Çarşamba, 20 Ocak 2021 18:11

    Tâğut ve Mürdet

    Yazan
    Ögeyi değerlendirin
    (0 oy)

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     


    Kitabın Adı:
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR -12-
    TÂĞUT ve MÜRTED
    Yazarı:
    Ahmed Kalkan
    Tashih:
    Ahmed Kalkan
    Mizanpaj:
    Ehl-i Dizayn
    Kapak Tasarım:
    Ehl-i Dizayn
    İstanbul 2011
    Baskı:
    İSTANBUL MATBAACILIK
    Gümüşsuyu Cad. Işık Sanayi Sitesi B Blok No:21
    Topkapı-Zeytinburnu/İSTANBUL
    Tel: 0 212 482 52 66
    TÂĞUT ve MÜRTED
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR
    -12-
    Ahmed KALKAN
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
    İTHAF
    Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
    KUR’AN dostlarına…
    Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
    Önsöz
    Bismillâh, elhamdu lillâh, ve’ssalâtu ve’sselâmu alâ rasûlillâh.
    Tuğyân, isyan ve günahta, sınır tanımayacak ölçüde ileri gitmektir. Tuğyan, istikametten sapmadır. İnsanın haddi ve ölçüyü aşmasıdır. Had ve ölçü; Allah’ın, onun için koyduğu sınırıdır ki, kişinin onu aşması felâketidir. İnsanın değeri, Allah’a kul olması itibariyledir; onun için Rabbine itaati ve sürekli kulluk sınırı içinde bulunması gerekir. Ne zaman, Allah’ın insan için koymuş olduğu aşılmaması gereken hududu aşar, ölçüyü kaçırırsa tuğyana düşmüş, Allah’a isyan etmiş olur.
    Tuğyana sapmanın musallat edeceği denge bozukluğu (hastalık) insanı aldatır, kuruntu ve hayale esir eder. İnsan bu duruma gelince nefsinin oyuncağı olur ve karanlığı ışık zannetmeye başlar. Kur’an, bu özelliği belirtirken, inkârcıları “tuğyanları içinde oynayıp oyalanan gafiller” olarak tanıtır. (Bkz. 6/En’âm, 110; 7/A’râf, 186)
    Tâğut, haddi aşan, azan, hakikatten sapan, taşkınlık gösteren ve her sapıklığın başıdır. Kendisinin Allah’a isyan ettiği yetmiyor gibi, başkalarını da isyana sevk edendir. Allah’ın indirdiği hükümlere alternatif olmak ve onların yerine geçmek üzere hükümler koyan her varlık tâğuttur. Bunun insan olması, put, şeytan veya bunların dışında herhangi bir şey olması fark etmez.
    Kaynağını Allah’tan almayan bütün beşerî düzenler, demokratik sistemler de “tâğutî” özellikler taşırlar. Bu, bir anlamda bütün ideolojik sistemler için de geçerlidir. Tâğutların hükümlerine göre yönetilen bütün yerlerde yaşayan mü’minlerin, Allah’ın indirdiği hükümlerin galip gelmesi uğruna cihad etmeleri farz-ı ayndır. Tâğut, Hakkı tanımayıp azan ve sapan her kişi ve güce verilen addır. Şeytana da bu yüzden tâğut denmiştir. Tâğut, hakka, hakikate ve imana karşı gelen, Allah’ın kulları için çizdiği nizamı ve sınırları aşan her şeyi ifade eder. Tâğut, bir şahıs olabileceği gibi, Allah nizamından alınmamış her türlü sistem, Allah’a bağlanmayan her çeşit fikir, düşünce, âdet ve alışkanlık da olabilir. Kim bütün bunları ne şekilde olursa olsun reddeder ve yalnız Allah’a iman edip bağlanır, sadece Allah’ın kanun ve nizamlarını kabul eder ve tüm yaşantısını buna göre düzenlerse, sağlam bir kulpa bağlanmış, yani kurtulmuş olur (bkz. 2/Bakara, 256). Tâğutu reddetmeden iman eksiktir, yarımdır; böyle bir iman geçerli olmaz. Bu durum, aynen müşriklerin Allah’a inanması gibidir. Tâğut, Allah’a ibadetten alıkoyan, Allah’a giden yolu tıkayan, dini Allah’a has kılmayı,
    Allah ve Rasülü’ne tâbi olmayı önleyendir. Bu, cinnî ve insî şeytan olabileceği gibi, ağaç, beton, tunç, taş, mezar, inek, para, ateş, âdet ve sistem de olabilir. Günümüzdeki medya araçlarının çoğunu da bu kavramın içine koyabiliriz.
    İrtidâd ise, reddetmek, geri çevirmek ve bir işten rücû etmek gibi manalara gelir. İman ettikten sonra, İslâm’dan dönmeye verilen isimdir. İslâm dinini terk edip başka bir dine geçmek veya eski inancına dönmeye irtidat; bunu yapan kimseye de “mürted” denir.
    İrtidâd edip dinden dönen, İslâm’ı terk edip küfrü veya şirki seçen kimseye mürted denir. Mürted, müslümanlığı kendi isteğiyle, hiç bir baskı olmadan seçtiği halde, sonradan çeşitli nedenlerle yine kendi arzusu ile terk eden, küfrünü açıkça ortaya koyan insandır. Kur’ân-ı Kerim, böylelerinin çirkin durumunu açıklayarak onları kötü bir âkıbetin/sonucun beklediğini haber veriyor (2/Bakara, 217).
    Mürted, kişilik zaafı olan biridir. Doğru bir bilgiye ve sağlam bir görüşe sahip olamamıştır. İnandım dediği dini yeterince benimsememiştir. Bir başka fikir veya inanç, hoşuna giden bir dünyalık onu daha çok etkilemiştir. ‘İslâm’dan çıkarsam, gayri müslimlerin safına geçersem maddî bir çıkar kazanabilirim’ diye düşüncesi(çliği)ni uygulamaya koyan bir dönektir.
    Kendisine verilen değeri anlamayan ve değerini çok çok yüceltecek olan İlâhî dâvete kulak vermeyen insandan daha akılsızı, daha bedbahtı/şanssızı var mıdır? Böyleleri bile bile zararlı ve kötü olanı tercih ediyorlar, derecelerini kendi elleriyle alçaltıyorlar. Bir kısmı da kurtuluş ve mutluluğun adı olan İslâm’ı kabul ettikten sonra şu veya bu sebepten dolayı onu terkediyor. Onu ya beğenmiyor ya küçümsüyor ya da çıkarlarına engel görüyorlar.
    Günümüzde Batılı ülkelerin ulaştığı maddî zenginlik ve kalkınma, birçok zayıf imanlı müslümanı onlara hayran ediyor. Bir kısmı da onların İslâm’a uymayan fikirlerini, hayat şekillerini benimsiyor, onlar gibi olmaya çalışıyor. Bu, İslâm’ı bilmemenin ve ona imanın zayıf olmasının bir sonucudur. Bazı müslümanlar da yönetildikleri rejimler tarafından İslâm dışı ideolojilere, uyguladıkları eğitim, medya ve devlet politikasıyla inandırılmaya, İslâm’dan koparılmaya çalışılıyor.
    İnsanlara şirk ve mürtedlik anlatılmaz, bunun dünyada ve âhirette müşrik ve mürtede, bunların çevrelerine vereceği zarar güzel bir şekilde anlatılmazsa, bu insanların hüsrânına göz
    yumulmuş, azâbına vesile olunmuş olur. Şirk, irtidat gibi konular, çevremizdeki düzenin kurbanı ve câhil insanlara karşı kılıç gibi kullanmak için öğrenilmez. Şirki, irtidâdı tanımak, yani tevhidî şuur, kendimizi, en küçük bir ihtimalle bile şirke düşürebilecek davranışlardan şiddetle sakınmak ve insanları bu hale getiren bataklıkla mücâdele etmek, şirk düzeni ile savaşılmadan bunun önününün alınamayacağını idrâk etmek ve insanları en büyük tehlike olan bu belâdan kurtarmanın yollarını aramak, tebliğ etmek, canlı Kur’an olmaya çalışıp tevhidi bayraklaştırdığımızı davranışlarımızla isbat etmek için olmalıdır. Bu gayrette bulunan tevhid ehline selâm olsun.
    “Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi hesâba çekme (affet).
    Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme.
    Rabbimiz! Bizim gücümüzün yetmediği işlerden bizi sorumlu tutma.
    Bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet et.
    Sen bizim Mevlâmızsın. Tek ve gerçek dostumuzsun.
    Kâfir kavimlere/toplumlara karşı bize yardım et.” (2/Bakara, 286)
    Ahmed Kalkan
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    Kasım 2011, Ümraniye
    İÇİNDEKİLER
    TÂĞUT VE TUĞYÂN / 11
    Tuğyân; Anlam ve Mâhiyeti / 11
    İnsanı Tuğyana Sevkeden Şeyler / 14
    Siyasî Otoritenin Tuğyânı / 16
    İnsanlara Zulüm de Siyasî Otoritenin Tuğyanıdır / 17
    Tuğyâna Karşı Müslümanların ve Özellikle Âlimlerin Tavrı / 17
    Siyasî Otorite ve Yöneticinin Tuğyânını Başkalarına Ulaştırması/Tâğut’laşması / 18
    Kur’ân-ı Kerim’de Tâğut Kelimesi / 19
    Tâğut Kimdir? / 20
    Siyasî Rejimler, Hüküm ve Yetkiyi Allah’tan Almıyorsa Tâğuttur / 25
    Tâğut ve Tuğyan’ın Çağdaş Boyutu / 35
    Tâğutların Özellikleri / 38
    Tâğutun Mahkemelerine Müracaat / 43
    Şirk Toplumunda İslâmî Hayat
    (Tâğutun Mahkemesine Gidenin Durumu) / 46
    Tâğuta Küfür, Tâğutun Yaptığı İyilikleri İnkâr Edip Görmezden Gelmeyi de Kapsar / 48
    MÜRTED ve İRTİDÂD / 71
    İrtidâd; Anlam ve Mâhiyeti / 71
    Mürted / 73
    Fıkhî İctihadlara Göre Mürtedin Cezası / 79
    Ridde Savaşları / 87
    Kur’ân-ı Kerim’de İrtidâd Kavramı / 94
    Bir Tefsirden İktibas / 99
    Hadis-i Şeriflerde İrtidât Kavramı / 101
    Mürtede Verilecek Dünyevî Cezânın Tahlili / 103
    İrtidadın Dünyevî Cezası Yoktur Diyenlerin Delilleri / 105
    Gizli İrtidâd / 115
    Şirkin Çağdaş Yansımaları; Özendirilen ve Dayatılan Mürtedlik / 117
    Müşrik ve Mürtedlerle Mücâdele / 143
    Şirk, Küfür ve İrtidaddan Korunma Yolları / 144
    İrtidâd, İrticâ/Gericilik Demektir; Mürted de Mürtecî/Gerici / 146

    - 11 -
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    •
    Tuğyân; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    İnsanı Tuğyana Sevkeden Şeyler
    •
    Siyasî Otoritenin Tuğyânı
    •
    İnsanlara Zulüm de Siyasî Otoritenin Tuğyanıdır
    •
    Tuğyâna Karşı Müslümanların ve Özellikle Âlimlerin Tavrı
    •
    Siyasî Otorite ve Yöneticinin Tuğyânını Başkalarına Ulaştırması/Tâğut’laşması
    •
    Kur’ân-ı Kerim’de Tâğut Kelimesi
    •
    Tâğut Kimdir?
    •
    Siyasî Rejimler, Hüküm ve Yetkiyi Allah’tan Almıyorsa Tâğuttur
    •
    Tâğut ve Tuğyan’ın Çağdaş Boyutu
    •
    Tâğutların Özellikleri
    •
    Tâğutun Mahkemelerine Müracaat
    •
    Şirk Toplumunda İslâmî Hayat (Tâğutun Mahkemesine Gidenin Durumu)
    •
    Tâğuta Küfür, Tâğutun Yaptığı İyilikleri İnkâr Edip Görmezden Gelmeyi de Kapsar
    “Allah onlarla istihzâ (alay) eder, tuğyânlarında (azgınlıklarında) onlara mühlet verir, bu yüzden onlar bir müddet başıboş dolaşırlar.“ 1
    Tuğyân; Anlam ve Mâhiyeti
    Tuğyân, taşkınlık, azgınlık, sınırı aşmak demektir. Fiziksel güçlerin normal sınırları aşacak şekilde faal hale gelmeleri de tuğyanla ifade edilmiştir. “Su tuğyan ettiğinde (kabarıp taştığında) sizi akıp giden (gemi)de taşıdık.“2 Bu şekilde taşan ve her yeri kaplayan şeye tâğıye denilmektedir. Kavram olarak tuğyân, isyan ve günahta, sınır tanımayacak ölçüde ileri gitmektir. İnsanın haddi ve ölçüyü aşması demektir. İnsanın haddi; Allah’ın, onun için koyduğu sınırıdır ki, kişinin onu aşması câiz değildir. İnsanın değeri, Allah’a kul olması itibariyledir; onun için Rabbine itaati ve sürekli kulluk sınırı içinde bulunması gerekir. Ne zaman, Allah’ın insan için koymuş olduğu aşılmaması gereken hududu aşar, ölçüyü kaçırırsa tuğyana düşmüş, Allah’a isyan etmiş olur. Tuğyân kelimesi, türevleriyle birlikte Kur’an’da 39 yerde geçer. Bu türevlerden 8’i, tâğût
    1 2/Bakara, 15
    2 69/Haakka, 11
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 12 -
    şeklindedir. Tâğût, tuğyanı yaşayan ve yaşatan kişi veya güç anlamındadır.
    Tuğyan kelimesi de Kur’an’da toplam 9 yerde kullanılır.
    Tuğyan, istikametten bir sapmadır.3 Tuğyana sapmanın
    Mûsâllat edeceği denge bozukluğu (hastalık) insanı aldatır, kuruntu
    ve hayale esir eder. İnsan bu duruma gelince nefsinin oyuncağı
    olur ve karanlığı ışık zannetmeye başlar. Kur’an, bu özelliği
    belirtirken, inkârcıları “tuğyanları içinde oynayıp oyalanan gafiller“
    olarak tanıtır. 4
    İnsan, belli nimetlere kavuştuğu ve kendisini başkalarından
    müstağnî zannettiği, kendisinde istediğini yapabilecek bir güç,
    bilgi ve yetenek vehmettiği zaman, artık Allah’ı da unutur; gerçek
    kudret, ilim ve dilediğini yapabilme güç ve iradesine sahip olanın
    yalnızca Allah olduğunu aklından çıkarır. Bu durum, insan için
    tuğyana açılan bir kapıdır; artık dilediğini yapar, hak hukuk ve
    hiçbir sınır tanımaz. Allah’a ortak koşmaya, nefsini O’nun yerine
    geçirip hevâ ve heveslerinin peşinden gitmeğe girişir. İşte, bu hal
    tuğyan halidir. Bu tür insanlar da Kur’an diliyle tâğîdir.
    Kur’an, bozgunculuk yapmayı, kendi izinleri olmadan halkın,
    yoksulların din değiştirmelerine ve dinlerini yaşamalarına rıza göstermemeyi,
    kendi üstünlüklerini tartışmasız kabul etmeyi, sadece
    kendi kuvvetlerine güvenmeyi, bu nedenlerden dolayı şımarıp
    böbürlenmeyi, yeryüzünde çalım satıp gösteriş yaparak yürümeyi,
    kısacası velî edindikleri şeytanın taraftarı (hizbi) olmayı, tuğyana
    kalkışanların vasıflarından sayar. 5
    Âyetlerden anlaşıldığına göre tuğyan, hak hukuk ve sınır tanımamak,
    inatçı ve zorba bir tavır içerisinde olmak, böbürlenmek,
    kibir göstermek ve zulmetmek, insanlığı ezmek, mallarını gasbetmek,
    insanlara acımamak ve dolayısıyla Allah’ı bir ve gerçek Rab
    olarak tanımayarak O’na ortak koşmak, kısacası nefsinin, heva ve
    hevesinin peşinde gitmek ve bâtıl ile hüküm vermektir.
    Yalancılık, isyan ve şerefsizlik etmek tuğyan olarak belirtilir.6
    Tuğyan, istikametten bir sapma olarak değerlendirilir. “Sen, beraberindeki
    tevbe edenlerle birlikte, emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Aşırı
    gitmeyin. Doğrusu Allah, yaptıklarınızı bilir.“ 7
    Aşırı tüketim ve yemekte sınırı aşmak da bir tuğyandır. İsrail
    3 11/Hûd, 112
    4 Bak. 6/En'âm, 110; 7/A'râf, 186
    5 Bak. 17/İsrâ, 16; 20/Tâhâ, 71; 23/Mü'minûn, 47; 41/Fussılet, 15; 40/Mü'min,
    75; 8/Enfâl, 47; 58/Mücadele, 19
    6 79/Nâziât, 17, 21-24
    7 11/Hûd, 112
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 13 -
    oğullarına verilen dünyevî nimetler belirtildikten sonra, aşırı gıda
    tüketiminin yasaklandığı anlatılır: “Size verdiğimiz rızıkların temizlerinden
    yiyin. Bunda aşırı (ölçüsüz) gitmeyin ki gazabıma çarpılmayasınız.
    Gazabımı hak eden, şüphesiz mahvolur.“ 8
    Dengeyi bozmak, tartı ve ölçüde adaletsizlik de tuğyandır.
    “Sakın dengeyi bozmayın. Ölçüyü adaletle tutun ve eksik tartmayın.“9 Buradaki
    ölçü ve tartıya riâyet, doğruluk ve haklılık ölçüsünden şaşmamak
    biçiminde de anlaşılmıştır.
    Kur’an; Firavun’un, Nuh kavminin, Semud kavminin ve daha
    başka üzerlerine Allah’ın gazabının hak olduğu kavimlerin durumlarını
    tuğyan kelimesiyle açıklar. Bunlar, kendilerini yeryüzünün
    en büyük ve istediklerini istedikleri biçimde yapabilecek gücü
    olarak görüp tam bir istiğnanın içine girmişler, tuğyanın içine dalmışlardır.
    Semud kavmi bağlarda, bahçelerde, çeşme başlarında
    ve hurmalıklar arasında zevk ve safa içinde yaşayıp müsriflerin
    emrine itaat etmekle ve Salih’in (a.s.) uyarmalarına kulak tıkayarak
    Allah’ın âyetlerine yüz çevirip O’na şirk koştukları yetmiyormuş
    gibi bir de kendilerinin istedikleri bir mûcize olan deveyi
    boğazlamakla10 tuğyankâr olmuşlardı. Âd kavmi, ebedî hayat
    umuduyla köşkler dikip boş şeylerle uğraşırken, yakaladıklarını
    zorbaca yakalar ve yeryüzünde fesat çıkarırken Hûd’un (a.s.) çağrısına
    uymayarak Allah’a şirk koşmaya devam etmekle tuğyan içine
    batmışlardı. 11
    En zâlim ve en tuğyankâr olarak nitelendirilen Hz. Nuh’un
    kavmi12 kendilerini üstün görüşlü ve mü’minleri de ayak takımı
    olarak değerlendirmeleri, Hz. Nuh’u taşlamakla tehdit etmeleri
    ve bir an önce kaçınmaya çağırdığı azabı getirmesini istemeleri,
    çağrısına kulaklarını tıkayıp kibirli kibirli ayak diremeleri, büyük
    büyük tuzaklar kurup taptıkları sahte tanrıları bırakmamalarıyla13
    şehirlerde tuğyanda bulunmuş ve fesadı artırmış oluyorlardı.14 Aynı şekilde
    Firavun da İsrailoğullarına akla gelmedik zulümler yapıyor,
    erkeklerini boğazlatıp kadınlarını kirletiyor, Hz. Mûsâ’nın çağrısına
    sağır kesilip Allah’a şirk koşuyor ve kendisini insanların en
    büyük Rabbi ilan ediyordu.
    Kur’an, Nuh tufanı sırasında suların köpürüp azmasını tuğyan
    8 20/Tâhâ, 80-82
    9 55/Rahmân, 8-9
    10 26/Şuarâ, 146, 157
    11 26/Şuarâ, 128-130
    12 53/Necm, 52
    13 11/Hûd, 27, 32; 26/Şuarâ, 11, 116, 71/Nuh, 7, 22-23
    14 89/Fecr, 11-12
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 14 -
    kökünden bir fiille (tağâ = tuğyan etti) ifade etmektedir. İlginçtir
    ki, suların tuğyanı ile boğulan Nuh devrinin zâlimlerini Kur’an,
    “zulme sapan, tuğyan edip azan“ bir kavim olarak anmaktadır. “Ceza,
    amel cinsindendir“ prensibi bu olayda net olarak kendini göstermekte
    ve insanın tuğyanını tabiatın tuğyanı ile cezalandıran
    sünnetullaha bu âyetler dikkatimizi çekmektedir. Yine benzer bir
    durum Semud kavmi için de söz konusu edilmiştir. Haakka sûresi
    5. âyette, Semud kavmi azgınlarının “tâğıye“ ile helak edildikleri
    belirtilmektedir. Bu “tâğıye“ de tuğyan kökünden türeyen bir isim
    olup, tuğyan eden insanları cezalandırmak için Allah tarafından
    devreye sokulan tuğyan edici bir tabiat kuvvetini ifade etmektedir.
    Bu âyette cümle o şekilde düzenlenmiştir ki, tâğıye, hem Semud
    kavmini helak eden kuvveti, hem de bu kavmin helâkine sebep
    olan tavrı aynı anda ifade etmektedir: “Semud kavmine gelince,
    onlar tâğıye (tuğyan eden, azan) bir topluluk oldukları için tâğıye ile (yani
    azıp kuduran bir tabiat kuvvetiyle) mahvedildiler.“ 15
    Esas ceza âhirette olduğu halde, özellikle eski kavimlerden
    haddi aşıp isyan eden, azarak kendinden başka güç tanımayan
    insana, Allah’ın emrine boyun eğen tabiî hadiseler (tufan, fırtına,
    zelzele vb.) yoluyla haddi bildirilir. Akıl sahibi ve şerefli olarak yaratıldığı
    halde baş kaldırıp isyan eden, her istediğini yapabileceğini
    zanneden azgın insan, akıl sahibi olmadığı halde her emre boyun
    eğen “Allah’ın askerleri“16 olan tabiat güçleri, yani doğal âfetler
    tarafından mağlup ve perişan edilir.
    İnsanı Tuğyana Sevkeden Şeyler
    Tuğyan, insanın tabiatında vardır: “İnsan gerçekten azar.“17
    Âyetin hemen devamında, insanın tuğyanının temel sebebi gösterilir:
    İstiğnâ; yani insanın kendini kendine yeterli görmesi, kendisini
    hiç kimseye muhtaç olmayan bir konumda zannetmesi ve
    okumaması, vahiyden/ilimden uzak olması.18 İnsanı istiğnâya, dolayısıyla
    tuğyâna sürükleyen en büyük etken, ya malının çokluğu
    veya nüfuzlu otoritesidir. Birincisi malın tuğyânıdır; ikincisi ise
    otoritenin. Siyasî otoritenin tuğyânı tâğut kavramıyla ifade edilir.
    Tuğyanın her iki türü de değişmez sünnetullah gereği, helâk edicidir.
    Allah, insanların azıp sapmamaları için her şeyi ölçü ile yaratmış,
    rızkı da belli bir ölçü ile insanlara vermiştir: “Eğer Allah rızkı
    15 69/Haakka, 5
    16 48/Fetih, 7
    17 96/Alak, 6
    18 bk. 96/Alak, 7 ve 1-5
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 15 -
    kullarının hepsine bol bol verseydi yeryüzünde azgınlık ederlerdi. Ama O,
    (rızkı) dilediği ölçüde indirir.“19 “İnsanın açık bir düşmanı olan şeytan“20 ve
    “kötülüğü çok emreden nefis“21 insanı azgınlığa ve sapıklığa teşvik
    eder. Bunun için Kur’an, nefis ve şeytana karşı insanı sık sık uyarır
    ve onların vesvese ve saptırmalarına karşı uyanık bulunmayı emreder.
    Allah’ın bu uyarısı, insanlara olan lütuf ve merhametinin bir
    eseridir. Allah insanı başıboş bırakmamıştır.22 Başıboş bıraksaydı,
    insanın aleyhine olurdu; ademoğlu azıp sapardı. Bununla beraber,
    insanların çoğu bilgisizlikleri ve akılsızlıklar yüzünden iman
    etmemişlerdir.
    Tuğyan, insan egosunun, kendini ilâhlaştırması, her şeyin, herkesin
    üstünde görmesi halinde ortaya çıktığında doruk noktadır.
    Kur’an’a göre, bu doruk noktanın tipik temsilcisi Firavun’dur.23
    Firavun, bütün gücün kendi elinde olduğunu vehmediyor, insanları
    küçük görüyor, onları öldürüyor ve en kötü işkenceye maruz
    bırakıyordu.24 Firavun mantığına göre bütün insanlar onun kulu
    kölesi; Mısır ve başta Nil olmak üzere tüm nehirler onun mülkü
    idi: “Firavun, milletine şöyle seslendi: Ey milletim! Mısır hükümdarlığı ve
    memleketimde akan bu ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz?“25
    Firavunlar medeniyeti bir tuğyan medeniyeti idi; batışları bu yüzden
    olmuştur: “Görmedin mi Rabbin ne yaptı? Sütunlar, saraylar sahibi
    Firavunlara. Onlar ki, ülkeler boyunca tuğyan sergilediler (azgınlık ettiler)
    ve oraları fesada boğdular. Sonunda Rabbin onların üzerine azap kamçısı
    yağdırdı.“ 26
    Sünnetullah gereklerinden birini Kur’an belirtir: Bütün uygarlık
    ve saltanatların çöküşü tuğyan (azgınlık) yüzündendir. Bu,
    daha çok, maddî değerlere aldanarak azmaktır. Her çöküşün altında
    bu yatar. Tuğyana sapanların cezaları, bir tabiat tuğyanı
    olan ateşle verilecektir. Cehennem, tabiat kuvvetleri tuğyanının
    çok güçlü bir belirişidir.
    Tuğyancı zâlimlerin cezalandırılmasında en uygun yol, cehennemle
    ceza yoludur.27 Cehennem, bir gözetleme yeridir, tuğyana
    sapmışlar için bir dönüş/varış yeridir.28 Böyle olduğu içindir ki,
    19 42/Şûrâ, 27
    20 12/Yûsuf, 5
    21 12/Yûsuf, 53
    22 75/Kıyâme(t), 36
    23 Bk. 20/Tâhâ, 24, 43; 79/Nâziât, 17
    24 2/Bakara, 49; 144/İbrahim, 6
    25 43/Zuhruf, 51
    26 89/Fecr, 11-13
    27 Bk. 79/Nâziât, 39
    28 78/Nebe', 21-22
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 16 -
    cehennem ehli, birbirlerini suçlarken sürekli: “seni tuğyana ben
    itmedim“ şeklinde konuşacaklar; “tuğyana sapmış bir topluluk idiniz,
    haydi görün sonunuzu!“ hitabını duyacaklardır. 29
    Siyasî Otoritenin Tuğyânı
    Siyasî otoritenin tuğyânı, insanın kendisine verilen emretme
    ve yasaklama yetkisi ve gerektiğinde başkalarına zorla yaptırımı
    sebebiyle ölçü ve haddini aşması, Allah’ın koyduğu hükümlerle
    belirtilen hududullahın dışına çıkmasıdır. Bu tuğyan türü, genelde
    yönetici ve emir sahiplerinde olur. Çünkü onların güç ve yetkileri
    ve bu konulardaki azgınlık ve taşkınlıkları insanların genelini ilgilendirir.
    Siyasî otoritenin tuğyânı, bazen insanı rububiyet iddiasına
    kadar götürür. Bu, ya Firavun’un yaptığı gibi lisan-ı kaliyle (konuşma
    diliyle) veya nice tâğutun yaptığı gibi lisan-ı haliyle rablık
    iddia etmekle olur. “(Adamlarını) topladı ve (onlara) bağırdı: ‘Ben sizin
    en yüce rabbinizim’ dedi.“ 30
    Siyasî otoritenin tuğyânına baş örnek Firavun’un tuğyanıdır.
    Onun haddini aşması ve ölçüyü kaçırmasının bir görüntüsü, rububiyet
    dâvâsı güdecek kadar gerçek Rabb’e; haklarını küçümseyecek,
    zulmedecek ve köleleştirecek kadar da insanlara karşı
    büyüklenmesidir. Nitekim Allah, birçok âyetinde ibret ve öğüt
    almak için, Firavun’un tuğyanını ve bu azgınlığı yüzünden başına
    gelenleri tekrar tekrar anlatmıştır. Bu da insanların çoğunun
    otorite tuğyânıyla imtihana tâbi tutulduğunu gösterir. “Mûsâ’nın
    haberi sana geldi mi? Hani Rabbi ona Kutsal Vadi’de Tuvâ’da seslenmişti:
    ‘Firavun’a git, çünkü o tuğyan etti (azdı).“31 Buradaki tuğyanı, hem
    Yaratıcı’ya karşı, hem yaratılanlara karşı haddi aşmak olarak anlayabiliriz.
    Yani Firavun, küfürle Yaratıcı’ya karşı baş kaldırdı; halkı
    köleleştirmek ve onlara zulmetmek suretiyle de yaratılanlara büyüklük
    tasladı.
    Firavun, rubûbiyet (rablik) iddia ederek tuğyanın zirvesine
    ulaştı. O, bu bâtıl iddiasıyla, yöneticiliğini yaptığı vatandaşların
    kendisine, kendi kanunlarına uymalarını; Allah da olsa, kendi ilkelerine
    ters düşenlere itaat etmelerini yasaklıyor, bu mutlak itaat
    edilmeye kendini yetkili görüyordu. Fahreddin Râzî’nin yorumuna
    göre Firavun, rablik iddiasıyla şunları diyordu: “Ben, sizin terbiye
    eden, büyütüp geliştiren, ihsan eden Rabbinizim. Size âlemde
    emredecek ve yasak koyacak da ancak benim!“
    29 50/Kaaf, 27; 37/Saffât, 23, 31; 38/Sâd, 55-56
    30 79/Nâziât, 23-24
    31 79/Nâziât, 15-17
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 17 -
    İnsanlara Zulüm de Siyasî Otoritenin Tuğyanıdır
    “Görmedin mi Rabbin ne yaptı Âd kavmine? Yüksek sütunlarla dolu
    İrem’e? Ki şehirler arasında onun eşi yaratılmamıştı. Vâdide kayaları
    oyan Semûd’a? Ve kazıklar sahibi Firavun’a? Bunlar ülkelerde azmışlardı.
    Oralarda çok kötülük etmişlerdi. Bu yüzden Rabbin onların üzerine
    azap kırbacını çarptı. Elbette Rabbin her an gözetlemededir.“32 Bunlar
    ülkelerinde azmışlardı; yani isyan edip günah işlediler. İnsanlara
    eziyetle ve yeryüzünü fesâda uğratmakla haddi aştılar. Kazıklar
    sahibi Firavun denilmesi: Firavun, yere dört kazık çaktırır, işkence
    edeceği kimseleri ellerinden ve ayaklarından bu kazıklara bağlatır,
    o şekilde işkence ederdi. Bunun için veya kazık gibi askerleri çok
    olduğundan böyle nitelenmiştir. Âyetlerde ifade edilen azdıkları ve
    çok kötülük ettikleri de gösteriyor ki, bu azgın ve zâlim yöneticiler,
    Allah’a isyan edip baş kaldırdıkları gibi; zulüm ve düşmanlıkta da
    haddi ve ölçüyü aşmışlar, halklarına işkence ve eziyeti çoğaltmışlardı.
    Tuğyâna Karşı Müslümanların ve
    Özellikle Âlimlerin Tavrı
    Tuğyanın temelinde “kibir“ ve “benlik“ yatar. Tâğutlardan biri
    olan Şeytanın azgınlığının sebebi de kibir ve benlik idi. Tuğyan,
    küfür, şirk ve zulüm olarak insanlara yansır. “Doğrusu şirk, büyük
    bir zulümdür.“33 Çünkü şirk, bile bile hakkı inkâr etmek, nimeti görmemek
    ve onu verene isyan etmektir. Bu, iman noktasından bir
    tuğyandır. İman açısından tuğyan içinde bulunan kimsenin, uygulama
    bakımından da zâlim olması doğaldır. Firavun’un tuğyanı
    buna örnektir. Uygulama açısından tuğyan ise, zulüm ve haksızlıktır.
    Özellikle yetki sahibi bir kimsenin, kendisini haklı gösterecek
    bazı gerekçelerle(!) adaletten ayrılması ve emri altındakilere zulmetmesidir.
    Zaten, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen yöneticinin
    zâlim olmaması beklenemez.34 Böyle kişilerin, hakkı korkusuzca
    söyleyen müslümanlar, özellikle de âlimler tarafından uyarılması
    gerekir. Tâğutlaşan yöneticiye (sultanun câirun) karşı hakkı söylemek,
    mazlumları savunmak ve zulme engel olmaya çalışmak, en
    önemli ibâdetlerdendir. “Cihadın en üstünü, zâlim yöneticiye karşı hak
    sözü söylemektir.“ 35
    İslâm tarihi, zâlim sultanlara ve kötü yöneticilere karşı gelen
    güçlü bilginlerle doludur. Çoğu kez bu muhalefet, dil ve kalemden
    32 89/Fecr, 6-14
    33 31/Lokman, 13
    34 5/Mâide, 45
    35 İbn Mâce, Fiten 20
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 18 -
    mızrak ve kılıca dönüştü. Tıpkı Abdurrahman b. el-İş’as ve beraberindeki
    fakih ve muhaddislerin, Haccac’ın tuğyanına ve Emevî
    devletinin sapmasına baş kaldırmaları gibi. Medine’nin ünlü fakihi
    Said bin Müseyyeb, Hulefa-i Raşidin’in yolundan gitmeyen,
    mal-mevki ve nüfuz peşinde koşan Emevî emîr ve valilerinin, kendi
    itibarından yararlanmak için yaptıkları mal ve mevki tekliflerini
    reddediyor ve onların kötü emellerine âlet olmuyordu. Velid bin
    Abdülmelik’e biatı reddeden Said bin Müseyyeb’e 60 değnek ceza
    vuruldu. Tâbiin dönemi âlimlerinden Said bin Cübeyr, Haccac’ın
    zulmünü önce vaaz ve nasihatle önlemeye çalıştı, bu fayda vermeyince
    ona karşı ayaklandı ve şehid edildi. (Yusuf el-Kardavi, bu
    destansı mücadeleyi tiyatro eseri şeklinde Âlim ve Tâğut adıyla
    kitaplaştırmıştır.)
    Halife Mansur’un zulmüne boyun eğmeyerek onun isteklerine
    âlet olmamak için teklif edilen kadılık görevini reddeden Ebu
    Hanife de işkenceyle şehid edilmiştir. Diğer bir mezheb imamı Malik
    bin Enes de Halife Mansur’dan haksızlık ve zulüm gördü. Hz.
    Ali (r.a.) taraftarlarının isyanına fetva vermesi üzerine ona da işkenceler
    yapıldı. Her dönem, tâğutî düzenler tarafından zulüm ve
    işkence gören, hatta idam edilen çok sayıda âlim vardır. Bu konuda
    son dönemdeki âlimleri gözönüne getirirsek, hemen meşhur
    bütün âlimlerin isimlerini saymak gerekecektir: Şeyh Said, İskilipli
    Âtıf Hoca, Said Nursi, Süleyman Efendi, Ali Haydar Efendi, Hasan
    el-Bennâ, Seyyid Kutub, Abdülkadir Udeh, Mevdudi, Ali Şeriati,
    İmam Humeyni, Muhammed Bâkır es-Sadr...
    Örneklerden de anlaşıldığı gibi tuğyan (zulüm), ister mü’min
    geçinsin, ister kâfir, maddî gücü ve siyasî iktidarı elinde bulunduran
    yöneticilerin yakalandıkları bulaşıcı bir hastalıktır. Yöneticiler,
    bu hastalıktan ancak hiç taviz vermeden Allah’ın kitabıyla hükmederek
    adalete sarılmak suretiyle ve yanlarına müttakî âlim yardımcılar
    (müşavirler) alarak kurtulabilirler. Bunun gerçekleşmesi
    için de, öncelikle sistemin tâğutî olmayıp İslâmî olması gerekir.
    Adaletin gerçekleşmesi buna bağlıdır. Çünkü Allah’ın hükmü adalet;
    onun zıddı ise zulümdür. “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse,
    işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.“ 36
    Siyasî Otorite ve Yöneticinin Tuğyânını
    Başkalarına Ulaştırması/Tâğut’laşması
    Tuğyankâr insanların özellikle elebaşıları ve önde gelenleri,
    kendi tuğyanlarını haklı göstermek ve insanlar üzerinde rableşip
    36 5/Mâide, 45
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 19 -
    onların dünya hayatlarını düzenlemek için belli hükümler koyarlar.
    Böylece diğer insanlar da bunların koydukları hükümleri kabul
    eder, Allah’ın hükmünü bırakır, tuğyankârların hükümleriyle
    muhâkeme olunmak ister ve böylece tuğyankârlara hem ibâdet
    etmiş, hem de onları velî edinmiş olurlar. İşte, Kur’an, bunlardan
    birinci tür, yani tuğyankâr olan ve başkaları üzerinde rableşip tuğyanlarını
    haklı çıkarmaya, dünya hayatını yönlendirip vatandaşlarının
    rabbi kesilmeye girişen insanlara tâğut der. Bu kelimenin
    tekili de çoğulu da aynıdır; yani tâğut bir yerde bir tane olabildiği
    gibi, işbirliği içinde birden fazla da olabilir. Tâğut, kendisini
    velî/dost edinenleri nurdan zulümâta çıkarır. Kendisi zulümât,
    yani karanlıklar içinde olduğu için kendi peşinden gidenleri de
    baş aşağı bu karanlıkların içine yuvarlar.37 Böylece, tâğutun peşinden
    gidenler, onu velî/dost edinmekle ona ibâdet etmiş38 olurlar.
    Allah’a imandan önce ‘lâ/hayır’ silâhıyla tâğuta küfretmeleri, onu
    tanımamaları gerekirken onun koyduğu hükümlerle muhâkeme
    olunmak istemekle Allah’a küfretmiş ve tâğuta iman etmiş olurlar.
    39 Artık, karanlıkları yırtıcı birer ışık olan Kur’an âyetleri böylelerinin
    ancak tuğyan ve küfrünü arttırır.40 Böylelikle, şirk toplumunun
    üzerine oturduğu üçlü de (tâğut, onun tanrısı olan nefsi, yani
    heva ve hevesi ile yardımcılarıyla tâğuta ibâdet edenler) tamamlanmış
    olur; tevhid toplumunun yerini alır veya karşısına geçer. 41
    Kur’ân-ı Kerim’de Tâğut Kelimesi
    Tâğut kelimesi, Kur’an-ı Kerim’de toplam 8 yerde kullanılmıştır:
    2/Bakara, 256, 257; 4/Nisâ, 51, 60, 76; 5/Mâide, 60; 16/Nahl, 36;
    39/Zümer, 17.
    “Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır.
    O halde kim tâğuta küfredip (onu inkâr edip reddederek) Allah’a iman
    ederse, kopmayan sağlam bir kulpa yapışmış olur. Allah (her şeyi) işitir ve
    bilir.“ 42
    “Allah, iman edenlerin dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.
    Kâfirlere (inkâr edenlere) gelince, onların dostları da tâğuttur, onları
    aydınlıktan alıp karanlıklara götürür. İşte bunlar cehennemliklerdir. Onlar
    orada devamlı kalırlar.“ 43
    37 2/Bakara, 257
    38 5/Mâide, 60
    39 4/Nisâ, 60
    40 5/Mâide, 64
    41 Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, s. 320-321
    42 2/Bakara, 256
    43 2/Bakara, 257
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 20 -
    “Kendilerine Kitap’tan nasip verilenleri görmedin mi? Cibte ve tâğuta
    (putlara ve bâtıl tanrılara) iman ediyorlar, sonra da kâfirler için ‘bunlar,
    Allah’a iman edenlerden daha doğru yoldadır’ diyorlar.“ 44
    “Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilen kitaplara iman ettik
    diye boş iddialarda bulunanlara bakmaz mısın? Onlar tâğutun huzurunda
    muhakeme olmak (hükümlerine boyun eğmek) istiyorlar. Hâlbuki ona
    küfretmekle (tâğutu inkâr etmekle, tekfir etmek, lanetlemekle) emrolunmuşlardır.“
    45
    “İman edenler Allah yolunda savaşır; küfredenler de tâğut yolunda
    savaşırlar. O halde, şeytanın dostlarıyla savaşın; çünkü şeytanın hilesi zayıftır.“
    46
    “De ki: Allah katında yeri bundan daha kötü olanı size haber vereyim
    mi? Allah’ın lânetlediği ve gazap ettiği, aralarından maymunlar, domuzlar
    ve tâğuta tapanlar çıkardığı kimseler. İşte bunlar, yeri (durumu) daha kötü
    olan ve doğru yoldan daha çok sapmış bulunanlardır.“ 47
    “Andolsun ki, Biz her kavme; ‘Allah’a ibâdet edin, tâğuttan (tâğuta
    kulluktan) kaçının’ diye (tebliğat yapması için) bir peygamber gönderdik.“
    48
    “Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır. (Ey
    Muhammed!) Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte
    Allah’ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.“
    49
    Tâğut Kimdir?
    Tâğut, kelime olarak haddi aşan, azan, hakikatten sapan, taşkınlık
    gösteren ve her sapıklığın başı gibi anlamlara gelir; Istılâhta
    ise Allah’a isyan eden anlamında kullanılır. Allah’ın indirdiği hükümlere
    alternatif olmak ve onların yerine geçmek üzere hükümler
    koyan her varlık tâğuttur. Bunun insan olması, put, şeytan
    veya bunların dışında herhangi bir şey olması farketmez. Kur’an-ı
    Kerim’de: “Andolsun ki, Biz her kavme; ‘Allah’a ibâdet edin, tâğuta kulluktan
    kaçının’ diye (tebliğat yapması için) bir peygamber gönderdik.“50
    insanlar, sadece Allah’a kul olma, yalnız O’na ibâdet etme hususunda
    istisnasız uyarılmışlardır. “İman edenler Allah yolunda savaşırlar;
    44 4/Nisâ, 51
    45 4/Nisâ, 60
    46 4/Nisâ, 76
    47 5/Mâide, 60
    48 16/Nahl, 36
    49 39/Zümer, 17-18
    50 16/Nahl, 36
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 21 -
    küfredenler ise tâğut yolunda savaşırlar.“51 Yani insanlar ya Allah’a
    ibâdet edecekler veya tâğuta kul olacaklardır; bu iki yolun dışında
    üçüncü bir hal yoktur.
    Kur’an-ı Kerim’de: “Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilen
    kitaplara iman ettik diye boş iddialarda bulunanlara bakmaz mısın? Onlar
    tâğutun huzurunda muhakeme olmak (hükümlerine boyun eğmek)
    istiyorlar. Hâlbuki tâğutu inkâr etmekle (tekfir etmek, lanetlemekle) emrolunmuşlardır.“
    52 buyrulmaktadır. Kur’an’daki bütün bu âyetleri
    dikkate alarak şu hususu belirtmekte fayda vardır: Tâğutun hükümlerine
    râzı olanlar ve boyun eğenler, kâfirlerdir. Nitekim İbn
    Kesir, bu hususta şunları kaydediyor: “Bu âyet-i kerimede53 Hz.
    Muhammed’e (s.a.s.) ve diğer peygamberlere iman ettiklerini söylemekle
    beraber, ihtilâf ettikleri hususlarda, Allah’ın kitabından
    ve Peygamber’in sünnetinden kaçınıp, insanların kendi akıllarına
    göre (beşerî kanunlarla) hüküm vermesini isteyen kişinin iman iddiasını
    Allah reddetmektedir.“ 54
    Bugün dünyada; vahyi inkâr ederek, insanların çoğunluğunun
    rızasına göre kurulduğu iddia olunan bütün demokratik sistemler,
    Allah’ın hükümlerine mukabil ve onların yerine geçmek üzere hükümler
    icad etmektedir. Dolayısıyla bütün demokratik sistemler,
    bu noktada “tâğutî“ özellikler taşırlar. Bu, bir anlamda bütün ideolojik
    sistemler için de geçerlidir. Daha genel bir ifade ile İslâm’ın
    dışındaki bütün sistemler tâğutîdir. Tâğutların hükümlerine göre
    yönetilen bütün yerlerde yaşayan mü’minlerin, Allah’ın indirdiği
    hükümlerin galip gelmesi uğruna cihad etmeleri farz-ı ayndır.
    Şurası unutulmamalıdır ki, tâğutun hükümlerine “evet“ diyenler,
    Allah’ın dinine “hayır “ demiş, küfretmiş durumundadırlar. Bunu
    ister bilerek, ister bilmeyerek yapsınlar durum asla değişmez.
    Çünkü bütün peygamberlerin insanlara; “Allah’a ibâdet edin, tâğuta
    kulluktan kaçının“ diye tebliğat yaptıkları âyetlerle sabittir. Tâğutun
    hükümlerini inkâr etmeyen ve tâğutî güçlerle mücadele vermeyen
    kimse, ne kadar âlim olursa olsun, “müsteşrik“ çizgisini asla
    geçemez. 55
    Tâğut, Hakkı tanımayıp azan ve sapan her kişi ve güce verilen
    addır. Şeytana da bu yüzden tâğut denmiştir. Tâğut, hakka, hakikate
    ve imana karşı gelen, Allah’ın kulları için çizdiği nizamı ve
    sınırları aşan her şeyi ifade eder. Tâğut, bir şahıs olabileceği gibi,
    51 4/Nisâ, 76
    52 4/Nisâ, 60
    53 4/Nisâ, 60
    54 İbn Kesir, 1/519
    55 Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 316-317
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 22 -
    Allah nizamından alınmamış her türlü sistem, Allah’a bağlanmayan
    her çeşit fikir, düşünce, âdet ve alışkanlık da olabilir. Kim
    bütün bunları ne şekilde olursa olsun reddeder ve yalnız Allah’a
    iman edip bağlanır, sadece Allah’ın kanun ve nizamlarını kabul
    eder ve tüm yaşantısını buna göre düzenlerse, sağlam bir kulpa
    bağlanmış, yani kurtulmuş olur.56 Tâğutu reddetmeden iman eksiktir,
    yarımdır; böyle bir iman geçerli olmaz. Bu durum, aynen
    müşriklerin Allah’a inanması gibidir. Tâğut, Allah’a ibâdetten alıkoyan,
    Allah’a giden yolu tıkayan, dini Allah’a has kılmayı, Allah
    ve Rasûlü’ne tâbi olmayı önleyendir. Bu, cinnî ve insî şeytan olabileceği
    gibi, ağaç, beton, tunç, taş, mezar, inek, para, ateş, âdet ve
    sistem de olabilir. Günümüzdeki medya araçlarının çoğunu da bu
    kavramın içine koyabiliriz.
    Mevdudi’ye göre tâğut kelimesi, sözlük anlamıyla, sınırları
    aşan herkes için kullanılır. Kur’an bu kelimeyi Allah’a isyan eden,
    Allah’ın kullarının hâkimi olduğunu iddia eden ve onları kendi
    kulu olmaya zorlayan kimse için kullanır. Eğer bir kimse Allah’a
    isyan eder ve O’nun kullarını kendisine boyun eğmeye zorlarsa, o
    zaman tâğuttur. Böyle bir kimse; şeytan, rahip, dinî veya politik
    lider, kral veya bir devlet olabilir. Bu nedenle bir kimse tâğutu
    reddetmedikçe Allah’a inanmış sayılamaz. Tâğutun, tekil ve çoğul
    anlamı birlikte kullanılır. Çünkü Allah’ı inkâr eden kimse, sadece
    bir tek değil; binlerce tâğutun kölesi olur.57 Tâğut, ilâhî olmayan
    hükümlere göre kararlar veren otorite demektir. Tâğut kelimesiyle,
    aynı zamanda, Allah’ı tek hâkim / egemen ve Rasûlü’nü nihâî
    otorite olarak tanımayan hüküm sistemleri de kastedilir. 58
    Seyyid Kutub da tâğutu şu şekilde tanımlar: Allah’ın emri dışındaki
    her çeşit sistem, Allah’ın şeriatına dayanmayan her türlü
    nizam tâğuttur. Tâğut, Allah’ın şeriatından başka bütün idare şekilleridir.
    Zira insan, ülûhiyet özelliklerinden birisini kendisine mal
    edip, adaletin ve hakkın ta kendisi olan şeriatın hudutlarını aşarak
    kendi egemenliğini ileri sürerse tuğyan etmiş ve kendi haddini
    aşmış demektir. Böyle bir şey, tuğyandır ve böyle iddialar ileri
    sürenler tâğî denilen haddini aşmış âsilerdir. Bunlara inananlar,
    bunlara tâbi olanlar şirk içerisindedirler, küfür içerisindedirler. 59
    Yusuf el-Karadavi’ye göre, Allah’ın şeriatı ile çatışan bütün
    gelenekler, rejimler, zâtında güç görülen eşya, insan ve putlar
    tâğuttur. Tâğut, kulun haddi tecavüz ederek, ibâdet ettiği, tâbi
    56 2/Bakara, 256
    57 Mevdûdi, Tefhimü'l- Kur'an, c. 1, s. 202
    58 Mevdûdi, a.g.e. c. 1, s. 375
    59 Seyyid Kutub, Fi Zılali'l Kur'an, c.3, s. 269
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 23 -
    olduğu ve itaat ettiği şeydir. Her kavmin tâğutu, kendisine hüküm
    götürdükleri, huzurunda muhakemeleştikleri, ibâdet ettikleri,
    tâbi oldukları, yalnız Allah’a itaat edilmesi gerektiği yerde itaat
    ettikleri kimse veya varlıklardır. Bunların ve bunlarla ilişkisi olan
    insanların durumlarını düşündüğümüz zaman, insanların çoğunu
    Allah’a ibâdet ve itaatten yüz çevirmiş, tâğutlara ibâdet ve itaat
    eder halde görürüz.60
    Nisa, 76. âyetine göre tâğut, Allah’a karşı olanların, uğruna
    savaştığı şey, nesne, insan, dâvâ, ideoloji olarak anlaşılmaktadır.
    Tâğut, itaatte Allah’a ortak koşulan her şeydir. Kendisine kayıtsız
    şartsız itaat edilecek tek merci Allah’tır. O’nun dışındakilere
    O’ndan dolayı itaat edilir. Bu tür itaatler, meşruiyetini Allah’tan
    alırlar. Kur’an, Allah’tan başkasına itaati, tâğuta itaat ve ibâdet
    olarak nitelemektedir.61 İtaat edilen şey, Allah’ın hükümlerine aykırı
    olursa, itaat tâğuta itaatin ta kendisi olmaktadır. 62
    Tâğut bir semboldür; küfrün, zulmün, şerrin, haksızlığın, adaletsizliğin,
    putçuluğun, azgınlığın, sapkınlığın ve daha aklınıza
    gelen tüm kötülüklerin sembolü. Bu sembol, bazen kendini Firavun
    ilan eden antik ya da çağdaş bir yönetici, bazen cansız bir
    eşya, bazen bir ideoloji, bazen da şeytan, uğur, şans, talih gibi
    soyut şeylerdir. Tâğut, insanoğlunun ilâhlaştırdığı her şeydir. Daha
    doğrusu tâğut, insanla Allah arasına gerilen şeylerin tümüne verilen
    ortak isimdir. Allah’ın koyduğu sınırları çiğneyen insan tuğyan
    etmiştir. İşte tâğut, o insana bu sınırları çiğneten şeydir. Eğer o şey
    insansa ve kâfirse ona itaat eden de kâfir olur; yok eğer insanın
    itaat ettiği tâğut münâfıksa ona itaat eden de münâfık olur. Tabii
    fâsıksa fâsık; zâlimse zâlim olur. 63
    Bütün bu açıklamalar çerçevesinde tâğut, her türlü azgınlık,
    sapkınlık, aşırılık ve bâtıl inanç ve davranışları sembolize eder.
    Tâğut, tuğyanı yaşayan ve yaşatmaya çalışan kişi ve güçtür.
    Tâğut, her devirde Firavun ruhlu kişilerle, onların yardakçıları
    olan grubun genel adı, cins ismidir. Her devirde birden çok tâğut
    bulunur. Tâğutların, kabile çapında, millet çapında olanları yanında
    bölgesel ve enternasyonal olanları da bulunacaktır. Bunlar,
    birbirlerinden habersiz olabilecekleri gibi, organize de olabilirler.
    Hatta İblisler parlamentosu (hizbu’ş-şeytan, evliyâu’ş-şeytan) gibi
    birlikler, beraberlikler vücuda getirebilirler. Tâğutlar, aralarında
    60 Yusuf el-Kardavî, Tevhidin Hakikatı, s. 57
    61 16/Nahl, 36
    62 4/Nisâ, 60
    63 Mustafa İslâmoğlu, İman Risalesi, 170
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 24 -
    hiyerarşik bir düzen kurabilir, paralellik veya entegrasyona gidebilirler.
    Böyle olunca tâğutî sistemler, parlamentolar, prensipler
    geliştirilebilir. Meselâ, Muhammed İkbal, emperyalist batılıların
    oluşturdukları sömürü düzeninin temsilcilerinin vücut verdikleri
    organizasyonu, İblisler parlamentosu diye anmıştır. Aynen bunun
    gibi tâğutlar parlamentosu deyimini de kullanabiliriz. Kur’an, bu
    noktada evliyâu’t-tâğut (tâğutun dostları, görev arkadaşları, destekçileri)
    deyimini kullanıyor. 64
    Bir kimse, Allah’a, meleklerine... inandığını ikrar etse, buna
    mukabil, tâğutî rejimleri (demokratik, laik, hümanist, kapitalist,
    sosyalist vs.) çağdaş devlet modelleri adı altında benimsese, doğruluklarına
    itikat etse, irtidat etmiş olur, yani dinden çıkar. Kim,
    insanların maslahat ve iyiliklerini Allah’tan daha iyi bildiğini iddia
    ederek, insanlar üzerinde hükümler koymaya ve bunları tatbik
    etmeye gayret ederse “ilâhlık“ iddiasına girişmiş olur. Her kim
    de bunların bu iddialarını doğrulayarak onlarla işbirliği yaparsa,
    tevhid akidesini parçalamış, ilâhlara iman etmiş, kâfirler zümresine
    dâhil olmuş demektir. Bu açıdan “çağdaş devlet modelleri“
    iyi değerlendirilmeli, isimleri milliyetçi-mukaddesatçı dahi olsa,
    Allah’ın indirdiği hükümlere mukabil olmak ve onların yerine
    geçmek üzere doktrinler imal eden, bu doktrinleri insanların hayatına
    tatbik edeceğini ilân eden insanların tâğut olduğu gerçeği
    unutulmamalıdır. Bu gün dünyada insanların beşikten mezara hayatlarını
    düzenlemek iddiasındaki meclisler, konsüller, krallar, kavimlerarası
    kuruluşlar, insanları teslim almış görünmektedirler. 65
    Hz. Âdem’den günümüze kadar, genel anlamda insanlığın iki
    tanrısı var olagelmiştir: Allah ve tâğut... Tarih boyunca insanoğlu
    ya tevhid dinine mensup olmuş ve bu dinin tanrısı olan Allah’ı
    kendisi için yegâne ilâh edinmiş; ya da şirk dinine mensup olmuş
    ve bu dinin çok çeşitli olan tanrı veya tanrılarına ittiba etmiştir.
    İşte Kur’an, şirk dininin tanrı veya tanrılarına genel olarak tâğut
    demektedir.
    Günümüzde müslümanlık iddiasında bulunanların birçoğu bu
    bakımdan profan / bölmeli bir kafa yapısına sahip bulunmaktadır.
    Bu kimseler, bir yandan Allah’a iman ettikleri iddiasında bulunurken,
    diğer yandan İslâm’ın açıkça emrettiği ve yasakladığı şeylere
    ters düşebilmekte ve tâğutların yasalarına kabulleri arasında
    yer verebilmektedirler. Oysa bir kalpte hem imana, hem de küfre
    yer verilmesi İslâm’a göre açık bir paradoks, gerçek bir çelişkidir.
    64 2/Bakara, 257; Kur'an'ın Temel Kavramları, 562
    65 Hüsnü Aktaş, Medeni Vahşet, 140
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 25 -
    “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?
    Sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil ve rüsvaylıktır. Kıyamet
    gününde de azabın en şiddetlisine itilirler. Allah, yaptıklarınızı bilmez
    değildir.“ 66
    Bir kalpte hem iman ve hem de aynı zamanda küfür bulunamaz.
    Bu iki olgu, ateş ile barut gibi yanyana bulunamazlar. Birisinin
    yerleştiği kalpte bir diğerine yer yoktur. Mü’min, kâfir ve
    münâfıktan farklıdır; kendisine İslâm ile beraber bir veya birkaç
    dünya görüşünden veya ideolojiden sentezler yapan, bukalemun
    bir şahsiyete sahip olamaz. Çünkü tevhidi, şirkten farklı kılan; başka
    felsefelere, herhangi bir dünya görüşüne veya ideolojiye ihtiyaç
    duymaması, mü’minin bütün bir hayatını kuşatan yetkin bir
    inanç, bir pratik; kısacası bir sistem, bir yaşam biçimi olmasıdır. Bugün
    beşeriyet, Tevhid dininden uzaklaşarak, yeryüzünde egemen
    olan tâğutların dinine sapmış bulunuyor. Müslümanlık iddiasında
    bulunan yığınların Allah’a değil; tâğutlara ibâdet ettikleri su götürmez
    bir gerçektir. Bu gerçekten hareketle Kur’an’ı öğrenmek,
    mânâsının derinliklerine dalmak ve onu pratik hayatlarına indirgemek
    isteyen her müslümanın, tâğut kavramının gerçek anlamını
    kavraması ve kavradığı tâğutu tüm kuralları ve kurumlarıyla
    birlikte reddetmesi, bu reddi davranışlarıyla göstermesi itikadî bir
    sorumluluktur.
    Siyasî Rejimler, Hüküm ve Yetkiyi
    Allah’tan Almıyorsa Tâğuttur
    Bugün yeryüzünde yürürlükte olan rejimlerin hemen hepsi,
    beşerî rejimlerdir ve hükümlerini kendileri koymakta; dolayısıyla
    da Allah’ın hükümlerine muhalefet etmektedirler. O yüzden bu
    rejimlerin hepsi “tâğut“ olarak isimlenir.
    Bir kimse; Allah’a, ahirete ve inanılacak hususlara inandığını
    açıklasa; fakat demokratik, laik, sosyalist, kapitalist vb. rejimlerden
    herhangi birinin hükümlerini kabul edip itaat etse, böyle bir
    kimsenin irtidadına hükmedilir. Zira insanları yaratan Allah’tan
    başkası, insanların nasıl idare olunacağı hususunda ve onların
    sosyal yaşamlarına yönelik hükümler koyma yetkisine sahip değildir.
    Çükün hüküm koyan insan, o hükme tâbi olmasını istediği
    insanlardan üstün ve herhangi bir ayrıcalığa sahip değildir. Allah
    katında üstünlük, sadece takvâ iledir.67 Kendisinde böyle yetkiler
    gördükten sonra, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyip, heva
    66 2/Bakara, 85
    67 49/Hucurât, 13
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 26 -
    ve hevesleri doğrultusunda hükümler koyanlar aynı zamanda
    “ilâhlık“ iddiâsı içindedirler. Dolayısıyla Allah’ın hükümleri dışında
    hüküm koyanlar ve o hükümlere tâbi olanlar da, tevhid akidesinin
    dışına çıkarlar. Tâğut, müslümanın en büyük düşmanıdır.
    Tâğut, devlet sistemlerini, ahlakî değerleri ele geçirmiş ve onları
    müslümana zarar verecek bir hale dönüştürmüştür. Kısaca tâğut,
    müslümanı dört yanından kuşatmış bulunmakta ve müslümana
    müslümanca hayat hakkı tanımamaktadır. Tâğutî güçler, Allah’ın
    arzında, O’nun hükümlerine karşı tuğyan eden ve insanların üzerinde
    ilâhlık iddiasında bulunan otoritelerdir. Bunlarla sürekli olarak
    savaşmak farzdır. 68
    Günümüzde Allah’ın indirdiği hükümleri bir kenara bırakarak,
    “hakimiyet kayıtsız ve şartsız insanındır“ sloganına sarılan
    ve insanların çoğunun rızasına göre kurulduğu iddia edilen siyasî
    otoriteler, iktidar haline gelmişlerdir. Bu siyasî otoritelerin tâğut
    hükmünde olduğu unutulmamalıdır. Daha açık bir ifade ile İslâm
    nizamının dışındaki bütün sistemler “tâğutî“ özellikleri taşırlar.
    Kelime-i şehadet getirerek, başka ilâhları ve tâğutları reddeden
    müslümanlar, bu sözlerini davranışlarıyla da ispatlamak zorundadırlar.
    Allah, zâlim yöneticilere yardım etmeyi de haram kılmış, onlara
    küçük çapta meyil ve yardım anlamı taşıyan sözlerden, davranış
    veya tasvipten nehyetmiştir: “Sakın zulmedenlere en ufak bir
    meyil duymayın; sonra size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız). Sizin
    Allah’tan başka evliyânız/dostlarınız yoktur. Sonra (O’ndan da) yardım göremezsiniz.“
    69
    İnsanlara zulmeden tâğutî siyasal otorite konusunda, unutulmaması
    gereken hususlardan biri, zâlim yöneticilerin, yardımcıları
    olmasa, zulmetmeye güçlerinin yetmeyeceğidir. Tâğutî yönetim
    ve kurumlardaki bu yardımcılar, zulüm ve tuğyanda yöneticinin
    kullandığı malzemeleridir. Zulüm ve tuğyan çarklarının dönmesi
    için bir taraftan ezen ve diğer taraftan ezilen dişlilerdir. Bu sebeple,
    onlar da aynen o zâlim tuğyankâr gibi suçlu ve zulmünün
    cezasında ortaktırlar. Bundan dolayı Allah, Firavun ve avanelerini
    aynı vasıfla anmıştır: “Gerçekten Firavun, Hâmân ve askerleri yanlış yolda
    idiler.“70 Allah, Firavun’u helak edince, onları da helak ettiğini
    açıklar: “Firavun, askerleriyle birlikte onların peşine düştü. Deniz onları
    gömüp boğuverdi.“71; “Biz de onu (Firavun’u) ve askerlerini yakalayıp
    68 4/Nisâ, 76
    69 11/Hûd, 113
    70 28/Kasas, 8
    71 20/Tâhâ, 78
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 27 -
    denize atıverdik. Bak, işte zâlimlerin sonu nasıl oldu!“ 72
    Tâğut tanımına girenler şunlardır:
    a- Arzuları mâbudlaştırılan nefis, tâğuttur.
    b- Allah’ın emir ve yasaklarını tanımayan, İslâm nizamı ile çatışan
    düzen ve düsturlara çağıran her fert ve önder tâğuttur.
    c- Allah’tan gayrı, zâtında güç görülen eşya, insan ve putlar
    tâğuttur.
    d- Şeytan tâğuttur.
    e- Allah’ın şeriatı ile çatışan bütün gelenekler, esas alınan bütün
    rejimler tâğuttur. 73
    Tâğutları destekleyen, onları ölçü alan, onlara sevgi besleyen
    her insan, Allah’a ibâdet ve kulluktan vazgeçip tâğutun kulluğunu
    kabullenen şeytan askeridir. Allah’ın emirleri ve yasaklarıyla
    çatışan nefsi, fertleri, önderleri, rejimleri ve ilkeleri reddetmedikçe,
    hâkimiyetin yalnız Allah’a ve O’nun nizamı İslâm nizamına ait
    olduğunu tasdik etmedikçe, tevhid kulpuna yapışılamaz.74 Müslüman
    olmak için şart olan tâğutun şiddetle reddedil-mesi, sadece
    sözle yeterli değildir. Ruhun derinliklerinde kasırgalaşan ve
    amelî hayatta neticeler doğuran fiilî bir red gerekir. Bunun için de
    tâğutla savaşmak lazımdır. Bu savaşın gerekleri:
    a- Allah’ın emir ve yasaklarına tâbi oluncaya kadar tâğut olan
    nefisle savaşmak,
    b- Kişisel ve toplumsal hayatımızı Allah’a döndürmemize engel
    olan ve tâğut olan cahiliyye düzenleri ve tâğutî fikir babaları
    ile savaşmak.
    İslâm’da emrolunan cihad, işte bu tâğutlara karşı verilmesi
    gerekli olan mücadeledir. Tâğutla çatışmak, hakkı getirmek ve
    bâtılı gidermek için olacağından, her kesimden ve her iş yapanlardan
    bütün mü’minler, tâğutla mücadele edeceklerdir. Bu, farz
    bir görevdir. Rabbimiz, mü’minleri tâğuta karşı kendi nizamının
    savaşçıları olarak takdim ediyor.75 Tâğuta ve ondan yana olanlara
    karşı mücadele vermeyenler mü’min kalamazlar. Bunun içindir ki,
    Peygamberimiz: “Her kim (tâğuta karşı) cihad etmeden ve onunla mücadele
    (ederek Hakkı hâkim kılma) arzusunu ruhunda duymadan ölürse
    72 28/Kasas, 40
    73 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, c. 2, s. 869
    74 Bk. 2/Bakara, 256
    75 4/Nisâ, 76
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 28 -
    nifaktan bir şube üzerinde ölür.“ 76 buyurmuşlardır. Tâğutu kalben
    reddetseler dahi, fiilen onunla vuruşmayanlar, amelî hayatın icabı
    onunla anlaşma ve dostluk kurma yoluna gitmeye mecbur kalırlar.
    Bu da Allah ve tâğut dostluğunu bir araya getirmek olan nifakın
    ilk tezahürü olur. Hâlbuki Allah, tâğuta ancak kâfirlerin dostluk
    gösterebileceğini açık bir şekilde belirtmiştir. 77
    Müslümanlar, bugün Allah ve tâğut hâkimiyetini, dostluğunu
    bir arada yaşatmaya çalışmak gibi sonu zulmet ve ateş olan çıkmaz
    bir yolun üzerindedirler. Namazı, orucu... kabul edip, hatta yerine
    getiren niceleri, İslâm’ın asrımızın yaşayan bir toplumsal ve siyasal
    düzeni olmasını lüzumlu bulmayanlar, Allah ve tâğut hâkimiyetini
    bir arada tanımış oluyorlar. İslâm insanının yetiştirilmesini isteyen
    niceleri, materyalist eğitim sistemine mücadele etmeksizin
    rızâ göstermekle tâğut dostluğuna sine açıyorlar. Ferdî mülkiyeti,
    Allah’ın mülk vb. hâkimiyetini kabul eden niceleri, faiz düzenini
    zaruri görmekle, tâğut egemenliğine baş eğiyorlar. Ahlâk ve fazilet
    ölçülerinin yaşanmasını isteyen niceleri, kişisel çıkarları uğruna
    çeşitli çirkinlik ve kötülükleri yapmakla tâğut dostluğunu açığa
    vuruyorlar. Bütün bu durumlar, kendisinden râzı olundukça veya
    tâğuta karşı bir iman ve amel harbi açılmadıkça bir küfürdür. 78
    Yaşadığımız toplum düzeni, fikir putlarıyla, cahiliyye örfü ve
    sistemleri ile ve sapıttırdığı öz nefsimizle, bizleri kuşatmış, tâğutu
    hâkim ve dost tanımak sapıklığı ile karşı karşıya getirmiştir. Öyle
    ki, fert, aile cemiyet, sanat, ticaret, memuriyet, eğitim ve politika
    hayatının her bölümü bir kavşak noktası olmuştur. Bu kavşakta bir
    tek yol İslâm nizamına; diğer yollar tâğuta gidiyor: Abdullah bin
    Mes’ud anlatıyor: Hz. Peygamber bize bir hat çizdi ve sonra, “bu
    Allah’ın yoludur“ dedi. Bu hattın sağına ve soluna da birçok hatlar
    (çizgiler) çizdi ve “bunlar, birtakım yollardır ki herbiri üzerinde
    kendisine çağıran bir tâğut vardır.“ buyurdu ve şu âyeti okudu:
    “Şüphesiz ki bu (İslâm) benim dosdoğru yolumdur. Ona uyun. (Tâğuta ait)
    yollara tâbi olmayın ki, sizi O’nun yolundan saptırıp parçalamasınlar. İşte
    Allah (tâğutun kötülüklerinden) sakınasınız diye size bunları emretti.“ 79
    Bugün Kur’anî kavramlar içerisinde kendisinden bütünüyle
    habersiz kalınan ve aynı zamanda büyük bir tahrif ve istismara
    uğrayan kavramlardan bir tanesi de hiç şüphesiz tâğut kavramıdır.
    Öyle ki; kendilerini Müslüman olarak isimlendiren insanların büyük
    bir kısmı tâğut kavramını hayatlarında bir kere dahi olsa hiç
    76 Sahih-i Müslim; Riyâzü's- Sâlihin, II, no: 1346
    77 Bk. 2/Bakara, 257
    78 Bk. 4/Nisâ, 60
    79 6/En'âm, 153; Ali Rıza Demircan, İslâm Nizamı, II/ 41
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 29 -
    duymamışlardır. Çok küçük bir kesim ise, tâğut kavramını duymakla
    beraber, ya bu kavram hakkında hiçbir bilgiye sahip değiller, ya
    da azda olsa bu noktada bilgi sahibi olsalar bile bu bilginin pratiğe
    nasıl aktarılacağı hususunda büyük bir cehalet içerisindedirler.
    Bu cehaletin doğal bir sonucu olarak, hayatlarının her alanında
    tâğutlara ibâdet etmektedirler. Hâlbuki tâğut kavramı Kur’ani
    kavramlar içerisinde en önemli kavramlardan bir tanesidir. Çünkü
    bütün resullerin getirmiş olduğu tek hak din olan İslâm dininin ilk
    şartı, tâğutu reddetme şartıdır. Allahu Teâlâ fertlerin ya da toplumların
    İslâm dairesi içerisine girebilmelerini öncelikle tâğutu
    reddetme şartına bağlamıştır. Tâğutun reddi olmadan Müslüman
    ismine sahip olabilmek bu noktada asla mümkün gözükmemektedir.
    Nitekim Allahu Teâlâ Bakara Sûresi’nin 256. âyetinde şöyle
    buyurmaktadır: “Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan
    iyice ayrılmıştır. O halde kim tâğûtu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak
    bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla
    bilendir.“
    Yine aynı şekilde tâğutu reddetme şartı, tüm resullerin gönderilme
    ve kitapların indirilme gayesidir. Tüm resuller öncelikle
    Allah’a ibâdet etme ve tâğutu reddetme gerekliliğini insanlara
    tebliğ etmek için gönderilmişlerdir. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
    “Andolsun biz, her ümmete, “Allah’a kulluk edin, tâğûttan kaçının“
    diye peygamber gönderdik. Allah onlardan kimini doğru yola iletti,
    onlardan kimine de (kendi iradeleri sebebiyle) sapıklık hak oldu. Şimdi
    yeryüzünde dolaşın da peygamberleri yalanlayanların sonunun ne olduğunu
    görün.“ 80
    Tâğutun her türlüsünü reddedebilmek ve hâlis bir tevhid inancına
    sahip olabilmek için ise, tâğut kavramının ve özellikle zamanımızın
    tâğutlarının en iyi şekilde bilinmesi gerekmektedir.
    Lisanu’l Arab’da tâğut kelimesi hakkında şu bilgiler yer almaktadır:
    Tâğut: küfürde haddini aşan mânâsına da gelmektedir.
    Allah’tan başka ibâdet edilen her şey tâğuttur. Tâğut, putlardan
    olabildiği gibi cin ve insanlardan da olabilir.
    İbn Cerir Et-Taberî tâğut kelimesi hakkında şöyle demektedir:
    “Tâğut; Allah’a karşı isyankar olup zorla, zorlama ile veya gönül
    rızasıyla kendisine tapınılıp mabud tutulan, gerek insan, gerek
    şeytan, gerek put, gerek dikili taş ve gerekse diğer herhangi bir
    şey demektir.
    Bunun tefsirinde şeytan veya sihirbaz, yahut kâhin ya da
    80 16/Nahl, 36
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 30 -
    insanların ve cinlerin, inat edip büyüklük taslayanları veya Allah’a
    karşı mabut tanınıp buna razı olan Firavun ve Nemrud gibiler
    veya putlar diye çeşitli rivâyetlere rastlanır.“
    Müfessirlerden Kurtubî ise bu kavram hakkında şunları söylemektedir:
    “Tâğutu reddedin demek, şeytan, kahin, put, ve bunlar
    gibi Allah’tan başka ibâdet edilen ve sapıklığa çağıran her şeyi
    terk edin demektir.“
    Yine tâğut kavramı hakkında Mücahid şunları demektedir:
    “Tâğut kendisine muhakeme oldukları ve emirlerine itaat ettikleri
    insan görünümündeki şeytanlardır.“
    İbn Kayyim el-Cevziyye ise şunları söylemektedir: “Tâğut; kendisine
    ibâdet edilme, bağlanılma ve itaat edilme noktasında haddini
    aşan kul demektir. İnsanların tâğutu, Allah ve Resulü’nün kanunlarıyla
    hükmetmeyen, Allah’tan başka kendisine muhakeme
    olunan, ibâdet edilen ve Allah’ın emrine dayanmaksızın, Allah’a
    itaat etmeksizin kendisine tabii olunanlardır. Bunları düşünür
    ve insanların durumlarına bakarsan, insanların çoğunun Allah’a
    değil tâğutlara ibâdet ettiğini, Allah ve Resulü’nün hükümlerine
    değil tâğutların hükümlerine muhakeme olduklarını, Allah ve Resulüne
    değil, tâğuta itaat edip tabii olduklarını görürsün.“
    Seyyid Kutub ise tâğut kavramı hakkında şunları söylemektedir:
    “Tâğut, sağduyuya ters düşen, gerçeği çiğneyen, Allah’ın
    kulları için çizdiği sınırı aşan düşünce, sistem ve ideoloji anlamına
    gelir. Bu düşüncenin, sistemin ve ideolojinin Allah’a inanmaktan,
    O’nun koyduğu şeriatından kaynaklanan bağlayıcı bir kuralı bulunmaz.
    İlkelerini yüce Allah’ın direktiflerine dayandırmayan her
    sosyal sistem, yüce Allah’ın buyruklarından kaynaklanmayan her
    kurum, her düşünce, her edep kuralı ve her gelenek bu kategoriye
    girer, bu kavramın kapsamına girer.“
    Bilinmelidir ki, tâğut Allah’tan başka ibâdet edilen her şey
    olduğuna göre tâğutların sayısını belirli bir şekilde ifade etmek
    kesinlikle mümkün değildir. Buna karşılık İslâm âlimleri tâğutları
    şu beş kısımda incelemişlerdir:
    1- Şeytan: Tâğutların başı ve en büyüğü, Allah’ın kullarını kıyamete
    kadar Allah’tan başkasına ibâdet ettirmek için nefsine yemin
    eden şeytandır. Şeytan tüm fitnelerin müsebbibidir ve kişiyi
    Allah’a ibâdetten men etmesi itibarıyla tâğutların başıdır. Şeytan
    insanoğlunun ebedi düşmanıdır. Kıyamet gününe kadar insanoğluna
    Allah’tan başkasına ibâdet ettirmek için bütün güç ve kuvvetini
    harcar:
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 31 -
    “Şeytan dedi ki: “(Öyle ise) beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki,
    ben de onları saptırmak için senin dosdoğru yolunun üzerinde elbette
    oturacağım.“ Sonra (pusu kurup) onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından
    ve sollarından sokulacağım ve sen onların çoğunu şükreden
    (kimse)ler bulamayacaksın.“ 81; “İblis, “Rabbim! Beni azdırmana karşılık,
    andolsun ki yeryüzünde kötülükleri onlara güzel göstereceğim, içlerinde
    ihlâsa erdirilmiş kulların hariç, onların hepsini azdıracağım“ dedi.“ 82
    Şeytan insanoğlunu saptırmak ve Allah’a kulluktan ayırıp kullara
    kulluk yaptırmak için uğraş veren bir lanettir. Ve bunun için
    yemin etmiştir. Şeytan öncelikle muvahhid kulları küfre davet edip,
    iman dairesinden çıkarmak ister. Şâyet bundan ümitsiz olur, muvahhid
    bir kulu iman dairesinden çıkaramayacağını anlarsa o zaman
    “imana büyük günahlar zarar vermez“ diyerek vesveseleriyle
    müslümanı günah bataklığına düşürmek ister. Şâyet bu hususta
    başarılı olamaz ise, küçük günahların ibâdetlerle silineceğine dair
    vesvese vererek kişiyi küçük günahlara itmeye çalışır. Bununla birlikte
    farz ibâdetlerden yoksun bırakmaya, nafile ibâdetleri yerine
    getirtmemeye gayret gösterir ve savaş kıyamete kadar bu şekilde
    devam eder durur. İşte bundan dolayı Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
    “Ey insanlar! Bütün yeryüzündeki nimetlerimden helâl olmak,
    temiz olmak şartıyla yiyin. Fakat şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o
    size belli bir düşmandır.“ 83
    2- Allah’ın Şeriatı Dışında Hüküm Koyan: Tâğutların en önde
    gelenlerinden bir tanesi de Allah’ın indirdiği hükümleri bir kenara
    bırakarak yasamada bulunanlar, Allah’ın helallerini haram,
    haramlarını helal yapanlardır. Bu ister tek kişi olsun, isterse de
    bir grup, parti ya da devlet olsun fark etmez. Kim Allah’ın indirdiği
    hükümleri terk ederek yasamada bulunursa haddini aşmış ve
    tâğutlaşmıştır. Zira teşride bulunmak, kanun ve hüküm çıkarmak
    ilâhlığın en belirgin vasıflarındandır. Allah’ın indirdiği hükümleri
    terk ederek yeni kanun ve hükümler çıkaranlar bu yaptıklarıyla
    Allahu Teâlâ’nın hakkını gasbederek tâğutlaşmışlardır.
    Böyle bir eylem aynı zamanda Yahudi ve Hristiyan âlimlerinin
    yaptıklarının aynısıdır. Zira onlar da Allah’ın kendilerine indirmiş
    olduğu şeriatı terk ederek, Allah’ın kendileri için haram kıldıklarını
    helal, helal kıldıklarını ise haram yapmışlardır. Allahu Teâlâ şöyle
    buyurur: “Onlar, Allah’dan başka bilginlerini ve rahiplerini de kendilerine
    Rab edindiler, Meryem oğlu Mesih’i de. Oysa onlar bir olan Allah’a
    81 7/A’râf, 16-17
    82 15/Hicr, 39-40
    83 2/Bakara, 168
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 32 -
    ibâdet etmekle emrolunmuşlardı. Allah’dan başka hiçbir ilâh yoktur. O,
    müşriklerin ortak koştuğu şeylerden de münezzehtir.“ 84
    İmam Âlûsî bu âyetin tefsirinde şöyle demektedir: “Müfessirlerin
    çoğundan nakledildiğine göre din adamlarının yaratıcı olduklarına
    inanmıyorlardı. Bilakis onlara emir ve nehiy konusunda
    itaat ediyorlardı.“
    3- Allah’ın İndirdiği İle Hükmetmeyen Hâkim: Allah’ın indirdiği
    hükümlerden başka bir hükümle hükmeden hakimde haddini
    aşarak tâğutlaşmıştır. Böyle bir kimse Allah’ın indirdiği hükümlerle
    hükmetmeyerek Allah’ın hükmünü terkedip ondan yüz çevirmiş,
    beşer aklına dayalı cahiliye kanunları ile hükmetmiş, insanları
    Allah’ın kulluğundan uzaklaştırıp, kendilerine kul/köle yapmaktadırlar.
    Yeryüzüne kendi egemenliklerini yayarak Allah’ın hükümlerini
    kaldırmaktadırlar. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Kim
    Allah’ın indirdiği hükümler ile hükmetmezse; İşte onlar kâfirlerin ta kendileridir.“
    85
    Şeytan insanoğlunu saptırmak ve Allah’a kulluktan ayırıp kullara
    kulluk yaptırmak için uğraş veren bir lanettir. Ve bunun için
    yemin etmiştir. Şeytan öncelikle muvahhid kulları küfre davet edip,
    iman dairesinden çıkarmak ister. Şâyet bundan ümitsiz olur, muvahhid
    bir kulu iman dairesinden çıkaramayacağını anlarsa o zaman
    “imana büyük günahlar zarar vermez“ diyerek vesveseleriyle
    müslümanı günah bataklığına düşürmek ister. Şâyet bu hususta
    başarılı olamaz ise, küçük günahların ibâdetlerle silineceğine dair
    vesvese vererek kişiyi küçük günahlara itmeye çalışır. Bununla birlikte
    farz ibâdetlerden yoksun bırakmaya, nafile ibâdetleri yerine
    getirtmemeye gayret gösterir ve savaş kıyamete kadar bu şekilde
    devam eder durur. İşte bundan dolayı Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
    “Ey insanlar! Bütün yeryüzündeki nimetlerimden helal olmak,
    temiz olmak şartıyla yiyin. Fakat şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o
    size belli bir düşmandır.“ 86
    Câhilî hükümle hükmeden hâkim de haddini aşarak
    tâğutlaşmıştır. Böyle bir kimse Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyerek
    Allah’ın hükmünü terkedip ondan yüz çevirmiş, beşer
    aklına dayalı cahiliye kanunları ile hükmetmiş, insanları Allah’ın
    kulluğundan uzaklaştırıp, kendilerine kul/köle yapmaktadırlar.
    Yeryüzüne kendi egemenliklerini yayarak Allah’ın hükümlerini
    kaldırmaktadırlar. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Kim Allah’ın
    84 9/Tevbe, 31
    85 5/Mâide, 44
    86 2/Bakara, 168
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 33 -
    indirdiği hükümler ile hükmetmezse; İşte onlar kâfirlerin ta kendileridir.“ 87
    4- Sihirbazlar: Sihirbazlar hakkı gizleyip batılı insanlara güzel
    göstermektedirler. Aynen Firavun’un sihirbazları gibi. Zira onlarda
    Hz. Mûsâ’nın hak davasını batıl göstermek için sihre başvurmuşlardı.
    Bununla beraber sihirbazların yaptığı her büyü şirk ve
    küfürle doludur. Bundan dolayıdır ki, Rabbimiz kitabında onlardan
    kendisine sığınmamızı emretmektedir: “De ki: Ben, ağaran sabahın
    Rabbine sığınırım, Yarattığı şeylerin şerrinden, Karanlığı çöktüğü
    zaman gecenin şerrinden, Ve düğümlere üfleyen büyücülerin şerrinden,
    Ve hased ettiği zaman hasetçinin şerrinden.“ 88
    5- Kâhinler: Gaybten haber verdiği iddiasıyla insanları kandıran
    sihirbazlarda tâğuttur. Bundan dolayıdır ki, Allah Rasûlü “kim
    bunlara başvurursa bana nazil olanı inkâr etmiştir“ diyerek bizleri
    ikaz etmektedir.
    Bilinmesi gerekir ki, tâğut kavramının içeriği sadece bu beş
    kısımdan ibaret değildir. Zira aslen tâğut yukarıda da belirttiğimiz
    gibi Allah’tan başka ibâdet edilen her şeydir. Buna göre, bazen
    kişinin nefsinin ve hevasının tâğut olduğunu görürüz, Şöyle
    ki, kişinin nefsi her neyi emrederse kişi onu güzel görür ve ona
    tabii olursa nefsini tâğutlaştırmış olur. Allah’a isyan konusunda
    heva ve hevese itaat edilip bağlanıldığında, Allah’ın şeraitine ters
    düşse bile heva ve hevesin hak gördüğü hak, batıl gördüğü batıl
    görülerek eşyalar üzerinde hüküm verici kaynak tayin edildiğinde
    heva ve heves Allah’tan başka ibâdet edilen bir tâğut olmuş olur.
    Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Kendi nefsinin arzusunu kendisine
    ilâh edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın?“89; “Hevâsını
    (nefsinin arzusunu) ilâh edinen, Allah’ın; (halini) bildiği için saptırdığı ve
    kulağını ve kalbini mühürlediği, gözüne de perde çektiği kimseyi gördün
    mü?“ 90
    Bazı durumlarda özellikle demokrasilerde görüldüğü üzere
    millet iradesi tâğut olur. Zira demokrasiler de milletin, halkın yetkisi
    asıldır. Demokrasiye göre; İslâm’a zıt bile olsa çoğunluğun görüşü
    doğru ve geçerlidir.
    Bazı durumlarda vatancılık ve milliyetçilik düşüncesi tâğut
    olarak karşımıza çıkar. Milliyetçilik düşüncesi ümmet kavramını
    yok etmesi sebebiyle bütün hak ve hukuku vatan anlayışı üzerine
    kurmaktadır. Bundan dolayıdır ki, bugün birçok İslâm alimi “kim
    87 5/Mâide, 44
    88 113/Felak, 1-5
    89 25/Furkan, 43
    90 45/Câsiye, 23
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 34 -
    kâfir olsun Müslüman olsun insanların hukukunu vatandaşlık anlayışına
    göre bina ederse kâfir olur“ demişlerdir. Çünkü bu düşünce
    akîde bağını koparmak, yerine başka bir bağ koymaktır ki, bu
    da İslâm’ın bütünüyle bertaraf edilmesidir. Asrımızın tâğutlarının
    milliyetçilik düşüncesini toplum içerisinde yaygınlaştırmaya çalışmalarının
    altında yatan temel esas da budur. Onlar devamlı surette
    vatan için mücadele etmeyi, vatan için yaşamayı ve vatan için
    ölmeyi telkin ederler ki bu da putperestliğin ta kendisidir.
    Milliyetçilik anlayışına paralel olarak bazen ırkçılık düşüncesi
    tâğut olarak karşımıza çıkar. Kişi ırkçılığı kendisi için kabe edinip
    onun için mücadele ederse ırkçılığı tâğutlaştırmış olur. Irkçılık düşüncesi
    kişiyi öyle bir konuma getirir ki, kişi bütün ölçülerini bunun
    üzerine kurar. Dostluk ve düşmanlık gibi tevhid kelimesinin
    en önemli esasını akîde bağı üzerine değil ırk bağı üzerine bina
    eder. İnsanların dinine bakmaksızın kendi ırkından olanların hukukuna
    riâyet ederken, başka ırktan olanların hukukuna riâyet
    etmez ki bu da putperestliğin bir çeşididir.
    Bazı durumlarda insanlık (Hümanizm) düşüncesi tâğut olarak
    karşımıza çıkar. Bu da kişinin Allah’ın şeraitini düşünmeksizin bütün
    fiillerini insanlığa yöneltmesidir. Hiçbir dini ayrım gözetmeksizin
    insan olması itibarıyla bütün insanlığı dost edinmek, bütün
    insanlara eşit davranmak bu düşüncenin dışa yansıyan halidir.
    Burada üzülerek belirtmekte fayda görüyorum ki, bazı müfessirlerimizin
    tâğut kavramını şeytan olarak tefsir etmeleri üzerine
    günümüzün sathi düşünenleri tâğutun sadece şeytandan ibaret
    olduğunu zannetmişlerdir. Ve içinde yaşadıkları topluma da böyle
    anlatmışlardır. Bu düşünce tarzı da ister istemez toplumların, yeryüzünün
    bütününü kaplayan tâğutlardan habersiz kalmalarına
    sebep olmuştur. İnsanlar şeytana nefret beslediklerini zannederek
    hayatlarının bütününde tâğutlara kulluk ve kölelik etmeye başlamışlar
    ancak bunun farkına dahi varmamışlardır.
    Sahih bir imanın gerçekleşmesi ancak Allahu Teâlâ’nın istediği
    şekliyle tâğutları inkâr etmekle mümkün olur. Tâğut; Allah’tan
    başka ibâdet edilen her şeydir. Şeytandan sonra tâğutların en
    tehlikelisi ise Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen idari sistemlerdir.
    Bir kimsenin mü’min olabilmesi için öncelikle La ilâhe reddi
    ile bu tâğutları reddetmesi gerekmektedir. Hayatın hiçbir alanında
    tâğutlara, Allah’a muhâlif bir meselede itaat etmemeli, itaat
    sözü vermemeli, her 3-5 yılda bir onlara iman tazeleme anlamına
    gelecek tavırlara meyledilmemelidir. Tâğutların mahkemelerinin
    Müslüman olduğunu iddia eden bir fert için asla yetkili bir kurum
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 35 -
    ve kuruluş olmadığı değerlendirilmelidir.
    Tâğut ve Tuğyan’ın Çağdaş Boyutu
    “Andolsun biz, her ümmete ‘Allah’a kulluk edin, Tâğut’a kulluktan
    kaçının’ diye bir elçi gönderdik. Onlardan kimine Allah hidâyet etti. Onlardan
    kimine de sapıklık hak oldu. İşte yeryüzünde gezin bakın, başkaldıranların
    sonu nasıl olmuş?“ 91
    Allah bir şeyi yaratırken onun işleyiş yasalarını, yiyeceğini, hayatını
    idame ettireceği rızkını da yaratır. Rabbimiz fizik âlem içinde
    insan toplumları için de böyle yasalar koymuştur. Bu yasalara
    uygun hareket etmek ilâhi dengeyi devam ettirirken, aksine hareket
    etmek bu dengeyi bozar.
    Kur’an-ı Kerim, tufan gibi gelen yasaların bir istisnası olan taşkınlıklara
    da, ölçüde haksızlık yapan, ahlaki sapmalar içinde olan
    insan toplumlarının taşkınlıklarına da tuğyan demiştir.
    İnsan topluluklarına uymaları için hayatın çeşitli alanlarına ait
    temel buyruklar indiren Allah, bu buyruklardan sapanları tâğut
    olmakla suçlamıştır, insanların tuğyanı sadece toplumda kargaşalık
    çıkarmaz. Fiziksel alemi, karayı, denizi, havayı, ozonu hatta atmosferin
    dışını dahi bozmaktan çekinmeyen bir karaktere sahiptir.
    O halde Allah’ın indirdiği ilkelere göre hareket etmeyen, örgütlü
    bir düşünce (ideoloji), ilâhi dengelere savaş açmış demektir. Bunun
    için tâğut, Allah’a iman edenlerin inkâr etmeleri gereken bir
    ilâhtır.
    Tâğut, “Tağvâ“ ve “Tuğyan“ mastarlarının çokluğu ve büyüklüğü
    ifade eden bir kipinden türemiştir.’ “Tağaâ kök harflerinden
    müştak olan “Tâğut“, çokça azan, taşkınlıkta, sınırı aşmada ileri
    giden demektir. el-Müfredat sahibi Ragıb el-İsfehani “Tuğyan“
    maddesinde konu ile ilgili şu bilgileri vermektedir. “İsyan ve günahta
    sınır tanımayacak kadar ileri gitmek“
    Tâğut’un kelime anlamı ile çokça azgın haddi aşan anlamına
    gelirken, terim olarak da, zorla yahut insanları şartlandırarak kendisine
    kulluk ettiren (Firavun gibi) küfrün önde gelenlerine denir.
    Ayrıca şeytan, put, sihirbaz, kâhin için de kullanılan bir nitelemedir.
    Eğer bir insan Allah’a isyanda ileri gider ve insanları kendi taşkınlığına
    ortak yapıp boyun eğmeye zorlarsa tâğut olur. Tâğut bir
    kişi olabileceği gibi dini ya da siyasi bir lider, kral, padişah, devlet
    91 16/Nahl, 36
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 36 -
    başkanı olabilir. Sözü edilen güçlerin dayanağı, dayanışma içersinde
    olduğu kurumları da tâğut olabilir. Örneğin devlet ve benzerleri
    gibi...
    İlkelerini Allah’ın direktiflerine dayandırmayan her düşünce,
    her kurum ve gelenek bu kavramın kapsamına girer. Hakkı çiğneyen,
    ilâhi vahyin ilkelerine savaş açan her düşünce, sistem, ideoloji
    ve Allah’ın adını istismar ederek, dinin yerine hurafeler ikâme
    eden herkes, tâğut kavramının kapsamına girer.
    İnsanları “küfre“ düşüren her kişi, “fuhşa“ sürükleyen her
    dünya görüşü, “fesada“ saplanan ve “ifsada’ yönelten her kurum,
    her türlü şirk önderliği tâğuttur.
    Kısaca tâğut, Yüce Allah’ın onayına dayanmayan herhangi bir
    hukuk sistemi, Allah’ın şeriatınca desteklenmeyen her hükümranlık,
    otoritesinin meşruiyetini Allah’tan almayan her türlü yönetim,
    uygulamasını Allah’ın şeriatı ile test etmeyen her iktidar, hakka
    tecavüz eden her zalim düşünce tâğuttur.
    Kur’an’da Tâğut’un Kelime ve Terim Anlamları
    Türevleriyle birlikte Kırka yakın âyette geçen tâğut, suyun kabarıp
    taşması, yatağından çıkıp kenarlara hücum etmesi anlamında
    kullanılmıştır. Bu durum, yeni bir ilâhi emirle tabiatin genel
    işleyiş kanunlarının dışına çıkmasını ifade eder. Bu tuğyan hali
    insanın tuğyanını takiben bir ceza olmak üzere gerçekleşmiştir:
    “Sular kabarınca (Tağâ el-mâu), biz sizi akıp giden (gemi)de taşıdık.“ 92
    Aynı sûrenin 5. âyetinde de Semud kavminin yok eden fırtınadan
    “Tağiye“ kelimesi ile söz edilmiştir. Nuh kavminde olduğu
    gibi insanların tuğyanı/ilâhi çizgiden çıkması fiziksel alemin
    tuğyanını davet etmiştir: “Bu yüzden Semûd azgın bir olay (tâğıye) ile
    helâk edildiler.“ 93
    İnsan toplumları için uyulması gereken İlahi yasalar, nebevi
    vahiy ile belirlenmişken, azgınlık yapan, zulmü, ifsadı yaygınlaştırarak
    Tâğut nitelemesini hak edenleri Rabbimizin hem dünyada
    hem de ahirette cezalandırması O’nun adaletinin bir gereğidir.
    Dikkatimizi çekmesi gereken husus, insanın tuğyanının, tuğyana
    geçmiş maddi bir kuvvet tarafından yetki altına alınmaya çalışılmış
    olmasıdır. Ancak tufan ya da fırtınanın tuğyanı yaratıcıdan
    izinlidir ve adaletin tekrar ikamesi için son çare olarak devreye
    sokulmaktadır.
    92 69/Haakka, 11
    93 69/Haakka, 5
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 37 -
    Tuğyan içinde olanlar sadece kendilerini değil, tüm insanlığı
    etkilerler. Hatta sınırsız kalkınma ve ilerleme sloganlarıyla hareket
    eden günümüz Batı medeniyetinin dünyayı bir felakete sürükleyecek
    teknolojiler üretmesi örneğinde görüldüğü gibi, fiziksel
    âlemin ilâhi dengelerini de bozacak bir karaktere sahiptir.
    Tâğutların zulümlerine engel olmamak, bütün bir toplumun
    helak nedenidir. Semûd kavmi, Mısır’ın Firavunî uygarlığı hep tuğyan
    üzere bir yaşam tarzı sürdürdükleri için helak edilmişlerdir:
    “Semûd (kavmi) azgınlığı (tuğyanı) yüzünden yalanlandı. En bahtsızları
    (şakileri) ayaklandığı zaman, Allah’ın elçisi onlara: “Allah’ın devesine ve
    onun su içme hakkına dokunmayın“ dedi: Onu yalanladılar, deveyi kestiler,
    Rableri de günahları yüzünden azabı başlarına geçirdi, orayı dümdüz
    etti.“94; “Ve piramitler sahibi Firavun’a bunlar ülkelerde azmışlardı.
    (Tâğutluk yapmışlardı). Oralarda çok kötülük etmişlerdi. Bu yüzden Rabbin
    onların üzerine azab kırbacını çarptı.“ 95
    Tuğyânı bir yaşam tarzı haline getirenler menfaatleriyle öyle
    bütünleşirler ki, uyarı ve öğüt fayda vermez hale gelirler. Tuğyan
    hastalığı dolayısıyla adalet çağrısı yapanların öğütleri onların küfrünü
    ve zulmünü daha da arttırır.
    “... Andolsun, Rabb’inden sana indirilen, onların, çoğunun azgınlığını
    (Tuğyan) ve küfrünü arttıracaktır...“ 96
    Tuğyan, insanın kendisini ilâhlaştırması sonucu doğan şer bir
    fiildir. “Şimdi sen Firavun’a git; çünkü o azdı (tağâ) 97; “(Firavun): “Ben
    size izin vermeden ona inandınız ha? O, size büyü öğreten büyüğünüzdür...“
    98
    Cibt, cansız put anlamında iken, Tâğut o putu sembol olarak
    kullanıp zulüm düzenlerini kuran, bilinçli, azgınlıkta kararlı tavrı
    çağrıştırmaktadır.
    Nisâ sûresi 51. âyette cibt (put) ve tâğut yanyana ve ayrı anlamlara
    tekabül etmek üzere kullanılmıştır. Siyak sibaktan anlaşıldığına
    göre ehl-i kitaptan bazı insanlar, Kur’an’ın indirildiği
    dönemde müslümanlarla ittifak kurmaları, Kur’an vahyine inanmaları
    gerekirken müşriklerle işbirliği yapmışlardır. Bunun nedeni
    tevhidi, üçlemeye ya da birtakım kuruntularla şirke yaklaştırmaları
    dolayısıyladır.
    94 91/Şems, 11-14
    95 89/Fecr, 10-13
    96 5/Mâide, 64; Ayrıca Bk. 2/Bakara, 15, 6/En’âm, 110, 7/A’râf, 186; 10/Yûnus,
    11; 17/Nahl, 60; 23/Mü’minûn, 75; 52/Tûr, 32
    97 20/Tâhâ, 24; Ayrıca Bk. 20/Tâhâ, 43; 79/Nâziât, 17
    98 20/Tâhâ, 71
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 38 -
    Nasıl Allah’ın indirdiği yasalara göre hareket etmemek bir
    taşkınlıksa, bu taşkınlığa öncülük eden din adamları, rahipler,
    hahamlar, kahinler, beyler, paşalar, efendiler, üstadlar da birer
    tâğuttur. Çünkü bu kişilere Allah’ın onayından geçmeyen yasalar
    koyma yetkisi tanımışlardır. Bu yetkiyi üstlenenler ise ilâhi ölçüleri
    çiğneyerek taşkınlık yapmışlar Allah’ın tekelindeki bir imtiyaz
    olan egemenliği insanlara vermişlerdir. Bu tutum bir taşkınlık ve
    kuralları çiğneme olayıdır. 99
    Tâğutların Özellikleri
    a- Müstağnilik: Kendilerini, zengin, yeterli, üstün görmeleri, 100
    b- Zulüm: Haksızlık yapmayı bir hayat tam olarak sürdürmeleri,
    101
    c- Kurdukları sömürü düzenin korumak için ellerinden gelen
    gayreti göstermeleri; kararlı, bilinçli olarak tuğyanı seçmiş olmaları,
    102
    d- Fesadı yaygınlaştırmayı bir kazanç vesilesi saymaları, 103
    e- Maddi gücü elinde bulundurmak için her türlü haksızlığı
    halkına reva görebilmeleri, istikbarı sürdürebilmeleri için halkın
    zayıf kalmasına yönelik politikalar icra etmeleri. Örneğin
    nüfus kontrolü ve güç kontrolü için bebekleri kesecek kadar
    cânîleşebilmeleri. 104
    Tâğut’a Kulluk
    Tâğuta ibâdet etmekten sakınmak, mü’minlerin temel görevleri
    arasındadır. Çünkü, Allah’ın dışındaki nesne, kişi, kurum vb.
    ibâdet etmek, Rabbani yöneliş içerisindeki kişiliklere yakışmaz.
    Zümer sûresi 17-18 âyette Tâğuta kulluktan kaçınmak ile sözün
    en güzeline uymak arasındaki, uyma olayına dikkatimiz çekilmektedir.
    Böylece Tâğutun insan ruhunda dolaşan belli belirsiz bir
    duygu olmadığını, önemli bir tercihte somut bir şekilde karşısına
    alınanın mücadele alanı olduğunu öğrenmekteyiz.
    Nefsini tezkiye etmek isteyenler, sözlerin en güzeli olan ilâhi
    bildirime uyarlar. Hayatlarını kötülükle, günahla çevrili insanlar
    99 Bk. 4/Nisâ, 51-55
    100 Bk. 96/Alak, 6-7
    101 Bk. 53/Necm, 52
    102 Bk. 11/Hûd, 27-32; 26/Şuarâ, 111-116; 71/Nûh, 71/7-25
    103 Bk. 89/Fecr, 11-12
    104 Bk. 28/Kasas, 4
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 39 -
    ise Tâğutun günaha, kirliliğe çağıran sözlerine kulak verirler:
    Tâğutun peşinden gidenler, onu öncü, yönetici dost (velî) olarak
    kabul ettikleri için, ona ibâdet etmiş olurlar. 105
    Tâğut ise kendisini velî edinenleri ateş çukuruna, nurdan
    zulümâta götürüp karanlıklar içinde bırakıverirler. 106
    Mâide sûresi 60. âyette “maymun ve domuz olun“ denilerek
    Allah’ın gazabına uğrayan ehl-i kitaptan bazı kimseler, tâğuta
    ibâdet etmekle suçlanmaktadırlar. Somut olarak onlar din adamlarına
    tapmış değillerdir. Yani azgın, çizgiden sapmış ve hakka tecavüz
    eden otoritelere, onlar, açıkça rükû ve secde yaparak kulluk
    yapmıyorlardı. Fakat hahamlara kayıtsız şartsız itaat ettikleri için
    bu durum kulluk olarak nitelendirilmekte ve yoldan sapmak şeklinde
    anılmaktadır.
    Kısaca tâğuta ibâdet edenler, Allah’ın indirdiklerine muhalefet
    ettikleri için ilâhi adalet tarafından maymun ve domuz olmakla
    cezalandırılmışlardır. Çünkü onlar, Allah’a düşmanlık, Allah’a
    “cimridir“ diye iftira etmek, haram yeme konusunda yarışmak, günah
    işleyerek tuğyanı hayatlarında kurumlaştırmak vb. şer eylemleri
    işlemişlerdir. 107
    Tâğut’a Kulluğun Somut Tezahürü: Hâkimliğine Başvurmak
    Âyetlerde sözü edilen ehl-i kitaptan olup, Allah’ın önceden
    indirdikleri yahut Kur’an’daki hükümler yerine başka bir sistemin
    başka bir hüküm merciğinin hakemliğine başvurmak isteyen yahudiler
    ve onların yardakçıları münafıklardır. Bu gruplar uymak istedikleri
    hüküm kaynağını nevalarından olmakta böylece ilâhlığın
    başta gelen yetkisini kendisine yakıştırdıkları için kendileri tâğut
    ilan etmiş olmaktadırlar.
    Münafıklar Allah’ın dininden meşruiyetini almayan bir kaynağın
    hakemliğine başvurarak sonucu hüsranla bitecek bir maceraya
    atılmış oluyorlar. “Şunları görmüyor musun? kendilerinin, sana ve
    senden önce indirilene inandıklarını soruyorlar da, hakem olarak tâğuta
    başvurmak istiyorlar. Oysa kendilerine onu inkâr etmeleri emredilmişti.
    Şeytan onları iyice saptırmak istiyorlar.“ 108
    Şeytan ve tâğut kelimelerinin ayrı ayrı kullanılmasından anlıyoruz
    ki, tâğut şeytanın razı olacağı şekilde yeryüzünde egemenlik
    105 Bk. 5/Mâide, 60
    106 Bk. 2/Bakara, 257
    107 Bk. 5/Maide, 60-65
    108 4/Nisâ, 60
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 40 -
    kuran insanlar anlamına gelmektedir. Ağızlarıyla inandıklarını
    söyledikleri halde, hayat tarzı olarak başvuru kaynağı olan ilâhi
    bildirgelere ters hareket edenler tâğuttur. Mü’minlerin görevi,
    bunları dost tutmamak, inkâr etmektir. “İman edenler Allah yolunda
    savaşırlar, inkâr edip küfredenler de tâğut yolunda savaşırlar. O halde
    şeytanın dostlarıyla savaşın. Çünkü şeytanın hilesi zayıftır.“ 109
    Karanlığın Dostu Tâğutların, Kendilerini Temize Çıkarma Çabası
    Allah’ın şeriatını bir yana bırakıp, başka bir kaynağın hakemliğine
    başvuranlar, her zaman kendilerinin temiz oldukları iddiasında
    bulunurlar ve hatta bu konuda kendilerini temize çıkarmak
    için Allah’ın adını bile istismar ederler.
    “Allah inananların dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.
    Kâfirlerin dostları da tâğuttur. (O da) Onları aydınlıktan karanlığa çıkarır.
    Onlar ateş halkıdır, orada ebedi kalacaklardır.“ 110
    Tâğutlar karanlığa yolcu taşıdıklara halde dostlarına hayra, iyiliğe,
    uzlaşmaya çağırdıkları mesajını vererek aldatmaya çalışırlar:
    “Ya nasıl, elleriyle yaptıkları (kötülükler) yüzünden başlarına bir felaket
    gelince, hemen sana geldiler de: “Biz sadece iyilik etmek ve uzlaştırmak
    isledik“ diye Allah’a yemin ediyorlar.“ 111
    İslâmî Mücadele Yöntemi Olarak Tâğut’u İnkâr
    Küfrün kaynağı tâğut, imanın kaynağı ise Allah’tır. Tâğutu
    inkâr bir mücadelenin İslâmîliğinin garantisi aynı zamanda başarısınında
    teminatıdır. Çünkü Tâğutu inkâr edip Allah’a gönülden
    inananlar Urvetu’l-Vuska’ya/kopmaz kulba yapışmıştır. Bu kulbun
    yapışanını selamet sahiline ulaştıracağından kuşku yoktur.
    “Dinde ikrah yoktur. Doğruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur. Kim
    tâğutu inkâr edip Allah’a inanırsa muhakkak ki o, kopmayan sağlam bir
    kulba yapışmıştır. Allah işitendir, bilendir.“ 112
    Tevhid ve adaleti hakim kılma mücadelesi, yeryüzünde görevlendirilmiş
    bütün elçilerin ve mü’minlerin uymakla yükümlü, oldukları
    bazı temel ilkeler üzerinde yükselir. Bu ilkelerin en başta
    geleni tâğutu inkâr etmektir; İslâmî kimliğin toplumsal hayata
    yansıyan bariz vasfı tâğuti otoriteye, bu otoriteyi temsil eden kurumlara
    ve şahıslara açık bir red tavrına sahip olmasıdır.
    109 4/Nisâ, 76
    110 2/Bakara, 257
    111 4/Nisâ, 62
    112 2/Bakara, 256
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 41 -
    Tâğut kavramı kendini yeterli ve Allah’tan bağımsız olarak
    görüp azgınlaşan Allah’ın uluhiyetine (Hanlığına) ve Rabbliğine
    karşı tuğyan İçinde olan her tür kişi ve kurumu kapsar. Bu yönüyle
    açıkça şeytanın tarafında yer alan ve Allah’ın dininin yeryüzünde
    ortaya çıkma biçimlerine ve nişanelerine (Örneğin; başörtü zulmü,
    faiz yasağını alaya almak, hadleri alaya almak, ihramla, haccın rükunlarıyla
    dalga geçmek) karşı savaş açan yerel ve evrensel dünya
    sistemleri birer tâğuttur. Nasıl Firavun nüfusu kontrol ederek insanların
    neye saygılı neye saygısız olması gerektiğini tespit ederek,
    eline geçirdiği güçle şirk sistemini hakim kılarak tâğutlaştıysa
    günümüzün Firavunları da geniş kitleleri, zayıf bırakarak, genel
    servetten mahrum kılarak, sömürü politikalarıyla insanları esip
    sindirmektedirler. Bu nitelikleriyle tâğut insan haysiyet ve onuruna
    aykırı olarak zalim küfre dayalı bir sistemi göğüslere vesvese
    vererek, şartlama yoluyla medya ve benzeri güçleri kullanarak,
    yahut askeri kaba kuvvete zor ve şiddete dayalı olarak mahrum
    kitlelere emperyalist sistemini dayatanlardır.
    Tâğutu inkâr, sözde kalmaması gereken bizzat yaşamayı da
    içeren bir şekilde egemenliğin tümünü Allah’a hasretmeyi gerektirir.
    Tevhid kelimesinde Allah’tan başka tüm otoriteleri reddetmek
    anlamına gelen “lâ“ demek nasıl Allah’a imanın bir ön şartıysa,
    tâğutu inkâr da Allah’a yönelmenin bir ön şartıdır.
    “Tâğuta kulluk etmekten kaçınan ve Allah’a yönelenlere müjde vardır.
    Müjdele kullarımı. Onlar ki sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar,
    işte onlar Allah’ın kendilerini doğru yola ilettiği kimselerdir. Ve onlar akl-ı
    selim sahibidirler.“ 113
    İslâmî kimliğin en belirgin vasıflarından biri tâğuti güçlere
    karşı tavır almaktır. Allah’ın değil sistemin rızasını kazanmaya
    çalışan sözde mukaddesatçı, muhafazakarlıkta ölçüsüz oluşumlar
    İslâmîlik iddiasında bulunamazlar. Günümüzde İslâmîlik iddiasındaki
    birçok oluşum mevcut şirk sistemine yaklaşımda ve kurduğu
    yapısal ilişkilerde genelde tâğutla uzlaşmacı sentezci bir yaklaşımı
    benimsemektedirler.
    Uzlaşmacılık, İslâmî olmak iddiasındaki bir mücadelenin esası
    olamaz. Devleti, “ebed-müddet“ olarak görüp adeta Allah’ın
    hâkimiyetine ortak koşarak masum telakki etmek, yaptıklarını
    sorgulamamak, hatta İslâm’a karşı açılmış bir savaşı sevap getiren
    bir “ictihad“ olarak nitelemek, sorunu yöneticilerle ve yöneticilerin
    uygulamalarıyla sınırlıymış gibi görmek, olsa olsa safdilliktir.
    Devlet, şahısların iradelerinin üzerinde bir yapı ve işleyişe sahiptir.
    113 39/Zümer; 17-18
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 42 -
    Tâğuti bir karaktere sahip olan devleti “aynı gemideyiz“ edebiyatı
    ile koruyucu, kollâyıcı pozisyon içerisine girmek son derece yanlıştır.
    Bu tutum, 1960’larda İslâmî duyarlılığı olan kitleleri Missuri
    Zırhlısından çıkan Amerikan askerlerini koruma ve kollama görevi
    amacıyla, solculara karşı kışkırtan basiretsiz noktalara kadar uzanmıştır.
    Mevcut şirk sistemini doğru tanımlamak, neye sahip çıkıp
    çıkmamamız gerektiğini belirlemek için elzemdir. Missuri Zırhlısı
    örneğinde görüldüğü gibi geleneksel anlayış ve yapılanmalarının
    olumsuz mirasına dair önemli ipuçları vermektedir. Temelinde
    iyi niyet bulunan birçok muhafazakâr yapı, adeta Allah’ın değil
    tâğutun rızâsını kazanma kaygısıyla oluşturulmuştur.
    Mevcut durumu ve câri sistemi kutsamaktan ötürü, geçmiş
    yıllarda Kur’ani düşünce ve Kur’ani kavramların önü kapatılmıştır.
    Müslüman isminin önüne sağcı, muhafazakar, mukaddesatçı,
    milliyetçi vb. sıfatlar eklenmiştir. Dünya sisteminde faşizmin
    moda olduğu yıllarda milliyetçilik sıfatı nasıl tâğutun bir dayatması
    ise, Körfez Savaşı’ndan sonra kurulduğu iddia edilen “Yeni
    Dünya Düzeni“nde de liberal, demokrat, sivil toplum gibi sıfatlar
    tâğutun birer dayatmasıdırlar. Müslüman kimliğinin önüne böyle
    bulandırıcı sıfatlar eklemek değiştirmek zorunda olduğumuz şirkin
    değerlerine teslimiyete yol açar.
    İslâmî mücadele evrensel ya da yerel, geleneksel ya da modern
    tâğuti oluşumlara karşı net, tavizsiz, devrimci bir tavrı gerektirir.
    Çünkü tâğutu inkâr Allah’a imanın bir ön koşuludur. Bu tavır
    bütün peygamberlere emredilmiştir. Çünkü ilkelerin, zamanın
    değişmesiyle, düşmanın farklılaşmasıyla hükmü ortadan kalkmaz.
    Egemen şirk sistemi zamana ve zemine göre müslümanları çeşitli
    yerlere yama olarak eklemek isteyecektir. Bu dayatmalar karşısında
    tavizkar bir tutum sergilemek İslâmî ilkelerin tasfiyesine kadar
    gidebilecek çıkmaz bir sokaktır.
    Zamanın egemen güçleri, Peygamberimizle de ilkesel uzlaşılara
    girmek istemiştir. Ancak Allah Teâlâ O’nun kalbini bu tür oyunlara
    karşı sağlamlaştırarak sapmayı önlemiştir. “Onlar istediler ki sen
    onlarla uzlaşasın da onlarda seninle uzlaşınlar.“ 114
    Tâğutların sonu ateş çukurlandır: “Cehennem de durmadan gözetlemektedir.
    Azgınlar (tâğutların) varacağı yerdir.“ 115
    “Bu böyledir. Fakat azgınlara (tâğutlara) da en kötü bir gelecek
    114 68/Kalem, 9
    115 78/Nebe’, 21-22
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 43 -
    vardır: Cehennem. Oraya girecekler. Ne kötü bir döşektir O!“ 116
    Tâğut, tuğyanın bilinçli bir yayıcısı, zulmün ele basısı, lideridir.
    Adaletin çağmalarına da ilkin tâğutlar karşı çıkarlar. Tâğutların tarih
    boyunca geçerli bir özelliklerine Rabbimiz dikkatimizi çekerek,
    İslâmî, mücadeleyi üstlenmek isteyen mü’minlerin işe, “tâğutu
    inkâr“la başlamalarını emretmektedir. 117
    Tâğutun Mahkemelerine Müracaat
    Kur’an’da şöyle buyrulur: “(Ey Muhammed!) Sana indirilen
    Kur’an’a ve senden önce indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmüyor
    musun? Reddetmekle emrolunmuşken tâğuta muhakeme olmak
    istiyorlar. Oysa şeytan onları derin bir sapıklığa saptırmak istiyor. Onlara:
    ‘Allah’ın indirdiğine (kitaba) ve Rasûle gelin (onlara başvuralım)’ denildiği
    zaman münafıkların senden iyice uzaklaştıklarını görürsün.“ 118
    Tâğutun mahkemesine müracaatla ilgili bu âyetten farklı hükümler
    çıkarılmakta ve farklı yorumlar yapılmaktadır. Bu âyette
    dikkatimizi çekmesi gereken odak kelime, bana göre “yurîdûne/
    isterler (istiyorlar)“ ifadesidir. Bir kimse İslâm devletinde bile yaşasa,
    sadece tâğutun hükümleriyle muhakeme olmak istese bu isteğiyle
    küfre girmiş olur. Tersine; bir kimse istemeden böyle bir mahkemede
    muhakeme olsa bu, küfür olmaz. Meselâ bir müslümanı
    polisler evinden alıp götürüyorlar. Sonra mahkemeye çıkartıyorlar.
    Bu, elbette küfür de değildir, haram da değildir. Zulmen mahkemeye
    çıkarılmak. Benzer şekilde bir zulümle karşı karşıya kalsa ve
    hakkını İslâmî bir kurum (Allah’ın hükmüne göre işleyen bir İslâm
    mahkemesi) olmadığı için müslümana has şekilde alamıyorsa, zulme
    rıza göstermenin de haram olduğunu değerlendirip bir zulmün
    def edilmesi için (başka alternatif bulamadığı için) istemeye
    istemeye mahkemeye gitmesi yukarıdaki âyetteki tehdidin içine
    insanı koymaz diye hükmedilebilir. Ama bu husus kişinin gönlünün
    tatmin olmasına bağlıdır. Hadiste “Fetvayı alsan da kalbine danış“
    buyrulmaktadır. Mümkün ki, azimet-ruhsat ayrımı yapılabilir.
    İslâm’ın temel ilkelerinden biri, tâğutu reddetmek olduğu kadar,
    bir diğeri zulme engel olmaktır. Zulüm, ancak mahkeme yoluyla
    engellenebiliyorsa, dinin ölçülerine uymak kaydıyla ondan
    yararlanılabilir. Delil, hilfu’l-fudûl kurumudur.
    Hilfu’l-Fudul nedir, bu konuya açıklık getirelim:
    116 38/Sâd, 55-56
    117 Fevzi Zülaloğlu, Haksöz-Haber
    118 4/Nisâ, 60-61
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 44 -
    Hılfu’l-Fudûl
    Hılfu’l-Fudûl; Zulme karşı İslâm öncesi Arapların yaptığı Hz.
    Peygamber’in de katıldığı antlaşma demektir.
    Bütün cahili toplumlar gibi İslâm öncesi Arap toplumu da kuvvet
    sahibi zorbaların hâkim olduğu, zulüm ve haksızlığın kol gezdiği
    bir toplumdu. Fil olayının yirminci yılında Ficâr savaşı olarak
    adlandırılan kanlı kabile kavgalarından sonra Mekke’de hiçbir yabancı
    ve koruyucusuz kimsenin mal, can ve namus güvenliği kalmamıştı.
    İşler çığırından çıkmıştı. Yabancı tacirlerin malları alınır,
    parası ödenmezdi. Hac için gelenlerin hoşa giden kadın ve kızları
    zorla ellerinden alınır, kimsenin feryadına kulak asılmazdı.
    Böyle bir ortamda Yemen Zebid kabilesinden bir adam
    Mekke’ye satmak için bir deve yük mal getirmişti. Mekke’nin ileri
    gelenlerinden As b. Vail, Zebidî’nin mallarını almış fakat parasını
    ödememişti. Zavallı Zebidî parasını almak için Mekke’nin güçlü
    ailelerine başvurdu ise de bir sonuç alamadı. Başvurduğu kimseler
    yardım etmek bir yana, aşağılayarak kovmuşlardı adamı.
    Uğradığı zulümden bağrı yanan Zebidî, bir sabah Ebu Kubeys
    dağına çıkarak Kâbe çevresinde toplanan Mekke halkına, “ey Fihr
    halkı“ hitabıyla uğradığı zulmü şiir biçiminde haykırdı. Bunun
    üzerine Hz. Peygamber’in amcası Zübeyr bir daha böyle olayların
    tekrarlanmasını engellemek düşüncesiyle girişimlerde bulundu.
    Kendisine katılan Hâşim, Muttalib, Zühre, Esed, Hâris ve Teymoğullarının
    ileri gelenleri ile birlikte Mekke’nin zengin ve saygı değer
    adamlarından Abdullah b. Cud’an’ın evinde toplandılar. Uzun
    görüşmelerden sonra Mekke’de hiçbir yabancı ve yerli kimsenin
    zulme uğramasına meydan verilmemesi, hakları alınıncaya kadar
    mazlumların yanında hareket edilmesi yolunda karar aldılar.
    Yakubî’ye göre antlaşma şu şekilde gerçekleştirildi:
    Abdulmuttalib’in kızı Atike veya Beyda ortaya hazırladığı bir çanak
    koku koydu. Oradakiler birer birer ayağa kalkıp elini çanaktaki
    kokuya batırarak, “Vallahi, bundan böyle Mekke’de yerli olsun,
    yabancı olsun, zulme uğramış hiçbir kimse bırakmayacağız. Zulme
    meydan vermeyeceğiz. Mazlumlar zâlimlerden haklarını alıncaya
    kadar mazlumlarla birlikte hareket edeceğiz. Denizlerin bir kıl
    parçasını ıslatacak suları kalmayıncaya, Hira ve Sebir dağları yerlerinden
    silinip gidinceye, Kâbe’ye istilam ibâdeti ortadan kalkıncaya
    kadar bu ahdimizde sebat edeceğiz“ diye and içtiler.
    Bu antlaşma, daha önceki zamanlarda aynı amaçla Cürhüm
    ve Katura kabilesinde Fadl ve Hidayl adlı birkaç kişinin
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 45 -
    yaptıkları andlaşmaya çok benzediği için onların adına izafe edilerek
    “Fadl’ların andlaşması“ anlamındaki “Hılfu’l-Fudûl“ olarak
    adlandırılmıştır. Fudûl kelimesi “fazlalık şey“ anlamına da gelmektedir.
    Bu antlaşmayı yapanlar zulmedenlere fazladan zulmen
    alınan mallarını geri vermek üzere yemin ettikleri için bu isimle
    anılmıştır da denilir.
    Andlaşmaya katılanlar ilk iş olarak As b. Vail’in kapısı önüne
    dikilmiş ve ondan Zebidî’nin hakkını almışlardır. Daha sonra da
    benzeri olaylarda zulmün ortadan kaldırılması yolunda başarılı
    girişimleri olmuştur. Bunlara örnek olarak anılan iki olay şöyledir:
    Has’am kabilesinden birisi kızı ile birlikte Hac için Mekke’ye
    gelir. Mekke’nin güçlü kişilerinden Nübeyh b. Haccac çok beğendiği
    kızı babasının elinden zorla alarak evine kapatır. Kızını kurtarmak
    için çırpınıp duran adama Hılfu’l-Fudûl’a başvurması tavsiye
    edilir. Adamın başvurusu üzerine hemen Nubeyh’in evi kuşatılır
    ve çaresiz kalan zalim, kızı babasına teslim eder.
    Sumale kabilesinden bir tacir mallarını bir kısmını Mekke reislerinden
    Ubey b. Halef’e satar. Ancak Ubey üzerinde anlaştıkları
    bedeli tacire ödemez. Hılfu’l-Fudûl’a başvuran adama, “şimdi sen
    hemen Ubey’e git ve ona Fudulî’lerden geldiğini, ödemeyi derhal
    yapmazsa biıim gelişimizi beklemesini söyle“ derler. Bu haber
    Ubey’e ulaşınca vakit geçirmeden adamın parasını öder.
    “Fadl’lar Andlaşması“na, o zaman yirmi yaşlarında olan Rasûl-i
    Ekrem (s.a.s) de katılmıştır. Ahmed b. Hanbel’in rivâyetine göre
    Hazret-i Peygamber bu antlaşma hakkında şöyle demiştir: “Abdullah
    b. Cud’an’ın evinde yapılan And’da ben de bulundum. Bence o and
    kırmızı tüylü bir deve sürüsüne malik olmaktan daha sevgilidir. O zaman
    Haşim, Zühre ve Teym Oğulları, deniz bir kıl parçasını ıslatacak kadar suya
    malik oldukça mazlumlarla birlikte bulunacaklarına and içmişlerdi. Ben
    ona İslâm devrinde bile çağrılsam icabet ederdim.“ 119
    Andlaşmaya katılanlar sonradan aralarına başka kimseleri
    alamadıkları için onların ölümüyle “hılfu’l-fudûl“ son bulmuştur.
    Fakat fiilen devam etmese de yıllarca sonra bile hılfu’l-Fudûl’dan
    söz etmek zâlimleri korkutmaya yetmiştir. Nitekim Muaviye’nin
    yönetimi döneminde Medine valisi Velid b. Utbe, bir meseleden
    dolayı kendisine zulmetmeye kalkışınca Hazreti Hüseyin, “vallahi,
    ya adalete riâyet eder hakkımı verirsin, yahut kılıcımı sıyırarak
    Rasûlullah’ın Mescidi’nin kapısına dikilir halkı Hılfu’l-Fudûl’a davet
    ederim.“ diyerek onu tehdit etmiştir. Bunu duyan Abdullah b.
    119 Ahmed b. Hanbel, I,190, 193
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 46 -
    Zübeyr, “Vallahi, eğer Hüseyin böyle bir davette bulunacak olursa,
    ben de kılıcımı çeker, ona adalet üzerine hakkı verilinceye kadar
    onunla birlikte ayaklanırım, yahut hep ölürüz“ demiş, buna daha
    başkaları da katılınca Velid çaresiz Hazreti Hüseyin’e hakkını teslim
    etmiştir. 120
    Bir müslüman, günümüz şartlarında mahkemede kendini savunabilir.
    Mahkemeye zorla çıkarılabilir. Çıkmak zorunda bırakılabilir.
    Bu konularda şirk ve haram olduğu kesin olan şeylerden
    sakınmak kaydıyla mahkemelerden yararlanabilir. Aynen belediyeden
    yararlandığı gibi. Esnafın vergi karnesini işyerine asıp ondan
    yararlanması (ceza gibi zararlardan korunması) gibi.
    Bütün bunlar yasak kapsamına girme ihtimali olan hususlar
    olduğu için sonra da istiğfar ve tevbe etmesi, aynı zamanda İslâmî
    devlet için çalışması ve bu tür İslâm açısından riskli şeyleri zorlayan
    gayri İslâmî düzene tavır alması (varsa, bu konudaki) günahlarına
    kefaret için terk edilmemesi gereken önemdedir.
    Ama adalet bekleyerek, mecbur olmadan, çok büyük bir zararın
    def’i gibi bir zaruret bulunmadan tâğutların mahkemesine
    müracaata caiz demek çok zordur.
    Sözün özü: zarar büyükse, zarardan/zulümden sakınmak için
    hilful fudul örnek alınabilir. Bu ifadeler, kesinlikle bir fetva mahiyeti
    taşımaz. Mü’minler, kalbine danışmalı ve kendileri karar vermelidir.
    Şirk Toplumunda İslâmî Hayat
    (Tâğutun Mahkemesine Gidenin Durumu)
    Özellikle devlet düzeninde şirkin hâkim olması hayata dair
    birçok sorunları da gündeme getirmektedir. Zira bugün halkı yönetenler
    hiçbir hususta Allah’ın indirdiklerine itibar etmiyorlar.
    Bundan dolayı birçok noktada olumsuz şeylerle karşılaşabiliyoruz.
    Bunlardan biri, günümüz tâğutlarının mahkemelerinde muhakeme
    olmaktır. Acaba günümüz tâğutlarının mahkemelerine yapılan
    her türlü müracaat sahibini dinden çıkaran bir amel midir?
    Müslüman bir kimse elindeki tüm imkânları kullanarak bu
    mahkemelere muhakeme olmaktan kaçınmalıdır. Özellikle davetçiler
    bu konuda çok titiz davranmalıdır. Zira onlar toplumun içinde
    örnek alınan şahsiyetlerdir.
    Ancak, bir Müslümanın büyük bir malı gasp edilmişse ve
    120 Ahmed Özalp, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 440-441
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 47 -
    tâğutun muhakemesine gitmeksizin uğradığı zararı kaldırma
    gücü yok ise bu durumda tâğutun muhakemesine başvurabilir.
    Çünkü bazı ihtiyaçlar zaruret durumundadır.
    Bir de büyük miktardaki bir malın gasp olunması bir tür ikrah
    mânâsını taşır. Dolayısıyla böylesi bir durumda bu mahkemelere
    başvuran kişiler küfre girmezler.
    Bir kişi Şeyh Abdurrazzak Afifi’ye böyle bir soru yöneltmiştir.
    O da cevaben şöyle demiştir: “Müslüman gücü yettiği kadar
    tâğutların mahkemesine başvurmasın. Şâyet başka bir alternatifi
    yoksa başvurabilir. Hatta Seyyid Kutup, Mısır’da Muhammed Kutub
    kanun dışı olarak yakalanınca mahkemeye başvurmuştur.“ 121
    Fakat Şeyh Hamid bin Atik, Şeyh Süleyman bin Sehman gibi
    bazı âlimler “inkâr etmekle emrolundukları halde tâğuta muhakeme
    olmak istiyorlar“122 âyetinin zâhirine bakarak hiçbir şekilde tâğutun
    mahkemelerine muhakeme olmayı caiz görmemişler.
    Hâlbuki bu âyetin nüzul ortamında İslâm şeriati hâkim idi ve
    o zamanın atmosferi ile bizim içinde bulunduğumuz ortam bir
    değildir. Zira bizim içinde bulunduğumuz ortamda İslâm şeriati
    hâkim değildir. Her iki ortamın arasındaki bu büyük farkı görmezlikten
    gelerek birbirine kıyas yapmak kıyas-ı maal fârıktır. (Yani
    ilgisiz şeylerin birbiri ile kıyaslanmasıdır.)
    Ayrıca Rasûlullah (s.a.s.) mazlumların hakkını korumak için
    müşriklerin kurmuş olduğu müesseseye iltica etmeyi, sığınmayı
    caiz görmüştür.
    İmam Ahmed’in Musned’inde ve Müstedrek’te geçen bir
    rivâyette Rasûlullah (s.a.s.) “Çocukken amcalarımla birlikte Hılfu-l
    Mutayyibin’e şâhit oldum. Bana kırmızı develer verilse bile bu anlaşmayı
    bozmam“ buyurmuştur.
    Yine mürsel olarak gelen bir başka rivâyette ise “Şâyet bugün o
    anlaşmaya çağrılsam giderdim“ buyurduğu nakledilmiştir.
    Konuya dair Şeyh Muhammed bin İbrahim şöyle der: “Helâlı
    haram, haramı helâl kılma konusu olmadığı müddetçe aşiret reislerine
    sulh yapmak için başvurulabilir. Fakat hüküm vermek için
    başvurmak caiz değildir. Zira aşiret reislerinin çoğu cahil insanlardır.
    Onlara tahakküm yetkisini vermek tâğuta muhakeme olmaktır.“
    123
    121 Münir Gadban, Hareket Metodu, s: 74
    122 4/Nisâ, 60
    123 Fetvalar, 12/292
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 48 -
    Maalesef bu taksimatlardan habersiz olan bazı cahil kişiler
    mahkemeye giden herkesi tekfir ederler. Hatta bazıları işi iyice
    abartarak tâğutun karakollarına gidenleri de tekfir ederler. Kişinin
    bu karakola niçin gittiğini araştırma gereği bile duymazlar.
    Dolayısıyla İslâm’ın caiz gördüğü bir şeyi yasaklar, İslâm’ın
    genişlettiğini darlaştırırlar. Kişinin içinde bulunduğu zamana ve
    zemine bakmadan kendileri gibi düşünmeyen herkesi tekfir ederler.
    Bu yaptıklarıyla âlimlerin içtihadına hayat hakkı tanımazlar.
    Kur’an’dan ve sünnetten bazı âyet ve hadisleri kendi düşüncelerini
    doğru göstermek uğruna istismar ederler. 124
    Tâğuta Küfür, Tâğutun Yaptığı İyilikleri İnkâr
    Edip Görmezden Gelmeyi de Kapsar
    Bakara 256’daki âyet: “Fe men yekfur bi’t-tâğuti / Kim tâğuta küfrederse…“
    diye başlıyor. Âyette geçen “tâğuta küfretmek“ nasıl
    olur ve neleri kapsar? Bu soruyu cevaplamak için “küfür“ nedir,
    onu tahlil etmek gerekir.
    Küfür, “ke-fe-ra“ fiil kökünden masdar olup, lügatta ‘bir şeyi
    örtmek’ demektir. Bu anlamıyla tohumu toprağa eken ve böylece
    onu örtüp gizleyen çiftçiye küffar denildiği gibi, kılıcı örttüğü için
    kınına, karanlığı örttüğü için geceye, yıldızları örttüğü için buluta
    da kâfir denir. Bazı ibâdetler ve tevbe de birtakım günahları örttüğü
    için bunlara da keffare(t) denilmiştir. Kâfir kişi de Allah’ın
    varlığını, âyetlerini, nimetlerini veya hükümlerini görmezlikten,
    bilmezlikten gelip inkâra gittiğinden bu ismi almıştır. Küfür kelimesi,
    Türkçe’de inkâr kelimesiyle karşılanır. Küfretmek; inanmamak,
    inkâr etmektir.
    Kur’an, imana yüklediği tüm anlamların zıtlarını küfür kelimesine
    yüklemiştir. Zaten küfür de, bir inançtır; olumsuz bir inanç.
    Göğüsler iman için açıldığı gibi, küfür için de açılır. 125
    “Küfür“, “iman“ın zıddıdır. Küfrü tanımak için zıddı olan imanı
    tanımak gerekir. İman, emn kökünden bir mastardır. Sözlük anlamı,
    birini sözünde tasdik etmek, onaylamak, kabullenmek itimat
    etmek, gönülden benimsemek, güvenmek/güvenilmek anlamlarına
    gelir. Türkçedeki inanmak kelimesi bunu aşağı yukarı karşılar.
    Demek ki küfür de “birini sözünde tasdik etmemek, onaylamamak,
    kabullenmemek ona itimat etmemek, onu gönülden
    benimsememek, ona güvenmemek demektir.
    124 Alaeddin Palevî, Mühim Soruların Cevabı, s. 160 -161
    125 16/Nahl, 106
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 49 -
    Küfür kelimesinin yukarıdaki anlamından yola çıkarak,
    “tâğuta küfretmek“, tâğutun varsa nimetlerini veya hükümlerini
    görmezlikten, bilmezlikten gelip inkâr etmek gerekiyor, demek
    zorundayız. Buraya kadar küfür kelimesinin salt lügat anlamından
    çıkan zarûri bilgileri aktarmış olduk. Kelimenin bu anlama
    geldiğinden “tâğuta küfür“ kavramını bu doğrultuda şöyle açıklamamız
    gerekir:
    Tâğuta nasıl küfredilir, tâğutun neyini, nesini inkâr edip örteceğiz,
    neyi yok sayacağız? Tâğutun kendisini yok saymak, görmezlikten
    gelmek, onun varlığını inkâr etmek kast edilmiş olabilir
    mi? Hayır, olamaz! Çünkü tâğutun varlığını kabul edecek ki, onun
    hükümlerinin veya mahkemelerinin varlığını anlasın ve kanunlarını
    ve mahkemelerini kabul etmesin.126 Varlığını kabul edecek ki,
    ondan (tâğuta kulluktan) kaçınsın. 127
    Küfür, aynı zamanda nimetleri inkâr, iyilikleri görmezlikten
    gelmek, yani nankörlük demektir. Kur’ân-ı Kerim’de tam 30
    âyette küfür kelimesi, nankörlük anlamında kullanılır. Nankörlük,
    nimete karşı küfür, iyilikleri örtmek, nimeti ve yardımı inkâr etmek,
    yok saymak demektir.
    Nankörlük kelimesi dilimize, Farsça’dan geçerek yerleşmiş bir
    kelimedir. Arap dilinde nankörlük; “küfrân“ ya da “küfrânü’nnimeti“
    kelimeleriyle ifade edilmektedir. Nankör kimseye de
    “kâfirü’n-nimeti“ denilir. Nankörlük; bir insanın başka bir insana
    karşı ya da Rabbine karşı nankörce davranmasına göre iki yönden
    ele alınabilir. İkinci tür nankörlük, insanın Rabbine karşı olan
    nankörlüğüdür. Zira bunda, insanın küfre girme ihtimali büyüktür.
    Her ne kadar küfür ile nankörlük ilk bakışta birbirlerinden tamamen
    farklıymış gibi görünseler de aralarında çok yakın bir benzerlik
    vardır. Birincisinde; Allah’ın varlığını, birliğini ya da inanmamızı
    emrettiği hükümlerini inkâr etme söz konusudur ki, bu açıkça
    küfürdür. Allah’ın verdiği nimetleri inkâr etmek, onları unutmaya
    çalışmak ya da unutmuş görünmek de haddi zatında küfürdür.
    Zira her iki durumda da, ikrar edilmesi vacib olan hakikatleri inkâr
    etme söz konusudur.
    Kur’ân-ı Kerim’de, insanların Allah’a karşı nankörlüğünden
    söz edilirken, “nankör“ ve “nankörlük“ kelimelerinin, “küfr“
    kelimesiyle ifade edildiğini görüyoruz: “...Nankörlük ettikleri için
    (bimâ keferû) onları işte böyle cezalandırdık. Biz, nankör (kefûr) olandan
    126 4/Nisâ, 60
    127 16/Nahl, 36; 39/Zümer, 17
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 50 -
    başkasını cezalandırır mıyız?“ 128
    “Yanında kitabdan bir ilim olan kişi; sen yerinden kalkmadan önce
    onu sana getirebilirim, dedi. Süleyman tahtı yanına yerleşivermiş görünce;
    bu, şükür mü edeceğim yoksa küfür (nankörlük) mü edeceğim diye
    beni sınayan Rabbimin lütfundandır. Şükreden, ancak kendisi için şükretmiş
    olur, nankörlük eden de (ve men kefera) bilsin ki Rabbim Ganî’dir,
    Kerîm’dir.“ 129
    “Allah, size güven ve huzur içinde olan bir kasabayı misâl verir; her
    taraftan oraya bolca rızık geliyordu. Ama Allah’ın nimetlerine nankörlük
    ettiler (keferat bi-enumi’llâh). Bu yüzden Allah onlara, yaptıklarına karşılık
    açlık ve korku belâsını tattırdı.“ 130
    Yukarıdaki âyet meallerinin ilkinde geçen “nankörlük ettikleri
    için“ sözü, Kur’an’daki “bimâ keferû“ kelâmının mealidir. “Nankör“
    kelimesi de “kefûr“ sözünün mealidir. Aynı şekilde, ikinci ve üçüncü
    âyetlerde geçen “nankör“ ile “nankörlük“ kelimelerinin tümü,
    “küfr“ kelimesinin türevleridir. 131
    İşte, Farsçadan Türkçeye geçtiği şekliyle nankörlük demek
    olan Kur’an ifadesi olarak “küfür“ Kur’an’daki ikinci anlamıyla nimeti
    tanımamak demektir. Nimetleri inkâr, iyilikleri görmezlikten
    gelmek demektir. Kur’ân-ı Kerim’de tam 30 âyette küfür kelimesi,
    işte bu anlamda, nimeti görmezlikten gelme, yani nankörlük anlamında
    kullanılır. Dolayısıyla, Kur’an’da 30 âyette geçen “küfür“
    kelimesi, “nimete karşı küfür, iyilikleri örtmek, nimeti ve yardımı
    inkâr etmek, yok saymak“ anlamında kullanılmıştır. Kur’an’ın en
    doğru tefsiri yine Kur’an’la yapılır. Kur’an’daki “Tâğuta küfür“132
    kelimesinin tefsiri de, Kur’an’dan yola çıkarak; “iyilikleri örtmek,
    nimeti ve yardımı inkâr etmek, yok saymak“ olduğunu rahatlıkla
    söyleyebiliriz.
    “Tâğuta küfür“ kavramını başka türlü izah etmek zordur. Eğer
    buradaki “küfür“ kelimesinden “red, reddetmek“ anlamı kast edilseydi,
    “redd“ kelimesi kullanılırdı. Bilindiği gibi reddetmek anlamındaki
    “redd“ kelimesi Arapça’dır ve Kur’an’da (türevleriyle
    birlikte) tam 62 yerde kullanılmıştır. Başka yerde kullanılan “redd“
    kelimesi, Bakara 256’da kullanılmamış, “küfür“ kelimesi kullanılmıştır.
    Demek ki, buradaki küfür kelimesini “redd“ anlamı vermek
    doğru değildir. Zaten Kur’an’da diğer âyetlerde de “küfür“
    128 34/Sebe', 15-17
    129 27/Neml, 40
    130 16/Nahl, 112
    131 Halid Erboğa, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 50-51
    132 2/Bakara, 256
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 51 -
    kelimesi, redd anlamında kullanılmamıştır ki, bu âyette kullanılmış
    olsun. Ama küfür kelimesi, Kur’an’da tam otuz yerde “nimetleri,
    iyilik ve yardımları yok saymak, iyilikleri örtmek, inkâr etmek“
    anlamında kullanıldığına göre, bu âyette de o anlamda kullanılmıştır
    diyebiliyoruz.
    Kur’an, bizden tâğutların iyiliklerini örtmemizi, onların yardım
    ve iyiliklerini görmezden gelip yok saymamızı, yani inkâr etmemizi
    istemektedir. Kur’an bunun örneğini de bizzat kendi tavrıyla
    gösterir. Meselâ Kur’an, bazı (tâğut olmayan) kâfirlerin bazı
    olumlu taraflarını ifadeden kaçınmaz: “Ehl-i kitaptan öylesi vardır ki,
    ona yüklerle mal emanet bıraksan, onu sana noksansız iâde eder...“133
    İçki ve kumar hakkında da benzer tavır takınılır: “Sana şarap ve kumar
    hakkında sorarlar: De ki: ‘Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar
    için birtakım faydalar vardır. Ancak, her ikisinin de günahı faydasından
    daha büyüktür...“134 Fakat Kur’an, hiçbir âyette tâğut kategorisine
    giren İblis’in, şeytanın, Firavun, Nemrud, Ebû Cehil gibi şahısların
    olumlu taraflarından bahsetmez. Onların iyi taraflarını örter, yok
    sayar.
    Kur’an, onların hiçbir iyiliğini görmezlikten gelerek örnek olduğu
    gibi, bizim de tâğutlar konusunda benzer tavır takınmamızı,
    onların iyiliklerini örtmemizi, yani küfredip inkâr etmemizi istiyor.
    Çünkü o tâğutlar, sıradan kâfir gibi değildir. Biz, tâğut olmayan
    kâfirlerin olumlu yönlerini anlatabiliriz. Ama tâğutların asla.
    Çünkü onlar, yüz binlerce belki milyonlarca insanın şirke düşmesine,
    Allah’a isyan etmesine ve Cehenneme doğru adım atmasına
    insanları teşvik ediyorlar, hatta zorlayıp yönlendiriyorlar. Kişileri
    Allah’ın indirdiği kanunlardan mahrum bırakıyor, kendi kafalarından
    çıkardıkları hükümlerle insanlara hükmederek onları Allah’ın
    azâbına sürüklüyorlar. Böyle büyük cinâyetler işleyen tâğutların
    insanlara dünyevî yönden bazı faydalar sağlaması gündeme getirilecek
    önemde midir? O küçük faydaların gözönüne getirilip
    inkâr edilmemesi, o tâğutların büyük cinâyetlerini örtbas etmeye
    götürebilir. Kanserden can çekişen bir adamın ayağındaki mantarla
    uğraşmak veya binlerce adam öldürmüş seri katil bir canavar
    kişinin bu cinâyetlerini görmezden gelip dilenciye verdiği yardımı
    öne çıkarmak gibi bir şeydir bu.
    Kur’an, o yüzden sıradan kâfirlerden ayrı “tâğut“ kavramından
    bahseder ve bu özellikteki insanlara karşı tavır almamızı, onları
    (yaptıkları iyilikleri) inkâr etmemizi emreder. Bunu iman için
    133 3/Âl-i İmrân, 75
    134 2/Bakara, 219
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 52 -
    bir esas kabul eder. Bu imanî esası çok iyi anlayan peygamberlerden
    hiçbiri, kendi dönemlerindeki tâğut saydıkları yöneticileri
    en küçük çapta olumlu bir özellikleriyle zikretmemişler, onların
    hep kötülük odakları olduğunu bildirip onlarla hep mücadele etmişler.
    Sadece kendileri onlara tavır almakla yetinmemişler, kavimlerine
    onlara kulluktan, yani itaatten kaçınmaları gerektiğini
    ısrarla hatırlatmışlardır: “Andolsun ki, Biz her kavme; ‘Allah’a ibâdet
    edin, tâğuttan (tâğuta kulluktan) kaçının’ diye (tebliğat yapması için) bir
    peygamber gönderdik.“135 Tâğutların bazı iyi taraflarını gündeme
    getiren kimse, nasıl tâğuttan kaçınır? Allah’a karşı bu kadar azgınlaşan,
    tuğyan eden tâğutun iyi tarafı olduğu nasıl kabul edilir?
    Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen tâğutlar, sadece kâfir değil,
    aynı zamanda zâlim ve fâsıktırlar. 136
    Kur’an’da iki çeşit yönetici vardır. Biri, hoşlanmadığımız durumlarda
    bile itaat etmek zorunda olduğumuz, Allah’ın indirdiğiyle
    hükmeden bizden olan yönetici, yani “ulu’l-emr.“137 İkincisi,
    hiçbir halde itaat edemeyeceğimiz, onun iyi taraflarını bile kabul
    edemeyeceğimiz kötülük odağı, şeytanın siyasal versiyonu “tâğut“.
    İşte bu ikinci yöneticiyi aynı zamanda inkâr etmemiz, iyiliklerini
    örtmemiz iman için şart koşuluyor.138 Güne kâfirlere ültimatomla
    başlamamız Peygamberimizin sünneti: Her sabah ilk işimiz namaz
    kılmak. Sabah namazının ilk kıldığımız sünnetinin ilk rekâtında
    Fâtiha’dan sonra “Kâfirûn“ sûresi okumak sünnettir. Bu sûrede
    “De ki: ‘Ey kâfirler! Tapmam sizin taptıklarınıza… Sizin dininiz size, benim
    dinim bana!“139 Günümüzü de benzer bilinçle kapatıyoruz: Gece,
    en son kıldığımız namaz yatsıdan sonra vitir namazı. Onun da en
    son rekâtında okuduğumuz kunut duası. Bu duada “ve nahlau
    ve netrukü men yefcuruk“ diye Allah’a söz veriyoruz. Yani diyoruz
    ki: “(Ey Allah’ım!) Biz Sana isyan eden (fâsıklık, fâcirlik yapan)
    kişiyi (yönetimden, liderlikten) hal’ edip alaşağı ederiz, onu kendi
    haline terk ederiz.“ Nahlau (hal’ ederiz) derken kullandığımız
    hal’ kelimesi, “ehl-i hal’ ve’l-akd“ denilen yöneticiyi azletme ve
    yeni bir yönetici atama konusunda ehil olan şahısların yaptığı iştir.
    “Yöneticiyi makamından indirmeye, alaşağı etmeye“ hal’ etme
    denir. Ve netruku: Terk ederiz, onu yardım(cı)sız bırakır, onunla
    ilişkilerimizi keseriz, ona destek olmayız, onu inkâr ederiz. Dikkat
    edilirse, Allah’a isyan eden (fâsıklık, fâcirlik yapan) kişiyi, sadece
    bu vasıflarıyla hal’ etme sözü veren müslüman, yüz binlerce insanı
    135 16/Nahl, 36
    136 5/Mâide, 44, 45, 47
    137 4/Nisâ, 59
    138 2/Bakara, 256
    139 109/Kâfirûn, 1, 2, 6
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 53 -
    Allah’a isyan etmeye sevk eden, onların fâsık ve fâcir, hatta müşrik
    olmasına zorlayıp yönlendiren tâğutlara karşı haydi haydi hal’
    etme sözü vermiş olacaktır. İşte, bizim namazımız bile tâğutlara
    bir ültimatom ve onlara karşı nasıl tavır takınacağımıza dair bir
    ahid ve söz verme, bir siyasî bilinçtir.
    “Andolsun Biz, her toplum içinde: ‘Allah’a ibâdet edin, tâğuttan kaçının’
    diye bir elçi gönderdik.“140 Bu âyette “tâğut“, ibâdet konusunda
    Allah’ın karşısına konulmuş ve ondan kaçınılması emredilmiştir.
    Şu âyette ise, tâğuta ibâdetten sakınan ve Allah’a yönelen kimsenin
    müjdelenmesi istenmiştir: “Tâğuta ibâdet etmekten kaçınan ve
    Allah’a yönelenlere müjde var.“141 Şu âyette de, tâğuta ibâdet edenler
    şiddetle kınanmaktadır: “De ki: Allah katında yeri bundan daha kötü
    olanı size söyleyeyim mi? Allah’ın lânetlediği ve gazap ettiği, aralarından
    maymun, domuz ve tâğuta tapanlar çıkardığı kimseler; işte onların yeri
    daha kötüdür ve onlar doğru yoldan daha çok sapmışlardır.“142
    Nedir tâğut? “Tâğut“ kelimesinin kökü “tuğyan“dır. Tuğyan,
    isyanda haddi aşmak, azmak, zulmetmek, sapmak, ölçüsüz şekilde
    hareket etmek, büyüklenmek anlamlarına gelir. Tâğut; şeytana,
    putlara, Allah’tan başka tapılan her varlığa, insanı azdıranlara,
    insanları haktan ve hidâyetten saptıranlara, hayır yolundan men
    edenlere, haddi aşanlara, küfür ve dalâlette önderlik edenlere,
    gaybdan haber verdiğini ileri süren kâhinlere/medyumlara, insanların
    Allah’a ibâdet etmelerine ve İslâm’ı yaşamalarına engel
    olanlara denir. Put olsun, ağaç olsun, insan veya hayvan olsun,
    Allah’tan başka tapınma konumunda olan her şey; kanunlarında
    Allah’ın dinine karşı sınırı aşan zâlim yönetici ve Allah’ın indirdiği
    hükümlerin gayrisiyle hükmeden idareci; İslâm şeriatine uymayan
    bütün metod, düşünce, fikir, ideoloji, pozisyon, âdet, gelenek ve
    görenekler tâğut kapsamına girer. Ayrıca tâğuttan hoşnut olup
    ona bağlanan, tâğuta kulluğa çağıran, tâğutun dâvet ettiği şeye
    sahip çıkan da kendi sapıklığı içinde tâğuttur.
    Kur’ân-ı Kerim’de tâğutla ilgili bütün âyetleri dikkate aldığımızda
    şu sonuca varırız: Kulu Allah’a kulluktan, dinde ihlâslı olmaktan,
    Allah ve Rasûlüne itaatten alıkoyan ve çeviren her şey
    tâğuttur. Tâğut; hakkı ezmeye çalışan, Allah’ın kulları için çizdiği
    sınırları çiğneyen her kimse veya her nesnedir. Allah ile bağlantısı
    olmayan her program ve Allah’a bağlanmayan her çeşit düşünce,
    sistem, edep ve alışkanlık; otoritesini Allah’ın sisteminden almayan
    140 16/Nahl, 36
    141 39/Zümer, 17
    142 5/Mâide, 60; Ayrıca, tâğutu reddetmek konusunda Bak. 2/Bakara, 256,
    257; 4/Nisâ, 51, 60, 76; 16/Nahl, 36
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 54 -
    her idare, Allah’ın otoritesine, ulûhiyetine ve hâkimiyetine düşman
    olan her şey tâğuttur.143
    Allah’a isyan konusunda herhangi bir kimseye itaat eden kişi,
    o kimseye ibâdet etmiş olur ve bu itaat edilen kimse tâğuttur.
    Mevdûdi, tâğut kelimesini şöyle izah eder: “Tâğut, Allah’a karşı
    azan, isyan eden, kulluk haddini aşarak kendisi için ulûhiyet ve
    rubûbiyet iddiâsına kalkışan her şahıs, zümre ve idareye denir.
    Tâğut, Allah’a karşı haddi aşan ve zulmeden her türlü üstünlük,
    otorite, başkanlık veya komutanlıktır. Tâğut, mülkünde hükmünü
    yerine getirir; kullarını zorla, aldatmakla yahut kötü yollarla kendine
    itaate çağırır. Kişinin bu türlü otoriteye, başkanlığa, liderliğe
    boyun eğmesi ve ona tapması tâğut için bir ibâdettir.144
    Kur’an’a göre tâğut; Allah’ın, dininin, elçisinin ve kitabının
    karşısına konulan, Allah yerine tapılan, İslâm’ın hükümleri, emir
    ve yasakları, helâl ve haramları yerine ikame edilen, Hz. Muhammed
    (s.a.s.)’in yerine önder seçilen, Kur’an düşüncesi, inanç ve
    hayat tarzı yerine başka düşünce, inanç, hayat ve yönetim biçimi
    koyan, hayata geçiren, bunlara öncülük eden ve uyulan her insanın,
    her sistemin ortak adı ve sembolüdür.
    Buna göre tâğuta ibâdet, Allah’tan başka şeytan, insan, önder,
    kâhin gibi canlı ve cansız varlıklara, Allah’a isyan anlamına
    gelecek şekilde itaat etmek, boyun eğmek, Allah’ın hükmü yerine
    Allah’tan başkalarının hükümlerini kabul edip isteyerek uygulamak
    demektir ki bu, insanı şirke, küfre götürür.
    Bir kimse tâğutu reddetmedikçe gerçekten iman etmiş sayılamaz.
    Tevhid’in şartı, Allah’a imandan önce tâğutları reddetmek,
    onları tanımamaktır. Bu durum, Kur’an’da açıkça beyan edilmiştir:
    “Artık kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse, kopmayan sağlam kulpa
    yapışmış olur.“ 145
    “Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilen kitaplara iman ettik
    diye boş iddiâda bulunanlara bakmaz mısın? O azgın şeytana, tâğûta
    muhâkeme olmak, onun hükümlerini kabul etmek istiyorlar. Hâlbuki onu
    tanımamakla emrolunmuşlardı. Şeytan ise onları çok uzak bir sapıklığa
    düşürmek ister. Onlara, ‘Allah’ın indirdiği Kur’an’a ve Peygamberim hükmüne
    gelin’ denildiği zaman münâfıkları görürsün ki, senden düşmanca
    bir dönüşle yüzçevirirler.“ 146 “... Hüküm (hâkimiyet, egemenlik ve kanun
    koyma hakkı) ancak Allah’ındır. Ve O yalnız, sadece Kendisine kulluk ve
    143 Muhammed Kutub, Lâ İlâhe İllâllah, Ravza Y., s. 109
    144 Mevdudi, Kur'an'a Göre Dört Terim, İdeal Kitaplar Y., s. 66 ve 84
    145 2/Bakara, 256
    146 4/Nisâ, 60-61
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 55 -
    ibâdet etmenizi emretmiştir. İşte doğru ve gerçek din budur. Fakat insanların
    çoğu bunu bilmezler.“ 147
    Kur’an, peygamberlerin tavrını da, bize örnek olması için,
    açıkça belirtiyor: “Celâlim hakkı için, Biz, her ümmete ‘Allah’a kulluk/
    ibâdet edin ve tâğutlardan sakının’ diye bir peygamber gönderdik...“148
    Düşünelim ki, Hz. İbrâhim, devrindeki tâğutlarla nasıl mücâdele
    etti? Putlara ve Nemrut’a karşı nasıl tavır aldı? İnsanları bu
    tâğutlardan nasıl sakındırmaya gayret etti? Firavun’a karşı Hz.
    Mûsâ’yı ve mücâdelesini bir gözönüne getirelim. Nemrut’un,
    Firavun’un emrine girmek isteyen, onun sarayında, onun düzenine
    ve ona yardımcı olmayı düşünen bir tavır gözünüzün önüne
    gelebiliyorsa, bugün tâkip edilen yol meşrûdur; yoksa... Ve
    son peygamber, esas örnek ve liderimiz, ki hakkında “Gerçekten
    Allah’ı, âhiret gününü arzulayanlar ve Allah’ı çok zikredenler için size
    Allah’ın Rasûlünde (tâkip edeceğiniz) pek güzel örnek vardır.“149 hükmü
    bulunan zâtın, bize örnek olması gereken bu konudaki tavırları...
    Rasûlullah, her türlü düşmanca tavra rağmen açıkça Allah’a
    kulluğa ve tâğutlara isyana (itaat etmemeye) devam edince,
    Mekke müşrikleri Hz. Peygamber’le uzlaşma yolları aradılar. Bazı
    tâvizlerine karşılık bazı tâvizler istiyorlardı. Bu tâvizler arasında
    “dilersen bir sene sen hükümdar ol ve bizi yönet, bir sene de biz
    yönetelim“ teklifi de vardı. Ama Rasûlullah, tüm bu tekliflere
    Kur’ân-ı Kerim’den âyetler okuyarak kesin red cevabı veriyordu.
    Oysa müşrikler “bizim sistemimize dokunma, ama onu gel sen yürüt“
    diyorlardı. Temelinde şirk ve adâletsizlik olan bir rejimin yönetimi
    Peygamber’in eline tümüyle veya iki yılda bir geçseydi ne
    değişirdi ki? Müşrikler de tekliflerinin bilincindeydiler. Çünkü “biz
    sana uyarsak, yerlerimizden (mevkîlerimizden) hızla çekilip alınacağız.“150
    diyorlardı. Zâten Rasûlullah’ın amacı da buydu: Hâkimiyet hakkını
    onlardan almak, taptıkları putları ortadan kaldırmak ve şirkin
    yerine tevhidi, zulmün yerine İslâm adâletini ikame etmek, yani
    Kureyş düzenini kökünden yok etmek, darmadağın etmek, devirmekti.
    Yine bir defâsında amcası Ebû Tâlib aracılığıyla, müşriklerin,
    Efendimiz’e teklif ettikleri birkaç husustan biri de “istersen gel,
    seni başımıza kral yapalım“ teklifi idi. Bugünkü siyasîlerin bırakın
    krallığa, bakanlığa; milletvekilliği teklifine bile nasıl can attıklarını
    bir düşünelim. Efendimiz ise: “Vallahi, bir elime güneşi, bir elime
    de ayı verseniz, dâvamdan vazgeçmem“ diyordu; dâvâ hiçbir tâviz
    ve dünyevî beklentiyi kabul etmiyordu. Efendimiz’in reddettiği
    147 12/Yusuf, 40
    148 16/Nahl, 36
    149 33/Ahzâb, 21
    150 28/Kasas, 57
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 56 -
    anlayış, şimdilerde “bırakın birkaç sene de biz idare edelim“ şeklinde
    hem de çok harâretli tek taraflı isteklere dönüşüvermişti.
    Müslümanlar çok oy oyununa gelmişlerdi: Devlete, rejime tâlip
    olmak ve bunun için Rabbânî mücâdele yapmak yerine; hükümete,
    kâfir rejimin idaresine tâlip olmuştu müslüman. Müslümanların
    çokça oy verdikleri partilerdeki insanlar yönetici olduklarında
    İslâm nâmına neler değişmişti acaba? Değiştiğini düşünelim: İsterse,
    şeriat 100 esasta toplanmış olsa, 99’unu uzlaşma veya küfürle
    koalisyonlarla kabul ettirerek tâviz koparsalar müslümanların
    1 tek esası bile küfürden almaları, bir esasta tâviz vermeleri câiz
    miydi? Bu tür tâvizci sistem İslâm olabilir miydi acaba? “Yoksa siz
    Kitab’ın (ve ahkâmın) bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?
    Şimdi sizden bunu yapanların cezâsı, ancak, dünyada rezillik, rüsvaylık ve
    bayağılık; kıyâmette de en şiddetli azâba atılmaktır. Allah, sizin yaptıklarınızdan
    gâfil değildir.“151 Amelden tâviz vere vere Müslümanlar, inanç
    ve dâvâlarından da tâviz vermeye başladılar: Rejim devam etsin,
    küçük ıslahatlarla hatta takviye edilsin, ama yöneticiler namaz kılanlardan
    olsun. Hamam ve tas aynı olsun, tallâklar değişsin.
    Bu anlayışlarımızı değiştirmeden Rabbimizin devlet nimeti
    vererek, toplumumuzu değiştireceğini beklemek İlâhî hükme,
    sünnetullaha ters olur: “...Muhakkak ki Allah, bir kavmi, onlar kendi
    nefislerini değiştirmedikleri müddetçe değiştirmez...“152
    Kâfirler, düzenbazlar, müslümanların da ancak kendi istedikleri
    sahada, kendi istedikleri metotlarla mücâdele etmelerini
    istiyorlar. Hâlbuki İslâm’da savaşlar, kâfirlerin değil, müslümanların
    istediği sahalarda kabul edilir. Her çeşit İslâmî mücâdele ve
    hizmetlerin esasları, ancak müslümanların istediği şekillerde ve
    İslâmî esaslara göre tanzim edilir. Bugün ise, Firavunların tesbit ve
    müsâade ettiği, yönlendirdiği, sınırlarını çizdiği sahada mücâdele
    ve çalışmayı tercih eden müslümanlar, Firavunlara açıkça cephe
    almadan, onları nasıl alt edeceklerdir?
    Demokrasi ile İslâm’a giden, bu yolla Kur’an ahkâmını tatbik
    eden dünyada hiçbir örnek gösterilemez; aksi ise, dâima olagelen
    vâkıadır. Kur’an bu gerçeğe ışık tutar mâhiyette şöyle diyordu: “Hepiniz,
    toptan Allah’ın ipine (dinine, şeriatına) sımsıkı sarılın. Birbirinizden
    ayrılıp dağılmayın, fırka fırka olmayın...“ 153 Fırka fırka, hizip hizip olmak
    yasaklanıyordu. Bu âyetleri bilmiyor muydu bu kardeşler, biliyorlar,
    hatta başkalarına da okuyorlardı, ama buna rağmen kendi
    151 2/Bakara, 85
    152 13/Ra'd, 11
    153 3/Âl-i İmrân, 103
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 57 -
    partilerine çağırıyorlardı insanları. Fırkalaşmayı reddeden âyetle,
    bir fırkaya dâvet ederek çelişkiler sergiliyorlardı. Osmanlı’nın son
    zamanlarında ve T.C.’nin ilk yıllarında parti kelimesinin Türkçe
    karşılığı olarak “fırka“ kelimesi kullanılıyordu, hatta. “İttihad ve
    Terakki Fırkası“, “Halk Fırkası“, “Serbet Fırka“ gibi. Rabbimiz fırka
    fırka olmayın demesine rağmen fırkalar, hizipler kendi yaptıklarıyla
    övünüp tefrikaları hızlandırıyor, ümmetin vahdetine engel
    oluyordu. “Onlar ki, dinlerini parçalara ayırdılar, böylece grup grup,
    parti parti olmuşlardır. Her hizip (her parti), kendindekine güvenmekte,
    onunla övünmektedir.“154 Eski Türkçe’de fırka, Arapça’da hizip (hızb)
    diye karşılık bulan, bugünkü Türkçe’de Avrupa’daki kullanılışı gibi
    aynen kullanılan “parti“ zâten parça demekti. Partinin bu anlamı,
    âileleri, samimi insanları bile nasıl parçalayıp birbirine düşman
    ediyor, müslümanlar nasıl parça parça olup, kardeşliğini unutup
    düşman hale geliyor, özellikle seçim atmosferinde daha berrak
    gözükmektedir.
    İslâm ise, kelime-i tevhid’deki lâ=hayır kılıcıyla tâğutla işbirliğini,
    onunla yardımlaşmayı, ona tâviz vermeyi, onunla uzlaşmayı
    kesip atar. Bir tevhid eri için “lâ“ ile isyan bayrağını çektiği küfür
    ve şirkle uzlaşma nasıl mümkün olabilir? Uzlaşma olursa Rabbimizin
    emri tebliğ ve cihad nasıl gerçekleşir? Tevhidin gereği olan,
    tâğutlara isyan olmadan da İslâm devleti, İslâmî değişim ve dönüşüm
    hayal olur. Rabbimiz bu konuda bakın ne buyuruyor: “(Yâ
    Muhammed!) Az kalsın seni bile sana vahyettiğimizden başka bir şeyi
    Bize karşı uydurman için fitneye düşüreceklerdi. İşte o zaman seni dost
    edinirler. Eğer Biz sana sebat vermemiş olsaydık, muhakkak, az da olsa
    sen onlara meyledecektin (tâviz verecektin). O takdirde dünya ve âhiret
    azâbını kat kat tattırırdık. Sonra Bize karşı kendin için hiçbir yardımcı bulamazdın.“
    155 Yine tâvizci anlayışa yukarıda zikrettiğimiz Bakara
    Sûresi âyet 85 tokat gibi inmektedir. Tâvizci bir edâ ile hak-bâtıl
    karışığı dâvet, tebliğ ve hizmet yolunu Hz. Allah yasaklamaktadır:
    “Hakkı bâtıla karıştırmayın. Ve bile bile hakkı gizlemeyin.“ 156
    İslâm’ın istediği devlet olmadığında, eğer İslâm’ı temsil
    iddiâsındaki müslümanlarla küfür düzenleri arasında uzlaşma
    ve düzenin emrine ve hizmetine girme varsa, devletin istediği
    İslâm(!) olacak, bu tip İslâm, tâğutların yönlendirdiği, Amerikanvari
    özellikler taşıyacaktır, tevhîdî özellik değil. “Allah’ın indirdiği
    Kitap ile aralarında hükmet. Onların arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği
    Kur’an hükümlerinin bir kısmından seni şaşırtırlar, vazgeçirirler diye
    154 30/Rûm, 32
    155 17/İsrâ, 73-75
    156 2/Bakara, 42
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 58 -
    kendilerinden sakın. Eğer onlar, hükümleri kabulden yüzçevirirlerse bil
    ki Allah, onların bazı günahları sebebiyle onları cezalandırıp, başlarına
    bir musîbet getirmek istiyor. İnsanların çoğu gerçekten fâsıktır.“ 157 Tam
    bir açıklıkla, cesâretle tebliğ ve hizmet emredilmektedir: “Emrolunduğun
    şeyi çatlatırcasına (tam bir cesâretle ve hiç çekinmeden) açık
    açık bildir, tebliğ et. Ve müşriklerden yüzçevir (sözlerine ve tehditlerine
    aldırma). Muhakkak Biz, o müstehzîlere karşı sana kâfîyiz, seni korumaya
    Biz yeteriz.“ 158
    Biz, Rabbimizin gösterdiği yolda kulluk vazifemizi yapar, hiçbir
    şeyi O’na şirk/ortak koşmazsak, devlet nimetini Cenâb-ı Hak,
    bir meyve olarak bize Kendisinin ihsân edeceğini beyan ediyor:
    “Sizden iman edip sâlih ameller işleyenlere Allah vaad etti: Kendilerinden
    öncekileri nasıl halîfeler kıldıysa, şüphesiz onları da yeryüzünde halîfeler
    kılacak, onlar için seçtiği dini (İslâm’ı) kendilerine kuvvetlendirip icrâ
    imkânı verecek, onları korkularının ardından emniyete kavuşturacaktır.
    Bana ibâdet ederler ve Bana hiçbir şirk/ortak koşmazlar. Kim de bundan
    sonra nankörlük ederse, işte onlar fâsık olanlardır.“ 159 Bu âyetin tefsirinde
    Mevdûdî diyor ki: “Burada Allah’ın yeryüzünde halîfelik
    verme sözünün, adı müslüman olanlar için değil, imanda samimi,
    amelde müttakî, sadâkatte içten ve Allah’ın dinine uymada şirkin
    her türlüsünden uzak ve ihlâslı olanlar için olduğu belirtilerek
    münâfıklar uyarılmaktadır. Kendilerinde bu nitelikleri ve İslâm’a
    yalnızca dillerinin ucuyla hizmet edenler bu sözün muhâtabı
    ve lâyığı değildirler. O halde, bu sözde, payları olduğu ümidini
    beslememelidirler. Bu nimeti kazanmak için ileri sürülen şart:
    Mü’minlerin her türlü şirkten kaçınarak imanlarında ve Allah’a
    bağlılıklarında sağlam ve sarsılmaz olmaları gerektiğidir. Hakiki
    mânâda bu imana sahip kimseler Allah’tan bir vaad üzeredir ve
    Allah vaadini yerine getiren ve ordusuna yardım edendir. Allah’a
    karşı savaşanları Allah daha iyi bilir. Müslümanlar, çok olduklarından
    dolayı değil, Allah’ın nusret ve yardımıyla savaşarak gâlip
    gelir.“ 160
    Kendi nefsinde ve ailesinde... yaşayabileceğinin en son noktasına
    kadar Şeiratı yaşamayan, bu noktada yüzlerce tâvizler veren,
    devlete şeriatı nasıl uygulayacak? Biz, kendi vazifemizi (şirkin
    hiçbir şûbesine bulaşmayıp tâğutlardan kaçınarak, Allah’a
    kulluk) yapalım. Allah’ın vaadini beklemeye hakkımız olsun. Tabii
    ki, tâğutlardan kaçınmanın ve Allah’a kulluğun fiilî cihadsız
    157 5/Mâide, 49
    158 15/Hıcr, 94-95
    159 24/Nûr, 55
    160 Mevdûdî, Tefhîmu'l-Kur'an, c. 3, s. 497-499
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 59 -
    da olmayacağını bilelim. Onun için biz Şeriat’ı getirmekle değil,
    zâten 1400 sene önce gelmiş olan Şeriat’ın hükümlerini yaşamakla
    mükellefiz. Devlet olarak halîfeliği de biz değil, Allah kendi tekeffül
    ederek, Nur Sûresi, 55. âyetteki şartları yerine getirenlere
    vaad ederek üzerine alıyor. Dokunulmazlıkları, makamları, koltukları...
    yani partinin imkânları olduğu halde, şeriatın adını bile
    anamayanlar, lâfı eveleyip gevelemek zorunda kalanlar, “İslâm
    Devleti istiyoruz“ demeye bile güç yetiremeyenler, tâğutlardan
    korktukları için sloganlara bile sansür koyanlar, putları ürkütmemeye
    özen gösterenler, demokrasinin bir sürü geleneğini yerine
    getirenler, zâhiren kanunlara teslim olan, hatta kanun koyan ya
    da kanunları halka uygulatanlar, bu küfür kanunlarının çerçevesinde,
    kanunları, işgal ettikleri o makamları nasıl devirecekler?
    Bir insanın veya teşkilâtın “biz peygamberlerden ve
    Peygamberimiz’den daha kolay, daha kestirme, daha rahat bir yol
    bulduk. O zâtlar İslâm devletine gitmek için memleketlerinden
    kovuldular, olmadık zulme, işkencelere mâruz kaldılar, tâğutlarla,
    maddî güçleri çok az olduğu halde savaştılar, putlara ve tâğutlara
    boyun eğmeyeceğiz diye nice tehlikelere atıldılar. Biz ise çok daha
    kolay yol biliyoruz. Onlar bilememişler. Veya bu devirdeki bu tür
    kolaylıkların bir benzerini onlar yapmamakla hata etmişler...“
    dese, bu sözleri söyleyenlere tepkiniz ne olur? Peki, bunları diliyle
    söylemeyip davranışlarıyla söylüyorlarsa? Öyle ya, “bugün devlete
    gidiş yolu ancak budur; günümüzün cihadı böyle olur“ diyerek
    rahat koltuklarda nutuk atma, 4-5 yılda bir oy atma, sonra yan gelip
    yatma: Al sana modern cihad, sen de böyle yap, ol bir mücâhid,
    sonra bekle, gelsin kolay yoldan İslâmî sistem!
    Din tamamlanmış, Kur’an’ın ve Sünnet’in ahkâmı Kıyâmete
    kadar değişmeden uygulanmayı beklemektedir. “Bugün kâfirler,
    dininizi söndürebilmekten ümitlerini kestiler; artık onlardan korkmayın,
    yalnız Ben’den korkun. Bugün sizin için dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki
    nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’ı seçip ondan
    râzı oldum.“ 161 Asrımızın en büyük bid’atlerinden biri particiliktir.
    Kâfirler tarafından Batıdan, önce Türkiye’ye, oradan da İslâm
    âlemi denilen tâğutların hâkim olduğu hemen tüm memleketlere
    yayılma gösterdiği gibi, dine hizmet, cihad vs. diye takdim edildiğinden
    tehlikesi çok büyük bir bid’at olmuştur. Çünkü bid’atin
    târifi: Dine, Peygamberimiz’den sonra sokulan herhangi bir şeydir.
    Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “(Dinde) Sonradan ortaya
    çıkan her şey bid’at’tır; her bid’at dalâlettir/sapıklıktır ve sapıklık insanı
    161 5/Mâide, 3
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 60 -
    ateşe sürükler.“162; “Allah (c.c.) bid’at sahibinin, orucunu, namazını, sadakasını,
    haccını, umresini, cihadını, (hayır yoluna) harcamasını, şâhidliğini
    kabul etmez. O kılın yağdan çıktığı gibi dinden çıkar.“ 163; “Yoksa onların,
    dinden Allah’ın izin vermediği şeyleri dinî kaide kılan ortakları mı var?
    Eğer azâbı erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilir (işleri
    bitirilir)di. Şüphesiz zâlimler için can yakıcı bir azap vardır.“ 164 Bid’at
    ve bid’atçılara karşı fıkhî hükümleri de müslümanlar araştırıp öğrensinler.
    Müslümanlar! Boş, lüzumsuz, hatta nice yönden zararlı şeylerle
    vakit geçirip oyalanmayı bırakalım. “Rabbimiz’in “Cihad edenlerle
    oturanları ayırt etmeden cennette gireceğinizi mi sanıyorsunuz?“ 165
    hitâbının gereğini yapalım. “(Ey mü’minler!) Yoksa siz, sizden önce
    gelip geçmiş kavimlerin başlarına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi
    mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokundu ve
    öyle sarsıldılar ki, Peygamber ve onunla beraber iman edenler nihâyet
    ‘Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?’ dediler. İşte o zaman (onlara), ‘Şüphesiz
    Allah’ın yardımı yakın’ (denildi).“ 166
    Eski bir şâirin bir şiirini hatırlayalım:
    “Muîni zâlimin erbâb-ı denâettir. / Köpektir zevk alan sayyâd-ı
    bî-insâfa hizmetten.“ (Zâlimlerin yardımcısı ancak alçaklar grubundandır.
    Çünkü insafsız avcıya hizmet etmekten zevk alan köpektir.)
    Bu şiirde başka şey kast edilebilir, ama siz İslâm’a göre
    “zâlim“, “zâlime yardımcı olmak“, “insafsız avcı“ ve “köpek
    karakterliler“i değerlendirme ferâsetinde olun. “Kim Allah’ın indirdiği
    ile hükmetmezse işte onlar zâlimlerin tâ kendisidir.“ 167 “Zâlimlere
    az da olsa meyletmeyin. Aksi halde size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız).
    Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra da size yardım
    edilmez.“ 168 Bundan önceki âyette de “Emrolunduğun gibi dosdoğru
    ol!“ 169 uyarısı yapılır.
    Müslümanlar, zâhire göre değerlendirmek zorundadır. Kalpleri
    bilen yalnız Allah’ındır. Açıkça bâtılı savunanların sözlerine
    ve davranışlarına (zâhirlerine) göre bakıp müslüman-kâfir diye
    162 Müslim, Cum'a 43, hadis no: 867, 2/592; Ebû Dâvûd, Sünne hadis no: 4606,
    3/201; İbn Mâce, Mukaddime 7, hadis no: 45-46, 1/17; Nesâî, Iydeyn 22,
    3/153
    163 İbn Mâce, Mukaddime 7, hadis no: 49
    164 42/Şûrâ, 21
    165 3/Âl-i İmrân, 142
    166 2/Bakara, 214
    167 5/Mâide, 45
    168 11/Hûd, 113
    169 11/Hûd, 112
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 61 -
    hüküm verenler, benzeri küfür lâfızlarını sevdikleri şahıslar söyleyince
    de aynı hükmü vermek zorundadır. Yoksa Efendimiz’in “kalbini
    yarıp baktın mı?“ sözü ile muhâtap olurlar. Önce belirttiğimiz
    gibi, Mâide sûresi 44, 45, 47. âyetler konusunda da, sevdiklerinizi
    hangi şer’î ölçüye göre istisnâ edeceğinizi iyi tesbit etmeli ve araştırmalısınız.
    Ya T.B.M.M. denilen yere ne dersiniz? Yine önce bir âyet-i
    kerimeden yola çıkalım: “Allah size kitabında (Kur’an’da) şunu da indirmiştir:
    Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla eğlenildiğini işittiğiniz
    zaman, o kâfirlerle beraber oturmayın, tâ ki başka söze dalsınlar
    (başka bir söze geçmedikçe onlarla bir arada oturmayın). Yoksa orada
    kalırsanız siz de onlar gibi olursunuz. Şüphe yok ki Allah, münâfıklarla
    kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır.“170 Ve bu âyetin bir öncesi:
    “Mü’minleri bırakıp, kâfirleri dost edinen münâfıkları acı bir azap ile
    müjdele. Şerefi, izzeti kâfirlerin yanında mı arıyorlar? Oysa bütün şeref ve
    izzet tamâmen Allah’a âittir.“ 171 Müctehid ve fukahâya göre: Meselâ
    kumar oynanan, bira içilen bir kahvede, içkili lokantada, içen veya
    oynayanların yanındaki ayrı bir masada bir müslümanın çay içmesi,
    yemek yemesi (yanında, aynı mecliste haramı görüp önlemeye
    çalışmadığı için) câiz olmuyor, haram oluyor. Bu, harama rızâ kabul
    ediliyor. Harama rızâ haram olur; Küfre rızâ ise küfür. Yanındaki
    masada içilen haram olan bira veya şaraba seyirci olmaktan
    çok daha kötüdür “egemenliğin kayıtsız şartsız ulusa âit olduğu“
    küfür ifâdesine -ki, Kur’an hükmüne tümüyle terstir: “Hüküm (egemenlik,
    hâkimiyet) ancak (kayıtsız şartsız) Allah’ındır.“172- devamlı seyirci
    olmak. Meclis’i düşünün: Kapı gibi (belki de altından dökme) harflerle
    tüm milletvekillerinin gözüne sokarcasına, kafasına ve kalbine
    koyarcasına devamlı, tam karşısına bu hükmü diken meclis.
    Bu mecliste her Allah’ın günü Allah’la ve O’nun diniyle, hükümleriyle
    alay etmek, O’nu inkâr edip kaale bile almamak, O’nun
    hâkimiyetini zerre kadar tanımamanın isbâtı olarak; ilâhlık taslanacak,
    kanun koymaya, teklif edilmeye çalışılacak, düzenin aksayan
    yönlerine tedbirler alınacak, nice küfür ve şirk olan kelimeler
    sık sık söylenecek, müslüman da bütün bunlara rızâ gösterip seyredecek.
    Seyretmeyip ne yapabilir, dersiniz? Günde binlerce defa
    değişik ifâdelerle gündeme gelen küfür kelimelerinin hangisine,
    nasıl tepki gösterecek, hangisi söylenince en azından dışarı çıkacak?
    Küfür ahkâmının nasıl icrâ edileceği konuşulup, tâğutların
    Allah’a rağmen kanun koymaya kalktıkları... yerde oturmanın
    170 4/Nisâ, 140
    171 4/Nisâ, 138-139
    172 12/Yusuf, 40
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 62 -
    hükmünü müslümanlar mutlaka öğrenmek zorundadır.
    Yanlış anlaşılmasın, biz hâricî de değiliz, tekfirci de. Ulu-orta
    tekfir müessesesinin işletilmesinin, delilsiz olarak, müslümanların
    birbirlerine, hele grup, hizip ve parti taassubu ile kâfir demelerine
    şiddetle karşıyız. Biliyoruz ki, karşımızdakine kâfir deyince, o kâfir
    değilse, söylediğimiz söz bize döner. Biz aşırılığa karşıyız, itidalden
    yanayız. Hatta mecbur olmadan, ihtilâflı meselelerin, metot tartışmalarının
    gündeme gelmesini esas düşmanlara karşı gücümüzü
    azaltacağı için, vahdeti engelleyeceği için tasvip etmeyiz. Evet,
    küfre düşecek kesin delil olmadan hiçbir mü’mine kâfir demenin
    câiz olmadığı bilinci içindeyiz. Amma, Kur’an ve hadis-i şerifler
    ışığında tevhidî akîde çerçevesinde tüm olayları değerlendirmek
    zorundayız. Bazı kimselerin hatırına veya ihtilâf çıkmasın diye açık
    şer’î hükümlere ters olan, küfür veya şirk kabul edilen tavırları
    sergilemekten çekinmenin de vebal olduğunu bilmekteyiz. Yoksa
    Kur’an ve Sünnette bu hükümlerin yer almasına gerek olmazdı.
    Bu konuda kardeşlere tavsiyemiz; açıkça küfrüne şâhit olmadıkları
    hiçbir şahsı tekfir etmemeleri, ama şahıs ille de ben Kur’an’ın
    kâfir dediği sınıflardanım diye diliyle veya tavrıyla diyorsa, ona
    da mü’min demenin kimsenin hakkı olmadığı anlayışıyla hareket
    etmeleridir. Peygamberimiz (s.a.s.): “münâfıkların alâmeti şunlardır...“,
    “şöyle yapan şirke düşmüştür“, “şu câhiliyye alâmetidir“, “şunu söyleyen
    bizden değildir“ veya “kâfirlerdendir“ gibi genelleme yapar, açık delil
    olmadan muayyen bir ismi tekfirden kaçınırdı. Yalnız bu konuda
    da aşırı gitmemeli, dost-düşman bilinmeli, tebliğ ve dâvet ona
    göre yapılmalı, tavırlar muhâtabın akîde durumunun bilinmesini
    gerektireceğinden dolayı, kâfire mü’min demenin de günahı bilinmelidir.
    Bazı Âlimlerin Görüşleri
    Şeyhul İslâm Mustafa Sabri şöyle der: “Laiklik ilkesini kabul
    eden bir siyası rejim İslâm hükümlerine başkaldırmış demektir.
    Dolayısıyla öncelikle bu hükümet irtidat etmiş sonra da buna itaat
    edenler mürtedleşmiş sayılır. Siyasî yönetimde görev alanlar
    tek tek mürted hükmünü aldıkları gibi bu hükümete itaat eden
    kitleler de irtidada düşmüş olur. Bu, kestirmeden toplu küfre giriş
    kadar korkunç bir olay tasavvur edilemez. Birimiz, fert olarak
    İslâm’ın herhangi bir hükmünü kabul etmediğimiz, dinin sultasını
    reddettiğimiz, helâl ve haramdan, emir ve nehiyden birini inkâr
    ettiğimiz takdirde küfre girmiş oluruz. Peki, toptan Allah’ın sultasını,
    emir ve nehiylerini helâl ve harama ilişkin ölçülerini reddeden
    dolayısıyla mürted olduğu şüphe götürmeyen bir idarenin üyeleri
    hakkındaki hükmünüz ne olacaktır? Cevap: Yalnızca ‘mürted
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 63 -
    olmak’, değil mi?“ 173
    Şeyh Şankıtiy şöyle demektedir: “Allah hüküm koymada kendine
    ortak kabul etmez.“ 174 âyeti ve benzeri âyetlerden anlaşılıyor ki;
    Kur’an ve sünnetin dışında kendi hevâ ve heveslerine göre kanun
    koyanlara uyanlar Allah’a şirk koşmuşlardır. Bu mânâyı destekleyen
    birçok âyet de vardır. Örneğin; Şeytana ve kendi hevalarına
    göre teşri (kanun) koyarak, haram olan ölü hayvan etini “Allah
    öldürmüştür“ diye helâl sayanlara uyanlar hakkında Allah (c.c.)
    şöyle diyor: “Üzerine Allah’ın adının anılmadığı kesilmiş hayvanları yemeyin.
    Bunu yapmak Allah’ın yolundan çıkmaktır. Doğrusu şeytan sizinle
    tartışmaları için dostlarına fısıldar. Eğer onlara itaat ederseniz şüphesiz siz
    müşrik olursunuz.“ 175 Bu âyette Allah’ın haram kıldığı eti helâl sayanlara
    itaat etmenin şirk olduğu apaçık bir şekilde bildiriliyor. Bu
    şirk, Allah’ın kanunlarına muhâlif olan kanunlar koyanlara itaat
    edilerek işlenmiş bir şirktir.
    “(Ey Muhammed!) Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilenlere
    inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tâğuta küfretmeleri (ona
    inanmayıp onu inkâr edip reddetmeleri) emrolunduğu halde, tâğutun
    önünde muhâkeme olmak, onların hükümleriyle hükmedilmek istiyorlar.
    Hâlbuki şeytan onları derin bir dalâlete/sapıklığa saptırmak istiyor.“176
    Bu zikrettiğimiz âyetlere göre apaçık belli oluyor ki; şeytanın
    kendilerini kandırdığı ve insanların kafalarından çıkarılmış
    Allah’ın şeriatına muhâlif kanunlara tâbi olan kimselerin kâfir ve
    müşrik olduklarında şüphe edenler; hakkı görmek hususunda basireti
    kör olmuş kimselerden başkaları değildir. 177
    Kurtubi şöyle diyor: “Ebu Ali dedi ki: ‘Allah’ın kanunlarından
    yüz çevirip onların dışında başka hükümleri isteyen kâfir olur.“ 178
    İbn Teymiye şöyle diyor: “Bütün âlimlerin ittifakıyla; her Müslümanın
    bilmesi gerekir ki; Her kim İslâm’dan başka bir dine tâbi
    olur veya Muhammed’in (s.a.s.) şeriatından (kanunundan) başka
    şeriatlara (kanunlara) tâbi olmayı serbest bırakıp câiz görürse
    kâfir olur.“179
    İbn Kesir, Nisâ sûresi 65. âyetinin 180 tefsirinde şöyle diyor:
    173 Mustafa Sabri, Mevkıf el Akl ve’l İlm ve’l Âlem min Rabbil Âlemîn, c. 4, s. 280
    174 18/Kehf, 26
    175 6/En'âm, 121
    176 4/Nisâ, 60
    177 Şankıtî, Edvâü’l Beyan, c. 4, s. 83-84
    178 Kurtubi Tefsiri, s. 2185
    179 İbn Teymiyye, Fetvalar c. 4, Mesele 515
    180 “Rabbine andolsun ki aralarında ayrılığa düştükleri şeylerde seni hakem
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 64 -
    “Allah (c.c.) tüm işlerde Rasûlullah’ı (s.a.s.) hakem tayin etmeyenin
    iman etmiş olmayacağını kendi adına yemin ederek belirtiyor.
    Allah’ın Rasûlü (s.a.s.) hükmederse o haktır. Zâhiren ve bâtınen
    yalnız ona bağlanmak gerekir.“ 181
    İbn Kesir, “İhtilâfa düştüğünüz her meselede hüküm verecek olan
    Allah’tır.“ 182 âyetinin tefsiriyle ilgili şunları söyler: “Yani Allah ve
    Rasûlünün verdiği hüküm haktır. Hakkın dışında sapıklıktan başka
    ne vardır? Bu sebeple Allah, bu âyetin hemen ardından: “Eğer
    Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsanız“ buyurmaktadır. O zaman
    bu; “Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsanız aralarınızda olan
    ihtilâflarda, anlaşmazlıklarda çözümü Kur’an ve sünnetten isteyin
    ve o iki kaynağı hakem tayin edin,“ demektir. Bu âyetler gösteriyor
    ki yalnız Kur’an’a ve sünnete muhâkeme olmayan kişi Allah’a
    ve âhiret gününe iman etmiyor demektir.“ 183
    İbn Kesir, bir başka eserinde şöyle diyor: “Kim Muhammed’e
    (s.a.s) inen şeriatı bırakıp bunun dışında neshedilmiş (iptal edilmiş
    Tevrat ve İncil gibi) şeriatlara bağlanırsa küfre girer. Kur’an
    ve sünnete muhakeme olmayıp da Yesak’a 184 muhâkeme olanın
    (onun hükmüyle hükmetmenin) hükmü nedir? Şüphesiz ittifakla
    küfürdür.“ 185
    Bu konuda önemli bir noktaya değinmek gerekir: İslâm’la çelişmeyen
    idari kanunları tatbik etmek ayrı, haramı helâl, helâlı haram
    yapan kanunları tatbik etmek ayrıdır. Birincisi caizdir, ikincisi
    ise küfürdür. İslâm ile çelişmeyen idarî kanunlardan kasıt; haramı
    helâl, helâlı haram yapmayan, fertlerin menfaatini ve topluluğun
    düzenini sağlayan idarî kanunlardır. Trafik, binaların şekli, yolların
    şekli, su dağıtma şekli, mahallede bulunanların kaydedilmesi,
    işçilerin tanzimi, fabrikalar kurma vb. ve düzenleme gibi halkın
    genel maslahatına uygun olan ve şeriata karşı gelmeyen kanunları
    yapmak ve uygulamak câizdir.
    Şeyh Emin Şankıtiy şöyle diyor: Hevâ ve heveslerinden kaynaklanan
    Kur’an’a zıt olan kanunları uygulamak (ki bu açık bir küfürdür)
    ile Kur’an’a ve sünnete zıt olmayan, insanların hayatını düzene
    sokan kanunları uygulamak arasındaki farkı ayırmak lâzımdır.
    tayin etmedikçe, verdiğin hükümden dolayı kalplerinde hiçbir sıkıntı
    duymadan teslim olmadıkça onlar iman etmiş olmazlar.” (4/Nisâ, 65)
    181 İbn Kesir Tefsiri, c. 1, s. 520
    182 42/Şûrâ, 10
    183 İbn Kesir Tefsiri, c. 1, s. 518
    184 Yesak: Cengiz Han’ın Kur’an, Tevrat, İncil ve kendi düşüncesinin bir sentezi
    olarak ortaya koyduğu bir yasadır.
    185 İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye, c. 13, s. 119
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 65 -
    Kanunlar iki türlüdür: İdarî ve şer’î kanunlar. İdarî kanundan maksat;
    insanların durumlarını Kur’an ve sünnete muhâlif olmayacak
    şekilde düzenlemektir. Bu gibi kanunların insanlar tarafından konulması
    câizdir. Sahâbiler ve ondan sonra gelen Müslümanlar da
    bunu yapmışlardır. Ömer b. Hattab Rasûlullah (s.a.s.) zamanında
    olmayan bunun gibi idarî birçok kanunlar koymuştur. Örneğin;
    Askere katılanlarla katılmayanları tespit etmek için askerlerin
    kaydedilmesi gereken bir kuruluş kurmuştur. Hâlbuki Rasûlullah
    (s.a.s) böyle bir şey yapmamıştır. Dolayısıyla Kâ’b İbn Mâlik ve
    onun gibi Tebük savaşına katılmayan kimseleri ancak sonra öğrenebilmiştir.
    Ayrıca Ömer b. Hattab Saffan b. Umeyye’nin evini
    hapishane yapmıştır. Hâlbuki Rasûlullah (s.a.s.) ve Ebu Bekir zamanında
    hapishane yoktu. İşte bu gibi İslâm’a zıt olmayan ve insanların
    hayatını düzene koyucu kanunları koymak câizdir. Şeriata
    muhâlif olmayan işçilerin işlerini düzenleyen kanunlar koymak
    da bunlardandır. Fakat gökleri ve yerleri yaratan Allah’ın şeriatına
    muhâlif bir kanun koymak ve bunu insanlara uygulamak bu
    gökleri ve yeri yaratanı inkârdır, küfürdür. Mirasta erkek ve kızın
    eşit tutulması, boşanma gibi hususlarda yeni kanun koymak, had
    cezalarını kaldırmak, hırsızların elini kesme cezasını değiştirmek
    ve bunun gibi şeriatta bulunan cezaları ortadan kaldırmak ve bu
    cezalar hakkında: ‘Artık bunlar zamanımıza uymaz’ demek gökleri
    ve yeri yaratanı inkâr etmek demektir. Böyle yapmak Allah’ın
    koyduğu nizama başkaldırmaktır. Hâlbuki Allah (c.c.) insanların
    maslahatını en iyi bilendir. Teşrî’ konusunda da Allah (c.c.) ortaktan
    münezzehtir.186
    Tâğut, şeytanlığın, şeytânî özelliğin, yani kötülüğün örgütlenmiş,
    kurumsallaşmış şeklidir.
    Öncelikle, bir konuda âyetler delil olarak gündeme getiriliyorsa,
    mü’minlere düşen husus, bu konuda alternatif olarak şahsî kanaat
    ve yorumlarını belirtmek olmamalı; o âyetlerin ilmî usullere
    göre delil olup olmadığını gündeme getirmek olmalıdır. Bu konuda
    söz ve yazı ile tartışmaya katılacak kişi, o âyetlerin ilgili hüküm
    konusunda delil olduğu tezini çürütecek ve onlar kadar sağlam
    başka deliller ileri sürecekse, bu konuyu ilmî olarak tartışıyor demektir.
    Yoksa… İmam Şafii şöyle diyor: “Kim Kur’an ve sünnetten
    kaynaklanan sağlam bir delile dayanmadan, kendi görüşü doğrultusunda
    bir fetva verirse, doğruya isabet etmiş bulunsa bile bu
    yaptığından dolayı sevap alamaz ve yanlış yapmış olmaktan kurtulamaz.
    Eğer Kur’an ve sünnete dayanmadan yanlış fetva verirse,
    186 Edvâü’l Beyan, c. 4, s. 84
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 66 -
    bu durumda da özür sahibi sayılmaz.“ 187
    Kur’an, ihtilâfları gidermek için gelmiştir. “İhtilâfa/ayrılığa düştüğünüz
    herhangi bir şeyde hüküm vermek, Allah’a mahsustur.“188 Kur’an,
    mü’minler arasında hakemdir, ölçüdür. Mü’minler, bir âyetten
    uluorta, ilimsiz ve aceleci yaklaşımla hüküm çıkarmamaya dikkat
    ederler. Ama onların hükmü Kur’an’la irtibatsız ve hele Kur’an
    hükümlerine ters olamaz. Kur’an’ın çok açık bir hükmü kendine
    ulaştığında, farklı bir yoruma, farklı bir tercihe, farklı bir alternatife
    gidemez. Hükmün kabulünde ve uygulamaya geçirilmesinde
    ertelemeye gidemez. “İşittik, itaat ettik.“189 derler. Hele, bir âyet
    değil, birbirini destekleyen onlarca âyetin hükmü gündeme getirilince,
    Allah’ın kitabına teslim olmaları gereken mü’minlerin ne
    yapmaları gerekir?
    Bunun için Kur’an okumalıyız, özellikle de şu âyetleri topluca
    ve bütünlük içinde okuyup, ilk indiği ve inşa ettiği hayatla ve bugünkü
    hayatla bağını da kurarak anlamaya çalışmalıyız. (16/Nahl,
    17, 35/Fâtır, 3, 7/A’râf, 3, 42/Şûrâ, 21, 42/Şûrâ, 10, 6/En’âm, 121, 4/
    Nisâ, 65, 24/Nûr, 47-48, 5/Mâide, 44, 5/Mâide, 50, 95/Tîn, 8, 4/Nisâ,
    59, 33/Ahzâb, 36, 7/A’râf, 54, 6/En’âm, 82, 12/Yûsuf, 40, 39/Zümer,
    17-18, 3/Al-i İmrân, 31-32; Yine Bak. 4/Nisâ, 60, 61, 64; 49/Hucurât,
    15; 29/Ankebût, 2-3; 2/Bakara, 214; 24/Nûr, 50-54; 3/Âl-i İmrân,
    142; 9/Tevbe, 16; 23/Mü’minûn, 115., 18/Kehf, 26, 17/İsrâ, 23, 12/
    Yûsuf, 40, 25/Furkan, 43, 6/En’âm, 153, 2/Bakara, 85, 5/Mâide, 49,
    2/Bakara, 42, 2/Bakara, 257, 6/En’âm, 129
    “Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği bir şeriatı, dini getiren ortakları
    mı var? Eğer erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi.
    Şüphesiz zâlimlere can yakıcı bir azap vardır.“ 190 Yani, onların önünde
    müşriklik, İslâm dışı sistemlere uymak, zulüm, aslı astarı olmayan
    ibâdet ve inançlar, kutsal kişiler, günler, mekânlar icat etmek gibi
    Allah’ın meşrû kılmadığı birtakım şeyleri emreden ve diledikleri
    gibi din yapan birileri mi var?
    Adiy bin Hâtem, Rasûlullah’ın yanına girdi. Peygamberimiz şu
    âyeti okuyordu: “Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler
    (ilâhlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de... Oysa onlar, tek olan bir
    ilâh’a ibâdet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka
    ilâh yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden yücedir.“ 191 Adiy: “Ya
    187 Muhammed bin İdris eş-Şâfiî, er-Risâle, 178. risale
    188 42/Şûrâ, 10
    189 2/Bakara, 285
    190 42/Şûrâ, 21
    191 9/Tevbe, 31
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 67 -
    Rasûlallah, hristiyanlar din adamlarına ibâdet etmiyorlar, onları
    rab ve ilâh edinmiyorlar ki“ dedi. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Onlara
    haramı helâl, helâlı da haram yaptılar, onlar da uymadılar mı din
    adamlarına?“ Adiy: “Evet“ dedi. Efendimiz buyurdu ki: “İşte bu, onlara
    ibâdettir.“ 192 Evet, Allah’ın haram kıldıklarını serbest kılanlar,
    helâl kıldıklarını ve hatta emrettiklerini yasaklayanlar rablik iddia
    etmiş, onların bu durumlarını kabul edenler de onları rab kabul
    etmiş oluyorlar.
    “Emrolunduğun şeyi çatlatırcasına (tam bir cesâretle ve hiç çekinmeden)
    açık açık bildir, tebliğ et. Ve müşriklerden yüzçevir (sözlerine ve tehditlerine
    aldırma). Muhakkak Biz, o müstehzîlere karşı sana kâfîyiz, seni
    korumaya Biz yeteriz.“ 193
    Ve bir hadis-i şerif: “Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucusu
    Allah’a şirk/ortak koşmalarıdır. Dikkat edin; ben size ‘onlar aya,
    güneşe ve puta tapacaklar’ demiyorum. Fakat onlar (hâkimiyet hakkını
    bazı fertlerde, zümrelerde meclis ve toplumlarda görecekler), Allah’tan
    başkasının emirlerine ve arzularına göre iş yapacaklardır.“ 194
    Yukarıdaki nasslardan anlaşılmaktadır ki; Kim hükmetme, kanun
    koyma hakkını Allah’tan başkasına verirse, Allah’tan başkasını
    rab edinmiş olur. Bu hakkı verdiği otoriteyi Allah’a şirk koşmuş
    olur. İslâm’ın dışındaki tüm yönetim şekilleri, hayat sistemleri küfürdür,
    tâğutîdir, çağdaş tâğutları temsil etmektedir. Onları inkâr
    etmek, tanımamak ve onlardan uzak durmak gerekir. Aynı şekilde
    onları bilinçli olarak ve doğru kabul ederek destekleyenler de
    iman-küfür saflaşmasında tercihini yapmış sayılır.
    Kur’an ve sünneti bırakıp insanların hayatlarını düzenleyen
    beşerî kanunlar koyanlar, “tâğut“ kategorisine girer. Bu tâğutî
    otoriteleri ikrah olmaksızın reddetmeyenler, bunların hükümlerini
    mutlak şekilde kabul edip tatbik edenler de saflarını belli etmiş
    kimselerdir.
    Yolların ayrılış noktasındayız: insan, ya tâğuta tâbi olup geçici
    zevkler peşinde koşacak; o zaman sonuç, dünyada zillet ve kullara
    kulluk; tâğuta kalben teslim olmak (iman etmek) suretiyle hevâ
    ve heveslerine göre yaşamanın sonucu ahirette de varış, cehennem
    olacaktır. Veya tâğutları reddedip Allah’a dostluk; hayatını
    İslâm’ın hükümlerine göre tanzim edip izzetli, onurlu bir hayat
    ve cennet: “Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde
    192 Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hadis no: 3292; Tirmizî şerhi Tuhfetu’l-Ahvezî,
    hadis no: 5093
    193 15/Hıcr, 94-95
    194 İbn Mâce, Zühd 21, hadis no: 4204, 4205
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 68 -
    vardır. (Ey Muhammed!) Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı
    müjdele. İşte Allah’ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri
    de onlardır.“195 Bu iki inanç ve yaşama biçiminin dışında üçüncü
    bir durumdan söz etmek mümkün değildir!
    “İman edenler Allah yolunda savaşır; küfredenler de tâğut yolunda
    savaşırlar. O halde, şeytanın dostlarıyla savaşın; çünkü şeytanın hilesi zayıftır.“
    196
    195 39/Zümer, 17-18
    196 4/Nisâ, 76
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 69 -
    Konuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
    A- Tuğyân ve Tâğut Kelimelerinin Kökü Olan T-ğ-y Kelimesi ve Türevlerinin
    Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam -Hepsi- 39 Yerde): 2/Bakara, 15, 256, 257; 4/
    Nisâ, 51, 60, 76; 5/Mâide, 60, 64, 68; 6/En’âm, 110; 7/A’râf, 186; 10/Yûnus, 11;
    11/Hûd, 112; 16/Nahl, 36; 17/İsrâ, 60; 18/Kehf, 80; 20/Tâhâ, 24, 43, 45, 81; 23/
    Mü’minûn, 75; 37/Sâffât, 30; 38/Sâd, 55; 39/Zümer, 17; 50/Kaf, 27; 51/Zâriyât,
    53; 52/Tûr, 32; 53/Necm, 17, 52; 55/Rahmân, 8; 68/Kalem, 31; 69/Haakka, 5, 11;
    78/Nebe’, 22; 79/Nâziât, 17, 37; 89/Fecr, 11; 91/Şems, 11; 96/Alak, 6.
    B- Tuğyân Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 9 Yerde): 2/Bakara,
    15; 5/Mâide, 64, 68; 6/En’âm, 110; 7/A’râf, 186; 10/Yûnus, 11; 17/İsrâ, 60; 18/
    Kehf, 80; 23/Mü’minûn, 75.
    C- Tâğut Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 8 Yerde): 2/Bakara, 256,
    257; 4/Nisâ, 51, 60, 76; 5/Mâide, 60; 16/Nahl, 36; 39/Zümer, 17.
    D- Tuğyanla Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler: Bakara, 15; En’am, 110; Maide,
    64, 68; A’raf, 186; Hud, 112; Yunus, 11; Mü’minun, 75; İsra, 60; Kehf, 80;
    Taha, 24, 43, 45, 81; Saffat, 30; Sat, 55; Kaf, 27; Zariyat, 53; Tur, 32; Rahman,
    8; Kalem, 31; Nebe’, 22; Necm, 17, 52; Hakka, 5, 11, Naziat, 17, 37; Fecr, 11;
    Alak, 6; Şems, 11.
    E- Tâğut Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler: Bakara, 256-257; Nisa, 51, 60, 76;
    Maide, 60; Nahl, 36; Zümer, 17.
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 215-216
    2. Hadislerle Kur’an Tefsiri, İbni Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 193-196
    3. Tefsir-i Kebir (Mefatihu’l-Gayb), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 49-51
    4. Fi Zılali’l Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 90-91,; c 3, 269
    5. Tefhimül Kur’an, Mevdudi, insan Y. c. 1, 202, 375
    6. Min Vahyi’l-Kur’an, M. Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 1, s. 81-83
    7. Bakara Suresi Yorumu, Haluk Nurbaki, Damla Y. 140-141
    8. Tâğut, Ahmed Kettan, Muhammed ez Zeyn, Esra Y.
    9. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 6, s. 226-228, 77-79
    10. Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 297-307
    11. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 319-321
    12. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 316-317
    13. Kur’an’da Günah Kavramı, Sadık Kılıç, Hibaş Y. s. 143-145
    14. Tevhid ve Değişim, Celalettin Vatandaş, Pınar Y. s. 105-109
    15. İlahi Kanunların Hikmetleri, Abdülkerim Zeydan, İhtar Y. s. 248-261
    16. İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 166-171
    17. Lâ, Mustafa Çelik, Ölçü Y. c. 1, s. 31-45, 203-211
    18. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y. s. 67-70, 149-162
    19. Tevhidin Hakikatı, Yusuf el-Kardavi, Saff Y. s. 55-58
    20. Tevhid ve Akaid, Muhammed Karaca, Ribat Y. s. 53-57
    21. Tuğyana Karşı Ulema, M. Recep el-Beyyumi, Eksen Y.
    22. Alim ve Tâğut, Yusuf el-Kardavi, Bengisu Y.
    23. Medeni Vahşet, Hüsnü Aktaş, Düşünce Y. s. 135-141
    24. İslâm Nizamı, Ali Rıza Demircan, Eymen Y. c. 2, s. 41-46
    25. Devlet, Siyaset, İbadet Üçgeninde Cuma Namazı, Recep Çetintaş, Usûl Y.

    - 71 -
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    •
    İrtidâd; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Mürted
    •
    Fıkhî İctihadlara Göre Mürtedin Cezası
    •
    Ridde Savaşları
    •
    Kur’ân-ı Kerim’de İrtidâd Kavramı
    •
    Hadis-i Şeriflerde İrtidâd Kavramı
    •
    Mürtede Verilecek Dünyevî Cezânın Tahlili
    •
    İrtidadın Dünyevî Cezası Yoktur Diyenlerin Delilleri
    •
    Gizli İrtidâd
    •
    Şirkin Çağdaş Yansımaları; Özendirilen ve Dayatılan Mürtedlik
    •
    Müşrik ve Mürtedlerle Mücâdele
    •
    Şirk, Küfür ve İrtidaddan Korunma Yolları
    •
    İrtidâd, İrticâ/Gericilik Demektir; Mürted de Mürtecî/Gerici
    “Sana haram aydan ve onda savaşmanın doğru olup olmadığından soruyorlar. De ki: ‘Haram ayda savaşmak büyük bir günahtır. Ancak, (insanları) Allah yolundan çevirmek, Allah’ı inkâr etmek, Mescid-i Haram’ın ziyaretine mâni olmak ve halkını oradan çıkarmak; bunlar Allah katında daha büyük bir günahtır. Onlar eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler. Sizden kim, dininden irtidâd edip döner de kâfir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada da âhirette de geçersiz sayılmıştır. Onlar cehennemliktir ve orada devamlı kalırlar.” 197
    İrtidâd; Anlam ve Mâhiyeti
    İrtidâd, Arapça bir kelime olup, ridde’nin türevidir. Reddetmek, geri çevirmek ve bir işten rücû etmek gibi manalara gelir. Istılahta, iman ettikten sonra, İslâm’dan dönmeye verilen isimdir. İslâm dinini terkedip başka bir dine geçmek veya eski inancına dönmeye irtidat; bunu yapan kimseye de “mürted” denir.
    Kur’an’da irtidatla ilgili şöyle buyrulur: “Sizden kim irtidat eder (dininden döner) ve kâfir olarak ölürse, işte onların dünya ve âhirette amelleri boşa çıkmıştır ve onlar cehennem ehlidir, orada ebedî kalacaklardır.”198; “Kim imanı küfürle değiştirirse, şüphesiz o, dümdüz
    197 2/Bakara, 217
    198 2/Bakara, 217
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 72 -
    yolun ortasında sapıtmıştır.” 199
    İrtidâd edip, dinden dönen, İslâm’ı terkedip küfrü veya şirki
    seçen kimseye mürde denir. İslâm’dan çıkma olayına ‘ridde’ veya
    ‘irtidat’ denilmektedir. Mürted, müslümanlığı kendi isteğiyle, hiç
    bir baskı olmadan seçtiği halde, sonradan çeşitli nedenlerle yine
    kendi arzusu ile terkeden, küfrünü açıkça ortaya koyan insandır.
    Kur’ân-ı Kerim, böylelerinin çirkin durumunu açıklayarak onları
    kötü bir âkıbetin/sonucun beklediğini haber veriyor. 200
    Mürtedin Kişiliği: Mürted, kişilik zaafı olan biridir. Doğru bir
    bilgiye ve sağlam bir görüşe sahip olamamıştır. İnandım dediği
    dini yeterince benimsememiştir. Bir başka fikir veya inanç, hoşuna
    giden bir dünyalık onu daha çok etkilemiştir. ‘İslâm’dan çıkarsam,
    gayri müslimlerin safına geçersem maddî bir çıkar kazanabilirim’
    diye düşünmüştür. Kendisine çok süslü gösterilen, İslâm dışı hayat
    şekilleri daha çok hoşuna gitmiştir. Nefsinin arzuları kabarıp
    taşmıştır. Çok şey istemektedir, birçok şeyden zevk alma arzusundadır,
    ama müslüman kaldığı müddetçe bunlara ulaşması zordur.
    Zaten pamuk ipliği ile bağlı olduğu İslâm bağını hemen koparıp
    atmaktadır.
    Mürtedlik aslında sıradan bir mesele değildir. Allah katında
    din seçmek insan varlığı için en önemli olaydır. Âlemlerin Rabbi,
    insana değer veriyor, onu kendisine muhâtap (hitap edilecek kişi)
    olarak kabul ediyor, deyim yerindeyse, insanı ‘adam yerine koyuyor’.
    Ona elçiler ve din gönderiyor, ona doğru yolu gösteriyor.
    Buna karşın insanların bir kısmı buna aldırmıyor yahut elçilerle
    gelen dâvete karşı çıkıyor, ya da onu eğlenceye alıyor. Bunun bir
    belirtisi olarak da bazen inandığını söylüyor, bazen de bu inandığı
    dini terkediyor. Kimileri de dışarıdan inanmış gibi görünüyor, ancak
    içinden inkârcılığa devam ediyor. Aslında pek de âciz olan ve
    ölünce mutlaka Rabbinin huzuruna çıkacak olan insanın bu denli
    cesur olması, cür’ette bulunması, korkmaması, yaptığı işin sonunu
    düşünmemesi ne kadar acıdır!
    Kendisine verilen değeri anlamayan ve değerini çok çok yüceltecek
    olan ilâhî dâvete kulak vermeyen insandan daha akılsızı,
    daha bedbahtı/şanssızı var mıdır? Böyleleri bile bile zararlı ve kötü
    olanı tercih ediyorlar, derecelerini kendi elleriyle alçaltıyorlar. Bir
    kısmı da kurtuluş ve mutluluğun adı olan İslâm’ı kabul ettikten
    sonra şu veya bu sebepten dolayı onu terkediyorlar. Onu ya beğenmiyorlar,
    ya küçümsüyorlar, ya da çıkarlarına engel görüyorlar.
    199 2/Bakara, 108
    200 2/Bakara, 217
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 73 -
    Hangi sebeple olursa olsun bu tavır Allah’ın sevmediği bir tavırdır.
    Bu davranış âlemlerin Rabbi Allah ve O’nun aziz dini İslâm
    ile -hâşâ- dalga geçmek gibidir. Bu bir ciddiyetsizlik, câhillik ve
    dönekliktir. İslâm’a göre, elbette din ve inanç hürriyeti vardır. İsteyen
    istediği dini ve yaşama biçimini seçebilir. Bu konudaki seçim
    hakkı bireyin kendisine aittir. Onu hiç bir kimse bir inanca ve
    ideolojiye bağlanmaya zorlayamaz. Herkesin cehenneme gitme,
    orayı tercih etme özgürlüğü vardır. Ancak bir kimsenin İslâm’ı din
    olarak seçtikten sonra onu terketmesi hem onun için çok önemli
    bir kayıp, hem müslüman toplum için bir sorun, hem de İslâm’ın
    yüceliğine gölge düşüren bir durumdur. 201
    Günümüzde batılı ülkelerin ulaştığı zenginlik ve kalkınma,
    birçok zayıf imanlı müslümanı onlara hayran ediyor. Bir kısmı da
    onların İslâm’a uymayan fikirlerini, hayat şekillerini benimsiyor,
    onlar gibi olmaya çalışıyor. Bu, İslâm’ı bilmemenin ve ona imanın
    zayıf olmasının bir sonucudur. Bazı müslümanlar da yönetildikleri
    rejimler tarafından İslâm dışı ideolojilere, uyguladıkları eğitim,
    medya ve devlet politikasıyla inandırılmaya, İslâm’dan koparılmaya
    çalışılıyor.
    Bugün yapılması gereken, ‘falanca adam küfür sözü söyledi,
    şu söz ve davranışıyla şirke düştü; mürted oldu, müşrik oldu,
    ona hangi cezayı verelim?’ diye fetvâ arayışı değil; İslâm’ın, güzellikler
    ve kurtuluş yolu olduğunu en güzel yolla insanlara ulaştırmak,
    hatayı biraz da kendimizde arayıp zayıf müslümanların
    dinden uzaklaşma sebeplerini azaltmaya çalışmaktır. Şirk konusu,
    bu bilgileri çevremizdeki düzenin kurbanı ve câhil insanlara
    karşı kılıç gibi kullanmak için öğrenilmez. Şirki, irtidâdı tanımak,
    yani tevhidî şuur, kendimizi, en küçük bir ihtimalle bile şirke düşürebilecek
    davranışlardan şiddetle sakınmak ve insanları bu hale
    getiren bataklıkla mücâdele etmek, şirk düzeni ile savaşılmadan
    bunun önününün alınamayacağını idrâk etmek ve insanları en
    büyük tehlike olan bu belâdan kurtarmanın yollarını aramak, tebliğ
    etmek, canlı Kur’an olmaya çalışıp tevhidi bayraklaştırdığımızı
    davranışlarımızla isbat etmek için olmalıdır.
    “İman edip de imanlarına herhangi bir zulüm (şirk) bulaştırmayanlar
    var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır.” 202
    Mürted
    Mürted; geri dönmek, geriyi istemek, eski haline dönmek
    201 Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 457-459
    202 6/En’âm, 82
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 74 -
    anlamındaki “irtidâd” masdarının fâil ismidir, yani irtidad eden
    kimse demektir. Istılahta ise, müslüman olduktan sonra, İslâm’dan
    dönüp başka bir dine giren veya dinsizliği tercih eden kimseler
    için kullanılan bir akaid terimidir. Dinden çıkma olayına “riddet”,
    İslâm’dan çıkana da “mürted” denir.
    Müslümanın dinden çıkıp irtidat etmesine sebep olan şeyler
    şunlardır:
    1- Allah Teâlâ’ya ibâdette O’na şirk koşmak: “Kim Allah’a ortak
    koşarsa, şüphesiz Allah ona Cenneti haram kılmıştır ve onun varacağı yer
    Cehennemdir. Zâlimlerin hiç bir yardımcısı da yoktur.”203 İbâdet türlerinden
    herhangi birini Allah’tan başkasına yönelterek işlemek, ölülerden
    yardım istemek, aracılık ve şefaat dileyerek ilk müşriklerin
    yaptığı gibi Allah’a şirk koşmak, (Mekkeli müşrikler ibâdet ettikleri
    ilâhlarının/putlarının, insanları yarattığına, rızıklandırdığına
    ve tasarruf yetkisine sahip olduğuna inanmıyorlardı. Onlar, tapındıkları
    putlarının Allah indinde bir makama sahip olduklarına ve
    insanlarla Allah arasında aracı ve şefaatçilikte bulunduklarına inanıyorlardı):
    “Bunlar Allah katında şefaatçilerimizdir derler.”204; “Şüphesiz,
    mescidler Allah’a mahsustur. O halde orada Allah ile beraber bir başkasını
    anmayın.”205; “Doğru duâ ancak Allah’a yapılandır. Allah’tan başkasından
    yardım istenmez. Zira Allah’tan başka diğer varlıklar duâ edenlerin ve yardım
    isteyenlerin hiçbir isteğine cevap veremezler. Allah’tan başkasından
    yardım isteyenlerin durumu ellerini tamamen açarak suya uzatan kimseye
    benzer. Ağzına su götürmek ister fakat götüremez. Şu halde kâfirlerin
    duâsı sapıklıktan başka bir şey değildir.” 206
    Allah’tan başkasına duâ edip bir dilekte bulunanlar, kâfirler
    olarak adlandırılmaktadır. Bu konu üzerinde ulemânın icmâ’ı
    olup, buna muhâlif görüş beyan eden hiç bir kimse yoktur.
    Allah’ın şeriatından başka kanunlarla veya Allah’ın nizamının
    dışındaki şirk düzenlerinin kaideleriyle hükmetmek de, Allah’a
    ibâdette ortaklar edinmektir: “Hüküm ancak Allah’ındır. O ancak
    kendisine ibâdet etmenizi emretti.” 207; “O hiç bir varlığı hükmüne ortak
    yapmaz.” 208
    Allah’ın dışında; insan, melâike, cin, taştan heykel vb. adına
    kurban kesmek veya adak adamak; ayrıca, Allah’a tevekkül eder
    203 5/Mâide, 72
    204 10/Yunus, 18
    205 72/Cinn, 18
    206 13/Ra'd, 14
    207 12/Yusuf, 40
    208 18/Kehf, 26
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 75 -
    ve O’na sığınır gibi, bir başka varlığa sığınmak ve ondan medet
    ummak da irtidadı gerektirecek fiillerdendir.
    2- Kâfirleri tekfir etmemek, kâfirler hakkında şüpheye düşmek
    ve uydukları İslâm dışı ideolojilerinin doğru olduğuna inanmak;
    anıt, mezar ve ölülere tapınmak; Yahudilik, Hıristiyanlık, Komünizm,
    Kapitalizm, Demokrasi, Sosyal Demokrasi vb. şirk düzenlerini
    doğrulamak. Allah Teâlâ, bunların hepsinin küfür olduğuna
    hükmetmiştir. Bu, Kitap, Sünnet ve icmâ ile sabittir. Buna göre
    bunların küfür olduğunu kabul etmeyen, Kur’an’ı, Sünnet’i ve
    icmâ’ı yalanlamıştır. Müslüman olduktan sonra, bu şekilde düşünmeye
    başlayan kimse irtidat etmiştir.
    3- Muhammed’in (s.a.s.) getirdiklerinden bir şeye kızmak ve
    uygunsuz görmek. Onlarla amel ediyor olsa bile durum değişmez.
    Allah Teâlâ bunu şöyle ifade etmektedir: “Bunun sebebi, onların,
    Allah’ın indirdiklerini beğenmeyip çirkin bulmalarıdır. Dolayısıyla da Allah,
    onların amellerini heder etmiştir.” 209
    4- Rasûlullah’ın (s.a.s) dininin sevap veya günahlarından herhangi
    birini alaya almak, eğlence konusu yapmak: “Onlara de ki:
    Allah ile âyetleri ve peygamberleriyle mi alay ediyordunuz? Özür beyan
    etmeyin. Çünkü iman ettikten sonra, inkâr ettiniz.” 210
    5- Kâfirleri alkışlamak ve mü’minlere karşı onlara yardım etmek:
    “Sizden kim onları dost edinirse, şüphesiz onlardan olur. Muhakkak
    ki Allah zâlim kavmi hidâyete erdirmez.” 211
    6- Allah’ın dininden tamamıyla veya o olmadan dinin sahih olması
    mümkün olmayan temel unsurlarının birinden yüz çevirmek:
    “Fakat kâfirler, uyarıldıkları şeylerden yüz çevirirler.” 212
    7- Bazı insanların, Hz. Muhammed’in (s.a.s) şeriatini aşıp, ona
    bir şeyler ekleyebileceğine inanması: “İslâm’dan başka bir din arayan
    kimseden Allah bunu asla kabul etmez. O kimse ahirette de hüsrana
    uğrayanlardan olacaktır.” 213
    8- Üzerine icmâ vâki olmuş İslâm’ın farzlarından birisi üzerinde
    tartışmaya girmek veya yine haramlığı icmayla sabit olan
    bir şeyi helâl saymak. İmam Suyûtî şart koşulan sahihlik şartlarını
    taşıyan hadisi inkâr edenin İslâm dairesinden çıkıp irtidat etmiş
    olduğunu ve kıyamet gününde Yahûdilerle, Hıristiyanlarla veya
    209 47/Muhammed, 9
    210 9/Tevbe, 65-66
    211 5/Mâide, 51
    212 46/Ahkaf, 3
    213 3/Âl-i İmrân, 85
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 76 -
    küfür gruplarından uymayı dilediği kimselerle haşrolacağını söylemektedir.
    214
    Bir kimse şehâdet getirip, namazını kılsa, orucunu tutsa ve
    kendisinin müslüman olduğunu iddia etse bile, bu sayılan şeylerden
    ve İslâm’a dair eserlerin mürted bahislerinde etraflıca zikredilen
    hususlardan bir tanesini işlediği zaman irtidat etmiş sayılır.
    Burada şöyle bir soru sorulabilir: Bir müslüman nasıl tekfir edilebilir?
    Zira Rasûlullah (s.a.s.); “Bir adam kardeşine “ey kâfir” derse, bu
    söz ikisinden biri için mutlaka gerçekleşir.”215; “Allah’tan başka ilâh olmadığına
    ve Muhammed’in O’nun Rasûlü olduğuna şehâdet eden kimseye
    Allah ateşi haram kılmıştır.”216 buyurmaktadır. Burada tekfir edilmesi
    câiz olmayan müslüman, muvahhid olup, İslâm’a aykırı olan şeylerden
    kaçınan kimsedir. O, tevhid üzere olan kişidir. İşte Allah
    Teâlâ bu gibi kimseler üzerine ateşi; kendisine şirk koşanlara ise
    Cennet’i haram kılmıştır. Nitekim, Rasûlullah (s.a.s) şöyle buyurmaktadır:
    “Allah’a inanıp O’na hiç bir şeyi ortak koşmayan Cennet’e girmiştir.
    Allah’a inanıp da O’na şirk koşan ise Cehenneme girmiştir.”217 Bunun
    içindir ki ashâb, Müseylemetü’l-Kezzab ve Esvedü’l-Ansî’nin
    nübüvvetine iman edenleri ve ayrıca zekât vermek istemeyenleri
    tekfir ederek, onların mürted olduklarına hükmetmiş ve onlarla
    savaşmışlardı.
    Akıl hastası ve çocuğun dinden dönmesi irtidat cezasını gerekli
    kılmaz: “Üç kişiden hesap sorma kaldırılmıştır: Aklını kaybetmiş
    kimse akıllanana kadar; uyuyan uyanana kadar ve çocuk, bulûğa erene
    kadar. Bu üç zümreden kalem kaldırılmıştır ve yaptıklarından sorumlu
    tutulmazlar.” 218
    Bunun gibi, istemediği ve kastetmediği halde hataen küfrü
    getiren bir söz sarfeden kimse de mürted sayılmaz: “Allah, ümmetimden
    hata, unutma ve zorlanma ile yaptığı şeylerden sorumluluğu
    kaldırdı.”219 Kalbi imanla dolu olduğu halde, zorlama (ikrah) ile
    dinden döndüğünü söyleyen kimse için irtidat vâki olmaz: “Kalbi
    imanla dolu olduğu halde, inkâra zorlananların dışında her kim imanından
    sonra Allah’ı inkâr edip de küfre göğüs açarsa, işte Allah’ın gazabı o
    gibilerin başınadır ve onlar için büyük bir azap vardır.” 220 İkrahın özür
    214 Miftâhü'l Cenne fi'l-İhticâcı bi's-Sûnne, s. 5
    215 Buhârî, Edeb, 73; Müslim, İman, 111
    216 Buhârî, İlim, 49
    217 Müslim, İmân, 152
    218 Ebû Dâvud, Hudûd, 17; Tirmizi, Hudûd,1; Nesâi, Talak, 21; İbn Mâce, Talak,
    15
    219 İbn Mâce, Talâk, 16
    220 16/Nahl,106
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 77 -
    sayılmasının bir ölçüsü vardır. İçki içmek, ölü eti yemek, küfür ve
    malı telef etmek şeklindeki zorlama veya dövmek ve hapsetmekle
    tehdid edilmek, ikrah değildir ve haddi gerektirir. Sadece ölümle
    tehdit edilip de tehdit edenin bunu yapabilme gücüne sahip olması
    halinde ikrah özür sayılabilir. Kişi sabreder, dininden dönmez
    ve öldürülürse bunun karşılığında büyük bir mükâfat alır 221
    Zorlama olmadan (ikrah) küfrü gerektiren bir söz söyleyen
    veya bir iş yapan, bunu korkusundan yahut alay için yapmış olsa
    bile mürted sayılır. Çünkü mücerred korku özür değildir. Sarhoşların
    irtidadı hakkında âlimler arasında ihtilâf vardır.
    İslâm’ın ilk dönemlerinde on bir fırka dönden dönmüştür.
    Bu vak’alardan üçü Hz. Peygamber’in hayatının sonlarına doğru
    meydana gelmiş, yedisi Hz. Ebû Bekir devrinde, biri de Hz. Ömer
    devrinde olmuştur. Ama bizim için önemli olan husus, bunları birer
    tarihî vak’a olarak anmak ve anlatmak değil, günümüz insanının
    bir irtidad keyfiyetiyle ilgisi ve bulaşıklığı olup olmadığının
    incelenmesidir. Bilindiği veya bilinmesi gerektiği gibi irtidâd, bir
    veya birkaç olaya ve belli bir zamana münhasır değildir. Yani değişik
    karakterler arzetse de irtidâd etme halleri, hiçbir devirde ve
    toplumda tümüyle ortadan kalkmamıştır. Kur’an âyetlerinin hükmü
    de umûmidir.
    İrtidâd olayının temel illeti, sadece inkâr değil; çoğu kere
    İslâm otoritesine karşı gelmektir. Meselâ, bugün de zekât, İslâmî
    ulu’l-emr tarafından toplanacak olsa, vermeyecekler çoğunluktadır.
    Asr-ı saâdetteki irtidâd olaylarına baktığımızda, açıkça görülür
    ki, mürted olmanın temelinde biraz ekonomik, biraz da Hz.
    Peygamber’in (veya O’ndan sonra başa geçen Hz. Ebû Bekir’in)
    iktidarını kabul etmemek gibi siyasî etkenler de vardır. Bu arka
    plan, hemen her devirdeki irtidâd olaylarında da sözkonusudur.
    Mürted, İslâmî otoriteye (âdetâ) savaş açmış bir bağî ve
    muhârip durumundadır.
    İrtidad, bilinçli ve kasıtlı yapılan bir eylemdir. İrtidâd eden kimseye,
    yani bilerek, düşünerek ve karar vererek İslâm’dan çıktığını
    söyleyen ya da buna ilişkin kanıtlayıcı bir tavır gösteren kimseye
    mürted denir.
    Gaflet içindeki kimselerin sorumsuzca sarfettikleri bir sözden,
    yaptıkları bir eylemden ya da gösterdikleri yanlış bir tavırdan dolayı
    küfre saptıkları, yaşanan bir olaydır. Bunların mürted olup
    olmadığına gelince, çoğunun demeçleri, günlük konuşmaları ve
    221 el-ihtiyâr, II/106
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 78 -
    genelde tavırları, bu insanların kendilerini müslüman veya mü’min
    saydıklarını açıkça göstermektedir. Hâlbuki mürted böyle değildir.
    Mürted insan, İslâm’ı reddettiğini, Onun yerine dinsizliği, ya da
    başka bir dini tercih ettiğini açıkça ifade eden veya bu doğrultuda
    eylem yapan insandır. Örneğin vaktiyle namaz kılan, oruç tutan,
    benzeri İslâmî ibâdetleri yaptığı görülen bir kimsenin, daha sonra
    bir kiliseye girerek fiilen âyine katılması veya bir put karşısında
    saygı duruşu göstermesi onun mürted olduğunu kanıtlamak için
    yeterlidir. Öyle ise birçok gâfil insanın bir an için işledikleri küfür,
    genelde riddet anlamını taşımaz.
    Elbette ki mürted insan da netice itibarıyla kâfirdir. Çünkü
    İslâm’ı açıkça reddetmiştir. Ancak onun işlediği suç, küfrün türlerinden
    biridir. Yani şirk nasıl ki aynı zamanda küfrün bir alt kümesi
    ise, irtidâd da aynen öyledir. Fakat mürtedi sıradan müşrik ve kâfir
    insandan ayıran ciddî çizgiler vardır. Çünkü genellikle şirk ve küfür,
    bir insanın hayatına yanlışlıklarla birlikte girer. Çok kere kişi,
    bilinçsiz bir şekilde bu suçu işler. Ama irtidâd böyle değildir. Tıpkı
    nifak gibi mutlaka bilinçli işlenen bir suçtur.
    İrtidad olayı, daha çok bilgisizliğin ya da düşünce kaosunun
    sonuçlarından olan küfür ve şirkle karşılaştırıldığı takdirde görülür
    ki, mürted insan, sıradan kâfir ve müşrikten çok farklıdır. Çünkü
    irtidâd düşünüp tasarlamayı, ondan sonra karar vermeyi gerektirmektedir.
    Böyle bir insan ise, anca son derece bilinçle hareket
    eden biri olabilir. İşte bu nedenledir ki, geleneksel küfrün ve şirkin
    yaygın olmasına karşın, irtidâd çok ender rastlanan bir olaydır.
    İrtidâd, neden küfrün en az rastlanan türüdür? Bunun nedenini
    iki noktada aramak gerekir:
    Birincisi: Bir insanın özellikle düşünerek ve karar vererek
    İslâm’dan bilinçle çıkıp dinsiz olmak, ya da başka bir dini seçmek
    için bir haklı ve mantıklı neden bulamamasıdır. Çünkü İslâm, gerçeklerin
    tümünü kucaklayan en büyük gerçektir. İslâm’ı yalanlamaya,
    Onu çürütmeye, hiçbir mantık ve hiçbir otorite güç yetirememiştir.
    Aynı zamanda İslâm o kadar rahat, o kadar kolay
    anlaşılan bir hayat ve kâinat düzenidir ki, insan zaten Onun atmosferinden
    dışarıya çıkamamaktadır.
    İslâm, bir anlamda fıtrat ve doğa demektir. Dolayısıyla bilgi
    ve kültür düzeyi ne olursa olsun her müslüman, İslâm’ı âdeta solumaktadır.
    Onun için de başka bir din arayışı müslümanın akıl ve
    hayalinden hiçbir zaman geçmez. Oysa İslâm’ın dışındaki bütün
    dinlerin mensuplarında, hatta onların aydınlarında, râhiplerinde
    ve her rütbeden din adamlarında bile bu arayış vardır.
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 79 -
    İrtidâda ender rastlanmasının ikinci nedeni ise çok ilginçtir.
    Çünkü kimliğindeki “İslâm” sözcüğünden başka İslâm’la hemen
    hiçbir bağı olmayan, buna rağmen kendini belki de müslüman sanan
    birçok insan daha vardır ki, bunlar da İslâm’dan çıkıp başka bir
    din seçmeyi hiçbir zaman düşünmemektedirler. Çok şaşırtıcı gibi
    görünen bu gerçeğin arka planındaki neden şudur: Aslında çoğu
    pozitivist kâfir ya da müşrik olan bu insanların İslâm’dan başka
    bir din aramamaları, onların hemen hiçbir dine önem vermemelerinden
    kaynaklanmaktadır. Onlara göre; İslâm demek, mevlitler,
    kandiller, çelenkler, âyinler, tarikatler, fal ve büyüler gibi İslâm’la
    uzaktan yakından ilişkisi olmayan bir sürü gelenekler, törenler ve
    şarlatanlıklar demektir. Ve yine onlara göre; İslâm da aynen hıristiyanlık,
    yahûdilik, budizm ya da şintoizm gibi bir dindir; dolayısıyla
    İslâm’dan çıkıp başka bir dine girmek ya da dinsiz olduğunu
    söylemek anlamsızdır.
    Tarihte iki kez toplu riddet olayı meydana gelmişse de bu her
    iki olayın temelinde o günlerin özel nedenleri yatmaktadır. Bunların
    birincisi, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) vefatı üzerine henüz İslâm’a
    ısınmamış bulunan câhil çöl Araplarının yaşadıkları deprasyondur.
    İkincisi ise, yine İslâm’ı pek kavrayamamış olan Hazar Türklerinin
    8. yüzyılda Kral Bulan’ın eğilimi üzerine topluca yahûdiliğe girmeleri
    olayıdır.
    İrtidâd, imanî bir sorunun ötesinde genelin vicdanına karşı
    cüretkâr bir isyan, toplum düzenini sarsıcı ve anarşiyi dâvet edici
    sinsi bir suçtur. Bazen de organize hale dönüşür. İslâm hukukuna
    göre bir kimsenin mürted sayılabilmesi için onun daha önce müslüman,
    akıllı ve özgür olması şarttır. Şu halde hiç müslüman olmamış,
    ya da aklî dengesi bozuk veya zorlanarak irtidâd eden kimse
    için böyle bir durum sözkonusu olmaz. Kâfirlerin ve müşriklerin,
    diğer şirk ve küfür dinlerinden herhangi birini seçmeleri için de
    İslâm’a göre bir engel yoktur. Çünkü sonuç itibarıyla “ehl-i küfür
    bir tek millettir.” 222
    Fıkhî İctihadlara Göre Mürtedin Cezası
    Bir müslümanın dinini değiştiriliprip irtidâdı; görülmesi, duyulması,
    itiraf etmesi veya iki âdil müslüman tarafından şâhitlik
    edilmesi hallerinde sâbit olur.
    Mürtedin cezası, eğer tevbe etmezse öldürülmektir: “Dinini
    değiştireni öldürün” 223. Ulemanın çoğunluğu kadın için de aynı
    222 Ferit Aydın, İslâm'da İnanç Sistemi, s. 190-195
    223 Buhârî, Cihâd, 149
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 80 -
    hükmün uygulanacağı görüşündedirler. Ancak Hanefiler bu konuda
    farklı görüştedirler. Kadınların öldürülmesini nehyeden hadisin
    224 hükmünün geneli kapsadığını iddia ederek irtidad eden
    kadının öldürülmeyeceği görüşünü ileri sürmüşlerdir. 225
    Mürtede had uygulanmadan önce, tevbe edip İslâm’a dönmesi
    telkin edilir. Fakat bunun ne şekilde uygulanacağı hakkında
    ihtilâf vardır. Âlimlerin çoğunluğunun görüşüne göre, üç defa
    tevbe etmesi istendikten sonra öldürülür. Hz. Ömer (r.a.), irtidad
    edenin üç gün hapsedilip tevbe etmeye çağrılması ve bu zaman
    zarfında yiyecek olarak suçluya sadece ekmek verilmesi gerektiğini
    bildirmiştir.
    Hz. Ali (r.a.), bu müddeti bir ay olarak uygulamıştır. en-Nahaî
    ise bunun bir zamanla sınırlandırılmaması ve tevbe edene kadar
    sürekli İslâm’a çağrılması gerektiği görüşünü ileri sürmüştür. Ancak,
    bu görüş, Sünnet ve icmâ ile sâbit olan irtidad cezasının uygulanmasını
    imkânsız kılacağından itibara şâyân değildir.
    İmam Mâlik, Leys, İshak ve Ebû Hanîfe; zındıkın ve irtidat edip
    tevbe ettikten sonra tekrar dinden dönenin tevbesinin dikkate
    alınmayacağını ve haddin uygulanacağını kabul etmişlerdir. Çünkü
    zındıkın mürted sayılmasını gerektiren önceki görüşlerinden
    döndüğü hiç bir zaman açık olarak tesbit edilemez. Allah Teâlâ;
    “Ancak, tevbe edip kendilerini düzelten ve Allah’ın indirdiğini açıklayanlar
    müstesnâ.”226 buyurmaktadır. Dinden dönmeyi birkaç defa tekrarlayanların
    tevbelerinin kabul edilmeyeceğine delil olarak da şu
    âyet-i kerîme gösterilmektedir: “İman edip sonra inkâr eden, sonra
    imân edip tekrar inkâr eden, sonra da inkârlarında ileri gidenleri Allah ne
    bağışlayacak ne de doğru yola eriştirecektir.” 227
    Müslüman anne babadan doğan ve müslüman olarak yetişen
    kimse irtidat edince, tevbe etmeye çağrılmadan had uygulanır.
    Fakat daha önce küfre girip sonra müslüman olan kimse tevbeye
    çağrılır. Allah’a ve Rasûlüne küfreden kimse de tevbe etmeye
    çağrılmadan öldürülür. Böyle bir kimse tevbe etse dahi durum
    değişmez. Çünkü Allah’a ve Rasûlüne küfretmek haddi gerektirir.
    Tevbe ise haddi düşürmez. 228
    Mürtedin irtidat etmesiyle birlikte, bütün sâlih amelleri silinir
    224 Ebû Dâvud, Cihad, 121
    225 İbn Kudâme, el-Muğnî, Mısır (t.y.), VIII/125; Seyyid Sâbık, Fıkhu's-Sünne,
    Kahire, (t.y.), II/385 vd.
    226 2/Bakara, 160
    227 4/Nisâ, 137
    228 İbn Kudâme, a.g.e., 125 vd
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 81 -
    ve o ebedî olarak Cehennemde kalır: “Sizden kim, dininden döner ve
    kâfir olarak ölürse, işte onların dünya ve âhirette amelleri boşa gitmiştir.
    İşte cehennemlikler onlardır. Onlar orada ebedî olarak kalacaklardır.” 229
    Bu, tevbe edilmediği takdirde böyledir. Mürted tevbe ettiği
    takdirde, irtidat etmeden önceki amellerinin yok olup olmayacağı
    hususunda İslâm âlimleri arasında görüş ayrılıkları vardır. İmam
    Şâfiî’ye göre irtidad edip, sonra İslâm’a dönenin haccı da dâhil
    hiç bir ameli düşmez. İmam Mâlik’e göre ise amellerinin tamamı,
    irtidad ettiği an düşer. 230
    İrtidatla birlikte evlilik akdi fesh olur. Ancak mürted tekrar
    İslâm’a döner ve her iki taraf evliliklerini sürdürmek isterse, yeniden
    bir nikâh akdi ve mehir sözkonusu olmaz. Hanefîler kocanın
    irtidadına bağlı boşanmayı bâ’in talak olarak kabul etmişlerdir.
    Mürted, müslüman yakınlarına mirasçı olamadığı gibi, o öldüğünde
    de müslüman yakınları ona mirasçı olamazlar: “Kâfir müslümana,
    müslüman da kâfire mirasçı olamaz.” 231
    Ancak âlimler bu konuda da ihtilaf etmişlerdir. Hz. Ali (r.a),
    Hasan, Şa’bi, Leys, Ebû Hanife ve İshak ibn Raheveyh müslüman
    yakınların mirasa sahip olacaklarını kabul ederken; Mâlik
    ve Şâfii’nin de içinde bulunduğu diğer bir grup âlim de mürteddin
    malının beytülmale intikal edeceğini söylemişlerdir. Ebû
    Hanîfe’ye göre, irtidad halinde kazanılan mal fey hükmündedir
    232. Ebû Hanîfe, irtidad etmeden önce sahip olunan malın mirasçılara
    intikal edebileceğine hükmederken, mürtedin irtidadla
    birlikte hukuken ölmüş olduğu prensibinden hareket etmektedir.
    Ebû Yusuf, Muhammed ve Şubrume her hâl u kârda mirâs
    olayının sözkonusu olduğunu söylemişlerdir. Kurtubî; “İki millet
    (mü’min ve kâfir) arasında miras yoktur.” 233 hadisinin hükmünün
    mutlak olacağını ileri sürerek, müslümanla mürted arasında
    verâset olayından bahsedenlerin görüşlerini reddetmektedir. 234
    Mürted, had uygulanana kadar, malının gerçek sahibi olup,
    bunda dilediği gibi tasarruf etmekten alıkonulamaz. Öldürülmeyi
    hak etmiş olması, O’nun malındaki tasarruf hakkını düşürmez. Bu
    konu diğer had gerektiren cezalarda olduğu gibi değerlendirilir.
    Bunun gibi, kaçıp daru’l harbe sığınsa, mülkiyet hakkı yine düşmez.
    İslâm ülkesindeki mal varlığı yed-i emin vasıtası ile koruma
    229 2/Bakara, 2/217
    230 el-Kurtubî, el-Cami'li Ahkâmi'l-Kur'an, Beyrut 1965, III/48).
    231 Buhârî, Ferâiz, 26; Müslim, Ferâiz, 1
    232 Kurtubî, a.g.e., III/49
    233 Ebû Dâvud Ferâiz, 13; Tirmizî, Ferâiz, 16; İbn Mâce, Ferâiz, 6
    234 Kurtubî, aynı yer
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 82 -
    altına alınır. 235
    Ayrıca mürted öldüğünde yıkanmaz, kefenlenmez, cenaze namaz
    kılınmaz ve müslüman mezarlığına defnedilmez. Mürted için
    istiğfar câiz olmadığı gibi, onu rahmetle anmak da câiz değildir:
    “Ne peygamberin ne de mü’minlerin cehennemlik oldukları belli olduktan
    sonra, yakın akrabaları da olsa, müşrikler için af dilemeleri asla doğru
    olmaz.” 236
    Bir kimse İslâm’dan çıkıp başka bir dine girdiği zaman onun irtidadına
    hükmedilerek cezalandırılır. Ancak, irtidat olayı bununla
    sınırlı mıdır; yoksa kâfirlerin din değiştirip başka bir küfür dinine
    girmesi de irtidad mı sayılır? Âlimler bu konuda farklı görüşler
    ileri sürmüşlerdir.
    Zâhiren bakıldığında bir kâfir, bâtıl olan dininden çıkıp, onun
    gibi bâtıl olan başka bir dine girmiş olduğundan dolayı sorgulanmaz.
    Çünkü küfür tek bir millettir. Ancak, İslâm’ı terkedip başka
    bir dine girenin durumu, hidâyetten yüz çevirip dalâleti seçtiği
    için farklılık arzetmektedir. Mâlikîler ve Hanefîler bu görüştedirler.
    Şâfiîler’de ise bu konuda iki farklı görüş vardır. Bir kâfir, dininden
    döndükten sonra, ya İslâm’a girer ya da öldürülür. Taberânî
    İbn Abbas’tan merfû olarak şöyle bir hadis nakletmektedir: “Dininden
    çıkıp kendisine İslâm’dan başka bir din seçeni öldürün.” 237 Ahmed
    ibn Hanbel’in de iştirak ettiği diğer görüş ise şöyledir: Kâfirin seçtiği
    yeni din, eski dininden yukarıda ise, sorgulanmaz, aksi halde
    irtidat cezası uygulanır; Yahûdi veya Hıristiyan’ın Mecusîliği seçmesi
    gibi. 238
    Mürtedin öldürülmesinin hikmeti: İslâm, insan için, bütün eksikliklerden
    arındırılmış bir hayat programıdır. O, dindir, devlettir,
    ibâdettir, önderliktir, kitap ve kılıçtır, ruh ve maddedir, hem dünya
    hem de âhirettir. O, akıl ve mantık üzerine binâ edilmiş ve kesin
    bilgi ve deliller üzerinde yükseltilmiştir. Onun inanç sisteminde ve
    şeriatında insan fıtratıyla çatışan, ona ters düşen hiç bir şey yoktur
    ve o, insanın önünde diğer beşerî düşünceler gibi, onun ebedî
    ve maddî olgunluğa erişmesi için bir engel değil; ona ulaştıran
    emin bir yoldur. Kim İslâm’a girer, onun hakikatini kavrar, onun
    ruhî zevkini tadar ve sonra da ondan dönüp irtidad ederse apaçık
    delilleri inkâr ederek, hak ve mantık ölçülerinin dışına çıkmış olur.
    235 Seyyid Sabık, a.g.e., II/390
    236 9/Tevbe, 113
    237 Seyyid Sabık, a.g.e., 382
    238 Bk. Seyyid Sâbık aynı yer
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 83 -
    İnsan bu duruma geldiği zaman, çöküş derecelerinin en aşağılarına
    düşmüştür. Böyle bir insanın hayatının korunmasının hiç bir
    geçerli sebebi yoktur. Çünkü onun hayatında ulaşılması gereken
    ne yüce bir gâye, ne de şerefli bir maksat kalmıştır.
    Diğer bir açıdan bakıldığında da İslâm’ın insanın yaşayışında
    ihtiyaç duyduğu her şeyi kapsayan bir nizam olduğu ve bu nizamın
    değer ve hududlarının korunmasının mutlak anlamda gerekli
    olduğu görülecektir. Çünkü hiç bir nizam yoktur ki, onu yok etmeye,
    yeryüzünden silmeye yönelik tehditlere karşı korunmadan
    ayakta durabilsin, varlığını devam ettirebilsin. Bir düzenin korunmasını
    sağlayan en önemli şeylerden biri de, her dileyenin dilediği
    gibi onu inkâr ederek, dışına çıkmasını engellemektir. Bu yapılmadığı
    takdirde, bir düzenin korunması mümkün değildir.
    İslâm’dan çıkıp irtidat etmek; ihânet ederek ona baş kaldırmak
    ve parçalayıp yok etmeye azmetmektir. İslâm toplumunu bu
    tür bir tehlikeden korumak için önlemlerin alınması kaçınılmazdır.
    Bunu önlemek ise, beşerî sistemlerin de uygulamak zorunda oldukları
    gibi ölüm cezası vermeye bağlıdır.
    Komünist veya kapitalist toplumların hangisinde olursa olsun,
    devletin anayasal nizamının dışına çıkıp ona başkaldıran kimse,
    ülkesine ihânet suçuyla itham edilir ve ölüm cezası ile cezalandırılır.
    Bu, İslâm’ın bu konudaki uygulamasına karşı çıkanların
    itirazlarının gerçekte, İslâm’a karşı olan düşmanlıklarından kaynaklandığını
    ortaya koymaktadır. İslâm’ın mürted’e uyguladığı
    cezanın mantık dışı hiç bir tarafı olmadığı ortadadır. Zaten tarihe
    bakıldığında, müslümanları idare edenler, bu haddi, hakedenlere
    uygulamaktan ne zaman yüz çevirmişlerse, işte o zaman, devlet
    ellerinden gitmiş, İslâm toplumu İslâm dışı güçlerin baskısı altında
    ezilir hale gelmiştir. 239
    Hanefî fıkhına göre İslâm’dan çıktığını açıkça gösteren söz, tutum
    ve davranışlarda bulunan kişi, mürted sayılır ve tevbe etmediği
    takdirde idam edilir. Mürted ile kâfir arasında çok önemli bir
    fark vardır. Şöyle ki; mürted, İslâm’ın Allah indinde yegâne din olduğunu
    ve kudsiyetini bildiği halde; dünya menfaati, hırs, hased,
    kin veya bunun gibi duygularla dinini terketmiştir. Bu duygular,
    mürtedi müslümanlara karşı harbî (muhârip, savaşçı) durumuna
    getirir. Çünkü irtidatla birlikte sahip olduğu ismet-i şahsiyetini (kişisel
    mâsumluk ve dokunulmazlığını) kaybetmiştir. Gayr-i müslim
    olan kâfir ise, dâvete muhtaçtır. İslâm hakkında doğru bir bilgiye
    239 Seyyid Sâbık, a.g.e., II/387; Eymen ed-Dımaşkî-Ömer Tellioğlu, Şâmil
    İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 369-372
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 84 -
    sahip değildir.
    İbn Âbidin: “İrtidat eden ve muhârip durumuna geçen kimsenin
    öldürülmesi, dinin muhâfazası için zarûridir. Çünkü dinin
    muhâfazası, maslahatların en üstünüdür” hükmünü zikreder.
    Hanefî fukahâsı: “irtidat eden erkeğin öldürülmesinde, kadının
    ise hapsedilmesinde müttefiktir. Çünkü kadın, muhârip (savaşçı)
    durumunda değildir.” Bu noktada şunu hatırlatmakta fayda
    vardır: Mürted olan erkek derhal öldürülmez; önce irtidat sebebi
    araştırılıp, şüpheye düştüğü husus izah edilir ve tecdîd-i imana
    dâvet edilir. Bütün bunlardan sonra, durum değişmezse ulu’l-emr
    tarafından öldürülür. Bu cezayı herhangi bir mü’min, kendi şahsî
    değerlendirmesiyle yapamaz. Çünkü velâyete tecâvüz câiz değildir.
    Ulu’l-emr, bütün ümmetin velâyetine sahiptir. 240
    İslâm dini temelde din ve vicdan hürriyetine büyük önem
    vermiştir. Bu yüzden hiç kimse müslüman olmaya zorlanamaz.
    Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur: “Dinde zorlama yoktur. Artık hak
    bâtıldan seçilip belli olmuştur. Kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse,
    şüphesiz ki o, kopmayan sağlam bir kulpa sarılmıştır. Allah her şeyi işiten
    ve her şeyi bilendir.”241 Kendi hür irâdesiyle müslüman olan kimsenin
    ise artık İslâm dininin esaslarına uyması gerekir.
    İrtidad, bir bakıma İslâm toplumuna ve devletine karşı baş kaldırma,
    ciddi bir isyanda bulunma hareketidir. Bu yüzden mürtede
    uygulanacak müeyyideler ağır tutulmuştur. Bir hadis rivâyetinde
    şöyle buyrulur: “Kim dininden dönerse, onu öldürün.”242; “Müslüman
    bir kimsenin öldürülmesi ancak şu üç sebepten biriyle helâl olur: İmandan
    sonra dinden çıkma, evlilikten sonra zina, haksız yere birini kasden
    öldürme.”243 İrtidad edenin öldürüleceğine dair hüküm Hanefîler’e
    göre, yalnız erkekleri kapsamına alır. İrtidad edene, İslâm dini
    arzedilerek tevbe etmesi istenir. Bu müstehaptır. Kendisine daha
    önce İslâm dâveti ulaştığı için, bu çağrı farz değildir. O, yeniden
    İslâm’a dönerse problem bitmiş olur. Eğer küfürde ısrar eder, devlet
    başkanı tevbe ümidi görürse veya mürted, süre istemiş bulunursa;
    kendisine üç gün süre verilir. Eğer devlet başkanı tevbe
    ümidi görmez ve mürted de bir süre talebinde bulunmamış olursa,
    derhal öldürülür. Bu konuya delil olarak Hz. Ömer’in uygulaması
    gösterilir. İslâm ordusunda irtidad edip, derhal öldürülen bir adamın
    durumu Hz. Ömer’e haber verilince şöyle demiştir: “Onu bir
    yerde üç gün hapsetmeniz her gün bir ekmek vermeniz ve tevbeye
    240 Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 214
    241 2/Bakara, 256
    242 Buhârî, Cihad, 148; İ'tisâm, 28
    243 Buhârî, Diyât, 6, Kasâme, 25, 26
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 85 -
    dâvet etmeniz gerekmez miydi? Umulur ki o, tevbe eder ve Allah’a
    dönerdi. Ey Allah’ım! Ben bu olayda hazır bulunmadım. Emir
    vermedim. Haber bana ulaştığı zaman rızâ da göstermedim.”244
    Rivâyete göre Hz. Ali de mürtedi üç defa tevbeye dâvet eder ve
    şu âyeti okurdu; “İman edip sonra inkâr eden, sonra iman edip tekrar
    inkâr eden, sonra da inkârlarında ileri gidenleri Allah ne bağışlayacak ne
    de doğru yola eriştirecektir.”245 Mürted’in tevbeye dâvet edilmeden
    önce öldürülmesi mekruhtur. Ancak dinden dönmekte ismetini yitirdiği
    için, onu öldüren yetkiliye bir şey gerekmez. Mürtedin tevbesi,
    kelime-i şehâdet getirmesi ve girdiği dinden yeniden İslâm’a
    dönmesi, hangi konuyla ilgili irtidâd etmişse o konu ile ilgili İslâmî
    hükümleri kabul ettiğini ilân etmesidir.
    Dinden dönen kadının öldürülmesi câiz değildir. Fakat o, yeniden
    İslâm’a girmeye zorlanır. Zorlama şöyle olur: Hapsedilir ve
    her gün çıkarılarak tevbe etmesi istenir. İslâm’a dönerse serbest
    bırakılır. Aksi halde ölünceye kadar hapiste kalır. Öldürülmeme
    konusunda delil şu hadistir: “Kadın ve çocukları öldürmeyin!” 246
    İmam Şâfiî’ye göre, mürted kadın da erkek gibi öldürülür. Delil:
    “Dinini değiştiren kimseyi öldürünüz” 247 hadisinin genel ifadesidir.
    Çünkü kanın mubah olmasının illeti, imandan sonra küfürdür.
    Mürted erkeğin öldürülmesinin sebebi budur. Aynı özellik mürted
    kadında da vardır. İmandan sonra küfür, aslî küfürden daha ağırdır.
    248
    Mürted mânen ölmüş sayıldığı için o, kimseye mirasçı olamaz.
    Mürtede başkalarının mirasçı olması konusunda ise görüş ayrılıkları
    vardır. Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’e göre, dinden çıkanın
    irtidaddan önce veya sonra kazandıkları kendi müslüman
    vârislerine intikal eder. Ebû Hanîfe’ye göre ise, irtidaddan önce kazandıkları
    kendi mirasçılarına, sonra kazandıkları ise beytülmâle
    gider. Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlere göre ise tüm malı beytülmâle
    intikal eder.
    Mürtedin nikâhı geçersiz olur, irtidâd eden erkek, müslüman
    hanımından; irtidâd eden kadın da müslüman kocasından boşanmış
    olur. Karı-koca birlikte irtidad etseler veya birlikte İslâm’a
    girseler, nikâh bağları devam eder. İmam Züfer’e göre ise bu durumlarda
    da nikâh akdi fâsit olur. Eşlerden biri diğerinden önce
    244 el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi’, Beyrut 1402/1982, VII/134-135
    245 4/Nisâ, 137
    246 Ebû Dâvud, Cihâd, 90
    247 Buhârî, Cihâd, 149; İ'tisam, 28
    248 el-Kâsânî, a g e., VII, 135
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 86 -
    İslâm’a girerse, nikâh akdinin fâsit olacağı konusunda görüş birliği
    (icmâ’) vardır. 249
    İman sahibi olduktan sonra İslâm’ı terkedenlerin dünya ve
    âhirette karşılaşacakları tehlikeleri haber veren pek çok âyet vardır.
    250
    Hz. Peygamber’in vefatından sonra, Hz. Ebû Bekir’in
    halîfeliğinin ilk günlerinde dinden dönme olayları görüldü. Ebû
    Bekr’in (r.a.) onlara savaş açarak kararlı tutumuyla İslâm’ın bütünlüğü
    korunmuş oldu. Ebû Hureyre’den şöyle dediği nakledilmiştir:
    Rasûlullah vefat edip de ondan sonra Ebû Bekir halife seçildiği
    ve Araplardan bazıları dinden döndüğü zaman Hz. Ömer, Ebû
    Bekir’e şöyle dedi: “Allah Rasûlu; “İnsanlar, ‘Allah’tan başka ilâh yoktur’
    deyinceye kadar onlarla savaşmakla emrolundum. Kim, ‘Allah’tan
    başka ilâh yoktur’ derse, malını ve canını benden korumuş olur. Ancak
    İslâm’ın hakkı müstesnâdır. Onun asıl hesabı ise Allah’a kalmıştır” buyurduğu
    halde, nasıl olur da sen insanlarla savaşırsın? Ebû Bekir
    şöyle cevap verdi: Allah’a yemin ederim ki namazla zekâtın arasını
    ayıranlarla mutlaka savaşacağım. Çünkü zekât malî bir haktır.
    Allah’a yemin ederim ki, Rasûlullah’a vermiş oldukları bir deve yularını
    bile bana vermezlerse, onlarla savaşırım” dedi. Bunun üzerine
    Hz. Ömer şöyle dedi: “Allah’a yemin olsun ki, Azîz ve Celîl olan
    Allah Ebû Bekir’in gönlünü savaş için genişletmiş ve yine anladım
    ki, onun görüşü doğrudur.” 251
    Hz. Ebû Bekir’in zekât vermeyenlerle savaşa karar vermesinin
    delili, Hz. Peygamber’in şu uygulamasıdır. Allah Rasûlu, Eşca’ kabilesinden
    birisinin zekâtını alması için bir memur göndermiş, vermeyince,
    ikinci defa göndermiş, üçüncüde yine vermezse boynunu
    vurmasını söylemiştir 252. Diğer yandan, namaz kılmayanlarla
    harp edileceğine dair sahâbenin icmâ’ı vardır. Ebû Bekir burada
    zekâtı, namaza kıyas etmiştir. 253
    Hattâbî’ye göre, bu dönemde dinden dönenler iki sınıftır:
    1. Dinden tamamen dönenler: Museylimetü’l-Kezzâb ile
    el-Esvedü’l Ansî’ye uyanlar. Ebû Bekir (r.a.) bunlarla savaşmış,
    Müseylime’yi Yemâme’de, el-Ansî’yi ise San’a’da öldürtmüştür.
    Onlara uyanların çoğu da öldürülmüş, kalanlar ise kaçmış ve
    249 el-Kâsânî, a.g.e., VIII/136-137
    250 2/Bakara, 217; 3/Âl-i İmrân, 3/86-91, 106; 4/Nisâ, 115, 137; 5/Mâide, 54
    251 Ebû Dâvud, Zekât, l
    252 Kâmil Miras, Tecrid-i Sarih Tercümesi, Ankara 1984, V/21
    253 Sünen-i Ebû Dâvud Terceme ve Şerhi, N. Yeniel - H. Kayapınar - N. Akdeniz,
    İstanbul 1988, VI/93
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 87 -
    dağılmıştır. Diğer yandan dinin bütün hükümlerini inkâr edip namaz
    ve orucu terkedenler de vardı. Bunlar câhiliyye devrindeki
    hallerine dönmüşlerdi.
    2. Namazla zekâtı birbirinden ayıranlar: Bunlar namazın farz
    olduğunu kabul ediyor, fakat zekâtı tanımıyorlardı. İçlerinde kabile
    reisinden korkarak zekât vermeyenler de vardı. Meselâ; Benû
    Yerbu’ kabilesi kendi arasında zekâtı toplamış, Hz. Ebû Bekir’e
    göndermek üzere iken Mâlik b. Nuveyre bunu duymuş ve toplanan
    zekâta el koyarak kabileye dağıtmıştır. Bazıları da; “Onların
    mallarından, kendilerini temizleyeceğin bir zekât al.” 254 âyetini yalnız
    Hz. Peygamber’le ilgili görüyor ve zekât vermek istemiyordu.
    İşte Hz. Ömer’in tereddüdü ve Halîfe Ebû Bekir’e itirazı bu
    ikinci madde ile ilgilidir. Diğer yandan Hz. Ömer’in dayandığı; “İnsanlar
    Allah’dan başka ilâh olmadığını söyleyinceye kadar... onlarla savaşmakla
    emrolundum” hadisi, başka rivâyetlerde “Hz. Muhammed’e
    imanı, kıblemize dönme, kestiklerimizi yeme, bizim gibi namaz kılma”
    gibi ilâvelerle nakledilmiştir. Hz. Ömer’in başlangıçta, bu ayrıntıları
    düşünmeden karşı çıkmış olması de muhtemeldir. 255
    Ridde Savaşları
    Rasûlullah’ın (s.a.s.) vefatından sonra dinden dönüp İslâm
    devletine savaş açanların isyanlarının bastırılması için yapılan
    askerî harekâtlara Ridde savaşları denir.
    Rasûlullah’ın (s.a.s.) vefat haberini duyan Yemen ve Necid bölgelerindeki
    bazı kabileler özellikle zekât ödemeyi reddederek isyan
    ettiler. Ayrıca Rasûlullah’ın (s.a.s.) vefatı ile ortaya çıkan karışık
    ortamdan istifade etmek isteyen bazı kimseler de peygamberliklerini
    ilan etmişler ve kendilerine inandırdıkları kalabalıkları peşlerine
    takarak İslâm hükümranlığını tehdit etmeye başlamışlardı.
    Rasûlullah’ın (s.a.s.) sağlığında onun hâkimiyetine boyun eğmek
    zorunda kalarak müslüman olan, ancak imanın kalplerine nüfuz
    edip yerleşmediği bu bedevî topluluklar, onun vefatıyla cesaretlenmiş
    ve kalplerinde gizlediklerini açığa çıkarmışlardı. Aslında
    onların bu durumu bilinmiyor değildi. Zira Allah Teâlâ onlar için
    bir âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: “Ey Muhammed! Bedeviler
    “İman ettik” derler. Sen onlara şöyle de: “Hayır! İman etmediniz. Siz ancak,
    254 9/Tevbe, 103
    255 Bk. Buhârî, İmân, 17, 28, Salât, 28, Zekât, 1, İ'tisâm, 2, 28; Müslim, İmân,
    32-36; Ebû Dâvud, Cihâd, 95; Tirmizî, Tefsîru Sûre (88); Nesâî, Zekât, 3; İbn
    Mâce, Fiten, 1-3; Dârimî, Siyer, 10; Ahmed bin Hanbel, IV/8; Eymen ed-
    Dımaşkî-Ömer Tellioğlu, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. c. 3, s. 175-176
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 88 -
    müslüman olduk deyin. Çünkü iman henüz kalbinize girmemiştir.” 256
    İrtidat hareketlerinin başlamasıyla başkent Medine her taraftan
    düşmanlarla kuşatılmış bir duruma geldi. Öte taraftan
    Yahûdi ve Hıristiyanlar, ortaya çıkacak fırsatları değerlendirmek
    için müslümanların durumunu izlemeye başladılar. Tarihçiler müslümanların
    o zaman içinde bulundukları dehşet verici durumu;
    “Müslümanlar, peygamberlerini kaybetmeleri, sayılarının azlığı ve
    düşmanlarının çokluğu yüzünden sanki şiddetli soğuk, yağmurlu
    ve karanlık bir gecede sahrâda kaybolmuş koyun sürüsüsün durumunu
    andırıyordu”257 şeklinde ifade etmektedirler. Medine’nin
    bu şekilde ciddi olarak tehdit altında bulunmasını ileri süren
    bazı kimseler, Rasûlullah’ın (s.a.s) vefatından az önce yola çıkan
    Usâme’nin ordusunu bu seferden alıkoyması için Ebû Bekir’e (r.a.)
    mürâcaat ettiler. İslâm devletinin başına henüz geçmiş olan Hz.
    Ebû Bekir son derece net ve kararlı bir ifade ile bu tavsiyeyi yapanlara;
    Bilsem ki kurtlar burada beni parçalayacak; Usâme’nin ordusu
    için Rasûlullah’ın (s.a.s.) emretmiş olduğu şeyi uygulayacağım”
    258 dedi ve bu orduya yoluna devam etmesi için emir verdi.
    İlk dinden dönme hareketi Peygamber’in (s.a.s.) sağlığında
    Yemen’de ortaya çıkmıştı. Kendisinin peygamber olduğunu iddia
    eden Esved el-Ansî, topladığı kuvvetlerle önce Necran bölgesini,
    peşinden de San’a’yı, vali Şehr ile yirmi beş gün savaşarak ele
    geçirdi. Hz. Peygamber’in âmil ve muallim olarak bölgeye gönderdiği
    Mu’az b. Cebel, Ma’rib’de bulunan Ebû Mûsâ el-Eşarî’ye
    iltihak etmiş daha sonra ikisi birlikte Hadramevt’e gitmişlerdi.259
    İbnül-Esir’in ifadesiyle, “Esved’in çıkarmış olduğu fitne bir alev
    gibi, Hadramevt’ten Taif, Bahreyn ve Ahsa’dan Aden’e kadar her
    yeri kaplamıştı.”260 Hadramevt’te toplanan müslümanlar endişeli
    bir şekilde beklerken, durumu haber alan Rasûlullah’ın (s.a.s.),
    Yemen bölgesinde bulunan müslümanların tamamına yönelik,
    Esved’e karşı savaşılması emri bölgeye ulaştı. Veber b. Yuhannis
    vasıtasıyla gönderilen mektupta; dinin korunması, mürtedlere
    karşı savaşılması, Esved el-Ansî’nin açıkça savaşılarak veya gizli
    bir tertiple ortadan kaldırılması ve bu emrin İslâm’da sebât eden
    bölgedeki bütün müslümanlara ulaştırılması gibi tâlimatlar yer almaktaydı.
    261
    256 49/Hucurât, 14
    257 Taberî, Tarih, Beyrut ty, III/225; İbnü’l-Esîr, Tarih, Beyrut 1979, II/33
    258 Taberi, a.g.e., III, 225, 228; İbnül-Esir, a.g.e., aynı yer
    259 Taberiî III/229-230
    260 İbnül-Esir, II, 338
    261 Taberî, III/231; İbnül-Esîr, II/338
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 89 -
    Rasûlullah’ın (s.a.s.) emri San’a’daki müslümanlara ulaştığı zaman,
    planlanan bir suikast ile Esved el-Ansî, Firûz adındaki biri tarafından
    öldürülmüş ve Kenan bölgesi tekrar İslâm’ın hâkimiyetine
    girmişti. Onun öldürüldüğü haberi Medine’ye Rasûlullah’ın (s.a.s.)
    vefat ettiği günün sabahında ulaşmıştı. 262
    Peygamber’in (s.a.s.) ölüm haberi üzerine, Müseyleme ve Tuleyha,
    peygamberlik iddiasıyla ortaya çıktılar, Tay ve Esed kabileleri
    Tuleyha’ya tâbi olarak dinden döndüler. Gatafan ise, Uyeyne
    b. Hısn’ın başkanlığı altında isyan etti. Uyeyne: “Esed ve Gatafandan
    bir peygamber, bize Kureyşten olan bir peygamberden daha
    sevimlidir. Muhammed öldü. Tuleyha ise hayattadır” diyerek,
    Tuleyha’ya tâbi oldu.263 Havâzinliler ise zekâtlarını ödemeyeceklerini
    bildirdiler. Her taraftan irtidat haberleri Medine’ye ulaştığı
    zaman Ebû Bekir (r.a.), elçiler göndermek sûretiyle İslâm’a dönmelerini
    sağlamaya çalıştı ve Usame’nin ordusunun dönüşünü bekledi.
    Ancak, Abslar’la, Zubyanlar’ın Medine’ye saldırmaları üzerine
    bu tehlikeyi yok etmek için faâliyete geçmek zorunda kaldı. Bu
    arada diğer birtakım kabilelerin elçileri Medine’ye gelerek, namazı
    kılacaklarını, ancak zekât’ı ödemeyeceklerini bildirdiler. Ve bu
    durumun kabul edilmesini istediler.
    Ebû Bekir (r.a.) elçilere; “Zekât olarak vereceğiniz hayvanların,
    bağlanacakları ipleri vermediğiniz takdirde bile sizinle savaşacağım”
    şeklinde sert bir cevap verdi.264 Hz. Ebû Bekir (r.a.) tarafından
    istekleri reddedilen bu elçi heyeti dönüşlerinde, Medine’de
    bulunan müslümanların azlığını kabilelerine bildirerek Medine’ye
    yürümek için onları heveslendirdiler. Ebû Bekir (r.a.) sayılarının azlığını
    öğrenen mürtedlerin Medine’ye saldırabileceklerini anladığı
    için birtakım tedbirler aldı. Yakında olan düşman birliklerinin
    şehre girişini önlemek için Ali (r.a.), Talha (r.a.), Zübeyr (r.a.) ve
    İbn Mes’ud’u (r.a.) şehre giren yollara yerleştirdi ve herkesin mescidde
    toplanmasını istedi. Nitekim o, düşüncesinde yanılmamış ve
    üç gün sonra mürtedler gece vakti harekete geçmişlerdi. Ancak
    yolları bekleyen birlikler onlarla savaşarak şehre girmelerini engellediler
    ve durumu Hz. Ebû Bekir’e bildirdiler. Ebû Bekir (r.a.)
    mesciddekilerle birlikte hemen harekete geçerek onları geri püskürttü
    ve Zahusa’ya kadar onları takip etti. Burada mürted askerlerin
    uyguladıkları bir yöntemle müslümanların develeri ürkmüş
    ve geri dönmüşlerdi. Mürtedler, müslümanların korkarak geri
    döndükleri zannına kapıldılar ve Zül-Kassa’da toplananlara haber
    262 geniş bilgi için Bk. Taberî, III/227 vd
    263 İbnül-Esîr, II, 342
    264 Taberi, III, 244
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 90 -
    göndererek kendilerine katılmalarını bildirdiler. Öte taraftan Ebû
    Bekir (r.a.), geceyi savaş hazırlığı ile geçirdi ve sabaha yakın, sağ
    kanatta Numan b. Mukarrin, sol kanatta Abdullah b. Mukarrin,
    ortada Suveyd b. Mukarrin şeklinde bir tabya düzeni ile yola çıktı.
    Merkezinde Ebû Bekir’in (r.a.) bulunduğu ordu yaya olarak (sadece
    aracı birlikte süvâriler vardı) hızlı bir yürüyüş yaptı ve fecirde
    düşmanın bulunduğu yere geldi. Onlar olan-bitenlerden habersiz
    olarak dururken, müslümanların âni saldırısı karşısında çok sayıda
    ölü bırakarak kaçmak zorunda kaldılar. Hz. Ebû Bekir, kaçanları
    Zül-Kassa’ya kadar takip etti. Numan b. Mukarrin’i bir miktar askerle
    orada bırakarak Medine’ye döndü. İrtidat eden Absoğulları
    ile Zubyanoğulları, aldıkları bu yenilginin acısıyla kabileleri içerisindeki
    müslümanları öldürmeye ve çevrede bulunan diğer müslümanlara
    saldırmaya başladılar. Bu haber Ebû Bekir’e (r.a.) ulaştığı
    zaman o, müthiş bir şekilde hiddetlendi ve müslümanları çeşitli
    şekillerde öldüren mürted kâfirlerin, öldürdükleri müslümanlara
    karşılık olarak korkunç bir şekilde öldürüleceklerine dair yemin
    etti.265 Bu olaydan sonra, müslümanların moralleri düzeldi ve kabileler
    içerisinde irtidat eden kimselerin bir bölümü tekrar İslâm’a
    dönmeye ve yeniden zekât mallarını Medine’ye göndermeye başladılar.
    İbnül-Esir’in kaydına göre de kırk gün sonra Usâme bin
    Zeyd seferden dönerek Medine’ye geldi. Hz. Ebû Bekir onları sefer
    yorgunluğunu üzerlerinden atmaları için Medine’de bıraktı ve
    tertip ettiği kuvvetlerin başına geçerek, Necd yönünde bulunan
    Zül-Kassa’ya doğru hareket etti. Bu nazik ortamda Hz. Ebû Bekir
    (r.a.)’ın bizzat savaşa çıkmasını doğru bulmayan bazı kimseler
    ona müracaat ederek Medine’de kalmasını istediler. Bu kimseler,
    eğer Halife Ebû Bekir (r.a.)’a bir şey olursa, içinde bulunulan kritik
    durumun müslümanlar için bir felakete dönüşmesinden endişe
    ediyorlardı. Ebû Bekir (r.a.); müslümanları bizzat koruyacağını
    söyleyerek bu teklifi reddetti. 266
    Yolda kendisine katılan komutanlarından Mukarrinoğlu Numan,
    Abdullah ve Suveyd kardeşlerle birlikte Rebezelilerin toplandığı
    Ebrak denilen yere kadar ilerledi ve burada yapılan savaşta
    mağlup olan ve komutanlarını kaybeden Abslar ve Benû
    Bekr’ler dağılarak suratli bir şekilde bölgeden uzaklaştılar. Günlerce
    Ebrak’da kalan Ebû Bekir (r.a.), Benû Zübyan’ları mağlup etti
    ve topraklarını ganimet olarak değerlendirerek bu arazileri Benû
    Zübyan’lar için yasak bölge ilan etti. Onun bu galibiyeti üzerine
    mürtedlerin çoğunluğu tekrar İslâm’a döndü. Ebû Bekir (r.a.), itaat
    265 Taberî, III, 246; İbnül-Esîr, II, 345
    266 Taberî, III, 247
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 91 -
    altına aldığı bu kimselere karşı Rasûlullah (s.a.s.)’in sünnetine uyarak
    oldukça yumuşak davranmıştır. Öte taraftan, dağılan Abs ve
    Zübyan kuvvetleri peygamberlik iddiasında bulunan Tuleyha’nın
    yanına gittiler. Tuleyha, Sumeyra’dan hareket ederek Buzaha’ya
    yöneldi ve burada karargâh kurdu. Medine’ye dönen Ebû Bekir
    (r.a.) savaş hazırlıklarına girişti ve orduyu on bir kısma ayırarak
    her birine bir bayrak verip görev sahalarını belirledi. Buna göre,
    Halid b. Velid, Buzaha’da bulunan yalancı peygamber Tuleyha ile
    savaşacak, peşinden Butah’da bulunan Mâlik b. Nuveyre üzerine
    yürüyecek, İkrime bin Ebi Cehl Müseyleme ile mücâdele edecek,
    Muhâcır b. Ebî Ümeyye, Esved el-Ansî’nin bağlılarına karşı harekete
    geçecek, peşinden de Kays b. Makşuh ve onu destekleyen diğer
    Yemenliler’e karşı, Ebnalar’a yardım edecek ve sonra Kindelileri
    te’dip için Hadramut’a yönelecek. Halid b. Said, Suriye taraflarına;
    Amr b. el-As, Kuzâ’aya karşı yürüyecek; Huzeyfe b. Mıhsan,
    Deba halkıyla savaşacak; Arfece b. Herseme, Mehre kabilesiyle;
    Tureyfe b. Haciz, Benî Süleym’i ve onlarla birlikte hareket eden
    Havazinliler’i itaat altına alacak; Süveyd b. Mukarrın, Yemen’in
    Tıhame bölgesine; Alâ b. el-Hadramî, Bahreyn’e gidecekti. Halife,
    Şurahbil b. Hasane’yi de, İkrime bin Ebî Cehl’in arkasından göndererek,
    İkrime’nin Yemen’den ayrılıp Kuzâ’alılar üzerine yöneldiği
    zaman ona iltihak etmekle görevlendirdi. 267
    Ebû Bekir (r.a.), orduyu Zül-Kassa’da taksim etti ve görevlendirdiği
    komutanlar birliklerini alarak görev bölgelerine doğru harekete
    geçtiler. Hz. Ebu Bekir irtidat eden kabilelere elçilerle, orduların
    önünden mektuplar göndererek onları İslâm’a dönmeye
    dâvet ediyor ve tavırlarının doğuracağı sonuçlar hakkında onları
    uyarıyordu.268 Öte tarafta, mürtedlere karşı gönderdiği komutanlara
    da, düşmanla karşılaşıldığı zaman nasıl hareket etmeleri gerektiği
    konusunda talimatlar verdi. Bu talimatlar; Allah’dan korkmaları,
    Allah’ın emri dışına çıkanlarla savaşmada gayretli olmaları;
    savaştan önce düşmanın İslâm’a dâvet edilmesi; karşı tarafa fayda
    ve zararlarına olan her şeyin açıkça izah edilmesi; emirlere uyanların
    açıkladıkları sözlerinin kabul edilerek iyi muâmelede bulunulması;
    ganimetin şer’i kurallara göre taksimi ve müslümanlara her
    hal ve durumda iyi davranılması gibi maddeleri içeriyordu.
    Halid bin Velid’in Tuleyha Meselesini Çözümlemesi: Tuleyha,
    Beni Esed bin Huzeyme’ye mensup olup, Rasûlullah’ın (s.a.s.) son
    zamanlarında peygamberlik iddiasında bulunmuştu. O, bağlı bulunduğu
    Esedoğullarına kendisine Cebrail’in geldiğini söyleyerek
    267 Taberî, III, 248-249
    268 Bu belgenin tam metni için bk. Taberi, Tarih, III, 249-251
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 92 -
    bazı tuhaf şeyler uyduruyor ve onlardan kendisine tâbi olmalarını
    istiyordu. Kendisine tâbi olanlara namaz kılarken secde etmeyi
    yasaklıyor ve Allah’ın buna ihtiyacı olmadığını, O’nu ayakta zikretmelerini
    emrediyordu. İbnül-Esir; “Kabilecilik taassubundan
    dolayı çok sayıda Arap ona tâbi oldu” demektedir.269 Bu yüzden
    ona bağlı olanların çoğu Esed, Gatafan ve Tay kabilelerine mensuptular.
    Fezare ve Gatafanlılar Taybe’nin güneyinde toplanmış,
    Tay kabilesi ise kendi topraklarının sınırında beklemekte idiler.
    Tuleyha’nın mensup bulunduğu Esed oğulları ise Sumeyra’da
    toplanmıştı. Abs, Sa’lebe ve Mürreliler ise Rebeze dolaylarında,
    Ebrek’de beklemekteydiler. Onların bir kısmı burada kalmış, diğer
    bir kısmı da Zül-Kassa’ya giderek Medine’yi tehdit etmişlerdi. Bizzat
    halifenin başında bulunduğu kuvvetler tarafından, önce Zül-
    Kassa’da sonra da Abrek’de yenilgiye uğrayan grup Sumeyra’dan
    ayrılıp, Gatafan ve diğer kabilelerle birleşerek Tay kabilesi arasında
    bir su kenarı olan Buzaha’da karargâh Kur’an Tuleyha’ya iltihak
    etti. Bu olay üzerine Tuleyha Tay kabilesinin Cedile ve Gavş
    boylarına adam göndererek kendisine iltihak etmelerini emretti.
    Onların bir bölümü acele olarak onun yanına hareket ettiler; arkada
    kalanlara da gelmelerini söylediler.
    Ebû Bekir (r.a.), Hâlid bin Velid’e ilk önce Eknaf’da bulunan
    Taylıların üzerine yürümesi, peşinden Buzaha’da toplananlarla savaşması,
    sonra da Butah’a yönelmesi tâlimâtını verdi. Halid’den
    önce, Adiy b. Hâtem et-Taî Medine’den kabilesinin yanına giderek
    onları üzerlerine gelen orduyla korkuttu ve Halife’ye itaate çağırdı.
    Onlar, bu çağrıya uyarak, Adiy’den kendileri için Halid’den
    eman almasını ve kendilerine mühlet vermesini istediler. Onlar,
    Buzaha’da bulunan kabilenin diğer mensuplarını, Tuleyha’nın öldürmesinden
    korkuyorlardı. Adiy, durumu Halid’e bildirdi. O da
    onlara zaman tanıdı. Taylılar, Tuleyha’nın yanında bulunan akrabalarına
    haber gönderdiler. Onlar da oradan ayrılarak Halid’le
    birleştiler. Daha sonra Adiy’in teşebbüsü ile Cedileliler de İslâm’a
    dönüp Halid’e iltihak ettiler. Tay ve Cedilelilerden bin beşyüz kişinin
    iltihakıyla daha da güçlenen Halid, Buzaha’ya Tuleyha’nın
    üzerine yürüdü. Benu Amirliler etraftan, hangi tarafın galip geleceğini
    gözetlemekte idiler. Halid b. Velid Tuleyha ile savaşa tutuştu.
    Tuleyha’nın yanında Uyeyne b. Hısn komutasında yedi yüz kişilik
    Fezareli asker bulunmaktaydı. Savaşın şiddetlendiği bir sırada
    Uyeyne birkaç defa Tuleyha’nın yanına gidip kendisine Cebrail’in
    savaşın sonucu hakkında haber verip vermediğini sordu. Tuleyha
    sonunda ona; “Evet geldi ve bana; “bir gün düşmanlarınla
    269 İbnül-Esir, a.g.e., II, 344
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 93 -
    karşılaşacaksın. Başlangıçta aleyhinde de olsa sonunda savaşı kazanacaksın.
    Değirmen gibi insan öğüten kanlı bir savaş... Ve işte
    unutamayacağın bir söz” diye haber getirdi” dedi. Uyeyne ona;
    “unutamayacağın bir sözmüş...” dedi ve askerlerine; “Ey Fezareliler!
    Bu adam bir yalancıdır. Savaşı bırakıp geri dönün” emrini
    verdiğinde adamları ona uydu. Savaşı kaybeden Tuleyha, atına binerek
    Suriye’ye kaçtı. Sonra da Kelb kabilesinin yanına gitti. Esed
    oğulları ve Gatafanlıların tekrar İslâm’a döndüğünü duyduğu
    zaman o da iman etti. Hz. Ebû Bekir (r.a.) vefat edinceye kadar,
    Kelblilerin arasında yaşamaya devam eden Tuleyha ancak onun
    vefatından sonra Medine’ye gitmiş ve Ömer’e (r.a.) bey’at etmişti.
    Tuleyha Hz. Ömer döneminde vuku bulan Kadisiye ve daha sonraki
    savaşlarda akıl almaz kahramanlıklar göstermiş ve bu sefer
    gerçekten iman ettiği İslâm için hayatını sürekli tehlikelere atarak
    hizmet etmekten geri kalmamıştır.
    Benû Âmir, Havâzin ve Suleymlilerin İrtidâdı: Benû Âmirler,
    Tuleyha’nın komutasında savaşan Esed ve Gatafanlıların durumunu
    gözetliyorlar ve tereddüt içinde bulunuyorlardı. Tuleyha mağlup
    olduğu zaman, Kurre b. Hubeyre, Kâ’b oğullarının; Alkame
    b. Ulase ise, Kilaboğullarının başına geçerek kendilerine katılan
    diğer kimselerle Kâ’boğulları arazisine gelerek kamp kurmuştu.
    Alkame, Rasûlullah (s.a.s.) zamanında müslüman olmuş, peşinden
    irtidat ederek Suriye’ye kaçmıştı. Onların irtidat haberi ve hazırlıkları
    Ebû Bekir’e (r.a.) ulaştığı zaman Ka’ka b. Amr’ı bir birlikle
    üzerlerine gönderdi. Ka’ka’, Alkame’nin bulunduğu yere geldiği
    zaman, o kaçmayı tercih etti ve peşinden takip edenlerden
    kurtulmayı başardı. Ka’ka’ ise, onun eşini, çocuklarını ve orada
    bulunan diğer kimseleri yakalayarak Medine’ye döndü. Onlar,
    Alkame’ye yardım etmediklerini, dolayısıyla irtidatla suçlanamayacaklarını
    ileri sürdüler. Ebû Bekir onları serbest bıraktı. Alkame
    de Medine’ye gelerek İslâm’a girdiğini açıkladı. 270
    Benû Âmirler ise Tuleyha’nın Buzaha bozgununu gördükleri
    vakit, birbirlerine; “Döndüğümüz dine girelim. Allah’a ve
    Rasûlüne iman edelim” dediler. Onlar Halid bin Velid’e giderek
    ona zekât vermek de dâhil İslâm’ın her rüknüne uyacaklarına
    dair bey’at ettiler. Ancak Halid, Esed, Gatafan, Tay, Suleym ve
    Âmirlerden, irtidat durumunda iken müslümanları yakarak öldüren,
    onlara müsle yapan ve İslâm’a düşmanlıkta bulunan kimselerin
    teslim edilmesinden önce bu kabilelere eman vermedi. Onlar
    Halid’in bu istediğini yerine getirip bu suçları işleyenleri ona
    teslim ettiler. O da müslümanlara karşı işledikleri cinâyetlerin
    270 Taberî, III/261-262
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 94 -
    benzerlerini onlara tatbik ederek cezalandırdı. 271
    Kur’ân-ı Kerim’de İrtidâd Kavramı
    Kur’an’da irtidâd kelimesinin türediği kök olan r-d-d kelimesi
    ve türevleri toplam 60 yerde geçer. Kur’an’da, din hürriyeti temel
    hak ve özgürlüklerden kabul edilmiş, kimsenin zorla dine sokulması
    uygun görülmemiş, dinde zorlama olmadığı ilân edilmiştir.272
    Bunun yanında müslümanlardan, sahih bir iman ve ona yakışan
    sâlih amel istenmiş ve müslümanlar olarak can vermeleri emredilmiştir.
    273 Kitabın/dinin bir kısmını kabul edip bir kısmını reddetmek
    şirk veya irtidâd kabul edilmiştir. 274
    İrtidâd ile ilgili âyetlerde, irtidâdın dünyevî cezasından hiçbir
    şekilde bahsedilmemiş, uhrevî cezalar dile getirilmiştir. İnsan, sonucuna
    katlanmak şartıyla dilediği dine girebilir, dilediği şekilde
    yaşayabilir. Hak dinden dönen kimselerin amellerinin/yaptıkları
    iyiliklerin dünyada da âhirette de boşa gideceği vurgulanır.275 Bütün
    amelleri, İslâm inancına sahip iken yaptıkları hasenâtın hepsi,
    dünyada ve âhirette bâtıl olur, boşa gider; telâfîsi kabil olmayacak
    bir sûrette tutulur, yani bütün çalışmaları heder olur. İman
    ettikten sonra kâfirliğe sapıp sonra inkârcılıkta/küfürde daha da
    ileri gidenlerin tevbeleri, asla kabul edilmeyecektir.276 İslâm’dan
    başka bir din arayan kimseden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek
    ve o, âhirette ziyan edenlerden olacaktır. Mürtedlere Allah’ın
    hidâyet nasip etmeyeceği vurgulanır. Bunların cezâsı olarak,
    Allah’ın, meleklerin ve bütün insanlığın lâneti onların üzerinedir.
    Onların azapları hafifletilmez; âhirette yüzlerine de bakılmaz.277
    Kâfirler ve özellikle ehl-i kitaptan çoğu, mü’minleri imanından
    vazgeçirip küfre döndürmek isterler.278 O yüzden onlara uymak,
    mürtedliğe kapı açar.279 Onlar eğer güçleri yeterse, mü’minleri
    dinlerinden döndürünceye kadar onlara karşı savaşırlar. 280
    Mürtedlere şeytan günah işlemeyi kolaylaştırmış ve onları
    uzun emellere, arzulara düşürmüştür.281 Büyük günahları
    271 İbnül-Esîr, II/350; Ömer Tellioğlu, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 262-
    267
    272 2/Bakara, 256
    273 3/Âl-i İmrân, 102
    274 2/Bakara, 85
    275 2/Bakara, 217
    276 3/Âl-i İmrân, 89-90
    277 3/Âl-i İmrân, 85-91
    278 2/Bakara, 109
    279 3/Âl-i İmrân, 100, 149
    280 2/Bakara, 217
    281 47/Muhammed, 25
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 95 -
    işlemeyi onlara önemsiz ve kolay göstermiş, emellerini ve kuruntularını
    çoğaltmış, kendilerinin çok ömür süreceklerini onlara
    telkin etmiştir. 282
    Kur’ân-ı Kerim’de irtidâd, mâhiyet ve vasıf değişikliği ile hal
    ifade eden dönüş mânâlarında kullanılmıştır. Küfre dönüşün acıklı
    sonunu tasvir eder ve gayr-ı müslimlere itaatin mü’minleri küfre
    ve dolayısıyla irtidâda götüreceği haber verilir. Bu, tatbik edilen
    sosyal nizam, ekonomik sistem ve genel kabul gören dünya görüşü
    için de böyledir. Eğer bir toplum, kendi dünya görüşünü, sosyal,
    ekonomik ve siyasal sistemini İslâm’dan seçmiyorsa, o toplum
    câhiliyye toplumudur ve tümüyle küfür içindedir. Eğer önceleri
    müslüman iken sonradan bu duruma düştüler ise mürted bir toplumdur.
    “...Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına iman edip bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?
    Sizden öyle davrananların cezâsı, ancak, dünya hayatında rezillik/
    rüsvaylıktır. Kıyâmet gününde ise en şiddetli azâba itilmektir. Allah,
    sizin yapmakta olduklarınızdan asla gâfil değildir.” 283
    “...Kim imanı küfre değişirse, şüphesiz dümdüz yoldan sapmış olur.” 284
    “Ehl-i kitaptan çoğu, hak ve doğru olan kendilerine apaçık belli olduktan
    sonra sırf içlerindeki kıskançlıktan ötürü sizi imanınızdan vazgeçirip
    küfre döndürmek isterler...” 285
    “Sana haram aydan ve onda savaşmanın doğru olup olmadığından
    soruyorlar. De ki: ‘Haram ayda savaşmak büyük bir günahtır. Ancak, (insanları)
    Allah yolundan çevirmek, Allah’ı inkâr etmek, Mescid-i Haram’ın
    ziyaretine mâni olmak ve halkını oradan çıkarmak; bunlar Allah katında
    daha büyük bir günahtır. Onlar eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye
    kadar size karşı savaşa devam ederler. Sizden kim, dininden
    irtidâd edip döner de kâfir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada
    da âhirette de geçersiz sayılmıştır. Onlar cehennemliktir ve orada devamlı
    kalırlar.” 286
    “Dinde ikrâh/zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklık ve eğrilikten
    ayırt edilmiştir. O halde kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse, hiçbir
    zaman kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah (her şeyi) işitir ve
    bilir.” 287
    282 Beyzavî, Mecmua, 5/511
    283 2/Bakara, 85
    284 2/Bakara, 108
    285 2/Bakara, 109
    286 2/Bakara, 217
    287 2/Bakara, 256
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 96 -
    “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, bilsin ki, kendisinden (böyle bir
    din) asla kabul edilmeyecek ve o, âhirette ziyan edenlerden olacaktır.
    İman ettikten, Rasûl’ün hak olduğuna şehâdet ettikten ve kendilerine
    apaçık deliller geldikten sonra inkârcılığa sapıp kâfir olan bir topluluğa
    Allah nasıl hidâyet nasip eder? Allah zâlimler topluluğunu doğru yola iletmez.
    İşte onların cezâsı: Allah’ın, meleklerin ve bütün insanlığın lâneti
    onların üzerinedir. Bu lânette ebedî gömülüp gidecekler. Zira onların
    azapları hafifletilmez; yüzlerine de bakılmaz. Ancak, bundan sonra tevbe
    edip ıslah olanlar/yola gelenler başka. Çünkü Allah, çok bağışlayıcı ve
    merhametlidir. İman ettikten sonra kâfirliğe sapıp sonra inkârcılıkta/küfürde
    daha da ileri gidenlerin tevbeleri asla kabul edilmeyecektir. Ve işte
    onlar, sapıkların ta kendisidirler. Gerçekten, inkâr edip kâfir olarak ölenler
    var ya, onların hiçbirinden -dünya dolusu altını fidye olarak verecek olsa
    dahi- kabul edilmeyecektir. Onlar için acı bir azap vardır; hiç yardımcıları
    da yoktur.” 288
    “Ey iman edenler! Kendilerine Kitap verilenlerden bir gruba uyarsanız,
    imanınızdan sonra sizi çevirip (irtidat ettirip) kâfirler haline getirirler.” 289
    “Ey iman edenler! Allah’tan, O’na yaraşır şekilde, hakkıyla korkun ve
    ancak müslümanlar olarak can verin.” 290
    “Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler
    gibi olmayın. İşte bunlar için pek büyük bir azap vardır. Nice yüzlerin
    ağardığı, nice yüzlerin de karardığı günü (düşünün). Şimdi, yüzleri
    kararanlara, ‘inanmanızdan sonra kâfir mi oldunuz? Öyleyse inkâr etmiş
    olmanız yüzünden tadın azâbı!’ (denilir.)” 291
    “Ey iman edenler! Eğer kâfirlere uyarsanız, sizi eski dininize geri çevirirler;
    o takdirde büsbütün kaybedersiniz.” 292
    “Alllah, kendisine şirk/ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan
    başkasını dilediği kimse için bağışlar. Allah’a şirk/ortak koşan kimse
    büyük bir günah (ile) iftira etmiş olur.” 293
    “Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri
    görmedin mi? Zira tâğûta inanmamaları/küfretmeleri kendilerine
    emrolunduğu halde, tâğutun önünde muhâkemeleşmek, onun hükümleriyle
    hükmetmek istiyorlar. Hâlbuki şeytan onları büsbütün saptırmak
    istiyor.” 294
    288 3/Âl-i İmrân, 85-91
    289 3/Âl-i İmrân, 100
    290 3/Âl-i İmrân, 102
    291 3/Âl-i İmrân, 105-106
    292 3/Âl-i İmrân, 149
    293 4/Nisâ, 48s
    294 4/Nisâ, 60
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 97 -
    “İman edip sonra inkâr edip kâfir olanları, sonra yine iman edip
    tekrar küfre girenleri, sonra da inkârlarını arttıranları Allah ne bağışlayacak
    ne de onları doğru yola iletecektir.” 295
    “O Kitap’ta size indirmiştir ki: Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini, yahut
    onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar bundan başka bir söze
    dalıncaya kadar kâfirlerle beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz.
    Elbette Allah, münâfıkları ve kâfirleri cehennemde bir araya getirecektir.”
    296
    “...Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar
    kâfirlerin ta kendileridir.” 297
    “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki); Allah, sevdiği
    ve kendisini seven, mü’minlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere
    karşı aziz/onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda
    cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin
    kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lutfudur.
    Allah’ın lutfu ve ilmi geniştir.” 298
    “Âyetlerimiz hakkında (ileri geri konuşmaya) dalanları gördüğünde,
    onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan uzak ol (meclislerini terket).
    Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra (hemen kalk) o
    zâlimler topluluğu ile oturma. (Allah’ın azâbından) korunanlara, inanmayanların
    hesabından herhangi bir sorumluluk yoktur. Lâkin onlara doğruyu
    hatırlatın. Umulur ki, korunurlar. Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence
    edinen, böylece kendilerini dünya hayatı aldatmış olan kimseleri (kendi
    hallerine) bırak. Sen yalnız Kur’an’la nasihat et ki, hiçbir kimse kazandığı
    (günah) yüzünden helâke sürüklenmesin. Onun Allah’tan başka ne bir
    dostu ne de bir şefaatçisi vardır. O, bütün varını fidye olarak verse, yine
    de ondan alınmaz (kabul olunmaz). Onlar kazandıkları (günahlar) yüzünden
    helâke sürüklenmiş kimselerdir. İnkâr etmekte oldukları gerçeklerden
    ötürü onlar için kaynar sudan ibâret bir içecek ve acıklı bir azap vardır. De
    ki: ‘Allah’ı bırakıp da bize fayda ya da zarar veremeyecek olan putlara mı
    tapalım? Allah bizi doğru yola ilettikten sonra, şeytanların saptırıp şaşkın
    olarak çöle düşürmek istedikleri, arkadaşlarının ise: ‘Bize gel!’ diye doğru
    yola çağırdıkları şaşkın kimse gibi ökçelerimizin üzerinde irtidat edip
    gerisin geri (küfür ve şaşkınlığa) mı döndürüleceğiz?’ Allah’ın (gösterdiği
    hidâyet) yolu, doğru yolun ta kendisidir. Ve bize âlemlerin Rabbine teslim
    olmamız emrolundu.” 299
    295 4/Nisâ, 137
    296 4/Nisâ, 140
    297 5/Mâide, 44
    298 5/Mâide, 54
    299 6/En'âm, 68-71
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 98 -
    “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi.
    O halde sen, iman etmeleri için insanları zorluyor musun? Allah’ın izni
    olmadan hiç kimse iman etmez. O, murdarlık (azâbını), akıllarını kullanmayanlara
    verir.” 300
    “Sakın, Allah’ı zâlimlerin yaptıklarından habersiz sanma. Şu kadar var
    ki, Allah onları (cezâlandırmayı), gözlerin şaşkınlıktan bakakalacağı bir
    güne erteliyor.” 301
    “Kalbi iman ile mutmain olduğu halde (dinden dönmeye) ikrâh olunan/
    zorlanan hâriç, kim, iman ettikten sonra Allah’ı inkâr ederse (ona
    Allah’ın gazabı vardır). Ama kim, kâfirliğe göğüs açarsa, onların üzerine
    Allah’tan bir gazap ve onlara büyük bir azap vardır.” 302
    “Ve de ki: ‘Hak, Rabbinizdendir. Öyle ise dileyen iman etsin, dileyen
    inkâr edip kâfir olsun. Biz, zâlimlere öyle bir cehennem hazırladık ki, onun
    duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmıştır...” 303
    “Onlar, boş söz işittikleri zaman, ondan yüz çevirirler ve ‘bizim amellerimiz/
    işlerimiz bize, sizin amelleriniz size; size selâm olsun. Biz kendini
    bilmezleri (arkadaş edinmek) istemeyiz’ derler. Sen sevdiğini hidâyete
    erdiremezsin; bilâkis, Allah dilediğine hidâyet verir ve hidâyete girecek
    olanları en iyi O bilir.” 304
    “İşte onun için sen (tevhide) dâvet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru
    ol. Onların kötü arzularına uyma ve de ki: ‘Ben Allah’ın Kitap’tan indirdiğine
    inandım ve aranızda adâleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah
    bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize, sizin
    işledikleriniz de sizedir. Bizimle sizin aranızda tartışmayı gerektiren bir durum
    yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar, dönüş de O’nadır.” 305
    “Şüphesiz ki kendilerine hidâyet/doğru yol belli olduktan sonra, ona
    arka dönüp mürted olanları, şeytan sürüklemiş ve kendilerine ümit vermiştir.
    Bunun sebebi; onların, Allah’ın indirdiğinden hoşlanmayanlara
    ‘bazı hususlarda size itaat edeceğiz’ demeleridir. Oysa Allah, onların gizlediklerini
    biliyor. Ya melekler onların yüzlerine ve sırtlarına vurarak canlarını
    alırken durumları nasıl olacak? Ona sebep, onların Allah’ı gazaplandıran
    şeylerin ardınca gitmeleri ve O’nu râzı edecek şeylerden hoşlanmamalarıdır.
    Bu yüzden Allah onların işlerini boşa çıkarmıştır. Kalplerinde hastalık
    olanlar, yoksa Allah’ın kendilerine besledikleri kinlerini ortaya çıkarmayacağını
    mı sandılar? Biz isteseydik onları sana gösterirdik de, sen onları
    300 10/Yûnus, 99-100
    301 14/İbrâhim, 42
    302 16/Nahl, 106
    303 18/Kehf, 29
    304 28/Kasas, 55-56
    305 42/Şûrâ, 15
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 99 -
    yüzlerinden tanırdın. Andolsun ki sen onları, konuşma üslûplarından tanırsın.
    Allah bütün işlediklerinizi bilir.” 306
    “İnkâr edip kâfir olanlar, Allah yolundan alıkoyanlar ve kendilerine
    doğru yol belli olduktan sonra Peygamber’e karşı gelenler, Allah’a hiçbir
    zarar veremezler. Hâlbuki Allah onların yaptıklarını boşa çıkaracaktır.” 307
    “İnkâr edip Allah yolundan alıkoyanları ve sonra da kâfir olarak ölenleri
    Allah asla bağışlamaz.” 308
    “...Sen onların üzerinde bir cebbâr/zorlayıcı değilsin, sadece
    tehdîdimden korkanlara Kur’an’la öğüt ver.” 309
    “Sizin dininiz size, benim dinim bana.” 310
    Bir Tefsirden İktibas
    “Onlar yapabilseler sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaya
    devam ederler.” Bu açıklama her şeyi bilen ve her şeyin içyüzünden
    haberdar olan Allah’tan gelen doğru bir tespittir. Burada
    kötülüğe ve müslümanları dinlerinden koparmaya yönelik iğrenç
    bir ısrar açığa vuruluyor. Bu ısrarlı çaba, İslâm düşmanlarının sürekli
    hedefleri olmuştur. Bu çaba nerede ve hangi zaman diliminde
    olursa olsun müslüman cemaatin düşmanlarının değişmez
    amacıdır. İslâm’ın yeryüzündeki varlığı, bu dinin düşmanları, her
    dönemdeki İslâm cemaatinin düşmanları için başlı başına bir kin
    ve korku kaynağı olmuştur. Başlı başına İslâm onları rahatsız ediyor,
    korkutuyor, kinlerini kabartıyor. İslâm o kadar güçlü, o kadar
    sağlam bir dindir ki, bütün Batı taraftarları ondan korkuyor, bütün
    haydutlar ondan ürküyor ve bütün bozguncular (müfsitler)
    ona karşı antipati duyuyor. İslâm gerek başlı başına gerek içerdiği
    apaçık hakk, gerek tutarlı sistemi ve gerekse sağlıklı sosyal düzeni
    ile doğrudan doğruya somut bir savaştır; o bütün bu nitelikleri ile
    batıla, haydutluğa, zulme ve bozgunculuğa karşı doğrudan doğruya
    somut bir savaştır. Bundan dolayı batıl taraftarları, haydutlar,
    bozguncular onun varlığına katlanamıyorlar. Bu yüzden müslümanların
    karşısında hep pusudadırlar, onları dinlerinden koparmak,
    kâfirliğe döndürmek için yanıp tutuşurlar. Kâfirlik olsun da
    hangi türü olursa olsun, onlar için farketmez. Zira yeryüzünde
    bu dine inanan, bu sistemin izinden giden, bu düzeni yaşayan
    bir tek müslüman cemaat varken batıl düzenlerinin yaşayacağına,
    306 47/Muhammed, 25-30
    307 47/Muhammed, 32
    308 47/Muhammed, 34
    309 50/Kaf, 44-45
    310 109/Kâfirûn, 6
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 100 -
    haydutluklarının ve bozgunculuklarının devam edebileceğine güvenemiyorlar.
    Bu İslâm düşmanlarının savaş metodları ve savaş araçları zamanla
    farklılaşır, fakat hedef hiçbir zaman değişmez. Bu hedef,
    gerçek müslümanları dinlerinden döndürmektir. Ne zaman ellerindeki
    silâhlardan biri kırılsa, bozulsa başka bir silah çekerler. Ne
    zaman ellerindeki silâhlardan biri körelse, etkisini yitirse bir başkasını
    bilerler.
    Her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan yüce Allah’ın vermiş
    olduğu bu doğru haber karşımızdadır, müslüman cemaati bu
    düşmanlara teslim olmamaları hususunda uyarıyor, onlara tehlikenin
    büyüklüğünü gösteriyor, onları düşmanların oyunları karşısında
    direnmeye, savaşın zorluklarına dayanmaya çağırıyor. Aksi
    halde karşılaşılacak sonuç dünya ve âhiret hüsranı zararıdır, hiçbir
    mazeretin ve hiçbir gerekçenin önleyemeyeceği bir azaptır:
    “Sizden kim dininden döner de kâfir olarak ölürse böylelerinin bütün
    yaptıkları dünyada da âhirette de boşa gider. Bunlar Cehennemliktirler
    ve orada ebedi olarak kalacaklardır.” Burada geçen “Hubut” kelimesi,
    merada otlayan bir devenin zararlı bir ot yemesi sonucunda
    önce şişip arkasından ölmesini anlatan bir deyimden türemedir.
    Kur’an-ı Kerim, burada bu kelime ile insanın işlediği amellerin
    önce kabarıp sonra yok oluvermeleri olayını anlatmak istiyor. Görüldüğü
    gibi bu kelimenin somut anlamı ile soyut anlamı arasında
    sıkı bir uyum var. Yani batıl amelin önce kabarması, görüntüsünün
    şişmesi, sonunda ise ortadan çekilip yokluğa karışması olayı
    ile zehirli ot yiyen devenin şişmesi ve bu şişkinlik sonunda patlayıp
    ölmesi olayı arasında sıkı bir çağrışım vardır.
    Kim İslâm’ı taddıktan, onu tanıdıktan sonra baskı ve caydırma
    darbeleri altında bu dinden dönerse -uğradığı baskının ve karşılaştığı
    caydırma girişimlerinin çapı ne olursa olsun- yüce Allah tarafından
    belirlenen akıbeti budur. Yani amellerinin hem dünyada
    ve hem de ahirette boşa gitmesi, buna ek olarak da hiç bitmeyecek
    bir Cehennem azabına çarpılmasıdır.
    İslâm’ın tadına varan, onu tammış olan bir kalp, gerçek anlamda
    asla ondan dönemez, vazgeçemez. Bu dönüşün sözkonusu
    olabilmesi için o kalbin düzelmez, ıslâh olmaz derecede bozulması
    gerekir. Yalnız, insan takatını aşan ağır işkence karşısında görünüşte
    taviz verilerek başvurulan korunma önlemi (takıyye) bu
    sözümüzün dışındadır. Zira yüce Allah merhametli olduğu için insanın
    dayanma gücünü aşan işkence karşısında müslümana dinini
    bırakmış gibi davranarak canını kurtarma izni verdi. Fakat bu zor
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 101 -
    durumda müslümanın kalbi İslâm’a bağlılığını sürdürmeli, imanını
    seve seve korumalıdır. Başka bir deyimle bu durumda müslümana
    verilen müsaade, gerçekten kâfir olma, (Allah korusun) sahici bir
    “dininden dönme” müsaadesi değildir.
    Yüce Allah’ın bu uyarısı dünyanın son anına, Kıyamet gününe
    kadar geçerlidir. Hiçbir müslüman işkenceye, çeşitli caydırma
    girişimlerine boyun eğerek dinini, Allah’a kesin bağlılığını bırakmakta,
    imanından ve İslâm’a bağlılığından dönmekte mazur sayılamaz.
    Yapılması gereken şey cihaddır, mücadeledir, yüce Allah bir
    çıkış yolu gösterinceye kadar sabretmek, direnmektir. Hiç kuşkusuz
    yüce Allah kendisine inanan ve O’nun yolunda işkencelere maruz
    kalan kullarını yüzüstü bırakmaz. O, onları, fedakârlıklarına
    karşılık olarak iki güzel sonuçtan biri ile; ya zafer ya da şehitlik ile
    ödüllendirecektir. 311
    Hadis-i Şeriflerde İrtidât Kavramı
    Abdullah İbn Abbâs’ın, güvenilirliği çok tartışmalı âzâdlı kölesi
    İkrime’den gelen rivâyete göre, eğer doğruysa Hz. Ali, kendisine
    tanrı diyenleri yahut zındıkları veya gizlice putlara tapanları
    ateş dolu hendeklere attırıp yaktırmış. Bunu duyan Abdullah
    İbn Abbâs: “Ben olsaydım, onları yakmazdım. Çünkü Peygamber
    (s.a.s.), “Allah’ın azâbıyla azâb etmeyiniz!” buyurmuştur. Ben onları
    öldürürdüm. Çünkü Peygamber (s.a.s.): “Dinden döneni öldürünüz!”
    buyurmuştur. 312
    “İnsanlar ‘Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed O’nun rasûlüdür’
    deyinceye kadar kendileriyle savaşmaya emrolundum. Ne zaman bunu
    söylerlerse kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak dinî cezalar
    müstesna; iç yüzlerinin hesâbı/muhâsebesi ise Allah’a aittir.” 313
    Abdullah bin Mes’ûd dedi ki: “Rasûlullah (s.a.s.) bize karşı yaptığı
    bir konuşmasında dedi ki: “Kendisinden başka ilâh olmayan (Allah)
    hakkı için söylüyorum: Allah’tan başka hiçbir ilâh bulunmadığına, benim
    de Allah’ın peygamberi olduğuma şehâdet eden bir kimsenin kanı ancak
    şu üç şeyden biri dolayısıyla helâl olur: İslâm’ı terkedip İslâm cemaatinden
    ayrılan, evli olduğu halde zinâ eden ve birisini öldürdüğü için (kısas cezâsı
    olarak) öldürülmesi gereken.” 314
    311 Fi Zılâl, 2/218
    312 Buhârî, Cihad 149, İ’tisâm 28, İstitâbe 2, Ahkâm 16, Mürteddîn 2; Ebû
    Dâvud, Hudûd 1; Tirmizî, Hudûd 25; Nesâî, Tahrîmu’d-Dem’ 14; İbn Mâce,
    Hudûd 2; Ahmed bin Hanbel, I/2, 7, 28, 282, 283, 323, V/231s
    313 Buhâri, Cihad 102, İman 17; Müslim, İman 8; Ebû Dâvud, Cihad 104;
    Tirmizî, Tefsir 78; Nesâî, Zekât 3; İbn Mâce, Fiten 1; Dârimî, Siyer 10
    314 Müslim, Kasâme 25-26; Ebû Dâvud, Hudûd 1; Nesâî, Tahrîmu’d-Dem’ 5,
    14; İbn Mâce, Hudûd 1
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 102 -
    Hâlid bin Velîd, “Nice namaz kılan var ki, kalbinde olmayanı
    söylüyor (inanmış görünüyor)” gerekçesiyle kısmeti (ganimet
    taksimini) kabul etmeyen bir kişiyi öldürmek için izin isteyince
    Allah’ın Rasûlü: “Bana insanların kalbini yarıp karınlarını deşip imanlarını
    araştırmam emredilmedi’ buyurmuştur.315 Bir rivâyette Peygamber
    (s.a.s.): “Bırak şunun boynunu vurayım” diyen kimseye, “Hayır, ben
    ashâbımı öldürmem!” demiştir. 316
    Ebû Mûsâ el-Eş’arî’den rivâyete göre, (Yemen’de vali iken)
    bir adam önce İslâm’a girmiş, sonra da yahûdiliği kabul etmişti.
    (Muâz bin Cebel) dedi ki: “Allah’ın ve Rasûlünün hükmü gereğince
    onu öldürmedikçe oturmayacağım.” 317
    “Kâfir müslümana, müslüman da kafire mirasçı olamaz.” 318
    “İki millet (mü’min ve kâfir) arasında miras yoktur.” 319
    “…Her kim ‘Lâ ilâhe illâllah’ der ve Allah’tan başka tapınılan şeyleri
    reddederse, onun malına ve canına haksız yere dokunmak haram olur.
    Hesabı Allah’a kalmıştır.” 320
    “Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in O’nun Rasûlü olduğuna
    şehâdet eden kimseye Allah ateşi haram kılmıştır.” 321
    Ebû Zer’in (r.a.) rivâyet ettiğine göre Peygamberimiz (s.a.s.)
    şöyle buyurdu: “Cebrail (a.s.) bana gelerek; ‘Ümmetinden kim Allah’a
    herhangi bir şeyi şirk koşmadan ölürse cennete girer müjdesini verdi.”
    Ben, (hayretle) ‘zina ve hırsızlık yapsa da mı?’ diye sordum. “Evet,
    hırsızlık etse de, zina yapsa da” cevabını verdi. Ben tekrar: ‘Yani hırsızlık
    etse, zina yapsa da ha?’ dedim. “Evet, bunları yapsa da (Cennete
    girecektir)” buyurdu. Ben aynı soruyu dördüncü defa sorunca;
    “Ebû Zerr’in burnu kırılsa (patlasa) da Cennete girecektir” buyurdu. 322
    “Allah’a inanıp, O’na hiç bir şeyi ortak koşmayan Cennet’e girmiştir.
    Allah’a inanıp da, O’na şirk koşan ise Cehenneme girmiştir.” 323
    “Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucusu Allah’a şirk/
    ortak koşmalarıdır. Dikkat edin; ben size ‘onlar aya, güneşe ve puta
    315 Buhârî, Meğâzî 61; Müslim, Zekât 144; Fethu'l-Bârî, 8/67s
    316 Fethu'l-Bârî, 12/293
    317 Buhârî, Ahkâm 16, Mürteddîn 2; Ebû Dâvud, Hudûd 1
    318 Buhârî, Ferâiz, 26; Müslim, Ferâiz, 1
    319 Ebû Dâvud Ferâiz, 13; Tirmizi, Ferâiz, 16; İbn Mâce, Ferâiz, 6
    320 Müslim, İman 35, hadis no: 21, 1/52
    321 Buhârî, İlim, 49
    322 Müslim, İman 153-154, hadis no: 94, 1/94-95; Tirmizî, İman 18, hadis no:
    2644, 5/27; Buhârî, Tevhid 33; K. Sitte, 2/205
    323 Müslim, İmân 152
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 103 -
    tapacaklar’ demiyorum. Fakat onlar (hâkimiyet hakkını bazı fertlerde,
    zümrelerde meclis ve toplumlarda görecekler), Allah’tan başkasının emirlerine
    ve arzularına göre iş yapacaklardır.” 324
    “Bir adam kardeşine “ey kâfir” derse, bu söz ikisinden biri için mutlaka
    gerçekleşir” 325
    “Üç kişiden hesap sorma kaldırılmıştır: Aklını kaybetmiş kimse akıllanana
    kadar; uyuyan uyanana kadar ve çocuk, bulûğa erene kadar. Bu üç
    zümreden kalem kaldırılmıştır ve yaptıklarından sorumlu tutulmazlar.” 326
    “Allah, ümmetimden hata, unutma ve zorlanma ile yaptığı şeylerden
    sorumluluğu kaldırdı.” 327
    Mürtede Verilecek Dünyevî Cezânın Tahlili
    Fıkıh bilginlerinin çoğuna ve geleneksel anlayışa göre mürtedin
    cezası, ölümdür. Dinden dönmenin cezâsının idam olduğuna
    hükmedenlerin dayandığı delilleri şöyle özetleyebiliriz: “...Sizden
    kim, dininden döner de kâfir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada
    da âhirette de geçersiz sayılmıştır. Onlar cehennemliktir ve orada
    devamlı kalırlar.” 328
    İbn Abbâs’tan rivâyet edilen bir hadise göre Hz. Peygamber
    (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Men beddele dînehû fa’ktulûhu -Kim dinini
    değiştirirse, onu öldürün-!” 329
    Fakîhler, yukarıdaki âyet ve hadise dayanarak mürteddin idam
    edilmesinin gerektiğini kabul etmişlerdir. Hanefî hukukçu Serahsî,
    mürteddin öldürülmesinin asıl dayanağı: “Bedevîlerden (Hudeybiye
    seferinden) geri kalmış olanlara de ki: ‘Siz yakında çok kuvvetli bir kavme
    karşı savaşmaya çağrılacaksınız. Onlarla savaşırsınız veya müslüman olurlar.
    Eğer itaat ederseniz, Allah size güzel bir mükâfat verir. Ama önceden
    döndüğünüz gibi yine dönecek olursanız sizi acıklı bir azâba uğratır.” 330
    Rahatlıkla görülebileceği gibi, bu iki âyette de dinden dönenin
    öldürüleceğine dair açık bir hüküm yoktur. Kur’ân-ı Kerim’de
    324 İbn Mâce, hadis no: 4205
    325 Buhârî, Edeb, 73; Müslim, İman, 111
    326 Ebû Dâvud, Hudûd, 17; Tirmizi, Hudûd,1; Nesâi, Talak, 21; İbn Mâce, Talak, 15
    327 İbn Mâce, Talâk, 16
    328 2/Bakara, 217
    329 Buhârî, Cihad 149, İ’tisâm 28, İstitâbe 2, Ahkâm 16, Mürteddîn 2; Ebû
    Dâvud, Hudûd 1; Tirmizî, Hudûd 25; Nesâî, Tahrîmu’d-Dem’ 14; İbn Mâce,
    Hudûd 2; Ahmed bin Hanbel, I/2, 7, 28, 282, 283, 323, V/231
    330 48/Fetih, 16 âyeti olduğunu belirtmektedir (Serahsî, el-Mebsût, Beyrut,
    1978, c. 10, s. 68).
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 104 -
    dinden dönme ile ilgili331 yanında başka âyetler de vardır. Bunları,
    yukarıda gördük. Ancak bunlardan hiçbiri dünya hayatında verilmesi
    gereken bir cezâdan bahsetmemektedir. Sadece âhirette
    uğrayacakları cezâdan bahsetmektedir. Bu da, cehennem ateşi ile
    ziyana uğramak ve yapılan amellerin yok olup gitmesidir.332 Ancak
    bu âyetlerde de dünyevî cezâdan bahsedilmemektedir.
    Hadis rivâyeti konusunda, aşağıda belirtilecek çok önemli tenkitler
    yapılmış ve bunun sahih olamayacağı, en çok da bir sahâbî
    görüşü olduğu değerlendirmesi yapılmıştır. Hadis-i şerif, sahih
    olmuş olsa bile, âhad hadistir. Birçok ilim adamına göre, hadler
    âhad haberle sâbit olmamaktadır. Şâyet, âhad haberle hadler
    sâbit olsa bile, burada mürtedden kastedilen, onun mücerred olarak
    İslâm’dan ayrılması, küfrü benimsemesi değildir.
    Abdülkerim Zeydan, bu konuda şunları söyler: “Dinden dönen
    kimseye uygulanan cezayı inanç özgürlüğüne getirilmiş bir kısıtlama
    gibi görenler yanılmaktadır. Bunun inanç hürriyeti ile hiçbir
    ilgisi yoktur. Çünkü irtidâd, bilindiği gibi, bir müslümanın dinden
    dönmesidir. Bu nedenle karşımızda suç işleyen müslüman vardır;
    dininden, inancından zorla çıkarılan bir hıristiyan veya yahûdi
    değil. Zaten kimsenin dininden zorla çıkarılamayacağı Kur’an teminatı
    altındadır. Eğer insanlar zorla İslâm dinine sokulabilseydi,
    İslâm hukukunda zimmet akdi (zimmîlerle ilgili hükümler) meşrû
    görülmezdi. Ayrıca, mürtedin dinden çıktığını herhangi bir şekilde
    ilân etmesi gerekir. Aksi takdirde onun dinden döndüğüne
    hükmedilemez. Çünkü o takdirde bu kişi mürted değil; münâfık
    sayılır. Böylece mürtedin dinden çıkışını ilân etmesi, bir başka suç
    teşkil eder. Çünkü bu ilânda, ümmetin inancını alaya alma vardır,
    İslâm nizamını hiçe sayma vardır. Ayrıca mürted, bu davranışıyla
    kendisi gibi olanları bu yola teşvik etmiş olur. En azından zayıf
    inançlı kişilerin kalplerine şüphe tohumlarını ekmiş olur. Bütün
    bunlar, toplumun sarsılmasına ve İslâm nizamının zedelenmesine
    sebebiyet verir. Bunlar büyük suçlardır. Bu suçların önlenmesi, ancak
    mürtede verilecek ceza ile mümkün olur. İslâm hukukunda
    (bu şekilde savaşçı konumunda olan) mürtede ölüm cezası öngörülmüştür.
    Çünkü İslâm nizamını bozucu (ve onu yıkmayı hedefleyen)
    davranışta bulunmak çok büyük bir suçtur.
    Nitekim bazı davranışlar, çok kötü sonuçlar verdiği için cezası
    da ona göre ağırdır, bunda garipsenecek bir şey de yoktur. Meselâ
    331 2/Bakara, 217
    332 47/Muhammed, 25; 5/Mâide, 54. Ayrıca, imandan sonra kâfir olmakla ilgili
    bazı âyetler de vardır (4/Nisâ, 37; 5/Mâide, 5, 3/Âl-i İmrân, 86; 18/Kehf,
    29 gibi).
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 105 -
    devletle orduya erzak temin etmek üzere anlaşan bir insanın, tam
    savaş sırasında kasden ordunun erzâkını kesmesi, onun idamı için
    yeterlidir. Çünkü yaptığı hareket basit gibi görünse de korkunç
    sonuçlar doğuracağı için cezası da büyük olur. Bir başka örnek;
    bir bebeği emzirmeyi üzerine alan bir kadın kasden yavruyu emzirmez
    ve bundan dolayı çocuk ölürse, bazı hukukçulara göre, kadının
    cezası idamdır. Böyle bir durumda kadın, “önce kabul ettim,
    sonra fikrimi değiştirdim, fikrimi değiştirme, fikir özgürlü hakkım
    yok mu?” diyebilir mi? Bununla birlikte, İslâm hukuku, mürtedin
    suçunun büyüklüğüne rağmen, ona üç gün mühlet vermeyi gerekli
    görmüştür. Bu müddet içinde pişman olursa cezası düşer. Bütün
    bunlara rağmen “mürtedi cezalandırmada inanç hürriyetinin
    kısıtlanması vardır” denilebilir mi? Hayır, denilemez!” 333
    Abdülkerim Osman ise şu tesbitlerde bulunur: “Şu kadarını
    söylemeliyiz ki; Dinden çıkma ile dine karşı çıkma arasında fark
    vardır. Dinden çıkma, genellikle fert bazında olur. Oysa dine karşı
    çıkma, daha çok topluca olur; tıpkı Rasûlullah dönemindeki
    yahûdi gruplar ile Hz. Ebûbekir dönemindeki Arap mürtedler gibi.
    İkinci olarak, bir fiili yasaklamak ile o fiilin karşılığında bir ceza
    koymak arasında fark vardır. Mürtedin cezası had değil; tâzirdir,
    bu cezanın şekli, veliyyü’l-emrin (İslâm devlet başkanının) kararına
    bırakılmıştır. İbn Kayyım’a göre, mürtedin cezasının İslâm’daki
    inanç hürriyeti ile ilgisi yoktur; bu, siyasî bir husustur. Bundan
    maksat, müslümanları ve İslâm devletinin nizamını düşman saldırılarından
    korumaktır.” 334
    İrtidadın Dünyevî Cezası Yoktur
    Diyenlerin Delilleri
    Günümüzde Kur’an etrafında oluşturulan problemlerin büyük
    bir kısmını, Kur’an dışı rivâyetlerle yanlış olarak elde edilen yorumlar
    teşkil eder. Örnek vermek gerekirse; Kur’an’da mürtedd’in
    (İslâm’dan, başka bir dine dönenin) öldürüleceğini emreden hiçbir
    nass mevcut değilken; bu hüküm âdeta tartışmasız bir İslâmî ceza
    olarak kabul edilmiştir. Oysa böyle bir hüküm, birçokları meyanında335;
    “Dinde zorlama yoktur...”336 âyetine de aykırı düşmektedir.
    Hz. Peygamber sonrası uygulama ve ictihadlardan yararlanmak
    gerektiği halde, dogmalaştırılıp İslâm haline getirilmesi, din
    333 Abdülkerim Zeydan, Mecmuâtu Buhûsin Fıkhiyye, Beyrut 1407/1986, s.
    415-416
    334 Abdülkerim Osman, en-Nizâmu's-Siyâsî fi'l-İslâm, s. 66-67
    335 2/Bakara, 217; 5/Mâide, 54
    336 2/Bakara, 256
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 106 -
    anlayışlarımızla ilgili problemlerin çoğunu teşkil etmektedir. Öncelikle
    Kur’an dışı rivâyetleri, Kur’an’ın önüne geçirmemek, ona
    tahakküm ettirmemek sûretiyle birçok problem bertaraf edilmiş
    olur. Geriye kalan problemler ise, Kur’an’ın doğru anlaşılmasına
    dayanan problemlerdir. 337
    İrtidad, büyük bir günah olmakla beraber Kur’ân-ı Kerim’de
    buna dinî bir cezâ (önleyici bir yaptırım) konmamıştır. Çünkü
    iman gönül işidir; zorlama ile olmaz. Dinden dönen, içinden inkâr
    ediyorsa dil ile inandığını söylese bile gerçekte mü’min değildir.
    Öyle ise dinden dönen kimse, zorla dine sokulamaz. “Dinde ikrâh
    yoktur!”338 İrtidâd edenin öldürüleceği hakkında rivâyetler varsa
    da Kur’an’a ters olan bu rivâyetlerin bir değeri yoktur.
    İrtidâd Allah’a karşı işlenen bir suç olduğundan buna bir cezâ
    belirlenmemiş, diğer tür dinî hükümler gibi cezâsı âhirette Allah’ın
    hükmüne bırakılmıştır. Mürteddin öldürüleceği hakkındaki bazı
    görüşler dinin değil; insanların kendi kanaatleridir. Kur’an bu konuda
    bir cezâ belirtmemiştir.
    Mürteddin öldürüleceğine dair bazı zayıf rivâyetler vardır
    ki, bunlar hadisten çok, sahâbî sözü (eser) olarak aktarılmıştır.
    Abdullah İbn Abbâs’ın, güvenilirliği çok tartışmalı âzâdlı kölesi
    İkrime’den gelen rivâyete göre güya Hz. Ali, kendisine tanrı diyenleri
    yahut zındıkları veya gizlice putlara tapanları ateş dolu hendeklere
    attırıp yaktırmış. Bunu duyan Abdullah İbn Abbâs: “Ben
    olsaydım, onları yakmazdım. Çünkü Peygamber (s.a.s.), “Allah’ın
    azâbıyla azâb etmeyiniz!” buyurmuştur. Ben onları öldürürdüm. Çünkü
    Peygamber (s.a.s.): “Dinden döneni öldürünüz!” buyurmuştur. 339
    Bu rivâyet çelişkilerle doludur. Çünkü önce rivâyetten Peygamber
    döneminde henüz bir çocuk olan Abdullah İbn Abbâs’ın,
    mürteddin hükümlerini, Peygamber döneminde icraatın içinde
    yoğrulmuş Hz. Ali’den daha iyi bildiği anlaşılmaktadır. Bu, mantıklı
    değildir. İkinci olarak Abdullah İbn Abbâs, Hz. Ali döneminde
    Kûfe’de Hz. Ali’nin yanında idi. Hz. Ali’nin çukurlar eştirmesi, bu
    çukurlara doldurduğu yakıtları ateşleyip bu insanları ateş hendeklerine
    attırıp yaktırması, toplumdan gizli kalacak bir şey değildir.
    Abdullah da muhakkak ki orada idi ve olayı görüyordu. Eğer
    böyle bir uygulama olsaydı, bu konuda düşüncesini Hz. Ali’ye
    337 Hikmet Zeyveli, Kur'an'ın Aktüel değeri Üzerine, 1. Kur'an Sempozyumu,
    Bilgi Vakfı Y. s. 289, 293
    338 2/Bakara, 256
    339 Buhârî, Cihad 149, İstitâbe 2; Ebû Dâvud, Hudûd 1; Tirmizî, Hudûd 25;
    Nesâî, Tahrîm 14; İbn Mâce, Hudûd 2; Ahmed bin Hanbel, I/2, 7, 28, 282
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 107 -
    söyleyebilir, onu bu korkunç uygulamadan caydırabilirdi.
    Ayrıca bu rivâyetlerde ateşte yakılanların kimliği de değişmektedir.
    Bir rivâyette Ali’nin yaktırdığı kişiler zındıklar (gizli Mani
    dini bağlıları), bir rivâyette gizlice putlara tapan fakat müslüman
    görünen kişiler, bir diğer rivâyette de Ali’nin Tanrı olduğunu söyleyen
    Yemen’li Abdullah İbn Sebe’ ve adamlarıdır.
    Aslında birçok yazarın allandıra ballandıra fitne olaylarının
    kaynağı olarak gördükleri bu Abdullah İbn Sebe’, gerçekte
    efsânevî bir kişidir, tarihî bir kişi değildir. Bu olayların altında hep
    bir yabancı parmağı arama alışkanlığındaki kişilerin ürettiği sanal
    bir kişidir. Yüz elli Uydurma Sahâbî adlı kitabın yazarı, bu kişinin
    uydurma bir kişi olduğunu ispatlamaktadır.
    Kimi rivâyette Hz. Ali bunları yakmamış, hendeklere attırıp
    üstlerine duman salarak boğdurmuş; kimi rivâyette de bunları
    önce hapsetmiş, bunlara ne yapmak gerektiğini adamlarına danışmış.
    Adamları bunların öldürülmesini önermişlerse de Hz. Ali:
    ‘Hayır, ben bunlara, babamız İbrâhim’e uygulanan cezâyı uygulayacağım!’
    demiş ve öyle yapmış.340 Sanki Hz. Ali, Hz. İbrâhim’in
    ateşe atılmasını yerinde bir cezâ görmüş ki zorba kâfirlerin, tevhid
    imamına uyguladıkları o tüyler ürpertici cezâyı, bu zavallı insanlara
    uygulamaya heveslenmiş. Hz. Ali’den gelen başka bir rivâyette
    ise mürted öldürülmeden önce tevbeye çağrılır ve tevbe etmesi
    için kendisine bir ay süre tanınır. 341
    Ahmed bin Hanbel’in bir rivâyetine göre Ebû Mûsâ el-Eş’arî’nin,
    Allah ve Elçisi’nin hükmüne göre mürtedin derhal öldürülmesini
    istediği söylenirken, devamı olan başka bir rivâyette ise Ebû
    Mûsâ’nın, kendisine gelen mürtedi yirmi gece veya buna yakın bir
    süre tevbeye çağırdığı, Muâz gelince hâlâ tevbe etmemiş olan bu
    adamın boynunun vurulduğu belirtilmektedir.
    Enes’in rivâyetine göre “Hz. Ömer, yanına gelen Enes İbn
    Mâlik’e: Bekr İbn Vâil’den irtidât eden altı kabileye ne yaptıklarını
    sormuş. Enes, onların savaşta öldürüldüklerini söyleyince; Ömer,
    onların öldürülmesini uygun bulmadığı için ‘İnnâ lillâh...’ demiş.
    Enes: ‘Onlar için öldürülmekten başka bir yol var mıdır?’ diye sormuş.
    Ömer: ‘Evet, onlara İslâm’ı arz ederim, kabul etmezlerse onları
    hapsederim’ demiştir.”342 Hz. Ömer’in bu sözünden, mürtedin
    sadece hapsedileceği, fakat öldürülmeyeceği anlaşılmaktadır.
    340 Fethu'l-Bârî, 12/270; Neylu'l-Evtâr, 7/191, 194
    341 Fethu'l-Bârî, 12/270
    342 Neylu'l-Evtâr, 7/191 -Beyhakî'den
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 108 -
    Hâlid bin Velîd, “Nice namaz kılan var ki, kalbinde olmayanı
    söylüyor (inanmış görünüyor)” gerekçesiyle kısmeti (ganimet
    taksimini) kabul etmeyen bir kişiyi öldürmek için izin isteyince
    Allah’ın Rasûlü: “Bana insanların kalbini yarıp karınlarını deşip imanlarını
    araştırmam emredilmedi’ buyurmuştur.343 Bir rivâyette Peygamber
    (s.a.s.): “Bırak şunun boynunu vurayım” diyen kimseye, “Hayır, ben
    ashâbımı öldürmem!” demiştir. 344
    Başka olaylar saldırgan düşmanlara karşı takınılması gereken
    tavrı belirleyen âyetleri, derûnî (içsel) olan ve asla zor kabul etmeyen
    vicdânî inanca müdâhaleye dayanak yapmak, Kur’an’ın
    din ve vicdan özgürlüğüne tamamen aykırıdır. İman gönül işidir.
    İnanmadığı takdirde öldürüleceğini anlayan insan, zor karşısında
    inansa da mü’min sayılmaz ki. İkrâh ile ne iman, ne de küfür olur.
    İman serbest olarak benimsenip kabul edilen düşüncedir. “Dinde
    zorlama yoktur. Doğruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur. Kim tâğutu
    inkâr edip Allah’a iman ederse, muhakkak ki o, kopmayan, sağlam bir
    kulpa yapışmıştır. Allah işitendir, bilendir.” 345
    İslâm’ın kimseyi zorla dine sokmayı emretmediği, herkese
    din ve vicdan hürriyeti tanıdığı, başka dinden insanlara dinlerini
    yaşama fırsatı verdiği herkesin bildiği bir gerçektir. Her şeyden
    önce, “Lâ ikrâhe fi’d-dîn -Dinde zorlama yoktur-.”346 âyetiyle bu hüküm
    ilân edilmiştir. Bir başka âyette de; “Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin
    hepsi mutlaka inanırdı, o halde sen mi insanları inanmaları
    için zorlayacaksın?”347 buyrulmakla, Allah’ın insanoğluna bahşettiği
    kendisine inanıp inanmama özgürlüğüne işaret edilmiştir. Yoksa
    tüm insanları, mü’min ve itaatkâr kullar olarak yaratması ve yeryüzünde
    hiçbir kâfir kul bırakmaması işten bile değildi. Fakat o
    zaman insanoğlunun yaratılmasının altında yatan hikmet, geçersiz
    hale gelirdi. 348
    Bazılarına göre bu hürriyet, dine girmeden öncedir. Kimse,
    zorla müslüman edilemez, ancak dine girdikten sonra dilediği
    gibi davranamaz, onun kurallarına uymak gerekir. Bu doğrudur,
    bir sistemi benimsemek onun kurallarına uymayı kabul etmek anlamına
    gelir. Aykırı davranışların müeyyideleri de olmalıdır. Ancak,
    İslâm’ın insanlara tanıdığı din ve vicdan hürriyetini müslüman olmadan
    önceki bir zamana hasretmek sadece bir izah tarzıdır ve
    343 Buhârî, Meğâzî 61; Müslim, Zekât 144; Fethu'l-Bârî, 8/67
    344 Fethu'l-Bârî, 12/293
    345 2/Bakara, 256; Süleyman Ateş, Kur'an Ansiklopedisi, c. 10, s. 170-172
    346 2/Bakara, 256
    347 10/Yûnus, 99
    348 Mevdûdi, Tefhimu'l Kur'an, c. 2, s. 340
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 109 -
    böyle bir davranış, Hıristiyan ve Yahûdilere tanınan din ve vicdan
    hürriyetinin Müslümanlardan esirgenmesi demektir ki, nasslarda
    böyle bir sınırlama mevcut değildir. 349
    Din ve inanç hürriyeti var” diyoruz, ama İslâm dininden dönen
    kişinin (yani ben müslüman değilim diyen insanın) öldürülmesi
    gerektiği konusunda hâlâ büyük bir ittifak var. Yani, din hürriyetini
    hıristiyana, yahûdiye tanıyoruz, ama müslümana tanımıyoruz
    gibi bir kanaat var. Yani hıristiyan hıristiyan olarak, yahûdi yahûdi
    olarak kalacak, ama Mehmet Aydın dinden çıkarsa? Onun cevabı
    pek hoş değil. “Lâ ikrâhe fi’d-dîn gayi müslimler içindir, müslümanlar
    için değildir” diyenler, böyle anlayanlar var; hâlâ bu böyle
    yorumlanıyorsa ciddî bir inanç hürriyeti problemi var demektir. 350
    Zorla iman olmaz. Gönül ferahlığı ile dinden çıkan kişinin,
    inandıktan sonra inkâr eden kimsenin cezası nedir? Kur’ân-ı Kerim,
    buna bir ceza koymamıştır. Şöyle bir kural konabilir: “Toplum
    hukukunu ilgilendiren, toplum haklarına dokunan suçlar işlendiği
    takdirde Kur’an’ın ona belirlediği cezalar vardır, ama toplumun
    haklarını ilgilendirmeyen, Allah ile kul arasında kalan tamamen
    vicdanî meselelerde suç işleyen kimselerin Kur’an’da bir cezası
    yoktur.” Yani bir adam hırsızlık yaparsa, bu, toplumun hakkına
    saldırıdır. Allah katında günah ama aynı zamanda toplum hakkına
    da saldırıdır. Bir adam zina ederse bu, toplum hakkına saldırıdır.
    Allah katında suç olduğu gibi, bir de toplum düzenine saldırı
    var. Bunların elbette cezaları vardır. Ama oruç tutmamanın
    dünyada cezası var mıdır? Yoktur; cezası âhirettedir. Yani Allah ile
    kul arasında olan suçların cezası uhrevîdir, ama toplum düzenini
    ihlâl eden suçların cezası dünyevîdir. Âhirette Allah onu ya affeder
    veya etmez; o ayrı bir konu. İrtidad da tamamen Allah ile kul
    arasında olan bir meseledir. O yüzden cezası uhrevîdir. Sonradan
    bir ceza uygulanmış ama bu Kur’an’ın getirdiği bir ceza değil. O
    toplumun yaptığı ictihaddır.
    Bugün biz Kur’an bağlamında düşündüğümüz zaman görürüz
    ki, irtidâdın cezası olmadığı gibi, dinde de zorlama yoktur. Adam
    “ben dine inanmıyorum, dinden çıkıyorum” derse çıksın, biz onu
    zorlamayız ama ikaz ederiz. Kabul eder veya etmez, o ayrı mesele.
    Zaten “inan!” diye zorlasak, o da “inandım” dese, acaba gerçekten
    inanmış mıdır? Bu, bir vicdan işidir. Hatta bir sahâbî savaşta
    bir insanı selâm verdiği (Lâ ilâhe illâllah dediği) halde öldürüyor.
    Durumu Peygamberimize iletiyorlar. Peygamberimiz onu öldüren
    349 Ahmet Yaşar, İslâm Ceza Hukukunda İdamı Gerektiren Suçlar, s. 98
    350 Mehmet Aydın, 1. Kur'an Sempozyumu, s. 353
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 110 -
    kişiye “neden öldürdün?” diyor. O da, “sadece korkusundan, öldürüleceği
    endişesiyle selâm verdi (Lâ ilâhe illâllah dedi)” diyor. “Hel
    lâ şekakte kalbehu = kalbini yarıp da baksaydın ya” diyor. Biz, adamın
    zâhirine, görünüşüne değer veririz. Dinde zorlama yoktur. Ama
    hukukî meselelerde elbette zorlama olacaktır. Farazâ şimdi bir
    Alman, Türk vatandaşlığını kabul etse, bu adam T.C.’nin kanunlarına
    uymayı kabul etmiş demektir, ona uymak mecbûriyetindedir.
    T.C.’nin kanunlarına göre suç olduğu halde; “ben hırsızlık ederim,
    adam öldürürüm” diyebilir mi? Devlet, ona keyfî hareket etme
    serbestliğini verir mi? Elbette ki vermez. İslâm da hiçbir müslümana
    kendi kurallarını çiğneme hakkını vermez. Aksi halde nizam
    diye, hukuk diye bir şey kalmaz. Elbette bu konularda zorlama
    vardır. Ama iman meselesinde bir zorlama yoktur. 351
    Hayreddin Karaman Hoca ise, bu konuda şunları söylemektedir:
    “İrtidad, bir insanın müslümanken İslâm’ı terkedip dinsiz olması
    yahut başka bir dine geçmesi demektir. Öyleyse şimdi müslüman
    değilken din değiştirse, ona irtidad demiyoruz. Dilediğine
    inansın, dilediğine geçsin. Müslüman olmayan bir insanın din değiştirmesi
    zaten serbesttir. Müslüman bir kimsenin din değiştirmesidir
    problem. Şimdi korkuyor ya birkısım insanlar, “ya gelirseniz
    ne olacak?”
    Bugün Türkiye’de yaşayanların % 99,6’sı müslüman(mış); iyi
    de, şimdi, bazı alevî vatandaşlarımız çıkıyor, diyorlar ki: “25 milyon
    alevî var.” Onlara soruyoruz: “Bu alevîlik nasıl bir şeydir?” Anlatıyorlar;
    bir kısmının anlattığı şeyin İslâm’la alâkası yok. Zaten
    böyle alevîlere soruyorsun, diyorlar ki; “biz bir kere sünnî değiliz
    ya, bizimki İslâm da değil; apayrı bir kültürdür, vs.dir.” Bu, tüm
    alevîler için doğru olmadığı halde, onların sözcülüğünü üstlenen
    niceleri böyle diyor, en azından böyle olanlar da var. Başka birileri
    çıkıyor, diyor ki: “Ülkemizde şu kadar falan dinden insan var, şu
    kadar filan inançtan kişi var, şu kadar şu ideolojiye mensup insan
    var. Bunlar söyleniyor. Kaleme vuruyorsun, neticede % 99 gibi bir
    şey gözükmüyor. Bunların hepsini biz müslüman sayıp da, yarın
    adam “ben müslüman değilim” deyince, mürted sayma hakkımız
    var mı? Bu soru olarak ortaya atılan cümlenin cevabı içinde vardır.
    Yani bu tür kimseleri mürted saymaya hakkımız yok. Biz, bu kimseleri
    henüz müslüman olmamış ham madde olarak kabul edeceğiz.
    Ham madde ama ahsen-i takvîme, eşref-i mahlûkata yönelik, ona
    tâlip ham madde. Bütün gayretimizle onlara İslâm’ı sevdirmeye
    çalışacağız, öyle düşmanca, merhametsizce, kılıçla, sopayla değil.
    Kur’ân-ı Kerim insanları nasıl İslâm’a kazanacağımızı, nasıl dâvet
    351 S. Ateş, 1. Kur'an Sempozyumu, Bilgi Vakfı Y. s. 382-383
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 111 -
    edeceğimizi anlatıyor. Orada müjde vardır, sevgi vardır, merhamet
    vardır, paylaşma vardır. İslâm’ın güzelliklerini anlatma, gönülleri
    ısındırma ve kazanma vardır. Biz bunları yaparak bu insanları kazanmaya
    çalışacağız, mesele budur ve korkulacak bir şey yoktur.
    İkincisi, diyelim ki hakikaten bir müslüman, -Allah esirgesinnasıl
    olduysa bir gün İslâm’dan şüphe etti ve dini bıraktı, dinden
    çıktı. Müslüman iken dinsiz oldu, başka bir dine intikal etti, ama
    meselâ müslümanların karşısına geçip müslümanlara hiyânet etmedi,
    müslümanların düşmanlarıyla onlara karşı savaşmadı, sadece
    dinini değiştirdi, İslâm dinini terketti. Sırf bundan dolayı bu
    insan öldürülür mü? Bu soruya İslâm, bir tek cevap vermiyor. Öldürülür
    diyen var, öldürülmez diyen de. Nitekim Ebû Hanife diyor ki:
    Kadın irtidad ettiğinde öldürülmez. Niye? Çünkü kadın muhârip
    değildir. Yani kadın bilkuvve muhârip, savaşçı değildir. Bilfiil bazı
    kadınlar da savaşçı olabilir, ama olsun, potansiyel olarak genellikle
    kadınlar düşmanlara iltihak edip müslümanları vurmayacağı
    için kadın öldürülmez diyor.
    Eğer bir insan, sadece dinini değiştirdiği için öldürülseydi, kadının
    da öldürülmesi lâzım gelirdi. Çünkü kadın da insandır ve
    kadının Allah’a kulluk mükellefiyeti bakımından erkekten hiçbir
    farkı yoktur. Öyle olunca, eğer bir insan, sadece dinini değiştirdiği
    için öldürülseydi, sebep bu olsaydı, o zaman dinini değiştiren kadın
    da öldürülürdü. O halde “İslâm’da mürted öldürülür” diyen
    fıkıhçının gerekçesi sadece din değiştirme değildir. Böyle olunca,
    başta kâfir olma hürriyeti olduğu gibi, insanların sonradan kâfir
    olma hürriyeti de vardır. İnsanlar zorla iman ettirilemez ve zorla
    iman içinde tutulamaz.” 352
    Mürtede karşı tavır konusunda dikkatli olmak mecbûriyeti
    vardır. Önüne gelene, ‘kâfir’ damgası vurmak demek olan “tekfir
    hastalığı”na düşmemek, rastgele câhil müslümanlara ‘mürted’
    mührü vurmamak gerekir. İnsanların yetişme tarzı, bilgilerinin azlığı,
    o bilgileri kullanma tavrı, İslâm’ı öğrenme kaynakları gözönüne
    alınmadan ‘tekfir’ etmek çok yanlıştır. Bir müslümanı onu dinden
    çıkaran davranış ve söz üzerinde bulursak, onun yanlışlığını
    düzeltmeye çalışmamız gerekir. Rastgele ‘kâfir’ damgası vurmak
    hem görevimiz değil, hem de müslümanların sayısını azaltmaktır.
    Sayımızın azlığı ancak düşmanlarımızı sevindirir.
    Mürted’e verilecek ceza konusunda fıkıhçıların değişik görüşleri
    var. Bazıları, eğer toplu irtidat olmuşsa bu; İslâm toplumunun
    veya devletin güvenliğini ilgilendirdiği için, onlarla topluca
    352 Hayreddin Karaman, İslâm’da İnsan Hakları, Ensar Neşriyat, s. 72-73
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 112 -
    savaşılır, zararları def edilir demektedirler.
    Günümüzde batılı ülkelerin ulaştığı zenginlik ve kalkınma,
    birçok zayıf imanlı müslümanı onlara hayran ediyor. Bir kısmı da
    onların İslâm’a uymayan fikirlerini, hayat şekillerini benimsiyor,
    onlar gibi olmaya çalışıyor. Bu, gerçek İslâm’ı gereği gibi bilmemenin
    ve ona imanın zayıf olmasının bir sonucudur. Bazı müslümanlar
    da, yönetildikleri rejimler tarafından İslâm dışı ideolojilere,
    uyguladıkları eğitim, medya ve devlet politikasıyla inandırılmaya,
    İslâm’dan koparılmaya çalışılıyor.
    Bugün yapılması gereken, ‘falanca adam küfür sözü söyledi
    ve mürted oldu, ona hangi cezayı verelim’ diye fetvâ arayışı değil;
    İslâm’ın, güzellikleri ve kurtuluş yolu olduğunu en güzel yolla insanlara
    ulaştırmak, hatayı biraz da kendimizde arayıp zayıf müslümanların
    dinden uzaklaşma sebeplerini azaltmaya çalışmaktır.
    Haksız ve gereksiz tekfîr mantığı haksız ve kolaycı bir davranıştır.
    Hiç bir yararı da yoktur. 353
    Kanaatimize göre, mürtedden kasıt, İslâm nizamına, İslâm
    devletinin varlık ve bütünlüğüne karşı çıkıp ona baş kaldırmak
    için dinden dönmedir. İşte dört mezhebin ittifakıyla mürtede uygulanan
    idam cezâsı, bu düşünceyle dinden dönmenin cezâsıdır,
    yoksa kılıç zoruyla insanları dinde tutmak için değildir. Birçok
    âyette belirtildiği gibi, dini zorla kabul ettirmek gibi bir şey zaten
    yasaklanmıştır. 354
    Muhammed Hamidullah’ın şu sözleri de bu kanaatimizi
    desteklemektedir: “İrtidâd suçu, İslâm milletine karşı işlenen
    bir bağy (isyan) suçu olduğundan, hem siyasî, hem de dinî cezâ
    gerektirmektedir.”355 Bilindiği gibi, bağy suçunun cezâsı, Hucurât
    sûresinin 9. âyetiyle sâbittir. Peygamberimiz döneminde mürted
    olan ve sayıları hiç de az olmayan insan çıkmıştır. Hicreti göze
    alamadığı için Mekke’de kalmaya devam eden ve çevre şartlarına,
    oradaki baskılara dayanamayıp irtidad edenler, Habeşistan’a
    hicret edip oranın şartlarına uyum sağlayıp irtidad edenler vardır.
    Yine, Hz. Peygamber’e vahiy kâtipliği yapmış olan Kays, sonradan
    mürted olup kaçmıştır. Hz. Peygamber, bu mürtedlere herhangi
    bir ceza uygulamamıştı. Yani Rasûlullah’ın fiilî sünnetinde mürtedlere
    idam cezası gibi bir hükümden bahsetmek doğru değildir.
    Mekke’nin fethi sırasında Hz. Peygamber’in öldürülmelerini emrettiği
    bazı müşrikler yanında kimi mürtedler varsa da, bunlar, salt
    353 Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 459
    354 Bk. 2/Bakara, 256; 10/Yûnus, 99; 18/Kehf, 29 vb
    355 Vâkıdî, Kitâbu’r-Ridde, Hamidullah’ın Mukaddimesi, s. 9
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 113 -
    mürted oldukları için bu cezâya çarptırılmamıştır. Mürted olduktan
    sonra İslâm düşmanlarını müslümanların aleyhine kışkırttıkları
    için, İslâm’a büyük oranda zarar vermeye çalıştıkları, savaşçı konumları
    için bu cezaya müstahak olmuşlardır.356 Hatta bunlardan
    bir kısmı tekrar müslümanlığı kabul etmiştir.
    Özellikle Hz. Ebû Bekir (r.a.) döneminde “ridde savaşları” diye
    bilinen savaşlar, hele zekât gibi o dönemde devlete verilen bir
    vergiye itiraz edenlere karşı uygulandığı gözönüne alınınca, bunların
    bağî/isyankâr oldukları, meşrû İslâm devletine karşı ayaklandığı,
    savaşçı konumunda oldukları ve bunun cezâsı olarak kendileriyle
    savaşıldığı değerlendirilmelidir. Hz. Ebû Bekr’in mürtedlere
    ve zekât vermeyenlere karşı savaş açması, tamamen devletin düzenini
    yıkma girişimlerine karşı verilmiş bir savaştır. Tarihte devlet
    adamları, kamunun yararını dikkate alarak bazı uygulamalarda
    bulunmuş olabilirler, ama bunlar siyasî amaçlıdır, başkaldırılara
    karşı tedbirden ibârettir. Yoksa, savaşçı konumunda olmadıkları
    için kadınların sırf irtidad ettikleri için öldürülmemeleri gerektiği
    hükmü de değerlendirilmemiş olur. Dolayısıyla İslâm’la ve/veya
    müslümanlarla savaşçı durumunda olan ister önceden beri kâfir/
    müşrik, ister mürted kimselerle savaşılır, onlar öldürülür. Ama
    savaşçı durumunda olmayan kendi halindeki mürtedlerin öldürülmesi,
    Kur’an hükümlerine uygun değildir, Kur’an’ın inanç özgürlüğü
    ilkelerine terstir. İslâm fıkhında dört mezhebin ittifak
    ettiği mürtedin idamla cezalandırılması hükmü, devletin düzenine
    karşı başkaldırması ve bir bağy suçu işlediği içindir. Yoksa,
    Şeltut’un da dediği gibi; kendi kendi kendine, İslâm’ı karalayıp
    suçlamadan bir başka dini benimseyen kimseye idam cezası verilmez.
    357
    Peygamberimiz’in (s.a.s.) müslümanlar arasında münâfıkların
    varlığından haberdar olduğu halde, bu insanları cezalandırmadığı,
    hatta onları mescidinden kovup mahcup etmediği bilinmektedir.
    Bu da, müslümanların ne kadar hoşgörü sahibi olduğunun
    bir delilidir. Bunun için diyoruz ki, mürtedin ölüm cezasına çarptırılması,
    İslâmî sisteme, devletin egemenliğine karşı çıkma haliyle
    sınırlıdır.358 Bugün hemen hemen bütün dünyada bu suçu işleyenlerin
    cezası hep aynıdır; idam.
    Mürtedin dinden çıktığını herhangi bir şekilde ilân etmesi
    gerekir. Aksi takdirde onun dinden döndüğüne hükmedilemez.
    356 Bk. İbn Hacer, el-İsâbe, II/317
    357 Mahmut Şeltut, el-İslâmu Akîdeten ve Şerîah, s. 301
    358 M. Şeltut, a.g.e. s. 301
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 114 -
    Çünkü o takdirde bu kişi mürted değil; münâfık sayılır. Bu ilân ile
    de İslâm nizamını hiçe saymış olur, mürted, bu davranışıyla kendisi
    gibi olanları bu yola teşvik etmiş, İslâm aleyhinde en azından
    soğuk savaş başlatmış, yıkıcı propagandaya girişmiş olur. En azından
    zayıf inançlı kişilerin kalplerine şüphe tohumlarını ekmiş olur.
    Bütün bunlar, toplumun sarsılmasına ve İslâm nizamının zedelenmesine
    sebebiyet verir. Bunlar büyük suçlardır. İslâm’da kimsenin
    gizli hallerini araştırmak, yani tecessüs câiz olmadığına göre,359
    fıkıhçılar tarafından irtidâd için öngörülen idam cezâsı, aslında
    bu davranışın açıkça propaganda yoluyla İslâm nizamına karşı gelinmesinden
    dolayıdır.
    Dinden çıkma ile dine karşı çıkma ayrı ayrı şeylerdir. Fıkıhçılara
    göre, idam cezasına çarptırılan mürted, dinden dönen herhangi
    bir kimse değil; dine karşı saldırıya geçen savaşçı kimliğindeki
    insandır.
    İrtidâd, akıllı ve bâliğ kimsenin zorlama olmadan İslâm dinini
    fiil, söz veya inanç bağlamında terketmesiyle gerçekleşir. Delinin,
    aklı ermeyen çocuğun ve mükrehin/zorlananın dinden dönmesi
    geçerli değildir. Kişinin sözlü, fiilî veya itikadî olarak gerçekleştirdiği
    davranışının dinden çıkmayı gerektirdiğini bilmesi ve bunu
    bilerek yapması gerekir. Hatta Şâfiî’ye göre, kişinin bu işi bilerek
    yapması da yetmez, dinden çıkmaya niyetlenmesi de gerekmektedir.
    Çünkü ameller niyetlere göre değer kazanır. 360
    Özellikle, günümüz câhiliyye ortamlarında insanlar, müslüman
    olduğunu iddiâ edenler, ya da müslümanların yaşadığı
    yerlerdeki insanlar, çevrelerinden İslâm’ı ne kadar, doğru bir şekilde
    öğrenme, güzel örneklerini görme imkânlarına sahiptir? Çoğunlukla
    bid’at ve hurâfelerle yer yer tahrife uğramış, medyada,
    okullarda, hatta kimi câmilerde tanıtılan ve yaşanılan İslâm’ın ne
    oranda gerçek İslâm olduğu sorulmalıdır. Ve bütün bu olumsuz
    şartlar içinde insanın bazen hurâfelere, zâlimlerle işbirliği yapanlara
    karşı çıktığını zannedip değerlendirerek hak adına hakka karşı
    çıkabildiğini unutmamak gerekiyor. Câhillik, bilinmeyen İslâm’a
    karşı çıkmayı neticelendirdiği gibi, bazen bu câhiller sevdiği(ni
    zannettiği) dinin gerçeklerine karşı çıkıp çıkmadığını bile bilip değerlendirmeden
    aklına göre bir hükmü kabul etmeyebiliyor. Nice
    insan İslâm için kendini belki fedâ edebilecek durumda Allah’ı ve
    359 49/Hucurât, 12
    360 Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 1; Itk 6, Menâkıbu’l-Ensâr 45, Talâk 11; Eymân 23;
    Müslim, İmâre 155; Ebû Dâvud, Talak 11; Nesâî, Tahâre 59, Talak 24,
    Eymân 19; İbn Mâce, Zühd 26; Abdülkadir Udeh, et-Teşrîu’l-Cinâiyyü’lİslâmî,
    2/719
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 115 -
    Rasûlünü sevdiği halde, düzen ve ortamın kurbanı olarak, ilim ve
    amel konularında da ihmalin neticesi, bazı müslümanlarca mürted
    ilan edildiği için idamı hak eden duruma düşebiliyor. Acınması
    ve kurtarılması gereken bu zavallılara karşı görevlerini yerine getirmeyen
    müslümanların, bunları asılması gereken insanlar olarak
    ilân etmeleri ne kadar doğru olur? Bunlara ne verdik ki, ne istiyoruz?
    Bataklıktan, hele gübrelikten çok güzel kokulu güller mi
    çıkacak? Tek tük çıksa bile, gübreliğin gülistan olmasını beklemek
    idealizmin anormallik boyutu değil midir? Bataklık/gübrelik kurutulmadan
    b... böceklerinin veya sivrisineklerin önüne geçmek
    mümkün mü? Cehâlet, aldatmalar, saptırmalar, akın kara, karanın
    da ak gösterilmesi gibi tavırlar değerlendirilmeden ve bunlara
    çözümler bulunmaya çalışılmadan insanların hakka tümüyle nasıl
    teslim olabileceğini düşünmek gerekiyor. Derdimiz bağcı dövmek
    değil, üzüm yemek olmalı. Yargı yerine dâvet öne çıkmalı, tekfir
    ve mürtedlik damgalamasıyla öldürülecek adam aramak yerine;
    ihyâ edilecek, hidâyetlerine sebep olunacak tavırlar gerekiyor.
    Mesleğimiz yargıçlık değil, itfaiyecilik ve doktorluk olmalı. Bilinçli
    şekilde savaşçı konumunda olmayanları öldürmeye değil, onları
    kurtarmaya, ihyâ etmeye koşmalıyız. Militanlık değil, merhamet
    fedâiliği gerekiyor ıslah için, amel-i sâlih için, hakkı ve sabrı tavsiye
    için. Unutmayalım ki, bir canı kurtaran/ihyâ eden, bütün insanları
    kurtarmış gibi; haksız yere birini öldüren de bütün insanları
    öldürmüş gibi olur. 361
    Gizli İrtidâd
    İçinde bulunduğumuz toplumun önemli bir kesiminin, itikad
    ve fikir bakımından halleri, gizli irtidâd vak’asına uymaktadır. Bu
    kalabalıkları, bundan başka hiçbir kalıba oturtmak mümkün olmamaktadır.
    Tanzimat denilen kökü imanın dejenere olması psikolojisiyle
    başlayan Meşrûtiyet ve Cumhuriyet dönemleriyle gelişen kâfirlere
    özenme ve her konuda onlara benzeme, batılaşma şeklindeki
    hâlet-i rûhiye ve bu ruh halinin sonucunda, akîde, düşünce ve
    sosyal yaşantıda meydana gelen değişim, öyle bir insan türü oluşturdu
    ki, bu insan türü, mukaddesat cümlesinden bazı şeyleri “bu
    benim aklıma ve çağdaş anlayışa uymuyor...” diyerek kolayca reddedebilecek,
    inanç bakımından zararlı olan birçok şeyi de rahatlıkla
    isteyerek benimseyip bir kurtuluş düsturu gibi sarılabilecek
    hale düşmüştür.
    361 5/Mâide, 32
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 116 -
    Batılılaşma adı altında gelişen bâtıllaşma ve değişim, diğer
    adıyla yabancılaşma çığırında gelinen bugünkü nokta, tam anlamıyla
    bir gizli irtidâd olgusunu sergilemektedir. Hem resmî, hem
    de özel ve sivil planda İslâmîyet’in dışlanması demek olan bu hal,
    gizli irtidâd hükmünden başka hiçbir şeyle izah edilemez. Çünkü
    bu toplum, bir zamanlar İslâmîyet’i -tam ve mükemmel olmasa
    da- esası itibarıyla benimsemiş bir toplumdu.
    Ama sonra onu çağın gerisinde kabul ederek kendine göre
    çağdaş normlar edinmek gibi bâtıl bir yola saptı, daha doğrusu
    saptırıldı. İşte bu kültür ve bu anlayışla oluşan bir toplumun içinde
    fikrî ve itikadî alanda, tevhid ölçüsünde ve çizgisine göre birçok
    sapmaların olması ve ne idüğü belirsiz, melez, şahsiyetsiz/kimliksiz
    insanlardan oluşan bir toplumun ortaya çıkması kaçınılmazdır,
    İlk dönemde kendini gösteren irtidâd olayları ile son dönemlerde
    gizli ve itikadî esaslarda da meydana gelen gelen irtidâd
    hallerinde, temelde yatan etkenler ve reddetmenin dışa vuruş şekilleri
    bakımından ortak nitelikler ve benzerlikler vardır. Meselâ,
    kendini mü’min saydığı halde, zekât diye bir görev tanımayan
    zenginler, (Hz. Ebû Bekir’in konumundaki) yetkili mercîler tarafından
    tahsil edilecek olsa vermeyecek durumda mü’min olduğunu
    iddiâ eden zenginler... “Fâizi bankalar kendi rızâsıyla veriyor veya
    biz kendi isteğimizle ödüyoruz...” diyerek böyle dinî bir haramı
    kabul etmeyen ve bu fâizi meşrû sayan şahıs ve kurumlar... (“Alan
    râzı, veren râzı, bu haram olan zorla ırza geçme değildir ki, zinâ
    olsun” deyip kerhâneleri savunanlar, devlet eliyle işletilen kumarı,
    meselâ milli piyangoyu, altılıyı, sayısalı, totoyu... haram kabul
    etmeyip meşrû gören, önceden de müslüman olduğu bilinen kişiler...)
    Yine meselâ, icabında oruç tutan, kurban kesen, Cuma namazı
    kılan, fakat beş vakit namaz diye bir görevi yerine getirmeyip
    böyle bir yükümlülüğü de âdeta kabul etmez bir tavır içinde olan
    kalabalıklar... Ve daha yaygın bir hastalık olarak, laik ve şeriatsız
    bir dindarlığa güya taraftar olanlar... (Lâ’sı olmayan, ilâh kavramına
    girecek çağdaş bâtıl zihniyet ve putlardan hemen reddedecek
    hemen hiçbir şeyi olmayan, tâğuta karşı çıkmayan, bâtılı reddetmeyen
    insanlar... “Biz de bir zamanlar bu yollardan geçtik, bunlar
    boş şeyler, çağın gereklerine, yaşanılan gerçeklere, konjönktüre
    uymuyor” deyip cihada, İslâmî tavırlara karşı çıkan bukalemun
    gibi her renge giren veya renksizleşenler...)
    Bütün bunlar “ridde” ve “irtidâd” ölçüsünden başka hangi kalıba
    oturtulabilir? Yine bu tür düşünce sahipleri, belki de mü’min
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 117 -
    bir âileden gelmektedir ya da gençliklerinde tam müslümandılar.
    Dinden dönme olayının bireysel ve toplumsal düzeyde vuku bulduğunu
    biliyoruz. Bu durumu, müfessir Hamdi Yazır merhum da
    şöyle belirtiyor: “Demek oluyor ki, bu gibi televvünât (yani itikadî
    bakımdan değişik renklilikler göstermek) sadece efrâd (fertler)
    hakkında değil; cemaatler hakkında da sebeb-i felâkettir. Binâen
    aleyh, bir zamanlar İslâm dinine hizmet etmiş olup da bilâhere
    kâh küfür ve kâh iman, şuraya buraya bocalayarak sonunda
    küffâra istihâle etmiş (dönüşmüş, yabancılaşmış) olanların halâs
    ve selâmet bulmalarında asla ihtimal olmadığı da anlaşılmış oluyor.”
    362
    Yani bu (mürted) toplumlar iflâh olmazlar. Felâh, refah ve
    terakkî gibi zâhirî bakımdan iyi gibi görünen hallere rağmen, bunun
    gerçek bir saâdet ve iyileşme olmadığı şüphesizdir. Asıl kurtuluş,
    toplumların benlik ve şahsiyetlerini bulmasıdır. Bu da ancak
    İslâmîyet’le mümkündür. İslâm’ın dışında herhangi bir mercîye ve
    düzene yöneliş, durum ve derecesine göre küfür, şirk, nifak ya da
    irtidâd hallerinden biriyle nitelenip hükme bağlanabilir. 363
    Şirkin Çağdaş Yansımaları; Özendirilen
    ve Dayatılan Mürtedlik
    Şirk, Allah’a ait özellikleri bir anlamda gasbetmek ve onları
    hak etmeyenlere vermektir. Haddi aşan insanlar veya aklını iyi kullanmayanlar,
    Allah’ın rabliğini, melikliğini, ilâhlığını, hâkimiyetini
    gasbederler. Bütün bu ilâhî özellikleri bazı şeylere, insanlara veya
    birtakım güçlere verirler. Sonra da onların önünde şöyle veya
    böyle boyun eğerler, onlara mutlak anlamda itaat ederler. İnsanların
    şirk içinde olması Allah’ın rabliğine zarar vermez. İnsan,
    kendi aleyhine olarak şirke yuvarlanır. Ancak, şirkin zararı sadece
    müşrikle sınırlı kalmaz, topluma da yayılır. Şirkin ve müşriklerin
    güçlü olduğu yerlerde fesat yaygınlaşır, toplumun huzuru bozulur.
    Allah’tan başka yaratıcı, öldürücü, mutlak tasarruf sahibi, sınırsız
    güç sahibi, sevilen ve ibâdet eder gibi itaat edilen, hükmüne
    -Allah’ın hükümlerine aykırı olarak- boyun eğilen her şey, şirke götüren
    sahte tanrılardır. Şirk içinde olanlar, şüphesiz toplum içinde,
    tabiatta ve insan ilişkilerinde dengeyi bozarlar. Hâlbuki Tevhid bu
    hayatî dengeyi kurmak ve korumak için gönderilmiştir.
    Şirke düşenler hiç bir zaman “Allah (c.c.) evreni şu kadar ortakla,
    yardımcı ile idare ediyor” demiyorlar. Onlar, yaptıklarının
    362 Hak Dini Kur'an Dili, Eser Y. c. 3, s. 1499
    363 Ekrem Sağıroğlu, Kur'an'da İnsan ve Toplum, s. 213-216
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 118 -
    şirk olduğunu çoğunlukla kabul bile etmezler. Hatta birçoğu
    İslâm’a ve Kur’an’a saygı duyduklarını dahi söylerler. Ancak, şirk
    koşmaktan maksat, Allah’ın evren üzerindeki hâkimiyetini tanımamak,
    O’nun hükümlerini reddetmek ve O’na Rabliğinde ortaklar
    bulmak, öyle inanmaktr. Dolaysıyla hayata ait hükümleri, ilâhî
    ölçüleri Allah’tan almamak, kulluğu, mutlak itaati başka sahte
    ilâhlara yapmaktır.
    Bu anlamda çağımızda yepyeni şirk örnekleri gelişmiştir. Eskiden
    görülen şirk çeşitlerine yenileri de ilave olmuştur. Artık atalar
    dini, eskiden beri devam eden putçuluk, falcılık, kurtarıcı liderlik,
    siyasal güçler, mezarda yatan ölüler, spor kulüpleri, ikon (put) haline
    getirilen sevgililer, her bir şeyi taklit edilen sanatçılar, dünya
    çıkarları, makamlar, heykeller ve ölümlü kişiler birer şirk aracı haline
    getirilmiştir. Allah’a inandığını söyleyen niceleri, O’nun Rabliğini
    göklere gönderirken, O’nun yalnızca göklere karışmasını isterken,
    kendi hayatına ve toplum hayatına başkalarının ilkelerini
    daha uygun görmekte, Allah’ın peygamber aracılığıyla gönderdiği
    ölçüye aldırış etmemektedirler. Bir kişinin veya bir siyasal gücün
    ilkelerini Allah’ın hükümlerinin önüne getirebilmektedirler. Çok
    üstün sandıkları birtakım kişilere ve şeylere Allah’tan ve O’nun
    hükümlerinden daha fazla değer vermektedirler. İslâm, insanın
    bu sapıklıktan kurtulup Tevhidle hayat bulmasını istiyor. Allah’ı
    birlemek ve yanlızca O’na kulluk yapmak üzere yaratılan insanın
    fıtratına uygun olan da budur. İnsana düşen, Kur’an’ın “De ki O Allah
    tektir. O’nun eşi ve benzeri yoktur. Doğmamış, doğurulmamıştır. Hiç
    bir şey O’na denk/eş değildir.”364 gerçeğine teslim olmak ve gereğini
    yapmaktır. 365
    İnsan, müslümanım dediği, kelime-i tevhidi söylediği halde,
    cehâlet ve düzenin/ortamın cahilî yapısından dolayı -Allah
    muhâfaza etsin- kolaylıkla şirke düşebilir. Mü’min olmak, çok
    zor değildir; esas önemli olan, özellikle İslâm’ın hâkim olmadığı
    çevrelerde mü’min kalmak ve müslüman olarak ölmektir. Günümüzde
    sık görülen şirk unsurlarının, tevhidi bozan durumların en
    yaygın olanları şunlardır:
    Güncel Câhilî Eğitimde Şirk: Câhilî eğitim kurumlarında bilginin
    temel kaynağı olarak vahy kabul edilmeyip, sadece akıl ve
    duyu organları kabul edilir. Bu, hem eski Arap câhiliyyesinde, hem
    de günümüzdeki şirke dayalı düzenlerin güdümündeki modern
    câhiliyyede ortak şirk kaynağıdır. Dünyanın oluşumu ve insanın
    364 112/İhlâs, 1-4
    365 Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 640-641
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 119 -
    ortaya çıkışı konularında ortaya atılan teoriler câhilî eğitimin temelini
    teşkil eder. İlk insanı, tesadüf sonucu veya doğa kanunları
    gereği hayvanın evrim geçirmiş türü kabul eden günümüz bilimleri
    ve eğitim anlayışları, yaratmayı ve eğitip terbiye etmeyi
    (rabliği) Allah’a hiç dayandırmayan, yaratıcı ve rab olarak başka
    tanrılara inanan müşrik tip yetiştirmek için çabalar. Yaratma konusunda
    Arap müşrikleri kadar bile Allah’ı kabul etmeyen çağdaş
    şirk zihniyeti, dünyadaki ilk insanların yaşayışını, karanlık çağ safsatası
    ile başlatır. Çağ tasnifleri ve tarihe bakış, tevhidî inanıştan
    tümüyle farklıdır. Hz. Âdem’den beri devam eden tevhidî hayat ve
    hak-bâtıl mücadelesi unutturulmak istenir. Müşriklerin hâkim olduğu
    devlet düzenleri, ileri medeniyetler olarak tanıtılır, câhiliyye
    hayatı ideal toplum modelleri olarak sunulur. Câhiliye eğitiminden
    geçmiş ve İslâm’ı hakkıyla öğrenememiş her ırktan insanın
    asr-ı saâdeti; Roma, Atina ve Isparta uygarlığı, Mısır veya Bâbil
    medeniyetidir.
    Günümüzde ekonomik yorumlar da baştan sona şirk anlayışı
    içerir. Sadece iktisat ve ekonomi eğitimi veren kurumlar değil;
    medyanın, hatta halkın gündemindeki ekonomik değerlendirmelerin
    hemen hepsinde para, ilâhların başında gelir. Tüm mülkün,
    para, mal ve nimetlerin Allah’a ait olduğu anlayışı olan “ekonomik
    tevhid” anlayışına yer yoktur. İnsanların ekonomi yönüyle de
    evrim geçirdiği, ilkel komünal toplumdan köleci topluma, feodal
    toplumdan, kapitalist ve sosyalist topluma doğru seyri ve bu çeşit
    tasnifi, insanların Allah’tan bağımsız olarak sürekli evrim geçirdiği
    iddiasını haklı çıkarmaya dayanır. İlk insanın, ilk peygamber
    ve ilk yaşama biçiminin vahyin ışığında tevhid olduğu gerçeği, en
    küçük bir teori ve ihtimal dâhilinde bile değerlendirilmez.
    Siyasal şirk anlayışı da bilimsel kılıflarla takdim edilir. En
    iyi sistem, milyonlarca yıllık tecrübe sonunda cumhuriyet ve demokrasi
    olarak adlandırılır. Hakk’ın değil; halkın egemenliğini,
    Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyi alternatif bile kabul etmeyen
    bu câhiliyye düzenlerini neredeyse tüm insanlar canla başla savunur.
    Faşist, kapitalist veya sosyalist olsun her farklı grup, gerçek
    demokrasinin kendi savundukları ideoloji ve düzen anlayışında
    olduğunu iddia ederlerken, kendini müslüman sayan nice insan
    da bu orkestraya katılır.
    Devlet yönetiminde dine yer yoktur, eğitim ve sosyal hayatın
    düzenlenmesi laik ve Kemalist esaslarla düzenlenmek zorundadır.
    Din anlayışı, din eğitimi ve din kurumları da laik düzenlemeye
    tâbidir. Dinlerin ortaya çıkışı, ilk insanın yapısı, konumu, evrim
    inancı gibi nice hususlar batı câhiliyyesinden aynen aktarılmış,
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 120 -
    zanna dayalı uydurma teorilerdir. İlk insan da, ilk peygamber Hz.
    Âdem değildir bu şirk anlayışında; insan, önce tabiata, totemlere
    tapmış, sonra çok tanrılı dinleri icad etmiş, çok sonraları da tek
    tanrılı din anlayışı oluşturmuştur...
    Modern câhiliyyenin sosyal ve siyasal şirk anlayışı gereği, devlet,
    din esaslarına -en küçük çapta bile- dayandırılamaz. Tüm kurum
    ve kurallarıyla şirkin dışına çıkılamaz bu devlet anlayışında.
    Halk da sosyal hayatta, kamu alanında tevhidî inancını sergileyemez,
    muvahhid bir şekilde yaşayamaz. Ama demokrasi vardır;
    halk şirk arasında istediği tercihi özgürce yapabilir, istediği tâğutu
    rab olarak seçebilir.
    İnsanların çoğu, aynen eski Arap câhiliyyesinde olduğu gibi,
    Allah’ı, göklerin hâkimi kabul ediyor, yağmuru yağdıran, insanları
    ve varlıkları yaratan olarak kabul ediyor; ama yeryüzüne O’nu karıştırmak
    istemiyor, yerin egemenliğini başka tanrılara veriyorlar.
    “Allah, yeryüzünde (o da beşerî kanunlara, ilke ve yönetmeliklere
    uygun olmak şartıyla) sadece -o da sınırlı şekilde- câmilere karışabilir,
    oraya hâkim olabilir. Üniversite dâhil okullara, mahkemelere,
    meclislere, çarşı ve pazarlara, cadde ve sokaklara, kıyafet ve
    kanunlara, sosyal hayatı düzenleyen anlayışlara karışamaz.” Bu
    anlayış ve uygulamalar, şirk değil de nedir? Çok kaypak bir içeriği
    olduğu halde, üzerinde ittifak edilen en belirgin anlamıyla “dinin
    devlete, devletin dine karışmaması” demek olan “laiklik” gereği
    ve dayatması olarak sadece vicdana hâkim olmasına karışıl(a)
    mayan Allah’ı dünya işlerine karıştırmak istemiyorlar, buralarda
    egemen başka güçler (tanrılar) kabul ediyorlarsa, buna herhalde
    tevhid ve İslâm adı verilemez. Bu anlamda laikliğin çağdaş değil,
    temeli çok eskilere dayanan bir şirk olduğunu söyleyebiliriz. Ve
    eski Arap câhiliyesinin de Allah’ı (hak dini) dünya ve devlet işlerine
    karıştırmak istemediklerini, Peygamberimiz’le bunun için
    mücâdele ettiklerini biliyoruz. Demek ki şirk cephesinde yeni hiçbir
    şey yok; sadece eski câhiliyenin modern görünüm ve söylemleri
    var; tek millet olan müşrikler, ilkel atalarını taklit etmekten
    başka bir şey yapıyor değiller.
    İnsanlar, demokrasi ve özgürlük putlarının da etkisiyle,
    hevâlarını hiçbir sınır tanımadan tatmin etmek istiyor, şeytanî fesad
    ve ahlâksızlıklara, içki, kumar ve zina evlerine dinin müdâhale
    edip yasak koymasını istemiyorsa, konu şirk kavramıyla ilgilidir.
    Tüm sosyal, siyasal, kamusal ve hukukî alanlara Allah’ın dışında
    başka tanrıların egemenliği egemen güçler tarafından isteniyor,
    dayatılıyor ve halk tarafından buna rızâ gösteriliyorsa, bunların
    tümü, şirkin dışında bir şeyle izah edilemez.
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 121 -
    Câhiliyye Arapları, yaratıcı olarak sadece Allah’ı kesin bir şekilde
    kabul ediyorlardı.366 Modern câhiliyye insanı ise, Allah’a bu
    kadar bile inanmıyor; ne olduğunu ve hangi vasıflara sahip olduğunu
    düşünmeden doğa/tabiat ve tesadüfe yaratıcılık atfediyor.
    Tabiatı ilâhlaştırarak çocukları, çiçekleri, güzellikleri doğanın armağanı
    olarak kabul ediyor. Bazen de bu “tabiat tanrısı”na kendisini
    ve hemcinslerini ortak koşuyor, kendisinin veya başka insanların
    yaratıcılıklarından bahsediyor.
    Tüm bunların yanında, her dönemde görülebilen şirk unsurlarını
    da katarsanız, muvahhid insanın, istisnalar dışında niye yetişmediği,
    huzursuzluk ve zilletin, kaos ve krizlerin niye artarak
    devam ettiğinin temel sebebi daha iyi teşhis edilecektir.
    Yalnız, burada unutulmaması gereken önemli bir husus var:
    Allah’a ortak koşan birisinin, şirk koştuğu şey için, “bu da bir
    ilâhtır” , “ben buna da tapıyorum” demesi veya böyle düşünmesi
    de, olayın şirk olması için şart değildir. Şirk, öncelikle kalpte yer
    eder, sonra düşünce ve hareketlere yansır. Şirkin temeli, Allah’tan
    başka herhangi bir şeyi Allah’a tercih etmektir.
    Hızır olarak adlandırılan ölümsüz zannedilen zat, gerçekte hayatta
    olmayan bir kimsedir. Yine Hızır gibi bazı ilâhî vasıflara sahip
    olduğu zannedilen “evliyâ”nın, tanrılaştırılıp bunların her yerde
    hazır ve nâzır olduğuna, insanları gözetlediğine, bazen koruyup
    yardım ettiğine inanılır. Dünyanın varlık sebebinin bu gibi zatlar
    olduğu kabul edilir. Müslümanım diyen nice insan, Allah’ın dünyayı
    ve özellikle yaşanılan coğrafyaları onların yüzü suyu hürmetine
    ayakta tuttuğunu, yoksa çoktan helâk edeceğini kabul edip
    dillendirir. Bu tür inançların gerçekle de, temel hakikat olan tevhidle
    de hiçbir ilgisi yoktur. Tümüyle bâtıl itikatlardır. Allah, dünyayı
    kendi irâdesiyle ayakta tutmaktadır. O’nun irâdesine engel
    olacak veya onu değiştirecek hiçbir ölü veya diri zât olamaz. Allah,
    dünyanın ve evrenin işleyişi ile ilgili kanunlar koymuş, hikmetler
    belirlemiştir. Evren bu ilâhî kanunlarla ayakta durur. Allah’ın otoritesinde
    ve tasarrufunda hiçbir kimsenin ortaklığı yoktur. Dolayısıyla
    Allah’tan başkasına, sanki bir güce sahipmiş gibi duâ etmek
    şirktir. Ölülerlerden medet ummak câhiliyye sapıklıklarındandır.
    Muvahhid bir mü’min, bunlardan kesinlikle uzak durmalıdır. O,
    yalnızca Rabbinden dilekte bulunmalı, O’na yönelmeli ve O’na
    duâ etmelidir.
    İttibâ Şirki: İnsanın inanç, düşünce ve davranışları yönüyle şirki
    üçe ayırmak mümkündür: İtikad şirki, ibâdet şirki ve ittibâ şirki.
    366 29/Ankebût, 61, 63; 31/Lokman, 25; 39/Zümer, 38; 43/Zuhruf, 9, 87
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 122 -
    Bırakın eğitim kurumlarını, câmiilerde bile (istisnalar dışında) tevhidden
    şirkten pek bahsedildiği olmaz. Olursa bile yasak savma
    bâbından ve fincancı katırları ürkütmemeye özen göstermek adına
    ve bazen de hakla bâtıl karıştırılarak veya hakkı ketmederek...
    Abdesti bozan şeylerin üzerinde durduğu kadar insanlar tevhidi
    bozan konulara önem vermez. Hâlbuki insanların kurtuluşunun
    yolu, Kur’an kavramlarının tashihi, boşaltılan içlerinin yeniden
    Kur’anî değerlendirmelerle doldurulmasıdır. Özellikle de lâ ilâhe
    illâllah kavramının, yani tevhid ve şirk gibi temel kavramların düzeltilmesi
    gerçekleşmeden dünyamızın da âhiretimizin de kurtulması
    mümkün değildir. Bütün şikâyet edilen olumsuzluklar, bu
    kavramların düzeltilmesine ve sağlam şekilde yaşanmasına bağlıdır.
    Filistin topraklarında siyonist yahûdiler başta olmak üzere,
    İslâm topraklarını işgal eden zâlim kâfirler silâhtan korkmuyor,
    zaten müslümanın elindeki silâhın pek korkutmaya yetecek önemi
    de yok. Ama onlar, eliyle (veya buna gücü yetmiyorsa) diliyle,
    kalemiyle kendilerini taşlayan mü’minin akîdesinden çekiniyor,
    korkuyor. Tevhid eri Allah’ın askerini, ölümden korkmayan canlı
    şehidi korkutup yıldıracak hiçbir silâhın mevcut olmadığı gibi;
    tevhid bilincine sahip insan da imanı oranında kâfirlerin korkulu
    rüyası olmaktadır.
    Islah çalışmaları, ülkeyi kalkındırma planları en azından iki
    yüz senedir uygulanan batılı tarzdaki yaklaşımlarla iflas etmiştir.
    Şirk düzeninin ıslah edilmesi mümkün de değildir, doğru da olmaz.
    “Zulmedenler, hangi inkılâpla devrilip döndürüleceklerini yakında
    bileceklerdir.”367 Çözüm, câhiliyye düzenini devirip yerine saâdet
    asrının anlayışını yerleştirmektir. Aynen Peygamber’in yaptığı gibi.
    İnsanları sahih akîdeye, tevhidî bilince, Kur’ânî eğitime, inkılâbî
    çizgiye yönlendirmedikçe uğraş ve gayretler, delik kabı suyla doldurmaya
    benzeyecektir. Siz ne kadar (sadece fazilet, ahlâk ve
    benzeri özellikleri teşvik ederek) delik kabı doldurursanız, o, kısa
    zaman içinde boşalacaktır.
    Tevhid, İslâm’ın birinci ve en büyük esasıdır. Kur’an’ın en fazla
    önem verdiği konudur. Mekke’de inen âyetlerin hemen hepsi
    tevhide vurgu yapan âyetlerdir. Medine’de inen âyetler de, çoğunlukla
    tevhide atıfta bulunur, onu kökleştirmeye çalışır. Ahkâm
    âyetlerinin ekserisi “Ey iman edenler...” diye tevhide işaretle, o temeli
    güçlendirmek ve üstüne binâ dikmek için alt yapıya dikkat
    çeker. Tevhid, bir zaman konuşulup birazcık üstünde durularak
    başka söze geçilecek bir konu değildir. Hemen her konu buna
    dayanmalı, müslümanın hayatından hiçbir zaman geri planlara
    367 26/Şuarâ, 227
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 123 -
    atılmamalı, bu konu hiç bitmemelidir. “Ey iman edenler, İman edin!
    (imanınıza devam edin, yeniden ve kâmil anlamda iman edin, imanınızı
    yenileyin, güçlendirin, imanda sebat edin).” 368
    “Lâ ilâhe illâllah” hükmü, beşerî hayatta süreklidir. Sadece
    kâfirler inanmak için, müşrikler inançlarını düzeltmek için çağrılmaz
    ona. Mü’minler de ona çağrılır ve onlara sık sık hatırlatılır.
    Kalplerinde canlı ve sâbit kalması, hayatlarında etkili olması, gereklerini
    ihmal etmemeleri için “Ey iman edenler, İman edin!” diye
    uyarılır. Kur’an, insanın hayat programını çizen bir kitap olduğu
    için tevhide karşı bu önemi ve titizliği gösterir. Allah, tek yaratıcı,
    yegâne hâkim ve yönetici, rızık verici... olduğundan yalnız O’na
    ibâdet edilmeli, başkası O’na ortak koşulmamalıdır: Bu, Allah’ın
    kulları üzerindeki en büyük hakkıdır. Allah, kullarının ibâdetine
    muhtaç değildir, ama insan muhtaçtır ve her an mutlaka ibâdet
    halindedir; ya Allah’a veya Allah’ın dışındakilere. İnsan, imanla
    küfür arasında, sahte ilâhlarla gerçek İlâh arasında bir tercih
    yapmalıdır. Âdemoğlu, hem Allah’a hem de şeytana kul olarak
    yaşayamaz.369 “Tâğuta kulluk/ibâdet etmekten kaçınan ve tam gönülle
    Allah’a yönelenlere müjdeler! Dinleyip de sözün en güzeline tâbi olan
    kullarımı müjdele!”370 Bunun için insan daima “Lâ ilâhe illâllah”a
    muhtaçtır.
    Bütün peygamberler, kavimlerine bu sözü tebliğ ediyor, “yalnız
    Allah’a kulluk edin, O’ndan başka ilâhınız yoktur” diyerek insanları
    tevhide dâvet ediyorlardı. Peygamberimiz de kavmini bu
    esasa çağırıyordu. Amcası Ebû Tâlib’e “Onu söyle, onunla Allah’ın
    yanında sana şefaatçı olmam için bir cümle: Lâ ilâhe illâllah...” diyordu.
    Câhilî tavır, eski peygamberlerin kavimlerinden itibaren
    bu cümleyi kabullenmiyor, bu dâveti reddediyordu. Niçin? Sadece
    bir cümle için mi, yoksa o cümlenin anlam ve gerekleri için
    mi? Çağrıldıkları hayatla, yaşadıkları hayat arasında bir uçurum
    vardı. Dâvete karşı çıkışlarının çeşitli şekilleri ve çeşitli sebepleri
    vardı: Vahy olayını, yeniden dirilmeyi, hesap ve cezayı yalanlıyorlardı.
    İlâhın tek bir ilâh olmasını, babalarının yolundan ayrılmayı,
    Kitab’a uymayı, Allah’ın hudûdunu kabul etmiyorlardı. Bir de
    ahlâkî çıkmazları vardı: İçki, kumar, zina, zulüm... Ama bunların
    temeli itikad ve itaat idi; inanç, düşünce, helâl ve haram ve ahlâkı
    içeren kapsamıyla Allah’tan bir din kabulünü benimsemedikleri
    gibi böyle bir dinin bağlayıcılığını da kabul etmiyorlardı.
    368 4/Nisâ, 136
    369 Bk. 33/Ahzâb, 44
    370 39/Zümer, 17-18
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 124 -
    Kur’an’ın önemle vurguladığı, bütün sorunları içeren iki baş
    sorun vardı: İbâdetin tek olan Allah’a yapılması ve helâl-haramda
    Allah’ın indirdiğine uyulması. Şirk, inançta Allah’tan başka
    ilâhların varlığına inanma, amelde ve ibâdette Allah’tan başkasına
    yönelme ve Allah’tan başkasının Allah’a rağmen hüküm koyması,
    helâl haram tayin etmesidir. İşte bunun için müşrik Araplar,
    kelime-i tevhidi kabul etmediler, onu söylemeye yanaşmadılar.
    Yığınlar, tutucudur; alıştıkları çok sayıdaki ilâhları, atalarının yolunu
    bırakmayı kolay kabullenmezler. Elleriyle tutabildikleri, duyu
    organlarıyla algıladıkları eşyaya bağlıdırlar. Mele’ (ileri gelenler,
    müstekbirler, tâğutlar) ise, onların ilâhlara bağlılığı gerçekçi değil;
    sahtedir, şeklîdir. Mevcut sahte ilâhları savunmaları, onların adıyla
    halk kitlesini sömürmelerinden kaynaklanır. Bu zâlimlere göre,
    gerçek sorun hâkimiyet sorunudur. Onlar mı, yoksa şeriatının uygulanması
    yoluyla Allah mı? Bütün câhiyyelerdeki müstekbirleri
    tevhid çağrısıyla savaşa iten gerçek sorun budur. Hakları olmayan
    egemenliğin ve otoritenin ellerinden çıkıp sömürünün ortadan
    kalkması onların işine gelmez. Hâlbuki otorite, hüküm; tek yaratıcı,
    rızık verici... Allah’a aittir. “...Dikkat edin, yaratmak da emretmek/
    hükmetmek de O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbı Allah ne yücedir!”371;
    “...Hüküm sadece Allah’a aittir.”372; “Hiç yaratan, yaratmayan gibi midir?
    Hiç düşünmüyor musunuz?”373; “Allah’tan başka size gökten ve yerden
    rızık verecek bir yaratıcı var mı? O’ndan başka ilâh yoktur. O halde, nasıl
    oluyor da (tevhidden) çevriliyorsunuz (imanı istemeyip küfre dönüyorsunuz)?”
    374
    Buna rağmen, toplumun üst tabakası açık veya gizli diktatörlükle
    yığınlar üzerindeki otoriteleri neticesinde hevâlarına, süflî
    arzu ve heveslerine hizmeti kaybetmek istemezler. Aslan payının
    ellerinden çıkmasına tepkiyi arkasına gizlendikleri, aslında kendilerinin
    de inanmadığı sahte putların gölgesine sığınarak, güya
    onlar adına sürdürürler. Yönetimi ve rantı elinde bulunduranlar,
    bundan dolayı, koltuklarına alternatiflerden, makamlarına aday
    olanlardan daha çok, tevhid çağrısından çekinirler. Bütün güçlerini
    tevhidle savaşa hazırlarlar. Yığınları kandırır, korkutur, tevhidi
    savunanları karalar, onlara komplo kurar ve halkı onlara karşı
    kışkırtırlar. “Firavun dedi ki: ‘Bırakın, Mûsâ’yı öldüreyim de, o Rabbine
    duâ etsin, yalvarsın (bakalım O Mûsâ’yı kurtaracak mı?) Çünkü ben,
    onun dininizi değiştireceğinden yahut yeryüzünde bir fesat/bozgunculuk
    371 7/A’râf, 54
    372 12/Yûsuf, 40
    373 16/Nahl, 17
    374 35/Fâtır, 3
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 125 -
    çıkaracağından korkuyorum.” 375
    Mekke’deki olay da aynıydı. Mele’, Kureyş’ti orada. Düşmanlık
    ve savaş, onlarla Rasûlullah arasında değil; onlarla dâvet, tevhid
    arasındaydı. Kendilerine karışmayacak “el-emîn” Muhammed’den
    (s.a.s.) şikâyetçi değillerdi. Onun için, dâvetten vazgeçmesi halinde
    mal, mülk, dünya varlığı, hatta yöneticilik teklif ve takdim ediliyordu.
    Dâvetle düşmanlık, ister istemez onlarla dâvetin temsilcisi
    arasında bir savaşa dönüşüyordu. Putlar yalnız değildi rablik
    anlayışında. Şirk de tek çeşit değildi: Kabile, tapınılan bir rabdı,
    baba ve dedelerin örfü/töre, kamuoyu tapınılan bir rabdı. Kureyş
    ve diğer büyük kabileler, Araplara dediğini yaptıran ve dilediğini
    haram yapan rablardı.
    Ve bazıları iman etti; Örnek nesil, sahâbe denilen altın nesil.
    Lâ ilâhe illâllah nasıl yer ediyordu onların hayatında? Ondan ne
    anlıyorlardı? Sadece kalple tasdikten, dille ikrardan mı ibaretti
    onların hayatında? Mü’minlerin nefisleri (her şeyleri) tevhidle değişince,
    şirkin pis renklerinden aklanınca onlarda çok büyük değişme/
    inkılâb oldu. Sanki yeniden doğmuşlardı... İnsanlık açısından,
    bir insanın bir şeye inanması, ardından da bütün tavırlarının inandığının
    tersi veya muhâlifi olması normal midir, mümkün müdür?
    Zehirli bir yılanın öldürücü olduğuna inanan ve ölmek de istemeyen
    bir insanın, elini yılanın ağzına hiç tedbir almadan sokması
    düşünülebilir mi? Ateşin yakıcı olduğuna inanan kimsenin elini ve
    tüm vücudunu ateşe atması?! Peki, gerçekten Allah’a iman eden
    tevhid eri bir mü’minin Allah’a itaat etmemesi, O’nu tek mâbud,
    tek rızık verici, tek otorite... kabul ettiğini davranışlarında göstermemesi
    nasıl olur?!
    İman iddiası, itaat ile isbat edilmeden insanı kurtaramaz.
    Bu konuda Kur’an’dan açık hükümleri görelim: Adiy bin Hâtem,
    Rasûlullah’ın yanına girdi. Peygamberimiz şu âyeti okuyordu:
    “Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler (ilâhlar) edindiler ve
    Meryem oğlu Mesih’i de... Oysa onlar, tek olan bir ilâh’a ibâdet etmekten
    başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh yoktur. O, bunların
    şirk koştukları şeylerden yücedir.”376 Adiy: “Ya Rasûlallah, hıristiyanlar
    din adamlarına ibâdet etmiyorlar, onları rab ve ilâh edinmiyorlar
    ki” dedi. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Onlara haramı helâl, helâlı da haram
    yaptılar, onlar da uymadılar mı din adamlarına?” Adiy: “Evet” dedi.
    Efendimiz buyurdu ki: “İşte bu, onlara ibâdettir.” 377
    375 40/Mü’min, 26; Ve yine Bk. 10/Yûnus, 75-78; 43/Zuhruf, 54
    376 9/Tevbe, 31
    377 Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hadis no: 3292; Tirmizî şerhi Tuhfetu’l-Ahvezî,
    hadis no: 5093
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 126 -
    “Rabbınızdan size indirilen Kitab’a uyun. O’ndan başka dostlar edinerek
    onlara uymayın.”378; “Yoksa, Allah’ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara
    meşrû kılacak ortakları mı vardır?”379; “Ayrılığa düştüğünüz herhangi
    bir şeyde hüküm vermek, Allah’a aittir.”380; “...Doğrusu, şeytanlar, sizinle
    tartışmaları için dostlarına fısıldarlar. Eğer onlara itaat ederseniz, şüphesiz
    siz müşrik olursunuz.”381; “Hayır, Rabbin hakkı için onlar aralarında çıkan
    çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı
    içlerinde bir burukluk duymadan tam anlamıyla teslim olmadıkça iman
    etmiş olmazlar.”382; “(Münâfıklar,) ‘Allah’a ve Rasûlüne inandık ve itaat
    ettik’ diyorlar. Sonra onlardan bir grup, bunun ardından dönüyor. Bunlar
    mü’min değillerdir. Onlar, aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Rasûlüne
    çağrıldıkları zaman, hemen onlardan bir grup yüz çevirir.”383; “Kim Allah’ın
    indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.”384; “Yoksa
    câhiliyye hükmünü mü istiyorlar? İyice bilen bir toplum için Allah’tan
    daha güzel hüküm veren (hüküm koyan) kim olabilir?”385; “Allah, hüküm
    verenlerin en üstünü değil midir?”386; “Ey iman edenler, Allah’a itaat edin,
    Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre. Eğer bir hususta anlaşmazlığa
    düşerseniz, Allah’a ve âhirete gerçekten iman ediyorsanız, onu
    Allah’a ve Rasûlüne götürün (onların tâlimâtına göre halledin); bu hem
    hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.”387; “Allah ve Rasûlü,
    bir işte hüküm verdiği zaman, artık iman etmiş bir erkek ve kadına, o işi
    kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur.”388; “...Dikkat edin, yaratmak
    da emretmek/hükmetmek de O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbı Allah ne
    yücedir!”389; “İman edip de imanlarına herhangi bir zulüm (şirk) bulaştırmayanlar
    var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır.”390;
    “...Hüküm sadece Allah’a aittir. O size kendisinden başkasına ibâdet etmemenizi
    emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu
    bilmezler.” 391
    Allah’a ve Rasûlüne itaat, ebedî cennete götürdüğü gibi,
    Allah’a ve Rasûlüne itaatsizlik/isyan da kişiyi ebedî cehenneme
    ulaştırır: “Bunlar Allah’ın (koyduğu) sınırlardır. Kim Allah’a ve
    378 7/A’râf, 3
    379 42/Şûrâ, 21
    380 42/Şûrâ, 10
    381 6/En’âm, 121
    382 4/Nisâ, 65
    383 24/Nûr, 47-48
    384 5/Mâide, 44
    385 5/Mâide, 50
    386 95/Tîn, 8
    387 4/Nisâ, 59
    388 33/Ahzâb, 36
    389 7/A’râf, 54
    390 6/En’âm, 82
    391 12/Yûsuf, 40
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 127 -
    Peygamberine itaat ederse Allah onu, zemininden ırmaklar akan cennetlere
    koyacaktır; orada devamlı kalıcıdırlar; işte büyük kurtuluş budur.
    Kim Allah’a ve Peygamberine karşı isyan eder ve O’nun sınırlarını aşarsa
    Allah onu devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir
    azap vardır.”392; “Sana ganimetleri soruyorlar. De ki: ‘Ganimetler Allah ve
    Peygamber’e aittir. O halde siz (gerçek) mü’minler iseniz Allah’tan korkun,
    aranızı düzeltin, Allah ve Rasûlüne itaat edin.”393; “Tâğuta kulluk etmekten
    kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır. (Ey Muhammed!) Dinleyip
    de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın doğru yola
    ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.”394; “(Rasûlüm!)
    De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı
    bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhamet edicidir.
    De ki: ‘Allah’a ve Rasûlüne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah
    kâfirleri sevmez.” 395
    Ve bir hadis-i şerif: “Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucusu
    Allah’a şirk/ortak koşmalarıdır. Dikkat edin; ben size ‘onlar aya,
    güneşe ve puta tapacaklar’ demiyorum. Fakat onlar (hâkimiyet hakkını
    bazı fertlerde, zümrelerde meclis ve toplumlarda görecekler), Allah’tan
    başkasının emirlerine ve arzularına göre iş yapacaklardır.” 396
    Hüküm koyma (teşrî), “Lâ ilâhe illâllah”la direkt ve sağlam bir
    şekilde irtibatlıdır. Bu bağ da, hiçbir durumda kopmaz. “Allah’ın
    indirdiğiyle hükmetmeyenler kâfirlerdir.”397 âyetinde fukahâ, Allah’ın
    indirdiğiyle hükmetmeyen kimse, bunu helâl saymadıkça tekfir
    edilmez, eğer helâl saymıyorsa, dinden çıkarmayan küfür (küfrün
    gerisinde bir küfür, yani büyük günah) demişlerdir. Taraflardan birinden
    rüşvet aldığından, önündeki meselede Allah’ın indirdiği dışında
    bir şeyle hüküm veren hâkim de bu yaptığıyla tekfir edilmez.
    Allah’ın gazabına uğramış bir günahkârdır. İctihad edip önündeki
    konuda yanılan ve Allah’ın indirdiği dışında bir şeyle hüküm vermiş
    olan biri ise günahkâr da değildir. Bilâkis niyeti ihlâslı oldukça
    ictihadına ecir de vardır. Ve sayılan diğer fıkhî hususlar...
    Evet, lâkin bunların hiçbiri, Allah’ın indirdiği dışında bir şeyi
    teşrî ile ilgili değildir. Önündeki bir konuda, helâl saymamak şartıyla,
    fıkıh kitaplarında belirtilen herhangi bir nedenle Allah’ın
    392 4/Nisâ, 13-14
    393 8/Enfâl, 1
    394 39/Zümer, 17-18
    395 3/Al-i İmrân, 31-32) Yine Bk. 4/Nisâ, 60, 61, 64; 49/Hucurât, 15; 29/
    Ankebût, 2-3; 2/Bakara, 214; 24/Nûr, 50-54; 3/Âl-i İmrân, 142; 9/Tevbe, 16;
    23/Mü’minûn, 115
    396 İbn Mâce, hadis no: 4205
    397 5/Mâide, 44
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 128 -
    indirdiği dışında bir şeyle hüküm vermek başka, Allah’tan ayrı olarak
    teşrî/hüküm koyma başka bir şeydir. Birinci durumda Allah’ın
    dinini kaynak olarak kabuldeki itiraf (uygulamadaki farklılığa
    rağmen) bozulmuyor. İkinci durumda, kendi yanından Allah’ın
    dinine muhâlif haramlar helâllar koyuyor. Ardından açıkça veya
    lisan-ı haliyle: “Allah’ın dinini değil; benim hükmümü/kurallarımı
    uygulayın, çünkü bu, ona denktir veya bu, Allah’ın kanunundan
    daha üstündür, kıymetlidir” diyor. İslâm tarihinde fıkıh âlimleri,
    bunun dinden çıkaran bir şirk ve küfür olduğunda ihtilâf etmemiştir.
    Yine, fıkıh âlimlerinin tarihten bu yana hiç ihtilâf etmeden
    şirk ve küfür olduğunu kabul ettikleri bir mesele de şudur: Bilmesine
    rağmen ve kendi irâdesiyle Allah’ın dini dışında bir teşrîe
    (hüküm koymaya) râzı olmak. İkrâh bunun dışındadır;398 çünkü
    ikrahta rızâ yoktur.
    Şirkin ve zulmün hâkimiyeti ve egemen tâğutî güçlerin de etkisiyle
    insanların İslâm’dan kopukluğu arttı. Artık, kendisinin müslüman
    olduğunu da söyleyen nice insan, açıkça şirk olan inançlara
    sahip olmaya, şirk ideolojilerini kabullenmeye, elfâz-ı küfrü
    dilleriyle ulu orta söylemeye başladı. Allah’ın hükmüne uymak,
    İslâm’a teslim olmak, her konuda helâl ve haramlara dikkat etmek,
    Allah’ın sınırlarına riâyet etmek gibi değerler, müslüman olduğunu
    iddia eden nice insanın gündeminden çıktı. Bütün bunlar
    ve sayılması uzun sürecek şirk unsurlarına rağmen, insanlara, “lâ
    ilâhe illâllah” deyince müslüman olacakları, İslâm’ı yaşamasa da
    insanın küfre düşmeyeceği ısrarla söyleniyordu. Müstekbir oburların
    önüne konulmuş çanaktaki yem gibi oldu bu kelimeyi sadece
    diliyle söyleyenler. 399
    Tarihten bu yana, tevhîdî muhtevanın soyulmasının bazı etkenleri,
    sebepleri vardır. Tekliflerden kaçınma, uyarının (emr-i bi’lma’rûf
    ve nehy-i ani’l-münker) yetersizliği, aşırı bolluk (lüks ve rahata
    meyil, yani dünyevîleşme), siyasî istibdat ve mürcie düşüncesi,
    israfa ve dünyevîliğe pasif tepki şeklinde ortaya çıkan, zulümle
    mücâdele ve toplumsal tavır yerine kabuğuna çekilme anlayışının
    oluşturduğu mistisizm... bu etkenlerin başında gelir.
    Şirk ve irtidâdla ilgili bu bilgilerden sonra, içinde yaşadığımız
    toplumu değerlendirmeye çalışalım: Eski ümmetler gibi bu toplum
    da helâk olsa, deprem vb, bir âfetle yerle bir olsa, aradan
    uzun asırlar geçtikten sonra buralarda yaşayan insanlar, kazılarla
    elde edecekleri heykel ve eğlence araçlarından, tesbit ettikleri,
    398 16/Nahl, 106
    399 Geniş bilgi için bkz. Muhammed Kutub, Tevhid, Risale Y.
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 129 -
    araştırıp buldukları şeylerden bu zamanki toplumun yaşam tarzı
    ve dini hakkında neye hükmederler dersiniz? Ya da (hayâlî bir şey
    de olsa) “zaman tüneli”nden bir sahâbeyi geçirseler, bizim yaşadığımız
    zaman ve ülkeye misafir etseler, (meselâ bir gece kulübüne,
    bir mahkemeye, bir okula, çarşıya, ya da bir eve) baksa, bu toplumun
    inancı konusunda ne tür bir yargıya varırdı? Hasan Basrî’nin
    daha 3. nesil müslümanlarına söylediği sözü hatırlayalım: “... Onlar
    sizi görseydi, müslüman demezlerdi.”
    Okullar, törenler, mahkemeler, meclisler, resmî kurumlar, bankalar,
    stadyumlar, ...hâneler, kumar ve eğlence yerleri... toplumun
    dinini yansıtmıyor mu? Hele yasalar ve hükümler... Seçim öncesi
    halkın yönetici adaylarından beklediklerinin, onların vaadlerinin
    hangi dinle izahı yapılabilir? Küçük Amerika hülyâları, sadece
    dünyevî ve fânî istekler...
    Anket yapsanız, halkın kendini hangi sıfat-isimle benimseyip
    başkasına tanıtmak istediğini sorsanız, içinde, “Atatürkçü/Kemalist,
    laik, demokrat, Batıcı, Sosyalist, falancı, Avrupa Birliğine üyeliği
    çok önemseyen, özgürlük taraftarı, falan partili, filan takım
    taraftarı veya şu sanatçı hayranı gibi kelimeler sıralasanız, bu listenin
    sonuna da “müslüman” kelimesini ekleseniz; bunlardan birini
    tercih etmesini isteseniz, son kelimeyi isim-sıfat olarak tercih
    edenler gerçekten hâlâ bazılarının düşünmeden söyledikleri gibi
    % 99’ları bulur mu dersiniz?
    Meselâ, Taksim’e, ya da şehrin işlek bir caddesine, meydanına
    çıksanız, gelip geçen gençlere teklifte bulunsanız, “alın size bin
    dolar, ama şurada ‘falan dini seçiyorum’ diye söz verecek, -meselâşu
    belgeyi de imzalayacaksınız” deseniz, nasıl bir netice ile karşılaşırsınız?
    Ya da “ayda 500 milyon maaşla bir Yahûdi sinegogunda
    Yahûdiliğe hizmetle ilgili iş vereceğim” veya “yurtdışına, meselâ
    Amerika’ya gönderiyoruz, ama farklı bir dinle ilgili bazı şartlarımız
    var” deseniz... Bu konularda sonucu tahmin etmeden önce,
    Harp Okullarına, emniyete veya bir devlet kurumuna girmek için
    can atan gençleri, anıtkabire akın eden insanları, çok rahat elfâz-ı
    küfür söyleyen, hatta dine ve mukaddesâta sövebilen kışladaki
    subayları, kahvedeki vatandaşları... gözönüne getirmeli ve özellikle
    insanın para için neler yapabildiğini, nâmusunu hem de çok
    ucuza satan bayanları, “ne iş olursa yaparım, ağabey, sen yeter
    ki paradan haber ver!” diyen insanları değerlendirmelisiniz. Hele
    devletin emri veya yasağı olan konularda, halkın anormal görmediği
    durumlarda...
    Diyanet’in açıklamasına göre, Adapazarı deprem bölgesinde
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 130 -
    100 civarında insan, misyonerlerin hummalı çalışmaları sonucu
    İslâm’ı bırakıp resmen Hıristiyanlığı seçmiş. Her gün dininden kopan,
    farklı ideoloji ve hayat görüşlerini benimseyen ama resmen
    farklı bir dine geçtiği değerlendirilmeyen insanların sayısını kimse
    bilmiyor. Medya, okullar, resmî kurumlar devamlı mürted yetiştiren
    programlarıyla ha bire müslümanları adı konulmamış farklı dinlere
    çekmekteler. 2 Ocak 1976’da çıkan Sebil adlı Haftalık gazetenin
    kapaktan sorup, sayfalarında işlediği konu şöyleydi: “Nasıl Hıristiyan
    Olacaktık?” Kâzım Karabekir Paşa’nın hâtıralarından alıntılar
    yapılıyor, TBMM’de ilk yılında meclis başkanının riyâsetinde devletin
    resmî dininin Hıristiyanlık olmasının ısrarla savunulduğu ve bu
    konudaki tartışmaları anlatıyordu. Devlet, resmen Hıristiyanlığı
    kabul etmemişti, ama çok kısa zaman sonra Anayasadan “Devletin
    dini İslâm’dır” ifadesi kaldırılmış, “laik demokratik devlet” ifadesi
    konulmuştu. Sonra da bu doğrultuda dayatmalar, devrimler,
    takrir-i sükûn kanunları ve İstiklâl Mahkemeleri...
    “Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucusu Allah’a şirk/
    ortak koşmalarıdır. Dikkat edin; ben size ‘onlar aya, güneşe ve puta tapacaklar’
    demiyorum. Fakat onlar (hâkimiyet hakkını bazı fertlerde, zümrelerde
    meclis ve toplumlarda görecekler), Allah’tan başkasının emirlerine
    ve arzularına göre iş yapacaklardır.” 400
    Toplumla ilgili esas problem, ekonomik kriz değildir, maddî
    sıkıntılar da, açlık da. Hatta yolsuzluklar, ahlâk eksikliği de değildir.
    Problem, iman problemi; kriz, tevhid krizidir. İmanı olmayan
    topluma hangi ahlâkî ilkeleri yerleştirmek isterseniz isteyin, delik
    kaba su doldurmaya çalışmış olursunuz. Arabanın motorunu
    çalmışlarken kaportadaki çiziklerin ne önemi var? Kalbi olmayan
    birinin, nesi olursa olsun, o insan değildir artık. İmanını yitiren
    toplumun her şeyi gitmiş/bitmiş demektir.
    Mürtedliğe Giden Yollar
    Mürtedliğe Yol Açan Sebepler: Mürtedlik, söz, fiil/eylem ve
    inanç (ve şüphe) ile ortaya çıkar. Mürtedlerin İslâm’dan dönmelerinin
    birkaç sebebi olabilir:
    1- İslâm’ı ve onun hükümlerini beğenmemek,
    2- İslâm’ı çıkarlarına ve zevklerine engel görmek,
    3- Dünyalık bir makam elde etme ihtirası,
    4- İman zayıflığı veya İslâm’ı yeterince tanımama,
    400 İbn Mâce, hadis no: 4205
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 131 -
    5- Gayri müslimlere özenme, onların zevk içinde yaşamalarına
    imrenme ve onları bazı konularda üstün ve ileri kabul etme anlayışı
    ve diğer sebepler.
    Bir Müslümanı Mürted Yapan Tavırlar: Bir müslümanın
    İslâm’dan çıkmasına sebep olacak bazı durumları şöylece özetleyebiliriz.
    Müslüman olduğu halde, Allah’a şirk koşmak; Allah’ın dışında
    bir kimseye, bir otoriteye, putlara tapınmak, Allah’tan istenecek
    yardımı ölülerden veya mezarlardan istemek, birtakım örgütleri
    veya devletleri Allah gibi düşünmek, kişiyi İslâm’dan çıkarır, mürted
    yapar.
    İslâm’ın küfr veya kâfirlik dediği şeyler konusunda şüphe etmek;
    İslâm da bellidir, onun dışındaki bâtıl yollar da bellidir. Küfür
    olan konularla ilgili olarak “acaba onlar da doğru olabilir mi?”
    düşüncesi İslâm inancına aykırıdır. Onlar doğru olsaydı, İslâm’ın
    Hz. Muhammed ve Kur’an’la gönderilmesine ne lüzum vardı? Bütün
    bâtıl dinler, bütün İslâm dışı ideolojiler, insanlar adına nisbet
    edilen hayat sistemleri İslâm tarafından reddedilmektedir (Komünizm,
    Hinduizm, Hıristiyanlık, Demokrasi, Marksizim, laisizm, Kemalizm
    ve diğerleri).
    Peygamberimiz’in bize bildirdiği bazı şeyleri beğenmemek,
    onlara karşı yüzü buruşturmak, râzı olmamak. 401
    Müslümanlara karşı kâfirlerle işbirliği yapmak, onlara yardım
    etmek. 402
    İslâm’ın ilkelerine, şeriata karşı gelmek, onlarla alay etmek,
    onların yerine başka otoritelerin veya kişilerin görüşlerini daha iyi,
    güzel veya çağdaş bulmak.
    Kesin deliller ile ümmetin icmâsı ile sâbit olmuş, dinden sayılan
    hükümlere karşı gelmek, onları kabul etmemek.
    Bunlar veya bunlara benzer davranışlar ve sözler bir müslümanı
    dinden çıkarabilir, mürted yapabilir. Bunlar birer hükümdür
    ve müslümanları din konusunda dikkatli olmaya teşviktir, onları
    tehlikeden sakındırmaktır. Kişi ya inanır, ya inanmaz. Ama tutarlı
    olması gerekir; inandığı dinin gösterdiği gibi inanması ve yaşaması
    lâzımdır. İslâm, Allah’ın dinidir ve ona nasıl inanılması gerektiği
    ortaya konulmuştur. O, insanların görüşü değildir ki, dileyen
    401 47/Muhammed, 9
    402 9/Tevbe, 65-66
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 132 -
    dilediği gibi kullansın.403
    Günümüzde insanlar, ortamın ve çevre şartlarının İslâmî değil;
    câhiliyye yapısı arzettiğinden, İslâm’ı doğru bir şekilde kavrama
    ve sırât-ı müstakîm çizgisini kolaylıkla sürdürme imkânlarına yeterince
    sahip değildirler. İslâm dışı, hatta İslâm’a düşman düzen
    ve buna bağlı kurum ve kuralların etkisiyle her an bâtıl yollara
    bilinçsiz de olsa dalma riskiyle karşı karşıyadır. Bunlardan bir kısmı,
    belki imanını tümüyle giderecek ve kişiyi mürted yapacak durumda
    değilse de, birkısım insan bilerek ve seçerek İslâm’dan farklı
    yollar/ideolojiler/dinler edinmektedirler. Bu kimselerin mâzîsinde
    İslâm’ı gerçek anlamıyla bilip bir bütün halde kabul etme ve yaşama
    gayreti var iken, sonradan bilinçli bir tercih sonucu dinini
    değiştirme sözkonusu olmuş ise, -neûzü billâh- mürtedlik vuku
    bulmuş olur. Mü’min iken kişinin mürted olması sonucunu veren
    birtakım söz ve fiillere şunlar örnek gösterilebilir:
    Müslüman bir kimsenin kendi irâdesiyle açıkça; ‘Ben Allah’a
    ortak koşuyorum’ demesi, yahut Allah’ın varlığını inkâr etmek,
    peygamberleri reddetmek ya da bir tek peygamberi dahi yalanlamak
    gibi küfrü gerektirici bir söz söylemek, açıkça küfrü gerektiren
    -Mushaf’ı ya da bir parçasını pisliğe atmak gibi- bir fiil işlemek,
    namazın farz oluşu, zinânın haram oluşu gibi İslâm’ın kesin bir
    hükmünü inkâr etmek, farz namazların, -bunların bir rekâtinin
    bile olsa- farz olduğunu, dinin emri olduğunu reddetmek gibi
    veya farz olmadığı kesin delillerle sâbit bir hükmün farz olduğuna
    -meselâ farz namazlara bir rekât ilâve etmek gibi- inanmak,
    peygamberliğin insanların kendi gayretiyle kazanılabileceğini ileri
    sürmek gibi hususlar küfrü gerektirir. Bu gibi küfrü gerektiren
    inanç ve tavırlar önceden müslüman bir kimse tarafından kabul
    ediliyorsa, bu kimse mürted olur.
    Çağımızda ortaya çıkan birtakım şartlar vardır ki, müslüman
    kimse iman açısından bunların da hükmünü bilmelidir. Bunların
    en başında hiç şüphesiz Allah’ın indirdiği hükümlerin dışındaki
    hükümler ile hükmetmek gelir. Konuyla ilgili olarak Abdülkadir
    Udeh’den alıntı yapalım: “Çağımızda reddetmek, kabul etmemek
    yoluyla küfrün açık örneklerinden bir tanesi de, Allah’ın şeriatiyle
    hükmetmeyi kabul etmemek ve onun yerine insanlar tarafından
    konulmuş hükümleri, kanunları uygulamaya koymaktır. Çünkü
    İslâm dininde aslolan kural, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmenin
    farz, ondan başka kanun ve hükümler ile hükmetmenin ise haram
    olduğudur. Kur’ân-ı Kerim’in bu hususa dair nasları gâyet açık ve
    403 Hüseyin K. Ece, a.g.e. s.458-459
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 133 -
    kesindir.
    İslâm şeriatine aykırı her türlü yasa ve hükmün bâtıl olduğu
    hususunda fakîhler ile ilim adamları arasında görüş ayrılığı bulunmamaktadır.
    Yine onların ittifakına göre İslâm dışı hükümlere
    itaat gerekmez, hatta İslâm şeriatine aykırı olan her şey, müslümanlara
    haramdır. İsterse bu haramı emreden ya da mubah kılan
    egemen otorite ya da başkası olsun. Yine ittifakla kabul edilen hususlardan
    bir tanesi de şudur: Sahih olduğuna inandığı bir te’vile
    dayanmaksızın müslümanlardan her kim Allah’ın indirdiklerinden
    başka hükümler ortaya atarsa, o kimseler hakkında Yüce Allah’ın
    verdiği “kâfir, zâlim ve fâsık” hükümleri verilir. Meselâ, başka
    bir hükmü ondan daha üstün, daha güzel gördüğü için İslâm’ın
    öngördüğü cezaları ve hükümleri uygulamaktan yüz çeviren bir
    kimse, kesinlikle kâfirdir, daha önce iman etmiş ise bu tavırlarıyla
    mürted olur.
    İttifakla kabul edilen hususlardan bir diğeri: Allah’ın ya da
    peygamberinin emirlerinden herhangi birisini reddeden bir kimse,
    bunu ister şüphe ve tereddüt yoluyla, isterse de terk ve kabul
    etmemek yoluyla, isterse de o hükme teslim olmamak dolayısıyla
    reddedecek olursa İslâm’dan çıkar, mürted olur. Çünkü sahâbe-i
    kirâm, zekât vermeyi kabul etmeyenleri mürted olarak değerlendirmişlerdir.
    Yüce Allah kendisinin ve Rasûlünün hükmünü teslimiyetle
    kabul etmeyenlerin kâfir olduklarına dair açık hükmünü
    indirmiştir: “Rabbine andolsun ki, onlar kendi aralarındaki anlaşmazlıklarda
    Senin hükmüne başvurmadıkça ve verdiğin hükmü, içlerinde
    bir sıkıntı olmaksızın tam bir teslimiyetle kabul etmedikçe iman etmiş
    olmazlar.” 404
    Elfâz-ı Küfür: Elfâz’ın tekili olan lafız (lafz); söz, kelime ve ifade
    demektir. Küfür ise “kefera” fiilinden masdar olup, sözlükte;
    bir şeyi örtmek anlamına gelir. Kalbindeki imanını örten kimseye
    de bu yüzden münkir veya kâfir denilmiştir. Bir terim olarak, kişiyi
    küfre düşüren ve dinden çıkmasına sebep olan sözlere “elfâz-ı
    küfür” adı verilir.
    Bir mü’mini küfre düşüren sözler beşe ayrılır. Bunlar: İstihlâl,
    istihzâ, istihfaf, istihkar ve istinkârdır. İstihlâl, Allah’ın yasakladığı
    bir haramı helâl, helâlı haram kabul etmek; İstihzâ, dinin esaslarından
    birini alaya almak; istihfâf, inanılması gereken ve zarûrât-ı
    diniyye denilen prensipleri küçümsemek, hafife almak; istihkar,
    dinle ilgili temel esasları ve dinin mukaddes saydıklarına hakaret
    404 4/Nisâ, 65; 21Abdülkadir Udeh, et- Teşrîu’l-Cinî el-İslâmî, Beyrut, 2/708-
    710 -İslâm Ceza Hukuku ve Beşerî HukukKUR’AN
    KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 134 -
    etmek, çirkin sözler söyleyip sövmek; istinkâr ise bir İslâmî hükmü
    açıkça inkâr etmek veya dince mukaddes olan şeylere inanmayıp
    küfretmek.
    Allah’ın zatı, sıfatları, fiilleri, isimleri, emirleri, yasakları hakkında
    şaka yollu da olsa alay ederek küçümseyici konuşmak ve
    Allah’a çirkin sözler söylemek kişiyi dinden çıkarır. “Allah ile O’nun
    âyetleriyle, O’nun Rasûlü ile alay mı ediyorsunuz? Boş yere özür dilemeye
    kalkışmayın. Siz imandan sonra küfre düştünüz.” 405
    Peygamberlik kurumunu önemsememek ve peygamberlikle
    alay etmek, onlar hakkında küçük düşürücü sözler söylemek istihkar
    (hakaret ve sövme) sayılır. Bu yüzden herhangi bir peygamberi
    küçük gören, alay eden ve O’na ezâ veren dinden çıkar. “Şüphe
    yok ki, Allah’a ve Rasûlü’ne eziyet verenlere Allah dünyada ve âhirette
    lânet etmiştir. Onlara çok küçük düşürücü bir azap hazırlamıştır.”406;
    “Münâfıklardan öyleleri vardır ki, peygamberi incitiyorlar ve ‘O her söyleneni
    dinleyen bir kulaktır’ diyorlar. De ki, ‘O sizin için bir hayır kulağıdır.
    Allah’a da inanır, mü’minlere de. İman edenleriniz için bir rahmettir.
    Allah’ın Rasûlüne eziyet verenlere ise acıklı bir azab vardır.” 407
    Hz. Peygamber’e hakaret dinden çıkardığı gibi, mukaddes
    kitaplara ve Kur’ân-ı Kerim’e hakaret veya mukaddes kitapların
    aslını inkâr edici sözler söylemek küfürdür. Kur’an’la, bir sûresi
    veya âyetiyle alay etmek, onu küçümsemek küfürdür. Meleklere
    hakaret etmek, alay etmek, ayıplamak, onları küçük görmek küfürdür.
    Cebrâil’in vahyi getirirken hata ettiğini, Hz. Ali yerine yanlışlıkla
    Hz. Muhammed’e (s.a.s.) vahyi verdiğini söylemek de kişiyi
    dinden çıkartır. Azrâil’e, ölüm meleği olduğu için hakaret etmek,
    meleklerin dişi olduğunu söylemek de küfürdür. Sahâbeleri tekfir
    ederek, onların mü’min olmadığını söylemek de küfür kabul edilmiştir.
    Sahâbeyi küçümsemek, alay etmek ve onlara buğzetmek
    ise bid’at ve sapıklıktır. 408
    Söyleyeni dinden çıkaran küfür sözlerinin bu sonucu meydana
    getirmesi için hür bir irâde ve ihtiyarla söylenmesi gerekir. Tehdit,
    zor ve baskı altında küfür sözlerini söyleyen kimse, ikrâh-ı
    mülcî yani tam zorlama ile öldürme, kesme, bedene zarar verme
    ve şiddetli dövme gibi işkence veya bu tehditler varsa küfür sözü
    söyleyebilir. “Kalbi imanla dolu olduğu halde, küfre zorlanan müstesnâ
    olmak üzere, kim iman ettikten sonra, küfre sîne açarsa Allah’tan onlara
    405 9/Tevbe, 65
    406 33/Ahzab, 57
    407 9/Tevbe, 61
    408 Bk. 48/Fetih, 18; 9/Tevbe, 100
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 135 -
    bir azap vardır.”409 Bu âyet, küfre zorlanan kimsenin dinden çıkmayacağını
    gösterir. Nitekim Mekke müşrikleri, Yâsir ile hanımı
    Sümeyye’yi İslâm’dan dönmeleri için zorlamış, işkence altında ikisini
    de öldürmüştür. Yâsir’in oğlu Ammâr’ı da bir kuyuya atarak
    işkence yapmışlar, Ammâr işkenceye dayanamayarak, kalbi imanla
    dolu olduğu halde, diliyle İslâm’dan döndüğünü söylemiş ve
    canını kurtarmıştır. Haber Hz. Peygamber’e ulaşınca, kendisiyle
    görüşmüş ve yine işkenceye mâruz kalırsa aynı sözleri söylemesine
    ruhsat vermiştir. Yukarıdaki âyet-i kerime bu olay üzerine inmiştir.
    Günümüzde nice şarkılarda dinle ilgili kutsal esaslara hakaret
    taşıyan, kadere isyan eden, bir kadını putlaştırıp Allah’ı sever gibi
    sevme ifadeleri müslümanım diyen insanlar tarafından rahatlıkla
    söylenebilmektedir. Bir futbol takımı ekber, yani Allah’a ait olan
    “en büyük” ifadesiyle sloganlaştırılabilmekte, öğrencilere bir şahıs
    hakkında ilâhî özellikler verilerek antlar, şiirler söylettirilebilmektedir.
    Medyada, kahvelerde, sokaklarda nice elfâz-ı küfür rahatlıkla
    ağızlardan çıkabilmektedir. “İşimiz Allah’a kaldı”, “Allah’lık”
    gibi ifadelerle Allah hakkında küçültücü ifadeler söylenebiliyor.
    Azrail’e kızılıp ileri geri sözler sarfedilebiliyor. Bir kıza “Melek”
    ismi verilebiliyor, felek ifadesiyle göklerin insan kaderi üzerinde
    etkisi kabullenilerek ona kader adına hakaretler edilebiliyor. Açıkça
    kadere de çatılabiliyor. Zamana sövülebiliyor. Cennet ve cehennemle
    ilgili fıkralar anlatılarak Allah’ın ödül ve cezası şaka konusu
    edilebiliyor. Dini küçük düşürücü Bektaşi fıkraları veya dinin
    kutsallarını küçük düşürecek uydurmalar anlatılabiliyor. Allah’ın
    sıfatları başkasına verilebiliyor. Allah’tan başkasına duâ edilip medet
    ve yardım istenebiliyor. Allah’tan başkası adına yemin edilebiliyor.
    Ağzımızdan çıkan her sözün hesabının isteneceği unutularak
    küfür lafızları sakız gibi ağızlarda dolaşabiliyor. Bütün bunlar,
    elfâz-ı küfür, şirk, irtidat gibi konuların kapsamına girmektedir.
    Çevrede Çokça Duyulan Elfâz-ı Küfürden Bazıları (Söyleyeni
    Şirke Düşürmesinden Korkulan, Müslümanları Mürted Yapmasından
    Endişe Edilen Çirkin Sözler)
    Allah’la İlgili:
    “Allah’lık” (saf bir insan için)
    “Allah’sız” (Bunun Allah’ı yok, bu kimseyi Allah yaratmamıştır
    anlamında)
    “İşimiz Allah’a kaldı” (İşimiz yaş, netice beklemeyin anlamında)
    409 Nahl, 106
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 136 -
    “İnşâallah deme, kesin söz ver” (İnşâallah, yani Allah dilerse
    sözünün yanlış ve yetersiz olduğu anlamında)
    “Gökte Allah var”, “yukarıda Allah var” (Allah’a mekân isnadı
    anlamında)
    “Seni Allah gibi seviyorum” (Allah’ı sever gibi çok sevmek, fanatiklik
    anlamında)
    “Seni elimden Allah bile kurtaramaz” (Allah’ın gücü bile yeterli
    olmaz anlamında)
    “Burada Allah yok, Peygamber izinde” (Karakolda, hapishanede
    vb. Allah’ın yardım edemeyeceği anlamında)
    “Allah’ın olmadığı, şeytanın bol olduğu yerde elime geçecek,
    ciğerlerini sökerim” (Allah’ın olmadığı yer olabileceği anlamında)
    “Allah, ondan verdiği canı alamıyor” (Borcuna sâdık olmayanlar
    hakkında, Allah’ın âcizliği anlamında)
    “Allah’ın hükmü burada geçmez” veya “o eskidendi, şimdi
    Allah’ın hükmü uygulanmaz, devir değişti” (Allah’ın hükmünün
    geçersizliğini iddia veya tüm zamanlara ait olduğunu inkâr anlamında)
    “Şu işin (şeyin) Allah’ını yapar” (Allah’ı herhangi bir şeye benzetme
    anlamında)
    “Sen Allah mısın be?” (Bir yaratığın Allah olma ihtimalini çağrıştıracak
    anlamda)
    “Ye Allah ye”, “vur Allah vur” (Allah’ı kula benzetmek anlamında)
    “Allah Baba”, “Allah’ın oğlu gelse...” (Allah’a çocuk isnad
    etme anlamında)
    “Tapılacak kadın” (Allah’tan başka tapılacak/ibâdet edilecek
    mâbud kabulü anlamında)
    “Futbol/müzik ilâhı, ...tanrıçası” (Allah’tan başka ilâh kabulü
    anlamında)
    “Hâkimler hâkimi” (Allah’ın dışında bir varlığa Allah’ın bir sıfatını
    verme, her şeyi yönlendiren anlamında)
    “Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya” (Allah’a denk
    başkasının hakkı olduğu, Allah’ın her yerde tek güç olmadığı anlamında)
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 137 -
    “Allah bizi unuttu” (Allah’ın zorluklarla denemesi konusunda
    Allah’ı unutma gibi bir eksiklikle vasfetme anlamında)
    “Filan kimse şu şeyi yarattı” (Yaratma fiilini gerçek anlamda,
    yani yoktan var etme manasında başka birine verme, Allah’ın fiiline
    ortak kabulü anlamında)
    “Allah’ın başka işi mi yok, bununla uğraşacak?” (Allah, her
    şeyi takdir edip, her şeye hükmünü geçirmez, O’nun dediğinin ve
    müdâhalesinin dışında da işler olur anlamında)
    “Allah bilir ki, şu iş şöyledir”, “Allah şâhit şunu şöyle yaptım”
    dediği halde, yalan söylemiş olsa; Allah’a iftira atmak ve gizli-açık
    her şeyi bildiğini kabul etmemek anlamında)
    “Hâkimiyet/egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir/meclisindir”
    (Hâkimiyetin, egemenliğin Allah’ın dışında başkalarına ait olduğunu
    kabul ve Allah’ın hükmünün üstünde hüküm olduğu anlamında)
    “En büyük filân takım, başka büyük yok” (Ekber/en büyük sıfatının
    Allah’tan başkasına verilmesi ve başka büyüğün olmadığı,
    Allah’ın büyüklüğünün inkârı veya büyüklükte ortağı olduğu anlamında)
    “Allah’ımı inkâr edeyim ki, şu şöyledir” (Söylediği söz, doğru
    bile olsa; Allah’ı inkâr etmeyi ihtimal olarak kabul ve inkârı basite
    almak anlamında)
    “Allah, şunu şöyle yaratsaydı, şu işi şöyle yapsaydı ne iyi olurdu”
    (Allah’ın yarattığını beğenmemek, O’na eksiklik ve kusur isnad etmek
    anlamında)
    “Allah, keşke şunu haram kılmasaydı, şunu farz etmeseydi”
    (Allah’ın hükmünü beğenmemek anlamında)
    (O konuda âyet olmadığı halde,) “Allah şöyle buyurmuştur”
    demek (Kur’an’da olmayan, ispatlanamayan cümleleri Allah’a
    isnâd etmek, dolayısıyla Allah’a iftira etmek anlamında)
    (Allah’ın kesin olarak haram kıldığı bir şeyi yiyip içerken
    “Allah’ın ismiyle (Bismillâh)” demek (Allah’la, Allah’ın haram hükmüyle
    alay etme anlamında)
    Allah’ı, O’nun kurallarını, O’nun dinini, kitabını... istihzâ/alay,
    küçük görme, hakaret, inkâr etme.
    Allah’a, dine, dince mukaddes sayılan şeylere küfür, sövme
    veya çirkin söz söyleme.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 138 -
    Allah’tan başka mutlak gaybı bilen olduğunu kabul etme.
    Allah’tan başkasına söylenmesi câiz olmayan şeyleri başka şeyler
    için söyleme: “Yeşil gözlerinden muhabbet kaptım, Diz çöküp
    önünde yıllarca taptım.”, “Mihrâbım diyerek yüz sürdüm” , “Bir
    Allah’a, bir de sana taptım”, “Kâbe Arabın olsun, bize Çankaya/
    Anıtkabir yeter” , “Ey, bugünleri borçlu olduğumuz ulu Atatürk”
    vb.
    Allah’tan başkasına dua etmek veya bir kuldan meded istemek
    Allah’ın helâllarını helâl; haramlarını haram kabul etmemek
    Allah’tan başkası adına kurban kesmek, Allah’tan başkasına
    adak adamak
    Allah’ın kesin yasağına rağmen Allah’ın düşmanlarını, kâfirleri
    sevmek, küfre rızâ göstermek, kâfirlere -hidâyetleri dışında- dua
    etmek
    Tâğutların resim ve heykelleri önünde tapınırcasına saygı göstermek
    Allah’ın şeriatından/hükmünden daha üstün yönetim şekilleri
    olduğunu belirtmek: “Demokrasi/halk idaresi en iyi idare şeklidir”,
    “Kemalizm, Kapitalizm insanları mutluluğa götürür” demek.
    Allah’ı, sadece göklere ve tabiata hükmü geçen bir zat olarak
    kabul edip, yeryüzünü insanların kendi bağımsız arzularına
    bırakıp Allah’ı dünya işlerine karıştırmamak, insanların sosyal ve
    siyasal ilişkilerini düzenleme konusunda Allah’ın dışında otoriteler
    tanımak
    Fayda ve zararı Allah’tan bilmemek, “şu doktor benim hayatımı
    kurtardı”, “frene basmasaydı ölmüştüm”, “şu hap bana şifa
    veriyor, beni iyi ediyor” “Devlete karşı çıkılır mı, ezer geçer”
    İbadet kapsamına girecek tüm amelleri, sadece Allah için yapmamak,
    gösteriş veya dünyevî bir menfaat için yapmak.
    b- Dinle İlgili:
    “Din ayrı, dünya ayrı” (Dünyayı dinin dışına itmek, dini dünyaya
    karıştırmamak ve laiklik anlamında)
    ‘’Din ayrı, siyaset ayrı” (İnsanların yönetiminin dinle ilgisi yok,
    siyaset dinden bağımsız olmalıdır anlamında)
    “Dinde zorlama yoktur” (Din seçme konusundaki özgürlükle
    ilgili Bakara sûresi, 256. âyetini farklı ve yanlış bir konu için
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 139 -
    delillendirerek, bir müslümana karışılamayacağı, onun haramları
    işlemede özgür olduğu anlamında; dinin ahkâmla/muâmelâtla ilgili
    konularını inkâr etmek veya geçerli olmayacağını iddia anlamında)
    “Zevklere ve renklere karışılmaz” (Arzu ve heveslere hiç kimsenin
    müdahale etmesine hakkı yoktur, ben neden zevk alıyorsam
    onu yaparım, din adına bile olsa hiç kimse ona karışamaz anlamında)
    “Bu benim özel hayatımdır, kimse karışamaz.”, “Demokrasi
    var, bana kimse karışamaz, canım ne isterse onu yaparım” demek
    (Allah’ı, Allah’ın hükümlerini önemsememek ve O’na teslim olmamak,
    nefsini, hevâ ve hevesini putlaştırıp ilâhlaştırmak anlamında)
    “Biz babamızdan, atalarımızdan böyle gördük” (geleneği, ataların
    yolunu mutlak doğru olarak kabul etmek, dine ters düşse de
    atalarının yolunun en doğru yol olduğunu kabul anlamında)
    “Din şöyle diyor, doğru ama...”, “haklısın, fakat...” (Dinin
    emir ve yasaklarının doğru olduğunu kabul etmekle birlikte,
    hayata geçirmenin imkânsız gibi çok zor olduğu, yaşanamayacağı,
    başka alternatiflerin zaruri olduğu anlamında)
    “İslâm dini akıl dinidir, mantık dinidir” (Nakli dışlama, vahyi
    temel ölçü almama, aklı putlaştırma anlamında)
    “İslâm şeriatı eskidenmiş, bundan sonra din hâkim olamaz.”
    (Dini, eski zamana ait tarihî bir vaka gibi kabul etme ve gelecekle
    ilgili Allah’ın vaadlerini inkâr anlamında)
    “Dine bağlı yaşamanın, dindâr olmanın zamanı geçti; doğru
    olursan bu devirde aç kalırsın” (Dinin bütün zamanlar için geçerli
    olmasının reddi anlamında)
    “Dinî günler” (Zamanı, günleri dinî olan ve dinî olmayan diye
    ayırıp, bazı günlerin dinle ilişkilerinin olmaması gibi anlaşılabilmesi
    anlamında)
    “Hayat yalnız bu dünyadadır” (âhireti inkâr anlamında)
    “Sen benim kalbime bak, kalbim temiz” (Dinin bazı emirlerini
    yerine getirmeyişin mâzereti olarak kalbin temizliği anlayışı ve
    ibâdet edenlerin kalbi temiz değil ki ilâhî emirleri yerine getiriyorlar
    anlamında)
    “Paranın açmadığı kapı yoktur” (Parayı putlaştırmak, kapitalizmin
    her şey olduğu anlamında)
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 140 -
    “Demokrasilerde çare tükenmez” (Beşerî bir düzen olan demokrasi
    (halkın kendi kendisini yönetmesi)nin her konuya çözüm
    getiren en üstün idare şekli olduğu; İslâm’ın siyâset ve devlet anlayışından
    daha üstün bir yönetim şekli olduğu anlamında)
    “Aşırı dinciler” , “dinciler” “fundemantalistler”, “dinci teröristler”
    gibi çirkin ithamları gerçek mü’minlere etiket olarak takmak,
    müslümanları, dolayısıyla İslâm’ı kötülemek anlamında)
    İslâm’a irticâ, gericilik, fundemantalizm, taassup ve benzeri
    çirkin sıfatlar takmak.
    İslâm’a, şeriata, tesettüre karşı tavır almak veya bu tür dinle
    ilgili hususlara düşman olanları desteklemek.
    İslâm’ın kutsal kabul ettiği hususların dışında, özellikle de
    İslâm’a düşman olan rejimlerin sembollerini yüceltmek veya onlara
    saygı duymak
    c- Cennet, Melek ve Kaderle İlgili:
    “Eşek cennetini boyladı” (Cenneti küçümsemek, cenneti yakışıksız
    bir şeyle vasıflandırmak anlamında)
    “Sensiz cennet kötü, seninle cehennem bana ödül” gibi sözler
    (Cenneti, cehennemi önemsiz görmek veya âşık olduğu bir insanı
    bunlardan daha önemli kabul etmek anlamında)
    Bir insana “Meleğim” demek, “Çarli’nin melekleri” veya bir
    kıza “Melek” ismi vermek, ya da birine “melek gibi” demek (Melekleri
    insan gibi olduğunu, şekillerinin, yapılarının insana benzediğini
    kabul etmek anlamında)
    “Azrâil onun canını yanlış yere aldı” , “Azrâil’le savaşıyor” gibi
    sözler, Azrâil’e hakaret etmek, onu eleştirmek anlamında)
    “Kader utansın” gibi kadere isyan anlamında sözler
    “Felek”le ilgili hem hakaret, hem kaderi belirlediği inancı, göklerin
    (yıldız ve burçların) insan üzerinde etkinliğini, insanların kaderini/
    geleceğini gök cisimlerinin tayin ettiğini kabul anlamında)
    Ve bunlara benzer, düşünmeden, ya da bilinçli olarak söylenen,
    şirk düşüncesini yansıtan nice sözler...
    Ef’âl-i Küfür: Ef’âl-i küfür, küfür fiil ve davranışları demektir.
    İnsanların bazı hareket, kıyafet ve davranışları küfre alâmet
    sayılmıştır. Bu fiillerin bir kısmı müslüman olmayan toplumlara
    benzemek kastıyla yapılan hareket ve davranışlardır. Küfre
    alâmet sayılan ef’âl-i küfür kabul edilen hareketleri şu şekilde
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 141 -
    sıralamak mümkündür:
    a- Puta tapmak: Puta tapmak, Allah’a şirk/eş koşmak demektir.
    “Nihâyet elçilerimiz canlarını almak üzere onlara geldikleri zaman şöyle
    diyecekler: ‘Allah’ı bırakıp da tapındığınız putlar nerede?’ Onlar şöyle
    cevap verecekler: ‘O putlar bizi bırakıp kayboldular.’ Onlar kendi aleyhlerine
    kâfir olduklarına şâhitlik edeceklerdir.”410; “Onlar Allah’ın yolundan
    saptırmak için Allah’a eşler uydurdular. De ki: ‘Eğlenip keyfinize bakın!
    Çünkü gidişiniz muhakkak ateştir.”411 Allah’tan başkasına tapmanın
    küfür alâmeti/ef’âl-i küfür olduğu kesindir.
    b- Mushafı pisliğe atmak gibi saygısızca davranmak: Mushafı
    pisliğe atmak da küfür fiillerinden biri sayılmıştır. Üzerinde
    Kur’an’dan bir bölüm, Yüce Allah’ın veya Peygamberin adı yazılı
    bir kâğıdı pisliğe atmak da aynı hükme tâbi tutulmuştur. Tabii
    ki atma, kasden ve bilerek olursa, kâğıdın üzerindeki şeyi inkâr
    sözkonusu olacağından küfür davranışı kabul edilmiştir. Zaman
    zaman medyaya yansıdığı gibi, üzerinde âyet veya Allah lafızlarının
    yazılı olduğu ayakkabı, bayan elbisesi şeklinde eğlence ve
    aşağılama kabul edilecek tarzda bunları giymek de aynıdır.
    c- Gayr-i müslimlerin tapınaklarına ibâdet kasdıyla gitmek:
    Kilise, havra, katedral, puthane gibi yerlerde ibâdet ve duâ etmek,
    veya buralarda Allah’a ibâdet etmenin daha faziletli olduğuna
    inanmak da kişiyi İslâm’dan çıkarır. Fakat bu tür yerlere ibâdet
    kasdı olmaksızın, bilgi edinmek veya incelemek için gitmekte bir
    sakınca yoktur.
    d- İbâdet kasdıyla herhangi bir şahsa secde etmek: Bir kimse
    tapınma kasdı olmadan sadece hürmet ve saygı için bir büyük
    karşısında eğilse, yeri öpse bu günah kabul edilse bile küfür kabul
    edilmez. Kişiye tapmak anlamına gelecek davranış küfürdür.
    e- Ölülerden duâ ederek bir şey istemek, kabirleri tapınak
    yapmak: Sadece Allah’a yapılması gereken ibâdet ve duâyı412
    Allah’tan başkasına, ister ölü ister diri olan birine yapmak küfürdür.
    Allah’tan başkasına kesilen kurban, Allah’tan başkasına adak,
    kabirleri tavaf, kabirde yatandan duâ ile bir şey istemek, ölülerden
    imdat ve medet istemek küfür davranışlarıdır.
    f- Haç takınmak: Hıristiyanların takındıkları madalyon olan
    haç, onların iddiasına göre Hz. İsa’nın çarmıha gerilmiş şeklinin
    remzidir ve onlara göre kutsaldır. İslâm âlimleri, haç takınmanın
    410 A'raf, 37
    411 İbrahim, 30
    412 1/Fâtiha, 4
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 142 -
    küfür davranışı olduğunda hemfikirdirler. Günümüzde de böyle
    bir madalyonun ancak hıristiyanlar tarafından takıldığını unutmamak
    gerekir.
    g- Ğıyar ve zünnâr: Ğıyar, zimmîlerin omuzlarına attıkları
    alâmet yahut kumaş parçasıdır. Zünnâr da hıristiyan ve mecûsîlerin
    küfür alâmetleri olan bir çeşit kuşaktır. Bunlar gayr-i müslimlerin
    özel giysileri ve dinlerinin alâmetleri olarak sembol olduğundan,
    bunları kullanmanın küfür fiilleri olduğu belirtilmiştir.
    h- Mecûsî ve yahûdi şapkası: Mecûsîlerin ve yahudilerin mümeyyiz
    vasfı olan şapkalarını onlara benzemek kasdıyla giymek
    de küfür sayılmıştır.
    Bu alâmetler, her asırda ve bölgede değişiklik gösterebilir. Buradaki
    temel espri, İslâm’ın dışındaki dinleri benimsemiş kişilerin
    özel kıyafetleri, dinlerine ait kıyafetleridir. Tabii, râhibe elbisesi
    ve papaz cübbesi giymek de küfür fiillerindendir. Her devrin
    küfür alâmeti değişik olmaktadır. Belli bir zaman küfür alâmeti
    olan şey, belki kısa zaman sonra küfür alâmeti olma özelliğini
    kaybedebilmektedir. Bu konuda en açık örnek, şapkadır. Belli bir
    döneme kadar şapka, özellikle fötr küfür alâmeti sayılırdı; Âtıf
    Hoca gibi nice âlimler ve müslümanlar şapka giymediği ve bunun
    küfür olduğunu belirttikleri için idam edilmiştir. Bu âlimler, küfrün
    sembolü olduğunu bildiklerinden dolayı buna karşı çıkmayı
    idamı göze alma pahasına sürdürmüşlerdir. Ama şimdi şapkanın
    küfür ve kâfir özelliği olduğunu iddia güçtür. Artık şimdi gayr-i
    müslimler, müslümanlar kadar bile şapka giymemektedirler. Dolayısıyla
    küfür alâmeti değişince, hüküm de değişmektedir. Küfür
    alâmetlerinin çağlara göre farklılık arzetmesi sebebiyle, eskiden
    küfür sayılan giysilerle ilgili bir husus, bugün küfür olmayabilir.
    (Veya tersi; eskiden küfrün sembolü sayılmayan bazı şeyler, sonradan
    kâfirlerin simgesi olarak kabul edilebilir.)
    i- Sihir: Sihri öğrenip öğretmenin, sihir yapmanın haram oluşunda
    mezhepler arasında ihtilâf yoktur. Bütün mezhepler, sihrin
    mubahlığına inanmanın küfür olduğunda da müttefiktir. Fakat
    sihrin haram olduğuna inanmakla beraber, sihir/büyü yapan kimsenin,
    bu davranışıyla kâfir olup olmadığında ihtilâf vardır. Ebu
    Hanife ve tâbileri, İmam Mâlik, Ahmed bin Hanbel ve tâbilerine
    göre büyücü/sihirbaz kâfirdir. Bu gruba göre, sihirbaz sihrin haramlığına
    inansa da inanmasa da tekfir olunur ve öldürülür. İmam
    Şâfii’ye göre ise kendisinde küfrü gerektirecek bir inanç, söz ve
    fiil bulunmayan sihir küfür değil, sadece haramdır. 413
    413 A.Saim Kılavuz, İman Küfür Sınırı, s. 160-165
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 143 -
    Müşrik ve Mürtedlerle Mücâdele
    “İnsanlar ‘Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed O’nun rasûlüdür’
    deyinceye kadar kendileriyle savaşmaya emrolundum. Ne zaman bunu
    söylerlerse kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak dinî cezalar
    müstesnâ; iç yüzlerinin muhasebesi ise Allah’a aittir.” 414
    Şirk ehliyle, müşriklerle, özellikle de mürtedlerle mücâdele
    esastır. Müslüman, zaman ve şartların durumuna göre savaş(a)
    mıyorsa bile, onlara en azından “Ey kâfirler! Ben sizin tapmakta olduklarınıza
    ibâdet etmem. Sizin dininiz size; benim dinim bana!”415 deyip,
    onları reddettiğini göstermek zorundadır. “Size de, Allah’ı bırakıp
    tapmakta olduğunuz şeylerinize, putlarınıza da yuh olsun! Siz, akıllanmaz
    mısınız?” 416
    İslâm dininin en temel esası tevhiddir. Tevhid kelimesi ise, “Lâ
    ilâhe illâllah”tır. Mânâsı: Allah’tan başka ilâh yoktur, yani bütün
    kâinatta Allah’tan başka ibâdet edilmeye, O’nun dışında mutlak
    olarak itaat edilmeye ve boyun eğilmeye lâyık kimse yoktur. Dikkat
    etmek gerekir ki kelime-i tevhid önce Allah’tan başka diğer
    ilâhları reddetmekle başlıyor. Müslüman, önce Allah’tan başka
    bütün ilâhları reddetmeli ve ilâh olarak sadece Allah’ı kabul etmelidir.
    İslâm dininin ilk indiği zamanlarda -tıpkı bugün olduğu gibişirk
    hâkimdi. İnsanlar putlara tapıyorlar, ilâhlık vasıflarını insanlara
    ve bazı varlıklara veriyorlardı. Araplar, melekleri Allah’ın
    kızları olarak kabul ediyorlar, ehl-i kitap olan yahûdi ve hıristiyanlar
    da, Allah’a oğullar isnat ediyorlardı. Helâl ve haram koyma
    yetkilerini din adamlarına vererek, onları ilâh ediniyorlardı.
    Peygamberimiz’in bu ortamda en küçük bir tâviz vermeden sürdürdüğü
    tebliğde, en çok vurguladığı konu tevhiddi. Esasen insanlık
    tarihi, Allah’a hakkıyla iman edenlerle, şirk koşanların, birden
    fazla ilâha inananların kavgasından ibârettir.
    Kur’ân-ı Kerim baştan sona kadar tevhid’den söz etmektedir.
    Bütün peygamberler tevhid’i ikame etsinler diye gönderilmişlerdir.
    Kur’an’a baktığımız zaman, bütün peygamberlerin üzerinde
    ısrarla durdukları ve insanların kavramaları için her türlü zorluklara
    katlandıkları hususlar; Allah’ın her hususta, yani hayatın her
    sahasında “tek” olarak kabul edilmesi ve O’na kesinlikle şirk koşulmamasıdır.
    Tevhid, insanın hayatındaki düşünceden başlayarak,
    414 Buhâri, Cihad 102, İman 17; Müslim, İman 8; Ebû Dâvud, Cihad 104;
    Tirmizî, Tefsir 78; Nesâî, Zekât 3; İbn Mâce, Fiten 1; Dârimî, Siyer 10
    415 109/Kâfirûn, 1, 6
    416 21/Enbiyâ, 67
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 144 -
    günlük hayatındaki her tavrına kadar, Allah’ın belirlediği sınırlara
    uyması, onların korunması için seferber olması ve Allah’ın ortaya
    koyduğu ölçü ve onun pratikteki şekli olan sünnetin yaşanılmasıdır.
    İrtidad ve mürtedlerle ilgili bu hükümleri bilmenin büyük
    önemi vardır. Bu sâyede imandan sonra küfrün ne kadar büyük
    bir vebali gerektirdiği tekrar gündemimize girmiş olacak ve müslümanın
    imanını korumak üzere gereken hassâsiyet ve titizliği
    göstermesi gerektiğinin her şeyden daha önemli olduğu vurgulanacaktır.
    Bununla birlikte, tevbe kapısının açık olduğunu hatırlayarak,
    herhangi bir şekilde ve herhangi bir sebepten ötürü böyle
    bir tehlike ile karşı karşıya kalmış insanlar için her şeyin bitivermediği
    de değerlendirilecektir. Evet, irtidadın, küfrün, şirkin günahı
    büyüktür ve Allah bu günahı affetmez.417 Ama tevbe edilmediği
    müddetçe. Tevbe edilen şirk ve irtidad da affedilir. Allah tüm günahların
    bağışlayıcısıdır; elverir ki tevbe edilsin ve bu tevbe üzere
    hayatın sonuna kadar müslümanca yaşansın. “De ki: ‘Ey (isyan
    ederek) nefisleri aleyhine ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit
    kesmeyin. Çünkü muhakkak Allah, bütün günahları bağışlar. Şüphesiz
    ki O, çok bağışlayandır, çok rahmet edendir. Size azap gelmezden önce
    (tevbe ederek) Rabbinize dönün ve O’na teslim olun.” 418
    Şirk, Küfür ve İrtidaddan Korunma Yolları
    Muvahhid bir mü’min olabilmek, öyle yaşayabilmek ve
    Allah’ın râzı olacağını ve kulları için seçip beğendiğini belirttiği
    İslâm dini üzere ölmek, bir müslümanın, bir mü’minin en büyük
    emelidir. Yüce Allah’ın da emri budur, bütün peygamberlerin
    ümmetlerine tavsiye ettikleri de budur. “Ey iman edenler,
    Allah’tan nasıl korkmak gerekiyorsa öylece, hakkıyla korkun ve
    ancak müslümanlar olarak ölün.”419 Kişinin âhiret hayatında Yüce
    Rabbimizin azâbından kurtulup ebedî mükâfatlarına nâil olabilmesi,
    günahlarının bağışlanabilmesi, ancak mü’min olarak, muvahhid
    olarak Yüce Allah’a herhangi bir şeklide herhangi bir şeyi,
    bir kimseyi, kurum ve nesneyi, madde ya da mânâyı, ideoloji ve
    putu şirk/eş koşmayarak Rabbine kavuşmasına bağlıdır. Çünkü
    kim Allah’a şirk koşarak ölürse cehhenneme girecektir.420 Kim de
    Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığı gerçeğini bilerek ve Allah’a
    417 4/Nisâ, 48, 116
    418 39/Zümer, 53-54
    419 3/Âl-i İmrân, 102
    420 Buhârî, Tefsîr 2, Sûre 22, Eymân 19, Cenâiz 19; Müslim, İman 150, 151 ve
    4/Nisâ, 48, 116
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 145 -
    hiçbir şeyi şirk koşmaksızın ölürse, o da cennete girecektir. 421
    Bu büyük gerçeği Kur’ân-ı Kerim’in hemen hemen her sayfasında
    çeşitli şekilde dile getirilmiş olarak görebilmekteyiz. O halde
    müslümanın iman ve tevhid konularında gereken hassâsiyeti göstererek
    imanını her nefes, her an ve her durumda korumaya, ona
    herhangi bir zarar getirmemeye çalışması, bunun için âzamî gayretini
    harcaması gerekmektedir. Bunun için, yani imanı korumak
    ve şirk ve irtidaddan korunmak ve küfre yaklaşmamak için gerekli
    olan bazı önemli hususları kısaca sayalım:
    Sahih bir iman, akaid bilgisi ve güçlü bir inanma/yakîn,
    Kur’ân-ı Kerim’in ve sahih sünnetin emir ve teşvik ettiği amel
    ve ibâdetlere önem vermek, bunları yerine getirmek için âzamî
    gayret harcamak,
    Allah’ın ve Peygamberinin uyarılarına dikkat ederek, sakındırdıklarından
    kesinlikle uzak kalmak, hatta o yasaklara yaklaşmamak,
    Akîdemiz uğrunda gereken mücâdeleyi vermekten hiçbir şekilde
    geri kalmamak; inancımızla taban tabana zıt bir ortam içerisinde
    yaşamanın ıstırabını kalbimizin derinliklerinde duymak,
    Akîdemizi hâkim kılmak azmi ve emelini daima canlı tutmak,
    bu uğurda aynı hedefi paylaşanlarla bir ve beraber olmak,
    Allah’ı ve Rasûlünü yakından tanımak ve her şeyden çok sevmek,
    onların emir ve buyruklarını bütün emir ve direktiflerden üstün
    tutmak, onlara bağlanmayı her şeyin önünde bilmek, onların
    rızâlarını esas almak,
    Yüce Peygamberimizin yolundan ayrılmayan, onun sünnetini
    baştacı bilen, onun dışında izlenmeye, yolundan gidilmeye değer
    hiçbir kimsenin varlığını kabul etmeyenleri, başta sahâbeleri, güzel
    bir şekilde onların izinden gidenleri mümkün mertebe yakından
    tanımak, onların bu akîde uğrunda verdikleri mücâdele ve
    cihadı, kendi mücâdele ve cihadımız için yol azığı edinmek,
    İslâm’a, Kur’an ve Sünnet esaslarına kesin ve tâvizsiz bir şekilde
    bağlı kalmak, dinî vecîbeleri ihlâsla yerine getirmek,
    Yüce Peygamberin dahi küfürden, şirkten, riyâkârlıklardan ve
    benzeri kalbî/imanî hastalıklardan Allah’a sığındığını bilerek, hatırlayarak,
    imanımızı son nefesimize kadar muhâfaza edebilmek
    421 Buhârî, Cenâiz 1, Rikak 13, 14, Tevhid 33; Müslim, İman 43, 150, 151;
    Tirmizî, İman 18; Nesâî, Cihad 18
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 146 -
    için Rabbimize daima duâ etmek, yalvarmak, fiilî olarak duâ
    bâbından elimizden gelen tüm gayreti göstermek. Rasûlullah
    (s.a.s.) duâlarında: “Sonrası küfür olmayan bir iman” ister422; her namazın
    akabinde “küfürden, fakirlikten ve kabir azâbından”423; “küfürden
    ve borçlanmaktan” Allah’a sığınırdı 424. Hz. Ebû Bekir’e ve onun
    şahsında bütün mü’minlere sabah akşam yapmasını tavsiye ettiği
    duâda, “şirkten” Allah’a sığınmak yer almaktadır: “Bile bile şirk koşmaktan
    Allah’a sığınırım, bilmediklerimden de Senden af dilerim” 425
    İrtidâd, İrticâ/Gericilik Demektir;
    Mürted de Mürtecî/Gerici
    Gerici; geriye dönmek isteyen, geride kalan dönemi ve bu
    dönemin değer yargılarını benimseyen, özleyen kişi ve bu kişinin
    niteliğine denir. Gerici ve gericilik kavramları mürteci ve irtica kelimeleriyle
    de dile getirilir.
    Gericilik, kavram olarak zamansal bir geriye dönüş isteğini de
    içermekle birlikte, temelde değerlerle ilgilidir. Bu nedenle savunduğu
    değerlerin geçmişe, geride kalan bir döneme ait olup olmaması
    değil; bu değerlerin mâhiyeti, niteliği kişiyi gerici ya da
    mürtecî yapar. Bu temel anlamına karşılık İslâm toplumlarının Batılılaşmasından,
    Batılı câhilî değerlerin egemenliği altına girmesinden
    sonra gerici ve gericilik deyimleri İslâm dışı yönetimler ve
    işbirlikçisi kimseler tarafından tam tersi anlamda, siyasal ve ideolojik
    bir suçlama ve sindirme aracı olarak kullanılmaya başlandı.
    Gerçek anlamdaki gericiler, siyasal güçlerine dayanarak bu kullanımla
    İslâm’ı topluma yeniden hâkim kılma mücâdelesi veren
    müslümanlara gerici, mürtecî; İslâm’a da gericilik, irticâ nitelikleri
    yamamaya çalışmaktadırlar.
    Gericiliğin temel nitelikleri, câhiliye kavramının ihtivâ ettiği
    anlamlarla ifâde edilebilir. Bunlar, Râğıb el-İsfehânî izlenerek
    söylenirse; bilgisizlik, gerçek dışı ve yanlış inanç, yanlış davranış
    olarak tesbit edilebilir. Kur’an’a göre bilgisiz insanlar kişisel arzu
    ve hevâları peşinde koşar; diledikleri gibi yaşamak, istedikleri
    gibi kanunlar koymak isterler ve bu nedenle doğru yoldan saparlar.
    426 Diğer bir özellikleri de hevâlarına uygun çeşitli ideolojiler
    (emâniy, ümniye) geliştirmek427 ve bunu yaparken zanlarına
    422 Tirmizî, Deavât 30
    423 Nesâî, İstiâre 16, 29
    424 Nesâî, İstiâze, 16, 29
    425 Ebû Dâvud, Edeb 102; M. Beşir Eryarsoy, İman ve Tavır, s. 351-354
    426 6/En'âm, 119
    427 2/Bakara, 78
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 147 -
    dayanmaktır.428 Bu etkenler câhilî bir sistem, bir hayat, düşünce
    ve inanç biçimi oluşturur. Bu sistemin temel özelliği şirktir. Şirk, ya
    Allah’ın ilâhlığını, Rabliğini, Melikliğini tanımama ya da Allah’a
    bu ve benzeri konularda ortaklar tanıma biçiminde kendini gösterir.
    Şirkin toplum hayatındaki başlıca pratik sonuç ve işaretleri
    evrende ve insan hayatında Allah’tan başka bir yaratıcı, öldürücü,
    tasarruf edici, boyun eğilecek, sevilecek, korkulacak, tevekkül
    edilecek, hüküm ve kanunlar koyacak varlık, kişi ya da kurumlar
    tanımaktır. Şirkin davranışlar alanındaki sonucu ise, bu tür kişi ve
    kurumların koydukları kanun ve kurallara gönüllü olarak boyun
    eğmek, itaat etmektir.
    Kur’an’ın öngördüğü inanç, düşünce ve hayat biçiminin dışında
    beşerî istekler, ideolojiler ve zanlara dayalı bilgiler doğrultusunda
    oluşturulan toplumsal düzenler, şirk düzenleri, eş deyişle
    câhiliye düzenleridir esas irticâ/gericilik. Böyle bir toplum modeli
    peşinde koşan insan, bu model; ister geçmişte uygulanan bir
    model olsun, ister henüz uygulanma imkânı olmayan bir tasarı
    olsun; adı ister Demokrasi, ister Sosyalizm; isterse Komünizm ya
    da Faşizm olsun, gericidir, mürtecidir.
    Gerici ve gericilik kavramları İslâmî terminoloji içerisinde
    mürtecî ve irticâ kavramlarının yanısıra mürted-irtidâd, münâfıkmünâfıklık,
    fâsık-fısk, tâğî-tuğyân, mücrim-cürm gibi başka kavramlarla
    da anlam ilişkileri içindedir. Bir İslâm toplumunda câhilî
    eğilimler, önlemler içindeki kişi, itikadî ve amelî durumuna göre
    mürted, münâfık, fâsık gibi adlar alır. İslâm’ın öngördüğü inanç
    ve toplum yapısını kabul ettiği halde sonradan bunu reddederek
    herhangi bir câhilî inanç sistemini, toplum modelini benimseyen
    kişi, İslâm’la bütün bağlarını keserek geriye dönmüş, irtidâd etmiş,
    mürted olmuştur. İrtidâd, gericiliğin en kesin ve açık biçimini
    oluşturur. Câhili inanç esaslarını terketmeden çeşitli nedenlerle
    İslâm’ı benimsemiş görünen ve hayatını müslümanlar arasında
    sürdüren münâfıklar da gericidirler. Bunlar, içlerinde taşıdıkları
    inançları ve bu inançların yansıması olan gerici eğilimleri zaman
    zaman davranışlarında, düşünce ve hayat biçimlerinde göstermek
    zorunda kalırlar. Gericiliğin bu biçimi gizli, ama İslâm toplumu için
    en tehlikeli olandır. İrtidâd ve münâfıklık boyutlarına ulaşmayan
    kimi gericilik biçimleri de kişinin İslâm hüküm ve kuralları karşısındaki
    tutumu; benimseyerek sürdürdüğü câhiliye gelenek, görenek
    ve davranışlarına göre fısk, tuğyân, cürm gibi çeşitli adlarla ifâde
    edilir. Bütün bunlar kişiyi İslâm’ın doğru ve aydınlık yolundan saptırıcı
    ve belli bir cezayı gerektirici gerici davranışı belirtirler.
    428 6/En'âm, 116
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 148 -
    İslâm’ın değerler açısından baktığı gerici ve gericilik kavramlarına
    çağdaş câhil ve gerici dünya daha çok zamansal açıdan, eskilik-
    yenilik, gerilik-ilerilik kavramlarının yedeğinde bakar. Buna
    göre gerici, yeni olana direnerek eski olanı korumaya çalışan ya
    da tarihin tekerleğini geriye döndürmeye çalışan kişidir. Bu tanıma
    göre gerici, ilericinin karşısında yer alır ve gericilik; bilgisizlik,
    tutuculuk, sağcılık gibi kavramlarla ilişkilendirilir. Tanım, doğal
    olarak eski olanın kötülüğü, yeni olanın iyiliği kabulüne dayanmaktadır.
    Buna göre müslümanlar gerici, İslâm da gericiliktir. Bu
    yargı şöyle açıklanır: “Kendilerinin değerli buldukları düzeni ve
    kurumları değişime karşı şiddetle savunan muhâfazakârlar, bu
    uğraşlarında başarısızlığa uğradıkları takdirde, bir kısmı yeni beliren
    düzeni evrenin işleyişinin kaçınılmaz sonucu olarak kabul edecektir.
    Fakat eski ideallerini hâlâ benimsemekte devam eden mağlup
    olmuş muhâfazakâr ister istemez bir “gerici’ olacaktır. Yeni
    gelişen dünyayı tenkid edecek ve gelecekte, eskiden var olmuş
    olduğuna inandığı “altın bir çağı’ tekrar yaşamak için harekete
    geçecektir.” 429
    Alışılmış Batılı bakışı yansıtan bu değerlendirmenin, yanlışlığı,
    tutarsızlığı açıktır. Çünkü belli bir inanç biçiminin ve buna bağlı değerler
    düzeni ile toplum modelinin zaman bakımından önce ya da
    sonra oluşu, onun iyilik ya da kötülüğünün, gerilik ya da ileriliğinin
    ölçütü olamaz. İslâm’ın Türkiye’de terkedilmiş bir inanç ve toplum
    modelini temsil etmesi, doğal olarak, onun kötülük ve geriliğini
    göstermez. Bu nedenle Türkiye’de ya da dünyanın herhangi bir
    yerinde mevcut sistem yerine İslâm’ı öngören, İslâm’ı geçirmeye
    çalışan müslümana gerici denemez. Müslümanlar, toplumu tarihin
    belli bir zamanına döndürme amacı peşinde değillerdir. Tam tersine,
    insanların, içinde bulundukları koşullara göre oluşturdukları
    bir inancı ve toplumsal düzeni değil, zaman ve mekânın üstünde
    bir kaynaktan gelen ve bütün zamanlar için geçerli olan evrensel
    bir inanç ve değerler düzenini amaçlamaktadırlar. Bu inanç ve değerler
    düzeni ise Garaudy’nin deyişiyle “bilim, teknik, millet, para,
    cinsellik, büyüme gibi sahte tanrılar üretilerek oluşturulan politeizm
    (çok tanrıcılık) üzerine kurulan çağdaş uygarlığın iflâsının
    artık iyice anlaşıldığı günümüzde bütün insanlığın önünde duran
    kurtarıcı tek seçenektir.”430 Dolayısıyla müslümanların gerici,
    İslâm’ın gericilik gibi gösterilmesi, Kur’an’ın terimleriyle söylenirse
    zanlarına dayanan, hevâları ve ideolojileri (ümniye) peşinde
    koşan sapkın kişilerin câhilî değerlendirmelerinin bir işaretinden
    429 Ahmet Yücekök, Türkiye'de Din ve Siyaset, s. 90
    430 Garaudy, İslâm ve İnsanlığın Geleceği, s. 29
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 149 -
    başka bir şey değildir.431 Nakıl ve akıl çerçevesinde irticâ/gericilik,
    başta mürtedlik ve her çeşit şirk için bir sıfat; mürtecî/igerici de,
    adı, dünya görüşü, diploması, kültürü ve yaşadığı zamanı ne olursa
    olsun her çeşit mürted ve müşriğin temel vasfıdır.
    Gerek sözlük ve gerekse ıstılahî mânâsından anlıyoruz ki,
    irtidâd, bir geri dönüş hareketidir. Kaynaklar bunu “ric’at” veya
    “rücû” olarak da ifâde eder. İslâm’dan geri dönen, aynı zamanda
    Hak Dinden “rucû” ve “irticâ” etmiş demektir. Geri dönüş ve
    irticâ; bilgisizliğe, inkâra ve küfre rücû ettiğinden “câhiliyye”ye
    sapmış olur. İslâm’a ulaşmak, onu gerçek hayat ve bilgi kaynağı,
    dosdoğru yol kabul etmek, ilmin ta kendisine sahip olmakla,
    hidâyetle özdeştir. Câhiliyye ise, Allah’ı ve O’nun indirdiği hak
    hükümleri bilmemek/tanımamak veya inkâr etmek olduğundan
    bilgisizlik ve cehâlettir. O halde zaman zaman İslâm düşmanları
    tarafından hakaret ve itham ifâdesi olarak İslâm için kullanılan
    “irticâ”, “mürtecîlik”, yani “gericilik”, “geriye dönüş” aslında ilkel
    ve modern her çeşit küfür ve şirk için, İslâm dışı hayat görüşleri
    için kullanılabilir/kullanılmalıdır. İslâm’ı bildiği halde ve özellikle
    müslümanlıktan sonra başka bir dünya görüşü ve yaşama
    biçimi (ideoloji/din) seçenlerdir “mürtecî”, “gerici”. Çünkü onlar,
    İslâm’ın dışına çıkmakla geriye dönük bir hareket yapmış ve
    câhiliyyeye sapmış kimselerdir. Mü’minler, “Rabbim Allah” demişler
    ve kaalû belâ’da vermiş oldukları bu sözden432 ve Allah’ın
    hidâyetinden dönmezler, döneklik yapmazlar. İrtidâd, bir geri
    dönüştür, dönekliktir. Hem de gerçek ilimden ve mutlak hakikatten,
    fazîlet ve erdemden geri dönüş ve irticâdır. Bu anlamda İslâm,
    her zaman ve gerçek ilmîliği, ilericiliği (hem de dünya ile sınırlı olmayan,
    âhireti de kuşatan istikbal anlayışı, ilericilik ve tekâmülü)
    temsil eder. Mürted kişi; zulmün, fıskın, küfrün ve sapıklığın, kısacası
    câhiliyyenin bataklığına döndüğü için bir “mü’min” iken
    kazandığı yüce ve şerefli mevkiini kaybetmiş, ahsen-i takvîmden
    esfel-i sâfilîne irtidâd ile redd olunmuştur.433 Müslüman, bir mürtedin/
    döneğin/gericinin bu aşağılık ve câhilî inanış ve yaşayışına
    göre elbette çok üstün ve çok ileridir. “...Eğer gerçekten iman etmişseniz,
    siz üstünsünüz.”434; “...İzzet/üstünlük/şeref, ancak Allah’ın ve
    Peygamberi’nin ve mü’minlerindir. Fakat münâfıklar bunu bilmezler.” 435
    İmandan sonra küfre düşme ihtimalini ateşe atılmak olarak
    431 Ahmed Özalp, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 232-233
    432 7/A’râf, 172
    433 95/Tîn, 4-5
    434 3/Âl-i İmrân, 139
    435 63/Münâfıkûn, 8
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 150 -
    gören ve imanını en kıymetli bir mücevher gibi koruyan, İslâm
    düşmanı bilinçli mürtedlerle mücâdeleyi bayraklaştıran muvahhid
    gençlere selâm olsun!
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 151 -
    İrtidat Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
    Kur’an’da, İrtidat Kelimesinin Türediği Kök Olan R-d-d Kelimesi ve Türevlerinin
    Geçtiği Âyetler
    (60 yerde): 2/Bakara, 85, 109, 217, 217, 228; 3/Âl-i İmrân, 100, 149; 4/Nisâ, 47,
    59, 83, 86, 91; 5/Mâide, 21, 54, 108; 6/En’âm, 27, 28, 62, 71, 147; 7/A’râf, 53;
    9/Tevbe, 45, 94, 101, 105; 10/Yunus, 30, 107; 11/Hûd, 76; 12/Yusuf, 65, 65, 96,
    110; 13/Ra’d, 11; 14/İbrâhim, 9, 43; 16/Nahl, 70, 71; 17/İsrâ, 6; 18/Kehf, 36, 64,
    87; 19/Meryem, 76; 21/Enbiyâ, 40, 40; 22/Hacc, 5; 27/Neml, 40; 28/Kasas, 7, 13,
    85; 30/Rûm, 43; 33/Ahzâb, 25; 38/Sâd, 33; 40/Mü’min, 43; 41/Fussılet, 47; 42/
    Şûrâ, 44, 47; 47/Muhammed, 25; 62/Cum’a, 8; 79/Nâziât, 10; 95/Tîn, 5.
    İrtidat ve Mürtedler
    Dinden Dönmek: 2/Bakara, 108, 217; 4/Nisâ, 137.
    İmanı Küfür ile Değiştirmek: 2/Bakara, 108.
    İmandan Sonra Küfre Sapanlar, Hidâyete Eremez: 3/Âl-i İmrân, 86-87; 4/Nisâ,
    137.
    Dinden Dönenlerin Yaptıkları Boşa Gider: 2/Bakara, 217.
    Dinden Dönenlerin Tevbesi: 3/Âl-i İmrân, 89-90.
    Dinden Dönenlere Şeytan Uzun Ömür Telkin Eder: 47/Muhammed, 25.
    Dinden Dönenlerin Malları, Kendilerine Fayda Vermez: 53/Necm, 36-38.
    Dinden Dönmenin Müeyyidesi/Yaptırımı: 3/Âl-i İmrân, 87-88, 106; 16/Nahl,
    106-109.
    Şirk
    Allah’a Eş/Şirk Koşmak: 4/Nisâ, 36, 48, 116; 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 23, 39; 29/
    Ankebût, 68; 33/Ahzâb, 57.
    Şirkin Misali: 30/Rûm, 28.
    Şirk Büyük Bir Zulümdür: 31/Lokman, 13.
    Hevâ ve Hevesi Putlaştırmak: 45/Câsiye, 23, 47/Muhammed, 12.
    Allah’a Çocuk İsnâd Edenler: 18/Kehf, 5, 102; 19/Meryem, 88-92.
    Allah’a Eş Koşmak Haramdır: 7/A’râf, 33; 16/Nahl, 74; 22/Hacc, 31.
    Putlara Tapmak: 5/Mâide, 76; 23/Mü’minûn, 117; 46/Ahkaf, 5.
    Allah, Kendisine Şirk Koşmayı Affetmez: 4/Nisâ, 48, 116.
    Şirkten Sakınmak: 26/Şuarâ, 213; 28/Kasas, 88; 30/Rûm, 31; 39/Zümer, 65-66;
    40/Mü’min, 66; 41/Fussılet, 37; 51/Zâriyât, 51.
    Şirkten Sakınanların Mükâfatı: 47/Muhammed, 15, 36.
    Mekke’li Müşriklerin Şirki: 6/En’âm, 100; 30/Rûm, 28-29, 31-32; 34/Sebe’, 41;
    43/Zuhruf, 20-21, 57-59.
    D- Müşrikler
    Müşrikler, Allah’a Çocuk İsnâd Ettiler:6/En’âm, 100-101; 10/Yûnus, 68-70; 16/
    Nahl, 57, 62; 17/İsrâ, 40; 19/Meryem, 88-92; 21/Enbiyâ, 26; 22/Hacc, 3-4; 34/
    Sebe’, 40-42; 37/Saffât, 149-159, 180; 43/Zuhruf, 15-16, 18, 79-82; 52/Tûr, 39;
    53/Necm, 21-22.
    Müşrikler, Allah’tan Başkasını Tanrı Edindiler: 2/Bakara, 165; 3/Âl-i İmrân,151;
    4/Nisâ, 117; 5/Mâide, 76; 6/En’âm, 1, 107, 136, 150; 7/A’râf, 191; 10/Yûnus, 18,
    66; 11/Hûd, 109; 14/İbrâhim, 30; 15/Hıcr, 95-96; 16/Nahl, 73; 19/Meryem, 81;
    22/Hacc, 11-13, 71, 74; 25/Furkan, 3, 55; 36/Yâsin, 74-75; 37/Saffât, 11; 38/Sâd,
    5-7; 39/Zümer, 15 45, 67; 40/Mü’min, 10-12; 42/Şûrâ, 9; 52/Tûr, 43.
    Müşrikler, Kötülükleri “Atalarımızdan Devraldık” Diye Savunurlar: 2/Bakara,
    170-171; 5/Mâide, 103-104; 7/A’râf, 28; 11/Hûd, 109; 31/Lokman, 21; 37/Saffât,
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 152 -
    68-71; 43/Zuhruf, 22-25.
    Müşrikler, Allah’ın Âyetlerini İnkâr Ederler: 6/En’âm, 4-5, 66-67, 105, 110, 124;
    8/Enfâl, 31-33, 52; 9/Tevbe, 9; 10/Yûnus, 15; 37/Saffât, 68-71; 38/Sâd, 8.
    Müşrikler, Put Diye Şeytana Taparlar: 4/Nisâ, 117.
    Müşrikler, Hem Kendileri Peygamber’den Uzaklaşırlar, Hem de İnsanları
    Uzaklaştırmak İsterler: 6/En’âm, 26, 116-117; 21/Enbiyâ,. 2-5; 25/Furkan, 7-9;
    31/Lokman, 6-7; 34/Sebe’, 43-44; 38/Sâd, 8, 50/Kaf, 1-2, 5; 54/Kamer, 3; 68/
    Kalem, 46-48, 51.
    Müşrikler, Öldükten Sonra Dirilmeyi İnkâr Ederler: 6/En’âm, 29-30, 134; 11/
    Hûd, 19, 25/Furkan, 11, 32/Secde, 10-11, 36/Yâsin, 78-79; 37/Saffât, 16-21; 41/
    Fussılet, 7; 44/Duhân, 9-10 34-36; 45/Câsiye, 24-26; 50/Kaf, 2-4; 51/Zâriyât, 12-
    14; 64/Teğâbün, 7.
    Müşrikler, Peygamberlerden İnanmayacakları Mûcizeler İsterler: 6/En’âm, 37,
    57-58, 109-111, 158; 10/Yûnus, 20, 46; 11/Hûd, 12; 13/Ra’d, 6-7, 27, 40; 15/Hıcr,
    6-8; 17/İsrâ, 59, 90-93; 20/Tâhâ, 133-135; 21/Enbiyâ, 5, 37-39; 25/Furkan, 7-8;
    29/Ankebût, 50-51, 53-54; 32/Secde, 28-29; 37/Saffât, 176-177; 45/Câsiye, 25;
    70/Meâric, 1-3, 5-7; 74/Müddessir, 52-53.
    Müşrikler İman Etmezler: 7/A’râf, 192-193; 10/Yûnus, 42-43; 25/Furkan, 9; 36/
    Yâsin, 7-10; 41/Fussılet, 4, 14; 43/Zuhruf, 40, 88; 68/Kalem, 42-43; 109/Kâfirûn,
    1-6.
    Müşrikler, Putları Şefaatçi Kabul Ederler: 10/Yûnus, 18; 13/Ra’d, 14; 16/Nahl,
    55; 19/Meryem, 81-82; 39/Zümer, 3, 43-44.
    Müşriklerin Şirki: 6/En’âm, 100; 30/Rûm, 28-29, 31-32; 34/Sebe’, 41; 43/Zuhruf,
    20-21, 57-59.
    Müşriklerin Peygamberimiz’e İftiraları: 21/Enbiyâ, 5-6; 25/Furkan, 4-5; 34/
    Sebe’, 43, 46; 38/Sa’d, 4; 44/Duhân, 14; 46/Ahkaf, 8-9; 51/Zâriyât, 8-11;52/Tûr,
    29-30, 32-33; 68/Kalem, 1-2, 5-6, 51.
    Müşrikler, Peygamberimiz’le ve Mûcizelerle Alay Ederler: 21/Enbiyâ, 36; 25/
    Furkan, 7-9, 41-43; 37/Saffât, 11-12, 14-15, 35-36; 40/Mü’min, 83; 43/Zuhruf,
    31-32, 57-58; 54/Kamer, 2; 70/Meâric, 1-2, 36-39.
    Müşrikler, Kur’an’ı Dinlerler ve “Eskilerin Masallarından İbaret” Derler;
    Kur’an’la Alay Ederler ve O’nu Yalanlarlar: 6/En’âm, 25; 10/Yûnus, 42-43; 17/
    İsrâ, 47-48; 21/Enbiyâ, 5; 25/Furkan, 4-6; 34/Sebe’, 43; 37/Saffât, 167-170; 38/
    Sa’d, 7; 43/Zuhruf, 30-31; 46/Ahkaf, 7, 11; 50/Kaf, 5; 52/Tûr, 33; 53, Necm, 59-
    61; 68/Kalem, 15; 74/Müddessir, 11-26; 83/Mutaffifîn, 13.
    Müşrikler, Meleklere Cinsiyet Yakıştırırlar: 43/Zuhruf, 19; 53/Necm, 27-28.
    Müşriklerin Akıllarına Hitap Ederek İman Etmelerini İsteyen Âyet-i Kerimeler:
    30/Rûm, 8-9; 36/Yâsin, 66-73; 40/Mü’min, 13; 50/Kaf, 6-7; 52/Tûr, 35-43; 53/
    Necm, 62; 67/Mülk, 19-24, 28, 30; 80/Abese, 17-32; 82/İnfitâr, 6-9; 88/Ğâşiye,
    17-21; 106/Kureyş, 1-4.
    Mekke Müşriklerinin İslâm’a ve Peygamberimiz’e Karşı Yürüttükleri Haksız
    Mücadele: 2/Bakara, 118, 139; 170; 3/Âl-i İmrân, 7, 10, 135, 165; 8/Enfâl,30,
    47; 9/Tevbe, 13, 32; 10/Yûnus, 2, 15-16; 38-39, 49, 51, 53, 57, 59, 104, 108; 11/
    Hûd, 7-8, 12, 14; 13/Ra’d, 5-7, 16, 27, 30-31, 43; 14/İbrâhim, 28, 46; 15/Hıcr, 3,
    85, 90-91; 16/Nahl, 1, 44-45, 83, 101-102, 125; 17/İsrâ, 46, 50-51; 56-57, 73, 76,
    90, 93; 18/Kehf, 55, 58; 19/Meryem, 77, 80-82; 20/Tâhâ, 133-135; 21/Enbiyâ,
    34, 36, 41, 46, 109, 111; 22/Hacc, 15, 19, 25, 47, 49, 68-69; 23/Mü’minûn, 56,
    63-96, 109-110; 25/Furkan, 3-9, 21-22, 27, 29, 32, 40, 44, 52; 26/Şuarâ, 4-8 192
    197, 208, 212, 214; 28/Kasas, 46-51, 57; 29/Ankebût, 12-13, 50-51, 53-54, 61,
    63, 67; 30/Rûm, 6, 10, 28, 33, 43-46, 50-54; 35/Fâtır, 4, 5, 37, 42-43; 36/Yâsin,
    6, 11, 69-70, 74-76; 37/Saffât, 11, 13, 34, 36, 38, 40, 50, 61, 149, 158, 167, 170,
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 153 -
    176, 179; 38/Sa’d, 8-11, 15-16; 39/Zümer, 36, 38-40, 64; 40/Mü’min, 6, 10, 12,
    56, 69, 77; 41/Fussılet, 5, 13-f4, 26, 29, 33, 38, 40, 53, 54; 42/Şûrâ, 13, 15, 24,
    47, 54; 43/Zuhruf, 24-25, 29-31, 79-80; 44/Duhân, 10, 16, 34, 37; 46/Ahkaf, 9;
    47/Muhammed, 1-3, 8, 10, 14, 32; 48/Fetih, 25-26, 50/Kaf, 12, 14, 22, 36-37,
    45; 51/Zâriyât, 14, 53-54, 59-60; 52/Tûr, 15-16, 30, 47; 53/Necm, 19, 26, 33, 37,
    59,61; 62/Cum’a, 2; 67/Mülk, 9, 11, 13, 18, 25, 30; 68/Kalem, 42-43, 46-47, 51;
    69/Hakka, 43-44, 49-50; 73/Müzzemmil, 15; 74/Müddessir, 11, 49; 75/Kıyâme,
    31; 76/İnsan, 27; 77/Mürselât, 7, 16; 78/Nebe’, 1; 83/Mutaffifîn, 13, 16; 86/Târık,
    17; 96/Alak, 19; 102/Tekâsür, 1-8; 106/Kureyş, 1-4; 107/Mâûn, 1-3; 108/Kevser,
    1-3; 109/Kâfirûr, 1-6; 111/Leheb, 1-5.
    Müşriklerin Bazı Özellikleri
    Müşrikler Nankördür: 6/En’âm, 63-64; 10/Yûnus, 12, 21-23; 16/Nahl, 53-55, 83;
    21/Enbiyâ, 46; 29/Ankebût, 65-67; 30/Rûm, 33-35; 31/Lokman, 32; 37/Saffât,
    11; 39/Zümer, 8; 43/Zuhruf, 9, 15, 87; 80/Abese, 17-23; 100/Âdiyât, 1-11; 106/
    Kureyş, 1-4.
    Müşrikler, Kız Çocuklarını Öldürüyorlardı: 6/En’âm, 137, 140; 16/Nahl, 57-59;
    42/Şûrâ, 17; 81/Tekvîr, 8-9.
    Müşrikler, Helâlı Haram; Haramı Helâl Yaparlar: 6/En’âm, 136-140, 143-145,
    148-151; 10/Yûnus, 15, 59-60; 16/Nahl, 35.
    Müşrikler, Kadınlara Değer Vermezler: 6/En’âm, 139; 16/Nahl, 58-59; 42/Şûrâ,
    17; 43/Zuhruf, 17; 52/Tûr, 39; 53/Necm, 21-22.
    Müşrikler, Allah’a İftira Ederler: 6/En’âm, 138-139, 143-144,
    Müşrikler, Çocuklarına Putlarının Adını Verirler: 7/A’râf, 190-191.
    Müşrikler, Antlaşmalarını Bozarlar: 9/Tevbe, 1-4, 7-10, 12-13.
    Müşrikler Necistir: 9/Tevbe, 28.
    Müşriklerin Misali: 13/Ra’d, 14; 22/Hacc, 31; 25/Furkan, 44; 29/Ankebût, 41-43.
    Müşrikler, Mü’minlerle Alay Ederler: 23/Mü’minûn, 109-111; 38/Sâd, 62-63;
    67/Mülk, 25-29; 83/Mutaffifîn, 29-36.
    Müşrikler, Dünya Nimetleriyle Övünürler: 13/Ra’d, 26; 23/Mü’minûn, 54-56,
    101; 43/Zuhruf, 32; 53/Necm, 29-30; 68/Kalem, 14, 16-41.
    Müşrikler, Fakirlere Vermekten Kaçarlar: 41/Fussılet, 7; 68/Kalem, 17-33, 36-
    40; 107/Mâûn, 1-3.
    Müşrikler, Yetimlere Zulm Ederler: 107/Mâûn, 1-2.
    Mekke Müşrikleri, Kâbe’yi Çıplak Tavaf Ederlerdi: 8/Enfâl, 35.
    Mekke Müşrikleri, Kâbe’yi Tavaftan Men Ederlerdi: 8/Enfâl, 34-35.
    F- Müşriklerin Cezaları
    Müşrikler, Putlardan Fayda Görmeyecekler: 2/Bakara, 166; 6/En’âm, 22-24, 94;
    7/A’râf, 37, 53, 194-198; 10/Yûnus, 28; 25/Furkan, 17-19; 26/Şuarâ, 96-103; 38/
    Sâd, 59-60; 45/Câsiye, 10.
    Müşrikler, Azabı Görünce Tekrar Dünyaya Dönmek İsteyecekler: 2/Bakara,
    167; 6/En’âm, 27-28; 7/A’râf, 53; 23/Mü’minûn, 99-100, 107-108; 26/Şuarâ, 94-
    102; 32/Secde, 12; 35/Fâtır, 37; 39/Zümer, 56-59.
    Kıyâmet Günü Müşriklerin Durumu: 3/Âl-i İmrân, 151; 4/Nisâ, 120-121; 6/
    En’âm, 22-24, 30; 9/Tevbe, 17; 10/Yûnus, 28-30; 11/Hûd, 20, 22; 12/Yûsuf, 107;
    13/Ra’d, 34; 15/Hıcr, 95-96; 16/Nahl, 86-87; 18/Kehf, 52-53; 23/Mü’minûn, 99-
    108, 112-115; 25/Furkan, 11-14; 26/Şuarâ, 91-103; 28/Kasas, 62-67, 74; 29/
    Ankebût, 54-55; 30/Rûm, 12-13; 34/Sebe’, 31-33; 37/Saffât, 19-34, 38-39; 38/
    Sâd, 55-64; 39/Zümer, 15-16, 60; 40/Mü’min, 71-76, 84-85; 41/Fussılet, 6, 47;
    43/Zuhruf, 36-39; 50/Kaf, 22-30; 68/Kalem, 42-43; 70/Meâric, 42-44; 73/Müzzemmil,
    11-13; 98/Beyyine, 6.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 154 -
    Müşriklerin Tevbesi: 9/Tevbe, 3, 11; 25/Furkan, 70; 28/Kasas, 67.
    Müşriklerin Yaptıkları İyilikler Boşa Gider: 9/Tevbe, 17; 39/Zümer, 65.
    Mekke Müşriklerinin Azapla Korkutulmaları: 16/Nahl, 45; 18/Kehf, 55, 58; 19/
    Meryem, 77-82; 20/Tâhâ, 134-135; 21/Enbiyâ, 41, 46, 109, 111; 22/Hacc, 19, 25,
    49, 69; 40/Mü’min, 77; 41/Fussılet, 13; 43/Zuhruf, 41-42; 44/Duhân, 9-16, 36,
    59; 50/Kaf, 12-14, 36; 51/Zâriyât, 59-60; 52/Tûr, 31 42, 44-47; 54/Kamer, 4-5,
    43-48, 51; 67/Mülk, 16-18; 68/Kalem, 16-41. 44; 70/Meâric, 40-41; 72/Cin, 24;
    73/Müzzemmil, 11, 15-17; 77/Mürselât, 16-18; 85/Bürûc, 17-20; 86/Târık, 17;
    88/Ğâşiye, 23-24.
    Müşriklerin Malları ve Evlâtları, Kendilerine Fayda Vermez: 3/Âl-i İmrân, 10,
    91, 116; 5/Mâide, 36; 6/En’âm, 70; 7/A’râf, 48; 13/Ra’d, 18; 19/Meryem, 77-80;
    45/Câsiye, 10; 58/Mücâdele, 17; 69/Hakka, 25-29; 92/Leyl, 8-11; 104/Hümeze,
    2-6; 111/Leheb, 1-3.
    Müşrikler, Azaptan Kurtulmak İçin Her Şeylerini Fedâ Etmek İsteyecekler: 70/
    Meâric, 11-18.
    Müşriklere Verilen Mühlet (Süre): 18/Kehf, 58-59; 29/Ankebût, 53; 39/Zümer,
    8; 68/Kalem, 44-45; 70/Meâric, 42-43; 73/Müzzemmil, 11.
    Müşriklerin Kâbe’ye Hizmet Hakları Yoktur: 9/Tevbe, 17-19, 28.
    Müşrik-Mü’min İlişkisi
    Müşriklerin Dostluğu Yoktur: 2/Bakara, 105; 5/Mâide, 82; 6/En’âm, 106; 9/Tevbe,
    7-8, 10, 12; 17/İsrâ, 73-75; 28/Kasas, 87; 60/Mümtehine, 1-2, 6-9.
    Müşrikler, Mü’minleri Ateşe Çağırırlar: 2/Bakara, 221; 17/isrâ, 73-75; 29/
    Ankebût, 12-13.
    Müşriklerden Yüz Çevirmek: 6/En’âm, 106, 150; 10/Yûnus, 41; 15/Hıcr, 94; 28/
    Kasas, 87; 32/Secde, 30; 37/Saffât, 173-174, 178-180; 43/Zuhruf, 83, 89; 45/
    Câsiye, 18; 51/Zâriyât, 54; 53/Necm, 29; 54/Kamer, 6; 68/Kalem, 8; 73/Müzzemmil,
    10.
    Müşriklerden Korkulmaz: 9/Tevbe, 13-14; 10/Yûnus, 65; 15/Hıcr, 94; 22/Hacc,
    38; 37/Saffât, 171-175.
    Müşrikler İçin İstiğfâr Edilmez: 9/Tevbe, 113-115.
    Müşrikle Mü’min Karşılaştırması: 47/Muhammed, 15; 67/Mülk, 22.
    Müşrikler, Mü’minlere Zarar Veremezler: 37/Saffât, 160-163; 52/Tûr, 42.
    Müşriklere Savaşta Yapılacak İşlem: 9/Tevbe, 5-6, 11-12.
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. İslâm Fıkhında Mürtede Ait Hükümler, Numan A. Samerraî, Sönmez
    Neşriyat
    2. Çağdaş İrtidat, Ebul Hasan Ali en-Nedvî, Akabe Y.
    3. 20. Y.Y.da Tevhid ve Şirk, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
    4. Kelime-i Tevhid Dâvâsı, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
    5. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmed Alptekin, Saff Y.
    6. Biz Müslüman mıyız? Muhammed Kutub, Hilâl Y.
    7. 20. Asrın Câhiliyeti, Muhammed Kutub, Hilal Y.
    8. İslâm’da Allah İnancı, Said Havva, Petek Y.
    9. Din Gerçeği ve İslâm, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
    10. Küfür Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
    11. Epistemolojik Açıdan İman, Hanifi Özcan, İFAV Y.
    12. İman, Şartları ve Onu Bozan Şeyler, Seyfüddin el-Muvahhid, Hak Y.
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 155 -
    13. İslâm Siyasi düşüncesinde Muhalefet, Nevin A. Mustafa, İz Y.
    14. İslâm Dünyasında İnanç Sorunları, Hasan el-Hudaybi, İnkılab Y.
    15. İlâhlar Rejiminin Anatomisi, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    16. Câhiliyye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    17. Elfâz-ı Küfür, Küfür Sözler, Hüseyin Aşık, İlim Y.
    18. Sorumsuzca Söylenen Sözler, Mevlüt Özcan, Sabır Y.
    19. Çağımızın Bâtıl İnançları, Yüksel Kanar, Beyan Y.
    20. Antik İnançlar, Modern Hurâfeler, Martin Lings, İşaret Y.
    21. İslâm Ceza Hukuku ve İnsanî Esasları, M. Cevat Akşit, Kültür Basım Yayın
    Birliği
    22. Ceza Hukukunda Mağdurun Korunması, Süleyman Akdemir, İzmir, 1988
    23. İslâm’da Düşünce ve İnanç Özgürlüğü, Yunus Vehbi Yavuz, Sahaflar
    Kitap Sarayı Y.
    24. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 10, s. 161-175; c. 8, s.
    315-320
    25. İslâm Ceza Hukuku ve Beşerî Hukuk, Abdülkadir Udeh, İhya Y. c. 4, s.
    236-271
    26. İslâm Ceza Hukukunda İdamı Gerektiren Suçlar, Ahmet Yaşar, Beyan Y.
    s. 90-107
    27. Din Değiştirme, Ali Osman Kurt, Gökkubbe Y.
    28. İnançla İlgili Temel Kavramlar, Mehmet Soysaldı, Çağlayan Y. s. 64-83
    29. İslâm’da İnsan Hakları, Hayreddin Karaaman, Ensar Neşriyat, s. 72-73
    30. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 210-216
    31. Bidâyetü’l-Müctehid, Mezheplerarası Mukayeseli İslâm Hukuku, İbn
    Rüşd, Beyan Y. c. 4, s. 349-350
    32. Fıkhu’s-Sünne, Âyet ve Hadislerle İslâm İlmihali ve Hukuku, Seyyid Sâbık,
    Pınar Y. c. 4, s. 281-293
    33. Kitâbur-Ridde ve Nebzetün min Futûhi’l-Irak, Muhammed bin Ömer
    Vâkıdî, Beyrut, 1989
    34. Nazariyyetü’l İ’dâm Beyne’ş-Şerîati’l-İslâmîyye ve’l-Kavânîni’l-Vad’iyye,
    Mahmut İstanbulî, el-Va’yü’l- İslâmî, 92, Kuveyt 1972
    35. El-Ahkâmu’s-Sultâniyye, İmam Ebu’l-Hasan el-Mâverdi, Trc. Ali Şafak,
    Bedir Y. s. 63-70
    36. İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, Vehbe Zuhayli, Risale Y. c. 7, s. 462-471
    37. Şamil İslâm Ansiklopedisi, (İrtidad md:) (Eymen ed-Dımaşkî-Ömer
    Tellioğlu) c. 3, s. 175-176; (Mürted md:) c. 4, s. 369-372; (Ridde Savaşları:)
    c. 5, s. 262-267 (Gerici-Gericilik md:) (Ahmed Özalp) c. 2, s. 232-233
    38. TDV İslâm Ansiklopedisi, İrtica Maddesi (Şaban Sitembölükbaşı), TDV Y.
    c. 22, s. 458-459
    39. İman Küfür Sınırı (Tekfir Meselesi), A. Saim Kılavuz, Marifet Y. 62-64;
    201-245
    40. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi (Hüsnü Aktaş), Risale Y. c. 2, s. 257-259
    41. Kur’an Sempozyumu, Bilgi Vakfı Y. s. 280-283, 289, 293, 353, 382-383
    42. İslâm Hukuku Açısından Cehalet, Ebu Yusf Midhat b. el-Hasan Ali Ferrac,
    Kayıhan Y. s. 231-347
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 156 -
    43. İslâm’da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, Kahraman Y. s. 190-195; 61-72; 107-
    119
    44. Akaid Ders Notları, Ahmed Kalkan,Tevhid Vakfı Y. s. 168, 102-109
    45. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 345-354
    46. İslâm Davetinin Esasları, Abdülkerim Zeydan, Risale Y. s. 309-310
    47. Kur’ân-ı Kerim Açısından İman-Amel İlişkisi, Murat Sülün, Ekin Y. s. 149-
    150
    48. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 457-459
    49. İslâm Nizamı, Ali Rıza Demircan, Eymen Y. c.1, s.98-103. c. 2, s. 29-46
    50. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 214
    51. Allah Erinin Ahlâk ve Kültürü, Said Havva, Hilal Y. s. 9-29
    52. Din Hürriyeti ve Mürteddin Öldürülmesi Meselesi, Reşid Rızâ, Terc.
    Hikmet Zeyveli, Kelime Dergisi, Sayı 15, Eylül 1987, s. 57
    53. Din ve Zorlama, Veysel Kasar, Köprü, Kış 97, s. 86-112
    54. Hoşgörü: Nereye Kadar, Köprü, Kış 1997
    55. İslâm Nasıl Yozlaştırıldı, Y. N. Ö. Yeni Boyut Y. s. 307-314
    56. Devlet, Demokrasi, Oligarşi, Teokrasi, E. Yüksel, Ozan Y. s. 94-96

    Sonsöz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…

     
     
    Okunma 13089 kez Son değişiklik Pazartesi, 25 Ocak 2021 05:50

    Ortam