Salı, 19 Ocak 2021 19:19

    Ahiret, Cennet ve Cehennem

    Yazan
    Ögeyi değerlendirin
    (0 oy)

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     


    DAVUD EMRE YAYINEVİ
    Kitabın Adı:
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR -7-
    AHİRET , CENNET
    VE CEHENNEM
    Yazarı:
    Ahmed KALKAN
    Tashih:
    Ahmed Kalkan
    Mizanpaj:
    Ehl-i Dizayn
    Kapak Tasarım:
    Ehl-i Dizayn
    İstanbul 2011
    Baskı:
    ?????
    Dâvud Emre Yayınevi
    Telefon: (0 216) 632 29 58
    www.davudemreyayinevi.com
    AHİRET , CENNET
    VE CEHENNEM
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR
    -7-
    Ahmed KALKAN
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
    İTHAF
    Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
    KUR’AN dostlarına…
    Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
    Önsöz
    Bismillâh, El-hamdu lillâh, ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ rasûlillâh.
    Müslüman, hayata tevhid penceresinden bakmak zorundadır. Tevhid, birlemek demek olduğuna göre, laik bir anlayışla dünya ile âhiret arasını ayırmak bu inanca zıt olacaktır. Âhiretten ayırdığımız dünyayı, tekrar âhiretle birleştirmek zorundayız. Sadece ölüme kadar olan süre olarak algıladığımız istikbal (gelecek) kavramını, ölümden sonrasını da içine alacak şekilde anlamaya ve bu anlayışı gündelik yaşayışa geçirmek, kulluk görevimizdir.
    Bir ayağımız âhirette; bir ayağımız dünyada, bir gözümüz âhirette; bir gözümüz dünyada ve bir kulağımız İsrafil’in surunda; bir kulağımız dünyada olarak yaşarsak dünya-âhiret dengesini kurmuş oluruz. Yoksa hem kendimiz, hem de bizden etkilenen her şey fesada uğrayacaktır. “Öyle binalar ediniyorsunuz ki, sanki içinde ebedî kalacaksınız!” (26/Şuarâ, 129)
    Cennet, sadece bağ ve bahçelerden ibaret olmayıp bunların yanında kendilerine has maddelerden oluşan nesneleri ve tesisleri de mevcuttur. İman ve sâlih amel sahibi kimselerin ebediyet âleminde ravzâtü’l-cennâtta (cennetlerin has bahçelerinde) yaşayacaklarını ifade eden âyette (42/Şûrâ, 22) yer alan ve sözlük anlamları bakımından her ikisi de bahçe anlamına gelen ravzât ile cennât kelimelerinden ikincisine “tesis” manasını vermek gerekir. Birçok âyette sâlih mü’minlere vaad edilen cennetin çoğul şekliyle kullanıldığına bakılırsa, birden fazla tesisin bulunduğu ve her mü’mine bir mesken hazırlandığı anlaşılır. Cennetin, göklerin ve yerin “arz”ı/genişliği kadar olduğunu ifade eden âyetlerin (3/Âl-i İmran, 133; 57/Hadîd, 21) tefsiri için şu farklı görüşler ileri sürülmüştür: 1- Cennetin tasavvur edilemeyecek kadar geniş olduğunu ifade eden bir benzetmedir. Buna göre arz; en, yani genişlik demektir. Bir alanın dar cephesini genellikle onun genişliği oluşturduğuna göre cennetin uzunluğu bu teşbih çerçevesinde çok daha fazla olacaktır. 2- Cennet, dünya hayatında insanoğlu tarafından kavranabilen kâinat kadar değerlidir. 3- Madde âleminin insan idrâkine sunuluşu gibi cennet de onun bilgi ve idrâkine sunulmuştur. Bu yorumlar içinde en çok tercih edilen, birinci görüştür.
    Kur’ân-ı Kerim’de cennet için “güzel meskenler” (9/Tevbe, 72; 61/Saff, 12), “üst üste kurulmuş konaklar” (39/Zümer, 20) ve “ev” (66/Tahrim, 11) kavramları kullanılmak sûretiyle onun maddî manada eleman ve tesislerden oluştuğu belirtilmiştir. Cennet
    hayatıyla ilgili bazı tasvirler de bu gerçeği vurgulamaktadır. Naslardan anlaşıldığına göre cennet ehli için çadırlar da kurulacaktır (55/Rahmân, 72; Müslim, Cennet 23-25). Onlar, Cuma günleri güzel kokular saçan rüzgârların estiği bir çarşıyı dolaşacaklar, bu şekilde zarafetlerine zarafet katacaklardır (Müslim, Cennet 13).
    Böyle bir cennet önemsenmeyip dünyanın ve içindekilerinin merkeze alınması, ne kadar akıl kârıdır? “Haydi koşun, Rabbinizin bağışına ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete!” (3/Âl-i İmran, 133)
    Ahmed Kalkan
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    Temmuz 2011, Ümraniye

    - 9 -
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKÂDİ KAVRAMLAR -7-
    ÂHİRET
    •
    Âhiret; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Kur’ân-ı Kerim’de Âhiret
    •
    Yakînî Bilgi, Kesin İnanç
    •
    Âhirete İman
    •
    Âhirete İmanın İnsan Hayatındaki Yeri
    •
    Âhiret Şuuru
    •
    Yaratılışa İnanan, Yeniden Yaratılmaya da İman Eder
    •
    Âhiret Anlayışı Bizi Dirilişe Ulaştırır/Ulaştırmalıdır
    •
    Gündüz Yaşıyor, Gece Ölüyor, Sabah Diriliyoruz
    •
    Her Kış Bir Ölüm, Her Bahar Bir Diriliştir
    •
    Ölüm; Gurbetten Vuslata Hicret
    “O müttakîler (takvâ sahipleri) ki, sana indirilene (Kur’an’a) ve senden önce indirilenlere (İlâhî Kitaplara) iman ederler. Onlar âhirete de yakînî olarak, kesin bir şekilde iman ederler.” 1
    Âhiret; Anlam ve Mâhiyeti
    Âhiret, kelime olarak Arapçada son, diğer, sonra gelen demektir. Âhiret; dünya hayatını takip eden, ona benzeyen yönler olduğu kadar, benzemeyen yönlerin de olduğu daha değişik ve ölümsüz bir hayattan, ebediyet âlemine ait çeşitli merhaleler ve hallerden ibarettir. “Yakîn” ise, gerçeğe uygun ve herhangi bir şüphe ile ortadan kalkmayacak şekilde şek ve şüpheden uzak olan sabit ve kesin bir inanış, şüphe karışmayan kesin bilgi demektir.
    Âhiret inancı, Allah’ın varlığını kabul eden hemen hemen bütün din ve düşünce sistemlerinde (tabii bu arada hıristiyanlık ve yahûdilikte de) mevcuttur. Kur’an’da Hz. Nuh, İbrahim, Yusuf, Mûsâ, İsa ve diğer peygamberlerin kendi ümmetlerine âhiret akidesini telkin ettikleri ifade edilir.2
    1] 2/Bakara, 4
    2] bk. 12/Yûsuf, 101; 19/Meryem, 33; 20/Tâhâ, 55; 26/Şuarâ, 81-102; 71/Nuh, 17-18
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 10 -
    Kur’ân-ı Kerim’de Âhiret
    Âhiret kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 115 yerde geçer.3 Yine,
    “son gün” anlamında “yevmü’l-âhir” şeklinde, dünya ile karşılaştırmalı
    olarak veya yalın halde 26 yerde kullanılır.4 Yalın halde elâhire
    şeklinde kullanıldığı yerlerde ed-dâru’l-âhire tamlaması, yani
    “âhiret yurdu”, “diğer ülke” anlamında olduğu veya âhiret hayatı
    demek olduğu kabul edilir. Bu kullanılış şekillerinden de anlaşılacağı
    gibi âhiret kavramı ile dünya kavramı arasında sıkı bir münasebet
    vardır.
    Kur’ân-ı Kerim’de yüzden fazla terim ve deyim kullanılarak
    âhiret akidesi işlenir. Âhiretle ilgili âyetler hem Mekkî, hem de
    Medenî sûrelerde sık sık tekrarlanmaktadır. Bu tekrarın, konunun
    önemini vurgulamak, sorumluluk duygusunu pekiştirmek, dünya
    ile âhiret arasındaki psikolojik mesafeyi kısaltarak mü’minin
    ruhunu yüceltmek ve hayatını ebedîleştirmek gibi hedeflere yönelik
    olduğunu söylemek mümkündür. Birçok sûrede kâinatın,
    özellikle insanın yaratılışından ve hayatın akışından bahseden
    âyetlerle âhiret hayatını tasvir eden âyetler yan yana yer almıştır.
    Kur’an’ın tasvirine göre dünya hayatı bir “oyun ve eğlence”5 bir
    “süs ve öğünüş”tür;6 “mal, evlat ve nüfuz yarışı”dır.7 Netice itibariyle o
    geçici bir faydalanış ve aldanış vesilesidir. Asıl hayat, âhiret hayatıdır.
    Gerçek anlamda huzur ve sükûn sadece ölümsüz âlemdedir.8
    Her ne kadar ölüm, geride kalanlar için acı ve hasret dolu bir olay
    ise de, imanlı gönüller için fânîlikten ebedîliğe geçişi sağlayan bir
    3] Âhiret Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 115 Yerde:) 2/Bakara,
    4, 86, 94, 102, 114, 130, 200, 201, 217, 220; 3/Âl-i İmrân, 22, 45, 56, 77, 85,
    145, 148, 152, 176; 4/Nisâ, 74, 77, 134; 5/Mâide, 5, 33, 41; 6/En’âm, 32, 92,
    113, 150; 7/A’râf, 45, 147, 156, 169; 8/Enfâl, 67; 9/Tevbe, 38, 38, 69, 74; 10/
    Yûnus, 64; 11/Hûd, 16, 19, 22, 103; 12/Yûsuf, 37, 57, 101, 109; 13/Ra’d, 26,
    34; 14/İbr3ahim, 3, 27; 16/Nahl, 22, 30, 41, 60, 107, 109, 122; 17/isrâ, 7, 10,
    19, 21, 45, 72, 104; 20/Tâhâ, 127; 22/Hacc, 11, 15; 23/Mü’minûn, 33, 74; 24/
    Nûr, 14, 19, 23; 27/Neml, 3, 4, 5, 66; 28/Kasas, 70, 77, 83; 29/Ankebût, 20,
    27, 64; 30/Rûm, 7, 16; 31/Lokman, 4; 33/Ahzâb, 29, 57; 34/Sebe’, 1, 8, 21;
    38/Sâd, 7; 39/Zümer, 9, 26, 45; 40/Mü’min, 39, 43; 41/Fussılet, 7, 16, 31;
    42/Şûrâ, 20, 20; 43/Zuhruf, 35; 53/Necm, 25, 27; 57/Hadîd, 20; 59/Haşr, 3;
    60/Mümtehıne, 13; 68/Kalem, 33; 74/Müddessir, 53; 75/Kıyâmet, 21; 79/
    Nâziât, 25; 87/A’lâ, 17; 92/Leyl, 13; 93/Duhâ, 4.
    4] Âhiret Günü Anlamındaki “El-Yevmü’l-Âhır” Terkibinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
    (Toplam 26 Yerde:) 2/Bakara, 8, 62, 126, 177, 228, 232, 264; 3/Âl-i
    İmrân, 114; 4/Nisâ, 38, 39, 59, 136, 162; 5/Mâide, 69; 9/Tevbe, 18, 19, 29,
    44, 45, 99; 24/Nûr, 2; 29/Ankebût, 36; 33/Ahz3ab, 21; 58/Mücâdele, 22;
    60/Mümtehıne, 6; 65/Talâk, 2.
    5] 6/En’âm, 32; 29/Ankebût, 64; 47/Muhammed, 36; 57/Hadîd, 20
    6] 57/Hadîd, 20
    7] 57/Hadîd, 20
    8] Bk. 29/Ankebut, 64 ; 40/Mü’min, 39; 57/Hadîd, 20
    AHİRET
    - 11 -
    vasıtadır. O yüzden birçok âyette ölüm ve âhiret hayatı “buluşmak,
    sevdiğine kavuşmak” anlamındaki “lika (likaullah, likau’l-âhire)9 kelimesiyle
    ifade edilmiştir.
    Asıl hayatın ikinci âlemde başlayacağına iman edenler, ölümün
    ebedî yokluk olmadığını kabul ederler. Henüz hayattayken,
    bu gerçek vatanın, baba yurdunun, sonsuz mutluluk hayatının
    özlemini duyar ve ona göre yaşarlar.
    Kur’ân-ı Kerim’in âhireti ispat metodu, “nereden geldim, nereye
    gidiyorum?” sorusuna tatminkâr bir cevap bulmaya dayanır.
    Düşünen her insanın sormaya mecbur olduğu bu sorunun birinci
    kısmında, kendisine ve içinde yaşadığı tabiata hâkim, mutlak
    kudrete sahip bir yaratıcının varlığına inanan kimse, sözkonusu
    sorunun ikinci kısmında da aynı düşünce tarzını devam ettirerek
    öbür âlemin ölümsüzlüğünü kolaylıkla benimser. Bundan dolayı
    Allah’a imanla âhiret gününe iman Kur’an’da sık sık ve birlikte
    zikredilmek suretiyle bunun ne kadar önemli bir ilke olduğuna
    dikkat çekilmiştir.
    Dünyaya ilk gelişinde pek âciz bir canlı olan insan, hayatının
    daha sonraki devrelerinde fizyolojik ve psikolojik yönden gelişip
    tabiat içindeki en mükemmel yaratık haline gelir. Ondaki rûhî ve
    fikrî gelişme devam ederek, fıtratındaki özellik ortaya çıkarak
    kendisinde ebediyet duygusu meydana getirir. İnsanın, iyi düşünmeden,
    ilk bakışta yok oluş (fenâ) gibi telakki ettiği ölümden
    korkması veya öbür âleme inanmayanlarla ona hazırlıklı olmayanların
    ölümden ürkmesi de bu ebediyet duygusuna bağlanabilir. O
    halde daha mükemmel ve ölümsüz bir âlem olan âhiretin varlığını
    benimsemek insanın tabii yaratılışında, fıtratında bulunan
    bir özelliktir. Ancak, dünya hayatının câzibesi, kişinin fıtratındaki
    ölümsüzlük duygusunu unutturup tabiatındaki seyri durdurabilir.
    Yakînî Bilgi, Kesin İnanç
    Yakînî bilgi, kendisinde şüphe olmayan bilgidir. Müttakîler,
    âhireti gözleriyle görmemişlerdir ama gözlerini yaratan Allah,
    âhiretin varlığını haber verdiği için şüphesiz iman ederler. Gözün
    görmesinde yanılma ve yanlışlık olabilir, fakat Allah’ın verdiği
    haberde yanlışlık olmaz. Çölde su görüp de ona doğru koşan
    insan, çoğu zaman su yerine serapla karşılaşabiliyor. Bu sebeple
    biz Allah’ın haberine gözlerimizle gördüğümüzden daha fazla
    inanırız. “Bu dünya hayatından başka hayat yoktur. Ölürüz ve yaşarız.
    9] 6/En’âm, 31; 7/A’râf, 147…
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 12 -
    Biz, diriltilecek değiliz.”10 diyen insanlar, mevsimlik böcekler gibi hiç
    görmedikleri baharı inkâr etmekteler. Ama bu kışın bir baharı, bu
    dünyanın da bir âhireti var.
    Ana rahmindeki bebeğe “buradan daha geniş bir dünya var”
    deseniz, gülüp geçebilir. Bu dünya da, âhiretin ana rahmidir. Bu
    toprak ana üzerinde yaşar, büyür ve ölerek âhirette doğarız. Baharda
    doğan, yazın gençliğini yaşayan, güz mevsiminde ölen, kardan
    kefenlerle toprağa gömülen çekirdeklerin baharda İsrafil’in
    surunu andıran ılık rüzgârlarla çiçeğe dönüşmeleri, âhiretin varlığını
    bize hatırlatan âyetlerdir. 11
    Âhiret konusu, İslâm’ın olmazsa olmaz ilkelerinden biridir ve
    sanıldığından çok daha fazla pratik değerlere sahiptir. Müslümanın
    arz üzerinde küçük ve büyük günahlardan kaçınabilmesi,
    dünyayı gözünde küçültüp, şehid cesaretini elde edebilmesi,
    dünya müstekbirlerine meydan okuyabilmesi ancak bu inancın
    sağlamlığı ölçüsünde mümkündür. Âhiret inancı, kesin bir kanaat,
    bir bilinç, bir şuurdur. Yani, insan hayatına yön veren yerleşik
    bir idrâk etmedir. Bu yüzden Mushaf tertibiyle âhiret kelimesinin
    geçtiği ilk âyette12 “yûkınûn (yakînen iman)” ifâdesi yer almış;
    Kur’an’ın hidâyetine erip kurtuluşa erecek muttakîlerin özellikleri
    arasında “âhirete yakînî iman” şartı aranmıştır.
    Bir bilginin, ya da fikrin insanda, yakînen iman olması, şuur/
    bilinç haline gelmesi, o düşüncenin kişi gözüyle görüyor, şâhid
    oluyor gibi konuyla kendi arasında yakınlık kurmasıyla, o düşüncenin
    kişiye mal olmasıyla mümkündür. Bir konu hakkında yakîne,
    şuura sahip olan kişi, o konu hakkında fikrî üretkenliğe ulaşabilir,
    bunu rahatlıkla başkalarına aktarabilir. Bundan da önemlisi,
    bundan elde ettiği bakış açısı ve yönelişi kendini ilgilendiren diğer
    alanlara da taşıyabilir. Öyleyse, çoğu insan tarafından ilme’lyakîn
    olarak bilinen âhiret konusunun ayne’l- yakîn seviyesine
    taşınması gerekir.
    Ayne’l-yakînde kişi, şâhid olduğu şeyi gerçekmiş gibi görür.
    Ama bütünüyle duyumsayamaz. Çünkü bu seviye, hakka’l-yakînin
    alanına girer. Öyleyse ayne’l-yakînin güçlendirilmesi için sembollere,
    teşbihlere ihtiyaç vardır. Bu teşbih ve semboller yoluyla
    âhiret tasvir edilir. Kalp gözü açık olanlar, bu tasvirin en uç noktasına,
    yani sınırına varabilirler. Bizzat müşahede ise şüphesiz öldükten
    sonra olacaktır. İşte müslümanların âhirete imanları bu
    10] 6/En’âm, 29; 23/Mü’minûn, 39; 45/Câsiye 24
    11] Mahmut Toptaş, Şifâ Tefsiri, Cantaş Y., 1/87
    12] 2/Bakara, 4
    AHİRET
    - 13 -
    minval üzere olursa, âhiret konusu bir şuur haline dönüşecek ve
    pratik hayata aksedecektir.
    Hayata birkaç damla su ile başlayıp ölümden sonra sonsuzluğa
    uzanan biz insanların ölüm sonrası hakkında ciddi endişelerimiz
    yoksa; bu, hem dünyevî hayatımız, hem de uhrevî hayatımız
    için büyük bir tehlikedir. Bugün insanların kafalarında taşıdıkları
    endişelerine bakın; tamamının veya tamamına yakınının dünyevî
    endişeler olduğunu göreceksiniz. Kalabalık bir şehrin en yoğun
    noktasında durun ve oradan geçen binlerce insandan her birine
    şu soruyu yöneltin: “Şu anda neyi düşünüyordunuz?” Hiçbir insanın,
    “şu anda, bir gün öleceğimi ve yaşadığım hayatın hesabını
    vereceğimi düşünüyordum” dediğini kolay kolay duyamayacaksınız.
    İnsan, başına yüzde yüz gelecek ölüm olayını ve hesaba çekilmeyi
    düşünmeden nasıl yaşar? Fakat, maalesef yaşıyorlar; buna
    yaşamak denirse.
    Müslüman, hayata tevhid penceresinden bakmak zorundadır.
    Tevhid, birlemek demek olduğuna göre, laik bir anlayışla dünya
    ile âhiret arasını ayırmak bu inanca zıt olacaktır. Âhiretten ayırdığımız
    dünyayı, tekrar âhiretle birleştirmek zorundayız. Sadece
    ölüme kadar olan süre olarak algıladığımız istikbal (gelecek) kavramını,
    ölümden sonrasını da içine alacak şekilde anlamak ve bu
    anlayışı gündelik yaşayışa geçirmek, kulluk görevimizdir.
    Bir ayağımız âhirette; bir ayağımız dünyada, bir gözümüz
    âhirette; bir gözümüz dünyada ve bir kulağımız İsrafil’in surunda;
    bir kulağımız dünyada olarak yaşarsak dünya-âhiret dengesini
    kurmuş oluruz. Yoksa hem kendimiz, hem de bizden etkilenen
    her şey fesada uğrayacaktır. “Öyle binalar ediniyorsunuz ki, sanki içinde
    ebedî kalacaksınız!”13
    Âhirete İman
    Mü’minlerin akîdelerini teşkil eden iman esaslarından birisi
    de “âhiret gününe inanmak”tır. Kur’an, bizden gaybî olan âhiret
    âlemine yakînen, (kesin inançla) inanmamızı istemektedir. İsrâfil
    (a.s.) birinci defa sura üfürdüğünde kıyâmet kopacak, her şey yok
    olacaktır. İkinci defa üfürdüğünde ise herkes dirilecektir. İnsanların
    tekrar dirilmesiyle başlayan ve ebedîyyen devam edecek
    olan zamana âhiret denir. “Sonra siz kıyâmet gününde muhakkak
    diriltileceksiniz.”14; “Onlar sana indirilene de, senden önce indirilenlere
    13] 26/Şuarâ, 129
    14] 23/Mü’minûn, 16
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 14 -
    de inanırlar, âhirete de kesin inanç ile inanırlar.”15
    Âhiret gününde dünyada kim ne işlemişse karşılığı tam olarak
    verilecektir. Bir âyet-i kerimede şöyle buyuruluyor: “Kâfirler öldükten
    sonra hiç dirilmeyeceklerini zannederler. Ey Muhammed! De ki, Hayır!
    Rabbime yemin ederim ki öldükten sonra yeniden dirileceksiniz. Sonra da
    yaptıklarınız size bildirilecektir. Bu Allah’a çok kolaydır.” 16
    Her şey gibi dünyanın da bir sonu vardır. Bir gün gelecek her
    yaratılan şey gibi dünya da yok olacaktır. Her şey yok olduktan
    sonra insanlar Allah’ın emriyle tekrar dirilecektir. Herkes dünyada
    işlediğinden sorguya çekilecek, her yaptığının karşılığını görecektir.
    O gün insana İman ve sâlih amelden başka hiç bir şey fayda
    vermeyecektir. İslâm’ı seçen ve gereklerini yerine getirenler cennete;
    bâtılı seçenler ise cehenneme gidecektir.
    “Güneş dürülüp ışığı kalmadığı zaman;
    Yıldızlar düşüp söndüğü zaman;
    Doğurması yaklaşmış develer başıboş bırakıldığı zaman;
    Yabani hayvanlar bir araya toplatıldığı zaman;
    Denizler kaynatıldığı zaman;
    Canlar bedenlerle birleştirildiği zaman;
    Kız çocuğun hangi suçtan ötürü öldürüldüğü kendisine sorulduğu
    zaman;
    Amel defterleri açıldığı zaman;
    Gök yerinden oynatıldığı zaman;
    Cehennem alevlendirildiği zaman;
    Cennet yaklaştırıldığı zaman;
    İnsanoğlu ne yaptığını görecektir.” 17
    Âhiret âlemine İman, Kur’an’da çoğunlukla Allah’a İmandan
    hemen sonra zikr edilmektedir. Yani Allah’a İman ile âhirete İman
    birbirine bağlı olarak ifâde edilmiştir. Biri başlangıç, öbürü ise sonuç.
    Çünkü yapılan her amel, her iyilik, işlenen her suç, çiğnenen
    her emir ve reddedilen her hükmün karşılığı ancak o adil mahkemede
    hallolunacaktır. O mahkemede hiç bir şey karşılıksız bırakılmayacaktır.
    “Kim zerre miktarı bir hayır işlerse, onun mükâfatını
    15] 2/Bakara, 4
    16] 64/Teğâbûn, 7
    17] 81/Tekvîr 1-14
    AHİRET
    - 15 -
    görecek; kim de zerre miktarı bir kötülük işlerse, onun cezâsını görecektir.”
    18
    Evet, dünya bir imtihan yeri, âhiret de o imtihanın değerlendirileceği
    bir başka yerdir. O yerde Allah’tan başka hiçbir yardımcı,
    O’nun izni olmadan hiç bir şefaatçı bulunamaz. Artık bütün
    işlemler bitmiş ve bütün hesaplar neticelendirilmiştir. Kur’ân-ı
    Kerim bu manzarayı şöyle dile getirmektedir: “Bir de öyle bir azap
    gününden sakının ve korunun ki, o günde (Kıyâmette) hiç bir kimse, hiç
    bir kimse adına bir şey ödeyemez. Kimseden şefaat da kabul edilmez.
    Azâbdan kurtulmak için kimseden bedel ve karşılık alınmaz. O kâfirlere
    yardım da yapılmaz.” 19
    Mü’minler bilmelidir ki, o gün mes’ûliyet ferdîdir, hesaplar
    şahsîdir. Herkes kendi nefsinden sorumludur. Hiç kimse başkasının
    günahını taşıyamaz. Hiç kimse kimseyi kurtaramaz.
    Âhirete iman, mü’mine, mutlak adâlete dayanan ferdî mesuliyeti
    yükler. Bu prensip, mü’mine, kendi değerini öğreten ve iç
    âleminde uyanıklığı hâkim kılan en kuvvetli bir prensiptir. Âhirette
    mü’mini kurtaracak, onu himaye edecek ancak sâlih amelidir. Hiç
    bir fidye onu küfür ve masiyetinin cezâsından kurtaramaz. Bunun
    içindir ki, âhirete İmanın, mü’minin hayatında büyük bir etki edeceği
    kaçınılmazdır. Öyle ise mü’min, bütün hazırlık ve çalışmasını
    âhirete yönelik yapmalıdır. İslâmî çalışma ve ibâdet hayatında
    bunun dışında hiç bir menfaat beklememelidir. Çünkü icraatında
    başkasını ortak eden (yani, Allah’tan başkası için ibâdet edip,
    başkaları takdir etsin diye kulluk yapan) âhirette de kimi ortak
    yapmış ise, ecrini ondan isteyecektir. Âhirette Allah’dan başkası
    mükâfat ve cezâ veremeyeceğine göre, o halde mü’min Allah’tan
    başkası için kulluk yapamaz.
    Âhirete iman, insanoğlunun başıboş olmadığını, lüzumsuz
    yere yaratılmadığını, kendi hevâ ve hevesiyle baş başa bırakılmadığını
    insana öğretir. Bu akîde, ameli karşılığı ile birleştiren bir
    inançtır. Bu inanç, insanoğluna kesin olarak bildiriyor ki, mutlak
    bir adâlet kendisini beklemektedir. Mü’min bu inanç sayesinde
    hesap ve adâlet gününe kendini hazırlar.
    Bu inanç, mü’min ile kâfiri birbirinden yaşantı itibariyle de ayırır.
    Mü’min, âhirete inandığı için dünyayı bir imtihan yeri olarak
    kabul eder ve çalışmasını da ona göre yapar. Kâfirler ise, âhirete
    inanmadıkları için, hayatı sadece bu dünyadan ibâret sayar ve
    18] 99/Zilzâl, 7-8
    19] 2/Bakara, 48
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 16 -
    çalışmasını da hep bu dünyaya ait kılar. Böylece onlar, âhirete eli
    boş olarak gider ve orada onlara sadece ateş arkadaşlık eder. Başka
    yardımcıları yoktur onların.
    Âhirete İman, onun için çalışmayı da beraberinde getirir. Yani
    âhirete inandığını iddia eden herkes, çalışmasını ona göre yapmalıdır.
    Allah’a ve âhirete inanıp mü’min olduğunu iddia eden kimse,
    karşısındaki kim olursa olsun, onun sevgisi Allah’adır, Rasûlünedir
    ve mü’minleredir. Kalbinde diğerlerine en ufak bir sevgi besleyemez.
    Allah’ın mü’minlerden istediği budur. 20
    İnsanın, bir şeyin kârını ve zararını düşünmesi fıtrattandır. Bu
    âlemden başka âlem tanımayan kimse, yalnızca bu dünyadaki
    kârı ve zararı düşünür; dünyevî faydalar beklemediği hiç bir işe
    yanaşmaz. Fakat âhiret gününe inanan kimse, dünyevî fayda ve
    zararlara pek aldanmaz. Çünkü onun bütün kazancı âhirete yöneliktir.
    O mükâfatını sadece Allah’tan bekler. Ona hayırlı bir iş
    götürüldüğünde, madden kaybedeceği bir şey olsa bile onu kaçırmamaya
    çalışır. Karşısına kötü bir iş çıktığında da, maddî faydası
    ne kadar olursa olsun ondan kaçınır. Kısaca mü’min âhirete yönelik
    çalışmalarda bulunarak, geçici dünya menfaatinin para, servet,
    mal, mülk, mevki, şöhret gibi aldatıcı metâlarına aldanmaz.
    O bilir ki, dünya üzerinde bulunan bütün varlıklar, tüm dünyevi
    faydalar geçicidir; günün birinde hepsi yok olup gidecektir.
    Yine insan, günün birinde, güneşin soğuyup bütün enerjisini
    kaybedeceğini, yıldızların dökülüp yok olacağını ve bütün
    kâinatın altüst olacağını yakinen bilmelidir. Kıyâmetten sonra da
    insana yeni baştan hayat bahşedileceği, insanların bu dünyadaki
    fiillerinin kayıtlar altında tutulup, kıyâmet gününde ortaya konulacağı,
    kıyâmette herkesin Allah tarafından hesaba çekileceği,
    bir kısım insanların (İman ve amel-i sâlih sahiplerinin) Cennet’e;
    bir kısım insanların (isyankârların) da Cehennem’e gireceğini yakinen
    bilir ve inanır.
    Kur’ân-ı Kerim’de Cennet ve Cehennem ehlinin tasviri şöyle
    yapılmaktadır: “Kıyâmet gününde birtakım yüzler ak, birtakım yüzler
    de kara olacak. O vakit yüzleri kara olanlara şöyle denilecek: ‘İmanınızdan
    sonra küfrettiniz ha! İşte o küfrün cezâsı olarak tadın azâbı.’ Ama
    yüzleri ak olanlar Allah’ın rahmeti içindedirler. Onlar orada (Cennet’te)
    ebedî olarak kalacaklardır.”21
    Mü’min âhirete İman ederken, bunu sözde bırakmayarak
    20] Bk. 58/Mücâdele, 22
    21] 3/Âl-i İmran, 106 - 107
    AHİRET
    - 17 -
    âhiret için ne gerekirse onu yapar, âhiret mutluluğunu kazanabilmek
    için önceden âhirete yönelik gayret ve çalışmalarda bulunur.
    Çünkü Alah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Kim de mü’min olduğu
    halde âhireti ister ve çalışmasını da onun için yaparsa, işte bunların çalışmaları
    makbuldür.” 22
    Âhiretin Gerekliliği ve Âhirete
    İnanmanın Faydaları
    1-) Dünya insan için bir imtihan yeridir. İnsan akıl ve irâde sahibidir.
    Allah, gönderdiği peygamberler ve kitaplarla insanlara hakkı
    ve bâtılı açıklamıştır. İnsan imtihan olunmaktadır, eğer İslâm’ı
    seçerse cennete girecektir, yok bâtıl bir din seçerse cehenneme
    girecektir. “Hanginizin daha iyi amellerde bulunacağını denemek için,
    ölümü ve hayatı yaratan O’dur.” 23
    İnsana kendisine verilen nimetleri nerede kullandığı mutlaka
    sorulacaktır: “Sonra, yemin olsun ki, o gün (Kıyâmet günü) mutlaka
    nimetlerden sorulacaksınız.” 24
    2-) Dünyada birçok haksızlıklar yapılmaktadır. Yapılan zulümlerin
    hesabı âhirette, dünyadan çok daha ağır bir şekilde görülecektir.
    3-) Yaptığı amellerin hesabını vereceğine inanan kimse hareketlerine
    dikkat eder. Çünkü bilir ki yaptığı işlerden mes’uldür,
    âhirette hesap verecektir. Bu yüzden kendisi ve insanlık için iyi
    amellerde bulunur.
    4-) Âhirete inanmak insanlık için bir huzur ve teselli kaynağıdır.
    İnsan da her canlı gibi ölecektir. Bu yüzden insan için öldükten
    sonra dirileceği inancı büyük bir nimettir.
    Kıyâmet ve Kıyâmetin Zamanı
    Kıyâmetin ne zaman kopacağı, bu düzenin ne zaman bozulacağı
    konusu insanları çokça meşgul etmiştir. Bu zamanı bilebileceğini
    tahmin ettikleri kişilere her zaman sormuşlardır. Ama
    kıyâmetin zamanı, sadece Allah’ın bileceği bir sırdır.
    “Sana kıyâmeti sorarlar: ‘Gelip çatması ne zamandır?’ (derler.) Sen onu
    nereden bilip bildireceksin? Onun nihâî ilmi yalnız Rabbine aittir. Sen ancak
    ondan korkanları uyarırsın. Kıyâmet gününü gördüklerinde (dünyada)
    sadece bir akşam vakti ya da kuşluk zamanı kadar kaldıklarını sanırlar.” 25
    22] 17/İsrâ, 19
    23] 67/Mülk, 2
    24] 102/Tekâsür, 8
    25] 79/Nâziât, 42-46
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 18 -
    “(Ey Muhammed!) Sana, kıyâmet saatinin ne zaman gelip çatacağını
    soruyorlar. De ki, onu ancak Rabbim bilir, onun vaktini O’ndan başka
    belirtecek yoktur. Göklerin ve yerin, ağırlığını kaldıramayacağı o saat,
    sizlere ansızın gelecektir.” 26
    Amel Defterleri
    Âhirette insanlara yapmış olduğu ameller, yazılmış bir defter/
    kitap halinde verilir. Bu defterler Kirâmen Kâtibîn melekleri tarafından
    yazılmış kitaplardır. Benzetme yerindeyse, dünyada her
    yaptığımız amel bu melekler tarafından kamerayla videoya çekilmektedir.
    Defter veya kitap denilen bu filmler âhirette cennetlik
    olanlara sağdan, cehennemlik olanlara ise soldan ve arkalarından
    verilecektir.
    Cennetlik olanlar büyük sevinç yaşayacaklar ve herkese kitabını
    göstermek isteyeceklerdir. Cehennemlik olanlar ise elindeki
    kitaplarda her şeyin yazıldığını görüp hayret edecekler ve pişman
    olacaklardır. Bu defterlerde; insanın dünyada yaptığı her şey büyüğüyle,
    küçüğüyle eksiksiz olarak yazılmış olacaktır. “Kitap ortaya
    konmuştur: Suçluların, onda yazılı olanlardan korkmuş olduklarını görürsün.
    ‘Vay hâlimize! Derler, bu nasıl kitapmış? Küçük-büyük hiçbir şey
    bırakmaksızın (yaptıklarımızın) hepsini sayıp dökmüş!’ Böylece yaptıklarını
    karşılarında bulmuşlardır. Senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez.”27
    Mizan
    Mizan: Âhirette, amellerin tartılması için Allah’ın kıyâmet
    günü ortaya koyacağı terazilerdir. Âhirette hesaptan sonra insanların
    amellerini tartacak olan İlâhî adâlet ölçüsü demektir. Her
    insanın yapmış olduğu ameli bu terazide tartılacak, sevâbı ağır
    gelenler cennete; hafif gelenler ise cehenneme girecektir.
    Mizan, her ne kadar terazi ve ölçü âleti demek ise de mizan,
    bu dünyadaki ölçü âletlerine benzetilemez. Nasıl olduğunu kavramamız
    mümkün değildir. Mizan tam mânâsıyla doğru bir terazi
    olacaktır. Birilerinin hakkının yenmesi veya birilerinin kayırılması
    asla olmayacaktır. Çünkü o terazinin sahibi, âdil olanların
    en adâletlisi Allah’tır (c.c.). Allah Teâlâ bir âyet-i kerimede şöyle
    buyurmaktadır: “Biz kıyâmet gününe mahsus adâlet terazileri koyacağız.
    Artık hiç bir kimse, hiçbir şeyle haksızlığa uğramayacaktır. O şey bir
    hardal tanesi de olsa onu getirir, mizana koyarız. Hesap görücü olarak
    Biz yeteriz.”28
    26] 7/A’râf, 187
    27] 18/Kehf, 49
    28] 21/Enbiyâ, 47
    AHİRET
    - 19 -
    Allah, âhiret günü tartının hak olduğunu,29 kimin tartılan
    ameli ağır gelirse onun râzı edecek bir yaşayış içinde olacağını,30
    kurtuluşa ereceğini;31 ameli hafif olanların ise hâllerinin yaman
    olacağını, 32 bunlar Allah’ın âyetlerini inkâr ettikleri için kendilerini
    ziyana soktuklarını,33 amellerinin boşa gittiğini, kıyâmet gününde
    onlar için hiçbir ölçünün tutulmayacağını bildirmektedir.34
    Cennet ve Cehennem
    Cennet: Allah’ın İman edenleri ve İmanlarının gereklerini yerine
    getirenleri mükâfatlandıracağı yerdir. Cehennem ise Allah’a
    isyan edenlerin cezâlarını görecekleri yerdir.
    Cennet ebedîdir (sonsuzdur). Cennetin nimetleri hiç sona ermeyecektir.
    Genel kanı, kâfirler için cehennem azâbının da ebedî
    oluşudur. Âlimlerin çoğuna göre kâfirler de cehennemde ebedî
    kalacaklardır. Günahkâr müslümanlar ise günahları kadar cehennemde
    kaldıktan sonra cennete gireceklerdir.
    “Küfre sapanlar grup grup cehenneme sürülmüştür. Nihâyet oraya
    gelince kapıları açılmıştır. Onun (cehennemin) bekçileri onlara: ‘İçinizden
    Rabbinizin âyetlerini size okuyan ve bu gününüze kavuşacağınız hakkında
    sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?’ derler.” 35
    Cehennem ateşten ve azaptan bir dünyadır. Orada her insan
    azap yönüyle eşit değildir. Mü’min ile kâfir, kâfir ile münâfık aynı
    yerde ve aynı azapta olmayacaktır. Yerleri ve dereceleri farklı
    farklı olacaktır.
    Cennette ise mutluluğun her türlüsü vardır. Orada sıcak ve
    soğuk yoktur, ebedî yeşilliklerle devamlı ilkbahar mevsimi hüküm
    sürer. Evler, köşkler, saraylar ve meyvelerin her türlüsü vardır. Orada
    korku, üzüntü ve keder yoktur. “Rablerinin azâbından sakınanlar
    da grup grup cennete sevkolunmuşlardır. Nihâyet oraya geldiklerinde
    ve kapıları açıldığında cennetin bekçileri onlara: Selâm size! Tertemiz
    geldiniz. Artık sonsuz kalmak üzere oraya girin derler.” 36
    29] 7/A’râf, 8
    30] 101/Karia, 6-7
    31] 7/A’râf, 8
    32] 101/Karia, 8-9
    33] 7/A’râf, 9; 23/Mü’minûn, 103
    34] 18/Kehf, 105
    35] 39/Zümer, 71
    36] 39/Zümer, 73
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 20 -
    Âhirete İmanın İnsan Hayatındaki Yeri
    İnsanlara bakıyorsunuz, sulu ve yeşillik bir yer görünce, hemen
    hafta sonu orada birkaç saat zevkli anlar geçirmek için piknik
    programları yapıyorlar. Ama aynı insanlar, Allah’ın, altından
    ırmaklar akan yeşillik mekânında (cennette) ebedî piknik yapmanın
    programını yapmıyorlar. Veya yazın sıcak günlerinde 40-50
    derecelik sıcağa dayanamayıp kaçan insanlar, o dehşetli günün ve
    yerin (cehennemin) bilmem kaç bin derecelik sıcağından korunmuyorlar.
    Şu hayatta apartmanlar ve villalar yaptırmaya kalkan
    insanlar, öbür tarafta bir gecekondu olsun yapmaya kolay kolay
    kalkışmıyorlar. Sanki bir gün oraya gitmeyeceklermiş gibi. Yine
    bu insanlar, şu hayatta, boğazlarından kısarak kooperatiflere
    yazılıyorlar. Yazıldıkları daireyi elde edip içinde rahat bir şekilde
    oturmak için canları çıkarcasına yıllarca taksit ödüyorlar. İyi, olsun,
    ev dünyada bir ihtiyaçtır ama, aynı kişiler cennet kooperatifinden
    bir köşke talip olup da “taksitlerini düzenli bir şekilde ödeyeyim;
    günü gelince bana anahtarı teslim edilsin” diye düşünmüyorlar.
    Yine bu insanlar, mahkemeye düştüklerinde beraat etmek için ellerinden
    geleni yapıyorlar. En iyi avukatı tutuyorlar, hakimi görmek
    gerekiyorsa görüyorlar... Ama aynı insanlar, birgün kurulacak
    olan İlâhî mahkemede berat etmek için pek de fazla bir çaba
    harcamıyorlar.
    Biz birine iyilik yapsak, adam karşılığında teşekkür etmeden
    çekip gitse “ne karaktersiz bir adam; o kadar iyilik yaptım, bir
    teşekkür bile etmedi. Nankör, sen bundan sonra görürsün!” deriz.
    Ama biz aynı şeyi Allah’a karşı yapmıyor muyuz? Evet, bütün meseleler
    gelip âhirete ve dirilişe ciddi mânâda iman (yakînî bir bilgi
    ve kesin bir inanç) noktasında düğümleniyor. “O (Allah), hanginizin
    daha güzel amel işleyeceğini denemek için ölümü ve hayatı yarattı.”37
    Bu âyetin ifadesiyle hayata baktığımızda sanki bir terslik varmış
    gibi görebiliriz. Çünkü biz insanlar, önce yaşar sonra ölürüz; ama
    âyette önce ölüm, sonra hayat denilmiş. Burada Allah bize şunu
    ima ediyor: “Hayatı anlamak ve doğru yaşamak istiyorsanız, önce
    ölümü anlamalısınız.” İnsanın hayatı nasıl anladığı, her şeyden
    önce ölümü nasıl anladığına bağlıdır. Eğer siz ölümü bir bitiş ve
    yok olma şeklinde anlarsanız, hayatı da “nasıl olsa ölüm var; o
    halde ölmeden önce ne yaparsam kârdır” şeklinde anlar ve öyle
    yaşarsınız. Ama ölümü bir bitiş değil de, aksine bir diriliş ve gerçek
    hayat olarak anlarsanız, o zaman hayatı; “en ince teferruatına
    kadar hesabının verileceği bir olay” olarak anlar ve o şekilde
    yaşarsınız. Herhangi bir şey yapmadan önce, onun hesabını yapar,
    37] 67/Mülk, 2
    AHİRET
    - 21 -
    hesaba çekileceğiniz bilinciyle hesaplı ve ölçülü davranırsınız.
    Âhiret Şuuru
    Kur’an’ın, üzerinde en fazla durduğu konuların başında
    âhirete iman gelir. İnsanların İslâm’a girmeleri, Allah’ın dinine
    teslim olmaları ancak bu iman ile mümkündür. Bunun için âhiret
    konusunun en fazla işlendiği sureler Mekkî surelerdir. Bunun böyle
    olması kaçınılmazdı. Çünkü müşrik, kâfir, ya da putçu her ne
    olursa olsun, insanların her tür şirk, küfür ve câhiliyye düşüncesinden
    temizlenmeleri ve hayatlarının bütününde İslâm’ı kendilerine
    bir yaşam biçimi edinmeleri, bu iman ile mümkündür. Her
    şeyden önce Allah’a ve bu dünyadan sonra gelecek ebedî âhiret
    hayatına inanmayan bir insanın, yeryüzünde şeytanın oyunlarına
    karşı sebat etmesi, canı ve malı pahasına mustaz’afların haklarını
    savunup zâlimlere karşı durması beklenemez. Bu insanlar, yaşadıkları
    hayat gereği, tüccarca bir felsefeyi kendilerine rehber
    edinmişlerdir. Yaptıkları her tür iyilik ya da yardımın karşılığını bu
    dünyada ve dünyanın geçer akçesiyle almak isterler. Oysa İslâm,
    müslümanlara böyle bir şey va’detmez. Aksine insan, akidesi için
    sadece malını ve dünyevî zevklerini değil, canını bile feda etse,
    bunun karşılığını yalnızca âlemlerin Rabbi olan Allah’tan beklemek
    zorundadır. Allah’a teslimiyet, dünyevî zevk, rahat ve menfaatlerden
    ferâgat anlamına geldiğine göre sağlam bir âhiret inancı,
    mü’minde olmazsa olmaz bir özellik demektir.
    Sağlam bir âhiret inancına sahip olmayan bir insanın, cahilî
    düşünce ve yaşayışlardan uzak durması, imkân haricindedir. Bu
    yüzden Kur’an, her konuda olduğu gibi, bu konuda da en doğru
    yolu takip etmiş ve yeryüzünde Allah’ın hilafetini yüklenecek
    ve İlâhî adâletini arz üzerinde tesis edecek insanları somut haram
    ve helallerden uzaklaştırmadan önce, yakîn bir âhiret (cezamükâfat)
    inancına davet etmiştir. Nitekim Mekke’de de böyle olmuş
    ve namaz, oruç, hac, içki, zina gibi konularla ilgili hükümler
    gelmeden önce bu inancın sağlamlaştırılmasına uğraşılmıştır.
    İnsanın fıtratından uzaklaşıp, gittikçe artan bir hızla nefsini,
    dünyevî ve hayvanî zevkini öne çıkartan bir anlayışla gücü yettiği
    her şeye hükmetme istemesi her yerde fesadı artırmıştır. Bunun
    sonucu olarak, İslâm’dan uzak anlayış ve yaşayış; insandan
    tabiata, felsefeden bilime, dinden siyasete hemen hemen her şeyin
    dengesini altüst etmiştir. İşin garibi, modern insan, bu altüst
    olmuş dengenin hâlâ en iyi olduğunu ve ilerleme felsefesi gereği
    daha da iyi olacağını söylüyor. Bu dengenin bozulması sonucu
    adâletin arz üzerindeki tesisi de ortadan kalkmıştır. Ve artık
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 22 -
    yeryüzünde suç işleyen, zulmeden, milyonlarca mustaz’af insanı
    sömüren müstekbirler, emperyalistler, çağdaş firavunlar cezalandırılmadan
    bu dünyadan ayrılıyorlar. İşte bunların nihaî cezasını
    Allah, âhirete saklamıştır. Adâlet konusu, sadece kâfir ve mücrimlerin
    suçlarıyla değil, aynı zamanda müslümanların ecirleriyle
    de ilgilidir. “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık; bu,
    inkâr edenlerin bir zannıdır. Bu yüzden o inkâr edenlere ateşten helak
    vardır. Yoksa Biz, iman edip iyi işler yapanları yeryüzünde bozgunculuk
    yapanlar gibi mi tutacağız? Yoksa muttakîleri, yoldan çıkaranlar gibi mi
    tutacağız?” 38
    Bu dünyada sırf Rabbinin rızâsını gözeterek her tür meşakkate
    katlanan, Allah’ın davası için işkence, hapis, kınanma, işinden
    edilme gibi her tür zorluğa göğüs geren insanların, Allah’ın bir
    lütfu olarak âhirette bir karşılığının bulunması gerekir. Gerçi bir
    müslüman, dünyada sırf Rabbine olan bağlılığından dolayı gördüğü
    eza ve cefalarla hiçbir zaman alçalmaz; aksine O’nun katında
    daha fazla yükselir.
    Yaratılışa İnanan, Yeniden
    Yaratılmaya da İman Eder
    Yaratılış olarak da âhiretin varlığında şüphe edilemez. Müşriklerin
    kesin inkârlarına getirdikleri en büyük delil; yok olan,
    toprağa karışan insan bir daha nasıl diriltilebilir? Oysa âlemlerin
    rabbi olan Allah’ın buna gücü elbette yeter. “Elbette gökleri ve yeri
    yaratmak, insanları yaratmaktan daha büyük (bir şey)dir. Fakat insanların
    çoğu bilmezler. Kör ile gören bir olmaz. İnanıp sâlih ameller yapanlarla
    kötülük yapan bir olmaz. Ne kadar az düşünüyorsunuz! (Kıyamet)
    saat(i) mutlaka gelecektir. Bunda asla şüphe yoktur. Fakat insanların
    çoğu inanmazlar.”39; “Yaratılışça siz mi daha çetinsiniz, yoksa gök mü?
    (Allah) onu yaptı. Kalınlığını (tavanını) yükseltti, onu düzenledi.”40; “De
    ki: ‘Allah sizi yaşatıyor, sonra sizi öldürüyor, sonra sizi kendisinde şüphe
    olmayan günde toplayacaktır. Fakat insanların çoğu bilmezler.” 41
    Öldükten sonra dirilme; bir de insanın yaratılış felsefesi ile
    ilgilidir. Peygamberimiz: “insanın dünyada bir yolcu, dünyanın da
    ağaç altında bir solukluk dinlenme yeri” olduğunu söylemiştir. Yani
    başı O’ndan gelen ve sonu yine O’na ulaşacak olan bir yolculuk.
    (İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.). Bu yolculukta insan başıboş
    38] 38/Sâd, 27-28
    39] 40/Mü’min, 57-59
    40] 79/Nâziât, 27-28
    41] 45/Câsiye, 26
    AHİRET
    - 23 -
    bırakılmamıştır. “İnsan, başıboş bırakılacağını mı sanır?”42; “Bizim sizi
    boş yere, bir oyun ve eğlence olarak yarattığımızı ve sizin bize döndürülüp
    getirilmeyeceğinizi mi sandınız?”43 Allah, insanı boş yere yaratmadığına
    göre, helakını da boş yere yapmayacaktır. Bu dünyada
    kendisine bu kadar nimet ve hasletler verilen, mahlûkatın en şereflisi
    kılınan ve tüm bunların karşılığında sadece Allah’a kulluk
    etmesi istenen insanın, tüm bu imkân ve lütufları boş yere harcaması,
    ya da sırat-ı müstakim doğrultusunda kullanması karşılıksız
    kalmayacaktır.
    “...(O müttakîler) âhirete yakîn olarak iman ederler. İşte onlar, Rablerinden
    bir hidâyet üzeredirler ve kurtuluşa erenler de onlardır.”44 Âyette
    geçen yakînen iman önemlidir. İslâm’ın temel özelliklerinden birisi,
    insanları, gaybe imana davet etmesidir. Bu gaybın varlığı, bizim
    duyularımızla müşahede edilmez; aklî çıkarsamalar ya da mantıksal
    önermelerle de bilinmez. Aksine gaybe imanın en sağlam
    teminatı, sâdık habere duyulan güvendir. Kur’an gibi sâdık bir
    haberde herhangi bir yanlışlık ya da tezatlık olmayacağına göre,
    gaybin varlığı da kesindir. Âhiret gaybî olduğuna göre, ona yakînî
    iman da ancak Allah’a olan imanla mümkündür. Çünkü gerçek
    yakîn, bizatihi müşahede iledir. Oysa âhiret konusunda böyle bir
    imkân yoktur. Dolayısıyla konu, Allah’ın sözüne iman ile alakalıdır.
    Âhiret Anlayışı Bizi Dirilişe
    Ulaştırır/Ulaştırmalıdır
    Bugün yaşadığımız toplumda âhiret inancı, bir mit ve
    hurâfeler yığını olarak yaşamaktadır. İnsanlar bu inancın getirdiği
    her tür dinamizm, coşkunluk ve aşktan fersah fersah uzaktadırlar.
    Bu avamî anlayış, tevhid bilincine sahip mücadeleci müslümanlar
    için geçerli değildir. Avamdan, ya da ehl-i dünyadan birisi yaşadığı
    hayat ve sahip olduğu hayat felsefesince âhirete inanmaktadır ve
    büyük bir ihtimalle de kendini cennette görmektedir.
    Gerçek müslümanlar için durum çok farklıdır. Çünkü müslümanlar
    ‘dünyadadırlar’, ama ‘dünyadan ve dünyevî’ değildirler.
    Dünyada, bütün ömürleri boyunca bir yolcu ya da garip gibidirler.
    Yani onlar, niçin yaratıldıklarını, nasıl yaşayacaklarını ve buna
    bağlı olarak sonlarının nereye ulaşacağını bilen insanlardır. İnsan,
    şu anda yaşadığına göre, öncelikle bilmesi gereken; nasıl yaşayacağı
    ve sonunun ne olacağıdır. Aslında son dediğimiz şeye, fazla
    uzak gözüyle bakılmamalıdır. Çünkü “Dünya” kelimesi, denâ’dan
    42] 75/Kıyâme(t), 36
    43] 23/Mü’minûn, 115
    44] 2/Bakara, 1-5
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 24 -
    gelir ve ‘yakınlaştırılmış şey’ demektir. Demek ki dünya, insanın
    akıl ve idrâk tecrübesine ve bilincine yakınlaştırılmış bir şeydir. Yakına
    getirilen şeyin (dünyanın) tabir câizse bizi kuşatması ve etkilemesi
    gerçeği, bilincimizi, son varış yerimizden (âhiretten) başka
    yöne çevirir. Bu son gidilecek yer, ‘daha sonra’ geldiğinden; bize
    ‘uzak’ gibi gelir. Hâlbuki bu, ‘yakın’ olan (dünya)nın sebep olduğu
    yanılsama ve şaşırtmacadan dolayı böyledir. Yani, son, âhiret
    bize o kadar uzak değildir. Uzak sanmamız, duyularımızın bizi yanıltması
    nedeniyledir. Öyleyse yaşadığımız ile ulaşacağımız sonu
    düşünmek ve her anımıza bir muhâsebe yapmak durumundayız.
    Müslüman birey, kendi bilinç ve dimağını devamlı diri tutmak
    zorundadır. Bir taraftan cahilî yaşamın, diğer taraftan nefsin/
    şeytanın öne sürdüğü zaaf ve oyalanmalar arasında kalan birey,
    cihadın her şeyden önce bunlara karşı verilmesi gereken bir mücadele
    olduğunu bilmelidir. Bunun sağlanabilmesi ise ancak yaşanılan
    dünyadan ve hayattan daha yüksek, yüce ilkelere, hedeflere
    bağlanmakla mümkündür. Bu ilke ya da hedef, günlük yaşamaktan
    ve denîlikten uzak ve yüce olduğu ölçüde bu hayatı anlamlı
    kılabilecektir. Hangi düzeyde olursa olsun, müslüman birey için
    mücadele zorunlu olduğundan, mücadeleye liyakat için fertlerin
    dimağlarını her zaman diri tutacak donanımlara, eskimeyen kaynaklara
    ihtiyacı vardır. İşte bu kaynakların başında âhiret inancı
    gelir. Kişi, dünyanın geçici zevklerinden, korku ve umutsuzluktan,
    hedef sapmalarından ve hilâfet görevini unutmaktan, ancak bu
    inanç ile uzaklaşabilir. İnsanoğlu nisyâna (unutmaya) meyillidir ve
    nisyan arttıkça isyan ve sapma da artar. Dahası, insanın gönlünde
    iki ayrı (üstelik zıt) ilkenin, idealin ya da duygunun bulunması
    mümkün değildir. Bir yandan hilafet görevini yerine getirmeye
    çalışmak, özgürlük ve adâlet için mücadele etmek, bir yandan da
    dünyanın ve şeytanın geçici oyunları, hileleri karşısında aldanmak,
    korkmak ve zavallı yaşam biçimlerine istek duymak, bir müslümanın
    şahsında birleşemez. “Dünya hayatını âhiret hayatı karşılığında
    satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür
    ya da galip gelirse, biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.”45
    Allah’ın yolunda mücadele, -alanı ve biçimi ne olursa olsun- ancak
    dünya hayatının satılmasından sonradır. Sağlam bir irade ve
    direnme duygusuna sahip olmayan insanların, düşmanın güç ve
    oyunları karşısında kısa zamanda umutsuzluk ve korkuya düşmesi
    mümkündür. Hâlbuki sorgulama, tahkir edilme, işkence görme ve
    nihâyet şehidlik ile kaybedecek hiçbir şeyi olmadığını; aksine cennetlere
    ve bunun ötesinde temiz ve özgür bir ruha sahip olacağını
    45] 4/Nisâ, 74
    AHİRET
    - 25 -
    ve Rabbinin huzuruna bu tertemiz haliyle çıkacağını bilen bir insan
    için, korku son derece arızî bir şeydir.
    Gündüz Yaşıyor, Gece Ölüyor, Sabah Diriliyoruz
    “Niçin varsın?” şeklindeki soruya “yok olmak için” şeklinde cevap
    vermek, var olan ve yaşanılan her şeyi bir anda anlamsız kılmak
    demektir. Öyle ya, siz bir şey icad eder, bir şey var edersiniz;
    ardından size sorarlar: “Bunu niçin var ettin?” Cevap verirsiniz:
    “Var etmiş olmak için var ettim!” Neticede her iki cevap da oldukça
    anlamsız olup, kişinin kendisini, hayatı ve varlığı tanımadığını,
    olup bitenlerden gaflet içinde yaşadığını gösterir. “Onlar, ayakta,
    oturarak ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin
    yaratılışı üzerinde düşünürler. Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın (derler).
    Sen yücesin, bizi ateş azâbından koru.” 46
    Her şeyin bir anlamı vardır. Hayatın, ölümün, ağaçların, dağların,
    insanların, hayvanların... Ölümü anlamlandırdığımız zaman,
    her şey bir anlam kazanacaktır. Ölüm, bir yok olma değil; yeni bir
    hayatın başlangıcıdır. Ölümlü, fani sıkıntılarla dolu bir diyardan,
    ölümün olmadığı, ebedî, mükâfatlarla dolu zahmet ve sıkıntının
    bulunmadığı, sevdiğimiz her şeyin bulunduğu bir diyara yolculuktur.
    Onun için müslüman ölümden korkmaz; sadece ona hazır
    olur. Hatta yeri geldiğinde seve seve canını verir, âhiret karşılığında
    dünyayı satar. “Ölüm yok olmak değil; bir diriliştir, yeni bir
    hayata geçiştir” cümlesinden hareketle, yaşadığımız hayatı ve
    varlıkları seyredelim:
    Her gece bir ölüm, her sabah bir diriliştir. Gece olur uyuruz.
    Uyku, ölümün kardeşidir, ölmenin provasıdır. Bir müddet sonra
    uyanırız. Yani ölümden dirilişe geçeriz. Bunu her gün tekrarlarız.
    Gündüz yaşar, gece ölür, sabah diriliriz.
    Her Kış Bir Ölüm, Her Bahar Bir Diriliştir
    Güneşin her batışı bir ölüm, her doğuşu bir diriliştir. Her gün
    tekrarlanan bu batış ve doğuş gösterileri, bize şu gerçeği fısıldar:
    Ey insan! Tıpkı benim gibi sen de bir gün böyle batıp sonra tekrar
    doğacaksın, yani öleceksin ve dirileceksin. Bu gerçeği unutturmamak
    için Rabbimiz hergün bu manzarayı bize seyrettiriyor.
    Bakmasını bilenler, baktıklarında görenler için güneşin doğuş ve
    batışı da âhirete imanı içeren bir âyettir.
    Mevsimler de bize ölüm ve ardından dirilişi anlatır. Her kış
    bir ölüm, her bahar bir diriliştir. Kış geldiğinde toprağı ve hayatı
    46] 3/Âl-i İmran; 191
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 26 -
    ölü görürüz. O yeşil yeşil canlı bitkiler ve toprağın üstünde kaynaşan,
    devinen, gezinen böcekler, hayvanlar yoktur artık. Ama
    baharın gelip yağmurların inmesiyle birlikte toprağın dirilişe geçtiğini
    görürüz. Kışın, nice sineklerin kaybolması bir ölüm, baharla
    ortaya çıkması bir diriliştir. Kışın odun haline gelen ağaç için bu
    bir ölüm, baharla çiçek açıp meyve vermesi bir diriliştir. Tabiat,
    kendi diliyle haykırır: “Ey insan! Bir gün sen de böyle ölecek ve
    dirileceksin!” Rabbimiz, kış ve bahar mevsimlerini yaşatırken aynı
    zamanda ölümleri ve dirilişleri de aylarca seyrettirir. Tohumların
    toprağa atılışı bir ölüm, günler sonra topraktan çıkışı bir diriliştir.
    Tohumun toprağın içinde yok olduğunu zannederiz; hâlbuki
    yokluk yoktur. O, toprağın altında diriliş sürecini yaşamaktadır.
    Nihâyet bir müddet sonra, bahar rüzgârı borusunu öttürecek,
    tohum, kıyâmeti yaşayarak kıyam edecek, yeşillikler içinde yeni
    bir hayata kalkacaktır. İnsan da böyle bir tohum gibidir. Yaşarken
    bir gün toprağın altına düştüğünü görürüz. İnsanın düştüğü yer,
    onun kabridir. Tohum gibi o da bir gün düştüğü yerden kalkacaktır.
    Kıyâmet günü, zaten kalkış günü demektir. “Gökten bereketli
    bir su indirdik. Kullara rızık olmak üzere onunla bahçeler, biçilecek taneli
    ekinler, küme küme tomurcukları olan hurma ağaçları yetiştirdik. O su
    ile ölü yeri dirilttik. İşte insanların diriltilmesi de böyledir.”47; “O (Allah),
    ölüden diri, diriden ölü çıkarır; yeryüzünü ölümünden sonra o canlandırır.
    Ey insanlar! İşte siz de böyle diriltileceksiniz.! 48
    Doğum da bir diriliştir. Doğum, ölü gibi olan bebeklerin ana
    rahminde dirilişe geçip dünyaya adım atmasıdır. Bakmasını ve
    görmesini bilenler için bir damla suyun (atılan birkaç damla suyun
    milyonlarca parçasından birinin) dirilişe geçmesidir. “Allah’ı nasıl
    inkâr edersiniz ki, siz ölüler idiniz; O sizi diriltti. Yine öldürecek, yine diriltecek,
    sonra O’na döndürüleceksiniz.”49; “İnsan görmez mi ki, biz onu
    meniden yarattık. Bir de bakıyorsun ki, apaçık düşman kesilmiş. Kendi
    yaratılışını unutarak bize karşı misal getirmeye kalkışıyor ve: ‘şu çürümüş
    kemikleri kim diriltecek?’ diyor. De ki: ‘Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek.
    Çünkü O, her türlü yaratmayı gâyet iyi bilir.” 50
    İçinde yaşadığımız hayatın kuruluş düzeni de ölümden sonra
    dirilişin ve hesaba çekilmenin gerçekleşeceğine başlı başına bir
    delildir. Çünkü yaşadığımız hayatta güçlü ve zâlim insanlar var.
    Çoğu kez bunlar, “ben istediğimi yaparım ve kimseye hesap vermem!”
    havası içinde yaşıyorlar. Diğer taraftan zavallı, güçsüz, her
    47] 50/Kaf, 9-11
    48] 30/Rûm, 19
    49] 2/Bakara, 28
    50] 36/Yâsin, 77- 79
    AHİRET
    - 27 -
    türlü haksızlığa maruz kalıp hakkını alamayanlar var. Günün birinde,
    zâlim cezasını, mazlum da hakkını alamadan ölüp gidebiliyor.
    Hayat, bu kadar dengesiz ve anlamsız, zâlimlerin yaptıklarının
    yanına kâr kalacağı kadar adâletsiz olamaz. Hemen insanın
    aklına şu geliyor: “Ölümden önce haklıya hakkı, suçluya cezası
    tümüyle verilmediğine göre, demek ki ölümden sonraya bırakılıyor.”
    İşte ancak bu değerlendirmeden sonra hayat anlam kazanıyor.
    İnsan, dirilişin sancılarını çekmektedir. Vicdan azâbının da
    temelinde “öldükten sonra bir gün dirilme ve yaşanılan hayatın
    hesabını vermenin getirdiği endişeler” vardır.
    Sadece bu dünyada yaşayacağınızı düşünerek yaşarsanız ölü
    yaşarsınız. Ama öleceğinizi düşünerek yaşarsanız diri yaşarsınız.
    Çevremizdeki insanlar hep dirilişin etkisiyle, âhiret şuuruyla yaşasalar!..
    Seyredin o zaman hayatın güzelliğini. İkinci asr-ı saadet
    olur çağımız. İnanın, iman ettiğimiz cenneti daha burada
    iken yaşamaya başlarız. Fakat biz, tüm yatırımlarımızı bu dünyaya
    yönlendirerek yaşadığımız hayatı ve yeri sahte cennet haline
    getirmeye koyulunca cenneti de unuttuk. Özlemez olduk. Nasıl
    özleyebiliriz ki; lüks, israf demeden yaşadığımız hayatı, materyalistlerin
    uydurma cenneti gibi yapmak için bir ömür boyu gece
    gündüz koşturunca. Sahabe, cenneti öyle bir özlüyordu ki! Enes
    bin Nadr, Uhud savaşında “cennetin kokusunu Uhud’un arkasından
    duyar gibi oluyorum” diyordu. Bilirsiniz, insan çok acıkınca
    yemeğin kokusunu çok uzaktan duyar. Sahabe de cennete öyle
    acıkıyordu ki, daha dünyada iken kokuları geliyordu cennetin.
    Gazali diyor ki: “Mezardakilerin pişman oldukları şeyler yüzünden
    dünyadakiler birbirlerini kırıp geçiriyor.” Ölüm öncesindeki
    kavgaların ölümden sonra pişmanlık getireceğini hissederek
    yaşayan insan, hiç pişman olacağı şeyin kavgasını verir mi? Hırsla
    hayatın ve eşyaların, burada kalacak şeylerin ardına bir ömür
    boyu düşer mi? “Onlar, geride nice şeyler bıraktılar; bahçeler, çeşmeler,
    ekinler, güzel makamlar ve zevk ü sefa sürecekleri nice nimetler. İşte
    böyle oldu ve biz onları başka topluma miras verdik.”51; “Ey iman edenler,
    size ne oldu ki: ‘Allah yolunda topluca savaşa çıkın’ denildiği zaman
    yere çakılıp kaldınız? Âhirettense dünya hayatına mı râzı oldunuz? Ama
    dünya hayatının geçimi (zevki), âhiret yanında pek azdır.” 52
    Gerçek özgürlük, Allah’a koşmakta ve Allah’a yakın olmaktadır.
    İnsan, Allah’a ne kadar yakın olur, O’na ne kadar bağlanırsa
    o kadar özgür sayılır. Allah’tan uzak yaşayan insanlar köle
    51] 44/Duhân, 25-28
    52] 9/Tevbe, 38
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 28 -
    insanlardır. Meselâ; mobilyalarının ve arabalarının çizilmesine hiç
    dayanamazlar. Çünkü o çizilen şeylerin kölesi durumundadırlar.
    Efendilerinin zarar görmesinden rahatsız olurlar. Ama her gün
    dinleri, imanları, şerefleri, namusları çizilir, hiç rahatsız olmazlar.
    Başörtüsüne uzanan ellere kızmaz; yeter ki o el, kendi putlarına,
    efendilerine zarar vermesin. Menfaatine dokunulduğunda etrafı
    velveleye boğanlar, dinlerine ve âhiretlerine yapılan hücumdan
    hiç rahatsızlık duymamaktalar. Böyle insanların özgürlükten bahsetmeleri,
    kölelerin özgürlük dersi vermesine benzer.
    Peygamberimiz’in tavsiyesi şöyle idi: “Bu dünyada, sanki gurbete
    gitmiş, birgün yuvasına tekrar dönecek biri gibi ol veya gelip geçici bir
    yolcu gibi yaşa.”53 Hayatın geçiciliğini kalbine ve kafasına oturtmuş
    bir müslüman geçici şeylere sevgi beslemez ve kendini bağlamaz.
    Zaten şu bir gerçektir ki; Allah’ın dışındaki şeylere olan ilgi ile
    Allah’a olan ilgi arasında ters orantı vardır. Bir kimsenin Allah’ın
    dışındaki varlıklara, eşyaya ilgisi ne kadar fazla ise, Allah’a olan
    ilgisi o kadar azdır. Böyle bir durumda ilgi duyulan şeyler Allah ile
    kul arasında engel teşkil ederler. Bu yüzden İslâm, insanın duygularını
    âhirete yönetmek için Kur’an’da çok sık şekilde ölüm, âhiret,
    kıyâmet, hayatın geçiciliği üzerinde durur. Mekkî sûrelerin aşağı
    yukarı tamamında, diğer sûrelerin de genelinde bu havanın verilmeye
    çalışıldığını görürsünüz. “Bilin ki, dünya hayatı bir oyun, eğlence,
    süs, kendi aranızda övünme, mal ve evlât çoğaltma yarışıdır. (Bu)
    tıpkı bir yağmura benzer ki, bitirdiği ot ekincilerin hoşuna gider, sonra
    kurur, onu sapsarı görürsün, sonra çerçöp olur. Âhirette ise çetin bir
    azab; Allah’tan mağfiret ve rızâ vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir zevkten
    başka bir şey değildir.” 54
    Kur’an’a baktığımız zaman âdeta tüm azgınlık, isyan ve başkaldırıların
    sebeplerinin tek sebebe bağlandığını görürüz. O da
    âhireti hesaba katmadan ve âhiretten korkmadan yaşamak. “Hayır,
    doğrusu onlar âhiretten korkmuyorlar.”55 Kur’an, terbiye etmeye
    çalıştığı insanda ilk etapta âhiret endişesi oluşturmaya çalışır. Bu
    endişe belli bir boyuta ulaştığı zaman insanların hayatlarında inkılabların
    gerçekleştiğine şâhit oluruz. Meselâ; içki Medine döneminde
    ve yaklaşık Uhud savaşı yıllarına kadar yasaklanmamıştır.
    Fakat o tarihlerde içkiyi kesin olarak yasaklayan âyet inince evdeki
    şarap küplerinin kırılarak içkili hayata son verildiğini görürüz.
    Peki, bu neden kaynaklanıyor? Tabii ki âhiret ve Allah korkusundan.
    O insanlar o güne kadar öyle eğitilmiş ki, yaptıkları
    53] Buhârî, Rikak 2; Tirmizî, Zühd 25, hadis no: 2334
    54] 57/Hadîd, 20
    55] 74/Müddessir, 53
    AHİRET
    - 29 -
    işin âhirette kendilerine çok pahalıya malolacağı söylendiği anda
    hemen o işten vazgeçiyorlar.
    Âhirete imanı, âhiret endişelerini, cennet ve cehennem mefhumlarını
    ortadan kaldırdığınızda insanları gerçek anlamda motive
    edemezsiniz. Yani iyi şeyleri kendiliklerinden yaptırıp, kötülüklerden
    de kendiliklerinden vazgeçiremezsiniz. Âhirete iman; en
    büyük ve gerçek anlamda tek otokontrol mekanizmasıdır. Âhiret
    ve Allah korkusu olmadan insanları neye göre ahlâklı ve dürüst
    olmaya sevkedeceksiniz? Eğer bir insan, yaptığı bir kötülüğün cezasını
    görmeyeceğini bilse, niye o kötülükten vazgeçsin veya yapacağı
    bir iyiliğin karşılığında mükâfat yoksa niçin o iyiliği yapsın?
    Denilebilir ki; insanlık için. Ben ölür ölmez bu insanlar çok kısa bir
    süre içinde beni unutacaklar. Unutmasalar bile, öldükten sonra
    bana ne faydaları dokunabilecek ki?
    Ama düşünün ki “bir varlık” var ve “bir gün” gelecek. O varlık,
    o günde yaptığınız tüm iyiliklerin karşılıklarını kat kat fazlasıyla
    verecek ve yaptığınız kötülüklerin de cezasını verecek. O varlık
    ki, hiçbir iyiliği unutmaz, adâletli, kimseye zerre kadar zulmetmez,
    hiçbir şeye ihtiyacı yok. Her şeyin yaratıcısı ve sahibi, çok
    merhametli, çok affedici. İnsan, böyle bir varlığa iman edip sadece
    O’nun rızâsını kazanmak idealiyle yaşadığı zaman artık siz
    bu kişiyi “Allah’ın rızâsını kazanma” amacıyla iyi şeylere kolayca
    yönlendirebilir ve kötü şeylerden de kolayca sakındırabilirsiniz.
    Aksi takdirde bütün çabalarınız sonuçsuz kalır. Âhiret korkusu olmadan
    insanlar, fırsat bulduklarında kötülük yapabilecekleri için
    kimsenin kimseye güveni olmaz.
    İnsanın ve insanlığın kemali, âhirete iman olmadan mümkün
    olamazdı. Toplumsal huzurun ve ferdin saadetinin âhiret inancına
    bağlı olduğunu bize saadet asrının örnek toplumu öğretti. Hiçbir
    ahlâkî kural tanımayan, fuhşun alenen işlenip suç sayılmadığı,
    birçok insanın babasının tombala usulü belirlendiği, kokuşmuş
    gelenek dışında kanun ve nizamın bulunmadığı, hak ve hukukun
    değil; gücün egemen olduğu, güçlünün hep haklı olduğu, kız çocuklarının
    diri diri toprağa gömüldüğü, faizin ve her türlü haksız
    kazancın normal sayıldığı, ezmeyene ezilmekten başka bir seçenek
    tanınmadığı cahiliyye toplumundan dünya tarihinin ender
    şâhid olduğu faziletli bir toplum çıkarılmasında, âhiret inancının
    payı sanıldığından da daha büyüktür.
    Kur’an ve Sünnette Allah’a iman ile âhirete iman birlikte zikredilir.
    Zaten ikisini birbirinden ayırmak mümkün değildir. Ayırdığımız
    zaman bir anlamı kalmaz. Örneğin, laiklerin inandığı gibi
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 30 -
    bir Allah’a inanıyorsunuz. Yani Allah’ın, kendi varlığınızı ve her
    şeyi yarattığını kabul ediyorsunuz. Fakat Allah’ı hayatınıza karıştırmıyorsunuz.
    Kötülük yaptığınızda ceza vermiyor; iyi ve dürüst
    davrananlara da ödül vermiyor. Allah için bana söyler misiniz böyle
    bir Allah’a inanmakla inanmamak arasında ne fark var? Hiçbir
    fark yok. Ama Allah’ın iyileri mükâfatlandıran, suçluları cezalandıran
    bir varlık olduğuna iman eden, ayrıca zâlimin cezasını dünyada
    görmediğine, mazlumun da hakkını şu hayatta alamadığına
    şahit olan bir insan, elbette ölümden sonra bu işlerin tamamlandığı
    bir günün olduğuna zorunlu olarak iman eder. Zaten âhiret
    gününün bir başka adı da “din günü”dür. Din’in sözlük anlamlarından
    birisi de mükâfat ve ceza olduğuna göre din günü; yapılan
    işlerin karşılıklarının verileceği gün mânâsına gelir.
    İki insan düşününüz. Birincisi hep onun bunun hakkını gasbetmiş,
    başkalarının alın teri ve emeği üzerinde keyif çatmış, ikincisi,
    başkalarının hukukuna tecavüz etmediği gibi bir ekmeğini
    ikiye bölerek tasadduk etmiş. Birincisi zulmetmiş, ezmiş, sömürmüş
    ve semirmiş. İkincisi yardım etmiş, gönül yapmış, onarmış ve
    mazlumu kollamış. Birincisi cana, mala, ırza tecavüz etmiş; ikincisi
    canı, malı, ırzı aziz ve muhterem bilmiş ve korumuş. Birincisi her
    türlü ahlâkî kurallardan ve insanî faziletlerden uzak, arzularının
    ve tutkularının esiri olarak yaşamış; ikincisi Allah’ın kendisi için
    çizdiği sınırları yine O’nun sevgisi ve korkusuyla çiğnememiş ve
    hep ahlâkî, insanî değer ve faziletleri koruyarak kuralları yaşamış.
    Evet, şimdi bu iki kişinin de öldükten sonra aynı sonuçla karşılaşıp
    yaptıklarının yanlarına kalacağını düşünmek hangi akla,
    hangi vicdana ve hangi adâlete sığar? 56
    Dünyanın; ekolojik anlamda tabii dengenin bozulması sınırından;
    ahlâkî, kültürel, siyasi, ekonomik vb. anlamlarda da toplumsal
    dengenin deformasyonu sınırına kadar, İlâhî olan her tür dengenin,
    tabiiliğin, sünnetullahın sınırlarını zorlayıcı bir sona doğru
    hızla yaklaştığını gördüğümüz bu dünyanın her şeye rağmen “halifesi”
    olarak seçilmişleri olan insanlarının, bu İlâhî misyonlarını
    yerine getirebilmeleri için hâlâ bir fırsatları, bir şansları var.
    Batı uygarlığının; insanı ve tabiatı tahrip eden, baş döndürücü
    bir ilerleme-kalkınma yarışı ile büyüleyici çağdaşlık, modernlik
    sendromu ile ifsad edici iletişim-medya hegemonyası, iğfal edici
    gayri ahlâkî yaşam tarzı ile artık âşina olduğumuz bu şeytanî
    uygarlığın sağına, soluna, ortasına bakmaksızın bütün yorumları,
    uzantıları ve sonuçları ile dünyayı ve insanlığı tehdit etmesine son
    56] Mustafa İslâmoğlu, İman Risalesi, Denge Y., s. 287-288
    AHİRET
    - 31 -
    verebilmek için hâlâ insanlığın en erdemlilerinin yapacakları bir
    şeyler var.
    Bu erdemlilerin ve daha doğrusu insana üflenen İlâhî ruhun
    bütün erdemlerini temsil eden İslâm inancının insanlığa sunacağı
    İlâhî hikmetin bir ayağını tevhid; diğer ayağını âhiret bilinci oluşturuyor.
    Batının şeytanî hegemonyasına alarak İlâhî olana yüz
    çevirttiği, hikmeti ve İlâhî bilgiyi unutturduğu, insanî olan, tabii
    olan, hak olan her şeye sırtını döndürdüğü insanlık, içine düştüğü
    şeytanî bataktan ancak tevhid ve âhiret ayaklarına basarak doğrulabilir.
    Bu gerçek, yeryüzünün her yöresinde her gün her saat
    her an kendini gösteren trajik akıbetin farkına varan, farkında
    olan müslümanlar için üstlenilmesi gereken ağır sorumluluklar
    mânâsına geliyor.
    Dünya ve içindekilerin gelip geçici olduğunu, bir sınama ve
    imtihan aracı olduğunu bilen ve böyle inanan İslâm insanı, bu bilgisini
    ve bu imanını, kuru ve şematik, içi boş ve vicdanî inanç kofluğundan
    çıkartıp, olması gereken yere, âlemlerin rabbi olanın,
    dünya ve âhiretin sahibi olanın istediği yere, hayatın tam ortasına
    oturtmak zorundadır.
    Âhiret inancını hayatın tam ortasına oturtmak ne demektir?
    Ve bu, nasıl olabilir? Bu sorulara müslümanın, her müslüman
    topluluğun âhiret inancını gözden geçirmesi, içi boş bir inanç olmaktan
    çıkartıp, hayatına yön veren bir şuur/bilinç düzeyinde ele
    alması ve müslüman insanın dünyevî yaşantısının bu bilinçle nasıl
    şekilleneceğini ortaya koyması ile cevap verilebilir. Bu da, elbette
    ki dünyaya değer vermeyerek, bir oyun ve eğlence gözüyle görerek
    dünyevî olana itibar etmeyerek, gelip geçici değerlerden
    yüz çevirip, o büyük gün için, Rabbimiz’in karşısına tek tek çıkacağımız,
    titreyerek ya da açık alınla çıkacağımız hesap günü için
    yaşamakla mümkündür. Bu mümkünü, hayatın tam ortasına oturmuş
    bir gerçekliğe dönüştürebilmek, yani gerçekten hesap günü
    için, hesap gününe ayarlanmış bir biçimde yaşayabilmek için de
    âhiretin bilincine varmış olmak gerekiyor.
    Ufukları ölümle sınırlı, ölüme kadar uzanabilen bir yaşam
    felsefesine inanan, ölüm öncesini de Allah’sız, âhiretsiz, ed-Din’siz
    beşerî ideolojilerin yaşam projeleriyle tasarlayan şeytanın kemalist
    ve batıcı dostlarının egemen olduğu bir toplumda hem bu bilince
    ulaşabilmek, hem de bu bilincin gerektirdiği tarzda yaşayabilmek
    -işin doğrusu- o kadar da kolay değil. Çünkü iki yüz yıldır
    ümmetin başına bela olan batı işbirlikçisi egemen güçlerin, ezerek,
    zulmederek, hile, dolap ve desiseler kurarak, batı batağına
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 32 -
    sürüklemeye çalıştığı ümmetin ve bir parçası olan yaşadığımız
    toprakların insanlarını, inkârın, şirkin, sapmanın, yüz çevirmenin,
    yalanlamanın, küçümsemenin, hor görmenin anaforundan
    baktığı İlâhî değerlere, ed-din gerçeğine, felah (kurtuluş) yoluna
    yeniden, bıkmaksızın, usanmaksızın çağırmak ve bununla birlikte
    işbirlikçilerin, satılmışların, sömürücülerin, insanlık düşmanlarının,
    Allah düşmanlarının düzenlerine karşı bitmez tükenmez bir kin
    pınarından beslenerek savaşmak, bir ve en büyük olan Allah’a,
    âhiret gününe yakînen iman edenlerin mesleğidir. Âhiret bilincinin
    gerektirdiği tarzda yaşayabilmek bu mesleği icra etmektir ve
    onun için kolay değildir.
    Yaşadığımız toplumda bir asra yakın ifsad ve inkâr kaynaklı
    zulüm düzeninin, pozitivist ve modernist paradigmalar temelinde
    ürettiği kemalist, sağcı, solcu, milliyetçi, kapitalist vb. ideolojilerin
    kıskacında bulunan insanların arasından çıkan müslümanların,
    bu kıskacın etkilerini tamamen silebildiğini söyleyebilmek çok
    zordur. Şu veya bu şekilde tevhid bilincine erişmiş insanların aynı
    oranda ve önemde âhiret bilincine de ulaşabildiklerini ne yazık
    ki iddia edemiyoruz. Eğer tevhid bilinci insanlara beyinlerdeki ve
    kalplerdeki putları, tâğutları yıktırıyorsa; âhiret bilinci de hayattaki
    putları ve tâğutları yıkma mücâdelesine sevkeder. Dünyayı
    değiştirmenin, toplumu değiştirmenin, insanı değiştirmenin en
    doğal, en sıradan faturası ve bedeli olan ölümü göze almanın,
    ölüme atılabilmenin, ölümden korkmamanın insanı davası uğruna
    mücâdeleye sevkeden en güçlü sâik olduğunu görürüz.
    Eğer insanlar tevhid bilinciyle yorumlayabildikleri dünyayı değiştirebilmek
    için kıllarını dahi kıpırdatmıyorlarsa, ya da sadece
    kıllarını, ya da dillerini kıpırdatıyorlarsa, işte o zaman insanların iç
    dünyalarına inip oradaki tortuyu, toplumun kültüründen kalmış
    gizli kalıntıları, yani o çıplak ölüm korkusunu, o açık dünya sevgisini
    bulup çıkarmak gerekir; zira insanları, tevhide ulaştığı halde
    yerinde tutacak olan, hâlâ yaşamaya, yalnızca yaşamaya sevkedecek
    olan tek sebep, bütün teorik, ilmî, fikrî izahların, yorumların,
    anlayışların aldatıcı perdesi arkasına gizlenen tek sebep; dünya
    sevgisi ve ölüm korkusudur. İslâmî bilincine rağmen bu içgüdüsel
    tortuyu barındıran insanların ölüm korkusu diğer insanlardan
    daha fazla, dünya sevgisi diğer insanlarınkinden daha yoğun ve
    kalıcı olur. Çünkü, bir içgüdü olarak, bilinçaltında sürekli beyin,
    kalp ve dildeki gerçeklerin perdesiyle örtülüp, bir biçimde bu
    gerçeklere inanıyor olmanın rahatlatıcı, yeterli gördürücü, tatmin
    edici işleviyle oyalanıyor olarak dünyayı sevmek daha meşrû,
    ölümden korkmak daha doğal hale gelir ve bu insanlar âhiretin
    AHİRET
    - 33 -
    bilincine daha uzak bir noktaya düşerler. Çünkü bu bilinci de taşıdıklarını
    var saymakta ve kendilerini de başkalarını da buna inandırabilmektedirler.
    Oysa âhiret bilincini sıradan bir insana kavratabilmek
    daha kolay; bu tür insanların yeniden kavrayabilmeleri
    daha zordur.
    “Lâ ilâhe illâllah”ın bütün bir tarihi, bütün bir dünyayı, bütün
    bir toplumu izah eden esprisini kavrayıp da, yeryüzünde
    işlenen bunca zulme, bunca haksızlığa, bunca iğrençliğe şâhid
    olup da, içinde yaşadığı toplumda ne yapmasını ve ne yapmamasını
    açık ve net bir şekilde kavrayıp da, hiçbir şey yokmuş
    gibi yaşamanın, hiçbir şey bilmiyormuş gibi davranmanın, hiç
    bir sorumluluğa sahip değilmiş gibi ömür tüketmenin başka bir
    izahı yoktur. Mücâdelesiz, kavgasız, çilesiz, hapissiz, işkencesiz,
    kansız, şehidsiz geçen günlerin; daha fazla küfür, daha fazla
    zulüm, daha fazla tuğyan, daha fazla zillet demek olduğunu
    bilen insanların, bilmesi ve gereken insanların hâlâ yerlerinde
    durabilmeleri, hâlâ mücâdeleye atılmamaları, hâlâ kavgayı
    yarınlara erteleyici çözümlere sarılmaları, hâlâ kolay ve rahat
    yolları bayraklaştırabilmeleri, başka bir şeyle izah edilemez.
    Mücâdelenin, kanın, şehidin olmadığı yerde âhiret bilinci de
    gereği kadar yoktur demektir. Âhiret bilincinin gereği kadar
    olduğu bir yerde insanlar günlerini meydanlarda, sokaklarda,
    karakollarda, mahkemelerde, cezaevlerinde, mezarlarda ya da
    mezar başlarındaki şehâdet andlarında doldururlar.
    Oysa düşmanın açık seçik belli olduğu, kavganın bütün yakıcılığıyla
    kendini dayattığı, inancın kan, ter ve gözyaşı ile ispat
    istediği bir zamanda, insanlar hâlâ kaybetmekten korkacakları
    şeyleri biriktirmekle meşgullerse, hâlâ sıradan bir vatandaş olarak
    yaşamak için çaba gösteriyorlarsa, hâlâ hayatın yutucu gerçekleri
    hesap gününün ürpertici gerçeğinin önüne geçebiliyorsa,
    hâlâ şerefsizce yaşamanın sermayesi olan dünyalık şeyler peşinde
    koşmak, âhiret kazanma çabasına girmemenin mazereti olabiliyorsa,
    o zaman Allah’ın ipine tutunarak ayağa kalkabilmenin
    bir ayağı yani âhiret bilinci eksik demektir. Zaten yüce Rabbimiz
    de Kur’ân-ı Kerim’de sık sık “Allah’a ve âhiret gününe iman edenler”
    diyerek, iki ayağın kopmaz birliğini vurgulamıyor mu?
    Her gün ve her gece, namaz sonlarında, işimizin arasında
    özellikle ölümü, dirilişi, kıyâmeti, mahşeri, cenneti, cehennemi,
    günahlarımızı, Allah’ın nimetlerine teşekkürdeki kusurlarımızı
    derin derin düşünelim. Bunu kendimize görev edinelim. Bu dünyadaki
    rahatımızdan fedakârlık yapalım. Hem burada tam bir rahat
    etme, hem de orada rahat etme gibi imkânsız ve gülünç olan
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 34 -
    sevdadan vazgeçelim. Sahâbeler, Hz. Peygamber’e, biraz rahatına
    bakması, kendini fazla yormaması yolunda birtakım şeyler söyleyince,
    Önder ve Örneğimiz’den şu cevabı alırlar: “Nasıl refah ve
    nimetin tadını bulurum ki, boynuz sahibi (İsrâfil) boynuz (sur)u ağzına
    koymuş, alnını eğdirmiş ve kulağını vermiş, ne zaman üfleyeceğine dair
    emir bekliyor.” 57
    Kabirlere, hele gece karanlığında gidip, oralarda ölümle kolkola
    yaşayacağımız günleri düşünelim. Ölüm ve şehâdet râbıtası
    yapalım. Allah’ın dinini yaşayamıyor, müslümanca hayat süremiyorsak
    müslümanca ölmenin de zor olduğunun bilincine varalım.
    Mezarlarda ve hayalinde düşünerek canlandırdığın kabir hayatında
    düşün ki, bir-iki metrelik çukur, içinde birkaç kemik parçası ve
    mezar taşında da senin adın, evet senin adın, benim adım yazılı.
    Artık Rabbinle karşı karşıyasın. Büyük kıyâmetin kopmasını bekliyordun
    veya beklemiyordun. Ama öldün, yani senin kıyâmetin
    koptu. İşte bu kıyâmete hazırlandın mı? Yaptın mı yapacaklarını?
    Sakındın mı yapmaman gerekenlerden? Hazır mısın ölüme? Borçların-
    harçların, ümitlerin, beklentilerin, yatırımların... neresi için?
    Ölüm... Ne zaman? Evet, ey insan! Tohumun toprağın üstüne yeni
    bir hayatla çıktığı gibi bir gün kabrinden çıkartılacağını, Rabbinin
    huzuruna gidip yaptıklarının ve yapmadıklarının hesabını vereceğini
    düşün ve hayatını ona göre düzenle: Çünkü ölüm bir yok oluş
    değil; diriliştir. Ölüm uzakta değil; çok yakınımızdadır.
    Âhirete iman etmiş olmak, âhiret bilincine erişmiş olmak,
    yalnızca kafalarda âhiretle ilgili bilgileri arttırmakla, kalplerde
    âhirete olan inancı tazelemekle gerçekleşmez. Çünkü âhiret bilinci
    kafa ve kalpte başlayıp biten işlevsiz bir olgu değil; insan hayatının
    bütün boyutlarını ve ömrünün bütün anlarını belirleyen
    canlı ve dinamik bir olgudur. O yüzden Bakara sûresi 4. âyette
    Kur’an’ın doğru yola kılavuzluk edeceği muttakîlerin vasıfları
    sayılırken “âhirete inanırlar” değil; “âhirete yakînen (şuurlu/bilinçli
    olarak) iman ederler.” denilir. O yüzden âhiret bilincinin varlığını ve
    derecesini ölçebilmenin bir yolu sürekli olarak kafa ve kalbi gözden
    geçirmekse, bir diğer yolu da bizatihi yaşanan hayatı gözden
    geçirmek ve hesap günündeki İlâhî sorguya uyup uymadığının
    muhâsebesini yapmaktır. Bu muhâsebe de, dünya ve içindekilere
    bağlılık, dünyevî zevk ve değerlere iltifat, ölüm duygusu ve gerçeğinden
    uzaklaşmak olumsuz; âhirete ve hesap gününe ayarlı bir
    hayat yaşamaya çalışmak, dünyadan, içindekilerden, geçici zevk
    ve değerlerden -Allah’ın istediği vasatın dışında- uzaklaşabilmek
    ve hayatı, enerjiyi, yetenekleri, bilgiyi, gücü, bedeni, kafayı
    57] Tirmizî
    AHİRET
    - 35 -
    Allah’ın dâvâsı için harcamak olumlu olarak değerlendirilmelidir.
    Birey olarak muhâsebesinde olumsuz hanesi ağır basanlar istedikleri
    kadar tevhid bilincine ulaştıklarını iddia etsinler, yaşadıkları
    hayatın yüzlerine çarpılacağını unutmamak zorundadırlar.
    Muhâsebesinde olumlu hanesi ağır basanlar ise, zaten içiçe
    yaşadıkları ölümle gerçek hayata geçtikleri andan itibaren Rablerine
    kavuşmanın mutluluğunu tadarlar. Ne mutlu onlara! Ne mutlu,
    ölümden korkmayan, ölümü sevebilen, ölümü arzulayabilen,
    ölümle dostluk kurabilen, ölümün koynunda ömür tüketebilen
    Allah erlerine! “Rabbinizin mağfiretine (bağışına) ve takvâ sahipleri için
    hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun!”58
    Âhiret bilinci; ölümü sevmek, ölümle bir yaşamak ve nasıl gelirse
    gelsin, ama müslümanca yaşayış üzerine gelsin, müslümana yakışır
    şekilde ölüme, yani cennete koşabilmektir.59
    Ölüm; Gurbetten Vuslata Hicret
    Ölümü tefekkür ederek yaşamak, hayatta “gidici” olarak yaşama
    sonucunu doğurur. Böyle yaşayan insan da hesabını ve yatırımını
    gideceği yere göre yapar. Hesaba çekilme günü gelmeden
    önce kendini hesaba çeker. Aksi halde, insan gideceği saata kadar
    kalacakmış gibi yaşar ve tercihini ona göre yapar. “Ama siz, dünya
    hayatını tercih ediyorsunuz. Oysa âhiret daha hayırlı ve daha kalıcıdır.”60
    Aşağı yukarı her insan, bir eşya satın alırken, önüne konan iki
    maldan “iyisi olsun, pahalı olsun” diyerek daha kalıcısını tercih
    ettiği halde, Allah’ın önüne koyduğu iki hayattan geçicisini tercih
    ediyor; kalıcısını bırakıyor. “Hayır, siz acele geçiveren şu dünyayı çok
    seviyorsunuz da âhireti bırakıyorsunuz!”61 Hayır, siz yaptığınız işlerin
    karşılıklarının acele, peşin verildiği şu dünyayı çok sevdiğiniz için
    karşılıkların veresiye olduğu öteki dünyayı bırakıyorsunuz, sevmiyorsunuz.
    “Muhakkak sizi biraz korku, biraz açlık ve mallardan, canlardan,
    ürünlerden biraz eksiltmekle imtihan eder, deneriz. Sabredenleri
    müjdele.”62; “Yoksa içinizden Allah, cihad edenleri ve sabredenleri belirtmeden
    cennete gireceğinizi mi sanıyordunuz?” 63
    Görüldüğü gibi, dünyadaki acıların ve zevklerin altında imtihana
    çekilme esprisi yatmaktadır. O halde böyle durumlarda
    58] 3/Âl-i İmran, 133
    59] Bu konunun son bölümü, Hüseyin Özhazar (Bengisu Y.) ve Hasan Eker’in
    (Denge Y.) Âhiret Bilinci adlı eserlerinden kısmen yararlanılıp birkaç sayfası
    yer yer özetlenerek oluşturulmuştur.
    60] 87/A’lâ, 16-17
    61] 75/Kıyâme(t), 20-21
    62] 2/Bakara, 155
    63] 3/Âl-i İmran, 142
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 36 -
    alınması gereken ilaç sabırdır. Çünkü bu zevkler ve acılar geçicidir.
    Geçici olması da sabrı kolaylaştırıyor. Sabretmediğimizde ne olur?
    Geçici zevklere sabretmeyip dalarsak, âhiretteki ebedî ve hakiki
    zevklerden mahrum kalırız. Şu hayatın geçici elemlerine sabretmezsek,
    bu defa hem ebedî, hem de daha ağır âhiret azâbına
    maruz kalırız ve âhirette bize şöyle denilir: “İnkâr edenler, ateşe
    sunuldukları gün, onlara: ‘Dünyadaki hayatınızda sizin için güzel olan
    her şeyi harcadınız, onların zevkini sürdünüz; ama bugün, yeryüzünde
    haksız yere büyüklük taslamanızın ve yoldan çıkmanızın karşılığında alçaltıcı
    bir azab göreceksiniz’ denilir.” 64
    64] 46/Ahkaf, 20
    AHİRET
    - 37 -
    Âhiretle İlgili Âyet-i Kerimeler
    A- Âhiret Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 115 Yerde): 2/Bakara,
    4, 86, 94, 102, 114, 130, 200, 201, 217, 220; 3/Âl-i İmrân, 22, 45, 56, 77, 85, 145,
    148, 152, 176; 4/Nisâ, 74, 77, 134; 5/Mâide, 5, 33, 41; 6/En’âm, 32, 92, 113, 150;
    7/A’râf, 45, 147, 156, 169; 8/Enfâl, 67; 9/Tevbe, 38, 38, 69, 74; 10/Yûnus, 64; 11/
    Hûd, 16, 19, 22, 103; 12/Yûsuf, 37, 57, 101, 109; 13/Ra’d, 26, 34; 14/İbr3ahim, 3,
    27; 16/Nahl, 22, 30, 41, 60, 107, 109, 122; 17/isrâ, 7, 10, 19, 21, 45, 72, 104; 20/
    Tâhâ, 127; 22/Hacc, 11, 15; 23/Mü’minûn, 33, 74; 24/Nûr, 14, 19, 23; 27/Neml,
    3, 4, 5, 66; 28/Kasas, 70, 77, 83; 29/Ankebût, 20, 27, 64; 30/Rûm, 7, 16; 31/Lokman,
    4; 33/Ahzâb, 29, 57; 34/Sebe’, 1, 8, 21; 38/Sâd, 7; 39/Zümer, 9, 26, 45; 40/
    Mü’min, 39, 43; 41/Fussılet, 7, 16, 31; 42/Şûrâ, 20, 20; 43/Zuhruf, 35; 53/Necm,
    25, 27; 57/Hadîd, 20; 59/Haşr, 3; 60/Mümtehıne, 13; 68/Kalem, 33; 74/Müddessir,
    53; 75/Kıyâmet, 21; 79/Nâziât, 25; 87/A’lâ, 17; 92/Leyl, 13; 93/Duhâ, 4.
    B- Âhiret Günü Anlamındaki “El-Yevmü’l-Âhır” Terkibinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
    (Toplam 26 Yerde:) 2/Bakara, 8, 62, 126, 177, 228, 232, 264; 3/Âl-i İmrân,
    114; 4/Nisâ, 38, 39, 59, 136, 162; 5/Mâide, 69; 9/Tevbe, 18, 19, 29, 44, 45, 99;
    24/Nûr, 2; 29/Ankebût, 36; 33/Ahz3ab, 21; 58/Mücâdele, 22; 60/Mümtehıne, 6;
    65/Talâk, 2.
    C- Âhiret Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
    a- Âhirete İman: Bakara, 4, 46, 62, 123, 177; Al-i İmran, 9, 25; Nisa, 38-39, 59,
    162; En’am, 113; A’raf, 147; Tevbe, 18-19, 44; Yunus, 45; Nahl, 22; Kehf, 110;
    Neml, 3; Lokman, 4; Şura, 7; Mearic, 2, 26.
    b- Âhireti İnkâr: Nisa, 136; Yunus, 7-8; Neml, 4-5; Sebe’, 3, 7-9; Mutaffifin,
    10-12; Tin, 7.
    c- Âhiretin Varlık Hikmeti: Sebe’, 4-5
    d- Âhiret İçin Gönderilen Ameller: Bakara, 110; Hacc, 77; Yasin, 12; Haşr, 18;
    Kıyame, 13; İnfitar, 5.
    e- Âhiret Nasibi İçin Çalışmak: Bakara, 200-201; Al-i İmran, 145; Nisa, 77; Kasas,
    77.
    f- Âhiret Hayırlıdır: En’am, 32; A’raf, 169-170, Kasas, 60; Şura, 36; A’la, 16-17;
    Duha, 4.
    g- Âhireti İsteyenler: İsra, 19; Şura, 20.
    h- Âhiret Nimetleri İle Dünya Nimetlerinin Karşılaştırılması: Kasas, 60;
    Ankebût, 64.
    i- Âhiret Nimeti (Cennet), Zulümden ve Fesattan Sakınanlar İçindir: Kasas, 83;
    Ankebût, 36; Şura, 36-39.
    j- Âhiret Hayatı, Geleceği Gerçek Bir Hayattır: Ankebût, 20; Sebe’, 3.
    k- Âhiret Hayatı Asıl Hayattır: Ankebût, 64.
    l- Kâfirler, Dünyayı Âhiretten Üstün Tutarlar: İbrahim, 3; Kehf, 32-36; Rum, 7;
    Kıyame, 20-21; İnsan, 27; A’la, 16.
    m- Âhiret de Dünya da Allah’ındır: Necm, 25; Leyl, 13.
    n- Dünya, Âhiretin Tarlasıdır: Şura, 20.
    o- Hem Dünya, Hem Âhiret Nasibi İstemek: Bakara, 201; Nisa, 145; Kasas, 77;
    Cum’a, 10.
    p- Âhirete Önden Hayır Yollamak: Bakara, 110; Hacc, 77; Yasin, 12; Haşr, 18;
    Kıyame, 13; İnfitar, 5.
    r- Âhiret İçin Zararlı Kadınlar: Teğabün, 14.
    Âhiretle İlgili Bazı Hadis-i Şerif Kaynakları
    Buhari, Bed’ül Halk 8, Salat, 48, Cihad 33, Rikak 39, 41
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 38 -
    Müslim, İman 312, Zikr 14, 16-18, Fiten 133-135
    İbni Mace, Zühd 32
    Tirmizi, Zühd 5
    Âhiret Daha Çok Düşünülmeli: Kütüb-i Sitte, 17/ 565
    Âhiret Hayatında Ölüm Olmayacaktır: Kütüb-i Sitte, 14/ 417-418
    Âhiret İşleri Dünyadakilere Sadece İsmen Benzer, Hakikatleri Ayrıdır: Kütüb-i
    Sitte, 14/ 383
    Âhirette Dünyanın Alacağı Hal: Kütüb-i Sitte, 4/ 38-39
    Dünyadaki Azab ve Nimet Âhirette Sona Erer: Kütüb-i Sitte, 14/ 416
    Âhirette Herkes Otuz Yaşında Olacak: Kütüb-i Sitte, 14/ 450
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s.
    184-188
    2. Tefsir-i Kebir (Mefatihu’l Gayb), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 1, s. 467
    3. Hadislerle Kur’ân-ı KerimTefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 173-178
    4. Fi Zılalil Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 82-83
    5. Tefhimu’l-Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 51
    6. Kur’ân-ı KerimŞifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 87-89
    7. Min Vahyi’l Kur’an, Tefsir Dersleri, M. Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. s.
    49-50
    8. Davetçinin Tefsiri, Seyfuddin El-Muvahhid, Hak Y. s. 40-41
    9. Bakara Sûresi Yorumu, Haluk Nurbaki, Damla Y. s. 65-71
    10. Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, Pınar Y. s. 94-99
    11. İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 285-298
    12. Arınma Yolu, c. 2, s. 75-130
    13. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. C. 1s. 401 , C. 4 s. 133-134
    14. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 1, s. 543-548
    15. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y. s. 197-204
    16. Kur’an’da Tevhid Eğitimi, Abdullah Özbek, Esra Y. s. 26-28
    17. Kur’an’da Ulûhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. s. 127-133; 232-233; 258
    18. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 221-226
    19. Haşir Risalesi, Said Nursi, Med-Zehra Y.
    20. İlk Mesajlar, M. Ali Baltaşı, Birleşik Y. s. 22-25
    21. İslâm ve Sosyal Değişim, 36-39, 82
    22. İslâm -Temel İlkeler- Ali Ünal, Beyan Y. s. 121-136
    23. İnanç ve Amelde Kur’ani Kavramlar, Muhammed El-Behiy, Yöneliş Y. s.
    191-199
    24. Kur’ani Araştırmalar, Murteza Mutahhari, Tuba Y. s. 115-118
    25. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y. s. 144-148
    26. İtikat Üzerine, İhsan Eliaçık, Şafak Y. s. 115-119
    27. İlahi Kanunların Hikmetleri, Abdülkerim Zeydan, İhtar Y. s. 331-342
    28. İslâm Nizamı, Ali Rızâ Demircan, Eymen Y. c. 2, s. 314-344
    29. Yakin: Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 423-425
    30. Kur’an Penceresinden Bakış, Mevlüt Güngör, Kur’an Kitaplığı, s. 77-113
    31. İslâm Nizamı, Ali Rızâ Demircan, Eymen Y. c. 2, s. 314-344
    AHİRET
    - 39 -
    32. İnançla İlgili Temel Kavramlar, Mehmet Soysaldı, Çağlayan Y. s. 152-173
    33. Âhiret Bilinci, Hüseyin Özhazar, Bengisu Y.
    34. Âhiret Bilinci, Hasan Eker, Denge Y.
    35. Âhiret Hazırlığı, Sâdık Dana, Erkam Y.
    36. Âhirete İnanıyorum, M. Yaşar Kandemir, Damla Y.
    37. Âhirete Giden Yol, Ali Rızâ Altay, Sönmez Neşriyat
    38. Âhirete Açılan Kapı Kabir, Yusuf Şensoy, Furkan Dergisi Y.
    39. Âhiret Perdesini Aralarken, Haris el-Muhasibi, Nesil Basım Yayın
    40. Dünya-Âhiret, Ömer Öngüt, Hakikat Y.
    41. Bediüzzaman’ın Görüşleri Işığında Ölüm, Cenaze, Kabir, İsmail Mutlu,
    Mutlu Y.
    42. Bediüzzaman’ın Görüşleri Işığında Ölümden Sonra Diriliş, İsmail Mutlu,
    Mutlu Y.
    43. Bediüzzaman’ın Yorumları Işığında Kıyamet Alametleri, İsmail Mutlu,
    Mutlu Y.
    44. Kıyamet Alametleri, İsmail Mutlu, Mutlu Y.
    45. Gençlik ve Ölüm, Burhan Bozgeyik, Türdav A.Ş.
    46. Gerçek Hayat, M. Necati polat, Kaynak Y.
    47. Haşir Risalesi, Said Nursi, Sözler/Envar Y.
    48. İman Nurları, Âhiret Sırları, Ali Küçüker, Bahar Y.
    49. Kur’ân-ı Kerim’de Kıyamet ve Âhiret, İmam Gazali, Salah Bilici Kitabevi Y.
    50. Kıyamet Yaklaşıyor, Vehbi Karakaş, Cihan Y.
    51. Ölüm, Kabir, Kıyamet, M. Necati Bursalı, Erhan Y.
    52. Ölüm, Kıyamet, Âhiret ve Ahir Zaman Alametleri, Şarani, Bedir Y.
    53. Ölüm, Kıyamet ve Diriliş, Şarani, Pamuk Y.
    54. Ölüm Ötesi Hayat, Abdülhay Nasih, Nil A.Ş.
    55. Ölüm ve Âhiret, İmam Gazali, Arslan Y.
    56. Ölüm ve Sonrası, İmam Gazali, Vural Y.
    57. Ölüm ve Ötesi, Hüseyin S. Erdoğan, Çelik Y.
    58. Ölümden Sonra Diriliş, Subhi Salih, Kayıhan Y.
    59. Ölümden Sonraki Hayat, Süleyman Toprak, Esra Y.
    60. Ölüm, Kıyamet ve Âhiret, Sıddık Naci Eren, Demir Kitabevi
    61. Ölüm, Mehmed Zahit Kotku, Seha Neşriyat
    62. Ölüm ve Diriliş, Safvet Senih, Nil A.Ş.
    63. Ölüm ve Ölümden Sonraki Hayat, Murat Tarık Yüksel, Demir Kitabevi
    64. Ölüm ve Ötesi, Heyet, Sağlam Y.
    65. Ölüm Yokluk mudur? Hekimoğlu İsmail, Timaş Y.
    66. Ölüm Son Değildir, Selim Gündüzalp, Zafer Y.
    67. Kur’an’da ve Kitab-ı Mukaddes’te Âhiret İnancı, Mehmet Paçacı, Nun Y.
    68. Dünya Ötesi Yolculuk, Abdülaziz Hatip, Gençlik Y.
    69. Dünya ve Âhiret Hayatı, Muhammed İhsan Oğuz, Oğuz Y.
    70. Ebediyet Yolcusunu Uğurlarken, Hayreddin Karaman, T. Diyanet Vakfı Y.
    71. Kıyamet ve Âhiret, İmam Gazali, Hakikat Y.
    72. Kıyamet ve Âhiret, Naim Erdoğan, Huzur Y.
    73. Kur’an’da Kıyamet Sahneleri, Seyyid Kutub, Çizgi Y.
    74. Onbirinci Saat, Martin Lings, İnsan Y.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 40 -
    75. Âyetlerle Ölüm ve Diriliş, Said Köşk, Anahtar Y.
    76. Âhiret Hazırlığı, Sâdık Dana, Erkam Y.
    77. Gözle Görülen Kıyamet, Muhammed Mahmud Savvaf, Çelik Y.
    78. Hüvel Baki, Mustafa Özdamar, Kırk Kandil Y.
    79. Mezar Notları, Muammer Özkan, İnsan Dergisi Y.
    80. Kabir Alemi, Celaleddin Suyuti, Kahraman Y.
    81. Kırık Tayflar, Şemseddin Nuri, T.Ö.V. Y.
    82. Kıyamet ve Âhiret, Ahmet Faiz, Uysal Kitabevi
    83. Ecel, Kıyamet, Âhiret, Ali Eren, Çile Y./ Merve Yayın Pazarlama
    84. Ruh Aleminde Bir Seyahat, Kemal Osmanbay, Kitsan Kitap Kırtasiye Y.
    85. Haşir Risalesi, Said Nursi, Med-Zehra Y.
    86. Reenkarnasyon Var mı? Sevim Asımgil, Gonca Y.
    87. Ölümden Sonra Dirilmek ve Reenkarnasyon, Naim Erdoğan, Enes
    Kitabevi Y.
    88. Türk Edebiyatında Ölüm Şiirleri Antolojisi, Ahmet Sezgin - Cengiz Yalçın,
    Ünlem Y.


    - 43 -
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKÂDİ KAVRAMLAR -7-
    DİN GÜNÜ
    Din günü yakında gelecek;
    Hesaba çekilmezden önce
    Kendini hesaba çek!
    •
    Din Günü; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Ümit - Korku Dengesi:
    •
    Allah, Sadece Rahmet Sahibi Değil; Aynı Zamanda Âdildir de
    •
    Din Gününün Tek Sahibi Allah’tır
    •
    Kur’an’da Din Günü
    •
    Kıyâmetin Diğer İsimleri
    •
    Din Günü Şuuru, Kıyâmetin ve Ölümün Düşündürdükleri
    Mâlik-i Yevmi’d-Dîn: “(Allah), Din gününün mâliki (cezâ günününgerçek sahibi)dir.” 65
    Din Gününün Sahibi
    “Mâlik-i yevmi’d-dîn” tamlaması, hesap gününde adâlet dağıtan anlamını taşır. Kur’an, din kelimesini genelde hesap karşılığı olarak kullanır. Kıyâmet gününe hesap günü denmesinin sebebi budur.
    “(Allah), Din gününün mâliki (gerçek sahibi)dir.”66 meâlindeki âyet, Allah’ın ezelî ve ebedî olan “Hak mâlikliğini ve melikliğini” vurgulamaktadır. “Bunlar benim!” diyerek büyüklenip mülküne güvenerek, kimseye vermezken küçük bir şeye bile sahip olamaz hale düşenlere ilâhî bir ihtardır. Ayrıca âyet, insanların sahip bulundukları her türlü mal ve üstünlüklerin bir gün yok olacağını, nihâyet asıl sahibine döneceğini de ifade etmektedir. Çünkü o gün, başka idareci, başka memleket ve hükümet bulunmayacaktır. Bu gün
    65] 1/Fâtiha, 4
    66] 1/Fâtiha, 4
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 44 -
    din gününü inkâr ederek yokluğa güvenenler, o gün bundan da
    mahrum olacaklardır. Nitekim bu durumu Kur’an çok canlı olarak
    bildirmektedir. “Tek bir çığlık. Birden bire gözleri açılıverecektir. ‘Eyvah
    bize!’ derler; işte bu, ceza ve hesap günüdür. Onlara, ‘İşte bu, yalanladığınız
    hüküm günüdür’ denilir.” 67
    Din gününü yalanlayanların, böyle hayret ve şaşkınlık içinde
    kalacakları, önceden bir türlü inanamadıkları bu günü pişmanlıkla
    karşılayacakları belirtiliyor.
    Mâlik-i yevmi’d-dîn ifâdesindeki mülk ve mülkiyet; bir şey üzerinde
    tek başına söz sahibi olma gücü; tasarrufa konu olan şey
    üzerinde sırf sahibine ait olmak üzere tasarruf, yetki ve iktidar anlamında
    bir terimdir. Arapça “milk” mastarından bir isimdir. Yevm:
    Süresi değişik olan vakit bölümlerine ıtlak edilebilen bir zaman birimidir.
    Güneşin doğuşuyla batışı arasındaki vakte de “yevm” denir.
    Burada, birinci mânâ tercih olunmalıdır. Din: Arapçada yerine
    göre bir işin karşılığı, muhâsebe, hüküm, siyaset, sultan (otorite),
    âdet, hal, şeriat, kahr gibi anlamlara gelir. Allah’ın din gününün
    sahibi vasfı, “cezâ gününün mâliki” şeklinde açıklanır. Bu vasıf,
    herkesin yaptığının karşılığını alacağı günde, Allah’ın her şey ve
    herkes üzerinde tam bir hâkimiyet ve sahipliğini ifâde eder. Bu
    isim, yalnız bir âyette geçer.68 Fakat aynı mânâ, başka tarzda da
    ifâde olunmuştur. 69
    Allah Mâliktir
    Görünen, görünmeyen, dünyadaki ve âhiretteki, bildiğimiz ve
    bilmediğimiz bütün varlıkların Yüce Sahibi ve Hükümdarıdır. O,
    hiçbir şeye muhtaç değildir her şey ve herkes O’na muhtaçtır. Biz,
    sadece emanetçiyiz. Sahip olduğumuzu zanettiğimiz şeylerin gerçek
    sahibi değiliz. Her şey emanet. Melik ve Mâlik olan Rabbimiz,
    işte o var olan her şeyin gerçek sahibidir.
    Her şeyin tek hükümdarı ve sahibinin Allah olduğunu bilen
    bir kişi, hiçbir yaratılmışa boyun eğmez. Alçak gönüllü davranır,
    adâletten ve merhametten ayrılmaz. Sahip olduğu nimetleri başka
    insanlara karşı gösteriş aracı olarak kullanmaz. Mala-mülke
    fazla değer vermez. Malın esiri olmaz.
    O Mâlikü’l-mülktür. Allah Teâlâ mülkün hem sâhibi, hem
    hükümdârıdır. Mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Hiçbir kimsenin
    O’nun bu tasarrufuna itiraz ve tenkide hakkı yoktur...
    67] 37/Saffât, 19-21
    68] 1/Fâtiha, 4
    69] 82/İnfitâr, 19; 6/En’âm, 73; 40/Mü’min, 16 vb.
    DİN GÜNÜ
    - 45 -
    Dilediğine verir, dilediğinden alır. Mülkünde hiçbir ortağa ve
    yardımcıya ihtiyacı yoktur.
    Allah, hem Mâliktir, hem Meliktir
    Allah el-Melik’tir; yani “Mülkün, kâinatın sahibi, mülk ve
    saltanatı devamlı olan”dır. Yüce Allah Melik’tir. Yani mülk sahibi,
    bütün eşyanın ve yaratılanların tek mâlikidir. Bütün varlıklar
    üzerinde emretme, istediği gibi tasarruf etme, hiçbir şarta bağlı
    olmaksızın sahip olma O’na mahsustur. Yarattıklarına emretme,
    sakındırma, cezalandırma, istediğini zelil, dilediğini de aziz etme
    kudretine sahip olan yalnız yüce Allah’tır. O, yarattığı mülkünde
    ve orada olanların hepsinde yegâne hükümdardır. Sonsuz kudretiyle
    onları idaresi altında tutan tek varlık Allah’tır.
    Melik ve Mâlik kelimesi, me-le-ke fiilinden gelir. Me-le-ke,
    Mâlik ve sahip olmak demektir. Kelime, hem bir şeye sahip olmayı,
    hem de kuvvetli olmayı çağrıştırır. Sahip ve Mâlik anlamında ‚melik,
    Mâlik, melîk‘ kelimeleri kullanılır. Masdarı olan mülk veya milk,
    üzerinde sahip ve tasarrufta bulunulan şeyi ifade ettiği gibi, tasarrufta
    bulunmayı da ifade eder. Bu tasarruf, hem insanlar, öncelikle
    insanlar, hem de mallar üzerinde tasarruftur. Nitekim, Allah
    Teâlâ için insanların meliki denirken, O‘nun insanlar üzerinde
    mutlak tasarruf sahibi olduğu anlatılmak istenir. Fakat, yukarıda
    belirttiğimiz gibi, şirk koşan insanlar, Allah‘ın melikliğini, yeryüzünde
    ve dolayısıyla insanlar üzerinde tasarruf sahibi olmak ve
    yeryüzündeki servetleri, yani mülkü diledikleri gibi kullanmak için
    gasbetmeğe çalıştılar. İblis de, Âdem‘i önce bu noktada kandırdı:
    „Dedi: Ey Âdem! Seni sonsuzluk ağacına ve tükenmez bir mülke götüreyim
    mi?“ 70
    Demek ki, insan Allah‘ın hâkimiyeti altında değil, arzuları
    doğrultusunda sınırsızca yeryüzünün meliki ve mâliki olmak
    isteğindedir. Nitekim, tüm diğer Firavunlar gibi, Hz. Mûsâ‘nın
    Allah‘ı tek Rab, ilâh ve melik olarak kabul etmeye çağırdığı Mısır
    Firavun‘u da Mısır mülkünün kendisine ait olduğu iddiası içindeydi.
    71 Melik ya da mâlik olma, mâlik olunan şey üzerinde istenildiği
    biçimde tasarrufta bulunmayı gerektirir. Bu anlamda, mutlak melik
    ancak ve ancak Allah‘tır; çünkü, Kur‘an‘da mülkün yalnızca
    Allah‘a ait olduğu defalarca tekrarlanmaktadır. Bütün kâinat
    Allah‘ın mülküdür ve Allah mülkünde dilediği gibi tasarruf sahibidir.
    Allah âdil, hak ve tek İlâh olduğu için kâinatta dengesizlik ve
    70] 20/Tâhâ, 120
    71] 43/Zuhruf, 51
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 46 -
    haksızlık olmaz.
    İnsan yeryüzünde halife (adayı) olduğu, yani Allah’ın hükmünü
    yeryüzünde hâkim kılması için gayret edeceği için, kendisine
    yeryüzü mülkü üzerinde izafî bir meliklik ve mâliklik yetkisi
    tanınmıştır. Bu yetki, hiçbir zaman mutlak anlamda olmadığı ve
    insanın keyfine bırakılmadığı gibi, Allah‘ın yeryüzündeki hayatının
    gereği olarak çeşitli biçimlerde, renklerde, yeteneklerde ve mesleklere
    sahip olacak şekilde yarattığı insanlar da, önce bütün olarak
    bu meliklik ve mâliklik yetkisine sahiptirler. Dolayısıyla, herkesin
    belli bir tasarruf sahası vardır. Fakat bu tasarruf, hiçbir zaman
    mutlak değil, sınırlı ve Allah‘ın tanıdığı alanda sadece bir emanettir.
    Öte yandan, tek tek insanların nasıl mülk sahibi olacaklarını ve
    mülklerinde nasıl tasarruf edeceklerini belirten kuralları da Allah
    insanlar arasından seçtiği elçiler aracılığıyla bildirmiştir: „Göklerin
    ve yerin ve ikisi arasındakilerin mülkü Allah içindir.”72; “De ki: Allah’ım,
    mülkün sahibi; mülkü dilediğine verir, mülkü dilediğinden alırsın.” 73
    Allah, gerek meliklik, gerekse mâliklik olarak mülkü dilediğine
    verir, dilediğinden alır. O, yeryüzünde insanlar üzerindeki tasarrufu,
    yani meliklik, yöneticilik olarak mülkü, öncelikle, elçilerine
    vermiştir. Aynı zamanda, mülk ile ilim ve hikmet bir arada bulunmak
    durumundadır. Bunlar da en fazla Allah’ın elçilerinde mevcuttur;
    öyleyse ilim ve hikmet, melikliğin şartlarındandır. „(Yusuf
    dedi:) Rabbim, bana gerçekten mülkten verdin ve bana olayların te‘vilini
    (yorumunu) öğrettin.” 74; „Allah ona (Dâvud‘a) mülk ve hikmet verdi ve
    ona dilediğini öğretti.” 75
    Allah, bazen elçilerini hem peygamber, hem melik/devlet
    başkanı kılar; Hz. Dâvud‘un ve Hz. Muhammed‘in durumlarında
    olduğu gibi... Bazen de, peygamberin yanısıra, başka melikler de
    var eder. Nitekim, İsrailoğulları için aynı anda birden fazla ve birbiri
    peşi sıra nebîler geldiği gibi, bu nebîlerin yanısıra, onların emrinde
    melikler de bulunabiliyordu: „Mûsâ kavmine demişti ki: Ey kavmim!
    Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; O içinizde nebîler varetti,
    sizi melikler yaptı.”76 Bu âyette, İsrâiloğulları‘nın hizmetçi, binek ve
    kadın sahibi olmakla „melik“ diye adlandırıldıkları belirtilmişse
    de, İsrâiloğulları içinde nebîlerin yanısıra, meliklerin bulunduğu
    da açıktır. „Nebîlerine, ‘bize bir melik gönder’ dediler... Nebîleri onlara,
    ‘Allah, Tâlût’u size melik gönderdi’ dedi. ‘O bizim üzerimizde nasıl melik
    72] 5/Mâide, 18
    73] 3/Âl-i İmrân, 26
    74] 12/Yusuf, 101
    75] 2/Bakara, 251
    76] 5/Mâide, 20
    DİN GÜNÜ
    - 47 -
    olabilir? Biz melikliğe ondan daha lâyığız, ona geniş mal da verilmemiştir’
    dediler: (Nebîleri de), ‘Allah onu sizin üzerinize seçti, onun bilgisini ve
    gücünü artırdı.’ dedi.” 77
    Mâlik-i Yevmi’d-Dîn: Din gününün sahibi. “Din gününün
    mâlikidir.” 78 İnsanların öldükten sonra dirilecekleri, biraraya gelerek
    hesaplarını verip, âkıbetlerini görecekleri gün, din günüdür.
    O gün insanın başkalarıyla, hatta kendi anesi, babası, eşi ve çocuklarıyla
    bile ilgilenmeye ne hali, ne fırsatı vardır. Din gününün
    şiddeti ve olağanüstü korkusu, herkesi kendi derdine düşürür. Allah
    o diriliş gününü diğer adıyla din gününü Kur’an’da şöyle tarif
    etmektedir: “Din gününü sana bildiren şey nedir? Ve yine din gününü
    sana bildiren şey nedir? Hiçbir nefsin bir başka nefse herhangi bir şeyle
    güç yetiremeyeceği gündür; o gün emir yalnızca Allah’ındır.” 79
    O gün dünya hayatında kişinin en çok değer verdiği ilişkiler
    Allah’ın azâbı karşısında paramparça olur. Artık insanlar arasındaki
    dünyevî yakınlıkların, soy bağlarının hiçbir anlamı kalmamıştır.
    Tek değer, kişinin imanıdır. Hiç kimse, kimseye yardım edemez.
    Ancak öyle bir irâde yardım edebilir ki Cennetin sonsuz nimetlerine
    de, cehenemin çılgın yanan ateşine de, görevli meleklere
    de hâkim olsun... Bu, insanın Allah dışında yardım beklediği tüm
    kapılarının kapanmış olması demektir. İçinde bulunduğu bu zor
    durumdan onu ancak Allah kurtarabilir. O da yine Allah’ın dilemesine
    bağlıdır.
    Kişi din gününün tek sahibi olan Allah’ın huzurunda ilk yaratıldığında
    olduğu gibi yalnızdır. Dünyadaki yaşamı süresince her
    yaptığı, her düşündüğü Allah tarafından gözler önüne serilir. En
    ufak bir ayrıntı dahi unutulmaz. Allah azamet ve şânına yaraşır
    bir ortam yaratır ve yarattığı kullarından hesap sorar. Ancak, kimi
    dilerse rahmetiyle kurtarır. İnkârcıların kahredici bir pişmanlığa
    sürüklendiği bu günde mü’minler, sevinçli ve coşkuludurlar. “...
    O gün Allah, peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri küçük düşürmeyecektir...”
    80 Çünkü Allah, “elçilerine ve iman edenlere, hem
    dünya hayatında hem de şâhitlerin (şâhitlik için) duracakları gün yardım
    edeceğini”81 vaad etmiştir. İşte o günün sahibi, yalnız Allah’tır ve
    emir O’nundur.
    İşte o, yalnızca bir tek çığlıktan ibarettir; artık kendileri
    77] 2/Bakara, 246-247
    78] 1/Fâtiha, 4
    79] 82/İnfitâr, 17-19
    80] 66/Tahrîm, 8
    81] 40/Mü’min, 51
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 48 -
    (diriltilmiş olarak) bakıp duruyorlar. Derler ki: „Eyvahlar bize; bu,
    din günüdür. Bu, sizin yalanladığınız (mü‘mini kâfirden, haklıyı haksızdan)
    ayırma günüdür.“ 82; “O gün, yalanlayanların vay haline. Ki onlar,
    din gününü yalanlıyorlar. Oysa onu, ‘sınır tanımaz, saldırgan’, günahkâr
    olandan başkası yalanlamaz.” 83
    Bu vasıf, Allah’ın hâkimiyet ve sahibiyetinin âhirete tahsis edildiği
    intibaını vermektedir. Kur’ân-ı Kerim’in başka birkaç âyeti de,
    bu kabildendir: “Sûra üfleneceği gün, hükümranlık O’nundur.”84; “O
    gün emir yalnız Allah’ındır.”85 gibi. Müfessirler âyette geçen Allah’ın
    âhirete ait hükümranlığını şu şekilde açıklamışlardır:
    1) Maksat, o günün ehemmiyetini bildirmek, o günü ta’zim
    etmektir.
    2) Dünya hayatında zâhiren, hem mülk hem de milk Allah’tan
    başkaları için de doğrudur. Ama o gün, bunlar zâhirî bakımdan
    da zâil olacaklardır. Onun mâlikiyet ve melikiyeti tam bir zuhurla
    açığa çıkacaktır.
    3) İlk ferdinden son ferdine varıncaya kadar, bütün insanlar o
    gün bir araya toplanacaktır. İnsanların İlâhî hükümranlık hakkında
    tek bildikleri husus vardır. Fakat o gün; bu hükümranlık, başka
    zamanlarda anlaşıldığından son derece fazla olarak, topyekün insanlar
    tarafından bir anda müşâhede olunacaktır.
    4) Allah Teâlâ’nın hikmeti, bu dünyada sebepleri koymayı dilemiş,
    insanı da bu nizama uymakla yükümlü kılmıştır. Hikmet;
    izzet ve kudrete gâliptir. Dolayısıyla sebepler dairesi, itikad dairesine
    gâliptir. Bu iki zıt kavramdan ortaya çıkan âhenk sâyesinde
    mü’min, bir taraftan Allah’ın izzetini unutmaktan kurtulurken,
    öbür taraftan yaşayış planında sebepler düzenini ihmal etmekten
    kurtulmaktadır. Din gününde, Allah’ın izzetini perdeleyen bu nizam
    kaldırılıp her şeyin mâhiyeti, içyüzüyle ortaya çıkacaktır. İtikad
    dairesi, sebepler dairesine gâlip geleceği, bütün hüküm ve
    mülkün Allah’a âit olduğu tam bir şekilde ortaya çıkacağı içindir
    ki, böyle bir tahsis vârid olmuştur. 86
    Din Günü
    “Din günü” kavramı, “gün” anlamına gelen “yevm” kelimesiyle;
    “itaat, hesap, ceza (yapılan işin tam karşılığının verilmesi)” gibi
    82] 37/Sâffât, 19-21
    83] 83/Mutaffifîn, 10-12
    84] 6/En’âm, 73
    85] 82/İnfitâr, 19
    86] Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, s. 127-128
    DİN GÜNÜ
    - 49 -
    anlamlara gelen “ed-dîn” kelimesinden oluşur. Din günü: Yapılan
    işlerin tam karşılığının verilip görüleceği hesap günü anlamına
    gelir. Bu tanımda geçen “gün” kelimesi, bir gün ve gecenin toplamı
    olan yirmi dört saat anlamında olmayıp, zaman bölümlerinden
    herhangi birini ifade etmektedir. Buradaki “gün”; ay, yıl, asır, çağ
    gibi bildiğimiz veya bilmediğimiz herhangi bir zaman birimi olabilir.
    “Bugün dünya, yarın âhiret” sözünde olduğu gibi. Kur’an’da
    geçen ifadelerden yola çıkılarak âhiretteki bir günün bin veya elli
    bin sene olduğu anlaşılmaktadır. “Din” kelimesi ise burada, hesap,
    ceza, karşılık anlamlarına gelir.
    “Din günü” kavramının ifade ettiği başlıca anlamlar şunlardır:
    Hayrın hayır, şerrin de şer olarak görüleceği “Kıyâmet günü”,
    Yapılan işlerin karşılığının tam olarak verileceği “Ceza günü”,
    İnsanların yaptıkları işlerin, Allah tarafından takdir edilip hesabının
    görüleceği “Hesap günü”.
    Din gününden kastedilen, âhirettir, hesap günüdür. Kur’an’ı,
    Kur’anî kavramları, öncelikle Kur’an’la tefsir etmek en doğru
    yoldur. Din gününün ne olduğunu başka âyetler açıklamaktadır:
    “Sonra din gününün ne olduğunu nereden bileceksin? O gün, kimsenin
    hiç kimseye hiçbir fayda sağlamayacağı bir gündür. O gün emir yalnız
    Allah’a aittir.”87 Din günü: “Bütün iyi ve kötü işlerin Hak ölçüsünden
    geçerek son tahakkukunu bulacağı ve birbirinden tamamen ayrılacağı
    son zamandır.” Gelecekte, yapılan işlerin tam karşılığının
    verileceği son gün demektir. Görüldüğü gibi, Din günü, Kıyâmet
    gününü ifade etmektedir. Kıyâmet gününün, öldükten sonra dirilme,
    durup bekleme, sual, hesap, mîzan, sırat ve ceza gibi durum
    ve mertebeleri vardır. Şu halde Din günü, dinin mâlum olan
    mühim günü demektir ki, bundan da âhiret ve kıyâmet günü anlaşılmaktadır.
    Bu günde herkes, dünyada yaptıklarının karşılığını
    mutlaka görecektir.
    Ümit - Korku Dengesi
    Allah, Sadece Rahmet Sahibi Değil; Aynı Zamanda Âdildir de:
    Fâtiha sûresinde, Allah’ın Rahmân ve Rahîm oluşunun ardından,
    hemen O’nun “din gününün sahibi” olduğu bildiriliyor. Böylece
    Rahmân ve Rahîm sıfatları, herkesin yaptıklarının hesabını vereceği
    günün unutulmasına yol açmayacaktır. Her insan kesin olarak
    bilmelidir ki, Allah, sadece Rahmân ve Rahîm değil; aynı zamanda
    âdildir de. Allah, Rahmân ve Rahîm isimleriyle bizi önce
    87] 82/İnfitâr, 17-18
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 50 -
    ümitlendiriyor. “Mâlik-i yevmi’d-dîn” ile de korkutuyor. Cennete
    gitme ümidi ile ceheneme düşme korkusu arasında işlerimizi ve
    niyetlerimizi düzeltmemiz hatırlatılmış oluyor. Allah’ın her şey
    üzerinde mutlak kudrete sahip bulunması dolayısıyla, dilediğini
    cezalandırmak O’nun kudretinde ve irâdesindedir. Şu halde, din
    günü, âkıbetimizin hüsran veya saâdet içinde olmasının Allah’ın
    kudreti dâhilinde bulunduğuna inanmamızı ifade etmektedir. Bütün
    bunlardan anlaşılacağı gibi, din günü, umumi ceza ve Rabbânî
    adâletin günü olacaktır. O günde bizim adımıza iş görenler olmayacak.
    Parayla kapılar açılmayacak. Rüşvetler, mallar, çocuklar fayda
    etmeyecek. Dünyevî bir şey zaten yanımızda bulunmayacak. 88
    Dünyevî mahkemelerden bile korkan insanlara büyük mahkeme
    ve büyük sorgu hatırlatılmakta ve insan uyarılmaktadır. O
    büyük mahkemenin tek hâkimi vardır. O günün tek mâliki ve melikinin
    Allah olduğu vurgulanmaktadır.
    Fâtiha’nın ilk iki âyeti Allah, Rab, Rahmân ve Rahîm isimlerini
    tanıtıyor. Yediklerimizi, giydiklerimizi, sevdiklerimizi, beden ve
    ruhumuzu yaratan, yaşatan ve yöneteni bize bildiriyor.
    Rahmân ve Rahîm olan Rabbimiz, Allah’a hamd etmemizi
    istedikten sonra, ceza gününün sahibi olduğunu hatırlatıyor.
    Kur’an’ın temel üslûbudur bu: Ümit ve korku; Cennet ve cehenem;
    rahmet ve gazab... İki gerçekle karşı karşıya bırakır irâde
    sahibi insanı. İnsan bunlardan birini tercih eder yaşayışıyla. Allah,
    bu zıtların birbirini dengelemesini ister. Ümit-korku dengesi hayatımıza
    yön vermelidir. Bu, aynı zamanda bize tebliğin metodunu
    da öğretiyor. Önce inanan - inanmayan herkese sevindirici,
    müjdeleyici olacağız. Sonra mü’minleri ayırıp, iman kardeşliği
    sebebiyle dost ve öncelikli kabul edecek; fakat herkese devamlı
    açıklayıcı, anlatıcı, kurtuluşa dâvet edip felâketi gösterip uyarıcı
    olacağız. Bunlardan anlamayanlar için korkutucu, sakındırıcı ifadeler
    kullanacağız.
    Kur’an, üç boyutlu, üç zamanlıdır. İfade ve mesajı bu üç zaman
    dilimini kuşatır. Kur’an, coğrafyalar üstü, yani evrensel olduğu
    gibi, aynı zamanda çağlar üstüdür, tüm zamanların kitabıdır.
    Kur’an, hali ve halimizi anlatırken mâzîyi (geçmişi) hatırlatır.
    Aynı zamanda insanı geleceğe hazırlar. İstikbâli göz önüne serer.
    İstikbâl denilince çoğu kimsenin aklına gençlikten sonra yaşanan
    dünyevî dönem gelmektedir. Bu, ileriyi görememektir, uzun vâdeli
    değil; küçük düşünmek ve küçülmektir. İstikbâl göklerde değil;
    köklerdedir; yani fıtratta ve kaynak Kitap’ta. İnsan, Kur’an’ın
    88] Bk. 26/Şuarâ, 88
    DİN GÜNÜ
    - 51 -
    mesajından beslenerek bu üç zamanı yaşarsa zamâne insanı olmaktan
    çıkar; diri diri yaşar ve her yaptığı ibâdet değeri kazandığından
    canlı Kur’an olur. Bu şuurdaki insan, din günü bilinciyle
    hesaplı yaşar, büyük mahkemede hesaba çekilmeden kendi nefsini
    hesaba çeker.
    Bir ömür boyu sürecek maaş karşılığında birkaç saat çalışma
    zahmetine kim katlanmaz? Aynen bunun gibi, âhiret hayatıyla
    karşılaştırıldığında çok kısa olan şu fâni dünyada, milyar dolarlara
    değişilmeyecek şerefli kulluk görevini terketmek akıllılık mıdır?
    İnsan, çok aceleci ve unutkan. Allah da çok merhametli ve
    bizi uyarıyor ve bize din gününü hatırlatıyor. İstikbâl için yatırım
    yapmalıyız. Orada lâzım olacak azığı buradan hazırlayıp göndermeliyiz.
    Din günü şuuru bize bunları kazandırır.
    İlk ferdinden son ferdine varıncaya kadar, bütün insanlar o
    gün bir araya toplanacaktır. İnsanların İlâhî hükümranlık hakkında
    tek bildikleri husus vardır. Fakat o gün; bu hükümranlık, başka
    zamanlarda anlaşıldığından son derece fazla olarak, topyekün insanlar
    tarafından bir anda müşâhede olunacaktır.
    Allah Teâlâ’nın hikmeti, bu dünyada sebepleri koymayı dilemiş,
    insanı da bu nizama uymakla yükümlü kılmıştır. Hikmet; izzet
    ve kudrete gâliptir. Dolayısıyla sebepler dairesi, itikad dairesine
    gâliptir. Bu iki zıt kavramdan ortaya çıkan âhenk sâyesinde
    mü’min, bir taraftan Allah’ın izzetini unutmaktan kurtulurken,
    öbür taraftan yaşayış planında sebepler düzenini ihmal etmekten
    kurtulmaktadır. Din gününde, Allah’ın izzetini perdeleyen bu nizam
    kaldırılıp her şeyin mâhiyeti, içyüzüyle ortaya çıkacaktır. İtikad
    dairesi, sebepler dairesine gâlip geleceği, bütün hüküm ve
    mülkün Allah’a âit olduğu tam bir şekilde ortaya çıkacağı içindir
    ki, böyle bir tahsis vârid olmuştur. 89
    İnsanların öldükten sonra dirilecekleri, bir araya gelerek hesaplarını
    verip, âkıbetlerini görecekleri gün, din günüdür. O gün
    insanın başkalarıyla, hatta kendi anesi, babası, eşi ve çocuklarıyla
    bile ilgilenmeye ne hali, ne fırsatı vardır. Din gününün şiddeti ve
    olağanüstü korkusu, herkesi kendi derdine düşürür. Allah o diriliş
    gününü diğer adıyla din gününü Kuran’da şöyle tarif etmektedir:
    “Din gününü sana bildiren şey nedir? Ve yine din gününü sana bildiren
    şey nedir? Hiçbir nefsin bir başka nefse herhangi bir şeyle güç yetiremeyeceği
    gündür; o gün emir yalnızca Allah’ındır.” 90
    89] Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, Kayıhan Y., s. 127-128
    90] 82/İnfitâr, 17-19
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 52 -
    O gün dünya hayatında kişinin en çok değer verdiği ilişkiler
    Allah’ın azâbı karşısında paramparça olur. Artık insanlar arasındaki
    dünyevî yakınlıkların, soy bağlarının hiçbir anlamı kalmamıştır.
    Tek değer, kişinin imanıdır. Hiç kimse, kimseye yardım edemez.
    Ancak öyle bir irâde yardım edebilir ki Cennetin sonsuz nimetlerine
    de, cehenemin çılgın yanan ateşine de, görevli meleklere
    de hâkim olsun... Bu, insanın Allah dışında yardım beklediği tüm
    kapılarının kapanmış olması demektir. İçinde bulunduğu bu zor
    durumdan onu ancak Allah kurtarabilir. O da yine Allah’ın dilemesine
    bağlıdır.
    Kişi din gününün tek sahibi olan Allah’ın huzurunda ilk yaratıldığında
    olduğu gibi yalnızdır. Dünyadaki yaşamı süresince
    her yaptığı, her düşündüğü Allah tarafından gözler önüne serilir.
    En ufak bir ayrıntı dahi unutulmaz. Allah azamet ve şânına
    yaraşır bir ortam yaratır ve yarattığı kullarından hesap sorar. Ancak,
    kimi dilerse rahmetiyle kurtarır. İnkârcıların kahredici bir pişmanlığa
    sürüklendiği bu günde mü’minler, sevinçli ve coşkuludurlar.
    “...O gün Allah, peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri küçük
    düşürmeyecektir...”91 Çünkü Allah, “elçilerine ve iman edenlere, hem
    dünya hayatında hem de şâhitlerin (şâhitlik için) duracakları gün yardım
    edeceğini” vaad etmiştir. İşte o günün sahibi, yalnız Allah’tır ve
    emir O’nundur.
    İşte o, yalnızca bir tek çığlıktan ibârettir; artık kendileri (diriltilmiş
    olarak) bakıp duruyorlar. Derler ki: “Eyvahlar bize; bu, din
    günüdür. Bu, sizin yalanladığınız (mü’mini kâfirden, haklıyı haksızdan)
    ayırma günüdür.”92 “O gün, yalanlayanların vay haline. Ki onlar, din gününü
    yalanlıyorlar. Oysa onu, ‘sınır tanımaz, saldırgan’, günahkâr olandan
    başkası yalanlamaz.” 93
    Din Gününün Tek Sahibi Allah’tır
    Âhirete, din günü denilmesinin bir sebebi de, âhiretin dinin
    temel esaslarından olmasıdır. Allah ve âhiret inancı, tevhidin
    tüm esaslarını içermektedir. Allah, âhiretin sahibi olduğu gibi;
    dünyanın da sahibi, mâliki ve meliki (yöneticisi)dir. Ama burada
    “Din, ceza gününün mâliki” denmiştir. Bunun sebebi: Bu dünyada
    bir kısım insanların mâliklik ve meliklik iddiasında bulunmalarına
    Allah’ın fırsat vermiş olmasındandır. O’nun dünyanın sahibi ve yöneticisi
    olduğuna karşı gelen bazı çatlak sesler olabilir. Ama O’nun
    âhiret gününün sahibi oluşuna orada itiraz eden kâfir, müşrik
    91] 66/Tahrîm, 8
    92] 37/Sâffât, 19-21
    93] 83/Mutaffifîn, 10-12
    DİN GÜNÜ
    - 53 -
    hiçbir kimse olamayacaktır. Âhirette mülk ve milk, sahiplik ve otorite
    yalnız ve yalnız O’na aittir. “Kimindir o gün hükümranlık? Elbette
    kahhâr olan tek Allah’ındır.”94; “O gün iş tamamıyla Allah’ındır.”95 Elbette
    âhiretin de dünyanın da sahibi sadece Allah’tır. Yoksa, âhiretin
    sahibi ve yöneticisi ile dünyanın sahibi ayrı ayrı güçler değildir.
    Ne var ki, O’nun dünyanın sahibi oluşu, bazı küfür çevrelerince
    tartışılsa bile, âhiret mâlikliği tartışmasız ve itirazsızdır. Gerçek
    mü’min ise, O’nun dünya mâlikliği karşısındaki tartışma ve itirazları
    ortadan kaldırmakla görevlidir.
    Yüce Allah’ın her şeyin tek yaratıcısı ve sahibi olduğunu bildiren
    pek çok gerçek vardır. Örneğin, kâinatın yapı taşı olarak
    bilinen atom ve hayat binasının ana maddesi olarak kabul edilen
    hücre. Atom, bunca küçüklüğüne rağmen büyük bir mûcize;
    Hücre, bunca görülmezliğine rağmen bir başka mûcize. Şüphesiz
    bu kâinat, her dilden okunan, her vesile ile anlaşılan apaçık bir
    gerçekler kitabıdır. Evrenin herhangi bir noktasına dikkatlice bakmak,
    Allah’a ve din gününe, yani âhirete inanmak için yeterlidir.
    Allah’ın okunan kitabı olan Kur’an’da din günü anlatılırken, görünen
    kâinat kitabından da bazı sayfalar gözler önüne serilmiştir.
    Böylece öldükten sonra dirilme işi, kıyâmet günü ve âhiret hayatı,
    en gerçekçi ve doğru bir şekilde anlatılmıştır. Şimdi, konuyla ilgili
    Kur’an âyetlerini ve kıyâmet gününün Kur’an’da geçen diğer isimlerini
    görelim.
    Kur’an’da Din Günü
    Din Günü anlamında “yevmu’d-dîn ifâdesi, Kur’ân-ı Kerim’de
    toplam olarak 13 yerde geçer. 96 Din günü kavramının dışında da
    Kur’an’da kıyâmete ve âhirete ait pek çok isim zikredilmiştir. 97
    94] 40/Mü'min, 16
    95] 82/İnfitâr, 19
    96] Din Günü Anlamındaki Yevmu’d-Dîn İfâdesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
    (Toplam 13 Yerde:) 1/Fâtiha, 4; 15/Hıcr, 35; 26/Şuarâ, 82; 37/Sâffât, 20; 38/
    Sâd, 78; 51/Zâriyât, 12; 56/Vâkıa, 56; 70/Meâric, 26; 74/Müddessir, 46; 82/
    İnfitâr, 15, 17, 18; 83/Mutaffifîn, 11.
    97] Din günü gibi, kıyâmet günü anlamına gelen ve Kur'an'da geçen diğer
    önemli ismler şunlardır: Es-Sâatü: Allah tarafından bilinen ve kararlaştırılmış
    olan zaman demektir (30/Rûm, 12, 14, 55). El-Yevmü'l Hakk: Hak
    günü, doğruluk günü demektir (78/Nebe', 39). Yevmü'l Ma'lûm: Geleceği
    kararlaştırılmış belirli ve muayyen gün demektir (56/Vâkıa, 50). El- Vaktü'l
    Ma'lûm: Geleceği belli olan, Allah katında kararlaştırılmış bulunan vakit
    demektir (38/Sâd, 80-81). El-Yevmü'l Mev'ûd: Vadedilmiş, yani olacağına
    söz verilmiş gün anlamındadır (85/Burûc, 2). El-Yevmü'l Âhir: Son gün,
    dünya hayatından sonra gelecek olan hayat demektir (58/Mücâdele, 22).
    Yevmü'l Âzife: Yakında gelecek olan musibetler ve felâketler günü anlamına
    gelir (40/Mü'min, 18). Yevmü'n Asîr: Zor ve müşkül bir gün demektir
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 54 -
    Din günü ile ilgili Bazı Âyetler: “Allah, din gününün (mükâfat
    ve ceza gününün) sahibidir.”98 Bu âyet, Allah’ın ceza ve öldükten
    sonra dirilme gününün tek sahibi olduğunu, itaatkâr olanlarla,
    günahkâr olanların ortaya çıkarılıp yaptıklarının karşılığını göreceklerini
    belirtiyor. Allah dünyada zulüm yapanlara hemen cezalarını
    vermiyor. Ancak, zâlimlerin zulmüne râzı olmadığını beyan
    etmiş, bu emre uymayanlardan mutlaka intikam alacağını açıkça
    bildirmiştir. İşte, “din gününün mâliki” âyetinden kastedilen
    mânâ budur. Yani zerre miktarı iyilik yapan mükâfatını, yine en
    küçük kötülük yapan da cezasını görecektir.
    “(Şeytana) tâ ceza gününe kadar lânetim üzerinedir.”99 Yani ceza
    günü gelince, o da lâyık olduğu ebedî azâba kavuşmuş olacaktır.
    Âyetler, “din günü”nün, yapılan işlerin karşılığının görüleceği
    “ceza günü” anlamına geldiğine işaret ediyor. Kıyâmet gününe kadar
    lânete uğramış kişiler, ebedî azâbı hak etmiş olanlardır. Bunun
    için, şeytan da âhiret âleminde, lânetin üzerinde azâba uğrayacak,
    Allah’ın emrini uygun görmemenin ebedî cezasını çekecektir. Ayrıca
    âyetler, dünya hayatında, Allah’ın hükümlerini beğenmeyip
    uygun bulmayanlara, yani şeytanlaşanlara ilâhî bir ikaz niteliği
    taşımaktadır.
    “(İbrahim a.s.), ceza günü hatamı bağışlayacağını umduğum da
    (54/Kamer, 8; 74/Müddessir, 8-9). Yevmü'n Azîm: Büyük bir gün anlamındadır
    (6/En'âm, 15). Yevmü'l Ba's: Ölümden sonra yeniden dirilme günü
    anlamına gelir (26/Şuarâ, 87). Yevmü't-Teğâbün: Aldanmadan duyulan
    üzüntü ve esef günü anlamına gelir (64/Teğâbün, 9). Yevmü't-Talâk: Buluşma
    ve kavuşma günü demektir (40/Mü'min, 15). Yevmü't-Tenâd: İnsanların
    korku ve dehşetten bağrışıp çağrışacakları gün (40/Mü'min, 32).
    Yevmü'l Cem': Toplanma günü, yaratılmışların toplanacağı gün demektir
    (42/Şûrâ, 7). Yevmü'l-Hısâb: Hesap günü demektir (38/Sâd, 16, 26).
    Yevmü'l Hasr: Hasret günü, yapılan işlerden dolayı pişmanlık duyup hasret
    çekme günü anlamlarına gelir (19/Meryem, 39). Yevmü'l Hurûc: Dirilip
    kabirden çıkma günü anlamındadır (50/Kaf, 41-42). Yevmü'l Fasl: Hak ve
    bâtılın ayırt edileceği hüküm günü demektir (44/Duhân, 40; 77/Mürselât,
    14, 38). El-Kaari'a: Çarpıcı belâ, âlemin tahribi zamanında varlıkların
    birbirlerine şiddetle çarpmalarından dolayı, insanların akıllarını alacak
    ve ödlerini patlatacak olan büyük hâdise demektir (101/Kaaria, 1-5). ElĞâşiye:
    Perde günü, her şeyi sarıp kaplayan gün anlamındadır (88/Ğâşiye,
    1). Et-Tâmmetü'l-Kübrâ: Büyük musibet ve felâket günü demektir (79/
    Nâziât, 34-35). En-Nebeü'l-Azîm: Büyük haber günü demektir (78/Nebe',
    1-2). El-Hākka: Zaruri olarak gelip gerçekleşecek olan sâbit saat ve zaman
    demektir (69/Hākka, 1-3). El-Va'ad: Vâde günü demektir (70/Meâric, 42-
    44). El-Vâkıa: Vuku bulacak gün, yani olacağı muhakkak olan gün demektir
    (56/Vâkıa, 1-2). Emrullah: Allah'ın emri, hükmünün geçerliliği anlamına
    gelir (40/Mü'min, 78; 82/İnfitâr, 19). Yevmü'l Kıyâmeh: Kıyâmet günü,
    ölülerin dirilip kalkacağı gün demektir (75/Kıyâme(t), 1-40).
    98] 1/Fâtiha, 4
    99] 38/Sâd, 78
    DİN GÜNÜ
    - 55 -
    O’dur.”100 Âyet, Allah’ın her şeye kadir bir ma’bud olduğunu ifade
    ediyor. Hz. İbrahim, bir peygamber olduğu için, günahtan
    mâsumdur. Fakat bu âyette, insanlığa bir fazilet dersi verilmek
    isteniyor. Din gününe gerçekten inanmanın, günahlardan korunup,
    Allah’ın rahmetine ilticâ etmekle mümkün olacağı, insanlara
    böylece öğretilmiş oluyor.
    “Vah bize, bu ceza günüdür!’ dediler. Bu, (daha önce) yalanlamakta
    olduğunuz hüküm günüdür.” 101 Bu âyetler, din gününü yalanlayarak
    ona inanmayanların, o günde nasıl üzüntüler içinde kalacaklarını
    haber veriyor. Dünyada iken âhiret hayatını inkâr edenler, o
    âleme sevkedildiklerinde, bunun bir gerçek olduğunu görüp anlamış
    olurlar. Kur’an, kendine özgü üslûbuyla, bu hâdisenin mutlaka
    olacağını ifade etmiştir. İşte o gün, yaratıklar arasında Allah’ın
    hükmünün tecellî edeceği gün olacaktır.
    “Ceza günü ne zaman?’ diye sorarlar. O gün onlar ateşte yakılacaklardır.
    (Kendilerine:) ‘Fitnenizi (fesatçılığınızın cezasını) tadın! Acele isteyip
    durduğunuz şey budur işte!’ (denilecek).”102 Âyetler, koyu bir cehâlet
    içinde kalıp, apaçık örnekleri kavrayamamış kimselerin âhiret
    inançlarını açıklıyor. Onların “ceza günü ne zaman?” sözlerindeki
    maksatlarını bildiriyor. Bilmek ve öğrenmek için değil, alay etmek
    için sorduklarını belirtirken, onların bu sorularına gereken cevabı
    da veriyor. Din gününü yalanlayanların, kıyâmet gününde ateşe
    atıldıkları anki durumları anlatılıyor.
    “Ve diyorlardı ki: ‘Biz öldükten, toprak ve kemik yığını olduktan sonra,
    biz mi bir daha diriltileceğiz? Önceki atalarımız da mı?’ De ki, öncekiler
    ve sonrakiler. Belli bir günün buluşma vakti için mutlaka toplanacaklardır.
    Sonra siz ey sapık yalancılar, elbette bir ağaçtan, bir zakkum ağacından
    yiyeceksiniz. Onunla karınlarınızı dolduracaksınız. Üzerine de kaynar su
    içeceksiniz. Susuzluk hastalığına tutulmuş develerin içişi gibi içeceksiniz.
    İşte ceza gününde onların ağırlanışı bu şekilde olacaktır.” 103
    “Onlar ki, namazlarına devam ederler. Mallarında belli bir hisse vardır.
    İsteyene ve mahruma. Ceza gününü tasdik ederler.”104 Bu âyetler,
    Allah’a ve âhiret gününe iman etmenin, insan hayatındaki önemini
    belirtiyor. Şu âyet de âhireti yalanlayanların bazı temel özelliklerini
    açıklıyor: “(Onlar da) dediler ki: ‘Biz namaz kılanlardan olmadık.
    Yoksula da yedirmezdik. Boş şeylere dalanlarla birlikte dalardık. Ceza
    100] 42/Şûrâ, 82
    101] 37/Saffât, 20-21
    102] 51/Zâriyât, 12-14
    103] 56/Vâkıa, 47-56
    104] 70/Meâric, 22-26
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 56 -
    gününü yalanlardık.” 105
    “Ceza günü oraya (ateşe) girerler. Onlar ondan (hiçbir yere kaçıp) kaybolacak
    değillerdir. Ceza gününün ne olduğunu sen nereden bileceksin!
    Ve yine ceza gününün ne olduğunu sen nereden bileceksin! (O gün,)
    kimsenin kimseye yardım edemeyeceği bir gündür. O gün emir yalnız
    Allah’a aittir.” 106
    “Onlar ceza gününü yalanlamaktadırlar. Onu ancak saldırgan ve günaha
    düşkün kimse yalanlar.” 107
    Kur’an’da din günü anlamında “âhiret” ve “kıyâmet” kelimeleri
    de kullanılır.
    Din Günü Şuuru, Kıyâmetin ve
    Ölümün Düşündürdükleri
    İnsan, teklifsiz, başıboş ve kendi keyfine bırakılmamıştır. Onun
    yapacağı işler ve yapmaması gerekenler, İlâhî hükümlerle bildirilmiştir.
    Dünyada irâdesiyle Allah’a kulluk etmesi için ona her türlü
    imkân sağlanmıştır. Allah’ın kendisine verdiği, maddî mânevî tüm
    imkânları O’nun istediği gibi kullanan kimse, dünyada ebedî hayatı
    kazanmış olur. Aksini yapan kişi de bu ebedî hayatın mutlu
    sonucunu elde edemez. Bunun içindir ki, her insanın âhiret hayatı,
    dünyadaki ömrüne göre değil; dünya hayatında yaptığı işlerine
    göre olacaktır.
    Ebû Hureyre’den (r.a.), Rasûlüllah’ın (s.a.s.) şöyle buyurduğu
    rivâyet edilmiştir: “Yedi kimseyi Allah, kendi zıllinden (gölgesinden)
    başka bir gölge olmayan kıyâmet gününde kendi gölgesi altında barındıracaktır.
    Bunlar; 1- İmâm-ı âdil (adâletli müslüman devlet başkanı,
    idareci), 2- Rabbine itaat ve ibâdet eden genç, 3- Gönlü mescidlere bağlı
    olan kimse, 4- Birbirlerini Allah için seven ve yine Allah için buğz eden iki
    kimseden her biri, 5- Makam ve güzellik sahibi bir kadının isteğine rağmen
    “ben Allah’tan korkarım” diyerek haram işlemeyen erkek, 6- (Gönül
    hoşnutluğu ile) infak ettiğinden sol elinin haberdar olmayacağı kadar
    gizli olarak sadaka veren kimse, 7- Tenhada (lisanen veya kalben) Allah’ı
    zikredip de gözü yaşla dolup taşan kişi.” 108
    Kıyâmet günü evlât ve malın fayda vermediği, ancak doğruların
    doğruluğunun fayda verdiği bir gündür. Geleceğinde hiç
    şüphe olmayan bu günde, insanlar kabirlerinden çıkarak Allah’ın
    105] 74/Müddessir, 43-46
    106] 82/İnfitâr, 15-19
    107] 83/Mutaffifin, 11-12
    108] Buhârî, Bed'ul Ezân, 384, Tecrîd-i Sarih Ter. c. 2, s. 617
    DİN GÜNÜ
    - 57 -
    huzurunda toplanacak ve hiçbir kimse -Allah’ın izin verdikleri
    müstesnâ- bir diğerine fayda veremeyecektir. İnsanların kendi organları
    yaptıklarına şâhitlik edecektir.109 Kısacası bu günün, çok
    korkunç anları ve özellikleri vardır. Kıyâmet gününde insanın kendi
    yaptıklarından başka her şeyden, kesin olarak ümidini keseceği
    anlaşılıyor.
    Kur’an âyetlerinde ve hadis-i şeriflerde, kıyâmet tasvir edilirken,
    yer ve gök nizamının bozulmasından ve bunların mahvolup
    toz haline gelmesinden bahsedilmiştir. “O gün arz (yer) başka bir arz
    olup değişecek; gökler de değişecek...”110 Bu âyetten de anlaşıldığına
    göre kıyâmet, âlemin nizamının bozulmasının ve dünyadaki mevcut
    hayatın mahvolmasının ismidir. Ondan sonra yeni bir hayat
    başlayacak, bu yeni hayatın nizamı kurulacaktır. Kıyâmet inancı,
    dinin iman esaslarındandır. İnsanların davranışlarına yön vermede
    büyük etkisi olduğu içindir ki, İslâm, bu inancı kendi mensuplarının
    gönüllerine tam ve kâmil bir şekilde yerleştirmek istemiştir.
    Kur’an’ın ve hadis-i şeriflerin belirttiği din gününe ve kıyâmet
    gününün bildirilen çeşitli durumlarına, ne yazık ki insanların pek
    çoğu, gerektiği şekilde samimi olarak inanmamaktadır. Dilleri ile
    “kıyâmet günü haktır” derken, kalpleri o günden gâfil bulunanlar,
    dilleriyle inanmış, ancak davranışlarıyla o günü yalanlamış olanlardır.
    Şu da unutulmamalıdır ki, kıyâmeti davranışlarla yalanlamak,
    yani sanki bu gün hiç gelmeyecekmiş gibi her türlü günah
    ve kötülükler işlemek, dil ile yalanlamak gibidir. Kıyâmetin vuku
    bulacağı şüphesizdir. Çünkü bunu Allah haber vermiştir. Kıyâmeti
    inkâr etmek küfürdür. Kıyâmetin ne zaman meydana geleceğini
    Allah, kullarına bildirmemiştir. O er geç vuku bulacaktır. Şu kadar
    ki, onun olacağı zamanı kimse tayin edemez. İnsana düşen görev,
    böyle bir günün geleceğini bilmek, ona inanmak ve o gün için
    hazırlanmaktır. Zaten bir hadis-i şerifte ifade edildiği gibi, insan
    ölünce kendi Kıyâmeti kopmuş demektir.
    Din gününe iman etmek, öldükten sonra tekrar dirilmeye
    inanmak, hesap ve ceza meselelerini kabullenmek, İslâm dininin
    inanç esaslarının bir bölümüdür. Allah’ın tek bir ilâh olduğunu
    kabul etmenin hemen ardından bunlara inanmak gereklidir.
    İslâm’da ulûhiyet gerçeği ile âhiret hayatının hakikati birleştirilip
    tek temel üzerine oturtulmuş, böylece itikadî, amelî, ve ahlâkî değerler
    birleştirilerek bir bütün haline getirilmiştir.
    İslâm tasavvurunda hayatın mânası, insan ömrünün teşkil
    109] 41/Fussılet, 20-21
    110] 14/İbrâhim, 48
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 58 -
    ettiği şu kısa zaman değildir. Hatta bu hayatın anlamını, ne bir
    kavmin ve toplumun yüz yıllar süren ömrü, ne de bütün insanların
    süregelen hayatı ifade edebilir. İslâm tasavvurundaki hayat,
    şu görünen dünya hayatını içine aldığı gibi, Allah’tan başka kimsenin
    bilmediği âhiret hayatını da içine almaktadır. Mekân itibarıyla
    da, üzerinde insanların yaşamakta olduğu şu yeryüzünü içine
    aldığı gibi; âhiret yurdunu da ihtiva etmektedir. Yine âlemleri
    kucaklarcasına şu görünen kâinata şâmil olduğu gibi, her türlü
    gerçeklerini Allah’tan başka kimsenin bilmediği “gayb” âlemini
    de kapsamaktadır. O gayb âlemi, ölüm ânı ile başlayıp âhiret hayatıyla
    son bulur. Mâhiyet itibarıyla hayat, dünya hayatındaki şu
    bilinen yaşayışı kapsadığı gibi, ikinci hayat dediğimiz âhiret yaşayışını
    da içine almaktadır.
    İşte din gününe iman etmek, böylesine zamanın sonsuz mesafesini,
    mekânın Hûdutsuz ufuklarını, hayat ve âlemlerin bitmeyen
    derinliklerini ve yüceliklerini ifade etmektedir. Bu inanç, kesinlikle
    kişinin dünya görüşünü değiştiren ve davranışlarını etkileyen
    bir inançtır. Her asırda olduğu gibi günümüzde de en önemli hususlardan
    biri, din gününe iman etmek konusudur. Bunun içindir
    ki, Kur’an, tevhid inancıyla beraber bu inanç üzerinde ısrarla
    durmuş, Hz. Peygamber de pek çok sözleriyle bu inancın önemini
    belirtmiştir. Her konuda hakkı bildiren Allah, hak olan âhiret konusunda
    da önemle duruyor. Eğer insan yaptıklarından sorumlu
    olmasaydı, o zaman iyilik ve kötülüğün farkı ortadan kalkmış olur,
    insan yaşayışı tamamen maksatsız ve gayesiz hale gelir, her iş neticesiz
    kalırdı. Oysa insan, maksatsız ve gayesiz olarak yaratılmamıştır.
    Her insan, kendi irâdesiyle yaptıklarının karşılığını görmeyecek
    olsaydı, o zaman iyilik ve kötülük aynı şey olur, günah ve sevâbın
    anlamı kalmazdı.
    İnsanlar, bu dünya hayatında da az çok yaptıklarının karşılığını
    görürler. Bununla beraber şunu da unutmamalıdır ki, pek çok
    zâlim günahkârlar, kötülük yapan insanlar, bu dünyada rahat yaşarlar
    da, birçok iyi insan musibetlere mâruz kalır. Çünkü bu dünya,
    yapılan işlerin asıl karşılığının görüleceği yer değildir. İşte tüm
    işlerin karşılığının verileceği ve rabbânî adâletin tecellî edeceği an
    din günüdür. 111
    Allah’ın kâinat için koyduğu bazı kanunlar vardır. Adına Sünetullah
    dediğimiz bu tabiat kanunlarından biri “ceza;karşılık
    kanunu”dur. Yapılan hiçbir hareket karşılıksız değildir. Ateş yakar,
    ekilen tohum biter, olgunlaşan meyve yere düşer... Yani kâinatta
    111] Y. Çiçek, F. Yıldız, Din Günü İbâdet, Bir Y., s. 61
    DİN GÜNÜ
    - 59 -
    neyi düşünsek, nereye göz atsak, Allah’ın koymuş olduğu bu “karşılık
    kanunu”nu görürüz. Atasözlerinde de “eden bulur”, “eşen
    düşer”, “her koyun kendi bacağından asılır”, “ne ekersen onu biçersin”
    gibi ifadeler, karşılık kanunu için örneklerdir.
    Karşılık kanunu, en büyük adâlettir. Çünkü insan, daha önceden
    bildiği esaslara uyup uymamanın neye mal olduğunu bilmekte,
    seçimini hür irâdesiyle ona göre yapma imkânına sahip olmaktadır.
    Bu ilâhî kanuna göre, herkes amellerinin karşılığını görecek,
    hiç kimse başkasının günahını çekmeyecektir.112 Bununla birlikte,
    ister hayır, ister şer olsun, yapılan en küçük iş karşılıksız kalmayacaktır.
    113 Bu da insanın, bahane bulma duygusunu yok edecek;
    “kendim ettim, kendim buldum” şeklinde bir neticeye varmasına
    yol açacaktır. Kâinatta her şeyin bir karşılığı olduğu gibi, yapılan
    hiçbir kötülük, kimsenin yanına kâr kalmayacaktır. Hal böyle
    iken, bütün karşılıkların görülebilmesi için, dünya hayatı elbette
    kâfi değildir. O zaman şöyle bir durumla karşı karşıya kalırız: Bir
    tarafta karşılık kanunu, diğer tarafta dünya hayatının buna kâfi
    gelmeyişi. Burada, “imtihan edilme” söz konusudur. Bu açıdan
    bakıldığında “karşılık kanunu”, âhirete inanmanın zarûretini de
    ortaya koyar. Yani her şeyin bir karşılığı olacağına göre, dünya
    hayatının da bu karşılıklar için kâfi gelmediğine göre, mutlaka bir
    karşılık zamanı olmalıdır. İşte Fâtiha’da Allah bu “karşılık günü ;
    din günü”nün tek sahibi olduğunu belirtmektedir. Burada “din”,
    yapılan bir işin, kendi cinsinden karşılığı mânâsını ifade eder. Bu
    karşılık kanunu sebebiyle, dünyada da hesaba çeken Allah’tır;
    âhirette de hesaba çeken Allah’tır. Allah, karşılıkları imhal eder,
    ama ihmal etmez. (Karşılığını erteleyebilir, istediği vakitte verir;
    ama ihmal etmez.) Allah’ın bu “karşılık kanunu”, bütün ilmî disiplinlerce
    kabul edilmektedir. Burada problem, işin ilâhî boyutunun
    gözardı edilmesidir. 114
    Nübüvvet, yani peygamberlik, Allah’ın insanlık tarihine yönelik
    bir müdâhalesidir. O, bu müdâhaleyi kullarına olan rahmet ve
    şefkatinden dolayı Rahmân ve Rahîm isminin bir tecellîsi olarak
    yapıyordu. Din günü demek olan âhiret ise, Rabbimiz tarafından
    insanlığın geleceğine bir müdâhaledir. O, bu müdâhaleyi İlâhî
    adâletini gerçekleştirmek için yapar. Fâtiha’da Rahmân ve Rahîm
    isimlerini bildiren âyetten hemen sonra gelen “din gününün
    mâliki” âyeti, insanın tarihiyle istikbâlinin bağlantısıdır. Mâziyi
    unutmadan istikbâle hazır olması için, içinde yaşadığı anda ne
    112] 6/En'âm, 164; 17/İsrâ, 15; 53/Necm, 38
    113] 99/Zilzâl, 7-8
    114] A. Özbek, Kur'an'da Tevhid Eğitimi, Esra Y., s. 26
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 60 -
    yapması gerektiği de, bundan sonraki âyette hatırlatılmaktadır:
    “Ancak Sana ibâdet ederiz. Ve ancak Senden yardım isteriz.” 115
    Dünya, âhiretin habercisi, âhiret dünyanın izdüşümüdür. İnsan
    adlı bu ölümsüz yolcu, birinden diğerine intikal ederek sürdürür
    sonsuz yolculuğunu. Çünkü ölüm, bir başka hayatın besmelesidir.
    Nübüvvet, insanlığın geçmişinin; âhiret ise geleceğinin tarihidir.
    Kur’an da, bu tarihin akacağı yatağın İlâhî projesi. İnsan, bu projeye
    bakarak tarihi değiştiriyor ve tarihi tarihe bu projeyle taşıyor.
    Âhiret olmasaydı, insan insan olamazdı. İnsana irâde verildiği
    gün âhiret de verildi. Eğer seçiminin ödül ve cezasını görmeyecekse
    yaratıklar arasındaki bunca ayrıcalığın gerekçesi ne ola ki?
    İşte bu nedenle âhiret, seçme hürriyetinin, irâde ve şuurun doğal
    sonucudur. İnsanın seçiminin Allah tarafından kaale alındığının,
    değerlendirildiğinin bir delilidir. İnsanı yaratan, onu yeryüzüne
    halife seçip irâde veren ve kendi ruhundan ruh üfleyen Allah’ın,
    en güzel kıvamda yarattığı kulunun istikbâliyle ilgilenmediğini
    düşünmek abes olacaktır. Boşuna mı yaratıldı şu muazzam makine
    ve yaratılanların en muhteşemi olan insan? Boş yere, abes bir
    iş olarak mı yaratıldı evren ve içindekiler? Cennet niçin yaratıldı?
    Cehenem lüzumsuz mu?
    Âhiret, Allah’ın “vaad” ve “vaîd”inin, yani ödül ve cezasının
    bir gereğidir. Suyu getirenle testiyi kıranı mahlûk bile bir tutmazken
    Hâlık’ın bir tutması O’nun mutlak adâletine nasıl sığar? Eğer
    “şunu yaparsan ödüllendirilir, bunu yaparsan cezalandırılırsın” deniliyorsa
    elbette sonuçta “iyi” olanla “kötü” olanın ayrılıp, yapana
    ödülü, yapmayana cezası verilecektir. Bu nedenle âhiret, adâlet-i
    İlâhînin kaçınılmaz sonucudur. Âhirete inanmamak adâlete inanmamak,
    adâleti istememek demektir.
    Âhirete iman, ölüm korkusunun insanda bir kâbusa ve kronik
    bir illete dönüşmesini engeller. Ölümden sonra bir hayatın olduğuna
    inanan, kendisini koyvermez. Onun için, ölüm bir bitiş değil;
    bir intikaldir. Bu nedenle âhirete iman eden kâmil bir mü’min, hayatta
    bir kez ölür. Âhirete inanmayan kâfirse her ölümü hatırlayışta
    ölür. Bu nedenle âhireti inkâr edenler, mümkün olduğunca ölümü
    hatırlamak istemezler. Kendilerine ölümün hatırlatılmasından
    rahatsız olurlar ve beklenenden daha fazla tepki gösterirler. Bir
    de müslümanların ölümü güler yüzle karşıladıklarını, onunla sık
    sık selâmlaştıklarını düşünelim. İslâm medeniyetinde mezarlar şehirlerin
    ortasına yapılırdı. İslâm, insanların ölümü sık hatırlamaları
    115] 1/Fâtiha, 5
    DİN GÜNÜ
    - 61 -
    için mezar ziyaretini Nebî’nin diliyle özendirmişti. 116
    “Ölümse, Gel dese; Tak tak tak, Mu-hak-kak.”
    “Neylersin ölüm herkesin başında.
    Uyudun uyanmadın olacak.
    Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
    Bir namazlık saltanatın olacak,
    Taht misali o Mûsâlla taşında.”
    “Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
    Meçhûle giden bir gemi kalkar bu limandan.
    Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
    Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.
    Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
    Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.
    Bîçâre gönüller! Ne giden son gemidir bu!
    Hicranlı hayatın ne de son mâtemidir bu!
    Dünyada sevilmiş ve seven nâfile bekler;
    Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.
    Birçok gidenin her biri sanki memnun yerinden,
    Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.” 117
    Kur’an, her sayfasında, insanı hem ruhun tarihine, hem
    istikbâline (âhirete) götürerek insana önünü ve sonunu hatırlatır.
    Bu nedenle mü’min, her ânında üç zamanı birden yaşayan insandır.
    Bu, ona süreklilik ve sorumluluk duygusu verir. Kur’an’daki
    kıyâmet, Cennet, cehenem, mahşer, mîzan ve sorgu sahneleri,
    mü’minde sorumluluk hissini ve fazileti güçlendirmek için
    istikbâline açılan birer penceredir.
    “Dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibârettir.”118 Oyuncaktan hoşlanan
    çocuklar mıyız, yoksa rüştümüzü isbat eden adamlar mı?
    Dünya oyuncağına verdiğimiz değerde saklı bunun cevabı. Oyuna
    dalıp çokça eğlenenler, çocuklar ve o seviyedeki çocuk akıllılardır.
    116] M. İslamoğlu, İman Risalesi, 285
    117] Sırasıyla: Necip Fazıl, Cahit Sıtkı, Yahya Kemal
    118] 6/En'âm, 32; 29/Ankebût, 64; 47/Muhammed, 36; 57/Hadîd, 20
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 62 -
    Din günü şuûru, bize ölümü sık sık düşündürür ve bizi oraya
    hazırlar. Bu bilinçle ölüm râbıtası, bir adım daha ileri giderek
    şehâdet râbıtası yapmalıyız. Bu bilinç ve râbıtalar, bize sadece
    âhiret azığı değil; dünyada kaybettiğimiz izzeti, insanlık onurumuzu
    da kazandıracak ve ölüm korkusunu yenen, ölümle sevdalanan
    bir seviyeye çıkaracaktır. Ancak bu sâyede haklarımızı söke
    söke almak için dileniş değil direniş gerektiğini öğrenir ve canlı şehid
    olarak şerefli bir hayat süreriz. Bugün Yahûdi, teknik imkâna
    sahip milyarı aşan kimlik müslümanlarından değil; intifâda coşkusunu
    sürdüren çocuk yaştaki genç yiğitlerden korkmaktadır.
    Ölümden korkan gayr-ı müslim, en çok ölümden korkmayanlardan
    korkar. Müslümanın müslümanca yaşayamadığı her ortamda
    müslümanca ölme imkânı her an vardır.
    Her asırda olduğu gibi, günümüzde de bir kısım insanın,
    kıyâmet gününe iman etmeyişlerinin sebebi, öldükten sonra dirilmeyi
    uzak bir ihtimal görmeleridir. İnanmayanların görüşüne
    göre hayat, sebepsiz, hedefsiz ve gayesiz bir hareketten ibârettir.
    Oysa her şeyde bir sır, o sırrın gerisinde bir hedef ve hedefin gerisinde
    de bir hikmet vardır. İnsan bir ölçü dâhilinde bu dünyaya
    getirilir, yine aynı şekilde takdir edilmiş olan âkıbete, ceza ve hesap
    gününe döndürülmüş olur. Dünya hayatı da, her insan için bir
    imtihandır. İnsanların bütün bu gerçekleri bilip bunların gerisinde
    kudret ve hikmet sahibi Yüce Yaratıcı’yı düşünmesi gerekir. İşte bu
    bilgi ve düşünce insanı âhiret inancına götürür.
    İnsanların çokça hatırlaması gereken ölüm, her canlının kendisine
    erişeceği bir hâdisedir. Ölüm, kendi yolunda sapmadan ve
    durmaksızın ilerler. Ne geride bıraktıklarına, ne de ıstırap çekenlerin
    feryadına bakar. Korkanların korkusu, sevenlerin de sevgisi
    bunu önleyemez. Hayatı sadece dünya hayatından ibâret görmek,
    çok ilkel bir düşüncedir. Kur’an, düşüncesi gelişmemiş bu tür kişilerin
    sözlerini ve durumlarını şöyle dile getirir: “Onlar derler ki: ‘Bu
    dünya hayatımızdan başka bir hayat yok! Tekrar dirilecek değiliz.” 119
    İslâm’da dünya, âhiretin tarlasıdır. Dünya hayatını ıslah etmek,
    ondan her tür kötülüğü ve bozgunculuğu kaldırmak, bütün insanlar
    için iyilik ve adâleti gerçekleştirmek gibi işlerde sarf edilen
    emek ve uğraşıların hepsi, âhiret sermâyesidir. Böyle bir inançla
    çalışan ve Allah’ın rızâsını dileyerek gönülden bu güne inananların
    yeryüzünü ihmal etmeleri, azgınlıklara ve bozgunculuklara
    göz yumarak dünyayı terk etmeleri mümkün olabilir mi?
    Bazı insanlar, -âhirete iman ettiklerini iddia etmekle
    119] 6/En'âm, 29
    DİN GÜNÜ
    - 63 -
    beraber- kendilerini, câhilliğin ve azgınlığın akıntısına kaptırmışlarsa;
    bu, Allah’a ve âhiret gününe inandıkları için değil; âhirete
    imanlarının zayıf oluşundandır. Her asırda, âhireti inkâr edenler
    veya bu güne, inanılması gerektiği şekilde inanmamış olanlar, devamlı
    günah işlemeyi arzu edip buna karşı bir engelin çıkmasından
    korkanlar ve her şeye kadir Yaratıcının huzurunda hesap vermek
    istemeyenlerdir. İşte bunun için de öldükten sonra dirilmeyi
    ve âhireti hayal zanederler.
    Din gününe inanmak ve bu inancın gereğini yapmak, kötülüğe
    koşan her nefis için bir gem, günahı seven her insan için de bir
    engeldir. Bütün insanlığa hitap eden Kur’an, bu günün olmasını
    imkânsız görenlere en kesin ve doğru cevabı verir: “İnsan, kendini
    bir nutfeden nasıl yarattığımızı görmedi mi ki, şimdi apaçık bir hasım
    kesildi.”120 İnsanın yaratılışındaki hayret verici durumlar, organlarının
    yapısındaki çeşitli özellikler, onun tekrar diriltilmesinden çok
    daha önemli ve dikkat çekicidir. Allah’ın sanat ve kudretindeki
    bu incelikleri, mükemmellikleri bilip görenler, öldükten sonra dirilmeyi
    artık nasıl inkâr edebilirler? Ne yazık ki ünsiyet etmediği
    her şeyi inkâr, insanoğlunun tabiatındadır. Eğer o yılanı yüzüstü
    ve hem de sür’atle yürür görmese, ayaklardan başka şey üzerinde
    yürümeyi kabul etmezdi. Hatta insan, dünyayı görmeden, dünyadaki
    acayip haller ona anlatılsa, onları bile çoktan inkâra kalkardı.
    Şu halde, din gününü yakînen tasdik etmemek, bu kavramı anlamaktaki
    noksanlıktan ileri gelmektedir. Görünmediğinden dolayı,
    din gününe inanmayanlar, ilim adına cehâlet gösterenlerdir.
    “Âhiret yurdu, sakınan muttakîler için daha hayırlıdır, siz hiç düşünmüyor
    musunuz?” 121
    Dünya, ne seçim ne de geçim dünyasıdır müslüman için; dünya
    kulluk/ibâdet dünyasıdır, imtihan dünyasıdır. Sınav esnâsında
    oyuna dalan, gülüp eğlenen kimsenin imtihanda başarı şansı ne
    kadar olabilir? Gençler, üniversite imtihanına verdikleri önemi,
    esas sınava, büyük imtihana verseler, din günü bilinci nasıl hayata
    yansırmış, görürdük. Orta yaşlılar, yakın gelecekleri için hazırlayıp
    biriktirdiklerini, esas istikbâl için yatırıma dönüştürseler, örnek
    müslümanların sayısı nasıl artardı! “Ey iman edenler! Allah’tan
    korkun ve herkes, yarına ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkun.
    Çünkü Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”122 Mücâdelenin, cihadın,
    şehâdetin olmadığı yerde din günü bilinci yeterince yok demektir.
    Ana vatanımız, baba diyarımız Cennet olduğuna göre, biz
    120] 36/Yâsin, 77
    121] 6/En'am, 32; Y. Çiçek, F. Yıldız, a.g.e. s. 65
    122] 59/Haşr, 18
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 64 -
    memleketimizde gerekli ihtiyacımızı karşılamak için bu diyarda
    gurbete çıkmış durumdayız. Orada lâzım olan azığı unutup, buradaki
    görevimizi ihmal etmek ve buralarda oyuncaklarla oyalanmak
    ne kadar mantıklılıktır?
    Din günü yakında gelecek;
    Hesaba çekilmezden önce
    Kendini hesaba çek!
    Ne mutlu, din günü bilincine sahip, ölüme ve ölüm ötesi hesaba
    hazır olan ve ölümden korkmayan, ölümle dostluk kurabilen
    canlı şehidlere!
    DİN GÜNÜ
    - 65 -
    Din Günüyle İlgili Âyet-i Kerimeler
    Din Günü Anlamındaki Yevmu’d-Dîn İfâdesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam
    13 Yerde:) 1/Fâtiha, 4; 15/Hıcr, 35; 26/Şuarâ, 82; 37/Sâffât, 20; 38/Sâd, 78;
    51/Zâriyât, 12; 56/Vâkıa, 56; 70/Meâric, 26; 74/Müddessir, 46; 82/İnfitâr, 15, 17,
    18; 83/Mutaffifîn, 11.
    Din Günü Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
    Âhirete İman: Bakara, 4, 46, 62, 123, 177; Âl-i İmran, 9, 25; En’am, 113;
    A’raf,147; Tevbe, 18-19, 44; Yunus, 45; Nahl, 22; Kehf, 110; Neml, 3; Lokman,
    4; Şura, 7; Mearic, 2, 26.
    Dünya, Âhiretin Tarlasıdır: Şura, 20
    Kıyâmet Alametleri: Neml, 82; Sebe’, 14; Duhan, 9-14; Kıyame, 7-9; Kehf, 92-
    97; Enbiya, 96-97; Zuhruf, 61; Muhammed, 18.
    Kıyâmetin Kopma Zamanı Bilinemez: A’raf, 187-188, Hud, 104; Nahl, 77; Enbiya, 1
    Kıyâmetin Kopması ve Tekrar Dirilmenin Dehşeti: İsra, 58; Kehf, 47; Ta-Ha,
    105-108; Enbiya, 104; Hacc, 1-2; Nur, 37; Neml, 88; Tur, 9-10; Mürselat, 8-10...
    İlk Defa Yaratan Kudret, Tekrar Diriltecektir: İsra, 49-52; Meryem, 66-67; Hacc,
    5; Mü’minun, 84-85; Rum, 19; Vakıa, 57, 62; Kıyame, 37-40; İnsan, 28; Naziat, 27...
    Dirilmeyi İnkâr: En’am, 2, 29-31; Yunus, 7-8; Hud, 7; Ra’d, 5; Nahl, 38; İsra, 49-
    52; Meryem, 66-67; Mü’minun, 81-83; Yasin, 78-79; Saffat, 16-18; Vakıa, 47-50,
    57, 60-62, 83-87; Teğabün, 7; Kıyame, 3-6; İnsan, 27-28; Naziat, 10-14...
    Kıyâmet Gününün Tek Hâkimi Allah’tır: Fâtiha, 4; En’am, 73; Ta-ha, 111; Hacc,
    56; Furkan, 26; Zümer, 67; Mü’min, 16; Nebe’, 37; İnfitar, 19.
    Din Günüyle İlgili Bazı Hadis-i Şerif Kaynakları
    Buhari, Cihad 94, 95, 96, Menakıb, 7, 25, Fiten 23, 24, İstiabe 8, Rikak, 35, 39,
    İlm 2
    Müslim, fiten 9, 17, 18, 34, 42, 62, 78, 79, İman 234, 248,
    Ebu Dâvud, Melahim 9, 12, 16
    Tirmizi, Fiten 19, 35, 39, 40, 42, 43, 56,
    Nesai, Cihad 42
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. Hadislerle Kur’an Tefsiri, İbni Kesir, Akçağ Y. C. 2, s. 90-93
    2. Tefsir-i Kebir, Fahreddin Razi, c.1, s. 329-337
    3. Hak Dini Kur’an Dili, Muhammed Hamdi Yazır, Eser Y. c. 1, s. 81-95
    4. Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c.1, s. 68-69
    5. Fi Zılali’l- Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 40-42
    6. Din Günü İbadet, Yakup Çiçek, Fahreddin Yıldız, Bir Y. s. 9-65
    7. İman Risalesi, Mustafa İslamoğlu, Denge Y. 285-297
    8. Kur’ani Araştırmalar, Murteza Mutahhari, Tuba Y. s. 115-118
    9. Fâtiha Tefsiri, Azad, Bir Y. s. 161-170
    10. İslam Ansiklopedisi, Şamil Y. C. 1s. 401 , C. 4 s. 133-134
    11. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y. s. 197-204
    12. Kur’an’da Tevhid Eğitimi, Abdullah Özbek, Esra Y. s. 26-28
    13. Kur’an’da Uluhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. s. 127-133; 232-233; 258
    14. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 151-155
    15. Haşir Risalesi, Said Nursi, Med-Zehra Y.
    16. Sorularla Fâtiha Sûresi, Zabit Ali Durmuş, Ali İçipak, YendaY. S. 121-132
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 66 -
    17. Fâtiha Üzerine Mülahazalar, Hikmet Işık, Nil Y. S. 160-170
    18. Esmaü’l-Hüsna, Ali Osman Tatlısu, Yağmur Y. s. 212-214
    19. İlk Mesajlar, M. Ali Baltaşı, Birleşik Y. s. 22-25
    20. İslam ve Sosyal Değişim, 36-39, 82
    21. İslam -Temel İlkeler- Ali Ünal, Beyan Y. s. 121-136
    22. Âhiret Bilinci, Hüseyin Özhazar, Bengisu Y.
    23. Âhiret Bilinci, Hasan Eker, Denge Y.
    24. İnanç ve Amelde Kur’ani Kavramlar, Muhammed El-Behiy, Yöneliş Y. s.
    191-199
    25. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y. s. 144-148
    26. Fâtiha Sûresi ve Türkçe Namaz, Sait Şimşek, Beyan Y. s. 47-50
    27. Esmaü’l-Hüsna, Afifüddin Süleyman Tilmsani, İnsan Y. s. 8-18
    28. İtikat Üzerine, İhsan Eliaçık, Şafak Y. s. 115-119
    29. Kıyâmet Günü, Hârun Yahya, Vural Y.
    30. Ölüm, Kıyâmet, Cehennem, Hârun Yahya, Vural Y.


    - 69 -
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKÂDİ KAVRAMLAR -7-
    CENNET
    •
    Cennet Kelimesi; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Cennetin İsimleri ve Tabakaları
    •
    Cennetin Tasviri
    •
    En Büyük Zevk: Cennette Allah’ın Görülmesi
    •
    Cennet Hayatı
    •
    Cennet Nimetleri
    •
    Cennette Cinsî Zevkler
    •
    Amaç, Cismanî Zevkler Sağlayan Cennet Nimetleri Değil; Allah’ın Rızasıdır
    •
    Cennetlikler
    •
    Cehennem Korkusu - Cennet Ümidi (Allah ile İlişkilerimizde Denge)
    •
    Cennet Ucuz Değil!
    “İman edip sâlih amel işleyenler için, içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele! O cennetlerdeki bir meyveden kendilerine rızık olarak yedirildiği vakit, ‘bu, bundan önce dünyada bize verilenlerdendir’ derler. Ve bu rızık onlara bazı yönlerden dünyadakine benzer olarak verilmiştir. Onlar için cennette tertemiz eşler vardır. Ve onlar orada ebedî kalacaklar.” 123
    Cennet Kelimesi; Anlam ve Mâhiyeti
    Cennet, “örtmek, gizlemek” anlamındaki “cenn” kökünden isim olup “bitki ve ağaçları ile toprağı örten bahçe, yeşillikleri bol, sık dal ve yaprakları ile yeri gölgelendiren bağlık, bahçe” manasına gelir. Peygamberlerin davetine uyarak iman edip dünya ve âhirete ait işleri, kulluk vazifelerini elden geldiği kadar güzel bir şekilde yapan temiz ve müttakî kişiler için hazırlanmış bir huzur ve mutluluk beldesidir. Âhiret hayatında mü’minlerin ebedî saâdet ve nimetler yurdu olan yerin bu şekilde adlandırılmasının sebebi, genel görünümüyle dünya bahçelerine benzemesi veya eşsiz nimetlerini insan idrâkinden gizlemiş olması şeklinde açıklanmıştır. Çoğulu cinân ve cennât’tır.
    123] 2/Bakara, 25
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 70 -
    Cennetin İsimleri ve Tabakaları
    Cennet kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 147 defa geçmektedir.
    İslâm literatüründe cenneti ifade etmek üzere kullanılan isimleri
    ve cennet tabakalarını şu şekilde sıralamak mümkündür:
    1- Cennet: Ebedî saâdet yurdunu ifade etmek üzere Kur’an’da,
    çeşitli hadislerde ve diğer İslâmî eserlerde yer alan isimler içinde
    en çok kullanılan, içindeki bütün mekân ve imkânları kapsayacak
    şekilde muhtevası geniş olan bir terimdir. Yukarıda belirtildiği
    gibi Kur’an’da 147 yerde geçmektedir. İslâm literatüründe ebedî
    saâdetle ilgili vaadler, özendirici anlatım ve tasvirler genellikle
    cennet ismi etrafında yoğunlaşmıştır. Diğer isimler tekil olarak
    kullanıldığı halde, cennetin çok sayıdaki âyette çoğul şekliyle de
    (cennât) yer alması, saâdet yurdunun belli bir bölgesinin değil;
    tamamının adı olduğunu gösterir.
    2- Cennetü’n-Naîm: 13 âyette geçmektedir.124 Arapça’da “refah,
    huzur, mutlu hayat” anlamına gelen nimet kelimesinden
    daha kapsamlı bir muhtevaya sahip olan naîm, insana mutluluk
    veren maddî ve manevî bütün güzellikleri ifade etmektedir. Buna
    göre cennâtü’n-naîm; mutluluklarla dolu cennetler manasına gelir.
    “Beni cennetü’n-naîmin vârislerinden kıl.” 125
    3- Adn cenneti: En belirgin anlamı ile ikamet etme, ikamet
    edilen yer demek olan adn, 11 âyette kullanılmıştır.126 Adn’in, cennetin
    belli bir bölümünün adı olduğu veya çoğul şeklinde kullanılışına
    bakarak onun tamamını ifade eden bir isim olduğu anlaşılır.
    “Şüphesiz ki, iman edenler ve güzel amel işleyenler yok mu, işte onlar
    mahlûkatın en hayırlısıdır. Onların Rableri katındaki mükâfatı, zemininden
    ırmaklar akan, içinde devamlı olarak kalacakları Adn cennetleridir.
    Allah onlardan râzı olmuş, onlar da O’ndan râzı olmuşlardır. Bu, Rabbinden
    korkan O’na saygı gösterenler içindir.” 127
    4- Firdevs: Özellikle, içinde üzüm bulunan bağ bahçe anlamına
    124] Mutluluklarla Dolu Cennet(ler) Anlamına Gelen “Cennetu’n-Neıym” Kavramının
    Geçtiği Âyetler (Toplam 13 Yerde): 10/Yûnus, 9; 22/Hacc, 56; 26/
    Şuarâ, 85; 31/Lokman, 8; 37/Sâffât, 43; 52/Tûr, 17; 56/Vâkıa, 12,89; 68/Kalem,
    34; 70/Meâric, 38; 82/İnfitâr, 13; 83/Mutaffifîn, 22.
    125] 26/Şuarâ, 85
    126] İkamet Edilen (Güzel) Yer Anlamındaki “Adn Cenneti” Kavramının Geçtiği
    Âyetler (Toplam 11 Yerde): 9/Tevbe, 72; 13/Ra’d, 23; 16/Nahl, 31; 18/Kehf,
    31; 19/Meryem, 61; 20/Tâhâ, 76; 35/Fâtır, 33; 38/Sâd, 50; 40/Mü’min, 8; 61/
    Saff, 12; 98/Beyyine, 8.
    127] 98/Beyyine, 7-8
    CENNET
    - 71 -
    gelir. İki âyette geçer.128 Firdevs, cennetin tamamını ifade eden bir
    isim olabileceği gibi, onun ortası, en yüksek ve en değerli bölgesinin
    özel adı da olabilir. “Şüphesiz, iman edip güzel amel işleyenler için
    barınak olarak Firdevs cennetleri vardır.” 129
    5- Hüsnâ: İyilik yapanlara Allah tarafından daha büyük bir iyilikle
    karşılık verileceğini, ayrıca buna bir de ilâve (ziyade) yapılacağını
    ifade eden Yunus 26. âyetindeki hüsnâ (daha güzel, daha
    iyi, en güzel, en iyi) kelimesinin cennet anlamına geldiği müfessirlerin
    büyük çoğunluğu tarafından kabul edilmiştir. Bu duruma
    göre cennet anlamına gelen “Hüsnâ” kelimesi bir âyette geçer.
    Âyetteki “ziyade”den maksat da, cennette Allah’ı görme şerefine
    nail olmaktır. “Güzel davrananlara hüsnâ (daha güzel karşılık), bir de
    ziyade/fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir toz (kara leke) bulaşır, ne
    de bir horluk (gelir). İşte onlar cennet ehlidirler. Ve onlar orada ebedî
    kalacaklardır.” 130
    6- Dârüs’s-Selâm: Maddî ve manevî âfetlerden, hoşa gitmeyen
    şeylerden korunmuş olma manasındaki selâm ile dâr/yurt kelimesinden
    oluşan bu terkip, iki âyette cennetin adı veya tabakası
    olarak zikredilmiştir. İki âyette zikredilir.131 Cennetin esenlik yurdu
    olduğu şüphesizdir. Gerçek esenliğin ancak cennette bulunabileceği,
    sonsuz hayatın, ihtiyaç bırakmayan zenginliğin, zillete yer
    vermeyen şeref ve üstünlüğün, eksiksiz bir sıhhatin sadece orada
    mevcut olduğu anlaşılır. “Hâlbuki Allah, Dârü’s-Selâm’a çağırıyor ve O,
    dilediği kimseleri dosdoğru bir yola hidâyet buyurur.” 132
    7- Dârü’l-Mukame: Asıl durulacak yer, ebedî ikamet edilecek
    yurt manasındaki bu terkip de cennete girenlerin Allah’a hamd
    ve şükür sırasında bulundukları mekân için kullanacakları bir tabir
    olmalıdır. Bir âyette geçer: “O (Rab) ki lütfuyla bizi Dârü’l-Mukameye
    / asıl oturulacak yurda (cennete) yerleştirdi. Artık orada bize ne bir yorgunluk
    dokunacak, ne de orada bize bir usanç gelecektir.” 133
    8- Cennetü’l-Me’vâ: Cennetu’l-Me’vâ da bir âyette geçer.
    “İman edip güzel amel işleyenlere gelince, onlar için Me’vâ cennetleri
    vardır.” 134
    128] Üzüm ve Benzeri Nimetler Bulunan Bağ-Bahçe Anlamına Gelen “Firdevs” Cennetinin
    Geçtiği Âyetler (Toplam 2 Yerde): 18/Kehf, 107; 23/Mü’minûn, 11.
    129] 18/Kehf, 107
    130] 10/Yûnus, 26
    131] Cennetin Adı veya Tabakası Olarak Zikredilen ve Esenlik Yurdu Anlamına
    Gelen “Dâru’s-Selâm” İfâdesinin Geçtiği Âyetler (Toplam 2 Yerde): 6/
    En’âm, 127; 10/Yûnus, 25.
    132] 10/Yûnus, 25
    133] 35/Fâtır, 35
    134] 32/Secde, 19
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 72 -
    Bu isimlerin dışında, “ev, konak, şehir, ülke” anlamlarına gelen
    “dâr” kelimesi, Kur’an’da dâru’l-huld (ebediyet / sonsuzluk yurdu),
    dâru’l-âhire (âhiret yurdu), âkıbetü’d-dâr, ukbe’d-dâr (dünya yurdunun
    sonu) terkipleriyle cennet anlamında kullanılmıştır.
    Kur’an’da zikredilen bu isimler, cennetin tabakaları olarak
    da kabul edilmektedir. Bu tabakalardan her birinde, mü’minlerin
    yaptıkları iyi işler karşılığında girecekleri veya yükselecekleri
    derece veya mertebeler vardır. Nitekim Müslim’in Ebû Said el-
    Hudri’den rivâyet ettiği hadiste, Allah yolunda cihad edenlerin,
    cihadları sebebiyle cennette yüz derece yükselecekleri, her derecenin
    arasının ise, yer ile gök arasındaki mesafe kadar olduğu,
    Hz. Peygamber tarafından haber verilmektedir.135 Hadiste sözü
    edilen dereceler konusunda ise şu ihtimaller öne sürülmüştür. Bu
    dereceleri zahiriyle anlamak mümkündür. Gerçekten söz konusu
    derecelerin, zahirinden anlaşıldığı üzere, birbirinden daha yüksek
    menziller (tabakalar) olması muhtemeldir. Buna karşılık, yükseklikten
    kastın, cennetteki nimetlerin çokluğu, insanın veya bir başka
    yaratığın hiç aklına bile gelmemiş, gönlünden dahi geçmemiş
    iyiliklerin büyüklüğü veya çokluğu anlamında olması muhtemeldir.
    Zira Allah Teâlâ’nın mücahide lutfettiği iyilik veya cömertlik
    türleri birbirinden çok farklıdır, birbirinden üstündür. Buna göre,
    nimetlerin fazilet (üstünlük) konusundaki farklılıkları uzaklık açısından
    yer ile gök arasındaki mesafe gibidir.
    Buhârî’nin bir rivâyetinde Hz. Peygamber, Allah yolunda savaşan
    mücâhidler için cennette yüz derece (tabaka) hazırlandığını
    ve iki derecenin arasının yerle gök arası gibi olduğunu haber vermekte
    ve sözlerine devamla şöyle buyurmaktadır: “Allah’tan istediğiniz
    zaman Firdevs’i isteyin. Çünkü Firdevs, cennetin ortası ve cennetin
    en yükseğidir. Firdevs’ten cennet nehirleri doğar.” 136
    Bütün bu âyet ve hadislerden cennetin birçok tabakası olduğu
    anlaşılmaktadır. Bu tabakalardan bazılarının daha yüce ve nimetlerinin
    daha güzel veya daha efdal olması sebebiyle isimleri bize
    bildirilmiştir. Firdevs cenneti, mertebece en yüksek olan cennet
    tabakasıdır.
    Cennetin Tasviri
    Dinler tarihine dair araştırmalar, hemen her din ve inanç sisteminde
    ölüm sonrası hesaplaşmanın, ceza veya mükâfatın varlığının
    kabul edildiğini göstermiştir. Genel olarak İslâm âlimlerinin
    135] Müslim, İmâre 116
    136] Buhâri, Cihad 4
    CENNET
    - 73 -
    cennet tasviri hakkında benimsedikleri görüş, onun mahiyetinin
    bilinemeyeceği şeklindedir. Çünkü mü’min kullar için âhiret
    hayatında hazırlanmış mutluluk vesilelerinin hiç kimse tarafından
    tahayyül edilemeyeceğini ifade eden âyetten137 başka, Allah
    Teâlâ’dan naklen bir hadis rivâyeti olarak meşhur metin de
    bu hususu açıkça belirtmektedir: “Ben, sâlih kullarım için, hiçbir
    gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı ve hiçbir beşer zihninin
    tasavvur edemeyeceği mutluluklar hazırladım.”138 Dünya hayatında
    beş duyu ve akıl alanlarındaki idrâkler, tabiat şartlarıyla kayıtlı
    olduğuna göre nasslarda geçen tasvirleri aynı şartlar çerçevesinde
    veya hayal gücüyle değiştirerek algılamak gerekir. Nitekim
    bazı âyetlerde, cennet ve nimetleriyle ilgili dünya ve âhiret
    idrâkleri arasında benzerliklerin bulunduğu ifade edilmiştir.139
    İbn Abbas’tan yaygın olarak rivâyet edilen “Cennette isimlerden
    başka dünyayı andıran hiçbir şey yoktur.” 140 ifadesi, ikisi arasındaki
    mahiyet farklılığını belirten bir söz olsa gerektir.
    Cennetin sekiz kapısının olduğu ilk dönemlerden beri kabul
    edile gelmiştir. Ancak, cehenneme ait yedi kapının mevcûdiyeti
    Kur’ân-ı Kerim’de açıkça zikredildiği halde141 cennetin sadece
    kapılarının (ebvâb) bulunduğu ifade edilmiş ve sayıları hakkında
    herhangi bir işarette bulunulmamıştır. Ancak, bazı hadis-i şeriflerde
    cennetin sekiz kapısı olduğu belirtilmektedir. Bu hadis
    rivâyetlerinin kapıların genişliği için verdikleri çok uzun mesafelere
    bakılırsa, cennet kapıları, aynı zamanda onun bölümlerini de
    ifade etmiş olmalıdır. Nitekim bazı eserler, sekiz cennet kapısının
    adlarını kaydederken bazı küçük farklarla cennetin isimlerini
    zikretmişlerdir. Sahih hadislerin belirttiğine göre, bu mekânlara
    belli amel sahipleri girebilecektir. Mesela, namazlarını dosdoğru
    kılanlar namaz kapısından, cihada katılanlar cihad kapısından, Allah
    yolunda infak yapanlar sadaka kapısından, oruç tutanlar da
    “reyyân” (suya kandıran) kapısından gireceklerdir. Cennet kapılarının
    cehenneminkinden daha fazla ve cennetin tasavvur edilemeyecek
    kadar geniş olması, cennet ehlinin cehennemliklerden
    çok olacağını gösterir. Nitekim bir hadiste, cennete gireceklerin
    yerlerini aldıktan sonra orada yine boş yer kalacağı, bunun için
    Cenâb-ı Hakk’ın yeniden bazı nesiller yaratıp cenneti dolduracağı
    ifade edilmiştir. 142
    137] 32/Secde, 17
    138] Buhâri, Tefsir 1; Müslim, Cennet 2-5
    139] 2/Bakara, 25; 47/Muhammed, 6
    140] Makdisî 1/194
    141] 15/Hıcr, 44
    142] Buhâri, Tefsir 1; Müslim, Cennet 34
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 74 -
    Cennet, sadece bağ ve bahçelerden ibaret olmayıp bunların
    yanında kendilerine has maddelerden oluşan nesneleri ve
    tesisleri de mevcuttur. İman ve sâlih amel sahibi kimselerin ebediyet
    âleminde ravzâtü’l-cennâtta (cennetlerin has bahçelerinde)
    yaşayacaklarını ifade eden âyette143 yer alan ve sözlük anlamları
    bakımından her ikisi de bahçe anlamına gelen ravzât ile cennât
    kelimelerinden ikincisine “tesis” manasını vermek gerekir. Birçok
    âyette sâlih mü’minlere vaad edilen cennetin çoğul şekliyle
    kullanıldığına bakılırsa, birden fazla tesisin bulunduğu ve her
    mü’mine bir mesken hazırlandığı anlaşılır. Cennetin, göklerin ve
    yerin “arz”ı/genişliği kadar olduğunu ifade eden âyetlerin144 tefsiri
    için şu farklı görüşler ileri sürülmüştür: 1- Cennetin tasavvur
    edilemeyecek kadar geniş olduğunu ifade eden bir benzetmedir.
    Buna göre arz; en, yani genişlik demektir. Bir alanın dar cephesini
    genellikle onun genişliği oluşturduğuna göre cennetin uzunluğu
    bu teşbih çerçevesinde çok daha fazla olacaktır. 2- Cennet, dünya
    hayatında insanoğlu tarafından kavranabilen kâinat kadar değerlidir.
    3- Madde âleminin insan idrâkine sunuluşu gibi cennet de
    onun bilgi ve idrâkine sunulmuştur. Bu yorumlar içinde en çok
    tercih edilen, birinci görüştür.
    Kur’ân-ı Kerim’de cennet için “güzel meskenler”,145 “üst üste
    kurulmuş konaklar” 146 ve “ev” 147 kavramları kullanılmak sûretiyle
    onun maddî manada eleman ve tesislerden oluştuğu belirtilmiştir.
    Cennet hayatıyla ilgili bazı tasvirler de bu gerçeği vurgulamaktadır.
    Naslardan anlaşıldığına göre cennet ehli için çadırlar da kurulacaktır.
    148 Onlar, Cuma günleri güzel kokular saçan rüzgârların
    estiği bir çarşıyı dolaşacaklar, bu şekilde zarafetlerine zarafet katacaklardır.
    149
    Rahmân sûresinde, “Rabbinin huzuruna suçlu olarak çıkmaktan
    korkan kimseler için iki cennet (cennetân) vardır.”150 denildikten sonra,
    bu cennetlerin imkânlarından bahsedilmekte, ardından, o iki cennetten
    başka (veya onların altında) iki cennet daha bulunduğu151
    belirtilerek bunların da benzer imkânları tasvir edilmektedir. Müfessirler,
    bu iki (veya dört) cennet hakkında cin ve insan türlerine
    143] 42/Şûrâ, 22
    144] 3/Âl-i İmran, 133; 57/Hadîd, 21
    145] 9/Tevbe, 72; 61/Saff, 12
    146] 39/Zümer, 20
    147] 66/Tahrim, 11
    148] 55/Rahmân, 72; Müslim, Cennet 23-25
    149] Müslim, Cennet 13
    150] 55/Rahmân, 46
    151] 55/Rahmân, 62
    CENNET
    - 75 -
    verilecek cennetler, iyiliklerin yapılması ve kötülüklerin terk edilmesine
    karşılık verilecek iki cennet, iman ve sâlih amel için verilecek
    cennet ile lutf-ı ilahi olarak fazladan ikram edilecek cennet
    gibi bazı yorumlar yapmışlardır. Hz. Peygamberimiz bir hadisinde,
    âhiretteki iki cennetten birinin kap kacak ve madenî eşyasının altından;
    diğerinin de gümüşten olacağını ifade etmiştir.152 Sonuç
    olarak bir mü’mine birden fazla cennetin veriliş hikmeti tam açık
    bir şekilde anlaşılmadığı gibi, bunların kaç tane olacağı da bilinmemektedir.
    Dünya hayatında mü’minlerin Allah’a itaat ve bağlılıklarının
    aynı derecede olmadığı bilinmektedir; bunun sonucu olarak ceza
    ve mükâfat derecelerinin de aynı olmayacağı haber verilmektedir.
    153 Bununla ilgili bir hadiste, Allah yolunda cihad edenlere hazırlanan
    cennetin “yüz derece” olduğu ve her derecenin gökle
    yer arasındaki mesafe kadar birbirinden uzak bulunduğu haber
    verilmiştir.154 Sahip oldukları nimetler açısından farklı mekânlar
    olduğu anlaşılan bu derecelerin imanın hasletleri (şubeleri) kadar
    yetmiş küsür olacağı, bu hasletleri kendisinde toplayanların bütün
    dereceleri elde edeceği de söylenmiştir.
    Cennet tasviriyle ilgili hadislerin içinde Firdevs ile Adn’in özel
    durumları olduğu görülür. Rahmân sûresinde ayrı ayrı tasvir edilen
    iki çift cennete bir açıdan açıklık getiren bir hadise göre Firdevs
    cennetleri dört âdet olup, ikisinin bütün süsleri ve eşyaları
    altından, ikisinin de gümüştendir; mü’minlerin cemâl-i İâhî’yi müşahede
    edecekleri yer ise Adn’dir. Cennetteki dört nehrin fışkıracağı
    yerin Firdevs olduğu zikredilir. 155
    Kur’ân-ı Kerim’de yer alan cennet tasvirleri içinde, kelimenin
    çoğul olarak kullanıldığı âyetlerin ekserisinde altlarından nehirlerin
    aktığı ifade edilmiştir. İbn Kayyim’in de belirttiği gibi bu
    âyetlerde geçen “taht” (alt) zarfı, cennet toprağının görünmeyen
    alt tabakası demek olmayıp ağaçların, binaların ve benzeri tesislerin
    zemini ve eteği anlamına gelir. Hadis olarak da nakledilen
    bazı rivâyetlerden faydalanan âlimler, cennetteki nehirlerin nehir
    yataklarında değil; yüzeyde aktıkları kanaatine varmışlardır. Cennet
    nehirlerinin mevcudiyetini belirten âyetler, onların mahiyetleri
    hakkında bilgi vermezken, Muhammed sûresi, 15. âyeti farklı bir
    tasvir yapar. Buna göre cennette içimi bozulmayan su ırmakları,
    tadı değişmeyen süt ırmakları ve süzülmüş baldan ırmaklar vardır.
    152] Buhâri, Tevhid 34, Tefsir 1-2; Müslim, İman 296
    153] 4/Nisâ, 96; 8/Enfâl, 4
    154] Buhâri, Cihad 4; Müslim, İmâre 116
    155] Buhâri, Tevhid 22; Tirmizî, Sıfatü’l-Cennet 4
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 76 -
    Buhârî ile Tirmizî’nin birbirini tamamlar mâhiyette naklettikleri
    bir hadis-i şerifte Hz. Peygamberimiz, Firdevs’in cennetin ortasını
    ve üst kısmını teşkil ettiğini, dört nehrin de oradan çıktığını
    haber vermektedir.156 Burada sözü edilen dört nehir, Muhammed
    sûresinde anlatılan nehirler olmalıdır. Öyle anlaşılıyor ki, bu özel
    nehirler diğer birçok âyette tekrarlanan genel nehirlerden ayrıdır.
    Kur’ân-ı Kerim’in 108. sûresine adını veren ve “çok şey” anlamına
    gelen Kevser’den ne kastedildiği müfessirler arasında tartışmalı
    olmakla birlikte, Kevser’in cennetteki bir nehrin adı olduğu öne
    çıkar. Muhtelif rivâyetlerle nakledilen hadislerde Hz. Peygamber,
    cennette Kevser isminde bir nehrin kendisine verileceğini, bu nehrin
    iki kenarında inciden yapılmış kubbelerin bulunacağını, akan
    suyunun da hâlis misk gibi koku salacağını beyan etmiştir.157 Cenneti
    tasvir eden bazı âyetler, orada su pınarlarının da bulunduğunu
    haber verir: “Kötülüklerden korunanlar bahçelerde, gölgelerde ve
    pınarların başında bulunacaklardır.”158 Rahmân ve Ğâşiye sûrelerinde,
    akan pınarlardan söz edilmekte, diğer bazı âyetlerde de cennet
    ehlinin bu pınarlardan su içeceği haber verilmektedir. 159
    Sözlük anlamı “bağ, bahçe” olan cennette ağaçların bulunması
    doğaldır. Çeşitli âyetlerde gölgelerden, dallardan, sarmaş dolaş
    olmuş koyu yeşilliklerden, meyveleri kolayca toplanabilen ağaçlardan
    bahsedildiği gibi, özel olarak hurma, nar, reyhan, kiraz,
    muz gibi ağaç ve bitkilerden de söz edilir.160 Buhârî ile Müslim’in
    rivâyet ettiği bir hadiste Hz. Peygamber cennette, idmanlı ve
    hızlı bir binicisinin, gölgesinde yüz yıl koştuğu halde sonuna ulaşamayacağı
    kadar büyük bir ağacın bulunduğunu ifade etmiştir.
    161 Hadisin çeşitli rivâyetlerini nakleden ibn Kesir’in Ahmed b.
    Hanbel’den aktardığı bir rivâyette söz konusu ağaç, şeceretü’l-huld
    olarak adlandırılmıştır. Hadiste zikredilen ağacı, bir ağaç türü olarak
    anlamak, “yüzyıl”ı da çokluktan kinaye saymak mümkündür.
    Daha çok halka hitap eden dinî edebî eserlerde söz konusu edilen
    “tûbâ ağacı”nın mevcudiyeti ise kesin değildir. İman ve güzel amel
    sahipleri için iyi bir ebediyet hayatının hazırlandığını ifade eden
    âyet-i kerimedeki “tûbâ” kelimesi162 sözlükte “iyilik ve güzellik, iyi
    ve güzel karşılanan her şey” anlamına gelir. Müfessirlerin bu kelimeye
    verdikleri yedi sekiz kadar manadan biri de tûbâ ağacıdır.
    156] Buhâri, Tevhid 22; Tirmizî, Sıfatü’l-Cennet 4
    157] İbn Kesir II/400-407
    158] 15/Hıcr, 45; 77/Mürselât, 41
    159] Bk. 55/Rahmân, 50, 66;88/ Ğaşiye, 12; 76/İnsan, 6, 18; 83/Mutaffifin, 28
    160] 55/Rahmân, 12, 68; 56/Vâkıa, 28-29
    161] Buhârî, Bed’ü’l-halk 8; Müslim, Cennet 6-8
    162] 13/Ra'd, 29
    CENNET
    - 77 -
    Fahreddin Râzi’nin de belirttiği gibi kelimeyi sözlük anlamından
    çıkarıp dar bir alana tahsis etmek doğru değildir. Bunun yerine
    “ebedî saâdete vesile olan her güzel şey” manası verildiği takdirde
    bağ, bahçe ve ağaçlar da dâhil olmak üzere her imkân kelimenin
    kapsamına alınmış olur.
    Bir hadislerinde Rasûlullah (s.a.s.) cennetin gümüş ve altın
    kerpiçten yapıldığını, harcının misk, taşlarının inci ve yakut olduğunu,
    oraya girenlerin bolluk ve refah içinde, üzüntüsüz ve
    kedersiz yaşayacağını, ebedî kalacaklarını, ölmeyeceklerini, elbiselerinin
    eskimeyeceğini ve gençliklerinin yok olmayacağını
    ifade eder. 163
    “Cennet, takvâ sahiplerine, uzak olmayarak yaklaştırılmıştır. İşte size
    va’d olunan, gördüğünüz şu cennettir ki, o, Allah’a yönelen, emirlerine
    riâyet eden, görmediği halde Rahmân’dan korkan ve Allah’ı tâatine yönelmiş
    bir kalple gelen kimselere aittir.” 164
    “Tevbe edenler, iyi amel ve harekette bulunanlar öyle değil. Çünkü
    bunlar hiçbir şeyle haksızlığa uğratılmayarak cennete, çok merhametli
    Allah’ın, kullarına gıyaben vaad buyurduğu Adn cennetlerine gireceklerdir.
    O’nun vaadi şüphesiz yerini bulacaktır. Orada boş söz değil;
    sadece selam duyarlar. Orada sabah akşam rızıkları da ayaklarına gelecektir.
    O, öyle cennettir ki biz ona kullarımızdan gerçekten müttakî
    olanları vâris kılacağız.” 165
    “Adn cennetleri vardır ki altlarından ırmaklar akar. Onlar orada ebedî
    kalıcıdırlar. İşte günahlardan temizlenenlerin mükâfatı.” 166
    “Canların isteyeceği ve gözlerin hoşlanacağı ne varsa, hepsi
    oradadır. Siz de orada devamlı olarak kalacaksınız. İşte bu, sizin çalıştığınız
    ameller sebebiyle mirasçı kılındığınız cennettir. Sizin için orada çok
    meyveler vardır, onlardan yiyeceksiniz.” 167
    “İşte bu yüzden Allah onları o günün fenalığından esirger. (Yüzlerine)
    parlaklık, (gönüllerine) sevinç verir. Sabretmelerine karşılık onlara cenneti
    ve oradaki ipekleri lutfeder. Orada koltuklara kurulmuş olarak bulunurlar.
    Ne yakıcı sıcak görürler orada, ne de dondurucu soğuk. Ağaçlarının gölgeleri
    üzerine sarkar; kolayca koparılabilen meyveleri istifadelerine sunulur.
    Yanlarında gümüş kaplar ve billur kâselerle, gümüşî beyazlıkta (billur
    gibi) şeffaf kupalarla dolaşılır ki (cennet sakinleri bunlara dolduracakları
    163] et-Tâc, c. 5, s. 402
    164] 50/Kaf, 31-33
    165] 19/Meryem, 60-63
    166] 20/Tâhâ, 76
    167] 43/Zuhruf, 71-73
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 78 -
    cennet şarabını cennetteki insanların iştahları) ölçüsünde tayin ve takdir
    ederler. Onlara orada bir kâseden içirilir ki karışımında zencefil vardır. (Bu
    şarap) orada bir pınardandır ki adına Selsebil denir. Cennettekilerin etrafında
    öyle ölümsüz genç hizmetçiler dolaşır ki, onları gördüğünde kendilerini
    etrafa saçılmış inciler sanırsın. Ne yana bakarsan bak, (yığınla) nimet
    ve ulu bir saltanat görürsün. Üzerlerinde ince yeşil ipekli, parlak atlastan
    elbiseler vardır. Rableri onlara tertemiz içecekler içirir. Onlara: ‘İşte bu, sizin
    işlediklerinizin karşılığıdır, çalışmalarınız şükre değer’ denir.” 168
    En Büyük Zevk: Cennette Allah’ın Görülmesi
    Mü’minler, cennette Allah’ı göreceklerdir; bu, onlar için en büyük
    nimet olacaktır. Buna “rü’yetullah” denir. Bu hususta Kur’ân-ı
    Kerim’de şöyle buyrulur: “O gün Rablerine bakan ışık saçan yüzler
    vardır.”169 Rasûlullah da bir hadislerinde şöyle buyurur: “Siz gerçekten
    tıpkı şu ayı gördüğünüz gibi, Rabbinizi gözle (açıkça) göreceksiniz.
    O’nu görmekte haksızlığa uğramayacak, izdihama düşmeyeceksiniz.”170
    Süheyb (r.a.)’in rivâyetine göre peygamberimiz (s.a.s.): “İyi iş ve güzel
    amel işleyenlere daha güzel karşılık ve bir de ziyade (Allah’ı görmek)
    vardır.”171 âyetini okuduktan sonra şöyle buyurdu: “Cennetlikler
    cennete girdiği zaman Allah şöyle buyuracak: ‘Size daha da vermemi
    istediğiniz bir şey var mı?’ Cennetlikler de şöyle derler: ‘Yüzlerimizi ak
    çıkarmadın mı, bizi cennete koymadın mı, bizi cehennemden kurtarmadın
    mı? (Bunlar yeter)’ Rasûlullah sözlerine devam ederek: ‘Cenâb-ı Hak
    perdeyi kaldırır, cennetliklere artık Rablerine bakmaktan daha sevimli
    gelecek hiçbir şey verilmiş olmaz.” 172
    Mü’minlerin Allah Teâlâ’yı cennette görmeleri, herhangi bir
    yön, yer ve şekilden uzak olarak vuku bulacaktır. Bunun keyfiyeti
    bizce meçhuldür. “Allah bilir” deriz. Kur’an ve sünnette bildirildiği
    için rü’yetullah’a inanırız.
    Cennet Hayatı
    İnsanın Allah’a imana sarılıp O’na bağlanmasında, en büyük
    kaygı ve korkusu olan yok olmaktan kurtulma ve Allah’ın kendisine
    tükenmeyecek bir hayat bahşetmesi ümidinin büyük etkisi vardır.
    Nitekim insanların kendi kendilerine yetmediklerini ve Allah’a
    muhtaç olduklarını, Allah’ın dilerse onları yok edip yerlerine başka
    varlıklar yaratabileceğini ifade eden âyetlerde173 bu hususa da
    168] 76/İnsan, 11-22
    169] 75/Kıyâme, 22-23
    170] Buhârî, Mevâkît 16, 26
    171] 10/Yûnus, 26
    172] Müslim'in rivâyeti, et-Tâc, c. 5, s. 423
    173] 35/Fâtır, 15-16
    CENNET
    - 79 -
    işaret vardır. Ebedî mutluluğun simgesi olan cennete kavuşma
    ümidi, bütün müslümanlar için hayatın birçok güçlüğüne göğüs
    germeyi, fedakârlık göstermeyi göze aldıran bir faktör olmuştur.
    İlk İslâm şehidleri Sümeyye - Yâsir ailesinin bu uğurda çektikleri
    çilelerden günümüz İslâm dünyasındaki mücadelelere kadar
    müslümanların davranışlarında cennet idealinin en önemli etken
    olduğu şüphesizdir.
    İslâm dini Allah’ın seçkin kullarına nasıl bir cennet hayatı vaad
    etmektedir? Bu hayatın konu ile ilgili nasların birleştiği ve önemle
    vurguladığı iki özelliği vardır: Arzulanan her şey ve ebediyet.
    Bir âyet-i kerimede şöyle denilmektedir: “Gönüllerin özleyeceği,
    gözlerin hoşlanacağı her şey orada vardır. Ve siz orada ebediyen
    kalacaksınız.”174 Dünya hayatında duyu organlarıyla algılanamayan
    meleklerin insanlara hizmet ettiği, onları koruduğu, Allah
    yolunda yürüyenler için esenlik dilediği Kur’an’ın çeşitli beyanlarından
    anlaşılmaktadır. Âhiret âleminde melekler inançlı ve dürüst
    insanlara görünmeye başlayacaklar ve yeni hayata intibakları
    sırasında korku ve üzüntüye düşmemelerini telkin ederek onlara
    şöyle diyeceklerdir: “Biz dünya hayatında da âhirette de sizin dostlarınızız.
    Canlarınız ne isterse, gönlünüz ne dilerse burada sizin için hazırdır.
    Bütün bunlar, merhamet eden ve bağışlayan Allah’ın bir ikramıdır.” 175
    Hz. Peygamber, çeşitli münasebetlerle cennetteki sınırsız
    imkân ve mutluluklardan söz ettiğinde yanında bulunanlar zaman
    zaman cennette at, deve vb. şeylerin de bulunup bulunmadığını
    sormuşlar, o da, “Allah sizi cennete koyarsa orada canınızın arzuladığı
    ve gözünüzün hoşlandığı her şeyi bulursunuz.” şeklinde cevap
    vermiştir.176 Hz. Peygamber, cennet hayatının imkân ve nimetlerinin
    genel anlamda fevkalâde olduğunu belirtmekle birlikte ayrıntılı
    tasvirlere girmemiştir. Cennet halkının arzu ettiği her şeyin
    gerçekleşeceği ilkesine karşı, “başkalarına zarar verici, erdemsiz,
    çelişkili oluşu sebebiyle imkânsız şeyler talep edilirse durum ne
    olacak?” şeklinde teorik olarak bir itiraz ileri sürülebilirse de, cennete
    girecek insanlar fizyolojik ve psikolojik kusurlardan arınmış
    olacaklarından pratikte böyle bir talebin vuku bulmayacağı açıktır.
    Cennet Nimetleri
    Kur’ân-ı Kerim ve sahih hadislerde mevcut beyanlara dayanarak
    cennet nimetlerinin ana özelliklerini şu şekilde tespit etmek
    mümkündür:
    174] 43/Zuhruf, 71
    175] 41/Fussılet, 30-32
    176] Tirmizî, Sıfatü’l-cennet 11
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 80 -
    1- Sonsuz lüks ve konfor,
    2- Sürekli barış ve huzur,
    3- Cennet ehlinin hem bedenî, hem ruhî bakımdan son derece
    güçlü ve yetenekli olmaları,
    4- Mânevî tatmin (rızâ),
    5- Allah’ı görmek, O’nunla konuşmak,
    6- Bütün bunları saran bir ebediyet.
    İnsanın irade ve tercihini kullanarak tekâmülünü sürdürebileceği
    yer dünya hayatıdır ve buradaki manevî tekâmül, iman
    ve sâlih amel ölçüsüne bağlanmıştır. Bir bekleyiş merhalesi olan
    Berzah döneminden sonra başlayacak âhiret hayatında, dünya
    tekâmüllerini sekteye uğratmayanlar, öyle anlaşılıyor ki, fizyolojik
    ve psikolojik yönlerden son bir operasyon ve arındırmaya tâbi
    tutulduktan sonra cennete alınacaklardır. Müslim’in rivâyet ettiği
    bir hadiste Hz. Peygamberimiz, kıyamet günü cennet kapısını ilkin
    kendisinin çalacağını ve ondan önce bu kapının kimseye açılmayacağını
    söylemiştir.177 Cennete giriş sırasında bütün mü’minler
    görevli melekler tarafından karşılanacak ve melekler: “Selam olsun
    sizlere! Saâdetler içinde olun, bir daha çıkmamak üzere cennete
    buyurun!”178 diyeceklerdir.
    Buhârî, Müslim ve Tirmizî’nin çeşitli rivâyet kanallarından
    aktardıkları hadislere göre179 mü’minler dolunay veya parlak yıldızlar
    gibi ışıklar saçarak cennete girecekler, orada diledikleri
    gibi yiyip içtikleri halde abdest bozma ihtiyacı hissetmeyecekler,
    sümkürüp tükürmeyeceklerdir. Aldıkları gıdaların sindirimi hoş
    kokulu geğirti ve terden başka bir külfet getirmeyecektir. Cennet
    halkına yorgunluk ve usanç gelmeyeceği için180 uykuya da
    ihtiyaç duymayacaklardır.
    Cennet ehlinin imkânlarını dile getiren bir hadiste onlara
    şöyle nida edileceği kaydedilir: “Daima sağlıklı olacak, asla
    hastalanmayacaksınız; sonsuza kadar yaşayacak, hiç ölmeyeceksiniz;
    her an gençliğinizi koruyacak ve hiçbir zaman ihtiyarlamayacaksınız;
    sürekli nimetler içinde olacak ve asla güçlükle
    karşılaşmayacaksınız.”181 Konu ile ilgili hadislerin bazı
    177] Müslim, İman 333
    178] 39/Zümer, 73
    179] Buhârî, Bed’ü’l-halk 8; Müslim, Cennet 14-22; Tirmizî, Sıfatü’l-cennet 7
    180] 35/Fâtır, 35
    181] Müslim, Cennet 22
    CENNET
    - 81 -
    rivâyetlerinde cennete girecek erkeklerin ataları Âdem’inki gibi
    bir bünyeye sahip olacakları, hatta 60 arşın boyunda bulunacakları
    anlatılır. Ayrıca bu erkeklerin daima 33 yaşında olmakla birlikte
    bıyıkları yeni terlemiş sakalsız gençler görünümü arz edeceklerinden
    de söz edilir. Kadınların ise çok güzel tenli ve çok değerli elbiselere
    bürünmüş halde bulunacakları ifade edilir.
    Cennet ehlinin ruhî portreleri konusunda en çok vurgulanan
    özellik, onların gönüllerinde kin ve nefretin bulunmayacağı hususudur.
    “Gönüllerindeki kini söküp atacağız”182 şeklindeki ifadeler,
    cennete gireceklerin mânevî bir arındırma operasyonuna tâbi tutulacağının
    delilidir. Yine ilgili âyet ve hadislerin beyanına göre
    cennette kusursuz bir ahlakî hayat yaşanacak, cennetlikler arasında
    anlamsız ve gereksiz konuşmalar, suçlamalar olmayacak,
    tam bir dostluk ve kardeşlik hayatı hüküm sürecektir. 183
    Kötülüklerden korunmayı başaranlar meleklerden gelen iltifatlarla
    cennete girecekleri sırada şöyle diyeceklerdir: “Bize karşı
    vaadini gerçekleştirip dilediğimiz yerinde yerleşebileceğimiz cennete
    bizleri vâris kılan Allah’a hamdolsun!”184 Âyetin ifade tarzından,
    mü’minlerin yerleşim açısından serbestlik içinde olacakları anlaşılmaktadır.
    Rahmân sûresinde sözü edilen iki veya dört cennetin
    bir anlamı da bu olmalıdır.
    Cennet meskenlerindeki yaygı, sergi vb. ev eşyasının son derece
    lüks olması yanında yiyecek ve içeceklerin, ayrıca giysilerin
    de olağanüstü zevk verici özelliklere, temizlik ve zarafete sahip
    olacağı muhtelif âyetlerde yer yer ayrıntılı olarak tasvir edilir.
    Hadislerde belirtildiğine göre cennet ehline ilk verilecek yemek,
    havyar ziyafetidir.185 Cennette ekmek, et, meyve, tatlı, ayrıca su,
    süt ve şarap gibi yiyecek ve içecekler mevcut olmakla birlikte,
    bunların dünyadaki benzerleriyle isimden başka bir münasebetinin
    bulunmayacağı âlimlerce belirtilir. Nitekim fevkalâde zevk
    veren cennet şarabı kadehler dolusu içileceği halde sarhoşluk ve
    rahatsızlık vermeyecektir.186 Cennet halkının beslenme rejiminde
    meyvelerin önemli bir yer tuttuğu çeşitli âyetlerin beyanlarından
    anlaşılmaktadır.
    Cennet hayatının nimetlerini dile getiren nassların ayrıntılı anlatımları
    ve bunların hayal ettirdiği cismanî zevkler, bazı yabancı
    182] 7/A’râf, 43
    183] 15/Hıcr, 47; 56/Vâkıa, 25; Müslim, Cennet 16-17
    184] 39/Zümer, 74
    185] Buhârî, Enbiyâ 1; Müslim, Münâfikıyn 30
    186] 37/Saffat, 45-47; 47/Muhammed, 15
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 82 -
    araştırmacıların eleştirilerine konu olmuştur. Hâlbuki cennet hayatının
    nimetleri bu cismanî zevklerden ibaret değildir. Cennet
    halkı, asıl mutluluğu manevî tatminde bulacak, onlar nefes alıp
    vermek kadar tabii bir şekilde Allah ile irtibat kuracak, cemalini
    müşahede ederek O’nunla konuşacaklardır. Aradaki derin
    mâhiyet farkına rağmen uhrevî hayat, dünya hayatına benzer şekilde
    devam edeceğine göre oradaki konfor da buradaki konforla
    bir bakıma bağlantılı olacaktır.
    Deney dünyasından aldığı izlenimler sayesinde idrâk gücüne
    sahip olan insana bu idrâkin sınırlarını aşan kavramlarla herhangi
    bir konuda fikir vermek mümkün değildir. Dünya hayatındaki
    cismanî zevklerin ruhun yücelişine engel teşkil ettiği genellikle kabul
    ediliyorsa da bunun uhrevî hayatta da aynı mahiyette olacağı
    söylenemez. Çok değişik zamanlardaki çok değişik kitlelere hitap
    eden dinin bu dünya ile paralellik arz eden bu üslûbun özendirici
    ve etkileyici özellikler taşıdığı da bilinen bir gerçektir.
    Cennette Cinsî Zevkler
    “Gerçekten cennetlik olanlar, o gün eğlenceyle meşguldürler.” 187
    “O cennetlerde gözlerini kocalarından başkasına çevirmeyen hanımlar
    vardır ki, bu kocalarından önce kendilerine ne bir insan dokunmuştur,
    ne de bir cin.” 188
    “Onlar yakut ve mercan gibidirler.” 189
    “Doğrusu Allah’a karşı gelmekten sakınanlara kurtuluş, bahçeler,
    bağlar, göğüsleri tomurcuklanmış yaşıt kızlar ve dolu kadehler vardır.
    Orada boş ve yalan söz işitmezler. Bunlar Rabbinin katından hesapları
    karşılığı verilenlerdir.” 190
    “Cennette onlar için işlediklerine karşılık olarak sedefteki inciler gibi
    hûriler/ceylan gözlüler vardır.” 191
    “Biz hûrileri/ceylan gözlüleri (cennetlikler için) yeniden yaratmışızdır.
    Onları, bâkire, şuh, eşlerine düşkün ve yaşıtları kılmışızdır.” 192
    “Ebedî gençliğe erdirilmiş genç hizmetçiler, baş ağrısı ve dönmesi
    vermeyen bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kâseler, ibrikler ve
    187] 36/Yâsin, 55
    188] 55/Rahmân, 56
    189] 55/Rahmân, 58
    190] 78/Nebe', 31-36
    191] 56/Vâkıa, 22-23
    192] 56/Vâkıa, 35-37
    CENNET
    - 83 -
    kadehlerle (cennetliklerin) etrafında dolaşırlar.”193
    Cinsiyetin insan hayatında önemli bir yer tuttuğu şüphesizdir.
    Kur’an’da vurgulandığı üzere194 karşı cinsler hayatlarını birleştirmekle
    bedenî ve ruhî tatmin bulmaktadırlar. Aynı tatminin
    uhrevî hayatta da devam etmesi tabiidir. Cennet tasviriyle ilgili
    çeşitli âyet ve hadislere göre cennette hem dünya kadınları hem
    hûriler bulunacaktır. Âyetlerde geçen “tertemiz zevceler” ifadesi195
    hûrilerle birlikte dünya kadınlarını da kapsamına almaktadır.
    Cennete giriş öncesinde mü’minlere uygulanacak bedenî ve
    ruhî arındırma operasyonu sonunda, kadınların cinsî hayatlarına
    olumsuz etki yapan, mutluluklarını bölen fizyolojik ârızâların ve
    ruhî depresyonların tamamen giderileceği anlaşılmaktadır. Çeşitli
    âyet ve hadislerde cennet kadınlarının güzelliği, zarafeti ve çekiciliği
    konusunda canlı tasvirler mevcuttur. Bir rivâyette huriler,
    kendi ayrıcalıklarından söz edecekleri bir sırada cennetteki dünya
    kadınları, dünya hayatında işledikleri güzel ameller sebebiyle onlardan
    üstün olduklarını ifade edecekler ve onları susturacaklardır.
    Bir erkeğin kaç eşe, özellikle kaç dünya kadınına sahip olacağı
    hususunda farklı görüşler ileri sürülmesine rağmen, bu konuda
    sahih rivâyet Buhârî ile Müslim’de yer alan hadistir. Buna göre
    cennetteki her erkeğe “zarif ve şeffaf tenli” iki kadın verilecek ve
    orada evlenmemiş kimse kalmayacaktır.196 Kadınların ikisi de hûri
    veya dünya kadını olabileceği gibi birinin hûri, birinin de dünyalı
    olması muhtemeldir.
    “İri gözlerinin beyazı saf, siyahı koyu, gümüş berraklığında
    beyaz tenli kızlar” anlamına gelen hûrilerin cennet erkekleri için
    farklı bir yapıya sahip kılınarak yaratıldığı ve “erkeklerine düşkün,
    başkalarında gözü olmayan, kimse tarafından dokunulmayan, inci tenli,
    yakut yanaklı, yaştaş genç kızlar” gibi özelliklerle vasıflandırıldıkları
    çeşitli âyetlerde görülür. Hûrilerin sayısı hakkında değişik ve doğrulukları
    sabit olmayan rivâyetler mevcuttur. Genel eğilim, her
    erkeğe dünya hanımlarından iki, hûrilerden ise birkaç tane verileceği
    yolundadır.
    Cennetteki cinsî hayatla ilgili tasvirlerde güzellik, çekicilik vb.
    faktörler kadınlara nisbet edildiği halde bu tür tasvirlerin sağladığı
    özendirici sonuç ve avantajların genellikle erkekler için söz konusu
    edildiği ve kadının âdeta erkeğin zevklerini tatmin eden bir
    193] 56/Vâkıa, 17-19
    194] 30/Rûm, 21
    195] 2/Bakara, 25; 3/Âl-i İmran, 15
    196] Buhârî, Bed'ü'l-halk 8; Müslim, Cennet 14
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 84 -
    vasıta olarak gösterildiği şeklinde bir itirâzın ileri sürülmesi mümkündür.
    Arap dilinde kadınlı erkekli bir topluluğa hitap edilirken
    veya onlara yönelik açıklamalar yapılırken müzekker/eril sigaların
    kullanıldığı bilinmektedir. Ayrıca hemen bütün toplumların sanat
    ve edebiyatlarında kadın zarâfet ve câzibenin odak noktası olarak
    kabul edilmiş, aşk şiirleri ve diğer sanat alanlarının ana teması
    kadın olmuş, büyük bir çoğunlukla kadın talep eden değil; talep
    edilen konumunda bulunmuştur.
    Aynı üslûp ve yaklaşımın cennetteki cinsî hayatın tasvirinde
    de hâkim olduğu anlaşılmaktadır. Kimsenin bekâr kalmayacağı
    cennet hayatında erkeğe -biri dünya kadını, biri de hûri olmak
    üzere- en az iki eş verileceği halde kadının birden fazla kocaya
    sahip bulunmaması da aynı temaya bağlı olmalıdır. Gerçekten
    dünya hayatında kadın psikolojisi üzerinde sürdürülen çalışmalar,
    yapılan anket ve araştırmalardan onun monogam olduğu, gönül
    ve hayal âleminde sadece bir erkeğe yer verdiği anlaşılmıştır. Bu,
    aynı zamanda insan türünün devamını sağlayan ana rahminin korunması,
    dolayısıyla nesebin tayini ve neslin bekası için de gereklidir.
    İslâmiyet’te dini kabullenme ve İlâhî buyrukları yerine getirme
    hususundaki sorumluluk ferdî/kişiseldir, kimse diğerinin dinî
    yükümlülüğünü taşımadığı gibi bunun olumlu veya olumsuz sonuçlarına
    da muhatap olmaz.197 Ancak iman ve ameliyle cennete
    girmeye hak kazanmış aile fertleri arasında Allah katında değeri
    en üstün olanın diğerlerini yanına alabileceği kabul edilmektedir.
    Dünyada birden fazla erkekle evlenmiş kadının cennette bunlardan
    hangisinin eşi olacağı meselesi ashabdan itibaren düşünülmüştür.
    Bâkire olarak ilk evlendiği erkekle veya son kocasıyla
    bulunacağı şeklinde iki ayrı kanaat yanında, hadis olduğu ileri sürülen
    iki farklı rivâyete dayanılarak huyu daha güzel olanla veya
    tercih edeceği bir kocasıyla beraber bulunacağı söylenmiştir.198
    Dünya hayatında meşru evlenmelerle kurulan ailelerin cennette
    aynen devam etmesi nazarî/teorik olarak mümkün görülmekle
    birlikte cennete girmeye hak kazanamayanların, birden fazla evliliklerin
    durumu farklılıklar meydana getirecektir. Bu bakımdan
    cennetteki aile hayatını dünyadakinin devamı gibi telakki etmek
    isabetli görünmemektedir. Cennette bulunacak dünyalı kadın ve
    erkek kesimi arasında evlenme açısından kendiliğinden bir denkliğin
    oluşması muhtemeldir. Bir hadiste belirtildiğine göre Allah
    197] 35/Fâtır, 18
    198] İbn Kesir, c. 2, s. 548
    CENNET
    - 85 -
    cennet için yeniden bazı nesiller (kadın ve erkekler) yaratacaktır.
    Kadınlı erkekli eşlerin sayısını tamamlamak ve dengeyi sağlamak
    için bu yeni nesillerden faydalanılması mümkündür.
    Amaç, Cismanî Zevkler Sağlayan Cennet Nimetleri Değil;
    Allah’ın Rızâsıdır
    Bedenî ihtiyaçları gideren ve cismanî zevkler sağlayan cennet
    nimetleri aslında cennet sakinleri için amaç değildir. Ulaşılmak istenen
    asıl hedef Allah rızâsıdır. İnsan için bu rızâya nail olmak,
    Allah’ın kendi katından bedene bahşettiği ruhu199 yine O’na yöneltmek,
    O’nu müşahede etmek, O’nunla konuşmaktır. Müslümanlar
    arasında minnet ve şükran duygularını dile getirmeye vesile
    olan en samimi ve en yaygın dua ifadesi, “Allah râzı olsun!”
    cümlesidir. Allah’ın dostları O’na en yakın olan, O’nun rızâ ve
    muhabbetini kazanan, O’nu gönülden sevip rızâ ve teslimiyetle
    en büyük mutluluğa erenlerdir. Cennet ve Allah rızâsı münasebetini
    dile getiren bir âyette, “Allah mü’min erkeklerle mü’min
    kadınlara içlerinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan
    cennetler, Adn bahçelerinde güzel meskenler vaad etti. Allah’ın
    rızâsı ise hepsinden daha üstündür. İşte en büyük saâdet budur.”200
    denilerek uhrevî saâdetin bu manevî unsurunun, maddî içerikli
    kavramlarla anlatılan diğer bütün nimetlerden daha değerli olduğu
    açıkça ifade edilmiştir. “Ey huzura kavuşmuş insan! Sen O’ndan
    râzı/hoşnut, O da senden râzı/hoşnut olarak Rabbine dön. (Seçkin)
    kullarım arasına katıl ve cennetime gir!”201 Sahih hadislerde belirtildiği
    gibi bütün mü’minler cennetteki yerlerini aldıktan sonra
    Cenâb-ı Hak kendilerine hitap ederek hallerinden memnun olup
    olmadıklarını soracak, onlar da son derece memnun olduklarını
    ifade edeceklerdir. Bunun üzerine Allah, “Size bundan daha değerli
    bir şey veriyorum: Size rızâmı saçıyorum, artık size gazabım
    bir daha dokunmayacak” diyecektir.202
    Cennet, (dolayısıyla cehennem ve âhiret hayatı) sadece ruhlar
    âleminde değil; ruh ve bedenden oluşan, ayrıca bağı bahçesi,
    nehri, yapısı vb. bulunan bir maddeler ve realiteler dünyasında
    başlayıp devam edecektir. Sadece Kur’an âyetleri çerçevesinde
    bile mevcut nassların içerdiği maddî unsurları, manevî ve ruhî
    anlatımlar veya sembollerle te’vil etmek mümkün değildir. İmam
    Gazali, cennet zevklerinin hissî, hayalî ve aklî olmak üzere üçe ayrıldığını
    ve herkesin kendi kabiliyetine göre bunların tamamından
    199] 15/Hıcr, 29
    200] 9/Tevbe, 72
    201] 89/Fecr, 27-30
    202] Müslim, Cennet 9
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 86 -
    veya bir kısmından faydalanacağını kabul etmiştir. Dünya hayatında
    özellikle hayalî ve aklî zevklerin kusuru olan kesintiler âhirette
    bertaraf edilip bu zevkler süreklilik kazandığında son derece
    câzip olurlar. 203
    Cennetlikler
    Kur’an ve sünnette ifade buyrulduğuna göre, peygamberlerin
    davetine uyup iman eden ve amel-i sâlih işleyen kimseler
    cennete gireceklerdir. Bu kimseler cennetliktir. Esasen Allah’a ve
    insanlara karşı görevlerini yerine getirmekle insan daha dünyada
    iken manevî bir huzura kavuşur, maddî refah sağlanır ama tam
    manasıyla huzur ve kardeşlik cennette gerçekleşir: “Takvâ sahipleri,
    elbette cennetlerde ve pınarlardadır. Girin oraya selametle, emin olarak.
    Biz, o cennetliklerin kalplerindeki kinleri çıkarır atarız. Hepsi kardeşler
    olarak tahtlar üzerinde karşı karşıya otururlar. Orada kendilerine hiçbir
    zahmet dokunmaz ve onlar oradan çıkarılacak da değiller.” 204
    Kur’ân-ı Kerim namazını eksiksiz kılanların, malından bir
    kısmını yoksullara ayıranların, ceza-hüküm gününe inananların,
    Allah’ın gazabından korkanların, ırzlarına sahip olanların, sözlerine
    ve emanete sadık kalanların, doğru şahitlikte bulunanların
    cennete gireceklerini bildirmektedir.205 Ayrıca Cenâb-ı Hakk’ın
    rızâsını dileyerek sabredenlere206, şükredenlere207, yürekten tevbe
    edenlere208, Allah yolunda canını fedâ eden şehidlere209 ve
    Allah’a yönelmiş bir kalple idealize olmuş müslümanlara “Allahın
    ölçüsünde Allah’a yönelenlere”210 içinde ebedî kalınacak cennete
    girecekleri yüce Rabbimiz tarafından müjdelenmiştir.
    Cennetliklerin hallerini dile getiren Kur’an âyetlerinden bazılarında
    şöyle buyrulur:
    “İman edip sâlih amel işleyen kimseleri, Rableri, imanları sebebiyle,
    ağaçları altından ırmaklar akan, nimeti bol cennetlere hidâyet buyurur.
    Bunların, cennette duaları: ‘Allah’ım, seni tesbih ve tenzih ederiz,’ sözüdür
    ve aralarındaki dilekleri de hep selamdır. Dualarının sonu ise; ‘bütün
    hamd, âlemlerin Rabbine mahsustur’ gerçeğidir.” 211
    203] Hasan Eker, A.g.e. s. 90
    204] 15/Hıcr, 45-48
    205] 70/Meâric, 23-29, 33
    206] 13/Ra'd, 20-23
    207] 46/Ahkaf, 15-16
    208] 66/Tahrim, 8
    209] 2/Bakara, 154
    210] 50/Kaf, 31-34
    211] 10/Yûnus, 9-10
    CENNET
    - 87 -
    “Kim de O’na bir mü’min olarak sâlih amel işlemiş olduğu halde varırsa,
    işte onlara en yüksek dereceler var. Adn cennetleri vardır ki, (ağaçları)
    altından nehirler akar, orada ebedî kalacaklar. İşte böyle cennetlerde
    ebedî kalış, küfür ve isyandan temizlenenlerin mükâfatıdır.” 212
    Kur’ân-ı Kerim’de, cennet hayatı ve cennetlikler hakkında çok
    sayıda âyet vardır.
    İmran b. Husayn’dan (r.a.) rivâyete göre Hz. Peygamber (s.a.s.)
    cennet ehlinin çoğunun fakirler olduğunu ifade buyurmuşlardır.213
    Hadis yorumcuları bunu şöyle açıklarlar: Birçok kötülüğü insana
    para işletir. Çoğu insan para ve mal yüzünden azar. Onun için
    veya maldan mahrum fakirler çoğunluğu oluşturduğundan, bunların
    cennet ehlinin çoğunluğunu teşkil etmesi de olağandır.
    Cennete ilk giren bir cemaatin yüzleri ayın on dördüncü gecesindeki
    gibi berraktır. Onlardan sonra girenler de en keskin ışık
    yayan yıldızlar gibidir. Hz. Muhammed ümmetinden yetmiş bin
    kişi hesap ve azap görmeksizin ilk olarak cennete girecektir. 214
    Hadislerden öğrendiğimize göre cennete en son girecek kimseye,
    bu dünyanın iki misli (diğer rivâyette on misli) kadar cennet
    verilecektir.215 Çeşitli rivâyetlerle sâbittir ki, son sözü kelime-i
    tevhid olan kimsenin mükâfatı cennettir.216 Bu durumu hadisçiler
    şöyle yorumlarlar: Sadece “Lâ ilâhe illâllah” demekle, birinin müslümanlığına
    hükmedilmez; “Muhammedün Rasûlullah” sözünü
    de eklemesi gerekir. Hatta İslâm dininden başka bütün dinlerden
    uzak olması icap eder. Bu inançta olan kimse, ehl-i kebâir (büyük
    günah işleyen) de olsa, günahı kadar cehennemde ceza gördükten
    sonra cennete girecektir. Nitekim Muaz b. Cebel’in (r.a.) Hz.
    Peygamber’den rivâyet ettiği şu hadis meseleyi açıklığa kavuşturur:
    “Hiçbir kimse yoktur ki, kalben tasdik ederek Allah’tan başka ilâh
    olmadığına ve Muhammed (s.a.s.)’in, Allah’ın kulu ve rasûlü olduğuna
    şehâdet etsin de, Allah ona cehennemi haram etmiş olmasın.” 217
    Cennet hayatı ve cennet nimetleriyle ilgili çok sayıda hadis-i
    şerif vardır.
    “Lâ ilâhe illâllah Muhammeddün Rasûlullah” diyen ve bunun
    gereğince iman edip sâlih amel işleyen her insan Allah’ın izniyle
    mutlaka cennete girecektir. Cennetlikler, hastalık, sakatlık,
    212] 20/Tâhâ, 75-76
    213] S. Buhârî, Tecrid-i Sarih Tercümesi, c. 9, s. 40
    214] S. Buhârî, Tecrid, c. 4, s. 41-43
    215] S. Buhârî, Tecrid, c. 2, s. 845
    216] S. Buhârî, Tecrid, c. 4,s. 264-275
    217] S. Buhârî, Tecrid, c. 4, s. 271
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 88 -
    ihtiyarlık, huysuzluk vs. hallerden uzak olarak yaşayacaklardır.
    Modern hayatın içinde bunalmış, özlediği hayatı sadece düşünüp,
    hayallerinde yaşayabilen bir insanlık var. Modern hayat huzur
    ve mutluluk vaad etmişti. Ama vermediği gibi huzursuzluğu
    arttırdı. Bugün insanlık acılar içinde kıvranmaktadır. Beton binalar
    arasında sıkışmış, gürültülü şehir yaşamının ve hayatın yoğunluğunun
    ortaya çıkardığı stresin, kirli havayı teneffüs etmenin getirdiği
    birtakım biyolojik rahatsızlıklar, Allah korkusundan uzak
    yaşayan insanların sahtekârlıkları, çevirdikleri entrikalar ve işledikleri
    zulümler hayatı cehenneme çevirdi. Tabiattan ve tabiatından
    bu kadar uzaklaşan insan sanal/yapay şeylerle kendisini avutuyor.
    Evindeki akvaryumuyla, birkaç saksısıyla, kafesteki kuşuyla ve vazolara
    koyduğu birkaç plastik veya gerçek çiçekleriyle kendine yapay
    bir tabiat oluşturmaya çalışıyor. Sinema ve film dünyası yeterli
    gelmedi; bilgisayar oyunları ve stimülasyonlarla her şey sanallaştı,
    oyunlaştı. Fakat bütün bunlar, insanın streslerini atmaya, huzurlu
    olmasına yetmiyor. Artık hafta sonları bir su başında, birkaç ağacın
    dibinde geçirilen piknik saatleri de tatmin etmemeye başladı.
    Tabii ardından geriye özlem, yani nostaljik duygular kendini gösterip
    insanı avutma ve oyalama görevini üstlendi.
    Günümüz insanı, bilim-teknoloji derken, bunları putlaştırdı.
    Ancak Allah’ın huzurunda elde edilebilen “huzur”u teknolojinin
    sağlayacağı ümidiyle yıllarca koştu. Yolun sonlarına doğru
    gelmesine rağmen baktı ki ortalarda cennet olmadığı gibi yaşam
    eskisinden de kötü oldu. İşte bu insanlardan bazıları “acaba cennet
    geçtiğimiz yollarda idi de biz mi göremedik? Dönüp bir daha
    bakalım!” dediler. Kısacası nostalji; cenneti dünyada aramanın
    şaşkınlığıdır. Fakat insanlar kusura bakmasınlar, cenneti dünyada
    asla bulamayacaklar. Çünkü dünyada cennet yok; Cennet, ölüm
    ötesi dünyaya ait bir yerdir.
    Cennetle ilgili birçok âyetlerde “altından ırmaklar akan cennetler”
    ifadeleri geçer. Bugün özellikle zengin insanların yaptırdıkları
    veya satın aldıkları villaların denize nâzır olanlarının ne kadar pahalı
    ve değerli olduğunu biliyoruz. Niye değerli? Çünkü balkonuna
    çıkıp oturduğunuz zaman karşınız deniz. Bakanlara serinlik ve
    ferahlık veriyor. “Defterleri sağdan verilenler, ne mutlu o sağ ehline!
    Yüklü dalları bükülmüş kiraz (ağaçları), üst üste dizili meyveleri sarkmış
    muz ağaçları, yayılıp uzanmış gölgeler, çağlayarak akan su kenarlarında,
    bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasındadırlar.”218
    Ne kadar güzel bir tatil yeri! Tatil yapanların oradan hiç ayrılmak
    218] 56/Vâkıa, 27-33
    CENNET
    - 89 -
    istemeyecekleri bir yer. Dünyadaki hemen tüm tatil köyleri ve dinlenme
    kampları genellikle bir su kenarında ve yeşil bir ortamda
    tesis edilmişlerdir. Allah da buralara uygun ifadelerle cenneti tasvir
    etmiş. Fakat oradaki tatil yerleri hem ebedî, hem hakiki, hem
    de insanların akıllarına bile getiremedikleri nimetlerle dolu.
    Cehennem Korkusu - Cennet Ümidi
    (Allah ile İlişkilerimizde Denge)
    Kur’an insanlara öğüt verirken onların duygularını dengede
    tutmaya çalışır. O mü’minlerle kâfirleri, cennetle cehennemi,
    iyi davranışlarla kötü davranışları, amel defterlerini/karnelerini
    sağdan alanlarla soldan alanları peş peşe anlatır. Ne aşırı şekilde
    tek taraflı ümitlenmek, ne de tek taraflı korkmak, ikisi de hoş
    olmayan sonuçlara götürür. İnsan, aşırı şekilde sadece ümitlenirse
    lâubali, şımarık olur. Ve bu hal Allah’la ilişkilerinde de görülür.
    Kulluğu hafife alır, ciddiyetini kaybeder. Bu durum şeytanın insanı
    Allah ile aldatmasına yol açar. Kur’an’da şeytanın insanı Allah ile
    aldatmasına dair birçok âyet vardır. Bunlardan biri şudur: “Allah’ın
    affına güvendirerek şeytan sizi aldatmasın.”219 İnsan bazen günah
    dolu bir hayat içerisinde yaşarken biri kendisini Allah’tan korkmaya
    davet edip günahlardan alıkoymaya çalıştığında, hemen
    Allah’ın çok merhametli ve affedici olduğunu söyleyerek o günahı
    işlemeye devam eder. Bu, Allah’ı yanlış tanımadır.
    Şüphesiz Allah’ın affedici ve çok merhametli olması, hiçbir zaman
    insanın O’na isyan etmesini, günah işlemesini gerektirmez.
    İnsanın aşırı şekilde, tek taraflı korkuya kapılması, bu defa insanı
    ümitsizliğe sevk eder. Ümitsiz yaşamak insanda karamsarlık ve hayata
    karşı duyarsızlık oluşturur.220 “Onlar Rablerine, azabından korkarak
    ve rahmetinden ümitvar olarak dua ederler.”221 “Gerçekten onlar
    hayır işlere koşarlar, umarak ve korkarak bize dua ederlerdi ve bize derin
    saygı gösterirlerdi.” 222 “O’na korkarak ve umarak dua ediniz.” 223
    Yalnız dünya için çalışanlar, çalıştıklarının karşılığını bu
    dünyada alırlar. Âhiret yurduna hazırlık yapanlar ise hem bu
    dünyada hem de âhirette karşılığını en güzel şekilde alırlar.
    Kâfire âhirette yakıtı insan ve taş olan cehennem gösterilirken,
    mü’mine ise köşklerin, suların, çiçeklerin en güzel ve tertemiz
    eşlerin olduğu cennet vaad ediliyor.
    219] 35/Fâtır, 5
    220] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, Akçağ Y., c. 5, s. 72
    221] 32/Secde, 16
    222] 21/Enbiyâ, 90
    223] 7/A'râf, 56
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 90 -
    Bu dünyada insanlardan bir kısmı bir villaya, arabaya ve güzel
    bir kadına sahip olmak için kendilerini her türlü tehlikenin
    içine atabiliyor. Hâlbuki bu dünyanın çiçekleri soluyor, sevgililer
    önce soluyor, sonra ölüyor. Tüm doğanlar ölüyor, yapılanlar yıkılıyor.
    Gençliğini harcayarak birçok şeye sahip oluyor; tam yaşayacağım
    dediği anda doktoru ona tuzu-yağı-tatlıyı yasaklıyor ve
    eşine karşı da iktidarsızlık dönemi başlıyor. Mü’minler kendilerini
    âhirete göre ayarlarlar. Allah, onlara bu dünyayı da verir. Ama
    geçici olan bu dünya nimetleri cennette solmadan devam eder.
    Geldiğimiz yere dönüyoruz. Yemyeşil bir ülkeden geldik. Yeşillikler
    üzerindeki fıskiyelerin etrafında yeşil yastıklar, nefis işlemeli
    döşekler üzerine yaslanmış, sevgililerinden başkasına bakmayan,
    kendilerine insan ve cin eli değmeyen sevgililerin bulunduğu
    ülkeden geldik. Bir tanesinin kokusu yeryüzünü dolduracak, parlaklığı
    güneş ve ayın ışığını solduracak derecede güzel, yakut ve
    mercan gibi, her an bekâreti yeniden verilen, altın bilezik, yeşil
    ipekli elbise ve incilerle süslenmiş tomurcuk memeli sevgililerle
    bezenmiş bir ülkeden geldik. Altından sular akan kat kat köşkler,
    binası altın ve gümüşten, harcı miskten meydana gelen güzel meskenler,
    gümüş kaplar, billur kupalar, altın tepsiler ve kadehlerde
    canların çektiği gözlerin hoşlandığı herşeyin bulunduğu, istenilen
    et ve meyvelerin bol olduğu, ölümün uğramadığı, gençlik ve güzelliğin
    solmadığı, sonu misk kokan, mühürlü hâlis şarabın içildiği,
    yandıran güneş, donduran soğuğun bilinmediği bir ülkeden indik.
    Kin ve yalanın bilinmediği, hiç bir günahın işlenmediği, cinsî
    iktidarsızlığın ve yorulmanın olmadığı, yenen ve içilenlerin ter halinde
    çıktığı ve güzel kokular saçtığı bir ülkeden Hz. Adem’le - Hz.
    Havva vâlidemizle bu imtihan dünyasına indik, eski ve ebedî yurdumuza,
    ana vatanımıza, baba ocağımıza tekrar dönmek üzere.
    Cenneti yaratan ve bizi sınav için bu dünyaya indiren Rabbimiz
    “Rabbinizden olan rahmet ve cennete doğru koşunuz.”224 “İyi şeyler için
    yarışanlar bunun için yarışsınlar.” 225 emriyle kıyamete kadar gelecek
    insanları uzun bir yarışa başlattı ki, varış noktası dünyada devlet,
    âhirette cennet. Ödül ise cennet nimetleri ve cemâlullah.
    Dışını halk, içini Hak için süsleyen muttaki insanlara hazırlanan
    bu güzellikler yurduna ancak temiz insanlar layık olduğundan
    bu dünyadan kalbimizi ve kalıbımızı kirlendirmemeye,
    kirlenen yerlerimizi de temizlemeye çalışmak bizim görevlerimiz
    arasındadır. Bu dış ve iç temizlik, bazen gözyaşı, bazen alın teri,
    224] 3/Âl-i İmran, 133
    225] 83/Mutaffifin, 26
    CENNET
    - 91 -
    bazen mürekkep, bazen kanla yapılır. Cennete doğru koşan, bu
    dünyada terleyecek, tökezleyip günah bataklığına düşerse tekrar
    kalkıp koşacak, kirlerini gözyaşıyla yıkayıp pişmanlık ateşiyle
    yakacak. Dünyada pişmanlık ve tevbe ateşiyle günahlarından
    temizlenmeyen mü’minleri Allah lutfedip affetmezse cehennem
    ateşiyle temizleyecektir. “Gelin bugün yanalım, yarın yanmamak
    için!” 226
    İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: Allah’ın Rasûlü (s.a.s.) ile beraberdim.
    Ensar’dan bir sahabi geldi ve Rasûlullah’a selâm verdi. Sonra da
    sordu: “Yâ Rasûlallah! Mü’minlerin en üstünü hangisidir?” “Onların
    ahlâkı en güzel olanıdır.” “Yâ Rasûlallah! Mü’minlerin en zekisi
    hangisidir?” “Onların ölümü en çok hatırlayanı, ölümden sonrası
    için en güzel bir şekilde âhiret hazırlığı yapanıdır. İşte onlar, en zeki
    mü’minlerdir.” 227
    Cennet Ucuz Değil!
    Cennet insanın hayallerine dahi sığmayacak güzellikte yaratılmış.
    Fakat nefse ağır gelen, nefsini terbiye edememiş, ona esir
    olmuş insanlara çok zor gelen işlerle kuşatılmıştır. Her nimetin
    bir külfeti vardır. Külfet nimetin önemine göre değişir. Cennetin
    etrafını kuşatmış bu zor ve sıkıntılı engelleri aşmak için her şeyden
    önce kuvvetli bir iman ve bununla birlikte ileri derecede bir
    sabır gücü olması lâzım.
    Cehennemse nefse hoş gelen, insanı cezbeden işlerle kuşatılmıştır.
    Bütün bu işlere bir ömür boyu direnmek, karşı koymak da
    çok güçlü bir maneviyatı gerekli kılıyor. Öyle ya insanlar haramhelal,
    iyi-kötü demeden her türlü lezzeti yaşamaya koyulacaklar,
    siz de bunları göreceksiniz ve yapmayacaksınız! “Ben sabredersem
    Rabbim bana cennette daha güzellerini, hem de ebedî olarak
    verecek” diyeceksiniz. Bu, cennete ne kadar iman ettiğine ve
    dünya hayatına ne kadar değer verdiğine bağlı bir şey. Hayata
    damgasını vurmuş büyük insanlara bakın. Hiç birisinin dünyaya
    gerektiğinden fazla değer verdiklerini göremeyeceksiniz.
    Ama bunun yanında bir de hayatı son derece maddîleşmiş,
    ölmeyecekmiş gibi yaşayan, eğlenmek, yemek, içmek, giyinmekten
    başka bir derdi olmayan, ne dünün eyvahını, ne de yarının
    kaygısını çekmeyen insanlara bakalım; insana ait tüm yüce değerlerden
    yoksun iki ayaklı hayvanlar gibi (hatta daha da aşağı)
    bir vaziyette ömür tüketiyorlar. Bunlar zevkleri için yaşamaya
    226] Seyyid Kutub, Fi Zılali'l-Kur'an, Hikmet Y., c. 1, s. 452
    227] İbn Mâce Hadis no: 4259
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 92 -
    çalışıyorlar. Basit, geçici, bir müddet sonra insana bıkkınlık veren
    zevkleri, âhiret zevklerine değişiyorlar. Tabii bunlara âhiretten
    söylenecek şey şu olabilir: “İnkâr edenler, ateşe sunuldukları gün, onlara:
    ‘Dünyadaki hayatınızda sizin için güzel olan her şeyi (bütün zevklerinizi)
    harcadınız, onların zevkini sürdünüz. Ama bugün, yeryüzünde haksız
    yere büyüklük taslamanızın ve yoldan çıkmanızın karşılığında alçaltıcı
    bir azap göreceksiniz’ denir.” 228
    Dünya hayatında basit bir eve talip oluyorsunuz. Birkaç yıl
    “taksitlerini ödeyeceğim” diye boğazınıza kadar her şeyinizden
    kısıyorsunuz. Yine aynı şekilde evlenmek için bir kıza talip olduğunuzda
    bir sürü masraf ve sıkıntıya giriyorsunuz. Dünyada bir
    eve ve bir kıza talip olmak bir sürü maddî ve manevî sıkıntılara
    girmeyi gerektiriyor da bir cennet köşkü ile hurilere talip olmak
    niye bazı sıkıntılara girmeyi gerektirmesin? Üniversite mezunu
    nice insanın branşlarıyla ilgili bir meslek bulamadıkları ve pek de
    işe yaramayan fakülte diploması için bunca zahmet boşuna imiş
    dedikleri bir ortamda, yine de bir yüksek okula girebilmek için her
    yıl milyonu geçen sayıda insanın nasıl sınavlara hazırlandığını biliyoruz.
    En azından bu kadar olsun çalışmaların, dökülen terlerin ve
    çekilen sıkıntıların cennet için de olması gerekmez mi?
    “Yoksa siz, sizden öncekilerin durumu sizin başınıza gelmeden cennete
    gireceğinizi mi zannettiniz? Onlara öyle darlık, zorluk, sıkıntı geldi ve
    sarsıntıya uğradılar ki Peygamber ve onunla beraber mü’minler: ‘Allah’ın
    yardımı ne zaman?’ diyordu. Gözünüzü açın! Allah’ın yardımı şüphesiz
    pek yakındır.”229 Rivâyete göre bu âyet, Uhud veya Hendek savaşı
    esnasında nâzil olmuştu. Mü’minler öyle daralmışlardı ki, âdeta
    ölüp ölüp diriliyorlardı. Sahâbelerden bazıları oldukça tedirgin,
    “Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?” demeye başlamışlardı. İşte
    Cenâb-ı Hak yukarıdaki âyeti vahyederek âdeta “siz yoksa cenneti
    ucuz mu zannetmiştiniz?” buyuruyor. Allah’ın en sâlih kulları en
    çok musibetlere uğratılanlar olduğuna göre, bize ne oluyor da
    cenneti ucuza kapatmaya çalışıyoruz? 230
    Yukarıdaki âyetin takdiri şudur: “Ey mü’minler, sizler Allah’ın
    sizi kullukla mükellef tuttuğu her şey ile ibâdet etmediğiniz, sizi
    imtihan ettiği şeylere sabretmediğiniz, kâfirlerin eziyetine, fakirlik
    ve yoksulluğa, geçim sıkıntısı ve darlıklarına katlanmadığınız,
    düşmanla savaşın dehşet ve korkunç hallerine göğüs germediğiniz
    müddetçe, sırf bana iman edip, peygamberimi tasdik etmek
    228] 46/Ahkaf, 20
    229] 2/Bakara, 214
    230] Hasan Eker, A.g.e. s. 90
    CENNET
    - 93 -
    sûretiyle cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz? Bütün bunlar,
    sizden önceki mü’minlerin başına gelmiştir.” 231
    Âyet, cennete girmeye hazırlanmak için, ezelden beri gelen
    Allah’ın kanununa yöneltiyor. Cennet ehli olmak için inanç sahiplerinin,
    inançlarını müdâfaa etmeleri; o yolda zorluğa, eziyete,
    şiddete ve ıstıraba katlanmaları; zafer ve mağlubiyet arasında gidip
    gelerek itikadları üzerine sabit kalmaları; hiçbir şiddetin onları
    dağıtmaması; hiçbir kuvvetin onları korkutmaması; mihnet ve
    fitne balyozları altında gevşememeleri ve zafere hak kazanmaları
    için Allah onlara yön veriyor. Zira o günde, Allah’ın dininin muhafızı
    onlardır. Kendilerine emanet edilen şeyleri beklemektedirler.
    O, emaneti korumaya ve müdâfaaya hazırdırlar. Bu yüzden
    de emanete müstahak olmuşlardır. Çünkü onların ruhları korkudan
    kurtulmuştur. Dünya hayatının hırsından, yükünden, boşluğundan
    kurtulmuştur... O anda ruhları, olduğu âlemden cennete
    daha yakındır... Çamurlar âleminden çok yücelerdedirler...
    İşte mü’minler, cihad ve imtihandan, sabır ve sebattan, sadece
    Allah’a sığınıp O’nu düşündükten, Allah’tan başka her şeyi ve
    herkesi ikinci plana attıktan sonra cenneti hak ederler. Yol budur:
    İman ve cihad; mihnet ve bela; sabır ve sebat; sadece Allah’a
    yöneliş... Yardım bundan sonra geliyor. Cennet nimetleri de bundan
    sonra geliyor... 232
    “Sizden önceki ümmetler, çeşitli belâlarla azap olunmuşlardı. Ama
    bu, onları dinlerinden çevirmemişti. Öyle ki adamın başının ortasından
    testereyle kesilir, böylece iki parçaya ayrılır; yine adamın etleri ve sinirleri
    demir taraklarla kemiklerinden ayrılır, ama bu onu dininden çeviremezdi.
    Allah’a yemin ederim ki, bu iş, mutlaka kemale erecektir. Öyle ki, kervancı
    Sana ile Hadramut arasında seyahat ederken ancak Allah’tan ve koyunlarına
    karşı kurttan korkacaktır; başka hiç kimseden korkmayacaktır.
    Ne var ki sizler, acele ediyorsunuz.” 233
    Ebu Hureyre (r.a.) rivâyet ediyor. Rasûlüllah (s.a.s.): “İmtinâ
    edip kaçınanlar hâriç, bütün ümmetim cennete girecektir.” ‘Kim cennete
    girmekten kaçınıp ayak diretir?’ dediler. “Kim bana itaat ederse
    cennete girer, kim âsi olup itaat etmezse o kaçınmış olur demektir!” buyurdular.
    234
    231] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, Akçağ Y., c. 5, s. 72
    232] Seyyid Kutub, Fi Zılali'l-Kur'an, Hikmet Y., c. 1, s. 452
    233] Buhârî, İkrah 1
    234] Buhârî, İ'tisam 2
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 94 -
    “Rabbinizin bağışına ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup genişliği
    gökler ve yer kadar olan cennete koşun (onun için yarışın!)” 235
    “Yaptıklarına karşılık olarak onlar için nice sevindirici ve göz aydınlatıcı
    nimetler saklandığını hiç kimse bilemez.” 236
    “Ey mutmain ruh! Rabbini râzı etmiş ve râzı edilmiş/hoşnut olmuş
    olarak Rabbine dön. Seçkin kullarım arasına kavuş ve gir cennetime!” 237
    235] 3/Âl-i İmran, 133
    236] 32/Secde, 17
    237]] 90/Beled, 27-30
    CENNET
    - 95 -
    Cennet Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
    Cennet Kelimesi ve Çoğulunun Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 147 Yerde):
    2/Bakara, 25, 35, 82, 111, 214, 221, 265, 266; 3/Âl-i İmrân, 15, 133, 136, 142,
    185, 195, 198; 4/Nisâ, 13, 57, 122, 124; 5/Mâide, 12, 65, 72, 85, 119; 6/En’âm, 99,
    141; 7/A’râf, 19, 22, 27, 40, 42, 43, 44, 46, 49, 50; 9/Tevbe, 21, 72, 72, 89, 100,
    111; 10/Yûnus, 9, 26; 11/Hûd, 23, 108; 13/Ra’d, 4, 23, 35; 14/İbrâhim, 23; 15/Hıcr,
    45; 16/Nahl, 31, 32; 17/İsrâ, 91; 18/Kehf, 31, 32, 33, 35, 39, 40, 107; 19/Meryem,
    60, 61, 63; 20/Tâhâ, 76, 117, 121; 22/Hacc, 14, 23, 56; 23/Mü’minûn, 19; 25/Furkan,
    8, 10, 15, 24; 26/Şuarâ, 57, 85, 90, 134, 147; 29/Ankebût, 58; 31/Lokman,
    8; 32/Secde, 19; 34/Sebe’, 15, 16, 16; 35/Fâtır, 33; 36/Yâsin, 26, 34, 55; 37/Sâffât,
    43; 38/Sâd, 50; 39/Zümer, 73, 74; 40/Mü’min, 8, 40; 41/Fussılet, 30; 42/Şûrâ, 7,
    22, 72; 44/Duhân, 25, 52; 46/Ahkaf, 14, 16; 47/Muhammed, 6, 12, 15; 48/Fetih,
    5, 17; 50/Kaf, 9, 31; 51/Zâriyât, 15; 52/Tûr, 17; 53/Necm, 15; 54/Kamer, 54; 55/
    Rahmân, 46, 54, 62; 56/Vâkıa, 12, 89; 57/Hadîd, 12, 21; 58/Mücâdele, 22; 59/
    Haşr, 20, 20; 61/Saff, 12, 12; 64/Teğâbün, 9; 65/Talâk, 11; 66/Tahrîm, 8, 11; 68/
    Kalem, 17, 34; 69/Haakka, 22; 70/Meâric, 35, 38; 71/Nûh, 12; 74/Müddessir, 40;
    76/İnsan, 12; 78/Nebe’, 16; 79/Nâziât, 41; 81/Tekvîr, 13; 85/Bürûc, 11; 88/Ğâşiye,
    10; 89/Fecr, 30; 98/Beyyine, 8.
    Mutluluklarla Dolu Cennet(ler) Anlamına Gelen “Cennetu’n-Neıym” Kavramının
    Geçtiği Âyetler (Toplam 13 Yerde): 10/Yûnus, 9; 22/Hacc, 56; 26/Şuarâ,
    85; 31/Lokman, 8; 37/Sâffât, 43; 52/Tûr, 17; 56/Vâkıa, 12,89; 68/Kalem, 34; 70/
    Meâric, 38; 82/İnfitâr, 13; 83/Mutaffifîn, 22.
    İkamet Edilen (Güzel) Yer Anlamındaki “Adn Cenneti” Kavramının Geçtiği
    Âyetler (Toplam 11 Yerde): 9/Tevbe, 72; 13/Ra’d, 23; 16/Nahl, 31; 18/Kehf, 31;
    19/Meryem, 61; 20/Tâhâ, 76; 35/Fâtır, 33; 38/Sâd, 50; 40/Mü’min, 8; 61/Saff, 12;
    98/Beyyine, 8.
    Üzüm ve Benzeri Nimetler Bulunan Bağ-Bahçe Anlamına Gelen “Firdevs”
    Cennetinin Geçtiği Âyetler (Toplam 2 Yerde): 18/Kehf, 107; 23/Mü’minûn, 11.
    “Cennetü’l-Me’vâ” İfâdesinin Geçtiği Âyet (1 Yerde): 32/Secde, 19.
    İyilik/Güzellik Cenneti Anlamında “Hünsâ” Kelimesinin Geçtiği Âyet (1 Yerde):
    10/Yûnus, 26.
    Cennetin Adı veya Tabakası Olarak Zikredilen ve Esenlik Yurdu Anlamına Gelen
    “Dâru’s-Selâm” İfâdesinin Geçtiği Âyetler (Toplam 2 Yerde): 6/En’âm, 127;
    10/Yûnus, 25.
    Asıl Durulacak Yer, Ebedî İkamet Edilecek Yurt Mânâsına Gelen “Dârul’l-
    Mukame” Terkibinin Geçtiği Âyet (1 Yerde): 35/Fâtır, 35.
    Cennet ve Cennetlikler Konusundaki Âyet-i Kerimeler: Bakara, 25, 82; 214,
    221; Âl-i İmran, 15, 133, 136, 185; 195, 198; Nisa, 13, 57, 122, 124; Maide, 12,
    72, 119; A’raf, 40, 42, 44, 46-47; Tevbe, 21-22, 72, 89, 100; Yunus, 9, 10, 26;
    Hud, 23, 108; Ra’d, 23-24, 35; İbrahim, 23; Hıcr, 45, 48; Nahl, 31-32; Kehf, 31,
    107-108, Meryem, 60, 63; Tâhâ, 76; Enbiya, 102-103; Hacc, 14, 23; Mü’minun,
    11; Furkan, 16, 75-76; Şuara, 90; Kasas, 61; Ankebut, 58; Lokman, 8-9; Secde,
    19; Sebe’, 1; Fâtır, 33, 35; Yasin, 55, 58; Saffat, 41, 49, 61; Sad, 50, 54; Zümer,
    21, 74-75; Mü’min, 40; Zuhruf, 70, 73; Duhan, 52, 57; Ahkaf, 14; Muhammed,
    6, 12, 15; Feth, 5; Kaf, 31, 34-35; Zariyat, 15; Tur, 17, 20, 22, 28; Rahman, 46,
    48, 50, 52, 54, 56, 58, 62, 64, 66, 68, 70, 72, 74; Vakıa, 15, 23, 25, 26, 40, 88, 91,
    95; Hadid, 10, 12; Mücadele, 22; Teğabün, 9; Talak, 11; Tahrim, 8; Kalem, 34;
    Hakka, 22, 24; Mearic, 25; Müddessir, 39-40; İnsan, 5-6, 12, 22; Mürselat, 41,
    44; Nebe’, 32, 35; Tekvir, 13; Büruc, 11; Ğaşiye, 10, 16; Beyyine, 8.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 96 -
    Cennetlikler Hakkındaki Âyet-i Kerimeler
    1. Cennet, Takvâ Sahipleri İçin Hazırlanmıştır: Âl-i İmran, 133; Ra’d, 35;
    Nahl, 31; Meryem, 63; Kaf, 32-35; Rahman, 46.
    2. Cennet, İman Eden ve Güzel Amel İşleyenler İçindir: Nisa, 57; Yunus, 9;
    Vakıa, 24; Hadid, 21.
    3. Cennette Mü’minlerin Sözleri: Yunus, 10; İbrahim, 23; Hacc, 24; Fâtır, 34-
    35; Saffat, 50-54; Zümer, 74; Tur, 25-28.
    4. Cennetliklerin Cehennemliklerle Konuşmaları: A’raf, 44, 50-51; Saffat,
    50-59; Müddessir, 39-48.
    5. Cennette Mü’minle Akrabasıyla Beraber Bulunurlar: Ra’d, 23-24.
    6. Mü’minler Cennette Boş Laf ve Kötü Söz İşitmezler: Vakıa, 25-26; Nebe’,
    35; Ğaşiye, 11.
    7. Cennette Mü’minlerin Yaşı: Vakıa, 35-37.
    8. Cennetlik Mü’minlerin Özellikleri: İnsan, 5-12.
    9. Dünyada Kâfirler, Mü’minlerle Alay Ederlerdi; Mü’minler de Cennette
    Kâfirlere Gülecekler: Mutaffifin, 29-36.
    10. Cenneti Kazanmak İçin Kulluk ve Dua: Tevbe, 111, Şuara, 85.
    11. Cennetler ve Cennetin Özellikleri Hakkındaki Âyet-i Kerimeler
    12. Altlarından Irmaklar Akan Cennetler: Bakara, 25; Âl-i İmran, 15, 136;
    Nisa, 57; Tevbe, 71; İbrahim, 23; Nahl, 31; Kehf, 31; Tâhâ, 76; Hacc, 23;
    Hadid, 12; Mücadele, 22; Saf, 12; Teğabün, 9; Talak, 11; Tahrim, 8; Büruc,
    11; Beyyine, 8.
    13. Adn Cennetleri: Tevbe, 72; Ra’d, 23; Nahl, 31; Kehf, 31; Meryem, 62;
    Tâhâ, 76; Fatır, 33; Sad, 50; Mü’min, 8; Saf, 12; Beyyine, 8.
    14. Firdevs Cennetleri: Kehf, 107; Mü’minun, 11.
    15. Me’vâ Cennetleri: Secde, 19; Necm, 13-15.
    16. Naıym Cennetleri: Saffat, 40-44; Vakıa, 12; İnfitar, 13.
    17. Tevrat ve İncilde Cennet: Tevbe, 111.
    18. Cennetin Genişliği: Hadid, 21.
    19. Cennetin Özellikleri: Ra’d, 35; Rahman, 62, 64.
    20. Cennetle Cehennem Karşılaştırması: Furkan, 15-16; Fâtır, 21.
    Cennetteki Nimetler Hakkındaki Âyet-i Kerimeler
    1. Cennet Nimetleri: Bakara, 25; Yunus, 9; Kehf, 31; Meryem, 61-62; Hacc,
    23; Fâtır, 33; Yasin, 55-58; Saffat, 40-49, 60-62; Sad, 51-55; Zuhruf, 70-73;
    Duhan, 51-57; Muhammed, 15; Tur, 21-24; Rahman, 46-78; Vakıa, 15-
    40; Hakka, 23; İnsan, 5-6, 12-22; Nebe’, 32-36; Mutaffifin, 22-28; Ğaşiye,
    12-16.
    2. Cennetin Nimetleri, Dünya Nimetlerinden Hayırlıdır: Âl-i İmran, 14-15;
    Nahl, 30.
    3. Cennet Süsü: Kehf, 31; Hacc, 23; İnsan, 15-16, 21.
    4. Cennet Zevceleri ve Huriler: Bakara, 25; Âl-i İmran, 15; Nisa, 57; Saffat,
    48-49; Duhan, 54; Tur, 20; Rahman, 56-57, 70,72, 74, 76; Vakıa, 22-23,
    35-38; Nebe’, 33.
    5. Cennette Allah’ın Rızası: Âl-i İmran, 15; Tevbe, 72.
    6. Cennet Şarabı: Saffat, 45-47; Tur, 23; Vakıa, 18-19; İnsan, 5-6, 15-18;
    Nebe’, 34; Mutaffifin, 25-28; Ğaşiye, 14.
    7. Tesnim ve Selsebil Kaynağı: Rahman, 50; İnsan, 18; Mutaffifin, 27-28.
    CENNET
    - 97 -
    8. Maıyn Kaynağı: Vakıa, 18.
    9. Kevser Irmağı: Kevser, 1.
    10. Cennette Dört Irmak: Tevbe, 15.
    11. Ru’yetullah (Allah’ın Görülmesi) Hakkındaki Âyet-i Kerimeler
    12. Dünyada Gözler Allah’ı Göremez: En’am, 103.
    13. Mü’minler, Allah’ı Cennette Göreceklerdir: Yunus, 26; Kıyame, 22-23;
    Mutaffifin, 15.
    Cennet Konusuyla İlgili Kütüb-i Sitte Hadis Kaynakları
    1. Cennetlikler ve Cehennemlikler: 14/ 446, 465.
    2. Cennet ve cehennem ehlinin ayrılması yakındır 17/ 591.
    3. Cennet ve Cehennem Konuşabilir mi? 14/ 466-467.
    4. Cennet ve Cehennemin Sıfatları: 14/ 442-443.
    5. Rasûlüllah’ın cennet tasviri: 17/ 611.
    6. Cennet ağaçlarının gölgelerinin altından olması: 14/ 442-443.
    7. Cennete asla giremeyecek kimse: 17/ 345.
    8. Cennet ehlinin durumu: 14/ 429-430.
    9. Cennet ehlinin efendileri: 17/ 558.
    10. Cennete giremeyen üç sınıf insan: 16/ 348-349.
    11. Cennete girenlerin çoğunluğu fakirlerdir: 7/ 449.
    12. Cennete girmekten kaçınanlar: 13/ 76-77.
    13. Cennet ehlinin vasıfları: 14/ 450-452.
    14. Cennet ehlinin çoğunluğunun Hz. Muhammed Ümmetinden Olacağı:
    13/ 74-75.
    15. Cennet ehlinin yemeği: 17/ 417.
    16. Cennete girecek insanların azlığı: 13/ 72.
    17. Cennet halen mahluk ve mevcuttur: 12/ 546.
    18. Cennet hangi maddeden inşa edildi? 14/ 421-423.
    19. Cennet hazinelerinden bir hazine: 17/ 499.
    20. Cennetin çarşısı: 14/ 434.
    21. Cennetin eşi yoktur: 17/ 611.
    22. Cennetin evsafı: 14/ 419; 17/ 610.
    23. Cennetin Genişliği: 14/ 426-427.
    24. Cennetin iştiyak duyduğu üç kişi: 12/ 553.
    25. Cennetin kapısı ilk olarak Peygamberimiz’e açılacaktır: 12/ 396.
    26. Cennetin kapısı üzerinde yazılı olan şey: 17/ 292.
    27. Cennetin kokusunu alamayan kadın: 17/ 228.
    28. Cennetin kokusunu duyamayanlar: 17/325.
    29. Cennetin kokusunun duyulma mesafesi: 17/ 228.
    30. Cennet kılıçların gölgesi altındadır: 5/ 73.
    31. Cennetin tasviri: 7/ 120-121.
    32. Cennetin yiyecekleri dünyadakilere sadece ismen benzerler: 15/ 466.
    33. Cennetlik erkeğin şehevi gücü daimidir: 17/ 612.
    34. Cennetlikler: 14/ 446.
    35. Cennetliklerin ibadeti bir vecibe değildir: 14/ 449.
    36. Cennetliklerin vasıfları: 14/ 448-449.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 98 -
    37. Cennetlikler üç kısımdır: 16/ 406.
    38. Cennette akşam ve sabah: 14/ 449.
    39. Cennette bir karışlık yer: 17/610.
    40. Cennette canın her çektiği, gözün her hoşlandığı verilecektir: 14/ 431-432
    41. Cennette doğum yoktur: 14/ 451.
    42. Cennette en az zevce sayısı: 17/ 612.
    43. Cennette kaza-yı hacet: 14/ 449.
    44. Cennette mertebesi en düşük olan kişinin nimetleri: 14/ 454.
    45. Cennette mü’minin çok zevcesi olacaktır: 14/ 425-426.
    46. Cennete müslümanların Allah’ı görmesi: 14/ 423-425.
    47. Hesaba çekilmeden cennete girecek yetmiş bin kişi kimlerdir? 11/ 350.
    48. Cennette Peygamber’e komşu olmanın yolu: 17/ 475.
    49. Cennette Peygamber’le beraber olmanın şartı: 8/ 224.
    50. Mertebece farklı olan dostlar, cennette nasıl beraber olurlar? 10/ 144-145.
    51. Cennette sâlih kullar için hazırlanan nimetler: 14/ 419-421.
    52. Cennette yüce mertebeler kazanmaya teşvik: 14/ 454-457.
    53. Cennetteki dereceler: 14/ 427-428.
    54. Cennetteki gurfelilerin durumu: 14/ 446-447.
    55. Cennette mertebelerin mesafesi: 4/ 287-288.
    56. Cennetteki yasak ağaç ne idi? 14/ 226.
    57. Cennetten olan şeyler: 17/ 443.
    58. Firdevs cennetleri: 14/ 422-423.
    59. İnsanları en çok cennete ulaştıran iki haslet: 16/ 329.
    60. Kimse hakkında cennetliktir veya cehennemliktir diye kesin hüküm
    vermekten kaçınmak: 11/ 539- 540.
    61. Rasûlullah (s.a.v.)’in cenneti müjdelemesi: 12/ 253.
    62. Ümmet-i Muhammed’den yetmiş bin kişinin cennete hesapsız
    konulacağı: 13/ 73.
    63. Yeryüzünde insanların zevk aldıkları toplantılar cennette de vardır: 14/
    433-434.
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. Cennet ve Cennetlikler, Veysel Özcan, Mirfak Y.
    2. Cennet Yolları, Mehmet Zahit Kotku, Seha Neşriyat
    3. Cennet Yolu, Sâlih Suruç, Nesil Basım Yayın
    4. Cennet Nerede? Vehbi Karakaş, Cihan Y.
    5. Cennet Nimetleri, Abdullatif Ahmet Aşur, Uysal Kitabevi
    6. Cennete Çağrı, Sevim Asımgil, Timaş Y.
    7. Cennetin Tasviri, İbn Kayyim el-Cevziyye, Uysal Kitabevi
    8. Cennet, Hârun Yahya, Vural Y.
    9. Cennet ve Cehennem’in Sonsuzluğu, Ahmet Çelik, Ekev Y.
    10. Cennet Hurileri, İbn Kayyım el-Cevziyye, Davetu’lHak Y.
    11. Kur’an’da Metafizik Bir Âlem Cennet, Ömer Kara, Rağbet Y.
    12. İlâhî Dinlerde Cennet İnancı, Mukayeseli Bir Araştırma, Osman Cilacı,
    Beyan Y.
    13. Ölüm Sonrası Cennet ve Cehennem, Selim Al, Furkan Dergisi Y.
    CENNET
    - 99 -
    14. Âyetlerle Ölüm ve Diriliş, Said Köşk, Anahtar Y.
    15. Ölüm ve Ölümden Sonraki Hayat, Murat Tarık Yüksel, Demir Kitabevi Y.
    16. Ölüm ve Ötesi, Heyet, Sağlam Y.
    17. Ölüm Ötesi Hayat, Abdülhay Nasih, Nil A.Ş. Y.
    18. Ölüm ve Ötesi, Hüseyin S. Erdoğan, Çelik Y.
    19. Ölüm ve Sonrası, İmam Gazali, Vural Y.
    20. Ölümden Sonra Diriliş, Subhi Sâlih, Kayıhan Y.
    21. Ölümden Sonraki Hayat, Süleyman Toprak, Esra Y.
    22. Dünya Ötesi Yolculuk, Abdülaziz Hatip, Gençlik Y.
    23. Dünya ve Âhiret Hayatı, Muhammed İhsan Oğuz, Oğuz Y.
    24. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c1, s. 239-242
    25. Mefatihu’l Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s.163-164,
    167-172, c. 5, s.70- 77
    26. Hadislerle Kur’ân-ıKerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2 s. 228-231
    27. Fi Zılali’l Kur’an, Seyyid Kutub, HikmetY. c. 1, s. 99-100
    28. Kur’ân-ıKerim ŞifaTefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 109-111
    29. Bakara Sûresi Yorumu, Haluk Nurbaki, Damla Y. 158-160
    30. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 1, s. 300-302
    31. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 7, s. 374-386
    32. İslâmi Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 78-80
    33. Kur’an’da Dini ve Ahlaki Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y. s. 151-159
    34. İnanç ve Amelde Kur’ani Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s.
    197-199
    35. Kur’ani Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılab Y. s. 41-42
    36. İlmihal 1, İman ve İbadetler, İsam Y. s. 131-132
    37. İlmin Işığında İslâmiyet, Afif A. Tabbara, Kalem Y. s. 143-151
    38. İslâm’da İnanç Esasları, B. Topaloğlu, Y. Ş. Yavuz, İ. Çelebi, İFAV Y. 313-317
    39. Âhiret Bilinci, Hüseyin Özhazar, Bengisu Y. s. 116-120
    40. Âhiret Bilinci, Hasan Eker, Denge Y. s. 75-93
    41. Ana Konularıyla Kur’an, Fazlurrahman, Fecr Y. s. 232-248
    42. Kur’an Cevap Veriyor, İzzet Derveze, Yöneliş Y. s. 317-318, 327-341
    43. İslâm, Üçüncü Kitap, Said Havva, Petek Y. s. 279-296, 334-352
    44. İslâm Nizamı, Ali Rıza Demircan, Eymen Y. cilt 2, s. 339-344

    - 101 -
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKÂDİ KAVRAMLAR -7-
    CEHENNEM / NÂR
    •
    Nâr ve Cehennem Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Kur’an’da Cehennem Tasviri
    •
    Cehennemin 7 Kapısı ve Cehennem Tabakaları
    •
    Psikolojik Cezalar
    •
    Cehennem Ehli
    •
    Kur’an’da Cehennem Tabloları
    •
    Cehennemle İlgili Bazı Hadis-i Şerifler
    •
    Konuyla İlgili Birkaç Uyarı
    •
    Ve Cehennemin Düşündürdükleri
    “Bunu yapamazsanız -ki elbette yapamayacaksınız- yakıtı, insan ve taş olan cehennem ateşinden sakının. Çünkü o ateş, kâfirler için hazırlanmıştır.” 238
    Nâr ve Cehennem Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
    Nâr, ateş demektir. Gözle algılanan alevli ateş anlamına gelir. Kur’an’da 145 yerde geçer. Ateş, insan bedenine çok büyük acı ve ıstırap verdiği için âhirette kâfir, münâfık ve âsilerin cezası ateşle verilecektir. Cehennem, âhirette suçlulara ceza olarak tutuşturulan ateşin ismidir. Cehennemin en açık vasfı ateş olduğu için, bazen cehennem yerine ateş anlamına gelen “nâr” kullanılır.
    Cehennem, azap yurdu olan ateşin özel ismidir. Arapça “cehmân” kelimesinden alınmış olup, bu da “cehm” den türetilmiştir. Cehm, sert ve çirkin olmak; cehmân, dibi görünmez derin kuyu demektir. “Kehennam” kelimesinden Arapçalaştırılmış, yabancı bir kelime olduğu da söylenmiştir.239 Kur’ân-ı Kerim’de cehennem kelimesi 77 yerde zikredilmekle birlikte; aynı anlamda kullanılan başka kelimeler de bulunmaktadır. Cehennem için Kur’an’da en çok “nâr (ateş) ismi kullanılır. Cehennemin diğer isimleri ise şunlardır: Harîk (yangın), hutame (ezip yok eden), saıyr (alevler), hâviye (uçurum, çukur), lezâ (hâlis ateş, bedenin iç
    238] 2/Bakara, 24
    239] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, c. 2, s. 64
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 102 -
    organlarını söküp koparan), sekar (insanın derisini kavuran ateş),
    cahıym (yakıcı ateş), hamîm (kaynar su), semûm (sıcak rüzgâr),
    siccîn (hapishane, derin çukur), veyl (Vay haline!), ğayy (azıp sapmak).
    İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre, kâfir, münafık ve müşrikler
    cehennemde ebedî kalırlar. Tevbe etmeden günahkâr olarak
    ölen ve Allah’ın kendilerini affetmediği mü’minler ise, cehennemde
    ebedî kalmazlar. Kendilerine günahları kadar azâb edilir. Sonra
    oradan kurtulup Cennet’e girerler ve orada ebedî kalırlar.
    Kur’an’da Cehennem Tasviri
    Cehennem ve oradaki hayat, Kur’ân-ı Kerim’de şu şekilde tasvir
    edilir: Suçlular cehenneme vardıklarında, cehennem onlara büyük
    kıvılcımlar saçar,240 uzaktan gözüktüğünde onun kaynaması
    ve uğultusu işitilir.241 İnkârcılar için bir zindan olan cehennem,242
    ateşten örtü ve yataklarıyla,243 cehennemlikleri her taraftan
    kuşatan,244 yüzleri dağlayan ve yakan,245 deriyi soyup kavuran,246
    yüreklere çöken,247 kızgın ateş dolu bir çukurdur.248 Yakıtı insanlarla
    taşlar olan cehennem,249 kendisine atılanlardan bıkmayacaktır.
    250 İnsanın içine işleyen bir sıcaklık ve kaynar su içinde, serin ve
    hoş olmayan bir kara dumanın gölgesinde bulunacak cehennemliklerin251
    derileri, her yanışında, azabı tatmaları için başka derilerle
    değiştirilecektir.252 Onların yiyeceği zakkum ağacı,253 içecekleri
    kaynar su ve irindir.254 Orada serinlik bulamadıkları gibi, içecek
    güzel bir şey de bulamayacaklardır.255
    Allah’ı görmekten mahrum kalacak inkârcı kâfirlere256 Allah
    bağışlayıp rahmet etmeyecek,257 cehennem azâbı onları
    240] 77/Mürselât, 32-33
    241]] 25/Furkan, 12
    242] 17/İsrâ, 8
    243] 7/A'râf, 40-41
    244] 18/Kehf, 29
    245] 14/İbrahim, 50; 23/Mü'minun, 104
    246] 70/Meâric, 16
    247] 104/Hümeze, 7
    248] 101/Karia, 9-11
    249] 66/Tahrim, 6; 2/Bakara, 24
    250] 50/Kaf, 33
    251] 56/Vâkıa, 42-44
    252] 4/Nisâ, 56
    253] 37/Saffat, 64-66
    254] 56/Vâkıa, 53-55; 78/Nebe', 25
    255] 78/Nebe', 24
    256] 83/Mutaffifin, 15
    257] 4/Nisâ, 137, 168
    CEHENNEM
    - 103 -
    kuşatacaktır. Günahkâr mü’minler, cehennemde ebedî kalmayacaklar,
    Peygamberimiz’in hadislerinde de bildirildiği gibi, cezalarını
    çektikten sonra cennete konulacaklardır.258
    Cehennemin Yedi Kapısı ve Cehennem Tabakaları
    Kur’an’ı Kerim’de cehennem’in yedi kapısının olduğu belirtilmektedir.
    “Cehennemin yedi kapısı vardır. Onlardan her kapı için birer
    grup ayrılmıştır.” (15/Hıcr, 44) Bu âyet, iki şekilde tefsir edilmiştir:
    a- Cehenneme girecekler çok olduğu için yedi kapısı vardır. b-
    Cezalandırma, azgınlığın çeşit ve derecelerine göre olacağı için
    cehennem’in yedi tabakası vardır. Bu tabakalar şunlardır:
    Cehennem: “Derin kuyu” demektir. Cehennem tabakalarına
    ait yedili tasnif sisteminde azabı en hafif olan en üst tabakadır.
    Sünnî âlimlere göre burası günahkâr mü’minlerin azap yeri olacak,
    bunların azabı sona erdikten sonra boş kalacaktır. Bu durumda
    cehennem, genel olarak âhiretteki azap yerinin bütününün; özel
    olarak da en üst tabakasının adı olmaktadır. Kur’ân-ı Kerim’de 77
    âyette geçmektedir.
    Cahıym: “Kat kat yanan, alevi ve ısı derecesi yüksek ateş” anlamında
    olup 26 âyette ve bazı hadislerde geçer. Kur’an’da daha
    çok cehennem yerine, birkaç âyette de “tutuşturulan yakıcı ateş”
    anlamında kullanılmıştır.
    Hâviye: “Yukarıdan aşağıya düşmek” anlamındaki hüviy kökünden
    isim olan hâviye, “uçurum, derin çukur” mânâsına gelir.
    Kur’an’da sadece bir yerde259 zikredilmiş ve âyetin devamında harareti
    yüksek ateş diye izah edilmiştir.
    Hutame: “Kırmak, ufalayıp tahrip etmek” anlamındaki hatm
    kökünden olup, “Allah’ın yüreklere kadar tırmanan tutuşturulmuş
    ateşi” diye açıklanmıştır.260
    Lezâ: “Hâlis ateş” anlamına gelen kelime Kur’an’da bir yerde
    geçmekte ve “bedenin iç organlarını söküp koparan” diye nitelendirilmektedir.
    261
    Saıyr: “Tutuşturmak, alevlendirmek” anlamındaki sa’r kökünden
    sıfat olup, Kur’an’da 17 âyette yer alır. Kur’an’da çoğunlukla
    cehennemin bir adı olarak, bazen de “tutuşturulmuş, alevli ateş”
    mânâsında kullanılmıştır.
    258] Buhâri, Rikak 51, Tevhid 19; Tirmizi, Birr 61; İbn Mâce, Mukaddime 9
    259] 101/Karia, 9
    260] 104/Hümeze, 4-7
    261] 70/Meâric, 15-16
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 104 -
    Sakar: “Şiddetli bir ısı ile yakıp kavurmak” anlamındaki sakr
    kökünden isimdir. Dört âyette cehennem kelimesi yerine kullanılmış,
    bunlardan bir âyette262 “yaktığı şeyi tüketircesine tahrip etmekle
    birlikte sönmeyip yakmaya devam eden ve insanın derisini
    kavuran” şeklinde nitelendirilmiştir.
    Kur’an’da cehennem için kullanılan başka kelime ve terkipler
    de mevcuttur. Beş âyette “azâbü’l-harîk” (yakıcı, ateş, yangın azabı)
    cehennem için kullanılır. 12 Âyette geçen “hamîm” (kaynar su)
    cehennemdeki azap türlerinden biri olmak üzere, bunun, cehennemliklere
    içirileceği ve başlarından aşağı döküleceği beyan edilir.
    “Semûm”: Temas ettiği şeyi zehir gibi etkileyip dokularına işleyen
    sıcak rüzgâr anlamındadır. Cehennem azabının türlerinden olmak
    üzere iki âyette geçer. Hapishane, derin çukur anlamındaki “Siccîn”
    kelimesinin cehennemin veya oradaki vadilerden birinin adı olduğu
    kabul edilir. Azıp sapmak anlamındaki “ğayy” kelimesi ile,
    yazıklar olsun, vay haline! anlamındaki “veyl” kelimesinin cehennemdeki
    bir kuyu, dağ veya vadinin adı olduğu da belirtilir.
    İslâm âlimleri, cehennemin yedi kapılı (yedi tabaka) oluşu üzerinde
    durmuşlardır. Ebussuud’a göre kapıların daha az veya daha
    çok değil de yedi oluşu, oraya girmeye sebep olan vasıtaların, yani
    beş duyu organıyla, şehvet ve gazap temayüllerinin toplam aynı
    sayıda olmasıyla ilgilidir. Elmalılı ise şöyle bir yorum yapmaktadır:
    İnsanın mükellefiyet organları beş duyu ile birlikte kalp ve tenasül
    uzvudur. Manevî anlamdaki kalp kapısı açık olursa kişi doğru
    yoldan yürüyerek cennete girer, aksi takdirde yedi organ, mükellefi
    yedi çeşit azaba sürükler. Nitekim cennet ehlinden söz eden
    âyetlerde onların kalplerinde kin ve kötülüğün bulunmadığı ifade
    edilir. 263
    Hâviye, uçurum, derin çukur demektir. Hâviye adlı cehennemin
    derinliğini düşün! Dünyadaki şehvetlerin, nefsânî isteklerin
    derinliklerinin bir sonu olmadığı gibi, Hâviye’nin de derinliğinin
    sonu yoktur.
    Nasslarda hâkim olan temaya göre insanla Allah arasındaki
    aslî münasebet, sevgi ve rahmete dayanır. Esmâ-i Hüsnâ içinde
    kâinata ve özellikle insana yönelik olanlardan sadece iki veya üçü
    kahır ve gazap ifade etmekte, diğerleri karşılıklı rıza ve muhabbet
    anlamını içermektedir. İslâm’da asıl olan kulun itaat etmesi,
    Allah’ın dünya ve âhirette mükâfatlandırmasıdır. Ceza, aslî unsur
    olmayıp kötülüklerin önlenmesi için bir tedbirdir. İnsandaki
    262] 74/Müddessir 28-29. âyetlerde
    263] Elmalılı, a.g.e. Eser Y. c 5, s. 3066
    CEHENNEM
    - 105 -
    adalet duygusu ve müeyyide/yaptırım anlayışı, âhiret hayatındaki
    ceza ve mükâfatın varlığını gerekli kılar.
    Allah ile kul arasındaki bağın ulûhiyet açısından rahmete,
    kulluk açısından tâzime dönüşen bir muhabbete dayanması esas
    alınmış olmakla birlikte eğitilmesi çok zor olan insanlar için azap,
    diğer dinlerde olduğu gibi İslâm’da da bir müeyyide olarak kullanılmıştır.
    Kur’ân-ı Kerim’de cehennem azabı çeşitli etkileriyle yakıcı
    olan ateşle tasvir edilmiştir. Azap âyetlerinin incelenmesinden
    anlaşılacağı üzere ateş, maddî bir ateş olup yakıtı insanlar ve yanma
    özelliği bulunan taşlardan (yahut putlardan) ibârettir. Bu ateş;
    alevlenen, sönmeye yüz tuttukça tekrar tutuşturulan, vücudu saran,
    tahripkâr yakıcılığı ile bedeni pişirip parçalayan ve iç organlara
    kadar nüfuz eden bir ateştir. 77/Mürselât sûresi, 32-33. âyete
    göre cehennem ateşinin develer ve saraylar kadar kıvılcım saçtığı
    belirtilir. Bir hadiste, dünya ateşinin kemmiyet ve keyfiyet açısından
    cehennem ateşinin yetmişte biri olduğu ifade edilmiştir.264
    Bir âyetin dolaylı,265 bir hadisin de açık ifadesine göre266 cehennemin
    yakıcı ateşi gibi dondurucu soğuğu da bir azap türüdür. Çeşitli
    âyetlerde cehenneme gireceklerin simalarından tanınacakları,
    perçemlerinden ve ayaklarından yakalanarak yüzleri üstü
    ateşe atılacakları, cehennemin kaynamaktan doğan uğultusunu
    duyacakları, hiddetli ve dehşetli görüntüsünü müşahede edecekleri
    anlatılır. Yine Kur’an’ın beyanlarına göre cehennemlikler
    kaynar sular, ateşten prangalar ve zincirler, ateşten elbiselerle
    cezalandırılacaktır. Kur’an’daki en açık ve etkili azap tasviri ise
    şöyledir: Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanlar
    için bu altın ve gümüşler cehennem ateşinde kızdırılacak,
    sahiplerinin alınları, böğürleri ve sırtları onlarla dağlanacaktır.267
    Cehennem ehli açlık ve susuzluk hissedecek, fakat yemek olarak
    kendilerine, karınlarında erimiş madenler gibi kaynayacak zakkum
    ağacı, darî’ denilen zehirli nebat, içecek olarak da bağırsakları
    parçalayan kaynar su, kanla karışmış irin verilecektir.
    Cehennem ehli, açlık ve susuzluklarını hiçbir şeyle
    gideremeyecek,268 cennet ehlinden su talepleri geri çevrilecektir.269
    Yiyecek olarak hayvanların dahi yiyemediği bir nebat darî’270 ve
    264] Müslim, Cennet 30; Tirmizi, Cehennem 8
    265] 76/İnsan, 13
    266] Buhâri, Bed'ü'l-halk 10; Tirmizî, Cehennem 9
    267] 9/Tevbe, 34-35
    268] 78/Nebe', 24; 87/A'lâ, 5
    269] 7/A'râf, 50
    270] 88/Ğaşiye, 6
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 106 -
    zakkum ağacı271 takdim edilecektir. Bu kâfir ve âsilerin kalacakları
    yer, bir hapishanedir,272 bu hapishanenin, her biri muayyen bir
    gruba ayrılmış olmak üzere, yedi kapısı vardır,273 bu hapishanenin
    bekçileri, çok sert olan meleklerdir,274 fakat bu yer altı hapishanesi
    de, bazısı diğerlerinden daha aşağıda olan birçok odalara
    bölünmüştür,275 üzerlerine ise, kapıları kilitlenmiş ateş276 salıverilecektir.
    Bu, kızgın ve yakıcı bir ateştir;277 Uzaktan bakıldığında homurtusu
    ve uğuldaması duyulan,278 doymaz bir ateştir bu.279 Lâvlar
    fışkırtan volkan gibi de kıvılcımlar saçmaktadır.280 Günahkârlar ise
    kâh kıskıvrak281 olarak, kâh boyunlarında bukağılar olduğu halde282
    alınlarından ve ayaklarından tutulup283 uzun zincirlere vurularak284
    yüz üstü sürüklenirler285 ve yüz üstü286 ateşe, hem de
    sıkışık bir yere287 atılırlar; yakıcı bir ateşle288 tutuşturulurlar. Artık
    cehennem için yakıt ve odun olmuşlardır.289
    Sıkıntı ve acıdan kendilerinden geçmiş olan suçlular, kaçmak
    istedikleri her seferde demirden kamçılarla290 dövülerek ateşin ta
    ortasına itilirler. Ateşten bir döşeğe yatırılacak, yine ateşten örtülere
    bürünecekler291 ve ateş tarafından tamamen kuşatılacaklardır.
    292 Bu öylesine bir alev ki, hep yüzlerini yalayacak,293 derilerini
    veya parmaklarını söküp alacak, istisnasız her yeri yakacak,294
    kasıp kavuracak,295 kömüre çevirecektir.296 Onun nüfuzu bu
    271] 37/Saffat, 62-66
    272] 17/İsrâ, 8
    273] 15/Hıcr, 44
    274] 66/Tahrim, 6; 74/Müddessir, 30-31
    275] 4/Nisâ, 145
    276] 90/Beled, 20; 94/İnşirâh, 8
    277] 101/Karia, 1, 11
    278] 25/Furkan, 12
    279] 50/Kaf, 30
    280] 77/Mürselât, 32
    281] 25/Furkan, 13; 89/Fecr, 26
    282] 13/Ra'd, 5; 24/Nur, 33
    283] 55/Rahmân, 41
    284] 40/Mü'min, 71; 69/Haakka, 32
    285] 17/İsrâ, 97; 25/Furkan, 34
    286] 27/Neml, 90
    287] 25/Furkan, 13
    288] 8/Enfâl, 50; 22/Hacc, 9
    289] 2/Bakara, 24; 72/Cin, 15
    290] 22/Hacc, 21-22; 32/Secde, 20
    291] 7/A'râf, 41
    292] 18/Kehf, 29; 29/Ankebut, 54-55; 39/Zümer, 16
    293] 14/İbrahim, 50; 23/Mü'minun, 104
    294] 70/Meâric, 16
    295] 74/Müddessir, 28
    296] 74/Müddessir, 29
    CEHENNEM
    - 107 -
    kadarla da kalmayacak, ruhları ve gönülleri saracaktır.297 Cezanın
    hafifletilmesi298 veya bu işin artık bitirilmesi dileğiyle feryad
    edecekler,299 fakat bu boşuna olacak, bitmeyen bir azab içinde derileri
    yenilenecek,300 tekrar feci inilti ve solumalarla baş başa kalacaklardır.
    Derken kaynar suya sürülecekler,301 kaynar su dökülecek
    tepelerinden.302 Derilerindeki gözeneklere nüfuz edecek yakıcı bir
    rüzgâr (semûm) ve sonsuz derecede kaynar bir su (hamîm) içindedirler.
    Üstlerinde ise bütün ümitleri çökertecek bir tarzda kesat
    olan303 karanın karası dumandan bir gölge…304
    Psikolojik Cezalar
    Kur’an’daki cehennem tasvirlerinden anlaşıldığına göre yukarıda
    özellikleri belirtilen fizyolojik cezalardan başka, bir de
    psikolojik nitelikli azap vardır. Bu tür azap, ruhlara en şiddetli
    ıstırabı verecek; bu azaba müstahak olanların Allah’ı görmekten
    ve O’nunla konuşmaktan mahrum bırakılarak ilahî lanete
    uğratılmaları şeklinde vuku bulacaktır.305 Bütün amellerinin
    boşa gitmesi,306 Allah’a ortak kılınan putların kendisine bağlananları
    terk etmesi,307 âhirette nasiblerinin olmaması,308 âhirette
    unutulmaları,309 yardımsız bırakılmaları,310 kovulmaları,311 dostsuz
    ve yardımsız kalmaları,312 göğün kapılarının onlara açılmaması,313
    özür beyan edemeyecek olmaları314 ziyanda olmaları315 gibi psikolojik
    azaplarla da cezalandırılırlar.
    Yine bunların yanında, ba’s zamanında suçlular başları eğik
    olduğu halde Allah’ın huzurunda dururlar,316 yüzleri kara317 ve
    297] 104/Hümeze, 7
    298] 23/Mü'minun, 107; Fâtır, 36
    299] 35/Fâtır, 37
    300] 4/Nisâ, 56
    301] 40/Mü'min, 71-72; 55/Rahmân, 48
    302] 22/Hacc, 19-20; 44/Duhan, 48
    303] 56/Vâkıa, 44
    304] 56/Vâkıa, 43
    305] 2/Bakara, 161-162; 3/Âl-i İmran, 77
    306] 2/Bakara, 217, 264, 266, 276
    307] 6/En'âm, 94; 11/Hûd, 21
    308] 2/Bakara, 102; 3/Âl-i İmran, 77, 176
    309] 7/A'râf, 51; 45/Câsiye, 34
    310] 17/İsrâ, 22
    311] 17/İsrâ, 18, 39
    312] 42/Şûrâ, 8
    313] A'râf, 40
    314] 77/Mürselât, 35-36
    315] 2/Bakara, 27, 121; 3/Âl-i İmran, 85, 149
    316] 32/Secde, 12
    317] 3/Âl-i İmran, 106
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 108 -
    somurtkan olacaktır.318 Amel defterleri büyük küçük her şeyi kaydetmiştir.
    319 Kendi organları, kendi aleyhine şâhitlik ederler,320
    günahlarını sırtlarına yüklenmişlerdir.321 İnfakında cimrilik gösterdikleri
    malları boyunlarına dolanacaktır,322 zemmedilmiş,323 kınanmış324
    ve Allah’ın buğzuna uğramışlardır,325 hor ve hakirdirler,326
    üzüntüler içinde parmaklarını ısıracaklardır.327
    İslâm âlimleri, en büyük saâdet olan cemâl-i İlâhîyi müşâhede
    etmekten mahrum bulunmayı en ıstıraplı azap olarak telakki etmişlerdir.
    “Acıklı, büyük, şiddetli, aşağılayıcı, sürekli, uzun süreli” gibi nitelikler
    taşıyan cehennem azabının kâfirler için “ahkab” adı verilen
    uzun devirler süreceği, bunun kâinatın ömrü kadar sürekli olacağı,
    fakat ilahî irâdeye bağlı olarak sürenin uzatılıp kısaltılabileceği,328
    Kur’an’da verilen bilgiler arasında yer alır.
    Cehennem Ehli
    Dünyada işlenen günahlara karşılık âhirette uygulanacak cezanın
    yeri anlamındaki cehenneme sadece lâyık olanlar girer. Rahmeti
    gazabını aşmış bulunan Allah, dilediğini hak ettiğinden fazla
    mükâfatlandırdığı halde,329 kimseye hak ettiğinden fazla azap vermez.
    Cehenneme lâyık olanlar kimlerdir? Yaratıkların en şereflisi
    kılınan insan, Allah’ı tanımak gibi üstün bir yetenekle donatıldığına
    göre330 kâinatın yaratıcı ve yöneticisini tanıyıp O’nu tâzime dönüşen
    bir sevgi ile sevmedikçe, yani selim yaratılış istikametinden
    ayrılıp inkâra yöneldiği sürece cehennem ehlinden sayılmaya lâyık
    olur. Uhrevî cezadan, yani cehennemden kurtulmanın yegâne
    çaresi olan imanı Allah ile kul arasında oluşan bir sevgi telakki
    eden Kur’an, Allah’tan kula yönelik sevginin gerçekleşebilmesi
    için bütün semavî kitapları kucaklayan son ilahî mesajın tebliğcisi,
    geçmiş nebîlerin tasdikçisi, son peygamber Muhammed’e (s.a.s.)
    uymayı şart koşmuştur.331
    318] 77/Mürselât, 24
    319] 18/Kehf, 49
    320] 24/Nur, 24, 36
    321] 6/En'âm, 31
    322] 3/Âl-i İmran, 180
    323] 17/İsrâ, 18, 22
    324] 17/İsrâ, 39
    325] 40/Mü'min, 40
    326] 6/En'âm, 124
    327] 25/Furkan, 27-29
    328] 6/En'âm, 128; 11/Hûd, 107; 78/Nebe', 23
    329] 2/Bakara, 105
    330] 51/Zâriyat, 56
    331] 3/Âl-i İmran, 31
    CEHENNEM
    - 109 -
    Önceki peygamberlerin ümmetleri de dönemlerinde
    nebîlerine samimiyetle uymuşlarsa ebedî cezadan kurtulmuşlardır.
    Allah Teâlâ, kendilerinden ahid aldığı İsrailoğulları’na şöyle
    demiştir: “Ben sizinle beraberim. Eğer namaz kılar, zekât verir, peygamberlerime
    inanır, onları desteklerseniz ve ihtiyacı olanlara faizsiz borç verirseniz
    günahlarınızı örter, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlerime
    koyarım. Bundan sonra inkâr yolunu tutanınız iyi bilsin ki doğru yoldan
    sapmıştır.”332 Ne var ki bunu takip eden âyetlerde anlatıldığı üzere
    İsrailoğulları da, kendilerinden benzer ahid alınan hıristiyanlar da
    ahidlerini bozmuşlar, Allah’tan “bir nur ve apaçık bir kitap” getiren
    son peygambere uymamışlar ve böylece Allah’ın rızasından uzaklaşmışlardır.
    333
    Allah, kullarından dilediğine azap etmeye muktedir olmakla
    birlikte334 O, azabının inkâra ve isyana karşılık olduğunu bildirmiştir.
    335 İman edip ilahî emirlere itaat edenlerin dışında kalan insanlarla
    cinler, inkârlarının derecesi ve günahlarının büyüklüğüne
    bağlı olarak cehennemde azap göreceklerdir.336 Peygamber gönderilmeyen
    (ve kendilerine ilahî mesaj hiç ulaşmamış olan) topluluklara
    azap edilmeyecektir.337 Buna karşılık Allah’ın huzuruna
    çıkacaklarına inanmayıp âyetleri inkâr eden kâfirler, Kur’an’a sırt
    çeviren yahûdiler, hıristiyanlar, münafıklar, müşrikler, peygamberlerin
    bir kısmına inanıp diğerlerini inkâr edenler şiddetli azaba
    uğratılacaktır.338 Kur’an’da belirtilen sınırları (hudûdullah) aşıp
    peygamberlerin bildirdiklerine aykırı davranan büyük günah sahibi
    mü’minler de azaptan kurtulamayacaklardır.339 Sözü edilen
    bu zümreler, kısaca kâfirler ve âsi mü’minler, azaplarını Allah’ın
    dilediği sürece kalacakları cehennemde çekeceklerdir.340
    İman ile davranışlar arasında sıkı bir münasebet vardır. Gerçekten
    iman eden kimse, amellerini de imanı paralelinde yerine
    getirir. Kur’an, bütün kurtuluş vesilelerini iman-amel mutabakatına
    bağlar. İslâm tarihinin ilk dönemlerinden itibaren,
    mü’minlerde göze çarpacak davranış bozukluklarının yani günahların
    ebedî saadet açısından doğuracağı sakıncalar üzerinde
    332] 5/Mâide, 12
    333] 5/Mâide, 13-16
    334] 5/Mâide, 40; 29/Ankebut, 21
    335] 7/A'râf, 96; 9/Tevbe, 95
    336] 4/Nisâ, 145; 16/Nahl, 88
    337] 17/İsrâ, 15
    338] 18/Kehf, 105-106; 4/Nisâ, 139, 145, 161, 172; 5/Mâide, 72-73; 3/Âl-i İmran,
    151; 33/Ahzâb, 73
    339] 4/Nisâ, 10, 14, 93, 97; 5/Mâide, 94-95; 24/Nur, 23, 63
    340] 11/Hûd, 106-107; 78/Nebe', 23
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 110 -
    durulmuştur. Hâricîler ve mu’tezile âlimleri, samimi bir tevbe ile
    telafi edilmeyen büyük günahları işleyenlerin, inkârcılar zümresine
    gireceğini ve ebedî olarak cehennemde kalacağını söylemişlerdir.
    İslâm tarihinde daima büyük çoğunluğu oluşturan ehl-i sünnet
    âlimleri ise, irade zaafı ve benzeri faktörlerle işlenecek günahların
    kalpteki imanı yok etmeyeceğine kani olmuşlar ve açık inkâr dışında
    kalan günahları işleyenlerin, bir süre cehennemde cezalandırılsalar
    bile eninde sonunda oradan çıkıp cennete gireceklerini
    kabul etmişlerdir.
    Meryem sûresinde cehennemden ve onun ehlinden bahsedildikten
    sonra, “İçinizden oraya gitmeyecek hiçbir kimse yoktur.”341 denilmektedir.
    Buradaki gidişin (vürûd) yorumu hakkında çeşitli görüşler
    ileri sürülmüştür. Söz konusu âyetlerden edinilen ilk kanaat,
    mü’minler de dâhil olmak üzere herkesin cehenneme uğrayacağı
    ve onu göreceği şeklindedir. Fakat bu ziyaret, doğrudan cennete
    gireceklere bir zarar vermeyecektir. Cennet ile cehennem halkı
    arasında vuku bulacağı haber verilen karşılıklı konuşmalardan, cehennemliklerin
    cennetteki nimetlerden haberdar olacakları anlaşılmaktadır.
    342
    Cehennem azabı ile cezalandırılacak kişiler, ilgili âyetlerin
    ışığında tasnife tâbi tutulacak olursa, hukukullah/Allah hakkı ile
    hukuku’l-ibâd/kul hakkına tecavüz edenler şeklinde bir gruplandırma
    yapmak mümkündür. Hukukullaha tecâvüz, iman yolunu
    terk edip inkâra sapmak şeklinde özetlenebilir. Bu tecavüz türü
    küfür, şirk, nifak, Allah’ın âyetlerini ve peygamberlerini tekzip
    gibi kavramlarla birçok âyette dile getirilerek eleştirilmiş ve mücrimler
    diye nitelendirilen bu mütecavizler için “Allah’ın düşmanı”
    tabiri kullanılmıştır. Yanılmak, kulun âdeta bir özelliği ise, bağışlamak
    da Allah’ın en çok vurgulanan bir sıfatıdır. Ancak, kul, hatalarında
    ısrar eder ve “suçu kendisini çepeçevre kuşatırsa” muhakkak ki
    ebediyyen cehennemde kalır.343 Şu âyetler de cehennemlik insan
    tipini etkileyici bir şekilde tasvir etmektedir: “Alabildiğine inat eden,
    hayra (veya Allah yolunda harcamaya) var gücüyle engel olan, Allah’a
    ortak koşan, şüpheci, nankör.”344
    Kul hakkına tecavüz eden tiplerle ilgili birçok âyet ve hadis
    mevcuttur. Âyetlerde bu kişiler hakkında zâlim, katil, kibirli,
    mü’minlere işkence yapan, yetim malı yiyen gibi vasıflar sıralanmakta,
    duyu organları sağlam ve zihnî muhakemeleri yerinde
    341] 19/Meryem, 71
    342] bk. 7/A'râf, 50
    343] 2/Bakara, 81
    344] 50/Kaf, 24-26
    CEHENNEM
    - 111 -
    olduğu halde gerçeği görüp idrâk etmeyen bu kişiler için “dört
    ayaklı hayvanlar gibi, hatta onlardan da şaşkın”345 ifadesi kullanılmaktadır.
    Bir âyetin tasviri de şöyledir: “Alabildiğine yemin eden, izzet-i
    nefsi bulunmayan, ötekini berikini ayıplayan, laf getirip götüren, cimri,
    aşırı zâlim, günaha dadanmış, kaba, haşin, şerefsiz ve soysuz.”346 Hadis
    kitaplarında yer alan çeşitli rivâyetler de bu tür tasvirleri dile getirmektedir.
    Bir hadiste, kişileri cehenneme en çok sürükleyen iki
    şeyin ağız ile tenasül organı olduğu ifade edilmiştir.347 Kadınların
    cehennem halkının çoğunluğunu teşkil ettiğini belirten rivâyet,348
    eğer hadis kritiği açısından sahih ise, genelde kadın nüfusun erkek
    nüfustan fazla olduğunu göstermiş olabilir. Çeşitli hadislerde,
    mü’min oldukları anlaşılan, fakat günahları sebebiyle cehenneme
    giren kimselerin secde halindeyken yere temas eden organlarına,
    iman mahalli olan kalplerine, Allah korkusundan yaşaran ve
    Allah yolunda uykusuz kalan gözlerine cehennem ateşinin nüfuz
    etmeyeceği belirtilmiştir.
    “Doğrusu Allah, iman edip sâlih amel işleyenleri, altlarından ırmaklar
    akan cennetlere koyar. Nankörlük edenler ise zevklenirler ve hayvanlar
    gibi yerler. Onların yerleri ateştir.”349 Bu âyet, kâfirin dünyada maddî
    hayattan faydalanma ve nefsinin istediğini yeme yönündeki çabasının,
    mü’minin öngördüğü çabadan daha fazla olduğunu belirtmektedir.
    Üstelik kâfir, maddî şeylerden yararlanırken tıpkı hayvan
    gibi kendisini kontrol etmeyi bilmemekte, helâl ve harama,
    başkasının varlığına saygı göstermemektedir.
    Cehennem ehli, devamlı tartışacak ve çekişecektir. Dünyadayken
    şerli önderlerinin sözünü dinleyenler, onları kendilerini saptırmakla
    suçlayacak, önderleri ise kendilerini bütün suçlamalardan
    temize çıkarmaya çalışacaktır.350
    Hadislerde belirtildiğine göre cehenneme girenlere farklı derecelerde
    azap edilecektir. Peygamberleri öldürenler, sapıklığa
    önderlik yapıp topluma bu şekilde yön verenler ve zâlim devlet
    başkanları en şiddetli azâba mâruz bırakılacaklardır.351 Müslüman
    olmamakla birlikte Hz. Peygamber’i himaye eden ve dolayısıyla
    İslâmiyet’in yayılışını destekleyen Ebû Tâlib’e ise hafif bir azap
    345] 7/A'râf. 179
    346] 68/Kalem, 10-13
    347] Müsned-i Ahmed, II, 291, 392, 442
    348] Buhârî, Rikak 16; Müslim, İman 132
    349] 47/Muhammed, 12
    350] 34/Sebe', 31-33; 38/Sâd, 64; 50/Kaf, 27-28
    351] Müsned-i Ahmed, I/375, 407; II/55
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 112 -
    uygulanacaktır.352 Cehennemdekilerin kimi ayak bileklerine, kimi
    dizlerine, kimi de beline ve göğsüne kadar ateşe gömülecek,353
    kâfirlerin bedenleri büyültülerek farklı şekillere sokulacaktır.354
    Beşerî adalet mekanizmaları, özellikle İslâm’ın hüküm sürmediği
    beldelerde mutlak adaleti sağlayamamaktadır. Hâkimlerin
    hâkimi olan Allah, âhiret hayatında mücrimlerin mutlaka ayrı
    bir statüye tâbi tutulacağını birçok âyette açıklamıştır. Bu bakımdan
    iyi ile kötünün farklı şartlarda, farklı sonuçlarla karşılaşacağı
    şüphesizdir. İman edenle etmeyenin, Allah’a itaat edenle
    O’na isyan edenin eşit tutulmaması, ilahî adâlet ve hikmetin
    gereğidir. Kur’an’ın çeşitli âyetlerinde, Allah’ın lütuf ve keremine
    güvenerek inkâr ve isyana düşülmemesi konusunda bütün
    insanlar uyarılmaktadır.355 İyilerle kötülerin hem dünya hayatında
    hem de âhirette farklı muamelelere tâbi tutulacakları ısrarla
    belirtilmektedir. Unutmamalıdır ki, Allah’ın, bağışlayıcı olması
    yanında, azabı da şiddetlidir.356 İnkârcı ve isyankâr kullara azap
    etmek, hem bir adalet hem de rahmet olarak düşünülebilir. Nitekim
    günahkârlardan ilahî azabın geri çevrilmeyeceği anlatılırken
    Allah’ın geniş bir rahmet sahibi oluşuna temas edilmesinde de357
    böyle bir hikmet aramak mümkündür. Kur’an ile birlikte bütün
    semavî kitaplarda yer alan bu temel hükmü yok farzedecek bir
    yorum, tümüyle isabetsiz ve geçersizdir. Ancak, suçluya uygulanacak
    cezanın sonsuza kadar ateş ve cehennem olup olmaması tartışmalı
    konudur.358 Cehennemde görülecek azabın miktar, şiddet
    ve şekillerini ancak Allah ve Rasûlü’nün bizlere bildirmesiyle ve
    bildirdikleri kadarıyla bilebiliriz.
    Âhiret hayatının her devresinde olduğu gibi cehennem azabını
    ruh, beden ile birlikte çekecektir. Ancak cehennem hayatında
    sözü edilen acı, ıstırap, azap, ateş vb. şeyler, bu dünyadakilerine
    tam benzetilemez. Bunların iç yüzünü insanların bilmesi mümkün
    değildir; ancak Allah bilir.
    “O gün cehenneme: ‘Doldun mu?’ deriz, o: ‘Daha var mı?’ der.”359
    Duyguları körelmemiş, hislerini kaybetmemiş hiçbir insan, bu ifadeleri
    okuduğu veya işittiği zaman, sakin olamaz. Ruhunda bir
    352] Müsned-i Ahmed I/290
    353] Müsned-i Ahmed bin Hanbel, III/ 13; Müslim, Cennet 33
    354] Müslim, Cennet 44, 45; Tirmizi, Sıfatü Cehennem 3
    355] 31/Lokman, 33; 35/Fâtır, 5; 57/Hadid, 14
    356] 15/Hıcr, 50
    357] 6/En'âm, 147
    358] İslâm Ansiklopedisi, T.D. V. c. 7, s. 225 ve devamı
    359] 50/Kaf, 30
    CEHENNEM
    - 113 -
    şeylerin uyandığını, kabardığını hisseder. Cehennem öyle anlatılmış
    ki, sanki insan azmanı. Gözünü dört açmış, etrafında, yakınında
    gördüğü her şeyi içine çeken ve yok eden bir canavar gibi.
    Görevi, insan yemek! İnsan bu ifadeleri okuyup, ruh dünyasında
    canlandırdığı zaman hiç o müthiş tuzağa doğru gider mi? Yakınından
    bile geçmez.
    Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Benim halim ateş yakan
    bir adamın misali gibidir. Ateş, etrafını aydınlatınca, pervaneler ve şu
    küçük hayvanlar, başlar içine düşmeye. O adam onlara mani olmaya çalışır.
    Onlar adama galebe çalarlar da, düşünmeden kendilerini ateşin içine
    atarlar. İşte benimle sizin örneğiniz budur. Ben, sizi eteğinizden tutup
    ateşten çekiyor (alıkoymaya çalışıyorum). Ateşten uzak durun! Ateşten
    uzak durun! diye çağırıyorum. Sizler beni yeniyor ve düşünmeden kendinizi
    ateşin içerisine atıyorsunuz.” 360
    Ya Rasûlallah, ne kadar merhametlisin! Sanki cehenneme
    karşı bize kalkan vazifesi görüyorsun. Çünkü sen cehennemin
    vehâmetini, dehşetini biliyordun. Onu her an görüyor gibi ona
    iman etmiştin. Böyle olduğu içindir ki “Benim bildiğimi bilseydiniz,
    çok ağlar; az gülerdiniz.” demiştin. Doğru, biz senin gibi ve senin kadar
    bilmediğimiz için ateşe doğru uçan kelebekler gibiyiz. Orada
    sanki bir şey var zannıyla koşuyoruz. Sen ise orada durmuş, gelenlere
    “gidin buradan, burada bir şey yok, değilse helâk olacaksınız”
    diyerek uzaklaştırıyorsun. Selâm olsun sana, ey Rasûl...
    Kur’an’da Cehennem Tabloları
    Yüce Rabbimiz, Kur’ân-ı Kerim’de cehennem ve cennet hayatını
    idrâklerimize yaklaştırarak bütün ayrıntılarıyla bildirmektedir.
    Bu açıklamalar o derece canlıdır ki, bazen de ruhun etkileneceği
    şekilde tablolaştırılır ve seslendirilir. İslâm nizamına inanmayan ve
    bu Hak düzeni yaşamayanların atılacakları cehennemin azabını
    ve bu azabın kalplere korku salan dehşetini âyetlerden izleyelim:
    “Cehennem o azgınların hepsinin buluşma yeridir. Onun yedi kapısı
    vardır. Her kapıdan onların girecekleri ayrılmış bir kısım vardır.”361 Dünya
    hayatında da o azgınlar hep aynı yerlerde buluşurlardı. Şeytanın
    süslü gösterdiği batakhanelerde, eğlence yerlerinde. Orada
    da aynı yerde buluşurlar. O cehennemin yedi kapısından her biri,
    başka bir koğuşa açılır. Her kapıya o azgınlardan bir miktar, nasıl
    olduklarına ve ne yaptıklarına göre, bölünüp ayrılmışlardır. Herkes
    konulduğu koğuşta cefa çeker. “Zaten onlar kıyamet saatini de
    360] Sahih-i Müslim
    361] 15/Hıcr, 43-44
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 114 -
    yalanladılar. O saatin geleceğini yalanlayanlara çılgın alevli bir ateş hazırlamışızdır.
    Bu ateş onlara uzak bir yerden gözükünce, onun kaynamasını
    ve uğultusunu işitirler. Elleri boyunlarına bağlanarak, dar bir yerden
    atıldıkları zaman, orada yok olup gitmeyi isterler. ‘Bir kere yok olmayı
    değil; birçok defa yok olmayı isteyin’ denir. De ki ‘Bu mu iyidir, yoksa
    ebedî cennet mi daha iyidir?”362 Cehennemin homurtusu ve uğultusu;
    kızdırılmış ve sinirlenmiş bir canavarın sağa sola saldırmaya hazırlanışını
    andırıyor. Haydi, yaklaşın bakalım! Böylesi bir canavarın
    önüne atılan avın halini bir düşünelim! Aynı şekilde cehenneme
    atılanların, cehennemin uğultusuna karışan, bitmek tükenmek
    bilmeyen feryatları... Sonsuza dek...
    “O (cehennem) ne geri bırakır, ne de azaptan vazgeçer, insanın derisini
    kavurur.” 363 Adiy bin Hatem (r.a.)’den Rasûlullah’ın şöyle buyurduğu
    rivâyet edilmiştir: “Ateşten korununuz!” Râvi: “Rasûlullah
    sanki ateşe bakıyor gibi cehennemden çekindi” dedi. Sonra böyle
    buyurdu. Sonra üç defa sakınıp yüzünü çevirdi. Hatta biz, cehenneme
    bakıyor zannettik. Sonra: “Yarım hurma ile de olsa ateşten
    korununuz: Onu da bulamayan güzel bir söz (söylemek)le (korunsun)”
    buyurdu.364
    Bir defasında Peygamberimiz, gülen bir topluluğa uğradı da:
    “Aranızda cennet ve cehennem anılırken gülüyorsunuz ha?!” buyurdu.
    Artık bu kimselerden hiç biri ölünceye kadar gülerken görülmedi.
    “Âyetlerimizi inkâr edenleri ateşe sokacağız, derilerinin her yanışında
    azabı tatmaları için onları başka derilerle değiştireceğiz. Allah güçlüdür,
    hakîmdir.” 365
    “İşte Rableri hakkında tartışmaya giren iki taraf: O’nu inkâr edenlere,
    ateşten elbiseler kesilmiştir. Başlarına da kaynar su dökülür de bununla
    karınlarındakiler ve derileri eritilir. Demir topuzlar da onlar içindir. Orada,
    uğradıkları gamdan ne zaman çıkmak isteseler her defasında oraya geri
    çevrilirler. ‘Yakıcı azabı tadın’ denir.” 366
    “Allah, şüphesiz kâfirlere lânet etmiş ve onlara içinde sonsuz olarak
    temelli kalacakları çılgın alevli cehennemi hazırlamıştır. Onlar bir dost
    ve yardımcı bulamazlar. Yüzleri ateşte çevrildiği gün: ‘Keşke Allah’a itaat
    etseydik, keşke Peygamber’e itaat etseydik!’ derler. ‘Rabbimiz! Biz
    yöneticilerimize ve büyüklerimize itaat etmiştik. Fakat onlar bizi yoldan
    saptırdılar. Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver, onları büyük bir lânete
    362] 25/Furkan, 11-15
    363] 74/Müddessir, 28-29
    364] Buhâri; Müslim
    365] 4/Nisâ, 56
    366] 22/Hac, 19-22
    CEHENNEM
    - 115 -
    uğrat’ derler.”367 Çılgın alevli bir ateş, “imdat” diyerek yardım isteyecekleri
    hiçbir dost ve yardımcı yok. Böyle bir pozisyonda birileri
    ateşte evire çevire pişiriliyor. Tıpkı şişlere takılmış etlerin ateşte
    çevrilerek pişirilmesi gibi. “Yüzleri ateşte çevrildikleri gün...” Ve ardından
    faydası olmayan pişmanlık feryatları. “Rabbimiz biz Sana
    ve Rasûlüne itaat edeceğimize, yönetici ve büyükleri-mize itaat
    etmiştik, onları râzı etmeye çalışmıştık...” Kendilerinin bu duruma
    düşmesine sebep olan yönetici ve büyüklere öyle öfkelenmişler ki,
    Rablerinden onlara iki kat azap talebinde bulunuyorlar, onlara
    lânet edilmesinin, yüreklerine su serpeceğine inanıyorlar.
    “Tâğîlere/azgınlara kötü bir gelecek vardır. Onlar için cehennemde bir
    döşek vardır, orası ne kötü döşektir.”368
    “Kitapları soldan verilenler; ne yazık o sol ashabına! İnsanın içine işleyen
    bir sıcaklık ve kaynar su içinde, serinliği ve hoşluğu olmayan kara bir
    dumanın gölgesinde bulunurlar. Çünkü onlar, bundan önce dünyada nimet
    içinde bulunurlar iken, büyük günah işlemekte direnir dururlardı.”369
    Hava kavurucu sıcaktır. İnsanın derilerinin gözeneklerine işler
    ve vücutları kavurur. Su ise, son derece sıcaktır, ne serinletir ne
    de susuzluğu giderir. Orada bir gölge vardır. Kara dumandan bir
    gölge. Görünce çok sevinirler. Serinlemek için oraya doğru koşarlar.
    Fakat yakıcı, yalayıcı ve boğucu bir gölge olduğunu görünce
    müthiş bir hayal kırıklığı. Psikolojik azap. Azap içinde azap. Şüphe
    yok ki bu, alay ve eğlence mânâsıyla gölgedir. Bir gölge ki ne
    serinletir ve ne fayda verir. Şımarıklara bu sıkıntı ne acıdır. “Onlar
    için cehennemden bir yatak ve üstlerine de örtüler vardır. Zâlimleri böyle
    cezalandırırız.”370 Cehennem bir yatakhane gibi hazırlanmış. Konuklarının
    altına ateşten bir döşek, üstlerine ateşten bir yorgan
    ve başlarının altına ateşten bir yastık. Yatakhane, döşek, yorgan
    denilince insanın aklına istirahat, uyumak ve tatlı rüyalar gibi güzel
    şeyler gelir. Fakat böyle güzel şeyler düşman başına. Tabii yine
    aşağılayıcı alay sahnesi.
    “Yakıcı ateşe yaslanırlar, kızgın bir kaynaktan içirilirler. Beslemeyen,
    açlığı gidermeyen kötü kokulu bir dikenden başka yiyecekleri yoktur.”371
    Cehennem konuklarının altına minderleri, yatakları serilmişti.
    Tabii hava çok sıcak olunca hemen içecek bir şeyler ikram edilir.
    Meşrubatlar gelir, fakat o da ne, fokur fokur kaynıyor. Ardından
    367] 33/Ahzâb, 64-68
    368] 38/Sâd, 55-56
    369] 56/Vâkıa, 41-45
    370] 7/A'râf, 41
    371] 88/Ğâşiye, 4-7
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 116 -
    konuklara yemek ikram edilir. Öyle bir yemek ki insanın boğazında
    durunca ne ileri gider ne geri çıkar. İnsana boğulma anını
    sürekli yaşatır. Dikenli olduğu için boğazı da parçalamış ve oraya
    takılmış duruyor. Yiyenlerin açlığını da gidermiyor. Ne ağırlama!
    Sonra siz ey sapıklar, yalanlayanlar! Doğrusu zakkum ağacından yiyeceksiniz,
    karınlarınızı onunla dolduracaksınız.”372
    Peygamberimiz: “Ey iman edenler, Allah’tan hakkıyla korkun ve
    ancak müslümanlar olarak can verin.”373 âyetini okudu ve şöyle buyurdu:
    “Zakkumdan bir damla dünya yurduna damlatılsa, dünyadakilerin
    yiyeceklerini acıtırdı. Öyle ise yiyeceği zakkum olan kimsenin hali
    nasıl olur?”374
    “Cehennem halkı, cennet halkına: ‘Bize biraz su veya Allah’ın size
    verdiği rızıktan gönderin’ diye seslenir, onlar da; ‘Doğrusu Allah dinlerini
    oyun ve eğlenceye alan, dünya hayatına aldanan inkârcılara ikisini de haram
    etmiştir’ derler. Bu günle karşılaşacaklarını unuttukları, âyetlerimizi
    bile bile inkâr ettikleri gibi biz de onları unutuyoruz.”375 Öteki dünyada
    unutulmamak için burada Allah’ı unutmamak ve sonu ateş olan
    işlerden kaçınmak gerekiyor. Şu dünyanın yaz sıcaklarında güneş
    altında durmaktan kaçınan insanın, cehennem sıcağına nasıl dayanacağının
    muhasebesini yapması gerekir.376
    “Allah’ın Rasûlü’ne muhalefet etmek için (cihaddan) geri kalanlar,
    (sefere çıkmayıp) oturmaları ile sevindiler; mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda
    cihad etmeyi çirkin gördüler; ‘bu sıcakta sefere çıkmayın’ dediler.
    De ki: ‘Cehennem ateşi daha sıcaktır!’ Keşke anlasalardı! Artık kazanmakta
    olduklarının cezası olarak az gülsünler, çok ağlasınlar!” 377
    “Kitabı solundan verilmiş olana gelince; o, ‘keşke, der, bana kitabım
    verilmeseydi de, Hesabımın ne olduğunu bilmeseydim! Keşke onunla
    (ölümümle) her iş olup bitseydi! Malım bana fayda sağlamadı. Saltanatım
    (gücüm ve belgelerim) da benden ayrılarak yok olup gitti. (Böyle kimse
    hakkında, görevli cehennem bekçilerine şu İlâhî buyrukla hitap edilir:)
    Onu yakalayın da (ellerini boynuna) bağlayın; Sonra alevli ateşe atın onu!
    Sonra da onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire sarın! Çünkü o, ulu
    Allah’a iman etmezdi. Yoksulu doyurmaya (kendi yanaşmadığı gibi, başkalarını
    da) teşvik etmezdi. Bu sebeple, bugün burada onun herhangi
    bir candan dostu yoktur. Ancak günahkârların yediği kanlı irinden başka
    372] 56/Vâkıa, 51-53
    373] 3/Âl-i İmran, 102
    374] Tirmizi, Nesai, İbn Mâce
    375] 7/A'râf, 50-51
    376] Hasan Eker, Âhiret Bilinci, Denge Y., s. 67 ve devamı
    377] 9/Tevbe, 81-82
    CEHENNEM
    - 117 -
    yiyeceği de yoktur.” 378
    Amel defterlerini sollarından alanlar okurla kitaplarını. Okudukça
    renkleri gider. İçlerini bir haşyet ve pişmanlık ateşi kaplar.
    Bir taraftan kapkara bir geçmişi okur, bir taraftan hatırlar yaptıklarını;
    sevap hanesinde bir şeyin olmadığını, öbür tarafta ise isyan,
    fücur ve tuğyanla dolu amellerini görür. Mücrimler o zaman
    bolluğun ve darlığın bir imtihan, gerçek hayatın ise âhiret hayatı
    olduğunu anlarlar. Dünya hayatını gerektirdiği gibi kullanamadıklarını,
    emanetlere ihanet ettiklerini hatırlarlar. Ama ne yazık
    ki, vakit çok geçmiştir. Bu ceza gününde hatırlamanın ve pişmanlık
    duymanın bir faydası yoktur. Sadece; dünya hayatında, amel
    yurdunda, fırsatların geçmesine yanmaktan başka bir şey gelmez
    ellerinden.
    “O gün, gerçek hükümdarlık Rahman’ındır. İnkârcılar için yaman bir
    gündür o. O gün, zâlim kimse iki elini ısırarak; ‘ne olurdu ben de Peygamberlerle
    beraber bir yol tutsaydım’ diyecektir. ‘Vay başıma gelene!
    Keşke falancayı veli (dost ve lider) edinmeseydim. Andolsun ki bana gelen
    Kur’an’dan o saptırdı beni. Şeytan insanı yapayalnız ve yardımcısız
    bırakıyor. Nebî de: ‘Yâ Rabbim, kavmim, bu Kur’an’ı mehcur/terkedilmiş
    bıraktılar (buna iltifat etmediler, inananları da buna gelmekten alıkoydular)
    demiştir.” 379
    Kendilerine gelen Rasûle ve Kur’an’a bîgâne kalanların karşılaştıkları
    pişmanlık, kendilerini yiyip bitirir. Kur’an’ı terkeden, ona
    Rahman’ın tüm insanlığın hayat nizamı ve düsturları, esenliğe götüren
    hidâyet rehberi olarak değil; sıradan yazılan bir kitapmış
    gibi bakanların, ona yabancı kalanların, onu bırakıp beşerî ideoloji
    ve kanunlara sarılanların içerisine düştükleri pişmanlık ve hasret
    böyle tasvir ediliyor. Sonlarının korkunçluğunu gören, hassasiyet
    ve duyarlılıktan yoksun olarak yaşamış insanlar farkında olmadan
    iki ellerini birden ısırırlar. Akılları başlarına gelmiş, dehşet etraflarını
    sarmıştır. Ama bugün yapılacak bir şey yoktur artık.
    “Onların, ateşin başında durdurulmuş iken: ‘Ahh ne olurdu keşke
    biz (dünyaya) geri çevrilseydik de Rabbimiz’in âyetlerini yalanlamasaydık,
    iman edenlerden olsaydık’ dediklerini bir görsen!”380 Ellerine geçirmiş
    oldukları güçle, haksız yere mal toplayıp biriktiren, insanlara zulmeden
    mütekebbirler, Karunların, tağutların ve onlara yardakçılık
    yapıp, onları yaşatanların, tuğyanın bizatihi Allah’ın dinine
    karşı galebesi için müslümanlara savaş açan pis sürüngenlerin acı
    378] 69/Hakka, 25-37
    379] 25/Furkan, 26-30
    380] 6/En'âm, 27
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 118 -
    sonu böyle ifade ediliyor. Ellerine geçirdikleri saltanatın biteviye
    devam edeceğini zannediyorlardı. Bugün ümitsizlik, hasret ve
    zillet içerisinde, yaptıkları zulmün, katliamın ve haksızlığın, şerri
    ayakta tutmanın karşılığını göreceklerdir. Allah dâvâsının erlerini
    mağlup etmek için zâlimlerin yanında yer aldıklarına, onlara itaat
    ettiklerine pişman olacaklardır. Kendilerini yüceltip, takdis ettikleri
    erkânın da aynı akıbette, güçsüz, hakir, aşağılanmış halini görünce
    pişmanlıkları daha da artacaktır. Mala ve mülke, saltanat ve
    dünyaya olan sevgisini ve zâfiyetini aşamayıp kullara kul olanlar
    hasretler içerisine yanmaya mahkûm olacaklardır.381
    “İtaat edilenler (kendilerine) itaat edenlerden uzak durdular; azabı
    gördüler, aralarında-ki bağlar kesildi. İtaat edenler, şöyle dediler: ‘Ah
    keşke bir daha dünyaya dönmemiz mümkün olsaydı da şimdi onların
    bizden uzak durdukları gibi biz de onlardan uzak dursaydık.’ Böylece
    Allah, onlara işledikleri bütün fiilleri hasretler (pişmanlık ve üzüntüler
    kaynağı olarak) gösterecektir.”382; “Elleri boyunlarına bağlı olarak dar
    bir yerden atıldıkları zaman orada yok olup gitmeyi isterler.”383; O gün
    yok olup gitmek de aranıp ele geçmeyen bir arzudur. Bu tâkat
    götürmez sıkıntıdan kurtulmanın biricik yolu yok olup gitmektir.
    Ama, işte onların isteklerine karşı verilen cevap: “Bir kere değil,
    birçok kereler yok olmayı isteyin.”384; “Yüzleri ateşte (pişirilip) çevrildiği
    gün derler ki; ‘eyvah bize keşke Allah’a ve Rasûlü’ne itaat etseydik”385;
    “Bir zaman gelir ki, inkâr edenler, ‘keşke müslüman olsaydık’ diye arzu
    ederler.”386; “Ateşe sürüldükleri zaman; ‘keşke dünyaya bir daha döndürülsek
    de, Rabbimizin âyetlerini inkâr etmeyip iman edenlerden olsak’
    dediklerini bir görsen. Hayır, evvelce gizleyip durdukları işleri karşılarına
    çıktı da ondan böyle söylüyorlar. Eğer geri dönderilseler yine kendilerine
    yasak edilen şeylere dönerler. Çünkü onlar şüphesiz yalancıdırlar.”387; “O
    gün kişi, ellerinin (yapıp) öne sürdüğü işlere bakar ve kâfir: ‘Keşke ben
    toprak olsaydım’ der.” 388
    “Cehennem, (kendisine atılacaklara) uzak bir yerden gözükünce, onlar,
    onun kaynamasını ve uğultusunu işitirler.”389 İşitirler de tam bir
    nedâmet ve hüsran içerisinde şöyle vah ederler: “... Keşke ölüm kati
    olaydı (da bir daha dirilmeyeydim) Malım bana fayda vermedi, gücüm
    381] Hüseyin Özhazar, Âhiret Bilinci, 121 ve devamı
    382] 2/Bakara, 166-167
    383] 25/Furkan, 13
    384] 25/Furkan, 14
    385] 33/Ahzâb, 66
    386] 33/Ahzâb, 66
    387] 6/En'âm, 27-28
    388] 78/Nebe', 40
    389] 25/Furkan, 16
    CEHENNEM
    - 119 -
    de kalmadı.” Allah da ilgili meleklere şöyle buyurur: “Onu tutun,
    bağlayın. Sonra da cehenneme yaslayın.” 390
    İnkârcı ve isyancı kullar cehenneme atıldığında; azap onları kuşatacak:
    “... Azap, onları tepelerinden ve ayakları altından saracak.” 391
    “İşte siz, ey sapıklar, yalanlayanlar! Doğrusu bu zakkum ağacından
    yiyeceksiniz, karınlarınızı onunla dolduracaksınız. Onun üzerine (erimiş
    maden tortusu gibi) kaynar su içeceksiniz. Hem de susamış develerin
    suya saldırışı gibi içeceksiniz.” 392
    “Bu içki, ne fena bir içki ve bu ateş de ne kötü konaklama yeridir.” 393
    Tabiidir ki, azap görenler, bu korkunç acıdan kurtulmak, ıstırabı
    ölümden daha ağır olan cehennemden çıkmak isterler; ama
    nafile: “Oradan her çıkmak istedikçe, yine o ateş içine döndürülürler ve
    onlara: ‘tadın bakalım yalanlayıp durduğunuz o ateşin azabını’ denilir.”
    394 Çaresizlik içinde bunalırlar da ilgili meleklere iltica ederler:
    “Ateşte olanlar, cehennem bekçilerine: ‘Rabbinize yalvarın da hiç değilse
    bir gün azabımızı hafifletsin’ derler. Cehennem bekçileri de şöyle
    söyler: ‘Size peygamberleriniz belgelerle gelmemiş miydi?’ ‘Evet, gelmişti.’
    ‘O halde kendiniz yalvarın. Ancak inkârcıların yalvarışı boşunadır.”395
    Cehennem azabını çekenler, hiçbir dostun ve hiçbir yardımcının
    olmadığını anlarlar da Allah’a yönelirler ve şöyle yalvarırlar:
    “Rabbimiz! Bizi, azgınlığımız yenmişti; sapık bir toplum olmuştuk.
    Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer (Seni inkâra ve Senin düzenine isyana)
    dönersek, artık şüphesiz biz zulmetmiş oluruz.’ (Allah da) buyurur ki: Alçaldıkça
    alçalın, sinin orada! Bana karşı konuşup mazeret beyan etmeyin.
    Zira kullarımdan bir zümre: ‘Rabbimiz! Biz iman ettik; öyle ise bizi affet;
    bize acı! Sen merhametlilerin en iyisisin, demişlerdi. İşte siz onları alaya
    aldınız; sonunda onlar (ile alay etmeniz) size beni hatırlatmayı unutturdu,
    siz onlara gülüyordunuz.” 396
    “İnkâr edenlere cehennem ateşi vardır. Öldürülmezler ki ölsünler, cehennem
    azabı da onlara biraz olsun hafifletilmez. İşte biz, küfürde ileri
    giden her nankörü böyle cezalandırırız. Onlar orada: Rabbimiz! Bizi çıkar,
    (önce) yaptığımızın yerine sâlih amel yapalım, diye feryad ederler. Size
    düşünecek kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? Size
    390] 69/Haakka, 27-31
    391] 29/Ankebut, 55
    392] 56/Vâkıa, 51-56
    393] 18/Kehf, 29
    394] 32/Secde, 20
    395] 40/Mü'min, 49-50
    396] 23/Mü'minun, 106-110
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 120 -
    uyarıcı (peygamber) de gelmişti. Artık tadın (azabı)! Zâlimlerin yardımcısı
    olmaz.” 397
    “O (cehennem), insanlık için sizden ileri gitmek ya da geri kalmak isteyen
    kimseler için, gerçekten çok büyük bir uyarıcıdır. Her nefis, kazandığına
    (yaptığına) karşılık bir rehindir; ancak (hesap defteri/karnesi) sağ yanından
    verilenler başka; Onlar, cennetler içindedir. Günahkârlara), ‘Sizi
    şu Sakar’a/yakıcı ateşe sokan nedir?’ diye uzaktan uzağa sorarlar.
    Onlar şöyle cevap verirler: ‘Biz namazımızı kılmıyorduk, yoksulu
    doyurmuyorduk, (bâtıla) dalanlarla birlikte dalıyorduk. Din/ceza
    gününü de yalan sayıyorduk. Nihâyet (bu haldeyken) bize ölüm
    gelip çattı. Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez. Böyle
    iken bunlara ne oluyor ki, âdetâ aslandan ürküp kaçan yaban
    eşekleri gibi (hâlâ) öğütten yüz çeviriyorlar? Güya onlardan her
    biri, kendisine (önünde) açılmış sayfalar (İlâhî vahiy) verilmesini istiyor.
    Elbette olacak şey değil! Aslında onlar, âhiretten korkmuyorlar. Ama bu,
    gerçekten bir ikazdır! Dileyen onu (düşünür) öğüt alır. Bununla beraber,
    Allah dilemeksizin onlar öğüt almazlar. Kendisinden sakınılması gereken
    O’dur; kendisine bağışlamak yaraşan da.” 398
    “Kim Allah’a ve Rasûlü’ne karşı gelirse, bilsin ki ona (kendisi gibilerle
    birlikte) içinde ebedî kalacakları cehennem ateşi vardır.” 399
    “Kitabı sol tarafından verilene gelince; o, ‘keşke, der, bana kitabım
    verilmeseydi de, hesabımın ne olduğunu bilmeseydim! Keşke onunla
    (ölümümle) her iş olup bitseydi! Malım bana hiç fayda sağlamadı. Saltanatım
    (gücüm ve belgelerim) da benden (koptu,) yok olup gitti. (Böyle
    kimse hakkında görevli cehennem bekçilerine şu ilahî buyrukla hitap
    edilir:) Onu yakalayın; (ellerini boynuna) bağlayın; sonra alevli ateşe atın
    onu! Sonra da onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire sarın! Çünkü
    o, ulu Allah’a iman etmezdi. Yoksulu doyurmaya (kendi yanaşmadığı
    gibi, başkalarını da) teşvik etmezdi. Bu sebeple, bugün burada onun herhangi
    bir candan dostu yoktur. Ancak günahkârların yediği kanlı irinden
    başka yiyeceği de yoktur.” 400
    Cehennemle İlgili Bazı Hadis-i Şerifler
    “Şüphesiz ki kıyamet gününde cehennemliklerin azap itibariyle en hafif
    olanı, ayaklarının altına iki kor parçası konulan ve onların sıcağından
    beyni kaynayan kimsedir. O zanneder ki kendisinden daha şiddetli azap
    gören hiç kimse yoktur. Hâlbuki o, onlar içinde azabı en hafif olanıdır.” 401
    397] 35/Fâtır, 36-37
    398] 74/Müddessir, 35-56
    399] 72/Cin, 23
    400] 69/Haakka, 25-37
    401] Buhârî, Rikak 51; Müslim, İman 363, 364; Tirmizî, Cehennem 12
    CEHENNEM
    - 121 -
    “Yüce Allah, azabı en hafif olan kimseye ‘dünyada olan her şey senin
    olsaydı (kendini kurtarmak için) onu fidye olarak verir miydin?’ diye
    soracak. O: ‘Evet’ diye cevap verecektir. Bunun üzerine Allah Teâlâ: ‘Ben
    senden, sen henüz Âdem’in sulbünde iken bundan çok daha kolayını istemiştim.
    O da, Bana şirk koşmamandı. Fakat sen şirkten başkasını kabul
    etmedin.’ buyuracaktır.” 402
    “Âdemoğlunun yaktığı ateş, cehennem ateşinin yetmiş cüzünden bir
    parçadır.” 403
    “Sizin (şu dünya) ateşiniz, cehennem ateşinin yetmiş cüz’ünden bir
    parçadır.” Ashâb: “Yâ Rasûlallah, Dünya ateşi (kâfirleri, fâcirleri
    azap için) herhalde kâfidir” dediler. Rasûlullah: “Cehennem ateşi
    (miktar ve sayıca) dünya ateşleri(nin tümü) üzerine altmış dokuz derece
    fazla kılındı. Bunlardan her birinin harareti, bütün dünya ateşinin harareti
    gibidir.” 404
    “Kıyamet gününde bir kişi getirilip cehenneme atılır da cehennemde
    onun bağırsakları derhal karnından dışarı çıkar. Sonra o kişi (bağırsakları
    etrafında) değirmen merkebinin değirmende döndüğü gibi döner. Bunun
    üzerine cehennem halkı o kişinin başına toplanıp da: ‘Ey filan! Halin
    nedir? Sen bize (dünyada) iyilikle emredip bizi kötülükten nehyeden (bir
    öğütçü) değil miydin?’ derler. O da: ‘(Evet ben öyleydim, fakat) ben sizi
    ma’ruf ile emrederdim; hâlbuki kendim yapmazdım. Yine ben sizi münkerden
    nehyederdim de kendim işlerdim!’ diye cevap verir.” 405
    “Cehennem irininden bir kova dünyaya dökülmüş olsa, dünyadakilerin
    hepsi kokardı.” 406
    “Cehennem, şehvetlerin perdeleriyle örtülmüştür. Oraya şehvetler
    (irtikâbı) ile (girilir). Cennet de nefsin hoşlanmadığı ibâdetlerle korunmuştur.
    (Buraya da ibâdet meşakkatleriyle girilir)” 407
    “(Ashâbım!) Cennet, sizin her birinize nalınının tasmasından (ayakkabısının
    bağından) daha yakındır. Cehennem de bunun gibi (yakın)dır
    (Tâat cennete; ma’siyet de cehenneme yaklaştırır).” 408
    “Ateşle azâb vermek, sadece ateşin sâhibine (Allah’a) âittir.”409
    402] Buhârî, Rikak 49; Müslim, Müsafirûn 51, 52
    403] Muvatta, Cehennem 1; Müsned-i Ahmed 2/ 467
    404] Buhârî, Tecrid-i Sarih c. 9, s. 50
    405] Buhârî, Tecrid-i Sarih, c. 9, s. 51
    406] Tirmizî, Cehennem 4; Müsned-i Ahmed, 3/ 28, 83
    407] Buhârî, Tecrid-i Sarih, c. 12, s. 195
    408] Buhârî, Tecrid-i Sarih, c. 12, s. 195
    409] Ebû Dâvud, Cihad 122, h. no: 2675, Edeb 176, h. no: 5268
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 122 -
    Konuyla İlgili Birkaç Uyarı
    Çocuklara, mükellef yaşlarında olmadıkları halde “Allah yakar!”
    diyerek, onu güya terbiye etmek, Allah’ın yakıcılığını ve
    cezasını önceliklemek en azından üç büyük yanlış içerir. Allah’a
    iftira atılmış olur; Allah, çocukları çok sever, onların yaptığı hiçbir
    şeyden dolayı yakmaz. Allah, azabıyla korkulan vasfından önce,
    sevilmesi gereken merhametli Rabbimizdir. Terbiye yönüyle de
    sevgi esasına dayanmayan, ceza ve korkutmaya dayanan terbiye
    çocuk üzerinde olumsuz etkileri olan bir yaklaşımdır, bu yönüyle
    de yanlıştır.
    Cennet ve cehennem konusunda bazı vâizlerin ve halk kitaplarının
    mübalağalı tasvirleri sözkonusudur. Bunlar terğib ve terhib
    amaçlı ifadelerdir. Ama unutmamalıyız ki, cehennem gaybla ilgili
    bir konudur. Dinle ve özellikle de gaybla ilgili konularda delilsiz
    beyanlar çok yanlıştır.
    Cehennem ve cennetle ilgili fıkralar anlatmak, anlatılan fıkralara
    tasvip ederek veya gülerek katılmak, dini, cennet ve cehennemi
    alaya almak ve küçümsemek demek olduğundan çok tehlikelidir.
    Bu tür Bektaşi fıkralarına veya güncel yakıştırmalara iltifat
    edilmemesi gerekir.
    Ve Cehennemin Düşündürdükleri
    Dünya hayatındaki inanç ve eylemlerin soncu olarak cennet
    ve cehennem iki önemli neticedir. Her ikisi de Cenâb-ı Hakk’ın
    esmâ ve sıfatlarının gereğidir. Mü’min için hem cennet hem de
    cehennem rahmettir. Kur’an, cehennem azabının dehşetini belirttikten
    hemen sonra, cin ve inse “Rabbiniz’in hangi nimetlerini
    yalanlarsınız?”410 diye hitap ediyor. Burada kast edilen nimet: Cehennemin,
    bütün dehşetiyle insanın içinde bir ürperti meydana
    getirerek, mü’minin hayatını tanzim hususunda fikir ve ibret vermesidir.
    Cennet, yüce duygulu insanlar için, onları yüksek zirvelere
    sevketmekte sebep olduğu gibi, cehennem de, seviyesi olgunluğa
    ermemiş insanların ondan korkmaları sebebiyle hayatlarını
    ciddi bir kontrol altına almalarına sebeptir. Cehennem, tehlikeli
    bir yolda yakılmış bir ateş gibidir. O yola düşmekten insanı korur.
    Cennet ise, müstakim/dosdoğru yola kurulmuş bir sofradır; insanı
    o yola davet eder. Böylece her ikisi de neticeyi düşünebilen insanlar
    için ayrı ayrı birer nimet olmuş olur.
    “Dünya hayatını ve güzelliklerini arzulayanlara, orada işlediklerinin
    410] 55/Rahmân, 35-36
    CEHENNEM
    - 123 -
    karşılığını eksiksiz veririz. Ancak, âhirette onlara ateşten başka bir şey
    yoktur.”411 Hayatımız, sağ ve sol omuzlarımızdaki kameramanlarca
    filme alınmaktadır. “Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür.
    Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.”412 Akıllı yatırım, âhirete
    yapılan yatırımdır. Kazançlı ticaret, Allah’la yapılan ticarettir; gerçek
    anlamda iman edip mal ve canla Allah yolunda cihad ederek
    cenneti satın almak, cehennemden kurtulmaktır. Kur’an’da anlatılan
    canlı cehennem tasvirleri, haram zevkleri insanın boğazına
    dizecek cinstedir. Haram-helâl demeden yiyip içmek, gezip tozmak,
    gülüp oynamak, nefsin her istediğini yapmak, dünyadan
    kâm almak belki önemli olurdu: Eğer cehennem olmasaydı. Ama
    unutmayalım ki cehennem var. Ve bize çok uzak da sayılmaz. İyi ki
    cehennem var; yoksa insanoğlunu hiçbir şey zaptedemezdi. Dünya
    lezzetleri, eğlence ve ziyafetleri, yatlar, katlar... için ibâdeti, yaratılış
    gayesini unutarak bütün gücünü sarfetmeye gelmediğimiz
    belli olacak, sınavın çileli zevki ortaya çıkacak. İyi ki cehennem
    var; yoksa insan azdıkça azar, ezdikçe ezerdi. “Zâlimler için yaşasın
    cehennem!”
    Yanma acısı, belki acıların en dayanılmazıdır. Kibrit ateşine, bir
    kibrit sönünceye kadar dayanamıyor parmağımız. Küçük bir yanık
    günlerce nasıl acı vermektedir, hemen hepimiz biliriz. Günahlarla,
    haramlarla iç içe yaşayan insan, gözleri kapalı uçuruma koşan,
    elindeki benzin bidonuyla ateşle oynayan insandan daha feci bir
    durumdadır aslında. Hz. Yusuf, Rabbinin burhanını gördüğü, haramların
    iç yüzüne şahit olduğu için davet edildiği günahı dünya
    hapsine tercih etmişti. 413
    Şeytan, haramlara sahte güzellik makyajı yapmakta, insan
    nefsinde bir çeşit hallüsinasyonlar oluşturup göz boyamaya çalışırken;
    müslüman, Allah’ın yasaklarında güzellik olmadığı bilinciyle
    oyuna gelmemeli, şeytanın taktığı maskenin altındaki çirkinliği
    görebilmelidir. Her haram, cehenneme düşme, ateşe atılma olarak
    gelmeli müslüman gözünde. Âhirete, cennet ve cehenneme
    yakînen iman etmek, gözle görür gibi iman etmektir. Mikroskopla
    dıştan temiz gibi görünen suya bakan insanın mikropları gördüğü
    gibi derin bakış, feraset ve hikmetle görüş hâkim olmalı.
    Cehenneme çok uzak sayılmayız. Dünyamız, ateş topunun
    üzerinde duruyor. 50 km.lik ince bir yer kabuğunun altı cehenneme
    benzer ateş yığınından ibaret. Volkanik dağlardan çıkan lavlar
    411] 11/Hûd, 15-16
    412] 99/Zilzâl, 7-8
    413] 12/Yûsuf, 24
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 124 -
    insana altımızdaki ateşi ve cehennemi hatırlatması açısından ne
    dehşet verici görüntüler sahneliyor! Bu yüzden cehennemin bulunduğu
    yerin yer altı olduğunu söyler bazı âlimler.
    Şeytan, bazı mü’mine şöyle yaklaşabiliyor: “Nasıl olsa cehennem
    mü’mine ebedî değil; günahlarını zaten Allah affeder, affetmese
    bile kısa bir müddet yanıp cennete gidersin, çok önemli değil!”
    Dünyada 10-15 senelik hapis cezası ile bile karşılaştırıverelim
    durumu. Hangi akıllı biraz zevkleneyim diye bu kadar hapsi göze
    alır? Dünyadaki işkencelerle zebanilerin işkencelerini karşılaştırabiliriz.
    Dünya ateşinden 70 misli büyük ve güçlü ateşi, insanların
    cezası ile şedîdü’l-ıkab olan Allah’ın azabının büyüklüğünü mukayese
    edebilirsiniz.
    Cehennem ehlinin pişmanlıkları, vicdanlarını kanatan ıstırapları
    hep ruhîdir; ancak, alev alev ateşin içine girmeleri, yanan derilerinin
    yerine azabın yenilenmesi için derhal yeni deri giydirilmesi
    ve organlarının kendi aleyhinde şahitlikte bulunması gibi hususlar
    ise tamamen cesede mahsus azap çeşitleridir. O yüzden cehennem
    azabı, hem cesede, hem ruha beraber etki edecektir.
    Bizim için cennet garanti olmadığına, cehennemden kurtuluşumuzun
    kesinleşmediğine, ölümün de her an gelebileceğine,
    cennet ve cehennemin inanç ve yaşayışımıza bağlı olduğuna
    göre, her ânımızı müslümanca geçirmeli, az sonra ölecekmişiz gibi
    âhirete hazır olmalıyız.
    Mü’minin Allah’a itaat etmek sûretiyle cehennem ateşinden
    kaçınması gerekir. Cehennemin Kur’an’da tasvir olunan dehşeti,
    insana gerçek anlamda iman ve sâlih amele sarılıp bu feci akıbetten
    korunması için bir öğüt olarak algılanmalıdır. İnsanın eğitimi
    ve iyi davranışlara yönlendirilmesi açısından cennet ve cehennem
    inancının dünya hayatına etkileri açıktır. Kişi, gizli ve açık yaptığı
    her şeyin karşılığını bulacağını ve cehennemdeki cezanın dehşetini
    hatırladığında, elbette hareketlerine çeki düzen verme ihtiyacını
    duyacaktır.
    “Ey Rabbimiz! Bize dünyada da hasene (güzellik ve iyilik) ver, âhirette
    de hasene ver. Bizi cehennem azâbından koru!”414; “Ey Rabbimiz! İman
    ettik; bizim günahlarımızı bağışla, bizi ateş azâbından koru!” 415
    414] 2/Bakara, 201
    415] 3/Âl-i İmran, 16
    CEHENNEM
    - 125 -
    Nâr ve Cehennemle İlgili Âyet-i Kerimeler
    A- Ateş (Azâbı) Anlamındaki “Nâr” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam
    145 Yerde): 2/Bakara, 17, 24, 39, 80, 81, 126, 167, 174, 175, 201, 217, 221,
    257, 266, 275; 3/Âl-i İmrân, 10, 16, 24, 103, 116, 131, 151, 183, 185, 191, 192;
    4/Nisâ, 10, 14, 30, 56, 145; 5/Mâide, 29, 37, 64, 72; 6/En’âm, 27, 128; 7/A’râf, 12,
    36, 38, 38, 44, 47, 50; 8/Enfâl, 14; 9/Tevbe, 17, 35, 63, 68, 81, 109; 10/Yûnus, 8,
    27; 11/Hûd, 16, 17, 98, 106, 113; 13/Ra’d, 5, 17, 35; 14/İbrâhim, 30, 50; 15/Hıcr,
    27; 16/Nahl, 62; 18/Kehf, 29, 53, 96; 20/Tâhâ, 10, 10, 10; 21/Enbiyâ, 39, 69; 22/
    Hacc, 19, 72; 23/Mü’minûn, 104; 24/Nûr, 35, 57; 27/Neml, 7, 8, 90; 28/Kasas, 29,
    29, 29, 41; 29/Ankebût, 24, 25; 32/Secde, 20, 20; 33/Ahzâb, 66; 34/Sebe’, 42;
    35/Fâtır, 36; 36/Yâsin, 80; 38/Sâd, 27, 59, 61, 64, 76; 39/Zümer, 8, 16, 19; 40/
    Mü’min, 6, 41, 43, 46, 47, 47, 49, 72; 41/Fussılet, 19, 24, 28, 40; 45/Câsiye, 34;
    46/Ahkaf, 20, 34; 47/Muhammed, 12, 15; 51/Zâriyât, 13; 52/Tûr, 13, 14; 54/Kamer,
    48; 55/Rahmân, 15, 35; 56/Vâkıa, 71, 57/Hadîd, 15; 58/Mücâdele, 17; 59/
    Haşr, 3, 17, 20; 64/Teğâbün, 10; 66/Tahrîm, 6, 10; 71/Nûh, 25; 72/Cinn, 23; 74/
    Müddessir, 31; 85/Bürûc, 5; 87/A’lâ, 12; 88/Ğâşiye, 4; 90/Beled, 20; 92/Leyl, 14;
    98/Beyine, 6; 101/Karia, 11; 104/Hümeze, 6; 111/Mesed, 3.
    B- “Cehennem” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 77 Yerde): 2/
    Bakara, 206; 3/Âl-i İmrân,12, 162, 197; 4/nisâ, 55, 93, 97, 115, 121, 140, 169;
    7/A’râf, 18, 41, 179; 8/Enfâl, 16, 36, 37; 9/Tevbe, 35, 49, 63, 68, 73, 81, 95, 109;
    11/Hûd, 119; 13/Ra’d, 18; 14/İbrâhim, 16, 29; 15/Hıcr, 43; 16/Nahl, 29; 17/İsrâ,
    8, 18, 39, 63, 97; 18/Kehf, 100, 102, 106; 19/Meryem, 68, 86; 20/Tâhâ, 74; 21/
    Enbiyâ, 29, 98; 23/Mü’minûn, 103; 25/Furkan, 34, 65; 29/Ankebût, 54, 68; 32/
    Secde, 13; 35/Fâtır, 36; 36/Yâsin, 63; 38/Sâd, 56, 85; 39/Zümer, 32, 60, 71, 72;
    40/Mü’min, 45, 60, 76; 43/Zuhruf, 74; 45/Câsiye, 10; 48/Fetih, 6; 50/Kaf, 24, 30;
    52/Tûr, 13; 55/Rahm3an, 43; 58/Mücâdele, 8; 66/Tahrîm, 9; 67/Mülk, 6, 72/Cinn,
    15, 23; 78/Nebe’, 21; 85/Bürûc, 10; 89/Fecr, 23; 98/Beyyine, 6.
    C- Isı Derecesi Çok Yüksek Ateş Anlamına Gelen ve Cehennemin Bir Adı Olarak
    kullanılan “Cehıym” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 26 Yerde):
    2/Bakara, 119; 5/Mâide, 10, 86; 9/Tevbe, 113; 22/Hacc, 51; 26/Şuarâ, 91; 37/
    Sâffât, 23, 55, 64, 68, 97, 163; 40Mü’min, 7; 44/Duhân, 47, 56; 52/Tûr, 18; 56/
    Vâkıa, 94; 57/Hadîd, 19; 69/Haakka, 31; 73/Müzzemmil, 12; 79/Nâziât, 36, 39;
    81/Tekvîr, 12; 82/İnfitâr, 14; 83/Mutaffifîn, 16; 102/Tekâsür, 6.
    D- Cehennemin Bir Adı Olarak Kullanılan ve tutuşturulmuş, Alevli Ateş Anlamına
    Gelen “Seıyr” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 17 Yerde):
    4/Nisâ, 10, 55; 17/İsrâ, 97; 22/Hacc, 4; 25/Furkan, 11; 31/Fussılet, 21; 33/Ahzâb,
    64; 34/Sebe’, 12; 35/Fâtır, 6; 42/Şûrâ, 7; 48/Fetih, 13; 54/Kamer, 24, 47; 67/Mülk,
    5, 10, 11; 76/İnsan, 4; 81/Tekvîr, 12; 84/İnşikak, 12.
    E- Cehennem Yerine Kullanılan ve Yakıp Kavuran Anlamına Gelen “Sekar”
    Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 4 Yerde): 54/Kamer, 48; 74/Müddessir,
    26, 27, 42.
    F- Uçurum, derin Çukur Anlamına Gelen ve Harâreti Yüksek Ateş Olarak
    Kur’an’da İzah Edilen “Hâviye” Kelimesinin Geçtiği Âyet (1 Yerde): 101/Karia, 9.
    G- Yüreklere Kadar Tırmanan Tutuşturulmuş, Tahrip Edici Ateş Anlamına Gelen
    “Hutame” Kelimesinin Geçtiği Âyetler (2 Yerde): 104/Hümeze, 4, 5.
    H- Hâlis Ateş Anlamına Gelen Bedenin İç Organlarını Söküp Koparan Diye
    Nitelendirilen “Lezâ” Kelimesinin Geçtiği Âyet (1 Yerde): 70/Meâric, 15.
    İ- Azap ve İşkence Anlamındaki “Azâb” Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i
    Kerimeler (Toplam 371 Yerde -Azâb 312 Yerde-): 2/Bakara, 7, 10, 49, 85, 86, 90,
    96, 104, 114, 126, 162, 165, 165, 166, 174, 175, 178, 201, 284; 3/Âl-i İmrân, 4,
    16, 21, 56, 56, 77, 88, 91, 105, 106, 128, 129, 176, 177, 178, 181, 188, 188, 191;
    4/Nisâ, 14, 18, 25, 37, 56, 93, 102, 138, 147, 151, 161, 173, 173; 5/Mâide, 18, 18,
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 126 -
    33, 36, 36, 37, 40, 41, 73, 80, 94, 115, 115, 115, 118; 6/En’âm, 15, 30, 40, 47, 49,
    65, 70, 93, 124, 157; 7/A’râf, 38, 39, 59, 73, 141, 156, 164, 164, 165, 167; 8/Enfâl,
    14, 32, 33, 33, 34, 35, 50, 68; 9/Tevbe, 3, 14, 26, 34, 39, 39, 52, 55, 61, 66, 68, 74,
    74, 79, 85, 90, 101, 101, 106; 10/Yûnus, 4, 15, 50, 52, 54, 70, 88, 97, 98; 11/Hûd,
    3, 8, 20, 26, 39, 39, 48, 58, 64, 76, 84, 93, 103; 12/Yûsuf, 25, 107; 13/Ra’d, 34,
    34; 14/İbrâhim, 2, 6, 7, 17, 21, 22, 44; 15/Hıcr, 50, 50; 16/Nahl, 26, 45, 63, 85, 88,
    88, 94, 104, 106, 113, 117; 17/İsrâ, 10, 15, 54, 57, 57, 58, 58; 18/Kehf, 55, 58, 86,
    87, 87, 87; 19/Meryem, 45, 75, 79; 20/Tâhâ, 47, 48, 61, 71, 127, 134; 21/Enbiyâ,
    46; 22/Hacc, 2, 4, 9, 18, 22, 25, 47, 55, 57; 23/Mü’minûn, 64, 76, 77; 24/Nûr, 2,
    8, 11, 14, 19, 23, 63; 25/Furkan, 19, 27, 42, 65, 65, 69; 26/Şuarâ, 135, 138, 156,
    158, 189, 189, 201, 204, 213; 27/Neml, 5, 21, 21; 28/Kasas, 64; 29/Ankebût, 10,
    21, 23, 29, 53, 53; 54, 55; 30/Rûm, 16; 31/Lokman, 6, 7, 21, 24; 32/Secde, 14, 20,
    21, 21; 33/Ahzâb, 8, 24, 30, 57, 68, 73; 34/Sebe’, 5, 8, 12, 14, 33, 35, 38, 42, 46;
    35/Fâtır, 7, 10, 36; 36/Yâsin, 18; 37/Sâffât, 9, 33, 38, 59, 176; 38/Sâd, 8, 26, 41,
    61; 39/Zümer, 13, 19, 24, 25, 26, 40, 40, 47, 54, 55, 58, 71; 40/Mü’min, 7, 45, 46,
    49; 41/Fussılet, 16, 16, 17, 27, 50; 42/Şûrâ, 16, 21, 26, 42, 44, 45; 43/Zuhruf, 39,
    48, 50, 65, 74; 44/Duhân, 11, 12, 15, 30, 48, 56; 45/Câsiye, 8, 9, 10, 11; 46/Ahkaf,
    20, 21, 24, 31, 34; 48/Fetih, 6, 16, 16, 17, 17, 25, 25; 50/Kaf, 26; 51/Zâriyât, 37;
    52/Tûr, 7, 18, 27, 47; 54/Kamer, 16, 18, 21, 30, 37, 38, 39; 57/Hadîd, 13, 20; 58/
    Mücâdele, 4, 5, 8, 15, 16; 59/Haşr, 3, 3, 15; 61/Saff, 10; 64/Teğâbün, 5; 65/Talâk,
    8, 8, 10; 67/Mülk, 5, 6,28; 68/Kalem, 33, 33; 70/Meâric, 1, 11, 27, 28; 71/Nûh, 1;
    72/Cinn, 17; 73/Müzzemmil, 13; 76/İnsan, 31; 78/Nebe’, 30, 40; 84/İnşikak, 24;
    85/Bürûc, 10, 10; 88/Ğâşiye, 24, 24; 89/Fecr, 13, 25, 25.
    Nâr (Ateş) Konusundaki Âyetler:
    Bakara, 17, 266; Âl-i İmran, 183; Nisa, 10; Maide, 64; A’raf, 12; Tevbe, 81, 109;
    Hud, 113; Ra’d, 17; Hıcr, 27; Taha, 10; Enbiya, 69; Nur, 35; Neml, 7; Kasas, 29;
    Yasin, 8; Sad, 76; Mü’min, 41; Rahman, 15; Vakıa, 71; Hadid, 13; Büruc, 5;
    Karia, 9.
    K- Cehennem ve Cehennemlikler Hakkındaki Âyetler
    Bakara, 24, 80-81, 126, 167, 206; Âl-i İmran, 10, 131, 185; Nisa, 14, 56, 169;
    Maide, 10, 72; En’am, 27, 70, 128; A’raf, 38, 41, 50, 179; Enfal, 37; Tevbe, 17,
    35, 63, 68, 73, 109; Yunus, 4-8; Hud, 106-107, 119; Ra’d, 5, 18; Hıcr, 43-44; İsra,
    8, 18, 97; Kehf, 29, 100; Meryem, 86; Enbiya, 98, 100; Hacc, 19, 22, 51, 72;
    Mü’minun, 104, 107-108, 112, 114; Furkan, 11, 14, 34, 65-66; Şuara, 91, 103;
    Ankebut, 54-55, 68; Secde, 13-14, 20-21; Ahzab, 64-65; Fatır, 36-37; Yasin, 59,
    67; Saffat, 161, 163; Sad, 55, 61; Zümer, 15, 17, 61, 72; Mü’min, 6, 46, 60, 71-72,
    76; Fussılet, 19; Şura, 45; Zuhruf, 74-75; Duhan, 43, 50; Muhammed, 15; Kaf,
    23, 29-30; Tur, 13-14, 16; Rahman, 35, 43-44; Vakıa, 41, 56, 92, 95; Hadid, 15,
    19; Mücadele, 8; Haşr, 17; Tahrim, 6; Mülk, 6, 11; Hakka, 31, 32, 35, 37; Mearic,
    15, 18; Müddessir, 26, 31, 35, 37, 48; Mürselat, 29, 34; Nebe’, 21, 28, 30; Naziat,
    39; Tekvir, 12; Beyyine, 6; Karia, 10-11; Hümeze, 4, 9.
    L- Cehennemlikler Hakkındaki Âyetler
    Cehennem, Kâfirler İçin Hazırlanmıştır: Âl-i İmran, 13; Kehf, 29; Fatır, 36; Sad,
    55-56; Nebe’, 21-23.
    Cehennemde Kâfirlerin Sözleri: Fatır, 37, Mü’min, 47-52; Fussılet, 29; Zuhruf,
    77-78; Mülk, 8-10.
    Cehennemliklerin Cennetliklerle Konuşmaları: A’raf, 44, 50, 51; Saffat, 50-59;
    Müddessir, 39-48.
    Cehennemliklerin Özellikleri: Leyl, 15-16; Karia, 9-11; Hümeze, 4-9.
    Cehennem, İnsanlar ve Cinlerle Dolacaktır: Hud, 119; Secde, 13.
    Cehennemde Kâfirlerin Durumu: İbrahim, 16-17; Kehf, 29; Mülk, 6-11.
    CEHENNEM
    - 127 -
    Cehennemde Ölmek ve Dirilmek Yoktur: Taha, 74; A’la, 12-13.
    M- Cehennem Azâbı ve Cehennemin Özellikleri Konusundaki Âyetler
    Cehennem Azabı Çetindir: Furkan, 66; Mülk, 7-8; Müddessir, 27-29, 32-37;
    Mürselat, 31-34; Karia, 9-11; Hümeze, 4-9.
    Cehennemde Zakkum Ağacı: İsra, 60; Saffat, 62-67; Duhan, 43-46; Vakıa, 51-
    54.
    Cehennem Şarabı: Saffat, 67-68; Sad, 57-58; Vakıa, 42, 54-55; Nebe’, 24-25;
    Ğaşiye. 5.
    Cehennem Ziyafeti: Vakıa, 51-56; Hakka, 36-37; Nebe’, 24-25; Ğaşiye, 6-7.
    Cehennem Zebanileri: Zümer, 71, 73; Duhan, 47-50; Tahrim, 6; Mülk, 8; Müddessir,
    30-31; Alak, 18.
    Cehennem, Kâfirleri Alacak Kadar Geniştir: Kaf, 30.
    Cehennemin Yedi Kapısı Vardı: Hıcr, 44.
    Cehennemin Yakıtı: Bakara, 24, Tahrim, 6.
    Cehennemle Cennet Karşılaştırması: Furkan, 15-16; Fatır, 21.
    Allah’ın Cehennem Azabından Koruması İçin Dua: Bakara, 201; Âl-i İmran, 16,
    191-192; Furkan, 65.
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 2, s. 64
    2. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 7, s. 225-233; c. 4, s. 302-309
    3. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 1, s. 280-282; 183-184
    4. İslâmi Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 74-75
    5. Kur’an’da Dini ve Ahlaki Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y. s. 159-164
    6. İnanç ve Amelde Kur’ani Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s.
    193-197
    7. Kur’ani Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılab Y. s. 40
    8. İman Nurları ve Âhiret Sırları, Ali Küçüker, Bahar Y. s. 359-371
    9. İlmihal 1, İman ve İbadetler, İsam Y. s. 130
    10. Kur’an’da Günah Kavramı, Sadık Kılıç, Hibaş Y. s. 362-367
    11. İlmin Işığında İslâmiyet, Afif A. Tabbara, Kalem Y. s. 152-154
    12. İslâm’da İnanç Esasları, B. Topaloğlu, Y. Ş. Yavuz, İ. Çelebi, İFAV Y. 308-312
    13. Âhiret Bilinci, Hasan Eker, Denge Y. s. 67-74
    14. Âhiret Bilinci, Hüseyin Özhazar, Bengisu Y. s. 121-126
    15. Cehennem ve Cehennemlikler, Veysel Özcan, Mirfak Y.
    16. Âyetlerle Ölüm ve Diriliş, Said Köşk, Anahtar Y.
    17. Ölüm Sonrası Cennet ve Cehennem, Selim Al, Furkan Dergisi Y.
    18. Ölüm ve Ölümden Sonraki Hayat, Murat Tarık Yüksel, Demir Kitabevi Y.
    19. Ölüm ve Ötesi, Heyet, Sağlam Y.
    20. Ölüm Ötesi Hayat, Abdülhay Nasih, Nil A.Ş. Y.
    21. Ölüm ve Ötesi, Hüseyin S. Erdoğan, Çelik Y.
    22. Ölüm ve Sonrası, İmam Gazali, Vural Y.
    23. Ölümden Sonra Diriliş, Subhi Salih, Kayıhan Y.
    24. Ölümden Sonraki Hayat, Süleyman Toprak, Esra Y.
    25. Ölüm, Kıyamet, Cehennem, Hârun Yahya, Vural Y.
    26. Dünya Ötesi Yolculuk, Abdülaziz Hatip, Gençlik Y.
    27. Dünya ve Âhiret Hayatı, Muhammed İhsan Oğuz, Oğuz Y.
    Sonsöz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…

     
    Okunma 9327 kez Son değişiklik Pazartesi, 25 Ocak 2021 05:47

    Ortam