Salı, 19 Ocak 2021 21:16

    Dostluk ve Düşmanlık, Velâ ve Berâ

    Yazan
    Ögeyi değerlendirin
    (1 Oylayın)

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     


    DAVUD EMRE YAYINEVİ
    Kitabın Adı:
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR -10-
    İDOSTLUK VE DÜŞMANLIK,
    VELÂ VE BERÂ
    Yazarı:
    Ahmed KALKAN
    Tashih:
    Ahmed Kalkan
    Mizanpaj:
    Ehl-i Dizayn
    Kapak Tasarım:
    Ehl-i Dizayn
    İstanbul 2011
    Baskı:
    ?????
    Dâvud Emre Yayınevi
    Telefon: (0 216) 632 29 58
    www.davudemreyayinevi.com
    DOSTLUK VE DÜŞMANLIK, VELÂ VE BERÂ
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR
    -10-
    Ahmed KALKAN
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
    İTHAF
    Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
    KUR’AN dostlarına…
    Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…

    Önsöz
    Allah’ın ismi ve izniyle. Hamd O’na, salât ve selâm Rasûlüne. Mü’minlere de duâ…
    Düşmanlık ve dostluk, “Lâ ilâhe illâllah”ın ayrılmaz bir özelliğidir. Dinin temeli ve özü olan bu kelime, aynı zamanda dost ve düşmanlığı da belirler. Dostluğun temeli sevgi, düşmanlığın temeli buğz ve kindir. Din de sevgi ve buğzdur; kabul ve reddir. Bundan dolayı, kâfirlerle dostluk; Allah’ın dostluğunu kaybettiren, O’nunla ilişiğinin kesilmesini gerektiren (3/Âl-i İmrân, 28) büyük bir suç olduğu gibi, dalâlettir/doğru yoldan sapmaktır (60/Mümtehine, 1), zâlimlerden olmaktır (9/Tevbe, 23; 60/Mümtehine, 9) ve kâfirler safına geçmek, “onlardan olmak”tır (5/Mâide, 51). Allah’a düşmanlık yapanları, Allah’ın düşmanlarını dost kabul etmek; Allah’ın düşmanlığını kazanmak ve imanı küfre değişmektir. Kâfirleri düşman kabul edip onlardan uzak durmak, İslâm akîdesinin bir parçasıdır. “Tâğutu reddetmek, onu inkâr etmek” olmadan Allah’a iman, yeterli değildir, eksiktir, insanı kurtarmaz. “Kim tâğutu reddedip Allah’a iman ederse, o kesinlikle kopması mümkün olmayan sapasağlam bir kulpa sarılmıştır.” (2/Bakara, 256) Tâğuta küfretmeyen, yani onu inkâr edip reddetmeyen kimse, asla mü’min olamaz. Tâğut ise, Allah’tan başka, O’na alternatif olarak ortaya konan düşünce, hayat görüşü, sistem, kişi veya şeytanlardır. Allah’ın dışında ve O’na rağmen uyulan, kendisine tâbi olunan, arzulanan, ya da kendisinden çekinilip korkulan her şeydir.
    Kişi, tevhid kelimesini gönülden benimseyip diliyle ikrar etmekle, câhiliyye ve şirk inançlarının tümünü reddettiğini, şuurlu bir şekilde onlardan uzaklaştığını göstermektedir. Aynı şekilde, tevhidi benimsediği için, artık câhiliyye insanından, her çeşit müşrikten de sevgi, bağlılık, itaat ilişkilerini koparması, yani onlara dostluk sayılabilecek davranışlardan kaçınma sözü vermiş olmaktadır. O, kendi safını ve cephesini belirlemiş olmaktadır. Allah’ın ve O’nun sevdiklerinin tarafını tuttuğu için; kâfirlerden yüz çevirmek ve onlarla ilişkiyi kesmek zorunluluğu hissedecektir. “Onun için sen zikrimize (Kur’an’a) iltifat etmeyip sırt çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyenlerden yüz çevir.” (53/Necm, 29)
    Ahmed Kalkan
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    Temmuz 2011, Ümraniye

    - 9 -
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKÂDİ KAVRAMLAR -10-
    DÜŞMANLIK / ADÂVET
    •
    Adâvet/Düşmanlık; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Kur’an-ı Kerim’de Düşman ve Düşmanlık Kavramı
    •
    Hâtıb’ın Kâfirlere Dostluk Girişimi
    •
    Düşmanlık ve Dostluk; Tevhidin Gereğidir, İmanın Dışa Yansımasıdır
    •
    Düşmanlığın Zıddı; Dostluk
    •
    Takıyye; Düşman Kâfirlerden Gelecek Tehlikeden Dolayı Farklı Görünme
    •
    Dost Kabul Etmediklerimizle İlişki Çeşitleri; Savaş ve Barış
    •
    Müslüman Olmayan Akrabalarla Dostluk ve İlişki
    “De ki: Cebrâil’e kim düşman ise şunu iyi bilsin ki Allah’ın izniyle Kur’an’ı senin kalbine bir hidâyet rehberi, önce gelen kitapları doğrulayıcı ve mü’minler için de müjdeci olarak o indirmiştir. Kim Allah’a, meleklerine, peygamberine, Cebrâil’e ve Mîkâil’e düşman olursa, bilsin ki, Allah da inkârcı kâfirlerin düşmanıdır.” 1
    Adâvet/Düşmanlık; Anlam ve Mâhiyeti
    “Adâvet” kelimesi, zulmetmek, haklılık sınırını aşmak gibi anlamlara gelen “adv” kökünden türetilmiş olup genellikle “sadâkatin zıddı” olarak kullanılır. Râgıb el-İsfahânî, “adüv/düşman” terimini, “başkasına zarar vermek için fırsat kollayan, onun iyiliğine olan işlerin tersini yapmaya çalışan kimse” şeklinde tanımlar. Kur’ân-ı Kerim’de adâvet; meveddet, uhuvvet, velî, halîl ve takvâ kelimelerinin karşıtı anlamlar ifade edecek şekilde kullanılmıştır. Adâvet kelimesinin Türkçe karşılığı “düşmanlık”tır. Farsça’da, başkasına karşı kötü niyet besleyen, kötü kalpli kimse anlamındaki “düşman”dan (düşmen) dilimize geçmiştir.
    Râgıb’a göre, gizli ve açık olmak üzere iki türlü düşman vardır. Gizli düşmanların başında şeytan gelir. Şeytan, bütün düşmanlıkların sebebi olan asıl düşmandır. İkinci gizli düşman, Kur’an’ın
    1] 2/Bakara, 97-98
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 10 -
    “Nefis, ısrarla kötülüğü emreder”2 meâlindeki âyette “nefis” kelimesiyle
    ifade ettiği hevâ, yani beşerî arzu ve ihtiraslardır. İsfahânî,
    ölçüyü aşan öfke duygusunu da gizli düşman sayar. İnsanın açık
    düşmanı ise yine insandır. Her insanın tabiatında az çok saldırganlık,
    kıskançlık, bencillik gibi olumsuz duygular vardır. Bazı insanlar
    bu duyguların tesiriyle başkalarına karşı düşmanca niyet
    beslerler. Kur’an’ın “insan şeytanlar” 3 dediği de bunlardır.
    Birtakım kimseler ise, bu kadar genel ve köklü düşmanlık duyguları
    taşımamakla birlikte, herhangi bir mânevî meziyet veya
    maddî üstünlük gördükleri kimseye karşı sırf bu noktalarda düşmanlık
    duyarlar. Râgıb el-Isfahânî, insanlar arasındaki düşmanlıkların
    daha çok ilim, servet ve mevkî farkı, akrabalık veya komşuluk
    ilişkileri gibi özel sebeplerden doğduğunu düşünmektedir. İnsanlar,
    bu şekilde, bile bile birbirinin düşmanı olabilecekleri gibi; kötü
    bir maksat taşımadan da bir düşmanın yapacağı kötülük ve zararlara
    sebep olabilirler. Bu bakımdan kişinin eşi, çocukları, hatta
    bizzat kendi nefsi bile kendisine zarar verebilir. Şu halde onun
    günah ve haksızlık yapmasına sebep olan her şey, düşman sayılır.
    Nitekim Kur’an’da, “Eşleriniz ve çocuklarınızdan size düşman
    olanlar vardır, onlardan sakının.”4 meâlindeki âyette bu hususa
    dikkat çekilmiştir.
    Düşmanlığın bazısı kin ve nefrete, bazısı da kıskançlığa dayanır.
    Birinci çeşit düşmanlık, daha köklü ve sürekli olması dolayısıyla
    bunlar karşısında daima ihtiyatlı davranılması gerekir. Bir düşmana
    karşı takınılması gereken tavır, fazilette ondan daha ileride olmaya
    çalışmaktır. Ayrıca, başkalarına karşı olduğundan daha çok,
    düşmana karşı da dürüst olmak, yalandan kaçınmak gerekir; zira
    kişinin yalan ve kusurları düşmanı tarafından daima aleyhinde
    kullanılabilir. Düşmanlıkları önlemenin en etkili yolunun sevgiyi
    yaygınlaştırmak olduğu âlimlerce ileri sürülür. Çünkü seven hasetçilik
    yapmaz. Haset ve kıskançlıktan uzak olan da düşman olmaz.
    Özellikle, dinin mecbur ettiği alanların dışında dostluğu düşmanlığa
    dönüştürmek büyük bir suçtur. Akıllı insan biraz sempatik
    gördüğü kimseye düşman olmaz. Başkalarının kendisine düşman
    olmasını istemeyen kimse için en uygun yol, kendisinin de başkasına
    düşmanlık yapmamasıdır. Akıllı insan, kötülüğe kötülükle
    karşılık vermez; sövme ve hakareti düşmana silâh olarak kullanmaz.
    Düşmanını küçük gören aldanır. Düşmanı olduğundan daha
    büyük görmek de yanlıştır. Şeytan dışında, insanın en acımasız
    2] 12/Yûsuf, 53
    3] 6/En’âm, 112
    4] 64/Teğâbün, 14
    DÜŞMANLIK
    - 11 -
    düşmanı, yine insanlardır. Diğer bütün zararlı canlılardan korunmak
    mümkün olduğu halde, insanların kötülüğünden kurtulmak
    mümkün olmayabilir. “İnsan insanın kurdudur.” İnsanın hiç düşmanının
    bulunmaması da bir kusur olarak görülmüştür. Çünkü
    ancak meziyetleri olanın, bazı sosyal eylemler gerçekleştirenin
    düşmanı bulunur. Asıl iyilik, düşmanı olmamak değil; düşmana
    haksızlık etmemektir. Ayrıca insan, kendisinin göremediği, dostlarının
    da göstermediği kusurlarını düşmanların yergisi sâyesinde
    öğrenip düzeltmek sûretiyle düşmanından faydalanmayı bilmelidir.
    Düşmanın yergi ve eleştirilerinden faydalanarak ahlâkî gelişmeler
    sağlanabilir. 5
    Kur’ân-ı Kerim’de Düşman ve
    Düşmanlık Kavramı
    Kur’ân-ı Kerim’de Arapların İslâm’dan önceki dönemde birbirinin
    düşmanı oldukları hatırlatılarak Allah’ın onların gönüllerini
    uzlaştırdığı ve böylece İslâm dini sâyesinde dost ve kardeş oldukları
    bildirilmiştir.6Kur’an’da sosyal barış ve uzlaşma, “Mü’minler
    ancak kardeştir”7; “Mü’min erkekler ve mü’min hanımlar birbirinin
    velîleri/dostlarıdır”8 gibi ifadelerle hükümlere bağlandığı için müslümanlar
    arasında düşmanlığın zuhur etmesine yol açacak tutum
    ve davranışların önlenmesi, kardeşlik ve dostluğun pekişmesi için
    tedbirler getirilmiştir. Nitekim çeşitli maddî ve mânevî hakların
    korunmasına yönelik ahlâkî, hukukî ve siyasî tedbirlerin öngörülmesi
    yanında; toplumda düşmanlık duygularının kabarmasına
    yol açacak kötülükler de yasaklanmıştır. İçki ve kumarı yasaklayan
    âyette bunun gerekçesinin, “hiç şüphesiz şeytan içki ve kumarla
    aranızda düşmanlık ve kin meydana getirmek ister.”9 şeklinde ortaya
    konması ilgi çekicidir.
    Kur’an’da İslâm’a ve müslümanlara karşı düşmanca ve
    zâlimâne tavır takınanlar, insanların İslâm’dan haberdar olmasını
    önlemeye çalışanlar iki yerde “Allah’ın ve sizin düşmanlarınız”
    şeklinde nitelendirilmiştir. Bunların ilkinde bu şekilde anılmalarına,
    Hz. Peygamber’le anlaşmalar yapıp her defasında çekinmeden
    anlaşmalarını bozmaları gerekçe olarak gösterilmekte,
    yine de herhangi bir çatışma halinde yapacakları barış teklifinin
    olumlu karşılanması istenmektedir. 10
    5] Mustafa Çağrıcı, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 10, s. 52-53
    6] 3/Âl-i İmrân, 103
    7] 49/Hucurât, 10
    8] 9/Tevbe, 71
    9] 5/Mâide, 91
    10] 8/Enfâl, 55-61; M. Çağrıcı, a.g.e., c. 10, s. 52
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 12 -
    Yeryüzünde Düşmanlık Kaçınılmazdır; İnsanların Bir Kısmı,
    Diğerlerine Düşman Olacaktır: “Şeytan onların ayaklarını kaydırıp
    haddi tecavüz ettirdi ve içinde bulundukları (cennetten) onları çıkardı.
    Bunun üzerine ‘bir kısmınız diğerine düşman olarak inin, sizin için yeryüzünde
    bir barınak ve belli bir zamana dek yaşamak vardır’ dedik.” 11;
    “Allah buyurdu: ‘Birbirinize düşman olarak inin, sizin için yeryüzünde bir
    süreye kadar yerleşip kalma ve yaşayıp faydalanma vardır.” 12; “Birbirinize
    düşman olarak oradan (cennetten) inin! Artık, Benden size hidâyet
    geldiğinde, kim Benim hidâyetime uyarsa, o sapmaz ve şakî/bedbaht
    olmaz.” 13
    İnsanın, düşmansız şekilde yaşaması, ulaşılamayacak bir hedeftir,
    ütopyadır. İnsan, yaratılışından itibaren çevresini Allah’ın
    izniyle koruyucu güçler (melekler) yanında; zararlı varlıklar (şeytanlar,
    mikroplar) da sarar. Her insanda nefis ve onun kötü arzuları,
    hevâsı vardır. Nefse, günaha meyletme ilhâmı/imkânı da verilmiştir
    14 ki, imtihan ortaya çıksın. O yüzden her insanda bir parça
    da olsa ihtiras, güzellik ve güçlülük tutkusu, mal ve mevkî hırsı
    vardır.15 Aynı şeye sahip olmak isteyen kimseler arasında başlayan
    yarış, sonunda düşmanlığa varabilir. Düşmanlığa yol açan pek çok
    sebep vardır. Eğer düşmanı olmayan insanlar olsaydı, peygamberler
    olurdu; hâlbuki tüm peygamberlerin hayli düşmanları, hem da
    azılı düşmanları vardır.16 Önemli olan Allah’ın ve bizim gerçek düşmanlarımız
    dışındakileri, kendi hatalarımızdan dolayı kendimize
    düşman yapmamak ve düşmanlarla olan imtihanımızı kazanmaktır.
    Mümkün olduğu kadar düşmanlıkları azaltmağa, düşmanları
    dost yapmağa çalışmak da, mü’minlerin görevidir. “İyilikle kötülük
    bir olmaz. (Kötülüğü) en güzel olan şeyle sav. O zaman bakarsın ki seninle
    arasında düşmanlık olan kimse sanki sıcak bir dost olur.” 17
    Peygamberlere de İnsan ve Cin Şeytanları Düşman Kılınmıştır
    “Böylece Biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık.
    (Bunlar,) aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin
    dileseydi onu da yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle
    baş başa bırak. Âhirete inanmayanların kalpleri (o yaldızlı söze) kansın,
    ondan hoşlansınlar ve işledikleri suçu işlemeye devam etsinler diye
    11] 2/Bakara, 36
    12] 7/A’râf, 24
    13] 20/Tâhâ, 123
    14] 91/Şems, 7-8
    15] Bk. 3/Âl-i İmrân, 14
    16] 6/En’âm, 112-113; 25/Furkan, 31
    17] 41/Fussılet, 34 Ve yine bk. 23/Mü’minûn, 96; 13/Ra’d, 22.
    DÜŞMANLIK
    - 13 -
    böyle yaparlar.”18; “(Rasûlüm!) İşte Biz böylece her peygamber için
    günahkârlardan düşman(lar) kılarız. Hidâyet verici ve yardımcı olarak
    Rabbin yeter.” 19
    Allah’ın Emri ve Fıtratın Gereği Barıştır. Açık Düşman Şeytanın
    Yolu Barışa Giden Yola Zıttır: “Ey iman edenler! Hep birden
    barışa girin (barışçı olun). Sakın şeytanın peşinden gitmeyin. Çünkü o,
    sizin âşikâr düşmanınızdır.”20 Allah’ın bizim için râzı olduğu dinin adı
    olan 21 ve bütün peygamberlerin dini olan22 İslâm, kelime olarak,
    “barış” anlamına gelen “silm”, “selâm” ve “selâmet”le aynı kökü
    paylaşır. Dolayısıyla “İslâm”ın kelime olarak anlamlarından biri
    de “barış”tır. Tüm insanlar, fitneyi terk edip Allah’ın dini olan
    İslâm’a teslim olsalar, her taraf selâmete kavuşup tümüyle barış
    ve kardeşlik hüküm sürer.
    Açık Bir Düşman; Şeytan: Kur’an’da şeytanın insanlar için açık
    bir düşman olduğu bildirilerek insanların onun peşinden gitmemesi
    emredilir: “Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan gıdaların güzel ve
    temiz olanlarından yiyin, şeytanın peşine düşmeyin, zira şeytan sizin açık
    bir düşmanınızdır. O size ancak ve daima kötülüğü, çirkin işi ve Allah
    hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.”23 Şeytan, insanın
    içinde bulunan kötü düşünce ve arzuları körükler ve insanın kötülük
    yapmasını vesveselerle teşvik eder ve günah yollarını kolaylaştırır.
    Şeytanın açık bir düşmanımız olduğu Kur’an’da farklı yerlerde
    vurgulanır. “...Şeytanın adımlarına uymayın (onun peşinden gitmeyin),
    çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.”24; “...Ben, ‘şeytan size apaçık
    bir düşmandır’ demedim mi?” 25; “... Sakın şeytanın peşinden gitmeyin.
    Çünkü o, sizin açık düşmanınızdır.” 26; “Kullarıma söyle: Sözün en güzelini
    konuşsunlar. Sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan, insanın apaçık
    düşmanıdır.”27; “...Siz, Beni bırakıp da onu (şeytanı) ve onun soyunu
    mu dost ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanlarınızdır. (Allah’a karşı
    İblis ve onun yolundan gidenleri tercih eden) zâlimler için bu, ne fena
    bir değişmedir!” 28; “Gerçekten şeytanlar, dostlarına, sizinle mücâdele
    18] 6/En’âm, 112-113
    19] 25/Furkan, 31
    20] 2/Bakara, 208
    21] 5/Mâide, 3
    22] 2/Bakara, 130-133
    23] 2/Bakara, 168-169
    24] 6/En’âm, 142
    25] 7/A’râf, 22
    26] 2/Bakara, 208
    27] 17/İsrâ, 53
    28] 18/Kehf, 50
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 14 -
    etmeleri için telkinde bulunurlar. Eğer onlara uyarsanız şüphesiz siz de
    Allah’a ortak koşan müşrikler olursunuz.” 29
    “Ey insanlar! Allah’ın vaadi haktır, sakın dünya hayatı sizi aldatmasın
    ve aldatıcı (şeytan) da Allah’ın affına güvendirmek sûretiyle sizi kandırmasın.
    Çünkü şeytan, sizin amansız bir düşmanınızdır; siz de onu düşman
    kabul edin. O, kendisine uyan taraftarlarını ancak ateş ehlinden
    olmaya çağırır.” 30; “Ey Âdemoğlu! ‘Şeytana tapmayın, çünkü o sizin
    apaçık bir düşmanınızdır’ demedim mi? (Bunu size peygamberlerim
    vâsıtasıyla açık seçik bildirmedim mi?) Ve demedim mi: ‘Sadece Bana
    ibâdet ve kulluk edin; Çünkü dosdoğru yol budur.’ Şeytan, sizden pek
    çok kimseyi kandırıp saptırdı. Siz, bunu düşünecek, doğruyu anlayacak
    akla sahip değil misiniz?” 31
    Şeytanlar, İman Etmeyenlerin Dostlarıdır: “Ey Âdemoğulları!
    Şeytan, ana babanızı (Âdem ile Havvâ’yı), çirkin yerlerini kendilerine göstermek
    için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sizi de şaşırtıp
    bir belâya düşürmesin. Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz
    yerden sizi görürler. Şüphesiz Biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostları
    kıldık.” 32
    Allah’ın “Dost Olmayın!” Dediklerini Düşman Kabul Etmek
    Zorundayız. Allah, Düşmanlarımızı Bizden Daha İyi Bilir: “Allah,
    düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Gerçek bir dost olarak Allah yeter, bir
    yardımcı olarak da Allah kâfidir.”33 Bu âyetin bir öncesinde, Allah’ın
    bizim zararımızı isteyenleri haber vermekte, bize önemli düşmanlarımız
    olan ehl-i kitabı tanıtmaktadır: “Kendilerine Kitab’dan nasib
    verilenlere baksana! Sapıklığı satın alıyorlar ve sizin de yoldan çıkmanızı
    istiyorlar.” 34
    Kâfirler, Apaçık Düşmanımızdır: “...Şüphesiz kâfirler, sizin apaçık
    düşmanınızdır.” 35
    Putlar ve Putperestler Mü’minlerin Düşmanıdır: “İbrâhim dedi
    ki: ‘Neye taptığınızı (biraz olsun) düşündünüz mü? İyi bilin ki onlar benim
    düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi (benim dostumdur).” 36
    Peygamber ve Onun Yolunu İzleyenler Dışındakileri Dost
    Kabul Edenler, Âhirette Büyük Pişmanlık Duyacaklar: “İşte o gün,
    29] 6/En’âm, 121
    30] 35/Fâtır, 5-6
    31] 36/Yâsin, 60-62 Ve yine bk. 12/Yûsuf, 5; 43/Zuhruf, 62
    32] 7/A’râf, 27
    33] 2/Bakara, 45
    34] 2/Bakara, 44
    35] 4/Nisâ, 101
    36] 26/Şuarâ, 75-77
    DÜŞMANLIK
    - 15 -
    gerçek hükümranlık, çok merhametli olan Allah’ındır. Kâfirler için ise, o
    pek çetin bir gündür. O gün, zâlim kimse ellerini ısırıp şöyle der: ‘Keşke
    o peygamberle birlikte bir yol tutsaydım! Yazıklar olsun bana! Keşke
    falancayı dost edinmeseydim! Çünkü zikir (Kur’an) bana gelmişken o,
    hakikaten beni ondan saptırdı. Şeytan, insanı (uçuruma sürükleyip sonra)
    yapayalnız ve yardımcısız bırakmakta.” 37
    O Gün Dostlar, Düşman Kesilecek: “Allah’a saygı duyup kötülükten
    sakınanlar (müttakîler) müstesnâ olmak üzere, (dünyada iken kötülükte)
    dost olanlar, o gün birbirlerine düşman kesilirler.” 38
    Mü’minlere En Fazla Düşmanlık Yapanlar Yahûdiler ve Müşriklerdir:
    “İnsanların iman edenlere düşmanlık bakımından en şiddetlisini,
    yahûdiler ile şirk koşanları bulacaksın. Onların, iman edenlere sevgi
    bakımından en yakın olanlarını da ‘biz hıristiyanlarız’ diyenleri bulacaksın.
    Çünkü onların içinde keşişler ve râhipler vardır ve onlar büyüklük
    taslamazlar.”39 Şeytanın ve yahûdilerin düşmanlığıyla ilgili çeşitli
    ifadeler ve sakındırmalar, hadis-i şeriflerde de bir hayli yer tutar.
    40 Tefsirlerde, bu âyetlerin bahis konusu ettiği hıristiyanların,
    Habeşistan’a göç eden müslümanları iyi karşılayan ve onlara anlayış
    gösteren hıristiyanlar veya Hz. Peygamber (s.a.s.) ile antlaşma
    yapan Necran hıristiyanları olduğu zikredilmiştir. Ancak, genel
    olarak da hıristiyanların, yahûdilere ve müşriklere nisbetle müslümanlara
    karşı daha yakın oldukları bir gerçektir. Gerçi mutaassıp
    hıristiyanların birleşerek tertipledikleri haçlı seferleri tarihin acı
    sayfalarını teşkil etmiştir. Bununla beraber dünyadan el ve eteğini
    çekmiş râhipler ile hıristiyan bilginlerinin ve bunların tesirinde
    kalan hıristiyanların İslâm’a nisbî yakınlıkları bir vâkıadır. Hz.
    Peygamber’in zuhûrunda birçok râhip ve keşiş O’nu sevgi ile karşılamış
    ve O’nun beklenen peygamber olduğunu itiraf etmişlerdir.
    Münâfıklar Bizim Düşmanlarımızdır; Onlardan Sakınmamız
    Gerekir: “Onları (münâfıkları) gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider,
    konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki elbise giydirilmiş kütüklerdir.
    Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakın.
    Allah onları kahretsin! Nasıl olup da döndürülüyorlar?” 41 Münâfıklar,
    düşmanlıklarını gizledikleri, hasımlıklarını sinsice yaptıklarından,
    hasımları en yamanıdır. 42
    Kâfirlerin Büyük Suçlarından Dolayı Aralarına Kin ve
    37] 25/Furkan, 26-29
    38] 43/Zuhruf, 67
    39] 5/Mâide, 82
    40] Meselâ, bk. Nesâî, Sehv 19; İbn Mâce, Menâsik 56; Dârimî, Diyât 2 vb
    41] 63/Münâfıkûn, 4
    42] 2/Bakara, 204
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 16 -
    Düşmanlık Sokulmuştur: Başta hıristiyan ve yahûdiler olmak üzere
    kâfirler, Allah’a verdikleri sözde durmadıkları için, dünyaya karşı
    hırslarından ve Allah hakkında çirkin sözlerinden dolayı, aralarına
    düşmanlık ve kin sokulmuş, yaptıkları günahların cezası, avans
    olarak dünyada verilmeye başlanmıştır. “Biz hıristiyanlarız (nasârâ),
    diyenlerden de kesin söz almıştık, ama onlar da kendilerine zikredilenin
    (verilen öğütlerin veya Kitab’ın) önemli bir bölümünü unuttular. Bu sebeple
    kıyâmete kadar aralarına düşmanlık ve kin saldık. Yakında Allah
    onlara yaptıklarını haber verecektir.” 43
    İlk hıristiyanlar, yahûdilerin amansız takipleri ve işkenceleri
    karşısında darmadağın yaşamışlar, Allah tarafından Hz. İsa’ya vahyedilen
    İncil’i muhâfaza edemeyip kaybetmişlerdi. Milâdî üçüncü
    asrın başlarında Roma imparatoru Kostantin’in hıristiyanlığa meyletmesinden
    sonra rahatlayan hıristiyanlar, mukaddes kitaplarını
    yazmaya teşebbüs etmişler, bunun neticesinde ortaya birbirini
    tutmaz yüzlerce İncil çıkmıştır. Hz. İsa’nın yolundan çıkan, Allah’a
    verdikleri sözde durmayan hıristiyanlar böylece ihtilâfa düşmüş,
    asırlarca birbiriyle didişmişlerdir.
    “Yahûdiler: ‘Allah’ın eli bağlıdır (sıkıdır) dediler. Hay dediği yüzünden
    eli bağlanası ve lânet olası! Bilâkis, Allah’ın elleri açıktır, dilediği gibi verir.
    Andolsun ki sana Rabbinden indirilen, onlardan çoğunun azgınlığını ve
    küfrünü arttırır. Aralarına, kıyâmete kadar (sürecek) düşmanlık ve kin
    soktuk. Ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa (fitneyi uyandırmışlarsa)
    Allah onu söndürmüştür. Onlar yeryüzünde fesâda/bozgunculuğa koşarlar;
    Allah da müfsidleri/ bozguncuları sevmez.” 44
    Kâfirlerin, özellikle de yahûdilerin savaş ve fitne ateşi yakmaları
    hiç eksik olmamıştır. Asırlar boyu hem kendi aralarında savaşmışlar,
    hem de birleşerek müslümanlara saldırmışlardır. Ayrıca
    müslümanları birbirine düşürmek için yüzlerce, binlerce planlar
    yapmış, tertip ve düzenler hazırlamışlardır. Bütün bunlara rağmen
    Allah’ın nurunu söndürmeye güçleri yetmemiştir, yetmeyecektir.
    Dinleri aynı olanları bile, ayrı dinlerdenmiş gibi mezheplere
    ve bloklara ayrılmış, birbirlerine karşı kin ve düşmanlık duyguları
    beslemiş, korku ve endişe içinde yaşamış veya savaşmışlardır. “Bir
    zaman sonra siz o kimseler oldunuz ki, artık (verdiğiniz sözün tersine)
    birbirinizi öldürmeye, aranızdan bir zümreyi yurtlarından çıkarmaya, kötülük
    ve düşmanlıkta onlara karşı birleşmeye başladınız...” 45
    Başta Yahûdiler Olmak Üzere Ehl-i Kitab’ın Çoğu, Kâfirlerle/
    43] 5/Mâide, 14
    44] 5/Mâide, 64
    45] 2/Bakara, 85
    DÜŞMANLIK
    - 17 -
    İnkârcı Ateistlerle Dostluk Ederler: “De ki: ‘Ey Kitab ehli! Dininizde
    haksız yere haddi aşmayın. Daha önceden sapan, birçoklarını saptıran ve
    yolun doğrusundan uzaklaşan bir topluma uymayın. İsrâiloğullarından
    kâfir olanlar, Dâvud ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle lânetlenmişlerdir. Bunun
    sebebi, söz dinlememeleri ve sınırı aşmaları, taşkınlık yapmalarıdır.
    Onlar, işledikleri kötülükten, birbirini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Andolsun
    yaptıkları ne kötüdür! Onlardan çoğunun, inkâr edenlerle dostluk
    ettiklerini görürsün. Nefislerinin onlar için (âhiret hayatları için) önceden
    hazırladığı şey ne kötüdür. Durum şu ki, Allah onlara gazab etmiştir ve
    onlar azap içinde devamlı kalıcıdırlar. Eğer onlar Allah’a, Peygamber’e
    ve Ona indirilene iman etmiş olsalardı, onları dost edinmezlerdi; fakat
    onların çoğu fâsıktır/yoldan çıkmışlardır. ” 46
    Şeytan İçki ve Kumarla, İnsanlar Arasında Düşmanlık Sokar:
    “Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer
    şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan
    içkide ve kumarda, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah’ı
    zikirden/anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık (bunlardan) vazgeçtiniz,
    değil mi?” 47 Allah Teâlâ, sarhoşluk veren içkileri içmeyi
    kesin olarak haram kılmıştır. Yine, câhiliyye devrinde Araplar, on
    adet ok sapı ile bir nevi kumar ve şans oyunu oynarlardı. Bunların
    yedisinde bazı paylar yazılı idi. Üçü de boştu. Emin kabul
    edilen bir kimse, bir torbanın içinden bunları, katılanlar adına teker
    teker çekerdi. Dolu çıkanlar, maldan hisselerini alır, fakirlere
    verirlerdi. Boş çıkanlar ise bu malın parasını öderlerdi. Kumarların
    belki de en ehveni olmasına rağmen İslâm bunu da yasaklamış,
    ortaya mal ve para konarak oynanacak hiçbir şans oyununa izin
    vermemiş, fakirlere yardım edilecekse bunu herkesin, helâl kazancından
    ayırarak vermesini istemiştir. Âyet, içki ve kumar yasağının
    en önemli sosyal, ahlâkî ve şer’î hikmetlerini açıklamıştır.
    İçki, kumar, putçuluk ve falcılığın yasaklanmasındaki temel
    hikmetin, “insanlar arasında düşmanlık ve kine sebep olmak,
    Allah’ı hatırlamak ve anmaktan, namazdan alıkoymak” olduğu
    âyette vurgulanmıştır. Dolayısıyla günümüzdeki hastalık derecesindeki
    aşırılıklarla insanı kendisine tutsak eden müzik ve futbol
    fanatikliği, bağımlılık yapan bazı kötü alışkanlıklar için de bu
    hikmetler geçerli olduğundan, onların da içki ve kumar gibi yasak
    sayılmaları gerektiği değerlendirilebilir. Konumuzla ilgisi bakımından
    da insanları Allah’ı hatırlamaktan, namazdan alıkoyan
    ve düşmanlıklara sebep olan tüm davranışları Kur’an’ın eleştirdiği
    ve insanları birbirine düşman edecek eylemlerin kınanması da
    46] 5/Mâide, 77-81
    47] 5/Mâide, 90-91
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 18 -
    gösteriyor ki, Kur’an, sulhu/barışı, dostluk ve iyi geçinmeyi emretmekte,
    namaz ve Allah’ı hatırlamayı birer ölçü ve mihenk taşı
    veya turnusol kâğıdı kabul etmektedir. Namazı ve Allah’ın zikrini
    unutturan veya bunlara engel olan, insanlar arasında düşmanlığa
    sebep olan ilke, prensip, hüküm, inanç ve eylemlerin tümü, bu
    âyetin ışığında reddedilmelidir.
    Allah’ın Düşmanları (Kâfirler): “Allah’ın düşmanları ateşe sürülmek
    üzere toplandıkları gün, hepsi bir araya getirilirler. Nihayet oraya
    geldikleri zaman, kulakları, gözleri ve derileri, işledikleri şeye karşı onların
    aleyhine şâhitlik edecektir.” 48
    “Kâfirler: ‘Bu Kur’an’ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın. Umulur
    ki gâlip gelirsiniz’ dediler. O inkâr eden kâfirlere şiddetli bir azabı tattıracağız
    ve onlar yaptıklarının en kötüsüyle cezalandıracağız. İşte böyle,
    Allah’ın düşmanlarının cezası ateştir. Âyetlerimizi bile bile inkâr etmelerinden
    dolayı, ceza olarak orada onlara ebedî kalma yurdu (cehennem)
    vardır.” 49
    Allah’ın Düşmanlarını ve Mü’minlerin Düşmanlarını Dost
    Edinmek: “Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız
    olanları dost edinmeyin. Onlar size gelen hakkı/gerçeği inkâr etmişken,
    onlara sevgi gösteriyorsunuz. Hâlbuki onlar Rabbiniz olan Allah’a
    inandığınızdan dolayı, Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar.
    Eğer siz Benim yolumda savaşmak ve rızâmı kazanmak için çıkmışsanız,
    onlara nasıl sevgi gösterirsiniz? Oysa Ben sizin gizlediğinizi de
    açığa vurduğunuzu da bilirim. Sizden kim bunu yaparsa, doğru yoldan
    sapmış olur. Şayet onlar sizi ele geçirirlerse, size düşman kesilecekler,
    size ellerini ve dillerini kötülükle uzatacaklardır. Zaten inkâr edip kâfir
    olmanızı istemektedirler.” 50
    Zâlimlerle Dostluk: Kur’an, hiç bir şekilde zâlimlerle dostluğa
    izin vermez. “...Zâlimler için hiç bir velî/dost ve yardımcı yoktur.” 51; “...
    Onlar, Allah’a karşı sana hiçbir fayda veremezler. Doğrusu zâlimler birbirlerinin
    dostlarıdır. Allah da takvâ sahiplerinin dostudur.” 52; “...Zâlimler
    hâriç (hiç kimseye) düşmanlık ve saldırı yoktur.” 53
    Müşriklerden ve Taptıklarından Uzak Olmak ve Onları Tanımayıp
    Onlara Düşman Olduğunu Açıklamak: “İbrâhim’de ve onunla
    beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Onlar
    48] 41/Fussılet, 19-20
    49] 41/Fussılet, 26-28
    50] 60/Mümtehine, 1-2
    51] 42/Şûrâ, 8
    52] 45/Câsiye, 19
    53] 2/Bakara, 193
    DÜŞMANLIK
    - 19 -
    kavimlerine demişlerdi ki, ‘biz sizden ve sizin Allah’tan başka taptıklarınızdan
    uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah’a inanıncaya kadar,
    sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir...” 54
    Müşrikler ve Allah’ın Düşmanları İçin Duâ Edilmez: “(Kâfir
    olarak ölüp) cehennem ehli oldukları onlara açıkça belli olduktan sonra,
    akraba dahi olsalar (Allah’a)şirk koşan müşrikler için af dilemek, ne peygambere
    yaraşır ne de mü’minlere. (Çünkü Allah müşrikleri bağışlamaz.)
    İbrâhim’in, babası için af dilemesi, sadece ona verdiği sözden dolayı idi.
    Yoksa onun Allah’ın düşmanı olduğu kendisine belli olunca, (af dilemekten
    vazgeçip) ondan uzaklaştı. Şüphesiz ki İbrâhim çok yumuşak huylu
    ve pek sabırlı idi.” 55
    Putlar, Mahşerde Kendilerine Tapanlara Düşman Kesilirler:
    “Allah’ı bırakıp da kıyâmet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek
    şeylere tapandan daha sapık kim olabilir? Oysa onlar, bunların tapmalarından
    habersizdirler. İnsanlar bir araya toplandıkları zaman (bunlar)
    onlara düşman kesilirler ve onların, kendilerine tapınmalarını inkâr ederler.”
    56Demek ki, putlar, mahşerde kendilerine tapanların düşmanı
    olurlar, kendilerine tapınıldığını da tanımazlar. Tapanları inkâr
    ederler.
    Onursuz Kâfirleri Dost Edinenler, İzzet ve Şerefi Onların Yanında
    mı Arıyor? “Münâfıklara, kendileri için acı bir azap olduğunu
    müjdele! Mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinenler, onların yanında
    izzet (güç, onur ve şeref) mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet, yalnızca
    Allah’a aittir.”57; “Kim izzet ve şeref istiyorsa bilsin ki izzet ve şerefin hepsi
    Allah’ındır...”58; “...İzzet, üstünlük ancak Allah’ın, Peygamberinin ve
    mü’minlerindir. Fakat münâfıklar bunu bilmezler.” 59
    Düşmanlıkta Aşırı Gidilmemesi, Düşman Bir Toplumun Bir
    Gün Dost Olabileceği: “Olur ki Allah sizinle düşmanlarınız arasında
    yakında bir dostluk meydana getirir. Allah, gücü (her şeye) yetendir, çok
    bağışlayan, çok merhamet edendir.” 60 Bu âyette Allah, düşmanlıkta
    aşırı gidilmemesini, düşman bir toplumun, bir gün dost olabileceğini
    bildirmiştir. Nitekim Peygamber’in ve müslümanların can düşmanı
    olan Mekke ve çevresi müşriklerinin çoğu sonradan İslâm’a
    girmişler, onların çocukları, Allah yolunda cihad eden mü’minler
    olmuşlardır. Böylece âyette belirtilen ilâhî vaad gerçekleşmiştir.
    54] 60/Mümtehine, 4
    55] 9/Tevbe, 113-114
    56] 46/Ahkaf, 5-6
    57] 4/Nisâ, 138-139
    58] 35/Fâtır, 10
    59] 63/Münâfıkûn, 8 ve yine bk. 10/Yûnus, 65.
    60] 60/Mümtehine, 7
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 20 -
    Bizim için de aynı uyarı geçerlidir ve aynı netice mümkündür. O
    yüzden müslümanlar, düşmanlarına karşı ölçülü olmaya, aşırı düşmanlıktan
    sakınmaya, adâlet ve insafa yöneltilir.
    Peygamberimiz (s.a.s.) de bu konuda şöyle buyurur: “Sevdiğini
    ölçülü sev; bir gün düşmanın olabilir. Sevmediğine de ölçülü buğz et; bir
    gün dostun olabilir.” 61
    Allah, Bazen Dinini Düşman Eliyle Güçlendirir; Bir Mü’mini,
    Düşmanının Eliyle Yetiştirir: “Nihayet Fir’avn ailesi onu (Hz. Mûsâ’yı,
    bebekliğinde) yitik olarak aldı. Çünkü o, sonunda kendileri için bir düşman
    ve bir tasa olacaktı. Şüphesiz Fir’avn ile Hâmân ve askerleri yanılıyorlardı.”
    62
    Evdeki Tehlike; Eşlerden ve Çocuklardan Düşman Olanlar da
    Vardır: İnsanın eşi, çocukları ve hatta insanın kendisi/nefsi bile
    kendine zarar verebilir, düşman olabilir. “Ey iman edenler! Eşlerinizden
    ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının.
    Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoşgörür ve bağışlarsanız,
    bilin ki, Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir. Doğrusu mallarınız
    ve çocuklarınız sizin için bir imtihandır. Büyük mükâfat ise Allah’ın
    yanındadır.” 63 Rivâyet edildiğine göre, Mekke’den hicret arzusunda
    bulunan bazı müslümanların eş ve çocukları, kendilerinin
    perişan duruma düşeceklerini öne sürerek, babalarını hicretten
    alıkoymak istediler. Fakat hicretle kazanılan yüksek mertebeleri
    öğrenen müslümanlar, eş ve evlâtlarını cezalandırmak isteyince
    bu âyet inerek, onların affedilmesini ve kusurlarından geçilmesini
    tavsiye etti. Buna rağmen malın, çocukların ve eşin beklenmedik
    yer ve durumlarda kişiyi günaha sokup âhiret hazırlığından alıkoyabileceğine
    bu âyetlerle işaret edilmiştir.
    Kişinin günah ve haksızlık yapmasına sebep olan her şey, düşman
    sayılır. Kişi için en tehlikeli düşman ise dost gözüken düşmandır.
    Allah’a yaklaştıran her şey mü’minin dostu, Haktan uzaklaştıran
    her şey de onun düşmanıdır. Müslüman, eşi ve çocuklarıyla
    ayrıca iman kardeşliği oluşturmalı ki, onlarla gönülden samimi
    bağlar, candan sevgi oluşsun.
    Düşmanı Yakın Bir Dost Haline Getirmek İçin Güzel Tavır: “İyilikle
    kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O zaman
    (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın bir
    dost olur.” 64 Bu âyete göre kötülük, en güzel haslet ne ise onunla
    61] Tirmizî, Birr 60
    62] 28/Kasas, 8
    63] 64/Teğâbün, 14-15
    64] 41/Fussılet, 34
    DÜŞMANLIK
    - 21 -
    önlenmelidir. Bu davranış, her kişinin değil; er kişinin yapabileceği
    özelliktir: “Bu (haslete) ancak sabredenler kavuşturulur. Buna ancak
    (hayırdan) büyük pay sahibi olan kimse kavuşturulur.” 65 Bu âyetlere
    göre müslümanların hareketleri hasene (iyilik), kâfirlerinki ise seyyie
    (kötülük) şeklinde nitelendirilir. Fahreddin Râzî, âyette geçen
    “(hayırdan) büyük pay sahibi olan kimse”leri, yüksek ahlâkî erdemlere
    sahip kişiler olarak anlar ve bu âyetlerin, insanlara hakkı kabul ettirmeye,
    onları düşmanlıktan vazgeçirmeye yönelik dâvet ve irşad
    faâliyetlerinde sabır, sevgi ve hoşgörü ile davranmanın önemini
    ortaya koyduğunu belirtir. 66
    “Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah’a tevekkül
    et; çünkü O, her şeyi çok iyi işiten ve her şeyi pek iyi bilendir.” 67
    Din Konusunda Müslümanlarla Savaşan ve Savaşçı Olmayanlara
    Karşı Düşmanlık: “Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi
    yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve âdil davranmanızı yasaklamaz.
    Çünkü Allah, adâletli olanları sever. Allah, yalnız sizinle din
    konusunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için
    yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte
    zâlimler onlardır.” 68
    Düşmanlara Karşı Hazırlık; Onları Korkutacak İmkânlar Hazırlamak:
    Allah düşmana karşı kuvvet hazırlamamızı emretmektedir.
    Bu kuvvetten maksat, savaşta düşmana üstünlük sağlayacak
    her çeşit vâsıtadır. Çeşitli silâhlar, ekonomik güç ve savaş tekniği
    gibi şeyler, bu hazırlanması emredilen kuvvet kavramına dâhildir.
    “Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için
    bağlanıp beslenen atlar hazırlayın, çünkü onunla Allah’ın düşmanını,
    sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah’ın bildiği
    (düşman) kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne infak eder/harcarsanız
    size eksiksiz ödenir, siz asla haksızlığa uğratılmazsınız.” 69
    Düşmana Karşı da Adâletli ve Ölçülü Davranmak, Haddi
    Aşmamak: “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, adâletle
    şâhitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa karşı duyduğunuz kin, sizi
    adâletten saptırmasın. Âdil davranın; bu, takvâya, Allah korkusuna
    daha çok yakışır. Allah’a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyla
    bilmektedir.”70; “Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş
    65] 41/Fussılet, 35
    66] Mefâtihu’l-Gayb, 41/Fussılet, 35 âyetinin tefsiri
    67] 8/Enfâl, 61
    68] 60/Mümtehine, 8-9
    69] 8/Enfâl, 60
    70] 5/Mâide, 8
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 22 -
    açın. Sakın aşırı gitmeyin; çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.”71; “...Bir
    topluma karşı beslediğiniz kin, sizi haddi aşmaya, tecâvüze sevk etmesin.
    İyilik ve takvâ (Allah’ın yasaklarından sakınma) üzerinde yardımlaşın;
    günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü
    Allah’ın cezası çetindir.” 72
    Umulur ki Allah, Bizi, Düşmanlarımıza Gâlip Kılacaktır: “...
    Umulur ki Rabbiniz düşmanınızı helâk edecek ve onların yerine sizi yeryüzüne
    hâkim kılacak da nasıl hareket edeceğinize bakacaktır.” 73; “...Nihayet
    Biz iman edenleri, düşmanlarına karşı destekledik. Böylece üstün
    geldiler.” 74; “Gevşeklik göstermeyin; üzüntüye kapılmayın. Eğer gerçekten
    iman etmiş sağlam mü’minler iseniz, üstün gelecek olan sizsiniz.” 75;
    “Andolsun ki, Peygamber kullarımıza söz verdik: ‘Şüphesiz onlar, mutlak
    mansûr ve muzafferdirler. Bizim ordumuz şüphesiz üstün gelecektir.” 76;
    “Kim Allah’ı, Rasûlünü ve iman edenleri dost edinirse (bilsin ki:) üstün/
    gâlip gelecek olanlar şüphesiz Allah’ın tarafını tutanlardır.” 77; “...İyi bilin
    ki, kurtuluşa erecek olanlar sadece hizbullahtır, Allah’ın tarafında olanlardır.”
    78
    “Fitne tümüyle yok olunca ve din de Allah için tatbik edilinceye kadar
    onlarla savaşın. Fitne çıkarmaktan vazgeçerlerse zâlimler hâriç (hiç kimseye)
    düşmanlık yoktur.” 79
    “Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a, Kur’an’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın.
    Allah’ın size olan nimetlerini hatırlayın: Hani siz birbirinize
    düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmiş ve O’nun nimeti
    sâyesinde kardeş olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında
    iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar
    ki doğru yolu bulasınız.” 80
    “...İyilik ve takvâ (Allah’ın yasaklarından sakınma) üzerinde yardımlaşın;
    günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun;
    çünkü Allah’ın cezası çetindir.” 81
    “Yanınıza küfürle girip yine küfürle çıktıkları halde size geldiklerinde
    ‘inandık’ derler. Allah gizlediklerini daha iyi bilmektedir. Onlardan
    71] 2/Bakara, 190
    72] 5/Mâide, 2
    73] 7/A’râf, 129
    74] 61/Saff, 14
    75] 3/Âl-i İmrân, 139
    76] 37/Sâffât, 171-173
    77] 5/Mâide, 56
    78] 58/Mücâdele, 22
    79] 2/Bakara, 193
    80] 3/Âl-i İmrân, 103
    81] 5/Mâide, 2
    DÜŞMANLIK
    - 23 -
    birçoğunun günah, düşmanlık ve haram yemede yarıştıklarını görürsün.
    Yaptıkları ne kadar kötüdür!” 82
    “Ey iman edenler! Aranızda gizli konuşacağınız zaman günahı, düşmanlığı
    ve Peygamber’e karşı gelmeyi fısıldamayın. İyilik ve takvâyı konuşun.
    Huzuruna toplanacağınız Allah’tan korkun.” 83
    Hâtıb’ın Kâfirlere Dostluk Girişimi
    “Ey iman edenler” Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları
    dost edinmeyin. Onlar size gelen hakkı/gerçeği inkâr etmişken, onlara
    sevgi gösteriyorsunuz. Halbuki onlar Rabbiniz olan Allah’a inandığınızdan
    dolayı, Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer siz Benim
    yolumda savaşmak ve rızâmı kazanmak için çıkmışsanız, onlara nasıl sevgi
    gösterirsiniz? Oysa Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da
    bilirim. Sizden kim bunu yaparsa, doğru yoldan sapmış olur. Şayet onlar
    sizi ele geçirirlerse, size düşman kesilecekler, size ellerini ve dillerini kötülükle
    uzatacaklardır. Zaten inkâr edip kâfir olmanızı istemektedirler.” 84
    Bu âyetlerde mü’minlere hitâben hem Allah’ın, hem de
    kendilerinin düşmanı olan, Allah’tan gelen hakkı inkâr edenleri
    dost edinmemeleri, onlara sevgi beslememeleri; şayet onlar
    mü’minlere gâlip gelseler, yaman düşman kesilip elleriyle, dilleriyle
    mü’minlere zulmedecekleri ve onların inkâr etmelerini isteyecekleri;
    âhirette akrabanın veya çoluk çocuğun bir faydası olmayacağı
    belirtilmektedir. Bu âyetlerin nüzul sebebi şu olaydır:
    Rasûlullah (s.a.s.), Mekke’nin fethine hazırlanıyor, fakat
    Hayber’e gideceği izlenimi veriyor, niyetini gizli tutuyordu. Yalnız
    bazı yakın sahâbelerine maksadını söylemişti ki bunlar arasında
    Hâtıb bin Ebî Beltea da vardı. Hâtıb; Mekke’lilere, Allah’ın elçisinin,
    Mekke’ye saldırmak için hazırlanmakta olduğunu bildiren
    bir mektup yazdı ve bunu Mekke’ye giden bir kadınla gönderdi.
    Hz. Ali, bu olayı şöyle anlatıyor: “Allah’ın Rasûlü, beni, Zübeyr’i
    ve Mikdat’ı gönderdi: “Ravdatu Hâh’a varıncaya kadar yürüyün; orada
    yolcu bir kadına rastlayacaksınız. Onda bir mektup var; onu ondan
    alıp bana getirin” dedi. Yola çıktık. Ravda’ya varınca yolcu kadını
    gördük. “Mektubu çıkar!” dedik. “Bende mektup yok” dedi. “Ya
    mektubu çıkarırsın, ya da (mektubu aramak için) seni soyar, çırılçıplak
    ederiz!” dedik. Kadının, saç örgüsünün arasından çıkardığı
    mektubu Allah Rasûlü’ne getirdik. Bir de ne görelim? Hâtıb bin
    Ebî Beltea’dan Mekke’deki bazı müşriklere yazılmış olan mektup;
    82] 5/Mâide, 61-62
    83] 58/Mücâdele, 9
    84] 60/Mümtehine, 1-2
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 24 -
    Allah Elçisinin yapmakta olduğu bazı şeyleri, Mekke müşriklerine
    haber veriyor. Peygamber (s.a.s.) Hâtıb’a: “Bu nedir Hâtıb?” dedi.
    Hâtıb: “Ey Allah’ın Rasûlü, benim hakkımda acele karar verme.
    Ben Kureyş’e yamanmış bir adamım, Kureyş’ten değilim. Senin
    yanında bulunan muhâcirlerin, Mekke’de akrabası var. Onlar,
    yakınları vâsıtasıyla Mekke’deki âilelerini ve mallarını koruyorlar.
    Benim Kureyş ile bir soy bağım bulunmadığı için ben de bu sûretle
    yakınlarımı koruyacak bir el (dost) edinmek istedim. Bunu küfürden
    veya dinimden dönmekten dolayı yapmadım, (ben samimi bir
    müslümanım)” dedi. Peygamber (s.a.s.) “Hâtıb bize doğru söyledi”
    buyurdu. Hz. Ömer: “Bırak beni yâ Rasûlallah! Şu münâfığın boynunu
    vurayım” dedi. Peygamberimiz: “O Bedir’e katıldı. Belki Allah
    Bedir ehline bakmış da: ‘Dilediğinizi yapın, Ben sizi bağışladım!’ demiştir”
    buyurdu. İşte; “Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız
    olanları dost edinmeyin...” 85 âyeti bu münâsebetle inmiştir.” 86
    Hâtıb bin Ebî Beltea’nın mektubunu götüren kadın,
    Hâşimoğullarının mevlâsı olup Sâre adında şarkıcı kâfir bir kadındı.
    Mekke’den Medine’ye gelmişti. Peygamberimiz, ona müslüman
    olup hicret mi ettiğini, yoksa başka bir amaçla mı geldiğini
    sormuş, kadın: “Bedir günü efendilerimiz ölüp gittiler, çok ihtiyaç
    içine düştüm, onun için geldim” demişti. Peygamber’in teşvikiyle
    Muttaliboğulları ona yiyecek, içecek ve giyecek verdiler. Hâtıb da
    kadına on dinar ve bir hırka vererek mektubu götürmesini söylemiş,
    kadın da mektubu alıp yola çıkmış, fakat Allah, Rasûlü’nü
    durumdan haberdar etmiş ve Allah Elçisi, Hz. Ali’yi ve arkadaşlarını
    gönderip kadını yakalatmıştır. Son derece güç duruma düşen
    Hâtıb: “Benim Mekke’de âilem ve malım var. Böylece Mekkelilere
    yakın görünüp âilemi ve malımı korumak istedim. Biliyordum
    ki Allah, nasıl olsa gadabını/hışmını onlara indirecektir” demiş ve
    Allah’ın Elçisi, Hâtıb’ı affetmiştir. Âyetlerin nüzûl sebebi bu olmakla
    birlikte, tüm Kur’an âyetleri gibi, konu bütün müslümanlara
    uyarı arz etmektedir. Zaten âyetteki ifade, çoğul sîgası ile hitap
    etmekte, tek kişi değil; çokluk muhâtap alınmaktadır. Dolayısıyla
    Hâtıb’ın şahsında bütün müslümanlar, düşmanlarına karşı uyarılmış,
    onları dost kabul etmemeleri, onlara sırlarını vermemeleri
    emredilmiştir.
    “İbrâhim’de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel
    bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki, ‘biz sizden ve sizin
    85] 60/Mümtehine, 1
    86] Buhârî, Megâzî 9, Tefsîr Sûre 60; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 161; Ebû Dâvud,
    Cihad 98; Tirmizî, Tefsir 60; Dârimî, Rikak 48; Ahmed bin Hanbel, 1/80
    DÜŞMANLIK
    - 25 -
    Allah’tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek
    Allah’a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve
    öfke belirmiştir...”87; “(Kâfir olarak ölüp) cehennem ehli oldukları onlara
    açıkça belli olduktan sonra, akraba dahi olsalar (Allah’a)şirk koşan müşrikler
    için af dilemek, ne peygambere yaraşır ne de mü’minlere. (Çünkü
    Allah müşrikleri bağışlamaz.).” 88 Bu âyetlerde Allah, müslümanlara,
    Allah uğrunda kâfir kavim ve kabilesinden ayrılan ve onlara karşı
    yüreklerinde sevgi beslemeyen Hz. İbrâhim ile beraberindekileri
    örnek almalarını tavsiye etmektedir.
    Düşmanlık ve Dostluk; Tevhidin
    Gereğidir, İmanın Dışa Yansımasıdır
    Düşmanlık ve dostluk, “Lâ ilâhe illâllah”ın ayrılmaz bir özelliğidir.
    Dinin temeli ve özü olan bu kelime, aynı zamanda dost ve
    düşmanlığı da belirler. Dostluğun temeli sevgi, düşmanlığın temeli
    buğz ve kindir. Din de sevgi ve buğzdur; kabul ve reddir. Bundan
    dolayı, kâfirlerle dostluk; Allah’ın dostluğunu kaybettiren,
    O’nunla ilişiğinin kesilmesini gerektiren89 büyük bir suç olduğu
    gibi, dalâlettir/doğru yoldan sapmaktır,90 zâlimlerden olmaktır 91
    ve kâfirler safına geçmek, “onlardan olmak”tır.92 Allah’a düşmanlık
    yapanları, Allah’ın düşmanlarını dost kabul etmek; Allah’ın
    düşmanlığını kazanmak ve imanı küfre değişmektir. Kâfirleri düşman
    kabul edip onlardan uzak durmak, İslâm akîdesinin bir parçasıdır.
    “Tâğutu reddetmek, onu inkâr etmek” olmadan Allah’a
    iman, yeterli değildir, eksiktir, insanı kurtarmaz. “Kim tâğutu reddedip
    Allah’a iman ederse, o kesinlikle kopması mümkün olmayan sapasağlam
    bir kulpa sarılmıştır.” 93 Tâğuta küfretmeyen, yani onu inkâr
    edip reddetmeyen kimse, asla mü’min olamaz. Tâğut ise, Allah’tan
    başka, O’na alternatif olarak ortaya konan düşünce, hayat görüşü,
    sistem, kişi veya şeytanlardır. Allah’ın dışında ve O’na rağmen
    uyulan, kendisine tâbi olunan, arzulanan, ya da kendisinden çekinilip
    korkulan her şeydir.
    Kişi, tevhid kelimesini gönülden benimseyip diliyle ikrar etmekle,
    câhiliyye ve şirk inançlarının tümünü reddettiğini, şuurlu
    bir şekilde onlardan uzaklaştığını göstermektedir. Aynı şekilde,
    tevhidi benimsediği için, artık câhiliyye insanından, her çeşit
    87] 60/Mümtehine, 4
    88] 9/Tevbe, 113
    89] 3/Âl-i İmrân, 28
    90] 60/Mümtehine, 1
    91] 9/Tevbe, 23; 60/Mümtehine, 9
    92] 5/Mâide, 51
    93] 2/Bakara, 256
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 26 -
    müşrikten de sevgi, bağlılık, itaat ilişkilerini koparması, yani onlara
    dostluk sayılabilecek davranışlardan kaçınma sözü vermiş
    olmaktadır. O, kendi safını ve cephesini belirlemiş olmaktadır.
    Allah’ın ve O’nun sevdiklerinin tarafını tuttuğu için; kâfirlerden
    yüz çevirmek ve onlarla ilişkiyi kesmek zorunluluğu hissedecektir.
    “Onun için sen zikrimize (Kur’an’a) iltifat etmeyip sırt çeviren ve dünya
    hayatından başka bir şey istemeyenlerden yüz çevir.” 94
    Sonra, örnek gösterilen İbrâhim’i (a.s.) rehber edinip onun mirasına
    sarılacaktır. “Bir zaman İbrâhim, babasına ve kavmine demişti
    ki: ‘Ben sizin taptıklarınızdan uzağım. Ben yalnız beni yaratana taparım.
    Çünkü O beni doğru yola iletecektir. Bu sözü, ardından geleceklere devamlı
    kalacak bir miras olarak bıraktı ki insanlar (dinine) dönsünler.” 95
    Ve, müşriklerle muvahhidler arasındaki kesin ayrılık, uzaklaşma
    ve safları belirleyen yol işaretleri: “De ki: ‘Ey kâfirler! Tapmam, sizin
    tapmakta olduklarınıza... Sizin dininiz size, benim dinim bana!”96; “Onlar
    seni yalanlarlarsa de ki: ‘Benim işim bana, sizin işiniz de size aittir. Siz
    benim yaptığımdan uzaksınız; ben de sizin yaptığınızdan uzağım!” 97
    Ve birkaç hadis-i şerif: “Kim müşriklerle bir arada toplanır ve onlarla
    beraber oturursa, o da onun gibidir.” 98; “Müşriklerle birlikte yaşamayın
    ve onlarla birlikte bir arada bulunmayın. Kim onlarla birlikte yaşar
    veya bir arada bulunursa o durumda o Bizden değildir.” 99; “Ben, müşriklerin
    arasında ikamet eden her müslümandan uzağım!” “Ey Allah’ın
    rasûlü! Neden?” diye sordular. O da şöyle buyurdu: “Çünkü ateşleri
    (müslümanla müşriklerin ateşleri) birbirinden ayırt edilmez.” 100
    Zaten bu uzaklaşma, ayrılık ve safları belirleme olmasa,
    kâfirlere karşı nasıl cihad edilecektir? “Ey Peygamber! Kâfirlere ve
    münâfıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacakları
    yer cehennemdir. O ne kötü bir varış yeridir!” 101 Zihninde ve davranışlarında
    onlardan ayrılamamış, ilişkilerini ve bağlarını koparamamış
    bir kimse, eliyle onların zulümlerini nasıl engelleyecek, onların
    fitnelerini durdurmak için onlarla nasıl savaşacaktır? “Fitne ortadan
    kalkıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın.” 102
    İslâm’da, düşmanlarımız olan her çeşit kâfirle cihadın amacı,
    94] 53/Necm, 29
    95] 43/Zuhruf, 26-28
    96] 109/Kâfirûn, 1-2, 6
    97] 10/Yûnus, 41
    98] Tirmizî, Siyer 40
    99] Hâkim, Müstedrek 2/141
    100] Ebû Dâvud, Cihad 95; Nesâî, Kasâme 27; Tirmizî, Siyer hds no: 1654
    101] 9/Tevbe, 73
    102] 8/Enfâl, 39
    DÜŞMANLIK
    - 27 -
    yeryüzünde bir tek Allah’a ibâdeti ve O’nun hâkimiyetini sağlamaktır.
    Şeriatını üstün kılmak, kulları kullara kulluktan kurtarıp
    Allah’a kul olma hürriyetine ve mutluluğuna kavuşturmaktır. Beşerin
    sahte ilâhlığından ve zulümlerinden kurtarıp bir tek olan
    Allah’ın ulûhiyetine eriştirmek, O’nun hâkimiyeti altına sokmaktır.
    Cihadın bir başka hedefi de, yeryüzündeki müstaz’afları, ezilen ve
    sömürülenleri kurtarmaktır. “Size ne oluyor da Allah yolunda ve ‘Rabbimiz!
    Bizi, halkı zâlim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip
    gönder, bize katından bir yardımcı yolla’ diyen zavallı erkekler, kadınlar
    ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz? (Buna, böyle bir dâvete uymayıp
    savaşmamaya hakkınız yok!)” 103
    Allah’tan başka ilâh olmadığına dair şehâdetin ve tanıklığın
    gerçekleşmesi için, kişi sevdiğini sadece Allah için sevecek, buğzettiğine
    de Allah için buğzedecektir. Dost ve velî edindiği kimseyi
    Allah rızâsı için dost edinecek, düşman kabul ettiklerini de,
    onlar Allah’a karşı oldukları için düşman tanıyacaktır. Müslüman,
    Allah’ın sevdiklerini sevecek, O’nun gazab ettiklerine, buğzettiklerine
    de buğzedecektir. Nerede bulunursa bulunsun, her çeşit
    kâfire düşmanlık gösterecek, onun velâyetini tanımayacaktır. Bu
    kâfir, en yakını/akrabası bile olsa, onu dost kabul edip sevemeyecektir.
    Rasûlullah (s.a.s.) buyurmuştur ki: “İman ipinin (kulpunun) en
    güçlüsü, Allah için dostluk ve Allah için düşmanlıktır. Yine Allah için sevmek
    ve Allah için nefret duyup buğzetmektir.” 104
    İbn Abbas şöyle der: “Kim Allah için sever, Allah için buğzeder
    ve Allah için dostluk ve velâyet yetkisini kullanır, Allah için
    düşmanlık beslerse, o kimse bu yaptıkları sâyesinde gerçekten
    Allah’ın dostluğuna erişir (Allah’ın dostluğunu, velîliğini kazanmış
    olur). Bir kimse de, bu nitelikleri taşımadığı sürece, ne kadar
    çok namaz kılıp oruç tutsa da, imanın hazzına ve tadına erişemez.
    Çünkü böyle insanlarla olan kardeşliğini (münâsebetini) sırf dünya
    ilişkilerine bağlamıştır. Böyle bir hal ise kişiye asla hiçbir şey
    kazandıramaz.” 105
    Mü’min, bazı dünyevî ilişkiler kurmak, alış-veriş yapmak
    mecbûriyetinde de olsa, yardımlarını da görse, hâkimiyetleri
    altında da bulunsa, tüm kâfirleri sevilen dostlar edinmeyecektir.
    Kâfirleri düşman kabul etmek, bazı görevleri yerine
    103] 4/Nisâ, 75
    104] Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî,
    El-Kebîr
    105] Hilyetü’l-Evliyâ, 1/312
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 28 -
    getirmeyi zorunlu kılar. Onları düşman kabul eden kimse, kâfir
    ve münâfıkları taklit edemez, onlara benzeyemez. Onlara benzeyen,
    onları yüceltmiş, onlardan olmuş olur.106 Mü’min, zelîl olduğuna
    inandığı kâfirleri, onlara karşı davranışlarıyla bilfiil aşağılarda
    tutmağa çalışacaktır. Bu sebeple onların ticarî kurumlarını
    boykot edecek, siyasî kadrolarını onaylamayacak, onları yönetici
    olarak kabul etmeyecek, onların câhilî kültür veren kurumlarına
    karşı çıkacaktır. Mü’minin düşmanlığını isbat edebilmesi için,
    onlardan korkmaması gerekir. “...Eğer iman ediyorsanız onlardan
    korkmayın; Benden korkun.”107Onlardan korkuldukça onları fiilen
    zelîl/aşağılık görmek mümkün değildir. Mü’min bilir ki, Allah istemedikçe
    bütün kâfirler bir araya gelse kendisine en küçük bir
    zarar veremezler. O yüzden korkulmaya lâyık zat, tüm güç ve kuvveti
    elinde bulunduran Yüce Allah’tır. Düşman olmak, zarûretin
    dışındaki beraberliğe engeldir. Bir mü’min, onların emrine girip
    onların hizmetinde çalışmayı çok çirkin görüp reddedeceği gibi;
    kendi kurumlarında da onları çalıştırmayacaktır. Diğer kuruluşlarda
    görev alarak yüceltilmelerine kalben rızâ göstermeyecektir.
    Hz. Ömer’in Hîre’li bir gencin iyi yazı bildiğini söyleyip onu
    kâtip olarak istihdam etmesini tavsiye edenlere: “Müslümanlardan
    başkasını kendime dost mu edineyim?” dediği ve bunu şiddetle
    reddettiği rivâyet edilir. 108
    Bir hıristiyanı memur kadrosuna alan vâlilik görevinde bulunan
    sahâbi Ebû Mûsâ el-Eş’arî’ye halife Hz. Ömer çok sert bir
    şekilde: “Canı çıkasıca adam! Yanında çalıştıracak bir mü’min
    bulamadın mı?” diye azarlamıştır. Ebû Mûsâ el-Eş’arî: “Yâ Ömer!
    Onun dini kendisine, işbirliği bizedir. Bundan ne çıkar?” deyince,
    Hz. Ömer şöyle cevap vermiştir: “Hayır, yanılıyorsun! Allah’ın küçülttüklerini
    biz yüceltemeyiz. (Sen de yapma!)” 109
    Aynı şekilde, Hz. Ömer (r.a.), vâli Ebû Hüreyre’ye (r.a.) de bir
    mektup yazıyor ve diyor ki: “...Müslümanların işleriyle ilgili bir
    işte sakın müşrik ve putperest kimselerden yararlanma. Müslümanlara
    ait işlerle bizzat kendin ilgilen. Çünkü sen onlardan birisin.
    Diğer taraftan Allah seni onların yüklerini sırtlamanla görevli
    kılmıştır.”110; “...Allah kâfir olanların sözünü alçalttı. Allah’ı sözü
    106] Tirmizî, hadis no: 2696
    107] 3/Âl-i İmrân, 175
    108] İbn Kesir, Tefsir, 1/398
    109] Beyhakî, es-Süneu’l-Kübrâ, Kitâbu Âdâbi’l-Kadı, 10/127; İbn Teymiyye,
    Sırât-ı Müstakîm, s. 50; Fahreddin Râzi, Mefâtihu’l-Gayb, 3/611
    110] İbn Kayyım, Ahkâmu Ehli’z-Zimme 1/212
    DÜŞMANLIK
    - 29 -
    ise (zaten) yücedir. Çünkü Allah daima üstündür, hikmet sahibidir.” 111;
    “Kim izzet ve şeref istiyorsa bilsin ki izzet ve şerefin hepsi Allah’ındır...” 112;
    “...İzzet, üstünlük ancak Allah’ın, Peygamberinin ve mü’minlerindir.” 113
    Düşmanlara en azından buğz etmek imanın gereğidir. “Sizden
    biriniz bir kötülük gördüğü zaman onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmezse
    diliyle (onun kötü olduğunu söyleyip kötülüğü yasaklayarak) onu
    değiştirsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin (o işten nefret
    ederek, kötü görsün). Bu sonuncusu, imanın en zayıf derecesidir.” 114Hadisin
    başka bir rivâyetinde, kalbiyle buğzetmeyen için “bundan
    sonrasında hardal tanesi kadar iman yoktur” denilir. Düşmana şirin
    gözükmeye çalışmak, bizden hoşnutluğunu önemsemek, onlara
    dost gibi davranmak, onları taklit etmek, hele destek olmak,
    onların yıkılası sömürü düzenlerinin çarklarını döndürmek gibi
    ilişkilerin iman ve küfürle irtibatı değerlendirilmelidir. Kâfirlere
    niye selâm verilmez? Çünkü selâm, hayır duâdır, barış demektir, iyi
    ilişkiler içinde olmanın simgesidir, yani dostluk alâmetidir. Düşmana
    dostluk göstermek câiz olmadığından her çeşit kâfire (zarûri
    durumların dışında) Allah’ın selâmı olan “es-selâmü aleyküm” denilmez.
    İslâm’ı birinci tehlike ilân edenlere, Allah’ın hükmüne ve
    dinine savaş açanlara nasıl davranılması gerektiği, bir din seçme
    kadar önemlidir.
    Her din ve ideolojinin dostluk ve düşmanlık anlayışı kendine
    hastır: Komünizmin, enternasyonalizmin, hümanizmin dostdüşman
    anlayışı kendi bâtıl dinleri, yani ideolojileriyle ilgilidir.
    Kendi yoldaşları onlar için sınır tanımaz dost; kendi ulusu, farklı
    ideolojiye mensupsa düşmandır. Nâzım Hikmet’in deyişiyle “Vatanım
    rûy-ı zemîn, milletim nev-i beşer” anlayışı. (Müslümanın
    vatanı, İslâm’ın hâkim olduğu yer, yani dâru’l-İslâm; milleti, bütün
    Muhammed ümmeti, yani tüm müslümanlar olmalı.) Batı
    dünyasının ve özellikle ABD’nin dostluğu düşmanlığı yok, çıkarları,
    ülke menfaatleri vardır. Ama, bununla beraber, onları bizden
    ve hatta onlardan iyi tanıyan Rabbimiz’in hükmü: “Onların
    milletine/dinine uymadıkça yahûdiler de hıristiyanlar da senden asla râzı
    olmayacaklardır.”115 Batıyı örnek almaya çalıştığı halde ne batılı olabilen
    ne doğulu kalabilen ülkelerdeki dostluk-düşmanlık anlayışı
    da kaypak mı kaypaktır. Tarih kitaplarına bile bu renksiz ve kimliksiz
    bakış yansır. “Düşmanlar, ülkeyi işgal etti, düşmanlar şunları
    111] 9/Tevbe, 40
    112] 35/Fâtır, 10
    113] 63/Münâfıkûn, 8 ve yine bk. 4/Nisâ, 138-139; 10/Yûnus, 65.
    114] Müslim, İman 20
    115] 2/Bakara, 120
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 30 -
    yaptı...” Ama düşmanların kim olduğu net değildir. Kurtarıcılar,
    ülkeyi düşmanlardan kurtardılarsa, düşmanların işgal ettiğinde
    uygulayacakları kanun, ahlâk, eğitim vb. icraat niye onlardan
    daha katı ve baskıcı şekilde uygulanır ve İslâm birinci tehlike ve
    büyük düşman ilân edilir? Bu kimliksiz yaklaşım, hangi ülkelerle
    dost, hangileriyle düşman olunduğu belli olmayacak zigzaglar çizen
    tavırları getirir... Irkçı milliyetçilere göre dostluğun ölçüsünü
    kan belirleyecektir. Düşman da başka ırklardır: “Türk’e Türk’ten
    başka dost yoktur!”, “her şey Türk için, Türk’e göre, Türk tarafından!”,
    “Tanrı Türkü korusun!”
    Mü’min için ölçü nettir: Allah için sevgi, Allah için buğz; Allah
    için dostluk ve Allah için düşmanlık. Dost, gerçek Velî’ye, ölümsüz
    Dost’a bizi yaklaştıran; düşman da, bizi O’ndan uzaklaştırandır.
    Allah’ı gerçek anlamda “tek dost” kabul eden, hiç O’nun düşmanlarını,
    O’na dost olamayanları sevebilir mi?! “Ey iman edenler!
    Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven,
    mü’minlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu
    bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın
    kınamasından korkmazlar (hiç kimsenin kınamasına aldırmazlar).
    Bu, Allah’ın dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.”116;
    “Muhammed Allah’ın rasûlü/elçisidir. Beraberinde bulunanlar da kâfirlere
    karşı çetin (şiddetli), kendi aralarında ise merhametlidirler...” 117
    Günümüz müslümanlarının önemli bir kesimi, dostluk ve düşmanlıktaki
    ölçüyü unutup farklı görüşteki müslümanlara düşman
    gibi davranıp onları itiyor; kendilerine şimdilik dokunmayan ılımlı
    kabul ettikleri kâfirlere sempati besleyerek dost gibi yaklaşabiliyor.
    İctihadî yorumlar ve göreceli doğrular, grup taassubundan
    dolayı mutlak doğru kabul edilip farklı müslümanlara düşmanca
    tavırlar, şiddetli eleştiriler, hatta haksız tekfirler ve onlarla dostluğa
    tenezzül etmemeye varan bağnazlıklar sergilenebiliyor. Bütün
    müslümanlarla samimi olmayabiliriz; ama samimi olduklarımız,
    mutlaka samimi müslümanlardan olmalı. Bütün kâfirlerle ilişkimizi
    koparmayabiliriz, ama onlarla gönül dostu olmamız onlardan
    olmak, onların dinine girmek kabul edilmeli. Dost, imandaştır, gönüldaştır,
    fikirdaştır çünkü. “Kişi, dostunun dini üzeredir.”118 Ve dostluk,
    sevgi kuru bir iddia değil; ispat edilmesi gereken bir iddiadır.
    Allah’a dost olmak, Allah’ı sevmek, davranışla isbatlanmadıkça,
    kuru bir iddiadan, insanı kurtarmayan bir avuntudan ibarettir.
    116] 5/Mâide, 54
    117] 48/Fetih, 29
    118] Tirmizî, Zühd 45; Ahmed bin Hanbel, 16/178
    DÜŞMANLIK
    - 31 -
    Allah’la ve müslümanlarla dost olduğumuzu, dillendirmekten öte
    davranışımızla göstermeliyiz. “Rasûlüm!) De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız
    bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.”119
    Düşmanlık da dostluk da; bedeli olan, ispatlanması gereken bir
    bağlılık ya da red; ilişki veya bağları koparmaktır. “Allah size imanı
    sevdirmiş ve onu gönüllerinize süslemiş, sindirmiştir. Küfrü, fıskı ve isyanı
    da size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar bunlardır.” 120; “Hep
    birlikte Allah)’ın ipine (Kur’an’a, İslâm’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın.
    Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler
    idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O’nun nimeti sâyesinde kardeş
    olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da
    sizi O kurtarmıştı.” 121
    Sevgi ve dostluğun gerekleri vardır. Bunları şöyle sayabiliriz:
    Allah için yardım, ikram, saygı, gerek kalple ve gerek dış görünüş
    ve tavırlarla kişinin sevdiğiyle beraber olması. Hayatın zorluklarına
    ve kâfirlerin baskılarına karşı ona destek olup moral vermek,
    onu küfre ve kâfirlere karşı güçlü ve hâkim kılmak, üzüntüsüne
    ve sevincine ortak olmak. Allah’ı sevmek ve Allah’la dost olmak
    demek; Allah’ın dostlarını sevmek, onlara yardımcı olmak, onların
    yanında yer almak, Allah’ın dinine yardım etmek demektir.
    Allah için düşmanlığın da gerekleri vardır: Kalben buğz edip
    Allah için tavır alarak düşmanlığı açık ve net bir şekilde ortaya
    koymak; meselâ Allah düşmanlarına karşı cephe almak, onlarla
    cihad etmek, onlarla (hayatî ve zarûri olan durumların
    dışında) tüm ilişkilerini kesip uzak durmak, kalben muhabbet
    göstermediğini davranışlarına yansıtmak. Onları emîn/güvenilir
    görmemek,122 onlara benzememek, onlara güler yüz göstermemek,
    samimiyet kurmamak, onlara ikramda bulunmamak, onların
    zulümlerine destekçi olmamak, onlara saygı göstermemek,
    onları güzel sıfat ve lâkaplarla isimlendirmemek, onlarla birlikte
    oturmamak. Kâfirlere şirin gözükmek için onlara müdâhane/yağcılık
    yapmamak, kendisine gerici gibi yaftalar vurmasınlar diye
    onlara şirin gözükmeye çalışmamak, onları sırdaş edinmemek
    şarttır. Aksine davranışlar, insanı tevhidden uzaklaştırır.
    “Ey iman edenler! Kendi dışınızdaki sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar
    size fenalık etmekten asla geri durmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler.
    Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerinden) belli
    olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür.
    119] 3/Âl-i İmrân, 31
    120] 49/Hucurât, 7
    121] 3/Âli- İmrân, 103
    122] 3/Âl-i İmrân, 75
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 32 -
    Eğer düşünüp anlıyorsanız âyetlerimizi size açıklamış bulunuyoruz.” 123
    Ve iki hadis-i şerif: “Siz mutlaka sizden öncekilerin yollarını karış karış,
    arşın arşın izleyeceksiniz. Öyle ki onlar bir kelerin deliğine girseler, siz
    de onlara uyacaksınız.” Ashâb dedi ki: “Ey Allah’ın rasûlü! Bu (izleyeceklerimiz
    yahûdi ve hıristiyanlar mı?” Peygamberimiz şöyle
    buyurdu: “Ya kimler olacak?” 124; “Kişi, dostunun dini üzeredir. İnsan
    kiminle dostluk kurduğuna dikkat etsin!” 125
    “Ben kalben buğzediyorum” diye bunu sadece kalple yaptığını
    söylemek, isbata muhtaç kuru bir iddiadan ibarettir. Buğzun
    ve düşmanlığın gerekleri ne ise, bir mü’minin onları da yerine
    getirmesi gerekmektedir. “İbrâhim’de ve onunla beraber olanlarda (o
    mü’minlerin söz ve davranışlarında) sizin için gerçekten güzel bir örnek
    vardır. Hani onlar kavimlerinden kâfir olanlara: ‘Muhakkak biz sizden ve
    Allah’tan başka ibâdet ettiğiniz şeylerden (putlardan) uzağız. Sizi inkâr
    ettik. Yalnızca Allah’a iman (edip şirki terk) edinceye kadar, bizimle sizin
    aranızda düşmanlık ve kin sürekli baş göstermiştir’ demişlerdi.” 126
    Kur’an, dostlukları ve dostları ikiye ayırır: Allah’ın dostları
    ve şeytanın dostları. Her insan, bu iki sınıftan birine mensuptur.
    Allah’ın velîsi/dostu, yani “evliyâullah” ol(a)mayan, mutlaka
    şeytanın velîsi/dostu, yani “evliyâu’ş-şeytan”dır; üçüncü bir grup
    yoktur. “Allah iman edenlerin velîsidir (dostu ve yardımcısıdır). Onları
    küfrün karanlıklarından (kurtarıp iman) nûr(un)a çıkarır. Küfredenlerin
    dostları ise tâğuttur. O da onları (insanî fıtratları olan İslâm’ın) nûrundan
    (ayırıp) karanlıklara çıkarır. İşte onlar ateş ashâbıdır (cehennemliktir). Onlar
    orada (bir daha çıkmamak üzere) ebedî kalıcıdırlar.” 127; “İman edenler
    Allah yolunda savaşırlar. Kâfir olanlar da tâğut yolunda savaşırlar. (Ey
    mü’minler!) siz şeytanın evliyâsı (velîleri, dost ve yandaşları, ordusu olan
    kâfirlerle) savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.” 128
    Ashâb-ı kirâmdan Cerîr bin Abdullah Peygamberimiz’e bey’at
    ederken, kendisinden şu şartla bey’at yapması istenmiştir: “Her
    bir müslümana öğütte bulunmak ve her bir kâfirden uzak durmak.”
    129
    “Eğer onlar Allah’a, Peygamber’e ve ona indirilene iman etmiş olsalardı,
    onları (müşrik, kâfir, hıristiyan, yahûdi ve münâfıkları) dost
    123] 3/Âl-i İmrân, 118
    124] Buhârî, İ’tisâm 14, Enbiyâ 50; Müslim, ilm 6; İbn Mâce, Fiten 17
    125] Tirmizî, Zühd hadis no: 2379; Ahmed bin Hanbel, 16/178
    126] 60/Mümtehine, 4
    127] 2/Bakara, 257
    128] 4/Nisâ, 76
    129] Ahmed bin Hanbel, Müsned, 6/357-358
    DÜŞMANLIK
    - 33 -
    edinmezlerdi. Fakat onların çoğu fâsıktır, yoldan çıkmışlardır.” 130; “...
    İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır!”131 Kâfirleri dost kabul
    etmek, iman ile çelişmektedir. Hem iman, hem de onları dost
    edinme olayı, ikisi beraber bir kalpte toplanamazlar. İman, onları
    dost edinmemeyi gerektirmektedir. Düşmanlık ve dostluğun
    imanla ilgisi değerlendirilmediğinden, bugün müslümanların
    çoğunluğu açısından dost-düşman karışmış, düşmanlarının oyununa
    gelen müslüman yığınlar, bunca zararlarına rağmen hâlâ
    Allah’ın düşmanlarının ve kendisinin düşman olması gerekenlerin
    yardımcısı, destekleyicisi, emrindeki memuru, hizmetçisi,
    kulu-kölesi, askeri... olabilmektedir. “Müslümanım!” diyen nice
    insan, kâfirlerin koyduğu küfür kanunlarına, onların ortaya attığı
    felsefî düşünce ve dünya görüşlerine, ideolojilerine sevgi besleyebilmekte,
    onlara gönül rızâsıyla uyup teslim olabilmekteler.
    Hanımlarını, kâfirlerin hanımlarına benzetebilmekte, onlar gibi
    giyinmelerini (soyunmalarını) ilericilik ve çağdaşlık kabul edebilmekteler.
    Allah ve Rasûlü’yle savaş demek olan fâiz 132 olmaksızın
    ticarî hayatı düşünememekteler...
    Ve her halleriyle kâfirlere benzeyip onların yanında yer almalarına
    rağmen; hâlâ kendilerini müslüman saymaları düşündürücüdür.
    Bırakın, kâfir olanlara tavır alıp “ey kâfir!” demeyi ve
    Kur’an’ın emrine uyup “De ki: ‘Ey kâfirler! İbâdet edip tapmam sizin
    taptıklarınıza.!”133 diye haykırmayı, Allah’ın düşmanlarından korkmak,
    onlara sevgi ve saygı duymak, onları ve makamlarını büyük
    görmek gibi imanını mahveden “şirk” adlı hastalık alabildiğince
    yaygınlaşmaktadır. Bazı kâfirlere, dost olmanın ötesinde, hatta
    hayranlık duyanlar, destekleyip alkışlayanlar, onları velî kabul
    ederek seçip işbaşına getiren, yetki verenler, onların izini takip
    eden, itaat eden, onları örnek alanlara ne demeli!? Keler deliğine
    girseler bile onlara imrenip taklit etmeye çalışan, onları model kabul
    edip modalarına uyanlara nasıl bir sıfat bulmalı!?
    “(İnançta ve amelde) Bizden başkasına benzeyen Bizden değildir.” 134
    diyen Rasûlün onları reddettiğini, daha doğrusu onların bu davranışlarıyla
    Rasûlün yolunu reddetmiş olduklarını görmek zorundayız.
    Bu tesbit, câhil müslümanları dışlayıp tekfir etmek, onları
    kendi hallerine terketmek için değil; muhâtaplarımızı tanımak,
    hastalığı teşhis edip tedavi için bize çok şeyler düştüğünü, göre-
    130] 5/Mâide, 81
    131] 5/Mâide, 51
    132] 2/Bakara, 279
    133] 109/Kâfirûn, 1-2
    134] Tirmizî, hadis no: 2696; Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5347
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 34 -
    vimizin ve sorumluluğumuzun çok büyük olduğunu kabullenmek
    için olmalı. Bu değerlendirme, konum tesbiti açısından önemli;
    çevremizde bize ve yakınlarımıza da sirâyet etme ihtimali olan
    bulaşıcı şirk mikroplarının tanınması ve tedbir alınması için...
    Gerçek mü’min, İslâm şahsiyetini ve müslüman kimliğini yüce
    ve aziz tanımak, bütün kâfirleri ve münâfıkları zelîl/aşağılık bilmek;
    bu sebeple onlara karşı onurlu ve zorlu olmak mecbûriyetindedir.
    “İzzet (yücelik, kuvvet ve hâkimiyet) yalnız Allah’ın, O’nun Peygamberinin
    ve gerçek mü’minlerindir. Ne var ki, münâfıklar bu gerçeği bilmez,
    anlayamazlar.”135 Mü’min, İslâm şahsiyetinin yüceliğine inanmak
    zorunda olduğu gibi, bütün kâfirlerin aşağılık olduklarına, hayvanlardan
    daha sapık ve pislik olduklarına inanmakla da yükümlüdür.
    “(Ey Peygamber!) Sen onların çoğunluğunu (Hakkı) dinler, akıllarını
    kullanır mı sanırsın? Onlar ancak hayvanlar gibidirler; hatta yolca daha
    da sapıktırlar.”136; “Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir...” 137
    “Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları,
    kardeşleri yahut akrabaları da olsa- Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla
    dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, imanı yazmış ve
    katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan
    cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan râzı olmuş,
    onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, hizbullahtır, Allah’ın
    tarafında olanlardır. İyi bilin ki, kurtuluşa erecekler de sadece Allah’ın
    tarafında olanlardır.”138 Bu âyet-i kerime, Allah taraftarlarıyla şeytan
    yandaşları arasında tam ve kesin bir ayrılığın olması gerektiğini
    ortaya koymuş oluyor. Mü’minin her türlü câzibeden ve her çeşit
    tarafgirlikten sıyrılarak müslümanların safında yer alması, bir tek
    kulpa sarılması ve bir tek ipe bağlanması gerekir. İslâm’ın olduğu
    yerde ırkçılık, nesebcilik, akraba savunuculuğu, aile asabiyeti ve
    yakınlık dâvâsı yok; vatan, cins, asabiyet ve kavmiyetçilik, bölgecilik
    vb. bir şey yok. Allah’ın istediği şeylerin dışında hiçbir şeyi tabulaştırmak
    yok. Sadece ve sadece akîde ve onun bayrağı altında
    durmak vardır.
    Kâfirlerle dostluk kurmanın tehlikesi bütün müslümanlaradır.
    Böyle bütün müslümanlara zarar getiren bir olay, bir kimsenin
    sadece kendisinin kâfir olmasından da büyük bir tehlike ortaya
    koyar. Birinin zararı, topyekün müslümanlara iken, diğerinin sadece
    kendisinedir. Kâfirlere karşı olan dostluğun özellikleri şunlardır:
    Kâfirlerin küfrüne rızâ göstermek, onları tekfir etmemek,
    135] 63/Münâfıkûn, 8
    136] 25/Furkan, 44
    137] 9/Tevbe, 28
    138] 58/Mücâdele, 22
    DÜŞMANLIK
    - 35 -
    onların bâtıl dünya görüşlerini tasdik etmek, onları velî, yani
    dost ve yönetici olarak kabul etmek, onları işbaşına geçirmek,
    onları sevmek, onlara uyup itaat etmek. İşte bütün bunlar, kişinin
    kâfirleri dost kabul ettiğini, yetkisini onlara verdiğini göstermektedir.
    Kişi, dostluk, sevgi ve rızâyı kâfirlere gösterirse, bu
    küfrü gerektirir. Şayet sevgi ve rızâ, mü’minlere karşı ise, bu da
    imanın gereğidir.
    İnsan, dostunu ve düşmanını tanımak zorundadır. Hz. Âdem
    ve Havvâ’ya, yaratıldıkları ilk zamanlarda Allah düşmanlarını tanıttı,
    onları uyardı. “Muhakkak bu (İblis) sana ve zevcene düşmandır.
    Sakın sizi cennetten çıkarmasın; sonra zahmet çekersin. Çünkü senin
    acıkmaman ve çıplak kalmaman ancak burada mümkündür ve sen burada
    susamazsın ve sıcaktan bunalmazsın.” 139 İnsanın ilk yanlışı, düşmanını
    dost zannetmesiyle oldu; İnsanın cenneti kaybetmesinin
    sebebi, düşmanına karşı tedbir almayışı, onun hile ve tuzaklarına
    kanmasıdır. Bırakın insanı, hayvanlar bile düşmanlarını bilir; kendisini
    ve neslini düşmanından korumaya çalışır. Bir tavuk, özellikle
    yavrusunu düşmanından sakınmak için, nasıl fedâkârlık ve kahramanlık
    yapar, gözleyenler bilir.
    Düşmanları teke indirmek, önemli bir metoddur. Rasûlullah’ın
    sünnetidir. Medine’ye hicretinden sonra müslüman olmayan tüm
    insanlarla düşmanca münâsebetlere girmeyip, yahûdilerle antlaşma
    yapması, onları dost yapmaya gayret etmesi ve Mekke’li müşrik
    düşmanlarla mücâdelesi, belirli bir aşamaya geldikten sonra,
    yine tek düşman olarak yahûdilerle hesaplaşması bunun tipik örneğidir.
    Yirminci asırda, yerli ve yabancı düşmanlarına karşı büyük
    zafer kazanmış bir devrim hareketinde de bu tavrı görüyoruz.
    Biz de değişik birçok cephede savaşmaktansa, bataklığın kaynağı
    durumundaki zâlim tâğutlara tavır almalı, gücümüzü gerçek ve
    öncelikli düşmana karşı birleştirmeliyiz. Düşmanları gereksiz yere
    çoğaltmak, onların hıncını artıracak sövme, zulüm, işkence, haddi
    aşma gibi müslümana yakışmayan tavırlar içinde bulunmak, büyük
    yanlışlardandır. Düşmana karşı da olsa bu hak ihlâlleri, düşmanlığı
    Allah için olmaktan çıkarır; nefis için düşmanlığa dönüştürür. Hz.
    Ali’nin öldürmek üzere olduğu bir kâfir, yüzüne tükürdüğünde,
    hiddetlenip öldürmekten vazgeçtiği, ancak hiddeti geçtikten sonra
    öldürmek istediğine dair rivâyet, güzel bir numûnedir.
    Dostluk-düşmanlık konusunda hatırımızdan çıkarmamamız
    gereken özelliklerden biri de, “gâvurun atına binen, onun kılıcını
    kuşanır” atasözünün ve “bugün yardım alan, yarın emir alır”
    139] 20/Tâhâ, 117-119
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 36 -
    vecîzesinin gerekleridir. Hırsızı yakaladığımızı zannederken, hırsız
    tarafından yakalanan konumuna düşmemeli, ava giderken kendimiz
    avlanmamak için tedbirler almalıyız.
    “Düşmanınızın silâhıyla silâhlanın” sözü, bazılarınca hadis olarak
    ifade edilmekte ve İslâm dışı çalışmaların, metod ve yöntemlerin
    delili olarak sunulmaktadır. Bu söz, kesinlikle hadis-i şerif değildir;
    Kur’an’a da selim akla da aykırı, yanlış ve gayr-i meşrû bir
    tavsiye ve yönlendirmedir. Düşmanlar, İslâm’ın cevaz vermediği
    araçları silâh olarak kullanırsa müslüman ne yapacaktır? Sözgelimi,
    bazı düşmanlar, dâvâları için kendi karılarını ve kızlarını bile
    fesat ögesi şeklinde silâh olarak kullanabilmektedir. Ayrıca Kur’an,
    düşmanları korkutacak silâhlar hazırlamayı emrediyor. “Onlara
    (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp
    beslenen atlar hazırlayın, onunla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı
    ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah’’n bildiği (düşman) kimseleri
    korkutursunuz. Allah yolunda ne harcasanız size eksiksiz ödenir, siz
    asla haksızlığa uğratılmazsınız.”140 Düşmanının silâhıyla silâhlanan
    bir mü’minden, kendisinde de aynı ve belki daha gelişmişi olan
    düşman nasıl korksun? İsrâil, kendisinin sahip olduğu cinsten benzer
    silâhlara sahip olduğu halde yönetimi yahûdiyle dost olan ülkelerdeki
    müslüman askerlerden mi, yoksa ölümden korkmayan,
    iman eri ve şehâdet adayı olan taştan başka silâhı olmayan çocuk
    yaşlardaki fedâilerden mi korkmaktadır?
    Hiç düşmanı olmamak da bir kusurdur. Meziyetleri olanın, sosyal
    faâliyetlerde bulunan, kişiliği olan ve izzet sahibi kişilerin mutlaka
    düşmanları da vardır. Düşmanı bulunmayan kimse, ot gibi
    yaşayan kimsedir. Düşmanı olmamak fazilet olsaydı, peygamberlerin
    düşmanı olmazdı. Halbuki onların, diğer insanlardan daha
    azılı ve daha çok düşmanı vardı. “Böylece Biz, her peygambere insan
    ve cin şeytanlarını düşman kıldık.”141; “(Rasûlüm!) İşte Biz böylece her
    peygamber için günahkârlardan düşman(lar) kılarız.”142 İyilik ve erdem,
    düşmanı olmamak değil; düşmanlarına haksızlık etmemek, haddi
    aşmamaktır. Onlara sövme ve çirkin hakaret düşmana bile yapmamak,
    bu kötü tavırları silâh olarak kullanmamaktır.
    Düşmanların bazı faydaları da vardır. Mikropların alyuvarların
    savaşçılığını, canlılığını arttırdığı gibi. Düşmanlar, kişilere görevlerini
    hatırlatır, hızlarını ve derecelerini arttırır. Düşman, kişiye
    boyunun ölçüsünün ne kadar olduğunu gösteren iyi bir ölçüttür.
    140] 8/Enfâl, 60
    141] 6/En’âm, 112
    142] 25/Furkan, 31
    DÜŞMANLIK
    - 37 -
    Düşmanı, insanın kendi hatalarını görmesini sağlar. Cihad gibi,
    gazilik ve şehitlik gibi, yiğitlik ve kahramanlık gibi faziletler, düşman
    sâyesinde elde edilir.
    Düşmanlığın Zıddı; Dostluk
    Hepimizin bildiği gibi, düşmanlığın karşıtı, “dostluk”tur.
    Farsça’da “seven, sevgili, yâr” anlamındaki “dost” kelimesinden
    dilimize geçen dostluk, İslâmî literatürde sadâkat, uhuvvet, meveddet,
    sohbet gibi değişik kelimelerle ifade edilmiş, ayrıca “velî”
    ve “rafîk” kelimeleri başka anlamları yanında, dost mânâsında
    da kullanılmıştır. Kur’ân-ı Kerim’de bu anlamda en çok geçen
    kelime, “velî”dir. İnsanlar arasındaki samimiyet ve sevgiye dayalı
    bağlılık haline dostluk diyoruz. Kur’ân-ı Kerim’de dostluk, bütün
    mü’minlerin şiarı ve özelliği olarak gösterilir: “Mü’min erkekler
    ve mü’min hanımlar birbirlerinin dostudurlar.143 Dostluk, ancak Allah
    içindir. İslâm dışı bir gâye için dostluk kurulmamalıdır. “Sizin
    dostunuz Allah, O’nun elçisi (Hz. Muhammed) ve iman edenlerdir.” 144
    Dostlukların kurulmasında kan bağı yerine inanç birliğinin esas
    alınması gerekir: “Ey iman edenler! Eğer iman yerine küfrü beğenip
    tercih etmişlerse babalarınızı ve kardeşlerinizi bile velî/dost kabul etmeyin.
    Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zâlimlerin kendileridir.” 145
    Allah’ın iman edenlerin dostu olduğunu bildiren âyetlerin çoğunda
    “velî” kelimesinden sonra “nasîr”, “şefî’”, “vaak”, “hamîd”
    , “mürşid” gibi sıfatlara veya benzer mânâlar ihtivâ eden ifadelere
    yer verilerek dostun sevdiği için bir yardımcı, koruyucu, kurtarıcı,
    yüceltici, iyiliğe yöneltici olması, bu şekilde dostluğun sevgiye
    dayanması ve pratik ahlâkî sonuçlar doğurması gerektiğine işaret
    edilmiştir. Mü’minlerin kardeş olduğu,146 vaktiyle onlar birbirine
    düşman iken Allah’ın gönüllerini kaynaştırmasıyla dost ve kardeş
    olduklarını 147 bildiren âyetler de geniş kapsamlı dostluğun önemini
    anlatmaktadır.
    Kur’ân-ı Kerim’de yine dostluk anlamında kullanılan “hulle”
    kelimesi, sözlüklerde genellikle “kalbin derinliklerine nüfuz ederek
    kökleşen engin dostluk” şeklinde açıklanmaktadır. Allah’ın
    Hz. İbrâhim’i dost (halîl) edindiğini,148 âhirette zâlimlerin “keşke
    falanı dost edinmeseydim!”149 şeklindeki pişmanlığını anlatan
    143] 9/Tevbe, 71
    144] 5/Mâide, 55
    145] 9/Tevbe, 23
    146] 49/Hucurât, 10
    147] 3/Âl-i İmrân, 103
    148] 4/Nisâ, 125
    149] 25/Furkan, 28
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 38 -
    âyetlere göre hulle kelimesi, ilgili diğer terimlerden daha dar kapsamlı,
    fakat daha içten ve güçlü bir dostluğu ifade etmektedir.
    Hadis-i şerifteki “Kişi, dostunun (halîl) dini üzeredir.” 150 ifadesi,
    dostluğun ancak ahlâkî, psikolojik vb. yönlerden uyuşabilenler
    arasında kurulabileceği şeklindeki görüşün özlü bir ifadesidir.
    İnsanların farklı tabiat ve karakterlerde yaratılmış olmasının bu
    uyuşma ve kaynaşmadaki rolünü belirten “Ruhlar bir araya getirilmiş
    gruplar gibidir; tanışıp uyuşanlar birleşir, uyuşmayanlar ayrılır.”151
    meâlindeki hadis, dikkat çekicidir. 152
    Kur’an, kâfirleri dost edinmeyi yasaklar: “Mü’minler, mü’minleri
    bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa Allah’tan ilişiği
    kesilmiş olur, artık Allah’tan hiçbir şey beklemesin. Ancak onlardan
    (kâfirlerden gelebilecek tehlikelerden) sakınma haliniz (takıyye) başkadır.
    Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Dönüş, yalnızca
    O’nadır. De ki: ‘İçinizdekileri gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu
    bilir. Göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah her şeye gücü yetendir.”
    153 Müfessir Beyzavî, bu âyetin tefsirinde şöyle diyor: Eğer kalplerinizde
    kâfirlere karşı bir sevgi ve dostluk meyli varsa, onu saklasanız
    da, açığa vursanız da Allah bilir. Zira göklerde ve yerde olan
    her şeyi bilen Allah, elbette sizin gizlinizi de âşikârınızı da bilir.
    Ayrıca O, kâfirlere dost olmanızı yasaklamasına rağmen, yine de
    siz bundan vazgeçmezseniz, sizi cezalandırmaya da kadirdir. Kısaca,
    O’nun muttalî olmadığı ve cezalandırmaya gücünün yetmediği
    hiçbir kötülük ve isyan bulunmadığına göre, O’nun emrine âsi
    olmak cür’etini göstermeyin.
    Allah düşmanlarını sevmek, mü’mine yakışmaz; zaten kâfirler
    de mü’minleri sevmezler: “Ey iman edenler! Sizden olmayanı dost,
    sırdaş edinmeyin. Onlar sizi şaşırtmaktan, size fenâlık etmekten geri
    kalmazlar. Sıkıntıya düşmenizi isterler. Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır;
    sînelerinin gizlediği (içlerinde sakladıkları düşmanlıkları) ise daha büyüktür.
    Size âyetlerimizi açıkladık, eğer düşünürseniz.” 154; “Kâfirler de
    birbirlerinin dostudurlar.”155 Mü’minler, birbirlerine kızıp da kâfirlere
    yönelemezler: “Ey iman edenler! Mü’minleri bırakıp da, kâfirleri dost
    edinmeyin.”156 Peygamber Efendimiz de şöyle buyurmuştur: “İnsan,
    dostunun dinindedir. Bundan dolayı dost edineceği kişiye dikkat etsin.”
    150] Tirmizî, Zühd 45, hadis no: 2379; Ahmed bin Hanbel, 16/178
    151] Buhârî, Enbiyâ, 3; Müslim, Birr 159
    152] M. Çağrıcı, a.g.e., c. 10, s. 511-512
    153] 3/Âl-i İmrân, 28-29
    154] 3/Âl-i İmrân, 118
    155] 8/Enfâl, 73
    156] 4/Nisâ, 144
    DÜŞMANLIK
    - 39 -
    157“İnsan, sevdiği ile beraberdir.” 158 Mü’minler birbirleriyle dostluk
    yapmazlarsa ne olur?: “Kâfirler, inkâr edenler birbirlerinin dostlarıdır.
    Eğer siz aranızda dost olmazsanız yeryüzünde büyük fesat/kargaşa, büyük
    bozgun ve fitne çıkar.” 159
    Dünya hayatında her insanın onunla samimi olacağı, duygularını
    paylaşacağı, seveceği ve sevileceği, görüş birliğinde bulunacağı
    dostlara ihtiyacı vardır. Dostluklar, Allah rızâsı için ve çıkarsız
    olursa sürekli olur. Bir mü’minin genel olarak bütün mü’minlere
    dostluk göstermesi gerekir. Ayrıca, fert olarak her mü’minin en
    çok sevdiği, bağlandığı dostları, arkadaşları da bulunur. Hz. Muhammed
    (s.a.s.) ile Hz. Ebû Bekir arasındaki dostluk gibi...
    İslâmî dostluk kavramı, batılı hayat tarzındaki dostluk kavramından
    apayrıdır. Çünkü bu dostluk, yüzeysel bir dostluk olmayıp
    sorumluluk, ahde vefâ, kendisi için istediğini kardeşi için de
    istemek gibi derin mânâlara sahiptir. Kur’ân-ı Kerim velâyet kelimesi
    ile dostluğu, kâmil anlamda tek kelimede zikreder. Dostluk,
    velâyetin izahıdır ve müslümanlar velâyeti müslümanlara verirler.
    Bunun anlamı, dostluğun getirdiği bütün maddî ve mânevî
    sorumluluktur, birlikteliktir, yardımdır, sevgidir, kardeşliktir.
    Dostluğun ikikadî, amelî ve ahlâkî yönleri vardır. Dostluğun
    itikadî yönlerini, müslümanların tevhid anlayışı belirler. Amel olarak,
    müslümanların birbirini sevmesi ve birliktelik oluşturmaları
    zorunludur. Cemaat, Allah’ın rahmetine, rızâsına, af ve mağfiretine,
    dünya ve âhiret mutluluğuna sebep olur. Ayrılık ise, yüzleri
    karartır, Allah’ın azabını çağrıştırır. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
    “Üç konuda müslümanın kalbi kin tutmaz, hıyânet etmez: Amellerde
    ihlâs, devlet adamlarına nasihat, cemaatten ayrılmama.”160 Müslümanın
    sorumlu olduğu haklar ikidir: Allah hakları, kul hakları.
    Bunlar birbiriyle içiçedir. Dostluğun temeli sevgiye dayanır. Hiç
    kimse Allah’tan başka bir şeyi gerçek ve mutlak anlamda sevemez
    ve O’ndan başkasını mevlâ ve dost edinemez. Dost olarak
    Allah yeter. Mü’minler birbirlerini Allah rızâsı için severler.
    Kul, Allah’tan başkasına güvenirse, sonunda zararlı çıkar.
    Kim bir insanı bir üstünlüğünden, mevkiinden, güzelliğinden,
    asâletinden veya zenginliğinden dolayı seviyorsa, bu sevgi çıkar
    amaçlıdır. Yapılanlar Allah rızâsı için olmayınca mutlaka bir çıkar
    157] Riyâzü’s-Sâlihîn, 1/398
    158] Müslim, Birr 161
    159] 8/Enfâl, 73
    160] bn Mâce, Mukaddime, 18; Ebû Dâvud, İlim 10; Tirmizî, İlm 7; Ahmed bin
    Hanbel, 3/225
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 40 -
    içindir ve bu, insanı kötülüklere sürükler. Hz. Peygamber (s.a.s.):
    “Zengine zenginliği için saygı duyan kimsenin dininin üçte biri (diğer
    rivâyette, üçte ikisi) gider.” buyurmuştur. O halde mü’minler, en
    güzel ahlâk üzere olan Rasûlullah’ı her insandan daha çok sevmedikçe
    tam mü’min olamazlar. Başkalarına bel bağlayan zarardadır.
    Allah’ın hoşuna gitmeyeceğini bildiği halde insanlara şirin gözükmeye
    çalışmak imanın zayıflığındandır.
    Allah, sâlih kullarını dost edinir. “Kim, insanların kızması pahasına
    Allah’ı dost edinmekle O’nu râzı ederse Allah o kimseyi insanların
    nazarında yüceltir. Kim de Allah’ın gazabına rağmen insanları râzı ederse,
    artık onu Allah’ın azâbından hiçbir şekilde kurtarmak mümkün olmaz.”
    161 Demek ki, dostluğun itikadî temeli budur. Bazen insanlar birbirlerine
    karşı haksız ve zâlim olurlar. “Ancak bu şeytan, dostlarını
    korkulu gösteriyor.” 162 Şeytana uyanlar düşmanla dostluk kurar ve
    münâfık olur. Oysa, dostluk için ölmek de vardır: “Nice peygamberler
    var ki, beraberlerinde rabbânîler savaş yaptılar da başlarına gelenlerden
    dolayı gevşemediler, güçsüzlük göstermediler, boyun eğmediler.” 163
    Cemaat dostluğu konusunda önemli bir konu da, isim sorunudur.
    Müslümanın “İslâm”dan başka bir kimliği, “müslüman”dan
    başka bir adı yoktur. İsimlendirmeler sebebiyle dostluk göstermek
    veya düşmanlık yapmak müslümana yakışmaz. Üstünlük, öncelikle
    takvâ ile ile olduğu gibi, Allah Kur’an’da “müslüman”, “mü’min”,
    “Allah’ın kulları” diye ad vermiştir. Bir başka deyişle, müslümanların
    cehâletleri yüzünden meydana getirdikleri ad sorunu; mezhebe,
    tâbi olunan imama, ırka, öndere, ideolojilere göre insanları
    dost-düşman diye ayırma sorunudur. Adı müslüman olmayan hiçbir
    inanç ve düşünce akımıyla dostluk kurulmaz; dostluk ancak
    akîde ve inanç birliğinde sözkonusudur.
    Mü’minlerin içinde nefsine uyan öyle kimseler vardır ki, az bir
    menfaat karşılığında müşriklere meylederler. Müşrikler, Hz. Muhammed
    (s.a.s.) ile böyle câzip dünyevî tekliflerle dostluk kurmak
    istemişlerdi de Allah onu korumuştu: “Onlar seni sana vahyettiğimizden
    çevirip başka şeyi uydurmayı ve Bize atfetmeyi istediler ki, o zaman
    seni öz dost edineceklerdi. Biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, sen belki
    onlara biraz meyledecektin.” 164
    Müşriklerin bu metodu, her zaman İslâm dâvetçilerine uygulanmaktadır.
    Onlar, her zaman İslâm dâvetçilerine nüfuz edip
    161] Tirmizî, Zühd 64
    162] 3/Âl-i İmrân, 175
    163] 3/Âl-i İmrân, 146
    164] 17/İsrâ, 73-74
    DÜŞMANLIK
    - 41 -
    yolundan saptırmaya, dâvânın kuvvetini bozmaya çalışırlar. Şeytan
    birçok mü’mini bu yolla avlar ve bazıları rahatça kendilerini
    aldatarak müşriklerin dostluğuna yanaşır. Ne yazık ki tevhidden
    çok uzaklarda bulunan çağdaş müslümanları, kâfirler tek tek avlayarak
    İslâm ümmetini tümüyle parçalamışlardır. Müslüman, kimle
    dostluk edecektir? “Dostum!” diye hakikaten gösterebileceği
    kim veya kimler olabilir? Kur’ân-ı Kerim’in hakiki dostun Allah
    olduğunu belirtmesi, bu dostluğun çerçevesini kesin olarak belirlemiştir.
    165
    Takıyye; Düşman Kâfirlerden Gelecek
    Tehlikeden Dolayı Farklı Görünme
    “Takıyye” canını, malını, ırzını düşmanın zararından korunmak
    için ondan sakınmak demektir. Takıyye, güçlü olan bir düşmandan;
    din, mal, can, ırz ve nâmus gibi üstün değerleri tehlikeli bir
    durum karşısında korumak için başvurulan bir tedbirdir. Bu gibi
    değerleri tehdit altında olan bir müslüman, bu tür risklerden kurtulmak,
    zarara uğramamak için imanını, kimliğini ve durumunu
    gizleyebilir. Kur’an buna izin vermektedir: “Mü’minler, mü’minleri
    bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler. Kim bunu yaparsa, artık Allah’tan
    hiçbir şey beklemesin. Ancak kâfirlerden gelebilecek bir tehlikeden sakınmanız
    (takıyye yapmanız) başkadır. Allah, kendisine karşı (gelmekten)
    sizi sakındırıyor. Dönüş yalnızca O’nadır. De ki: ‘İçinizdekileri gizleseniz
    de, açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde ve yerde olanları da bilir.
    Allah her şeye kadirdir.” 166
    İslâm, bütün hayatı kuşatan bir dindir. O yalnızca kalplerdeki
    bir iman, bir ahlâk ya da bir kültür değildir. O hayatı bütün yönleriyle
    düzenlemek, ilâhî bir nizam meydana getirmek, Yüce Allah’a
    teslim olmuş bir toplum oluşturmak istemektedir. İslâm’a teslim
    olmuş müslümanlar, bir bina gibi birbirine kenetlenerek Tevhid
    Kelimesinin gereğini toplu olarak yerine getirmek zorundadırlar.
    Bunun sağlanılabilmesi için müslümanların sürekli çaba göstermeleri
    gerekir. Ancak, İslâm’ın hâkimiyetini istemeyen müşrikler ve
    tâğutlar, müslümanlarla mücâdele edeceklerdir. Müslümanlardan
    bazıları bu mücâdelede düşmanın eline esir düşebilir, eziyet görebilir,
    işkenceye uğrayabilir, bazı hakları tehdit altına girebilir. Bu
    gibi durumlarda o mü’min, kendinin ve bağlı olduğu müslüman
    toplumun aleyhine olabilecek şeyleri söylememeli, sır vermemelidir.
    Böyle bir durumda kendini gizlemenin, hatta imanı açığa vurmamanın
    adı “takıyye”dir.
    165] Sami Şener, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, 1/414-416
    166] 3/Âl-i İmrân, 28-29
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 42 -
    Böyle bir takıyye, takvânın gereklerindendir. Takıyye de, takvâ
    gibi kişinin kendini ve bağlı olduğu müslüman toplumu elem ve
    zarar verecek şeylerden koruyup sakınması demektir. İslâm’ın
    Mekke döneminde, müşriklerin işkencelerine uğrayan bazı
    sahâbelere takıyye izni verildiğini biliyoruz. Bunun en canlı örneği,
    müşrikler tarafından gözünün önünde babası ve annesi fecî
    şekilde öldürülen Ammar bin Yâsir’dir. Yapılan işkencelere dayanamayan
    Ammar (r.a.), müşriklerin istediği sözleri söyler ve ölümden
    kurtulur. Sonra ağlayarak Peygamberimize gelir, Peygamber
    hakkında kötü konuştuğunu ve müşriklerin ilâhlarını övdüğünü
    söyler. Peygamberimiz ona sorar: “Peki o anda kalbinde ne hissettin?”
    O da “kalbinin imanla dopdolu olduğunu” söyleyince, Peygamberimiz,
    aynı durumla karşılaştığı zaman yine öyle yapmasını tavsiye
    etmiştir. 167
    Şu âyet bu durumu desteklemektedir: “Kim imanından sonra
    Allah’a (karşı) küfre sapıp da, -kalbi imanla tatmin olduğu halde, baskı
    altında zorlanan hariç- küfre göğsünü açarsa, işte onların üstünde
    Allah’tan bir gazap vardır ve büyük azap onlarındır.” 168
    Bu konuda şu örnek de dikkat çekicidir: Yalancı peygamber Müseylime
    sahâbelerden iki kişiyi esir almıştı. Birine “Muhammed’in
    Allah’ın Rasûlü olduğuna şâhitlik eder misin?” diye sordu. O da
    “evet” dedi. Sonra kendisinin peygamberliğine şâhitlik edip etmediğini
    sordu. O yine “evet” deyince onu serbest bıraktı. Aynı
    soruyu ikinci sahâbeye de sordu. Ancak o, soruya cevap olarak
    “ben dilsizim!” deyince onu öldürttü. Olayı duyan Peygamberimiz,
    şehid olanın imanındaki doğrulukla öldüğünü (azîmeti tercih ettiğini)
    ve mübârek olduğunu; diğerinin ise Allah’ın ruhsatını kullandığını
    ve hata etmediğini söyledi. 169
    Takıyye’ye Âl-i İmrân, 28. âyetiyle de izin verilmektedir. Dikkat
    edilirse görülecektir ki takıyye, bir ruhsattır. Dileyen önemli bir
    tehlike karşısında takıyyeye başvurabilir. Ancak Kur’an’ın diğer
    âyetlerine baktığımız zaman kuvvetli olmayı, düşmanlara karşı
    hazırlıklı olmayı, cihad etmeyi, Allah yolunda canı ve malı harcamayı
    teşvik ettiğini, mü’minlerin önceki müslümanlar gibi deneneceklerini
    söylediğini görmekteyiz. Çeşitli âyetlerde kâfirlerden
    korkarak onlara dost olma yasaklanıyor. Asıl korkulması gereken
    insanlar değil; Allah’tır. Bütün bunlara rağmen zayıf kalan, işkenceye
    uğrayan veya müslümanlar aleyhine bir şey söylemesi istenen
    167] Hayâtü’s-Sahâbe, 1/245; Elmalılı, 5/263
    168] 16/Nahl, 106
    169] nak. Elmalılı, 2/340
    DÜŞMANLIK
    - 43 -
    mü’minler bu ruhsata başvurabilirler.
    Şüphesiz ki Allah uğruna katlanılan her şey, harcanan her
    türlü zaman ve mal, kat kat kaşılık görecektir. Allah (c.c.) kendi
    yolunda, kendi dini için mücâdele edenlere hem destek olacaktır,
    hem de onlara hesapsız ecir verip makamlarını yüceltecektir. Ancak
    hatırlatmak gerekir ki, takıyye ruhsatı hiç bir zaman dünyalık
    bir çıkar veya makam için, ikiyüzlü davranmak, kıvırmak, ciddiyetsiz
    ve ilkesiz olmak demek değildir. Takiyye, müslümanlara karşı
    kullanılan bir aldatma silâhı değil; hasımlardan gelebilecek bir
    tehlikeye karşı sakınma ruhsatıdır. 170
    İbn Abbas (r.a.) der ki: “Takıyye, kişinin kalbi iman ile dopdolu
    olduğu halde, sadece diliyle söz söylemesidir.” Takıyye yapmak
    yoluna, ancak öldürülmek, bir organının kesilmesi ya da ileri derecede
    eziyet ve işkence tehlikeleri halinde başvurulur. Mâhiyeti ise,
    kâfirler arasında yaşamak durumunda olan müslümanın onlarla
    “idâre-i kelâm” etmesidir. Aslolan, kâfirlere karşı uzlaşmaz tavrın
    -kalben dahi olsa- korunmasıdır, bu tavrın sürekliliğidir. Allah’a
    ve peygamberine iman, onlara sevgi beslemek; kâfirleri velî/dost
    edinmemeyi gerektirmektedir. Yine, takıyye sadece kâfirlere ve
    zâlimlere karşı kullanılabilir. Kişinin kendi çıkarından çok; ümmetin
    çıkarı dikkate alınarak uygulanması gerekir. Tehlikeli bir
    durum ortaya çıktığı zaman takıyye yapılıp yapılmayacağı, bu
    durumla karşı karşıya kalan müslümanın imanı çerçevesinde vereceği
    karara bağlıdır. Takıyye, ancak ölüm korkusu gibi kesin ve
    büyük ikrah olması ve niyetinin sağlam olması halinde câiz olur.
    Ancak belirli durumlarda, zarûret hallerinde uygulanabilir.
    Takıyye, düşman olunması gerekenlere dostluk göstermek
    değildir. Düşmanın şerrinden korunmak için fiilî bir dostluğa cevaz
    yoktur. Onların emirlerine uyup peşlerinden gitmek değildir
    takıyye. Ancak mecbur kalındığı zaman sadece dille, sathî, şeklî,
    yapay ve sanal olarak düşmanlığın olmadığı görüntüsü vermektir.
    Seyyid Kutub, takıyye konusunda şunları söyler: Takıyye, sadece
    dilde olur; takıyye, öylesine görünmedir. Yoksa içten ve kalpten,
    istenilen şeye bağlılık ve dostluk gösterisi demek değildir. Takıyye,
    amel ve eylem bakımından da onlara dostluk beslemek ve yetki
    verme demek değildir. Kaldı ki, ruhsat veya izin verilen takıyye,
    mü’min ile kâfir arasında bir sevgi ve meveddetin doğması değildir.
    Herhangi bir şekilde çalışarak veya hizmet vererek mü’minin
    kâfire yardımcı olması da değildir. Bunların hiçbirisinin takıyye
    ile ilgisi yoktur. Böyle bir aldatma ile hâşâ Allah’ı kandırmaya
    170] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 661-663
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 44 -
    kalkmak câiz değildir. 171
    İbn Kayyım da diyor ki: “Takıyye, kâfirleri sırdaş ve dost edinme
    demek değildir. Ancak Allah müslümanların kâfirleri dost ve
    sırdaş edinmekten uzak kalmalarını isteyince, aynı zamanda bu,
    onlara düşmanlığı ve onlarla ilişkiyi kesmeyi ve onlardan uzaklaşmayı
    gerektirir. Normal şartlarda bu kimselere düşmanlığı da
    açıkça gösterip ilân etmesi icap eder. Ancak bunların şerrinden
    korkulması halinde, takıyye yapmaları kendileri için mubah kılınmıştır.”
    Takıyye öyle bir kapıdır ki, bu kapıdan şeytan gayet kolay içeri
    sızabilir. Hasta kalplilere ve düşük karakterlilere bu işi süslü gösterir.
    Böylece onların Allah’ın düşmanlarına yumuşaklık gösterip
    meyletmelerini sağlar. Bunun içindir ki, Rabbimiz takıyye ifadesinden
    hemen sonra şöyle buyurmaktadır: Âllah, kendisine karşı gelmekten
    sizi uyarıp sakındırıyor. Dönüş yalnızca Allah’adır. De ki: ‘İçinizdekileri
    gizleseniz de açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde ve yerde
    olanları da bilir. Allah herşeye kadirdir.”172 Eğer kalplerinizde kâfirlere
    karşı bir sevgi ve dostluk meyli varsa, onu saklasanız da Allah bilir.
    Ayrıca O, kâfirlere dost olmanızı yasaklamasına rağmen, yine
    de siz bundan vazgeçmezseniz, sizi cezalandırmaya da kadirdir.
    Kısaca, O’nun muttalî olmadığı ve cezalandırmaya gücünün yetmediği
    hiçbir kötülük ve isyan bulunmadığına göre, emrine âsi
    olmak cür’etini göstermeyin. Kur’an, dünyada mü’minleri bu konuda
    uyarıyor ki, bu kapıyı kendileri için bir dayanak ve destek
    yapmasınlar. Olur ki, bu çok büyük ve önemli olan hususu küçük
    ve kolay görürler. İşte böyle yapılmaması için uyarıyor. Zira
    bu olay, Allah’ın düşmanlarının dost edinilmesini, takıyye adıyla
    böyle bir işe girilmesini, şeytan hoş ve kolay gösterebilir. Kur’an;
    “dönüşünüz yalnızca Allah’adır.” diyerek, gâfil olunmamasını istiyor.
    Dönüş Allah’a olunca, düşmanlara karşı gösterilen dostluk yüzünden
    Allah cezalandırır.
    Dost Kabul Etmediklerimizle İlişki
    Çeşitleri; Savaş ve Barış
    İslâm’ın temel hedefi barıştır. Çünkü Yüce Allah insanlığın huzurunu
    istemektedir. Bunun sağlanması, İslâm’ın bütün insanlara
    tanıdığı temel hakların verilmesiyle mümkündür. Zira bu haklar,
    bütün insanlara yaratılışta Allah tarafından verilmektedir. Allah
    Teâlâ, ilâhî temele dayalı tahrif edilmemiş bütün dinlerde (ki
    171] Fî Zılâl, Âl-i İmrân, 28. âyetinin tefsiri
    172] 3/Âl-i İmrân, 28-29
    DÜŞMANLIK
    - 45 -
    bütün ilâhî dinlerin aslı ve temel adı İslâm’dır) bu hakları insanlara
    eşit olarak vermiş, üstünlüğü de iman ve takvâya bağlamıştır.
    173 İslâm dışındaki tüm dinler, haktan uzak olduğu veya tahrif
    edilip hakla bâtıl karıştırıldığı için, günümüzde bu temel hakları
    gereği gibi insana veren sadece İslâm’dır. Başka dinler, ideolojiler
    ve dünya görüşleri, dün olduğu gibi bugün de insanı doğru
    bir şekilde tanımadıkları için insan hakları konusunda da aşırılıklardan,
    istismar ve zulümlerden, oyalama ve kandırmacalardan
    kurtulamamışlardır. İslâm’a göre, bütün insanlığın temeli birdir.174
    Allah’ın bildirdiği esasları kapsamayan Ehl-i Kitab’ın içinde bulunduğu
    muharref dinin, istenilen huzuru ve dostluğu sağlaması da
    mümkün görülemez. Çünkü ilâhîlik vasfını kaybeden inançlar, insanlığın
    fıtratına uymamaktadır.
    Kur’an’ın hedefi sulh ve barıştır. “...Sulh daha hayırlıdır.” 175
    Düşmanlık ve kötülük, aslında ve temel olarak Allah’ın istemediği,
    şeytanın arzu ve isteklerinden ibarettir. Dolayısıyla insanlar
    arasında fesadın, fitnenin, kötülüğün olması, insanların Allah’ın
    emirlerinin dışına çıkmalarından kaynaklanır. “Ey iman edenler!
    Hep birden silm’e/barışa girin. Şeytana ayak uydurmayın. O sizin apaçık
    düşmanınızdır.” 176 Âyette geçen “silm” kelimesi, hem İslâm, hem
    de barış anlamına gelmektedir. Hz. Peygamber’in yaptığı savaşları
    incelediğimizde, savaşların hakkın önüne konulan engellerin
    kaldırılması amacını güttüğünü, saldırılara karşı müdâfaa özelliği
    taşıdığını, savaşa mecbur kalındığı için böyle bir yola başvurulduğunu
    görürüz. Bu savaşların birtakım haklı gerekçeleri vardır.
    Geçerli meşrû sebep olmadan savaşa izin verilmez. Bu sebepler
    şunlardır:
    a- Haksızlığa Uğramak: Konuyla ilgili olarak Yüce Allah şöyle
    buyurur: “Zulme/haksızlığa uğratılarak kendilerine savaş açılan kimselerin
    karşı koyup savaşmasına izin verilmiştir. Allah onlara yardım etmeye
    elbette kadirdir.”177 Dikkat edilirse, izin verilen savaş değil; savunmadır.
    İslâm’a göre savaş, sadece Allah için (fî sebîlillâh) ve
    Allah’ın kendileriyle savaşılmasına izin verdiği kimselere karşı
    yapılır. İslâm devletinin varlık hikmeti ve ana görevi olarak koruması
    gereken insanların temel hakları beş madde ile değerlendirilir.
    Bunlar; din (özgürce dinini yaşayıp uygulama ve tebliğ hakkı),
    can (yaşama hakkı), akıl, nesil (ırz, şeref ve namusun korunması,
    173] 49/Hucurât, 13
    174] 4/Nisâ, 1
    175] 4/Nisâ, 128
    176] 2/Bakara, 208
    177] 22/Hacc, 39
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 46 -
    nesilleri her yönüyle sağlıklı yetiştirme hakkı) ve mal emniyetidir.
    Bunları ve bu gibi hakları korumak için savaş, mazlum duruma
    düşene yardım ederek zulme karşı koymak, bir insanlık görevidir.
    Savaş; hak ve hukuku korumak, adâleti tesis etmek, kötülükleri
    önlemek, insanların temel görevlerini rahatça yerine getirebilme
    ve temel haklarını koruyabilmelerini sağlamak için yapılır. Yoksa,
    başkasının hak ve hukukunu elinden almak için savaş yapılmasını
    İslâm doğru görmez.
    b- Fitneyi Önlemek, Tevhîdi/Allah’ın Birliğini Ortaya Koymak:
    “Onlarla savaşın ki, fitne ortadan kalksın; din yalnız Allah’ın olsun. Eğer
    onlar (fitneden ve savaştan) vazgeçerlerse, artık zâlimlerden başkasına
    düşmanlık yoktur.”178 İmtihan gereği insanların başlarına belâlar
    gelebilmektedir. Çünkü kalbinde Allah korkusu olmayan insanın
    yapamayacağı kötülük yoktur. Allah’tan korkmayan insan fitne
    de çıkarır, iftira da edebilir, başka insanların haklarını da çiğneyebilir.
    İşte Yüce Allah, insanların huzurunu temin için gerekirse
    savaş yapılmasını, yerine göre farz veya mubah kılmaktadır. Burada
    fitne kavramı, başta “Allah’a şirk koşmak, başkalarına kulluk,
    fesat/anarşi, öldürme, zulüm, müslümanlar arasında çıkarılan
    tefrika, İslâm’ın dışındaki Allah’ın râzı olmadığı dinlerin ve hayat
    görüşlerinin yayılması” olarak anlaşılır. Fitne, başta münâfıklar
    olmak üzere, müşrikler ve ehl-i kitap olanlar ve hatta bazı müslümanlar
    veya müslüman zannedilenler tarafından çıkarılabilir, ya
    da körüklenebilir. Kur’an, bütün insanları, insanlar arasında fitne/
    huzursuzluk çıkaranları haber vermekle kalmayıp bunun neticesinin
    herkesi etkilediğini belirtir: “Öyle bir fitneden sakının ki, aranızda
    yalnız haksızlık edenlere erişmekle kalmaz (hepinize zararı erişir). Bilin ki
    Allah’ın azabı çetindir.” 179
    Hangi Kâfirlerle Savaşmadan İyi Geçinilebilir?
    Allah Teâlâ, dostlarımızı ve düşmanlarımızı sayar. Mü’minleri
    bırakıp kâfirleri dost kabul etmemize izin vermez. Ancak bu
    durum, onlarla her durumda ilişkileri kesmemizi veya savaşmamızı
    gerektirmez. Aksine, tüm insanlara iyilik esastır. Savaş da,
    muhâtaplarımızı yok etmeyi değil; onları İslâm’laştırarak kurtarmayı
    veya kurtulmak istemeyen o zâlimlerden diğer insanları
    kurtarmayı hedeflemek şartıyla meşrû görülür. İslâm, hangi inanç
    ve anlayıştan olursa olsun, birtakım özellikleri taşıyan insanlarla
    müşterek hareket etmeye engel olmaz; aksine teşvik eder. Zira,
    insanlar arasında barışın temini, öncelikle müslümanlarla, daha
    178] 2/Bakara, 193
    179] 8/Enfâl, 25
    DÜŞMANLIK
    - 47 -
    sonra diğer insanlarla karşılıklı ilişki içinde bulunmakla sağlanır.
    Dünyada her insanın müslüman olması beklenilemez; bu,
    Allah’ın sünnetine ve sınavına aykırıdır. “Eğer Rabbin dileseydi,
    yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, mü’min
    olmaları için insanları zorluyor musun? Allah’ın izni olmadan hiç kimse
    iman edemez. O, murdarlık (azabını), akıllarını kullanmayanlara
    verir.”180 Kâfirlerle, iman eden insanlar, devamlı beraber yaşamak
    mecbûriyetinde kalabilir. Hz. Peygamber, Medine vesikasında
    farklı din mensuplarıyla, müşrik ve ehl-i kitap bütün insanlarla savunma
    anlaşması yapmıştır. 181
    Bunun için, kendileriyle bazı ilişkiler kurulabilecek, anlaşma
    yapılabilecek gayr-ı müslimlerde bulunması gereken, temel özellik;
    İslâm’a ve müslümanlara düşman olmamalarıdır. Kendi inanç,
    düşünce ve yaşantıları doğrultusunda hareket edip mü’minlere
    düşman olmayan ve müslümanların düşmanlarına yardım etmeyenlerle
    dünyevî bazı anlaşmalar yapabilir, onlarla bazı ilişkilere
    girebilir, onlarla iyi geçinebiliriz. “Allah sizinle din uğrunda savaşmayan,
    sizi yurdunuzdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve âdil davranmanızı
    yasak etmez. Allah adâletli olanları sever. Allah, yalnız sizinle din
    uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için
    yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa, işte
    zâlimler onlardır.” 182
    Alım ve satımda, hediyeleşmede kâfirlerle muâmelede bulunmak
    gibi şeyler, onları velî ve dost kabul etme kapsamına girmez.
    Ancak, haram işlerde bunlara yardım ve gayr-ı meşrû konularda
    kâfirlere yararı dokunacak şeylerin alınıp satılması, meselâ, savaşta
    yararlanılacak silâh gibi araç gereçlerin onlara satışı câiz
    değildir. “İyilik ve takvâda (Allah’ın yasaklarından sakınma üzerinde)
    yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan
    korkun; çünkü Allah’ın cezası çetindir.”183 Peygamberimiz (s.a.s.) de
    zaman zaman müşriklerle alım satımda bulunmuştur.184 Ancak,
    kâfirlerden alınan şeyler hakkında ve onlarla her türlü ilişkiler
    konusunda çok titiz ve ihtiyatlı davranılmalı, onların İslâm’a ve
    müslümanlara düşmanlıklarından dolayı verebilecek zararlar düşünülmelidir.
    Her türlü kültürel faâliyetler, özellikle İslâmî ilimler
    ve yorumlar, sanat etkinlikleri, eğlence araç ve yöntemleri gibi itikadı,
    toplumun ifsâdı ve salâhını, fıkhı (haram-helâlı) ilgilendiren
    180] 10/Yûnus, 99-100
    181] Remzi Kaya, Kur’an’da Dostluk İlişkileri, s. 226-228
    182] 60/Mümtehine, 8-9
    183] 5/Mâide, 2
    184] Buhârî, 4/410, hadis no: 2216; Ahmed bin Hanbel, 5/137, hadis no: 3409
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 48 -
    konularda kılı kırk yaran bir tavır takınılmalıdır. Unutmayalım ki
    zehir, billûr kâseler içinde ve leziz gıdalar içine gizlenerek sunulur.
    Bugün insanlar eliyle üretilen fikir ve düşünce sistemleri, düzenler,
    eğitim ve çevre şartları gibi insanları derinden etkileyen
    araçlar, Allah ve Rasûlüne savaş açmış durumdadır. Eğitim ve öğretim,
    düşünce sistemleri, fikir akımları, ırkçılık, beşerî ideolojiler,
    misyoner faâliyetleri, dinsizlik propagandaları, Darwinizm, materyalizm,
    sosyalizm, siyonizm, hümanizm, laiklik, özgürlük anlayışı,
    sanat faâliyetleri, sinema, tiyatro, medya, ilân ve reklâm
    araçları, dünya görüşleri, futbol ve müzik tutsaklığı, kapitalizm
    ve tüketim alışkanlıkları, insanları fıtratlarından ve Allah’ın dostu
    olma özelliklerinden sıyırmak için en dehşetli silâhlar ve şeytanî
    araçlar olarak kullanılıyor. Bu kadar çok yönlü ateş altında kalan
    savunmasız, câhil ve her şeyden önemlisi kâmil imandan mahrum
    bırakılan halk, elbette Allah’a dostluğa giden yolu bulamıyor, bilinçsiz
    de olsa şeytanın dostluğuna meylediyor.
    Lâ ilâhe illâllah diyen bir müslümanın, İslâm akîdesi ile çelişen
    her türlü fikir ve akımdan uzaklaşması, Allah’ın indirdiğine aykırı
    her kanun, yasa, nizam, tüzük, düzenleme ve düzenden uzak
    olduğunu açıkça bildirmesi ve yaşayışıyla göstermesi gerekir ki,
    gerçekten tüm ilâhları reddetmiş olsun. Peygamber’in amcası Hz.
    Abbas’ın dediği gibi, lâ ilâhe illâllah diyen kimse, bu sözüyle bütün
    (kâfir) dünyaya savaş açmış olduğunu bilmelidir. Kâfirler bütün
    güçleriyle İslâm’a ve gerçek müslümanlara saldırırken, müslümanın
    gündelik işlerle uğraşıp savaşçı olmaması düşünülebilir mi?
    “İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut (bâtıl dâvâlar
    ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın;
    şüphe yok ki şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.”185 Çağdaş müslümanın
    öyle bir derdi yok. O işiyle, aşıyla ve keyfiyle meşgul. Bahâneler de
    çok: “İmkânlarımız yok, taşlar da bağlı...” Filistin’li çocuklardan
    öğrenin bağlı taşları koparıp fırlatmanın yolunu, imanın en büyük
    imkân olduğunu, Allah’ın tarafını seçenin direnişini...
    Gayri müslimlerin ziyâret edilmeleri de, onlara dinin tebliğini
    amaçlıyorsa meşrûdur. Dinî bir maslahat ya da önemli mâzeret
    yoksa ziyaret uygun görülmemiştir. Gayri müslimlere ait küfür şiarları
    ve alâmetleri ile ilgili olarak kendilerini tebrik etmek, onları
    kutlamak, bayramlarını tebrik ittifakla haram kabul edilmiştir.
    Kim bir kulu, bir isyanından, haram fiilinden, bid’atinden ve
    küfründen ötürü tebrik eder veya kutlarsa, bu kimse Allah’ın sınırını
    aşmış, Allah’ın gazabını üzerine çekmiş olur. Müslüman da
    185] 4/Nisâ, 76
    DÜŞMANLIK
    - 49 -
    kabul edilseler, zâlimlerin belli bir makama gelmelerini kutlamak
    da böyledir; hele kutlanılan o makam tâğutî bir makamsa, bu,
    tâğutun kabulü anlamına gelir ki, imanla bağdaşmaz. İslâm’a aykırı
    davranışlarda bulunan fâsık kimselere tâzimde bulunmak, onlara
    “efendim, beyim, paşam!” demek de haramdır. “Münâfık olan
    kimseyi ‘efendim’ (sayın, saygıdeğer, paşam, beyefendi!) diye çağırmayın.
    Şayet o kimse efendi, bey yapılacak olursa, siz bu durumda aziz ve
    celil olan Rabbinizin gazabını çekmiş olursunuz.” 186 İbn Kayyım’ın belirttiği
    gibi, bu tür insanlara; “devlet büyüğü, ulu devlet başkanı
    veya ey yüce falan” diye de lakap verilip bu tür ünvanlar kullanılamaz.
    Sözgelimi ilköğretimde çocuklara küfrü dayatan “andımız”
    denilen ifadeleri bir mü’min söyleyemez, bir mü’min öğretmen
    söyletemez: “Ey Büyük Atatürk! Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe
    durmadan yürüyeceğime ant içerim.” Bu sözler elfâz-ı küfürdür.
    Bugün müslümanların kâfirler arasında bir selin içindeki köpük
    ve çer-çöp gibi olmasının temel sebeplerinin başında, düşman
    edinmeleri gereken kâfirleri dost kabul etmeleri yatmaktadır.
    Dünyada izzetin, onurun, devletin; âhirette cennetin bedeli,
    Allah’ı ve Allah taraftarlarını dost; şeytanı ve şeytanın askerlerini
    düşman kabul etmek ve dostluk ve düşmanlığını ispatlayacak
    davranışlarda bulunmaktır.
    Müslüman Olmayan Akrabalarla Dostluk ve İlişki
    İslâm’da esas bağ, din bağıdır. Hangi ırktan, hangi soydan olursa
    olsun sadece müslümanlar birbirlerinin kardeşidi,187velîsidir.188Bir
    mü’min, aralarında din bağı bulunmayan yakın akrabalarını velî/
    dost kabul edemez.
    “Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve
    kardeşlerinizi velî/dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte
    onlar zâlimlerin kendileridir.” 189; “De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız,
    kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından
    korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler (evler, konaklar,
    köşkler) size Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten
    daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah
    fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.” 190; “Allah’a ve âhiret gününe
    iman eden bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri veya akrabaları da
    186] Ebû Dâvud, Sünen, Edeb, hadis no: 4977; Mişkâtu’l-Mesâbih, 3/1349, hadis
    no: 4780
    187] 49/Hucurâct, 10
    188] 9/Tevbe, 71; 5/Mâide, 55
    189] 9/Tevbe, 23
    190] 9/Tevbe, 24
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 50 -
    olsa- Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin.
    İşte onların kalbine Allah, iman yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir.
    Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada
    ebedî kalacaklardır. Allah onlardan râzı olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut
    olmuşlardır. İşte onlar, hizbullahtır/Allah’tan yana olanlardır. İyi bilin ki
    hizbullah/Allah taraftarları, kuşkusuz felâha/kurtuluşa erenlerdir.” 191
    Ashâb-ı kiram, Allah ve Rasûlüne dostluğun, onların düşmanlarına
    düşmanlığın en güzel örneklerini vermişlerdir. Meselâ Ebû
    Ubeyde, Uhud’da babası Cerrah’ı öldürmüş, Hz. Ebû Bekir de savaşta
    oğlu Abdurrahman’a karşı çıkmak istemiş, ama Hz. Peygamber
    izin vermemiş, Mus’ab bin Umeyr, Uhud’da kardeşi Ubeyd bin
    Umeyr’i öldürmüştü. Aynı şekilde Ömer bin Hattâb, Bedir’de dayı
    Âs bin Hişam’ı, Hz. Ali, Hz. Hamza ve Ebû Ubeyde amcazâdeleri
    olan Utbe, Şeybe ve Velid bin Utbe’yi öldürmüşlerdi.
    İnsanlar arasındaki yakınlığın asıl sebebi din birliğidir. Allah’ın
    dinine inanmış ve peygamberleri tasdik etmiş kimseler birbirlerinin
    mânevî akrabası, yakını ve dostudurlar. Bunların aralarında
    mânevî bir birlik (vahdet) vardır. Mü’minlerle kâfirler ırk ve soy
    bakımından birbirlerinin akrabası olsalar bile, bu akrabalığın Allah
    katında hiçbir değeri yoktur. Nitekim Hz. Nûh’un oğlu iman
    etmediği için, Allah Teâlâ onu Nûh peygamberin âilesinden saymamıştır:
    “Nûh Rabbine duâ edip dedi ki: ‘Ey Rabbim! Şüphesiz (boğulmuş
    olan) oğlum da âilemdendir. Senin vaadin ise elbette haktır. Sen
    hâkimler hâkimisin.’ Allah buyurdu ki: EyNûh! O asla senin âilenden
    değildir. Çünkü o, sâlih olmayan bir amel sahibi idi (kâfirdi). O halde
    hakkında ilmin olmayan bir şeyi Benden isteme. Ben sana câhillerden
    olmamanı tavsiye ederim.” 192
    Bütün bunlarla birlikte İslâm, âile bağlarına çok önem verir.
    Mü’min olmayan akrabalarla her durum ve şartta ilginin kesilmesini
    emretmez. Onlardan İslâm’a ve müslümanlara düşmanlık gelmez
    ise, İslâm onlara karşı iyilik yapmayı ve onları ziyâret etmeyi
    yasaklamaz. “Allah’a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın.
    Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya (eş dost
    ve arkadaşa), uzak komşuya, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara iyi
    davranın; Allah kendini beğenen ve daima böbürlenen kimseyi sevmez.”
    193 Özellikle müşrik de olsalar, ana babaya ihsanla/iyilik ve güzellikle
    davranmayı, onlarla sıcak ilişkiler içine girilmesini arzular:
    “Biz insana ana babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası
    191] 58/Mücâdele, 22 Ve yine bk. 64/Teğâbün, 14.
    192] 11/Hûd, 45-46
    193] 4/Nisâ, 36
    DÜŞMANLIK
    - 51 -
    onu nice sıkıntılarla taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte
    bunun için) önce Bana, sonra da ana babasına şükretmesini tavsiyede
    bulunmuşuzdur. Dönüş ancak Banadır. Eğer onlar seni, hakkında bilgin
    olmayan bir şeyi (körü körüne) Bana şirk/ortak koşman için zorlarlarsa,
    onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin...” 194
    Bu âyette de görüldüğü gibi, şirk konusunda ana baba dâhil
    hiçbir kimseye itaat edilmemesi, ama müşrik bile olsalar ana babaya
    iyilik yapılması emredilmektedir. Nitekim Hz. Âişe’nin kardeşi
    Esmâ’ya (r.a.), müşrik annesini ziyâret edip iyilik yapması için Hz.
    Peygamber’in izin verdiği bilinmektedir. 195
    Müslüman olmayan ebeveyne de infak vâciptir; dinleri farklı
    da olsa, kişi muhtaç olan anne babasına bakmakla yükümlüdür.
    Bir müslümanın durumu müsait iken, ana babasını sıkıntı ve zorluk
    içinde kıvranır vaziyette bırakması, tabii ki, bir iyilik ve ihsan
    sayılmaz. Halbuki Kur’an, her şartta ana babaya ihsan ve iyiliği
    emretmektedir.196 Allah, akraba ile ilgisini keseni kötülemiş,197
    akrabanın haklarına riâyet etmeyenin günah işlediğini bildirmiş,
    yakınları kâfir de olsalar, Allah, bunların haklarını yakınlarına
    vâcip kılmıştır.”Akraba ile alâkayı kesen cennete giremez.” 198 Demek
    ki, sevgi, velî kabul etmek, onları sırdaş edinmek başka şeydir;
    kâfir akrabaya nafaka temin etmek, onları ziyâret etmek, onlara
    ihsanda bulunmak ise daha başka bir şeydir; bunlar birbirine karıştırılmamalıdır.
    “Eşleriniz ve çocuklarınızdan size düşman olanlar vardır, sakının onlardan!”
    199
    “Sevdiğini ölçülü sev, bakarsın bir gün düşmanın olabilir. Düşmanına
    ölçülü buğzet, bakarsın bir gün dostun olabilir.” 200
    “Düşmanlarınızın en güçlüsü içinizdedir, içinizdeki nefsinizdir.” 201
    “İnsanın en büyük düşmanı, doğrudan doğruya kendisidir.”
    “Düşmanların en büyüğü, düşmanlığını gizleyendir.”
    “Düşmanlarımla ben baş ederim; Allah’ım sen beni dost bildiklerimin
    şerlerinden koru!”
    194] 31/Lokman, 14-15
    195] Buhârî, Hîbe hadis no: 2620; Müslim, Zekât hadis no: 1003
    196] 2/Bakara, 83; 4/Nisâ, 36; 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 23; 31/Lokman, 14-
    197] 4/Nisâ, 1
    198] Buhârî, Edeb, hadis no: 5984; Müslim, Birr, hadis no: 2556
    199] 64/Teğâbün, 14
    200] Hadis-i Şerif
    201] Hadis-i Şerif
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 52 -
    “Yenilmesi gereken ilk düşmanlar, öfke ile umutsuzluktur.”
    “Bir kimsenin, düşmanının düşmanı olması, onu dost edinmesine
    kâfi sebep değildir.”
    “Daima kendi yararını göz önünde tutmaya çalışan kimse, pek
    çabuk düşman kazanır.”
    “Su uyur, düşman uyumaz.”
    “Düşmanına acıyan, çoğu defa, kendine acımamış olur.”
    “Düşmanlarımızı bağışlasak bile, onlara güvenmek, inanmak
    zorunda değiliz.”
    “Sadece yaşamak, insanca - müslümanca yaşamak, düşman kazanmak
    için yeter.”
    “Düşmanı olmayanın dostu da yoktur.”
    “Dostu severim ama, düşman da işe yarar. Dost gücümü gösterir,
    düşman da ödevimi.”
    “İyiler asla düşmansız olamazlar.”
    “İki düşman arasında öyle konuş ki, barıştıkları zaman utanmayasın.”
    “Akıllı düşman, akılsız dosttan hayırlıdır.”
    “Dost vefalı olduktan sonra düşman ne yapabilir?”
    “Dost olan ‘vah!’ der, düşman olan ‘oh!’ der.”
    “Düşman düşmana rahmet okumaz.”
    “Düşmana sahip çıkan düşman sayılır.”
    “Düşmanın eline kılıç verilmez.”
    “Bir düşman çoktur; fakat bin dost az.”
    “Dost kazanırsan tut, düşman kazanırsan güt.”
    “Düşmanınızın en büyük başarısı, sizi, hakkınızda söylediklerine
    inandırmasıdır.”
    “Açık kalp ile konuşan düşman, içinden pazarlıklı dosttan çok
    iyidir.”
    “Birini denediysen, bir defa denemek yeter. Düşmanlık gördüğün
    dostu yeniden sınama.”
    “Kişinin yakını düşman olunca uzak sayılır; yabancı da dost
    DÜŞMANLIK
    - 53 -
    olunca onun yakını olur.”
    “Dost, bizi Allah’a yaklaştıran; düşman, bizi Allah’tan uzaklaştıran
    kimsedir.”
    “Dost, bizi iyi yola öğütleyendir.”
    “Dostun attığı gül onulmaz yara açar.”
    “Dostun attığı taş, baş yarmaz.”
    “Dost dostun ayıbını yüzüne söyler.”
    “Dostuna borçlu olma!”
    “Dostu olmayan insan, en yoksul insandır.”
    “Birçok arkadaşımız olabilir, ancak dostlarımız azdır.”
    “Dostunu medh edersen, biraz yerecek yerini koy.”
    “Dostların sıkıntıda iken, onları mutlu oldukları zamankinden
    daha çok ara.”
    “Dost sanma şanlı vaktinde dost olanı; dost bil gamlı vaktinde
    elinden tutanı.”
    “Dost yüzünden, düşman gözünden belli olur.”
    “Dosta varırız gülle; düşmana atarız gülle!”
    “Dostunu hemen ölüverecekmiş gibi sev; düşmanını hiç ölmeyecekmiş
    gibi telâkki et.”
    “Düşmanım! Sen benim ifadem ve hızımsın.
    Gündüz geceye muhtaç, sen de bana lâzımsın.”
    “Memleket bitti, yine bitmedi hâlâ sen ben;
    Bize bu hal ile bizden büyük olmaz düşmen.”
    “Aç canavara karşı sevgi, merhametini değil, iştihasını açar.
    Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister.”
    “Küçük düşman yoktur, büyümüş de büyük olduğunu gizlemeye
    çalışan, kurnaz düşman vardır.”
    “Denendikten sonra dost edindiklerini bağrına bas; ama her ilk
    tanıştığınla, hemen dost olma.”
    “Düşmanlarımıza teşekkür borçluyuz. Çünkü onları yenmek çabası
    olmasaydı, şimdi bulunduğumuz derecenin yarısını bile
    kazanamazdık.”
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 54 -
    “Allah Teâlâ, iyiliğini murad ettiği kimseye, unuttuğunu hatırlatacak
    ve hatırında olanı yapmaya yardım edecek iyi ve sâlih
    bir dost nasib eder.” 202
    “Fenalıklardan uzak duran ve daima verdiği sözü yerine getiren
    insanlarla dostluk kurmalıyız.” 203
    “Dost edinin, onlar sizin için dünya ve âhiret sermayesidir. Cehennem
    ehlinin “Bizim için samimi bir dost da yoktur.”204 diyeceklerini
    duymadınız mı?” 205
    “Düşmanlarını hoşnut etmek için dostlarını kıranlar, düşmanlarını
    memnun edemediği gibi, dostlarını da yitirirler.”
    “İnsanın, düşmanlarını sevindirecek şekilde yaşamasındansa,
    şerefiyle ölmesi daha hayırlıdır.”
    “İnsanlardan kendini çekmen sana düşman, herkese yakınlık
    göstermen ise sana kötü dostlar kazandırır.”
    “Dostluk sırasında sende olmayan meziyetlerden söz eden
    adam, düşmanlık sırasında sende bulunmayan fenalıkları da
    sana yükleyebilir.”
    “Dostluğun kolları birbirimizi dünyanın bir ucundan diğer ucuna
    kucaklayabilecek kadar uzundur.”
    “Senin dindarlığını arttıran dost, her karşılaştığında eline bir
    altın bırakan dosttan daha hayırlıdır.”
    “Faziletli olan ve faziletleri bakımından birbirine benzeyen insanlar
    arasındaki dostluk, mükemmel bir dostluktur.”
    “Arz eyle bu pendi kendi özüne;
    Dost addetme her güleni yüzüne.”
    “Hoş gününde her kişi yârân bula;
    Dost odur kim kem gününde yâr ola.”
    “Bazı insanlar iyilik etmek, birbirini sevmek için değil; iyilik
    görmek, sonunda da nefret etmek için dost olurlar.”
    “İnsanlarla dost ol. Çünkü kervan ne kadar kalabalık ve halkı
    çok olursa, yol kesenlerin beli o kadar kırılır.”
    202] Hadis-i Şerif
    203] Hz. Ali r.a.
    204] 26/Şûrâ 101
    205] Hz. Ali r.a.
    DÜŞMANLIK
    - 55 -
    “Hiçbir şey sâdık dost kadar ucuza alınamaz. Yani ne kadar pahalıya
    mal olsa, gene de ucuzdur.”
    “Biri gerçeği duymak istemediği, öteki yalana hazır olduğu zaman,
    dostluk dostluk olamaz.”
    “Dostlar kavun gibidir; neden mi? Bir tane iyisini bulmak için
    yüzlercesini yoklarsınız da ondan.”
    “Kara günlerinde senden çok üzülecek bir dostun olmasaydı, o
    günlere katlanmak güç olurdu.”
    “Dost yüzü görmemek çetin bir iştir, ama bu hasret, onu düşmanla
    birlikte görmekten daha hafiftir.”
    “Yastık diye başını ateşe dayayan, yatak diye yılanların üzerine
    yatan bir adam, güvendiği bir dostundan düşmanlık sezen bir
    adamdan daha rahat uyur.”
    “Dosttan bol şey de yok dünyada
    Dosttan bulunmaz şey de.”
    “Lokman hekim sarabilmez yaramı
    Dost eli değmezse çare mi olur?”
    “Dostlara acılarını paylaştığını göstermek, birlikte yas tutmakla
    değil; onlara elbirliğiyle yardım etmekle olur.”
    “Birbirlerine zıt karakterlere sahip olan insanlar, birbirlerini
    anlamak ve tamamlamak şartıyla iyi dost olabilirler.”
    “Güller, lâleler, karanfiller, bütün çiçekler solar. Çelik ve demir
    kırılır, ama gerçek dostluk ne solar, ne de kırılır.”
    “Gerçek dostlar, iyi günlerinizde, dâvet edince sizi ziyâret ederler;
    kara günlerinizde dâvetsiz gelirler.”
    “Dostlarımızın sefâletine acımak iyi; fakat onların imdâdına
    koşmak daha iyidir.”
    “Dostluk, yolu üzerinde ot bitmesine müsaade etmez.”
    “Dostun kusuruna bakılmaz.”
    “Dostlara itimad etmemek, onlar tarafından aldatılmaktan
    daha ayıptır.”
    “Dostlar öyle bir ailedir ki, insan o ailenini fertlerini yalnız kendi
    seçer.”
    “Dostuna, bir gün düşmanın olabilecekmiş gibi davran.”
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 56 -
    “Dostluk, iki vücutta müşterek bir ruha benzer.”
    “Dostsuz kalan şahsın durumu, sol elden mahrum kalan sağ
    elin durumu gibidir.”
    “Dost, rahatlık veren bir merhemdir.”
    “Dost, kötü günde belli olur. İyi günde ise binlercesi bulunur.”
    “Gerçek dost, onu unutanı unutmayandır.”
    “Ana babayı kader tayin eder, dostlar ise seçilir.”
    “Dostları çoğaltmak, zekâ inceliğindendir.”
    “Dostluk iyi kimseler arasında çabuk temellenir; güçlükle yıkılır.”
    “Dost kazanmak isteyen kimse, dostluğu paylaşmayı bilmelidir.”
    “Ayıpsız dost arayan, dostsuz kalır.”
    “Dostluğundan fayda görmediğin kimsenin, husûmetinden de
    sana pek bir zarar gelmez.”
    “Aklın bağlamadığı dostluğu, akılsızlık kolayca çözebilir.”
    “Hiçbir dost, dostluğunu ispat edene kadar dost değildir.”
    “Dostluk, kanatsız sevgidir.”
    “Dost, hem iyi görünen, hem iyi olan insandır.”
    “Yalnız kendi nefsini düşünerek dost arayan, hizmetçi arıyor
    demektir.”
    “Dertlerini dökecek dostları olmayanlar, kendi yüreklerini kemiren
    yamyamlardır.”
    “Dost, kendisiyle samimi olabildiğim ve yanında yüksek sesle
    düşünebildiğim kişidir.”
    “Kuşun yuvası, örümceğin ağı, insanın dostları vardır.”
    “Dost, sanki insanın bir ikinci kendisidir.”
    “İyi insanlar, kara günde en emin dostturlar.”
    “Dostlarımla beraber olunca yalnız değilim. O dakikadan sonra
    da iki kişi değiliz.”
    “Köle misin? Senden dost olmaz. Zorba mısın? Senin dostların
    olmaz.”
    DÜŞMANLIK
    - 57 -
    “Dostluk, görünceye kadar değil, ölünceye kadar olmalı.”
    “Dostluk o kadar kolay kurulur ki... Ama sürdürmek!”
    “Dostluktan saygıyı kaldıran onun en büyük süsünü kaldırmış
    olur.”
    “Düşüncede uyum, dostluğu doğurur.
    “Kendine dost olan, bilin ki herkese de dosttur.”
    “Eğer hiç dostun yoksa, sen bir dost ol!”
    “Dostun olsun istiyorsan dost ol!”
    “Dostun dostu dosttur; ölümsüz dost’un dostu ise en yakın
    dosttur.”
    “O dostu bulanın kaybettiği hiçbir şey olmadığı gibi; O dost’u
    kaybedenin de bulacağı bir şey yoktur.”
    Ne mutlu Allah’la ve O’nun dostlarıyla dost olanlara ve dostluğunu
    ispatlayanlara! Yazıklar olsun, Allah’ın düşmanı ve şeytanın
    dostlarıyla dost olup Allah’ın ve müslümanların dostluklarını
    kaybedenlere!
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 58 -
    Dostluk – Düşmanlıkla İlgili Âyet-i Kerimeler
    A- Dost ve Dostluk
    Allah En Güzel Dost ve En Güzel Yardımcıdır: 22/Hacc, 78; 42/Şûrâ, 9.
    Mü’minlerin Allah’tan Başka Dost ve Yardımcıları Yoktur: 2/Bakara, 107, 120,
    286; 3/Âl-i İmrân, 150; 4/Nisâ, 45; 5/Mâide, 55; 6/En’âm, 51; 7/A’râf, 196; 9/
    Tevbe, 16, 116; 29/Ankebût, 22; 32/Secde, 4; 42/Şûrâ, 31.
    Allah İman Edenlerin Yardımcısıdır: 2/Bakara, 257; 3/Âl-i İmrân, 139, 160; 6/
    En’âm, 127; 9/Tevbe, 40; 30/Rûm, 47; 45/Câsiye, 19; 47/muhammed, 11.
    Savaşta Allah’ın Yardımı ve Dostluğu: 2/Bakara, 214; 3/Âl-i İmrân, 125-127,
    139, 148; 8/Enfâl, 9-13, 17-18, 39-40; 9/Tevbe, 25; 22/Hacc, 40, 60, 47/Muhammed,
    7.
    Allah’ın Velîleri/Dostları Kimlerdir: 10/Yûnus, 63.
    Allah’tan, Peygıamber’den ve Mü’minlerden Başka Dost Yoktur: 5/Mâide, 55;
    9/Tevbe, 16.
    Peygamberimiz’in Dostluğu: 5/Mâide, 55; 9/Tevbe, 16, 128.
    Mü’minlerin Dostluğu: 3/Âl-i İmrân, 118; 4/Nisâ, 144; 5/Mâide, 55; 9/Tevbe,
    16, 71, 119.
    Sıddîklarla ve Sâlihlerle Beraber Olmak: 4/Nisâ, 69; 9/Tevbe, 119; 26/Şuarâ, 83.
    Sâlihlerle Dostluk İçin Duâ: 26/Şuarâ, 83; 27/Neml, 19.
    Zâlimlerin Dostluğu: 11/Hûd, 113.
    Kâfirlerin Dostluğu: 2/Bakara, 105, 217; 3/Âl-i İmrân, 28, 118-120, 149-150; 4/
    Nisâ, 44-45, 101, 140, 144; 5/Mâide, 57; 6/E.n’âm, 68; 9/Tevbe, 23; 13/Ra’d, 37;
    28/Kasas, 86; 58/Mücâdele, 22; 60/Mümtehine, 13.
    Kâfir Akrabanın Dostluğu: 9/Tevbe, 23; 11/Hûd, 45-47; 58/Mücâdele, 22.
    Münâfıkların Dostluğu: 2/Bakara, 204; 4/Nisâ, 89, 139-140; 5/Mâide, 41, 52; 9/
    Tevbe, 50-51; 58/Mücâdele, 14; 63/Mümtehine, 1-2, 6-9.
    Yahûdilerin Dostluğu: 2/Bakara, 105, 120, 145; 5/Mâide, 51, 80-82; 60/Mümtehine,
    13.
    Hıristiyanların Dostluğu: 2/Bakara, 105, 120, 145; 5/Mâide, 51, 82.
    Ehl-i Kitab’ın Dostluğu: 2/Bakara, 105, 109, 120; 3/Âl-i İmrân, 100; 4/Nisâ, 44-
    45; 5/Mâide, 57-59.
    B- Arkadaş ve Arkadaşlık
    Arkadaşa İyilik Etmek: 4/Nisâ, 36.
    Peygamberlerin, Sıddîkların ve Şehidlerin Arkadaşlığı: 4/Nisâ, 69; 9/Tevbe,
    119; 26/Şuarâ, 83.
    Şeytanın Arkadaşlığı: 4/Nisâ, 38; 41/Fussılet, 25; 43/Zuhruf, 36, 38; 50/Kaf, 27.
    Kardeşlik ve Barış
    a- Din Kardeşliği Allah’ın Nimetidir: 3/Âl-i İmrân, 103.
    b- Mü’minler Kardeştir: 11/Hûd, 45-47; 49/Hucurât, 10, 13.
    c- Mü’minlerin Dostluğu: 3/Âl-i İmrân, 118; 4/Nisâ, 144; 9/Tevbe, 16, 71, 119.
    d- Mü’min Kardeşi Kendine Tercih Etmek: 59/Haşr, 9.
    e- İnsanların Arasını Düzeltmek: 4/Nisâ, 114; 8/Enfâl, 1; 49/Hucurât, 9-10.
    f- Sulh (Barış) Daha Hayırlıdır: 4/Nisâ, 128.
    g-Dargınları Barıştırmak: 2/Bakara, 182, 224, 228; 4/Nisâ, 35, 114, 128; 8/Enfâl,
    1; 11/Hûd, 88; 49/Hucurât, 9-10.
    h- Savaşan Mü’minleri Barıştırmak: 49/Hucurat, 9.
    Düşman ve Düşmanlık
    DÜŞMANLIK
    - 59 -
    Bütün Peygamberlerin Düşmanları Olmuştur: 25/Furkan, 30-31.
    Düşmana Karşı Kuvvet Hazırlamak: 4/Nisâ, 71; 8/Enfâl, 60; 9/Tevbe, 46; 21/
    Enbiyâ, 80.
    Savaşan Mü’minleri Barıştırmak: 49/Hucurât, 9.
    Kâfirlere Yardımcı Olmaktan Sakınmak: 28/Kasas, 86; 60/Mümtehine, 9,
    Kâfirler Birbirinin Yardımcılarıdır: 8/Enfâl, 73; 33/Ahzâb, 26; 45/Câsiye, 19.
    Düşmanlık, En Yakın Akraba Arasında da Geçerlidir: 22/Hacc, 19; 37/Saffat,
    113; 58/Mücadele, 22; 60/Mümtehine, 3; 64/Teğâbün, 14.
    Nuh (a.s)’ın Çocukları: 11/Hûd, 40, 42-47.
    İbrahim (a.s)’in Babası: 6/En’âm, 74; 19/Meryem, 42-48; 21/Enbiyâ, 52-57; 26/
    Şuarâ, 69-82; 37/Saffat, 85-87; 43/Zuhruf, 26-27; 60/Mümtehine, 4.
    Nuh (a.s)’un Karısı: 66/Tahrim, 10.
    Lût (a.s.)’un Karısı: 7/A’râf, 83; 66/Tahrim, 10.
    Firavun’un Karısının Teslimiyeti: 66/Tahrim, 11.
    Dostluk-Düşmanlık Konusuyla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
    Buhârî, Salât, 80; Menâkıbu’l-Ensâr 45; Teheccüd, 33; Zekât 4; Savm 60;
    Enbiyâ 3; Fezâilu’l-Ashâb 5; Meğâzî 9, 83, 84; Rikak 42; Tefsîru Sûre 60: İ’tisâm
    14, Enbiyâ 50; Hîbe hadis no: 2620
    Müslim, Birr 159, 161; ilm 6; Fedâilu’s-Sahâbe, 161
    İbn Mâce, Mukaddime 11, 18; Menâsik 56; Fiten 17
    Ebû Dâvud, İlm 10; Cihad 95; 98
    Tirmizî, Menâkıb 14; Zühd 45, 64; Birr 60; İlm 7; Tefsîr 60; Siyer 40
    Nesâî, Sehv 19; Kasâme 27;
    Müsned-i Ahmed bin Hanbel, 1/80; 3/225; 5/137; 6/357-358;16/178
    Dârimî, Rikak 48; Diyât 2
    Müstedrek 2/141
    Riyâzu’s-Sâlihîn, 1/398
    Kütüb-i Sitte: 4/47-48; 5/71-74, 157-158; 7/110; 10/137-138
    (Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; 5347; 3/1349, hadis no: 4780
    Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî, El-Kebîr)
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 9, s.511, c. 10, s. 52
    2. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, (Sami Şener) Şâmil Y. c. 1, s. 414-416
    3. Kur’an Ansiklopedisi, S. Ateş, KUBA Y. c. 5, s. 274-295, 370-375
    4. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 747-758
    5. İslâmî Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s.
    6. Kur’ânî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mîr, İnkılâb Y. s.
    7. Kur’an’da Ulûhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. s. 188-191
    8. Kur’an ve Psikoloji, Osman Necati, Fecr Y. s. 35-38
    9. Yeryüzünün Vârisleri, Kul Sâdi Yüksel, Madve Y. s. 274-277
    10. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 272-275
    11. Dinde Ölçülü Olmak, Abdurrahman bin el-Luveyhık, Kayıhan Y. s. 136-141
    12. Kur’an’da Siyasî Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 63-91
    13. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 60 -
    14. İlâhî Kanunların Hikmeti -Sünnetullah-, Abdülkerim Zeydan, İhtar Y. s.
    175-211
    15. Kur’an ve İnsan, Celâl Kırca, Marifet Y. s. 193-200
    16. Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 226-228
    17. Kur’an’da Temel Kavramlar, Harun Yahya, Vural Y. s. 130-134
    18. İnanmak ve Yaşamak, Ercüment Özkan, Anlam Y. c. 1, s. 141-160
    19. Kur’an’da Dostluk İlişkileri, Remzi Kaya, Ayışığı Kitapları; Kitabevi Y.
    20. İslâm’a Göre Dost ve Düşman, Muhammed bin Said el-Kahtani, Kayıhan Y.
    21. Kur’an’da Velî ve Velâyet, Mikdat Öccü, Suffe Y.
    22. Dostluk Üzerine, Fethi Gemuhluoğlu, Boğaziçi Y.
    23. Dost Kazanma ve İnsanları Etkileme Sanatı, Dale Carnegie, Timaş/Âlem/
    Sistem/Akış Y.
    24. Dost Diye Diye, Emine Işınsu, Ötüken Neşriyat
    25. Dost’tan Dosta, Ahmed Hulûsi, Kitsan Kitap Kırtasiye
    26. Dosta Doğru, Abdurrahim Karakoç, (Dostluk Şiirleri), Ocak Y.
    27. Dostlar Sofrası, Nâsır-ı Hüsrev, İnsan Y.
    28. Dostunuzu Tanıyın, Barbara Schott, K. Birker, Mozaik Y.
    29. Düşman Acımaz, M. Ertuğrul Düzdağ, İz Y.
    30. Velâ 1-2, Hamd bin Ali bin Atik, Tevhid Y.
    31. Velâ 2, Süleyman bin Abdullah, Tevhid Y.
    32. Velâ 3, Abdurrahman Abdülhalık, Tevhid Y.
    33. Velâ ve Velâyet Üzerine, Mutahhari, Kevser Y.
    34. Velâyet-i Fakih, Muntazari, Endişe Y.
    35. Allah’ın Velîleri ile Şeytanın Velîleri Arasındaki Fark, İbn Teymiyye, İhyâ/
    Birleşik Y.
    36. Ümmet Bilinci, Atasoy Müftüoğlu, Denge Y.
    37. İslâm Cemaatine Doğru, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
    38. İslâm ve İnsan Hakları, Muhammed Umara, Denge Y.
    39. İslâm’da Karşılıklı Haklar ve Vazifeler, Mehmet Talu, Şelâle Y.
    40. Cihan Sulhü ve İslâm, Seyyid Kutubu, Arslan Y.
    41. Harp mi Sulh mü, Ali Rıza Temel, Seha Neşriyat
    42. Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitne Odakları, Salih Asğar, Hanif Y.
    43. Sınıfsız Dünya, Saadettin Elibol, Dergâh Y.
    44. Yürek Devleti, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
    45. İslâm’da Sevgi ve Kardeşlik, Hüsnü Ethem Cerrar, Dünya Y.
    46. İslâm Kardeşliği, Abdullah Ulvan, Uysal Kitabevi Y.
    47. Kardeşlik Çağrısı, Mehmet Metiner, Risale Y.
    48. Kardeşlik ve Hoşgörü, Muhammed Pıtchall, Akabe Y.
    49. Sevgi Medeniyeti, Rehber Y.
    50. Müslümanların Kaynaşması, Selâmet Y.
    51. İslâm’da Müsamaha, İmam Gazali, Marifet Y.
    52. İslâm’da Hoşgörü ve Sınırı, Taner Akçam, Başak Y.
    53. Müsamahada Ölçü, Heyet, İttihad Y.
    54. İslâm Siyasi Düşüncesinde Muhalefet,
    55. Sulh Çizgisi, İbrahim Canan, TÖV Y. 0
    56.
    Vahdet Ama Nasıl, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
    57.
    Vahdete Yedi Adım, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
    58.
    Tevhidin Düşmanı Tefrika, Ramazan Yılmaz, Mücahede Y.
    59.
    İnsanları Tefrikaya Düşüren Faktörler, Mahmut Balcı, İhtar Y.
    60.
    İslâm Tarihinde Mezhep Çatışmaları ve Taklit, Abdülcelil Candan, Denge Y.
    61.
    Mezhep Meselesi ve Fıkhî İhtilâflar, Ebu’l Feth el-Beyânûnî, Risale Y.
    62.
    İhtilâftan Rahmete, Ebu’l Feth el-Beyânûnî, Risale Y.
    63.
    İhtilâflar Karşısında İslâmî Tavır, Yusuf el-Kardavî, İlke Y.
    64.
    İslâm’da İhtilâf Usûlü, Câbir Alvânî, Risale Y.
    65.
    Münakaşalar ve İhtilâf Sebepleri, Zekeriya Güler, T.D.V. Y.

    - 63 -
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKÂDİ KAVRAMLAR -10-
    VELÎ / DOST
    •
    Velî; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Allah’ın Velî Oluşu
    •
    Dostun Nitelikleri
    •
    Dost Olmak; Allah’a, Rasûlüne ve Mü’minlere
    •
    Kur’an-ı Kerim’de Velî ve Velâyet Kavramı
    •
    Hadis-i Şeriflerde Velâyet/Dostluk
    •
    Düşmanlık ve Dostluk; Tevhidin Gereğidir, İmanın Dışa Yansımasıdır
    •
    Velâyetin Siyasî Görüntüleri
    •
    Siyâsî Anlamda Velâyet-Kadın İlişkisi
    •
    Müslüman Olmayan Akrabalarla Dostluk ve İlişki
    •
    Evliyâullah / Allah’ın Velîleri Kimlerdir?
    •
    Tasavvuf Etkisiyle Velî ve Evliyâ Kavramlarında Anlam Kayması
    •
    Velî Kültü
    •
    Velî Kavramıyla İlgili Bazı Tasavvufî Terimler
    “Bilmez misin, göklerin ve yerin mülkiyet ve hükümranlığı yalnızca Allah’ındır. Sizin için Allah’tan başka bir velî/dost ve bir yardımcı yoktur.” 206
    Velî; Anlam ve Mâhiyeti
    “Velî” kelimesinin kökü “velâ”; bunun masdarı da ‘velâyet’tir. Velâ ve velâyet, sözlükte, arada bir şey bulunmadan bitişiklik, yanyana olma ve yaklaşma mânâsına gelir. Bu anlamdan hareketle ‘velâyet’ kavramına; arkadaşlık, yardımda, inançta tam bir yakınlık anlamları verilmektedir.
    Böylece “velâyet”e nusret (yardım) ve işi üzerine alma mânâları da eklenmiştir. Aynı kökten gelen ‘vilâyet’, yardım; ‘velâyet’ ise, bir işi yüklenme, emirlik, riyâset (yönetim ve yetki) mânâsındadır. ‘Velâyet’ aynı zamanda yardım işini üzerine almak, destek olmak, yardım etmek, sevgi/dostluk ve muhabbet göstermek, yakınlık duymak, hükmü altına almak, tasarrufta bulunmak ve yönetmek
    206] 2/Bakara, 107
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 64 -
    anlamlarına da gelir.
    Velî kelimesi, sözlük anlamlarına uygun olarak, bir kimsenin
    veya bir topluluğun menfaatleri ve elde etmek istedikleri amaçlar
    doğrultusunda her türlü işlerini üzerine alan ve bu konularda tam
    bir tasarruf hakkına sahip olan idareci, hâkim otorite, koruyucu,
    gözetici, mâlik, yardımcı, sırdaş ve dost anlamlarında kullanılan
    bir kavramdır.
    Velâyet kavramı, sözlük anlamına uygun olarak; “bir kimsenin
    veya bir topluluğun bir başkasına kendisini ilgilendiren her
    konuda tasarruf hakkını devretmesi ve bu hakkı devralan şahsın,
    aralarında meydana gelen hukukî bağa dayanarak kimseden izin
    alma ihtiyacı duymaksızın bu hakkı kullanması ve onu kendisine
    tevdî edenler üzerinde, koruma, gözetme, yardım etme, işlerine
    müdâhale ve üzerine aldığı işi onun adına idare etme bakımından
    tam bir yetkiye sahip olması anlamına terim olmuştur.
    Fıkıh ıstılahında velâyet; “istese de istemese de başkası üzerindeki
    tasarruf hakkını yerine getirmek” şeklinde tanımlanmaktadır.
    İslâm hukukunda ‘velâyet’, başkası üzerine ister istemez sözünü
    geçirmeyi, itaat edenle işi üzerine alan arasındaki ilişkiyi konu alır.
    İçerisinde sevgi ve yardım mânâlarını da barındıran velâyet; genel
    olarak, aile içerisinde akrabalık, ümmet içerisinde ise imâmet (önderlik-
    halifelik) sebebiyle gündeme gelmektedir. Aile içerisinde
    öncelikli olarak baba velâyet hakkına sahiptir. Baba yoksa diğer
    yakın akrabalar bu hakkı elde ederler. Ümmet içerisinde (müslümanlar
    arasında) ise velâyet hakkı, müslüman olup diğer müslümanlar
    tarafından biat ile seçilen yetkili kimsenindir.
    Bu nedenle babaya, çocuğun velîsi denir. Aynı şehirde oturanların
    meşrû haklarını koruyan ‘veli’ye, “vâli” denmektedir ki,
    Türkçe’de bu anlamda kullanılmaktadır. Şehrin vâlisi, o kentte oturanların
    tümünün velîsidir (bu vasıfta ve liyakatte olmak zorundadır).
    Hukukî anlamda velî, daha çok, bir çocuğun her türlü hareket
    ve halinden sorumlu olan kimse demektir. Bugün Türkçe’de
    de bu anlamda “çocuğun velîsi” olarak baba veya babanın yerini
    tutan, çocuğun sorumluluğunu üstlenen kişi için kullanılır. Bu
    velâyet haklarıyla ana babaların, kazanmış oldukları tecrübe ile
    evlâtlarının geleceği hakkında karar vermesine yardımcı olmaktadırlar.
    Evlâtlarına fikir bazında yardım etmeleri, evlâdın müsbet
    ve menfî karar vermesi velâyet konusu içinde değerlendirilir. Bunlara
    ilâve olarak, bir de nikâhta velîlik vardır ki, bu durum, ana
    babanın evlâdı hakkındaki tasarrufudur.
    Toplumda, halk arasında “velî” ve bu kelimenin çoğulu olan
    DOSTLUK
    - 65 -
    “evliyâ” kelimesi, ne lügat mânâsı, ne de Kur’an’da kullanıldığı
    anlam ile değil; daha çok bu kelimenin mânâsının tarihî süreç içerisinde
    kaydırılmasıyla oluşan şekliyle kullanılmaktadır. Geleneksel
    anlamda velî ve evliyâ; benliğini Allah’ta yok etmek sûretiyle
    birtakım üstün vasıflar kazanarak hârikulâde şeyler gösterebilen
    büyük insan anlamında kullanılmaktadır. Hatta daha da ileri gidilerek,
    Allah adına kâinatın idaresini düzenlemeye yetkili kişiler
    olarak algılanmaktadır.
    Allah’ın Mevlâ ve Vâli Oluşu: “el-Vâlî” aynı zamanda Allah’ın
    güzel isimlerinden biridir. Bütün varlıklar üzerinde hükmü olan ve
    onları çekip çeviren anlamına gelir. Bazı tefsircilere göre ise ‘Vâlî’
    velî demektir, onun taşıdığı mânâları taşır. Vâlî olan Allah, hem
    bütün hükümranlığı (hükmetmeyi) elinde bulundurur, hem de
    kullarına devamlı nimet verir. Kur’an’da bir âyette geçmektedir:
    “…Gerçekten Allah, kendi nefislerinden olanı değiştirip bozmadıkça, bir
    toplulukta olanı değiştirip bozmaz. Allah bir topluluğa kötülük istedimi,
    artık onu geri çevirmeye hiç bir (biçimde imkân) yoktur. Onlar için O’ndan
    başka bir Vâlî (yardımcı, dost veya hükmü geniş olan) yoktur.” 207
    Velâ kökünden gelen bir başka kelime de “mevlâ”dır. Mevlâ,
    anlam olarak ‘velâ ve velâyet’ kelimelerine yakındır. Ancak
    mevlâ’nın birçok anlamı vardır. Bunların içerisinde, dost, efendi,
    sahip, âzât edilmiş köle, Rabb, yardımcı, iyilik yapan anlamları
    daha yaygındır.
    Kur’an’da ‘mevlâ’ kelimesinin üç anlamda kullanıldığını görmekteyiz:
    1- Velî, 2- Yardımcı, ni’met veren, koruyup kollayan, işini
    üzerine alan, 3- Uygun, yakışan, münasip.
    Velî ve mevlâ kelimeleri hemen hemen aynı anlamda kullanılmaktadırlar.
    Allah (c.c.) müslümanlar için ne güzel mevlâ’dır
    (Ni’me’l mevlâ ve ni’me’n nasîr)208 “Allah’a sarılın, O sizin Mevlâ’nızdır,
    O ne güzel Mevlâ’dır.”209 Müslümanlar; inkârcıların peşinden gider,
    din işinde onlara itaat ederlerse; onlar da mü’minleri kendi dinlerine
    çevirirler. Hâlbuki müslümanlar için en güzel mevlâ (velî)
    Allah’tır.210 Mü’minler her türlü çalışmayı yaptıktan sonra yalnızca
    Allah’a güvenip tevekkül etmelidirler. Onlar Allah (c.c.) için; “...O
    bizim Mevlâmızdır...” derler. 211
    Kur’an, mevlâ sıfatını olumsuz anlamda da kullanmaktadır.
    207] 13/Ra’d, 11
    208] 8/Enfâl, 39-40
    209] 22/Hacc, 78; 66/Tahrim, 2
    210] 3/Âl-i İmrân, 149-150
    211] 9/Tevbe, 51
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 66 -
    Zararı faydasından çok olan ve kendisine tapınılan putlara Kur’an,
    “ne kötü mevlâ” sıfatını verir.212 Kıyâmet gününde insanların
    ‘mevlâ’ sandıkları kimselerden hiç bir fayda gelmez.213 Allah (c.c.)
    âhirette de mü’minlerin mevlâ’sıdır, kâfirlerin ise mevlâsı yoktur.214
    Kâfirlerin, kendilerine yakın ve yardımcı olacak bir mevlâları yoktur.
    Allah (c.c.) ise mü’minlerin mevlâsı/dostudur. 215
    Müslümanlar, ölümün Mevlâ’ya bir kesin dönüş olduğuna
    inanırlar.216 ‘Mevlâ’, kendisinden yardım umulandır. Nitekim
    mü’minler duâlarında; “….Bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet et.
    Sen bizim Mevlâ’mızsın (mevlânâ). Kafirler topluluğuna karşı bize yardım
    et”217 derler. Aynı kökten gelen ‘evlâ’ ise velî anlamına geldiği
    gibi; en uygun, en yaraşan, dost olarak en yakın olan demektir.
    “Peygamber mü’minlere öz nefislerinden ‘evlâ’dır (onların mevlâsıdır).”218
    Kıyâme(t) sûresi, kırk dördüncü âyetteki ‘evlâ’yı ise, gereken şey,
    uygun olan şey diye ifade etmek mümkündür. 219
    Allah’ın Velî Oluşu
    Allah’ın Sıfatı Olarak el-Velî: Allah’ın vasfı olarak el-Velî: “Yardım
    eden, kâinatın ve mahlûkların işlerini tekeffül eden, koruyan,
    sahip çıkan, seven, yardım eden” diye tanımlanır. Birine yardımcı
    olmak, onun işini üzerine almak, şüphe yok ki, sevgi ile yakından
    ilgilidir. “Velî”nin “dost, seven” anlamları dikkat çeker; Kur’an’ın
    da bazı kullanışları bu mânâyı desteklemektedir. Meselâ: “Allah,
    mü’minlerin velîsidir; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.”220 âyetinin
    tefsirinde el-Beydavî: “Onları seven ve işlerini deruhde eden” anlamını
    vermektedir. Birçok âyette Velî ve Nasîr (yardım eden) vasıfları
    yanyana birbirine atfedilmiş olarak zikrolunmuşlardır. Bu, az
    da olsa bu kelimeler arasında bir farklılığı gerektirir.
    Bu vasfın Kur’an’da geçtiği muhtevâlara göz atmak faydalı
    olacaktır. 42/Şûrâ, 28’de Allah’ın kullarını gözettiği ve O’nun nimetleri
    sıralandıktan sonra, ancak O’nun hamde lâyık Velî olduğu
    bildirilir. Allah’tan başka Velî aramanın boşuna olduğu bildirildikten
    sonra, ancak O’nun hamde lâyık Velî olduğu belirtilir, “hâlbuki
    212] 22/Hacc, 13
    213] 44/Duhân, 41
    214] 47/Muhammed, 11
    215] 47/Muhammed, 11
    216] 10/Yûnus, 30; Ayrıca bk. 6/En’âm, 62
    217] 2/Bakara, 286
    218] 33/Ahzab, 6
    219] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 747-748
    220] 2/Bakara, 257
    DOSTLUK
    - 67 -
    velî ancak Allah’tır.”221 denir. Kavminin buzağıya tapmasından sonra,
    Allah’ın rahmet ve bağışlamasını isteyen Hz. Mûsâ, niyazında,
    umduğu rahmeti “Sensin bizim Velîmiz!”222 diye belirtir. Melekler,
    kendilerine tapma iddiasında olanlardan teberrî edip kaçınırken
    Allah’a hitâben: “Seni tenzih ederiz, Sensin bizim Velîmiz.”223 derler.
    Müşriklerin velî edindiği putların aczleri belirtildikten sonra,
    Hz. Muhammed’in (s.a.s.) lisanından: “Benim Velî’m Kitabı indiren
    Allah’tır; O, iyilere sahip çıkar (dost edinir -yetevellâ-)”224 dediği nakledilir.
    Allah’ın kendisine vermiş olduğu nimetlere şükreden Hz.
    Yûsuf: “Dünyada ve âhirette benim Velîm (yardımcım ve işimi deruhde
    eden) Sensin.”225 der. Allah, mü’minlerin,226 muttakîlerin227 velîsidir.
    “Sizin velîniz, ancak Allah’tır, Rasûlüdür ve iman edenlerdir.” 228
    el- Mevlâ: Kelime anlamı olarak velî demek olan bu vasıf,
    Allah hakkında da, genellikle “velî” ile aynı mânâda sayılmıştır.
    Ancak, mânâ yönüyle değilse de, Kur’an’ın kullanışında, bu ikisi
    arasında şöyle bir fark gözetildiğini müşâhede ediyoruz: Velî vasfı,
    karşılıklı olarak hem Allah’ı, hem de kulu nitelemektedir. Birinci
    şık fazla, ikinci şık nâdirdir. Meselâ, 10/Yûnus, 62’de “evliyâullah
    -Allah’ın velîleri-” tâbiri geçmektedir. Taberî’ye göre bu; “Allah’ın,
    yani O’nun dininin yardımcıları olan iman ve takvâ erbâbıdır.”
    Yani, “velî” bazen kullar için de kullanılmıştır. Fakat “Mevlâ”,
    yalnız Allah’ı tavsif etmektedir. “Allah, Mevlânızdır”229 diye vârid
    olduğu halde; kul hakkında “Allah’ın mevlâsı” tâbiri hiç kullanılmamıştır.
    Mevlâ, Rab diye de tefsir olunur. Mevlâ, kendisinden
    yardım umulandır; zira O mâliktir, memlûkün, mâlikinden başka
    sığınacağı kimsesi yoktur.”
    el-Vâli: Allah hakkında, “bütün varlıkların hükümranı ve onların
    üzerinde mutasarrıf olan” anlamına gelir. Öyle anlaşılıyor
    ki, vilâye: İdare, kudret ve icraatı çağrıştırmaktadır; Kendisinde
    bunları toplamayana vâlî vasfı verilemez. Bazı âlimlere göre “vâlî”
    velî demektir; yani “idareye mâlik olandır. Bundan dolayı yetimi
    tekeffül eden kimseye “yetimin velîsi, emîre de vâli denmiştir.
    Hattâbî ise, vâlî vasfında tasarruf ve hâkimiyet kavramından başka
    “devamlı surette in’âm eden” mânâsını da görmektedir. Kur’an’da
    221] 42/Şûrâ, 9
    222] 7/A’râf, 155
    223] 34/Sebe’, 41
    224] 7/A’râf, 196
    225] 12/Yûsuf, 101
    226] 2/Bakara, 257; 3/Âl-i İmrân, 68
    227] 45/Câsiye, 19
    228] 5/Mâide, 55
    229] 3/Âl-i İmrân, 150
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 68 -
    yalnız bir âyette zımnî bir sûrette Allah’ı tavsif eder.230 Burada vâlî,
    “işlerine sahip çıkan, azabı onlardan uzaklaştıran” demektir, bazı
    âlimlere göre ise “Mevlâ” anlamını ifade eder. 231
    “Velî” kelimesinin; sözlükte, dost, yardımcı, birinin işini üstlenen,
    yönetici, yakınlık, bir şeyin sahibi anlamlarına geldiğini biliyoruz.
    Allah’ın güzel isimlerinden biri olan “el-Veliyy” isminin
    anlamı, yardım eden, insanların ve evrenin işlerini üzerine alan
    demektir. Kimileri bunu, seven ve yardım eden şeklinde açıklamışlardır.
    ‘Velî’ kelimesi doğrudan doğruya sevgi anlamı taşımasa
    bile sevgi velâyetin gereği sayılır. Birine yardım etmek, onun işini
    üzerine almak sevgi ile yakından ilgilidir.
    “Velî” sözlükte bazen, seven, dost anlamıyla da kullanılır.
    Allah’ın isimlerinden olan Velî, birçok âyette ‘Nasîr/yardımcı’ ismi
    ile beraber geçmektedir. Velî kelimesinde yardım etmek, işini üzerine
    almak ile Nasîr/yardımcı ismi arasındaki bağlantı dikkat çekicidir.
    Allah (c.c.) hem Veli/insanların velâyetlerini üstlenendir, hem
    de onlara her açıdan yardım edendir.232 Velî kelimesi, on üç âyette
    Allah’a ait olarak geçmektedir. Bazı âyetlerde ise “size veya sana
    Allah’tan başka velî yoktur” şeklinde yer almaktadır ki, bu da,
    Allah’ın velî oluşuna işarettir. Birkaç âyette ise Velî isminin mürşid
    (yol gösteren),233 ‘şefí’ (şefaat eden),234 vaak (koruyucu)235 ve
    hamîd (övülen)236 sıfatlarıyla beraber geçtiğini görmekteyiz. Şüphesiz
    “velî” kavramının bunlarla yakın ilişkisi vardır. Bunlar aynı
    zamanda gerçek dostun/velînin de belirgin nitelikleridir.
    Mü’minlerin velîsi ve mevlâ’sı Allah’tır. Allah’ın mü’minlere
    velî oluşunun sonuçları çeşitli şekillerde görünür. O, kullarını gözetir,
    nimet verir. Dolaysıyla O hamd edilmeye lâyık bir velî’dir
    (dosttur).237 Allah’tan başka velî aramak boştur, çünkü gerçek velî
    ancak O’dur.238 O, bağışlayan ve merhamet eden bir yardımcıdır
    (velîdir).239 O, mü’minleri karanlıktan nûra (aydınlığa) çıkarır.240
    Mülkünde, kudretinde ve yüceliğinde ortağı yoktur.241 O yüce Velî,
    230] 13/Ra’d, 11
    231] Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, s. 188-191
    232] 2/Bakara, 107, 120
    233] 18/Kehf, 17
    234] 6/En’âm, 51, 71; 32/Secde, 4
    235] 13/Ra’d, 37
    236] 42/Şûrâ, 28
    237] 42/Şûrâ, 28
    238] 42/Şûrâ, 8-9
    239] 7/A’râf, 155
    240] 2/Bakara, 257
    241] 17/İsrâ, 111
    DOSTLUK
    - 69 -
    Kitab’ı indirendir ve O, sâlih kimseleri korur ve gözetir. 242
    Allah’ın velîliği diğer sıfatları gibi mutlaktır ve süreklidir. O, insan
    idrâkinin ötesinde bir velîliğin, dostluğun ve yardımcı olmanın
    kaynağıdır. İnsanlara ait, aldatma vefâsızlık, hıyânet, aldırmazlık,
    acımazlık gibi küçültücü sıfatlardan uzak, iman edip de kendisine
    “velî” olan mü’minlere her türlü nimeti ve rahmeti veren, onlara
    izzet, mülk, muhabbet ve Hakk’ın şâhitleri olma şerefini bağışlayan,
    sürekli affeden, kendisine karşı yapılan hata ve kusurları
    araştırmayan en yüce dosttur velîdir.
    Hz. Mûsâ (a.s.), kavmi arasından seçtiği yetmiş kişiyi bir sarsıntı
    tutunca Rabbine, beyinsizler yüzünden kendilerini helâk etmemesini
    diledi, içinde bulundukları durumun bir imtihan olduğunu
    ve Allah’ın, dilediğini doğra yola iletebileceğini itiraf ettikten
    sonra; “...Bizim mevlâmız ancak Sensin. Bizi bağışla, bize merhamet et.
    Sen bağışlayanların en iyisisin.”243 şeklinde duâda bulundu. Melekler
    de Allah’a ibâdet ederlerken; “Seni tenzih ederiz (noksanlıklardan
    uzak tutarız), Sen bizim Velîmizsin”244 derler. Kur’an, Peygamberimiz
    Hz. Muhammed’in (s.a.s.) diliyle şöyle diyor: “Benim Velî’m Kitabı
    indiren Allah’tır. O, sâlihleri dost edinir, onlara yardım eder.”245 Kendisine
    verdiği nimetlere şükreden Hz. Yusuf (a.s.) şöyle niyaz etmişti:
    “Dünyada ve âhirette benim Velî’m Sen’sin.” 246
    Velî olmak velî olunan üzerinde hak ve yetki sahibi olmayı
    gerektirir. Velâyetin doğasında bu vardır. Yalnız bu velî edinilen
    üzerinde bir baskı ve hükmetme değil; aksine her açıdan onun iyiliği
    için çalışma, onun için gerekli yardımı yapma yetkisidir. Allah,
    mü’minlerin velîsi olarak onlara hidâyet verir, onları karanlıklardan
    nûra (aydınlığa) çıkarır, onlara elçiler gönderir, Kitaplar indirir,
    yardım eder, destekler, korur, gözetir, affeder ve rahmetiyle her
    yönden onları kuşatır.
    Allah Kimlerin Velîsidir? Allah, mü’minlerin velîsidir, yardımcı
    ve dostudur.247 Mü’minler rablerine hakkıyla iman ettikten sonra
    O’nun râzı olacağı sâlih amel işlerler. Bundan dolayı da Allah onlara
    velî olur.248 Allah sâlih kimselerin velîsi/dostudur. “Benim velîm,
    Kitab’ı indiren Allah’tır. O sâlih insanları velî/dost edinir (onları gözetip
    242] 7/A’râf, 196
    243] 7/A’râf, 155
    244] 34/Sebe’, 41
    245] 7/A’râf, 196
    246] 12/Yusuf, 101
    247] 2/Bakara, 257; 3/Âl-i İmrân, 68
    248] 6 En’âm, 127
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 70 -
    korur).”249 Allah müttakîlerin de dostudur. Dünya hayatında kendilerini
    Allah’a muhtaç saymayan ve O’nun rabliğine saygı duymayan
    zâlimler birbirlerinin velîsidirler. Bazıları farklı zannetseler de
    aslında kulların hiç biri, Allah’tan müstağnî kalamaz (O’na muhtaç
    olmaksızın yaşayamaz). Zâlimler özellikle zulüm ve günah işlerinde
    karşılıklı dostturlar. Buna karşın Allah, kendisine karşı kulluk ve
    sorumluluk bilinci duyan, O’ndan hakkıyla korkup sakınan takvâ
    sahibi kullarının dostudur velîsidir.250 İnsanlar için Allah eşsiz, benzersiz
    ve sonsuz velîdir. İnsanlar Allah’tan başka mutlak velî/dost
    ve yardımcı bulamazlar.251 “Allah, mü’minlerin düşmanlarını çok iyi bilir.
    Allah onlara velî/dost olarak da yeter, yardımcı olarak da.” 252
    Allah Bazı Kimselere Dost Değildir: Allah (c.c.) mutlak anlamda
    velîdir, dost ve yardımcıdır. Ancak bu velâyet, insanlar açısından
    sınırlı bir velîliktir. Kur’an’ın haber verdiğine göre, kullardan
    bazıları Allah’ın “velîliğini” kaybederler. Onlar kendi yanlış seçimleri
    ve yaptıkları kötü ameller yüzünden bu ilâhî dostluğu elde
    edemezler.
    Allah, dalâlette olanların velîsi değildir. Bazıları Allah’ın gönderdiği
    elçilere ve onların hak dâvetlerine rağmen sapıklıkta direnirler.
    Allah bu kimseleri kendi sapıklıkları ile başbaşa bırakır,
    onların başka bir velîsi de olmaz.253 Allah, kendisine karşı kulluk
    etme noktasında büyüklük taslayan müstekbirlerin velîsi değildir.
    254 Allah, kötülük yapanların, fenalıkta bulunanların dostu ve
    yardımcısı değildir.255 Allah’tan gelen hakkı ve dini inkâr eden
    kâfirler, Allah’ın dostluğunu kaybederler ve lânete uğrarlar.256
    Kendilerine hakkı bâtıldan ayıran bir ilim, hak bir dâvet geldikten
    sonra hevâ ve heveslerine (tutku ve arzularına) uyanlar
    Allah’tan başka dost ve velî bulamazlar.257 Allah, iman nimetinden
    sonra inkâra sapan ve dinde ikiyüzlü davranan münâfıkların
    dostu (velîsi) değildir. Onlar yeryüzünde kendileri için bir yardımcı
    da bulamazlar.258 Allah, inkâr ederek ya da şirk koşarak
    hak dinden yüz çeviren, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen
    ve yeryüzünde haksızlık yapan zâlimlerin velîsi değildir. Zâlimler
    249] 7/A’râf, 196
    250] 45/Câsiye, 19
    251] 9/Tevbe, 116; 6/En’âm, 70; 18/Kehf, 26; 29/Ankebût, 22
    252] 4/Nisâ, 45
    253] 42/Şûrâ, 44; 17/İsrâ, 97
    254] 4/Nisâ, 173; 45/Câsiye, 7-10
    255] 4/Nisâ, 123
    256] 48/Fetih, 22; 33/Ahzâb, 64-65
    257] 2/Bakara, 120; 13/Ra’d, 37
    258] 9/Tevbe, 74; 33/Ahzâb, 17
    DOSTLUK
    - 71 -
    ancak birbirlerinin velîsi/dostudurlar.259 Allah, zâlimlere meyledenlere,
    onları onaylayan, ya da destek olanlara da dostluk göstermez:
    “Sakın zulmedenlere en ufak bir meyil duymayın, aksi halde
    size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka velîleriniz yoktur. Sonra, (Allah
    tarafından da) size yardım edilmez.” 260
    Dostun Nitelikleri
    Velâyette/Dostlukta Aranan Özellikler: Kur’an’ın haber verdiği
    velîde/dostta bulunan nitelikleri, Kur’an’dan yola çıkarak belirleyebiliriz.
    Zira dostu tanımadan istenilen hedefe ulaşmak mümkün
    değildir.
    a- Dost, dostunun sıkıntılarını gideren ve gelecek belâları önleyebilendir.
    Böyle bir dost, sadece Yüce Yaratıcı’dır. Zira, bütün
    ümitlerin kesildiği bir anda yardım etme imkânına sahip olan sadece
    O’dur. 261
    b- Dost, Yüce Yaratıcı’yı tanıtan, dünya ve âhiretle ilgili doğru
    bilgiler veren, lehimize ve aleyhimize olanları tanıtarak doğru karar
    vermede yardımcı olan, insanların sıkıntıya düşmesine üzülen,
    yaratılanlara acıyan ve hatalarını affedendir.262 Böyle bir dost, rahmet
    peygamberi ve diğer nebîler olabilir. 263
    c- Allah’a ve Peygamberine gönülden bağlı olup Allah’ın
    rızâsının dışına çıkmayan264 ve her konuda örnek olarak insanların
    hayrını düşünen, iyiliği emredip kötülükten sakındırmaya çalışan,
    sevgisini ve buğzunu Allah için yapan, kötülüğü iyilikle önleyendir.
    Böyle insanlar Allah’ın dostluğunu kazananlardır. Zira onların
    hedefi, Allah’ın rızâsı ve sevgisini kazanmaktır. Bunlar, Kur’an diliyle
    velî olanlar, Allah’ın velî kullarıdır.
    d- İmanda birlik içinde bulunarak Allah’a, Peygamber’e ve
    mü’minlere karşı gelebilecek tehlikeleri önlemede can ve mallarıyla
    yardım içinde olabilenlerdir.265 Kur’an, bu durumda olanları
    mü’min olarak değerlendirir.
    e- Dostun dostluğu dünya menfaati ile sınırlı olmamalıdır.266
    259] 42/Şûrâ, 8; 11/Hûd, 20
    260] 11/Hûd, 113; Hüseyin K. Ece, a.g.e., s. 749-751
    261] Bk. 58/Mücâdele, 22; 2/Bakara, 107, 120, 257; 3/Âl-i İmrân, 150; 4/Nisâ, 45;
    6/En’âm, 51; 7/A’râf, 196
    262] 5/Mâide, 55; 9/Tevbe,16
    263] 9/Tevbe, 61, 128; 21/Enbiyâ, 107; 28/Kasas, 46; 44/Duhân, 6
    264] 3/Âli- İmrân, 110; 41/Fussılet, 34; 2/Bakara, 112; 6/En’âm, 4; 3/Âl-i İmrân,
    150; 22/Hacc, 78
    265] 60/Mümtehıne, 1, 8, 9; 8/Enfâl, 60; 9/Tevbe, 71; 3/Âl-i İmrân, 118
    266] Bk. Ebû Dâvud, Büyû’, 78; krş. 10/Yûnus, 62
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 72 -
    Dostların, birbirlerini Allah için sevmeleri gerekir. Böyle insanların
    birbirleriyle olan sevgileri geçici bir menfaate dayanmaz. 267
    Allah’ın velîsi/dostu olmanın da birtakım özellikleri belirtilir.
    Allah dostu (velî ve evliyâ) olmanın birtakım özellikleri ve şartları
    da vardır. Onları şöyle sayabiliriz:
    a- Müslüman olmak,
    b- Allah’a ve Peygamberine İslâm’ın istediği şekilde inanmak,
    c- Namaz kılmak,
    d- Zekât vermek,
    e- Yaptıklarının hesabını verecek şekilde ihsan sahibi olmak. 268
    Bu maddelerde özetlenen müslümanın vasfı dostluktur. Ondan
    dosta yaraşacak hareketler beklenir. Müslümanın görevi, insanlara
    Allah ve Rasûlünün yaklaştığı şekilde ve ölçüde yaklaşmaktır.
    İslâm’ın tüm insanlara da tanıtılması gerekmektedir. Bir
    müslüman, Allah’a vereceği hesabı ikinci plana alarak, maddî
    çıkarlara öncelik verirse, Allah’ın istediği dostluğu ve kardeşliği
    oluşturması mümkün değildir. Âyetlerin ortaya koyduğu dostluğu
    ve kardeşliği sağlayacak insanlarda iman olmadan, sâlih amel ve
    ihsan; amel olmadan da diğerlerinin istenen şekilde olması düşünülemez.
    İnsanlar arasında istenilen dostluğun oluşması için,
    Allah’ın aradığı takvâ özelliklerinin bulunması gerekir. Bu özelliklere
    sahip olanların ellerinden ve dillerinden, yaratılanlara ancak
    fayda gelir. İslâm’ın istediği budur.
    Dost Olmak; Allah’a, Rasûlüne ve Mü’minlere
    Allah ve Rasûlüne Dost Olmak: Allah ve Rasûlü, iman edenlerin
    dostudur. Haliyle, iman edenler de, Allah’ı ve Paygamberini
    kendilerine her şeyden ve herkesten önce dost edinmiş kimselerdir.
    Dostun dosttan râzı olması, onu sevmesi, sevdiğini incitmemesi
    gerekmektedir. İman eden insan, hakiki değer ve yüceliğin Allah
    ve Paygamberinin dostluğunda olduğunu bilir. Onun çalışması
    bu doğrultuda olur. Allah’ın rızâsı ve dostluğu verilen söze bağlılıkla
    ve Hz. Peygamber’e tâbi olmakla oluşur. Böyle bir müslüman,
    Peygamber’in şu sözüne tâbi olur: “Bana uyanlarla birlikte ben, özümü
    Allah’a teslim ettim.”269 Bunun aksini düşünmek, günahkâr olmak
    demektir. Rasûlüne tâbi olmak, Allah’ın sevmediği şeylerden
    267] Remzi Kaya, Kur’an’da Dostluk İlişkileri, s. 65-66
    268] 5/Mâide, 55-56; 2/Bakara, 112
    269] 3/Âl-i İmrân, 20
    DOSTLUK
    - 73 -
    uzaklaşıp, râzı olduğu şeylere yaklaşmakla olmaktadır. Nitekim
    Hz. Allah, yahûdilerin kendilerini Allah’ın sevgilisi ve oğulları görmelerinden,
    müşriklerin putları bir vâsıta kabul etmelerinden ve
    hıristiyanların Hz. İsa’yı peygamberlikten ilâhlığa yükseltmelerinden
    hoşlanmaz. Yüce Allah, sevdiği insanların böyle tehlikelerden
    kurtulmaları için son peygamberinin emirlerini dinlemelerini ve
    ona uymalarını ister: “(Rasûlüm!) De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız
    bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.’ Allah
    son derece bağışlayıcı ve merhamet edicidir. De ki: Allah’a ve
    Rasûlüne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri
    sevmez.”270 Bu âyet, aynı zamanda dostluğun ve sevginin kuru bir
    iddiâdan ibâret olmadığını, mutlaka bir bedel istediğini gösterir;
    dostsanız, seviyorsanız, dostunuzu râzı etmeye çalışacaksınız.
    Hz. Peygamber’in Allah’ın râzı olmayacağı bir şeyi yapması,
    O’nun dostluğunun dışına çıkması mümkün değildir. İman
    edenlerin de, peygamberlerine tâbi olarak hem Yüce Yaratıcı’nın,
    hem de nebîsinin dostluğunu kazanmaları gerekmektedir.
    Bu da, Peygamber’e tâbi olmakla mümkündür. Bu inanış, Hz.
    Muhammed’in de (s.a.s.) insan olduğunu bilerek, bu çerçeve içinde
    O’na uymadır. Yoksa onu kulluktan soyutlayacak bir kabul
    değildir. Zira o, her şeyiyle bir insandır.271 Diğer insanlardan farkı,
    ona vahiy gelmiş olmasıdır. 272
    Dost, dostunun devamlı iyiliğini isteyendir. Bu açıdan bakıldığında,
    yaratılanlara dostluğu, yardımı ve rahmeti sonsuz ve sınırsız
    olan sadece Allah’tır. İkinci derecede velî/dost, Hz. Peygamber
    ve mü’minlerdir. Allah Teâlâ, dostluğun temsilcisi olarak fıtrat
    dini üzerinde olanları göstermektedir. Velî kavramını imanları istikametinde
    değerlendirenler, Allah’ı ve Peygamberini, ana baba
    ve kendi evlatlarından daha çok sevmektedirler. Bu tip insanlar,
    Kur’an’ın emirleri doğrultusunda, Allah’ı râzı etmeye çalışırlar. 273
    Süreklilik ve geçerlilik açısından hakiki dost; Allah, Peygamber
    ve mü’minlerdir. Tevhid ekseni etrafında dönen velâyet/dostluk,
    hakiki dostluğun odak noktasıdır.
    Müslümanların Birbirleriyle Dostlukları: Allah, Kur’an’da
    mü’minlerin kimlerle gerçek anlamda dost olabileceğini “velî”
    kavramıyla açıklar. Müslümanların birbirleriyle olan ilişki ve dostluklarına
    İslâm çok önem verir. Çünkü karşılıklı iyi ilişkiler, İslâm’ın
    270] 3/Âl-i İmrân, 31-32
    271] 18/Kehf, 110
    272] 2/Bakara, 286; Remzi Kaya, a.g.e., s. 190-191
    273] 58/Mücâdele, 21-22
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 74 -
    güzel hasletlerini yaşamak için olmakta; üstünlük, Allah’ın emirlerini
    yerine getirmede aranmaktadır. Bu duygu ve düşünce içinde
    olan insanların hedefi, İslâm’ı yaşayıp tebliğ etmek ve insanlar
    arasında barışı, sulh ve salâhı, müslümanlar arasında da kardeşliği
    oluşturmaktan geçmektedir. Kardeşlik duyguları gelişmeden
    Allah’ın istediği dostluk meydana gelmez. Bu yüzden Kur’an,
    mü’minlerin karşılıklı iyi ilişkilerine çok önem vermektedir. Din
    kardeşliği, kan kardeşliğinin önüne geçmektedir. İslâm, bir taraftan
    ana baba ve akrabaların önemini belirtirken,274 diğer taraftan
    küfrü imana tercih eden babayı, kardeşleri velî/dost edinmeyi
    yasaklar.275 Dostluk ve kardeşliğin ancak tevhid inancı çevresinde
    olacağını vurgulamış olur.
    Kur’an, mü’minlerin birbirleriyle dostluklarını emretmektedir.
    “Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve
    Allah’tan korkun ki rahmete eresiniz.”276; “Mümin erkekler ve mü’min
    kadınlar, birbirlerinin velîsidirler. İyiliği (ma’rûfu) emrederler, kötülükten
    (münkerden) alıkorlar, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah’a ve Rasûlüne
    itaat ederler. İşte Allah onlara rahmet edecektir. Allah daima
    Aziz’dir (üstündür), Hakim’dir (hüküm ve hikmet sahibidir).”277;
    “Ey mü’minler! Bir topluluk diğer topluluğu alaya almasın; belki de onlar,
    kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki
    onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın., birbirinizi
    kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir!
    Kim de tevbe etmezse işte onlar zâlimlerdir.”278; “Kim Allah’ı, Rasûlünü
    ve iman edenleri velî/dost edinirse (bilsin ki) üstün gelecek olanlar
    şüphesiz Allah’ın tarafını tutanlardır.”279; “Hep birlikte Allah’ın ipine
    (Kur’an’a, İslâm’a) sarılın, parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın;
    hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti
    ve O’nun nimeti sâyesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz bir ateş
    çukurunun tam kenarında iken, oradan da sizi O kurtarmıştı...” 280
    Kardeş, nesep ve din bakımından olmak üzere ikiye ayrılır. Din
    kardeşliğinin hedefi, insanların mutluluğunu temindir. İslâm’ın istediği
    dostluk ve kardeşlik ise, Allah korkusu ve sevgisi etrafında
    odaklaşır. Bu tür kardeşliği İslâm’ın dışında başka bir dinde bulmak
    mümkün olmaz. Diğer taraftan Hucurât sûresinde yer alan
    âyetin ihtivâ ettiği kardeşlik, belirli bir bölgeyle sınırlandırılmaz.
    274] 17/İsrâ, 23-24
    275] 9/Tevbe, 23-24
    276] 49/Hucurât, 10
    277] 9/Tevbe, 71
    278] 49/Hucurât, 11
    279] 5/Mâide, 56
    280] 3/Âl-i İmrân, 103
    DOSTLUK
    - 75 -
    Dünyanın neresinde Allah ve Rasûlüne inanan bir müslüman varsa,
    doğu-batı, kuzey-güney ayrımı gözetilmeden hepsi birbirinin kardeşi
    ve dostudur. Zira bu kardeşlik, bütün müslümanların birleştiği
    Allah’a ve Hz. Peygamber’e verilen bir ahittir. Bu kardeşliğin
    maddî ve mânevî açıdan kuvvetli olabilmesi için, dostluğa mâni
    alay, gıybet, kötü lakap, zan, ayıplama, gurur, kibir ve kardeşini
    küçük görme gibi hallerden uzaklaşılması teşvik edilmektedir. 281
    Hz. Peygamber döneminde kurulan İslâm kardeşliği öyle bir
    noktaya gelmiştir ki, kendi evinde zarûret içinde kıvranan bir müslümanın,
    diğer müslüman kardeşini kendine tercih etmesini sağlamıştır.
    “Kendileri ihtiyaç/zarûret içinde bulunsalar bile onları (misâfir ve
    muhâcirleri) kendi nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden
    korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.”282 âyeti, müslümanın her
    konuda din kardeşini kendisine tercih eder duruma getirdiğinin
    delilini teşkil etmektedir. Bu durumdan Yüce Yaratıcı memnun
    olmaktadır.283 Diğer taraftan İslâm’ın oluşturduğu kardeşlik ve
    dostluk, yüz yirmi yıl birbirini öldüren iki düşman kabilenin kalplerini
    yumuşatmış,284 vahşîlik, yerini sevgi, merhamet ve affetmeye
    bırakmıştır.
    Nesep bakımından olan kardeşlik, İslâm kardeşliğiyle pekiştirilirse,
    akrabalar arasındaki dostluk ve sevgi daha da iyi olmaktadır.
    Din kardeşliği olmadan meydana gelen yakınlık, tamamen
    maddî çıkarlar üzerine kurulmaktadır. Böyle kardeşlerin mal mülk
    için birbirlerine ne kadar hasım oldukları bilinmektedir. Kur’an’ın
    haber verdiği Evs ve Hazrec kabilelerinin aynı ırka mensup kabileler
    olduğu bilinir. Bunların aralarına giren düşmanlık yaklaşık 120
    sene devam eder. Neticede İslâm’ı kabul etmeleri sâyesinde ırk ve
    din bakımından kardeş olurlar. Konuyla ilgili insanların dikkatini
    çeken Yüce Allah: “Sen yeryüzünde olan her şeyi toptan harcasan,
    yine de onların kalplerini birleştiremezdin. Fakat Allah onların aralarını
    bulup kaynaştırdı.”285 buyurarak İslâm’ın nasıl bir rol oynadığını haber
    vermektedir. Buna göre, insanlar arasında dostluğu kurmak,
    yüzünü Hakk’a ve onun peygamberine çevirmekle mümkündür.
    Nerede dünya sevgisi birinci sırayı almışsa, orada maddî çıkarlar,
    kin ve düşmanlık da ilk sırayı almıştır. Kur’an’ın önemle üzerinde
    durduğu İslâm kardeşliğinin ve dünya barışının oluşması, İslâm’ın
    istediği dostluk ve kardeşliğin ilk sırayı almasıyla mümkün görülür.
    281] 49/Hucurât, 11-12
    282] 59/Haşr, 9
    283] Bk. S. Buhârî, Tecrîd-i Sarîh Terc. 10/15-17, hadis no 1327
    284] 3/Âl-i İmrân, 103
    285] 8/Enfâl, 63
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 76 -
    Konuyla ilgili Hz. Peygamber’in insanlara birtakım uyarıları bulunmaktadır.
    Bunlardan ilki Kur’an’ın; doğru ve yanlışı, dost ve
    düşmanı tanımada mihenk taşı olmasıdır. 286
    Kur’ân-ı Kerim’de Velî ve Velâyet
    (Dost ve Dostluk) Kavramı
    “Velî” kelimesi, türevleriyle birlikte Kur’an’da toplam 232 yerde
    geçmektedir. “Velî” kelimesi, Kur’an’da 24 âyette geçer. Velî’nin
    çoğulu olan “evliyâ” kelimesi ise 62 yerde kullanılır. “Velâyet” kelimesi
    de iki âyette zikredilir. “Velî” kavramı, Kur’ân-ı Kerim’de şu
    mânâlara gelir: Dost,287 yardımcı ve taraftar,288 hâkim/vâli/yönetici/
    sırdaş anlamında.289 Kur’an, bu son anlamda kullanılan velî ve
    evliyâ kavramlarını kullanırken; bazı âyetlerde yine hâkim/vâli/yönetici/
    sırdaş anlamına gelen “bitâne” ve “meveddet” gibi değişik
    kavramları da kullanır. 290
    Kur’ân-ı Kerim’de “velî” kelimesinin anlamlarını iki maddede
    toplayabiliriz. a) Yandaş, taraftar, dost, b) Başkası adına onun
    işlerini yöneten yetkili. “Velâyet” ve onun türevleri olan “velî”
    ve “mevlâ” kavramlarının Kur’an’da kullanıldığı bütün yerlerde,
    dostluk, sırdaş, yardımcı, taraftar, hâkim, vâli, yönetici, koruyucu,
    sahip ve gözeten, yol gösterici, aydınlatıcı, mürşid, şefaat eden,
    koruyucu ve yücelten gibi sıfatlarla birlikte kullanılarak velâyetin
    mutlaka ilişkili olacağı kavramlara dikkat çekilmiş olduğunu görürüz.
    “Bilmez misin, göklerin ve yerin mülkiyet ve hükümranlığı yalnızca Allah’ındır.
    Sizin için Allah’tan başka bir velî/dost ve bir yardımcı yoktur.” 291
    “Sen onların milletine/dinine uyuncaya kadar yahûdiler de hıristiyanlar
    da senden asla râzı olmazlar. De ki: ‘Doğru yol, ancak Allah’ın
    yoludur.’ Sana gelen ilimden sonra eğer onların hevâlarına/arzularına
    uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir velî/dost, ne de bir
    yardımcı vardır.” 292
    “Allah iman edenlerin velîsi (dostu ve yardımcısı)dır. Onları küfrün
    karanlıklarından (kurtarıp iman) nûr(un)a çıkarır. Küfredenlerin dostları
    ise tâğuttur. O da onları (insanî fıtratları olan İslâm’ın) nûrundan (ayırıp)
    286] R. Kaya, a.g.e., s. 194-196
    287] 2/Bakara, 257; 3/Âl-i İmrân, 68; 4/Nisâ, 45, 76, 119, 5/Mâide, 55 vd
    288] 2/Bakara, 107; 3/Âl-i İmrân, 122; 4/Nisâ, 139; 5/Mâide, 51; 9/Tevbe, 71 vd
    289] 2/Bakara, 282; 3/Âl-i İmrân, 28; 9/Tevbe, 23; 18/Kehf, 26; 60/Mümtehıne, 1
    vd
    290] 58/Mücâdele, 22; 3/Âl-i İmrân, 118
    291] 2/Bakara, 107
    292] 2/Bakara, 120
    DOSTLUK
    - 77 -
    karanlıklara çıkarır. İşte onlar ateş ashâbıdır (cehennemliktir). Onlar orada
    (bir daha çıkmamak üzere) ebedî kalıcıdırlar.” 293
    “Mü’minler mü’minleri bırakıp da kâfirleri velî/dost edinmesinler. Kim
    bunu yaparsa Allah’tan ilişiği kesilmiş olur (artık O’ndan hiçbir şey beklemesin).
    Ancak onlardan (gelebilecek bir zarardan) korunmanız (takıyye)
    başkadır. Allah sizi kendisinin emirlerine karşı gelmekten sakındırıyor (Sakın
    hükümlerine aykırı davranıp düşmanlarını velî edinerek O’nun gazabına
    uğramayın). Dönüş, yalnızca O’nadır. De ki: ‘İçinizdekileri gizleseniz de,
    açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah
    her şeye gücü yetendir.” 294
    “... Allah, mü’minlerin velîsi/dostudur.” 295
    “Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a, Kur’an’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın.
    Allah’ın size olan nimetlerini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman
    kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmiş ve O’nun nimeti sâyesinde
    kardeş olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan
    da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru
    yolu bulasınız.” 296
    “Ey iman edenler! Sizden olmayanı dost, sırdaş edinmeyin. Onlar sizi
    şaşırtmaktan, size fenâlık etmekten geri kalmazlar. Sıkıntıya düşmenizi
    isterler. Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır; sînelerinin gizlediği (içlerinde
    sakladıkları düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Size âyetlerimizi açıkladık,
    eğer düşünürseniz.” 297
    “Mevlânız (Dost ve sahibiniz) Allah’tır. O, yardımcıların en hayırlısıdır.” 298
    “Allah, düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Gerçek bir velî/dost olarak
    Allah yeter, yardımcı olarak da Allah kâfidir.” 299
    “İman edenler Allah yolunda savaşırlar. Kâfir olanlar da tâğut yolunda
    savaşırlar. (Ey mü’minler!) siz şeytanın evliyâsı (velîleri, dost ve yandaşları,
    ordusu olan kâfirler) ile savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.” 300
    “Kim Allah’ı bırakır da şeytanı velî/dost edinirse, elbette apaçık bir
    ziyana düşmüş olur.” 301
    “Münâfıklara, kendileri için acı bir azap olduğunu müjdele!
    293] 2/Bakara, 257
    294] 3/Âl-i İmrân, 28-29
    295] 3/Âl-i İmrân, 68
    296] 3/Âl-i İmrân, 103
    297] 3/Âl-i İmrân, 118
    298] 3/Âl-i Imrân, 150
    299] 4/Nisâ, 45
    300] 4/Nisâ, 76
    301] 4/Nisâ, 119
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 78 -
    Mü’minleri bırakıp da kâfirleri velî/dost, taraftar edinenler, onların yanında
    izzet (güç, onur ve şeref) mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet,
    yalnızca Allah’a aittir.” 302
    “Ey iman edenler! Mü’minleri bırakıp kâfirleri velîler edinmeyin. Kendi
    aleyhinize Allah’tan apaçık olan kesin bir delil vermek mi istersiniz?” 303
    “...İyilik ve takvâ (Allah’ın yasaklarından sakınma) üzerinde yardımlaşın;
    günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü
    Allah’ın cezası çetindir.” 304
    “Ey iman edenler! Yahûdileri ve hıristiyanları velî/taraftar, dost edinmeyin,
    onlar birbirlerinin velîleridir/taraftarıdır. Sizden kim onları veli edinirse
    o da onlardandır…” 305
    “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği
    ve kendisini seven, mü’minlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere
    karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad
    ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiç kimsenin kınamasına
    aldırmazlar). Bu, Allah’ın dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu
    ve ilmi geniştir.” 306
    “Sizin veliniz, ancak Allah, (O’nun) Rasûlü, rukû’ ediciler olarak namaz
    kılan ve zekâtı veren mü’minlerdir.” 307
    “Kim Allah’ı, Rasûlünü ve iman edenleri velî/dost edinirse (bilsin ki)
    üstün gelecek olanlar şüphesiz Allah’ın tarafını tutanlardır.” 308
    “Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi
    alay ve oyun (konusu) edinenleri ve kâfirleri velî olarak tutmayın. Ve eğer
    inanıyorsanız, Allah’tan ittika edin (korkup sakının).” 309
    “Onlardan (Ehl-i Kitaptan) çoğunun, inkâr eden kâfirlerle dostluk ettiklerini
    görürsün. Nefislerinin onlar için (âhiret hayatları için) önceden
    hazırladığı şey ne kötüdür. Durum şu ki, Allah onlara gazab etmiştir ve
    onlar azap içinde devamlı kalıcıdırlar. Eğer onlar Allah’a, Peygamber’e ve
    Ona indirilene iman etmiş olsalardı, onları (müşrik, kâfir, hıristiyan, yahûdi
    ve münâfıkları) dost edinmezlerdi; fakat onların çoğu fâsıktır/yoldan çıkmışlardır.
    ” 310
    302] 4/Nisâ, 138-139
    303] 4/Nisâ, 144
    304] 5/Mâide, 2
    305] 5/Maide, 51
    306] 5/Mâide, 54
    307] 5 Mâide, 55
    308] 5/Mâide, 56
    309] 5/Mâide, 57
    310] 5/Mâide, 80-81
    DOSTLUK
    - 79 -
    “De ki: ‘Gökleri ve yeri yoktan var eden, yedirdiği halde yedirilmeyen
    Allah’tan başkasını mı velî/dost edineyim? De ki: ‘Bana müslüman olanların
    ilki olmam emrolundu.’ Ve ‘sakın Allah’a şirk/ortak koşanlardan olma!’
    (denildi.)” 311
    “... Gerçekten şeytanlar velîlerine/dostlarına sizinle mücâdele etmeleri
    için telkinde bulunurlar. Eğer onlara uyarsanız şüphesiz siz de Allah’a şirk
    koşan müşrik olursunuz.” 312
    “Şüphesiz Biz şeytanları, iman etmeyenlerin velîleri/dostları kıldık.” 313
    “Sensin bizim Velîmiz! Bizi bağışla ve bize acı; Sen bağışlayanların en
    iyisisin.” 314
    “Şüphesiz ki benim velîm/koruyucum, Kitabı indiren Allah’tır. Ve O,
    bütün sâlihlere/iyilere de velîlik/koruyucu ve kollayıcılık eder.” 315
    “Kâfirler, inkâr edenler birbirlerinin dostlarıdır. Eğer siz aranızda dost
    olmazsanız yeryüzünde büyük fesat/kargaşa, büyük bozgun ve fitne çıkar.”
    316
    “Ey iman edenler! Eğer iman yerine küfrü beğenip tercih etmişlerse
    babalarınızı ve kardeşlerinizi bile velî/dost kabul etmeyin. Sizden kim onları
    dost edinirse, işte onlar zâlimlerin kendileridir.” 317
    “De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım
    akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret,
    hoşlandığınız meskenler (evler, konaklar, köşkler) size Allah’tan,
    Rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah
    emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.”
    318
    “Mümin erkekler ve mü’min kadınlar, birbirlerinin velîsidirler. İyiliği
    (ma’rûfu) emrederler, kötülükten (münkerden) alıkorlar, namazı kılarlar,
    zekâtı verirler, Allah’a ve Rasûlüne itaat ederler. İşte Allah onlara rahmet
    edecektir. Allah daima Aziz’dir (üstündür), Hakim’dir (hüküm ve hikmet
    sahibidir).” 319
    “İyi bilin ki, Allah’ın velîlerine/dostlarına (evliyâullah), korku yoktur,
    onlar mahzun da olacak değillerdir. Onlar, iman edenler ve takvâ
    311] 6/En’âm, 14
    312] 6/Enâm, 121
    313] 7/A’râf, 27
    314] 7/A’râf, 155
    315] 7/A’râf, 196
    316] 8/Enfâl, 73
    317] 9/Tevbe, 23
    318] 9/Tevbe, 24
    319] 9/Tevbe, 71
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 80 -
    sahibi olanlar (Allah’tan korkup sakınanlar)dır. Müjde, dünya hayatında
    ve âhirette onlarındır. Allah’ın sözleri için değişiklik yoktur. Işte büyük
    kurtuluş budur.” 320
    “Sakın zulmedenlere en ufak bir meyil duymayın, aksi halde size ateş
    dokunur. Sizin Allah’tan başka velîleriniz yoktur. Sonra (Allah tarafından
    da) size yardım edilmez.” 321
    “Dünyada ve âhirette benim Velî’m (yardımcım ve işimi deruhde eden)
    Sen’sin. Beni müslüman olarak öldür ve sâlihler arasına kat.” 322
    “... Onlar için O’ndan başka bir Vâlî (yardımcı, dost veya hükmü geniş
    olan) yoktur.” 323
    “... Eğer sana gelen bu ilimden sonra, onların hevâlarına/arzularına
    uyarsan, işte o zaman Allah tarafından senin ne bir velîn/dostun, ne de
    bir koruyucun vardır!” 324
    “Onlar seni, sana vahyettiğimizden çevirip başka şeyi uydurmayı ve
    Bize atfetmeyi istediler ki, o zaman seni öz dost edineceklerdi. Biz seni
    sağlamlaştırmamış olsaydık, sen belki onlara biraz meyledecektin.” 325
    “... Onların (Göklerde ve yerde olanların), O’ndan başka bir velîsi/yöneticisi
    yoktur. O, kendi hükümranlığına kimseyi ortak etmez.” 326
    “... Siz Beni bırakıp da şeytanı ve soyunu evliyâ/dostlar mı ediniyorsunuz?
    Oysa onlar sizin düşmanlarınızdır.” 327
    “Kâfirler Beni bırakıp da kullarımı evliyâ/dostlar edineceklerini mi sandılar?
    Biz cehennemi kâfirlere bir konak olarak hazırladık.” 328
    “...Allah’a sarılın, bilin ki Allah sizin mevlânızdır (sahibinizdir). O ne
    güzel mevlâ (sahip) ve ne güzel yardımcıdır!” 329
    “İşte o gün, gerçek hükümranlık, çok merhametli olan Allah’ındır.
    Kâfirler için ise, o pek çetin bir gündür. O gün, zâlim kimse ellerini ısırıp
    şöyle der: ‘Keşke o peygamberle birlikte bir yol tutsaydım! Yazıklar olsun
    bana! Keşke falancayı dost edinmeseydim! Çünkü zikir (Kur’an) bana
    gelmişken o, hakikaten beni ondan saptırdı. Şeytan, insanı (uçuruma
    320] 10/Yûnus, 62-64
    321] 11/Hûd, 113
    322] 12/Yusuf, 101
    323] 13/Ra’d, 11
    324] 13/Ra’d, 37
    325] 17/İsrâ, 73-74
    326] 18/Kehf, 26
    327] 18/Kehf, 50
    328] 18/Kehf, 102
    329] 22/Hacc, 78; 66/Tahrim, 2
    DOSTLUK
    - 81 -
    sürükleyip sonra) yapayalnız ve yardımcısız bırakmakta.” 330
    “Seni tenzih ederiz (noksanlıklardan uzak tutarız), Sen bizim
    Velîmizsin” 331
    “Biz, dünya hayatında da, âhirette de sizin dostlarınızız.” 332
    “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O
    zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki
    yakın bir dost oluverir. Bu (haslete) ancak sabredenler kavuşturulur. Buna
    ancak (hayırdan) büyük pay sahibi olan kimse kavuşturulur.” 333
    “... Zâlimlerin hiçbir dostu ve yardımcısı yoktur. Yoksa onlar Allah’tan
    başka velîler/dostlar mı edindiler? Hâlbuki velî/dost ancak Allah’tır.” 334
    “Allah’a saygı duyup kötülükten sakınanlar (müttakîler) müstesnâ olmak
    üzere, (dünyada iken kötülükte) dost olanlar, o gün birbirlerine düşman
    kesilirler.” 335
    “...Zâlimler için hiç bir velî/dost ve yardımcı yoktur.” 336
    “...Onlar, Allah’a karşı sana hiçbir fayda veremezler. Doğrusu zâlimler
    birbirlerinin dostlarıdır. Allah da takvâ sahiplerinin dostudur.” 337
    “Allah, iman edenlerin mevlâsı/yardımcısıdır. Kâfirlere gelince, onların
    mevlâsı (yardımcısı) yoktur.” 338
    “Muhammed Allah’ın Rasûlü/elçisidir. Beraberinde bulunanlar da
    kâfirlere karşı çetin (şiddetli), kendi aralarında ise merhametlidirler...” 339
    “Mü’minler ancak kardeştir” 340
    “Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları,
    kardeşleri yahut akrabaları da olsa- Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla
    dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, imanı yazmış ve
    katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan
    cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan râzı olmuş,
    onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, hizbullahtır, Allah’ın
    tarafında olanlardır. İyi bilin ki, kurtuluşa erecekler de sadece Allah’ın
    330] 25/Furkan, 26-29
    331] 34/Sebe’, 41
    332] 41/Fussılet, 31
    333] 41/Fussılet, 34-35
    334] 42/Şûrâ, 8-9
    335] 43/Zuhruf, 67
    336] 42/Şûrâ, 8
    337] 45/Câsiye, 19
    338] 47/Muhammed, 11
    339] 48/Fetih, 29
    340] 49/Hucurât, 10
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 82 -
    tarafında olanlardır.” 341
    “Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları
    dost edinmeyin. Onlar size gelen hakkı/gerçeği inkâr etmişken, onlara
    sevgi gösteriyorsunuz. Hâlbuki onlar Rabbiniz olan Allah’a inandığınızdan
    dolayı, Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer siz Benim yolumda
    savaşmak ve rızâmı kazanmak için çıkmışsanız, onlara nasıl sevgi
    gösterirsiniz? Oysa Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim.
    Sizden kim bunu yaparsa, doğru yoldan sapmış olur. Şayet onlar sizi
    ele geçirirlerse, size düşman kesilecekler, size ellerini ve dillerini kötülükle
    uzatacaklardır. Zaten inkâr edip kâfir olmanızı istemektedirler.” 342
    “Olur ki Allah sizinle düşmanlarınız arasında yakında bir dostluk meydana
    getirir. Allah, gücü (her şeye) yetendir, çok bağışlayan, çok merhamet
    edendir.” 343
    Kur’ân-ı Kerim’de Arapların İslâm’dan önceki dönemde birbirinin
    düşmanı oldukları hatırlatılarak Allah’ın onların gönüllerini
    uzlaştırdığı ve böylece İslâm dini sâyesinde dost ve kardeş oldukları
    bildirilmiştir.344 Kur’an’da sosyal barış ve uzlaşma, “Mü’minler
    ancak kardeştir,”345; “Mü’min erkekler ve mü’min hanımlar birbirinin
    velîleri/dostlarıdır.”346 gibi ifadelerle hükümlere bağlandığı için müslümanlar
    arasında düşmanlığın zuhur etmesine yol açacak tutum
    ve davranışların önlenmesi, kardeşlik ve dostluğun pekişmesi için
    tedbirler getirilmiştir. Nitekim çeşitli maddî ve mânevî hakların
    korunmasına yönelik ahlâkî, hukukî ve siyasî tedbirlerin öngörülmesi
    yanında; toplumda düşmanlık duygularının kabarmasına yol
    açacak kötülükler de yasaklanmıştır.
    İslâm, kelime olarak, “barış” anlamına gelen “silm”, “selâm”
    ve “selâmet”le aynı kökü paylaşır. Dolayısıyla “İslâm”ın kelime
    olarak anlamlarından biri de “barış”tır. Tüm insanlar, fitneyi terk
    edip Allah’ın dini olan İslâm’a teslim olsalar, her taraf selâmete
    kavuşup tümüyle barış ve kardeşlik hüküm sürer.
    “Şüphesiz Biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostları kıldık.”347;
    “Allah, düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Gerçek bir dost olarak Allah
    yeter, bir yardımcı olarak da Allah kâfidir.” 348
    341] 58/Mücâdele, 22
    342] 60/Mümtehine, 1-2
    343] 60/Mümtehine, 7
    344] 3/Âl-i İmrân, 103
    345] 49/Hucurât, 10
    346] 9/Tevbe, 71
    347] 7/A’râf, 27
    348] 2/Bakara, 45
    DOSTLUK
    - 83 -
    Peygamber ve Onun Yolunu İzleyenler Dışındakileri Dost
    Kabul Edenler, Âhirette Büyük Pişmanlık Duyacaklar: “İşte o gün,
    gerçek hükümranlık, çok merhametli olan Allah’ındır. Kâfirler için ise, o
    pek çetin bir gündür. O gün, zâlim kimse ellerini ısırıp şöyle der: ‘Keşke
    o peygamberle birlikte bir yol tutsaydım! Yazıklar olsun bana! Keşke falancayı
    dost edinmeseydim! Çünkü zikir (Kur’an) bana gelmişken o, hakikaten
    beni ondan saptırdı. Şeytan, insanı (uçuruma sürükleyip sonra)
    yapayalnız ve yardımcısız bırakmakta.” 349
    O Gün Dostlar, Düşman Kesilecek: “Allah’a saygı duyup kötülükten
    sakınanlar (müttakîler) müstesnâ olmak üzere, (dünyada iken kötülükte)
    dost olanlar, o gün birbirlerine düşman kesilirler.” 350
    Başta Yahûdiler Olmak Üzere Ehl-i Kitab’ın Çoğu, Kâfirlerle/
    İnkârcı Ateistlerle Dostluk Ederler: “De ki: ‘Ey Kitab ehli! Dininizde
    haksız yere haddi aşmayın. Daha önceden sapan, birçoklarını saptıran
    ve yolun doğrusundan uzaklaşan bir topluma uymayın. İsrâiloğullarından
    kâfir olanlar, Dâvud ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle lânetlenmişlerdir. Bunun
    sebebi, söz dinlememeleri ve sınırı aşmaları, taşkınlık yapmalarıdır.
    Onlar, işledikleri kötülükten, birbirini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Andolsun
    yaptıkları ne kötüdür! Onlardan çoğunun, inkâr edenlerle dostluk
    ettiklerini görürsün. Nefislerinin onlar için (âhiret hayatları için) önceden
    hazırladığı şey ne kötüdür. Durum şu ki, Allah onlara gazab etmiştir ve
    onlar azap içinde devamlı kalıcıdırlar. Eğer onlar Allah’a, Peygamber’e ve
    Ona indirilene iman etmiş olsalardı, onları dost edinmezlerdi; fakat onların
    çoğu fâsıktır/yoldan çıkmışlardır.” 351
    Tâğutları Velî/Dost Edinmek: “Allah iman edenlerin velîsi (dostu
    ve yardımcısı)dır. Onları küfrün karanlıklarından (kurtarıp iman) nûr(un)
    a çıkarır. Küfredenlerin dostları ise tâğuttur. O da onları (insanî fıtratları
    olan İslâm’ın) nûrundan (ayırıp) karanlıklara çıkarır. İşte onlar ateş
    ashâbıdır (cehennemliktir). Onlar orada (bir daha çıkmamak üzere) ebedî
    kalıcıdırlar.”352 Zulumât, yani karanlıklar, gözlerin eşyayı idrâk ve
    onun varlığını tespite engel olduğu için küfre örnek olarak zikredilmiştir.
    Zira aynı şekilde küfür de kalp gözlerinin imanın hakikatini
    ve kendi akıl ve ruh sağlığını idrâke engel teşkil etmektedir.
    Bu sebeple Allah, kullarına kendisinin mü’minlerin velîsi olduğunu,
    onlara imanın hakikatini, yollarını ve kaynaklarını, delillerini
    gösterdiğini, onları hidâyete erdirdiğini, küfrü gerektiren
    şeyleri giderip kalp gözlerinden karanlık perdelerini kaldırarak
    349] 25/Furkan, 26-29
    350] 43/Zuhruf, 67
    351] 5/Mâide, 77-81
    352] 2/Bakara, 257
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 84 -
    kendilerini şüpheleri giderecek delillere muvaffak kıldığını haber
    verir. Sonra, vahdâniyetini inkâr eden küfür ehlinden de haber vererek;
    onların velîlerinin, yardımcı ve savunucularının, Allah’ı bırakarak
    tapındıkları putlar ve kendisine şirk koştukları kimselerden
    ibaret tâğutlar olduğunu ve bu tâğutların onları iman nurundan
    çıkararak basîretlerini kör edip iman ışığının hakikatlerini, delil
    ve yollarını görmelerine engel olan küfrün şüphe karanlıklarına
    iteceklerini ifade ederek tâğutların velî edinilmemesini tâlim buyurmaktadır.
    Tâğutlar, itikatlarına uygun olarak insanları sırât-ı müstakîmden
    çıkarır, karanlıklara çekerler. Çünkü onlar aydınlıkta iş yapmak istemezler.
    Her tuttuklarını, aksine ve tersine sürüklerler. Devamlı
    karanlığa, gidilmedik çıkmaz sokaklara giderler. Akıl, mantık ve
    ilmi sevmezler; düşünceyi suç sayarlar, tefekküre giden yolları
    tıkarlar, fikirleri ve irâdeleri ifsâd eder, ahlâkları bozar, ardına
    taktıkları kimseleri, içinden çıkılmaz belâlara sürüklerler. Allah’a
    iman etmeyen kâfirler, tâğutlara küfür bile etseler, yani hiçbir
    kulpa yapışmayıp kendi kendilerine kalmak isteseler bile yeni
    tâğutların tasallutundan kurtulamayacak, her durumda tâğutlara
    takılmaya mecbur olacaklardır. Çünkü insanın toplumsuz, emirsiz,
    yasaksız yaşaması mümkün olmadığından Allah’ın teklifini,
    Allah’ın emirlerini dinlemeyenler, kesinlikle tâğutların emirlerine
    mahkûm olacaklardır. İşte bu sebeple Allah Teâlâ, mü’minlerden,
    kendisini inkâr eden ve imanın hakikatini idrâke engel olan, dost
    edinmek sûretiyle peşinden gidenleri küfrün karanlıklarına çekecek
    olan tâğutu velî edinmemelerini istemektedir. Çünkü tâğutun
    velîlerinin kâfirler olduğunun haber verilmesi, mü’minlerin
    Allah’ın koyduğu hudûdu aşan, kendilerini veya düzenlerini
    Allah’ın nizamına alternatif olarak sunan tâğutları velî/dost kabul
    etmesi, aklın ve mantığın da mümkün görmeyeceği bir çelişkidir.
    Çünkü “Allah, bir insanın göğüs boşluğunda iki kalp yaratmamıştır.”353
    Kişi ya Allah’ı ve Allah’ı sevenleri, Allah tarafından sevilenleri dost
    kabul edecek; ya da tâğutları dost kabul ederek Allah’ın dostluğunu,
    yani mü’minliği kaybedecektir.
    Allah’ın Düşmanlarını ve Mü’minlerin Düşmanlarını Dost
    Edinmek: “Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız
    olanları dost edinmeyin. Onlar size gelen hakkı/gerçeği inkâr etmişken,
    onlara sevgi gösteriyorsunuz. Hâlbuki onlar Rabbiniz olan Allah’a inandığınızdan
    dolayı, Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer siz Benim
    yolumda savaşmak ve rızâmı kazanmak için çıkmışsanız, onlara nasıl
    sevgi gösterirsiniz? Oysa Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da
    353] 3/Ahzâb, 4
    DOSTLUK
    - 85 -
    bilirim. Sizden kim bunu yaparsa, doğru yoldan sapmış olur. Şayet onlar
    sizi ele geçirirlerse, size düşman kesilecekler, size ellerini ve dillerini kötülükle
    uzatacaklardır. Zaten inkâr edip kâfir olmanızı istemektedirler.” 354
    Zâlimlerle Dostluk: Kur’an, hiç bir şekilde zâlimlerle dostluğa
    izin vermez. “...Zâlimler için hiç bir velî/dost ve yardımcı yoktur.”355; “...
    Onlar, Allah’a karşı sana hiçbir fayda veremezler. Doğrusu zâlimler birbirlerinin
    dostlarıdır. Allah da takvâ sahiplerinin dostudur.”356; “...Zâlimler
    hâriç (hiç kimseye) düşmanlık ve saldırı yoktur.” 357
    Onursuz Kâfirleri Dost Edinenler, İzzet ve Şerefi Onların Yanında
    mı Arıyor? “Münâfıklara, kendileri için acı bir azap olduğunu
    müjdele! Mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinenler, onların yanında
    izzet (güç, onur ve şeref) mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet, yalnızca
    Allah’a aittir.”358; “Kim izzet ve şeref istiyorsa bilsin ki izzet ve şerefin hepsi
    Allah’ındır...”359; “...İzzet, üstünlük ancak Allah’ın, Peygamberinin ve
    mü’minlerindir. Fakat münâfıklar bunu bilmezler.” 360
    Mü’minlerin Kâfirleri Velî/Dost Edinmesi: İslâm dini, insana,
    insan olma hak ve hürriyetini en doğru ve âdil şekilde veren ve
    herkese insanca muâmele edilmesini emreden ilâhî bir dindir. Bununla
    beraber bu dinin, müslümanları gayr-ı müslimlerin bâtıl
    inanç ve sultası altına bırakmayacağı da açıktır. Nitekim Kur’an,
    müslümanların, İslâmî nizama halel getirecekleri ve müslümanları
    doğru yoldan saptıracakları endişesiyle sırlarına vâkıf olacak şekilde
    gayr-ı İslâmî unsurlarla samimiyet kurup dost ve ahbap olmalarını
    uygun görmemiştir.
    “Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları,
    kardeşleri yahut akrabaları da olsa- Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla
    dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, imanı
    yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir...” 361 “Ey iman
    edenler! Eğer iman yerine küfrü beğenip tercih etmişlerse babalarınızı ve
    kardeşlerinizi bile velî/dost kabul etmeyin. Sizden kim onları dost edinirse,
    işte onlar zâlimlerin kendileridir.”362; “Mü’minler mü’minleri bırakıp da
    kâfirleri velî/dost edinmesinler. Kim bunu yaparsa Allah’tan ilişiği kesilmiş
    354] 60/Mümtehine, 1-2
    355] 42/Şûrâ, 8
    356] 45/Câsiye, 19
    357] 2/Bakara, 193
    358] 4/Nisâ, 138-139
    359] 35/Fâtır, 10
    360] 63/Münâfıkûn, 8 ve yine bk. 10/Yûnus, 65
    361] 58/Mücâdele, 22
    362] 9/Tevbe, 23
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 86 -
    olur (artık O’ndan hiçbir şey beklemesin)...” 363
    Bu ve benzeri âyetler, çok net bir üslûpla, mü’min sayılmak
    için her çeşit müşrik ve kâfiri velî edinmekten kaçınmanın şart
    olduğunu ifade etmektedir. Allah sevgisiyle Allah düşmanlarının
    sevgisini kalbinde birleştirmesi mümkün olmadığından kâfirleri
    velî edinmek mü’mine yakışmaz. Allah’ı seven, O’nun düşmanlarına
    buğzetmek zorundadır. İmanla küfür arasında hiçbir yakınlık
    ve ilişki yoktur. Âyetler, kâfir ve müşriklere karşı muhabbet ve
    samimî dostluk gösterilmesine müsâade etmediği gibi, sorumluluğunu
    onlara bırakıp onları yönetici kabul etmelerine de izin vermez.
    Allah Teâlâ, mü’minleri, Allah’ın âyetlerini inkâr eden veya
    onlarla alay eden kâfirlerle birlikte oturmayı yasaklamakta364 ve
    onların dünyadaki konforlarına ve servetlerine bakıp imrenmekten
    de nehyetmektedir: “Sakın kendilerini denemek için onlardan bir
    kesimi faydalandırdığımız dünya hayatının süsüne gözlerini dikme! Rabbinin
    (âhiretteki) rızkı hem daha hayırlı, hem de daha süreklidir.” 365
    Kâfirleri dost kabul etmemek, onlarla devamlı kavgalı ve
    savaş şartları içinde yaşamak değildir. Mü’minler, kâfirlere karşı
    güzel davranış, adâlet ve ihsan ile hareket etmekten men edilemezler.
    Çünkü kâfirleri velî edinmemek başka; onlara karşı hüsnü
    muâmele, adâlet ve ihsan ile hareket etmek daha başka bir şeydir.
    Haklara riâyet verilen sözde durmak, ciddiyet, merhamet ve imanın
    gereği olan her çeşit güzel huylar müslümanın şiarıdır. Fakat
    mü’minin her şeyden önce din ve imanında samimi olması gerekir.
    Allah’tan başkasına nefsini teslim etmeyecek olan mü’minin,
    kendisini herhangi bir sebepten dolayı kâfirlerin dostluğuna
    kaptırması, imanına ve ciddiyetine aykırıdır. Dünyevî hususlarda
    kâfirlerle zâhiren güzel davranış ve insanî ilişkilerde bulunmak
    haram değildir. Ama onlara meyletme, günahta yardım etme ve
    onlara arka çıkma mânâsında kâfirleri velî/dost edinmek, meselâ
    akrabalık sebebiyle bu tür yakınlık, küfrü icap ettirmese bile haram
    kabul edilmiştir. Çünkü bu anlamda kâfir kimseyi sevmek, bazen
    mü’mini onun yolunu güzel görmeye ve dinine râzı olmaya
    cezbedebilir. Bu da onu İslâm’dan çıkarır.
    “Mü’minler mü’minleri bırakıp da kâfirleri velî/dost edinmesinler...”366
    hitâbından maksat, onlarla her türlü dünyevî ilişkileri kesip devamlı
    düşmanca davranmak değil; onların hükümranlıklarını ve
    yönetim şekillerini desteklemek, müslümanların sırlarını onlara
    363] 3/Âl-i İmrân, 28
    364] 4/Nisâ, 140
    365] 20/Tâhâ, 131
    366] 3/Âl-i İmrân, 28
    DOSTLUK
    - 87 -
    ifşâ ve müslümanların aleyhine onlarla ittifak edecek şekilde gönül
    dostu olmak ve onların inançlarını benimsemekle olur.
    Mü’minlerle kâfirler arasındaki velâyet ilişkisini durum ve
    şartlara göre mubah, haram ve küfür olmak üzere üç kategoride
    ele almak mümkündür:
    1- Mubah sayılan ilişki: Kalben sevgi ve muhabbet beslemeksizin
    insan olmaları hasebiyle dünyevî hususlarda zâhiren güzel ilişkilerde
    bulunmak ve insan haklarına saygılı davranarak adâletle
    muâmele etmek.
    2- Haram sayılan velâyet: Dinlerinin bâtıl olduğunu kabul etmekle
    birlikte akrabalık veya kişisel muhabbet sebebiyle kâfirlerle
    karşılıklı olarak yardımlaşmak, işbirliği yapmak ve onlara meyletmek
    şeklinde ortaya çıkan velâyet, yani dostluktur. İşte bu durum,
    küfrü gerektirmese de şer’an yasaklanmıştır. Zira bu çerçevede
    birbirleriyle ilişkiyi sürdürmek, bazen mü’minlerin onların yolunu
    benimsemesine ve dinlerine rızâ göstermesine sebep olabilir. Bu
    da neticede kendilerini dinlerinden çıkarabilir.
    3- Küfrü gerektiren velâyet: Kâfirlerin dinlerini ve yaşantılarını
    benimseyip kalben onlara sevgi ve muhabbet göstermek,
    mü’minlerin aleyhine onlara arka çıkmak, mü’minlerin gizli ve
    mahrem sırlarını onlara ifşâ edecek şekilde onları velî/dost edinmektir.
    Bu, onların küfrünü tasvip etmek ve ona râzı olmak anlamına
    gelir. Küfrü tasvip ve küfre rızâ, küfür olduğundan, onlarla
    bu çeşit velâyet/dostluk ilişkisi kurmak küfrü gerektirir. “Ey iman
    edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin...
    Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim. Sizden kim
    bunu yaparsa, doğru yoldan sapmış olur.”367; “Sen, zikrimize iltifat etmeyen
    ve dünya hayatından başka bir şey istemeyenlerden yüz çevir.” 368
    İman edenler, bütün dünya görüşlerini ve hayatlarını tanzim
    edecekleri esasları Kur’an’dan almaları gerektiği gibi; sevgi, muhabbet,
    buğz ve nefret ölçülerini de Kur’an’dan almak zorundadırlar.
    Allah’ın dini, tevhid dini olduğuna göre mü’minin muhabbet
    ve dostluğu, yalnız bu dairenin içerisinde cereyan etmelidir.
    Hem Allah’ı, hem de O’nun düşmanlarını sevmek, mantıkî bir çelişkidir.
    369
    Düşmanlıkta Aşırı Gidilmemesi, Düşman Bir Toplumun Bir
    Gün Dost Olabileceği: “Olur ki Allah sizinle düşmanlarınız arasında
    367] 60/Mümtehine, 1
    368] 53/Necm, 29
    369] Mikdat Öccü, Kur’an’da Velî ve Velâyet, s. 95-96
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 88 -
    yakında bir dostluk meydana getirir. Allah, gücü (her şeye) yetendir, çok
    bağışlayan, çok merhamet edendir.”370 Bu âyette Allah, düşmanlıkta
    aşırı gidilmemesini, düşman bir toplumun, bir gün dost olabileceğini
    bildirmiştir. Nitekim Peygamber’in ve müslümanların can düşmanı
    olan Mekke ve çevresi müşriklerinin çoğu sonradan İslâm’a
    girmişler, onların çocukları, Allah yolunda cihad eden mü’minler
    olmuşlardır. Böylece âyette belirtilen ilâhî vaad gerçekleşmiştir.
    Bizim için de aynı uyarı geçerlidir ve aynı netice mümkündür. O
    yüzden müslümanlar, düşmanlarına karşı ölçülü olmaya, aşırı düşmanlıktan
    sakınmaya, adâlet ve insafa yöneltilir.
    Peygamberimiz (s.a.s.) de bu konuda şöyle buyurur: “Sevdiğini
    ölçülü sev; bir gün düşmanın olabilir. Sevmediğine de ölçülü buğz et; bir
    gün dostun olabilir.” 371
    Kişinin günah ve haksızlık yapmasına sebep olan her şey, düşman
    sayılır. Kişi için en tehlikeli düşman ise dost gözüken düşmandır.
    Allah’a yaklaştıran her şey mü’minin dostu, Haktan uzaklaştıran
    her şey de onun düşmanıdır. Müslüman, eşi ve çocuklarıyla
    ayrıca iman kardeşliği oluşturmalı ki, onlarla gönülden samimi
    bağ, candan sevgi oluşsun.
    Düşmanı Yakın Bir Dost Haline Getirmek İçin Güzel Tavır: “İyilikle
    kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O zaman
    (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın bir
    dost olur.”372 Bu âyete göre kötülük, en güzel haslet ne ise onunla
    önlenmelidir. Bu davranış, her kişinin değil; er kişinin yapabileceği
    özelliktir: “Bu (haslete) ancak sabredenler kavuşturulur. Buna ancak
    (hayırdan) büyük pay sahibi olan kimse kavuşturulur.”373 Bu âyetlere
    göre müslümanların hareketleri hasene (iyilik), kâfirlerinki ise seyyie
    (kötülük) şeklinde nitelendirilir. Fahreddin Râzî, âyette geçen
    “(hayırdan) büyük pay sahibi olan kimse”leri, yüksek ahlâkî erdemlere
    sahip kişiler olarak anlar ve bu âyetlerin, insanlara hakkı kabul ettirmeye,
    onları düşmanlıktan vazgeçirmeye yönelik dâvet ve irşad
    faâliyetlerinde sabır, sevgi ve hoşgörü ile davranmanın önemini
    ortaya koyduğunu belirtir.374
    “Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a, Kur’an’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın.
    Allah’ın size olan nimetlerini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman
    kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmiş ve O’nun nimeti sâyesinde
    370] 60/Mümtehine, 7
    371] Tirmizî, Birr 60
    372] 41/Fussılet, 34
    373] 41/Fussılet, 35
    374] Mefâtihu’l-Gayb, 41/Fussılet, 35 âyetinin tefsiri
    DOSTLUK
    - 89 -
    kardeş olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan
    da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru
    yolu bulasınız.” 375
    “...İyilik ve takvâ (Allah’ın yasaklarından sakınma) üzerinde yardımlaşın;
    günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü
    Allah’ın cezası çetindir.” 376
    “Ey iman edenler” Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları
    dost edinmeyin. Onlar size gelen hakkı/gerçeği inkâr etmişken, onlara
    sevgi gösteriyorsunuz. Hâlbuki onlar Rabbiniz olan Allah’a inandığınızdan
    dolayı, Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer siz Benim yolumda
    savaşmak ve rızâmı kazanmak için çıkmışsanız, onlara nasıl sevgi
    gösterirsiniz? Oysa Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim.
    Sizden kim bunu yaparsa, doğru yoldan sapmış olur. Şayet onlar sizi
    ele geçirirlerse, size düşman kesilecekler, size ellerini ve dillerini kötülükle
    uzatacaklardır. Zaten inkâr edip kâfir olmanızı istemektedirler.” 377
    Bu âyetlerde mü’minlere hitâben hem Allah’ın, hem de
    kendilerinin düşmanı olan, Allah’tan gelen hakkı inkâr edenleri
    dost edinmemeleri, onlara sevgi beslememeleri; şayet onlar
    mü’minlere gâlip gelseler, yaman düşman kesilip elleriyle, dilleriyle
    mü’minlere zulmedecekleri ve onların inkâr etmelerini isteyecekleri;
    âhirette akrabanın veya çoluk çocuğun bir faydası olmayacağı
    belirtilmektedir.
    Hadis-i Şeriflerde Velâyet/Dostluk
    “Amellerin en faziletlisi Allah için sevmek, Allah için buğzetmektir.” 378
    “Dostunu/sevdiğini ölçülü sev; bir gün düşmanın olabilir. Sevmediğine
    de ölçülü buğz et; bir gün dostun olabilir.” 379
    “İman ipinin (kulpunun) en güçlüsü, Allah için dostluk ve Allah için
    düşmanlıktır. Yine Allah için sevmek ve Allah için nefret duyup buğzetmektir.”
    380
    “Kişi, dostunun dini üzeredir. İnsan kiminle dostluk kurduğuna dikkat
    etsin!” 381
    375] 3/Âl-i İmrân, 103
    376] 5/Mâide, 2
    377] 60/Mümtehine, 1-2
    378] Ebû Dâvud, 3, hadis no: 4599
    379] Tirmizî, Birr 60
    380] Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî,
    El-Kebîr
    381] Tirmizî, Zühd 45 hadis no: 2379; Ahmed bin Hanbel, 16/178
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 90 -
    “İnsan, dostunun dinindedir. Bundan dolayı dost edineceği kişiye dikkat
    etsin.” 382
    “Ruhlar bir araya getirilmiş gruplar gibidir; tanışıp uyuşanlar birleşir,
    uyuşmayanlar ayrılır.” 383
    “Üç konuda müslümanın kalbi kin tutmaz, hıyânet etmez: Amellerde
    ihlâs, devlet adamlarına nasihat, cemaatten ayrılmama” 384
    “İnsan, sevdiği ile beraberdir.” 385
    “Kim, insanların kızması pahasına Allah’ı dost edinmekle O’nu râzı
    ederse Allah o kimseyi insanların nazarında yüceltir. Kim de Allah’ın gazabına
    rağmen insanları râzı ederse, artık onu Allah’ın azabından hiçbir
    şekilde kurtarmak mümkün olmaz.” 386
    “Ben, müşrikler arasında ikamet eden her müslümandan berîyim/uzağım.”
    Ashâb; “Niçin yâ Rasûlallah?” diye sorunca, şöyle buyurdu:
    “Çünkü o ikisinin ateşi birbirini görmez.” 387
    “Kim bir müşrikle ittifak yapar ve onunla birlikte ikamet ederse, o da
    onun gibidir.” 388
    “Sakın zanna yer vermeyin; zira zan, sözlerin en yalanıdır. Tecessüs
    etmeyin (gizli kusurları araştırmayın), rekabet etmeyin, hasetleşmeyin,
    birbirinize buğzetmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları,
    Allah’ın emrettiği şekilde kardeş olun. Müslüman müslümanın kardeşidir.
    Ona zulmetmez, onu mahrum bırakmaz, onu tahrik etmez. Kişiye kötülük
    olarak, müslüman kardeşini hakir görmesi yeterlidir. Her müslümanın
    canı, malı, kanı ve ırzı diğer müslümanlara haramdır. Allah sizin sûret ve
    kalıplarınıza bakmaz, fakat kalplerinize ve amellerinize bakar. Sakın ha,
    birbirinizin satışı üzerine satış yapmayın. Ey Allah’ın kulları kardeş olun.
    Bir müslümanın kardeşine üç günden fazla küsmesi helâl olmaz.” 389
    “Müslümanın müslüman üzerindeki hakkı beştir. Selâmını almak, hasta
    ziyaretine gitmek, cenâzesine katılmak, dâvetine icâbet etmek, aksırınca
    ‘yerhamukelllah’ demek.” 390
    382] Riyâzü’s-Sâlihîn, 1/398
    383] Buhârî, Enbiyâ, 3; Müslim, Birr 159
    384] İbn Mâce, Mukaddime, 18; Ebû Dâvud, İlim 10; Tirmizî, İlm 7; Ahmed bin
    Hanbel, 3/225
    385] Müslim, Birr 161
    386] Tirmizî, Zühd 64
    387] Ebû Dâvud, III/45, hadis no: 2645
    388] Ebû Dâvud, III/93, hadis no: 2787
    389] Buhârî, Nikâh 45, Edeb 57, 58, Ferâiz 2; Müslim, Birr 28-34; Ebû Dâvud,
    Edeb 40; Tirmizî, Birr 18
    390] Buhârî, Cenâiz 2; Müslim, Selâm 4; Ebû Dâvud, Edeb 98
    DOSTLUK
    - 91 -
    “Nefsim yedinde olan Allah’a yemin ederim ki, iman etmedikçe cennete
    giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız.” 391
    “Birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamette, birbirlerine şefkatte
    mü’minlerin misâli, bir bedenin misali gibidir. Ondan bir uzuv rahatsız
    olursa, diğer uzuvlar uykusuzluk ve harâretle ona ortak olurlar.”
    “Aziz ve celil olan Allah Teâlâ, kıyâmet gününde şöyle diyecek; ‘Benim
    celâlim adına birbirlerini sevenler nerede? Gölgemden başka hiçbir gölgenin
    bulunmadığı şu günde onları gölgemde gölgelendireyim.” 392
    “Allah Teâlâ buyuruyor ki: ‘Benim celâlim adına birbirini sevenler var
    ya! Onlar için orada öyle minberler vardır ki, peygamberler ve şehidler
    bile onlara gıpta ederler.” 393
    “Allah, bir kulu sevdiğinde, o kulu meleklere de insanlara da sevdirir.
    Bir kula buğzedince de meleklere ve insanlara da o kula karşı buğzettirir.”
    394
    “Allah’ın kulları arasında bir grup var ki, onlar ne peygamberlerdir, ne
    şehidlerdir. Üstelik kıyâmet günü Allah indindeki makamlarının yüceliği
    sebebiyle peygamberler ve şehidler onlara gıpta ederler.” Orada bulunanlar
    sordu: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, onlar kimdir, bize haber verir
    misin?’ “Onlar, aralarında kan bağı ve dünya menfaati için birbirlerine
    bağlı olmadıkları halde, Allah’ın nûru (Kur’an) adına birbirlerini sevenlerdir.
    Allah’a yemin ederim ki onların yüzleri mutlaka nurdur. Onlar bir
    nur üzeredirler. Halk korkarken onlar korkmazlar; insanlar üzülürken
    onlar üzülmezler.” Ardından da şu âyeti okudu: “İyi bilin ki, Allah’ın
    velîlerine/dostlarına korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” 395
    “Kişi (kıyâmet gününde) sevdiğiyle beraberdir.” 396
    “Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu tehlikede
    yalnız bırakmaz. Kim kardeşinin ihtiyacını görürse, Allah da onun ihtiyacını
    görür. Kim bir müslümanın sıkıntısını giderirse Allah da o sebeple
    onu kıyâmet gününün sıkıntısından kurtarır. Kim bir müslümanın ayıbını
    örterse, Allah da onun ayıbını kıyâmet gününde örter.” 397
    391] Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66; Kütüb-i Sitte Terc. 10/133
    392] Müslim, Birr 37, hadis no: 2566
    393] Tirmizî, Zühd 53, hadis no: 2391; Kütüb-i Sitte Terc. 10/139
    394] Buhârî, Tevhid 33, Edeb 41; Müslim, Birr 157
    395] 10/Yûnus, 62, Ebû Dâvud, Büyû’ 78, hadis no: 3527; Kütüb-i Sitte Terc.
    10/142
    396] Buhârî, Edeb 96; Müslim, Birr 165; Kütüb-i Sitte Terc. 10/44
    397] Ebû Dâvud, Edeb 46, hadis no: 4893; Tirmizî, Hudûd 3, hadis no: 1426;
    Kütüb-i Sitte Terc. 10/147; Benzer bir hadis için bk. Müslim, Zikr 38, hadis
    no: 2699; Kütüb-i Sitte Terc. 10/149
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 92 -
    “Din nasihatten ibarettir!” Yanında bulunanlar; ‘kim için ey
    Allah’ın Rasûlü?’ diye sormaları üzerine, şöyle buyurdu: “Allah
    için, Peygamber için, müslümanların imanları ve hepsi için! Müslüman,
    müslümanın kardeşidir. Ona yardımını kesmez; ona yalan söylemez; ona
    zulmetmez. Her biriniz, kardeşinin aynasıdır. Onda bir rahatsızlık görürse
    bunu onda izâle etsin (gidersin).” 398
    Düşmanlık ve Dostluk; Tevhidin
    Gereğidir, İmanın Dışa Yansımasıdır
    Düşmanlık ve dostluk, “Lâ ilâhe illâllah”ın ayrılmaz bir özelliğidir.
    Dinin temeli ve özü olan bu kelime, aynı zamanda dost ve
    düşmanlığı da belirler. Dostluğun temeli sevgi, düşmanlığın temeli
    buğz ve kindir. Din de sevgi ve buğzdur; kabul ve reddir. Bundan
    dolayı, kâfirlerle dostluk; Allah’ın dostluğunu kaybettiren,
    O’nunla ilişiğinin kesilmesini gerektiren399 büyük bir suç olduğu
    gibi, dalâlettir/doğru yoldan sapmaktır400, zâlimlerden olmaktır401
    ve kâfirler safına geçmek, “onlardan olmak”tır.402 Allah’a düşmanlık
    yapanları, Allah’ın düşmanlarını dost kabul etmek; Allah’ın
    düşmanlığını kazanmak ve imanı küfre değişmektir. Kâfirleri
    düşman kabul edip onlardan uzak durmak, İslâm akîdesinin bir
    parçasıdır. “Tâğutu reddedip (yaptığı olumlu şeyleri) inkâr etmek”
    olmadan Allah’a iman, yeterli değildir, eksiktir, insanı kurtarmaz.
    “Kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse, o kesinlikle kopması mümkün
    olmayan sapasağlam bir kulpa sarılmıştır.”403 Tâğuta küfretmeyen,
    yani onu inkâr edip reddetmeyen kimse, asla mü’min olamaz.
    Tâğut ise, Allah’tan başka, O’na alternatif olarak ortaya konan
    düşünce, hayat görüşü, sistem, kişi veya şeytanlardır. Allah’ın dışında
    ve O’na rağmen uyulan, kendisine tâbi olunan, arzulanan,
    ya da kendisinden çekinilip korkulan her şeydir.
    Kişi, tevhid kelimesini gönülden benimseyip diliyle ikrar etmekle,
    câhiliyye ve şirk inançlarının tümünü reddettiğini, şuurlu
    bir şekilde onlardan uzaklaştığını göstermektedir. Aynı şekilde,
    tevhidi benimsediği için, artık câhiliyye insanından, her çeşit müşrikten
    de sevgi, bağlılık, itaat ilişkilerini koparması, yani onlara
    dostluk sayılabilecek davranışlardan kaçınma sözü vermiş olmaktadır.
    O, kendi safını ve cephesini belirlemiş olmaktadır. Allah’ın ve
    O’nun sevdiklerinin tarafını tuttuğu için; kâfirlerden yüz çevirmek
    398] Tirmizî, Birr 17, 18, hadis no: 1928; Müslim, İman 95
    399] 3/Âl-i İmrân, 28
    400] 60/Mümtehine, 1
    401] 9/Tevbe, 23; 60/Mümtehine, 9
    402] 5/Mâide, 51
    403] 2/Bakara, 256
    DOSTLUK
    - 93 -
    ve onlarla ilişkiyi kesmek zorunluluğu hissedecektir. “Onun için sen
    zikrimize (Kur’an’a) iltifat etmeyip sırt çeviren ve dünya hayatından başka
    bir şey istemeyenlerden yüz çevir.” 404
    Allah’tan başka ilâh olmadığına dair şehâdetin ve tanıklığın
    gerçekleşmesi için, kişi sevdiğini sadece Allah için sevecek, buğzettiğine
    de Allah için buğzedecektir. Dost ve velî edindiği kimseyi
    Allah rızâsı için dost edinecek, düşman kabul ettiklerini de,
    onlar Allah’a karşı oldukları için düşman tanıyacaktır. Müslüman,
    Allah’ın sevdiklerini sevecek, O’nun gazab ettiklerine, buğzettiklerine
    de buğzedecektir. Nerede bulunursa bulunsun, her çeşit
    kâfire düşmanlık gösterecek, onun velâyetini tanımayacaktır. Bu
    kâfir, en yakını/akrabası bile olsa, onu dost kabul edip sevemeyecektir.
    Rasûlullah (s.a.s.) buyurmuştur ki: “İman ipinin (kulpunun) en
    güçlüsü, Allah için dostluk ve Allah için düşmanlıktır. Yine Allah için sevmek
    ve Allah için nefret duyup buğzetmektir.”405 İbn Abbas şöyle der:
    “Kim Allah için sever, Allah için buğzeder ve Allah için dostluk ve
    velâyet yetkisini kullanır, Allah için düşmanlık beslerse, o kimse bu
    yaptıkları sâyesinde gerçekten Allah’ın dostluğuna erişir (Allah’ın
    dostluğunu velîliğini kazanmış olur). Bir kimse de, bu nitelikleri
    taşımadığı sürece, ne kadar çok namaz kılıp oruç tutsa da, imanın
    hazzına ve tadına erişemez. Çünkü böyle insanlarla olan kardeşliğini
    (münâsebetini) sırf dünya ilişkilerine bağlamıştır. Böyle bir hal
    ise kişiye asla hiçbir şey kazandıramaz.” 406
    Mü’min, bazı dünyevî ilişkiler kurmak, alış-veriş yapmak
    mecbûriyetinde de olsa, yardımlarını da görse, hâkimiyetleri altında
    da bulunsa, tüm kâfirleri sevilen dostlar edinmeyecektir.
    Kâfirleri düşman kabul etmek, bazı görevleri yerine getirmeyi zorunlu
    kılar. Onları düşman kabul eden kimse, kâfir ve münâfıkları
    taklit edemez, onlara benzeyemez. Onlara benzeyen, onları yüceltmiş,
    onlardan olmuş olur. 407
    Her din ve ideolojinin dostluk ve düşmanlık anlayışı kendine
    hastır: Komünizmin, enternasyonalizmin, hümanizmin
    dost-düşman anlayışı kendi bâtıl dinleri, yani ideolojileriyle ilgilidir.
    Kendi yoldaşları onlar için sınır tanımaz dost; kendi ulusu,
    farklı ideolojiye mensupsa düşmandır. Nâzım Hikmet’in deyişiyle
    404] 53/Necm, 29
    405] Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî,
    El-Kebîr
    406] Hilyetü’l-Evliyâ, 1/312
    407] Tirmizî, hadis no: 2696
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 94 -
    “Vatanım rûy-ı zemîn, milletim nev-i beşer” anlayışı. (Müslümanın
    vatanı, İslâm’ın hâkim olduğu yer, yani dâru’l-İslâm; milleti,
    bütün Muhammed ümmeti, yani tüm müslümanlar olmalı.) Batı
    dünyasının ve özellikle ABD’nin dostluğu düşmanlığı yok, çıkarları,
    ülke menfaatleri vardır. Ama, bununla beraber, onları bizden
    ve hatta onlardan iyi tanıyan Rabbimiz’in hükmü: “Onların
    milletine/dinine uymadıkça yahûdiler de hıristiyanlar da senden asla râzı
    olmayacaklardır.”408 Batıyı örnek almaya çalıştığı halde ne batılı olabilen
    ne doğulu kalabilen ülkelerdeki dostluk-düşmanlık anlayışı
    da kaypak mı kaypaktır. Tarih kitaplarına bile bu renksiz ve kimliksiz
    bakış yansır. “Düşmanlar, ülkeyi işgal etti, düşmanlar şunları
    yaptı...” Ama, düşmanların kim olduğu net değildir. Kurtarıcılar,
    ülkeyi düşmanlardan kurtardılarsa, düşmanların işgal ettiğinde
    uygulayacakları kanun, ahlâk, eğitim vb. icraat niye onlardan
    daha katı ve baskıcı şekilde uygulanır ve İslâm birinci tehlike ve
    büyük düşman ilân edilir? Bu kimliksiz yaklaşım, hangi ülkelerle
    dost, hangileriyle düşman olunduğu belli olmayacak zikzaklar çizen
    tavırları getirir... Irkçı milliyetçilere göre dostluğun ölçüsünü
    kan belirleyecektir. Düşman da başka ırklardır: “Türk’e Türk’ten
    başka dost yoktur!”, “her şey Türk için, Türk’e göre, Türk tarafından!”,
    “Tanrı Türkü korusun!”
    Mü’min için ölçü nettir: Allah için sevgi, Allah için buğz; Allah
    için dostluk ve Allah için düşmanlık. Dost, gerçek Velî’ye, ölümsüz
    Dost’a bizi yaklaştıran; düşman da, bizi O’ndan uzaklaştırandır.
    Allah’ı gerçek anlamda “tek dost” kabul eden, hiç O’nun düşmanlarını,
    O’na dost olamayanları sevebilir mi?! “Ey iman edenler!
    Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven,
    mü’minlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu
    bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın
    kınamasından korkmazlar (hiç kimsenin kınamasına aldırmazlar).
    Bu, Allah’ın dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.”409;
    “Muhammed Allah’ın Rasûlü/elçisidir. Beraberinde bulunanlar da
    kâfirlere karşı çetin (şiddetli), kendi aralarında ise merhametlidirler...”
    410
    Günümüz müslümanlarının önemli bir kesimi, dostluk ve düşmanlıktaki
    ölçüyü unutup farklı görüşteki müslümanlara düşman
    gibi davranıp onları itiyor; kendilerine şimdilik dokunmayan ılımlı
    kabul ettikleri kâfirlere sempati besleyerek dost gibi yaklaşabiliyor.
    İctihadî yorumlar ve göreceli doğrular, grup taassubundan
    408] 2/Bakara, 120
    409] 5/Mâide, 54
    410] 48/Fetih, 29
    DOSTLUK
    - 95 -
    dolayı mutlak doğru kabul edilip farklı müslümanlara düşmanca
    tavırlar, şiddetli eleştiriler, hatta haksız tekfirler ve onlarla dostluğa
    tenezzül etmemeye varan bağnazlıklar sergilenebiliyor. Bütün
    müslümanlarla samimi olmayabiliriz; ama samimi olduklarımız,
    mutlaka samimi müslümanlardan olmalı. Bütün kâfirlerle ilişkimizi
    koparmayabiliriz, ama onlarla gönül dostu olmamız onlardan
    olmak, onların dinine girmek kabul edilmeli. Dost, imandaştır, gönüldaştır,
    fikirdaştır çünkü. “Kişi, dostunun dini üzeredir.” 411
    Ve dostluk, sevgi kuru bir iddia değildir. Allah’a dost olmak,
    Allah’ı sevmek, davranışla isbatlanmadıkça, kuru bir iddiadan, insanı
    kurtarmayan bir avuntudan ibarettir. Allah’la ve müslümanlarla
    dost olduğumuzu, dillendirmekten öte davranışımızla göstermeliyiz.
    “Rasûlüm! De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun
    ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.”412 Düşmanlık
    da dostluk da; bedeli olan, ispatlanması gereken bir bağlılık ya
    da red; ilişki veya bağları koparmaktır. “Allah size imanı sevdirmiş ve
    onu gönüllerinize süslemiş, sindirmiştir. Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin
    göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar bunlardır.”413; “Hep birlikte Allah’ın
    ipine (Kur’an’a, İslâm’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah’ın size olan
    nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi
    birleştirmişti ve O’nun nimeti sâyesinde kardeş olmuştunuz. Yine siz
    bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı.” 414
    Sevgi ve dostluğun gerekleri vardır. Bunları şöyle sayabiliriz:
    Allah için yardım, ikram, saygı, gerek kalple ve gerek dış görünüş
    ve tavırlarla kişinin sevdiğiyle beraber olması. Hayatın zorluklarına
    ve kâfirlerin baskılarına karşı ona destek olup moral vermek,
    onu küfre ve kâfirlere karşı güçlü ve hâkim kılmak, üzüntüsüne
    ve sevincine ortak olmak. Allah’ı sevmek ve Allah’la dost olmak
    demek; Allah’ın dostlarını sevmek, onlara yardımcı olmak, onların
    yanında yer almak, Allah’ın dinine yardım etmek demektir.
    “Kişi, dostunun dini üzeredir. İnsan kiminle dostluk kurduğuna dikkat
    etsin!” 415
    Kur’an, dostlukları ve dostları ikiye ayırır: Allah’ın dostları
    ve şeytanın dostları. Her insan, bu iki sınıftan birine mensuptur.
    Allah’ın velîsi/dostu, yani “evliyâullah” ol(a)mayan, mutlaka
    şeytanın velîsi/dostu, yani “evliyâu’ş-şeytan”dır; üçüncü bir
    411] Tirmizî, Zühd 45; Ahmed bin Hanbel, 16/178
    412] 3/Âl-i İmrân, 31
    413] 49/Hucurât, 7
    414] 3/Âli- İmrân, 103
    415] Tirmizî, Zühd hadis no: 2379; Ahmed bin Hanbel, 16/178
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 96 -
    grup yoktur. “Allah iman edenlerin velîsi (dostu ve yardımcısı)dır. Onları
    küfrün karanlıklarından (kurtarıp iman) nûr(un)a çıkarır. Küfredenlerin
    dostları ise tâğuttur. O da onları (insanî fıtratları olan İslâm’ın) nûrundan
    (ayırıp) karanlıklara çıkarır. İşte onlar ateş ashâbıdır (cehennemliktir). Onlar
    orada (bir daha çıkmamak üzere) ebedî kalıcıdırlar.”416; “İman edenler
    Allah yolunda savaşırlar. Kâfir olanlar da tâğut yolunda savaşırlar. (Ey
    mü’minler!) siz şeytanın evliyâsı (velîleri, dost ve yandaşları, ordusu olan
    kâfirlerle) savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.” 417
    “Eğer onlar Allah’a, Peygamber’e ve ona indirilene iman etmiş olsalardı,
    onları (müşrik, kâfir, hıristiyan, yahûdi ve münâfıkları) dost edinmezlerdi.
    Fakat onların çoğu fâsıktır, yoldan çıkmışlardır.”418; “...İçinizden onları
    dost tutanlar, onlardandır!”419 Kâfirleri dost kabul etmek, iman ile
    çelişmektedir. Hem iman, hem de onları dost edinme olayı, ikisi
    beraber bir kalpte toplanamazlar. İman, onları dost edinmemeyi
    gerektirmektedir. Düşmanlık ve dostluğun imanla ilgisi değerlendirilmediğinden,
    bugün müslümanların çoğunluğu açısından
    dost-düşman karışmış, düşmanlarının oyununa gelen müslüman
    yığınlar, bunca zararlarına rağmen hâlâ Allah’ın düşmanlarının ve
    kendisinin düşman olması gerekenlerin yardımcısı, destekleyicisi,
    emrindeki memuru, hizmetçisi, kulu-kölesi, askeri... olabilmektedir.
    “Müslümanım!” diyen nice insan, kâfirlerin koyduğu küfür
    kanunlarına, onların ortaya attığı felsefî düşünce ve dünya görüşlerine,
    ideolojilerine sevgi besleyebilmekte, onlara gönül rızâsıyla
    uyup teslim olabilmekteler. Hanımlarını, kâfirlerin hanımlarına
    benzetebilmekte, onlar gibi giyinmelerini (soyunmalarını) ilericilik
    ve çağdaşlık kabul edebilmekteler. Allah ve Rasûlü’yle savaş
    demek olan fâiz420 olmaksızın ticarî hayatı düşünememekteler...
    Bazı kâfirlere, dost olmanın ötesinde, hatta hayranlık duyanlar,
    destekleyip alkışlayanlar, onları velî kabul ederek seçip işbaşına
    getiren, yetki verenler, onların izini takip eden, itaat eden, onları
    örnek alanlara ne demeli!? Keler deliğine girseler bile onlara
    imrenip taklit etmeye çalışan, onları model kabul edip modalarına
    uyanlara nasıl bir sıfat bulmalı!?
    “(İnançta ve amelde) Bizden başkasına benzeyen Bizden değildir.”421
    diyen Rasûl’ün onları reddettiğini, daha doğrusu onların bu
    davranışlarıyla Rasûl’ün yolunu reddetmiş olduklarını görmek
    416] 2/Bakara, 257
    417] 4/Nisâ, 76
    418] 5/Mâide, 81
    419] 5/Mâide, 51
    420] 2/Bakara, 279
    421] Tirmizî, hadis no: 2696; Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5347
    DOSTLUK
    - 97 -
    zorundayız. Bu tesbit, câhil müslümanları dışlayıp tekfir etmek,
    onları kendi hallerine terketmek için değil; muhâtaplarımızı tanımak,
    hastalığı teşhis edip tedavi için bize çok şeyler düştüğünü,
    görevimizin ve sorumluluğumuzun çok büyük olduğunu kabullenmek
    için olmalı. Bu değerlendirme, konum tesbiti açısından
    önemli; çevremizde bize ve yakınlarımıza da sirâyet etme ihtimali
    olan bulaşıcı şirk mikroplarının tanınması ve tedbir alınması için...
    Gerçek mü’min, İslâm şahsiyetini ve müslüman kimliğini yüce
    ve aziz tanımak, bütün kâfirleri ve münâfıkları zelîl/aşağılık bilmek;
    bu sebeple onlara karşı onurlu ve zorlu olmak mecbûriyetindedir.
    “İzzet (yücelik, kuvvet ve hâkimiyet) yalnız Allah’ın, O’nun Peygamberinin
    ve gerçek mü’minlerindir. Ne var ki, münâfıklar bu gerçeği bilmez,
    anlayamazlar.”422 Mü’min, İslâm şahsiyetinin yüceliğine inanmak zorunda
    olduğu gibi, bütün kâfirlerin aşağılık olduklarına, hayvanlardan
    daha sapık ve pislik olduklarına inanmakla da yükümlüdür.
    “(Ey Peygamber!) Sen onların çoğunluğunu (Hakkı) dinler, akıllarını kullanır
    mı sanırsın? Onlar ancak hayvanlar gibidirler; hatta yolca daha da
    sapıktırlar.”423 “Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir...” 424
    “Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları,
    kardeşleri yahut akrabaları da olsa- Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla
    dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, imanı
    yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden
    ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır.
    Allah onlardan râzı olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır.
    İşte onlar, hizbullahtır, Allah’ın tarafında olanlardır. İyi bilin
    ki, kurtuluşa erecekler de sadece Allah’ın tarafında olanlardır.”425
    Bu âyet-i kerime, Allah taraftarlarıyla şeytan yandaşları arasında
    tam ve kesin bir ayrılığın olması gerektiğini ortaya koymuş oluyor.
    Mü’minin her türlü câzibeden ve her çeşit tarafgirlikten sıyrılarak
    müslümanların safında yer alması, bir tek kulpa sarılması ve bir
    tek ipe bağlanması gerekir. İslâm’ın olduğu yerde ırkçılık, nesebcilik,
    akraba savunuculuğu, aile asabiyeti ve yakınlık dâvâsı yok;
    vatan, cins, asabiyet ve kavmiyetçilik, bölgecilik vb. bir şey yok.
    Allah’ın istediği şeylerin dışında hiçbir şeyi tabulaştırmak yok. Sadece
    ve sadece akîde ve onun bayrağı altında durmak vardır.
    Kâfirlerle dostluk kurmanın tehlikesi bütün müslümanlaradır.
    Böyle bütün müslümanlara zarar getiren bir olay, bir kimsenin
    sadece kendisinin kâfir olmasından da büyük bir tehlike ortaya
    422] 63/Münâfıkûn, 8
    423] 25/Furkan, 44
    424] 9/Tevbe, 28
    425] 58/Mücâdele, 22
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 98 -
    koyar. Birinin zararı, topyekün müslümanlara iken, diğerinin sadece
    kendisinedir. Kâfirlere karşı olan dostluğun özellikleri şunlardır:
    Kâfirlerin küfrüne rızâ göstermek, onları tekfir etmemek,
    onların bâtıl dünya görüşlerini tasdik etmek, onları velî, yani
    dost ve yönetici olarak kabul etmek, onları işbaşına geçirmek,
    onları sevmek, onlara uyup itaat etmek. İşte bütün bunlar, kişinin
    kâfirleri dost kabul ettiğini, yetkisini onlara verdiğini göstermektedir.
    Kişi, dostluk, sevgi ve rızâyı kâfirlere gösterirse, bu
    küfrü gerektirir. Şayet sevgi ve rızâ, mü’minlere karşı ise, bu da
    imanın gereğidir.
    İman, kabul etmeye ve sözleşmeye dayalı bir dostluk simgesidir.
    Bunun neticesi de Yaratıcı’ya teslim olmaktır. Bu teslimiyet,
    ahd, mîsak ve velâ kavramlarıyla ifade edilir. İnsan, dostunu ve
    düşmanını tanımak zorundadır. Hz. Âdem ve Havvâ’ya, yaratıldıkları
    ilk zamanlarda Allah düşmanlarını tanıttı, onları uyardı.
    “Muhakkak bu (İblis) sana ve zevcene düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın;
    sonra zahmet çekersin. Çünkü senin acıkmaman ve çıplak kalmaman
    ancak burada mümkündür ve sen burada susamazsın ve sıcaktan
    bunalmazsın.”426 İnsanın ilk yanlışı, düşmanını dost zannetmesiyle
    oldu; İnsanın cenneti kaybetmesinin sebebi, düşmanına karşı tedbir
    almayışı, onun hile ve tuzaklarına kanmasıdır. Bırakın insanı,
    hayvanlar bile düşmanlarını bilir; kendisini ve neslini düşmanından
    korumaya çalışır. Bir tavuk, özellikle yavrusunu düşmanından
    sakınmak için, nasıl fedâkârlık ve kahramanlık yapar, gözleyenler
    bilir.
    Dostluk-düşmanlık konusunda hatırımızdan çıkarmamamız
    gereken özelliklerden biri de, “gâvurun atına binen, onun kılıcını
    kuşanır” atasözünün ve “bugün yardım alan, yarın emir alır”
    vecîzesinin gerekleridir. Hırsızı yakaladığımızı zannederken, hırsız
    tarafından yakalanan konumuna düşmemeli, ava giderken kendimiz
    avlanmamak için tedbirler almalıyız.
    Velîliği Gerekli Olanlar: Müslümanlar Allah’ı, O’nun elçisini
    ve mü’minleri velî/dost olarak bilmek zorundadırlar. Allah’ı, Peygamberi
    ve mü’minleri velî edinenler “hizbullah/Allah taraftarı”
    ünvânını kazanırlar ve onlar şüphesiz bâtıl taraftarlarına karşı
    üstün gelirler. Velâyet gerçeğini anlamış olan iman sahibi kimse,
    gerçek ve değişmez velî olarak Allah’ı tanır.427 Bu şuura eren bir
    mü’min, Allah’ın dışındaki kimselerle kuracağı dostlukta hareket
    noktası Allah’a ait velîlik ölçüsüdür. Yani o, Allah’a velî olanlarla
    426] 20/Tâhâ, 117-119
    427] 3/Âl-i İmrân, 68
    DOSTLUK
    - 99 -
    velilik bağını kurar, ama Allah’ın düşmanlarına velî gözüyle bakamaz.
    Kur’an, mü’minlerin dostlarını (velîlerini) şöyle açıklıyor: “Sizin
    velîniz, ancak Allah, (O’nun) Rasûlü, rukû’ ediciler olarak namaz
    kılan ve zekâtı veren mü’minlerdir.”428 Velâyet, her şeyden önce
    bir iman, duygu ve birbirine destek olma beraberliğidir. Bundan
    dolayı bütün müslümanlar karşılıklı velî olmak durumundadırlar.
    Bunun ilk örneğini sahâbe toplumunda görüyoruz. İman edip Allah
    için hicret eden Muhâcirler ile onlara yardım eden Ensar birbirlerinin
    velîsidirler. 429
    “Mümin erkekler ve mü’min kadınlar, birbirlerinin velisidirler. İyiliği
    (ma’rûfu) emrederler, kötülükten (münkerden) alıkorlar, namazı kılarlar,
    zekâtı verirler, Allah’a ve Rasûlüne itaat ederler. İşte Allah onlara rahmet
    edecektir. Allah daima Aziz’dir (üstündür), Hakim’dir (hüküm
    ve hikmet sahibidir).”430 Müslümanlar nerede olurlarsa olsunlar,
    İslâm’ı ihlâsla yaşayan takvâ sahibi mü’minlerle veli/dost olmak
    zorundadırlar. Bu tavır imanın gereğidir.
    Velî Edinilmesi Yasak Olanlar: Allah’ı bırakıp, ya da O’nun yanında
    özellikle kendisine kulluk yapma anlamında velîler (putlar)
    bulmak câiz değildir. Böyle yapanlar Allah’a şirk koşmuş olurlar.
    Allah’tan başkalarını velî (dost-yardımcı) tutanların hali örümceğin
    yuvasının durumuna benzer. Örümceğin yuvası hem çok zayıftır
    hem de emniyetli değildir.431 Müslümanlar da insanlardan
    bazılarını veli (dost-yardımcı) edinemezler. Çünkü Rabbimiz müslümanlarla
    diğer insanlar arasında olması gereken velâyetin sınırlarını
    çiziyor, mü’minlere kimden fayda, kimden de zarar geleceğini
    haber veriyor.
    Kur’an, İslâm’a karşı mücâdele eden ve müslümanlara düşmanlık
    besleyen kitap ehlinin velî/dost ve sırdaş edinilmesini yasaklıyor.
    432 “Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden
    dininizi alay ve oyun (konusu) edinenleri ve kâfirleri velî olarak tutmayın.
    Ve eğer inanıyorsanız, Allah’tan ittika edin (korkup sakının).”433; “Ey iman
    edenler! Yahûdileri ve hıristiyanları velî edinmeyin, onlar birbirlerinin
    velîleridir. Sizden kim onları velî edinirse o da onlardandır…” 434
    428] 5 Mâide, 55
    429] 8/Enfâl, 72
    430] 9/Tevbe, 71
    431] 29/Ankebût, 41
    432] 5/Mâide, 80-82
    433] 5/Mâide, 57
    434] 5/Maide, 51
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 100 -
    Müslümanlar, kendi din kardeşlerini bırakıp Kur’an’ın kâfir
    dediği kimseleri velî/dost edinemezler.435 Hatta mü’minler, küfrü
    imana tercih eden, İslâm’dan yüz çeviren ana babaları bile
    olsa onları velî edinemezler.436 “Ey iman edenler! Mü’minleri bırakıp
    kâfirleri velîler edinmeyin. Kendi aleyhinize Allah’tan apaçık olan kesin bir
    delil vermek ister misiniz?” 437
    Kur’an, şeytanın da velî edinilmesini yasaklıyor. Onu velî edinen
    şüphesiz büyük zarara uğrar.438 Onu velî edinenler Kıyâmet
    gününde ondan başka velî (yardımcı) bulamazlar.439 Şeytan ancak
    iman etmeyenlerin velîsidir.440 Üstelik şeytanlar kendi velîlerine
    (dostlarına) mü’minlerle mücâdele etsinler diye telkinde bulunurlar.
    Mü’minler, şeytanların dostlarına itaat ederlerse müşriklerden
    olurlar. 441
    Hiç bir faydası ve zararı olmayan putları velî haline getiren
    müşrikler büyük bir yanılgı içerisindedirler.442 Putları velî edinenler,
    onların şefaatlerini, yardımlarını ve desteklerini beklerler.443
    Buradan hareketle denilebilir ki, putlardan ilâhî yardım, destek
    ve sevgi, yakınlık ve iyilik beklemek, onları tanrı haline getirmenin
    göstergesidir. Allah’a ‘Velî’ denilmesi, tıpkı O’na ‘Rab’ denilmesi
    gibidir. Çünkü ilâhî yardım, destek, dostluk, yakınlık ancak
    O’ndan gelir, O, bütün insanların işlerinin velîsidir. Bu anlamda
    velâyet hakkı sadece O’nundur.
    Tapınılmak için uydurulan tanrılar, ya da kendini tanrı yerine
    koyan, Allah’ın hükümleri yerine kendi ilkelerini uygulayan
    tâğutlara veli/dost gözüyle bakılamaz. “Allah, mü’minlerin velîsidir
    (dostu ve yardımcısıdır). Onları karanlıklardan nûra çıkarır. Küfredenlerin
    velîleri ise tâğuttur. O da onları nûrdan karanlıklara çıkarır. İşte onlar ateşin
    (cehennemin) arkadaşıdırlar, orada devamlı kalıcıdırlar.” 444
    Allah’ın gazap ettiği topluluklarla da velâyet bağı kurulamaz.
    Çünkü onlar yaptıkları büyük hatalarla yoldan çıkmışlardır
    ve Allah’ın gazabını hak etmişlerdir.445 Müslümanların düşmanı
    oldukları gibi, Yüce Allah’ın ve O’nun dininin de düşmanı
    435] 3/Âl-i İmrân, 28; 18/Kehf, 102 vd.
    436] 9/Tevbe, 23
    437] 4/Nisâ, 144
    438] 4/Nisâ, 119
    439] 16/Nahl, 63
    440] 7/A’râf, 27
    441] 6/En’âm, 121
    442] 13/Ra’d, 16
    443] 22/Hacc, 13; 39/Zümer, 3
    444] 2/Bakara, 257
    445] 6/Mümtehıne, 13; 58/Mücâdele, 14-15
    DOSTLUK
    - 101 -
    olan müşrik kimselere velî olunmaz. Allah rızası için yola çıkmış
    mü’minler, haktan ayrılmış bu gibilere velî/dost gözüyle bakamazlar.
    446 Dinde ikiyüzlü davranan münâfıklar da müslümanlara velî
    olamazlar. Mü’minler, çevrelerinde münâfıkların zararlı faaliyetlerini
    gördükleri, onların müslümanları aldatıp çıkar sağladıklarını
    bildikleri halde onları velî/dost edinemezler. Toplumun velâyetini,
    yani yönetim yetkisini bu iki dinli kimselere emanet edemezler. 447
    Farsça’da “seven, sevgili, yâr” anlamındaki “dost” kelimesinden
    dilimize geçen dostluk, İslâmî literatürde sadâkat, uhuvvet,
    meveddet, sohbet gibi değişik kelimelerle ifade edilmiş, ayrıca
    “velî” ve “rafîk” kelimeleri başka anlamları yanında, dost
    mânâsında da kullanılmıştır. Kur’ân-ı Kerim’de bu anlamda en çok
    geçen kelime, “velî”dir. İnsanlar arasındaki samimiyet ve sevgiye
    dayalı bağlılık haline dostluk diyoruz. Kur’ân-ı Kerim’de dostluk,
    bütün mü’minlerin şiarı ve özelliği olarak gösterilir: “Mü’min erkekler
    ve mü’min hanımlar birbirlerinin dostudurlar.”448 Dostluk, ancak
    Allah içindir. İslâm dışı bir gâye için dostluk kurulmamalıdır. “Sizin
    dostunuz Allah, O’nun elçisi (Hz. Muhammed) ve iman edenlerdir.”449
    Dostlukların kurulmasında kan bağı yerine inanç birliğinin esas
    alınması gerekir: “Ey iman edenler! Eğer iman yerine küfrü beğenip
    tercih etmişlerse babalarınızı ve kardeşlerinizi bile velî/dost kabul etmeyin.
    Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zâlimlerin kendileridir.” 450
    Allah’ın iman edenlerin dostu olduğunu bildiren âyetlerin çoğunda
    “velî” kelimesinden sonra “nasîr”, “şefî’”, “vaak”, “hamîd”
    , “mürşid” gibi sıfatlara veya benzer mânâlar ihtivâ eden ifadelere
    yer verilerek dostun sevdiği için bir yardımcı, koruyucu, kurtarıcı,
    yüceltici, iyiliğe yöneltici olması, bu şekilde dostluğun sevgiye
    dayanması ve pratik ahlâkî sonuçlar doğurması gerektiğine işaret
    edilmiştir. Mü’minlerin kardeş olduğu,451 vaktiyle onlar birbirine
    düşman iken Allah’ın gönüllerini kaynaştırmasıyla dost ve kardeş
    olduklarını452 bildiren âyetler de geniş kapsamlı dostluğun önemini
    anlatmaktadır.
    Kur’ân-ı Kerim’de yine dostluk anlamında kullanılan “hulle”
    kelimesi, sözlüklerde genellikle “kalbin derinliklerine nüfuz ederek
    kökleşen engin dostluk” şeklinde açıklanmaktadır. Allah’ın
    446] 60/Mümtehıne, 1-2
    447] 4/Nisâ, 88-91
    448] 9/Tevbe, 71
    449] 5/Mâide, 55
    450] 9/Tevbe, 23
    451] 49/Hucurât, 10
    452] 3/Âl-i İmrân, 103
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 102 -
    Hz. İbrâhim’i dost (halîl) edindiğini,453 âhirette zâlimlerin “keşke
    falanı dost edinmeseydim!”454 şeklindeki pişmanlığını anlatan
    âyetlere göre hulle kelimesi, ilgili diğer terimlerden daha dar kapsamlı,
    fakat daha içten, güçlü bir dostluğu ifade etmektedir.
    Hadis-i şerifteki “Kişi, dostunun (halîl) dini üzeredir.”455 ifadesi,
    dostluğun ancak ahlâkî, psikolojik vb. yönlerden uyuşabilenler
    arasında kurulabileceği şeklindeki görüşün özlü bir ifadesidir.
    İnsanların farklı tabiat ve karakterlerde yaratılmış olmasının bu
    uyuşma ve kaynaşmadaki rolünü belirten “Ruhlar bir araya getirilmiş
    gruplar gibidir; tanışıp uyuşanlar birleşir, uyuşmayanlar ayrılır.”456
    meâlindeki hadis, dikkat çekicidir. 457
    Kur’an, kâfirleri dost edinmeyi yasaklar: “Mü’minler, mü’minleri
    bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa Allah’tan ilişiği
    kesilmiş olur, artık Allah’tan hiçbir şey beklemesin. Ancak onlardan
    (kâfirlerden gelebilecek tehlikelerden) sakınma haliniz (takıyye) başkadır.
    Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Dönüş, yalnızca
    O’nadır. De ki: ‘İçinizdekileri gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu
    bilir. Göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah her şeye gücü yetendir.”458
    Müfessir Beyzavî, bu âyetin tefsirinde şöyle diyor: Eğer kalplerinizde
    kâfirlere karşı bir sevgi ve dostluk meyli varsa, onu saklasanız
    da, açığa vursanız da Allah bilir. Zira göklerde ve yerde olan
    her şeyi bilen Allah, elbette sizin gizlinizi de âşikârınızı da bilir.
    Ayrıca O, kâfirlere dost olmanızı yasaklamasına rağmen, yine de
    siz bundan vazgeçmezseniz, sizi cezalandırmaya da kadirdir. Kısaca,
    O’nun muttalî olmadığı ve cezalandırmaya gücünün yetmediği
    hiçbir kötülük ve isyan bulunmadığına göre, O’nun emrine âsi
    olmak cür’etini göstermeyin.
    Allah düşmanlarını sevmek, mü’mine yakışmaz; zaten kâfirler
    de mü’minleri sevmezler: “Ey iman edenler! Sizden olmayanı dost, sırdaş
    edinmeyin. Onlar sizi şaşırtmaktan, size fenâlık etmekten geri kalmazlar.
    Sıkıntıya düşmenizi isterler. Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır;
    sînelerinin gizlediği (içlerinde sakladıkları düşmanlıkları) ise daha büyüktür.
    Size âyetlerimizi açıkladık, eğer düşünürseniz.”459; “Kâfirler de birbirlerinin
    dostudurlar.”460 Mü’minler, birbirlerine kızıp da kâfirlere
    453] 4/Nisâ, 125
    454] 25/Furkan, 28
    455] Tirmizî, Zühd 45, hadis no: 2379; Ahmed bin Hanbel, 16/178
    456] Buhârî, Enbiyâ, 3; Müslim, Birr 159
    457] Mustafa Çağrıcı, TDV İslâm Ansiklopedisi, 9/511-512
    458] 3/Âl-i İmrân, 28-29
    459] 3/Âl-i İmrân, 118
    460] 8/Enfâl, 73
    DOSTLUK
    - 103 -
    yönelemezler: “Ey iman edenler! Mü’minleri bırakıp da, kâfirleri dost
    edinmeyin.”461 Peygamber Efendimiz de şöyle buyurmuştur: “İnsan,
    dostunun dinindedir. Bundan dolayı dost edineceği kişiye dikkat etsin.”462;
    “İnsan, sevdiği ile beraberdir.”463 Mü’minler birbirleriyle dostluk yapmazlarsa
    ne olur? “Kâfirler, inkâr edenler birbirlerinin dostlarıdır. Eğer
    siz aranızda dost olmazsanız yeryüzünde büyük fesat/kargaşa, büyük
    bozgun ve fitne çıkar.” 464
    Dünya hayatında her insanın onunla samimi olacağı, duygularını
    paylaşacağı, seveceği ve sevileceği, görüş birliğinde bulunacağı
    dostlara ihtiyacı vardır. Dostluklar, Allah rızâsı için ve çıkarsız
    olursa sürekli olur. Bir mü’minin genel olarak bütün mü’minlere
    dostluk göstermesi gerekir. Ayrıca, fert olarak her mü’minin en
    çok sevdiği, bağlandığı dostları, arkadaşları da bulunur. Hz. Muhammed
    (s.a.s.) ile Hz. Ebû Bekir arasındaki dostluk gibi...
    İslâmî dostluk kavramı, batılı hayat tarzındaki dostluk kavramından
    apayrıdır. Çünkü bu dostluk, yüzeysel bir dostluk olmayıp
    sorumluluk, ahde vefâ, kendisi için istediğini kardeşi için de istemek
    gibi derin mânâlara sahiptir. Kur’ân-ı Kerim velâyet kelimesi
    ile dostluğu, kâmil anlamda tek kelimede zikreder. Dostluk
    velâyetin izahıdır ve müslümanlar velâyeti müslümanlara verirler.
    Bunun anlamı, dostluğun getirdiği bütün maddî ve mânevî
    sorumluluktur, birlikteliktir, yardımdır, sevgidir, kardeşliktir.
    Dostluğun itikadî, amelî ve ahlâkî yönleri vardır. Dostluğun
    itikadî yönlerini, müslümanların tevhid anlayışı belirler. Amel olarak,
    müslümanların birbirini sevmesi ve birliktelik oluşturmaları
    zorunludur. Cemaat, Allah’ın rahmetine, rızâsına, af ve mağfiretine,
    dünya ve âhiret mutluluğuna sebep olur. Ayrılık ise, yüzleri
    karartır, Allah’ın azabını çağrıştırır. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
    “Üç konuda müslümanın kalbi kin tutmaz, hıyânet etmez: Amellerde
    ihlâs, devlet adamlarına nasihat, cemaatten ayrılmama.”465 Müslümanın
    sorumlu olduğu haklar ikidir: Allah hakları, kul hakları. Bunlar
    birbiriyle içiçedir. Dostluğun temeli sevgiye dayanır. Hiç kimse
    Allah’tan başka bir şeyi gerçek ve mutlak anlamda sevemez ve
    O’ndan başkasını mevlâ ve dost edinemez. Dost olarak Allah yeter.
    Mü’minler birbirlerini Allah rızâsı için severler.
    Kul, Allah’tan başkasına güvenirse, sonunda zararlı çıkar.
    461] 4/Nisâ, 144
    462] Riyâzü’s-Sâlihîn, 1/398
    463] Müslim, Birr 161
    464] 8/Enfâl, 73
    465] İbn Mâce, Mukaddime, 18; Ebû Dâvud, İlim 10; Tirmizî, İlm 7; Ahmed bin
    Hanbel, 3/225
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 104 -
    Kim bir insanı bir üstünlüğünden, mevkiinden, güzelliğinden,
    asâletinden veya zenginliğinden dolayı seviyorsa, bu sevgi çıkar
    amaçlıdır. Yapılanlar Allah rızâsı için olmayınca mutlaka bir çıkar
    içindir ve bu, insanı kötülüklere sürükler. Hz. Peygamber (s.a.s.):
    “Zengine zenginliği için saygı duyan kimsenin dininin üçte biri (diğer
    rivâyette, üçte ikisi) gider.” buyurmuştur. O halde mü’minler, en
    güzel ahlâk üzere olan Rasûlullah’ı her insandan daha çok sevmedikçe
    tam mü’min olamazlar. Başkalarına bel bağlayan zarardadır.
    Allah’ın hoşuna gitmeyeceğini bildiği halde insanlara şirin gözükmeye
    çalışmak imanın zayıflığındandır.
    Allah, sâlih kullarını dost edinir. “Kim, insanların kızması pahasına
    Allah’ı dost edinmekle O’nu râzı ederse Allah o kimseyi insanların
    nazarında yüceltir. Kim de Allah’ın gazabına rağmen insanları râzı ederse,
    artık onu Allah’ın azâbından hiçbir şekilde kurtarmak mümkün olmaz.”466
    Demek ki, dostluğun itikadî temeli budur. Bazen insanlar birbirlerine
    karşı haksız ve zâlim olurlar.
    “Ancak bu şeytan, dostlarını korkulu gösteriyor.”467 Şeytana uyanlar
    düşmanla dostluk kurar ve münâfık olur. Oysa dostluk için ölmek
    de vardır: “Nice peygamberler var ki, beraberlerinde rabbânîler savaş
    yaptılar da başlarına gelenlerden dolayı gevşemediler, güçsüzlük göstermediler,
    boyun eğmediler.” 468
    Cemaat dostluğu konusunda önemli bir konu da, isim sorunudur.
    Müslümanın “İslâm”dan başka bir kimliği, “müslüman”dan
    başka bir adı yoktur. İsimlendirmeler sebebiyle dostluk göstermek
    veya düşmanlık yapmak müslümana yakışmaz. Üstünlük, öncelikle
    takvâ ile ile olduğu gibi, Allah Kur’an’da “müslüman”, “mü’min”,
    “Allah’ın kulları” diye ad vermiştir. Bir başka deyişle, müslümanların
    cehâletleri yüzünden meydana getirdikleri ad sorunu; mezhebe,
    tâbi olunan imama, ırka, öndere, ideolojilere göre insanları
    dost-düşman diye ayırma sorunudur. Adı müslüman olmayan hiçbir
    inanç ve düşünce akımıyla dostluk kurulmaz; dostluk ancak
    akîde ve inanç birliğinde sözkonusudur.
    Mü’minlerin içinde nefsine uyan öyle kimseler vardır ki, az bir
    menfaat karşılığında müşriklere meylederler. Müşrikler, Hz. Muhammed
    (s.a.s.) ile böyle câzip dünyevî tekliflerle dostluk kurmak
    istemişlerdi de Allah onu korumuştu: “Onlar seni sana vahyettiğimizden
    çevirip başka şeyi uydurmayı ve Bize atfetmeyi istediler ki, o zaman
    seni öz dost edineceklerdi. Biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, sen belki
    466] Tirmizî, Zühd 64
    467] 3/Âl-i İmrân, 175
    468] 3/Âl-i İmrân, 146
    DOSTLUK
    - 105 -
    onlara biraz meyledecektin.” 469
    Müşriklerin bu metodu, her zaman İslâm dâvetçilerine uygulanmaktadır.
    Onlar, her zaman İslâm dâvetçilerine nüfuz edip
    yolundan saptırmaya, dâvânın kuvvetini bozmaya çalışırlar. Şeytan
    birçok mü’mini bu yolla avlar ve bazıları rahatça kendilerini
    aldatarak müşriklerin dostluğuna yanaşır. Ne yazık ki tevhidden
    çok uzaklarda bulunan çağdaş müslümanları, kâfirler tek tek avlayarak
    İslâm ümmetini tümüyle parçalamışlardır. Müslüman, kimle
    dostluk edecektir? “Gerçek dostum!” diye hakikaten gösterebileceği
    kim veya kimler olabilir? Kur’ân-ı Kerim’in hakiki dostun
    Allah olduğunu belirtmesi, bu dostluğun çerçevesini kesin olarak
    belirlemiştir. 470
    Bugün insanlar eliyle üretilen fikir ve düşünce sistemleri, düzenler,
    eğitim ve çevre şartları gibi insanları derinden etkileyen
    araçlar, Allah ve Rasûlüne savaş açmış durumdadır. Eğitim ve öğretim,
    düşünce sistemleri, fikir akımları, ırkçılık, beşerî ideolojiler,
    misyoner faâliyetleri, dinsizlik propagandaları, Darwinizm, materyalizm,
    sosyalizm, siyonizm, hümanizm, laiklik, özgürlük anlayışı,
    sanat faâliyetleri, sinema, tiyatro, medya, ilân ve reklâm
    araçları, dünya görüşleri, futbol ve müzik tutsaklığı, kapitalizm
    ve tüketim alışkanlıkları, insanları fıtratlarından ve Allah’ın dostu
    olma özelliklerinden sıyırmak için en dehşetli silâhlar ve şeytanî
    araçlar olarak kullanılıyor. Bu kadar çok yönlü ateş altında kalan
    savunmasız, câhil ve her şeyden önemlisi kâmil imandan mahrum
    bırakılan halk, elbette Allah’a dostluğa giden yolu bulamıyor, bilinçsiz
    de olsa şeytanın dostluğuna meylediyor.
    Lâ ilâhe illâllah diyen bir müslümanın, İslâm akîdesi ile çelişen
    her türlü fikir ve akımdan uzaklaşması, Allah’ın indirdiğine aykırı
    her kanun, yasa, nizam, tüzük, düzenleme ve düzenden uzak
    olduğunu açıkça bildirmesi ve yaşayışıyla göstermesi gerekir ki,
    gerçekten tüm ilâhları reddetmiş olsun. Pyegamber’in amcası Hz.
    Abbas’ın dediği gibi, lâ ilâhe illâllah diyen kimse, bu sözüyle bütün
    (kâfir) dünyaya savaş açmış olduğunu bilmelidir. Kâfirler bütün
    güçleriyle İslâm’a ve gerçek müslümanlara saldırırken, müslümanın
    gündelik işlerle uğraşıp savaşçı olmaması düşünülebilir mi?
    “İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut (bâtıl dâvâlar ve
    şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe
    yok ki şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.”471 Çağdaş müslümanın
    469] 17/İsrâ, 73-74
    470] Sami Şener, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, 1/414-416
    471] 4/Nisâ, 76
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 106 -
    öyle bir derdi yok. O işiyle, aşıyla ve keyfiyle meşgul. Bahâneler de
    çok: “İmkânlarımız yok, taşlar da bağlı...” Filistin’li çocuklardan
    öğrenin bağlı taşları koparıp fırlatmanın yolunu, imanın en büyük
    imkân olduğunu, Allah’ın tarafını seçenin direnişini...
    Bugün müslümanların kâfirler arasında bir selin içindeki köpük
    ve çer-çöp gibi olmasının temel sebeplerinin başında, düşman
    edinmeleri gereken kâfirleri dost kabul etmeleri yatmaktadır.
    Dünyada izzetin, onurun, devletin; âhirette cennetin bedeli,
    Allah’ı ve Allah taraftarlarını dost; şeytanı ve şeytanın askerlerini
    düşman kabul etmek ve dostluk ve düşmanlığını ispatlayacak
    davranışlarda bulunmaktır.
    Velâyetin Siyasî Görüntüleri
    Kur’an velîliği kan ve soy bağına değil, iman bağına bağlar.
    Yakın ve uzak akrabayla kurulacak olan iman ve velâyet bağı,
    onlar arasındaki dostluk ve sevgi atmosferi oluşturacaktır. İslâm,
    mü’minleri hangi renkten, hangi ülkeden ve hangi soydan olurlarsa
    olsunlar velî ilân eder. Onların birbirleri üzerinde velâyet
    hakları vardır. Onlar bu hakkını bir iman borcu olarak almaktadırlar.
    Bilindiği gibi mutlak velâyet yetkisi Allah’a aittir. O’nun
    Rasûlü Muhammed (s.a.s.) de, mü’minlere kendi öz nefislerinden
    daha “evlâ”dır, dostluk ve yardım bakımından daha yakındır.
    Peygamberimiz (s.a.s.), bütün mü’minlerin öncelikli velîsidir.
    O, mü’minler üzerindeki bu velâyet hakkını, peygamberlik görevini
    yerine getirerek, mü’minleri irşâd ederek, onlara doğru yolu
    göstererek kullanır.
    Birbirlerinin velîsi olan mü’minlerin de birbirleri üzerinde
    velâyet hakları bulunmaktadır. Onlar bu hakkı, birbirlerine hakkı
    ve sabrı tavsiye ederek, ma’rûfu emrederek, münkerden alıkoyarak,
    birbirlerine yardım ederek, dostluğu ve sevgiyi birbirlerine
    göstererek, haklarını koruyarak velâyet yani yönetim makamına
    mü’min olanlardan başkasını geçirmeyerek, mü’minler aleyhine
    kâfirlere/inkârcılara ve bozgunculara destek olmayarak kullanırlar.
    472 Bu âyetle, kâfirler ve ehl-i kitapla velâyeti yasaklayan âyet,
    yanyana düşünüldüğü zaman ‘velâyet’ kavramı ‘dostluk, koruma
    ve yardım’ anlamlarından, ‘temsil ve yönetme yetkisi’ anlamlarına
    doğru genişler. Bu anlamda velâyet ‘kamu velâyeti’dir,
    yani toplumun yönetimi için birine yetki vermedir. Mü’minler,
    bu velâyeti-yönetim yetkisini iman edip sâlih amel işleyen kimselere
    verirler. Müslümanlar adına tasarrufta bulunma yetkisi
    472] 9/Tevbe, 71
    DOSTLUK
    - 107 -
    iman eden ve imanın getirdiği ilkelere her alanda uyan, kararları
    ve icraatlarıyla İslâm’a bağlılıklarını isbat etmiş kişilerde olmalıdır.
    473
    Şüphesiz küfredenler, inanmamakta direnenler ve İslâm’a karşı
    her araca başvurarak mücadele edenler de birbirlerinin velileridir.
    474 Onlar, her türlü günah işinde birbirlerine destek olurlar,
    yardım ederler. Dünyada iken Allah’tan başkasını velî edinenler,
    hem dünyada hem de Kıyâmette bir velî ve yardımcı bulamayacaklardır.
    475 İslâmî yönetim sisteminde ‘ulu’l emr’in diğer adı
    ‘veliyyü’l emr’dir. İşin velîsi anlamındaki bu deyim, oldukça anlamlıdır.
    Mü’minlerin din ve dünya işlerinin emânetini yüklenen emir
    sahipleri, onların velâyetini almış, onların velîleri durumuna gelmiş
    kişilerdir. Bu velâyet hakkının da gerçek Velî olan Allah’ın hükümlerinin
    uygulanmasıyla elde edileceği açıktır. İman etmeyen,
    müslümanların gittiği yoldan gitmeyenlere bu işleri yapma velîliği
    (veliyyü’l emr emâneti) verilmez.
    Görüldüğü gibi “velî” kavramı, Allah, peygamber, melek,
    mü’minler hakkında kullanıldığı gibi; şeytan, inkârcılar ve
    münâfıklar hakkında da kullanılmaktadır. Bütün kullanılışlardaki
    ortak nokta; yardım, dostluk, yakınlaşma, işini üslenme, idaresini
    başkasına verme anlamlarıdır. Velâyet, bu anlamda kullanıldığı
    gibi, İslâm kültüründe daha farklı bir mânâya da sahiptir. Velâyet,
    bir yönüyle siyâsî bir kavramdır ve yönetimle ilgilidir. Kelimenin
    sözlük anlamı, aile içinde babanın velî oluşunu, müslümanların din
    ve dünya işlerini emanet ettikleri yetki ve hak sahibini işaret ediyor.
    Mü’minler, bu velâyet hakkını kendilerinden olmayan kimselere veremezler.
    Yukarıda geçtiği gibi inkârcılar, bozguncu müfsitler, haddi
    aşanlar, münâfıklar, şeytanın dostları ve tâğutlar, mü’minlerin
    velîsi değildirler, olamazlar.
    Öyleyse mü’minlerin, kendilerine asla velî olmayacak bu gibi
    kimselere, yönetim yetkilerini, dinlerine müdâhaleyi, bireysel ve
    sosyal hayatlarını bırakmamaları gerekir. Yalnız, şunu da hatırlatmak
    lâzımdır ki, mü’minlerin dışındaki insanların velî/dost edinilmemesi,
    asla kötü muâmele, hak ihlâli ve sürekli kavga hali demek
    değildir. Bilakis dinimiz, bütün insanlara iyi muâmele etmeyi emrediyor.
    Ancak velâyet bağı iman ile oluşan bir bağdır. Mü’minler
    inkârcılar ile bir arada yaşayabilirler, ama işlerini onlara emânet
    etmemeleri, onları sırdaş ve velî edinmemeleri şarttır.
    473] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasî Kavramlar, s. 77
    474] 9/Tevbe, 73
    475] 4/Nisâ, 173; 18/Kehf, 17; 33/Ahzâb, 65
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 108 -
    Siyâsî Anlamda Velâyet-Kadın İlişkisi
    İslâmî açıdan kadın, toplumun bir ferdidir. Sorumluluk bazında
    kadın ve erkek arasında bir fark bulunmaz. Mes’ûliyet açısından
    erkek hangi haklara sahipse, kadın da aynı haklara sahiptir.
    Sosyal, eğitim ve öğretim haklarının icrâ edilmesinde hiçbir fark
    yoktur. Kadın ailenin geçimi için meşrû olarak çalışabilmektedir.
    Yalnız bu konuda yetki, birinci derecede erkeğe aittir. Kadın,
    meşrû olmak kaydıyla karar verebilir.
    Yüce Allah, Hz. Âdem babamız ve Havvâ vâlidemizi yaratmış,
    ikisine de aynı sorumluluğu vermiştir.476 Şeytanın kandırmasıyla
    sorumluluğu sadece Hz. Âdem’e yüklememiştir: “Ben sizi o ağaçtan
    men etmedim mi?”477 ifadesiyle bu durum açıklanmıştır. Hz. Âdem
    ve Havvâ’nın; “... Biz kendimize zulmettik...”478 şeklindeki itiraflarıyla,
    kadın ve erkeğin suç konusunda farklı olmadığı anlaşılmaktadır.
    Kur’ân-ı Kerim’de kadın ve erkek arasında sorumluluk ve görev
    bazında bir ayrım bulunmazken, kamu görevine katılıp katılmama
    hususunda değişik görüşler bulunur. Söz konusu iddiaların
    âyetlerden ziyâde, Hz. Peygamber’in hadisi ve örflere dayandığı
    anlaşılmaktadır. Buna göre, “kadınlardan idareci olur mu?” sorusuna
    verilecek cevap konumuzun aydınlanması açısından önem
    taşır. Kur’an’da, kadının böyle bir görev almasına mâni olan bir
    âyete rastlanmaz. Yüce Allah, idareci olacak kişide ehliyet, adâlet
    ve yapacağı işlerde Allah ve Peygamberini hakem tayin etme şartlarını
    arar.479 Yoksa bu işleri yapacak kişinin erkek veya kadın olmasında
    bir sınırlamaya gitmez. Diğer taraftan, Kur’ân-ı Kerim’de
    Hz. Süleyman’ın muhâtap olduğu Sebe’ melîkesi Belkıs kıssası
    anlatılır. Adı geçen kraliçenin, yaptığı işlerde istişâre etmesi, zulümden
    uzak ve kararlı tutumu açıklanır. Hz. Süleyman’la tanıştıktan
    sonra, “Rabbim ben kendime zulmetmişim. Süleyman’la birlikte
    âlemlerin rabbi olan Allah’a teslim oluyorum...”480 sözleri, onun makam
    ve saltanatının iman etmesine engel olmadığını hatırlatır.
    Kadın hükümdarla ilgili başka bir örnek, Hz. Peygamber’in
    sünnetinde bulunur. Hz. Peygamber, İslâmî tebliğ çerçevesinde,
    İran kralına bir mektup gönderir. Fakat kral mektubu parçalar. Hz.
    Peygamber de buna bedduâ eder. Neticede kral ölür. Yerine kızı
    görevi devralır. Bunun üzerine Hz. Peygamberimiz şöyle buyurur:
    476] Bk. 7/A’Râf, 23
    477] 7/A’râf, 22
    478] 7/A’râf, 23
    479] Bk. 5/Mâide, 58-59
    480] 27/Neml, 22-24
    DOSTLUK
    - 109 -
    “İşlerini bir kadının irâdesine bırakan kavim felâh bulmayacaktır.”481 Dikkat
    edilirse bu kadın, inançsız bir kadındır. Babası hangi inanç
    üzerinde ise kızı da aynıdır. İslâm âlimleri arasında 2/Bakara, 228
    ve 4/Nisâ, 34 âyetleri ve zikredilen hadis-i şerif delil gösterilerek
    kadının idareci olamayacağı belirtilmektedir. 482
    Yukarıda işaret edilen âyetlere ve hadis-i şerife baktığımızda
    kadının idareci olamayacağı ifade edilmez. Kur’ân-ı Kerim
    iyi tetkik edildiğinde, gerekli bilgi, beceri ve şartları taşıyan kadından
    yönetici/idareci olabileceği anlaşılmaktadır. Ayrıca Tevbe
    sûresi 71. âyet ve Hz. Âişe vâlidemizin başkanlığını yaptığı Cemel
    vakası, olayın diğer boyutunu oluşturur. Nakillere mûtedil yaklaşıldığında,
    İslâmî açıdan gerekli kriterleri taşıyan her insandan
    idareci olabileceği anlaşılmaktadır. Yeter ki âdil, ehil ve insanlara
    yaratılıştan verilen haklara saygılı olsun. Söz konusu temel hak ve
    hukuklar verilip, Allah’ın istediği iyilik, adâlet ve velâyet/dostluk
    oluşturuluyorsa, bu işleri yapanın cinsiyeti önemli değildir. Bu işleri
    yapanlar erkek de kadın da olabilir.483 Tarih boyunca birçok idareci
    gelip geçmiştir. İçlerinde dostluğu önemseyenler olduğu gibi,
    zâlim olanlar da olmuştur. Kur’ân-ı Kerim, iman eden insanları
    ateşte yakan idarecilerin durumunu bildirir.484 İnsanlar arasında
    huzurun temini, dostluğun pekişmesiyle mümkündür. İşte İslâm,
    insanlara yaklaşarak, sulhun ve dostluğun kurulmasını istemektedir.
    Yüce Allah, iyi ilişkilerin gerçekleşmesi için müslümanlara
    Allah ve Rasûlünün verdiği hükme râzı olmalarını485 ve insanlara
    şefkatle yaklaşmalarını istemektedir. Yoksa kadının idareci olmasını
    engelleyen bir hüküm bulunmamaktadır. 486
    Müslüman Olmayan Akrabalarla
    Dostluk ve İlişki
    İslâm’da esas bağ, din bağıdır. Hangi ırktan, hangi soydan olursa
    olsun sadece müslümanlar birbirlerinin kardeşidir,487 velîsidir.488
    Bir mü’min, aralarında din bağı bulunmayan yakın akrabalarını
    velî/dost kabul edemez.
    481] Buhârî, meğâzî 64/82
    482] Bk. Hayreddin Karaman, Kadının Şâhitliği, Örtünmesi ve Kamu Görevi, İ. A.
    Der. C. 5, sayı 4, s. 284-291, Ank, 1991; Said Şimşek, Günümüz Tefsir Problemleri,
    s. 356-361
    483] Geniş bilgi için, H. Karaman ve Sait Şimşek, a.g.e. ve sayfalar
    484] 85/Bürûc, 4
    485] 33/Ahzâb, 36
    486] R. Kaya, a.g.e. s. 49-50
    487] 49/Hucurâct, 10
    488] 9/Tevbe, 71; 5/Mâide, 55
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 110 -
    “Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve
    kardeşlerinizi velî/dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte
    onlar zâlimlerin kendileridir.”489; “De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz,
    eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından
    korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler (evler, konaklar,
    köşkler) size Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten
    daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah
    fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.”490; “Allah’a ve âhiret
    gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri veya akrabaları
    da olsa- Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini
    göremezsin. İşte onların kalbine Allah, iman yazmış ve katından
    bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan
    cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan
    râzı olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, hizbullahtır/
    Allah’tan yana olanlardır. İyi bilin ki hizbullah/Allah taraftarları,
    kuşkusuz felâha/kurtuluşa erenlerdir.” 491
    Ashâb-ı kiram, Allah ve Rasûlüne dostluğun, onların düşmanlarına
    düşmanlığın en güzel örneklerini vermişlerdir. Meselâ Ebû
    Ubeyde, Uhud’da babası Cerrah’ı öldürmüş, Hz. Ebû Bekir de savaşta
    oğlu Abdurrahman’a karşı çıkmak istemiş, ama Hz. Peygamber
    izin vermemiş, Mus’ab bin Umeyr, Uhud’da kardeşi Ubeyd bin
    Umeyr’i öldürmüştü. Aynı şekilde Ömer bin Hattâb, Bedir’de dayısı
    Âs bin Hişam’ı, Hz. Ali, Hz. Hamza ve Ebû Ubeyde amcazâdeleri
    olan Utbe, Şeybe ve Velid bin Utbe’yi öldürmüşlerdi.
    İnsanlar arasındaki yakınlığın asıl sebebi din birliğidir. Allah’ın
    dinine inanmış ve peygamberleri tasdik etmiş kimseler birbirlerinin
    mânevî akrabası, yakını ve dostudurlar. Bunların aralarında
    mânevî bir birlik (vahdet) vardır. Mü’minlerle kâfirler ırk ve soy
    bakımından birbirlerinin akrabası olsalar bile bu akrabalığın Allah
    katında hiçbir değeri yoktur. Nitekim Hz. Nûh’un oğlu iman
    etmediği için, Allah Teâlâ onu Nûh peygamberin âilesinden saymamıştır:
    “Nûh Rabbine duâ edip dedi ki: ‘Ey Rabbim! Şüphesiz (boğulmuş
    olan) oğlum da âilemdendir. Senin vaadin ise elbette haktır. Sen
    hâkimler hâkimisin.’ Allah buyurdu ki: EyNûh! O asla senin âilenden değildir.
    Çünkü o, sâlih olmayan bir amel sahibi idi (kâfirdi). O halde hakkında
    ilmin olmayan bir şeyi Benden isteme. Ben sana câhillerden olmamanı
    tavsiye ederim.” 492
    Bütün bunlarla birlikte İslâm, âile bağlarına çok önem verir.
    489] 9/Tevbe, 23
    490] 9/Tevbe, 24
    491] 58/Mücâdele, 22 ve yine bk. 64/Teğâbün, 14.
    492] 11/Hûd, 45-46
    DOSTLUK
    - 111 -
    Mü’min olmayan akrabalarla her durum ve şartta ilginin kesilmesini
    emretmez. Onlardan İslâm’a ve müslümanlara düşmanlık gelmez
    ise, İslâm onlara karşı iyilik yapmayı ve onları ziyâret etmeyi
    yasaklamaz. “Allah’a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın.
    Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya (eş dost ve
    arkadaşa), uzak komşuya, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara iyi davranın;
    Allah kendini beğenen ve daima böbürlenen kimseyi sevmez.”493
    Özellikle müşrik de olsalar, ana babaya ihsanla/iyilik ve güzellikle
    davranmayı, onlarla sıcak ilişkiler içine girilmesini arzular: “Biz insana
    ana babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası onu
    nice sıkıntılarla taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun
    için) önce Bana, sonra da ana babasına şükretmesini tavsiyede bulunmuşuzdur.
    Dönüş ancak Banadır. Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan
    bir şeyi (körü körüne) Bana şirk/ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat
    etme. Onlarla dünyada iyi geçin...” 494
    Bu âyette de görüldüğü gibi, şirk konusunda ana baba dâhil
    hiçbir kimseye itaat edilmemesi, ama müşrik bile olsalar ana babaya
    iyilik yapılması emredilmektedir. Nitekim Hz. Âişe’nin kardeşi
    Esmâ’ya (r.a.), müşrik annesini ziyâret edip iyilik yapması için Hz.
    Peygamber’in izin verdiği bilinmektedir. 495
    Müslüman olmayan ebeveyne de infak vâciptir; dinleri farklı
    da olsa, kişi muhtaç olan anne babasına bakmakla yükümlüdür.
    Bir müslümanın durumu müsait iken, ana babasını sıkıntı ve zorluk
    içinde kıvranır vaziyette bırakması, tabii ki, bir iyilik ve ihsan
    sayılmaz. Hâlbuki Kur’an, her şartta ana babaya ihsan ve iyiliği
    emretmektedir.496 Allah, akraba ile ilgisini keseni kötülemiş,497
    akrabanın haklarına riâyet etmeyenin günah işlediğini bildirmiş,
    yakınları kâfir de olsalar, Allah, bunların haklarını yakınlarına
    vâcip kılmıştır.”Akraba ile alâkayı kesen cennete giremez.”498 Demek
    ki, sevgi velî kabul etmek, onları sırdaş edinmek başka şeydir;
    kâfir akrabaya nafaka temin etmek, onları ziyâret etmek, onlara
    ihsanda bulunmak ise daha başka bir şeydir; bunlar birbirine karıştırılmamalıdır.
    Evliyâullah / Allah’ın Velîleri Kimlerdir?
    Velî’nin çoğulu “evliyâ”dır. Halk arasında velî veya evliyâ denilince
    yukarıda anlatılanlar pek akla gelmez. Kafalarda biraz daha
    493] 4/Nisâ, 36
    494] 31/Lokman, 14-15
    495] Buhârî, Hîbe hadis no: 2620; Müslim, Zekât hadis no: 1003
    496] 2/Bakara, 83; 4/Nisâ, 36; 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 23; 31/Lokman, 14
    497] 4/Nisâ, 1
    498] Buhârî, Edeb, hadis no: 5984; Müslim, Birr, hadis no: 2556
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 112 -
    özel bir insan grubu şekillenir. Bir taraftan evliyâ göklere uçurulur,
    onlara karada ve denizde, yerde ve gökte Allah’a ait nice görevler
    havâle edilir; fakat böyle bir anlayıştaki yanlışlıklar düşünülmez.
    Buna karşın Kur’an’ın şiddetli yasaklamasına rağmen kimileri
    inkârcıları, zâlimleri veya tâğutları veli/dost ve sırdaş edinir. Böylelerine
    toplumun velâyet-yönetim yetkisini seve seve verir. Hatta
    onların müslümanların aleyhine olan düşmanlıklarına ortak olur.
    Bazıları da Kur’an’a göre velâyeti caiz olmayan zorbaların İslâm
    ülkelerinde kurdukları gayri İslâmî düzenlere ses çıkarmazlar, onların
    siyasetlerinden memnun kalırlar. Onların zulüm sistemlerine
    destek olur ve bunun ne anlama geldiğini hiç akıllarına getirmezler.
    Birçokları ömürlerini aslı astarı olmayan velî-evliyâ menkıbeleriyle
    (hikâyeleriyle) tüketirken, müslümanların velâyetini gasbedenlerin
    İslâm âlemini ne hale getirdiklerini, müslümanlara
    nasıl davrandıklarını hiç düşünmezler. Yanlış velî-evliyâ düşüncesi
    sebebiyle niceleri Tevhid dininin dışına çıkarlar da farkında bile
    olmazlar. Bu konuyu Kur’an’ın ve sünnetin çerçevesi dışında değerlendirenler,
    özel bir statü verdikleri evliyâda olağanüstü güçler
    ve yetkiler görürler. Onların peşine takılır, bir dediklerini iki
    etmezler. Ağızlarından, ya da kalemlerinden çıkan sözleri doğru
    mu yanlış mı diye düşünmeden benimserler. Evliyâ dedikleri kimselerde
    mutlaka tabiatüstü bir güç ve kerâmet görmek isterler.
    Göremeyince de kendileri uydururlar. Ya da önceden uydurulmuş
    malzemeyi kendi şeyhleri için kullanırlar.
    Her konuda olduğu gibi bu konuda da şaşmaz ölçü Kur’an’dır.
    Öyleyse velî veya evliyâ kimdir, özellikleri nelerdir? “Haberiniz olsun;
    Allah’ın velîeri (evliyâullah), onlar için korku yoktur, onlar mahzun da
    olacak değillerdir.”499 Onlar Allah’tan hakkıyla korkup çekindikleri
    için, onlara dünyada ve âhirette korku yoktur. Onların ilerisi güzel
    olduğu için geçmişle ilgili hüzünleri (üzüntüleri) kalmamıştır. Hesapları
    sebebiyle korkmayacaklar ve hesaplarının kötü olmaması
    sebebiyle de üzülmeyecekler.
    Bu müjdeye kavuşacak olan “evliyâ” kimdir? Cevabı bu âyeti
    takip eden ikinci âyet veriyor: “Onlar iman edenler ve (Allah’tan) korkup
    sakınanlardır. Müjde, dünya hayatında ve âhirette onlarındır. Allah’ın
    sözleri için değişiklik yoktur. İşte büyük kurtuluş budur.”500 Ölçü iman ve
    takva. Kim hakkıyla iman eder, imanını şirk veya riyâ gibi şeylere
    bulaştırmazsa ve arkasından da Kur’an’ın tanımladığı takvâya
    499] 10/Yûnus, 62
    500] 10/Yûnus, 63-64
    DOSTLUK
    - 113 -
    ulaşırsa, işte böyleleri Allah’ın velîleridir.
    Yukarıda ifade edildiği gibi, Kur’an ‘velî’ kelimesini hem olumlu
    hem de olumsuz anlamda kullanmaktadır. Şeytanın velîsi olabildiği
    gibi, putların da velîsi olabilir. İnkârcılar ve zalimler her
    bakımdan birbirlerinin velîsidirler. Buna karşın Allah mü’minlerin
    velîsi/dostu ve yardımcısıdır. O, müslümanların kendi aralarında
    da velâyet ilişkisinin olmasını emretmektedir. Bunun yanında
    Rabbimiz iman edip takvâ sahibi olan kullarını kendine ‘velîlerevliyâu’llah’
    olarak seçiyor. Demek ki mü’münler için sıradan
    bir velî olmak değil; Allah’ın velîlerinden, evliyâullahtan olmak
    önemlidir.
    Mü’min zaten İslâm’a bütün benliği ile iman edendir. Buna
    bağlı olarak bütün mü’minler de takvâ üzere yaşamak zorundadırlar.
    İman takvâyı gerektirir. Takvâsız mü’min olunamayacağına
    göre, Allah’ın râzı olduğu bütün mü’minler evliyâdır, Allah’ın
    velîsidir. Allah da onların mevlâsıdır. Yukarıda mü’minlerin hepsinin
    birbirlerinin velisi olduğu açıklanmıştı. Elbette mü’min deyince,
    akla, Allah’tan hakkıyla korkup çekinen teslim olmuş müslüman
    gelir.
    Peygamberimiz’den gelen bir rivâyet konuyu daha anlaşılır bir
    şekilde açıklıyor. Peygamberimize Allah’ın velîleri kimlerdir diye
    sorulmuş, O da şöyle buyurmuştur: “Onlar öyle kimselerdir ki, görüldükleri
    zaman Allah hatırlanır, zikredilir.”501 Hz. Ömer’den (r.a.) rivâyet
    edilen bir hadiste de, kendileri şehid veya nebî olmadıkları halde
    nebîlerin ve şehidlerin gıpta ettiği, aralarında ticaret ve akrabalık
    olmadığı halde birbirlerini Allah için seven kimselerden bahsedilmektedir.
    502
    Evliyâullah (Allah’ın velî kulları), Allah için severek birbirlerine
    dost, yârân, ahbap olurlar.503 Ya da onlar Allah uğruna, O’nun
    adıyla, O’nun celâli için birbirlerini severler. Bu sevgi ile beraber
    birbirlerine ilgi gösterirler. 504
    Takvâ sahibi mü’minler, Hakk’ın canlı şâhitleridir. Onlar,
    İslâm’ın güzelliklerini pratik hayatlarında gösterirler. Onlar İslâm’ı
    öylesine güzel yaşarlar ki, onlara bakıldığı zaman Rabbimizin ve
    O’nun verdiği nimetlerin hatırlanmaması mümkün değildir. İşte
    Allah’ın velî kulları, müttakî mü’minlerdir. Bu gibi mü’minler özel
    501] Dürrü’l Mensur, 4/370; naklen Elmalılı, 4/495
    502] Müstedrek, 4/170; naklen Elmalılı, 4/495
    503] Ebû Dâvud, Sünne 2, hadis no: 4596, 4/197
    504] Müslim, Birr 38, Hadis no: 2567, 4/1988; Tirmizî, Zühd 53; Dârimî, Rekaik 44,
    hadis no: 2760, 2/221; Ahmed bin Hanbel, 2/237, 328, 338, 370, 533; 3/87,
    4/128, 386
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 114 -
    bir sınıf değillerdir. Bu velîlik sıfatını onlar iman ettikleri ve uydukları
    Kur’an’dan alırlar. Ne peşlerine gelenlerden, ne de yukarılarda
    olduğu zannedilen ve olağanüstü şahsiyet olarak düşünülen
    kimselerden.
    Bilindiği gibi İslâm’da ruhbanlık ve özel bir sınıf statüsü yoktur.
    Herkes Allah’ın önünde eşittir ve herkes Rabbine kulluk yapmakla
    yükümlüdür. Kimsenin Allah katında bir imtiyazı (ayrıcalığı) yoktur.
    Üstünlük, derece ve sevap kazanma ölçüsü yalnızca takvâdır.
    Kimin takvâlı olduğunu da yalnızca Allah bilir. Allah’ı râzı etmeye
    çalışan kullara Allah’ın pek çok yardım ettiğini, onlara çok hayırlar
    verdiğini, görünen ve görünmeyen nimetlerle desteklediğini,
    mü’min topluluklarla çeşitli yardımları ulaştırdığını Kur’an haber
    vermektedir. Mü’minler zaten kerem sahibi insanlardır; Allah dilerse
    onlara daha fazla kerâmette bulunabilir.
    Kerâmet velî olmanın şartı değildir. Allah dilediği kuluna dilediği
    nimeti değişik şekillerde ulaştırır. Tekrar edelim ki velî olmanın,
    yani ‘evliyâullah’tan olmanın şartı iman ve takvâdır. Velî
    olmak evliyâ sayılmak için başka törenlere, şartlara, uzun boylu
    açıklamalara, tarîkat silsilelerine, başkaları tarafından verilecek
    ünvanlara ihtiyaç yoktur. Kur’an, kimin velî olduğunu açık açık
    anlatmaktadır. 505
    Tasavvuf Etkisiyle Velî ve Evliyâ
    Kavramlarında Anlam Kayması
    Müslümanım diyenlerce tahrif edilen Kur’an kavramlarından
    biri, “velî” kavramıdır. Kur’an ve sünnetteki gerçek mânası
    yönüyle bu kavramın içi boşaltılarak tevhidî konumundan soyutlanıp
    velâyet, ayrıcalıklı bir sınıfa nisbet edilmiştir. Yaşadığımız
    toplumda, “tevhid”e zarar vermeye müsâit vesîle, şefaat ve velî
    anlayışları vardır. Eğer nefsimizi ve çevremizi Kur’an’ın gözlüğüyle
    görmeye çalışırsak, yanlışlıkların önüne geçebiliriz. Tasavvufun
    etkisiyle, geleneksel anlamda velî (veya evliyâ); benliğini Allah’ta
    yok etmek sûretiyle birtakım üstün vasıflar kazanarak, hârikulâde
    şeyler gösterebilen büyük insan anlamında kullanılmaktadır. Hatta
    daha da ileri gidilerek Allah adına kâinatın idaresini düzenlemeye
    yetkili kişiler olarak algılanmaktadır.
    Hicretin ilk asrında başlayan zühd ve takvâ anlayışı, giderek
    tasavvufî bir şekle bürünmüş ve 9. yüzyıldan sonra ise geniş
    ve renkli bir tefekkür meydana getirmiştir. Velî kavramının,
    Türkler’in İslâm’a girişinden sonra, İslâm öncesi dinlerinden
    505] Hüseyin K. Ece, a.g.e., s. 755-757
    DOSTLUK
    - 115 -
    taşıdıkları Şamanizm, Budizm, Zerdüştlük, Mazdeizm, Maniheizm
    ve Hıristiyanlık gibi inançların tesiriyle ıstılahlaştığı görülmektedir.
    Öyle ki, Allah’a yakın olduğu kabul edilen velî diye vasfedilen bu
    kişilerin fevkalâde kuvvet ve kudretlerle mücehhez olduğuna ve
    herhangi bir konuda -sağ veya ölü iken- yardımlarının söz konusu
    olacağına inanılmaktadır. Böyle bir anlayış velînin takdis olmasıyla
    sonuçlanmaktadır. Yukarıdaki anlamıyla müslümanlar arasında
    yaygınlaşan bu velî kavramının menşe’ itibarıyla İslâmiyet’le ilişkisi
    olmadığı söylenir. Aynen hıristiyanlıktaki saint/aziz kültü gibi,
    müslümanlar arasında yaygınlaşan bu velî kelimesinin İslâm’dan
    önceki putperest kültürlerle yakın alâkası olduğu ifade edilir.506
    Eski Türk şamanları incelendiğinde bunların Türk velî tipine
    çok benzediği anlaşılır. Gelecekten haber veren, hava şartlarını değiştiren,
    felâketleri önleyen, yahut bunları düşmanlarına Musallat
    eden, hastaları iyileştiren, göğe çıkıp uçabilen, ateşte yanmayan,
    yani bu özelliklere sahip olduklarına inanılan Türk şamanları bu
    hüviyetleriyle âdetâ İslâm sonrası eserlerde velî veya evliyâ olarak
    tanındı. Şamanist Türkler, şamanların hârikulâde insanlar olduklarına,
    ruhlar ve gizli güçler ile ilişki kurup onlara istediklerini yaptırabildiklerine
    inanırlardı. Türklerin velî telakkisinin oluşmasında
    eski atalar kültürünün de önemi vardır. Ata öldükten sonra onun
    ruhunun üstün birtakım güçleri olduğuna inanılır ve ondan şefaat
    beklenir. Bu üstün rûhânî güçlerle donanmış insan tipinin müslümanlıktaki
    velî tipiyle ilgi kurulmasında güçlük çekilmedi. Kur’ân-ı
    Kerim’deki çeşitli mûcizeler gösteren peygamberlerin şahsiyetini
    kendi din adamlığıyla benzeştirdiler. Velî ve evliyâ kültürünün
    oluşmasına sebep olan unsurlar şunlardır: a) Eski Türk inançları, b)
    Budizm ve Şamanizm, c) İslâm öncesi kültür, d) Kitab-ı Mukaddes
    kaynaklı inançlar, d) İslâm’ın (Kur’an ve hadisler) yanlış yorumu.
    10-12. asırlarda İslâmiyet, Orta Asya’da yayılırken tekkelerin
    çoğu eski Budist manastırlarının yerine, yahut yakınlarına yapılıyor,
    zamanla manastırdaki azize ait menkıbeler, yerli halkla
    ilişkiler kurmada kolaylık olması için İslâmî bir hüviyete dönüştürülüyordu.
    Bu usûl, hem Anadolu’da, hem de Rumeli’de tatbik
    edildi. Meselâ, Hacı Bektaş’ın Sulucakarahöyük’te kurduğu tekke,
    burada yaşayan Hıristiyanların takdis ettiği Saint Charalambus’a
    ait kilise ve kültürü İslâmî bir havaya büründürüldü. Bu örnekler
    çoğaltılabilir. Bu velî veya evliyâların neler yaptıklarını Abdurrahman
    Câmî’ye ait, tasavvuf kitaplarının meşhurlarından olan eseri
    Nefehâtü’l-Üns min Hazerâti’l-Kuds isimli eserden takip edelim:
    506] Bk. E. A. Westermarck, İslâm Medeniyetinde Puta Tapma Devrinden Artakalan
    İtikatlar, Ankara, s. 11, 19-20; Haksöz, sayı: 11 (Şubat 92), s.14
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 116 -
    1) Yoğu var etmek, varı yok etmek, 2) Gizli şeyleri açığa çıkarmak,
    açıkta olanları gizlemek, 3) Ölüyü diriltmek, diriyi öldürmek, 4)
    Duâyı gerçekleştirmek, 5) Gıyâben söylenenleri işitmek, 6) Gaybden
    ve gelecekten haber vermek, 7) Su üzerinde yürümek, mekân
    aşmak, 8) Aynı anda muhtelif yerlerde görünmek, 9) Hayvan, bitki
    veya cansız maddelerin tesbih ettiklerini duymak, 10) Havada dolaşmak,
    11) Vahşi hayvanları emrine almak.
    Yukarıda sayılan özelliklere uygun, tarihte ve günümüzde var
    sayılan velîlere örnekler veren külliyât bir hayli yaygındır. Örnek
    olarak; Hacı Ubeydullah Ahrar denilen şahıs Semerkant’ta otururken,
    aynı anda İstanbul’u fetheden Fâtih’in ordusuna yardım eder
    şeklindeki olay, bütün klasik kaynaklarda çok rahat bir şekilde
    anlatılır.507 Bazıları da “insanın kalbinden geçirdiğini bilir, gelenin
    sormadan cevabını verir, istemeden ihtiyaç sahibinin muhtaç
    olduğu şeyi bağışlardı. Gönüllere ve rüyalara tasarrufu vardı. Bereket
    gittiği yerlere yağardı. 508
    Bazıları da Allah ile konuşabiliyor, hatta O’nu da emri altına
    alıyor: “Hak Teâlâ dedi: ‘Yâ Cüneyd, ben seninim, sen benimsin.
    Şimdiye değin sen benim dediğimi tutardım; şimdiden sonra ben
    senin dediğini tutarım.”509 Bir başkası: “Evliyâdan bazıları vardır
    ki, sâdık mürîde vefâtından sonra, hayattayken olduğundan daha
    fazla menfaat eriştirir. İsterse o velî, kabrinde meyyit olsun. Kabrindeyken
    müridini yetiştirir. Müridin kabrinden onun sesini işitir.
    Nitekim Ebu’l-Hasan Hırkani, Beyazıd Bestami’den bu şekilde feyz
    almıştır.510 Bazıları işi daha da ileri götürerek; “Allah beni över,
    ben de onu. O bana kulluk eder, ben de O’na. Bir halde O’nu ikrar
    eder ve eşyadaki çokluk ve değişikliği görünce inkâr ederim.” 511
    Velî (veya şeyh) ile sohbetin usûlü: “Evvelâ mümkün ise gusl
    ile olmazsa taze bir abdestle iki rekât namaz kılmak, anlayamadığı
    bir şey varsa, onu kendi kusuruna haml etmek, hiçbir sûrette
    şeyhin kavl, fiil ve ahvâline kat’iyyen itiraz etmemek, şeyhin
    kelâmını hakdır diye itikad etmek... Sohbet bitince çok oturmayıp
    hemen kalkıp izin istemek ve ellerini dizlerini öpüp geri geri
    gitmek...”512; “Allahu Teâlâ’nın ism-i zâhirleri o kadar çok tecelli
    etti ki, her şeyde ayrı ayrı göründü, hatta nisâ (kadınlar) şeklinde,
    507] İrfan Gündüz, Osmanlılar’da Devlet-Tekke Münâsebetleri, Sehâ Neşriyat, s.
    43-44
    508] Mehmed Zâhid Kotku, Ehl-i Sünnet Akaidi, Sehâ Neşriyat, s. 7
    509] Feridüddin Attar, Tezkiretü’l-Evliyâ, Erkam Y. s. 158
    510] Es-Seyyid Abdülhakim Arvasî, Râbıta-i Şerife, Büyük Doğu Y. s. 19
    511] Muhyiddin-i Arabî, Fusûsu’l-Hikem, M.E.B. Y. s. 48
    512] M. Zâhid Kotku, Tasavvufî Ahlâk, c. 1, s. 90
    DOSTLUK
    - 117 -
    onların organları halinde ayrı ayrı zâhir oldu. Bu tâifeye o kadar
    bağlandım ki, nasıl bildireyim, kendimi tutamıyordum. Onların
    şeklindeki zuhur başka hiçbir şeyde yoktu.” 513
    Örnekleri çoğaltmak mümkün. Allah adına, din adına bu anlatılanların
    İslâm’la bir ilgisi olmadığı halde, bu eserlerin Kur’an
    rehberliğinde yeniden okunması ve yeniden değerlendirilmesi
    gerekir.
    Yukarıda görüldüğü gibi, Kur’an-ı Kerim’e göre, gerçek velî
    Allah’tır, Birçok âyette Allah’ın mü’minlerin velîsi ve yardımcısı olduğunu
    görmekteyiz.514 Yine Kur’an, Allah’tan başka velî edinmeyi
    yasaklar. “Onların Allah’ın dışında kendilerine yardım edecek velîleri
    yoktur.”515; “Yoksa O’nun dışında birtakım velîler mi edindiler? İşte Allah
    velî olan O’dur. Ölü olanları da diriltir. Her şeye güç yetiren O’dur.”516;
    “Haberin olsun, hâlis (katıksız) olan din, yalnızca Allah’ındır. O’ndan başka
    velîler edinenler (şöyle derler): ‘Biz bunlara bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar
    diye ibâdet ediyoruz.’ Hiç şüphesiz Allah kendi aralarında ihtilâf
    ettikleri şeylerden hüküm verecektir. Gerçekten Allah, yalancı kâfir olan
    kimseyi hidâyete eriştirmez.” 517
    Kur’an, insan vasfı olarak velî konusunda da mü’minlerin birbirlerinin
    velîleri olduğunu belirtir. “Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar,
    birbirlerinin velîleridirler; iyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar,
    namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler. Allah’a ve Rasûlüne itaat ederler.
    İşte Allah’ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır.”518; “İyi bilin
    ki Allah’ın dostlarına korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir. Onlar Allah’a
    iman etmiş ve muttakî olmuşlardır.”519 Allah’ın dostları olduğu gibi,
    şeytanın da dostları vardır. “Şeytanları inanmayanların evliyâsı kıldık.”520
    Takvânın özelliklerini de Kur’an, özellikle Bakara, 3-5 ve 177.
    âyetlerde açıklar. Bu âyetlere göre takvâ, iman ve sâlih amellerdir.
    İslâm’ın yaşanması ve hayata geçirilmesidir. Kur’an’ın, Rasûlün hayatıyla
    örnek davranışlar haline, yaşayan Kur’an haline gelmesidir.
    Mü’min ve müslüman olmanın yolu velî olmanın yolu, Kur’an ve
    sünnete uygun yaşamaktan geçer. Kur’an, takvâ sahibi olmamızı
    istiyor. Hatta daha da ileri giderek, gerçek mü’minlerin, takvâ sahiplerine
    önderler olmasını öneriyor. Bu da yaşanan hayata yön
    513] İmam-ı Rabbâni, Mektubat Tercümesi, 1. Mektup, Sönmez Neşriyat, s. 6
    514] 2/Bakara, 257; 3/Âl-i İmrân, 68; 7/A’râf, 155; 9/Tevbe, 116
    515] 42/Şûrâ, 46
    516] 42/Şûrâ, 9
    517] 39/Zümer, 3
    518] 9/Tevbe, 71
    519] 10/Yûnus, 62-63
    520] 7/A’râf, 27
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 118 -
    verip İslâm’a uygun bir şekilde örneklik yapmakla mümkündür.
    Allah’ın dostlarının kerâmeti, ihsânı ve takvâsı; Kur’an’ı, yaşanan
    bir hayat haline getirmesidir. Bazılarının anladığı gibi, kâinata tasarrufta
    bulunma, duâlara icâbet etme, öldüklerinde geri kalanları
    mezardan idare etme, mezarları üzerinde kubbeler inşâ edilme
    şeklinde değlidir.
    Kur’an, Hz. Peygamberimiz’e şöyle buyurur: “De ki: ‘Ben kendime
    Allah’ın dilediğinden başka ne bir yarar, ne de bir zarar verme gücüne
    sahibim. Eğer gaybı bilseydim, elbette çok hayır elde ederdim ve
    bana kötülük dokunmazdı. Ben sadece iman edenler için bir uyarıcı ve
    müjdeleyiciyim.”521 Yine Kur’an’da insanların kalplerine tasarrufta
    bulunmak, hakka meyletmeyen kimselerin kalplerine imanı yerleştirmek
    ve buna benzer hususlarda peygamberlere bile yetki verilmediği522
    halde, birtakım insanlara takvâ adına Kur’an dışı ilâhî
    sıfatlar vermek, İslâm’ı bilmemek veya bile bile düşmanlık etmek
    demektir. Kur’ân-ı Kerim, peygamberlerin bile sahip olduğu bütün
    kudret, azamet, üstünlük ve şerefin Allah’a itaat edip tamamıyla
    O’nun hükümlerini uygulamada olduğunu belirtir.
    Hz. Peygamber, Kur’an’dan yüzçevirir, Allah’ın kelâmını değiştirmeye
    kalkar ve kendi sözlerini ona ilâve edecek olursa; onun
    başkası üzerinde hiçbir üstünlüğe sahip olamayacağı açıklanır.
    “Sana gelen ilimden sonra, eğer onların hevâlarına/arzularına uyacak olursan,
    andolsun ki Allah’tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı olur.”523;
    “De ki: ‘Onu kendi tarafımdan değiştirmek benim için imkânsızdır. Ben,
    sadece bana vahyolunana uyarım. Şayet ben Rabbime karşı gelirsem
    büyük bir günün azâbından korkarım.”524 Kur’an’da açıklanan bu tür
    âyetlerin hepsi, Rasûlullah’ın herhangi bir muhâlefeti, sapması
    veya âyetleri gizlemesinden korkulduğu için indirilmemiştir. Bu
    âyetlerin indirilmesinden maksat, insanlara, peygamberin Allah’a
    olan yakınlığının sebebinin peygamberin -hâşâ- Allah ile bazı ortak
    sıfatlara sahip olması veya akrabalık -hıristiyanlıktaki oğul
    anlayışı gibi- bağı olmadığını göstermektir. Böylece, peygamberin
    özelliğinin, uyarıcı, müjdeleyici olması ve Allah’ın hükümlerine
    kayıtsız şartsız bağlanması olduğu açıklanmaktadır.
    Velî olmak, eşyanın tabiatını tersine döndürmek sûretiyle
    değil; bilakis eşyanın tabiatı gereğince, sünnetullahın açığa çıkması,
    fıtratın gelişmesi ve Allah’ın râzı edilmesiyle mümkün olmaktadır.
    Allah katında yalnızca takvâ ile insanlar birbirlerinden
    521] 7/A’râf, 195
    522] 27/Neml, 80; 35/Fâtır, 22-24
    523] 2/Bakara, 120
    524] 10/Yûnus, 15
    DOSTLUK
    - 119 -
    ileride olabilmektedirler. Bu da, azâbından korunmak ve rızâsını
    kazanmakla mümkündür. Kim Allah’a, O’nun bildirdiği gibi inanır
    ve sâlih amel işlerse, işte kurtulanlar yanız bunlar olacaklardır.
    Peygamberlerin hepsi, Allah’ın velî kullarıdır. Onlar Allah’ı râzı
    etmişler, tevhidi hayatlarında uygulamışlar ve en güzel şâhitler
    olmuşlardır. Mü’minler de Allah’ın velî kullarıdır. Allah, iman
    eden ve sâlih amel işleyen kullarını velî/dost edinmektedir. Velînin
    büyüklüğü buraya kadardır. Müslümanlar da ayrıca, birbirinin
    velîsidirler. Birbirine yardım eden, bağışlayan, malından yediren,
    koruyan, kollayan insanlardır. Muhâcir ve esârın birbirlerini velî
    kabul etmeleri ve uygulamaları ile elimizdeki sağlam bilgiler, bizler
    için örnek teşkil etmektedir.
    İslâm akaidinde, bazı dinî çevrelerde bilinen anlamda kişilere
    kutsallık izâfe edilerek, hatta onları insanlık vasıflarının da üzerine
    çıkarmak gibi hayâlî ve mitolojik tipler icat etmek anlayışına
    yer yoktur. Kur’an’da net bir şekilde açıklanan “evliyâ”nın diğer
    insanlardan farkı; beşer tabiatının üzerine çıkması, fevkalâdelikler
    göstermesi veya günahları bağışlaması değil; tevhidî bir inanca sahip
    olması, münkerden kaçınması ve ma’rûfu emretmesi, her türlü
    şirke, zulme, haksızlığa karşı tavır sahibi olmasıdır. 525
    Velî/ermiş kabul edilen rûhânîler hakkında birçok menkabeler
    yazılmıştır. Bu kişilerin hayat öyküleri ve onlara mal edilen olağanüstülükler
    dikkat ve ibretle incelenmeye değer. Bu mitolojik
    hikâyeler velî kabul edilenlerle ilgili inanış biçiminin eksenini oluşturmaktadır.
    Bu hikâyelerde insanüstü özellikler o kadar astronomiktir
    ki Allah’ın kitabı ve Rasûl’ün sünnetiyle aydınlanmış aklı
    başında hiçbir mü’min, bunların gerçekliğini kabul edemez. Çünkü
    evliyâlık, ermişlik denen inanış kadar, sünnetullahı (Allah’ın
    evrendeki değişmez kanunlarını) kökünden inkâr eden, Allah’ın
    kâinat üzerindeki sınırsız egemenliğini yok sayan ve O’na açıkça
    kafa tutan başka bir inanış biçimi hemen hemen yoktur. Herhangi
    bir halifenin, kendi şeyhi hakkında rivâyet edilen bu mitolojileri
    hiçbir zaman yalanlamamış olması, tarîkat liderleri hakkında ciddî
    bir ahlâk sorununun varlığını ortaya koymaktadır. Gerçekten de
    hemen hiçbir şeyh, kendisini mezun etmiş olan mürşidinin göklere
    çıkarılmasına şimdiye kadar itiraz etmemiştir.
    Aslında menkabe geleneği, yabancı kaynaklıdır. Özellikle şamanlıktaki
    “kam“ kültünün, budizmdeki “arhanı“ kültünün ve
    hıristiyanlıktaki “azizler“ kültünün etkisi altında peydahlanan
    velîlik/ermişlik inancına bağlı olarak bu gelenek yerleşmiş ve
    525] Arif Çiftçi veli ve Evliya Terimleri Üzerine, Haksöz, 11
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 120 -
    zamanla kurumlaşmıştır.
    Tasavvuftaki Evliyâ Nasıl Bir Kişiliktir? Tasavvuftaki anlayışa
    göre bazı yüce ruhlu insanlar, keskin bir sezgiye, olağanüstü ve
    gizemli güçlere sahiptir. Bu kişilere, her dinin mistik toplulukları
    tarafından verilen bazı sıfatlar vardır. Evliyâ, aziz, saint, surp, ermiş
    gibi. Kalabalıkların çok büyük saygı ve bağlılık gösterdiği bu
    şahısların, çilehâne, manastır, savmia ve stupa gibi özel ve kutsal
    sayılan mekânlarda seyr u sülûk, mücâhede, çile riyâzet ve yoga
    gibi her dine göre çeşitli adlar altında mistik egzersizler yaparak
    günahlarından arındığına ve bir ruh temizliğine kavuştuğuna inanılır.
    Bunlar artık himmet, bereket ve tasarruf sahibidirler. Allah
    adına, kâinat ve tabiat olaylarını yönetirler (!)
    Evliyâ denilen bu insanlar hakkındaki inanışlardan bazıları
    şöyledir: Bunlar günahsız, yüce ve yanılmaz şahsiyetlerdir; kutsal
    birer kişiliğe sahiptirler. Gizliyi ve özellikle gönüllerden geçenleri
    bilirler. Duâları makbuldür; ne dilerlerse Allah o dileği yerine
    getirir. Aynı anda birkaç yerde bulunabilirler. En uzak mesâfeleri
    en kısa bir zamanda katederler. İslâm ordularının (veya bugünkü
    ordunun) ön saflarında düşmana karşı çarpışır ve zafer sağlarlar...
    Bu inanç çerçevesinde şartlandırılmış duygusal insanlar, evliyâ
    diye niteledikleri kişilerin, böylesine olağanüstü güçlerine kendilerini
    inandırmış, onların hayalleri zorlayan mitolojik hikâyelerini
    kaleme almışlardır. Tarih boyunca bu konuda “menâkıbnâme“ adı
    altında yazılan kerâmet hikâyeleri, ciltler dolusu birikim oluşturmuştur.
    (Bunların bazıları, filmlere konu olmuş, “İhlâs“lı müridlerce
    menkabeler senaryolaşmıştır.)
    Her zâtın velîlik derecesi, ona mal edilen menkabelerle ölçülmeye
    başlanmıştır. Mürîd, üstünlük, olağanüstülük, yücelik ve
    kerâmet olarak mürşidi için tasavvur edebileceği her meziyet ve
    olayın, eylemsel biçimde yaşanmış ve gerçekleşmiş olduğundan
    asla kuşkulanmaz. Ondan sonra da bunları, hayâlinin enginliği
    ve dilinin zenginliği oranında anlatmaya ve yaymaya başlar. İşte
    menkabeler böyle oluşmuştur.
    Hayatta olduğu sürece “Efendi Hazretleri“, “Efendi Baba“,
    “Efendi“ unvânı verilen bu zatların her konuştuğunda hikmetler
    aranır, her sözü sayfalar dolusu yorumlara konu olur, attığı her
    adımdan, yaptığı her hareketten, göz atmasından, nazar etmesinden,
    gülümsemesinden, ya da hapşırmasından bile türlü anlamlar
    çıkarılır. Meselâ, bir kaza mı oldu, “Efendi Hazretleri bunu işaret
    buyurmuştu“, yağmur mu yağdı, “Efendi Hazretleri biraz önce
    duâ etmişti“, çevrelerinde sevilmeyen birinin başına bir belâ mı
    DOSTLUK
    - 121 -
    geldi, “Efendi onu çarptı“ vs. Öldükten sonra üzerine saltanatlı
    bir türbe inşâ edilir; mezarının üzerine süslü bir sanduka kurulur;
    adı, hayat tarzı, sözleri ve ona ait hemen her şey kurumlaşır ve
    kutsallaşır.
    Hâlbuki İslâm’da böyle bir evliyâ telâkkisi yoktur ve olamaz.
    Nitekim ilk zâhidler olarak bilinen Hasan el-Basrî, Süfyan es-Sevrî,
    Abdullah bin el-Mübârek, Fudayl bin İyad, Şakıyk-ı Belhî, Ma’rûf
    el-Kerhî, Ebû Süleyman ed-Dârânî, Bişr el-Hafî, Seriyy es-Sakatî,
    Hâris el-Muhâsibî ve Sehl bin Abdullah et-Tüsterî gibi şahsiyetlere,
    yaşadıkları çağda böyle bir kişilik mal edilmemiştir. Velî kavramı,
    müslümanların ilk üç kuşağı tarafından tamamen Kur’an’ın tanımladığı
    şekilde benimsenmiştir.
    Bazılarının tebliğ adına gündeme getirdikleri dinin merkezini
    şekiller ve hayâller cümbüşü süsler. Din onlar için âyindir, tesbihtir,
    sarıktır, takkedir, cübbedir, kavuktur, sakaldır, çarşaftır, türbedir,
    tekkedir, mezar taşlarıdır, kıssa ve menkabelerdir. Bulutlar üstünde
    uçuşan pembe kanatlı evliyâlardır. Halk açısından da din, yine
    şekilcilik ve teferruatın merkezde olduğu bir anlayış ve yaşayıştır.
    Halka göre de İslâm, büyük kubbeli dev câmilerdir, kandildir, mevlittir,
    ilâhîdir, ezgidir, mehter marşıdır, fetih kutlama törenleridir,
    festir, kılıçtır, tuğradır, bid’attır, hurâfedir... İslâm’ın, esas olarak
    Kur’an ve Sünnet’ten ibaret olduğu, dolayısıyla bu iki kaynağın,
    hayata geçirilmesiyle ancak İslâm’dan söz edilebileceği, hemen
    hiç kimsenin ilgisini çekmemektedir. Onun için eğer kutsallaştırılmış
    eşya ve kavramlar hakkında en ufak bir olumsuz düşünceniz
    varsa dindar kabul edilen toplumun ölçülerine göre belki müslüman
    bile sayılmazsınız, en azından sapıksınız.
    Bilindiği gibi, İslâm’ın temeli imandır ve imanın da ağırlık
    merkezi Allah Teâlâ’ya Kur’an’da bize kendini tanıttığı sıfatlarıyla
    inanmaktır. Bu inancın özü ise, kâinatın yaratıcısı, yöneticisi, yönlendiricisi
    ve düzenleyicisi olarak Yüce Allah’ın bir, eşsiz, benzersiz,
    ortaksız vekilsiz, başlangıçsız, sonsuz ve ölümsüz olduğu; ezelden
    ebede her şeyi bildiği, gördüğü, duyduğu ve her şeye egemen olduğudur.
    Tevhîdin en kısa özeti budur ve bununla birlikte Allah
    Teâlâ’nın sonsuz ve sınırsız egemenliği üzerinde hiçbir kimsenin
    ve herhangi bir gücün hiçbir halde asla etkili olamayacağıdır. Dolayısıyla,
    yaratığın sebep olduğu herhangi bir etki, yalnızca Allah
    tarafından yönetilen kâinat düzeninin, birbirine bağlı disiplinleri
    ve kuralları çerçevesinde ancak meydana gelebilir. Gerçek bu iken,
    tarihin akışı içinde ve çeşitli etkenler altında zamanla “ermişlik”
    diye bir inanç peydahlanmış, böylece “evliyâ” diye -sözde- üstün
    güçlere sahip bazı kimselerin, Allah adına kâinat olaylarına yön
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 122 -
    verebileceklerine inanılmaya başlanmıştır. Bütün bu anlayışlar,
    Kur’an ve sahih sünnet çerçevesi içinde sorgulanmalı, inançlardan
    şirk kalıntıları temizlenmeli velî kavramı da, diğer İslâmî kavramlar
    gibi, Kur’an’la sağlaması yapılarak i’tidal içinde yeniden değerlendirilmelidir.
    Müslümanım diyenlerin kendilerini, inanç ve amelleriyle
    elden geçirmesi, sağlam teraziyle tartması gerekmektedir. 526
    Bilindiği gibi, “Velî” Allah’ın isimlerinden biridir. Allah kendisinin
    velî olduğunu söylemektedir; yani koruyucu, kollayıcı, dost,
    yardımcı, yakın, sahip, efendi mânâsında. Veliyyullah olarak kullanıldığında
    ise Allah’ın dinini koruyucu, O’nun dininin yardımcısı,
    O’nun dostu, O’nu sahip ve efendi edinen, yani özetle Allah’ı râzı
    eden kimse demektir. Bu durumdaki kimseyi Allah yakın edinmekte,
    O’nu sevmekte, O’ndan râzı olmaktadır. Kullarının arasında
    Allah’a yakınlığı ile mümtâz bir mevkii bulunmaktadır veliyyullahın.
    Bu seçkinlik, o kişinin Kur’an’ı ahlâk edişinin doğal bir sonucu
    olarak güzel ahlâkı sebebiyle insanlar tarafından sevilmek,
    beğenilmek, imrenilmek halidir. Allah’ın ona yardımı, sünnetullahı,
    eşyanın tabiatını tersine döndürmek sûretiyle değil; bilakis
    eşyanın tabiatı gereğince onun işlerinin kolay olmasının, başarıya
    ulaşmasının gerçekleşmesidir.
    Bir müslümanın, diğer müslümanların velîsi olduğuna gelince,
    mesele hiç de halkın anladığı gibi değildir. Zira, âyetlerde geçen
    “velî” kelimesi, birbirinin yardımcısı, birbirine hak yolunda
    yardım eden, malından yediren, birbirini bağışlayan, bir vücudun
    parçaları arasındaki uyum gibi uyum içinde ve aynı vücudun sağlığını
    korumaya yönelik bir birliktelik kastedilmektedir. Muhâcir
    ve Ensâr’ın Hz. Peygamber’i velî olarak kabullenmeleri, birbirlerinin
    velîsi olduklarıyla ilgili uygulamalar, karşılıklı tavırları, sözleri
    ve Peygamber’in de onları velî/dost edinmesiyle ilgili bilgiler,
    bu velîliğin boyutlarını gösterir. Bu gerçek velîlerin hiç biri gaybı
    bilmediği gibi, hiç birinin gezdiği yerlere bereket yağdırdıklarına,
    kızgınlık duyduklarının ölümünü isteyip öldürdüklerine, onları
    çarptıklarına veya taş yaptıklarına, denizin üzerinde yürüdüklerine,
    kuru ağacı yeşerttiklerine ve benzeri kerâmetlerine rastlamamaktayız.
    O kadar rastlamamaktayız ki, Hz. Hamza, Uhud Harbinde
    kendisini öldürmek için fırsat kollayan ve en çok on-onbeş
    adım ötesinde bulunan eli mızraklı Vahşi’nin varlığından habersizdir.
    Hz. Ömer, iki adım gerisinde, safta namaza durarak kendisini
    öldürmek için hazırlanan ve hançerleyerek bunu gerçekleştiren
    Firuz isimli Ebû Lü’lü künyeli Zerdüştî kölenin niyetinden
    526] Geniş bilgi için bkz. Ferit Aydın, Tarikatta Râbıta ve Nakşibendilik, s. 285-
    305
    DOSTLUK
    - 123 -
    (kalbinden geçenden) habersizdi. Hz. Ali, kendisini öldürmek için
    aylardır plan kuran ve anlaştığı arkadaşlarıyla kararlarının bir parçası
    olarak kendisini öldürmek için namaz kıldığı câmide bulunan
    ve onu hançerleyerek emelinin gerçekleşmesini sağlayan Abdurrahman
    İbn Mülcem’in yanına kadar sokulan varlığından habersiz
    idi.
    Rasûlullah (s.a.s.)’ın kendilerine İslâm’ı öğretmeleri için gönderilmesini
    istedikleri tebliğcileri tuzak kurarak yolda öldürenlerin
    niyetlerinden habersiz olduğu tarihî bir vâkıa olarak karşımızda
    durmaktadır. Peygamber’in ve Hz. Ebû Bekir (r.a.) ve
    Hz. Ömer (r.a.) gibi özellikle ileri gelen sahâbenin, Muhâcirlerin
    ve Ensârın, âyetlerle sâbit bulunduğu üzere yaptıkları amellerden
    ötürü Allah’ın dostluğunu kazandıklarını biliyoruz.
    Velâyetlerinden emin olduğumuz bu insanların hiç birinin uçtuğu,
    su üzerinde yürüdüğü, gaybı bildiği ile ilgili sahih mâlûmâta
    sahip değiliz. Müslümanlık lâfla değil; iman ve yaşayışla isbat
    edilir. Nasıl ki Rasûlullah, amelleriyle, örnek yaşayışıyla527 İslâm’ı
    bize öğretmiştur. Rasûlullah’ın Uhud’da dişi kırılır, bu velîlere bir
    şey olmaz; Rasûlullah gaybı bilmez, bu velîler bilir. Rasûlullah
    ölüleri (meselâ amcası Hz. Hamza’yı, oğlu İbrahim’i) diriltemez,
    bu velîler diriltir. Rasûlullah kılıçla, kalkanla savaşır, bu velîler
    üfürükleriyle savaşır... 528
    “O’nun berisinden çağırdıklarınız kendilerine yardım edemezler
    ki size yardım etsinler.”529; “Belki kendilerine yardımları dokunur diye
    Allah’ın berisinden ilâhlar/tanrılar edindiler. Ama onların yardıma güçleri
    yetmez. Oysa ki kendileri onlar için hazır askerdirler.”530; “De ki, Allah’ın
    berisinden çağırdıklarınıza bakın bakalım. Gösterin bana, yeryüzünde
    yaratmış oldukları ne vardır? Yoksa onların göklerde bir ortaklığı mı bulunuyor?
    Eğer doğru iseniz, bu konuda bana, bundan önce gelmiş bir
    Kitap veya bir bilgi kalıntısı getirin bakalım. Allah’ın yakınından kendisine
    kıyâmete kadar cevap veremeyecek olanı yardıma çağırandan daha
    sapık kim olabilir? Oysa ki bunlar onların çağrısından habersizdirler.”531;
    “Şunu bilin ki, göklerde kim varsa ve yerde kim varsa hepsi Allah’ındır.
    Allah’ın dûnundan/yakınından birtakım ortaklar çağıranlar neyin peşindedirler?
    Bunların peşine takıldığı belli bir kuruntudan başka bir şey değildir.
    Onlarınkisi sadece saçmalamadır.” 532
    527] 33/Ahzâb, 21
    528] Geniş bilgi için bkz. Ercüment Özkan, Tasavvuf ve İslâm, özellikle s. 51-100
    529] 7/A’râf, 197
    530] 36/Yâsin, 74-75
    531] 46/Ahkaf, 4-5
    532] 10/Yûnus, 66
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 124 -
    Bu âyetlerde geçen “dûne” kelimesine, çoğu mealde “başka,
    gayrı” anlamı verilmektedir. Bu mânâ, “dûne” kelimesinin anlamlarından
    biridir. Ama bu kelimenin asıl anlamı, “fevka”nın
    zıddı, yani en üst mertebeden beri, ondan aşağıca demektir. Bir
    şey, öbüründen biraz aşağıda olunca, bunu ifade için “dûne” kelimesi
    kullanılır. Buna göre, âyetlerde geçen “min dûnilâllâh”, yani
    “Allah’ın dûnundan” ifadesi, Allah’ın en yakınından, yani berisinden
    demek olur. Zaten Allah’tan başka velîlere tutananlar, hep onların
    Allah’a çok yakın olduğuna inanmışlardır.
    Tasavvufî anlamda velî olmak için aranan şartların başında
    kerâmet gelmektedir. Hemen bütün tasavvuf kitaplarında velîliğin
    alâmetlerinden sayılan kerâmet, yani velîlerin izhar edebileceği
    birtakım hârikulâde olaylar dolayısıyla velîliğin, peygamberliğe
    benzer bir statü kazandığı dikkat çeker. Mevcut olan bu paralellik,
    daha 9. yüzyılda, peygamberlerin sonuncusu olması sebebiyle Hz.
    Muhammed (s.a.s.) için kullanılan “Hâtemu’l-Enbiyâ” terimine
    benzer bir “Hâtemu’l-Evliyâ” (Velîlerin mührü/sonuncusu) kavramının
    doğmasına sebep olmuştur.
    Burada, bir de velîler arasındaki mertebeler silsilesinden bahsetmek
    gerekir. Velâyet kavramı, 9. yüzyılda kendi içinde bir mertebelenmeye
    tâbi tutulmuştur. Şüphesiz velî telâkkisindeki gelişmelerden
    kaynaklanan bu duruma göre velîler, bir piramid şeklinde
    muhtelif derecelere ayrılmışlardı. Bu piramidde en alt tabakadan
    başlayarak sayıları gittikçe azalmak üzere sırayla Recebiyyûn,
    Müfredûn, Asâib, Nukabâ, Nücebâ, Abdal, Efrâd, Evtâd, İmâmân
    yer alır ve tepede ise, hepsinin başı olan Kutb bulunur. Dolayısıyla
    Kutb, bir devirde yeryüzünde mevcut bütün velîlerin en büyüğü
    olup kâinat, onun otoritesi altında, zikredilen tabakaları oluşturan
    velîler tarafından yönetilir. Velî kavramındaki, Kur’an’daki anlamdan
    sapma ve gelişme, sonraki bazı mistik etkilerin, meselâ
    Yeni Eflâtunculuk’un ve Gnostisizm’in rolüne dikkat çekmek gerekir.
    Aynı etkilere mâruz kalan hıristiyan mistisizmindeki “saint
    (aziz)” telâkkisiyle, tasavvuftaki “velî” telâkkisi arasında benzer
    noktalar hayli fazladır. Meselâ, hıristiyan mistisizminde “saint”,
    “Allah adamı” ve “Allah dostu”dur. Genel mânâda da, bütün dürüst
    hıristiyanlar Allah dostudur. Fakat özel anlamda asıl Allah
    dostu olan, saint/aziz, yani bütün dünyevî zevk ve bağlardan kurtularak
    birtakım riyâzet ve mücâhede usûlleriyle kendini Allah’a
    adayan, Ona ulaşabilen hıristiyandır. Hıristiyan mistisizmindeki bu
    telâkki, tasavvuftaki “velâyet-i âmme” (bütün müslümanların genel
    mânâda velî olduğu) ve “velâyet-i hâssa” (dar mânâsıyla tasavvuftaki
    velî) telâkkisini andırmaktadır. Ayrıca, tasavvufta olduğu
    DOSTLUK
    - 125 -
    gibi “saint” (aziz)in kerâmet (miracle) kavramıyla sıkı ilişkisi de
    dikkat çeker.
    Velî telâkkisindeki bu farklı statünün, ilk zamanlarda İslâm
    ulemâsı muhitlerinde ve onlara bağlı halk çevrelerinde birden
    bire kabul görmeyip tepki ile karşılandığını biliyoruz. Özellikle
    sûfî çevrelerin bütün gayretlerine rağmen, peygamberlik ile velîlik
    arasındaki paralel noktalar şiddetle reddedilmiştir. Aynı şekilde
    mu’tezile mezhebi, birtakım üstün vasıflarla techiz edilmiş böyle
    bir insan telâkkisini, dinin esasına aykırı olduğu düşüncesiyle
    asla benimsememiştir. Fakat zamanla bu tepkilerin mutasavvıflar
    tarafından değerlendirilip hesaba katılması sonucu, uyuşma için
    gösterilen gayretler boşa çıkmadı. İlk tepkilerin giderek şiddetini
    kaybettiği ve hatta sünnîliğin velîlik telâkkisini sadece benimsemekle
    kalmayıp savunduğu bile görüldü. Hiç şüphesiz bu değişmede
    İmam Gazâlî’nin (öl. 1111) unutulmaz çabasının büyük rolü
    olmuştur. Artık günümüzde, halkın büyük çoğunluğu, tasavvufî
    anlamdaki velî telâkkisini kabul etmeyenleri, eksik (sapık) müslüman
    sayar; bazı çevrelerde ise bunlar müslüman bile kabul olunmaz.
    Türklerin İslâmiyet’e girişinden sonra tasavvufun velî telâkkisi,
    Türk mutasavvıflarınca da aynen benimsenerek devam ettirilmiştir.
    Velînin peygambere denk tutulduğu ve onun gibi, söylediği
    her sözün mutlak kabul gördüğü sözkonusu olmuştur. 533
    Velî Kültü
    Velî kültünün kaynağı ve mâhiyeti: A. Yaşar Ocak, Türk Halk
    İnançlarında ve Edebiyatında Evliya Menkabeleri adlı eserinde
    velî kültü ve kaynağı hakkında şu bilgileri verir: Velî kültünü, kısaca,
    fevkalâde kuvvet ve kudretlerle mücehhez olup Allah’a
    yakın kabul edilen bir şahsiyetin herhangi bir konuda -sağ veya
    ölü iken- yardımının dokunacağına inanılması ve bunu temin için
    belli yollara başvurulmasıdır, şeklinde tarif edebiliriz. Bu anlayış
    velînin takdis olunmasıyla sonuçlanmaktadır. Din sosyolojisi bilginleri,
    pek çok yerde, halk müslümanlığının bu anlayış etrafında
    geliştiği kanaatini ileri sürerler.
    Velî kültünün, dinler tarihi araştırmalarına göre, Budizm, hıristiyanlık
    ve İslâmiyet gibi büyük dinlerin hâkim olduğu sahalarda
    benzerlikler gösterdiği dikkati çekiyor. Fakat böyle bir kültün
    Budizm’de ötekilerden daha eski olduğu muhakkaktır. Uzmanlar,
    533] A. Yaşar Ocak, Türk Halk İnançlarında ve Edebiyatında Evliyâ Menkabeleri,
    s. 3-4
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 126 -
    gerek hıristiyanlık, gerekse müslümanlıktaki aziz, yahut velî kültünün
    kaynağını, bu dinlerin ortaya çıktığı ve yayıldığı sahalarda eskiden
    mevcut birtakım kültlere bağlamaktadırlar. Genellikle hıristiyanlıktaki
    aziz kültünün, eski çağlardaki çeşitli tabiat kültleriyle,
    mitolojik tanrı ya da kahraman kültlerinden geliştiğini meydana
    koyan araştırmalar vardır. Hıristiyanlık için burada bir fikir beyan
    edecek durumda bulunmamakla beraber, müslümanlıktaki velî
    kültünün menşe’ (kaynak) itibarıyla İslâmiyet’le bir ilgisi olmadığı
    rahatça söylenebilir. Zira dikkatle bakılırsa, hıristiyanlıktaki aziz
    kültü gibi, müslümanlıkta da velî kültünün İslâm’dan önceki putperest
    kültlerle yakın alâkası görülecektir. Anadolu da dâhil, İslâm
    âleminin hemen her tarafında, İslâmiyet’in oralara girdiği devirlerden
    beri yaşayagelen muhtelif velî kültlerini tesbit mümkün olmaktadır.
    Çünkü buralarda eskiden mevcut mahallî tabiat yahut
    ata kültleri, tasavvufun velî telâkkisinin ister istemez yardımıyla
    halk çevrelerinde yorumlanıp velî kültü haline inkılâp etmiştir. Bu
    kültlerin çoğu, zamanımıza kadar varlıklarını sürdürme imkânına
    kavuşmuşlardır.
    Muhtelif velî kültleri incelendiği zaman, gözden kaçırılmaması
    gereken bir nokta vardır: Kült konusu velîlerin, ait oldukları
    toplumun sosyal, dinî veya ahlâkî değerlerinin tamamının, yahut
    bir kısmının temsilcisi olduğu, en azından buna inanıldığı görülür.
    O toplum, sözkonusu değer ile takdis ettiği velîyi özdeşleştirmiştir.
    İşte ancak bu özdeşleştirmeye yarayacak vasıfları taşıyan, yahut
    bu vasıflar kendisinde olduğu kabul edilen velî, kült konusu yapılmaktadır.
    Böylece o velî, o toplum için, tâbir câizse artık sade bir insan
    değil; inandığı değerler bütününün ta kendisidir. İşte bu safhadan
    sonra kerâmet unsuru ortaya çıkar. Daha yaşamakta iken o velî,
    bu dünyadakinden bambaşka, fevkalâde olaylarla süslü bir dünya
    ile kuşatılır. Velî öldükten sonra, kendisi hayatta iken sahip olduğuna
    inanılan insanüstü hüviyetinin, güç ve kudretinin devam
    ettiğine inanılır; hatta bu güç ve kudret, bir gizliliğe bürünerek
    daha da artar.
    Bu merhaleden sonra psikolojik âmillerin işin içine girdiğini
    ve kültün oluşmasını tamamladığını söyleyebiliriz. Bu psikolojik
    âmiller şunlardır: Velî, fevkalâde rûhânî kudretlerle mücehhez
    olduğu için, artık toplumda ona karşı korku ile karışık bir saygı
    duygusu hâkim olmaya başlar. Velîye karşı yapılacak herhangi
    bir saygısızlığın, çarpılma, âniden veya feci bir şekilde ölüme
    yakalanma vs. şeklinde cezalandırılacağına inanılır. Buna paralel
    olarak velînin sözkonusu rûhânî kudretinden, birtakım iyiliklerin
    DOSTLUK
    - 127 -
    cezbedilmesi ve kötülüklerin giderilmesi yolunda faydalanma arzusu
    doğar (feyz ve bereket kavramı). Nihayet, dünyada bu tarzda
    menfaati sağlanacak olan velînin öbür dünya da Allah katında
    yardımcı olması için onu memnun etme çabası ortaya çıkar ve
    bunun sonunda bir tatmin duygusu müşâhede edilir. Bütün bu
    sosyal ve psikolojik faktörler kültün teşekkülünü tamamlamış olur.
    Ancak, burada, kültün oluşmasında âdeta bir harç vazifesi gören
    “kerâmet” kavramının önemine bir daha işaret etmek yerinde olacaktır.
    Zira kültün gelişip yayılmasını, yerine göre mahallî olmaktan
    çıkıp genelleşmesini sağlayacak olan da odur. Velînin bulunduğu
    yerin dışındaki insanları külte iştirak ettiren bu kerâmetlerdir.
    Velînin mezar veya türbesinin mevcûdiyeti, bir bakıma kültün
    de yaygınlık derecesini gösteren bir alâmet sayılabilir. Çünkü herhangi
    bir yerde, zamanımızdan çok önce ve hayli itinalı yapılmış
    bir türbe, genellikle içindeki velînin çok itibarlı olduğuna, dolayısıyla
    yöresel değil; bütün bir toplumun katıldığı bir kültün varlığına
    delildir. Velînin mezar veya türbesi, genellikle bulunduğu
    yerin normal mezarlığında yer almaz; dikkati çekecek bir mevkîde,
    yahut yol kavşaklarında, kasaba, köy veya şehirlerin en işlek yerlerine
    yakın yerlerde yapılır. Çünkü buralar, kültün icrâ edildiği,
    yani ziyâretlerin, kendine mahsus merâsim ve kurban işlemlerinin
    yapıldığı yerler olması dolayısıyla halka açık vasıfta bulunması
    gerekir. Mezar veya türbenin bizzat kendisi, mukaddes ve mahrem
    bir yer olarak muâmele görür. Türbeler, çoğu zaman velînin
    eşyalarının da muhâfaza edildiği yerlerdir. Bu eşyalar genellikle
    velînin günlük hayatta kullandığı takke, tesbih, pabuç, cübbe vb.
    nesneler olup kudret ve kudsiyetinin bunlarda da aynen var olduğuna
    inanılır; ziyâretlerde bunlardan da faydalanılır. 534
    Ölen velîlerin (evliyâ kabul edilen şeyhlerin) kabirlerinde yapılan
    bid’at ve hurâfeler, hatta şirk unsurları da ayrı bir problemdir.
    Bunların türbelerine çabut/bez bağlamalar, eğilmeler, kabrin
    etrafını tavaf şeklinde dönmeler, secdeler, kabre karşı namaz
    kılmalar, mum yakma, duâ etme, kabirde yatan ölüden meded
    beklemek, ona adak adayıp kurban kesmeler... Şeyhlerin bir kısmının
    ölmeden tarîkatın devamını oğluna, damadına bırakıp aile
    tekelinde tutması da kendi teorileri açısından bile tuhaftır. Velî/
    evliyâ kabul edilen şeyhlerin kerâmeti diye öyle hikâyeler anlatılır
    ki; Kur’an’da anlatılan birçok peygamber mûcizesinin bile bu
    kerâmetler kadar olmadığı görülür. “Şeyh uçmaz, mürit uçurur“
    deyimiyle halkın arasında ifadesini bulan bu gerçek, ayrı tarikatların
    müritlerinin birbirlerine karşı hava atma sistemleridir. En çok
    534] A. Yaşar Ocak, a.g.e., s. 4-7
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 128 -
    ve en büyük kerâmeti gösteren şeyhin müridi olmanın gururunu
    tatmak isteyen müridler, böylece her seferinde şeyhlerini diğer
    şeyhten biraz daha fazla uçurarak bu yarışı karşılıklı devam
    ettirirler. Hayvanları, insanları canlandıranlar, denizlerin üstünde
    yürüyenler, aynı anda birçok yerde gözükenler, neler, neler... Superman
    velîler kalplerden geçeni bilir, uzaktan kumandalı yönlendirmelerde
    bulunur, bir bakışıyla hidâyete erdirir, dilediğini çarpar,
    üfürüğüyle şifâlar saçar, dokunuşlarıyla âlemlere nurlar yağdırır,
    âlemlerin mülkü ellerindedir, her şeye tasarruf ederler. Bu anlayışların
    çoğu, akaidi ilgilendiren konulardır.
    Şirk konusunda büyük tehlikelerden biri, evliyâ kültüdür.
    Allah’a ulaştıracak vâsıtalar halinde birilerine tanrılık vasfı verilir.
    Allah’ın evliyâsı konusundaki Yûnus, 62. âyette Kur’an, ilk iş
    olarak bir evliyâ tanımı vermektedir. Bu tanım, “gözünüzü açın,
    dikkat edin, sakın oyuna gelmeyin, uyanık olun!” anlamındaki
    “Elâ” edatıyla başlar. Bu ifade biçimi de gözden uzak tutulmaması
    gereken mesaj vermekte; yani “dikkatli olmazsanız ayağınız kayar,
    aldatılır, hüsrâna uğrarsınız” denilmiş olmaktadır. “Gözünüzü açın!
    Allah’ın evliyâsı için korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir de. Onlar iman
    eden ve takvâ sahibi olanlardır... “535 Bu âyete ve velî konusundaki
    diğer âyetlere göre, iman ve takvânın dışında bir evliyâ alâmeti
    yoktur. İman ve takvâdan tâviz verildiği, bunların yozlaştırıldığı
    durumda Rahmân’ın evliyâsı yok; şeytanın evliyâsı vardır.
    “Gözünüzü açıp kendinize gelin! Hâlis (arı-duru) din yalnız Allah’ındır.
    Onun yanında birilerini daha velîler edinerek ‘Biz onlara, bizi Allah’a yaklaştırmaları
    dışında bir şey için kulluk-kölelik etmiyoruz’ diyenlere gelince,
    hiç kuşkusuz Allah onlar arasında, tartışıp durdukları konuyla ilgili hükmü
    verecektir. Şu bir gerçek ki Allah, yalancı ve nankör kimseyi doğru yola
    iletmez.”536 Bu âyet velî kabul edilenleri “Allah ile insan arasında
    yakınlaştırıcı ve şefaatçı” kabul etmenin tevhid açısından yanlışlığını
    açıklar. Allah insana şah damarından daha yakındır537 ve şefaat
    tümüyle ve sadece Allah’ın elindedir.538 Dolayısıyla Allah ile kul
    arasında herhangi bir mesâfeden ve herhangi bir şefaatçıdan söz
    edilemez ki yaklaştırıcıya veya şefaatçıya ihtiyaç duyulsun. “Yaklaştırma”
    iddiası, temelden çürüktür. Çünkü Allah’ın kulundan
    ayrı ve uzak olduğunu iddia etmek de Kur’an’a aykırıdır. Evliyâ
    kültünün sosyal ve hukuksal dayanağı yapılabilecek oluşumlara
    da imkân verilmemiştir. Din sınıfı, din kıyafeti yoktur. Din adamı
    535] 10/Yûnus, 62-63
    536] 39/Zümer, 3
    537] 50/Kaf, 16
    538] 39/Zümer, 44
    DOSTLUK
    - 129 -
    tâbiri yoktur. Aforoz ve vaftiz yoktur. Allah’a kul olmak için birilerinin
    tesciline, okuyup üflemesine ihtiyaç bırakılmamıştır.
    Halk, tarihin her döneminde ortalama kültür seviyesinin üstüne
    çıkamamış, bazı dönemlerde ise içlerinde okuma ve yazma
    bilen insanların bile azlığı, ekonomik, sosyal ve siyasal sebeplerle
    zihnî olarak çocuksu vasfa daha yakın olmuştur. Halk muhayyilesi,
    özellikle böyle toplumlarda çocuk psikolojisi gibidir. Çocuğun
    masala ve kahramanlara ihtiyacı vardır. Bunu kitaptan, kulaktan,
    televizyondan temin edemiyorsa, kendi hayalinde üretir, diğer
    çocuklarla yardımlaşarak böyle bir dünya oluşturur. Çocuktaki
    masal kahramanlarının yerini, halk arasında destan kahramanı,
    efsâneleştirilmiş kahramanlar, mitler alır; bunlar hayâlî kahramanlar
    olabildiği gibi; daha çok eski devirlerde yaşamış, ama
    hayatı masallaşmış, içine hayâlî unsurlar karışmış yüce kişilikler
    de olabilir. Efsânelerin, destanların, masalların, mitolojik tanrıların,
    evliyâ menkıbelerinin, nice kıssa ve fıkraların kaynağında bu
    çocuksu halk muhayyilesinin zenginliği ve saflığı yatar. Halk, aynen
    çocuk gibi “soyut”u anlamakta zorlanır, onu somutlaştırarak
    benimser. “Büyük insan“ denilince, takvâ gibi daha çok, iç/gönül
    özelliği olan tarafı anlayamaz; onu insanüstü olarak düşünüp büyüklüğünü
    gözle görülür hale getirir. Büyük insan demek, normal
    insandan farklı olarak havada uçan, denizde yürüyen insandır.
    Halkın ve özellikle çocukların bu anlayışı, “Malkoçoğlu“, “superman“
    filmlerine ve yarı tanrı yarı insan mitolojik figürlere (Herkül,
    Zeyna vb.) konu edilir.
    Velî Kavramıyla İlgili Bazı Tasavvufî Terimler
    Velî Kavramının Tasavvufî Yorumla Anlaşılmasına Yardımcı
    Olabilecek Bazı Tasavvufî Kavramlar: Velî kavramının başına
    gelenler nice Kur’ânî kavramın da başına gelmiştir. Tasavvufî anlayışla
    tahrife uğramış diğer kavramlara örnek olması açısından
    velî kavramının arka planını anlamak için, bu kavramla akrabalığı
    olan bazı kavramları birlikte değerlendirmek gerekmektedir. Aşağıdaki
    kavramların tasavvufî içerikleri velî kavramının tasavvufî
    anlamdaki özel mânâsını daha anlaşılır kılacaktır.
    Tasavvuf, farklı inanç ve yaşayışını ifade edebilmek için kendine
    has terim üretmiş veya bazı Kur’ânî kavramları alarak, onların
    içini değişik biçimde doldurup, kendi anlayışına uygun tarzda
    anlamlandırmıştır. Velî kavramındaki tahrifi daha iyi anlayabilmek
    için, bu kavramla ilişkili bazı tasavvufî kavramları tanımanın
    faydası olacağı açıktır. Aşağıdaki kelime ve terimler, tasavvuf ve
    tasavvuf tarihi uzmanı Süleyman Uludağ’ın Tasavvuf Terimleri
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 130 -
    Sözlüğü’nden alınmıştır.539 Uludağ, bu ansiklopedik sözlüğü, meşhur
    tasavvuf kitaplarına dayanarak hazırlamış, hemen tüm yorumlarla
    ilgili tasavvufun kaynak eserlerine atıflarda bulunmuştur.
    Gerekli gören okuyucu, (kelime açıklamalarının sonunda parantez
    içinde verilen) kitaptaki sayfa numaraları yardımıyla daha geniş
    bilgi alabilir, kaynaklarını öğrenebilir. Kelimelerin tasavvufî anlam
    ve yorumlarının bilinmesi velî kavramını olduğu kadar, tasavvufu
    da yakından tanımaya vesile olacaktır.
    Abdal: Sayıları yedi veya yetmiş olarak gösterilen bir evliyâ
    zümresi. Bkz. Büdelâ.540
    Arâis-i Hak: Hakk’ın gelinleri. (Arûs; gelin, güveyi, düğün) Tasavvufta;
    Başkalarından kıskandığı için Hakk’ın, kimliklerini halka
    açıklamadığı ve gizli tuttuğu velîleri. Hakk’ın harîm-i ilâhideki has
    dostları, özel ilgisine mazhar olan kulları. Gerdek gecesi gelini damaddan
    başkası görmediği gibi bunları da ilâhî haremde Hak’tan
    başkası görmez. Bunlara “arûs-i azrâ” (bâkire gelinler, dilber gelinler)
    ismi de verilir. 541
    Arbede: Savaşmak, kavga etmek. Tasavvufta; Cezbeli sâliklerin
    ve galebe halindeki bazı sûfîlerin Cenâb-ı Hak ile tartışmaları, çekişmeleri
    ve kavga etmeleri. Buna müşâcere ve muhâseme de denir.
    Bir naz ve samimiyet halidir. 542
    Ârif: Bilen, vâkıf, âşinâ, tanıyan, anlayışlı, kavrayışı mükemmel,
    irfan sahibi. Tasavvufta; Allah Teâlâ’nın kendi zâtını, sıfatlarını,
    isimlerini ve fiillerini müşâhede ettirdiği kimse. Keşf ve
    müşhâhede yoluyla yani mânevî ve rûhî tecrübelerle Allah hakkında
    zevkî ve vecdî bilgilere sahip olana “ârif” denir. Ârif, kendisi
    sustuğu halde diliyle Hakk’ın konuştuğu kimsedir. Ârif, kendi varlığında
    fâni, Hak ile bâkîdir.” İbn Arabî, ârifin dış âlemde “şeyler”
    (eşya) yaratma gücüne sahip olduğunu ve bu gücün onun himmeti
    olduğunu söyler.543 Onun yarattığı şeye “mahluk-ı ârif” denir.
    Ârif, sûfîlikte kâmil insandır. 544
    Atılan ok geri dönmez: Bir velî bedduâ ettimi mutlaka hedefini
    bulur. Bedduânın hedefine ulaşmasına engel olmak ve onu geri
    almak velînin elinde değildir. Şeyhe ve velîye karşı işlenen suçun
    539] Marifet y. 3. Baskı
    540] s. 14
    541] s. 50-51
    542] s. 51
    543] bk. Füsûs, 6. Fasl
    544] s. 52-53
    DOSTLUK
    - 131 -
    tevbesi ve affı olmaz. 545
    Azrâ: Dilber, bâkire. Tasavvufta; a- Kimsenin keşfedemediği ve
    sırrına vâkıf olamadığı yüce hakikat, b- Hakk’ın halktan gizli tuttuğu
    ve sakladığı velîsi. 546
    Bed duâ: Birinin aleyhinde yapılan duâ. Velînin yaptığı bedduâ
    mutlaka yerini bulur. 547
    Bekçi: Sahip, hâkim, hâmi, muhâfız. Her beldenin bir sahibi,
    yani mânevî bekçisi ve muhâfızı vardır; Bu da velîdir. 548
    Beşler: Cebrâil’in kalbi üzere bulunan (rûhânî his ve bilgilerini
    ondan alan) beş ermiş. Ruhların hükümdarı olan Cebrâil’in
    nefesinden ve ilminin feyzinden kalpler hayat bulduğu gibi, tarik
    ehlinin hükümdarları olan beşlerin nefes ve ilim feyzinden de gönüller
    hayata kavuşur. 549
    Bî-reng: Renksiz. Tasavvufta; dinlerin birliği (vahdet-i edyân).
    Bütün renklerin aslı renksizlik olduğu gibi, bütün dinlerin aslı da
    bir ve aynıdır. Bu da bütün insanların “elest bezmi”nde kendilerinin
    kul, Allah’ın Rab olmasını kabul etmelerinden ibâret olan
    tek ve bir dindir. Belli bir mertebeye ulaşan mutasavvıf, bütün
    din mensuplarına aynı gözle bakar. Çünkü hepsinin aslı birdir. Bütün
    dinler ve mezheplerde esas olan sözkonusu dinin renkleridir.
    Hallâc’a göre insanlar, kendilerinin tercih ettikleri din üzere değil;
    kendileri için tercih edilen din üzere bulunurlar. İbn Arabî’ye göre
    Allah, kendisinden başkasına ibâdet edilmemesine ferman buyurduğundan,
    esasen Ondan başkasına ibâdet etmek mümkün değildir,
    başka şeylere ibâdet edenler farkında olmadan Ona ibâdet
    ederler. 550
    Büdelâ: Bedel, karşılık, denk, bir şeyin halefi ve değişiği anlamına
    gelen “bedel”in çoğuludur. Tasavvufta; Yediler (yedi evliyâ)
    anlamına gelir. Bunlardan her biri gözden kaybolur, bir anda çok
    uzak mesafelere giderler. Gözden kayboldukları vakit, yerlerine
    her yönden kendilerinin tıpkısı olan canlı bir beden bırakırlar. Hâl,
    hareket ve şekil bakımından aslından ayırt edilmeyen bu bedene
    “bedel” ve “bedil” denir. Bedel bırakma gücüne sahip olan velîlere
    “büdelâ” denir. 551
    545] s. 64
    546] s. 78
    547] s. 90; bk. atılan ok geri dönmez;
    548] s.92
    549] s. 96
    550] s. 102-103
    551] s. 106
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 132 -
    Cihad: Savaş. Tasavvufta; sâlikin nefsini zabt u rabt altına
    alması için vermiş olduğu mücâdele, bu maksatla çekilen çile.
    Cihâd-ı asğar: Küçük savaş. Tasavvufta; düşmana karşı cephede
    verilen savaş. Cihâd-ı ekber: Büyük savaş. Tasavvufta; nefse karşı
    verilen savaş. Nefsin kahr ve mahv edilmesi. 552
    Çaput: Türbelere bağlanan kumaş parçaları. 553
    Çarpmak: Bir ermişin veya yatırın gazabına uğramak. Velîlere,
    ermişlere, yatırlara veya kutsal şeylere hakaret edilip bu gibi kişiler
    ve nesneler aşağılanınca ermişlerin ve yatırların mâneviyâtı ve
    rûhâniyeti onları cezalandırır. 554
    Derviş: Fakir, yoksul, dilenci. Tasavvufta; sûfî, mutasavvıf, fakir,
    mürid, müntesip. Derviş kelimesi, dilenmek anlamına gelen
    “derviz”den gelir. Aslında derviş, dilenci demektir. 555
    Destur: İzin, ruhsat, müsâade. Tasavvufta; Bazı tarikatlarda,
    özellikle Mevlevîlikte ve Bektâşîlikte şeyhlerden ve tarikat büyüklerinden
    müsâade almak için kullanılan bir deyim. Cesâret isteyen
    zor bir işe girişilirken evliyânın rûhâniyetinden faydalanmak
    ve onlardan güç almak için “destûr!” denir. Ekseriya; “Destûr yâ
    pir!”, “destûr yâ Ali!” denir.556
    Dörtler: Ricâl-i ilâhiye adı da verilen dört ermiş, evtâd-ı erbaadan
    başka olup onlara imdad ederler. Halleri rûhânî, kalpleri
    semâvî olduğundan yeryüzünde meçhul, ama semâda tanınırlar.
    İbn Arabî bunları Endülüs’te ve Suriye’de gördüğünü söyler.557
    Efendi: Sözü geçen, buyruğu yürüyen, itiraz edilmeksizin kendisine
    uyulan kimse. Tasavvufta; şeyh, pir. Doğu geleneğinde padişah
    efendi, tebaa onun kullarıdır. Hükümdar, emri altındakilere:
    “kullarım”, onlar da sultanlarına “efendimiz (mevlânâ, seyyidenâ)”
    diye hitap ederler. Aslında efendi (seyyid, mevlâ) köle sahibi demektir.
    Buradan kalkan dervişler, şeyhlerine “efendi”, “efendimiz”,
    “efendi hazretleri” gibi ünvanlar verir, kendilerini de onun
    kulları yerine korlar. Şeyh ise müritlerinden; “bendelerim”, “kullarım”
    diye söz eder. Şeyhe şah ve sultan da denir. “Efendi ne isterse
    etmek gerek / Kuluz biz düşer mi sual eylemek” (İzzet Molla). 558
    552] s. 121
    553] s. 127
    554] s. 127
    555] s. 142-143
    556] s. 143
    557] s. 154
    558] s. 163-164
    DOSTLUK
    - 133 -
    Efrâd: Ferdler, eşsiz şahsiyetler. Tasavvufta; kutbun gözetimi
    dışında kalan gayb erenler. Bunların belli bir sayıları yoktur. 2, 3,
    6 ve 10 olabilir. 559
    Eren: Ulaşan, varan. Tasavvufta; vâsıl, ehl-i vüsûl, vuslatı gerçekleştiren
    velî, ermiş, kâmil insan. Horasan erenleri: Anadolu’nun
    fethi sonrasında Horasan’dan gelen ermişler. 560
    Evliyâ: Velîler, dostlar. Tasavvufta; ermişler, erenler. Özel anlamda
    sadece Allah’ın kendilerine kerâmet ve ilham ihsan ettiği
    kâmil mü’minler evliyâdır. Evliyânın çeşitli varlıklar üzerinde etkli
    olan bir mânevî gücü vardır. Duâları Allah katında makbul olur. 561
    Evliyâiye: Allah’ın velîsi ve dostu olma seviyesine yükselenlerden
    mükellefiyetin ve ibâdetlerin düşeceğine inanan mutasavvıflar
    zümresi. 562
    Evtâd: Direkler, sütunlar. Tasavvufta; biri doğuda, diğeri batıda,
    üçüncüsü kuzeyde, dördüncüsü güneyde bulunan dört büyük
    velî. İbn Arabî, Allah bu bölgeleri bu ermiş kulları aracılığı ile korur,
    der. 563
    Fal: Uğur, kÂdem, meymenet; ileride yapılması düşünülen bir
    işin hayırlı ve faydalı sonuçlar verceğine dair bazı ipuçlarının ve
    işaretlerin bulunduğuna inanmak. Şeyhin hâl, hareket ve tavırlarını
    ileride iyi şeylerin olacağının işareti olarak kabul etmek de
    faldır. Fakat mutasavvıflar bu çeşit fallara “işâret”, “beşâret” gibi
    isimler verirler. 564
    Fenâ fillâh: Fenâ; yokluk, hiçlik demektir. Fenâ fi’l-vücûd: Varlıkta
    fâni olmak, her şeyi hem Allah olarak görmek, hem Allah
    olarak bilmek, bu hale zevkle ulaşmak. Bu mertebede bulunanlar;
    “lâ mevcûde illâllah (Allah’tan başka varlık yoktur; her şey
    Allah’tır)” derler. Fenâ fillâh; Allah’ta fâni olmak. Kulun, beşerî vasıflardan
    ve aşağı arzulardan sıyrılıp ilâhî vasıflarla donanması. 565
    Fenâ fişşeyh: Müridin mürşidde, dervişin, pîrinde fâni olması.
    Mürîdin kendi şahsî irâde ve arzularını yok edip yerine şeyhinin
    irâde ve arzusunu koyması. Şeyhinin hatasını kendi isâbetli fikrine
    tercih edecek derecede ona uyması. Şeyhte fâni olmak, Allah’ta
    559] s. 164
    560] s. 174
    561] s. 180-181
    562] s. 181
    563] s. 181
    564] s. 185
    565] s. 188
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 134 -
    fâni olmanın mukaddimesi ve başlangıcıdır. 566
    Feyz: Taşmak. Tasavvufta; sâlikin çalışması ve çabası sözkonusu
    olmaksızın Allah tarafından onun kalbine herhangi bir
    husûsun verilmesi. Feyz-i isnâdî: Şeyhe ve müridlerine senet ve
    silsile vâsıtasıyla gelen feyz, rûhânîler yoluyla ulaşan feyz, irfan. 567
    Firâset: Sezmek, hissetmek. Tasavvufta; Yakîn, keşfetme ve
    gaybı görme, gaybı bilme. 568
    Gavs: Sığınma, ilticâ etme demektir. Tasavvufta; kendisine sığınıldığı
    zaman kutba “gavs” denir (Kâşânî, Ta’rîfât). Sûfîler darda
    ve sıkışık durumda kaldıkları zaman: “Yetiş yâ Gavs!”, “Meded
    yâ Gavs!”, “İmdâd yâ pîr!” diye feryad eder ve kutbun mânevî
    himâyesine ilticâ ederler. “Gavs-ı a’zam”: En ulu gavs, buna
    “kutb-ı ekber” de denir. Hz. Peygamber’in bâtınından ibârettir.
    Velîliğin en yüce mertebesi budur. Abdülkadir Geylânî’ye özellikle
    Gavs-ı a’zam denir. 569
    Gayb erenler: Göze görünmeyen velîler. Üçler, yediler, kırklar,
    abdallar gibi bazı velîler vardır ki, gâiptirler, göze görünmezler;
    kısa zamanda uzun mesâfeler katederler. 570
    Habîbiye: “Bir kimse, yaratılmışlardan ilgisini keserek Allah’ı
    kendisine sevgili ve dost edinirse, ondan teklifler düşer” diyen
    mutasavvıflar zümresi. 571
    Hâce, hâcegân: Efendi, bey, ağa, hoca. Tasavvufta; şeyh,
    mürşid. Özellikle ilk nakşî şeyhleri seyyid, efendi ve şeyh gibi
    ünvanlar yerine “hâce” ünvanı ile anılır. Bu yüzden Abdulhalik
    Gucdüvânî’ye nisbet edilen bir tarîkate de hâcegân adı verilmiştir.
    (Hâcegân; hocalar demektir.) 572
    Hâcib-i Hak: Hakk’ın kapıcısı. Tasavvufta; Hak ile halk arasında
    aracı olan insan-ı kâmil ve şeyh-i vâsıl. Kâmil insan hâcib olması
    sıfatıyla müridi Hakk’ın huzûruna alır, Hakk’ın nâibi olması sıfatıyla
    da Onun mülkünde tasarrufta bulunur. İbn Sina: “Allah’ın
    huzûru, gelişigüzel herkesin oraya giremeyecekleri kadar ulu bir
    makamdır” demiştir. Bu yüce makama bir usûle göre ve bir şeyh
    566] s. 188-189
    567] s. 192
    568] s. 194
    569] s. 201
    570] s. 202; Bk. Ricâlu’l-gayb.
    571] s. 211
    572] s. 212
    DOSTLUK
    - 135 -
    rehberliğinde girilmesi gerektiğine inanılır. 573
    Hâtemu’l-Evliyâ: Hâtem; mühür, yüzük, son demektir. Tasavvufta;
    sâlikin bütün makamları kat etmesi ve nihayete ermesine
    hâtem denir. “Hâtemu’l-enbiyâ”: Son peygamber. “Hâtemu’levliyâ:
    Son velî veya velîlerin en ulusu, bir rivâyete göre İbn
    Arabî. Hatm-i velâyet görüşünü Hakim Tirmizi ortaya atmış, İbn
    Arabî bunu geliştirmiştir. Hatm-i nübüvvet, zamanla sınırlı olup
    Hz. Peygamber’le sona erdiği halde; hatm-i velâyet zaman üstüdür,
    ezelden ebede kadar sürer, zira nübüvvet Nebî’nin velâyet
    Allah’ın vasfıdır. 574
    Hatm-i Hâce: Nakşî tarikatında toplu olarak icrâ edilen bir zikir
    ve duâ biçimi. Umûmiyetle Pazartesi ve Cuma geceleri okunur.
    Abdest alınır. Kıbleye karşı diz çöküp oturulur, tevbe ve istiğfar
    edilir, tarikat silsilesine dâhil olan bütün şeyhlerin ruhlarına teveccüh
    edilip onlardan yardım ve imdad istenir. 575
    Hayâl: Mâsivâ, Allah’tan mâadâ her şey. Tasavvufta; mutasavvıflar
    Hak hâriç diğer tüm varlıkların gerçek bir varlığı bulunmadığı,
    bunların birer hayal, akis ve gölge varlıklar olduğunu söylerler.
    Özellikle vahdet-i vücud anlayışına bağlı olanlar bu görüştedirler.
    Sevgilinin zihnindeki hayâli de önemlidir. 576
    Hayzu’r-ricâl: Erkeklerin hayzı. Tasavvufta; sâlikin cezbeye
    kapılarak ve vecde gelerek kendinden geçmesi, bu yüzden hayız
    gören kadınlar gibi Allah’ın huzûruna çıkamaması, namaz kılamaması
    hâli. Bazı mutasavvıflar, kerâmetleri ve hârikulâde halleri de
    bir eksiklik olarak değerlendirir ve bu hallere erlerin hayzı derler.
    Henüz irşad ehliyetini kazanamadığı için kendisine uyulmayan ve
    örnek alınmayan sâlikler de hayız halinde sayılır. İrşad ehliyetini
    kazandıkları zaman artık er olurlar. 577
    Hıfz: Koruma. Tasavvufta; Evliyânın günah işlemekten ve hatada
    ısrar etmekten koruma hali. Peygamberimiz’in ismet sıfatına
    karşılık, ermişlerin hıfz sıfatı vardır. Peygamberler ma’sûm velîler
    mahfûzdur. Allah peygamberi günah işlemekten velîyi günahta
    ısrar ve devam etmekten korur. Mahfûz olmak velî olmanın şartıdır.
    578
    Himmet: Ermiş kişilerin maksadı hâsıl eden, iş bitiren ve
    573] s. 213
    574] s. 227
    575] s. 228
    576] s. 229-230
    577] s. 231-232
    578] s. 235-236
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 136 -
    dilediklerini yerine getiren mânevî gücü. Himmet-i ricâl: Erenlerin
    himmeti. Erlerin himmeti dağları yerinden oynatır. Pirler, dervişlerini
    himmetleriyle terbiye ve idâre ederler. 579
    Hulûl: Bir şeyin diğer bir şeye girmesi. Tasavvufta; Allah’ın bazı
    eşyaya veya kişilere girmesi inancı. Bu inançta olan mutasavvıflara
    hulûl ehli adı verilir. 580
    Hulûliye: “Güzel kadınlara ve oğlanlara (tüysüzlere) bakmak
    helâldır, Allah’ın bazı sıfatları bize hulûl eder. Bu hal içinde iken
    öpüşmek ve sarmaş dolaş olmak câizdir” diyen mutasavvıflar
    zümresi. 581
    Hurriyye: Kendilerinden geçmiş bir halde iken cennetten gelen
    hûrîlerle seviştiklerini ve cinsî temas kurduklarını iddia eden
    mutasavvıflar zümresi. 582
    İlhâm: Bildirmek, haber vermek. Tasavvufta; a) Feyz yoluyla
    kalbe gelen özel bir anlam ve bilgi. Düşünmekle kazanılan bir bilgi
    değildir. b) Kalbe konulan iyilik hissi, hayır duygusu. İlhamın
    kaynağı ya Allah veya melektir. Velîler, ilhamı peygamberlere vahiy
    getiren meleğin aldığı kaynaktan alırlar. 583
    İmâmân: İki imam. Tasavvufta; biri kutbun sağında, diğeri
    solunda yer alan iki velî. Sağdaki melekût, soldaki mülk âlemine
    bakar. Soldakinin mertebesi daha yüksek olduğundan, kutbun
    halifesi olur. 584
    İnhinâ: Eğilmek, boyun eğmek. Tasavvufta; müritlerin şeyhlerini
    veya halifesini ya da birbirini eğilerek selâmlamaları. Bu tür
    selâmı secde sayıp reddedenler: “Ne senden bana rükû, ne benden
    sana sana kıyam; selâmün aleyküm, aleyküm selâm” derler. 585
    İnsân-ı Kâmil: Yetkin insan, kâmil insan. Tasavvufta; Allah’ın
    zât, sıfat, isim ve fiilleriyle en mükemmel biçimde kendisinde
    tecellî ettiği insan. Gavs, kutup, hakiki mürşid. İnsân-ı kâmil,
    Allah’ın sûreti, Allah da onun rûhu gibidir. Diğer taraftan insân-ı
    kâmil, âlemin rûhu; âlem de onun sûretidir. İnsân-ı kâmil, Allah’ın
    gözü (aynullah) dür, âlemin nûrudur. 586
    579] s. 243
    580] s. 247
    581] s. 247
    582] s. 249
    583] s. 263
    584] s. 265
    585] s. 268
    586] s. 269-270
    DOSTLUK
    - 137 -
    İrfân: Marifet, keşf, hads, ilham, sezgi, mânevî ve rûhî tecrübe
    ile elde edilen bilgi, tecrübî bilgi. 587
    İhvân: Kardeşler. Tasavvufta; Belli bir tarîkate ve şeyhe bağlı
    olanlar birbirinin kardeşi (ihvân), bunun dışında kalanlar ecnebî,
    ağyâr, digerân (başkaları)dır. Bazı hallerde yabancıların tarîkat
    âyinlerine alınmaları, şeyhin özel sohbetine katılmaları hiçbir
    tarîkatte uygun görülmemiştir. Belli bir tarîkat mensupları, bir
    âile gibidir. Şeyh baba ve peder (ata), şeyhin karısı ana-bacı ve
    vâlidedir. Müridler ise şeyhin evlâdıdır. Bu evlât, yekdiğerinin kardeşi
    (ihvânı, birâderi)dir. 588
    İstiğâse: Sığınmak, ilticâ etmek, meded ve yardım istemek,
    imdad demek. Tasavvufta; darda kalan bir tarîkat ehlinin şeyhini
    yardıma çağırması veya ölü ermişlerin ruhlarından imdat dilemesi.
    Sıkışık durumda kalan bir kimsenin Allah’tan veya peygamberin
    rûhâniyetinden yardım istemesi de istiğâsedir. Son dönem mutasavvıfları,
    şeyhlerden ve yatırlardan daima istiğâsede bulunmuşlardır.
    Kendisinden medet umulan en büyük velî “gavs”tır. 589
    İstimdâd: İmdat istemek, medet ummak, âcil yardım talebinde
    bulunmak. Tasavvufta; tarîkat ehlinin şeyhlerden veya ölü
    velîlerin ruhlarından yardım istemeleri. “Meded yâ şeyh!” “meded
    yâ gavs-ı a’zam!” demeleri. “Zikir murâd eden kimse, iki
    dizi üzerine oturup ağzını kapatır, gözlerini yumar, bütün his ve
    kuvvetlerini faâliyetten menederek şeyhin rûhâniyetine teveccüh
    edip ondan istimdâdda bulunur.” 590
    İstişfâ’: Şefaat istemek, bir işin görülmesi için birinin aracı
    (vâsıta vesîle) olmasını istemek. Tasavvufta; tarîkat ehlinin yatırlardan
    ve ermişlerin ruhlarından Allah katında şefaatçı ve aracı
    olmalarını istemeleri. 591 **
    İşrâf: Bilmek, haberdar olmak, vâkıf olmak, Tasavvufta; bâtınî
    hallere vâkıf olmak, insanların rûhî hallerini ve kalplerinden geçirdiklerini
    bilmek. Firâsetten farkı, firâsetin geçici, işrâfın kalıcı
    olmasıdır. 592
    Keşf: Açığa çıkarma, perdenin açılması. Örtülü olanı açma,
    gizli olanı meydana çıkarma, sezme, tahmin etme. Tasavvufta;
    a) Perdenin ötesindeki gaybî hususlara ve hakiki şeylere, bunları
    587] s. 271
    588] s. 260
    589] s. 276
    590] s. 279
    591] s. 280
    592] s. 283
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 138 -
    yaşayarak ve temâşâ ederek vâkıf olmak. Mükâşefe, beden ve
    his perdesinin kalkması ve ruh âleminin seyr edilmesi. b) İlham.
    Doğrudan ve aracısız Allah’tan alınan bilgi. Bu bilgi ya ilâhî hitabı
    işitmek ve dinlemek veya gayb âlemini görmek sûretiyle elde
    edilir. c) İbn Arabîye göre velîler, bilgileri peygamberlere vahiy
    getiren meleğin aldığı kaynaktan doğrudan alırlar. Bazı keşifler
    kesin bilgi verir. Sûfîlere göre maddî ve duyulur âlemden gelen
    tesir, kir ve pas kalbin gayb âlemini görmesine engel olan bir perde
    (hicâb) oluşturur. Riyâzet ve tasfiye ile bu perde kalkınca gayb,
    ayân-beyân olarak görülür. Bu perdenin açılmasına, yani kalp gözünün
    açılmasına keşf denir. Keşf-i zamâir: Bir velînin başkalarının
    kalbinden ve zihninden geçen şeyleri bilmesi. Keşf-i ahvâl-i kubûr:
    Bir velînin mezarlarda gömülü olan ölülerin o âlemdeki hallerini
    bilmesi. 593
    Kırklar: Ricâlu’l-gayb veya gayb erenlerden 40 velî. 594
    Kıtmîr: Köpek. Ashâb-ı Kehf’in köpeği. Tasavvufta; sûfî olmadığı
    halde, sûfîlerin arasında bulunan kimseye kıtmîr denir. Dervişler
    ve müridler bir köpek sadâkatı ile şeyhlerinin kapısında beklemeyi
    ve ulumayı en büyük şeref bilirler. M. Bahâeddin Nakşbend,
    Abdülkadir Geylânî’nin türbesine şu ibârenin yazılmasını emretti:
    “Pirlerin kapısında köpek ol, / Eğer Hakk’a yakın olmak istersen. /
    Zira arslanlardan daha şereflidir. / Geylânî’nin kapısındaki köpek.”
    595
    Kutb (kutub): Medâr, değirmenin alt taşına yerleştirilen ve üst
    taşın dönmesini sağlayan demir. Tasavvufta; a) En büyük velî, b)
    Her zaman, âlemde Allah’ın nazar kıldığı yer olan tek kişi (Kâşânî).
    c) Kutub, âlemin rûhu, âlem de onun bedeni gibidir. Her şey kutbun
    çevresinde ve onun sâyesinde hareket eder. Yani her şeyi o
    idare eder.596 Kutbu’l-aktab: Kutubların kutbu, kutbu’l-ekber: En
    ulu kutub. Kutbu’l-irşâd: Rehber kutub. Tasavvufta; Her üç terim
    de halkı irşad etmek ve hidâyete erdirmek işiyle görevli velî anlamına
    gelir. Bu velî, arştan ferşe kadar tasarrufta bulunur. 597
    Meded: İmdad, yardım, himâye. Meded Allah’tan istenir. Tasavvufta;
    ermişlerin ruhlarından yardım istemeye de meded denir.
    Alevî-Bektâşi zümreler “yetiş yâ Ali” anlamında meded kelimesini
    kullanırlar. 598
    593] s. 310-311
    594] s. 314
    595] s. 315-316
    596] Tehânevî, II/1268; İbn Arabî, Fusus, 39, 73
    597] s. 325-326
    598] s. 353
    DOSTLUK
    - 139 -
    Mürid: İrâde ve talep eden, ehl-i irâde, isteyen, arzu eden.
    Tasavvufta; a) İrâdesi olmayan, irâdesinden soyutlanan, irâdesini
    kullanmayan. b) Kendisine semânın kapısı açılan ve isimle Hakk’a
    erenler arasına katılıp ona eren. c) Tarîkate giren ve şeyhe bağlanan,
    derviş, bende; efendisi olan şeyhin kulu. Cenâze, onu yıkayan
    kişinin önünde nasıl irâdesiz ise, mürid de şeyhinin önünde o
    şekilde irâdesizdir. Bir kör, kendisini yeden kişiyi uçurumun kenarında
    nasıl takip ederse, mürid de her hususta şeyhini öyle takip
    eder. Mürid kendi şahsî irâdesini şeyhinin irâdesinde yok etmiştir
    (Fenâ fi’ş-şeyh); onun için irâdesizdir. d) Şeyhinin emir ve irâdesini
    yerine getiren bir âlettir. e) Kendisi için Hakk’ın irâde ettiğinden
    başka bir şey irâde etmeyen, Hakk’ın irâdesi önünde ve karşısında
    kendi irâdesini hiçe sayan. 599
    Mürşid: Rehber, delil, kılavuz, yol gösteren. Tasavvufta; a)
    Sırât-ı müstakîmi gösteren, dalâletten önce hak yola ileten. b)
    Şeyh velî, er, eren, pîr. 600
    Nâz: Tasavvufta; a) Sevgisinin, dertli ve mahzun âşığına güç
    vermesi. b) Sevgilisinin âşığını kandırması, ona cilve yapması,
    bilmezlikten gelmesi. Nâz ehli: Hakk’a nazı geçen, Hakk’a karşı
    nazlanan velî. Naz ehli, Yüce Mevlâ ile gayet samimi, her türlü
    resmiyetten ve kayıttan uzak sohbet eder ve ona içlerini dökerler.
    Cüneyd Bağdâdî: “Üns ehli münâcât esnasında öyle sözler söyler
    ki halk bu sözleri küfür sayar” der. 601
    Nazar: Bakmak, bakış. Tasavvufta; şeyhlerin ve ermişlerin müridlere
    ve sülûk ehline bakışı ki bu bakış ruhlarına tesir ederek
    onlara yeni bir şekil verir, gönüllerini feyzle doldurur, ruhlarını olgunlaştırır.
    Bu nazarın eğitici ve yetiştirici bir özelliği olduğu için
    “velîler müridlerini kaplumbağanın yavrularını yetiştirmeleri gibi
    nazarla yetiştirirler” denilmiştir. Nazar-ı Hakkânî: Şeyhin nazarı ile
    müridin aşk ve cezbeye tutularak fenâya ermesi. “Sûfîlerin sohbeti
    gibi nazarları da feyz kaynağıdır. Zira onların nazarı, ayn-ı
    nazar-ı Hak’tır.” 602
    Niyâz: Duâ, yalvarma, tevâzu gösterme, selâm, himmet, baş
    kesmek. Tasavvufta niyaz: “Derviş, huzûr-ı mürşide vardıkda mürşidini
    hak bilerek hayır himmet talebi için yüzünü gözünü yerlere
    sürerek niyaz etmek âdâb-ı tarîkattandır.” “İnhinâ ederek şeyhin
    el, diz ve eteğini tutmak ve öpmek”. Niyâz ve niyâz âyini, bazen
    599] s. 388
    600] s. 388-389
    601] s. 401
    602] s. 402
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 140 -
    müridin şeyhine secde etmesi şeklini de almıştır. 603
    Nübüvvet: Peygamberlik. Tasavvufta; İbn Arabî, Son peygamber
    Hz. Muhammed (s.a.s.)’in getirdiği şeriat çerçevesinde
    evliyânın keşf ve ilham yoluyla Allah’tan aldıkları irfâna ve bilgilere
    umûmî ve mutlak nübüvvet adını vermektedir. 604
    Nücebâ: Seçkinler, soylular. Tasavvufta; kırklar. Bunlar halkla
    ilgili hususları düzeltir, onların yüklerini taşır, sadece halkın hukuku
    konusunda faâliyet gösterirler. 605
    Nükabâ: Nakibler, denetçiler, gözetleyenler. Tasavvufta; Bâtın
    ismiyle tahakkuk edip bu ismin mazharı olduklarından halkın içlerine
    bakıp (ruhlarını okuyup) oradaki en gizli hususları açığa
    çıkaran üç yüzler. Sırları örten perdeler onlar için ortadan kalktığından
    bu gibi hususları bilirler. Bursevî bunların sayılarının 12
    olduğunu söyler. 606
    Pîr: Yaşlı kişi, ihtiyar. Tasavvufta; şeyh, mürşid. Pîr-i tarîkat:
    Tarîkatın ilk kurucusu, sâhib-i tarîkat. “Pîr aşkına”, “pîr hakkı için”,
    “pîrim hakkı için” deyimleri, yemin olarak kullanılır. Bir işe teşebbüs
    edildiği zaman: “Yâ Allah yâ pîr” denir. Tekkelerde ve türbelerde
    tarîkat kurucusu şeyhin ismi “yâ Hazret-i Pîr” diye başlar.
    Pîr-i hâcât: İhtiyaçları karşılayan şeyh. 607
    Râbıta: Bağ, ilişki. Tasavvufta; mürîdin, rûhaniyetinden feyz
    alacağına inanarak kâmil şeyhinin sûretini (şeklini) zihninde tasavvur
    etmesidir. Râbıta: Müridin şeyhini severek yâdetmesi ve
    sûretini zihninde canlandırmasıdır. Râbıta, müridin kalben şeyhi
    ile beraber olmasıdır. Müridin ilk hedefi, şeyhinde fâni olmaktır.
    Zira şeyhte fâni olmak, Allah’ta fâni olmanın mukaddimesidir.
    Sâlik, râbıta vâsıtasıyla önce şeyhi ile sonra Allah ile mânevî ve
    bâtınî bir ilişki kurar. 608 ***
    Racül, ricâlü’l gayb: Racül: Adam, merd, kişi. Tasavvufta; İster
    erkek ister kadın olsun Hakk’ın dostluğunu kazanmış faal, hakşinas,
    âdil ve faziletli şahsiyetler. 609
    Rûhânî: Tamamen gayrı maddî ve gayri cismânî varlıklara (melek
    ve cin gibi) rûhânî dendiği gibi, rûh tarafı madde tarafına ağır
    603] s. 411-412
    604] s. 415
    605] s. 416
    606] s. 416
    607] s. 420-422
    608] s. 425
    609] s. 430-431
    DOSTLUK
    - 141 -
    basan varlıklara da rûhânî denilir. Gerek gayri müslimlerin azizlerine,
    gerekse evliyâya rûhânî denilir. 610
    Sâlik: Yolcu. Tasavvufta; a) Allah’a giden yolu tutana seyr halinde
    bulunduğu sürece müridle müntehî (vâsıl, eren) arasındaki
    mutavassıta (ortadakine) sâlik denir. İlmi ve tasavvuru ile değil;
    hâli ile makamlarda seyreden sâlik bu halde iken ayne’l-yakîn türünden
    bilgi sahibi olur. b) Menzil-i maksûda varmak azmi, hedefe
    ulaşmak kararı ile tasavvuf yolunu tutan, bu yolun gerektirdiği
    hususları maddî ihtiyaçlardan önde tutan, tasavvufu meslek edinen
    insanlar. 611
    Sekr: Sarhoşluk, mest olmak, kendini kaybetmek. Tasavvufta;
    a) Zâhirî ve bâtınî kayıtları bir yana bırakıp Hakk’a yönelmek.
    b) Kuvvetli bir vârid (tecellî) ile kendinden geçip rûhî bir haz ve
    zevke erme. c) Sekr vecd ehline hastır. Sekr halindeki sâlik, şer’î
    hükümlere aykırı sözler söyleyebilir, davranışlarda bulunabilir. 612
    Sekizler: Gayb erenlerden olan sekiz evliyâ. Bunlara kahr ricâli,
    kuvvet ricâli de denir. Şiddetli ve hiddetli velîlerdir, himmetleri
    faal ve tesirlidir. Teveccüh ettikleri ruhları etkileri altına alırlar.
    Tasarruf sahibidirler, murad ettikleri nesneler vücuda gelir, teveccühlerinin
    semeresi hâsıl olur. Bunlara hürmet edilir, ama yakınlarında
    olmaktan sakınmak lâzımdır. 613
    Selâm secdesi: Sûfîlere göre, ibâdet secdesinin dışında secde-i
    tahiyyât denen, saygı ve sevgi duyulan bir insana selâm secdesi
    vardır. Sonraki bazı mutasavvıflar selâm secdesini câiz görmüşlerdir.
    Mevlevî şeyhleri ve dervişleri, baş keserek birbirine secde
    ederler. Secdeyi Hz. Mevlânâ teşrî etmiştir (meşrû kılmıştır). Bazı
    tarîkatlarda dervişler şeyhlerinin eteklerini öper, ayak bastıkları
    yere yüz sürer. Hükümdarlara ve din ulularına secde etmek, öteden
    beri şark kavimlerinde âdettir. 614
    Şeyh: Çoğulu; Meşâyih, şüyûh, eşyâh. Yaşlı, ihtiyar, pîr, bey, önder,
    kabile başkanı. Tasavvufta; a) Nefsinden fâni Hak’ta bâki velî,
    Hak dostu. b) Tâliplere rehberlik etmek ve onları irşâd etmek ehliyetine
    ve liyâkatine sahip olan insan-ı kâmil, rehber, delil, mürşid.
    Şeyh, kâmil ve mükemmildir; başkalarını da kemâle erdirir. Şeyh-i
    tarikat: Mürid ve müntesiblerini, bir annenin bebeğini terbiye
    etmesi ve yetiştirmesi gibi terbiye edip yetiştiren şeyh. Tarîkat
    610] s. 440
    611] s. 451
    612] s. 457-458
    613] s. 458
    614] s. 460
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 142 -
    şeyhleri böyledir. Bunlar mürid ve müntesiblerinin mal, beden ve
    ruhları üzerinde mutlak olarak söz sahibidirler. Mürid ne dil, ne
    kalb ile şeyhine itiraz edebilir. Şeyhine “hayır!” diyen bir mürid
    iflâh bulmaz. Şeyhe karşı işlenen günahın tevbesi olmaz. Şeyhin
    önündeki mürid, gassâlin önündeki cenâze gibidir, irâdesi yoktur;
    şeyh ona hangi şekli verirse onu muhâfaza eder, şeyhte fâni olmak
    Allah’ta fâni olmanın mukaddimesidir. Allah’a giden yol, şeyhten
    geçer. Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır. Şeyh keşif ve kerâmet sahibidir.
    Allah’ın arz üzerindeki halifesidir. Allah adına hareket eder.
    Şeyh, Hz. Peygamber’in nâibidir, Onun temsilcisidir. 615
    Tarîkat: Yol. Tasavvufta; Hakk’a ermek için tutulan, birtakım
    kuralları ve âyinleri bulunan yol. Gerçek anlamda tarîkatlar hicrî
    6.; milâdî 12. asırda ortaya çıkmaya başladı. Kadiriyye, Rifâiyye,
    Yeseviye, Bektâşiye, Nakşbendiye, Kübreviye, Mevleviye, Halvetiye
    ve Şâzeliye bunların en tanınmışlarıdır. Tarîkatler arasında ortak
    esaslar bulunduğu gibi; birçok farklı yönler de bulunur. 616
    Tasarruf: Faâliyet göstermek, yetki kullanarak iş yapmak. Tasavvufta;
    Kerâmet göstermek, olağanüstü yollardan iş yapmak ve
    tesir etmek, insanlara ve eşyaya hükmetmek ve onları idare etmek,
    Allah’ın eşyayı ve bütün varlıkları velîsine Mûsâhhar kılması.
    Hakikatte tasarrufta bulunan (mutasarrıf) Allah’tır. Fakat velîler
    de himmetleriyle varlıklar üzerinde tasarrufta bulunurlar. Zira Allah
    her şeyi onlara Mûsâhhar kılmıştır. Velîler himmetleri ile tasarrufta
    bulunurlar. Fakat ism-i a’zamla tasarrufta bulunduklarına
    da inanılır. Bazı velîlerin öldükten sonra da tasarrufta bulunduklarına
    inanılır. 617
    Tayy-i mekân: Yerin dürülmesi, mesâfenin kısalması sûretiyle
    gerçekleşen kerâmet, uçmak. Bast-ı zaman: Zaman içinde zaman
    yaratmak.618 (Tayy-ı mekân, yerin, evliyâ için katlanarak küçülmesi
    demektir. Evliyâ, aynı saatlerde birkaç yerde bulunabilir; yani yerin
    katlanmasıyla velî olan zat, aynı saatlerde dünyanın, birbirinden
    son derece uzak birçok yerlerinde bulunabilir. 619
    Tayy-i zaman: Zaman içinde zaman yaratmak.620 (Tayy-ı zaman,
    zamanın durdurulması anlamına gelir.) Velî, bu sûretle, bir
    yandan bulunduğu yerde zamanı durdurarak, ya da zamanın akışını,
    bir diğer yerdeki zamanın akışına göre yavaşlatarak yaşar.
    615] s. 496-497
    616] s. 510-511
    617] s. 512
    618] s. 514
    619] -F. Aydın, s. 287
    620] s. 514
    DOSTLUK
    - 143 -
    Zamanın katlanmasıyla, -ya da durdurulmasıyla- evliyâ, örneğin
    birkaç saniye içinde başka bir ülkeye intikal ederek orada yıllarca
    kaldıktan, hatta ev, bark, çoluk çocuk sahibi olduktan sonra tekrar
    eski yerine döner ve hayatına, kaldığı noktadan devam eder. Öyle
    ki döndüğü zaman, meselâ, gitmeden önce önüne konmuş olan
    yemek hâlâ sıcacık durmaktadır. Onu sofrada bekleyenler sadece
    birkaç saniye içinde ortadan kaybolmuş olmasına hayret ederler
    vb. 621
    Teberrük: Bir şeyi (kutsal) sayıp ondan bir hayır, bir fayda, bir
    uğur, bir bereket ummak. 622
    Tecellî: Âşikâr olmak, açığa çıkmak, görünmek, zuhûr etmek.
    Tasavvufta; gaybden gelen ve kalbe zâhir olan nurlar. Görünmeyenin
    kalpte görünür hale gelmesi. 623
    Tecessüd: Cesedleşme, maddeleşme, bedenleşme. Tasavvufta;
    Rûhun ceset ve madde haline gelmesi, bedenleşmesi. a) Bir velînin
    rûhu başka bir yerde, ayrı bir beden ve madde kalıbı ile zâhir olabilir.
    b) Ölen bir velînin rûhu eskisinin tıpkısı olan bir beden kalıbı
    ile zâhir olabilir. Tecessüd, reenkarnasyon ve tenâsühten ayrı bir
    olaydır. 624
    Teferrüc: Seyretme, temâşâ etme. Tasavvufta; mânen yükselen
    sâlikin rûhî bir mi’râc yapması, ulvî-süflî, maddî-mânevî bütün
    âlemlerde seyahat etmesi, her şeye yukarıdan bakması. 625
    Teveccüh: Yönelme, öz alâka. Tasavvufta; a) Şeyhin Hakk’a,
    müridin mürşide yönelmesi, gönlünü ona bağlaması. b) Nakşîlikte
    muhabbet râbıtasının bir şekli. Mürid, şeyhin rûhâniyetine muhabbet
    yoluyla teveccüh eder, teveccüh esnâsında öyle bir istiğrak
    (trans) haline geçer ki, beşerî ve bedenî varlığından haberdar olmaz.
    Bu durumda şeyhin rûhâniyeti müridin bâtınında faâliyete
    geçip onun beşerî vasıflarını ortadan kaldırır, tedrîcen mürid,
    mürşidinin rûhânî vasıflarıyla sıfatlanır. Şeyhin müridine teveccühü,
    bütün mânevî gücünü ve rûhânî tesirini müridin kalbi üzerine
    yoğunlaştırarak ona feyz akıtması, onu büyük bir mânevî değişime
    uğratmasıdır. 626
    Türbe: Toprak, hâk. Tasavvufta; Bir ermişin ve yatırın kabrinin
    bulunduğu üstü kapalı mekân, ziyâret yeri. Buralara adaklar
    621] -F. Aydın, s. 287
    622] s. 514
    623] s. 514-516
    624] s. 516
    625] s. 519
    626] s. 530-531
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 144 -
    adanır, mumlar yakılır, dilekler dilenir, serili postlarda namaz kılınır,
    duâ edilir, paralar verilir, çapıtlar bağlanır. Ermişin ve yatırın
    sağ insanlara mânen, ama gerçekten yardımcı olacağına inanılır.
    627
    Üçler: Üç büyük velî. Gayb erenlerden üç ulu ermiş. Üçler,
    Hak’tan istimdad eder, halka imdad eder, insanlara şiddet ve kahr
    ile değil; mülâyemet ve merhametle muâmele ederler. Üçler, erkeklerden
    de kadınlardan da olabilir. Üçlerden biri aralıksız ve kesintisiz
    Hak’tan aldığı feyzi halka akıtır. Üçler bir kutub, iki imamdan
    oluşur. Kutb veya gavs-ı a’zam, Alah adına mülk ve melekût
    âlemini idâre eder. Kutbun iki vezîri (yardımcısı) vardır. Bunlara
    imâmân denir. Pek çok yöre, türbe, mahalle, semt ve kasaba; ismini
    üçlerden alır. 628
    Vahdet-i şühûd: Vahdet; Birlik demektir. Vahdet-i şühûd: Tasavvufta;
    sâlikin her şeyi Allah olarak, Allah’ın tecellîleri olarak
    görmesi, O’ndan başkasını görmemesi hali. Bu hal, sekr, galebe ve
    gaybet gibi isimler verilen vecd ve istiğrak halinde kendini gösterir.
    Bu halde iken sâlik, nefsinden fâni olması sebebiyle kendini de
    görmediğinden Hallâc gibi: “Ene’l-Hak” der. Bayezid Bestâmî gibi,
    “Sübhânî mâ a’zame şânî (Bana tesbih olsun, benim şânım ne yücedir!)”
    der. “Cübbemin altındaki, Allah’tan başka bir şey değil”
    der. Yûnus gibi “Ete kemiğe büründü, Yûnus diye göründü” der.
    Fakat bu hal geçtikten sonra Hak ile halkı ayrı ayrı görür, yaratanı
    yaratılandan ayırır. 629
    Vahdet-i vücud: Bir bilme, Allah’tan başka varlık olmadığının
    idrâk ve şuûruna sahip olmak. Şuhûdî tevhidde, yani vahdet-i
    şuhûdda sâlikin her şeyi bir görmesi geçicidir; birlik, bilgide değil;
    görmededir. Vahdet-i vücudda ise, birlik bilgidedir. Yani sâlik
    gerçek varlığın bir tane olduğunu, bunun da Hakk’ın varlığından
    ibâret bulunduğunu, Hak ve O’nun tecellîlerinden başka hiçbir
    şeyin hakiki bir varlığı olmadığını bilir. Ancak, vahdet-i vücud
    ehli, bu bilgiye nazarî olarak değil; yaşayarak ve mânevî tecrübe
    ile ulaşır. Bunun böyle olduğunu başka bir yoldan bilmenin bir
    değeri yoktur. Vahdette kesret – kesrette vahdet: Birlikte çokluk
    – çoklukta birlik. Vahdet ehline göre vahdet gerçek, kesret hayaldir.
    Bir olan varlığın çok görünmesi sadece bir görünüş meselesidir.
    Gerçek sûfî, çoklukta birliği görür. “Lâ maksûde (lâ matlûbe,
    lâ murâde) illâllah” kusûdî, “lâ meşhûde illâllah” şuhûdî, “lâ
    627] s. 538-539
    628] s. 545
    629] s. 553
    DOSTLUK
    - 145 -
    mevcûde illâlllah” vücûdî tevhiddir. 630
    Vahiy: Hakk’ın hitâbı. Sûfîlere gelen ilhâm. İbn Arabî; “Sözlerimiz
    vahy-i kelâm değildir ama vahy-i ilhamdır” der. 631
    Velâdet: Doğum. Tasavvufta; Tâlibin mürşide intisab etmesi
    ve tarîkate girmesi. Buna velâdet-i sâniye (ikinci doğum, mânevî
    doğum) denir. Şeyh ile mürîdi arasında öyle bir kaynaşma (teellüf)
    hâsıl olur ki neticede mürîd şeyhin parçası olur, tıpkı tabiî
    velâdette oğul babanın parçası olduğu gibi. “İnsan iki kere doğmadan
    melekût âlemine yükselemez.” İlk doğumla madde âlemi
    ile irtibat kuran insan, ikinci doğum ile melekût âlemi ile irtibat
    kurar. Mürîdin babası, onun bedeninin, şeyhi ise rûhunun var
    oluş sebebi olduğundan, şeyh baba, mürîd onun oğludur. Mürid,
    babasının bel, şeyhinin yol evlâdıdır. Şeyh, bir anne bebeğini
    nasıl sütü ile beslerse, öylece onu irfânı ve feyzi ile besler. Buna
    redâ (süt emme süresi) denir. Seyr ve sülûkünü tamamlayan ve
    rûhen olgunlaşarak bâliğ ve reşîd olan mürîde şeyh icâzetnâme
    (hilâfetnâme) verir. Buna fitâm (sütten kesme) denir. Bu yüzden
    müridler, şeyhlerine baba (eb, vâlid, peder); şeyhler ise müridlerine
    evlâdları nazarıyla bakarlar. 632
    Vesîle: Vâsıta, aracı, sebep, bahâne. Tasavvufta; a) Allah’a yaklaşmak
    veya bir dileğin kabul edilmesini veya bir musîbetin defedilmesini
    sağlamak için ermişlerin türbelerine gidip onların ruhlarında
    ve yatırlardan meded ummak. Tasavvufî anlamda vesîle ve
    tevessül budur. 633
    Yatır: Ermişlerin gömülü olduğuna ve ziyâretçilerine fayda ya
    da (çarparak) zarar verdiğine itikad edilen mezarlar. 634
    Yediler: Yedi büyük velî, gayb erenlerden yedi ulu ermiş.
    Bunlara ricâl-i ûlâ da derler. Her nefeste mi’râc yapıp Allah’ın
    huzûrundan marifet-ilim tahsil ederler. Yediler, yedi abdal denilen
    Ricâlu’l-gaybden ayrıdır. Pek çok semt, türbe ve mahalle; ismini
    yedilerden alır. 635
    Zıllullah: Tanrı’nın gölgesi. Tasavvufta; vâhidiyet mertebesini
    kendi gerçeği haline getiren insan-ı kâmil. 636
    630] s. 553-554
    631] s. 554
    632] s. 563-564
    633] s. 568
    634] s. 578
    635] s. 579
    636] s. 587
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 146 -
    Ziyâret: Mübârek ve kudsal olduğuna inanılan ermişlere ait
    kabir ve türbelerin ziyâret edilmesi; Buralarda duâ ve ibâdet edilmesi,
    kurban kesilmesi. Ziyâret edilen yere ziyâretgâh (mezar) denir.
    637
    Not: Tüm bu kavramların yukarıdaki anlamları, tasavvuf felsefesine
    göredir. Tasavvuf erbâbının kendi inançları doğrultusunda
    bu kelimelere yükledikleri anlam ve yorumları aksettirmektedir.
    Veli ve evliyâ kavramlarının tasavvuftaki karşılıklarını daha iyi anlayıp
    değerlendirme yapabilmeye yardımcı olacakları düşünüldüğünden
    bu tasavvufî lügatçe hazırlanmıştır.
    * “Mürîdim ister doğuda olsun ister batıda / Hangi yerde olsa
    da yetişirim imdâda.” A. Geylâni’ye ait olan bu şiir için.638; “Darda
    kalmış kişi duâ ettiği zaman onun yardımına kim yetişiyor da sıkıntıyı
    gideriyor ve sizi yeryüzünün hâkimleri yapıyor? Allah ile beraber başka
    bir ilâh mı var? Ne kadar az düşünüyorsunuz.”639; “De ki: Allah’ın dışında
    kuruntusunu ettiklerinizi çağırın bakalım; onlar, sıkıntınızı ne gidermeye,
    ne de bir başka tarafa çevirmeye güç yetirebilirler.” 640
    “Yoksa onlar Allah’tan başkasını şefaatçiler mi edindiler? De ki: Onlar
    hiçbir şeye güç yetiremezler ve akıl erdiremezlerse de mi (şefaatçi edineceksiniz)?
    De ki: Bütün şefaat Allah’ındır. Göklerin ve yerin hükümranlığı
    O’nundur. Sonra O’na döndürüleceksiniz.”641 “İzni olmadan O’nun katında
    kimmiş şefaat edecek?...” 642
    Râbıta konusunda geniş bilgi almak isteyenler, Ferit Aydın’ın
    Ekin yayınlarından Tarikatta Râbıta ve Nakşibendilik adlı kitabına
    bakabilir.
    “Ve derler ki: ‘Rabbimiz biz efendilerimize, büyüklerimize itaat ettik de,
    böylece onlar bizi yoldan saptırdılar.” 643
    “Rabbinizden size indirilene uyun. O’ndan başka evliyânın/dostların
    peşlerinden gitmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz.” 644
    Velî kavramını özetlersek; İslâm, normal hallerdeki beşerî
    münâsebetleri tanzim ederken, kavramın bütün mânâları itibarıyla
    müslümanın velîsinin, ancak, kendisi gibi müslüman olacağını,
    637] s. 591
    638]] bk. S. Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Risâle-i Nur Külliyatı, Nesil Y. c. 2, s. 2083
    639] 27/Neml, 62
    640] 17/İsrâ, 56
    641] 39/Zümer, 43-44
    642] 2/Bakara, 255
    643] 33/Ahzâb, 67
    644] 7/A’râf, 3
    DOSTLUK
    - 147 -
    gayri İslâmî unsurların müslümanın velîsi olamayacağını ifade etmiştir.
    Buna göre, ne yahûdi ve hıristiyanları ne de münâfık ve
    gayr-ı müslimleri, bir müslüman velî/dost edinemez. Ancak, ihtiyaç
    halinde insanlığın gereği olan güler yüz ve tatlı söz söylemek
    mânâsına gelen müdârâ ve şerlerinden korunmak için gönlündeki
    duygu, düşünce ve inancı saklı tutmak kaydıyla takıyye yapması
    câizdir.
    Müslüman olmayanlarla velâyet/dostluk içinde bulunmayı
    yasaklayan İslâm, şerlerinden emin olunması halinde İslâm’ın ve
    müslümanların maslahatına olan konularda ticaret, ziraat, sanat
    ve müspet bilimler arasında yardımlaşmaya, ittifak ve anlaşma
    yapmaya müsaade etmiştir. Aynı şekilde sadece ehl-i kitap kapsamına
    giren gayr-ı müslimlerin yemeklerinden yiyip zinâ etmemeleri
    ve iffetli olmaları şartıyla bayanlarını nikâhlamaya izin vermiştir.
    Allah, bütün müttakîlerin velîsidir, zâlimler ise ancak kendileri
    gibi zâlim ve inkârcılara velî olabilirler. Şüphesiz ki korkmadan
    günaha dalan ve şirk koşarak Allah’tan uzaklaşan kimseler
    zâlimdirler. 645
    Velî kavramı, tarihsel süreç içinde, özellikle tasavvufun etkisiyle
    Kur’an’daki anlamının dışına kaydırılmış, müttakî mü’minlerin
    vasfı olmaktan çıkarılıp, olağanüstü özellikleri bulunan insanüstü
    şahsiyetlerin sıfatı olarak kullanılmıştır. Velî sıfatını bütün
    mü’minler, Kur’an’daki şekliyle anlayıp hayatlarına geçirmeli,
    kâfirleri velî/yönetici kabul etmemeli, kendileri de birbirlerinin
    velîsi/dostu olmak için görevlerini yerine getirmeli velînin
    kerâmetle ve özel statülerle ilgisi olmadığını kabullenmelidir.
    “Allah Teâlâ, iyiliğini murad ettiği kimseye, unuttuğunu hatırlatacak
    ve hatırında olanı yapmaya yardım edecek iyi ve sâlih
    bir dost nasib eder.” 646
    “Dostuna sevginde ölçülü ol; Belki de bir gün düşman olur.
    Düşmana buğzunda ölçülü davran; Belki de bir gün baş dostun
    olur.” 647
    “Fenalıklardan uzak duran ve daima verdiği sözü yerine getiren
    insanlarla dostluk kurmalıyız.” 648
    “Dost edinin, onlar sizin için dünya ve âhiret sermayesidir.
    645] 45/Câsiye, 19
    646] Hadis-i Şerif
    647] Hadis-i Şerif
    648] Hz. Ali r.a.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 148 -
    Cehennem ehlinin “Bizim için samimi bir dost da yoktur.”649
    diyeceklerini duymadınız mı?” 650
    “Dostun dostu dosttur; ölümsüz Dost’un dostu ise en yakın
    dosttur.”
    “O Dost’u bulanın kaybettiği hiçbir şey olmadığı gibi; O Dost’u
    kaybedenin de bulacağı bir şey yoktur.”
    “Senin dindarlığını arttıran dost, her karşılaştığında eline bir
    altın bırakan dosttan daha hayırlıdır.”
    “Faziletli olan ve faziletleri bakımından birbirine benzeyen insanlar
    arasındaki dostluk, mükemmel bir dostluktur.”
    “Bir kimsenin, düşmanının düşmanı olması, onu dost edinmesine
    kâfi sebep değildir.”
    “Dost vefalı olduktan sonra düşman ne yapabilir?”
    “Dost kazanırsan tut, düşman kazanırsan güt.”
    “Dost, bizi Allah’a yaklaştıran; düşman, bizi Allah’tan uzaklaştıran
    kimsedir.”
    “Dost, bizi iyi yola öğütleyendir.”
    “Dostun attığı gül onulmaz yara açar.”
    “Dostun attığı taş, baş yarmaz.”
    “Dost dostun ayıbını yüzüne söyler.”
    “Dostuna borçlu olma!”
    “Dostu olmayan insan, en yoksul insandır.”
    “Birçok arkadaşımız olabilir, ancak dostlarımız azdır.”
    “Dostunu medh edersen, biraz yerecek yerini koy.”
    “Dostların sıkıntıda iken, onları mutlu oldukları zamankinden
    daha çok ara.”
    “Dost sanma şanlı vaktinde dost olanı; dost bil gamlı vaktinde
    elinden tutanı.”
    “Dost yüzünden, düşman gözünden belli olur.”
    “Dosta varırız gülle; düşmana atarız gülle!”
    649] 26/Şûrâ 101
    650] Hz. Ali r.a
    DOSTLUK
    - 149 -
    “Dostunu hemen ölüverecekmiş gibi sev; düşmanını hiç ölmeyecekmiş
    gibi telâkki et.”
    “Denendikten sonra dost edindiklerini bağrına bas; ama her ilk
    tanıştığınla, hemen dost olma.”
    “Düşmanlarını hoşnut etmek için dostlarını kıranlar, düşmanlarını
    memnun edemediği gibi, dostlarını da yitirirler.”
    “İnsanlardan kendini çekmen sana düşman, herkese yakınlık
    göstermen ise sana kötü dostlar kazandırır.”
    “Dostluk sırasında sende olmayan meziyetlerden söz eden
    adam, düşmanlık sırasında sende bulunmayan fenalıkları da
    sana yükleyebilir.”
    “Dostluğun kolları birbirimizi dünyanın bir ucundan diğer ucuna
    kucaklayabilecek kadar uzundur.”
    “Arz eyle bu pendi kendi özüne;
    Dost addetme her güleni yüzüne.”
    “Hoş gününde her kişi yârân bula;
    Dost odur kim kem gününde yâr ola.”
    “Dosttan bol şey de yok dünyada
    Dosttan bulunmaz şey de.”
    “Lokman hekim sarabilmez yaramı
    Dost eli değmezse çare mi olur?”
    “Bazı insanlar iyilik etmek, birbirini sevmek için değil; iyilik
    görmek, sonunda da nefret etmek için dost olurlar.”
    “İnsanlarla dost ol. Çünkü kervan ne kadar kalabalık ve halkı
    çok olursa, yol kesenlerin beli o kadar kırılır.”
    “Hiçbir şey sâdık dost kadar ucuza alınamaz. Yani ne kadar pahalıya
    mal olsa, gene de ucuzdur.”
    “Biri gerçeği duymak istemediği, öteki yalana hazır olduğu zaman,
    dostluk dostluk olamaz.”
    “Dostlar kavun gibidir; neden mi? Bir tane iyisini bulmak için
    yüzlercesini yoklarsınız da ondan.”
    “Kara günlerinde senden çok üzülecek bir dostun olmasaydı, o
    günlere katlanmak güç olurdu.”
    “Dost yüzü görmemek çetin bir iştir, ama bu hasret, onu
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 150 -
    düşmanla birlikte görmekten daha hafiftir.”
    “Yastık diye başını ateşe dayayan, yatak diye yılanların üzerine
    yatan bir adam, güvendiği bir dostundan düşmanlık sezen bir
    adamdan daha rahat uyur.”
    “Dostlara acılarını paylaştığını göstermek, birlikte yas tutmakla
    değil; onlara elbirliğiyle yardım etmekle olur.”
    “Birbirlerine zıt karakterlere sahip olan insanlar, birbirlerini
    anlamak ve tamamlamak şartıyla iyi dost olabilirler.”
    “Güller, lâleler, karanfiller, bütün çiçekler solar. Çelik ve demir
    kırılır, ama gerçek dostluk ne solar, ne de kırılır.”
    “Gerçek dostlar, iyi günlerinizde, dâvet edince sizi ziyâret ederler;
    kara günlerinizde dâvetsiz gelirler.”
    “Dostlarımızın sefâletine acımak iyi; fakat onların imdâdına
    koşmak daha iyidir.”
    “Dostluk, yolu üzerinde ot bitmesine müsaade etmez.”
    “Dostun kusuruna bakılmaz.”
    “Dostlara itimad etmemek, onlar tarafından aldatılmaktan
    daha ayıptır.”
    “Dostlar öyle bir ailedir ki, insan o ailenin fertlerini yalnız kendi
    seçer.”
    “Dostuna, bir gün düşmanın olabilecekmiş gibi davran.”
    “Dostluk, iki vücutta müşterek bir ruha benzer.”
    “Dostsuz kalan şahsın durumu, sol elden mahrum kalan sağ
    elin durumu gibidir.”
    “Dost, rahatlık veren bir merhemdir.”
    “Dost, kötü günde belli olur. İyi günde ise binlercesi bulunur.”
    “Gerçek dost, onu unutanı unutmayandır.”
    “Ana babayı kader tayin eder, dostlar ise seçilir.”
    “Dostları çoğaltmak, zekâ inceliğindendir.”
    “Dostluk iyi kimseler arasında çabuk temellenir; güçlükle yıkılır.”
    “Dost kazanmak isteyen kimse, dostluğu paylaşmayı bilmelidir.”
    “Ayıpsız dost arayan, dostsuz kalır.”
    “Dostluğundan fayda görmediğin kimsenin, husûmetinden de
    DOSTLUK
    - 151 -
    sana pek bir zarar gelmez.”
    “Aklın bağlamadığı dostluğu, akılsızlık kolayca çözebilir.”
    “Hiçbir dost, dostluğunu ispat edene kadar dost değildir.”
    “Dostluk, kanatsız sevgidir.”
    “Dost, hem iyi görünen, hem iyi olan insandır.”
    “Yalnız kendi nefsini düşünerek dost arayan, hizmetçi arıyor
    demektir.”
    “Dertlerini dökecek dostları olmayanlar, kendi yüreklerini kemiren
    yamyamlardır.”
    “Dost, kendisiyle samimi olabildiğim ve yanında yüksek sesle
    düşünebildiğim kişidir.”
    “Kuşun yuvası, örümceğin ağı, insanın dostları vardır.”
    “Dost, sanki insanın bir ikinci kendisidir.”
    “İyi insanlar, kara günde en emin dostturlar.”
    “Dostlarımla beraber olunca yalnız değilim. O dakikadan sonra
    da iki kişi değiliz.”
    “Köle misin? Senden dost olmaz. Zorba mısın? Senin dostların
    olmaz.”
    “Dostluk, görünceye kadar değil, ölünceye kadar olmalı.”
    “Dostluk o kadar kolay kurulur ki... Ama sürdürmek!”
    “Dostluktan saygıyı kaldıran onun en büyük süsünü kaldırmış
    olur.”
    “Düşüncede uyum, dostluğu doğurur.”
    “Kendine dost olan, bilin ki herkese de dosttur.”
    “Eğer hiç dostun yoksa sen bir dost ol!”
    “Dostun olsun istiyorsan dost ol!”
    “Dünyada ve âhirette benim Velî’m (yardımcım ve işimi deruhde eden)
    Sen’sin. Beni müslüman olarak öldür ve sâlihler arasına kat.”651
    Ne mutlu Allah’la ve O’nun dostlarıyla dost olanlara ve dostluğunu
    ispatlayanlara! Yazıklar olsun, Allah’ın düşmanı ve şeytanın
    dostlarıyla dost olup Allah’ın ve müslümanların dostluklarını
    kaybedenlere!
    651] 12/Yusuf, 101
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 152 -
    Velâyet/Dostluk Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
    A- Velî Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (232 âyet): 2/Bakara, 64, 83,
    107, 115, 120, 123, 137, 142, 144, 144, 144, 149, 150, 150, 177, 205, 246, 257,
    257, 282, 286; 3/Âl-i İmrân, 20, 23, 28, 32, 32, 63, 64, 68, 68, 82, 111, 122, 150,
    155, 175; 4/Nisâ, 33, 45, 75, 76, 80, 89, 89, 89, 115, 115, 119, 123, 135, 139, 144,
    173; 5/Mâide, 43, 49, 51, 51, 51, 55, 56, 57, 80, 81, 92, 107; 6/En’âm, 14, 51, 62,
    70, 121, 127, 128, 129; 7/A’râf, 3, 27, 30, 79, 93, 155, 196, 196; 8/Enfâl, 15, 16,
    20, 23, 34, 34, 40, 40, 40, 72, 72, 73, 75; 9/Tevbe, 3, 23, 23, 25, 50, 51, 57, 71,
    74, 74, 76, 92, 116, 129; 10/Yûnus, 30, 62, 72; 11/Hûd, 3, 20, 52, 57, 113; 12/
    Yûsuf, 48, 101; 13/Ra’d, 11, 16, 37; 16/Nahl, 63, 76, 82, 100; 17/İsrâ, 33, 46, 97,
    111; 18/Kehf, 17, 18, 26, 44, 50, 102; 19/Meryem, 5, 5, 45, 70; 20/Tâhâ, 48, 60;
    21/Enbiyâ, 57, 109; 22/Hacc, 4, 13, 78, 78; 24/Nûr, 11, 47, 54; 25/Furkan, 18;
    27/Neml, 10, 28, 49, 80; 28/Kasas, 24, 31; 29/Ankebût, 22, 41; 30/Rûm, 52; 31/
    Lokman, 7; 32/Secde, 4; 33/Ahzâb, 5, 6, 6, 6, 15, 17, 65; 34/Sebe’, 41; 37/Sâffât,
    90, 174; 39/Zümer, 3; 40/Mü’min, 33; 41/Fussılet, 31, 34; 42/Şûrâ, 6, 8, 9, 9, 28,
    31, 44, 46; 44/Duhân, 14, 41, 41; 45/Câsiye, 10, 19, 19; 46/Ahkaf, 29, 32; 47/
    Muhammed, 11, 11, 20, 22, 38; 48/Fetih, 16, 16, 17, 22, 22; 51/Zâriyât, 39, 54;
    53/Necm, 29, 33; 54/Kamer, 6, 45; 57/Hadîd, 15, 24; 58/Mücâdele, 14; 59/Haşr,
    12; 60/Mümtehıne, 1, 6, 9, 9, 13; 62/Cum’a, 6; 64/Teğâbün, 6, 12; 66/Tahrîm, 2,
    4; 70/Meâric, 17; 75/Kıyâme, 32, 34, 34, 35, 35; 80/Abese, 1; 88/Ğâşiye, 23; 92/
    Leyl, 16; 96/Alak, 13.
    B- Dost ve Dostluk
    a- Allah En Güzel Dost ve En Güzel Yardımcıdır: 22/Hacc, 78; 42/Şûrâ, 9.
    b- Mü’minlerin Allah’tan Başka Dost ve Yardımcıları Yoktur: 2/Bakara, 107,
    120, 286; 3/Âl-i İmrân, 150; 4/Nisâ, 45; 5/Mâide, 55; 6/En’âm, 51; 7/A’râf, 196;
    9/Tevbe, 16, 116; 29/Ankebût, 22; 32/Secde, 4; 42/Şûrâ, 31.
    c- Allah İman Edenlerin Yardımcısıdır: 2/Bakara, 257; 3/Âl-i İmrân, 139, 160; 6/
    En’âm, 127; 9/Tevbe, 40; 30/Rûm, 47; 45/Câsiye, 19; 47/muhammed, 11.
    d- Savaşta Allah’ın Yardımı ve Dostluğu: 2/Bakara, 214; 3/Âl-i İmrân, 125-127,
    139, 148; 8/Enfâl, 9-13, 17-18, 39-40; 9/Tevbe, 25; 22/Hacc, 40, 60, 47/Muhammed,
    7.
    e- Allah’ın Velîleri/Dostları Kimlerdir: 10/Yûnus, 63.
    f- Allah’tan, Peygıamber’den ve Mü’minlerden Başka Dost Yoktur: 5/Mâide,
    55; 9/Tevbe, 16.
    g- Peygamberimiz’in Dostluğu: 5/Mâide, 55; 9/Tevbe, 16, 128.
    h- Mü’minlerin Dostluğu: 3/Âl-i İmrân, 118; 4/Nisâ, 144; 5/Mâide, 55; 9/Tevbe,
    16, 71, 119.
    i- Sıddîklarla ve Sâlihlerle Beraber Olmak: 4/Nisâ, 69; 9/Tevbe, 119; 26/Şuarâ, 83.
    k- Sâlihlerle Dostluk İçin Duâ: 26/Şuarâ, 83; 27/Neml, 19.
    l- Zâlimlerin Dostluğu: 11/Hûd, 113.
    m- Kâfirlerin Dostluğu: 2/Bakara, 105, 217; 3/Âl-i İmrân, 28, 118-120, 149-150;
    4/Nisâ, 44-45, 101, 140, 144; 5/Mâide, 57; 6/En’âm, 68; 9/Tevbe, 23; 13/Ra’d, 37;
    28/Kasas, 86; 58/Mücâdele, 22; 60/Mümtehine, 13.
    n- Kâfir Akrabanın Dostluğu: 9/Tevbe, 23; 11/Hûd, 45-47; 58/Mücâdele, 22.
    o- Münâfıkların Dostluğu: 2/Bakara, 204; 4/Nisâ, 89, 139-140; 5/Mâide, 41, 52;
    9/Tevbe, 50-51; 58/Mücâdele, 14; 63/Mümtehine, 1-2, 6-9.
    p- Yahûdilerin Dostluğu: 2/Bakara, 105, 120, 145; 5/Mâide, 51, 80-82; 60/
    Mümtehine, 13.
    r- Hıristiyanların Dostluğu: 2/Bakara, 105, 120, 145; 5/Mâide, 51, 82.
    s- Ehl-i Kitab’ın Dostluğu: 2/Bakara, 105, 109, 120; 3/Âl-i İmrân, 100; 4/Nisâ,
    DOSTLUK
    - 153 -
    44-45; 5/Mâide, 57-59.
    C- Arkadaş ve Arkadaşlık
    a- Arkadaşa İyilik Etmek: 4/Nisâ, 36.
    b- Peygamberlerin, Sıddîkların ve Şehidlerin Arkadaşlığı: 4/Nisâ, 69; 9/Tevbe,
    119; 26/Şuarâ, 83.
    c- Şeytanın Arkadaşlığı: 4/Nisâ, 38; 41/Fussılet, 25; 43/Zuhruf, 36, 38; 50/Kaf, 27.
    D- Kardeşlik ve Barış
    a- Din Kardeşliği Allah’ın Nimetidir: 3/Âl-i İmrân, 103.
    b- Mü’minler Kardeştir: 11/Hûd, 45-47; 49/Hucurât, 10, 13.
    c- Mü’minlerin Dostluğu: 3/Âl-i İmrân, 118; 4/Nisâ, 144; 9/Tevbe, 16, 71, 119.
    d- Mü’min Kardeşi Kendine Tercih Etmek: 59/Haşr, 9.
    e- İnsanların Arasını Düzeltmek: 4/Nisâ, 114; 8/Enfâl, 1; 49/Hucurât, 9-10.
    f- Sulh (Barış) Daha Hayırlıdır: 4/Nisâ, 128.
    g- Dargınları Barıştırmak: 2/Bakara, 182, 224, 228; 4/Nisâ, 35, 114, 128; 8/Enfâl,
    1; 11/Hûd, 88; 49/Hucurât, 9-10.
    h- Savaşan Mü’minleri Barıştırmak: 49/Hucurat, 9.
    Velâyet/Dostluk Konusuyla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
    1. Buhârî, Salât, 80; Menâkıbu’l-Ensâr 45; Teheccüd, 33; Zekât 4; Savm 60;
    Enbiyâ 3; Fezâilu’l-Ashâb 5; Meğâzî 9, 83, 84; Rikak 42; Tefsîru Sûre 60:
    İ’tisâm 14, Enbiyâ 50; Hîbe hadis no: 2620
    2. Müslim, Birr 38, 159, 161; ilm 6; Fedâilu’s-Sahâbe, 161
    3. İbn Mâce, Mukaddime 11, 18; Menâsik 56; Fiten 17
    4. Ebû Dâvud, İlm 10; Cihad 95, 98; Sünne 2
    5. Tirmizî, Menâkıb 14; Zühd 45, 53, 64; Birr 60; İlm 7; Tefsîr 60; Siyer 40
    6. Nesâî, Sehv 19; Kasâme 27;
    7. Müsned-i Ahmed bin Hanbel, 1/80; 2/237, 328, 338, 370, 533, 53 3/87,
    225; 4/128, 386; 5/137; 6/357-358;16/178
    8. Dârimî, Rikak 44, 48; Diyât 2
    9. Müstedrek 2/141
    10. Riyâzu’s-Sâlihîn, 1/398
    11. Kütüb-i Sitte: 4/47-48; 5/71-74, 157-158; 7/110; 10/137-138
    12. Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; 5347; 3/1349
    13. Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 9, s. 511, c. 10, s. 52
    2. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, (Sami Şener) Şâmil Y. c. 1, s. 414-416
    3. Kur’an Ansiklopedisi, S. Ateş, KUBA Y. c. 5, s. 274-295, 370-375
    4. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 747-758
    5. İslâmî Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s.
    6. Kur’ânî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mîr, İnkılâb Y. s.
    7. Kur’an’da Ulûhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. s. 188-191
    8. Kur’an ve Psikoloji, Osman Necati, Fecr Y. s. 35-38
    9. Yeryüzünün Vârisleri, Kul Sâdi Yüksel, Madve Y. s. 274-277
    10. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 272-275
    11. Dinde Ölçülü Olmak, Abdurrahman bin el-Luveyhık, Kayıhan Y. s. 136-
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 154 -
    141
    12. Kur’an’da Siyasî Kavramlar vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 63-91
    13. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s.
    14. İlâhî Kanunların Hikmeti -Sünnetullah-, Abdülkerim Zeydan, İhtar Y. s.
    175-211
    15. Kur’an ve İnsan, Celâl Kırca, Marifet Y. s. 193-200
    16. Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 226-228
    17. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 524-531
    18. Kur’an’da Temel Kavramlar, Harun Yahya, Vural Y. s. 130-134
    19. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 747-757
    20. İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y.
    s.226-229
    21. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 337-342
    22. İslâm ve Sosyal Değişim, İhsan Eliaçık, Bengisu Y. s. 84-86
    23. İnanmak ve Yaşamak, Ercüment Özkan, Anlam Y. c. 1, s. 141-160
    24. Tasavvuf ve İslâm, Ercümend Özkan, Anlam Y.
    25. Tasavvuf ve İslâm, Abdurrahman el-Vekîl, Tevhid Y.
    26. Tarikatta Râbıta ve Nakşibendilik, Ferit Aydın, Ekin Y. s. 285-299
    27. Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış, Abdülaziz Bayındır, Özel Y.
    28. Teorik ve Pratik Açıdan Tasavvuf ve İslâm, İbrahim Sarmış
    29. Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Süleyman Uludağ, Marifet Y.
    30. Bektaşi Menâkıbnâmelerinde İslâm Öncesi İnanç Motifleri, Ahmet Yaşar
    Ocak, Enderun Kit. Y.
    31. Türk Halk İnançlarında ve Edebiyatında Evliyâ Menkabeleri, A. Yaşar
    Ocak, Kültür ve Tur. Bak. Y.
    32. Allah Dostları, İmam Şevkânî, Tevhid Y.
    33. Dinde Ölçülü Olmak, Abdurrahman b. El-Luveyhık, Kayıhan Y. s. 136-141
    34. Kur’an’da Dostluk İlişkileri, Remzi Kaya, Ayışığı Kitapları; Kitabevi Y.
    35. İslâm’a Göre Dost ve Düşman, Muhammed bin Said el-Kahtani, Kayıhan
    Y.
    36. Kur’an’da Velî ve Velâyet, Mikdat Öccü, Suffe Y.
    37. Dostluk Üzerine, Fethi Gemuhluoğlu, Boğaziçi Y.
    38. Dost Kazanma ve İnsanları Etkileme Sanatı, Dale Carnegie, Timaş/Âlem/
    Sistem/Akış Y.
    39. Dost Diye Diye, Emine Işınsu, Ötüken Neşriyat
    40. Dost’tan Dosta, Ahmed Hulûsi, Kitsan Kitap Kırtasiye
    41. Dosta Doğru, Abdurrahim Karakoç, (Dostluk Şiirleri), Ocak Y.
    42. Dostlar Sofrası, Nâsır-ı Hüsrev, İnsan Y.
    43. Dostunuzu Tanıyın, Barbara Schott, K. Birker, Mozaik Y.
    44. İslâm’a Göre Dost ve Düşman, Muhammed Fatih El-Murâbıt, Tevhid Y.
    45. Allah Dostları, İmam Şevkânî, Tevhid Y.
    46. Veli ve Evliya Terimleri Üzerine, Arif Çiftçi, Haksöz, sayı: 11 (Şubat 92)
    47. Velâ 1-2, Hamd bin Ali bin Atik, Tevhid Y.
    48. Velâ 2, Süleyman bin Abdullah, Tevhid Y.
    49. Velâ 3, Abdurrahman Abdülhalık, Tevhid Y.
    50. Velâ ve Velâyet Üzerine, Mutahhari, Kevser Y.
    DOSTLUK
    - 155 -
    51. Velâyet-i Fakih, Muntazari, Endişe Y.
    52. Allah’ın Velîleri ile Şeytanın Velîleri Arasındaki Fark, İbn Teymiyye, İhyâ/
    Birleşik Y.
    53. Ümmet Bilinci, Atasoy Müftüoğlu, Denge Y.
    54. İslâm Cemaatine Doğru, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
    55. İslâm ve İnsan Hakları, Muhammed Umara, Denge Y.
    56. İslâm’da Karşılıklı Haklar ve Vazifeler, Mehmet Talu, Şelâle Y.
    57. Cihan Sulhü ve İslâm, Seyyid Kutubu, Arslan Y.
    58. Sınıfsız Dünya, Saadettin Elibol, Dergâh Y.
    59. Yürek Devleti, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
    60. İslâm’da Sevgi ve Kardeşlik, Hüsnü Ethem Cerrar, Dünya Y.
    61. İslâm Kardeşliği, Abdullah Ulvan, Uysal Kitabevi Y.
    62. Kardeşlik Çağrısı, Mehmet Metiner, Risale Y.
    63. Kardeşlik ve Hoşgörü, Muhammed Pıtchall, Akabe Y.
    64. Sevgi Medeniyeti, Rehber Y.
    65. Müslümanların Kaynaşması, Selâmet Y.
    66. İslâm’da Müsamaha, İmam Gazali, Marifet Y.
    67. İslâm’da Hoşgörü ve Sınırı, Taner Akçam, Başak Y.
    68. Müsamahada Ölçü, Heyet, İttihad Y.
    69. İslâm Siyasi Düşüncesinde Muhalefet,
    70. Sulh Çizgisi, İbrahim Canan, TÖV Y.
    71. Vahdet Ama Nasıl, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
    72. Vahdete Yedi Adım, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
    73. Tevhidin Düşmanı Tefrika, Ramazan Yılmaz, Mücahede Y.
    74. İnsanları Tefrikaya Düşüren Faktörler, Mahmut Balcı, İhtar Y.
    75. İslâm Tarihinde Mezhep Çatışmaları ve Taklit, Abdülcelil Candan, Denge Y.
    76. Mezhep Meselesi ve Fıkhî İhtilâflar, Ebu’l Feth el-Beyânûnî, Risale Y.
    77. İhtilâftan Rahmete, Ebu’l Feth el-Beyânûnî, Risale Y.
    78. İhtilâflar Karşısında İslâmî Tavır, Yusuf el-Kardavî, İlke Y.
    79. İslâm’da İhtilâf Usûlü, Câbir Alvânî, Risale Y.
    80. Münakaşalar ve İhtilâf Sebepleri, Zekeriya Güler, T.D.V. Y.
    Sonsöz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…

     
    Okunma 11716 kez Son değişiklik Pazartesi, 25 Ocak 2021 05:48

    Ortam