Salı, 19 Ocak 2021 20:59

    İbadet, Hidayet, Hayır ve Şer

    Yazan
    Ögeyi değerlendirin
    (1 Oylayın)

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     


    DAVUD EMRE YAYINEVİ
    Kitabın Adı:
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR -9-
    İBADET, HİDAYET
    HAYIR VE ŞER
    Yazarı:
    Ahmed KALKAN
    Tashih:
    Ahmed Kalkan
    Mizanpaj:
    Ehl-i Dizayn
    Kapak Tasarım:
    Ehl-i Dizayn
    İstanbul 2011
    Baskı:
    ?????
    Dâvud Emre Yayınevi
    Telefon: (0 216) 632 29 58
    www.davudemreyayinevi.com
    İBÂDET, HİDÂYET
    HAYIR VE ŞER
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR
    -9-
    Ahmed KALKAN
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
    İTHAF
    Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
    KUR’AN dostlarına…
    Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
    Önsöz
    Bismillâh. El-hamdu lillâh. Ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ Rasûlillâh.
    “İbâdet”, boyun eğmenin, itaat etmenin, saygı göstermenin ve kulluğun en son noktasıdır. İbâdet, insanın Allah’ın râzı olduğu şeyi yapması, yerine getirmekle yükümlü olduğu fiilleri emrolunduğu şekliyle hayata geçirmesi, hiçbir şey gözetmeden Allah’a kulluk etmesi ve bunu, sadece O’na boyun eğip itaat etmek için yapmasıdır.
    İtaat büyük bir makamdır. İbâdet/kulluk yapan “âbid/abd” (kulluk yapan/kul), itaat ve ibâdetle Allah’a bağlandığı için şereflenir. Allah Teâlâ, peygamberi Muhammed (s.a.s.)’i, makamların en şereflisi olan “risâlet” makamında “kul” kelimesi ile isimlendirmiştir (Bkz. Hadid, 9; İsra, 1; Kehf, 1). O yüzden şehâdet kelimesinde bile “rasül” kelimesinden de önce; daha önemli ve daha şerefli olduğu için “abdühû” (O’nun kulu) ifadesi kullanılır. Çünkü peygamberlik, Hz. Muhammmed’in (s.a.s.) diğer insanlara yönelik ilişki ve görevini ifade ederken; “abd/kul” ifadesi, onun Rabbiyle ilişkisini ve bağını anlamlandırır. Allah’la irtibatın, diğer insanlarla ilişkiden daha şerefli olduğu da açıktır. Biz de, şeref ve fazilet istiyorsak, bunun Allah’la bağımızı güçlendirmekten geçtiğini, yani ancak ibâdet ve kulluk görevlerimizde derinleşmekle makamımızı yükseltebileceğimizi aklımızdan çıkarmamalıyız.
    İbâdet, imanın uygulanması, hak ve doğru kabul edilen esasların günlük hayatta yaşanması olduğundan, Allah katında tâat kabul edilen her davranışın bilfiil uygulanmış, yapılmış olması gerekir. Yoksa, yalnız istek halinde kalıp, davranış sahasına çıkmayan duygu ve düşünceler, Allah’a yakınlık anlamına gelen kurbet ve tâat olsalar da, ibâdet değillerdir. Bunun içindir ki, ibâdetlerin başı olan imanın da, sadece kalple tasdiki yeterli olamayacağından, hiç olmazsa dil ile ikrar edilerek açıklanması gerekli görülmüştür. Bunun yanında, niyetsiz, sadece görünürde yapılan işler de ne olursa olsun, ibâdet sayılmazlar. Niyetsiz yatıp kalkmak namaz olmadığı gibi, niyetsiz aç durmak da oruç değildir. O halde kötü niyetle veya Allah’a itaat ve yakınlık kastından başka bir maksatla yapılan işler, ibâdet olamazlar.
    İnsan hayatının en önemli meselesi yön bulmaktır. İman, yönü bulduran kuvvettir. Ancak bulunan yönde yürüyebilmek, bizi yol problemiyle karşı karşıya getirir. Yönün işe yaraması, bu yönde yürümemizi sağlayacak yolu gerekli kılar. Bu bakımdan Kur’an,
    yol konusu üzerinde çok durmaktadır. Kur’an’da geçen sırat, sebil, tarik ve şeriat kelimelerinin hepsi -aralarında nüanslar olmasına rağmen- yol anlamındadır.
    Hidâyetin neticesi iman; dalâletin neticesi imansızlıktır. İnsanın kalbi, hem imana, hem de küfre doğru eğilmeye elverişlidir. Kalbin imanla küfürden birini tercih etmesi için mutlaka çekici bir sebep icabeder. Hidâyeti de dalâleti de ancak Allah yaratır. Yani gönüllere imanı sevdiren sebepleri Allah yarattığı gibi, küfür tarafını tutturan sebepleri yaratan da O’dur. Kullarından istediğine hidâyet; istediğine dalâlet verir. Allah’tan başka insanları hidâyet ve bahtiyarlığa eriştirecek yahut dalâlet ve hüsrâna düşürecek hakiki bir fâil yoktur. Allah’ın hidâyet ettiğini kimse saptıramaz. Allah’ın saptırdığını kimse doğru yola getiremez.
    Yalnız, burada şu noktayı iyi bilmek lâzımdır ki, Allah Teâlâ’nın bir kulunda dalâlet yaratması, o kulun, kendi arzusu ile sapıklık yolunu tutmuş olmasındandır. Yoksa, kul irâdesini, yeteneklerini dalâlete yöneltmedikçe Allah onu cebren dalâlete sevk etmez. Yani, halk tabiriyle “belâ isteyen belâsını; Mevlâ isteyen Mevlâ’sını bulur.” Nitekim insanlarda hidâyet ve iman asıldır. Dalâlet ve küfür sonradan ârız olmuştur. Cüz’î iradenin sû-i isti’mâlinden doğmuştur. Dalâlet ve küfür fıtrata muhâlefettir. Hastalıktır (2/Bakara, 10). Sağırlıktır, dilsizlik ve körlüktür (2/Bakara, 18). Küfür ve dalâlet, zarara asla uğramayacak bir ticareti/kazancı (35/Fâtır, 29; 61/Saff, 10-11) istememek ve müflis tüccar olmaktır. “Onlar hidâyete karşılık dalâleti satın alanlardır. Ancak, onların bu ticareti kazançlı olmamış ve kendileri de hidâyete erememiş, doğru yola girememişlerdir.” (2/Bakara, 16)
    “Hayr” taşıdığı özellik dolayısıyla istenilen, arzu edilen, değerli, dünya ve âhirette faydalı, yarayışlı olan her şeydir. Hayr, ister bir davranış, ister bir ibâdet, ister mal, yani dünyalık yönünden olsun; dünya ve âhirete ait meselelerde faydalı olan, arzu edilen şeyleri ifade eder. Hayır; istenilen, kötü karşılanmayan, kendisine rağbet edilen bir değerdir. “Hayr”ın karşıtı “şerr”dir. Hayr, iyi ve faydalı, rağbet edilen tercihleri ifade ettiği için; ibâdet, iyilik etmek, Allah yolunda harcamak, faydalı mal, kişiye sevap veya şeref kazandıran şeyler hakkında da kullanılmaktadır.
    Hayır sanılan şeyler, ancak Allah rızâsı gözetilerek yapılırsa hayır sayılır. Helâl yoldan kazanılmayan para, kişi için hayır olmadığı gibi; mal ve servet, ne kadar çok olursa olsun, Allah’ın rızâsı olmayan yerlere harcanırsa yine hayır değil; şer olur. Gerçek hayır, neticesine göre hüküm alandır. Hoşlanmadığımız şeyleri Allah
    hayırlı kılmış olabilir (2/Bakara, 216; 4/Nisâ, 19). Hayırlı bir ümmet/toplum olmanın yolu, hayırlara yapışmakla olacaktır; Kur’an bunun şartlarını açıklar (3/Âl-i İmrân, 110). Müslüman, Allah’ın hayır olarak gösterip emrettiğine teslim olmalı, kendisi ve insanlık için hayrı istemeli, hayırda yarışmalı, insanları hayra teşvik etmeli, Allah’ın yasakladığı her çeşit şerden uzaklaşıp başkalarını da uzaklaştırmaya çalışmalıdır.
    Ahmed Kalkan
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    Temmuz 2011, Ümraniye


    - 11 -
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKÂDİ KAVRAMLAR -9-
    İBÂDET
    •
    İbâdet; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Kur’an’da İbâdet
    •
    İbâdetle ilgili Bazı Âyetler
    •
    İbâdet; Kalıp ve Kalbin, Tüm Organların Allah’a Yönelmesidir
    •
    İbâdet, Fıtrattır
    •
    İbâdet, Hayatın Tüm Alanlarını Kuşatır
    •
    Allah’a İbâdet
    •
    Namaz, Tüm İbâdetler İçin Prototiptir
    •
    Allah’tan Başkasına İbâdet
    •
    Putlara, Heykellere İbâdet
    •
    Tâğuta İbâdet
    •
    Bilginlere ve Din Adamlarına İbâdet
    •
    Şeytana ve Cinlere İbâdet
    “(Ey Allah’ım,) Ancak Sana ibâdet/kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz (duâmızı ancak Sana yaparız).” 1
    İbâdet; Anlam ve Mâhiyeti
    İbâdet kelimesi, “abede” fiilinin masdarı olup “itaat etmek, boyun eğmek, tevâzu göstermek, bağlanmak ve hizmet etmek” anlamlarına gelir. İbâdet kelimesinin türediği “abd” kökü, şu anlamlara gelir:
    a- Hürün karşıtı olan köle,
    b- Boyun eğmek ve itaat etmek,
    c- Kulluk etmek, ilâh tanımak, tapmak,
    d- Bir şeye bağlanıp, ondan ayrılmamak.
    Bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere ibâdet kelimesinin ifade ettiği esas mânâlar; “kişinin yüksek ve üstün birine karşı baş eğmesi, itaat etmesi, kendi hürriyetinden ferâgat ederek onun
    1] 1/Fâtiha, 5
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 12 -
    karşısında her türlü isyanı terk etmesi, tam bir bağlılıkla ona boyun
    eğmesidir.” İşte bu durum, kulluk ve itaattir. İbâdet, itaat
    etmenin bir çeşididir. Bu itaate müstahak olan da, hiç şüphesiz
    gerçek ma’bud olan Allah’tır. Çok ibâdet edene âbid; kendisine
    ibâdet edilene de ma’bûd denir.
    Kur’ânî bir terim olarak ibâdetin genel anlamdaki tanımı şudur:
    “Yapılması sevap olan, Allah’a yakınlık ifade eden, yalnız
    O’nun emirlerini yerine getirmiş olmak ve rızâsını kazanmak niyetiyle
    yapılan, her türlü harekete ibâdet denir.”
    Demek ki İslâmî mânâsıyla Allah’a ibâdet: “İnsanın rûhen ve
    bedenen, gizli ve açık bütün mevcûdiyetiyle yalnız Allah’a yapmış
    olduğu şuurlu (bilinçli) bir tâat ve kurbettir.”
    “İbâdet” kavramı, “kurbet” (yakınlık) ve “tâat” (sevap olan
    şeyler) kavramlarının anlamını da içermektedir. Dolayısıyla ibâdet
    eden insan, hem Allah’a yaklaşmış, tanıyıp kulluk etmiş, boyun
    eğmiş ve hem de O’na itaat etmiş olur. Meselâ namaz kılan bir insan,
    Allah’a tâat, ibâdet ve kurbet görevlerini yapmış olur. Namazın
    kabul olması için de “iman”, “ihlâs” ve “niyet” in bulunması
    gerekmektedir. Korku ve ümit içinde hem zâhir, hem bâtında sonsuz
    bir alçak gönüllülük ile sınırsız bir ta’zimi ihtiva eden ibâdet,
    “kibir” ve “riyâ” kabul etmez.
    “İbâdet”, boyun eğmenin, itaat etmenin, saygı göstermenin ve
    kulluğun en son noktasıdır. İbâdet, insanın Allah’ın râzı olduğu
    şeyi yapması, yerine getirmekle yükümlü olduğu fiilleri emrolunduğu
    şekliyle hayata geçirmesi, hiçbir şey gözetmeden Allah’a
    kulluk etmesi ve bunu, sadece O’na boyun eğip itaat etmek için
    yapmasıdır.
    İtaat büyük bir makamdır. İbâdet/kulluk yapan “âbid/abd”
    (kulluk yapan/kul), itaat ve ibâdetle Allah’a bağlandığı için şereflenir.
    Allah Teâlâ, peygamberi Muhammed (s.a.s.)’i, makamların
    en şereflisi olan “risâlet” makamında “kul” kelimesi ile
    isimlendirmiştir.2 O yüzden şehâdet kelimesinde bile “Rasûl”
    kelimesinden de önce; daha önemli ve daha şerefli olduğu için
    “abduhû” (O’nun kulu) ifadesi kullanılır. Çünkü peygamberlik, Hz.
    Muhammmed’in (s.a.s.) diğer insanlara yönelik ilişki ve görevini
    ifade ederken; “abd/kul” ifadesi, onun Rabbiyle ilişkisini ve bağını
    anlamlandırır. Allah’la irtibatın, diğer insanlarla ilişkiden daha
    şerefli olduğu da açıktır. Biz de, şeref ve fazilet istiyorsak, bunun
    Allah’la bağımızı güçlendirmekten geçtiğini, yani ancak ibâdet ve
    2] Bk. 57/Hadid, 9; 17/İsra, 1; 18/Kehf, 1
    İBÂDET
    - 13 -
    kulluk görevlerimizde derinleşmekle makamımızı yükseltebileceğimizi
    aklımızdan çıkarmamalıyız.
    İbâdet, imanın uygulanması, hak ve doğru kabul edilen esasların
    günlük hayatta yaşanması olduğundan, Allah katında tâat
    kabul edilen her davranışın bilfiil uygulanmış, yapılmış olması gerekir.
    Yoksa, yalnız istek halinde kalıp, davranış sahasına çıkmayan
    duygu ve düşünceler, Allah’a yakınlık anlamına gelen kurbet ve
    tâat olsalar da, ibâdet değillerdir. Bunun içindir ki, ibâdetlerin başı
    olan imanın da, sadece kalple tasdiki yeterli olamayacağından, hiç
    olmazsa dil ile ikrar edilerek açıklanması gerekli görülmüştür. Bunun
    yanında, niyetsiz, sadece görünürde yapılan işler de ne olursa
    olsun, ibâdet sayılmazlar. Niyetsiz yatıp kalkmak namaz olmadığı
    gibi, niyetsiz aç durmak da oruç değildir. O halde kötü niyetle
    veya Allah’a itaat ve yakınlık kastından başka bir maksatla yapılan
    işler, ibâdet olamazlar.
    Lisanımızda çokça kullanılan “tapınmak ve tapmak” kelimeleri,
    ibâdet’in değil; yalnızca tâat’in karşılığı olabilir. Hatta tapmak
    ve tapınmak kelimelerinden az çok, ne yaptığını bilmemek gibi
    bir şuursuzluk mânâsı anlaşıldığı için, bu kelimeleri “puta tapmak”
    , “haça tapmak” gibi yerlerde kullanırız. Oysa kulluk etmek, şuur
    bakımından tapmak kelimesinden daha iyi ve anlamlıdır. Şu halde
    ibâdet terimi, bir tâat mertebesini ifade etmektedir ki, en hususi
    anlamı “ibâdet”, en genel anlamı ise “kulluk” mânâsına gelen
    “ubûdiyet”tir. İbâdet, Allah’ın râzı olduğu şeyi yapmak; ubûdiyet
    ise, Allah’ın yaptığına râzı olmaktır, diye de tanımlanmıştır.
    Kur’an’da İbâdet
    İbâdet kavramı, Kur’an’da en çok kullanılan kavramlardan birisidir.
    Bu kavram, Kur’an’da isim, fiil ve masdar şeklinde 256 defa
    geçer. “A b d” kökü ve türevleri ise 275 yerde kullanılır. Genel
    olarak, Allah’a veya Allah’tan başkalarına ibâdeti ifade etmekte
    kullanılmıştır. Sadece Allah’a ibâdet emredilirken, O’na ortak koşmak
    ve başkalarına ibâdet etmek, Kur’an’da şiddetle yasaklanmıştır.
    Kur’an’da ibâdet kelimesi, daha çok nefislerin sadece Allah
    için başka kayıtlardan kurtarılması, yalnız O’nun ibâdetine tahsis
    edilmesine işaret etmektedir. Yani insan, sevgide, korkuda, ümit
    ve tevekkülde, itaat edip boyun eğmede Allah’a hiçbir varlığı ortak
    koşmayacaktır. Çünkü ibâdet, sevginin, bağlılığın ve korkunun
    en güzel ifadesidir. Nitekim dinin bütününü de bu esaslar oluşturur.
    İbâdet terimi, bu açıdan incelendiğinde, kulun, ibâdet ettiği
    ilâh (Allah)’ı kemâl derecesinde sevmesi ve tevâzu göstermesi ve
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 14 -
    bütün bunların ancak Allah için olması gerekmektedir.
    “Ancak Sana ibâdet ederiz.”3 “Ederim” değil; “ederiz”. Cemaate
    işaret vardır bu ifadede. Aynı Rabbin kulu olan, O’nun kanunlarına
    boyun eğen ve O’na tesbih ve ibâdet eden tüm tabiatla,
    tüm yaratıklarla ortak dili konuşmak, vahdete ermek, beraberce
    ibâdet etmek var bu ifadede. Kendi iç dünyamızla, tüm organlarımızla,
    inanç, düşünce ve eylemlerimizle beraber ibâdet etmek
    var bu ifadede. Tevhid, ancak muvahhid bir toplum içinde gerçek
    anlamını bulur. Tevhidî bir toplumla beraber hareket edilerek olgunlaşılır,
    insan olunur. Tevhid kafilesinden ayrı hareket etmekle,
    güzel olan hiçbir yere varılamaz.
    Fâtiha’nın bundan önceki âyetlerinde Allah’ın sıfatları özetlendi.
    Allah, bu âyete kadar kendini bize tanıttı. “Peki, böyle özelliklere
    sahip Allah’a karşı nasıl davranmamız gerekir?” sorusuna
    bu âyet cevap vermiş oluyor: “Sadece Allah’a ibâdet.” Fâtiha’da
    bundan önceki âyetler, sanki bize bu âyetteki ifadeyi söyletmek
    içindir. Ayrıca, Allah’ı bu âyete kadar anlatılan isim ve vasıflarıyla
    tanıyıp O’nu tek ilâh ve tek rab kabul eden kuluna Allah, senlibenli
    ifade kullandırıyor; Allah’ın vasıflarını tanıyıp O’na ibâdet,
    Allah’la samimiyeti ve sıcak bir bağı oluşturuyor: “Ona kulluk ederiz”
    değil; “Sana...” Bu âyete kadar üçüncü tekil şahıs ifadesi ve
    zamiri kullanılırken, burada ikinci tekil şahıs ifadesi kullanıyoruz.
    Önce ibâdet, sonra istiâne. İlk adım öncelikle kuldan başlamalı.
    Sünetullah, ilk başlangıcı bizden bekliyor. Allah’ın kanunu böyle
    istiyor. Bu konuyla ilgili Kur’ân-ı Kerim’den ve hadis-i şeriflerden
    bolca örnekler sunmak mümkün. (“Allah’a yardım ederseniz, Allah da
    size yardım eder.”4; “Bana bir adım yaklaşana Ben bir arşın yaklaşırım.”5,
    “Allah’tan sakınırsanız, sizin için furkan kılar.”6; “Allah’tan korkanlara Allah
    çıkış yolu verir.”7, “Sözünüzde durursanız, Ben de...”8; “Kim iman edip
    sâlih amel işlerse...”9 Önce bizden duâ, sonra Allah’tan icâbet, önce
    kul sebebe yapışacak, sonra Allah verecek.
    Hakkıyla ve ölünceye dek ibâdet için Allah’ın yardımına ihtiyacımız
    olacak. Her an yaşantımızı ibâdet halinde değerlendirmek
    için “...sadece Sen’den yardım isteriz.” 10
    3] 1/Fâtiha, 5
    4] 47/Muhammed, 7
    5] Allah’a nispet edilen bir Hadis rivâyeti
    6] 8/Enfâl, 29
    7] 65/Talâk, 2-3
    8] 2/Bakara, 40
    9] 64/Teğâbün, 9; 65/Talâk, 11
    10] 1/Fâtiha, 5
    İBÂDET
    - 15 -
    “Sadece Sana ederiz kulluğu, ibâdeti...”11 meâlindeki âyette, kulun,
    ibâdeti sadece Rabb’ine ait kılıp, nefsini ancak Allah’a teslim etmesinin
    gereği vurgulanmaktadır. Allah’tan başkasına gösterilen
    “itaat ve kulluk”, o varlığı sahte bir ma’bud yapar. Bu ma’bud ya
    şeytandır, ya da kendilerini tâğut kılan azgın kişilerdir. Yahut da
    Allah’ın kitabını hiçe sayarak insanları icad ettikleri hayat düsturlarına
    ve yaşayış tarzlarına sevkeden önderlerdir. İslâmî anlamda
    ibâdet ise, Allah’a kayıtsız şartsız itaat etmek demektir. Şeytana
    ibâdet etmeyi yasaklayan Allah, insan ve cin şeytanlarına kayıtsız
    şartsız itaatin onlara kulluk/ibâdet demek olduğunu belirtmiş
    oluyor.
    İnsanların, şeytanın teşviki ile yapageldikleri ibâdetlerinin
    yönü olan putlar ve hayalî/sanal kuvvetler, yani Allah’tan başka
    tapınılan tüm varlıklar, birer sahte ma’buddur. Çünkü Kur’an,
    Allah’tan başka hiçbir hak ma’bud olmadığını en açık bir şekilde
    bildirirken; insanların, Allah’tan başkasına tapmalarını ve onları
    ilâh kabul etmelerini de, şirk ve büyük günah sayıyor.
    İbâdetle ilgili Bazı Âyetler
    “(Ya Rabbi,) Ancak Sana ibâdet/kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz.”
    12
    “Ben cinleri ve insanları ancak Bana ibâdet etsinler diye yarattım.” 13
    “Allah’a ibâdet edin. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın.” 14
    “(Ya’kub) oğullarına: ‘Benden sonra neye ibâdet/kulluk edeceksiniz?’
    demişti. ‘Senin ilâhın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhı
    olan tek İlâh’a kulluk edeceğiz, ibâdet edeceğiz. Biz O’na teslim olanlarız’
    dediler.” 15
    “Sizin şu karşısında durup taptığınız heykeller de nedir? ‘Babalarımızı
    onlara tapar bulduk (da onun için biz de onlara tapıyoruz)’ dediler.” 16
    “De ki: Allah’ı bırakıp size ne zarar, ne de yarar vermeye gücü yetmeyen
    şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa Allah, işitendir, bilendir. (O’na ibâdet
    etmeniz gerekmez mi?)” 17
    “Hahamlarını ve râhiplerini Allah’tan ayrı rablar edindiler; Meryem
    11] 1/Fâtiha, 5
    12] 1/Fâtiha, 5
    13] 51/Zâriyât, 56
    14] 4/Nisâ, 36
    15] 2/Bakara, 133
    16] 21/Enbiyâ, 52, 53
    17] 5/Mâide, 76
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 16 -
    oğlu Mesih’i de. Oysa kendilerine yalnız tek ilâh olan Allah’a ibâdet etmeleri
    emredilmişti. O’ndan başka ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları
    şeylerden münezzehtir.” 18
    “Tevbe eden, ibâdet eden, hamd eden, seyahat eden, rükû eden, secde
    eden, iyiliği emredip kötülükten meneden ve Allah’ın (yasak) sınırlarını
    koruyan (onları çiğnemeyen) mü’minleri müjdele.” 19
    “İnsanlardan kimi de Allah’a bir yönden (dinin bütününe inanmadan)
    ibâdet eder. Eğer kendisine bir hayır gelirse, onunla huzura kavuşur (sevinir)
    ve eğer başına bir kötülük gelirse yüz üstü döner (dini kötüleyerek
    ondan vazgeçer).” 20
    “Ey mü’minler! Rükû edin, secde edin, Rabbinize ibâdet edin, hayır
    işleyin ki umduğunuza eresiniz.” 21
    “Ey iman eden kullarım, Benim arzım geniştir, bana kulluk/ibâdet
    edin.” 22
    “İyi bil ki, hâlis din yalnız Allah’ındır. O’ndan başka velîler edinerek:
    ‘biz bunlara, sırf bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz’ diyenlere (gelince):
    Şüphesiz ki Allah, onlar arasında, ayrılığa düştükleri şeyde hükmünü
    verecektir.” 23
    “Tâğuta kulluk etmekten kaçınan ve Allah’a yönelenlere müjde var.
    Müjdele kullarımı.”24
    “Hayır, yalnız Allah’a ibâdet/kulluk et ve şükredenlerden ol.” 25
    “Allah’tan başkasına ibâdet/kulluk etmeyin. Ben, sizin büyük bir günün
    azâbına uğramanızdan korkuyorum.” 26
    “Andolsun Biz, her millet içinde: ‘Allah’a ibâdet/kulluk edin, tağut(a
    tapmak)dan kaçının’ diyen bir rasûl/elçi gönderdik.” 27
    “De ki: ‘Ey kitap ehli, bizim ve sizin aranızda eşit olan bir kelimeye
    gelin: Yalnız Allah’a ibâdet edelim. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım.
    Birimiz diğerini Allah’tan başka rab edinmesin.” 28
    18] 9/Tevbe, 31
    19] 9/Tevbe, 112
    20] 22/Hacc, 11
    21] 22/Hacc, 77
    22] 29/Ankebût, 56
    23] 39/Zümer, 3
    24] 39/Zümer, 17
    25] 39/Zümer, 66
    26] 46/Ahkaf, 21
    27] 16/Nahl, 36
    28] 3/Âl-i İmrân, 64
    İBÂDET
    - 17 -
    “Allah, kimlere lânet ve gazab etmiş, kimlerden maymunlar, domuzlar
    ve tâğuta tapanlar yapmışsa, işte onların yeri daha kötüdür.” 29
    “De ki: Ben Allah’tan başka yalvardıklarınıza tapmaktan men olundum.”
    30
    “Göklerde ve yerde bulunan herkes Rahmân’a kul olarak gelecektir.” 31
    “Siz, Allah’ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar vermeyen şeylere mi
    tapıyorsunuz? Yuh size ve Allah’tan başka taptıklarınıza! Aklınızı kullanmıyor
    musunuz siz?” 32
    “Siz ve Allah’tan başka taptıklarınız cehennem odunusunuz. Siz (odun
    gibi) oraya gireceksiniz.” 33
    “İbrahim’de ve onunla beraber bulunanlarda sizin için güzel bir örnek
    var. Onlar, kavimlerine demişlerdi ki: ‘Biz sizden ve sizin Allah’tan başka
    taptıklarınızdan uzağız. Sizin (taptıklarınızı) tanımıyoruz. Siz, bir tek
    Allah’a inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve
    nefret belirmiştir.” 34
    De ki: Ey kâfirler! ‘Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Siz de benim
    ibâdet ettiğime tapıcılar değilsiniz. Ben asla sizin taptıklarınıza tapacak
    değilim. Siz de benim ibâdet ettiğime tapacak değilsiniz. Sizin dininiz
    size; benim dinim bana!” 35
    “Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona: ‘Benden başka
    hiçbir ilâh yoktur. Bana kulluk/ibâdet edin’ diye vahyetmiş olmayalım.” 36
    “Bir zaman İbrahim şöyle demişti: ‘Rabbim, bu şehri güvenli kıl. Beni
    ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut.” 37
    “Siz Allah’tan başka birtakım putlara tapıyorsunuz. Yalan uyduruyorsunuz.
    Sizin Allah’tan başka taptıklarınız size rızık veremezler. Siz rızkı
    Allah’ın yanında arayın. O’na kulluk/ibâdet edin ve O’na şükredin. Hepiniz
    O’na döndürüleceksiniz.” 38
    “Gece, gündüz, güneş ve ay O’nun âyetlerindendir. Ne güneşe ne
    de aya secde etmeyin. Onları yaratan Allah’a secde edin. Eğer kulluk
    29] 5/Mâide, 60
    30] 6/En'âm, 56
    31] 19/Meryem, 93
    32] 21/Enbiyâ, 66-67
    33] 21/Enbiyâ, 98
    34] 60/Mümtehıne, 4
    35] 109/Kâfirun, 1-6
    36] 21/Enbiyâ, 25
    37] 14/İbrahim, 35
    38] 29/Ankebût, 17
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 18 -
    ediyorsanız (böyle yapın).” 39
    “De ki: ‘Ben dinimi yalnız Allah’a hâlis kılarak O’na ibâdet/kulluk ediyorum.”
    40
    “Ve sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine kulluk/ibâdet et.” 41
    Âyetlerin ortaya koyduğu ilk gerçek “sadece Allah’a ibâdet
    edip, O’ndan başkasına ibâdet etmemektir.” İslâm, ibâdeti sadece
    Allah’a ait kılmayı emrederken, O’na herhangi bir şeyi ortak koşma
    yasağını da getiriyor. İnsanlığın tanıdığı veya tanıyabileceği
    Allah’ın dışında her çeşit ma’bud edinme çeşidini içine alan kesin
    bir yasak koyuyor.
    “Yalnız Sana kulluk eder; yalnız Senden yardım dileriz.”42
    Hamd, âlemlerin rabbi, Rahmân-Rahîm ve din gününün sahibi
    olan Allah’a mahsustur. Rab, rahman, rahim ve mâlik sıfatlarının
    kâinatla ve içindeki beşerî âlemle olan ilişkilerinin başlangıçta doğurduğu
    borcun karşılığı, hamdetmektir. Hamd sadece Allah’a ait
    olduğu gibi, kulluk/ibâdet de O’na aittir.
    Demek ki Fâtiha sûresi, 1-4. âyetlerdeki sıfatların önünde
    hamd, arkasında ibâdet ve yardım dileme yer almaktadır. Allah
    yaratan, besleyip büyüten, rahmet ve merhamet edip sahip çıkan
    bir varlık olması hasebiyle hamde, ibâdete ve sadece kendisinden
    yardım talep edilmesine layıktır. Hamdedilmek, kulluğun sadece
    O’na tahsis edilmesi ve sadece O’ndan yardım ve destek beklenilmesi
    O’nun hakkıdır.
    Şimdi 5. âyette geçen kavramların analizini yaparak şu sonuçlara
    varmamız mümkündür: “Sadece Sana kulluk ederiz.”
    Fahruddîn Râzî ve Elmalılı Hamdi Yazır, bu âyetin Allah’a nasıl
    hamd edileceğini öğrettiğini söylemektedirler. “Sadece Allah’a
    kulluk etmek ve sadece O’ndan yardım dilemek, Allah’a hamd etmektir”
    diyen bu âlimler, âyeti âyetle tefsir etmişlerdir. Onların
    tefsirine katılmamak mümkün değildir.
    Bize göre ‘kulluk’ kavramının içi, ‘hamd’ ile doldurulmaktadır.
    Rab, rahmân, rahîm ve mâlik sıfatlarına sahip olan Allah, hamd
    edilmeye, yani ibâdet edilmeye lâyık bir varlıktır. Yaratma, eğitme,
    rahmet, merhamet ve sahip çıkma sıfatlarıyla insanlar âlemi
    ile ilişki kuran Allah, şirk koşulmadan ibâdet edilmeye layık bir
    39] 41/Fussılet, 37
    40] 39/Zümer, 14
    41] 15/Hicr, 99
    42] 1/Fâtiha, 5
    İBÂDET
    - 19 -
    hüviyete sahiptir.
    “İyyâke: Sadece Sana” ibâresi hasr ifade eder. Başka bir deyişle “ve
    sadece Senden yardım dileriz” ifadesine denk düşmekte ve Allah’tan
    başka varlıkların tapınma bakımından kutsallığını dışlamaktadır.
    Cümlenin başına gelmesinin sebebi, kulluktan önce sahte tanrıları
    dışlamanın zorunlu olduğunu göstermektir.
    Abd (Kul) ve İbâdet
    “Na’budu” kelimesinin kökü “abede”dir. İbâdet, ubûdiyyet,
    âbid ve ma’bûd kelimeleri de ondan türemiştir.
    Emrini tutmak, ibâdet etmek, tapınmak, çok muhterem tutmak,
    perestiş etmek, köle etmek, esir etmek, boyun eğdirmek,
    tâbi kılmak, hükmü altına almak, ıslah etmek, tekâmül ettirmek,
    ilerletmek, işe yarar hale getirmek, mûteber hale getirmek, kendini
    vermek manalarına gelmektedir.
    ‘Abede’ Kavramı
    (‘abede) kavramının Kur’an’da çeşitli mânâları olup bunları
    şöyle sıralayabiliriz:
    1) Bilmek
    “Ben cinleri ve insanları sadece bana kulluk etsinler diye yarattım.”43
    Hâzin bu âyette geçen “liya’budûni” kelimesine, “liya’rifûnî=Beni bilsinler”
    mânâsını vermektedir. Çünkü Allah, cin ve insanları yaratmasaydı,
    O’nun varlığı bilinmeyecekti. Böylece Hâzin, Allah’a ibâdeti
    bilgiye dayandırmakta veya bilgi ile kulluğu aynîleştirmektedir.
    Ona göre kulluk, bilmek demektir.
    Muhammed Esed de aynı fikri savunmaktadır. Ona göre, bütün
    akıl sahibi varlıkların yaratılmasındaki temel amaç, onların
    Allah’ın varlığını tanımaları ve bundan dolayı kendi var oluşlarını
    bilinçli olarak O’nun irâdesi ve planı ile uyumlu hale getirme isteği
    duymalarıdır.
    İşte bu iki aşamalı tanıma ve isteme kavramlarıdır ki, Kur’an’ın
    “kulluk” olarak tanımladığı şeye derin anlamını verir.
    2) Birlemek, Tevhid
    İbn Abbas’a göre Kur’an’da ibâdet kavramı, birlemek anlamına
    gelmektedir. Tevhid inancı olmadan kulluk yerine getirilemez.
    Nesefî de İbn Abbas’ın görüşünü naklederek, tevhid ile abd
    43] 51/Zâriyât, 56
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 20 -
    kavramını birleştirmektedir. Hâzin ile Nesefî’nin görüşlerini bir
    araya getirirsek şöyle bir sonuca varabiliriz: Bilgiden kalkan ve
    tevhidde konaklayarak insanı Allah’a yaklaştıran gönül oluşumuna,
    kulluk denmektedir. Demek ki kulluk için birlemek, birlemek
    için de bilmek gerekiyor.
    3) İtaat Etmek
    İbn Abbas “ya’budu” kelimesine “yutî’u” mânâsını vermektedir.
    Kulluk yapabilmek için itaat şarttır. İtaat edilmeyen varlığa
    kulluk edilmiş olmaz.
    Demek ki insanlar ve cinler, Allah’ı bilmek, birlemek ve itaat
    etmek için yaratılmışlardır. Bilgi, insanının uğruna yaratıldığı bir
    değerdir. Var olmanın temelinde sadece Allah’a ibâdet etmek vardır.
    Bilgisiz, tevhidsiz ibâdetin bir şeye yaramayacağı da bir gerçektir.
    4) İbâdet Etmek
    (abede), dini Allah’a has kılarak yapıldığında ibâdet, Allah dışında
    bir varlığa yapıldığında ise ‘şirk’ olduğu için tapınmak anlamına
    gelir. Fâtiha, 5. âyetteki “iyyâke na’budu=yalnız Sana ibâdet
    ederiz” ifadesi, başka âyetlerde şöyle geçmektedir: “Allah size kendisinden
    başkasına ibâdet etmemenizi emretmiştir.”44; “Rabbin, sadece
    Kendisine kulluk etmenizi emretti.” 45
    Fâtiha, 5. âyette başa gelen “iyyâke=sadece Sana” ifadesi, bu iki
    âyette istisnadan sonra gelmektedir. Mana ağırlığı ve tahsisin vurgusu
    bakımından aralarında hiçbir fark yoktur. Yusuf, 40 ve İsrâ,
    23’te Allah emrederken, Fâtiha, 5’te kul kendisi ifade etmektedir.
    Her üç âyetteki ifadenin amacı, şirki dışarıda bırakıp, şirksiz bir
    ibâdetin yapılmasıdır.
    Şirkten uzak bir kulluk veya ibâdet nasıl yapılabilir? Bu sorunun
    cevabını şu âyetlerle verebiliriz: “De ki: ‘Ben, dini Allah’a hâlis
    kılarak O’na ibâdet etmekle emrolundum.”46; “De ki: ‘Ben dinimde ihlâs
    ile ancak Allah’a ibâdet ederim.” 47
    Şirkten uzak bir ibâdet, dini Allah’a tahsis ederek, yani dininde
    ihlâs sahibi olarak yapılan ibâdettir. Bu âyetler, Fâtiha, 5.
    âyetteki “iyyâke=sadece Sana” demenin neyi ifade ettiğini açıklamaktadır.
    “Sadece Sana” demek; dini Allah’a tahsis ederek ve
    44] 12/Yusuf, 40
    45] 17/İsrâ, 23
    46] 39/Zümer, 11
    47] 39/Zümer, 14
    İBÂDET
    - 21 -
    ihlâs sahibi olarak demektir. Bu tarz bir ibâdet, tevhid inancının
    eyleme dönüşmesi, tek İlâh inancının davranışlara yansımasıdır.
    Bütün davranışlarında Allah’ın yanında olduğunu hissetmesi ve
    O’na yönelmesidir. Kulluğu güzelleştiren de bu tarz olan yöneliştir.
    İbâdetteki ihlâs ve dini Allah’a tahsis etme olgunluğu, sadece
    Allah’a yönelme ile doruk noktasına çıkmaktadır. Kulluğun bu güzelliğini
    Allah şöyle ifade etmektedir: “Biz Dâvud’a Süleyman’ı verdik.
    Süleyman ne güzel bir kuldu. Doğrusu o, daima Allah’a yönelirdi.” 48
    Dini Allah’a tahsis ederek ve sadece Allah’a yönelerek yapılan
    ibâdet, şirki dışlayan ve insanı şirkten uzak tutan bir ibâdet
    olmaktadır. Allah, dini Allah’a has kılarak ibâdet etmesini Hz.
    Peygamber’e niçin emretmiştir? İnsanın başka varlıklara ibâdet
    etme ihtimali var mıdır? İnsanlar şeytana, putlara ve kendi nefislerine
    tapınabilirler mi?
    “Ey Âdemoğulları! Size şeytana tapmayın, çünkü o sizin apaçık bir
    düşmanınızdır, demedim mi? Bana kulluk ediniz, doğru yol budur demedim
    mi?” 49
    Bu âyetlerin birincisi, şeytana tapılma ihtimaline karşı insanları
    uyarmaktadır. Bu uyarısını, şeytanın insanların düşmanı olduğu
    gerçeğine dayandırarak yapmaktadır. Doğru yolun sadece Allah’a
    ibâdet etmek olduğu bilincini de vermektedir. Âyetlerin birincisi
    şirki yasaklıyor, ikincisi doğru tapınmanın bilgisini veriyor. Ayrıca
    olumsuzdan olumluya giden bir metodla, tapınmanın eğitimi veriliyor.
    Hem şeytana hem de Allah’a tapınmanın imkânsızlığının
    bilinci kazandırılıyor. Bu bilinç verilmeden, Yalnız Sana ibâdet
    ederiz ifadesinin gündeme gelmesi mümkün değildir.
    “Hevâ ve hevesini tanrı edineni gördün mü?”50 Bu âyete göre insan,
    kendi nefsini/ nevasını tanrı edinebilmektedir. İnsan aklını ve gönlünü
    nefsinin emrine verirse, nefsini tanrı edinmiş olur. Demek ki
    sınırsız arzu ve hevesler, insanın içindeki psikolojik yönelişi tam bir
    denetim altına alabilir. Böyle bir denetim altında, bütün eylemlerimizi
    nefsin emirlerine göre yaparsak, nefsi tanrı edinmiş oluruz.
    Nefsin kullan, beyin, gönül ve davranışlardır. Şirkin kökleri, insanın
    nefsinden beslenmektedir. Terk edilmesi ve farkına varılması
    en zor olan şirk, hevânın tanrı haline gelmesidir.
    Onun içindir ki kul “iyyâke na’budu=yalnız Sana kulluk ederiz”
    derken, nefsini tanrı edinmekten de sıyrılmış olmaktadır. Kendi
    48] 38/Sâd, 30
    49] 36/Yâsin, 60-61
    50] 45/Câsiye, 23
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 22 -
    benliğini tanrı edinmekten sıyrılamayan insan bu ifadeyi kullanamaz.
    Şeytan ve kendi nefsinin dışında kalan canlı ve cansız varlıklara,
    yani putlara tapınma ihtimâli de vardır. Bu hususta pek çok
    âyet vardır:
    “Putlara tapıyoruz ve onlara tapmaya devam edeceğiz’ diye cevap
    verdiler.” 51
    “İbrahim’in şöyle dediğini hatırla: ‘Rabbim! Bu şehri güvenli kıl, beni
    ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut.” 52
    İnsan tabiattan herhangi bir varlığı tanrı edindiği gibi, kendi
    eliyle yaptığına taptığı da olmuştur. Bazen tabiat olaylarının
    zararından korunmak bazen de faydasını elde etmek için onlara
    tapınma yolunu seçmiştir.
    Allah, tarihte insanların yaşadıkları şirkin çeşitlerini ve tonlarını
    bize anlatarak, şirkin kötülüğüne karşı bilincimizi açmakta
    ve tevhid inancı için gönlümüzde bir yer oluşturmaktadır. Çünkü
    şirkten temizlenmeyen gönle tevhid inancının girip yerleşmesi
    imkânsızdır. Böylece Allah, eğitime eskimeyen bir metod kazandırarak,
    yanlışlardan temizlenmeyen bir beyin ve gönle, doğrulan
    kazandırmanın ve yerleştirmenin imkânsızlığına dikkat çekmiştir.
    Bir demirin pasını silmeden oraya boya sürülürse, o boya tutmayacak
    ve kısa zamanda içindeki pası kusacaktır. İnsanın gönlündeki
    şirk pasını silmeden oraya tevhid inancının boyasını sürmek kalıcı
    olmayacaktır. Zamanla o pas kendini dışa vurup, boyayı yok edecektir.
    İşte bu gerçeğe dikkat ederek hareket etmek, din eğitiminin
    ana metodlarından biri olmalıdır.53
    İbâdet; Kalıp ve Kalbin, Tüm
    Organların Allah’a Yönelmesidir
    Bazı insanlara göre ibâdet, kuru bir inanç kabul edilirken, bazılarına
    göre de sadece belirli hareketleri yapmaktan ibâret sanılmaktadır.
    Bazıları insanlara iyilik yapmanın ibâdet yerine geçeceğini
    düşünüyor. Bazıları kalp temizliğinin yeterli olduğunu (bunun
    ibâdet yerine geçeceğini) söyleyip kendini kandırıyor. Yine bir kısım
    insanlar, Allah’a ibâdetin gâyesini tam olarak anlayamadıklarından,
    yaptıkları ibâdetlerinde, ya şuursuzca davranırlar, ya da
    ibâdeti dünyevî fayda açısından değerlendirirler. Bütün bunların
    yanında, pek çok insan da, Allah’ın ve O’nun dininin dışında birtakım
    varlıklara, sistemlere ibâdet ederek onlara kul olmuştur.
    51] 26/Şuarâ, 71
    52] 14/İbrahim, 35
    53] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, c. 1, s. 136-138
    İBÂDET
    - 23 -
    İbâdeti, sadece dış görünümündeki şekillerde değerlendiren
    kimseler, ibâdetlerde titiz davranmayı, ilk anda bir nevi dar görüşlülük
    yahut şekilcilik olarak kabul edebilirler. Ancak, daha derin
    ve etraflıca düşünülüp araştırılırsa, pek çok gerçeklerin farkına
    varmak mümkün olur. İbâdet, Allah ile her an ilişki kurmaya bir
    vâsıtadır. İbâdet, ruhun ve bedenin ölçülü ve disiplinli bir hale
    gelişini sağlar. Güzel ahlâkı yansıtan hareketleri içeren, ruhumuzun
    Allah’a yabancılaşmasını önleyerek O’nu bize unutturmayan,
    ibâdettir.
    İnsanın, ruhundaki gizli duygularını dışa vurmak için, zâhirî
    şekilleri kullanma eğilimi vardır. Bu gizli duyguları anlatmak için,
    zâhirî şekillere başvurmadan insan, ruhî duygularını tatmin edemez.
    Duygularını bu şekillerle ifadelendiren insan, hissen ve ruhen
    bir bütünlük kazanır. Bu haliyle de rahat edip huzura kavuşur.
    İslâm dini, bütün ibâdet kurallarını bu fıtrî esas üzerine kurmuştur.
    Bunun için işi, ne sadece içten gelen niyetlere, ne de ruhî
    duygulara terk etmemiş, aksine ibâdetlere ait yönelişlerde, dış ile
    içi (zâhir ile bâtını) tam bir uyum içerisine sokarak huzur ve mutluluk
    temin edilmiştir. Bu cümleden olmak üzere mü’min, namazda
    kıbleye yönelir, hacda belirli bir yerde ihrama girer, bir kıyafete
    bürünür, orucunu tutarken yemez, içmez... Böylece her ibâdetiyle
    bir hareket, her hareketiyle de bir ibâdet icrâ eder. İslâm dini bu
    yöntemiyle nefsin zâhiri ile bâtınını birleştirip, kuvvetler arasını
    denkleştirir. Bunun sonucunda kendi mefkûresine uygun olarak
    insan fıtratına tam bir uyum bahşeder.
    İbâdet, Fıtrattır
    İslâm dini, yeryüzüne getirdiği bütün gerçekçi kurallarla, insan
    fıtratında mevcut olan ibâdet duygusunu, en doğru bir şekilde geliştirerek
    bu ihtiyaca cevap verir. Böylece el ile tutulup gözle görülen
    veya gizli bir kuvvetin varlığını, değişik varlıklarda görerek
    onlara tapanları da yanlış inançlardan ve tapınmalardan kurtarır.
    Bu özelliğinden dolayı Allah’tan başka ilâh kabul etmek suretiyle
    putlara tapan bir toplumda, bu yanlış inancı ve ibâdet şeklini, bir
    daha dirilmeyecek şekilde tarihe gömen tek din İslâm’dır. İnsanları,
    hür irâdeleriyle Allah’a yönelten, onların birbirlerine kul köle
    olmalarını önleyen, onları her türlü yanlış tapınmalardan kurtarıp
    Allah’a götüren hiç şüphesiz bu hayat nizamı olan İslâm’ın kendisidir.
    İslâm’ı benimseyip ona mensup olanların belirgin özellikleri
    vardır. Bunların en önemlilerini şöylece belirtebiliriz: Allah’ın
    varlığına, birliğine, tek ilâh olduğuna inanmak. O’ndan gelen bütün
    hükümlerin gerçek ve doğru olduğunu kabul etmek. Allah’ın
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 24 -
    bildirdiği İlâhî hükümler doğrultusunda yaşayarak Allah’a ibâdet
    etmek ve O’na kul olmak. Rasûlün ahlâkı ile ahlâklanmak.
    Allah’ı tek rab bilerek O’na kulluk etmek, insanı tevhid inancına
    ve bu inancın gereğine götürür. Bu iman ve şuura sahip olan
    insanlardan oluşan bir toplum, yeryüzündeki her çeşit şirk odaklarını
    dağıtır.
    Din, sadece vicdanlara hapsedilen kuru bir inanç değildir. Aksine
    din, bütün hayatı kapsayan, hayatî olaylar arasındaki bağı
    temin ederek bütün yaşayışı en köklü ve sağlam esaslara bağlayan
    İlâhî bir nizamdır. Bu nizam, Allah’ın birliği esasına dayanır.
    İnsanî ilişkilerin en sağlamı bu inançtan doğar. Yine bu inanç insanlık
    hayatının her alanına ışık tutar.
    Kur’an’a müracaat edilerek incelendiği zaman, ibâdetin, insan
    hayatının tümünü kapsayan bir terim olduğu anlaşılır. Sadece belirli
    hareketleri ve işleri ibâdet kabul edip, insanlar arasındaki ilişkileri
    düzenleyen hükümleri ve bunları uygulamayı ibâdet kabul
    etmemek, Kur’an’daki ibâdet anlayışına ters düşer. İbâdet, bir şekil
    ve formaliteden ibâret de değildir. Aksine, bir din edinme, bir
    sisteme bağlanma ve günlük hayatta yaşanan bir doktrine uyma
    meselesidir. Bu özelliklerinden dolayı Kur’an’da en çok önem verilen
    bir konu olmuştur.
    İslâm, başlangıçtan nihâyete kadar, ibâdeti hayata yaymayı en
    büyük gaye edinmiş bir dindir. İslâm’ın siyasî ve iktisadî nizamında,
    ceza hukukunda, medenî ve aile hukukunda ve bu dinin içine
    almış olduğu diğer konularda, başka bir hedef yoktur. Kur’an’ın
    gaye olarak tayin ettiği bu hedefe, insanlar, ancak Allah’ın hükümlerine
    uygun olarak yaşadıkları zaman ulaşabilirler.
    Günümüz insanları, ibâdetin, Allah’ın koyduğu bütün emirleri
    kapsadığı gibi, kişiyi Allah’a yönelten her hareketi, her işi de
    içine alan bir terim olduğunu bilmelidirler. İnsanoğlu, kalbini
    Allah’a yönelttikçe hayatında yaptığı her hareketin ibâdet haline
    dönüşmesi mümkündür. İslâm dini, Allah’ın varlığını ve birliğini
    beyan etmeye çok büyük önem vermiş, hiçbir yönden şirk
    şâibesi taşımayan bir ibâdet esası ortaya koymuştur. Bunun için
    hiçbir varlığın, tüm varlıkların yaratıcısı gibi olamayacağını ısrarla
    belirtmiştir. Yine İslâm, yaratıcı ile yaratılmışlar arasındaki bağın
    gerçeğini de belirtmeye özen göstermiştir. Her varlık gibi, insanla
    Allah arasında da bir bağın var olduğunu, bunun da “ulûhiyet” ve
    “ubûdiyet” esaslarından ibâret bulunduğunu kesinlikle belirtmiştir.
    İşte bu gerçek, Kur’an’da şöyle ifade edilir: “Allah’a ibâdet edin.
    İBÂDET
    - 25 -
    Sizin O’ndan başka ilâhınız yok.”54 Bütün peygamberlerin kesinlikle
    belirttiği gerçek: “Allah’ın tek bir ilâh olduğu ve O’na ibâdetle
    kulluk edilmesi”dir.
    Her asırda olduğu gibi günümüzde de her türlü şüphe ve
    bilgisizlikten kurtulmak için, bu gerçeğin aydınlık esaslarına sarılmak
    yeterli olacaktır. Çünkü insan şuurunun istikrarı, düşünce
    ve davranışın doğruluğu, Allah’ın bütün âlemlerin tek Rabb’i;
    tüm yaratıkların da O’nun kulu olduğu gerçeğinin kavranmasına
    bağlıdır. Allah ile olan alâkada, insanların hepsinin eşit olduğu
    da kesinlikle bilinmelidir. Hiç biri O’nun ilâhlığına ortak değildir,
    olamaz. Bundan dolayıdır ki, İslâm’da, kulluğun tabii belirtisi olan
    takvâ ve amel-i sâlih (iyi işler)den başka bir şeyle, Allah’a yaklaşmak,
    hiçbir insan için mümkün değildir.
    Doğruyu kabullenmenin ve doğru olmanın biricik yolu, bütün
    insanların tek ma’bud olan Allah’a yönelmeleri ve O’na kulluk
    etmeleridir. İnsanlığın huzur ve mutluluğu, hâkimiyeti Hûdutsuz,
    saltanatı ebedî olan Allah’a yönelmededir. İşte, insanların Allah’a
    karşı durumu budur. Allah yaratan, insanlar ise diğer varlıklar gibi
    yaratılandır. O rabdir. İnsan ise kuldur. Allah’a kul olmak, insanı
    kullara kulluktan kurtarır. Allah’a kulluktan kaçınanlar kendileri
    gibi kulların kulu olurlar, ya da nefislerinin, arzu ve isteklerinin
    kulu durumuna düşerler. Bazıları “vatandaş” vb. sıfatları süslü
    göstererek “kul” kavramını (Allah’a kulluğu) aşağılamaya çalışıyorlar.
    Bunlar, câhil ve gâfil kâfirlerdir.
    Tarihin çeşitli dönemlerinde olduğu gibi, günümüzde de bir
    kısım insanlar, yaratıklardan herhangi birine bütünüyle bağlanarak
    onun huzurunda öyle tapınmalar yapıyorlar ki, bütün şuurlarını
    o tapınmaya bağlayarak ilerisini göremez oluyorlar. Hak
    ma’budu ve hakiki ibâdeti unutturan, onları şirke düşüren kötülüğün
    kaynağı, Allah’tan başka varlıklara tapmak, onların koyduğu
    kurallara uyarak onlara ma’bud ve ilâh muâmelesi yapmaktır.
    Yeryüzünün her çeşit putları, haksız ve bâtıl ma’budları hep bu
    tür düşünce, davranış ve his sonucu ortaya çıkmıştır. Fakat şu bir
    gerçektir ki, bütün mevcûdiyetini fânilere, Allah’tan başka varlıklara
    ve O’nun dininin dışındaki sistemlere bağlayanlar, tehlikeye
    adaydırlar. Sadece Allah’a ibâdet edilmelidir. Çünkü ibâdet
    O’nun hakkıdır. Allah’a ibâdet edenlerdir ki, O’ndan başkasından
    korkmaz ve ümit etmezler de sadece O’na kul olurlar. Gönüller
    Allah’tan başkasına bağlandığı zaman insanlar korku kaynağı ile
    ümit kaynağını ayrı ayrı görürler. O zaman bir de bakarsınız ki bir
    54] 7/A'râf, 59
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 26 -
    tarafta dilber sevgi ma’budları, diğer tarafta da kahraman korku
    ma’budları dizilmiştir. İkisi arasında kalan zavallı insan, bu hal
    içinde çırpınır, tapınır ve bunu da bir ibâdet sanır. Yaratıklardan
    hiç biri rab olamaz. Her şeyin mutlak Rabbi Allah’tır. O’na ibâdet
    edilmelidir. Çünkü ibâdet ve ubûdiyet Allah’ın hakkı, insanın da
    vazifesidir.
    Günümüzde birtakım insanların, hevâ ve heveslerini, her türlü
    menfaat ve çıkarlarını kendileri için ilâh edindiklerini görmekteyiz.
    Kur’an, Allah’ın İlâhî dinini bırakarak, değişik arzu, istek ve
    menfaatlerini, davranışlarının tek kaynağı yapan ve böylece bunları
    put mevkiine çıkarıp hevâ ve hevesinin kölesi olan insanları,
    hayret verici bir canlılıkla ortaya koyuyor: “Gördün mü o kimseyi ki,
    hevâ ve hevesini kendisine ilâh edinmiş...”55 Yani, gerçeği kabul etmemiş,
    düşünememiş, keyfi ne isterse onu ma’bud edinmiş, böylece
    kendi zevkinin sevdasına düşmüş. Çünkü hevâ ve diğer nefsî duygular,
    gözü kör, kulağı sağır ederek kalbi hissiz bırakır. Bu duruma
    düşen kişi, âlim de olsa ilmine rağmen gerçeği duyamaz olur.
    Kur’an’ın, bu canlı tasviri karşısında, artık her insan, neye
    ibâdet ettiğini ve kimin kulu olduğunu kendisi anlayabilir ve anlamalıdır.
    Şunu unutmamalıdır ki, gerçek kulluk, her türlü bâtıl
    din ve ma’budlardan kaçınıp sadece Allah’a yönelmek demektir.
    Çünkü insan, Allah’ı ma’bud tanıyıp O’na kulluk yapmak için yaratılmıştır.
    İşte yaratılış sebebi. Allah’tan başkasına sarf edilen ömürler,
    kaybedilmiş demektir. İbâdet, kulun kendi isteğine bırakıldığı
    için, ihtiyârî (seçme özgürlüğü olan) işlerdendir. Ancak her insan,
    Allah’a ibâdetle yükümlüdür. İrâdesini Allah’a yönelterek hareket
    eden kişi sâlih kullardan olur. 56
    İbâdetin ruhu ve şartı, tevhid ve ihlâstır. Allah’ın birliğine
    iman etmedikçe O’na ibâdet edilemez. Allah’a gerçekten ibâdet
    edenler de O’ndan başka ma’bud tanımazlar. Allah’tan başkasını
    O’na ortak koşarak tapmak ise Allah’ı tanımamaktır. Din, tevhid
    ve ihlâsla Allah’a ibâdet etmekten ibârettir. Gerçekten de insanoğlunun
    maksadı ne ise, ma’bûdu da odur. Allah, kendisinden
    başka ilâh olmayan tek bir İlâh olunca her türlü ibâdetin sadece
    O’na yöneltilmesi tabiî ve mantıkî sonuç olmaktadır. İbâdet konusu
    direkt olarak akîde konusuna bağlıdır. Akîde, bu dinde vicdan
    içinde gizlenmiş, sınırları belli olmayan yüzeysel bir şey değildir.
    Her düşüncede, her eylemde kendisini gösteren bir potansiyeldir.
    Allah, insanlara ibâdet edecekleri belirli yollar çizmiştir. Bu
    55] 45/Câsiye, 23
    56] Yakup Çiçek, Fahrettin Yıldız, Dingünü İbâdet, Bir Y., s. 126
    İBÂDET
    - 27 -
    yollarda ruhun yeri vardır; kalbin huşûsunda, tevâzu ile Allah’a
    itaatte... Aklın yeri vardır; Allah’ın yarattıkları ve O’nun âyetleri
    hakkında tefekkürde... Bedenin yeri vardır; kıyamda, rükûda, secdede,
    oturuşta, çeşitli yönlerden itaatle hareketlerde... Böylece
    ibâdet, Allah’ın sevdiği ve râzı olduğu insanın bütün hayatını kuşatan
    bir iş olur. “De ki: şüphesiz benim namazım, ibâdetlerim, hayatım
    ve ölümüm, âlemlerin Rabbi Allah içindir.” 57
    Câhiliye döneminde de görülmüştür ki, akîde sapınca, zarûrî
    olarak ibâdet de sapıyor. Ancak akîde düzgün olunca ibâdetin
    sahih konumuna oturması mümkün oluyor. Çeşitli sebeplerden
    ötürü akîde ve ibâdet konusunda sapmalar oldu. Haddinden
    fazla ta’zim (büyükleme) belli bir şahsa veya cisme yönelme kalbin
    âfetlerinden bir âfettir. Zamanla ta’zim kutsamaya, sevgi de
    ibâdete dönüşüyor. Yalnızca sevgi ve ta’zim bir sapma değildir. Fakat
    sevgi ve ta’zimde aşırılık, kutsamaya götüren, derken ibâdete
    ileten bir sapma oluyor. İbâdet konusunda câhiliyenin sapmasını
    İbn Abbas (r.a.) açıklarken, Kur’an’da geçen Vedd, Suvâ, Yeğûs,
    Yeûk ve Nesr putları hakkında der ki: “Bunlar, Nuh kavminin sâlih
    adamlarının isimleridir. Bunlar ölüp gidince şeytan onların kavmine
    ‘bunların heykellerini meclislerinize dikin ve o heykellere
    bunların adlarını verin’ diye fikir verdi. Onlar da bunu yaptılar ve
    amaçları bunlara tapınmak olmadığından ibâdet etmediler. Fakat
    bu nesiller ölüp gidince ve bunların o kişilerin hâtıralarını canlı
    tutmak için heykellerinin dikildiği bilgisi silinip yok olunca geriden
    gelen nesiller bunlara tapmaya başladılar.” 58
    Beşeriyet, hâlâ bu sapmanın değirmeninde dönüyor ve bu
    onları şirk türlerinden bir türe sokuyor. Putlara tapmanın şekillerinde
    değişmeler olsa da putperestlik kaybolmamıştır. Bereket
    umarak türbelere el sürmeyi, kesin kabul olur inancıyla türbenin
    yanında duâ etmeyi, türbede yatandan yardım istemeyi, ölü veya
    diri beşerden sıkıntıları için imdat dilemeyi, bez bağlayıp mum
    dikmeyi, türbenin etrafında tavaf eder gibi dönmeyi... ibâdet konusunun
    neresine koyacağız? Kutuplara, abdallara Allah’ın, kendi
    mülkünde tasarruf yetkisi verdiğine, bu nedenle mürid şeyhinden
    şefkat ve merhamet isteyip tazarrûda bulunursa işleri şeyhin müridin
    yararına çevireceğine ve onu tehlikeden koruyacağına, kabirdeki
    sorulara şeyhin müridi yerine cevap vereceği anlayışına ne
    isim verilmeli?
    Arap yarımadasının müşrikleri şöyle diyorlardı: “Biz, bunlara bizi
    57] 6/En'âm, 62
    58] Buhârî
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 28 -
    Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz.”59 Yani, biz bunların
    zatları için değil; fakat onların Allah katındaki itibarları için
    ibâdet ediyoruz diyorlardı. İslâm, beşer ile Rabbi arasındaki bütün
    aracıları kaldırmak ve kul ile Rab arasındaki direkt bağı kurmak
    için geldi.
    “Rabbiniz (şöyle) buyurdu: Bana duâ edin, size icâbet edeyim.”60 “Kullarım
    Beni sana soracak olursa, işte Ben pek yakınım. Bana duâ ettiği
    zaman duâ edenin duâsına cevap veririm.”61 İslâm, dini sadece Allah’a
    ait kılmak için geldi.
    İbâdet, Hayatın Tüm Alanlarını Kuşatır
    İbâdet, hayat yolunun bütünüdür. Namaz, oruç gibi ibâdetler,
    insanın azığını ikmal ettiği, enerji depolanan istasyonlardır.
    Azık bittikçe ve yolcu, önündeki istasyona her uğrayışında yeni
    bir enerji ve azık aldığı duraklardır namazlar, oruçlar. Bu dinde
    ibâdet anlayışı ve yolu geniş kapsamlıdır; insanların ibâdet diye
    isimlendirmekte birleştikleri birtakım taabbudî sembollerle sınırlı
    değildir. Bu semboller -bütün önemlerine rağmen- farz kılınan
    ibâdetin sadece bir parçasıdır. “De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım,
    ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm ortağı olmayan Rabbu’l âlemîn
    Allah içindir. O’nun hiçbir ortağı yoktur.”62 Namaz ve kurban, sembolleri
    temsil ediyor; fakat gaye bundan daha büyüktür. Gaye ölünceye
    kadar hayatın tümünün, hatta bizzat hayatın, ortağı olmayan
    Allah’a yöneltilmiş bir ibâdet olmasıdır. Yani ibâdet; her ânı,
    her işi, her fikri, her duyguyu kapsıyor.
    “Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk/ibâdet etsinler diye
    yarattım.”63 Cinlerin ve insanların yaratılış hedefi Allah’a ibâdete
    hasredildiğine göre, hayatın bütününü ölünceye kadar sadece
    şeklî farzlar doldurabilir mi? Bu, ancak ibâdetin hayatın her yönünü
    kapsaması durumunda gerçekleşir. Bu da bilfiil İslâm’da vardır.
    Şeklî ibâdetler namaz da olsa, zekât, oruç veya hac da olsa, belirli
    bir süreyi kapsar. Ya da kişi nâfilelerle bu süreyi arttırabilir. Fakat
    hayatın bütün alanını dolduramaz. Bu şekilde ancak Allah’ın nurdan
    yarattığı melekler ibâdet edebilir.64 Yoksa insanoğlu bütün
    vakitlerini klasik ibâdetlerle geçiremez. İnsanın usanan bir bedeni,
    dağılan bir aklı vardır. Bu yüzden usanmaksızın gece-gündüz
    Allah’ı tesbih edemez. Zaten Allah da onu bununla mükellef kıl-
    59] 39/Zümer, 3
    60] 40/Mü'min, 60
    61] 2/Bakara, 186
    62] 6/En'âm, 162-163
    63] 51/Zâriyât, 56
    64] 21/Enbiyâ, 20; 66/Tahrîm, 6
    İBÂDET
    - 29 -
    mamıştır. Allah, her kişiye ancak gücünün yettiğini yükler. Allah
    onu bu yapıda yaratmıştır; onun gücünün sınırlarını biliyor, güç
    yetiremeyeceği şeyi teklif etmiyor. Bununla beraber, onun bütün
    hayatı Allah için olmalıdır. Zira Allah, onu sadece ibâdet için yaratmıştır.
    Peki, bu, istenilen ibâdetler sadece şekilsel ibâdetlerde
    kalırsa gerçekleşebilir mi? Bu, ancak ibâdetin mânâsının genişleyip
    yeryüzündeki insanın bütün eylemlerinin ona dâhil olmasıyla
    gerçekleşir. Bu da her türlü amelin tevhide bağlanıp, tevhidin de
    bütün gerektirdikleriyle hayat tarzı olduğunda mümkündür.
    Siyaset ibâdettir... Allah’ın şeriatını tatbik olduğunda, yeryüzü
    gerçeklerine göre Rabbânî adâlet tatbik olduğunda, insanları tek
    bir ilâha kulluk ettirdiğinde, tâğutlardan kurtarıp hürriyete kavuşturduğunda
    siyaset ibâdettir.
    İktisadî dinamizm ibâdettir... Para, helâl kazançtan elde ediliyorsa;
    para ve mal biriktirilip, bunlarla hayra dâvet ve şerle savaş
    oluyorsa; kazanılan para temiz işlere harcanıyorsa o meşrû iş,
    iktisadî birikimler ve para ibâdettir.
    Sanat etkinlikleri de ibâdettir... Meşrû olan sanat türleriyle
    Hakka dâvet ve kötülüklerle savaş olduğunda, Rabbânî anlayış
    gereğince yeryüzünü îmar ve Allah isminin yüceltilmesi için insanları
    çalışmaya ve güzele teşvik ettiğinde.
    Kısaca, Rasûlülllah’ın (s.a.s.) ibâdetin insan hayatındaki büyük
    küçük her şeyi kapsadığını öğretmek için buyurduğu gibi “hatta
    eşinin ağzına koyduğu bir lokma bile” ibâdettir.
    Bütün ibâdetler, dünya ve âhireti beraber hedefleyen bir iştir.
    İster klasik ibâdet tanımı içine giren semboller olsun, ister insanın
    icra edip yürüttüğü hayatî faâliyetler olsun.
    İbâdetleri ma’bedlerle sınırlamayan bir dinin, temel buyruklarının
    yanında, gülümsemeyi, sevmeyi, çalışmayı, ticareti, yemeiçmeyi,
    kızmayı, ağlamayı, yürümeyi, nefes almayı, sevişmeyi, yani
    hayatın kendisini ibâdet haline getirmesine neden hayret etmeli?
    İlâhî sınırlar korunduğu zaman hayatın her birimi gerçek kimliğini
    kazanır. Bu kimlikle açılır cennetin kapıları.
    Hıristiyanlar sadece kiliselerde ibâdet edebilirler. İslâm dışındaki
    hemen her din de, ibâdeti, tapınmayı kendi mâbedlerine has
    kılar. Günümüzdeki farklı tapınmalar için de bu geçerlidir: İnsanların
    ibâdet ihtiyacını tatmin için arenalar, stadyumlar, müzikholler,
    türbeler, anıtlar, anıtmezarlar inşâ edilmiş, insanlar tapınmak
    için belirli vakitlerde buralarda sevdikleri uğruna kendilerinden
    geçmekte, ayılıp bayılmakta, huşû içinde tapınmaktadırlar. Hatta
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 30 -
    bu sahte ilâhların önünde kendinden geçen insanlardaki huşû
    ve gönülden bağlılık nice müslümanın namaz gibi en önemli
    ibâdetinde bile yok.
    Müslüman, ibâdet etmek için mutlaka mescid ve câmi aramaz;
    Her yerde ibâdetini yapabilir. Tüm arz mesciddir müslüman için.
    “Benim için yer(yüzü) tertemiz ve mescid kılındı. Namaz vakti gelince, kişi
    bulunduğu yerde namazını kılar.”65 “Mescidlerimiz işgal altında!” demiş
    olsak, bazılarımızın aklına yalnız İsrail işgali altındaki Mescid-i
    Aksâ gelecek. Veya Allah’ın değil; tâğutların emrinde memur olan
    bazı bel’amların güdümündeki mescidler (Aslında nice câmiler,
    devlet dairesi haline gelmekte, hatta kiliseleştirilmekte, nice
    imamlar papazlaştırılmakta veya bel’amlaştırılmakta). Ama bizim
    kastımız, daha geniş; Evet, mescidlerimiz işgal altında ve putlarla
    dolu. Yeryüzü mescidi, putlardan, tâğutlardan ve putçu düzenlerden
    temizlenme çabası olmadıkça müslümanların ibâdetleri
    sıhhatli olmaz ve gerçek ibâdet, gerçek kurtuluş gerçekleşmez.
    “Mescidler Allah’a aittir. Orada Allah ile beraber bir başkasına dâvet, duâ
    etmeyin.” 66
    Bazı insanların sandığı gibi, ibâdet sadece âhiret için değildir.
    Zira bu din, dünya hayatındaki insanın işini ıslah etmek için de inmiştir.
    Akîdesini olsun, şeriatını olsun, ibâdetini olsun, onun dünyadaki
    her şeyini düzene koymak için gelmiştir.67 Bundan dolayı
    bu dinde dünya ile âhiret her konuda birbirine bağlıdır. İnsanlar,
    dünya hayatında çalışan organları, âhirete bağlı kalpleriyle dinin
    gölgesinde yaşarlar. “Şüphesiz namaz, fahşâdan (her çeşit aşırılık ve
    ahlâksızlıktan) ve kötülükten men’ eder.”68 Dünyada kötülüklerden
    menediyor, âhirette ise mükâfat var. Mü’min, Allah rızâsı için namaz
    kılar. Aynı zamanda fahşâdan, fuhuştan ve kötülükten de
    alıkonarak dünya hayatını ıslah etmiş olur. Orucun farz kılındığını
    bildiren âyetin sonunda da “umulur ki korunursunuz” denilir.69
    Dünyada korunup (takvâ sahibi olup), yeryüzünde hayatınızı ıslah
    edersiniz, âhirette ise mükâfata erişirsiniz. Zekâtın emredildiği
    âyetlerde70 geçen temizleme, çoğaltıp arttırma, zenginin fakire
    bağışlaması, zekâtın belirlenen sınıflara dağıtılması dünyada yapılır;
    âhirette ise mükâfat vardır. Hacc sûresi, 27-28. âyetlerde belirtilen
    maslahatlar da böyle. Böylece ibâdet aynı anda hem dünya,
    hem de âhiret için oluyor.
    65] Buhârî, Salât 56; Müslim, K. Mesâcid 4
    66] 72/Cin, 18
    67] Bak.57/Hadîd, 25
    68] 29/Ankebût, 45
    69] 2/Bakara, 183
    70] 9/Tevbe, 60, 103; 70/Meâric, 24-25
    İBÂDET
    - 31 -
    Bir başka yönden Lâ ilâhe illâllah’a bütün gerektirdikleriyle
    yapışan bir müslümanın hayatında âhiretten kopuk sadece dünya
    için bir amel yoktur. Hatta insanların sadece bedenî, hatta hayvanî,
    sadece dünyalık gördükleri cinsel ilişki bile buna dâhildir. Nitekim
    Rasûlüllah (s.a.s.) buyuruyor ki: “Sizden herhangi birinizin cimâ yapmasında
    sevap vardır.” Dediler ki: Ey Allah’ın Rasûlü! Bizden herkes
    eşine ona duyduğu şehvetten dolayı gider, böyleyken nasıl ona
    sevap olur? Cevaben buyurdu ki: “Ne dersiniz, şâyet harama gitseydi
    günah olmayacak mıydı? İşte, helâle gittiğinden ona sevap vardır.”71 Bu
    sebeple eşler arasındaki sevişmeler bile aynı anda hem dünyevî,
    hem de uhrevî bir iş (yani ibâdet) oluyor. 72
    Allah’a İbâdet
    Allah’a ibâdetin anlamı: Kur’an’da 82 âyette “Allah’a
    ibâdet”ten söz edilmiştir. İnsan, Allah’a ibâdet için yaratılmıştır.73
    Bütün peygamberler, insanları Allah’a ibâdet etmeye dâvet ettikleri
    gibi,74 kendileri de O’na ibâdet etmişlerdir.75 Kur’an’da hem “ey insanlar”
    hitâbıyla,76 hem de “ey mü’minler” hitâbıyla77 Allah’a ibâdet
    etmek emredilmiş ve ibâdetin ihlâsla,78 hiçbir şeyi ortak koşmadan
    yalnız Allah’a yapılması istenmiştir.79 Allah’a ibâdetten bahseden
    âyetlerdeki ibâdet kavramı, genel olarak tevhid, itaat, duâ, Allah’ı
    bilmek, O’na boyun eğmek, iman etmek ve sâlih amel işlemek anlamlarını
    ifade eder.
    Kur’an’da ibâdet kavramı; Allah’ın varlığını ve birliğini ikrar
    etmek, peygamberlerine ve peygamberleri ile gönderdiği İlâhî
    vahye iman etmek, O’na boyun eğerek itaat etmek, İslâm’ın helâl
    ve haram, emir ve yasak bütün hükümlerini tatbik etmek, Allah’ın
    râzı olduğu şeyleri yapmak ve hükmüne râzı olmak, nimetlere
    şükretmek, musibetlere sabretmek, insanların haklarına riâyet
    edip onlara şefkat ve merhamet etmek anlamlarını ifade eder.
    Buna göre Kur’an’da ibâdet kavramı; iman, ahlâk, namaz, oruç,
    hac, zekât, cihad, evlenme, boşanma, helâl-haram, miras, ticaret,
    ahde vefâ, yemin, keffâret, ukubat... kısaca Kur’an’ın başından
    sonuna kadar bütün hükümlerini uygulamayı, emir ve yasaklarına
    71] Sahih-i Müslim
    72] Mehmet Kubat, Kur'an'da Tevhid, Şafak Y., s.132 ve 164
    73] 51/Zâriyât, 56
    74] 2/Bakara, 83; 3/Âl-i İmrân, 64; 5/Mâide, 72...
    75] 13/Ra'd, 36; 21/Enbiyâ, 73; 39/Zümer, 11, 14
    76] 2/Bakara, 21
    77] 22/Hac, 77
    78] 98/Beyyine, 5
    79] 4/Nisâ, 36
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 32 -
    riâyeti, sınırlarını korumayı içine alır.
    Fıkıh Usûlü kitaplarında Kur’an hükümlerinin itikad, ibâdet,
    ahlâk, muâmelât, ukubat şeklinde kısımlara ayrılması, anlatımı
    kolaylaştırmak içindir. Yoksa, ahlâkî ve amelî hükümler, “ibâdet”
    kavramının mânâlarından tamamen ayrı demek değildir. Çünkü
    Kur’an’ın amelî ve ahlâkî bütün hükümlerini uygulamak, Allah’a
    kulluk etmektir. Bu itibarla Kur’an hükümlerinin hepsi “ibâdet”
    kavramına dâhildir. Uygulama itibarıyla ibâdetleri dört kısma ayırabiliriz:
    İman, ihlâs, niyet, tefekkür, mârifet, sabır, takvâ, havf ve recâ
    gibi kalbî/bâtınî ibâdetler,
    Namaz, oruç, zikir, tesbih, tehlil, tekbir, tahmid, duâ, insanlara
    iyi muâmele, ana-babaya iyilik, sıla-i rahim gibi vücut organlarıyla
    yapılan ibâdetler,
    Zekât, sadaka, fakirlere ve yakınlara her çeşit yardım, Allah
    yolunda infak gibi mal ve servetle yapılan ibâdetler,
    Hacca gitmek, malı ve canı ile Allah yolunda cihad etmek gibi
    hem mal, hem de bedenle yapılan ibâdetler.
    Allah’ın yapılmasını istediği şeyleri yapmak da, yasakladığı
    şeylerden kaçınmak da Allah’a kulluk etmektir, ibâdettir. Çünkü
    ibâdetin temel anlamı, Allah’a boyun eğerek itaat etmektir. İtaat
    de iki şekilde olur: Emirlere uymak ve yasaklardan kaçınmak.
    Namaz, Tüm İbâdetler İçin Prototiptir
    Kelime-i şehâdet, oruç, hac, zekât gibi İslâm’ın rükûnları hep
    namazda mevcut. Namaz, bir tevhid ve şehâdet eylemidir. Namaza
    çağrılırken şehâdetler haykırılır; namazın içinde şehâdet kelimeleri
    vurgulanır. Okunan duâ ve âyetler hep şehâdet kelimesinin
    açılımlarıdır. Namazda yeme içme olmaz; namazda oruçluyuzdur.
    Zekât, namazda mevcuttur: Ömrün, vaktin zekâtı namazla yerine
    getirilir. Hac, Kâbe’yi ziyaretle gerçekleşir; namazda da Kâbe’ye
    yönelinir. Namaz hacdır; namaz miractır. Namaz duâdır; Namaz zikirdir.
    Namaz Kur’an okumak; namaz Allah’la konuşmaktır. Kâinat
    kendi halleriyle namaz kılmaktadır. Meleklerin bazısı devamlı kıyamda,
    bazısı rükû ve secde halinde ibâdet etmekteler. Dağlar,
    namazdaki kıyam halinde dimdik durmaktalar. Bitkiler, ağaçlar
    secde halindeler; ağaçlar, başları ve ağızları sayılan kökleriyle topraktan
    gıda almaktadırlar; Bitkilerin de kökleri, yani başları yerdedir.
    Hayvanlar rükû halinde iki büklüm eğik yaşamaktalar. İnsanın
    namazı ise, bütün yaratıkların ibâdetini kendisinde toplamaktadır.
    İBÂDET
    - 33 -
    Namaz, aynı zamanda tekbir, tesbih, hamd, şükür, zikir, Kur’an
    kırâeti gibi hemen tüm ibâdet çeşitlerini de içermektedir.
    Hayatımızın her safhası namaza benzemeli. Namazdaki ruh ve
    heyecanı namaz dışına taşımalı, her eylemimizi namaz gibi, bizi
    Allah’a yaklaştıran gerçek ibâdete çevirmeliyiz. Bu anlayış, namazın
    da, gerçekten ikame edilen namaz olmasını sağlar. İnsanı kötülük
    ve fahşâdan alıkoymayan namaz, hadis-i şerifteki ifadeyle, yarın
    paçavra gibi suratımıza çarpılabilir. Allah’ın böyle bir namaza
    ihtiyacı olmadığı hadiste belirtilmektedir. Namazın bizim günlük
    hayatımıza yön veren, bize ihtiyacımız olan teçhizatı, mühimmatı
    sağlaması gerektiği “huşû” ve “ikame” ifadeleriyle de vurgulanır.
    İkame etmek, namazı ayağa kaldırmak, dosdoğru kılmak demektir.
    Namazı ikame etmekle, hayatımızdaki kötülükler de kalkacak,
    aynı şekilde tüm eylemlerimiz de namaza benzeyecektir.
    Ashâb da böyle değerlendirdi namazı. Peygamberimiz, vefatına
    yakın şiddetli rahatsızlığında kendisi cemaatin önüne geçip
    imamlık yapamadığı zamanlar, Hz. Ebubekir’i namaz kıldırmak
    için görevlendirdi. Sonra devlet başkanı seçiminde ashâb bu olayı
    dikkate alarak “değil mi ki Peygamberimiz namazda Ebubekir’i
    başımıza geçirdi; namaz gibi olması gereken hayatımızda da o
    başımıza geçmeli” dediler. Onlar dini böyle anlamışlardı. Sadece
    namaz değildi ibâdet olan. Ve namaz prototip ibâdetti. O yüzden
    namazdaki imamlığa “imâmet-i suğrâ” (küçük imamlık); devletin
    başındaki imamlığa (başkanlığa/önderliğe) “imâmet-i kübrâ” (büyük
    imamlık) denilir. Bu olay da göstermektedir ki, hayatımızdaki
    davranışlarımız namazın mesajına benzerken; liderimiz, devlet
    başkanımız da imama benzemeli; imamda aranan şartlar yöneticide
    de aranmalı. İmam, namazda yanıldığında öncelikle imama
    yakın olanlar, değilse cemaatin fertlerince usûlüne uygun nasıl
    uyarılması gerekirse, her konumdaki liderler ve yöneticiler de
    öyle uyarılmalı.
    Allah, en güzel biçimde yarattığı ve yeryüzünde halife yaptığı,
    bütün yaratıklardan üstün kıldığı, göklerde ve yerde ne varsa
    hepsini hizmetine sunduğu ve sayısız nimetler verdiği insanı, kendisine
    ibâdet etmesi için yaratmıştır. İnsanın bu görevini yerine
    getirebilmesi için ona akıl, fikir ve kabiliyet vermiştir. Peygamberler
    ve kitaplar göndermek suretiyle bu görevini nasıl yapacağını
    da bildirmiştir. Allah, insanı ibâdet etmesi için zorlamamakla birlikte,
    ısrarla kendisine ibâdet etmeyi emretmiş, ibâdet edenlere
    mükâfat, etmeyenlere ise ceza vaad etmiştir.
    Herhangi Bir Eylem Nasıl İbâdet Olur?
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 34 -
    Bir eylemin Allah’a ibâdet olabilmesi için şu özelliklerin bulunması
    gerekir: İnanç, meşrûiyet, usûl ve niyet.
    Bir fiilin ibâdet olabilmesi için iman başta gelen şarttır. İkinci
    şart ise, o yapılan işin tâat cinsinden olması lâzımdır. Çünkü ibâdet
    kelimesi itaat anlamına gelir. Yani dinin yapılmasını güzel gördüğü
    bir emir veya meşrû gördüğü mubah bir iş olması gerekir.
    Üçüncü şart ise, yapılan işin Allah’ın istediği, Rasûl’ün uyguladığı
    biçimde yapılması gereğidir. Dördüncü şart da niyettir. Allah’ın
    rızâsı için yapılması, bir meşrû işi ibâdet seviyesine çıkarır. Allah’a
    yaklaşmak ve O’na itaat etmek gibi yüksek gayeler, bir eylemi
    ibâdete dönüştürür.
    İmansız ve ihlâssız amel, ibâdet olmaz; böyle bir ibâdet boşa
    gider.80 Haramlar, dinin yasakladığı eylemler, hiçbir zaman Allah’a
    ibâdet olmaz. Yapılan meşrû eylemin usûlü (metodu) da önemlidir.
    Meselâ, namazı Allah’ın istediği tarzda, Peygamberimiz’in kıldığı
    şekilde değil; başka şekilde kılarsak, o, ibâdet olmaktan çıkar.
    İbâdette niyet şarttır. Peygamberimiz (s.a.s.), “Ameller, ancak niyetlere
    göredir.”81 buyurmuştur. Bu nedenle Allah’a kurbet ve itaatten
    başka bir maksatla yapılan fiiller, “ibâdet” olmaz. Meselâ niyetsiz
    aç durmak oruç değil, niyetsiz Kâbe’ye gitmek de hac değildir.
    Allah’tan Başkasına İbâdet
    Kur’an’da 53 âyet-i kerimede “Allah’tan başkasına ibâdet”ten
    söz edilmiştir. Allah Teâlâ, cin ve insanları kendisini tanıyıp ibâdet etmeleri
    için yaratmıştır.82 Fakat imtihanın gereği olarak onları bu konuda
    zorlamamıştır. Bu sebeple cin ve insanlardan, bir tek ilâh
    olarak Allah’ı tanıyıp kabul edenler ve sadece O’na ibâdet edenler
    olduğu gibi; canlı ve cansız varlıkları Allah’a ortak edip onlara
    ibâdet edenler de vardır. Allah, ilk insan Âdem (a.s.)’den itibaren
    insanlara elçiler ve kitaplar göndermek sûretiyle cin ve insanları
    Allah’tan başkalarına ibâdet etmemeleri konusunda uyarmıştır.
    “Andolsun Biz, her ümmet/toplum içinde Allah’a ibâdet edin, tâğut(a
    ibâdet)ten kaçının diye bir peygamber gönderdik. Onlardan kimine Allah
    hidâyet etti, onlardan kimine de dalâlet hak oldu.” 83
    Allah’tan Başka Tapılan Varlıklar: Allah’tan başkasına tapanlar,
    sadece cinler ve insanlardır. Tapılanlar, yani mâbud, rab ve
    ilâh edinilen varlıklar ise; ibâdet kavramının geçtiği âyetlerde
    80] 5/Mâide, 5
    81] Buhârî, Bed'ül-Vahy 1, Itak 6, Talak, 11, İman, 23; Müslim, İmâre 155
    82] 51/Zâriyât, 56
    83] 16/Nahl, 36
    İBÂDET
    - 35 -
    Allah’tan başkaları,84 Allah’tan başka, insanlara fayda ve zarar vermeye
    gücü yetmeyenler,85 işitmeyen, görmeyen ve insanlara hiçbir şey
    kazandırmayanlar,86 Allah’tan başka tapınılan putlar/evsân,87 heykel şeklindeki
    putlar/asnâm,88 sahte tanrılar/ilâhlar,89 heykeller,90 tâğut,91 şeytan,92
    ataların taptığı şeyler,93 Allah’a ortak koşulanlar,94 cinler,95 insanlar,96
    melekler,97 Allah’tan başka dost tutulanlar,98 Allah’tan başka ilâh diye
    isimlendirilen putlar,99 kâfirlerin taptığı şeyler,100 elle yontulup yapılanlar101
    olarak zikredilmişlerdir.
    Allah’tan Başkasına İbâdetin Anlamı: Allah’tan başkasına
    ibâdet; insan, cin, melek, şeytan, atalar, liderler, hükümdarlar, bilginler,
    veliler, sâlih kişiler gibi canlı ve cansız varlıkları ilâh ve rab
    kabul etmek, onlara Allah’a isyan konusunda itaat etmek, boyun
    eğmek, duâ edip yalvarmak, kurban kesmek, kulluk etmek, secde
    etmek, eğilip saygı göstermek, Allah yerine mâbud edinilen
    kimselerin emir ve yasaklarına, helâl ve haramlarına, prensip ve
    sistemlerine uymak anlamlarına gelir.
    Allah’tan başkasına ibâdet etmek, Allah’ın varlığını kabul
    etmemek anlamına gelmez. Kur’an’ın indirildiği zaman Mekke
    müşrikleri Allah’ın varlığını, yaratıcı ve rızık verici olduğunu kabul
    ediyorlar, ama bir tek ilâh olduğunu kabul etmiyorlardı. Kendilerini
    Allah’a yaklaştırır ve şefaatçi olur ümidiyle ilâhlara tapıyorlardı.
    Kur’an’da bu husus, şöyle bildirilmektedir: “...Allah’tan başka
    evliyâ (dostlar) edinen kimseler, biz bunlara sırf bizi Allah’a yaklaştırsınlar
    diye ibâdet ediyoruz (demektedirler).”102 “Hâlbuki insanı Allah’a yaklaştıran
    iman ve sâlih ameldir.”103 “Allah’ı bırakıp kendilerine zarar da fay-
    84] 6/En'âm, 56; 10/Yûnus, 104...
    85] 5/Mâide, 76; 10/Yûnus, 18
    86] 19/Meryem, 42
    87] 29/Ankebût, 17
    88] 14/İbrâhim, 35; 26/Şuarâ, 70, 71
    89] 43/Zuhruf, 45
    90] 21/Enbiyâ, 53
    91] 5/Mâide, 60; 39/Zümer, 17
    92] 36/Yâsin, 60; 19/Meryem, 44
    93] 11/Hûd, 62, 87, 109; 14/İbrâhim, 10
    94] 10/Yûnus, 28
    95] 34/Sebe', 41
    96] 23/Mü'minûn, 47
    97] 34/Sebe',40; 43/Zuhruf, 19-20
    98] 39/Zümer, 3
    99] 12/Yûsuf, 40
    100] 37/Sâffât, 161
    101] 37/Sâffât, 95
    102] 39/Zümer, 3
    103] 34/Sebe' 37
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 36 -
    da da vermeyen şeylere ibâdet ediyorlar ve: ‘Bunlar, Allah katında bizim
    şefaatçilerimizdir’ diyorlar...”104 Demek ki Allah’a ibâdet edebilmek
    için Allah’ın varlığını, yeri göğü yarattığını, rızık verdiğini kabul
    etmek yeterli değildir. Allah’ı bir tek ilâh olarak kabul etmek,
    O’ndan başka canlı ve cansız hiçbir varlığa tapmamak ve tâğutu
    reddetmek demektir.
    Putlara, Heykellere İbâdet
    İnsanlara Fayda ve Zarar Vermeyen, İşitmeyen, Görmeyen Putları
    ve Heykelleri İlâh Edinmek ve Onlara İbâdet Etmek: Kur’ân-ı
    Kerim’in andığı şirk çeşitlerinden birisi, putlara ibâdet şeklinde
    ortaya çıkan tapınmadır. Putlar çeşit olarak çok fazla olmakla beraber,
    genel olarak iki kısımda mütâlaa edilebilirler:
    1- İnsan, hayvan veya bunların karışımı bir şeklin; içinde bir
    sembolü, bir ruhu, bir örnekliği temsil ettiği anlayışıyla ağaç, taş
    ve madenden yapılarak, temsil ettiği varsayılan sembolün kutsanması
    biçimindeki putçuluk. Bu tür putlara sanem veya vesen adı
    verilir.
    2- Herhangi bir şekil düşünmeksizin kafalara, gönüllere, kalplere
    dikilen veya tâbi olunan putçuluk. Bu tür putperestliğin görüntüsü
    daha moderndir.
    Birinci maddede ele aldığımız putçuluk olayında putlar, tapanların
    nazarında tabiatüstü yüce bir gücü ve kuvveti temsil ettikleri
    için, putperestler bu güç ve kuvvetin, tapındıkları putlarda
    gizli olduğuna inanırlar. Bu bağlamda her putun veya putçuluğun
    ilgili bulunduğu bir efsânesi vardır. Bu putların bir kısmı iyiliği, bir
    kısmı şerri, bir kısmı ucuzluğu vs. yi temsil eder.
    İslâm tarihçilerinin kaydettiklerine göre, putperestlik
    İslâm’dan önce Arap yarımadasında oldukça yaygındı. Denilebilir
    ki, Arabistan’da putçuluğun tüm çeşitleri olmakla beraber, daha
    çok birinci kısımda anlatmaya çalıştığımız putperestlik yaygındı.
    Putçuluğun her çeşidine karşı çıkan ve putlara ibâdet etmenin
    kötülüğünü en beliğ biçimde ortaya koyan Kur’ân-ı Kerim âyetleri,
    insanoğluna, yaratıcının sadece Allah olduğu fikrini aşılama sadedinde
    delil üstüne delil sunar. “Siz, elinizle yonttuklarınız (putlar)a mı
    tapıyorsunuz? Oysa sizin de, bütün taptıklarınızın da yaratıcısı Allah’tır.”
    105
    “De ki: Ey insanlar! Benim dinimden şüphede iseniz (iyi bilin ki) ben,
    104] 10/Yûnus, 18
    105] 37/Sâffât, 95-96
    İBÂDET
    - 37 -
    sizin Allah’tan başka ibâdet ettiklerinize ibâdet etmem. Yalnız sizi öldürecek
    olan Allah’a ibâdet ederim. Bana mü’minlerden olmam emredildi.”106
    Âyette geçen “Allah’tan başkasına ibâdet” , putlara duâ etmek ve
    yalvarmak anlamındadır. Nitekim peşinden gelen âyette, “Yüzünü
    Allah’ı birleyici olarak dine çevir ve müşriklerden olma!”107 denildikten
    sonra, “Allah’tan başka sana ne fayda, ne de zarar vermeyecek olan şeylere
    yalvarma/duâ etme. Eğer böyle yaparsan, o zaman sen zâlimlerden
    (müşriklerden) olursun.”108 buyrulmuştur.
    “De ki: (Ey müşrikler!) Ben, Allah’tan başka yalvardıklarınıza ibâdet
    etmekten men olundum.”109 Bu âyetteki “duâ”ya, “ibâdet” anlamı
    verilebilir. Bu takdirde ibâdet, ilâh kabul ederek putlara saygı göstermek
    anlamını ifade eder. Putlara ibâdet, ister musibet ve sıkıntılı
    anlarda onlara yalvarmak, duâ etmek; ister ilâh diye ta’zim
    göstermek olsun, neticesi aynıdır. Böyle bir davranış şirk,110 hak yoldan
    sapmak ve hidâyete erenlerden olamamaktır.111 Allah’tan başkasına
    tapanlar Câhil kimselerdir. “Ey Câhiller! Allah’tan başkasına ibâdet
    etmemi mi bana emrediyorsunuz?” 112
    Kur’an’da Allah’tan başkasına tapılanlar, insana zarar ve faydası
    dokunmayan,113 rızık vermeyen,114 insan eli ile yapılan,115 işitmeyen ve
    görmeyen,116 bir şey yaratamayan,117 insanların ilâh diye isimlendirdikleri
    boş isimler,118 uydurma tanrılar,119 heykeller120 ve putlar121 olarak nitelendirilmişlerdir.
    İbrahim (a.s.), babasına ve kavmine demişti ki: “Sizin şu karşısında
    durup ibâdet ettiğiniz heykeller nedir? (Babası ve kavmi), ‘Babalarımızı
    onlara ibâdet eder bulduk’ dediler. (İbrahim), ‘Doğrusu siz
    de, babalarınız da apaçık bir sapıklık içine düşmüşsünüz’ dedi. (...) İbrahim
    (a.s.), büyük bir put hâriç diğer putları kırdı. Kavmi, putların kırıldığını
    görünce, ‘Bunu ilâhlarımıza kim yaptı? Muhakkak bunu yapan
    106] 10/Yûnus, 104
    107] 10/Yûnus, 105
    108] 10/Yûnus, 104
    109] 6/En'am, 56; 40/Mü'min, 66
    110] 6/En'âm, 56; 10/Yûnus, 18
    111] 6/En'âm, 56
    112] 39/Zümer, 64
    113] 10/Yûnus, 18
    114] 16/Nahl, 73
    115] 37/Sâffât, 95
    116] 19/Meryem, 42
    117] 46/Ahkaf, 4
    118] 53/Necm, 23; 12/Yûsuf, 40
    119] 37/Sâffât, 86
    120] 21/Enbiyâ, 52
    121] 14/İbrâhim, 35
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 38 -
    zâlimlerden biridir’ dedi. (...) (İbrahim’e), ‘Ey İbrahim! Bu işi ilâhlarımıza
    sen mi yaptın?’ dediler. İbrahim, ‘Hayır, işte şu büyükleri yapmış. Onlara
    sorun, eğer konuşurlarsa’ dedi. (...) (Kavmi), ‘Ey İbrahim! Sen de bilirsin
    ki, bunlar konuşmazlar’ dedi. Bunun üzerine İbrahim, ‘Siz Allah’ı bırakıp
    da size hiç fayda ve zarar vermeyen şeylere mi ibâdet ediyorsunuz?
    Size ve Allah’tan başka taptıklarınıza yuh olsun. Akıllarınızı kullanmıyor
    musunuz? (dedi.)”122 “Ey babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir
    şey kazandırmayacak olan şeylere niçin ibâdet ediyorsun?’ dedi.” 123
    Kendi elleriyle yapıp ilâh diye adlandırdıkları124 heykellerin
    (temâsîl), insanlara elbette faydası ve zararı olmaz. Bu sebeple
    heykelleri ilâh edinip onlara saygı göstermek, yalvarmak, onlardan
    medet ummak, ahmaklık ve akılsızlıktır. Allah’tan başkalarına,
    uydurma ilâhlara, putlara ve heykellere tapanlar, kendilerini
    felâkete sürüklemiş, dünya125 ve âhirette Allah’ın azâbını hak
    etmiş olurlar.126 Kendisinden başkasına ibâdet edenlere, “Siz ve
    Allah’tan başka ibâdet ettikleriniz cehennemin odunusunuz. Siz oraya
    (cehenneme) gireceksiniz”127 uyarısını yapan Yüce Allah, “Allah’tan
    başka dilediğinize ibâdet edin!”128 diyerek müşrikleri tehdit etmiştir.
    129
    Allah’tan başka ibâdet edilenler, kıyâmet günü kendilerine
    ibâdet edenleri inkâr edecekler ve onlara düşman olacaklardır.
    “(Müşriklerin taptıkları ilâhlar), onların ibâdetlerini inkâr edecekler ve onlara
    düşman/karşı olacaklardır.” 130
    “Beşerin böyle dalâletleri var; Putunu kendi yapar, kendi tapar!”
    diyor şâir. İnsanların kendi elleriyle yaptıkları putlara ve heykellere
    ibâdet etmeleri; onları Allah katında kendilerine şefaatçi
    ve yardımcı olur, kendilerini azaptan korur inancı ile ilâh edinip
    tapmak, saygı göstermek, duâ edip yalvarmak, sıkıntı anlarında
    onlara sığınmak anlamlarını ifade etmektedir.
    Put, sadece Arapların câhiliye döneminde taptıkları basit ve
    alelâde şekillerden veya özellikle Hz. İbrahim döneminde olduğu
    gibi, muhtelif câhiliye sistemlerinde tapınılan taştan, tunçtan,
    tahtadan heykellerden ve ağaç, kuş, hayvan, yıldız, gök
    122] 21Enbiyâ, 52-54, 58-59, 62-63, 65-67
    123] 19/Meryem, 42
    124] 14/İbrâhim, 35
    125] 11/Hûd, 109
    126] 21/Enbiyâ, 98
    127] 21/Enbiyâ, 98
    128] 39/Zümer, 15
    129] 37/Sâffât, 22-34
    130] 19/Meryem, 82; 46/Ahkaf, 6
    cismi, ateş, ruh veya hayallerden ibâret değildir. Bu basit puta tapınma şekilleri Allah’a şirk koşmanın bütün boyutlarını kapsamaz. Yalnızca bu ilkel putçuluklar üzerinde duracak olursak ve Kur’an’daki şirkten maksadın sadece bunlar olduğunu kabul edecek olursak, oldukça boyutlu olan şirk kavramından bir şey anlamayız. Kur’an’ın evrensel boyuttaki ve zamanlar üstü mesajını kavrayamayız. Kur’an’ın en büyük problem olarak gördüğü şirk, kıyâmete kadar hemen tüm toplumlarda olabilecek tüm tevhid dışı kutsama ve tapınma özelliklerini kapsar. Kur’an’a göre put, o kadar geniş anlamlıdır ki, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddî-mânevî her şeydir. Bu putları hayatın amacı kılmak da Allah’a şirk koşmak olarak nitelendirilmiştir. Fakat insanları kendilerine fayda ve zararı olmayan taş, ağaç, maden vs. şeylere ibâdete sevkeden sebepler nelerdi? İnsanlar niçin putlara tapmışlar ve tapmaya devam ediyorlar? Bu konuda Kur’an şu âyetlerde bu sorulara cevap vermektedir: 39/Zümer, 3; 10/Yûnus; 18; 17/İsrâ, 56-57; 43/Zuhruf, 86; 39/Zümer, 44; 30/Rûm, 13.
    Tâğuta İbâdet
    “Andolsun biz, her millet içinde: ‘Allah’a ibâdet edin, tâğuttan kaçının’ diye bir elçi gönderdik.”131 Bu âyette “tâğut”, ibâdet konusunda Allah’ın karşısına konulmuş ve ondan kaçınılması emredilmiştir. Şu âyette ise, tâğuta ibâdetten sakınan ve Allah’a yönelen kimsenin müjdelenmesi istenmiştir: “Tâğuta ibâdet etmekten kaçınan ve Allah’a yönelenlere müjde var.”132 Şu âyette de, tâğuta ibâdet edenler şiddetle kınanmaktadır: “De ki: Allah katında yeri bundan daha kötü olanı size söyleyeyim mi? Allah’ın lânetlediği ve gazap ettiği, aralarından maymun, domuz ve tâğuta tapanlar çıkardığı kimseler; işte onların yeri daha kötüdür ve onlar doğru yoldan daha çok sapmışlardır.”133
    Nedir tâğut? “Tâğut” kelimesinin kökü “tuğyan”dır. Tuğyan, isyanda haddi aşmak, azmak, zulmetmek, sapmak, ölçüsüz şekilde hareket etmek, büyüklenmek anlamlarına gelir. Tâğut; şeytana, putlara, Allah’tan başka tapılan her varlığa, insanı azdıranlara, insanları haktan ve hidâyetten saptıranlara, hayır yolundan men edenlere, haddi aşanlara, küfür ve dalâlette önderlik edenlere, gaybdan haber verdiğini ileri süren kâhinlere/medyumlara, insanların Allah’a ibâdet etmelerine ve İslâm’ı yaşamalarına engel olanlara denir. Put olsun, ağaç olsun, insan veya hayvan olsun,
    131] 16/Nahl, 36
    132] 39/Zümer, 17
    133] 5/Mâide, 60; Ayrıca, tâğutu reddetmek konusunda Bak. 2/Bakara, 256, 257; 4/Nisâ, 51, 60, 76; 16/Nahl, 36.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 40 -
    Allah’tan başka tapınma konumunda olan her şey; kanunlarında
    Allah’ın dinine karşı sınırı aşan zâlim yönetici ve Allah’ın indirdiği
    hükümlerin gayrisiyle hükmeden idareci; İslâm şeriatına uymayan
    bütün metod, düşünce, fikir, ideoloji, pozisyon, âdet, gelenek ve
    görenekler tâğut kapsamına girer. Ayrıca tâğuttan hoşnut olup
    ona bağlanan, tâğuta kulluğa çağıran, tâğutun dâvet ettiği şeye
    sahip çıkan da kendi sapıklığı içinde tâğuttur.
    Kur’ân-ı Kerim’de tâğutla ilgili bütün âyetleri dikkate aldığımızda
    şu sonuca varırız: Kulu Allah’a kulluktan, dinde ihlâslı olmaktan,
    Allah ve Rasûlüne itaatten alıkoyan ve çeviren her şey
    tâğuttur. Tâğut; hakkı ezmeye çalışan, Allah’ın kulları için çizdiği
    sınırları çiğneyen her kimse veya her nesnedir. Allah ile bağlantısı
    olmayan her program ve Allah’a bağlanmayan her çeşit düşünce,
    sistem, edep ve alışkanlık; otoritesini Allah’ın sisteminden almayan
    her idare, Allah’ın otoritesine, ulûhiyetine ve hâkimiyetine
    düşman olan her şey tâğuttur. 134
    Allah’a isyan konusunda herhangi bir kimseye itaat eden kişi,
    o kimseye ibâdet etmiş olur ve bu itaat edilen kimse tâğuttur.
    Mevdûdi, tâğut kelimesini şöyle izah eder: “Tâğut, Allah’a karşı
    azan, isyan eden, kulluk haddini aşarak kendisi için ulûhiyet
    ve rubûbiyet iddiâsına kalkışan her şahıs, zümre ve idareye denir.
    Tâğut, Allah’a karşı haddi aşan ve zulmeden her türlü üstünlük,
    otorite, başkanlık veya komutanlıktır. Tâğut, mülkünde hükmünü
    yerine getirir; kullarını zorla, aldatmakla yahut kötü yollarla kendine
    itaate çağırır. Kişinin bu türlü otoriteye, başkanlığa, liderliğe
    boyun eğmesi ve ona tapması tâğut için bir ibâdettir. 135
    Kur’an’a göre tâğut; Allah’ın, dininin, elçisinin ve kitabının
    karşısına konulan, Allah yerine tapılan, İslâm’ın hükümleri,
    emir ve yasakları, helâl ve haramları yerine ikame edilen, Hz.
    Muhammed’in (s.a.s.) yerine önder seçilen, Kur’an düşüncesi,
    inanç ve hayat tarzı yerine başka düşünce, inanç, hayat ve yönetim
    biçimi koyan, hayata geçiren, bunlara öncülük eden ve uyulan
    her insanın, her sistemin ortak adı ve sembolüdür.
    Buna göre tâğuta ibâdet, Allah’tan başka şeytan, insan, önder,
    kâhin gibi canlı ve cansız varlıklara, Allah’a isyan anlamına
    gelecek şekilde itaat etmek, boyun eğmek, Allah’ın hükmü yerine
    Allah’tan başkalarının hükümlerini kabul edip isteyerek uygulamak
    demektir ki bu, insanı şirke, küfre götürür.
    134] Muhammed Kutub, Lâ İlâhe İllâllah, Ravza Y., s. 109
    135] Mevdudi, Kur'an'a Göre Dört Terim, s. 66 ve 84
    İBÂDET
    - 41 -
    Günümüzde, kelime-i şehâdet getirip namaz kılan, oruç tutan,
    hacca giden bazı kimselerin tâğutun hükmüne rızâ gösterdikleri,
    tâğuta itaat ettikleri, sadece Allah’a mahsus olan sıfatları başkalarına
    verdikleri bilinen bir gerçektir. Yine bu kimselerin Allah’ı
    bırakıp birtakım armaları, şiarları, işaretleri, bayrakları, gelenek
    ve görenekleri yücelttikleri ve bu sayılan değerler uğruna mallarını,
    namuslarını, ahlâklarını fedâ ettikleri, böylece bu değerlere
    kulluk ve ibâdet ettikleri ortadadır. Bu şahısların tâğutun ortaya
    koyduğu nefsanî, şehvanî ve indî değer yargılarıyla Allah’ın kanunları
    ve şeriatı çatışacak olsa, hep Allah’ın şeriatını onların istekleri
    doğrultusunda yontarak şekil verdikleri, kısacası putların
    veya putların arkasına sığınmış olanların emir ve yasaklarını harfiyyen
    yerine getirdikleri ve Allah’ın şeriatına tamamen zıt olan
    sistemleri kabul ederek onların hükümlerini tatbik ettikleri de
    inkâr edilemez. Bundan daha açık putçuluk düşünülebilir mi?
    Putların emir ve direktifleri doğrultusunda hareket ederek
    onların yolundan en küçük çapta ayrılmayanlar, Allah’ın Kitabına
    ve Rasûlünün sünnetine kulaklarını tıkayarak putların ve onların
    işbirlikçilerinin çağrısına kulak verenlerden daha iyi putperest olur
    mu? Bunlar apaçık müşrik olduklarını kendileri bile ilân ediyorlar.
    Bu tür insanlar; ister namaz kılsın, ister oruç tutsun, ister haccetsin
    ve isterse sabahlara kadar Allah diyerek tesbih çeksinler. Ne yaparlarsa
    yapsınlar, kendilerini putçu müşrik olmaktan kurtaramaz,
    kimse de onları zorla temize çıkararak müslüman yapamaz; onlar
    tevbe edip, her türlü puta ve tâğuta kulluk/ibâdetten vazgeçmedikleri
    müddetçe... 136
    Bir kimse tâğutu reddetmedikçe gerçekten iman etmiş sayılamaz.
    Tevhid’in şartı, Allah’a imandan önce tâğutları reddetmek,
    onları tanımamaktır. Bu durum, Kur’an’da açıkça beyan edilmiştir:
    “Artık kim tâğutu reddedip Allah’a iman ederse, kopmayan sağlam kulpa
    yapışmış olur.” 137
    Bilginlere ve Din Adamlarına İbâdet
    Allah’a şirk koşmanın bir çeşidi de Allah’ın izin vermediği alanlarda
    insanlara itaattir. Oysa ibâdette esas olan Allah’a itaat, Peygamberine
    itaat ve müslümanlardan olan emir sahiplerine itaattir.138
    Ne var ki, insanoğlu, çoğu zaman kendi cinsinden olan beşerden
    bazı kimselerin birtakım üstün özelliklere sahip olduklarını düşünerek
    onları rab konumuna getirmiş ve böylece onlara ibâdet etmiştir.
    136] Mehmet Kubat, a.g.e. s. 138
    137] 2/Bakara, 256
    138] 4//Nisâ, 59
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 42 -
    Kur’ân-ı Kerim, yahûdi ve hıristiyanların, ulûhiyet ve rubûbiyet
    makamına Allah’tan başkasını koyarak kullukta ona yöneldiklerini,
    oysa itaat ve ibâdetin sadece Allah’a has kılınması gerektiğini
    şöyle dile getiriyor: “(Ehl-i kitap), bilginlerini ve râhiplerini Allah’tan ayrı
    rabler edindiler. Meryem oğlu Mesih’i de (rab edindiler). Oysa kendilerine
    yalnız tek ilâh olan Allah’a ibâdet etmeleri emredilmişti. O’ndan başka tanrı
    yoktur. O, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir.”139 Yahûdi
    ve hıristiyanların, bilginlerini ve râhiplerini rab edinmeleri, onlara
    ibâdet etmeleridir. İbâdetleri ise, onların, Allah’ın haram kıldığı
    şeyleri helâl, helâl kıldığı şeyleri haram kılmalarını kabul edip itaat
    etmeleridir. Yahûdi ve hıristiyanlar, Allah’ın emrine, hakkın hükmüne
    değil; onların irâdelerine tâbi oldular; onlara Allah’a tapar
    gibi taptılar. Hatta Allah’ı bırakıp onlara taptılar. Allah’ın emrine,
    Kitabın sözüne, hakkın gerektirdiğine açıktan açığa muhâlif olan
    hususlarda Allah’a isyan ettiler; onların arzularına ve emirlerine
    itaat ettiler. Allah’ın haram kıldığı şeyleri, onların emriyle helâl
    kıldılar. Allah’ın “yapmayın” dediği şeyleri yaptılar; “yapın” dediğini
    yapmadılar. Bunun hilâfına onların emir ve yasaklarına, hevâ
    ve heveslerine tâbi oldular. 140
    Buna göre âyetteki râhipleri ve bilginleri rab edinip ibâdet etmek,
    Allah’ın helâlini haram, haramını helâl saymaları konusunda
    onlara itaat etmek anlamına gelmektedir. Yoksa onlar, bilginleri
    için oruç tutuyor, namaz kılıyor değillerdi. Demek ki herhangi bir
    insanın, ister bilgin olsun ister yönetici, Allah’ın emir ve yasağına,
    helâl ve haramına ters düşen emir ve hükümlerine gönülden katılmak,
    onu hüküm/kanun koyucu olarak kabul etmek, ona itaat
    ederek Allah’ın hükmüne muhalefet etmek; onu Allah’tan başka
    rab edinmek ve ona ibâdet etmek demektir.141 “Yaratıcıya isyan
    etme konusunda yaratılana itaat edilmez.”142 Hakkı bâtıl, bâtılı hak
    yapmaya çalışanlar, ilim haysiyetinden yoksun birer tâğutturlar.
    Bu şekilde davranışlar, şirk, küfür ve Allah’tan başkalarını rab
    edinmek ve onlara tapmaktır.143 Allah’ın kitabına yetki tanımaksızın
    helâl ve haram sınırlarını belirleme yetkisini kendisinde görenlerin
    nefislerini ilâve rab ittihaz ettiklerini ve onlara kanun koyma
    yetkisi tanıyanların da onları rabler edindiklerini yukarıdaki âyet
    ve hadislerden öğrenmiş oluyoruz.
    Kur’an’ın on dört asır önce getirdiği en büyük prensiplerden
    139] 9/Tevbe, 31
    140] Elmalılı, IV, 2511; Bu konuyla ilgili olarak Adiy b. Hâtem'le ilgili hadis için
    Bak. Tirmizî, Tefsir 10
    141] Elmalılı Tefsiri, Eser Y., IV, s. 2512
    142] Buhâri, Ahkâm 4; Müslim, İmâre 39, 46
    143] Elmalılı, IV, s. 2513, 2514
    İBÂDET
    - 43 -
    biri de, hangi makam ve mevkide olursa olsun, insana değil; yalnız
    Allah’a ibâdet edilmesi prensibidir. İslâm, beşeriyeti saâdete erdirmek,
    zulmü ortadan kaldırmak, insana kulluk etmeye sevkeden
    istismarı yok etmek yolunda birleşilmesi gerekli olanı belirterek
    yahûdi ve hıristiyanlara bakın nasıl hitap ediyor: “De ki: Ey Kitap
    ehli, gelin aramızda birleşebileceğimiz bir kelime üzerinde toplanalım:
    Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım.
    Bazımız bazımızı Allah’tan başka rabler edinmeyelim!” 144
    Kur’ân-ı Kerim, kula kulluğu ortadan kaldırmak ve sadece Allah’
    kulluğu tesis etmek üzere gönderilen Kitap olduğu için, insanların
    Allah’ı bırakıp hemcinslerinden olan insanlara ibâdet/kulluk
    etmesini önlemek amacıyla çeşitli deliller serdetmiş, bu konuda
    geniş açıklamalar yapmıştır: “Hiçbir insana yaraşmayacak/yakışmayacak
    bir şey varsa, Allah’ın kendisine Kitap, hikmet ve nebîlik vermesinden
    sonra onun insanlara: ‘Allah’ı bırakın da bana kul olun’ demesidir. Tam
    aksine o; ‘Kitabı öğrendiğiniz ve okuduğunuz yönüyle Allah’a kul olun’
    der. O, size: ‘melekleri ve peygamberi ilâh edinin’ diye emretmez. Siz müslüman
    olduktan sonra size hiç imansızlığı emreder mi o?”145 İstisnâsız bütün
    peygamberler: “Ey kavmim, Allah’a ibâdet edin; sizin O’ndan başka
    ilâhınız yoktur.”146 buyurmuşlardır.
    Tarihe ibret nazarıyla baktığımız zaman çok değişik ve çeşitli
    şirk görüntüleri içerisinde insanların bazı bilge kimseleri veya kimi
    peygamberleri ilâh kabul ettiklerini görüyoruz. Meselâ, bazı kimseler
    tarafından peygamber olduğu iddia edilen ve en azından
    yüce vasıflara sahip bilge bir kimse olduğu herkesçe kabul edilen
    Buda, sağlığında ilâhlık iddia etmemiş, bilâkis insanları Allah’ı tek
    ilâh edinmeye çağırmış olduğu halde, tâbîleri onu ölümünden sonra
    ilâh edinmiş ve ona tapmışlardır.
    Aynı şekilde Hz. İsa (a.s.) sağlığında kendisinin, Allah’ın kulu
    olduğunu ilân etmiş ve insanları da sadece Allah’a kul olmaya çağırmış
    olduğu halde, vefatından hemen sonra, bizzat kendi kavmi
    tarafından ilâh kabul edilerek Allah’a şirk koşulmuştur. İslâm bu tür
    bir sapıklığın önüne geçmek için deliller getirmiş ve bunun şirk olduğunu
    her fırsatta vurgulamıştır. Kur’an, kullara kulluğu ortadan
    kaldırarak yeryüzünde hâkimiyeti sahte ilâh ve rablerin elinden
    çekip alarak sadece Allah’a vermek için delil üstüne delil getiriyor
    ve bu noktanın son derece önemli olduğunu insanlara ısrarla vurguluyor.
    147
    144] 3/Âl-i İmrân, 64
    145] 3/Âl-i İmrân, 79-80
    146] 7/A'râf, 59, 65, 73, 85; 12/Yûsuf, 40; 11/Hûd, 1-2; 16/Nahl, 36
    147] M. Kubat, a.g.e. s. 132
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 44 -
    Şeytana İbâdet
    Yüce Allah, insanlara şeytana ibâdet etmemelerini, kendisine
    ibâdet etmelerini emretmektedir: “Ey Âdemoğulları! Ben size, ‘Şeytana
    ibâdet etmeyin. Zira o, sizin için apaçık bir düşmandır. Bana ibâdet
    edin. En doğru yol budur’ diye tavsiye etmemiş miydim?148 Şeytana
    ibâdet, vesvese verdiği, süslü gösterdiği şeylerde ve Allah’a isyan
    olan konularda kendisine itaat ve ittibâ etmektir. Allah, insanlara,
    “şeytanın adımlarına uymayın.”149; “Çünkü şeytan, insana apaçık bir
    düşmandır.”150; “Onu düşman edinin.”151 buyurmuştur.
    Kur’ân-ı Kerim, ister insanlardan olsun, isterse cinlerden,
    tüm şeytanların152 insanları şirke düşürdüğünü bizlere hatırlatır.
    Sebe’ kraliçesi hakkında bilgi edinmeye gönderilen Hüdhüd, Hz.
    Süleyman’a döndüğünde şunları haber verir: “Onun ve kavminin,
    Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan, onlara işlerini süslemiş
    de onları doğru yoldan çevirmiş, bu yüzden yola gelemiyorlar.” 153
    Kur’an, şeytanın insanlar üzerinde, onların irâdelerini ortadan
    kaldıracak bir güce sahip olmadığını, ancak insanların şirk koşmaları
    ve böylece onların sapmaları noktasında vesvese verdiğini
    açıkça bildirmiştir. “Görmedin mi biz kâfirlere şeytanları gönderdik, onları
    oynatıp duruyorlar.”154; “Fakat kalpleri katılaştı ve şeytan da onlara
    yaptıklarını süslü gösterdi.”155; “O (şeytan)lar bunlar (insanlar)ı yoldan çıkardıkları
    halde, bunlar doğru yolda olduklarını sanırlar.” 156
    Şeytan, insanlara fuhşu ve münkeri emreder.157 İnsana vesvese verir.
    158 İnsanlar arasında kin ve düşmanlık tohumları saçar.159 İnsanlara,
    yaptıkları kötülükleri süslü gösterir.160 Boş şeyler vaad eder.161 Gerçekleri
    unutturur.162 Tuzak kurar.163 İnsanı saptırmak ister.164 Onu doğru yoldan
    148] 36/Yâsin, 60-61
    149] 2/Bakara, 168, 208
    150] 17/İsrâ, 53
    151] 35/Fâtır, 6
    152] 6/En'âm, 112
    153] 27/Neml, 24
    154] 19/Meryem, 83
    155] 6/En'âm, 43
    156] 43/Zuhruf, 37
    157] 2/Bakara, 268; 24/Nûr, 21
    158] 7/A'râf, 20; 20/Tâhâ, 120
    159] 5/Mâide, 91
    160] 6/En'âm, 43; 8/Enfâl, 48
    161] 4/Nisâ, 120; 17/İsrâ, 64
    162] 6/En'âm, 68
    163] 4/Nisâ, 76
    164] 4/Nisâ, 60
    İBÂDET
    - 45 -
    meneder.165 Bu sebeple insanın, şeytanın vesvesesine aldanıp ona
    uymaması gerekir; uyarsa ona ibâdet etmiş olur.
    Kur’an’da içki, kumar, putlar, heykeller, şans okları, talih oyunları,
    şeytanın işi olarak ifade edilmiştir.166 Demek ki, Allah’ın haram
    kıldığı, yasak ettiği şeyleri yapanlar, şeytana itaat etmiş olmaktadırlar.
    Kur’an, bu itaati, şeytana ibâdet olarak ifade etmiştir. İbrahim
    (a.s.), babasına: “Ey babacığım! Şeytana itaat etme; çünkü şeytan,
    Rahmân’a isyan etmişti”167 demiştir. İnsanı, Allah’tan başkasına,
    putlara ve benzeri şeylere ibâdet etmeye ve onları şirke, küfre ve
    isyana teşvik eden, şeytan ve şeytanlaşan insanlardır. Âsî kimseye
    itaat eden, âsîdir. Şeytana ve küfrü, şirki ve kötülükleri emredenlere
    itaat edenler, Allah’a isyan etmiş, şeytana ibâdet etmiş olurlar.
    Şeytana ibâdet konusunu açıklamaya çalışırken, satanizmden,
    yani direkt olarak şeytana tapınma dininden uzunca bahsetmeyi,
    toplumu çok az ilgilendirdiği için gereksiz görüyoruz. Yeni dinler
    edinerek, bunalımlarına güya çözüm arayan, düzenin ve toplumun
    kurbanı bazı marjinal gençlerin, yenilik ve moda olsun, değişiklik
    olsun diye, düzen ve toplum şeytanından; gerçek şeytanın
    kucağına sığınıp ona sahiden tapınmaya yöneldiklerini gözlüyoruz.
    Satanizm denilen bu şeytan severlik ve kötülükçülüğün aslında
    pek de yeni bir din olduğu da söylenemez. Özellikle Suriye
    topraklarında günümüze kadar varlığını devam ettiren Yezidîlik
    de bir satanizmdir.
    Cinlere İbâdet
    Cinler, Allah’ın kendisine ibâdet etmeleri için dumansız saf
    ateşten yarattığı varlıklardır.168 İnsanlar gibi ibâdet ve isyan edebilme
    yeteneğine sahiptirler. Bu sebeple müslüman ve kâfir, sâlih
    ve fâsık olanları vardır. Zaten İblis de cinlerdendir.
    Sebe’ sûresinde cinlere ibâdetten söz edilmiştir: “O gün,
    kâfirlerin hepsini mahşere toplar, sonra meleklere, ‘Bunlar size mi ibâdet
    ediyorlardı?’ der.”169 Bu soruya melekler, “(Ey Rabbimiz!) Seni tenzih
    ederiz. Onlar değil; Sen bizim velîmizsin. Hayır, onlar (bize değil) cinlere
    ibâdet ediyorlardı. Çoğu onlara iman eden kimselerdi.”170 şeklinde
    cevap vermişlerdir. Cinlere ibâdet, onlara sığınmak, korkulardan,
    mal ve canların kaybından onlara ilticâ etmek ve onlardan yardım
    165] 27/Neml, 24; 29/Ankebût, 38
    166] 5/Mâide, 91
    167] 19/Meryem, 44
    168] 51/Zâriyât, 56; 55/Rahmân, 15
    169] 34/Sebe', 40
    170] 34/Sebe' 41
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 46 -
    talep etmektir. Âyette geçtiği şekliyle cinlere iman ise, muhafaza
    ve sığınma hususunda onların gücüne inanmaktır.171 “İnsanlardan
    bazı erkekler, cinlerden bazı erkeklere sığınırlardı, cinler de onların azgınlıklarını
    artırırlardı.”172 Bu âyet, insanların cinlere ibâdetlerinin, onlara
    sığınmak olduğunu ortaya koymaktadır.
    Yüce Allah, sadece kendisine ibâdet edilmesini emretmiş, kendisinden
    başkalarına ibâdet edilmesini şiddetle menetmiştir. Ancak,
    imtihan gereği olarak, insanları ve cinleri bu konuda zorlamamıştır.
    Bu sebeple cin ve insanlardan, Allah’a ibâdet edenlerin
    yanında, O’nun dışındakilere ibâdet edenler de vardır. Allah’tan
    başkalarına ibâdet; sadece putlara, heykellere, ateşe, aya, güneşe,
    mezara tapmaktan ibâret değildir. Kur’an’ın hilâfına hareket
    eden insanların buyruklarını isteyerek kabul edip bunları uygulamak
    da Allah’tan başkalarına ibâdet etmektir. Allah’tan başkalarına
    ibâdet, şirk ve küfürdür. 173
    “(Ey Rabbim,) Ancak Sana ibâdet eder, ancak Senden yardım isteriz.” 174
    “Ey kâfirler tapmam sizin taptıklarınıza... Sizin dininiz size; benim dinim
    bana!” 175
    “Yuh olsun size ve Allah’tan başka taptıklarınıza! Hâlâ akıllanmayacak
    mısınız?” 176
    Ne mutlu, Allah’tan başkasının önünde eğilmeyip sadece O’na
    secde ederek ibâdet edenlere ve her yaptıkları eylemi Allah’a
    ibâdet ölçüsünde yapanlara! Yazıklar olsun, kula kulluk yapan
    kullara ve tâğutlara, putlara, ya da hevâ ve heveslerine tapanlara!
    171] Dört Terim, 87
    172] 72/Cin, 6
    173] İsmail Karagöz, Kur'an'da İbâdet Kavramı, Şûle Y., s. 78
    174] 1/Fâtiha, 5
    175] 109/Kâfirûn, 1-2, 6
    176] 21/Enbiyâ, 67
    İbâdetle İlgili Âyet- i Kerimeler
    A- İbâdet Kelimesinin Kökü Olan A-b-d Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 275 Yerde:) 1/Fâtiha, 5; 2/Bakara, 21, 23, 83, 90, 133, 133, 138, 172, 178, 178, 186, 207, 221; 3/Âl-i İmrân, 15, 20, 30, 51, 64, 79, 182; 4/Nisâ, 36, 118, 172, 172; 5/Mâide, 60, 72, 76, 117, 118; 6/En’âm, 18, 56, 61, 88, 102; 7/A’râf, 32, 59, 65, 70, 73, 85, 128, 194, 206; 8/Enfâl, 41, 51; 9/Tevbe, 31, 104, 112; 10/Yûnus, 3, 18, 28, 29, 104, 104, 104, 107; 11/Hûd, 2, 26, 50, 61, 62, 84, 87, 109, 109, 109, 123; 12/Yûsuf, 24, 40, 40; 13/Ra’d, 36; 14/İbrâhim, 10, 11, 31; 15/Hıcr, 40, 42, 49, 99; 16/Nahl, 2, 35, 36, 73, 75, 114; 17/İsrâ, 1, 3, 5, 17, 23, 30, 53, 65, 96; 18/Kehf, 1, 16, 65, 65, 102, 110; 19/Meryem, 2, 30, 36, 42, 44, 49, 61, 63, 65, 65, 82, 93; 20/Tâhâ, 14, 77; 21/Enbiyâ, 19, 25, 26, 53, 66, 67, 73, 84, 92, 98, 105, 106; 22/Hacc, 10, 11, 71, 77; 23/Mü’minûn, 23, 32, 47, 109; 24/Nûr, 32, 55; 25/Furkan, 1, 17, 17, 55, 58, 63; 26/Şuarâ, 22, 52, 70, 75, 92; 27/Neml, 15, 19, 43, 45, 59, 91; 28/Kasas, 63, 82; 29/Ankebût, 16, 17, 17, 17, 36, 56, 56, 62; 30/Rûm, 48; 34/Sebe’, 9, 13, 39, 40, 41, 43; 35/Fâtır, 28, 31, 32, 45; 36/Yâsin, 22, 30, 60, 61; 37/Sâffât, 22, 40, 74, 81, 85, 95, 111, 122, 128, 132, 160, 161, 169, 171; 38/Sâd, 17, 30, 41, 44, 45, 83; 39/Zümer, 2, 7, 10, 11, 14, 15, 16, 16, 17, 17, 36, 46, 53, 64, 66; 40/Mü’min, 15, 31, 44, 48, 60, 66, 85; 41/Fussılet, 14, 37, 46; 42/Şûrâ, 19, 23, 25, 27, 27, 52; 43/Zuhruf, 15, 19, 20, 26, 45, 59, 64, 68, 81; 44/Duhân, 18, 23; 46/Ahkaf, 6, 21; 50/Kaf, 8, 11, 29; 51/Zâriyât, 56; 53/Necm, 10, 62; 54/Kamer, 9; 57/Hadîd, 9; 60/Mümtehıne, 4; 66/Tahrîm, 5, 10, 10; 71/Nûh, 3, 27; 72/Cinn, 19; 76/İnsân, 6; 89/Fecr, 29; 96/Alak, 10; 98/Beyine, 5; 106/Kurayş, 3; 109/Kâfirûn, 2, 2, 3, 3, 4, 4, 5, 5.
    İbâdet Etmek: Hicr, 99; Hacc, 77; Furkan, 77; Neml, 91; Ankebut, 17, 36; Ahzab, 35; Yasin, 60-61; Mü’min, 14.
    İbâdet (Kulluk) Yalnız Allah’a Yapılır: Fatiha, 5; Bakara, 21-22, 83; Nisa, 36; En’am, 3, 102, 162; Yunus, 3; Hud, 2, 123, Nahl, 52; İsra, 23, Meryem, 65; Zümer, 2, 66; Fussılet, 37-38.
    İnsanlar ve Cinler, İbâdet İçin Yaratılmıştır: Zariyat, 56-57; Cin, 16-17.
    Allah’a Kulluk Etmenin Misali: Rum, 28.
    Kibirlenerek Allah’a Kulluk/İbâdet Etmekten Çekinmek: Nisa, 172-173; A’raf, 146-147, 207; Nahl, 48; Fussılet, 37-38.
    Herkes Allah’ın Huzuruna Kul Olarak Varacaktır: Meryem, 93.
    Allah’ın İbâdete İhtiyacı Yoktur: Ankebut, 6.
    Peygamberler Allah’a İbâdete Davet Ederler: Al-i İmran, 79-80; Enbiya, 90; Neml, 45; Ahzab, 7-8.
    Cenneti Kazanmak İçin Kulluk: Tevbe, 111.
    İbâdeti İhlasla, Samimiyetle Yapmak: A’raf, 29; Tevbe, 112; Zümer, 2, 11, 14; Mü’min, 14, 65.
    İbâdette İhsan: Bakara, 112.
    Münafıklar İbâdeti Gösteriş İçin Yaparlar: Nisa, 142; Tevbe, 107.
    Gece İbâdeti: Furkan, 64; Müzzemmil, 1-4, 6-7, 20, 41, 46; İnsan, 26.
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1.
    Hadislerle Kur’an Tefsiri, İbn Kesir, Akçağ Y. C. 2, s. 93-107
    2.
    Tefsir-i Kebir, Fahreddin Razi, c.1, s. 338-354
    3.
    Hak Dini Kur’an Dili, Muhammed Hamdi Yazır, Yenda Y. c. 1, s. 99-118
    4.
    Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c.1, s. 69-73
    5.
    Fi Zılali’l- Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 42-45
    6.
    Tefhimü’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1 s. 41-42
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 48 -
    7. Safvetü’t Tefasir, M. Ali Sabuni, Yeni Şafak Y. c. 1 s. 35-39
    8. Fatiha Tefsiri, Azad, Bir Y. s. 173-238
    9. Davetçinin Tefsiri, Seyfuddin El-Muvahhid, Hak Y. c. 1 s. 17-18
    10. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. C. 3 s. 53-55
    11. Kur’an’da İbâdet Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, İzci Y.
    12. Kur’an’da İbâdet Kavramı, İsmail Karagöz, Şule Y.
    13. Kur’ani Araştırmalar, Mutahhari, Tuba Y. s. 118-139
    14. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y. s. 129-140
    15. Kur’an’da Tevhid, Beheşti, 45-51; 39-
    16. Kur’an’da Tevhid Eğitimi, Abdullah Özbek, Esra Y. s. 28-47
    17. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 487-488
    18. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 223-239
    19. Sorularla Fatiha Sûresi, Zabit Ali Durmuş, Ali İçipak, YendaY. S. 146-177
    20. La İlahe İllallah, Muhammed Kutub, Ravza Y. s. 91-110
    21. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. c. 1, s. 21 (abd)
    22. Fatiha Üzerine Mülahazalar, Hikmet Işık, Nil Y. S. 170-194
    23. Dingünü İbâdet, Yakup Çiçek, Fahrettin Yıldız, Bir Y. s. 67-127
    24. İlk Mesajlar, M. Ali Baltaşı, Birleşik Y. s. 27-30
    25. Namaz Duaları ve Sureleri, Ali Akpınar, Suffe Y. s. 80-81
    26. İslâmi Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 383-384
    27. İman ve Tavır, Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 324-329
    28. Kur’an’a Göre Dört Terim, Mevdudi, İdeal Kitaplar Y. s. 115-136
    29. İslâm ve Dört Terim, Ali Karlıbayır, Dünya Y. s. 40-46
    30. Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 125-178
    31. İslâmi Kavramlar, Mevdudi, s. 9-36
    32. İman, Seyfuddin El-Muvahhid, Hak Y. s. 34-44
    33. Tevhidin Hakitatı, Yusuf El-Kardavi, Saff Y. s. 39-40
    34. Tevhid ve Değişim, Celalettin Vatandaş, Pınar Y. s. 46-48
    35. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmed Alptekin, Saff Y. s. 129-158
    36. İslâm, Mevdudi, s. 145
    37. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 223-239
    38. Dini Hayatın Psiko-Sosyal Temelleri, Ali Murat Daryal, İFAV Y. s. 67-87
    39. Semavi Dinlerde İtikat ve Amel, Fikir Y. s. 34-40
    40. Risale-i Nur’dan Vecizeler, Şaban Döğen, Gençlik Y. s. 349- 356
    41. Unutulmaz Sözler ve Nükteler Antolojisi, Mehmet Dikmen, Cihan Y. s.
    156-157
    42. Düşünceler, S. Gündüzalp, A. Suad, Zafer Y.
    43. Kur’an’da Uluhiyet, Suat Yıldırım, Kayıhan Y. s. 298
    44. Fıkıh Penceresinden Fetvalarla Çağdaş Hayat, Faruk Beşer, Nun Y. s. 512-517
    45. İlmin Işığında İslâmiyet, Arif A. Tabbara, Kalem Y. s. 207-209
    46. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y. s. 148-158
    47. Fatiha Sûresi ve Türkçe Namaz, Sait Şimşek, Beyan Y. s. 50-55
    48. Kur’an ve Sünnete Göre Tevhid ve Akaid, Muhammed Karaca, RibatY.
    s. 262-268
    49. İslâm Nizamı, A. Rıza Demircan, Eymen Y. c. 2, s. 161-166
    50.
    Dini Hayatın Psiko Sosyal Temelleri, Ali Murat Daryal, İFAV Y. s. 67-87
    51.
    La İlahe İllallah, Muhammed Kutub, Ravza Y. 91-110
    52.
    Yeni İslâm İlmihali, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Y. s. 84-85; 510-512
    53.
    Kulluk Bilinci, Beşir İslâmoğlu, Denge Y.
    54.
    Psikolojik ve Sıhhi Açıdan İbâdet, Abdullah Aymaz, Çağlayan Y.
    55.
    İbâdetlerde Şekil ve Mana İlişkisi, Ruhi Özcan, Ravza Y.
    56.
    İbâdet, Yaşar İşcan, D. İ. B. Y.
    57.
    İbâdet, Yusuf El Kardavi, Muvahhid Y.
    58.
    İbâdet mi, Ayin mi? Mustafa Karataş, Dersaadet Y.
    59.
    Kulluk, İmam İbn Teymiyye, İhya Y.
    60.
    Namaz Bilinci, Beşir İslâmoğlu, Denge Y
    61.
    İbâdet, İhsan Atasoy, Nesil Basım Yayın.
    62.
    İbâdet Bilgileri, Ahmet Efe, Seha Neşriyat
    63.
    İbâdet Hayatımız, Mehmet Paksu, Nesil Basım Yayın
    64.
    İbâdet İlkeleri, Hüseyin Emin Öztürk, T. Diyanet Vakfı Y.
    65.
    İbâdet Prensipleri, Hüseyin Emin Öztürk, Seha Neşriyat
    66.
    İbâdet/Kulluk, Salih Çavuşoğlu, Hanif Y.
    67.
    İbâdetin 99 Faydası, Ergüder Aksoy, Seha Neşriyat
    68.
    İbâdetin Getirdikleri, Safvet Senih, Nil A. Ş.
    69.
    İbâdetler, Bahaeddin Sağlam, Tebliğ Y.
    70.
    İbâdetler Fıkhı, Şeyh Faysal Mevlevi, İstişare Y.
    71.
    İbâdetler ve Mabedler, Mehmet Emre, Erhan Yayın
    72.
    İbâdetlerimiz, M. Saim Yeprem, Nur Y.
    73.
    72. İbâdetlerimiz, E. Özdemir, Erdem Y.
    74.
    73. Allah’tan Vahiy, Kullardan İbâdet, Abdullah Büyük, Suffe Y.
    75.
    İslâm İbâdet Fenomenolojisi, Mehmet Bayraktar, Akçağ Y.
    76.
    75. Niçin İbâdet Ediyoruz? Alaaddin Başar, Zafer Y.

    - 51 -
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKÂDİ KAVRAMLAR -9-
    HİDÂYET
    Kur’an’ı hayata geçirmek;
    İşte dosdoğru yol, hidâyet.
    Kur’an dışı hayat sürmek;
    Gazâbı hak etmek ve dalâlet.
    •
    Hidâyet; Anlamı ve Mâhiyeti
    •
    Kur’an’da Hidâyet
    •
    Hidâyet, Yön Bulmak; İman Yönü Bulduran Kuvvet
    •
    Hidâyet İsteği ve Hidâyette Devam
    •
    Hidâyet Vermek Sadece Allah’a Ait
    •
    Hidâyet İçin Kulun Çabası Gerekir
    •
    Hidâyette Kulun Rolü
    •
    Hidâyet Türleri
    •
    Cihad ve Tebliğ; Başkasının Hidâyeti İçin Çalışmak
    •
    Hidâyet İçin Gerekli Şartlar, Hidâyete Lâyık Olmak
    •
    Hidâyet Konusunda Sünettullah (Allah’ın Değişmeyen Kanunu)
    “Bize hidâyet ver, bizi dosdoğru yola ulaştır.”177
    Hidâyet; Anlamı ve Mâhiyeti
    Hidâyet, doğru yolu bulma, açıklama, ilham etme, muvaffak kılma anlamlarına gelmektedir. Terim olarak hidâyet; küfür, şirk ve sapıklıklardan kurtularak, İslâm’ın aydınlık yoluna girmektir. Hidâyet, lütuf ile olan rehberlik demektir. Allah Teâlâ’nın, lütuf ve keremiyle, kuluna sonu hayır ve mutluluk olacak isteklerinin yollarını göstermesi veya yola götürüp muradına erdirmesidir. Sadece yolunu ve sebeplerini göstermeye irşâd; neticeye erişinceye kadar yola götürmeye de tevfîk denir. Hidâyette istenen, hayra ulaştırmaktır. Meselâ, hırsıza yol göstermeye hidâyet denmez. Hidâyeti buldurmaya “ihtidâ” veya “hüdâ” denmektedir. Allah’ın güzel isimlerinden biri de “el-Hâdî”, yani hidâyet veren, hidâyete erdirendir.
    177] 1/Fâtiha, 6
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 52 -
    Sırât-ı Müstakîme, Dosdoğru Yola
    Kur’ân-ı Kerim’de 32 âyette geçen bu tamlama, yol anlamındaki
    sırât’la; doğru, sapmaz, şaşırtmaz anlamındaki müstakîm
    kelimesinin birleşmesinden oluşmaktadır. Kur’an’ın, hedefe götürücü
    ve erdirici yol olarak gördüğü yol, sırât’tır. Sırât, lügatte cadde,
    anayol, işlek ve büyük yol anlamına gelir. “Es-sırât”: “Allah’ın
    yolu” demektir. Müstakîm ise, hiçbir yerinde meyil ve eğrilik bulunmayan,
    dümdüz ve dosdoğru demektir. Sırât-ı müstakîm: Dosdoğru
    olan yol anlamındadır. Sırât-ı müstakîm (doğru yol): İki
    nokta arasındaki en kısa çizgiye denir. Dünya noktasından Cennet
    noktasına en kısa yoldan eğilip bükülmeden, yalpalamadan gidilecek
    yolun adıdır.
    Allah, hâdîdir; yani kendisini tanıma yollarını kullarına gösterip
    tanıtan, onları Rubûbiyetini ikrar edici kılan, necat (kurtuluş)
    yolunu gösterip açıklayan, her yaratığın bekası ve varlığını sürdürmesi
    için gerekli olan cihetlere yönelten zattır. Bundan fazla
    olarak, kullarından dilediğini tevhid nuruyla müşerref kılar, istediğini
    dosdoğru yola hidâyet eder. Ayrıca bütün diğer yaratıkları
    faydalarına olan yöne sevk eder, rızık arama yollarını, zararlardan
    sakınmalarını ilham eder. İmam Gazali, bu ikinci nevi hidâyete
    bazı örnekler verir: Yeni doğan yavruya memeyi tutmasını, civcive
    çıkar çıkmaz daneleri toplamasını, arıya yuvasını altıgen şeklinde
    yapmasını vb. gibi her canlı için en uygun şartı ilham eder.
    Hidâyetin zıddı dalâlettir. Dalâlet; sapmak, şaşmak, karanlıkta kalmak,
    bocalamak ve kaosa yenik düşmek anlamlarına gelir. Dalâlet,
    doğru yoldan bile bile veya iğfale kapılarak sapmaktır. “İhdinâ”
    kelimesinin Türkçeye çevrildiğinde en uygun tabir: “bize hidâyet
    et” ifadesidir. Merhum Elmalılı’nın açıklamasına göre: “İhdinâ”
    kelimesini “göster” diye tercüme etsek, götürmek kalır. “Götür”
    deyince, letâfet kalır ve hiç biri tam anlamı ifade etmez. En uygunu
    Türkçeye de yerleşmiş olduğu şekliyle “bize hidâyet et” ifadesidir.
    Yani hidâyet, tek kelimeyle tam olarak tercüme edilemez.
    Çölün ortasında yolunu şaşırıp kaybeden bir kimseyle, bir rehber
    yardımıyla gideceği yeri, yönü rahatça tayin edip bulan kimse
    bir değildir. Bu bakımdan hidâyetin tam karşısına da şaşırmışlık,
    sapmışlık anlamına gelen “dalâlet” kavramının yerleştirildiği görülür.
    Çünkü her şey kendi zıddına nispetle daha gerçek mânâ
    ifade eder. O halde, insanı hayat çölünde ya da yolunda doğru
    istikamete götürecek, sapmalardan koruyacak yön tayin edici kılavuz
    nedir? Elbette ki Allah’ın hidâyeti (yol göstermesi)dir. “De ki:
    HİDÂYET
    - 53 -
    Hidâyet/doğru yola kılavuzluk; ancak Allah’ın hidâyetidir.”178 Yolun doğrusunu
    göstermek Allah’a aittir. Yolun eğri olanı da vardır. Allah dileseydi
    hepinizi hidâyete iletirdi.” 179
    Hidâyet, bir yolu göstermek ve o yolda sebatı sağlamada yardımcı
    olmaktır. Yalnız göstermek, dinin anladığı mânada hidâyeti
    ifade etmez. Gösterilen yolda sebata yardım etmek de vahyin
    hidâyetinin bir parçasıdır. O yüzden daha çok hidâyete ermiş insanların
    okuduğu Fâtiha sûresi 5. âyetindeki “ihdinâ” kelimesine,
    bazı müfessirler; “bize verdiğin hidâyette sebatımızı nasib et” anlamı
    vermişlerdir.
    “İhdinâ” derken hidâyetin yalnız ve yalnız Allah’a ait olduğunu
    bildiğimizi de itiraf etmiş oluyoruz. Allah (c.c.), Rasûlüne: “Sen
    sevdiklerine
    hidâyet veremezsin. Ancak Allah dilediğine hidâyet verir”180
    buyurarak hidâyeti Rasûlü’nün bile veremeyeceğini
    bildirir.
    Peygamberler ancak hidâyete vesile olurlar, insanlara yol
    gösterirler. “Muhakkak sen Sırat-ı Mustakıym’e yol göstermektesin.”181
    Rabbimiz vahiyle peygamberlerine yol göstermiştir. Biz de o vahyin
    ışığında yürüyoruz.
    Biz kimseye hidâyet veremeyiz. Ama İslâm nuruna davet eder,
    yol gösteririz. Gözlere nur vermek Allah’a aittir. Doktorlar da nur
    vermiyor, sadece gözü perdelenenlerin nurunu açıyor. Hidâyet gönül
    işidir. Kişinin kafasına tabanca dayayarak iman ettiremezsiniz.
    Böylesi hidâyete ermiş gibi görünür ama gönülden inkâr eder.
    Yine kişinin kafatası açılarak içinden iman sökülemez, o bir gönül
    işidir. Gönle de yalnız onu Yaratan hâkim olur.
    Bizim tebliğimiz bir kişinin hidâyetine sebep olursa bu bizim
    için yeryüzü dolusu altına sahip olmaktan daha hayırlıdır. Bu bize
    biraz ters gibi gelebilir. Ama yeryüzü, insan için yaratılmıştır. Yeryüzünün
    tamamı insanın haksız yere akıtılmış bir damla kanına
    denk olmaz.
    Dinimizin insana verdiği değer bu!..
    Kur’ân-ı Kerîm’de Rabbimiz haksız yere herhangi bir kişiyi
    öldürenin
    bütün insanları öldürmüş gibi olduğunu haber verirken182
    öldürülenin
    mü’min veya kâfir olmasını ayırt etmez. Hâlbuki
    uygar sayılan Avrupalının, Amerikalı’nın gözünde bir varil petrol,
    178] 6/En'âm, 71
    179] 16/Nahl, 9
    180] 28/Kasas, 56
    181] 42/Şûra, 52
    182] [43] Maide 32
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 54 -
    Hıristiyan
    olmayan milyarlarca insanlardan daha değerlidir. İşte
    böyleleriyle aynı safta, aynı kulüpte, aynı pakt’ta olmamak için
    “Gazaba uğrayanların ve sapıkların yoluna değil” diyoruz. 183
    Kur’an’da Hidâyet
    Hidâyet, Kur’an’ın en önemli kavramlarından birisi olmakla
    beraber, aynı zamanda zıddı olan dalâletle birlikte Kur’an’da en
    çok zikredilen kelimelerdendir. Hidâyet kelimesinin kökü olan
    “Hedy” kelimesi ve türevleri Kur’an’da 317 yerde geçer. Hidâyetin
    zıddı olan dalâlet kelimesinin kökü “d-l-l” ve türevleri ise toplam
    191 yerde kullanılır. Hâdî, hidâyet eden, hidâyet yaratan, istediğini
    hayırlı ve kârlı yollara muvaffak kılan anlamına gelir. Kur’an’a
    göre mutlak Hâdî, Allah’tır. Mutlak Hâdî olan Allah’ın insanlara
    olan hidâyetinin ise dört şekilde olacağı beyan edilmektedir:
    1- Hidâyetin bütün mahlûkata şâmil olması. Bu, Allah’ın onlara
    akıl, zekâ ve zarûri bazı bilgiler ihsan etmesidir. 20/Tâhâ, 50 ve
    87/A’lâ, 3 âyetlerinde bu tür hidâyetten bahsedilir.
    2- Peygamber ve Kitaplarla insanları çağırdığı hidâyet. “Onları,
    buyruğumuz ile insanları doğru yola götüren (yehdûne) önderler
    yaptık.”184 âyetinde olduğu gibi.
    3- Bu hidâyeti kabul eden ve doğru yolda olanlara tevfik
    hidâyeti, onları bu hidâyete muvaffak kılması. “Hidâyeti kabul
    edenlerin (ihtedev), Allah hidâyetlerini artırır.”185 “Allah, iman edenlere
    hidâyet etti.”186 âyetlerinde olduğu gibi.
    4- Âhirette cennete hidâyet edip iletmesi. “Hamd Allah’a olsun
    ki, bizi buna hidâyet etti.”187 âyetinde olduğu gibi.
    İnsan, bir başkasını, bu dört hidâyet çeşidinden sadece dâvet
    ve yolu tanıtmak sûretiyle hidâyete sevkedebilir. Hz. Peygamber’e
    hitaben: “Muhakkak ki sen, dosdoğru yola hidâyet edersin.”188 “Her
    millet için hidâyet eden (yani, dâvet eden) vardır.”189 gibi âyetlerde
    kasdolunan hidâyet, bu nevidendir. Gerekli istidatları, tevfik ve
    âhirette mükâfat verme şeklinde olan öbür hidâyet çeşitlerine
    ise: “Sen istediğini hidâyete erdiremezsin”190 (Hitap özellikle Hz. Peygamber’edir)
    gibi âyetler işaret eder. Allah’ın; zâlimler, kâfirler,
    183] Mahmut Toptaş, Şifa Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 75-76
    184] 21/Enbiyâ, 73
    185] 47/Muhammed, 17
    186] 2/Bakara, 213
    187] 7/A'râf, 43
    188] 42/Şûrâ, 52
    189] 13/Ra'd, 7
    190] 28/Kasas, 56
    HİDÂYET
    - 55 -
    fâsıklar hakkında menettiğini bildirdiği her âyette, üçüncü nevi,
    yani “hidâyeti kabul edenlere mahsus olan tevfik hidâyeti” söz
    konusudur. Cennete koymak ve âhirette mükâfat vermekten
    ibâret olan dördüncü kısma giren hidâyet ise şu gibi âyetlerdedir:
    “İman ettikten, Peygamber’in hak olduğuna şehâdet ettikten, kendilerine
    apaçık deliller geldikten sonra inkâr eden bir topluluğa, Allah nasıl
    hidâyet eder?”191; “Allah, zâlimler topluluğuna hidâyet etmez.”192; “Onların
    hidâyetleri sana düşmez, fakat Allah dilediğine hidâyet eder.” 193
    Hâdî, câhiliyye devrinde, yolları iyi bilen ve insanlara yol gösterip
    varacakları yerlere götüren kimseye denilmektedir. Kur’an,
    sâlih amelle hidâyet arasında yakın bir münasebet olduğunu açıklar.
    Tevbe-iman-sâlih amel üçlüsünün neticesinde hidâyete ulaşılmaktadır.
    194 Başka bir ifadeyle hidâyet, tevbe-iman-sâlih amelin
    doğal neticesidir. Hidâyete ermenin, iman ve sâlih amellerle
    olacağını şu âyette de görmekteyiz: “İman edenler ve sâlih ameller
    işleyenleri imanlarına karşılık Rableri onları hidâyete erdirir, doğru yola
    eriştirir.”195 Başka bir âyette de hidâyet ve ıslah arasında bir ilginin
    varlığı görülmekte olup şöyle buyrulmaktadır: “Onları hidâyete erdirir,
    doğru yola eriştirir ve durumlarını düzeltir.”196 Âyette doğru yola
    eriştirilen ve durumları düzeltilenler, sûrenin baş tarafında ifade
    edildiği gibi, iman eden ve sâlih amel işleyenlerdir. 197
    Hidâyet, Yön Bulmak; İman,
    Yönü Bulduran Kuvvet
    İnsan hayatının en önemli meselesi yön bulmaktır. İman, yönü
    bulduran kuvvettir. Ancak bulunan yönde yürüyebilmek, bizi yol
    problemiyle karşı karşıya getirir. Yönün işe yaraması, bu yönde
    yürümemizi sağlayacak yolu gerekli kılar. Bu bakımdan Kur’an,
    yol konusu üzerinde çok durmaktadır. Kur’an’da geçen sırat, sebil,
    tarik ve şeriat kelimelerinin hepsi -aralarında nüanslar olmasına
    rağmen- yol anlamındadır.
    Hidâyetin neticesi iman; dalâletin neticesi imansızlıktır. İnsanın
    kalbi, hem imana, hem de küfre doğru eğilmeye elverişlidir.
    Kalbin imanla küfürden birini tercih etmesi için mutlaka çekici bir
    sebep icabeder. Hidâyeti de dalâleti de ancak Allah yaratır. Yani
    191] 3/Al-i İmran, 86
    192] 2/Bakara, 258
    193] 2/Bakara, 272; Suad Yıldırım, Kur'an'da Ulûhiyet, Kayıhan Y., s. 199-200
    194] 20/Tâhâ, 82
    195] 10/Yûnus, 9
    196] 47/Muhammed, 5
    197] Ömer Dumlu, Kur'ân-ı Kerim’de Salâh Meselesi, D.İ.B. Y., s. 63-64
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 56 -
    gönüllere imanı sevdiren sebepleri Allah yarattığı gibi, küfür tarafını
    tutturan sebepleri yaratan da O’dur. Kullarından istediğine
    hidâyet; istediğine dalâlet verir. Allah’tan başka insanları hidâyet
    ve bahtiyarlığa eriştirecek yahut dalâlet ve hüsrâna düşürecek
    hakiki bir fâil yoktur. Allah’ın hidâyet ettiğini kimse saptıramaz.
    Allah’ın saptırdığını kimse doğru yola getiremez.
    Yalnız, burada şu noktayı iyi bilmek lâzımdır ki, Allah Teâlâ’nın
    bir kulunda dalâlet yaratması, o kulun, kendi arzusu ile sapıklık
    yolunu tutmuş olmasındandır. Yoksa, kul irâdesini, yeteneklerini
    dalâlete yöneltmedikçe Allah onu cebren dalâlete sevk etmez.
    Yani, halk tabiriyle “belâ isteyen belâsını; Mevlâ isteyen Mevlâ’sını
    bulur.” Nitekim insanlarda hidâyet ve iman asıldır. Dalâlet ve küfür
    sonradan ârız olmuştur. Cüz’î iradenin sû-i isti’mâlinden doğmuştur.
    Dalâlet ve küfür fıtrata muhâlefettir. Hastalıktır.198 Sağırlıktır,
    dilsizlik ve körlüktür.199 Küfür ve dalâlet, zarara asla uğramayacak
    bir ticareti/kazancı200 istememek ve müflis tüccar olmaktır. “Onlar
    hidâyete karşılık dalâleti satın alanlardır. Ancak, onların bu ticareti kazançlı
    olmamış ve kendileri de hidâyete erememiş, doğru yola girememişlerdir.”
    201
    Kaalû Belâ denilen bezm-i elestte, yani hilkat sabahında, ruhlar
    meclisinde Allah, hepimizden ahd ve misak aldı. O’nun huzurunda
    doğru yola gideceğimize hep bir ağızdan söz verdik. Gerçi
    biz bu mâcerayı hatırlayamıyoruz, ama onu Allah, kitabında bildirmiş,
    bu sûretle kat’i olarak mâlum olmuştur. Hatırlayamamak,
    inkâr vesilesi olamaz. Biz üç günlük kısa hayatımızda bile, nice mühim
    ve hayatî olayları unutup duruyoruz. İşte ezelî iman, Allah’ın
    bir hidâyeti ve bu mâceranın tatlı bir hâtırası ve insanlarda her
    türlü fazilet ve ahlâk sermayesidir. Dünyaya çıkma zamanı gelince
    her ruh için cismânî ve rûhânî kuvvetlerle mücehhez bir ceset bağışlaması,
    dünyaya kitaplar indirmesi, peygamberler göndermesi,
    dünyada gördüğü, işittiği, fikren mülâhaza ettiği her hâdisede bir
    hikmet dersi göstererek ezelî iman nurunu kuvvetlendirip parlaklığını
    arttırması, hep Allah Teâlâ’nın kat kat hidâyetleridir ki, kul,
    hidâyet istedikçe ve hidâyete uydukça Allah’ın hidâyeti de daima
    artar durur. “...Allah size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize süslemiş,
    sindirmiştir. Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir. İşte doğru
    yolda olanlar bunlardır.” 202
    198] 2/Bakara, 10
    199] 2/Bakara, 18
    200] 35/Fâtır, 29; 61/Saff, 10-11
    201] 2/Bakara, 16
    202] 49/Hucurât, 7; Ali Osman Tatlısu, Esmâü’l Hüsnâ Şerhi, Yağmur Y., s. 247-
    248
    HİDÂYET
    - 57 -
    Hidâyet İsteği ve Hidâyette Devam
    Fâtiha sûresinde “ihdinâ” (bize hidâyet et)”203 diye duâ ediliyor.
    Dalâlette bulunanların hidâyet istemesi, hidâyetin meydana gelmesini
    istemek; hidâyette bulunanların hidâyet istemesi de sebat
    ve hidâyet mertebesinde yükselmeyi istemek anlamındadır. Bizi
    hidâyet üzere sâbit kıl, hidâyetten ayırma demektir. Şu âyette
    buna benzer duâ ifadesi vardır: “Ey Rabbimiz, bizi hidâyete ulaştırdıktan
    sonra, kalplerimizi saptırma.”204 Nice âlim ve âbid vardır ki, onun
    kalbine küçük bir şüphe düşmüş, böylece de Hak’tan sapmış, ayağı
    kaymış ve dosdoğru yoldan, müstakim dinden dönmüştür. Müslümanca
    bir hayat önemlidir ama müslümanca ölmek çok daha
    önemlidir. “Başka türlü değil, sadece müslüman olarak ölün”205 Biz, her
    an hidâyette kalabilmek, doğru yoldan sapmamak için Allah’ın
    yardımına muhtacız. Zaten sûredeki tüm cümleler istimrârı (devamlılığı)
    ifade etmektedir. Hamdler, sürekli O’na; ibâdetler,
    tâatler ve duâlar da kesintisiz O’nadır.
    Hidâyet, bizi hakka götüren her türlü meziyet, araç, akl-ı selim,
    Peygamber ve Kitap’tır. Müstakim yolda kalabilmemiz, kesintisiz
    olarak bunlara sahip olmakla mümkündür. Sürekli akl-ı
    selim sahibi olmak, vahiyle irtibatlı bulunmak, Peygamber’e bağlı
    kalmak; dosdoğru yolu bulmak kadar, o yolda kalmak için de
    önemlidir. Öte yandan müslüman daha ileriye, en ileriye tâliptir.
    Zarardan kurtulmak için, mü’minin iki günü birbirine denk olmamalıdır.
    İlmî ve amelî yönden de kendini sürekli yenilemeli,
    hidâyet yolunda mesafe katetmeye, dosdoğru yolun en ilerisinde
    yer almaya gayret etmelidir. İşte bu duâmızla biz, Rabbimiz’den
    hidâyetimizin artırılmasını da istiyoruz. 206
    Bu âyetten hemen önce “Ancak Senden yardım isteriz.” denilmişti.
    İşte, bu duânın nasıl yapılacağını göstermek için duâya başlanıyor:
    “Hidâyet eyle bizi doğru yola...” Bu talep ve duâ, istiânenin
    öneminin ve genişliğinin tatbik sahasını gösteriyor. Duâ ve isteğe
    ne sûretle başlayacağımızı, Allah’tan ne istememiz gerektiğini, bizim
    için en büyük ve en değerli şeyin ne olması gerektiğini öğretmek
    için böyle duâ etmemiz telkin edilmiş oluyor.
    “İhdinâ” (Bizi hidâyete erdir) ifadesi, ne istediğimizi anlatmaya
    yetebilirdi. Ama bununla yetinilmedi. Nereye hidâyet
    edilmesi, hangi yola Allah’ın bizi iletmesini istediğimiz de
    203] 1/Fâtiha, 6
    204] 3/Al-i İmran, 8
    205] 2/Bakara, 132
    206] Bak. 35/Fâtır, 32
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 58 -
    “es-sırâta’l-müstakîm” ifadelerinde açıklanmış oldu: “Dosdoğru yola.
    Öyle yol ki...”
    “Niçin “bana hidâyet et” değil de; “bize hidâyet et” diye çoğul
    edatı kullanıldı?” denilecek olursa, şöyle cevap verilir: Duâ, daha
    genel olduğu zaman, kabul edilmeye daha yakın olur. “Müslümanlar
    arasında duâsı kabul olunacak mutlaka birisi vardır. Allah,
    birisinin duâsını kabul edince, diğerlerinin duâsını geri çevirmez”
    denilmiştir. Peygamber Efendimiz, “Allah’a, kendisiyle isyan etmediğiniz
    dillerle duâ edin.” buyurdu. Sahâbe: “Yâ Rasûlallah, hangimizin
    öyle dili vardır?” deyince de, O: “Birbirinize duâ edersiniz. Çünkü sen
    onun lisanı ile o da senin lisanınla Allah’a isyan etmemiştir.” buyurmuştur.
    Kul, sanki şöyle der: “Senin Rasûlünün ‘cemaat, birlik rahmet;
    ayrılık ise azabtır.’207 buyuruyor. Sana hamdetmek isteyince de, bütün
    hamdleri dile getirerek “el-hamdü lillâh” dedim. İbâdeti dile getirdiğimde,
    bütün herkesin ibâdetini dile getirerek “iyyâke na’büdü
    (ancak Sana ibâdet ederiz)” dedim. Yardım talebinde bulununca da,
    herkesin yardım talebini söyleyerek “ve iyyâke nesteıyn (ancak Senden
    yardım isteriz)” dedim. Şüphesiz hidâyeti istediğimde, onu herkes
    için isteyerek “ihdinâ (bize hidâyet ver)” dedim.” Ayrıca, çoğul zamiri
    kullanılan bu ifade tarzında, müslümanların cemaat halinde
    olmaları gerektiğine işaret vardır. Onlar toplu halde bir şeye karar
    verirlerse, bu doğru ve Allah katında değeri olan bir hüküm olur.
    Toplu haldeki bu müslümanlara Allah, yeryüzünü vâris kılıp, onları
    da yeryüzünde halifeler kılmıştır. 208
    “İhdinâ” derken, hidâyetin yalnız ve yalnız Allah’a ait olduğunu
    bildiğimizi de itiraf etmiş oluyoruz. Allah, Rasûlüne: “Sen sevdiklerine
    hidâyet veremezsin. Ancak Allah, dilediğine hidâyet verir.”209 buyurarak
    hidâyeti Rasûlünün bile veremeyeceğini bildirir. Peygamberler
    ancak hidâyete vesile olurlar, insanlara yol gösterirler. “Muhakkak
    sen, sırât-ı müstakîme yol göstermektesin.”210 Rabbimiz vahiyle peygamberlerine
    yol göstermiştir. Biz de o vahyin ışığında yürüyoruz.
    Peygamberler ve onların tebligâtı hidâyettir. 211 Peygamberlerde
    örnekleşen hidâyeti elde etmenin bir niyet
    ve gayret ürünü
    olduğu da Kur’an tarafından beyan ediliyor.
    212
    Peygamberlerce gösterilen hidâyete varışı engelleyen
    207] Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV/278
    208] 35/Fâtır, 39; 21/Enbiyâ, 105
    209] 28/Kasas, 56
    210] 42/Şûrâ, 52
    211] 21/Enbiyâ, 73; 17/İsrâ, 9; 2/Bakara, 185; Âl-i İmrân, 41, 138; 5/Mâide, 44, 46;
    6/En’âm, 91, 154; 7/A'râf, 154; 10/Yûnus 57, vs.
    212] 29/Ankebût, 69
    HİDÂYET
    - 59 -
    negativitelerin başında zulüm gelir. Kur’an birçok âyetinde “Allah
    zâlimlere hidâyet nasip etmez” diyor.213 Engellerden biri de
    nankörlüktür.214 Fısk (bozuk, rezil yaşayış) da hidâyete ulaşmayı
    engeller.215 Kur’an; yalancılık ve israfın da hidâyete varmayı engellediğini
    beyan ediyor. 216
    Kur’an, hidâyetle tebliğ (gerçeği duyurup göstermek)
    ilişkisi
    üzerinde ısrarla durmaktadır. Ve Kur’an’ın bu konuda açık beyanı
    şudur: Tebliğ bir cebrî (baskıya dayalı)
    hidâyet yolu değildir. O
    halde hiç kimse: “Şu benim gösterdiğim en doğrusudur ve bu yüzden
    sizi bunu kabule zorlayacağım” diyemez. Bu öylesine açık bir
    gerçektir ki, Son Peygamber’e bile: “Sana düşen sadece tebliğdir.”217;
    “Sen istediğini hidâyete erdiremezsin.” 218; “Sen insanları, imana girinceye
    dek zorlayacak mısın?”
    219 denilebilmiştir.
    Allah, hidâyetini istediği kişiyi, İslâm’a ve huzura ısıtır, gönlünü
    bu işe çevirir. 220
    Hidâyet Vermek Sadece Allah’a Ait
    Biz kimseye hidâyet veremeyiz. Ama İslâm nûruna dâvet eder,
    yol gösteririz. Gözlere nur vermek Allah’a aittir. Doktorlar nur
    vermiyor, veremiyor; sadece gözü perdelenenlerin nurunun açılmasına
    vesile oluyor. Hidâyet gönül işidir. Kişinin kafasına tabanca
    dayayarak iman ettiremezsiniz. Böylesi, hidâyete ermiş gibi görünür,
    ama gönülden inkâr eder. Yine, kişinin kafatası veya kalbi
    açılarak içinden iman sökülemez. İman, hidâyet bir gönül işidir.
    Gönle de yalnız onu Yaratan hâkim olur. Bizim tebliğimiz, bir kişinin
    hidâyetine sebep olursa, bu bizim için yeryüzü dolusu altına
    sahip olmaktan daha hayırlıdır. Bu, bize biraz ters gelebilir. Ama
    yeryüzü, insan için yaratılmıştır. Yeryüzünün tamamı, insanın haksız
    yere akıtılmış bir damla kanına denk olmaz. Dinimizin insana
    verdiği değer bu!... “Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya
    karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa, bütün insanları
    öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa, ihyâ ederse (hidâyetine
    vesile olursa) bütün insanları kurtarmış, ihyâ etmiş gibi olur.”221 Kur’ân-ı
    213] bk. 3/Âl-i İmrân, 86; 5/Mâide, 51; 6/En’âm, 144; 9/Tevbe, 19, 109; 28/Kasas,
    50; 46/Ahkaf, 10; 61/Saff, 7; 62/Cumua, 5)
    214] bk. 5/Mâide, 67; 9/Tevbe, 37; 16/Nahl, 107; 39/Zümer, 3
    215] bk. 5/Mâide, 108; 61/Saff, 5; 63/Münâfıkûn, 6
    216] bk. 39/Zümer, 3; 40/Mü’min, 28
    217] Âl-i İmrân,
    20
    218] 28/Kasas, 56
    219] 10/Yûnus, 99
    220] 6/En’âm, 125; Kur’an’ın Temel Kavramları, s. 182
    221] 5/Mâide, 32
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 60 -
    Kerim’de Rabbimiz haksız yere herhangi bir kişiyi öldürenin bütün
    insanları öldürmüş gibi olduğunu haber verirken222 öldürülenin
    mü’min veya kâfir olmasını ayırt etmez. Medenî zannedilen
    Avrupalının, Amerikalının gözünde ise, bir varil petrol, hıristiyan
    olmayan milyarlarca insandan daha değerlidir. İşte böyleleriyle
    aynı safta, aynı zihniyet ve aynı paktta olmamak için “gazaba uğrayanların
    ve sapıkların yoluna değil” diyoruz. 223
    “Rabbimiz, her şeye yaratılışını verip sonra hidâyet edendir.”224 “Ne
    zaman Benden bir “hüdâ” gelir de, kim Benim “hüdâ”ma uyarsa, böyleleri
    için korku yoktur, onlar üzülecek de değillerdir.”225 Yeryüzündeki
    hayatında insanın önüne iki yol açılmış bulunuyor. Bu yollardan
    birisi, Allah’a giden yol, diğeri ise, Allah’ın yolu dışındaki sayısız
    yollar. Allah, yarattığı kullarına karşı son derece merhametli olduğu
    için, insanlara sürekli olarak “hüdâ”sını göndermiştir. Nitekim
    “hidâyet” kelimesinin bir anlamı “hediye”dir. Allah’ın insanlara
    yol göstermesi, onlara hüdâsını göndermesi, bütünüyle O’nun
    hediyesidir. İnsana düşen, Allah’ın hediyesini kabul etmektir. Bu
    hediyeyi Allah, her insana doğrudan doğruya değil de, aralarından
    seçtiği elçileri vasıtasıyla gönderir. İblis, dünya hayatının geçimliliğini
    insan için yegâne amaç haline getirir. Bunun sonucunda,
    yalnızca tutkuları peşinde koşan ve yeryüzünde fesat çıkaran insanın
    doğru yolu bulması için Allah, elçilerini gönderir ve onlarla
    beraber Kitap indirir.
    Hidâyet İçin Kulun Çabası Gerekir
    İnsanın, saptığı yollardan ayrılıp, Allah’ın yoluna girebilmesi
    için, öncelikle böyle bir zorunluluğu duyması, yani bu yola girmek
    için çabalaması gerekir. Bu çabalama Allah uğrunda cihaddır.
    Böyle bir çabanın içinde olan, yani, ya kendi kendilerine, ya da
    elçilerinin çağrısıyla böyle bir çabanın içine giren insanlara, elçiler
    getirdikleri Kitab’ın âyetlerini okurlar. Ne ilginçtir ki, elçilere ilk
    inananlar, şirkin kirlerine bulaşmamış ve şirkin yarattığı ortamdan
    son derece rahatsızlık duyanlar olmuşlardır. Yani, Kur’an’ın
    deyişiyle, kulakları bütünüyle sağır, gözleri bütünüyle kör olmamış,
    bunun sonucunda kalpleri hepten kararmamış, yani, ölmemiş
    insanlardır bunlar. İnsanı öldüren, kalbi karartan günahlardır. Şirkin
    her türlü kirlerinin içine bulaşarak, karanlıklar içinde hayaller
    ve kuruntular üzerinde bir ‘bilgi’ oluşturan ve bunu gerçek bilgi
    222] 5/Mâide, 32
    223] M. Toptaş, Şifâ Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 75-76
    224] 20/Tâhâ, 50
    225] 2/Bakara, 38
    HİDÂYET
    - 61 -
    sanan insanların iman etmesi kolay olmaz. İblis, insanlara yaptıklarını
    süsler, onlara vaad eder, içlerine kuruntular eker. “Elbette
    Senin kullarından belirlenmiş bir pay alacağım’ dedi; ‘onları mutlaka
    saptıracağım, boş kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim.’ (İblis)
    Onlara vaad eder, ümit verir.”226 İşte, şeytanın vaadine, verdiği ümitlere
    ve emirlerine bağlanıp, tutkularına kapılan insanlar ‘ölmüş’
    insanlardır. Bunlar, fâsıktırlar, fâcirdirler... Elçilerin getirdiklerine
    inanmazlar; onları yalanlarlar, iman edenleri de vazgeçirmeye çalışırlar.
    Onların bu durumuna, Kur’ân-ı Kerim’de “çok uzak bir dalâl”
    denir.
    İblisin temelde insanlar üzerinde bir hükmü yoktur. O sadece
    vaad eder; kuruntular ve ümitler verir. Ona uyanlar, aslında tutkularına,
    arzularına, hevâlarına uyanlardır. Böyleleri, kurdukları
    dünyalarını sürdürebilmek için birtakım putlar icat ederler. Bu
    putlar, bazı şekiller olabildiği gibi, özellikle günümüzde çok yaygın
    olduğu biçimiyle, aldatıcı birtakım “bilgi”ler, eğlenceler, şarkılar,
    sporcular, bilim, teknik, sosyal bilgiler, ilerleme, eğitim, medeniyet,
    kültür, çağdaşlık gibi kelimeler de olabilir. Bunlar, Allah’la
    ilişki koparılarak değerlendirildiğinde; Allah’ın yolundan sapmış,
    tutkularına köle olmuş insanların, başkalarını da saptırmak için
    icat ettikleri putlara dönüşür. 227
    Öte yandan, şirkin yol açtığı ortamdan memnun olmayan ve
    çıkış yolu arayan insanlar dalâl içinde olmalarına rağmen, elçilerin
    okuduğu âyetlerle, kalplerindeki kirleri gidermeye girişirler,
    tezkiyeye başlarlar. Bu şekilde arınmaya koyularak hüdâya tabi
    olmak isteyenlerin bu çabasına “ihtidâ” denilir. (İhtidâ etmediği
    halde, böyle görünen dönmeler vardır. Sabataycılar da denilen
    bu dönmeler -avdetîler- 2. Meşrûtiyet döneminde ve T.C.’de
    etkin faâliyetlerde bulunmuşlar, Osmanlı’nın ve müslümanların
    başını çok ağrıtmışlardır. Özellikle Selanik, dönmeleriyle meşhur
    idi. Hâlâ Hâriciye’de ve basında dönmelerin ciddi etkinlikleri vardır.)
    İhtidânın başlangıcı elçilere ve Allah’tan getirdiklerine inanmak
    ve okudukları âyetlerle kalplerini arıtma uğraşısı içine girmektir.
    “Eğer sizin iman ettiğiniz gibi iman ettilerse, şüphe yok, ihtidâ
    etmişlerdir.”228 “Eğer müslüman olup teslim olmuşlarsa, şüphe yok, ihtidâ
    etmişlerdir.”229 Beri taraftan, elçilerin çağrılarına kulak vermeyip
    uzak bir dalâl içinde olanların peşinden gidenlerin, kendilerini
    dalâlete sürükleyenlere karşı tavırları şöyle anlatılır: “Yüzleri ateşte
    226] 4/Nisâ, 118-120
    227] Bak. 14/İbrahim, 35-36; 25/Furkan, 17-18
    228] 2/Bakara, 137
    229] 3/Âl-i İmran, 20
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 62 -
    evrilip çevrildiği gün, “keşke” derler, Allah’a itaat etseydik, Rasûl’e itaat
    etseydik! Rabbimiz, doğrusu biz efendilerimize, beylerimize ve büyüklerimize
    itaat ettik de, onlar yolu saptırdılar.” 230
    Kalplerini arıtanlar; Allah’a yapışır, Rasûllerin öğretilerine
    kulak verir ve bu öğretiler üzerinde gitmeye, hayatlarını sürdürmeye
    çalışırlarsa, Allah da onların hidâyetini artırır, onları
    sırât-ı müstakîmde sâbitleştirir. “Allah, İhtidâ edenlerin hidâyetlerini
    artırdı ve onlara takvâlarını verdi.”231 İhtidâlarında sâbit olup, imanlarından
    dönmeyenler ve sâlih amellerde bulunanların sonunda
    kalpleri de hidâyete erer. Kalp hidâyete erince, insan bütünüyle
    hüdâya ulaşmış, yani artık tam anlamıyla hidâyet bulmuş demektir.
    “Kim Allah’a iman ederse, Allah kalbini hidâyete erdirir.”232 Allah’ın
    hidâyete erdirdiği insanlar, yine İblis’in iğvâlarına kapılıp dalâlete
    düşebilirler. Dalâlet, doğru yoldan her türlü sapmayı içine alır;
    İster bilerek, ister bilmeyerek, ister unutarak, ister kasten olsun.
    Sırât-ı müstakîmde olmamak veya sırât-ı müstakîmi bilmemek de
    dalâlettir.
    Kur’an, hidâyetin Allah’ın elinde olduğunu, Allah’ın hidâyet
    vermediğine kimsenin hidâyet veremeyeceğini, eğer Allah dileseydi
    herkesin hidâyet üzere olacağını söylemektedir.233 Kişinin
    bâtıl yolu bırakıp, hidâyete yönelmesi, Cenâb-ı Hakk’ın dilemesi
    ve yardımı ile olur. “De ki: Ey insanlar, size Rabbiniz tarafından bir hak
    geldi. Kim ihtidâ eder, doğru yola giderse, kendi lehine doğru yola gitmiş
    olur. Kim de dalâlet içinde olursa, saparsa; kendi aleyhine sapmış olur.
    Ben üzerinize vekil değilim.”234 “Allah kimi saptırırsa, artık onu hidâyete,
    doğru yola sevk edecek hiçbir kimse bulunmaz.” 235
    Hidâyet, öncelikle Allah’tandır ve tek hidâyet edici O’dur.
    Fakat Rasûller Allah’ın hidâyetiyle hidâyet edici, yani insanları
    Allah’ın yoluna yönelticidirler. Bu yönelişi tam bir hidâyet üzerinde
    oluşa çevirmek yine Allah’ın elindedir. Peygamber ne kadar
    isterse istesin, insanlara hidâyet veremez. Allah’ın izniyle insanlar
    hidâyete erer veya sapıklıkta devam eder. Aynı şekilde İblis de insanlara
    vesvese vererek, emrederek, kuruntular ve ümitler içinde
    yürüterek onları dalâlete çağırır. Ama yine, insanı sapıklığa iten
    230] 33/Ahzab, 66-67) (Ayrıca bak. 7/A'raf, 38-39
    231] 47/Muhammed, 17
    232] 64/Teğâbün, 11
    233] Örnek olarak bak. 6/En'am, 149; 16/Nahl, 9, 93; 7/A'râf, 30; 13/Ra'd, 31; 4/
    Nisâ, 88; 28/Kasas, 56; 42/Şûrâ, 52; 18/Kehf, 17; 39/Zümer, 37; 2/Bakara,
    142, 213, 272; 10/Yûnus, 25; 14/İbrahim, 4...
    234] 10/Yûnus, 108
    235] 13/Ra'd, 33
    HİDÂYET
    - 63 -
    Allah’tır; yani, nihai belirleyici O’dur. İnsansa iradesini kullanarak
    sapar; yani Allah, İblisin vaadlerine kanarak, tutkularına esir olan
    insanları, kendileri istedikleri ve o yöne yöneldikleri için saptırır.
    İnsanları doğruya yönelten, yani hidâyete götüren imamlar olarak
    Rasûller göndermesi, temelde yine Allah’ın hidâyet etmesi olduğu
    gibi, İblisle de saptırması, yine Allah’ın saptırmasıdır; yani,
    Allah insanın gerek hidâyete ermesi, gerekse sapması için gerekli
    her türlü şartı yaratır; sonra, hidâyete ermeğe çabalayan insanları
    hidâyete ulaştırır; sapıklıkta ısrar edenleri de kendi hallerine
    bırakır:
    “Onları (elçileri) emrimizle hidâyete götüren imamlar kıldık.” 236
    “Muhakkak sen, sırât-ı müstakîme ihtidâ ettirirsin.”237 Buna karşılık;
    “Muhakkak sen, sevdiğine hidâyet edemezsin. Ancak Allah dilediğine
    hidâyet eder.” 238
    “Sen, görmüyorlarsa, körlere hidâyet mi vereceksin?” 239
    “Yeryüzündekilerin çoğuna itaat edersen, seni Allah’ın yolundan saptırırlar.”
    240
    Dalâlet, “an” harf-i cerriyle kullanıldığında “yitmek, yok olup
    gitmek” anlamlarına gelir. Kâfirlerin dünya hayatındaki amelleri,
    küfürleri, iftiraları, hepsi âhirette kendilerinden sıyrılıp gidecektir.
    Böylece onların hiçbir değerlerinin olmadığı anlaşılacak ve kendilerine
    hiçbir bakıma yarar getirmeyecek, tam tersine zarar verecektir.
    Dünya hayatında Allah’a koştukları eşler de, aynı şekilde
    kendilerinden kaybolup gidecektir: “Uydurdukları şeyler kendilerinden
    kaybolup gitti.” 241
    Kur’an’ı başından başlayarak okuyan kimsenin, Yüce Allah’tan
    ilk isteği hidâyettir. Bu isteğe cevap da, ardından verilmektedir:
    Hidâyeti isteyene “işte Kur’an!”242 denilmektedir. Dosdoğru yol,
    hidâyet Kur’an yoludur.
    Hidâyette Kulun Rolü
    Kur’an’ın tamamını dikkatlice okumayanlar yüzeysel bir bakış
    236] 21/Enbiyâ, 73
    237] 42/Şûrâ, 52
    238] 28/Kasas, 56
    239] 10/Yûnus, 43
    240] 6/En'âm, 116
    241] 6/En'âm, 24; 10/Yûnus, 30; A. Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, Kırkambar
    Y., s. 141-142
    242] 2/Bakara, 2
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 64 -
    açısıyla kaderci bir anlayışa kapılır ve hidâyetin, kişinin hiçbir etkisi
    olmadan, tamamen Allah tarafından takdir edildiğini zannederler.
    Kuşkusuz Allah’a inanan her mü’min Allah’ın iradesinin
    her türlü iradenin üstünde olduğuna; Allah’ın dilemesinin önünde
    hiçbir engel bulunamayacağına kesin olarak inanır. İnsan da
    diğer yaratıklar da Allah’a muhtaçtırlar. Yaratıkların, kendilerinden
    kaynaklanan hiçbir şeyi yoktur. Organları da, fiilleri de, yararlandığı
    şeylerin hepsi de Allah tarafından yaratılmıştır. Hidâyeti
    de veren O’dur. Ancak, hidâyeti dileyen bir kimseye Allah engel
    olur ve onu sapıklıkta kalmaya zorlar mı? Ya da hidâyeti bulmak
    istemeyeni Allah zorla hidâyete sürükler mi? Daha açık bir ifade
    ile Yüce Allah, kulları arasında ayırım yaparak kimilerini kayırır ve
    kimilerini cezâlandırmak için başka şeylere yönelir mi?
    Allah’ın dilemesinin önünde hiçbir engel olamayacağına kesin
    olarak inanan mü’min, durup dururken Allah’ın, kulları arasında
    bir ayırım yapmadığına; O’nun âdil olduğuna da kesin olarak inanır.
    “Kim yararlı iş işlerse kendi lehinedir; kim de kötülük işlerse kendi
    aleyhinedir. Rabbin, kullara karşı zâlim değildir.”243 “Bu, yaptığınızın karşılığıdır.
    Yoksa Allah, kullara asla zulmetmez.” 244
    Aslında Allah, hidâyeti, bir bakıma yaratılışla iç içe ve her bir
    canlıya kendisine özgü bir tarzda vermiştir. “O, her şeyi ölçüyle
    yapıp, yol göstermiştir.”245 Böylece her canlının kendine has yolda
    ilerlemesiyle, kâinatın sistemi bozulmadan devam etmektedir. İnsana
    gelince, o diğer canlılardan daha farklı bir konumdadır. Çünkü
    Allah, ona bir değil; iki yol göstermiş ve onu irâde hürriyeti
    içerisinde imtihan etmek istemiştir: “Biz ona eğri ve doğru iki yol
    göstermedik mi?” 246
    Böyle geniş bir serbestliğe sahip olan insan soyunun, doğru
    yolu çeşitli sebeplerle bulanık görmesi ya da yolunu şaşırması tehlikesine
    karşı -ki bu, insanlık tarihi boyunca sürekli vuku bulmuştur.-
    Allah sürekli elçiler göndererek kendi doğru yolunu, yönünü
    insanlığa göstermiştir. İnsanlar ise elçilerle gelen bu yol pusulasına
    karşı olan tavırlarına göre; ya doğru yolda, ya da yanlış/eğri
    yolda hayatlarını tüketmektedirler. Bu durum, yeryüzü sisteminin
    Allah tarafından alabora edilip ortadan kaldırılacağı ve yerine bu
    dünyadaki yol tercihinin cevabını oluşturan yeni bir düzen oturtulacağı
    Kıyâmet saatine kadar da devam edecektir. Çünkü Allah insanları
    bu konuda serbest bırakmıştır. Aksi takdirde insanın diğer
    243] 41/Fussılet, 46
    244] 3/Âl-i İmran, 82
    245] 87/A'lâ, 3
    246] 90/Beled, 10
    HİDÂYET
    - 65 -
    varlıklarla farkı kalmazdı. “Bize düşen, yalnızca yol göstermektir.” 247
    Kur’an’ın insanlara verdiği en büyük ders tevhiddir. Tevhid,
    yâni Allah’ın birliği... Ne zâtında, ne sıfatlarında,
    ne mülkünde ne
    icraatında ortağı bulunmaması. Kur’an’ın bu dersini dinleyenler,
    putları bırakmış Allah’a dönmüş,
    teslisi (üç ilâh safsatasını) atıp
    tevhide ermişlerdir.
    Fâtiha’nın ilk âyetinde “Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi” olduğu
    haber verilir. Sema ve arz birer âlem olduğu gibi, dünya ve
    âhiret, gece ve gündüz, canlılar ve cansızlar da ayrı birer âlem...
    Keza, her bir insan, hayvan ve bitki de birer küçük âlem. Bütün bu
    âlemlerin başlangıçlarını, ilk tohumlarını yaratan ve onları rahmet
    ve hikmetiyle, irâde ve kudretiyle safha safha terakki ettirerek
    son
    ve mükemmel şekline erdiren Allah’tır. Bütün bu âlemler
    O’nun
    mülkü olduğu gibi, onlarda cereyan eden her türlü hâdiseyi,
    ister
    hayır, ister şer olsun, yaratan da O’dur.
    Zeminin yüzünde gece ve gündüzü O yarattığı gibi, gözlerde,
    uykuyu ve uyanıklığı ve nihâyet insan kalbinde dalâlet ve hidâyeti
    yaratan da O’dur. Zira, O’ndan başka yaratıcı yoktur.
    Basar, yâni gözün görmesi gibi, basiret de Allah’ın büyük bir
    ihsanı. Birincisi ile insanın maddî gözü açılıyor ve insan dağlarla,
    ovalarla, yıldızlarla münasebet kuruyor. Diğeri ile de insanın kalp
    gözü açılıyor. Maddî olmayan o göz ile maddeden münezzeh olan
    Allah’ın varlığı görülüyor ve O’na iman ediliyor. Ve kalp kâinatı
    çok gerilerde bırakacak bir vüs’ate, bir genişliğe kavuşuyor.
    İşte, gözde görmeyi yaratmak Allah’a mahsus olduğu gibi,
    kalpte imanı ve hidâyeti yaratmak da yine O’na mahsus. O halde
    Allah’ın dilediğine hidâyet vereceğine dair âyetleri okurken,
    öncelikle meselenin tevhid yönünü dikkate alacak, her hayır gibi
    hidâyetin de O’nun elinde olduğuna iman edeceğiz.
    “Doğrusu, lütuf muhakkak Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir. Ve
    Allah Vâsi’dir, Alîm’dir.” 248 Âyetin sonunda Vâsi’ ve Alîm isimlerinin
    zikredilmesi ne kadar
    mânâlıdır. Evet, Allah Vâsi’... Yâni O’nun
    rahmeti, ilmi, inâyeti
    insan idrâkinin kavrayamayacağı kadar geniş
    ve her şeyi kaplamış...
    Ve O, her şeyi hakkıyla bilen mutlak
    Alîm. Öyle ise lütfu, ihsanı,
    keremi ve hidâyeti kime vereceğini O
    bilir. Bu veriş rastgele değil, bir ilim ve hikmet iledir. Bu hakikati
    ders veren bir diğer âyet: “Doğrusu sen sevdiğine hidâyet veremezsin.
    Fakat Allah kimi dilerse ona hidâyet verir. Ve hidâyete erecekleri en iyi O
    bilir.” 249
    247] 92/Leyl, 2; Kur'an Okulu 2, Hanif Y. s. 92
    248] 3/Âl-i İmrân, 73
    249] 28/Kasas, 56
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 66 -
    Evet, bizim başka varlıklar hakkındaki bilgimiz çok sınırlı...
    Canlı ve cansız her şey bütün faaliyetlerini Allah’ın ilim ve murakabesi
    altında sürdürüyor.
    Şu uçan kuşu seyredelim. Kim bilir yuvasından nasıl bir his ile
    ayrılmıştı... Şimdi havada süzülürken nasıl bir zevk ve huzur duyuyor?
    Uçuşan diğer kuşları hangi gözle seyrediyor? Yerdeki binaları,
    insanları, arabaları nasıl değerlendiriyor? Acaba karnı ne
    derece tok yahut aç? Akşam yaklaşınca, yuvasına doğru yol alırken
    hangi hislerle dolu olacak? Yuva yaptığı çatıyı gördüğünde
    içinden neler geçecek?
    O günkü mesaisini bitirmiş, diğer kuşlarla
    havada son birkaç tur daha atarken o küçük ve temiz kalbi nasıl
    bir hazla dolacak? Bunlar ve benzeri nice haller o kuşun ruhunu
    sarmış durumda. O, kendi iç âleminin bütün incelikleri ile ancak
    ve ancak Yaratıcısı’nın, Rabbinin nazarı, himayesi, rahmeti ve murakabesi
    altında...
    Bir ceylan, bir kelebek, bir karınca bu kuştan farklı mı? Her
    biri kendi âleminde ayrı bir ömür sürmekte... Bedeni, kâinatla irtibat
    kurarken, ruhu ve hissiyatı, bilemeyeceğimiz bir keyfiyetle,
    Allah’a teveccüh ve tevekkül etmekte...
    Bir de şu taksi şoförünü düşünelim. Kim bilir nereye gidiyor?
    Hangi derdin sahibi? Hangi hedef için yanıp tutuşuyor? İleride
    neler almayı plânlıyor? Yoksa sürdüğü arabanın taksitlerinin çilesini
    mi çekmekte? Beden sıhhati nasıl? Ruh huzuru ne âlemde?
    Düşkünlere karşı
    kalbi katı mı, yumuşak mı? Rabbine teveccühü
    ne derece? Nefsine
    ne ölçüde güveniyor? İnsan durmadan düşündüğüne
    göre, geçmiş günlerde neler düşündü ve şu anda ne düşünüyor?
    İşte meçhûlümüz olan böyle sayısız meseleler onun hususî
    dünyasını meydana getirir. Biz o dünyanın Câhiliyiz, Allah ise
    Mâliki ve Âlimi.
    İşte kullarını böyle her halleri ile bilen Allah, hidâyete erecekleri
    de en iyi Kendisinin bileceğini yukarıdaki
    âyetle haber veriyor.
    Hidâyet ve dalâletle ilgili âyet-i kerimeler bir yönüyle de
    mü’minin ruh terbiyesi ile ilgili... Bilindiği gibi mü’minin ruhu
    havf ve recâ (korku ile ümit) sınırları arasında terakkisini sürdürür.
    Bu sınırları tecavüz ettiğinde zarara düşer yahut mahvolur.
    Havf, Allah’tan korkma, O’nun azabından
    kendini kesin şekilde
    emin bilmeme hâli... Recâ ise, Allah’ın rahmetinden
    daima ümitvar
    olma, günahlarının O’nun affını hiçbir zaman
    aşamayacağını
    düşünerek yeise, ümitsizliğe düşmeme durumu.
    HİDÂYET
    - 67 -
    Kur’ân-ı Kerim, “Allah’ın dilediğini dalâlete götürebileceğini”
    beyan etmekle mü’mine, yaptığı iyi amellerle övünmemesini ve
    onlara güvenmemesini öğüt verir. Diğer taraftan, kötü halleri ve
    günahları için de yeise düşmemesini, “Allah’ın dilediğini hidâyete/
    doğru yola sevk edebileceğini” hatırlatır.
    Konunun bir de kader yönü var. Ona da kısaca temas edelim:
    Bir âyet meali: “Bir de müşrikler (Allah’a eş koşanlar) dediler ki: Allah
    dileseydi ne biz ne de atalarımız O’ndan başka hiçbir şeye tapmazdık.
    Ve O’nsuz hiçbir şeyi haram
    kılmazdık. Kendilerinden öncekiler de böyle
    yapmışlardı. Buna karşı peygamberin vazifesi ancak
    açık bir tebliğ değil
    mi?” 250
    “Her şeyin kader ile takdir edildiği” bir hakikat. Ama bu takdir
    edilenlerden birisi de insana cüz’î irâde verilmesi ve onun emir ve
    yasakları işlemekte serbest bırakılması... Bu da bir takdir...
    Buna
    göre, insan ister ibâdet etsin, ister isyan yolunu tutsun,
    her İki
    halde de kader dairesi içinde... Bu incelik, çoğu zaman
    gözden
    kaçıyor yahut yeterince anlaşılmıyor.
    Cenâb-ı Hak, taşların cansız, bitkilerin yarı canlı olmalarını dilemiş;
    hayvanlar âlemini ise his dünyasına kavuşturmuş. Bunların
    hepsi kader dairesinde... İnsana gelince, onu mahrukatı içinde
    en
    güzel şekilde yaratmış... Ona akıl, kalp, vicdan gibi nice ihsanlarda
    bulunmuş ve onu bir imtihana tâbi tutmuş... Kendisine birtakım
    emirlerde bulunmuş ve önüne bir takım yasaklar koymuş.
    İnsanı
    bu emir ve yasaklara uyup uymamakta serbest bırakmış.
    Dilemiş ki,
    bu hürriyet içinde, gaflete dalmayan ve Rabbini unutmayan kullarına,
    meleklerden daha üstün dereceler versin
    ve onları ebedî
    saâdetlendirsin. Nefis ve şeytana tâbi olarak Rabbini unutanları
    ise azabına uğratsın. İşte bu da bir takdirdir. Bu takdire karışmak
    kula yaraşmaz.
    “Allah dikseydi bütün insanları hidâyete erdirirdi” sorusunu
    başka sorular da takip eder. Meselâ, “Allah dileseydi bütün cansızları
    yarıcanlı yapabilirdi” yahut “Allah dileseydi bütün ağaçlara
    görme, işitme verebilirdi” veya “Allah dileseydi bütün hayvanları
    akıllı yaratabilirdi” gibi... Elbette, Allah, dileseydi bütün bunları
    yapabilirdi. Ama dilememiş... İnsan nevini, hepsi itaat üzere olan
    meleklerden ayrı bir mahiyette yaratmayı dilemiş ve öyle yaratmış.
    Müşriklerin iddiasının zikredildiği aynı sûrede şu âyet-i kerime
    de
    yer alıyor: “Allah dileseydi elbette hepinizi binek ümmet yapardı.
    Fakat
    O dilediğine dalâlet, dilediğine hidâyet verir ve muhakkak surette hepiniz
    250] 16/Nahl, 35
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 68 -
    bütün yaptıklarınızdan
    sorumlu tutulacaksınız.”251 Bu âyet-i kerimede
    birçok ders bir arada veriliyor: Allah, insanları melekler gibi bir
    tek ümmet olarak yaratmayı dilememiş. Allah’ın irâdesi mutlak...
    Ve insan bütün yaptıklarından sorumlu...
    İnsan Allah’ın takdir sahasında ileri geri konuşarak haddini tecavüz
    edeceğine, kendi irâdesine bırakılan işleri, istikamet üzere
    yapmaya çalışmalı... Zira, o ancak bunlardan sorumlu...
    “Şüphesiz Allah dilediğini saptırır. Dilediğini de hidâyete eriştirir. (Ey
    Rasûlüm) Artık onlara üzülerek kendini harab etme. Allah onların yaptıklarını
    şüphesiz
    bilir.”252 Hidâyete erecekleri de dalâlete düşecekleri
    de en iyi Allah bilir... “Hâdî”, Cenâb-ı Hakk’ın bir ismi. “Hidâyeti
    yaratan, doğru yolu gösteren ve insanı o yolda muvaffak kılan”
    mânâsına geliyor...
    Taşlara göz takmayan Allah, katı kalplerde de hidâyet yaratmıyor.
    “Kalpleri Allah ‘ı anmak hususunda katılaşmış olanlara
    yazıklar
    olsun. İşte bunlar apaçık dalâlettedirler
    (sapıklıktadırlar).” 253
    Kulun kendi cüz’î irâdesini hayra yahut şerre yöneltmesi ile
    kalbinde hidâyet yahut dalâlet yaratılıyor. Bu hakikati, hiçbir vesveseye
    fırsat vermeyecek kadar açıkça ders veren bir âyet-i kerime:
    “Muhakkak ki, Allah, bir kavme verdiğini, onlar nefislerindekini
    bozmadıkça, değiştirmez.”254 Bir başka âyet: “Onlar öyle kimselerdir ki,
    hidâyet karşılığında dalâleti
    (sapıklığı) satın almışlardır. Ticaretleri kendilerine
    bir kazanç sağlamadığı gibi, doğru yolu da bulamamışlardır.”255 Bu
    âyet-i kerimeden kulun, dalâlete kendi irâdesiyle müşteri olduğunu
    açıkça anlıyoruz.
    Hidâyet ve dalâletle ilgili âyetlerin her birinde bu hakikati görebiliriz.
    Bunlardan bir kısmını zikredelim:
    “Allah zâlimler topluluğunu hidâyete eriştirmez.” 256
    “Allah kâfirler topluluğunu hidâyete eriştirmez.” 257
    “Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete eriştirmez.” 258
    Bu üç âyet-i kerimeden kalpte dalâlet yaratılmasının üç sebebini
    251] 16/Nahl, 93
    252] 35/Fâtır, 8
    253] 39/Zümer, 22
    254] 13/Ra'd, 11
    255] 2/Bakara, 16
    256] 2/Bakara, 258
    257] 2/Bakara, 264
    258] 9/Tevbe, 24
    HİDÂYET
    - 69 -
    öğreniyoruz. Hepsi de insanın kendi irâdesiyle ilgili: Zulüm, inkâr
    ve fısk.
    Bir diğer âyet-i kerime: “... İnkâr edenler ise, ‘Allah bu misâlle neyi
    murad etti?’ derler. O, bu misâlle birçoğunu saptırır, birçoğunu
    da doğru
    yola getirir. Onunla saptırdığı ancak fâsıklardır ki, onlar Allah ‘a olan ahitlerini
    kabulden sonra bozarlar; Allah’ın birleştirilmesini buyurduğu şeyi
    ayırırlar ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar.”259 Bu âyet-i kerimelerden
    de, dalâlete düşen fâsıkların üç sıfatını öğrenmiş bulunuyoruz.
    Hidâyete gelince o, Allah’ın büyük bir İhsanı olmakla beraber,
    buna mazhar olmak da bazı şartlara bağlı. Bu şartların birincisi:
    “Bu, doğruluğu şüphe götürmeyen ve müttakîlere, Allah’a karşı gelmekten
    sakınanlara doğru yolu gösteren (hidâyet kaynağı) bir kitaptır.”260
    âyet-i kerimesiyle “ittika” yâni “Allah’a karşı gelmekten sakınma”
    olarak beyan ediliyor.
    “De ki, hakikaten Allah dilediğini şaşırtıyor, kendisine gönül verene de
    hidâyet buyuruyor.”261 âyetinde de hidâyet için kulun Hakk’a gönül
    vermesi, cüz’î irâdesini hayra sarfetmesi şart koşuluyor.
    Hidâyet ve dalâlete dair bütün âyetler Allah’ın Rahmân ve
    Rahîm olduğu, Kur’ân-ı Kerim’in muttakîlere hidâyet olmak üzere
    inzal edildiği ve Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) âlemlere rahmet
    olarak gönderildiği göz önüne alınarak mütalâa edildiğinde,
    meselenin hiç de itiraza veya istismara elverişli olmadığı açıkça
    görülecektir. 262
    Hidâyet Türleri
    İnsanda üç çeşit hidâyet vardır. Bunlardan birincisi içgüdüdür.
    Hayatının ilk safhasında sadece içgüdüler ona kılavuzluk eder.
    İkinci safhada beş duyu devreye girer. Ancak içgüdü hidâyeti de
    devam eder ve içgüdü yanıldığında duyuların hidâyeti onları düzeltir.
    Üçüncü hidâyet ise, muhakeme, yani akıl hidâyetidir. Akıl,
    içgüdülerle duyuların yanılgılarını düzeltir ve onlara hakemlik yapar.
    İnsanı diğer hayvanlardan ayıran, bu hidâyete sahip olmasıdır.
    Acaba akıl hidâyeti yanıldığında hangi hidâyet insana kılavuzluk
    eder? Akıl da yanılabilir. Çünkü akıl, insana kılavuzluk ederken
    ilk iki hidâyetin topladıkları malzemeyi kullanır. Bu sebeple eksik
    259] 2/Bakara, 26-27
    260] 2/Bakara, 2
    261] 13/Ra'd, 27
    262] Alaaddin Başar, Nur’dan Kelimeler, s. 118-125
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 70 -
    malzeme her zaman için sözkonusu olabilir ve akıl hidâyeti yanılabilir.
    Ayrıca insan; sevgi, kin ve nefret gibi duyulara da sahiptir
    ve aklın muhakemesine bunlar olumsuz etkilerde bulunabilirler.
    İşte bu sırada, yanılmaz ve mutlak doğru olan hidâyet gündeme
    gelir ki o da “vahiy”dir. Fâtiha sûresinde, kulun Allah’tan istediği
    hidâyet, işte budur. 263
    Kur’an’ın bizden istediği, peygamberlerin kişiliğinde örnekleşen
    hidâyeti izlememizdir. Peygamberler ve onların tebliğatı
    hidâyettir.264 Peygamberlerde örnekleşen hidâyeti elde etmenin
    bir niyet ve gayret ürünü olduğu da Kur’an tarafından beyan ediliyor.
    265
    Cihad ve Tebliğ; Başkasının
    Hidâyeti İçin Çalışmak
    Hidâyeti bulup o yolda yürüyen insanın, başkalarına bu
    hidâyeti ulaştırmak istememesi, elinde bulunan imkân ve fırsatları
    değerlendirmemesi, bir insanlık suçudur, büyük bir cinâyettir.
    Komşumuzun evi yanarken, yangını söndürme gücümüz olduğu
    halde seyirci kalmak ne ise; hatta ondan da daha kötüdür, cehenneme
    aday inanç ve yaşayışlara tepkisiz ve pasif bir seyirci kalmak.
    Hidâyete dâvet etmediğimiz yakınlarımız ve ilişkide olduğumuz
    insanlar, yarın yakamıza yapışıp bizden dâvâcı olabilirler endişesi
    ile başkalarına mesajı ulaştırmaya çalışmak zorundayız. 266
    İslâm’ın hidâyet yolunu gizleyip açıklamayanlar, Kur’an’da
    şöyle uyarılır: “İndirdiğimiz delilleri ve hidâyeti, biz insanlara Kitapta
    açıkladıktan sonra onları gizleyenlere, işte onlara, Allah lânet eder. Hem
    de bütün lânet edebilenler lânetler. Ancak, tevbe edip kendilerini düzelten
    ve Allah’ın indirdiğini açıklayanlar müstesnâ. İşte onların tevbelerini
    kabul ederim. Ben, tevbeleri çokça kabul eden ve çok merhamet edenim.”
    267
    Hidâyet İçin Gerekli Şartlar,
    Hidâyete Lâyık Olmak
    Kimlerin doğru yolu bulduğu, kimlerin de yolu kaybedip
    şaşıranlar olduğu sorusu, bizim için önemli olmalıdır. Cevabını
    âyetlerden bulalım: “Allah, insanların bir bölümünü doğru yoluna
    263] Sait Şimşek, Fâtiha Sûresi ve Türkçe Namaz, Beyan Y., s. 56 vd.
    264] 21/Enbiyâ, 73; 17/İsrâ, 9; 2/Bakara, 185; 3/Âl-i İmran, 41, 138; 5/Mâide, 44,
    46; 6/En'âm, 91, 154; 7/A'râf, 154; 10/Yûnus, 57...
    265] 29/Ankebût, 69
    266] bak. 33/Ahzâb, 67
    267] 2/Bakara, 159-160
    HİDÂYET
    - 71 -
    eriştirdi. Fakat bir kısmı da şaşırmışlığı/sapkınlığı hak etti. Çünkü bunlar,
    saptırıcıları Allah’tan başka veli edinmişler ve kendilerini doğru yolu bulmuş
    sanmışlardı.”268 Bu âyette dikkati çeken nazik bir nokta var; o
    da, insanların bulundukları yolun doğru ya da eğriliği hakkında
    yanılabilecekleridir. Bu konuda yegâne ölçünün Allah tarafından
    belirlendiği, dolayısıyla ancak Allah’a; yani O’nun indirdiklerine
    uymakla bu problemi çözebilecekleri gerçeğidir. Buna da, tahmin
    etmekle değil; görüp duyduklarını, bildiklerini tahkik ederek,
    doğruyu, güzeli arayıp tâbi olmakla ulaşılabileceğini Rabbimiz
    bildiriyor: “Sözü dinleyip de en güzeline uyanlar, işte onlar Allah’ın kendisine
    yol gösterdiği kimselerdir ve onlar, temiz akıl sahipleridir.”269 Bir
    de bunun karşıtına bakalım: “Onlar sadece zanna ve nefislerinin arzusuna,
    canlarının istediğine uyarlar; oysa, andolsun ki onlara Rablerinden
    hidâyet edici, yol gösterici gelmiştir.”270 “Hevâ ve hevesini ilâh edinen, bir
    ilim üzerine (bilgisi olduğu halde) Allah’ın dalâlette, şaşkınlıkta bıraktığı,
    kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünü perdelediği kimseyi gördün mü?
    Artık onu Allah’tan başka kim yola getirebilir? Siz, yine de öğüt alıp düşünmüyor
    musunuz?” 271
    Allah’ın hidâyet verdiği kimseler de şunlardır: “Allah, kendi
    rızâsını gözetenleri onunla (Kur’an’la) kurtuluş yollarına ulaştırır. Onları
    izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve yol gösterir.”272 “Bunlar, namaz
    kılan, zekât veren ve âhirete de tam olarak iman eden mü’minlere yol
    gösterici kılavuz ve müjdedir.”273 “İman edenleri ve sâlih amel işleyenleri,
    imanlarına karşılık Rableri doğru yola eriştirir.”274 “Güven, iman edip
    imanlarına zulüm katmayanlarındır. İşte onlar, hidâyete eren, doğru yolu
    bulanlardır.”275 Dikkat edilecek olursa, Allah’ın hidâyeti insana içten
    bir güç olarak verilmesine karşılık ilk adım insan tarafından
    atılmalıdır. Bu tercihe göre Allah, insanı fert ve toplum olarak
    denemekte, sonuçta ona yol göstermekte, ya da şaşkınlık içinde
    bırakmaktadır. Burada hidâyet üzerinde ve sapıklık içinde; daha
    doğrusu hidâyete lâyık olup olmama hakkındaki bilgilerimizi
    özetleyecek olursak, sapıklık nedenlerini şöyle sıralayabiliriz:
    Allah’ın bazı kimselere hidâyeti nasip etmemesinin sebeplerinin
    başında zulüm gelir. Kur’an, birçok âyetinde “Allah zâlimlere
    268] 7/A'râf, 30
    269] 39/Zümer, 18
    270] 53/Necm, 23
    271] 45/Câsiye, 23
    272] 5/Mâide, 16
    273] 27/Neml, 2
    274] 10/Yûnus, 9
    275] 6/En'âm, 82
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 72 -
    hidâyet nasip etmez.” diyor.276 Saptırıcıları veli/dost edindiği halde,
    kendini doğru yolda sanmak;277 hevâ ve hevesine uymak, zevklerine
    göre yaşamak;278 Allah’ı zikirden, anmak, hatırlamak ve düşünmekten
    yüzçevirmek;279 dünya hayatından başka bir beklentisi
    olmamak;280 babalarını, atalarını üzerinde bulduğu dini ve din anlayışını
    körü körüne sürdürmek;281 zâlimlerden ve nankörlerden
    olmak;282 iman edip peygamberlerin hak olduğuna şâhit olduktan
    ve kendilerine belgeler geldikten sonra inkâr etmek.283 Hidâyetin
    önündeki engellerden biri de nankörlüktür. 284
    Fısk (fâsıklık, yani bozuk, rezil yaşayış) da hidâyete erişmeyi
    engeller.285 Kur’an, yalancılık ve israfın da hidâyete ulaşmayı engellediğini
    beyan ediyor.286 Şeytana tâbi olmak,287 Peygamber’in
    yolundan ayrılıp başka yollara uymak,288 Allah’tan korkup çekineceğine
    başka varlıklardan korkup çekinmek,289 bütün bunlar
    hidâyetin engellerindendir.
    Bunlara mukabil hidâyete ermek için gerekli şartlar da şunlardır:
    Sözü dinleyip en güzeline, en doğrusuna uymak,290 Allah’ın
    rızâsını gözetmek,291 Allah’tan gelenleri bir ücret istemeden insanlara
    duyurmak,292 işlediği hata ve günahlardan dönmek, tevbe
    etmek,293 Kur’an okumak, Allah’ın âyetlerine uymak,294 iman
    edip imanına zulüm katmamak,295 sâlih amel işlemek, namaz
    kılmak, zekât vermek,296 hidâyete yönelmiş olmak,297 Allah’tan
    276] Bak. 3/Âl-i İmran, 86; 5/Mâide 51; 6/En'âm, 144; 9/Tevbe, 19, 109; 28/Kasas,
    50; 46/Ahkaf, 10; 61/Saff, 7; 62/Cum'a, 5
    277] 7/A'râf, 30
    278] 45/Câsiye, 23
    279] 59/Haşr, 19
    280] 2/Bakara, 200
    281] 2/Bakara, 170
    282] 3/Âl-i İmran, 86
    283] 3/Âl-i İmran, 86
    284] Bak. 5/Mâide, 67; 9/Tevbe, 37; 16/Nahl, 107; 39/Zümer, 3
    285] bak. 5/Mâide, 108; 61/Saff, 5; 63/Münâfıkun, 6
    286] bk. 39/Zümer, 3; 40/Mü’min, 28
    287] 22/Hacc, 4
    288] 4/Nisâ, 115
    289] 2/Bakara, 150
    290] 39/Zümer, 18
    291] 92/Leyl, 19-20
    292] 36/Yâsin, 21
    293] 20/Tâhâ, 82; 122
    294] 2/Bakara, 150; 4/Nisâ, 174-175
    295] 6/En'âm, 82
    296] 27/Neml, 2
    297] 47/Muhammed, 17; 42/Şûrâ, 13
    HİDÂYET
    - 73 -
    başkasından korkmamak,298 yalnızca Allah’a teslim olmak,299 düşünmek,
    ibret almak. 300
    Dünyaya geldikten sonra kendi güzel arzularıyla ezelî imanlarında
    sâbit kalabilmek ve onu kuvvetlendirip nûrunu arttırmak bir
    kul için dünyada, âhirette verilen nimetlerin en büyüğü ve en kıymetlisidir.
    Çünkü iman her hayrın köküdür. İman olan kalpte her
    hayır bulunur. Dünya ve âhiretin mutluluğu da ancak imanla meydana
    gelir. Bu kimseler, hakkı tanır, hakka saygı gösterir. Hak söze
    boyun eğer. Haksızlığa ve zulme tahammül etmez. Elinde kuvvet
    de olsa, teşvik de görse hakkı çiğnemez. Hak ile yaşar, hak ile ölür.
    Hak’tan geldiği gibi, şaşmadan, sapmadan yine Hakk’a gider. İşte
    Allah’a karşı sözlerinin eri olan hakperest yiğitler bunlardır.
    Bir kısım insanlar da dünyaya gözlerini açar açmaz etrafında
    azgınları görür. Çevresini Allah ile ilgisi olmayanlar bürür. Onların
    Allah’a karşı küfran ve isyan hareketlerine bu da alışır. Kendi kötü
    arzusuyla fıtrî imanını terk ediverir. Kazanmak için geldiği dünyada
    sermayesini de kaybeder. Hak yolundan sapar. Hayatı, dünya
    yaşayışından ibâret zanneder. Bütün kuvvetiyle dünyaya tapar,
    derken bir gün cehennemi boylar. İşte Hak’tan dönen, dalâlet yolunu
    tutan, Allah’a vermiş olduğu sözünden cayan, nefsine uyan
    azgınların sonu da budur.
    Bilinmelidir ki, dünyada insanları iyiliğe çağıran hidâyet mürşitleri
    bulunduğu gibi, kötülükleri süsleyerek iyiliktir diye yutturmaya
    çalışan şeytanlar da vardır. Aramızda şeytan tabiatlı nice
    insanlar vardır ki, insanı yoldan çıkarabilirler. Buna karşı melek
    tabiatlı insanlar da vardır. Bunlar da insanın yolunu Allah’a ve
    rızâsına çevirirler. Bunlarla tanışıp beraber olabilmek Allah’ın büyük
    lütfu ve hidâyetidir. 301
    “Taşlara, göz takmayan Allah, katı kalplerde de hidâyeti yaratmıyor.”
    “Hidâyet, kalp gözünün açılmasıdır.”
    Hidâyet Konusunda Sünettullah
    (Allah’ın Değişmeyen Kanunu)
    “Sen onların dinlerine uymadıkça yahûdiler de hıristiyanlar da senden
    râzı olmazlar. ‘Asıl doğru yol (hüdâ), Allah’ın yoludur’ de.”302 Yüce
    Allah’ın Hz. Muhammed’i (s.a.s.) kendisiyle gönderdiği yol (İslâm)
    298] 2/Bakara, 150
    299] 3/Âl-i İmran, 20
    300] 20/Tâhâ, 128; 10/Yûnus, 43-44; 12/Yusuf, 111, 6/En'âm, 140
    301] A. Osman Tatlısu, a.g.e. s. 250
    302] 2/Bakara, 120
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 74 -
    evrensel, sağlam ve dosdoğru olan dindir. Yol demeye elverişli
    gerçek yol (hidâyet) de odur. Onun ötesinde gerçek doğru yol
    (hüdâ) yoktur. “Kim kendisine doğru yol belli olduktan sonra Rasûl’e
    karşı gelir ve mü’minlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü
    yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir gidiş yeridir orası!”303
    Uyulması gereken hak yol, İslâm’dır. Ondan ötesi, terk edilmesi
    ve varsa sökülüp atılması gereken yoldur. Kim ondan ötesine tutunursa
    zarar eder. Allah o kimseyi terk ettiği gibi, yardımını da
    ondan çeker ve o kişi zâlimlerden olur. “...Sana gelen ilimden sonra
    eğer onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne
    bir dost, ne de bir yardımcı olur.” 304; “Sana gelen ilimlerden sonra onların
    keyiflerine uyarsan, o takdirde sen mutlaka zâlimlerden olursun.”305
    Rasûlullah’a “ilim” diye gelen, Allah’ın yolu ve İslâmî emirlerden
    “şeriat” kıldıklarıdır. Farz-ı muhal, yahûdi ve hıristiyanların heveslerine
    uysan, o takdirde zâlimlerden olursun. Hitap Rasûlullah’a,
    maksat ümmetinedir. Bu âyette, bâtıllarında ısrarcı olan hevâ
    ve heveslerine tâbi olan bâtıl ehline korkutma ve tehdit vardır.
    Mü’minler bilmeliler ki, sağlıklı bir gerekçeyle de olsa, insanların
    hevâlarına uymak, insanları bâtıl tehlikelere düşüren ve Hak yolu
    terk ettiren büyük bir zulümdür.
    “Kimler Benim hidâyetime uyarsa, artık onlara bir korku yoktur ve onlar
    üzülmeyeceklerdir.”306 Bu âyetin tefsirinde İbn Kesir şöyle der: “Yani
    kendisiyle kitapların indirildiği, peygamberlerin gönderildiği şeye
    yönelenlere, âhiret hallerinden karşılaşacaklarında korku; dünya
    işlerinden kaçırdıklarına da üzüntü yoktur.” Allah’ın hidâyetiyle
    yol bulanlar, ne gelecekten korkarlar, ne de kaçırdıklarına üzülürler.
    Çünkü hidâyete tâbi olmak, onlara hayırları kazanma yollarını
    kolaylaştırır, dünya ve âhiret saâdetini vaad eder. İstikameti bu
    olana, her karşılaşacağı ve her rastladığı yahut kaybettiği kolaylaşır.
    Çünkü o bilir ki Allah, onun takipçisidir.
    “...Benden size hidâyet geldiğinde, kim Benim hidâyetime uyarsa o, sapmaz
    ve sıkıntıya düşmez. Ama kim Beni zikirden, hatırlayıp anmaktan yüz
    çevirirse, onun için dar bir geçim, sıkıntılı bir hayat vardır.”307 Hidâyetine/
    Kur’an’a tâbi olanlar hakkında Allah’ın âdeti, dünyada rahat bir
    yaşantıyla (bereketli, bol bir geçim) faydalandırmasıdır. “Erkek veya
    kadın, mü’min olarak kim sâlih/iyi amel işlerse, onu mutlaka güzel, hoş
    bir hayatla yaşatırız. Ve mükâfatlarını elbette yapmakta olduklarının en
    303] 4/Nisâ, 115
    304] 2/Bakara, 120
    305] 2/Bakara, 145
    306] 2/Bakara, 38
    307] 20/Tâhâ, 123-124
    HİDÂYET
    - 75 -
    güzeli ile veririz.”308 Allah’ın hidâyetine uyanın durumu, sâlih amel işlemekle
    beraber mü’minliktir. Yoksa Allah’ın hidâyetine tâbi olmuş
    sayılmaz. Onun yaşadığı “tertemiz, güzel hayat” ise, herhangi bir
    sıkıntının olmadığı bir hayattır. Çünkü bu, İbn Kesir’in de tefsirinde
    dediği gibi, hangi yönden olursa olsun, bütün rahatlık şekillerini
    kapsar. Kaldı ki, sıkıntı, Kur’an’a uyan kimsenin kendisiyle faydalandığı
    temiz yaşantıya aykırıdır. Öyle ise, “sapma”nın giderilmesi
    gibi, “sıkıntı” da ondan bu dünyada giderilmiştir. Zira Allah’ın
    hidâyetine uyan kimse, O’nun rızâsını gözetir. Allah’ın kendisi için
    taksimine de, azımsamadan kanaat eder. Çünkü o Allah’ın kendisine
    bahşettiği din nimeti sâyesinde bahtiyardır, mutludur, rahat ve
    geniş bir yaşantı içindedir. Allah’ın, onu İslâm’la nimetlendirmesinden
    sonra, onun, dünyaya ve dünyanın geçici metâına/faydasına
    değil de, Allah’ın yanında olana yönelmesi, eline geçince terk etmeksizin
    ve kaybedince üzülmeksizin bu hususta hırslı olmaması,
    kesinlikle onun rahat bir yaşantı ve temiz bir hayat içinde olması
    demektir.
    Allah’ın hidâyetinden yüz çevirenler hakkındaki âdetullah
    geçim sıkıntısıdır, sıkıntılı bir hayattır. “Ama kim Beni zikirden, hatırlayıp
    anmaktan yüz çevirirse, onun için sıkıntılı bir hayat, dar bir geçim
    vardır.”309 Allah’ın zikrinden maksat, O’nun Kur’an’ı ve dini İslâm’dır.
    Yüz çevirmekten maksat ise Kur’an ve İslâm’ı terk etmek, ona uymamak
    ve hidâyeti başkasından ummaktır. Allah’ın hidâyetinden
    yüz çeviren için, dünyada geçim sıkıntısı vardır. Çünkü âyette geçen
    “dank” kelimesi darlık ve şiddet demektir. Bu da dünyaya ve
    dünya metâının artmasına şiddetli arzu ve ihtiras, azalmasından
    korku şeklindedir. Öyle ki, iç huzuru, gönül ferahlığı diye bir şey
    yoktur. Aksine, hidâyetten, doğru yoldan saptığı için, görünüşte
    nimet içinde olsa da, dilediğini yiyip dilediğini giyse ve dilediği
    yerde otursa da göğsü dar ve sıkıntılıdır. Çünkü Allah’ın hidâyeti,
    kalbini imar etmedikçe saâdeti de rahat bir geçimi de fark edemez.
    Bu, dünyadaki durum.
    Âhiretteki duruma gelince, cezâ konusundaki sünnetullah,
    Allah’ın âyetlerine ve hidâyetine gözlerini yumduğu için kıyâmet
    günü kör olarak haşredilecektir. “Kim Beni zikirden, hatırlayıp anmaktan
    yüz çevirirse, onun için sıkıntılı bir hayat, dar bir geçim vardır.
    Kıyâmet günü, onu kör olarak haşrederiz.”310 Allah’ın hidâyetinden,
    âyetlerinden gözünü yuman, onu unutmuş ve terk etmiş demektir.
    Dünyada Allah’ın âyetlerini görmezlikten geldiği gibi, yaptığına
    308] 16/Nahl, 97
    309] 20/Tâhâ, 124
    310] 20/Tâhâ, 124
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 76 -
    uygun olarak âhirette körlük hali içinde terk edilecektir. Çünkü
    cezâ, yapılanın cinsinden olur.
    Hidâyetinden (Kur’an’dan) yüz çevirene, Allah, şeytanı kendisinden
    ayrılmayan, kötü amelini süsleyen, hak yolundan alıkoyan
    ve ona doğru yolda, hidâyet üzere olduğunu telkin eden arkadaş
    kılar. “Kim Rahmân’ın zikrini görmezlikten gelirse, ona bir şeytanı saldırırız;
    artık o, onun arkadaşı olur. O şeytanlar bunları yoldan çıkardıkları
    halde bunlar doğru yolda olduklarını sanırlar.” 311
    “O cennet ehlinin kalplerinde olan haset ve kini çıkarırız. Oturdukları
    yerlerin altlarından ırmaklar akar. Şöyle derler: ‘Allah’a hamd olsun
    ki, bizi hidâyeti ile buna kavuşturdu. Eğer Allah bize hidâyet etmeseydi
    kendiliğimizden bunun yolunu bulamazdık.”312 Görülüyor ki, hidâyete,
    doğru yola gitmek için, Allah’ın bize müdâhale etmesi gerekiyor.
    “Hidâyeti, duâ ve niyazla Allah’tan isteyin. Çünkü hidâyet edici O’dur.”313
    İbrahim (a.s.): “Rabbim bana hidâyet etmemiş olsaydı, muhakkak sapıklar
    topluluğundan olacaktım.”314 der.
    Peygamberimiz’in getirdiği Kur’an’ın bizzat kendisi hidâyet
    olduğu içindir ki, onun tebliğcisi de rehber oluyor. “Gerçekten bu
    Kur’an, insanları en doğru yola hidâyet eder, rehberlik eder.”315 Peygamberimiz
    de rehberlik görevinin kendisine Allah tarafından verildiğini
    ifade etmiştir: “Allah, beni, âlemlere rahmet ve rehber olarak gönderdi.”
    “Allah’ın benimle gönderdiği hidâyet ve ilim, bol yağmura benzer.
    Bu yağmur bir toprağa düşer ki, onun bir kısmı suyu kabul eder de çayır
    ve bol ot yetiştirir. Bir kısmı da kurak olur. Suyu tutar da Allah onunla halkı
    faydalandırır. Ondan içerler, sulanırlar, ekin ekerler. Bu yağmur, başka
    bir çeşit toprağa da isâbet eder ki, düz ve kaypaktır. Ne suyu tutar, ne de
    çayır bitirir. Allah’ın dinini anlayıp da, Allah’ın benimle gönderdiğinden
    faydalanan ve bunu bilip başkasına bildiren kimseye karşı başını kaldırmayan
    ve Allah’ın benimle gönderdiği hidâyetini kabul etmeyen kimse
    böyledir.” 316
    “Vallahi, senin hidâyetinle (hidâyete vesile olmanla) bir tek kişiye
    hidâyet verilmesi, senin için kıymetli develerden müteşekkil sürülerden
    daha hayırlıdır.” 317
    311] 43/Zuhruf, 36-37; A. Zeydan, İlâhî Kanunların Hikmetleri (Sünnetullah), İhtar
    Y., s. 44 vd.
    312] 7/A'râf, 43
    313] 14/İbrahim, 21
    314] 6/En'âm, 77
    315] 17/İsrâ, 9
    316] Buhârî, Kitabu'l-İlm 20; Müslim, Fedâil 15
    317] Buhâri, Ashâbu'n-Nebî 9; Müslim, Fedâilu'l-Ashâb 34; Ebû Dâvud, İlim 10
    Sahâbeler, Peygamberimiz’e müracaat ederek: “Ey Allah’ın Rasûlü, Tâiflilerin okları bizi yaralayıp parçaladı. Aleyhlerine Allah’a bir bedduada bulunuverseniz!” dediler. Rasûlullah (s.a.s.): “Allah’ım Tâiflilere hidâyet ver!”318 buyurdular.
    Arayıp yönelmek bizden; yolu gösterip istikametimizde yardım Rabbimizdendir. “Bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette yollarımıza eriştireceğiz. Allah, şüphesiz iyi davrananlarla beraberdir.”319 “İhdinâ’s-sırata’l müstakim: Bizi dosdoğru yola ilet” 320
    Allah Teâlâ, irâde-i cüz’iyyesini hidâyete, hak yola dönmek için kullanan ve iyi hal gösteren kullarına hidâyeti, aydınlık yolu gösterir. Bir kimse, hidâyeti Yüce Allah’tan istemeli ve bu hali ömür boyu korumak için, sâlih amel işlemelidir.
    318] Tirmizî, Menâkıb, hadis no: 3937
    319] 29/Ankebut, 69
    320] 1/Fâtiha, 6
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 78 -
    Hidâyetle İlgili Âyet-i Kerimeler
    A- Hidâyet Kelimesinin Kökü H-d-y ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
    (Toplam 317 Yerde)
    B- Hidâyet Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
    Hidâyet, Allah’tan korkanlar içindir: Bakara, 150.
    Hidâyeti Allah Verir: Bakara, 213, 272; A’raf, 30, 43; Nahl, 9; Sebe’, 50; Müddessir,
    55-56; İnsan, 29-30; Tekvir, 29.
    Allah, Kafirlere ve Münafıklara Hidâyet Vermez: Bakara,264; Zümer,3; Münafıkun,
    6
    Allah’ın Muradı Hidâyettir: Nisa, 26; Yunus, 25; Hadid, 9.
    Allah, Dilediğine Hidâyet Verir: En’am, 39; Yunus, 25; Ra’d, 27; İbrahim, 4;
    Nahl, 93; Hacc, 16; Nur, 35, 46; Kasas, 56; Fatır, 8, 22; Şura, 13; İnsan, 30.
    Allah, Hidâyet Ettiği Kimsenin Göğsünü İslâm İle Açar: En’am, 125; A’raf, 179.
    Allah Dileseydi Bütün İnsanlar İman Ederdi: Yunus, 99-100; Ra’d, 31, Nahl, 9;
    Secde, 13.
    Allah’ın Hidâyet Ettiği Kimseyi Saptıracak Yoktur: Zümer, 37.
    İnsana Doğru Yol Gösterilmiştir: İnsan, 3; A’la, 3; Leyl, 12-14.
    İnsana Hayır ve Şer Diye İki Yol Gösterilmiştir: Beled, 10; Şems, 8.
    Hidâyette Olanlar: Bakara, 5; Necm, 30, 32.
    Hidâyete Ulaşmanın Yolu: Bakara, 186.
    Hidâyeti Kabul Edenler, Kendileri İçin Eder: Yunus, 108; İsra, 15; Meryem, 76;
    Neml, 92; Zümer, 41.
    Allah’ın Hidâyet Verdiği Kimseler Doğru Yoldadır: İsra, 97; Kehf, 17.
    Allah’ın Hidâyetine Tabi Olanlar: Taha, 123; Kasas, 85; Muhammed, 17; Müddessir,
    55; İnsan, 29; Tekvir, 27-28.
    Hidâyet Yolu, Allah Yoludur: Şura, 53.
    Hidâyet İçin Dua: Fatiha, 5-7; Bakara, 128-129; Al-i İmran, 8, 53, 193; Yusuf,
    101.
    C- Dalâlet (Sapıklık)
    Allah Dilediğini Saptırır: En’am, 39; Ra’d, 27; İbrahim, 4; Nahl, 93; Fatır, 8.
    Allah’ın Saptırdığı Kimseyi Hiç Kimse Doğru Yola Getiremez: Nisa, 88, 143;
    Maide, 41, Ra’d, 33; Nahl, 37; İsra, 97; Kehf, 17; Hacc, 18; Nur, 40; Rum, 29;
    Zümer, 19, 23, 36; Casiye, 23; Zariyat, 9.
    Allah, Dalâlette (Sapıklıkta) Bırakmak İstediği Kimsenin Göğsünü Yukarı Çıkıyormuş
    Gibi Daraltır: En’am, 125.
    Dalâlette Olanları Allah Bilir: Necm, 30.
    Peygamberin ve Mü’minlerin Yolundan Ayrılanlar: Nisa, 115; Kasas, 85.
    Şeytanı Dost Edinenleri, Allah Dalâlette Bırakır: A’raf, 30.
    Allah’ın Saptırdığı Kimseler, En Büyük Zararda Olanlardır: A’raf, 178, 186.
    Dalâleti (Sapıklığı) Seçen, Kendi Aleyhine Seçmiştir: Yunus, 108; İsra, 15; Neml,
    92; Sebe’, 50; Zümer, 41.
    i- Dalâletten Korunmak İçin Dua: Fatiha, 5-7.
    Hidâyetle İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
    Müslim, İlim 16, Mesacid 256.
    HAYIR VE ŞER
    - 79 -
    Ebu Davud, İlim 10
    Müsned, Ahmed b. Hanbel, I: 88, 227, III: 451, IV: 367, 399, V: 145, 177, 252
    Muvatta, İmam Malik, Kur’an 8.
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. Hadislerle Kur’an Tefsiri, İbn Kesir, Akçağ Y. C. 2, s. 108-113
    2. Tefsir-i Kebir, Fahreddin Razi, c.1, s. 354-358
    3. Hak Dini Kur’an Dili, Muhammed Hamdi Yazır, Eser Y c. 1, s. 118-121
    4. Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c.1, s. 74-76
    5. Fi Zılali’l- Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 45
    6. Tefhimü’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1 s. 42
    7. Fatiha Üzerine Mülahazalar, Hikmet Işık, Nil Y. s. 194-199
    8. Fatiha Tefsiri, Azad, Bir Y. s. 239-297
    9. Sorularla Fatiha Sûresi, Zabit Ali Durmuş, Ali İçipak, YendaY. S. 183-188
    10. Kur’an’da Hidâyet, Abdullah Cevadi Amuli, İnsan Y.
    11. İslâm Hidâyeti, İbn Teymiye, (terc. Celal Yıldırım), Dedekorkut Y.
    12. Kur’an ve Hayat, Celalettin Vatandaş, Pınar Y. s. 33-86
    13. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 17 s. 473-477
    14. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. C. 2 s. 420-421
    15. Kur’ani Araştırmalar, Mutahhari, Tuba Y. s. 139-145
    16. İnanmak ve Yaşamak, Ercüment Özkan, Anlam Y. s. 91-95
    17. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 135-144
    18. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. c. 2 s. 26-29
    19. İlk Mesajlar, M. Ali Baltaşı, Birleşik Y. s. 31-35
    20. İslâmi Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 189
    21. Kur’ani Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılab Y. s. 87-88, 47
    22. Kur’an’da Allah ve İnsan, İzutsu, 135-
    23. Kur’an-ı Kerim’de Salah Meselesi, Ömer Dumlu, D.İ.B. Y. s. 63-64
    24. Kütüb-i Sitte Terc. Ve Şerhi, İbrahhim Canan, Akçağ Y. c. 11 s. 502; c.13
    s. 105
    25. İlahi Kanunların Hikmetleri (Sünnetullah), Abdülkerim Zeydan, İhtar Y.
    s. 44-53
    26. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y. s. 158-163
    27. İnanç ve Amelde Kur’ani Kavramlar, Muhammed El-Behiy, Yöneliş Y. s.
    41-45
    28. Fatiha Sûresi ve Türkçe Namaz, Sait Şimşek, Beyan Y. s. 56-58
    29. Kur’an Okulu II, Hanif Y. s. 92-94
    30. Sırat-ı Müstakim ve Yolcuları, İsmail Lütfi Çakan, Şamil Y. s. 38-83
    31. İslâm Akaidi, Ahmet Lütfi Kazancı, Marifet Y. s. 273-280
    32. Kur’an’da Uluhiyet, Suat Yıldırım, Kayıhan Y. s. 199-201; 321-322
    33. Esma’ül Hüsna Şerhi, Ali Osman Tatlısu, Yağmur Y. s.247-250125-127
    34. Âyet ve Hadislerde Esma-i Hüsna, Metin Yurdagür, Marifet Y. s. 244-246
    35. Esmaü’l-Hüsna Şerhi, M. Necati Bursalı, Erhan Y. s. 312-316
    36. Onun Güzel İsimleri M. Nusret Tura, İnsan Y. s. 130
    37. Esmaü’l-Hüsna Afifüddin Süleyman Tilmsani, İnsan Y. s. 130- 131
    38. Esma-i Hüsna’dan Esintiler, Sadettin Kaplan, Marifet Y. s. 189-190
    39.
    Hidâyet, Şule Yüksel Şenler, Timaş Y.
    40.
    Hidâyet (Akaid, Fıkıh, Ahlâk, Siyer), Ahmed Öztürk, Şahsi Basım
    41.
    Hidâyete Erenler, Heyet, Feyz Y.
    42.
    İslâm Hidâyeti, Şeyhulİslâm İbn Teymiyye, Dede Korkut Y.


    - 83 -
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKÂDİ KAVRAMLAR -9-
    HAYIR - ŞER
    •
    Hayır; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Şer; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    İnsanın Hayırla ve Şerle Denenmesi
    •
    Kur’ân-ı Kerim’de Hayır ve Şer
    •
    Hadis-i Şeriflerde Hayır ve Şer
    •
    Her Şeyi Yaratan Allah’tır; Fakat Şer İnsanlardandır
    •
    Merhametli Allah’a Rağmen Dünyada Şerlerin Bulunması
    •
    Hayrın İki Yönü
    •
    Müslümanın Hayatında Hayır ve Şer
    •
    İslâm Düşüncesinde Hayır-Şer
    •
    Şerrin Ehveni Olur mu?
    •
    Ehven-i Şer Mantığı ve Sistem İçi Kabuller
    “Namazı kılın, zekâtı verin, önceden kendiniz için yaptığınız her hayrı/iyiliği Allah’ın katında bulacaksınız. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı noksansız görür.” 321
    Hayır; Anlam ve Mâhiyeti
    Türkçe’de “hayır” ve “şer” olarak kullandığımız kelimelerin Arapça asılları “hayr” (noktalı hı ile) ve “şerr”dir. “Hayr” taşıdığı özellik dolayısıyla istenilen, arzu edilen, değerli, dünya ve âhirette faydalı, yarayışlı olan her şeydir. Hayr, ister bir davranış, ister bir ibâdet, ister mal, yani dünyalık yönünden olsun; dünya ve âhirete ait meselelerde faydalı olan, arzu edilen şeyleri ifade eder. Hayır; istenilen, kötü karşılanmayan, kendisine rağbet edilen bir değerdir. “Hayr”ın karşıtı “şerr”dir. Hayr, iyi ve faydalı, rağbet edilen tercihleri ifade ettiği için; ibâdet, iyilik etmek, Allah yolunda harcamak, faydalı mal, kişiye sevap veya şeref kazandıran şeyler hakkında da kullanılmaktadır.
    Aynı kökten gelen ‘hayrât’, beğenilen özellikler, davranışlar, sevap amacıyla yapılan iyilikler ve sadaka-i câriye (devam eden
    321] 2/Bakara, 110
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 84 -
    sadaka) olan şeyler demektir. Yine aynı kökten gelen ‘ihtiyar’, seçmek,
    dilemek, irâdesini kullanmak; ‘muhtar’, özgür iradeyle seçilen,
    beğenilen şey; ‘istihâre’, hayırlı bir işi dilemek; ‘hıyare (çoğulu
    ahyâr)’, hayırlı kimseler, seçilmişler demektir.
    Kur’an’ın geniş kapsamlı kavramlarından biri, hayır kelimesidir.
    Bu kelimenin hem dünya işlerini, hem de âhiretle ilgili değerleri
    anlatan birkaç boyutu bulunmaktadır. Hayır ve onun karşıtı olan
    şer meselesi İslâm tarihinde üzerinde çokça tartışılan konulardan
    biridir. İslâm ıstılahında “ma’rûf”, her türlü hayrı; “münker” de
    her türlü şerri ifade eder.
    Şer; Anlam ve Mâhiyeti
    ‘Şerr’ sözlükte, istenmeyen, arzu edilmeyen, her açıdan kendisinden
    kaçınılan şey demektir. Bunun yanında fesat, bozukluk,
    kötülük, kötü şey, zulüm, cezayı gerektiren iş anlamında da kullanılmaktadır.
    Bazen de sıkıntı, belâ ve musîbet mânâsına gelir.
    ‘Şerr’in çoğulu “şurûr” ve “eşrâr”dır. Şer her türlü hayrın ve iyiliğin
    karşıtıdır.
    Hayır ve şer ölçüleri, ya mutlak olur, ya da izafi (göreceli) olur.
    Meselâ, akıl, adâlet, iyilik duygusu her zaman mutlak olarak hayırdır.
    Zulüm, kötülük, hırsızlık gibi şeyler de mutlaka şerdirler.
    Bazı şeyler bazıları için geçici olarak hayır veya şer olabilir. Meselâ,
    mal sahibi olmak şer olmadığı halde, bazıları için şer olabilir. Birisi
    mal ile kötülük veya zulüm yapıyorsa mal o insan için hayır değildir.
    Şer, istenmeyen, arzu edilmeyen durumları anlattığı gibi, kötü
    olan ve insana zararı dokunan şeyleri de ifade etmektedir. Kur’an,
    akletmeyen sağır ve dilsizleri (inkârcıları) yerde debelenen varlıkların
    en şerlisi saymaktadır 322. Çünkü onların yaptıkları hayır
    olmaz, tuttukları yol yanlıştır. Azgınlıkları yüzünden yeryüzünde
    hep fesat ve şer olmaktadır.
    Şer, bir yönüyle insanın kendisine isâbet eden kötülüktür, yani
    mutsuzluk veya talihsizlik halidir. İnsan sürekli kendine göre iyi
    şeyleri ister; ancak, kendisine bir şer (kötülük) dokunursa ümitsizliğe
    düşer. Biraz rahata kavuşunca da nimetin kimden geldiğini
    unutur, nankörlük yapar.323 Hayır, Allah rızâsı düşünülmüş ve
    takvâya uygun bütün davranış ve işlerdir. Şer ise, Allah’ın rızâsına
    uymayan bütün işlerdir. Birisi mü’minin halini ortaya koyarken, diğeri
    de günahı ve kâfirin amellerini nitelendirmektedir. Şirk, küfür,
    nifak, zulüm gibi tavırların hepsi de şerdir. Bunun sonucu olarak
    322] 8/Enfâl, 22, 55
    323] 41/Fussilet, 49-50
    HAYIR VE ŞER
    - 85 -
    kim zerre miktarı hayır işlerse onun karşılığını, kim de zerre miktarı
    şer işlerse onun karşılığını görecektir. 324
    Şer, bazen sû’ yani günah işleme duygusunu anlatır. Hayır ve
    şer kavramları iman ve küfür, itaat ve isyan yerine de kullanılır.
    Âmentü’de hayrın da şerrin de Allah’tan geldiğine, yani her ikisinin
    de Allah (c.c.) tarafından yaratıldığına iman ettiğimizi söyleriz.
    Burada akla şöyle bir soru gelebilir: Hayır ve şer Allah’tan geldiğine
    göre bizim çabamız ne işe yarar? İnsan, hür irâdeyle yaratılmış
    ve dünyaya gönderilmiştir. Hayrı da şerri de seçme yeteneği
    vardır. Allah (c.c.) onu başıboş bırakmamış, hayrı ve şerri anlatan
    peygamberler de göndermiştir. Bundan sonra dileyen hayır işler,
    dileyen şer işler. Ancak hayrı da şerri de yaratan Allah’tır. Bu bir
    anlamda denemek için Allah’ın insana izin vermesi ve onu hareketlerinde
    serbest bırakmasıdır.
    Allah (c.c.) insanı hayır ve şer konusunda denemektedir.325
    Cimrilik edip de mallarını Allah yolunda harcamayanların bu yaptıkları
    kendileri hakkında bir hayır değil, şerdir.326 Bazı insanlar
    mü’minlerden hoşlanmazlar. Allah onlara bundan daha şer olan
    bir sonucu haber veriyor; Allah’ın lânet ettiği, kızdığı, başka şekillere
    çevirdiği, tâğuta tapanlar yaptığı kimselerin durumu327 daha
    kötüdür. Cehenneme gidecek olanlar, halk arasında en şerli kimselerdir.
    328 Mü’minler, şeytanın şerrinden, yaratıkların, gecenin,
    düğümlere üfleyenlerin, hasetçilerin, vesvese verenlerin şerrinden
    Allah’a sığınırlar. 329
    Çevremizde olup bitenlere ve insanların işledikleri fillere hayır
    ve şer hükmünü verebilmemiz için elimizde sağlam bir ölçü
    olmalıdır. Bu ölçü de ancak Allah tarafından bütün insanlara gönderilen
    son din İslâm’dır. İnsanların aklı ve tarihsel tecrübeleri bu
    konuda kesin bir ölçü olamaz. Ancak hayır ve şer hükümleri akılla
    anlaşılır ve uygulanır. 330
    İnsanın Hayırla ve Şerle Denenmesi
    İnsan, nimetle/hayırla da sınava tâbi olur, külfetle/şerle de.
    Mutlak olanın dışındaki, kaynağı beşerî olan hayır ve şer, insan
    açısından göreceli olduğundan, denendiği şerrin ya da şer
    324] 99/Zilzâl, 7-8
    325] 21/Enbiyâ, 35
    326] 3/Âl-i İmrân, 180
    327] 5/Mâide, 60
    328] 98/Beyyine, 6
    329] 113/Felâk ve 114/Nâs Sûreleri
    330] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 623-624
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 86 -
    zannetiğinin kendisi için büyük hayırlara dönüşmesi mümkündür.
    Bazı insan, şerle imtihanı kazanır, ama hayırla imtihanda kaybeder
    veya tersi olabilir. Ama özellikle müslümanların mutlaka, korku,
    açlık ve fakirlikle sınanacağını331 biliyoruz. İnsan bazen risk
    taşıyan mal, mülk, evlât ve sağlık gibi hayırlarla veya hayır zannedilenlerle;
    bazen de yokluk, hastalık, şeytan ve düşmanlar gibi
    şerler ve şer zannedilenlerle imtihan edilir. İnsan, hayatın geçici
    güzellikleriyle sınava çekilir332 ki, o kişi için bu geçici nimetler,
    kalıcı hayırlara dönüşebilir. Mal, evlât, bu kabilden bir deneme
    aracıdır.333 Bol rızık ve verilen nimetler birer sınama olduğu gibi,334
    başa gelen üzüntü ve kederler,335 belâ ve musîbetler de birer imtihandır.
    336
    İnsana bazen iyilik halinin bazen sıkıntının isâbet etmesi aslında
    bir denemedir: “Sizi deneme olsun diye, önce kötülük (şer) ve
    iyilik (hayır) ile deneriz. Sonra Bize geri döndürülürsünüz.”337 Şer ile imtihan
    karşısında müslümanın en önemli dayanağı sabır ve duâdır.
    Mü’min, kendine göre şer saydığı belâ, musibet, keder ve mahrumiyet
    anında, kararlı davranarak, bütün bunların bir deneme
    olduğunu düşünerek sabreder. Denemeyi başarmak için Rabbine
    niyaz eder. Yalnızca O’ndan yardım diler, halini yalnızca O’na arzeder.
    Çünkü mü’min duâ ile evrenin dehşet verici sessizliği içerisinde
    yalnız olmadığını anlar, duâ ile Rabbini yanı başında ve
    kalbinde bulur.
    Hayır ve şer konusundaki hükümler, insanın onlardan hoşlanıp
    hoşlanmamasına göre değil, onların insanı götürdüğü sonuca
    göre verilmelidir. Çünkü bu konudaki değerlendirmeler çoğu zaman
    izafi (göreceli) olmakta ve karar vermekte acele edilmektedir.
    Kur’an, bu konuda tipik iki örnek vermektedir: “Hoşunuza gitmediği
    halde üzerinize savaş yazıldı (farz kılındı). Olur ki hoşunuza gitmeyen
    bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki sevdiğiniz bir şey de sizin için şerdir.
    Allah bilir de siz bilemezsiniz.” 338 “…(Hanımlarınızla) güzellikle geçinin.
    Şâyet onlardan hoşlanmadınızsa, belki, bir şey hoşunuza gitmez, ama
    Allah onda çok hayır kılar.” 339
    331] 2/Bakara, 155
    332] 20/Tâhâ, 131
    333] 8/Enfâl, 28; 64/Teğâbün, 15
    334] 39/Zümer, 49
    335] 20/Tâhâ, 40
    336] 9/Tevbe, 126; 22/Hacc, 11
    337] 21/Enbiyâ, 35
    338] 2/Bakara, 216
    339] 4/Nisâ, 19
    HAYIR VE ŞER
    - 87 -
    “İnsan, hayrı istediği gibi şerri de ister. İnsan pek acelecidir.” 340 Bu âyet,
    insanın önemli bir psikolojik yönüne işaret etmektedir. Gerçekten
    insan, öfkelendiği, sıkıldığı ya da bir güçlükle karşılaştığında, sabır
    ve güzel duâ iplerine yapışmadıysa, öfkelendiklerine bedduâ eder,
    güçlüklerden kurtulmak için sabır ve metânetle çaba göstereceği
    yerde, acelecilik göstererek hemen kurtulmak ister. Halk deyimiyle
    denize düştüğünde yılana sarılır. Hemen kurtulamayınca da,
    ümitsiz ve kötümser bir hâlet-i rûhiye içinde, “Allah’ım, canımı al
    da, beni bu sıkıntıdan kurtar!” gibi kendisi için bile bedduâ eder.
    Elbette bu davranış, doğru değildir.
    İnsanın bilgisi, hele Allah’ın ilmi ile kıyaslanınca yok sayılacak
    kadar azdır. O, kendi hayrına ve şerrine olan şeyleri de yeterince
    bilemez. Bir de hevâsı/kötü arzuları, geçici dünya rahatı işin içine
    girince hayır ve şer kavramlarını karıştırır. Bir şeyin hayırlı veya
    şerli oluşunun, bir insanın o şeyi sevmesi ya da ondan hoşlanmaması
    ile temelde hiçbir ilgisi yoktur. Asıl önemli olan, o şeyin bizi
    götürdüğü nihâî sonuca nazaran hüküm verilmesi gerekmektedir.
    Yani hayır, Allah’ın hoşlandığı şeydir; bu, bizim hoşlanmadığımız
    şey olabilir. Nefsin hoşlandığı her şeyi yerine getirmek,
    Kur’an tâbiriyle hevâyı ilâhlaştırmak 341 ile Allah’ı râzı etmenin 342
    ayrıldığı noktadır hayır ve şer tanımı.
    İşte bu noktada Vahy devreye girmekte ve Rahmân olan Rabbimiz,
    bize hayır ve şerri göstermekte, sırât-ı müstakîme hidâyet
    etmektedir: “Hoşunuza gitmediği halde savaş size yazıldı/farz kılındı. Sizin
    için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin
    için daha şer/kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah
    bilir, siz bilmezsiniz.”343 Savaş, aslında sevilen, nefsin hoşlandığı bir
    şey değildir. Fakat bazen insan savaşmak zorunda kalır. İslâm’ın
    emrettiği cihadda iki güzelden biri vardır: Şehid olup cennete gitmek
    veya gâzi olup zafer kazanmak, ğânîmet alıp zengin olmak.
    Savaş ve cihaddaki sırrı insan tümüyle bilemez; Allah bilir. Bazı
    toplumlar cezaya müstahak olunca, Allah onları çeşitli belâlarla
    cezalandırır. İşte onlardan biri de savaştır. Nitekim Kur’an, “Allah,
    insanları birbiriyle def etmeseydi (savıp hizaya getirmeseydi) yeryüzünde
    nizam bozulurdu”344 buyrulmuştur.
    Vahy, mutlak hayırdır. Vahiyle irtibatı olan ilim ve hikmet de
    hayırdır.“Allah dilediğine hikmet verir. Kime hikmet verilirse, ona pek
    340] 17/İsrâ, 11
    341] 25/Furkan, 43; 45/Câsiye, 23
    342] 5/Mâide, 119
    343] 2/Bakara, 216
    344] 2/Bakara, 251
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 88 -
    çok hayır ve üstünlük verilmiştir. Gerçekleri ancak akıl sahipleri anlar.”345
    Bu âyette geçen “hikmet”, Kur’an ilimleri demektir. Derin ve yararlı
    ilme hikmet denir. Allah’ın, kendisine hikmet verdiği kimseler
    öncelikle peygamberler, ilmiyle amel eden âlimlerdir. İlim sahibi
    olmanın en çok değer verilen tarafı, insanlığa faydalı olmak, onlara
    hayrı dokunmaktır. Doğruluk, adâlet, ihlâs, sevgi, saygı, başkalarına
    faydalı olmak, cömertlik gibi yüksek vasıfları Allah rızâsı
    için taşıyan kimseler de hikmet ehlinden sayılır; dolayısıyla hayırlı
    insan kabul edilir. Kur’an’ın emirlerini öğrenip noksansız uygulamak
    için çaba sarfeden, tüm kötülüklerden uzak durma gayreti
    içinde olan kimse hikmet sahibidir ve kendisine büyük hayır verilmiştir.
    Kur’ân-ı Kerim’de Hayır ve Şer
    “Hayr” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 176 yerde, türevleriyle birlikte
    ise toplam 196 yerde geçer. “Şerr” kelimesi ise 31 yerde zikredilir.
    Kur’ân-ı Kerim’de hayır kavramı, “iyi, güzel, değerli, faydalı
    ve mal mülk gibi arzulanan şeyler” anlamlarında kullanılır. Hayır,
    kavram olarak bazen hem mal, hem de o malı Allah yolunda sarf
    etme iyiliğini veya infak anlayışını ifade etmektedir. Allah’ın insana
    verdiği mal, -her ne kadar bazıları için şer olsa da- bizzat
    hayrın kendisidir. Meselâ, Kur’an, Hz. Süleyman’a (a.s.) verilen atlara
    “hayır” demektedir. Bir başka yerde, ölen birisinin geride bir
    hayır/mal bırakması durumunda onunla ilgili vasiyette bulunması
    gerekir denilmektedir. 346
    Mü’minler, Allah yolunda hayırdan ne infak ederlerse; bu,
    kendileri içindir. Onlar hayır olarak infak ettiklerinin karşılığını
    tastamam alacaklardır.347 Görüldüğü gibi burada hayır, hem sahip
    olunan mal, hem de bu maldan Allah yolunda infak edilen pay,
    sadaka anlamına gelmektedir. Bir başka âyette ise ‘hayr’ yine ikili
    bir anlam ifade ederek hem sahip olunan şey, hem takvâya bağlı
    olarak yapılan amel (iş) yerinde kullanılmaktadır: “Sana neyi infak
    edeceklerini soruyorlar. De ki: ‘Hayır olarak infak edeceğiniz şey, ana-babaya,
    yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışadır. Hayır olarak ne
    yaparsanız, Allah onu şüphesiz bilir.”348 Hayır, yine maddî anlamlarda
    refah, bolluk, zenginlik gibi anlamlarda kullanılır. 349
    Hayır kavramı Kur’an’da şu anlamlarda da kullanılmaktadır:
    345] 2/Bakara, 269
    346] 2/Bakara, 180
    347] 2/Bakara, 272-273
    348] 2/Bakara, 215
    349] 6/En’âm, 17; 10/Yûnus, 107; 21/Enbiyâ, 35; 70/Meâric, 21
    HAYIR VE ŞER
    - 89 -
    a) Allah’ın sayısız (maddî ve mânevî) nimeti anlamında,350
    b) Bütün hayırların kaynağı olan vahy ve peygamberlik anlamında,
    ki vahye uyan mü’minler birçok nimetlere, güzelliklere,
    sağlam bir inanca ve aralarında kardeşlik duygularına sahip olurlar.
    Bütün bunlar hayrın ta kendisidir, 351
    c) Gerçek iman, ya da iman etme eğilimi, samimiyet ve iyi niyet
    anlamında, 352
    d) İman etmenin güzel sonucu, imanın olumlu etkisi anlamında,
    e) Sâlih amel, hayırlı iş, kulluk ve sonucu güzel olan işler anlamında,
    353
    f) İslâm,354
    g) hikmet355 anlamında “hayır” kavramı kullanılır. Bütün bu
    açıklamalardan sonra, hayır kelimesinin Kur’an’da “ma’rûf (iyilik)”,
    şer kelimesinin de “münker (kötülük)” anlamında kullanıldığını
    söyleyebiliriz.
    Hayır ve karşıtı olan şer, şu âyette birlikte kullanılmıştır: “İnsan,
    hayrı istediği gibi şerri de ister (Hayra duâ eder gibi şerre de duâ
    etmektedir). İnsan pek acelecidir.” 356 Âyette aceleci olan insanın, hayrı
    ister gibi şerri istediği; hayra duâ eder gibi şer için duâ ettiği
    belirtilmektedir. İnsanın hayrı ister gibi şerri istemesi, üç anlama
    gelebilir:
    1) Bundan kasıt, Kur’an’a inanmayan kişilerin: “Allah’ım, eğer
    bu hak ise başımıza taş yağdır” gibi sözlerle Hz. Peygamber’le
    alay edip azap istemelerini kınamaktır. Allah Teâlâ, o insanların
    Kur’an’a inanıp doğru yola gelecekleri yerde bu hayrı bırakıp şerri
    istedikleri anlatılmakta, böyle doğru yoldan ayrıldıkları için türlü
    azaplara, sıkıntılara uğrayan yahûdilerin sonlarına benzer bir
    cezaya çarpılacaklarını îmâ etmektedir. Âyetlerin söz akışına en
    uygun mânâ budur.
    2) İkinci ihtimale göre, insanın şer istemesi, bunaldığı zaman
    kendi aleyhine duâ (bedduâ) edip lânet okumasıdır. Bazı insanlar
    350] 3/Âl-i İmrân, 26
    351] 2/Bakara, 105 ayrıca Bk. 16/Nahl, 30
    352] 8/Enfâl, 70
    353] 2/Bakara, 110; 5/Mâide, 48; 21/Enbiyâ, 90
    354] 3/Âl-i İmrân, 104; 68/Kalem, 12
    355] 2/Bakara, 269
    356] 17/İsrâ, 11
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 90 -
    bunalınca “ölsem de kurtulsam!” gibi sözler söyler. Veya çoluk
    çocuğuna bedduâ eder. Hâlbuki o istediği şey, kendi lehine değil;
    aleyhinedir, yani şerdir. Hz. Peygamber (s.a.s.): “Canınız ve malınız
    aleyhine duâ (bedduâ) etmeyin. Sonra Allah’ın kabul saatine (zamanına)
    rastlarsınız da duânızı kabul eder.” 357 buyurmuştur.
    3) Üçüncü ihtimale göre insan, bazen aleyhine olacak bir şeyi
    hayır sanarak ister, olması için duâ eder, yalvarır, olmayınca üzülür.
    Gerçekten onun olması, kendi aleyhinedir, şerdir; olmaması
    hayırdır. Ama insan, işlerin içyüzünü bilmediği için farkına varmadan
    aleyhine olacak şeyleri ister. Hayrı istediği gibi o şerli şeyi
    de hayır sanarak ister. Âyette bu üç anlam da muhtemeldir. Daha
    doğrusu, âyet, bu mânâların hepsini kapsar; fakat siyak ve sibaka
    göre daha uygun ve temel anlam, birincisidir.358 “Eğer Allah, insanlara,
    onların hayrı çabukça istemeleri gibi şerri de acele verseydi, elbette
    onların ecelleri bitirilmiş olurdu (ve hepsi de helâk olurlardı). Fakat Biz,
    Bize kavuşmayı beklemeyenleri azgınlıkları içinde bocalar bir halde (kendi
    başlarına) bırakırız.” 359
    “Hoşunuza gitmediği halde üzerinize savaş yazıldı (farz kılındı). Olur
    ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki sevdiğiniz
    bir şey de sizin için şerdir. Allah bilir de siz bilemezsiniz.”360 Bu âyette,
    hoşlarına gitmese de savaşın, mü’minlere farz kılındığı; hoşlarına
    gitmeyen bazı şeylerin yararlarına; hoşlarına giden bazı şeylerin
    de zararlarına olabileceği, işlerin içyüzünü ancak Allah’ın bildiği
    belirtilmektedir. Evet, insan ne kadar bilgili olsa da, onun bilgisi,
    ancak duyuların verilerine bağlıdır. Duyulara çarpan olaylardan
    gelir. Yargısı da görünüşlere göredir. İnsan, olayların iyi veya kötü
    olduğu, bunlardan doğacak yarar veya zararları deney ile bilir.
    Çoğu kez bir olayı denemeye imkân olmaz. Denemeye kalkıldığı
    zaman da iş işten geçmiş olur. İnsan, olayların ancak dışyüzünü
    bilir; hâlbuki Allah, her şeyi yaratan kendisi olduğundan, her şeyin
    dışını da içini de bilir. Bu bilgisi uyarınca insanın yararına olan
    şeyleri emreder, zararına olan şeyleri de yasaklar. O’nun emrettiği
    her şey, zâhiren hoş görünmese de gerçekte hoştur, hayırdır.
    Savaş da görünüşte hoş değildir; çünkü insanın ölümüne sebep
    olabilir. Ama birkaç kişinin ölümüyle bir toplumun hürriyeti,
    şeref ve nâmusu kurtarılır. Ölenler de cennette ebedî diriliğe ve
    mutluluğa erişirler. Peygamberlere arkadaş olmak şerefine ererler.
    Gerçekten, cihad eden İslâm toplumları yükselmişler, cihadı
    357] Müslim, Zühd 74; Ebû Dâvud, Salât
    358] Süleyman Ateş, Kur'an Ansiklopedisi, c. 8, s. 29-30
    359] 10/Yûnus, 11
    360] 2/Bakara, 216
    HAYIR VE ŞER
    - 91 -
    bırakınca dünya haritasındaki yerleri küçülmeye başlamış, sonunda
    güzelim ülkeleri yabancılar ve onların güdümündeki yerliler
    tarafından sömürülmüştür. Cihadı bırakmak, yalnız cepheye gitmemek
    değildir. Düşmana karşı kuvvet hazırlamayı ihmal etmek,
    düşman atom bombası yaparken piyade tüfeğiyle yetinmek de
    cihadı bırakmak demektir.
    Âyetten çıkarılacak birinci hüküm, birinci ders cihada katılmak
    ve cihadı sürdürmektir. İkinci ders de, bazı hoşumuza gitmeyen
    şeylerin hakkımızda hayırlı olabileceğidir. Nice üzüldüğümüz şeyler
    vardır ki, sonunda bizim için çok hayırlı olmuş ve nice sevdiğimiz
    şeyler vardır ki, bizim için kötü sonuç doğurmuştur. O halde,
    biz elimizden geldiği, gücümüzün yettiği kadar yararlı işler
    yapıp durumumuzu düzeltmeğe, kötü sonuç doğuracak işlerden
    kaçmaya, tehlikelerden sakınmaya çalışmalıyız. Fakat Allah’tan
    başımıza bir olay geldiği, hoşumuza gitmeyen, bizi üzen bir olayla
    karşılaştığımız zaman da kendimizi üzüntü girdâbına atmak
    yerine sabretmeli, işin sonunu beklemeliyiz. Bir babanın, küçük
    çocuğunu bazı şeylerden men etmesi, çocuğun zoruna gitse de
    onun yararınadır. Doktorun verdiği ilâç acı da olsa hastanın şifasına
    sebep olabilir. Doktor, zulmünden değil; şefkatinden ötürü
    o ilâcı hastasına vermektedir. Her arzu ettiğini vermek, hastayı
    ölüme sürükleyebilir. Şâyet Yüce Allah da sana istediğin bir şeyi
    vermiyorsa, seni yoksul yaşatıyorsa, seni çocuksuz yapmışsa veya
    çok sevdiğin bir şeyi elinden almışsa üzülme, sabret; bu hoşuna
    gitmeyen işlerin içinde senin için kim bilir nice faydalar, hayırlar
    olabilir. Ya bu vesile ile Allah sana ileride çok yararlı şeyler verecek
    yahut seni bu olaylarla deneyip ruhunu olgunlaştıracak, mânevî
    dereceni yükseltecektir.
    Biz Rabbimizin her an, her nefes bin türlü nimetiyle besleniyoruz.
    Bir nefes alış, vücuda oksijen götürür; nefes veriş, vücutta
    biriken zehirli gazı dışarı atar. Bir nefes alış verişte Allah’ın bize
    iki lütfu, iki nimeti var. Bir vakit de O’ndan bir sınavla karşı karşıya
    kalırsak elbette sabretmemiz gerekir. Sabredersek acı olaylar tatlılaşır,
    Allah olayları hikmetle örmüştür. Bazen hayırlı sonuçları görünüşte
    insanın hoşuna gitmeyen olaylara bağlamıştır. Şerri hayır
    yapacak yine O’dur. “Allah tevbe edip güzel iş yapanların kötülüklerini
    iyiliklere çevirir.” 361 Meyveler güneşin karşısında dura dura tatlılaşır.
    Hakkın rızâsına boyun eğenler de rûhen olgunlaşır, iki cihan mutluluğuna
    ererler. 362
    361] 25/Furkan, 70
    362] S. Ateş, Kur'an Ansiklopedisi, c. 19, s. 308-309
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 92 -
    “Namazı kılın, zekâtı verin, önceden kendiniz için yaptığınız her hayrı/
    iyiliği Allah’ın katında bulacaksınız. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı
    noksansız görür.” 363
    “Herkesin yüzünü kendisine doğru çevirdiği bir yön vardır. Öyleyse
    hayırlarda birbirinizle yarışın…” 364
    “...Hayır işlerden neyi yaparsanız Allah onu bilir. (Ey mü’minler!) Âhiret
    için azık toplayın. Bilin ki, azığın en hayırlısı takvâdır (Allah korkusudur).
    Ey akıl sahipleri! Yalnız Benden korkun.” 365
    “Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: ‘Hayır olarak infak edeceğiniz
    şey, ana babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışadır.
    Hayır olarak ne yaparsanız, Allah onu şüphesiz bilir.” 366
    “Hoşunuza gitmediği halde üzerinize savaş yazıldı (farz kılındı). Olur ki
    hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki sevdiğiniz bir şey
    de sizin için şerdir. Allah bilir de siz bilemezsiniz.” 367
    “İman edinceye kadar müşrik/putperest kadınlarla evlenmeyin. İman
    etmiş bir câriye, beğenseniz bile müşrik bir kadından kesinlikle daha
    hayırlıdır/iyidir. İman edinceye kadar müşrik erkekleri de evlendirmeyin.
    Mü’min bir köle, beğenseniz bile müşrik bir kişiden kesinlikle daha hayırlıdır.
    Onlar ateşe çağırır. Allah ise izni ve inâyeti ile cennete ve mağfirete
    çağırır; âyetlerini insanlara açıklar. Umulur ki düşünüp anlarsınız.” 368
    “Güzel söylemek ve hoşgörü, peşinden başa kakılan, gönül inciten
    sadakadan daha hayırlıdır.” 369
    “Allah dilediğine hikmet verir. Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır
    ve üstünlük verilmiştir. Gerçekleri ancak akıl sahipleri anlar.” 370
    “...Hayır olarak infak ettiklerinizden (harcadıklarınızdan) hepsi, kendiniz
    içindir (ondan Allah değil; siz faydalanırsınız). Yapacağınız infakı/
    harcamayı, ancak Allah’ın rızâsını kazanmak için harcayın. Hayır kasdıyla
    verdiğiniz ne varsa, size tam olarak noksansız verilir. Ve siz asla haksızlığa
    uğramazsınız.” 371
    “De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine
    verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini aziz kılar yüceltir;
    363] 2/Bakara, 110
    364] 2/Bakara, 148
    365] 2/Bakara, 197
    366] 2/Bakara, 215
    367] 2/Bakara, 216
    368] 2/Bakara, 221
    369] 2/Bakara, 263
    370] 2/Bakara, 269
    371] 2/Bakara, 272
    HAYIR VE ŞER
    - 93 -
    dilediğini de zelil kılar alçaltırsın. Her türlü hayır/iyilik Senin elindedir. Gerçekten
    Sen her şeye kadirsin.” 372
    “Sizden, insanları hayra çağıran, ma’rûfu (iyiliği) emredip münkeri (kötülüğü)
    men eden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”
    373
    “Siz insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz;
    ma’rûfu (iyiliği) emreder, (münkerden) kötülükten men eder ve Allah’a
    iman edersiniz...” 374
    “Onlar, Allah’a ve âhiret gününe iman ederler; ma’rûfu/iyiliği emreder,
    münkerden/kötülükden men ederler; hayırlı işlere koşuşurlar. İşte
    bunlar sâlihlerdendir. Onların, hayır cinsinden yaptıkları şeyler karşılıksız
    bırakılmayacaktır. Allah, takvâ sahiplerini çok iyi bilir.” 375
    “Allah’ın, kereminden kendilerini (infakta) cimrilik gösterenler, sanmasınlar
    ki o, kendileri için hayırlıdır; tersine bu onlar için şerdir. Cimrilik
    ettikleri şey de kıyâmet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve
    yerin mirası Allah’ındır. Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” 376
    “…(Hanımlarınızla) güzellikle geçinin. Şâyet onlardan hoşlanmadınızsa,
    belki, bir şey hoşunuza gitmez, ama Allah onda çok hayır kılar.” 377
    “...Allah dileseydi sizleri bir tek ümmet yapardı; fakat size verdiğinde
    (yol ve şeriatlerde) sizi denemek için (böyle yaptı). Öyleyse hayrâtta (hayırlı/
    iyi işlerde) birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık size,
    üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeyleri(n gerçek tarafını) O haber verecektir.”
    378
    “Eğer Allah sana bir zarar verirse, onu kendisinden başka giderecek
    yoktur. Ve eğer sana bir hayır verirse, (bunu da giderecek yoktur), şüphesiz
    O her şeye kadirdir.” 379
    “Allah katında hayvanların en şerlisi/kötüsü, düşünmeyen sağırlar ve
    dilsizlerdir (Hakkı işitip kabul etmeyen kâfirlerdir).” 380
    “Allah katında hayvanların en şerlisi/kötüsü, kâfir olanlardır. Çünkü onlar
    (Allah’a) iman etmezler.” 381
    372] 3/Âl-i İmrân, 26
    373] 3/Âl-i İmrân, 104
    374] 3/Âl-i İmrân, 110
    375] 3/Âl-i İmrân, 114-115
    376] 3/Âl-i İmrân, 180
    377] 4/Nisâ, 19
    378] 5/Mâide, 48
    379] 6/En’âm, 17
    380] 8/Enfâl, 22
    381] 8/Enfâl, 55
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 94 -
    “Eğer Allah, insanlara, onların hayrı çabukça istemeleri gibi şerri de
    acele verseydi, elbette onların ecelleri bitirilmiş olurdu (ve hepsi de helâk
    olurlardı). Fakat Biz, Bize kavuşmayı beklemeyenleri azgınlıkları içinde bocalar
    bir halde (kendi başlarına) bırakırız.” 382
    “İnsan, hayrı istediği gibi şerri de ister. İnsan pek acelecidir.” 383
    “Sanıyorlar mı ki, onlara verdiğimiz servet ve oğullar ile kendilerine
    hayırlar/faydalar sağlamak için can atıyoruz? Hayır! Onlar işin farkına varmıyorlar.”
    384
    “Sizi deneme olsun diye, önce kötülük (şer) ve iyilik (hayır) ile deneriz.
    Sonra Bize geri döndürülürsünüz.” 385
    “...Onlar (peygamberler) hayır işlerinde koştururlar; umarak ve korkarak
    Bize yalvarırlardı; onlar Bize huşû (derin saygı) duyarlardı.” 386
    “Ey iman edenler! Rukû edin, secdeye varın, Rabbinize ibâdet edin ve
    hayır işleyin: umulur ki kurtuluşa erersiniz.” 387
    “Doğrusu onlar (İbrâhim, İshak ve Ya’kub a.s.) Bizim yanımızda seçkin
    ve hayırlı/iyi kimselerdendir. İsmâil’i, Elyesa’yı, Zülkifl’i de an. Hepsi de
    hayırlılardandır.” 388
    “İnsan, hayır istemekten usanmaz (Her şeyinin olmasını ister). Fakat
    kendisine bir şer/kötülük dokunursa hemen karamsar olur, (Allah’ın rahmetinden)
    ümidini keser. Andolsun ki, kendisine dokunan bir zarardan
    sonra Biz ona bir rahmet tattırırsak, ‘Bu, benim hakkımdır, kıyâmetin kopacağını
    sanmıyorum. Rabbime götürülmüş olsam bile muhakkak O’nun
    yanında benim için daha güzel şeyler vardır’ der. Biz o inkâr edenlere
    yaptıklarını mutlaka haber vereceğiz ve mutlaka onlara ağır azaptan tattıracağız.
    İnsana bir nimet verdiğimiz zaman yüz çevirir ve kendine yönelir.
    Fakat ona bir şer dokunduğu zaman da yalvarıp durur.” 389
    “Kim zerre ağırlığınca hayır işlerse, onu(n karşılığını) görür. Kim de
    zerre ağırlığınca şer işlerse, onu(n karşılığını) görür.” 390
    Hadis-i Şeriflerde Hayır ve Şer
    “...Allah’ım! Hayrın tamamı Senin elindedir; şer ise Sana izâfe
    382] 10/Yûnus, 11
    383] 17/İsrâ, 11
    384] 23/Mü’minûn, 55-56
    385] . 21/Enbiyâ, 35
    386] 21/Enbiyâ, 90
    387] 22/Hacc, 77
    388] 38/Sâd, 47-48
    389] 41/Fussilet, 49-51
    390] 99/Zilzâl, 7-8
    HAYIR VE ŞER
    - 95 -
    edilemez.” 391
    “İnsanlardan öylesi var ki, hayrın anahtarı, şerrin kilididir. Öylesi de var
    ki, şerrin anahtarı, hayrın kilididir. Eline Allah tarafından hayır anahtarları
    verilene müjdeler olsun! Eline şer anahtarları verilene de yazıklar olsun!”
    392
    “Rıfktan (yumuşak huylu, şefkatli ve merhametli olmaktan) mahrum
    olan, her hayırdan mahrum olmuştur.” 393
    “Başınızdakiler en hayırlılarınız olduğu, zenginleriniz hoşgörülü davrandığı
    ve işleriniz aranızda görüşülüp danışılarak yürütüldüğü sürece
    sizin için yerin üstü, altından daha hayırlıdır.” 394
    “Allah, bir insanın ellerini hayrın anahtarı yapmışsa, ne mutlu ona!” 395
    “İnsanların en hayırlısı, iyiliği beklenen, kötülük etmesinden korkulmayan
    kimsedir.” 396
    “İnsanların en hayırlısı, toplum içinde yaşarken bir taraftan o toplumun
    hakkını ödeyen, diğer taraftan Rabbine ibâdet eden, savaşa çıktığında
    ise düşmana korku salan kimsedir.” 397
    “Mü’minin işi tuhaftır, her işi hayırdır. Bu, yalnız mü’mine özgüdür.
    Sevindirici bir işle karşılaşsa şükreder, o iş kendisi hakkında hayırlı olur.
    Üzücü bir işle karşılaşsa sabreder, kendisi için hayırlı olur.” 398
    “Kişinin kendinden sonra bıraktığı şeylerin en hayırlısı üç tanedir: Kendisine
    duâ edecek sâlih evlât, kendisine sevâbı ulaşacak olan sadaka-i
    câriye ve kendisinden sonra onunla amel edilecek ilim.” 399
    “İnsanların en hayırlısı, -savaş zamanında- malı ve canıyla savaşan,
    -barış zamanında- ise Rabbine ibâdet etmekle meşgul olup kendini insanlara
    zarar vermekten alıkoyan kimsedir.” 400
    “Üst el, alt elden (veren el, alan elden) hayırlıdır. Sen üst el olmaya
    bak! Sadakanın en hayırlısı da zenginlikten verilenidir. Kim haramdan
    sakınıp şerefini kurtarmak isterse, Allah onu iffet ve şerefli kılar. Kim de
    391] Müslim, Müsâfirîn 26, 1/534; Tirmizî, Deavât 32, 5/485; Ebû Dâvud, Salât,
    1/201; Nesâî, İftitah 17, 2/130
    392] İbn Mâce, Mukaddime 237, 1/86
    393] Müslim, Birr 75
    394] Tirmizî, Fiten 78
    395] İbn Mâce, Mukaddime 19
    396] Timizî, Fiten 76
    397] Tirmizî, Fiten 15
    398] Müslim, Zühd, 64; Dârimî, Rikak 61; Ahmed bin Hanbel, V/24
    399] İbn Mâce, Mukaddime 20
    400] Buhârî, Rikak 34; Nesâî, Zekât 74
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 96 -
    müstağnî davranırsa Allah onu zengin kılar.” 401
    “Andolsun ki, Allah yolunda bir sabah veya bir akşam savaşmak, dünyadan
    da, dünyada olan şeylerden de hayırlıdır.” (Diğer bir rivâyette:)
    ...Üzerine güneşin doğup battığı şeylerden hayırlıdır.” 402
    “Allah yolunda harcanan bir gün, o yolda harcanmayan bin günden
    hayırlıdır.” 403
    “Allah, hiçbir mü’mine, yaptığı tek hayrın bile karşılığını ihmal etmek
    sûretiyle zulümde bulunmaz. Yaptığı her hasenenin karşılığı hem dünyada,
    hem de âhirette kendisine verilir. Kâfir ise, yaptığı hayır sebebiyle
    dünyada öylesine yedirilir ki, âhirete varınca, karşılığı verilecek tek hayrı
    kalmaz.” 404
    “Allah Teâlâ bir kulun hayrını diledimi onu isti’mâl eder!” “Onu nasıl
    isti’mâl eder?” diye soruldu. “Ölümden önce sâlih amel işlemede muvaffak
    kılar” buyurdu. 405
    “Hiç kimse, elinin emeğinden (kendi kazancından) yediğinden daha
    hayırlı bir şey yiyemez. Allah’ın peygamberi Dâvud (a.s.) da kendi elinin
    emeğini yiyip geçinirdi.” 406
    “Sizin hayırlınız, Kur’an’ı öğrenen ve öğretendir.” 407
    “Yâ Ebâ Zer! Sabahleyin kalkıp da Allah’ın Kitabından bir âyet öğrenmen,
    yüz rekât (nâfile) namaz kılmandan daha hayırlıdır. Ve yine sabahlayıp
    da ilimden bir bab (bölüm) öğrenmen bin rekât (nâfile) namaz
    kılmandan daha hayırlıdır.” 408
    “Bu ilme, henüz ortadan kalkmadan istekli olun, sarılın! Onun kalkması,
    yeryüzünden ref olunmasıdır. Âlim ile ilim öğrenen (öğrenci) ecirde
    müşterektirler. Diğer insanlarda ise, hayır yoktur.” 409
    “Allah Teâlâ katında, arkadaşların en hayırlısı, arkadaşına en hayırlı
    olanıdır. Komşuların en hayırlısı, komşusuna en hayırlı olanlarıdır.” 410
    “Kıyâmet günü, Allah indinde, derece itibarıyla insanların en şerlisi,
    başkasının dünyası uğruna âhiretini hebâ eden kuldur.” 411
    401] Buhâri, Zekât, 2/112; Müslim, Zekât 94, 2/717, hadis no: 1033
    402] Buhârî, Cihad 4/17; Müslim, İmâre 112, 115, 3/1499, hadis no: 1880
    403] Nesâî, Cihad, 6/40
    404] Müslim, Sıfatu'l-Münâfıkîn 56, hadis no: 2808
    405] Tirmizî, Kader 8, hadis no: 2134
    406] Buhârî
    407] Buhârî, Fazlu’l-Kur’an 6/108
    408] İbn Mâce, Mukaddime 219, 1/79
    409] İbn Mâce, Mukaddime 228, 1/83
    410] Tirmizî, Birr 28; Ahmed bin Hanbel hadis no: 6566
    411] Kütüb-i Sitte Terc. 4/265
    HAYIR VE ŞER
    - 97 -
    “Allah’a andolsun ki, Allah’ın senin vâsıtanla bir adamı hidâyete erdirmesi,
    kızıl tüylü develerden oluşan sürülerden senin için daha hayırlıdır.”
    412
    “Âlimin âbide olan üstünlüğü, benim sizin en aşağınıza olan üstünlüğüm
    gibidir. Şüphesiz ki Allah, melekleri, gökler ve yer ehli, hatta delikteki
    karınca, denizdeki balık bile insanlara hayır/iyilik öğretene salevât
    verirler (duâ ve istiğfârda bulunurlar).” 413
    Hadis-i şeriflere göre, insanların (veya müslümanların) en
    hayırlıları; “dostlarına ve komşularına hayrı dokunan”; 414 “ömrü uzun,
    ameli güzel olan”; 415 “geç öfkelenip çabuk yatışan”;416 “borcunu güzellikle
    ödeyen kimse”dir.417 Ticâret ehlinin en hayırlısı da borcunu güzellikle
    ödeyen, alacağını güzellikle isteyendir.418 En hayırlı yönetici
    ise halkının kendisini sevip hayır duâda bulunduğu kişidir. 419
    “Amellerin en hayırlısı, namaz” 420; “mescidlerin en hayırlısı geniş olanıdır.”
    421; “Oruç tutmak, sadaka vermek ve geceleyin namaz kılmak ‘hayır
    kapıları’dır.” 422; “Hayâ, bütünüyle hayırdır.” 423
    Her Şeyi Yaratan Allah’tır;
    Fakat Şer İnsanlardandır
    Her şeyi yaratan ancak Allah’tır. Fakat hayra rızâsı olduğu halde,
    şerre yoktur. Kaldı ki hayır ve şer dediğimiz, yapılan işin, işlenen
    fiilin Allah’ın emir ve rızâsına uygun olup olmamasıyla ilgili.
    Yani, fiilin kendisiyle değil; sıfatıyla alâkalı. Konuşma, görme, işitme,
    yürüme... hepsi birer fiil; Hayır olsun şer olsun bütün bu fiilleri
    yaratan Allah’tır. İşlenen fiil, İslâm’a uygun ise hayır; aksi halde şer
    olur. Zaten Allah’ın birliğine iman eden bir insan, O’nu bütün bu
    işlerin, bu fiillerin tek yaratıcısı olarak bilmiş olmuyor mu?
    İnsan bir işi yapmayı sadece arzu eder ve cüz’î irâdesini o işi
    yapmaya sarfeder. Neticeyi yaratan ise Allah’tır. Hakikat böyle bilinmezse
    ortaya şöyle bir tezat çıkar: Aynı fiil hayır olunca Allah
    412] Buhârî, Ashâbu’n Nebî 9; Müslim, Fedâilu’l-Ashâb 34, hadis no: 1787; Ebû
    Dâvud, İlm 10
    413] Tirmizî, İlm 10/157-158; Ebû Dâvud, İlm
    414] Tirmizî, Birr 28
    415] Tirmizî, Zühd 21, 22
    416] Ahmed bin Hanbel, Müsned III/19; Tirmizî, Fiten 26
    417] Buhârî, İstikrâz 4, 6; İbn Mâce, Ticâret 62
    418] Ahmed bin Hanbel, Müsned III/19
    419] Tirmizî, Fiten 77
    420] Muvattâ, Tahâret 36; İbn Mâce, Tahâret 4
    421] Ahmed bin Hanbel, Müsned III/18; Ebû Dâvud, Edeb 12
    422] Tirmizî, İman 8
    423] Müslim, İman 61; Ebû Dâvud, Edeb 6
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 98 -
    tarafından yaratılır, aksi halde... Görme fiilinin yaratıcısı Allah’tır.
    Göz fabrikası O’nun. Işık ham maddesi O’nun. Görülen bütün eşya
    da O’nun. O halde bir insan neye bakarsa baksın görmeyi yaratan
    Allah’tır. Baktığı helâl ise, bu bakış hayır olur, haramsa şer.
    Gerek fenalık ve kötülük anlamında olsun; gerek musîbet,
    belâ, felâket ve sıkıntı anlamlarında olsun insanların şerre dönüştüreceği
    şeyleri de yaratan Allah’tır. Çünkü her mümkini ve her işi
    yaratan Allah’tır. O’ndan başka yaratıcı yoktur. Zâtı ekmel olup
    mutlak kemal sıfatlarıyla muttasıf olduğu için Allah’ın zat, esmâ
    (isimler), sıfat ve fiillerinde hiçbir şer yoktur. Şer, insanlarda, insanların
    işlerinde ve insanın zannına göre yaratıklardadır. Allah
    insanların şerre dönüştüreceği şeyleri de hikmet ve İlâhî adâletin
    bir gereği olarak yaratmıştır.
    Yüce Allah, insanı bu dünyaya akıl ve irâde vererek imtihan etmek
    için getirmiştir. Bu sınav âleminde şerrin bulunmaması, dünyanın
    ve içindeki insanın yaratılış hikmetine aykırı düşerdi. Allah
    bu evrende insanlara, içlerinden peygamberler göndererek doğru
    yolu göstermiştir: “Biz ona (insana) iki yol gösterdik.”424 Üstelik insanın
    ruhuna şerden sakınmanın ve şerri tanımanın bilgilerini koymuş
    ve ilham etmiştir: “Her nefse (insan ruhuna) ve onu düzenleyene,
    sonra da ona kötülüğü (n ne olduğunu) ve bundan sakınmayı ilham edene
    and olsun ki onu (nefsini/ruhunu günah ve şerden) temizleyen felâha
    ermiştir.”425
    Allah, insanlara şer ve kötülük yaptırmasaydı, zorlasa ve şer
    için fırsat vermese, onların hepsini kendisine iman eden, tâat ve
    hayırda/iyilikte bulunan kimseler yapsaydı, daha iyi olmaz mıydı?
    Allah, böyle yapsaydı, insanın sözgelimi arıdan veya başka herhangi
    bir hayvandan farkı kalmazdı. Arı, Allah’ın nefsine (canına)
    koyduğu bir ilham (içgüdü) ile baldan başka bir şey yapamaz.
    Onun ne aklı ne de hür bir irâdesi vardır. Fakat Allah, insana akıl,
    şuur, bilgi edinme ve irâde özellikleri olan bir ruh vererek onu
    hayvanlardan üstün kılmış ve yeryüzüne halife yapmıştır. İyilik ve
    hayrın kıymeti, zorlayarak ortaya çıkarılan değildir; şuur ve serbest
    bir tercih ile yapılmayan hayrın/iyiliğin kıymeti yoktur. “Eğer
    Rabbim dileseydi, yeryüzünde bulunan bütün insanların hepsi iman
    ederlerdi.”426 Allah böyle yapsaydı, insanlar akıllarını kullanarak,
    vicdanlarına tâbi olarak serbest irâdeleriyle hürriyet içinde iman
    ve hayrı seçmeselerdi, imanın küfre karşı ne değeri olurdu? Küfür
    424] 90/Beled, 10
    425] 91/Şems, 7-9
    426] 10/Yûnus, 99
    HAYIR VE ŞER
    - 99 -
    ve şer olmasaydı, irâde ve istekle iman ve hayır uğrunda çekilen
    meşakkatin ne kıymeti kalırdı? Küfrün bilfiil varlığı olmasaydı
    iman ve kelimetullah nasıl bu kadar yüce ve değerli olurdu? Her
    şeyin kıymeti, zıddı ile bilinir. Eğer Nuh kavminin küfrü olmasaydı
    Tûfan mûcizesi meydana gelmezdi. Diğer peygamberlere iman etmeyen
    kavimlerde helâk âyetleri kendini göstermezdi.
    İnsanların şerre dönüştüreceği şeyleri yaratmak şer değildir.
    Fakat şerri kazanıp şer ile vasıflanmak şerdir. İnsan, aklını kullanarak
    irâdesini şerre yöneltip kudretini buna sarf ederse, Allah da
    bunu yaratır. Her şey, Allah’ın dileyip yaratmasıyla vukua geldiği
    için, kulun irâdesini yöneltip kudretini sarf ederek işlediği işi de
    sırf husûle gelmesi ve imtihanın gerçekleşmesi için yaratır. Ancak,
    Allah’ın şerre yardımı ve rızâsı yoktur.
    Bazen insan, bir şeyi hayırlı bulmayıp şer zanneder. Fakat Allah
    kula terbiye olması, aklını başına alması için musîbet verir; günahlarının
    affolması veya bir kısmından vazgeçilmesi ve o kişinin
    ecirler kazanması için hastalık, musîbet veya bazı sıkıntılar verir.
    Allah, bize şer şeklinde görünen sıkıntı ve musîbetleri hayra vesile
    olması için yaratır. Eşya ve olayların mâhiyet ve kıymetleri, zıtlarıyla
    anlaşılır. Hastalık olmazsa sıhhatin, cehâlet olmazsa ilmin
    kıymeti anlaşılamazdı. Yağmur ve karın yağmasında, rüzgârların
    esmesinde, insanlara zararlı mikrop ve hayvanların yaratılmasında
    görülen cüz’î şerler, bunların hayır ve faydaları yanında yok
    gibidir.
    Yüce Allah’ın âhirette kâfirler ve günahkârlara vereceği cezalar
    da adâlet ve hayırdır. Çünkü cezaları hak edenlere verir. Cezayı
    hak eden ve buna lâyık olan kimselere verilen cezalar, bu kimselere
    nisbetle şerdir. Çünkü kendilerine acı ve sıkıntı verir.
    Eski İran’da mecûsîler ve zındıklar, “âlemdeki bütün hayırları
    yaratan âlemin tanrısı Hürmüz’dür (Ahura Mazda). Kötülüklerin
    kaynağı/yaratıcısı ise Ehrimen’dir (Angra Mainyu)” derlerdi. Bunların
    iddialarına göre, dünyada bu iki kuvvet mutlak hâkimiyeti
    sağlamak için sürekli mücâdele halindedirler.427 Her şeyin yaratıcısının
    Allah olduğu unutulan tahrif edilmiş veya uydurulmuş
    bâtıl dinlerde hayrı yaratan Allah, şerri yaratmaz denilerek, şer
    için başka hâlık kabul edilmiştir. Bazıları da şerri şeytanın yarattığını
    ileri sürmüşlerdir. Bunlar, şerrin yaratılmasını Allah’a yüklemenin
    hata olacağı düşüncesiyle hareket edenlerdir. Bu yüzden
    Kur’an, Allah’tan başka yaratıcı bulunmadığını anlatmak için her
    427] Muhiddin Bağçeci, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 28
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 100 -
    şeyin hâlıkı Yüce Allah’tır428 buyurarak, fiilin kulun eseri olduğu
    bildirilirken, hâlıkının Kendisi olduğunu açıklamıştır. “Ona iki yolu
    (hayrı ve şerri) göstermedik mi?”429 buyrulur. Şerri seçenin, kötülüğü
    yapanın kul olduğu bildiriliyor. O yüzden şerri meydana getirenin
    Allah olduğunu söylemek doğru olmaz. Şerri meydana getirenin
    insan olduğunu, Allah’ın ise tek yaratıcı olmasından dolayı insanı
    ve onun fiillerini yaratan olduğu, birbirine karıştırılmamalıdır. Hayır
    da şer de kulun fiilidir. Ama imkânları ve fiili meydana getiren
    kulu, Cenâb-ı Hakk’ın yaratmış olması yönüyle hâlıkı Allah olur.
    Kâinatta olan biten her şey Allah’ın meşîeti (yaratması/dilemesi)
    dâhilindedir. Ama Allah şerri irâde etmez, kâinatta şerrin
    olmasını, insanların şerde bulunmalarını dilemez. İnsanların hoşuna
    gitmeyen bazı şeylerin hayır olabileceği Kur’an’da açıklandığı
    gibi,430 şerrin de kesb, yani insanların kazanmalarının/amellerinin
    sonucunda var edildiği belirtilir ve “insanın, işlediği zerre miktarı hayır
    ve zerre miktarı şerrin karşılığını göreceği”431 ilân edilir. Dolayısıyla
    Allah’ın, insanın şerre dönüştüreceği şeyleri yaratması şer değil;
    tümüyle hayırdır; fakat kulun şerri kazanması, yani kesbi şerdir.
    Eğer, kulun şerri kesbi neticesinde Allah onu yaratmamış olsaydı,
    bu defa, kul irâde sahibi olmuş olmazdı.
    Kâinatta şeytan gibi, mutlak şer olan (insan açısından mutlak
    şer değil; hayrı şerrinden fazla olduğundan) yaratıkları da yaratan
    ve netice itibarıyla onun azmasına fırsat veren de Allah’tır.
    Yani, şeytanın azması, Allah’ın meşîeti dâhilindeydi. İnsan yeryüzüne
    imtihan için gönderilmiş ve kendisine irâde verilmiştir; o
    bu irâdesini kullanarak en alçak bir mevkîye düşebildiği gibi, en
    yükseğe de çıkabilir. Ortada yüz yumurta olsa, sadece yüz yumurta
    olarak değer ifade eder; ama bir tavuğun altına konulsa ve
    yirmisi civciv olup sekseni bozulsa, o zaman yirmi civciv mi daha
    kıymetlidir; yoksa yüz yumurta mı? Civcivlerin yumurta yanındaki
    değerleri bir yana, ileride her civciv tavuk olduğunda belki yüzlerce
    yeni yumurta verecektir. İşte, yeryüzünde insanların belki
    yüzde sekseni şeytana uyar, ama yüzde yirmisi gerçekten insan
    olur ve yüceliklere ulaşır; ama hepsi ot gibi kalsa, o zaman insana
    ne gerek olacaktır? Bu noktada, şeytan gibi mahzâ şer varlıkların
    varlığı tavzîfîdir (görevlendirme icabıdır). Kaldı ki, şeytanı şeytan
    yapan, onun kendisidir. Meleklerle birlikte tâbi tutulduğu bir imtihanda
    bir daha geri dönüşü ve telâfisi mümkün olmayacak bir
    428] 13/Ra'd, 16
    429] 90/Beled, 10
    430] 2/Bakara, 216
    431] 99/Zilzâl, 7-8
    HAYIR VE ŞER
    - 101 -
    kayba uğramıştır. Demek oluyor ki, Allah’ın yaratması yönüyle her
    şey, hayırdır; melekût cihetinde şer yoktur; şer kesb iledir ve mülk
    cihetindedir.432
    Allah için yapılan her amel hayır; bunun dışındaki ameller ise
    şerdir. Kul, Allah Teâlâ’nın yarattığı imkânları, emirlerine uygun
    olarak kullanırsa, hayır; emrinin aksine kullanırsa şer olur. Bunlardan
    herhangi birini seçmek ve yapmak, kulun yetkisindedir. Eğer
    kötülüğü yapmak imkânına sahip olmasaydı, elbette yapamazdı.
    Şu halde yaratılan, aslında hayır ve şer değil; bunların yapılmasına
    elverişli imkânlardır. Bu sebeple de bu imkânları yaratan, fiilin
    hâlıkı olur. Çünkü O’ndan başka yaratan, imkân sağlayan yoktur.
    Halk etme Allah’a mahsus olduğundan, kulun fiili için bu tâbir
    kullanılamaz. Çünkü kul, fiilin meydana gelişini sağlayan çeşitli
    sebeplerden yalnız birinin (işi meydana getiren gücün) sahibidir.
    Kula fiilin hâlıkıdır demek, işin oluşmasında rol alan diğer bütün
    âmilleri hesap dışı bırakmak olur. Görme fiilinin yaratıcısı Allah’tır.
    Göz fabrikası O’nun. Işık hammaddesi O’nun. Görülen bütün eşya
    da O’nun. O halde insan, neye bakarsa baksın görmeyi yaratan
    Allah’tır. Baktığı helâl ise bu bakış “hayır” olur, haramsa “şer.”
    Kâinatta, gerçek mânâda “şer” vasfına lâyık olanlar, insanların
    dalâletleri ve günahlarıdır. Bu noktada, “kader sırrı” karşımıza
    çıkıyor. Dalâlet ve günahlarda insanın fâil ve muhtar olduğunu
    kabul etmek zorundayız. Bir insan olarak düşündüğümüzde,
    vicdânî bir muhâsebeye giriştiğimizde, fiillerimizdeki, bu arada
    kötü eylemlerimizdeki rolümüzü idrâk etmekten kendimizi alıkoyamayız.
    Yani sorumluluğumuzu ve mahcûbiyetimizi içimizde
    yaşarız. Fiillerimizin yaratıcısı Allah Teâlâ olduğuna istinad ederek,
    kötülüklerimizi O’na izâfe etmeye kalksak bile, bunu bir suçluluk
    hissi ile, aşağılık duygusu ve bahane arama anlayışıyla yaparız.
    Kadere inanıyoruz. Ama, takdiri önceden bilemediğimize
    göre ve işlerimizde güç yetirebileceğimizi hissettiğimize göre,
    kaderi bahane ederek sorumluluğumuzu atamayız. Dünyada
    hiçbir insan, kendisine yapılan haksızlık ve zulümler karşısında,
    “ne yapayım, kader böyle imiş!” diye, başına gelene rızâ göstermez;
    elinden geliyorsa, hakkını almaya uğraşır. Yani, pratikte kader
    inancı kimseyi bağlamamaktadır. Aleyhimize bir hükmü gerektirdiği
    zaman, nazar-ı itibara almadığımız bu inancı, Allah’a
    karşı kullanmak, böylece mes’ûliyeti atmayı ummak, olsa olsa,
    insan fıtratındaki bencillik ve haksız yere nefsini müdâfaa çabasıdır.
    O yüzden, insanların kâinatta “şer” olarak isimlendirdikleri
    432] Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Nil Y. s. 257-258
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 102 -
    keyfiyetler, ya aslında şer değildir; veya, onun sorumlusu insandır.
    Bundan dolayı bu şerler ile Cenâb-ı Allah’ın rahmân, alîm, hakîm,
    kadîr, mahlûkatına hiç zulmetmez oluşu bir tenâkuz/zıtlık arzetmemektedir.
    433
    Kur’ân-ı Kerim’de hiçbir âyette “şer” Allah’a nispet
    edilmez:
    “Sana gelen hasene/iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir/
    kendindendir…” 434
    “Başınıza gelen herhangi bir musîbet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir.
    (Bununla beraber) Allah çoğunu affeder.” 435
    “İnsanların kendi elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde (çölde,
    kırda ve şehirde) fesat çıkar. Böylece, onlar yaptıklarının bir kısım karşılığını
    daha dünya hayatında görürler.” 436
    “Bu böyledir, çünkü bir millet kendilerinde bulunanı değiştirmedikçe
    Allah onlara verdiği nimeti değiştirmez. Allah işitendir, bilendir.” 437
    “İnsanların elleriyle kazandıklarından dolayı karada ve denizde (çölde,
    kırda ve şehirde) fesat ortaya çıktı.” 438
    “Eğer Allah’ın, insanları bir kısmıyla bir kısmını def edip savması olmasaydı,
    yeryüzü fesâda uğrardı; ama Allah âlemlere karşı lütuf sahibidir.” 439
    “İnsan, hayrı istediği gibi şerri de ister. İnsan pek acelecidir.” 440
    “Öyle bir fitneden sakının ki, o sadece sizden zâlim olanlara isâbet etmekle
    kalmaz (herkese sirâyet ve tüm halkı perişan eder). Bilin ki Allah’ın
    azâbı şiddetlidir.” 441
    “Sizden önceki nesillerden akıllı kimselerin, (insanları) yeryüzünde
    bozgunculuk yapmaktan men etmeleri gerekmez miydi? Fakat onlar arasından,
    ancak kendilerini kurtardığımız pek az kişi böyle yaptı. Zulmedenler
    ise kendilerine verilen refahın peşine düşüp şımardılar ve suç işleyenler
    olup çıktılar. Halkı ıslahatçı kimseler olsaydı, Rabbin o şehirleri haksız yere
    helak edecek değildi.” 442
    433] Lütfullah Cebeci, Kur’an’da Şer Problemi, Akçağ Y., s. 307-311
    434] 4/Nisâ, 79
    435] 42/Şûrâ, 30
    436] 30/Rûm, 41
    437] 8/Enfâl, 53
    438] 30/Rûm, 41
    439] 2/Bakara, 251
    440] 17/İsrâ, 11
    441] 8/Enfâl, 25
    442] 11/Hûd, 116-117. Yine, kötülüğün ve musîbetin insanın kendi yaptığı sebeHAYIR
    VE ŞER
    - 103 -
    Allah Güzeldir; Her Yaptığı ve Yarattığı da Güzeldir: Allah’ın
    isim-sıfatlarından biri “muhsin” (güzel yapıp eden)dir. Allah muhsin
    olduğu için her yarattığını güzel yaratmıştır. O, insanı da güzel,
    hatta en güzel biçimde yaratmıştır.443 İnsanın ürettiği tüm güzelliklerin
    gerçek sahibi ve yapıp edicisi Allah olup bu üretimde, insanın
    beynini, gönlünü, elini, dilini kullanmaktadır.
    Allah’tan daima güzellik zuhur eder. Kötü ve çirkin (seyyie), insan
    nefsinin ürünüdür.444 Allah, yaratıcıların en güzelidir.445 Var ettiklerine
    en güzel boyayı vuran da Allah’tır.446 Allah, aynı zamanda
    hüküm verme bakımından da en güzel olandır.447 Rızkın en güzeli
    de Allah’tan gelir. O, rızık verme yönüyle de en güzeldir.448 Sözün
    de en güzelini bir kitap halinde indiren O’dur, O’nun kelâmı
    da tüm güzellikleri içerir.449 Bu yüzden insana, indirilen sözün en
    güzeline uyması emredilir. İnsana inen sözlerin en güzeli Allah’ın
    sözüdür.450 Bu yüzden, güzel insanların bir niteliği, sözü dinleyip
    onun en güzeline uymaktır.451 En güzel din, güzellikler sergileyerek
    Allah’a teslim olanların dinidir.452 Allah, fiil, söz ve hükmüyle
    en güzelin kaynağı olduğundan, en güzel isimler (esmâu’l-hüsnâ)
    da O’nundur. 453
    Merhametli Allah’a Rağmen
    Dünyada Şerlerin Bulunması
    İnsanlar, bazıları meraklarından, bazıları ateist anlayışları
    için fırsat ve bahane kabul ettiklerinden dolayı, şeytana bir kapı
    açmışlar ve şu soruya cevap aramaya çalışmışlardır: Merhametli
    Tanrı’nın şerleri yaratması veya O’na rağmen kâinattta şerlerin
    bulunmasını nasıl izah ederiz? Hâlbuki, insanların çoğunluk itibarıyla
    bedbaht ve kötü oldukları, şerrin kol gezdiği bir dünyada
    yaşıyoruz. Şer, dünyada olanca dehşetiyle vâki olduğuna göre,
    Allah’ın mutlak kudretini ve sırf hayır olan iyiliğini nasıl telif edebiliriz?
    Bazıları, bu kapıdan şeytana daha fazla dâvetiye çıkararak,
    biyle olduğu konusuyla ilgili bak. 4/Nisâ, 62, 16/Nahl, 34; 28/Kasas, 27; 30/
    Rûm, 36; 39/Zümer, 51; 42/Şûrâ, 48
    443] Bk. 32/Secde, 7; 40/Mü'min, 64; 64/Teğâbün, 3; 59/Haşr, 24; 95/Tîn, 4
    444] 4/Nisâ, 79
    445] 40/Mü'min, 14; 37/Sâffât, 125
    446] 2/Bakara, 138
    447] 5/Mâide, 50
    448] 65/Talâk, 1; 11/Hûd, 88; 22/Hacc, 58; 16/Nahl, 75
    449] 39/Zümer, 23
    450] 39/Zümer, 55
    451] 39/Zümer, 18
    452] 4/Nisâ, 125
    453] 7/A'râf, 180; 20/Tâhâ, 8; 59/Haşr, 24
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 104 -
    şöyle demeye yeltenmişlerdir: “İnsana Tanrı yokmuş gibi geliyor.
    Çünkü, eğer iki zıttan birisi mutlak olursa, diğerinin mevcut olmaması
    gerekir. Bundan dolayı eğer Tanrı var idiyse, şer olmamalıydı.
    Fakat dünyada şer var, öyle ise Tanrı yok mu?” Bu yoldan giderek
    bazı insanlar, şerrin varlığının Tanrı’nın yokluğuna delil olduğunu
    ileri sürmüşler, Tanrı’nın hayır isteyen ve ancak hayırların menbaı
    olması gerektiğine kail olmuşlardır. Günümüzün ateist, materyalist,
    hümanist Batı dünyasında bu anlayış(sızlık), giderek yayılıyor.
    Kur’an, şerri bir vâkıa olarak kabul etmektedir. İster insanların
    isimlendirmelerine göre, ister hakikî mânâsında olsun “şer”, birtakım
    olay ve eşyanın vasfı olarak Kur’an’da geçmektedir. Fakat
    Kur’an’ın tenzih esasına dayanan ulûhiyet telâkkisi, bu gerçekle
    zıt gibidir. Çünkü rahmeti, kudreti, irâdesi ve ilmi sonsuz, zerrece
    zulmetmekten münezzeh olan Allah Teâlâ’nın, kâinattaki şerleri
    dileyip yaratmış olması, izaha muhtaçtır. Bu müşkil şu şekilde çözülür:
    Şerlerin bulunduğu mekân kâinattır. Allah, kâinatı insan için
    yaratmıştır. İnsan da, Kur’an’ın ifadesiyle, ibâdet etsin diye yaratılmıştır.
    454 İbâdet, çok geniş mânâlara gelmektedir. Bazı âyetlerde,
    insanın, imtihan içinde olduğu beyan edilmiştir. “İmtihan” ile
    “ibâdet” içiçedir. İnsana, ibâdet mükellefiyetinden önce, kabiliyetler
    verilmiştir ve böylece, teklifin icaplarını yerine getirmeye
    hazırlanmıştır. İnsanın yetenekleri çift yönlüdür; hem hayra, hem
    şerre imkân verir. İnsan, bu çift özelliğiyle, bir savaş meydanını
    andırır. İnsanlara, Allah, iyilik yapmalarını emretmiş, kötülüklerden
    de onları nehyetmiştir. Ama O, iyilik yapmak için, kötülüğe
    meyilli nefsini ve onun en büyük destekçisi şeytanın vesveselerini
    altetmesi gerekmektedir. Bunun için, melek ilhamları desteğindeki
    kalbinin, aklının ve ruhunun kuvvetlendirilmesi şarttır. Peygamberlerin
    tebliğiyle sınırları belirtilmiş sorumluluklarının îfâsı için
    Allah’tan istimdât penceresi açıktır.
    İnsan, ibâdet dışında, bazı belâlarla denenerek terbiye edilir.
    Böylece çeşitli merhalelerden geçirilip kendisi için mukadder
    kemâle yöneltilir. Bunda insanın en büyük silâhı sabırdır. İnsanın
    terbiyesinde mühim bir yeri olan bu belâlar, şerrin bir çeşididir.
    Cenâb-ı Allah, insanı hayırlarla ve şerlerle terbiye ederek,
    rubûbiyetinin “terbiye” vechesini en güzel bir biçimde göstermektedir.
    Bu, müslümanlar içindir. Her ne kadar buna, insanların
    perspektifinden bakılarak “şer” ismi verilmişse de, bu belâlar
    hakikatte sırf hayırdır. Bu durumda, imtihanın bitişi demek olan
    454] 51/Zâriyât, 56
    HAYIR VE ŞER
    - 105 -
    “ölüm”, mühim iki unsur olarak karşımıza çıkan “nefs” ve “şeytan”,
    şer olmaktan öte, birçok kemâlâtın tezâhürünü temin eden,
    hayırlı vesilelerdir.
    İnsan, imtihanında ve sorumluluklarında hatalar yapmaktadır.
    Ya âfâkî ve enfüsî çeşitli sebeplerle Allah’ı inkâr ederek, yaratılış
    gâyesinden tamamen sapmakta veya inanmakla birlikte, mükellefiyetini
    hakkıyla yerine getirememektedir. Kur’an’ın telâkkisinde
    bunlar da “şer”dir. Gerek dalâleti, gerekse kötü fiilleri yaratan
    bizzat insan olmayıp, Allah Teâlâ ise de, İslâm âlimlerince “kesb”
    ve “irâde-i cüz’iyye” denilen hisse insana aittir. Dolayısıyla insan
    fâildir ve yaptıklarından mes’uldür.
    Şerrin üçüncü ve sonuncu çeşidi, kötülüklerimizin cezası olarak
    karşımıza çıkan ve nefsimize “şer” görünen musîbetlerdir. Allah
    Teâlâ, kâinattaki sünneti çerçevesinde, insanların kötü fiil ve
    fikirlerine, kalbin mühürlenmesi gibi, aynı cinsten cezâlar vermektedir.
    Kur’an’da bu kabil “şer”ler, “şu işiniz sebebi ile”, “bu suçunuzdan
    dolayı” gibi kalıplarla takdim edilmiştir ki, bunların birer
    cezâ olduğu anlaşılsın. Buna göre de, gerek fert, gerek toplum
    olarak başımıza gelen felâketler; zelzeleler, kıtlıklar, salgın hastalıklar,
    seller ve savaşlar, ya şerle imtihanın bir unsuru veya kötülüklerimizin
    cezâlarıdır. Binâenaleyh bunlar aslında şer değillerdir.
    Hâdise ve fiillere “hayır” veya “şer” gibi bir vasıf verebilmek
    için, elimizde sağlam bir ölçü olmalıdır. Bu ölçü, ancak “din”dir.
    Bu ölçüye göre, şerrin ilk ve sonuncusu esasında şer değildir. İşaret
    ettiğimiz üzere, imtihan ve özellikle de terbiye vâsıtası olan
    hiçbir şey, selim akıl sahiplerince “şer” olarak tavsif edilemez.
    Adâletin tahakkuku demek olan cezâlandırma da, suçlu açısından
    hoş karşılanmadığı için şer olarak nitelendirilmiş olmakla birlikte,
    aslında “hayır”dır. Bunların Kur’an’da “şer” diye isimlendirilmesinin,
    Kur’an’ın bir üslûp özelliği olarak, Allah’ın “tenezzülât-ı
    ilâhiyye”lerle, bazı kavramları, insanların anladığı veya anlayabilecekleri
    şekillerde beyan etmesinin neticesi olduğunu söyleyebiliriz.
    Fakat bunun yanısıra, (kaynağı beşerî olan ve göreceli hayır ve
    şer anlayışları açısından) insanların yanılmamaları için, şer olduğu
    halde hayır zannedilen, hayır olduğu halde şer zannedilen hallerin
    bulunduğu da hatırlatılmıştır.
    Bu durumda, kâinatta, gerçek mânada “şer” vasfına lâyık
    olanlar, insanların dalâletleri ve günahlarıdır. Bu noktada, “kader
    sırrı” karşımıza çıkıyor. Dalâlet ve günahlarda insanın fâil ve muhtar
    olduğunu kabul etmek zorundayız. Bir insan olarak düşündüğümüzde,
    vicdânî bir muhâsebeye giriştiğimizde, fiillerimizdeki,
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 106 -
    bu arada kötü eylemlerimizdeki rolümüzü idrâk etmekten kendimizi
    alıkoyamayız. Yani sorumluluğumuzu ve mahcûbiyetimizi
    içimizde yaşarız. Fiillerimizin yaratıcısı Allah Teâlâ olduğuna istinad
    ederek, kötülüklerimizi O’na izâfe etmeye kalksak bile, bu bir
    suçluluk hissi ile, aşağılık duygusu ve bahane arama anlayışıyla
    yaparız.
    Kadere inanıyoruz. Ama takdiri önceden bilemediğimize göre
    ve işlerimizde güç yetirebileceğimizi hissettiğimize göre, kaderi
    bahane ederek sorumluluğumuzu atamayız. Dünyada hiçbir insan,
    kendisine yapılan haksızlık ve zulümler karşısında, “ne yapayım,
    kader böyle imiş!” diye, başına gelene rızâ göstermez; elinden
    geliyorsa, hakkını almaya uğraşır. Yani, pratikte kader inancı kimseyi
    bağlamamaktadır. Aleyhimize bir hükmü gerektirdiği zaman,
    nazar-ı itibara almadığımız bu inancı, Allah’a karşı kullanmak,
    böylece mes’ûliyeti atmayı ummak, olsa olsa, insan fıtratındaki
    bencillik ve haksız yere nefsini müdâfaa çabasıdır. O yüzden, insanların
    kâinatta “şer” olarak isimlendirdikleri keyfiyetler, ya aslında
    şer değildir veya onun sorumlusu insandır. Bundan dolayı bu
    şerler ile Cenâb-ı Allah’ın rahmân, alîm, hakîm, kadîr, mahlûkatına
    hiç zulmetmez oluşu bir tenâkuz/zıtlık arzetmemektedir. 455
    Hayrın İki Yönü
    Hayrın mânâlarına bakarsak onun iki yönü bulunduğunu görürüz:
    Birincisi, kaynağı Allah olan hayır; ikincisi, kaynağı insan
    olan hayır. Bu iki durumda da hayrın anlamı, İslâm’ın bakış açısıyla
    faydalı, değerli olduğuna hükmedilecek bir şeydir.
    Hayır ve şer ya mutlaktır (kesin), ya da izâfîdir (göreceli). Sözgelimi,
    adâlet, iyilik duygusu, akıl, erdem sahibi olmak gibi şeyler
    her durumda herkes için hayır’dır. Zulmetmek, haklara tecavüz,
    yalan, hırsızlık gibi şeyler de herkes için her zaman şerdir. İzâfî
    (göreceli) hayır ve şer nitelemesi, kişilere ve onların durumlarına
    göre değişiklik gösterebilir. İzâfî hayrın başında mal sahibi olmak
    gelir. Mal, servet, dünyalıklar bazılarına hayır olabilir, bazılarına
    da şer. Helâldan kazanılıp helâla harcanmayan bir mal, sahibi
    için hayır değildir. Kendisinden İslâm’ın çizdiği sınırlar içerisinde
    faydalanılmayan mala “hayırlı mal” denilemez. Meselâ, cimrilik
    yüzünden Allah yolunda harcanmayan bir malda, onun sahibi bir
    hayr olduğunu sanmamalıdır.456 Demek ki helâldan kazanılan ve
    Allah rızâsı uğruna harcanabilen bir mal veya kazanç, az da olsa,
    sahibi için hayırdır.
    455] Lütfullah Cebeci, Kur’an’da Şer Problemi, s. 307-311
    456] 3/Âl-i İmrân, 180
    HAYIR VE ŞER
    - 107 -
    Allah (c.c.) mü’minlere gerektiği zaman kendi yolunda,
    kendi dini uğruna cihad etmeyi, savaşmayı emretmektedir.
    Mü’minlerden bazıları böyle bir şeyi kendileri için şer (zorluk, meşakkat,
    ağır bir imtihan, zararlı) sayabilirler. Ancak Cenâb-ı Hak
    buyuruyor ki: “…Olabilir ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır
    ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için şerdir. Allah bilir, siz bilemezsiniz.”
    457 Kur’an, kadınlara güzel davranılmasını emrettikten sonra şöyle
    ilâve ediyor: “…Şâyet onlardan hoşlanmadınızsa, belki, bir şey hoşunuza
    gitmez, ama Allah onda (sizin için) çok hayr yaratır.” 458
    Kur’an’ın ifadesine göre imtihan için yaratılan insan, çeşitli
    olaylarla, sıkıntı ve belâlarla imtihan edilir. Başına felâket gelir,
    zorluğa uğrar, malı elinden gider, yakını ölebilir, zulme uğrayabilir,
    baskı ve işkence görebilir, dinini yaşamak uğruna zorluklarla karşılaşabilir.
    Hepsi de denemek içindir. O yüzden insan çoğu zaman
    kendisi için neyin hayır, neyin şer olduğunu bilemez. Allah (c.c.)
    insanları bir sınav olmak üzere hayır ve şer ile denemektedir.459
    Bazı insanlar kendisi hakkında hayırlı olanı, faydalı olanı durmadan
    ister. Bir şerle karşılaştığı zaman ümitsizliğe kapılır. Bir bolluğa
    ulaştığı zaman da Allah’ın nimet verici olduğunu unutur ve
    inkârcılığa kalkışır. 460
    Mutlak hayır insan tarafından bilinebilir. Daha doğrusu Büyük
    Yaratıcı görevlendirdiği elçiler aracılığıyla bütün insanlara hayrı
    da şerri de açıklamıştır. Bunun dışında olan ve insanların zaman
    zaman karşılaşacakları olayların, elde ettikleri şeylerin ve kendilerinden
    kaynaklanan bazı davranışların hayır olup olmadığını bilmek
    zordur. Ancak iman edip, imanın nuruyla basiret sahibi olan
    müttakî mü’minler, çoğunlukla kendileri hakkında hayır olan şeyleri
    anlarlar. Örneğin, bu gibi mü’minler başlarına gelen bir musibeti
    şer sayıp isyan etmezler. Bilakis onu bir imtihan sebebi sayar,
    sabreder ve o denemenin gereğini yaparlar.
    Müslümanın Hayatında Hayır ve Şer
    Mü’minler, kendileri şerre sebep olmazlar, şerri üretmezler.
    Hayır sayılan işlerin takipçisi olurlar. Kendi irâdeleri dışında bir
    şerle karşılaştıkları zaman sabrederler, ya da şerri hayra çevirmeye
    çalışırlar. Hayrı ve şerri yaratan Allah’tır. İnsan, kendi özgür
    irâdesiyle bunlardan birini isteyerek yapar. Ancak onun tercih ettiği
    hayır ve şer işlerin yaratıcısı Allah’tır. Bir başka deyişle hayır ve
    457] 2/Bakara, 216
    458] 4/Nisâ, 19
    459] 21/Enbiyâ, 35
    460] 41/Fussilet, 49-50
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 108 -
    şer olan işlerin yapılmasına izin veren, bu konuda insana hürriyet
    veren Rabbimizdir. Kimilerine göre Allah (c.c.) hayrı yaratır, şerre
    râzı olmaz. İnsanın hayır ve şer ile denendiğini, onun yaptığı bütün
    hareketlerden dolayı hesaba çekileceğini düşünürsek; insana
    şer işleme irâdesinin verilmesini anlarız. Şüphesiz ki mutlak yaratıcı
    yalnızca Allah’tır.
    Hayır, bir anlamda Allah’tan ittika etme (korkup sakınma) şuuruyla
    işlenen bütün sâlih ameller, yapılan iyilikler, faydalı işlerdir.
    Bunun zıddı olan şer ise, bütün kötülükler, faydasız ve zararlı
    işlerdir. Bu bağlamda denilebilir ki, hayır imanın gereği, şer ise,
    inkârın ve isyânın diğer adıdır. Kur’an şöyle diyor: “Artık kim zerre
    ağırlığınca hayır işlerse, onu(n karşılığını) görür. Kim de zerre ağırlığınca
    şer işlerse, onu(n karşılığını) görür.” 461
    Allah (c.c.) kullarının şer işlemlerine izin verse bile, şer yapılmasını
    istemez; buna râzı değildir. O yüzden kullarını sürekli hayra ve
    hayır işlemeye dâvet eder. Kullarının yanlışlarını ve hatalarını hatırlatarak
    hayır olanı onlara göstermektedir.462 Kur’an, bazı amelleri,
    davranışları ve pozisyonları daha hayırlı saymaktadır. Meselâ,
    en hayırlı azık, takvâdır.463 Yetime bakmak,464 başa kakılan bir sadakadan
    daha fazîletli olan güzel bir söz,465 Allah yolunda tasaddukta
    bulunmak,466 inkârcıların hilelerine karşı Allah’ın kurduğu
    tuzak, Allah’ın mü’minlere olan yardımı,467 âhiret hayatı,468 rızık
    verici olarak Allah,469 eşler arasındaki sulh/barış 470 ve bunlara benzer
    birçok şey, daha hayırlıdır.
    İslâm ümmeti insanlar arasından çıkarılmış en hayırlı topluluktur.
    Çünkü onlar Islâma iman eder, ma’rûfu emreder, münkerden
    sakındırırlar.471 Kur’an, “Sizden, insanları hayra çağıran bir topluluk
    bulunsun…” 472 buyurmaktadır. Tefsircilere göre buradaki hayır,
    İslâm’dır; İslâm’ın ilkeleridir, sâlih ameldir, faydalı olan her türlü iş
    ve ahlâktır.
    Kur’an, her türlü hayrın kaynağı olarak vahyi göstermektedir.
    461] 99/Zilzâl, 7-8
    462] 2/Bakara, 54, 103, 184, 281; 4/Nisâ, 25; 7/A’râf, 85 vd.
    463] 2/Bakara, 198
    464] 2/Bakara, 220
    465] 2/Bakara, 236
    466] 2/Bakara, 280
    467] 3/Âl-i İmrân, 150
    468] 6/En’âm, 32
    469] 5/Mâide, 114
    470] 4/Nisâ, 128
    471] 3/Âl-i İmrân, 110
    472] 3/Âl-i İmrân, 104
    HAYIR VE ŞER
    - 109 -
    Hayra ulaşmak, hayırlı ameller işlemek ve bunların sonunda da
    hayırlı bir neticeye ulaşmak isteyen insan, vahyin doğrultusunda
    hareket etmek zorundadır. Toplumların işlerinin hayır olması da iş
    başında hayra gönül vermiş kimselerin olmasına bağlıdır. En şerlilerin
    yönettiği toplumlarda hayır barınamaz. Dünyada da âhirette
    de gerçek kurtuluşun yolu, hayır sayılan amelleri işlemekle mümkün
    olur. Bu anlamda hayır, sâlih amelin ta kendisidir. “Ey iman
    edenler! Rukû edin, secdeye varın, Rabbinize ibâdet edin ve hayır işleyin;
    umulur ki kurtuluşa erersiniz.” 473
    İnsanlar farklı farklı hedeflere yönelirler. Kendilerince önemli
    buldukları işleri yaparlar. Birçokları da kendi yaptıklarıyla övünür.
    İslâm’a göre ise hayat bir hayır işleme yarışıdır: “Herkesin yüzünü
    kendisine doğru çevirdiği bir yön vardır. Öyleyse hayırlarda birbirinizle
    yarışın…”474 Mü’minlere düşen Allah’ın gösterdiği hayrı işlemek,
    hayırda yarışmak, hayrât sahibi olmak, hayırlı mal kazanıp hayra
    sarfetmek, hayırlı evlat yetiştirmek, ölmeden önce elinden geldiği
    kadar hayır olan şeyleri tercih etmek ve bütün bu güzel amellerle
    beraber Kur’an’ın övdüğü “ahyâr”dan/hayırlılardan olmaktır.475
    Mü’min, ölüm gelmeden önce hayırlı ameller konusunda acele
    eder. 476
    Kur’ân-ı Kerim ve hadislerle diğer İslâmî kaynaklarda hayır kelimesinin,
    başta mâlî fedâkârlıklar olmak üzere her türlü yardım
    severliği ifade eden bir anlamda kullanılması ve müslümanların bu
    tür faâliyetlere teşvik edilmesi, erken dönemlerden itibaren müslümanlar
    arasında güçlü bir dayanışma ruhu geliştirdiği gibi çeşitli
    kişi ve kuruluşlarca başta vakıf kurumu olmak üzere, dâruşşifâ (hastane
    ve sağlık ocağı), dâruleytâm (yetimler yurdu), dârulaceze (düşkünler
    yurdu, huzur evi), dâruşşafaka (şefkat yurdu, öksüz, yetim ve mağdur
    çocuklar yurdu ve okulu), imâret (külliye, yoksullara yardım maksadıyla
    meydana getirilen kuruluş, fakirlere ve öğrencilere yiyecek verilen yer),
    sebil (yol kenarlarında kurulmuş olan Allah rızâsı için su dağıtılan yapı),
    köprü, câmi, mektep, medrese, Kur’an Kursu, İmam-Hatip gibi kamuya
    hizmet veren birçok hayır eserinin meydana getirilmesini sağlamıştır.
    İslâm dünyasının ekonomik, sosyal, költürül ve siyâsî krizlere
    mâruz bulunduğu 20. yüzyılda bu tür faâliyetlerde bir gerileme
    süreci yaşanmışsa da, yine de hayır faâliyetleri kesilmemiştir. Sosyal
    yardımlaşma ve dayanışma vakıfları gibi çağdaş yöntemlerle
    473] 22/Hacc, 77
    474] 2/Bakara, 148
    475] 38/Sâd, 47
    476] Tirmizî, Zühd 3, hadis no: 2306, 4/552; Nesâî, Cenâiz 123; Kütüb-i Sitte,
    15/181; Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 259-262
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 110 -
    faâliyet gösteren kurumlar günümüzde de oluşturulmakta; bunun
    yanında özellikle sivil toplum anlayışının yaygınlaşmasına paralel
    olarak sivil toplum kuruluşu olarak pek çok gayr-ı resmî kişi ve
    kurumlarca, başta eğitim ve öğretim olmak üzere pek çok alanda
    hayır faâliyetlerinde bulunan vakıf ve dernekler kurulmaktadır. 477
    İslâm Düşüncesinde Hayır-Şer
    İslâm düşünürlerine göre şerrin varlığı, aslî değil; ârızîdir. Mutlak
    hayrın aksine mutlak şer mevcut değildir. Şerrin zâtı yoktur.
    Çünkü şer, bir şeyin veya bir kemâlin yokluğudur; yani şer, bir tür
    eksikliktir. Varlıklarda şer olarak bilinen durumlardan her biri, bir
    şeyin yokluğuna sebep olan şerden ibârettir. Eğer var olan bir şey
    herhangi bir varlığın zâtına veya güzellik, îtidâl, yetkinlik gibi niteliğine
    halel getirmiyorsa, herhangi bir şekilde yokluğa sebebiyet
    vermiyorsa böyle bir şeyin varlığı bir zarar doğurmuyor demektir.
    Buna göre şerre sebep olmayan şeyin kendisi de şer değildir.
    İslâm düşüncesinde hayır ve şer problemi, geniş ölçüde iyimser
    bir yaklaşımla ele alınmıştır. Konuya felsefî yöntemle ilk yaklaşan
    âlimlerden biri olan Câhiz, başlangıcından itibaren dünya düzenini
    hayırla şerrin, faydalı ile zararlının imtizâcına (bağdaşmasına)
    bağlar. Câhiz’e göre eğer dünyada yalnız şer bulunsaydı bütün
    varlıklar helâk olurdu. Aksine eğer sırf hayır bulunsaydı, o zaman
    da bir yükümlülük (imtihan, külfet) düzeninden söz edilemezdi.
    Ayrıca şerden kurtulup hayrı gerçekleştirmek için düşünmenin
    kalkmasıyla da hikmet yok olurdu.
    İlâhî hikmet, âlemin en güzel, en mükemmel ve en sağlam
    bir şekilde kurulmasını gerektirmiştir. Âlem hayır olan bir asıldan
    meydana geldiği için, düzeni de hayır olmuştur. Her ne kadar
    dünyada bazı sebeplerin çatışmasından bir şer ve bozulma (fesâd)
    doğar ve meselâ âlem için sırf hayır olarak yaratılan yağmur bazen
    zarar verirse de bu husus, yağmurun genel düzendeki hayır
    işlevini sarsmayan cüz’î ve ârızî bir durumdur. Şu halde yağmurun
    büsbütün yokluğu küllî şer, ara sıra zarara sebebiyet vermesi de
    cüz’î şerdir. Âlem ise cüz’îye göre değil; küllî nizâma göre işler.
    Allah’ın, evrendeki her varlığa genel düzen içindeki yeri bakımından
    lâyık olduğu hayrı eksiksiz vermesi O’nun cömertliğinin,
    merhametinin ve Rablığının bir sonucudur. Bununla birlikte İslâm
    düşünürleri, şerrin yokluğunun da savunulamayacağını, ancak
    şerrin varlık düzeninde amaçlanmış bir durum olmadığını, ayrıca
    dünyada hayrın şerden daha çok olduğunu belirterek ölçülü bir
    477] Mustafa Çağrıcı, T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, c. 17, s. 46
    HAYIR VE ŞER
    - 111 -
    iyimserlik görüşüne sahip olmuşlardır. Meselâ su serinletir, ateş
    ısıtır ve onlardaki bu nitelikler varlık düzeni için tamamen hayırdır.
    Bir insanın suda boğulması veya ateşte yanması birer şer ise
    de, bunlar su ve ateşin yaratılışında birinci derecede amaçlanmış
    hususlar değildir; ayrıca bunlar, genel hayır düzenini ve hayrın
    mutlaklığını sarsacak sıklıkta vuku bulmayıp ara sıra ortaya çıkan
    kötülüklerdir. Bu iyimser anlayış, insanla ilgili durumlara da uygulanarak
    ilâhî irâde ve inâyetin, yeryüzünün halîfesi olan insan
    türünün kıyâmete kadar dünyada yaşayacak ve orayı hükümranlığı
    altına alıp îmar edecek şekilde düzenlediği belirtilir ve buna
    “birinci maksat” denilir. Buna karşılık tek tek kişilerin karşılaştığı
    durumlar, tâlî dereceden amaçlanmış olan ârızî olaylardır. Bu
    olaylara bütün halinde bakıldığında bunların küllî yapıya bir düzen
    olarak yansıdığı görülür. Nitekim canlı tabiattaki başlıca şer
    çeşitlerinden elemler (acılar, ağrılar, üzüntüler) görünüşte şer gibiyse
    de canlıların varlıklarını sürdürmelerine katkıda bulunması
    bakımından hayır sayılmalıdır. Meselâ açlık elemi, canlıya beslenme
    ihtiyacını hissettirmesi bakımından hayırdır.
    İslâm düşünürlerinin evrende hayır düzeninin hâkim olduğu
    şeklindeki iyimser felsefesi, Gazzâlî’ye nisbet edilen ve zamanla
    bir vecîze haline gelen, “Leyse fi’l-imkân ebdau mimmâ kân -Var
    olandan daha mükemmeli mümkün değildir-” şeklinde özetlenmiştir.
    Gazzâlî, hem tertibindeki güzellik, hem de yaratılışındaki
    mükemmellik bakımından bu âlemin “sûret”inden daha mükemmelinin
    bulunmadığı şeklindeki düşüncesini açıklarken aksine bir
    görüşün Allah’ın cömertliği ve kudretiyle bağdaştırılamayacağını
    belirtir. Gazzâlî’nin devam ettirdiği bu iyimser felsefe, daha sonraki
    dönemlerde geniş kabul görmüştür.
    İbn Teymiyye ise, şerri sırf yokluk ve kısmî yokluk şeklinde ikiye
    ayırarak var olan bir şeyin sırf şer olamayacağını ifade eder. Çünkü
    var olan her şeyde mutlaka bir yarar, bir hayır bulunması gerekir.
    Allah hiçbir şeyi hikmetsiz yaratmamıştır; bu hikmet, varlığın hayır
    tarafıdır. Özü itibarıyla yokluk sayılan şer ve kötülükler varlık değeri
    taşımadığından bunları Allah’ın yarattığı söylenemez. Çünkü
    Kur’an’da, “Allah bütün varlıkların yaratıcısıdır” 478 denilmiştir. Sonuç
    olarak küllî olgular yalnızca hayırdır ve kulların yararınadır.
    İslâm düşünürleri ahlâkı da âlemdeki genel hayır düzeni çerçevesinde
    açıklamışlardır. Buna göre kötü fiiller ve bunların kaynağı
    olan kötü huylar, ruhun kendine has bazı yetkinliklerini
    kaybetmesinin sonucudur. Aslında insanın kötü denilen fiilleri de
    478] 13/Ra’d, 16
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 112 -
    temelde onun yetkinliğinin bir parçası olan, dolayısıyla iyi sayılması
    gereken bazı niteliklerinden kaynaklanmaktadır. Meselâ İbn
    Sinâ’nın örneğiyle, nefsin öfke gücü hâkimiyet kurmak sûretiyle
    yetkinlik kazanır; fakat öfke ve hâkimiyet, bazen şerre de yol açabilir.
    Bu durum, yine nefsin bir gücü ve yetkinlik aracı olan aklın
    öfke gücüne baskın gelmesiyle önlenir. Bu şekilde akıl, hem nefiste
    kötü ahlâkın gelişmesini hem de zulüm gibi kötü fiillerin ortaya
    çıkmasını önlemiş olur. Bu sebeple insan, her türlü aşırılıktan
    kurtulmak için kendini sürekli olarak akıl ve düşüncenin denetimi
    altında bulundurmalıdır. 479
    Şerrin Ehveni Olur mu?
    Özellikle Hakkın hâkim olmadığı, şer ve fesâdın devlet ve çevre
    eliyle mecbûrî istikamet olarak gösterildiği yerlerde çoğu zaman
    iki şerden birini kabul etme mecbûriyetinde kalırız. Bu takdirde
    yapılacak iş, şerrin ehvenini, yani daha hafifini kabul etmekten
    geçer. Burada hayırla şerrin karşılaştırması yapılıyor değil. Elbette
    ki hayırla, ehven-i şer karşı karşıya gelince hayır işlenecektir.
    İki şerden birinin tercih edilmesinden başka bir seçenek olmadığı
    durumda ne yapılacağı, nasıl hareket edileceğiyle ilgili olarak,
    ehven-i şerrin tercih edilmesi, zararın en az atlatılması olarak değerlendirilmelidir.
    Istılâhât-ı Fıkhiyye Kamusunda bu gerçek, “iki
    fesâd teâruz ettikde (karşı karşıya geldiğinde) ehaffı (daha hafifi)
    irtikâb olunur” şeklinde kurallaştırılır ve iki ayrı misalle açıklanır:
    “Yangında, yangın yerine yakın evlerin yıkılması, yangının büyümesini
    önleyecekse bu yola tereddütsüz gidilir.” “Batmaya yüz
    tutan geminin bir kısım yükleri denize atılır.”
    Ehven-i şer için, naklî delil olarak, “Fitne, katilden daha büyüktür
    (beterdir).” 480 âyet-i kerîmesi getiriliyor. Yani, fitneye sebep
    olacakları katletmek, fitneye yakalanmaktan daha ehven.
    Mutlak mânada, adam öldürme elbette arzulanmaz. Ama bu
    adamlar fitneye sebep olacaklar ve bu yüzden nice insanların
    maddî ve mânevî hayatları tehlikeye girecekse, bu katl olayı
    ehven kalır. “Hayr-ı kesîr için, şerr-i kalîl kabul edilir.” Yani, çok
    hayır için, (başka bir yol yoksa) az bir şer kabul edilir. Büyük bir
    hayrın gelmesi, az bir kısım şerlere bağlıysa o şerler, istenmeyerek
    de olsa, kabul edilecektir. Kangren olmuş ve kesilmesi gereken
    bir parmağın kesilmesi hayırdır, iyidir. Hâlbuki, zâhiren
    şerdir. Parmak kesilmezse el kesilir; şerr -i kesîr olur.” Parmağın
    kesilmesi elbette şer. Ama elin kurtulması için bir parmağın
    479] M. Çağrıcı, T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, c. 17, s. 45
    480] 2/Bakara, 191, 217
    HAYIR VE ŞER
    - 113 -
    fedâ edilmesi gerekiyorsa bunu yapmak gerekir; aksi halde şer
    büyür; parmak yerine el kaybedilir.
    “Hayır”, bir tek hakikat olduğu halde, sonsuz denecek kadar
    çok şûbelere ayrıldığı gibi, şer de öyledir. Onun da nice alt birimleri,
    yan kolları vardır. Meselâ, sağ el ile yemek sünnet ve hayır; sol
    elle yemek ise bunun zıddı, yani şer. Aynı şekilde, namaz kılmak
    hayır, bunun terki ise şer. O halde, ehven-i şer yoktur diyerek, sol
    elle yemek yemeyi, namaz kılmamakla eşit tutmak mümkün mü?
    Ticarî hayatta da kâr gibi, zararın da nice dereceleri var. Zarar da
    şerdir, iflâs da. Ama bunları eşit kabul edemeyiz. “Zararın neresinden
    dönülürse kârdır” deriz. Kur’an’da, “mü’minlere en şiddetli
    düşmanlığı yahûdilerin ve müşriklerin yaptığı beyan edilir.481 Hıristiyanlar
    ise, bu iki gruba göre daha ehven sayılır.482 Kendi halinde,
    kimseye karışmayan sıradan bir kâfirle, İslâm’a karşı her imkânıyla
    savaşan İslâm düşmanı bir harbîyi eşit kabul edemeyiz.
    Üç kişi düşününüz: Birisi alkolik olsun, diğeri hem alkol alsın,
    hem de kumarbaz olsun. Üçüncüsü ise, hem alkolik, hem kumarbaz
    ve hem de hırsız olsun. Bunların üçünün de yaptıkları şer ve
    bunların üçü de şerli kimseler. Ama birinci ikinciye, ikinci de üçüncüye
    göre ehven. Hepsi kara, ama tonları farklı.
    Mü’min, mecbur kaldığında, ehven-i şerle amel ettiği gibi;
    onun en büyük düşmanı olan şeytan da tam aksine, “a’zam-ı şer”
    (şerrin en büyüğü) ve “ehven-i hayır” (hayrın en hafifi) ile amel
    eder ve ettirmeye çalışır. Bunlar, onun vazgeçilmez prensipleridir.
    Onun en büyük hedefi insanları şirke bulaştırmaktır. Bir mekruhu
    veya haramı gözde fazla büyüterek Allah’tan ümit kestirmek ya
    da “ölmüş eşek kurttan korkmaz” dedirterek, “bu yanlışı yaptın,
    öyleyse şu şirki ve küfrü de işle, nasıl olsa aynı şey” diye telkinlerde
    bulunarak insana yaklaşır. Böylece haramlarla şirki aynı terazide
    tartan şeytan, insanı müşrik etmekle de yetinmez; zâlim bir
    müşrik yapmaya çalışır. Bununla da kalmaz, onu şirk adına, gece
    gündüz çalışan İslâm düşmanı bir dâvâ adamına dönüştürmeye
    gayret eder. Bu onun son hedefidir. Zira dâvâ sahibi olmayan bir
    müşrik, şeytanın kölesi ise, şirki dâvâ edinen savaşçılar onun can
    yoldaşıdır; Kur’an tâbiriyle “şeytanın askerleri/hizbi.” Bütün bunlar,
    şeytanın, “a’zam-ı şer” ile amel ettiğine örneklerdir.
    Şeytan, bütün oyunlarını boşa çıkararak hakkı, doğruyu, hayrı
    seçen mü’minlerde taktik değiştirir. Onlar hakkında ehven-i hayırla
    amel eder. Mü’minin imanına ilişemeyeceğini anladımı, onun
    481] 5/Mâide, 82
    482] Bk. 5/Mâide, 82
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 114 -
    ibâdetiyle uğraşır; ibâdetsiz bir mü’min olmasını arzu eder. Bunu
    başaramazsa, farzlarla yetinmesini, sünnetlere, nâfilelere yanaşmamasını
    ister. Bu isteği de gerçekleşmezse, onun sadece şahsî
    ibâdetlerle meşgul olmasını, başkalarına tebliğ etmemesini arzu
    eder. Ve mü’minlere şu yollu telkinlerde bulunur: “Her koyun,
    kendi bacağından asılır!”, “Koyunu koyun, keçiyi keçi ayağından
    asarlar!” Şeytanın, “ehven-i hayır” ve “a’zam-ı şer” ile amel etmesi
    ne kadar desîse/entrika gereği ise; bizim de onun tam tersine,
    “a’zam-ı hayır” ve “ehven-i şer” ile amel etmemiz o kadar hikmetli
    olacaktır.483 Tabii ki, hayrın ve hakkın olduğu veya uygulanabileceği
    yerde, ehven de olsa şerre itibar edilmez.
    Bazı müslümanlar, “şerrin ehveni olmaz!” derler. Bu söz, hiçbir
    günahın küçük görülmemesi mânâsına söyleniyorsa, takvâ kasdıyla
    ifade ediliyorsa, dinin temel esaslarından tâviz verilmemesi gerektiği
    dillendiriliyorsa, doğrudur. Siyasi ve sosyal küfrü savunmak
    amacıyla şerri ehven vasfıyla temize çıkararak bize sunan zihniyete
    karşı biz de haykırıyoruz: “Şerrin ehveni olmaz!” diye. Ama
    baş ağrısını kanserle bir tutma kabilinden, mekruhu haramla veya
    günahı şirk ve küfürle aynı görmek söz konusu ise, bu söze katılmak
    mümkün değildir. Edille-i şer’iyye dediğimiz dinin emir ve
    yasakları konusunda, “yapılması gerekenler” ve “yasaklar” gibi
    iki liste yoktur. Bu tür hikmetlerden dolayı, farzdan, vâcibe, sünnete,
    müstehaba ve mubaha varan bir merdiven vardır. Haramlar
    için de aynı durum söz konusudur: Şirk/küfür, haram, tahrîmen
    mekruh, tenzîhen mekruh gibi dereceler. Örneğin, bir müstahabı
    veya sünneti yerine getireceğim diye bir haramın işlenmesi hiçbir
    şekilde, naklen ve aklen uygun görülmez.
    Bu konuda unutulmaması gereken husus, “hayır” ve “şer” tanımları
    ve hayrın/hakkın tercih edilmesi için bütün yolların tıkalı
    olmasıdır. “Hayrın çok olması”, mutlak hayır olması ve âhiretten
    bağımsız olmayan hayır anlamında ele alınmalıdır. “Şerrin az
    olması” da, şerrin izâfî/göreceli olması, dinin temel yasaklarını
    içermemesi demektir. Yani bu konuda ölçü, dinin tâviz verilemeyecek
    esaslarından olmayan bir şer ile dünyâ ve âhiret hayrının
    kast edilmesidir. Meselâ, “âhiret karşılığında dünya hayatını satın
    almak”484, “Allah’ın âyetlerini az bir karşılık (dünyevî çıkar) ile
    satmak”485, “hakka bâtılı karıştırmak, bile bile hakkı gizlemek”486
    gibi konular hiçbir zaman ve hiçbir şekilde ehven bir şer kabul
    483] Alâaddin Başar, Nur’dan Kelimeler, c. 2, s. 104-108
    484] 2/Bakara, 86
    485] 2/Bakara, 41
    486] 2/Bakara, 42
    HAYIR VE ŞER
    - 115 -
    edilemez. Dünya menfaati ile âhiret azabı karşılaştırıldığında
    hangisinin ehven olup diğerine tercih edilebileceği, “ehven-i şer
    ve tâviz” tanımları açısından önemlidir. Bu konu, şeytanın tâviz
    için insana yaklaşabileceği bir alan olması hasebiyle, çok dikkatli
    olunmasını gerektiren, hassâsiyet, ehliyet ve samimiyetle değerlendirilmesi
    zorunlu bir husustur.
    Hayır ve şerrin ölçüsü bellidir: Allah’ın râzı olacağı şeyler hayır;
    râzı olmadıkları da şer. Hayrın tümü elinde olan Allah487 sadece
    hayırlı şeyleri emreder ve şerleri yasaklar; O’nun her emrettiği hayırdır;
    yasakladığı her şey de şer. Haramlara hayır denmediği gibi;
    harama sebep olacak, sonucu haram olan şeyler de hayır değildir.
    Mü’minin ölçüsü, nefsi/hevâsı değildir. O, duyu ve duygularının,
    hevâsının değil; Allah’ın kuludur. Hoşlandığı ve hoşlanmadığı her
    konuda Rabbine itaat edecektir müslüman. İmanı oranında duyu
    ve duygularını da selim kılacak, onları da Rabbine teslim edecek,
    o zaman nefis de mutmain olacak, Rabbinin emirlerinden râzı ve
    hoşnut olma seviyesine çıkacaktır. O anda, Allah’ın emirlerindeki
    hayrın hikmetlerine vâkıf olacaktır.
    Hayır sanılan şeyler, ancak Allah rızâsı gözetilerek yapılırsa hayır
    sayılır. Helâl yoldan kazanılmayan para, kişi için hayır olmadığı
    gibi; mal ve servet, ne kadar çok olursa olsun, Allah’ın rızâsı olmayan
    yerlere harcanırsa yine hayır değil; şer olur. Gerçek hayır, neticesine
    göre hüküm alandır. Hoşlanmadığımız şeyleri Allah hayırlı
    kılmış olabilir.488 Hayırlı bir ümmet/toplum olmanın yolu, hayırlara
    yapışmakla olacaktır; Kur’an bunun şartlarını açıklar.489 Müslüman,
    Allah’ın hayır olarak gösterip emrettiğine teslim olmalı, kendisi ve
    insanlık için hayrı istemeli, hayırda yarışmalı, insanları hayra teşvik
    etmeli, Allah’ın yasakladığı her çeşit şerden uzaklaşıp başkalarını
    da uzaklaştırmaya çalışmalıdır.
    Hastanın durumuna göre ilaç verilmesi gerektiği bir vâkıadır.
    Aynı doktor, bir hastaya su içmeyi yasaklarken, başka bir hastaya
    bol su içmeyi tavsiye eder. Hatta aynı hastaya, bir zaman yasakladığı
    bir şeyi başka bir zaman tavsiye edebilir. Bu durum, doktorda
    çelişki ile izah edilemez. Aynen böyle. Küfürle bir haramı aynı
    gören ve her ikisini de şer kabul edip aralarında bir ayrım gözetmeyen
    kimseye, dememiz gereken şey; elbette: “İkisi de şerdir,
    ama biri ehvendir, diğeri daha büyük şerdir. Haramla küfür, şer yönüyle
    aynı değildir” demek olacaktır. Tam tersine, böyle birisine:
    487] 3/Âl-i İmrân, 26; Müslim, Müsâfirîn, 20
    488] 2/Bakara, 216; 4/Nisâ, 19
    489] 3/Âl-i İmrân, 110
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 116 -
    “Tabii, şer şerdir, ehveni filan olmaz; haram da birdir, küfür/şirk de.
    Hangisini yaparsan yap!” diyebilir miyiz?
    Ama, bir diğer şahıs: Dinin bazı konularını tâviz masasına
    yatırıp küfrün bir kutsalını övmek için dinden bir konuyla kıyas
    ediyor ve bir şerri (Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen hükümeti
    desteklemeyi, demokrasiyi, oy vermeyi vb. şeyi) hayır olarak sunamadığı
    için şer kabul ediyor, ama ehven kabul ederek insanlara
    sevdirmeye çalışıyor ve böylece çok ciddi bir şerri “ehven” göstererek
    Müslümanlara tavsiye ediyorsa; o zaman “ne yapalım, İslâm
    yasaklıyor, ama bu önemli bir yasak değildir; şerdir, ama ehvendir,
    kabul edelim” mi dememiz gerekir? Elbette, böyle bir durumda:
    “Hayır var olduğu müddetçe; şer şerdir; ehveni filan olmaz; şerden
    Allah râzı olmaz; ehven de olsa, kötüdür” demek en doğrusudur.
    Ehven-i Şer Mantığı ve Sistem İçi Kabuller
    İşlenen fiil, İslâm’a uygun ise hayır; aksi halde şer olur. Allah
    için yapılan her meşrû amel hayır; bunun dışındaki ameller ise şerdir.
    Kul, Allah Teâlâ’nın yarattığı imkânları, emirlerine uygun olarak
    kullanırsa, hayır; emrinin aksine kullanırsa şer olur. Olaylara ve
    fiillere “hayır” veya “şer” gibi bir vasıf verebilmek için, elimizde
    sağlam bir ölçü olmalıdır. Bu ölçü, ancak “din”dir.
    Ehven-i şer, daha az kötü, daha az fena olan demektir. Hayrın
    ve hakkın olduğu veya imkân nisbetinde uygulanabileceği yerde,
    ehven de olsa şerre itibar edilmez.
    Şer’î ise, şeraite uygun, şeraitle ilgili demektir. İslâmiyet’in temel
    kurallarına ve İslâm dininin emrettiği dünya nizamına uygun
    olan demektir. Şer kelimesiyle bir ilgisi yoktur; şeriat kelimesiyle
    aynı kökü paylaşır.
    Müslümanlar olarak bu oyunların ne zaman farkına varacağız?
    Dişimizi kıran taşın, rengi pirince en çok benzeyen taş olduğunu,
    basit kazanımlar peşinde bâtıl düzenlerin kurtarıcılarını
    desteklerken, aslında şer bataklığının içine çekildiğimizi ne zaman
    kavrayacağız? Ne zaman at gözlüklerimiz çıkartıp hayrı göreceğiz,
    duygularımızın esiri olmayı bırakacağız? Benimsenmesi
    ve giderek hayır zannedilip savunulması yönüyle en zararlı şerrin,
    ehven-i şer olduğunu ne zaman anlayacağız?
    Beyazın siyahı, yakının uzağı, haksızın haklısı, güzelin çirkini…
    Bu tamlamalar ne kadar anlamsız ve saçma geliyor kulağımıza değil
    mi? Hiç beyazın siyahı olur mu? İçerisinde siyah bulunan renk,
    artık beyazlıktan çıkmamış mıdır? Ya haksızın haklısı!
    HAYIR VE ŞER
    - 117 -
    Ama bunlara çok benzeyen ve de çok sık kullandığımız bir deyim
    var dilimizde. “kötünün iyisi” diye. Alıştık, alıştırıldık bu tamlamaya.
    Hiç düşünmedik bir şey hem kötü, hem de iyi nasıl olur
    diye. Bakışlarımızı sadece şer tarafına çevirmemiz istendi; taktığımız
    at gözlükleri başka şeyleri örneğin hayrı görmemize engeldi.
    Bu şer çöplüğünde sıtma da vardı, ölüm de. Ölümü gösterdiklerinde
    bize, sıtmaya razı olduk; sağlıklı bir ömrü aklımızın ucundan
    bile geçirmeden.
    Gözümüz şer tarafına kaymış, burnumuzu bu pisliğin içine
    sokmuştuk ya işte bu şeytanın arayıp da bulamadığı bir fırsattı.
    Artık melek postuna bürünüp bizi kandırabilirdi, aynen Âdem ve
    eşine yaptığı gibi. Hani nasıl da onlara dost görünmüş, sonsuzluk
    ve güç vaad ederek Allah’ın yasakladığı ağaçtan yedirmişti.490 Deseydi
    ki “Ben sizin düşmanınızım, bu ağaçtan yiyin ki Allah sizi
    cezalandırsın”, o ağaçtan yerler miydi hiç? Şeytan, Allah’a giden
    dosdoğru yolun üzerinde oturuyordu491 ve bu yaklaşım da şeytanın
    sağdan yanaşmasıydı,492 şeytanın Allah ile aldatmasıydı. 493
    Popülist câhiliyye kültürünün, hayatımızın her alanında şerde
    hayır aramamızı empoze ettiğine şahit oluyoruz. Cehenneme
    giden yolların üzerindeki iyi niyet taşlarıdır “ehven-i şer” anlayışı.
    İman ve küfür arasındaki çizgiyi, hakla bâtıl, hayırla şer arasındaki
    sınırı silip atan bir anlayıştır bu.
    Ehven-i şer anlayışının meşruiyeti var mıdır?
    Hayrı, yani vahyin tavsiye ettiği hususu tercih etmeyip şerlerden
    birini tercih etmek gibi bir yanlış seçim karşısında olan insan
    bilmeli ki; şer olması hasebiyle hiçbir günah, küçük ve basit görülemez;
    hiçbir şer de şer olması hasebiyle ehven olamaz.
    Şer şerdir. Hayra ulaşmak mümkün olduğu halde, şerler arasında
    tercih yapılamaz. Kur’an, ehven de olsa şerre tâbi olmayı,
    onunla uzlaşmayı hiçbir şekilde câiz görmez.
    “Şerrin az veya hafif (ehven) olması” da, şerrin izâfî/göreceli olması
    da, dinin temel yasaklarını içermemesi anlamında kullanılabilir.
    Dinin tâviz verilemeyecek esaslarından birini pazarlık konusu
    yapmak, küfürle, tâğutlarla uzlaşmak, şerrin hafifi, ehveni midir;
    yoksa en büyüklerinden birisi mi? Kendisinde hayır bulunmayan
    bir şer ile, ya da hayır ve şerrin karıştığı için hakla bâtılın senteze
    490] 7/A’râf, 21
    491] 7/A’râf, 16
    492] 7/A’râf, 17
    493] 31/Lokman, 33; 35/Fâtır, 5
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 118 -
    girdiği bir tavırla dünyâ ve âhiret hayrı nasıl umulabilir? Meselâ,
    “âhiret karşılığında dünya hayatını satın almak”,494 “Allah’ın
    âyetlerini az bir karşılık (dünyevî çıkar) ile satmak”,495 “hakka
    bâtılı karıştırmak, bile bile hakkı gizlemek”496 gibi konular, bir
    muvahhid mü’min tarafından nasıl ve ne şekilde ehven bir şer kabul
    edilebilir? Dünya menfaati ile âhiret azabı karşılaştırıldığında
    hangisinin ehven olup diğerine tercih edilebileceği, “ehven-i şer”
    tâbirini sık kullananlar açısından cevaplanması gereken önemli
    bir sorudur. Kapitalizmi savunan birileri tarafından komünizme
    göre kapitalizm ehven-i şer olduğu için desteklenmelidir. Nitekim,
    “lâ”sı olmayan ılıman bir dini savunan ve dış ülkelere de açılan
    uzlaşmacı büyük bir grup yıllarca bu mantıkla masonları, İslâm
    düşmanı yöneticileri savunmadı mı? Sosyalizm ve komünizmi savunan
    kimseler de Müslüman olduklarını iddia eden bazılarına,
    sosyalizmi ehven-i şer diye takdim edip kapitalizmi destekletebilirler.
    PKK bile bu konudan yararlanıyor; aynı argümanı kullanarak
    TC ile kendi örgütü arasında hangisinin ehven olduğu hususunu
    sorarak bir tercih yaptırmaktadır. Bu konu, şeytanın tâviz için
    insana yaklaşabileceği bir alandır.
    Şer, Allah’ın rızâsına uymayan bütün işlerdir. Şer, temelde başta
    şirk olmak üzere Allah’a isyânı, her çeşit günahı ve kâfirin amellerini
    nitelendirmektedir. Şirk, küfür, nifak, zulüm gibi sapık inanç
    ve tavırların hepsi şerdir. Kur’an’da şer kavramı, daha çok şirk, küfür
    ve isyan yerine kullanılır. Kur’an’da şer kelimesiyle, bazen sû’
    yani günah işleme duygusu da anlatılır.
    Kur’an, akletmeyen sağır ve dilsizleri (inkârcıları) yerde debelenen
    varlıkların en şerlisi saymaktadır.497 Çünkü onların yaptıkları
    hayır olmaz, tuttukları yol yanlıştır. Azgınlıkları yüzünden yeryüzünde
    hep fesat ve şer olmaktadır. Allah (c.c.) insanı hayır ve şer
    konusunda denemektedir. 498
    Muvahhid mü’min için hayırla şer arasında nasıl bir tercih yapması
    gerektiği gibi bir soru, gereksiz bir soru olması icap ettiği
    halde, maalesef “vahy” demek olan mutlak hayrı tercih etmenin
    göreceli zorluğuna katlanmak istemeyen tavizci kesim kendine
    göre şerler arasında bir tercih yaparak ehven kabul ettiği
    şerri (hayra rağmen) tercih edebilmektedir. Unutmayalım: “vahy”,
    mutlak hayırdır. Vahiyle irtibatı olan ilim ve hikmet de hayırdır.
    494] 2/Bakara, 86
    495] 2/Bakara, 41
    496] 2/Bakara, 42
    497] 8/Enfâl, 22, 55
    498] 21/Enbiyâ, 35
    HAYIR VE ŞER
    - 119 -
    “Allah dilediğine hikmet verir. Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır ve
    üstünlük verilmiştir. Gerçekleri ancak akıl sahipleri anlar.” 499
    Şer olan bir sistemin herhangi bir kurumundan şer’î olan bir
    uygulama yapılması beklenebilir mi?
    Cehennemden saraylar, köşkler beklenirse, şer olan bir sistemden
    veya onun bir kurumundan da şer’î bir uygulama beklenebilir.
    Şer, zaten şeriata ters olan, Allah’ın rızâsına uymayan işlerdir. Şerden
    şeraite uygun bir uygulama kesinlikle beklenemez. Şer şerrî
    bir uygulamayı neticelendirir, şer’î uygulamayı değil.
    Şerden ancak şer doğar, mahzâ hayır olan şeriat (şer’î uygulama)
    değil. Şerre sebep olan herhangi bir şey de şerdir. Baştan
    aşağı şer kabul edilecek tâğutî düzenlere oy vermek veya onların
    devamından ve güçlenmesinden yana tavır almak da tümüyle şerdir;
    böyle bir tavrın hayır adına savunulacak hiçbir yönü yoktur.
    Muvahhid mü’minler, kendileri şerre sebep olmazlar, şerri üretmezler,
    şerre destek olmazlar. Bilirler ki, hayra destek ve vesile
    olmak o hayrı işlemek gibidir; şerre destek ve vesile olmak da o
    şerri işlemek gibi insanı günahkâr yapar. “…İyilik ve takvada (Allah’ın
    yasaklarından sakınma üzerinde) yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzerinde
    yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü Allah’ın cezası çetindir.”500
    Allah’tan ittika etme (korkup sakınma) şuuruyla işlenen bütün
    sâlih ameller “hayır”dır. Bunun zıddı olan şer ise, bütün günahlar
    ve faydalı zannedilse bile aslında zararlı olan, en azından faydasız
    olan işlerdir. Bu bağlamda denilebilir ki, hayır imanın gereği, şer
    ise, inkârın ve isyânın diğer adıdır.
    Hak, apaçık ortadadır. Bâtıl rengine bürünemez. Bâtıl görünümünde
    hak veya hak görünümündeki bâtıl, olsa olsa “ehven-i
    şer”dir. Ehven-i şerri tercih etmek de şerre râzı olmak demektir.
    Müslüman hakka tâlip olmak zorundadır. Ehven-i şer mantığı ise,
    hayra giden yolu tıkayacağı, şerri sevdireceği ve tâbî kılacağı için,
    esas büyük şerden de daha zararlı olabilir.
    İçinde yaşadığımız cahili toplumların oluşturup yaşattığı cahili
    sistemlerden ilkesel ve zihinsel planda ayrışmak, sistemin ideoloji
    ve ilkelerinden koparak Allah’a doğru hicret etmek ve sistemle
    temel ilkelerimize ve tevhide aykırı düşen hiçbir ilişki içine girmemek
    esas olandır. Bilindiği üzere, ilk inen surelerle başlatılan cahiliye
    ile ayrışma süreci çok büyük titizlikle sürdürülmüş. Mekke’de
    egemen sistemle Rasûlullah’ın (s.a.s.) oluşturduğu yapı arasında
    499] 2/Bakara, 269
    500] 5/Mâide, 2
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 120 -
    tam ve çok yönlü bir kopuş yaşanmıştır. Cahilî toplumu değiştirme
    ve egemen sistemi dönüştürme iddiasıyla köklü bir inkılâbın temelleri
    atılmış, sistemle bütünleşmemek, uzlaşmamak için elden
    gelen gayret gösterilmiştir.
    Mücadelenin sonuç vermesi, başarılı olabilmesi, daha önemlisi
    Rabbimizin razı olacağı bir seyir izlemesi için en gerekli ve en
    önemli mesele saf ve katışıksız bir İslâmi kimlikle ve İslâmi ölçüleri
    referans alarak mücadele sahasında yer alabilmektir. Gerek tağuti
    sistemlerin, kurum, kural ve yönlendirmelerinden, dayatmalarından
    bağımsız, gerek toplumun ve geleneğin cahili etki ve kalıplarından
    uzak olarak, uzlaşmacı, sentezci anlayışları, pratikleri bünyesinde
    bulundurmayan bir netlik ve tavizsizlikle, yalnızca vahyi
    ve Rasûlullah’ın (s.a.s.) vahyi uygulamasını belirleyici kılmak İslâmî
    bir mücadelede vazgeçilemeyecek esası teşkil eder. Tevhidi ölçü
    ve ilkelerin belirleyici ve yönlendirici tesirinden sıyrılarak, pratikte
    dünyevi anlamda bazı başarılar(!) elde edilse de, o pratikler İslâmî
    olma özelliğini kaybedecek, Allah’ın rızasını da kazandırmayacaktır.
    Sistem içi alanlarda yer edinebilmek için sıklıkla meydana
    gelen İslâmi kimliğe yabancılaşma; kendini gayri İslâmi kavram,
    değer ve ilkelerle tanımlama, vasıflandırma eylem ve söylemleri,
    fıtri ve vahyi olandan, nefsi olumsuzluklara ve dünyevileşmeye
    doğru bir kaçış ve bir sapmadır. Bu tür bir yabancılaşma, tevhidi
    bağın parçalanmasına ve farklı kimliklerin üremesine yol açmakta,
    tevhidin belirleyiciliğinden ve İslâmi kimlikten sıyrılanlarda, kimlik
    çözülmesi meydana gelmektedir.
    Bu mânada ülkemizde en büyük sorun olan tesettür sorununu
    ehven-i şer mantığıyla çözme girişimlerine ne dersiniz?
    Önce, sorunun adını doğru koyalım: Bu ülkede en büyük sorun,
    tesettür sorunu değil; tevhid sorunudur, iman sorunudur.
    İslâm’ın gönüllere, amellere, sosyal ve siyasal hayata hâkim olmaması
    sorunudur. Tesettür de bu temel sorunun bir uzantısıdır. Uzlaşmacı
    büyük kesim, tesettürü başörtüsüne indirgedi, istekleri de
    sadece üniversite öğrencileriyle sınırladı. Elbette tesettür büyük
    bir sorundur, özellikle okullarda okuyan müslüman öğrenciler açısından.
    Bu sorun da, bireysel çapta, uğrunda her çeşit fedakârlığı
    yapabilecek bir imana sahip olmakla, toplumsal alanda da topyekün
    İslâmî değişim ve dönüşümle çözüme kavuşabilir.
    Ehven-i şer mantığı ile önemli hiçbir sorunun çözüldüğü görülmemiştir
    ki tesettür sorunu çözülsün. Çöpleri hasıraltına koymak,
    şimdilik sorun yokmuş havası estirmektir ehven-i şer mantığı.
    Çözümü erteleyip ötelemenin, herhangi bir sorun yokmuş
    HAYIR VE ŞER
    - 121 -
    gibi davranmanın, daha fecisi hakla-bâtılın karıştırılmasının adıdır
    ehven-i şer. Bu uzlaşmacı mantık, belirli oranda da olsa şerri kabul
    edip onayladığı için mutlak hayra giden yolu da tıkar. Yakın
    gelecekte Allah’ın râzı olduğu İslâm’ın tahrif edileceği ve muvahhid
    mü’minlerin tümüyle etkisiz hale getirileceği “ılıman İslâm”
    projesi, ehven-i şer anlayışı üzerinde bina edilmektedir. Tesettür
    konusunu yozlaştıran, daha karmaşık ve çözümsüz hale getiren
    en önemli etken, ehven-i şer mantığıdır. Bu mantık, “Rabbimizin
    kesin emridir, bundan zerre kadar taviz vermeyiz” diyen hayır taraflarına
    engel olan ve “peruk”, “şapka”, Artema usûlü “aç-kapa”
    (okul kapısına kadar kapa, okula girerken ve okulda aç) anlayışlarını
    din adına savundu. Hizmet için başın açılmasına fetvalar üretti.
    Tesettür düşmanları, karşılarında direnen bir ümmet göremedi.
    Bu anlayış, sadece tesettür meselesini çözümsüzlüğe mahkûm etmedi;
    aynı zamanda dini de tahrif eden bir çizgiyi savundu. Dinin
    emirlerini teferruat kabul eden, basit dünyevî çıkarları İlâhî emirlere
    tercih eden bir anlayışı “din” diye takdim etti.
    Soruya cevabı tersinden vermek de mümkün: Evet, tesettür
    sorununu değilse de, başörtüsünü ehven-i şer mantığı tümüyle
    çözdü; bu mantık sayesinde artık başörtüler çözüldü, başörtülüler
    ve bunu savunanlar da çözüldü.
    Öyleyse müslümanın (ferdî, âilevî ve toplumu kapsayan tüm
    alanlarda) şer olan bir sistemden ehven-i şer mantığıyla çözümler
    beklemesi meşrû mudur?
    Hem meşrû değildir, hem de mantıklı değildir. Harama rızâ
    haram, küfre rızâ küfürdür. “İyilikte ve takvada yardımlaşın. Haram
    işlerde, günahlarda ve düşmanlıkta yardımlaşmayın. Allah’tan sakının.
    Allah’ın cezâsı şiddetlidir.”501 “Şerre delâlet eden, sebep ve yardımcı
    olan o şerri yapan gibidir” hükmüne göre, tekrar düşünelim:
    Küfrün hâkimiyetine, tâğûtî kanunların tatbik edilmesine, düzenin
    devam etmesine oyuyla, sözüyle... yardımcı olanların, küfrün
    hâkimiyetindeki veballere ortak olacaklarını. Yoksa farkında olmadan
    veya olarak, İslâm nizamı gelsin diyerek veya demeyerek,
    câhiliyye hükümlerinin uygulanmasını mı istiyor bazı müslümanlar?
    Câhiliyye hükümleri uygulansın, ama müslümanlar veya müslüman
    zannedilenler eliyle mi uygulansın, bu mu isteniyor? “Onlar,
    hâlâ câhiliyye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Kimmiş Allah’tan daha
    güzel hüküm veren, hüküm koyan? Fakat bunu, gerçekten anlayış sahibi
    olan bir toplum bilir.” 502
    501] 5/Mâide, 2
    502] 5/Mâide, 50
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 122 -
    İslâm, Allah’a teslim olmak ve O’nun dışında bir güç ve
    hâkimiyet tanımamaktır. Kelime-i Tevhid’de bu ifâde tüm kapsamıyla
    belirdiğinden dolayı, müslüman için her türlü tâğutun, her
    çeşit egemenliğini reddetmek; Allah’a iman ve O’nun tek ilâh olduğunu
    kabul etmenin en önemli şartıdır. Hatta İslâm’ın dışındaki
    bütün sistem ve görüşler ve bunların uygulayıcıları anlamına gelen
    “tâğut”u reddetmek; Allah’a imandan da önce gelir ki; kalp,
    kafa, el ve dildeki tüm sapıklıklar ve sahte ilâhların egemenlikleri
    evvelâ “lâ-hayır!” süpürgesi ile temizlenmiş olsun ve boşalan yere
    de hakiki İlâh’ın kabulü yerleşsin. “Kim tâğûta küfreder (onu tanımaz,
    reddeder) ve Allah’a iman ederse, o muhakkak kopması mümkün olmayan
    en sağlam kulpa tutunmuştur. Allah, kemâliyle işiten ve bilendir.” 503
    İslâm, kelime-i tevhid’deki lâ=hayır kılıcıyla şerle (şerrin bir
    kısmıyla), tâğutla işbirliğini, onunla yardımlaşmayı, ona taviz vermeyi,
    onunla uzlaşmayı kesip atar. Bir tevhid eri için “lâ” ile isyan
    bayrağını çektiği şirk ve şerle uzlaşma ve ehven kabulü nasıl
    mümkün olabilir? Rabbimiz bu konuda bakın ne buyuruyor: “(Yâ
    Muhammed!) Az kalsın seni bile, sana vahyettiğimizden başka bir şeyi
    Bize karşı uydurman için fitneye düşüreceklerdi. İşte o zaman seni dost
    edinirler. Eğer Biz sana sebat vermemiş olsaydık, muhakkak, az da olsa
    sen onlara meyledecektin (tâviz verecektin). O takdirde dünya ve âhiret
    azâbını kat kat tattırırdık. Sonra Bize karşı kendin için hiçbir yardımcı
    bulamazdın.”504 Ehven-i şerre râzı, yani şerrin bir kısmını kabullenen
    tâvizci bir edâ ile, hak-bâtıl karışığı, dâvet, tebliğ ve hizmet
    yolunu Hz. Allah yasaklamaktadır: “Hakkı bâtıla karıştırmayın. Ve bile
    bile hakkı gizlemeyin.” 505
    “Lâ”sı olmayan bir inanç yaygınlaştırılıyor; itaat ve olumlu anlamda
    isyanı olmayan, Allah’a isyan edenlere ve âsîlerin düzenine
    uygun bir din dayatılıyor. Her şeyle, özellikle egemen tüm güçlerle,
    onların ilâh ve rab anlayışlarıyla uzlaşan, Allah’ın hor gördüklerini
    hoş görmek için bin dereden su getiren, tepkisiz, laik müslümanlık(!)
    hâkim kılınmak isteniyor. Allah’a inanan, ama tâğuta itaatten
    ayrılmayan, Allah’a inanan ve isyankârların ilke ve hükümlerini
    kabul ettiğini ifade eden, altısı içinden altısı dışından bir din,
    her çeşit bâtılı reddeden tevhid dininin yerine geçirilmek isteniyor.
    Kelime-i tevhid, “lâ” ile, yani isyanla başlar. Tüm sahte ilâhlara,
    tâğuta isyan anlamı ve eylemi vardır tevhid mesajında. Yani,
    Allah’a isyan edenlere isyan! Bütün peygamberler bu anlamda
    503] 2/Bakara, 256
    504] 17/İsrâ, 73-75
    505] 2/Bakara, 42
    HAYIR VE ŞER
    - 123 -
    kutsal isyan ateşini tutuşturan isyan önderleridir. “Andolsun ki Biz,
    ‘Allah’a kulluk edin ve tâğuttan (Allah’ın hükmüne isyan edip azgınlaşan
    ve insanları Hakk’a isyana zorlayan egemen şahıs ve anlayışlardan) kaçının
    diye (emretmeleri için) her topluma bir peygamber gönderdik.” 506
    Nereden başlamalıyız? Kur’an’ın, Peygamber’in başladığı yerden
    başlamalıyız. Din “lâ” diye başlıyor. Biz de lâ diyerek başlamalıyız.
    İnançta lâ denmesi gerekenler var, ibâdette, hukukta, hükümde,
    itaat anlayışında, ahlâkta lâ denilmesi gereken yerler var:
    Tümüne lâ diyoruz.
    “Kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse, sapasağlam kulpa yapışmış
    olur.”507 İllâllah’tan önce lâ diyor, imandan önce tâğuta küfrediyor,
    onu inkâr ve reddediyoruz. Her çeşit tâğuta, her gruptaki
    bel’amlara, her kesimden Karun’lara, her görevdeki Hâmânlara
    lâ diye karşı çıkıyoruz. Tüm putlara ve sahte ilahlara hayır diyoruz.
    Şerle, küfürle uzlaşmıyor, şerrin tümüne, ehvenine de karşı
    çıkıyoruz.
    İnsanımız, çok yönlü savaşın kurbanı olarak ehven-i şer anlayışı
    gibi tuzaklarla bilinçsizleştiriliyor, güzel duygulardan arındırılıyor,
    tepkisiz ve dâvâsız hale getiriliyor. Kendisiyle ilgili oynanan
    oyunu anlamasın diye başka oyuncaklarla avutulup uyutuluyor.
    Top kafalı, müzik tutkunu, TV. tiryakisi, şans oyunları denen çeşitli
    kumarların esiri, paramparça “para”lanmak için koşturan bir makine
    haline getiriliyor. Hüsrandır, kaostur, zulümdür bu; esas kriz
    budur. İnsanımızın kimliksizleştirilmesinden, inançsızlaştırılmasından
    ve buna seyirci kalınarak zulme dolaylı da olsa destek verilmesinden
    daha büyük kriz olamaz. Müslüman olduğunu iddia
    eden insan, yaratılış gâyesini unutmuş; kime, niçin ve nasıl itaat
    veya isyan etmesi gerektiğini düşünemeyecek hale gelmişse tabii,
    her şey ters yüz olacak, bireysel günahlar fesâda, fesât fitneye,
    fitne toplumun dünya huzurunu ve âhiret saâdetini kemirmeye
    başlayacaktır.
    Günümüzde şirkin her çeşidinin yaygın olduğunu görüyoruz.
    Müslüman mahallede pazarlanan bin bir çeşit şirk içinde, çok yaygın
    olmasından ötürü, belki en önemli örneklerinden biri itaat ve
    isyan konusuyla ilgili şirktir. Müslümanların sırât-ı müstakim’i şaşırıp
    yanlış işaretlerle mecburi istikamet diye gösterilen cehennem
    yolu üzerinde “dur!” diye ellerini makas gibi açanlar çıkmadıkça
    ve yoldaki işaretleri doğrusuyla değiştirme çabasına yeterli sayıda
    insan girmedikçe, uçurumlara yuvarlananlara ağıt yakacak kimse
    506] 16/Nahl, 36
    507] 2/Bakara, 256
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 124 -
    bile kalmayacaktır.
    Müslümanın asıl söylemi ve eylemi hangi minvalde olmalı,
    Rabbanî yol ve sünnetullah çerçevesinde nasıl bir yol izlenmelidir?
    Büyük şehid, merhum Seyyid Kutub’un dediği gibi; “Bu dine sahip
    çıkanların şu gerçeği iyi bilmeleri gerekir. Bu din nasıl Rabbânî
    bir din ise, onun hareket metodu da tamâmen Rabbânîdir, esas
    tabiatına uygundur. Ve şurası bir gerçektir ki, bu dinin hakikatini,
    amelî metodundan ayırmak imkân hâricidir.” İslâm, öyle büyük
    bir nizamdır ki, onu vaz’ eden Rabbimiz, gâyeyi gösterdiği gibi,
    vâsıtaları da göstermiştir. İnsan için Allah’a kulluk, ibâdet ve O’nun
    rızâsını kazanmak gâye olduğuna göre; bu nasıl olacak, hangi
    vâsıtalarla bu gerçekleşecek Kitab’ın hükümleri ve Rasûl’ün pratik
    uygulamalarıyla açıklanmıştır. Bir kimse İslâm’da zinânın, fâizin,
    içkinin olmadığını, bunların yasaklandığını bildiği (veya bilmesi
    gerektiği) halde, “zinâ yaparak, içki içerek veya fâiz vâsıtasıyla
    İslâm’ı getireceğiz, bunlarla İslâm’a hizmet edeceğiz” demesi ne
    kadar İslâm dışı ve saçma ise, şer olan bir sistemin herhangi bir kurumunun
    şer’î zannettiği bir uygulaması da en az o kadar İslâm’a
    ve mantığa terstir. Bilinmelidir ki şerle hayra gidilmez. Şer’an pis
    kabul edilen bir sıvı ile, meselâ şarapla abdest alınmaz. Haram
    parayla, fâizle hayır yapılmasının câiz olmadığı gibi. Küfre âit bir
    vâsıtayla İslâm’a, şeytana âit bir atla cennete gidilmez. Gâvurun
    atına binen onun kılıcını sallar. Bâtıl, ancak Hak’la zâil olur; Başka
    bir bâtılla değil.
    Tevhidî bilince sahip, vahyin inşa ettiği bir iman ve hayat tasavvuruna
    sahip mü’minlerin, bu tür sistem içi değişimlere meyletmeleri,
    destek vermeleri ise, aydınlıktan karanlığa savrulmaktır, gerçek
    anlamda “irtica”dır, geriye gidiştir. Bilinçli bir mü’min, tevhidi
    bir yönelişle, her şartta Hak’ka bağlanmak, Hak’kı temsil etmek
    ve Hak’kı Batıla hâkim kılmak üzere çalışmak ve hiçbir sebeple
    hak ile batılı karıştıracak konumlara savrulmamak sorumluluğunu
    taşımak zorundadır. Mü’min şahsiyet, “şer” (kötü) ile şerden bir
    şube olan “ehven-i şer” (daha az zararlı kötü) arasındaki tercihe
    kendisini kapatarak, “iyi ve maruf” olanı tercih dışı bırakma konumuna
    düşemez. Her şartta iyiyi arzulamak, ehven yolunda çaba
    göstermek ve bu tercihinden asla taviz vermeden uzun soluklu ilkeli
    bir duruş ve yürüyüşü istikrarlı bir biçimde sürdürmek mü’min
    olmanın en temel gereğidir... Bu sebeple hiçbir mü’min, ikrah olmadıkça,
    Hak ile Batılı karıştıran şirke dayalı düşünce, model, yol
    ve yöntemlere yönelemez, küfrü, şirki benimsediğini söyleyemez,
    küfre, şirke dayalı ideoloji ve ilkelere bağlılık sözü veremez ve
    HAYIR VE ŞER
    - 125 -
    İslâm şeriatını dışlayarak, Allah’ın kullarına, küfür ve şirk hükümleriyle
    hükmetmeyi tercih edemez.
    Toplumu dönüştürme iddiası olan muvahhidlerin, öncelikle
    kendilerinin toplumu taşımak istedikleri değerler, ilkeler, ölçüler
    alanında istikameti koruyan tavizsiz bir yürüyüşü ve tutarlı bir örnekliği/
    şahidliği ısrarlı ve istikrarlı bir biçimde sürdürmeleri gerekir.
    Allah’ın “emrolunduğun gibi dosdoğru ol, istikameti koruyun, aşırı
    gitmeyin” ve “zâlimlere meyletmeyin size ateş dokunur” uyarılarına
    rağmen, kendi ürettikleri kimi maslahatlar, çıkarlar ve marjinallikten
    kurtulmak adına istikameti terk edip toplumun cahili eğilimlerine,
    cahili sistemin partilerine savrulanların toplumu tevhidi
    istikamette dönüştürmeye vesile olmaları da, topluma Allah’ı razı
    edecek bir örneklik oluşturmaları da mümkün değildir.
    Ehven-i şer Kur’an ve sünnette geçiyor
    mu? Geçiyorsa nasıl geçiyor?
    Kur’an’da ve Sünnette “ehven-i şer” tâbiri yoktur. Yani
    “Kur’an ve Sünnet” şiarını öne çıkaran kimselerin “ehven-i şer”
    diye bir ölçüleri söz konusu değildir; onlar kendilerine göre şerlerin
    ehven olanlarını seçmekle değil; şerleri tümüyle yok etmeye
    çalışıp “hayr”a yapışmakla emrolunmuşlardır.
    Tevhidî istikameti bulamayan kitlelerin özgürlük ve adâlet arayışı
    ile şer yerine “ehven-i şer”e yönelmeleri mazur, hatta şer’in en
    şedidinden kaçış anlamında görece bir olumluluk iken, muvahhid
    mü’minlerin “ehven-i şer”e yönelmeleri, ehveni teşkil eden tevhid
    yolunu alternatif olmaktan çıkarma, davetin muhatabı kitlelerin
    sığlığına sürüklenerek sıradanlaşmaları ve inkılabi (devrimci) ruhu
    kaybetmeleri sonucunu doğurmaktadır. Bu sebeple, Müslümanlar
    olarak, yukarıda bahsedilen dönüştürme projelerinin farkına vararak,
    her şart altında, tevhidi İslâmi kimlik ve ilkelerimize sadakati,
    sabiteler alanındaki değişmez değer ve ölçülerimizi savunup
    yaşamlaştırmayı ısrarla sürdürmeliyiz.
    Görece bir özgürleşme ve zenginleşme uğruna, taktik ve konjonktürel
    özgürleşme ihtiyacımızı gidermek için, bizi biz yapan,
    bize şahsiyet, kimlik ve imanımızı kazandıran temel ilke ve değerlerimizi,
    yaratılış gâyemiz olan “sadece Allah’a kulluk” anlamındaki
    stratejik hedefimizi feda edebilir miyiz?”
    Doğru ve sahih bir din anlayışını topluma taşıyabilmek için,
    toplumun vahyin belirleyiciliğine, tevhidî akideye doğru dönüşümüne
    vesile olabilmek için, öncelikle hiçbir şartta ve hiçbir gerekçeyle
    taviz verilmemesi gereken ve değiştirilemez, terk edilemez
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 126 -
    vahye dayalı temel ilke ve değerlerde ısrar eden, vahyin şahidliğini
    âdil ve emin bir kimlikle ortaya koyan davetçi kadrolara ihtiyaç
    vardır. Kendilerini özgün İslâmî kavramlarla tanımlayan, bu
    durumdan bir eziklik ve kompleks duymayan, vahyin getirdiği
    kavram, ilke ve değerleri eylem ve söylemlerine egemen kılmaktan
    ve bunları bıkmadan usanmadan yaşayıp, topluma taşımaktan
    usanmayan ve utanmayan, tam tersine onur duyan şahsiyetli
    Müslümanlara ihtiyaç vardır.
    Müslümanların yozlaşmasında ehven-i şerrin yeri
    nedir?
    Hakkı savunan insan için ise ehven-i şer diyerek şerle uzlaşma,
    en hafif deyimle bir bid’at ve dalâlet, bir sapma, dünyayı âhirete
    tercih etme ve sahip olunması gereken müslümanca şereften
    mahrum olmadır. İlkesizliktir, günü kurtarmaya çalışmaktır, idâre-i
    maslahatçılık ve pragmatizmdir. Hakkı olmadığı halde Allah’ın
    dini üzerine pazarlık yapmaktır. Suça ve suçluya göz yummaktır.
    Hak dâvânın mensuplarından Cenâb-ı Hakk’ın istediği şeyler:
    Hakkı eğip bükmeden söylemek, Allah’ın hükümlerini tebliğ edip
    uygulamak, emrolunduğu şekilde sırât-ı müstakim çizgisinde sapmadan
    dosdoğru hareket etmek, bâtıla karşı net tavır koymak,
    takvâ, cihad ve sabır silâhlarını kuşanmak, şerrin ehvenine de rızâ
    göstermeyip tâviz ve uzlaşmaya yanaşmamaktır. Bir müslümanın
    vahiyle belirlenmiş herhangi bir prensipten vazgeçmesi, Allah’ın
    yasakladığı bir şerri ehven diye savunması, hakkında nass olan bir
    konuda pazarlık yapması inancıyla bağdaşacak bir tavır değildir.
    Allah’ın emirlerinin büyüğü-küçüğü, temeli-teferruatı, önemlisiönemsizi,
    tâviz verilecek olanı-olmayanı olmaz. İman esasları ve
    dinin ilkeleri, bölünme kabul etmeyen bir bütündür. Rasûller ve
    onların vârisleri âlimler başta olmak üzere İslâmî hareket mensupları,
    Allah’ın rızâsından başka beklentileri olmayan âhireti dünyaya
    tercih eden dâvâ erleridir. Onlar, etkin ve yetkin müşriklerin
    tehdit ve zulümlerinden korkmayacakları gibi, dâvâlarını ve kendilerini
    pazarlık aracı yapamazlar, kiralayamaz ve satamazlar. Bir
    müslümana Allah’ın vereceği karşılıktan/ödülden daha büyük bir
    bedel icad edilememiştir, edilemeyecektir. Onlar, halktan bir karşılık
    istemezler, onların ücretlerini Allah verecektir. 508
    Her tâviz, yeni ve daha büyük tâvizler doğurur. Amellerdeki
    tâvizler, inançlardaki tâvizlere yol açabilir. Tâviz vererek inandığını
    yaşamayan, yaşadığı gibi inanmaya başlar. Bâtıl zihniyetin
    508] 26/Şuarâ, 109, 127, 145, 164, 180; 11/Hûd, 29, 50-51, 80; 36/Yâsin, 21 vd.
    özelliğidir bu; kendi çıkarlarını sürdürmek için her zaman ve her mekânda hak dâvâyı savunanları tâviz ve uzlaşmayla etkisiz hale getirmeye çalışmak. Bu konuda oltaya taktıkları en önemli yemleri de “ehven-i şer” solucanıdır. “Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar.”509
    İslâm’la câhiliyyenin kesişmesi, uyuşması mümkün değildir. Hakla bâtılın, imanla küfrün birleşip bir araya gelmesi eşyanın tabiatına aykırıdır. Aralarında tarih boyunca süren ve Kıyâmete kadar da sürecek olan uzlaşmaz bir mücâdele söz konusudur. Uzlaşmayı, kesin nasslara rağmen kabul edenler, neticede Allah’ın hor gördüğü kâfirleri hoş görmeye, beşerî düzenleri kutsallaştırmaya, İslâm demokrasisinden veya demokratik İslâm’dan bahsetmeye kadar vardılar. Artık resmî devlet İslâm’ı, Atatürk tipi, onun ilkelerine uygun İslâm(!) gibi tuhaf sentezler uygulama alanları bulmakta. Hıristiyanlık benzeri, uzlaşarak tahrif edilmiş bu İslâm’ların elbette Allah’ın dini olan İslâm’la hiç bir ilgisi yoktur, bazı benzer yönleri olsa da.
    Müslümanın İslâm’dan tâviz vererek, başka beşerî görüşlerle uzlaşarak, İslâm’ın bazı cüzlerini, bazı esaslarını pazarlık aracı görmesi mümkün değildir. Uzlaşma neticesinde kâfirlerin ve küfrün egemenliği -şeklen ve kısmen de olsa- kabul edilmiş olur ki, bu da tevhidî akîde ile bağdaşmaz. İslâm, Allah’a teslim olmak ve O’nun dışında bir güç ve hâkimiyet tanımamaktır. Kelime-i tevhidde bu ifade tüm kapsamıyla belirdiğinden dolayı, müslüman için her türlü tâğutun her çeşit egemenliğini reddetmek; Allah’a iman ve O’nun tek ilâh olduğunu kabul etmenin en önemli şartıdır. Hatta, İslâm’ın dışındaki bütün sistem, görüş ve bunların uygulayıcıları anlamına gelen “tâğut”u reddetmek; Allah’a imandan da önce gelir ki; kalp, dil ve kafadaki tüm sapıklıklar ve sahte ilâhların egemenlikleri öncelikle “lâ = hayır” süpürgesi ile temizlenmiş olsun ve boşalan yere de hak/gerçek İlâhın kabulü yerleşsin. “Kim tâğuta küfreder (onu tanımaz, reddeder) ve Allah’a iman ederse o muhakkak kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa tutunmuştur. Allah kemâliyle işiten ve bilendir.” 510
    Ehven-i şer mantığı, şerle ve şerri dayatanlarla uzlaşma demektir. Uzlaşma; düşüncelerde, değerlerde, ölçülerde, prensiplerde, sosyal ve siyasal tavırlarda çöküş içine girmek, sivil itaatsizliği bile becerememektir. Uzlaşma, kaypaklıktır, ilkesizliktir. Olduğu gibi görünmemek, göründüğü gibi olmamaktır. Uzlaşma, psikolojik
    509] 68/Kalem, 9
    510]] 2/Bakara, 256
    mağlubiyettir. İzzetin Allah katında ve mü’minlerin hakkı olduğunu unutmak, zelil olanları aziz kılmaya çalışmaktır. Düşmanı gözde büyütmek, bükemediği eli öpmektir; o elin az sonra boğazını sıkmaya hazırlandığını unutmaktır. Uzlaşma, hak ölçülerle uyuşmaz ama kapitalizm, pragmatizm ve makyavelîzmle uyuşan ve örtüşen yönleri az sayılmaz; her şeyi pazarlık konusu yapmaktır uzlaşma; faydayı dâvânın önüne geçirebilmektir. Rasyonel/akılcı olmak ve dâvâ eri mücâhide Allah’ın yardım vaadlerini ve dâvânın Allah’la bağlantısını göz ardı etmek, kâfirler hangi yoldan başarılı oluyorsa o yolları denemektir. (Hâlbuki Kur’an’dan açık bir şekilde anlaşılmaktadır ki, mü’minlerle ilgili sünnetullah, kâfirlerle ilgili sünnetullahtan çok farklıdır.) Mutlak doğruyu, vahye ait hakikatleri, babasının malı imiş gibi değerlendirmektir. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın deyip yılanların yaşamasına yardımcı olmak, ömürlerini uzatmaktır. Haktan taviz ve uzlaşma, yok olmak İlâhî kaderi olan, her an komada yaşayıp can çekişen bâtılın iskeletine kan pompalamaktır.
    Hakkı ketm etmek (gizlemek) ve hakkı bâtılla örtüp hakka bâtılı karıştırmak, Din’i kuşa benzetmektir. Hak Din’in etkisizleştirilmesi, atmalar ve katmalar yoluyla olmuştur. Atma, hakkı gizlemek; katma ise hakka bâtılı karıştırmaktır. Hakkı/İslâm’ı bâtılın/kâfirlerin istediği, râzı olduğu şekle koymak veya konulan bu şekle karşı çıkmamaktır. O yüzden dinin temel ilkelerinden tâviz, itikadı ilgilendiren bir vakadır; ihanettir veya en azından ihanete seyirci kalmaktır.
    Ehven-i şerciliği, tâvizi, uzlaşmayı reddetmek, geçici bir protesto hareketi değil; ölüme kadar tevhid kelimesindeki “lâ”yı hayatıyla tefsir edip, eylemleriyle yorumlamaktır. Uzlaşmayı red, hak ve bâtıl her şeye karşı çıkmak, farklı anlayıştaki mü’minlerle ve değişik İslâmî yaklaşımlarla da iyi geçinme yollarını aramayıp onlarla mücadele etmek, ya da isyankâr fakat marazî/hastalıklı bir psikolojik yapı değildir. Hakk’ın mutlak doğruları ile beşerin göreceli doğrularını birbirine karıştırmak, itikadî olanlarla itikadî olmayanı aynı kefede görmek, bir hata ile haramı, bir günah ile şirki karıştırıp hepsine aynı şiddette reaksiyon göstermek değildir. Uzlaşmayı reddetmek deyince, insanca münasebetleri, sosyal ilişkileri kesip uzlet içinde yaşamayı, toplumsal bağları koparmayı kast etmiyoruz; İbrahimî ve Muhammedî tavrı hayata geçirmeyi kast ediyoruz. Onlar küfürle/bâtılla uzlaşsalardı ateşe atılır, memleketlerini terk etmeye mecbur kalır, ölümle burun buruna olurlar mıydı?
    Bugün, nâfileleri, ihmal edilen nice farzların önüne geçirmenin,
    ibâdetlere tevhid ve şirke ait hususlardan daha fazla önem vermenin çok yanlış olduğunu vurgulamalıyız. Evvelâ insanımızın gönlündeki şirk virüslerini yok etmek gerekiyor. Bu mikropları yok sayarak sadece ibâdetleri anlatmak veya bunlarla uğraşmak, çöp kutusuna temiz gıda atmaya benzer…
    Din ‘Lâ ilâhe’ ile başlar. Önce bir red, bir isyan, bir ‘hayır’, bir temizlik mekanizması, cahiliye pisliğine her yönüyle bir direnişte bulunan bir tavır gerekir ki; o temizlenen yere tertemiz bir İlâh anlayışı yerleşmiş olsun. Öteki türlü hakla bâtılın karıştırıldığı bir ortam oluşturulur. Bu da Müslümanlığın doğru anlaşılmasını zorlaştırır.
    Bizim, bugün var olan ve giderek ivme kazanma eğilimindeki ‘Ilımlı İslâm Anlayışı’na net ve sert tepki göstermemiz; İslâmî değişim ve dönüşüm talebi olmayan, uzlaşmacı, ulusalcı, sağcı, muhafazakâr çizginin Kur’an İslâm’ına birinci derecede engel olduğunu vurgulamamız gerekiyor. Tabii bu vurgu, boşalan yerin tevhidî bir yaklaşımla doldurulmasını gerekli kılıyor. Kolay işler değil bunlar… Bunu halka net bir şekilde sunabilecek imkânlara sahip değiliz. Halkın, Allah’ın anlattığı dini, peygamberin vurguladığı tevhidi anlayacak altyapısının -şu an için- olmadığını zannediyoruz. Sesimiz de çok güçlü çıkmadığından, nebevî öncelik ve nebevî usûlle anlatılan şeyler cahiliye toplumu tarafından kabullenilmeyebilir. Çünkü yıllardır din adına farklı şeyler öğretildi insanımıza.
    “Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, onu yine O’ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse, O’nun keremini geri çevirecek (hiçbir güç) yoktur. O, hayrını kullarından dilediğine eriştirir. O çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” 511
    “De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini aziz kılar yüceltir; dilediğini de zelil kılar alçaltırsın. Her türlü hayır/iyilik Senin elindedir. Gerçekten Sen her şeye kadirsin.” 512
    511] 10/Yûnus, 107
    512] 3/Âl-i İmrân, 26
    Hayır ve Şerle İlgili Âyet-i Kerimeler
    A- Kur’ân-ı Kerim’de Geçen “Hayır” Kelimeleri (Türevleriyle toplam 196 yerde): 2/Bakara, 54, 61, 103, 105, 106, 110, 148, 158, 180, 184, 184, 184, 197, 197, 215, 216, 220, 221, 221, 263, 269, 271, 272, 272, 273, 280; 3/Âl-i İmrân, 15, 26, 30, 54, 104, 110, 110, 114, 115, 150, 157, 178, 180, 198; 4/Nisâ, 19, 25, 46, 59, 66, 77, 114, 127, 128, 149, 170, 171; 5/Mâide, 48, 114; 6/En’âm, 17, 32, 57, 158; 7/A’râf, 12, 26, 85, 87, 89, 155, 155, 169, 188; 8/Enfâl, 19, 23, 30, 70, 70; 9/Tevbe, 3, 41, 61, 74, 88, 109; 10/Yûnus, 11, 58, 107, 109; 11/Hûd, 31, 84, 86; 12/Yûsuf, 39, 57, 59, 64, 80, 109; 16/Nahl, 30, 30, 76, 95, 126; 17/İsrâ, 11, 35; 18/Kehf, 36, 40, 44, 44, 46, 46, 81, 95; 19/Meryem, 73, 76, 76; 20/Tâhâ, 13, 73, 131; 21/Enbiyâ, 35, 73, 89, 90; 22/Hacc, 11, 30, 36, 58, 77; 23/Mü’minûn, 29, 56, 61, 72, 72, 109, 118; 24/Nûr, 11, 12, 27, 33, 60; 25/Furkan, 10, 15, 24; 28/Kasas, 24, 26, 60, 68, 68, 80, 84; 29/Ankebût, 16; 30Rûm, 38; 33/Ahzâb, 19, 25, 36; 34/Sebe’, 39; 35/Fâtır, 32; 37/Saffât, 62; 38/Sâd, 32, 47, 48, 76; 41/Fussılet, 40, 49; 42/Şûrâ, 36; 43/Zuhruf, 36, 52, 58; 44/Duhân, 32, 37; 46/Ahkaf, 11; 47/Muhammed, 21; 49/Hucurât, 5, 11, 11; 50/Kaf, 25; 54/Kamer, 43; 55/Rahmân, 70; 56/Vâkıa, 20; 58/Mücâdele, 12; 61/Saff, 11; 62/Cum’a, 9; 11, 11; 64/Teğâbün, 16; 66/Tahrîm, 5; 68/Kalem, 12, 32, 38; 70/Meâric, 21, 41; 72/Müzzemmil, 20, 20; 87/A’lâ, 17; 93/Duhâ, 4; 97/Kadr, 3; 98/Beyyine, 7; 99/Zilzâl, 7; 100/Âdiyât, 8.
    B- Kur’ân-ı Kerim’de Geçen “Şerr” Kelimeleri (Türevleriyle toplam 31 yerde): 2/Bakara, 216; 3/Âl-i İmrân, 180; 5/Mâide, 60, 60; 8/Enfâl, 22, 55; 10/Yûnus, 11; 12/Yûsuf, 77; 17/İsrâ, 11, 83; 19/Meryem, 75; 21/Enbiyâ, 35; 22/Hacc, 72; 24/Nûr, 11; 25/Furkan, 34; 38/Sâd, 55, 62; 41/Fussılet, 49, 51; 70/Meâric, 20; 72/Cinn, 100; 76/İnsan, 7, 11; 77/Mürselât, 32; 98/Beyyine, 6; 99/Zilzâl, 8; 113/Felak, 2, 3, 4, 5; 114/Nâs, 4.
    C- Hayır ve İyilik
    a- Hayır ve Şer İmtihandır: 21/Enbiyâ, 35.
    b- Allah, Bir Kişi Hakkında Hayır Dilerse Onu Geri Çevirecek Yoktur: 10/Yûnus, 114.
    c- Allah’tan Hayır İstemek: 26/Şuarâ, 84.
    d- Hoşa Gitmeyen Bir Şey Hayır Olabilir: 2/Bakara, 216; 31/Lokman, 34.
    e- Hayır Allah’ın Elindedir: 3/Âl-i İmrân, 26.
    f- Hayır İşlerinde Yarışmak: 2/Bakara, 148; 5/Mâide, 48; 23/Mü’minûn, 61.
    g- Hayra Engel Olmak: 2/Bakara, 217; 68/Kalem, 12.
    D- Şer ve Kötülük
    a- Hoşa Giden Bir Şey Şer Olabilir: 2/Bakara, 216; 31/Lokman, 34.
    b- Kötülük Eden Kendi Aleyhine Eder: 41/Fussılet, 46; 45/Câsiye, 15.
    c- Kötülük Yapmakta Yardımlaşmak Yasaktır: 5/Mâide, 2.
    Konuyla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
    Buhârî, İstikrâz 4, 6; Rikak 34; Sahih-i Buhâri Tecrîd-i Sarih Terc. 1/235; 5/185; 12/1984
    Müslim, İman 61; Müsâfirîn, 201
    Tirmizî, Zühd 3, 21, 22; İman 8; Fiten 15, 26, 76, 77, 78; Birr 28
    Nesâî, Cenâiz 123; Zekât 74; İftitâh 17
    İbn Mâce, Mukaddime 19, 20; Tahâret 4; Ticâret 62
    Ebû Dâvud, Edeb 6, 12
    Muvattâ, Tahâret 36
    Ahmed bin Hanbel, Müsned III/18, 19
    Kütüb-i Sitte; 2/549; 3/401-402; 4/265; 13/37-38, 282; 14/16, 19, 23; 16/500; 17/168, 471, 551.
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1.
    Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 245-248
    2.
    İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 257-261, 622-623
    3.
    Nur’dan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. c. 1, s. 112, c. 2, s. 104-108
    4.
    TDV. İslâm Ansiklopedisi, Mustafa Çağrıcı, T.D.V. Y. c. 17, s. 43-49
    5.
    Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Halid Erboğa, Şâmil Y. c. 2, s, 83, 381-382; Muhiddin Bağçeci, 6/27-29
    6.
    Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 8, s. 26-31; c. 19, s. 307-310
    7.
    İnsan Psikolojisi Üzerine Etüdler, Muhammed Kutub, İşaret Y. s. 395-412
    8.
    Kur’an’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y. s. 286-291
    9.
    Kur’an’da Şer Problemi, Lutfullah Cebeci, Akçağ Y.
    10.
    Kur’an’da Günah Kavramı, Sadık Kılıç, Hizmet Kitabevi Y.
    11.
    Şer İttifakı ve Sözcüsünü Arayan 1 Milyar Müslüman, Muhammed Han Kayani, İnkılab Y.
    Sonsöz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…

     
     
    Okunma 8926 kez Son değişiklik Pazartesi, 25 Ocak 2021 05:48

    Ortam