işin
    daha büyük çirkinliği düşünülmelidir. Dahası, bu benzetmeyi soru biçiminde
    ortaya koyarak Allah Teâlâ insan üzerinde daha fazla tesir yaratmıştır.
    Böylece her şahsın kendi vicdanından sorarak ölmüş kardeşinin etini
    yemeye râzı olup olmayacağına kendisinin karar vermesini dilemiştir. Nasıl
    onun tabiatı bu ölmüş kardeş etinden tiksiniyorsa, bir mü’min kardeşinin
    bulunmadığı ve kendini savunacak bir durumda olmadığı sırada, onun şeref
    ve haysiyetiyle oynanmasını hoş karşılayamaz.
    Bu İlâhî buyruktan, gıybetin haram oluşunun asıl sebebi, gıybet edilen
    kişinin kalbinin kırılması, incinmesinden çok, herhangi bir kişinin yokluğunda
    çekiştirilmesinin, arkasından kötülenmesinin bizâtihî haram olduğu
    anlaşılmaktadır. Artık o kişinin bu gıybetten haberi olsun veya olmasın ve
    bundan üzüntü duysun ya da duymasın önemli değildir. Ölmüş insanın
    etinin yenmesi, ölüye eziyet verdiği için haram kılınmadığı meydandadır.
    Bîçâre kişi öldükten sonra birinin kendi leşini parçaladığını bilmez, hissetmez.
    Ama son derece çirkin olan, bu hareketin bizzat kendisidir. Aynen
    bunun gibi gıybeti yapılan kişi, hakkında söylenenlerden haberi olmazsa
    ve hayatı boyunca da kim, nerede, ne zaman kendi haysiyetiyle uğraşıp
    başkalarının onu zedelediğinden dolayı da kendisine en ufak bir eziyet ve
    ıstırap ulaşmayacaktır. Fakat onun şeref ve haysiyetine ne olursa olsun bir
    leke sürülmüş olacağından gıybet, kendi türü içinde ölmüş kardeşinin etini
    yemekten farklı değildir.
    Haram hükmünün dışında kalan gıybetler ancak şu şekilde olanlardır:
    Birinin arkasından veya öldükten sonra onun kötülüğünü söylemek şeriat
    nazarında doğru bir mecburiyet halini almışsa ve bu mecburiyet gıybet
    olmadan yerine gelmiyorsa ve bu gıybet yapılmayınca gıybete nispetle çok
    daha büyük bir kötülük ortaya çıkacaksa bu gıybetin haramlılığı ortadan
    kalkar. Gıybet, ancak şer’an doğru bir maksat için gerektiği takdirde ve o
    gıybet olmadan o gereklilik ortadan kalkmadığı takdirde câizdir. Zulme
    uğrayan kişinin şikâyeti, ıslah edebilecek kişiye o kötülüğe engel olması
    için anlatılması, fetvâ almak gâyesiyle, o kimseyle çok önemli birlikteliği
    olacak kimselerin uyarılması ya da şerlerinden başkalarını korumak gâyesiyle
    bel’amların, tâğutların, müfsid ve zâlimlerin çeşitli ahlâksızlıkları
    yayan, takvâ ve hayâ eksikliğiyle insanlardan çekinmeden açıktan fısk ve
    haram işleyenleri, çarpık din anlayışına sahip olanları, başkalarını onların
    zararından korumak için anlatmak haram olan gıybet hükmüne girmez.
    • 188 •
    Ahmed Kalkan
    Bu istisnâî durumlar dışında birinin arkasından çirkin söz söylenmesi
    kesin olarak haramdır. Bu çirkin söz doğru ise gıybettir, yalan ise iftirâdır,
    iki kişiyi birbirine düşürmek için ise düzenbazlıktır. Şeriat bu üçünü
    de yasaklamıştır. Gıybeti tasdik etmek de gıybettir. Gıybet yapılan yerde
    susan kişi gıybete ortak olmuş olur. İslâm toplumunda bir müslümanın,
    yanında başka birinin gıybetinin yapılmasını, yalan yere töhmet altında bırakılmasını
    sessizce dinlemesi doğru değildir, onu derhal reddetmesi, gücü
    yetmiyorsa gıybet edilen yeri terk etmesi gerekir. Hiçbir şer’î mecbûriyet
    olmadığı halde birinin mevcut kusurlarının ortaya dökülmesinin günah
    olduğunu ve bu hareketi yapanların Allah’tan korkarak böyle haramlardan
    uzak kalmalarını telkin ve tebliğ etmesi gerekir. Gıybet, insanın sevaplarının
    azalmasına, başkasının günahlarının kendine verilmesine sebep olur.
    Gıybetten kurtulmak için şunları düşünmeli: Gıybetin zararını düşünmeli!
    Gıybet sebebiyle, sevaplarının gideceğini, hatta gıybet ettiği kimsenin
    günahlarını da yükleneceğini bilmelidir. Gıybet, dünyada da alında
    bir kara lekedir! Kendine dedikoducu dedirtmemelidir. Bir kimse, başka
    birine kırgınsa, onu kötülemeye çalışır, gıybetini eder. Başkasına kızıp da
    kendini Cehenneme atmanın ahmaklık olduğunu bilen, gıybet etmez. Gıybet
    etmekle, ona zarar vermiş olmaktan daha çok zararı kendine veriyor,
    dünyevî ve uhrevî büyük felâketlere atılıyor. Üstelik sevmediği kişinin günahlarını
    alıp, yerine kendi sevaplarını ona veriyor. Bazen topluluktakileri
    memnun etmek, onları güldürmek için gıybet edilir. İnsanları memnun
    etmek için, Allah Teâlâ’nın gazabına mâruz kalmayı istemek ne kadar yanlıştır.
    Gıybet eden, övülmeyi, herkesin kendisinden bahsetmesini ister. Bu
    bakımdan kendini övmek için dolaylı yolları seçer. Meselâ, kendisinin cömert
    olduğunu bildirmek için, “falanca çok cimridir” der. Eğer böyle gıybet
    edeni dinleyen, akıllı birisi ise, kendini bu şekilde övene hiç değer vermez,
    onun değersiz olduğunu anlar. Bunları dinleyen akıllı değil de, câhil, ahmak
    birisi ise, gıybet ettiği için ona değer verse, ne çıkar? Gıybetçinin kazancı
    ne olur?
    Başkalarını gıybet edip kusur araştıran kimse, kendi kusurlarını göremez.
    Biz, kendi ayıplarımızın ortaya dökülmesini, rüsvay olmamızı istemediğimiz
    gibi, başkaları da kendileri için bunu istemez. Sen arkadaşının
    ayıbını örtersen, Allah da senin ayıbını örter. Sen başkasının ayıbını açarsan,
    senin ayıplarını da açan çıkar, rezil olursun. Kendi kusurlarını araştıran
    ve bunların çaresini düşünerek başkasının kusurlarıyla gereğinden
    • 189 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    fazla uğraşmayan kişi, sâlih/iyi insandır. Mü’min, öncelikle kendi hata ve
    ayıplarını görüp onları düzeltmeye çalışan, böylece Allah’ın hayır dilediği
    kimsedir. Münâfık ise, kendi hata ve ayıplarını görmek istemeyen ya da
    önemsiz gören kimsedir. Kişi kendi noksanını bilmek gibi irfan olmaz.
    Nefsimizi gıybet ve diğer günahlardan temizlemeye çalışmak cihaddan bir
    şûbe kabul edilmiştir. Kıskanç kimse, mal sahiplerini kötüler. Sözgelimi,
    “filan kimsenin malı çok, ama yemesini bilmez, cimrinin biridir” der. Böyle
    söylemekle, gıybet edilenin malı azalmayacaktır, ama kıskançlık ateşi, gıybetçiyi
    yakıp kavuracaktır. Üstelik, gıybet günahına girdiği için sevaplarını
    sevmediği kimseye vermeye mahkûm olacaktır.
    İslâm’a göre, yaratılan her insanın Allah katında bir değeri vardır. İnsanı
    ahsen-i takvim üzere yaratan Allah, onu en güzel hasletlerle bezemiş ve
    yeryüzünde halife kılmıştır. 424 Böyle bir varlığın dış görünüşü ile ilgilenip
    alaya almak; insanı yaratan Rabb’i ile karşı karşıya getirebilir. Oysaki insanın
    alay konusu olmasına Rabb’i ve eşsiz yaratıcısı olan Allah râzı olmaz.
    Kur’an-ı Kerîm’de bir de inançla,425 Kur’an âyetleriyle,426 Peygamberlerle427
    ve mü’minlerle428 alay edenlerden bahsedilir. Sözü edilen kişiler,
    mü’minleri bırakıp kâfirleri dost edinenlerdir.429 Sözü edilen kişiler bu hareketleriyle
    Allah’ı ve mü’minleri aldattıklarını zannederler.430
    Dilin Önemi; Dille Yapılan İntihar ve Cinâyetler
    Kur’ân-ı Kerim, söze çok önem verir. Bu ehemmiyeti, söz ve konuşma
    anlamına gelen “kavl” kelimesinin her dört âyette bir kullanılmasından da
    anlayabiliriz. “Kavl” ve türevleri, Kur’an’da tam 1721 yerde geçer. Sözlerin
    en güzeliyle konuşmayı emreden Kur’an, insanın açık düşmanı olan şeytanın
    insanların arasını bozmak için kötü ve çirkin sözlerden yararlandığını
    belirtir ve güzel olmayan sözleri yasaklar.431 Çirkin ve kötü söz; şirk ve
    küfür lâfızları başta olmak üzere, arkadan çekiştirme (gıybet), söz taşıma,
    424 2/Bakara, 30
    425 2/Bakara, 206; 63/Münâfıkûn, 5-6
    426 9/Tevbe, 124-125, 127
    427 47/Muhammed, 16
    428 9/Tevbe, 79
    429 4/Nisâ, 139; 5/Mâide, 52; 58/Mücâdele, 14
    430 2/Bakara, 9; 4/Nisâ, 143; 11/Hûd, 5
    431 17/İsrâ, 53
    • 190 •
    Ahmed Kalkan
    jurnal etme, yalan, iftira vb. sözlerdir. Bunlar, insanın içinden geçebilirse de
    başkasına açıklamak ve söylemek câiz değildir. Bir kimse başkasına bir kötülük,
    bir haksızlık yaptığında, bunu başkasına söylemek de kötü söze girer;
    ancak, kötülük ve haksızlık gören kimse, ya ıslah etmek yahut da suçlunun
    ceza görmesini sağlamak maksadıyla bunu açıklamak mecbûriyetindedir.
    432
    Kur’an’da Allah, güzel sözü, güzel ağaca benzetmiştir.433 Çünkü güzel
    sözün meyvesi güzel amel; güzel ağacın ürünü de faydalı meyvedir. Bu
    âyetteki güzel sözden maksadın “lâ ilâhe illâllah”, güzel ağacın da “mü’min”
    olduğuna dâir İbn Abbas’a dayanan bir tefsir rivâyet edilir. Bu tevhid kelimesi,
    dışta ve içte daima güzel amellerin meydana gelmesine sebep olur.
    Allah’ın râzı olacağı her güzel iş, bu kelimenin meyvesidir. Kötü söz, pis bir
    ağaca benzetilir.434 Çirkin söz, rüzgârın şuraya buraya savurduğu köksüz,
    hafif, yararsız, hatta zararlı ota benzer. Kötü kelime, İbn Abbas ve müfessirlerin
    çoğuna göre, başta Allah’ı inkâr olmak üzere dinin kötü ve haram
    saydığı tüm sözlerdir. Çirkin söz, ruha zararlı olan köksüz, dikenli ağaç/
    bitkidir. Çünkü hem söyleyenin kendisine zarar verir, hem de başkalarını
    incitir, yaralar. Kötü kelime, her türlü fitnenin, fesâdın, felâket ve musîbetin
    kaynağıdır. Kötü söz, hem dünyada hem de âhirette insanın felâketlere
    sürüklenmesine sebep olur. “Onlar (mü’minler), boş söz işittikleri zaman,
    ondan yüz çevirirler ve ‘bizim işlerimiz bize, sizin işleriniz size. Size selâm
    olsun. Biz kendini bilmezleri (arkadaş edinmek) istemeyiz’ derler.” 435
    İnsanların çoğunu, güzel söz söylemekten ve güzel söze icâbet etmekten
    alıkoyan şeytandır. Kur’an, bize şeytanın insanları güzel söz söylemekten
    uzaklaştırmaya çalışacağını; çirkin ve kötü sözlerle aralarına düşmanlık
    sokmak isteyeceğini haber verir: “Kullarıma söyle: Sözün en güzelini konuşsunlar.
    Sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan, insanın apaçık düşmanıdır.”
    436 Nefsine uyup da şeytanın adımlarını takip edenler için dünyevî
    zevkler, her türlü güzel gâyelerin üstündedir. Meselâ vicdanları onlara hata
    yapan birine karşı affedici olmayı, kötü söz söyleyene karşı güzel sözle mukabele
    etmeyi bildirse bile, onlar nefislerine uyup affetmemeyi veya kötü
    432 4/Nisâ, 148
    433 14/İbrâhim, 24
    434 14/İbrâhim, 26
    435 28/Kasas, 55
    436 17/İsrâ, 53
    • 191 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    söze daha kötüsüyle karşılık vermeyi tercih ederler. Fikirlerin değil nefislerin
    konuştuğu, kibir ve hakaret dolu sözler, alaycı ve itici ifadeler, bir üstünlük
    gibi görülebilmektedir. İşte bu gibi insanlar, bencillikleri, kendi akıllarını
    beğenmeleri, büyüklenmeleri ve şeytanın fısıltılarına kulak vermeleri
    nedeniyle vicdanlarının sesini dinlemez, kendilerine hatırlatılan güzel söze
    uymazlar. “Vicdanları da bunların doğruluğuna tam bir kanaat getirdiği halde,
    zulüm ve kibirlerinden ötürü onları bile bile inkâr ettiler. Bozguncuların
    sonunun nasıl olduğuna bir bak!” 437
    Eski şeriatlarda “söz orucu” şeklinde bir ibâdet vardı. Bu, Muhammed
    (s.a.s.) ümmetinde denge üzere konuşmak şartıyla kaldırıldı. Yani, bizim
    şeriatımızda susarak oruç olmamakla birlikte, konuşmada şer’î ölçülere
    riâyet etmek kaydıyla dengeli olmak, az ve öz konuşmak, yani sözü güzelleştirmek,
    ısrarla tavsiye edilmiştir. Zira konuşulan her sözün hesabı verilecektir.
    Çok konuşmak, konuşma israfı ve söz kirliliğidir. Gıybet, iftira,
    hakaret, yalan vb. şöyle dursun, boş konuşmak, yerli yersiz laf ebeliği, geyik
    muhabbeti, karşımızdakinin kulaklarını rahatsız etmek demektir ki o da,
    kul hakkıyla ilgili veballerin kapısını aralamaktır.
    İnsana konuşma yeteneğinin veriliş amacı, ibâdet (şükür ve zikir), hakkı
    söylemek ve muhâtaba merâmı ifade edebilmektir. Sözü yerinde kullanmak,
    onu tesirli kılarken, yerli-yersiz sarf edilen söz de, etkiyi azaltır;
    anlatılmak istenen mânâyı daha da karmaşık duruma getirdiği gibi, o nisbette
    muhâtabı da sıkar. Cevâmiu’l-kelîm, yani az kelime ile çok mânâ ifade
    etme, sözün vecîz olması, Kur’an ve hadislerin edebî üslûbundan birini teşkil
    etmektedir. Kur’an öğrencisi ve Rasûlullah’ın mirasçısı da bu özelliklere
    sahip olmaya çalışır. Eşyanın, yaratılış gâyesinin dışında kullanılması, onun
    değerini düşürür. Bırakın, gıybet gibi haram ve kötü sözü; Kur’an’ın “levhve’l-
    hadis dediği, faydasız, boş sözler bile kurtuluşa engel görülmüştür.
    Mü’min, dini ve dünyası için lüzumsuz olan her türlü şeyden uzaklaşmaya
    çalışır.
    “Gerçekten mü’minler kurtuluşa ermiştir; Onlar ki, namazlarında huşû
    içindedir; Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler...” 438 Mü’min, dini
    ve dünyası için lüzumsuz olan her türlü şeyden uzaklaşmaya çalışır. Gıybet
    gibi zararlı sözler yanında, hayır yönü ağır basmayan, boş sözler de, hem
    437 27/Neml, 14
    438 23/Mü’minûn, 1-3
    • 192 •
    Ahmed Kalkan
    de “iman”a vurgu yapılarak yasaklanmıştır: “Kim Allah’a ve âhiret gününe
    iman ediyorsa, ya hayır (iyi, güzel, hak, doğru, meşrû söz) söylesin veya konuşmasın,
    sussun!” 439
    Geyik muhabbetleriyle vakit öldürdüğünü zannederken, kendi mânevî
    hayatını öldüren insanların bu davranışı sol omzundaki meleğin devamlı
    faal olmasına sebep olacaktır: “Ümmetimin kötüleri, gevezelerdir, enine
    boyuna sözü uzatanlardır, sözlerinde büyüklük taslayanlardır. Ümmetimin
    hayırlıları da ahlâk bakımından en güzel olanlardır.” 440; “İyiliği emir ve kötülüğü
    yasaklamaktan ve Allah’ı zikirden başka insanoğlunun her sözü aleyhinedir.”
    441
    Dili, gereksiz ve boş sözlerle meşgul etmek, insan hakkına tecâvüz sayılan
    gıybet, dedikodu, iftira, yalan sözler, söyleyenin kalbini kararttığı, günaha
    sevk ettiği gibi; dinleyeni de yanlış kararlara, hatalara ve felâketlere
    sürükleyebilir. Konuşulmaması gereken yerde konuşmak, sırrı ifşâ etmek,
    birçok tehlikeli olayların meydana gelmesine sebep olabilir.442 Allah, râzı
    olduğu kullarının vasıflarını sayarken şöyle buyurur: “Rahmân’ın kulları ki,
    yeryüzünde mütevâzı olarak yürürler, câhiller kendilerine lâf atarsa ‘selâm’
    derler.”443
    Lüzumsuz söz ve sataşmalardan sakınan mü’minler, böyle övülürken,
    bunun aksine boş ve lüzumsuz sözlerle meşgul olanlar için de şu ikaz yapılmaktadır:
    “İnsanlardan kimi vardır ki, bilgisizce (insanları) Allah’ın yolundan
    saptırmak ve onunla alay etmek için eğlence (türünden boş) sözleri (lehv
    el-hadisi) satın alırlar (bâtıl ve boş söze müşteri çıkar, kıymet verirler). İşte
    onlara, küçük düşürücü bir azap vardır. Ona âyetlerimiz okunduğu zaman,
    sanki onları hiç işitmemiş, sanki kulaklarında ağırlık varmış gibi büyüklük
    taslayarak (arkasını) döner. Onu, acı bir azap ile müjdele.” 444
    İnsan, inandığından, düşündüğünden ve yaptığından başkasını söylememelidir.
    Yalan olur bu; hakikatin gizlenmesi olur. Aldatma, ikiyüzlülük,
    439 Buhârî, Tecrid-i Sarih Terc. 12/131, hadis no: 1981
    440 Tirmizî, Birr, hadis no: 2019
    441 İbn Mâce, Fiten 12
    442 60/Mümtehine, 1
    443 25/Furkan, 63
    444 31/Lokman, 6-7
    • 193 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    riyâkârlık, münâfıklık olur. Bu tür yalan ve yanlış sözler, ne denli süslü ve
    yaldızlı kelime ve cümlelerle ifade edilse (şiirleşse, hikâyeleşse, edebiyat ve
    sanat kostümüyle makyajlansa da merduttur.445 Kişi, bilerek söylediğinden
    sorumludur;446 Dinlediklerinden de.447 Yapmadığı/yapamayacağı şeyi söylememelidir.
    448
    Küfür, gıybet, lâf taşıma, iftira, yanlış, yalan, çirkin söz söylemek, zaten
    güzel insanların işi değil. Ancak bunun da ötesinde, boş (lâğv) söz söylemekten
    de nehyedilmişiz.449 Yine, mü’minlerin vasfını Rabbimiz şöyle açıklıyor:
    “Faydasız bir söz işittiklerinde oradan vakarla uzaklaşırlar.”450 Mü’min,
    ya hayır söylemek, ya da susmak zorundadır. 451 Gereksiz tartışmaları da
    hoş görmüyor Rabbimiz. 452
    Konuşmanın kısa, öz ve anlaşılır olmasına da özen gösterilmelidir. Bu
    konuda Hz. Ali: “Çok konuşanın hatası çok olur” diyor. Hz. Ali’nin şu sözleri
    de önemlidir: “Konuşmadığın sürece söz sana tâbidir. Söyledikten sonra
    sen, onun mahkûmu olursun.” Çok, gereksiz ve dikkatsiz konuşmamak
    demek, haksızlık karşısında susmak anlamına gelmez elbet. Yerinde olursa
    söz altındır. Rabbimizin ikazı hepimizin mâlumudur: “Hakka bâtılı karıştırmayın.
    Bile bile hakkı gizlemeyin.”453 Konuşmak gerektiğinde susmak,
    susmak gerektiğinde konuşmak, kişinin akıl ve inanç zâfiyetine delâlet
    eder. Hele zulme ve haksızlıklara uğrayanların, onu ortadan kaldırmak için
    var güçleriyle mücâdele etmeleri gerekir. 454
    Güzel söz, güzel insanlara, kötü söz de kötü insanlara yaraşır. Rivâyete
    göre, Hz. İsa, bir gün insanlara güzel, yumuşak ve etkileyici bir dille İslâm’ı
    tebliğ ediyor. Toplumun içerisinden biri, devamlı çirkin sözlerle hakaret
    ediyor İsa Peygambere. Havârilerinden biri dayanamayıp: “Ey İsa! Sen de
    ona söyledikleriyle mukabele et” diyor. Hz. İsa’nın cevabı çok mânidar:
    “Herkes torbasında olanı satar. Benim yanımda bu var; onun yanında o.”
    445 6/En’âm, 112; 2/Bakara, 204; 63/Münâfikun, 4
    446 2/Bakara, 225; 50/Kaf, 17-18
    447 17/İsrâ, 36
    448 2/Bakara, 44; 61/Saff, 2-3
    449 23/Mü’minûn, 3
    450 25/Furkan, 72
    451 Buhârî, Tecrid-i Sarih Terc. 12/131, hadis no: 1981
    452 18/Kehf, 54
    453 2/Bakara, 42
    454 27/Neml, 221-227
    • 194 •
    Ahmed Kalkan
    Kuşkusuz sorulacağız her yaptığımızdan ve söylediklerimizden; ya da yapmamız
    gerektiği halde yapmadıklarımızdan, söylememiz gerektiği halde
    söylemediklerimizden. Kur’an şöyle buyurur: “Sağında ve solunda birer
    melek, onu gözetlemekte ve söylediği her sözü yazmaktadır.” 455
    Bu dünya için boş söz ve gevezeliklerin hoş olmadığını ifade buyuran
    Rabbimiz, Cennette de boş sözün olmayacağını haber veriyor.456 Atasözündeki
    ölçü de yabana atılır cinsten değil: “Biliyorsan söyle; ibret alsınlar.
    Bilmiyorsan, sus da adam sansınlar.” Herkes kendini bir hesaba çeksin: En
    doğru, en güzel söz olan Allah’ın Kitabını mı daha çok okuyup anlamaya
    çalışıyor ve üzerinde düşünüyor; yoksa, gazeteler, televizyonlar, radyolar ve
    başka sözler mi vaktini daha çok alıp kendisini yönlendiriyor? Konuştuklarının
    ne kadarı hayır kapsamına giriyor? Konuyla ilgili bir araştırmaya
    göre, telefonla, internet aracılığıyla ya da yüz yüze insanlarının birbirleriyle
    konuştuklarının % 80’ini gereksiz sözler kapsıyor, yani söylenmese de olabilecek
    boş sözler. Dünya ve âhiret hayrı için söylenen, emr-i bi’l-ma’rûf
    ve dâvet kapsamına giren sözleri araştırsalar, şarkı ve eğlence sözlerinden
    daha çok olacağını herhalde iddiâ edemeyiz.
    Kuşkusuz; sözün en güzelini dinlemek, anlamak, yaşamak ve konuşmak,
    dilimizi ve hayatımızı O’nunla süslemek güzelleştirecek, olgunlaştıracaktır
    bizi. Çirkinlikten, kötülük ve hamlıktan koruyacaktır. Fertlerin,
    ailelerin ve toplumların rahatsızlıklarının şifâ bulması, en doğru söz olan
    reçeteye (Allah sözüne) yönelmekle mümkündür.
    Karanlıktan hoşlanan “yarasalar”, iletişim araçlarıyla, saçma sapan sözleriyle,
    yalan ve iftirâlarıyla, İslâm’ı söndürmeye muvaffak olamayacaklardır.
    “Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Kâfirler hoşlanmasa
    da Allah, nurunu tamamlayacaktır.”457 Her müslüman; Kur’an’dan enerji
    alan bir nur/ışık olmaya gayret etsin. Göreceksiniz; İslâm’ı karartmak için
    saldıranlar, bir gün İslâm ile aydınlanacaklar veya kendi zindanlarında cehennemi
    dünyadayken yaşamaya başlayacaklardır.458
    455 50/Kaf, 17-18
    456 56/Vâkıa, 25
    457 61/Saff, 8
    458 Âdil Akkoyunlu, Akit, 7 Şubat 1999
    • 195 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Firavun, onca küfrüne ve isyânına rağmen saltanatını sürdürüp giderken,
    dünyevî helâkine bir söz sebep olmuştur: “(Firavun) adamlarını topladı
    ve bağırdı; ‘ben sizin en yüce rabbinizim’ dedi. Bunun üzerine Allah da
    onu, ibret-i âlem olacak âhiret ve dünya azâbıyla yakaladı.”459 Elfâz/sözler
    çok önemlidir. Âyette görüldüğü gibi kimi zaman Allah’ın gazabını küfür
    ameller ve duygular harekete geçirmezken, tek bir cümle harekete geçirmektedir.
    İslâm Akaid âlimleri ve Kelâmcıları, bu yüzden olsa gerek “ef ’âl-i
    küfür” (küfür eylemleri) ve “efkâr-ı küfür” (küfür düşünceler) hakkında söz
    etmezken, yazdıkları Akaid kitaplarında “elfâz-ı küfür” (küfür sözler) üzerinde
    fazlaca durmuşlardır.
    Söz, kullanmasını bilen insan için mükemmel bir silâhtır. Onunla gönül
    almak da, gönül yıkmak da mümkündür. Söz, dağınık bir yuvayı tekrar
    düzene kor; Düzenli bir yuvayı da bozabilir. Müslüman, yeryüzünü ıslah
    etmekle, insanların arasını düzeltmek ve sulhu sağlamakla emrolunmuştur.
    İnsanların arasını ıslah etmek, yeryüzünden fitne ve fesadı kaldırmak
    için, yani savaş veya iyi geçinmek gibi meselelerde güzel söze daha fazla iş
    düşmekte, hatta gerekirse, güzel olmak şartıyla, bu iki konuda doğrudan
    tâviz vermeye bile müsaade edilmektedir. İmanı muhâfaza etme ve hayırlı
    ümmet olmanın şartı olan emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker; güzel
    konuşmanın, tatlı dilin ve söz becerisinin önemini devamlı canlı tutmaktadır.
    Müslüman olmak, insanlar arasında müslüman tanınmak için şehâdet
    kelimesi getirerek dile büyük görev düştüğü gibi; dili koruyamamak
    da elfâz-ı küfür gibi insanın tüm âhiretini mahvedebilir. Bunun için, en
    güzel konuşan, en büyük insan şöyle buyurmaktadır: “Kim bana iki bacağı
    arasındaki tenâsül uzvunu (haramdan koruyacağına), iki çenesi arasındaki
    dilini de (yasaklanmış çirkinliklerden koruyup güzelliklerle süsleyeceğine) garanti
    verirse, ben de ona cenneti garanti ederim.” 460
    Dinde nice sevaplar dille, dili güzel kullanmakla ancak mümkün olabilmektedir.
    Namaz, oruç, zikir, Kur’an okumak, emr-i bi’l-ma’rûf, nehy-i
    ani’l-münker, hakkı ve sabrı tavsiye, Allah’a duâ gibi ibâdetlerin yanında;
    gıybet, iftira, yalan, kaba söz ve kalp kırmak, mü’minlerin arasını ifsad etmek,
    cemaatleri dağıtmak, fitne çıkarmak, kötülükleri teşvik edip iyiliklere
    engel olmak, lüzumsuz konuşmak... gibi birçok günahın sebebi de dil/
    459 79/Nâziât, 23-25
    460 et-Tâc, 5/183
    • 196 •
    Ahmed Kalkan
    konuşma olmaktadır. Sabırsızlık, sır saklayamamak, her duyduğunu söylemek,
    nerede ne söyleneceğini bilememek de dile hâkim olamamanın getirdiği
    günahlardandır.
    Dünyayı cennet hayatına çevirir gibi yeryüzünde halife olmak, dille
    mümkün olduğu gibi; dünyayı cehenneme çevirmek de dille çok kolay olabilmektedir.
    Yine, cenneti kazanmak da, cehenneme lâyık olmak da dile
    sahip olup olamamaktan geçmektedir.
    Kuru ekmekle soğanı, güzel sözle katık edebilirseniz nasıl tatlılaşır; tatlı
    bir yemek, kötü sözle yenilmez bir acılığa ulaşır. Ezop, zengin bir köşkün
    hizmetçiliğini yapmaktadır. Efendisi, ona bildiği en kötü yemeği pişirmesini
    ister; beğenmediği, nefret ettiği bir misafiri gelmiştir, ona ikram edecektir.
    Ezop dil yemeği yapar, getirir. Efendisi buna pek anlam veremese de
    sesini çıkarmaz. Bir zaman sonra çok sevdiği bir arkadaşı misafir olduğundan,
    Ezop’tan bu sefer bildiği en güzel yemeği pişirmesini ister. Köşkte her
    çeşit malzeme olduğu halde Ezop yine dil pişirir getirir. Bu sefer, efendi dayanamaz,
    sorar: “En kötü yemek istedim, dil getirdin; en iyi yemek istedim,
    yine dil getirdin, bu ne biçim iştir?” Ezop: “Evet, dil, hem zehirden acı, hem
    dünyanın en tatlı gıdasıdır” diye cevap verir. Hakikaten çok mükemmel bir
    sofraya çok acıkmış olarak dâvetli olsak, yemek esnasında birisi bizim onurumuzu
    kıracak, bizi yerin dibine geçirecek lâflar etse, o yemeğin tadı tuzu
    kalır mı hiç? Bir söz ustası olan Yûnus, söz konusunda şöyle söyler: “Söz
    ola kese savaşı, söz ola kestire başı. Söz ola ağılı aşı, bal ile yağ ede bir söz.”
    Kur’an başta olmak üzere güzel kitapları okuyarak, dâvet çalışmalarıyla
    tecrübemizi artırarak sözlerimizin, dilimizin yontulmasını sağlayabiliriz.
    Odun, yontulunca kalem haline de gelebilir. Sözde önemli olan doğruluk ve
    samimiyettir, güzel bir gayeye hizmet etmesidir. Yoksa, içi boş, kof sözler,
    nefse hoş gelse de bunları edebî ve güzel kabul edemeyiz. Sözün edebî olması
    için edepli olması gerekir, çünkü edebiyat kelimesi edep kelimesinden
    türemiştir. Edepsiz edebiyat olmaz. Dili ve kalemi terbiye etmeyi öğrenmeden
    edepli olmak da mümkün değildir. Söz ve kalemin önemi buradan
    kaynaklanmaktadır.
    Yontulmamış odun gibi kaba ve sert olan, güzellik ve yumuşaklıktan
    nasibini alamamış söz, iyi niyetle bile söylenmiş olsa, çok kere kaş yapayım
    • 197 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    derken göz çıkartabilir, fayda yerine zarar verebilir.461 Uzun dilin başı dertli
    olur. Eli taşlı insanı gören yılan, başının belâsı dilini çıkarıp yalvarır; aynı
    dil nice canlar yakmıştır. Dilin kemiksiz olması, fesada, yalana yani harama
    uzanmasına sebep olmamalıdır. Dâvâ arkadaşlarının yerini haber vermemek
    için, dilini dişleriyle koparıp zâlim güçlerin yüzüne tüküren adam,
    gevezeler için ne büyük bir ibrettir.
    Konuşma sanatını bilmeyen bir kimse, ne kadar zeki ve değerli olursa
    olsun, halifelik görevini tam yapamaz. Çevresindekileri kendisinden uzaklaştırır,
    zavallı insan durumuna düşer ve konuşmasıyla kendisine ve çevresine
    zarar verebilir, ifsâda yol açabilir. “Söz gümüşse, sükût altındır” sözü,
    konuşmasını bilmeyenler için geçerlidir. Oysa konuşma sanatını bilenler
    için söz altındır. Söyleyecek sözü olan, söylenecek uygun söz bulunmadıkça
    susmakla tanınan bir insan, her zaman kendini dinletir. Ya susun yahut
    susmaktan iyi şeyler söyleyin. Söylenecek bir sözümüzün bulunması gerekir;
    halife olarak, mü’min sorumluluğunu duyarak...
    “Bana kimse ashâbımın birinden (canımı sıkacak bir ) şey getirmesin
    (söylemesin). Zira ben, sizin karşınıza, içimde hiç bir şey olmadığı halde çıkmak
    istiyorum.” 462 “Kattât (söz taşıyan) cennete girmeyecektir.” Müslim’in
    rivâyetinde “nemmâm cennete girmeyecektir” şeklinde gelmiştir. 463
    Hadiste geçen kattât ve nemmâm aynı mânaya gelmektedir. Nitekim rivâyetin
    vecihleri değiştikçe kelimelerden her ikisine de yer verildiği görülmektedir.
    Bazı âlimler nemmâm, sözü bizzât dinleyip nakleden, kattât ise,
    söylenenlere kulak kabartıp işittiği gelişi güzel dedikoduları nakledendir
    diye arada bir fark görmek istemiştir.
    Dinimizin üzerinde durduğu kötü ahlâklardan biri de işte açıklamaya
    çalıştığımız bu âyette belirtilen laf getirip götürme huyudur. Fertler arasındaki
    münasebetleri bozarak cemiyetin huzuruna te’sir edecek, içtimaî bütünlüğü
    yaralayacağı için şiddetle yasaklanan huylar arasında yer almıştır.
    Kur’ân’da ilk inzâl olan sûrelerde buna yer verilmesi, meselenin ehemmiyetini
    anlatmada yeterlidir: “Çok yemin edene, haysiyetsiz kimseye, kusur
    461 Bk. 3/Âl-i İmran, 159
    462 Tirmizî, Menâkıb h. no: 3893; Ebû Dâvud, Edeb 33, h. no: 5860
    463 Buhârî, Edeb 50, Müslim, İman 169, h. no: 105; Ebû Dâvud, Edeb 38, h. no: 4771; Tirmizî, Birr 79, h. no:
    2027
    • 198 •
    Ahmed Kalkan
    arayana, söz taşıyana, hayırdan alıkoyana, haddini aşana, çok günahkâr
    olana... iltifat ve itaat etme!”464 Yine Mekkî sûrelerden Hümeze sûresi de
    burada zikre değer. Onda her ne kadar doğrudan laf taşıyıcılık mevzubahis
    edilmiyorsa da, buna yakın tavırlar takınanlara tehdit ifâde edilmektedir:
    “Yazıklar olsun arkadan çekiştirmeyi ve yüze karşı kaş göz işaretiyle eğlenip
    ayıplamayı âdet edinene.” 465
    Gazâli der ki: “Kendisine dedikodu ulaşan kimseye düşen, onu tasdîk
    etmemek, hakkında söz edilen kimsenin de, söylendiği şekilde olduğu zannına
    düşmemesi, “acaba” diyerekten, söyleneni tahkike de kalkmaması,
    ayrıca laf getireni ayıplayıp, bunu bir daha yapmamasını söylemesi, vazgeçmezse
    ona öfkelenmesi, kendisi için de, nemmâmı, zecrettiği şeyi hoş
    görüp o işittiğini yaymaya kalkmamasıdır. Aksi takdirde kendisi nemmâm
    olur.” Gazâli’nin kaydettiğine göre, Ömer İbn Abdilaziz’e bir adam gelerek:
    “Senin hakkında falanca şöyle söyledi” der. Ömer de: “İstersen bunu tahkik
    edelim. Eğer yalancı çıkarsan “Bir fâsık size haber getirince araştırın” 466
    hükmüne girersin. Şâyet duyduğun doğru çıkarsa “Dili ile iğneleyen, koğuculuk
    eden...” 467 hükmüne girersin ki, her iki halde de mes’ulsun. İstersen
    senin için üçüncü şıkkı tercih edelim, seni affedelim de bu iş böyle kalsın!”-
    der. Adam: “Af diliyorum, bir daha böyle bir işe girişmeyeceğim” der.
    Nevevî de diyor ki: “Bütün bu yasaklar, nakledilen şeyde şer’î bir maslahat
    yoksa câridir. Aksi takdirde, müstehab veya vâcibtir. Şöyle ki: “Bir
    adam, bir kimsenin başka bir kimseye haksız olarak ezâ vereceğine muttali
    olursa, öbür şahsı uyarıp ezadan koruması gerekir. Keza bir kimse imamı
    veya sorumluluğu olan kimseyi, yerine bakacak olan nâibinin davranışı
    hakkında ihbarda bulunacak olursa, bu yasaklanmaz.” Yine Gazâlî şöyle
    demiştir: “Nemîme aslında, hakkında söz edilen kimseye söz götürmektir.
    Meselâ falanca senin hakkında şöyle söyledi demek gibi. Ancak nemîme
    deyince sadece bu kastedilmez, daha umumî kullanışı vardır. Normal olarak,
    açıklanması hoşa gitmeyen her şeyi açıklamaya, nemîme denir. Hoşa
    gitmeme deyince kendisinden nakil yapılanın hoşlanmaması ile kendisine
    nakil yapılanın veya bir başkasının hoşlanmaması birdir, hepsi de nemîmeye
    girer. Kezâ menkul sözle veya işâretle de olsa; bir kusur veya bir başka
    464 68/Kalem, 10-12
    465 104/Hümeze, 1
    466 49/Hucurât, 6
    467 68/Kalem, 11
    • 199 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    şey de olsa birdir. Meselâ bir kimsenin malını gizlediğini gören kimse bunu
    ifşa etse bu da nemîmeye girer. Yani kısacası nemîme, açıklanması hoşa
    gitmeyecek bir şeyi açıklamaktır.”
    “Gıybet ve nemîme bir midir faklı mıdır? Bu hususta ulemâ ihtilaf etmiştir.
    Râcih olan, farklı olmaları ve aralarında umum-husus münasebetinin
    bulunmasıdır. Yani nemîme, bir kimsenin halini bir başkasına fesâda
    sebep olacak bir muhtevada, rızası olmadan nakletmektir. Bu nakilden o
    şahsın haberi olmuş olmamış fark etmez. Yeter ki rızâsız olsun, nemimedir.
    Gıybet ise, gıyabında, hoşlanmayacağı bir şeylerle adamı zikretmektir.
    Nemîme ifsâd kasdıyla temâyüz eder, gıybette bu kasdın varlığı şart koşulmaz.
    Gıybet ise hakkında konuşulanın gıyabında olmakla temâyüz eder. Bu
    vasıflar dışında gıybet ve nemime müşterektirler. Âlimlerden bazısı, gıybette,
    hakkında konuşulan kimsenin gâib olmasını şart koşmuştur.” 468
    Abdullah İbn Ömer (r. anhumâ) anlatıyor: “(Bir gün) Rasûlullah (s.a.s.)
    minbere çıkıp yüksek sesiyle şöyle nidâ etti: “Ey diliyle müslüman olup da
    kalbine iman nüfuz etmemiş olan (münâfık)lar! Müslümanlara ezâ vermeyin,
    onları kınamayın, kusurlarını araştırmayın. Zira kim bir müslüman kardeşinin
    kusurunu araştırırsa, Allah da kendisinin kusurlarını araştırır. Allah
    kimin kusurunu araştırırsa, onu, evinin içinde (insanlardan gizli) bile olsa
    rüsvay/kepaze eder.” 469
    Alay Denen Ahlâksızlık
    Din ahlâkından uzak toplumlarda, kişilerin eksikliklerini araştırmak,
    kusurlarını ortaya çıkarmaya çalışmak çok yaygın bir davranış şeklidir. İnsanların
    bu yola yönelmelerinin altında yatan sebep ise dünyaya yönelik
    hırsları ve üstün olma arzularıdır. Bu insanlar karşılarındaki kişilerin hatalarını
    ortaya çıkarmalarının kendilerine bir üstünlük getireceğine inanırlar.
    Bunun için sıkça başvurdukları yöntemlerden biri de alaycılıktır. İnsanların
    kusurlarıyla, âcizlikleriyle ya da hatalarıyla alay ettiklerinde, kendi kusurlarının
    örtüleceğini düşünürler. Bu yüzden câhiliyye toplumlarında alay,
    yaşamın her ânında rastlanabilen bir ahlâk bozukluğudur. Kur’an ahlâkına
    sahip olmayan bu insanlar, sürekli olarak başkalarının alay edebilecekleri
    468 İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yay., 12/318-319
    469 Ebû Dâvûd, Edeb 40, hadis no: 4880; benzer rivâyetle, yakın bir mânâda: İbn Mâce, Hûdûd 5, h. no: 2548;
    Tirmizî, Birr ve's-Sıla 84, h. no: 2101
    • 200 •
    Ahmed Kalkan
    yönlerini araştırırlarken, bir yandan da kendileri alaya alınma ihtimalinin
    tedirginliğini yaşarlar. Dolayısıyla gösterdikleri bu alaycı tavırlarla birbirlerini
    âdeta bir “zulüm ortamı” içinde yaşatırlar.
    Ancak bu kişilerin karşılaşacakları son, Allah’ın âyetlerinde bildirdiği
    gibi yaptıkları “maskaralık” sebebiyle çok acı olacaktır: “Andolsun, senden
    önceki elçiler de alaya alındı da alaya aldıkları şey, onlardan maskaralık yapanları
    çepeçevre kuşatıverdi.”470 “Kendilerine hak gelince, onu yalanladılar;
    fakat alaya aldıklarının haberleri onlara gelecektir. Kendilerinden önce nice
    nesilleri yıkıma uğrattığımızı görmüyorlar mı? Biz, sizi yerleşik kılmadığımız
    bir biçimde onları yeryüzünde (büyük bir güç ve servetle) yerleşik kıldık; gökten
    üzerlerine sağanak (bol yağmurlar) yağdırdık, nehirleri de altlarından
    akar yaptık. Ama günahları nedeniyle biz onları yıkıma uğrattık ve arkalarından
    başka nesiller (inşâ edip) var ettik.” 471
    Ayrıca bu insanlar şunu da bilmelidirler: Mü’minlere gösterdikleri alaycı
    davranışlarla, dine yönelik iğneleyici ve iftira dolu sözlerle kendilerini
    sonsuz bir azâba sürüklemektedirler. Bunun yanı sıra attıkları iftiralar ve
    alaycı sözler, bunlara mâruz kalan insanların âhiretteki derecelerini yükseltmektedir.
    İşte bu, Kur’an’da haber verilen önemli bir sırdır: “İnkâr edenlere
    dünya hayatı çekici kılındı (süslendi). Onlar, iman edenlerden kimileriyle
    alay ederler. Oysa korkup sakınanlar, kıyâmet günü onların üstündedir. Allah,
    dilediğine hesapsız rızık verir.” 472
    Geçmişte olduğu gibi bugün ve gelecekte de, inkâr ettikleri veya kavrama
    kabiliyetine sahip olmadıkları gerçeklere karşı alaycı tavır gösteren
    kişiler olacaktır. Kur’an’da bildirildiği gibi inkârcı karakter gösteren insanlar,
    çağlar boyunca hemen her dönemde aynı ahlâksız tavrı göstermişlerdir.
    Hatta aynı sözleri söylemiş, aynı örnekleri vermiş, aynı davranışlarda
    bulunmuşlardır. Alaycılık da bu davranışlardan biridir. Kur’an ahlâkını yaşamayan
    insanların gösterdikleri bu ortak tavır Allah’ın değişmez bir kanunudur.
    Dolayısıyla böyle davranışlarla karşılaşan bir mü’min Kur’an’da sözü
    edilen bir gerçeği yaşamaktan dolayı şevklenir. Bunun mü’min olmanın bir
    göstergesi olduğunu bildiği için, karşılaştığı durumdan büyük bir şeref duyar.
    Bu davranışlara sabır gösterdiği için âhirette alacağı karşılığı bilmek ise
    470 6/En’âm, 10
    471 6/En’âm, 5-6
    472 2/Bakara, 212
    • 201 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    coşkusunu daha da artırır. Allah Kur’an’da, “…Sizden önce kendilerine kitap
    verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler)
    işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız (bu) emirlere olan azimdendir”
    473 şeklinde haber vermiştir. Ve âhirette küçük düşenlerin de mü’minlerle
    alay edenler olacağını müjdelemiştir. Âyetlerde şöyle buyrulmaktadır: “De
    ki: ‘Davranış (ameller) bakımından en çok hüsrana uğrayacak olanları size
    haber vereyim mi? Onların, dünya hayatındaki bütün çabaları boşa gitmişken,
    kendilerini gerçekte güzel iş yapmakta sanıyorlar.’ İşte onlar, Rablerinin
    âyetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenlerdir. Artık onların yapıp ettikleri
    boşa çıkmıştır, kıyâmet gününde onlar için bir tartı tutmayacağız. İşte, inkâr
    etmeleri, âyetlerimi ve elçilerimi alay konusu edinmelerinden dolayı onların
    cezası cehennemdir. İman edip sâlih amellerde bulunanlar... Firdevs cennetleri
    onlar için bir ‘konaklama yeridir.’ Onda ebedi olarak kalıcıdırlar, ondan
    ayrılmak istemezler.” 474
    Alay Etmenin Kaynağı Kibirdir
    İnsanların çoğu Allah’ın gücünü ve büyüklüğünü kavrayamadıkları
    için, kendilerine bir lütuf olarak verilen özelliklerden dolayı kibirlenir ve
    büyüklenme hevesine kapılırlar. İşte bu insanların içlerindeki kibri dışarı
    vurma yöntemlerinden bir tanesi insanlarla alay etmektir.
    Alaycı insanlar içlerindeki büyüklük hevesi nedeniyle sürekli herkesin
    eksik yönünü görür, güzel yönlerini ise fark edemezler. Bu tip kişilerin
    her birinin kendilerine göre kibirlendikleri bazı özellikleri vardır. Örneğin
    kimi başarısından, kimi güzelliğinden, kimi de zenginliğinden dolayı kibirlenir.
    Bundan dolayı da bu yönlerde eksiği olan insanlarla karşılaştıklarında
    onların eksiklikleriyle alay ederler. Kendilerine bu özellikleri verenin Allah
    olduğunu ve dilediği her an geri alabileceğini düşünmeksizin böylesine azgın
    bir tutum sergilerler. Câhiliyye toplumlarında İslâm ahlâkından uzak
    olan yapı sebebiyle, alaycılık yaşamın kopmaz bir parçası halini almıştır.
    Çocuklar, gençler hep bu kültür ve ahlâkla birlikte büyürler.
    473 3/Âl-i İmrân, 186
    474 18/Kehf, 103-108
    • 202 •
    Ahmed Kalkan
    Câhiliye Toplumunda Alaycılık
    İman etmeyen insanlar Allah’ın insanlar için seçip beğendiği İslâm
    ahlâkını yaşamadıkları için Kur’an’dan tamamen uzak bir yapıdadırlar. Bu
    nedenle de kendi aralarındaki günlük yaşamlarında alaycı tavırlar çok yaygındır.
    Bu ahlâk bozukluğunun altında kibirli olmaları ve güzel ahlâkı yaşamamaları
    yatar. Bulundukları ortamda en üstün kişi olmak istedikleri için
    başkalarının güzel özelliklerini gördüklerinde onlarla alay ederler. Bu yolla
    karşılarındaki kişiyi aşağılamayı, onu insanların gözünde küçük düşürmeyi
    ve onun moralini bozmayı hedeflerler. Bu kişinin diğer insanların beğenisini
    ve takdirini kazanmasını istemezler. Allah’ın Kur’an’da öğrettiği gerçek
    sevgiyi, şefkati, merhameti yaşamadıkları için de alay ederek birbirlerini
    kırmaktan çekinmezler.
    Günlük hayatları bunun örnekleriyle doludur. Arkadaşlarının ya da
    başka insanların eksiklikleriyle, fiziksel kusurlarıyla ya da hatalarıyla kendi
    aralarında konuşarak, alay ederler. Ayağı kayıp yere düşen, boğazına bir şey
    kaçan, dili sürçüp bir kelimeyi yanlış söyleyen birini gördüklerinde abartılı
    ve uzun süreli gülüşlerle taciz ederler. Ardından da yine o kişi hakkında küçük
    düşürücü yönde konuşmalar yaparlar. Hatta o an gülerek o kişiyi taciz
    ettikleri gibi, daha sonraki günlerde de her fırsatta bunu ona hatırlatarak,
    utandırmaya çalışırlar. Alaya mâruz kalan kişiler de aynı ahlâkı yaşamaktadırlar.
    Sonraki günlerde kendileriyle aynı duruma düşen birini gördüklerinde
    onlar da o kişilerle alay edeceklerdir. Yani tüm bu kişilerin arasında
    sanki “sessiz” bir câhiliyye anlaşması vardır.
    Bunun dışında bazı kişiler de yolda fiziksel yönden eksikliği olan birini
    gördüklerinde elleriyle o kişiyi işaret ederek, gülmeye ve kendilerince alay
    etmeye çalışırlar. Eksikliği olan kişinin bunu görebileceğini ve taciz olabileceğini
    bildikleri halde böyle çirkin bir tavrı uygulamaktan çekinmezler.
    İnsanların kıyafetleriyle, saç şekilleriyle, konuşma tarzlarıyla, şiveleriyle,
    üsluplarıyla, meslekleriyle ve hatta yaşam şekilleri ile alay etmeyi bir eğlence
    şekli olarak değerlendirirler. Câhiliyye toplumunun günlük yaşamına
    da alay hâkimdir. Kur’an ahlâkının yaşanmadığı böyle ortamlarda alaycılık
    toplumun hemen her alanında yaygın şekilde görülür. Özellikle de fakirlerle
    alay edilir. Onların kıyafetleri, konuşma tarzları ve üslupları, renk seçimleri,
    yaşam biçimleri alay konusu olan malzemelerdir. Allah korkusuna
    • 203 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    sahip olmadıkları için, yaptıkları alaycılığın karşılığını âhirette göreceklerini
    göz ardı ederler. Hesap gününü düşünmeden yaşamlarını sürdürürler.
    İslâm ahlâkından uzak toplumlarda, tüm bu sıkıntı verici davranışlar
    nedeniyle bireyler son derece huzursuz bir ortamda yaşamak zorunda kalırlar.
    Herkes birbiriyle alay edecek bir yön bulur, ama kendisiyle alay edilmesinden
    de ciddi anlamda rahatsız olur. Buna rağmen içinde bulundukları
    ortamı değiştirmek için bir çaba harcamazlar. Çünkü alaycılığın kötü bir
    davranış olduğunu, Allah’ın emrettiği ahlâka uygun olmadığını dile getirirlerse,
    kendileri de başkalarıyla alay edemeyeceklerdir. Bu ise, nefislerinin
    kesinlikle istemediği bir durumdur. Bu yüzden karşılaştıkları alaycı tavırları,
    hayatın bir gereği olarak kabullenirler. Bundan dolayı da birbirlerinin
    kötü davranışlarını yadırgamazlar. “Yapmakta oldukları münker (çirkin iş)
    lerden birbirlerini sakındırmıyorlardı. Yapmakta oldukları şey ne kötü idi!”
    475 âyeti, bu yanlış tutumları haber vermektedir. Sonuç olarak Kur’an ahlâkının
    yaşanmadığı bir yerde, her çeşit alaycı tavır, küçük düşürücü konuşma,
    rahatsız edici bakış ve gülüş görülebilir. Bunun meydana getirdiği sıkıntılı
    ve huzursuz ortamdan kurtulmanın tek yolu ise Kur’an’ın emrettiği güzel
    ahlâkı benimsemek, onu yaşamak ve yaşatmaktır.
    - 5-7. Âyetler -
    يِّيكُْ اْلَفْتُونُ
    أَ
     بِ فَسَتُبْصُِ وَيُبْصُِونَ
    ¬ ْلُهْتَدِي نَ  نْ ضَلَّ عَنْ سَِبيلِِ وَهُوَ أَعْلَُ بِ ƒ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَُ بِ َ
    فَسَتُبْصُِ : yakında göreceksin وَيُبْصُِونَ : ve görecekler يِّيكُْ
    أَ
    ُ بِ : hanginizin الَْفْتُون : fitneye tutulmuş (tutulduğunu) إِنَّ : kesinlikle رَبَّكَ : Rabbin :هُوَ
    O أَعْلَُ : en iyi bilendir نْ ضَلَّ ƒبِ َ : kimin saptığını عَنْ سَِبيلِِ : kendi yolunda
    وَهُوَ : O أَعْلَُ : en iyi bilendir ¬ ْلُهْتَدِي نَ بِ : kimin hidâyete erdiğini
    475 5/Maide, 79
    • 204 •
    Ahmed Kalkan
    “Yakında sen de göreceksin, onlar da
    Hanginizde delilik olduğunu, hanginizin fitneye tutulup çıldırdığını; sınandığını.
    Şüphesiz Rabbin, kimlerin Kendi yolundan saptığını ve kimlerin doğru
    yolda olduğunu herkesten iyi bilir.” (68/Kalem, 5-7)
    Allah Tarafından Müşriklere Tehdit
    Bu onurlandırıcı övgüden sonra Yüce Allah, peygamberine, kendisine
    bu iğrenç iftirayı atan müşriklerle gelecekteki durumları ile ilgili güvence
    veriyor. Ayrıca müşrikleri, durumlarını ortaya çıkarmakla, bâtıl oluşlarını
    gözler önüne sermekle, apaçık sapıklıklarını herkese duyurmakla tehdit
    ediyor:
    “Yakında sen de göreceksin, onlar da
    Hanginizde delilik olduğunu, hanginizin fitneye tutulup çıldırdığını;
    sınandığını.
    Şüphesiz Rabbin, kimlerin Kendi yolundan saptığını ve kimlerin doğru
    yolda olduğunu herkesten iyi bilir.” (68/Kalem, 5-7)
    Burada Yüce Allah’ın ortaya çıkarıp herkesin dikkatine sunacağına
    ilişkin peygamberine güvence verdiği yoldan çıkmış olan kişi sapıklardan
    birisidir. Veya gerçek kimliği ortaya çıkacak şekilde sınanan kimsedir. Bunların
    ikisi de konunun içeriğine yakın anlamlardır. Bu vaad, Peygamberimizin
    kişiliğine dil uzatan, ona mesnetsiz iftiralar atan müşriklere yönelik
    bir tehdit anlamına geldiği kadar Peygamber Efendimize ve beraberindeki
    müminlere de bir güvence anlamındadır. Acaba müşrikler Peygamberimiz
    için o, cinlenmiş biridir derken neyi kastediyorlardı? Büyük ihtimalle onun
    aklını kaybettiğini vurgulamak istemiyorlardı. Çünkü ortadaki realite bu
    sözü yalanlamaktadır. Cinlerle iletişim halinde olduğunu, onların bu garip
    ve olağanüstü sözleri ona ilham ettiklerini anlatmak istiyorlardı. Nitekim
    her şairin bir şeytanının olduğunu ve bu şeytanın güzel söz söylemede o
    şaire yardımcı olduğunu sanıyorlardı. Oysa bu anlam, Peygamber Efendi•
    205 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    mizin gerçek durumundan uzaktır. Kendisine vahyedilen kalıcı, doğru ve
    tutarlı sözlerin önüne yabancı bir yaklaşımdır.
    Yüce Allah’ın bu vaadi, gelecekte Peygamber Efendimizin gerçek durumu
    ile onu yalanlayanların gerçek durumlarının ortaya çıkacağına işaret
    ediyor. İçinde bulunduğu durumla kimin sınandığını ve kimin davasında
    sapık olduğunun belirleneceğini vurguluyor. Ve Yüce Allah Peygamber
    Efendimize şu güvenceyi veriyor: “Şüphesiz Rabbin, kimlerin kendi yolundan
    saptığını ve kimlerin doğru yolda olduğunu herkesten iyi bilir.” Ona
    bu güvenceyi veren, kendisine vahiy indiren Yüce Allah’tır. Ve Yüce Allah
    O’nun ve beraberindeki mü’minlerin doğru yolda olduğunu biliyor. Bu âyet
    Peygamber Efendimize gelecekle ilgili güvence verirken, düşmanlarının
    içine korku düşürüyor. Gelecek hakkında kalplerini endişenin, sıkıntının
    girdabına atıyor.
    Daha sonra Yüce Allah, Peygamberimize karşı çıkan, getirdiği hak
    içerikli davet hakkında onunla tartışan, bu amaçla mesnetsiz iftiralar atan
    müşriklerin gerçek durumlarını, gerçek düşüncelerini gözler önüne seriyor.
    İçtenlikle inanıyor görünmelerine rağmen aslında onlar sahip bulundukları
    cahiliye düşüncesine pamuk ipliği ile bağlıdırlar. Peygamberimizin
    onları çağırdığı inanç sisteminin bazı ilkelerinden vazgeçmesi durumunda
    kendi inanç sistemlerinin birçok ilkesinden vazgeçmeye hazırdırlar. Onlara
    karşı daha yumuşak ve daha uzlaşmacı bir tavır takınması durumunda
    uzlaşmaya, yumuşak davranmaya ve sadece meselenin dış görünümünü
    korumaya sırf zevâhiri kurtarmaya dünden razıdırlar. Çünkü onlar gerçek
    olduğuna kesinlikle inandıkları bir inanç sistemine bağlı değildirler. Onlar
    dış görünüşe önem veren, inanmaksızın sadece öyle görünmek isteyen
    kimselerdirler.
    Rabbin, kimlerin kendi yolundan saptığını (dalâlette olduğunu) ve
    kimlerin hidâyette (doğru yolda olduğunu) herkesten iyi bilir.” (68/Kalem,
    7)
    • 206 •
    Ahmed Kalkan
    Dalâlet
    Yolunu şaşırma; kaybolma; azma; sapkınlık ve bâtıla yönelme. Ayrıca,
    helâk olmak, bâtıl şey ve unutmak mânâlarına geldiği gibi bilerek veya
    bilmeyerek, az veya çok doğru yoldan sapmak anlamlarına da gelir. Nitekim
    “dâll” ve “dalâl” hem peygamberler hem de kâfirler için kullanılmıştır:
    “(Kardeşleri) dediler ki: Yusuf ’la kardeşi babamıza bizden daha sevgilidir.
    Hâlbuki bizler birbirine bağlı bir toplumuz. Herhalde babamız apaçık bir
    hata (dalâl) içindedir.” 476 Âyette, görüldüğü gibi, hata kelimesi “dalâl” ile
    ifade edilmiştir.
    Duhâ sûresinde de peygambere hitaben; “Seni şaşırmış bulup da yol göstermedi
    mi?”477 buyurulmaktadır. Buradaki şaşırma kelimesi de Kur’ân’da
    “dâll”, yani yolunu kaybetmiş, şaşırmış demektir.
    Dilimizde dalâlete, sapmak, sapıklık ve sapkınlık denir. Dalâl, bazen
    gafletten ve şaşkınlıktan doğar. Bu münasebetle dalâl; gaflet, şaşkınlık, kaybolma
    ve helâk olma manalarına da kullanılır.
    Aslında dalâl, yoldan sapmak demek olduğu gibi, aklî sapma anlamlarında
    da kullanılmıştır. Biz de dalâlet ve sapkınlığı bâtıla düşmeyi sadece
    dinde; dalâl ve sapıklığı da akıl ve sözde kullanırız. Dâll kelimesinin çoğulu
    olan “dâllîn”, tam manasıyla, sapkınlar demektir.
    “Kim imanı küfürle değiştirirse şüphesiz dosdoğru yoldan sapmış olur.” 478
    “Allah’a ortak koşan kimse şüphesiz derin bir sapıklığa düşmüştür.” 479
    “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mümin kadın ve erkeğin o
    işlerinde seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasûlü’ne karşı gelirse apaçık bir
    sapıklığa düşmüş olur.” 480
    Yukarıdaki âyetler, ister mümin olsun ister kâfir, Allah’ın ve Rasûlü’nün
    emir ve teklifleri karşısında inat edip ondan deliller ve harikulâde şeyler
    476 12/Yûsuf, 8
    477 93/Duhâ, 7
    478 2/Bakara, 108
    479 4/Nisâ, 116
    480 33/Ahzâb, 36
    • 207 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    istemek suretiyle Peygamber’i müşkül durumda bırakmaya çalışmalarının
    onları doğru yoldan sapmış kimseler olarak nitelendirmeye götüreceğini
    ihtar etmektedir. “İbrahim, babası Âzer’e: Sen bir takım putları ilâhlar mı
    ediniyorsun? Doğrusu ben seni ve milletini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum
    demişti.” 481
    Hâlbuki Hz. İbrahim Kur’ân ifadesiyle yumuşak, müsamahakâr, temiz
    huylu ve halîm birisidir. Fakat akîde söz konusu olunca, ne babalık kalır ne
    de evlâtlık... Dalâleti seçenlere karşı tavır budur. “...Allah, müminlere lütufta
    bulunmuştur. Hâlbuki daha önce apaçık bir (dalâl) sapıklık içindeydiler.” 482
    Daha önce, tasavvurda, itikatta, hayatî mefhumlarda, gaye ve yönelişlerde,
    âdet ve gidişatta, nizam ve prensiplerde dalâlet; sosyal ve ahlâkî yaşayışta
    da sapıklık içindeydiler. Allah, lütufta bulunarak onları, sapıklıktan
    doğru yola çıkarmıştır: “Ey Muhammed! Sana indirilen Kur’ân’a ve senden
    önce indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tâğutun
    önünde muhakeme olunmalarını isterler. Oysa onu reddetmekle emr olunmuşlardı.
    Şeytan onları derin bir sapıklıkla saptırmak ister.” 483
    İşte iman ettiğini söyleyip; Hakk’ın önünde muhakeme edilmeye çağrılınca,
    tâğutun hükmünü Hakk’ın hükmüne tercih edenler, gerçekte şirk ve
    apaçık bir sapıklık içindedirler. Şeytan da, onların, bu sapıklıklarında daha
    da derinleşmelerini ister ve nitekim çoğu zaman başarır.
    Dalâlet kelimesinden geçişli olarak türetilen “idlâl” da saptırmak anlamına
    gelir. Şöyle ki: “Onlardan bir güruh seni saptırmaya yeltenmişti. Onlar
    yalnızca kendilerini saptırırlar, sana hiçbir zarar veremezler.” 484
    Rivâyete göre Medine yerlilerinden Ta’me, bir komşusunun zırhını çalmış,
    bir un dağarcığına saklayarak getirip, bir Yahûdi’nin evine gizlemişti.
    Ta’me’yi sıkıştırdılar. O, müslüman olmasına rağmen yemin etti. Yahûdiyi
    sorguya çektiler. O da: Bunu bana Ta’me verdi dedi. Bazı Yahûdiler de şahitlik
    ettiler. Zaferoğulları Rasûlullah’a gelip Ta’me’yi beraat ettirmesini söylediler.
    Ta’me’nin yemini karşısında düşündü; arkasından yukarıdaki âyet
    481 6/En'âm, 74
    482 3/Âl-i İmrân, 164
    483 4/Nisâ, 60
    484 4/Nisâ, 113
    • 208 •
    Ahmed Kalkan
    indi. Dalâletin unutma ve yanılma anlamına geldiği de olur. Aşağıdaki âyet
    buna bir örnektir: Borç verirken yazılmasını ve şahit getirilmesini isteyen
    âyet, devamla; “Eğer iki erkek bulunamazsa rıza göstereceğiniz şahitlerden
    olmak üzere bir erkekle iki kadın gösterin ki, onlardan biri yanılırsa diğeri
    onu düzeltsin.” 485 Görüldüğü gibi burada yanılma olarak tercüme edilen
    kelime Kur’ân’da “dalâlet”ten türeyen, “dâllet” sözcüğüdür.
    Peygamber (s.a.s.)’in hadislerinde de, sapıklığın dalâlet olarak geçtiğini
    görmek mümkündür. Bir örnek olmak üzere aşağıdaki hadisle yetinelim:
    “(Din ve ibâdetler hakkında) Sonradan uydurulan şeylerden sakınınız. Çünkü
    sonradan uydurulan her şey bid’attır. Ve her bid’at sapıklık (dalâlet)tır.” 486
    Dalâlet ve Türevleri
    ‘Dalâl veya dalâlet’ masdarları sözlükte; kaybolmak, telef olmak, şaşırmak
    ve yanılmak anlamlarına gelir.
    Somut olarak, ‘çölde seyahat ederken yolunu şaşırmak’ manasına gelse
    de asıl anlamı, bilerek veya bilmeyerek doğru yoldan az veya çok ayrılmak,
    sapmak, ya da azmak demektir. Bu mânâdan hareketle mecâzî olarak ‘dalâlet’
    akla, duyulara, gerçeğe aykırı ilkeleri benimsemek karşılığında kullanılmaktadır.
    ‘Dalâlet’ , ‘hidâyetin ve rüşd’ün zıddı olup, kasden ya da unutarak
    doğru yoldan ayrılmak demektir.
    ‘Dalâlet’in bir başka tanımı şöyle yapılabilir: Maksada ulaştıran yolu
    bulamamak, istenen sonuca götürmeyen bir yola girmek, ya da arzu edilen
    sonucu kazandıran her türlü yoldan ve metodlardan ayrılmaktır.
    ‘Dalâlet’ gerçekte, maddî ve görülen bir yoldan sapma olduğu halde,
    daha sonra din ve akıl yolundan sapmak anlamına kullanılmaya başlanmıştır.
    Bu nedenle ‘dalâlet’ daha çok dinden sapmayı, ‘dalâl’ ise akıl ve sözdeki
    sapmayı ifade eder.
    Aynı kökten gelen ‘idlâl’, dalâlete düşürmek, azdırmak, ‘mudıll’ dalâlete
    düşüren, sapıttıran, ‘dâll’, dalâlete düşen, sapan, sapmış, anlamlarına gelir.
    485 2/Bakara, 282
    486 Ebû Dâvûd, es-Sünne 5; Halid Erboğa, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 353
    • 209 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Dalâletin Kur’an’daki Anlamları
    Bu kelime türevleriyle birlikte Kur’ân–ı Kerim’de iki yüzü aşkın yerde
    geçmektedir. Hidâyetin ve imanın karşıtlığını, inkârcıların hidâyet karşısındaki
    durumlarını ifade etmede önemli bir Kur’an kavramıdır.
    Kur’an’da daha çok küfür ve inkârı kapsayan sapıklık olarak kullanılmaktadır.
    Ancak Kur’an dalâlet kavramını ya da türevlerini birkaç mânâda
    daha kullanmaktadır ki, bu anlamların kelimenin kök manasıyla yakın ilişkisi
    vardır.
    1- Saptırmak Anlamında
    ‘İdlâl’ şeklinde geçmekte ve başkasını saptırmak, doğru yoldan alıkoymak,
    gerçek yolu kaybettirmek manalarına gelmektedir. (‘Ağvâ ve sadde’
    fiileri de saptırmak manasında olup ‘idlâl’ kelimesiyle yakın ilgileri vardır.)
    Şeytan hakkında şöyle söyleniyor: “Onları mutlaka saptıracağım, muhakkak
    onları boş kuruntulara boğacağım…” 487
    Kur’an, ayrıca Firavunun ve altından buzağı yapıp İsrâiloğullarına ‘işte
    sizin ilâhınız budur’ diyen Sâmirî’nin birer saptırıcı olduğunu vurguluyor.
    488
    2- Şaşırmak Anlamında
    Bu anlam inançsızlar hakkında kullanıldığı gibi peygamberler hakkında
    da kullanılmıştır. “Seni şaşırmış (dâll) bulup ta yol göstermedik mi?”489
    âyetinde Rasûlullah’ın peygamberlikten önceki durumuna işaret edilmektedir.
    Bu dönemde Hz. Muhammed (s.a.s.) İlâhî vahy’den habersizdi, şer’î
    hükümleri ve peygamberlik görevini bilmiyordu. Kur’an, Peygamberimizin
    yaptığı tebliğle hiç bir zaman yanılmadığını ve sapmadığını söylemektedir.
    490
    487 4/Nisâ, 119
    488 20/Tâhâ, 79, 85
    489 93/Duhâ, 7
    490 53/Necm, 2
    • 210 •
    Ahmed Kalkan
    3- Boşa Çıkarmak Anlamında
    Şu âyette olduğu gibi: “Dediler ki, ‘Biz yerde yok olup gittikten sonra,
    gerçekten biz mi yeni bir yaratılışta bulunacak mışız?’ Hayır, onlar Rablerine
    kavuşmayı inkâr edenlerdir.”491 Burada geçen ‘dalâl’ kelimesi yok olup gitmek,
    kaybolmak anlamındadır.
    Allah’a iman etmeyen, üstelik insanları Allah’ın yolunda alıkoymaya çalışanlar
    iyi amelde bulunsalar bile onların bütün yaptıkları boşa çıkacaktır
    (dalâl olacaktır).492 ‘Dalâlet’ aslında” bir sapmadır, yitip-kaybolmadır, bir
    helâk olmadır.493
    4- Azap Anlamında
    Kur’an cehenemlikleri ‘dalâl’ içinde olmakla tarif etmektedir ki bu da
    onlara taddırılan azaptan başkası değildir.494
    5- Hüsran Anlamında
    Tarih boyunca İslâma ve onu tebliğ edenlere karşı hile ve tuzakları hep
    boşa çıkmıştır, bu tuzakların sahipleri yaptıklarının karşılığında hüsrana
    uğramışlardır. Kur’’n bunu bir yerde ‘dalâl’ kelimesiyle ifade ediyor.495 İki
    âyette de yine hüsran anlamında geçiyor.496
    6- Yanılmak Anlamında
    ‘Yusuf ’un kokusunu (burnumda tüter) buluyorum” diyen Hz. Ya’kub’a
    oğulları şöyle dediler: “Allah adına hayret, sen hâlâ geçmişteki yanılgındasın”
    497 Hz. Yusuf ’u çok seven babasına karşı da benzer bir yanılgıda olmak
    suçlaması yapılıyor.498 Her iki âyette de ‘dalâl’ kelimesi kullanılıyor.
    491 32/Secde, 10
    492 18/Kehf, 104
    493 71/Nûh,:14
    494 54/Kamer, 47-48
    495 Mü’min: 40/25.
    496 12/Yûsuf, 30; 36/Yâsin, 24
    497 12/Yûsuf, 95
    498 12/Yûsuf, 8
    • 211 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Miras taksiminde hak sahiplerine karşı haksızlık yapılmamasını ikaz
    eden âyette de aynı kelime ‘hata’ anlamında geçmektedir.499
    7- Sapkınlık Anlamında
    ‘Dalâlet’ aynı zamanda aklî sapmalar hakkında da kullanılmaktadır. Nitekim,
    dalâlet; dini olarak sapmayı ifade ediyorken, dalâl ise daha çok akıl
    yönünden sapmayı, şaşırmayı anlatır.
    ‘Dâll’, sapıtmış, şaşırmış, yoldan çıkmış; bunun çoğulu olan ‘dâllîn’ ise
    sapıtanlar, şaşırmışlar anlamındadır. “…Kim imanı küfre değişirse, artık o,
    dalâlete düşmüş (doğru yolu sapıtmış olur)”500
    İster mü’min ister inkârcı olsun, ‘Allah’ın ve Rasûlünün emirlerine karşı
    gelenler sapıklığa düşerler.501 Allah’a şirk koşan müşrikler de derin bir sapıklık
    içerisindedirler.502
    Dalâlette Olanlar
    Yine Kur’an’ın ifadesine göre şu gibi kimseler de dalâlete düşmüşlerdir:
    Allah’ı, O’nun meleklerini, kitaplarını, peygamberini ve âhiret gününü
    inkâr edenler.503
    Peygamberin çağrısına kulak asmayanlar, ya da O’nunla alay edenler.504
    Kur’an’ın İlâhî bir kitap olduğunu kabul etmeyenler.505
    Kıyametin kopacağından şüphe edip bu konuda ileri geri tartışmaya
    girişenler.506
    Allah’ın haram kıldığı şeyleri helâl sayanlar, çocuklarını geçindirememe
    endişesiyle öldürenler.507
    499 4/Nisâ 176
    500 2/Bakara, 108
    501 33/Ahzâb 36
    502 4/Nisâ, 116
    503 4/Nisâ, 136
    504 25/Furkan, 41-42; 46/Ahkaf, 32
    505 41/Fussilet, 52; 62/Cum’a, 2
    506 42/Şûrâ, 18
    507 6/En’âm, 140
    • 212 •
    Ahmed Kalkan
    Hüküm verirken Allah’ın hükümlerine itibar etmeyip, kendi hevalarından
    hüküm verenler.508
    Allah’ın rahmetinden ümidini kesenler.509
    Kalbinde nifak hastalığı bulunan münafıklar.510
    Kur’an’a göre ehl-i kitap da doğru yoldan sapmış kimselerdir.511
    Dalâlette Olanların Özellikleri
    Allah’ın hidâyetine uymak insanın fıtratına daha uygunken, dalâleti
    tercih edenler, akıl ve duyularını yerli yerinde kullanmayıp ta sapıklığa
    düşenler ve başkalarını da saptıranlar şüphesiz zalim kimselerdir. Onlar
    akıllarını kullanıp gerçeği görecekleri yerde, hevalarına (doğru olmayan
    arzularına) uyarlar.512
    Birtakım kişiler ve kötülük odakları insanları hidâyetten uzaklaştırıp
    dalâlete düşürebilirler. İnsan yaratılışı gereği itaat etmeye de isyan etmeye
    de meyillidir. Aklını iyi kullanan, Allah’tan gelen hidâyet sebeplerini iyi anlayan,
    yani Kitabı ve Peygamberi idrak eden, Allah’ın her taraftaki âyetlerini
    düşünen kimseler doğru yolu bulurlar. Bunlardan uzak kalıp, dalâlete
    sürükleyici kişilerin peşine gidenler ise sapıtırlar.
    Kur’an’ın açıklamasına göre şeytan yardımcılarıyla birlikte insanları
    sapıklığa götürmeye çalışırlar.513 Firavun gibi cürüm (günah) işleyenler ve
    onun yanındaki mele’ sınıfı (aristokratlar) kendilerine uyanları sapıtırlar.
    Firavun, Kur’an’ın üzerinde çok durduğu tipik bir isyancı kişiliktir. Yeryüzünde
    azıp-sapmanın (tuğyânın), kibirlenmenin, cürüm işlemenin, kendi
    hevasını ilâh haline getirmenin, zulmün ve sapıtmanın en açık örneğidir.
    Kendisi sapıklıkta olduğu gibi, üzerinde hâkimiyet kurduğu kitleleri de
    kendisi gibi sapıklığa götürmenin gayretinde idi.
    508 6/En’âm, 56; 38/Sâd, 26
    509 7/A’râf, 179
    510 63/Münâfikun, 6
    511 5/Mâide, 60, 77
    512 4/Nisâ, 44; 43/Zuhruf, 40
    513 20/Tâhâ, 117-121; 25/Furkan, 29; 7/A’râf, 16-17; 4/Nisâ:, 119 vd.
    • 213 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Şüphesiz her devirde firavun tipli insanlar çıkabilir, kendileri dalâlette
    oldukları gibi diğer insanları da hidâyetten ayırmak için çaba gösterebilirler.
    Allah’ın âyetlerine sırt dönen bu azgınlar, kurdukları şeytanî sistemlerle,
    oynadıkları oyunlarla bu hedeflerine ulaşmaya çalışırlar.
    İnsanların kendi elleriyle yaptıkları ve kutsal saydıkları putlar ve benzeri
    (heykeller) de sapıklığa sebep olurlar.514
    Dalâlet Önderleri
    Hidâyette olmayan, Allah’ın çizdiği çizginin dışında yaşayan ve İslamî
    ilkelere dikkat etmeyen çoğunluğa veya topluluklara uymak ta kişiyi sapıklığa
    götürebilir. İnsan için ölçü çoğunluğun ne yaptığı değil, inancın ve
    hayat anlayışının Hakk’a uygun olmasıdır.515
    İnsanları saptıran bir başka grup da, kişilerin peşine gittikleri önderleridir.
    İster dinî anlamda olsun, ister siyasî anlamda olsun; toplumum önündeki
    kişilere ‘imam’ veya ‘önder-lider-başkan’ denir. Önder konumundaki
    kişiler sapıklık üzerinde iseler, peşlerinden gidenler de onlar gibi olurlar.
    Bir önderi (imamı) körü körüne taklit veya takip etmek, onun yanlışlarını
    da kabul etme tehlikesini de beraberinde getirir. Kitleler genellikle bir liderin,
    bir önderin peşine giderler, onun izini izlerler, onun görüşlerini çoğu
    zaman kayıtsız şartsız kabul ederler. Firavun gibi düşünen önderler, peşlerine
    gelenleri tıpkı kendileri gibi dalâlete götürürler.
    Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Ümmetin hakkında en çok
    korktuğum (şey) saptırıcı imamlardır (önderlerdir).”516
    Müslüman ümmet hakkında böyle bir korku duyulursa, küfür öncülerinin517
    peşinde gidenler hakkında daha fazla endişe etmek gerekir. Çünkü
    küfür önderleri insanları -Kur’an’ın deyişiyle- ‘cehenneme çağırırlar.’518
    Allah (c.c.) bütün insanları mahşer meydanına hesap vermek üzere,
    dünyada iken peşlerine gittikleri imamlarıyla (önderleriyle) birlikte getire-
    514 14/İbrâhim, 36
    515 6/En’âm, 116-117
    516 Dârimî, Rikak: 39, Hadis no: 2755; Tirmizî
    517 9/Tevbe, 12
    518 28/Kasas, 41
    • 214 •
    Ahmed Kalkan
    cektir.519 İnkârcılar o gün şöyle diyecekler: “Yâ Rabbi! Biz büyüklerimize ve
    imamlarımıza (yöneticilerimize) itaat etmiştik. Onlar da bizi doğru yoldan
    sapıttılar.”520 Bu saptırıcılar kendi günah yüklerini taşıdıkları gibi, saptırdıkları
    kimselerin günahlarını da taşıyacaklar. Buna karşı toplumu saptıran
    kimselere gönüllü olarak uyanların günahlarında ise bir eksilme olmayacak.
    521
    Dalâlete Düşme Sebepleri
    Bazı insanların hidayetten yüz çevirip dalâlete sapmalarının bir takım
    sebepleri vardır. İnsanın yetiştiği ortam, aldığı eğitim elbette önemlidir.
    Ancak insanın iradesi kendi elindedir. O dilediği yolu ve inancı seçebilir.
    Onun bâtıl ve Kur’an’ın dalâlet dediği yolları seçmesine bazı sebepler etki
    edebilir.
    Özellikle müslümanların dalâlete düşmelerine, dinde sonradan ortaya
    çıkan bid’atlerin rolü vardır. Bid’atler, dinî kılıfla sunulduğu için çoğu insan
    bunu anlamaz. Bid’atleri hayat haline getirenler de günün birinde İslâm
    inancının dışına çıkarlar.
    Din’de tefrika (ayrılık) çıkarmak ta sapıtmanın bir başka nedenidir.
    Din’de ayrılık çıkarmak, şüphesiz İslâm’ı kendi kafasına göre anlayıp, kendi
    anladığını din sanmak, diğer anlayışları din dışı sayıp onlara sırt dönmek,
    onları düşman bilmektir. Kur’an, önceki ümmetlerin bu hataya düştüklerini
    haber veriyor: “Dinlerin parçalayıp grup grup olanlar var ya, senin onlarla
    hiç bir ilişkin yoktur.” 522
    Dinlerini parçalayıp fırka fırka (parti parti) olanlar, kendi ellerinde
    olanla, yani kendi fikirleriyle, kendi anladıklarıyla, gruplarına ait üstünlüklerle,
    kendilerinin daha doğru yolda olduğu iddiasıyla övünüp durmaktadırlar.
    523
    Dinlerini parçalamanın başka bir anlamı da, dinin hükümlerinin bir
    kısmını almak, bir kısmını bırakmaktır. Böyle yapanlarla, kendi hizbinin
    519 17/İsrâ, 71
    520 33/Ahzâb, 67; 7/A’râf, 38-39
    521 16/Nahl, 25
    522 6/En’âm, 159
    523 30/Rûm, 32
    • 215 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    (grubunun) anladığı şeyi din zannedenler arasında fark yoktur. Her biri bir
    liderin, bir önderin peşine takılır, bir grup bulur, grubunu en üstün sayar,
    diğer grubu yanlışta görür. Hatırlatmak gerekir ki mezhepli olmak, İslâm’ın
    akîdesine uygun düşünen bir gruba mensup olmak, bir grupla beraber çalışmak,
    bir hizbin prensipleriyle bir işi yapmak üzere bir araya gelmek yanlış
    değil: grupçu, mezhepçi, partici olmak hatadır ve insanı dalâlete kadar
    götürebilir.
    Bu hatadan kurtulmanın yolu Kur’an’a ve yine O’nun istediği gibi topyekûn
    sarılmaktan geçer.524
    İslâm’ı, O’nun güzelliklerini, O’nun insana kazandırdıklarını, İslâm’a
    uymakla elde edilebilecek kazançları, Allah’ın vereceği mükâfatı (va’ad) ve
    vereceği cezayı (va’îd) bilmeyenler, bu gibi konularda cahilce hareket edenler
    hidâyetten saparlar.525 Bilgisizlik insanı hem doğru olandan ayırır hem
    de kişiyi belli konularda taassup sahibi yapar. Kişinin bilmediğini bilmemesi
    ise daha büyük bir kayıptır. Böyleleri kendi hevâlarına uyarlar, bildikleri
    az şey üzerinde inatla dururlar, sapıklıkta olsalar bile kendilerini kolay
    düzeltemezler.
    Elde edilen bilginin yanlış kullanılması da insanı dalâlete düşürebilir.
    İlim, insanlara gerçeği göstermesi ve hakikate ulaşmasında bir ışık olması
    gerekirken; insanlar bilgiyi gereğince kullanmıyor. Hatta çoğu zaman Allah’tan
    gelen hidâyet, yani İslâm’ın ilkeleri bilimsel gerçeklere ters diye iddia
    edilmekte, böylece onlardan yüz çevirilmekte. Günümüzde bilim son
    derece gelişmiş olmasına rağmen insanlığın çoğu Kur’an’ın dalâlet dediği
    çizgidedir. Kimileri de insanlara hükmetmek, onların sırtından geçinmek,
    ya da başka amaçlar için din’den öğrendiği bilgileri yanlış yerde ve kendi
    çıkarı için kullanır, hem kendi sapar hem de başkalarını saptırır.
    İnsanın kalbinden ‘Âhiret’ inancı kaybolduğu an, o derin bir sapıklığa
    düşer. Âhiret inancı şüphesiz insana hayat gerçeğini öğreten en önemli bilgidir.
    526
    524 3/Âl-i İmrân, 103
    525 6/En’âm, 144; 22/Hacc, 8-9
    526 34/Sebe’, 8
    • 216 •
    Ahmed Kalkan
    Lehve’l hadis’e (boş, işe yaramaz, insanı Allah’tan ve O’na itaatten uzaklaştıran
    her türlü söz ve meşguliyete) müşteri olanlar da hidâyetten uzaklaşırlar.
    527 Bu gibi sözler ve uğraşılar kişiye bir fayda sağlamaz ama onu Allah’tan
    ve kulluk görevlerinden uzaklaştırır, onu dalâlete düşürür.
    Dalâletin Sonuçları
    Dalâlete düşenlerin kalpleri kasvetlidir (katıdır). Onların kalpleri fıtrî
    özelliklerini yitirmiş, Hidâyete kapalı, şirke, küfre, şüpheye ve sapıklığa
    açıktır. Öyle kalplere hikmeti ve hidâyeti anlatmak zordur.528 “Allah, kime
    hidâyet verirse onun kalbini İslâm’a açar. Kimi de saptırmak isterse onun da
    kalbini göğe yükseliyormuş gibi daraltır, sıkar…”529 Dalâlette olanların kalpleri
    daykdır, darlık/sıkıntı içindedir.
    Dalâlette olmanın, hidâyeti bırakıp da dalâleti satın almanın530 âhiretteki
    cezası elbette Cehennem’dir.531
    Görüldüğü gibi dalâlet, doğru yoldan, Allah’ın yolundan ayrılıp başka
    yollara sapmak, bâtıl dinleri kabul etmek, Allah’ın emrine aykırı yaşamaktır.
    Bu sıfat inkârcıların ve müşriklerin bir sıfatıdır. Bu kavram, onların hidâyetten
    ayrılarak yanlış yola girdiklerini, çıkmaz bir sokağa saptıklarını,
    gerçeğe aykırı hareket ettiklerini, kendilerini kurtuluşa götürmeyecek bir
    tercih yaptıklarını en güzel bir biçimde ortaya koymaktadır.
    Allah’ın dâvetine kulak asmayıp, O’nun âyetlerini inkâr edenler, kendilerini
    maksada götürecek yolu kaybedip, azabı ve tükenişi kazandıracak
    olan sapıklığı alırlar. Dalâlete düşmek bir anlamda azmak, haddi aşmaktır.
    Böyle yapanlar Hakk’ın karşısına çıkmış ve kendi aleyhlerine azap kazanmış
    olurlar.
    İnsanları Allah’ın dininden yüz çevirtip sapıklık yollarına sürükleyecek
    kişiler, sistemler ve araçlar günümüzde çok daha fazladır. Bugün bir sürü
    siyasî sistem, hayat felsefesi, akımlar ve çalışmalar insanları dalâlete davet
    527 31/Lokman, 6
    528 7/A’râf, 179; 13/Ra’d, 30-31 vd.
    529 5/Maide, 13
    530 2/Bakara, 16
    531 26/Şuarâ, /91-97; 17/İsrâ, 97 vd.
    • 217 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    etmektedir. Eğitim ve medya araçları dalâleti daha geniş kitlelere ulaştırmaktadır.
    Mü’minler, İslâm’ın dalâlet (sapıklık) dediği hayat anlayışlarını davranış
    ve fikirleri iyi tanımalı ve kendilerini iki dünyada da kurtaracak İslâmî
    kimliklerini korumalılar.
    Her namazda okuduğumuz ve Fatiha Sûresinde yer alan şu duayı pratik
    hayatta da gerçekleştirmek gerekir: “Yâ Rabbi! Bizi dosdoğru yola ilet; kendilerine
    nimet verdiklerinin yoluna; gazaba uğrayanların ve dâllîn olanların
    (sapıtmışların) yoluna değil.” 532
    İnsanlar mizâç itibariyle birbirlerinden farklı oldukları gibi, kavrama ve
    öğrenme kabiliyetleri yönünden de oldukça farklıdırlar: Bir insanın aklı ile
    tespit ettiği ve “tek kurtuluş yolu” olarak sunduğu teorileri, diğer bir insan;
    tamamen “saçma” olarak nitelendirebilir. Hatta insanın aklî muhakemesini
    işletmeyip, hakikati bulmada, iyiyi ve kötüyü birbirinden ayırmada gaflete
    düşmesi de mümkündür. Bütün bu ihtimaller olmasaydı, aklı ile hareket
    eden ve “hakikati bulduğunu” ileri süren herkese inanmamız gerekirdi.
    Hâlbuki görünen odur ki, herkes kendi aklını beğenmekte, tespit ettiğini
    ileri sürdüğü doğruların dışında kalan her şeyi reddetmektedir. Dolayısıyla
    sırât-ı mustakîmin (doğru yolun ve hakikatin) ölçüsü insan aklı olamaz.
    İşte bu noktada karşımıza hidayet ve dalâlet kavramları çıkmaktadır. Allah
    Teâlâ; Hz. Âdem’i ve Hz. Havva’yı yeryüzüne indirdiği zaman şöyle buyurmuştu:
    “Hepiniz oradan inin. Sonra size benden bir hüdâ gelir de; kim Benim
    hüdâma tâbi olursa, artık onlara hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun (üzüntülü)
    olacak değildirler.” 533
    Yeryüzünde insan için iki yol vardır. Birincisi: Allahû Teâla’ya iman etmek
    ve hayatını İslâm’a göre düzenlemek (hidayete tâbi olmak). İkincisi:
    Hevâ ve heveslere tâbi olup, dalâlet üzere yaşamak!.. Bu iki yolun dışında
    üçüncü bir yoldan söz etmek mümkün değildir.
    Arapça’da dalâl kelimesi; yolunu kaybetmek, doğru yoldan çıkmak ve
    insanı talep ettiği noktadan mahrum bırakmak gibi mânâlara gelir. Dalâlete
    düşene dâll, dalâlete düşürene mudıll, dalâlete düşürmeye, azdırmaya da
    532 1/Fâtiha, 6-7; Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yay., s. 121-126
    533 2/Bakara, 38
    • 218 •
    Ahmed Kalkan
    idlâl denilir.534 Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de, yaratılışı inkâr edenlerin iddiası
    izah edilirken “dalelnâ” kelimesi (kaybolmak mânâsında) kullanılmıştır:
    “Dediler ki; ‘Biz yerde çürüyüp kaybolduğumuz (dalelnâ) vakit mi, gerçekten
    yeni bir yaratılışla mı yaratılacağız?’ Evet, onlar Rablerine kavuşmayı inkâr
    edicidirler.”535 Yine başka bir ayet-i kerimede, yoldan çıkarmak, azdırmak
    mânâsında (adleltüm) kullanılmıştır: “(Rabbin) Onları da, Allah’tan gayri
    taptıklarını da (mahşerde) bir araya toplayıp: ‘Siz mi şu kullarımı saptırdınız
    (adleltüm), yoksa kendileri mi yollarını sapıttılar’ diyeceği gün (görürsün ki)
    onlar (şöyle) demişlerdir: ‘Seni tenzih ederiz. Seni bırakıp da başka veliler
    edinmek bize yakışmaz. Fakat sen gerek onlara, gerek atalarına geçimlik verdin
    de, zikri (şeriata tâbi olmayı) unuttular ve helâk (e mahkûm) bir kavim
    (topluluk) oldular.” 536
    Dalâlete düşmenin birçok sebebi vardır. Dünyevî ihtirasa kapılmak ve
    âhireti unutmak, her türlü felâketin başlangıcıdır. Tâğutî güçlere itaat etmek
    ve onların ideolojilerine tâbi olmak, dalâleti satın almaktır. Nitekim
    Kur’ân-ı Kerim’de: “O gün yüzleri ateşte evrilip-çevrilirken: ‘Eyvah bize! Keşke
    Allah’a itaat etseydik; peygambere itaat etseydik’ diyeceklerdir. (Onlara
    tâbi olanlar da o gün) ‘Ey Rabbimiz! Hakikat biz reislerimize (liderlerimize)
    ve büyüklerimize uyduk. Onlar da bizi yoldan saptırdılar (fe edallûne’s-sebiylâ)’
    diyeceklerdir. Ey Rabbimiz! Onlara (liderlerimize ve büyüklerimize)
    azaptan iki katını ver. Onları büyük bir lâ’netle rahmetinden kov!” 537 buyurulmuş
    ve tuğyan eden güçlere itaatin getireceği manzara çizilmiştir.
    Kelime-i Şehadeti ikrar ve tasdik eden her mü’min; Allahû Teâlâ’nın
    sınırlarını çizdiği şeriata tâbi olmak durumundadır. Zira sırat-ı mustakîm
    (dosdoğru yol) budur. Malûm olduğu üzere; namaz ibadetini edâ edereken
    mutlaka Fatiha sûresini okuruz. Bu sûreyi okurken: “Yalnız sana ibadet
    (kulluk) ederiz. Yalnız senden yardım dileriz. Bizi doğru yola, kendilerine
    ni’met verdiklerinin yoluna kavuştur. Gazaba uğrayanlarınkine, dalâlette
    olanlarınkine değil!” diye yalvarır ve “âmin” deriz. Şimdi Muhammed Ali
    Sabunî’nin Ahkâm Tefsiri isimli eserinden velâ’d-dâllîn ibaresinin mânâsını
    534 Râğıb el-Isfahani, el-Müfredat fi Garibi'l Kur'ân, İst. 1986, Kahraman Yay., s. 440. Ayrıca, Ömer Nasûhi
    Bilmen, Kur'ân-ı Kerîm'in Türkçe Meal-i Âlîsi ve Tefsiri, İst. 1963, c. II, s. 11; Seyyid Şerif Cürcani, et-
    Tarifat, İst. ty. Kaynak Yay., s.137
    535 32/Secde, 10
    536 25/Furkan, 17-18
    537 33/Ahzab; 66-68
    • 219 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    öğrenelim: “Dâllîn’den (sapıklardan) kasıt hıristiyanlardır. Nitekim Cenâb-ı
    Hak: “De ki: ‘Ey Kitap ehli! Dininizde haksız yere haddi aşmayın. Bundan
    evvel hakikaten hem kendileri sapmış hem birçoğunu saptırmış ve (hâlâ da)
    doğru yoldan ayrılıp sapa gelmiş bir kavmin hevâ ve (heve)sine uymayın.” 538
    emri ile bize bunu bildirmektedir. İmam Fahruddin-i Razi, konuyla ilgili
    görüşünü şöyle ifade eder: Müfessirlerin bazısı gazaba uğrayanlardan maksadın;
    görünür amellerinde hata yapan her şahıs, sapıklardan muradın da,
    itikadında hata yapan herkes olduğu görüşünü tercih etmektedirler. Çünkü
    gazâba uğrayanları yahûdilere, sapıkları da hıristiyanlara tahsis etmek esasa
    aykırıdır.
    Çünkü Allah Teâlâ’yı inkâr etme, O’na bazı şahıs ve güçleri ortak etmek
    din olarak hıristiyanlıktan ve yahûdilikten daha çirkin, dolayısıyla onlardan
    korunmak daha evlâdır. Alûsî, Fahruddin Râzi’nin bu görüşünü reddederek
    şöyle diyor: “Gazaba uğrayanlar” ile “sapıklar” sözlerinden açık olarak
    yahûdi ve hıristiyanların kasdedildiği, sahih hadisle rivayet edilmiştir. Bu
    rivayet varken, buna aykırı bir görüşe dönülemez. İmam Kurtubi ise şöyle
    demektedir: Müfessirlerin birçoğuna göre “gazaba uğrayanlar” ile yahûdilere,
    “sapıklar” ile de hıristiyanlara işaret edildiği, Hatem oğlu Adiyy’in
    müslüman oluşu sırasındaki hadiste tefsir edilmiştir. Ebû Hayyan’ın bu
    hadisle ilgili görüşü şöyledir: Eğer hadis-i şerif ’in Rasûl-i Ekrem (sav)’den
    nakli sahih ise, ona dönmek (onunla amel etmek) farz olur. Bana göre; Fahruddin-
    i Râzi’nin görüşü, hadisi reddetmek anlamını taşımaz. Aksine onun
    hükmünü genelleştirerek, yahûdilik, hıristiyanlık ve diğer tüm İslâm dışı
    inançları içine alan bir ifade ile bütün kâfir ve münafıkları âyetin şümûlüne
    almıştır.539
    Şurası muhakkaktır ki, hidâyetten ayrılan bir kimse, mutlaka dalâlete
    düşmüştür. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de: “Artık hakdan (ayrıldıktan) sonra
    sapıklıktan başka ne kalır?” (Fe mâzâ ba’del-hakkı illâ’d-dalâl) 540 buyurulmuştur.
    Mesele bu açıdan ele alındığı zaman dalâlete düşmenin, neleri beraberinde
    getireceği kolayca anlaşılır.
    İnsanın sadece aklî melekelerini kullanarak dalâletten kurtulması
    mümkün değildir. Vahye tâbi olmayan kimse hidâyet nimetine kavuşamaz.
    538 5/Maide, 77
    539 Muhammed Ali Sâbûni, Ahkâm Tefsiri, Şamil Yay., c. I, sh. 22-23
    540 10/Yûnus, 32
    • 220 •
    Ahmed Kalkan
    Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de, Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)’e hitaben: “İşte biz sana da
    böylece emrimizden bir ruh vahyettik. Hâlbuki (vahiyden evvel) kitap nedir,
    iman nedir, sen bilmezdin. Fakat onu biz bir nur yaptık. Bununla kullarımızdan
    kime dilersek, ona hidayet veririz. Şüphesiz ki sen, doğru bir yolun
    rehberliğini yapıyorsun” 541 buyurulmuştur. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) vahiy gelmeden
    önce, kitabın ve imanın mahiyetini bilmeyişi, mücerred aklın (bu
    noktada) sınırını çizmektedir. Bu sebeple akıl, vahyi kavramak için bir vasıtadır.
    Bu incelik unutulmamalıdır. Aklı putlaştıranlar, dalâlete düşerler.542
    Hidâyet
    Hidâyet, doğru yolu bulma, açıklama, ilham etme, muvaffak kılma anlamlarına
    gelmektedir. Terim olarak hidâyet; küfür, şirk ve sapıklıklardan
    kurtularak, İslâm’ın aydınlık yoluna girmektir. Hidâyet, lütuf ile olan rehberlik
    demektir. Allah Teâlâ’nın, lütuf ve keremiyle, kuluna sonu hayır ve
    mutluluk olacak isteklerinin yollarını göstermesi veya yola götürüp muradına
    erdirmesidir. Sadece yolunu ve sebeplerini göstermeye irşâd; neticeye
    erişinceye kadar yola götürmeye de tevfîk denir. Hidâyette istenen, hayra
    ulaştırmaktır. Meselâ, hırsıza yol göstermeye hidâyet denmez. Hidâyeti
    buldurmaya “ihtidâ” veya “hüdâ” denmektedir. Allah’ın güzel isimlerinden
    biri de “el-Hâdî”, yani hidâyet veren, hidâyete erdirendir.
    Allah, hâdîdir; yani kendisini tanıma yollarını kullarına gösterip tanıtan,
    onları Rubûbiyetini ikrar edici kılan, necat (kurtuluş) yolunu gösterip
    açıklayan, her yaratığın bekası ve varlığını sürdürmesi için gerekli olan cihetlere
    yönelten zattır. Bundan fazla olarak, kullarından dilediğini tevhid
    nuruyla müşerref kılar, istediğini dosdoğru yola hidâyet eder. Ayrıca bütün
    diğer yaratıkları faydalarına olan yöne sevk eder, rızık arama yollarını, zararlardan
    sakınmalarını ilham eder. İmam Gazali, bu ikinci nevi hidâyete
    bazı örnekler verir: Yeni doğan yavruya memeyi tutmasını, civcive çıkar
    çıkmaz daneleri toplamasını, arıya yuvasını altıgen şeklinde yapmasını
    vb. gibi her canlı için en uygun şartı ilham eder. Hidâyetin zıddı dalâlettir.
    Dalâlet; sapmak, şaşmak, karanlıkta kalmak, bocalamak ve kaosa yenik
    düşmek anlamlarına gelir. Dalâlet, doğru yoldan bile bile veya iğfale kapılarak
    sapmaktır. “İhdinâ” kelimesinin Türkçeye çevrildiğinde en uygun
    541 42/Şûrâ, 52
    542 Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler ve Kavramlar, İnkılap Yay., s. 109-113
    • 221 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    tabir: “bize hidâyet et” ifadesidir. Merhum Elmalılı’nın açıklamasına göre:
    “İhdinâ” kelimesini “göster” diye tercüme etsek, götürmek kalır. “Götür”
    deyince, letâfet kalır ve hiç biri tam anlamı ifade etmez. En uygunu Türkçeye
    de yerleşmiş olduğu şekliyle “bize hidâyet et” ifadesidir. Yani hidâyet, tek
    kelimeyle tam olarak tercüme edilemez.
    Çölün ortasında yolunu şaşırıp kaybeden bir kimseyle, bir rehber yardımıyla
    gideceği yeri, yönü rahatça tayin edip bulan kimse bir değildir. Bu
    bakımdan hidâyetin tam karşısına da şaşırmışlık, sapmışlık anlamına gelen
    “dalâlet” kavramının yerleştirildiği görülür. Çünkü her şey kendi zıddına
    nispetle daha gerçek mânâ ifade eder. O halde, insanı hayat çölünde ya da
    yolunda doğru istikamete götürecek, sapmalardan koruyacak yön tayin
    edici kılavuz nedir? Elbette ki Allah’ın hidâyeti (yol göstermesi)dir. “De ki:
    Hidâyet/doğru yola kılavuzluk; ancak Allah’ın hidâyetidir.”543; Yolun doğrusunu
    göstermek Allah’a aittir. Yolun eğri olanı da vardır. Allah dileseydi hepinizi
    hidâyete iletirdi.” 544
    Hidâyet, bir yolu göstermek ve o yolda sebatı sağlamada yardımcı olmaktır.
    Yalnız göstermek, dinin anladığı mânâda hidâyeti ifade etmez.
    Gösterilen yolda sebata yardım etmek de vahyin hidâyetinin bir parçasıdır.
    O yüzden daha çok hidâyete ermiş insanların okuduğu Fâtiha sûresi 5.
    âyetindeki “ihdinâ” kelimesine, bazı müfessirler; “bize verdiğin hidâyette
    sebatımızı nasib et” anlamı vermişlerdir.
    Kur’an’da Hidâyet
    Hidâyet, Kur’an’ın en önemli kavramlarından birisi olmakla beraber,
    aynı zamanda zıddı olan dalâletle birlikte Kur’an’da en çok zikredilen kelimelerdendir.
    Hidâyet kelimesinin kökü olan “Hdy” kelimesi ve türevleri
    Kur’an’da 317 yerde geçer.545 Hidâyetin zıddı olan dalâlet kelimesinin kökü
    543 6/En'âm, 71
    544 16/Nahl, 9
    545
    A- Hidâyet Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler:
    a. Hidâyet, Allah'tan korkanlar içindir: Bakara, 150.
    b. Hidâyeti Allah Verir: Bakara, 213, 272; A'raf, 30, 43; Nahl, 9; Sebe', 50; Müddessir, 55-56; İnsan, 29-30;
    Tekvir, 29.
    c. Allah, Kâfirlere ve Münâfıklara Hidâyet Vermez: Bakara,264; Zümer,3; Münafıkun,6
    d. Allah'ın Muradı Hidâyettir: Nisa, 26; Yunus, 25; Hadid, 9.
    e. Allah, Dilediğine Hidâyet Verir: En'am, 39; Yunus, 25; Ra'd, 27; İbrahim, 4; Nahl, 93; Hacc, 16; Nur, 35, 46;
    • 222 •
    Ahmed Kalkan
    “d-l-l” ve türevleri ise toplam 188 yerde kullanılır. Hâdî, hidâyet eden, hidâyet
    yaratan, istediğini hayırlı ve kârlı yollara muvaffak kılan anlamına gelir.
    Kur’an’a göre mutlak Hâdî, Allah’tır. Mutlak Hâdî olan Allah’ın insanlara
    olan hidâyetinin ise dört şekilde olacağı beyan edilmektedir:
    1- Hidâyetin bütün mahlûkata şâmil olması. Bu, Allah’ın onlara akıl,
    zekâ ve zarûri bazı bilgiler ihsan etmesidir. 20/Tâhâ, 50 ve 87/A’lâ, 3 âyetlerinde
    bu tür hidâyetten bahsedilir.
    2- Peygamber ve Kitaplarla insanları çağırdığı hidâyet. “Onları, buyruğumuz
    ile, insanları doğru yola götüren (yehdûne) önderler yaptık.”546 âyetinde
    olduğu gibi.
    3- Bu hidâyeti kabul eden ve doğru yolda olanlara tevfik hidâyeti, onları
    bu hidâyete muvaffak kılması. “Hidâyeti kabul edenlerin (ihtedev), Allah
    Kasas, 56; Fatır, 8, 22; Şura, 13; İnsan, 30.
    f. Allah, Hidâyet Ettiği Kimsenin Göğsünü İslâm İle Açar: En'am, 125; A'raf, 179.
    g. Allah Dileseydi Bütün İnsanlar İman Ederdi: Yunus, 99-100; Ra'd, 31, Nahl, 9; Secde, 13.
    h. Allah'ın Hidâyet Ettiği Kimseyi Saptıracak Yoktur: Zümer, 37.
    i. İnsana Doğru Yol Gösterilmiştir: İnsan, 3; A'la, 3; Leyl, 12-14.
    j. İnsana Hayır ve Şer Diye İki Yol Gösterilmiştir: Beled, 10; Şems, 8.
    k. Hidâyette Olanlar: Bakara, 5; Necm, 30, 32.
    l. Hidâyete Ulaşmanın Yolu: Bakara, 186.
    m. Hidâyeti Kabul Edenler, Kendileri İçin Eder: Yunus, 108; İsra, 15; Meryem, 76; Neml, 92; Zümer, 41.
    n. Allah'ın Hidâyet Verdiği Kimseler Doğru Yoldadır: İsra, 97; Kehf, 17.
    o. Allah'ın Hidâyetine Tabi Olanlar: Taha, 123; Kasas, 85; Muhammed, 17; Müddessir, 55; İnsan, 29; Tekvir,
    27-28.
    p. Hidâyet Yolu, Allah Yoludur: Şura, 53.
    q. Hidâyet İçin Dua: Fâtiha, 5-7; Bakara, 128-129; Al-i İmran, 8, 53, 193; Yusuf, 101.
    B- Dalâlet (Sapıklık) Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler:
    a. Allah Dilediğini Saptırır: En'am, 39; Ra'd, 27; İbrahim, 4; Nahl, 93; Fatır, 8.
    b. Allah'ın Saptırdığı Kimseyi Hiç Kimse Doğru Yola Getiremez: Nisa, 88, 143; Maide, 41, Ra'd, 33; Nahl, 37;
    İsra, 97; Kehf, 17; Hacc, 18; Nur, 40; Rum, 29; Zümer, 19, 23, 36; Casiye, 23; Zariyat, 9.
    c. Allah, Dalâlette (Sapıklıkta) Bırakmak İstediği Kimsenin Göğsünü Yukarı Çıkıyormuş Gibi Daraltır: En'am,
    125.
    d. Dalâlette Olanları Allah Bilir: Necm, 30.
    e. Peygamberin ve Mü'minlerin Yolundan Ayrılanlar: Nisa, 115; Kasas, 85.
    f. Şeytanı Dost Edinenleri, Allah Dalâlette Bırakır: A'raf, 30.
    g. Allah'ın Saptırdığı Kimseler, En Büyük Zararda Olanlardır: A'raf, 178, 186.
    h. Dalâleti (Sapıklığı) Seçen, Kendi Aleyhine Seçmiştir: Yunus, 108; İsra, 15; Neml, 92; Sebe', 50; Zümer, 41.
    i. Dalâletten Korunmak İçin Dua: Fâtiha, 5-7.
    546 21/Enbiyâ, 73
    • 223 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    hidâyetlerini artırır.”547 “Allah, iman edenlere hidâyet etti.”548 âyetlerinde olduğu
    gibi.
    4- Âhirette cennete hidâyet edip iletmesi. “Hamd Allah’a olsun ki, bizi
    buna hidâyet etti.”549 âyetinde olduğu gibi.
    İnsan, bir başkasını, bu dört hidâyet çeşidinden sadece dâvet ve yolu tanıtmak
    sûretiyle hidâyete sevkedebilir. Hz. Peygamber’e hitaben: “Muhakkak
    ki sen, dosdoğru yola hidâyet edersin.”550 “Her millet için hidâyet eden
    (yani, dâvet eden) vardır.”551 gibi âyetlerde kasdolunan hidâyet, bu nevidendir.
    Gerekli istidatları, tevfik ve âhirette mükâfat verme şeklinde olan öbür
    hidâyet çeşitlerine ise: “Sen istediğini hidâyete erdiremezsin”552 (Hitap özellikle
    Hz. Peygamber’edir) gibi âyetler işaret eder. Allah’ın; zâlimler, kâfirler,
    fâsıklar hakkında menettiğini bildirdiği her âyette, üçüncü nevi, yani “hidâyeti
    kabul edenlere mahsus olan tevfik hidâyeti” söz konusudur. Cennete
    koymak ve âhirette mükâfat vermekten ibâret olan dördüncü kısma giren
    hidâyet ise şu gibi âyetlerdedir: “İman ettikten, Peygamber’in hak olduğuna
    şehâdet ettikten, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra inkâr eden bir
    topluluğa, Allah nasıl hidâyet eder?” 553 “Allah, zâlimler topluluğuna hidâyet
    etmez.”554 “Onların hidâyetleri sana düşmez, fakat Allah dilediğine hidâyet
    eder.” 555
    Hâdî, câhiliyye devrinde, yolları iyi bilen ve insanlara yol gösterip varacakları
    yerlere götüren kimseye denilmektedir. Kur’an, sâlih amelle hidâyet
    arasında yakın bir münasebet olduğunu açıklar. Tevbe-iman-sâlih amel üçlüsünün
    neticesinde hidâyete ulaşılmaktadır.556 Başka bir ifadeyle hidâyet,
    tevbe-iman-sâlih amelin doğal neticesidir. Hidâyete ermenin, iman ve sâlih
    amellerle olacağını şu âyette de görmekteyiz: “İman edenler ve sâlih ameller
    işleyenleri imanlarına karşılık Rableri onları hidâyete erdirir, doğru yola
    547 47/Muhammed, 17
    548 2/Bakara, 213
    549 7/A'râf, 43
    550 42/Şûrâ, 52
    551 13/Ra'd, 7
    552 28/Kasas, 56
    553 3/Al-i İmran, 86
    554 2/Bakara, 258
    555 2/Bakara, 272; Suad Yıldırım, Kur'an'da Ulûhiyet, Kayıhan Y., s. 199-200
    556 20/Tâhâ, 82
    • 224 •
    Ahmed Kalkan
    eriştirir.”557 Başka bir âyette de hidâyet ve ıslah arasında bir ilginin varlığı
    görülmekte olup şöyle buyrulmaktadır: “Onları hidâyete erdirir, doğru yola
    eriştirir ve durumlarını düzeltir.”558 Âyette doğru yola eriştirilen ve durumları
    düzeltilenler, sûrenin baş tarafında ifade edildiği gibi, iman eden ve
    sâlih amel işleyenlerdir. 559
    Hidâyet, Yön Bulmak; İman, Yönü Bulduran Kuvvet
    İnsan hayatının en önemli meselesi yön bulmaktır. İman, yönü bulduran
    kuvvettir. Ancak bulunan yönde yürüyebilmek, bizi yol problemiyle
    karşı karşıya getirir. Yönün işe yaraması, bu yönde yürümemizi sağlayacak
    yolu gerekli kılar. Bu bakımdan Kur’an, yol konusu üzerinde çok durmaktadır.
    Kur’an’da geçen sırat, sebil, tarik ve şeriat kelimelerinin hepsi -aralarında
    nüanslar olmasına rağmen- yol anlamındadır.
    Hidâyetin neticesi iman; dalâletin neticesi imansızlıktır. İnsanın kalbi,
    hem imana, hem de küfre doğru eğilmeye elverişlidir. Kalbin imanla küfürden
    birini tercih etmesi için mutlaka çekici bir sebep icabeder. Hidâyeti
    de dalâleti de ancak Allah yaratır. Yani gönüllere imanı sevdiren sebepleri
    Allah yarattığı gibi, küfür tarafını tutturan sebepleri yaratan da O’dur. Kullarından
    istediğine hidâyet; istediğine dalâlet verir. Allah’tan başka insanları
    hidâyet ve bahtiyarlığa eriştirecek yahut dalâlet ve hüsrâna düşürecek
    hakiki bir fâil yoktur. Allah’ın hidâyet ettiğini kimse saptıramaz. Allah’ın
    saptırdığını kimse doğru yola getiremez.
    Yalnız, burada şu noktayı iyi bilmek lâzımdır ki, Allah Teâlâ’nın bir kulunda
    dalâlet yaratması, o kulun, kendi arzusu ile sapıklık yolunu tutmuş
    olmasındandır. Yoksa kul irâdesini, yeteneklerini dalâlete yöneltmedikçe
    Allah onu cebren dalâlete sevk etmez. Yani, halk tabiriyle “belâ isteyen
    belâsını; Mevlâ isteyen Mevlâ’sını bulur.” Nitekim insanlarda hidâyet ve
    iman asıldır. Dalâlet ve küfür sonradan ârız olmuştur. Cüz’î iradenin sû-i
    isti’mâlinden doğmuştur. Dalâlet ve küfür fıtrata muhâlefettir. Hastalıktır.
    560 Sağırlıktır, dilsizlik ve körlüktür.561 Küfür ve dalâlet, zarara asla uğra-
    557 10/Yûnus, 9
    558 47/Muhammed, 5
    559 Ömer Dumlu, Kur'ân-ı Kerim’de Salâh Meselesi, D.İ.B. Y., s. 63-64
    560 2/Bakara, 10
    561 2/Bakara, 18
    • 225 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    mayacak bir ticareti/kazancı562 istememek ve müflis tüccar olmaktır. “Onlar
    hidâyete karşılık dalâleti satın alanlardır. Ancak, onların bu ticareti kazançlı
    olmamış ve kendileri de hidâyete erememiş, doğru yola girememişlerdir.” 563
    Kaalû Belâ denilen bezm-i elestte, yani hilkat sabahında, ruhlar meclisinde
    Allah, hepimizden ahd ve misak aldı. O’nun huzurunda doğru yola
    gideceğimize hep bir ağızdan söz verdik. Gerçi biz bu mâcerayı hatırlayamıyoruz,
    ama onu Allah, kitabında bildirmiş, bu sûretle kat’i olarak mâlum
    olmuştur. Hatırlayamamak, inkâr vesilesi olamaz. Biz üç günlük kısa hayatımızda
    bile, nice mühim ve hayatî olayları unutup duruyoruz. İşte ezelî
    iman, Allah’ın bir hidâyeti ve bu mâceranın tatlı bir hâtırası ve insanlarda
    her türlü fazilet ve ahlâk sermayesidir. Dünyaya çıkma zamanı gelince her
    ruh için cismânî ve rûhânî kuvvetlerle mücehhez bir ceset bağışlaması,
    dünyaya kitaplar indirmesi, peygamberler göndermesi, dünyada gördüğü,
    işittiği, fikren mülâhaza ettiği her hâdisede bir hikmet dersi göstererek ezelî
    iman nurunu kuvvetlendirip parlaklığını arttırması, hep Allah Teâlâ’nın kat
    kat hidâyetleridir ki, kul, hidâyet istedikçe ve hidâyete uydukça Allah’ın hidâyeti
    de daima artar durur. “...Allah size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize
    süslemiş, sindirmiştir. Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir.
    İşte doğru yolda olanlar bunlardır.” 564
    Hidâyet İsteği ve Hidâyette Devam
    Fâtiha sûresinde “ihdinâ” (bize hidâyet et)”565 diye duâ ediliyor. Dalâlette
    bulunanların hidâyet istemesi, hidâyetin meydana gelmesini istemek;
    hidâyette bulunanların hidâyet istemesi de sebat ve hidâyet mertebesinde
    yükselmeyi istemek anlamındadır. “Bizi hidâyet üzere sâbit kıl, hidâyetten
    ayırma” demektir. Şu âyette buna benzer duâ ifadesi vardır: “Ey Rabbimiz,
    bizi hidâyete ulaştırdıktan sonra, kalplerimizi saptırma.”566 Nice âlim ve âbid
    vardır ki, onun kalbine küçük bir şüphe düşmüş, böylece de Hak’tan sapmış,
    ayağı kaymış ve dosdoğru yoldan, müstakim dinden dönmüştür. Müslümanca
    bir hayat önemlidir, ama müslümanca ölmek çok daha önemlidir.
    “Başka türlü değil, sadece müslüman olarak ölün”567 Biz, her an hidâyette ka-
    562 35/Fâtır, 29; 61/Saff, 10-11
    563 2/Bakara, 16
    564 49/Hucurât, 7; Ali Osman Tatlısu, Esmâü’l Hüsnâ Şerhi, Yağmur Y., s. 247-248
    565 1/Fâtiha, 6
    566 3/Al-i İmran, 8
    567 2/Bakara, 132
    • 226 •
    Ahmed Kalkan
    labilmek, doğru yoldan sapmamak için Allah’ın yardımına muhtacız. Zaten
    sûredeki tüm cümleler istimrârı (devamlılığı) ifade etmektedir. Hamdler,
    sürekli O’na; ibâdetler, tâatler, ve duâlar da kesintisiz O’nadır.
    Hidâyet, bizi hakka götüren her türlü meziyet, araç, akl-ı selim, Peygamber
    ve Kitap’tır. Müstakim yolda kalabilmemiz, kesintisiz olarak bunlara
    sahip olmakla mümkündür. Sürekli akl-ı selim sahibi olmak, vahiyle
    irtibatlı bulunmak, Peygamber’e bağlı kalmak; dosdoğru yolu bulmak kadar,
    o yolda kalmak için de önemlidir. Öte yandan müslüman daha ileriye,
    en ileriye tâliptir. Zarardan kurtulmak için, mü’minin iki günü birbirine
    denk olmamalıdır. İlmî ve amelî yönden de kendini sürekli yenilemeli, hidâyet
    yolunda mesafe kat etmeye, dosdoğru yolun en ilerisinde yer almaya
    gayret etmelidir. İşte bu duâmızla biz, Rabbimiz’den hidâyetimizin artırılmasını
    da istiyoruz. 568
    Fâtiha sûresinde “İhdinâ” diye duâ ederken, hidâyetin yalnız ve yalnız
    Allah’a ait olduğunu bildiğimizi de itiraf etmiş oluyoruz. Allah, Rasûlüne:
    “Sen sevdiklerine hidâyet veremezsin. Ancak Allah, dilediğine hidâyet verir.”
    569 buyurarak hidâyeti Rasûlünün bile veremeyeceğini bildirir. Peygamberler
    ancak hidâyete vesile olurlar, insanlara yol gösterirler. “Muhakkak
    sen, sırât-ı müstakîme yol göstermektesin.”570 Rabbimiz vahiyle peygamberlerine
    yol göstermiştir. Biz de o vahyin ışığında yürüyoruz.
    Hidâyet Vermek Sadece Allah’a Ait
    Biz kimseye hidâyet veremeyiz. Ama İslâm nûruna dâvet eder, yol gösteririz.
    Gözlere nur vermek Allah’a aittir. Doktorlar nur vermiyor, veremiyor;
    sadece gözü perdelenenlerin nurunun açılmasına vesile oluyor. Hidâyet
    gönül işidir. Kişinin kafasına tabanca dayayarak iman ettiremezsiniz.
    Böylesi, hidâyete ermiş gibi görünür, ama gönülden inkâr eder. Yine, kişinin
    kafatası veya kalbi açılarak içinden iman sökülemez. İman, hidâyet bir
    gönül işidir. Gönle de yalnız onu Yaratan hâkim olur. Bizim tebliğimiz, bir
    kişinin hidâyetine sebep olursa, bu bizim için yeryüzü dolusu altına sahip
    olmaktan daha hayırlıdır. Bu, bize biraz ters gelebilir. Ama yeryüzü, insan
    için yaratılmıştır.
    568 Bk. 35/Fâtır, 32
    569 28/Kasas, 56
    570 42/Şûrâ, 52
    • 227 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Yeryüzünün tamamı, insanın haksız yere akıtılmış bir damla kanına
    denk olmaz. Dinimizin insana verdiği değer bu!... “Kim, bir cana veya yeryüzünde
    bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana
    kıyarsa, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa, ihyâ
    ederse (hidâyetine vesile olursa) bütün insanları kurtarmış, ihyâ etmiş gibi
    olur.”571
    Kur’ân-ı Kerim’de Rabbimiz haksız yere herhangi bir kişiyi öldürenin
    bütün insanları öldürmüş gibi olduğunu haber verirken572 öldürülenin
    mü’min veya kâfir olmasını ayırt etmez. Medenî zannedilen Avrupalının,
    Amerikalının gözünde ise, bir varil petrol, hıristiyan olmayan milyarlarca
    insandan daha değerlidir. İşte böyleleriyle aynı safta, aynı zihniyet ve aynı
    paktta olmamak için Fâtiha sûresini okurken “gazaba uğrayanların ve sapıkların
    yoluna değil” diyoruz. 573
    “Rabbimiz, her şeye yaratılışını verip sonra hidâyet edendir.”574 “Ne zaman
    Benden bir “hüdâ” gelir de, kim Benim “hüdâ”ma uyarsa, böyleleri için
    korku yoktur, onlar üzülecek de değillerdir.”575 Yeryüzündeki hayatında insanın
    önüne iki yol açılmış bulunuyor. Bu yollardan birisi, Allah’a giden yol,
    diğeri ise, Allah’ın yolu dışındaki sayısız yollar. Allah, yarattığı kullarına
    karşı son derece merhametli olduğu için, insanlara sürekli olarak “hüdâ”sını
    göndermiştir. Nitekim “hidâyet” kelimesinin bir anlamı “hediye”dir. Allah’ın
    insanlara yol göstermesi, onlara hüdâsını göndermesi, bütünüyle
    O’nun hediyesidir. İnsana düşen, Allah’ın hediyesini kabul etmektir. Bu
    hediyeyi Allah, her insana doğrudan doğruya değil de, aralarından seçtiği
    elçileri vasıtasıyla gönderir. İblis, dünya hayatının geçimliliğini insan için
    yegâne amaç haline getirir. Bunun sonucunda, yalnızca tutkuları peşinde
    koşan ve yeryüzünde fesat çıkaran insanın doğru yolu bulması için Allah,
    elçilerini gönderir ve onlarla beraber Kitap indirir.
    571 5/Mâide, 32
    572 5/Mâide, 32
    573 M. Toptaş, Şifâ Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 75-76
    574 20/Tâhâ, 50
    575 2/Bakara, 38
    • 228 •
    Ahmed Kalkan
    Hidâyet İçin Kulun Çabası Gerekir
    İnsanın, saptığı yollardan ayrılıp, Allah’ın yoluna girebilmesi için,
    öncelikle böyle bir zorunluluğu duyması, yani bu yola girmek için çabalaması
    gerekir. Bu çabalama Allah uğrunda cihaddır. Böyle bir çabanın
    içinde olan, yani, ya kendi kendilerine, ya da elçilerinin çağrısıyla böyle
    bir çabanın içine giren insanlara, elçiler getirdikleri Kitab’ın âyetlerini
    okurlar. Ne ilginçtir ki, elçilere ilk inananlar, şirkin kirlerine bulaşmamış
    ve şirkin yarattığı ortamdan son derece rahatsızlık duyanlar olmuşlardır.
    Yani, Kur’an’ın deyişiyle, kulakları bütünüyle sağır, gözleri bütünüyle kör
    olmamış, bunun sonucunda kalpleri hepten kararmamış, yani, ölmemiş
    insanlardır bunlar. İnsanı öldüren, kalbi karartan günahlardır. Şirkin her
    türlü kirlerinin içine bulaşarak, karanlıklar içinde hayaller ve kuruntular
    üzerinde bir ‘bilgi’ oluşturan ve bunu gerçek bilgi sanan insanların iman
    etmesi kolay olmaz. İblis, insanlara yaptıklarını süsler, onlara vaad eder,
    içlerine kuruntular eker. “Elbette Senin kullarından belirlenmiş bir pay alacağım’
    dedi; ‘onları mutlaka saptıracağım, boş kuruntulara sokacağım ve onlara
    emredeceğim.’ (İblis) Onlara vaad eder, ümit verir.”576 İşte, şeytanın vaadine,
    verdiği ümitlere ve emirlerine bağlanıp, tutkularına kapılan insanlar
    ‘ölmüş’ insanlardır. Bunlar, fâsıktırlar, fâcirdirler... Elçilerin getirdiklerine
    inanmazlar; onları yalanlarlar, iman edenleri de vazgeçirmeye çalışırlar.
    Onların bu durumuna, Kur’ân-ı Kerim’de “çok uzak bir dalâl” denir.
    İblisin temelde insanlar üzerinde bir hükmü yoktur. O sadece vaad
    eder; kuruntular ve ümitler verir. Ona uyanlar, aslında tutkularına, arzularına,
    hevâlarına uyanlardır. Böyleleri, kurdukları dünyalarını sürdürebilmek
    için birtakım putlar icat ederler. Bu putlar, bazı şekiller olabildiği
    gibi, özellikle günümüzde çok yaygın olduğu biçimiyle, aldatıcı birtakım
    “bilgi”ler, eğlenceler, şarkılar, sporcular, bilim, teknik, sosyal bilgiler, ilerleme,
    eğitim, medeniyet, kültür, çağdaşlık gibi kelimeler de olabilir. Bunlar,
    Allah’la ilişki koparılarak değerlendirildiğinde; Allah’ın yolundan sapmış,
    tutkularına köle olmuş insanların, başkalarını da saptırmak için icat ettikleri
    putlara dönüşür. 577
    Öte yandan, şirkin yol açtığı ortamdan memnun olmayan ve çıkış yolu
    arayan insanlar dalâl içinde olmalarına rağmen, elçilerin okuduğu âyetler-
    576 4/Nisâ, 118-120
    577 Bk. 14/İbrahim, 35-36; 25/Furkan, 17-18
    • 229 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    le, kalplerindeki kirleri gidermeye girişirler, tezkiyeye başlarlar. Bu şekilde
    arınmaya koyularak hüdâya tabi olmak isteyenlerin bu çabasına “ihtidâ”
    denilir. (İhtidâ etmediği halde, böyle görünen dönmeler vardır. Sabataycılar
    da denilen bu dönmeler -avdetîler- 2. Meşrûtiyet döneminde ve T.C.’de
    etkin faâliyetlerde bulunmuşlar, Osmanlı’nın ve müslümanların başını çok
    ağrıtmışlardır. Özellikle Selanik, dönmeleriyle meşhur idi. Hâlâ Hâriciye’de
    (Dış İşleri Bakanlığı ve T.C.’nin dış temsilciliklerinde) ve medyada dönmelerin
    ciddi etkinlikleri vardır.) İhtidânın başlangıcı elçilere ve Allah’tan
    getirdiklerine inanmak ve okudukları âyetlerle kalplerini arıtma uğraşısı
    içine girmektir. “Eğer sizin iman ettiğiniz gibi iman ettilerse, şüphe yok, ihtidâ
    etmişlerdir.”578 “Eğer müslüman olup teslim olmuşlarsa, şüphe yok, ihtidâ
    etmişlerdir.”579 Beri taraftan, elçilerin çağrılarına kulak vermeyip uzak bir
    dalâl içinde olanların peşinden gidenlerin, kendilerini dalâlete sürükleyenlere
    karşı tavırları şöyle anlatılır: “Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün,
    “keşke” derler, Allah’a itaat etseydik, Rasûl’e itaat etseydik! Rabbimiz, doğrusu
    biz efendilerimize, beylerimize ve büyüklerimize itaat ettik de, onlar yolu
    saptırdılar.” 580
    Kalplerini arıtanlar; Allah’a yapışır, Rasûllerin öğretilerine kulak verir
    ve bu öğretiler üzerinde gitmeye, hayatlarını sürdürmeye çalışırlarsa, Allah
    da onların hidâyetini artırır, onları sırât-ı müstakîmde sâbitleştirir. “Allah,
    İhtidâ edenlerin hidâyetlerini artırdı ve onlara takvâlarını verdi.”581 İhtidâlarında
    sâbit olup, imanlarından dönmeyenler ve sâlih amellerde bulunanların
    sonunda kalpleri de hidâyete erer. Kalp hidâyete erince, insan bütünüyle
    hüdâya ulaşmış, yani artık tam anlamıyla hidâyet bulmuş demektir. “Kim
    Allah’a iman ederse, Allah kalbini hidâyete erdirir.”582 Allah’ın hidâyete erdirdiği
    insanlar, yine İblis’in iğvâlarına kapılıp dalâlete düşebilirler. Dalâlet,
    doğru yoldan her türlü sapmayı içine alır; İster bilerek, ister bilmeyerek,
    ister unutarak, ister kasten olsun. Sırât-ı müstakîmde olmamak veya sırât-ı
    müstakîmi bilmemek de dalâlettir.
    Kur’an, hidâyetin Allah’ın elinde olduğunu, Allah’ın hidâyet vermediğine
    kimsenin hidâyet veremeyeceğini, eğer Allah dileseydi herkesin hidâyet
    578 2/Bakara, 137
    579 3/Âl-i İmran, 20
    580 33/Ahzab, 66-67) (Ayrıca bk. 7/A'raf, 38-39
    581 47/Muhammed, 17
    582 64/Teğâbün, 11
    • 230 •
    Ahmed Kalkan
    üzere olacağını söylemektedir.583 Kişinin bâtıl yolu bırakıp, hidâyete yönelmesi,
    Cenâb-ı Hakk’ın dilemesi ve yardımı ile olur. “De ki: Ey insanlar, size
    Rabbiniz tarafından bir hak geldi. Kim ihtidâ eder, doğru yola giderse, kendi
    lehine doğru yola gitmiş olur. Kim de dalâlet içinde olursa, saparsa; kendi
    aleyhine sapmış olur. Ben üzerinize vekil değilim.”584 “Allah kimi saptırırsa,
    artık onu hidâyete, doğru yola sevk edecek hiçbir kimse bulunmaz.” 585
    Hidâyet, öncelikle Allah’tandır ve tek hidâyet edici O’dur. Fakat Rasûller
    Allah’ın hidâyetiyle hidâyet edici, yani insanları Allah’ın yoluna yönelticidirler.
    Bu yönelişi tam bir hidâyet üzerinde oluşa çevirmek yine Allah’ın
    elindedir. Peygamber ne kadar isterse istesin, insanlara hidâyet veremez.
    Allah’ın izniyle insanlar hidâyete erer veya sapıklıkta devam eder. Aynı şekilde
    İblis de insanlara vesvese vererek, emrederek, kuruntular ve ümitler
    içinde yürüterek onları dalâlete çağırır. Ama yine, insanı sapıklığa iten Allah’tır;
    yani, nihai belirleyici O’dur. İnsansa iradesini kullanarak sapar; yani
    Allah, İblisin vaadlerine kanarak, tutkularına esir olan insanları, kendileri
    istedikleri ve o yöne yöneldikleri için saptırır. İnsanları doğruya yönelten,
    yani hidâyete götüren imamlar olarak Rasûller göndermesi, temelde yine
    Allah’ın hidâyet etmesi olduğu gibi, İblisle de saptırması, yine Allah’ın saptırmasıdır;
    yani, Allah insanın gerek hidâyete ermesi, gerekse sapması için
    gerekli her türlü şartı yaratır; sonra, hidâyete ermeğe çabalayan insanları
    hidâyete ulaştırır; sapıklıkta ısrar edenleri de kendi hallerine bırakır:
    “Onları (elçileri) emrimizle hidâyete götüren imamlar kıldık.” 586
    “Muhakkak sen, sırât-ı müstakîme ihtidâ ettirirsin.”587 Buna karşılık;
    “Muhakkak sen, sevdiğine hidâyet edemezsin. Ancak Allah dilediğine hidâyet
    eder.”588
    “Sen, görmüyorlarsa, körlere hidâyet mi vereceksin?” 589
    583 Örnek olarak bk. 6/En'am, 149; 16/Nahl, 9, 93; 7/A'râf, 30; 13/Ra'd, 31; 4/Nisâ, 88; 28/Kasas, 56; 42/Şûrâ,
    52; 18/Kehf, 17; 39/Zümer, 37; 2/Bakara, 142, 213, 272; 10/Yûnus, 25; 14/İbrahim, 4...
    584 10/Yûnus, 108
    585 13/Ra'd, 33
    586 21/Enbiyâ, 73
    587 42/Şûrâ, 52
    588 28/Kasas, 56
    589 10/Yûnus, 43
    • 231 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    “Yeryüzündekilerin çoğuna itaat edersen, seni Allah’ın yolundan saptırırlar.”
    590
    Dalâlet, “an” harf-i cerriyle kullanıldığında “yitmek, yok olup gitmek”
    anlamlarına gelir. Kâfirlerin dünya hayatındaki amelleri, küfürleri, iftiraları,
    hepsi âhirette kendilerinden sıyrılıp gidecektir. Böylece onların hiçbir
    değerlerinin olmadığı anlaşılacak ve kendilerine hiçbir bakıma yarar getirmeyecek,
    tam tersine zarar verecektir. Dünya hayatında Allah’a koştukları
    eşler de, aynı şekilde kendilerinden kaybolup gidecektir: “Uydurdukları
    şeyler kendilerinden kaybolup gitti.” 591
    Kur’an’ı başından başlayarak okuyan kimsenin, Yüce Allah’tan ilk isteği
    hidâyettir. Bu isteğe cevap da, ardından verilmektedir: Hidâyeti isteyene
    “işte Kur’an!”592 denilmektedir. Dosdoğru yol, hidâyet Kur’an yoludur.
    Hidâyette Kulun Rolü
    Kur’an’ın tamamını dikkatlice okumayanlar yüzeysel bir bakış açısıyla
    kaderci bir anlayışa kapılır ve hidâyetin, kişinin hiçbir etkisi olmadan,
    tamamen Allah tarafından takdir edildiğini zannederler. Kuşkusuz Allah’a
    inanan her mü’min Allah’ın iradesinin her türlü iradenin üstünde olduğuna;
    Allah’ın dilemesinin önünde hiçbir engel bulunamayacağına kesin
    olarak inanır. İnsan da diğer yaratıklar da Allah’a muhtaçtırlar. Yaratıkların,
    kendilerinden kaynaklanan hiçbir şeyi yoktur. Organları da, fiilleri de,
    yararlandığı şeylerin hepsi de Allah tarafından yaratılmıştır. Hidâyeti de
    veren O’dur. Ancak, hidâyeti dileyen bir kimseye Allah engel olur ve onu
    sapıklıkta kalmaya zorlar mı? Ya da hidâyeti bulmak istemeyeni Allah zorla
    hidâyete sürükler mi? Daha açık bir ifade ile, Yüce Allah, kulları arasında
    ayırım yaparak kimilerini kayırır ve kimilerini cezâlandırmak için başka
    şeylere yönelir mi?
    Allah’ın dilemesinin önünde hiçbir engel olamayacağına kesin olarak
    inanan mü’min, durup dururken Allah’ın, kulları arasında bir ayırım yapmadığına;
    O’nun âdil olduğuna da kesin olarak inanır. “Kim yararlı iş işlerse
    kendi lehinedir; kim de kötülük işlerse kendi aleyhinedir. Rabbin, kullara
    590 6/En'âm, 116
    591 6/En'âm, 24; 10/Yûnus, 30; A. Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, Kırkambar Y., s. 141-142
    592 2/Bakara, 2
    • 232 •
    Ahmed Kalkan
    karşı zâlim değildir.”593 “Bu, yaptığınızın karşılığıdır. Yoksa Allah, kullara asla
    zulmetmez.” 594 Aslında Allah, hidâyeti, bir bakıma yaratılışla iç içe ve her
    bir canlıya kendisine özgü bir tarzda vermiştir. “O, her şeyi ölçüyle yapıp,
    yol göstermiştir.”595 Böylece her canlının kendine has yolda ilerlemesiyle,
    kâinatın sistemi bozulmadan devam etmektedir. İnsana gelince, o diğer
    canlılardan daha farklı bir konumdadır. Çünkü Allah, ona bir değil; iki yol
    göstermiş ve onu irâde hürriyeti içerisinde imtihan etmek istemiştir: “Biz
    ona eğri ve doğru iki yol göstermedik mi?” 596
    Böyle geniş bir serbestliğe sahip olan insan soyunun, doğru yolu çeşitli
    sebeplerle bulanık görmesi ya da yolunu şaşırması tehlikesine karşı -ki bu,
    insanlık tarihi boyunca sürekli vuku bulmuştur.- Allah sürekli elçiler göndererek
    kendi doğru yolunu, yönünü insanlığa göstermiştir. İnsanlar ise
    elçilerle gelen bu yol pusulasına karşı olan tavırlarına göre; ya doğru yolda,
    ya da yanlış/eğri yolda hayatlarını tüketmektedirler. Bu durum, yeryüzü
    sisteminin Allah tarafından alabora edilip ortadan kaldırılacağı ve yerine
    bu dünyadaki yol tercihinin cevabını oluşturan yeni bir düzen oturtulacağı
    Kıyâmet saatine kadar da devam edecektir. Çünkü Allah insanları bu konuda
    serbest bırakmıştır. Aksi takdirde insanın diğer varlıklarla farkı kalmazdı.
    “Bize düşen, yalnızca yol göstermektir.” 597
    Hidâyet Türleri
    İnsanda üç çeşit hidâyet vardır. Bunlardan birincisi içgüdüdür. Hayatının
    ilk safhasında sadece içgüdüler ona kılavuzluk eder. İkinci safhada beş
    duyu devreye girer. Ancak içgüdü hidâyeti de devam eder ve içgüdü yanıldığında
    duyuların hidâyeti onları düzeltir. Üçüncü hidâyet ise, muhakeme,
    yani akıl hidâyetidir. Akıl, içgüdülerle duyuların yanılgılarını düzeltir ve
    onlara hakemlik yapar. İnsanı diğer hayvanlardan ayıran, bu hidâyete sahip
    olmasıdır. Acaba akıl hidâyeti yanıldığında hangi hidâyet insana kılavuzluk
    eder? Akıl da yanılabilir. Çünkü akıl, insana kılavuzluk ederken ilk iki hidâyetin
    topladıkları malzemeyi kullanır. Bu sebeple eksik malzeme her zaman
    için sözkonusu olabilir ve akıl hidâyeti yanılabilir. Ayrıca insan; sevgi, kin
    593 41/Fussılet, 46
    594 3/Âl-i İmran, 82
    595 87/A'lâ, 3
    596 90/Beled, 10
    597 92/Leyl, 2; Kur'an Okulu 2, Hanif Y. s. 92
    • 233 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    ve nefret gibi duyulara da sahiptir ve aklın muhakemesine bunlar olumsuz
    etkilerde bulunabilirler. İşte bu sırada, yanılmaz ve mutlak doğru olan hidâyet
    gündeme gelir ki o da “vahiy”dir. Fâtiha sûresinde, kulun Allah’tan
    istediği hidâyet, işte budur. 598
    Kur’an’ın bizden istediği, peygamberlerin kişiliğinde örnekleşen hidâyeti
    izlememizdir. Peygamberler ve onların tebliğatı hidâyettir.599 Peygamberlerde
    örnekleşen hidâyeti elde etmenin bir niyet ve gayret ürünü olduğu
    da Kur’an tarafından beyan ediliyor. 600
    Cihad ve Tebliğ; Başkasının Hidâyeti İçin Çalışmak
    Hidâyeti bulup o yolda yürüyen insanın, başkalarına bu hidâyeti ulaştırmak
    istememesi, elinde bulunan imkân ve fırsatları değerlendirmemesi,
    bir insanlık suçudur, büyük bir cinâyettir. Komşumuzun evi yanarken, yangını
    söndürme gücümüz olduğu halde seyirci kalmak ne ise; hatta ondan
    da daha kötüdür, cehenneme aday inanç ve yaşayışlara tepkisiz ve pasif bir
    seyirci kalmak. Hidâyete dâvet etmediğimiz yakınlarımız ve ilişkide olduğumuz
    insanlar, yarın yakamıza yapışıp bizden dâvâcı olabilirler endişesi
    ile, başkalarına mesajı ulaştırmaya çalışmak zorundayız. 601
    İslâm’ın hidâyet yolunu gizleyip açıklamayanlar, Kur’an’da şöyle uyarılır:
    “İndirdiğimiz delilleri ve hidâyeti, biz insanlara Kitapta açıkladıktan sonra
    onları gizleyenlere, işte onlara, Allah lânet eder. Hem de bütün lânet edebilenler
    lânetler. Ancak, tevbe edip kendilerini düzelten ve Allah’ın indirdiğini
    açıklayanlar müstesnâ. İşte onların tevbelerini kabul ederim. Ben, tevbeleri
    çokça kabul eden ve çok merhamet edenim.” 602
    Hidâyet İçin Gerekli Şartlar, Hidâyete Lâyık Olmak
    Kimlerin doğru yolu bulduğu, kimlerin de yolu kaybedip şaşıranlar
    olduğu sorusu, bizim için önemli olmalıdır. Cevabını âyetlerden bulalım:
    “Allah, insanların bir bölümünü doğru yoluna eriştirdi. Fakat bir kısmı da şa-
    598 Sait Şimşek, Fâtiha Sûresi ve Türkçe Namaz, Beyan Y., s. 56 vd.
    599 21/Enbiyâ, 73; 17/İsrâ, 9; 2/Bakara, 185; 3/Âl-i İmran, 41, 138; 5/Mâide, 44, 46; 6/En'âm, 91, 154; 7/A'râf,
    154; 10/Yûnus, 57...
    600 29/Ankebût, 69
    601 Bk. 33/Ahzâb, 67
    602 2/Bakara, 159-160
    • 234 •
    Ahmed Kalkan
    şırmışlığı/sapkınlığı hak etti. Çünkü bunlar, saptırıcıları Allah’tan başka veli
    edinmişler ve kendilerini doğru yolu bulmuş sanmışlardı.”603 Bu âyette dikkati
    çeken nazik bir nokta var; o da, insanların bulundukları yolun doğru ya
    da eğriliği hakkında yanılabilecekleridir. Bu konuda yegâne ölçünün Allah
    tarafından belirlendiği, dolayısıyla ancak Allah’a; yani O’nun indirdiklerine
    uymakla bu problemi çözebilecekleri gerçeğidir. Buna da, tahmin etmekle
    değil; görüp duyduklarını, bildiklerini tahkik ederek, doğruyu, güzeli arayıp
    tâbi olmakla ulaşılabileceğini Rabbimiz bildiriyor: “Sözü dinleyip de en
    güzeline uyanlar, işte onlar Allah’ın kendisine yol gösterdiği kimselerdir ve
    onlar, temiz akıl sahipleridir.”604
    Bir de bunun karşıtına bakalım: “Onlar sadece zanna ve nefislerinin arzusuna,
    canlarının istediğine uyarlar; oysa, andolsun ki onlara Rablerinden
    hidâyet edici, yol gösterici gelmiştir.”605 “Hevâ ve hevesini ilâh edinen, bir ilim
    üzerine (bilgisi olduğu halde) Allah’ın dalâlette, şaşkınlıkta bıraktığı, kulağını
    ve kalbini mühürlediği, gözünü perdelediği kimseyi gördün mü? Artık
    onu Allah’tan başka kim yola getirebilir? Siz, yine de öğüt alıp düşünmüyor
    musunuz?” 606
    Buna karşılık, Allah’ın hidâyet verdiği kimseler de şunlardır: “Allah,
    kendi rızâsını gözetenleri onunla (Kur’an’la) kurtuluş yollarına ulaştırır. Onları
    izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve yol gösterir.”607 “Bunlar, namaz
    kılan, zekât veren ve âhirete de tam olarak iman eden mü’minlere yol gösterici
    kılavuz ve müjdedir.”608 “İman edenleri ve sâlih amel işleyenleri, imanlarına
    karşılık Rableri doğru yola eriştirir.”609 “Güven, iman edip imanlarına zulüm
    katmayanlarındır. İşte onlar, hidâyete eren, doğru yolu bulanlardır.”610
    Dikkat edilecek olursa, Allah’ın hidâyeti insana içten bir güç olarak verilmesine
    karşılık ilk adım insan tarafından atılmalıdır. Bu tercihe göre Allah,
    insanı fert ve toplum olarak denemekte, sonuçta ona yol göstermekte,
    ya da şaşkınlık içinde bırakmaktadır. Burada hidâyet üzerinde ve sapıklık
    603 7/A'râf, 30
    604 39/Zümer, 18
    605 53/Necm, 23
    606 45/Câsiye, 23
    607 5/Mâide, 16
    608 27/Neml, 2
    609 10/Yûnus, 9
    610 6/En'âm, 82
    • 235 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    içinde; daha doğrusu hidâyete lâyık olup olmama hakkındaki bilgilerimizi
    özetleyecek olursak, sapıklık nedenlerini şöyle sıralayabiliriz:
    Allah’ın bazı kimselere hidâyeti nasip etmemesinin sebeplerinin başında
    zulüm gelir. Kur’an, birçok âyetinde “Allah zâlimlere hidâyet nasip
    etmez.” diyor.611 Saptırıcıları veli/dost edindiği halde, kendini doğru yolda
    sanmak;612 hevâ ve hevesine uymak, zevklerine göre yaşamak;613 Allah’ı
    zikirden, anmak, hatırlamak ve düşünmekten yüzçevirmek;614 dünya hayatından
    başka bir beklentisi olmamak;615 babalarını, atalarını üzerinde
    bulduğu dini ve din anlayışını körü körüne sürdürmek;616 zâlimlerden ve
    nankörlerden olmak;617 iman edip peygamberlerin hak olduğuna şâhit olduktan
    ve kendilerine belgeler geldikten sonra inkâr etmek.618 Hidâyetin
    önündeki engellerden biri de nankörlüktür. 619
    Fısk (fâsıklık, yani bozuk, rezil yaşayış) da hidâyete erişmeyi engeller.620
    Kur’an, yalancılık ve israfın da hidâyete ulaşmayı engellediğini beyan ediyor.
    621 Şeytana tâbi olmak,622 Peygamber’in yolundan ayrılıp başka yollara
    uymak,623 Allah’tan korkup çekineceğine başka varlıklardan korkup çekinmek,
    624 bütün bunlar hidâyetin engellerindendir.
    Bunlara mukabil hidâyete ermek için gerekli şartlar da şunlardır: Sözü
    dinleyip en güzeline, en doğrusuna uymak,625 Allah’ın rızâsını gözetmek,626
    Allah’tan gelenleri bir ücret istemeden insanlara duyurmak,627 işlediği hata
    611 Bk. 3/Âl-i İmran, 86; 5/Mâide 51; 6/En'âm, 144; 9/Tevbe, 19, 109; 28/Kasas, 50; 46/Ahkaf, 10; 61/Saff, 7;
    62/Cum'a, 5
    612 7/A'râf, 30
    613 45/Câsiye, 23
    614 59/Haşr, 19
    615 2/Bakara, 200
    616 2/Bakara, 170
    617 3/Âl-i İmran, 86
    618 3/Âl-i İmran, 86
    619 Bk. 5/Mâide, 67; 9/Tevbe, 37; 16/Nahl, 107; 39/Zümer, 3
    620 bk. 5/Mâide, 108; 61/Saff, 5; 63/Münâfıkun, 6
    621 bk. 39/Zümer, 3; 40/Mü’min, 28
    622 22/Hacc, 4
    623 4/Nisâ, 115
    624 2/Bakara, 150
    625 39/Zümer, 18
    626 92/Leyl, 19-20
    627 36/Yâsin, 21
    • 236 •
    Ahmed Kalkan
    ve günahlardan dönmek, tevbe etmek,628 Kur’an okumak, Allah’ın âyetlerine
    uymak,629 iman edip imanına zulüm katmamak,630 sâlih amel işlemek,
    namaz kılmak, zekât vermek,631 hidâyete yönelmiş olmak,632 Allah’tan başkasından
    korkmamak,633 yalnızca Allah’a teslim olmak,634 düşünmek, ibret
    almak. 635
    Dünyaya geldikten sonra kendi güzel arzularıyla ezelî imanlarında sâbit
    kalabilmek ve onu kuvvetlendirip nûrunu arttırmak bir kul için dünyada,
    âhirette verilen nimetlerin en büyüğü ve en kıymetlisidir. Çünkü iman her
    hayrın köküdür. İman olan kalpte her hayır bulunur. Dünya ve âhiretin
    mutluluğu da ancak imanla meydana gelir. Bu kimseler, hakkı tanır, hakka
    saygı gösterir. Hak söze boyun eğer. Haksızlığa ve zulme tahammül etmez.
    Elinde kuvvet de olsa, teşvik de görse hakkı çiğnemez. Hak ile yaşar, hak
    ile ölür. Hak’tan geldiği gibi, şaşmadan, sapmadan yine Hakk’a gider. İşte
    Allah’a karşı sözlerinin eri olan hakperest yiğitler bunlardır.
    Bir kısım insanlar da dünyaya gözlerini açar açmaz etrafında azgınları
    görür. Çevresini Allah ile ilgisi olmayanlar bürür. Onların Allah’a karşı küfran
    ve isyan hareketlerine bu da alışır. Kendi kötü arzusuyla fıtrî imanını
    terk ediverir. Kazanmak için geldiği dünyada sermayesini de kaybeder. Hak
    yolundan sapar. Hayatı, dünya yaşayışından ibâret zanneder. Bütün kuvvetiyle
    dünyaya tapar, derken bir gün cehennemi boylar. İşte Hak’tan dönen,
    dalâlet yolunu tutan, Allah’a vermiş olduğu sözünden cayan, nefsine uyan
    azgınların sonu da budur.
    Bilinmelidir ki, dünyada insanları iyiliğe çağıran hidâyet mürşitleri
    bulunduğu gibi, kötülükleri süsleyerek iyiliktir diye yutturmaya çalışan
    şeytanlar da vardır. Aramızda şeytan tabiatlı nice insanlar vardır ki, insanı
    yoldan çıkarabilirler. Buna karşı melek tabiatlı insanlar da vardır.
    Bunlar da insanın yolunu Allah’a ve rızâsına çevirirler. Bunlarla tanışıp
    beraber olabilmek Allah’ın büyük lütfu ve hidâyetidir. 636
    628 20/Tâhâ, 82; 122
    629 2/Bakara, 150; 4/Nisâ, 174-175
    630 6/En'âm, 82
    631 27/Neml, 2
    632 47/Muhammed, 17; 42/Şûrâ, 13
    633 2/Bakara, 150
    634 3/Âl-i İmran, 20
    635 20/Tâhâ, 128; 10/Yûnus, 43-44; 12/Yusuf, 111, 6/En'âm, 140
    636 A. Osman Tatlısu, a.g.e. s. 250
    • 237 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    “Taşlara, göz takmayan Allah, katı kalplerde de hidâyeti yaratmıyor.”
    “Hidâyet, kalp gözünün açılmasıdır.”
    Hidâyet Konusunda Sünettullah
    (Allah’ın Değişmeyen Kanunu)
    “Sen onların dinlerine uymadıkça yahûdiler de hıristiyanlar da senden
    râzı olmazlar. ‘Asıl doğru yol (hüdâ), Allah’ın yoludur’ de.”637 Yüce Allah’ın
    Hz. Muhammed’i (s.a.s.) kendisiyle gönderdiği yol (İslâm) evrensel, sağlam
    ve dosdoğru olan dindir. Yol demeye elverişli gerçek yol (hidâyet) de odur.
    Onun ötesinde gerçek doğru yol (hüdâ) yoktur. “Kim kendisine doğru yol
    belli olduktan sonra Rasûl’e karşı gelir ve mü’minlerin yolundan başka bir
    yola uyarsa, onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir
    gidiş yeridir orası!” 638
    Uyulması gereken hak yol, İslâm’dır. Ondan ötesi, terk edilmesi ve varsa
    sökülüp atılması gereken yoldur. Kim ondan ötesine tutunursa zarar eder.
    Allah o kimseyi terk ettiği gibi, yardımını da ondan çeker ve o kişi zâlimlerden
    olur. “...Sana gelen ilimden sonra eğer onların arzularına uyacak olursan,
    andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı olur.” 639 “Sana
    gelen ilimlerden sonra onların keyiflerine uyarsan, o takdirde sen mutlaka
    zâlimlerden olursun.”640 Rasûlullah’a “ilim” diye gelen, Allah’ın yolu ve İslâmî
    emirlerden “şeriat” kıldıklarıdır. Farz-ı muhal, yahûdi ve hıristiyanların
    heveslerine uysan, o takdirde zâlimlerden olursun. Hitap Rasûlullah’a,
    maksat ümmetinedir. Bu âyette, bâtıllarında ısrarcı olan hevâ ve heveslerine
    tâbi olan bâtıl ehline korkutma ve tehdit vardır. Mü’minler bilmeliler ki,
    sağlıklı bir gerekçeyle de olsa, insanların hevâlarına uymak, insanları bâtıl
    tehlikelere düşüren ve Hak yolu terk ettiren büyük bir zulümdür.
    “Kimler Benim hidâyetime uyarsa, artık onlara bir korku yoktur ve onlar
    üzülmeyeceklerdir.”641 Bu âyetin tefsirinde İbn Kesir şöyle der: “Yani kendisiyle
    kitapların indirildiği, peygamberlerin gönderildiği şeye yönelenlere,
    âhiret hallerinden karşılaşacaklarında korku; dünya işlerinden kaçırdık-
    637 2/Bakara, 120
    638 4/Nisâ, 115
    639 2/Bakara, 120
    640 2/Bakara, 145
    641 2/Bakara, 38
    • 238 •
    Ahmed Kalkan
    larına da üzüntü yoktur.” Allah’ın hidâyetiyle yol bulanlar, ne gelecekten
    korkarlar, ne de kaçırdıklarına üzülürler. Çünkü hidâyete tâbi olmak, onlara
    hayırları kazanma yollarını kolaylaştırır, dünya ve âhiret saâdetini vaad
    eder. İstikameti bu olana, her karşılaşacağı ve her rastladığı yahut kaybettiği
    kolaylaşır. Çünkü o bilir ki Allah, onun takipçisidir. “...Benden size hidâyet
    geldiğinde, kim Benim hidâyetime uyarsa o, sapmaz ve sıkıntıya düşmez.
    Ama kim Beni zikirden, hatırlayıp anmaktan yüz çevirirse, onun için dar bir
    geçim, sıkıntılı bir hayat vardır.”642
    Hidâyetine/Kur’an’a tâbi olanlar hakkında Allah’ın âdeti, dünyada rahat
    bir yaşantıyla (bereketli, bol bir geçim) faydalandırmasıdır. “Erkek veya kadın,
    mü’min olarak kim sâlih/iyi amel işlerse, onu mutlaka güzel, hoş bir hayatla
    yaşatırız. Ve mükâfatlarını elbette yapmakta olduklarının en güzeli ile
    veririz.”643 Allah’ın hidâyetine uyanın durumu, sâlih amel işlemekle beraber
    mü’minliktir. Yoksa Allah’ın hidâyetine tâbi olmuş sayılmaz. Onun yaşadığı
    “tertemiz, güzel hayat” ise, herhangi bir sıkıntının olmadığı bir hayattır.
    Çünkü bu, İbn Kesir’in de tefsirinde dediği gibi, hangi yönden olursa olsun,
    bütün rahatlık şekillerini kapsar. Kaldı ki, sıkıntı, Kur’an’a uyan kimsenin
    kendisiyle faydalandığı temiz yaşantıya aykırıdır. Öyle ise, “sapma”nın giderilmesi
    gibi, “sıkıntı” da ondan bu dünyada giderilmiştir. Zira, Allah’ın
    hidâyetine uyan kimse, O’nun rızâsını gözetir. Allah’ın kendisi için taksimine
    de, azımsamadan kanaat eder. Çünkü o Allah’ın kendisine bahşettiği din
    nimeti sâyesinde bahtiyardır, mutludur, rahat ve geniş bir yaşantı içindedir.
    Allah’ın, onu İslâm’la nimetlendirmesinden sonra, onun, dünyaya ve dünyanın
    geçici metâına/faydasına değil de, Allah’ın yanında olana yönelmesi,
    eline geçince terk etmeksizin ve kaybedince üzülmeksizin bu hususta hırslı
    olmaması, kesinlikle onun rahat bir yaşantı ve temiz bir hayat içinde olması
    demektir.
    Allah’ın hidâyetinden yüz çevirenler hakkındaki âdetullah geçim
    sıkıntısıdır, sıkıntılı bir hayattır. “Ama kim Beni zikirden, hatırlayıp anmaktan
    yüz çevirirse, onun için sıkıntılı bir hayat, dar bir geçim vardır.”644
    Allah’ın zikrinden maksat, O’nun Kur’an’ı ve dini İslâm’dır. Yüz çevirmekten
    maksat ise Kur’an ve İslâm’ı terk etmek, ona uymamak ve hidâyeti başka-
    642 20/Tâhâ, 123-124
    643 16/Nahl, 97
    644 20/Tâhâ, 124
    • 239 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    sından ummaktır. Allah’ın hidâyetinden yüz çeviren için, dünyada geçim
    sıkıntısı vardır.
    Çünkü âyette geçen “dank” kelimesi darlık ve şiddet demektir. Bu da
    dünyaya ve dünya metâının artmasına şiddetli arzu ve ihtiras, azalmasından
    korku şeklindedir. Öyle ki, iç huzuru, gönül ferahlığı diye bir şey yoktur.
    Aksine, hidâyetten, doğru yoldan saptığı için, görünüşte nimet içinde
    olsa da, dilediğini yiyip dilediğini giyse ve dilediği yerde otursa da göğsü
    dar ve sıkıntılıdır. Çünkü Allah’ın hidâyeti, kalbini imar etmedikçe saâdeti
    de rahat bir geçimi de fark edemez. Bu, dünyadaki durum.
    Âhiretteki duruma gelince, cezâ konusundaki sünnetullah, Allah’ın
    âyetlerine ve hidâyetine gözlerini yumduğu için kıyâmet günü kör olarak
    haşredilecektir. “Kim Beni zikirden, hatırlayıp anmaktan yüz çevirirse, onun
    için sıkıntılı bir hayat, dar bir geçim vardır. Kıyâmet günü, onu kör olarak
    haşrederiz.”645
    Allah’ın hidâyetinden, âyetlerinden gözünü yuman, onu unutmuş ve
    terk etmiş demektir. Dünyada Allah’ın âyetlerini görmezlikten geldiği gibi,
    yaptığına uygun olarak âhirette körlük hali içinde terk edilecektir. Çünkü
    cezâ, yapılanın cinsinden olur.
    Hidâyetinden (Kur’an’dan) yüz çevirene, Allah, şeytanı kendisinden
    ayrılmayan, kötü amelini süsleyen, hak yolundan alıkoyan ve ona doğru
    yolda, hidâyet üzere olduğunu telkin eden arkadaş kılar. “Kim Rahmân’ın
    zikrini görmezlikten gelirse, ona bir şeytanı saldırırız; artık o, onun arkadaşı
    olur. O şeytanlar bunları yoldan çıkardıkları halde bunlar doğru yolda olduklarını
    sanırlar.” 646
    “O cennet ehlinin kalplerinde olan haset ve kini çıkarırız. Oturdukları
    yerlerin altlarından ırmaklar akar. Şöyle derler: ‘Allah’a hamd olsun ki, bizi
    hidâyeti ile buna kavuşturdu. Eğer Allah bize hidâyet etmeseydi kendiliğimizden
    bunun yolunu bulamazdık.”647
    645 20/Tâhâ, 124
    646 43/Zuhruf, 36-37; A. Zeydan, İlâhî Kanunların Hikmetleri (Sünnetullah), İhtar Y., s. 44 vd.
    647 7/A'râf, 43
    • 240 •
    Ahmed Kalkan
    Görülüyor ki, hidâyete, doğru yola gitmek için, Allah’ın bize müdâhale
    etmesi gerekiyor. “Hidâyeti, duâ ve niyazla Allah’tan isteyin. Çünkü hidâyet
    edici O’dur.”648 İbrahim (a.s.): “Rabbim bana hidâyet etmemiş olsaydı, muhakkak
    sapıklar topluluğundan olacaktım.”649 der.
    Peygamberimiz’in getirdiği Kur’an’ın bizzat kendisi hidâyet olduğu
    içindir ki, onun tebliğcisi de rehber oluyor. “Gerçekten bu Kur’an, insanları
    en doğru yola hidâyet eder, rehberlik eder.”650 Peygamberimiz de rehberlik
    görevinin kendisine Allah tarafından verildiğini ifade etmiştir: “Allah, beni,
    âlemlere rahmet ve rehber olarak gönderdi.” “Allah’ın benimle gönderdiği hidâyet
    ve ilim, bol yağmura benzer. Bu yağmur bir toprağa düşer ki, onun bir
    kısmı suyu kabul eder de çayır ve bol ot yetiştirir. Bir kısmı da kurak olur.
    Suyu tutar da Allah onunla halkı faydalandırır. Ondan içerler, sulanırlar,
    ekin ekerler. Bu yağmur, başka bir çeşit toprağa da isâbet eder ki, düz ve kaypaktır.
    Ne suyu tutar, ne de çayır bitirir. Allah’ın dinini anlayıp da, Allah’ın
    benimle gönderdiğinden faydalanan ve bunu bilip başkasına bildiren kimseye
    karşı başını kaldırmayan ve Allah’ın benimle gönderdiği hidâyetini kabul etmeyen
    kimse böyledir.” 651
    “Vallahi, senin hidâyetinle (hidâyete vesile olmanla) bir tek kişiye hidâyet
    verilmesi, senin için kıymetli develerden müteşekkil sürülerden daha hayırlıdır.”
    652
    Sahâbeler, Peygamberimiz’e müracaat ederek: “Ey Allah’ın Rasûlü, Tâiflilerin
    okları bizi yaralayıp parçaladı. Aleyhlerine Allah’a bir bedduâda bulunuverseniz!”
    dediler. Rasûlullah (s.a.s.): “Allah’ım Tâiflilere hidâyet ver!”653
    buyurdular.
    Arayıp yönelmek bizden; yolu gösterip istikametimizde yardım Rabbimizdendir.
    “Bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette yollarımıza eriştirece-
    648 14/İbrahim, 21
    649 6/En'âm, 77
    650 17/İsrâ, 9
    651 Buhârî, Kitabu'l-İlm 20; Müslim, Fedâil 15
    652 Buhâri, Ashâbu'n-Nebî 9; Müslim, Fedâilu'l-Ashâb 34; Ebû Dâvud, İlim 10
    653 Tirmizî, Menâkıb, hadis no: 3937
    • 241 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    ğiz. Allah, şüphesiz iyi davrananlarla beraberdir.”654 “İhdinâ’s-sırâta’l müstakim:
    Bizi dosdoğru yola ilet” 655
    Allah Teâlâ, irâde-i cüz’iyyesini hidâyete, hak yola dönmek için kullanan
    ve iyi hal gösteren kullarına hidâyeti, aydınlık yolu gösterir. Bir kimse,
    hidâyeti Yüce Allah’tan istemeli ve bu hali ömür boyu korumak için, sâlih
    amel işlemelidir.
    - 12-16. Âyetler -
    ¦ أَنْ كَنَ ذَا مَالٍ وََبنِ ي نَ  عُتُلٍّ بعْدَ ذَِلكَ زَِني ٍ  ثِي ٍ مُعْتَدٍ أَ  خَيْ ِ مَنَّاعٍ للْ
    سَنَسِمُهُ عَلَ ا خْ لُرْطُوم ¦ وَِّل ي نَ
    أَ ال  ُتنَا قَالَ أَسَاطِي ُ  إِذَا تتْ لَ عَلَيْهِ آ يَ
    اعٍ مَنَّ : durmadan engel olan  للْخَيْ : hayra مُعْتَدٍ : haddi aşan  ثِي ٍ أَ : çok
    günahkâra عُتُلٍّ : kabaya بعْدَ ذَِلكَ :َ (bundan sonra) üstelik  زَِني ٍ : soysuza أَنْ كَنَ : var diye ذَا مَالٍ : (malı var diye) mal sahibi ¦ وََبنِ ي نَ : ve oğulları (var
    diye) إِذَا تتْ لَ : okunduğu vakit عَلَيْهِ : ona ُتنَا  آ يَ : âyetlerimiz قَالَ : (derler ki)
    dedi ¦ وَِّل ي نَ
    أَ ال  أَسَاطِي ُ :öncekilerin masalları سَنَسِمُهُ : yakında damga vuracağız
    عَلَ ا خْ لُرْطُوم : burnuna
    “Durmadan hayra engel olan, haddi aşan, çok günahkâra,
    Kabaya, üstelik soysuza,
    Mal ve çocukları var diye,
    Ona âyetlerimiz okunduğu zaman o, ‘öncekilerin masalları’ der.
    Yakında burnuna damga vuracağız.” (68/Kalem, 12-16)
    654 29/Ankebut, 69
    655 1/Fâtiha, 6
    • 242 •
    Ahmed Kalkan
    “Durmadan hayra engel olan (mennâın li’l-hayri), haddi aşan
    (mu’ted), çok günahkâra (esîm)” (68/Kalem, 12)
    İtaat edilmemesi istenen kişi ve kişilerin özelliklerinin sayıldığı bu
    âyetlerde, bir diğer özellik olarak şunlar sayılır: İyiliğin amansız düşmanıdır,
    her zaman iyiliğin karşısına dikilir. Hem kendisinin hem de başkasının
    iyiliğine engel olur. Bir kere, her türlü iyiliğin toplamı sayılan imanı
    engeller. Bu adamın çocuklarına ve akrabalarına, Peygamberimize eğilim
    gösterdiklerini sezdiği her seferinde “Sizden biriniz Muhammed’in dinine
    uyacak olursa, benden hiçbir fayda görmez olur” dediği bilinmektedir. Bu
    tehditle onların Müslüman olmalarına engel olurdu. Bu yüzden Kur’ân-ı
    Kerim onu sözleri ve davranışları ile “iyiliğin karşısına dikilen” biri olarak
    tescil etmiştir.
    Yüce Kitabımız, iman etmeyenlerin bu konudaki özelliklerini şöyle belirtir:
    “Münâfık erkekler ve münâfık kadınlar (sizden değil), birbirlerindendir
    (birbirlerinin dostudur). Onlar kötülüğü emreder, iyilikten alıkor ve cimrilik
    ederler. Onlar Allah’ı unuttular. Allah da onları unuttu (terk etti, yardımını
    ve hidâyetini kesti). Çünkü münâfıklar fâsıkların ta kendileridir.”656 Kur’an,
    biz mü’minlerin özelliklerini ise şöyle belirtir: “Siz, insanların iyiliği için
    ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten men eder
    ve Allah’a iman edersiniz…” 657
    Saldırgandır: Hak, adâlet gözetmez, çiğner geçer. Ayrıca o, Peygamber
    Efendimize, Müslümanlara, ailesine ve doğru yolu bulmalarına engel olduğu,
    dini benimsemelerini önlediği aşiretine de saldırır, haksızlık eder. Saldırganlık,
    aşırılık, Kur’ân-ı Kerim’de ve Peygamber efendimizin sözlerinde
    üzerinde önemle durulan çirkin huylardan biridir. İslâm saldırganlığın,
    aşırılığın her çeşidini yasaklamıştır. Hatta yeme-içmede bile buna dikkat
    edilmesini öğütlemiştir: “Size sunduğumuz temiz rızıklardan yiyin. Yiyeceklere
    ilişkin sınırlarımızı çiğnemeyin.”658 Çünkü adâlet ve adâlet kelimesiyle
    aynı kökü paylaşan i’tidâl, yani dengeli olmak İslâm’ın temel karakteridir.
    656 9/Tevbe, 67
    657 3/Âl-i İmrân, 110
    658 20/Tâhâ, 81
    • 243 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Sürekli günah işler: “Günahkâr” sıfatını kalıcı bir sıfat olacak kadar
    günah işler. Burada işlediği günahın türü belirtilmiyor. Çünkü bu ifade ile
    güdülen amaç sıfatın kalıcılığını vurgulamak, ruhun değişmez bir karakteri
    olduğunu belirtmektir.
    Âyette geçen “esîm” aşırı günahkâr, günaha bulanmış kimse demektir.
    “Esîm” kelimesi “ism” sözcüğünün fâil ismidir. İsm ise: Kişiyi sevaptan alıkoyan,
    geri bıraktıran ve yapılmasıyla hayırdan uzaklaştıran ameldir.659 Bu
    ameli işleyen, sonunda cezayı hak eder. İsm, günah kavramının karşılığıdır.
    Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Birr (iyilik, sevap), kalbinin (nefsinin)
    kendisiyle tatmin olduğu şey, ‘ism’ (günah) ise, göğsünü sıkan (seni
    huzursuz eden) şeydir.” 660
    “Esîm” çok günah işleyen demektir. Bu kavram, beşer olma özelliğiyle
    unutarak, hata ederek nâdiren günah işleyen kimse için değil; daha çok,
    günahı alışkanlık haline getirip günahları kendisini kuşatan insan için kullanılır.
    Şu âyet, bu tür kimseleri anlatır: “Hayır! Her kim bir kötülük eder de
    onun kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa, işte o kimseler cehennemliktir.
    Onlar orada devamlı kalırlar.” 661
    Kur’an, haram etleri yemeyi, içki içmeyi, kumar oynamayı, adam öldürmeyi,
    düşmanlık yapmak üzere yardımlaşmayı, başkalarının malını haram
    yoldan yemeği, iftira atmayı, Allah’a şirk koşmayı, Allah’tan gelen vahy’e değil
    de kendi hevâsına uymayı ve benzeri hataları ‘ism’ diye nitelendirmekte
    ve haram saymaktadır. Kur’an, ‘ism’in açığını da gizlisini de mü’minlere
    haram sayıyor.662 ‘İsm’ diye nitelenen günahların büyüklerinden sakınmak
    Allah (c.c.) katında daha hayırlı ve daha süreklidir.663 Kur’an mü’minlere
    “…Birr (her türlü iyilik) ve takvâ (Allah’tan hakkıyla sakınma) hususunda
    yardımlaşın, ism (günah) ve haddi aşma (düşmanlık) hususunda yardımlaşmayın…”
    664 diye emretmektedir. Şüphesiz ism; mü’mini hayırdan, takvâdan
    ve Allah rızâsından uzaklaştırır, onu sıkıntıya ve cezaya yaklaştırır.
    659 Râgıb, Müfredât, s. 10
    660 Müslim, Birr 5, hadis no: 2553
    661 2/Bakara, 81
    662 6/En’âm, 120
    663 42/Şûrâ, 36-37
    664 5/Mâide, 2
    • 244 •
    Ahmed Kalkan
    Günah, kendisine takvâsı ve fücûru öğretilen insanın665 yanılması,
    unutması, dengesizliği, sapması; bir anlamda Din’in, yani Yaratıcının çizdiği
    çizginin dışına çıkması, İlâhî kuralları ihlâl etmesidir. İslâm, insanların
    dünya hayatlarını düzenlemek için Allah (c.c.) tarafından gönderilen
    İlahî sistemin adıdır. Bu sistemin insana yüklediği bazı görevlerin yanında,
    yapmamasını istediği bazı yasaklar da bulunmaktadır. Emredilen şeyleri
    yerine getirmek, yasaklanan şeylerden uzak kalmak; hem insanın iç dengesini
    kurar, hem toplum düzenini sağlar, hem de üzerinde yaşanılan evrenin
    bozulmasını önler. Günahlar yalnızca işleyene zarar vermekle kalmaz; çoğu
    zaman başkalarına ve yaşanılan ortama da zarar verir.
    Günahı ifade eden kavramları incelediğimiz zaman görürüz ki bunların
    çoğu inkârcıların, ya da müşriklerin ahlâkıdır, tutumudur ve inandıkları
    değerlerdir. Günah, öncelikli olarak inkârcılıktır, Allah’a karşı gelmedir.
    Kur’an, isyan eden insanların bu karşı geliş şekillerine ve onların ifade
    ettikleri yanlışlara göre çeşitli isimler kullanmaktadır. İman ettiği halde
    Rabbinin emirlerini yerine getirmeyen ya da yasaklanan bir şeyi yapanlar
    da günaha düşmüş olurlar. Ancak onların bu günahı, bir karşı gelme, bir
    isyan, bir inkâr, bir kibir, bir tuğyan, bir meydan okuma değildir. Bunun
    tam tersine bir teslim olunmuşluktan sonra unutma, yanılma, ihmal etme
    veya nefse ve şeytana geçici olarak kanmadır.
    Günah işlemek, kısmen insanın fıtratında vardır. Aslında insan İslâm
    fıtratı üzerine dünyaya gelir. Ancak daha sonradan yetişme ortamına ve
    aldığı eğitime göre başka dinlere de inanabilir, müslüman da olabilir. Kimileri
    de hevâsına uyarak azgın, haddi aşmış bir bağî haline de gelebilir.
    İnsan, beşer olarak yaratılmıştır. Hak olanı da seçme, batıl olanı da seçme
    hürriyeti vardır. Sevap işler de yapabilir, günaha da düşebilir. İnsanın sorumlu
    olabilmesi için özgür olması gerekiyor. İnsanın itaat etme, Allah’a
    kulluk yapma görevi olduğu gibi, itaat etmeme, günah işleme hürriyeti de
    vardır. İyinin ve kötünün anlaşılması için, her ikisinin de ortada imkân dâhilinde
    olması gerekir. İyi ve güzel, bazen kendilerinin karşıtı olan kötü ve
    çirkinle tanınabilir.
    İtaatin yüceliği, itaatsizliğin çirkinliği ve zararlarıyla daha iyi bilinir. İnsanlar
    itaat veya isyan noktasında serbest olmasalardı; Din göndermenin,
    665 91/Şems, 7-8
    • 245 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    o dine inanmanın, sorumluluğun ve faziletin bir değeri olmazdı. İnsan; iyi
    olanla yanlışı, hak olanla bâtılı, itaat ile isyanı, Cennet veya Cehennemden
    birini seçme ile karşı karşıyadır. Sonucuna katlanmak şartıyla dilediğini seçebilir.
    İnsanı yaratan, onu böyle bir özgürlükle baş başa bırakmıştır, ama
    onun yalnızca Kendisine kulluk yapmasını, kendi gönderdiği dine inanmasını
    ve kendisine karşı isyan etmemesini de istemiştir. Çünkü insanın yaratılıp
    yeryüzüne gönderilmesinin ve ona sayısız nimet verilmesinin sebebi
    yalnızca Allah’a kulluk yapıp O’nun sonsuz nimetlerini elde etmedir.
    Doğumdan mahşere kadar bir tekâmül yolculuğunda olan insan; bu
    tekâmül seyrinde güçlüklerle, sınamalarla, mücâdele şartlarıyla, nimetlerle,
    zafer ve yenilgilerle, hüsran ve başarılarla karşılaşır. Günah işleme bu
    tekâmül seyrinde inanan kişinin hem deneme sebebidir, hem de imanını
    güçlendiren bir şeydir. Çünkü inanan kimse, ihmalinden veya yanılgıdan
    dolayı yaptığı hatayı ve suçu terk eder, Rabbine sığınır. Günahlar onun
    için bir hatırlatmadır, bir yenilenmedir, bir bilinçlenme aracıdır. Şu hadis
    bu konuda oldukça dikkat çekici bir gerçeğe işaret ediyor: “…Eğer siz hiç
    günah işlemeseydiniz, Allah (c.c.) sizi toptan yok eder, günah işleyip tevbe
    eden bir topluluk yaratır, onlar istiğfar edince (af dileyince) Allah onları affederdi.”
    666 Bu hadiste, günaha teşvik değil, insanın beşer olması dolaysıyla
    günah işleyebileceği gerçeğine bir işaret bulunmaktadır. Hadis aynı zamanda
    mü’minleri günah işledikten sonra tevbe etmeye, istiğfarda bulunmaya
    dâvet ediyor, Allah’ın tevbeleri kabul edeceğini haber veriyor. Demek ki bir
    insan için günah işlemekten çok günahtan vazgeçmemek, tevbe etmemek
    ciddi bir durumdur. Peygamberlerin dışında bütün insanlar hata yapabilir,
    günaha düşebilir. Allah katında en sevimli insan günaha düşmemeye çalışan
    ile günaha düştükten sonra hemen tevbe edip Rabbinin büyüklüğüne
    sığınandır. 667
    Yeryüzünün halifesi olarak yaratılan668 insan, ‘emâneti taşımakla yükümlüdür.
    669 Emânetin gereğini yaparsa, ahsen-i takvîm (en güzel bir biçimde)
    yaratılan aslını korumuş olur, emâneti korumazsa bütün varlıkların
    en aşağısı olur, esfel-i sâfilîne düşer.670 İslâm’ın ‘günah’ konusunda kendine
    666 Tirmizî, Cennet 2, hadis no: 2526, 5/672
    667 42/Şûrâ, 25; 2/Bakara, 222
    668 2/Bakara, 30
    669 33/ Ahzâb, 72
    670 95/Tîn, 4-6
    • 246 •
    Ahmed Kalkan
    özgü prensipleri vardır. Her şeyden önce günah, İslâm’ın koyduğu sınırların
    dışına çıkma yanılgısı ve hatasıdır. Günah, yalnızca Allah’a karşı işlenen bir
    suçtur. Şüphesiz insan haklarını ya da toplum haklarını zedeleyen günahlar
    da, Allah’ın hükmüne aykırı olduğu için O’na karşı işlenmiş gibidir.
    İslâm’a göre affedilmeyecek bir günah yoktur.671 “Allah kendisine şirk
    koşulmasını affetmez” 672 gibi ifâdeler, müşriklerin tevbe etmediği durumlar
    için söz konusudur. Şirk ve küfürden vazgeçip iman edenleri Allah (c.c.)
    elbette affeder. Günahta aşırı giderek nefislerine zulmedenlere bile “Allah’ın
    rahmetinden ümidinizi kesmeyin” 673 buyrulmaktadır. Bazı ibâdetler, işlenen
    birtakım hatalar için, küçük günahlar için keffârettir, onların affolunmasına
    sebeptir. Ebû Hureyre’nin (r.a.) anlattığına göre tek önderimiz Rasûlullah
    (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Beş vakit namaz ve cuma namazı diğer
    cuma namazına, bir Ramazan diğer Ramazan’a keffârettirler. Arada büyük
    günah (kebâir) işlenmedikçe aralarındaki (küçük) günahları affettirirler.” 674
    Kişi ve toplum haklarını zedeleyen günahları işleyenlere hem dinî, hukukî
    cezâ gerekir, hem zarar vermişlerse zarar ödetilir, hem de haklarına
    tecâvüz edilenden hak helâlliği -tabii eğer mümkünse- istenmesi gerekir.
    Günahlar aslında insana hem dinî cezâyı, hem de bedenî veya toplumsal
    cezâları kazandırır. Kişi günahı işlemekle kendine zarar verdiği gibi, günahın
    cinsine göre başkalarına da zarar verebilir. İçki içmek kişinin kendine
    zararlıdır ama sarhoş bir toplumun sağlıklı olduğunu kimse iddia edemez.
    Zinânın zührevî hastalıklara yol açtığı, insan, hayvan ve tabiat haklarına
    saldırının, açgözlülüğün, mal hırsının doğal dengeye zarar verdiği, dünyayı
    yaşanmaz hale getirdiği açıktır.
    İslâm’a göre ‘eşyada asıl olan husus mubahlık-helâl olma’ durumudur.
    Dinen bir şey kesin delillerle haram kılınmamışsa o helâldir. Haram ve sakıncalı
    şeyler bir nevi az ve istisnâîdir. İnsan, suçlu olduğu isbat edilinceye
    kadar suçsuzdur, dürüstlüğü temel prensiptir. Suçlu veya günahkâr olmak
    istisnâdır. Fıkıhta bu ‘beraat-i zimmet asıldır’ şeklinde ifade edilir. İnsanın
    nefsinde, ailesinde, yaşadığı ortamda ve dünyanın genelinde bir bozukluk,
    huzursuzluk, bir fesat varsa; bunun sebebi insanların hatalarıdır, işledikleri
    671 4/Nisâ, 48; 39/Zümer, 53
    672 4/Nisâ, 48
    673 39/Zümer, 53
    674 Müslim, Tahâret 14, hadis no: 233; Tirmizî, Salât 160, hadis no: 214
    • 247 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    günahlardır. Allah’ın koyduğu hükümler işte bütün bu birimlerdeki huzuru
    sağlamaktadır. 675
    Günahların kişisel, toplumsal, psikolojik, sosyolojik ve hatta ekolojik
    zararları vardır. Günah işleme anlayışı; insanı çevreleyen her yerde kaosa,
    huzursuzluğa, felaketlere sebep olur. Günahlar, ilâhî bereketi azaltır, insandaki
    iyi duyguları köreltir, çirkinlikleri artırır, hakları ihlal eder, rezilliklere
    ve yıkımlara sebep olur, mü’min kalpleri karartır.
    Günahlar, insanları korkuya, şüpheciliğe, dengesizliğe, doymazlığa,
    utanmazlığa sürükler. Günah olayında ihmal ile inkâr farkını unutmamak
    gerekir. Bir insan mü’min olarak günahın haramlığını kabul ederek onu
    işlerse, tevbe ettiği zaman affedilmesi umulur. Ancak bir kimse Allah’ın
    emirlerini yerine getirdiği halde açık bir günahı inkâr ederek, ‘kabul etmiyorum,
    işime gelmiyor’ diyerek yaparsa tehlikeli olur. Böyle bir kimse
    çok amel işlese bile inkârı sebebiyle azabı hak eder. Çünkü bir bütün olan
    Allah’ın dininin bir parçasını aklınca beğenmiyor, inkâr ediyor. İnkâr ile,
    inandıktan sonra hatalı davranma ayrıdır.
    İmanlı kimse hatasını anlar, Allah’ın karşısında boyun büker ve affına
    sığınır. İnkârcı ise Allah’ın yerine kendi nefsini ilâh olarak koymaktadır.
    Mü’min günahın açık olanından da gizli olanından da kaçınır, ihmalinden
    dolayı da günaha düşerse hemen Rabbine sığınır ve tevbe eder. 676
    “Kabaya (utüllin), üstelik soysuza (zenîm)” (68/Kalem, 13)
    İtaat edilmemesi gereken bu adam bütün bunların yanı sıra “kaba”dır.
    Âyette geçen ve kaba diye tercüme ettiğimiz “utüll” kelimesi, vurgusu ile,
    oluşturduğu hava birçok sıfatı, karakteristik özelliği anlatıyor. Bunun yerine
    birçok söz ve sıfat kullanılsa bile aynı anlam verilemezdi. Bu kelimenin,
    aşırı derecede kaba, çok yiyip içen obur, aç gözlü anlamına geldiği söylenmektedir.
    Bu adam kaba karakterli, iğrenç huylu ve insanlar arası ilişkilerde
    çirkin tutumludur.
    Ebû Derdâ’nın -Allah ondan râzı olsun- şöyle dediği rivâyet edilir:
    “Utüll” (kaba); büyük karınlı, kötü ahlâklı, çok yiyip içen obur, çok mal top-
    675 30/Rûm, 41
    676 4/Nisâ, 31; İbn Mâce, Zühd 30, hadis no: 4248-4249; H. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 228
    • 248 •
    Ahmed Kalkan
    layan, ama başkalarına vermeyen kimse demektir.” Ne var ki “utüll/kaba”
    kelimesi bütün bunları kapsayan, bununla beraber bu karaktere sahip kişinin
    iğrençliğini her yönüyle tasvir eden geniş bir kavram olarak zihinlerde
    yer ediyor.
    Ayrıca bu adam, “zenîm”dir, soysuzdur, alçaktır. Zenîm kelimesinin
    burada özellikle
    günah İşlemekten, haksızlık yapmaktan, zarar vermekten
    utanıp çekinmeyecek kadar tabiatı bozulmuş, insanlığını kaybetmiş, bu
    anlamda soysuzlaşmış kişiyi ifade
    ettiği söylenebilir. İşte İslâm düşmanlarından
    birinin kişiliğinde toplanan çirkin, iğrenç sıfatların sonuncusu
    budur. Zaten, bu tür iğrenç karakterlere sahip insanlardan başkası İslâm’a
    düşman olmaz, düşmanlığında ısrar etmez. “Zenîm” kelimesinin anlamlarından
    biri, “aralarında soy birliği olmadığı halde bir kavme bağlanan veya
    o kavmin içinde soyu belirsiz olan kimse”dir. “Ne idüğü belirsiz” diye çevirebileceğimiz
    bu âyetteki “zenîm” kelimesine müfessirler “bir toplumdan
    olmadığı halde onlara yamanmış olan, babası bilinmeyen, kötülüğü ile tanınan,
    lüzumsuz kimse, faydasız şey” anlamlarını
    vermişlerdir. Bu kelimenin
    anlamlarından biri de “insanlar arasında iğrençliği ile, pisliği ile, aşırı
    derecede kötülüğü ile ün salmış kimsedir. Bu kelimenin ifade ettiği ikinci
    anlam Velid bin Muğîre’nin durumuna daha uygundur. Bununla beraber
    kelimenin söylenişi, kavmi arasında kibirlenip böbürlenen bu adamı aşağılık
    sıfatı ile damgalamaktadır.
    Sonra sûrenin akışı bu kişisel sıfatlar üzerine, O’nun Allah’ın âyetleri
    karşısındaki tutumunu belirterek bir değerlendirme yapıyor. Bunun yanı
    sıra Yüce Allah’ın mal ve evlât bahşettiği bu adamın böyle bir tutum sergilemesi
    ayıplanıyor: “Mal ve oğullar sahibi olmuş diye, kendisine âyetlerimiz
    okunduğu zaman ‘eskilerin masalları’ dedi.” 677
    “Mal ve oğullar sahibi olmuş diye” (68/Alâk, 14)
    İslâm’a göre insanın var oluşunun asıl gâyesi, Allah’a kul olmanın şuuruna
    ermesi ve bunun gereğini yerine getirmesidir, ibâdettir. Kur’an’da
    çocuklar çok defa, ebeveynine aslî gâyelerini unutturan ve onları Allah’tan
    uzaklaştıran engeller arasında gösterilmiştir. Mal çokluğunun da benzer
    sonucu sözkonusu edilmiştir. Buna göre birçok insan, fazla mal ve evlât
    677 68/Alâk, 14-15
    • 249 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    sahibi olmayı hayatın tek gâyesi saymak sûretiyle Allah ile olan münâsebetini
    tehlikeye düşürmektedir. Bu sebeple çeşitli âyetler insanı uyarmakta
    ve asıl gözetilmesi gereken hedefi göstermektedir.678 Her ne kadar insanlar
    fazla mala ve çocuğa sahip bulunmakla kendi kendilerine yeterli, dolayısıyla
    güçlü ve üstün olacakları zannına kapılıyor ve bunu başkalarına karşı bir
    üstünlük sebebi olarak görüyorlarsa da,679 Kur’an’a göre bu yanılgıya düşenler
    için mal ve çocuk da bir “fitne”dir680 ve “apaçık bir düşman”dır.681 Bundan
    dolayı İslâm’da, kişinin çocuk sahibi olması büyük sorumluluk gerektiren
    bir durum olarak değerlendirilmiştir. Nitekim ana-baba ile çocuk arasındaki
    ilişkiler hem ahlâkî hem de hukukî yönden belli esaslara bağlanmıştır.
    Buna göre çocuğun varlığı ciddiye alınmalı, iyi bir insan ve ihlâslı/samimi
    bir Müslüman olarak yetişmesi için her türlü gayret ve fedâkârlık gösterilmelidir.
    Çocuğun dünya ve âhiret mutluluğunu gözetmek, onu dünyaya getiren
    insanların önemle üzerinde durmaları gereken bir konudur. İslâm, bu
    hususta birinci derecede babayı sorumlu tutar. “Ey iman edenler! Kendinizi
    ve çoluk çocuğunuzu, yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden koruyun”
    682 meâlindeki âyeti yorumlayan müfessirler, çocukların ve diğer âile
    fertlerinin gözetiminden ve terbiyesinden âile reisi olan babanın sorumlu
    olduğu konusunda ortak görüş belirtirler.683 Hz. Peygamberimiz de, “Hepiniz
    çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden sorumlusunuz”684 meâlindeki
    hadisinde aynı şekilde babanın büyük sorumluluğuna dikkat çeker. Anne
    de sorumluluğa ortaktır; âilenin iç düzeniyle birlikte çocukların bakımı ve
    yetiştirilmesi onun sorumluluk alanına girmektedir.685 Çocuğun, kendisine
    söylenenleri tam olarak anladığı ve kendi düşüncelerini az-çok ifâde edebildiği
    yaşlardan itibaren dinî esasların öğretimi yapılmalıdır. Bu konuda
    ilk öğretilecek şey; tevhid inancıdır. Hz. Peygamberimiz’in “Çocuklarınıza
    önce ‘lâ ilâhe illâllah’ cümlesini öğretin” şeklinde tavsiyede bulunduğu nakledilir.
    686
    678 Meselâ bk. 18/Kehf, 46; 34/Sebe’, 37; 63/Münâfıkun, 9
    679 57/Hadîd, 20
    680 8/Enfâl, 27-28; 34/Sebe’34-35
    681 23/Mü’minûn, 55-56; 64/Teğâbün, 14
    682 66/Tahrîm, 6
    683 bk. F. Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, 30/46; İbn Kesir, Tefsîru’l-Kur’an, 4/390-393
    684 Buhârî, Cum’a 11; Müslim, İmâre 20
    685 Buhârî, Rikak 17; Müslim, İmâre 5
    686 İbn Mahled, Ahbâru’s-Sığar, s. 142; İbn Kayyim el-Cevziyye, Tuhfetu’l-Mevrûd bi Ahkâmi’l-Mevlûd,
    Beyrut, 1403/1983, s. 158
    • 250 •
    Ahmed Kalkan
    Onların anlayacağı bir dil ve üslûpla Allah inancı anlatılması gerektiği
    gibi, temyiz yaşına doğru Allah sevgisiyle birlikte dozu ayarlanmış bir tarzda
    Allah korkusunu da aşılamak, böylece değer yargılarına ters düşen davranışlar
    karşısında iyiliklerini ödüllendirecek, kötülüklerini cezâlandıracak
    olan İlâhî otoritenin varlığını vicdanında hissetmesini sağlamak gerekir.
    Çocuklarda küçük yaşlardan itibaren imanla birlikte ibâdet şuurunun da
    geliştirilmesi gerekir. Onlara namazın öğretilmesi ve âile reisinin de bunda
    devamlı olması Kur’ân-ı Kerim’de açıkça zikredilmiştir.687 Hz. Peygamber’in
    de çocuklara yedi yaşında namazın öğretilmesi, kıldırılmaya başlanmasını,
    on yaşına geldikleri halde kılmıyorlarsa hafifçe cezalandırılmalarını tavsiye
    eden hadisleri688 bu konuda Müslüman ebeveyne ve eğitimcilere ışık tutmaktadır.
    Bunlarla birlikte, çocuğun sevgiye, iyi örneklere, açıklayıcı doğru
    bilgilere ihtiyacı unutulmamalıdır. 689
    Çocuk, bir yönüyle rahmet, diğer yönüyle de bir azap vesilesidir. Zira
    ebeveyni o İlâhî emânete Rabbini güzelce tanıtmadıkları, terbiyesine yeterince
    dikkat etmedikleri takdirde, onun işleyeceği günahlardan sorumlu
    tutulacaktır. Yine, onun dünyevî mutluluğu adına, bazen kendi âhiretlerini
    tehlikeye atıp, meşrû olmayan kazanç yollarına teşebbüs etmelerinden dolayı
    evlâtla sınavı kaybedebilir. “Ey iman edenler! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu
    cehennem ateşinden koruyun. Onun yakıtı insanlar ve taşlardır.” 690;
    “Doğrusu, mallarınız ve evlâtlarınız bir fitne/sınavdır.” 691 Her konuda olduğu
    gibi, âile yönetimi ve çocuk yetiştirme konusunda da örneğimiz Allah
    rasülü’nün bu konudaki sorumluluğumuzu hatırlatan hadisi meşhurdur:
    “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden (idare ettiğiniz kimselerden)
    sorumlusunuz.” 692
    Bazılarına imtihan ve hatta sıkıntı olsun diye verilen mal ve çocuklar,
    bazı insanları hayran bırakır, kendilerine niye onlara verilmediğini düşünürler.
    Hâlbuki sadece âhirette değil, aynı zamanda dünyada da bu mallar
    ve evlâtlar, onların sıkıntılarını, azaplarını arttırmaktan başka bir işe
    yaramaz: “Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Çünkü Allah,
    687 20/Tâhâ, 132
    688 Ebû Dâvud, Salât 25; Tirmizî, Mevâkît 182
    689 Hayati Hökelekli, TDV İslâm Ansiklopedisi, c.8, s. 357-358
    690 66/Tahrîm, 6
    691 64/Teğâbün, 15
    692 Buhârî, Cum'a 11; Müslim, İmâre 20
    • 251 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    bunlarla ancak dünyada onların azaplarını çoğaltmayı ve onların canlarının
    kâfir olarak güçlükle çıkmasını istiyor.” 693
    “İyi bilin ki mallarınız ve çocuklarınız birer fitneden/imtihandan ibârettir.
    Allah yanında ise büyük ecirler/mükâfatlar vardır.” 694
    “Sakın, kendilerini denemek için onlardan bazılarını faydalandırdığımız
    dünya hayatının süsüne gözlerini dikme! Rabbinin rızkı hem daha hayırlı,
    hem daha süreklidir.” 695
    “O gün (âhiret günü) ne mal, ne evlât fayda verir. Ancak Allah’a selîm/
    temiz bir kalble gelenler o günde (kurtuluşa ererler).” 696
    “... De ki: Dünya metâı/menfaati azdır/önemsizdir. Allah’tan korkanlar
    için âhiret daha hayırlıdır. Size kıl kadar haksızlık edilmez.” 697
    “Kim bu aceleciyi (çabuk geçen dünyayı) isterse, ona, dilediğimiz kimseye
    dilediğimiz kadarını verir, sonra da onu, kınanmış ve mahrum bırakılmış
    olarak gireceği cehenneme sokarız. Kim de âhireti diler ve bir mü’min olarak
    kendine yaraşır bir çaba ile o gün için çalışırsa, işte bunların çalışmaları
    makbuldür. Hepsine; dünyayı isteyenlere de, âhireti isteyenlere de, Rabbinin
    ihsânından, ayırdetmeksizin veririz. Rabbinin ihsânı kısıtlanmış değildir.
    Baksana, Biz insanların kimini kiminden nasıl üstün kılmışızdır! Elbette ki
    âhiret, derece ve üstünlük farkları bakımından daha büyüktür.” 698
    “Her ümmet için bir fitne vardır, benim ümmetimin fitnesi de maldır.” 699
    “Sizin elde ettiğiniz dünya metâı, hayır değil; bir fitnedir. Evet, hayır, ancak
    hayır getirir. Lâkin bu dünya ziynetleri hayır değildir. Çünkü bunlar fitneye
    sebep olur. Onlarla siz âhiret hususuna yönelmekten meşgul olursunuz.
    Baharın yetiştirdiği nebatların bazısı, çok yiyen hayvanları ya patlatıp öldürür
    yahut ölüme yaklaştırır. Ancak ihtiyacına kadar yiyenlere zarar vermez.
    693 9/Tevbe, 85
    694 8/Enfâl, 28
    695 20/Tâhâ, 131
    696 26/Şuarâ, 88-89
    697 4/Nisâ, 77
    698 17/İsrâ, 18-21
    699 Tirmizî, Zühd 26, Hadis no: 2337
    • 252 •
    Ahmed Kalkan
    Dünya malı da öyledir, insanlar ona hoş görerek meylederler. Bazısı mala
    gark oldu denilecek şekilde çok mal edinir, bazısı fazlasına tamah etmeyerek
    azı ile yetinir. Mala gark olanlar, ekseriyetle onun sebebiyle ya helâk olur yahut
    helâke yaklaşırlar.” 700
    “Hayır, vallahi ey cemaat! Ben sizin için ancak Allah’ın size vereceği dünya
    ziynetlerinden korkuyorum.” 701
    “Sizi çokluk mahvetti. İnsanoğlu ‘malım, malım!’ der. Hâlbuki Âdemoğlunun
    yiyip tükettiği, giyip eskittiği ve sağlığında tasadduk edip gönderdiğinden
    başka kendisinin olan neyi var? (Gerisini ölümle terk eder ve insanlara
    bırakır. Malın içinde gerçekten senin malın olan şey, sadece yiyip tükettiğin;
    giyip eskittiğin; ya da sadaka verip ileriye gönderdiğindir.)”702
    “Hanginiz, vârisinin malını kendi malından daha çok sever?” Ashâb: ‘Ey
    Allah’ın Rasûlü, içimizde herkes, kendi malını vârisinin malından daha çok
    sever’ dediler. Bunun üzerine şöyle buyurdu: “Öyleyse şunu bilin: Kişinin
    gerçek malı, hayatında gönderdiğidir. Geriye bıraktığı da vârislerinin malıdır.”
    703
    “Bir sürüye salınan (dadanan) iki aç kurdun sürüye verdiği zarar, kişinin
    mal ve şeref hırsıyla dîne verdiği zarardan daha fazla değildir.” 704
    “Âdemoğlu için iki vâdi dolusu mal olsaydı, mutlaka bir üçüncüyü isterdi.
    Âdemoğlunun iç boşluğunu (karnını) ancak toprak doldurur (gözünü
    toprak doyurur). Allah tevbe edenleri affeder.” 705
    “Altına tapanlar mel’undur, gümüşe tapanlar mel’undur.” 706
    “İki haslet vardır ki, bunlar kimde bulunursa Allah onu şükredici ve sabrediciler
    arasına kaydeder: Dinî konularda kendinden üstün olana bakıp
    700 Müslim, Zekât 123, h. No: 1052; Buhârî, Zekât, Rikak; Nesâî, Zekât; S. Müslim Terc. ve Şerhi, A.
    Davudoğlu, c. 5, s. 473-474
    701 Müslim, hadis no: 1052; S. Müslim, Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu terc, 5/471
    702 Müslim, Zühd 3, 4; Hadis no: 2958; Nesâî, Vesâyâ 1; Tirmizî, Zühd 31, Tefsir Tekâsür, Hadis no: 3351;
    Ahmed bin Hanbel, 4/24, 26
    703 Buhârî, Rikak 12; Nesâî, Vesâyâ 1
    704 Tirmizî, Zühd 43, Hadis no: 2377
    705 Buhârî, Rikak 10; Müslim, Rikak 116, Hadis no: 1048; Tirmizî, Zühd 27, Hadis no: 2338
    706 Tirmizî, Zühd 42, Hadis no: 2376
    • 253 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    ona uymak. Dünyalıkta kendinden aşağı olana bakıp Allah’ın kendine vermiş
    olduğu üstünlüğüne hamdetmek. İşte böyle olan kimseyi Allah şükredici
    ve sabredici olarak yazar. Kim dinî konularda kendinden aşağı olana bakar,
    dünyalıkta da kendinden üstün olana bakar ve elde edemediğine üzülürse
    Allah onu şükredici ve sabredici olarak yazmaz.” 707
    “Bir kul, Allah rızâsı için mütevâzi olur, alçalırsa; Allah onu mutlaka yüceltir.
    Dünya dört kişi içindir: Bir kul vardır, Allah kendisine mal ve ilim vermiştir
    de kul, malı hususunda Allah’tan korkmakta, (mal ve ilmi kullanarak)
    sıla-i rahim yapmakta, (mal ve ilimde) Allah’ın hakkı olduğunu bilmektedir.
    İşte bu kimse en faziletli bir makamdadır.
    Bir kul vardır; Allah ona ilim vermiştir, mal vermemiştir, ama iyi niyetlidir
    ve ‘malım olsaydı onu falan kişi gibi (hayırda) harcardım’ der. İşte bu kimse,
    niyetindekini yapmış gibi sevaba nâil olur, ikisi de eşit şekilde ücrete konar.
    Bir kul vardır, Allah ona mal vermiştir, fakat ilim vermemiştir. Malını
    câhilâne harcar. Malı husûsunda Rabbinden korkmaz. (Cimriliği, câhilliği
    sebebiyle) malıyla sıla-i rahim yapmaz; malında Allah’ın da hakkı olduğunu
    hiç düşünmez. İşte bu kimse, mertebelerin en düşüğündedir.
    Bir kul vardır, Allah ona ne ilim ne de mal vermiştir, ama ‘Eğer malım
    olsaydı, onunla falan kimsenin yaptıklarını ben de (şerde) yapardım’ der. Bu
    da niyetiyle muâmele görür. Niyet ettiği kimsenin vebalini ayne elde eder.” 708
    “Âdemoğlu ihtiyarladıkça onda iki şey gençleşir: Mala karşı hırs ve hayata
    karşı hırs.” 709
    “Sizin için korktuğum şeylerden biri, dünyanın süs ve güzelliklerinin sizlere
    açılmasıdır... Şüphesiz ki bu mal hoştur, tatlıdır. Ondan fakire, yetime ve
    yolcuya veren bu malın müslüman sahibi en iyi (insan)dir. Bunu hak etmeden
    alan, yediği halde doymayan kimse gibidir. O mal, kıyâmet günü aleyhinde
    şâhitlik yapacaktır.” 710
    707 Tirmizî, Kıyâmet 59, Hadis no: 2514
    708 Tirmizî, Zühd 17, Hadis no: 2326; İbn Mâce, Zühd 21, Hadis no: 4228
    709 Buhârî, Rikak 5; Müslim, Zekât 115; Hadis no: 1047; Tirmizî, Zühd 28, Hadis no: 2340; İbn Mâce, Zühd
    27, Hadis no: 4234
    710 Buhârî, Zekât 47, Cum'a 28, Cihad 37, Rikak 7; Müslim, Zekât 123, Hadis no: 1052; Nesâî, Zekât 81
    • 254 •
    Ahmed Kalkan
    “Dünya tatlı ve hoştur. Allah sizi ona vâris kılacak ve nasıl hareket edeceğinize
    bakacaktır. Öyleyse dünyadan sakının...” 711
    “Dünya, mü’mine zindan, kâfire cennettir.” 712
    “Kimin arzusu âhiret olursa, Allah onun kalbine zenginliğinden koyar ve
    işlerini derli toplu kılar, artık dünya ona hakir gelmeye başlar. Kimin hedefi
    de dünya olursa, Allah iki gözünün arasına (dünyanın) fakirliğini koyar,
    işlerini de darmadağınık eder. Netice olarak, dünyadan da eline, kendisine
    takdir edilmiş olandan fazlası geçmez.” 713
    Allah Teâlâ şöyle buyurdu: ‘Ey Âdemoğlu! Kendini kulluğuma/ibâdetime
    ver, gönlünü zenginlikle doldurayım, fakirliğini kapayayım. Böyle yapmazsan
    ellerini meşgûliyetle doldururum, fakirliğini de kapamam.” 714
    “Evimde üç gece kalacak altınım olsun istemem. Ancak, üzerimdeki bir
    borç sebebiyle tek dinarı koruyabilir, geri kalanın da Allah’ın kullarına şöyle
    şöyle dağıtılmasını emrederdim.” (Elleriyle önüne, sağına, soluna dağıtma
    işareti yaptı.” 715
    Ebû Zerr (r.a.) anlatıyor: “Hz. Peygamber (s.a.s.) Kâbe’nin gölgesinde
    otururken yanına geldim. Beni görünce: “Kâbe’nin Rabbine kasem olsun,
    onlar zararda!” buyurdu. Ben: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, annem babam sana fedâ
    olsun, onlar kimlerdir?’ dedim. Buyurdu ki: “Onlar malca çok olanlardır.
    Ancak -eliyle ön, arka, sağ ve sol taraflarını göstererek- şöyle şöyle bol bol
    vermelerini emredenler müstesnâ” dedi ve hemen ilâve etti: “Böyleleri ne kadar
    az! Şunu bilin ki, devesi, sığırı, davarı olup da zekâtını vermeyen her
    insan kıyâmet günü, o malları, mümkün olan en iri ve en semiz şekilde karşısına
    çıkıp sırayla boynuzlarıyla toslayacak, ayaklarıyla çiğneyecek. Sonuncusu
    da bu muâmeleyi yapınca, birinci tekrar başlayacak. Bu hal, insanlar
    arasındaki hüküm bitinceye kadar devam edecektir.” 716
    711 Müslim, Zikir 99, Hadis no: 2742; Tirmizî, Fiten 26, Hadis no: 2192; İbn Mâce, Fiten 19, Hadis no: 4000
    712 Müslim, Zühd 1, Hadis no: 2956; Tirmizî, Zühd 16, Hadis no: 2325
    713 Tirmizî, Kıyâmet 31, Hadis no: 2467
    714 Tirmizî, Kıyâmet 31, Hadis no: 2467; İbn Mâce, Zühd 2, Hadis no: 4107
    715 Buhârî, Zekât 4, İstikrâz 3, Bed'u'l-Halk 6, İsti'zân 30, Rikak 13, 14; Müslim, Zekât 34, Hadis no: 992
    716 Müslim, Zekât 301, Hadis no: 590; Buhârî, Eymân 3, Zekât 43; Tirmizî, Zekât 1, Hadis no: 617; Nesâî,
    Zekât 2
    • 255 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    “Eğer dünya Allah’ın yanında sivrisineğin kanadı kadar değer taşısaydı,
    tek bir kâfire ondan bir yudum su içirmezdi.” 717
    “Kim dünyaya çok önem verirse, Allah onun işini dağıtır (zorlaştırır). İki
    gözünün arasına fakirliği (aç gözlülüğü) koyar. (Hâlbuki) dünyadan ona ulaşacak
    olan kendisi için yazılandan başkası olamaz. Kimin de niyeti âhiret(i
    kazanma) ise Allah onun işini toparlar (kolaylaştırır). Onun kalbine zenginliği
    koyar. Ona dünyadan da ihtiyaç duyduğu şey ulaşır.”718
    “Allah bir kulu sevdimi, onu dünyadan korur. Tıpkı sizden birinin (perhiz
    gerektiren hastalığa uğramış) hastasına suyu yasaklaması gibi.” 719
    “Ben kim, dünya kim! Dünya (hayatı) ile benim ilgim, bir ağacın altında
    gölgelenip sonra da bırakıp giden yolcunun durumu gibidir.” 720
    “Dünyada bir garib veya bir yolcu gibi ol!” Tirmizî’nin rivâyetinde, hadisin
    devamında şu ifâde vardır: “Kendini kabir ehlinden say.” 721
    “Birinize dünyalık olarak bir yolcunun azığı kadar yeterlidir.” 722
    “Müslüman olup da kendisine ancak yetecek kadar rızık verilen ve Allah’ın
    kendisine verdiği ile kanaat getirdiği kimse muhakkak felâh bulmuştur.”
    723
    “Zenginlik, mal çokluğundan ibâret değildir. (Hakiki) zenginlik, gönül
    zenginliğidir.”724
    “Uhud dağı kadar altınım olsa, üç günden fazla saklamazdım” 725
    717 İbn Mâce, Zühd 11, hadis no: 4110, 2/1377; Tirmizî, Zühd 13, hadis no: 2321, 4/560
    718 İbn Mâce, Zühd 1, hadis no: 4104, 2/1378; Tirmizî, Kıyâmet 31, hadis no: 2467
    719 Tirmizî, Tıbb 1, Hadis no: 2037
    720 İbn Mâce, Zühd 3, hadis no: 4109, 2/1386; Tirmizî, Zühd 44, hadis no: 2377, 4/588
    721 Buhârî, Rikak 2; Tirmizî, Zühd 25, hadis no: 2334
    722 Kütüb-i Sitte, 17/564
    723 Müslim, hadis no: 1054; S. Müslim Terc. ve şerhi, c. 5, s. 478
    724 Müslim
    725 Buhârî, Zekât 4; Müslim, Zekât 10
    • 256 •
    Ahmed Kalkan
    Evlât, yani çocuklar Allah’ın lutfu, fânî dünyanın süsü, âilenin çimentosu,
    ana ve babanın gözbebeğidir. 726 “Mal ve oğullar, dünya hayatının süsüdür...”
    727
    Dünyada ana-babası için en değerli nimet ve mutluluklardan olan hayırlı
    çocuklar, âhirette de ebeveynleriyle beraber olacaklardır: “Kendileri
    iman edip zürriyetleri de imanda kendilerine uyan kimselerin zürriyetlerini
    de kendilerine katmışızdır; kendi sevaplarından da hiçbir şey eksiltmemişizdir.
    Herkes kendi kazandığına bağlıdır.” 728
    Yüce Allah, âhirette sâlih mü’minleri cennete sokacağı gibi, kendileri
    gibi iman eden çocuklarını da kendileriyle beraber cennete sokacaktır.
    Böylece dünyada inanç ve gönül birliği içinde olanlar, âhirette de beraber
    olacaklardır. Şayet kendileri orada çocuklarından ayrı olsalar, yerleri ne kadar
    cennet olsa da yine ayrılık hasreti çekerler. Oysa orada üzüntü olmaz.
    Sefâ yerinde cefâ yoktur. Onun için Allah Teâlâ, orada mü’minleri yalnız bırakmaz,
    çocuklarını da yanlarına verir. Ancak bunun şartı, çocuklarının da
    kendileri gibi iman etmiş ve sâlih ameller işlemiş kimseler olmasıdır. Aksi
    takdirde sâlih ile fâcir, baba-oğul da olsa bir araya gelmiş olur ve rûhî bağ
    kalkar. Nitekim Nûh’un (a.s.) oğlu kendi âilesinden sayılmamıştır.729 İşte
    Tûr sûresindeki âyetin sonunda “Herkes kendi kazandığına bağlıdır.” Ifâdesi,
    âhiret ödülünün, babaların/ataların salâhıyla değil; herkesin kendi imanı
    ve güzel eylemleriyle kazanılacağına işâret etmektedir. Ra’d sûresinde de bu
    durum şöyle açıklanır: “Adn cennetlerine girerler. Babalarından, eşlerinden
    ve çocuklarından olan sâlih/iyi olanlar da kendileriyle beraber olur. Melekler
    de her kapıdan yanlarına varırlar.” 730 âyetinde de sâlih mü’minlerin sâlih
    olan baba, eş ve çocuklarının da kendileriyle beraber olacağını vurgulamaktadır.
    Bütün bunlarla birlikte; insana emânet olarak verilen mallar ve çocuklar
    da onlar için bir fitnedir, deneme ve sınama aracıdır. Mala ve çocuğa
    olan tutku ve aşırı ilgi, kişiyi Allah yolundan, O’na kulluk ve ibâdetten alıkoyabilir.
    İnsan mal ve dünyalıklar peşinde koşarken Rabbine karşı görev-
    726 3/Âl-i İmrân, 14; 42/Şûrâ, 49-50
    727 18/Kehf, 46
    728 52/Tûr, 21
    729 11/Hûd, 46
    730 13/Ra’d, 23
    • 257 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    lerini unutabilir. Hatta malla şımarabilir, kibirlenir ve haddi aşabilir. Malın
    helâlinden kazanılması ve yine helâl yollarda harcanması, mal üzerinde
    hakkı olanların haklarının verilmesi İslâm’ın getirdiği ölçülerdir. Bu açıdan
    mal insan için denemedir. Evlâtların fitne/sınav olması da buna benzer. Allah’ın
    çocuk nasip ettiği anne ve babalar için, çocuklarını fıtratlarına uygun
    olarak terbiye etmek, onları sâlih insan olarak yetiştirmek, en önemli görevlerdendir.
    Mala ve çocuklara karşı olan tutku, onları ve âileyi koruma ve kollama
    duygusu, insanı bazen adâletten uzaklaştırabilir, haddi aşıp haksızlık yapmaya
    sürükleyebilir. Böyle yapmak da ilâhî ölçülerden sapma sonucunu
    doğurur. Bu da insan için bir fitnedir. “Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız
    birer fitnedir (imtihandır). Allah’a gelince; büyük mükâfat O’nun
    yanındadır.” 731
    İnsanları, çoğu zaman Allah’ı anmaktan, O’nun yolunda cihad etmekten
    alıkoyan en önemli iki dünya meyvesi; birincisi servet, diğeri de sahip
    olunan evlâttır. Bu iki varlığı elden kaçırmama uğruna pek çok fedâkârlığa
    katlanır insan. Meşrû çizgide olduğu sürece buna zorunludur da. Fakat Allah’a
    ait sorumlulukların terkedilmesine sebep olursa elbette ebedî mükâfatı
    kaybetmiş olur. Allah için sevme ile Allah’a rağmen sevmenin açığa çıktığı,
    Allah rızâsı için sevme ve bunları emânet ve imtihan bilme ile, Allah’ı sever
    gibi sevme ve Allah’ın rızâsına onları tercih etme sınavı, en net biçimde bu
    iki şeyde ortaya çıkar.
    Mal ve evlât birer sınavdır; bunlar insanın bozulmasına, doğru yoldan
    şaşıp sapmasına neden olabilir. Kur’an’da mal ve evlât tutkusunun, yani
    hep çocuklarının geleceğini, bunun için mal çoğaltmayı düşünmenin, insanı
    doğru yoldan saptırabileceği; malı ve evlâdı olduğu halde doğruluktan
    ayrılmayan kimselerin ise ödüllendirileceği belirtiliyor.732 Mal ve evlât
    düşkünlüğü, kendisini doğru yoldan çıkarıp haksızlığa düşürüdüğü kimse,
    sınavı kaybeder, büyük ziyana uğrar. Günümüzde bu durumu nice ana-babada
    görüyoruz.
    731 8/Enfâl, 28; Ayrıca bk. 64/Teğâbûn, 14-15. Malların ve çocukların deneme sebebi olduğunu “belâ”
    kelimesiyle ifâde eden âyetler için bk. 3/Âl-i İmrân, 186; 5/Mâide, 48; 6/En’âm, 165
    732 8/Enfâl, 28
    • 258 •
    Ahmed Kalkan
    Adam, ibâdetlerine bile zaman ayıramayacak kadar geçim için çalışırken,
    nice haram kazanca dalarken çoğunlukla gösterdiği sebep “çocuklar
    için, onlar yüzünden”dir. “Ne yapalım, arkada evlâd u ıyâl var” denilir. Aslında
    bunlar sebepten ziyâde, şeytanın mâzeret gibi, hatta güzel fedâkârlık
    olarak gösterdiği bahanelerden ibârettir. Evlenmeden, çoluk-çocuk sahibi
    olmadan dâvâ adamı olan nice gençler, bir bakıyorsunuz kaybolmuş, evleri
    kendilerine mezar haline gelmiş. Ya da fakir veya orta halli iken dâvâ bilincine
    sahip fedâkârca gayretler içindeki nice müslüman, paralanınca paramparça
    paralanmış. Parayı sadece cebine değil, kalbine de koymuş, dâvâyı da
    bir kenara bırakmış, hatta nice haramlara dalmış. Mal, eş ve evlât imtihanları,
    insanın mayasındaki yapıyı ortaya çıkaran önemli testlerdir.
    Kur’an, insanları Allah’tan korkmaya, babanın çocuğu için, çocuğun da
    babası için fidye verip onu cezâdan kurtaramayacağı; hiç kimsenin, başkasına
    bir yarar sağlayamayacağı, başkasını ateş azâbından kurtaramayacağı
    âhiret gününden çekinmeye çağırır.733 Herkes, âhirette hak ettiği cezâyı çekeceği
    için, Kur’an mü’minleri bu geçici dünyaya aldanmamaları husûsunda
    uyarır: “Dünya hayatı sizi aldatmasın, o çok aldatıcı sizi aldatmasın!”734
    Bu “ğarûr -çok aldatan-”, ya insana çekici görünen dünyadır, yahut şeytandır.
    Müfessirlerin genel kanısı bunun şeytan olduğu yönündedir. Tabii şeytan
    da insanı dünya tutkusuna, mal ve evlât hırsına düşürerek, fakirlikten
    korkutup cimriliği sevdirerek aldatır.
    Allah, iman edenlere, dünya malının ve çocuklarının, kendilerini Allah’ı
    zikretmekten (hatırlayıp anmak ve kulluk yapmaktan) alıkoyup mahvetmemesine
    dikkat etmelerini emrediyor ve Allah’ı düşünmeyenlerin,
    ebedî ziyana uğrayacaklarını vurguluyor.735 Teğâbün sûresinde de mü’minlere,
    eşlerinden ve çocuklarından bazılarının, kendilerine düşman olduğu,
    onlardan sakınmaları, onlara karşı dikkatli davranmakla beraber hoşgörülü
    olmaları; onları bağışladıkları takdirde Allah’ın da kendilerini bağışlayacağı
    bildiriliyor.736 Bu âyetin devamında da, malların ve çocukların birer fitne/
    sınav olduğu, ödülün ise Allah katında bulunduğu vurgulanır.
    733 31/Lokman, 33, 3/Âl-i İmrân, 10
    734 31/Lokman, 33
    735 63/Münâfıkun, 9
    736 64/Teğâbün, 14-15
    • 259 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Burada737 dikkat edilecek husus; “min” cer harfinin, “bazı” anlamına
    geldiğidir. Yani âyette eşlerin ve çocukların hepsinin değil; bazılarının insana
    düşman olduğu bildirilmektedir. Gerçekten bilerek veya bilmeyerek kocasına
    veya karısına çok kötülük eden, onun üstüne dost tutan, hatta dostuyla
    birlik olup kocasını öldüren kadınlar veya karısını kesen, öldüren kocalar
    vardır. Burada hitap geneldir; kadını da erkeği de kapsar. Bütün iman
    edenlere hitap edilmektedir. Kasıt sadece erkekler değil; tüm mü’minlerdir.
    Bundan dolayı âyeti sadece erkekler açısından anlayıp öyle değerlendirmek
    yanlış olur. Kocasına çok kötü davranan kadınlar olduğu gibi; karısına
    çok kötülük yapan erkekler de vardır. Fakat aile reisi koca olduğu ve
    çocukların durumundan daha çok baba sorumlu olduğu için Arapça’nın
    tağlîb buralı gereği, erkeklere hitap kipi seçilmiş ise de bu hitap kadınları
    da kapsar. Aynen “Ey iman edenler! Namaza durmak istediğiniz zaman
    yüzlerinizi yıkayınız...” 738 âyeti ve benzeri erkek hitap kipiyle kullanıldığı
    halde kadınları da kapsayan hüküm, vaad ve vaîd âyetleri gibi. Bu bakımdan
    her iki cinsi ifâde etmesi için âyet metninde geçen “zevc” kelimesinin
    çoğulu “ezvâc” kelimesini, “eşler” olarak meallendirmek daha doğru
    olur kanaatindeyiz. Arapçadaki “zevc”in karşılığı olan “eş”, hem kadını,
    hem erkeği kapsar. Erkek kadının zevci (eşi), kadın da erkeğin zevci (eşi)
    dir. Çocuklardan da öylesi var ki, ana-babasının doğru yolundan ayrılır;
    onları üzer, mallarını yer, ihtiyarladıklarında onları kapı dışarı eder, kendi
    evlerinde huzuru yok edeceğini düşünerek huzurevlerine terk eder, ya da
    değişik zorluklar içinde bırakır. İşte bunlar, insana düşman olan çoluk çocuktur.
    Kişi kendisine dikkat etmeli, yolunda olmayan eş ve çocuklarının
    kötülüklerinden sakınmalıdır. İnsan, eşinin ve çocuklarının hareketlerine
    dikkat etmelidir, ama onlardan bütün bütün de uzaklaşmamalıdır. Onların
    hatalarını affetmelidir. Yoksa âilede dirlik ve düzenlik kalmaz. İşte bunun
    için âyetin sonunda “Eğer affeder, hoşgörür, bağışlarsanız, Allah da bağışlayan,
    merhamet edendir (affedenleri O da affeder).”739 buyurmaktadır. 740 Bu
    âyetlerde Cenâb-ı Hak, dikkat edin, mallarınız ve çocuklarınız sizi meftûn
    edip Allah yolundan saptırmasınlar demektedir. Bunlar sizin için birer imtihan
    sebebidir.
    737 64/Teğâbün, 14’de
    738 5/Mâide, 6
    739 64/Teğâbün, 14
    740 S. Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, 5/543-545
    • 260 •
    Ahmed Kalkan
    Onlarla ilişkilerinizi Allah’ın istediği şekilde mi ayarlıyorsunuz, başka
    ölçü(süzlük)lere göre mi? Denenmekte, sınanmakta olduğunuzu unutmayın.
    Mal ve çocuklarla ilişkilerinizi Allah’ın istediği şekilde ayarlayın da imtihanı
    kaybetmeyin. Sakın mal tutkunuz, çoluk-çocuk derdiniz sizi Allah’a
    kulluktan ayırmasın.
    Fitne; herhangi bir madeni içindeki katkı maddeleri, curufları ayrılsın
    diye potaya atmak ve eritmek, arıtmak demektir. Demek ki, bizler de çoluk-
    çocuk sahibi olmakla, malk-mülk sahibi olmakla bir potadan geçiriliyoruz.
    Bunlarla ilgili Allah’ın yasalarına, bunların hukukuna riâyet edip
    etmeyeceğimiz konusunda denenmekteyiz. “Madem ki bunlar bizim için
    bir imtihan konusudur, öyleyse bunlara hiç sahip olmayalım da imtihanda
    başarılı çıkalım” demeye, Allah’ın imtihanından kaçmaya da hakkımız
    yoktur. Bazı insanlar, “bu devirde dosdoğru çocuk yetiştirmek zor, hatta
    mümkün değil” diyerek çocuk imtihanından kaçıyorlar; bu doğru değildir.
    Bu hayatı eşle, çocukla, malla yaşamamız da bir Allah yasasıdır. Yani
    müslüman helâl bir şekilde rızık peşinde, evlâd u ıyâl peşinde olacak, ama
    âhireti unutmayacak, kırmızı çizgileri ihlâl etmeyecektir.
    64/Teğâbün sûresi, 14. âyette de eşlerimizin ve çoluk çocuklarımızın
    bize düşman olma ihtimali olduğu, bazılarının böyle olduğunu vurgular.
    Eğer mallarımız, eşlerimiz ve çocuklarımız bizi Allah’a kulluk yolundan
    alıkoyuyorlarsa, kulluğumuza engel olabilecek bir noktaya gelmişlerse, onlar
    yüzünden kulluğumuz engelleniyor ve cenneti kaybetmeye doğru gidiyorsak,
    işte o andan itibaren anlayoruz ki onlar bizim düşmanımız olmaya
    başlamışlardır. Eğer kadınsa kocası, kocaysa karısı, babaysa evlâdı, evlâtsa
    babası insanı Rabbine kulluktan, onu cennete gitmekten engelleyecek
    bir noktaya gelmişlerse kesinlikle bilelim ki onlar o kişinin düşmanıdırlar.
    Eğer insan, kendi kendini hayırdan şerre, kulluktan isyana, cennetten cehenneme
    doğru götürmeye başladıysa, hevâsına/keyfine tâbi oluyor, hatta
    hevâsını tanrılaştırmaya kalkıyorsa, insan kendi kendisinin düşmanı olmaya
    başlamış demektir. Kur’an buna insanın kendine zulmetmesi, kendine
    yazık etmesi der.
    Kimi insanlar ana-babalarıyla, kimileri çocuklarıyla, bazıları eşleriyle,
    bazıları da malın yokluğu veya çokluğuyla imtihan olmaktadır. Allah’a kulluk
    yolunda yürüyen mü’min bir kocaya, aksi istikamette yürüyen karısı ve
    çocukları veya Allah’a itaate yönelmiş mü’mine bir kadına, aksi istikamette
    • 261 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    yürüyen kocası ve çocukları büyük engeller ve problemler çıkarabilmekdir.
    Müslüman olduklarını iddia ettikleri halde bu toplumdaki bireylerin çoğu,
    Allah’a kulluğu birinci plana almış, dünya zevk ve sefâsını ikinci plana atmış
    bir erkeğe karşı hanımı ve çocukları, yakın akrabaları, büyük bir talihsizlik
    olarak bakarlar. Öyle ki kocalarını, babalarını cehenneme gönderme
    pahasına da olsa bu dünyada kendilerine refah ve zenginlik içinde bir dünya
    sunmasını beklerler.
    Nice adamlar, bu beklenti ve ısrarlı talepden dolayı Allah’ın hududunu
    çiğnemekte, eş veya çocuk fitnesinden dolayı haramlara bulaşmaktadır.
    Yine, Allah’a kulluğu birinci plana çıkarmış pek çok mü’mine hanımın,
    kocaları ve çocukları tarafından hayatları zindan edildiği görülmektedir.
    Allah için cihada çıkacak, infak edecek, dâvâ için koşturacak, tebliğ edecek
    nice adamın önünde en büyük engel, ilk gençliğinde babaları, sonra da hanım
    ve çocuklarıdır.
    Sadece imtihan olunan eşler ve çocuklar tarafından istikametten saptırılmamakla
    da iş bitmemektedir. Aynı zamanda kişiye emânet olarak
    verilmiş eş ve çocuklarına karşı tavırlarıyla da insan imtihan olmaktadır.
    Onlarla hukukunu Allah’ın istediği tarzda yapıp yapmadığı, onları Allah’ın
    çizgisine çekmeye çalışıp çalışmadığı, onları müslümanca eğitip kulluk
    programına çekmeye çalışıp çalışmadığıyla da insanlar sınanmaktadır.
    Varlığıyla yokluğuyla, azlığıyla çokluğuyla, bilelim ki mallarımız, mülklerimiz,
    oğullarımız, kızlarımız bir imtihandır. Rabbimiz bu verdikleriyle
    bizi sürekti denemektedir. Mallarımız, paralarımız konusunda, oğullarımız
    ve kızlarımız konusunda cennete gidebilmenin hesabını doğru yapmalıyız.
    Bunlarla ilişkilerimizi Allah’ın istediği şekle koyamazsak, biz mala değil,
    mal bize sahip olursa, sahip olduğumuz dünya nimetleri ve âilemiz bize
    Allah’ı, âhireti, Allah’ın hesabını unutturursa, Allah korusun bu imtihanı
    kaybettik demektir. Bize verilen nimetlerin esas sahibini unutup, Karun
    gibi, bunları sadece kendi yeteneklerimizle elde ettiğimizi düşünürsek,
    emânet bilincine, sorumluluk şuuruna sahip olmazsak, sahip olduklarımızı
    imtihan sebebi değil de gâye olarak görmeye başlarsak sınavı kaybettik demektir.
    Ama biz onlara karşı yapabileceğimiz tüm görevlerimizi yapar da
    buna rağmen onlar yola gelmezlerse, o zaman elbette bin onlardan sorumlu
    tutulacak değiliz.
    • 262 •
    Ahmed Kalkan
    Meselâ Nûh (a.s.) hanımı ve oğlu ile imtihana tâbi tutuldu. Bu büyük
    peygamber, hanımını ve oğlunu müslümanlaştırabilmek için çok uğraştı,
    tüm yapabileceklerini yaptı, ama hidâyet Allah’ın yanında olduğu ve bazı
    insanlar peygamber yakını olduğu halde bile irâdelerini kötüye yönelik kullandıkları
    için Rabbimiz onu hesaba çekmeyecektir.741
    İnsan, içinde bulunduğu durum itibarıyla pek çok yönden imtihan edilir.
    Bu denemeler, genelde insanın zayıf yönlerine yöneliktir. Çünkü düşkünlük,
    zâfiyet/zayıflık, irâdenin en çok zorlandığı husustur. İnsan, bazen
    bu zayıf yönlerinden mala olan düşkünlüğüyle, onu elinde tutmanın hırsı
    ile deneniyor. Bu deneme de iki yönlüdür. Bir yönü yokluk, sıkıntı ve zorluklardır.
    İnsanın sabrının ölçüldüğü bu hususlarda insanların başarılı olması
    ihtimali, ikinci yönü ile denenmesinden daha fazladır. Bu ikinci yönü,
    zenginlik, servet veya varlıktır. Bu nimetlere sahip olan insan, diğerine
    oranla daha zor durumda kalır. Meşakkat daha çoktur. Servetin ve varlığın
    insanda meydana getireceği rehâvet, insan direncini ve sabrını kemirebilir.
    Yoklukta yokluğa karşı göstereceği direnç ve sabrı, varlıkta varlığın gitme
    endişe ve telâşı içerisinde gösteremeyebilir. İnsan düşüncesinde mal hırsı
    ve evlât sevgisi şahsiyette aşınma meydana getirmişse, bu zaafı telâfi etmesi
    çok zor olur. Olayın zorluğundan dolayıdır ki, verdiği mücâdelenin karşılığında,
    âyetin devamında belirtildiği gibi “ecir” değil; özellikle altı çizilerek
    vaad edilmiş olarak “büyük ecir” vardır. İnsanlar, genellikle zorlukların bir
    sınav olduğunu, varlığın ise sadece lütuf olduğunu zannederler. Halbuki,
    varlık, sağlık, nimet bolluğu ile yapılan sınav, diğerinden çok daha zordur.
    Allah’ın (c.c.) insanlara verdiği hem iyilikler, hem de kötülükler birer
    deneme (fitne) aracıdır.742 İnsan nimetlere karşı şükürle; zorluk, darlık ve
    belâlara karşı sabırla denenir. Fakat insan çoğu zaman nankörlük yapar.
    Üstesinden gelemeyeceği bir sıkıntıyla karşılaşınca hemen Rabbine yalvarır.
    Geniş bir nimete, mala ve zenginliğe kavuşunca da kibirlenir, malını
    kendi bilgisi ve kurnazlığıyla elde ettiğini zanneder. Böyle bir tavra karşı
    Kur’an şu açıklamayı yapıyor: “...Hayır o bir fitnedir (imtihandır), fakat çokları
    bunu bilmiyorlar.” 743
    741 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an, 7/298-300
    742 21/Enbiyâ, 35
    743 39/Zümer, 49
    • 263 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Rabbimizin dünya nimetlerini ve dünyaya ait bütün göz kamaştırıcı
    güzellikleri insanların hizmetine sunması, bir deneme sebebidir. Ancak
    inanan kişi bu geçici güzelliklere ve zenginliklere aldanmamalı. Çünkü Allah’ın
    katındaki güzellikler, ya da iman edip sâlih amel işleyen kulları için
    hazırladıkları daha çok ve daha kalıcıdır.744 Dünya nimetlerinin fitne/deneme
    olarak nitelendirilmesi insan için eğitici bir hatırlatmadır. O, insanın
    iç kuvvetlerini geliştirir, dikkatini keskinleştirir, yaşadığı realitenin boyutlarını
    kavramasına yardımcı olmak üzere onu uyarır. Kur’an, varlığı âyetler
    (ibret ve işaretler) olarak değerlendirir ve nimetleri bile bu bağlamda fitne
    olarak nitelendirir.
    Fitne, gerçek olanı sahte olandan, iyi olanı kötü olandan, kirliyi temiz
    olandan ayırmak olduğuna göre, hayatın akışında olumlu ve olumsuz tarafıyla
    ortaya çıkabilir. Kur’an’ın işaret ettiği gibi insan bazen risk taşıyan,
    mal, mülk, evlât ve sağlık gibi nimetlerle, bazen de yokluk, hastalık, şeytan
    ve düşman saldırısı gibi şeylerle denemeye uğratılır. Bu bakımdan çekilen
    zorluk, mal, zulüm, kadın, çocuk, saptırma, azap, silâhlı çatışma, kalbe gelen
    vesvese gibi şeylerin hepsi de fitnedir. Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Onlardan
    bazı zümrelere, kendilerini denemek (fitneye uğratmak) için verdiğimiz
    dünya hayatının süsüne gözlerini dikme. Rabbinin rızkı daha hayırlı ve
    daha süreklidir.” 745
    Malın Fitneye Dönüşmesi; Dünyevîleşme
    “Sahip olma” duygusunun tutkuya dönüşmesine “hırs” denir. İnsanoğlunun
    temel zaaflarından biri olan bu duygu terbiye edilmediği zaman, insanın
    gözünü, gönlünü ve zihnini bürüyerek onu esir eder. Onun, aşkınla
    olan, öteyle olan bağlarını birer birer koparır. Para, mal, makam, şöhret
    gibi her tür dünyalık onun duygu ve düşünce, basar ve basiretini dünyaya
    bağlayarak boynunda tasmaya, bileğinde kelepçeye, ayağında prangaya
    dönüşür. O, artık “dünyevîleşmiş” bir tiptir. Dünyevîleşmiş tip, hiçbir dünyalığa
    sahip olamaz. Çünkü tüm dünyalıklar ona çoktan sahip olmuştur.
    Eşyanın emrine verildiği insan, eşyanın emrine girmiştir. Dünyanın efendisi
    olan insan, dünyanın kulu haline gelmiştir. Bu ise, insanın insanlığına
    karşı yapılabilecek en büyük hakarettir. İnsanın eşyaya kul olması, kula kul
    744 20/Tâhâ, 131
    745 20/Tâhâ, 131
    • 264 •
    Ahmed Kalkan
    olmasından daha vahim bir sapmadır. İşte bu noktada “İslâm” insanı kendi
    zaaflarından korumak için devreye girmektedir. Din’in gâyesi, insanın
    “insanlığı”nı muhâfazadır. İnsanın insanlığı ise, biyolojik varlığından çok
    rûhî varlığıyla kaimdir. Dolayısıyla din, insanın geçici yanından çok; kalıcı
    boyutunu öne çıkarır. Söz konusu boyut, metafizik anlamda, insanın hem
    mâzisi, hem ebedî istikbalidir. İlâhî öğretide beden, bu muhteşem mâziyi
    muhteşem bir istikbale taşıyan bir binektir. Bedenle ilgili olan her şey ise
    “dünya” olarak adlandırılır. Din’in amacı, dünyanın, insanla ebedî istikbali
    arasındaki bağları koparmasına engel olmak, eğer bu bağlar kopmuşsa
    onları yeniden bağlamaktır. Din, dünya ile âhiret arasındaki atılan köprüleri
    yeniden imar eder. Peygamberler ise, insana ebedî istikbalini hatırlatan
    uyarıcılardır.
    Dünyevîleşme hastalığı, İsrâiloğullarını yahûdileştiren unsurlardan biriydi.
    Kur’an’ın haber verdiğine göre, onların dünyevîleşme sevdası, onları
    sadece “yoksulluğa” mahkûm etmedi; “alçaklığa” da mahkûm etti. İsrâiloğullarının,
    taklit ettikleri putperest kavmin totemi olan ineği altın ve gümüşten
    yapmaları, aslında onların altına ve gümüşe tapmaları anlamına
    geliyordu. Aynı zamanda bu heykel, çağının şartlarında bir teknoloji hârikasıydı.
    Sâmirî, onu Mısırlılardan alınan mücevherlerle yapmıştı.
    İsrâiloğullarının bu tavrı, günümüz insanının tavrına ne kadar da benziyor.
    Yukarıda adı geçen iki unsur, bugün de kendisine tapınılan çağdaş totemlerin
    başında geliyor: 1- Para, 2- Teknoloji. İnsanların para ve teknoloji
    karşısındaki tavırlarını iyi gözlemleyen biri, bu tavrın içerisinde yer alan
    “tapınma” unsurlarını keşfetmekte gecikmeyecektir.
    Dünyevîleşen İsrâiloğulları, bu zaaflarında öylesine ileri gittiler ki, Allah’a
    bile hile yapmaya kalktılar. Kendilerinin istedikleri ibâdet için tahsis
    edilen Cumartesi yasağını çiğnediler. Hesapta uyanıklık yaparak Cuma
    akşamından ağlarını denize atıyorlar, Cumartesi akşamı toplayarak güya
    yasağa uymuş oluyorlardı. Tabii Allah da onların hilelerini boşa çıkarmıştı.
    Onların bu tavrı, tarihte ve günümüzde “kitabına uydurularak” yapılanları
    hatırlatıyor. Onlara da yanlış olarak “hile-i şer’iyye” denilen “hile-i şerriyye”
    yi âlimleri öğretmiş, şeriatın emirlerine bir kılıf uydurmak isteyenlere
    sözde bir çıkış yolu göstermişlerdi. Bu suçun cezası, maymunlaşmaydı.
    • 265 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    “Aşağılık maymunlar olun!”746 emriyle gerçekleşen ilâhî cezada çok ilginç
    bir nükte de vardı. Bu nükteyi iyi anlayabilmemiz için Afrika’lı maymun
    avcılarının Avrupalılara satmak için maymunları canlı avlama yöntemlerini
    bilmemiz gerekiyor: Afrikalı avcılar, maymunlar ormanına dalarak
    onların görebileceği bir yere bir testi gömüyorlar. Bu testiye bir miktar
    fındık koyarak, başlıyorlar çıkarıp yemeğe. Daha sonra, orayı terk edip
    gizleniyorlar. Onları fındık yerken gören maymunlar aynen taklit ederek
    çömlekteki fındıkları yemeye geliyorlar. Lâkin çömleğin ağzı öyle hesaplı
    yapılmıştır ki, maymun elini boş olarak sokabilmekte, lâkin dolu olarak
    çıkaramamaktadır. Avcılar, maymunlar tam elini çömleğe daldırıp fındığı
    avuçladıklarında ortaya çıkıp maymunlara doğru koşmakta, fakat maymunlar
    avuçlarındaki fındıktan vazgeçemedikleri için kaçamamakta ve
    dolayısıyla fındık hatırına yakalanmaktadırlar. İşte, tarih boyunca hayatını
    dünyevîleştiren kişi ve toplumlar, avuçlarındaki dünyayı elde etmek için
    âhiretlerini fedâ etmekten çekinmemektedirler. Fındık uğruna özgürlük,
    geçici zevkler uğruna âhiret. İkincisi birincisinden daha vahim bir aptallık.
    Dünyevîleşmiş kimsenin prototipi Karun’dur. Kur’an, benî İsrâil içinde
    yaşayan bu kimseyi, her devirde görülebilecek karakter olması açısından
    dikkatlerimize sunar.
    Dünyadaki acıların ve zevklerin altında imtihana çekilme esprisi yatmaktadır.
    O halde böyle durumlarda alınması gereken ilaç sabırdır. Çünkü
    bu zevkler ve acılar geçicidir. Geçici olması da sabrı kolaylaştırıyor. Sabretmediğimizde
    ne olur? Geçici zevklere sabretmeyip dalarsak, âhiretteki
    ebedî ve hakiki zevklerden mahrum kalırız. Şu hayatın geçici elemlerine
    sabretmezsek, bu defa hem ebedî, hem de daha ağır âhiret azabına mâruz
    kalırız ve âhirette bize şöyle denilir: “İnkâr edenler, ateşe sunuldukları gün,
    onlara: ‘Dünyadaki hayatınızda sizin için güzel olan her şeyi harcadınız, onların
    zevkini sürdünüz; ama bugün, yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızın
    ve yoldan çıkmanızın karşılığında alçaltıcı bir azab göreceksiniz’
    denir.” 747
    746 2/Bakara, 65
    747 46/Ahkaf, 20
    • 266 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an’a baktığımız zaman âdeta tüm azgınlık, isyan ve başkaldırıların
    sebeplerinin tek sebebe bağlandığını görürüz. O da âhireti hesaba
    katmadan ve âhiretten korkmadan yaşamak. “Hayır, doğrusu onlar âhiretten
    korkmuyorlar.” 748 Kur’an, terbiye etmeye çalıştığı insanda ilk etapta âhiret
    endişesi oluşturmaya çalışır. Bu endişe belli bir boyuta ulaştığı zaman
    insanların hayatlarında inkılâbların gerçekleştiğine şahit oluruz. Mesela;
    içki Medine döneminde ve yaklaşık Uhud Savaşı yıllarına kadar yasaklanmamıştır.
    Fakat o tarihlerde içkiyi kesin olarak yasaklayan âyet inince evdeki
    şarap küplerinin kırılarak içkili hayata son verildiğini görürüz. Peki,
    bu neden kaynaklanıyor? Tabii ki âhiret ve Allah korkusundan. O insanlar
    o güne kadar öyle eğitilmiş ki, yaptıkları işin âhirette kendilerine çok pahalıya
    mal olacağı söylendiği anda hemen o işten vazgeçiyorlar.
    Âhirete imanı, âhiret endişelerini, cennet ve cehennem mefhumlarını
    ortadan kaldırdığınızda insanları gerçek anlamda motive edemezsiniz.
    Yani iyi şeyleri kendiliklerinden yaptırıp, kötülüklerden de kendiliklerinden
    vazgeçiremezsiniz. Âhirete iman; en büyük ve gerçek anlamda tek otokontrol
    mekanizmasıdır. Âhiret ve Allah korkusu olmadan insanları neye
    göre ahlaklı ve dürüst olmaya sevk edeceksiniz? Eğer bir insan, yaptığı bir
    kötülüğün cezasını görmeyeceğini bilse, niye o kötülükten vazgeçsin veya
    yapacağı bir iyiliğin karşılığında mükâfat yoksa niçin o iyiliği yapsın? Denilebilir
    ki; insanlık için. Ben ölür ölmez bu insanlar çok kısa bir süre içinde
    beni unutacaklar. Unutmasalar bile, öldükten sonra bana ne faydaları dokunabilecek
    ki?
    Ama düşünün ki “bir varlık” var ve “bir gün” var. O varlık, o günde yaptığınız
    tüm iyiliklerin karşılıklarını kat kat fazlasıyla verecek ve yaptığınız
    kötülüklerin de cezasını verecek. O varlık ki, hiçbir iyiliği unutmaz, adâletli,
    kimseye zerre kadar zulmetmez, hiçbir şeye ihtiyacı yok. Her şeyin yaratıcısı
    ve sahibi, çok merhametli, çok affedici. İnsan, böyle bir varlığa iman
    edip sadece O’nun rızasını kazanmak idealiyle yaşadığı zaman artık siz bu
    insanları “Allah’ın rızâsını kazanma” amacıyla iyi şeylere kolayca yönlendirebilir
    ve kötü şeylerden de kolayca sakındırabilirsiniz. Aksi takdirde bütün
    çabalarınız sonuçsuz kalır. Âhiret korkusu olmadan insanlar, fırsat bulduklarında
    kötülük yapabilecekleri için kimsenin kimseye güveni olmaz.
    748 74/Müddessir, 53
    • 267 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Dünya ve içindekilerin gelip geçici olduğunu, bir sınama ve imtihan
    aracı olduğunu bilen ve böyle inanan İslâm insanı, bu bilgisini ve bu imanını,
    kuru ve şematik, içi boş ve vicdanî inanç kofluğundan çıkartıp, olması
    gereken yere, âlemlerin rabbi olanın, dünya ve âhiretin sahibi olanın istediği
    yere, hayatın tam ortasına oturtmak zorundadır.
    Her gün ve her gece, namaz sonlarında, işimizin arasında özellikle
    ölümü, dirilişi, kıyameti, mahşeri, cenneti, cehennemi, günahlarımızı,
    Allah’ın nimetlerine teşekkürdeki kusurlarımızı derin derin düşünelim.
    Bunu kendimize görev edinelim. Bu dünyadaki rahatımızdan fedakârlık
    yapalım. Hem burada tam bir rahat etme, hem de orada rahat etme gibi
    imkânsız ve gülünç olan sevdadan vazgeçelim. Kabirlere, hele gece karanlığında
    gidip, oralarda ölümle kol kola yaşayacağımız günleri düşünelim.
    Ölüm ve şehadet râbıtası yapalım. Allah’ın dinini yaşayamıyor, müslümanca
    hayat süremiyorsak müslümanca ölmenin de zor olduğunun bilincine
    varalım.
    Mezarlarda ve hayalinde düşünerek canlandırdığın kabir hayatında düşün
    ki, bir-iki metrelik çukur, içinde birkaç kemik parçası ve mezar taşında
    da senin adın, evet senin adın, benim adım yazılı. Artık Rabbinle karşı
    karşıyasın. Büyük kıyâmetin kopmasını bekliyordun veya beklemiyordun.
    Ama öldün, yani senin kıyâmetin koptu. İşte bu kıyâmete hazırlandın mı?
    Yaptın mı yapacaklarını? Sakındın mı yapmaman gerekenlerden? Hazır
    mısın ölüme? Borçların-harçların, ümitlerin, beklentilerin, yatırımların...
    neresi için? Ölüm... Ne zaman? Evet, ey insan! Tohumun toprağın
    üstüne yeni bir hayatla çıktığı gibi bir gün kabrinden çıkartılacağını, Rabbinin
    huzuruna gidip yaptıklarının ve yapmadıklarının hesabını vereceğini
    düşün ve hayatını ona göre düzenle: Çünkü ölüm bir yok oluş değil; diriliştir.
    Ölüm uzakta değil; çok yakınımızdadır.
    Dünyevî belâların çoğu, uhrevî cezaların tümü, dünya-âhiret dengesini
    kuramamak, dünyayı âhiret için yaşayamamak ve dünya hayatını gâye edinmekten
    kaynaklanır. Ancak gerçek iman ve sâlih amel, insanı dünya hayatının
    aldatmasından koruyabilir. Âhireti tercih eden, dünyayı kaybetmez.
    Çünkü insana verilen hilâfet görevi, yeryüzünü imar edip nimetlerinden
    yararlanmayı gerektirir. Sadece dünya hayatını isteyenler, haram, zulüm ve
    sömürü düzenleriyle insanlığı doğru yoldan çıkarttıkları gibi, müslümanları
    da dünyaya uydurmak isterler. Hâlbuki âhiretten kopuk bir dünya oyun
    • 268 •
    Ahmed Kalkan
    ve eğlenceden ibârettir. Bir müslüman içinse dünya, İslâm’ı yaşamak, İslâm’ı
    hâkim kılma mücadelesi vermek (cihad), Allah yolunda hizmet ve meşrû
    şekilde çalışmak (ibâdet) içindir.
    Midelerin açlığı önemli olsa da, gönüllerin gıdasızlığı çok daha mühimdir.
    Esas tehlike, âhiret azâbıdır. Dünyadaki sıkıntıların bir kısmı, zaten
    imtihan gereğidir. “Andolsun ki sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan
    ve ürünlerden biraz azalma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. Sen sabırlı
    davrananları müjdele.” 749 Esas kriz, iman ve ahlâk krizidir. Bunun da günümüz
    müslümanları açısından temel sebebi, âhiretten fazla dünyaya önem
    vermek, dünya-âhiret dengesini bozmak, yani dünyevîleşmektir.
    Allah, merhametini göstererek ikaz etmekte, dünyanın aldatıcılığını
    hatırlatmaktadır: “Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Babanın
    evlâdı, evlâdın da babası nâmına bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin
    ki, Allah’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan,
    Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” 750
    Dün, en sevdiğimiz gıdaları yemiş, eğlenmiş, günümüzü zevkle geçirmiş
    olsaydık, bugüne kalan hiçbir şey olmayacaktı, gafletle geçirilen, dolayısıyla
    kaybedilen zamandan başka. Hele o zevk ve eğlenmelerde ölçüye
    dikkat etmediysek, bugüne ve yarına kalacak olan sadece günah yükü
    olacaktı. Yok, dünü zorluk ve sıkıntılarla geçirmiş isek de bugün için pek
    bir şey değişmeyecek, hatta bu gün daha az sıkıntı içinde isek, dünle karşılaştırdığımızda
    bu, mutluluk sebebi olacaktı. Ve eğer o sıkıntılar Allah
    için idiyse ve sabrettiysek, bugüne ve yarınlara taşınacak kalan şey, sevaplar
    olacaktı. Hayat, dünler, bugünler ve yarınlardan ibâret olduğuna göre;
    dün geçmiştir, yok hükmündedir. Yarın yaşayacağımız meçhuldür, bugünü
    değerlendirmek ve âhirete azık hazırlamak en akıllı yol olsa gerek. Hayat
    oyun ve eğelenceden ibâret. Hayat oyunu bitmek üzere, göz perdelerimizin
    kapanmasına kim bilir, belki fazla bir vakit kalmadı. Zevkler, sanal; hayat
    ise bir oyun, masal, rüya. Bir varmış bir yokmuş.
    İnsanın dünyevî olarak zarûrî ihtiyacı, beslenme/gıda, giyinme/tesettür
    ve ev/barınmadan ibâret olduğu ve bu gereksinmelerini israfa ve lükse
    kaçmadan helâl yoldan temin etmesi, kalan birikimlerini infak etmesi
    749 2/Bakara, 155
    750 31/Lokman, 33
    • 269 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    gerektiği halde, tüketim toplumunun bir ferdi olarak insan, günümüzde
    ihtiyaç labirentinde yolunu şaşırmaktadır. Alınır, tüketilir, tekrar alınır,
    alınır... Ömür biter, alınacaklar ve ihtiyaçlar(!) bitmez. Kimi savunmacı ve
    uzlaşmacı insanlar öyle derler: “Batılıların sadece tekniği alınmalı, ahlâk
    ve kültürü alınmamalıdır.” Düşünülmez ki, teknik ve teknolojik aygıtlar,
    dünya görüşü ve yaşama biçimiyle birlikte gelir.
    Zaten bunlar, belirli bir kültürün ürünüdür ve o arkaplandan koparılamaz.
    Sözgelimi, “buzdolabı”, kültürüyle birlikte gelmiştir. Eskiden, artan
    yemekler, ertesi güne saklanamayacağından bir komşuya ve özellikle fakirlere
    verilirdi. İnsanlar, evlerine gıda depola(ya)mazlardı. Buzdolabı, “verme”
    yi unutturan “egoist” kültürüyle, kullananlara sadece kendini düşündüren
    yaşama biçimiyle geldi. Çamaşır makinesi alınca ister istemez deterjan,
    yumuşatıcı, kireç sökücü gibi yan ürünlere de abone olacaksınız. Çamaşır
    için fakir komşuyu yardıma çağırıp onun da bu bahaneyle geçimine katkıda
    bulunma gibi düşünceler, makine alır almaz, artık aklınızın ucundan
    bile geçmeyecek. Örnekleri çoğaltabiliriz. TV, radyo, kasetçalar, bilgisayar,
    kendileriyle birlikte hangi kültür, oyun, anlayış ve ahlâkı da kaçınılmaz olarak
    getiriyor, düşünmek yetecektir.
    İnsanımız artık aklıyla değil; bin bir çeşit göz alıcı illüzyonlarla tahrik
    edilen “doymak bilmeyen gözleriyle” düşünüyor, daha doğrusu düşündüğünü
    zannediyor. Çarşılar, pazarlar, marketler, vitrinler de insanın bu midesi
    olmayan gözlerine nasıl hitap ediyor? Başkalarına (kendinden maddî
    yönden öndekilere) bakıyor bu gözüyle düşünen insan ve mukayese ediyor:
    “Onda var, bende niye yok?” ve daha çok harcamak için daha çok çalışması,
    çalışması, çalışması gerektiğini görüyor. Sonra bakıyor ki, çalışarak kazanılan
    para “ihtiyaç” maskesini takmış “gereksiz” veya “olmasa da olur”lara
    yetmiyor, çalışmadan para kazanmanın yollarını arıyor. Herkes bir başkasını
    kandıracak yollar aramaya başlıyor. Kumarın bin bir çeşidi, sahtekârlığın
    hiç akla gelmeyecek şekli, insanları en yakınlarına bile itimat edemeyen,
    yardım edemeyen, borç veremeyen duruma getiriyor. “Haram” mı, “ayıp”
    mı? O da ne demek? Güldürmeyin insanı! Hangi devirde, hangi kültürde
    yaşıyoruz?
    Tüketim hastalığının mikrobu, moda, âdet, “ele güne karşı”, “iyi ama,
    herkeste var” ambalajlarıyla öyle çabuk bulaşıyor ki, kimini cebinden, kimini
    yüreğinden yaralıyor, hatta öldürüyor. Kendi değerini, eşyasının ve
    • 270 •
    Ahmed Kalkan
    elbisesinin değeriyle ölçen insanlar, eşyasını ve giysisini teşhir ediyor; sözgelimi
    oturma odalarına, en dikkat çeken karşı duvara konulan vitrin, belki
    hayat boyu hiç kullanılmayan ve sadece göze hitap eden mutfak eşyalarının
    fuarı rolünü üstleniyor. Arabada motor olmasa da önemli değil; kaporta
    fiyakalı olsun yeter; insan, dış görünüşe, vitrine, makyaja değer vermeden
    çağdaş olabilir mi, ne dersiniz? Anadolu evlerinin çoğunda yer sofrasında
    yemek yenildiği halde, odanın biri veya büyükse salonun yarısı, süs ve
    gösteriş olsun diye yemek odası olarak düzenlenmiştir. Koltuklar da, evdeki
    hayatı daha rahat kılmak için değil; zorlaştırmak içindir. O halılar ve
    koltuklara şu kadar para verilmiştir, çoluk çocuk rahatça oturup keyfini
    çıkaramaz; annenin gözü oradadır, ya kirletirlerse...
    En fakirimizin evindeki eşyalara verilen parayla, bir sahâbi belki hayat
    boyu, hem de huzur ve şükür dolu şekilde yaşardı. Herkeste benzeri şeyler
    olduğundan, modanın temel felsefesi olan farklı ve özel görünme tutkusunun
    sanallığını, eşyaya daha çok sahip olmada başkalarına ulaşılmaz fark
    atma imkânsızlığının ıstırabını yaşıyor. Kullan at; al, yine al; yarışın sonu
    gelmiyor, ihtiyaçlar(!) tükenmiyor; âhirete yatırım yapamadan insan ölüp
    gidiyor.
    Sadece moda için dökülen parayla neler yapılmaz? Hangi müslüman
    hanımın evindeki gardrobda boş yer vardır, buna rağmen alma isteği azalıyor
    mu dersiniz? Çeyizler, düğün ve evlilik için gerekli gereksiz masraflar...
    Kimileri için olmazsa olmaz ihtiyaç olan sigaraya yatırılan para, meselâ kitaba
    yatırılsa, vücudu zehirlemektense kafayı ve gönlü güçlendirse bu para,
    neler olur dersiniz? Eşya, para kötü bir şeydir demiyoruz. Eşyanın, maddenin,
    paranın insanı yöneten efendi olmasına, bunların insan için değil;
    insanın bunlar için yaşıyor, bunlar için çalışıyor olmasına sözümüz. Onlar
    hâkim, insan mahkûm ve hizmetçi. Oyuncak, insanla oynuyor. Mal, insanı,
    insanî değerleri yutuyor. Dünyevîleşme çarkı, insanımızı değirmen gibi
    öğütüyor. Düşünmeyi, okumayı, ibâdeti... engelleyen tv. başta olmak üzere
    medya ve reklâmlar... Taksitleri, ay sonunu düşünen insan, dünyada varoluş
    gâyesini düşünemiyor.
    Her konu paraya çıkıyor; söz, ufak bir tur attıktan sonra para durağında
    düğümleniyor; gönül plağı parada parazit yapıp takılı kalıyor. Lüks
    hayat, daha rahat yaşam, dipsiz bir kuyu, bir girdap, tatminsizlik cehennemi,
    bitmeyen, ama insanı bitiren sonsuz yarış. Yiyen ama doymayan insan,
    • 271 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    kendine/nefsine/hevâsına kul/köle. Para para diye paralanan insan, şükrü
    unutmuş, sabrı lügatinden silmiş, şikâyetin ise binbir çeşidini tekrarlamakta.
    “Alma tutkusu”, “verme zevki”ni katletmiş. Hırs ve tamahın sonu yok.
    “Âdemoğlunun iki vâdi dolusu altını (malı) olsa, üçüncüsünü ister”751 kutlu
    sözü ibret levhası olmaktan çıkmış. Ashâb birbirleriyle hayırda yarışıyordu;
    şimdiki insan ise fâni eşyada yarışıyor. Akıl, midelerin hizmetçisi; gönül,
    vicdan ve fıtratın sesi çıkmıyor; demek ki duyguların esiri olarak hapis hayatı
    yaşıyor bunlar.
    Dünkü lezzet veya acı, bugün yok hükmünde. Akıllı, bazı istek ve zevklerini
    ertelemesini bilen, az önemli ile çok önemliyi ayırt edebilen insandır.
    İnsan, en çok 60-70 yaşında hükmü infaz edilecek müebbet hapisteki bir
    idam mahkûmu gibi gününü bekliyor. Ölüm olmasa, belki bazı zevklerin
    kıymeti olabilir; ama ölüm var, ruh ve ego ise sonsuzluk ve yarınlarda
    mutluluk istiyor. Bir çelişki doğuyor. Temel çatışma denilen bu durumdan
    kurtulmak için insan, sonunu, yani ölümü hatırlamak istemeyip unutmaya
    çalışmak için eğlenceye, içki ve uyuşturucuya, futbol-müzik-tv. seyretmek
    gibi avutucuya yöneliyor; bu temel çatışmadan ölümü yok sayarak kurtulmaya
    çalışıyor. İslâm insanı ise, bilir ki, ölüm yokluk değil; daha güzel, daha
    hayırlı ve ebedî bir âleme açılan kapıdır. Dolayısıyla böyle bir çatışma, gerçek
    müslüman için sözkonusu değildir.
    “Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim
    mi? Allah’a ve Rasûlü’ne iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah
    yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu
    takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere,
    Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş
    budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım ve yakın bir fetih.
    Mü’minleri (bunlarla) müjdele.”752 İki yol var: Biri dünyevîleşme, dünyayı
    âhirete tercih; ikincisi ise dünyayı ebedî hayatın kapısı yapmak. Bugün yol
    ayrımındayız: Ya nefsimiz veya Rabbimiz. Ya geçici menfaat veya dâvâ. Ya
    fâni olan, ya bâki olan. Tercih bize kalmış. Tercihini Allah’tan yana yapanlara
    selâm olsun!
    751 Buhârî, Rikak 10; Müslim, Rikak 116, Hadis no: 1048; Tirmizî, Zühd 27, Hadis no: 2338
    752 61/Saff, 10-13
    • 272 •
    Ahmed Kalkan
    “Ona âyetlerimiz okunduğu zaman o, ‘öncekilerin masalları’ (esâtîru’l-
    evvelîn) der.” (68/Kalem, 15)
    “Esâtîru’l-evvelîn”: Öncekilerin masalları demektir. “Esâtîr”, “setara” kelimesinden
    türemiş çoğul bir kelime olup, tekili, “ustûr, ustûre veya estîr,
    estıra”dır. Bâtıl olan, aslı olmayan uydurma hikâyeler ve “evvelîn” kelimesi
    ile birlikte, “İslâm öncesi toplumların yazdıkları hikâyeler, masallar” mânâsına
    gelir.
    Bu terkip, Kur’an-ı Kerîm’de dokuz yerde geçmektedir.753 Bu âyetlerin
    hemen hemen hepsinde bu terkip Kur’an’ın İlâhî bir vahiy olmadığını iddia
    ederek, onun bir Allah kelâmı olduğuna inanmayan müşriklerin Hz. Peygamber’e
    söyledikleri sözler olarak nakledilmektedir. Meselâ bunlardan bir
    âyet şöyledir: “İçlerinden kimileri de vardır ki, seni Kur’ân okurken dinler.
    Fakat biz onların kalplerine onu zevkiyle anlamalarına engel (olmak için)
    kat kat örtü (kabuklar) gerdik; kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Artık onlar
    her belgeyi (mûcizeyi) görseler de yine inanmazlar. Hatta sana geldiklerinde
    seninle tartışıp çekişirler ve kâfirler de, ‘Bu, esâtîru’l-evvelînden (eskilerin
    masallarından) başka bir şey değildir’ derler.”754 Böylece hakka boyun eğmeyen
    kâfirlerin, “sözlerin en doğrusu olan Allah kelâmını bir tür hurâfe yığını,
    yalanların en kötüsü olarak vasıflandırdıklarını”755 Yüce Allah Kur’an’da
    bize anlatmakta ve onların bu davranışlarının sebebini açıklamaktadır.
    Gerçi Kur’an-ı Kerîm’de, geçmiş peygamberlere ve milletlere dair bazı
    hikâye ve kıssalar mevcuttur. Fakat bunlar ustûre, aslı olmayan yanlış ve
    batıl şeyler değil, hakikat olan yaşanmış veya gerçek hayattan alınmış ibret
    sahnelerinden ibarettir. Bu tür ibret dolu hâdiselerin Kur’an’da yer alması,
    müslümanların o toplumların başına gelenlerden ibret alıp tarihi bir daha
    tekerrür ettirmemeleri ve aynı hatalara düşmemek için üzerinde düşünmeleri
    içindir. Zaten Kur’an ne kronolojik bir tarih kitabı, ne de mev’ıza kitabıdır.
    Bundan dolayı “Kur’an’da yer alan kıssaların asıl gayesi ahlâkî ve terbiyevî
    olmasıdır. Bunlar Kur’an’ın kendine has uslûbu ile anlatılmışlardır.756
    753 6/En’âm, 25; 8/Enfâl, 31; 16/Nahl, 24; 23/Mü’minûn, 83; 25/Furkan, 5; 27/Neml, 68; 46/Ahkaf, 17; 68/
    Kalem, 15; 83/Mutaffifîn, 13
    754 6/En'âm, 25
    755 Zemahşerî, el-Keşşâf, Beyrut, II/12
    756 İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, T. Diyanet Vakfı Yay. Ankara, 1979, s. 172
    • 273 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Esas itibarıyla “esâtîr”in, Yunanca, “isturya” kelimesiyle ilişkisi olduğu
    açıktır. Avrupalılar da buna “histoir” demişlerdir. Biz bugün bu kelimeye
    karşılık olarak ‘tarih’ sözcüğünü kullanmaktayız. Bunun için, “esâtîr” kelimesi
    Arapça’dır, fakat “usture”nin Arapça olup olmadığı araştırma konusudur
    diyenler vardır. Dolayısıyle bu dillerdeki sözkonusu kelimelerin,
    aynı değilse bile, ortak bir köke sahip oldukları söylenmiştir. Araplarda
    esasen ‘’mestûrâtu’l evvelin” demek olan, “esâtîru’l evvelin”, Türklerin “masal”,
    Yunanlıların “misus”, Avrupalıların “mit” dedikleri, eski kahramanlık
    hikâyeleri, tarih öncesi efsaneleri, destanları olarak mülâhaza edilmiş ve
    uydurma, hurâfeler manasında kullanılmıştır. Bu yönüyle gerçek tarihten
    ayrılır. Fakat tarih de belli bir zamana kadar mestûrâta dayanmak durumundadır.
    Çünkü ilk tarihî bilgiler, önce dillerde dolaşan sözlü kaynaklara
    dayanılarak tespit edilmeye çalışılmaktadır. Daha sonra bu bilgiler satırlara
    geçmeye başlamıştır.
    Bazı düşünürler bu durumu göz önüne alarak, birçok milletlerin ilk
    efsâne ve destanlarını; insanların düşünce tarzlarını, inançlarını anlamak
    için delil ve ilmin ilk çıkışı sayarak, tarih, felsefe ve dinlerin bunlardan çıkmış
    olduğunu kabul ederler. Tarih felsefesinde, dinler tarihinde mitolojiye
    önemli bir esas nazarıyla bakarlar. Bazıları da buradan hareketle bütün dinlere
    “esâtîru’l-evvelîn” veya hurâfat nazariyle bakarak, bu konuda mücâdele
    ederler. Bu görüşleri de kalplerinin hurâfelerle dolu olmasından ve bu engeller
    içinde hakkı anlamak kabiliyetini yitirmiş bulunduklarından doğar.
    İşte Kur’ân’ın haber verdiği ve Kur’ân’a “esâtîr” gözüyle bakan kâfirler
    de, bunlardan veya bunların pirlerindendir. Onlar bunu söylemekle şunu
    kastetmiş oluyorlar: “Kur’an İlâhî vahiy veya Allah kelâmı değildir; Muhammed
    bunu eski kitaplardan alıp alıp yazdırıyor. Üstelik bunda hurafelerden
    başka hiçbir hakikat da yoktur” Bu görüşleri gösteriyor ki, Hak
    kelâm ile esâtîri birbirinden ayıramayacak kadar temyiz kabiliyetine sahip
    değillerdir.757 Fakat yüce Allah Kur’an’daki birçok aklı delillerle ve îcâzıyla
    bu tür görüşte olanları susturmuş ve Kur’an’ın hak/gerçek, İlâhî kaynaklı
    olduğunu açıkça ispatlamıştır.758
    757 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, İstanbul, 1979, III. 1904 1907, sadeleştirerek ve özetle.
    758 Talat Sakallı, Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Yay., c. 2, s. 114-115
    • 274 •
    Ahmed Kalkan
    “Yakında burnuna (hurtûm) damga vuracağız.” (68/Kalem, 10-16)
    Bir insanın Yüce Allah’ın kendisine bahşettiği mal ve evlât nimetlerine
    karşılık, Allah’ın âyetlerini ve peygamberini alaya alması ne çirkin bir
    davranıştır. Bu bile tek başına biraz önce anlatılan çirkin sıfatlara denk bir
    tutumdur.
    Bu yüzden karşı konulmaz, caydırıcı güce sahip Ulu Allah’tan bir tehdit
    geliyor. Burada Yüce Allah onun ruhundaki büyüklük kompleksinin,
    mal ve evlâtla övünmenin kaynaklandığı noktaya temas ediyor. Nitekim
    bundan önce de onun toplum içindeki yeri ve soyu ile övünmesine kaynaklık
    eden sıfatına değinmişti. Ve bu adam Yüce Allah’ın şu kesin vaîdine
    muhâtap oluyor: “Biz yakında O’nun burnuna damga vuracağız.”
    Âyetin orijinalinde geçen “Hortum” kelimesinin anlamlarından biri
    kara domuzunun burnunun bir tarafıdır. Herhalde bununla Velid’in burnu
    kastedilmiştir. Arap dilinde burun büyüklüğü onurluluğu sembolize eder.
    Bu yüzden büyüklenen için “burnu havada”, gururu kırılan, alçalan için de
    “burnu yerde” denir. Birisi gururlanarak kızdığı zaman “burnu şişti burnu
    kızardı” derler. Arapların izzetinefsi (onur ve saygınlığı) “Enfetu” -Burunolarak
    tanımlamaları da bu yüzdendir. Onun burnunun damgalanması ile
    tehdit edilmesi iki tür aşağılanmayı, horlanmayı ifade eder. Birincisi, bir
    köle gibi damgalanması; ikincisi burnunun domuz burnu olarak nitelendirilmesi.
    Hiç kuşkusuz bu âyetler Velid bin Muğîre’nin üzerinde büyük etki bırakmışlardır.
    Çünkü Velid saygın insanların -asılsız da olsa- bir şairin hicvinden
    her zaman sakındığı bir millete mensuptu. Ya gerçekten göklerin
    ve yerin yaratıcısı tarafından damgalanmayı, hem de boşuna söylenmeyen
    böyle bir ifadeyle karşı karşıya kalmayı nasıl karşılamıştır. Bu sözler varlık
    âleminin her tarafında yankılanmış, sonra da varlığın özüne yerleşerek tescil
    edilmiştir. Hem de sonsuza dek...
    İşte İslâm’ın düşmanı, yüce ahlâka sahip saygın peygamberin düşmanı
    olan bu adam, böylesine kesin bir hakareti hak etmekteydi.
    Ey güzel ahlâk yolcusu; “Yemin edip duran aşağılıklar, herkesi kınayanlar,
    söz getirip götürenler, hayra engel olanlar, saldırganlar ve günahkârlara,
    • 275 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    kaba soysuz ve alçaklara itaat etme.” Direnişi ve takvâyı kuşananlar ahlâkını
    Allah’ın terazisine koyma kararlılığı ve cesaretinde olanlardır. Bundan imtina
    edenlerin, küçük övgüler karşılığında cenneti bırakanların vay haline!
    Dine sımsıkı sarılan bir kişilik sağlam ve eksiksiz düşünce pratiğine, sarsılmaz,
    kavi bir iradeye, dengeli ve işlerlik kazanmış kimlik ve yapılanmaya,
    bu kimlik ve yapıyı sürekli kılacak, diriliş ateşini harlayacak vasat bir heyecana
    ve özgüvene sahip olmalıdır.
    - 17-33. Âyetler -
    ¦ ا مُصِْبحِ ي نَ Ñ أَصَْابَ ا جْ لَنَّةِ إِذْ أَقْسَمُوا ليَصِْمُنَّ َ  هُْ كََا بلَوْنَ  بلَوْنَ  إِنَّ
    فَتَنَادَوا Ô ونَ فَأَصْبَحَتْ كَلصَِّي ِ ƒئِ ُ  ا طَاِئفٌ مِنْ رَبِّكَ وَهُْ نَ Ñ وَلاَ يسْتَثْنُونَ فَطَافَ عَلَيْ َ
    فَانطَلَقُوا وَهُْ يتَخَافَتُونَ أَنْ لاَ ¦ صَارِمِ ي نَ  أَنْ اغْدُوا عَلَ حَرِْثكُْ إِنْ كُنتُ ْ ¦ مُصِْبحِ ي نَ
    ¦ ا اْليَوْمَ عَلَيْكُْ مِسْكِ ي نٌ Ñ يَدْخُلَنَّ َ
    نُ مَْرُومُونَ قَالَ ã لضَاُّلونَ بلَْ نَ ْ  فَلََّا رَأَوْهَا قَاُلوا إِنَّ ¬ وَغَدَوْا عَلَ حَرْدٍ قَادِرِي نَ أَوْسَطُهُمْ أََلْ أَقُلْ لكُْ لوْلاَ تسَبِّحُون
    ¦ كُنَّا ظَاِلِ ي نَ  قَاُلوا سُبْحَانَ رَبِّنَا إِنَّ
    ¦ كُنَّا طَاغِ ي نَ  وَيْلَنَا إِنَّ  مْ عَلَ بعْضٍ يتَلَوَمُونَ قَاُلوا يَ æ فَأَقْبَلَ بعْ ضُ ُ
    إِلَ رَبِّنَا رَاغِبُونَ  ا إِنَّ Ñ ا مِنْ َ  عَسَ رَبُّنَا أَنْ يبْدَِلنَا خَيْ ً
    لوْ كَُنوا يعْلَُونَ  خِرَةِ أَكْبَ ُ
    أََ كَذَِلكَ اْلعَذَابُ وََلعَذَابُ ال
     إِنَّ : Gerçek şu ki Biz هُْ بلَوْنَ : bunları da sınadık كََا : gibi  بلَوْنَ : sınadık
    (sınadığımız) أَصَْابَ ا جْ لَنَّةِ : bahçe sahiplerini إِذْ : hani أقَسَْمُوا : yemin
    etmişlerdi اÑ ليَصِْمُنَّ َ :onu mutlaka devşireceklerine dair ¦ مُصِْبحِ ي نَ : sabah
    vakti وَلاَ يسَْتَثْنُونَ : hiç kayıt koymuyorlardı فَطَافَ : (fakat,) kuşatıverdi اÑ : عَلَيْ َ
    onu طَاِئفٌ : kuşatan مِنْ رَبِّكَ : Rabbin tarafından وَهُْ : onlar ونَ ƒئ ُِ  : نَ
    • 276 •
    Ahmed Kalkan
    uyurlarken فَأَصْبَحَتْ : (sonunda) oldu Ô كَلصَِّي ِ : devşirilmiş gibi : فتََنَادَوا
    (nihayet) birbirlerine seslendiler ¦ مُصِْبحِ ي نَ : sabahleyin أَنْ اغْدُوا : erken
    gidin عَلَ حَرِْثكُْ : tarlanıza  إِنْ كُنتُ ْ : eğer siz ¦ صَارِمِ ي نَ : devşirecekseniz
    فَانطَلَقُوا : derken, gittiler وَهُْ يتَخَافَتُونَ : fısıldaşarak اÑ أَنْ لاَ يدْخُلَنَّ َ : sakın oraya
    girip de اْليَوْمَ : bugün عَلَيْكُْ : karşımıza çıkmasın ¦ مِسْكِ ي نٌ : hiçbir yoksul
    وَغَدَوْا : erkenden çıktılar ¬ عَلَ حَرْدٍ قَادِرِي نَ : güçleri yetebilirmiş gibi فَلََّا رَأَوْهَا
    : fakat onu görünce قاَلوُا : dediler  إِنَّ : kesinlikle Biz لضََالوُّنَ : şaşırmışız : بلْ
    hayır نُãنَ ْ : Biz مَْرُومُونَ : tamamen mahrumuz قَالَ : dedi ki : أَوْسَطُهُمْ
    mûtedil olanları أََلْ أَقُلْ : ben dememiş miydim لكُْ : size : لوَْلاَ تسَُبِّحُونَ
    tesbih etmeniz gerekmez miydi قاَلوُا : dediler ki سُبْحَانَ : Seni tesbih ederiz
    رَبِّنَا : Rabbimiz  إِنَّ : gerçekten bizler ¦ كُنَّا ظَاِلِ ي نَ : zâlimlermişiz : فَأَقْبَلَ
    ardından başladılar مْ عَلَ بعْضٍ æ بعْ ضُ ُ :َ birbirlerini يَتَلَوَمُونَ : kınamaya :قاَلوُا
    dediler ki وَيْلَنَا يَ : yazıklar olsun bize  إِنَّ : gerçekten biz ¦ : كُنَّا طَاغِ ي نَ
    azgınmışız عَسَ : belki رَبُّنَا : Rabbimiz أَنْ يبْدَِلنَا :öncekilerin ا خَيْ ً : daha
    hayırlısını اÑ مِنْ َ : ondan  إِنَّ : şüphesiz biz إِلَ رَبِّنَا : yalnızca Rabbimize رَاغِبُونَ
    : rağbet eden kimseleriz كَذَِلكَ : işte böyledir اْلعَذَابُ : azâb خِرَةِ
    أََ : وََلعَذَابُ ال
    âhiret azâbı ise  أَكْبَ ُ : muhakkak çok daha büyüktür لوْ كَُنوا يعْلَُونَ :َ keşke
    bilselerdi
    17- “Biz, vakti ile “bahçe sahiplerini” sınadığımız gibi, onları da sınadık.
    Hani onlar (bahçe sahipleri) sabah olurken kimse görmeden o bahçenin
    ürünlerini toplayacaklarına yemin etmişlerdi.
    18- Onlar istisna da etmiyorlardı.
    19- Ancak onlar uyurken Rabbin katından gönderilen bir salgın o bahçeyi
    sarıvermişti de.
    20- Bahçe simsiyah olmuştu.
    21- Sabahleyin birbirlerine seslendiler.
    • 277 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    22- ‘Haydi ürünleri toplayacaksanız erkenden ekininize gidin’ diye.
    23- Derken yürüdüler ve şöyle fısıldaşıyorlardı:
    24- ‘Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip yanımıza sokulmasın.’
    25- Ürünleri toplayacaklarından emin olarak erkenden gittiler.
    26- Fakat bahçeyi görünce ‘Herhalde biz yolu şaşırdık’ dediler.
    27- ‘Hayır doğrusu biz mahrum bırakıldık.’
    28- Mûtedil olanları, “Ben size demedim mi? Allah’ı noksan sıfatlardan
    tenzih etmeniz gerekmez miydi?” dedi.
    29- ‘Rabbimizi tesbih ederiz, doğrusu biz kendi kendimize zulüm etmişiz’
    dediler.
    30- Ardından, kabahati birbirlerine yüklemeye başladılar.
    31- Nihâyet şöyle dediler: ‘Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz.’
    32- ‘Belki Rabbimiz bize bundan daha iyisini verir; doğrusu artık, Rabbimizden
    dilemekteyiz.’
    33- İşte azab böyledir. Âhiret azâbı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi.”
    (68/Kalem, 17-33)
    Bahçe Sahiplerinin Sınanması Gibi Sınav
    Mal ve evlâda, Allah’ın âyetlerini yalanlayanların şımarmasına neden
    olan dünya nimetlerine işaret edilmesi münasebetiyle Yüce Allah burada
    örnek olarak onlara bir kıssa sunuyor. Öyle anlaşılıyor ki bu kıssa onlar tarafından
    biliniyordu, aralarında yaygın olarak anlatılıyordu. Yüce Allah bu
    kıssa aracılığı ile onlara nimetle şımarmanın, iyiliğe engel olmanın, başkalarının
    haklarına tecavüz etmenin akıbetini hatırlatıyor. Bu arada kendilerine
    bahşedilen mal ve evlât nimetlerinin aslında onlar açısından bir sınav
    aracı olduğunu vurguluyor. Tıpkı bu kıssanın kahramanlarının sınanması
    • 278 •
    Ahmed Kalkan
    gibi. Ayrıca bu sınavın devamı da var. Onlar bununla da bırakılacak değildirler:
    Bu kıssa, dilden dile dolaşan, herkesçe bilinen bir kıssa olsa gerek.
    Fakat sûrenin akışı kıssada geçen olayların perde arkasındaki Allah’ın faaliyetini
    ve gücünü ön plana çıkarıyor. Onun bazı kullarını sınayıp bu sınavın
    sonucuna göre karşılık vermesini gündeme getiriyor. İşte bu kıssa ile ilgili
    olarak bundan önce bilinmeyen, ancak şimdi gözler önüne serilen yeni unsur
    budur.
    Kıssanın kahramanlarının ifadelerinden, sergilenen davranışlardan
    bir grup basit düşünen ilkel insanlarla karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz.
    Bunlar düşünme biçimleriyle, üzerinde kafa yordukları meseleleri ile,
    tutum ve davranışları ile basit, ilkel köylü insanlara benziyorlar. Belki de
    insanlar arasından seçilen bu düzeyde bir örnek kıssaya muhatap olan insanlara
    oldukça yakın bir durumu somutlaştırıyordu. Bunlar da hak içerikli
    mesaja karşı direniyor, inat ediyorlardı. Fakat ruhsal yapıları fazla kompleks
    değildi. Tersine biraz fazla basit ve ilkel düşünüyorlardı.
    Kıssa, ifade tarzı bakımından, Kuran’ın kıssaları sunmada başvurduğu
    sunuş yöntemlerinden birinin somut örneğidir. Kıssada gerçekleşmesi şiddetle
    beklenen sürprizler son derece belirgindir. Ayrıca Yüce Allah’ın planı
    ve sağlam tuzağı karşısında çaresiz zavallı insanların tuzakları ile de alay
    ediliyor. Öte yandan kıssa çok canlı bir ifade tarzı ile sunuluyor. Öyle ki,
    okuyucu sanki olaylar gözlerinin önünde akıp gidiyormuş gibi canlı olarak
    seyrediyor. Şu halde kıssayı sûrenin akışı içindeki durumuyla görmeye çalışalım.
    Şu anda biz bahçe sahipleri ile karşı karşıyayız -Âyetin orijinalinde geçen
    “cennet” dünyadaki bahçedir, âhiretteki cennetle ilgisi yoktur-. Ve işte
    bahçe sahipleri bahçeleri hakkında geceden bir şeyler tasarlıyorlar. Rivâyetlere
    göre önceki iyi niyetli salih sahibi döneminde yoksullar bahçenin
    meyvelerinden pay alıyorlardı. Fakat bu iyi niyetli sâlih insandan sonra
    bahçeye varis olanlar şimdi bahçenin tüm ürünlerine el koymak, yoksulları
    paylarından yoksun bırakmak istiyorlar. Şu halde olaylar nasıl gelişiyor
    seyredelim:
    “Biz, vakti ile ‘bahçe sahiplerini’ sınadığımız gibi bunları da sınadık.
    Hani onlar sabah olurken kimse görmeden onun mahsullerini toplayacaklarına
    yemin etmişlerdi. Onlar istisna etmiyorlardı.”
    • 279 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Bahçenin meyvelerini sabah erkenden devşirme ve yoksullara da bir
    şey bırakmama önerisi etrafında görüş birliğine varmışlardı. Bunun üzerine
    yemin etmiş, niyetlerini açıkça ortaya koymuşlardı. Kararlaştırdıkları
    bu kötülüğü nasıl gerçekleştireceklerini geceden tasarlamışlardı. Şu halde
    onları gafletleri ile veya gece boyunca tasarladıkları tuzakları ile baş başa
    bırakalım da, onların görmediği gecenin koyu karanlığında neler olup bittiğini
    seyredelim.
    Çünkü Yüce Allah her zaman uyanıktır, onlar gibi uyumaz. Allah, onların
    tasarladıklarından farklı şeyler tasarlıyor. Hiç kuşkusuz bu, onların
    nimetten dolayı şımarmak, iyiliğe engel olmak yoksulun belirlenmiş payına
    el koymak gibi geceden tasarladıklarını planın karşılığıdır... Öte tarafta ise,
    gizliden gizliye onlara bir sürpriz hazırlanıyor. İnsanlar derin uykudayken
    gece karanlığında hayaletlerinkine benzer latif, görünmez hareketler cereyan
    ediyor:
    “Ancak onlar uyurken Rabbinin katından gönderilen bir salgın o bahçeyi
    sarıvermişti de, bahçe simsiyah olmuştu.”
    Şimdi bir süre için bahçeyi ve bahçeye musallat olan salgını bir kenara
    bırakalım da gece boyunca bahçeleri ile ilgili planlar tasarlayanların ne
    yaptığını görelim.
    Evet, onlar gece kararlaştırdıkları gibi sabah erkenden uyanmışlar. Verdikleri
    kararı uygulamak için birbirlerine sesleniyorlar.
    “Sabahleyin birbirlerine seslendiler. Haydi ürünleri toplayacaksınız erkenden
    ekininize gidin’ diye.”
    Geceden verdikleri kararı birbirlerine hatırlatıyor, birbirlerine tavsiyede
    bulunuyor, bu kararı uygulamaya birbirlerini teşvik ediyorlar.
    Sonra sûrenin akışı onları alaya alma hususunda bir adım daha atıyor
    ve onları yürürken gizli gizli konuşurken, planlarını iyice sağlamlaştırırken,
    bütün ürünlere el koymaya, yoksullara paylarından yoksun bırakmaya
    ilişkin kararlarını iyice pekiştirirken tasvir ediyor.
    “Derken yürüdüler ve şöyle fısıldaşıyorlardı: Sakın bu gün hiçbir yoksul
    bahçeye girip yanınıza sokulmasın.”
    • 280 •
    Ahmed Kalkan
    Sanki şu anda Kuran’ı dinleyen veya okuyan bizler, bahçe sahiplerinin
    bilmediği, bahçenin başına gelen felaketi biliyor gibiyiz. Evet, gecenin koyu
    karanlığında bahçeye uzanan, tüm meyvelerini yok eden gizli ve latif ele
    şahit olmuştuk. Bahçenin bu gizli ve korkutucu salgından sonra tüm meyvelerin
    devşir ilmiş gibi simsiyah kesildiğini görmüştük. Öyleyse nefeslerimizi
    tutalım da gece boyunca planlar kuran bu adamlar ne yapacaklar onu
    görelim.
    Sûrenin akışı hala geceleyin gizli planlar kuran bu adamlarla alay etmeyi
    sürdürüyor:
    “Ürünleri toplayacaklarından emin olarak erkenden gittiler.”
    Evet, onlar, yoksulların payını engelleyebilirler, onları yoksun bırakabilirler.
    En azından kendilerini yoksun bırakabilirler.
    İşte şimdi bir sürprizle karşılaşıyorlar. Şu halde bu alaycı ifadelerin akışını
    seyredelim. Burada onların şaşkına döndüklerini, afallayıp kaldıklarını
    görüyoruz:
    “Fakat bahçeyi görünce ‘Herhalde biz yolu şaşırdık’ dediler.”
    Burası bizim meyve yüklü bahçemiz olamaz. Mutlaka yolumuzu şaşırmışız.
    Fakat dönüşü iyice kontrol ediyorlar ve;
    “Hayır, doğrusu biz mahrum bırakıldık.” diyorlar.
    İşin aslına ilişkin doğru haber de bundan ibarettir.
    Şimdi de başkalarına tuzak kurmanın, gizli planlar tasarlamanın, eldeki
    nimetlerden dolayı şımarıp yoksulların payına el koymanın elem verici
    akıbetini tadıyorlarken, aralarında en ılımlı, en akıllı ve en iyi olanı öne
    atılıyor. Öyle anlaşılıyor ki, bu adam ötekilerden farklı bir görüşe sahipmiş.
    Fakat, diğerleri karşı çıkıp kendisi yalnız kalınca onlara uymuş ve gördüğü
    gerçeği ısrarla savunamamıştı. Bu yüzden o da diğerleri gibi nimetlerden
    yoksun bırakılmak sûretiyle cezalandırılmıştı. Fakat bu adam, burada daha
    önce kendilerine yönelttiği öğütleri, direktifleri hatırlatıyor:
    • 281 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    “Ortancaları ‘Ben size demedim mi? Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih etmemiz
    gerekmez miydi?’ dedi.”
    Şimdi, iş işten geçtikten sonra öğüt vereni dinliyorlar: “Rabbimizi noksan
    sıfatlardan tenzih ederiz, doğrusu biz kendi kendimize zulmetmişiz, dediler.”
    Tıpkı kötü sonuç karşısında sorumluluktan koşan, diğerlerini suçlamaya
    kalkışan her ortak gibi, onlar da suçu birbirlerine yüklüyorlar: “Ardından
    kabahati birbirlerine yüklemeye başladılar.”
    Sonra, hep birlikte bu kötü akıbet karşısında birbirlerini kınamayı bırakıyor
    ve belki Yüce Allah kendilerini bağışlar ve şımarmanın, yoksulun
    hakkını gasb etmenin, bu amaçla hile yapıp gizli planlar tasarlamanın kurbanı
    olan bahçelerini geri verir diye topluca suçlarını itiraf ediyorlar:
    “Nihâyet şöyle dediler: ‘Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz.
    Belki Rabbimiz bize bundan daha iyisini verir: doğrusu artık, Rabbimizden
    dilemeliyiz.”
    Sûrenin akışı sahnenin perdesini indirmeden önce şu değerlendirmeyi
    işitiyoruz: “İşte azap böyledir. Âhiret azâbı ise elbette daha büyüktür. Keşke
    bilselerdi.” İşte nimetle sınanmak böyledir. Şu halde Mekke müşrikleri “Vakti
    ile `bahçe sahiplerini’ sınadığımız gibi onları da sınadığımızı” bilsinler.
    Sınavın perde arkasındadır hedefi görsünler. Ayrıca dünyadaki sınavdan ve
    azaptan daha büyük ve daha korkunç olanından sakınsınlar.
    “Âhiret azâbı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi!”
    Böylece Kureyşlilere içinde yaşadıkları ortamdan alınma pratik bir deneyim,
    aralarında yaygın olarak anlatılan bir kıssa örnek olarak sunuluyor.
    Böylece Yüce Allah’ın geçmiş müşriklere ilişkin yasası ile şimdiki toplumlara
    ilişkin yasası birbirine bağlanıyor ve pratik hayatlarına en yakın olan
    bir üslupla kalplerine dokunuluyor. Aynı zamanda müminlere, müşriklerin
    -Kureyş kabilesinin ileri gelenlerinin- sahip bulundukları geniş imkanların,
    servetin ve nimetin Allah tarafından kendilerine bir sınav aracı olarak
    verildiği hatırlatılıyor. Bu sınavın sonuçlarının, akıbetlerinin olduğu anlatılıyor.
    Yine insanların yoklukla sınandığı gibi nimetle sınanmalarının da bir
    • 282 •
    Ahmed Kalkan
    yasa olduğu belirtiliyor. Ellerindeki nimetlerden dolayı şımaran, iyiliğe engel
    olan sahip bulundukları mal-mülkle övünenlere gelince işte bu kıssa da
    onların akıbetleri anlatılıyor: “Âhiret azâbı ise elbette daha büyüktür. Keşke
    bilselerdi.” Allah’tan korkan, onun azabından sakınanlara gelince, onlar için
    Rableri katında nimet cennetleri vardır.759
    Bu âyetlerdeki kıssada bir bahçe olayı örnek gösterilerek Allah’ın verdiği
    nimetlere şükretmeyen Mekke müşrikleri uyarılmaktadır. Rivayete
    göre geçmişte
    dindar bir adamın her türlü meyve, ekin ve hurma ağaçları
    bulunan bir bahçesi
    vardı. Hasat zamanı geldiğinde fakirleri çağırır, bahçenin
    ürünlerinden onlara ikramda bulunurdu. Adam ölünce oğulları, aile
    fertlerinin çokluğunu ileri sürerek yoksulların payını kesmeye ve bahçenin
    ürününü sabahleyin erkenden gizlice toplamaya karar vermişler, ancak
    gece gelen bir âfet, ürünü mahvetmişti.760 Yüce Allah, Kur’an’da birçok
    yerde, verdiği nimete şükredenlere daha fazla nimet vereceğini, nankörlük
    edenleri de cezalandıracağını haber vermiştir.761 Nitekim Hz. Peygamber’i
    yalancılıkla itham edip getirdiği mesajı reddeden Mekke müşrikleri de Peygamber
    aralarından ayrıldıktan sonra eski refahlarını, özellikle ticarî imkânlarını
    giderek kaybetmişler, sonunda müslümanlar karşısında varlıkları
    son bulmuştur.
    Müfessirlerin çoğunluğu 18. âyeti, “Bahçe sahipleri ‘Allah izin verirse’
    demeden
    ertesi gün yapacakları iş hakkında karar verdiler” şeklinde açıklamışlardır
    ‘(“Allah izin verirse” gibi) bir kayıt koymaksızın’ dîye çevirdiğimiz
    bölüm hakkında
    “yoksulların payını ayırmaksızın” şeklinde de bir yorum
    vardır.762 Gelecekte bir işi yapmaya niyet ederken “İnşaallah” diyerek işi
    Allah’ın irâdesine
    bağlamak gerekiyordu. Nitekim bu konuda Yüce Allah,
    Peygamber Efendimiz’i şöyle uyarmıştır: “’Allah izin verirse’ demeden hiçbir
    şey için ‘şu işi yarın yapacağım’ deme!” 763; “Hiç kimse yarın ne elde edeceğini
    bilemez.” 764 Zira bir şeyin meydana gelmesi için sadece insanın irâde ve gücü
    yeterli değildir, Allah’ın da onu dilemesi gerekir.
    759 78/Kalem, 34
    760 Fahreddin Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, 30/87
    761 Meselâ bk. 4/Nisâ, 147; 14/İbrâhim, 7; 31/Lokman, 12
    762 Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, 5/312
    763 18/Kehf, 23-24
    764 31/Lokman, 34
    • 283 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    28. âyette geçen “Rabbi tesbih edip şânını yüceltmek”ten maksat da 18.
    âyette bildirilen “Allah izin verirse” gibi bir istisnadır, yani işi Allah’ın iznine
    bağlamaları yahut fakirler hakkındaki niyetleri ve takındıkları tavırdan
    dolayı Allah’tan af dilemeleridir.
    765 28-32. âyetlerden anlaşıldığına göre bu
    kişiler içlerinden
    aklı başında birinin haklı uyarılarını dikkate almamışlar,
    fakat bahçelerinin mahvolduğunu görünce onun haklı olduğunu anlamışlar,
    nasihatine kulak vermişler
    ve yaptıklarına pişman olup tevbe etmişler;
    ancak iş işten geçmiş, bahçeleri yanmıştı.766
    “Gerçek şu ki Biz... bunları da sınadık” buyruğunda kastedilen Mekkelilerdir.
    Sınama (ibtilâ); denemek demektir. Yani; Biz azgınlaşsınlar diye değil,
    şükretsinler diye onlara mal verdik, fakat onlar azgınlaşıp Muhammed’e
    (s.a.s.) düşmanlık edince, Biz de onlar tarafından haberi bilinen o bahçe
    sahiplerini
    sınadığımız gibi; Mekkelileri açlık ve kıtlık ile sınadık. Bu bahçe
    Yemen
    topraklarında onlara yakın, San’a’ya birkaç fersah -iki fersah da
    denilmiştir-
    uzaklıkta idi. Bu bahçe Yüce Allah’ın oradaki hakkını eksiksiz
    ödeyen
    bir kimseye aitti. Bu şahıs ölünce çocuklarına geçti. Bunlar bahçenin
    mahsulünden
    insanların faydalanmasını engellediler, ondaki Allah
    hakkını ödemekte
    cimrilik gösterdiler Allah da o bahçeyi onların bahçeye
    gelen musibeti
    önleme imkânını bulamadıkları bir yerden yok etti, telef
    etti. Bu bahçe sahipleri, İsa’dan (a.s.) kısa bir süre sonra yaşayan cimri kimselerdi.
    767
    İnfak
    “İnfak” kelimesi; ne-fe-ka kökünden türemiştir. Lügat olarak, tükenmek,
    azalmak anlamlarına gelir. “Nafaka”; harcanan para veya ihtiyaçların
    tamamı için gerekli kazanç anlamında kullanılır. İnfak ise; malı veya benzeri
    ihtiyaç maddelerini hayır yolunda harcamak, tüketmek anlamındadır.
    Allah yolunda harcamaya infak denir. Terim olarak infak: Gerek akrabalardan
    ve gerekse diğer insanlardan yoksul ve muhtaç olanlara para veya maişet
    yardımı yaparak, onların geçimini sağlamak demektir. “İnfak”; malın elden
    çıkarılması, harcanması ve sarf edilmesi demektir. İnfak’ın farz, vâcip,
    mendup kısımları vardır. Zekât ve diğer sadakaları, bağışları, yardımları ve
    765 Şevkânî, Fethu’l-Kadî, V/314
    766 Heyet, Kur’an Yolu Türkçe Meali ve Tefsir, DİB Y., c. 5, s. 357-358
    767 Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l Kur’an, Buruc Y., c. 17, s. 551
    • 284 •
    Ahmed Kalkan
    vakıf gibi fakirlere ve diğer çeşitli hayırları, aileye yardım gibi bütün mal
    ile yapılan ibâdetleri içine alır. “Sana infak’ı (Allah yolunda ne harcayacaklarını)
    soruyorlar. De ki: ‘Verdiğiniz hayır, ana-baba, yakınlar, öksüzler, yoksullar
    ve yolda kalmışlar içindir. Yaptığınız hayrı, muhakkak, Allah bilir.” 768
    İnfak, mecaz yoluyla maldan başkasına da genelleştirilir. İlim öğretme
    ve benzeri gibi manevî şeyleri de içerir. Bununla beraber bunların hepsinin
    başında, İslâm’ın binâsından biri olan zekât vardır. “Zekât, İslâm’ın köprüsüdür.”
    769 Zekât, İslâm’ın bir geçididir. Dinin iman ile temeli atılıp, namaz
    ile direği dikildikten sonra, geçilecek mühim bir geçidi vardır ki, zekât işte
    o geçidi geçirecek bir köprü olmak üzere kurulacaktır. Çünkü dünya ve
    âhirette korunmak için yapılacak olan görkemli İslâm binasının, dünyadaki
    “dâru’l-İslâm” (İslâm yurdu), âhiretteki “dâru’s-selâm” (esenlik yurdu)
    ın yapımı için birtakım malî masrafları vardır ki, bunlar malî ibâdetler ile
    yapılacaktır ve bunun en zarurisini de zekât teşkil eder. Zira “Ancak sana
    ibâdet ederiz ve ancak senden yardım dileriz”770 diye bir tevhid üslûbu içinde
    sadece Allah’a kulluk etmek ve kardeş topluluk ile namaz kılabilmek için
    safları doğrultmak ve o saflarda bir eşitlik duygusu ile devamlı bir şekilde
    bulunmak gereklidir. Bu ise, o toplum içinde günlük azıkla yetinme durumunda
    olan kimselerin kalmaması ile mümkün olur.
    Bir aç ile tokun bir safta kurşunla kenetlenmiş binalar gibi, bir sevgi
    ve kardeşlik duygusuyla biri diğerine kalben perçinlenmesi kabil değildir.
    Şu halde cemaatin hakiki bir ibâdet birliği içinde olması, gerçekten fakir
    ve kimsesiz olanların gözetilmesi ve çalışabileceklerin çalıştırılması için ilk
    önce zekât ve fıtır sadakaları ile zenginlerle fakirler arasındaki uçurumu
    kapatarak bir sevgi bağının kurulması, hem de hepsinin mevlâsı (efendisi)
    Allah Teâlâ olduğunu bildiren bir duygu ve iman ile kurulması büyük bir
    görevdir.
    Bu görevin, bu niyetle yapılmasında müslüman artık yalnızlığında beşerî
    bayağılıktan silkinecek, Allah Teâlâ’nın bir halifesi olma rütbesini kazanacak
    ve elindeki malın, Allah’ın malı olduğunu ve kendisinin onu muhtaç
    olan Allah’ın kullarına ulaştırmaya görevli bulunduğunu anlayarak: “Al
    kardeşim, bu benim değil; senin hakkındır, bende bir emanettir, ben sana
    768 2/Bakara, 215
    769 Kütüb-i Sitte, cilt 7, s. 322
    770 1/Fâtiha, 5
    • 285 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Allah Teâlâ’nın gönderdiği şu çıkını, postalanmış koliyi teslim etmeye görevlendirmiş
    bir dağıtıcıyım” diyerek, aynı şekilde alçak gönüllülüğü ile
    fakirin, sabırlı fakirin hakkını vererek kalbini okşayacak ve bununla o topluluğun
    mümkün olduğu kadar açıklarını kapatacaktır.
    İşte Kitap ve Sünnetin araştırılmasına göre, Fıkıh Usulü ve Fıkıh’a ait
    kitaplarımızın zekât görüşü özet olarak budur. Bu şekilde zekât; müslümanı,
    beşerî düşüklüklerden ilâhî vekilliğe geçiren bir köprüdür. Namaz,
    hayat kademelerinden ilâhî huzura çıkaran bir mi’raç olduğu gibi, zekât
    da o mi’raçta alınan bir İlâhî görevin köprüsüdür. Ve her müslüman, bu
    köprüyü yapıp geçmeye, yani zekât vermek için helal mal kazanıp zekât
    verecek dereceye çıkmaya çalışacak ve henüz verecek halde değilse, en az
    onun yüksekliğine iman ile dolu olacaktır. Yani müslümanın gözü, zekât
    almaya değil; zekât vermeye dönük bulunacak ve ancak çaresiz kaldığı zaman
    zekât ve sadaka alabilecek ve tersi durumda aldığının haram olduğunu
    unutmayacaktır. Bu şekilde kurulan İslâm toplumunun namazında ne
    büyük bir birlik kuvveti bulunacağı ve bunların o görkemli İslâm binasını
    tamamlamak ve bitirmek için nasıl bir aşk ve şevkle çalışmaya atılacakları
    düşünülürse, İslâm dininin esasındaki yükseklik ve bu âyetlerle o müttakîlere
    verilen övme değerinin önemi derhal anlaşılır.
    Görülüyor ki Bakara sûresi, 3. âyette İslâm binasından, imandan sonra
    iki amel zikredilmiştir ve dinde bunlar, diğerlerinden önce farz kılınmıştır:
    Namaz ve zekât. Çünkü bunlar, bütün ibâdetlerin aslıdırlar ve burada
    bilhassa anılmaları, özelliklerinden dolayı değil; diğerlerinin çeşitliliğine
    işareti de içine alıcı olduklarından dolayıdır. Zira bütün ibâdetler iki çeşide
    ayrılmıştır. Biri bedene ait ibâdetler, diğeri de mala ait ibâdetlerdir.
    Hac gibi hem bedenî ve hem de malî olan üçüncü bir kısım da, bu iki
    değerin birleşmesidir. Şu halde namaz, bütün bedenî ibâdetlerin asıl temsilcisi;
    zekât da bütün malî ibâdetlerin asıl temsilcisidir. Ve bunlar, imanın
    ilk müeyyidesi (yaptırımı) ve amel ile ilk gelişmesidirler. Buna göre bu
    âyet-i kerimede bütün iman prensipleri gaybde; bütün amellerin esasları da
    namaz ve infakda özetlenerek, İslâm dininin ilmî, amelî esasları ve dalları
    kısaca anlatılmıştır. 771
    771 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, Azim Y., c. 1, s. 180-181
    • 286 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an’da İnfak
    İnfak kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de türevleriyle birlikte 73 yerde geçmektedir.
    772 Muaz bin Cebel ile Sa’lebe, Hz. Peygamber’e “kölelerimiz ve hısımlarımız
    var. Bunlara malımızdan ne şekilde ve ne miktarda harcayalım?”
    diye sorduklarında, şu âyet inmişti: “Sana hangi şeyi nafaka vereceklerini
    sorarlar. De ki: İhtiyacınızdan artanı verin.”773 Zekât farz kılınmadan önce,
    kazanç sahipleri, bu âyete göre, her günkü kazançlarından kendilerine yetecek
    kadarını alır, gerisini tasadduk ederlerdi. Altın, gümüş gibi nakit sahipleri
    de, bir yıllık geçimini ayırır, geri kalanını Allah yolunda harcarlardı.774
    Kur’ân-ı Kerim’in pek çok âyetinde varlıklı mü’minlere “Allah yolunda
    infak” emir ve tavsiyesinde bulunulmuş, Allah yolunda harcayanlar övülmüştür.
    775
    772 İnfak Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 73 Yerde): 2/Bakara, 3, 195, 215, 215,
    219, 254, 261, 262, 262, 264, 265, 267, 267, 270, 270, 272, 272, 272, 273, 274; 3/Âl-i İmrân, 17, 92, 92, 117,
    134; 4/Nisâ, 34, 38, 39; 5/Mâide, 64; 8/Enfâl, 3, 36, 36, 60, 63; 9/Tevbe, 34, 53, 54, 54, 91, 92, 98, 99, 121,
    121; 13/Ra’d, 22; 14/İbrâhim, 31; 16/Nahl, 75; 17/İsrâ, 100; 18/Kehf, 42; 22/Hacc, 35; 25/Furkan, 67; 28/
    Kasas, 54; 32/Secde, 16; 34/Sebe’, 39; 35/Fâtır, 29; 36/Yâsin, 47; 42/Şûrâ, 38; 47/Muhammed, 38; 57/Hadîd,
    7, 7, 10, 10, 10; 60/Mümtehıne, 10, 10, 10, 11; 63/Münâfıkun, 7, 10; 64/Teğâbün, 16; 65/Talâk, 6, 7, 7.
    773 2/Bakara, 219
    774 S. Buhâri, Tecrid-i Sarih Terc. 11/ 371
    775 İnfak Konusuyla İlgili Ayet-i Kerimeler
    a. İnfak; Allah Yolunda Harcamak: Bakara, 3, 195, 245, 254, 261, 270, 272, 274; Enfal, 3; Ra'd, 22; İbrahim, 31;
    Hacc, 35; Kasas, 77; Secde, 16; Fatır, 29-30; Hadid, 7; Münafıkun, 10-11; Teğabün, 16-17.
    b. Mala Olan Sevgiye Rağmen Allah Sevgisiyle Harcamak: Bakara, 177; İnsan, 8.
    c. Harcamada Ölçü: Furkan, 67; Muhammed, 36-38.
    d. Allah İçin Harcamak ve Harcayanların Hali: Bakara, 264-266, 272; Kasas,77; Münafikun, 10-11; Leyl,17-21
    e. Harcamayı Malın İyisinden ve Sevilen Şeylerden Yapmak: Bakara, 267; Al-i İmran, 92.
    f. Harcama Yapılacak Mal: Bakara, 3, 219; Şura, 38.
    g. Kendilerine Verilecek Kimseler: Bakara, 215, 273; Nur, 22.
    h. Harcadıklarını Başa Kakanlar: Bakara, 262-264, 266, Müzzemmil, 20.
    i. Gösteriş Olsun Diye Harcamak: Bakara, 264, 266, 270, 272; Nisa, 38-39.
    j. İnfaktan Kaçılmaz: Bakara, 268; Hadid, 10.
    k. İnfaktan Kaçanlar: Mearic, 18-21.
    l. İnfak Edenler Takva Sahibi Mü'minlerdir: Al-i İmran, 16-17, 134.
    m. İnfak Edenlerin Mükafatı: Bakara, 272; Hadid, 7, 11; Teğabün, 17; Mearic, 24-25, 35; Leyl, 5-7,18.
    n. Kafirler ve Müşrikler İnfak Etmezler: Yasin, 47; Kalem, 17-40; Hakka, 34; Müddessir, 43-44; Maun, 1, 3.
    o. Kafirler Mallarını Allah Yolundan Çevirmek İçin Harcarlar: Enfal, 36; Beled, 5-12.
    p. Fakirlere Yedirip İçirmek: Hacc, 28, 36; İnsan, 8-12, Fecr, 18.
    q. Yetimlere Yedirip İçirmek: İnsan, 8-12.
    r. Esirlere Yedirip İçirmek: İnsan, 8-12.
    s. Kafirler, Fakirlere Yedirip İçirmezler: Yasin, 47; Hakka, 34; Müddessir, 43-44; Maun, 1-3.
    t. Cömert Olmak: İsra, 29.
    u. Allah, Cömertlere Bolluk Verir: Bakara, 268.
    v. Fakirlere İyilik Etmek: Bakara, 83; Nisa, 36.
    • 287 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    “Ey iman edenler, kazandıklarınızın ve sizin için yerden çıkardığımız
    ürünlerin en helal ve iyisinden Allah yolunda harcayın.”776
    “Mallarını gizli ve açık olarak gece ve gündüz harcayan kimseler var ya,
    işte onların, Rableri katında ecirleri vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve
    onlar mahzun da olmayacaklardır.”777
    “Mallarını Allah yolunda harcayanların hali, her başağı yüz daneli yedi
    başak bitiren bir tohumun hali gibidir. Allah dilediği kimseye daha kat kat
    verir. Allah’ın ihsanı çok geniştir. Her şeyi hakkıyla bilendir.” 778
    “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcayıncaya kadar birr’e (Cennete
    ve iyiliğin en güzeline) eremezsiniz.”779
    “Sarf ettiğiniz her hangi bir şeyin yerine O daha iyisini koyar.”780
    “Allah, faizi tüketir (faiz karışan malın bereketini giderir), sadakaları ise
    bereketlendirir. Allah küfürde ve günahta ısrar eden hiç kimseyi sevmez.”781
    Hadislerde İnfak
    Zekât ve her çeşit infakın önemini anlatan çokça hadis-i şerif vardır.
    Bunlardan birkaçını sunalım:
    “Mallarınızı zekâtla koruyun, hastalarınızı sadaka ile tedavi edin. Belâya
    dua ile karşı koyun.”782
    “Malın zekâtını ödedin mi, kendinden onun şerrini def ettin demektir.” 783
    w. Fakirlere Vermek: Bakara, 177, 215, 273; İsra, 26; Nur, 22; Rum, 38; Mearic, 24-25.
    x. Sail'i (İsteyeni, dilenciyi) Azarlamaktan Sakınmak: Duha, 10.
    y. Kafirler, Fakirleri Küçük Görürler: En'am, 52-53; A'raf, 49; Hud, 27; Kehf, 28; Şuara, 106-114.
    z. Kafirler ve Müşrikler, Fakirlere Vermezler: Yasin, 47, Kalem,17-40; Hakka,34; Müddessir,43-44;Mâun, 1-3
    776 2/Bakara, 267
    777 2/Bakara, 274
    778 2/Bakara, 261
    779 3/Âl-i İmran, 92
    780 34/Sebe', 39)
    781 2/Bakara, 276
    782 Kütüb-i Sitte, c. 7, s. 322
    783 a. g. e. 7/ 323
    • 288 •
    Ahmed Kalkan
    “Sadaka, malın miktarını eksiltmez, artırır.”
    “Zekâtını ödeyen, üzerinde bulunan (fakirin) hakkını ödemiş olur, fazla
    vermek efdaldir.”
    “Farz zekâtı öde. Zira o seni temizler. Sıla-i rahmi eda et. Dilenci, komşu
    ve fakirin hakkını gözet.”
    “Zekâtı ödeyen, misafire ikram eden, musibete uğrayanlara veren cimrilikten
    kurtulur.”
    “Allah, zekâtını ödemeyen kimsenin namazını kabul etmez, ikisini birlikte
    yapıncaya kadar. Zira Allah Teâlâ namazla zekâtı (Kur’an’da yan yana
    birlikte zikretmek suretiyle) birleştirmiştir; Siz aralarını açmayın.”
    “Allah imanı ve namazı ancak zekâtla kabul eder.” 784
    Sonradan pişmanlık duymamak için, müslümanın cömert davranarak
    Allah’ın kendisine ihsan ettiği malını sağlığında Allah yolunda ve O’nun
    rızasına uygun bir biçimde infak etmesi gerekir. “ Sizden birinize ölüm (alâmetleri)
    gelip de: ‘Ey Rabbim, beni yakın bir zamana kadar geciktirsen de, sadaka
    versem ve sâlihlerden olsam’ demeden önce, size rızık olarak verdiğimiz
    şeylerden infak edin.”785
    İnfak, Allah’a ibâdetin öylesine bir parçasıdır ki, onsuz din olmaz. Bir
    insanın gönlünde yaktığı iman ışığının devamı, ancak namaz-infak ikilisiyle
    yürür. “Acaba imanım ne durumda?” diye düşünüyorsanız; namaz ve
    infaktaki seviyenize bakın. İmanın sağlaması ve göstergesi, bu iki temel ibâdettedir.
    Bunlarda nasibiniz yoksa, iman ışığınız ya sönmüş, ya da sönmek
    üzeredir.
    Genelde infak; Mü’minin kendisinde mevcut her nimeti başkalarına
    yansıtması, başkalarını o nimetlerden yararlandırması demektir. Her türlü
    malî yardımlarla davranış biçimindeki yardımlar infak kavramının içine
    girer. İnfak; paradan, maldan olduğu gibi, ilimden, güzel sözden, güler yüz-
    784 Bütün bu hadisler ve başkaları için bak. Kütüb-i Sitte, c. 7, s. 323 ve devamı
    785 63/Münâfikun, 10
    • 289 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    den de olur. Ayrıca sağlığın, saadetin, gençliğin de infakı vardır. Ve infak,
    farz olan cihadın bir şubesidir.
    Allah’ın Verdiği Her Nimetin İnfakı Vardır
    Malla Yapılan İnfak
    Para ve maldan Allah için yapılan yardım. Malla yapılan infakı üçe
    ayırmak gerekir:
    a- Zekât: Belli bir mâlî gücü olan müslümanın kazanç ve malından
    vereceği yüzde iki buçuk tutarında zorunlu bir mâlî ibâdettir. Verilmediği
    takdirde kazancın ve malın tamamı pis ve haram olur.
    b- Sadaka: Miktarı bizce tayin olunan sınırlı bir yardımdır. Bayramlarda
    fıtır sadakası, ya da adak sadakaları ile yemin ve oruç karşılığı sadakalar
    da aynı gruptan maddî yardımlardır.
    c- Îtâ: Ciddi ölçüde büyük mâlî yardım biçimidir. Yetim bir kızı evlendirmek,
    fakir bir delikanlıya sermaye vermek, darda kalan bir insanın
    borcunu karşılamak gibi. Vakıflar, hayır yatırımları, kamu yararına yapılan
    bilinçli bağışlar da îtâya girer. Farz olan îtâ ibâdetinde sınır, bu infakı yapanın
    zevkine ve gücüne kalmıştır. Hatta îtâ yapanın, belli bir seviyede zengin
    olması bile gerekmez.
    İlimden Yapılan İnfak
    İnsanlara faydalı olacak bilgilere sahip olanlar; bilgilerini, mutlaka başkalarına
    belli sürelerde, belli miktar aktararak infak etme zorundadırlar.
    İlmin infak zorunluluğuna ait bu ibâdet, ilk defa İslâmiyet’le beraber, ilmin
    açıklanıp yaygınlaştırılması ilkesini getirdi. Modern bilimlerin doğmasında
    ilme ait bu yeni kavram değişikliğinin rolü pek çoktur. İslâm’ın, ilmin
    infakında önemli bir formülü, herkese anlayacağı ölçüde ilim sunma zorunluluğudur.
    Bir İslâm âlimi, “beni kimse anlamaz” diye dört talebesiyle
    • 290 •
    Ahmed Kalkan
    bir köşede oturamaz. Oturursa infak etmiş olmaz. İlmini gereğince basitleştirerek,
    sadeleştirerek en sade vatandaşa sunar, sunmak zorundadır. “Allah,
    kendilerine kitap verilenlerden, ‘onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız,
    onu gizlemeyeceksiniz’ diyerek söz almıştı. Onlar ise, bunu kulak ardı ettiler,
    onu az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alış-veriş ne kadar kötü!” 786
    Mutluluktan Yapılan İnfak
    Her mutlu insan, çevresindeki mutsuzlara, kendi mutluluğundan aktarmak
    zorundadır. Meselâ, garip bir komşumuza bir akşam çayı ikram
    etmek, dertli bir dostunu teselli etmek bile bu infak çeşidine girer. “Gönül
    alma” diye tanımlanan bu infak, günahları mum gibi eritir. Dertlilerin,
    gariplerin, müstaz’af ve mutsuzların gönlü çok hassastır. Onlara içtenlikle
    yaklaşır, manevî infakımızı yapar, gönüllerini alabilirsek hem mutluluğumuz,
    hem de ecrimiz artacaktır.
    Sağlıktan yapılan İnfak
    Sağlıklı bir kimsenin hastalara yaptığı hizmet, sağlıktan yapılan infaktır.
    Özellikle çağımızda sağlık infakında, para infakı da beraber yürür.
    İmkânı olanlar, hastaların tedavileri için maddî yardımda bulunarak kendi
    sağlık infaklarını yapmalıdır. Fakir kimseler de, hasta ziyaretleri ile, onları
    teselli ederek aynı infakı yapmalıdır.
    Gençlikten Yapılan İnfak
    Güçlü bir insanın güçsüz, yaşlı kimselere yapacağı her türlü yardım;
    gençlikten yaptığımız infaktır. Bu tür infakın bir önemli yanı, kolayca kazanılan
    duâlardır. Unutmamak lazımdır ki, infakı kurumuş toplum tarlalarında
    hiçbir meyve yetişmez.
    786 3/Âl-i İmran, 187
    • 291 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Güzel Sözle Yapılan İnfak
    Etkin, doğru ve güzel konuşmasını bilenler, çevrelerindeki insanlara
    güzel sözlerle istikamet göstermek zorundadırlar. Bu güzel ve tatlı söz söyleme,
    özel bir kabiliyettir ve bu nimete sahip olanlarca infak edilmek zorundadır.
    Efendimiz bu konuda çok hassas davranmış, ancak güzel konuşan
    ashâbını özel olarak seçmiş, dini tebliğlerine izin vermiştir. Güzel sözle
    yapılan infak, Efendimiz’in ilk emirlerinden olduğu için, ashâbın büyük
    kısmı bu infaka sahip çıkmışlardır. Bu infak aynı zamanda imanın, ahlakın
    insanlar arasında yayılmasını sağlamıştır.
    Güler Yüzle Yapılan İnfak
    Peygamberimiz’in ilk emirlerinden olan “Sakın iyilikten hiçbir şeyi
    küçük görme, iyilik yap. İsterse mü’min kardeşini güler yüzle karşılama derecesinden
    hafif olsa bile.’’787 “Her iyilik bir sadakadır. Müslüman kardeşini
    gülümseyerek karşılaman ve kovandan onun kovasına su boşaltman da iyiliktendir.”
    788 “Hiç olmazsa güler yüzünüzle infak edin” emri, toplum mutluluğu
    açısından akıl almaz güzelliklerin kaynağıdır. Aynı zamanda bu alışkanlık
    ilâhî kadere karşı saygıyı yaygınlaştırır. Her şartta güler yüze alışan
    müslümanlar, bir anlamda Allah’a karşı rızayı gelenek haline getirir. Peygamberimiz,
    bu güler yüz emrini verdikten sonra bütün ashâb güler yüzü
    âdet haline getirdiler. Müslümanlığın o çetin günlerinde; bütün zulme ve
    eziyete rağmen o yüce kişiler hep güler yüzlü idiler. Onların yüzlerini görenler
    sanki cennetten henüz geldi sanırlardı. Bir müslümanın asık suratla
    gezmesi, konuşurken surat asması yasaktır. En azından bir infakı terk etme
    olayıdır. Çünkü asık surat bir yandan İlâhî takdire karşı gaflettir; ona rıza
    gösterilmemesinin sembolüdür. Bir yandan da kul hakkına ve insan kavramına
    saygısızlıktır. İnsanlara karşı önce güler yüz ve tatlı dille yaklaşmayı
    dinimiz vazgeçilmez bir infak ve sadaka saymıştır.789
    Mü’minler, bilirler ki, sahip bulundukları şeylerin yaratıcısı kendileri
    değildir. Bunlar rızık olarak Allah tarafından kendilerine bahşedilen bir
    ikramdan ibarettir. İşte bu itiraf ve şuur neticesinde mü’minler, fakir ve za-
    787 Müslim, Birr 144
    788 Tirmizî, Birr 36
    789 Haluk Nurbaki, Bakara Sûresi Yorumu, Damla Y., s. 41-45
    • 292 •
    Ahmed Kalkan
    yıf kimselere karşı iyilik ve ikram kapılarını açarlar. Bu kapıların açılması,
    kulların birbirine karşı kardeşlik duygusunu, insanlık şuurunu ve beşerî
    tesânüdü/dayanışmayı meydana getirir. Bu sıfatların kıymet ve ehemmiyeti
    insandaki cimriliğin ve egoistliğin zail olup yerini iyiliğe, cömertliğe
    terk etmesiyle meydana çıkar. Aynı zamanda bu sıfatlar, hayatı çatışma ve
    ihtiraslardan uzaklaştırıp sevgi ve yardımlaşmaya sevk eder. Zayıf ve çaresizlere
    tam bir emniyet sağlayarak onlara vahşet ve hırs pençeleri arasında
    değil; kalplerde, gönüllerde yaşadıklarını hissettirir. İnfak; zekâtı, sadakayı
    ve hayır yolda verilen her yardımı içine alan bir ifadedir. Zekât, infakın ihtiva
    ettiği umumilikten bir cüzdür. Ve infak, asıl olması hasebiyle zekâttan
    önce emrolunmuştur. Peygamberimiz: “Malda zekâttan başka da hak vardır.”
    790 buyuruyor. Bu hadis-i şerifte kast olunan mânâ, zekâtı içine almakta
    olan infakın zekâttan önce emrolunmasıdır.791
    İnfakın Fayda ve Hikmetleri
    Bir toplumda zenginlerin ve fakirlerin bulunması doğaldır. Doğal olmayan,
    bunların birbirlerinin haklarını gözetmemesi ve sosyoekonomik
    açıdan bir bakıma sünnetullah denilebilecek bu durumun toplumda gerilim
    ve gerginlik sebebi olmasıdır. Bunun için de hem zengin ve fakir arasındaki
    ekonomik düzey farkının uçuruma dönüşmemesi, yani zenginin
    daha zengin; fakirin daha fakir olmasının engellenmesi, hem de bu yüzden
    gerçekleşmesi muhtemel olan bu duygusal gerilimin önlenmesi gerekir.
    Kur’ân-ı Kerim’de sosyal gerilimin, müstaz’af - müstekbir ikileminin engellenme
    yolları belirtilmektedir. Kur’an’da cennet ehli müttakîler tanıtılırken
    “...Mallarında muhtaç ve mahrumların hakkı vardır.”792 buyurulur. Namaz
    kılan ve namazlarında devamlı olanların eline mal geçip zengin olunca pintileşen
    kimseler gibi olmadıkları belirtilerek “Bunlar, sahip oldukları mallarda
    muhtaç ve mahrumların belli bir hakkı bulunduğunu unutmazlar”793
    buyurulmuştur. Bu düzenleme aynı zamanda bunun işleyişinde son derece
    önemli insanî meziyetlere, psikolojik faktörlere de işaret ediyor. 2/Bakara
    263 ve 264. âyetlerden anlaşıldığına göre; zengin, verirken gönülsüz davranmayacak,
    başa kakmayacak, aynı şekilde fakir de alırken ezilmeyecek,
    her türlü meşrû sebebe yapıştığı halde, gücü geçinmeye yetmediğinden
    790 Tirmizî
    791 Seyyid Kutub, Fi Zılâli'l Kur'an, Hikmet Y., c. 1, s. 80-81
    792 51/Zâriyât, 19
    793 70/Meâric, 22-25
    • 293 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    mahcûbiyet duyması gerekmeyecek. Çünkü biri borcunu ödüyor, diğeri
    hakkını alıyor, alacağını tahsil ediyor. Başa kakma ve mahcubiyet için hiçbir
    neden kalmıyor. Bu düzenleme, bir anlamda toplumsal gerilim sigortası
    görevi görür.
    Namaz ve oruç, bireysel ve kişisel gelişme ve yükselişe; infak ise, ferdî
    cimrilik, bencillik gibi kötü huylardan arındırma yanında, toplumsal bünyeye
    girmiş zararlı mikroplardan arınmaya, toplumsal bünyenin sağlıklı bir
    şekilde serpilip büyümesine, gelişmesine hizmet ediyor. İnfakın bir ibâdet
    oluşunun anlamı burada gerçekleşiyor; İnfak, toplumsal ibâdettir. “Onların
    mallarından sadaka al. Onunla kendilerini temizlemiş ve tezkiye etmiş
    olursun.”794 Temizleme ve tezkiye; bu iki kelime, zenginin ruh ve nefsinin,
    mal ve servetinin hem maddî hem de manevî yönden temizlenme ve arınmasını
    içine almaktadır. İnfak eden, başta cimrilik olmak üzere birçok kötü
    huy ve alışkanlıktan arınır. Cimrilik, fert ve toplum için kötü bir hastalıktır.
    Bu hastalık kişiyi mal uğruna kan dökmeye, kul haklarına tecavüz etmeye,
    haramlarla da olsa mala hırs göstermeye götürür. İnfak, mü’mini mala tutkunluk
    zilletinden temizler, paraya kulluk bağından kurtarır. İslâm, insanın
    sadece Allah’a kul olmasını, Allah’tan başka her şeyin esaretinden kurtulmasını,
    yaratılmışların efendisi olma özelliğini korumasını arzu etmektedir.
    Bunun bir yolu da, zenginin infak ederek hem Allah’ın emrine boyun
    eğmesi, hem de dünya malının kendisine geçici bir süre için tevdi edilmiş
    bir emanet olduğunun bilincine varmasıdır.
    İnfak, Allah’ın verdiği nimetlere şükürdür. Namaz, oruç gibi bedenî
    ibâdetler, Allah’ın ihsan ettiği vücut sıhhat ve selametinin şükrüdür. Her
    çeşit infakı içeren malî ödemeler de mal nimetinin şükrüdür. Bu duygularla
    infak eden mü’min, her nimetin, meselâ sağlığın, ilmin, sanatın şükürlerinin
    de o nimetlerle ödeneceğinin şuuruna varır.
    Sosyal dayanışma sisteminin temelini oluşturan zekât ve diğer infak
    çeşitleri, bir ibâdet anlayışıyla ele alınması ve fakir, kimsesiz, muhtaç, yetim,
    yolda kalmış ve borçlu gibi yardıma muhtaç bütün sınıfları kapsayacak
    kadar geniş olması, İslâm’ın toplumsal bütünleşme, kaynaşma ve dayanışmaya
    büyük bir önem verdiğini gösterir. Her türlü infak, malı ve malın bereketini
    artırır. Yoksul zümrelerin eline geçen para, her şeyden önce insan
    794 9/Tevbe, 113
    • 294 •
    Ahmed Kalkan
    onurunu geliştirir, iş gücü kalitesini artırır. Bunun yanında artan satın alma
    gücü sayesinde yükselen umumi talep hacmi, ekonomik hayata dinamizm
    getirir. İnfak sayesinde zenginle fakir arasında güven, saygı ve sevgi oluşur.
    İslâm kardeşliği de böylece gerçekleşir.
    Rasûlullah’ın benzetmesiyle müslümanlar bir vücut, bir bünye gibidir.
    Vücudun bir âzâsı sızlayınca bu ağrıyı öbür organların duymaması, bu derdi
    paylaşmaması mümkün mü? Hayır, çünkü böyle bir durum, vücudun
    fıtrî/doğal yapısına terstir. Toplumda fakirlerin haklarına riâyet edilmemesi,
    vücuttaki bir uzvun kanaması gibidir; vaktinde tedbir alınmazsa kan
    kaybı bu vücudun hastalanmasına, belki ölmesine yol açarsa, aynı şekilde
    fakirlerin haklarına tecavüz, sosyal bir kanamadır ve vaktinde tedbirler
    alınmazsa canlı organizma olan sosyal bünyenin sağlığını yitirmesine yol
    açacaktır. Bu durum, toplum üzerindeki İlâhî yardımın, rahmet ve bereketin
    çekilmesi demektir. Bugün toplumumuzda görülen ekonomik problemlerin
    önemli bir kısmı bu hastalıkla ilgilidir.
    Mü’min, Allah yolunda dağıtmanın bir görev ve sorumluluk meselesi
    olduğunun bilincindedir. Her çeşit malı ve nimetleri, asıl kaynağı olan Allah’a
    nisbet eder. “Onlara rızık olarak verdiklerimizden...” ifadesi mü’minin
    özel mülk ve gerçek mâlik anlayışını düzenler. Böylece infak eylemi, dağıttığı
    şeylerin kendi özel malı olmadığını, kendi özel mülkiyetinden tasarrufta
    bulunmadığını hatırlatarak onun bağış bencilliğini kırar. Mü’minlerin
    tüm yaptıkları, Allah’ın verdiği rızıktan infak etmektir. Bir postacıdır, bir
    veznedardır, bir emanetçidir mü’min. Bu telkin, asıl verenin, asıl sahip olanın
    Allah olduğunu hatırlatır. Böylece mü’min, Allah’ın kendisine verdiği
    rızıklardan sorumlu olduğunu anlar. Mü’min, malını istediği biçimde, dilediği
    şekilde özgürce harcayamaz. Sadece malını değil; rızık kelimesinin,
    mülk kelimesinin kuşattığı tüm maddî ve manevî nimetler konusunda aynı
    bilinç ve davranış söz konusudur. İnfak, insanın sahip olduğu her enerjiyi,
    her gücü kapsamına almaktadır. İlme sahip olanlar, ilme muhtaç olan insanlardan
    ilimlerini saklamamak ve ona ihtiyacı olanlara bu ilmi dağıtmak
    zorundadırlar. Makam, şöhret, çalışma, tecrübe ve diğer konulardaki imkânlar
    da böyledir. Bu tür imkânları olanlar, onları sırf kendileri için saklamamak,
    aksine buna ihtiyacı olan insanlara dağıtmak mecburiyetindedirler.
    Bu sorumluluk, arta kalan bir şeyi verme niteliğinde ve nafile bir ibâdet
    değil; bir görevi yerine getirme sorumluluğu, bir farzı eda etme bilincidir.
    • 295 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Mü’minler; Karun gibi toplayıcı değil; Harun gibi dağıtıcıdırlar. Dağıtmak
    için kazanırlar. Verirken tükeneceğinden korkmazlar. Çünkü veren
    Allah’tır; “ver” diyen de Allah’tır. “Siz Allah için bir şey verdiğinizde Allah
    onun daha iyisini verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.”795 Mü’min, İblis
    gibi fakirlikten korkutup cimriliği emretmez;796 İdris gibi cömertliği emreder.
    Ne kadar verelim sorusuna Bakara 219. âyette ihtiyaç fazlasının verilmesi
    gerektiği; nereye verelim sorusuna 215. âyette anne-babaya, yakınlara,
    yetimlere, fakirlere, yolda kalmışlara diye cevap verirken bunların müslüman
    veya kâfir oldukları bildirilmemiştir. Hatta Bakara 26. âyeti kâfirlere
    hidâyet vermek sana düşmez; sana infak etmek düşer anlamındadır.
    Allah yolunda infakta oran yoktur. Zekâtta sınır vardır ama sadakada
    sınır yoktur. Sadaka infakının sınırını İsrâ sûresinin 29. âyeti göstermiş ve
    eli boş kalacak şekilde saçıp savurmayı da yasaklamıştır.
    ‘Sizden birine ölüm gelip ‘Yâ Rabbi keşke yakın bir zamana kadar ecelimi
    geciktirsen de sadaka versem’ demeden önce size verdiğimiz rızıkdan veriniz.”
    797 İlminizin sadakasını verin. Makam ve mal varlığınızın sadakasını
    verin. Allah yolunda yapılan infakın verildiği zamanlar da önemlidir. Müslümanların
    dar ve zor durumlarında yardım edenle, bol günlerinde yardım
    eden bir değildir. Rabbimiz Mekke fethinden önce infak eden ve harp edenlere
    Mekke fethinden sonra infak ve harb edenlerin denk olmadığını haber
    veriyor.798 Mü’min, canını yaratanın Allah olduğunu, malını verenin Allah
    olduğunu bilir ve O’nun yolunda mal ve canıyla cihad eder. Bakara sûresi 3.
    âyetindeki “onlara verdiğimiz rızıktan infak ederler” âyetini okuyunca, biz
    verdiğimizi kendi malımızdan değil; Allah’ın bize emaneten verdiğinden
    infak ettiğimizi anlıyoruz. Düğün evinde yemek kazanının başındaki aşçı
    yemek dağıtırken kimseyi minnet altına alamadığı gibi, kimsenin başına
    kakamadığı gibi, “ben malımdan dağıtıyorum” diyerek övünemediği gibi
    infakda bulunan kişi de haddini bilir. 799
    795 34/Sebe', 39
    796 2/Bakara, 268
    797 63/Münâfıkun, 10
    798 57/Hadîd, 10
    799 Mahmut Toptaş, Şifa Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 85-86
    • 296 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an’dan faydalanabilmenin şartlarından biri, kişinin, Allah’ın ve insanların
    hakkını vermek üzere Kitap’taki talimatlara uygun olarak parasını
    başkalarıyla paylaşmaya hazır olmasıdır. Bu çok önemli bir şarttır. Çünkü
    bir cimrinin veya parayı her şeyden çok seven bir servet düşkününün, İslâm
    uğrunda malî fedakârlıklar yapması beklenemez.800
    Cimrilik, yahûdilerin ve yahûdileşenlerin, kapitalistlerin özelliğidir.
    Cimri, paranın egemenliğine boyun eğdiğinden paranın mahkûmudur. O
    yüzden cimri, devamlı psikolojik bunalım içindedir, doyumsuzdur, sevgisizdir.
    Fedakârlığın, vermenin tadına varmanın ne kadar güzel olduğunu,
    âhiret ödülü yanında, dünyada da insanı mutlu ettiğini bilemez cimri.
    Cimriliğin sebebi, aşırı para, mal hırsı ve gelecekte yoksul kalma korkusudur.
    Cimrilik yüzünden durmadan para biriktiren ve tükenir endişesiyle
    hastalıklarında bile harcamayıp, dünyayı bile kendilerine zehir eden para
    mahkûmları vardır. Hâlbuki para, mal Allah’ın nimetidir ve bu nimet yerli
    yerince harcanırsa Allah onu artırır. Cimriler, insanlar arasında da, Allah
    katında da sevimsiz ve aşağılık kişiler olarak görülür. “Onlar ki hem
    kıskanır, cimrilik ederler, hem de herkese cimrilik tavsiye ederler ve Allah’ın
    kendilerine fazlından verdiği şeyleri saklarlar. Biz de böyle nimetleri gizleyen
    nankörlere hor ve rüsvay edici bir azap hazırladık.”801
    Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) de şöyle buyurmaktadır: “Cimrilikten sakınınız.
    Çünkü cimrilik, sizden önceki milletleri helâk etmiştir.” “Her sabah gökten iki
    melek iner. Birisi: İlahi, infak edene karşılığını ver; diğeri: Allah’ım! Cimrilik
    edene de telef ver (malını yok et), diye dua ederler.”802 “Cimri kişi, Allah’a
    uzak, cennete uzak, insanlara uzak ve cehennem ateşine yakındır.”803
    Paralarından ve mallarından en az yararlanan cimrinin kendisidir.
    Cimriler, kendilerinin ölmelerini isteyenler için servet biriktiren insanlardır.
    Cimri, yeryüzünde kendi yararlanamayacağı serveti biriktirirken; infak
    sahibi cömert gökyüzünde kendisi ebedî yararlanacağı serveti biriktirir. İnfak
    eden mü’min, istikbalini düşünen kimsedir; yarın gideceği yere yatırım
    yapmakta, içinde ebedî yaşayacağı köşkünü hazırlamaktadır.
    800 Mevdûdi, Tefhimül Kur'an, İnsan Y., c. 1, s. 49
    801 4/Nisâ, 37
    802 Riyâzü's-Sâlihîn, 1/ 253
    803 Tirmizî, Birr 40
    • 297 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    İnsan, malına cimrilik ettiği nisbette şerefinden kaybeder. Kötü kimseler
    olsalar bile, cömertler için herkesin kalbinde bir sevgi vardır. İyi olsalar
    bile, cimrilere karşı herkesin kalbinde yalnız nefret vardır. Mallarını kendileri
    için bile harcamaktan çekinen cimriler, Allah Teâlâ’nın kendilerine
    verdiği nimeti harcamamakla sadece kendilerini değil, eş ve çocuklarını
    da sıkıntıya sokarlar. Çevrelerindeki diğer insanlara fenalık yapmış olurlar.
    Çünkü Allah’ın verdiği bu nimetlerde nafaka veya sadaka olarak diğer
    insanların da hakkı vardır. Bu hakkın sahiplerine verilmemesi zulümden
    başka bir şey değildir. Servet, Cenâb-ı Hakk’ın ihsanıdır. Allah, serveti dilediğine
    verir, dilediğinden alır. Mal ve mülkün gerçek sahibi O’dur. Cimriler,
    bu şuura eremeyen insanlardır. “Allah’ın verdiklerinden cimrilik edenler, sakın
    bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar; bilakis bu onların kötülüğünedir.
    Cimrilik yaptıkları şey, Kıyâmet günü boyunlarına dolanacaktır.
    Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah işlediklerinizden haberdardır.”804
    İnfak, mutluluğun merdivenidir. Alan kimse, nimetlerden geçici ve
    sınırlı bir şekilde yararlanırken; veren mü’minin hazzı kısa sürede sona
    ermez. Mü’min kalp, mal ile değil; iman ile mutmain olur. Allah yolunda
    infak etmekle fakir düşeceğinden korkmaz. Kendi hiçbir şey değilken Allah
    onu meydana getirmiş, vücut, göz, kalp, lisan ve sayısız nimetler bağışlamış
    ve mal sahibi yapmıştır. Bunlar Allah’a aittir. Öyle ise Allah’a güvenen birisi
    Allah yolunda ve Allah rızası için malını infak etmekten çekinmez. Kalpler,
    cömertlikle, infak sayesinde temizlenir.805 Çünkü küfür ve nifaktan sonra
    kalbi karartan sebeplerden biri de aşırı mal sevgisi ve servete bağlılık arzusudur.
    Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de; “Serveti de düşkünce seviyorsunuz.”806
    buyrulur. İşte bu sevgi ile insan, “ben bu malı infak edersem bana bir şey
    kalmaz” korkusuna düşer ve hemen şeytan harekete geçer: “Şeytan sizi fakirlikle
    korkutur, size cimriliği emreder.”807 Oysa Allah’ın bildirdiğine göre:
    “mal ve servet insan için bir imtihandır.”808 Bu imtihandan başarılı çıkmanın
    yolu da cömertlik ve infaktır.809
    804 3/Âl-i İmran, 180
    805 Bkz. 92/Leyl, 17-20
    806 89/Fecr, 20
    807 2/Bakara, 268
    808 Bkz. 39/Zümer, 49-52
    809 bak. 64/Teğâbün, 15-17
    • 298 •
    Ahmed Kalkan
    İnsanların cömertlikten ve infaktan kaçmasının sebepleri başında: “benim
    olan varlığı başkalarına niçin vereyim?” duygusu ile “başkalarına verirsem,
    benim varlığım azalır ve zaruret zamanında zahmete düşerim” düşüncesi
    gelir. İslâm dini ise bu duygu ve düşünceyi kökünden kaldırmıştır.
    İslâm’a göre mal ve servet herhangi bir şahsın tekeli altında değildir. Mal ve
    servet yalnız Allah Teâlâ’nındır. Her şeyin gerçek mâliki Allah’tır.810 Kur’ân-ı
    Kerim’de bu durum yirmiyi aşkın âyette vurgulanmaktadır. Mülk Allah’ın
    olduğuna göre, tabiî olarak sahibinin yolunda sarf edilmesi, mü’min için
    en mâkul bir olay olarak değerlendirilir. Mü’mindeki infak ve cömertlik
    duygusu da bu düşünceden kaynaklanır.
    Hesap gününü düşünen her mü’min, malın bir imtihan sebebi olduğunu
    bilir ve mâlî ibâdetlerini eda etme hususunda titiz davranır. Tüketim
    hırsının alabildiğine kamçılanması ve hesap günü şuurunun yok edilmesi,
    başlı başına bir fâciadır. “Kâfirler/inkâr edenler (dünyada) zevklenirler,
    hayvanların yediği gibi yerler. Onların yeri ateştir.”811 Rasûl-i Ekrem de:
    “Mü’min, bir midesi ile yer; kâfir ise yedi mide ile yer.”812 buyurmuştur. Buradaki
    yedi rakamının mübalağa için olduğu ve mü’minlere darb-ı mesel
    olarak zikredildiği âlimlerce belirtilmiştir. Mü’min, dünyaya karşı zâhiddir.
    Kâfir ise hırsla doludur. Dolayısıyla mü’min, yemeği, hayatını devam ettirebilmek
    ve ibâdetlerini eda edebilmek için yemektedir. Kâfirler ise; hırs,
    şehvet ve lezzet duygularını tatmin edebilmek için yemektedirler. Elbette
    yemek ihtiyacı insandan insana değişebileceği gibi, insanın çalıştığı işin
    zorluğuna veya kolaylığına göre de değişebilir.
    Kur’ân-ı Kerim’de: “Onların mallarında isteyenin ve (iffetinden dolayı
    dilenemeyen) yoksulun da bir hakkı vardır.”813 hükmü beyan buyurulmuştur.
    Mü’minlerin mallarıyla, dilleriyle ve canlarıyla cihad etmeleri, kat’i
    nasslarla emredilmiştir. İşte cihadın ilk ve vazgeçilmez çeşidi olan malla
    cihada infak adı verilir. İnfak amelinin eda edilmesi için ilk rükûn, imandır.
    “Kıyâmet gününde cehennem ehlinden olan kimseye denilir ki: ‘Dünya
    dolusu malın olsaydı (şu azaptan kurtulmak için) o malını fidye olarak verir
    miydin?’ O kimse, azabın şiddetini gördüğü için: ‘Evet! Muhakkak verirdim’
    der. Allah Teâlâ şöyle buyurur: ‘Ben (dünyada) senden, bundan daha kolay
    810 3/Âl-i İmran179; 57/Hadîd, 10
    811 47/Muhammed, 12
    812 İbn Mâce, hadis no: 3256
    813 51/Zâriyât, 19
    • 299 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    bir şey istemiştim. Henüz ruhlar âleminde iken, bana hiçbir şeyi şirk koşmaman
    hakkında senden misak almıştım. Sen ise sözünden döndün. Bana ortak
    koşmaktan başka bir şey kabul etmedin.”814
    İnfak amelinin edası için ikinci rükûn, ihlâstır. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de
    mü’minlerin infak hususundaki tavırları izah buyurulmuştur: “Yemeğe
    olan sevgilerine rağmen; yoksulu, yetimi ve esiri doyururlardı. ‘Biz size
    ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür
    istemeyiz. Çünkü biz Rabbimizden, o suratların ekşiyeceği çetin günden
    korkarız’ derlerdi. İşte bundan dolayı Allah, o günün şerrinden onları korumuş,
    (yüzlerine) bir güzellik, (kalplerine) sevinç vermiştir.”815 İhlâsdaki seviyelerinden
    dolayı, sahabe-i kiram, infak amelini eda için, genellikle gece
    karanlığından faydalanmıştır. Buna imkân bulamazlarsa, fakir kimse uyurken,
    infak edecekleri malı yanına bırakıp oradan hızla uzaklaşmışlardır.
    Rasûl-i Ekrem’in: “Sağ elin verdiğinden, sol elin haberi olmasın.”816 tavsiyesi,
    farz olan zekâtın dışında bütün infak için geçerlidir.
    İnsanın fıtrî hallerinden birisi de, iyilik gördüğü kimseyi sevmek, kötülük
    gördüğü kimseden de uzaklaşmaktır. Bu, esasen her canlıda bulunan
    bir özelliktir. Fakat bazen öyle iyilik edenler olur ki, yaptığı iyiliği başa
    kakarak, insanı “keşke bu iyiliği yapmasaydı” dedirtecek noktaya götürür.
    Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de: “Mallarını (Allah yolunda) harcayıp da, sonra o
    harcadıklarının arkasından başa kakmayan ve eziyet etmeyenler (yok mu?)
    Onların Rableri katında mükâfatları vardır. Onlara hiçbir korku yoktur, onlar
    mahzun da olacak değillerdir.”817 buyurulmuştur. Yapmış olduğu iyiliği
    her fırsatta gündeme getiren ve karşısındaki insanın hislerini rencide eden
    kimse “infakını iptal etmiş” hükmündedir. Zira iyiliği başa kakmayan ve
    diliyle eza vermeyenler için korku kaldırılmıştır. Diğerlerine gelince, Allah
    Teâlâ: “İyi (ve güzel) bir söz veya bir ayıbı örtme; ardından eziyet gelen (başa
    kakılan) bir sadakadan hayırlıdır. Allah (kullarının infaklarından) müstağnidir,
    halimdir.”818 hükmünü beyan buyurmuştur. Bilindiği gibi, güzel bir söz
    veya bir ayıbı örtmek için, mutlaka zengin olmak gerekmez. Her mü’min
    (zengin veya fakir) bu ameli eda edebilir. Bu âyette, beliğ bir üslupla, önce
    814 Buhârî, Rikak 49; Ahmed bin Hanbel, III/218
    815 76/İnsan, 8-11
    816 S. Müslim, I/715; Tirmizî, Tefsiru’l Kur’an 96
    817 2/Bakara, 262
    818 2/Bakara, 263
    • 300 •
    Ahmed Kalkan
    infakta bulunan, daha sonra (bu sebeple) eziyet eden mükellefin, amelinin
    (sevap açısından) iptal edildiği haber verilmiştir. Dolayısıyla infak amelinin
    değişmeyen iki rüknü vardır. Birincisi, iman; ikincisi ihlâstır.
    Kimlere infak edilmesi gerektiğini Kur’an açıklar: “Onlar hangi şeyi (ve
    kimlere) infak edeceklerini sana sorarlar. De ki; ‘maldan vereceğiniz nafaka,
    öncelikle annenin, babanın, akrabanın, yetimlerin, yoksulların ve ibn-i
    sebil’in (yolcunun, misâfirin) hakkıdır. Her ne işlerseniz, şüphesiz ki Allah
    onu çok iyi bilendir.”819 Âyetteki sıralamaya ve önceliklere dikkat edilmesinin
    önemini de tekrar hatırlatalım. Peygamberimiz de infak hususunda
    tercih önceliklerini şöyle bildirir: “Evvelâ kendinden başla (kendi ihtiyacını
    karşıla)! Şâyet bir şey artarsa ailene, ailenden de bir şey artarsa akrabana
    ver. Akrabana verdikten sonra bir şey artarsa şöyle ve şöyle yap buyurdu. Ve
    önünde, sağında, solundaki muhtaçlara ver diye işaret etti.”820
    Kur’ân-ı Kerim’de: (Sadakalar, infaklar) Allah yolunda kendisilerini vakfetmiş
    fakirler içindir ki, onlar yeryüzünde dolaşmaya muktedir olamazlar.
    (Hallerini) Bilmeyenler, iffet ve istiğnalarından (hallerini gizlemelerinden)
    dolayı onları zenginlerden sanır. Sen (ey Peygamber) o gibileri simalarından
    tanırsın. Onlar insanlardan yüzsüzlük edip de bir şey istemezler. Siz ne mal
    harcarsanız, şüphesiz Allah onu hakkıyla bilendir.”821 buyurulmuştur. Rasûl-i
    Ekrem, gerçek fakiri şu şekilde tarif etmiştir: “Asıl fakir, ortalıkta dolaşıp dilenen,
    kendisine bir-iki hurma veya lokma, ya da ekmek parçası verilen kimse
    değildir. Kendisine yetecek kadar rızık bulamayan, hali bilinmediği için sadaka
    da verilmeyen, kimseden de bir şey talep etmeyendir.”822
    İslâm toplumu, “iyilik ve takvâ hususunda yarışma”yı esas alan fertlerin
    bir araya gelmesiyle hayatiyet kazanır. İman eden, sâlih amel işleyen, birbirlerine
    hakkı ve sabrı tavsiye eden insanlar hüsrandan kurtulabilirler. İnfak
    amelinde, riâyet edilmesi gereken en önemli prensip şudur: Mükellef, en
    sevdiği şeyi infak edecektir. Bu husus, kat’i nasslarla sâbittir: ”Siz sevdiğiniz
    şeylerden infak edinceye, (Allah yolunda) harcayıncaya kadar asla birr’e, iyiliğe
    ermiş olamazsınız. Her ne infak ederseniz şüphesiz Allah onu bilendir.”823
    819 2/Bakara, 215
    820 Müslim, Hadis no: 41 -997-
    821 2/Bakara, 273
    822 Müslim, I/719; Ahmed bin Hanbel, I/384; Muvattâ, II/924
    823 3/Âl-i İmran, 92
    • 301 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Bu âyet-i kerime inzal olunca, sahabe-i kiram infak hususunda birbirleriyle
    yarışmışlardır. Ensardan Hz. Talha (r.a.) Mescid-i Nebi’nin karşısında bulunan
    ve Beyraha denen çok kıymetli bahçesini infak etmiştir.824 Hz. Ömer,
    malının en iyisi olan Hayber hurmalığını vakfeder. Hz. Câbir (r.a.): “Ben
    hicret edenlerden veya ensardan mal sahibi olup da infakta bulunmayan
    hiç kimseyi hatırlamıyorum” diyerek, sahabenin bu husustaki tavrını izah
    etmiştir.
    Rasûl-i Ekrem’in: “Veren el, alan elden daha hayırlıdır.”825 buyurduğu
    bilinmektedir. Dolayısıyla mü’minler, en sevdikleri mallardan, ihlasla infakta
    bulunmalıdırlar. İslâmî mücadelenin hedefine varabilmesi için iyilik
    ve takvâ hususunda birbirleriyle yarışan, muttakî mü’minlere ihtiyaç vardır.
    Bu husus asla unutulmamalıdır. 826
    Kur’an’ın koyduğu ilkelerin başında yer alan infak konusu oldukça
    önemli bir konudur. Bir insanı tanımak istiyorsanız, o insanın hayatında
    infakın yerini araştırınız. Araştırınız, çünkü çok önemli bir ipucu yakalamış
    olursunuz. O, insanın kalitesini anlamada yardımcı olur. Evet! Allah
    için vermek, infak etmek, çok büyük bir meziyettir. İnfak, sahibini yüceltir,
    Allah katında sevimli kılar. Allah Rasûlü, birçok hadislerinde vermeyen,
    infak ruhu gelişmeyen ve Allah için vermeyi bir vicdan zevki haline getirmeyenleri
    uyarmış, ikaz etmiştir. Hatta cimri olan bir âlime, cömert olan
    fakat İslâm adına fazla bir şey bilmeyen insanları tercih etmiştir.
    Rabbimiz Kur’an’da sıkça arınan ve sakınanlardan bahseder ve onlara
    özel iltifatlarda bulunur. Ayrıca arınmanın yolunu da gösterir. Bu konuda
    Rabbimiz infak ederek arınacağımız konusunda telkinde bulunur. “O
    (mü’min) ki, malını (Allah için) vererek arınır, yücelir.”827 Demek ki arınmanın
    yolu infak etmekten geçer. İnfak edersek kalben ve ruhen arınırız.
    İnfak ederek manen yüceliriz. Gerçek iyiliğe kavuşuruz. Olgun bir kişilik,
    emin bir şahsiyet oluştururuz. Mallarımızdan O’nun için infakta bulunursak
    arınırız.
    824 Müslim, K. Zekât 42
    825 Müslim, Zekât 32; hadis no: 94 -1033-
    826 Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, İnkılâb Y., 2/78-8
    827 92/Leyl, 18
    • 302 •
    Ahmed Kalkan
    Peki, arınanlara Allah’ın yardımı nedir sorusuna başka bir âyet cevap
    vermektedir: “Eğer siz takvâ sahibi olur, arınır ve sakınırsanız, Allah sizlere
    furkan, iyilikle kötülüğü birbirinden ayıracak ince bir anlayış verir.”828
    Âhiretteki büyük nimetinden başka bu dünyada gaybî yardımları ile destekleme
    taahhüdünde bulunmuştur. Basiretimizi açmayı, gerçekleri görecek
    gözü ihsan edecek doğru yol üzere bulunmamızda yardımcı olacaktır.
    İnfak edenler, Allah ile aralarında özel bir bağ oluşturacaklardır. Yalnız
    Allah için vermek, yalnız O’nun rızasını gözeterek vermek, insanı Allah’a
    yaklaştıracak, Allah için olma ve Allah için yapma, amel işleme alışkanlığı
    kazandıracaktır. Zira Allah için infak edince insanların duyarak reklâmını
    yapmalarına engel olacak, Rabbim bilsin yeter diyecektir. Bu anlayış, onu
    ihsan makamına erdirecek, ruhî bir olgunluk kazandıracaktır. “Her ne infak
    ederseniz şüphesiz Allah onu hakkıyla bilendir.”829 Yani, yaptıklarınızı, yardımlarınızı
    insanlara duyurmaya, afişe etmeye kalkışmayın. İnfak edeceğiniz
    şeyleri değersiz şeylerden seçmeyin. Çünkü Allah hakkıyla bilendir. Ne
    verdiğinizi ve niçin verdiğinizi bilir.
    Elde avuçta olanı paylaşmak, iman kardeşliğini ve imanda kemali gösteren
    bir yüceliktir. Tıpkı Medine’li ensar’ın, Mekke’li muhacirler ile paylaştığı
    gibi. İşte gerçek infak böyle olur. Asr-ı saâdetteki infak ile ilgili somut
    olaylarla kendi durumumuzu karşılaştırmalıyız. Belki yaptıklarımızın,
    infak adına yaptığımız teberruların basitliğini, gerçek infak olmadığını o
    zaman daha iyi anlamış oluruz. Belki de verdiğimiz küçük bağışların, vicdanımızın
    baskısından kurtulmanın aracı ve kendimizi tatmin yöntemi olduğunu
    göreceğiz.
    Bilindiği gibi Hz. Ebubekir (r.a.) iman etmeden önce Mekke’nin en
    zenginlerindendi. İslâm ile tanışıp, gerçek imanın haz ve lezzetini alınca,
    imanın bir gereği olarak olabildiğine yardımsever bir kişilik olarak göründü.
    Nerede yardıma muhtaç biri varsa yanı başında yardımına koşan biri
    de vardı: Hz. Ebubekir! Hz. Bilal’ler her türlü zulüm ve işkence altında inlemeye,
    mahkûm edilmeye dursun, onları hürriyetine kavuşturmak için
    dünyalık adına sahip olduğu tüm varlığını seferber eden biri vardır: Hz.
    Ebubekir! Hicret etmek zorunda kalmıştır, ancak yarı yolda karşısına çıkan
    Mekke’li müşrik İbn Duğine; “ne olur gitme, ne kadar hayırsever olduğunu
    828 8/Enfâl, 29
    829 3/Âl-i İmran, 92
    • 303 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    herkes biliyor, bu insanların sana ihtiyacı var. Senin yardımına, fedakârlığına
    ihtiyacımız var.” diyerek himayesinde Mekke’ye geri getirdiği insan
    da yine Hz. Ebubekir (r.a.)’den başkası değildir. Aslında Peygamber’e gönül
    veren tüm ashâbda bu ruhu görmek mümkündür. Ancak Hz. Ebubekir’de
    bu şuur daha bir belirgin idi. Bunun için misalimizi ondan verelim: Tebük
    seferine çıkılmak üzeredir. İslâm savaşçılarına silâh ve mühimmat gereklidir.
    Bunun için sevgili Peygamber, müslümanlardan infak etmelerini istemiştir.
    Hz. Ömer uzun zamandan beri Hz. Ebubekir’in infak anlayışına
    gıbta etmektedir. İşte fırsat doğmuş, ondan daha fazla infak etmenin sırası
    gelmiştir. Herkes gücü yettiğince infak eder ve geçer. Sıra Hz. Ömer’e geldiğinde:
    “Ya Rasûlallah! İşte malım, tam yarısını Allah için infak ediyorum.”
    diyerek gönüllerde taht kurmuştur. Ancak sıra Hz. Ebubekir’e gelmiştir. Büyük
    bir özveri ve fedakârlık ile: “Ya Rasûlallah! İşte malım, tamamını infak
    ediyorum.” dediğinde, Efendimiz (s.a.s.) itiraz etmişti: “Yâ Ebâbekir, ehline,
    çoluk-çocuğuna bir şey bırakmadın mı?” Hz. Ebûbekir: “Allah ve Rasûlü’nü
    bıraktım, yetmez mi yâ Rasûlallah, kâfi gelmez mi yâ Rasûlallah?” diyordu.
    Malının tamamını infak etmek her babayiğidin kârı değildi. İşte gerçek
    infak bu ve benzerler idi. Şimdi kendi yaptıklarımızın ne kadar komik kaldığını,
    aylık gelirimizin yüzde kaçına tekabül ettiğini görerek, kendimize
    çekidüzen vermemiz gerekmektedir. 830
    İslâm hukukunda infakın kapsamı geniştir. Aile reisinin bakmakla yükümlü
    olduğu kimselere harcama yapmasını kapsamına aldığı gibi; diğer
    yoksul ve muhtaçlara yapılan zekât; sadaka ve benzeri yardımları da anlamı
    içine alır. Zekât gibi miktarı belli yardımlaşma hükümleri gelmeden önce,
    ashâb-ı kiram, yoksullar için ne kadar harcayacaklarını bilmiyorlardı.
    “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcayıncaya kadar birr’e (Cennete
    ve iyiliğin en güzeline) eremezsiniz.”831
    “Sarf ettiğiniz herhangi bir şeyin yerine O daha iyisini koyar.”832
    830 Hüseyin Caneri, Ahlâk Bilinci, Denge Y., s. 86-90
    831 3/Âl-i İmran, 92
    832 34/Sebe', 39
    • 304 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an’da Anlatılan Bu İlk Kıssa
    Vesilesiyle Kıssa Hakkında Bilgi
    Kıssa: Bir haberi nakletme, bir olayı anlatma hikâye etmek demektir.
    Bu, Arapça’da ‘kassa’ (hikâye etti) kelimesiyle ifade edilir. Anlatılan hikâye
    ve olaya da “kıssa” denilir. Buhâri, bab başlıklarında “kıssa”yı “olay” anlamında
    kullanmıştır: “Bâbu Kıssati Ehl-i Necran, Bâbu Kıssati Gazvet-i
    Bedr...” Aynı kökün “kesmek”, “kısaltmak” anlamı da vardır.
    “Kıssa” kelimesi esas olarak “izlemek”, “izi tâkip etmek” anlamına
    gelmektedir. 18/Kehf, 64 ve 28/Kasas, 11’de bu anlamda kullanılmıştır:
    “(Mûsâ): ‘İşte aradığımız o idi’ dedi. Tekrar izlerini tâkip ederek geriye döndüler”
    (ferteddâ alâ âsârihimâ kasasâ)833; “(Mûsâ’nın) kız kardeşine ‘Onun
    izini takip et (kussî hi)’ dedi. O da onlar farkına varmadan onu uzaktan
    gözetledi.”834
    Kıssa dilimize de girmiş bir kelimedir; “Kıssadan hisse” ve “bir kıssa bin
    hisse” gibi tâbirler Türkçede sıkça kullanılır. “Kıssa”, edebiyatta “hikâye” anlamında
    kullanılır. Hikâye ise, olmuş veya olması muhtemel olayları belirli
    birtakım noktaları ön planda tutarak anlatan edebiyat türüdür. Kur’an’daki
    kıssalar, meydana gelmiş olayları anlattığı için “gerçek kıssa”lardir: “İşte (İsa
    hakkındaki) “gerçek kıssa” (el-kasasu’l-hakku) budur.” 835 Kıssanın gerçek olmayan
    bir türü vardır ki, buna hikâye denir. Kıssa denilebilecek hikâyeler
    nâdir olur. Bir haber veya hikâyenin kıssa olabilmesi için, yaşanmış ve kaleme
    alınmış bir özelliği olması gerekir.
    Kur’an, kıssaların gerçeğini anlattığı, yani tarihte meydana gelmiş
    olanlarını anlattığı için ondaki kıssalara hikâye denilmez. Çünkü hikâye;
    meydana gelmemiş fakat vukua gelmesi muhtemel olayları temsil yoluyla
    anlatır. Kur’an’ın anlattığı kıssalar ise, bazı müsteşriklerin iddia ettiği gibi,
    tarihî hakikatlerle ilgisi olmayan, sırf öğüt vermek maksadıyla söylenmiş
    hikâyeler değildir. Kur’an’ın anlattığı kıssalar tarihî hakikatler, geçmişlerin
    haberleridir: “Böylece sana geçmişlerin haberlerinden bir miktar anlatıyoruz.
    Gerçekten sana katımızdan bir zikir (ibret verici olayları taşıyan bir ki-
    833 18/Kehf, 64
    834 28/Kasas, 11
    835 3/Âl-i İmrân, 62
    • 305 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    tap) verdik.” 836; “Biz sana onların haberlerini gerçek olarak anlatıyoruz. Onlar
    Rablerine inanmış gençlerdi. Biz de onların hidâyetlerini arttırmıştık.” 837
    Kur’an’ın bu ifâdeleri, hem okuma-yazma bilmeyen, dolayısıyla eski
    kitapları okuyup da içindekileri öğrenmesi mümkün olmayan ümmî Peygamber’in
    bir mûcizesi, hem de Kur’an’a eskilerin masalları: Esâtîru’l evvelîn
    838 diyen müşriklere bir cevaptır. Çünkü Kur’an eskilerin masallarını değil,
    geçmişlerin gerçek haberlerini, tarihlerini anlatır.
    Kur’an Kıssaları
    Kur’an, insanları doğru yola iletmek için gönderilmiştir. Bunun için de
    hikmet ve güzel öğüt metodunu kullanmaktadır. Yaşanmış olayları etkili
    bir üslûpla anlatmış, bunu yaparken, benzer olayların insanların başına her
    zaman gelebileceğini vurgulayarak dersler çıkarılmasını istemiştir.
    Kur’an, muttakiler için bir öğüt ve insanlar için bir açıklama (beyan)
    dır: “Bu (Kur’an) insanlara bir açıklama, (Allah’tan) korkanlara yol gösterme
    ve öğüttür.”839 “(Ey Muhammed,) Sen hikmetle, güzel öğütle Rabbinin yoluna
    çağır ve anlarla en güzel şekilde mücâdele et. Çünkü Rabbin, yolundan sapanları,
    en iyi bilen O’dur ve O, yola gelenleri de en iyi bilendir.”840
    Kur’an’ın metod olarak kullandığı beyan, öğüt ve hikmet unsurları kıssada
    bir araya gelmiş bulunmaktadır. Kur’an’ın içine aldığı beş konu (iman,
    ibâdet, muâmelât, ukûbât, ahlâk ve kıssalar) dan kapsam itibarıyla en geniş
    olanı ahlâk ve kıssalardır. Gerçekten de, peygamberlerin gönderiliş gayesi
    imanlı ve ahlâklı insanlar yetiştirmek olduğu için Kur’ân-ı Kerim’in yarısına
    yakın bölümü, insanlara ders ve ibret olmak üzere anlatılan geçmiş peygamberlerin
    ve milletlerin kıssalarıdır. Kıssanın insan eğitiminde büyük
    rolü vardır. Geçmiş insanların başından geçen olayları ve sebeplerini anlatmak,
    bugünün insanına da yol gösterir, ders verir. Çünkü insan, yaratılışı,
    eğilimleri ve zaaflarıyla aynı insandır. Tarihte yaşamış insanlar ve milletler
    için sözkonusu olan, bugünün insanı için de sözkonusudur. Meselâ; inkâr-
    836 20/Tâhâ, 99
    837 18/Kehf, 13
    838 68/Kalem, 15
    839 3/Âl-i-İmrân, 138
    840 16/Nahl, 125
    • 306 •
    Ahmed Kalkan
    cıların ve zâlimlerin acı sonları Kur’an’da, Firavun ve ordusunun denizde
    boğulmasına yol açan zulümleri anlatılmak sûretiyle gözler önüne serilir.
    Yine sıkıntılara göğüs gererek, Allah’a olan iman ve tevekkülünü kaybetmeyen
    kimselerin, sonuçta büyük mertebelere ulaşacakları ve sabırlarının
    mükâfatını görecekleri Hz. Yûsuf kıssasında en güzel şekilde anlatılır.
    Kur’an’da geçen kıssalarda esas gâye; “tarihî bilgi vermek olmadığı için,
    yer ve zaman belirtilerek teferruata girilmez. Esas gâye: “çeşitli toplumların
    tarihlerindeki birtakım özellikleri belirtmek, diğer peygamberlerin hayatında,
    Hz. Muhammed’in hayatında karşılaştığı olaylara benzeyen hâdiseleri
    açıklamak, hak ve hakikatin daima galebe çaldığını, daima üstün geldiğini
    göstermek; Peygamber’e ve mü’minlere teselli vermek, her peygamberin
    karşılaşmış olduğu muhâlefetin eninde sonunda yıkıldığını ve eridiğini
    tarihî misallerle tesbit ederek mü’minlerin azmini kuvvetlendirmektir.” 841
    Kur’an kıssaları; peygamber kıssaları ve geçmişlerin haberleri diye iki kısımdan
    meydana gelir.
    Peygamber Kıssaları: Kur’an’da peygamberlerden yirmi beş veya yirmi
    sekizinin hayatları hakkında yeterli mâlûmat verilmiştir. Kur’an’da “Peygamber
    kıssaları” ifâdesi değil, “peygamberlerin haberleri: Enbâu’r-rusul”
    tâbiri geçer: “Peygamberlerin haberlerinden senin kalbini sağlamlaştıracak
    her şeyi sana anlatıyoruz (ki kavminden gördüğün haksız davranışlara karşı
    kalbin kuvvet bulsun, ruhun açılsın). Bunda da sana hak ve inananlar için
    bir öğüt ve ibret gelmiştir” 842
    Kur’an’da Hz. Âdem, Nuh, Hûd, Sâlih, İbrâhim, İsmâil, İshak, Lût, Yakub,
    Yûsuf, Şuayb, Mûsâ, Dâvud, Süleyman, İdris, Lokman, Zü’lkifl, İlyas,
    Üzeyr, Eyyub, Yûnus, Zekeriyyâ, Yahyâ, İsa, Muhammed (s.a.s)’in kıssaları
    geçmektedir.
    Geçmişlerin Haberleri: Kur’an’da ‘geçmişlerin haberleri’ 843 ifâdesiyle;
    Zülkarneyn, Ashâbu’l-Kehf, Ashâbü’l-Uhdûd, Ashâbü’l-Fîl, Ashâbu’r-Ress,
    Ashâbü’l-Eyke, Âd, Semûd, Lût, Nuh kavimleri kastedilir. Ayrıca İsrâ, Hicret,
    Bedr, Uhud, Benû Nâdir, Ahzâb, Mekke Fethi, Huneyn Gazvesi, İfk Hâdisesi,
    münâfıklara ait kıssalar yer almaktadır. Genellikle muharref Tevrat
    841 Mehmed Sofuoğlu, Tefsire Giriş, s. 97
    842 11/Hûd, 120
    843 20/Tâhâ, 99
    • 307 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    ve İncil’de nakledilen Yahûdi-Hristiyan kültürüne âit kıssalara İsrâiliyyat
    adı verilir. Kur’an geçmiş milletlere âit haberlerin doğru olanlarını içine
    aldığı için, doğru olup olmadığı bilinmeyen, çoğu zaman uydurma olan bu
    gibi rivâyetlere ihtiyaç kalmamıştır.
    Kur’an’da “en güzel kıssa” (ahsenü’l-kasas) olarak anlatılan Hz. Yûsuf ’un
    kıssasında çok yönlü dersler vardır: Sabır ve sıkıntılara katlanmanın büyük
    mükâfatı, Allah’tan hiçbir zaman ümit kesmemek, nefsin ve şeytanın kötü
    isteklerine uymayarak Allah’a bağlanmak, bilmeyerek kötülük yapanları affederek
    onlara güzel ahlâk dersi vermek, üzerine aldığı görevi en iyi şekilde
    yerine getirerek güvenilir olduğunu isbat etmek, emânete hiyânet etmemek
    ve üzerinde hakkı olanların hakkını gözetmek.
    Eğitim ve Öğretim Aracı Olarak Kıssa: Çocukların ve gençlerin eğitiminde
    tarihî, dinî ve ahlâkî kıssaların büyük bir önemi vardır. Gerçek veya
    gerçekleşmesi muhtemel olayları canlı bir dille, edebî bir üslûpla tasvir etmek,
    okuyanlar üzerinde büyük bir etki bırakır. Kötülüklerin ve ahlâksızlıkların
    korkunç neticeleri, en güzel şekilde hikâye üslûbuyla anlatılır ve
    insanlar bu yolla kötülüklerden sakındırılır. İyi işler ve güzel ahlâklıların
    örnek davranışları da hikâye yoluyla etkili bir biçimde aktarılarak gençler
    bu iyi hareket ve davranışlara teşvik edilir.
    İslâm’ı insanlara sevdirmek için kıssa ve menkıbelerden büyük ölçüde
    yararlanılmıştır. Eğitim maksadıyla bu çeşit ahlâkî hikâyelerin anlatılmasında
    bir sakınca yoksa da, Kur’an ve Sünnet’te bir dayanağı olmayan
    bir şeyi teşvik etmek veya yasaklamak için, dinî bir hüviyet vererek hikâye
    uydurmak yasaktır. Kıssanın insanlar üzerinde bıraktığı tesiri kötüye kullanarak,
    şahsî çıkarları için hikâye uyduran ve nakleden kıssacı (kassâs)lara
    tarihte rastlanmıştır.844
    Allah, muhâtaplarına tevhid ve ahlâk ilkelerini, tarihin kanunlarını anlatıp
    öğretirken, pedagojik açıdan çok önemli bir metod kullanmıştır. Bu da
    tarihte yaşanan hâdiseleri, dinî ve ahlâkî bir muhtevayla insanların önüne
    koyan kıssalar yoluyla anlatımdır.
    844 Halit Ünal, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 363-364
    • 308 •
    Ahmed Kalkan
    Kıssa kelimesinin iştikak ettiği kökün anlamlarından biri, herhangi bir
    hâdiseyi veya bir haberi bildirmek ve nakletmektir. 845 Bu mânâ ile alâkalı
    olarak önceki toplulukların, şahısların, nebî ve rasullerin yanında; başından
    geçen hâdiseleri anlatan Kur’an birimlerine de kıssa denir. 846
    Kur’ân-ı Kerim’de, geçmiş peygamberler ve milletlere dâir kıssalar yer
    almaktadır. Ayrıca Rasûlullah’ın zamanında meydana gelen Hicret, Uhud,
    Mekke’nin Fethi, İfk Hâdisesi ve benzeri olaylar da Kur’an’da anlatılmıştır.
    “Kasasu’l-Kur’an” adını alan tüm bu olayların zikredilmesindeki maksat
    insanların ibret almalarını sağlamaktır. Yoksa tarihî bir olayın anlatılıp
    tesbit edilmesi gâye edinilmemiştir. Nitekim kıssaların bazısı birkaç kere
    tekrar edilmiştir. Bu tekrarlarla ahlâk ve terbiye ilkelerinin pekiştirilmesi
    hedeflenmiştir. Çünkü kıssalarda, daha önceki dönemlerde doğru yol üzerinde
    bulunan kimselere mükâfat verildiği, kötü ve yanlış yoldakilerin de
    cezalandırıldığı bildirilip öğretilmiştir. Bu arada geçmiş peygamberlerin
    ve toplumların başına gelenler anlatılmış ve sonunda hakkın gâlip geldiği
    açıklanmıştır. “Sana elçilerin haberlerinden -kalbini sağlamlaştıracak- doğru
    haberler aktarıyoruz. Bunda sana hak ve mü’minlere bir öğüt ve uyarı
    gelmiştir.” 847
    Kur’ân-ı Kerim’deki kıssalarda bir yandan müslümanların azimleri kuvvetlendirilirken
    öte yandan az sözle çok bilgi ve sonuç alma imkânı sağlanmıştır.
    Birçok sûrede ortaya konulan ibret sahneleriyle, kütüphaneler
    dolusu tarih kitabı okumaktan daha faydalı bilgi ve belgeler kazandırılmıştır.
    Ayrıca daha önce nakledilen birçok gerçek dışı motiflerle doldurulan
    olaylar en ciddi ve doğru şekliyle anlatılarak insan düşüncesi hayal ve masal
    dünyasından uzaklaştırılarak gerçeğin aydınlığına götürülmüştür. Kur’ân-ı
    Kerim’de en veciz ve en güzel şekilde anlatılan ve gözlerimizin önüne canlı
    tablolar halinde serilen kıssaların bir kısmını şöyle sıralayabiliriz:
    1) Âdem ile melekler ve İblis, Âdem ile Havva, Âdem ve iki oğlu (Hâbil
    ve Kabil) hâdisesi,
    2) Nuh, Hûd, Sâlih, Şuayb, Eyyub (a.s.)’un hayatı ve tevhid mücâdelesi,
    845 İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, 3/102
    846 Halis Albayrak, Tefsir Usulü, 47
    847 11/Hûd, 120
    • 309 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    3) Lokman (a.s.)’ın oğluna yaptığı öğütler,
    4) İbrâhim (a.s.) ve oğulları’nın kıssası, Kâbe’nin temellerinin yükseltilmesi,
    İsmail’in kurban edilmesi hâdisesi,
    5) Yusuf (a.s.)’a karşı kardeşlerinin kıskançlığı ve onu kuyuya atmaları,
    Yusuf ile Aziz’in karısı arasında geçen hâdise, Yusuf ’un hapse girmesi, kardeşleriyle
    görüşmesi,
    6) Mûsâ (a.s.)’nın rasullüğünden önceki hayatı, risâleti, mûcizeleri, Firavun’un
    inadı, İsrailoğullarının Mısır’dan çıkması, Bakara ve Hızır (diye
    bilinen, kendisine rahmet ve ilim verilen kul) kıssası,
    7) Dâvud ve Süleyman (a.s.)’ın kıssası, Süleyman ve Belkıs,
    8) İsa (a.s.)’nın doğumu, risâleti, sofrası,
    9) İsrail oğulları, Zülkarneyn, Ashâb-ı Kehf, Ashâb-ı Uhdûd, Ashâb-ı
    Fil,
    10) İsrâ, Hicret, Bedir, Uhud, Benî Nadir, Ahzab, Mekke Fethi, Huneyn
    Gazvesi, İfk Hâdisesi ve münâfıklara âit kıssalar. 848
    Kur’an’da peygamber kıssaları yanında, başka insan ve topluluklarla ilgili
    kıssalar da vardır. Bunları şu şekilde tasnif edebiliriz:
    Kur’an’da Kıssaları Anlatılan (Peygamberler
    Dışındaki) İnsan ve Topluluklar:
    İsrailoğulları (yahûdiler), hıristiyanlar, sâbiîler, Semud toplumu, Lût
    kavmi, Medyen halkı, Ress halkı, bir kasaba halkı, Yesrib halkı, Hicr halkı,
    Âd halkı, bedevîler, Medine halkı, Tubba kavmi, Hz. Mûsâ’nın kavmi,
    Yunus kavmi, Hz. İbrâhim ve onunla birlikte olanlar, ikiden biri (Hz. Muhammed
    (s.a.s.)’in arkadaşı), Hz. Mûsâ’nın yardımcısı, ilim sahibi bir kişi,
    Hz. Mûsâ ve kadınlar, Tâlût ve topluluğu, Câlût ve ordusu, Ashâb-ı Kehf,
    Rakîm ehli, Ye’cûc v Me’cûc, bağ sahipleri, Hz. Yusuf ’un zindan arkadaşları,
    Hz. Yusuf ’un kardeşleri, Firavun ailesinden imanını gizleyen adam, Hz.
    848 İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, s. 171-172; Ali Turgut, Tefsir Usulü ve Kaynakları, s. 176-177
    • 310 •
    Ahmed Kalkan
    Nuh’un ve Hz. Lût’un eşleri, şehir halkının üç elçisi, on iki güvenilir gözetleyici,
    Hz. Nuh’un oğlu, Hz. İbrâhim’in babası Âzer, Hz. Mûsâ’nın annesi ve
    kızkardeşi, Hz. Lût’un ailesi ve karısı, Hz. Âdem’in iki oğlu, Hz. Muhammed
    (s.a.s.)’in eşleri, İmran ailesi, Firavun ve önde gelen çevresi, sihirbazlar,
    büyücüler, Firavun ve orduları, Karun, Hâmân, Firavun, Firavun ailesi,
    Hz. Mûsâ’dan sonra İsrailoğuları’nın önde gelenleri, Firavun’un eşi, Ebû Leheb
    ve karısı, Mısırlı aziz ve karısı, müstazaflar-müstekbirler, Zü’lkarneyn,
    Zeyd, Sâmirî, Üzeyr, Sebe melîkesi, bahçe sahipleri.
    Kur’an’daki kıssaların tarihî gerçekleri yansıtan ibret levhaları olduğuna
    inanıp bunların sebepleri üzerine düşünerek hayata müsbet yön vermeye
    çalışmalıyız.
    Kur’ân’da anlatılan kıssalar en doğru kıssalardır. Çünkü Yüce Allah şöyle
    buyurmaktadır: “Allah’tan daha doğru sözlü kimdir?” 849 Bu ise, Kur’ân
    kıssalarının vâkıa ile eksiksiz bir uyum göstermesinden ileri gelmektedir.
    Yine en güzel kıssalar da Kur’ân kıssalarıdır. Çünkü Yüce Allah şöyle
    buyurmaktadır: “Biz sana bu Kur’ân’ı vahyetmekle, sana en güzel kıssaları
    anlatıyoruz.” 850 Çünkü Kur’ân kıssaları belâğatta mükemmellik ve anlamda
    üstünlük derecelerinin en yücesini kapsamaktadır.
    En faydalı kıssalar da Kur’ân kıssalarıdır. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
    “Andolsun ki onların kıssalarında olgun akıl sahipleri için bir
    ibret vardır.” 851 Çünkü Kur’ân kıssalarının kalplerin ıslâhı, amellerin ve ahlâkın
    düzeltilmesi üzerinde güçlü bir tesiri vardır.
    Yukarıda bazı ayrıntılı örnekleri görülen Kur’ân kıssaları, özetle üç kısma
    ayrılır:
    Bir kısmı peygamberler; onların kendilerine iman edenlerle ve onları
    inkâr eden kâfirlerle, başlarından geçen olaylarla ilgilidir.
    Bir diğer kısım başlarından ibretli olaylar geçen fertler ve çeşitli gruplarla
    alâkalıdır. Yüce Allah onların bu kıssalarını bize nakletmiştir. Meryem
    ve Lokman kıssaları ile duvarları çatıları üstüne yıkılmış bomboş bir kasaba
    849 4/Nisâ, 87
    850 12/Yusuf, 3
    851 12/Yusuf, 111
    • 311 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    yanından geçen kimsenin kıssası,852 Zükarneyn, Karun, Ashâb-ı kehf, Ashâb-
    ı fil, Ashâb-ı uhdûdd ve benzer kıssalar gibi. Bir üçüncü kısım da Peygamber
    (s.a.s.) döneminde meydana gelmiş birtakım olaylar ve kimselerle
    ilgilidir. Bedir, Uhud ve Ahzab gazveleri, Kureyza oğulları, Nadir oğulları
    gazveleri, Zeyd b. Hârise, Ebû Leheb ve başka kimselere âit kıssalar gibi.
    Tebliğ Sürecinde Kur’an Kıssaları
    Kur’ân-ı Kerim’in anlatım tekniklerinden biri de kıssalar yoluyla olanıdır.
    Kıssalar muhâtaplara birer örnek ve ibret olarak anlatılır. Muhâtapların
    bu kıssalardan dersler alması istenir. “Peygamberlerin haberlerinden senin
    kalbini (tatmin ve) teskin edeceğimiz bir haberi sana kıssa ediyoruz/anlatıyoruz.
    Bunda sana hak, mü’minlere de bir öğüt ve bir uyarı gelmiştir.” 853
    Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerim’in yaklaşık yarısına yakınını oluşturan kıssaları
    sırf tarihî bir olay/anlatı olarak vahyetmemiştir. Yusuf (a.s.) kıssası
    hâricinde tüm ayrıntılarına kadar aynı sûre içerisinde anlatılan başka bir
    kıssa yoktur. Bir sûre içerisinde anlatılan bir bölüm diğer sûrelerde anlatılmamış
    olabilir. Aynı kıssanın o bölümünün başka sûre içerisinde değişik
    varyantlarla anlatıldığını görebiliriz. Bütün bu anlatım teknikleri Allah’ın,
    kıssaları bize, sırf kronolojik, tarihî bir biçimde anlatma arzusunda olmadığını
    gösterir. Kıssaların anlatımından Allah’ın o anda insanlara vermek
    istediği mesajların ön planda tutulduğunu görüyoruz.
    Dolayısıyla Kur’an kıssalarının amacı tarih anlatmak değildir. Amaç
    geçmişte yaşanmış olayları ve kişileri örnek göstererek o anda yaşayanlar
    ve kıyâmete kadar yine aynı olayları yaşayabilecek diğer insanlara ibretler
    vermektir. “Allah’ın sünnetinde/kanununda bir değişme bulamazsın.” 854
    Kur’an’ın iniş sürecinde; Rasûlullah ve sahâbe bu kıssalardan ne anlıyordu?
    Acaba Rasûlullah ve ashâb, bugünün muhâtapları bizler gibi kıssaların
    tarihî, edebî, sosyolojik, pedagojik yönlerini araştırıp öyle mi hayata
    aktarıyorlardı? Yoksa kıssaların özel oludğunu mu kabul ediyorlardı?
    852 bk. 2/Bakara, 259
    853 11/Hûd, 120
    854 35/Fâtır, 43
    • 312 •
    Ahmed Kalkan
    Mekke dönemi, müslümanların harıl harıl İslâm’ı tebliğ etmeye çalıştıkları
    bir dönemdir. Karşılarında ana ve babalarından tutun, âilelerinden
    kabile bireylerine kadar herkes vardır. Mü’minler İslâm’ı bu insanlara anlatmaya
    çalışırken Allah onlara, daha önce yaşayanlardan bir örnek verir.
    Bu örnek, aynı zamanda müşriklerle beraber hepsinin atası olan İbrâhim’in
    (a.s.) kıssasıdır. Hem tebliğ edenler hem de edilenler için öğüt ve ibret
    numûnesi… Aynı örnek bizler ve kıyâmete kadarki tüm muhâtaplar için
    de geçerlidir.
    Tanrı ve evren üzerine sorular ve düşüncelerle başlayan bir tefekkür
    sonunda gerçeği, “Allah’ı bularak bu inancını diğer insanlara en başta babasına
    anlatmaya, onları düştükleri yanlıştan kurtarmaya çabalayan Hz.
    İbrâhim, Allah’ın tüm insanlara sunduğu öğüt ve ibret anıtıdır. Oysa günümüzde
    İbrâhim’in (a.s.) kıssasının Nemrud’un onu ateşe atması ve Hz.
    İbrâhim’in oğlunu kurban etmesi hâricinde diğer anlatılanlar geri plana
    itilmiş; “Nemrud”, “kurban” gibi rumuzlarla anılır olmuştur.
    Müslüman ve müşrikler arasındaki mücâdele uzadıkça müşrikler müslümanları
    yoğun bir işkence ve baskı altına alırlar. İman edenler, bunalmaya,
    endişeye düşmeye başlamışlardır. Bu çaresizlik ve ıstırap içerisinde
    Allah’tan yardım dilemektedirler. Bu esnâda Allah Nûh’un (a.s.) kıssasını
    vahyeder. Bu kıssa nâzil olunca Müslümanların tavrı ne olmuştur? Nûh’un
    (a.s.) gemisinin ebatlarıyla mı uğraşmışlardır? Gemiye bindirilen hayvanların
    hangileri olduğu üzerinde mi kafa yormuşlardır? Yoksa Tûfan’ın tüm
    dünyayı mı, yoksa Nûh’un (a.s.) yaşadığı kavmi mi kapladığını bulmaya
    çalışmışlardır? Allah Nûh kıssasını bu düşüncelerin cevabı için mi indirmiştir?
    Oysa Allah, Nûh’un kıssasını vahyetmekle, Mekkeli müslümanlara şu
    mesajları vermek istemiştir. Nûh (a.s.) gece-gündüz durmaksızın açık ve
    gizli olarak insanları İslâm’a dâvet etmiştir. “Gece gündüz çağırdım onları,
    açıkça da söyledim gizlice de.”855
    Müşriklerin, Nûh’un (a.s.) mü’minleri etrafından kovmasını, dâvâdan
    vazgeçmesini, buna karşılık olarak Nûh’a (a.s.) büyük ödüller vereceklerini
    vaat etmelerine karşılık o; Allah’ın dinini tebliğ etmeye devam etmiştir.
    855 71/Nûh, 8-9
    • 313 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    “Benim ücretim Allah’a âittir.”856 Nûh (a.s.) bütün baskı ve eziyetlere rağmen
    tebliğin gidişâtını Rabbine havâle etmiştir. “Rabbim, beni yalanlamalarına
    karşı bana yardım et.”857; “Benimle onların arasında Sen hüküm ver.” 858
    Nûh kıssasının inişi, müşriklerin baskı ve eziyetlerinden yılan Mekkeli
    müslümanlara Nûh’u (a.s.) örnek alarak tebliğde gevşememelerini, sebat
    etmelerini öğütlemiş oluyordu. Tabii ki daha sonra kıyâmete kadar Kur’an’a
    muhâtap tüm insanlara da bir ibret ve öğüt olacaktı.
    Günümüzde ise Nûh (a.s.) kıssası okunduğunda birçok kimse Kur’an’ın
    muhâtapları Mekkeli müslümlar gibi ibret almaktansa, Nuh’un gemisiyle,
    içine binen hayvanların nitelikleriyle, Tufan’ın nasıl olduğu gibi tarihî bilgilerle
    uğraşmaktadırlar. Yunus, Yusuf, Eyyub ve Süleyman kıssaları gibi
    diğer kıssalar da aynı kaderi paylaşmaktadırlar ne yazık ki…
    Bazıları kıssalarla ilgili konular gündeme getirildiğinde “ne gereği var
    bunların üzerinde durmaya” gibi düşünceler içerisindedirler. “Biz bunları
    aştık, daha önemli konulara bakalım!” dercesine kayıtsız kalmaya çalışmaktadırlar.
    Hâlbuki rasüllerin kıssalarında görülen ortak noktalardan biri
    de vahyin iniş dönemi esnâsında müslümanların müşriklere karşı verdikleri
    tebliğ mücâdelesidir. Mekke’nin ilk dönemlerinden itibaren inen kıssaların
    tebliğ eylemindeki konumunu değerlendiremeyen müslümanlar tebliği
    neye göre ve nasıl yürüteceklerdir?
    Kâfirlerin baskısını görünce Nûh (a.s.) gibi mi olacaklar, yoksa “Allah
    kimseye gücünün üstünde bir şey yüklemez” deyip, kendi gücünün neye
    yeteceğini denemeye bile gerek görmeyerek sadece çoluk-çocuğunun rızkını
    kazanmaya mı çalışacaklardır? Ya da, “devir değişti, insanlar bozuldu;
    kimseye din-min anlatılmaz” deyip, yanlış bir ictihadda bulunarak kavmini
    terk eden Yunus (a.s.) gibi toplumu terk mi edecekler? Ya da kırk gün kırk
    zeytinle inzivâya çekilip toplumun belâlarından kaçtıklarını söyleyenlere
    alkış mı tutacaklar?
    Şayet ders alırlarsa Yunus kıssası onlara ibret olacaktır. Çünkü Yunus
    (a.s.) kavmine kızarak Allah’tan bir emir almadığı halde çeker gider, düşün-
    856 11/Hûd, 29
    857 23/Mü’minûn, 25
    858 26/Şuarâ, 118
    • 314 •
    Ahmed Kalkan
    cesine göre o kavim artık ıslah olamazdı. “O öfkelenip giderken kendisini sıkıntıya
    sokmayacağımızı sanmıştı.” 859 Ancak düşündüğü gibi olmadı. Allah,
    bu hatasına karşılık verdiği cezâdan sonra onu tekrar elçi olarak kavmine
    yolladı. Yunus’un (a.s.) kavmi daha sonra iman etti. “Sonunda ona inandılar.”
    860 Böylece müslümanların tebliğ eyleminde sonucu Allah’a bırakmalarını,
    gevşememelerini, Yunus (a.s.) kıssası vâsıtasıyla Mekkeli müslümanlara
    öğütlemiş oluyordu. Tabii daha sonrakilere de, bize de…
    Ancak sonra gelenlerin birçoğu bu mesajları alacakları yerde, Yunus’un
    (a.s.) balığın karnına nasıl sığdığı, “yaktin”in nasıl bir ağaç olduğu üzerinde
    fikir yarıştırmakla meşgul olmuşlardır.
    Görülüyor ki Kur’an’daki kıssalar yaşadığımız hayatla o kadar iç içedirler
    ki, onları anlamadan, ne yapacağımız hareketlerin, ne de bu hareketlerin
    karşılığı olarak gelecek sonuçları iyi değerlendirmemiz mümkün olacaktır.
    Kıssalara tarih gözüyle bakmak, ya da onların yaşayan şahıslara özel,
    onlarla sınırlı olduğu şeklinde bir kabul, Kur’an’ın yeterince özümsenmediğinin
    bir göstergesi olacaktır. Kur’an’da Yusuf (a.s.) kıssası, onun hayatını
    anlatmak için midir? Süleyman (a.s.)’la Sebe melikesi arasında diyalog,
    Sebe kraliçesi gibi bir yöneticiye Allah’ın dininin tebliğ edilmesi örnekliği
    değil midir? Peygamberimiz’in diğer kavimlerin krallarına yaptığı İslâm’a
    dâvete örneklik teşkil etmemiş midir?
    Mûsâ (a.s.), İsa (a.s.) ve diğer rasullerin kıssaları bize yaşadığımız anın
    ve gelecekte bunlara karşılık yaşayacağımız olayların ipuçlarını verir, yol
    gösterir. İslâmî mücâdelede yöntem sorunlarımıza cevaplar verir. Karşılaşacağımız
    soruları, atılacak çamur ve iftiraları bildirir. Kâfirlerin takınacakları
    tutumlar ve bunlara karşı alınacak tedbirler hakkında bizleri uyarır.
    Öyleyse; tûfan, gemi, balık, taht, cin, köşk, yaktin, dâbbe vs. gibi tâlî
    meselelerle uğraşıp, kıssalardaki ana mesajları gözden kaçırmayalım. Kıssalardaki
    kapalı meseleleri ancak Kur’an’ın bildirdiği gayb bilgisinin sınırları
    içerisinde mütâlaa etmeli, bu meselelerin “kıssacılık” veya “İsrâiliyât”-
    tan kaynaklanan mevzû haberlerle yorumlanması cihetine gitmemeliyiz.
    Özellikle kıssaları tarihî ayrıntılara hapsederek vakit geçirmeyelim; zira
    859 21/Enbiyâ, 87
    860 37/Sâffât, 148
    • 315 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    biliyoruz ki, bu tür bir çaba bize hak nâmına hiçbir şey kazandırmayacağı
    gibi, yaptığımız iş “gaybı taşlmak”tan öte bir şey olmayacaktır. Birer tebliğci
    olan/olması gereken bizler, bu gerçeklerin ışığında tekrar kıssaları okuyalım.
    Okuduklarımızı Kur’an bütünlüğü içerisinde ele alarak değerlendirelim.
    861
    Kur’ân-ı Kerim’de Anlatılan Kıssaların Hikmetleri
    Kur’ân-ı Kerim’deki kıssaların oldukça büyük, pekçok hikmetleri vardır.
    Bunların bazıları şunlardır:
    1. Yüce Allah’ın bu kıssaların ihtivâ ettiği hikmeti açıklaması. Çünkü
    Yüce Allah: “Andolsun onlara kendisinde alıkoyucu özelliği olan haberler gelmiştir.”
    862 buyurmaktadır.
    2. Yalanlayanları cezâlandırmak sûretiyle Yüce Allah’ın adâletinin açıklanması.
    Allah Teâlâ yalanlayıcılar hakkında: “Biz onlara zulmetmedik; Fakat
    onlar kendi nefislerine zulmettiler. Rabbinin emri gelince Allah’ı bırakıp
    da tapındıkları ilâhları onlara bir fayda sağlamadı.” 863 diye buyurmaktadır.
    3. Mü’minleri mükâfatlandırmak sûretiyle Allah’ın lutfunun açıklanması.
    Allah: “Biz üzerlerine ufak taş yağdıran bir rüzgâr gönderdik. Lût’un
    ailesi müstesnâ. Onları seher vaktinde kurtardık. Tarafımızdan bir nimet olmak
    üzere (bunu yaptık). İşte şükredenleri Biz böyle mükâfatlandırırız.” 864
    diye buyurmaktadır.
    4. Peygamber (s.a.s.)’in, yalanlayıcıların kendisine yaptıklarına karşı teselli
    edilmesi. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Eğer seni yalanlıyorlarsa,
    onlardan öncekiler de yalanlamışlardı. Peygamberleri onlara apaçık delillerle
    (mûcizelerle), sahifelerle ve nur saçan kitaplarla gelmişti. Sonra kâfir olanları
    yakaladım. Şimdi onlara azâbım nasıldır!?” 865
    861 Cengiz Duman, Tebliğ Sürecinde Kur’an Kıssaları, Haksöz, sayı 30, Eylül 1993, s. 28-29
    862 54/Kamer, 4
    863 11/Hûd, 101
    864 54/Kamer, 34-35
    865 35/Fâtır, 25-26
    • 316 •
    Ahmed Kalkan
    5. Mü’minleri iman üzere sebat etmeleri ve imanlarını arttırmaları için
    teşvik etmek. Çünkü mü’minler kendilerinden önce yaşayan mü’minlerin
    kurtulduklarını ve cihad ile emrolunanların İlâhî yardıma mazhar olarak
    zafere eriştiklerini bu kıssalarla öğrenmiş bulunuyorlardı. Allah Teâlâ şöyle
    buyurmaktadır: “Biz de duâsını kabul edip, kendisini gamdan kurtarmıştık.
    Biz mü’minleri işte böyle kurtarırız.” 866; “Andolsun ki Biz senden önce kavimlerine
    rasûller gönderdik, onlar da kavimlerine açık açık delillerle geldiler. Biz
    günahkârlardan intikam aldık. Mü’minlere yardım etmek ise zâten üzerimize
    bir haktır.” 867
    6. Kâfirleri küfürlerini sürdürmekten sakındırmak. Çünkü Yüce Allah
    şöyle buyurmaktadır: “Acaba onlar yeryüzünde gezip kendilerinden öncekilerin
    âkıbetlerinin nasıl olduğuna bakmadılar mı? Allah onları toptan helâk
    etmiştir. Kâfirlere de onların (âkıbetlerinin) benzerleri vardır.” 868
    7. Peygamber (s.a.s.)’in risâletini ispatlama. Çünkü geçmiş ümmetlere
    dâir haberleri ancak Yüce Allah bilir. Zira Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
    “Bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Onları bundan evvel
    ne sen biliyordun, ne de kavmin.” 869; “Sizden öncekilerin Nûh, Âd ve Semûd
    kavimlerinin ve onlardan sonra Allah’tan başkasının bilmediği kavimlerin
    haberleri size gelmedi mi?” 870
    Kur’an’da Kıssalar Yoluyla Verilen Mesaj
    Kur’an kıssalarında yer alan geçmiş toplumlar ve eski ümmetlerin hayat
    tecrübelerinin değerini anlayabilmemiz için şu gerçekleri iyice kavramalı,
    vicdanlarımızda canlandırmalıyız: Kur’an bu ümmetin yaşayan kitabı,
    öğüt verici kılavuzu ve içinde hayatına ilişkin dersler okuduğu okuludur.
    Yüce Allah ilâhi sistemini yeryüzünde gerçekleştirmekle görevlendirdiği
    ilk müslüman cemaati, bu son derece önemli göreve hazırladıktan sonra
    Kur’an aracılığı ile sürekli bir eğitime tabi tutmuştur. Bunun yanı sıra yüce
    Allah Peygamberimizin (salât ve selâm üzerine olsun) vefatından sonra bu
    866 21/Enbiyâ, 88
    867 30/Rûm, 47
    868 47/Muhammed, 10
    869 11/Hûd, 49
    870 14/İbrâhim, 9
    • 317 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    ümmetin bütün kuşaklarını yönlendirmek, eğitmek ve vaad ettiği üzere insanlığa
    ideal biçimde önderlik etmek hususunda Kur’ân-ı Kerim’in canlı ve
    sürekli bir kılavuz fonksiyonunu yerine getirmesini murad etmiştir. Yalnız
    bunun için müslüman kuşakların Kur’an’ın gösterdiği yolda yürümeleri,
    Ona olan sımsıkı bağlılıklarını hiç gevşetmeden sürdürmeleri, bir bütün
    olarak yaşama tarzlarını ondan almaları, diğer bütün yeryüzü kaynaklı sistemlerin
    câhiliyye sistemleri olması hasebiyle mümin, Kur’an’ın kendine
    sağladığı bir güvenle onlara aldırış etmeden, tepeden bakabilmelidir.
    Bu Kur’an, sadece okunup geçilecek bir söz yığını değildir. Tersine geniş
    kapsamlı bir kılavuz, bir talimatnamedir. O, pratik hayatın talimatnamesi
    olduğu kadar aynı zamanda eğitim kılavuzu, eğitim talimatnamesidir. İşte
    bu gerekçe ile oluşturup, eğitmek üzere geldiği müslüman cemaate, insanlığın
    geçmişteki hayat deneyimlerini, duygulandırıcı bir üslupla sunuyor. Bu
    alanda Hz. Âdem’den (a.s.) beri süre gelen iman çağrısının yaşadığı tecrübelere
    öncelik tanıyor, bu tecrübeleri gerek insan psikolojisine ve gerekse
    pratik hayata ilişkin türleri ile müslüman ümmetin bütün kuşaklarına bir
    çeşit yol azığı olarak sunuyor, bu ümmeti bu son derece değerli yol azığı
    ile ve değişik türde oluşmuş tarihsel birikimle donatırken onun hangi
    yolu izleyerek yürüyeceğini açık-seçik biçimde öğrenmesini amaçlıyor. İşte,
    Kur’an’da bu kadar çok sayıda, bu kadar çeşitli ve bu denli canlı, somut mesaj
    sunan kıssa ile karşılaşmamızın nedeni budur. Bu kıssaların en sık rastlanan
    türü İsrailoğulları’na (yahûdilere) ilişkin kıssalardır. Bunun birçok
    sebebi vardır. Bunlardan birkaç tanesini belirtelim:
    Yüce Allah bu ümmetin kimi kuşaklarının vaktiyle İsrailoğulları’nın geçirdikleri
    tarih dönemlerinin benzerlerini yaşayacaklarını, bu kuşakların,
    dinlerine ve inançlarına karşı eski yahûdilerin tavırlarına benzer tavırlar
    takınacaklarını bildiği için yollarında karşılaşacakları tökezleme noktalarını,
    kendilerine yahûdi tarihinin olaylarında somutlaşmış örnekler halinde
    sunmuştur. Böylece bu kuşaklar yolları boyunca karşılaşacakları bu tökezleme
    noktalarına ayak kaptırmadan, ya da onlara saplanıp kalmadan önce
    bizzat Yüce Allah’ın, önlerine tuttuğu bu tarih aynasında yüzlerini görerek
    öğüt ve ibret alabilecektir.
    Bu Kur’an, müslüman ümmetin kuşakları tarafından dikkatle okunmalı,
    bilinçli bir şekilde algılanmalıdır. Bu Kur’an, günümüzün meselelerini
    çözmek ve geleceğe uzanan yolumuzu aydınlatmak üzere sanki şimdi ini•
    318 •
    Ahmed Kalkan
    yormuşçasına canlı direktifler bütünü kabul edilerek üzerinde kafa yorulmalıdır.
    Yoksa Kur’an sadece âhenkle okunması lâzım gelen bir güzel sözler
    manzûmesi ya da bir daha geri gelmeyecek olan tarihe karışmış gerçeklerin
    tutanak defteri olarak düşünülmemelidir. Biz bu Kur’an’ı gerek geçmiş gerekse
    şimdiki hayatımızda birer direktifimiz olsun niyetiyle okumadıkça
    O’ndan asla yararlanamayız. Tıpkı ilk müslüman cemaat gibi; Onlar Kur’an’ı,
    o günkü pratik hayatlarının gelişmelerine ilişkin direktifler almak amacı ile
    okuyorlardı. Kur’an’ı bu bilinçle okuduğumuz takdirde her şeyi onun satırlarında
    buluruz. O’nun âyetlerinde Kur’an gerçeğini dikkate almak istemeyenlerin
    hiçbir zaman düşünemeyecekleri, deyim yerindeyse akıllarının
    ucundan bile geçmeyen nice şaşırtıcı, insanı hayrette bırakan açıklamalar
    bulacağız. Onun kelimelerinin, cümlelerinin ve direktiflerinin nabzı atan,
    hareket eden ve yolumuzun kritik dönemeçlerini işaretleyen canlı varlıklar
    olduklarını göreceğiz. Bu canlı varlıklar bize kimi zaman “şunu yapınız,
    şunu sakın yapmayınız”, kimi yerde “şu düşmanınızdır, şu da dostunuzdur”
    ve kimi durumlarda da “şurada çok ihtiyatlı olunuz, şurada hazırlıklı olunuz”
    diyeceklerdir. Bu canlı varlıklar başımıza gelecek her olay, karşımıza
    çıkacak her gelişme önünde bize uzun, ayrıntılı ve yerli yerinde açıklamalar
    sunacaklardır. İşte o zaman Kur’an’ın yararlı ve hayat dolu bir gerçek olduğuna
    dikkat çeken Yüce Allah’ın şu buyruğunun anlamını kavrayabileceğiz:
    “Ey müminler, Allah ve Peygamber size hayat verecek gerçeğe çağırdıklarında
    onlara olumlu karşılık veriniz.” 871
    Kur’an mesajı, bir hayat çağrısıdır, sürekli ve yenilenen bir hayata çağrıdır.
    Onun çağrısı, tarihin eski bir dönemi ile sınırlı bir hayata ilişkin değildir.
    Kur’an kıssalarının içerdiği bütün mesajları istesek de tümüyle kavrayamayız.
    Çünkü tecrübelerimizden de öğrendiğimiz gibi, Kur’an âyetleri
    kalplere yönelik mesajlarını, kalplerin içinde bulundukları durum ve bu
    durumların ortaya çıkardığı ihtiyaçlar oranında sunar ve her zaman ihtiyaç
    oranında mesaj birikimlerini kalplere açar.872
    871 8/Enfâl, 24
    872 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an
    • 319 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Kur’an Kıssalarında Sünnetullah
    (Değişmeyen İlâhî Yasalar)
    Kur’an kıssalarında vurgulanan ya da hikmet olarak çıkarılan toplumlarla
    ilgili sünnetullah özelliklerini şu maddeler halinde, ana başlıklarıyla
    sunabiliriz:
    I. Toplumların Yapılarıyla İlgili Sünnetullah Özellikleri
    a- İnsan, toplumsal bir varlıktır.
    b- Toplumlar canlı (hayatî) bir yapıya sahiptirler.
    c- Toplumlar yasalara (sünen/sünnetler) sahiptir.
    d- Toplumsal yasalarda değişme olmaz.
    e- Toplumların belirli hayat süreçleri (ecel) vardır.
    f- Toplumlar değişkendirler.
    g- Toplumların gelecekleri kendi davranışlarına bağlıdır.
    h- Bütün toplumlar elçiler aracılığıyla uyarılmıştır.
    ı- Elçi gönderilmeyen toplumlar helâk edilmezler.
    i- Helâk edilen toplumlarca bütün elçiler yalanlanmıştır.
    j- Toplumun önderleri, toplumdan sorumludur.
    k- Toplumların mânevî yönleri maddî yönlerinden önceliklidir.
    II. Mü’min Toplumlarla İlgili Sünnetullah Özellikleri
    a- Yeryüzüne mü’min toplumlar hâkim olacaktır.
    b- Allah mü’minlerle beraberdir ve onlara yardım eder.
    c- Allah, dinine yardım edenlere yardım eder.
    • 320 •
    Ahmed Kalkan
    d- Mü’minler, kâfir toplumlar helâk edilirken kurtarılırlar.
    e- Mü’min toplumlar, öncekilerin başına gelenlerle deneneceklerdir.
    f- Mü’minler yeryüzünde baskıya mâruz kalırlarsa, hicret etmelidirler.
    III. Kâfir toplumlarla ilgili Sünnetullah Özellikleri
    a- Kâfir toplumlar varlıklarını sürdüremezler.
    b- Kâfir toplumlar hemen helâk edilmezler.
    c- Allah kâfir toplumları, belki inanırlar diye sıkıntılar ve bolluklarla
    imtihan eder.
    d- Kâfir toplumlar inkârdan vazgeçip inanırlarsa Allah affeder.
    e- Azap geldikten sonra kâfirlerin inanması fayda vermez.
    f- Ataları körü körüne taklit etmek, toplumları felâkete götürür.
    IV. Bazı Toplumsal Sünnetullah İlkeleri
    a- Allah, kâfirlere karşı mü’minlerin yardımcısıdır. 873
    b- İster sâlih bir toplum olsun, ister câhilî bir toplum; Allah, kendi nefislerini,
    benliklerini değiştirmeyen toplumların konumunu değiştirmez.
    “Bir toplum, kendi öz benliğinde olanları değiştirmedikçe, Allah onların durumlarını
    değiştirmez.” 874
    c- Bir toplumun niceliği değil; niteliği önemlidir. Kur’an, Tâlut’un az
    sayıdaki üstün nitelikli kuvvetiyle mü’minlerin, Câlut’un çok sayıdaki nicel
    açıdan üstün kuvvetini nasıl yendiğini anlatır 875 ve bu konudaki İlâhî
    sünnetini hatırlatır: “Nice az bir topluluk, Allah’ın izniyle nice çok sayıdaki
    873 48/Fetih, 22-23
    874 13/Ra’d, 11
    875 2/Bakara, 246-252
    • 321 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    topluluğa gâlip gelmiştir.” 876; “Eğer Allah’ın kimi insanları, diğerleriyle def
    edip yok etmesi olmasaydı, yeryüzü mutlaka fesâda uğrardı.” 877
    d- Allah müstaz’aflardan ve muttakîlerden yanadır: “Biz istiyorduk ki;
    orada müstaz’aflara lütufta bulunalım; onları imamlar/önderler yapalım ve
    onları yeryüzünde vârisler kılalım.” 878; “Zâlimleri mutlaka helâk edeceğiz.
    Onları yok ettikten sonra yerlerine sizleri yerleştireceğiz. Bu da Allah’a karşı
    sorumluluk bilinci taşıyanlar ve azap vaadimden korkanlar içindir.” 879
    Kur’ân-ı Kerim, toplumların yıkılış biçimlerini ve kötü sonlarını ortaya
    koyduğu gibi; onları, bu noktaya getiren sebepleri de açıkça beyan eder. Bu
    nedenlere ilişkin şu örnekler verilebilir:
    a- Zulüm, baskı, haksızlık ve günahlar: “Onlara azâbımız geldiği zaman;
    ‘biz gerçekten zulmedenlerdendik’ demekten başka itirafları olmadı.” 880
    b. Lüks, israf, fısk ve bozgunculuk içinde olma: “Biz bir ülkeyi yok etmek
    istediğimiz zaman, oranın bolluktan şımaranlarına emrederiz. Orada
    bozgunculuk yaparlar.” 881
    c. Cinsel sapıklık, aşırılık ve yol kesme: “Gerçekten siz (Lût kavmi), sizden
    evvel hiçbir kavmin yapmadığı çok kötü işi yapıyorsunuz. Siz erkeklere
    yaklaşacak, yol kesecek ve toplantınızda edepsizlik yapıp duracak mısınız?”
    882
    d. Günah, zulüm, refah ve zevke dalma: “zulmedenler, kendilerine verilen
    refahın peşine düşüp şımardılar, mücrimlerden/günahkârlardan oldular.”
    883
    876 2/Bakara, 249
    877 2/Bakara, 251
    878 28/Kasas, 5
    879 14/İbrâhim, 13
    880 7/A’râf, 5
    881 17/İsrâ, 16
    882 29/Ankebût, 28-29
    883 6/En’âm, 44
    • 322 •
    Ahmed Kalkan
    e. İtaatsizlik, nankörlük: “Bu ülkenin halkı, Allah’ın nimetlerine nankörlük
    etti. Bu yüzden Allah onlara, yaptıklarına karşılık, korku ve açlık elbisesini/
    ıstırabını tattırdı.” 884
    f. Kitabın (Kur’an’ın) bir kısmına inanıp bir kısmına inanmamak. Bunun
    cezâsı dünya hayatında rezil olmaktır. 885
    g. Hz. Peygamber’in emrine muhâlefet, fitne/belâ ya da acıklı bir azâbı
    getirir. 886
    h. Önde gelenlerin ve Sâlihlerin fesâdı önlememeleri. 887
    i. Ekonomik dengesizlik, vurgun ve soygunlar. 888
    A’râf sûresinin devam eden âyetleri sırasıyla Âd kavminin, Semûd kavminin,
    Lût kavminin ve Medyen kavminin helâklerini peşi peşine anlatmaktadır.
    889 Sonra şu prensip açıklanmaktadır: “Biz hangi ülkeye bir peygamber
    gönderdiysek, halkı (peygambere başkaldırmasınlar ve Bize) yalvarıp
    yakarsınlar diye mutlaka yoksulluk ve darlıkla sıkmışızdır. Sonra kötülüğü
    (yoksulluk ve darlığı) değiştirip yerine iyilik (bolluk) getirdik, nihâyet çoğaldılar
    ve ‘Atalarımıza da böyle darlık ve sevinç dokunmuştu’ (onlar da sıkıntılı
    ve sevinçli günler geçirmişlerdi) dediler. Biz de onları, hatırlarından geçmediği
    bir anda ansızın yakaladık.” 890
    Kur’ân-ı Kerim’de Kıssa Kavramı
    Kıssa kelimesinin çoğulu olan “kasas” ve türevleri, Kurân-ı Kerim’de
    toplam 26 yerde geçer.891 Kıssa kavramına yakın anlamı olan, haber, vâkıa,
    hâdise anlamına gelen nebe’ ve çoğulu enbâ’ kelimeleri de toplam 29 yerde
    884 16/Nahl, 112
    885 2/Bakara, 85
    886 24/Nûr, 63
    887 11/Hûd, 116
    888 11/Hûd, 84-86
    889 bk. 7/A’râf, 65-93
    890 7/A’râf, 94-95
    891 Kıssa Kelimesinin Çoğulu Kasas ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 26 Yerde): 3/Âl-i
    İmrân, 62; 4/Nisâ, 164, 164; 6/En’âm, 57, 130; 7/A’râf, 7, 35, 101, 176, 176; 11/Hûd, 100, 120; 12/Yûsuf, 3,
    3, 5, 111; 16/Nahl, 118; 18/Kehf, 13, 64; 20/Tâhâ, 99; 27/Neml, 76; 28/Kasas, 11, 25, 25; 40/Mü’min, 78, 78.
    • 323 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    kullanılır. Hubr, haber ve ahbâr kelimeleri de toplam 7 yerde zikredilir. Yirmi
    sekizinci sûrenin ismi de Kasas (Kıssalar) sûresidir.
    Kur’ân-ı Kerim’de, her haberin gerçekleşeceği bir zamanın olduğu vurgulanır.
    892 Kur’an’ın büyük bir haber olduğu beyan edilir.893
    Kur’an, bazı geçmiş olayların ve eskiden yaşayan kimselerin haberlerini
    anlatır. 894 Bu haberlere Kur’an, gayb haberleri,895 eğer bahsedilen kişiler
    peygamber ise Peygamber haberleri 896 der.
    Kur’an, peygamberlerin bir kısmının kıssalarını anlatmış, bir kısmının
    ise anlatmamıştır. 897
    Kur’ân-ı Kerim’de kıssa kelimesi geçmez. Aynı kökten gelen, aslında
    isim olup masdar yerine de kullanılan kıssa kelimesinin çoğulu “kasas”
    biçiminde ve “kasasnâ”, “nekassu”, “lem naksus” gibi fiil hallerinde kullanıldığı
    görülür. Anlam olarak bakıldığında, kelime, peygamberlerin hayat
    ve mücâdeleleri olaylarına verilen bir isim olarak (kasas şeklinde, kıssalar
    olarak) geçtiği gibi; anlatmak, bir haber veya sözü bildirmek, açıklamak,
    tâkip etmek, izlemek gibi mânâlarda da pek çok yerde kullanılmaktadır.
    Bu kelime ve anlatım üslûbu, Kur’an’da geçmiş eserleri, izleri açığa çıkarmak,
    bu sûretle insanların unutmuş bulundukları veya gâfil oldukları olaylar
    üzerine dikkatleri yoğunlaştırarak derinden derine tefekkür alanına
    çıkarma gâyesine dikkat çekmek ister tarzda kullanılır. İşte bundan dolayı
    da Kur’an “kıssa” kelimesi yerine, ilk bakışta daha uygun gibi sanılan
    (Arapça) “hikâye” kelimesini kullanmamıştır. Çünkü hikâye kelimesinin
    lügat anlamı; bir şeyin aynısını ve benzerini getirnek mânâsına gelmektedir.
    Arapçada ve Türkçede hikâye denilince, ister vuku bulsun, ister (gerçek
    olabilecek tarzda ama) hayâlî olsun, anlatılan her şeye hikâye denir ki, bu
    anlam Kur’an kıssalarının mâhiyet ve keyfiyeti ile asla bağdaşmaz. Kur’an
    kıssalarına hikâye demek doğru değildir.
    892 6/En’âm, 67
    893 38/Sâd, 67-68, 88
    894 20/Tâhâ, 99
    895 3/Âl-i İmrân, 44; 11/Hûd, 49
    896 11/Hûd, 120
    897 4/Nisâ, 164; 6/En’âm, 83-87, 89; 21/Enbiyâ, 48-91; 40/Mü’min, 78
    • 324 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’ân-ı Kerim, kıssalar konteksi içerisinde geçmiş tarihî olaylar hakkında
    kasas kelimesi dışında nebe’ (çoğulu enbâ’), asr-ı saâdette vuku bulan
    hâdiseler için de haber (çoğulu ahbâr) kelimelerini de kullanmıştır. Ancak
    kasas kelimesi dışındaki farklı kelimelerle de ifâde edilen Kur’an kıssalarındaki
    ortak ve değişmeyen nokta, vukuu kesin tarihî olaylar ve haberler
    olmasıdır. Kıssa kelimesi, günümüzde çağrıştırdığı anlamın ötesinde Arapça’da
    hayale, tahrife, yanlışa dayanmaksızın gerçek olaylar hakkında kullanılan
    bir kelimedir. Vukuu kesin olmayan anlatımlar için kullanılan diğer
    kelimeleri kıssa kavramı yerine kullanmak kesinlikle yanlıştır.
    “Şüphesiz bu, gerçek kıssadır…” 898
    “Bir kısım peygamberleri sana daha önce anlattık, bir kısmını ise sana
    anlatmadık…” 899
    “Görmediler mi ki, onlardan önce yeryüzünde size vermediğimiz bütün
    imkânları kendilerine verdiğimiz, gökten üzerlerine bol bol yağmurlar indirip
    evlerinin altından ırmaklar akıttığımız nice nesilleri helâk ettik. Biz onları,
    günahları sebebiyle helâk ettik ve onların ardından başka nesiller yarattık.” 900
    “Ve onlara olup bitenleri tam bir ilim ile mutlaka kıssa edeceğiz/anlatacağız;
    çünkü Biz, onlardan (onların yaptıklarından) uzak değiliz.” 901
    “İşte o ülkeler -ki, sana onların haberlerinden bir kısmını anlatıyoruzandolsun
    ki, peygamberleri onlara apaçık deliller (mûcizeler) getirmişlerdi.
    Fakat önceden yalanladıkları gerçeklere iman edecek değillerdi. İşte kâfirlerin
    kalplerini Allah böyle mühürler.” 902
    “…İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu budur. Bu kıssayı anlat,
    umulur ki düşünür, ibret alırlar.” 903
    “Andolsun ki Biz sizden önce, peygamberleri kendilerine mûcizeler getirdiği
    halde (yalanlayıp) zulmettikleri için nice nesilleri helâk ettik. (Onları
    898 3/Âl-i İmrân, 62
    899 4/Nisâ, 164
    900 6/En’âm, 6
    901 7/A’râf, 7
    902 7/A’râf, 101
    903 7/A’râf, 176
    • 325 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    helâk etmeseydik bile) iman edecek değillerdi. İşte Biz suçlu kavimleri böyle
    cezâlandırırız. Sonra da sizin nasıl davranacağınızı görmemiz için onların
    ardından sizi yeryüzünde halifeler (onların yerlerine hükümranlar) kıldık.”
    904
    “İşte bu, (halkı helâk olmuş) memleketlerin haberlerindendir. Biz onu
    sana kıssa ediyoruz/anlatıyoruz. Onlardan (bugüne kadar izleri) ayakta kalan
    da vardır, biçilmiş ekin (gibi yok olan) da vardır.” 905
    “Peygamberlerin haberlerinden senin kalbini (tatmin ve) teskin edeceğimiz
    bir haberi sana kıssa ediyoruz/anlatıyoruz. Bunda sana hak, mü’minlere
    de bir öğüt ve bir uyarı gelmiştir.” 906
    “(Ey Muhammed!) Biz sana bu Kur’an’ı vahyetmekle (geçmiş toplumların
    haberlerini) en güzel şekilde sana kıssa ediyoruz/anlatıyoruz. Gerçek şu ki;
    Sen bundan önce (bu haberleri) elbette bilmiyordun.” 907
    “İşte bu, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir” 908
    “Andolsun onların (geçmiş peygamberler ve ümmetlerinin) kıssalarında
    akıl sahipleri için pek çok ibretler vardır. (Bu Kur’an) uydurulacak bir söz
    değildir. Ancak kendinden öncekilerin tasdiki, her şeyin açıklanması, iman
    eden bir toplum için bir rahmet ve hidâyettir.” 909
    “Onların (Ashâb-ı Kehfin başından geçenleri hak/gerçek olarak kıssa ediyoruz/
    anlatıyoruz…” 910
    “(Rasûlüm!) İşte böylece geçmiştekilerin haberlerinden bir kısmını sana
    kıssa ediyoruz/anlatıyoruz. Şüphesiz ki, tarafımızdan sana bir zikir (üzerinde
    düşünmeye ve ibret almaya lâyık olaylara dair haberleri içeren Kur’an)
    verdik.” 911
    904 10/Yûnus, 13-14
    905 11/Hûd, 100
    906 11/Hûd, 120
    907 12/Yûsuf, 3
    908 12/Yusuf, 102
    909 12/Yûsuf, 111
    910 18/Kehf, 13
    911 20/Tâhâ, 99
    • 326 •
    Ahmed Kalkan
    “Andolsun senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan sana kıssalarını
    anlattığımız kimseler de var, kıssalarını anlatmadığımız, /durumlarını
    sana bildirmediğimiz kimseler de var…” 912
    “Andolsun, onlara kötülükten önleyecek nice önemli haberler gelmiştir.
    Bunlar, gâyesine ulaşan birer hikmettir. Fakat peygamberlerin uyarıları fayda
    vermiyor.” 913
    Kıssacılık ve Kıssacılar
    Kıssacılık Ne Zaman Başladı? Halkın terbiyesine katkıda bulunarak
    dinî duygularını geliştirmek maksadıyla geçmiş milletlerin Kur’ân-ı Kerim’de
    zikredilen hikâyelerini anlatıp şerheden vâizlere kas (kaas) veya kassâs
    (çoğulu kussâs) denmektedir.
    Rasûl-i Ekrem’in “Ancak emîr, memur veya hilekâr olanlar kıssa anlatabilir.”
    914 hadisi, her önüne gelenin kıssacılık yapamayacağını ve bu işin
    son derece mes’ûliyetli olduğunu ifâde etmektedir. Hz. Peygamber’in kıssa
    söyleyip söylemediği Enes bin Mâlik’e sorulmuş, o da “Hz. Peygamber kıssa
    anlatmazdı” diye cevap vermiştir.915 Abdullah bin Ömer’in “Kıssacılık ne
    Hz. Peygamber zamanında, ne de Ebû Bekir ve Ömer devirlerinde vardı916
    demesi de, İslâm’ın ilk devirlerinde kıssacılığın henüz başlamadığını göstermektedir.
    Yalnız, Hz. Ömer devrinde917 kıssacılık kapısının zorlanmaya
    başladığına dâir rivâyetler bulunmaktadır. Ashabdan Temîm ed-Dârî’nin
    bu mevzûdaki çeşitli müracaatlarını Hz. Ömer reddetmiş ve hatta bir defasında
    elini boğazına götürüp kesiyormuş gibi yaparak kıssacılığın çok tehlikeli
    bir meslek olduğunu anlatmak istemiştir.918 Yine Hz. Ömer, aynı maksatla
    kendine müracaat eden Hâris bin Muâviye’ye “kıssacının zamanla gurura
    kapılarak kendini halktan üstün görmeye başlayabileceğini” söyler.919
    912 40/Mü’min, 78
    913 54/Kamer, 4-5
    914 İbn Mâce, Edeb 40
    915 Süyûtî, Tahzîru’l-Havâs, vr. 22a
    916 İbn Mâce, Edeb 40
    917 h. 13-23/m. 634-643
    918 Ali el-Kari, Mevzûât, s. 15
    919 Ali el-Kari, Mevzûât, s. 15
    • 327 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Müracaatları ile Hz. Ömer’i bîzâr eden Temîm ed-Dârî’nin sadece cuma
    günleri “Kur’an okuyarak halka hayrı emredip şerden nehyetmek şartıyla”
    izin koparabildiği rivâyet edilmektedir.
    Diğer taraftan Hasan el-Basrî, kıssacılığın bid’at olduğunu söylerken,
    İbn Sîrîn de bu bid’atı Hâricîlerin ihdâs ettiğini ifâde etmektedir. Ayrıca
    fitnenin zuhurundan sonra kıssacığılı Muâviye’nin ihdâs ettiği de söylenmektedir.
    Kıssacığın başlangıcı hakkındaki bu değişik rivâyetler, aynı zamanda
    bu mesleğe ashâb ve tâbiîn büyüklerinin itibar etmediklerini ve bu hususta
    onların çok titiz davrandıklarını da belirtmektedir. Medinelilerin kıssacısı
    olarak bilinen İbn Ebi’s-Sâib’e (II/VII. asır) halkı Kur’ân-ı Kerim’den usandırmamak
    için yalnız cuma günleri ve mahdut sayıda kıssa anlatmasını
    tavsiye eden Hz. Âişe’nin endişesi meydandadır.920
    Bu rivâyetler bize göstermektedir ki, kıssacılık İslâm âlimlerince hüsn-i
    kabul görmemekle beraber, ilk asırlarda kıssacıların işlediği mevzûlar muayyen
    idi. Daha sonraları bu belli ölçüler aşılarak, kıssacılık mesleğine küçüklük
    ve çirkinlik kazandıracak olan ölçüsüz hikâyecilik yoluna girilmiştir.
    Kıssacıların Belli Başlı Özellikleri: Emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i
    ani’l-münker vazifesini îfâ etmek ve İslâm büyüklerinin müsaadeleriyle İslâmî
    esaslar dâhilinde halka nasihat eden iyi niyetli kıssacılar istisnâ bırakılarak,
    dinî bakımdan herhangi bir endişe duymaksızın kıssacılığı istismar
    eden pervâsız hikâyecilerin durumları bizi ilgilendirmektedir. Genellikle
    kıssacılar, İslâmî ilimlerden, özellikle hadis ve rivâyet inceliklerinden haberi
    olmayan câhil kimselerdir. Zaten bu durumları sebebiyledir ki, hadis
    âlimleri tarafından daha ilk anda yakalanmış ve teşhir edilmişlerdir. İslâm
    ruhuna vâkıf olamayışları yüzünden de Kur’ân-ı Kerim’e ters haberler rivâyet
    etmişlerdir. Suyûtî’nin karşılaştığı böyle bir vâizin (kıssacının) sözleri,
    onların ilmî hüviyetlerini göstermesi bakımından enteresandır. Suyûtî diyor
    ki: “Kur’ân-ı Kerim’e tamamen muhâlif haber-i vâhidler rivâyet ederek
    vaaz eden bir şahsa nasihat yollu dedim ki; ‘kardeşim, en iyisi bunları ne
    sen söyle, ne de biz kabul edelim.’ Bana kızarak: ‘o zaman râvîleri tekzib
    etmiş olmaz mıyız?’ diye çıkıştı. Ben de: ‘Ey miskîn, dedim; bunları kabul
    920 Ahmed bin Hanbel, Müsned, VI/217
    • 328 •
    Ahmed Kalkan
    ettiğimiz zaman Kur’ân-ı Kerîm’i, reddettiğimizde ise râvîleri tekzîb etmiş
    oluruz; hangisi daha doğrudur? Sonra bunların doğru rivâyet edildiğini nereden
    biliyorsun?!”…”921
    Kıssacıların en belirli özellikleri mübâlağacı oluşlarıdır. Onların en sâdık
    müşterileri, zihnî ve fikrî durumlarını çok iyi bildikleri avâm tabakasıdır.
    Kıssacılar, normal bir aklın kabul edemeyeceği ölçüsüz masallar icat
    ederek bu müşterilerini memnun etme yolunu tutmuşlardır. Cennetin veya
    cehennemin tavsîfine girişince, Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde hiç temas
    edilmeyen konular uydurarak aşırı mübâlağa örnekleri vermişlerdir.
    Meselâ kıssacıların pek mübâlağalı uydurmalarından biri olan Hz. Âdem
    (a.s.) hakkındaki şu masal ne kadar gülünçtür: “Onun başı buluta (veya
    semâya) değiyordu. Bu sürtünme sebebiyle saçları dökülmüştü. Hz. Âdem,
    yeryüzüne indiği zaman, cennetten uzaklaştırılmasına o kadar ağladı ki,
    gözyaşları denize ulaştı ve bu gözyaşlarında gemiler yüzdü”922
    Mükâfat olarak dağıttıkları şeyleri de “sanki daha azını veya çoğunu
    vermek câiz değilmiş gibi” ekseriyâ yetmişer bin adet olarak tevzî etmişlerdir.
    Örnek verecek olursak; Mevzûât kitaplarında şu kabil uydurmalara pek
    sık rastlanır: “Allah Teâlâ sevdiği kimseye beyaz inciden yapılmış bir köşk
    ihsân eder; o köşkte yetmiş bin maksûre (saray) vardır; her maksûrede yetmiş
    bin kubbe vardır, her kubbede bin yatak vardır; her yatakta…”923 Mükâfat
    olarak verilecek nimetlerin miktarı arttıkça, netice itibarıyla halkın hayreti
    de artıyor, hikâyecinin yanında daha çok kalıyor ve bunlara bağlı olarak
    kıssacıya verilecek bahşişlerin miktarı da çoğalıyordu.
    Kıssacılar, aynı zamanda -ashâb devrindeki kıssacıların tersine- “Allah
    rızâsını hesaba katmayarak” ellerine geçecek birkaç kuruş veya ziftlenecekleri
    âdî dünyalık uğruna İslâm’ın temellerini dinamitlemekten çekinmeyecek
    kadar menfaatperest insanlardır. Akıl almaz masallarıyla kıssacılar,
    “esas gâyesi halkı memnun etmek, onların ceplerinden para sızdırmak olan
    efsâne üreticisi durumuna düştüler. Bu hedeflerine varmak için de onlar,
    alelâde halka yönelik hikâyelerin binlercesini uydurup Hz. Peygamber
    (s.a.s.)’e atfettiler ve onları dinleyicilerine anlattılar. Ahmed bin Hanbel ile
    Yahyâ bin Maîn’in karşılaştıkları kıssacının davranışı, onların menfaatçi
    921 Tahzîru’l-Eykaz, 56b
    922 bk. İbn Kuteybe, Te’vîlu Muhtelifi’l-Hadîs, s. 281
    923 bk. İbn Kuteybe, a.g.e., s. 280
    • 329 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    yönleriyle birlikte ne derece utanmaz olduklarını göstermesi bakımından
    önemlidir. Bu iki meşhur hadisçi Bağdat’ta Rusâfe Mescidinde namaz kılarken
    bir kıssacı: “Haddesenâ Ahmed bin Hanbel ve Yahyâ bin Maîn…
    şeklindeki bir isnâdla şu uydurma hadisi anlatmaya başlar: “Kim ‘lâ ilâhe
    illâllah’ derse, Allah Teâlâ bu sözün her kelimesinden, gagası altın, tüyleri
    mercan olan bir kuş yaratır…”
    Kıssacı bu hikâyeyi hayalinin genişliği oranında süsleyerek yazıyla kırk
    sayfa tutacak kadar uzatır. Ahmed bin Hanbel ve Yahyâ bin Maîn, hayretler
    içinde kalarak adlarının karıştığı böyle bir hadisi rivâyet etmediklerini
    birbirine söylemek lüzumunu duyarlar. Şaşkınlıkları geçtikten sonra, Yahyâ
    bin Maîn dinleyicilerin verdiği bahşişleri toplamakta olan kıssacıyı yanlarına
    çağırır. Yeni bir dünyalık ümidiyle onların yanına gelen sözde vâize
    Yahyâ bin Maîn, “Bunu sana kim rivâyet etti?” diye sorar. O da Ahmed bin
    Hanbel ve Yahyâ bin Maîn rivâyet etti” der. Yahyâ sözüne devamla, “Yahyâ
    bin Maîn benim, Ahmed bin Hanbel de bu yanımdaki kişidir; şayet mutlaka
    yalan söylemen icap ediyorsa, buna bizim adımızı karıştırma” diye
    azarlayınca, kıssacı şu cevabı verir: “Çoktan beri Yahyâ bin Maîn’in ahmağın
    biri olduğunu işitirdim. Bunun doğru olduğunu şimdi anladım. Yâhu
    dünyada sizden başka Yahyâ bin Maîn ve Ahmed bin Hanbel yok mu? Ben
    adları Ahmed bin Hanbel ve Yahyâ bin Maîn olan on yedi kişiden hadis
    yazmışımdır!” Ahmed bin Hanbel koluyla yüzünü kapayarak, “bırak şunu
    gitsin!” demiş, kıssacı da onlarla alay eder bir tavırla oradan uzaklaşmıştır.
    924
    Sahtekârlık ve riyâkârlık onların en belirli özelliklerindendir. Kıssacılığı
    çarşı-pazara kadar götüren dilenci hikâyeciler, uydurmalarına sahih hadis
    süsü verebilmek için birkaç tane de sağlam isnad ezberlemek ihtiyacını
    duymuşlar ve hilelerini bu sûretle gizlemek istemişlerdir.
    İbnü’l-Cevzî, onların tipik hokkabazlıklarını şöyle anlatır: “Bunlar
    arasında, suratlarını her çeşit boyaya batıranlar ve bu sûretle kendilerini
    soluk benizli zâhidlermiş gibi gösterecek olan sarımsı bir ten kazananlar
    bulunmakta; diğerleri, istendiği an gözyaşı dökebilmek için tuzlar kullanmaktadır.
    Diğer bazıları kendilerini -zâten teâmüle aykırı olarak allı pullu
    kumaşlarla süslettikleri- kürsünün tepesinden aşağı atacak derecede göste-
    924 İbnü’l-Cevzî, K. Mevzûât, 5a-b; Zehebî, Mîzân I/47; İbn Arâk, tenzîhu’ş-Şerîa, I/14
    • 330 •
    Ahmed Kalkan
    ride ileri gitmekte yahut da, dinleyicilerin alışık olduğu tarz dışında olarak,
    riyâkâr fıkralarını kuvvetli jestlerle nakletmekte, kürsüyü yumruklamakta,
    basamakları koşar adım inip çıkmakta, ayaklarından istimdâda başvurmaktadırlar…
    925
    Kıssacıların Halk ve Âlimler Karşısındaki Durumları: Halk tabakasının
    iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayıramayacak bir kapasitede bulunması,
    halk hikâyecisi denebilecek olan kıssacıların işine çok yarıyordu.
    Diğer bir deyişle kıssacıların mantık ölçülerini bir yana atarak alabildiğine
    saçma hikâyeler uydurmaları, halkın cehâleti sebebiyle mümkün olmuştur.
    Zira halk, “aklın kabul etmediği tuhaf hikâyeler anlatan veya kalbi rikkate
    getirip gözyaşları döktürebilen vâizleri dinlemekten hoşlanır”926
    Bu saf ve câhil halk, muhakkak ki, kıssacıların her sözünü sonsuz bir
    itimatla kabule hazır bir derecede onlara bağlı idi. Şâir Külsüm bin Amr
    el-Attâbî (ö. 220/835), bir gün mescidde kendini dinlemek üzere etrafına
    toplanan cemaate şu sözleri hadis diye söylüyordu: “Dilini burnunun
    ucuna dokundurabilen kimse, cehenneme girmeyeceğinden emin olabilir.”
    Kıssacının istemesi üzerine hazır olan bütün cemaat cennetlik olup olmadıklarını
    denemeye girişmişlerdir.
    Her devirde görüldüğü üzere “eğlenceli hikâye ve masalları sert hakikatlerden,
    kuru kanunlardan ve sahih hadislerden daha çok tasvip eden”
    halk, ciddî ve vakur âlimlere iltifat etmeyerek, kıssacıların etrafında toplanagelmiştir.
    Bunun sebebi, sadece kıssacıların çeşitli hilelerle kendilerini
    bir âlim olarak kabul ettirmeye çalışmaları değil; aynı zamanda halkın da
    zihnî yapıları itibarıyla onlardan hoşlanmalarıdır. Halkın kıssacılar tarafından
    söylenen her sözü, en ufak bir zihnî muhâkemeye tâbi tutmaksızın
    kabule âmâde olduklarını ifâde ettiği kadar, kıssacıların da din bakımdan
    hiçbir mülâhazaları olmadığını gösteren şu hal ne kadar düşündürücüdür:
    Mescid-i Hüseynî’de kendisini halkın çepeçevre kuşattığı bir vâiz, içinde
    bir duâ yazılı olan küçük bir kâğıdı etrafındakilere göstererek: “Bunda
    Mûsâ’nın (a.s.) duâsı vardır; bunu her kim okursa veya yanında taşırsa, üzerinden
    farz namazlar sâkıt olur!” diye bağırmaktaydı. Ne tuhaftır ki, onun
    bu pâyânsız cüreti üzerine bir an bile tefekkür etmeyen ve mahşeri andıran
    kalabalıklarıyla sadece “sarık, fes, kavuk ve başörtülerinin görünebildiği”
    925 İbnü’l-Cevzî, el-Kussâs ve’l-Müzekkirîn s. 93
    926 İbn Kuteybe, Te’vîlu Muhtelifi’l-Hadîs, s. 279
    • 331 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    bu topluluk, ellerinde hazırladıkları paralarla, kendilerini namaz külfetinden
    kurtaracak olan bu sihirli duâyı bir an önce alabilmeyi düşünüyordu.927
    İmam Ebû Hanife, bir mesele hakkında fetvâ almak isteyen annesinin
    müşkülünü halletmek ister; fakat annesi oğlunun verdiği cevapla tatmin
    olmayarak, zamanın meşhur kıssacısı Zür’a’ya danışmak istediğini söyler ve
    birlikte ona giderler. Ebû Hanife, Zür’a’ya annesini takdim ederek, bir mesele
    hakkında fetvâ almak istediğini söyler. Kıssacı tevâzu göstererek Ebû
    Hanife’nin kendinden daha âlim ve fakîh olduğunu ve binâenaleyh meseleyi
    onun halletmesi gerektiğini söyler. İmamın fetvâsını kıssacının tasdik
    etmesinden sonradır ki, annesi memnun ve mutmain olabilmiştir.928
    Kıssacıların dinî bakımdan bir tehlike teşkil etmeye başlamaları üzerine
    İslâm âlimlerinin onlara karşı daha menfî tavırlar takındıkları görülmektedir.
    Abdullah bin Ömer, kıssacıların sesinden rahatsız olduğunu söyleyerek,
    onların bulunduğu mescidde daha fazla kalmazdı. Bir defasında
    yakınında oturan bir kıssacıyı, oradan emniyet memuru yardımıyla uzaklaştırmıştı.
    Abdullah bin Abbâs, zamanın kıssacılarından Nevf bin Fadâle
    el-Bikâlî’yi “yalan söylüyor Allah düşmanı!” diyerek tezyif etmişti.929 Ebû
    Abdurrahman es-Sülemî (ö. 74/693), talebelerinin kıssacılarla bir yerde bulunmalarına
    izin vermemişti.930 Mâlik bin Enes, kıssacıların Medine câmisinde
    icrâ-yı faâliyette bulunmalarına müsaade etmemişti.
    Şarlatan kıssacıların sahte tavırlarına aldanarak onları büyük âlim diye
    kabul eden halk tabakası, İslâm âlimleri ile kıssacılar arasında cereyan eden
    çetin mücâdelelerde -ne gariptir ki- kıssacıların taraflarını tutmuşlardır.
    Her devirde bunun birçok misalini görmek mümkündür. Bütün bu üzücü
    davranışlara rağmen İslâm ulemâsının kıssacılarla olan mücâdelelerini
    gevşetmedikleri anlaşılmaktadır. Ne var ki, hikâyecilerinin üzerine toz
    kondurmak istemeyen halkın tutumu, âlimleri zaman zaman müşkül durumlarda
    bırakmıştır. Hatta Suyûtî bile, kıssacıların aleyhinde konuşuyor
    diye avam tabakası tarafından ölümle tehdit edilmiştir.
    927 bk. Kasımî, Kavâidu’t-Tahdîs, s. 135-136
    928 Ali el-Kari, Mevzûât, s. 16
    929 Buhârî, İlim 44, Tefsîru sûre (18), 2, 3, 4
    930 Müslim, Mukaddime 7
    • 332 •
    Ahmed Kalkan
    Halkın bu şuursuz tarafgirliğini göz önünde bulunduran âlimler, kıssacılarla
    yaptıkları mücâdelede zaman ve zemine göre çeşitli taktikler kullanmışlardır.
    Edebiyatçı Ebu’l-Kasım, bazı arkadaşlarıyla birlikte hacca gider.
    Medine’ye vardıklarında hacıların, uydurma hadis rivâyet eden bir âmânın
    etrafında toplandıklarını görürler.
    Ebu’l-Kasım, bu hale bir son vermek ister; fakat aynı zamanda halkın
    âmânın tarafını tutarak kendilerine hücum etmelerinden de çekinir. Aklına
    güzel bir çare gelir; derhal yere oturarak Kur’ân-ı Kerim okumaya başlar.
    Halk onun güzel sesiyle Kur’an okuduğunu duyunca, âmâyı terk ederek bu
    defa da Ebu’l-Kasım’ın etrafında toplanır.
    Bütün bu vakalar, halkın din konusundaki büyük cehâleti yüzünden,
    gerçek İslâm âlimlerini sahtesinden ayıramadıklarını, kim daha fazla bağırıp
    eğlendirici hikâyeler anlatırsa ona daha çok itibar ettiklerini göstermektedir.
    Bunun yanında, İslâm âlimlerinin gerek doğrudan doğruya hadis uyduran
    kimselerle, gerek imal edilen bu sözlerin piyasaya arzında büyük
    gayretler sarfeden kıssacılarla pek çetin mücâdele yaptıkları da anlaşılmaktadır.
    931
    931 M. Yaşar Kandemir, Mevzû Hadisler, İFAV Y., s. 83-90; daha geniş bilgi için bk. Hasan Cirit, Halkın İslâm
    Anlayışının Kaynakları Vaaz ve Kıssacılık, Çamlıca Y.
    • 333 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    - 34-41. Âyetler -
    مَا لكُْ كَيْفَ ¦ كَْلُ ج�ْ رِمِ ي نَ ¦ أَفَنَجْعَلُ اْلُسْلِِ ي نَ  مْ جَنَّاتِ النَّعِي ِ ê عِنْدَ رَبِّ ِ ¦ إِنَّ للُْتَّقِ ي نَ
    انٌ عَلَيْنَا ƒ ونَ أَمْ لكُْ أَيْ َ  كُُونَ أَمْ لكُْ كِتَابٌ فِيهِ تدْرُسُونَ إِنَّ لكُْ فِيهِ لَا يتَخَيَّ ُ ãتَ ْ
    كَءُ ô أَمْ لُمْ شُ َ  مْ بذَِلكَ زَعِي ٌ ê كُُونَ سَلْهُم أَيُّ ُ ã ِلغَ ةٌ إِلَ يوْمِ اْلقِيَامَةِ إِنَّ لكُْ لَا تَ ْ بَ
    ¦ مْ إِنْ كَُنوا صَادِقِ ي نَ ê كَئِ ِ ó فَلْيَأُْتوا ب شُ َ
    نَّإِ : Doğrusu ¦ تَُّقِ ي نَ للْ : muttakîler (takvâ sahipleri) için مْê عِنْدَ رَبِّ ِ : Rableri
    katında  جَنَّاتِ النَّعِي ِ : naîm cennetleri vardır أَفَنَجْعَلُ : Biz kılar mıyız (yapar
    mıyız) hiç ¦ اْلُسْلِِ ي نَ : müslümanları ¦ كَْلُ ج�ْ رِمِ ي نَ : o günahkârlar gibi : مَا لكُْ
    size ne oluyor كَيْفَ : nasıl كُُونَ ãت َْ : hüküm veriyorsunuz : أَمْ لكُْ كِتَابٌ
    yoksa sizin için bir kitab mı var فِيهِ تدْرُسُونَ : ders aldığınız إِنَّ : mutlaka
    لكُْ : sizindir diye ونَ  فِيهِ لَا يتَخَيَّ ُ : beğenip seçtiğiniz her şey انٌ ƒ : أَمْ لكُْ أَيْ َ
    yoksa yeminleriniz mi vardır عَلَيْنَا : üzerimizde ِلغَةٌ بَ : sürecek إِلَ يوْمِ اْلقِيَامَةِ
    : Kıyâmet gününe kadar إِنَّ لكُْ :sizin diye كُُونَ ã لََا ت َْ : ne hükmederseniz
    سَلْهُم : sor onlara مْê أَيُّ ُ : hangisi بذَِلكَ : ona  زَعِي ٌ : kefil أَمْ yoksa (var mı?) :
    لُمْ : onların كَءُ ôشُ َ : ortakları mı فلَيَْأتْوُا : (o halde) getirsinler مْê كَئِ ِ ó : ب شُ َ
    ortaklarını إنِْ كَنوُا : iseler ¦ صَادِقِ ي نَ : doğru sözlü
    “Şu da muhakkak ki, takvâ sahipleri için Rableri katında nimetleri bol
    cennetler vardır. (34)
    Öyle ya, (Allah’a) teslimiyet gösterenleri, (o) günahkârlar gibi tutar mıyız
    hiç? (35)
    Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz? (36)
    Yoksa size ait bir kitap var da, (bu bâtıl inanışları) onda mı okuyorsunuz?
    (37)
    Onda, beğendiğiniz her şey sizin için mutlaka vardır (diye mi yazılı)?
    (38)
    • 334 •
    Ahmed Kalkan
    Yoksa, “Ne hükmederseniz mutlaka sizindir” diye sizin lehinize olarak
    tarafımızdan verilmiş, kıyamet gününe kadar geçerli kesin sözler mi var? (39)
    Sor onlara: Bu iddiayı onların hangisi savunacak? (40)
    Yoksa ortakları mı var onların? Sözlerinde doğru iseler, hadi getirsinler
    ortaklarını!” (41)
    34- “Şu da muhakkak ki, takvâ sahipleri için Rableri katında nimetleri
    bol cennetler vardır.”
    Muttakî insanlara, takvâ sahiplerine Allah katında naîm cennetleri vardır.
    Muttakî kimdir? Bunu Hz. Ömer Sahabeden birine soruyor. O da şöyle
    diyor: “Hani, dikenli bir arazide ayakkabısız bir şekilde yürüdüğünde
    ne
    yaparsın? Ayağına diken batmaması için yere çok dikkatli
    basarsın. İşte
    bu yeryüzünde de öyle bir yürüyüşe takva denilir. Bakışlarınızın günaha
    girmemesi, kulaklarınızın günah duymaması, yürüdüğünüz
    yerler günah
    sokakları olmaması, elinizin, gönlünüzün günahla
    kirlenmemesi için dikkat
    etmeye takva denir. Bunu yapan kişiye de muttaki deniliyor. Muttaki
    insanlar cennete alınıyor. Çünkü; “Temiz insanlar, temiz yerlere lâyıktır.”
    35- Müslümanları suçlular gibi yapar mıyız?
    Hiç kuşkusuz bu, tuttukları yol özleri birbirine karşıt olan iki ayrı grubun
    karşılaştığı birbirinin karşıtı iki akıbettir. İki ayrı yol izleyip iki ayrı
    sonuçla karşılaşan iki çelişik çizginin karşıtlığının ifadesidir bu.
    Müşriklere Meydan Okuma: Bu iki âkıbeti vurguladıktan sonra surenin
    akışı müşriklerle karışık, kapalı ve anlaşılmaz bir tarafı bulunmayan
    son derece yalın ifadeli bir tartışmaya giriyor. Onlara meydan okuyor. Bir
    tek cevaptan başka seçeneği bulunmayan, ayrıca demagoji yapmaya da imkân
    bırakmayan peş peşe çarpıcı sorularla onları köşeye sıkıştırıyor. Bunun
    yanı sıra âhirette gerçekleşen korkunç bir sahne ile bir de dünya hayatında
    üstün iradeli, karşı konulmaz caydırıcı güce sahip ulu Allah’ın aleyhlerinde
    başlatacağı savaş ile onları tehdit ediyor:
    • 335 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    “Öyle ya biz Müslümanları o günahkârlarla bir tutar mıyız hiç?” şeklindeki
    olumsuzluk ifade eden ilk soru, biraz önce sunulan ayetlerde gözler
    önüne serilen her iki grubun akıbetine dikkat çekiyor. Bu sorunun tek bir
    cevabı var: Hayır... Olamaz... Rablerine teslim olan, buyruklarına boyun
    eğen Müslümanlar asla, bu iğrenç sıfatla nitelendirilmeyi hak edecek kadar
    günah işleyen suçlular gibi olamazlar. Gerek akıbet gerekse mükâfat açısından
    Müslümanlarla suçluların bir tutulması ne akıl ne de adalet ölçülerine
    göre normal değildir.
    Avrupalının İspanya’da Öldürdüğü müslüman sayısınca, müslümanlar
    kıyamete kadar kâfir öldüremezler. Çünkü müslümanın hedefi öldürmek
    değildir. “Biz müslümanlarla, suçluları bir tutamayız?” diyor. Allah.(c.c).
    36- Size ne oluyor? Nasıl hükmediyorsunuz?
    “Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?” Neyiniz var sizin?
    Neye dayanarak bu tür hükümler veriyorsunuz? Değer ve miktarları nasıl
    ölçüyorsunuz ki, ölçülerinize ve hükümlerinize göre Müslümanlarla suçlular
    bir oluyor?
    Siz nasıl bâtılla hüküm verirsiniz. Allah’ın hak olan kelâmı var iken, o
    doğrultuda hareket etmeniz gerekirken, Allah’ın dediğine uymanız gerekirken,
    sizin vücudunuzu yöneten, sizin hayatınızı devam ettirmek için her
    şeyinizi veren Allah’a itaat ve ibadet etmeniz gerekirken, O’na şükretmeniz
    gerekirken nasıl olurda Allah’ı inkâra, Rasûlünü inkâra yönelirsiniz?
    Yoksa elinizde kitap mı var? Allah’tan söz mü aldınız. Allah size kıyamete
    kadar bir fırsat mı verdi? Böyle kötü hükmedesiniz diye Allah size
    bir berat mı verdi? Karşılıklı yeminleştiniz mi siz? Yoksa onların ortakları
    mı var? Eğer doğru söylüyorlarsa ortaklarını getirsinler, şirk koştuklarını
    getirsinler, Allah’a karşı ilah diye ortaya sürdüklerini getirsinler.
    Kur’ân-ı Kerim’de, en çok sakınılması gereken şeyin “şirk” olduğu belirtilmektedir.
    Çünkü en büyük zulüm şirktir. Şirk nedir? Şirket kelimesiyle
    aynı kökten gelmektedir. Şirket’te nasıl ortakların hisseleri oranında, sözleri
    geçiyorsa, şirkte de bu yeryüzünde, gökyüzünde, insanların
    yönetiminde,
    tabiatın yönetiminde Allah’tan başka birinin varlığını
    kabul etmek demektir.
    932
    932 Mahmut Toptaş, Şifa Tefsiri, Cantaş Yay. 8/37-38
    • 336 •
    Ahmed Kalkan
    Allah, akıllarımızı başlarımıza çağıralım diye sormaya devam ediyor.
    Değilse suçumuzu ispat için değil, Allah zaten ispata muhtaç olmadan bilir
    bildiğini.
    Sûrenin akışı olumsuzluk ifade eden, onların tutumlarını kınayan sorulardan
    sonra, şimdi de onları alaya alıyor, gülünçlüklerini ortaya koyuyor:
    “Yoksa bir kitabınız varda ondan mı bu hükümleri okuyorsunuz? Onda
    beğendiniz her şeyi mi buluyorsunuz?” “Akıl ve adâlet ölçülerine sığmayan
    bu tür hükümleri çıkardıkları ve kendilerine Müslümanlarla suçluların
    bir olduğunu söyleyen bir kitapları mı var?” şeklinde yöneltilen soru alay
    etme ve küçümseme amacına yöneliktir. Bu, olsa olsa onların arzularına
    uygun, isteklerini tatmin eden komik bir kitaptır. Bu kitapta onların benimsediği
    ve istediği türden hükümler doludur. Onların bu komik kitabı
    gerçeğe, adalete, akla ve normal insani standartlara uymuyor.
    “Yoksa `istediğiniz gibi hükmedebilirsiniz’ diye sizin lehinize olarak
    tarafımızdan verilmiş kıyamet gününe kadar geçerli kesin sözler mi var?”
    Eğer ellerinde kitap yoksa o zaman böyle bir söz almış olmalılar. Kıyamet
    gününe kadar diledikleri gibi hükmetmek ve dilediklerini seçmek
    üzere Allah’tan bir söz almış olmalılar. Oysa böyle bir şey yok. Allah’tan
    böyle bir söz almış değildirler. Şu halde neye dayanarak konuşuyorlar? Dayanakları
    nedir onların?
    Söyleyin bakalım! Ne oluyor size? Neyiniz var sizin, neden böylesiniz?
    Nasıl hükmediyorsunuz? Yani bu hüküm konusunda tavrınız ne böyle?
    Tâğutlar koyuyorsunuz hayatınıza, onlara müracaat ediyorsunuz, şeytana
    müracaat ediyorsunuz. Hayatınızda Allah’a biraz karışma alanı, başkalarına
    biraz karışma alanı belirliyorsunuz. Hayatınızın bazı bölümlerinde Allah’ı
    bazı bölümlerinde de başkalarını dinliyorsunuz. Bazen Allah’a, bazen de
    başkalarına kulluk ediyorsunuz. Bazen Allah’ın yasalarını, bazen de başkalarının
    yasalarını uyguluyorsunuz. Peygamberi hayattan diskalifiye için elinizden
    geleni yapıyorsunuz. Bak biz toplumsal bir örnek verdik, bir bahçe
    örneği verdik. “Ne oluyor size? Ne yapmaya çalışıyorsunuz?” diyerek başta
    işin hükmünü anlatıyor, işi hükme bağlıyor Allah.
    37. “Yoksa okuduğunuz bir kitabınız mı var?”
    • 337 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    “Nedir bu vaziyetiniz sizin? Yoksa sizin Allah kitabından başka kitabınız
    var da oradan mı okuyorsunuz? Yani sizin Allah’ın gönderdiği kitabından
    başka kitaplarınız var da ondan mı tedris ediyorsunuz? Ondan mı
    okuyorsunuz? Yani onun eğitimini mi yapıyorsunuz? Allah kitabının dışında
    kendinize kitap mı edindiniz? Size birileri kitap mı gönderdi? Benim
    kitabıma rağmen kitap mı bulabildiniz kendinize?
    Veya sizlere ayrı bir kitap verdim, Muhammed’e ayrı bir kitap verdim
    de ikisini mi mukayese ediyorsunuz? Yoksa sizin Allah kitabından başka
    kitaplarınız var da, ona mı tutunuyorsunuz? Onunla mı amel etmeye çalışıyorsunuz?
    Bu yaptıklarınız konusunda yoksa Allah size başka bir kitap
    gönderdi de ondan mı hükmediyorsunuz?
    Yoksa bu konularda size söz veren başka ilahlarınız mı var? Yoksa sizin
    yanınızda kitabımız budur diye bağrınıza basıp kendileriyle amel etmeye
    çalıştığınız başka ilahların kitapları mı var? Yoksa Allah’ın kitabıyla
    öteki ilahlarınızın kitaplarını mı karıştırıyorsunuz? Yani sizler böyle iddia
    ediyorsunuz. Hâkimiyet bizdedir, bu yaptıklarımız Allah’ın istedikleridir
    diyorsunuz. Allah da bizden böyle bir hayat ister diyorsunuz. Allah da demokrasiden
    yanadır diyorsunuz. Allah da laikliği öneriyor diyorsunuz. Allah
    da böyle bir kıyafetten razıdır diyorsunuz. Allah mı dedi bunları size?
    Yoksa bunları diyenleri Allah mı kabul ettiniz? Yani Allah kitabında size
    bunları demediği halde, size bu konularda izin vermediği halde, sizler bütün
    bu konularda size ruhsat tanıyan başka ilahlar mı buldunuz? Kendinize
    başka ilahlar buldunuz da yoksa Allah’ı mı şartlandırmaya çalışıyorsunuz?
    Allah’a yol göstermeye, akıl vermeye mi çalışıyorsunuz?
    Yani bir kere ben size böyle bir kitap göndermedim. Ben size bu yaptıklarınız
    konusunda izin vermedim. Sizden bu tür şeyler yapmanızı istemedim.”
    Hâşâ Allah niye sorsun da değilse? Yani Allah böyle bir kitap göndermediğini,
    onlardan böyle şeyler istemediğini bildiği halde niye sorsun bu
    soruyu? Peki, ne çıkar öyleyse bundan? Bundan çıkan şudur: Ben size böyle
    bir kitap göndermediğime göre sizden bu yaptıklarınızı asla istemediğime
    göre, yoksa kendiniz İlah, Rab zannıyla birilerine gidip bu konularda kendisinden
    izin aldınız da onu mu ilah zannediyorsunuz? Ona mı kulluk edip,
    onu mu râzı etmeye çalışıyorsunuz? 933
    933 Ali Küçük, Besairu’l Kur’an
    • 338 •
    Ahmed Kalkan
    Cennet ve Naîm Cenneti
    Cennet: Allah’ın İman edenleri ve İmanlarının gereklerini yerine getirenleri
    mükâfatlandıracağı yerdir. Cehennem ise Allah’a isyan edenlerin
    cezâlarını görecekleri yerdir.
    Cennet ebedîdir (sonsuzdur). Cennetin nimetleri hiç sona ermeyecektir.
    Genel kanı, kâfirler için cehennem azâbının da ebedî oluşudur. Âlimlerin
    çoğuna göre kâfirler de cehennemde ebedî kalacaklardır. Günahkâr
    müslümanlar ise günahları kadar cehennemde kaldıktan sonra cennete
    gireceklerdir.
    “Küfre sapanlar grup grup cehenneme sürülmüştür. Nihâyet oraya gelince
    kapıları açılmıştır. Onun (cehennemin) bekçileri onlara: ‘İçinizden Rabbinizin
    âyetlerini size okuyan ve bu gününüze kavuşacağınız hakkında sizi
    uyaran peygamberler gelmedi mi?’ derler.”934
    Cehennem ateşten ve azaptan bir dünyadır. Orada her insan azap yönüyle
    eşit değildir. Mü’min ile kâfir, kâfir ile münâfık aynı yerde ve aynı
    azapta olmayacaktır. Yerleri ve dereceleri farklı farklı olacaktır.
    Cennette ise mutluluğun her türlüsü vardır. Orada sıcak ve soğuk
    yoktur, ebedî yeşilliklerle devamlı ilkbahar mevsimi hüküm sürer. Evler,
    köşkler, saraylar ve meyvelerin her türlüsü vardır. Orada korku, üzüntü ve
    keder yoktur. “Rablerinin azâbından sakınanlar da grup grup cennete sevk
    olunmuşlardır. Nihâyet oraya geldiklerinde ve kapıları açıldığında cennetin
    bekçileri onlara: Selâm size! Tertemiz geldiniz. Artık sonsuz kalmak üzere
    oraya girin derler.”935
    Cennet, “örtmek, gizlemek” anlamındaki “cenn” kökünden isim olup
    “bitki ve ağaçları ile toprağı örten bahçe, yeşillikleri bol, sık dal ve yaprakları
    ile yeri gölgelendiren bağlık, bahçe” manasına gelir. Peygamberlerin
    davetine uyarak iman edip dünya ve âhirete ait işleri, kulluk vazifelerini
    elden geldiği kadar güzel bir şekilde yapan temiz ve müttakî kişiler için hazırlanmış
    bir huzur ve mutluluk beldesidir. Âhiret hayatında mü’minlerin
    ebedî saâdet ve nimetler yurdu olan yerin bu şekilde adlandırılmasının se-
    934 39/Zümer, 71
    935 39/Zümer, 73
    • 339 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    bebi, genel görünümüyle dünya bahçelerine benzemesi veya eşsiz nimetlerini
    insan idrâkinden gizlemiş olması şeklinde açıklanmıştır. Çoğulu cinân
    ve cennât’tır.
    Cennet kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 147 defa geçmektedir. İslâm literatüründe
    cenneti ifade etmek üzere kullanılan isimleri ve cennet tabakalarını
    şu şekilde sıralamak mümkündür:
    Cennet: Ebedî saâdet yurdunu ifade etmek üzere Kur’an’da, çeşitli hadislerde
    ve diğer İslâmî eserlerde yer alan isimler içinde en çok kullanılan,
    içindeki bütün mekân ve imkânları kapsayacak şekilde muhtevası geniş
    olan bir terimdir. Yukarıda belirtildiği gibi Kur’an’da 147 yerde geçmektedir.
    İslâm literatüründe ebedî saâdetle ilgili vaadler, özendirici anlatım ve
    tasvirler genellikle cennet ismi etrafında yoğunlaşmıştır. Diğer isimler tekil
    olarak kullanıldığı halde, cennetin çok sayıdaki âyette çoğul şekliyle de
    (cennât) yer alması, saâdet yurdunun belli bir bölgesinin değil; tamamının
    adı olduğunu gösterir.
    Cennetü’n-Naîm: 13 âyette geçmektedir. Arapça’da “refah, huzur, mutlu
    hayat” anlamına gelen nimet kelimesinden daha kapsamlı bir muhtevaya
    sahip olan naîm, insana mutluluk veren maddî ve manevî bütün güzellikleri
    ifade etmektedir. Buna göre cennâtü’n-naîm; mutluluklarla dolu cennetler
    manasına gelir. “Beni cennetü’n-naîmin vârislerinden kıl.”936
    Bir hadislerinde Rasûlullah (s.a.s.) cennetin gümüş ve altın kerpiçten
    yapıldığını, harcının misk, taşlarının inci ve yakut olduğunu, oraya girenlerin
    bolluk ve refah içinde, üzüntüsüz ve kedersiz yaşayacağını, ebedî
    kalacaklarını, ölmeyeceklerini, elbiselerinin eskimeyeceğini ve gençliklerinin
    yok olmayacağını ifade eder. 937
    “Cennet, takva sahiplerine, uzak olmayarak yaklaştırılmıştır. İşte size
    va’d olunan, gördüğünüz şu cennettir ki, o, Allah’a yönelen, emirlerine riâyet
    eden, görmediği halde Rahmân’dan korkan ve Allah’ı tâatine yönelmiş bir
    kalple gelen kimselere aittir.” 938
    936 26/Şuarâ, 85
    937 et-Tâc, c. 5, s. 402
    938 50/Kaf, 31-33
    • 340 •
    Ahmed Kalkan
    “Canların isteyeceği ve gözlerin hoşlanacağı ne varsa, hepsi oradadır.
    Siz de orada devamlı olarak kalacaksınız. İşte bu, sizin çalıştığınız ameller
    sebebiyle mirasçı kılındığınız cennettir. Sizin için orada çok meyveler vardır,
    onlardan yiyeceksiniz.” 939
    Cennet Hayatı
    İnsanın Allah’a imana sarılıp O’na bağlanmasında, en büyük kaygı ve
    korkusu olan yok olmaktan kurtulma ve Allah’ın kendisine tükenmeyecek
    bir hayat bahşetmesi ümidinin büyük etkisi vardır. Nitekim insanların kendi
    kendilerine yetmediklerini ve Allah’a muhtaç olduklarını, Allah’ın dilerse
    onları yok edip yerlerine başka varlıklar yaratabileceğini ifade eden
    âyetlerde940 bu hususa da işaret vardır. Ebedî mutluluğun simgesi olan cennete
    kavuşma ümidi, bütün müslümanlar için hayatın birçok güçlüğüne
    göğüs germeyi, fedakârlık göstermeyi göze aldıran bir faktör olmuştur.
    İlk İslâm şehidleri Sümeyye - Yâsir ailesinin bu uğurda çektikleri çilelerden
    günümüz İslâm dünyasındaki mücadelelere kadar müslümanların
    davranışlarında cennet idealinin en önemli etken olduğu şüphesizdir.
    İslâm dini Allah’ın seçkin kullarına nasıl bir cennet hayatı vaad etmektedir?
    Bu hayatın konu ile ilgili nasların birleştiği ve önemle vurguladığı iki
    özelliği vardır: Arzulanan her şey ve ebediyet. Bir âyet-i kerimede şöyle
    denilmektedir: “Gönüllerin özleyeceği, gözlerin hoşlanacağı her şey orada
    vardır. Ve siz orada ebediyen kalacaksınız.”941 Dünya hayatında duyu
    organlarıyla algılanamayan meleklerin insanlara hizmet ettiği, onları koruduğu,
    Allah yolunda yürüyenler için esenlik dilediği Kur’an’ın çeşitli beyanlarından
    anlaşılmaktadır. Âhiret âleminde melekler inançlı ve dürüst
    insanlara görünmeye başlayacaklar ve yeni hayata intibakları sırasında
    korku ve üzüntüye düşmemelerini telkin ederek onlara şöyle diyeceklerdir:
    “Biz dünya hayatında da âhirette de sizin dostlarınızız. Canlarınız ne isterse,
    gönlünüz ne dilerse burada sizin için hazırdır. Bütün bunlar, merhamet eden
    ve bağışlayan Allah’ın bir ikramıdır.” 942
    939 43/Zuhruf, 71-73
    940 35/Fâtır, 15-16
    941 43/Zuhruf, 71
    942 41/Fussılet, 30-32
    • 341 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Hz. Peygamber, çeşitli münasebetlerle cennetteki sınırsız imkân ve
    mutluluklardan söz ettiğinde yanında bulunanlar zaman zaman cennette
    at, deve vb. şeylerin de bulunup bulunmadığını sormuşlar, o da, “Allah sizi
    cennete koyarsa orada canınızın arzuladığı ve gözünüzün hoşlandığı her şeyi
    bulursunuz.” şeklinde cevap vermiştir.943 Hz. Peygamber, cennet hayatının
    imkân ve nimetlerinin genel anlamda fevkalâde olduğunu belirtmekle birlikte
    ayrıntılı tasvirlere girmemiştir. Cennet halkının arzu ettiği her şeyin
    gerçekleşeceği ilkesine karşı, “başkalarına zarar verici, erdemsiz, çelişkili
    oluşu sebebiyle imkânsız şeyler talep edilirse durum ne olacak?” şeklinde
    teorik olarak bir itiraz ileri sürülebilirse de, cennete girecek insanlar fizyolojik
    ve psikolojik kusurlardan arınmış olacaklarından pratikte böyle bir
    talebin vuku bulmayacağı açıktır.
    Cennet Nimetleri
    Kur’ân-ı Kerim ve sahih hadislerde mevcut beyanlara dayanarak cennet
    nimetlerinin ana özelliklerini şu şekilde tespit etmek mümkündür:
    1- Sonsuz lüks ve konfor,
    2- Sürekli barış ve huzur,
    3- Cennet ehlinin hem bedenî, hem ruhî bakımdan son derece güçlü
    ve yetenekli olmaları,
    4- Mânevî tatmin (rızâ),
    5- Allah’ı görmek, O’nunla konuşmak,
    6- Bütün bunları saran bir ebediyet.
    İnsanın irade ve tercihini kullanarak tekâmülünü sürdürebileceği yer
    dünya hayatıdır ve buradaki manevî tekâmül, iman ve sâlih amel ölçüsüne
    bağlanmıştır. Bir bekleyiş merhalesi olan Berzah döneminden sonra başlayacak
    âhiret hayatında, dünya tekâmüllerini sekteye uğratmayanlar, öyle
    anlaşılıyor ki, fizyolojik ve psikolojik yönlerden son bir operasyon ve arındırmaya
    tâbi tutulduktan sonra cennete alınacaklardır. Müslim’in rivâyet
    943 Tirmizî, Sıfatü’l-cennet 11
    • 342 •
    Ahmed Kalkan
    ettiği bir hadiste Hz. Peygamberimiz, kıyamet günü cennet kapısını ilkin
    kendisinin çalacağını ve ondan önce bu kapının kimseye açılmayacağını
    söylemiştir.944 Cennete giriş sırasında bütün mü’minler görevli melekler
    tarafından karşılanacak ve melekler: “Selâm olsun sizlere! Saâdetler içinde
    olun, bir daha çıkmamak üzere cennete buyurun!”945 diyeceklerdir.
    Buhârî, Müslim ve Tirmizî’nin çeşitli rivâyet kanallarından aktardıkları
    hadislere göre946 mü’minler dolunay veya parlak yıldızlar gibi ışıklar saçarak
    cennete girecekler, orada diledikleri gibi yiyip içtikleri halde abdest
    bozma ihtiyacı hissetmeyecekler, sümkürüp tükürmeyeceklerdir. Aldıkları
    gıdaların sindirimi hoş kokulu geğirti ve terden başka bir külfet
    getirmeyecektir. Cennet halkına yorgunluk ve usanç gelmeyeceği için947
    uykuya da ihtiyaç duymayacaklardır.
    Cennet ehlinin imkânlarını dile getiren bir hadiste onlara şöyle nida
    edileceği kaydedilir: “Daima sağlıklı olacak, asla hastalanmayacaksınız;
    sonsuza kadar yaşayacak, hiç ölmeyeceksiniz; her an gençliğinizi koruyacak
    ve hiçbir zaman ihtiyarlamayacaksınız; sürekli nimetler içinde olacak
    ve asla güçlükle karşılaşmayacaksınız.”948 Konu ile ilgili hadislerin bazı rivâyetlerinde
    cennete girecek erkeklerin ataları Adem’inki gibi bir bünyeye
    sahip olacakları, hatta 60 arşın boyunda bulunacakları anlatılır. Ayrıca bu
    erkeklerin daima 33 yaşında olmakla birlikte bıyıkları yeni terlemiş sakalsız
    gençler görünümü arz edeceklerinden de söz edilir. Kadınların ise çok güzel
    tenli ve çok değerli elbiselere bürünmüş halde bulunacakları ifade edilir.
    Cennet ehlinin ruhî portreleri konusunda en çok vurgulanan özellik,
    onların gönüllerinde kin ve nefretin bulunmayacağı hususudur. “Gönüllerindeki
    kini söküp atacağız”949 şeklindeki ifadeler, cennete gireceklerin
    mânevî bir arındırma operasyonuna tâbi tutulacağının delilidir. Yine ilgili
    âyet ve hadislerin beyanına göre cennette kusursuz bir ahlakî hayat yaşanacak,
    cennetlikler arasında anlamsız ve gereksiz konuşmalar, suçlamalar
    olmayacak, tam bir dostluk ve kardeşlik hayatı hüküm sürecektir. 950
    944 Müslim, İman 333
    945 39/Zümer, 73
    946 Buhârî, Bed’ü’l-halk 8; Müslim, Cennet 14-22; Tirmizî, Sıfatü’l-cennet 7
    947 35/Fâtır, 35
    948 Müslim, Cennet 22
    949 7/A’râf, 43
    950 15/Hıcr, 47; 56/Vâkıa, 25; Müslim, Cennet 16-17
    • 343 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Kötülüklerden korunmayı başaranlar meleklerden gelen iltifatlarla
    cennete girecekleri sırada şöyle diyeceklerdir: “Bize karşı vaadini gerçekleştirip
    dilediğimiz yerinde yerleşebileceğimiz cennete bizleri vâris kılan Allah’a
    hamdolsun!”951 Âyetin ifade tarzından, mü’minlerin yerleşim açısından
    serbestlik içinde olacakları anlaşılmaktadır. Rahmân sûresinde sözü edilen
    iki veya dört cennetin bir anlamı da bu olmalıdır.
    Cennet meskenlerindeki yaygı, sergi vb. ev eşyasının son derece lüks
    olması yanında yiyecek ve içeceklerin, ayrıca giysilerin de olağanüstü
    zevk verici özelliklere, temizlik ve zarafete sahip olacağı muhtelif âyetlerde
    yer yer ayrıntılı olarak tasvir edilir. Hadislerde belirtildiğine göre cennet
    ehline ilk verilecek yemek, havyar ziyafetidir.952 Cennette ekmek, et, meyve,
    tatlı, ayrıca su, süt ve şarap gibi yiyecek ve içecekler mevcut olmakla
    birlikte, bunların dünyadaki benzerleriyle isimden başka bir münasebetinin
    bulunmayacağı âlimlerce belirtilir. Nitekim fevkalâde zevk veren
    cennet şarabı kadehler dolusu içileceği halde sarhoşluk ve rahatsızlık vermeyecektir.
    953 Cennet halkının beslenme rejiminde meyvelerin önemli bir
    yer tuttuğu çeşitli âyetlerin beyanlarından anlaşılmaktadır.
    Cennet hayatının nimetlerini dile getiren nassların ayrıntılı anlatımları
    ve bunların hayal ettirdiği cismanî zevkler, bazı yabancı araştırmacıların
    eleştirilerine konu olmuştur. Hâlbuki cennet hayatının nimetleri bu
    cismanî zevklerden ibaret değildir. Cennet halkı, asıl mutluluğu manevî
    tatminde bulacak, onlar nefes alıp vermek kadar tabii bir şekilde Allah
    ile irtibat kuracak, cemalini müşahede ederek O’nunla konuşacaklardır.
    Aradaki derin mâhiyet farkına rağmen uhrevî hayat, dünya hayatına benzer
    şekilde devam edeceğine göre oradaki konfor da buradaki konforla bir
    bakıma bağlantılı olacaktır.
    Deney dünyasından aldığı izlenimler sayesinde idrâk gücüne sahip
    olan insana bu idrâkin sınırlarını aşan kavramlarla herhangi bir konuda fikir
    vermek mümkün değildir. Dünya hayatındaki cismanî zevklerin ruhun
    yücelişine engel teşkil ettiği genellikle kabul ediliyorsa da bunun uhrevî
    hayatta da aynı mahiyette olacağı söylenemez. Çok değişik zamanlardaki
    çok değişik kitlelere hitap eden dinin bu dünya ile paralellik arz eden bu
    üslûbun özendirici ve etkileyici özellikler taşıdığı da bilinen bir gerçektir.
    951 39/Zümer, 74
    952 Buhârî, Enbiyâ 1; Müslim, Münâfikıyn 30
    953 37/Saffat, 45-47; 47/Muhammed, 15
    • 344 •
    Ahmed Kalkan
    Amaç, Cismanî Zevkler Sağlayan Cennet
    Nimetleri Değil; Allah’ın Rızâsıdır
    Bedenî ihtiyaçları gideren ve cismanî zevkler sağlayan cennet nimetleri
    aslında cennet sakinleri için amaç değildir. Ulaşılmak istenen asıl
    hedef Allah rızâsıdır. “Allah mü’min erkeklerle mü’min kadınlara içlerinde
    ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler, Adn bahçelerinde güzel
    meskenler vaad etti. Allah’ın rızâsı ise hepsinden daha üstündür. İşte en
    büyük saâdet budur.”954 denilerek uhrevî saâdetin bu manevî unsurunun,
    maddî içerikli kavramlarla anlatılan diğer bütün nimetlerden daha değerli
    olduğu açıkça ifade edilmiştir. “Ey huzura kavuşmuş insan! Sen O’ndan
    râzı/hoşnut, O da senden râzı/hoşnut olarak Rabbine dön. (Seçkin) kullarım
    arasına katıl ve cennetime gir!”955 Sahih hadislerde belirtildiği gibi bütün
    mü’minler cennetteki yerlerini aldıktan sonra Cenâb-ı Hak kendilerine hitap
    ederek hallerinden memnun olup olmadıklarını soracak, onlar da son
    derece memnun olduklarını ifade edeceklerdir. Bunun üzerine Allah, “Size
    bundan daha değerli bir şey veriyorum: Size rızâmı saçıyorum, artık size gazabım
    bir daha dokunmayacak” diyecektir.956
    Cennet, (dolayısıyla cehennem ve âhiret hayatı) sadece ruhlar âleminde
    değil; ruh ve bedenden oluşan, ayrıca bağı bahçesi, nehri, yapısı vb.
    bulunan bir maddeler ve realiteler dünyasında başlayıp devam edecektir.
    Sadece Kur’an âyetleri çerçevesinde bile mevcut nassların içerdiği maddî
    unsurları, manevî ve ruhî anlatımlar veya sembollerle te’vil etmek mümkün
    değildir. İmam Gazali, cennet zevklerinin hissî, hayalî ve aklî olmak üzere
    üçe ayrıldığını ve herkesin kendi kabiliyetine göre bunların tamamından
    veya bir kısmından faydalanacağını kabul etmiştir. Dünya hayatında özellikle
    hayalî ve aklî zevklerin kusuru olan kesintiler âhirette bertaraf edilip
    bu zevkler süreklilik kazandığında son derece câzip olurlar. 957
    954 9/Tevbe, 72
    955 89/Fecr, 27-30
    956 Müslim, Cennet 9
    957 Hasan Eker, A.g.e. s. 90
    • 345 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Cennetlikler
    Kur’an ve sünnette ifade buyrulduğuna göre, peygamberlerin davetine
    uyup iman eden ve amel-i sâlih işleyen kimseler cennete gireceklerdir.
    Bu kimseler cennetliktir. Esasen Allah’a ve insanlara karşı görevlerini yerine
    getirmekle insan daha dünyada iken manevî bir huzura kavuşur, maddî
    refah sağlanır ama tam manasıyla huzur ve kardeşlik cennette gerçekleşir:
    “Takva sahipleri, elbette cennetlerde ve pınarlardadır. Girin oraya selametle,
    emin olarak. Biz, o cennetliklerin kalplerindeki kinleri çıkarır atarız. Hepsi
    kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıya otururlar. Orada kendilerine
    hiçbir zahmet dokunmaz ve onlar oradan çıkarılacak da değiller.” 958
    Kur’ân-ı Kerim namazını eksiksiz kılanların, malından bir kısmını
    yoksullara ayıranların, ceza-hüküm gününe inananların, Allah’ın gazabından
    korkanların, ırzlarına sahip olanların, sözlerine ve emanete sadık
    kalanların, doğru şahitlikte bulunanların cennete gireceklerini bildirmektedir.
    959 Ayrıca Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını dileyerek sabredenlere960, şükredenlere961,
    yürekten tevbe edenlere962, Allah yolunda canını fedâ eden
    şehidlere963 ve Allah’a yönelmiş bir kalple idealize olmuş müslümanlara
    “Allahın ölçüsünde Allah’a yönelenlere”964 içinde ebedî kalınacak cennete
    girecekleri yüce Rabbimiz tarafından müjdelenmiştir.
    Hadislerden öğrendiğimize göre cennete en son girecek kimseye, bu
    dünyanın iki misli (diğer rivâyette on misli) kadar cennet verilecektir.965
    Modern hayatın içinde bunalmış, özlediği hayatı sadece düşünüp, hayallerinde
    yaşayabilen bir insanlık var. Modern hayat huzur ve mutluluk
    vaad etmişti. Ama vermediği gibi huzursuzluğu arttırdı. Bugün insanlık
    acılar içinde kıvranmaktadır. Beton binalar arasında sıkışmış, gürültülü
    şehir yaşamının ve hayatın yoğunluğunun ortaya çıkardığı stresin, kirli havayı
    teneffüs etmenin getirdiği birtakım biyolojik rahatsızlıklar, Allah kor-
    958 15/Hıcr, 45-48
    959 70/Meâric, 23-29, 33
    960 13/Ra'd, 20-23
    961 46/Ahkaf, 15-16
    962 66/Tahrim, 8
    963 2/Bakara, 154
    964 50/Kaf, 31-34
    965 S. Buhârî, Tecrid, c. 2, s. 845
    • 346 •
    Ahmed Kalkan
    kusundan uzak yaşayan insanların sahtekârlıkları, çevirdikleri entrikalar
    ve işledikleri zulümler hayatı cehenneme çevirdi. Tabiattan ve tabiatından
    bu kadar uzaklaşan insan sanal/yapay şeylerle kendisini avutuyor. Evindeki
    akvaryumuyla, birkaç saksısıyla, kafesteki kuşuyla ve vazolara koyduğu
    birkaç plastik veya gerçek çiçekleriyle kendine yapay bir tabiat oluşturmaya
    çalışıyor. Sinema ve film dünyası yeterli gelmedi; bilgisayar oyunları ve
    stimülasyonlarla her şey sanallaştı, oyunlaştı. Fakat bütün bunlar, insanın
    streslerini atmaya, huzurlu olmasına yetmiyor. Artık hafta sonları bir su başında,
    birkaç ağacın dibinde geçirilen piknik saatleri de tatmin etmemeye
    başladı. Tabii ardından geriye özlem, yani nostaljik duygular kendini gösterip
    insanı avutma ve oyalama görevini üstlendi.
    Günümüz insanı, bilim-teknoloji derken, bunları putlaştırdı. Ancak
    Allah’ın huzurunda elde edilebilen “huzur”u teknolojinin sağlayacağı
    ümidiyle yıllarca koştu. Yolun sonlarına doğru gelmesine rağmen baktı ki
    ortalarda cennet olmadığı gibi yaşam eskisinden de kötü oldu. İşte bu insanlardan
    bazıları “acaba cennet geçtiğimiz yollarda idi de biz mi göremedik?
    Dönüp bir daha bakalım!” dediler. Kısacası nostalji; cenneti dünyada
    aramanın şaşkınlığıdır. Fakat insanlar kusura bakmasınlar, cenneti dünyada
    asla bulamayacaklar. Çünkü dünyada cennet yok; Cennet, ölüm ötesi
    dünyaya ait bir yerdir.
    Cennetle ilgili birçok âyetlerde “altından ırmaklar akan cennetler” ifadeleri
    geçer. Bugün özellikle zengin insanların yaptırdıkları veya satın aldıkları
    villaların denize nâzır olanlarının ne kadar pahalı ve değerli olduğunu
    biliyoruz. Niye değerli? Çünkü balkonuna çıkıp oturduğunuz zaman
    karşınız deniz. Bakanlara serinlik ve ferahlık veriyor. “Defterleri sağdan verilenler,
    ne mutlu o sağ ehline! Yüklü dalları bükülmüş kiraz (ağaçları), üst
    üste dizili meyveleri sarkmış muz ağaçları, yayılıp uzanmış gölgeler, çağlayarak
    akan su kenarlarında, bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler
    arasındadırlar.”966 Ne kadar güzel bir tatil yeri! Tatil yapanların oradan
    hiç ayrılmak istemeyecekleri bir yer. Dünyadaki hemen tüm tatil köyleri
    ve dinlenme kampları genellikle bir su kenarında ve yeşil bir ortamda tesis
    edilmişlerdir. Allah da buralara uygun ifadelerle cenneti tasvir etmiş. Fakat
    oradaki tatil yerleri hem ebedî, hem hakiki, hem de insanların akıllarına
    bile getiremedikleri nimetlerle dolu.
    966 56/Vâkıa, 27-33
    • 347 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Cehennem Korkusu - Cennet Ümidi
    (Allah ile İlişkilerimizde Denge)
    Kur’an insanlara öğüt verirken onların duygularını dengede tutmaya
    çalışır. O mü’minlerle kâfirleri, cennetle cehennemi, iyi davranışlarla
    kötü davranışları, amel defterlerini/karnelerini sağdan alanlarla soldan
    alanları peş peşe anlatır. Ne aşırı şekilde tek taraflı ümitlenmek, ne de
    tek taraflı korkmak, ikisi de hoş olmayan sonuçlara götürür. İnsan, aşırı
    şekilde sadece ümitlenirse lâubali, şımarık olur. Ve bu hal Allah’la ilişkilerinde
    de görülür. Kulluğu hafife alır, ciddiyetini kaybeder. Bu durum şeytanın
    insanı Allah ile aldatmasına yol açar. Kur’an’da şeytanın insanı Allah ile
    aldatmasına dair birçok âyet vardır. Bunlardan biri şudur: “Allah’ın affına
    güvendirerek şeytan sizi aldatmasın.”967 İnsan bazen günah dolu bir hayat
    içerisinde yaşarken biri kendisini Allah’tan korkmaya davet edip günahlardan
    alıkoymaya çalıştığında, hemen Allah’ın çok merhametli ve affedici
    olduğunu söyleyerek o günahı işlemeye devam eder. Bu, Allah’ı yanlış tanımadır.
    Şüphesiz Allah’ın affedici ve çok merhametli olması, hiçbir zaman insanın
    O’na isyan etmesini, günah işlemesini gerektirmez. İnsanın aşırı şekilde,
    tek taraflı korkuya kapılması, bu defa insanı ümitsizliğe sevk eder.
    Ümitsiz yaşamak insanda karamsarlık ve hayata karşı duyarsızlık oluşturur.
    968 “Onlar Rablerine, azabından korkarak ve rahmetinden ümitvar olarak
    dua ederler.”969 “Gerçekten onlar hayır işlere koşarlar, umarak ve korkarak
    bize dua ederlerdi ve bize derin saygı gösterirlerdi.” 970 “O’na korkarak ve
    umarak dua ediniz.” 971
    Yalnız dünya için çalışanlar, çalıştıklarının karşılığını bu dünyada
    alırlar. Âhiret yurduna hazırlık yapanlar ise hem bu dünyada hem de âhirette
    karşılığını en güzel şekilde alırlar. Kâfire âhirette yakıtı insan ve taş
    olan cehennem gösterilirken, mü’mine ise köşklerin, suların, çiçeklerin
    en güzel ve tertemiz eşlerin olduğu cennet vaad ediliyor.
    967 35/Fâtır, 5
    968 Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, Akçağ Y., c. 5, s. 72
    969 32/Secde, 16
    970 21/Enbiyâ, 90
    971 7/A'râf, 56
    • 348 •
    Ahmed Kalkan
    Bu dünyada insanlardan bir kısmı bir villaya, arabaya ve güzel bir
    kadına sahip olmak için kendilerini her türlü tehlikenin içine atabiliyor.
    Hâlbuki bu dünyanın çiçekleri soluyor, sevgililer önce soluyor, sonra
    ölüyor. Tüm doğanlar ölüyor, yapılanlar yıkılıyor. Gençliğini harcayarak
    birçok şeye sahip oluyor; tam yaşayacağım dediği anda doktoru ona tuzu-
    yağı-tatlıyı yasaklıyor ve eşine karşı da iktidarsızlık dönemi başlıyor.
    Mü’minler kendilerini âhirete göre ayarlarlar. Allah, onlara bu dünyayı
    da verir. Ama geçici olan bu dünya nimetleri cennette solmadan devam
    eder.
    Geldiğimiz yere dönüyoruz. Yemyeşil bir ülkeden geldik. Yeşillikler
    üzerindeki fıskiyelerin etrafında yeşil yastıklar, nefis işlemeli döşekler
    üzerine yaslanmış, sevgililerinden başkasına bakmayan, kendilerine insan
    ve cin eli değmeyen sevgililerin bulunduğu ülkeden geldik. Bir tanesinin
    kokusu yeryüzünü dolduracak, parlaklığı güneş ve ayın ışığını solduracak
    derecede güzel, yakut ve mercan gibi, her an bekâreti yeniden verilen, altın
    bilezik, yeşil ipekli elbise ve incilerle süslenmiş tomurcuk memeli sevgililerle
    bezenmiş bir ülkeden geldik. Altından sular akan kat kat köşkler, binası
    altın ve gümüşten, harcı miskten meydana gelen güzel meskenler, gümüş
    kaplar, billur kupalar, altın tepsiler ve kadehlerde canların çektiği gözlerin
    hoşlandığı herşeyin bulunduğu, istenilen et ve meyvelerin bol olduğu, ölümün
    uğramadığı, gençlik ve güzelliğin solmadığı, sonu misk kokan, mühürlü
    halis şarabın içildiği, yandıran güneş, donduran soğuğun bilinmediği
    bir ülkeden indik.
    Kin ve yalanın bilinmediği, hiç bir günahın işlenmediği, cinsî iktidarsızlığın
    ve yorulmanın olmadığı, yenen ve içilenlerin ter halinde çıktığı ve
    güzel kokular saçtığı bir ülkeden Hz. Adem’le, Hz. Havva vâlidemizle bu
    imtihan dünyasına indik, eski ve ebedî yurdumuza, ana vatanımıza, baba
    ocağımıza tekrar dönmek üzere. Cenneti yaratan ve bizi sınav için bu dünyaya
    indiren Rabbimiz “Rabbinizden olan rahmet ve cennete doğru koşunuz.”
    972 “İyi şeyler için yarışanlar bunun için yarışsınlar.” 973 emriyle kıyamete
    kadar gelecek insanları uzun bir yarışa başlattı ki, varış noktası dünyada
    devlet, âhirette cennet. Ödül ise cennet nimetleri ve cemâlullah.
    972 3/Âl-i İmran, 133
    973 83/Mutaffifin, 26
    • 349 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Dışını halk, içini Hak için süsleyen muttaki insanlara hazırlanan bu
    güzellikler yurduna ancak temiz insanlar layık olduğundan bu dünyadan
    kalbimizi ve kalıbımızı kirlendirmemeye, kirlenen yerlerimizi de temizlemeye
    çalışmak bizim görevlerimiz arasındadır. Bu dış ve iç temizlik,
    bazen gözyaşı, bazen alın teri, bazen mürekkep, bazen kanla yapılır. Cennete
    doğru koşan, bu dünyada terleyecek, tökezleyip günah bataklığına
    düşerse tekrar kalkıp koşacak, kirlerini gözyaşıyla yıkayıp pişmanlık ateşiyle
    yakacak. Dünyada pişmanlık ve tevbe ateşiyle günahlarından temizlenmeyen
    mü’minleri Allah lutfedip affetmezse cehennem ateşiyle temizleyecektir.
    “Gelin bugün yanalım, yarın yanmamak için!” 974
    İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: Allah’ın Rasûlü (s.a.s.) ile beraberdim. Ensar’dan
    bir sahabi geldi ve Rasûlullah’a selâm verdi. Sonra da sordu: “Yâ
    Rasûlallah! Mü’minlerin en üstünü hangisidir?” “Onların ahlâkı en güzel
    olanıdır.” “Yâ Rasûlallah! Mü’minlerin en zekisi hangisidir?” “Onların ölümü
    en çok hatırlayanı, ölümden sonrası için en güzel bir şekilde âhiret hazırlığı
    yapanıdır. İşte onlar, en zeki mü’minlerdir.” 975
    Cennet Ucuz Değil!
    Cennet insanın hayallerine dahi sığmayacak güzellikte yaratılmış.
    Fakat nefse ağır gelen, nefsini terbiye edememiş, ona esir olmuş insanlara
    çok zor gelen işlerle kuşatılmıştır. Her nimetin bir külfeti vardır. Külfet
    nimetin önemine göre değişir. Cennetin etrafını kuşatmış bu zor ve sıkıntılı
    engelleri aşmak için her şeyden önce kuvvetli bir iman ve bununla
    birlikte ileri derecede bir sabır gücü olması lâzım.
    Cehennemse nefse hoş gelen, insanı cezbeden işlerle kuşatılmıştır. Bütün
    bu işlere bir ömür boyu direnmek, karşı koymak da çok güçlü bir maneviyatı
    gerekli kılıyor. Öyle ya insanlar haram-helal, iyi-kötü demeden her
    türlü lezzeti yaşamaya koyulacaklar, siz de bunları göreceksiniz ve yapmayacaksınız!
    “Ben sabredersem Rabbim bana cennette daha güzellerini, hem
    de ebedî olarak verecek” diyeceksiniz. Bu, cennete ne kadar iman ettiğine
    ve dünya hayatına ne kadar değer verdiğine bağlı bir şey. Hayata damgasını
    vurmuş büyük insanlara bakın. Hiç birisinin dünyaya gerektiğinden fazla
    974 Seyyid Kutub, Fi Zılali'l-Kur'an, Hikmet Y., c. 1, s. 452
    975 İbn Mâce Hadis no: 4259
    • 350 •
    Ahmed Kalkan
    değer verdiklerini göremeyeceksiniz. Ama bunun yanında bir de hayatı
    son derece maddîleşmiş, ölmeyecekmiş gibi yaşayan, eğlenmek, yemek,
    içmek, giyinmekten başka bir derdi olmayan, ne dünün eyvahını, ne de
    yarının kaygısını çekmeyen insanlara bakalım; insana ait tüm yüce değerlerden
    yoksun iki ayaklı hayvanlar gibi (hatta daha da aşağı) bir vaziyette
    ömür tüketiyorlar. Bunlar zevkleri için yaşamaya çalışıyorlar. Basit,
    geçici, bir müddet sonra insana bıkkınlık veren zevkleri, âhiret zevklerine
    değişiyorlar. Tabii bunlara âhiretten söylenecek şey şu olabilir: “İnkâr
    edenler, ateşe sunuldukları gün, onlara: ‘Dünyadaki hayatınızda sizin için
    güzel olan her şeyi (bütün zevklerinizi) harcadınız, onların zevkini sürdünüz.
    Ama bugün, yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızın ve yoldan çıkmanızın
    karşılığında alçaltıcı bir azap göreceksiniz’ denir.” 976
    Dünya hayatında basit bir eve talip oluyorsunuz. Birkaç yıl “taksitlerini
    ödeyeceğim” diye boğazınıza kadar her şeyinizden kısıyorsunuz. Yine
    aynı şekilde evlenmek için bir kıza talip olduğunuzda bir sürü masraf ve
    sıkıntıya giriyorsunuz. Dünyada bir eve ve bir kıza talip olmak bir sürü
    maddî ve manevî sıkıntılara girmeyi gerektiriyor da bir cennet köşkü ile
    hurilere talip olmak niye bazı sıkıntılara girmeyi gerektirmesin? Üniversite
    mezunu nice insanın branşlarıyla ilgili bir meslek bulamadıkları ve pek de
    işe yaramayan fakülte diploması için bunca zahmet boşuna imiş dedikleri
    bir ortamda, yine de bir yüksek okula girebilmek için her yıl milyonu geçen
    sayıda insanın nasıl sınavlara hazırlandığını biliyoruz. En azından bu kadar
    olsun çalışmaların, dökülen terlerin ve çekilen sıkıntıların cennet için de
    olması gerekmez mi?
    “Yoksa siz, sizden öncekilerin durumu sizin başınıza gelmeden cennete
    gireceğinizi mi zannettiniz? Onlara öyle darlık, zorluk, sıkıntı geldi ve sarsıntıya
    uğradılar ki Peygamber ve onunla beraber mü’minler: ‘Allah’ın yardımı
    ne zaman?’ diyordu. Gözünüzü açın! Allah’ın yardımı şüphesiz pek yakındır.”
    977 Rivâyete göre bu âyet, Uhud veya Hendek savaşı esnasında nâzil
    olmuştu. Mü’minler öyle daralmışlardı ki, âdeta ölüp ölüp diriliyorlardı.
    Sahâbelerden bazıları oldukça tedirgin, “Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?”
    demeye başlamışlardı. İşte Cenâb-ı Hak yukarıdaki âyeti vahyederek
    âdeta “siz yoksa cenneti ucuz mu zannetmiştiniz?” buyuruyor. Allah’ın en
    976 46/Ahkaf, 20
    977 2/Bakara, 214
    • 351 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    sâlih kulları en çok musibetlere uğratılanlar olduğuna göre, bize ne oluyor
    da cenneti ucuza kapatmaya çalışıyoruz? 978
    Yukarıdaki âyetin takdiri şudur: “Ey mü’minler, sizler Allah’ın sizi
    kullukla mükellef tuttuğu her şey ile ibâdet etmediğiniz, sizi imtihan ettiği
    şeylere sabretmediğiniz, kâfirlerin eziyetine, fakirlik ve yoksulluğa,
    geçim sıkıntısı ve darlıklarına katlanmadığınız, düşmanla savaşın dehşet
    ve korkunç hallerine göğüs germediğiniz müddetçe, sırf bana iman edip,
    peygamberimi tasdik etmek sûretiyle cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz?
    Bütün bunlar, sizden önceki mü’minlerin başına gelmiştir.” 979
    Âyet, cennete girmeye hazırlanmak için, ezelden beri gelen Allah’ın
    kanununa yöneltiyor. Cennet ehli olmak için inanç sahiplerinin, inançlarını
    müdâfaa etmeleri; o yolda zorluğa, eziyete, şiddete ve ıstıraba katlanmaları;
    zafer ve mağlubiyet arasında gidip gelerek itikadları üzerine sabit
    kalmaları; hiçbir şiddetin onları dağıtmaması; hiçbir kuvvetin onları korkutmaması;
    mihnet ve fitne balyozları altında gevşememeleri ve zafere hak
    kazanmaları için Allah onlara yön veriyor. Zira o günde, Allah’ın dininin
    muhafızı onlardır. Kendilerine emanet edilen şeyleri beklemektedirler. O,
    emaneti korumaya ve müdâfaaya hazırdırlar. Bu yüzden de emanete müstahak
    olmuşlardır. Çünkü onların ruhları korkudan kurtulmuştur. Dünya
    hayatının hırsından, yükünden, boşluğundan kurtulmuştur... O anda ruhları,
    olduğu âlemden cennete daha yakındır... Çamurlar âleminden çok yücelerdedirler...
    İşte mü’minler, cihad ve imtihandan, sabır ve sebattan, sadece Allah’a
    sığınıp O’nu düşündükten, Allah’tan başka her şeyi ve herkesi ikinci plana
    attıktan sonra cenneti hak ederler. Yol budur: İman ve cihad; mihnet
    ve bela; sabır ve sebat; sadece Allah’a yöneliş... Yardım bundan sonra geliyor.
    Cennet nimetleri de bundan sonra geliyor... 980
    “Sizden önceki ümmetler, çeşitli belâlarla azap olunmuşlardı. Ama bu,
    onları dinlerinden çevirmemişti. Öyle ki adamın başının ortasından testereyle
    kesilir, böylece iki parçaya ayrılır; yine adamın etleri ve sinirleri demir
    taraklarla kemiklerinden ayrılır, ama bu onu dininden çeviremezdi. Allah’a
    978 Hasan Eker, A.g.e. s. 90
    979 Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, Akçağ Y., c. 5, s. 72
    980 Seyyid Kutub, Fi Zılali'l-Kur'an, Hikmet Y., c. 1, s. 452
    • 352 •
    Ahmed Kalkan
    yemin ederim ki, bu iş, mutlaka kemale erecektir. Öyle ki, kervancı Sana ile
    Hadramut arasında seyahat ederken ancak Allah’tan ve koyunlarına karşı
    kurttan korkacaktır; başka hiç kimseden korkmayacaktır. Ne var ki sizler,
    acele ediyorsunuz.” 981
    Ebu Hureyre (r.a.) rivâyet ediyor. Rasûlüllah (s.a.s.): “İmtinâ edip kaçınanlar
    hâriç, bütün ümmetim cennete girecektir.” ‘Kim cennete girmekten
    kaçınıp ayak diretir?’ dediler. “Kim bana itaat ederse cennete girer, kim âsi
    olup itaat etmezse o kaçınmış olur demektir!” buyurdular. 982
    “Rabbinizin bağışına ve takva sahipleri için hazırlanmış olup genişliği
    gökler ve yer kadar olan cennete koşun (onun için yarışın!)” 983
    “Yaptıklarına karşılık olarak onlar için nice sevindirici ve göz aydınlatıcı
    nimetler saklandığını hiç kimse bilemez.” 984
    “Ey mutmain ruh! Rabbini râzı etmiş ve râzı edilmiş/hoşnut olmuş olarak
    Rabbine dön. Seçkin kullarım arasına kavuş ve gir cennetime!” 985
    36- “Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?”
    Hükm ve Hâkimiyet
    “Hükm” kelimesinin sözlük anlamı, yargı ve yargıda bulunmak, hükmetmek,
    karar vermek, idare etmek, ata gem vurmak demektir. Hakkında
    âyet ve hadis olan itikada ve ibâdete ait bütün prensiplere “hüküm” denilir.
    Hükmün çoğulu “ahkâm”dır. Ayrıca, hâkimlik, âmirlik, tesir gücüne sahip
    olma gibi anlamlarda da kullanılır. Emir ve irâde demektir. Gerçekte hüküm,
    kelime anlamıyla önlemek, engel olmak, menetmek anlamındadır;
    hâkim kelimesi de haksızlığa engel olan demektir. Bir şeyin iyice araştırılıp
    soruşturulmasından sonra verilen karara “hüküm” denir. Mahkemelerde
    hâkimlerin verdiği karar gibi; filan adam, “bu konuda şöyle hükmetti”, “falancanın
    hükmü şöyledir” denilir. Sözü geçmek, hükmünü yürütmek, kuv-
    981 Buhârî, İkrah 1
    982 Buhârî, İ'tisam 2
    983 3/Âl-i İmran, 133
    984 32/Secde, 17
    985 90/Beled, 27-30
    • 353 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    vetli ve güç sahibi olmak anlamlarına da gelir. Bu mânâda; “Allah’ın dediği
    olur” anlamında “Allah’ın hükmü her şeye geçerlidir” deriz.
    Kur’an-ı Kerim’de, insan fiilleriyle ilgili beş yüz kadar âyet vardır. Bunlara
    “ahkâm âyetleri” denmektedir. Peygamberimizin, ahlâk, öğüt, âhiret,
    ibâdet, muâmelât (insan ilişkileri) ve ukubat (cezalar) ile ilgili hadislerine
    de “hüküm-ahkâm hadisleri” adı verilir.
    Bir konuda Allah’ın bir hükmü varsa ve O’nu gerek Kur’an’la, gerek
    peygamberi ile bize bildirmişse, insana düşen o hükme teslim olmak, tüm
    işlerinde Allah’ın hükmünü uygulamaktır. Allah’ın hükümleri dışındakilere
    “câhiliyye hükmü” denir. Mü’minler, câhiliyye ile hükmetmezler.986 İman
    edenler, dinî hükümlere teslim olurlar, bir konuyla ilgili veya insanlar hakkında
    hüküm verme durumunda olurlarsa, adâletle hükmederler. 987 Fıkıh
    Usûlüne göre hüküm, mükelleflerin (yükümlülerin) fiillerine bağlanan şer’î
    özelliktir. Şer’î hükmün kaynağı da yalnızca Allah’tır. Hüküm Allah’tan
    kaynaklandığı için Allah’ın güzel isimlerinden biri el-Hakem, biri de el-
    Hakîm’dir.
    Sünnetullah gereği, insanlar toplum halinde yaşamak durumundadırlar.
    Cemiyetin düzeni ise, birtakım emirlerin ve hükümlerin çevresinde
    teşekkül eder. Bu noktada karşımıza; “hüküm nedir? Hükmetme hakkı
    kime aittir?” gibi sualler çıkacaktır. Araplar, atı gemlemeye de hukm derler.
    Dolayısıyla “hukm”ün “zapt u rabt altına alıp terbiye etme, boyun eğdirme”
    mânâsı sözkonusudur. Hâkim, mahkeme, hakem gibi günümüzde sık
    sık kullanılan kelimeler, aynı kökten gelir. Hüküm sahibi denildiği zaman,
    Türkçede kullanıldığı şekliyle, “hâkimiyet ve egemenlik” kelimeleri gündeme
    girer. “Hâkimiyet kayıtsız, şartsız ulusundur” sloganında; yönetme
    ve hüküm koyma hakkının kime ait olduğu noktasında bir tercih vardır.
    Bu tercih, “ulusun gücünün üstünde, hiçbir gücün olmadığı” iddia ve ifadesidir.
    İslâmî ıstılahta; “mükellefin fiillerine iktiza eden hitab-ı ilâhînin
    eserine hüküm denilir” şeklinde tarif edilmiştir.
    986 5/Mâide, 50
    987 4/Nisâ, 58
    • 354 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an-ı Kerim’de, “(Ve şu emri indirdik:) İnsanlar arasında Allah’ın indirdiği
    hükümlerle hükmet! Sakın onların (insanların) hevâ ve heveslerine
    uyma” 988 emri verilmiştir. Dolayısıyla hiç kimsenin, Allah’ın indirdiği hükümlere
    mukabil olmak ve o hükümlerin yerine geçmek üzere hüküm koyma
    hakkı yoktur. İnsanların hevâ ve heveslerinden kaynaklanan hükümlere
    câhiliyye hükmü denilmiştir. Müslüman, kayıtsız şartsız olarak, Allah’ın ve
    Rasûlü’nün hükümlerine tâbi olan kimsedir. “Aralarında hüküm verilmek
    üzere Allah’a ve Rasûlü’ne çağrıldıkları zaman, iman edenlerin sözü, ancak
    ‘işittik ve itaat ettik’ demeleridir. İşte asıl murâdına erenler bunlardır.”989
    Arzularını İslâm’a tâbi kılmayan kimselerin iman iddiaları bir vehimden
    ibarettir. Zira Rasûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur: “Nefsim yed-i kudretinde
    olan Allah’a yemin olsun ki, arzusunu İslam’a tâbi kılmayan kimse iman etmiş
    olmaz.” 990
    Kur’an’da “Dinde zorlama yoktur. Hakikat, iman ile küfür apaçık meydana
    çıkmıştır. Artık kim tâğutu tanımayıp da Allah’a iman ederse, o muhakkak
    kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işiten
    ve her şeyi kemâliyle bilendir.” 991 hükmü beyan buyrulmuştur. Dolayısıyla
    insan için iki yol mevcuttur. Birincisi: Allah’a iman etmek ve hayatını
    İslâmî hükümlere göre düzene koymak. İkincisi: Tâğuta kalben teslim olup,
    hevâ ve heveslere göre yaşamak. Bu iki yolun dışında, üçüncü bir yoldan söz
    etmek mümkün değildir. Tâğut kelimesi, tuğyan etmek (azgınlaşarak isyan
    etmek) manasınadır. Kendisi için tayin edilmiş olan sınırın dışına taşan her
    şey tâğuttur. İslâmî ıstılahta; Allah’ın indirdiği hükümlere mukabil olmak
    ve onların yerine geçmek üzere hüküm koyan her güce tâğut ismi verilmiştir.
    Tâğut, sapıklıkta önderlik (liderlik) eden herkese şâmildir. Tâğutî güçlerin
    icat ettiği hükümlere câhiliyye hükümleri demek mümkündür. Nitekim
    Kur’an’da; “Onlar, hâlâ câhiliyye (devri)nin hükmünü mü arıyorlar? Şüphesiz,
    yakîn sahibi (gerçek iman ve ilim sahibi) bir kavim indinde, hükmedici
    olarak Allah’tan daha güzel kim vardır?”992 buyrulmuştur. Câhiliyye devrinin
    hükmünden maksat, “darü’n-nedve” isimli mecliste, insanların hevâ ve
    heveslerinden (ideolojilerinden) yola çıkılarak hazırlanan ve bütün zümreleri
    bağlayıcı olan kanunlardır. Hz. Adem’den itibaren bütün peygamberler,
    988 5/Mâide, 49
    989 24/Nûr, 51
    990 İbn Kesir, III/490
    991 2/Bakara, 256
    992 5/Mâide, 50
    • 355 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    insanları, Allah’ın emirlerine ve hükümlerine göre yaşamaya dâvet etmişlerdir.
    Bu dâvet, peygamberlerin vârisleri olan âlimler tarafından kıyâmete
    kadar devam edecektir. Kur’an’da Hz. Yusuf kıssası beyan edilirken bütün
    insanlığa şu hatırlatma yapılmıştır: “Sizin Allah’ı bırakıp da taptıklarınız
    kendinizin ve atalarınızın takmış olduğu (kuru) isimlerden başkası değildir.
    Allah bunlara hiçbir hüccet indirmemiştir. Hüküm sadece Allah’a mahsustur
    (ondan başkasına ait değildir). Allah, kendisinden gayrisine ibâdet etmenizi
    emretmemiştir. Dosdoğru din işte budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” 993
    Hüküm ve emir, Allah’a mahsustur. Hesap gününü düşünen her insan
    yeryüzünde, Allah’ın emirlerini tebliğ ve hükümlerini infaza memur
    kılındığını asla unutmamalıdır. Kur’an’da, “Allah, hükmedenlerin en güzel
    hükmedeni değil midir?”994 denilmektedir. Allah, mutlak hüküm koyucu,
    hükmeden, hükmünü geçirendir.995
    Kur’ân-ı Kerim’de Hükm ve Hâkimiyet
    Kur’an’da “hukm” kelimesi, türevleriyle birlikte toplam 210 yerde geçer
    (Hukm kelimesi ise 17 yerde zikredilir). Hüküm kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de
    birçok anlamda kullanılmıştır:
    a) Hâkimiyet/egemenlik anlamında hüküm: Hüküm; hâkim olma, hâkimiyet-
    egemenlik sahibi olmak anlamına gelir. Hâkimiyet ise, hüküm sahibi
    olmak, en güçlü olmak manasına kullanılır. “Hüküm ancak Allah’ındır.
    O’ndan başkasına ibâdet etmemenizi emretti.” 996 âyetinde olduğu gibi. Allah’ın
    hükmü bütün evrende geçerlidir. O, emrini yani hükmünü evrende
    ve insan hayatında, hatta kıyâmetten sonra dilediği gibi yerine getirir. “O
    hiç kimseyi hükmüne ortak yapmaz.” 997
    b) Allah’ın verdiği karar anlamında, 998
    993 12/Yûsuf, 40
    994 95/Tîn, 8
    995 Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 188-191
    996 12/Yûsuf, 40
    997 18/Kehf, 26
    998 13/Ra’d, 41
    • 356 •
    Ahmed Kalkan
    c) Allah’ın koyduğu kurallar, prensipler ve bunlara uymanın gerekliliği
    anlamında, 999
    d) Kıyâmet gününde Allah’ın insanları hesaba çekip onlar hakkında karar
    vermesi anlamında, 1000
    e) Mahkeme kararı anlamında. 1001
    Allah, insanların da kendi gösterdiği gibi hükmetmelerini istemektedir:
    “Kitabı sana hak olarak indirdik ki insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği
    gibi hükmedesin.” 1002 Allah, peygamberleri Allah’ın hükmünü yürütmek
    için göndermiştir. Adâletle hükmedebilmek için de Allah’ın gönderdiği Kitab’a
    uymak gerekir. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler ise, şüphesiz en
    azından zâlim ve fâsık olurlar. 1003
    Hâkimiyet/Egemenlik Kayıtsız Şartsız Allah’ındır
    Hukm kelimesi, sözlük anlamı olarak yargı ve yargıda bulunmak anlamındadır.
    Kelime, bütün kökleriyle, taraflar arasında ister anlaşmazlık
    bulunsun, isterse bulunmasın, belirli bir konunun gerçek değerinin anlaşılması
    için, bu konuda yetkili kabul edilen bir makama başvurma mânâsını
    içermektedir. Kur’ân-ı Kerim’de de bu anlamda kullanıldığı görülmektedir.
    Hukm kelimesinin Türkçede “egemenlik” anlamında kullanılan “hâkimiyet”
    şeklindeki söylenişi ise, hüküm koyma, hüküm verme yetkisi, yüksek
    egemenlik anlamıyla Arapçada yenidir.
    Çağdaş hukukçular, hâkimiyeti şöyle tarif ederler: “Belli bir ülke ve o
    ülkede oturan hakiki ve tüzel kişiler üzerinde kullanılan ve devlet kişiliğine
    bağlı olan, ondan ayrılmayan aslî en yüksek hukukî iktidar veya kudrettir.”
    Kısaca, “aslî ve en yüksek kumanda ehliyet ve yetkisi” şeklinde tanımlanabilir.
    Mevdûdî, hâkimiyeti tanımlarken şunları söylemektedir: “Siyaset biliminde
    bu terim; en yüksek iktidar ve mutlak iktidar anlamında kullanılır.
    Herhangi bir kimse ya da topluluğun hâkimiyeti elinde tutmasından maksat
    şudur: Onun her hükmü kanun mâhiyetini taşır ve kanun olur. Böyle bir
    999 5/Mâide, 44, 45, 47
    1000 2/Bakara, 113; 4/Nisâ, 141
    1001 21/Enbiyâ, 78
    1002 4/Nisâ, 105
    1003 5/Mâide, 45, 47
    • 357 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    kimse ülkesinde yaşayan fertlerin üzerinde hüküm yürütür ve sınırsız tercih
    ve yetkilerin sahibi olur. Onun yetki ve tercihlerini kendi irâdesi altında
    hiçbir şey sınırlandıramaz ve kısamaz. Bireylere verilmiş bulunan herhangi
    bir hak varsa, bu hak da ancak onun tarafından verilmiş olur. Hâkimiyeti
    elinde bulundurması sebebiyle herhangi bir kanun kendisini bağlamadığı
    için böyle birisi tam mânâsıyla kadir-i mutlaktır.”1004 Mevdûdî’ye göre
    “bundan daha az kudret ve imkâna “hâkimiyet” denemez. Ancak böyle bir
    hâkimiyet, bugün artık farazî bir kavram haline gelmiştir. Alanı o kadar küçülmüştür
    ki, gerçek bir hâkimiyet veya siyaset biliminde kullanılan terim
    anlamıyla siyâsî hâkimiyet (politik egemenlik) dahi kalmamıştır.
    Kur’an’a Göre Hâkimiyet Türleri: Her kavrama kendine has bir yorum
    getiren İslâm dini, hâkimiyet konusunda da İslâmî olan ve olmayan ayrımını
    gözetir. Kurân-ı Kerim, İslâmî ve câhilî olmak üzere iki tür hâkimiyet
    olduğunu kaydeder: “Yoksa onlar (İslâm öncesi) câhiliyye hükmünü (idaresini)
    mü istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, hükmü, hükümranlığı
    Allah’tan daha güzel kim vardır?” 1005 Başka âyet-i kerimelerde, Allah’ın hükümleri
    dışında kalan hükümlerin “hevâ, tâğut, dalâlet, şer vb. hükümleri”
    diye adlandırılmaları İslâmî olmayan hükümler arasında mâhiyet farkından
    kaynaklanmamakta; aksine İslâmî olmayan hükümlerin câhilî olmanın
    yanında, diğer olumsuz nitelikleri de kaçınılmaz olarak taşıdıklarını
    ortaya koymaktadır. Bu âyette geçen “hüküm” kelimesi, yalnızca siyasal anlam
    taşımakla kalmamakta, her türlü “yargı”yı da kapsamaktadır. Böylece,
    İslâm’a göre yapılanmış ve her türlü değer yargısı İslâm’a göre şekillenmiş
    olan toplumun hükmü İslâmî; böyle olmayan toplumun hükmü ise câhilî
    hükümdür.
    İslâmî anlamıyla hâkimiyetin dışında kalan her türlü hâkimiyet ve
    İslâm’ın değer yargıları dışında kalan her çeşit değerlendirmeye ad olan
    “câhilî hâkimiyet”in mâhiyeti hakkında İbn Kesir, sözkonusu âyet ile ilgili
    olarak şöyle der: “Cenâb-ı Allah, (bu âyette) her türlü hayrı kapsayan
    ve her çeşit şerden uzak tutan Allah’ın sapasağlam hükmünü bırakıp onun
    dışında kalan ve şahıslar tarafından Allah’ın şeriatine dayanmaksızın konulmuş
    görüş, hevâ ve ıstılahlara yönelen kimselerin bu davranışını reddetmektedir.
    Nitekim câhiliyye dönemi insanları da böyle yapıyor, kendi görüş
    1004 Mevdûdi, İslâm’da Hükümet, s. 421-422
    1005 5/Mâide, 50
    • 358 •
    Ahmed Kalkan
    ve hevâlarından ortaya attıkları dalâlet ve cehâletlerle hüküm veriyorlardı.
    Moğolların da yaptıkları bu idi. Onlar kendilerine yasak (yasa) koyan kralları
    Cengiz Han’ın hükümlerine göre yönetiliyorlardı. Bu yasağ(y)ı Cengiz,
    yahûdi ve hıristiyan şeriatlerinden, İslâm dininden ve başka dinlerden yararlanarak
    meydana getirmişti. Orada sırf kendi görüşü olan ve hevâsından
    kaynaklanan hükümler de vardı. İşte onun bu yasağı (yasası), soyundan
    gelenler arasında uyulan bir şeriat olmuştu. Onlar Allah’ın Kitabı ve Rasûlünün
    sünneti ile hükmetmeyi bir kenara bırakıp “yasak” ile hükmediyorlardı.
    Her kim böyle yaparsa o kâfirdir; Allah’ın ve Rasûlünün hükmüne
    geri dönüş az ya da çok hiçbir konuda onların dışında hiçbir şeyle hükmetmemek
    çizgisine gelinceye kadar onunla savaşmak farzdır.” 1006
    Görüldüğü gibi, burada İbn Kesîr, İslâmî ve câhilî hükmün mâhiyetini
    açıklamış; kendi döneminde câhiliyye hâkimiyetine örnek olmak üzere de
    Cengiz Han yasalarını göstermiş; Allah’ın hükümlerini bırakıp câhilî hükümlere,
    hevâlara yönelenlere karşı takınılacak tavrı da gayet açık bir şekilde
    belirlemiştir. Bundan şunu anlıyoruz: Hâkimiyet konusu teorik olup
    pratik ve hukukî birtakım sonuçları olmayan yorumdan ibaret değildir. Bu
    konu, doğrudan doğruya Allah’ın hükümlerine iman ve bu hükümlere aykırı
    hiçbir hükmü kabul etmemek şeklinde uygulama ile, böylesini kabul
    etmeyenlere karşı hukukî birtakım uygulamaları beraberinde getiren bir
    anlayıştır.
    İslâm’a Göre Hâkimiyet: İslâm’a göre hâkimiyet ve sınırlandırılamaz
    egemenlik yalnızca Allah’ındır. Bu konuda bütün gerçek müslümanlar arasında
    tam bir fikir birliği vardır. Hüküm koymak Allah’a has bir yetkidir.
    Başkalarının bu konuda herhangi bir ortaklığı yoktur. Hiçbir kimsenin Allah
    ile birlikte hüküm koyması sözkonusu değildir. O, hükmüne hiçbir kimseyi
    asla ortak etmez.1007 İslâm’da gerçeğin ölçüsü ve yegâne hak, Allah’ın
    Kitabı ve Rasûlü’nün sünneti olduğundan, herkesin bu hükümleri kabul
    etmesi gerekir. Kim kendiliğinden birtakım sözler ortaya koyar ve kendi
    anlayışına göre bazı kurallar ortaya atarsa ve bunu kendi anlayışı, hatta dini
    yorumlayışı sonucunda ileri sürerse, bu söylenenler Rasûlün getirdiklerine
    arz olununcaya kadar ümmetin ona uyması ve anlaşmazlıklarında onun
    hükmüne başvurması gerekmez. Eğer Rasûlün getirdikleri ile çatışmaz ve
    1006 İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l Azîm, II/67
    1007 18/Kehf, 26
    • 359 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    uygun düşerse, doğrulukları belgelenirse ancak o zaman kabul edilir; fakat
    Rasûl’ün getirdiklerine aykırı olursa o zaman bunların reddedilmesi gerekir.
    1008 Çünkü Yüce Rabbimiz mü’minlerin geçerli bir imana sahip olmaları
    için aralarındaki anlaşmazlıklarda Rasûl’ün hükmüne başvurmayı şart
    koşmakla kalmamış; içlerinde herhangi bir sıkıntı duymaksızın ve tam bir
    teslimiyetle, verdiği hükme teslim olmayı öngörmüş bulunuyor. 1009
    Kısacası, Allah ve Rasûlü herhangi bir konuda hüküm vermiş ise, hiçbir
    mü’minin o konuda istediklerini tercih etme yetkisi yoktur.1010 “Allah’ın,
    Rasûlü Muhammed’e indirdiğinden başkası ile hüküm vermek helâl değildir;
    çünkü hak yalnız odur. Onun dışında kalan bütün hükümler ise zulüm
    ve haksızlıktır. Bu zulüm ve haksızlıkla hükmetmek helâl değildir. Herhangi
    bir hâkim (yönetici veya kadı), bu helâl olmayan hükümle hükmedecek
    olursa verdiği bu hüküm ebediyyen geçersiz kılınır, onunla amel edilmez”
    diyen İbn Hazm, 1011 buna delil olarak da Kur’ân-ı Kerim’deki: “Ve onlar
    arasında Allah’ın indirdiğiyle hükmet...”1012 âyetini göstermiştir.
    Yüce Rabbimizin hâkimiyetinin boyutlarını ya da İslâm’ın hâkimiyet
    yorumunu daha iyi anlayabilmek; diğer taraftan Allah’ın beşer üzerindeki
    hâkimiyetinin gerekçelerini kavrayabilmek için “Allah’ın hâkimiyeti”nin
    çeşitli yönlerine dikkat çekmek gerekir.
    a- Allah’ın Kevnî Hâkimiyeti: Allah, bu kâinatın biricik yaratıcısıdır.
    Gördüğümüz, göremediğimiz; bildiğimiz, bilemediğimiz her şeyi yaratan,
    mutlak yaratıcı O’dur. O’ndan başka yaratan yoktur. O aynı zamanda yarattıklarının
    Müdebbir’i, Rabbi ve Mâlikidir. Kâinatın kanunlarına, varlık
    âlemindeki bu düzenin işleyişine O’ndan başka hiçbir kimse müdâhalede
    bulunamaz; O’nun irâdesine aykırı hiçbir şey gerçekleştirilemez: “De ki:
    Düşündünüz mü hiç; eğer Allah, üzerinize geceyi tâ kıyâmet gününe kadar
    aralıksız sürdürse Allah’tan başka size ışık getirecek bir başka ilâh var mıdır?
    Hâlâ işitmeyecek misiniz? De ki: Düşündünüz mü hiç, eğer Allah gündüzü
    üzerinizde kıyâmet gününe kadar aralıksız devam ettirse, içinde dinleneceğiniz
    geceyi Allah’tan başka getirecek bir başka ilâh var mıdır? 1013
    1008 İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdu’l-Meâd, 1/38
    1009 4/Nisâ, 65
    1010 33/Ahzâb, 36
    1011 el-Muhallâ, 9/362
    1012 5/Mâide, 49
    1013 28/Kasas, 71-72
    • 360 •
    Ahmed Kalkan
    b- Uhrevî Hâkimiyet: Bütün olay, nimet ve cezalarıyla âhiret hayatı da
    Allah’ın mutlak hâkimiyeti içerisindedir. Kur’ân-ı Kerim, Yüce Allah’ın âhirette
    tecellî edecek olan mutlak hâkimiyetine dair sayılamayacak kadar çok
    buyruk ihtivâ eder. “Kâfir olanlar, kendilerine kıyâmet gelip çatıncaya, yahut
    kısır bir günün azabı gelinceye kadar o Kur’an’dan şüphe içindedirler. O gün
    mülk Allah’ındır; onlar arasında O hüküm verir...” 1014; “O günde onlar (kabirlerinden)
    çıkacaklardır. Onların hiçbir şeyi Allah’a gizli kalmaz. ‘Bu gün mülk
    (hâkimiyet ve her şeyin mutlak sahipliği) kimindir?’ (diye sorar.) Kahhâr ve
    tek olan Allah’ındır. Bugün herkese kazandığı ile karşılık verilecektir. Zulüm
    yoktur. Bugün Allah hesabı çarçabuk görendir.” 1015
    c- Genel Olarak Değer Yargılarında Hâkimiyet: Bilindiği gibi eşya ve
    olaylar hakkında belirli birtakım değerlendirmeler yapmak ve onlara karşı
    bu değerlendirmelere göre tavır takınmak, istemek, ya da uzak durmak
    ve arzulamamak sözkonusudur. Bu her zaman, her toplum ve kişide görüle
    gelmiştir. Kısacası insan, hayrı ister ve arzular, şerden ve kötülükten de
    uzak kalmaya çalışır. Bu tavır ise, onun sahip olduğu ya da benimsediği
    değer yargılarının bir sonucudur. Kur’ân-ı Kerim; bir bakıma baştan sona
    bazı değer yargıları, bu yargılara karşı takınılan tavırlar ve bu tavırların sonuçlarına
    dair açıklamaların yer aldığı ilâhî mesajdır.
    Değer yargılarını belirleme ve koyma yetkisinin mutlak olarak Yüce
    Rabbimize ait olduğunu vurgulayan bazı buyruklara işaret edelim: Haram-
    helâl kılma yetkisi yalnız Allah’ındır: “De ki: Allah’ın kulları için yarattığı
    süsü ve güzel rızkı kim haram kıldı?” 1016; “Ey iman edenler, Allah’ın size
    helâl kıldığı hoş ve temiz şeyleri kendinize haram kılmayın ve haddi aşmayın,
    çünkü Allah haddi aşanları sevmez.” 1017 Câhilî düzenlerde zamanla oluşan
    ve Allah’ın emir ve hükümlerine aykırı câhilî değer yargıları reddedilmiştir.
    1018 İslâm’dan önce çeşitli helâl ve haramlara dair birtakım değer yargılarından
    etraflı bir şekilde söz eden buyruklardan1019 sonra, Yüce Allah, Peygamberine
    bu uydurma değer yargılarını Allah’a atfeden kimselere şöyle
    seslenmesini emretmektedir: “De ki: ‘Allah şunu haram kıldı’ diye şâhitlik
    1014 22/Hacc, 55-56
    1015 40/Mü’min, 16-17
    1016 7/A’râf, 32
    1017 5/Mâide, 87
    1018 Bk. 5/Mâide, 103
    1019 6/En’âm, 136-149
    • 361 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    edecek şâhitlerinizi getirin. Eğer şâhitlik ederlerse sen onlarla şâhitlik etme...”
    1020. Bundan sonraki âyette de Yüce Allah, bütün bu konulardaki hükümlerini
    oldukça özlü bir şekilde açıklamaktadır.
    d- Kanunî (Hukukî) Hâkimiyet: Cenâb-ı Allah şu âyet-i kerimede ve
    benzerlerinde bütün kapsamı ve boyutlarıyla hâkimiyetin yalnızca kendisinin
    olduğunu dile getirmektedir: “Hüküm yalnız Allah’ındır. O, kendisinden
    başkasına ibâdet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur.” 1021
    Burada “hüküm” kapsamına kanunî ya da hukukî, şer’î hâkimiyetin girdiği
    şüphesizdir. Diğer taraftan Allah’ın hâkimiyetini kabul etmek ve dosdoğru
    din üzere bulunmak arasındaki ilişki de kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
    Nitekim başka âyet-i kerimelerde Allah’ın izin vermediği yasamalarda bulunmanın
    şirk ve bu şekilde yasama yapanların bu yetkilerini kabul edip
    karşı çıkmamanın da onları Allah’a ortak kabul etmek olarak vurgulandığını
    görmekteyiz. 1022
    Aralarında hüküm vermek üzere Allah’a ve Rasûlüne çağrıldıklarında,
    münâfıklar bundan yüz çevirdikleri halde, mü’minlerin tavrı, dinleyip itaat
    etmekten ibarettir.1023 Kitab, yani Kur’ân-ı Kerim, Hz. Peygamber’e insanlar
    arasında hak ile hükmetsin diye indirilmiştir.1024 Allah’a ve Rasûlüne iman
    etmek iddiası ile birlikte tâğutun hükmünü isteyenlerin iman iddiaları geçersizdir.
    Tâğut ve tâğutun hükmü; “Allah’ın karşısına dikilen, ayaklanan,
    O’nun emirlerine zıt yeni hükümler icat eden her varlık, Allah’tan başka
    itaat edilmesi istenen her şey, kendisine ister bilerek ve isteyerek uyulsun;
    isterse zorla, tehditle boyun eğdirilsin, her iki halde de itaat edilen konumuna
    girmektedir. Bu nesnenin insan olmasının, şeytan olmasının, put olmasının,
    yahut da bunlardan başka herhangi bir şey olmasının önemi yoktur.”
    1025 Allah’a iman ile tâğutun hükmüne başvurmak bir arada bulunamaz.
    Bu gibi kimselerin bu tavırları münâfıklıklarının tescilidir. Onlar Allah’ın
    ve Rasûlünün hükmüne yanaşmazlar.1026
    1020 6/En’âm, 150
    1021 12/Yûsuf, 40
    1022 42/Şûrâ, 21
    1023 24/Nûr, 48-52
    1024 4/Nisâ, 105
    1025 Taberî, Câmiu’l-Beyan, 3/13
    1026 4/Nisâ, 60-61
    • 362 •
    Ahmed Kalkan
    Kısacası, anlaşmazlık konuları Allah’ın ve Rasûlünün hükümlerine, bu
    hükümlerin çerçevesine havâle edilmedikçe ve bu hükümlere râzı olunup
    tam bir teslimiyetle uyulmadıkça, imanın varlığından söz edilemez.1027 Hz.
    Peygamber’in hüküm verme yetkisi ve ülü’l-emr ile müctehidlerin çıkardıkları
    Allah’ın hükümleri çerçevesi içerisindeki ilmî ictihadlarının; esasen
    Allah tarafından tanınmış ve sınırları tayin edilmiş olduğundan, bağımsız
    bir teşrî (kanun koyma) olarak kabul edilemeyeceğini ve Allah ile birlikte
    ve O’nun hükmüne eş değerde hüküm koymak yetkisine sahip olmadıklarını
    ayrıca belirtmeye gerek yoktur. Onların bu yetkileri, sınırları ile birlikte
    yine Allah tarafından tâyin ve tesbit edildiğinden, O’nun kanunî hâkimiyeti
    yine mutlaktır ve ortaksızdır.
    e- Siyâsal Hâkimiyet: Kanunî hâkimiyete siyasal alanda yürürlük kazandırmak
    ve onun geçerliliğini sağlamak olarak tarif edebileceğimiz “siyasal
    hâkimiyet”i elinde bulunduran makama İslâm’da “hilâfet” denilmektedir.
    Şânı yüce Allah, ilk insan -ve dolayısıyla onun soyundan gelecek
    olanları da- yeryüzünde halife olarak yaratmıştır.1028 Halifelik, başkasının
    yerine, onun adına görev yapmak veya tasarruflarda bulunmak demektir.
    Halife ise, başkası tarafından kendi adına iş görmek üzere görevlendirilen
    kişiye denir. İşte bu mânâda bütün insanlar Allah’ın tâyin ettiği yeryüzünün
    halifeleridir. Allah’ın hükümlerinin uygulanmasının ise belirli bir yapılanmayı
    gerektireceği açıktır. İşte bu yolla Yüce Allah’ın hükümleri yürürlük
    kazanır ve siyasal hâkimiyeti uygulama alanı bulur.
    Hâkimiyet Allah’ın Olmayınca
    İlk peygamberden itibaren insanların bir bakıma Allah’ın hâkimiyetini
    kabul etmek üzere dâvet edilegeldikleri, Kur’an’ın bize bildirdiği gerçeklerdendir.
    Ancak insanların zaman zaman birtakım tâğutların câhilî egemenlikleri
    altında yaşadıkları, onların hükümlerine isteyerek ya da istemeyerek
    itaat ettikleri de bir gerçektir. Aynı vâkıa ile insanlık, günümüzde de karşı
    karşıya bulunmaktadır. Hâkimiyet Allah’ın olmayınca, hükümlerde adâlet
    ve değer yargılarında isâbet olmayacağı, yani “sırât-ı müstakîm” üzere gitmeye
    imkân bulunmayacağı gibi; insanlığın şeref ve haysiyetine yakışmayan,
    insanı alçaltan birçok du rum da sözkonusu olacaktır. Bunların bazısına
    âyet-i kerimelerin ışığında işaret edelim:
    1027 4/Nisâ, 65
    1028 2/Bakara, 30; 35/Fâtır, 39
    • 363 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    a) Hâkimiyet Allah’ın olmayınca, egemenler ilâhlık ve rablık konumunda,
    egemenlik altında bulunanlar kulluk konumunda olurlar. Kur’ân-ı Kerim,
    hıristiyan ve yahûdi din adamlarını Allah’ın dinini değiştirip O’nun
    hükümlerine aykırı hüküm koymalarının kabul edilmesini, onları “rab
    olarak” tanımak şeklinde değerlendirirken;1029 Hz. Peygamber (s.a.s.) de
    bu durumun, din adamlarının Allah’ın hükümlerine aykırı olarak helâl ve
    haram kılmalarının kabul edilmesi sûretiyle ortaya çıktığını belirtmiştir.1030
    Nitekim Hz. Mûsâ (a.s.) da Firavun’un İsrâiloğullarını egemenliği altında
    tutmasını, onları “kul edinmek” olarak nitelendirmiştir. 1031
    b) Allah’ın hükmüyle hükmetmeyenler, egemenlikleri çeşitli gruplara
    böler; onları zaafa düşürür; yeryüzünde fesat çıkartır, bozgunculuk yaparlar.
    “Firavun, gerçekten o arzda azmış, halkını parça parça etmişti. Onlardan
    bir zümreyi güçsüz düşürüyor, oğullarını boğazlatıyor, kızlarını ise sağ bırakıyordu.
    O gerçekten fesatçılardandı.” 1032
    c) Câhilî hükümlerle hükmeden tâğutlar; egemenlikleri altında bulunan
    kimselerin olayları sağlıklı bir şekilde değerlendirmelerine imkân bırakmayacak
    şartlar oluştururlar; gerçekleştirdikleri kültür yapısı ve eğitim
    ortamı ile insanları sağlam ve gerçekçi yargılarda bulunmak imkânından
    mahrum bırakırlar: “İşte (Firavun) bu şekilde kavmini küçümsedi (hafife
    aldı); onlar da ona itaat ettiler; çünkü onlar yoldan çıkmış bir kavim idiler.”
    1033
    d) Alah’ın hâkimiyetini, dolayısıyla ulûhiyet ve rubûbiyetini reddedenler;
    egemenliklerini kaybetmek korkusuyla gerçeklerin anlaşılmaması,
    ulûhiyetlerinin sahteliğinin ortaya çıkmaması için özel çaba harcarlar:
    “Firavun; ‘Ey ileri gelenler, sizin için benden başka bir ilâh tanımıyorum.
    Ey Hâmân; benim için çamur üzerine bir ateş yak ve bana bir kule yap ki,
    Mûsâ’nın tanrısına çıkayım; bununla birlikte onun mutlaka yalancı olduğunu
    da sanıyorum.” 1034
    1029 9/Tevbe, 31
    1030 Tirmizî, Tefsîr (9. Sûre), 10
    1031 26/Şûrâ, 22
    1032 28/Kasas, 4
    1033 43/Zuhruf, 54
    1034 28/Kasas, 38
    • 364 •
    Ahmed Kalkan
    Allah’ın Hâkimiyetini Kabul Etmemek: İrâde sahibi ve tercih yetkisine
    sahip olan insan, kâinatın Allah’ın hükmüne boyun eğmekte olduğunu da
    görmektedir. Bu evren içerisinde böyle bir yetki yalnızca insan için sözkonusudur.
    İnsan, diğer yaratıklardan ayrı olarak Allah’ın değer yargıları
    ile hukukî ve siyasî alandaki hâkimiyetini kabul etmekle de yükümlüdür.
    Allah’ın bu alanlarda hâkimiyeti karşısında mü’minin tavrı, Kur’ân-ı Kerim’de
    şu şekilde belirlenmiştir: “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman,
    iman etmiş her bir erkek ve kadına, o işte kendi istediklerini tercih etme
    yetkisi yoktur.” 1035 Mü’minler, kendi aralarındaki anlaşmazlıkları Allah’ın
    ve Rasûlünün hükmüne başvurarak çözüme ulaştırmak yükümlülüğünde
    oldukları gibi; onların hükmüne de tam bir teslimiyetle boyun eğmek zorundadırlar.
    1036 Allah’ın hükmünü kabul etmemek, O’nun hükmü ile hükmetmemek
    ise, insanı iman dairesinin dışına çıkarır; kâfir, zâlim ve fâsık
    yapar.1037
    Kur’ânî çerçevesi ile tanımlamaya çalıştığımız hâkimiyeti bu çerçeve ve
    mâhiyeti ile kabul etmek, aynı zamanda İslâm Dini’nin tabiatının bir gereğidir.
    Müslümanın Kur’an ve Sünnetin açık hükümleri ile belirlenmiş olan
    ve imanî bir yansıma olarak kabul edebileceğimiz müslümanca mantık ya
    da anlayış da, -belirtilen çerçevesi ile- Allah’ın hâkimiyetini kayıtsız ve şartsız
    olarak kabul etmesi gerektiğini tartışılmaz bir şekilde ortaya koymaktadır.
    Bunun ilmî ve mantıkî gerekçelerini şöyle özetleyebiliriz:
    1. Allah, her şeyi yaratan, var eden, her bir varlığın var olmasını takdir
    eden, eşyayı ve eşyalar arası ilişkileri düzenleyen, bu ilîhî nizam/düzen içerisinde
    bu ilişkilerin devamını sağlayandır.
    2. İnsan da Allah’ın yarattığı bir varlıktır. Eşref-i mahlûktur. Mükellefiyeti
    ve halifelik makamına getirilmiş olması, onun diğer varlıklardan
    farklı yanını, yerine göre üstünlüğünü ortaya koymaktadır. İnsanı halifelik
    makamında ve birtakım mükellefiyetlerle sınayan Yüce Allah, insandan
    emir ve hükümlerine, kısacası şeriatine uygun olarak yaşamasını istemiş,
    kendisinden başka varlıkları, gerek yaratıcılık, gerek emir, kanun ve hüküm
    koyma yönleriyle kendisine eş tutmamasını, yani şirk koşmamasını
    özellikle emretmiştir. Yani, Allah’ın hükümleri dururken başka hükümleri
    1035 33/Ahzâb, 36
    1036 4/Nisâ, 59, 65
    1037 5/Mâide, 44, 45, 47
    • 365 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    kabul etmek, ya da herhangi bir hükmü Allah’ın dininin alternatifi olarak
    görmek, Allah’a şirk koşma şekillerindendir.
    3. İslâm’a göre Allah, mü’minlerin velîsidir. Onların yâr ve yardımcısıdır.
    Dolayısıyla Allah, mü’minleri dünyada başıboş ve herhangi bir hususta
    kendi hallerine terk etmez, kendisinden başkalarına da muhtaç etmez. Yüce
    Allah’ın bizleri hayatımızın herhangi bir alanı için hüküm ve şeriat koymak
    zorunda bırakmamış olması da, Allah’ın mü’minleri velî edinmiş olmasının
    ayrı bir göstergesidir. Mü’minler de bu geniş çerçevesiyle Allah’tan ve Allah’ın
    velî edinilmelerini emrettiği kimselerden başkasını velî edinemezler.
    Mü’minlerin velîsi, ancak Allah’tır, Rasûlüdür ve samimi mü’minlerdir. 1038
    Allah’ın İndirdiğiyle Hükmetme: “Şeriat”, Kur’an ve sünnette geldiği
    şekliyle değişmeyen ve kaynağı vahiy olan dindir. Bu anlamda, Kur’an ve
    sünnet dinin asıllarıdır. Allah’ın hâkimiyeti, bilfiil, İlâhî teşrîde ve şeriatin
    içerdiği emirler, yasaklar ve kendisine inanan toplum açısından uygulanması
    ve uyulması gerekli hükümlerde geçerlidir. Kendinden çıkarılan
    kanunlar ve ictihadlar ve gereğine göre hüküm verme şeklinde şeriati anlatma,
    son tahlilde, şeriatin hükmünü kanun kalıbına dökücü yasama faâliyeti
    anlamındaki düzenlemeleri uygulayan, bu düzenlemeye uygun olarak
    yargılama yapan ve hükümlerini yürüten insanların elindedir. 1039
    Demokrasi ve Hâkimiyet
    Demokrasi, bilindiği gibi batı kültürünün ürünü olan bir sistemdir.
    Batı medeniyetinin en önemli özelliği, insanın kendini ilahlaştırarak, tanrıya
    başkaldırı, nefse, hevâya ve şeytana tâbi olmaktır. Demokrasi anlayışında
    da bu özelliği görürüz: Yüce Allah’ın nizamını kabul etmeyip, yönetimde
    insanların hüküm koyması ve Allah’ın indirdiğini bırakıp kendi hükümleriyle
    kendilerini yönetmek istemeleridir. Bunu demokratların ifadeleriyle
    (daha doğrusu, hal dilleriyle) söyleyecek olursak: “Sen kim oluyorsun ey
    tanrı! Biz kendi hayatımızı kendimiz düzenleyebiliriz. Kendimiz düzenlemek
    için yöntemler buluyor ve uyguluyoruz” demekteler; dilleriyle veya
    tavırlarıyla. -Basite indirgeyecek olursak- demokratik söylemin içeriği ve
    anlamı işte budur. Haliyle, başka bir bâtıl gâye için, insanı/halkı putlaştırma
    amacıyla bâtıl tanrılara başkaldırılınca, hak ilâh olan Allah Teâlâ’ya da baş-
    1038 5/Mâide, 55; M. Beşir Eryarsoy, İslâm’a Göre Laiklik, Demokrasi ve Hâkimiyet, Buruc Y., s. 91-107
    1039 Nevin A. Mustafa, İslâm Düşüncesinde Muhâlefet, 80, 87-88
    • 366 •
    Ahmed Kalkan
    kaldırılmış oluyor. “Hevâsını ilâh edinen kimseyi gördün mü? Onun koruyucusu
    (bekçisi, vekili) sen mi olacaksın?”1040 İster “hümanizm” adıyla, ister
    “demokrasi” ideolojisiyle, Batının anlayışı, insanı Tanrı yerine koymaktır;
    insanı, yani kendi hevâsını tanrılaştırmak. Batıda düşünce, inanış, ideoloji
    ve sistemlerin hepsi hakkında bu yargı geçerlidir; bu hüküm, ortak bir değerlendirmedir.
    Batı uygarlığının karşısında İslâmî dâvet vardır. İslâmî mesaj, Allah’a
    başkaldırı yerine ibâdeti öngörür. Fakat birilerine de başkaldırmayı emreder.
    Bu da nefsi, hevâyı ve şeytanı kapsamına alan “tâğut”a başkaldırmaktır.
    “De ki: Şüphesiz ki bu, benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun. Diğer
    yollara uymayın. Sonra o yollar sizleri O’nun yolundan ayırıp darmadağın
    eder. İşte sakınasınız diye size bunları emretti.”1041 Âyet-i kerime, gerçekten
    müslümanın hayatını, herhangi bir gedik bırakmaksızın tamamıyla Allah’a
    tahsis etmiştir. İşte Allah’a teslimiyet bu demektir. Ölüm ile noktalanıncaya
    kadar, hayatımızın tümünü, inanç ve kanaatlerimizden başlayarak tüm eylemlerimizi
    Allah için, Allah’a teslimiyet sûretiyle ortaya koyacağız. İslâm
    budur; böyle bir teslimiyettir.
    Bütün siyasî sistemlerin, ideolojilerin olduğu gibi, demokrasinin de
    can alıcı noktası; hâkimiyet/egemenlik meselesidir. Yukarıda da belirtildiği
    gibi, hâkimiyet, daha ilerisi düşünülemeyen, siyasal bir güç ve etkinliği
    ifade eder. Yani siyasal güç ve etkinliğin, iktidar ve muktedir oluşun en ileri
    derecesini ifade eder. Bu en üstün kabul edilen otorite, kanunları yapar.
    Yöneticiler ona göre belirlenir. Yönetimin nasıl olacağını ve bu esasların
    ayrıntılarını o belirler. Hâkimiyet anlayışı itibarıyla İslâm bir tarafta, diğer
    bütün sistemler bir taraftadır. İslâm, hâkimiyeti mutlak olarak sadece Allah’ta
    kabul eder; Allah’ın hakkı olarak bilir. Bunun dışındaki diğer bütün
    sistemler, hâkimiyeti kimde görüyorlarsa ona göre isim alırlar.
    Demokrasi, hâkimiyetin halkın elinde olmasının adıdır. Krallık, hâkimiyetin
    kralın elinde olmasıdır. Teokrasi, hâkimiyetin Allah adına konuştuğunu
    iddia eden din adamı sınıfının ya da kendini tanrı yerine koyanların
    elinde olmasıdır. Buna benzer diğer bütün sistemler de böyledir. Yani
    siyasî sistemler, hâkimiyeti elinde bulunduranlara göre tanımlanır ve ona
    göre isimlerini alırlar. Yalnız İslâm, hâkimiyeti Allah’ta görür, hâkimiyeti
    1040 25/Furkan, 43
    1041 6/En’âm, 153
    • 367 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Allah’ın bir hakkı olarak kabul eder. Bunun dışındaki diğer bütün beşerî
    sistemlerin (dinlerin) özelliği ise, hâkimiyeti Allah’ta görmeyip insanda
    görmeleridir. Hâkimiyeti insanda görmek gibi ortak bir paydaya sahip olduktan
    sonra, bu insanların “kim veya kimler?” sorusuna verdikleri farklı
    cevaplara göre isim alsalar da, müslümana göre bütün bunlar tâğutî ideoloji
    ve şeytanî düzenlerdir.
    Hâkimiyet noktasında demokraside yetki; halkın veya milletindir;
    Yani, toplumun geneli, egemenliğe sahip kabul edilir. Hangi inanca sahip
    olurlarsa olsunlar, fertler birbirlerine eşit olduklarına göre de, her bir şahıs,
    o hâkimiyetin bir birimine, bir parçasına sahiptir. Yani 70 milyonluk bir ülkede
    hâkimiyet, 70 milyon eşit parçaya bölünmüş demektir. Bunun Kur’ânî
    ifadesi 70 milyon ilâh kabul ediliyor, demektir. Herkes hâkimiyetin eşit bir
    parçasına sahip olduğundan, zamanı gelince hâkimiyet parçalarının sahipleri
    oylarını bir tarafta toplar ve ittifakın mümkün olmadığı halde, çoğunluğu
    teşkil eden parçaların toplamı doğrultusunda icraatlar yapılır, kararlar
    alınır. Bu noktada hâkimiyetin kullanılması gündeme gelir. Demokrasi, çok
    tanrıcı Grek kültürüne dayalı, ondan kaynaklanan bir sistemdir. Yani, irticânın
    esasıdır. Şu irticâya karşı dayatılmak istenen demokrasi, asıl irticânın
    kendisidir; asıl mürtecî de demokratlar. Çünkü onlar, kökü, tarihi itibarıyla
    eski Yunan’a kadar uzanan bir mürtecîlik yapıyorlar. Ondan da eski bir
    kökü var; şeytana kadar uzanan bir başkaldırıya kadar devam edip uzanıyor,
    kökleri oraya kadar varıyor, Allah’a başkaldırı ve şeytana itaat olan bir
    siyasî sisteme tâbi oluyorlar demokrat mürtecîler.
    Demokrasi, halkın çoğunluğunun hâkimiyeti diye ifade edilse bile, bu
    iddianın kandırmacadan ibâret olduğu uygulamalardan anlaşılmaktadır.
    Demokrasilerde çoğunluğun ittifakı bile yoktur. Demokrasi ile yönetilen
    bir rejimde yaşayan insanların çoğunluğunun sözü nerede ve nasıl geçerli
    oluyor? Parti aritmetikleri içinde, % 25-30 oy alan her parti iktidar olur.
    Nerede çoğunluk? % 70-75 muhâlefette kaldı. Yani, demokraside demokrasi
    yoktur. Demokrasiler, kendi mantıkları açısından bile sağlıklı bir hâkimiyetin
    kullanılma yöntemini dahi icat etmekten âcizdirler. Şimdiye kadar
    Batıda ve coğrafyamızda birçok seçim sistemi uygulanmıştır. Ancak,
    bunların hiçbirisinin asgarî düzeydeki çoğunluğun irâdesini iktidar olarak
    yansıtabilecek yeterlikte olduğu ileri sürülememektedir. Demokrasi, uygulamaya
    geçtiği tarihten günümüze kadar, sadece iki partinin olduğu yerlerde
    bile, hiçbir zaman, hiçbir parti çoğunluğu sağlayarak iktidar olmuş
    • 368 •
    Ahmed Kalkan
    değildir. Çünkü seçimlere katılmayanlar vardır; yönlendirilenler, kandırılanlar,
    halka sorulmadan aday gösterilenler, kendisini tam olarak temsil
    etmediğinden, mecbûren kendisine en yakın olduğunu sandığı veya ehven
    kişiyi seçmek veya küsmek zorunda bırakılanlar vardır.
    Dolayısıyla demokrasi, uygulanması imkânsız bir tezdir, bir ütopyadır.
    Şimdiye kadar batı felsefelerinde ortaya çıkmış olan ütopyalardan bir ütopya.
    Fakat bu demokratik sihirbazlar, medya ve diğer imkânlar (bilim adamları,
    eğitim kurumları ve düşünürler) vâsıtasıyla, demokrasinin ütopya
    olma özelliğini insanların gözlerinden saklıyorlar. İnsanların bunu görmelerine
    mümkün mertebe imkân ve fırsat tanımamaya çalışıyorlar. Gerçeğin
    görülmesine sebep olacak herhangi bir şey olduğu zaman, birtakım oyalamalar
    icat edilerek insanlar onlarla meşgul edilir ve gerçeğe nüfuz etmeleri
    böylelikle önlenmiş olur. Kanaatleri samimi olarak kabul görmeyen azınlık
    ise demokraside her zaman bir küskünler kitlesi meydana getirir. Dolayısıyla
    yapılan uygulamalara bu muhâlefettekiler hiçbir zaman katılmazlar.
    Bu eleştirilerimiz, demokrasinin kendi mantığı ile demokrasiye bir reddiyedir.
    Görülüyor ki demokrasi, hiçbir zaman için demokrasiyi savunanların
    ileri sürdükleri gibi, insanlığın en ideal sistemi, ya da en az yanlışı olan
    sistemi olamaz. Çorçil’e atfedilen bir söz vardır. “Demokrasi, dünyadaki en
    güzel ikinci sistemdir.” Sormuşlar; “demokrasiyi neden ikinciliğe indirdin?”
    diye. “Birincisi yok ki!” diye cevap vermiş. Gerçek öyle değil; demokrasi
    öyle ikinci, üçüncü sıradaki bir düzen filân değil; bir curcunadan ibârettir.
    Eflâtun’un tâbiriyle; “demokrasi, şarlatanlar düzenidir.” Demokrasinin babası
    sayılan Jan Jack Russo da benzer bir şey diyor: Demokrasiyi uzun uzun
    anlattıktan sonra; “Emil” adlı kitabında “doğrusunu söylemek lâzımsa” diyor,
    “insanlar kendi kendilerine kanun yapamazlar. Bize kanunlar verecek
    ilâhlar lâzım.”
    İnsan hayatı çok yönlü ve çok boyutludur. Bütün bu yönleri ve boyutları
    ile insan hayatını tamamıyla kuşatmış hiçbir beşerî sistem yoktur. İnsan
    hayatını bütünüyle kuşatmak iddiasında olan beşerî hiçbir ideoloji ve dünya
    görüşü de ortaya çıkmamıştır. Sadece İslâm, insan hayatını bütün yönleriyle
    ve boyutlarıyla kuşatmayı hedeflemiş ve gerçekten kuşatmış kâmil
    bir din hüviyetine sahiptir. Sadece İslâm, inanç, davranış, sosyal ve siyasal
    düzen, ahlâk, dünya görüşü ve âhiret anlayışı, düşünce ve yaşama biçimi,
    insanın kendisiyle, çevresi ve Rabbiyle tüm ilişkilerini tanzim eder. Tüm
    • 369 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    bu alanlarla ilgili kuşatıcı hükümler koyar. Bütün beşerî ideolojiler, tüm
    ahlâk görüşleri, sosyal ve siyasal insanî görüşler, hangisi olursa olsun, İslâm’ın
    bakışına göre esas itibarıyla birer dindir. Fakat bu dinlerin hiç birisi
    insanın hayatını bütün boyutlarıyla kuşatmak iddiasında olmadığı için bazen
    müşterek birkaç beşerî ideoloji veya beşerî din bir araya gelir ve insan
    hayatını kuşatmaya çalışırlar. Beşerî sistemlerin herhangi birisini bir yerde
    kabul ettiğiniz zaman, siz sadece o kadarıyla hayatınızın tamamını tanzim
    edemezsiniz.
    Hayatınızın diğer açıklarını, diğer yönlerini de uygun göreceğiniz veya
    o kabul ettiğiniz sistemle uyuşabilecek başkalarıyla doldurursunuz. Bütün
    beşerî sistemlerin en büyük ortak paydası ise, laikliktir. Siyasî hayatınıza
    demokrasiyi getirip hâkim kıldığınız takdirde, hukukunuz ne olacak? Ahlâkınız,
    iktisadî ilişkileriniz ne olacak? İşte bu noktada, demokrasi bütün
    bunları “hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” diyerek millet ve milletin
    yetkili gördüğü kimseler yoluyla temsili sûretiyle, temsilî sisteme uygun
    olarak seçilen kimseler aracılığıyla bu sorunları çözmeye çalışır. Temsil
    yetkisine sahip bulunan kişi ve kurumlar, onların hukukunu belirler. Hukukun
    bünyesi içerisinde iktisadî ilişkileri ortaya koyar. Bunların sonucu
    olarak bir ahlâk anlayışı da oluşur. Toplumsal hayatın gerekli diğer bütün
    kurumları bu yapı ile uyumlu olarak ya da en azından çelişki arzetmeyecek
    şekilde ortaya çıkar.
    Bütün sistemler ilk ortaya konuldukları zaman, hangi çerçeve için konulmuş
    olurlarsa olsunlar, sadece orada kalmazlar; insan hayatının tamamını
    kapsarlar; en azında pratikte bu böyledir. Hiçbir beşerî sistem, kâmil
    olamaz ve insanlar, beşerî sistemlerde deneme yanılma yoluyla mesafe alabilirler.
    O bakımdan beşerî sistemler esas mâhiyetleri itibarıyla bir yaz boz
    tahtasıdırlar. Bunu, içinde yaşadığımız beşerî sistemin meselâ kanunlarında
    çok rahat bir şekilde görebiliriz.1042
    Çokluk veya çoğunluk, ya da çoğulculuk denildiğinde, temelinde yatan
    birey, yani bir tek insandan bahsedildiği bilinmelidir. Bir’inde doğruları
    veya eğrileri tesbit yetkisi bulunmayanların çoğunluğunun nasıl bu yetkiye
    sahip olabildikleri hâlâ açıklanamamıştır. Sadece sıfırların veya yalnız eksilerin
    yan yana gelmesiyle tatmin edici rakamların veya artıların çıktığı, çı-
    1042 M. Beşir Eryarsoy, İslâm’a Göre Laiklik, Demokrasi ve Hâkimiyet, Buruc Y., s. 53-90
    • 370 •
    Ahmed Kalkan
    kabildiği izah edilememiş bir kandırmacadır. Yol göstereni bulunmayan insanın
    şaşkınlık içinde kaldığını, bilmediklerinin öğretilmemesi halinde bir
    şey bilmez durumda devam ettiğini her ne hikmetse düşünemeyen insan,
    bir Rabb’e (eğitici, terbiye edici mürebbî’ye) hep ihtiyaç duymuştur. Bütün
    mesele, bu mürebbînin (terbiyecinin) kim olması gerektiği hususudur. İşte
    insan bu noktada hep yanılmış, bir türlü gerçek terbiyecisini bulamamış,
    insana acıyan yaratıcısı merhameti ile ona sürekli olarak terbiye esaslarını
    bildiren elçileriyle yol göstermiştir. Çoğunun, çoğunluğun bu yolu kabul
    etmemesine, hevâsına uymasına rağmen yaratıcı Allah tekrar elçiler göndermiş
    ve kullarına gerçekten acıdığını, mağfiret ediciliğini göstermiştir.
    Kur’an bu yol göstericiliğin en son eseri olarak elimizde, önümüzdedir.
    Birçok âyetinde, hevâsına tâbi olan insanın nasıl azgınlaştığını, kendi
    dengesini nasıl bozduğunu, sağlıklı bir ruh yapısına sahip olamadığını
    açıklayan Rabbimiz (terbiyecimiz) Allah, kendini bozanın çevresini de
    bozduğundan defaatle söz etmekte, yeryüzünü ifsâdından bahsetmektedir.
    Yeryüzü, halîfelik görevinin icrâ edileceği, îmar ve ıslah tavrıyla yaklaşılması
    gerekn insanın bir çevredir. İnsan, bu çevre ile vardır. İnsan, doğasını,
    ancak, bu doğanın sahibince bildirilen esaslara uyarak koruyabilir. Korunamamış
    doğa, ister insan tabiatı olsun, ister insanın içinde yaşadığı ortam
    olsun, insan için sağlıksız bir ortam olarak kişiliğini koruyamamanın, giderek
    korkmanın, kokuşmanın ortamı olacaktır. Öyle de olmuştur.
    Analarının karnından bir şey bilmediği halde çıkarılan insanların, çıkışlarını
    takip eden bir süre sonra “küllü şey’in kadîr” bir varlık haline dönüşmesi
    mümkün değilken, insanın temel yanılgısı, böyle olabildiğini sanması,
    yani kendini, hevâsını, kendi gibi insanları tanrılaştırmasıdır. Bu sanı
    ve değerlendirme, insanı azgınlaştırmakta; tuğyânı, bağyi ve fesâdı giderek
    kendinden çevresine, çevresinden kendine ve diğer insanlara yönelmiş; yaşadığı
    dünyayı, içinde kendisi de bulunduğu halde berbat etmektedir.
    Kaynağı insan aklı olan, bu aklın yaşadığı ortamdan etkilenmişliğinin
    ürünü olan fikirleriyle biri, diğerinden farklı yerlere varan akılların çoğunluğunun
    veya azınlığının varacağı yer, kendine ters düşen yerdir. Kendini
    yadsıyan yerdir. İnsanı kendinden uzaklaştıran, kendinin farkına varmasını
    engelleyen yolda kullanılan akıl, insanoğlu var oldu olalı kendi başına
    doğru yolu bulamamıştır. Ancak Yaratan Rabbi insana sırât-ı müstakîmi,
    bu doğru yolu göstermiştir. “Ne yapacağını bilmez halde bulup da doğru
    • 371 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    yolu göstermedi mi?”1043 İnsan, kendine gösterilen yolu bile koruyamazken,
    bu yoldan ayrılmamayı bile beceremezken, kendi başına tümüyle doğru bir
    yol bulmasını ondan beklemek, olmayacak şey beklemektir. Zaten kendi
    de, kendi bulduğu yoldan memnun olmamış, olamamıştır.
    Aklını, hevâsını tanrı edinen insan, bu tanrısından râzı değildir. Aklın
    ve arzuların tanrı kabul edildiği demokrasiler, insanların kendine gelmelerini
    önleyen bir uyuşmuşlukla, kendilerine gelmelerini engellemektedir.
    Afyonun insanı uyuşturduğu gibi insanları uyuşturan, bu uyuşturup uyutmada
    müzik, futbol ve medyadan da yararlanan demokrasiler, onlar için
    yalnız ekonomik insan, seksolojik insan tanımı getirebilmekte, insanı bir
    türlü bu yönleri de bulunan ama, asla bunlardan ibaret olmayan bir varlık
    olduğunu görebilmesine imkân bırakmamaktadır. Demokrasiler insanları;
    insan olmaktan, insanlıklarının farkına varmaktan alıkoyan insanların
    önünde aşılması güç bir büyük engel olarak durmaktadır. Bu engeli aşamayan
    insanın, insanlığının farkına varabilmesi mümkün değildir.
    Çokluğu da, çoğunluğu da, çoğulculuğu da demokrasi bütününe güvenmemesi
    için yaşamının sağlamasını yapmakla varacağı nokta, insana,
    kendinin farkına varmasına yardımcı olacaktır. Teslim olmadan, bir rabbe
    kul olmadan yapamadığı görülen insanın, teslim olmaması değil; kime ve
    neye teslim olacağı ile ilgili tercihleri sözkonusudur. İnsan, “kendi hevâsına
    mı, başkalarının (çoğunluğun) hevâsına mı, yoksa Allah’a mı teslim
    olmalıdır?” sorusuna verilecek isâbetli cevap insanın ufkunu açacaktır.
    Açılan şuuru, insanın bütünü görmesini, kendinin farkına varmasını sağlayacaktır.
    Önü açılan insanın görebildiği bütün karşısında yapacağı seçim
    elbette daha isabetli olacaktır. Hayat, kendisine hayat verene teslim olmakla
    anlamlanacaktır. Teslim olamadan yapamayan insan, en güvenilir (el-
    Mü’min) teslim olmakla (müslümanlıkla) ancak tatmin olabilir. 1044
    Demokrasi Oyunu: “Ver oyunu, gör oyunu!” “Kim daha oy alıyor/oyalıyor?”
    “Oy, oy!” diye halktan rey dilenenler, iş başına geçtiklerinde halkı
    “of, of!” diye inletirler. Buna rağmen oyun devam eder. Demokrasi sâyesinde
    insan, ısırıldığı delikten bir değil; on kez ısırılır. Tahterevallidir demokrasi;
    partilerin biri iner, biri çıkar. Ama bu tahterevallinin üzerine binilip
    oturulan yerinde gıcırdayan tahta kalas değil; inleyen halk vardır. Hangi
    1043 93/Duhâ, 7
    1044 Ercümend Özkan, İnanmak ve Yaşamak, c. 2, s. 147-150
    • 372 •
    Ahmed Kalkan
    doktrin, rejimde hâkimse, onun koyduğu kurallar işlemekte, hâkim gücün
    çarkının işlemesi için halkın desteğine ihtiyaç duyulduğundan, senaryosu
    önceden yazılmış oyunda, halka sadece figüran roller verilmektedir. Halkın
    seçmek mecbûriyetinde olduğu düzenin memurları, isteseler bile hâkim
    gücün/derin devletin sistemini değiştirme hakkına sahip olmadıklarından,
    halkı temsilen seçilenlere düşen iş, mevcut sistemin çarkının başında durmaktan
    öteye gitmez. Bu olayda halka düşen ise, düzenin bazı yerlerine
    idareciler tâyin ederek onların suçuna ortak olmaktır.
    Demokrasi bir yönetim biçimidir; yönetimleri belirleme biçimi değil!
    Kendisi bir düzendir; başka düzenlere kapı değil! Davul tutanları seçme
    işidir; tokmakları değil! Egemen güçler tarafından kuralları belirlenmiş
    oyundur; oyun kurallarını belirleme işi değil! Demokrasi, kitabına uydurma
    rejimidir; Kitab’a uyma değil! Demokrasi ile disiplini esas alan rejimler
    arasındaki fark, önemsizdir: Totaliter rejimlerde kral veya general; “Ben
    böyle istiyorum!” der; Demokrasi ise, “sen böyle istiyorsun!” der.
    Din kurumlarının bağımsız olmadığı düzen nasıl demokrat olabilir?
    Anayasanın bazı maddelerinin değiştirilmesi teklif bile edilemez, halk
    kendi istediği sistemi seçemez, kurulu düzenin uygulayıcıları olarak kendi
    önlerine çıkarılan isimler arasında bir tercih yapmak, içinde kendine benzeyen
    bulamadığı için dayatılan adaylardan ehven-i şerri tercih etmeye çalışırsa,
    buna oyun denilmez mi? Halk idaresi diye, halkın inancına, yaşayış
    ve ahlâkına saldıran düzenin adıdır bu ülkede demokrasi. Başta Kemalizm
    ve onun ilkeleri olmak üzere, laiklik vb. tabuların bulunduğu düzen, nasıl
    halkın yönetimi olabilir? Demokrasilerde egemenlik kayıtsız şartsız paranındır,
    medyanındır, derin devletindir; ama halkın değildir. Halk, rüzgâr
    ne yönden esiyorsa onun gücüyle savrulan yaprak gibidir. Ulusal ve uluslararası
    istihbârât örgütleri, kartel ve holding patronları, siyonizm, ağalar,
    şeyhler, hizmet adı altında devlet rüşvetleri, reklâm, aldatmaya dayalı propaganda,
    seçim kanunu vb. adla seçim hile ve aldatmacaları, büyük partilerin
    devlet yardımı vb. yollarla avantajları... bütün bunların halkı yönlendirmediğini
    kim iddia edebilir? Öyleyse, gerçekten halk mı yönetiyor halkı?
    Güçlünün hâkim olduğu rejimin adıdır demokrasi. Çağdaş bir masaldan
    ibarettir. Her ne kadar tersi iddia ediliyor olsa bile, seçenlerin ve
    hatta seçilenlerin değil; seçtirenlerin ve derindekilerin irâdesi önemlidir.
    Demokrasi, bir Truva atıdır. Halka, oy vermeme hürriyeti bile vermeyen
    • 373 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    çağdaş dayatma rejimidir. %51 delinin % 49 akıllıya gâlip getirilmesinin
    adıdır. Müslümanla kâfirin, mücâhidle İslâm düşmanının, âlimle câhilin,
    aydınla avamın eşit olduğu adâletsiz rejimin adıdır demokrasi. Demokrasi
    açısından, oy veren insanlar, eşit olmasına eşittir, ama bazıları daha
    çok eşittir. Elli bir pirenin kırk dokuz file gâlip getirilmesidir demokrasi.
    Kazanan ve kaybedenin maçtan önce belli olduğu şikeli bir karşılaşmadır.
    Hakka rağmen halk idaresi olmasının yanında; aslında halka rağmen egemen
    çevrelerin halkın inancına ters dayatmalar rejimidir. Teorisiyle pratiği
    birbirine bu denli ters bir anlayış, başka hiçbir ideolojide bu kadar sırıtmaz.
    Kimler parti kurabilir? Partiler kanunu, hangi mecbûriyetler getirmektedir?
    Meselâ İslâm partisi kurulabilir mi? Hani, halkın idaresi idi demokrasi;
    ya halk İslâm’ı istiyorsa? Buna fırsat vermeden, yolu açmadan halkın
    isteyip istemediği nasıl belli olacaktır? Kimleri seçebilir vatandaş? Partiler
    ve adaylar her görüşe açık mıdır? Rejim, Atatürk ilkelerini tâvizsiz uygulamaya
    çalışır. Gerçekten halk mı istemektedir bu kadar heykeli? Halk Kemalist
    midir de, halkın yönetimi denilen demokrasi rejiminde yönetim onun
    ilkelerinin dışına çıkamaz? Halkın inanç ve ibâdetleri, halkın seçtiği yöneticilere
    ve onların yönettikleri düzene ne kadar yansıyabilmektedir? Halkı
    etkilemede medyanın, propagandanın ve kaynak olarak paranın gücü nedir?
    Ve bir düdük öttürülünce halkın irâdesi ne durumlara düşmektedir?
    Demokrasi, demokrasinin raylarına oturtulmak adına katledilerek demokratik
    (!) darbeler yapılır her on senede bir. Demokrasiye kimler ve ne adına
    balans ayarı yapmaktadır? Partileri halka rağmen kim kapatmakta ve kapatmakla
    tehdit etmektedir? Bunun demokrasi ile neresi bağdaşmaktadır?
    Milyonlarca oyu kim, hangi gerekçeyle geçersiz/etkisiz saymakta, daha az
    oya daha büyük yetkiyi kim, nasıl vermektedir? Demokrasi ile ilgili bu tür
    sorunları ve soruları çoğaltmak mümkün...
    Kapitalizmin sömürüsünü perdeleyen bir simgedir demokrasi. Demos-
    kratos: Yunanca; Halkın yönetimi anlamına geliyor, yani halkın hâkimiyeti.
    Batılıların helvadan putudur demokrasi; istedikleri zaman yiyip
    yutarlar. Batılılar niçin Kuveyt’te, körfez ülkelerinde, Suudi Arabistan’da
    vb. yerlerde demokrasi istemez? Bazı yerler içinse zorunludur demokrasi.
    Batının, demokrasi kavalıyla kolay güdebileceği ülkelerde her konunun
    demokrasiyle ilişkisi kurulurken, Batı, işine gelmediği yer ve zamanlar•
    374 •
    Ahmed Kalkan
    da, emir kulları aracılığıyla demokrasiyi askıya alır veya aldırtır, darbeler
    yaptırılır. Meselâ Türkiye’de müslümanlara zulüm gündeme getirilmezken
    Apo’nun idamı bir demokrasi meselesi kabul edilir.
    Demokrasi, monarşinin egemenliğine göz dikmiş, krallık veya padişahlığın
    yanlışları üzerine antitez olmuştur. Gerçi demokrasinin beşiği denilen
    yerlerde, Batıda kral ve kraliçeler hâlâ en üst yöneticilerdir; bu tezat bile
    değerlendirilmez. İngiltere, Belçika, Hollanda, Danimarka, Lüksemburg
    gibi ülkelerin başında hâlâ kral veya kraliçeler vardır. Padişahlığa alternatif
    olarak kabul edilen demokraside 550 tane padişah ve arkalarında sayısını
    kimsenin bilmediği gizli padişahlar bulunan bir anlayış mıdır halkın istediği
    yönetim? Câhiliyye dönemindeki müşrikler de demokrattı. Mekke’de
    de demokrasi vardı: İsteyen istediği putu serbestçe seçebiliyor, kimse karışmıyordu.
    Aynı özgürlük çağdaş câhiliyyede de vardır: Zulümlerden zulüm
    beğenebilir, tâğutlardan bir tâğut seçebilir insan, günümüzdeki çağdaş
    demokrasilerde. Hakkını yemeyelim: Tavuklara kümeslerini, bekçilerini ve
    kurtlarını seçme hakkı verir demokrasi. Hileli yollarla da olsa, halka gardiyanlarını
    seçme hakkı verir.
    “Demokrasilerde çare tükenmez” mi acaba? Bugüne kadar ülkedeki çaresizliklere
    ne demeli? Doğrusu şöyle olmalı: “Demokrasilerde çene tükenmez!”
    Politika, iş üretmeye değil; laf üretmeye dayanır bu ülkede, demogoji,
    laf yarışı, kandırma tükenmez bu düzende. Halk seçime katılabilir ama,
    yönetimi hiçbir zaman ele geçiremez. Yönetim ve halk ayrımı vardır halkın
    idaresi denilen demokraside.
    İslâm’da halkın değil; Hakkın hükmü önemlidir. Halk Hakka kul olmalı,
    O’nun hükmüne teslim olmalıdır. Çünkü,“insanların çoğu bilmezler”,1045
    “insanların çoğu şükretmezler”,1046 “insanların çoğu nankördür”1047 ve “insanların
    çoğu mü’min değildir, iman etmezler.”1048 O yüzden halkın çoğunluğuna
    uymak, dalâlettir/sapıklıktır. “Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak
    olursan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye
    tâbi olmaz, yalandan başka (söz de) söylemezler.”1049 İnsanların çoğunun
    1045 45/Câsiye, 26
    1046 40/Mü’min, 59
    1047 25/Furkan, 50
    1048 40/Mü’min, 59
    1049 6/En’âm, 116
    • 375 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    bilmediğini, şükretmediğini, akıllarını kullanmadığını, yoldan çıkmışlığını,
    günah ve haram peşinde koştuklarını, insanların mallarını haksız yere
    yediklerini, çokluğu ve çoğunluğu ile böbürlenip üstünlük tasladığını, bu
    yüzden mallarının ve evlatlarının çokluğu ile övündüklerini, daha çok ve
    daha zengin oldukları halde kendilerinden önce nice toplulukları yok edildiğini,
    bütün bunlardan ders almayan insanların yine pek çoğunun yoldan
    çıktığını Kur’an, sayılamayacak kadar çoklukta ve ısrarla anlatmaktadır.
    Çokluğun ancak Allah’ı zikredip anmada, şükretmede, kulluk ve ibâdet etmede,
    takvâda işe yarayan bir şey olduğu da yine Kur’an’da ısrarla üzerinde
    durulun hakikatler olarak ifade edilmektedir.
    Çoğunun akılsızlıklarından bahsedilen insanlar, Allah’ın hükümlerine
    itibar etmeyen, Rab olarak sadece Allah’ı kabullenmek istemeyen kalabalıklardır.
    Sürüleştirilen, sömürülen, köleleştirilen yığınlardır. Çalışan kafalar,
    akl-ı selîm sahipleri, kendilerinin farkına varan kafalardır. Kendinin
    farkına varanlar, Allah’ın farkına varırlar; Allah ile kendileri arasındaki farkı
    farkederler. Hadlerini bilirler ve O’na ait olan, olması gereken hâkimiyeti
    kendi zimmetlerine geçirerek haksızlık edip ilâhlık taslamazlar. “Onların
    (İnsanların) çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Şüphesiz zan, haktan/gerçekten
    hiçbir şey ifade etmez.”1050 Haktan, hakikatten bir şeyin ifadesi olmayan
    zanna uyanlar, ister çoğunluk, ister azınlık olsun, gerçekten bir şeyin
    ifadesi olmayana uyduklarına göre akletmiyorlar demek değil midir?
    Halk deyimiyle “nerede çokluk, orada ...” Kendi taraftarları ve ideologları
    bile, demokrasinin görmezlikten gelinemeyecek zaaflarından haberdardır:
    “İyi hükümetler arasında demokrasi en kötüsü, fakat kötülerin en
    iyisidir.” (Aristoteles) “Hükümetlerin en iyisi, bize kendimizi yönetmemizi
    öğreten hükümetlerdir.” (Goethe)
    Demokrasilerde mutlak doğru, çoğunluğun tespit ettiği (ya da öyle farzedilen)
    görüştür. Doğru, parmak sayısına göre belli olur. Halktır hakem, o
    ne demişse doğrudur. Serbest kılma veya yasaklama (helâl ve haram kılma)
    yetkisi, halkındır, seçilmişlerindir. Bunun uygulamada böyle olup olmadığı
    da, doğru olup olmadığı da tartışılmaz.
    1050 10/Yûnus, 36
    • 376 •
    Ahmed Kalkan
    Aynı coğrafyada yaşayan insanlar olarak hepimiz, aynı geminin yolcularıyız.
    Gemide delik açanlar, sadece kendilerini batırmış olmazlar. Gâfil,
    hâin, ehil olmayan, güvenilmez (mü’min olmayan) kaptanın, elindeki
    bozuk pusula ve yanlış harita ile gemiyi sürmesine rızâ göstermek, tüm
    yolcular için hayatî tehlike demektir. Kaptan ve tayfaların yanlış rotalarına
    seyirci kalmak, tüm yolcuları da gitmeleri gereken yere ulaşmalarına engel
    olacaktır. “Devlet gemisinin sorumlu kaptanı, sadece bu gemiyi yöneten
    değil; aynı zamanda bu gemiyle yolculuk edenlerdir.”
    Yöneticilerin amaç ve çıkarları ile onları seçenlerin amaç ve beklentilerinin
    aynı olduğunu kim iddia edebilir? Enflasyon, devalüasyon, vergi vb.
    adlar altında halk, kendi cebindeki paraları soydurmak, bazılarına hortumlatmak
    için mi seçmektedir seçtiklerini? Halk yargılanırken, halkın vekillerinin
    yaptıkları niye yanlarına kâr kalmaktadır? Kaç parlamenter bugüne
    kadar suçlanabilmiş ve kaç tanesi cezasını çekmiştir? Partilerin başında
    kapatılma korkusu Demokles’in kılıcı gibi durur; her on yılda bir darbeler
    âdet olduğu için, buna sebep olmamak, fincancı katırlarını ürkütmemek
    gerekmektedir. Demokratik düzenin vazgeçilemez unsurları olan partiler,
    kendi içlerinde sahi ne kadar demokrasiye uygun davranıyorlar? Lidere
    rağmen farklı görüş bildirilebilir, o istemeden birisi onun partisinden aday
    olabilir mi dersiniz?
    Demokrasi, sözüm ona müslümanların bazıları tarafından kutsallaştırılır,
    batılı cadı mankene başörtüsü taktırılır: “Halkın irâdesi Hakkın irâdesidir.”
    “Halka hizmet, Hakka hizmettir.” “İslâm, demokrasinin ta kendisidir...”
    Konuyu özetlemek gerekirse; Her yönüyle kendisine has bir muhtevâya
    sahip olan İslâm Dininin, esas gayesini teşkil eden “dini yalnızca Allah’a has
    kılma”yı gerçekleştirmek için, diğer bir ifade ile İslâm’ı hâkim kılmak için
    kendine has bir yol ve yordamının olacağı da açıkça bilinen hususlardandır.
    İslâm’ı hâkim kılmak için yapılacak her bir doğru eylem, hatta zihinsel
    faâliyetler bile birer sâlih ameldir.
    Yani bu maksatla yapılacak işlerimizin kabul edilebilmesi için, bir ameli,
    sâlih kılan özellikler şunlardır:
    1) Yapılacak amel ile birlikte sahih bir akîdenin bulunması,
    • 377 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    2) Yapılacak amelin ihlâsla, yani yalnızca Allah’ın rızâsı gözetilerek yapılması,
    3) Bu amelin, şeriatin o amel için belirlemiş olduğu şekilde yapılması,
    yani Kitaba ve Sünnete uygun olması (ittibâ). Dolayısıyla İslâm’ı hâkim kılmak
    için izlenecek yolun, İslâm’ın kendi bünyesinden alınmış olması yahut
    en azından İslâm’ın açıkça yasaklamış olduğu gâye ve maksatlara götüren
    bir yol olmaması gerekmektedir. Buna bağlı olarak, şunu rahatlıkla söyleyebiliriz:
    Demokrasi, esas itibarıyla, hâkimiyeti Allah’ın bir hakkı olarak
    kabul etmeyip bu hakkı kayıtsız şartsız olarak halkta ya da millette gören
    bir rejimin adıdır. Demokratik yöntemler de bu amacı gerçekleştirmek için
    ortaya konulmuş yollardır. Müslüman bir kimse, İslâm’ı egemen kılmak
    için çalışma ibâdetini îfa ederken, hiçbir yönüyle İslâm’la bağdaşmayan bu
    yöntemleri, İslâm’ı egemen kılmanın vâsıtası olarak kullanamaz. Çünkü
    böyle bir durumda en azından sâlih amelde aranan “ittibâ” şartı bulunmayacaktır.
    Dolayısıyla böyle bir amel, en azından red edilmiş olacaktır.
    Kaldı ki, her bir sistemin yöntemi de ancak kendi tabiatına uygundur.
    Amaç ile yöntem arasındaki tabiat farlılıklarının varlığının sağlıklı birtakım
    sonuçlara ulaştıramayacağı da hem mantıkî bir gerçektir; hem de artık
    gerek İslâm âleminde ve gerekse coğrafyamızda yaşanan deneyimleri göz
    önünde bulunduracak olursak, vâkıa daha açık ortaya çıkacaktır. Laiklik
    ise; en azından İslâm’ın devlet ve toplum hayatına dair hükümlerini red ve
    iptale dâvet ettiğinden, müslüman açısından kabul edilmesi imkânsız bir
    siyasal yaklaşımdır.
    Allah’ın indirdiği hükümleri ve öncelikle de Allah’ın hâkimiyetini (hangi
    çerçevede olursa olsun) reddetmek de, İslâm dışında bütün sistemlerin
    ortak yönünü teşkil eder. Dolayısıyla hâkimiyeti bütün kapsam ve boyutlarıyla
    Allah’ın hakkı olarak görmeyen bir sistem ve din de, müslüman tarafından
    reddedilmeye mahkûmdur. Allah’ın hüküm ve hâkimiyetini kısmen
    ya da tamamen reddeden sistemlerin, İslâm’a göre başka bir şekilde değerlendirilmeleri
    mümkün olmadığı gibi; müslümanın da bunları reddetmekten
    başka bir tavır takınacağını beklemek mümkün değildir.
    Müslümanlar Allah’ın Dini’ni gerçek mâhiyetiyle kavrayıp küllî ve cüz’î
    hiçbir alanda İslâm’dan başka herhangi bir sisteme ihtiyaç duymayıp yalnızca
    Rablerinin dini ile yetinerek, sadece o dinin gösterdiği doğrultuda,
    • 378 •
    Ahmed Kalkan
    gösterdiği hedefe doğru ilerleyecek olurlarsa, hem kendi aralarındaki anlaşmazlıkları
    ıslah edip birbirleriyle ilişkilerini düzeltecek, hem de Rableriyle
    aralarını düzelterek O’nun rahmet ve inâyetine mazhar olacaklardır:
    “Uğrumuzda cihad edenleri, elbette Biz Onları, yollarımıza iletiriz. Muhakkak
    ki Allah, ihsân edenlerle beraberdir.” 1051
    42-47. Âyetler
    يَوْمَ يكْشَفُ عَنْ سَاقٍ وَيُدْعَوْنَ إِلَ السُّجُودِ فَلا يسْتَطِيعُونَ خَاشِعَةً أَْبصَارُهُْ
    ذَا ê وَمَنْ يكَذِّبُ بِ َ û مْ ذِ ةَّ لٌ وَقَدْ كَُنوا يدْعَوْنَ إِلَ السُّجُودِ وَهُْ سَاِلُونَ فَذَرْ نِ ي ö هَقُ ُ ÷تَ ْ
    أَمْ تسْأَُلُمْ ¦ مْ مِنْ حَيْثُ لاَ يعْلَُونَ وَأُمِْ ي ل لُمْ إِنَّ كَيْدِي مَتِ ي نٌ ù الَْدِيثِ سَنَسْتَدْرِ جُ ُ
    مْ يكْتُبُونَ ü مْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ أَمْ عِنْدَهُْ اْلغَيْبُ فَ ُ ü جْرًا فَ ُ أَ
    يوْمَ : o gün يكْشَفُ : ortaya çıkar ,açılır عَنْ سَاقٍ : gerçek وَيُدْعَوْنَ : ve dâvet
    edilirler إِلَ السُّجُودِ : secdeye فَلا يسْتَطِيعُونَ : güçleri yetmez (o vakit) : خَاشِعَةً
    önlerine eğilmiş أَْبصَارُهُ : igözler مْö هَ ق ُُ ÷ت َْ : kendilerini kaplamış olarak : ذِلَّة
    bir zillet وَقَدْ كَُنوا يدْعَوْنَ : hâlbuki dâvet olunuyorlardı إِلَ السُّجُودِ : secdeye وَهُْ
    : onlar سَالُِونَ : sapasağlam iken û فَذَرْ نِ ي : (o halde) Bana bırak : وَمَنْ يكَذِّبُ
    yalanlayanları ذَا الَْدِيثِ êبِ َ : bu sözü مْù سَنَسْتَدْرِ جُ ُ : Biz onları derece derece
    azaba yaklaştıracağız مِنْ حَيْثُ : bir yerden لاَيَعْلَُونَ : bilmeyecekleri : وَأُمِْ ي ل
    Ben mühlet veriyorum, süre tanıyorum لُمْ : onlara إِنَّ : elbette : كَيْدِي
    planım ¦ مَتِ ي نٌ : sapasağlamdır أَمْ تسْأَُلُمْ : yoksa onlardan istiyor musun ki
    أَجْرًا : bir ücret مْüفَ ُ : onlar مِنْ مَغْرَمٍ : haksız bir borçtan dolay مُثْقَلوُنَ : ağır
    bir yük altında kalmış olsunlar أَمْ عِنْدَهُْ : yoksa onların yanında mıdır
    اْلغَيْبُ : gayb مْüفَ ُ : onlar mı يَكْتُبُونَ : yazıyorlar “O gün gerçekler bütün
    çıplaklığıyla ortaya çıkar ve secdeye dâvet edilirler; fakat güç getiremezler.
    (42)
    1051 29/Ankebût, 69
    • 379 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Gözleri horluktan aşağı düşmüş bir halde kendilerini zillet bürür. Hâlbuki
    onlar, sapasağlam iken de secdeye davet ediliyorlardı (fakat yine secde
    etmiyorlardı). (43)
    (Rasûlüm!) Sen bu sözü (Kur’an’ı) yalan sayanı Bana bırak (kendini
    üzme). Biz onları, bilmedikleri bir yönden yavaş yavaş azâba yaklaştırıyoruz.
    (44)
    Onlara mühlet veriyorum. Doğrusu Benim planım çok sağlamdır! (45)
    Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da bu yüzden onlar ağır bir borç
    altında mı kalıyorlar? (46)
    Yahut gaybın bilgisi onların nezdinde de, onlar mı (istedikleri gibi) yazıyorlar?”
    (68/Kalem, 47)
    “O gün gerçekler bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar ve secdeye dâvet
    edilirler; fakat güç getiremezler. (42)
    Gözleri horluktan aşağı düşmüş bir halde kendilerini zillet bürür.
    Hâlbuki onlar, sapasağlam iken de secdeye davet ediliyorlardı (fakat yine
    secde etmiyorlardı). (43)
    Müfessirlerin çoğunluğuna göre buradaki “gün”den maksat, son derece
    şiddetli ve sıkıntılı olayların ortaya çıkacağı kıyâmet günüdür. “İş ciddileşip
    paçalar
    sıvandığı...” diye çevirdiğimiz “yükşefu an sâkın” deyimi lafzan
    “incikten açılır” şeklinde tercüme edilmekte; bununla ciddi, önemli ve
    güç bir işe girişilmesi
    veya bütün hakikatlerin açıkça ortaya çıkması ya da
    bir olayın iyice yaklaşması kastedilmektedir.1052 Âyette bu deyim özellikle
    kıyamet gününü ve o günün sıkıntılarım ifade etmektedir. İnsanların o
    günün sıkıntısından kurtulmaları
    için mahşerde görevli melekler veya Allah’ın
    ilham ettiği kimseler onları
    Allah’a secde etmeye çağırırlar.1053 Râzî’ye
    göre, inkârcılar dünyada Allah’a secde etmedikleri için âhirette kınamak
    ve azarlamak maksadıyla
    secdeye çağrılacaklardır.1054 Hadiste buyrulduğu
    üzere erkek-kadın herkes Allah’a secde eder; dünyada gösteriş için secde et-
    1052 Şevkânî, İrşâdu’l-Fuhûl, Beyrut, 1992, c. 5, s. 316-317
    1053 İbn Âşûr, et-Tâhir ve’t-Tenvîr, Tunus, 1984, c. 29, s. 99
    1054 Fahreddin Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb, Beyrut, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1411/1990, c. 30, s. 96
    • 380 •
    Ahmed Kalkan
    miş olanlar da secde etmek
    isterler fakat eğilemezler.1055 Başka bir rivâyette
    inkârcıların da secde etmek isteyecekleri, fakat buna güçlerinin yetmeyeceği
    haber verilmiştir.1056 Onlar, gözlerine korku çökmüş, zillet içerisinde ve
    perişan bir halde bulunurlar. Hâlbuki dünyada yapabilecek durumda iken
    de secdeye
    çağrılmışlar, fakat secde etmemişlerdi. Bu nedenle âhirette secde
    etme güçleri
    ellerinden alınacaktır.1057
    “Yükşefu an sâkın” bacakların açıldığı, yani işlerin güçleştiği zaman.
    Sahabe ve Tabiinden bir cemaat bunun bir deyim olarak kullanıldığını
    söylemişlerdir. Zor duruma düşen bir kimse için Arapça’da “keşf-i sâk” da
    denilmektedir. Abdullah bin Abbas bu mânâda olduğunu rivâyet ederek
    Arap edebiyatından getirdiği bazı delillerle bunu tekid etmektedir. Başka
    bir görüşe göre ise, İbn Abbas ve Rübey bin Enes’ten “Keşf-i sâk”tan muradın
    “hakikatin üzerinden perdenin kalkması” olduğu rivâyet edilmiştir. Bu
    yoruma göre mânâ şöyle olmaktadır: “O gün bütün hakikatler açığa çıkınca
    herkesin yaptığı ortaya çıkacaktır.” 1058
    “…Hâlbuki onlar, sapasağlam iken de secdeye davet ediliyorlardı (fakat
    yine secde etmiyorlardı).” Yani, Kıyamet günü kim Allah’a ibadet edenlerdendi
    ve kim de onu inkâr edenlerdendi, açıkça ortaya çıkacaktır. Bu iş için
    herkesin Allah’ın önünde secdeye kapanması istenince dünyadayken ibâdet
    edenler hemen secde edecekler, oysa dünyadayken inkâr edenlerin bel kemikleri
    kaskatı kesilerek kilitlenecek ve onlar secdeye gidemeyecekler, zelil
    ve pişman olarak ayakta kalacaklardır. 1059
    “(Rasûlüm!) Sen bu sözü (Kur’an’ı) yalan sayanı Bana bırak (kendini
    üzme). Biz onları, bilmedikleri bir yönden yavaş yavaş azâba yaklaştırıyoruz.
    (44)
    Onlara mühlet veriyorum. Doğrusu Benim keyd’im/planım çok sağlamdır!”
    (45)
    1055 Bk. Buhârî, Tefsir, 68/2
    1056 Şevkânî, a.g.e., c. 5, s. 317
    1057 Bk. Râzî, a.g.e., c. 30, s. 96; Hayrettin Karaman, Mustafa Çağrıcı, İbrahim Kafi Dönmez, Sadrettin Gümüş,
    Kur’an Yolu, DİB Y., c. 5, s. 359
    1058 Mevdûdi, Tefhimu’l Kur’an
    1059 Mevdûdi, Tefhimu’l Kur’an
    • 381 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    “Bu söz” diye çevirdiğimiz “hadîs” kelimesi “İlâhî vahiy, Kur’ân” veya
    “yeniden dirilmeyi ve âhiret hesabını bildiren İlâhî haber” şeklinde
    yorumlanabilir.
    44. âyetteki “Bu sözü yalan sayanı bana bırak” cümlesi, vahiy
    ve âhîreti inkâr
    edenleri cezalandırma yetkisinin yalnız Allah’a mahsus
    olduğunu ifade eder. “Biz onları, bilemeyecekleri bir şekilde yavaş yavaş
    azâba doğru çekeceğiz” diye çevirdiğimiz cümle ise kısaca şunu anlatıyor:
    Allah verdikçe onlar şımarır; fakat O, imtihan sebebiyle vermeye devam
    eder. Bu durum İslâmî literatürde “istidrâc” terimiyle ifade edilmiştir.1060
    Bilmeden bir kimseyi helâke sürüklemenin bir şekli de şudur: Zâlim ve
    doğruluk düşmanı birine bu dünyada sıhhat, mal, evlat, başarı gibi bazı
    nimetler verilir. Böylece kendisinde hiç bir eksiklik ve yanılgı olmadığını
    zannederek hakka karşı düşmanlığa, zulüm ve isyana battıkça batar. Bu nimetlerin
    kendisi için bir bağış değil, bilakis felâketine vesile olduğunu fark
    edemez.1061
    “Artık beni ve bu sözü yalanlayanları baş başa bırak! Biz onları bilmeyecekleri
    bir yerden derece derece azaba yaklaştıracağız.” Beni onlarla başbaşa
    bırak. Kur’an’ı yalanlayan bu kişilerin hakkından senin adına Ben gelirim.
    Onları nasıl cezalandıracağımı ben bilirim. Onların bu durumlarını
    düşünme. Bizler onları farkına varmaksızın azap ile yakalayacak, onları
    adım adım azâba doğru iteceğiz. Nihayet onları -bunun adım adım
    azâba yaklaştırılmak olduğunu bilmeyecekleri bir şekilde- azâbın içerisine
    düşüreceğiz.
    Çünkü onlar içinde bulundukları bu halin bir nimet bağışı
    olduğunu
    sanıyorlar. Bunun âkıbeti ve sonunda neler ile karşılaşacaklarını
    düşünmüyorlar.
    Bu ise onlar için çok ağır bir tehdit, Peygamber (s.a.s.) için
    de bir tesellidir.
    Onlar verilen nimetlerin derece derece azâba yaklaştırılmak olduğunun
    farkına varmıyorlar. Aksine bunun Yüce Allah’tan bir lütuf olduğuna
    inanıyorlar. Gerçek ise, aynı durum onları hakir düşürmektir. Nitekim
    Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Zannederler mi ki Biz kendilerine mal ve
    oğullar vermekle, iyilikleri kendilerine çabucak ulaştırıyoruz. Hayır! Onlar
    farkında değiller.”1062
    1060 Bk. 7/A’râf, 182
    1061 Mevdûdi, Tefhimu’l Kur’an
    1062 23/Mü'minûn, 55-56
    • 382 •
    Ahmed Kalkan
    Yine Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
    “Onlar kendilerine hatırlatılanı
    unutunca Biz de üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Nihayet kendilerine
    verilenlere sevinince ansızın onları tutup
    yakalayıverdik de ümitsiz kesiliverdiler.”
    1063
    “…Doğrusu Benim keyd’im/planım çok sağlamdır!” Mekkeli kâfirlerin
    Hz. Peygamber’e (s.a) suikast yapmak, onu öldürmek için aralarında
    plan kurduklarına işarettir. Âyette “plan” diye çevirdiğimiz “keyd” kelimesi,
    Allah için kullanıldığında,
    İslâmiyet ve müslümanlar aleyhinde çalışan
    inkârcıların planlarını boşa çıkaran
    Allah’ın adaletli ve hikmetli planını
    ifade eder. Yüce Allah kendi planı uyarınca,
    âyetlerini yalan sayanları hemen
    cezalandırmayıp onlara mühlet verdiğini, kendilerine
    bazı imkân ve
    fırsatlar tanıdığını, bu suretle onların derece derece kurtuluşu
    olmayan bir
    yıkıma doğru gittiklerini ifade buyurmaktadır.1064 “Keyd” kelimesinin anlamı
    gizli plan yapmak demektir. Kendi başına bu anlamıyla kötü bir mânâya
    gelmez ama bir kimseye haksız olarak ve ona zarar vermek için yapıldığında
    bu kötü bir hareket olur. Yoksa bu kelimenin kötü bir anlamı yoktur,
    özellikle bu plan, ona müstahak olan birisine yapılmışsa.
    Bu âyette bildirilen, Kur’an-ı Kerim’in açıkça önceden haber verdiklerinden
    biridir. Mekke döneminin ilk günlerinde kimsesiz ve yoksul bir
    avuç müslümandan başka görünüşte Hz. Peygamber’in (s.a.s.) yanında hiçbir
    güç yoktur. Herkes ona karşı mücadele veriyordu. İslâm ve küfür mücadelesini
    gören herkes bu mücadelenin katiyyen eşit şartlarda yapılmadığını
    görüyordu. Hiçbir kimse o günlerde, birkaç sene sonra burada küfür döşeğinin
    tiftiğinin atılmak üzere olduğunu düşünemezdi. Hatta işin dış görünüşüne
    bakanlar, Kureyş ve diğer bütün Arap kabilelerinin karşı çıkması
    sonucu, bu yeni dine çağrının sona ereceğini tahmin ediyorlardı. Fakat işte
    böyle bir durumda, bütün kesinliği ile kâfirlere açık açık şöyle hitap edildi:
    Bu çağrıyı kırmak, yenmek için almak istediğiniz tedbirlerin hepsini alın,
    yapacağınız oyunların hepsini yapın görün bakalım. Onların hepsi size geri
    dönecektir. Ve siz asla onu yenemeyeceksiniz.1065
    1063 6/En'âm, 44; Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l Münir
    1064 Bk. 7/A’râf, 182-183; ayrıca krş. 6/En’âm, 44; Hayrettin Karaman, Mustafa Çağrıcı, İbrahim Kafi Dönmez,
    Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, DİB Y., c. 5, s. 360
    1065 Mevdûdî, Tefhimu’l Kur’an, Tûr Sûresi, 42. âyetin tefsiri, c. 5, s. 551
    • 383 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Burada Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ben onlara mühlet veriyorum.
    Muhakkak benim onlara karşı keyd’im/tedbirim sapasağlamdır.”1066
    Yani günahları
    daha çok artsın ve tuzağın daha çok farkına varamasınlar
    diye onlara
    süre tanıyor ve erteliyorum. Şüphesiz kâfirlere karşı benim tedbirim
    ve tuzağım pek güçlü ve pek çetindir. Benim emrime aykırı hareket
    eden, peygamberlerimi yalanlayan, Bana karşı isyankârlık etmek cüretini
    gösteren hiçbir kimse Benden kurtulamaz. Yüce Allah’ın hile yapmak demek
    olan “keyd” tabirini onlara karşı tedbiri hakkında kullanması bu şekilde
    görülmesinden dolayıdır. Çünkü onlara zarar vermek maksadıyla onlara
    faydalı görünen bazı şeyler vermiştir. Buna sebep ise Yüce Allah’ın onların
    murdarlıklarını ve küfürde ayak diretip gideceklerini bilmesindendir.
    Buhârî ve Müslim’deki rivayete göre Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
    “Şüphesiz Allah zâlime süre tanır. Fakat onu bir defa yakaladımı artık
    bir daha bırakmaz.” Daha sonra da: “Rabbin zulüm yapan ülkeleri yakaladığında
    işte böyle yakalar. Şüphesiz O’nun yakalayışı pek acıklı, pek şiddetlidir.”
    1067 buyruğunu okudu.
    Mekr’in Allah’a Nisbet Edildiği Halde Mü’mine Nisbet Edilmemesi:
    Tuzağın Allah’a nisbet ve izâfe edilmesi hakkında, öncelikle şunu söylemek
    gerekir: Keyd ve mekr, aslında bir şeyi planlamak, başkasını amacından
    çevirmeyi tasarlamak, başkasının yapacağı işe engel olmaktır. İyi ve kötü
    olmak üzere ikiye ayrılır. Bu ayrımı Kur’an yapmaktadır. İyi bir iş yapmanın
    çaresini düşünmek ve uygulamak iyi tuzak (plan), kötü bir iş yapmanın
    çaresini aramak ve uygulamak ise kötü tuzak (plan)dır. Kur’an, kâfirlere âit
    tuzağı, bazı âyetlerde “kötü mekr” 1068 olarak belirtir. Demek ki, kötü olmayan
    tuzak da vardır ki, o da Allah’a âit olan mekrdir.
    Keyd ile “mekr” aynı anlamdadır. Genellikle yapılacak kötü şeyler gizli
    tutulduğundan keyd ve mekr, kötü iş düzenleme, tuzak kurma anlamında
    kullanılır. Fakat mekr, mutlaka kötü tedbiri düşünmek demek değildir.
    İyi tedbire de mekru’l-hasen denilir. Bunun için Allah, “mâkirlerin (plan
    yapanların, tuzakları bozanların) en iyisi (hayru’l-mâkirîn)”1069 olarak nitelendirilmiştir.
    1066 68/Kalem, 45
    1067 11/Hûd, 102
    1068 35/Fâtır, 43, 10; 16/Nahl, 45
    1069 3/Âl-i İmrân, 54
    • 384 •
    Ahmed Kalkan
    Allah, yapılan suçu, benzeri bir ceza ile engeller. Buna edebiyatta müşâkele
    denilir. Burada işlenen suç, tuzak kurmadır. Bunun cezâsı, onu etkisiz
    bırakacak bir tuzak, yani karşı tedbirdir. Allah, tedbir uygulayanların en
    hayırlısıdır. Zira O’nun tedbirinin sonucu, daima yaratıkların hayrınadır.
    İşin içyüzünü bilmeyenler, O’nun tedbirini bazen şer sanırlar, ama aslında
    şer sandıkları şey, kendileri için hayırlıdır.
    Allah’ın mekri, kötülük kuranların eylemlerini boşa çıkaracak çare bulması,
    onların tuzaklarını engelleyecek karşı tedbir hazırlamasıdır. “Allah’ın,
    kula fırsat ve bol dünya imkânları vermesi, Allah’ın keydi ve mekridir” diyenler
    de vardır. Hz. Ali’nin: “Kendisine verilmiş olan bol dünya nimetiyle
    kendisine mekr edildiğini (bunlarla sınandığını) bilmeyen kimsenin aklından
    zoru vardır!” dediği rivâyet edilir.1070 Kötü tuzak, sahibinin ayağına dolanır.
    Bu, Allah’ın genel yasasıdır. Peygamberlere ve hak dâvetçilerine kötülük etmek
    isteyenler, kendi kurdukları tuzaklarına yakalanıp helâk olurlar. 1071
    Kâfirlerin tuzak kurması, Peygamber’in dâvetini önleyecek, etkisiz bırakacak
    planları kurmaları, çareler düşünmeleri demektir. Onlar, Peygamber’i
    etkisiz bırakmak, hatta onun varlığını ortadan kaldırmak için çareler
    düşünür, planlar kurarken Allah da onların planlarını etkisiz kılacak karşı
    plan kurar ve onların tuzaklarını kendi ayaklarına dolar. Çünkü yapılan kötülük,
    gerçekte kişinin kendi canını yakalar, kendi ayağına dolanır. Yapılan
    her kötülük, zâhirde başkalarına zarar verse de gerçekte kişinin kendi canına
    tuzak olur, onu mânevî azaplara, zindanlara yakalatır. Allah kötülerin
    tuzaklarını bozar, kendi başlarına geçirir. Nitekim Mekke müşriklerinin,
    Peygamber aleyhindeki tuzakları, sonunda kendi aleyhlerine dönmüş, kendi
    ayaklarına dolanmıştır. 1072
    Hz. Peygamberimiz (s.a.s.) de, “Harb hud’adır/hiledir”1073 buyurmuştur.
    Dikkat edilirse, görülecektir ki, bu hadiste de keyd kavramının benzeri
    olan “hud’a”, mü’minlere nisbet edilmemiş, temelde istenmeyen ve kâfirlerin
    sebep olduğu “harb” için kullanılmıştır. Bu hadisinde Rasûlullah savaşta
    kâfirlere karşı yapılacak hileyi hud’a olarak isimlendirmiştir. Ahdi veya
    1070 Râğıb, el-Müfredât, s. 471
    1071 35/Fâtır, 42-43
    1072 S. Ateş, Kur'an Ansiklopedisi, KUBA Yay., c. 13, s. 151
    1073 Buhârî, Cihad 157, Menâkıb 25, İstitâbe 6; Müslim, Cihad 18, 19, Zekât 153; Ebû Dâvud, Cihad 92, Sünnet
    28; Tirmizî, Cihad 5; İbn Mâce, Cihad 28
    • 385 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    emânı bozmamak kaydıyla savaşta düşmanı yanıltmak için hile yapmanın
    veya yalan söylemenin câiz olduğu konusunda âlimlerin ittifakı vardır.1074
    Hud’ada içteki niyet ile dışa tezâhür eden hareket arasında bir ayrılık sözkonusudur.
    Bütün bunlarla birlikte, “harbin hud’a olması”, mü’minleri özellikle
    savaş şartlarında kâfirlerin hile ve hud’alarına karşı dikkatli ve uyanık
    olmaları için ihbar ve ikaz anlamı da düşünülmelidir.
    Savaşta da, yapılan anlaşmayı ve verilen emânı bozmamaya gayret sarf
    edilmelidir. Bu tür anlaşmaları bozacak davranışlardan da âzamî ölçüde
    kaçınılır. Prensip olarak düşman anlaşma şartlarına uyduğu sürece İslâm
    Devleti de uyar. Düşman bunu çiğnerse, müslümanlar için de misliyle mukabele
    etme hakkı doğar. “Savaşın hud’a olduğu bildirilen hadiste, savaş sırasında
    bütün kabiliyeti, plan ve stratejiyi ortaya koyarak ve iyi düşünerek
    savaşı kazanma yollarını araştırmanın gerekliliği vurgulanmıştır.
    Kur’an-ı Kerim’de münâfıkların aldatıcılığından söz edilmekte, fakat
    Allah Teâlâ’nın onların aldatmasına müsâade etmediği belirtilmektedir.1075
    Münafıkların, küfürlerini içlerinde gizleyip, sonra da dilleri ile müslüman
    olduklarını söyleyerek, Allah’ı ve mü’minleri aldatmaya çalıştıkları, -hâşâ-
    Allah’ı kandırabileceklerini sanmaları açığa vurulmuştur.
    İslâm’da fertlerin birbirini aldatması yasak olduğu gibi, müslümanın aldanmaması
    da bir esastır. Çünkü müslüman bir başkasının hakkına tecâvüz
    etmeyeceği gibi, kendi hakkını da başkasına çiğnetmez. Gerek alışverişte
    olsun, gerek diğer sosyal münâsebetlerde olsun bir müslüman ne aldatır, ne
    de aldanır. Böyle bir yola asla tenezzül de etmemeli ve bir müslümanı asla
    aldatmamalıdır. Her müslüman diğer müslümanın kardeşi olduğu için1076
    toplumun birlik ve beraberliğini, bozmak bundan da öte kardeşliğini temelinden
    sarsan böyle bir yola tevessül etmek haramdır. Nitekim Hz. Peygamber
    çarşıda ıslak buğdayı, çuvalın altında kuru buğday ile kapatarak sattığı
    malın hatasını gizlemek sûretiyle halkı aldatmaya çalışan kişiye: “Bizi aldatan
    bizden değildir”1077 ihtarında bulunmuştur.
    1074 Nevevî, Şerhu Müslim, c. 12, s. 45
    1075 2/Bakara, 9; 4/Nisâ, 142; 8/Enfâl, 62
    1076 49/Hucurât, 10
    1077 Müslim, İmâm, 164; Ebû Dâvud, Büyü', 50; Tirmizi, Büyü', 72
    • 386 •
    Ahmed Kalkan
    Mü’minler Niye Mekr Edemezler? Mekr ve benzeri kelimelerle ifâde
    edilen kavramların, Kur’ân-ı Kerim’de kâfirler ve Allah hakkında kullanıldığı
    halde, mü’minlere nisbet edilmemesi, üzerinde düşünülmesi gereken
    önemli çıkarımları olabilecek bir husustur. Mekr’in Allah’a nisbet edilmesinin,
    herhangi olumsuz bir anlamda kullanılamayacağı, yukarıda izah
    edildiği gibi, açıktır. İnsanlara nisbet edilen mekr ise, çoğunlukla olumsuz
    anlamdadır. Mekr, olumlu anlamda veya zorunlu hallerde kâfirlere karşı
    kullanılmış olsa, mü’minlerin bazısının bunu istismar edebileceği ve olumsuz
    anlamda ya da zorunlu olmadığı hallerde de diğer insanlara karşı kullanabileceği
    ihtimali sözkonusu olacaktır. Hâlbuki “kizb/yalan” gibi “mekr”
    de mü’minlerde normal halde bulunamayacak, yani bulunmaması gereken
    problemli bir özelliktir.
    Mü’minlerin temel vasfı, mü’min kelimesinin de bir anlamı olan “emîn/
    güvenilir” olmaktır. Bu güvenilirliğin “doğruluk”la yakın irtibatı vardır.
    Yine mü’min, dünyada huzura ve devlet gibi nimetlere, âhirette de cennete
    hak kazanabilmek için sâlih amel sahibi olmak zorundadır. “Sâlih amel” sahibi
    olmanın temel özelliklerinden biri, sâlih kelimesinin türevi olan “ıslah
    edici” özelliğidir. Yeryüzünden fitne ve fesâdı tümüyle kaldırma göreviyle
    sorumlu olan mü’minler,1078 kendi yaşayışlarıyla en küçük çapta fesâda sebep
    olmamalıdırlar. İnsanla ilgili “mekr”in fesâda yol açmaması ve insanları
    ıslaha yöneltmesi çok zor ve hassas bir denge gerektirir. Bu zorluğu da her
    mü’minin aşması mümkün değildir. Ve mü’minlerin temel özelliklerinden
    biri de “sırât-ı müstakîm” yolcusu olmaktır.1079 Yani, dosdoğru yolda dosdoğru
    yolcu olmak. Bunun da “mekr” gibi hileli yollara normal olarak zıt
    düşeceği âşikârdır.
    Kâfirlerin şirk için cihad etmelerine1080 karşılık, mü’minlerin Allah
    yolunda cihad etmeleri emredilmiştir. Kâfirlerin tâğut yolunda savaş yapmalarına
    karşı, mü’minlerin Allah yolunda mukatele ettikleri belirtilmiş
    ve şeytanın dostlarına karşı mü’minlerin savaşmaları emredilmiştir.1081
    Mü’minler, ğazaba uğramış yahûdiler gibi “sen ve Rabbin gidin kâfirlerle savaşın,
    biz burada oturacağız”1082 diyemezler. Allah, bizim elimizle kâfirlere
    1078 2/Bakara, 193; 8/Enfâl, 39
    1079 1/Fâtiha, 6; 41/Fussılet, 30
    1080 31/Lokman, 15
    1081 4/Nisâ, 76
    1082 5/Mâide, 24
    • 387 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    ceza vermek istemektedir. “Onlarla savaşın ki Allah, sizin ellerinizle onlara
    azâb etsin, onları rezil etsin, sizi onlara gâlip kılsın ve mü’min toplumun kalplerini
    ferahlatsın.”1083 Mü’minler, her şeyden evvel, Allah’ın emrinde O’nun
    kulu, cündü/askeri, hizbi/taraftarı olmak zorundadır. Yeryüzünün halifesi
    vasfını da bu fesadı önleyip ıslahı ikame etmeleriyle kazanacaklardır. Bütün
    bunlara rağmen, yukarıdaki gerekçeyle ilgili olmalıdır ki, keyd, mekr ve
    hile yapan kâfirlere karşı mü’minler de uluorta aynı silâhı kullanamazlar.
    Köpek kendilerini ısırınca onlar da köpeği ısırmaya kalkmazlar, kendilerine
    yakışan şekilde, insanî biçimde onu cezalandırırlar.
    İşin bir de şu yönü düşünülebilir: Mekr ve keyd, yani tuzak ve hile, aldatma
    o kadar çirkin fiildir ki, bu suçun cezâsını, aynı cinsten olmak üzere
    hemen Allah veriyor, mü’min kullarını devreden çıkarıyor. Cezâsının benzer
    şekilde mü’minler tarafından verilmesi, belki bu cezânın misliyle, âdil
    ve âcil olarak verilmesini geciktirebilir, hatta ihmal ettirebilir. Çünkü kâfirlerin
    keyd ve mekrine karşı her yerde ve her zaman mü’minler görev bilincine,
    adâlet ve güce sahip olmayabilir. O yüzden her şeyi sebebe bağlayan
    Allah, bu konuda sebepleri kaldırıyor, mü’min kullarını devreden çıkarıyor,
    keyd ve mekrin cezâsını daha dünyada iken bizzat Kendisi misliyle veriyor,
    keyd ve mekre mukabelede bulunuyor.
    Mü’minler, bütün kâfirler kendilerine karşı birleşseler, tüm hile ve desiseleriyle
    üzerlerine çullansalar, hileleri bozacak bir Allah’a güvendikleri
    için, kâfirlerin tuzaklarından korkmazlar, dâvâlarından geriye dönüp değişmezler,
    hatta bu durumlar onların imanlarını daha da arttırır. “Bir kısım
    insanlar mü’minlere; ‘Düşmanlarınız size karşı toplandılar; aman sakının
    onlardan!’ dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırmış ve
    ‘Hasbünallah ve ni’me’l-Vekîl -Allah bize yeter. O ne güzel vekildir-’ demişlerdir.
    Bunun üzerine, kendilerine hiçbir fenâlık dokunmadan, Allah’ın nimet ve
    keremiyle geri geldiler. Böylece Allah’ın rızâsına uymuş oldular. Allah, büyük
    kerem sahibidir. İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Şu halde, eğer
    mü’min iseniz onlardan korkmayın; Benden korkun. Küfre, inkâra koşuşanlar
    sana hüzün/kaygı vermesin. Çünkü onlar, Allah’a hiçbir zarar veremezler.
    Allah onlara, âhiretten yana bir nasip bırakmak istemiyor. Onlar için çok
    elemli/acıklı bir azap vardır. Şurası muhakkak ki, imanı verip küfrü/kâfirliği
    (satın) alanlar, Allah’a hiçbir zarar veremezler. İnkâr eden kâfirler sanmasınlar
    ki, kendilerine mühlet vermemiz onlar için daha hayırlıdır. Onlara ancak,
    günahlarını arttırmaları için fırsat veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap
    vardır.” 1084
    1083 9/Tevbe, 14
    1084 3/Âl-i İmrân, 173-178
    • 388 •
    Ahmed Kalkan
    Mü’minler, bilmelidirler ki, kendileri doğru yolda olduktan, Kur’an’a
    uyduktan, Allah’ın dinine yardım ettikten sonra, kendilerine kâfirlerin
    hiçbir planı, hile ve desisesi, güç ve zulmü zarar veremeyecektir. “Ey iman
    edenler! Siz kendinize bakın. Siz hidâyette/doğru yolda olunca dalâletteki sapan
    kimse(ler) size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık O, size
    yaptıklarınızı bildirecektir.”1085 Bu âyetten, nemelâzımcılığa yol bulmak çok
    yanlıştır. Bu âyet, Kur’an bütünlüğünde değerlendirildiğinde, şöyle anlaşılır:
    Bir mü’min Rabbine karşı, kendine, ailesine ve çevresine karşı vazifelerini
    yapar, insanlara ma’rûfu emreder, münkerden yasaklar, sâlih amellerle
    çevresini ıslah eder ve fesadı önlemeye çalışırsa, başkalarının yoldan sapması
    ondan sorulmaz ve ona dalâletteki sapıklar zarar veremez.
    “Eğer siz sabreder ve ittika ederseniz/sakınırsanız onların “keyd”i (hileli
    düzenleri) size hiçbir zarar veremez.” 1086
    “De ki: ‘Ortaklarınızı çağırın, sonra bana (istediğiniz) “keyd”i/tuzağı kurun
    ve bana göz bile açtırmayın! Şüphesiz ki, benim velîm o Kitab’ı indiren
    Allah’tır. Ve O, bütün sâlihlere de velîlik eder.” 1087
    “Eğer sana hud’a/hile yapmak isterlerse, şunu bil ki, Allah sana kâfidir. O,
    seni yardımıyla ve müminlerle destekleyendir.” 1088
    “Yahut bir keyd/tuzak mı kurmak istiyorlar? Asıl keyde/tuzağa düşecek
    olanlar, inkâr edenlerdir.” 1089
    “Gerçekten Allah, kâfirlerin “keyd”ini, hileli düzenlerini boşa çıkarıcıdır.”
    1090
    “Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a (Allah’ın dinine) yardım ederseniz, Allah
    da size yardım eder, ayaklarınızı sağlam tutar (hak yoldan kaydırmaz).
    İnkâr eden kâfirlere gelince, onların hakkı yıkımdır. Allah onların yaptıklarını
    boşa çıkarmıştır. Bunun sebebi, Allah’ın indirdiğini beğenmemeleridir.
    Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır. Onlar yeryüzünde gezip dolaş-
    1085 5/Mâide, 105
    1086 3/Âl-i İmrân, 120
    1087 7/A’râf, 195-196
    1088 8/Enfâl, 62
    1089 52/Tûr, 42
    1090 8/Enfâl, 18
    • 389 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    madılar mı ki, kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğunu görsünler?
    Allah onları yere batırmıştır. Kâfirlere de onların benzeri vardır. Bu, Allah’ın
    mü’minlerin yardımcısı olmasından dolayıdır. Kâfirlere gelince, onların yardımcıları
    yoktur.” 1091
    Bugün, kâfirlerin, egemen tâğûtî güçlerin, İslâm dışı ve düşmanı düzenin,
    derin devletin, dünya emperyalizminin, İsrail ve dostlarının, globalleşen
    dünya müstekbirliğinin her çeşit psikolojik ve fizikî savaş araçlarına
    başvurması, medya gibi kitlesel imha silâhlarını müslümanlarla savaş için
    kullanması, uydulardan bile yararlanması, ajan ve provakatörleri cemaatlerin
    içine sızdırması, yani çeşitli mekr içinde bulunması mü’minleri hiçbir
    şekilde ümitsizliğe düşürmemelidir. Çünkü onların bu güç ve hilelerine
    karşılık kendi güçlerini değil, Allah’ın gücünü değerlendirmelidirler. Plan
    ve hesaplarına, mekrlerine karşı, Allah’ın mekri karşılarında olacaktır. “Lâ
    kuvvete illâ billâh -Kuvvet yalnız Allah’ındır, O’ndan başkasının kuvveti yoktur-”
    1092; “Bütün kuvvet, tümüyle Allah’a aittir.” 1093
    Mü’min, kulluk görevini yerine getirmek için İlâhî emirlere uysun, yeter;
    gerisi kendiliğinden gelecektir. İbâdet/kulluk için yaratılan insan, bunu
    unutuyor, Allah’ın görev olarak üzerine yüklemediği ağır ve kaldıramayacağı
    sorumluluğa soyunuyor, meselâ ille de devlet kurması gerektiğini
    düşünüyor ve bunun için gayr-ı meşrû çalışmalara dalıyorsa, bunun suçu
    Kur’an’a uymadığı, ya da İslâm’ı yanlış anladığı için kendisine âittir. İbâdetin/
    kulluğun içinde, yani İlâhî görevlerin içinde neler varsa, gücünün yettiği
    oranda mü’min kul onunla uğraşır, neticeyi Allah’a bırakır. O niyet ve
    amelinden, inanç ve gayretinden sorumludur, devlet kurmaktan veya dünyayı
    değiştirmekten değil. Bunun için düşmanını gözünde büyütmemeli,
    korku ve ümitsizliğe düşmemelidir. Hizmet edeceğim diye, gayr-ı meşrû
    araçlarla neticeye gitme gafletinde bulunup Allah’a isyan etmiş olmamalıdır.
    Ava giderken avlanmamalı, değiştirmek istediği kimselere benzememeli,
    onların kendisini kendilerine benzetmelerinden sakınmalı, onları
    memnun etmeye, boş yere uğraşmamalıdır.
    1091 47/Muhammed, 7-11
    1092 18/Kehf, 39
    1093 2/Bakara, 165
    • 390 •
    Ahmed Kalkan
    Mü’minler, kâfirlere karşı kendilerine yardımcı olacak Allah’a sahip
    iken, dünyada ümitsizlik içinde olabilir mi? Nerede ve hangi şartlarla imtihan
    ediliyor olursa olsunlar, mü’minler kendilerini güçsüz, zayıf, kâfirlerin
    hilelerini gözlerinde büyüten görev kaçkını olabilirler mi? Olabilirlerse nasıl
    ve ne kadar mü’min olabilir ve kalabilirler?
    Kâfirlerin hesabı varsa, Allah’ın da bir hesabı vardır. Zâlimin zulmü
    varsa, mazlumun da Allah’ı var. Kâfirlerin tuzakları, oyunları, dolapları,
    planları varsa, onları kendi ayaklarına dolandıracak, başlarına geçirecek,
    oyunlarını bozacak Allah vardır.
    “Allah’ın nûrunu ağızlarıyla (üfleyip) söndürmek istiyorlar. Hâlbuki kâfirler
    hoşlanmasalar da, istemeseler de, Allah nûrunu tamamlamaktan asla
    vazgeçmez.” 1094
    Peygamberimiz de mü’minlere mekri yasaklamıştır. “Mekr/hile ve tuzak
    planlamayınız. Mekr işleyen sûikastçıya yardım da etmeyiniz. Çünkü Allah
    ‘kötü tuzak ancak sahibine dolanır’ buyurmuştur.” 1095; Ayrı bir hadiste de
    “bir mü’mine zarar veren veya hile yapanın mel’un olduğu” 1096 bildirilmektedir.
    “Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da bu yüzden onlar ağır bir
    borç altında mı kalıyorlar?” (46)
    Bu ve bundan sonraki âyet, 52/Tûr sûresinin 40 ve 41. âyeti olarak da
    tekrar edilir. Peygamber, tebliğ faâliyetinin karşılığında ücret beklemez,
    muhâtaplar da maddî anlamda borç altında olmazlar, tebliğ de itaat da
    maddî kaygılarla ilgisi olmayan, tamamen dinî ve ahlâkî birer görevdir.
    Burada zâhiren muhatap Peygamber (s.a.s.) ise de aslında O’nun muhalifleri
    olan âsî müşriklerdir. Onlara “Allah’ın elçisi sizden bir karşılık mı istiyor
    ki bu kadar kızıyorsunuz” denilerek sorulmaktadır. Siz de biliyorsunuz
    ki O’nun sizden bir talebi yoktur. Size ne söylüyorsa ve ne takdim ediyorsa
    bu ancak sizin iyiliğiniz içindir. O’nun tebliği hususunda niye böyle çıldırmaktasınız
    Şu söylenmek istenmektedir; eğer Hz. Peygamber (s.a.s.) sizden
    1094 9/Tevbe, 32; 61/Saff, 8
    1095 Fahreddin er-Râzi, Mefâtihu’l-Gayb, c. 26, s. 34-35
    1096 Tirmizî, Birr 27
    • 391 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    bir şey bekliyor da, bir art niyeti varsa ve bütün bu didinip uğraşmalarını
    şahsî menfaati için yapıyorsa bu, sizin ondan uzak kalmanızın en azından
    mâkul bir sebebi olabilir. Ama siz kendiniz de biliyorsunuz ki, o bu davetinde
    hiçbir art niyet taşımamaktadır, hiç bir menfaat beklememektedir ve
    sadece sizin iyiliğiniz için gece gündüz çalışmaktadır.
    O halde neden siz sükûnetle onun sözlerini dinlemeye bile yanaşmıyorsunuz?
    Bu soruda hoş bir tenkit vardır. Bütün dünyanın yapmacık liderleri
    ve dini merkezlerin devamlı sakinleri gibi Arabistan’da müşriklerin liderleri,
    papaz ve dini önderleri, serbestçe dini işleri yürütürlerdi. Bundan dolayı
    onlara bu soru sorulmuştur ki: Bir tarafta açık açık sizden bağışlar ve adaklar
    alan, her dini hizmet için ücret isteyen din tüccarları var, diğer tarafta;
    hiçbir menfaat gözetmeyen hatta kendi ticari işlerini bırakıp son derece
    akıl ve mantıkla size dinin doğru yolunu göstermeye çalışan mükemmel
    bir insan var. Bu durum karşısında hâlâ sizin bu peygamberden kaçmanız
    ve o menfaatçilere koşmanız akılsızlık değil de nedir?1097
    “Yoksa sen onlardan bir ücret mi istiyorsun da onlar bir borçtan dolayı
    ağır bir yük altında mı bırakıldılar?” Yani yoksa sen onlardan hidayet, onlara
    öğretmek, risaletini tebliğ etmek, onları Yüce Allah’a iman etmeye dâvet
    etmek karşılığında bir ücret mi istiyorsun da onlar yüklenmekle karşı
    karşıya kaldıkları bu ağır malî yükü -mal harcamaktaki cimriliklerinden
    dolayı- ödemekten kendilerini ağır bir yük altında mı kabul ediyorlar? Anlatılmak
    istenen şudur: Sen onlardan bir ücret istedin de bundan dolayı mı
    senin çağrını kabul etmekten yüz çevirdiler?!
    Oysa ey Muhammed, sen onları
    Yüce Allah’ın yoluna onlardan alacağın
    bir ücret söz konusu olmaksızın davet etmektesin. Ücret istemek yerine sen
    bunun mükâfatını Allah’tan umuyorsun. Bununla birlikte onlar câhilliklerinden,
    küfürlerinden ve inatlarından
    dolayı kendilerine getirdiğin hakkı
    yalanlamaktadırlar. Bununla peygamberlik ispat edilmektedir. Çünkü Peygamber
    (s.a.s.) maddî herhangi bir menfaat için değil, hayra bizzat hayır
    olduğu için çağırmaktadır.1098
    1097 Mevdûdî, Tefhimu’l Kur’an, Tûr Sûresi, 40. âyetin tefsiri, c. 5, s. 550
    1098 Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l Münir
    • 392 •
    Ahmed Kalkan
    Hiçbir Peygamber, Tebliğ Karşılığında
    İnsanlardan Ücret İstemez
    “(Hz. Nuh, kavmine şöyle dedi:) Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum.
    Benim ücretimi (mükâfatımı) verecek olan, ancak âlemlerin Rabbi
    Allah’tır.” 1099
    “(Hz. Hûd, kavmine şöyle dedi:) Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum.
    Benim ücretimi (mükâfatımı verecek olan, ancak âlemlerin Rabbi Allah’tır.”
    1100 Aynı ifadeleri, Hz. Sâlih,1101 Hz. Lût,1102 Hz. Şuayb1103 kavimlerine
    söylerler.1104 Aynı ifadeleri Hz. Muhammed’in (s.a.s.) de kavmine belirtmesi
    istenir:
    “(Ey Rasülüm) de ki: ‘Ben bu yaptığım tebliğe karşı sizden bir ücret istemiyorum,
    ancak Rabbine bir iman ve itaat yolu tutmak isteyen kimseler
    istiyorum.” 1105
    “Yoksa sen, onlardan bir ücret istiyorsun da, borçlu kalmaktan, yük altında
    ezilmişler midir?” 1106
    “(Ey Rasülüm) Buna karşı (yaptığın tebliğ ve imana dâvetten dolayı) onlardan
    bir ücret de istemiyorsun. O Kur’an, bütün âlemlere ancak bir nasihattir.”
    1107
    “Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tâbi olun, onların sözlerine
    kulak verin; çünkü onlar hidâyete (doğru yola) ermiş kimselerdir.” 1108
    “Ben Allah tarafından size gönderilmiş bir rasûlüm” diyenlere kavimleri
    “acaba ne yapmak istiyor bu adam, nedir bunun maksadı?” diye şüphelerini
    dile getirmişlerdir. Allah, rasüllerinin üzerindeki bu şüpheyi öncelikle
    kaldırmak için onların niyetlerinin dünya olmadığına dair güvence vermiş-
    1099 26/ Şuarâ, 109
    1100 26/Şuarâ, 127
    1101 26/Şuarâ, 145
    1102 26/Şuarâ, 164
    1103 26/Şuarâ, 180
    1104 Yine insanlardan tebliğ karşılığında ücret istememekle ilgili olarak, benzer ifadeler için bk. 11/Hûd, 29,
    50-51, 88; 10/Yûnus, 72; 26/Şuarâ, 109-110
    1105 25/Furkan, 57
    1106 52/Tûr, 40; 68/Kalem, 46
    1107 12/Yûsuf, 104; Rasûlullah'ın tebliğine karşı ücret istememesi ile ilgili olarak benzer ifadeler için bk. 42/
    Şûrâ, 23; 38/Sâd, 86; 34/Sebe', 47; 6/En'am, 90.
    1108 36/Yâsin, 21
    • 393 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    tir. Zannettikleri gibi bu rasüllerin maksatlarının dünya malı olmadığını,
    kadın olmadığını, makam ve mevki, yani riyâset olmadığını söylemiş ve
    söyletmiştir. Peygamberler, yaşadıkları hayat ile bunu bilfiil isbat etmişlerdir.
    Maksatlarının dünya menfaati, kadın ve makam-mevki olmadığını
    halka göstermişlerdir.
    Buna bugün de gerek vardır; hem de çok. Rasüllerin kendilerini isbat
    ettikleri gibi, peygamberlerin mirasına sahip çıkanlar, çıkmak isteyenler,
    onların ümmetlerinin velâyetlerini devralacak olanlar, insanlara bu güveni
    vermek zorundadırlar. Maksatlarının Allah rızası olduğunu sözle değil;
    bilfiil yaşadıkları hayatlarıyla ortaya koymalıdırlar. Tebliğ faaliyetinde bulunanlar,
    ümmeti uyarma, müjdeleme ve korkutma görevini yüklenenler
    ücretlerini ümmetten almamalı, âlemlerin Rabbi olan Allah’tan almalıdırlar;
    Özellikle bu görevlerinin karşılığını. Rasüllerin mirası olan ümmet için
    çalışıp çabalama karşılığında dünyalık elde etmeyi istemek, aslında ahmaklıkların
    en büyüğüdür. Çünkü çok kıymetli bir şeyi yok pahasına satmaktır.
    Hatta Cennet satın alınabilecek şeyle tutup Cehennem satın alma ahmaklığıdır.
    Meselenin âhiret yönü elbette daha önemlidir; fakat orayı Allah’a havale
    ederek, biz dünyevî açıdan değerlendiriyoruz. Çünkü öncelikle ümmetin
    bu insanlar karşısında ümitlerinin kaybolmamasını, onlara karşı güvenlerinin
    sarsılmamasını istiyoruz. Elindeki çok kıymetli bir şeyi ucuza satın almak
    isteyenlere karşı uyanık davranan bir çocuk kadar olsun, ümmete olan
    hizmetini dünyevî yönde bozdurup harcamasını isteyen nefsine, şeytana
    veya buna teşvik eden insanlara karşı müslüman uyanık olmalıdır.
    Müslüman olmayan kitleler dahi liderlerinde bu özellikleri aramaktadır.
    Toplumun kendisine teveccühünü kötüye kullananları daha sonra sırtından
    attığını göz önüne alırsak, mü’minlerin âlimlerine ve az çok isim
    yapmışlarına büyük yükümlülükler düşmektedir. Bunların başında sade bir
    yaşantı gelmektedir. Müslüman toplumun genelinin üstünde bir yaşantıya
    sahip olan kişiler, asla emniyet ve itimat telkin edemeyeceklerdir. Peygamberler
    bunun en muazzam örnekleriydi. Hatta Allah Teâlâ onlardan bahsederken
    “kendi içlerinden birisi” ifadesini kullanmıştır. Bu, kendileri gibi bir
    insan, tanıdıkları birisi vs. diye tefsir edilse bile, asıl anlamı; kendilerinden
    ayrı bir hayat yaşamayan, kendi hayat standartlarında, içini dışını bildikleri
    ve her yönüyle kendilerinden olan birisi, anlamındadır.1109
    1109 Mehmed Göktaş, Gençlerle Tevhid Dersleri, s. 58-60
    • 394 •
    Ahmed Kalkan
    İslâm ve Basit Çıkar Gözetmek
    Bir insanın imanında samimi olduğunun, yalnızca Allah’ın rızasını
    gözettiğinin en büyük göstergesi, basit çıkarlar peşinde koşmaması, ihlâslı,
    yani hâlis olarak Allah’ın rızası için çalışmasıdır. Her nimetin Allah’tan
    geldiğini kavramış, yalnızca O’nun rızasını hedefleyen, O’ndan isteyen ve
    O’ndan korkan bir mü’min, elbette basit ve küçük bazı hesapların peşinde
    koşmayacaktır. Dolayısıyla yaptığı işlerde çıkar gözetip gözetmemek, bir
    insanın doğrudan imanıyla ilgilidir. Allah’ı ve âhireti kavramış olan bir insan,
    elbette bunların yanında basit çıkar hesaplarına itibar etmeyecek ve
    Kur’an’n fedâkârlık emri gereği kendi bencil hırslarını tatmin etmek için
    uğraşmayacaktır. Buna karşın Allah’ı ve âhireti kavrayamamış bir insanın
    bu büyük gerçekleri göremeyip basit ve ufak menfaatler peşinde koşması
    doğaldır. Son derece küçük bir dünyaya, son derece dar bir kafa yapısına
    sahip olacağı için, sürekli olarak “sahtekâr tüccar” tavrı ortaya koyacaktır.
    Kur’an, mü’minlerin üstlendikleri iman görevinden hiçbir çıkar ummamaları
    gerektiğini sık sık hatırlatır. Tüm peygamber kıssalarında da, peygamberlerin
    üstlendikleri tebliğ ve cihad görevinden dolayı hiçbir “ücret/çıkar”
    aramadıkları haber verilir. Yapılan hizmet karşılığında makam ve mevki
    beklentisinde olmak, mü’minlere değil; inkârcılara yakışan bir tavırdır. Nitekim
    Kur’an, Hz. Musa’ya karşı Firavun’a yardım eden sihirbazların bu tür
    bir tavır içinde olduğunu vurgulayarak bu konuya dikkat çeker: “Sihirbazlar
    Firavun’a gelip dediler ki: ‘Eğer biz galip olursak, herhalde bize karşılık
    (armağan) var, değil mi?’ ‘Evet’ dedi. ‘(O zaman) Siz en yakın kılınanlardan
    olacaksınız.”1110 Allah’ın rızasını gözeten kişi, sürekli olarak O’na ibadet
    halinde olur. Basit çıkarlardan geçtiği için, dünya hayatının süsü onu
    etkilemez. Nitekim Kur’an, mü’minlerle beraber olmayı ve dünya hayatının
    süsünü âhirete tercih etmemeyi emretmektedir: “Sabah akşam Rablerine,
    sırf O’nun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte candan sebat et. Dünya
    hayatının ziynetini/süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme. Kalbini,
    bizi zikretmekten/anmaktan gâfil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi
    gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme.” 1111 Burada çok önemli bir nokta
    vardır: İnsan dine yaklaşırken, “bu yapının/cemaatin içinde nasıl bir çıkar
    elde ederim?” gibi sapkın bir mantıkla değil; “nasıl Allah’a hakkıyla ibâdet/
    kulluk edebilirim, O’na itaat edip rızâsını kazanabilirim?” mantığıyla dü-
    1110 7/A'râf, 113
    1111 18/Kehf, 28
    • 395 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    şünmeli ve hareket etmelidir. Aksi bir tavır samimiyetsizlik, münâfıklık ve
    yahudileşme özelliği olur. Münâfık ve yahudi karakterli kişiler, dinin ancak
    kendi çıkarlarına uygun yönlerini kabul etmekte, diğer hükümlerini reddetmektedirler.
    1112
    Mü’minin hedefi, Allah’ın rızâsı, rahmeti ve cennetidir. Bunun dışında
    küçük dünyevî çıkarlar aramaz. Bu nedenle Allah mü’minleri tarif ederken
    “gerçekten biz onları, katıksızca (âhiretteki asıl) yurdu düşünüp anan ihlâs
    sahipleri kıldık” 1113 demektedir. Gerçekten de ihlâs, yani hâlis, katıksız bir
    şekilde Allah rızâsını aramak, mü’mini mü’min yapan en önemli özelliktir.
    “De ki: ‘Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz,
    kazandığınız mallar, az kâr getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza
    giden evler, sizlere Allah’tan, O’nun Rasülü’nden ve O’nun yolunda cihad etmekten
    daha sevimli ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah,
    fâsıklar topluluğuna hidâyet vermez.” 1114
    Mü’minlerin bu konuda yaptıkları yanlış hareket, Cum’a suresinde şöyle
    uyarılır: “Onlar, bir ticaret ve eğlence gördükleri zaman hemen dağılıp oraya
    giderler ve seni ayakta bırakırlar. De ki:’Allah’ın yanında bulunan, eğlenceden
    ve ticaretten daha yararlıdır. Zira Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.” 1115
    İslâm’ı, Âyetleri Az Bir Karşılık ile (Ucuza) Satmak
    “...Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın, yalnız Benden korkun. Hakkı
    bâtıl ile karıştırmayın, bilip dururken hakkı gizlemeyin.” 1116
    Âyetleri az bir paha ile (semenen kalîl karşılığında) satmayın ifadesinin,
    mefhûm-ı muhâlifi düşünülürse, “çok paha ile satın” anlamı çıkar. Ancak
    Kur’an naslarının mefhûm-ı muhâlifinin alınamayacağı bilinmelidir. “Âyetlerimi
    az bir karşılık ile satmayın” ifadesinin anlamı, “açıklama, izah etme
    ve faydalı ilmi gizlemeyip insanlara yayma karşılığında bir şey almayın”
    demektir.1117 Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: “Her kim Allah’ın
    1112 24/Nûr, 47-49
    1113 38/Sâd, 46
    1114 9/Tevbe, 24
    1115 62/Cum'a, 11; Cavit Yalçın, Kur'an'da Temel Kavramlar, s. 123-129
    1116 2/Bakara, 41-42
    1117 İbn Kesir
    • 396 •
    Ahmed Kalkan
    rızâsı için öğrenilmesi gereken bir ilmi, sadece bir dünya metaı elde etmek
    için öğrenirse, kıyâmet gününde cennetin kokusunu duyamaz.” 1118 Allah’ın
    bunu, “semenen kalîl” diye isimlendirmesi, bu karşılıkların ya aslında az olduklarından,
    ya da verdikleri zarara oranla az olduklarındandır.1119 Hasan
    el-Basrî’ye âyetteki “semenen kalîlen”in manasını sordular, o da, “her şeyiyle
    beraber dünyadan ibarettir” dedi. Said bin Cübeyr, “dünya lezzetlerinden
    ibarettir” diye açıkladı. Ebu’l-Âliye, “Âyetlerin karşılığında ücret almayın”
    demektir diye izah etti. 1120
    “Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın.” Dünya ve içindeki altın, gümüş,
    dolar, mark, lira vb. kıymetli ne varsa, menkul veya gayrimenkul tüm
    hazineler hepsi terazinin bir kefesine konsa, öbür kefesine de Allah’ın bir
    tek âyeti konulsa ve satılsa yine de az para karşılığında satılmış demektir.
    Zamanla papazlar ve hahamlar, krallardan aldıkları para karşılığında İncil
    ve Tevrat’ın içine krallara itaatle ilgili sözler sokmuş, bir kısım âyetleri de
    kaldırmıştır. Günümüzde Allah’a çok şükür ki, âyetleri yok etmek imkânı
    kaldırılmış, ama azıcık para, makam, mevki karşılığında âyetlerin manasını
    açıklamama yolu açık bırakılmıştır.
    Yıllardan beri ahkâmla ilgili âyetler, nice cami kürsüsü ve minberlerinde
    gündeme getirilememiştir. Devletin en üst tepesindeki şahıs, Kur’an’daki
    ahkâmla ilgili 230 civarındaki âyetin, lâik anlayışla bağdaşmadığı için,
    zaten uygulanmadığından tümüyle kaldırılmasını teklif edecek duruma
    gelinmiştir. Bazı gayretli müslümanlar, ahkâmla ilgili âyetleri açıklamaya
    başlayınca, bir kısım satılık kalem ve diller “o âyet, yahudilerle ilgilidir, bu
    âyet hıristiyanlarla ilgilidir, bunlar ise Mekke’li müşrikler hakkında nâzil
    olmuştur” diyerek bizi ilgilendirmediğini söylemeye başladılar. Ayetleri
    düzenin istediği şekilde tevil etmeye, kâfirlere ve küfre “hoşgörü”lü, müslümanlara
    ve gerçek İslâm’a “horgörü”lü bakmaya başladılar. “Sebeb-i nüzul,
    âyeti tahsis etmez” kuralını görmezlikten geldiler.
    Yani “Kur’an’daki âyetlerin bir kısmı yahudilere, bir kısmı hıristiyanlara,
    diğerleri de peygamberimiz zamanındaki Mekke’li ve Medine’li insanlara
    hitap ediyor, bizi ilgilendirmez” demeye getirdiler. Ayetin devamının
    “yalnız Benden korkun.” 1121 şeklindeki ifadesi de dikkat çekicidir. Allah’ın
    1118 Ebû Dâvud, İlim 12; İbn Mâce, Mukaddime 23; Müsned, II/338
    1119 Fahreddin Râzi
    1120 İbn Kesir
    1121 2/Bakara, 41
    • 397 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    âyetlerini satmak istemez ve paraya, makama boyun eğmezsen, boynunu
    eğmek için üzerine gelirler. “Sakın onlardan değil; yalnız Ben’den sakının”
    deniliyor. Onların gücü, kuvveti, azabı nedir ki!? Cehennemleri mi vardır
    onların bizi atacak? Allah dilemedikçe zarar mı verebilirler ki bizi korkutabilsinler,
    Allah’ın takdir ettiği eceli mi öne alabilirler, O’nun vereceği rızkı
    mı kesebilirler? Şiddetli cehennemi, sonsuz azâbı olan, herkesi hesaba çekecek,
    gerçek anlamda güç ve kuvvet sahibi, korkulmaya lâyık Allah’tan başka
    kim vardır ki ondan korkacaksınız?
    Aynen, onların dünyayı verseler bile, bunun bir tek âyetin kıymetiyle,
    âhiretin değeriyle karşılaştırıldığında “az bir karşılık” , “çok ucuza satmak”
    olduğu gibi; onlardan korkmak da fobidir, gereksiz korkudur, yanlıştır ve
    müslümana yakışmaz.
    Bu âyet-i kerimenin nüzul sebebi ile ilgili bir rivâyet şöyledir: İbn Abbas
    diyor ki: “Bu âyet-i kerime, yahudi liderlerinden Kâ’b bin Eşref, Kâ’b
    bin Esed, Mâlik bin Sayf, Hayy bin Ahtab ve Ebû Yâsir bin Ahtab hakkında
    nâzil olmuştur. Bunlar, taraftarlarından hediyeler alırlardı. Hz. Muhammed
    (s.a.s.) peygamber olarak gönderilince bu menfaatlerinin kesilmesin-den
    korktular da, Allah rasûlünün ve getirdiği şeriatin mâhiyetini gizlediler.
    Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.”1122 Bu gün de Kur’an tilâvetine
    ücret almanın haram olduğunu duyan/bilen bazı ücretli okuyucular, aldıklarına
    ücret değil de, “hediye” adı vermektedirler.
    Yahudi ve Hıristiyanları Taklit Perspektifi
    Kur’an-ı Kerim, uslanmaz ruhun/nefsin temsilcisi ve her türlü değeri
    maddeye fedâ eden bir anlayış olarak İsrâiloğullarından sık sık bahseder
    ve ibret unsuru olarak, özellikle maddepe-restliklerini gözler önüne serer.
    Bu açıdan onlarla beraber hıristiyanlardan da söz eden bir âyet-i kerimede
    şöyle denir: “Ey iman edenler, (biliniz ki) hahamlardan (yahudi bilginlerinden)
    ve (hıristiyan) râhiplerden birçoğu insanların mallarını bâtıl/haksız
    yollarla yerler ve onları Allah’ın yolundan men ederler. Altın ve gümüşü yığıp
    biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlara hemen acıklı bir azabı
    müjdele!” 1123 Burada dikkati çeken bazı noktalar vardır:
    1122 Fahreddin Râzi, Mefâtihu'l Gayb
    1123 9/Tevbe, 34
    • 398 •
    Ahmed Kalkan
    Bâtıl yollarla insanların mallarını yiyenler, din bilginlerinin bazılarıdır
    ve bu iş için bu vasıflarından yararlanmaktadırlar. Bu yollarla insanların
    mallarını yemeleri, onları aynı zamanda Allah’ın yolundan da uzaklaştırmaktadır.
    Yani bu yolla malını kaybeden insan, yolunu da sapıtmaktadır.
    Din adamlarının bu yola girmelerine sebep, maddî ihtiraslarıdır; altın ve
    gümüş, yani para biriktirme arzularıdır. Hıristiyan ve yahudilerdeki bu anlayışların
    taklit edilmesiyle ilgili meşhur hadis-i şerifi hatırlatalım: “Sizden
    öncekilerin yollarına karış karış uyacaksınız. Hatta onlar bir keler/sürüngen
    deliğine girseler, siz de onların arkasından gireceksiniz.” Biz, Yâ Rasûlellah,
    yahudilerle hıristiyanlara mı? dedik. “Ya kime (olacak)!?”1124
    Bu takip ve taklid, Allah’ın kitabını kazanç konusu yapmada olduğuna
    göre, yahudiler, konumuzla ilgili âyet-i kerimeye yegâne muhatap olmaktan
    çıkmış olmalıdırlar. Hitap, aynı anda, takibi karış karış sürdüren
    müslümanlaradır da: “Elinizdekinin (Tevrat’ın) aslını tasdik edici olarak
    indirdiğime (Kur’an’a) iman edin! Sakın onu inkâr edenlerin ilki olmayın!
    Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın, yalnız benden korkun. Hakkı bâtıl
    ile karıştırmayın, bilip dururken hakkı gizlemeyin. Namazı dosdoğru kılın,
    zekâtı hakkıyla verin, rükû edenlerle beraber rükû edin. (Ey bilginler!) Siz
    Kitab’ı okuyup gerçekleri bildiğiniz halde, insanlara iyiliği emrediyor, kendinizi
    unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmayacak mısınız?”1125 Âyetleri az
    bir paha (semen-i kalîl) karşılığında satmak... Hakkı bâtıl ile karıştırmak...
    Gerçekleri gizlemek... Dosdoğru namaz kılmamak... Zekâtı vermemek (paraya
    hırslı olmak)... Başkasına doğruyu emrettiği halde, kendini (kendi çıkarı
    için) unutmak... Ve bunların hepsini Kitab’ı okuyup dururken yapmak
    da söz konusu takip ve taklidin tamamlayıcılarından sayılabilir.1126
    1124 Buhârî, Enbiyâ 50, İ'tisâm 14; Müslim, İlm 6; İbn Mâce, Fiten 17; Ahmed bin Hanbel, II/325, 327, 336,
    III/83, 89, 94
    1125 2/Bakara, 41-44
    1126 Faruk Beşer, Fıkıh Penceresinden Fetvâlarla Çağdaş Hayat, s. 64-65
    • 399 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Tebliğ Karşılığında Ücret Almanın
    Yasaklığı Konusunda Âyetler
    “...Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın, yalnız benden korkun. Hakkı
    bâtıl ile karıştırmayın, bilip dururken hakkı gizlemeyin.” 1127
    “Allah’ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip de onu az bir paha ile değişenler
    (onu maddî karşılık ile satanlar) var ya, işte onların yiyip de karınlarına
    doldurdukları, ateşten başka bir şey değildir. Kıyamet günü Allah ne onlarla
    konuşur ve ne de onları temize çıkarır. Orada onlar için acıtıcı bir azap vardır.”
    1128
    “Ey iman edenler, (biliniz ki) hahamlardan (yahudi bilginlerinden) ve
    (hıristiyan) râhiplerden birçoğu insanların mallarını bâtıl/haksız yollarla
    yerler ve onları Allah’ın yolundan men ederler. Altın ve gümüşü yığıp biriktirip
    de onları Allah yolunda harcamayanlara hemen acıklı bir azabı müjdele!”
    1129
    “Ehl-i Kitap’tan öyleleri var ki, Allah’a, size ve kendilerine indirilene, tam
    bir samimiyet-le ve Allah’a boyun eğerek iman ederler. Allah’ın âyetlerini az
    bir paraya satmazlar. İşte onlar için Rableri katında ücretleri/ecirleri vardır.
    Şüphesiz Allah, hesabı çabuk olandır.” 1130
    “Onların ardından (âyetleri tahrif karşılığında) şu değersiz dünya malını
    alıp, ‘nasıl olsa bağışlanacağız’ diyerek Kitab’a vâris olan birtakım kötü kimseler
    geldi. Onlara ona benzer bir menfaat daha gelse onu da alırlar. Acaba
    Allah’a karşı haktan/gerçekten başka bir şey söylemeyeceklerine dair kendilerinden,
    o Kitabın hükmü üzere mîsak/kuvvetli söz alınmamış mıydı ve onlar
    Kitab’ın içindekini ders edinip okumadılar mı? Hâlbuki âhiret yurdu, takvâ
    sahipleri/Allah’tan korkanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?”
    1131
    1127 2/Bakara, 41-42
    1128 2/Bakara, 174
    1129 9/Tevbe, 34
    1130 3/Âl-i İmran, 199
    1131 7/A'râf, 169
    • 400 •
    Ahmed Kalkan
    “...İnsanlardan korkmayın, benden korkun. Âyetlerimi az bir bedel karşılığında
    satmayın. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin
    ta kendileridir.” 1132
    Kur’an Okuma ve Hatta Öğretme Karşılığında
    Ücret Almayı Yasaklayan Hadis-i Şerifler
    Ahmed bin Hanbel’in Abdurrahman bin Şibl’den rivayet ettiği hadis:
    “Kur’an- Kerim’i okuyun, onu (dünya menfaatlerine vesile kılmak suretiyle)
    yemeyin!” 1133
    “Kur’an okuyun, onunla amel edin, On(u okumak)tan asla uzaklaşmayın,
    onun hakkında haddi aşmayın; onun karşılığında ücret alıp yemeyin,
    onunla dünya menfaati artırmayı talep etmeyin.” 1134
    Übeyy bin Kâ’b: “Bir adama Kur’ân-ı Kerim öğrettiydim de, bana bir
    yay hediye etmişti. Durumu Rasûlullah’a söylediğimde: “Onu alırsan, ateşten
    bir yay almış olursun demektir” buyurdular, ben de sahibine geri verdim.
    1135 Ubâde bin Sâmit: Ehl-i Suffe’den birçok kimselere Kur’an öğrettim. Bu
    öğrencilerimden birisi bana ok atılan bir yay hediye etti. -Kendi kendime-
    ‘Bu bir mal/para değildir. Özellikle bununla ben savaşlarda Allah yolunda
    ok atacağım’ dedim. Bununla beraber, Nebî (s.a.s.)’e bu olayı arz ettim.
    Rasül-i Ekrem cevaben şöyle buyurdu: “Allah Teâlâ’nın Kıyamet gününde
    boynuna ateşten bir halka takmasını arzu edersen kabul et!” 1136
    “Kim Kur’an öğretmesi karşılığında bir kavs/yay alırsa, Allah ona ateşten
    bir yay kılâde yapıp boynuna takar.”1137 (Bu hadislerin çoğunda Suffe talebelerinin,
    öğretmenlerine hep kavs, ok yayı hediye ettikleri zikredilmiştir.
    ‘Bunların hediye edecek başka şeyleri yok mu idi? Bunların hepsi de ok,
    yay sahibi mi idi?’ Evet, başka şeyleri yoktu. Bunların tümü, fakir ve ihtiyaç
    sahibi kimselerdi. Ayrıca, bunların hepsi mücâhid idi. Hepsinin de mâlik
    olduğu dünya malı okla yaydan ibaret idi. Ekserisi bâdiye (çöl) halkından
    1132 5/Mâide, 44
    1133 Heysemî, M. Zevâid, VI/168
    1134 Ahmed bin Hanbel, Müsned II/428; Heysemî, VI/167); Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, V/322; Aynî, Umdetü'l-
    Kaarî, XII/95; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/46
    1135 İbn Mâce, II/157; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/47-48
    1136 Ebû Dâvud; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/47
    1137 Dârimî; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/48
    • 401 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    idi. En güzel yay bunlarda bulunurdu. Birbirini görerek hocalarına yay hediye
    etmek istedikleri anlaşılıyor.)1138
    “Kim Kur’an okuyup Kur’an’ı insanların malını yemeye vesile edinirse,
    Kıyamet gününde yüzü etten soyulmuş bir kemikten ibaret olarak Arasat
    meydanına gelir.” 1139
    “Kur’an okuyan, onunla Allah’tan istesin. Zira birtakım insanlar gelecek,
    Kur’an’ı okuyacaklar ve onunla insanlardan menfaat temin edeceklerdir.” 1140
    İmam Buhârî, Sahih-i Buhârî’nin “Fedâilu’l-Kur’an” bölümünde
    “Kur’ân’ı; gösteriş, yeme ve övünme için okuyanlar” diye bir başlık açmış ve
    ilk olarak şu hadis-i şerifi almıştır:
    “Dünyanın sonunda birtakım insanlar gelecek ki, onlar basit akıllıdırlar.
    Allah’ın kelâmını okurlar, ama okun yaydan çıktığı gibi İslâm’dan çıkarlar.
    İmanları gırtlaklarından öteye geçmez; onları bulduğunuz yerde öldürün.
    Çünkü onları öldürmek, Kıyamet gününde ecir olacaktır.”1141 Buhârî’yi şerheden
    âlimlerden Kirmânî, bu hadisle ilgili şu açıklamayı yapar: “Bu hadisin,
    konulan başlığın ikinci kısmıyla, yani Kur’an’ı yeme vesilesi yapmakla ilişkisi
    şudur: Kur’an okuma, Allah için olmazsa, elbette ya gösteriş, ya yeme vesilesi,
    ya da benzeri bir şey için olacaktır.” 1142
    “Kim Allah’ın rızâsı için öğrenilmesi gereken bir ilmi, sadece bir dünya metaı/
    malı elde etmek için öğrenirse, kıyamet gününde Cennetin kokusunu duyamaz.”
    1143
    “Kim Allah (c.c.) rızâsından başka bir şey için ilim öğrenirse veya ilimle
    Allah rızâsından başka bir şeyi murâd ederse, Cehennemdeki yerine hazırlansın.”
    1144
    1138 S. Buhâri, Tecrid-i Sarih Terc. VII/48
    1139 Aynî, Umdetü'l-Kaarî, XII/96; Beyhakî; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/48
    1140 Tirmizî, V/179, hadis no: 2917; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/48-49; Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, V/322;
    Aynî, Umdetü'l-Kaarî, XII/96
    1141 Buhâri, Tecrid-i Sarih IX/301; XI/248
    1142 Kirmânî, Şerhu'l-Buhârî XIX/49; Kastalânî, İrşâdü's-Sârî, VII/388
    1143 Ebû Dâvud, İlim 12, hadis no: 3664; İbn Mâce, Mukaddime 23; Müsned, III/338
    1144 Tirmizî, hadis no: 2793; İbn Mâce, hadis no: 258
    • 402 •
    Ahmed Kalkan
    “İlim adamlarıyla boy ölçüşmek veya bilgisiz kimselerle tartışmak ya da
    halkın yüzünü kendine döndürmek amacıyla ilim edinen kimseyi Allah (c.c.)
    Cehenneme sokacaktır.” 1145
    “Bir kimse, âhiret ameli ile dünyayı talep ederse, yüzü insan sûretinden
    çıkar, zikri de mahvolur. İsmi de ehl-i nâr (Cehennemlikler) siciline girer.” 1146
    “Kapkaranlık gece parçaları gelmeden (fitnelerin karanlığında, nur/ışık
    temini için) amellere sür’atle koşun ki, o devirde insan sabah mü’min olduğu
    halde akşama kâfir olarak ulaşır. Mü’min olarak gecelediği halde kâfir olarak
    sabaha çıkar. Ve o günün adamları dinini, dünyadan az bir şeye karşılık satarlar.”
    1147
    “Sizin içinizde öyle zümreler türeyecektir ki, siz onların namazlarının yanında
    kendi namazlarınızı, onların oruçları yanında kendi oruçlarınızı, onların
    amelleri/iyi işleri yanında kendi sâlih amellerinizi küçük göreceksiniz.
    Onlar Kur’an da okuyacaklar. Fakat Kur’ân(ın feyzi) onların hançerelerinden
    (boğazlarından) öteye geçmeyecek. Onlar, okun avı delip geçtiği gibi dinden
    çıkacaklar...” 1148
    “Birtakım dâîler, yani çığırtkan hatipler türeyecek, onlar bizim dilimizle
    (bizim aziz duygularımıza seslenerek) konuşurlar (Hâlbuki gönüllerinde hayırdan
    eser yoktur). Bizim dinî kaidelerimizle, bizim dînî hislerimize hitap
    edecekler ve ümmeti Cehenneme ve felâkete dâvet edecekler!” 1149
    Peygamber (s.a.s.) ashâbından iki kişi bir gün bir mescide geldiler.
    İmam namazdan selâm verince, cemaatten biri, bir miktar Kur’an okudu;
    sonra da yardım istedi. Olaydan müteessir olan sahâbîlerden biri: ‘Hepimiz
    Allah içiniz, O’na aidiz ve O’na döneceğiz. Peygamber Efendimiz’i şöyle
    derken işitmiştim: “Pek yakın bir gelecekte bir grup insan türeyecek, bunlar
    Kur’an’ı âlet edip dilenecekler. Bu işi kimin yaptığını görürseniz, sakın ona bir
    şey vereyim demeyiniz.” 1150
    1145 İbn Mâce, hadis no: 259, 260; Tirmizî, hadis no: 2793
    1146 Taberâni, Kebir; Ebû Nuaym; Râmûz el-Ehâdis, II/429
    1147 Müslim, Tirmizi, Ahmed bin Hanbel; Râmûz el-Ehâdis, I/243
    1148 Buhâri, Tecrid-i Sarih Tercümesi, XI/247; hadis no: 1783
    1149 Buhâri, Tecrid-i Sarih Tercümesi, IX/298; XI/248
    1150 Fudayl bin Amr'dan, et-Tıbyân fî Âdâb-ı Hameleti'l-Kur'an, Muhyiddin Nevevî, s. 29
    • 403 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    “Kur’ân’ı Arap lâhnı ve üslûbu ile okuyun. Fâsıkların, yahûdi ve hıristiyanların
    lâhnı ve tavrı ile onu okumaktan sakının. Benden sonra bir kavim
    gelecek; onlar Kur’an’ı şarkıcıların, râhibelerin ve yas tutan kadınların üslûbu
    ile okurlar. Ama, okudukları hançerelerinden (boğazlarından) öteye geçmez.
    Onların da, bu okuyuşlarından hoşlananların da kalpleri fitne ile dolmuştur.”
    1151
    “Benden sonra birtakım emîrler (idareciler) olacaktır. Kim onların yalanlarını
    tasdik eder, yaptıkları zulümde kendilerine yardımcı olursa benden
    değildir. Ben de onlardan değilim. O kimse benim ‘havz’ımın etrafına yaklaşamayacaktır.
    Kim onların yalanlarını tasdik etmez, zulümlerinde onlara
    yardım etmezse bendendir. Ben de onunla beraberim. Ve o kimse havzımın
    kenarında bana ulaşacaktır.” 1152
    “Benden sonra, yakında birtakım sultanlar peydah olur. Kapılarında fitneler
    develerin yatakları gibidir. Kimseye bir hayır göstermezler (ellerinden
    kimse hayır görmez). Bir şey verirlerse, ancak onların dinlerinden bir tâviz
    kopararak verirler.” 1153
    Dinini Satan Karakter; Bel’am: Sahip bulunduğu ilim hazinelerine
    karşılık, “dünya” için “din”ini satan, âhiretini dünyaya değişen ve bu doğrultuda
    azgın yöneticiler ve tağutlarla işbirliği yapan, onlara hizmet veren,
    dini ve bilimi âlet edip kullanarak insanları zalimlerin buyruğuna ve boyunduruğuna
    sokan kimliği simgeleyen bir addır Bel’am.
    Tabiri caizse, Allah’ın peygamberine, Allah’ın dinine karşı, Allah adına
    mücadele veren ve halk katındaki itibarını bahane ederek tevhid mücadelesine
    karşı direnen bir azgın! Bir kısım müfessirler, Bel’am’la ilgili A’râf
    sûresi 175-176. âyetlerinin, Ümeyye bin Ebi’s-Salt hakkında nâzil olduğunu
    beyan etmişlerdir. Bu kişinin de, Hz. Muhammed (s.a.v.)’e nübüvvet görevi
    verilmeden önce “hanif ”lerden olduğu, Allah’ın kısa bir süre içerisinde
    peygamber göndereceğini söyleyip durduğu halde, gurura kapılıp O’na
    iman etmediği bilinmektedir. Rivayetlerdeki ortak yön, muayyen bir şahsı
    tariften çok, onun prototip karakterini ortaya koymasıdır. Nüzul sebebinin
    1151 Beyhakî, Şuabu'l-İman, I/429; Süyûtî, Câmiu's-Sağîr, I/43
    1152 Sünen-i Tirmizî, 121, hadis no: 2360; Tâc Terc. III/106, hadis no: 168
    1153 Ahmed Ziyâüddin Gümüşhânevî, Râmûzu'l-Ehâdîs, I/302; Taberânî, Kebir; Hâkim, Müstedrek -Abdullah
    bin Hars'dan•
    404 •
    Ahmed Kalkan
    hususi olması, hükmün umumi olmasına engel değildir. Kıyamete kadar
    Bel’am’ın vazifesini yapan “Bel’am” tipi, bu karakterin yapısı ortaya konulmaktadır.
    İnsanları “Allah adını kullanarak” aldatan, hevâ ve heveslerini
    tatmin için tevhid akidesini tahrip eden Bel’am’ın etkisi korkunçtur.
    Bel’am; Firavun’un ilkelerini Allah’ın dini adına muhâfaza eden bir
    mel’undur. Her düzenin bir sâdık bekçisi vardır. Tâğutî düzenin sâdık bekçisi
    ise hiç şüphesiz Bel’am’dır. Câhiliyye düzeninde Bel’am sadece bir kişi
    değil; bir çetedir. Evet, Bel’amlar çetesi tâğutî düzen tarafından örgütlenmiş
    bulunan bir haydutlar çetesidir. Bel’amlar çetesi, tâğutî düzen içerisindeki
    kiralık din bezirgânlarıdır. Tabii ki bunları kiralayan tâğutî düzenin kendisidir.
    Bu Bel’amlar çetesinin kökü Firavun düzenine dayanır. Bel’amlar
    çetesinin ilk reisi Bel’am bin Baura’dır.
    Câhiliyye düzeninin kuşatması altındaki toplumlarda devlete bağlı bir
    din vardır. Bu devlete bağlı dinin mümessilleri Bel’amlardır. Bu Bel’amlar,
    her yerde ve her zaman dine bağlı devlet anlayışına karşı savaşırlar. Tâğutî
    düzenin her türlü icraatını İslâm’ın mührüyle mühürlemeye çalışırlar.
    Tâğutî düzenin kapılarında ev sahibinden kemik bekleyen köpekler gibi
    kuyruk sallarlar. Tâğutî düzenin hatırı için İslâm dinine eklemede ve çıkarmada
    bulunurlar.
    Bel’amlar çetesi, İslâm coğrafyasında küfrün iktidar olması ve iktidarının
    devam etmesinin en büyük destekçisidir. Bugün İslâm coğrafyasının
    siyasî iktidarı İslâm’ın elinde değildir. Devlete bağlı din serbest, dine bağlı
    devlet yasaktır. Dine bağlı devletin zaruretinden bahsedenler zindanlarda,
    devlete bağlı dini anlatanlar ise kürsülerdedir.
    Kur’an, Bel’amları köpeğe benzetir.1154 Köpek, ev sahibinin itikadî yapısına
    bakmadan sadece kendisine verilen kemikler karşılığında evi bekler ve
    eve girmek isteyen yabancılara/aileden sayılmayanlara karşı direnir.
    Câhiliyye düzeni için Bel’amlar büyük bir silâhtır. Her ne zaman câhiliyye
    bir kanun uydurursa Bel’amlar bu kanunun İslâm dinine uygun olduğunu
    iddia ederek halkı itaate mecbur etmeye çalışırlar. Câhiliyye düzeninde
    tâğutlar kanun uydururlar; Bel’amlar ise bu uydurulan kanunları
    müslüman halka kabul ettirler. Tâğutlar emir verirler, Bel’amlar emre itaati
    1154 7/A’raf, 175-176
    • 405 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    sağlarlar. Câhiliyye düzeni için Bel’amlara duyulan ihtiyaç, düşman sahibi
    bir kişinin kapısını bekleyen bir yırtıcı köpeğe olan ihtiyaç gibidir. Yani,
    câhiliyye düzeninin ayakta kalması için, bu düzenlerde Bel’amların bulunması
    zaruridir.
    İslâm coğrafyasında siyasi otoriteyi elinde bulunduran müşrik otoriteler,
    bu otoritelerini Bel’amlara borçludurlar. Bazen topun, tüfeğin yapamadığını
    Bel’amlar yapar. Çünkü Bel’am, Firavun’un siyasi ihtirasını ve Karun’un
    câhilî sermayesini; insanları Allah adına aldatarak koruyan mel’undur.
    Bel’am, bir anlamda bilimin mücessem put haline gelmesidir. Çünkü
    Bel’am, Hz. Mûsâ ile karşı karşıyadır. Allah’ın peygamberi ile, Allah adını
    kullanarak mücadele etmekten çekinmemiştir. Bu işin mâhiyeti düşünülürse;
    hem Karun, hem Firavun, kitleler üzerindeki gücünü Bel’am’dan almıştır
    denebilir. Câhiliyye düzenine karşı savaşan muvahhidlerin önündeki
    en büyük engel, köpek sıfatlı Bel’amlardır. Bu gün tâğutî düzeni devirmeye
    çalışan muvahhidlere “ehl-i fitne” sıfatını verenler Bel’amlardır. Hâlbuki tâğutî
    düzenin kendisi bir fitnedir. Bu fitneyi muhafaza etmeye çalışan Bel’am
    ise başlı başına bir pisliktir. Bu konuda bir tâğutun katili Muhammed bin
    Mesleme (r.a.) şöyle diyor: “Zâlim idarecilerin kapısındaki âlimlerden, pislik
    üzerindeki sinek daha güzeldir.” 1155
    Tebliğ Karşılığında İnsanlardan Ücret İstemek; Dünyevîleşmek ve
    Dünyayı Âhirete Tercih Etmektir: “Dünyevîleşmiş tip” dediğimiz bu insanın,
    tüm zamanlar ve mekânlarda bir tek dini vardır: Para. Dünyevîleşmiş
    çağdaş insan tipinin dini ekonomi, imanı para, kitabı çek koçanı, mâbedi
    bankadır. Dünyevîleşmiş tip, dindarsa dinini, ideolojisi varsa ideolojisini,
    dâvâsı varsa dâvâsını her fırsatta paraya çevirmenin yollarını arar. Karun’laşmış
    ve Bel’amlaşmış bu tip, “Allah rızası, hizmet, tebliğ, dâvet, ihlâs,
    cihad, bereket, tekbir, cihad” gibi dinin kavramlarını çok rahat kullanarak
    insanları sömürür. Menfaatini dininden, imanından, dâvâsından önde tutar.
    Çıkarı neyi gerektiriyorsa o boyaya giren bukalemundur. İktidar ve güç
    odağı etrafında pervanedir.
    Tebliğ Karşılığında İnsanlardan Ücret İstemek, Çok Zararlı Bir Ticarettir:
    Kur’an’ın, birçok peygamber ağzından “Buna (tebliğe) karşılık sizden
    hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi (mükâfatımı) verecek olan, ancak
    1155 Zemahşeri, Keşşâf II/434; Mustafa Çelik, Câhiliyye Düzeninin Ruh Haritası, s. 103-107
    • 406 •
    Ahmed Kalkan
    âlemlerin Rabbi Allah’tır.” 1156 şeklindeki sözleri ısrarla tekrarlaması ve bu
    âyetlerdeki “ücret istememe” kavramı üzerinde biraz durmak gerekir. Âyetlerden
    anlaşıldığına göre ücret isteme, insanın işlediği iyilik ve kötülük sonuçlarına
    dayanan her türlü eylemini kapsamaktadır. Yani insanın tüm yaptığı
    işler, bir ticaret niteliğinde; özel ve genel yapısında kâr ve zarara elverişli
    birer eylemdir. İnsanın ortaya koyduğu her harekette, her sözde kâr-zarar
    söz konusudur. İnsan bazı eylemleriyle kendisini, hayatını, cenneti satın
    alabilir. İnsanın, canını ve malını feda ettiği durumlar da bu ticaret alanına
    girer. Çünkü bu durumlarda eylemler karşılıksız kalmaz. Karşılık, ücret/
    ecir; mü’minler için esas olarak âhirette verilecektir, ama bu veresiye satış
    da mü’mini psikolojik olarak daha dünyadayken bile rahatlatmaktadır.
    “Allah, mü’minlerden mallarını ve canlarını cennet karşılığında satın almıştır.
    Onlar, Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. Bu, Tevrat’ta,
    İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah’tan daha çok
    sözünü yerine getiren kim vardır? O halde, O’nunla yapmış olduğunuz bu
    alışverişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.” 1157
    “Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim
    mi? Allah’a ve Rasülü’ne inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad
    edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O,
    sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn
    cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur.” 1158
    Böylece hayatın tamamı, tüm alanlarında ve tüm mücadelelerinde ya
    Allah’la; ya da şeytanla bir alışveriş eylemine dönüşür. İnsan ne yaparsa, ne
    verirse mutlaka onun bir karşılığı vardır. Eğer sonuçlar iyi, yararlı ise, alışveriş
    kâr; değilse zarar getir. Münafıkların, yahudileşenlerin, Bel’amların,
    din tüccarlarının, dini gerçekten sömüren, dinin sırtından geçinen satılık
    kalem ve dillerin, ne tür bir ticaret yaptıklarını bu konular ışığında anlayabiliriz.
    Onlar, hem dünyada hem de âhirette kendilerini zarara sokacak bir
    şeyi satın almışlardır. Yaptıkları ticaret, kendilerine umdukları kârı sağlamayacaktır.
    Allah’la alışveriş yapan, çok kârlı ticareti seçenlere ne mutlu!
    1156 26/Şuarâ, 127; 26/Şuarâ, 145; 26/Şuarâ, 164; 26/Şuarâ, 180; ve benzer anlamdaki âyetler:
    25/Furkan, 57; 11/Hûd, 29, 50-51, 88; 10/Yûnus, 72; 26/Şuarâ, 109-110; 52/Tûr, 40; 68/Kalem, 46; 12/
    Yûsuf, 104) 42/Şûrâ, 23; 38/Sâd, 86; 34/Sebe', 47; 6/En'am, 90; 36/Yâsin, 21
    1157 9/Tevbe, 111
    1158 61/Saff, 10-12
    • 407 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    “Yahut gaybın bilgisi onların nezdinde de, onlar mı (istedikleri gibi)
    yazıyorlar?” (68/Kalem, 47)
    “Gayb” Yüce Allah’ın bilgisini kendisine sakladığı ve insanların göremedikleri
    yahut da gaybın yazılı olduğu levh-i mahfuz demektir. “Onlar mı
    yazıyorlar?” Buna göre hüküm veriyorlar ve böylelikle senin bilgine ihtiyaçları
    kalmıyor ve oradan hareketle söylediklerini mi yazıyorlar?
    “Yoksa gayb onların yanındadır da onlar mı yazıyorlar?” Yani gayb bilgisi
    onların yanında olduğundan ötürü delil diye kabul ettikleri şeylerden
    istediklerini yazarak bu şekilde gaybdan yazdıkları ile seninle tartışıyorlar
    ve kendileri hakkında diledikleri hükmü vererek böylelikle de senin çağrını
    kabul etmeye, sözüne uymaya ihtiyaçları mı kalıyor?
    Maksat, onların İslâm risâletini kabul etmekten yüz çevirmekte dayanabilecekleri
    naklî bir delillerinin bulunmadığını anlatmaktır.1159
    İnkârcılara soru tarzında başka bir uyarı olup özellikle dinî konularda
    insanın
    bilgi kapasitesinin sınırlı olduğuna, Allah’tan başka hiç kimse gayb
    âlemi hakkında bilgi sahibi olmadığı için bu konularda ileri sürülen iddiaların
    da temelsiz
    olacağına, sonuç olarak din konularında Allah’ın peygamberi
    vasıtasıyla insanlara
    ulaştırdığı vahiy bilgisinin yegâne kaynak olarak
    benimsenmesi gerektiğine işaret edilmektedir. Bu âyetle (ki, aynı zamanda
    Tûr sûresinin 41. âyetidir) müşriklere şöyle denilmiş oluyor: Peygamber’in
    (s.a.s.) size gösterdiği hakikatleri yalanlamanız için görünen perdenin arkasında
    gizlenmiş olan hakikatleri doğrudan doğruya bildiğinizi iddia
    edebildiğiniz ne gibi bir bilginiz var? Hakikaten Allah’ın bir olmadığını,
    kendinize ma’but yaptıklarınızın hepsinin de ilahlık sıfatları ve yetkileri
    taşıdığını biliyor musunuz? Ve hakikaten siz melekleri gördünüz mü de,
    “Onlar kız’dırlar ve -hâşâ- Allah’dan doğmuşlardır” diyorsunuz.
    Gerçekten hiçbir vahyin, ne Muhammed’e (s.a.s.), ne de başka bir kula
    gelmediğini biliyor musunuz? Kıyâmetin kopmayacağını, öldükten sonra
    yeni bir hayatın olmayacağını, insanların hesaba çekileceği ve onlara ceza
    ve mükâfat verileceği bir âhiret âleminin olmayacağını gerçekten biliyor
    musunuz? Böyle bir iddianız varsa, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) anlattığının
    hakikat olmadığını, gayb perdesinin arkasına geçerek gördüğünüzden do-
    1159 Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l Münir
    • 408 •
    Ahmed Kalkan
    layı Hz. Peygamber’in (s.a.s.) sözlerini yalanladığınızı yazı ile ispatlamaya
    hazır mısınız? Burada biri çıkar da, böyle bir soruya karşı cevap vermek
    için “o adamlar inatları sebebiyle rastgele bir yazı yazarlarsa ispatlamaları
    mânâsız olmaz mı?” diye tereddüt edebilir. Fakat bu tereddüt yersizdir;
    çünkü inat ve aksiliklerinden dolayı yazsalar bile bu uydurma yazı ve sahtekârlık
    herkese sunulacaktı, herkes de kör değildi. Her şahıs bu yazının
    baştanbaşa saçmalık ve zoraki yazılmış olduğunu bilecekti. Gerçekte Peygamber’in
    anlattıklarını yalanlamanın sebebi hiçbir zaman onlardan birinin
    bu sözlerin gerçeğe ters düştüğünü bildiğinden dolayı değildi.1160
    - 48-52. Âyetler -
    دَى وَهُوَ مَكْظُومٌ لوْلاَ أَنْ  لُِكِْ رَبِّكَ وَلاَ تكُنْ كَصَاحِبِ الُْوتِ إِذْ نَ  فَاصْبِ ْ
    ¦ عَلَُ مِنْ الصَّالِِي نَ | ْلعَرَاءِ وَهُوَ مَذْمُومٌ فَاجْتَبَاهُ رَبُّهُ فجََ  تَدَارَكَهُ نعْمَةٌ مِنْ رَبِّهِ لنُِبذَ بِ
    بْصَارِهِْ لَّا سَِعُوا الذِّكْرَ وَيَقُوُلونَ إَِّنهُ لَ ج�ْ نُونٌ
    أَ
     بِ ِلقُوَنكَ  كَفَرُوا ليُ زْ ¬ وَإِنْ يكَدُ اَّلذِي نَ
    ¦ وَمَا هُوَ إِلاَّ ذِكْرٌ للْعَالَِ ي نَ
     فَاصْبِ ْ : sabret لُِكِْ رَبِّكَ : hükmüne Rabbinin وَلاَ تكُنْ : ve olma كَصَاحِبِ
    الْوُتِ : balık sahibi/arkadaşı gibi إِذْ : hani دَى نَ : o çağrıda bulunmuştu
    وَهُوَ مَكْظُومٌ : gamla dolu olarak لوْلاَ أَنْ تدَارَكَهُ : eğer ona ulaşmasaydı : نعْمَةٌ
    bir nimet مِنْ رَبِّهِ : Rabbinden لنُِبذَ : mutlaka atılmış olacaktı ْلعَرَاءِ بِ : çıplak
    bir yere وَهُوَ مَذْمُومٌ : yerilmiş bir halde فَاجْتَبَاهُ : fakat onu seçti رَبُّهُ : Rabbi
    عَلَُ |فجََ : ve onu kıldı ¦ مِنْ الصَّالِِي نَ : sâlih olanlardan وَإِنْ يكَدُ : neredeyse ¬ اَّلذِي نَ
    كَفَرُوا : küfürlerinde ısrar edenler لِقُونَكَ  لَ يُ زْ : seni devireceklerdi بْصَارِهِْ
    أَ
     : بِ
    gözleriyle لََّا سَِعُوا : duyduklarında الذِّكْرَ : zikri وَيَقُولوُنَ : bir de diyorlar إَِّنهُ
    : o, gerçekten لََ ج� نُْونٌ : bir delidir وَمَا هُوَ : hâlbuki o إِلاَّ : ancak ذِكْرٌ : bir
    öğüttür ¦ للْعَالَِ ي نَ : âlemler için
    1160 Mevdûdî, Tefhimu’l Kur’an, Tûr Sûresi, 41. âyetin tefsiri, c. 5, s. 551
    • 409 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    “Sen Rabbinin hükmünü sabırla bekle. Balık sahibi (Yunus) gibi olma.
    Hani o, dertli dertli Rabbine niyaz etmişti. (48)
    Şayet Rabbinden ona bir nimet yetişmemiş olsaydı o, mutlaka, kınanacak
    bir halde ıssız bir diyara atılacaktı. (49)
    Fakat ardından, Rabbi onu seçti (vahiy verdi) ve onu sâlihlerden kıldı.
    (50)
    O inkâr edenler Zikr’i (Kur’an’ı) işittikleri zaman, neredeyse seni gözleriyle
    devirivereceklerdi. Hâlâ da (kin ve hasetlerinden) ‘Hiç şüphe yok o bir
    delidir’ derler. (51)
    Oysa o (Kur’an), âlemler için ancak bir zikrdir/öğüttür.” (68/Kalem, 52)
    48-50. “Rabbinin hükmü”nden maksat Hz. Muhammed’e (s.a.s.) verilen
    peygamberlik
    ve dinî tebliğ görevidir1161 veya Allah’ın inkârcılara mühlet
    vererek onlara karşı Hz. Peygamber’e yardımını
    ertelemesidir.1162 “Balık
    sahibi” ise Yûnus peygamberdir. Hz. Peygamber’e, Allah’ın verdiği görevi
    sabırla yerine getirmesi emredildikten sonra Yûnus’a atıf yapılmakta ve
    Rasûlullah’a onun hatalı davranışını tekrar etmemesi
    telkin edilmektedir.
    Çünkü Yûnus, tebliğ ettiği dini halkın hemen kabul etmediğini
    görünce
    sabır ve azimle görevine devam edeceği yerde, halkına kızarak ülkeyi (Ninova’yı)
    terk etmiş, bir gemiye binip denize açılmış, yolda fırtına çıkmış,
    yolcuların bir kısmının denize atılmasına karar verilince çekilen kur’ada
    Yûnus’un şansına denize atılmak düşmüştü; fakat denizde bir balık tarafından
    tutularak boğulmaktan kurtulmuştu. Böylece kendisine burada da
    Allah’ın rahmeti yetişti;
    Allah Teâlâ’nın lütfuyla bu balık onu sahile bırakarak
    ölümden kurtardı. Yûnus
    Allah’ın emriyle ülkesine dönüp peygamberlik
    görevini sürdürmeye, tevhid inancını yaymaya devam etti. Bir rivayete
    göre Hz. Yûnus kavmine, inanmadıkları
    takdirde bir azaba uğrayacaklarını
    bildirmiş, ancak onlar tövbe edip imana geldikleri
    için bu azap tahakkuk
    etmemiştir. Fakat onların imana geldiklerinden habersiz
    olan Yûnus, belirttiği
    azabın vaktinde gerçekleşmediğini görünce kendisinin
    alay konusu
    olacağını düşünerek kızgın bir halde kavminden ayrılıp gitmiştir. Bu olay
    Sâffât sûresinde şöyle anlatılır: “Doğrusu Yûnus da gönderilen peygamber-
    1161 Krş. 74/Müddessir, 1-7; ayrıca bk. İbn Âşûr, 29/104
    1162 Râzî, a.g.e., c. 30, s. 98
    • 410 •
    Ahmed Kalkan
    lerdendi. Hani o, dolu bir gemiye binip kaçmıştı. Gemide olanlarla karşılıklı
    kur’a çektiler de kaybedenlerden oldu. Yûnus kendini kınayıp dururken onu
    bir balık yuttu. Eğer Allah’ı tesbih edenlerden olmasaydı, tekrar dirilecekleri
    güne kadar onun karnında kalırdı. Halsiz bir vaziyette kendisini dışarı çıkardık.
    Ve üstüne (gölge yapması için) kabak türünden geniş yapraklı bir nebat
    bitirdik. Onu, yüz bin veya daha çok kişiye peygamber olarak gönderdik. Sonunda
    ona iman ettiler, bunun üzerine Biz de onları bir süreye kadar yaşattık.”
    1163 Enbiyâ sûresinde de Yûnus’un (a.s.) duâsı, tevbesi zikredilir: “Zünnûn’u
    (Yûnus’u da zikret). O öfkeli bir halde geçip gitmişti; Bizim kendisini
    asla sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. Nihayet karanlıklar içinde: “Lâ ilâhe
    illâ ente sübhâneke innî küntü mine’z-zâlimîn: Senden başka hiçbir ilâh/tanrı
    yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zâlimlerden oldum!” diye niyaz
    etti. Bunun üzerine onun duâsını kabul ettik ve onu kederden kurtardık. İşte
    Biz mü’minleri böyle kurtarırız.”1164 Burada Yûnus Peygamber’in kıssasına
    değinilerek
    Hz. Muhammed uyarılmakta, Mekke müşriklerinin kendisine
    gösterdiği muhâlefete kızıp da ümitsizliğe kapılmaması ve peygamberlik
    görevini sürdürmesi telkin edilmektedir.
    51-52. Hz. Peygamber’den Kur’an’ı dinleyen müşriklerin gözleri (bakışları)
    etkili oklara benzetilerek ona karşı duydukları kin, nefret ve kıskançlık
    gibi menfi
    duygulan tasvir edilmektedir. Kur’an’ın edebî üstünlüğü karşısında
    hayranlık duygulanın bastıramayan müşrikler, gerek dil gerekse içerik
    bakımından onda tenkit
    edebilecekleri herhangi bir kusur bulamayınca
    insanların Peygamber efendimize
    karşı gösterdikleri ilgi ve dikkati başka
    yönlere çevirmek için onun sözüne güvenilmez
    bir mecnun olduğunu propaganda
    etmeye başlamışlardır. Ancak Yüce Allah Kur’an’ın üstün niteliklerini
    açıklayarak onların menfi propagandalarını etkisiz
    hale getirmiştir.
    Müşrikler Hz. Peygamber’i gördüklerinde, ona karşı duydukları kıskançlık
    ve düşmanlık sebebiyle gözleriyle onu oklayıp öldüreceklermiş gibi
    bakarlardı. 51. âyet onların bu psikolojik durumunu tasvir etmektedir. Bu
    âyetin nazar (göz değmesi) ile ilgili olduğu yolunda yaygın bir kanaat bulunmakla
    birlikte bu kanaat
    kesin bir bilgiye dayanmamaktadır. Nitekim
    Şevkânî’nin aktardığına göre,1165 çok yönlü bir âlim olan İbn Kuteybe de
    1163 37/Sâffât, 139-148
    1164 21/Enbiyâ, 87-88
    1165 Şevkânî, a.g.e., c. 5, s. 319
    • 411 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    âyette müşriklerin Rasûlullah’a nazar
    değdirmelerinden söz edilmediğini,
    Rasûlullah Kur’an okuduğunda inkârcıların
    ona kinle ve düşmanlık duygularıyla
    baktıklarının anlatıldığını ifade etmiştir. Buna göre âyetin nazarla
    ilgisi yoktur.1166
    Sabr’ın Tanımı ve Mahiyeti
    ‘Sabır’ sözlükte, darlıkta kendini tutma, kontrol etme demektir. Sabır,
    aklın ve şeriatın gerektirdiği durumlarda nefsi hapsetme, kendine hâkim
    olmadır. Acıya katlanmak, o acıyı geçirmek için dayanmak ve karşı koymak
    da sabırdır ki, bu her türlü rahatlamanın ve başarının yoludur. Terim
    anlamı: İslâm’ın emir ve yasaklarını tatbik ederken ve imtihan özelliği olan
    musi-betler karşısında yılgınlık göstermeyip direnmek, cesaret ve dayanıklılık
    göstermek demektir. Sabır, hak yolda yaşamanın bedeli olan zorluklara
    göğüs germek, hedefe ulaşmak konusunda direnç, ahlâkî disiplin ve nefsi
    kontrol altında tutmaktır.
    Sabır, yalnızca acılara ve felâketlere dayanma, katlanma değildir. Sözgelimi,
    musibet ve felâket zamanında dayanmak, tahammül göstermek sabır
    olduğu gibi ki bunun zıddı acelecilik ve dayanıksızlıktır. Cihad anında
    kaçmayıp ayak diremek de sabırdır. Bunun zıddı korkaklık ve cihaddan
    fïrardır. Gerektiğinde sır saklamak, dili gereksiz şeyleri konuşmaktan korumak
    da sabırdır. Bunun zıddı boşboğazlıktır.
    Sabır, ümmetin icmâıyla farz olup, imanın yarısıdır, İmanın diğer yarısı
    da şükürdür. Sabır, etkileyici, üzücü bir olay karşısında kendisine hâkim olmak,
    kızgın davranışlara girmemek, dili şikâyetten, uzuvları yanlış hareketten
    korumaktır. Sabır, nefsi mekruh/çirkin sayılan davranışlar karşısında
    boyun eğmekten sakındırmaktır. Sabır, nefsi, sonucu kestirilemeyen gizli
    sıkıntılar konusunda şikâyet etmekten sakındırmaktır.
    Sabrın Önemi
    Sabır, içine düşülen darlığın ve sıkıntının geçmesi için Allah’ın yardımını
    kazandırabilecek olan güzel bir davranıştır. Dayanılması zor ve insana
    ağır gelen sıkıntılara ancak ‘sabır ahlâkı’ sayesinde dayanılabilir. Bir hak-
    1166 Hayrettin Karaman, Mustafa Çağrıcı, İbrahim Kafi Dönmez, Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, DİB Y., c. 5,
    s. 359-362
    • 412 •
    Ahmed Kalkan
    kı savunma sabırla yapılabilir. Allah’ın emirlerini yerine getirmek, nefsin
    hoş gördüğü ama aklın ve dinin hoş görmediği şeylerden kaçınmak sabırla
    olabilir. İnsanın elinde olmadan başına gelen, karşılaşılan felâket ve sıkıntılara
    dayanmak, onları kolaylıkla atlatmak sabırla mümkündür. Herhangi
    bir konuda başarılı olmak, zor olan işlerin üstesinden gelmek ancak sabır
    ahlâkıyla gerçekleşir.
    Sabırsız insanlar her zaman bir darlık içerisindedirler. Onlar olaylar
    karşısında dayanıksızdır; çok şey isterler, küçük şeylerden rahatsız olurlar.
    Ellerindeki geniş nimetin kıymetini bilemezler, daha fazlasına ve hatta başkalarının
    hakkına göz dikerler. Az bir darlık görünce de perişan olurlar,
    tahammül edemezler. Sabrın pek çok sonuçlarından biri, nefis terbiyesi
    ve dünyalıklara fazla meyletmeyerek faydalı işlerle meşgul olmaktır. Kişi,
    başına gelen kimi belâ ve sıkıntılara, bazı lezzetleri terk etmenin verdiği
    rahatsızlıklara ve ibadetlerin getirdiği zahmetlere Allah’ın emri doğrultusunda
    bir müddet sabreder ve zor da olsa nefsini bunlara yavaş yavaş
    alıştırırsa; zorluklara katlanabilme gücü kazanır; bu yolla sabır makamından
    daha yüce makamlara erişir. Günahlara (masiyetlere) bulaşmamakta
    direnip sabretmek nefsin müttakî olmasına kaynaklık eder. Hakka itaatte
    bulunmakta direnip sabretmek Hakka yakınlık kazandırır. Belâlara sabretmek
    ilâhî kaza ve kaderden razı olma imkânını doğurur. Sabır, insanın iç
    dünyasını ona ızdırap veren şeylerden, dili şikâyet etmekten ve organları
    da uygunsuz davranışlardan sakındırır. Bütün bunlar iman ehline ait yüce
    makamlardır.
    Nefsini sabra ve sebata (dayanıklılık) ahlâkına alıştıran kimseler başarılı
    ve rahat olurlar. Zorluk karşısında kalınca, o zorluğu yenmek için
    çaba harcarlar ve bu çabada direnirler. Bir darlığa ve felâkete düşünce de
    perişan olmazlar. O sıkıntıyı uzaklaştıracak, o felâketten kurtaracak çareleri
    ararlar. Bilirler ki, hayatta her şey bir değişim halindedir. Nimetler
    de, rahatlıklar da, sıkıntılar da, zorluk ve darlıklar da hep değişirler. Kişi
    bir hal üzerinde sürekli durmaz. Dünya bir imtihan (deneme) dünyasıdır.
    Kur’an’a gönül veren bir mü’min, her konuda sabırlı insandır. Sabır
    gerektiren bütün işlerde aceleci değildir. Her işini teenni ile (sükûnetle,
    dengeli ve ölçülü) yapar. Gerektiği yerde nefsine ve isteklerine hâkim olur.
    Dünya hayatının zorluklarına tabii bir şekilde dayandığı gibi, âhiret güzelliklerini
    kazandıran ameller noktasında da kararlılık gösterir.
    • 413 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Sabrın namaz ve oruçla irtibatlandırılması da dikkat çekicidir. Bütün
    güçlüğüne rağmen namaz kılmak, hem bir sabır sınavıdır, hem de inancın
    somut bir şekilde ortaya konulmasıdır. Şüphesiz her gün, günde beş
    defa, bütün ömür boyu, durmadan Allah için namaz kılmak üstün bir
    sabrı gerektirir. Ramazan orucu ise en önemli sabır denemesidir. İnsanın
    en zayıf tarafı midesi, yani yeme-içme ihtiyacı ile şehvetidir. Mü’min
    oruçla bu azgın isteklerini Allah için erteleyebilir, bu konudaki zorluğa
    sabreder. Oruç ibadeti başlı başına bir sabırdır. Mü’minler, Allah yolunda
    yapacakları çalışmalarında, ibadet ve amellerinde zorlukla, eziyet ve
    sıkıntı ile karşılaşırlarsa namaz ve sabırla Allah’tan yardım isterler. “(Gerçekleri
    yüklenip taşımakta) sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin. Şüphesiz
    o (sabır ve namaz), kalbi Allah’a saygı ile ürperenler dışında herkese zor
    ve ağır gelen bir görevdir.” 1167 “Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah’tan
    yardım isteyin. Çünkü Allah muhakkak sabredenlerle beraberdir.” 1168
    Sabır aynı zamanda, nefsin iyi bir şey yapmak veya kötülüklerden kaçınmak
    için acıya, meşakkate dayanma kuvvetidir. Bu iki şekilde görülür:
    Birincisi elem, acı ve külfete (karşılaşılan güçlüklere) sabırdır ki, itaat, mücadele
    ve amellerin zorluğuna katlanılarak elde edilir. Diğeri de haram lezzet
    ve şehvet isteklerine karşı sabırdır ki, kişi bu sabırla, nefsine hoş gelse de
    haram kılınmış olan tehlikeli ve zararlı şeylerden sakınabilir.
    Hz. Ali diyor ki, iman dört direk üzerine oturur. Bunlardan biri sabırdır.
    Sabrın da dört şubesi vardır: Arzu, korku, zühd ve gözetme. Cenneti
    arzulayan şehvetlerini sınırlasın. Ateşten korkan haramlardan yüz çevirsin.
    Zühd sahibi olana musibetler kolay ve hafif gelir. Ölümü gözeten de hayır
    yapmakta acele eder. 1169
    Nefsin boyunduruğundan ve esaretinden kurtulup özgür olmanın
    sonuçlarından ve meyvelerinden biri de sabırlı olmaktır. Bu anlamda ‘sabır’,
    hürriyeti elde etmede en önemli etkendir. Kişi sabrı sayesinde kötü
    şartlara, nefsin insanı zillete düşüren isteklerine direnir ve özgürlüğünü
    kazanır.
    1167 2/Bakara, 45
    1168 2/Bakara, 153
    1169 Ali Ünal, K. Temel Kavramlar, 489
    • 414 •
    Ahmed Kalkan
    Cafer Sadık’ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmektedir: “Özgür kişi her
    haliyle özgürdür. Başına musibet gelirse sabreder, musibetler üstüne sel gibi
    aksa yine de onu yenilgiye uğratamaz. Ama sabretmezse, kahırlı olur ve
    kolaylıklar güçlüğe dönüşür. Nitekim Yusuf (a.s.)’un köleleştirilmesi, esir
    edilmesi ve kahra uğraması onun özgürlüğüne gölge düşürmedi. Ne kuyunun
    karanlığı ona bir zarar verebildi, ne de başına gelen diğer musibetler.
    Derken Allah (c.c.) ona lütûfta bulundu ve yönetici yapıp ona zulmedenleri
    kendine hizmetçi etti. Sonra da peygamber yaptı ve onun sayesinde bir
    ümmete rahmette bulundu. İşte sabır bu şekilde ardından hayır getirir. Şu
    halde sabredin ve sabırla donanın ki ecre ulaşasınız.” 1170
    Allah’ın güzel isimlerinden biri de ‘Sabûr’dur. Çok sabreden anlamındadır.
    Şüphesiz Allah’ın sabrı insanların sabrıyla kıyas edilemeyecek şekilde
    farklıdır. Rabbimiz, kullarının bütün isyan ve tuğyanlarını bildiği ve gördüğü
    halde onlara hemen ceza vermiyor, cezalarını âhirete erteliyor ve onlara
    nimetlerini vermeye devam ediyor. 1171
    Kur’an’da Sabır
    Sabır Kur’an’da 104 yerde zikredilir. 1172
    “Sabır ve namazla (Allah’tan yardım dileyin.” 1173
    “Ey iman edenler, sabır ve namazla (Allah’tan) yardım dileyin. Allah sabredenlerle
    beraberdir.” 1174 Bu âyetlerle Allah sabrı emretmektedir.
    1170 Kırk Hadis Şerhi, 1/317
    1171 Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, 555 vd.
    1172 Sabır Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 103 Yerde): 2/Bakara, 45, 61, 153, 153,
    155, 175, 177, 249, 250; 3/Âl-i İmrân, 17, 120, 125, 142, 146, 186, 200, 200; 4/Nisâ, 25; 6/En’âm, 34; 7/A’râf,
    87, 126, 128, 137; 8/Enfâl, 46, 46, 65, 66, 66; 10/Yûnus, 109; 11/Hûd, 11, 49, 115; 12/Yûsuf, 18, 83, 90; 13/
    Ra’d, 22, 24; 14/İbrâhim, 5, 12, 21; 16/Nahl, 42, 96, 110, 126, 126, 127, 127; 18/Kehf, 28, 67, 68, 69, 72, 75,
    78, 82; 19/Meryem, 65; 20/Tâhâ, 130, 132; 21/Enbiyâ, 85; 22/Hacc, 35; 23/Mü’minûn, 111; 25/Furkan, 20,
    42, 75; 28/Kasas, 54, 80; 29/Ankebût, 59; 30/Rûm, 60; 31/Lokman, 17, 31; 32/Secde, 24; 33/Ahzâb, 35,
    35; 34/Sebe’, 19; 37/Sâffât, 102; 38/Sâd, 6, 17, 44; 39/Zümer, 10; 40/Mü’min, 55, 77; 41/Fussılet, 24, 35;
    42/Şûrâ, 33, 43; 46/Ahkaf, 35, 35; 47/Muhammed, 31; 49/Hucurât, 5; 50/Kaf, 39; 52/Tûr, 16, 16, 48; 54/
    Kamer, 27; 68/Kalem, 48; 70/Meâric, 5, 5; 73/Müzzemmil, 10; 74/Müddessir, 7; 76/İnsan, 12, 24; 90/Beled,
    17; 103/Asr, 3.
    1173 2/Bakara, 45
    1174 2/Bakara, 153
    • 415 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    “Ey iman edenler, sabredin, direnin, savaşa hazırlıklı olun, uyanık bulunun.”
    1175
    “Sabredenleri, doğru olanları, huzurunda gönülden boyun büküp divan
    duranları, Allah için mallarını harcayanları ve seherlerde istiğfar edenleri
    (Allah görmektedir).” 1176 Bu âyetler ve benzerleriyle sabredenleri Allah övmektedir.
    “Allah sabredenlerle beraberdir.” 1177 ve benzeri âyetlerle Allah sabredenleri
    sevdiğini, onlarla beraber olduğunu bildirmektedir.
    “Allah sabredenleri sever.” 1178
    “Sabrederseniz, bu, sabredenler için daha hayırlıdır.” 1179
    “Sabretmeniz ise sizin için daha iyidir.”1180 âyetleri ve benzerleri sabrın,
    hayırlı sonuçlar vereceğini açıklar.
    “Sen de azim sahibi elçilerin sabrettikleri gibi sabret., o (nankör)ler için
    acele etme...”1181
    “Fakat kim sabreder, affederse şüphesiz bu, çok önemli işlerdendir.” 1182
    âyetleri sabrın, büyük irâde sahibi peygamberlerin yaptığı büyük bir iş olduğunu
    açıklamaktadır.
    “Biz, sabredenlerin karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle vereceğiz.” 1183
    “Sabredenlere, mükâfatları hesapsız/sınırsız ödenecektir.”1184 gibi âyetler
    sabredenlerin, en güzel biçimde ödüllendirileceklerini müjdelemektedir.
    1175 3/Âl-i İmran, 200
    1176 3/Âl-i İmran, 117
    1177 2/Bakara, 153, 259; 8/Enfâl, 46, 66
    1178 3/Âl-i İmran, 146
    1179 16/Nahl, 126
    1180 4/Nisâ, 25
    1181 46/Ahkaf, 35
    1182 42/Şûrâ, 43
    1183 16/Nahl, 96
    1184 39/Zümer, 10
    • 416 •
    Ahmed Kalkan
    “Sabredenleri müjdele!” 1185 âyeti, başına gelen olaylara sabredenleri
    müjdelemesini Peygamber’e emretmektedir.
    “Evet sabreder, takvâ sahibi olur/korunursanız, onlar hemen şu anda
    üzerinize gelseler, Rabbiniz size nişanlı beş bin melekle yardım eder.”1186âyeti,
    sabredenlere zafer garantisi vermektedir.
    “Melekler de her kapıdan yanlarına girerler: ‘Sabretmenize karşılık selâm
    size!’ (derler)” 1187 âyeti sabredenlerin, âhirette de büyük derecelere nâil olacaklarını
    duyurmaktadır.
    “İyilikle kötülük bir değildir. Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O
    zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost
    olur. Buna (bu güzel davranışa) ancak sabredenler kavuşturulur; buna ancak
    (hayırdan) büyük nasibi olan kimse kavuşturulur.” 1188 Bu âyet ise kötülüklere
    tahammül edip dayanmanın, o kötülüğü iyilikle uzaklaştırmanın sabır
    anlamına geldiğini ve sabrın Allah tarafından büyük bir bağış, hayırdan
    büyük nasip olduğunu gösteriyor.
    “...Onlar sabredenler ve Rablerine tevekkül edenlerdir.” 1189 Bu âyet,
    mü’minlerin tanımını yaparken, sabrı temel özellikler içinde sayar. Allah’ın
    rızâsını ve cennetini kazanabilmek için gösterilecek en önemli vasıflardan
    biri sabırdır. Sabır, inkârcılara karşı kazanılacak olan zaferin de anahtarıdır.
    Sabredildiğinde Allah mü’minlerin gücünü arttırır, yeterince sabredilmezse,
    mü’minlerin gücü azalır.1190
    İmanın bir göstergesi olan sâlih ameller ancak sabırla işlenir. Burada
    hem amelin kendisinde olan güçlük, hem de nefsin o ameli işlemekteki
    isteksizliği aşılır.1191 Allah yolunda cihad etmek ancak sabırla olur. Allah’ın
    dinine yardım için çalışanlar çok büyük güçlük, zorluk, eziyet ve
    yoksunluklarla karşılaşabilirler. Bütün bunlara Allah rızasını kazanmak
    için sabredilmesi gerekir. 1192
    1185 2/Bakara, 155
    1186 3/Âl-i İmran, 125
    1187 13/Ra'd, 24
    1188 41/Fussılet, 34-35
    1189 16/Nahl, 42
    1190 8/Enfâl, 46; 66
    1191 11/Hûd, 11; 13/ Ra’d, 22
    1192 41/Fussilet, 33; 16/Nahl, 110; 2/Bakara, 177, 249; 3/Âl-i İmran, 142 v.d.
    • 417 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Allah’ın gönderdiği bütün peygamberler tebliğ görevlerini yaparken
    sabrettiler, zorluklara karşı dayandılar, işkence ve eziyetlerden yılmadılar,
    kınayanların kınamasından korkmadılar. Büyük bir sabır ve gayretle
    peygamberliklerini sürdürdüler. Kur’an, onlara verilen sabırdan ve onların
    benzersiz sabırlarından örnekler gösteriyor.1193
    Allah (c.c.), bütün peygamberlere tavsiye ettiği gibi Hz. Muhammed’e
    (s.a.s.) de sabrı tavsiye etmiştir. Tebliğde sabır, tebliğcinin işini kolaylaştırır.
    Tebliğci acele etmez; sabır ve sebat gösterir. Eziyetlere ve kendisine yapılan
    hakaretlere aldırmaz. Kendisine yapılan kötülüklere iyilikle karşılık verir,
    hep sabırla hareket eder. 1194
    Allah yolunda çalışan mü’minler bu uğurda sabırlı olurlar ve sabrın
    şartlarını yerine getirirlerse; Allah (c.c.) onları destekleyecektir.1195 Allah
    mü’minler arasından sabredenler belli olsun diye onları sabır ile imtihan
    eder. Onları biraz açlık, biraz korku, biraz da mallar, ürünler ve canlardan
    eksiltme ile dener.1196 Allah özellikle cihad konusunda sabredenlerin ortaya
    çıkmasını, kimin samimi, kimin de yan çizen olduğunu bilmek (açığa
    çıkarmak) istiyor. “Yoksa siz, Allah, içinizden cihad edenleri ortaya çıkarmadan
    ve sabredenleri belirtip ayırdetmeden cennete gireceğinizi mi zannettiniz?”
    1197
    Bütün bir hayatı Allah rızası doğrultusunda geçirme gayretinde olan
    mü’minler, birbirlerine de sabrı, hakkı ve merhameti tavsiye ederler; 1198
    Mü’minler, ahlâkî davranışlarında da sabırlı olmak zorundadırlar. Çünkü
    Kur’an, sabrederek suç bağışlamayı, 1199 mü’minlerin kendi aralarında çekişmeyip,
    birbirlerine karşı sabırlı olmasını tavsiye ediyor.1200 Peygamberler
    ve mü’minler Allah’tan sabır dilerler. Çünkü sabrın ne büyük bir nimet ve
    başarı yolu olduğunu bilirler.1201
    1193 46/Ahkaf, 35; 6/En’am, 34; 21/Enbiyâ, 85
    1194 10/Yûnus, 109; 20/Tâhâ, 130; 40/Ğâfir, 77; 72/ Müzzemmil, 10-11
    1195 3/Âl-i İmran, 125, 186; 7/A’râf, 137; 16/Nahl, 96
    1196 2/Bakara, 155
    1197 3/Âl-i İmran, 142
    1198 90/Beled, 17; 103/Asr, 3
    1199 42/Şûrâ, 43
    1200 8/Enfâl, 46
    1201 2/Bakara, 250; 7/A’râf, 126
    • 418 •
    Ahmed Kalkan
    İbadetlerinde, karşılaştıkları sınavlarda, darlık ve felâketlerde, çalışmanın
    zorluklarında, cihad yolundaki güçlüklerde, Allah yolunda katlanılan
    sıkıntılarda, nefse hâkim olmanın zorluklarında kim sabreder, işin gereğini
    yaparsa; şüphesiz ki Allah her zaman sabredenlerle beraberdir. 1202
    Allah sabredenlerin ortaya çıkması için insanları belâlarla, korkudan,
    açlıktan yana ve mallardan, canlardan ve ürünlerden yana eksiltme ile imtihan
    eder.1203 Büyük azim gerektiren bu sabırdan sonra Allah sabredenler
    üzerinde nimetini tamamlar, düşmanlarından intikamını alır, mü’minlerin
    elleriyle daha önce kendilerine işkence edenleri kahreder.1204 Sabredenlere
    kâfirlerin hiçbir hilesi dokunmaz.1205
    Kur’an, sabredip sâlih amel işlemekten, cihad edip sabretmekten, sabredip
    takvâ sahibi olmaktan söz eder.1206 Kur’an’da sabır ve şükür bazen yanyana
    anılır. Çünkü mü’minin hayatı sabır ile şükür arasında geçer. Kur’an,
    çok sabredenlere ‘Sabbâr’, çok şükredenlere de ‘şekûr’ demektedir. 1207
    Sabırda Israrlı Olmak: Eğer mü’minler, Allah’ın âyetlerine yakinen
    iman eder, O’nun yolunda gereği gibi sabrederlerse; Allah (cc), onlara kendi
    içlerinden, onları iyi yola sevkedecek, onları güzelce yönetecek önderler
    (imamlar) var eder (32/Secde, 24). Mü’minler, Allah yolunda yaptıkları
    çalışmalarda ve O’na olan ibadetlerinde sabırlı olmak zorundadırlar. Hatta
    bu sabırlarında ısrarlı davranacaklardır. “Sabırlı olun, sabrınızda ısrarlı
    olun, yahut sabretmekte direnin” 1208 ifadeleri, aslında sabrın iki anlamına
    dikkat çekmektedir. Sabır, nefsi kendinde bulunan zorluklara katlandırmaktır.
    Musâbere (âyette ‘sâbirû’ şeklinde) ise, nefsi hem kendisindeki hem
    de dışında olabilecek zorluklara katlandırmaktır. Örneğin, hastalık nefsin
    kendindedir. Ona katlanmak sabırdır. Ancak Allah yolunda cihad, O’nun
    yolunda çalışmak nefsin dışındaki zorluktur. Bu uğurda sabretmek ise
    musâberedir. Sabrın bu derecesi daha üstündür.
    1202 2/Bakara, 153, 249; 8/Enfâl/46, 66
    1203 2/Bakara, 155, 173, 250; 16/Nahl, 110; 20/Tâhâ, 130; 3/Âl-i İmran, 142
    1204 7/A’râf, 137; 32/Secde, 24
    1205 3/Âl-i İmran, 120
    1206 11/Hûd, 11; 16/Nahl, 110; 3/Âl-i İmran, 120, 125
    1207 14/ İbrâhim, 5; 31/Lokman, 31; 34/Sebe’, 19; 42/Şûrâ, 33
    1208 3/Âl-i İmran, 200
    • 419 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Hadis-i Şeriflerde Sabır ve Sabrın Fazileti
    Sabrın fazileti ve faydaları hakkında çok sayıda hadis bulunmaktadır:
    “…Kim sabretmek isterse, Allah ona sabır verir. Hiç kimseye sabırdan
    daha hayırlı ve daha geniş bir ihsanda bulunulmamıştır.” 1209
    “İşittiği şeyin verdiği eziyete Aziz ve Celil olan Allah’tan daha sabırlı kimse
    yoktur. Çünkü O’na şirk koşulur, çocuğu var denilir, ama O yine de onlara
    âfiyet ve rızık vermeye devam eder.” 1210
    “Mü’minin işi tuhaftır, her işi hayırdır. Bu, yalnız mü’mine vergidir/özgüdür.
    Sevindirici bir işle karşılaşsa şükreder, o iş kendisi hakkında hayırlı olur.
    Üzücü bir işle karşılaşsa sabreder, kendisi için hayırlı olur.” 1211
    “Hiç kimseye sabırdan daha hayırlı bir mükâfat verilmemiştir.” 1212
    “Sabrın kemâli, musîbetin birinci darbesi sırasında (tahammül edebilmek)
    dir.” 1213
    “Çok kuvvetli (pehlivan), insanları güreşte yenen kimse değildir; Asıl kuvvetli
    kahraman gazab zamanında (ve intikam hırsıyla kanı kaynadığı sırada)
    nefsine sahip (ve irâdesine hâkim) olandır.” 1214
    Kendisinden duâ etmesini isteyen sara hastası bir kadına Rasülullah:
    “Dilersen sabreder Cennete girersin; dilersen duâ edeyim, Allah seni bu dertten
    kurtarsın.” dedi. Kadın: “Ben bayılıp düştüğüm zaman açılıyorum, Allah’a
    duâ et, vücudum açılmasın” diye cevap verdi. Allah’ın elçisi, kadına
    duâ etti. 1215
    “Cennet zorluklarla; Cehennem ise aşırı arzularla çevrilmiştir.” 1216
    1209 Buharî, Rikak 20, 8/124; Müslim, Zekât 124, Hadis no: 1053, 2/729; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. c. 5, s.
    258, hadis no: 730; Ebû Dâvud, İstiğfar 1, Hadis no: 1644, 2/121; Tirmizî, Birr 77, Hadis no: 2024, 4/373;
    Muvattâ, Sadaka 7; Nesâi, Zekât 85; Kütüb-i Sitte, 14/46
    1210 Müslim, Sıfatu’l Münâfıkîn 49, Hadis no: 2804, 4/2160; Buharî, Edeb 71, 8/31, Tevhid 3, 9/141; S. Buhari,
    tecrid-i Sarih Terc. c. 12, s. 147
    1211 Müslim, Zühd 64; Dârimî, Rikak 61; Ahmed bin Hanbel, Müsned V/24
    1212 Müslim, Zekât 124; Buhârî, Rikak 20, Zekât 50; Ebû Dâvud, Zekât 28; Tirmizî, Birr 77
    1213 S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. c. 4, s. 369
    1214 S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. c. 12, s. 148; K. Sitte, 9/538
    1215 Ahmed bin Hanbel, Müsned, I/347
    1216 Müslim, Cennet 1, Hadis no: 2822, 4/2174; Dârimî, Rikak 117, Hadis no: 2846, 2/245; Tirmizî, Cennet 21,
    Hadis no: 2559, 5/693; Ahmed b. Hanbel, 2/260, 333, 354, 380, 3/153, 254, 284
    • 420 •
    Ahmed Kalkan
    “İnsanlara karışıp onların ezâlarına katlanan müslüman, onlara karışmayıp
    ezâlarına katlanmayandan daha hayırlıdır.” 1217
    Habbâb İbnu’l-Eret (r.a.) anlatıyor: “Rasulullah (s.a.s.) Kâbe’nin gölgesinde
    bir bürdeye yaslanmış otururken, gelip (müşriklerin yaptıklarından)
    şikâyette bulunduk: “Bize yardım etmiyor musun, bize duâ etmiyor musun?”
    dedik. Şu cevabı verdi: “Sizden önce öyleleri vardı ki, kişi yakalanıyor,
    onun için hazırlanan çukura konuyor, sonra getirilen bir testere ile başının
    ortasından ikiye bölünüyordu. Bazısı vardı, demir taraklarla taranıyor, vücudunda
    sadece et ve kemik kalıyordu. Bu yapılanlar onları dininden çeviremiyordu.
    Allah’a kasem olsun Allah bu dini tamamlayacaktır. Öyle ki, bir
    yolcu devesine bindimi San’a’dan kalkıp Hadramevt’e kadar gidecek, Allah’tan
    başka hiçbir şeyden korkmayacak, koyunu için de sadece kurttan korkacak.
    Ancak siz acele ediyorsunuz.” 1218
    “Yüce Allah buyuruyor ki: ‘Mü’min bir kulumu bir hastalığa müptelâ ettiğim
    zaman Bana hamd ederse anasından doğduğu günkü gibi günahlarından
    temiz olarak yatağından kalkar. Yüce Allah buyuruyor ki: ‘Ben kulumu
    bağladım, sınadım (şimdi ey meleklerim:) sağlam iken ona yazdığınız sevaplar
    gibi hastalık zamanı için de aynı sevapları yazın.” 1219
    “İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda ancak öldürmekle
    ve zorla mülke erişilir, ancak gasb ve cimrilikle zengin olunur, ancak
    dinden çıkmak ve hevâya tâbi olmakla sevgi kazanılır; kim bu zamana ulaşır
    da zengin olmaya gücü yettiği halde buğz olunmaya sabreder, izzete gücü
    yettiği halde zayıf bırakılmaya sabrederse, Allah kendisine beni tasdik edip
    doğrulayan elli sıddîk sevabı verir.” 1220
    1217 Tirmizî, Kıyamet 56, hadis no: 2509; İbn Mâce, Fiten 23, hadis no: 4032, K. Sitte, 9/556
    1218 S. Buhârî, Menâkıbu'l-Ensâr 29, Menâkıb 25, İkrâh 1; Ebû Dâvud, Cihad 107, hadis no: 2649; Nesâî, Zînet
    98, 8/204; K. Sitte, 9/548
    1219 Ahmed bin Hanbel, Müsned IV/123
    1220 nak. Ali Ünal, K. Temel Kavramlar, s. 444-445
    • 421 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Tahrife Kurban Giden Sabır Kavramı: Sabır;
    Pasiflik, Zillet ve Miskinlik midir?
    “İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece ‘iman ettik’ demeleriyle bırakılıvereceklerini
    mi sandılar? Andolsun ki Biz onlardan öncekileri de imtihandan
    geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları
    da mutlaka ortaya koyacaktır.” 1221
    Sabır gibi çok önemli vurguları taşıyan bu âyetin tefsirinde Seyyid
    Kutub, şunları söylüyor: Şüphesiz ki iman, sadece dille söylenen bir söz
    değildir. Bilâkis kendine has sorumlulukları olan bir gerçek, kendine has
    ağırlıkları olan bir emanet, sabrı gerektiren bir cihad ve tahammülü icab
    ettiren bir çaba işidir. Bunun için insanların sadece “inandık” demeleriyle
    imanî meseleleri bitmez. Fitnelere mâruz kalsalar da inançlarında direnip
    her türlü imtihandan başarılı ve hâlis kalple çıkmadıkça, iman görevleri
    bitmiş sayılmaz. Nasıl ki altın ocakta eritilerek içindeki çeşitli maddelerin
    karışımı temizlenir ve ona sonradan girmiş olan unsurlar arıtılırsa, fitneler/
    imtihanlar da gönüllerin temizlenip arınması hususunda aynı rolü oynarlar.
    1222
    İman-amel ayrışmazlığını ve bu iki sorumluluğun hayatın tamamına
    yayılması gerektiği-nin farkına varan ve Kur’an’la gerçek anlamda tanışan
    müslümanların kolaylıkla görebileceği gibi sabır kavramı daha birçok kavram
    gibi zaman için yer yer gerçek anlamından uzaklaşmıştır. Müslüman
    halk arasında “sabretmek” denildiğinde anlaşılan, çoğunlukla bir şeyi sineye
    çekmek, ses çıkarmamak, karşılığının verilmesini âhirete bırakmak
    veya Allah’a havâle etmek gibi mefhumlardır. Sabırlı insan, her şartta
    sâkinliğini sürdürebilen, olumsuzluklara mütehammil ve genel olarak
    pasif bir tablo çizen insandır bu zihniyete göre. Bunun karşıtı olarak,
    içinde bulunduğu durumdan hoşnutsuzluğunu ifade eden, sesini çıkartan,
    onun bu duruma düşmesini sağlayanlara karşı söz söyleyen insan ise
    sabırsız, aceleci davranandır. Her iki durum kısmî izler taşısa da sabrın
    gerçek anlamından uzaktır.
    1221 29/Ankebût, 2-3
    1222 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l-Kur’an, c. 11, s. 321-322
    • 422 •
    Ahmed Kalkan
    Müslümanların, İslâm’ı yaşama ve Kur’an’ı anlama konusunda büyük
    ihmal ve gafletlerinden dolayı nice Kur’anî kavram gibi sabır kavramı da
    çarpıtılarak tahrif edilmiştir. Sabır; mezellet, korkaklık, âcizlik, uyuşukluk
    demek değildir. Allah’ın dinine topyekün ve en vahşi şekilde saldırılıyor,
    İslâm’ın izzetine hakaretler yağdırılıyorken tepki göstermeyip susmayı bazıları
    sabır zannediyor. İslâm’ın, İslâmî hareketin, ümmetin onur ve şerefini,
    hatta müşlüman bir kişi olarak kendi şahsiyetimizi korumaya çalışmak
    fitne, bu konularda duyarsız kalmaksa sabır olarak takdim edilebiliyor.
    Maddî ve dünyevî açılardan güçsüz olanın, yetkili ve etkili güçlüler karşısında
    hakkını korumaması, hatta hakkından vazgeçmesi olarak anlaşılabiliyor
    sabır. Bu anlayış, birtakım zorbaların servet ve güçlerini kullanarak
    toplum üzerinde otorite kurmalarına, insanlar üzerinde söz sahibi olmalarına,
    onların ekonomik güçlerini sömürürken, düşünce hürriyetlerini de
    ellerinden alarak, kendilerine kul ve köle haline getirmelerine sebebiyet
    vermiştir. Ezilen, sömürülen ve güçsüzleştirilen bu insanlar, kendilerine
    yapılan bunca kötülük karşısında susmayı tercih ederlerken bunu bir sabır
    anlayışı içerisinde yapmışlar, böylece istikbârın oluşmasına ve müstekbirlerin
    zulümlerinin devamına (bilerek veya bilmeyerek) yardımcı olmuşlardır.
    Geçmişte olduğu gibi günümüzde de sabır kavramı hâlâ yanlış anlaşılmaya
    devam etmekte ve bu sebeple tâğutlar yeryüzünde istikbar/sömürü
    özelliklerini, fesat ve zulümlerini devam ettirmektedirler. Tâğutların ve
    tâğûtî sistemlerin yok olabilmesi, ancak sabrın Kur’an çerçevesinde anlaşılabilmesi
    ve sabrı kuşanan mücadele erlerinin çoğalabilmesiyle mümkün
    olacaktır.
    Sabır Aktif Bir Direniştir
    Sabır aynı zamanda bir direniştir. Zorluğa, güçlüklere, imkânsızlıklara,
    darlıklara, felâketlere, sınanmalara, Allah yolunda çekilen çile ve sıkıntılara,
    amellerin getirdiği yüklere, nefsinin arzularına karşı bir direniştir. Sabır,
    pasif bir durgunluk, sessiz bir şekilde bekleme, hele hele her şeye katlanma,
    zillete boyun eğip râzı olma hiç değildir. Sabır aktif bir direnmedir.
    Mü’min, meselâ, felâket karşısında eli kolu bağlı bir vaziyette beklemez ve
    bu beklemenin adını da ‘sabır’ koymaz. Aksine o, felâketi en az bir zararla
    veya zararsız bir şekilde atlatmaya, felâketin getirdiği mahrumiyeti yenmeye
    çalışır. Nefsinin kötü isteklerini yerine getirmemek tek başına sabır de•
    423 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    ğildir. Günah işlemenin çok uygun olduğu bir ortamda nefsinin kötü isteklerine
    direnip, ona hayırlı amelleri işletmek, onun kötü isteklerinin yerine
    ona ma’ruf (iyi) olan şeyleri yaptırtmaktır.
    Kur’an’da sabır mü’minlerin en önemli sıfatlarından biri olarak ve daha
    çok cihadla ve Allah yolunda dayanmak ahlâkı ile beraber geçmektedir.
    İman edip, imanlarını her türlü güçlüğe rağmen koruyanlar, imanlarını korumada
    dirençli bir sabır gösterenler Rabbimizin övdüğü güzel insanlardır.
    Sabır, dayanma, tahammül göstermenin yanında, akıl ve şeriatın gerektirdiği
    şeylere nefsi vakfetmek, hasretmek, musibet anında kendini tutmak
    (zıddı umutsuzluk, endişe); harp esnasında cesur olmak (zıddı korkaklık);
    güç ve sıkıntılı anlarda gönül ferahlığı (zıddı sıkıntı, daralma); sözü gizleme
    (zıddı ifşâ etmek) gibi anlamlara gelir.1223 Görüldüğü gibi sabır kavramı,
    lügat manasında çoğunlukla bir şeylere tahammül edip dayanmak anlamını
    içerir. İlginç olan bu kavramın vâkıaya göre farklı anlamlara gelebilmesi
    ve hepsinde de o duruma karşı direnç kazanmayı sağlayacak şeylere
    karşılık gelmesidir. Musibet anında umutsuzluğa düşmemek, savaşta
    korkmamak, sıkıntılı zamanlarda gönül ferahlığı göstererek o sıkıntının
    geçmesine dek sabretmek gibi. Hepsinden önemlisi de, kişinin kendini
    şeriatın gerektirdiği şeylere vakfedebilmesi, selim aklın gereklerini yerine
    getirebilmesi, hayatını bunlara göre programlayabilmesidir.
    Sabır, iyilikte ve takvâda ısrar, Allah’a itaat ve ibadette kararlılık demektir.
    Sabır, İslâm’ı kişisel ve toplumsal hayata hâkim kılma gayreti karşısında
    karşılaşılan zorluklara dayanma ve direnme demektir. Sabır, Cennetin
    bedeli olarak dünyamızın cennete benzer hale getirilmesi için iç
    ve dış düşmanlarımıza karşı verilen mücadelenin gerektirdiği zorluklara
    direnmektir. İslâm’ın içimizde ve dışımızda hâkim olması için gayretlerimiz
    karşılığında gelecek zorluklara tahammül etme, direnme demektir
    sabır.
    Konu ile ilgili âyetlerden anlaşıldığına göre sabır, mevcut zor şartlara
    karşı sahip olunan değerleri yaşama ve savunmada gayret, tahammül, direnme
    gücü demektir. Pasifize olma, reaksiyon göstermeme anlamlarına
    asla gelmez. Şüphesiz sabır kavramı, acele etmeme, telâşlanmama ve bekle-
    1223 Râgıb elİsfahanî, el-Müfredât, Sabr maddesi
    • 424 •
    Ahmed Kalkan
    me anlamlarına da gelir.1224 Ancak bu bekleme, mücadelede devamlı olma,
    direnme genel çerçevesinden çıkmadığı zaman bir anlam taşır. Bu bağlamından
    koparıldığı zaman durağanlık, pasifize olma ve sonuçta çözülmeye
    götürebilir ki, bu tabloya sabır demek, Kur’an’ın çizdiği sabır çerçevesine
    kesinlikle uymaz.
    Sabır, müslümanların inançları doğrultusunda hedefler tespit etmeleri
    ve hedefe ulaşmada karşılaşılacak güçlüklere tahammül göstermeleridir.
    Sabrın bu anlamda bir mücadele metodu olarak benimsenmesi, müslümanları
    fevrî davranışlardan korur. Acelecilik, bunun getireceği ümitsizlik
    ve yılmalara karşı bir ümit ışığıdır sabır. Tâif ’te taşlanan bir Rasül’ün ümmeti
    olmayı hatırlatır insana.
    Ki o ısrarlı mücadelesinin güçlüklerine tahammül ederken, tâvizsiz ve
    hedefinden asla şaşmayan adımlarla ilerlerken, direnişin ve sabrın da en
    mükemmel örneğini sunmuştu. Ve Rabbi O’na şöyle buyurdu: “Sabret, Allah’ın
    va’di haktır. (Buna) iyice inanmamış olanlar, sakın seni (üzüntü ve)
    gevşekliğe sevketmesin (Yakînî/iyice iman etmemiş olanların seni hafife almalarına
    sakın fırsat verme!).” 1225
    Yine ibadetin güçlüklerine sabretme ve nefsi tutma, o ibadete her şeye
    rağmen devamlı olabilmeyi ifade eder. Kur’an-ı Kerim’de sabr kelimesinin
    geçtiği 104 âyet vardır. Ve hemen hepsi de bizim zihinlerimizde var olan
    sabır anlayışının zamanla ne kadar farklı şekillendiğini göstermektedir.
    Âyetlerde “sabret” gibi ifadelerin tamamı, içinde bulunulan olumsuz
    şartlara rağmen, bunlara tahammül göstererek tebliğde ve mücadelede
    devamlılık çizgisini sürdürmek anlamındadır. Örnek olarak: “Ey iman
    edenler, sabredin, direnin. Savaşa hazırlıklı, uyanık bulunun ve Allah’tan
    korkun ki başarıya eresiniz.” (3/Âl-i İmran, 200). Bu âyette sabrın direnme
    anlamına geldiği açıktır. “Senden önce de peygamberler yalanlanmıştı. Yalanlanmalarına
    ve eziyet edilmelerine sabrettiler. Nihayet onlara yardımımız
    yetişti. Allah’ın kelimelerini (kanunlarını) değiştirebilecek kimse yoktur. Sana
    da rasullerin haberlerinden bazısı gelmiştir.”1226 âyetinde gördüğümüz gibi
    eziyet ve yalanlamalara sabır, onları Allah’ın yardımı gelip muzaffer olun-
    1224 12/Yûsuf, 18; 49/Hucurât, 5
    1225 30/Rûm, 60
    1226 6/En’am, 34
    • 425 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    caya kadar kabullenip tepki göstermemek değil; tebliğde kararlılık, istikrar
    ve mücadeleye devamlılık anlamı ifade etmektedir.
    “Sonra şüphesiz Rabbin, eziyet edildikten/işkenceye uğratıldıktan sonra
    hicret eden, ardından da sabrederek cihad edenlerin (yardımcısıdır). Çünkü
    Rabbin, onların bu amellerinden sonra, elbette çok bağışlayan, pek merhamet
    edendir.” 1227
    “Evet, sabreder, takvâ sahibi olur/korunursanız, onlar hemen şu anda
    üzerinize gelseler, Rabbiniz size nişanlı beş bin melekle yardım eder.” 1228 Bazı
    âyetlerde 1229 takvâ ve tevekkül kavramları da sabır ile birlikte yer almaktadır.
    Bundan da her şeye rağmen sabretme olayının çok kolay olmadığını,
    Allah’a karşı güçlü bir takva duygusu ve yaşantısı, O’na güvenme ve dayanma
    psikolojisi içinde bulunmayı gerektirdiğini anlıyoruz.
    “Nefsini sabah akşam, rızâsını isteyerek Rablerine yalvaranlarla beraber
    tut/sabret (candan sebat et). Gözlerin, dünya hayatının süsünü isteyerek
    bunlardan başka yana sapmasın. Kalbini Bizi anmaktan alıkoyduğumuz,
    hevâsına/keyfine uyan ve işi hep aşırılık olan kişiye boyun eğip itaat etme!”
    1230 Bu âyet, dâvâsını kararlılıkla yürütme sabrını gösteren mü’minlerin,
    dünyevî kaygılara meyletmemeleri gerektiğini tenbih etmektedir. Çünkü
    çevresi güçlüklerle ve eziyetlerle çevrelenmiş bir dâvâyı hayat boyunca
    omuzlamak, herşeyden önce kendi yaşantısında nefsinin dünyevî taleplerine
    karşı direnebilen mü’minin başarabileceği bir iştir. Ve insanı sürekli
    dünyaya bağlanmaya iten hevâya/nefsî arzulara karşı bütün hayata yayılması
    gereken bir irâde ve iman kuvvetini edinmek gerçekten zordur. Bu
    noktada sabır göstermek, diğer alanda, yani İslâmî mücadele ve tebliğ alanında
    sabır göstermek kadar önemli ve güç bir iştir. İnsan hayatının bu iki
    (ferdî ve sosyal) yönü, ayrışmaz bir bütündür. Biri aksayınca diğeri mutlaka
    bundan olumsuz etkilenir. Yani mücadele alanında yapacaklarımız üzerinde
    dururken ferdî hayatımızı, mücadelenin gerektirdiği gibi şekillendiremezsek,
    sabrı bu alanda da kuşanamazsak, ikisinde de başarısız olacağımız
    muhakkaktır.
    1227 16/Nahl, 110
    1228 3/Âl-i İmran, 125; ve yine 3/Âl-i İmran, 186 ve 14/İbrâhim, 12. âyetlerde de sabır kavramı, yine direnme,
    mücadeleyi her şeye rağmen sürdürme anlamını taşımaktadır.
    1229 3/Âl-i İmran, 125, 186; 14/İbrahim, 12
    1230 18/Kehf, 28
    • 426 •
    Ahmed Kalkan
    Âyette dikkat çekici diğer bir unsur, ferde dünya hayatının süsüne göz
    dikmemesi tenbih edilirken, bunu başaran insanlarla birlikte olması emredilmektedir.
    Her müslümanın belki kendi hayatında, belki diğer müslümanların
    hayatında gözlemlediği bir vakıadır bu. Kişinin nefsî arzularına
    tek başına karşı durması çok zordur. Dıştan ve içten gelen isteklerle dünya
    hayatına karşı çözülmek, kişi tek başına olunca çok daha kolaylıkla mümkün
    olur. Ancak müslüman cemaat/topluluk içinde aynı şekilde bir zaafiyet
    söz konusu olamaz. Müslümanların birbirlerine karşı hakkı ve sabrı tavsiyeleşme
    çevresinde oluşturdukları otokontrol, insanın dünyevîleşme eğilimlerine
    karşı irâde ve imanını hâkim kılmada yardımcı olacak önemli bir
    faktördür. Âyette de buyurulduğu gibi, bu olay da, yani gerek dünyevîleşme,
    gerekse müslüman bir toplulukla beraber olma, yine sabrı gerektiren birer
    imtihan alanıdır. “Andolsun ki mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana
    çekileceksiniz ve sizden önce kendilerine Kitap verilenlerden ve müşriklerden
    birçok üzücü/incitici sözler işiteceksiniz. Eğer sabreder ve takvâ gösterirseniz,
    muhakkak ki bu, (yapılacak) işlerin en değerlisidir.” 1231 Sabır, insanın en
    önemli eğilimleri olan can ve mal sevgisine karşı, sosyal hayatta müşriklerden
    gelecek ezâ, yıldırma ve her dönemde çeşitlilik gösteren komplolara
    karşı kuşanılacak bir zırhtır. 1232
    Sabırla ilgili değinilmesi gereken diğer bir âyet de şudur: “Ey Peygamber!
    Sana ve sana tâbi olan mü’minlere Allah yeter. Ey Peygamber! Mü’minleri
    savaşa teşvik et. Eğer sizden sabırlı yirmi (kişi) bulunursa, (onlar) iki
    yüz kâfire gâlip gelirler. Eğer sizden yüz (kişi) olursa, kâfir olanlardan bin
    kişiye gâlip gelirler. Çünkü onlar, fıkh etmeyen/kavraması olmayan bir kavimdir.”
    1233 Âyetin yorumunda Muhammed el-Behiy şöyle diyor: Peygamberliğin
    başından beri sabır, Allah tarafından yüce elçisi için istenip emredilmiştir.
    Zira sabır, başarının ve yenilmezliğin en başta gelen faktörüdür.
    Düşmanla karşılaşıp yüz yüze gelme durumunda yalnızca az sayının çok
    sayıdaki kuvvete eşitliği sabır sayılmamış, üstelik sabrın, az sayının çok
    sayıya üstünlük olduğu kabul edilmiştir. Manevî güç, maddî güçten daha
    etkilidir. Çünkü manevî güç, (makine ve silâhın, kalabalığın, yani sürünün,
    kaba kuvvetin, yani hayvanî gücün değil) aslında insanın gücüdür.
    İnsanî güç ise sürekli hareket ve devamlılık göstermektedir. İslâm, kuvvet
    1231 3/Âl-i İmran, 186
    1232 F. Candan, Haksöz, 60, s. 34-36
    1233 8/Enfâl, 64-65
    • 427 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    konusundaki bütün tavsiyelerini birinci derecede manevî ve insanî kuvvete
    dayandırır.1234
    Sabır, nasıl sağlık ve âfiyet zamanında güzel sohbet yapılırsa, belâ zamanında
    da aynen öyle sohbete devam etmektir. Sabır, Allah yolundaki
    belâlardan lezzet almak, günleri tükeninceye kadar ölümü gönlünde taşımaktır.
    Sabır, belâ oklarına göğüs gererek hedef olmaktır.
    Sabır ve tahammül farklı kavramlardır. Tahammül, bir sıkıntı ve acıya
    karşı bu durumdan memnun olmadan direnmektir. Oysa mü’minin
    sahip olduğu sabır farklıdır. Sabreden mü’min, başına gelen sıkıntılardan
    dolayı bir acı duymaz, aksine Allah’a olan yakınlığı daha da artar ve dolayısıyla
    neşesi, heyecanı ve şevki daha da yükselir. Çünkü sabır bir ibadet
    ve tâaattir.
    Nefsimiz, hevâmız ibadetlerden zorlanıyor, günahlara arzu duyuyor;
    İslâm’ı yaşamak isterken, içimizdeki ve dışımızdaki düşmanlarımızın tepkilerini
    çekiyoruz. Bütün bunlara karşı bir dayanağımız vardır: Sabır. Nefsimiz,
    öne geçmek, bilgiçlik taslamak, muhatabımızı susturmak, mâlâyani
    ile hatta mekruh ve haramlarla meşgul olmak istiyor. Tek çözüm sabra
    yapışmaktır. Haram (gıybet, yalan...) konuşmak, haram seyretmek, haram
    yemek (fâiz vb.), azgın iştah ve dizginlenmesi zor istek ve arzular... Çözüm
    sabırda. Polis karşısında, işkence karşısında, müslümanlarla ve İslâmî hareketle
    ilgili sırlarda konuşmamanın, ser verip sır vermemenin adıdır sabır.
    Kâfirlerin, tâğutların, İslâm dışı düzenin nefsine zor gelen ve hoş gelen
    özelliklerine karşı onlara meyletmemek, tâviz vermemek, müslümanca bilinç
    ve tavrı kuşanmak, ancak sabırla gerçekleşebilecektir.
    Sabır; kötülük, bozgunculuk ve yıkıma sebep olan olaylar karşısında
    insanlığın direnme, tahammül etme ve karşı koyma gücüdür. Sabır; bütün
    iç ve dış engeller karşısında direnmek, sağlam bir azim ve güçlü bir irâdeyle
    bu engelleri aşarak yol almaktır. Sabır, Allah’ın dinini yaşamak ve yaşatmak
    için gerekli olan bir davranıştır. Sabır mücadele ile iç içedir ve peygamberlerden
    ulu’l-azm sahiplerinin süreklilik haline getirdikleri bir davranıştır.
    Bu sebeple dâvâ bilincine ulaşmış İslâmî hareket elemanlarının dinlerini
    yaşama ve yaşanılır kılabilmek için Allah adına verdikleri ve vermeleri ge-
    1234 M. el-Behiy, İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, s. 242-243
    • 428 •
    Ahmed Kalkan
    reken mücadelede sabrı kuşanmaları bunu kendilerine meslek edinmeleri
    gerekir. Çünkü dâvet yolu uzun, sıkıntılı ve işkencelerle doludur. Sabır,
    eziyet ve işkenceler karşısında yılmayıp, Allah’a ve O’nun dinine bağlılık,
    dinin hayata hâkim kılınabil-mesi adına yapılan mücadelede yoldaki engellemelere
    aldırmadan bu yolu devam ettirmede kararlı olmak, tebliğ görevini
    sürdürmektir. Çünkü sabır, imana nisbetle insan vücudundaki baş
    gibidir. Başı olmayan vücutta hayır yoktur. Sabır olmadıkça da imandan
    hayır gelmez. Baş, vücut için kesin bir hayatî özellik taşır; organizma birçok
    uzvun eksikliğine rağmen hayatta kalabilirken, başsız hayatta kalamaz.
    Sabırsız ne tevhid korunabilir, ne de Kur’an’ın, peygamberlerin mesajları
    toplumda kök salarak meyve verebilir. Sabırsız, dirençsiz İslâmî bir toplum
    oluşturulamaz; yeryüzünde fesat ve bozgunculuk devam eder. 1235
    İman-Sabır İlişkisi
    İmanla sabır iç içedir. İman eden insan, imanın pratiğini ortaya koymak
    zorundadır. Bu ise sabır, azim, kararlılık ve mücadelede sürekliliği gerektirir.
    (Bkz. 47/Muhammmed, 31; 2/Bakara, 214). Bir yandan nefsin istek
    ve arzuları, diğer yanda imanın gerektirdiği pratikler. Dilleriyle iman ettiklerini
    iddia edenler, denenecekler ve imanın gerçekten gönüllerinde iktidar
    olup olmadığı cihad ve sabırla açığa çıkarılacaktır. Allah’ın yeryüzündeki
    âyetleri, mü’minin kalbini ürpertecek ve nimetler karşısında sabırla birlikte
    şükrünü de edâ edecek ki cenneti kazanabilsin. Kendilerinden önce yaşayan
    insanların başlarına gelen şeylerle denendiğinin bilincinde olarak, aynı
    şeylerin kendi başına da gelebileceğini düşünüp imandan sonra şüpheye
    düşmeden azim ve kararlılıkla imanının pratiğini ortaya koyacaktır. İşte
    bunlar, belâ imtihanı karşısında denenmek ve sabretmektir. Bunu başarmak,
    Allah’ın sevgisini kazanmak olup karşılığı ise cennettir. “Nice peygamberlerle
    birlikte birçok bilginler, savaşa girdiler de, Allah yolunda kendilerine
    isabet eden (güçlük ve mihnet)den dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne de boyun
    eğdiler. Allah sabredenleri sever.” 1236 “Yoksa siz, Allah, içinizden cihad edenleri
    belirtip ayırt etmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?” 1237 “Ey iman
    edenler! Herhangi bir topluluk ile karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah’ı
    çok zikredin/anın ki başarıya erişesiniz.” 1238
    1235 C. T. Soykök, Haksöz, 70, s. 46-48
    1236 3/Âl-i İmran, 146
    1237 3/Âl-i İmran, 142
    1238 8/Enfâl, 45; C. T. Soykök, Haksöz, 70, s. 46-48
    • 429 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Bir hadis rivâyeti şöyledir: “Sabırla iman arasındaki ilgi, bedenle baş
    arasındaki ilgi gibidir.” 1239 Bir diğer hadis-i şerif de şöyledir: “Sabır imanın
    yarısıdır; yakîn, imanın ta kendisidir.” 1240 Sabrın imanla ilişkisi, Asr sûresinde
    de belirgindir. “Asra yemin olsun ki insan gerçekten hüsran/ziyan
    içindedir. Ancak iman edip sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye
    edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnâ!” 1241 Bu sûrede kurtuluş için birbirinden
    ayrılmaz dört özellik sayılır ki, bunlar tek olarak yalnız başlarına
    birbirlerinden tümüyle bağımsız olarak bulunmaz; bulunursa eksik ve yarım
    olur. Sabrın da imanın bir gereği, iman etmenin zaruri bir neticesinin
    de sabır olduğu bu sûreden kolaylıkla anlaşılabilir.
    İslâmî Hareket Mücadeleyi; Mücadele de Sabrı Gerektirir
    Allah’a iman ve O’nun yolunda mücadele etmek, insanı sabredenler
    arasına dahil eder. Sabır, dinimize ve kendimize karşı gelişen tüm olaylara
    karşı direnmek, böylece rûhen ve bedenen huzur bulmaktır. Dünyada
    en çok sabra ihtiyacı olan ise, mücadele içerisinde olan İslâmî hareketin
    neferleridir. Allah, kendi yolunda mücadele edip sabredenleri ödüllendirir,
    toplumda önder ve rehber kılar. “Sabrettikleri ve âyetlerimize kesinlikle
    iman ettikleri zaman, onların içinden, emrimizle doğru yola ileten imamlar/
    önderler kıldık.” 1242
    Toplumsal değişimin gerçekleşmesi için mücadele etmek, her müslümanın
    görevidir. Bunun içinse sabır ve azim gereklidir. Allah, sabretmeleri
    ve mücadeleyi sürdürmelerinin neticesi olarak mücadeleci insanların
    içinden topluma önder ve örneklik yapabilecek İslâmî mücadeleyi sürdürecek
    imamlar çıkarır. Mücadele etmek, aynı zamanda sabretmektir; mücadelesizlik
    ise sabırsızlığa teslim olmaktır. Mücadele etmek, peygamberlerin
    yolunu devam ettirmek ve onların başına gelen belâ ve musibetlere
    tâlip olmaktır. Evinde rahat içerisinde çocuklarıyla ve ferdî ibadetleriyle
    meşgul olup, ibadetlerin toplumsal yanını bir kenara bırakıp belâ ve musibetlerden
    kaçmak ise, bu yolun dışına çıkmaktır.
    1239 Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, 9/538
    1240 Kütüb-i Sitte, 9/538
    1241 103/Asr, 1-3
    1242 32/Secde, 24
    • 430 •
    Ahmed Kalkan
    Mücadele yolu; sabrı, direnmeyi, zorluklara katlanmayı ve acıyı yüklenmeyi
    gerektirirken, diğer yol ise rahatı ve refahı seçmektir. Birinci yol,
    örnek olmaları için gönderilen peygamberlerin yolu iken, ikinci yol peygamberlerin
    yasakladığı ruhbanların, râhiplerin yoludur. Belli bir gayeyi
    gerçekleştirmek isteyenlerin sürekli hareket içerisinde olmaları gerekir.
    Hareket, sabretmeyi, belâ ve musibetlere katlanmayı, onlara karşı direnmeyi,
    hedefini gerçekleştirebilmek için kararlı olmayı gerektirir. Bu sebeple,
    hareket içerisinde olmak, yola koyulmak sabırsız olmaz.
    Sabrın en güzel belirti ve etkisi, insanı darbelere karşı yenilgi ve teslimiyet
    psikozuna itmemesi ve sürekli mücadele azmi vermesidir. Bir dâvâ
    erinin, gereğince inanmış olarak, azimle ve başarmak için girişmediği
    bir mücadele, yolun ortasında zorluklardan kurtuluş için kaçma fikrini
    zihinlerde üretebilir. Yaşadığı her olay karşısında bir silâh kazanmış gibi
    sabrı kuşanan, doğruluğu meslek edinen, hayatın problemleriyle mücadele
    ederek bu sayede güç kazanan, sabrı sayesinde yenilmeyen bir ruha
    sahip olan dâvâ erlerinden oluşan İslâmî bir hareket, önündeki engelleri
    kaldırarak hedefe doğru ilerleyecek ve nihayetinde başarılı olacaktır. Sabır,
    ayakları sağlamlaştırırken; sabırsızlık ise kaydırır. Sabır, sayısı az bir
    toplumu zafere ulaştırırken; sabırsızlık ise sayısı çok olan bir toplumu
    hezimete uğratır. Bedir, Huneyn ve Uhud savaşları bunun açık örnekleridir.
    Şu halde sabır, insanın kendi kapasitesini tanıması, yapısında var
    olan olumlu ve olumsuz yönlerinin farkına daha iyi varmasıdır. Sabır,
    insanın içinde var olan, fakat fark edemediği gizli güçlerini açığa çıkarmasının
    adıdır. Bir başka deyişle sabır, insanın kendi benliğini bulması,
    özünü keşfedip anlamasıdır. Sabır insanı Allah’a yaklaştıran en güzel
    eylemdir.1243 “Nice az sayıda birlik, Allah’ın izniyle çok sayıdaki birliği yenmiştir.
    Allah sabredenlerle beraberdir... Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır.
    Bize cesaret ver ki tutunalım. Kâfir kavme karşı bize yardım et!” 1244
    Sabır, İslâmî mücadelede üstlenilen bir tavırdır. Toplu halde sürdürülen
    mücadelede gösterilen devamlılık ve kararlılıktır. Müslümanların içinde
    bulundukları mücadele safhasının gereklerini yerine getirmeleri, sinme,
    1243 C. T. Soykök, a.g.y., s. 49
    1244 2/Bakara, 249-250
    • 431 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    korkma, dağılma ve ümitsizliğe kapılma gibi şeytanın aldatmalarına karşı
    uyanık olmalarıdır. Bu safhaların her birinde tecrübe edilen sabır, müslümanı
    daha ciddi bir direnişe, daha üst safhanın güçlüklerine dayanmaya
    hazırlar. Müslüman, “Her güçlükle beraber bir kolaylık vardır.” 1245 gerçeğiyle
    mücadele süreci içinde karşılaştıkça ve tecrübe yaşadıkça bu güçlükler ona
    daha fazla sabır/direnme gücü ve moral verir. Sabır onun için hem bir imtihan,
    hem moral kaynağı ve hem de dünya imtihanını kazandıracak bir
    azıktır.
    İslâmî hareketler her zaman sabır ister. (Tebliğci aceleci olmamalı, tebliğde
    sabır ve sebat etmesi karşılığında gördüğü ezâlara sabretmeli, nefsî
    davranmamalıdır.) Her türlü ezâya, yalanlanmaya, dövülmeye Allah için
    sabreden tebliğciler, ibadetlerde de ihmalkâr olmamak için de sabra yapışırlar;
    sabırda âdeta yarışırlar.1246 Sonra Allah kendilerine yapılana karşı
    mukabele izni verip de silâhlı cihadı emrettiğinde yine sabra devam ederler.
    Savaş alanından kaçmazlar, her türlü tehlike karşısında ayak direrler, düşmanlarından
    korkmazlar; üzerlerine sabır yağdırması ve ayaklarının yere
    sağlam basıp kaçmamaları için Allah’a duâ ederler.1247
    Sabrı Tavsiye
    “Asra yemin olsun ki insan gerçekten hüsran/ziyan içindedir. Ancak iman
    edip sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye
    edenler müstesnâ!” 1248 Hüsrândan/zarar ve ziyandan kurtulup dünya ve
    âhirette perişan olmak istemeyen insanın Asr sûresine göre dört temel özelliğe
    sahip olması gerekiyor. Bunlar: İman, sâlih amel, hakkı tavsiye, sabrı
    tavsiye. İman edip inancını hayata sâlih amel olarak uygulayan mü’minin,
    bencillikten kurtulup, kurtuluş reçetesini başkalarına ulaştırması gerekir.
    Ancak, şurası bir gerçektir ki, hakkı tavsiye etmek, insanlardan her zaman
    kabul görmez. Özellikle, bâtıl yollardan menfaat edinip çıkarları bâtılın devamına
    bağlı olanlar, hakka karşı tepkide bulunur ve hakkı tavsiye edenleri
    susturmanın, durdurmanın yöntem ve çarelerini ararlar. Bu da hemen
    hemen her zaman güce başvurmak ve zorbalıklarını göstermek biçiminde
    tezahür eder.
    1245 94/İnşirâh, 5-6
    1246 2/Bakara, 200
    1247 Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, s. 443
    1248 103/Asr, 1-3
    • 432 •
    Ahmed Kalkan
    Bu aşamada, hüsrana uğramamak gibi ayrıcalıklı bir özellik taşıyan kişi,
    yol ayrımındadır: Ya o âna kadarki düşünce ve hareketlerinde, iman ve hayat
    tarzının hakka uygunluğunda ısrar edip direnecek, ya da bulunduğu
    hal üzerinden gerisin geri dönüp hüsrana uğrayanların safına katılacak.
    Elbette ki olması gereken birincisidir. Bu ise sabretmeyi, yani olumsuz etki
    ve tepkiler karşısında sebat ve kararlılıkla direnmeyi gerektirir. Hüsrana
    uğrayanlardan olmamanın yegâne çaresi budur. Zaten sabır, müslümanın
    vazgeçilmez vasıflarındandır. Dinin birçok emir ve yasağı, onlardan rahatsız
    olanların reaksiyonlarına büyük bir kararlılıkla direnmeyi gerektirir ki,
    işte bu sabırdır. Dinin yarısı sabır, diğer yarısı ise şükür temeline dayanır.
    Yani sabır sonucunda veya sabra gerek olmadan ilâhî bir lütuf olarak elde
    edilen mükâfatlar, imkânlar, başarılar karşısında, sahip olunan hakka uygunluk
    özelliğinde sebat etmek ve gereğine göre davranmak. Bu ise şükürle
    mümkün olur. Zaten müslümanın hayatı da sabır ve şükrün toplamı olarak
    özetlenmiştir. Sabır önemlidir, gereklidir; fakat Asr sûresinde sabırla ilgili
    bir başka özelliğe dikkat çekilir: Hakka dâvet üzerinde bulunan şahsiyetler
    birbirleriyle yardımlaşmalı; aralarında organize bir bütünlük sağlamalıdırlar.
    Bu, hakkı temsil etme yönünde planlı bir faaliyet yürütmek ve bu faaliyetin
    neden olacağı zorluklar karşısındaki kararlı direnişte birbirlerine yardımcı
    olmakla mümkün olur. Bu alanda zorunlu olan kararlılık ise, ancak
    ve ancak sabrı sürekli ve karşılıklı hatırlatıp tavsiye etmekle mümkündür.
    Fakat elbetteki bu, iş olsun türünden bir tavsiye değil; gereken sorumlulukları
    yerine getirip eldeki tüm imkânları kullandıktan sonra gelişmelerin
    sonucunu Allah’a bırakıp bu sonucu büyük bir kararlılıkla beklemek için
    yapılan bir sabırdır; çünkü “Zafer sabırdadır.” 1249
    Sabrın Çeşitleri
    Sabredilen şey bakımından sabır üç çeşittir: Allah’a ibadetlere sabır, günah
    işlememeğe sabır, Allah’ın sınavı olan üzücü olaylara sabır. İlk ikisi, kulun
    kendi irâdesi ile yapacağı işlerle ilgili sabırdır. Üçüncüsü ise kendi irâdesi
    ve eylemi dışındaki olaylara sabırdır. Bu sınıflandırma şu hadis-i şerife
    göredir: “Sabır üçtür: Musîbetlere karşı sabır, tâatte (kullukta) sabır, günah
    işlememekte sabır. Kim kaldırılıncaya kadar musibete güzelce sabrederse Al-
    1249 Ahmed bin Hanbel, Müsned I/307; Celalettin Vatandaş, Esenlik Yurdunun Çağrısı, s. 192-193
    • 433 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    lah ona üç yüz derece yazar. Her iki derece arasında semâ ile arz arasındaki
    mesafe kadar yücelik vardır. Kim de tâatte sabrederse Allah ona altı yüz derece
    yazar. Her iki derece arasında arzların başladığı hudutla, arzların bittiği
    son nokta arasındaki mesafe kadar yücelik vardır. Kim de mâsiyete (günaha)
    karşı sabrederse Allah ona dokuz yüz derece yazar. İki derece arasında arzların
    hududu ile Arş’a kadar olan mesafe arasındaki yücelik vardır.” 1250
    İbâdetlere sabır: Kul, ibadetler için sabra muhtaçtır. Çünkü nefis, kulluktan
    hoşlanmaz, liderlik, hatta rablık ister. Firavun’un “Ben sizin en yüce
    rabbinizim” 1251 sözüyle açığa vurduğu tanrılık dâvâsı, her nefiste gizli olarak
    vardır. Bundan dolayı kulluk nefse güç gelir. Bazı ibadetlerden tembellik
    yüzünden hoşlanmaz, namaz ibadeti gibi. Bazısından da cimrilik yüzünden
    hoşlanmaz, zekât gibi. Kiminden de her iki sebepten dolayı hoşlanmaz, hac
    ve cihad gibi. Demek ki ibadetlere sabır, zorluklara ve güçlüklere sabırdır.
    Günah işlememeye sabır: Yine kul, günahlardan uzak durmak için de
    sabra muhtaçtır. Nefse en güç gelen sabır da alıştığı günahlardan vazgeçmeğe
    sabırdır. Çünkü alışkanlık, arzu ile birleşirse günah etkeni güçlenir.
    Eğer ma’siyet, yapılması kolay bir iş ise buna sabır daha da zor olur. Dili gıybetten,
    yalandan, riyâdan, üstü kapalı veya açık biçimde kendini övmekten
    ve benzeri günahlardan sabır böyledir.
    Allah’ın sınavı olarak gelen üzücü olaylara sabır: Bu sabır da iki çeşittir:
    Birincisi, insanlardan gelen ve savması çok zor olan eziyetler, belâlardır.
    Halkın, kendisinin aleyhinde konuşmaları, kendisine iftira etmeleri,
    hakkını gasbetmeleri ve benzeri şeylerdir. Sahabilerden biri: “Kişi eziyete
    sabretmedikçe (iman yolunda işkenceye katlanmadıkça) adamın imanını
    iman saymazdık” demiştir. Çünkü bu, peygamberlerin sabrıdır. Yüce Allah,
    onların şöyle dediklerini nakletmiştir: “Biz, sizin bize yaptığınız eziyete/işkenceye
    sabredeceğiz. Tevekkül edenler/mü’minler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.”
    1252
    1250 Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, 9/538
    1251 79/Nâziât, 24
    1252 14/İbrâhim, 12
    • 434 •
    Ahmed Kalkan
    Peygamberimiz ve ashâbının, müşriklerin söz ve eylemli işkencelerine
    sabırları sonucu dünyada tevhid yerleşmiş, İslâm gönülleri fethetmiş,
    âhirette ise altlarından ırmaklar akan nimet cennetlerinde ebedî hayata ermişlerdir.
    Yüce Allah onların halini ve vasfını şöyle anlatır: “Ve onlar, Rablerinin
    yüzünü (rızâsını) arzu ederek (nefislerinin zorlandıkları şeylere) sabreder-
    ler, namazı kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık olarak
    infak eder (hayır yoluna) harcarlar. İşte bu (dünya) yurdun(un güzel) sonucu
    onlarındır.” 1253
    İkincisi, Savması, kulun elinde olmayan Allah’ın sınavıyla ilgili musibetlerdir.
    Bir yakınının ölmesi, malının telef olması, hastalık, sakatlık ve
    benzeri sınavlardır. Bunlara sabır, sabrın en yüce makamıdır. İbn Abbas
    (r.a.) şöyle demiştir: “Kur’an’da sabır üç çeşittir: Allah’ın farzlarını yerine
    getirmeğe sabır, musibetin ilk şokuna sabır, Allah’ın belâsına sabır. Bu son
    sabır çeşidi, başka şeylere sabırdan daha zordur. Buna ancak peygamberler
    dayanabilir. Bundan dolayı Peygamberimiz: “Yâ Rabbi, Sen’den bana dünya
    musibetlerini küçültüp kolaylaştıracak bir yakîn istiyorum.” diye duâ etmiştir.
    1254
    Belâlar, ya kulu olgunlaştırmak, ya da günahlarından temizlemek içindir.
    Yüce Allah şöyle buyurur: “Başınıza gelen her musibet, ellerinizin yaptığı
    işler yüzündendir. Allah çoğundan da geçer.” 1255 Peygamber Efendimiz de
    şöyle buyurur: “Mü’min kula isabet eden hiç bir hastalık, tasa, ya da daha
    küçük bir olay yoktur ki Allah, o musibet ile o kulun günahlarından bir kısmını
    silmesin.” 1256; “Allah bir kuluna hayır dilerse, onun günahının cezasını
    dünyada verir.” 1257 Rivâyete göre “Kim bir kötülük yaparsa, onunla cezalandırılır.”
    1258 âyeti indiği zaman Hz. Ebûbekir: “Bu âyetten sonra insan nasıl
    sevinebilir?” demiş; Peygamberimiz (s.a.s.) de buna şu cevabı vermiştir:
    “Allah seni bağışlasın ey Ebûbekir, hasta olmuyor musun? İşte bunlar hep günahlarınızın
    cezasıdır.” 1259; “Kim başına gelen musibete Allah’ın buyurduğu
    gibi ‘İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn’ 1260 deyip sonra, ‘Allah’ım, bu musibe-
    1253 13/Ra'd, 22
    1254 Tirmizî, Deavât 79
    1255 42/Şûrâ, 30
    1256 S. Buhârî, Merdâ 1; Müslim, Birr 52; Tirmizî, Cenâiz 1; Ahmed bin Hanbel, Müsned II/303, III/4, 18
    1257 Tirmizî, Zühd 56; Ahmed bin Hanbel, Müsned IV/87
    1258 4/Nisâ, 123
    1259 Ahmed bin Hanbel, Müsned I/11
    1260 2/Bakara, 156
    • 435 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    timden bana sevap ver, bunun ardından bana hayır ver (aldığın nimetin yerine
    daha hayırlısını ihsan eyle)!’ diye duâ ederse Allah öyle yapar.” 1261 Kudsî
    hadis olarak kabul edilen bir rivâyette de şöyle buyurulmuştur: “Kulumu
    bir belâ (hastalık) ile sınadığım zaman sabreder, Beni ziyaretçilerine şikâyet
    etmezse etinin yerine daha hayırlı bir et, kanının yerine daha hayırlı bir kan
    veririm. Onu iyileştirirsem günahından kurtulmuş olarak iyileştiririm, rahmetime
    (cennetime) koyarım.” 1262
    Hz. Ali, çocuğu ölen birine tâziye ederken şöyle demiştir: “Kader, üzerinden
    geçti, sabredersen me’cûr olursun (sevap alırsın). Eğer sızlanırsan
    yine kader üzerinden geçmiştir (geri döndürmek mümkün değildir), üstelik
    günahkâr olursun.” Gerçekten sızlanma ve şikâyet, musibeti artırmaktan
    başka bir sonuç vermez. Allah’ın kazâsına sabretmeyenin musibeti
    ikiye katlanır; bir, musibetin kendisi, bir de sızlanmada haddi aşarak
    günaha girme. Sızlanmak, yaka paça yırtmak, kafasını yüzünü dövmek,
    aşırı şikâyette bulunmak, tasa göstermek, normal kıyafetini değiştirip yas
    giysileri giymek ve benzeri şeyler, istek ile yapılan şeylerin sınırında bulunduğu
    için insanı sabır makamından çıkarır. Bundan dolayı böyle şeylerden
    kaçınmalı, normal hayat geleneğini sürdürmeli, ölenin canı, aslında
    Allah’ın, kendisine verdiği bir emaneti olup, vakti gelince onu geri aldığını
    düşünerek teselli bulmalıdır.
    Sabr-ı Cemil, musibete uğrayanın, başkasından ayırt edilmeyecek biçimde
    sabretmesi; kendisinin musibete uğradığını belli etmemesidir. Fakat
    kalbin üzülmesi, gözlerden yaş akması, kişiyi sabredenler sınırından
    çıkarmaz. Çünkü insan, beşeriyetin gereği olan bu halden ölünceye dek
    ayrılamaz. Peygamber (s.a.s.)’in dahi, oğlu İbrahim’in vefatında gözlerinden
    yaş akmıştır. “Sen, bundan men etmemiş miydin?” diyenlere: “Bu merhamettir,
    Allah merhametli kullarına acır!” buyurmuştur.1263 Kul bilmelidir
    ki başına gelen belâya sabırdan hâsıl olan sevap, o belâ olmadığı zamandaki
    âfiyet nimetinden büyüktür. Kul, Allah’ın bu sevâbını düşünerek hoşnutsuzluğu,
    burukluğu savarsa sabredenler derecesine erer.
    1261 Müslim, Cenâiz 3, 4
    1262 İmam Mâlik, Muvatta, Atâ bin Yesâr'dan; Beyhakî, Ebû Hüreyre'den rivâyet etmiştir.
    1263 Buhârî, Cenâiz 32, Merdâ 9; Müslim, Cenâiz 11; Ebû Dâvud, Cenâiz 24; Nesâî, Cenâiz 22; İbn Mâce,
    Cenâiz 53; Ahmed bin Hanbel, Müsned V/204, 206
    • 436 •
    Ahmed Kalkan
    Allah’tan sabra yardım dilemek, sabrın kendi nefsiyle değil; Allah’ın
    yardımıyla olduğunu bilmek gerekir. “Sabret! Senin sabrın ancak Allah’ın
    yardımı iledir.” 1264 Allah kula sabır vermezse kul sabredemez. Yine
    kul, başka bir gaye için değil; sırf Allah’ı sevdiği, O’nun rızâsına erebilmek
    için sabretmelidir; sabrı Allah için olmalıdır. Unutmamak lâzımdır ki, Allah
    için sabredenler, iki cihanın izzetine ermişlerdir. Zira onlar, Allah’ın
    beraberliğine kavuşmuşlardır. “Allah sabredenlerle beraberdir.” 1265 Allah’ın
    beraber olduğu kimseler, elbette iki dünyanın şerefine ererler.
    Sabr-ı cemîl, sızlanmadan belâlara katlanmaktır. Sabra aykırı olan, derdini
    halka açmak, insanlara sızlanmaktır. Fakat halini Allah’a şikâyet etmek,
    O’na yakınmak sabra aykırı değildir. Nitekim Yakub (a.s.): “Ben üzüntü ve
    tasamı Allah’a şikâyet ederim.” 1266 demiştir. Hz. Eyyûb da Rabbine: “Bu dert
    bana dokundu, Sen merhametlilerin en merhametlisisin!” 1267 diyerek derdini
    Allah’a arz etmiştir. Eğer derdi Allah’a arz etmek sabra aykırı olsaydı,
    Allah’ın sevdiği bu peygamberler, dertlerini Allah’a arz ve şikâyet etmezlerdi.
    Onların hali herkese örnektir. Kul, isyana, edepsizliğe varmadan niyazla
    derdini Allah’a arz edip kurtuluş dilerse bundan sevap alacağı gibi, belâya
    sabrı da güç kazanır.1268
    “Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır. Bize cesaret ver ki tutunalım. Kâfir
    kavme karşı bize yardım et!” 1269
    Yunus (a.s.) ve Tevhidî Mücadele Sabır
    Kur’an-ı Kerim’de müstakil bir sureye ismini vermiş olan Yunus (a.s.);
    aynı zamanda Allah tarafından, Zü’n-nûn ve sahib-i hût (balık sahibi) olarak
    isimlendirilmiştir.1270 Yunus (a.s.)’ın balık sahibi olarak nitelenmesinin
    sebebi, onun balığın karnına haps edilişinden gelmektedir. Yoksa balıkçılık
    ve buna benzer bir iş yaptığından dolayı değildir.
    1264 16/Nahl, 127
    1265 2/Bakara, 153, 249; 8/Enfâl, 46, 66
    1266 12/Yûsuf, 86
    1267 21/Enbiyâ, 83
    1268 S. Ateş, Yeni İslâm İlmihali, s. 610-615
    1269 2/Bakara, 250
    1270 21/Enbiyâ, 87; 68/Kalem, 48
    • 437 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Yunus kıssası hakkında Kur’ân-ı Kerim’de dört yerde işaret vardır. Yûnus
    Sûresi, Enbiyâ Sûresi, Sâffât ve Kalem sûrelerinde kıssa hakkında detaylı
    olmayan ve fakat kıssanın amacını en beliğ biçimde ifade eden ayetler
    yer alır. Şurası muhakkak ki Yunus kıssası hakkında Kur’an’ın iniş dönemi
    esnasında yaşayan müşrikler, atalarından gelen lafzî olmayan bir tevatür
    olarak ve de Ehl-i Kitab sahiplerinden edindikleri birtakım tahrif edilmiş,
    kıssanın amacından uzaklaşmış sadece ve sadece tarihî bilgi konumunda
    olan bilgilere sahiptiler.
    Bu hususta Kitab-ı Mukaddes’te Yonah adlı bir bölümün bulunduğunu
    ve orada anlatılanların; Kur’an’da anlatılan Yunus (a.s.) kıssası ile ortak
    özelliklere sahip olduğu görülmektedir. Ancak gerek Kitab-ı Mukaddes’te
    yer alan metinler ve gerekse müşriklerin Yunus (a.s.) hakkında edindikleri
    lafzi olmayan tevatürler insanları hidayete sevkedecek bir amil olmaktan
    öte, tarihsel bir biyografi veya efsane niteliğine sahipti. Bu yüzden Cenab-ı
    Hak Kur’ân-ı Kerim’de Yunus kıssasının doğrusunu zikrederek, tüm insanların
    konumlarına göre bu kıssadan dersler alarak Allah’ın birliğini tasdik
    etmelerini istemiştir.
    Kur’an-ı Kerim’de anlatılan Rasullerin kıssalarında görülen ortak noktalardan
    biri de, vahyin iniş dönemi esnasında müşriklerin müslümanlara
    uyguladıkları baskılardır. Rasullerin elçilik görevlerini toplumlarına açıklamasıyla
    beraber, müşrikler tarafından yoğun bir baskı ve eziyet kampanyası
    başlatılır. Hedef; rasul ve ona uyanların dirençlerini yıkmak ve aynı zamanda
    müslümanları kitleye âciz göstermektir.
    Rasuller yalancılıkla itham edilir. Üstünlük heveslisi olarak nitelendirilir.
    Mecnun olarak vasıflandırılır. Sihirbaz, kahin ve şair olduğu iddia edilir.
    İftiranın her türlüsü yapılır. Müslümanlara çeşit çeşit tuzaklar kurulur. Bütün
    bu eziyet ve baskılara rağmen Rasul ve müslümanların yapacakları tek
    hareket; “okuma” (tebliğ) eyleminde “sabr” etmek, gidişatın seyrini Allah’ın
    istediği istikamette devam ettirmektir.
    Kur’an’ın iniş döneminde de Rasulullah’ın elçiliğini ilan etmesiyle beraber
    geçmişte diğer rasullere yapılanlar “sünnetullah”ın gereği tekrar edilmeye
    başlandı. Müşriklerin Rasul ve Kur’an’a yaptıkları iftira ve saldırıları,
    Allah, Kur’an’da şöyle beyan ediyor:
    • 438 •
    Ahmed Kalkan
    “(Ey Muhammed) öğüt ver; Rabb’inin nimetiyle sen, ne kâhinsin, ne de
    mecnunsun.” 1271
    “Arkadaşınız sapıtmadı ve azmadı.” 1272
    “(Dediler ki:) Bu Kur’an öğretilegelen bir sihirdir. Bu Kur’an sadece bir
    insan sözüdür.” 1273
    “Biz ona şiir öğretmedik.” 1274
    Rasulullah’a yapılan bütün iftira ve eziyetlere karşın Allah, rasulüne
    şöyle emreder:
    “Bizi anmaktan yüz çevirenlere ve dünya hayatından başka bir şey istemeyenlere
    aldırma!” 1275
    “...Yanlarından güzelce ayrıl.” 1276
    Rasulullah’a yapılan çirkin iftira ve taarruzlara karşı ondan, müşriklerin
    yaptıkları bu tazyiklere aldırış etmemesi, onların yaptıklarının karşılığını
    Allah’a havale etmesi istenir.
    Allah, müşriklerin bu tavırlarına çok üzülen, adeta kendi kendini yiyen
    Hz. Peygamber ve beraberindeki müslümanlara “sabr” etmelerini, tebliğ
    eyleminde gevşememelerini ve kafirlerin akıbetini kendine bırakmalarını
    ister.
    “Yalanlayanları Bana bırak.” 1277
    “Yalanlayanları bana bırak. Onlara az bir süre tanı.” 1278
    “Sen Rabb ‘inin hükmüne sabret. Balık sahibi gibi olma...” 1279
    1271 52/Tûr, 29
    1272 53/Necm, 2
    1273 74/Müddessir, 24-25
    1274 36/Yâsin, 69
    1275 53/Necm, 29
    1276 73/Müzzemmil, 10
    1277 68/Kalem, 44
    1278 73/Müzzemmil, 11
    1279 68/Kalem, 48
    • 439 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Kalem Sûresi kırk sekizinci ayet-i kerimede geçen “...balık sahibi gibi
    olma...” ibaresi ile Rasulullah ve diğer müslümanlara; geçmişte müşriklerin
    baskı ve eziyetlerine dayanamayarak toplumunu terk eden Yunus peygamber
    kıssası anlatılır. Allah müşriklerin baskılarına karşı, dayanma güçlerinin
    sınırını zorlayan Rasulullah ve ashabının; geçmişte müşrik toplumunun
    baskılarına sabretmeyerek elçilik görevini bırakıp toplumunu, Allah’ın
    izni olmaksızın terk ederek hata eden Yunus (a.s.)’ın kıssasından öğüt ve
    ibret almalarını ve Yunus’un bu hatalı davranışına meyletmemelerini, Allah’ın
    Mekke müşrikleri hakkındaki hükmüne kadar sabretmelerini ister.
    “Doğrusu Yunus da rasullerdendir.” 1280 Putperest bir toplum içinde yaşayan
    Yunus (a.s.), Allah tarafından elçi olarak seçilir. Allah’tan aldığı vahyi
    insanlara iletmesi, onları İslâm’a davet etmesi için görevlendirilir. Allah
    Kur’an’da elçilikle görevlendirdiği peygamberler arasında Yunus’u (a.s.) da
    sıralar: “Nuh’a, ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimizi, İbrahim’e,
    İsmail’e, İshak’a ve Yakub’a, torunlarına, İsa’ya, Eyyub’a, Yunus’a, Harun’a ve
    Süleyman’a vahyettiğimiz gibi, şüphesiz sana da vahyettik.” 1281
    Yunus (a.s.) risâletle görevlendirildikten sonra büyük bir çaba ile kavmine;
    putlara tapmamalarını, bir ve eşi benzeri bulunmayan, doğmamış ve
    doğurmamış, bütün kâinatın yaratıcısı olan Allah’a tapmalarını, ona kulluk
    etmelerini söyler. Taptıklarının onlara bir faydasının olmayacağını, kendilerine
    bile fayda ve zarar vermekten aciz durumda olan bu putları terk etmelerini
    her fırsatta insanlara bildirir.
    Yunus’un tüm uyarılarına rağmen kavminin inkârcıları onun aleyhine
    bir tutum içine girerler. Onun yalancı, büyücü, insanları yönetme heveslisi
    biri olduğunu öne sürerler. Yunus’dan (a.s.) mûcize talebinde bulunurlar.
    Yanında melekler olmasını isterler. Daha neler neler... Maksatları peygamberi
    zor durumda bırakmak, toplumun gözünden iyice düşürmekti.
    Her seferinde Yunus’a (a.s.) elle ve dille saldırıda bulundular. Onun
    direncini yıkmaya ve söylediklerinden vazgeçirmeye çalıştılar. Bu baskılar
    her geçen gün daha da artarak sürdü. Kavmi sanki taş kesilmişti, Yunus’un
    uyarıları hiç işitilmemiş gibiydi. Yunus bunalmıştır.
    1280 37/Sâffât, 139
    1281 4/Nisâ, 163
    • 440 •
    Ahmed Kalkan
    Kendi kendini yemektedir. Onun bu hali peygamberin müşfik vasfındandır.
    Kavminin iman etmemiş olması onun için Allah nezdinde görevini
    yapmadığı anlamına gelmezdi. Çünkü Allah şu umumi kaideyi zaten ona
    bildirmişti.
    “Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi mutlaka iman ederdi. O halde
    sen mi insanları, inanmaları için zorlayacaksın? Allah’ın izni olmadan
    kimse iman edemez.” 1282
    Yunus (a.s.) yine de kavminin inkârcı tutumuna çok üzülüyordu. İşte
    ne oldu ise oldu, bu sıkıntı ve çaresizlik içindeki durum esnasında Allah’tan
    bir emir olmaksızın kavmini terk ederek yola koyuldu. Allah, Yunus’un bu
    davranışı hakkında Kur’an’da şöyle beyan eder: “Zünnun hakkında söylediğimizi
    an. O öfkelenerek giderken, kendisini sıkıntıya sokmayacağımızı sanmıştı.”
    1283
    Enbiyâ Sûresi’ndeki bu âyet-i kerimede Yunus’un (a.s.), kavmini terk
    etmesine sebep olarak öfkelenmesi gösterilir. Resulün öfkesi Allah’a değil,
    toplumuna karşıdır. Ayete görev kavmine kızan Yunus “kendisini sıkıntıya
    sokmayacağımızı sanmıştı.” ibaresi ile belirtilen; Allah’tan bir emir olmadığı
    halde kavmini terk etmiştir. Oysa Kur’an’da, Rasullerin kendi toplumlarından
    ayrılmalarının hep Allah’ın izniyle olduğunu görürüz:
    “Biz Mûsâ’ya: ‘Kullarımı geceleyin yola çıkar. Şüphesiz takip edileceksiniz’
    diye vahyettik.” 1284
    “Senin kavminden inanmış olanlar dışında (bundan sonra) kimse imarı
    etmeyecek. Onların yapageldiklerine üzülme. Nezaretimiz altında ve sana
    bildirdiğimiz gibi gemiyi yap...” 1285
    “Rabbim! Beni ve ailemi bunların yapa geldiği kötülükten kurtar.’ dedi.
    Bunun üzerine geride bulunan yaşlı bir kadın dışında, onu ve ailesini, hepsini
    kurtardık.” 1286
    1282 10/Yûnus, 99-100
    1283 21/Enbiyâ, 87
    1284 26/Şuarâ, 52
    1285 11/Hûd, 36-37
    1286 26/Şuarâ, 169-171
    • 441 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Dolayısıyla Yunus Peygamber’in, kavminin âkıbeti hakkında Allah’ın
    emrini beklemeden, yanlış bir kararla Allah’ın kendisini sıkıntıya sokmayacağını
    da zannederek toplumunu terketmesi “sünnetullah”a yani Allah’ın
    kanununa ters düşer. Yunus’un (a.s.) kavmini terk etmesinden sonraki
    olaylar şöyle gelişir:
    “Dolu bir gemiye kaçmıştı.
    Gemide olanlarla karşılıklı kur’a çekmişti ve yenilenlerden olmuştu. Bu
    sebeple denize atılmıştı.
    Kendini kınarken onu bir balık yutmuştu.
    Eğer Allah’ı teşbih edenlerden olmasaydı, tekrar diriltilecek güne kadar
    balığın karnında kalacaktı.
    Halsiz bir halde iken kendisini sahile çıkardık.
    Onun için geniş yapraklı bir bitki bitirdik.
    Onu yüz bin veya daha çok kişiye rasul olarak gönderdik.” 1287
    Yaptığı yanlışlığın neticesinde Allah, Yunus’u sıkıntıya uğratır. Başına
    gelen bu musibetlerin kendi davranışı sebebiyle olduğunu idrak eden
    Yunus (a.s.) Allah’a kulluğunun bir ifadesi olan tevbe kapışma başvurur.
    Sonunda Allah onu tevbesini kabul eder. Ve onu yeniden kavmine Rasul
    seçer. Ummadığı halde Allah tarafından sıkıntıya uğratılan Yunus Allah’a
    kulluğun gereği olarak umutsuzluğa düşmez.
    Tevbe etmenin/geri dönüşün bir ibadet olduğunu en iyi bilen o şanlı
    Rasul’ün yaptığı tevbe sayesinde, Allah tarafından affedilir. Tekrar elçilikle
    görevlendirilir ve böylece kavminin yolunu tutar. “Sonunda ona inandılar,
    bunun üzerine biz de onları bir süreye kadar geçindirdik.” 1288 Yunus’un (a.s.)
    rasullükle tekrar vazifelendirilip kavmine yollanması ile beraber, kavminin
    bu sefer ona iman ettiğini görüyoruz. Bu olay da gösteriyor ki insanların
    hidayetinin tek müsebbibi Allah’tır. Hidâyet yalnızca onun elindedir.
    1287 37/Saffat, 139-147
    1288 37/Sâffât, 148
    • 442 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an’da beyan edilen Yunus (a.s.)
    kıssasından çıkaracağımız dersler:
    Kur’an’ı imam kabul etmiş olanların, karşılarındaki inkârcıların hal ve
    tavırları ne olursa olsun tebliğ mücadelesini bırakmayarak, toplumlarından
    kendilerini soyutlamamaları gerekir.
    Müslümanlar, inkârcıların Kur’an karşısındaki katı tavırlarının belki bir
    gün Allah’ın hidayeti ile değişebileceğini unutmamalıdır. Bu yüzden Allah,
    Hz. Muhammed ve ashabına “Yanlarından güzelce ayrıl”, “yalanlayanları
    Bana bırak; onlara az bir süre tanı” diye emrederek onlardan sabretmelerini
    istemiştir. İnkârcılar hemen iman etmiyor diye acele etmemelerini, onlara
    süre tanımalarını istemiştir.
    Allah’ın kesin olarak iman etmeyeceklerini bildirmesi halinde toplumdan
    veya şahıslardan ilişik kesilebilir ki bu da günümüz toplumunda vahyin
    tekrar gelmesinin mümkün olamayacağına göre “okuma” tebliğ eylemi
    kıyamete kadar kesintisiz sürecektir.
    Toplumun inkârcı tavırlarına kızarak tebliğ vazifesinden yüz çevirip,
    dünya nimetlerine dalan yahut ıssız beldelere kaçma fikrinde olanlara Yunus’un
    (a.s.) kıssası en güzel ibrettir.
    Zaman bozuldu, bu insanlara din-min anlatılmaz diyerek toplumlarını
    terk edip inzivaya çekilen veya çekilmek isteyenlere en güzel örnek Yunus
    kıssasıdır.
    Toplumlarının iman etmelerinden ümit kesenlere; Yunus’un (a.s.) hatasını
    anlayıp tevbe etmesinden sonra tekrar rasullükle toplumuna gönderilmesi
    neticesi kavminin iman etme olayı, hidayetin Allah’ın elinde olduğunun
    en güzel öğüt ve ibret numunesidir.
    Sonuçta görülen odur ki hayatımızın her safhası Allah’ın takdiriyle
    gerçekleşmekte, onun müsaadesiyle gündemimiz oluşmaktadır. Kendimizi
    yetkimizin, sınırlarımızın Ötesinde görüp küfür-hidayet olayı hakkında
    gaybî yargılara varmamamız gerekir.
    • 443 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    İslâm tarihindeki bazı hadiseler de, bu hususta bize örneklik teşkil eder.
    Ömer bin Hattab, Halid b. Velid ve hatta Ebû Süfyan ve bunlar gibi nice
    İslâm düşmanlarının daha sonraları hidayete erdiklerini ve o andan itibaren
    İslam’ın savunucuları oldukları göz önüne alındığında tebliğ eyleminde
    sürekliliğin ve sabrın önemini daha iyi kavramak mümkün olacaktır.
    Tevbe ibâdetinin İslam’ın yegâne kulluk imkânlarından biri olduğu Yunus’un
    (a.s.) tevbesi ve Allah’ın bu tevbeye icabet etmesi ile kıssada ortaya
    konmuş olur. Yunus’un hatasını idrak etmesiyle beraber derhal gerçekleştirdiği
    Allah’a tevbesi, yanılan kullar için Allah’ın bahşettiği nimetin sınırını
    en veciz biçimde bize beyan etmektedir.1289
    Allah Rasûlünü Gözleri ile Yıkmak İsteyenler
    “O küfretmekte olanlar, zikri/Kur’an’ı işittikleri zaman, seni neredeyse
    gözleriyle yıkıp devireceklerdi.
    ‘O gerçekten bir delidir’ diyorlar. Oysaki o zikir/
    Kur’an, âlemler için bir öğütten başka şey değildir.”
    1290
    “İzlâk”ın Anlamları:
    “Seni neredeyse gözleriyle izlâk edeceklerdi, yıkıp devireceklerdi.”
    İlim
    adamları ve lûgatçiler, “izlâk” kökünden gelen “yuzliku” fiilinin şu mânâlara
    delâlet ettiğini belirtmişlerdir:
    1- Helâk etmeyi dilediler,
    2 -Uzaklaştırmayı, bulunduğu yerden ayrılmasını arzu ettiler,
    3- Bulunduğu şerefli makam ve dereceden gidermeyi istediler,
    4- Nüfuz etmeye yöneldiler,
    5- Yere düşürmeyi düşündüler,
    6- Risâleti tebliğden alıkoymayı tasarladılar.
    7- Fitneye düşürmek istediler,
    1289 Cengiz Duman, Haksöz Dergisi, Sayı: 35/36, Şubat/Mart 94
    1290 68/Kalem, 51-52
    • 444 •
    Ahmed Kalkan
    8- Kötülükle dokunmaya yöneldiler,
    9- Gözleriyle yiyip bitirmek istediler,
    10- Öldürmeyi umdular.
    İbn Abbas, İbn Mesud, el-A’meş, Ebu Vâil ve Müeahid: “Seni devireceklerdi”
    anlamındaki buyruğu: “Canının çıkmasına sebep olacaklardı”
    yani
    seni helâk edeceklerdi, öldüreceklerdi diye okumuşlardır. el-Herevî dedi
    ki: Onlar gözleriyle sana bakıp duruyorlar. Böylelikle
    seni sana besledikleri
    düşmanlıkları sebebiyle Allah’ın seni yerleştirmiş olduğu
    o üstün makamından
    kaydırmak, devirmek istiyorlar, demek istemektedir.
    el-Kelbî: Seni yere yıkıyorlar, diye açıklamıştır. Yine ondan es-Süddî ve
    Said b. Cübeyr’den şöyle açıkladıkları nakledilmiştir: Seni asaleti tebliğ etmek
    görevinden alıkoymak istiyorlar. el-Avfî: Seni yere yıkıyorlar. el-Müerric:
    Seni yerinden kaydırıyorlar, en-Nadr b. Şumeyl ve el-AhFeş: Seni
    fitneye düşürüyorlar. Abdu’1-Aziz b. Yahya: Sana ileri derecede hiddetle,
    yan yan bakıyorlar. İbn Zeyd: Sana dokunuyorlar (delirtmek istiyorlar).
    Cafer es-Sadık: Seni yiyorlar. el-Hasen ve İbn Keysan: Seni öldürüyorlar
    diye açıklamışlardır. Bu da göz ucuyla beni devirdi, gözüyle beni öldürdü,
    tabirlerine benzemektedir.
    Bu âyete nazar âyeti demek ve özellikle nazar duâsı olarak kabul etmek
    doğru değildir. Kâfirler, peygamberimize o kadar kin duyuyorlardı ki,
    Kur’ân’ı işittikleri zaman ona yiyecekmiş gibi bakıyorlardı. Âyetin halk kültüründeki
    “nazar” denilen inanışla herhangi bir ilgisi yoktur. Bu nedenle
    âyetin nazar duası diye okunması temelsiz ve yanlış bir davranıştır. Çünkü
    dua, Allah’tan bir şey istemektir. Bu âyette ise Allah’tan istenen herhangi bir
    şey yoktur. Allah’ın peygamberimize yaptığı bir açıklamayı içermektedir.
    Âyette “leyuzlikune bi-ebsârihim / Neredeyse gözleriyle seni devireceklerdi”
    ifâdesinin, göz değmesi anlamına geldiği görüşünde olanlar, görüşlerini
    hadîslerle desteklemişlerdir. Fakat burada kastedilen, Hz. Peygamber’e
    göz değeceği değil, kâfirlerin ona çok kızgınlıkla, onu yiyecek, devirecek
    gibi bakmaları anlatılmaktadır. Kelbî kelimesini “Neredeyse seni, mesajın
    tebliğ edilmesi görevinden çevireceklerdi”, Hasan-ı Basrî: “Neredeyse seni
    gözleriyle öldüreceklerdi” şeklinde mânâlandırmış, İbn Kuteybe ise: “Allah,
    • 445 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    gözü değen kimsenin, beğendiği şeye gözünün değmesi gibi onlar da sana
    göz değdireceklerdi” mânâsını kast etmiştir. “Sen Kur’an okuduğun zaman
    onlar sana öyle bir düşmanlık ve öfke ile bakıyorlardı ki neredeyse seni
    devireceklerdi, demektir” demiştir. İbn Abbâs, İbn Mes’ûd, A’meş ve Mücâhid
    ise bu kelimeyi “leyuzhikuneke” şeklinde okumuşlardır ki “seni helâk
    edeceklerdi” demektir. 1291
    İbn Kuteybe de bunu şu sözleriyle kabul etmemektedir: Nazar değen
    bir kimsenin beğendiği bir şeye nazarının değmesi gibi, onların nazarının
    peygamberimize değeceğini Yüce Allah kastetmiyor. Kastettiği şundan ibarettir:
    Sen Kur’an okuduğun zaman onlar az kalsın seni düşürecek noktaya
    varacak kadar düşmanlık ve kin ile sert ve keskin bakışlarla bakıyorlar.
    Kuşeyrî nazar konusundaki hadis rivayetlerinin bir kısmını pek isabetli
    bulmamış ve şöyle
    demiştir: “İsâbet-i ayn (nazar değmesi), ancak nazar
    edilen şeyin çok beğenilmesi ve nazar edenin içinden gelen bir hayretle ona
    bakmasıyla gerçekleşebilir. Bir şeyden tiksinmek, bir şeye kızmak ve öfkelenmek
    sûretiyle nazar değmesi olmaz. Hz. Peygamber’e kin ve nefret dolu
    gözle bakıyorlar ve ‘bu, herhalde delinin biridir’ diyorlardı. O bakımdan
    Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz hakkında bu bapta bir göz değmesi arzusu söz
    konusu
    değildir.
    İbn Kesir’in görüşüne göre de anlam şudur: Onlar sana olan kinlerinden
    ötürü seni kıskanırlar. Allah’ın seni koruması ve onlara karşı seni himaye
    etmesi olmasaydı sana zarar vermeye kalkışırlardı.
    “Gözleriyle seni yıkacaklar” ifâdesine Kelbî, “seni, risaletini tebliğ görevinden
    çevireceklerdi”, Hasan Basri: “Neredeyse seni gözleriyle öldüreceklerdi”,
    İbn Kuteybe: “Allah, gözü değen kimsenin, beğendiği
    şeye gözünün
    değmesi gibi onlar da sana göz değdireceklerdi mânâsını kast etmemiştir.
    Sen Kur’an okuduğun zaman onlar sana öyle bir düşmanlık
    ve öfke ile bakıyorlardı
    ki neredeyse seni devireceklerdi”
    mânâsını vermişlerdir.
    Mevdudi, bu âyetin tefsirinde şöyle der: “Sanki bakışlarıyla yiyecekler”
    Mekke kâfirleri o kadar kızgındılar ki, Kur’an’ı işittikleri zaman Peygamber’i
    sanki gözleriyle yiyeceklerdi. Onların bu hali İsra Sûresi 73. ve 77.
    ayetler arasında beyan edilmektedir.
    1291 Fethu'l-Kadîr: 5/277
    • 446 •
    Ahmed Kalkan
    Seyyid Kutub, bu âyetin tefsirinde şunları söyler: Bu bakışlar neredeyse
    Hz. Peygamberin adımlarını etkileyeceklerdi. Sarsılmasına, sürçmesine,
    dengesini ve gücünü kaybedip yıkılmasına neden olacaklardı. Hiç kuşkusuz
    bu, onların bakışlarının taşıdığı kin, kıskançlık, çekememezlik, kötülük,
    intikam, hırs, kızgınlık ve zehirden çok daha etkin anlatımlı bir ifadedir.
    Bu zehirli ve kızgın bakışlar, beraberinde iğrenç küfürler, âdi sövgüler
    ve aşağılık iftiralar da taşıyor: “O delidir’ diyorlardı.”
    Hârikalar saçanan fırça bu sahneyi Mekke’deki genel davet sahnelerinin
    arasından olağanüstü bir maharetle çizip evrensel perdede tescil ediyor.
    Böyle bir sahne, ancak kalplerinden ve gözlerinden böylesine kızgın
    ve aşağılık bir kin akan ileri gelen inatçı ve suçluların yer aldığı bir halkada
    yaşanabilirdi.
    “Oysaki o zikir/
    Kur’an, âlemler için bir öğütten başka şey değildir.”
    (68/Kalem, 52)
    Kâfirler, gözleriyle bile Peygamberimizi yok etmek istiyorlardı. Bu
    Kur’ân’ın âyetlerini işittiklerinde gözleriyle Peygamberimizi yemek istiyorlardı.
    Bu günde aynısı değil mi? Allah’ın kelamı her yerde okunmaya başlıyor.
    Karakollarda, kışlalarda, üniversitelerde kısaca her yerde okunmaya
    başlayınca,
    birilerinin gözleri belermeye başlamıştır. Gözleriyle müslümanları
    yok etmeye yöneliyorlar ama Allah (c.c) diyor ki; bu belirli
    gurubun, belirli
    yörenin, belirli bir ırkın kitabı değil, bütün âlemlere indirilmiş bir zikirdir,
    bir nasihattir, bir yol göstericidir. İnsanların gönüllerini
    etkileyecek kelimeler
    ve iman’esasları bizim elimizde olduğundan,
    bu yenidünya düzenini
    kurmak bize nasib olacaktır.
    “Oysa Kur’an âlemler için bir öğütten başka bir şey değildir.”
    Oysa bir deli öğüt veremez. Bir deli yol gösterici evrensel mesajı taşıyamaz...
    Hiç kuşkusuz Allah doğru söylüyor. Suçlu iftiracılar ise yalan söylüyorlar...
    Sözü noktalamadan önce “âlemler” ifadesi üzerinde durmamız gerekir.
    Yüce Allah bu ifadeyi kullandığı zaman İslam daveti Mekke’de bilinçli
    bir inkâr ile karşı karşıyaydı. Davetin önderi konumundaki Hz. Peygamber
    ise bu kızgın, bu zehirli bakışların altında yol alıyordu. Müşrikler ellerin•
    447 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    deki her türlü imkânı kullanarak onunla yapacakları amansız savaşa hazırlanıyorlardı.
    Davet hareketi henüz erken vaktinde, emekleme dönemindeyken,
    bu amansız kuşatma altında yaşam savaşı veriyorken Ulu Allah bu
    davetin “evrenselliğini” ilan ediyordu. Çünkü davetin özü ve mahiyeti bunu
    öngörüyordu. Günümüzdeki iftiracıların iddia ettikleri gibi bu dâvâ Medine’de
    zafer kazandıktan sonra evrensellik kimliğine bürünmüş değildir.
    Aksine, Mekke’deki davet hareketinin ilk günlerinde, erken dönemde bu
    niteliğe sahipti. Çünkü evrensellik özelliği daha doğduğu andan itibaren bu
    davetin özünde yer eden değişmez ve kalıcı bir gerçektir.
    Âlemlerin Rabbi olan Allah böyle dilemiştir. İlk günlerinden bu hedefi
    göstermiştir. Kıyamete kadar da davetin hedefi bu olacaktır. Yüce Allah bu
    dâvânın bu niteliğe sahip olmasını dilemiştir. Ve o bu dâvânın hem koruyucusu,
    hem savunucusudur. Dâvâyı yalanlayanlarla girişilen savaşı O,
    üstlenmiştir. Bu yüzden dâvâ adamlarının, hüküm verenlerin en iyisi olan
    Ulu Allah hükmünü bildirinceye kadar sabretmekten başka yapacakları bir
    şey yoktur.1292
    İsterseniz kahrolun! İsterseniz çatlayın, patlayın! İsterseniz kabul etmeyin
    bu kitabı! İsterseniz reddedin bu peygamberi! Ama bilesiniz ki sadece
    size değil, sadece Araba değil, sadece Mekke’ye, Mekke ehline, sadece
    Türk’e, sadece o çağa, sadece bu çağa değil, bütün çağlara, bütün insanlara,
    bütün mahlukât ve mevcudata, bütün âlemlere bir uyarı, bir zikir, bir öğüttür
    bu Kur’an. Sizler bugün burada, bu ülkede, bu şehirde, bu zamanda bu
    Kitaba sahip çıkmazsanız bile elbette ona sahip çıkacaklar ve bu Kitapla
    izzet kazananlar olacaktır. Çünkü bu Kitap ne bu memleketle, ne de bu zamanla
    mukayyet değildir, diyor Rabbimiz. 1293
    Bu âyetlerde (68/Kalem, 51-52) müşriklerin, Hz. Muhammed’e karşı
    duydukları kıskançlık ve düşmanlık tasvir edilmektedir. Onlar, Peygamberin
    Kur’an okuduğunu duydukça âdeta gözleriyle onu yerinden kaydıracak,
    yiyecek, helâk edecek veya etkileyecek, nazar değdirecek gibi bakıyorlar ve
    O’na “mecnun” diyorlardı.
    1292 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an, Kalem Sûresi, 51-52. âyetlerin tefsiri
    1293 Ali Küçük, Besairu’l Kur’an
    • 448 •
    Ahmed Kalkan
    Mecnun; cinlenmiş demektir. Araplar şairlerin, sihirbazların ve kâhinlerin
    cinlerden ilham aldıklarına,
    herhangi bir dinin etkisine girip onun
    telkin ettiği sözleri söylediklerine inanırlardı. Hz. Muhammed’in de şair,
    kâhin veya sâhir (sihir yapan) gibi cinin etkisi altına girdiğini, söylediği
    sözlerin ona, cin tarafından telkin edildiğini sanıyorlar ve bu yüzden
    ona
    şair, kâhin, sâhir veya mecnun diyorlardı ki, bunların hepsi cinle ilişki kuran,
    cinin etkisinde
    hareket eden kimseler olarak kabul edilirdi.
    Bu nedenle Allah, Kur’an’ın bir cin telkini olmayıp
    kendi vahyi olduğunu
    belirtmek için “O, âlemler için bir öğütten başka bir şey değildir”
    buyurmuştur.
    Çünkü cin telkinleri saçma sapan bir takım kafiyelerden
    dizilmiş
    tutarsız sözlerdir. Onlarda hikmet
    ve öğüt yoktur. Oysa bu Kur’an
    yapmacık sözlerden
    uzak, baştanbaşa hikmet ve öğütle doludur ve kendisini
    dinleyenlere şan ve şereftir. Âyette yer alan “âlemler” tabiriyle bütün
    Arap kabileleri kast edilmiş olabileceği gibi bütün insanlık
    da kast edilmiş
    olabilir. Kur’an’ın daha sonra inmiş
    âyetleri de göz önünde bulundurulunca,
    birinci mananın daha güçlü olduğu anlaşılır. Ama yine de bu tabir için
    de Risâlet-i Muhammediyye’nin evrenselliğine
    işaret vardır.
    Bu âyet indiği zaman İslâm dâvâsı henüz Mekke
    devrini yaşıyordu.
    Bunca inkârla karşı karşıyaydı.
    İslâm’ın peygamberi bu zehirli bakışlara
    maruz kalıyordu. Müşrikler onunla savaşmak için ellerinden
    geleni geri
    koymuyorlardı. İşte o ilk anlarda, bu sıkıntı hisarları arasında İslâm evrenselliğini
    ilan ediyor. Günümüzde bir takım iftiracıların iddia ettiği
    gibi İslâm’ın
    evrensellik sıfatı sonradan Medine’de
    zafer kazanınca ortaya çıkmış
    olan bir sıfat değildi. Tam aksine Mekke devrinin daha ilk günlerinde
    bu
    sıfat ortaya konmuştu. Çünkü doğuşundan beri özünde var olan bir gerçekti
    bu.1294
    1294 Necmettin Şahinler, Kur’an’da Sembolik Anlatımlar, Beyan Yay. s. 325-327
    • 449 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    - 1-52. Âyetler -
    Kalem Sûresine Toplu Bakış ve Günümüze Çıkarımlar
    وَاْلقَلَ : kaleme andolsun ki وَمَا يسَْطُرُونَ : ve yazdıklarına مَا أَْنتَ : sen
    değilsin Nûn : ن بنِعْمَةِ رَبِّكَ : Rabbinin nimeti ile (sâyesinde) جْنُونٍ ƒ : بِ َ
    cinlenmiş/mecnûn وَإِنَّ : gerçekten لكَ : senin için جْرًا
    أَل : bir mükâfat
    vardır مَْنُونٍ  غَ يْ َ : kesintisiz وَإَِّنكَ : ve şüphesiz sen لعَلى : üzerindesin : خُلُقٍ
    bir ahlâk  عَظِي ٍ : çok büyük فَسَتُبْصُِ : yakında göreceksin وَيُبْصُِونَ : ve
    görecekler يِّيكُْ
    أَ
    بِ : hanginizin الَْفْتُونُ : fitneye tutulmuş (tutulduğunu) فلاَ
    تطِعْ : itaat etme, boyun eğme ¦ اْلُكَذِِّب ي نَ : yalanlayanlara وَدُّو : istediler
    (isterler ki) لوْ تدْهِنُ : onlara yumuşak davranıp tâviz veresin de : فيَُدْهِنُونَ
    onlar da sana tâviz versinler وَلاَ تطِعْ : sakın itaat etme كَُّ :َ (hiçbiri) her
    لَاََََّ ح
    فٍ : çokça yemin eden ¦ مَِ ي نٍ alçağa : هََّازٍ : ayıplayıp duran  مَشَّاءٍ بنَمِي ٍ : laf
    getirip götürene مَنَّاعٍ : durmadan engel olan  للْخَيْ : hayra مُعْتَدٍ : haddi aşan
     ثِي ٍ أَ : çok günahkâra عُتُلٍّ : kabaya كَبعْدَ ذَِل : (bundan sonra) üstelik  : زَِني ٍ
    soysuza أَنْ كَنَ : var diye ذَا مَالٍ : (malı var diye) mal sahibi ¦ وََبنِ ي نَ : ve
    oğَulları (var diye) إِذَا تتْ لَ : okunduğu vakit عَلَيْهِ : ona ُتنَا  آ يَ : âyetlerimiz قَال : (derler ki)dedi ¦ وَِّل ي نَ
    أََ ال  أَسَاطِي ُ :öncekilerin masalları سَنَسِمُهُ : yakında
    damga vuracağız عَلَ ا خْ لُرْطُوم : burnuna إِنَّ : Gerçek şu ki Biz هُْ بلَوْنَ : bunları
    da sınadık كََا : gibi  بلَوْنَ : sınadık (sınadığımız) أَصَْابَ ا جْ لَنَّةِ : bahçe
    sahiplerini إِذْ : hani أقَسَْمُوا : yemin etmişlerdi اÑ ليَصِْمُنَّ َ :onu mutlaka
    devşireceklerine dair ¦ مُصِْبحِ ي نَ : sabah vakti وَلاَ يسَْتَثْنُونَ : hiç kayıt
    koymuyorlardı فَطَافَ : (fakat,) kuşatıverdi اÑ عَلَيْ َ : onu طَاِئفٌ : kuşatan مِنْ رَبِّكَ : Rabbin tarafından وَهُْ : onlar ونَ ƒئ ُِ نَ : uyurlarken : فَأَصْبَحَتْ
    (sonunda) oldu Ô كَلصَِّي ِ : devşirilmiş gibi فتََنَادَوا : (nihâyet) birbirlerine
    seslendiler ¦ مُصِْبحِ ي نَ : sabahleyin أَنْ اغْدُوا : erken gidin : عَلَ حَرِْثكُْ
    tarlanıza  إِنْ كُنتُ ْ : eğer siz ¦ صَارِمِ ي نَ : devşirecekseniz فَانطَلَقُوا : derken, gittiler
    • 450 •
    Ahmed Kalkan
    وَهُْ يتَخَافَتُونَ : fısıldaşarak اÑ أَنْ لاَ يدْخُلَنَّ َ : sakın oraya girip de اْليَوْمَ : bugün
    عَلَيْكُْ :karşımıza çıkmasın ¦ مِسْكِ ي نٌ : hiçbir yoksul وَغَدَوْا : erkenden çıktılar
    ¬ عَلَ حَرْدٍ قَادِرِي نَ :güçleri yetebilirmiş gibi فَلََّا رَأَوْهَا : fakat onu görünce : قاَلوُا
    dediler  إِنَّ : kesinlikle Biz لضََالوُّنَ : şaşırmışız بلْ : hayır نُãنَ ْ : Biz : مَْرُومُونَ
    tamamen mahrumuz قَالَ : dedi ki أَوْسَطُهُمْ : mûtedil olanları أََلْ أَقُلْ : ben
    dememiş miydim لكُْ : size لوَْلاَ تسَُبِّحُونَ : tesbih etmeniz gerekmez miydi
    قاَلوُا : dediler ki سُبْحَانَ : Seni tesbih ederiz رَبِّنَا : Rabbimiz  إِنَّ : gerçekten
    bizler ¦ كُنَّا ظَاِلِ ي نَ : zâlimlermişiz فَأَقْبَلَ : ardından başladılar مْ عَلَ بعْضٍ æ :َبعْ ضُ ُ
    birbirlerini يَتَلَوَمُونَ : kınamaya قاَلوُا : dediler ki وَيْلَنَا يَ : yazıklar olsun bize  إِنَّ
    : gerçekten biz ¦ كُنَّا طَاغِ ي نَ : azgınmışız عَسَ : belki رَبُّنَا : Rabbimiz أَنْ يبْدَِلنَا
    :öncekilerin ا خَيْ ً : daha hayırlısını اÑ مِنْ َ : ondan  إِنَّ : şüphesiz Biz : إِلَ رَبِّنَا
    yalnızca Rabbimize رَاغِبُونَ : rağbet eden kimseleriz كَذَِلكَ : işte böyledir
    اْلعَذَابُ : azâb خِرَةَِ أ لَوََلعَذَابُ ا : âhiret azâbı ise  أَكْبَ ُ : muhakkak çok daha
    büyüktür لوْ كَُنوا يعْلَُونَ :َ keşke bilselerdi إِنَّ : Doğrusu ¦ للُْتَّقِ ي نَ : muttakîler
    (takvâ sahipleri) için مْê عِنْدَ رَبِّ ِ : Rableri katında  جَنَّاتِ النَّعِي ِ : naîm
    cennetleri vardır أَفَنَجْعَلُ : Biz kılar mıyız (yapar mıyız) hiç ¦ : اْلُسْلِِ ي نَ
    müslümanları ¦ كَْلُ ج�ْ رِمِ ي نَ : o günahkârlar gibi مَا لكُْ : size ne oluyor : كَيْفَ
    nasıl كُُونَ ãت َْ : hüküm veriyorsunuz أَمْ لكُْ كِتَابٌ : yoksa sizin için bir kitab
    mı var فِيهِ تدْرُسُونَ : ders aldığınız إِنَّ : mutlaka لكُْ : sizindir diye فِيهِ لَا ونَ  يَتَخَ يَّ ُ : beğenip seçtiğiniz her şey انٌ ƒ أَمْ لكُْ أَيْ َ : yoksa yeminleriniz mi
    vardır عَلَيْنَا : üzerimizde ِلغَةٌ بَ : sürecek إِلَ يوْمِ اْلقِيَامَةِ : Kıyâmet gününe
    kadar إِنَّ لكُْ :sizin diye كُُونَ ã لََا ت َْ : ne hükmederseniz سَلْهُم : sor onlara
    مْê أَيُّ ُ : hangisi بذَِلكَ : ona  زَعِي ٌ : kefil أَمْ yoksa (var mı?) : لُمْ : onların كَءُ ô : شُ َ
    ortakları mı فلَيَْأتْوُا : (o halde) getirsinler مْê كَئِ ِ óب شُ َ : ortaklarını إنِْ كَنوُا : iseler
    ¦ صَادِقِ ي نَ : doğru sözlü يوْمَ : o gün يكْشَفُ : ortaya çıkar ,açılır : عَنْ سَاقٍ
    gerçek وَيُدْعَوْنَ : ve dâvet edilirler إِلَ السُّجُودِ : secdeye فَلا يسْتَطِيعُونَ : güçleri
    yetmez (to vaki) خَاشِعَةً : önlerine eğilmiş أَْبصَارُهُ : igözler مْö هَ ق ُُ ÷ : ت َْ
    kendilerini kaplamış olarak ذِلَّة : bir zillet وَقَدْ كَُنوا يدْعَوْنَ : hâlbuki dâvet
    • 451 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    olunuyorlardı إِلَ السُّجُودِ : secdeye وَهُْ : onlar سَالُِونَ : sapasağlam iken û فَذَرْ نِ ي
    : (o halde) Bana bırak وَمَنْ يكَذِّبُ : yalanlayanları ذَا الَْدِيثِ êبِ َ : bu sözü
    مْù سَنَسْتَدْرِ جُ ُ : Biz onları derece derece azaba yaklaştıracağız مِنْ حَيْثُ : bir
    yerden لاَيَعْلَُونَ : bilmeyecekleri وَأُمِْ ي ل : Ben mühlet veriyorum, süre
    tanıyorum لُمْ : onlara إِنَّ : elbette كَيْدِي : planım ¦ مَتِ ي نٌ : sapasağlamdır أَمْ
    تسْأَُلُمْ : yoksa onlardan istiyor musun ki أَجْرًا : bir ücret مْüفَ ُ : onlar مِنْ مَغْرَمٍ
    : haksız bir borçtan dolay مُثْقَلوُنَ : ağır bir yük altında kalmış olsunlar أَمْ
    عِنْدَهُْ : yoksa onların yanında mıdır اْلغَيْبُ : gayb مْüفَ ُ : onlar mı : يَكْتُبُونَ
    yazıyorlar  فَاصْبِ ْ : sabret لُِكِْ رَبِّكَ : hükmüne Rabbinin وَلاَ تكُنْ : ve olma
    كَصَاحِبِ الُْوتِ : balık sahibi/arkadaşı gibi إِذْ : hani دَى نَ : o çağrıda
    bulunmuştu وَهُوَ مَكْظُومٌ : gamla dolu olarak لوْلاَ أَنْ تدَارَكَهُ : eğer ona
    ulaşmasaydı نعْمَةٌ : bir nimet مِنْ رَبِّهِ : Rabbinden لنُِبذَ : mutlaka atılmış
    olacaktı ْلعَرَاءِ بِ : çıplak bir yere وَهُوَ مَذْمُومٌ : yerilmiş bir halde فَاجْتَبَاهُ : fakat
    onu seçti رَبُّهُ : Rabbi عَلَُ |فجََ : ve onu kıldı ¦ مِنْ الصَّالِِي نَ : sâlih olanlardan وَإِنْ
    يكَدُ : neredeyse كَفَرُوا ¬ اَّلذِي نَ : küfürlerinde ısrar edenler لِقُونَكَ  لَ يُ زْ : seni
    devireceklerdi بْصَارِهِْ
    أَ
    بِ : gözleriyle اَّ سَِعُوا لَ : duyduklarında الذِّكْرَ : zikri وَيَقُولوُنَ : bir de diyorlar نَّهُ إِ : o, gerçekten جَ� نُْونٌ لَ : bir delidir : وَمَا هُوَ
    hâlbuki o إِلاَّ : ancak ذِكْرٌ : bir öğüttür ¦ للْعَالَِ ي نَ : âlemler için
    “Nûn. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun ki
    (Rasûlüm), sen -Rabbinin nimeti sâyesinde- mecnun değilsin.
    Hiç şüphesiz senin için kesintisiz (bitip tükenmeyen) bir ecir/mükâfat
    vardır.
    Ve sen elbette yüce bir ahlâka sahipsin.
    Yakında sen de göreceksin, onlar da
    Hanginizde delilik olduğunu, hanginizin fitneye tutulup çıldırdığını; sınandığını.
    • 452 •
    Ahmed Kalkan
    Şüphesiz Rabbin, kimlerin Kendi yolundan saptığını ve kimlerin doğru
    yolda olduğunu herkesten iyi bilir.
    Öyleyse yalanlayanlara boyun eğip itaat etme. Onlar istediler ki, sen
    yumuşak davranıp tâviz veresin de onlar da sana yumuşak davranıp tâviz
    versinler.
    Sakın boyun eğip itaat etme; çokça yemin eden hiçbir alçağa,
    Ayıplayıp duran, laf getirip götürene.
    Durmadan hayra engel olan, haddi aşan, çok günahkâra,
    Kabaya, üstelik soysuza,
    Mal ve çocukları var diye,
    Ona âyetlerimiz okunduğu zaman o, ‘öncekilerin masalları’ der.
    Yakında burnuna damga vuracağız.
    Biz, vakti ile “bahçe sahiplerini” sınadığımız gibi, onları da sınadık. Hani
    onlar (bahçe sahipleri) sabah olurken kimse görmeden o bahçenin ürünlerini
    toplayacaklarına yemin etmişlerdi.
    Onlar istisna da etmiyorlardı.
    Ancak onlar uyurken Rabbin katından gönderilen bir salgın o bahçeyi
    sarıvermişti de.
    Bahçe simsiyah olmuştu.
    Sabahleyin birbirlerine seslendiler.
    ‘Haydi ürünleri toplayacaksanız erkenden ekininize gidin’ diye.
    Derken yürüdüler ve şöyle fısıldaşıyorlardı:
    ‘Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip yanımıza sokulmasın.’
    • 453 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Ürünleri toplayacaklarından emin olarak erkenden gittiler.
    Fakat bahçeyi görünce ‘Herhalde biz yolu şaşırdık’ dediler.
    ‘Hayır doğrusu biz mahrum bırakıldık.’
    Mûtedil olanları, “Ben size demedim mi? Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih
    etmeniz gerekmez miydi?” dedi.
    ‘Rabbimizi tesbih ederiz, doğrusu biz kendi kendimize zulüm etmişiz’ dediler.
    Ardından, kabahati birbirlerine yüklemeye başladılar.
    Nihâyet şöyle dediler: ‘Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz.’
    ‘Belki Rabbimiz bize bundan daha iyisini verir; doğrusu artık, Rabbimizden
    dilemekteyiz.’
    İşte azab böyledir. Âhiret azâbı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi.
    Şu da muhakkak ki, takvâ sahipleri için Rableri katında nimetleri bol
    cennetler vardır. Öyle ya, (Allah’a) teslimiyet gösterenleri, (o) günahkârlar
    gibi tutar mıyız hiç?
    Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?
    Yoksa size ait bir kitap var da, (bu bâtıl inanışları) onda mı okuyorsunuz?
    Onda, beğendiğiniz her şey sizin için mutlaka vardır (diye mi yazılı)?
    Yoksa, “Ne hükmederseniz mutlaka sizindir” diye sizin lehinize olarak
    tarafımızdan verilmiş, kıyamet gününe kadar geçerli kesin sözler mi var?
    Sor onlara: Bu iddiayı onların hangisi savunacak?
    Yoksa ortakları mı var onların? Sözlerinde doğru iseler, hadi getirsinler
    ortaklarını!
    • 454 •
    Ahmed Kalkan
    O gün gerçekler bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar ve secdeye dâvet edilirler;
    fakat güç getiremezler.
    Gözleri horluktan aşağı düşmüş bir halde kendilerini zillet bürür. Hâlbuki
    onlar, sapasağlam iken de secdeye davet ediliyorlardı (fakat yine secde
    etmiyorlardı).
    (Rasûlüm!) Sen bu sözü (Kur’an’ı) yalan sayanı Bana bırak (kendini
    üzme). Biz onları, bilmedikleri bir yönden yavaş yavaş azâba yaklaştırıyoruz.
    Onlara mühlet veriyorum. Doğrusu Benim planım çok sağlamdır!
    Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da bu yüzden onlar ağır bir borç
    altında mı kalıyorlar?
    Yahut gaybın bilgisi onların nezdinde de, onlar mı (istedikleri gibi) yazıyorlar?
    Sen Rabbinin hükmünü sabırla bekle. Balık sahibi (Yunus) gibi olma.
    Hani o, dertli dertli Rabbine niyaz etmişti.
    Şayet Rabbinden ona bir nimet yetişmemiş olsaydı o, mutlaka, kınanacak
    bir halde ıssız bir diyara atılacaktı.
    Fakat ardından, Rabbi onu seçti (vahiy verdi) ve onu sâlihlerden kıldı.
    O inkâr edenler Zikr’i (Kur’an’ı) işittikleri zaman, neredeyse seni gözleriyle
    devirivereceklerdi. Hâlâ da (kin ve hasetlerinden) ‘Hiç şüphe yok o bir
    delidir’ derler.
    Oysa o (Kur’an), âlemler için ancak bir zikrdir/öğüttür.” (68/Kalem, 1-52)
    Kalem Sûresinin Mesajı
    Birey ve toplum olarak kendimizi vahiy doğrultusunda yeniden yapılandırmak
    zorundayız. Kur’an, bizim hayatımıza ve İslâmî harekete doğrudan
    müdâhale ediyor. Bizim elimizden tutmak istiyor. Vahiy, bireyi
    kurtarmak istediği kadar İslâmî değişim ve dönüşüm için siyasî ve sosyal
    • 455 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    projelere de örneklik ve rehberlik etmek istiyor. Bu açıdan düşünce ve eylem
    planında Kalem sûresinin mesajı ve bu sûreden elde ettiğimiz bazı
    sonuçları şöyle sıralayabiliriz:
    1- Alâk sûresinde doğru ilmi ‘okumak’ vurgulanırken,
    Kalem sûresinde doğru ilmi ‘yazmak’ yani ‘yaşamak, tebliğ etmek/duyurmak,
    paylaşmak’ vurgulanır.
    Bu sıralama bize hangi sırayla ve hangi şekilde hareket etmemiz gerektiğinin
    yollarının, kulunu yaratan tarafından mükemmel şekilde gösterildiğinin
    bir ifadesidir.
    Edebiyata, şiire, söz sanatlarına hayli önem verildiği halde, okumayan
    ve yazmayan bir topluma, ilk inen âyetlerde okuma ve yazmanın önemi
    vurgulanıyor. Kaleme ve yazdıklarına yemin edilerek dikkat çekiliyor. Aynı
    problemin yaygın olduğu günümüzde de aynı dikkat çekmeyi hatırlatmak
    icap ediyor. İslâmî hareketin bel kemiğini vahiy istikametinde okumak ve
    yazmak/tebliğ etmek oluşturacaktır, oluşturmalıdır (1-52. âyetler).
    2- Adını, ilk âyetinde geçen “kalem” kelimesinden alan bu sûrede Rabbimiz
    kaleme yemin ederek dikkatlerimizi ona çeker. İnzâl olunan ilk iki
    sûre olan Alâk Sûresiyle Kalem sûresinin birlikte temel mesajı şu olmalı:
    Doğru okunacak, akledilecek, doğru yaşanacak. Böylece bitmez bir ecre
    ulaşılacak (1-52. âyetler).
    3- Kalem ve yazı… Yazmak, okumanın (ikra) bir uzantısı olmalı. Okumadan
    yazmanın yanlışlığına işaret edilir. Okumak, ama yazmamak, öğrenmek
    ama öğretmemek… Müslüman dâvâ adamlarının tıkanmalarının,
    yorgunluk ve bıkkınlık şeklinde ortaya çıkan hastalıklı bir tip olmalarının
    en önemli sebeplerinden biri.
    Gıda zehirlenmesi gibi bir şey. Çok kaliteli de olsa aldığı gıdaları hazmedip
    usûlüne göre dışarı çıkaramamak ne ise, okuduklarını başkalarına
    tebliğ edememek; yazamamak, yani özümseyip yaşadıktan sonra zihinden
    dışarı çıkaramamak da o.
    • 456 •
    Ahmed Kalkan
    Yazmayan okumayı da terk ediyor, en azından azaltıyor. Okumayı terk
    eden de adımlarını artık geri geri atıyor, dâvâdan uzaklaşıyor, tuğyâna adım
    adım yaklaşıyor. Vahiy ve vahyin öngördüğü kulluk, nesilden nesle kalemin
    gücüyle aktarılacağından, kalem yazmak zorundadır, dili ve kalemi konuşturmak
    zorundadır okuyan insan, yani dâvâ adamı (1. âyet).
    4- “Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun ki” Kitabın başka âyetlerinde
    kitaba (neşredilmiş kâğıtlar içinde yazılı kitaba1295, -hidâyet yolunuapaçık
    gösteren mübîn Kitab’a1296, hakîm olan Kur’ân-ı Kerim’e1297) yemin
    eden Rabbimiz, bu âyetlerde kaleme ve yazdıklarına yemin ediyor. Burada
    yemin edilen kalemin bütün kalem cinsi veya kıyâmet gününe kadar olacak
    şeyleri “Levh-i mahfûz”a yazan ya da “Kirâmen Kâtibîn”in kendisiyle yazdığı
    kalem olduğu selefin görüşü olarak tefsirlerde kaydedilir.1298 Fahreddin
    Râzî’ye göre kalem, akıldır.
    “Kalem sahibi kimseler birçok büyük işler yapabilirler. Ancak; fikirlerinin
    yaşaması pahasına kendilerini fedâ etmeleri şartıyla... Fikirlerinin, kan
    ve canları karşılığında mânâlanması şartıyla... ‘Hak’ bildikleri şeyin ‘Hak’
    olduğunu fütur etmeden söyleyip, gerekirse bu uğurda başlarını vermeleri
    şartıyla...” 1299 (1. âyet).
    5- Okumaya değil de kaleme yemin edilmesi, okumaya gösterilen özenden
    çok daha fazla özen yazmaya özen gösterilmesi mesajını vermektedir.
    Yazının sorumluluğu daha büyüktür. Okumak daha çok bireysel olduğu
    halde yazmak toplumsal bir görevdir. Doğru yazmak için doğru okumak
    gerekir. Okumadan yazılmaz. Maalesef okurlarımız yazmaz, yazarlarımız
    da okumaz. Okur-yazar olmak zorundayız (1. âyet).
    6- Kim demiş Peygamber okuma(z)dı, yazma(z)dı diye. Ondan daha
    güzel vahyi okuyan mı tanıyorsunuz? O mu yazmadı? Öyle bir yazdı ki,
    dünyanın göbeğine yazdı, tüm dünyaya yazdı. Herkesin her zaman okuyabileceği
    şeyleri yazdı. Tarihe yazdı, tarih yazdı. Gönüllerimize yazdı. Salât
    ve selâm olsun O’na (1. âyet).
    1295 52/Tûr, 2
    1296 43/Zuhruf, 2
    1297 36/Yâsin, 2
    1298 Âlûsî, c. 29, s. 24; el-Keşşaf, c. 3, s. 477
    1299 Şehid Seyyid Kutub
    • 457 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    7- “Oku”: İslâmî hareketin teorisi, “yaz”: Pratiği. “Oku” yani anla, “yaz”
    yani hazmet. “Oku” öğren, “yaz” tebliğ et. Oku: Yönel, değiş. Yaz: Yönlendir,
    gündem oluştur.
    Hazırcı ve tüketici bir tip istenmiyor. Okuyan, çözüm üreten; yük olan
    değil yük alan bir tip yetiştirilmek isteniyor (1. âyet).
    8- “Satır satır yazana yemin olsun.” Satır satır, tedricî olarak, aşama aşama,
    her gün, sürekli. Satır satır; sistemli, düzenli, planlı, programlı. Satır
    satır; sadır sadır…
    9- “Sen, Rabbininin nimeti sayesinde, mecnun değilsin.” Rabbinin nimeti
    kime gelirse o mecnun olmaz. O kâfirler bu çeşit nimete sahip olamadığı
    için esas onlar mecnun sayılırlar.
    Vahiy gibi güzel mesajlar getiren ve hayatında hep güzel işler yapan
    insan, hiç akıl nimetinden mahrum olabilir mi? Sen mecnun değilsin, akıllısın.
    Vahyi akılla anlarsın, böylece tükenmeyen ecre ulaşırsın (1. âyet).
    10. “Sen mecnun değilsin.” Müşriklerin sözlü saldırısına cevabı Allah
    vermektedir. Vahyi insanlara tebliğ eden, insanlara tevhidi sunan kişilere
    saldıranlar olunca, Allah olacaktır onun yardımcısı. Onu Allah savunacak,
    zâlimlerin saldırılarına cevabı dâvânın esas sahibi verecektir. Okuyan ve
    yazan dâvâ adamını teselli edip ona destek olacak olan Allah’tır (2. âyet).
    11- Hz. Peygamber’e yapılan “mecnun” iftirasını sadece eski câhiliyye
    insanı atmıyor, güncel câhiliyyede de nice öğretmen, medya mensubu ve
    politikacı, muhteşem ahlâk örneği Yüce Rasûl’e, onun ne dediğini bilmeyen
    bir şair, vahyi Allah’tan değil de cinlerden alan bir şaşkın olduğunu (hâşâ)
    iddia edebiliyor. Yine, sünnetullah gereği; nice dâvâ erleri de “deli, meczup,
    gerici, radikal, aşırı, sert” gibi ithamlara muhâtap olmaktadır, olacaktır.
    Bundan kaçmak mümkün değildir (2. âyet).
    • 458 •
    Ahmed Kalkan
    12- Mecnun olmamak, yani aklını kullanmak, akletmek; gerçek ilim sahibi
    olanların niteliğidir. Gerçek akıl sahipleri, gerçek âlimlerdir. “Biz meseleleri
    insanlar için açıklıyoruz, ama onları âlimlerden başkası akletmez.” 1300
    Âlim, çok bilen değil, aklını kullanan ve Allah’tan hakkıyla haşyet duyup
    korkandır1301 (ikinci âyet).
    13- Mecnûn olmak, aklı kilitlemektir, yani aklı devre dışı bırakmak.
    Aklın görevi; araştırma, düşünme ve gerçeği bulmadır. Araştırmayan, düşünmeyen
    akıl, görevini yerine getirmemiş akıldır ki, sahibini hayvandan
    daha aşağı duruma sürükler. Akıl çalışmayınca görevini yerine getiremez
    ve sahibini taklit bataklığına düşürür. Taklit ise, araştırma ve düşünmenin
    baş düşmanıdır. Allah, kitabında taklidi, donukluğu kınarken; araştırıcı
    aklı övmektedir. İslam taklitçiliğe karşı çıkmıştır. Çünkü taklitçilik, Allah’ın
    insana en büyük nimetlerinden olan aklı kullanmamak, başkalarına körü
    körüne uymaktır (ikinci âyet).
    14- Allah ile birlikte başka bir ilâhın olmadığını ve vahye teslim olunması
    gerektiğini akıl bulmak zorundadır. O’nun asıl görevi bu yüce gerçeği
    araştırıp bularak teslim olmak, ona göre yaşamaktır. Akıl Allah’ı bulmanın
    yanında O’na şükretmeyi de bilecektir. Aklı ile Allah’ı bulan ve O’na şükreden
    sıkıntıda olsa da bahtiyardır. Allah’ı bulamayan ise, bollukta olsa bile
    yine de bedbahttır.
    Aslında gerçek akletme ve bilme gücüne sahip olmayanlar, yani Allah’ın
    verdiği aklı kullanmayanlar, kafaları küflenmiş, kalpleri mühürlenmiş ve
    mânevî pisliklerle kararmış olanlar, bilgi ve kültürleri büyük zannedilse
    bile, gerçek cahillerdir, esas mecnun onlardır (2. âyet).
    15- Aklı aşağılayan ve deliliği kutsayan bir anlayış Kur’an’dan referans
    alamaz ve İslâmî olamaz. Akıl kelimesi, Kur’an’da 49 yerde ve tümü fiil
    halinde geçer. İsim olarak hiç geçmez. Bundan yola çıkarak diyebiliriz ki,
    Kur’an anlayışında salt akıl, kullanılmadıkça potansiyel olarak bir anlam
    ifade etmez. Aklı devamlı olarak fiil/eylem halinde kullanan Kur’an âyetleri,
    akletmenin, yani aklı kullanmanın ve doğru düşünmenin önemine dikkat
    çekmektedirler. Kur’an his diliyle insanın gönlüne hitap ederken, delil
    diliyle de onun aklını iknâ etmektedir. Kur’an-ı Kerim’e göre insanı insan
    1300 29/Ankebut, 43
    1301 35/Fâtır, 28
    • 459 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    yapan, onun her türlü fiillerine anlam kazandıran, Allah’ın emirleri karşısında
    yükümlülük (mükelleflik) altına sokan ve ona sorumluluk yükleyen
    akıldır.
    Aklını kullanmayanları müslüman kabul etmediği gibi insan olarak
    bile görmez Kur’an. Bazıları, bu akıl gücünü ve yeteneğini kullanmazlar.
    Özellikle, evrendeki yaratıklara bakıp, Yaratıcıyı idrâk etmezler. Ya da
    O’nun huzurundaki konumlarını, insan olarak durumlarını düşünmezler,
    akıllarını kullanıp kendilerine faydalı olacak ve onları kurtaracak işleri
    yapmazlar. Kur’an bu tipleri şu örnekle anlatıyor: “(Hidâyet çağrısına kulak
    vermeyen) kâfirlerin durumu, sadece çobanın bağırıp çağırmasını işiten hayvanların
    durumuna benzer. Çünkü onlar, sağırdır, dilsizdir, kördür; bundan
    dolayı akıl erdirmezler, düşünmezler.”1302 Aklını gereği gibi kullanmayanlar,
    sağır, dilsiz ve kör gibidir. Gerçeği duymazlar, dilleriyle ikrar etmezler (dile
    getirmezler), gözleriyle görüp anlamazlar. Onların akılları bu noktada hiç
    bir işe yaramamaktadır.
    16- “Gerçek şu ki, Allah katında, yerde hareket edenlerin en şerlisi (kötüsü)
    akıl erdirmez sağırlar ve dilsizler (düşünmeyen, hakkı duyup söylemeyenler)
    dir.”1303 İnkârcılar, akıl ni’metine rağmen Allah’ı ve O’nun gönderdiği
    gerekleri anlamıyorlarsa, akletmiyorlarsa; gerçekleri duyamıyorsa ve hakikatler
    yerine birtakım saçma sapan sözler konuşuyorlarsa, onlar sağır ve
    dilsizdirler. Kur’an, insanlığa lâyık olmayan böyle özellik taşıyan kimseleri
    hayvanlar safında görmüş ve onlardan, yeryüzünde debelenen hayvan diye,
    hem de o hayvanların en kötüsü olarak söz etmiştir. Aklını kullanmayıp da
    inkâr, isyan ve sapıklık üzere devam edenlere azaptan başka bir şey yoktur.
    1304 Cehennem azabından kurtuluş yolu da akletmek, aklı kullanmak ve
    vahiy ile gelen gerçeğe teslim olup Allah’a kulluk yapmaktır. 1305
    Görüldüğü gibi Kur’an bütün insanları akletmeye, aklı gereği gibi ve
    yerinde kullanmaya davet ediyor. Türkçe’deki deyimle ‘aklını başına alanlar’
    hayatın sırlarını çözerler, varlığın ve onun ardından gelen ölümün arkasındaki
    gerçeği görürler. Kendilerine faydalı olan şeyleri tercih ederler, zararlı
    olanlardan kaçınırlar. Kur’an, mü’minler için bazı hükümleri sıraladıktan
    1302 2/Bakara, 171
    1303 8/Enfâl, 22
    1304 10/Yûnus, 100
    1305 67/Mülk, 10
    • 460 •
    Ahmed Kalkan
    sonra; “İşte Allah, size âyetlerini böyle açıklar; umulur ki akıl erdirir, aklınızı
    kullanırsınız”1306 buyuruyor. Demek ki mü’minler de akıllarını kullanıp
    Allah’ın koyduğu hüküm ve kanunların hikmetini anlamak ve hükümleri
    yerine getirmekle görevlidirler. Akıl iki şekilde kullanılabilir. Bu kullanımlardan
    biri insanı dünya ve âhiret saadetine götürürken; diğeri hüsranda
    bırakır. Eğer insan aklını her şeyden üstün görür, tek ölçü ve tek hâkim
    kabul ederse, bu düşünce onu küfre, dalâlete ve sapıklığa götürür. Aklın bu
    tür kullanımı, Kur’an’a göre aklı kullanmamaktır, akılsızlıktır. Fakat aklını
    usûlüne göre ve Kur’an’ın ruhuna uygun bir şekilde, vahyin rehberliğinde
    kullanır ve bu nimetin farkına varırsa, o zaman akıl, sahibini hakikati keşfetmeye,
    dünya ve âhiret saâdetine iletir (2. âyet).
    17- Ancak Rabbinin nimeti kesintisizdir. Diğer maaşlar, yardımlar geçicidir,
    faydası sınırlıdır. Faraza, taviz versen karşılığında insanlardan alacağın
    karşılığın ne kadar “semenen kalîlâ”, “metâun kalîl” olduğunu unutmamak
    gerekiyor. O yüzden peygamberler hep şöyle dedi: “Buna karşı sizden
    hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi (mükâfatımı) verecek olan, ancak
    âlemlerin Rabbi Allah’tır.” 1307 Aynı ifadeleri Hz. Muhammed’in (s.a.s.) de
    kavmine belirtmesi istenir 1308 (3. âyet).
    18- Rasûlullah yalnızca Kur’anî tâlimatları insanlığa tebliğ etmekle kalmamış,
    o tâlimatları kendi zâtında da tatbik ederek buna örnek olmuştur.
    Rasûlullah’a yapılan ithamlara karşı Allah O’nun yüce bir ahlâk sahibi olduğunu
    beyan eder.
    İslâm ahlâkı, bütün kusursuzluğu ile, bütün güzelliği ile, bütün dengeliliği
    ile, bütün doğruluğu ile, bütün sürekliliği ile ve bütün kalıcılığı ile Hz.
    Muhammed’in kişiliğinde somutlaşmıştı. Yüce Allah’ın şu yüce övgüsünde
    ifadesini bulmuştu: “Ve sen yüce bir ahlâka sahipsin.” (4. âyet)
    19- “Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler
    için en güzel örnek” olan Hz. Muhammed (s.a.s.), rahmeti her şeyi
    kuşatmış olan Allah’ın tasdikiyle “yüce bir ahlâk” üzere yaşamıştır.
    1306 2/Bakara, 242
    1307 26/ Şuarâ, 109; 26/Şuarâ, 127, 145, 164, 180; 11/Hûd, 29, 50-51, 88; 10/Yûnus, 72; 26/Şuarâ, 109-110
    1308 25/Furkan, 57; Ve yine bk. 52/Tûr, 40; 68/Kalem, 46; 12/Yûsuf, 104; 42/Şûrâ, 23; 38/Sâd, 86; 34/Sebe', 47;
    6/En'am, 90; 36/Yâsin, 21
    • 461 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Saflar netlik kazanmıştır. Ayrışma gerçekleşmiş, hakla bâtıl açığa çıkmıştı.
    Çünkü Kur’an inzâl olmuş, Muhammed, “rasûl” unvanını almıştır.
    Bir tarafta muhteşem bir ahlâk örneği “el-emîn” bir güzel şahsiyet. Diğer
    tarafta, yalan(layı)cı, laf getirip götüren, çokça yemin eden, herkesi kötüleyen,
    hayra engel olan, saldırgan, günahkâr, kaba, alçak insanlar… (4. âyet).
    20- Göreceksin, onlar da görecek; yakında. Görecek iç dünyasında. Görecek
    âhirette ve dünyada. Yalancının mumu yatsıya kadar yanar.
    Moral veriyor Rabbimiz, teselli ediyor. Rabbin arkanda, destekçin O.
    Geleceği O bilir ve O garanti ediyor. Zorluklar geçici, iftiraların etkisi sınırlı,
    yarınlar ise Allah’ın izniyle parlak. Ümitsiz olmak yakışmaz.
    Bu olumsuz durumlar, nasıl sadece o devrin kâfirlerini değil, tüm devirlerin
    müşriklerini de içeriyorsa, olumlu özellikler de sadece Peygamberimiz
    için anlaşılmamalı. “Deli” denen, benzeri ithamlarla yaftalanıp kınanan
    her mü’min geçerli. Allah’ın “akıllı” dediğine tüm dünya “deli” dese
    ne gam! Akılsızların akıllılara akıllı demesini beklemek ne kadar akıllılık
    olur? Hükmü Allah veriyor: “(Hidâyet çağrısına kulak vermeyen) kâfirlerin
    durumu, sadece çobanın bağırıp çağırmasını işiten hayvanların durumuna
    benzer. Çünkü onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple akıllarını kullanmazlar.”
    1309 (Âyet 5-6)
    21- Yol, Rabbin yolu. Kendi yolundan sapanları elbette en iyi O bilir.
    Hidâyetin neticesi iman; dalâletin neticesi imansızlıktır. İnsanın kalbi,
    hem imana, hem de küfre doğru eğilmeğe elverişlidir. Kalbin imanla küfürden
    birini tercih etmesi için mutlaka çekici bir sebep icap eder. Hidâyeti
    de dalâleti de ancak Allah yaratır. Yani gönüllere imanı sevdiren sebepleri
    Allah yarattığı gibi, küfür tarafını tutturan sebepleri yaratan da O’dur. Kullarından
    istediğine hidâyet; istediğine dalâlet verir. Allah’tan başka insanları
    hidâyet ve bahtiyarlığa eriştirecek yahut dalâlet ve hüsrana düşürecek
    hakiki bir fâil yoktur. Allah’ın hidâyet ettiğini kimse saptıramaz. Allah’ın
    sapıttığını kimse doğru yola getiremez.
    Yalnız, burada şu noktayı iyi bilmek lazımdır ki, Allahu Teâlâ’nın bir
    kulunda dalâlet yaratması, o kulun, kendi arzusu ile sapıklık yolunu tutmuş
    olmasındandır. Yoksa, kul iradesini, yeteneklerini dalâlete yöneltmedikçe
    1309 2/Bakara, 171
    • 462 •
    Ahmed Kalkan
    Allah onu cebren dalâlete sevk etmez. Yani, halk tabiriyle “belâ isteyen belâsını;
    Mevlâ isteyen Mevlâ’sını bulur.” Nitekim, insanlarda hidâyet ve iman
    asıldır. Dalâlet ve küfür sonradan ârız olmuştur. Cüz’î irâdenin su-i isti’malinden
    doğmuştur. Dalâlet ve küfür fıtrata muhalefettir. Hastalıktır.1310 Sağırlıktır,
    dilsizlik ve körlüktür.1311 Küfür ve dalâlet, zarara asla uğramayacak
    bir ticareti/kazancı1312 istememek ve müflis tüccar olmaktır. “Onlar hidâyete
    karşılık dalâleti satın alanlardır. Ancak, onların bu ticareti kazançlı olmamış
    ve kendileri de hidâyete erememiş, doğru yola girememişlerdir.” 1313
    22- Kur’an’dır hidâyet, Kur’an’a uymamaktır dalâlet/sapıklık. En önemli
    sapıklık dinsel sapıklıktır. Bu sapıklık diğer sapkınlıkları da doğuran anaç
    dalâlettir. İnsanın kendini doğru yola nispet etmesi değildir kurtuluş. Allah’ın
    hidâyette kabul etmesidir önemli olan. “İyiyim” demek bir iddiadır,
    Allah’ın “iyilerden” kabul etmesidir esas olan. Hidâyette olmak da öyle.
    (âyet 7)
    Bazının tuhafına gider; müşriklerin hidâyette olduklarını iddia etmesi
    ve Rasûl’ü dalâlette olmakla itham etmesi. Hâlbuki her bâtıl, kendinin hak
    olduğunu iddia eder. “Mûsâ’yı, Firavun ve erkânına gönderdik. Ayetlerimize
    karşı haksızlık ettiler. Fesatçıların/ bozguncuların sonunun nasıl olduğuna
    bir bak.” 1314; “Firavun, müfsidlerden (fesatçı/bozgunculardan) idi.”1315 Kendileri
    fesatçı olan Firavun ve yandaşları, kendilerini ıslahatçı olarak görüyorlar,
    toplumu ıslah etmek isteyen Mûsâ’ya (a.s.) fesatçı/bozguncu damgası
    vuruyorlar ve halkı onun aleyhine kışkırtıyorlardı: “Mûsâ’yı ve milletini,
    yeryüzünde bozgunculuk yapsınlar, seni tanrılarınla başbaşa bıraksınlar diye
    mi koyveriyorsun?” 1316 Firavun da şöyle demişti: “Bana izin verin de Mûsâ’yı
    öldüreyim. O, Rabbine yalvaradursun. Onun, sizin dininizi değiştireceğinden
    veya yeryüzünde fesat çıkaracağından korkuyorum.”1317 Firavun ve yandaşları,
    kendi düzenlerini değiştirip yıkacak olan Hz. Mûsâ’yı, bozgunculuk yapmakla
    suçluyorlardı. Firavun düzenine karşı çıkan ve sosyal ıslah programı
    öneren Hz. Mûsâ, karşı çıktığı düzen tarafından bozgunculuk suçlamasıyla,
    1310 2/Bakara, 10
    1311 2/Bakara, 18
    1312 35/Fâtır, 29; 61/Saff, 10-11
    1313 2/Bakara, 16
    1314 7/A'raf, 103
    1315 28/Kasas, 4
    1316 7/A'râf, 127
    1317 40/Mü'min, 26
    • 463 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    vatan haini, bölücü olarak görülüyor, böyle gösterilmek isteniyordu. Her
    devirde kâfirlerin tavrının farklı olmadığı, küfrün tek millet olduğundan
    tek tip tavır sahnelediği, günümüz dünyasındaki çok belirgin benzerliklerle
    değerlendirilebilir.
    Eski câhiliyye döneminde Yüce Rasûl’e dalâlette diyenlerin torunları,
    günümüz modern câhiliyyesinde o kutlu Elçi’nin takipçilerine sapık damgası
    vuruyor. İnsanların damgalandırması veya Allah’ın bizim hakkımızdaki
    hükmü… Tercihimizi Allah’tan yana yapmaktan daha doğru ne olabilir?
    (âyet 7)
    23- İhtidânın başlangıcı elçilere ve Allah’tan getirdiklerine inanmak
    ve okudukları âyetlerle kalplerini arıtma uğraşısı içine girmektir. “Eğer sizin
    iman ettiğiniz gibi iman ettilerse, şüphe yok, ihtidâ etmişlerdir.”1318 “Eğer
    müslüman olup teslim olmuşlarsa, şüphe yok, ihtidâ etmişlerdir.”1319 Beri taraftan,
    elçilerin çağrılarına kulak vermeyip uzak bir dalâl içinde olanların
    peşinden gidenlerin, kendilerini dalâlete sürükleyenlere karşı tavırları şöyle
    anlatılır: “Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün, “keşke” derler, Allah’a itaat
    etseydik, Rasûl’e itaat etseydik! Rabbimiz, doğrusu biz efendilerimize, beylerimize
    ve büyüklerimize itaat ettik de, onlar yolu saptırdılar.” 1320
    Kur’an, hidâyetin Allah’ın elinde olduğunu, Allah’ın hidâyet vermediğine
    kimsenin hidâyet veremeyeceğini, eğer Allah dileseydi herkesin hidâyet
    üzere olacağını söylemektedir.1321 Kişinin bâtıl yolu bırakıp, hidâyete yönelmesi,
    Cenâb-ı Hakk’ın dilemesi ve yardımı ile olur.
    “De ki: Ey insanlar, size Rabbiniz tarafından bir hak geldi. Kim ihtidâ
    eder, doğru yola giderse, kendi lehine doğru yola gitmiş olur. Kim de dalâlet
    içinde olursa, saparsa; kendi aleyhine sapmış olur. Ben üzerinize vekil değilim.”
    1322 “Allah kimi saptırırsa, artık onu hidâyete, doğru yola sevk edecek
    hiçbir kimse bulunmaz.” 1323
    1318 2/Bakara, 137
    1319 3/Âl-i İmran, 20
    1320 33/Ahzab, 66-67) (Ayrıca bak. 7/A'raf, 38-39
    1321 Örnek olarak bak. 6/En'am, 149; 16/Nahl, 9, 93; 7/A'râf, 30; 13/Ra'd, 31; 4/Nisâ, 88; 28/Kasas, 56; 42/Şûrâ,
    52; 18/Kehf, 17; 39/Zümer, 37; 2/Bakara, 142, 213, 272; 10/Yûnus, 25; 14/İbrahim, 4...
    1322 10/Yûnus, 108
    1323 13/Ra'd, 33
    • 464 •
    Ahmed Kalkan
    Hidâyet, öncelikle Allah’tandır ve tek hidâyet edici O’dur. Fakat Rasûller
    Allah’ın hidâyetiyle hidâyet edici, yani insanları Allah’ın yoluna yönelticidirler.
    Bu yönelişi tam bir hidâyet üzerinde oluşa çevirmek yine Allah’ın
    elindedir. Peygamber ne kadar isterse istesin, insanlara hidâyet veremez.
    Allah’ın izniyle insanlar hidâyete erer veya sapıklıkta devam eder. Aynı şekilde
    İblis de insanlara vesvese vererek, emrederek, kuruntular ve ümitler
    içinde yürüterek onları dalâlete çağırır. Ama, yine, insanı sapıklığa iten Allah’tır;
    yani, nihai belirleyici O’dur. İnsansa iradesini kullanarak sapar; yani
    Allah, İblisin vaadlerine kanarak, tutkularına esir olan insanları, kendileri
    istedikleri ve o yöne yöneldikleri için saptırır. İnsanları doğruya yönelten,
    yani hidâyete götüren imamlar olarak Rasûller göndermesi, temelde yine
    Allah’ın hidâyet etmesi olduğu gibi, İblisle de saptırması, yine Allah’ın saptırmasıdır;
    yani, Allah insanın gerek hidâyete ermesi, gerekse sapması için
    gerekli her türlü şartı yaratır; sonra, hidâyete ermeğe çabalayan insanları
    hidâyete ulaştırır; sapıklıkta ısrar edenleri de kendi hallerine bırakır (Âyet
    7)
    24- Yalancılar ve yalanlayanlar itaati hak etmeyenlerdir. Yalanlayanların
    hakkı, yalanlanmaktır. İtaat edersen, yalanlayanları sen tasdik etmiş
    olursun. İtaat, sâdıklara, sıddıklara ve Mûsâddıklaradır. Tabii İlâhî ölçüler
    dâhilinde. Mutlak itaat ise sadece Allah’a. (Âyet 8)
    25- Bu 8. âyeti ve bundan sonra 16. âyete kadar anlatılan itaat edilmemesi
    istenen şahıs veya şahısları, aynı zamanda tüzel kişilik olarak da anlamalıyız.
    Şahıs kadar düzen olarak da anlamalıyız, hatta daha çok düzen.
    Çünkü sistemli şekilde esas kötülük odağı rolünü tâğutî düzen ve kurumları
    üstleniyor. Düzen, anaç fesat yuvasıdır. Tüm kural, kurum ve kuruluşlarıyla
    doğurgan fesaddır tâğutî düzen. Diğer fesadlar, bu ananın gayr-ı meşrû
    çocukları. En büyük müfsid olan tâğûtî düzenlere itaat yasaktır, her şeyden
    önce. İnsanların inanç yapısını bozan ve huzurunu ciddî biçimde kaçıran
    belki en önemli fesad yolu budur. Bu düzenden beslenen ve bu düzeni besleyen
    diğer bir çıban da politik fesattır. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen,
    bu yüzden fâsık, zâlim ve kâfir olan tağutların zulmü her alanda karşımıza
    çıkmaktadır. Bu onlarca fesadın kaynağı olduğundan, müslümanların kendilerine
    itaat etmeyip reddetmeleri ve mücadele etmeleri gereken fesadın
    başı sayılır (8-16. âyetler).
    • 465 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    26- Câhiliyye mensupları ilkesizdir. Tâviz vermeye hazırdır, yeter ki
    karşı taraf da hazır olsun. İnançlarında samimi değildir, inanç ve ilkelerini
    pazarlık masasına rahatlıkla yatırabilirler. Dâvâ adamları ise vahiy gereği
    ve vahyin yönlendirmesiyle dik duruşlarını sergilerler, uzlaşma ve sentezi
    toptan reddederler. Böylece saflar ayrılmış olur, iki ayrı yolun iki uzlaşmaz
    yolcuları… (Âyet 9)
    Tâviz ve uzlaşma anlamında Arapça’da “müdâhene” kelimesi kullanılır.
    Müdâhene; yağ çekmek, okşamak, yumuşak davranmak, uzlaşmak,
    müsâmaha göstermek, hoşgörü, kararsızlık göstermek gibi anlamlara gelir.
    Kur’an tâbiri olarak “hakka bâtılı karıştırmak”, “müdâhene”, “tâviz” ve
    “uzlaşma” kavramları aşağı yukarı aynı anlamlarda kullanılırlar: İkiyüzlü
    davranmak, net ve açık olmamak, bâtılı ve düşmanı hoş görmek, idâre-i
    maslahatçılık yapmak anlamında bu kelimelerden biri kullanılabilir. Bunlar,
    genellikle dinin tasvip etmediği ahlâkî problemler olmakla birlikte, bazen
    itikadî bir sorun olarak da karşımıza çıkmaktadır. Uzlaşma ve tâviz,
    itikadî farklılığı önemsememek ve İslâm dışı düzenle ve egemen çevrelerle
    sürtüşmesiz yaşamaktır. Uzlaşma; inanç, duygu ve eylem alanlarının bölünmesini
    sonuçlandıran bir tavırdır (Âyet 9).
    27- Uzlaşma talepleri, İslâmî mücadelenin her döneminde büyük bir
    tehdit oluşturur. Günümüzde diyalog, ılımlı İslâm, hoşgörü yaklaşımı, BOP
    gibi projelerin aslında uzlaşmanın günümüzdeki yansımalarıdır. Yine sistem
    içi çalışmaları ve bunun en önemli görüntüsü olan particiliğin çirkin
    bir uzlaşma olduğu görülmelidir. Demokrasi uzlaşma rejimidir. Teklif edilen
    basit bir koltuk, bir makam karşılığında her türlü tavizi verebilen bir
    anlayış suçlanıyor. “Lâ”sı olmayan bir din anlayışı, tevhidi önemsemeyen
    omurgasız bir Müslümanlık, Allah’a inanan ama tâğuta kulluk yapan bir
    müslüman(!) karakterini bu âyet kapsamında ele almak gerekir (âyet 9).
    28- Bâtıl taraftarlarının hak dâvâ adamlarına karşı tavırları; mücadele
    etme, karşı çıkma, zulüm ve işkenceye başvurma olduğu gibi, aynı zamanda
    hak dâvâyı saptırmak için tâviz ve uzlaşmadır. Tâviz ve uzlaşma, bâtıl
    savaşçılarının önemli bir silâhıdır; kalleşçe kullanılan bir silâh. Uzlaşma
    teklifi, bâtılın hak karşısında geri çekilmeye başlamasının göstergesi olduğu
    kadar; kendini korumak için hakkı pasifize etmeyi amaçlayan şeytânî
    bir taktik ve metoddur. Onlar bu tavır ve istekleriyle, bir taraftan İslâmî
    hareketi ilkelerinden saptırmak, diğer yönden de onu etkisizleştirmek ve
    • 466 •
    Ahmed Kalkan
    halkın gözünden düşürecek propaganda aracı yapmak isterler. Uzlaşmaya
    yanaşan mü’minleri böylece ilkelerinden tâviz veren, uzlaşmacı, dâvâsını
    satan, kıvırtan, menfaatçi, pragmatist, zayıf karakterli ve kişiliksiz ilân edebilecekler
    ve kamuoyunda küçük düşürecekler, gelişmeyi durduracaklardır.
    Hakkı savunan insan için ise uzlaşma, en hafif deyimle bir bid’at ve dalâlet,
    bir sapma, dünyayı âhirete tercih etme ve sahip olunması gereken müslümanca
    şereften mahrum olmadır. İlkesizliktir, günü kurtarmaya çalışmaktır,
    idâre-i maslahatçılık ve pragmatizmdir. Hakkı olmadığı halde Allah’ın
    dini üzerine pazarlık yapmaktır. Suça ve suçluya göz yummaktır.
    Hak dâvânın mensuplarından Cenâb-ı Hakk’ın istediği şeyler: Hakkı
    eğip bükmeden söylemek, Allah’ın hükümlerini tebliğ edip uygulamak,
    emrolunduğu şekilde sırât-ı müstakim çizgisinde sapmadan dosdoğru hareket
    etmek, bâtıla karşı net tavır koymak, takvâ, cihad ve sabır silâhlarını
    kuşanmak, tâviz ve uzlaşmaya yanaşmamaktır. Bir müslümanın vahiyle
    belirlenmiş herhangi bir prensipten vazgeçmesi, hakkında nass olan bir
    konuda pazarlık yapması inancıyla bağdaşacak bir tavır değildir. Allah’ın
    emirlerinin büyüğü-küçüğü, temeli-teferruatı, önemlisi-önemsizi, tâviz
    verilecek olanı-olmayanı olmaz. İman esasları ve dinin ilkeleri, bölünme
    kabul etmeyen bir bütündür. Rasüller ve onların vârisleri âlimler başta olmak
    üzere İslâmî hareket mensupları, Allah’ın rızâsından başka beklentileri
    olmayan âhireti dünyaya tercih eden dâvâ erleridir. Onlar, etkin ve yetkin
    müşriklerin tehdit ve zulümlerinden korkmayacakları gibi, dâvâlarını ve
    kendilerini pazarlık aracı yapamazlar, kiralayamaz ve satamazlar. Bir müslümana
    Allah’ın vereceği karşılıktan/ödülden daha büyük bir bedel icad
    edilememiştir, edilemeyecektir. Onlar, halktan bir karşılık istemezler, onların
    ücretlerini Allah verecektir. 1324 (9. âyet)
    Abese sûresinin nüzul sebebinden de öğreniyoruz ki, Rasûlullah tarafından
    bile, daha geniş kitleleri harekete katmak, dâvâya hizmet için dahi
    olsa, bir müslümanın rencide olabileceği en küçük bir davranış onaylanmaz;
    nerede kaldı ki dâvâyı/İslâm’ı rencide edecek bir tavır, yani tâviz
    Kur’an’dan destek ve cevaz bulsun! (9. âyet).
    1324 26/Şuarâ, 109, 127, 145, 164, 180; 11/Hûd, 29, 50-51, 80; 36/Yâsin, 21 vd.
    • 467 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    29- Cahiliye toplumunun ileri gelenleri Allah’tan gelen vahyî bildirimin
    yeryüzündeki bütün zulümlere karşı meydan okuyuşlarını gördüklerinde
    sömürü düzenlerinin sona ereceğini, az çok kestirebilirler. Toplumun Allah
    tarafından görevlendirilen elçilere itibar etmemesi için önce iftiralar düzer,
    hedef saptırırlar. Elçilerin menfaatçi olduğunu, yönetici olmak, daha
    çok dünyevî menfaat elde etmek istediklerini, bunun için topluma egemen
    olmaya çalıştıklarını iddia ederler. Bu iftiraları peygamberlerin İlâhî gayelerini
    gözden kaçırmak için yapmaktadırlar.
    Peygamberlerin daveti, hayra, adalete yönelik çağrıları sürdükçe müşriklerin
    mevcut düzenden faydalanan öncüleri, hareketi asıl seyrinden saptırmak
    için yeni yeni yöntemler denerler. Bunlardan biri de uzlaşma talebedir.
    İşte müdâhene kavramı da bu taleple ilgilidir. Yani ilahi risaleti tebliğ
    eden elçinin Allah’ın emrettiği gibi dosdoğru oluşunu engellemek, yolunu
    eğriltmek isterler. Tıpkı dünyevi ticarette olduğu gibi pazarlık yapmayı,
    ucuz vaadlerle rasulleri ilkelerinden saptırmayı denerler. Bu, onları hem etkisizleştirmek
    hem de halkın gözünden düşürecek propaganda malzemesi
    bulmak içindir. Böylece Mü’minleri ilkelerinden taviz veren, zayıf karakterli,
    kişiliksiz, uzlaşmacı, menfaatçi duruma düşürmeyi amaçlamaktadırlar.
    Tevhide bağlı bir mü’min ister peygamber olsun, ister olmasın inancının
    nassla, vahiyle belirlenmiş hiçbir prensibinden vazgeçemez. Onun gözünde
    büyük küçük bütün ilkeler aynı öneme sahiptir. İlâhî risâletin ortaya
    koyduğu dinde Allah’ın emirlerinin büyüğü küçüğü olmaz. İnanç sistemi
    her bir parçasıyla birbirini bütünleyen bölünmez bir niteliğe sahiptir. İlahi
    kaynaklı esaslara bağlı biri bir prensibe uyarken diğerinden vazgeçemez,
    İslam’ın cahiliye ile ilkesel anlamda buluşması asla mümkün değildir. İslam
    ile cahiliyeyi bir noktada kesiştirmek, uzlaştırmaya çalışmak abesle iştigaldir.
    Aralarında tarih boyunca ve günümüzde devam eden uzlaşmaz bir mücadele
    söz konusudur.
    Elçinin ve vahyin bağlılarının taviz vermediğini gören iktidar sahipleri,
    onları kendi ilkeleriyle uzlaştırmaya çalışırlar. Mesela nefse hoş gelecek vaadlerle
    gururu okşamaya, ilahi kontrol altındaki çizgiyi saptırmaya çalışarak
    mü’minlerin öncülerini kendilerinin daha iyi imkânlara lâyık olduğunu
    söyleyerek kandırmaya çalışmak gibi. Müşriklerin bu saptırma denemelerine
    Allah’ın kontrolü altındaki peygamberler tarih boyunca ücretlerinin Allah’a
    ait olduğunu, mal, mülk, nüfuz ve daha geniş kitleleri harekete katmak
    • 468 •
    Ahmed Kalkan
    için ilahi risâletin safiyetini bozmayacaklarını açık bir dille ilan etmişlerdir.
    Aynı yolun bağlıları bizler de, benzer bir durumda Allah’ın razı olacağı bu
    yöntemi seçmeliyiz. 1325 (9. âyet)
    30- “Şunların hiçbirine itaat etme…” İtaatin zıddı isyandır. İsyan kavramının
    özünde hem yapma ve hem de yıkma anlayışı vardır. Günahkârlar
    ve isyankârlar yıkmak için, Allah’a ve O’nun ilkelerine, müslüman yöneticilere
    karşı çıkarlar ve yıkıcı olurlar. Peygamberler ve onların izinden giden
    mü’minler, kötülüklere ve Allah’a itaatsizlik eden zâlimlere itaat etmezler,
    onlara ve onların zulüm düzenlerine karşı çıkarlar ve müfsitlerin yıktıklarını
    yapmaya çalışırlar; onların isyanları ıslah içindir, yapıcı isyandır.
    İnsanların yapmaya devam ettikleri yanlış âdetlere, mevcut yönetimlerin
    uyguladıkları yanlış ilkelere karşı çıkmamak, isyan etmemek, korkaklıktır,
    zillettir, teslimiyetçiliktir. Ortada olan kötülükleri ve yanlışları kabul
    edip ses çıkarmamak, ilerlemeyi, olgunlaştırmayı durdurur. Peygamberlerin
    en temel özelliklerinden birini ve birincisini tevhid mesajını tebliğ ve
    onu hâkim kılma mücadelesi oluşturmaktadır. Kelime-i tevhid, “lâ” ile,
    yani isyanla başlar. Tüm sahte ilâhlara, tâğuta isyan söz konusudur tevhid
    mesajında. Yani, Allah’a isyan edenlere isyan. Bütün peygamberler bu anlamda
    kutsal isyan ateşini tutuşturan isyan önderleridir (10. âyet).
    31- Allah’a isyan konusunda yaratılmışlara itaat edilmez. Müslümanlar,
    “ülü’l emr” bile İslâm’ın hükümlerine aykırı, yani günah bir şeyi emrederse
    onlara uymayacaklarına göre; kâfir ve müşriklerin hükümlerine ve dinlerine
    hiç itaat edemezler. Onların yollarına uymazlar, İslâm’a aykırı işlerini
    örnek almazlar. Kâfir ve müşriklere itaat; onları takip etmek, onların izleri
    üzerinden gitmek, din ve dünya görüşü noktasında onların görüşlerini benimsemek,
    ya da onların emrettiklerini Allah’ın rızasına uymasa bile yerine
    getirmektir. Kur’an, mü’minleri şöyle uyarıyor: “Ey iman edenler, eğer
    kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir gruba itaat edecek olursanız, sizi
    imanınızdan sonra kâfir yaparak (dininizden) geri çevirirler.” 1326
    Son asırlarda müşrikleri ve Kur’an’ın kâfir dediklerini izleyen, onların
    hükümlerini ve görüşlerini üstün kabul eden, İslâm’ın ölçüleri yerine -çağdaşlık
    kılıfıyla- onların ilkelerini ve ölçülerini alan kimseler bu tehlikeyi
    1325 Fevzi Zülaloğlu, Haksöz Dergisi - Sayı: 65 - Ağustos 96
    1326 3/Âl-i İmran,100
    • 469 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    yaşamaktadırlar. Özellikle batıdan gelen bâtıl ilkelere, ölçülere, anlayışlara
    -Kur’an’ın ölçülerine rağmen- sarılanların iman iddiası ne kadar gerçekçidir?
    Mü’minler kâfirlere itaat ederlerse, kâfirler onları dinlerinden döndürürler,
    kendileri gibi yaparlar. O zaman da müslümanlar büsbütün kaybetmiş
    olurlar.1327 Şeytanın dostlarına itaat edenler şirke düşerler.1328 Müşrikler,
    inkâr edenler, iki kimlikli münâfıklar, ehli kitap olanlar, itaat edilmeye
    lâyık değillerdir. Onların din görüşü, hayata bakışları, hükümleri yanlıştır;
    gittikleri yol bâtıldır, dalâlettir (10. âyet).
    32- İnkârcılar Cehennem azabı ile yüz yüze geldikleri zaman, “ah keşke
    Allah’a ve O’nun Rasûlüne (dünyada iken) itaat etseydik” diyecekler.1329
    Dünyada iken kim Allah’a ve O’nun son Rasulü Hz. Muhammed’e (s.a.s.)
    itaat ederse, O’nun getirip tebliğ ettiği Din’e uygun yaşarsa; şüphesiz o büyük
    bir kurtuluşla kurtulacaktır.1330 (10. âyet)
    “Yakında hortumuna/burnuna damga vuracağız.” Hayvana benzetiliyor
    burnu; kıl aldırmadığı ve kibrinin timsali olan burnu, yalancılığının büyüklüğünden
    ötürü (Pinokyo örneğindeki gibi) uzayıp fil hortumu şekline
    dönüşen burnunu damgalayacağız. Müstekbirin burnunu hortuma benzetmekle,
    kibrin insanı insanlıktan çıkaran bir alçalış olduğu vurgulanıyor
    (16. âyet).
    33- Damga, damga yiyenin damgalayan karşısındaki aczine ve zilletine
    işarettir. “Biz onu, yakasını kurtaramayacağı bir zillet ile damgalayacağız!”
    âyetiyle zâlimlerin sadece âhirette değil, dünyada da Müslümanlar eliyle
    cezalandırılacaktır. Allah bizi görevlendirerek, bizim elimizle onlara zilleti
    tattırmak istemektedir. “kendilerine Kitap verilenlerden Allah’a ve âhiret gününe
    inanmayan, Allah ve Rasûlünün haram kıldığını haram saymayan ve
    hak dini kendine din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye
    kadar savaşın.”1331 (16. âyet).
    1327 3/Âl-i İmran, 143
    1328 6/En’âm, 121
    1329 33/Ahzâb, 66
    1330 33/Ahzâb, 71
    1331 9/Tevbe, 29
    • 470 •
    Ahmed Kalkan
    34- Müslümanlarla müşriklerin ilk savaşı olan Bedir Savaşında, Ebû
    Cehil gibi zâlim fertlerin cezası, suçuna benzer şekilde, onu zillet içinde bırakarak
    verildiği gibi, topyekûn müşriklerin cezası da verildi. Müslümanlar
    kâfirlere bu zilleti yeterince tattırdı. Aynı zilleti kâfirlere tattırması gereken
    günümüz mü’minleri maalesef zillet içinde yaşıyorlarsa, görev kaçkını konumundadırlar
    (16. âyet)
    35- Kur’an’ın şirk önderlerini Leheb suresinde ve burada da olduğu gibi
    erken bir dönemde tehdit etmesinin Müslümanlara büyük bir özgüven kazandırdığını
    biliyoruz. Yine, gaybe inanan günümüz dâvâ adamlarının da
    kaybettikleri özgüveni yeniden bulmaları, alnı ak, daha rahat ve kararlı bir
    dik duruş sergilemeleri gerekmektedir (16. âyet)
    36- Bahçe sahipleri kıssasının özellikle küresel ekonomik kriz örnekliğinde
    ele alınması gerekir. Yoksullaşmaya sebep olanların bütün imkânları
    kendileri için kullanmaya çalışmalarının ilâ nihâye gerçekleşmesi mümkün
    değildir. Yoksullara pay vermeye yanaşmayıp onları sömürenler, yok olan
    bahçeler gibi uhrevî cezanın dünyevî avansı olarak mahrumiyet yaşayacaklardır.
    İflas etmeler ve kriz zamanlarında batan büyük şirketler, zararlar hep
    büyük azâbın habercileri ve öncülleri olarak görülmelidir (17-33. âyetler).
    37- Kur’an’da nüzul sırasına ilk kıssa olan Bahçe sahipleri kıssası, infak
    bilinci ve paylaşma ahlâkını geliştirmek için bu konuda duyarsız olanların
    cezasını açıklar. Sorumsuz ve fakirlere ilgisiz yaşayanları bekleyen feci
    âkıbet haber verilir (33-43. âyetler).
    Hakikate karşı önyargılı bir inkâr içinde olan muhâtaplara sorumlu
    davranmaları öğütlenir. Sorumsuz bir hayat yaşayanları bekleyen feci
    âkıbet haber verilir (33-43).
    38- Hz. Peygamber’e verilen “onları bana bırak” mesajı, zımnen, onlar
    sana değil, Bana karşı savaşıyorlar mesajıdır (44-47. âyet).
    39- Hz. Peygamber’e Hz. Yunus’un görevi terk edişi hatırlatılarak “Sakın
    büyük balık sahibi gibi olma!” denilir. Bu âyetler, Hz. Peygamber’in ve
    O’nun izinden giden dâvâ erlerinin üstlendiği görevin ne kadar ağır olduğunun
    da tescilidir (48-50. âyetler).
    • 471 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    40- Yunus peygamber kıssası, 28 Şubat süreci sonunda yaşanan ölçüsüz
    özeleştiri furyası, nice dâvâ adamının mücadeleyi terk etmesini sonuçlandırdı.
    Yunus peygamber gibi sabırsız, aceleci tavırlar Allah tarafından kınanıyor.
    Yûnus (a.s.) kıssası, günümüz İslâmî hareketi için önemli çıkarımları
    olan bir rehberliktir, güzel bir uyarıdır. Dâvâyı yaymak için bile olsa, izinsiz
    ve zamansız şekilde imtihan edildiğmiz ülkeyi terk etmenin savaşta izinsiz
    cepheyi terk etme gibi olduğu unutulmamalıdır (48-50. âyetler).
    Kur’an’ın Eğitime Yönelik İlkeleri
    Okumaya, yazmaya ve ilim öğrenmeye yönelik olarak Kur’an’ın söylemi
    konusunda daha önce bilgi vermiştik. Bunlara
    tekrar girmeden eğitime
    yönelik teklif ettiği ilkeleri de kısaca ortaya koymak gerekir. Çünkü ilâhi kitap,
    insanın eğitimini
    belirsizliğe terk etmemiştir. Ancak bu ilke ve kurallar,
    daha çok genel bir nitelik arzetmekte, teknik düzenleme işlemlerini
    insan
    düşüncesine bırakmaktadır. Şimdi bu ilkelere kısaca göz atalım:
    Her şeyden önce bilmeyi, anlamayı ve düşünmeyi öngören ilâhi vahiy;
    bilmeden konuşmayı,1332 yapmadıklarını
    söylemeyi1333 yasaklıyor; insanın
    bildiklerini uygulamasını istiyor ve uygulamayan kimseleri kınıyor.1334 Dolayısıyla
    eğitimcinin tutarlı olmasını istiyor. Öğretmedikçe sorumlu tutmuyor.
    1335 İnsanın sorumluluğu ile bilgilendirilmesini
    doğru orantılı olarak
    görüyor. Kolaylaştırmayı emrediyor,
    zorlaştırmayı çirkin buluyor;1336 yumuşak
    muâmeleyi emrediyor,1337 muhâtabın seviyesine
    göre ve anlayacağı
    bir dille öğretilmesi gerektiğini öneriyor.1338 Affedici olmayı, ceza
    ve sert
    muameleye tercih ediyor. 1339
    Faraziyeler üretmekten sakındırıyor, 1340 hedefi olmayan salt bir eğitim
    kutsamasını kabul etmiyor. Hem uzun vadeli hem de kısa vadeli hedefleri
    gözönünde bulunduruyor,
    fakat uzun vadeli olanları ön plana çıkarıyor. 1341
    1332 3/Âl-i İmran, 66
    1333 61/Saff, 2
    1334 62/Cum'a, 5
    1335 17/İsrâ, 15
    1336 22/Hacc, 78
    1337 3/Âl-i İmran, 159; 20/Tâhâ, 44
    1338 2/Bakara, 233, 286; 41/Fussilet, 44
    1339 57/Hadîd, 199
    1340 5/Mâide, 101, 102
    1341 25/Furkan, 77; 15/Hicr, 56; 74/Müddessir, 45; 75/Kıyâmet, 20, 21
    • 472 •
    Ahmed Kalkan
    Bu nedenle inançlı bir eğitim ve öğretim öneriyor,1342 seküler ve dinsiz bir
    eğitimi reddediyor.1343 İnançlı bir eğitimde, ferdin ve âlemin, kısaca tabiatın
    parçalanmasını kabul etmiyor, bütünleştirici
    ve tevhidi bir dünya görüşü
    kazandırmayı hedefliyor.1344 Bu tevhidi bilinçle Allah’tan başka kimseden
    korkmayan, kendine güven kazanmış, şahsiyetli bir fert ve ümmet yetiştirmeyi
    amaçlıyor. 1345 Yöntem olarak telkin, soru-cevap,1346 tartışma,1347
    tekrar, kıssa, meseller ve örneklemeye
    sıkça başvuruyor. Dahası eğitimcinin
    örneklik etmesi ve kendisinden örnek alınması gerektiğini söylüyor.1348
    Tümden gelim ve tüme varım metodlarının her ikisini de kullanıyor. 1349
    Kur’an’ın Eğitim Metodu
    Tüm eğitim çalışmalarının bir biçimlendirme, şekillendirme ve modelleme
    olduğunu söyleyerek söze başlasak yanlış olmaz sanırım.
    Eğitimden maksat, belli kazanımları başkalarına transfer ameliyesidir.
    Türkiye’de genç nüfusun yoğun olduğu göz önünde bulundurulursa çok
    önemli ve ciddi bir konu ile karşı karşıya olduğumuz görülür.
    Bebek annesinden hiçbir şey bilmez olarak dünyaya gelir. Sadece ağlayarak
    içgüdüsel olarak ihtiyacını hissettirebilir. Ama çok kısa bir sürede
    aileden aldığı eğitimle, sesler çıkarmaya, heceler ve kelimeler oluşturmaya
    başlar. Bir kaç sene içerisinde neredeyse büyükler gibi konuşmayı ve yaşamayı
    öğrenir. Sorumluluklar ve yetkilerle tanışır.
    Peygamberimizin buyurduğu gibi eğitim “beşikten mezara kadar” süren
    bir süreçtir. Ama bu eğitimin büyük bir kısmı çocukluk ve gençlik sürecinde
    alınır. Bu süreç daha çok bilgi merkezlidir. Olgunluk çağında ise daha
    çok tecrübe ve hatalardan arındırma eğitimi söz konusu olur.
    Eğitim, insanın bedenini (buna el, dil, gönül, beyin dâhildir) en verimli
    şekilde kullanması, çevresi ile en iyi şekilde uyum ve gelecekle ilgili hazır-
    1342 96/Alak, 1
    1343 38/Sâd, 26
    1344 17/İsrâ, 44; 13/Ra'd, 16
    1345 5/Mâide, 3, 44; 2/Bakara, 150
    1346 26/Şuarâ, 70-75
    1347 56/Vâkıa, 58-72; 16/Nahl, 125
    1348 33/Ahzâb, 21; 60/Mümtehine, 4, 6
    1349 10/Yûnus, 31; 2/Bakara, 255
    • 473 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    lıkları öğrenme işlemidir. Örneğin okuma yazma eğitimi, dil öğrenmek,
    matematik, din öğrenmek, mesleki eğitim bu kapsam içinde düşünülebilir.
    Eğitim insana kendini ve dünyayı tanıtır. Kendini geliştirmeye ve çevresiyle
    ilişkilerinde verimli olmaya imkân hazırlar.
    Kur’an’ın eğitim metodunu konuşmadan önce Kur’an’ın insanı nasıl tanımladığını
    görmekte fayda var. Çünkü insana verdiğimiz anlam, ona kazandıracağımız
    eğitimin de yolunu ve kapsamını belirler.
    Kur’an’da İnsan
    Kur’an inmeye başladığında ilk inen ayetler şöyleydi:
    “Oku! Yaratan Rabbinin adıyla. İnsanı bir alaktan/embriyodan yaratan.
    Oku! Rabbin, en cömerttir. Kalemle öğreten. İnsana bilmediğini öğretendir.
    Hayır! Şüphesiz insan azgınlık ediyor. Kendisini ihtiyaçsız görmekle. Oysa,
    dönüş Rabbinedir.” (96/Alak, 1-8)
    Görüldüğü gibi, Kur’an eğitim için indirilmiş bir kitaptır. Rabbini
    tanımayan insana Rabbini tanıtıyor, kendisini tanıtıyor ve Rabbinin asıl
    eğitimcisi olduğunu hatırlatıyor. Sahip olduğu tüm imkânların onun bir
    bağışı olduğunu hissettiriyor. Kalemle öğrenilen bilgiye atıfta bulunuluyor
    ve bunu Yüce Yaratıcı’ya borçlu olduğunu, ama insanın sanki Ona ihtiyacı
    yokmuş gibi, ondan bağımsızmış gibi bir tavır içinde olduğunu söyleyerek,
    bu davranışının sonuç itibariyle kendisine zarar vereceğini, çünkü eninde
    sonunda Rabbine dönüp, hesap vereceğini bildiriyor.
    Allah, insanı kendi eseri olarak görüyor. Tamamen kendisine ait “mükemmel
    bir yaratık” (95/Tîn, 4)olarak tanımlıyor. Allah’ın insanı yaratışının
    belli bir gayesi var. Onu dünyaya göndermesinin bir hikmeti var.
    “Cinleri ve insanları sadece Bana kulluk etsinler diye yarattım.” (51/Zâriyat,
    56) “Ölümü ve hayatı, hanginizin daha iyi çalışacağını denemek için
    yaratan O’dur.” (67/Mülk, 2) Kur’an öğretisine göre insan, belli sorumlulukları
    yerine getirmek üzere yaratılmış belli misyonu olan bir varlıktır. Onun
    için hayatı, varlığının gayesine uygun olarak yaşamalıdır.
    • 474 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an İnsanı Nasıl Eğitir?
    Bilgi Kaynağı: Kur’an, hayatın kaynağının Allah olduğunu bildirdiği
    gibi; bilginin kaynağı olarak da İlâhî vahyi esas alır. Alîm ve Rahman olan
    Allah, insana bilmediğini öğretendir.
    “Rahmân, Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı öğretti.” (55/Rahmân,
    1-4)
    “İşte bu şekilde sana da emrimizden bir ruhu/özü vahyettik. Sen kitap
    nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat onu kullarımızdan dilediğimize onunla
    yol gösterelim diye bir nur/aydınlatıcı kıldık…” (43/Zuhruf, 52)
    Doğrudan bilgi kaynağı, Allah’ın vahyi olmakla beraber, Allah’ın insana
    verdiği akıl ve algılama melekeleri sayesinde tüm kâinat bir bilgi kaynağı
    olabilir.
    “Onun hak olduğu iyice belli olana kadar, ayetlerimizi hem dış dünyada
    hem de kendi içlerinde göstereceğiz. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez
    mi?” (42/Şûrâ, 53)
    “Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ve gündüzün birbiri ardınca
    gelmesinde, insanlar için faydalı olan şeylerde, denizde yüzen gemilerde, Allah’ın
    gökten indirip de kendisiyle ölümünden sonra yeryüzüne hayat verdiği
    ve her türlü canlıyı orada yaydığı suda, rüzgârı dilediği yöne sevk edişinde ve
    gökyüzü ile yeryüzü arasında emre tabi olan bulutlarda, aklını kullanan bir
    topluluk için âyetler vardır.” (2/Bakara, 164)
    “Yeryüzünde dolaşmıyorlar ki kendisiyle akledecek kalpleri ve kendisiyle
    işitebilecek kulakları olsun?! Oysa, gözler kör olmuyor, fakat sinelerdeki kalpler
    köreliyor.” (22/Hac, 46)
    Tedricilik İlkesi
    Kur’an, insan eğitiminde tedricilik ilkesini kullanır. Yani tüm bilgiyi
    bir defada yükleyip, onu kaldıramayacağı bir yükün altında bırakmaz. Zaten
    kendisi de 23 yılda, peyderpey, aşama aşama inzal olmuş ve her ayeti
    mü’minlerin ruhlarına işlemiştir. Kur’an’la şekillenmişler, Kur’an’la diril•
    475 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    mişler, Kur’an’la yol bulmuşlar ve Kur’an’la geleceği görmüşlerdir. “Kur’an’ı,
    insanlara dura dura okuyasın diye kısım kısım indirdik. Onu yavaş yavaş
    indirdik.” (17/İsrâ, 106)
    Kur’an, kendisine inanan ve kılavuz edinenlerin hayatını, daha önce hiç
    kavrayamayacakları bir oranda değiştiriyor, vahşileri medenileştiriyor, zâlimleri,
    adalet timsali haline getiriyor, cahilleri, âlimleştiriyordu. Kur’an bir
    doktor gibi, hastayı iyileştiriyordu. Ona ihtiyacı olan ilacı yeteri kadar, gerektiği
    zaman veriyordu. “De ki: Kur’an, iman edenlere kılavuz ve şifadır…”
    (41/Fussılet, 44)
    Modelleme İlkesi
    Eğitimde, modelleme çok önemli ve etkili bir yöntemdir. Çocukların
    öğrenmelerine dikkat ederseniz modellemenin başta geldiğini görürsünüz.
    Çocuk âdeta bir kamera gibi büyüklerinin yaptıklarını kopyalar, anne,
    baba, ağabey, abla ve çevrelerindeki kendileri ile iletişimde olan kim varsa
    -televizyon da buna dâhildir- onların yaptıkları gibi yapmaya çalışır. İşte
    buna modelleme diyoruz. Kur’an da başta “usvetun hasene” (33/Ahzab,
    21) olarak gösterdiği Peygamber’in modellenmesini ister. Hz. Muhammed
    (s.a.v.)’e de atası Hz. İbrahim’i modellemesini ister (60/Mümtahine, 4; 4/
    Nisâ, 125; 6/En’âm, 161). Aslında Kur’an’da tüm Peygamber kıssaları ve sâlihlerin
    örnekleri modelleme için birer kaynaktır. Hz. Yusuf ’un hayat hikâyesinin
    anlatıldığı Yusuf Sûresi özellikle gençlere modelleme eğitimi veren
    önemli bir kaynaktır. Kehf Sûresinde anlatılan Mağaraya sığınan gençlerin
    hikâyesi de bir başka modelleme örneği olarak görülebilir.
    İbret Alma/Ders Çıkarma
    Modelleme, olumlu davranışların örnek alınması olduğu gibi, olumsuz
    davranışları tanıyıp, etkilerini ve sonuçlarını görerek onlardan uzak durmaya
    “ibret alma, ders çıkarma” diyoruz. Bu mânâda Kur’an birçok ibretlik
    olayı bize naklederek, eğitim sürecimizde bizi yetiştirir. Hz. Yunus’un hikâyesi,
    Peygamberimiz’in ders çıkarması için güzel bir ibretti. İblis’le Âdem
    arasında geçen diyaloglar, Yahudilerin, kendi aralarında ve Peygamberlerine
    karşı yaptıkları olumsuz davranışlar, bahçe sahiplerinin örneği (68/
    Kalem, 17-33) gibi daha birçok kıssa, ibret alarak öğrenme eğitimine birer
    örnek teşkil eder.
    • 476 •
    Ahmed Kalkan
    Sosyal Destek Ünitesi
    Kur’an, insan eğitiminde bireyi tek başına bırakmaz. Bireyi toplum içinde
    eğitir. Toplumsal destek ve birlikte yaşayarak öğrenme modelini devreye
    sokar. “Birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye” (103/Asr, 2-3) ettirir. Emr-i bi’lma’ruf,
    nehy-i ani’l-münker ilkesi ile herkesi, birbirini iyiliğe teşvik etmeye
    ve kötülükten korumaya yönlendirir (22/Hac, 41; 3/Âl-i İmran, 110).
    “Topluca Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve parçalanmayın! Allah’ın üzerinizdeki
    nimetini düşünün, hani siz düşman idiniz de O, kalplerinizi birleştirdi.
    O’nun bu nimeti ile kardeşler oldunuz. Siz, bir ateş çukurunun kenarında
    idiniz de sizi oradan kurtardı. Doğru yola çıkasınız diye, Allah size âyetlerini
    işte böyle açıklıyor. Sizden hayra dâvet eden, iyiliği emredip, kötülükten
    uzaklaştıran bir ümmet oluşsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” (3/Âl-i İmran,
    103-104)
    Tekrarın Gücü
    Kur’an’ın insan eğitiminde tekrar, çok önemli bir rol oynar. O, sözü bir
    kez söyleyip kenara çekilmez. İnsanın zaman zaman uyarılmaya ve teşvike
    ihtiyacı vardır. Bunun için meselâ “namazı kılın” emri 13 kez tekrar edilir.
    Ama oruç için bu gerekli görülmez; bir ayette onun farz kılındığı açıklanmakla
    yetinilir.
    İnkârcılara yönelik uyarıcı ifadeler sürekli tekrarlanır. “O halde Rabbinizin
    hangi nimetini inkâr ediyorsunuz?” vurgusu Rahman Sûresinde, 31
    kez tekrarlanır.
    Psikolojik Motivasyon
    İnsanoğlu, sadece bilgilendirilerek eğitilmez. Eğitim, aynı zamanda bir
    duygusal süreçtir. Sevgi, bir annenin çocuğunu eğitebilme konusunda en
    büyük yardımcısıdır. Bazı tehlikelere karşı koruyabilmek için de uyarı ve
    tehdit gerekir. Kur’an da bu doğal ve psikolojik unsurlardan ziyadesiyle yararlanır.
    Peygamberleri “müjdeci ve uyarıcı” (2/Bakara, 213; 4/Nisâ, 165; 5/Mâide,
    19) olarak isimlendirir. Cennet müjdeleri ve cehennem uyarıları, kıya•
    477 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    metin yaklaşmakta olduğu bilgisi, korku ve ümit veren olayların anlatımı,
    sürekli vurgulamalar hep psikolojik motivasyon örnekleridir.
    Otokontrol Sistemi
    Kur’an, eğitim sürecinde kişinin kendi kendisini kontrol edebileceği bir
    deneyimi de kazandırır. Takva eğitimi diyebileceğimiz bu kazanım sayesinde,
    insan, kendini tutmayı ve kontrol edebilmeyi öğrenir. Oruç da bu eğitimin
    bir aracıdır. Hiç kimsenin kendisini görmediği bir yerde bile Allah’ın
    gözetiminde olduğunu aklından çıkarmadan, hayatını pisliklerden uzak ve
    iyiliklerle dopdolu geçirir.
    “Namazı kılın, zekâtı verin. Kendiniz için önden ne hayır yollarsanız Allah
    katında onu bulursunuz. Şüphesiz Allah yaptıklarınızı en iyi görendir!”
    (2/Bakara, 110)
    “Ey iman edenler! Allah için adaleti ayakta tutan şahitler olun. Bir topluma
    olan öfkeniz sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Âdil olun, bu, takvâya daha
    uygundur. Allah’tan korkun, şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”
    (5/Mâide, 8)
    “… Allah katında en şerefliniz, ondan en çok sakınanınızdır. Şüphesiz
    Allah, alîmdir, haberdardır.” (49/Hucurat, 13)
    Karşılaştırma, Örneklendirme
    Karşılaştırma ve örneklendirme ile anlatım, konunun zihinlere yerleşmesi
    ve kalıcı hale gelmesi için, görsel eğitimin bir metodudur. Kur’an da
    bu metodu sık sık kullanır. “Allah, size örnek veriyor…” (30/Rûm, 28; 16/
    Nahl, 112) diye başlayan ayetler, “hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”
    (39/Zümer, 9; 13/Ra’d, 16) diye başlayan âyetler gibi daha birçok konuda
    iyi ile kötü, faydalı ile zararlı, doğru ile yanlış karşılaştırılarak doğru tercih
    noktasında insanlar yönlendirilir, eğitilir. Bazen de bu karşılaştırmayı cennetlikler
    ile cehennemlikler arasında yapar (7/A’râf, 44-45).
    • 478 •
    Ahmed Kalkan
    Soru ve Cevap Yöntemi
    Aktif eğitim metodunda, soru cevap yöntemi çok kullanılır. En aktif
    eğitimi de Kur’an verir. Kur’an bazen kendi sorar ve cevabını bekler (31/
    Lokman, 25), bazen, insanlara sorar (2/Bakara, 211); bazen de insanların
    Peygamber’e sorularını “Sana soruyorlar …” (2/Bakara, 214, 243, 245 vb.)
    formatında sunar (2/Bakara, 219- 222). Bazen de bu yöntemle âhirette
    cennet ve cehennemlikler arasında geçen konuşma formatında karşılaşırız
    (7/A’râf, 45-49).
    Kur’an, İnsanı Hangi Alanlarda Eğitir?
    Özetle, Kur’an insanı insan yapan tüm alanlarda eğitim verir. İnsana
    aklını kullanmayı ve düşünme yetisini geliştirmeyi öğretir. İnsanı hak ile
    bâtılı birbirinden ayırmasını ve doğru inanca sahip olup, şirk ve küfürden
    arınmasını sağlayacak bir inanç eğitiminden geçirir. Madde ve mânâsıyla,
    ruh ve bedeniyle bir bütün olarak eğitir.
    Kur’an’ın en temel öğretilerinden birisi de ahlâk eğitimidir. Ahlâkı o
    kadar önemser ki, bu erdeme sahip olmadan ibadetlerle insanlara dindarlık
    taslayanlara, “yazıklar olsun o namaz kılanlara, kıldıkları namazdan gâfil
    olanlara” (107/Maûn, 4-5) diyerek, yetimi itip kakan, yoksulu doyurmayı
    teşvik etmeyen kimsenin namazını sadece gösteriş olarak değerlendirir
    (107/Maûn, 1-7). İyiliğe engel olanların, insanlarda kusur arayanların, sûi
    zanda bulunanların, birbirlerine kötü isim takanların, gıybet yapanların,
    yaptığı iyiliği başa kakanların iyi birer mü’min ve Müslüman olamayacaklarını
    haber verir (49/Hucurât, 11-18).
    Kur’an, İnsana Sosyal Uyum ve Medeniyet Eğitimi Verir
    “Allah’ın ipine topluca, sımsıkı sarılın ve parçalanmayın! Allah’ın üzerinizdeki
    nimetini düşünün. Hani siz düşman idiniz de O, kalplerinizi birleştirdi.
    O’nun bu nimeti ile kardeşler oldunuz. Siz, bir ateş çukurunun kenarında
    idiniz de sizi oradan kurtardı. Doğru yola çıkasınız diye, Allah size âyetlerini
    işte böyle açıklıyor.” (3/Âl-i İmran, 103) “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı
    ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülüğü yasaklarsınız. Allah’a iman edersiniz.”
    (3/Âl-i İmran, 110)
    • 479 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Kur’an en güzel ve en uygun metotla, insanı insan eden bir eğitim verir.
    İnsanı “Ahsen-i takvîm” olarak, yaratılmışların en değerlisi konumuna getirir.
    Yeter ki Kur’an’ı ölülere okunan bir kitap değil, hayat kılavuzu olarak
    görebilelim.1350
    Sûrenin Toplu Mesajı
    Bu sûre de aynen Alak sûresi gibi ibare mânâsıyla kişiye özeldir. Ama
    işaret, delâlet ve iktiza anlamlarıyla bizi de ilgilendirmektedir. Bu bakış açısı
    ile sûreden aşağıdaki mesajları alabiliriz.
    Peygambere vâris olup Allah’ın dinini tebliğ etmek isteyen Kur’ân davetçileri;
    Yaş itibariyle ve fikrî açıdan olgunluğa ermiş;
    • Zihinsel açıdan sağlıklı;
    • Malî açıdan minnet borçlusu olmadıkları bir kazanç sahibi;
    • Hayat tarzı açısından üstün ahlâklı, sağlam karakterli, saygın ve onurlu;
    • Toplumsal yaşamda dirâyetli, cesaretli, metanetli, azimkâr, kendine güvenli,
    sabırlı olmalıdırlar.
    • Kâfirler ve müşriklerden korkmamalı, onlara boyun eğmemeli ve onlara
    kesinlikle taviz vermemelidirler.
    • Allah’ın belâlar vermek sûretiyle zorbaların akıllarını başlarına getireceğini
    bilmeli ve ummalıdırlar.
    • Sapıkların Allah’ın kitabının dışında kendilerine kitaplar edinip keyiflerine
    göre iman ve amel geliştireceklerini bilmeli ve mücadele stratejilerini
    buna göre belirlemelidirler.
    • İnançlarını maddî ve manevî çıkarlara kesinlikle alet etmemelidirler.1351
    * * *
    1350 Şaban Piriş
    1351 Hakkı Yılmaz
    Kalem Sûresi İle İlgili Sınav Soruları
    (Cevaplanması gereken toplam 50 soru bulunmaktadır. Her soru, 100
    üzerinden 2 puandır. 3 Yanlış, 1 doğruyu götürür.)
    Yazılı bir metnin harflerini tanıyarak ne yazıldığını anlama, kıraat etme,
    tilâvet etme, yazılı bir metnin içeriğini kavrama ve öğrenmeye …….. denir.
    Dilin seslerini gözlerimizle ayırmaya yarayan işaret sistemine ……. denilir.
    Yazı, çeşitli işaretlerle gösterilir. Dilde kullanılan sesleri gösteren işaretlere
    ….. adı verilir. Bir dildeki harflerin belli bir sıraya göre dizilmesine ise ……
    denilir.
    1) Yukarıdaki tanımlarda boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla
    hangi kelimeler gelmelidir?
    a- okuma; yazı; harf; alfabe b- tilâvet; harf; yazı; kitap
    c- kıraat; hece; harf; yazı d- okuma; alfabe; harf; kitap
    2) Alfabe konusunda aşağıdaki seçeneklerden hangisi doğrudur?
    a- Alfabe değişikliği, toplumun tarihiyle, diniyle ve kültürüyle bağlarını
    koparmaz; tam tersine, onları daha da güçlendirir.
    b- Çin ve Japonların alfabeleri çok zor olduğu ve yüzlerce harften meydana
    geldiği için, yirminci yüzyılda bu zor alfabelerini değiştirip Latin alfabesine
    geçtikten sonra, Batıyla boy ölçüşecek gelişme ve ilerleme göstermeye
    başlamışlardır.
    c- Latin alfabesi, Türk ulusuna ait özel ve orijinal bir alfabedir; bu alfabeyi
    Türkler kendileri icat edip oluşturmuşlardır.
    d- Türkler hâriç, her kavim ve ulus, inandığı kutsal kitabın yazıldığı alfabeyi
    kullanmaktadır. Din değiştirmeden alfabe değiştiren (Türkler hâriç)
    hiçbir ulus yoktur.
    3) Kur’an’da emredilen okuma-yazma konusunun içine giren “ilim” hususunda
    aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
    a- İnsanın şirkten sakınıp tevhid şuuruyla yaşaması için gerekli ilimler
    edinmesi, hak ile bâtılı, helâl ile haramı ayırt edecek kadar bilgi
    öğrenmesi, içinde bulunduğu durumları ve yapması gereken her çeşit
    ibâdetle ilgili bilgiler edinmesi farzdır.
    b- Tâif tebliğinden sonra Rasulullah oradaki müşrikler konusunda
    şöyle demişti: “Onlar bilmiyorlar.” O yüzden her kötülüğün, küfür ve
    şirkin baş sebebi, cehâlet/bilgisizliktir.
    c- İlim, kadın-erkek her insana farz olduğundan çocuklarımızı bulunduğumuz
    yerdeki okullara göndermeli ve en üst seviyede öğretim
    veren üniversitelere kadar her ne pahasına olursa olsun okutmalıyız.
    d- İlim, iman etmeyi, müslümanca yaşamayı gerektirir. İlim, amel etmek
    için öğrenilir. İlmi gizlemek câiz değildir.
    4) Bilindiği gibi, okuma yazma emri, mü’minleri ilme teşvik eder.
    Yine bilmekteyiz ki, günümüzde eğitim kurumlarında öğretilen bilimle
    Kur’an’ın övdüğü ilim aynı değildir. Bilim kırıntılarının “ilim” haline gelmesi
    için yapılması gerekenler konusunda aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
    a- Bilgilerin doğruluğunun vahiyle sağlamasının yapılması
    b- Bilgilerin bilimsel esaslara uygun olup müspet ilim tanımına girmesi
    c- Bilgilerin anlaşılıp hazmedilmesi ve özümsenmesi
    d- Bilgilerin pratikte faydalı hale gelmesi ve uygulanması
    5) Kelime anlamı olarak; huylar, seciyeler, insanın mânevî yapısını belirleyen
    özellikler demek olan ve terim olarak “insanın bir amaca yönelik
    olarak kendi arzusu ile iyi davranışlarda bulunup kötülüklerden uzak olması”
    şeklinde veya “insanın nefsinde yerleşen öyle bir hey’ettir ki, fiiller
    hiçbir fikrî zorlama olmaksızın, düşünüp taşınmadan bu meleke sâyesinde
    kolaylıkla ve rahatlıkla ortaya çıkar” diye tanımlanan Kur’an kavramı,
    aşağıdakilerden hangisidir?
    a- takvâ b- ahlâk c- amel d- kardeşlik
    6) Aşağıdaki gruplardan hangisi, Kur’an’ın çok önem verdiği ahlâkî davranışlardan
    değildir?
    a- sâlih amel, infak, ıslah, ahde vefâ/sözde durmak, tevbe, şükür
    b- sabır, adâlet, af, ihsân, ihlâs, Allah’ı sevmek ve Allah için sevmek,
    doğru olmak
    c- misvak kullanmak, sakal bırakmak, türbeleri ziyaret etmek, bir âlime/
    mürşide bağlanmak
    d- içki ve kumardan sakınmak, gıybet etmemek, alaydan kaçınmak, lakap
    takmamak
    7) İnsan, birçok ahlâkî günahı diliyle işler. Nice sevaplar da dille mümkün
    olur. Kur’ân-ı Kerim, söze çok önem verir. Söz ve konuşma anlamına
    gelen “kavl” kelimesi ve türevleri Kur’an’da tam 1721 yerde geçer. Gıybet,
    alay, lakab, iftira, yalan gibi sözle işlenen ahlâkî problemleri haram ve günah
    sayan Kur’an’ın söz hakkındaki değerlendirmeleriyle ilgili olarak aşağıdaki
    ifadelerden hangisi yanlıştır?
    a- Haklı bile olsa, hakkı müdafaa için de olsa, insanın konuşmasından
    susması daha hayırlıdır.
    b- Güzel sözü güzel ağaca, kötü sözü de pis bir ağaca benzeten Kur’an,
    sözlerin en güzeliyle konuşmayı emreder.
    c- Kur’an’a göre, insanların çoğunu güzel söz söylemekten ve güzel
    söze icâbet etmekten alıkoyan şeytandır.
    d- Kur’an, sadece gıybet ve kötü lakabı değil, faydasız ve boş sözleri
    bile kurtuluşa engel görür.
    8) İman-ahlâk ilişkisi konusunda aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
    a- İslâm dinindeki iman ve ibâdet esaslarıyla ahlâkî buyrukları kesin
    çizgilerle birbirinden ayırmak mümkün değildir; bunlar Kur’an ve hadislerde
    birbiriyle kaynaşmış durumdadır.
    b- İmanı kâmil olan mü’minlerin ahlâkı gâyet güzel ve mükemmeldir;
    ahlâkı gerçekten ve tümüyle güzel olanların da imanları kâmildir.
    c- İman ve amel ayrı olduğu gibi, imanla ahlâk da ayrıdır; biri olup
    diğeri olmayabilir.
    d- Ahlâkî problemler, nice hadiste çoğu kez imanla irtibatlandırılarak
    ifade edilmiştir.
    9) İslâm ahlâkının özellikleri ve diğer ahlâk anlayışlarıyla arasındaki
    farklar konusunda, aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
    a- İslâm ahlâkının kaynağı din, mihveri takâ (Allah korkusu), gâyesi
    Allah rızâsıdır.
    b- İslâm ahlâkı mutlak hayra sahiptir. Allah’ın, her şeyi her yerde gördüğü
    inancı ve O’nu râzı etme gayreti sözkonusudur.
    c- İslâm ahlâkında genel maslahat önemlidir. Güç getirilemeyecek
    emirler ve zorlama yoktur. Zamana ve zemine göre değişmez, sâbit
    ilkelere dayanır.
    d- İslâm ahlâkı son derece geniş insan özgürlüğüne dayanır. İnsan, gücünü
    dünyadaki menfaatleri doğrultusunda kullanmaya yönlendirilir.
    10) Birinin, herhangi bir Müslüman kardeşinin arkasından, duyduğu
    zaman onun hoşuna gitmeyeceği (bedeninde, yaratılışında, soyunda, işinde,
    sözünde, dininde, dünyasında, elbise, ev veya bineğinde ya da aile fertlerinde
    bulunan eksiklik veya kusuru belirten) sözler söylemesine, böyle
    bir ahlâkî probleme Kur’an kavramı olarak ne ad verilir?
    a- gıybet b- nemîme c- iftira d- sûi zan
    11) Sözlükte esas olarak izlemek, izi tâkip etmek anlamında olan, bir
    haberi nakletme, bir olayı anlatma, hikâye etme demek olan Kur’an kavramı
    aşağıdakilerden hangisidir?
    a- Hikâye b- Kıssa c- Vaaz d- Yeis
    12) Bilindiği gibi Kur’ân-ı Kerim’de birçok kıssa zikredilmiştir. Kalem
    sûresinde zikredilen bir bahçe sahipleri ile ilgili anlatılan kıssada, aşağıdakilerden
    hangisi yer almamaktadır? Yani, seçeneklerden hangisi ilgili
    âyetlerde geçmez?
    a- Allah, diğer insanları sınadığı gibi bahçe sahiplerini de sınamış, onların
    infak edip etmeyeceklerini imtihan etmek için bol ürün veren
    güzel bahçeler vermiştir.
    b- Hiçbir yoksulun bahçeye gelip infak beklememeleri için sabah erkenden
    ekin toplamak niyetiyle bahçelerine gittiklerinde büyük bir
    kötü sürprizle karşılaşırlar.
    c- Onlar gece uyurken Rabbin katından gönderilen bir salgın o bahçeyi
    sarıvermiş ve bahçe simsiyah olmuştu.
    d- Onlara kendi içlerinden peygamber geldiğinde onu yalanladılar.
    Onlar zulmederken azap onları hemen yakalayıverdiği için helâk olup
    yerin dibine geçirildiler.
    13) Kıssa konusuyla ilgili aşağıdaki değerlendirmelerden hangisi yanlıştır?
    a- Kıssalar, İsrâiliyatın ana giriş kapısı olmuştur. İsrâiliyat da, Kur’an
    ve Sünnete dayanan sahih din anlayışını dejenere eden, kaynağı bulandıran
    ve daha çok Yahûdi ve Hıristiyanların inanç, ahlâk, tarih ve
    efsâneye dayalı kültürlerinden İslâm’a karışan şeylerdir. Bu hurâfe ve
    isrâiliyât rivâyetleri en çok kıssalar yoluyla İslâm’a karıştırılmak istenmiştir.
    b- Bazen küçük bir amele verilen büyük ödüller, bazen de küçük bir
    günah yüzünden cehenneme atılmalar gibi dinin temel ilkelerine ters
    düşen çok sayıda kıssa eskiden beri halk arasında meşhur olmuş, vaazlarda
    ve halkın rağbet ettiği kitaplarda çokça yer almıştır.
    c- Tasavvufta kıssa çok önemlidir. Kerâmet hikâyeleri ve menkıbe denilen
    büyük zat kabul edilenlerle ilgili anlatılarda, rivâyetlerde, Mesnevî
    gibi meşhur eserlerde kıssadan büyük ölçüde yararlanılır.
    d- Kur’an’da hiç kıssa anlatılmaz. Kur’an kıssalara karşı hep olumsuz
    tavır takınmamızı emreder. Bizim de kıssa ile meşgul olmamızı tümüyle
    yasaklar. Kur’an sadece peygamberlerin hayat hikâyelerini nakleder;
    bunlara da kıssa denilemez.
    14) Tuzak, düzen, plan anlamına gelen “Mekr” kavramının Kur’ân-ı
    Kerim’de kâfirlere ve Allah’a nisbet edildiği halde mü’minlere nisbet edilmemesinin
    sebepleri konusunda aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
    a- Sünnetullah, yani Allah’ın yeryüzündeki değişmez kanunu gereği
    kâfirlerin her konudaki tavrına karşı, mü’minler değil; Allah müdâhale etmektedir.
    b- Kizb/yalan gibi mekr de, mü’minlerde normal halde bulunmaması
    gereken bir özelliktir. Mekr etmek, mü’minlerin emin ve ıslah edici özellikleriyle
    bağdaşmamaktadır.
    c- Mekr, o kadar çirkin bir fiildir ki, bu suçun cezâsını aynı cinsten
    olmak üzere hemen Allah veriyor. Mekrin karşılığını/cezâsını mekr olarak
    mü’minler verecek olsa, âdil ve âcil olarak gerekli cezâ verilmeyebilir.
    d- Kâfirler, sayılarını ve imkânlarını birleştirerek tüm mekr çeşitleriyle
    müslümanlara tavır alsalar bile, bunun cevabını ve cezâsını Allah üzerine
    aldığı için, sayıca ve kuvvet yönünden zayıf mü’minlerin imanları ve dâvâlarına
    güvenleri sarsılmamış, hatta güçlenmiş olur.
    15) Bilindiği gibi, Kalem sûresinde, bazı kötü vasıfları sayılan yöneticilere
    itaat etmek yasaklanmıştır. Kur’an’daki “tâğut” ve “ülü’l-emr”
    kavramından, Allah’a isyan edene itaat konusuna açıklık getiren âyet ve
    hadislerden yola çıkarak, zâlim ve fâsığın emir sahipliği/yöneticiliği konusunda,
    mürcie adlı sapık grubun dışında tüm İslâm âlimlerinin görüşü
    olarak, aşağıdakilerden hangisi doğrudur?
    a- Zâlim ve fâsık yönetici, mekruh görülmekle birlikte, yöneticiliği
    câizdir/geçerlidir.
    b- Zâlim ve fâsık yönetici, “ülü’l-emr” olduğu için kendisine itaat gerekir,
    isyan edilmez.
    c- Zâlim ve fâsık yönetici, gayr-ı meşrûdur; ümmet, -eğer imkânı varsa-
    onu hemen alaşağı eder.
    d- Özellikle günümüzde bu vasıflara sahip olmayan imam/yönetici
    bulunamayacağından, mecbûren ve fiilî durum olarak kabul edilir.
    16) Bilindiği gibi, Kalem sûresi 4. âyette, Rasûlullah’a hitâben: “Sen elbette
    yüce bir ahlâka sahipsin” denilmektedir. Bu âyeti açıklayan Ahzâb
    Sûresi, 21. âyette de “Rasûlullah’ta sizin için çok güzel örnekler vardır” buyruluyor
    ve bazı özellikler sayılarak bu vasıftaki kişiler için örnek olduğu
    vurgulanıyor. Sayılan bu özelliklerle ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi
    yanlıştır?
    a- Allah’a kavuşmayı umanlar
    b- Namaz kılanlar
    c- Âhiret gününe kavuşmayı umanlar
    d- Allah’ı çok zikredenler
    17) Tuzak, hile ile aldatma, renklendirme, birini hile ile maksadından
    döndürme, hile, plan ve tedbir anlamlarına gelen Kur’an kavramı, aşağıdakilerden
    hangisidir?
    a- Kazf b- Zillet c- Müdâhene d- Keyd
    18) Bilindiği gibi, Kalem sûresinin 14-15. âyetlerinde: “mal ve çocukları
    var diye, ona âyetlerimiz okunduğu zaman o, ‘öncekilerin masalları’ der.”
    denilir. Mal kavramına ilk defa vurgu yapılan bu âyet münasebetiyle, malmülk
    konusuyla ilgili aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
    a- Kur’an’a göre mal ve mülkün sahibi Allah’tır; insan sadece emânetçidir.
    b- Allah, malı-mülkü dilediğine verir, dilediğinden de alır.
    c- Mal, bir fitne olduğundan, malını müdâfaa için öldürülen kimse,
    büyük günah üzere ölmüş sayılır.
    d- Ölmüş (murdar) hayvan eti, bozuk gıdalar, zehirli maddeler gibi
    insanların yararlanamayacağı şeyler mal sayılmaz.
    19) Kalem sûresinde 10. âyette “çokça yemin eden alçak kimseye itaat
    edilmemesi” istenmektedir. Bu âyette dikkat çekilen yemin konusundaki
    değerlendirmelerle ilgili olarak, aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
    a- Geçmişteki veya bu zamandaki bir olayla ilgili olarak bile bile yalan
    yere yemin etmek, yemin keffâretini gerektirmez.
    b- Doğru yere çok da olsa yemin etmenin bir sakıncası yoktur. Meselâ
    bir esnafın, tüccarın, müşterisini iknâ etmek için ihtiyaç duyduğu
    oranda doğru yere yemin etmesi câizdir.
    c- Yemin, karşıdaki muhâtabın veya yemin isteyenin niyetine, o sözlerin
    zâhirî anlamına göredir.
    d- Bir müslüman, şartlar gerektirmedikçe, kendini mecbur hissetmedikçe
    yemin etmemeli; yemin ettiğinde de, sadece “vallahi”, “billâhi”
    veya “tallahi” diye yemin etmelidir.
    20) Kalem sûresinde “Size ne oluyor, ne biçim hüküm veriyorsunuz?”
    (36. âyet) ve “Rabbinin hükmünü sabırla bekle” (48. âyet) diye vurgulanan
    kavram; sözlük anlamı, “yargı ve yargıda bulunmak, hükmetmek, karar
    vermek, idare etmek, ata gem vurmak” olan; terim olarak, “hakkında âyet
    ve hadis olan itikada ve ibâdete ait bütün prensipler” demek olan Kur’an
    kavramı, seçeneklerden hangisidir?
    a- hükm b- nesh c- insâ d- ictihad
    21) Kalem sûresi 10. âyetinde “kendilerine itaat edilmemesi istenen
    kişilerin özelliklerinden biri olarak bahsedilen ‘çokça yemin eden’ müşrik
    kimseler, daha çok, Allah’tan başkası adına yemin etmektedirler. Allah’tan
    başkası adına edilen yeminler konusunda, aşağıdaki yargılardan hangisi
    yanlıştır?
    a- Allah’tan başkası adına; meselâ baba, anne, çocuğun başı, melek,
    şeref, namus vb. adına yapılan yeminler, fıkhen yemin hükmünde değildir.
    b- Allah’tan başkası adına yapılan yeminler hadis-i şerife göre küfürdür,
    şirktir.
    c- En çirkin ve en veballi yemin, “dinimi inkâr edeyim ki...” “Allah’ımı
    inkâr edeyim ki...” “Kâfir olayım...” gibi sözlerdir. Böyle yemin eden
    kişi, sözünde doğru olsa bile, bu sözler imanına zarar verir.
    d- Allah da, kendisinden başkası adına yemin etmez.
    22) Yalanlayanlara itaat edilmesini yasaklayan (8. âyet) Kalem sûresi,
    “Yoksa ortakları mı var onların? Sözlerinde sâdık/doğru iseler haydi getirsinler
    ortaklarını!” (41. âyet) der. Türkçe’de “doğruluk” dediğimiz, haber
    verilen ile saklanılan/gönülde bulunan şey arasındaki uygunluk ve insanın
    içi ile dışının aynı olmasına Arapça’da Kur’ânî kavram olarak ne denilir?
    a- Sıdk b- İstikamet c- Kizb d- Âkıle
    23) Kalem sûresinde, kendilerine itaat edilmesi yasaklanan kişilerin
    özelliklerinden biri olarak bahsedilen “çok günahkâr kimseler” (12. âyet)
    münasebetiyle, günahlar ve günahkârlarla ilgili sünnetullah (Allah’ın değişmez
    yasaları) konusunda aşağıdaki ifadelerden hangisi doğru değildir?
    a- Kötülüğün cezası kötülüktür; Bir günah işleyen, sadece onun kadar
    (günahının misliyle) cezalandırılır.
    b- Musîbetlerin tümünün sebebi, günahlardır. Kime çok musîbet gelmişse,
    onun çok günah işlediği anlaşılmış olur.
    c- Kötülüğe/günaha seyirci kalıp rızâ göstermek, toplumun genelinin
    cezasını gerektiren bir günahtır.
    d- Her musîbetin sebebi günah olmamasına rağmen, günah ve isyanlar
    musîbet sebebidir.
    24) “Günah” konusunda aşağıdaki değerlendirmelerden hangisi tümüyle
    doğru değildir?
    a- Büyük günah işleyen mü’minlerin bu günahlarından dolayı kâfir
    olup olmayacakları meselesi, bazı İslâm mezheplerince tartışılan bir
    konudur. O yüzden ehl-i sünnete ve diğer mezheplere göre günahlar
    imanı gidermese bile, samimi bir tevbeyle dönüş yapılana kadar imanın
    kemâl ve kalitesini, gönüldeki takvâyı giderir.
    b- Günahı savunma, başka suçlu bulup kendini temize çıkarma, Allah’ın
    yasağına rağmen mantığını kullanıp günahın sebebini anlamadığından
    onu normal görme, secde etmeme günahı ve gerekçesiyle
    ortaya çıkan İblis/Şeytan tavrıdır.
    c- Günah işlememeye çalışmak önemlidir, ama ondan daha önemlisi,
    günaha karşı tavırdır. Ancak hata ile, yanılarak ya da bir anlık şeytana
    uyarak günah işleyen mü’min, hatasında ısrar etmeyip hemen ondan
    vazgeçecek, pişmanlıkla tevbe çeşmesinde arınacaktır.
    d- Hıristiyanlıktaki aslî günah anlayışı gibi babanın günahı oğluna
    miras kalmaz. Kimse, kendisinin bizzat işlemediği günahtan dolayı
    suçlanamaz. O yüzden başkasının işlediği bir günah yüzünden, ona
    seyirci kalan, râzı olup tepki göstermeyen, günahı emrederek, onun
    işlenmesine izin vererek vesîle olanlar, günahkâr kabul edilip suçlanamazlar.
    25) Kalem sûresi 4. âyette geçen “meftûn” kelimesinin türediği kök
    olan ve sözlükte, altın ve gümüş gibi değerli mâdenlerin saflığını anlamak
    için onları ateşte eritmek, deneme ve imtihana tâbi tutmak anlamlarına
    gelen Kur’an kavramı, aşağıdakilerden hangisidir?
    a- adâvet b- sihir c- fitne d- gazap
    26) Kalem sûresi 17. âyette: “Biz vaktiyle bahçe sahiplerini sınadığımız
    gibi onları da sınadık.” buyruluyor. Bakara sûresi 155. âyette ise Allah, insanları
    bazı şeylerle deneyeceğini, imtihana tâbi tutacağını açıklıyor. Bu
    âyette İnsanların imtihana tâbi tutulacakları şeyler âyetteki sıra ile nelerdir?
    a- Canlardan azalma, malların ve ürünlerin eksilmesi, açlık, korku
    b- Korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden azalma
    c- Korku, açlık, evlâtlardan mahrumiyet, canların şehid olması, ürünlerin
    azalması
    Canlardan geçip şehid olmak, mallardan vazgeçmek, korkudan uzaklaşmak,
    ürünlerden uzaklaşmak
    27) Kalem sûresinin son iki âyetinde “Kur’an” ve “öğüt” anlamında
    “zikir” kelimesi kullanılmaktadır. İbâdetlerin en büyüklerinden biri olan
    “zikir”, toplumumuzda sadece bir-iki anlamda kullanıldığı halde, Kur’ân-ı
    Kerim’de 30’un üzerinde farklı mânâlarda kullanılmaktadır. Seçeneklerden
    hangisi, zikrin anlamlarından belli başlılarını tümüyle doğru olarak
    vermektedir?
    a- Anlamak, delil, düşünmek, namaz, oruç, zekât, görmek, işitmek,
    yaşamak, sevmek, saymak, ihsan...
    b- Anmak, besmele, düşünmek, hatırlamak, ibâdet etmek, ibret almak,
    Kitab, Kur’an, namaz kılmak, okumak, öğüt, şükretmek...
    c- İbret almak, iman etmek, dille anmak, tefekkür etmek, tesbih çekmek,
    cihad etmek, haccetmek, takvâ, hidâyet, ihsân, şükür, infak etmek...
    d- Velî edinmek, hâkimiyet, rükû, secde, sabretmek, inzâr, müjdelemek,
    duâ etmek, rızık, bilmek, şefaat, affetmek...
    28) Kalem sûresi 36. âyetinde: “Size ne oluyor, ne biçim hüküm veriyorsunuz?”
    denilerek, Allah’ın indirdiği dışındaki hükümlerle hükmetmek
    kınanmaktadır. Bilindiği gibi, bir müslümana göre, hâkimiyet/egemenlik,
    kayıtsız şartsız Allah’a âittir. İslâm’a göre, Allah’ın indirdikleri ile insanları
    yönetmek zorunda olan yöneticide bulunması gereken bazı şartlar vardır.
    Seçeneklerden hangisi, bu şartlardan biri değildir?
    a- Müslüman (ve müctehid) olmalı, ehil olmalıdır.
    b- Özel bir seçim şekli olan “biat”la işbaşına gelmelidir.
    c- Yönetimde şûrâyı (istişâre/danışma) esas almalı, adâletle hükmetmelidir.
    d- Anlaşmazlık olursa, halkın hakemliğine gitmeli; halkın çoğunluğuna
    uymalıdır.
    29) Kur’ân-ı Kerim, Allah’a ve Rasûlü’ne mutlak itaati emrettiği gibi;
    Allah ve Rasûlüne mâsiyet emretmeyen mü’minlerden olan ülü’l emre de
    itaati emretmektedir. Yine, Kitabımız Kalem sûresinde ve diğer değişik
    sûrelerde bazı kimselere de itaat edilmesini yasaklamaktadır. Seçeneklerin
    hangisi, Kur’an’da kendilerine itaatin yasaklandığı bu sınıflardan değildir?
    a- Bazı günahlar işleyen ana babalara, büyüklerin kendilerinden küçük
    olanlara, âlimlerin kendilerinden ilim yönüyle daha düşük olanlara
    itaat
    b- Kâfirlere, ehl-i kitaba, münâfıklara, kendisini Allah yolundan saptırmak
    isteyen liderlere ve büyüklere itaat
    c- Şeytana, şeytanın dostlarına, günahkârlara ve nankörlere, yalancılara,
    ahlâksızlara, namaza engel olanlara itaat
    d- Şirke zorlayan ana babaya, halkın çoğunluğuna, insanların ve bilmeyenlerin
    hevâlarına/kötü arzu ve isteklerine itaat
    30) Kalem sûresinde de emredilip vurgu yapılan bir kavramdır. Kelime
    anlamı olarak; “(aklın ve şeriatın gerektirdiği durumlarda) nefsi hapsetme,
    kendine hâkim olma, ayak direme, tahammül etme”, Kur’anî kavram
    olarak, “İslâm’ı nefsimize ve hayata hâkim kılma mücadelesinde iç ve dış
    düşmanlarımızdan gelen zorluklara göğüs gerip yılgınlık göstermeyerek
    aktif bir direnişte bulunma”ya kavram olarak ne ad verilir?
    a- akıl b- hak c- sabır d- şükür
    31) Kalem sûresinde ısrarla itaat edilmemesi, yani isyan edilmesi gereken
    insanların bazı özellikleri gündeme getirilir. İsyan ve itaatle ilgili
    aşağıdaki hükümlerden hangisi yanlıştır?
    a- İsyan, kıyam, ayaklanma, savaş ayrı şeylerdir; itaatsizlik ayrı. Küfre
    isyan edemeyen müslümanlar, en azından itaatsizlik yapmalıdır.
    b- Allah’a itaatle birlikte Allah’ın itaat için izin vermediği, itaat etmeyi
    yasakladığı ilke ve şahıslara itaat, birbiriyle bağdaşmaz; biri varsa öteki
    yok demektir.
    c- Allah’a ve Rasûlü’ne sadece itaat yeterli olmaz; bu itaatin kalben hiç
    sıkıntı ve şüphe duyulmadan gönüllü olarak yapılması da şarttır. Aksini
    Kur’an imansızlık olarak değerlendirir.
    d- Ülü’l-emr konumunda olan büyüklere, cemaat yöneticilerine, liderlere
    ve devlet yetkililerine mutlak itaat gereklidir.
    32) Kalem sûresi 46. âyetinde: “Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun
    da bu yüzden onlar ağır bir borç altında mı kalıyorlar?” denilmektedir. Bakara
    suresi 41. âyetinde de: “Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın” buyruluyor.
    Allah’ın âyetlerini az bir karşılığa, dünyevî çıkarlara değişen kimliğe
    Bel’am denilmesi meşhurdur. A’râf suresi 175-176. âyetlerinde özellikleri
    anlatılan Bel’am’la ilgili olarak, seçeneklerden hangisi yanlıştır?
    a- Kendisine Allah’ın âyetleri verildiği halde hevâ ve hevesine uyup azgınlaşan,
    kâfir ve zâlimlerin emrindeki din adamlarına Bel’am denir.
    b- Bel’am, azgınlığının temel sebebi, dünyevî makam – mevkî, mal –
    mülk, şan – şöhret sevdası olan, dinini satıp karşılığında çok az bir şey alan
    Firavunların emir ve hizmetine hazır resmî din adamı tipidir.
    c- Bel’am, Allah’ın âyetlerini çok az bir paraya sattığı için bu ismi almıştır.
    O yüzden dini ve âyetleri, büyük makam karşılığında veya çok paraya
    satanlara Bel’am denilmez.
    d- Adam şahsiyetini kaybederek, köpek gibi bir çanak yal veya bir kemik
    uğruna her çeşit zillete katlandığından bu karakter, Kur’an’da köpeğe
    benzetilmiştir.
    33) Kalem sûresi 17. âyette bahçe sahiplerinin ve diğer insanların belâya
    uğratılıp imtihan edileceği anlatılmaktadır. Belâ/imtihan konusuyla ilgili
    aşağıdaki yargılardan hangisi tümüyle doğrudur?
    a- Herkes Allah tarafından imtihan olmakta, denenip sınanmaktadır.
    Ama imtihanın yeri, süresi ve şeklini seçmek insanın elindedir.
    b- Allah, kullarını dünyada imtihana tâbi tutarken, doğru cevapları
    önceden bildirmez; insanların birbirinden kopya çekmesini ve sınavda
    yardımlaşmayı yasak kılar.
    c- Fitne kelimesi de Kur’an’da çoğunlukla imtihan anlamında kullanılır.
    Ama fitne kelimesi, mü’minlerin imtihanı için kullanılmaz; sadece
    kâfirlerin sınavı için kullanılır. Çünkü fitne, kâfirlerin alâmetidir;
    mü’minlere fitne hiç bulaşmaz.
    d- Dinin emir ve yasakları çeşitli yönleriyle belâdır. Emredilen bazı
    hususlar, bedene zorluk verir, mü’minler münâfıklardan belâ ile ayrılır
    ve insanlar şükretsinler diye nimetlerle, sabretsinler diye zorluklarla
    belâya uğratılırlar.
    34) Sözlük anlamı; “denemek, yapmak, bitkin hale getirmek, başa gelen
    musîbet, elbisenin eskimesi/yıpranması” olan kavram hangisidir?
    a- af b- belâ c- ihsân d- zulüm
    35) Sabır konusunda aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
    a- Sabır, mü’minin silâhıdır. Namazla birlikte Allah’a dua etmenin temel
    vesilelerinden biridir.
    b- Sabır özgürlüktür; Sahte tanrıların, egemen güçlerin, zâlimlerin ve
    nefsin emirlerine karşı direnip teslim olmamaktır.
    c- Belâ, musibet ve zorluklar, en çok peygamberlere ve sâlih amel işleyen
    müttakî müslümanlara gelir.
    d- İlk sarsıntıda sabır göstermek kolaydır; Sabrın kemâli, zor olayların
    sonunda gösterilen sabırdır.
    36) Kalem sûresi 48. âyetinde Rabbimiz “Sen Rabbinin hükmünü sabırla
    bekle” demektedir. Sabrın önemi konusunda bir hadis-i şerifte şöyle
    buyrulur: “Mü’minin işi tuhaftır; her işi hayırdır. Bu, yalnız mü’mine özgüdür.
    Sevindirici bir işle karşılaşırsa ............ , o işi kendisi hakkında ............
    olur. Üzücü bir işle karşılaşsa ........ , o işi kendisi için hayırlı olur.” Sahih-i
    Müslim’de ve Ahmed bin Hanbel’in Müsned’inde yer alan bu meşhur hadis-
    i şerifteki boş bırakılan yerlere sırasıyla seçeneklerden hangisi gelmelidir.
    a- şükreder, hayırlı, sabreder c- ihsân eder, hayır, dayanır
    b- sevinir, sevap, üzülür d- şımarmaz, ibâdet, sabreder
    37) Peygamberimiz’in bir hadisinden anlaşıldığına göre sabır, üç çeşittir.
    Seçeneklerden hangisi, sabrın çeşitlerinden biri değildir?
    a- Başa gelen musibetlere, hastalık, âfet ve belâlara tahammül etmek
    b- Dinimize ve kutsal değerlerimize yapılan saldırı ve hakaretlere sabr
    etmek
    c- Haramlardan kaçınmada, nefsimizin arzularına karşı direnmek
    d- Allah’a itaat ve ibadetlerde, bunların zorluklarına karşı sabr etmek
    38) Kalem sûresi 46. âyetinde Peygamberimizin tebliğ karşılığı insanlardan
    ücret istemediği beyan edilmektedir. Bu konuyla ilgili olan “Âyetlerimi
    az bir karşılık/bedel ile satmayın” (2/Bakara, 41) ifadesinin açıklaması,
    seçeneklerden hangisinde doğru olarak verilmiştir?
    a- Âyetler, vahiy ürünü olduğu için, yüksek paralar karşılığında okunmalıdır.
    b- Âyetler, birinci sınıf, kaliteli çerçevelere konup yüksek ücretlerle
    satılmalıdır.
    c- Âyetler, dünya menfaati karşılığında terk edilmemeli, çıkarlar uğruna
    yanlış yorumlanmamalıdır.
    d- Âyetleri satın almaya kimsenin gücü yetmez; onların bedeli yüksektir,
    pahalıdır.
    39) Tâviz ve uzlaşma anlamında kullanılan; yağ çekmek, yumuşak
    davranmak, uzlaşmak, müsâmaha göstermek, hoşgörü, kararsızlık göstermek,
    iki yüzlü davranmak, net ve açık olmamak, bâtılı ve düşmanı hoş
    görmek, idâre-i maslahatçılık yapmak gibi anlamlara gelen ve dolayısıyla
    hakka bâtılı karıştırmak deyince ilk akla gelen, Türkçe “tâviz” ve “uzlaşma”
    kelimelerinin Arapça karşılığı olan kavrama ne ad verilir?
    a- murâkabe b- müdâhene c- ketm d- hoşgörü
    40) Para, mal veya benzeri ihtiyaç malzemelerini Allah yolunda harcamaya
    ne ad verilir?
    a- İnfak b- Rızık c- Felâh d- Takva
    41) İnfak; malda, hem zekât olarak, hem de zekâtın dışında başkalarının
    hakkı olduğu kabulü ile gerçekleşir. İnfak konusunda aşağıdaki ifadelerden
    yanlış olan hangisidir?
    a- İnfak, sadece maldan olmaz. İlimden, güler yüzden, güzel sözden,
    teselliden de infak yapılmalıdır.
    b- Rızkın gerçek sahibi Allah’tır. Dünyada mal ve rızık sahibi görünen
    insan, aslında bir postacı, emanetçi ve veznedar konumundadır.
    c- İnfak etme konusunda Sâlebe, güzel ve örnek bir şahsiyettir.
    d- İnfak, kişinin parayı putlaştırmasına, israfa ve dünyevîleşmesine
    engeldir.
    42) Hz. Peygamber’e “Sen, Rabbinin hükmüne sabret. ............... gibi
    olma.” hitabında zikri geçen ve Hz. Yûnus hakkında kullanılan ifade aşağıdakilerden
    hangisidir?
    a- Zülkifl
    c- Peygamberlerin babası
    b- Balık sahibi
    d- Zülkarneyn
    “Nûn. Kaleme ve satır satır ………andolsun ki (Rasûlüm), sen -Rabbinin
    ………sâyesinde- mecnun değilsin. Hiç şüphesiz senin için ………(bitip tükenmeyen)
    bir ecir/mükâfat vardır. Ve sen elbette ………bir ahlâka sahipsin.
    Yakında sen de ………, onlar da. Hanginizde ……… olduğunu, hanginizin
    ……… tutulup çıldırdığını; sınandığını. Şüphesiz ………, kimlerin Kendi yolundan
    saptığını ve kimlerin doğru yolda olduğunu herkesten iyi ………. Öyleyse
    yalanlayanlara boyun eğip ……… etme.” (68/Kalem, 1-8)
    43) Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden
    sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
    a- yazdıklarına; nimeti; kesintisiz; yüce; göreceksin; delilik; fitneye;
    Rabbin; bilir; itaat
    b- yazdıklarına; lutfu; büyük; güzel; bileceksin; delilik; deliliğe; Allah;
    bilmektedir; itaat
    c- yazılanlara; lutfu; hesapsız; muhteşem; öğreneceksin; suç; fitneye;
    Allah; görür; kulluk
    d- yazılanlara; nimeti; sonsuz; yüce; görürsün; yanlışlık; sınava; Rabbim;
    görür; yağcılık
    “Onlar istediler ki, sen ……… davranıp tâviz veresin de onlar da sana
    yumuşak davranıp ……… versinler. Sakın boyun eğip ……… etme; çokça
    ……… eden hiçbir alçağa, Ayıplayıp duran, laf getirip götürene. Durmadan
    ……… engel olan, ………aşan, çok günahkâra, Kabaya, üstelik ………, Mal
    ve ……… var diye, Ona âyetlerimiz okunduğu zaman o, ‘öncekilerin ………’
    der. Yakında burnuna ……… vuracağız.” (68/Kalem, 9-16)
    44) Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden
    sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
    a- yumuşak; tâviz; itaat; inkâr; namaza; çizgiyi; terbiyesize; makamı;
    masalları; damga
    b- uzlaşmacı; uzlaşmacı; itaat; küfür; hakka; haddi; ahlâksıza; parası;
    uydurdukları; damga
    c- yumuşak; tâviz; kulluk; inkâr; dine; sınırı; alçağa; mülkü; masalları;
    mühür
    d- yumuşak; tâviz; itaat; yemin; hayra; haddi; soysuza; çocukları; masalları;
    damga
    “Biz, vaktiyle “bahçe ………” sınadığımız gibi, onları da sınadık. Hani
    onlar (bahçe sahipleri) ………olurken kimse ………o bahçenin ürünlerini
    toplayacaklarına ……… etmişlerdi. Onlar istisna da etmiyorlardı. Ancak onlar
    ……… Rabbin katından gönderilen bir ……… o bahçeyi sarıvermişti de.
    Bahçe simsiyah olmuştu. Sabahleyin birbirlerine ………‘Haydi ürünleri toplayacaksanız
    erkenden ……… gidin’ diye. Derken yürüdüler ve şöyle ………:
    ‘Sakın bugün hiçbir ……… bahçeye girip yanımıza sokulmasın.” (68/Kalem,
    17-24)
    45) Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden
    sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
    a- sahiplerini; gündüz; bilmeden; yemin; meşgulken; helâk; dediler;
    bahçenize; dediler; fakir
    b- sahiplerini; sabah; görmeden; yemin; uyurken; salgın; seslendiler;
    ekininize; fısıldaşıyorlardı; yoksul
    c- sahiplerini; müslüman; kalkmadan; yemin; gezerken; azap; haykırdılar;
    işinize; konuştular; garip
    d- sahiplerini; zengin; fark etmeden; yemin; eğlenirken; melek; dediler:
    ekininize; dediler; fakir
    “Ürünleri toplayacaklarından ……… olarak erkenden gittiler. Fakat
    ……… görünce ‘Herhalde biz yolu şaşırdık’ dediler. ‘Hayır, doğrusu biz
    ……… bırakıldık.’ ……… olanları, “Ben size demedim mi? Allah’ı ………
    sıfatlardan tenzih etmeniz gerekmez miydi?” dedi. ‘Rabbimizi ……… ederiz,
    doğrusu biz kendi kendimize ……… etmişiz’ dediler. Ardından, ………
    birbirlerine yüklemeye başladılar. Nihâyet şöyle dediler: ‘Yazıklar olsun bize!
    Gerçekten biz ……… kimselermişiz.’ ‘Belki Rabbimiz bize bundan daha iyisini
    verir; doğrusu artık, Rabbimizden dilemekteyiz.’ İşte azab böyledir. Âhiret
    azâbı ise elbette daha ……… Keşke bilselerdi.” (68/Kalem, 25-33)
    46) Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden
    sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
    a- emin; helâkı; âciz; takvâlı; kötü; tekbir; yazık; ürünleri; şerli; şiddetlidir
    b- mutmain; insanları; mahrum; faziletli; noksan; tesbih; ayıp; yüklerini;
    talihli; uzundur
    c- emin; bahçeyi, mahrum; mûtedil; noksan; tesbih; zulüm; kabahati;
    azgın; büyüktür
    d- emin; olanları; mazlum; mûtedil; olumsuz; takdis; inkâr; suçu;
    şanslı; korkunçtur
    “Şu da muhakkak ki, ……… sahipleri için Rableri katında nimetleri bol
    ……… vardır. Öyle ya, (Allah’a) ……… gösterenleri, (o) günahkârlar gibi tutar
    mıyız hiç? Size ne oluyor? Ne biçim ……… veriyorsunuz? Yoksa size ait
    bir ……… var da, (bu bâtıl inanışları) onda mı okuyorsunuz? Onda, beğendiğiniz
    her şey sizin için mutlaka ……… (diye mi yazılı)? Yoksa, “Ne hükmederseniz
    mutlaka ………” diye sizin lehinize olarak ……… verilmiş, kıyamet
    gününe kadar geçerli ……… sözler mi var? Sor onlara: Bu iddiayı onların
    hangisi ………?” (68/Kalem, 34-40)
    47) Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden
    sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
    a- bahçe; bahçeler; hürmet; hüküm; kaynak; serbesttir; sizindir; bağışlanarak;
    meşru; dillendirir
    b- iman; cennet; teslimiyet; karar; kitap; doğrudur; meşru; karar; güzel;
    ispatlar
    c- bahçe; ödüller; bağlılık; söz; kanun; câizdir; uygundur; ruhsat; verilen;
    savunur
    d- takvâ; cennetler; teslimiyet; hüküm; kitap; vardır; sizindir; tarafımızdan;
    kesin; savunacak
    “Yoksa ortakları mı var onların? ……… doğru iseler, haydi getirsinler
    ortaklarını! O gün gerçekler bütün ……… ortaya çıkar ve ……… dâvet edilirler;
    fakat ……… getiremezler. Gözleri horluktan aşağı düşmüş bir halde
    kendilerini zillet bürür. Hâlbuki onlar, ……… iken de secdeye ……… ediliyorlardı
    (fakat yine secde etmiyorlardı). (Rasûlüm!) Sen bu sözü (Kur’an’ı)
    yalan sayanı Bana ……… (kendini üzme). Biz onları, ……… bir yönden yavaş
    yavaş ……… yaklaştırıyoruz. Onlara mühlet veriyorum. Doğrusu Benim
    ……… çok sağlamdır!” (68/Kalem, 41-45)
    48) Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden
    sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
    a- iddialarında; güzelliğiyle; secdeye; hayır; müslüman; râzı; bırak; hayırlı;
    şerlere; verdiklerim
    b- inançlarında; açıklığıyla; İslâm’a; hakkı; müslüman; davet; terket;
    her; helâka; gücüm
    c- sözlerinde; çıplaklığıyla; secdeye; güç; sapasağlam; davet; bırak; bilmedikleri;
    azâba; planım
    d- yaptıklarında; doğruluğuyla; imana; güç; hayatta; emr; gönder;
    dört; cehenneme; dinim
    “Yoksa sen onlardan bir……… istiyorsun da bu yüzden onlar ağır bir
    ……… altında mı kalıyorlar? Yahut ……… bilgisi onların nezdinde de, onlar
    mı (istedikleri gibi) ………? Sen Rabbinin hükmünü ……… bekle. ………
    sahibi (Yunus) gibi olma. Hani o, dertli dertli Rabbine ……… etmişti. Şayet
    Rabbinden ona bir ……… yetişmemiş olsaydı o, mutlaka, ……… bir halde
    ıssız bir diyara atılacaktı. Fakat ardından, Rabbi onu seçti (vahiy verdi) ve
    onu ……… kıldı.” (68/Kalem, 46-50)
    49) Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden
    sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
    a- ücret; borç; gaybın; yazıyorlar; sabırla; balık; niyaz; nimet; kınanacak;
    sâlihlerden
    b- dünyalık; yük; âhiretin; yaşıyorlar; güzellikle; peygamberlik; dua;
    yardım; zor; peygamber
    c- mal; yük; hakikat; okuyorlar; sabırla; iman; iman; hidayet; güçsüz;
    şerefli
    d- ücret; borç; Kur’an; davranıyorlar; gelmesini; balık; şikâyet; yardım;
    mahrum; nebî
    O ……… edenler ……… (Kur’an’ı) işittikleri zaman, ……… seni ………
    devirivereceklerdi. Hâlâ da (kin ve hasetlerinden) ‘Hiç şüphe yok o bir ………’
    derler. Oysa o (Kur’an), ……… için ancak bir zikrdir/……….” (68/Kalem,
    51-52)
    50) Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden
    sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
    a- iman; Kitab’ı; kalkıp; kılıçlarıyla; beşerdir; insanlar; ibadettir
    b- inkâr; zikri; neredeyse; gözleriyle; delidir; âlemler; öğüttür
    c- inkâr; vahyi; kalkıp; öldürüp; büyücü; herkes; hidâyettir
    d- küfr; yüce; toplanıp; gözleriyle; beşerdir; müslümanlar; hidayettir
    Cevap Anahtarı
    1 A 11 B 21 D 31 D 41 C
    2 D 12 D 22 A 32 C 42 B
    3 C 13 D 23 B 33 D 43 A
    4 B 14 A 24 D 34 B 44 D
    5 B 15 C 25 C 35 D 45 B
    6 C 16 B 26 B 36 A 46 C
    7 A 17 D 27 B 37 B 47 D
    8 C 18 C 28 D 38 C 48 C
    9 D 19 B 29 A 39 B 49 A
    10 A 20 A 30 C 40 A 50 B
    Son Söz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, inşâAllah Kur’an’a daha
    fazla yaklaşmışsınızdır. Bu okuduğunuz kitapta varsa güzellikler Kur’an’ın güzellikleridir.
    Hatalar ise, tümüyle yazarın hatalarıdır. “O halde boş kaldığında
    yine kalk yorul! / Ve ancak Rabbinden ümid et, hep O’na doğrul!” (İnşirah
    7-8). Kur’an’la yakınlaşmayı fırsat bilerek hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp
    baştan sona kadar mealiyle (ve gerektiği zaman tefsiriyle) okumaya başlamalısınız.
    Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak,
    yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet
    doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz
    kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak
    için…

     
    Okunma 12196 kez Son değişiklik Pazartesi, 25 Ocak 2021 05:43

    Ortam