Çarşamba, 20 Ocak 2021 19:05

    Nifak

    Yazan
    Ögeyi değerlendirin
    (0 oy)

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله


    Kitabın Adı:
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR -15-
    NİFAK
    Yazarı:
    Ahmed Kalkan
    Tashih:
    Ahmed Kalkan
    Mizanpaj:
    Ehl-i Dizayn
    Kapak Tasarım:
    Ehl-i Dizayn
    İstanbul 2012
    Baskı:
    İSTANBUL MATBAACILIK
    Gümüşsuyu Cad. Işık Sanayi Sitesi B Blok No:21
    Topkapı-Zeytinburnu/İSTANBUL
    Tel: 0 212 482 52 66
    NİFAK
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR
    -15-
    Ahmed KALKAN
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
    İTHAF
    Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
    KUR’AN dostlarına…
    Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
    Önsöz
    Bismillâh, elhamdu lillâh, ve’ssalâtu ve’sselâmu alâ rasûlillâh.
    Üç insan tipinden en tehlikelisi ve âhirette en şiddetli azâba atılacak olanı: Münâfık. İnanmadığını açıkça ifade edecek kadar cesur olamayan, ikiyüzlü tip. Hastalıklı, anormal bir karakter. Tedavisi küfür illetinden daha zor. Hasta olduğu halde, doktorun önünde hastalığını gizleyen insan gibidir münâfık. Kapısı, penceresi belli değil; nereden nasıl nüfuz edileceği meçhul, tebliğ için alıcılarını kapatmış. Ama, köstebek gibi kendisi için kaçacak delikleri önceden hazırlayan, kaçak güreşen, kalleş bir tip. Vücudun zayıf ânını kollayan mikroplar gibi; İslâm toplumu içinde kritik anları kollayan zihniyet.
    Kâfirler, küfründe açık olduğu halde, münâfıklar casus gibi kendilerini gizlerler. Kâfir, küfründen taviz vermez ve tavırları net iken; münâfık, imanı konusunda yalancı, mü’minlerle alay eden, hangi gruptan ve hangi görüşten olduğu belli olmayan bukalemun gibi her boyaya girebilen bir tiptir. Hangi otobüs geldiyse ona binip durakta beklemeyen, rüzgâr nereden kuvvetli esiyorsa oraya yönelen, menfaati nerede ise orada yuvalanan karakter. Kimin ekmeğini yiyorsa onun kılıcını savuran, ekmeğini yediği kimseden daha fazla ekmek yedirene rastlayınca eski velinimetine karşı da kullanabilir menfaat kılıçlarını.
    Yaşadığımız çağ, her şeyiyle kandırmacaya, hile ve aldatmaya, sömürmeye dayandığı için tam nifak çağı. Cilalı imaj devri, makyajın ve vitrinin, reklamın ve sanallığın prim yaptığı anlayış. Bütün bunlar çifte standartı besliyor, yani nifakı. Çoğu insan, birbirine rol yapıyor, doğal davranmıyor. Düzenin kendisi de münâfık. İslâm düşmanlığını diliyle itiraf etmiyor, davranışı da İslâm’la bağdaşmıyor. Anaç, doğurgan münafık hem de. Düzenin yetiştirmek istediği ideal tip de münâfık. Vatandaşını münâfıklaştırmak istiyor. Tâğutlar, hakla bâtılı karıştırarak kalleşçe çıkıyorlar halkın karşısına. Politikacılar genellikle nifaktan beslenir. ikiyüzlü, hatta ikiyüz yüzlüdürler. Halka karşı bir yüzle, mecliste başka yüzle gözükürler. Halka taktıkları maskeyi, dost ve müttefik kabul ettikleri Batılılar karşısında çıkarırlar. Aslında ne onlardan, ne diğerlerindendirler. “Onlar, iman ile küfür arasında bocalayan bir sürü kararsızlardır. Ne onlara (bağlanıyorlar), ne bunlara.” 1
    1 4/Nisâ, 143
    Tarihî süreç içinde ilk defa, yaşadığımız zaman diliminde tersine münâfıklığı da gördü insanımız. Münâfık içindeki küfrü gizleyen, mü’minmiş gibi davranan insan iken, günümüzde nice insan içindeki imanı gizleyip dışarıdan kâfir gibi davranmak zorunluluğunu hissediyor. Namaz kılan bir subay namazını ve (varsa) imanını gizlemek ve görünüşte kâfir gibi davranmak zorunda kalıyor. Öğretmen için, memurların çoğu için durum yine aynı.
    Bu karmaşa ve kargaşa içinde kendimizi nifaktan nasıl koruyacağız, münâfıkları nasıl tanıyacağız, onlara nasıl davranacağız, onları İslâm’a nasıl kazandırmaya çalışacağız veya şerlerinden nasıl korunacağız gibi sorular cevap bekler. İşte bu kitapta bu soruların cevaplarını bulacaksınız. Bireysel nifak kadar, toplumsal ve siyasal nifaktan da korunmak gerekiyor. İtikadî nifaktan korunduğumuz gibi, amelî nifaktan da korunmamız icap ediyor. Bunun için Kur’an’la daha sıcak ilişkimiz, dâvâ kalesine sığınmamız, toplu olarak vahdet gemisine binmemiz, ihlâslı şekilde yolculuğumuzu sürdürmemiz, sırât-ı müstakim rotasından ayrılmamamız lâzım. Hayırlı yolculuklar…
    Ahmed Kalkan
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    Kasım 2012, Ümraniye
    İÇİNDEKİLER
    Nifak Nedir, Münâfık Kimdir? / 10
    Nifakın Kısımları / 11
    a- İtikadî (İnançla İlgili) Nifak / 11
    b- Amelî (Davranışlarla İlgili) Nifak / 11
    Nifakın Riyâ ile Alâkası / 12
    Kâfirlerle Münâfıkların Karşılaştırılması / 13
    Münâfıkların Alâmetleri / 14
    a- Kur’ân-ı Kerim’e Göre Münâfıkların Özellikleri / 14
    b- Hadis-i Şeriflere Göre Münâfıkların Özellikleri / 19
    Münâfıkların Mescid ve Benzeri Faâliyet Yerleri Açmaları / 21
    Küfür ve Nifak Psikolojisi / 22
    Münâfıklarla Mü’minlerin Toplumsal Bağları / 25
    Münâfıkların Cezası / 25
    Günümüzde Münâfık / 25
    Münâfıkların Kalpleri Hastadır / 28
    Kalbin Bozulma Safhaları / 38
    Kalp Hastalığı / 43
    Kalbin Mühürlenme Keyfiyeti / 50
    Gizli İnkâr (Nifak) / 50
    Kur’an’da Ruh Sağlığı, Gönül Huzuru ve Psikolojik Denge / 59
    Münâfıkların Tutarsızlığı / 60
    Kur’anın Sefih Dedikleri / 62
    Münâfıkların Karakteri / 66
    Münâfıklar Kördür, Doğruyu Görmez / 74
    Münâfıkların Melekeleri/Yetenekleri Dumûra Uğramıştır / 75
    Ateşin Önünde Karanlıkta Kalanlar / 78
    Sağırlar, Dilsizler, Körler! / 78
    Münâfıkların Işığı Kısa Sürelidir / 83
    Münâfıklık Küfre Götürür / 88
    Münâfığın Işığı Kısa Sürelidir / 89
    - 9 -
    NİFAK - MÜNÂFIK
    •
    Nifak ve Münâfık; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Nifakın Kısımları
    a- İtikadî (inançla ilgili) nifak
    b- Amelî (davranışlarla ilgili) nifak
    •
    Nifakın Riya ile Alâkası
    •
    Kâfirlerle Münâfıkların Karşılaştırılması
    •
    Münâfıkların Alâmetleri
    a- Kur’an-ı Kerim’e Göre Münâfıkların Özellikleri
    b- Hadis-i Şeriflere Göre Münâfıkların Özellikleri
    •
    Münâfıkların Mescid ve Benzeri Faaliyet Yerleri Açmaları
    •
    Küfür ve Nifak Psikolojisi
    •
    Münâfıklarla Mü’minlerin Toplumsal Bağları
    •
    Münâfıkların Cezası
    •
    Günümüzde Münâfık
    •
    Münâfıkların Kalpleri Hastadır
    •
    Kalbin Bozulma Safhaları
    •
    Kalp Hastalığı
    •
    Kalbin Mühürlenme Keyfiyeti
    •
    Gizli İnkâr (Nifak)
    •
    Kur’an’da Ruh Sağlığı, Gönül Huzuru ve Psikolojik Denge
    •
    Münâfıkların Tutarsızlığı
    •
    Kur’anın Sefih Dedikleri
    •
    Münâfıkların Karakteri
    •
    Münâfıklar Kördür, Doğruyu Görmez
    •
    Münâfıkların Melekeleri/Yetenekleri Dumûra Uğramıştır
    •
    Ateşin Önünde Karanlıkta Kalanlar
    •
    Sağırlar, Dilsizler, Körler!
    •
    Münâfıkların Işığı Kısa Sürelidir
    •
    Münâfıklık Küfre Götürür
    •
    Münâfığın Işığı Kısa Sürelidir
    “İnsanlardan bazıları vardır ki, inanmadıkları halde ‘Allah’a ve âhiret gününe iman ettik’ derler.” 1
    “Bunlar Allah’ı ve mü’minleri aldatmaya çalışırlar. Oysa sadece kendilerini aldatırlar da farkında değillerdir.” 2
    1 2/Bakara, 8
    2 2/Bakara, 9
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 10 -
    Nifak Nedir, Münâfık Kimdir?
    Nifak: ne-fe-ka kökünden türemiştir. Nefeka kelimesi: Eşyaya
    rağbeti olmak, tükenmek, azalmak, ruhu çıkmak, ölmek, tünel,
    tarla faresinin (köstebek) deliğinden çıkıp girmesi gibi anlamlara
    gelir. İnfak kelimesinin de türediği nefeka kelimesinin bitmek,
    tükenmek, azalmak ve ölmek anlamlarından yola çıkarak;
    münâfıkların bitmişliğini, tükenmişliğini, imanda azalmayı ve ölü
    bir kalbe sahip oluşlarını ifade için bu kelime seçilmiş olmalıdır.
    Münâfık, nifak kelimesinin ism-i failidir; yani nifak yapan, nifak
    sahibi demektir. Istılah (terim) anlamı ise, bazı sebepler yüzünden
    İslâm’a girip zahiren müslüman görünmek, içten içe ise kâfirliğini
    gizlemektir. Yani dıştan müslüman gözüküp içinden inanç ve düşünce
    olarak küfürde olmaktır. Bu tanım ve yargı, içinde gizlediği
    şey, iman esaslarına ait bir inkâr ve yalanlama olan, itikadî
    münâfıklık içindir; bu kimse, hâlis münâfıktır. Eğer içinde gizlediği
    şey, İslâm inanç esaslarının inkârının dışında başka bir husus
    ise, yani sadece amelle ilgili nifak alâmetlerine sahip ise, o ancak,
    Allah’a karşı işlenmiş bir günah olur.
    Bazı Arap dilcilerinin tespitine göre; nifak, nâfika kelimesinden
    türemiştir. Nâfika, köstebek deliğine verilen addır. Köstebeğin
    yuvasının iki kapısı vardır. Kapıların birinden girerken, öbüründen
    çıkar. Köstebek, çıkacağı bu kapıyı, başıyla vurup dışarı
    çıkmasına imkân verecek şekilde ince tutar ve bunu da başkası
    sezemez. Kendisini tehdit eden tehlike, âşikâr ve belli olan giriş
    kapısı istikametinden gelince, hemen saklı tuttuğu bu dayanıksız
    kapıdan dışarı çıkar. Kaçmak için yaptığı bu ikinci kapıya nâfika
    denir. Kelimenin kaynağını bu şekilde tespit, münafığın teşhisine
    çok yarayacaktır. Çünkü beşer suretindeki münâfık, bir tarafıyla
    dine girerken, daima kendisi için sakladığı diğer yönden de ondan
    çıkar. İçinden inanmadığı halde, inanıyor gözüken birine münâfık
    denilmiştir; çünkü küfrünü örter, gizler. Böylece sırf zahirî lafız ve
    kımıldanışlarla İslâm’ın içine girip bu aldatıcı gösteriş içinde küfrünü
    gizlediği için, bir tünele giren ve onun içinde gizlenen köstebeğe
    benzetilir. Kalbinde nifak hastalığı olanlar, köstebekler gibi
    yeraltı faaliyetlerinde bulunmayı meslek edinmişlerdir. Münâfık,
    girdiği kapının dışında tıpkı köstebek gibi aksi bir taraftan kaçış
    yolu bulur, dinden çıkar. Nitekim münâfıklarla ilgili şu âyet-i kerime
    bu durumu açıkça ortaya koyuyor: “Eğer sığınacak bir yer veya
    (barınacak) mağaralar, yahut (sokulabilecek) bir delik bulsalardı; koşarak
    o tarafa yönelip giderlerdi.” 3
    3 9/Tevbe, 57
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 11 -
    Nifakın Kısımları
    İman ve küfrün dereceleri, çeşitleri olduğu gibi, nifakın da
    kendine göre kısımları vardır. Bunlar, itikadî ve amelî olmak üzere
    iki ana grupta toplanır.
    İtikadî (İnançla İlgili) Nifak
    Mutlak anlamda nifak dendiği zaman bu kısım kastedilmiş
    olur. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de de münâfıklar ve onların vasıfları
    belirtilirken meselenin daima itikadî yönüne işaret edilmiştir.
    Bu duruma göre münâfık denince: İslâm toplumu içinde can ve
    mal emniyetini sağlamak; evlenme, boşanma, miras, ganimet gibi
    müslümanların sahip olduğu her türlü nimetlerden istifade edebilmek
    veya birtakım gizli yollar ve entrikalarla İslâm toplumunu
    içten yıkmak için, asıl mahiyetini ustaca gizleyip kalben inanmadığı
    halde müslümanlara karşı kendisini inanmış gösteren kimse
    anlaşılmalıdır. Bu türlü nifak; doğrudan doğruya küfür olduğu
    için sahibini ebedî azaba götürür. Hem de cehennemde en şiddetli
    azaba uğrayacak grup bunlardır.
    Amelî (Davranışlarla İlgili) Nifak
    İmana aykırı olmayarak, sadece amelle ilgili olan nifakın bu
    çeşidi, küfür değildir; fakat büyük günahtır. Bir kimsenin, müslüman
    olduğu halde, imanla ilgili olmamak şartıyla yalan, emanete
    hiyânetlik, sözde durmama, hile ve riya gibi bazı münâfık alâmetlerini
    üzerinde taşıdığı olur. Zira bu çeşit nifak alâmetlerinden tamamen
    sâlim olmak, hayli güçtür. O yüzden, bazen farkında olmadığı
    halde bir mü’minde münâfıkların sıfatlarından bulunabilir. Çünkü
    bazı nifak alâmetlerinin İslâm’la bir arada bulunması mümkündür.
    Nifak, kalpte, inançta olursa küfür; amelde olursa suçtur,
    günahtır. Amelle ilgili nifak vasıfları insanı küfre götürmez. Bu
    bakımdan bir insanın, inanç yönünden nifakı apaçık olmadıkça;
    ihmal, tembellik ve ihtiras gibi birtakım nefsânî zaaflar yüzünden
    ortaya çıkan kusurları sebebiyle münâfıklığına hükmedilmez.
    Çünkü genel anlamda münâfık sözü, meselenin iman – küfür yönünü
    ifade eder. Hadis-i şerifte belirtilen (bazı rivâyetlerde üç;
    bazı rivâyetlerde dört) vasıf aynı anda bir kişide tümüyle bulunsa
    dahi, imanla ilgili olmadıkça, o kimseye münâfık denmemelidir.
    Ama bu vasıflara sahip isek, bunların büyük günahlar olduğunu
    aklımızdan çıkarmamalı, hemen bunlardan tevbe etmeli; çevremizde
    bu vasıflara tümüyle sahip insanlardan da kendimizi korumaya
    çalışmalıyız.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 12 -
    Nifakın Riyâ ile Alâkası
    Bir şeyi olduğundan başka türlü göstermek bakımından nifak
    ile riya (ikiyüzlülük) arasında sıkı bir ilgi vardır. Münafığın temel
    vasıflarından biri ikiyüzlü riyakâr, içi başka dışı başka olmasıdır.
    Bu özellikler müslümanda olmaması gereken çirkin sıfatlardır.
    Bununla beraber, her münâfık, aynı zamanda mürâîdir; fakat
    her mürâî, münâfık değildir. Riya, imana muhalif olmayarak bazı
    amelde de olabilir. Asıl münâfıklık ise, akidenin hilafına imanda
    mürâîliktir.
    Diğer taraftan, kişinin inanç ve ibâdet yönünden her an aynı
    heyecan ve canlılığı göstermesi mümkün değildir. İçinde bulunulan
    maddî ve manevî şartlara göre insanın manevî hayatı birtakım
    iniş ve çıkışlara sahne olabilir. Bu bakımdan bir mü’minin,
    iman ve amel yönünden her an aynı zevki duyamaması, onun
    münâfıklığını veya riyakârlığını ortaya koymaz. Çünkü muayyen
    bir çizgi üzerinde daima aynı seyri devam ettirebilmek insan ruhu
    için son derece güçtür. Kalbimize, sık sık değişik durumlar aldığı
    için değişken anlamında “kalb” adı verilmiştir. Bu konuda ashabdan
    Hanzala’dan (r.a.) nakledilen bir hadis-i şerif, oldukça enteresandır.
    Hanzala (r.a.) şöyle anlatıyor:
    Biz Rasülullah’ın huzurunda bulunuyorduk. Bize cennet ve
    cehennemden bahsettiler. O derece tesirli anlattılar ki; âdeta cennet
    ile cehennemi gözle görüyor gibiydik. Ben bir ara kalkıp eve
    gittim. Çoluk çocuğumla gülüp eğlenmeye başladım. Bu sırada
    Rasulullah’ın huzurundaki manevî vecd halimi hatırladım. Allah
    rasülüne gitmek üzere derhal evden dışarı fırladım. Yolda Ebû Bekir
    Sıddık’la karşılaştım. Kendisine:
    Ya Ebâ Bekr! Hanzala münâfık oldu, dedim. Ebû Bekir Şaşırarak:
    Hayrola! Ne oldu, deyince, ben de:
    Biz Rasülullah’ın huzurunda bulunuyorduk. Bize cennet ve
    cehennemden bahsettiler. Öyle ki; cennet ve cehennemi gözlerimizle
    görüyor gibiydik. Bir ara kalkıp eve gittim. Rasulullah’ın yanındaki
    hali unutup çoluk çocuğumla gülüp oynamaya başladım,
    dedim. Bunun üzerine Ebû Bekir Sıddık:
    Biz de senin gibi yapıyoruz, başka türlü değil, dedi. Hanzala
    (r.a.) devam ederek diyor ki: Sonra Rasulullah’ın yanına vardım ve
    vaziyeti aynen anlattım. Buyurdular ki:
    Ya Hanzala! Eğer siz evlerinizde de benim yanımda iken yaşamış olduğunuz
    hali yaşayıp o manevî zevki aynen duyabilseydiniz, muhakkak ki
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 13 -
    melekler, yatarken, yolda giderken bile sizinle tokalaşırlardı. Ya Hanzala!
    Bu vecd hali, devamlı değil; ancak zaman zaman olur.” 4
    Kâfirlerle Münâfıkların Karşılaştırılması
    Kur’ân-ı Kerim, insanları mü’min, kâfir ve münâfık olmak üzere
    üç grupta toplar. Bakara sûresinin ilk beş âyeti mü’minlerden
    ve özelliklerinden bahsederken, sonraki iki âyet5 kâfirlerden, ondan
    sonraki 13 âyet de6 münâfıklardan ve onların özelliklerinden
    bahsetmektedir.
    Küfür, bütün inkâr çeşitlerini içine alan ve nifaka göre daha
    şümullü olan bir kavramdır. Nifak ise, genel anlamdaki bu küfrün
    en bayağı ve en iğrenç şubelerinden birisidir. Bu bakımdan her
    münâfık, aynı zamanda kâfirdir; fakat her kâfir, münâfık değildir.
    Kâfirlerde bulunmadığı halde sırf münâfıklara has bazı çirkin
    vasıflar vardır. Bunlar:
    Münâfık, casus gibi kendini gizleyerek her topluma karışıp insanları
    aldatmak ister. Kâfir ise her haliyle bellidir.
    Kâfir mert; münâfık ise nâmert karakterlidir; kaypak ve kalleştir.
    Kâfir kendi menfaati için imanı konusunda yalana tenezzül
    etmez, hakkına razı olur. Yani menfaat uğruna küfründen taviz
    vermez. Münâfık ise bunun aksinedir.
    Münâfık, kâfirin aksine, inanmış gözükerek inkârına bir de
    istihza karıştırır ki, böylece küfrü katmerleşmiş olur. Mü’minlere
    karşı inanmış gözükmek de bir nevi onları alaya alma anlamı vardır.
    e- Kur’ân-ı Kerim’de münâfıkların vasıfları daha çok belirtilmekte
    ve mü’minlere, onlardan şiddetle sakınmaları ve tedbirli
    olmaları tavsiye edilmektedir. 7
    Müslümanlar için en tehlikeli olan grup münâfıklardır. Çünkü
    onlar, bize benzer, bizim gibi görünür, bizim toplantılarımıza katılır,
    fikir beyan eder. Hacca gider, bazen namaz kılar, ama bizim
    gibi iman etmez. Sadece kendi basit çıkarlarını düşünür. Küfürlerine
    bir de hile ve alay karıştırdıkları için münâfıklar, kâfirlerin
    en âdi, en bayağı ve en alçaklarıdır. Münâfıklar, kâfirlerin aksine,
    4 Tirmizî, hadis no: 2633; Müsned, Ahmed bin Hanbel, IV/346
    5 6. ve 7. âyetler
    6 2/Bakara, 8-20. âyetler
    7 Fahreddin Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb (Tefsir-i Kebir), c. 2, s. 27
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 14 -
    müslümanlarla iç içe yaşadıkları ve her an, insan ruhunun en aziz
    gıdası ve beşer hayatının vazgeçilmez unsuru olan imanın nice
    olumlu tecellilerine yakinen şahit oldukları halde bile gerçek imana
    eremeyip daima zikzaklar içinde yaşamaları, onların ne kadar
    idrâkten ve kalbî duyarlılıktan mahrum olduklarını gösterir. “Doğrusu
    münâfıklar, cehennemin en alt tabakasındadırlar. Onları (kurtarmaya)
    bir yardımcı da bulamayacaksın.” 8
    Ayrıca, nifak hastalığının tedavisi, küfür illetinden daha zordur.
    Çünkü münâfık, hasta olduğu halde doktorun önünde hastalığını
    gizleyen kimseye benzer. Kâfirin hastalığı meydanda olduğu
    için, birtakım yollarla kendisine yaklaşılıp tedavisi mümkün olabilir.
    Münâfık ise, kapısı penceresi belli olmayan yuvarlak, yamuk
    bir kişilik (kişiliksizlik) olduğundan kendisine nüfuz etme yolu
    bulunamaz. İslâm davasına zararları açısından ise, münâfıkların
    kâfirlerden daha tehlikeli olduğu münakaşa götürmez bir gerçektir.
    Vücudun zayıf ânını kollayan mikroplar gibi; İslâm toplumu
    içinde daima onların kritik anlarını fırsat telakki edip her türlü
    mel’aneti yapan münâfıklar; bizim davamızın baş düşmanlarıdır.
    Nerede, ne zaman ve nasıl karşımıza çıkacakları belli olmadığı için
    kendilerine karşı tedbir alma imkânı da olmamaktadır.
    Münâfıkların Alâmetleri
    a- Kur’ân-ı Kerim’e Göre
    Münâfıkların Özellikleri
    Müslümanları aldatmaya çalışırlar: “Allah’ı da, mü’minleri de
    güya aldatırlar. Hâlbuki onlar kendilerinden başkasını aldatamazlar da
    yine farkına varmazlar.” 9
    Kalplerinde hastalık vardır: “Onların kalplerinde hastalık vardır.
    Allah da onların hastalığını çoğaltmıştır. Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle
    de onlar için acıklı bir azap vardır.” 10
    Fesatçıdırlar: “Kendilerine yeryüzünde fesat çıkarmayın, denildiği
    zaman ‘biz ancak ıslah edicileriz’ derler. Gözünü aç, onlar muhakkak ki
    fesatçıların ta kendileridir. Fakat farkında değildirler.”11 Münâfıklar, fesatçıdır;
    fakat bunu bilmeyebilir, kendilerinin fesatçı olduklarını
    kabul etmezler. Fesat; günah işlemek ve günahı topluma yaymaya
    çalışmaktır. Bu, sözlü ve amelî küfürdür. Yeryüzünde Allah’a isyan
    eden ve isyanı emreden kişi, fesat çıkaran kimsedir. Zira yeryüzünün
    ıslahı Allah’a itaat ile; fesadı da Allah’a isyan iledir.
    8 4/Nisâ, 145
    9 2/Bakara, 9
    10 2/Bakara, 10
    11 2/Bakara, 11-12
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 15 -
    Müslümanları Küçümserler: “Onlara ‘İnsanların (müslümanların)
    inandığı gibi inanın’ denilince, ‘biz de o beyinsizlerin inandığı gibi mi inanacağız?’
    derler. Dikkat et ki (asıl) beyinsizler hiç şüphesiz kendileridir. Fakat
    bilmezler.”12 Günümüzde müslümanlara, gerici, mürteci, irticacı,
    yobaz, çağ dışı’ gibi damgalandırmalar yapanların kimler olduğu
    rahatlıkla değerlendirilebilir.
    Müslümanları alaya alırlar: “Onlar mü’minlerle karşılaştıkları zaman
    ‘(biz de) iman ettik’ derler. (Kendilerini saptıran) şeytanları ile başbaşa
    kaldıklarında ise: ‘biz sizinle beraberiz, biz onlarla sadece alay ediyoruz’
    derler.” 13
    Kâfirleri dost edinirler: “Onlar, mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost
    edinenlerdir. İzzeti (güç ve şerefi) onların yanında mı arıyorlar? Bilsinler ki
    bütün izzet yalnızca Allah’a aittir.” 14
    İman ile küfür arasında bocalarlar: “Onlar, iman ile küfür arasında
    bocalayan bir sürü kararsızlardır. Ne onlara ne (bağlanıyorlar), ne
    bunlara.” 15
    Dini, yalnız bir tarafından tutup, bir yönüyle kulluk ederler:
    “İnsanlardan kimi, Allah’a (dinin yalnız bir tarafından tutup) yalnız bir yönden
    kulluk eder. Eğer kendisine bir hayır dokunursa buna pek memnun
    olur, yapışır. Eğer bir musibete uğrarsa çehresi değişir (dinden yüzçevirir).
    O, dünyasını da âhiretini de hüsrana uğratmış, kaybetmiştir. Bu, apaçık
    zararın ta kendisidir.” 16 Günümüzde İslâm’ı yaşarken menfaatı bozulanlar
    veya başına bir bela gelenler, bu yüzden İslâmî yaşantıyı terkedip
    eyyamcı oluyor veya başka yollara sapıyorlarsa, bu âyetteki
    tehditten korksunlar!
    Allah’ın indirdiği ile değil; tâğutun hükmü ile hükmedilmek
    isterler: “Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri
    sürenleri görmedin mi? Tâğuta küfretmeleri (inanmamaları) kendilerine
    emrolunduğu halde, tâğutun önünde muhâkemeleşmek, onun hükmüyle
    hükm edilmek istiyorlar. Hâlbuki şeytan, onları büsbütün saptırmak
    istiyor. Onlara Allah’ın indirdiğine (Kur’an’a) ve Rasül’e gelin (onlara başvuralım,
    onlarla hükm edelim) denildiği zaman, münâfıkların senden iyice
    uzaklaştıklarını görürsün.”17 Değişik izmlere, İslâm dışı düzenlere
    bağlanıp onları hakem yapanlar, onların hükmünü, uygulamalarını
    tercih edenlerin bu âyetlere göre hükmü çok nettir.
    12 2/Bakara, 13
    13 2/Bakara, 14
    14 4/Nisâ, 139
    15 4/Nisâ, 143
    16 22/Hacc, 11
    17 4/Nisâ, 60-61
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 16 -
    Yalan yere yemin ederler: “Onlar, yeminlerini bir kalkan edindiler
    de (bununla insanları) Allah yolundan çevirdiler. İşte onların hakkı, horlatıcı
    bir azaptır.” 18
    Cihaddan kaçarlar: “Allah’ın peygamberine muhalefet için (savaştan)
    geri kalan (münâfık)lar, oturmalarıyla sevindiler, Allah yolunda mallarıyla,
    canlarıyla cihad etmeyi çirkin gördüler ve ‘bu sıcakta harbe çıkmayın’
    dediler. De ki: ‘Cehennem ateşi daha sıcaktır’ iyice bilmiş olsalardı.” 19
    Mü’minlere kin beslerler: “Onlar sizinle buluştukları zaman ‘inandık’
    derler; Sizden ayrıldıklarında size olan kinlerinden dolayı parmaklarının
    uçlarını ısırırlar. De ki: Kininizden (kahrolup) geberin! Şüphesiz Allah
    kalplerin içindekini hakkıyla bilmektedir.” 20
    Mü’minlerin iyiliğe uğramalarına üzülüp başlarına bir bela
    geldiğinde sevinirler: “Eğer size bir iyilik dokunursa onları tasaya düşürür;
    başınıza bir musibet gelse, buna sevinirler. Eğer sabreder ve korunursanız,
    onların hilesi size hiçbir zarar vermez.” 21
    Kötü propaganda yaparlar: “Onlara güven veya korkuya dair bir
    haber gelse onu yayarlar. Hâlbuki onu Peygamber’e ve aralarında yetkili
    kişilere götürselerdi, içlerinde işin iç yüzünü araştırıp çıkaranlar onun ne
    olduğunu bilirlerdi.” 22
    Korkaktırlar: “Sizden olduklarına dair Allah’a yemin ederler. Hâlbuki
    onlar sizden değillerdir, fakat onlar korkak bir topluluktur.”23; “Her gürültüyü
    kendi aleyhlerine sanırlar.” 24
    Ellerine fırsat geçince müslümanlara suikast tertip eder ve gizli
    planlar kurarlar: “Andolsun ki onlar, daha önce de fitne (ve fesat)
    çıkarmak istemişler, senin hakkında birtakım işler (dolaplar) çevirmişlerdi.
    Nihâyet hak (nusret) geldi ve onlar istemedikleri halde Allah’ın emri yerini
    buldu (Allah’ın dini galebe çaldı).” 25
    Mü’minlere iftira atarlar: “O uydurma haberi (iftirayı) ortaya
    atanlar, içinizden (belli) bir gruptur... Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve
    kadın mü’minlerin, kendi vicdanlarıyla hüsn-i zanda bulunup da: ‘Bu
    apaçık bir iftiradır’ demeleri gerekmez miydi?” ...Onlar yalancıların ta
    kendisidirler.” 26
    18 58/Mücâdele, 16
    19 9/Tevbe, 81
    20 3/Âl-i İmran, 119
    21 3/Âl-i İmran, 120
    22 4/Nisâ, 83
    23 9/Tevbe, 56
    24 63/Münâfıkun, 4
    25 9/Tevbe, 48
    26 24/Nur, 11-13
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 17 -
    Namaz konusunda üşengeç ve tembeldirler. Gösteriş yaparlar:
    “Namaza kalktıkları zaman üşene üşene gelirler, istemeye istemeye infak
    ederler.”27; “Onlar, namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar, insanlara
    gösteriş yaparlar. Allah’ı da çok az hatıra getirip anarlar.” 28
    Kâfirler hesabına casusluk yaparlar: “Onlar durmadan yalana kulak
    verirler ve senin huzuruna gelmeyen diğer bir kavim hesabına casusluk
    eden kimselerdir. Kelimeleri yerlerinden kaydırıp değiştirirler.” 29
    Allah’tan kork denilince, tersini yaparlar: “Ona ‘Allah’tan kork’
    dendiği zaman izzet(-i nefsi, cahilane kibri), kendisini (daha çok) günah
    işlemeye götürür. İşte öylesine, cehennem yetişir. O, gerçekten ne kötü
    yataktır.” 30
    Kur’an’ı yanlış yorumlarlar: “İşte kalplerinde eğrilik bulunanlar,
    sırf fitne aramak (ötekini berikini saptırmak) ve (kendi arzularına göre)
    te’viline yeltenmek için onun müteşâbih olanına tâbi olurlar.” 31
    Peygamber’in hükmüne razı olmazlar: “Öyle değil, Rabbine andolsun
    ki; onlar aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem kabul edip
    sonra da verdiğin hükümden hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle
    teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” 32
    Müslümanları kâfir yapmaya çalışırlar: “Onlar, kendilerinin küfrettikleri
    gibi sizin de küfredip inkâr ederek onlarla beraber olmanızı arzu
    ederler.” 33
    Müslüman olduklarını iddia ettikleri halde, Kur’an’ın bir kısmını
    kabul etmezler: “Yoksa siz, Kitab’ın bir kısmına inanıp da bir kısmını
    inkâr mı ediyorsunuz? İçinizden böyle yapanların cezası, dünya hayatında
    rezil ve rüsvaylıktan başka bir şey değildir. Kıyâmet gününde de
    onlar, azabın en çetinine iletileceklerdir. Alla, yaptıklarınızın hiçbirinden
    gafil değildir.” 34
    Dış görünüşleri aldatıcıdır: “Onları gördüğün zaman, kalıpları (kıyafetleri)
    hoşuna gider. Konuştuklarında sözlerini dinlersin. Onlar sanki
    duvara dayanmış kütükler (giydirilmiş odunlar) gibidir. Her gürültüyü
    kendi aleyhlerinde sanırlar. Asıl düşman onlardır. Onlardan sakın. Allah
    gebertsin onları. Nasıl da bu hale geliyorlar?” 35
    27 9/Tevbe, 54
    28 4/Nisâ, 142
    29 5/Mâide, 41
    30 2/Bakara, 206
    31 3/Âl-i İmran, 7
    32 4/Nisâ, 65
    33 4/Nisâ, 89
    34 2/Bakara, 85
    35 63/Münâfıkun, 4
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 18 -
    Kötülüğü emredip, iyilikten men ederler: “Münâfık erkekler de,
    münâfık kadınlar da birbirinin (tamamlayıcı) parçasıdırlar (hepsi birbirine
    benzer). Onlar kötülüğü emrederler. İyilikten vazgeçirmeye uğraşırlar.
    Ellerini (cimrilikle sımsıkı) yumarlar. Onlar, Allah’ı unuttular (O’na tâatı
    bıraktılar). Allah da onları unuttu (onlara lütfunu terketti). Şüphesiz ki
    münâfıklar, fâsıkların ta kendileridir.” 36
    Zekât vermek istemezler, dönektirler: “Onlar, istemeye istemeye
    infak edip harcarlar.”37; “Onlardan kimi de, ‘Eğer Allah lütuf ve kereminden
    bize verirse, mutlaka zekât vereceğiz ve elbette biz sâlihlerden olacağız’
    diye Allah’a and içti. Fakat Allah lutfundan onlara (zenginlik) verince,
    onda cimrilik edip (Allah’ın emrinden) yüz çevirerek sözlerinden döndüler.
    Onlar öyle dönektirler.” 38
    Kur’an’ın “Doğrusu münâfıklar, cehennem ateşinin en aşağı tabakasındadırlar.
    Onlar için hiçbir yardımcı bulamazsın.”39 diye hüküm verdiği
    münâfıkların kimliklerini, yukarıdaki âyetlerden yola çıkarak
    şu şekilde özetleyebiliriz:
    İnançla ilgili kimlikleri: İnanç konusunda kesin bir tavır ortaya
    koyamayan, müslümanların arasında olduklarında imanı;
    kâfirlerin arasında bulunduklarında şirki açığa vuran insanlardır.
    İbâdetlerle ilgili kimlikleri: İnanmadan, riya eseri olarak ibâdet
    yapar, namaza kalktıklarında tembel tembel kalkarlar.
    Sosyal ilişkilerde kimlikleri: Kötülüğü emreder, iyilikten alıkoyar,
    müslüman saflar arasına fitne sokmaya, insanları aldatmaya
    çalışırlar. Dinleyenleri etkilemek için efsunlu söz söyler, doğruluklarına
    insanları inandırmak için çok yemin eder, onların dikkatini
    çekmek ve kendilerine etki etmek için güzel elbise giymekle dış
    görünüşlerini süslü gösterirler.
    Ahlâk ve karakterle ilgili kimlikleri: Kendilerine karşı güvensizlik,
    ahdi bozma, randevularına ve sözlerine uymama, riya, korkaklık,
    yalan, cimrilik, menfaatçilik, fırsatçılık ve hevâ ü heveslerine
    uyma.
    Tepkisellik ve duygusallıkla ilgili kimlikleri: Korku, gerek
    mü’min, gerekse müşrik olan herkesten korkmak, ölüme karşı yüreksizlikleri
    müslümanlarla beraber cihada gitmekten geri bırakmış,
    müslümanlardan hoşlanmayan ve onlara karşı kin besleyen
    bir psikoloji.
    36 9/Tevbe, 67
    37 9/Tevbe, 54
    38 9/Tevbe, 75-76
    39 4/Nisâ, 45
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 19 -
    Akılsal ve bilgisel kimlikleri: Yargıda bulunma ve karar alma
    konusunda tereddüt, şüphe ve güçsüzlük. Hakkı kabul etme konusunda
    kalbi ve kulakları mühürlenen insan tipi. İman ile küfür
    arasında tereddüt, fırsatçı ve faydacı. Müslümanların ellerinde
    faydalanacakları bir imkân olduğunda bundan pay almak için,
    kendisinin de onlardan olduğunu; müşriklerin imkânları varsa, o
    paydan mahrum olmamak için aynı tavrı onlara da göstermeleri.
    Kısaca; kaypak, kalleş, dönek, şahsiyetsiz, her boyaya giren,
    fitne ve fesatçı, riyakâr, ikiyüzlü, yüzsüz, yılışık, söz ve dış görünümle
    adam kandırmaya çalışan bir tip.
    b- Hadis-i Şeriflere Göre
    Münâfıkların Özellikleri
    Hadis-i Şeriflerdeki münâfık alâmetleri, genellikle amel münafığına
    aittir. Bu davranışlar, çirkin ve günah olmakla birlikte küfür
    değildir: Bu hususa dikkat edilerek, bu vasıfları taşıyanlara hemen
    (itikat açısından) münâfık veya kâfir damgası vurulmamalıdır. Bu
    nifak alâmetleri, itikadî nifaka yaklaşılmaması için alınan tedbirler
    ve uyarılar cinsindendir. Zira, amelî nifak çoğalınca, ileride müslümanın
    itikadî nifaka yaklaşma tehlikesi doğabilir.
    “Münâfığın alâmeti üçtür. Söz söylerken yalan söyler. Va’d ettiği, söz
    verdiği zaman sözünde durmaz. Kendisine bir şey emanet edildiği zaman
    hiyânet eder.” 40
    “Dört şey kimde bulunursa hâlis münâfık olur. Kimde bunlardan bir
    kısmı bulunursa, onu bırakıncaya kadar kendisinde münâfıklıktan bir haslet
    kalmış olur. Bunlar: Kendisine bir şey emanet edildiği zaman hiyânet
    etmek, söz söylerken yalan söylemek, ahdettiğinde, söz verdiğinde sözünü
    tutmamak, husumet zamanında da haktan ayrılmaktır.” 41
    “Yalan, nifak kapılarından bir kapıdır.” 42
    “Münâfıklara sabah ile yatsı namazlarından daha ağır hiçbir namaz
    yoktur. Hâlbuki bu iki namazın cemaatinde olan sevabı bilselerdi, emekleye
    emekleye (sürtüne sürtüne) de olsa, onlara gelip hazır olurlardı.” 43
    “Münafığa, seyyid (efendi, sayın) demeyin. Çünkü o sizin efendiniz
    olursa aziz ve celil olan Rabbinizı gazaplandırmış olursunuz.” 44
    40 S. Buhâri, Tecrid-i Sarih, 1, no: 31; Tirmizî, İman 14
    41 S. Buhâri, Tecrid-i Sarih, 1, no: 32
    42 Râmuz el-Ehadis, no: 1443
    43 S. Buhâri, Tecrid, II, no: 283
    44 Buhâri, Edebü'l Müfred II, h. no: 760
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 20 -
    “Ümmetimdeki münâfıkların çoğunu okuyanlar teşkil eder.” 45
    “Ümmetim hakkında en çok korktuğum, güzel konuşmasını bilen ve
    kalbi cahil olan her münâfıktır.” 46
    “Haya ve tutukluk imanın iki şubesidir. Bezâ (açık saçık konuşmak),
    beyan (lüzumundan fazla konuşmak) münâfıklığın iki şubesidir.” 47
    “Mü’min yiğittir, zekidir, dikkatlidir, itaatlidir, acele etmeyendir, âlimdir,
    takva sahibidir. Münâfık ise, insanları arkalarından çekiştiren ve yüzlerine
    karşı dil uzatan bir cehennem odunudur. Şüpheli şeylerde durmaz, harama
    riâyet etmez, tıpkı gece odun toplayan kimse gibi, nereden kazandığına,
    nereye harcadığına ehemmiyet vermez.” 48
    “Mü’min rüzgârdan etkilenen ekin gibidir; devamlı belâ içinde olur.
    Münâfık ise, kesilinceye kadar etkilenmeyen çınar ağacına benzer.” 49
    “Kim insanlara, Allah korkusundan daha fazla korku gösterirse, o
    münâfıktır.” 50
    “Kim Allah’ı çok hatırlar ve zikrederse nifaktan uzak olur.” 51
    “Münâfık, iki koyun sürüsü arasında görülen ve bir bu sürüye, bir öbür
    sürüye koşan; hiç birinden olmadığı için birinde duramayan koyuna benzer.”
    “Bir kimse, gaza etmeyerek ve cihada gitmeyi gönlünden geçirmeyerek
    ölürse, bir nevi nifak üzere ölür.” 52
    “İnsanların en şerlisi, şunlara bir yüzle, diğerlerine başka bir yüzle gelen
    iki yüzlüler, münâfıklardır.” 53
    “Mü’min, günahını üzerine düşüverecek bir dağ gibi görür ve günahtan
    böylece korkar. Münâfık ise, günahını burnunun üzerine konmuş
    uçan bir sinek gibi görür.” 54
    “Ümmetim için korktuğum şeylerin en korkuncu Allah’a şirk koşmaktır.
    Dikkat edin, ben, onlar güneşe, aya, puta taparlar demiyorum. Ancak
    onlar, Allah’tan başkası için amel işlerler.” 55
    45 Râmuz el-Ehadis, no: 1104
    46 Râmuz el-Ehadis, no: 1535
    47 Tirmizî Terc. C. 3, no: 2096
    48 Râmuz el-Ehadis, no: 2860
    49 Râmuz el-Ehadis, no: 4817
    50 Râmuz el- Ehadis, no: 5957
    51 Râmuz, no: 5060
    52 Riyâzü's-Sâlihin, II. No: 1346
    53 Seçme Hadisler, Diyanet Y., 101, 102
    54 S. Buhâri, Deavât 4
    55 İbn Mâce, 105
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 21 -
    Münâfıkların Mescid ve Benzeri
    Faâliyet Yerleri Açmaları
    “Bir de (müslümanlara) zarar vermek için, küfür için, mü’minlerin arasına
    ayrılık sokmak için ve daha evvel Allah ve Rasülü ile harb edeni(n
    galip gelmesini iştiyakla) beklemek ve gözetmek için bir (bina yapıp, onu)
    mescid (câmi) edinenler vardır. Allah şahitlik eder ki, onlar şüphesiz yalancıdırlar.
    O mescidin içerisinde hiçbir vakit namaz kılma. İlk gününde
    temeli takva üzerine kurulan mescid, senin, içinde namaz kılmana daha
    lâyıktır.” 56
    Bu âyet-i kerime, münâfıkların, Peygamberimiz (s.a.s.) zamanında
    yaptıkları bir tuzak ve komplodan bahsetmektedir. Bunlar,
    Kuba mescidine, oranın cemaati olan mü’minlere karşı Mescid-i
    Dırar denilen bir mescid inşa etmişlerdi. Bunu, Allah ve Rasülü’nü
    inkâr, Allah ve Rasülü’ne karşı savaşanları bu mescid vesilesiyle
    gözetlemek, kontrol altında tutmak için yapmışlardı. Maksatları
    bu olduğu halde, mescidi güzel bir niyetle mü’minlere takdim
    ediyor görünümündeydiler. Bu mescidi, hayır olsun diye, hasta ve
    fakirlerin namaz kılmaları için inşa ettiklerine dair yemin etmişlerdi.
    Hâlbuki Allah, onların bu yeminlerinde yalancı olduklarına
    şehadet etmektedir. Allah, Peygamberine bu mescidin durumunu
    haber vererek onu yıkmayı ve içinde namaz kılmamasını emretti.
    Görünürde Peygamberimiz zamanında kalmış olan bu olay ve
    binası yıkılmış, çöplük yapılmış olan bu zararlı mescid, münâfıkların
    ve İslâm düşmanlarının kirli emelleri ve entrikaları için çeşitli şekillerde
    ve nice yerlerde günümüzde de yaşamaktadır. Dıştan İslâmî
    görüntü verilmeye çalışılan, içten İslâm’ı yıkmak, tahrif etmek, dejenere
    edip tâğutî düzenlere hizmet ettirmek için bu tip mescid
    veya teşkilatlar her dönemde münâfıklar tarafından devrin şartlarına
    ve ortamlarına uygun şekilde ortaya konulmaktadır.
    Çeşitli kurum ve kuruluş şekilleri, çeşitli kitaplar, çeşitli konferanslar,
    çalışma, ve araştırmalar yapılmaktadır. İsimleri farklı ve
    çeşitleri çok olan bu dırar mescidlerinin açığa çıkarılması, aldatıcı
    tabelalarının tanınması ve bunların gerçek yüzlerinin tesbiti gerekir.
    Peygamberimiz zamanındaki bu Dırar Mescidinin keşfedilip
    ortaya çıkarılması ve tavır alınmasında bizim için büyük ibretler
    vardır. Her zaman ve her yerde böyle Dırar Mescidlerinin, münâfık
    yuvalarının bulunacağı için, Kur’an, münâfıkların bu çirkin tavırlarını
    açıklamakta bu derece kesin ve sert davranıyor. Yüzlerindeki
    maskeyi yırtarak Dırar Mescidinin iç yüzünü bu derece kesin ve
    56 9/Tevbe, 107-108
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 22 -
    sarih olarak açıklayan âyet-i kerimede bizim için bitmez tükenmez
    örnekler vardır. 57
    Küfür ve Nifak Psikolojisi
    İnsanların davranışlarını incelerken, onların psikolojik yapılarını
    göz önünde bulundurmak gerekir. Çünkü gerek olumlu, gerek
    olumsuz bütün hareketler, bir psikolojik temele dayanır. İnsanlar,
    basit içgüdülerle değil; belli birtakım fikir ve inanç ölçüleri doğrultusunda
    hareket ederler. Doğal insiyak ve refleksler hariç, insanın
    hiçbir hareketi bu çerçeve dışında değildir. İnsanların davranışlarının
    birbirinden farklı olması, dayandıkları dünya görüşlerinin
    farklılığından ileri gelmektedir.
    Âhiretin varlığına inanmayarak hayat yolculuğunu, ölümle biten
    ebedî bir son olarak kabul edenlerle; hayatı bir imtihan sahası,
    ölümü ise bu sınavın neticelenip değerlendirileceği ebedî hayata
    geçiş olarak görenlerin davranışları elbette aynı olmayacaktır.
    Kâfir; bizzat kendi eliyle inşâ ettiği karanlık inkâr zindanı içinde
    ve her türlü metafizik ürperti ile ilgisini kesmiş durumda yaşayan
    zavallı bir mahkûmdur. Ruh ve aklın, sırlar ve gayb âlemine
    açılan bütün pencerelerini tıkadığı için, sahip olduğu ve olabileceği
    her şey bu dünyadan ve onun yanıp sönen fâni lezzetlerinden
    ibarettir. Bu fâni lezzetlere ulaşabildiği oranda dünya onun cenneti,
    erişemediği veya kaybettiği nisbette de cehennemidir. “Dediler
    ki, hayat ancak bizim bu dünya hayatımızdır. Ölürüz ve yaşarız. Bizi
    ancak zaman helâk eder.”58 Dünya hayatı onlar için biricik gayedir.
    Bütün çabaları bu gayeye biraz daha fazla ulaşabilmektir. Maddeden
    daha değerli bir şey tanımadıkları için en ufak dünyevî bir
    menfaat uğruna sarf etmeyecekleri şey yoktur. Hak, hukuk, günah,
    sevap, cennet, cehennem gibi kavramlardan habersiz veya
    onlara ilgisiz yaşadıkları için fazilet ve fedakârlık gibi insanı yücelten
    yüce değerlerden mahrumdurlar.
    Hayvanlar gibi başıboş ve sorumsuz yaşarlar. “Kâfir olanlara gelince,
    onlar (dünyada sadece) zevk ve sefa ederler. Hayvanların yediği
    gibi yerler. Onların yeri ateştir.”59; “Bırak onları; yesinler, eğlensinler, onları
    emel oyalıya dursun. Sonra bilecekler onlar.”60 Bütün işleri tuvalet
    ile yemek ve yatak odası arasında mekik dokumaktır. Onlar
    için her şey boştur. Mide ve şehvetin dışında, uğrunda mücadele
    57 Seyyid Kutub, Fi Zılali’l-Kur’an, Hikmet Y., c. 7, s. 402
    58 45/Câsiye, 24
    59 47/Muhammed, 12
    60 15/Hicr, 3
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 23 -
    edecekleri hiçbir davaları yoktur. Kemik başında dalaşanlar gibi
    onlar da sadece çıkar ve rantlarının kavgasını yaparlar. Kendilerini
    topyekün maddenin esaretine verdikleri için ruhî ve fikrî
    bir özgürlüğe sahip değillerdir. Maddenin ve hevâlarının âzat
    kabul etmez köleleridir. Ulvî değerler, yüce duygular onları hiç
    ilgilendirmez. Hele din, iman gibi konuları hiç duymak istemezler.
    “Onların kalpleri vardır; bunlarla idrâk etmezler. Gözleri vardır; bunlarla
    (hakikati) görmezler. Kulakları vardır; bunlarla (gerçeği) işitmezler. Onlar
    dört ayaklı hayvanlar gibidir. Hatta daha da sapıktırlar. Onlar gafillerin
    ta kendileridir.”61; “Kendilerine âyetlerimizi okuyanlara neredeyse saldırıverecek
    olurlar.” 62
    Münâfıklar, kâfirlerin aksine, belirli bir yolun ve istikrarlı bir
    hayatın sahibi olamadıkları için, mevsimlere göre değişik yerlerde
    konaklayan göçebeler misali oradan oraya göçer dururlar. Sadece
    menfaatlerinin sevki ile hareket ettikleri için, samimi olarak bir
    tarafa bağlanamazlar. “Onlar (küfür ile iman arasında) bocalayan bir
    sürü kararsızlardır. Ne mü’minlere, ne de kâfirlere bağlıdırlar.”63 İnanç
    ve hareketlerinde zikzak çizdikleri için şahsiyet bütünlüğünden
    mahrumdurlar. Hiç sevmediği bir rolün, mecburen aktörlüğünü
    yapan kimse gibidirler. İslâm’ı ve müslümanları sevmezler. Hele
    içinde yaşadıkları toplumda İslâm şeriatının hükümlerine tâbi olmayı
    hiç istemezler. Müslüman rolünü tam beceremeseler de zorla
    becermeye çalışırlar. “İstemeye istemeye zekât verirler.”64; “Tembel
    tembel namaza kalkarlar.”65 Fakat yerine göre sözün en yaldızlısını
    konuşurlar; böylece müslümanlara karşı itimat telkin etmeye çalışırlar.
    Perde gerilerinde ise onlar aleyhinde şeytanî planlar ve haince
    komplolar hazırlarlar. İhanetleri ve iç yüzleri meydana çıkacak
    diye de daima şüphe ve korku içinde yaşarlar.
    Mayın tarlasında yürüyen kimsenin tereddüt ve telaşını hissederler.
    Her şeye kulak kabartırlar. “Her gürültüyü kendi aleyhlerine
    zannederler.”66 Onların şüphe, korku ve tereddütlerle dolu olan bu
    çalkantılı kaos hayatı Kur’an’da şöyle anlatılır: “Onların hali (korkulu
    bir sahrada) ateş yakan kimsenin hali gibidir ki; o (ateş), etrafındakileri
    aydınlattığı sırada Allah ışıklarını söndürüp, kendilerini karanlıklar içinde
    bırakıvermiştir.”67 Bakara sûresinin 17-20. âyetlerinde münâfıkların
    hâlet-i rûhiyeleriyle ilgili tablodan anlıyoruz ki; Münâfıklar;
    61 7/A’râf, 179
    62 22/Hacc, 72
    63 4/Nisâ, 143
    64 9/Tevbe, 54
    65 4/Nisâ, 142
    66 63/Münâfıkun, 4
    67 2/Bakara, 17
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 24 -
    kalpleri dirilten, insanî duyguları yücelten Kur’an âyetleri, müslümanların
    nezih davranışları ve feyizli sohbetleriyle daima karşı
    karşıya bulundukları halde, yine de iç âlemlerindeki inkâr, şüphe,
    vesvese ve kirli duyguların karanlığı içindedirler.
    İçyüzlerini açığa çıkaran, cehennemin şiddetli azabıyla kendilerini
    tehdit eden Kur’an âyetlerini işittikleri zaman, şiddetli gök
    gürültüsü karşısında dehşete düşen kimse gibi âdeta çarpılırlar,
    suçluluk psikolojisi içinde erirler. Buna mukabil, inkâr karanlıklarından
    sıyrılıp iman aydınlığına çıkışın yollarını gösteren âyetler,
    çeşitli deliller, mü’minlerle ilgili ilahî müjdeler ve cennet vaadleri
    karşısında az da olsa kalplerinde bir ürperti, bir ferahlık meydana
    gelir, fakat bir türlü inanamazlar. Nedense inkâr karanlığını yırtamazlar.
    Küfür ve nifak pisliği benliklerine o derece sinmiştir ki;
    alışa geldikleri bu hayatın dışına çıkmak, onlar için bir nevi ölümdür.
    Şehvetlerin, kirli emellerin, âdi menfaatlerin bataklığından
    kurtulmak onlar için sanki intihardır. İşte bu sefil hayatın dışına
    çıkmamak için; kendilerini hakka, hidâyete çağıran seslere karşı
    kulaklarını tıkarlar. Rahmanî ışıklara karşı gözlerini kaparlar; ilahî
    davetin nurundan gözleri kamaşır, âdeta kör olurlar.
    Ama İslâm’ın kendilerine sağlamış olduğu izdivaç, miras, ganimet
    veya bulundukları yerde makam, mevki, koltuk kapmak
    gibi dünyevî menfaatler karşısında ise keyiflerine diyecek yoktur.
    Onları elde edebilmek için koşarlar, çırpınırlar. Göstermelik
    imanlarının zırhına bürünerek herkesten fazla pay elde etmeye
    bakarlar. Ne vakit de cihad, zekât, namaz, oruç vs. gibi tekliflerle
    karşılaşırlarsa, işte o zaman dizlerinin bağı çözülüverir, yerlerinde
    kalakalırlar. Bahane üstüne bahane uydururlar, müslümanları
    kandırmanın bin bir yolunu ararlar. Yalanlar, yeminler, kendilerini
    temize çıkarma gayretleri birbirini takip eder. İşte sahte imanları
    sayesinde elde etmiş oldukları dünyevî menfaatlerin karşılığını,
    daha ölmeden önce korku ve zillet içinde böylece ödemiş olurlar.
    Karanlıkların, gök gürültülerinin, şimşeklerin o ürpertici atmosferinde
    yaşamak ne kadar fecidir. Her an ölmek... Her an dirilmek...
    Ne imanın engin ve ebedî saadeti, ne de mutlak küfrün ölü
    veya felçli bir uzvun duygusuzluğu içindeki donmuş ve taşlaşmış
    hayatı... İkisi arasında daima bocalayıp durmak... Kendine mahsus
    bir barınaktan mahrum olup, onun bunun yanında sığıntı hayatı;
    iğreti, sahte, taklitten ibaret bir yaşayış... Zillet ve meskenet
    içinde her an suçüstü yakalanmanın, maskesinin düşüp foyasının
    meydana çıkacağı endişesinin, koğulmanın, her an açıkta kalmanın
    ıstırabını duymak... İşte münâfık hayatı!.. 68
    68 Ali Rıza Temel, İslâm Dâvâsı ve Münâfıklar, Bahar Y., s. 9 ve devamı
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 25 -
    Münâfıklarla Mü’minlerin Toplumsal Bağları
    Münâfıklar, her ne kadar mü’min sıfatını taşımıyorlarsa da,
    insanların gözünde kesin kâfir sıfatını da taşımazlar. İç dünyalarındaki
    dalgalanma, bazen iman yönüne, bazen de küfür yönüne
    yelken açar. Tabii ki durum, Allah katında münafığın küfür safında
    olduğu gerçeğini değiştirmez. Yalnız toplum içinde, kalplerindekini
    sakladıkları için müslümanmış gibi muâmele görürler. Bu
    durum, eylem olarak fesat, anarşi, terör çıkarmadan oturdukları
    zaman için geçerlidir. Fesat çıkarmaya, toplumun huzurunu bozmaya
    yönelik hareketlere giriştikleri anda onlara gereken ceza
    verilir.
    Her ne kadar sessizce oturdukları zaman onlara müslüman
    muâmelesi yapmak gerekirse de, bu onlarla dost olmayı, velâyet
    bağlarını gerektirmez. Onlardan her zaman sakınmak, temkinli
    olmak müslümanların yararınadır. Onların getirdikleri haberlere
    araştırmadan inanmamak gerekir. Yoksa toplumu ifsad edici sonuçlar
    ortaya çıkabilir. “Ey Peygamber, kâfirlerle ve münâfıklarla cihad
    et, onlara sert davran. Onların barınakları cehennemdir. Ne kötü yer!”69;
    “Ey Peygamber, Allah’tan sakın, kâfirlere ve münâfıklara itaat etme!”70;
    “Kâfirlere ve münâfıklara itaat etme, eziyetlerine aldırma. Allah’a tevekkül
    et, vekil olarak Allah yeter.” 71
    Münâfıkların Cezası
    “Şüphesiz ki münâfıklar, cehennem ateşinin en aşağı tabakasındadırlar.
    Onlara hiçbir yardımcı da bulamazsın.”72; “Ey Peygamber, kâfirlerle ve
    münâfıklarla cihad et, onlara sert davran. Onların barınakları cehennemdir.
    Ne kötü yer!” 73 Kur’ân-ı Kerim’de münâfıkların cezâlarıyla ilgili
    yeterli derecede bilgi verilir.
    Günümüzde Münâfık
    Münâfıklığın İslâmî bir toplumun oluşumu ile ortaya çıktığına
    göre, günümüzde de İslâm egemenliği altında yaşamadığımız
    düşünüldüğünde, münâfıklar bugün de var mıdır? Bunları hangi
    ölçüye göre tespit edeceğiz?
    İçinde yaşadığımız dünya, İslâmî kurallar üzerinde ayakta durmuyor.
    Zâlimlerin, sömürücülerin ve aldatıcıların tahakkümü ve
    zorbalığı ile câhillerin ifsâd ettiği dünyamızda buna dur diyecek
    69 9/Tevbe, 73; 66/Tahrim,
    70 33/Ahzâb, 1
    71 33/Ahzâb, 48
    72 4/Nisâ, 145
    73 9/Tevbe, 73; Tahrim, 9
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 26 -
    bir etkin İslâmî toplum da mevcut değil. Fakat Kur’an’da ve sünnette
    tanıtılan nifak özelliklerine sahip münâfık karakterli insanların
    oldukça fazla olduğunu görmemek için çok cahil veya kör
    olmak gerekiyor. Münâfıkların, İslâm’ın hâkim olmadığı yerlerde
    de bulunmasının sebebi, toplumların geleneksel de olsa, arı duru
    ve tevhide dayalı olmasa da bir İslâmî kültüre sahip olmaları, birtakım
    normlar oluşturmuş ve bu toplum içinde insanların bunlara
    uymak zorunda kalışı münâfık tavırları ortaya çıkarır. Örneğin
    oruç yemenin çok ayıp sayıldığı Anadolu’nun bazı bölgelerinde
    oruç tutmayan ve gönlünde oruca bir saygısı olmayan kimseler
    bile oruç tutuyor görünürler. İslâm’a saygılı ve dinî duyguları
    güçlü olan kitlelerin oylarını alabilmek için seçim dönemlerinde
    camilere giden, namaz kılan, ezan okunurken konuşmasını kesip
    dinleyen, konuşmalarında Allah’ın adını sıkça anan politikacılar,
    seçildikten sonra başörtü düşmanlığı, laikliğin savunuculuğunu
    yapıyorlarsa, Allah’ın indirmediği yasalara ses çıkarmıyorlar, hatta
    kendileri böyle yasalar çıkarıyor ve tâğutun hükümleriyle hükmediyorlarsa...
    münâfıkları çok uzaklarda, sadece Medine’lerde aramamak
    gerekiyor.
    Münâfıklığın karakteristik özelliği, iki yüzlülüktür. Günümüz
    tabiriyle çifte standartlıktır. Müslüman müşterileri çekebilmek için
    İslâmî kıyafetlere bürünen tezgâhtarlar bulundurup, ölçü ve tartıda
    adaleti gözetmeyen, insanları sömürmek için her yolu meşru
    gören, yalan söyleyen, aldatan tüccar ve esnaflar her tarafta boy
    atarken, münâfıkları uzayda mı aramak gerekiyor? Müslümanlarla
    birlikte olduğu zaman İslâmcı kesilen, onlardan ayrıldığında
    İslâm dışı hayat sürenlerle bir araya gelince, müslümanların arkasından
    konuşan, onların taklidini yaparak eğlenen ve onları karalayan
    kimselerin münâfık olma ihtimali büyüktür. Müslümanların
    dikkatle sakınmaları gereken münâfıkların başında İslâmî grupların,
    cemaatlerin içine sızan ajan-provakatör münâfıklar gelir. Bunlar,
    müslümanların arasını açmak, onları birbirine düşman ederek
    güçlenmelerini ve tehdit unsuru olmalarını önlemek için çalışırlar.
    Müslüman cemaatlerin birbiri aleyhinde asılsız yalanlar ve iftiralar
    üretirler.
    Müslüman, münâfıklık özelliklerini bilmeli, bu tür özellikleri
    taşımaktan şiddetle kaçınmalı ve bu tür özellikleri taşıyan
    kimselerle dostuk ve velâyet bağı kurmamalıdır. Yoksa zamanla
    onun davranışlarında da aynı tür özellikleri görmek kaçınılmazdır.
    İnsanı nifaka, münâfıklığa sevk eden şey dünyevî menfaatler
    ve şeytanî telkinlerdir. Dünyanın gelip geçici, âhiretin ise kaçınılmaz
    son olduğunu aklından çıkarmayan müslümanlar şeytanın
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 27 -
    etkisinden kolay sıyrılarak nifaktan uzak durabilirler. Ama dünyayı
    Allah’tan çok seven, âhireti aklına getirmeyen kimseler, Allah’a
    ve âhiret gününe iman ettiklerini söyleseler bile bu onlara bir fayda
    sağlamaz. “İnsanlardan bazıları Allah’a ve âhiret gününe iman ettiklerin
    söylerler; oysa onlar mü’min değillerdir. Onlar, Allah’ı ve mü’minleri
    aldatmaya uğraşırlar; fakat kendilerinden başkalarını aldatamazlar da farkında
    olmazlar.” 74
    İslâm ile küfür arasındaki mücadele kıyâmete kadar devam
    edecektir. Kâfirlerin verdikleri mücadele yöntemlerinden biri de
    nifaktır. İslâm itikadını içten yıkıp, ümmeti birbirine düşürerek
    parçalamak için, müslümanların arasına satılık uşaklar vasıtasıyla
    girerek faaliyet gösterirler. Bu nifak hareketleri, asr-ı saâdetten
    günümüze kadar devam edegelmiştir. Kur’an ve hadisler, her
    dönemde görülecek bu fitneci tavırları, komplo ve ifsad hareketlerini
    uzun uzun üzerinde durarak mü’minlere haber veriyor.
    Münâfıkların şeytanî oyun ve hileleri için mü’minler uyarılarak,
    onlara karşı uyanık olmaya çağrılıyor.
    Bir kimsenin münâfıklığına kesin olarak hükmetmemiz her zaman
    mümkün olmamakla beraber, nifak alâmetlerini taşıyan kimselere
    saygı ve sevgi göstermek, onları sırdaş ve dost kabul etmek
    câiz değildir. Onlara liderlik, yöneticilik gibi görevler vermemiz,
    kurda kuzuyu teslim etmekten daha az bir tehlike değildir. Onlara
    toplum içinde şahsî itibar sahibi olmalarına zemin hazırlayacak
    ilgi ve teveccühden kaçınmak şarttır. İzzet, şeref ve itibar sadece
    Allah’a, Rasülü’ne ve mü’minlere ait olduğu halde; münâfıkların
    kof ve yaldızlı varlıkları önünde küçülüp onları efendi, sayın denilecek
    saygın mevkie getirenler, onları sevenler, beraber olanlar o
    zümreye dâhil olanlardır. Kişi sevdiği ile beraberdir.
    Tavuklara, özgürce kümeslerini seçme hakkı verilen tilkilerin
    rejimi diyebileceğimiz demokrasi yönetimlerinde, kitleleri avlamak
    için münâfıklar tarafından kurulmuş sihirbaz göz boyamaları
    ve soytarı sahneleri iletişim kolaylıklarıyla her tarafa etki edebilmektedir.
    Özellikle seçim zamanlarında veya iş başındaki aktörlerce
    sürekli olarak zavallı kitleler kolayca avlanmakta, oyunlarla,
    hilelerle toplum uyuşturulmaktadır. Münâfıkların tek korkuları,
    maskelerinin düşmesi ve hileli oyunun iç yüzünün anlaşılmasıdır.
    Bunun için de gerektiğinde ve gerektiği kadar, toplumun inançlarını
    savunur gözükmekte ve müslüman rolüne girmeğe çalışmaktadırlar.
    Politika, günümüzde nifakın en etkin alanlarından
    biridir. Düzen de her zaman açık bir şekilde putçu değildir; bazen
    74 2/Bakara, 8-9
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 28 -
    cahil kitleyi kandırabilmek için gerektiğinde münâfıkça tavırlara
    girebilmektedir. Zaman zaman sahnelenen İslâmizasyon oyunları,
    verilen tavizler, nifak düzenlerinin sırıtan maskeleridir. Her biri
    başarılı birer aktör olan münâfıkların, bazı cemaatleri bile cezbeden
    bu İslâmcılık oyunu, cahil müslümanları yanıltmaktadır. Bu
    oyunlar, diğer taraftan da İslâm adına girişilen her türlü samimi ve
    ciddî çalışmaları baltalamakta; dâvânın kara sevdalıları ve gerçek
    temsilcileri, aldatılan çoğunluğun uyarılması için alternatif oluşturamamakla
    suçlanmaktadır.
    “Mü’min, bir delikten iki defa ısırılmaz.” Müslümanlar, üç buçuk
    münafığın oyuncağı olmaya devam eden körler ve avanaklar topluluğu
    değildir. İzzet ve itibarımıza tekrar kavuşabilmek için, bu
    dâvânın en sinsi ve en tehlikeli düşmanları olan münâfıkları tanımak
    ve onların oyununu bozmak zorundayız. Müslümanların
    hâlâ birtakım canbazlık ve sahteliklere kanıp şeytanların oyuncağı
    olmağa hakkı yoktur. Her şeyden evvel müslüman, ferâset sahibidir.
    Herkesin ve her şeyin yerini en hassas şekilde tayin eden bu
    manevî sezgi gücüne, yani ferâset ve basirete erdirecek Kur’an’a
    sarılmalıyız.
    Münâfıkların Kalpleri Hastadır
    “Onların kalplerinde hastalık vardır. Allah onların hastalıklarını daha
    da arttırmıştır...” 75
    Kalbi bozuk olan münâfıklar, Allah Teâlâ’nın Hz. Peygamber’e
    ve mü’minlere çeşitli lutuflarını gördükçe, İslâm’ın adım adım
    tamamlanarak yerleştiğini
    müşâhede ettikçe haset ve kinleri artmakta,
    bu da bozuk kalplerini daha bozuk hale getirmektedir.
    Ruh ve beden sağlığı bakımından kalp çok önemli bir organdır;
    o
    sağlıklı olunca bütün vücut sağlıklı olur. Kur’an dilinde kalp daha
    ziyade vicdan, iman ve ahlâkın merkezî mânâsında kullanılmaktadır.
    Münâfıklık, ikiyüzlülük
    bir ahlâksızlıktır; vicdanda, ahlâk merkezinde
    mevcut bir bozukluğun acı meyvesidir, nifak devam ettikçe
    bozukluk da nicelik ve nitelik yönünden artarak devam eder. 76
    Meraz/Hastalık
    Hastalık, sağlık ve sıhhatin az veya çok, geçici veya kalıcı olarak
    bozulması, kaybolması demektir. Arapça’da hastalık karşılığı
    olarak “meraz” kelimesi kullanılır. “Meraz”, bedensel hastalıklar
    için kullanıldığı gibi, Kur’an’da çoğunlukla mecaz olarak mânevî
    75 2/Bakara, 10
    76 Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, Heyet, DİB Y., c. 1, s. 26
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 29 -
    hastalık için kullanılır. Haktan, doğruluktan ve güzel ahlâktan ayrılma,
    nifak (ikiyüzlülük), hased (kıskançlık), şehvet (aşırı şehvânî/
    hayvanî duygular ve meyiller), fücur (günah ve zinâ arzusu şeklinde
    ahlâksızlığa) niyetlenme gibi nefsî hastalıklar için kullanılır.
    Kalbin Meraz Hali: Meraz, insanın, sıhhat ve itidalden ayrılmış
    olduğu hali ifade eden bir durumdur.77 Cismanî anlamda kullanıldığı
    gibi mânevî anlamda da kullanılır. Cismanî açıdan meraz
    (hastalık), bedene sonradan ârız olan ve dengeyi bozan bir haldir.
    Mânevî yönden ise meraz, kalbin, dinin gerçeklerini idrâk kabiliyetinin
    zaafa düşmesini’78 belirten bir durumdur.
    Günahların kalpte açtığı manevî yaralar, Kur’ân-ı Kerim’de
    -gerek faziletlerin elde edilmesine engel olmaları yönüyle, gerekse
    uhrevî hayatın kazanılmasına engel teşkil etmeleri cihetiyle
    hastalıklara benzetilmiştir.
    Tabatabaî, Kur’ân örfündeki kalp hastalığını, Allah’a ve onun
    âyetlerine taalluk eden meselelerde, insan idrâkine ârız olan şek,
    şüphe ve kalbin dinî inanca sarılmadaki gevşekliği79 olarak tanımlar.
    İbn Ebi’l-İzz ise, Kur’ân’da söz konusu edilen merazı,80 şüphe
    ve şehvet marazı olmak üzere iki grupta toplar.81
    İnsanın idrâk, hitap ve hakikat yanını ifade eden ve hükemânın
    da nefs-i nâtıka dediği Rabbânî bir latife olan kalp,82 Allah’ı tanıyıp
    sevme ve O’na şükranda bulunmak için yaratılmıştır. Nitekim
    bazı dinamikleriyle kalp, bir âyette dikkatlerimize şöyle arzedilir:
    “...Şükür (ve şükrânınızı) izhar edesiniz diye Allah size görme, işitme ve
    akletme güçleri (ef’ide) vermiştir.” 83
    Demek ki insanın maddî-mânevî her bir uzvu, belli bir iş için
    yaratılmıştır. Yaratıldığı işi yapmıyorsa hastadır. Aynen öyle, kalp
    de vazifesini yapmıyorsa hasta demektir.84 Kur’ân Yüce Yaratıcı’ya
    teveccüh ve şükür için yaratılmış bulunan kalbin, bu görevlerini
    yerine getirememesine sebep olan marazı (hastalığı), Kur’an,
    77 el-İsfehanî, el-Müfredat, s. 707; İbn Kayyım el-Cevziyye, Şifau'l-Alil, s. 171
    78 el-Merağî, Tefsiru'l-Merağî, I, 51
    79 et-Tabatabai, Muhammed Huseyn, el-Mizan fi Tefsiri'1-Kur'ân,
    Müessesetü'l-Âlemî, Beyrut, 1973, V, 378; Keza Bk. Elmalılı Hamdi Yazır,
    Hak Dini Kur'ân Dili, 1, 227, 230
    80 Bk. 2/Bakara, 10; 5/Mâide, 52; 8/Enfâl, 49; 9/Tevbe, 125; 22/Hacc, 53; 24/
    Nûr, 50; 33/Ahzâb, 12, 32; 47/Muharnmed, 20, 29; 63/Münâfikun, 3
    81 İbn Ebi'1-İzz, Şerhu Akideti't-Tahaviyye, Müessesetü'r-Risale, Beyrut,
    1984, II, 360. Keza Bk. İbn Kayyım el-Cevziyye, Şifau'l-Alîl, 8, 171
    82 el-Cürcani, et-Ta'rifât, s. 178
    83 16/Nahl, 78
    84 el-Gazalî, İhya, III, 80
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 30 -
    izahını yaptığımız bu âyette ele almaktadır: “Onların kalplerinde
    hastalık vardır. Allah onların hastalıklarını daha da artırmıştır...” 85
    Bu âyette söz konusu edilen insanlar, niyet planında kötülüklerle
    içli-dışlı olanlar ve de bununla kalmayıp fırsat buldukça bu
    kötü niyetlerini gerçekleştirmeye çalışanlardır. Sebeplerin artışıyla
    neticenin katlanması demek olan bu durum, tam bir fâsit dairedir
    (kısırdöngüdür). Yani bir türlü kalpten sökülüp atılamayan, hatta
    sökülüp atılması dahi düşünülmeyen kötü niyetler, başka kötü niyetleri
    doğurmuş, bu kötü niyetler üzerine yapılan ameller, yeni
    kötü ameller doğurmuş ve netice itibariyle böyle bir fâsit daire
    içinde kalmışlardır. 86
    “Allah, onların kalplerindeki hastalığı artırmıştır” şeklindeki ifadeye
    gelince bu, olayın Allah’a bakan yönüyle ilgili olup kulun niyet ve
    tavırlarına bağlı olarak kalpteki marazın yaratılma açısından O’na
    ait olduğunu göstermektedir.
    Her bir hatadan başka bir hataya, her bir günahtan daha büyük
    bir günaha, -hatta mâsiyetlerin en büyüğü olan küfre- değişik
    yollar bulunması itibariyle, başlangıçta kalpte küçük bir
    sapma olarak beliren marazın, nihayetinde katı bir inkârla noktalanması
    imkânsız değildir. Bir diğer ifadeyle, mânen hastalanan
    kalbin, bir gün fonksiyonunu icrâ edemez hale gelip bütünüyle
    körelmesi mümkündür. İnsan için asıl körlüğün ifadesi olan bu
    durum Kur’ân’da sıklıkla ifade edilir. Söz gelimi, kalbi kararmışlardan,
    münâfıklardan şöyle söz edilir: “Görürsün sana bakıyorlar
    (yenzurûne), ama görmüyorlar (lâ yubsirûne).” 87
    Marazlı kalplerin bir mânâ etrafında birleşmeleri de, mümkün
    değildir. Çünkü vahdetin en emin yolu olan tevhidi kabullenmeyerek
    kaosa düşmüşlerdir; artık birleşemezler. Onların birlik ve beraberliği
    ancak dışta, yani bedenî ve maddî planda olabilir: “Sen
    onları toplu, bir sanırsın; oysa ki onların kalpleri parça parçadır.” 88
    Özetle ifade edecek olursak, mânevî yönden başlangıçta
    her kalp sıhhatlidir. Ancak dikkat edilmediği durumda kalbin de
    hastalanması
    mukadderdir. Zira onun da -kasvetten küfre, ucbdan
    kibre, tûl-i emelden hırsa, şehvetten gaflete kadar- hastalanmasına
    sebep olabilecek pek çok düşmanı vardır. Bu itibarla ona
    mânevî karantina
    şartları hazırlamak, sahibi için son derece önem
    arzeden bir husus olmaktadır. 89
    85 2/Bakara, 10
    86 Abdulfettah Şahin, Kur'an'dan İdrâke Yansıyanlar, Feza Y., İst. 2000, I, 37
    87 7/A'râf, 198
    88 59/Haşr, 14
    89 Yener Öztürk, Kur’an’da Kalp ve Mühürlenmesi, Işık Y., 107-111
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 31 -
    “Münâfıklardaki bu hileciliğin ve bu şuursuzluğun sebebi nedir?”
    denilirse, onların kalplerinde, yani ruhanî kalplerinde hiç
    görülmedik yok edici bir manevî ve ahlâkî hastalık vardır. Maraz
    (hastalık), bedeni sağlam alışkanlığından döndürüp dengesini bozan
    ve görevini istenilen şekilde yapmamasına sebep olan bir aksama
    durumudur. Fakat maddî şeylerde kullanıldığı gibi, manevi
    hususlarda da kullanılır. Sıhhat esas, hastalık ârızîdir, ikinci derecedir.
    İlk yaratılışta kalp sağlamdır. Fakat bunlar kalbin sıhhatini
    muhafaza etmeye bakmamışlar, kalplerinde büyük bir hastalığa
    mübtela olmuşlardır. Burada “maraz” kelimesindeki tenvin, korkutmak
    içindir. Demek korkunç bir hastalık var. Bütün ahlâksızlığın
    başlangıcı olan büyük bir hastalık var. İdrak ve irâdenin âfeti olan
    bir hastalık var. Bu hastalık, inançsızlık hastalığı, şek, şüphe, kuşku
    hastalığı, özetle şüphe ve nifak hastalığıdır. Bunlar bütün kötü
    niyetlerin başıdır. Buna yakalanan kimse, hak tanımaz, Allah’tan
    şüphe eder, Allah’ın emrinden şüphe eder. Allah’ın “onda şüphe
    yoktur.”90 buyurduğu kitabından şüphe eder. Allah’ın peygamberinden
    şüphe eder. Allah’ın hâlis mü’min kullarından ve onların
    doğru olan fiil ve hareketlerinden şüphe eder. Her şeyden şüphe
    eder, hatta kendinden şüphe eder. Bilginin kıymeti kalmamıştır.
    Fakat benlik, şuurundan da hiç çıkmaz. Onun gözüne hak ve hakikat
    kendinden ibaret görünür. Bakar ki kendisi şek ve şüphe ile
    doludur. Kendine benzeterek hükmeder. Herkesi ve her şeyi şüpheli
    görür. Yerler, gökler, ağaçlar, taşlar, hayvanlar, insanlar, Allah,
    Peygamber, hep onu aldatıyor zanneder. Kötü zan ile dolar. Her
    şeyden kuşkulanır. Fakat bütün fiil ve hareketiyle yine kendisine
    karşı kendisini yalanlar. Zevkine, keyfine, şehvetlerine o kadar tutkundur
    ki, onlardan hiç şüphe etmez. “Acaba bunların aslı var mıdır,
    bunun sonu ne olacaktır?” demez. Hepsine atılır, sarılır. Onun
    için hak ve hayır hiç, zevk her şeydir ve her şey kendisidir. Onu,
    ilmî şüphe içinde benlik derdi, kibir, mevki hırsı, baş olma sevdası
    sarmıştır. Bunun için imansızken, kendini imanlıyım zanneder. Aldatmayı,
    hile yapmayı, entrika çevirmeyi üstünlük ve başarı sayar.
    Mü’minle mü’min, kâfirle kâfir görünür. Bütün bunları ne zorunlulukla
    yaptığını düşünmez. Böyle yapması, bütün uğraştığı bu
    şeylerin kendisinden başka bir varlıktan yansıyan bir baskı olduğunu
    fark etmez. Böyle hile ve düşmanlık yerine bir temelli sevgi
    kurmak için samimi olmaya çalışmanın kendisi için de daha kârlı
    olduğunu anlamaz. Bunlar dünya nimetlerine gömülseler, yine iğneli
    beşikte gibi yaşarlar. Şüphe ve ara bozma hastalığı böyle can
    sıkıcı bir şeydir. O münâfıkların kalplerinde işte bu hastalık vardır.
    Ve her hastalık, huy ve tabiat olmadıkça tedavisi mümkündür.
    90 2/Bakara, 2
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 32 -
    Bunlar ise bu hastalığı tedavi etmek için gelmiş olan hak dine sarılmazlar
    da ondan da kuşkulanırlar.
    Bunun üzerine Allah Teâlâ bunların hastalığını arttırmıştır.
    Şöyle ki: Allah Teâlâ bir peygamber göndermiş ve ona “kendisinde
    şüphe olmayan” bir kitap indirmiş ve onu doğup büyüdüğü
    Mekke’de bırakmayıp bütün dünyaya, kıyâmete kadar nur saçmak
    için buraya, onların bulundukları yere getirmiş ve insanlar yavaş
    yavaş ona iman ederek büyük bir topluluk kurmaya başlamışlar,
    eğriliği kaldırıp doğruluğu yayıyorlar, doğru yoldan başka bir şey
    istemiyorlar, kuvvetlilerin zayıfları ezmesine imkan vermiyorlar,
    hak denildi mi, hatır gönül tanımıyorlar, herkesi eşit tutuyorlar;
    zor kullanmakla insanlardan faydalanmak yasak, dalavere yasak,
    rüşvet ve adam kayırma yasak, fuhuş ve ahlâksızlık yasak, özetle
    her kötülük ve çirkinlik yasak. Bunlardan başka vazifeler, görevler,
    mücâhedeler, intizamlı şekillerde muntazam vakitlerde çalışmalar,
    uğraşmalar, özetle her türlü güzellik ve hayırlar var. Aç kal,
    sabreyle fazilet saç; tok ol, şükret, yine fazilet saç. Putlara tapma,
    zevkine esir olma, Allah’tan başka tapılan bir şey tanıma ve ancak
    ondan yardım iste. Bu olur mu? Bu hal ile Abdullah b. Übeyy
    b. Selûl gibilerin hükümdarlığına nasıl imkân kalır? Sadece para
    kazanma hırsına kapılanların ticareti nasıl döner? Allah’ın verdiği
    söz, yapacağı bu muydu? “Bu tedavi değil, bir tuzaktır.” diyorlar.
    Artık o hastalık, Allah katından bunların kalplerine basılıyor. İkinci
    bir huy oluyor da gittikçe artıyor. Onlar da bu yüzden Allah’a ve
    mü’minlere hilekârlık yapmaya başlıyorlar.
    Maraz (hastalık), bedenin sağlam alışkanlığından sapması ve
    görevini istenilen şekilde yapamamasına sebep olan aksaklık durumudur
    ki, buna “illet=dert” de denilir. Demek ki şüphe, imansızlık,
    inançsızlık da insanda asıl değil, ikinci derecede bir şeydir.
    Ve hastalığa mahsus bir durumdur. Her çocuk doğarken iman ve
    itikad fıtratıyla/yaratılışıyla doğar, şüphe nedir tanımaz. Bunun
    için Hak inancı, Allah’a inanmak fıtrîdir. Bu esas yaratılış, insana
    ileride şüpheye düşmesi için değil, şüpheleri atması, doğru yolu
    bulması ve geliştirme yoluyla da imanı huy edinmesi için verilmiştir.
    Şu halde kalplerinde bu hastalık zorlayıcı değildir. Bunu yapan,
    tecrübe güzergâhında nefislerin sağlam yaratılışı gözetmemesi,
    kalbin sağlığını korumaması, ahlâkî hastalıkları tedavi etmemesi,
    özetle zevk duygusuna çok düşmesi ve her şeyde kendini ve
    kendi zevkini görmek istemesidir. Bazı insanlar tecrübe ile bunu
    tamamen bulamayınca, hatalar ve isabetsizlikler vâki olduğunu
    görünce, kendisinin “hakkın kendisi” olmadığını takdir ve kendinden
    önce hakka iman edecek yerde, ilk yaratılışta aldandığını
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 33 -
    söylemeye ve her şeyden şüphe etmeye başlar. Ve bu şüphe ile
    mücadele ederek hakkı görmeye ve vücut cereyanının, kendisinin
    değil, Hak Teâlâ’nın hükmünde bulunduğunu teslime ve kendisinin
    Allah için bir kulluk görevine mahkûm olduğunu itiraf etmeye
    benlik sevdası ve irâde zayıflığı engel olur da, şek ve şüpheyi esas
    kabul eder. Ve bu şekilde ancak şüpheye inanır ve şüphe kendisi
    için hem huy ve hem gaye olur. Ve hayır adına da herkese onu
    tavsiye eder, bu yönüyle Reybiyyûn (şüpheciler) ve Sofestaiye (safsatacılar)
    bile bir inanışın esiridirler: Şüpheye inanmak. Bu inançta
    sâbit bir “ben” yoktur. Çelişme yığını olan bir akıcı fikir, bir (ben)
    hayali vardır. Yani hiç gizlenmek istemeyen bir “benlik” dâvâsı,
    bencillik, hodgâmlık (kendini beğenmişlik) vardır.
    Fakat onlar, bu hastalık ile ve bu hastalığın artmasıyla kalmayacak,
    onlar için ahirette ve hatta dünyada pek elem verici, gayet
    acı bir azap da vardır. Bu azap, özellikle yalan söylemeleri veya
    doğruyu yalan saymaları sebebiyledir. Bunlar, devamlı yalan söylerler,
    imanları yokken “imanımız var” dedikleri gibi, eğriyi doğru,
    doğruyu eğri gösterirler. Azaplarına sebep de özellikle budur.
    Çünkü yalan, önce dünyada büyük bir vicdan azabına sebeptir.
    Yalancılar, su üstünde bir yonga gibi çalkalanır ve her an bir iğneli
    beşikte yatıyor gibi yaşar. Gerçi dünyada bu da bir alışkanlık olur
    ve o azap git gide bir çeşit tatlılığa döner, onu -âdeta- kaşındırır.
    Bununla beraber bu kaşınmanın tadı bir uyuz hastalığının kaşıntıları
    gibi kanatan, boğucu elemlerle karışık bir taddır. Fakat bunun
    ve bu yalan alışkanlığının âhiretteki azâbı büsbütün dehşet vericidir.
    Çünkü yalan söyleye söyleye kalp, devamlı yalancı intibâlarla
    kaplanır. Ruh artık bununla gelişir. Ruhî hayat bir evham (kuruntular)
    âlemi, bir batıllık sahası olur kalır. Hak nuru oraya, ara sıra
    yanar döner bir yıldız böceği halinde görünen bir fener gibi gelir.
    Artık o kalp ve onun gözleri, kulakları fayda ve zararı, hayır ve
    şerri seçemez olur. Kâr der, zarara koşar; iyilik der, şerre koşar;
    bahçeyi ateş görür kaçar, ateşi cennet sanır atılır. Derken Hakk’ın
    rahmeti ile arasına kalın bir sur çekilir ve fakat bu surun ara sıra
    açılır bir kapısı bulunur, o açılırsa Hak nuru rahmet ve saadet oradan
    ara sıra imrenmek için görünür ve kapanır.
    “Mü’minlerle onların (münâfıkların) arasına bir duvar çekilir ki, onun
    bir kapısı vardır; içerisi rahmet, dış tarafı ise azaptır.”91 âyeti gereğince
    nihayet bir kapanır, bir daha açılmaz olur. Onlar bâtılın karanlığı
    içinde sonsuzluğa kadar hasretle yanarlar, sönmek bilmez kara
    bir ateş ile yanarlar. Bu âyette “Allah onların hastalığını artırmıştır.”
    buyrulduğu gibi, diğer bir âyette de “Kalplerinde (şüphe ve nifak)
    91 57/Hadid, 13
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 34 -
    hastalığı bulunanların ise, (indirilen sûre), inkârları yüzünden murdarlıklarına
    murdarlık katar ve onlar kâfir olarak ölüp giderler.”92 buyrulmuştur
    ki, hastalık ile pisliğin ilişkileri de açıktır ve bütün bunlar İlâhî kanunlardır.
    İman eden kazanır, etmeyen de yanar, yakılır. 93
    İnsanda maddî kalp bir tane olmasına rağmen mânevî kalp
    türlü türlüdür. Bunlardan biri de “hasta kalp” ya da “içinde hastalık
    olan kalp”tir. Nefis tarafından
    işgal edilmiş kalp bu adı alır.
    İnsanın iç âleminde akıl ile nefis, kalp ülkesinde savaşmaktadır.
    Kalbin siyasî erki nefsin eline geçince, kalpteki bütün
    güçlerin
    hastalanması mukadder olur. Nefisten, iki yüzlülük, aldatma ve
    yalan gibi hastalıklı davranış virüsleri kalbe sızınca, gönül hastalanır.
    Hasta kalp hangi davranış bozukluklarına sebep olur?
    1. Hastalık derecesinde insana korku getirir: “Kalplerinde hastalık
    bulunanların; ‘başımıza bir felâketin gelmesinden korkuyoruz’
    diyerek
    onların arasına koşuştuklarını görürsün.” 94
    Hasta gönle sahip olanlar korkaklık psikolojisine bürünürler;
    yapmamaları
    gereken davranışları sergilerler. İnkârcıların düşmanlıklarından
    korktukları
    için, onlarla dost olmanın çarelerini
    ararlar. Kendilerine, toplumlarına ve düşmanlarına karşı ikiyüzlü
    bir tavır içinde olurlar.
    2. Değerlendirmelerinde hata yaparlar: “O zaman münâfıklarla,
    kalplerinde hastalık bulunanlar: ‘Bunları, dinleri aldatmış’ diyorlardı.
    Hâlbuki kim Allah’a dayanırsa, bilsin ki Allah mutlak gâliptir, hikmet
    sahibidir.”95 Müslümanlara bakıp, dinlerinin onları aldattığını söyleyecek
    kadar yanlış değerlendirme yapmak, münâfıklık alâmetidir.
    3. Haktan uzaktırlar: “Kalplerinde hastalık olanlar ve kalpleri katılaşanlar
    için, şeytanın attığı şeyi bir deneme yapsın. Zâlimler, haktan uzak
    bir ayrılık içindedirler.”96 Kalbi hasta olanlar, Rahmanî olan mesajla,
    şeytanın iğvâsını (vesvesesini) ayıramaz ve bunun neticesinde haktan
    uzakta kalırlar. Hastalık, insanla hakikat
    arasında bir mesafe
    oluşturur. Hasta kalpli insanlar, haktan o kadar uzağa düşerler ki,
    ona uzanma imkânları kalmaz.
    92 9/Tevbe, 125
    93 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Zaman Y., Bakara, 10. âyetin
    tefsiri.
    94 5/Mâide, 52
    95 8/Enfâl, 49
    96 22/Hacc, 53
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 35 -
    4. Cinsel sapıklıkları vardır. Aklın nefis üzerindeki kontrolü ortadan
    kalkınca, cinsel arzular öne çıkmaktadır.
    Öne çıkan cinsel
    arzular, insan davranışlarını etki altına alır ve erkek kadını
    sadece
    bir seks âleti olarak görmeye başlar. Bu tip istismarın sınırı yoktur.
    Yüce
    Allah, bu sınırsızlığı anlatarak dikkat edilmesinin önemine
    işaret etmektedir: “Ey Peygamber hanımları! Eğer korunmak istiyorsanız
    çekici bir edâ ile konuşmayın;
    sonra kalbinde hastalık bulunan kimse,
    size karşı niyetini bozar. Doğru/güzel söz söyleyin.”97 Yüce Allah bu
    âyette, kalp hastalığının tanımını yapmakta, insan davranışlarına
    olan etkisini belirtmekte ve kalbi hasta olan insandan korunmanın
    zorunluluğuna dikkat çekmektedir.
    Yüce Allah hasta olan kalbin hastalığını depreştirecek hareketi
    tasvip etmemektedir.
    Âyeti başka bir açıdan ele alınca şu gerçeği
    de yakalamamız mümkündür: Kalp hastalığına dönüşen cinsel içgüdünün
    tedavisi çok zordur; bu hastalığın etkisinde kalanların
    ondan sakınması en doğru yoldur. Kalp hastalığı denecek kadar
    yozlaşmış bir cinsel içgüdü sınır tanımaz.
    5. Yapılan bir işten netice çıkartamazlar. Kalbinde hastalık
    olanların anlayış ve değerlendirme kapasiteleri kıttır. Bu hastalık,
    aklın meselelere sonuç çıkartacak bir şekilde yaklaşmasını önler.
    Meselelerin sadece zâhirini görür, iç yüzünden haberi olmaz ve
    onlar dünyadaki olayların sadece zâhiri ile ilgilenirler; bilgileri yüzeyseldir:
    “Onlar dünya hayatının görünen yüzünü bilirler. Ahiretten ise,
    onlar tamamen gafildirler.” 98
    Meselenin iç yüzüne inmek, özünü anlamak ve ondan neyin
    kastedildiğini bilmek, hastalıklardan uzak bir kalp ister: “Kalplerinde
    hastalık olanlarla kâfirler, ‘Allah bu misalle ne demek istemiştir’ desinler.”
    99
    Kalplerinde hastalık olanların anlayış kanalları gerçekten başka
    yönlere çevrilmiş olduğundan, anlamaları imkânsızdır. Hasta
    olan kalp, ıstırap içinde
    olduğundan sağlıklı düşünemez, olumlu
    değerlendirme yapamaz ve kendisine
    sunulan bilgilerin neden ve
    niçinini anlayamaz. Kalbi hasta olan insana bir şey öğretemez, onu
    herhangi bir konu üzerinde
    yoğun bir şekilde düşündüremezsiniz;
    zira o, hasta kalbinin meseleleri ile meşguldür. Kalbi hasta olan
    kişi, meselelerin özünü anlayamadığı gibi, küfrü
    de artar. Bunu
    şöyle açıklayabiliriz: İnkâr eden kalp, hastalanır; hastalanan kalp
    küfrünü daha da artırır. Böylece, inkâr ile kalp hastalığı arasında
    97 33/Ahzâb, 32
    98 30/Rûm, 7
    99 74/Müddessir, 31
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 36 -
    derinden
    bir ilişki olduğu esası kendini göstermiş olur: “Kalplerinde
    hastalık olanlara gelince, onların da inkârlarını (ricslerini) kat kat arttırır ve
    onlar artık kâfir
    olarak ölürler.” 100
    Demek ki kalp hastalığı, inkârı, tükenmeyen bir süreç haline
    getirmektedir.
    Kur’an, kalp hastalığı ve inkâr gibi üç önemli kavram
    bir araya gelince, ilginç bir tavır ve davranış biçimi ortaya çıkmaktadır.
    Hasta kalp Kur’an’la karşılaşınca, öylesine aşırı bir tepki
    göstermektedir ki, inkârını kat kat artırarak,
    Kur’an’a karşı kendi
    etrafında bir çeşit duvar örmektedir. İşte o zaman, insan aklının
    Kur’an’a uzanan anlayış kanalları tıkanmakta; aşılması zor perdeler
    oluşmaktadır.
    Yukarıda meali verilen Tevbe sûresi 125. âyetteki “rics” kelimesi,
    devenin kükremesi, bulutların şiddetli gürlemesi, çirkin iş, pislik,
    binanın sarsılması, murdar mânâlarına gelir. Fahruddîn Râzî rics
    kavramına bâtıl inançlar yahut kötü huylar mânâsını vermektedir.
    Birinci mânâya göre, söz konusu kişiler, Kur’an’a karşı inkârlarına
    inkâr eklemişlerdir. İkinci mânâya göre ise, haset ve düşmanlıklarını
    ileri götürmüşlerdir. 101
    Rics kavramının lügat mânâsı ile Râzî’nin verdiği anlamları
    birleştirdiğimizde
    ilginç bir psikolojik analiz ortaya çıkacak, davranış
    psikolojisinin önemli bir boyutu tesbit edilmiş olacaktır. Hasta
    kalp cerahatlenmiş bir çıban gibi depreşmektedir. Depreşen bu
    yaraya dışarıdan dokunulduğunda sancısı iyice artar ve kişi, çıbanlı
    organına dokunan şeyden âni bir refleksle uzaklaşır.
    Hasta gönle,
    Kur’an tedavi etmek üzere dokununca, dokunanın doktor olup
    olmadığına bakmaksızın kükrercesine bir tepki gösterir. İşte bu
    tepkinin adı rics’dir. Bu tepki zamanla -Râzî’nin dediği gibi- huy
    halinden mizaç halini
    alır. Bu öylesine bir depremdir ki, şahsiyet
    binasını temelinden sarsar. İnsanı murdarlaştıran bu tepkinin şiddetini
    Yüce Allah şöyle anlatmaktadır: “Böyle iken onlara ne oluyor
    ki, âdeta
    arslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi Kur’an’dan (öğütten)
    yüz çeviriyorlar?” 102
    Yüce Allah’ın “Onlara ne oluyor ki?” sorusunun cevabı, kalplerindeki
    hastalığın
    verdiği rahatsızlıktır. Kalp hastalığı, insanı
    “gerçek”ten uzaklaştırır. Hz. Nuh’un dâvet olayında da aynı gerçek
    yaşanmıştır: “Nuh, ‘Rabbim!’ dedi, ‘Doğrusu ben kavmimi
    gece gündüz
    davet ettim. Fakat benim davetim, ancak kaçmalarını
    arttırdı.” 103
    100 9/Tevbe, 125
    101 Fahreddin Râzî, Mefâtihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), c. 12, s. 236
    102 74/Müddessir, 49-51
    103 71/Nûh, 5-6
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 37 -
    Âyetteki “kaçmalarını arttırdı” ifadesi, gönül hastalığına tedavi
    için dokunan
    dâvetin, büyük bir tepkiyle karşılaşmasını anlatmaktadır.
    Bir dâvetin, öğretilen
    bir bilginin her zaman olumlu tepkiyle
    karşılanması mümkün değildir. Fakat tepkinin, insanın psikolojisine
    göre oluşan kısmıyla, olumlu veya olumsuz olması aynı derecede
    muhtemeldir. Bu ihtimali olumsuz yöne kaydıran
    şey, kalp
    hastalığıdır. Âyette şöyle buyrulmaktadır: “Kendilerine
    bir uyarıcı
    gelirse, herhangi bir milletten daha çok doğru yolda olacaklarına dair
    bütün güçleriyle Allah’a yemin etmişlerdi. Fakat onlara
    uyarıcı gelince, bu,
    onların haktan uzaklaşmalarından başka bir şeyi artırmadı.” 104
    “Haktan uzaklaşmayı artırmak” beklenenin ve verilen sözün aksine
    hareket etmektir. İnsan hakikate, uyarıcıya, Kur’an’a sırtını
    dönünce, Bakara, 10. âyetinin
    ikinci bölümü olan “Allah da onların
    hastalığını artırmıştır” eylemi gerçekleşmektedir.
    Allah durup dururken,
    kulunun mânevî hastalığını arttırır mı? O zaman kuluna
    zulmetmiş olmaz mı? İşte yukarıda verilen âyetlerin bütünü ele
    alınınca şu gerçek ortaya çıkmaktadır: Kul hakikat karşısında gösterdiği
    tepkilerini
    kat kat artırınca, Allah da bunu onaylamaktadır.
    Allah’ı ve iman edenleri aldatmayı amaçlarken, şuursuzca
    kendilerini aldatan
    bu insanların kalplerindeki mânevî hastalığı
    Yüce Allah daha da arttırmaktadır.
    Kalbi hasta olduğu halde
    doktordan kaçan insanın hastalığı nasıl artarsa, Allah’tan uzak
    kalan insanın da manevî hastalığı da öyle artar.
    Kalp hastalığının Allah tarafından artırılışının ardından, bu
    insanlar yalan konuşmaları nedeniyle elem veren azâba uğrayacaklardır:
    “Yalan söylemeleri nedeniyle, onlar için elîm bir azap vardır.”105
    Elîm azâbın kula gelmesi, kendi yaptığı amelin neticesidir. Âyetin
    bu kısmında,
    yalan söylemenin karşılığının elîm azap olduğu söylenmektedir.
    Kul kendi azâbını, kendi elleriyle hazırlamakta, kendi
    amelleriyle tutuşturmaktadır: “Gerçekten ‘Allah fakir, biz ise zenginiz’
    diyenlerin sözünü, yemin olsun Allah işitmiştir. Onların dediklerini,
    haksız yere peygamberleri öldürmeleri ile birlikte yazacağız
    ve diyeceğiz
    ki: ‘Tadın o yakıcı azabı.’ Bu, dünyadayken kendi ellerinizle yapmış olduğunuzun
    karşılığıdır. Yoksa Allah kullarına zulmetmez.”106 Bu ve benzeri
    âyetler, kulun azâbını, kendi elleriyle hazırladığını göstermektedir.
    107
    104 35/Fâtır, 42
    105 2/Bakara, 10
    106 3/Âl-i İmrân, 181-182
    107 Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, c. 1, s. 211-
    216
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 38 -
    Kalbin Bozulma Safhaları
    Kur’ân’da geçen üç kelime vardır ki, bunlar hemen hemen günahın
    kalpteki oluşumuna hasrolunmuştur: Zeyğ, rayn ve kasvet.
    Kalbin mâruz kaldığı zeyğ ve rayn, kasvet’e kadar, inkâra uzanan
    yolda iki alt safhayı teşkil etmekte; kasvet ise, kalbin bütün hayır
    ve gerçekler için kapalı, her türlü kötülük ve günah için ise açık
    ve hazır olduğu durumu resmetmektedir.108 Şimdi bu kavramları
    sırasıyla ele alıp kısaca değerlendirmeğe çalışacağız.
    a- Zeyğ: İstikametten sapmak, meyletmek anlamına gelen
    bu kelime109 Kur’ân’da sekiz yerde geçmektedir. Üç yerde bakışlar
    (ebsâr) için110 bir yerde de İlâhî emirden sapma anlamında111
    kullanılmıştır.
    Diğer dört yerde ise tamamen kalbin haktan, doğru
    olandan aksi istikamete meyletmesi mânâsına kullanılmıştır. 112
    Dinin emir ve kayıtlarından kalbin sapmasını ifade eden zeyğden,
    tevbe yoluyla kurtulup, yeniden aslî çizgiye dönmek mümkündür.
    Nitekim Tevbe sûresinin bir âyetinde, başlangıçta kritik
    bir anda Tebük seferine çıkmaya pek arzulu olmadıkları halde, nefislerinde
    gerçekleştirdikleri bir mücâhedeyle zaaflarını aşan bazı
    müslümanlar için şu ifadelere yer verilir: “Allah, Peygamberini savaşa
    katılmayanlara izin verdiğinden ötürü afetti(ği gibi), o güçlük saatinde
    ona uyan muhâcirleri ve ensârı da affetti. O zaman içlerinden bir kısmının
    kalpleri zeyğe (kaymağa) yüz tutmuşken, yine de onların tevbesini kabul
    buyurdu.” 113
    Haktan sapma basit bir muhâlefetle başlar; günah adına atılan
    bir adımla genişler. Söz gelimi, bir kere yalan söyleme, inkâra doğru
    atılmış bir adım ve aynı zamanda imandan da o miktar soğuma
    demektir. Keza, bir kere zinâya yaklaşma, küfre doğru bir adım
    ve imana da o ölçüde yabancılaşma demektir. Kur’ân-ı Kerim’in
    tam bu noktada -Cenâb-ı Hakk’ın vermiş olduğu hidâyetten sonraiman
    eden insanların kalplerinin zeyğe düşmemesi
    için şu duâyı
    öğütlemesi gayet dikkat çekicidir: “Rabbimiz, bizi hidâyete erdirdikten
    sonra kalplerimizi eğriltme (lâ tuziğ -zeyğ etme-).” 114
    Bu sapmaların kalpte etkilerinin yaratılması ise, Allah’ın bir
    kanunudur.115 Bu bağlamda bir âyet-i kerimede
    şöyle buyrulur:
    108 Bk. Sadık Kılıç, Kur'ân'da Günah Kavramı, Hibaş Y., Konya, 1984, s. 168
    109 el-İsfehanî, el-Müfredat, s. 318
    110 Bk. 33/Ahzâb, 10; 38/Sâd, 63; 53/Necm, 17
    111 Bk. 34/Sebe', 12
    112 Bk. 3/Âl-i İmrân, 7, 8; 9/Tevbe, 117; 61/Saff, 5
    113 9/Tevbe, 117
    114 3/Âl-i İmrân, 8
    115 Esasında, Kur'ân'ın, insanlığa verdiği en büyük ders olan tevhid ilkesi de
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 39 -
    “...Onlar (haktan) sapınca (felemmâ zâğû) Allah da onların kalplerini
    (hidâyetten) uzaklaştırdı/saptırdı...” 116
    Pek çok âyette vurgulandığı üzere, kalpte meydana gelen
    müsbet veya menfi her türlü oluşum Allah’ın yaratmasıyla gerçekleşir.
    Nitekim bu âyette, izâğe (saptırma/eğriltme işi) açık bir
    şekilde Allah’a isnad edilir. Ancak bu âyetin baş tarafında ‘felemmâ
    zâğû’ şeklinde yer alan cümle ile buna sebep olanların, insanların
    bizzat kendilerinin olduğu hatırlatılır ve böylece bunun,
    ‘cezanın cürme terettübü’ (cezanın amel cinsinden olduğu) nevinden
    bir durum olduğu vurgulanır.
    Netice olarak diyebiliriz ki zeyğ, başlangıçta Yaratıcı tarafından
    istikamete programlanmış kalbin, iman ve sâlih amelle
    işlettirilmeyip hevânın etki alanına terk edilmesiyle, duyarlılığını
    kısmen veya tamamen kaybettiği halin ifadesidir. Başka bir ifadeyle,
    zeyğ, boşluk kabul etmeyen kalbin, istikametten ayrılması
    neticesinde, yerini kaçınılmaz olarak bir eğriliğe/bozukluğa bıraktığı
    durumun adıdır. Gerçeğin iz’an ve kabulüne güçlük teşkil
    eden bu durumu, Kur’ân’da günahların kalpte meydana getirdiği
    ifsâdın bir ilk parametresi olarak değerlendirebiliriz. 117
    b- Rayn: Lügatte, pas, is ve kir118 gibi anlamlara gelen rayn,
    Kur’ân’da, günahların kalbi istilâ etmesi anlamında kullanılır. Bu
    kelimenin geçtiği bir âyette şöyle denir: “Doğrusu, (işleyip) kazandıkları,
    kalplerinde rayn/pas olmuştur/tutmuştur.” 119
    Üst üste işlenen ve nihâyetinde kalbin körelmesine yol açan
    bir maraz olarak da tarif edilen120 rayn, Hz. Peygamber’in (s.a.s.)
    beyânında ise, şu ifadelerle ele alınır: “Kul bir günah işlediğinde kalbinde
    siyah bir nokta belirir. Eğer sahibi pişman olur, tevbe ve istiğfar
    ederse (ondan sıyrılırsa) kalbi yine parlar/saydamlaşır. Yok, (tevbe ve istiğfar
    etmeyip) günaha devam ederse bu leke çoğalır. Nihayet arta arta öyle
    bir raddeye gelir ki, leke bir kılıf gibi bütün kalbi istilâ eder; işte Allah’ın
    Kur’ân’da zikrettiği rayn budur.” 121
    bunu gerektirir. Allah, gerek mülkünde, gerekse icraatında tektir, yani
    kalpte hidâyetin oluşması O'nun irâde ve kudretine bağlı olduğu gibi;
    zeyğ de, yalnızca O'nun izni ve yaratmasıyla meydana gelir. Onsuz ve
    O'na rağmen ne enfüste ne de âfakda bir şeyin varlık sahasına çıkma
    imkânı vardır.
    116 61/Saff, 5
    117 Yener Öztürk, a.g.e., s 112-113
    118 el-İsfehani, el-Müfredat, s. 303
    119 83/Mutaffifin, 14
    120 eş-Şevkânî, Fethu'l-Kadîr, V, 450; Yine Bk. İbn Teymiyye, el-İman, s. 29
    121 Tirmizî, Tefsiru sûre (83), 1; İbn Mâce, Zühd 29; Ahmed bin Hanbel, Müsned,
    II, 97
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 40 -
    Amellerin, kalbi nasıl etkilediğini çarpıcı bir biçimde ortaya
    koyan söz konusu bu ayet ve hadisler göstermektedir ki, günahlar
    devam ettikçe kalpleri bir kılıf gibi kaplamakta ve kalpte silinmesi
    güçleşen ikinci bir tabiata sebep olmaktadır. Bununla birlikte
    ‘rayn, tab’ kadar bir olumsuzluk ifade etmez.’ 122
    Söz konusu bu kalpler, işledikleri günahlar içinde öylesine
    örtülmüş kalmıştır ki, fıtratlarında hakka müteveccih olan kabiliyetleri
    kapanır hale gelmiştir. Zira işlenen her bir günah, emsali
    günahlara birer çağrı ve davetiye mesabesinde olması hasebiyle
    fasit bir dairenin oluşmasına sebebiyet vermiştir. Hemen belirtmiş
    olalım ki, burada da ‘müsebbebi (sebebe bağlı olarak meydana
    gelen böyle bir neticeyi) Allah yaratmıştır. Ancak müsebbebin yaratılmasına
    sebeb olan yine insanın kendisidir.’
    123
    Bu bağlamda, rayn ile yakın bir anlamda Kur’ân’da zikredilen
    diğer bir ifade de rics kelimesidir. Lügat anlamı itibariyle, ‘ters,
    pislik’ manasına gelen rics, kendisi pis ve kirli olan şeyler için kullanıldığı
    gibi, kalbi bir ters tabakası gibi örten pislikleri ifade için
    de kullanılır. 124
    İnsanın gerçek benliği kalpte olduğundan kalbini ricsin kapladığı
    insanlar da, bütünüyle rics olma noktasına gelmişlerdir;
    bu bakımdan ehl-i nifak ve küfrün amelleri de rics sayılmıştır.
    Kur’ân’da, kalplerinde maraz bulunanların rics üstüne ricse maruz
    kalacakları ve bunun küfr içinde bir ölümü netice vereceği
    bildirilmiştir: “Bir sûre indirildiği zaman, içlerinden biri çıkar, ‘bu sure
    hanginizin imanını artırdı?’ der. Fakat mü’minlere gelince, her inen sure,
    onların imanını arttırmıştır, ve onlar birbiriyle müjdeleşip durmaktadırlar.
    Kalplerinde hastalık olanlara gelince; (bu sureler) onların ricslerine rics
    katmıştır. Ve onlar kâfir olarak ölüp gitmişlerdir.” 125
    Günahlarla kararmış bir kalpte, -tâbir yerindeyse- güneşin ışınlarından
    daha parlak ve daha müessir vahyin manevî şuaları kolayca
    yer bulamaz; göz bakar, kulak dinler ama, ne baktığından
    ne de dinlediğinden bir şey anlar.
    Kısaca ifade edecek olursak, gerek düşünce gerekse amel bazında
    üst üste işlenen günahlar kalbin, ‘hakkı anlama ve kabul
    etme kabiliyetinin’ sönmeye yüz tutmasını netice verir ki, bu durum,
    Kur’ân dilinde ‘rayn/pas’ esprisi içinde somut bir ifadeyle anlatılmıştır.
    126
    122 Bk. İbn Kayyım el-Cevziyye, Şifau'l-Alil, s. 164
    123 İbn Kayyim el-Cevziyye, aynı yer
    124 el-İsfehani, el-Müfredat, s. 274
    125 9/Tevbe, 124-125
    126 Yener Öztürk, Kur’an’da Kalp Ve Mühürlenmesi, Işık Y., s. 114-115
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 41 -
    c- Kasvet: Lügatte, katılık, sertlik ve kuruluk anlamlarına gelen
    kasvet,127 kalp ile birlikte kullanıldığında kalbin kararması ve
    katılaşmasını ifade eder.128 ‘Böyle bir kalp, bütün fıtrî ünitelerini
    kaybetmiş demektir.’ 129
    Kur’ân’da inkâra saplanmışların/şartlanmışların kalpleri bu katılığa
    benzetilmiştir.130 öyle ki, kalpleri taştan daha da katı hale
    gelen131 bu insanlar için, dağlar yerinden oynasa, yer yarılsa 132
    gökten onlara melekler inse yahut ölüler kendileriyle konuşsa 133
    yine de onların kalbine hiç bir hayır işlemez.134 Bütün bu ifadeler
    ilahî sadânın çağrısına inatla direnen kâfir/inkârcı yüreklerin halini
    anlatmak için kullanılır. 135
    Âyet-i kerimelerde, inkârcıların, inanma kabiliyetlerini yitirmiş
    kalplerinin kasveti, taşın katılığına/sertliğine benzetilmiştir.
    Kur’ân’daki bu teşbihleri değerlendiren Ebû Mansur el-Maturidî,
    ‘kalbin, katılık hususunda başka bir şeye/madene değil de taşa
    benzetilmesinin hikmetiyle’ alakalı olarak şu ifadeyi kullanmıştır:
    “Ateş, demir ve madenleri eritebildiği halde, taşı eritememektedir.”
    136
    Kur’an, bitmez zannedilen hayat içinde, nefsin uzayıp giden
    tutkularını ve Allah’a verilmiş olan ahdin/sözün dikkate alınmayıp
    bile bile çiğnenmesini, kalp kasvetini besleyen sebepler arasında
    zikreder: “Mü’minlerin Allah’ı anma ve O’ndan inen Kur’ân sebebiyle
    kalplerinin ürpermesi/yumuşaması zamanı daha gelmedi mi? Sakın onlar
    ehl-i kitab gibi olmasınlar. (Zira) onların kalpleri, uzayıp giden zaman
    içinde (kapıldıkları nefsanî arzuların ağında) katılaşmış ve çoğu fâsık (fısk-ı
    fücur sahibi) olmuşlardı. Ahitlerini/sözlerini bozduklarından ötürü, onları
    rahmetimizden
    mahrum bıraktık, kalplerini de kaskatı hale getirdik.” 137
    Geçmişte yaşamış insanların şahsında, Kur’ân’ın, kalp kasvetini
    sık sık gündeme getirmesi, hal-i hazırdakileri ve gelecektekileri
    bu tehlikeli akıbetten sakındırmak içindir.
    127 İbn Manzur, Lisanu'l-Arab, XV, 181
    128 İbn Manzur, a.g.e., XV, 181
    129 el-Merağî, Tefsiru'l-Meraği, I, 51
    130 el-İsfehani, el-Müfredat, s. 609
    131 2/Bakara, 74
    132 13/Ra'd, 30
    133 6/En'âm, 111
    134 Fahruddin er-Razî, Mefahitu’l-Ğayb, III, 129
    135 Toshihiko Izutsu, Kur'ân'da Dini ve Ahlakî Kavramlar, Pınar Y., s. 175
    136 el-Maturidî, Ebu Mansûr, Tevilatu Ehli's-Sunne, (thk. İbrahim Avadîn ve
    es-Seyyid Avadîn), Kahire, 1971, s. 197
    137 5/Mâide, 13
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 42 -
    Kasvetin beşer tarihinde en tipik temsilcileri olarak karşımıza,
    İsrailoğulları çıkmaktadır. Tevhidden sonra şirke kayan bu tiplerin
    halini, Kur’ân, bir başka ayetinde şöyle aktarır: “Bunun arkasından
    yine kalpleriniz katılaştı. Şimdi o taş gibi yahut daha da katıdır. Çünkü taşın
    öylesi vardır ki, yarılıp ondan su fışkırır, öylesi vardır ki, ondan ırmaklar
    akar, öylesi de vardır ki, Allah korkusundan aşağıya düşer.” 138
    Bu âyet, yahûdilerin kalplerinin, hakkı kabul etmeme ve yapılan
    öğütlerden etkilenmeme hususundaki sertlik ve katılıklarının,
    taşları bile imrendirecek bir dereceye vardığını anlatmaktadır.139
    Aynı insanların daha sonra, Hz. Peygamberi birçok sıfatı ile tanımış
    olmalarına rağmen iman etmemeleri de, ancak böyle bir katılıkla
    izah edebilir... 140
    Kalp kasveti, ilahî hidayet ve rahmetten nasibini almamış her
    bir insan için söz konusu olabilecek bir durumdur, bunun özel bir
    dönemi ve coğrafyası yoktur.
    Dün, arena ve hipodromlarda ellerindeki esirleri aç arslanlara
    parçalatanların sahip oldukları kalplerle, bugün, eskisini aratmayan
    usullerle çaresizlere eziyet edenlerin kalpleri aynı kasveti taşımaktadır.
    Kasvetin, bütün günah ve kötülüklerin kaynağı olması ve bu
    durumun kulu Rabbinden uzaklaştırması141 sebebiyledir ki, Kur’an,
    kasvetli kalpleri ayıplayıcı bir üslûpla kınamıştır: “Allah’ın zikrine
    (mesajına ) karşı kalbi kasvet kesilmişlere yazıklar olsun.” 142
    Kısaca ifade etmek gerekirse, Kur’an’da ‘kasvet’ ifadesiyle dile
    138 2/Bakara, 74. Katı kalpler için 'taş gibi, demir gibi' benzetmesi, sıkça karşılaşılan
    bir husus olmakla beraber, Kur'ân'ın 'o kalpler taşlar gibi daha
    da kasvetli' dedikten sonra, bu durumu açıklayıcı mahiyette ifadeler serdetmesi
    gayet dikkat çekicidir:a- Taşların öylesi var ki, içinden nehirler
    kaynıyor: Pek çok nehrin, kayalıklardan müteşekkil dağlardan kaynadığı
    bugün ilmen de bilinen bir gerçektir.b- Öylesi var ki, çatlıyor da bağrından
    sular fışkırıyor: Meselâ, Hz. Mûsâ bir taşa vurunca, on iki musluklu
    bir çeşme olur ve on iki İsrailoğlu boyu, her biri ayrı bölümden suyunu
    alır. (Bk. 2/Bakara, 60)c- Taşların öylesi de var ki, Allah korkusundan yerlere
    yuvarlanıyor: Meselâ, Hz. Mûsâ Cenâb-ı Hakk'ı görme talebinde bulununca,
    Allah dağa tecelli eder, dağ paramparça olur (Bk. 7/A'râf, 143).
    İşte taşlar o sertliğiyle beraber, böyle tecellilere mazhar olmuşlardır. Bu
    insanların kalbi ise öyle kasvet bağlamış ki, o kalplerden ne marifet nehri
    akıyor, ne kalp gözlerinden yaşlar dökülüyor, ne de İlâhî tecelliler karşısında
    bir yumuşama gözüküyor. (Bk. Şadi Eren, Kur'ân'da Teşbih ve Temsiller,
    Işık Y., İstanbul, 2001, s. 159)
    139 Şevkânî, Fethu'l-Kadîr, 1, 101.
    140 Hayati Aydın, Kur'ân'da insan Psikolojisi, Timaş Y., İst, 1999, s. 193
    141 Kemâlüddin İbn Hümam, Kitabu'l-Müsâyere, Çağrı Y., İstanbul, 1979, s. l94
    142 39/Zümer, 22
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 43 -
    getirilen bu kerte/aşama, “Allah onların kalplerini mühürlemiştir”143
    âyetindeki haberin tahakkuk ettiği bir durumdur. Artık ne imana
    yol kalmıştır ne de küfürden kurtuluş çaresi. Böyle bir neticeye kul
    yönelmiş, Allah da yaratmıştır. 144
    Kalp Hastalığı
    Kur’an, kalbin görevini lâyıkıyla yapmasını engelleyen hastalıktan
    bahsetmektedir. Kalp nefsî ve ruhî hastalıklarla kirlenir.
    Kalbi kuşatan bu kirler onun sağlıklı düşünmesini, hakkı ve doğruyu
    bulmasını engeller. Günah kirleri kalpte arttıkça daha şiddetli
    hastalıklara yakalanır; bunların en tehlikeli olanları nifak ve küfür
    hastalıklarıdır. İnsan kalbindeki hastalıkların tedavi edilmemesi;
    başka bir ifâdeyle insanın yaptığı hatalardan pişman olmaması
    ve günah işlemeye devam etmesi kalbini daha da karartır, kalp
    kararması arttıkça kalbin katılaşması da daha fazla artar ve kalp
    gittikçe taşlaşır, hatta taştan da daha fazla katılaşır. Artık bu derekeye
    düşen kalp Allah’ın zikri karşısında duyarsız
    hale gelir, olay
    ve hâdiselerden ders ve ibret almaz, öğütler kendisine fayda sağlamaz.
    Geçici dünya zevkleri peşinde
    koşar, günah bataklığının
    dibine çöker, hayatı oyun ve eğlenceden ibaret hale gelir. Bu tür
    kalbe sahip olan insanlar,
    sadece baş gözüyle görür ve sadece baş
    kulağıyla işitirler ve aynı zamanda hakikatin sadece bunlardan
    ibaret olduğunu sanarak dalâlet bataklığında bir ömür tüketirler.
    Artık bu insanların rehberi akıl değil, hevâ ve nefsî arzulardır.
    Kalp kirliliği derece derecedir. Kimi kalp kirliliği hafiftir.
    İnsanın
    günlük hayatında yaptığı rutin ibâdetlerle temizlenir.
    Bunlar
    kalbin yapmaya meylettiği ve insan hatırına gelen kötü düşünceler
    gibi hafif kirlerdir.” 145
    Yüce Allah, sahâbenin Hz. Peygamber’e karşı olan ilişkilerini
    belirlerken, izinsiz evine girmemelerini ve hanımlarından
    bir şey
    isteyecekleri zaman bir perde arkasından sormalarını,
    bunun her
    iki tarafın kalbi için de daha temiz olduğunu
    bildirmektedir: “Ey
    iman edenler, (rasgele) Peygamber’in evlerine girmeyin.
    Ancak yemek
    için size izin verilir de girerseniz (erkenden gelip) yemeğin pişmesini beklemeyin,
    çağrıldığınız zaman
    girin; yemeği yiyince dağılın, (birbirinizle
    veya ev halkı ile) söze dalmayın. Çünkü bu (hareketiniz) Peygamber’i incitiyor,
    fakat o, (size bunu söylemekten) utanıyordu. Ama Allah, hakkı söylemekten
    utanmaz. Onlardan (yani Peygamber’in hanımlarından) bir şey
    istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Bu, hem sizin kalpleriniz, hem
    143 2/Bakara, 7
    144 Yener Öztürk, a.g.e., s. 116-118
    145 Bk. et-Taberi, Câmiu’l-Beyân, XII, 131-132
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 44 -
    de onların kalpleri için daha temizdir.”146 Bu âyette Hz. Peygamber’in
    hanımlarından perde arkasından olmaksızın bir şeylerin istenmesinin
    kalp kirliliğini gerektirecek bir davranış olduğu ve bundan
    kaçınmanın
    gerekliliği vurgulanmaktadır. Bu âyetten hareketle
    mahrem olmayan erkeklerle kadınların birbirlerine karşı mesafeli
    durmalarının gereği anlaşılmaktadır. Doğal olarak erkeklerle kadınların
    birbirlerine karşı bir meyli vardır.
    İslâm bu fıtrî meyli dikkate alarak bu meyil ve ilişkinin karşılıklı
    rızâya dayanan meşrû evlilikler yoluyla yerine getirilmesini istemiştir.
    İslâm’da insanın harama muhtaç olmayacak kadar geniş bir
    helâl sahası vardır. Kur’an’da Hz. Peygamber’in hanımlarına da
    hitap edilerek,
    yabancılarla konuştuklarında yumuşak bir edâ ile
    konuşmamaları
    gerektiği, çünkü yumuşak bir edâ ile konuşmaları
    halinde, bunun, kalbinde hastalık bulunanların kötü şeyler ümit
    etmelerine yol açabileceği belirtilmektedir: “Ey peygamber kadınları!
    Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer (Allah’ın buyruğuna
    karşı gelmekten) korkuyorsanız, sözü yumuşak (tatlı bir edâ ile) söylemeyin
    ki, kalbinde hastalık bulunan kimse tamah etmesin; uygun ve ciddi
    (kuşkudan uzak bir biçimde) söz söyleyin!’ 147
    Âyetten anlaşıldığı üzere bir kadının bir yabancı erkekle
    konuşmasında
    herhangi bir sakınca bulunmamaktadır.
    148 Ancak böyle
    bir durumda kadının ses tonu ve konuşma tarzı, karşıdaki erkeğin
    ilgisini çekmeyecek bir ciddiyette olmalıdır. Kadının ses tonunda
    bir yumuşaklık, konuşmasında
    kadınsı bir sıcaklık ve karşıdaki erkeğin
    duygularını tahrik edecek, hasta kalpleri ümitlendirecek ve
    nefsî arzuları heyecanlandıracak bir tatlılıkta olmamalıdır.
    Kalp kirliliğinin en kötüsü nifak ve küfür kirliliğidir; çünkü bu,
    insanın cehennem azâbına çarptırılmasını gerektirir
    ve bu kişilerin
    affedilmesi de söz konusu olmaz: “Ey Rasûl, ağızlarıyla ‘inandık’
    dedikleri halde kalpleri inanmamış olanlar arasında küfürde yarış edenler
    seni üzmesin.
    Yahûdiler arasında da yalana kulak veren, sana gelmemiş
    olan bir kavme kulak verenler vardır Onlar kelimeleri yerlerinden kaydırırlar:
    ‘Eğer size bu verilirse alın, bu verilmezse sakının!’ derler. Allah birini
    şaşırtmak isterse, sen onun için Allah’a karşı hiçbir şey yapamazsın. Onlar
    öyle kimselerdir ki Allah, onların kalplerini temizlemek istememiştir.
    Onlar
    için dünyada rezillik var ve yine onlar için âhirette de büyük bir azap
    vardır.” 149
    146 33/Ahzâb, 53
    147 33/Ahzâb, 32
    148 Bk. M. Zeki Duman, Beş Sûrenin Tefsiri (Fatiha, Ahzâb, Hac, Hucurât,
    Mümtahine), Ankara, 1999, s. 97-98
    149 5/Mâide, 41
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 45 -
    Âyette anlatılanların kalpleri, en kötü addedilen bir pislikle
    kirlenmiştir. İşte bu pislik, küfür pisliğidir. Bunlar kendi irâdeleriyle
    küfrü seçip ısrar ettiklerinden, dünyevî imtihan gereği Allah da
    kalplerini temizleyip onları bağışlamaz.
    Aksine kalp kirliliklerine
    kirlilik ekler, çünkü onlar irâdelerini ve tercihlerini kötü yolda kullanmaktadırlar:
    “Onların kalplerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını
    arttırmıştır. Yalan söylemelerinden ötürü onlara acı bir azap vardır.” 150
    Bu âyet, “nifak”tan, bir kalp hastalığı olarak bahsetmektedir.
    Çünkü kalp aynı zamanda dönekliğin, değişkenliğin,
    inkârın ve
    gerçekleri gizlemenin de yeridir. Nifak hastalığına yakalanan kalp,
    hep korku ve endişeler içinde olur. Bu durumda olan kalp, görevini
    lâyıkıyla yerine getirmediğinden
    cehennem azâbını hak eder.
    Çünkü şüphe pençeleri
    iman derisine takıldığında onu param parça
    eder. Fitne kıvılcımları kalbine ilişen, yakıcı azâba girer. Kuşku
    ve desiselerin,
    kulaklarını tıkadıkları ise kalbi ile tasdik arasına bir
    engel teşkil eder.151 Bu hastalığa yakalananlar, yeryüzünde bozgunculuk
    yaparlar, fitne ve fesad çıkarırlar: “Onlara: ‘Yeryüzünde
    bozgunculuk yapmayın’ dendiği zaman: ‘Biz sadece düzelticileriz’ derler,
    iyi bilin ki, onlar fesatçılardır/bozgunculardır; fakat anlamazlar.” 152
    Diğer bir âyette, Kur’an’ın bir sûresi indiğinde kalplerinde
    hastalık olanların pisliklerine pislik kattığı ve onların kâfir olarak
    ölecekleri bildirilir: “Fakat yüreklerinde hastalık olanlara gelince (bu),
    onların
    pisliklerine pislik katar. Ve onlar kâfir olarak ölürler.” 153
    İsfehânî’nin belirttiğine göre, kalp inançların tarlası konumundadır.
    Kalpteki inançlar da tohum gibidir. Yüce Allah’ın
    Kelâm’ı ise tarlayı sulayan yağmura benzemektedir. Yağmurun
    suladığı tarlanın bitkileri farklı tohumlara göre farklılık arz ettiği
    gibi, Kur’an’ın da aynı şekilde kalplerde kök salan inançlar üzerinde
    etkisi farklı olur.154 Şu âyet buna işaret eder: “Güzel olan ülkenin
    bitkisi, Rabbinizin izniyle çıkar; kötü alandan ise yararsız bitkiden başka
    bir şey çıkmaz.” 155
    Âyette geçen rics kelimesi, soyut pisliklerin en kötüsüdür.
    Kalplerinde hastalık bulunanlar, içlerinde nifak pisliğini taşıyanlar,
    pisliklerine pislik katarlar ve bu pislik kâfir olarak
    ölmelerine de
    150 2/Bakara, 10. Diğer Örnekler için Bk. 5/Mâide, 52; 8/Enfâl, 49; 9/Tevbe,
    125; 22/Hacc, 53; 24/Nûr, 50; 33/Ahzâb, 12, 32, 60; 47/Muhammed, 20, 29;
    74/Müddessir, 81
    151 İbn Kayyım el-Cevzîyye, Medâricu's-Sâlikîn, Dâru'l-Hadis, Kahire, trs., I, 379
    152 Bk. 2/Bakara, l1-12
    153 9/Tevbe, 125
    154 el-İsfahanî, ez-Zeri'a, s. 208
    155 7/A'râf, 58
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 46 -
    neden olmaktadır. Çünkü onlar kendilerini düşünmekten ve aklî
    muhâkemeden alıkoyarak akıllarını işlevsiz hale getirmiş ve gerçeği
    yalanlamaya, nankörlüğe ve inkâra kalkışmalarıdır: “Allah’ın
    izni olmadan hiç kimse inanmaz ve (Allah) pisliği (azâbı ve rezilliği), akıllarını
    kullanmayanların üzerine kor.” 156
    Yüce Allah küfür ve nifâkı rics/pislik olarak nitelendirdiği
    gibi,
    münâfıkları da pislik olarak nitelendirmektedir. Çünkü onlar pislik
    işleye işleye bizzat kendileri de pislik olurlar: “Siz yanlarına geldiğiniz
    zaman kendilerinden vazgeçesiniz
    diye Allah’a yemin edecekler. Onlardan
    vazgeçin, çünkü onlar murdardır. Kazandıkları işlerin cezası olarak
    varacakları yer de cehennemdir.” 157
    Nifak hastalığına yakalanan kimse, her şeyden kuşku duyar;
    Allah’tan şüphe eder, Allah’ın emrinden şüphe eder, Allah’ın peygamberinden
    şüphe eder, mü’minlerden ve onların
    iyi niyetli fiil
    ve hareketlerinden şüphe eder. Onun nazarında
    bilginin ve marifetin
    kıymeti kalmamıştır. Kendisi şüphe içinde olduğu için herkesi
    ve her şeyi de şüpheli görür. Aldatmayı, hile yapmayı, entrika
    çevirmeyi üstünlük ve başarı
    sayar. Mü’minle mü’min, kâfirle kâfir
    görünmekte bir beis görmez. Onun herhangi bir değer yargısı
    yoktur; her şey menfaat ve çıkar esasına dayanır. 158
    Münâfıkların âhiret inancı olmadığı için ölmekten korkarlar,
    bunun için savaşa gitmek istemezler: “Ancak Allah’a ve âhiret gününe
    inanmayan, kalpleri kuşkuya düşmüş ve şüpheleri içinde bocalayıp
    duranlar, (savaştan geri kalmak için) senden izin isterler.” 159
    Münâfıklar, bu durum üzerine ısrar edip öldüklerinde Yüce
    Allah’ın rahmetiyle aralarına kalın bir duvar örülür ve artık rahmet
    kapısı yüzlerine kapanır ve bir daha açılmaz olur: “O gün münâfık
    erkekler ve münâfık kadınlar (cennete gitmekte olan) mü’minlere derler
    ki: ‘Bize bakın da sizin nurunuzdan yararlanalım.’ Onlara: ‘Arkanıza dönün
    de nur arayın!’ denilir. Derken aralarına kapılı bir sur çekilir ki, onun
    içinde rahmet vardır, dış yönünde de azap.” 160
    Kalplerinde hastalık olanların özelliklerinden birisi de, gelecekten
    kaygı duyma ve endişelenmedir. İslâm’ın zayıflamasından,
    müslümanların güçsüz hale gelmesinden ve kâfirlerin
    güçlenip
    hükümran olmalarından dolayı da endişe duyarlar. Bu durumda
    kâfirlerden kendilerine bir zarar gelmemesi
    için onlarla diyalog
    156 Bk. 10/Yûnus, 100
    157 9/Tevbe, 95
    158 Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y., c. 2, s. 1208
    159 9/Tevbe, 45
    160 57/Hadîd, 13
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 47 -
    kurarlar. Bununla sözde, bir darlık zamanında müslümanlara fayda
    sağlamayı amaçlayıp ihtiyatî bir tedbir alıyorlarmış gibi görünmek
    isterler. Oysa onlar gerçekte Hz. Peygamber’in başarısından
    ve İslâm dininin
    getirmiş olduğu gerçeklerden kuşku duyarlar.161
    İşte Yüce Allah bu korku psikolojisi içinde yaşayan hasta kalplilere
    bu endişelerinin yersiz olduğunu, aksine O’nun Peygamber ve
    müslümanları fetihler veya başka yollarla üstün kılacağı, onların
    da içlerinde gizledikleri bu korku ve endişelere pişman olacaklarını
    bildirmektedir: “Kalplerinde hastalık bulunanların: ‘Bize bir felâket
    gelmesinden korkuyoruz!’ diyerek onların arasına koşuştuklarını
    görürsün.
    Belki Allah fetih ya da kendi katından bir iş getirir de onlar, içlerinde
    gizlediklerine pişman olurlar.” 162
    Hasta kalpliler, iman gücünden mahrum oldukları için korkaktırlar.
    Bir avuç mü’minin kendilerinden sayıca ve kuvvet bakımından
    çok üstün olan düşmana karşı savaşmalarına
    bir anlam
    veremeyip onların güçlü imanlarından aldıkları
    cesaret ve gücü
    anlamakta zorluk çekerler: “Münâfıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar
    (sizin için); ‘Bunları dinleri aldatmış’ diyorlardı. Oysa, kim Allah’a
    dayanırsa şüphesiz Allah, daima gâlip, hüküm ve hikmet
    sahibidir.” 163
    Münâfıklar ve kalp hastalığıyla malûl olanlar, Allah ve
    Rasûlünün verdikleri vaadlere inanmazlar: “Münâfıklar ve kalplerinde
    hastalık bulunan kimseler: ‘Allah ve Rasûlü bize sadece boş vaadlerde
    bulundu’ diyordu.” 164
    Münâfıklar, zâhiren müslüman fakat içten kâfir oldukları
    için
    bu ismi almışlardır. Onları bu nifaka sürükleyen ise kalplerindeki
    hastalıktır ve toplumda kötü haberler yayıp kargaşa çıkarmaya çalıştıkları
    için de mürcif/provokatör diye isimlendirilirler: “Andolsun,
    münâfıklar, kalplerinde hastalık bulunanlar,
    şehirde kötü haberler yayanlar
    (mürcifler), (bu yaptıklarından) vazgeçmezlerse seni onların üstüne
    süreriz (onlarla savaşmanı ve onları şehirden sürüp çıkarmanı sana emrederiz);
    sonra orada, senin yanında ancak az bir zaman kalabilirler.” 165
    Kişinin gerçek anlamda iman edip etmediği ancak sıkıntılarla
    sınandığı zaman ortaya çıkar. İşte savaş, gerçek mü’minle kalbinde
    hastalık olan münâfığı birbirinden ayıran bir mihenk taşıdır.
    Savaşla ilgili bir âyet indiğinde hasta kalpliler tıpkı ölmek üzere
    olan kişi gibi baygın bir şekilde bakarlar: “İman edenler: “(Cihad
    161 Elmalılı, Hak Dini, III, 266
    162 5/Mâide. 52
    163 8/Enfâl, 49
    164 33/Ahzâb, 12
    165 33/Ahzâb, 60
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 48 -
    hakkında) bir sûre indirilmeli değil miydi?” derler. Fakat hükmü açık bir
    sûre indirilip de onda savaştan söz edilince, kalplerinde hastalık bulunanların
    sana ölümden bayılıp düşen kimsenin bakışı gibi baktıklarını görürsün.
    O da onlara daha uygundur.” 166
    İmanın kalplerinde kök saldığı müslümanlar, vahye olan özlemlerinden
    ve Allah yolunda cihad etmeye can atmalarından
    dolayı, yeni bir vahyin ne zaman geleceğini sorup duruyorlardı.
    Mü’minler, bir an önce savaş izninin verilmesini
    istemekteydiler.167
    Müslümanların arasında olan hasta kalpliler ise böyle bir dertleri
    olmadığı gibi, Allah yolunda savaşacak durumları da yoktu. Ama
    onlar tehlikenin olmadığı
    durumlarda müslümanlardan görünüyorlardı.
    Savaşla ilgili emir geldiğinde ise gerçek mü’minlerle
    münâfıklar birbirinden
    ayrıldılar. Savaşla ilgili emir gelmeden
    önce mü’minlerle münâfıkların görünüşte aralarında herhangi bir
    fark görülmemekteydi. Mü’minlerle birlikte namaz kılıyor, oruç
    tutuyorlardı. Fakat canlarının tehlikeye gireceği savaş gerçeğiyle
    karşı karşıya geldiklerinde göstermelik imanlarından
    bir eser
    kalmadı ve gerçek yüzleri belli oldu, foyaları ortaya çıktı. Başka
    bir âyette münâfıkların içine düştükleri bu halleri şöyle ifâde edilmektedir:
    “Kendilerine: ‘Ellerinizi (savaştan) çekin, namazı kılın, zekâtı
    verin!’ denilenleri görmedin mi? Kendilerine savaş yazılınca hemen içlerinden
    bir grup, insanlardan, Allah’tan korkar gibi hatta daha fazla korkmaya
    başladılar: ‘Rabbimiz, niçin bize savaş yazdın? Bizi yakın bir süreye
    kadar ertelesen (savaş emrini bir süre geciktirsen) almaz mıydı?’ dediler.
    De ki: ‘Dünya geçimi azdır, takvâ sahibi olanlar için âhiret daha hayırlıdır.
    Size kıl kadar haksızlık edilmez.” 168
    Kalp hastalığının belirtilerinden biri de kuşku ve tedirginliktir.
    Bu hastalığa müptelâ olanlar, kendilerini ölçü aldıklarından
    dolayı,
    başkasına revâ gördükleri şeylerin başkaları
    tarafından kendilerine
    de yapılacağından endişe duyarlar.
    İçlerine kök salan bu
    endişeyi Allah ve elçisi hakkında
    bile duyarlar: “Onlar, aralarında
    hükmetmesi için Allah’a ve Rasûlüne çağırıldıkları zaman hemen onlardan
    bir grup yüz çevirirler.
    Eğer hüküm kendi lehlerine olursa itaat ederek
    gelirler.
    Kalplerinde bir hastalık mı var, yoksa şüphe mi ettiler? Yoksa
    Allah’ın ve Elçisinin kendilerine haksızlık yapacağından
    mı korkuyorlar?
    Hayır, onlar zâlimlerdir.” 169
    Son âyette Allah ve Rasûlünün verdiği kararlardan yüz
    çevirmenin nedenleri takriri soru şeklinde belirtilmektedir:
    166 47/Muhammed, 20
    167 el-Cevzî, Zâdu'l-Mesir, VII, 405
    168 4/Nisâ, 77
    169 24/Nûr, 48-50
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 49 -
    “Kalplerinde bir hastalık mı var?” derken soru sormaktan
    ziyâde
    kalplerinde hastalığın olduğu vurgulanarak tescil edilmektedir.
    Çünkü hasta bir kalbin bu tür şeyleri yapması, beklenen bir husustur.
    İç benliği bozulmamış birinin bu denli derin bir sapıklığa
    düşmesi mümkün değildir. Kalp hastalandığında,
    onun iman
    gerçeğine varması ve imanın gereğini eylemleriyle pratize etmesi
    beklenemez.
    İkinci soruda Allah ve Rasûlünün kendilerine haksızlık etmesinden
    kuşkuya düşenlerin, içine düştükleri güven bunalımı ifâde
    edilmektedir.
    Âyette belirtilen üçüncü soruda ise bu psikoza yakalananların
    içine girdikleri
    tuhaf durumları kınanmaktadır. Çünkü evrenin
    yaratıcısı
    ve her şeyi yerli yerinde yapan Yüce Allah’ın haksızlık
    yapacağını düşünmek kadar abes bir şey olabilir mi? Bu, Allah’ı
    gerçek anlamda tanımamanın ve sağlıklı olmayan kalbin vardığı
    yersiz bir yargı olsa gerektir.
    Âyetin sonunda bu niteliklere sahip olanların zâlim oldukları
    vurgulanmaktadır. Çünkü kalplerine iman yerleşmeyenlerin ve
    kuşku içinde olanların, müslüman olmadıkları halde kendilerini
    onlardan göstermeleri, böylece birtakım avantajlar elde etmeleri,
    insanın kendi onurunu hiçe saydığından
    ve kişiliğini zedelediğinden
    dolayı bu eylem zulüm sayılmaktadır. Ayrıca diliyle mü’min
    olduğunu söylediği için onu kendilerinden biri sayan müslüman
    topluluğuna da haksızlık
    yapılmaktadır.170
    Hasta kalpliler Şeytan fitnesine yataklık ederler: “(Allah, böyle
    yapar ki) şeytanın attığını, kalplerinde hastalık olanlar ve kalpleri katılaşanlar
    için bir imtihan yapsın; elbette onlar (haktan) uzak bir ayrılık
    içindedirler.”171 Şeytanın verdiği vesvese hasta ve katı kalpliler için
    bir sınavdır. Onlar şeytanın dediklerine kanarak ona uyarlar. Çünkü
    hastalık kalplerini sardığından ve akılları arasında bir irtibat
    kalmadığından sağlıklı düşünemezler.172
    170 Bk. et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, XVIII, 156; el-Beğâvî, Meâlimü't-Tenzil, III,
    352; Kadı Nasırüddin Abdullah b. Ömer el-Beydâvî, Envâru't-Tenzil ve
    Esrâru't-Te’vîl, thk. Ahdulkadir Arafat, Dâru'l-Fikr, Beyrut, 1996, IV, 196;
    Mahmud Ebu'1-Fadl el-Alusî, Rûhu'l-Meânî li Tefsiri'l-Kur'âni'l-Azîm ve's-
    Seb'i'1-Mesânî, Dâru’l-İhyâi't-Türâsil-Arabî, Beyrut, XVIII, 196.
    171 22/Hacc, 53
    172 Abdulbaki Güneş, Kur'an'da Kalb Kavramının Semantik Analizi, Ahenk
    Yayınları, İstanbul 2003, s. 83-96
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 50 -
    Kalbin Mühürlenme Keyfiyeti
    Kur’ân’da, kalbin olumsuz tavırlarını gösteren değişik tabirlere
    yer verilir. Bu cümleden olarak, kalbin dağınıklığı,173 kalbin zeyği/
    kayması,174 kalplerin kör olması,175 kalplerin eğlencesi,
    176 kalplerin
    gafleti,177 kalplerin kilitlenmesi,178 kalplerin paslanması179
    ve nihayet
    kalbin kasveti/katılığı180 gibi ifadeler Kur’ân’da mânâsı kalbe
    yüklenen sıfatlar olarak arzedilir.
    Bazen de, kalbin sarfı181, kalbin taklibi182, iğfâl edilmesi183, kalbin
    kaydırılması184, kalbin üzerine perde çekilmesi185, kalplerin
    mühürlenmesi186 gibi ifadeler Kur’ân’da doğrudan Allah’a isnad
    edilerek anlatılır. İlk bakışta bu ikinci ifadelerden insanların irâde
    ve ihtiyarlarını
    devre dışı bırakma gibi bir anlam zihne gelebilir.
    Ancak mesele Kur’ân’ın bütünlüğü ve onun yerleştirmek istediği
    ‘tevhid’ gerçeği içinde ele alındığı zaman bunun böyle olmadığı
    görülür.
    Allah’ın insanların kalplerini başlangıçta mühürlü veya kilitli
    yaratıp iman etmelerini engellemesi düşünülemez. Zira, O kendisini
    kullarına zerre miktar zulmetmeyen187 bir Rab olarak tanıtmaktadır.
    Gizli İnkâr (Nifak)
    “Nifak” ve “Münâfık” kavramlarının İslâm itikad literatüründeki
    mânâsını anlayabilmek için filolojik içeriğine de bakmak
    yerinde olur. Bu kavram, dehliz, in, tünel, menfez anlamına
    gelen
    en-nefeku’dan gelir.188 Tıpkı kalbinde nifak hastalığı
    bulunan
    münâfık da, bir tür yeraltı faaliyeti içerisindedir. Açıktan İslâm’a
    girer, gizlice İslâm’dan çıkar, kalbinde küfrünü gizler, dışarıya
    inancı varmış imajını yansıtır.
    173 Bk. 59/Haşr, 14
    174 Bk. 9/Tevbe, 117
    175 Bk. 22/Hacc, 46
    176 Bk. 21/Enbiyâ, 3
    177 Bk. 23/Mü'minûn, 63
    178 Bk. 47/Muhammed, 24
    179 Bk. 83/Mutaffifin, 14
    180 Bk. 2/Bakara, 283
    181 Bk. 9/Tevbe, 127
    182 Bk. 6/En'âm, 110
    183 Bk. 18/Kehf, 28
    184 Bk. 61/Saff, 5
    185 Bk. 59/Haşr, 10
    186 Bk. 6/En'âm, 46; 40/Mü'min, 35
    187 Bk. 4/Nisâ, 40
    188 El-İsfehanı, a.g.e., s.765.
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 51 -
    İslâm itikad literatüründe en genel ifadeyle nifak, kalben ve
    gizliden gizliye inanmaz iken, dil ile iman ikrarında bulunmaktır.
    189
    Bazı sebepler, yüzünden İslâm’a girip dışarıdan müslüman görünmeye
    çalışan münâfık, içten içe inançsızlığını ve inkârını gizleyen
    kimsedir.
    Münâfık, kişilik açısından kendine özgü öyle net ve derin şahsiyet
    çizgilerine sahiptir ki, bunlar onu başkalarından ayırır. Kur’ân-ı
    Kerim’in detaylıca üzerinde durduğu, münafığın şahsiyet yapısını
    oluşturan pek çok karakter özelliği vardır. İkiyüzlülük
    (riyakârlık),
    psikolojik bakımdan kalplerinin hasta oluşu, inanç noktasında
    kararsızlık (tezebzüb), korkaklık, büyüklenme, döneklik, aldatıcı
    dış görünüş, alaycılık, yalancılık, kötülük ve bozgunculuğa eğilim
    gibi karakter çizgilerinin bir araya gelmesinden
    münâfık portresi
    teşekkül eder.190
    Kalplerinde Hastalık Vardır: Kur’ân-ı Kerim iki tür hastalıktan
    söz eder. Biyolojik hastalıklar191 ve ahlâkî, psikolojik hastalıklar...192
    Münâfıkların kalplerindeki hastalık ikinci türden psikolojik hastalıktır.
    Hatta kalbi hastalıklı olmak münâfıklığın ayrılmaz bir niteliği
    olmuştur.193 “Onların kalplerinde bir hastalık vardır. Allah da hastalıklarını
    gittikçe arttırmıştır. Söyledikleri yalandan ötürü onlar için acıklı
    bir azap vardır.” 194
    Âyette geçen “maraz” kavramına birbirine yakın keder, küfür,
    kalp elemi gibi mânâlar yüklenmiştir. Keder anlamında “maraz”:
    Münâfıklar her geçen gün Hz. Peygamber’in (s.a.s.) sebatkârlığının
    artması ve şânının yayılması karşısında kederlendiler,
    kalpleri hastalandı.
    Küfür anlamında maraz; şer’î teklifler
    arttıkça onların
    küfürleri ve hastalıkları da artmıştı. Bu tür hastalıktan maksat,
    niyette meydana gelen gevşemedir. Onların kalpleri başlangıçta
    savaşma ve düşmanlıklarını ortaya koymada
    kararlı iken, daha
    sonra bu azimleri kırıldı, korkaklık ve çekingenliklerinden dolayı
    münâfıklık yapmaya başladılar. Kalp elemi mânâsında maraz:
    İnsanın, istemediği şeylerle karşılaştığında
    haset ve nifak eğilimi
    göstermesidir. 195
    Bu açıdan bakıldığında nifak insanın içini kemiren psikolojik
    189 Toshihiko İzutsu, Kur'ân'da Dini ve Ahlâkî Kavramlar, s. 238
    190 Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Y., İstanbul,
    1997, s. 236-237
    191 24/Nûr, 61; 48/Fetih, 7; 2/Bakara, 184
    192 2/Bakara, 10; 5/Mâide, 52
    193 Beyzavi, a.g.e., I/26
    194 2/Bakara, 10
    195 Fahreddin Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, II/71
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 52 -
    bir hastalıktır. İnsan bir şeye ya iman eder ya da etmez.
    Her iki durum
    normal ve sağlıklı kabul edilebilir. İnsan iman veya inkârdan
    hangisini tercih etmişse bu tercihine göre yaşayıp gider. Nifak hastalığı
    kişinin düşünce ve tutumlarının toplum ile çelişmesi durumunun
    doğurduğu korku ve endişeden veya kişinin özel beklenti
    ve isteklerinden kaynaklanabilir. Ya da kişi, inancı doğrultusunda
    hareket ettiği takdirde maddî çıkarlarının tehlikeye girebileceği
    endişesine kapılabilir. Bu tutumun sebebi aşırı bir şüphecilik de
    olabilir. Birtakım endişeler
    taşıdığından sağlıklı bir tercih yapma
    imkânı bulamamış olabilir. Bu ve benzeri tesirlerin etki alanında
    kalan münâfık196 hayatını başka bir varlık olarak sürdürmek durumundadır.
    197
    Kur’ân-ı Kerim’de Meraz/Hastalık Kavramı
    Kur’ân-ı Kerim’de “meraz/merzâ (hasta ve hastalık) kelimesi
    ve türevleri 24 yerde geçer.198 “Şifâ” kelimesi ve türevleri ise, 8
    yerde kullanılır.199
    Meraz/hastalık kelimesi, Kur’an’da fiziksel hastalıklar için de
    kullanılmakla birlikte, çoğunlukla mecaz olarak mânevî hastalık
    için kullanılır. Haktan, doğruluktan ve güzel ahlâktan ayrılma,
    nifak (ikiyüzlülük)200, hased (kıskançlık), şehvet (aşırı şehvânî/
    hayvanî duygular ve meyiller), fücûra (günah ve zinâ arzusu şeklinde
    ahlâksızlığa) niyetlenme201 gibi nefsî hastalıklar için kullanılır.
    Şâfî olan, şifâ veren sadece Allah’tır. O, hastalanan kimseye
    şifâ verendir.202 Kur’an sûreleri ve âyetleri de, mü’minler için
    şifâ ve rahmettir.203 Kur’an, doğru yolu gösteren bir kılavuz ve
    şifâdır.204 O, Rabbimizden bir öğüt, gönüllerde olan (dertlere) bir
    şifâdır, mü’minler için bir hidâyet ve rahmettir. 205
    196 Muhammed Hüseyin Fadlullah, Min Vahyi'l-Kur'ân, Çev. Mehmet Yolcu,
    Akademi Y., İstanbul, 1990, 1/80-81
    197 Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Y., İstanbul,
    1997, s. 239-240
    198 Kur’ân-ı Kerim’de meraz/merzâ (hasta ve hastalık) kelimesi ve türevlerinin
    geçtiği âyetler (24 yerde): 2/Bakara, 10, 10, 184, 185, 196; 4/Nisâ, 43,
    102; 5/Mâide, 6, 52; 8/Enfâl, 49; 9/Tevbe, 91, 125; 22/Hacc, 53; 24/Nûr, 50,
    61; 26/Şuarâ, 80; 33/Ahzâb, 12, 32, 60; 47/Muhammed, 20, 29; 48/Fetih,
    17; 73/Müzzemmil, 20; 74/Müddessir, 31.
    199 Kur’ân-ı Kerim’de Şifâ Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (8 yerde):
    3/Âl-i İmrân, 103; 9/Tevbe, 14; 9/Tevbe, 109; 10/Yûnus, 57; 16/Nahl, 69; 17/
    İsrâ, 82; 26/Şuarâ, 80; 41/Fussılet, 44.
    200 2/Bakara, 10; 5/Mâide, 52; 8/Enfâl, 49; 9/Tevbe, 125; 22/Hacc, 53; 24/Nûr,
    50; 33/Ahzâb, 12-32
    201 33/Ahzâb, 32-60; 47Muhammed, 20-29; 74/Müddessir, 31
    202 26/Şuarâ, 80
    203 17/İsrâ, 82
    204 41/Fussılet, 44
    205 10/Yûnus, 57
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 53 -
    Kur’an, mü’minlerin imanlarını kuvvetlendirip,206 onlara devâ
    olurken, münâfıkların da kalplerindeki hastalıklarını arttırmaktadır.
    207 Kur’an, zâlimler için şifâ olmak bir tarafa, onların yalnızca
    ziyanını arttırır.208 İman etmeyenler için Kur’an bir körlüktür. 209
    Kur’an’a göre esas önemli olan hastalık, kalplerde olan mânevî
    hastalıktır, inanç hastalığıdır. Münâfıkların kalplerinde hastalık
    (nifak ve haset hastalığı) vardır. Allah da onların bu hastalığını
    çoğaltmıştır.210 Kur’an açısından hastalığın en önemlisi, mânevî
    olduğu gibi; şifâ da, esas olarak mânevî alan için sözkonusudur.
    Onun dışındaki hastalıklar, nice hikmetlerle ilgili olarak peygamberlere
    ve takvâ sahibi mü’minlere de verilmiştir. Bu hastalıkların
    imtihan, günahlara keffâret, derecelerin arttırılması, sabır ve direnme
    gücü vererek insanı olgunlaştırması... gibi olumlu yönleri
    de vardır. Hâlbuki kalbî hastalıkların hiçbir olumlu yönü yoktur.
    Kâfir ve münâfıklarla savaş, onların mü’minler eliyle rezil edilip
    Allah’ın azâbına uğramaları için gerekli olduğu gibi, Allah’ın
    mü’minleri gâlip kılması ve mü’min toplumun kalplerine şifâ vermesi
    için de bir sebeptir.211 Bu sünnetullahtan yola çıkarak, bugünkü
    toplumun stres gibi çeşitli bunalımlar ve problemler içinde
    yüzmesinin bir sebebi de Allah yolunda cihadı terk etmeleridir
    diyebiliriz.
    Kur’an’da, kalplerin günah ve şirkle hastalıklı hale gelmiş değişik
    durum ve özellikleri şöyle sıralanabilir: Galiz (kaba ve katı)
    kalpler,212 eğri kalpler,213 gâfil ve gaflete düşürülmüş kalpler,214
    taş gibi katı kalpler,215 kılıflı kalpler,216 hasta kalpler,217 mühürlü
    kalpler,218 bağlı kalpler,219 kapalı kalpler,220 kör kalpler221 ve kilitli
    kalpler. 222
    206 9/Tevbe, 124
    207 2/Bakara, 10; 9/Tevbe, 125
    208 17/İsrâ, 82
    209 41/Fussılet, 44
    210 2/Bakara, 10
    211 9/Tevbe, 14
    212 3/Âl-i İmran, 159
    213 3/Âl-i İmran, 7
    214 18/Kehf, 28
    215 2/Bakara, 74
    216 2/Bakara, 88
    217 2/Bakara, 10; 33/Ahzâb, 32
    218 45/Câsiye, 23
    219 7/A'râf, 100
    220 41/Fussılet, 5
    221 22/Hacc, 46
    222 47/Muhammed, 24
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 54 -
    Kalplerin hastalığı ve giderek mühürlenmesinin sebepleri:
    Kur’an’dan yola çıkılarak kalbin hastalıklarına ve mühürlenmesine
    sebep olan mikropları şöyle sıralayabiliriz: Dünya sevgisi, kötü
    çevre, kötü kimselerle arkadaşlık, çok yemek ve çok gülmek, başta
    büyük günahlar olmak üzere her çeşit haramlar, en sinsî hastalık:
    Nifak ve ölümcül hastalık: Şirk.
    Kalp hastalıklarının ilâcı ise; Kur’ân-ı Kerim’i düşünerek, anlayarak
    okuyup kendi hayatına ve toplum hayatına geçirmeye çalışmak.
    Öğüt dinlemek. Zikir, tevbe ve istiğfar. Huşû ve anlayış. Kalbi
    arındırma yollarına mürâcaat edip güzel ahlâk ve ihlâslı ibâdet
    üzere olmak. Cesâret, ins ve cin şeytanlarına tavır almak.
    Kur’an’ı gerektiği gibi anlamak için kalbin kilitli olmaması gerekir.
    223 Kalbin, görevini yapabilmesi için, selîm olması; hastalıklı
    ve ârızalı bulunmaması gerekir. Kalplerin selim olmayıp marazlı
    (hastalıklı) olmasını Kur’an, hemen daima nifak illetiyle irtibatlı
    gösterir.224 Bu âyetlerden yola çıkarak şu tespitleri yapabiliriz:
    Kalbi perişan eden hastalıkların başında samimiyetsizlik ve
    riyâkârlık gelmektedir. Münâfıklığın en tipik özelliği kalp hastalığıdır.
    225 Kalp hastalığının diğer belirtileri arasında doymazlık,
    hırs,226 rics (pislik, iğrençlik, sefihlik) ve şeytan fitnesine yataklık
    dikkat çeker.227 Kalp marazı/hastalığı; kalp katılığı, kalp kararması
    (kasvet) getirir. Kur’an, bu kalp kasvetinden çokça bahseder ve
    onu insanın sonsuzluğa, güzele, iyiye, kısaca Allah’a giden yolunu
    tıkayan bir belâ olarak gösterir. “Yazıklar olsun kalbi kasvetle dolmuş
    olanlara.”228 Kalp kasvetini azdıran en önemli sebep, sonu gelmez
    arzu ve emeller, hırslar ve tutkulardır.229 Kalp kasvetinin en tipik
    temsilcileri yahûdilerdir.
    İnsanın kalbini tahrip eden tutum ve davranışları, giderek
    kalbi paslandırır. Kalbin paslanması, hak ve hakikate açılabilecek
    pencerelerin kapanma noktasına yaklaşması demektir. Bu duruma
    gelen kişi, Yaratıcı ile arasına tam bir perde çekmiş olur.230 Hastalanan
    ve paslanan kalp, nihayet körleşir. Ve insan için esas körlük
    223 47/Muhammed, 22
    224 2/Bakara, 10; 5/Mâide, 52; 8/Enfâl, 49; 9/Tevbe, 125; 22/Hacc, 53; 24/Nur,
    50; 33/Ahzâb, 12...
    225 2/Bakara, 10
    226 Bk. 33/Ahzâb, 32
    227 9/Tevbe, 125; 22/Hacc, 53
    228 39/Zümer, 22
    229 57/Hadîd, 16
    230 83/Mutaffifin, 13-15
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 55 -
    budur.231 Kalbin körelmesi, kalp gözünün, yani basîretin kör olmasıdır
    ki, insanın kâinatı, varlıkları ve kendi nefsini okumasını (en
    azından doğru okumasını) engeller. Böyle olunca da, kalp körlüğü
    insan ve evrenin sırlarını çözmeye götüren bütün organ ve araçları
    dumûra uğratır ve bütün girişimleri aksatır. Nitekim Kur’an,
    kalple akıl arasında devamlı ilişki kurmuş, iş görmez hale gelen bir
    kalp gözünün akıl faâliyetini de fonksiyonunu icra edemez hale
    getireceğine işaret etmiştir.232 Kur’an, bu konuda “akıl işleten, akıl
    faâliyeti yürüten kalpler” deyimini kullanır. Yine Kur’an,233 inceden
    inceye düşünüp sırları keşfedemeyen kalplerden söz eder ve
    bu kalplerin sahiplerini gözleri görmez, kulakları işitmez olarak
    nitelendirdikten sonra onların yerlerini hayvanlardan daha aşağılarda
    gösterir.
    Kalp körlüğünü; kalbin damgalanması, kilitlenmesi, perdelenmesi
    ve mühürlenmesi izler. Bu son aşama, insanın evrensel hak
    ve hakikate, imana açılan tüm kapılarının kapanmasıdır. Bu aşamadan
    dönüş yoktur. Dünya planındaki imtihanın kesin kaybıdır
    bu. Kur’an’da bu son aşamayı ifade için kalbin tab’ edilmesi,234
    hatmedilmesi/mühürlenmesi235 ve kalbe kilit vurulması,236 kalbe
    perde çekilmesi237 deyimleri kullanılmaktadır. Bu hale düşenlerin
    diğer duyu organlarının da ödevlerini insana yaraşır biçimde yapamayacağına
    dikkat çekilir.
    Kalbi taşlaşmışların gözleri yaşsız olur.238 Bu hal, kalp mühürlenmesi
    açısından önemlidir. Kalbin sevgi ve merhametten aldığı
    öyle yüce bir zevk vardır ki; böyle zengin gönüllerde dokulara kan
    veren kalp, sanki bir başka zevkle çarpmaktadır.
    Kalp hastalığı ve giderek kalbin mühürlenmesi, boş arzuları
    ilâh edinme,239 Allah’ın nimetlerine nankörlük,240 azgınlık,
    zulüm,241 bilgisizlik242 gibi sebeplerden olmaktadır. Kalbi mühürlenenler
    artık insanca ne görebilir, ne duyabilir, ne anlayabilir, ne
    231 22/Hacc, 46
    232 22/Hacc, 46
    233 7/A’râf, 179
    234 7/A’râf, 101; 9/Tevbe, 87, 93; 10/Yûnus, 74; 30/Rûm, 56
    235 2/Bakara, 7; 45/Câsiye, 23; 6/En’am, 46
    236 4/Nisâ, 155; 47/Muhammed, 24
    237 6/En’âm, 24; 18/Kehf, 57
    238 2/Bakara, 74
    239 45/Câsiye, 23
    240 7/A’râf, 101
    241 10/Yûnus, 74
    242 30/Rum, 56; 9/Tevbe, 87, 93
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 56 -
    de yaşayabilirler.243 Küfre götüren günahlar açısından önemli bir
    konu, günahın cinsidir. Her günah çirkindir, kaçınılması gereken
    bir yasaktır. Ama şeytan, bazen küçük günahları gözümüzde büyütürken;
    büyük günahları ve şirki basitleştirir. Elfâz-ı küfür, şirk
    ihtimali olan konular, müslümanın gözünde cehenneme düşmekle
    eş görünümünde olmalıdır. Namazı terk etmeyi alışkanlık haline
    getirmek de küfür yoluna sapmaktır. Bunun yanında, insanın kendini,
    hevâ ve hevesini putlaştırmaya götüren gurur ve istiğnâ çok
    önemli bir günahtır. Bir günah, zulümle ilgiliyse, gönül incitiyorsa
    çok ciddi sonuçları olacak bir vebaldir. Zulüm, Kur’an’ın üzerinde
    ısrarla durduğu kalbi mühürlü kâfirlere ait bir özelliktir. Zâlimin
    kalbi mühürlenmeye baş adaydır. Ve şirk en büyük zulümdür.244
    Yine, küfre düşmemek açısından günah üreten günahlardan şiddetle
    sakınmamız gerekmektedir. Bazı günahlar, başka günahlara
    yataklık ederler. Bunların başında yalan ve içki gelir. Yalanın günah
    barajını aşarak, nifak ve küfrü temsil ettiği konusunda ciddi
    uyarılar vardır.
    Hastalık ve bozukluklardan arınmış bir kalp, Kur’an dilinde
    selîm kalp adını almaktadır. 245 Allah’ın, insandan son hesap gününde
    istediği tek şey, O’nun huzuruna selîm bir kalple gelmiş
    olmasıdır.246 Din hayatının, müslümanca yaşayışın amacı, insana
    selîm kalbi kazandırmaktır. Selîm kalbin olmadığı kişide, din sadece
    bir kuru iddia ve aldanıştır. İlginçtir ki, gâye olan, kalbe sıfat yapılan
    “selîm” kelimesi, tevhid yolunun genel adı olan İslâm’la aynı
    köktendir. Yani selâm ve selâmet kökünden. O halde selîm kalp
    barış, huzur, güven, aklık ve sükûnetle dolu olan kalp demektir ki,
    İslâm da bu değerlerin elde ediliş yoludur. Bu değerlerin sembol
    ve ufuk adı Allah’tır. Bu yüzden İslâm’ın teknik anlamı, Allah’a
    teslimiyet olarak verilmiştir. Buradan bakınca selîm kalp, Allah’a
    gereğince teslim olmuş kalp demek olacaktır.
    Kalbin imtihanını247 başarıyla verenlerin onu rahmet ve re’fet
    (sıcaklık, merhamet, kaynaşma) ile doldurduklarını görüyoruz.248
    Bu kalpler kasvete uzaktır. Hasta kalbin yolu kasvete; rahmetle
    dolu kalbin yolu lînete, yani yumuşaklığa çıkar. Kalp yumuşaklığının
    yokluğu, kalp gılzatı, yani katılık ve kabalık getirir ki, bu,
    insanları nefretle kaçıran bir illettir.249 Kur’an, kalplerin, Allah’ı zi-
    243 2/Bakara, 7; 63/Münâfıkun, 3; 9/Tevbe, 87, 93; 6/En’âm, 46
    244 31/Lokman, 13
    245 26/Şuarâ, 89; 37/Saffât, 84
    246 26/Şuarâ, 89
    247 49/Hucurât, 3
    248 57/Hadîd, 27
    249 3/Âl-i İmrân, 159
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 57 -
    kirle yumuşadığını belirtir.250 Allah’ı zikir, yani şuurlu anma, kalbi
    titretir, yumuşatır ve daha sonra da onu itmînân ile yani sükûnet,
    ferah, huzur ve doygunluk ile doldurur. Ve Kur’an’a göre kalplerin
    itmînânı yalnız ve yalnız Allah’ı zikirle mümkündür. Allah yerine
    başka şeylerin sevgili seçildiği bir kalbin doyması, mutlu olması
    beklenemez.251
    Kalp hastalığının ve bozukluğunun insan hayatındaki en tehlikeli
    pratik görünümü, insanın kalbiyle dilinin farklılığıdır. Kur’an
    bunu imansızlığın, şahsiyetsizliğin, dejenerasyonun bir belirişi
    olarak tespit ediyor. Kalple dilin uyuşmazlığı, insanın kalbine karşı
    günah işlemesi, kalbine ihânetidir. 252
    Kur’an’ı, tedebbürle yani düşünerek, anlayarak okumamak,
    kalbin ölümcül hasta ve kilitli olmasının en önemli belirtisidir.
    “Peki, bunlar, Kur’an’ın anlamını inceden inceye düşünmüyorlar mı: Yoksa
    kalpleri üzerinde kilitler mi var?”253 Âyette geçe tedebbür, okunan şeyin
    anlamı üzerinde iyiden iyiye düşünmek demektir. Bu âyetten
    anlaşılmaktadır ki, Kur’an’ın ne dediğini anlamadan okumanın
    insanı bir yere getirmesi mümkün değildir. Kur’an’ın mânâsı üzerinde
    düşünmemek veya “biz Kur’an’dan bir şey anlayamayız”
    diyerek Allah’ın kelâmını rafa kaldırmak, kalbin hasta olduğuna
    ve mühürlendiğine işarettir. Nitekim, bu âyetin öncesinde254
    lânetlenmiş, kulakları tıkanmış, gözleri körelmiş insanlardan söz
    ederek dolaylı bir yoldan Kur’an’ı tedebbür etmeyenlerin kimler
    olduğuna dikkat çekilmiştir. “Kalpleri üzerinde kilitler mi var?” sorusundan
    şu sonuçlar çıkmaktadır: Ya bu insanlar Kur’an’ı dikkatle
    okuyup anlamamaktadırlar veya anlamaya çalışmalarına rağmen
    onun emirleri, anlamları ve amaçları kalplerine yerleşmemiştir.
    “İman edenlerin, Allah’ı zikir ve O’ndan inen Kur’an sebebiyle kalplerinin
    ürperip saygı dolu bir korku ile yumuşaması zamanı daha gelmedi
    mi? Onlar, daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların
    üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onlardan birçoğu
    yoldan çıkmış fâsık kimselerdi.”255 Âyet, iman ettikten sonra ayağı
    sürçen ve Allah’ın kitabına farkında olmadan sırt dönen insanları
    uyarmakta mûcize bir beyandır. Aynı hatalı yoldan giderek perişan
    olan kitap ehli örnek gösterilmiştir. Hitap, son derece açık
    ve ürperticidir. İman sahipleri Allah’ın zikrine, yani Kur’an’a sırt
    250 39/Zümer, 23
    251 13/Ra'd, 28; 57/Hadîd, 16; 22/Hacc, 35; 23/Mü'minûn, 60; 8/Enfâl, 3
    252 2/Bakara, 283; Kur'an'ın Temel Kavramları, s. 269 ve devamı
    253 47/Muhammed, 24
    254 47/Muhammed, 23. âyette
    255 57/Hadîd, 16
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 58 -
    dönmemek konusunda uyarılmaktadır. İkinci olarak, ehl-i kitabın
    zamanla bozulduklarına, kalplerinin hastalanıp karardığına
    ve saptıklarına dikkat çekilerek Allah’ın kitabına uzak kalmanın
    sonucu örneklendirilmiştir. Bu âyet, zaman içinde Kur’an’a uzak
    düşüp vahyin kabulleri yerine, geleneğin kabullerini koyan İslâm
    dünyasına mûcize bir Kur’an ihtarıdır. Kalpler katılaşmış, şekil
    ruhu örtmüş, iç dünyalar kararmıştır. Bu çoraklık ancak Kur’an’ın
    nefesiyle canlılık ve berekete döndürülebilir.
    Kalplerin hastalanmasından ve katılaşmasından sonra
    fâsıklıktan başka ne gelir? Doğrusu şu insan kalbi çabucak değişiverir,
    çabucak unutuverir. Kur’an nûruyla aydınlandıktan sonra
    uzun bir süre Allah’ı zikretmekten uzak kalınca hastalanıp katılaşır,
    aydınlığını yitirir, körelir ve kararıp söner. Gönüllerin huşû ve
    huzur ile Allah’ı anmaları gerekir. Aydınlanıp arınmalar için sürekli
    uyanık tutulması icap eder. Fakat donmuş, katılaşmış, hareketsiz
    hale gelmiş bir kalpten hemen ümit kesilmemelidir. Çünkü onda
    yeniden hayat emâresinin görülmesi, aydınlıkların parlaması ve
    böylece Allah’ın zikrine koşması mümkündür. Çünkü Allah, öldükten
    sonra yeryüzünü de diriltir, hayat doldurur, bitkilerle süsler,
    yiyecek meyveler bitirir. Kalpler de tıpkı böyle Allah dilediği
    zaman dirilir. Allah, ölüden diri çıkarır.256 Yeryüzünün dirilişi gibi
    bu Kur’an da kalpleri diriltir. Ona gıda verir, sular, yumuşatır ve
    ısındırır.
    Allah, kâfirlere sevgi göstermeyip buğz eden, onları dost kabul
    etmeyen mü’minlerin kalplerine imanı yazar ve onlara yardım
    eder. 257
    İnsanın kalbi, iki farklı ânında aynı durumda olmaz; her şeyden
    daha çok kendi amellerinden etkilenir. İyi ve nurlu bir eylem
    kalbe nur verir; kötü ve karanlık bir amel ise kalbin nurunu alır,
    onu karartır. Sâlih amel, insanın kalbini yumuşatır, öğütleri, hakkı
    ve hakikati kabul etmesini sağlar. İnsanın fıtratıyla bağdaşmayan
    ameller ise, insanın kalbini hastalandırır, sertleştirir, katılık getirir.
    İnsanın kalbi, Kur’an’dan ışığını kesip, Allah’ın nuruyla bağını koparınca
    öylesine hastalanıp kararır ki, Kur’an tâbiriyle artık onun
    işi bitmiş ve onun kalbi mühürlenmiş sayılır.
    Takvâ sâyesinde Kur’an’ın hidâyetiyle, Allah’ın nûruyla bakıp,
    görünmezleri keşfeden, perdenin arkasındaki parıltıları görebilen
    insan; bu ışıkla irtibatı kendi irâdesiyle kestiğinde körlüğü seçmiş
    olur. Artık, her şeye perdelenmiş gözlerle bakar. Görülmesi
    256 3/Âl-i İmrân, 27
    257 Bk. 58/Mücadele, 22
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 59 -
    gerekenleri göremez. Kendi gözleriyle bazı şeyleri görür, ama
    sanki hiç görmemiş gibidir; sanki gözlerinin önüne perde çekilmiş
    olur. Kalbi de imandan, sevgiden, ibâdetten zevk almaz olur ve
    küfrü, isyânı, fesâdı güzel görmeye başlar. Bunlar küfrün etkileridir;
    küfrün nedenleri değildir. “Onlar sapınca, Allah da kalplerini
    saptırmış, eğriltmiştir.” 258
    Kur’an’da Ruh Sağlığı, Gönül
    Huzuru ve Psikolojik Denge
    Kur’ân-ı Kerim, hastalık nedenleri olarak rûhî etkilere büyük
    ölçüde yer verir. Üzüntü ve rûhî bunalımları hastalıkların baş nedeni
    sayar: “Dediler ki: ‘Vallahi sen, Yusuf’u ana ana hasta olacaksın yahut
    öleceksin!”259 Hastalıkların nedenlerini genellikle rûhî etkenlerde
    gören Kur’an, ruh hekimliğinin önemine işaret etmiştir. İnsanları
    özellikle psiko-somatik hastalıklardan korumayı hedeflemiştir.
    Ruh hastalıkları daha çok, sıkıntı, elem, çatışma, kaldıramayacak
    kadar ağır yük yüklenme gibi nedenlerden kaynaklanır.
    Kur’an Allah’a, kadere, âhirete imanı, tevekkül ve sabrı emrederek,
    ruhsal gerilimleri hafifletici, sıkıntıları giderici, bunalımları
    yok edici esaslarıyla psikoz ve nevroz gibi hastalıkların büyük ölçüde
    önüne geçer.
    Kur’anda ruhsal hastalıkları önlemeye yönelik genel esaslar
    vardır: “De ki: ‘Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım, Allah’ın rahmetinden
    ümit kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayan
    ve çok merhamet edendir.”260; “Sapıklardan başka kim Rabbinin
    rahmetinden umut keser?”261; “Ve de ki: ‘Rabbim, şeytanların dürtüklemelerinden
    Sana sığınırım.”262; “Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa
    onu, yine O’ndan başka kaldıracak yoktur ve eğer sana bir hayır dilerse,
    O’nun keremini de geri çevirecek yoktur. Hayrını, kullarından dilediğine
    verir. O bağışlayan, merhamet edendir.” 263
    Kur’an, insanın ruh sağlığının esası olan iç huzurunun sağlanması
    yolunda somut adımlar atar. Bu somut adımların başında
    “zikrullah” gelir. İman eden insanlar Allah’ı zikredip anmakla,
    Allah’a bağlılıklarını hissetmekle iç huzuru elde ederler. Yalnızlıktan
    doğan tedirginlik ve gerginlikten kurtulurlar. Bu iddiâyı
    özellikle hastalar ve yaşlılar üzerinde yapılan gözlemler isbat
    258 61/Saff, 5
    259 12/Yûsuf, 85
    260 39/Zümer, 53
    261 15/Hicr, 56
    262 23/Mü’minûn, 97
    263 10/Yûnus, 107
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 60 -
    etmektedir. Yalnız kimselerin “zikrullah”ın verdiği iç huzuru
    sâyesinde psikolojik bir dinamizm kazandıkları görülmüştür. Ruhun
    dinçleşmesi insan bedenine de müsbet bir şekilde yansımaktadır.
    Bu gerçek Kur’an’da şöyle ifâdesini buluyor: “Onlar iman
    eden ve Allah’ı zikretmekle gönülleri huzur bulan kimselerdir. İyi bilin ki
    ancak Allah’ı zikretmekle gönüller huzur bulur.”264 Bu âyet-i kerimede,
    ancak Allah’ın zikriyle gönüllerin mutmain olup huzur bulacağı
    belirtiliyor. Gönüllerin huzur bulacağı, doyuma ulaşacağı zikir;
    Kur’an okumak, dinlemek, sübhânallah, elhamdü lillâh, Allahu
    ekber, lâ ilâhe illâllah gibi ifâdelerle Allah’ı hatırlayıp anmak veya
    Allah’ı kalpte ve zihinde tutmaktır. Allah’ı zikir, insanın gönlüne
    sevinç ve huzur verir.
    Gönüller Allah’tan başka hangi şeye yönelip ulaşsa, hepsinin
    ötesi bulunduğundan hiç birinde karar kılamaz, hiç biri ruhunu
    doyuramaz, heyecanını dindiremez. Haz ve lezzette daha yükseğe
    erişmek ister. Fakat Allah’ı zikretmekten zevk almağa başladığında
    bütün arzuların ve isteklerin Allah’a râci olduğunu anlar
    ve artık ondan yüksek bir mercî ve maksûda yönelmeye imkân
    bulunmadığını anlar. Bundan dolayıdır ki, iman etmeyenlerin ve
    gâfillerin kalpleri hiçbir zaman ıstıraptan kurtulamaz, iç huzuru
    bulamaz, çırpınır durur. Sıkıntı, bunalım ve huzursuzluklar ise ruh
    sağlığını tehdit eden en büyük etmenlerdendir. Bu etmenlere ve
    bunları doğurabileceği psikolojik hastalıklara şifâ olarak Kur’an
    reçetesi, “zikrullah” ilâcını teklif ve tavsiye eder. 265
    Münâfıkların Tutarsızlığı
    “Onlara: ‘İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin’ denildiği vakit
    ‘biz hiç, sefihlerin (akılsız ve ahmak kişilerin) iman ettikleri gibi iman eder
    miyiz!’ derler. Biliniz ki, sefihler ancak kendileridir, fakat bunu bilmezler
    (veya bilmezlikten gelirler).”
    “(Bu münâfıklar) mü’minlerle karşılaştıkları vakit ‘(biz de) iman ettik’
    derler. (Kendilerini saptıran) şeytanları ile baş başa kaldıklarında ise: ‘biz
    sizinle beraberiz, biz onlarla (mü’minlerle) alay ediyoruz’ derler.”
    “Gerçekte, Allah onlarla istihza (alay) eder de tuğyanlarında (azgınlıklarında)
    onlara fırsat verir, bu yüzden onlar bir müddet başıboş dolaşırlar.”
    “İşte onlar, hidâyete karşılık dalâleti satın alanlardır. Ancak, onların bu
    ticareti kazançlı olmamış ve kendileri de doğru yola girememişlerdir.” 266
    264 13/Ra’d, 28
    265 Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da insan Psikolojisi, Yalnızkurt Y., s. 97-
    99
    266 2/Bakara, 13-16
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 61 -
    “Onlara: ‘İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin’ denildiği vakit
    ‘biz hiç, sefihlerin (akılsız ve ahmak kişilerin) iman ettikleri gibi iman eder
    miyiz!’ derler. Biliniz ki, sefihler ancak kendileridir, fakat bunu bilmezler
    (veya bilmezlikten gelirler).” 267
    Münâfıklar, mü’min olmayı; fakirlere, düşkünlere, zayıflara
    mahsus kabul ediyorlar ve şan, şöhret, makam sahibi kimselerin
    iman etmelerini düşüklük addediyorlardı. Mü’minlere beyinsiz
    diyenlerin, asıl kendileri beyinsizdir, fakat bunu bilmezler ki! Beyinsizler,
    beyinsizliklerini ne zaman bildiler ki? Doğru yoldan sapanlar,
    sapıklıklarını ne zaman anladılar ki?
    Özellikle tartışmalarını sağlayan bir kültüre sahip oldukları
    zaman bu iddiayı daha rahat bir şekilde ileri sürerler. Tartışmaya
    girerler, olayları çözümlemeye, yorumlamaya ve değerlendirmeye
    çalışmak için bilimsel terminolojiye dayanarak ahkâm keserler.
    Böylece sözleri bilimsellik(!) kazanmış olur. Yine bu tip insanlar,
    sosyal nitelikli problemleri normal şartları içinde değil; kendi anlayışları
    çerçevesinde ele alır ve bunların düşünce ile inançla hiçbir
    ilgisi olmadığını ileri sürerler. Bu problemleri, insanları Allah’a
    bağlayan ve iman etmeye sevk eden dinî ve evrensel gerçeklerle
    izah etmeye kalktığımız zaman, onlar, “bu yaklaşım, bilimsel değildir”
    deyip işin içinden çıkmakta, kolaylıkla reddetmektedirler.
    Bizim yaklaşımlarımızı halk kitlelerinin yaklaşımı olarak nitelemekte,
    onun basit bir düşünce, inanç olduğunu ileri sürmekte ve
    bu yaklaşımların bilim ve felsefenin uzmanları tarafından ileri sürülen
    düşünceler olmadığını söylemektedirler.
    “Biliniz ki, asıl sefihler/beyinsizler ancak kendileridir.” Çünkü beyinsiz;
    zayıf iradeli, cahil, yararını ve zararını iyi bilemeyen kimsedir.
    İşte onların, cehalet ve düşünce zayıflığını somutlaştıran, içlerindeki
    küfre bağlılıklarıyla imanın sağlam ilkeleri arasında kesin bir
    tercih yapamamaları, onların beyinsiz olduğunu pekiştirmektedir.
    Çünkü onların bu eylemleri, kendilerini hem dünyada hem de
    âhirette felâkete götüreceği halde onlar bunu kestirememektedir.
    Özellikle böyle çifte standartlı bir hayata yönelmeleri, içlerindeki
    küfürlerin deşifre edilmesinden duydukları endişenin kalplerinde
    sürekli bir rahatsızlığa sebep olması ve nifak eylemleriyle bunu
    gizlemeye çalışmaları da beyinsizliklerini ortaya koymaktadır. Onlar,
    düşüncelerinde ve hareketlerinde gerçekten beyinsizlik yapmaktadırlar.
    Ama bunu bilmiyorlar. Çünkü onlar, ilmin, marifetin
    geniş ufuklarına açılmıyorlar. İşlerin gerçek sonuçlarına varmak
    istemiyorlar. İlmin değerinin, gerçeği yansıtmasında olduğunu
    267 2/Bakara, 13
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 62 -
    idrâk edemiyorlar. İşin sonunda bu bilimsel verilerin sağlıklı fıtrat
    ve vicdanın sağduyusu ile bağdaşması gerektiğini düşünemiyorlar.
    Sefihlik
    ‘Sefih’, ‘sefh veya sefeh’ fiilinin fâil ismidir. ‘Sefh veya sefeh’
    sözlükte görüş ve gidişatta hafiflik ve gevşeklik demektir ki, akıl
    noksanlığından meydana gelir. Her türlü işte aklın hafifliği, düşüncesizlik,
    önem vermemek, akla ve dine aykırı hareket etmek
    demektir. Bir ucu budalalığa varan hafiflik, fikirsizlik ve aklı kullanmamaktır.
    Dinen sefihlik de, akıl ve dinin gereği zıddına hareket etmektir
    ki bunun karşıtı ‘rüşd’dür. Dilimizde kullanılan ‘sefâhat’ kelimesi
    de bu anlamda aklı kullanmamayı, görüş ve fikirde zevk ve
    şehvete uymayı ifade eder. Bu, daha çok budalalıktan ya da aklı
    yeterince kullanmamaktan kaynaklanır. ‘Sefh veya sefeh’ sahibi
    kimselere ‘sefih’ denilmektedir.
    Fıkıh dilinde ‘sefih’, aklı olduğu halde şeriatın ve aklın gereklerine
    aykırı bir şekilde hareket eden, malını gereği gibi kullanmayan
    demektir. Nitekim aklı başında, aklını iyi kullanan, doğru
    yolu bulabilen kimselere ‘rüşd’ sahibi denir. Sefih, aklı ve dini
    noksan kimsedir. Aklın ve dinin gereklerine aykırı hareket eder.
    Ya ahmaktır ya da yaptığı hatayı görmeyerek fâsık olan kimsedir.
    Fâsıklık yaparak Allah’a isyan eder, aklını iyi işlerde kullanmayarak
    da bir sürü zarara uğrar.
    Kur’anın Sefih Dedikleri
    Kur’ân-ı Kerim, sefih’i ve türevlerini, kâfirler, münâfıklar ve
    bazı müslümanlar hakkında kullanmaktadır. Ancak bu üç kullanış
    arasında farklı değerler bulunmaktadır. Kâfirler ve münâfıklar,
    İslâm’ı kabul etmedikleri için sefihlikle suçlanırken, müslümanlardan
    aklı zayıflayan ihtiyarlara ve henüz aklı ermeyen çocuklara
    sefih denmektedir.
    Münâfıklara “siz de diğer mü’minler gibi iman edin” denildiği
    zaman onlar, kendilerini çok akıllı sanarak mü’minlere ‘sefih’
    derler ve onlarla alay ederler. Bunun sonucu olarak da sefih ve
    aşağı saydıkları kimselerin dinine inanmalarının mümkün olmadığını
    söylemeye çalışırlar. Kur’an onlara şu cevabı veriyor: “…Ìyi
    bilin ki asıl sefih (beyinsiz) kimseler onlardır; fakat bunu bilmiyorlar.”268
    Aklını kullanmayan, hafif karakterli, ciddi bir düşünceden yoksun
    olan birtakım kimselerden başkası İbrahim’in dininden,
    268 2/Bakara, 13
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 63 -
    dolayısıyla İslâm’dan yüz çevirmez. Henüz rüşd yolunu bilemeyenler,
    derince düşünüp ibret almayanlar şüphesiz Allah’ın dininden
    yüz çevirirler. 269
    Kıblenin Kudüs’ten Mekke’ye çevrilmesini hazmedemeyen,
    Allah’ın gönderdiği kitabı bozan ve Hz. Muhammed’e inanmamak
    için bahane arayanlara da ‘sefih’ denmektedir.270 Allah’ın
    rızık verici olduğunu unutarak bilgisizce çocuklarını öldürenler
    de, sağlam düşünceden, akletmekten ve imandan yoksun sefihlerdir.
    271 Birtakım inkârcılar da kendilerini akıllı zannedip, kendilerine
    gönderilen peygamberlere ‘sefih’ demek terbiyesizliğini gösterirler.
    Hâlbuki bütün elçiler hem akıllı insanlardı, hem sağlam
    karakterli idiler, hem de Allah tarafından seçilmiş kimselerdi. 272
    Kur’an, ayrıca malları üzerinde gerektiği gibi tasarruf yapamayacak
    çocuklar ile aklı yeterince normal olmayan kimselere de
    sefih demekte ve bu gibi kimselere yardımcı olunmasını emretmektedir.
    273
    Sefih kelimesi olumsuz manasıyla kâfir, münâfık, müşrik, müstekbir,
    mütref gibi insan gruplarını kapsamaktadır. Bu gibi kimseler
    kendilerini çok akıllı zanneden, ama aslında aklını, hidâyeti
    bulma yolunda kullanmayan, kibirli, sağlam düşünceden yoksun,
    biraz da ahmak kimselerdir. Eğer akıllarını kullansalardı, Allah’ın
    dâvetine uymakla elde edecekleri mükâfatı kaybetmezler, Allah’a
    isyan etmekle uğrayacakları zararı ve korkunç sonucu düşünürlerdi.
    Küfrün ve şirkin çirkin hayat anlayışından, cehennemin azap
    kucağından İslâm’ın mutluluk yurduna göç ederlerdi. Mükâfat
    yerine azabı satın almazlardı. Güzellikleri terk edip, karanlıkları
    ve bitmez tükenmez azabı tercih etmezlerdi. Onlar ahmaklıkları
    yüzünden Rableri ile mücadeleye kalkışıyorlar ve bunun kendileri
    için ne denli zararlı olacağını hesap etmiyorlar.
    Günümüzde de Allah’a ortak koşan bu müşrikler ve inkârcılar
    mü’minlere sefih, gerici, beyinsiz, aşağı; gittikleri yola ve sahip oldukları
    anlayışa da çağdışı demeye ve onlarla alay etmeye devam
    ediyorlar. İman edenleri kendilerinden aşağı görüyorlar, onları küçümsüyorlar,
    mü’minlerin üzerinde bulundukları yolu beğenmiyorlar.
    Hâlbuki asıl beyinsiz, sefih, yarım akıllı olanlar kendileridir.
    Mü’minler, onların düştüğü sefihliğe düşmezler. Allah’ın verdiği
    269 2/Bakara,130
    270 2/Bakara, 142
    271 6/En’âm, 140
    272 7/A’râf, 66-67
    273 4/Nisâ, 5; 2/Bakara, 282
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 64 -
    akıl nurunu iyi kullanarak zararlı ve tehlikeli sonuçları tercih etmezler.
    Onlar bütün sefihlerle ve onların zararlarıyla, fitneleriyle,
    ifsatlarıyla mücâdeleye devam ederler. 274
    Ayrıca onlar sefihlerin ahmaklıkları yüzünden belâya uğramamak
    için Hz. Mûsâ (a.s.) gibi duâ ederler: “Ya Rabbi içimizdeki süfehâ
    (sefihler) yüzünden bizi helâk edecek misin? Bu senin imtihanından başka
    bir şey değildir.” 275
    “(Bu münâfıklar) mü’minlerle karşılaştıkları vakit ‘(biz de) iman ettik’
    derler. (Kendilerini saptıran) şeytanları ile baş başa kaldıklarında ise: ‘biz
    sizinle beraberiz, biz onlarla (mü’minlerle) alay ediyoruz’ derler.” 276
    Onların şeytanları, çoğunlukla yahûdilerdir. Siyonistleri kendilerine
    destek ve sığınak yaparlar. Yahûdiler ve yahûdileşenler
    de, İslâm saflarını parçalamak ve dağıtmak yolunda münâfıkları
    istedikleri gibi kullanırlar. Kur’an, çizdiği bu portre ile toplum
    içinde sürekli olarak münâfık tipine karşı uyanık hareket etmemiz
    gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu duruma göre, biz insanlara karşı
    ilme dayanmadan zanlarla hüküm vermeyecek, fakat onları tam
    güven ve gönül huzuru ile tanımadan işlerimizi teslim etmeyeceğiz.
    Bu konuda, özellikle lider adayı ve önderlik ilişkilerinde daha
    titiz olacağız. Toplumun gözüne girmek için yapılan çalışmaları bu
    ilkeye göre değerlendirmek gerekir. İlişkilerde ve önderlik makamında
    sosyal hayatımıza girme çalışmalarında önemli bir konumu
    bulunan, ciddi bir görevi bulunan şahısların arkasındaki güçleri
    de göz önünde bulundurmak zorundayız. Onları harekete geçiren
    politika ve düşüncenin ana ilkelerini kavramak zorundayız.
    Liderliğimizi ve eğer varsa sırlarımızı ancak pratik olarak denemeden
    geçirdiğimiz, içe yönelik yapısını araştırdığımız ve iyi sonuçlara
    vardığımız şahsiyetlere verebiliriz. Ta ki, böylece kurumlarımız
    sağlıklı bir temele otursun, sarsıntıya uğramasın, tahrif edilmesin,
    başkası tarafından sömürülmesin ve ihanete uğramasın.
    “Gerçekte, Allah onlarla istihza (alay) eder de tuğyanlarında (azgınlıklarında)
    onlara fırsat verir, bu yüzden onlar bir müddet başıboş dolaşırlar.” 277
    Onlara, bu hilelerinin mü’minler tarafından yutulduğunu ve bu
    çifte standartlı kişiliklerinin deşifre edilmeyeceğini düşünmelerini
    sağlayan Allah’tır. Azgınlıklarında debelenmeye bırakan Allah’tır.
    Onları ânında cezalandırmayan, güvenle yollarına devam ettiklerini
    hissettiren, plan ve hilelerinde, içleriyle dışları arasındaki
    274 Hüseyin Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 585-587
    275 7/A’râf, 155
    276 2/Bakara, 14
    277 2/Bakara, 15
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 65 -
    uyumsuzlukla debelenip durmalarına izin veren Allah’tır. Hâlbuki
    onların bu tutumları gerçekten gülünçtür, eğlencelidir. Hangi tutum,
    toplum içinde ürkek tavşan gibi hareket eden, herhangi bir
    hareketinden dolayı cezalandırılmaktan korkan, tespit edilecek
    bir suçundan dolayı endişe eden münâfıkların tutumundan daha
    alaya müsait olabilir? Alay kelimesi, horlamayı ve aldırmamayı
    ifade eder. Burada sanki Allah, onların azgınlıklarını arttırmak
    suretiyle onlarla alay etmiş olmaktadır. Mü’minleri aldattıklarını
    zannederlerken kendileri maskara olurlar.
    “İşte onlar, hidâyete karşılık dalâleti satın alanlardır. Ancak, onların bu
    ticareti kazançlı olmamış ve kendileri de doğru yola girememişlerdir.” 278
    Münâfıklar, hidâyeti verdiler, karşılığında dalâleti satın aldılar.
    Cenneti verdiler; cehennemi satın aldılar. İzzeti verip zilleti satın
    aldılar. Sonunda her iki dünyada zararlı çıktılar. Kur’an’ın bu
    âyette ve başka bazı âyetlerde kullandığı “satın alma” kavramı
    üzerinde biraz durmak gerekir. Âyetlerden anlaşıldığına göre satın
    alma, insanın işlediği iyilik ve kötülük sonuçlarına dayanan her
    türlü eylemini kapsamaktadır. Yani insanın tüm yaptığı işler, bir
    ticaret niteliğinde; özel ve genel yapısında kâr ve zarara elverişli
    birer eylemdir. İnsanın ortaya koyduğu her harekette, her sözde
    kâr-zarar söz konusudur. İnsan bazı eylemleriyle kendisini, hayatını,
    cenneti satın alabilir. İnsanın, canını ve malını feda ettiği durumlar
    da bu ticaret alanına girer. Çünkü bu durumlarda eylemler
    karşılıksız kalmaz. Karşılık, mü’minler için esas olarak âhirette verilecektir,
    ama bu veresiye satış da mü’mini psikolojik olarak daha
    dünyadayken bile rahatlatmaktadır.
    “Allah, mü’minlerden mallarını ve canlarını cennet karşılığında satın
    almıştır. Onlar, Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. Bu,
    Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah’tan
    daha çok sözünü yerine getiren kim vardır? O halde, O’nunla yapmış
    olduğunuz bu alışverişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük
    kazançtır.”279 “Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti
    size göstereyim mi? Allah’a ve Rasülü’ne inanır, mallarınızla ve canlarınızla
    Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.
    İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden
    ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar.
    İşte en büyük kurtuluş budur.” 280
    Böylece hayatın tamamı, tüm alanlarında ve tüm
    278 2/Bakara, 16
    279 9/Tevbe, 111
    280 61/Saff, 10-12
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 66 -
    mücadelelerinde ya Allah’la; ya da şeytanla bir alışveriş eylemine
    dönüşür. İnsan ne yaparsa, ne verirse mutlaka onun bir karşılığı
    vardır. Eğer sonuçlar iyi, yararlı ise, alışveriş kâr; değilse zarar getir.
    Münâfıkların ne tür bir ticaret yaptıklarını bu konular ışığında anlayabiliriz.
    Onlar, hem dünyada hem de âhirette kendilerini zarara
    sokacak bir şeyi satın almışlardır. Yaptıkları ticaret, kendilerine
    umdukları kârı sağlamayacaktır.
    Allah’a dâvet yolunda çaba sarfeden mü’minlerin, Kur’an’ın
    kullandığı bu yöntemi kavramaları ve uygulamaları gerekmektedir.
    Dünya hayatını kâr ve zarar açısından yaptıkları hesaplara
    göre değerlendiren tüccar zihniyetli insanlarla karşılaşacaklardır.
    Bu durumda, onların bu arzularını âyetlerde gösterilen kârlı ticaret
    mantığıyla kanalize etmeleri gerekir. Dâvetçiler, sapıklığın
    olumsuzluklarını, hidâyetin de dünya hayatındaki fonksiyonunu
    ciddi bir şekilde değerlendirebilmelidir. Ondan sonra insanları
    âhiret yurdunun problemlerine yöneltmeli ve bu alanın da diğer
    alanlar gibi kâr ve zarar hesaplarına dayanan bir hayat olduğunu
    kavratmaya çalışmalıdır.
    “…Bilin ki, sefihler ancak kendileridir, fakat bunu bilmezler (veya
    bilmezlikten gelirler).” 281
    Münâfıkların Karakteri
    “Onların (münâfıkların) durumu, (karanlık gecede) bir ateş yakan
    kimse misalidir. O ateş yanıp da etrafını aydınlattığı anda Allah, hemen
    onların nûrunu (aydınlığını) giderir ve onları zulümât (karanlıklar) içinde
    bırakır; (artık hiçbir şeyi) görmezler.”
    “Onlar sağır, dilsiz ve körlerdir. Bu sebeple onlar geri dönmezler.” 282
    Münâfıklar, kâfirlerin yaptığı gibi başlangıçta hidâyetten
    yüz çevirmiş; kulakları duymaktan, gözleri görmekten, kalpleri
    idrâkten mahrum kalmış kimseler değildirler. Aslında bunlar, gerçeğe
    ulaşmak için gayret göstermişler ve önlerinde hak apaçık tecelli
    ettikten sonra gözlerini kapamışlar, sonra yüz çevirmişlerdir.
    Bir ateş yakıyorlar, ateşin nûru kendilerine aydınlık temin ediyor
    ve önceden arzuladıkları bu aydınlıktan faydalanmıyorlar, faydalanmak
    istemiyorlar. Aydınlanmak için ateş yaktığı halde, sonra
    gözlerini kapayan kişinin budalalığı nasılsa, aydınlanmak için
    iman edip sonra kâfirlerin yanında İslâm’a göz kapayanlar da aynıdır.
    281 2/Bakara, 13
    282 2/Bakara, 17-18
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 67 -
    Kulaklar, diller, gözler; nur ve hidâyeti bulmak yolunda vazife
    görmek için yaratılmıştır. Bunlar ise, kulaklarını hakkı duymaz
    hale getirdikleri için sağır, dillerini hakkı söylemez hale getirdikleri
    için dilsiz ve gözlerini hakkı görmez hale getirdiklerinden kördürler.
    Hakka dönemezler, hidâyete ve nûra giden yollar kapanmıştır
    bunlara.
    Benzetmeler yaparak, misaller vererek, ilgili hikâyeler ve geçmiş
    vakalardan
    istifade ederek anlatma usûlü çok eski zamanlardan
    beri bütün toplumlarda olduğu gibi İslâm’ın ilk muhâtabı
    olan Araplarda da kullanılmıştır. Kur’ân-ı Kerîm de bu usûl ve
    üslûba sık sık başvurmuş, eğitim ve öğretimde sesli ve görüntülü
    yayınlardan istifade edercesine bunlardan yararlanmıştır.
    Münâfıkların durumunu
    misallerle tasvir eden bu âyetleri tefsir
    edenler çeşitli yorumlar yapmışlar; ışığı
    İslâm’ın nûru, karanlığı
    imansızlık, yağmuru rahmet, ganimet vb., gök gürültüsünü
    ve
    şimşeği inkârcıları tehdit eden âyetler olarak açıklamışlardır. Biz
    bu iki âyetteki ışığı ve aydınlığı “güdüler, duyu organları, akıl”
    gibi beşerî bilgi kaynaklan
    ve araçları; karanlık, yağmur, gök gürültüsü,
    yıldırım, şimşek ve bunlar arasında
    ilerlemeye, yol almaya
    çalışan insanı da “bütün iniş ve çıkışlarıyla, maddî ve mânevî
    meseleleriyle insanın dünya hayatı” olarak anlıyoruz. İnsanoğlu
    dünyada
    problemleriyle başa çıkmaya çalışırken ya sadece beşerî
    güç ve imkânlarıyla yetinir veya bunlara İlâhî yardım ve irşâdı da
    ekler, Kur’an’ın ve Sünnet’in rehberliğinden faydalanır. İnkârcılar
    dini, hayatlarının dışına attıkları için akıl, duyular
    ve tecrübelerle
    -daha çok ve kısmen- maddî problemlerini çözüyorlar, bu alanda
    hayatlarını düzene koyabiliyorlar. Beşerî bilgilerin yeterli olmadığı
    ilişkiler, varlıklar, olaylar ve oluşlar alanına gelince karanlıklar
    içinde kalıyor, meçhuller arasında bocalıyorlar. Bu alana karşı
    idrâk kanallarını kapatmak, görmezlikten gelmek, düşünmemeye
    çalışmak, yok saymak fayda vermiyor. Şuur altının derinliklerinde
    fırtınalar kopuyor, şuurda huzursuzluklar su yüzüne çıkar gibi oluyor,
    bunları bastırmak, madde ötesini ve beşerî gücün çözümden
    âciz kaldığı problemleri
    unutmak için başvurulan tedbirler (zevk u
    safâ âlemleri, iş, sanat, spor vb. alanlardaki
    faâliyetler, içki, uyuşturucu...)
    fayda vermiyor, faydası şimşek hızıyla gelip geçiyor. Bunlar
    insanı bir müddet oyalasa bile kaçınılmaz sonla karşı karşıya
    gelindiğinde gerçek anlaşılıyor, fakat artık çok geç oluyor, iş işten
    geçmiş bulunuyor.
    Allah Teâlâ’nın kullarına verdiği beşerî bilgi
    araçları, hem geçerli ve yeterli oldukları alanlarda kullanılmaları,
    hem de insanın içindeki ve dışındaki işaretleri (âyetleri) okuyarak
    Rabbini bulması, O’nun irşâdına kulak vermesi içindir. Bunları yerli
    yerinde ve amacına uygun olarak kullanmayan insan, bunlardan
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 68 -
    mahrum bulunan
    yaratıkların seviyesine inmiş olur. Ancak her nimetin
    bir hesabı olacağı için, o yaratıklardan farklı olarak insan
    sorumlu bulunuyor, emanetten hesaba çekiliyor. Münâfıklar da
    bir yandan akılları, diğer yandan zâhiren uyum gösterdikleri müslümanların
    dinden gelen bilgileri sâyesinde dünya hayatlarını kısmen
    düzgün götürebiliyorlar. Fakat sıra iç dünyalarına, madde ve
    ölüm ötesi âleme ve ilişkilere gelince karanlıklar ve ıstıraplar içinde
    kalıyor, bocalıyor ve çıkmaza saplanıyorlar. Kesintisiz İlâhî irşad
    ve nurla/ışıkla desteklenmediğinde bir yakımlık ateşin, bir kibritin,
    bir şimşeğin ışığı kadar kısa ve yetersiz olan akıl ve beşerî bilgiler
    onları bu çıkmazdan
    kurtaramıyor. 283
    “Onların durumu, bir ateş yakan kimsenin durumu gibidir ki, etrafını
    aydınlatınca Allah onların nûrunu giderdi ve onları karanlıklar içerisinde
    görmez bir halde bıraktı.” 284
    Hakiki münâfıkların durumu, İslâm’a girip, İslâm’ın nûru kendilerini
    ve etrafı aydınlatınca, bile bile haktan yüz çevirmeleri
    sebebiyle Allah’ın, İslâm’ın nûrunu kendilerinden giderip şüphe
    ve korku içerisinde hakkı göremez bir halde bıraktığı kimselerin
    durumu gibidir.
    Münâfıkların hakka dâvet karşısındaki davranışları, insanlığın
    kurtuluş ateşini, müjde ve uyarı ateşini yakan kimsenin etrafında
    bekleşen, kuşkucu, kararsız kimselerin haline benziyor. Şöyle
    ki, alevler, Kur’an âyetleri, peygamberin sünneti, Muhammed’in
    (s.a.s.) çevresindeki münâfıklara da aydınlık sağlarken, iki yüzlülükleri
    sebebiyle, Allah onlara hak ve hakikati gösterecek aydınlığı
    yok ederek, onları, şüphe, nifak ve inkâr karanlıklarında bırakıyor.
    Ne doğru, hak yolu görebiliyorlar, ne de hayrı şerden ayırt
    edebiliyorlar.
    Bu âyetlerin devamında bu grubun karakter yapısı daha açık
    ve net biçimde ortaya çıksın diye yüce Allah bize onlarla ilgili aşağıdaki
    örnekleri veriyor:” 285
    İlâhî ışığa gözlerini yumdukları için kör adam gibi olmuş karanlıklara
    gömülmüşlerdir. “Onların durumu, bir ışık yakmak isteyenin
    durumuna benzer” denmesi şunu gösteriyor. Onlar başlangıçta ilahi
    tebliğle aydınlanmak istemişler. Gerçekler ortaya çıkınca rahatsız
    olmuş, onları görmezlikten gelmişler, sağır, dilsiz ve kör olmuşlardır.
    Doğruları, artık ne duymak, ne görmek, ne konuşmak isterler.
    283 Hayrettin Karaman, Mustafa Çağrıcı, İbrahim Kafi Dönmez, Sadrettin Gümüş,
    Kur’an Yolu, DİB. Y., I/28-29
    284 2/Bakara, 17
    285 Seyyid Kutub, Fîzilâli’l-Kur’an, Dünya Y., 1/60
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 69 -
    Vazgeçme niyetleri de yoktur. 286
    Allah (c.c.) hakiki münâfıkların durumunu bir örnekle açıklıyor:
    Münâfıklar kendilerini ve çevrelerini aydınlatacak bir ateş
    yaktılar. Yani; İslâm’a girdiler. “Ateş çevresini aydınlattığı zaman Allah
    onun ışığını giderdi.” Burada kastedilen ateş İslâm’dır. İslâm’ın nûru
    onların çevresini aydınlattığı zaman Allah (c.c.) İslâm’ın nûrunu
    onlardan giderdi ve karanlıklar içerisinde onları görmez bir vaziyette
    bıraktı.
    Onları karanlıklar (küfür, şüphe ve korku) içerisinde bıraktı.
    Artık onlar hakkı hiçbir zaman göremeyeceklerdir.
    Bunun sebebi
    ise hakkı kabul edip sonra bundan yüz çevirmeleridir. Çünkü onlar
    şüphe ve nefislerine ağır gelen şeylerden dolayı küfre girmişlerdir.
    Allah bu şekilde onların yaktıkları ateşin nûrunu giderince ateşten
    geriye sadece yakıcı sıcaklık kalır. İslâm’a girip de daha sonra sapan
    bu gibi kimseler İslâm’a hiç girmemiş kimselerden daha sapık
    ve daha aşağılık bir durumdadırlar. 287
    Münâfık Körlüğü
    “Onların durumu bir ışık yakmak isteyenin durumuna benzer. Işık çevresini
    aydınlatınca, Allah göz nurlarını gidermiş ve onları karanlıklar içinde
    bırakmıştır. Göremez hale gelmişlerdir. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler.
    Artık onlar vazgeçmezler.” 288
    Münâfık, önce inanan, sonra Allah’ı görmezlikten gelmeye
    başlayan, yine de kendini inançlı gören veya gösteren kişidir. Allah
    Teâlâ şöyle buyurur: “O münâfıklar sana geldiklerinde şöyle dediler:
    ‘Biz tanıklık ederiz ki, sen, gerçekten Allah’ın elçisisin’ Allah biliyor
    ki, sen elbette kendi elçisisin. Ama Allah tanıklık eder ki, o münâfıklar
    kesinlikle yalan söylüyorlar. Yeminlerini kalkan edip Allah yolundan çekildiler.
    Ne kötü şey yapıp duruyorlar! Bu, şundandır: Onlar önce inandılar,
    sonra görmezlik ettiler, sonra kalplerinde farklı bir yapı oluştu. Artık anlamazlar.”
    289
    Hiç inanmadığı halde kendini inançlı gösterenler de vardır. Allah
    Teâla şöyle buyurur: “İnsanlardan “Allah’a ve âhiret gününe inandık”
    diyenler vardır. Oysa onlar inanmış değillerdir. Allah’a ve mü’minlere
    tuzak kurarlar. Oysa tuzağı sırf kendilerine karşı kurarlar da farkına varmazlar.”
    290
    286 Abdulaziz Bayındır, Kur’an-ı Kerim’in Açıklamalı Meali, Süleymaniye Vakfı
    Y., 36
    287 Seyfuddin el-Muvahhid, Davetçinin Tefsiri, Hak Y., 1/53-54
    288 2/Bakara, 17-18
    289 63/Münâfikun, 1-3
    290 2/Bakara, 8-9
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 70 -
    Bakara 7. âyette, Allah’ı görmezlikten gelen kâfirlerin, gerçekleri
    görmeme alışkanlığı kazandığı ve bu yüzden gözlerinde
    perde oluştuğu bildirilmiştir. Aynı perde, münâfıklarda da oluşur.
    “Onların durumu, bir ışık yakmak isteyenin durumuna benzer” buyrulması,
    başlangıçta İlâhî tebliğle aydınlanmaya istekli olduklarını
    gösterir. O tebliğ, gerçekleri ortaya çıkarınca rahatsız olur,
    onları görmezlikten gelerek tekrar karanlıklara dalarlar. Kendilerini
    sağır, dilsiz ve kör konumuna sokarlar. Doğruları; ne duymak,
    ne görmek, ne konuşmak isterler. Bundan vazgeçme niyetleri
    de yoktur. 291
    Mevdûdi diyor ki: “Bu misâl şunu anlatmak ister: Bir kimse -Hz.
    Muhammed (s.a.s.)- doğruyu yanlıştan, hakkı bâtıldan ayıran Hakikat
    ışığını yaymaya başladığında, yeteneklerini iyi kullanabilen
    kimseler bunları ayırdetmeye başladılar. Fakat kişisel çıkarlarının
    kör ettiği münâfıklar bu ışıkla bile doğru yolu görmeyi başaramadılar.
    “Allah onların nûrunu giderdi” ifadesi hakkı görememenin
    sorumluluğunu onlardan kaldırmaz. Bu da 7. âyette anlatılan tabiat
    kanununun aynısıdır. Onlar karanlıkta salınmayı seçtiklerinde,
    Allah da onları bu sapık yolda bırakmıştır. 292
    Seyyid Kutub diyor ki: “Bilindiği gibi münâfıklar, kâfirler gibi,
    daha baştan hidâyete yüz çevirmiş; kulaklarını işitmekten, gözlerini
    görmekten ve kalplerini algılamaktan alıkoymuş değillerdir.
    Fakat onlar işin içyüzünü açık-seçik biçimde anladıktan sonra körlüğü
    hidâyete tercih ettiler. Yani ateş yakmak istemişler ve yakmışlar,
    yaktıkları ateş çevrelerini aydınlatmaya başlayınca kendi istekleri
    ile yaktıkları bu ateşten yararlanmamışlardır. O zaman yüce
    Allah önce isteyip sonra yararlanmaktan vazgeçtikleri “aydınlıklarını
    gidererek” kendilerini “hiçbir şey göremeyecekleri koyu bir
    karanlıkta bıraktı”. Tabii ki, aydınlıktan yüz çevirmiş olmalarının
    cezası olarak.” 293
    “Onların örneği tıpkı (karanlıkta) bir ateş tutuşturan adamın örneğine
    benzer...” Bu, münâfıkların durumlarını somutlaştıran bir örnektir.
    Onlar, koyu bir karanlığın içine düşmüş gibidirler; o karanlıkta
    iyiyi kötüden ve zararlıyı yararlıdan ayırt edemiyorlar. Bu yüzden
    aydınlanma gereçlerinden birine başvurma gereğini duyuyorlar.
    Bir ateş yakıp çevreyi görmek istiyorlar. Ateş tutuşup çevrelerini
    aydınlatınca yüce Allah, rüzgâr ve yağmur gibi bir sebebi devreye
    291 Abdulaziz Bayındır, Kur’an-ı Kerim’in Açıklamalı Meali, Süleymaniye Vakfı
    Yayınları: 104-105.
    292 Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’an, insan Y., 1/49
    293 Seyyid Kutub, Fîzilâli’l-Kur’an, Dünya Y., 1/60
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 71 -
    sokarak ateşi söndürür. Böylece eski karanlığın içinde kalmaya devam
    ederler. Hatta bu defa iki karanlığın ortasında bocalarlar: Bir,
    çevrelerini saran karanlık; bir de şaşkınlık karanlığı, aydınlanma
    gerecinin devreden çıkması ile yaşadıkları psikolojik karanlık.
    Bu örnek, münâfıkların durumunu gözler önüne seriyor. Bunlar
    mü’min gibi görünerek, mü’minlerle iç içe yaşamaktan dolayı
    dinin sağladığı bazı nimetlerden yararlanırlar. Miras ve nikâh gibi.
    Fakat imandan asıl yararlanma dönemi olan ölüm vakti gelip çatınca,
    yüce Allah, nurlarını giderir, amellerini geçersiz kılar, onları
    koyu bir karanlığın ortasında bırakır. Burada ne yapacaklarını, nasıl
    edeceklerini bilemezler. Hem eski karanlığın ve hem de amellerinin
    yol açtığı karanlığın içinde bocalayıp dururlar. 294
    Münâfıkların Çirkin Özellikleri
    “Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; artık onlar dönmezler.”295
    Münâfıklar bile bile haktan yüz çevirdikleri için duyan kulakları
    hakkı duyamayacak kadar sağır, konuşan dilleri hakkı söyleyemeyecek
    kadar dilsiz, gören gözleri hakkı göremeyecek kadar kör olmuşlardır.
    Bu yüzden artık küfür, şirk ve nifaklarını bırakıp doğru
    yola, hakka dönmezler. Bu şekilde haşrolunacaklardır.
    Münâfıklar artık hakkı duyamayacak kadar sağır, hakkı
    söyleyemeyecek
    kadar dilsiz, hakkı göremeyecek kadar
    kör olmuşlardır.
    Bunların kulakları hakka karşı tıkanmış,
    gözleri hakka karşı kapanmış,
    dilleri de hakka karşı kilitlenmiştir. Bunlar bundan böyle
    hakka dönemeyeceklerdir.
    Bu duruma düşmelerindeki tek sebep;
    İslâm’ı bilip kabul ettikten sonra onu terk etmeleridir. 296
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Bunlar sağırdırlar,
    dilsizdirler, kördürler, bu halden dönüp önceki nurlu hali bulamazlar.
    Daha açığı: Artık kendilerine gelemezler, tamamen sersem, şaşkındırlar.
    Şu halde yolu nerede bulacaklar? Bu şekilde sönen yalnız
    göz nurları değil, bütün şuur nûru, idrâk nûru olduğu anlaşılıyor ki,
    bu mânâ “Hatemallahu alâ kulûbihim ve alâ sem’ıhim ve alâ ebsârihim
    ğışâveh” “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların
    gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir.”297 şeklindeki kâfirler hakkındaki
    durumdan münâfıklardaki bu mühürleme ve basım daha kuvvetlidir.
    Bu şekilde hikâyedeki ateş yakan, nurları gidenlerin dışında
    kalır. Rasûlullah’ın dâvet ve hidâyeti (doğru yolu göstermesi)
    294 Allâme Muhammed Hüseyin Tabatabai, El-Mizan Fi Tefsiri’l-Kur’an, Kevser
    Y., 1/ 87
    295 2/Bakara, 18
    296 Seyfuddin el-Muvahhid, Davetçinin Tefsiri, Hak Y., 1/54
    297 2/Bakara, 7
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 72 -
    karşısında münâfıkların durumlarının da, tıpkı ateş yakıcının parlattığı
    ışık karşısında gözleri Allah tarafından görmez oluverenlerin
    durumu gibidir. Araplarda ateş yakmak, ışıklandırmak maksadıyla
    da yapıldığından, bu mânâlarda kullanılır. Aynı şekilde yangın çıkarmak
    gibi sûikastla da olabileceğinden fitne ve fesat çıkarmak
    mânâsına da gelir. Ve burada ikisine de ihtimali vardır. Bundan
    başka dâvet, hayra da olur, şerre de. Şu halde yangın çıkarmak ve
    kötülüğe dâvet etmek mânâlarına alındığı zaman, nûrun alınması,
    ateşin söndürülmesi demek olacağı açıktır. Ve bu şekilde ateş yakan,
    karanlıkta kalanlardan olur ki, bu ateşi yakan münâfıkların
    başıdır. Işık dururken şuurun, görme kabiliyetinin esasından kayboluvermesi
    İlâhî bir hârikadır. Ve meselin en güzel noktasını teşkil
    eder. Peygamberin dâvet ve hidâyeti karşısında münâfıkların, “ateş
    yakıcı” karşısında etrafındakilerin bir kısmı, Muhammedî dâvet ve
    onun irşâdı ebedî olduğu halde, münâfıkların anlayış nurlarını Allah
    almıştır. Ve belki bunların içinde başlangıçta kalbî iman da nasip
    olduğu halde, sonra bozgunculuğa sapan, kalben dinden dönerek
    imanının nûrunu kaybedenler bile bulunmuştur. Kur’an’ın nazmı
    işte bu temsili, böyle mânâ tabakaları ile çok yönlü olarak açıklamıştır
    ki, her birinin bir sahih yönü vardır. Muhammedî dâvetin
    ateş yakma ile gösterilmesi ise ikinci temsilde görüleceği üzere
    şunu anlatır: Bu dâvet, bir taraftan müjdeleme, diğer taraftan korkutmayı
    ihtiva eder. Bu dâvet, cennetin karşısında bir de cehennem
    ateşini gösteriyor. “Bu ateşten kaçın, şu cennete koşun.” diyor.
    Münâfıkların da bu müjdelere ağızları sulanıyor; korkutmadan da
    başları dönüyor, ağızdan “âmennâ; inandık” diyorlar, hidâyet buraya
    kadar geliyor, fakat kalplerine iman girmiyor. Çünkü anlayışlarının
    nûru sönmüş, fenalığa ceza veren adil bir Allah’a inanmak
    istemiyorlar. Her türlü emellerine kul gibi hizmet edecek adâlet
    etmekten âciz bir ilâh istiyorlar. 298
    Mevdûdi diyor ki: “Onlar Hakk’ı duymakta sağır, Hakk’ı konuşmakta
    dilsiz ve Hakk’ı görmekte kördürler. 299
    Seyyid Kutub da diyor ki: “Kulaklar, diller ve gözler sesleri, ışıkları
    algılamak hidâyetten ve aydınlıktan yararlanmak için yaratıldığına
    göre, bunlar kulaklarını fonksiyonsuz bıraktıklarından dolayı
    “sağır”, dillerini fonksiyonsuz bıraktıklarından dolayı “dilsiz”,
    ve gözlerini fonksiyonsuz bıraktıklarından dolayı “kör”dürler. Bu
    yüzden hakka dönmeleri, hidâyete yönelmeleri, başka bir deyimle
    hidâyete ve ışığa kavuşmaları sözkonusu değildir. Âyette verilen
    298 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları:
    1/219-221.
    299 Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, insan Yayınları: 1/49.
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 73 -
    şu örnek de onların içinde bulundukları durumu tasvir etmekte,
    duygu dünyalarına egemen olan kargaşayı, şaşkınlığı, endişeyi ve
    kaygıyı gözlerimizin önüne sermektedir.” 300
    Yüce Allah bu âyet-i kerimelerde durumlarını açıklamak, onların
    kötü işlerini,
    kötü fiillerini beyan etmek, onları ibretli bir
    şekilde cezalandırmak, gizlediklerini
    açığa çıkartıp rüsvay etmek
    üzere münâfıkların durumuna dair misaller vermektedir. Çünkü
    münâfıklar insanlık için bir fitnedir, ümmet içerisinde
    bir hastalıktır.
    Misaller vermek ise birtakım hususları açıklamak, gizli ve ancak
    düşünülerek anlaşılan şeyleri açık ve hissedilir olarak açığa çıkartmak
    için Kur’an’ın izlediği bir yöntemdir. Bu misaller münâfıkların
    huzursuz, şaşkın
    ve tutarsız durumlarını, işlerinin içyüzlerinin çabucak
    açığa çıkışını tablolaştıran örneklerdir:
    Onların işlerinin çabucak açığa çıkışını canlandırmaktadır: Şöyle
    ki münâfıkların sadece kısa bir süre için müslüman olduklarını
    söylemeleri,
    kendilerinin ve çocuklarının güvenliklerini sağlama
    halleri, tıpkı kendisinden
    yararlanmak için ateş yakan kimselerin
    haline benzer. Bu ateş çevrelerinde bulunan yerleri ve eşyayı
    aydınlatıp kısa bir süre çevrelerini görmelerini sağladıktan
    sonra
    Yüce Allah bu ateşi şiddetli yağan bir yağmur yahut şiddetli esen
    bir rüzgâr ile söndürüverir. Böylelikle onların hiçbir şey görmeyecek
    hale gelmelerini sağlar; gecenin, üst üste yığılmış bulutların
    ve ateşin sönmesinin sebep olduğu
    karanlıkların içerisinde bırakır.
    Çünkü artık aydınlık ortadan kalkmıştır.
    Münâfıklar ise duygu ve hislerini işlemez hale getirmişlerdir.
    Onlar işitmenin
    sağladığı faydayı, akıllarını işletmediklerinden
    dolayı öğüt verenin öğüdünü,
    doğru yol gösterenin irşâdını işitemezler.
    İşitseler bile anlayamazlar. O bakımdan onlar hakkı işitemeyen,
    hakka karşı sağır kimseler gibidirler. Aynı zamanda onlar
    konuşma ve tartışmadan da yararlanamazlar. Herhangi bir meseleye
    karşı delil, herhangi bir meseleye dair açıklama istemezler.
    Onlar sanki konuşmayan dilsizler gibidirler. Onlar görmenin sağladığı
    faydayı da işlemez hale getirmişlerdir. O bakımdan başlarına
    gelen türlü fitneler ile ümmetlerin mâruz kaldığı hallerden ibret
    almazlar. Sanki onlar hidâyeti göremeyen körler gibidir. Onlar
    hiçbir zaman bulundukları sapıklık hallerinden vazgeçip hidâyete
    yönelmezler. O bakımdan sen de onlar için üzülme, tasalanma! 301
    Münâfıklar Kördür, Doğruyu Görmez
    Allah, yukarıdaki âyetlerde münâfıkların özelliklerini
    300 Seyyid Kutub, Fîzilâli’l-Kur’an, Dünya Yayınları: 1/60
    301 Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Y., 1/79
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 74 -
    zikrettikten sonra onların şahsiyet modelini ortaya koymaktadır.
    Münâfıklık onların önünü karartmakta,
    akıl ışıklarını söndürmekte
    ve kalp gözünü kör etmektedir. Gözleri
    kör, ışıksız ve karanlıkta
    kalmış bir insanın doğru yolu bulması imkânsızdır.
    Hidâyet, insanın
    kalp gözü ve akıl ışığıdır. Bu ışık insanın önünü aydınlatır,
    nerede
    olduğunu ve ne yöne gideceğini gösterir. Işıksız hedefi bulmak
    ve amaca ulaşmak mümkün değildir. Münâfık, hedefi şaşıran
    ve amaca ulaşamayan
    kişidir.
    Yüce Allah münâfıkların durumunu örnekle anlatmaktadır. Bu
    örnekte ateş, aydınlatmak, nur, karanlık ve görme kavramları bir
    araya gelmiştir. Ateş kelimesi burada ışık mânâsında kullanılmaktadır.
    Yolunu kaybeden insan ateş yakar ki, nerede olduğunu insanlar
    anlasınlar. Diğer taraftan ateş, yolunu ormanda kaybetmiş
    insana vahşi hayvanların saldırmasını da önler. Aynı zamanda o,
    soğuktan donma tehlikesi geçiren kişinin hayatını da kurtarır. Ayrıca
    ateş, yemekleri pişirip yenecek hale getirir.
    İşte ışık, insana kendisinin ne olduğunu bildirir, insana kendisini
    tanıtır ve yolunu aydınlatır. Aklın ışığı, vahşi hayvanı andıran
    nefsin arzularına, şeytana ve yanlış düşüncelere karşı insanı korur.
    Yanan aklın ışığına onlar yanaşamaz. Donan insan zihnini ve gönlünü
    ölümden kurtarır. Aklın ışığı, insanın hamlığını pişirir ve olgun
    hale getirir. İkili oynamaları, iman etmediği halde iman ettik
    demeleri, Allah’ı ve iman edenleri aldatmaya teşebbüs etmeleri,
    yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaları, iman edenleri beyinsizlikle
    itham etmeleri, mü’minlerle alay etmeleri ve tercihlerini kötüden
    yana kullanmış olmaları nedeniyle Allah, onların yanan ışıklarını
    söndürmektedir. Onları, artık göremeyecekleri karanlıkların içine
    terk etmektedir.
    Akıl ışığı yanan ve aydınlanan insanlar yukarıdaki davranışlara
    asla girmezler. Demek ki, münâfıkların zoru akıllarındadır.
    Beynindeki ışığı sönen insan, ne yaptığını, neyi satın aldığını ve
    insanlığın neresinde olduğunu bilemez. Bu beyin, yani akıl ışığı
    ferdi olduğu kadar toplumsaldır da. Fertlerin akıl ışığı, birleşince
    toplumu aydınlatır. 302
    302 Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları:
    1/225-226.
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 75 -
    Münâfıkların Melekeleri/Yetenekleri
    Dumûra Uğramıştır
    “Onlar sağır, dilsiz ve kördürler; geri dönüşleri mümkün değildir.” 303
    Bu âyette, zamirlerin çoğul olarak kullanılmasından, bir grup
    insandan bahsedildiği anlaşılmaktadır, böylece âyet, toplumsal
    ışığa ve toplumsal görmeye işaret etmektedir. Kulak, dil ve göz
    organlarına dikkati çeken Allah, duyu organlarının birlikte
    bir bütün
    oluşturduklarına işaret etmektedir. Buna psikolojide algı aktı
    denmektedir. Algı aktı duyu organlarının birlikte ve organize olarak
    görev yapmasını ifade eder. Bu birleşme işlemi beyinde olur.
    Allah parçaları zikrederek,
    bütünü (İnsan beynini ve düşüncesini)
    kasdetmektedir.
    Allah “sağır” kavramıyla münâfıkların dinlemediklerini, gerçeğe
    kulak vermediklerini,
    uyanlara karşı aldırış etmediklerini kasdetmektedir.
    Onlar öylesine sapık bir yola girerek öylesine mesafe
    alırlar ki, yapılan uyarıları duymaz hale gelirler. Hastalanmış kalp,
    akıl ışığının sönmesi ile kulakları sağırlaştırır: “Kulaklarımızda ağırlık
    (vakr) vardır.” 304
    “Vakrun” kavramı, kulağı ağır işitmek, duymamak, sağır olmak
    anlamlarını ifade eder. Âyetteki sağırlık, mânevî sağırlıktır.
    Gerçeğe karşı insanların takındıkları menfî bir tavır ve tepkidir.
    Âyette bu itirafı, tepkiyi gösterenlerin kendileri yapmaktadır.
    Hz.
    Peygamber’in yaptığı uyarı, getirdiği nûra/ışığa ve müjdeye karşı
    olanların çok uzak mesafedeymiş gibi tepki göstermelerini ifade
    etmektedir. Allah, Hz. Nûh’un dâvetine, kavminin benzer bir tepki
    gösterdiğine de işaret etmektedir: “Onları ne zaman dâvet ettiysem
    parmaklarını kulaklarına tıkadılar.”305 Kulakları tıkamak ve dinlememek,
    bir insana gösterilecek tepkilerin en ağırıdır, haktan kaçışın
    ifadesidir. Dinlemeyen insanın gerçeği anlaması çok zordur; hatta
    imkânsızdır denebilir.
    “Ona âyetlerimiz okunduğu zaman, sanki bunları işitmemiş, sanki kulaklarında
    ağırlık varmış gibi kibirlenerek yüz çevirir. Sen de ona acıklı bir
    azabın müjdesini
    ver.”306 Anlatılan veya okunanlara kulak vermemenin
    arkasındaki neden kibirdir. Âyet, Allah’ın âyetleri okunduğunda,
    kibirlenerek yüz çevirenlerin psikolojik yapısını açıklamaktadır.
    Âyetlerden yüz çevirmek gibi ağır bir tepkinin iki büyük nedeni
    vardır: Kibir ve dinlememek. Bir taraftan kibir, dinlememeye
    303 2/Bakara, 18
    304 41/Fussılet, 5; 6/En'âm, 25; 17/İsrâ, 46; 18/Kehf, 57; 41/Fussılet, 44.
    305 71/Nûh, 7
    306 31/Lokman, 7
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 76 -
    sebep olurken, diğer taraftan dinlememek de kibre sebep olabilir.
    Bu davranış biçimleri ya da tavırlar, birbirinin sebebi ve sonucu
    olabilirler. Sanki işitmemiş
    veya kulaklarında sağırlık varmış gibi
    davranarak, kibirle âyetlerden uzaklaşmak, insanı elîm bir azâba
    götürmektedir.
    “Onlar dilsizdirler.” Doğuştan dili tutuk mânâsına gelen bu kavram,
    cehâletten veya kasden konuşmamayı
    da ifade eder. Sağırlıkla
    dilsizlik arasında sıkı bir bağlantı vardır. Dilsizler
    -genelliklesağır
    da olurlar. Dinlemeyen insan, konuşacak bir şey bulamaz.
    Dil kavramı, gönül mânâsına da gelir. Ağızdaki dil, gönül dilindekileri
    anlatır.
    Gönül boş olunca, dilin de anlatacağı bir şey olmaz.
    Dilin konuşması, bir işin başarılmasını ifade eder. Bu sebeple
    dil, kültürün en önemli vâsıtası ve unsurudur. Allah buna şöyle
    işaret ediyor: “Allah, şu iki kişiyi de misal verir: Onlardan biri dilsizdir,
    hiçbir şey beceremez ve efendisinin
    üstüne bir yüktür.” 307
    Dilsizlik, burada beceriksizlik anlamında kullanılmıştır. Beceriksiz
    insanlar kültür meydana getiremez ve başkalarının kültürüne
    tâbi olarak onlara yük olurlar.
    Manen sağır ve dilsiz olanlar,
    manevî hayat, peygamber ve Allah için yüktürler.
    Kibirli ve iş göremeyen
    insanlar tabii olarak insanlığa yük olacaklardır: “Onları
    nereye gönderseniz bir hayır getiremezler.” 308
    Demek ki iş becermek, başlı başına bir değerdir ve bu değer
    kültürün temelidir.
    Kültür bir topluma anlam kazandıran değerler
    sistemi ve hayat nizamıdır.
    Toplumlar kültür vasıtasıyla bütünlük
    kazanır ve hayat bulurlar.
    Bakara, l8. âyette geçen “bukmun/dilsiz” kavramını, 17. âyetle
    birleştirerek şu genellemeyi yapmak
    mümkündür: Akıl ışığı sönmüş
    insan, karanlıktaki insana benzer. Karanlıkta kalan insan da
    hiçbir iş beceremez. Dilsiz olan insan, karanlık içinde kalan
    ve hayırlı
    bir eylemde bulunamayan insandır. Karanlıktaki insanı, ne tarafa
    yönlendirirseniz yönlendiriniz, hayırlı bir iş yapması mümkün
    değildir: “Âyetlerimizi yalanlayanlar karanlıklar içinde kalmış sağır ve
    dilsizlerdir.”309 Allah’ın âyetlerini yalanlamak, insanı sağır ve dilsiz
    bir halde karanlıkların içine gömer. Manevî karanlık içinde kalmış,
    akıl ve gönül ışığından yoksun insanlar, artık karanlık içinde hayırlı
    bir iş üretemezler.
    “Onlar kördürler.” Akıl ve gönül ışığından yoksun olan insanın,
    307 16/Nahl, 76
    308 16/Nahl, 76
    309 6/En'âm, 39
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 77 -
    gözü görse bile kalp gözü kördür. Karanlık içinde kalan insanın
    gözlerinin görmesi mümkün olmadığı gibi, kalp gözü kör olan
    münâfığın da gerçeği görmesi mümkün değildir.
    Sağırlık, dilsizlik ve körlük insanı girdiği yanlış yoldan geri çevirmez,
    geri
    dönmek istese bile dönemez: “Onlar geri dönemezler.”
    Sağırdırlar, kendilerini bulmaya çalışan insanların sesini duyamazlar;
    dilsizdirler,
    yollarını kaybettiklerini söyleyemezler, kördürler,
    bir çıkış yolu bulamazlar.
    Âyetteki dönemezler ifadesini,
    başka bir âyetle tefsir edebiliriz: “Hidâyet çağrısına kulak vermeyen
    kâfirlerin durumu, sadece çobanın bağırıp çağırmasını
    işiten hayvanların
    durumuna benzer. Çünkü onlar, sağır, dilsiz ve kördürler.
    Bu sebeple akıllarını
    kullanıp düşünemezler.” 310
    Dönemezler demek, “akıllarını kullanıp düşünemezler” demektir.
    İnsanın girdiği
    yanlış yoldan dönebilmesi için, önce, yanlış
    yolda olduğunu anlaması gerekir. Aklını kullanamayan, onun ışığından
    mahrum olan insan bu dönüşü nasıl başarabilir?
    Münâfıkların dönemedikleri tutum ve davranışlar nelerdir?
    Bu soruya Fahruddîn Râzî şu şekilde cevap vermektedir: Sımsıkı
    sarıldıkları nifaklarıdır; hidâyeti satıp dalâleti satın almaları;
    bulundukları
    yerde çakılı kalıp, ileri mi geri mi gideceklerini bilememeleri
    ve bu nedenle
    başlangıç noktasına dönememeleridir.311
    Münâfıklık bir inanç biçimi ve bir ahlâk anlayışıdır. Münâfıkların
    ahlâkını çifte standart, bilinçsizlik ve dalâleti hidâyete tercih
    etmek
    gibi yanlış bir mânevî ticaret oluşturmaktadır. İşte bu
    ahlâktan dönmelerinin
    imkânı yoktur.
    “Dönemezler” ifadesini eğitim açısından da değerlendirebiliriz.
    Eğitimciler, insanların tümünün eğitilebileceği fikrinden
    hareket ederler. Fakat eğitim süreci
    ilerledikçe, bazı insanların
    eğitilemeyeceği ortaya çıkar. “Uyarsan da uyarmasan da onlar iman
    etmezler”312 ifadesi ile 18. âyette yer alan “dönemezler”
    ifadesi bazı
    insanların eğitilemeyeceklerine işaret etmektedir. Sağır, dilsiz, üstelik
    kör olan, akıl ışığından da yoksun olan insanın eğitilmesinin
    imkânsızlığı vurgulanmaktadır.
    Çünkü eğitim-öğretim göze,
    kulağa, beyne ve gönle hitap etmelidir.
    Bunlardan yoksun olan
    insanın eğitilmesi imkânsızdır. Kendileri, bulundukları o karanlığı
    aydınlığa çeviremedikleri gibi, başkalarını da aydınlığa kavuşturamazlar.
    Dönemezler ifadesi, dönüşümü, değişimi, yeniliği, gelişimi
    310 2/Bakara, 171
    311 Fahruddîn Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, 11/62
    312 2/Bakara, 6
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 78 -
    ifade etmektedir. Yenilik, gelişim ve değişim akıl işidir. Beynini yenileyemeyen
    insan, hayatım da yenileyemez. Yeniliğe kapalı olan
    da, değişim meydana getiremez. Yenilik ve değişim,
    bir atılım ve
    bir beceri işidir. Münâfık, bütün bu oluşumlara kapalıdır. 313
    Ateşin Önünde Karanlıkta Kalanlar
    Kurtubî, bu âyetteki münâfığın durumunu şöyle izah etmektedir:
    Münâfığa dair verilen misal ateşi yakanın durumu açıklanarak
    tamamlanmış olur. Çünkü ateşi yakanın görmez bir halde
    karanlıklar içerisinde
    kalması münâfığın şaşkınlık ve tereddüt
    içerisinde kalışını andırır. Âyet-i kerime ile anlatılmak istenen ise,
    münâfıklara bir misal vermektir.
    Evlilik, mirasçı olmak, ganimet almak, kendilerinin, çocuklarının
    canlarının güven
    altına alınması, mallarının dokunulmaz olması
    gibi müslümanlar ile ilgili
    olan hükümlerin kendileri için de
    geçerli olmasını sağlayan, açığa vurdukları
    imanlarıdır. Bununla
    da karanlık bir gecede bir ateş yakıp onun vâsıtası
    ile aydınlananın,
    sakınması ve kendisini güven altına alması gereken şeyleri
    görenin
    durumuna benzerler. Bu ateş sönüp yahut ortadan kalkınca,
    yine
    onu rahatsız edici şeyler gelir, onu bulur ve şaşkın şaşkın kalmaya
    devam eder. İşte münâfıkların durumu da böyledir. Onlar
    iman edince İslâm’a girdiklerini
    belirten sözlerine aldandılar. Fakat
    ölümden sonra can yakıcı acıklı azap ile karşı karşıya kalacaklardır.
    Yüce Allah’ın şu buyruğunda haber
    verdiği gibi: “Şüphesiz
    münâfıklar, cehennemin en aşağı tabakasındadırlar.”314 Ve Allah onların
    nurlarını giderir. İşte bundan dolayı
    şöyle diyeceklerdir: “Bize
    bakın da sizin nûrunuzdan aydınlanalım.” 315
    Bu benzetme şöyle de açıklanmıştır: Münâfıkların müslümanlara
    yönelmesi,
    onlarla konuşması ateşe benzer. Onlara duydukları
    sevgiden yüz çevirip onlar önünde tökezlemeleri ise, bu ateşin ışığının
    gitmesi gibidir. Bu konuda
    başka açıklamalar da yapılmıştır.
    Sağırlar, Dilsizler, Körler!
    “Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler.”
    Sağırlık, Arap dilinde aslında tıkanıklık demektir. Eğer tıkalı
    ise, bir kanal ve boru hakkında denilir. Sağır, buna göre işitmesini
    sağlayan deliklerin tıkalı olduğu kimse demek olur. Dilsiz
    313 Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Y.,
    1/226-230
    314 4/Nisâ, 145
    315 57/Hadîd, 13
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 79 -
    (el-ebkem) ise konuşamayan ve konuşulanı da anlayamayan kimsedir.
    Eğer konuşulanı anlıyor ise buna ahras denilir. İkisi arasında
    bir fark olmadığı da söylenilmiştir.
    Onların sağır, dilsiz ve kör olmalarından maksat, onların bütün
    duyularının idrâk etmediğini anlatmak değildir. Maksat, herhangi
    bir açıdan onların idrâk etmediklerini
    ifadedir. Mesela: Filan kişi
    kötü sözlere karşı sağırdır derken, böyle
    bir özel durumu anlatmış
    oluruz. Katâde der ki: Onlar hakkı işitmeyen “sağırlar” hakkı dile
    getirip söylemeyen “dilsizler” ve hakkı göremeyen “körler”dir.
    Peygamber’in (s.a.s.) Cibril hadisinde âhir zamandaki yöneticileri
    şu şekilde nitelendirirken bu anlamı dile getirmek istemiştir:
    “Ve sen çıplak ayaklı, elbisesiz, sağır ve dilsiz kimselerin yeryüzünün
    hükümdarları olduğunu
    gördüğün vakit, işte bu da Kıyâmetin
    alâmetlerindendir.”316 Doğrusunu
    en iyi bilen Allah’tır. 317
    Bu âyetler münâfıkların tablolarını, şaşkınlıklarını,
    yıkılmışlıklarını
    ve umutlarının suya düşüşlerini tasvir ediyor. Önceki
    âyetlerde onların iç dünyasını gözle görülebilecek
    şekilde tasvir
    ettikten sonra, ikinci olarak bu alana yönelmektedir. Onların hayattaki
    realitelerini, yaşadıkları
    olayları izah ederek ve örnekler
    vererek açıklamaya
    çalışmaktadır. Bu yöntem Kur’an’ın çoğu zaman
    soyut
    konuları açıklarken başvurduğu etkili bir yöntemdir. Bu
    örneklerle mesele, daha net ve canlı bir şekilde ortaya
    konulmaktadır.
    Kur’an soyut şeyleri açıklarken maddî
    örneklerle meseleyi
    izah eder; göze, vicdana ve bilince etki edecek, onları sarsıp harekete
    geçirecek bir tasvir metodu kullanır. Böylece mesele insanın
    gönlünde daha derin bir düşünceye dönüşmekte ve insanın vicdanına
    da dal salmaktadır. Somut örneklerle izah edilerek konunun
    daha net biçimde anlaşılması sağlanmaktadır. Çünkü somut şeyler
    insanın hayatı üzerinde soyut şeylerden daha fazla etkili olmakta
    ve onun benliğinde daha derin tesir bırakmaktadır. Onun içindir
    ki, tasvir ve temsil (resimleme, şemalandırma ve örneklendirme)
    yöntemi çocukların eğitiminde tercihe şayan bir eğitim yöntemidir.
    Çünkü çocuklar, soyut şeyleri somut şeyler örnek verilmeden
    anlayacak kapasitede değildirler. Çocuk, gördüğü ve yaşadığı örneklerle
    o soyut konuyu muhâkeme ederek anlamaya çalışır. Örnek
    vermek sûretiyle
    insanın zihnine ve rûhuna yerleştirilmek istenen
    düşünceye
    nakşedilmek istenen yakınlığıyla pratik bir sonuca
    da dönüşebilir. Kur’ân-ı Kerim’in pratik hayatta yaşanan,
    gözle
    316 Cibril hndisi" diye meşhur olan hadis, temel hadis kaynaklarında çok yerde
    geçmekle
    birlikte; bu ifadeleri ancak, Müslim, İman 7'de tesbit edebildik.
    317 İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Y., 1/475-477
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 80 -
    görülen örneklerle onların iç dünyasını ortaya
    koymaya çalışmasının
    sırrı şudur; Cenâb-ı Allah, hak-bâtıl konusunda insanları bu
    tür sapık yönelişlerden uzaklaştırmak
    istemiştir. Burada kullanılan
    yöntemde olayın çirkinliği ve nefret edilecek yönleri, olabildiğince
    geniş ölçüde somut örneklerle ortaya konmakta, bu karanlık,
    boğucu ve katı atmosferden tiksindirilmeye çalışılmaktadır.
    Cenâb-ı Allah münâfıkların durumlarını tabiattan verdiği somut
    örnekle tasvir etmiştir: “Onların durumu karanlıkta ateş yakan
    kimse gibidir. Ateş etrafını aydınlattığı zaman Allah Onun aydınlığını
    gidererek, kendisini, hiçbir şey göremeyeceği koyu bir karardığa bırakır.
    Onlar sağır, dilsiz ve kördürler bu yüzden geri dönmezler.” 318
    Kendini karanlık bir sahrada düşün. Orada hiçbir aydınlık
    parçası
    yoktur. Uzaktan şeffaf ve güzel mehtabıyla kumların üzerine
    dökülen ay ışığı, bir mehtap da gözükmüyor. Uzaktan coşup gelen
    karanlığın etrafını, yine uzaktan gelen beyaz aydınlığı ile parlatan,
    utangaçlığı
    ve mahcûbiyetiyle kucak açan yıldızlar da yoktur
    ki, kişinin önündeki yolun hiç olmazsa bir kısmını aydınlatabilsin.
    Senin önünde karanlıklarla kuşatılmış karanlıklardan
    başka bir
    şey yok... Sonra... Sen birdenbire bir ateş yakmayı başardın. Ve
    ateşinin alevleri havaya yükseldi.
    Etrafını, yolunu ve bulunduğun
    yeri aydınlattı. Sonra
    bir rüzgâr hemen ateşini söndürdü. Ortada
    kopan fırtına sonucu,
    yakmaya çalıştığın ateş birden kül oluverdi.
    Hedefe yaklaşma amacıyla girişilen bu eylemin umutsuzluk ve
    perişanlıkla sona ermesiyle, insanın psikolojisi üzerinde ne kadar
    olumsuz etki bırakacağını düşün. Ümitsizlikten sonra bir aydınlığa
    kavuşan ve fakat bu aydınlığı acımasız
    bir şekilde söndürülen adamın
    durumundan daha kötü
    durum ne olabilir? Adam aydınlığa
    muhtaç olduğu halde
    bu aydınlığı elinden alınmaktadır.
    İşte bu; kuşkudan, şaşkınlıktan başıboşluktan, darmadağınıklıktan
    oluşan karanlıkların içinde yaşayan münâfığın halidir. Onun
    durumu da; küfrü, inkârı ve reddetmeyi
    yaşayan diğer insanların
    haline tıpa tıp benzemektedir.
    Sonra Allah’ın Peygamberi’ne indirdiği
    nur gelmiş Onlara yollarını göstermeye, hedeflerini belirlemeye,
    kendilerini
    şaşkınlıktan, kaostan ve başıboşluktan
    kurtarmaya
    çalışmıştır. Onlara gönül huzuru ve netlik
    kazandıracak bir
    görüş, doğru hedeflerini belirleyecek bir düşünce vermeye çalışmıştır.
    Onlar bununla iman ve itaat eylemine girebilir, karanlıklardan
    aydınlığa çıkabilirlerdi.
    Fakat onların içinde hastalığa dönüşen
    köklü bir kompleks olduğundan, bu aydınlık ile karşılaşmaları
    ve hidâyete doğru yol almaları mümkün olmamıştır. Dolayısıyla
    318 2/Bakara, 17
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 81 -
    onlar çeşitli şeytanî oyunlarla, yöntemlerle o komplekslerini süslemeye
    çalışan tavırlarını sürdürmüşlerdir.
    Hem kâfirlerden, hem
    de iman edenlerden yararlanarak planladıkları sonuçlara varabileceklerini,
    katma ve katıştırma yöntemi ile kurtulabileceklerini
    telkin eden bir oyundur bu. Bu nedenle, Allah’ın nûrunu tepkiyle
    karşıladıklarından dolayı Allah nûrunu geri çekmiş ve onları yeniden
    karanlığa terk etmiştir. Zira onlar, ne istediğini ve ne yapmayı
    planladığını bilmeyen çılgın irâdelerinin (hevâlarının) etkisinde
    kalmışlardır. Dolayısıyla tercihlerini aydınlığa kavuşmak için değil,
    karanlıkta kalmak için kullanmışlardır.
    Allah da onları yüz üstü
    bırakmış, kendi halleriyle baş başa kalmalarını sağlamış ve onları,
    hiçbir şeyi göremeyecekleri
    karanlıklara terk etmiştir.
    İkinci âyet, onların bu sapık yönelişe neden kapıldıklarını
    açık
    bir biçimde ortaya koymaktadır ve onların Allah’ın kendilerine
    verdiği vâsıtaları kapsamlı bir bilgiye ulaşmak için kullanmadıklarını
    öğretmektedir. Onlar Allah’ın
    verdiği imkânları dondurmaya
    çalışmışlardır. Cenâb-ı Allah onlara işitme organı bahşetmiş, böylece
    apaçık
    gerçekleri ifade eden sözlere kulak vermelerini, işittikleri
    bu sözleri düşünmelerini, ölçüp tartmalarını
    istemiştir. Gerçek
    bir mârifete kavuşabilmeleri için, bilmedikleri ve şüphe ettikleri
    her şeyi sorabilmeleri için onlara dil ve konuşma yeteneği vermiştir.
    Allah’ın her türlü sırlarla ve delillerle donattığı insanları,
    Allah’ın azametinin bilincine varmaya ve O’nun birliğine iman etmeye
    sevk eden evrensel âyetleri görebilmeleri için onlara
    görme
    imkânı vermiştir. Cenâb-ı Allah onlara tüm bu imkânları verirken
    onları ilme varmak için, mârifete ulaşmak için kullanmalarını dilemiştir.
    Fakat onlar bu imkânlardan yararlanmamış ve bu imkânları
    bulunmayanlarla
    aynı düzeye düşmüşlerdir. Zira insandaki duyu
    organlarının değeri, onları dondurmakla değil, onları hareketli
    bir
    şekilde kullanmakla ancak anlaşılabilir. İnsanlara
    ilimi ve mârifet
    bahşedecek, hayatı daha iyi anlamaya etki edecek, insanın kalbine
    düşünmek için yol açacak her türlü eylemle değerleri anlaşılacaktır.
    İşte bu organlarını bilgi yolunda kullanmayan ve onların
    doğal birer araç olduğunu düşünüp onları değerlendirmeyenlerin
    hakka ve doğruya dönüş yapmaları asla mümkün değildir. 319
    “Onların örneği şu misal gibi ki! Ateş çevresini aydınlatınca da: Allah
    onların nûrunu gideriverdi. Onları zulmetler içinde görmezler olarak
    kapkaranlık
    bırakıvermiş.”
    Kur’an’ın bir anlatım üslûbu, bir ifade
    mantığı vardır. Allah soru sorar Rasûl-i Ekrem’e. Farklı sorular sorar.
    Ama arkasından bakıyoruz:
    “İşte bunlar gayb haberlerindendir
    ki; biz sana bunları
    vahyediyoruz. Sen de, kavmin de daha önce bunları
    319 Muhammed Hüseyin Fadlullah, Min Vahyi’l Kur’an, Akademi Y., 1/92-96
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 82 -
    bilmezdiniz.”320 deniliyor. Bunlar gayb haberleridir ki biz onu sana
    vahyediyoruz,
    öğretiyoruz deniliyor. Peki şimdi bu ne biçim iş mi
    diyeceğiz? Yâni ne bilecekti Rasulullah da Allah bunları soruyor
    mu diyeceğiz? Hayır böyle bir şey demeye hakkımız yoktur. Çünkü
    Allah’ça ifade böyledir diyoruz. Allah böyle ifade etmeyi murad
    etmiştir, kimse ona hesap sorma hakkına sahip değildir. Amenna.
    Meselâ bakın Cenâb-ı Hak yine soruyor: “Kaaria nedir? Bilir misin
    kaaria’nın ne demek olduğunu?
    Ama sen nerden bileceksin bunu?”321
    diye bir soru soruyor. Ama aynı Allah yine kitabının başka bir yerinde
    kendisine soru sorulan bu insan için: “Hakikaten o çok zâlim,
    çok cahildir.”322 buyuruyor.
    Yâni soran kim? Allah. Allâm’ul guyûb olan, âlim’ul gaybi veşşehadeh
    olan, yâni gaybın da, şehâdetin de bileni, en bileni, mutlak
    bileni olan, Alîm olan, Habîr olan, Semî olan, bilgi kendisinden
    olan, bilginin kaynağı olan, tam bilen, mükemmel bilen, eksiksiz
    bilen Allah soruyor. Peki kime soruyor Allah? Sorulan kim? diye
    tarif buyurduğu insana soruyor. Yâni zâlim, kendisine zulmeden,
    ya da cahil, bilgisizin bilgisizi olan insana soruyor. Ha! Öyleyse bu
    soru değildir diyoruz. Yâni cevap isteyen bir soru değildir bu. Ama
    Allah sordu diye soru diyoruz. Değilse Rabbimiz için bilmediği bir
    konuda cevap bekleyen bir soru soruyor dememiz câiz değildir.
    Ve işte Kur’an’ın böyle bir anlatım modeli
    vardır diyoruz.
    Cenâb-ı Hakk’ın anlatım modellerinden biri de; burada olduğu
    gibi kişiyi mücerret konularla, soyut konularla sanki zor durumda
    bırakıp da onun bocalaması söz konusu olacaksa, yâni o
    konuyu hayata
    indirgemesi problem olacaksa, o zaman örnekleme
    yaparak anlatmasıdır. Konunun anlaşılabilmesi için örnek verir
    Rabbimiz.
    Burada da Rabbimiz bize münâfıkların
    karakteristik özelliklerini
    anlatırken belki anlayamazsınız, diyerek bir örnekle konuya
    açıklık getiriyor: “Onların örneği şu misal gibi ki!” dedi ve bir tablonun
    önüne çekti bizi. Veya bir pencere açtı Kur’an bize, bir ekran
    çıkardı karşımıza ve şu örneği önce bir anlayın
    dedi. Yani formüle
    edilen bir problem vardı ortada, onu bir kenara
    aldı ve onu anlamanız
    için size yeni bir tablo çiziyorum dedi Allah.
    “Bunların durumu şu şahsın örneği gibi ki, ateş yakıyor. Ateş
    yakmak için çabalıyor adam.” Açıkta, meydanda, boşlukta ateş yakıyor.
    Adam ateş yakıyor: “Ateş çevresini aydınlatınca da, Allah onların
    nûrunu gideriverdi.”
    320 11/Hûd, 49
    321 101/Karia, 1-3
    322 33/Ahzâb, 72
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 83 -
    Bir kişi ateş yakıyor. Ateşi yakan
    bir kişi olduğu halde ardından
    da Allah onların nûrunu giderdi
    deniyor. Allah o ateş ile beraber
    olup o ateşin yakılmasıyla birlikte çevresini aydınlatan insanların
    gözlerinin görme özelliğini alıveriyor. Birisi ateş yakmış obanın
    kenarında, köyün kenarında
    veya bir kampın kenarında.
    O ateş
    çevreyi aydınlatmış, birileri
    var tabii orada, o ateşle ilgi kurmuşlar.
    Sonra aydınlanmışlar, dünyaları aydınlanmış. Sonra da Allah onların
    gözlerinin nûrunu alıvermiş. Ateş yanıyor, çevreyi aydınlatıyor,
    aydınlatmaya devam ediyor; ama adamların ateşle ilgileri kalmamış.
    Ondan sonra da: “Onları zulmetler içinde görmezler olarak kapkaranlık
    bırakıvermiş.” Ondan sonra da: “Onlar sağırdırlar, dilsizdirler ve
    kördürler.” Şimdi bu adamlar, artık dünyaları karardığı için, eşya ile
    irtibatları
    kesildiği için, ne yapacaklarını şaşırmış haldedirler. Az
    evvel görüyorlardı,
    ama şimdi görmüyorlar. Her şey bitmiş; sağır,
    kör ve dilsiz hale gelmişler.
    “Onların (münâfıkların) misali, (karanlık gecede) bir ateş yakan kimsenin
    misalidir. O ateş yanıp da etrafını aydınlattığı anda Allah, hemen
    onların nûrunu (aydınlığını) giderir ve onları zulumât (karanlıklar) içinde
    bırakır (artık hiç bir şeyi) görmezler.” 323
    Münâfıkların Işığı Kısa Sürelidir
    “Yahut (onların durumu), gökten sağanak halinde boşanan, içinde
    yoğun karanlıklar, gürültü ve yıldırımlar bulunan yağmur(a tutulmuş kimselerin
    durumu) gibidir. O münâfıklar yıldırımlardan gelecek ölüm korkusuyla
    parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Hâlbuki Allah, kâfirleri çepeçevre
    kuşatmıştır.”
    “(O esnâda) şimşek sanki gözlerini çıkaracakmış gibi çakar, onlar için
    etrafı aydınlatınca orada birazcık yürürler, karanlık üzerlerine çökünce
    de oldukları yerde kalırlar. Allah dileseydi elbette onların kulaklarını sağır,
    gözlerini kör ederdi. Allah şüphesiz her şeye kaadirdir.” 324
    Münâfıkların ışığı kısa sürelidir. Atasözündeki ifade ile: Yalancı
    münâfıkların mumu, yatsıya kadar yanar. Allah, bu zümrenin
    halini tasvir için bir misal daha veriyor. Bu örnek, onların içinde
    bulundukları korku, endişe, ıstırap ve dehşeti canlandırmaktadır:
    Müthiş bir tablo bu. Hareket ve ıstırapla dolu. Sapıklık ve şaşkınlık.
    Korku ve heyecan. Dehşet ve endişe. Ses ve ışık bu tabloda
    billûrlaşıyor. Bulutlardan boşanıp gökleri yırtarcasına inen yağmur.
    Bu yüzden meydana gelen korkunç karanlık. Gök gürültüsü
    ve şimşek. Şimşeğin ışığı altında yürümeye çalışmaları ve dünya
    323 2/Bakara, 17
    324 2/Bakara, 19-20
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 84 -
    tekrar zindana dönünce dikilip kalıvermeleri. Hayrette kalmışlar.
    Nereye gittiklerini bilmiyorlar. Korku ve dehşet içinde şaşkına
    dönmüşler.
    Münâfığın nifak içindeki hali, karanlık bir gecede gök gürültüsü,
    yağmur ve yıldırımların altında yürümesine benzer. Her yer
    karanlık, arada bir şimşek çakıyor ve etrafını görüyor, bir iki adım
    attıktan sonra yine karanlığın içinde kalıveriyor. İşte münâfığın bu
    müslümanlar arasında söylediği İslâmî sözler ve davranışlar ona
    yıldırım ışığı gibi geçici menfaatler sağlayabilir. Ama sonu yine karanlık,
    yine hüsran.
    Bu tablodaki şiddetli yağmurlardan karanlıklara, gök gürültülerinden
    yıldırımlara, dehşet içinde kalanların titrek adımlarından
    mıhlanıp kalmalarına kadar her hareket, münâfıkların acı ve mustarip
    hayatını canlandırmaktadır. Onların mü’minlerle buluşmaları,
    sonra şeytanlarına dönmeleri. Bir an için söyledikleri sözler
    ve bundan derhal dönüş yapmaları, bir taraftan hidâyet ve nûru
    arzularken, diğer taraftan kendilerini dalâlet ve karanlığın kucağına
    atışları. Bu, bir zümrenin hâlet-i rûhiyesini ve karakterini aksettiren
    canlı bir tablodur.
    Müslümanlara şirin görünerek köşeyi dönen bazı politikacı ve
    liderler, sonra imansızlara hizmet edenler, bilsinler ki bu aydınlık
    geçicidir. Câmi ile puthane arasında kalmış bu şaşkınlar, kâfirler tarafından
    değilse bile mü’minler tarafından hesaba çekilecektir. 325
    Bu âyetler, münâfıkların şaşkınlıklarını, huzursuzluklarını ve
    fırsatçılıklarını dile getirmektedir. Kur’ân-ı Kerim, onlara İlâhî irşadlarda
    bulunmuştur. Ancak onlar bunlardan yüz çevirmişlerdir.
    Onların bu durumları, karanlık bir gecede, gök gürültüleri ve çakan
    şimşeklerle beraber şiddetle yağan bir yağmura tutulan
    topluluğa
    benzer. İşte bu kapkaranlık atmosfer içerisinde kurtuluş
    yolunu araştırırlar ve ufukta gördükleri tek aydınlığa umut bağlarlar;
    yani apaçık âyetlerin getirdiği hakka uymayı kararlaştırırlar.
    Fakat aradan fazla zaman geçmeden karanlıklara düşer; yine huzursuzluğa,
    çalkantıya yuvarlanırlar. Eğer Allah dilese gök gürültüsünün
    gürültüsüyle kulaklarını sağır eder. Gözleri
    kör etmeye
    yetecek şimşeğin parıltısıyla onları kör eder. Fakat bir hikmet ve
    bir maslahat dolayısıyla o bunu murad etmez. Çünkü onlara bir
    mühlet vermek, doğruya dönsünler diye fırsat tanımak istemektedir.
    325 Seyyid Kutub, Fîzilâli’l-Kur’an, Dünya Y., 1/60
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 85 -
    Özetle; nifak kısa bir süre için bazen münâfık kimsenin yolunu
    aydınlatabilir.
    Ancak ateşin sönmesi gibi bu da çabucak sönüverir.
    Bu ise münâfıklığın sürekliliğine
    son verir, devamını önler.
    Münâfık herhangi bir amacını gerçekleştirmek
    ve basit maddî
    bir kazanç elde etmek amacıyla münâfıklığına umut bağlayabilir.
    Fakat kısa bir müddet içinde bu umutlar darmadağın olur gider.
    Münâfıklar böylece huzursuzluk ve çalkantı içerisinde kalırlar.
    Çünkü bir âyetin nüzûlü ile gösterdikleri zahirî sevinç, mü’minlerle
    birlikte cihad etmeleri istendiği
    zaman ortadan kalkar. Kısacası iyi
    günlerinde müslümanlara destek vermek ve onların mutluluğunu
    zâhiren paylaşmak, ibtilâ ve imtihan dönemlerinde
    ise nankörlük
    edip müslümanlara sırt çevirmek münâfıkların misali ve tavrıdır. 326
    İşte münâfığın bu müslümanlar arasında söylediği İslâmî sözler
    ve davranışlar ona yıldırım ışığı gibi geçici menfaatler sağlayabilir.
    Müslümanlara şirin görünerek köşeyi dönen milletvekili
    bakan olanlar
    sonra da imansızlara hizmet edenler bilsinler ki bu
    aydınlık geçicidir. Ya kâfirler tarafından veya mü’minler tarafından
    hesaba çekilecektir. Çünkü münâfık camiyle kilise arasında
    kalmış şaşkın insandır. 327
    Yahut o münâfıkların hali bir yağmur kıssasına, diğer ifadeyle
    yağmura tutulanlar kıssasına benzer ki, semânın her tarafından
    “bardaktan dökülür gibi” boşanmış kuvvetli bir yağmur, onda türlü
    türlü karanlıklar var. Gece karanlığı, kara yağmur bulutu dünyayı
    kaplamış, yağmurun yoğunluğu da bunlara eklenmiş, insanın
    içini sıkıyormu sıkıyor; göz, gönül kararıyormu kararıyor. Şu halde
    karanlıklar katmerleşmiş, iç dış zifiri karanlık, bundan başka dehşetli
    bir gök gürültüsü, titretici bir patlayışı, gürleyişi var ki, beyinlerde
    çatlıyor, ufuklarda gürlüyor, bir de şimşek, şimşek çakışı.
    Çakıp şakıdıkça, parladıkça bir ümit ışığı gibi karanlıkları yarıyor,
    yürekleri ağza getiren bir halecan (yürek çarpıntısı) veriyor. Bunlara
    tutulanlar parlayarak geldiği için yıldırım, çarptığını mahvettiği
    için sâika (ve çoğulunda savâık) denilen, gözlere şimşek, kulaklara
    gök gürültüsü halinde gelen, ucu nereye dokunursa yo k eden,
    insanı ve hayvanı bir anda mahveden, madenleri eriten, demiri
    mıknatıslayan, mıknatısların kutuplarını alt üst eden, özetle (es-
    Savâık) denilince her türlü felaket ve yok ediciliği ile bilinen o
    âteşîn kamçılardan, o dehşetli kıvılcımlardan, yıldırımlardan parmaklarını
    kulaklarına tıkıyorlar, bunu da ölüm korkusuyla, ölümden
    sakınmak için yapıyorlar. Fakat kulak tıkamak neye yarar, korkunun
    ecele faydası ne?
    326 Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Y., 1/80
    327 Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/105-106.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 86 -
    Allah bütün kâfirleri her taraflarından, içlerinden, dışlarından,
    dünyalarından, âhiretlerinden kuşatmıştır. İlâhî kudretin
    kuşatmasının dışına çıkmak mümkün mü? Allah’ın izni olmadıkça
    bundan kurtulmalarına ihtimal mi var? Yıldırımdan korkulmaz
    mı? Ölümden sakınılmaz mı? Evet, ama bunlardan daha önce
    Allah’tan korkmak ve O’nun azâbından sakınmak gerekir. Yıldırımları
    yapan kim? Bütün bu alâmetleri belirten kim? Bulutların
    arasından, o su hazinelerinin içinden bu ateşleri çıkartan kim?
    Onları tâ uzaklardan kulaklara işittiren, gözlere gösteren kim?
    Sakınmak hissini veren, ona göre tedbir almak kabiliyetini ihsan
    eden kim? O yıldırımların çıkış noktalarını, isabet noktalarını tayin
    eden ve bulutları ona göre sevk ve idare eden kuvvetler, melekler
    kimin? Hepsi hepsi Allah’ın, yıldırımlar da Allah’ın bir belâsı,
    azâbının bir örneğidir. Bunlardan korkup sakınmak isteyenlerin
    daha önce Allah’tan korkmaları ve onun emirlerine, kanunlarına
    uyarak felâketten sakınmanın, nimetine ermenin yolunu bilmeleri
    gerekir. Bir Allah korkusu, insana bütün korkuları attırıp yok
    ettirir. Allah’ın izniyle her korkudan kurtulmanın bir çaresi vardır.
    Fakat Allah’tan, O’nun azâbından kurtulmanın imkânı yoktur. O
    da iman ve kulluk etme ister; kanunlarının, emirlerinin tatbikini
    ister. Ona bununla yaklaşılır; azaplarından bununla korunulur,
    kurtuluş bulunur. Yoksa gök gürültüsü ve şimşeği gördükten sonra
    yıldırımdan korkmanın, kulak tıkamanın hiçbir faydası yoktur.
    Şimşek çakınca olan olur, yıldırım yerini bulur. Gök gürültüsü işitildiği
    zaman da bunlar beş on saniye önce olmuş bitmiştir. Ümit
    ve müjde, şimşeğin yaldızlı çakışında değil, gök gürültüsünün
    gümbürtülü gelişindedir. Bilmeyenler gök gürültüsünü şimşekten
    sonra, yıldırımı da bu gürültü ile beraber gelir zannederler.
    Hâlbuki yıldırım şimşekle düşer. Esas itibarıyla gök gürültüsü de
    onunla beraber patlamıştır. Daha esasında gök gürültüsü, o yıldırımı
    çıkaran sarsıntıda, sadmede, vuruştadır. Bulutlara, havaya
    bu darbeyi vuran bir kuvvet, onu idare eden bir melek vardır ki,
    “ra’d” yani “gök gürültüsü” ismi ona kadar dayanır. Bu kuvvet, bu
    melek buluttan buluta, buluttan havaya darbeyi indirdiği zaman
    sarsıntıdan bir gürültü ile bir ateş, bir kıvılcım çıkar, şimşek bu
    kıvılcımdır, yıldırım bundadır. Ses ağır gelir, sonra işitilir ve geldiği
    zaman, “Size geçmiş olsun, Allah’ın izniyle yıldırımı düşürdüm, siz
    kurtuldunuz.” der.
    Şu halde olay dıştan zannedildiği gibi şimşek, sonra gök gürültüsü
    ve yıldırım değil, gerçekte ve Allah katında gök gürültüsü,
    şimşek ve yıldırım şeklindedir. Size de şimşek, yıldırım ve gök
    gürültüsü şeklinde görünür ve işitilir. Bunu bilmeniz, anlamanız
    gereklidir. Bunun için Allah Teâlâ (ra’dün ve berk) buyurmuş. Gök
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 87 -
    gürültüsünü öne almakla beraber, aralarını mutlak cem’ için olan
    “vav” ile bağlamış, (şimşek, sonra gök gürültüsü) buyurmamıştır.
    Bunu Fen Bilimlerini okumamış ve ümmî olan Hz. Peygamber,
    kendi kendine elbette bilemezdi. Allah bildiriyor, ilim ve fen ehli
    de bunu tasdik edeceklerdir. Ederken İlâhî vahyin hakikatini anlamaları
    gerekir. Hele elektrik olaylarıyla delil getirerek görülmeyen
    esiri (cevheri) bulmaya çalışanlar, Allah’ı daha önce anlamalı,
    Peygamberine vahyinin hak olduğunu da hiç olmazsa bu gibi ince
    noktalardaki fennî te’yitlerle itiraf etmelidirler. Gök gürültüsünün
    bir tesbih olduğunu,328 bunu işitenlerin hamd ve şükretmesi
    gerektiğini de unutmamalıdırlar. Yıldırım hakikaten müthiştir. Bir
    İlâhî belâdır. Ve şimşek ile beraberdir. Fakat bundan korunmak;
    önceden, maddî ve mânevî bir yıldırım siperi bulmak gerektir. O
    da Allah’ı, emirlerini ve kanunlarını tanımakla olur. Şimşek çaktıktan
    sonra kulak tıkamanın hiçbir mânâsı yoktur. O zaman insan
    kurtulursa sırf Hakk’ın yardımı ile kurtulur ve gök gürültüsünü
    işittiği zaman da kurtulmuş olduğunu bilir. O zaman Allah’ın
    kudretine hamd ve şükretmesi gerekir. Bunlar ve bunları anlatan
    Kur’an hep hak âyetlerdir. Bu dâvetlere ve bu irşadlara kulak tıkamak
    ne bedbahtlıktır!
    İşte Cenâb-ı Hak münâfıkların durumunu bir de böyle “sayyib
    = yağmur” meseliyle tasvir buyurmuştur. Bu teşbih, teşbih-i
    mürekkeb (temsilî benzetme) olduğuna göre ayrıntılarında benzerlik
    aranılmayarak hepsinde münâfıkların hayretini, şaşkınlığını
    hayal etmek yetecektir. Bununla beraber bunu teşbih-i mefrûk
    olarak ayrıntılı bir şekilde düşünmek de mümkün olmuştur. Şöyle
    ki: İslâm dini hayat sebebi olmakta kuvvetli bir yağmura, Peygamberimizin
    gönderildiği zamanda dünyanın hali ve her zaman
    İslâm’a karşı olan kâfirlerin şüpheleri karanlıklara; dinin va’di
    ve vaîdi (korkutmas) şimşek ve gök gürültüsüne; kâfirlerin ve
    münâfıkların namzet oldukları musibetler ve ceza, yıldırımlara
    benzetilmiştir. Sonrası da İslâm’a münâfıkların bakışını ve fırsat
    buldukça ondan istifade şekillerini temsil ediyor. Bu iki temsilin
    nüzûl sebebi hakkında, yahudilerin de bazı rivâyetlerde bahis konusu
    edildiğini görüyoruz.329
    Parmaklarıyla kulaklarını tıkayarak, felâketten kurtuldukları
    konusunda kendilerini bir müddet daha avuturlar. Fakat gerçekte
    onlar kendilerini kurtaramazlar; çünkü Allah, kudretiyle onları
    her taraflarından kuşatmıştır.
    328 13/Ra’d, 13
    329 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 88 -
    Bu misaller, İslâm’a kalpten inanmayan, fakat çıkarları nedeniyle
    “müslüman” görünen kimseleri anlatır. Bu ikinci misal, şüphe,
    iman zayıflığı ve tereddüt içinde olan münâfıkları anlatmaktadır.
    Bunlar tamamen kâfir değillerse de, İslâm’ı, ancak kendilerini tehlikeye
    sokmayacak derecede uyguluyorlardı. Bu misalde yağmur,
    tüm insanlığa rahmet olarak gelen İslâm’ı temsil eder; karanlık,
    gök gürültüsü ve şimşek ise öne çıkan engelleri, İslâm düşmanlarının
    ortaya koyduğu güçlü savunma nedeniyle yaşanan tehlike ve
    güçleri temsil eder. Durum biraz yatıştığında onlar İslâm’a doğru
    yönelirler, fakat zorluk bulutları ortaya çıktığında veya kendi çıkarlarına,
    bâtıl inançlarına, önyargılarına ters düşen emirler verildiğinde
    öylece şaşkınlık içinde kalakalırlar.
    Eğer dilerse Allah, bir önceki misaldeki münâfıklara yaptığı
    gibi bu kimselerin de Hakk’ı görmelerini tamamen engelleyebilir.
    Fakat bunu yapmaz; çünkü Allah, görmek ve duymak istedikleri
    sürece onların Hakk’ı görüp duymalarına fırsat vermeyi dilemiştir.
    Allah’ın onlara Hakk’ı görüp duymalarına yetecek kadar güç vermesinin
    nedeni işte budur. 330
    Münâfıklık Küfre Götürür
    “Yahut onların durumu, gökten sağanak halinde boşalan,
    içinde yoğun
    karanlıklar, gürültü ve yıldırımlar bulunan
    yağmura tutulmuş insana
    benzer. O münâfıklar yıldırımlardan
    gelecek ölüm korkusuyla parmaklarını
    kulaklarına
    tıkarlar. Hâlbuki Allah, kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır.”
    Allah, münâfıkların durumunu, manevî yapılarını anlatırken
    tabiattan örnekler vermektedir. Bu tür benzetmeler, ortaya konulmak
    istenen gerçekleri
    daha iyi anlamamız için yapılmaktadır.
    İnsanın, duyu organlarına hitap eden gerçekleri anlaması daha
    kolaydır. Bu nedenle Allah, bu tür karşılaştırmalar
    yaparak insan
    idrâkini harekete geçiriyor. İç âleminin dengesi bozulmuş
    insanın
    yaşadığı mânevî fırtınalar ile tabiat âlemindeki fırtınalar birbirine
    oldukça benzemektedir. Onun için din eğitimcileri mânevî konuları,
    dış âlemden örnekler vererek anlatmalıdırlar. Bilimsel bilgi
    vasıtasıyla, mânevî oluşumların isbatına gidilmelidir.
    Dış âlemin kanunları ile insanın iç âleminin kanunlarının çakıştığı
    noktada
    hakikat meydana çıkar: “İnsanlara dış ve iç âlemlerindeki
    kanunlarımı öğreteceğim (göstereceğim) ki, Kur’an’ın gerçek olduğu onlara
    iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şahit olması
    yetmez mi?” 331
    Allah, bu âyetlerde dış âlemdeki tabiat olaylarının kanunlarını
    330 Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’an, insan Y., c. 1, s. 55
    331 41/Fussılet, 53
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 89 -
    anlatmakta
    ve bununla da münâfıkların iç âlemlerindeki oluşumları
    izah etmektedir. 20. âyette geçen gök kavramını, psikolojik, ya
    da metafizik mânâda ruhlar ve akıllar âlemi332 şeklinde anlayabiliriz,
    O zaman âyette yer alan “sayyib” kelimesi Fahruddîn Râzî’nin
    anladığı gibi iman ve Kur’an333 mânâsına gelir. Bu durumda gök
    ‘akıl’ olunca, âyetteki karanlık ve gök gürültüsü de, münâfıkların
    tahammül edemediği aklın öğretileri olacaktır. Böyle olunca da
    beyni ve gönlü nefsin işgaline uğrayan insanlar (münâfıklar), aklın
    öğretilerinden
    tiksinecekler, dünyaya, yani gönül ve nefis alemine
    rahmet olarak inen bu hakikatleri kabul etmek, nefislerine
    çok ağır gelecektir. İşte bu ağırlık
    nedeniyle münâfıklar, aklın bu
    gerçekleri karşısında parmaklarıyla kulaklarını
    tıkayacaklardır.
    Eğer gök, İlâhî âlemi ifade ediyorsa, sayyib de Kur’an’ın kendisi
    olur. Kur’an bir rahmet olduğuna göre, âyetteki yağmur Kur’an’ın
    rahmet olmasına işaret etmektedir. Bu durumda âyeti, “Kur’an’ın
    öğretileri münâfıklara ağır geldiği için, onu karanlık ve gürültü
    olarak değerlendireceklerdir” şeklinde anlayabiliriz.
    Âfetler şeklindeki tabiat olayları, insanı ölümle burun buruna
    getirir ve onda bir ölüm psikolojisi doğurur. Bu durumda insanın
    yapacağı ilk iş onu kabullenmemek veya âyetteki tabiri ile ona
    karşı “kulaklarını tıkamak”tır. Bu ise gerçeğin kabullenilmemesini
    ve gerçekten kaçışı ifade eder. İşte Yüce Allah,
    münâfıkların
    Kur’an’ın gerçeklerinden nasıl kaçtıklarını böyle bir benzetme
    ile
    ortaya koymaktadır.
    Kur’an gerçekleri karşısında münâfıklar, kulaklarını tıkayarak
    kendi karanlık
    dünyalarında Kur’an’ın sesini ölüm olarak algılamaktadır.
    Çünkü onlar
    cehâletleriyle uyum içinde yaşıyorlardı.
    Kur’an öğretilerinin meydana getirdiği o fırtına, cehâletin tüm
    putlarını yıkmaktadır. Bu da münâfığın ve münâfıklığın yok olması
    demektir. 334
    Münâfığın Işığı Kısa Sürelidir
    “Neredeyse gözlerini kapıverecek olan şimşek önlerini aydınlattı mı
    onun ışığında yürürler, üzerlerine karanlık çökünce dikilip kalırlar. Allah
    dikseydi, elbette onların kulaklarını sağır, gözlerini kör ederdi. Şüphesiz
    Allah, her şeye kadirdir.” 335
    Kur’an’ın getirdiği aklın ışığı, münâfıkların iç âlemi için yıldırımları
    andırmaktadır,
    münâfıklar ancak şimşeğin aydınlatması ve
    332 Elmalıh Hamdi Yazır, age, 1/221.
    333 Razî, age, 11/64.
    334 Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları:
    1/230-232.
    335 2/Bakara, 20
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 90 -
    aydınlatma süresi oranında, Kur’an’ın ve aklın ışığından istifâde
    ederler. Nefis tarafından karartılmış
    kalpte, sadece anlık aydınlanmalar
    meydana gelebilmektedir. Bir anlık ışıkta gerçeklerle
    karşı karşıya kalan münâfık, “iman ettim” diyor, fakat az sonra
    karanlığa gömüldüğü için, bunu bir serap kabul ederek, bu anlık
    imanının
    bir aldanma olduğu sonucuna varıyor. Böylece karanlık
    dünyalarında yaşamaya devam ediyorlar. Bu nedenle Allah,
    münâfığın dönekliğini ve çifte standardını, aklın ışığından
    yeterince
    istifade edememesine bağlamaktadır.
    Münâfıklar, Kur’an’ın ışığının, şimşeğin ışığı gibi gözlerini
    kör edecekmiş
    gibi davranırlar. Akim ve Kur’an’ın nûru, onların
    gözlerine ağır gelir ve o nûra tahammül edemezler. Yüce Allah
    “Dileseydim onların işitme ve görme duyularını giderirdim” buyuruyor.
    Gidemediğine göre, onların yine de Kur’an’ın ve aklın
    ışığının cazibesine kapılarak gerçekleri görebilme kapısını açık
    bırakmaktadır. Zira şok edici durumlarda insanlar, ani değişimler
    yaşayabilirler.
    Karanlık çökünce dikilip kalırlar ifadesi, aklın ve Kur’an’ın
    getirdiği faydalan anlayıp onlardan istifade edemeyince, dinin
    kapısında dikilip kalırlar demektir. Aklın ve Kur’an’ın öğretilerinin
    onlara getirdiği faydanın farkına
    varamamaları ve onlardan
    istifade edememeleri, münâfıkların gönlünü karartmaktadır. İşte
    bu karanlık, onları dine giden yolun kapısında durdurmakta
    ve
    içeriye girmelerini engellemektedir.
    “Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.” Yüce Allah, Bakara sûresinin
    baş kısmında yer alan münâfık ve kâfirlerin durumunu
    anlatan
    âyetlerin peşinden, Şüphesiz Allah her şeye kadirdir buyuruyor.
    Müfessirler âyetteki şey kavramı üzerine durarak içini doldurmaya
    çalışmaktadırlar.
    Biz burada şey kavramını farklı bir açıdan
    açıklamaya çalışacağız.
    Bakara, 7’den itibaren, Yüce Allah’ın, tasvir ettiği fiilleri gerçekleştirmeye
    kadir olduğunu belirtmek için, âyetin sonunda Allah
    her şeye kadirdir buyrulmuştur. Yüce Allah, hak ettikleri takdirde
    insanların kalbini ve kulaklarını mühürleme
    ve gözlerine perde
    çekme; münâfıkların manevî hastalığını artırma, Kur’an gerçekleriyle
    alay etmelerine karşılık münâfıklarla alay etme; münâfıkların
    nûrunu giderme, isyanlarını artırma; kâfirleri ihata etme ve
    dilediği takdirde
    onların işitme ve görme duyularını giderme gücüne
    sahiptir. İşte bu eylemleri
    yapabilecek olan Allah, her şeye
    kadir olmalıdır. Bir bakıma, Bakara l’den Bakara, 20 âyetine kadarki
    bütün konular, her şeye kadir olan Allah’ın hükmüyle
    karara
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 91 -
    bağlanmıştır. Ancak, her şeye kadir olan bir varlık, müslümanların,
    kâfirler
    ve münâfıkların iç âlemini bu şekilde bilip açıklayabilir. Bu
    güce sahip olmayan
    insanların, birbirlerini kâfir ve münâfık diye
    itham etmelerinin doğru olmayacağı
    da, zımnen anlamamız gereken
    bir gerçektir. 336
    Bu âyetlerde geçen bazı Kur’an kavramlarını özet olarak izah
    etmek gerekir diye düşünüyorum. Bunlar: “sayyib/şiddetli yağmur”
    “semâ/gök” ve “hazera’l-mevt/ölüm korkusu”.
    Yağmur ve Tûfân Gibi Şiddetli Olanı
    “Yahut (onların durumu), gökten sağanak halinde boşalan… yağmur
    gibidir.”337
    Sayyib kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de sadece bir yerde geçer; o
    da bu işlediğimiz Bakara sûresi, 19. âyetidir. Bu kelime, sağanak
    halinde, göklerden boşalmış gibi yağan şiddetli yağmur anlamına
    gelmektedir. Yaratıcı’nın koyduğu kanunların zincirleme işlemesiyle
    atmosfere gelen güneş ışınlarının, ancak canlıların ihtiyacı
    kadar olan üçte biri yeryüzüne ulaşır. Bu da rahmetin/yağmurun
    devamlılığını temin eden buharlaşmayı sağlar. Denizlerden ve
    toprak üzerinden kaldırılan su aynı oranda buharlaşır, tekrar yere
    iner ve hayatın devamında görev alır. Sonsuz kudret sahibi Allah,
    bir yılda 450 katrilyon litre suyu buharlaştırmaktadır. Keza, dakikada
    yeryüzüne yaklaşık bir milyar ton, saniyede 16 milyon ton
    su, yağmur olarak indirilmektedir. Yağışlar, yeryüzünün değişik
    bölgelerinde farklı miktarlarda olmasına rağmen, evrende israfa
    yer verilmeyerek bu rakam korunur ve bir yıl içerisinde dünyaya
    düşen toplam yağmur miktarı, diğer yıllarda da hep aynı kalır ve
    bütün zaman boyu böylece devam eder.
    Yağmur damlaları, dengelenmemiş bir yerçekimi kuvvetinin
    etkisinde kalsalardı; yere düşene kadar hızları devamlı artarak
    çok büyük değerlere ulaşırdı. Bu da, dolayısıyla muazzam hareket
    enerjisi kazanmış damlaların yeryüzüne taş gibi düşen felâketi
    olurdu. Bunun hiç de böyle olmadığını, ilmi sonsuz bir Yaratıcı’nın
    tecellisiyle başlangıçta hareketsiz olan her bir damlanın, yerçekiminin
    ters yönünde artan bir hava direncinin etkisinde hareket
    ettiğini görüyoruz. Bu şekilde damlaların hızları, yukarı yönlü
    hızla artan hava direnci ile aşağı yönlü yerçekimi kuvvetinin birbirine
    eşit olmasına kadar artarak sonunda sabit kalmaktadır. O
    336 Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları:
    1/232-233.
    337 2/Bakara, 19
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 92 -
    aktif, berrak ve tatlı su, hiçten ve gaybî bir hazine-i rahmet’ten
    gönderildiği hem cahillerce hem bilginlerce kabul edilir ki, sanki
    rahmet, tüm canlıların ihtiyaçlarına cevap vermek için tebessüm
    ederek damlalar suretinde ilahî hazine çeşmesinden akmaktadır.
    Yağmurda görülen bu ilahî yardım tecellisinden dolayı ona rahmet
    adı verilmiştir. 338
    Denizler dolusu su, gökler dolusu su... Bir senede yağan yağmurları
    bir araya toplamak mümkün olsaydı, belki Akdeniz’i doldururdu.
    Demek ki, bir senede Akdeniz’i gökyüzüne çıkarıp yere
    indiren, onları toprağın altına geçirip, yeraltı kanallarında dolaştırıp,
    tekrar yeryüzüne ulaştırıp, insanların hizmetine sokan
    var. Nil, Fırat ve Amazon nehirlerinin çıkışı, insanı hayretler içinde
    bırakmaktadır.
    “Hiç yağmur yağmasaydı ne olurdu?” “Yağan yağmurlar, hiç
    durmasaydı ne olurdu?” “Yağmurlar tane tane değil de oluktan
    boşanırcasına yağsaydı, kaya gibi başımıza düşseydi ne olurdu?”
    Bu üç sorunun cevapları aynı olacaktı: Tek kelimeyle “felâket!”
    Öyleyse yağmurun yağışında üç felâket gizlenmiş. Bizi bu üç
    felâketten koruyan var. Şükretmeyelim mi?
    “Yağmur, doğanın sevinçten ağlamasıdır.” Bir yağmur damlasının
    buharlaşıp gökyüzüne çıkması ve yoğunlaşıp yağmur halinde
    yeryüzüne inmesi esnasında; şiddetle inmeden, rahmet olarak
    başımızı okşaması, canlıların imdadına yetişmesi, şefkatle üzerine
    düştüğü en nazenin yaprak ve çiçeklere dahi zarar vermemesi, bütün
    bu olayların, üstün bir ilim ve kudret çerçevesinde gerçekleştiğini
    göstermez mi? 339
    “O Rab ki, yeri sizin için bir döşek, göğü de (kubbemsi) bir tavan yaptı.
    Gökten su indirerek onunla, size besin olsun diye (yerden) çeşitli ürünler
    çıkardı. Artık bunu bile bile Allah’a şirk koşmayın.” 340
    “Rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları evirip
    çevirmesinde elbette düşünen bir topluluk için (Allah’ın varlığına ve birliğine)
    deliller vardır.” 341
    “Gökten belli ölçü ve miktarda su indirdik de onu yerde durdurduk.” 342
    338 Mehmet Buharalı, Sızıntı, c. 12, s. 323
    339 Hekimoğlu İsmail, H. Hüseyin Korkmaz, İlimler ve Yorumlar, Türdav Y., s.
    279-280
    340 2/Bakara, 22
    341 2/Bakara, 164
    342 23/Mü'minun, 18
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 93 -
    “İçtiğiniz suyu düşündünüz mü? Buluttan onu siz mi indirdiniz, yoksa
    indiren Biz miyiz? Dileseydik onu tuzlu yapardık. Şükretmeniz gerekmez
    mi?” 343
    “De ki: (Sabahın birinde) Suyunuz çekiliverse, söyleyin bakalım, size
    kim bir akar su getirebilir?” 344
    Şiddetli Yağmur
    Su Tûfandır aynı zamanda; Firavunları ve destekçilerini de
    boğandır. Gökten sadece rahmet yağmaz; gazab yağdığı da olur.
    Rahmet, özdeki zehri artıran işlev de görür. Yağmur, kirazın tadını
    arttırır, ama Ebûcehil karpuzu, bundan yararlanmasını bilmediğinden,
    ancak acılığı çoğalacaktır. Kur’an’ın mü’minlere şifa ve
    rahmet yağdırırken; zâlimlerin hüsranlarını/ziyanlarını arttırdığı345
    gibi. Sen de rahmet ol; ince ince ve latifce yağ gül tomurcuklarına,
    güldür yüzünü güllerin. Ama gülle olmasını da bil, suya
    düşman olanlara. Sun rahmeti, rahmet ol, yağ insanların başlarına;
    tufan ol, sertleşip dolu olarak in, rahmete sövenlere, bakma
    timsah gözyaşlarına. Binecek başka gemileri olmadığı halde, göz
    önündeki Nuh’un gemisini reddeden için kaçınılmaz sondur tufanla
    helâk. Mûsâ’nın Rabbine ve mesajına kör ve sağır olanlar
    için su, ne hayat kaynağı ne de dosttur. Onlar, suya akseden kendi
    canavar görüntülerinin pençelerinde kıvranacaktır. Saydamdır su,
    aynadır; bakan göze göre değişir rengi. Yeşil gözle bakan yeşili,
    kızıl gözle bakan kızılı görecektir. Firavunlar Kızıldeniz’de boğulurken,
    Mûsâlar yemyeşil ova gibi sıratta, sırat-ı müstakimde yol
    almıştır, yol alacaktır.
    343 56/Vâkıa, 68-70
    344 67/Mülk, 30
    345 17/İsrâ, 82
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 94 -
    Nifak ve Münâfıklarla İlgili Âyet-i Kerimeler
    Nifak, Münâfık ve Çoğulu Münâfıkun Kelimelerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
    (Toplam 37 Yerde): 3/Âl-i İmrân, 167; 4/Nisâ, 61, 88, 138, 140, 142, 145; 8/Enfâl,
    49; 9/Tevbe, 64, 67, 67, 67, 68, 68, 73, 77, 97, 101, 101; 29/Ankebût, 11; 33/
    Ahzâb, 1, 12, 24, 48, 60, 73; 57/Hadîd, 13; 73; 48/Fetih, 6, 6; 57/Hadîd, 13; 59/
    Haşr, 11; 63/Münâfıkun, 1, 1, 7, 8, 9.
    Münâfıkların İmandan Yüz Çevirmeleri
    Münâfıklar, İnanmadıkları Halde İnandık Derler: Bakara, 8, 14; Nisa, 60, 81;
    Maide, 61; Tevbe, 56, 62; Nur, 47; Münâfıkun, 1-3.Münâfıklar, İman Etmezler:
    Bakara, 8, 13, 18; Nisa, 65, 82; Enfal, 20-24; Tevbe, 127.Münâfıklar, Kibirleri
    Yüzünden İmandan Kaçınırlar: Bakara, 206; Münâfıkun, 5-6.Münâfıklar,
    Allah’ın ve Rasülü’nün Hükmüne Razı Olmazlar: Nisa, 60-62, 64, 66; Nur, 48-50.
    Münâfıklar, Şeytanın Adamlarıdır: Mücadele, 19-20; Haşr, 16-17.Münâfıklar,
    İnkarcıdırlar: Tevbe, 54, 124; Muhammed, 25-26.Münâfıklar, Kur’an Ayetleriyle
    Alay Ederler: Tevbe, 124-125, 127.Münâfıklar, Peygamberlerle Alay Ederler:
    Muhammed, 16.Münâfıkların Kalpleri Mühürlü, Kulakları Sağır, Gözleri
    Kördür: Muhammed,16, 23-24; Münâfıkun,3. Münâfıklar, Peygamberimiz’e
    Suikast Düzenlediler: Tevbe, 74; Münâfıkun, 8.Münâfıklar, Peygamberimiz’i
    Saflıkla Suçladılar: Tevbe, 61-63.Münâfıklar, Peygamberlere İftira Ederler:
    Al-i İmran, 161.Münâfıklar, Doğruluğa Karşılık Sapıklığı Satın Almışlardır:
    Bakara, 16.Münâfıklar, Peygamber’in Yanında Fısıldaşarak Konuşurlar: Mücadele,
    8.Münâfıklar, Kalplerinde Olana Allah’ı Şahit Tutarlar: Bakara, 204.
    Münâfıklar, Fasıktırlar: Tevbe, 67, 84; Münâfıkun, 6.Münâfıklar, Fitne Çıkarmak
    İçin Mescid-i Dırar’ı İnşa Ettiler: Tevbe, 107-110.
    Münâfıkların Bazı Özellikleri
    Münâfıklar, Allah’ı ve Mü’minleri Aldattıklarını Zannederler: Bakara, 9;
    Nisa, 142; Hud, 5.Münâfıkların Kalplerinde Manevi Hastalık Vardır: Bakara,
    10; Nisa, 143; Maide, 52; Muhammed, 29,Münâfıklar, Yalan Konuşurlar: Bakara,
    10; Maide, 41; Tevbe, 74; Nur, 19.Münâfıklar, Fesat Çıkarırlar: Bakara,
    11-12, 205; Nisa, 83; Tevbe, 107; Muhammed, 22; Münâfıkun, 7.Münâfıklar,
    Kalıplarıyla Adama Benzerler: Münâfıkun, 4.Münâfıkların Misali: Bakara, 17,
    19-20, 264, 266; Haşr, 16; Münâfıkun, 4.Münâfıkların Sözleri Hoşa Gider: Bakara,
    204; Münâfıkun, 4.Münâfıklar, Kalplerinde Olmayanı Dilleriyle Söylerler:
    Fetih, 11.Münâfıklar, Fedakarlıklardan Kaçarlar: Nisa, 66-68; Tevbe, 42;
    AnkEbût, 10-11.Münâfıklar, Namaza Üşenerek Kalkarlar ve Namazlarından
    Gafildirler:Nisa, 142; Tevbe, 54; Maun,4-6Münâfıklar, İbadetlerinde Gösteriş
    Yaparlar: Nisa, 142; Tevbe, 107.Münâfıklar, Küfür ile İman Arasında Kararsızdırlar:
    Nisa, 143; Muhammed, 25-26.Münâfıklar, Zekât Vermezler: Maun,
    7.Münâfıklar, Günah İşlemekte, Düşmanlık Yapmakta, Haram Yemekte Yarış
    İçindedirler: Maide, 62-63Münâfıklar, Verdiklerini İstemeyerek Verirler:
    Tevbe, 54. Münâfıklar, Korkaktırlar: Tevbe, 56-57; Haşr, 13.Münâfıklar, Mal
    Sevgisi İle Doludurlar: Tevbe, 58-59, 67, 75-76; Fetih, 15; Hucurat, 14, 16-17.
    Münâfıkların Kalpleri Birbirine Benzer: Tevbe, 67, 69.Münâfıklar, Kötülüğü
    Emreder, İyilikten Alıkoymaya Çalışırlar: Tevbe, 67; Münâfıkun, 7.Münâfıklar,
    Sözlerinde Durmazlar: Tevbe, 75-78.Münâfıklar, Yalan Yere Yemin Ederler:
    Tevbe, 74, 96, 107; Mücadele, 14, 16, 18; Münâfıkun, 1.ü- Münâfıklar, Akrabalık
    Bağlarını Keserler: Muhammed, 22.Münâfıkların Dünyaya Bakışı: Kasas,
    60.y- Münâfıklar, Nankördürler: Tevbe, 74.Münâfıklar, Kâfirlere Karşı Bile Vefasızdırlar:
    Haşr, 11-12.
    Münâfıkların Cezası
    Münâfıkların Ölümü: Muhammed, 27.Münâfıklara Allah’ın Mühleti (Süre
    Tanıması): Bakara, 15.Münâfıkların Öldürülmesi: Nisa, 89, 91; Ahzab, 60-62.
    Kıyamet Günü Münâfıkların Durumu: Nisa, 138, 145; Maide, 41; Tevbe, 55, 68,
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 95 -
    74, 101, 126; Muhammed, 27-28; Fetih, 6; Hadid, 13-15; Mücadele, 15-17; Haşr,
    16-17.Münâfıkların Tevbesi: Nisa, 146; Tevbe, 74; Ahzab, 24.Münâfıkların
    Yaptıkları İyilikler Boşa Gider: Maide, 53; Tevbe, 53, 69, 107-110, Muhammed,
    28-29,Münâfıklar, Kur’an Ayetleriyle Açığa Çıkarılmalarından Korkarlar: Tevbe,
    64, 127.Münâfıklar, Allah’ın Rahmetinden Koğulmuşlardır: Muhammed,
    2-3; Fetih, 6, 12.Münâfıklara Allah Hidayet Etmez: Münâfıkun, 6.Kıyamet
    Gününde Münâfıklarla Mü’minlerin Konuşmaları: Hadid, 13-14.Münâfıklara
    Malları ve Evlatları Fayda Vermez: Al-i İmran, 10, 91, 116; Maide, 36; En’am,
    70; A’raf,48; Ra’d, 18; Meryem, 77-80; Casiye, 10; Mücadele, 17; Hakka, 25-29;
    Leyl, 8-11; Hümeze, 2-6; Leheb, 1-3.
    Münâfık-Mü’min İlişkisi
    Münâfıklar, Mü’minlere Karşı Çok Zayıftırlar: Haşr, 14; Münâfıkun,
    4.Münâfıkların Dostlukları Yoktur: Bakara, 204; Nisa, 89, 139, 140; Maide, 41,
    52, Tevbe, 50-51; Mücadele, 14; Münâfıkun, 4, 8.Mü’minlerin Münâfıklara
    Karşı Davranışları: Tahrim, 9.Savaşta Münâfıklar: Al-i İmran, 154, 156, 166-
    168; Nisa, 72-73, 77-78, 91, 141; Enfal, 49; Tevbe, 42- 53, 65-66, 81-83, 86-
    87, 90, 93-95; Nur, 53; Ahzab, 9-20, 24; Muhammed, 20-21; Fetih, 11-12,
    15-16.Münâfıkların Bilinmesi: Al-i İmran, 179; Nisa, 63; Maide, 52-53; Tevbe,
    101; Muhammed, 30.Münâfıkların Sözlerine İnanılıp Özürleri Kabul
    Edilmez: Nisa, 63; Tevbe, 94; Fetih, 15.Nifakı Bırakmaları İçin Münâfıklara
    Öğüt Vermek: Nisa, 63; Tevbe, 73.Münâfıklara Tesirli Söz Söylemek: Nisa,
    63; Tevbe, 73, 126.Münâfıklardan Yüz Çevirmek: Nisa, 81, 88; Tevbe, 95-
    96; Münâfıkun, 4.Münâfıklar, Mü’minleri Saptırmak İsterler: Nisa, 89; Nur,
    19.Münâfıklarla Mü’minler Hakkında Hükmü Allah Verecektir: Nisa, 141;
    Tevbe, 94.Münâfıklarla Mü’minlerin Misali: A’raf, 58; Enfal, 20-23; Tevbe,
    109.Münâfıkların Malları ve Evlatları Mü’minleri İmrendirmesin: Tevbe, 55,
    69, 85.Münâfıklar İçin Mağfiret Dilenmez: Tevbe, 8-, 84, 113; Münâfıkun,
    6.Münâfıkların Cenaze Namazları Kılınmaz: Tevbe, 84.Münâfıklara İtaat Etmekten
    Sakınmak: Ahzab, 1-3, 48.Münâfıklar, Mü’minlerle Alay Ederler: Tevbe,
    79; Bakara, 14.Münâfıklar, Mü’minleri Bırakıp Kâfirleri Dost Edinirler: Nisa,
    139; Maide, 52; Mücadele, 14.Münâfıkların Dostluğu: Bakara, 105; Maide, 82;
    En’am, 106; Tevbe, 7-8, 10, 12; İsra, 73-75; Kasas, 87; Mümtehine, 1-2, 6-9.
    Münâfıklar Fesat Çıkarırlar: Bakara, 11-12, 205; Nisa, 83; Tevbe, 107; Muhammed,
    22; Münâfıkun, 7.Münâfıkların Kabri: Tevbe, 84.Münâfıkların Kinini Allah
    Ortaya Çıkarır: Muhammed, 29.Münâfıklar, İbadeti Gösteriş İçin Yaparlar:
    Nisa, 142; Tevbe, 107.Münâfıklar, Mal Sevgisi İle Doludurlar: Tevbe, 58-59, 67,
    75-76; Fetih,15; Hucurat, 14, 16-17.Münâfıklar, Yalan Yere Yemin Ederler: Tevbe,
    74, 96, 107; Mücadele, 14, 16, 18; Münâfıkun, 1.Münâfıkları, Yerli Yersiz
    Haberler Yayarlar: Nisa, 83.
    Nifak ve Münâfıklarla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
    1. Münâfık Kimdir? Kütüb-i Sitte, 3, 520
    2. Nifak Bölümü: Kütüb-i Sitte, 16, 177-179
    3. Nifak: 7, 111
    4. Nifak Faaliyetlerinin Muhtevası Kütüb-i Sitte, 3, 523-524
    5. Münâfıkların Öldürülmesi İsteğine Peygamberimiz’in Cevabı: 2, 260
    6. Münafığın Cezası: 14, 378
    7. Münafığın Hastalanmasının Misali: 7, 275-276
    8. Münâfıkların Azabı, Kâfirlerin Azabından Daha Şiddetlidir: 16, 180
    9. Münâfıkların Bedir’den Önceki Tutumu: 16, 431
    10. Münâfıklarla Müslümanlar Arasındaki Bir Fark: 17, 384
    11. Münâfık ve Müşriklerle İstişare: 16, 133
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 96 -
    12. Bir Münafığın Müslüman Oğlu: 12, 161
    13. Cemel Vakasını Hazırlayan Münafığın Talimatı: 7, 318
    14. Din Adamı Kisvesindeki Münâfık Tahribatçılar: 7, 316-317
    15. İçimizdeki Münâfıklara Dikkat: 7, 316-317
    16. Kritik Anlarda Münâfıkların Rasülüllah’ı Terketmeleri: 3, 525-526
    17. Hz. Peygamber’in Münâfıklara Karşı Takip Ettiği Siyaset: 3, 521-528
    18. Rasülullah’ın Münafığı İdare Etmesi, Onu Öldürmemesi: 2, 260; 12, 161
    19. Rasülullah Zamanında Münâfıkların Bir Vasfı: 7, 311
    20. Münâfıkun Suresi: 4, 322
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 201-230
    2. Hadislerle Kur’an Tefsiri, İbni Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 185-208
    3. Tefsir-i Kebir (Mefatihu’l-Gayb), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 23-73
    4. Fi Zılali’l Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 84-93
    5. Tefhimu’l-Kur’an, Mevdudi, insan Y. c. 1, s. 53
    6. Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 98-104
    7. El-Mizan Fi Tefsiri’l-Kur’an, M. Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 87-88
    8. Min Vahyi’l-Kur’an, M. Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 1, s. 66-83
    9. Davetçinin Tefsiri, Seyfuddin El-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 45-58
    10. Bakara Suresi Yorumu, Haluk Nurbaki, Damla Y. 121-148
    11. Nifak Münâfık, Salih Çavuşoğlu, Hanif Y.
    12. Kur’an’da Nifak Olayı, Gübeddin Hikmetyar, Düşünce Y.
    13. Kur’an’da Nifak, Sadık Kılıç, Furkan Y.
    14. Kur’an’da Münâfık Karakteri, Cavit Yalçın, Vural Y.
    15. Münafığın Sırları, Harun Yahya, Vural Y.
    16. İslâm Davası ve Münâfıklar, Ali Rıza Temel, Bahar Y.
    17. Kur’an ve Sünnete Göre Yahudilik ve Münâfıklık, Mustafa Özçelik, Sabır
    Y. s. 87-133
    18. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 4, s. 356-358
    19. Kur’an Ölçülerine Göre Mü’min, Kâfir, Münâfık, Ahmed Taşgetiren,
    Büşra Y.
    20. İnançla İlgili Temel Kavramlar, Mehmet Soysaldı, Çağlayan Y. s. 84-95
    21. Kur’an’da insan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 187-214
    22. Kur’an-ı Kerim’de insan Tipleri, M. Fatih Kesler, Akçağ Y.
    23. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. 353-360
    24. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. 271-277
    25. Kur’ani Kavramlar, Muhammed El-Behiy, Yöneliş Y. s. 98-100
    26. Kur’ani Araştırmalar, Mutahhari, Tuba Y. c. 2, s. 37-82
    27. Kur’an’da Ölçü ve Ahenk, Abdürrezzak Nevfel, İnkılab Y. s. 104-106
    28. Kur’an Kültürü, Muzaffer Can, Cantaş Y. s. 20-28
    29. İslâm’da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, Kahraman Y. s. 159-170
    30. İslâm’a İtirazlar ve Kur’an-ı Kerim’den Cevaplar, Süleyman Ateş, Kılıç
    Kitabevi s. 433-468
    31. Kur’an’da Tartışma Metodları, Zahir b. Awad el-Elmai, Pınar Y. s. 471-478
    32. Kur’an ve Psikoloji, M. Osman Necati, Fecr Y. 211-216
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 97 -
    33. Kur’an Okulu, Hanif Y. sayı 10, s.474-480
    34. İman Küfür Sınırı, Ahmet Saim Kılavuz, Marifet Y. 65-68
    35. Kur’an’da Toplumsal Çöküş, Ejder Okumuş, insan Y. s. 130-141
    36. Kur’ani Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılab Y. s.142-143
    37. Kur’an’da Sembolik Anlatımlar, Necmettin Şahinler, Beyan Y. s. 13, 16,
    70, 312
    38. İslâm Davetinin Esasları, Abdülkerim Zeydan, Risale Y. c. 2; s. 135-149
    Sonsöz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…

     
     
    Okunma 9355 kez Son değişiklik Pazartesi, 25 Ocak 2021 05:51

    Ortam