Çarşamba, 27 Ocak 2021 00:57

    Sevgi İtaat ve İsyan

    Yazan
    Ögeyi değerlendirin
    (1 Oylayın)

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     


    Kitabın Adı:
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR -21-
    SEVGİ, İTAAT ve İSYAN
    Yazarı:
    Ahmed Kalkan
    Tashih:
    Ahmed Kalkan
    Mizanpaj:
    Ehl-i Dizayn
    Kapak Tasarım:
    Ehl-i Dizayn
    İstanbul 2012
    Baskı:
    İSTANBUL MATBAACILIK
    Gümüşsuyu Cad. Işık Sanayi Sitesi B Blok No:21
    Topkapı-Zeytinburnu/İSTANBUL
    Tel: 0 212 482 52 66
    SEVGİ, İTAAT ve İSYAN
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR
    -21-
    Ahmed KALKAN
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
    İTHAF
    Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
    KUR’AN dostlarına…
    Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
    Önsöz
    Bismillâh, elhamdu lillâh, ve’ssalâtu ve’sselâmu alâ rasûlillâh.
    İman sevgi ve buğzdur. “Lâ ilâhe illâllah” red ve kabul olduğu kadar nefret ve sevgidir. Rahmet, af, mağfiret, tevbelerin ve duaların kabulü gibi özellikler Allah’tan kullara sevgiyi gösterdiği gibi, hiçbir şeyi Allah’a şirk koşmamak ve ibâdeti sadece O’na tahsis edip kulluk yapmak da sevginin tezahürüdür. Demek ki sevgilerin en temeli, en yücesi, Allah sevgisidir. Allah’ı sevmek ve Allah tarafından sevilmek. Allah’tan râzı olmak ve Allah’ı râzı etmek. Diğer sevgiler, bu sevgiyi gölgelendirmeyecek, geri plana attırmayacak.
    Sevgi itaat ister. Sevgi varsa itaat de vardır: “De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhametlidir. De ki: ‘Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” 1 İmanı sevdiğimiz gibi imanlıyı da sevmek zorundayız. Birbirimizi sevmeden cennete giremeyeceğimizi belirtmiş Rasûl; bütün mü’minleri Allah için sevmeliyiz.
    “Lâ”sı olmayan bir inanç yaygınlaştırılıyor; itaat ve isyanı olmayan, mevcut düzene her yönüyle uygun bir din dayatılıyor. Her şeyle, özellikle egemen tüm güçlerle ve onların rab ve hâkimiyet anlayışlarıyla uzlaşan, Allah’ın hor gördüklerini hoş görmek için bin dereden su getiren, tepkisiz, laik müslümanlık (!) hâkim kılınmak isteniyor. Allah’a inanan, ama tâğuta itaatten ayrılmayan, Allah’a iman eden, ama tâğutların ilke ve hükümlerini kabul ettiğini ifade eden bir din, ilâhî olmaktan öte beşerî bir din!..
    İtaat ve isyan yönüyle şirk, günümüzde en çok gördüğümüz şirk çeşidi. “Ey iman edenler! Kâfirlere itaat ederseniz, sizi eski dininize geri çevirirler; o takdirde büsbütün kaybedersiniz.” 2 İtaat edilen Allah ise, kişi, yüce mertebe olan “Allah’ın kulu” olmayı tercih etmiş; O’na isyan edenlere itaati tercih edince de, “emir kulu”, “kapı kulu” olmayı, yani iki dünyada rezillik ve zilleti seçmiş olur.
    İman, itaat ve teslimiyet ile birlikte varlığını korur. “Allah’a ve Peygamber’e iman ve itaat ettik derler. Sonra da onlardan bir grup, bunun ardından yüz çevirir, bunlar mü’min değillerdir.” 3
    1 3/Âl-i İmrân, 31-32
    2 3/Âl-i İmrân, 149
    3 24/Nur, 47
    Sevgi ve itaat, imanın test edilmesi, imanın ispat edilmesidir. Yine, Allah’a itaatle birlikte Allah’ın itaat için izin vermediği, itaat etmemizi istemediği ilke ve şahıslara itaat, birbiriyle bağdaşmaz. Biri varsa, öteki yok demektir. Tâğutu reddetmeden Allah’a imanın geçerli olmadığı gibi, tâğuta isyan olmadan, tâğuta kayıtsız şartsız itaatle birlikte Allah’a itaat de gerçekleşmez. Kayıtsız şartsız itaat edilecek mercî olarak kişi neyi tercih ediyorsa, ilâh olarak onu kabulleniyor demektir.
    İsyanınız kâfirlere, tâğutlara, zâlimlere ve hevânıza; itaatiniz Rabbinize olsun!
    Ahmed Kalkan
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    Kasım 2012, Ümraniye
    İÇİNDEKİLER
    SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ / 9
    Sevgi; Anlam ve Mâhiyeti / 9
    Allah Sevgisi / 11
    Sevginin Dereceleri / 15
    Allah’ın Kulu Sevmesi / 16
    Allah’ın Kulu, Kulun Allah’ı Sevmesinin Belirtileri / 18
    Sevginin Esası ve Sebepleri / 19
    Allah Sevgisi İçin “Aşk“ Kavramının Kullanılması Doğru mudur? / 20
    Sevgi İmanın Göstergesidir / 28
    Kur’ân-ı Kerim’de Sevgi Kavramı / 29
    Allah Kimleri Sever? / 34
    Allah Kimleri Sevmez? / 35
    Hadis-i Şeriflerde Sevgi Kavramı / 37
    Sevgi, Gönlün Ölümsüz Meyvesi / 43
    Allah Vedûd’dur; Çok Seven ve Çok Sevilendir / 43
    Sevginin Zirvesi: Takvâ / 51
    Sevgi Toplumu / 58
    Tutku (Çarpık Sevgi) / 61
    İSYAN - İTAAT / 79
    İsyan; Anlam ve Mâhiyeti / 79
    İsyanın İki Yönü / 80
    Ma’siyet Ne Demektir? / 82
    İtaat; Anlam ve Mâhiyeti / 84
    Tâat Ne Demektir? / 85
    Kur’ân-ı Kerim’de İtaat ve İsyan Kavramı / 86
    Hadis-i Şeriflerde İtaat ve İsyan / 89
    İtaat Edilmesi Gereken Kimseler / 92
    İtaat Edilmesi Yasak Olan Kimseler / 99
    Küfürde Önderler ve Onların İzinden Giden Uyduları / 104
    İtaat ve İsyan Yoluyla Düşülen Şirk / 107
    Allah’a İtaat ve İsyanın Boyutları / 111
    Bütün Evren Allah’a İtaat Etmektedir / 113
    Nerdesin Ey Güzel İsyan? / 116
    - 9 -
    SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
    •
    Sevgi; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Allah Sevgisi
    •
    Sevginin Dereceleri
    •
    Allah’ın Kulu Sevmesi
    •
    Allah’ın Kulu, Kulun Allah’ı Sevmesinin Belirtileri
    •
    Sevginin Esası ve Sebepleri
    •
    Allah Sevgisi İçin “Aşk“ Kavramının Kullanılması Doğru mudur?
    •
    Sevgi İmanın Göstergesidir
    •
    Kur’ân-ı Kerim’de Sevgi Kavramı
    •
    Allah Kimleri Sever?
    •
    Allah Kimleri Sevmez?
    •
    Hadis-i Şeriflerde Sevgi Kavramı
    •
    Sevgi, Gönlün Ölümsüz Meyvesi
    •
    Allah Vedûd’dur; Çok Seven ve Çok Sevilendir
    •
    Sevginin Zirvesi: Takvâ
    •
    Sevgi Toplumu
    •
    Tutku (Çarpık Sevgi)
    “İnsanlardan bazıları, Allah’tan başkasını Allah’a endâd/denk tanrılar edinir de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke zâlimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azâbının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi.“ 1
    Sevgi; Anlam ve Mâhiyeti
    Mahabbet (Türkçe söylenişiyle muhabbet), sevmek demektir. Mahabbetullah da, Allah’ı sevmek anlamındadır. Mahabbet, “hubb“ (h-b-b) kökünden gelir. Hubb saf sevgiye denir. Araplar, dişlerin parlaklığı için aynı kelimeyi kullanırlar. Kaynamak üzere olan suyun üstüne çıkmağa başlayan kabarcıklara da habâb denir. Buna göre mahabbet, susamışlıktan (fazla arzudan) kalbin kaynaması, taşması, sevilene ulaşmak için çırpınmasıdır. Habâbu’l-mâ’, suyun fazlasına denir. Mahabbet de kalpteki düşüncelerin en baskını olduğundan h-b-b ile ifade edilmiştir. Türkçede mahabbetin (muhabbetin) karşılığı sevgidir. Bunun da normaline sevgi, aşırısına aşk, daha aşırısına sevdâ/tutku denir. Sevgi anlamına gelen bu
    1 2/Bakara, 165
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 10 -
    terim, aynı zamanda çekirdek, tohum, öz, nüve (habb) anlamlarına
    da gelmektedir. Bu mânâlarıyla Kur’an’da da kullanılmıştır.2
    Bu ikinci anlamını da gözönünde tutarak rahatlıkla diyebiliriz ki
    sevgi varoluşun tohumudur, çekirdeğidir, özüdür.
    Sevgi; Sevme duygusu, bir kimseye veya bir şeye muhabbet
    besleme hissi. Sevgi, insanlarda doğuştan bulunan fıtrî bir duygudur.
    Sevgi, topluma huzur ve barışı getiren birleştirici bir unsurdur.
    Kur’an, kalplerin sevgi ile birleşmesine önem verir. Mü’minin gönlü
    sevgi ile doludur. Kin ve düşmanlık, kâfirlerin özelliklerindendir.
    Allah Teâlâ, iman edenlerin kalplerini sevgi ile birleştirmiş, onları
    bu sevgi ve bağlılıkla güçlendirmiştir: “Ve kalplerinin arasını sevgi ile
    birleştirdi. Yoksa yeryüzünde ne varsa hepsini harcasaydın, yine onların
    kalplerini birleştiremezdin. Fakat Allah, onların arasını sevgi ile birleştirdi...“
    3
    Dinde sevgi iki türlüdür: Kulun Allah’ı sevmesi, Allah’ın kulu
    sevmesi. Allah’ı sevmek, yani mahabbetullah, herkesin, elde etmek
    için ardından koştuğu yüce bir mertebedir. Makamların en
    yücesi, derecelerin en yükseğidir. Kalplerin azığı, ruhların gıdası,
    gözlerin bebeğidir. Mahabbet, bir hayattır, onsuz insan ölülerden
    sayılır; bir nurdur, onu kaybeden karanlıklarda kalır. İnsan için en
    büyük mutluluk, Allah sevgisine ulaşmaktır. Allah Teâlâ; zâlimleri,
    fesatçıları, kâfirleri, israfçıları, haddi aşanları, kibirlenip böbürlenenleri
    sevmez. Buna karşılık, takvâ sahiplerini, tevbe edenleri,
    sabredenleri, ihsan sahiplerini, adâletle iş görenleri, ibâdetlerini
    yapanları, tevekkül edenleri sever. Yüce Allah; “De ki: ‘Eğer Allah’ı
    seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.“
    4 buyurmuş ve Allah sevgisine ancak O’nun emirlerine uymak, Peygamberinin
    yolundan gitmekle ulaşılabileceğini haber vermiştir.
    Müslümanın görevi, sevgisini iyiye, güzele ve meşrû olana yöneltmektir.
    Sevdiğini Allah için sevmeli, sevmediğini de yine Allah
    için sevmemelidir. Allah’ın sevdiklerini sırf Allah rızâsı için sevmek,
    sevmediklerinden yine O’nun rızâsını umarak kaçınmak gerekir.
    Peygamberimiz (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ, kıyâmet gününde:
    ‘Benim için birbirlerini sevenler nerede? Onları gölgemden başka
    gölge bulunmayan bir günde Arş’ın gölgesinde gölgelendireceğim.’ buyurur.“
    5
    2 6/En’âm, 95; 55/Rahmân, 12
    3 8/Enfâl, 63
    4 3/Âl-i İmrân, 31
    5 Müslim, Birr ve Sıla, 161
    SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
    - 11 -
    Abdullah bin Ömer şöyle söyler: “Allah için sev, Allah için buğzet,
    Allah için dost ol ve yine O’nun için düşman ol. Çünkü Allah’ın
    dostluğuna ancak bu şekilde erişilir.“ Müslüman, sevilmesi gereken
    her şeye ve herkese karşı, her türlü çıkar düşüncesinden uzak,
    sırf Allah rızâsı için, samimi bir sevgi beslemelidir. İnsan ruhunu
    olgunlaştıran mânevî gıdalardan biri olan sevgi, özellikle çocuklardan
    esirgenmez. Çocuk ruhunda her türlü iyiliği filizlendirecek
    olan şey sevgidir. Sevgiden mahrum olarak yetişen çocuklar katı
    yürekli ve zâlim olmaya daha yatkındırlar. Bu mahrûmiyet, onların
    ruhunu kesinlikle olumsuz yönde etkiler. 6
    Allah Sevgisi
    Muhabbetullah, yani Allah sevgisi; nefsin, zât ve sıfatlarıyla
    mükemmel olan Allah’a meyletmesidir. Sevginin meydana gelmesinde
    ön şart, sevilen varlığın tanınmasıdır. Allah’ın künhünü
    (nitelik ve niceliğini) akıl ile idrâk mümkün değil ise de, zâtının
    kendini vasıflandırdığı kadarıyla da olsa O’nu tanımak, O’na inanmayı
    ve sevmeyi gerektirir. İslâm düşünürü İmam Gazâlî, kişiyi Allah
    sevgisine götüren beş sebepten bahseder:
    a) İnsan kendi varlığını, varlığının kemâlini ve devamını sever;
    yokluğunu, kemâlinin azlığını ise sevmez, ondan nefret eder. Bu
    durum, insanı Allah’ı sevmeye götürür. Çünkü kendisini ve Rabbinı
    bilen, varlığının devam ve kemâlinin kendinden değil; Allah’tan
    olduğunu bilir. İnsanı yoktan var eden, yaşatan, kemâl sıfatlarını
    yaratmakla kendisini olgunluğa ulaştıran ve güzelliğe ulaşma sebeplerini
    yaratan, bu sebepleri kullanmaya hidâyet eden Allah’tır.
    Yoksa insanın kendi başına ne varlığı, ne de devam ve kemâli
    olabilir. Varlıklar arasında kendi kendine var olan yalnız Allah’tır.
    O’ndan başka her şey, O’nun kuvvet ve kudretiyle vardır. Başkasından
    meydana gelen kendi zâtını seven bir ârif, onu meydana getireni
    ve (inanıyorsa) kendini yoktan var edip yaşatan ve bizâtihî
    kaim olup başkalarını da yaşatanı elbette sever. O’nu sevmemesi,
    kendine ve Rabbine olan cehâletinden ileri gelir. Muhabbet,
    mârifetin meyvesidir, onun için mârifetten sonra gelir. Mârifet
    (Allah’ı tanıma) olmazsa muhabbet de olmaz. Mârifet zayıf olursa
    muhabbet de zayıf olur. Bunun için Hasan-ı Basrî: “Rabbini bilen
    O’nu sever; dünyayı bilen ondan nefret eder“ demiştir.
    b) İnsan, malını koruyan, kendisiyle güzel bir şekilde tatlı tatlı
    konuşan, kendisine yardımda bulunan, düşmanlarına karşı savunan,
    kendisine, ailesine, çoluk-çocuğuna iyilik yapan ve ihsanda
    6 Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 393-394
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 12 -
    bulunanı sever. Bu sevgi, Allah’ı sevmeyi gerektirir. Çünkü bütün
    bu iyilikleri kendisine yapan ve yaptıran Allah’tır. Bunlara ilâveten
    insanlara her çeşit nimetleri veren yine Allah’tır. “Allah’ın verdiği
    nimetleri sayacak olsanız, sayıp bitiremezsiniz.“7 Çok kere Allah’ın nimetleri
    bir insan kanalıyla diğerine intikal eder. Nimetin gerçek
    sahibi ise Allah’tır. Ayrıca iyilik eden adamı, iyilik olarak kullanılan
    malı yaratan, o maldaki tasarrufun kudret ve irâdesini o adama
    nasip eden, kişiyi nimet verene karşı sevdiren, O’nu da diğerine
    karşı meylettiren muhakkak ki yine Allah’tır. Allah’ın bu sebepleri
    onda yaratması ve malını ona vermesinin kendi hakkında hayırlı
    olmasını bildirmekle onu bu işi yapmaya mecbur etmiş ve adamın
    da muhâlefet etme imkânı kalmamıştır. Demek ki; asıl ihsanda bulunan,
    onu bu işe mecbur edendir. Onun eli ise ihsânı yapmakta
    bir vâsıtadır. Demek ki; kişinin kendisine iyilik edeni sevmesi, o
    adamı iyiliğe muvaffak kılan Allah’ı sevmeyi gerektirir.
    c) İnsan, yapılan iyilikten şahsî bir faydası olmazsa bile iyiliği
    yapanı sever, yapmayandan nefret eder. Kendisi ile ilgili olmasa
    bile adâleti ve insanlara merhamet ve yumuşaklıkla muâmele etmesiyle
    tanınan bir idâreci insanların sevgisini kazanırken, bunun
    zıddına zulmü ve acımasızlığıyla tanınan bir yönetici de nefret kazanır.
    Bu, ihsanda bulunan kimseyi sırf ihsanı yüzünden sevmektir.
    Bu sevgi, ihsandan bir fayda görmeyende de görülür. Bu üçüncü
    sebep de yalnız Allah’ı sevmeyi gerektirir. Zira O, kendi fazlından,
    önce bütün mahlûkatı yarattı. Onların zarûrî ihtiyaçları olan organlarını
    tamamladığı gibi, zarûrî olmadığı halde ihtiyaç olduğu
    sanılan sebepleri yaratmakla onları nimet ve refaha kavuşturdu.
    Sonra ihtiyaçlarından fazla olan birtakım süs ve ziynetlerle onları
    güzelleştirdi. İnsan hayatı için zarûrî olmayan gerek fizikî güzellikleri
    ve gerekse tabiatta olan dış güzellikleri yaratan Allah, bu
    yönüyle de sevilmeye en lâyık olandır.
    d) Sevmenin dördüncü sebebi, bir fayda ummak için değil; yalnız
    güzelliğinden ve kemâlinden ötürüdür. Allah zât ve sıfatları
    itibarıyla güzeldir. Çirkinlik, bir noksanlıktır. Noksanlık Allah’a yakışmaz.
    Allah’ın her sıfatı kemâl noktasındadır. Âlim, bilgili, kudretli,
    cömert insan; şahsî menfaati olmasa bile diğer insanlar tarafından
    sevilir. Kişileri sevdiren, onlardaki bu güzel sıfatlardır. Oysa
    sevgi sebebi olan bu sıfatlar, Allah’ın aynı kemâl sıfatlarıyla mukayese
    dahi edilebilecek olgunlukta değildir. Hâlbuki bu sıfatları
    da insana bahşeden yine Allah’tır. Eksik güzelliklerle sevilmeye
    hak kazanan bir varlığa mukabil Allah’ın daha çok sevilmesi gerekir.
    Çünkü Allah herkesten daha çok âlim, daha kudretli, daha
    7 16/Nahl, 18
    SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
    - 13 -
    cömerttir. Eşi, benzeri, ortağı, dengi yoktur. Ezelî ve ebedîdir. Her
    şeyi yoktan var eden, varlığında başkasına muhtaç olmayan, fazl,
    celâl, cemâl, kudret ve kemâl sahibidir. Şâyet ilminden dolayı bir
    âlimin, kudretinden dolayı bir kaadirin, olgunluğundan dolayı bir
    kâmilin, bağışlayıcılığından dolayı bir bağışlayanın, ihsanından
    dolayı bir varlığın sevilmesi gerekiyorsa bütün bu sıfatlar en kâmil
    derecede Allah’ta vardır. Dolayısıyla bu yönü itibarıyla da en çok
    sevilmeye lâyık olan yine Allah’tır.
    e) İki kişi arasındaki münâsebet ve benzerlik, sevginin sebebidir.
    Aynı cinsler birbirleriyle münâsebet kurarlar. Bu münâsebet
    zamanla sevgiye dönüşür. Her ne kadar cins, şekil ve sûret sözkonusu
    değilse de, kul ile Allah arasında gizli bir münâsebet
    vardır. İnsanın, Allah’ın güzel vasıflarıyla vasıflanması emredilir:
    “Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanın“ gibi. Bu ahlâk da ilim, iyilik, ihsan, lütuf,
    hayırda bulunmak, insanlara merhametli olmak, onlara öğüt
    verip doğru yola getirmek, bâtıldan uzaklaştırmak ve benzeri
    dînî faziletlerdir. Allah ile kul arasında, anlaşılması güç olan özel
    münâsebetler de vardır. “Ona şekil verip rûhumdan üflediğimde...“8
    Bu üstün münâsebetten dolayı melekler bile insana secde etmekle
    emrolunmuşlardır. Yine insan, özel münâsebet neticesi, yeryüzünde
    halîfe9 olarak yaratılmıştır. Bu tür münâsebetler de insanın
    Allah’ı sevmesini gerektiren sebeplerdir. Bütün bunların dışında
    kul Allah’ı, O’ndan gelecek bir nimet karşılığı değil; O yalnızca
    Allah olduğu için sevmelidir. O’nu sevmenin ilk alâmeti O’na inanmak
    ve kayıtsız şartsız emirlerine itaat etmektir. “De ki: ‘Eğer Allah’ı
    seviyorsanız bana (Hz. Muhammed’e) uyun ki Allah da sizi sevsin...“10 Bu
    âyet, Allah’ı sevmenin ve Allah tarafından sevilmenin şartı olarak
    Hz. Peygamber’e mutlak itaati öngörüyor.
    Hz. Muhammed’e (s.a.s.) itaat, esasta onu elçi olarak gönderen
    Allah’a itaattir. Ona isyan ise Allah’a isyandır. İsyan ile sevgi
    bir arada bulunamaz. Allah’ı sevmek, diğer varlıkları sevmemeyi
    gerektirmez. Ancak, yaratılanı yaratan gibi, yaratanı da yaratılan
    gibi sevmek küfürdür. Hristiyanlar Hz. İsa’yı Allah gibi, Allah’ı
    sever gibi sevdiklerinden küfre girmişlerdir. “İnsanlardan bazıları,
    Allah’tan başkasını Allah’a endâd/denk tanrılar edinir de onları Allah’ı sever
    gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise (onlarınkinden)
    çok daha fazladır...“ 11
    8 15/Hıcr, 29
    9 2/Bakara, 30
    10 3/Âl-i İmrân, 31
    11 2/Bakara, 165
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 14 -
    Allah’ı sevmenin ve Allah tarafından sevilmenin özelliği; O’na
    iman, mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve
    şiddetli olmak, Allah yolunda cihad etmek, iman ve İslâm’ından
    dolayı kınayıcının kınamasından korkmamaktır.12 Hiç kimsenin
    sevgisi Allah sevgisinden daha ileri olamaz: “De ki: ‘Eğer babalarınız,
    oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar,
    kesâda uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size
    Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise,
    artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu
    hidâyete erdirmez.“ 13
    Allah’ı sevmek, zamanla O’nun tarafından sevilme nimetini
    kazandırır. Allah’ın sevdiği kullar ise âhiretin korku ve üzüntüsünden
    kurtulmuş olur. “İyi bil ki Allah’ın dostlarına/sevdiklerine korku
    yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.“ 14 Kul, sevgisiyle Allah’a itaat eder,
    farz ibâdetlerin yanında nâfile ibâdetlerle de Allah’a mânevî yakınlık
    kazanmaya çalışır. Nihâyet İlâhî lütuf ile Allah’ın sevgisine
    lâyık olur. Eşyaya benzemekten münezzeh olan Allah bir kulunu
    sevdimi onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli ve yürüyen ayağı
    olur. Yani kul, Allah’ın görmesini istediği şeyi görür, işitmesini
    istediği şeyi işitir, tutmasını istediği şeyi tutar... Daha açık ifadeyle
    Allah sevdiği kuluna daima râzı olduğu işleri yapmayı nasip eder.
    Allah sevgisinin, diğer mahlûkatı sevmeye engel olmadığını
    söylemiştik. Ana, baba, eş, evlât, dünya ve dünya nimetleri de sevilir.
    Ancak bu sevgi, Allah sevgisinden daha üstün olmamalıdır.
    Sevgi, insanı sevdiğine bağlar. Ondan ayrılmak ise en büyük ızdırap
    kaynağıdır. Aşırı derecede dünyayı seven ve ona bağlanan
    insan, bir gün ondan ayrılacağını düşündükçe kahrolur. Allah’a ve
    âhirete inanmayan ve hayat olarak sadece dünya hayatını kabul
    eden kâfir için, ölüm en büyük felâkettir. Ölümü inkâr, Allah’ı ve
    âhireti inkâr kadar kolay değildir.
    Kâfir için sevdiklerinden ayrılma ve ızdırap kaynağı olan
    ölüm, mü’min için sevdiğine kavuşma ânıdır. İman; sadece mârifet
    ile olmaz, sevgi de gerekir. Sevgi; imanı olgunlaştırır. Allah’ı ve
    Rasûlullah’ı her şeyden daha çok sevmek, mü’minin imanının
    kemâlini gösterir. “Nefsim hâriç, seni her şeyden daha çok seviyorum
    ya Rasûlallah!“ diyen Hz. Ömer’e, Peygamberimiz (s.a.s.):
    “Beni nefsinden/kendinden de çok sevmedikçe kâmil mü’min olamazsın, ey
    Ömer!“ demişti. Hz. Ömer de: “Seni kendimden de çok seviyorum
    12 5/Mâide, 54
    13 9/Tevbe, 24
    14 10/Yûnus, 62
    SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
    - 15 -
    ey Allah’ın Rasûlü“ deyince Peygamber Efendimiz “Şimdi oldu ey
    Ömer!“ buyurmuştu.
    Yukarıda işaret edildiği gibi Peygamber’i sevmek, insanlığının
    ötesinde, Allah’ın elçisi olduğu içindir, yani Allah onu sevdiği içindir.
    Yine, cihada çıkacak olan İslâm askerlerine maddî yardımda
    bulunmak üzere her şeyini bağışlayan Hz. Ebû Bekir’e Peygamberimiz:
    “Geride ailene ne bıraktın?“ diye sorunca, “Allah ve Rasûlünün
    sevgisini bıraktım, ey Allah’ın Rasûlü“ diyerek imanın sevgi ile
    doruk noktaya çıktığının numûnesini vermiştir. Hz. Peygamber
    (s.a.s.) de şöyle duâ etmiştir: “Allah’ım, Seni sevmeyi ve Seni seveni
    sevmeyi ve Senin sevgine beni yaklaştıracak şeyi sevmeyi bana nasip et
    ve Senin sevgini bana kendimden, âilemden ve (sıcak ve harâretli günde)
    soğuk sudan bana daha sevimli kıl.“ 15
    Sevginin Dereceleri
    Sevgi, kalpteki kuvvet ve zaaf derecesine göre çeşitli isimler
    alır. Mahabbetin ilk derecesi “alâka“dır. Kalp, sevilene yapışıp bağlandığı
    için, sevginin bu düzeyine alâka denmişir. Sevginin ikinci
    derecesi “irâde“, yani kalbin sevdiğini istemesi, ona yönelmesidir.
    Üçüncüsü: “sabâbet“ yani sargın eğilim; kalbin, uzakta olan sevgiliye
    doğru, suyun tepeden aşağı akması gibi akmasıdır. Dördüncüsü
    “ğarâm“dır. Bu da kalpten hiç ayrılmayan, alacaklının borçluya
    yapışması gibi sahibine yapışan sevgidir. Suçluya yapışacak cehennem
    ateşine de ğarâm denmiştir: “Onun azâbı ğarâmdır.“16 Beşincisi:
    “Vedâd“dır. Bu da sevginin çok temiz ve hâlisine denir. Bunun için
    Allah’ın en güzel isimlerinden biri de el-Vedûd’dur. Çünkü en hâlis
    sevgi, O’nun yaratıklarını sevmesidir. Altıncısı “şeğaf“tır. Şeğaf,
    kalbi istilâ eden, yahut kalbin içinden ta dış zarına kadar taşan
    sevgiye denilir. Yedincisi “ışk“tır ki sahibinin sonucundan endişe
    edilen bir sevgidir. Türkçede buna sevdâ, daha ileri derecesine
    kara sevdâ denilir. Sekizincisi “teteyyüm“dür. Teteyyüm, tapmak,
    küçüklenmek, daha doğrusu taparcasına sevmek demektir. Dokuzuncusu:
    “Teabbüd“dür. Teabbüd, teteyyümün üstünde bir sevgidir.
    Bu sevgi, taparcasına sevmek değil, sevdiğine fiilen tapmaktır.
    Sevgilisi, onu tamamen kendisine kul yapar. Artık onun, kendisine
    ait bir şeyi kalmaz. Açık ve gizlide ne varsa hepsi sevgilisinin olur.
    İşte kulluğun hakikati, bu tür bir sevgidir. Onuncusu, “hullet“dir.
    Bu da sevenin ruhunun içine, kalbinin hücrelerine işleyen, orada
    sevgiliden başkasına hiç yer bırakmayan sevgidir.
    15 Tirmizî, Deavât 72, 73; Cengiz Yağcı, Şamil İslam Ans. c. 1, s. 120-121
    16 25/Furkan, 65
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 16 -
    Allah’ın Kulu Sevmesi
    Kul, Allah’ı sevdiği gibi, Allah da kulunu, yarattığını sever.
    Özellikle insanın, öteki yaratıklar içinde ayrı bir yeri vardır. Çünkü:
    “Biz gerçekten Âdemoğullarına çok ikram ettik, onlara çok değer
    verdik...“17 âyeti ile Allah, insanoğlunu değerli yarattığını, ona çok
    ikramda bulunduğunu bildirmiştir. Allah’ın kulunu sevdiğini belirten
    çokça âyet vardır. Allah’ın, takvâ sahibi, iyilik eden, tevbe
    eden, içini dışını temizleyen, âdil, sâlih kullarını sevdiğini Kur’an
    vurgulamaktadır. Bazı âyetler de Allah’ın fesâd, fısk, kibir, zulüm,
    saldırganlık gibi kötü işleri yapan kullarını sevmediğini belirtmektedir.
    Âl-i İmrân sûresinin 31. âyetinde de Allah’ın kulu sevmesi,
    kulun, Peygamberine uyması şartına bağlanmıştır.
    Peygamberimiz (s.a.s.) de: “Kim Allah için tevâzu ederse Allah onu
    yükseltir. Kim de kibirlenirse Allah onu alçaltır. Kim Allah’ı çok zikreder/
    anarsa, Allah onu sever.“18 buyurmuştur. Bir rivâyette de: “Kulum
    Bana, en çok, farz ibâdetlerle yaklaşır. Kulum, nâfile ibâdetlerle de Bana
    yaklaşmağa devam eder. O kadar yaklaşır ki onun işiten kulağı Ben olurum,
    Benimle işitir. Gören gözü Ben olurum, o Benimle görür. Tutan eli
    Ben olurum, o Benimle tutar. Yürüdüğü ayağı Ben olurum, o Benimle
    yürür.“ 19 buyrulmuştur. Yine birçok hadiste Allah’ın sevdiği işler
    anlatılmış; “Allah’ın en çok sevdiği işler şu, şudur“ denilmiştir. Bütün
    bunlar, Allah’ın, kullarını sevdiğini kanıtlamakta ve vurgulamaktadır.
    Muhabbet yüce bir haldir. Allah, kulunun kendisini sevdiğini;
    kendisinin de kulunu sevdiğini bildirmiştir. Allah, kulunu sever,
    kul da Allah’ı sever. Sevgi hali, kulu, Allah’a saygıya, O’nun rızâsını
    üstün tutmağa, O’nun yolunda sabra, Allah’a kavuşmağa, O’nsuz
    kararının kalmamasına, kalbi sürekli Allah’ı anmağa ve onunla
    kaynaşmağa sevk eder.
    Gazâlî şöyle diyor: “Kulun Allah’ı sevmesi, mecâz değil; gerçektir.
    Çünkü dilde muhabbet, nefsin, kendisine uygun bir şeye
    duyduğu eğilimdir. Işk (Türkçe’de aşk) ise, bu eğilimin aşırı derecesidir.
    İyilik ve güzellik nefse uygunluktur; güzellik ve iyilik, bazen
    baş gözüyle, bazen de basîretle (gönül gözüyle) algılanır. Sevgi
    ise, her ikisi ile algılanabilir, sadece söze mahsus değildir. Fakat
    Allah’ın kulu sevmesi, bu anlamda olamaz. Bütün bu kavramlar
    da öyledir. Allah’tan başkası hakkında bir mânâ ifade eden
    kavramlar, Allah hakkında başka bir mânâ ifade eder. Yaratanla
    17 17/İsrâ, 70
    18 İbn Mâce, Zühd 16
    19 Buhârî, Rikak 38; Ahmed bin Hanbel, VI/256
    SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
    - 17 -
    yaratıklar arasında en ortak isimlerden olan “varlık“ bile Yaratan
    ile yaratıklar hakkında aynı anlamı vermez, herbiri için ayrı bir
    anlam kazanır. Çünkü yaratıkların varlıkları, Allah’tan alınmıştır.
    Tâbi’ varlık ile tâbi olunan varlık bir olamaz. Ortaklık, sadece kelimededir,
    anlam farklıdır.“ 20
    Genel olarak Yaratanla yaratıklar arasında, özellikle de Yaratanla
    insan arasında sevgi, kâinatın temel yasalarından biridir.
    Yüce Allah, eserlerini, fiillerini görmek, isim ve sıfatlarıyla görünmek
    için kâinatı yaratmıştır. O, yaratıcıdır, rızık verendir, kısandır,
    açandır, yükseltendir, azîz edendir, alçaltandır, zelîl edendir; diğer
    isim ve sıfatların sahibidir. Eğer yarattığı kimse yoksa yaratması,
    kuru bir isimden ibaret kalır. Rızık verdiği kimse yoksa rızık verici
    sıfatı eyleme çıkmaz, potansiyel bir güçten ibaret kalır. Öteki isim
    ve sıfatları da böyle, ancak tatbikatla, eyleme çıkmakla kuvveden
    fiile geçmiş, görünmüş olur. İşte Yüce Allah, isimlerinin ve sıfatlarının
    görünmesi için âlemleri yaratmıştır. “Ben, cinleri ve insanları sadece
    Bana kulluk etmeleri için yarattım“ 21 âyetinde bu gerçeğe işaret
    edilmiştir. Çünkü ibâdet edilmek, bilinmenin en ileri sonucudur.
    Demek ki Allah, şânının bilinmesi için evreni yaratmıştır. Hakk’ın
    bilinme ve ibâdet edilme irâdesi, parça parça her yaratığında görünen
    sevgiyi içermektedir.
    Maddî yaratıkların en küçük parçası -bildiğimize göre- atomdur.
    Atomun yapısını bilen insan, merkezdeki çekirdek ile onun
    çevresinde korkunç sür’atle dönen elektronlar arasındaki câzibeyi
    yani sevgi bağını anlar. Şimdi sevgi, kâinatın en küçük parçasına
    hâkim olduğuna göre, o zerrelerin birikiminden oluşan kâinat cisimlerinin
    hepsine de hâkimdir. Demek ki kâinatın yapısı, isim ve
    sıfatlarını seven Allah’ın sevgisinden taşan bir sevgi üzerine kuruludur.
    Akıl, nakil, fıtrat, ibret, zevk ve vicdan kalıntıları hep kul ile
    Rab, yaratılan ile Yaratan arasında iki yönlü muhabbetin varlığını
    gösterir. Allah’ın yaratması, doğru yolu göstermek için emirler
    vermesi, peygamberler göndermesi, davranış ve eylemlere sevap
    ve ceza belirlemesi hep muhabbetinin, yaratıkları kollamasının
    eseridir. Yaratıcının, yarattığını sevmesi, kendi zâtını ve fiillerini
    sevmesi demektir. Yaratılanın, yaratanı sevmesi ise, eksiğin
    kemâle eğilimidir; Elektronun çekirdeğe, gezegenlerin güneşe;
    güneşin sistemiyle birlikte tâbi olduğu galaksi merkezine çekimi
    gibi. Çünkü yaratığın varlığı, hayatı ve eylemleri hep Yaratan’a
    20 İhyâu Ulûmi'd-Dîn, IV/302-303
    21 51/Zâriyât, 56
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 18 -
    bağlıdır. Yaratanın sevgisi, yaratılanın, özellikle de tam bilinç sahibi
    insanın hücrelerine, ruhuna karıştırılmıştır. Mahlûkatın hamuru,
    Hâlik sevgisiyle yoğrulmuştur. Allah cinleri ve insanları Kendisine
    kulluk etmeleri için yaratmıştır.22 İbâdet, sevginin en son derecesidir.
    Kulluğun gerçeği sevgidir. Sevgisiz inâbe, rızâ, hamd ve şükür,
    havf ve recâ mümkün değildir. “Allah, İbrâhim’i halîl edinmiştir.“23
    Âyette geçen hullet de sevginin en olgunudur. Sevgi, kalpte şevk,
    üns, inbisât ve rızâ gibi haller doğurur.
    Allah’ın Kulu, Kulun Allah’ı
    Sevmesinin Belirtileri
    Allah’ın, kulunu sevdiğinin ilk belirtisi, onu yaratması, ona varlık,
    sağlık vermesi, hayatını sürdürebileceği nimetleri lutfetmesidir.
    Ayrıca kulunu doğru yola iletmek, dünyada ve âhirette mutsuzluğa
    düşmesini önlemek için ona verdiği akıl gücü, irâde özgürlüğü
    yanında peygamberler, ıslahatçılar göndermesi de Allah’ın sevgisinin
    bir sonucudur.
    Dünyada yaratıkların en değerlisi ve şereflisi olarak yaratılan
    insanın asıl yaratılış nedeni, yükselip kemal kazanmasıdır.
    Kul, kazandığı kemâl ölçüsünde sonsuz âhiret hayatında mutlu
    olur. Kemâl kazanmak da olayların sınavlarından geçmekle mümkündür.
    İşte Allah, sevdiği kulunu çeşitli meşakkatlerle, belâlarla
    sınavlardan geçire geçire olgunlaştırmak ister. Peygamberimiz
    (s.a.s.): “Allah bir kulu severse onu dener. Kul, sabrederse onu seçer;
    râzı olursa tertemiz yapar.“24 buyurmuştur. Âlimlerden biri de: “Sen
    kendini, O’nu sever; O’nu da seni sınar görüyorsan, anla ki O seni
    temizlemek istiyor“ demiştir.
    Allah kulunu çeşitli belâlarla, zorluklarla, musîbetlerle dener.
    Kul, çeşitli belâlarla denendiği halde sabreder, Allah’a sığınırsa
    temizliği artar, Allah katında derecesi yükselir. Dünya, başlı başına
    bir imtihan alanıdır: “Allah, sizin hanginizin daha güzel iş yapacağınızı
    denemek için ölümü ve hayatı yarattı.“25; “Andolsun, sizi korku,
    açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme gibi şeylerle deneriz;
    sabredenleri müjdele. Ki onlara bir belâ eriştiği zaman: ‘Biz Allah içiniz
    ve biz O’na döneceğiz!’ derler. İşte Rablerinden bağışlama ve nimet hep
    onlaradır ve doğru yolu bulanlar da onlardır.“ 26
    22 51/Zâriyât, 56
    23 4/Nisâ, 125
    24 Deylemî, Müsnedu'l-Firdevs
    25 67/Mülk, 2
    26 2/Bakara, 155-157
    SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
    - 19 -
    Allah’ın, kulu çeşitli belâlarla, sıkıntılarla sınaması, kulun değersizliğine
    değil; tersine Allah katındaki değerine işaret olabilir.
    Zira çekilen güçlük oranında yüksek dereceler elde edilir. Belâlar
    Allah’ın sınavı olduğu gibi, nimet bolluğu da O’nun sınavıdır. O,
    kimini bolluk ile kimini darlık ile dener. Kulun nimetlere şükretmesi,
    sıkıntılara, darlıklara katlanıp sabretmesi, Allah’ın kendisini
    sevdiğinin belirtilerindendir.
    Allah sevgisinin belirtilerinden biri de kulun, Allah’ın murâdını,
    kendi isteklerine üstün tutması; Allah’ı, kendi canından fazla
    sevmesi, gerektiğinde canını Allah yolunda fedâ etmekten kaçınmamasıdır.
    Çünkü “Allah, harçla kaynatılmış binâlar gibi kendi yolunda
    saf bağlayarak çarpışanları sever.“27; “Allah, cennet karşılığında,
    mü’minlerden canlarını ve mallarını satın almıştır. Allah yolunda çarpışırlar,
    öldürürler ve öldürülürler.“ 28
    Allah sevgisinin belirtilerinden biri de kulun, Allah’tan başka
    her şeyi, O’nun uğrunda fedâ etmesidir. Sevginin alâmeti, sevdiğini,
    nefsinden üstün tutmandır. Allah’a ibâdet eden herkes seven
    değildir. Seven, yasaklardan kaçınandır. 29
    Sevenin gönlü, sevgiliden başkasıyla huzura eremez. Nitekim
    Yüce Allah: “Onlar ki inandılar ve kalpleri Allah’ı zikredip anmakla huzur
    bulur. İyi bilin ki kalpler, ancak Allah’ı zikirle mutmain olur.“30 buyurmuştur.
    Ebû Bekir Sıddık (r.a.) da: “Allah’ın hâlis sevgisini tatmak, kişiyi
    dünya peşinde koşmaktan alıkor. İnsanlar içinde yalnız bırakır
    (bedeni halk içindedir, ama gönlü yalnız Allah iledir)“ demiştir.
    Allah sevgisinin belirtilerinden biri, dünyanın elden çıkmasına
    üzülmemek, Allah’ın zikri dışında geçen saatlere üzülmek,
    ibâdetleri yüksünmemek, zevk alarak yapmak, Allah’ın yaratıklarına
    şefkatli, acımalı olmaktır. Yine belirtilerden biri de, sevgilisinin
    rızâsından başka bir kaygısı, düşüncesi olmamaktır. Çünkü
    Allah’ın rızâsı, nimetlerin en büyüğüdür.
    Sevginin Esası ve Sebepleri
    İnsan ancak bildiğini, tanıdığını sever. Sevgi sebepleri çeşitlidir.
    Şöyle ki:
    1) Nefsi Koruma: Canlının ilk sevgilisi, kendi canı ve organlarının
    sağlığıdır. Sonra malını, çocuklarını, akrabasını ve dostlarını sever.
    27 61/Saff, 4
    28 9/Tevbe, 111
    29 bk. 5/Mâide, 54; 48/Fetih, 29
    30 13/Ra'd, 28
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 20 -
    2) İyilik Görme: İnsan, ihsânın (iyiliğin) kölesidir. Yalnız insan
    değil; hayvanların çoğu da öyledir. Kendisine iyilik edeni sever,
    kötülük edenden hoşlanmaz.
    3) Güzellik: Sevginin gerçek sebebi güzelliktir. Güzelliği algılayan
    herkes, ondan yararlanamaz, ama güzeli, sırf güzelliği için
    sever ve yanında bulunmak ister. Güzelliği algılamak, lezzetin ta
    kendisidir, bizâtihî istenen bir şeydir. Güzellik, başka bir nedenle
    değil; sırf kendisi için sevilir. Yüce Allah, bütün güzelliklerin kaynağıdır.
    Bütün güzellikler O’nun zâtında toplanmıştır. O’nun güzelliği,
    gerçek güzelliktir. Başkasının güzelliği, izâfî (göreceli)dir.
    Bundan dolayıdır ki Hz. Peygamber: “İnnallahe cemîlun yuhıbbu’lcemâl
    -Allah güzeldir, güzeli sever-.“ 31 buyurmuştur.
    4) Sevenle Sevilen Arasındaki Gizli İlişki: Bazen iki kişi birbirini
    sever de bu sevginin sebebi güzellik ya da haz (pay alma, zevk)
    olmaz. Bu iki kişi, ruhları arasındaki bağ dolayısıyla birbirlerini
    severler. Peygamber (s.a.s.) buna şöyle işaret buyurmuştur: “Ruhlar
    bir arada bulunan topluluklardır. Tanışanlar kaynaşır, tanışmayanlar
    ayrılır.“ 32
    Allah Sevgisi İçin “Aşk“ Kavramının
    Kullanılması Doğru mudur?
    Arapça aslı ışk olan “aşk“, sözlükte “şiddetli ve aşırı sevgi“ anlamındadır.
    Aşk, bir kimsenin kendisini tamamen sevdiğine vermesi,
    sevgilisinden başka güzel görmeyecek kadar ona düşmesi“ demektir.
    Lügat kitaplarında aşk kelimesinin sözlük anlamının, aynı
    kökten olup “sarmaşık“ anlamına gelen “aşeka“ ile yakından ilgili
    olduğu belirtilir. Buna göre sarmaşığın kuşattığı ağacın suyunu emmesi,
    onu soldurup zayıflatması ve bazen kurutması gibi aşırı sevgi
    de sevenin sevdiğinden başkasıyla ilgisini kestiği, onu sarartıp soldurduğu
    için bu duyguya aşk denilmiştir. Ayrıca hem tatlı hem de
    ekşi olan bir meyve çeşidine de “uşuk“ denilir.
    Müslümanların literatüründe aşk, İlâhî ve beşerî olmak üzere
    başlıca iki anlamda kullanılmış, İlâhî aşka genellikle “hakiki aşk“,
    beşerî aşka da “mecâzî aşk“ denilmiştir. İlâhî aşk, geniş ölçüde
    tasavvufta işlenmiştir. Kelâma dair bazı kaynaklarda, tasavvuftaki
    aşk anlayışı tenkit edilmiştir.
    Kur’an ve sahih hadislerde “aşk“ kelimesi geçmez. Sevgi,
    Kur’an ve Sünnette çoğunlukla “hubb“ ve “muhabbet“, bazen
    31 Müslim, İman 147; İbn Mâce, Duâ 10; Ahmed bin Hanbel, IV/133, 134, 151
    32 Buhârî, Enbiyâ 2; Müslim, Birr 159, 160; Ebû Dâvud, Edeb 16; Ahmed bin
    Hanbel, II/295, 527, 537; Süleyman Ateş, Kur'an Ansiklopedisi, c. 13, s. 8-17
    SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
    - 21 -
    de “meveddet“ kelimeleriyle ifade edilir. Allah sevgisiyle ilgili
    olarak Peygamberimiz gibi. Sahâbe ve ilk zâhidler de “aşk“tan
    kesinlikle söz etmemişler, bu kelimeyi İlâhî sevgi anlamında hiç
    kullanmamışlardır. İlk defa hicrî II. (milâdî VIII.) y.y.da Allah ile kul
    arasındaki sevgiyi anlatmak üzere nâdiren de olsa “aşk“ kelimesinin
    kullanılmaya başlandığını gösteren rivâyetler vardır. Baklî’nin
    naklettiğine göre mutasavvıflardan Ebu’l-Hüseyin en-Nûrî, “Ben
    Allah’a âşığım, O da bana âşıktır“ dediği için kâfir olduğuna hükmedilerek
    memleketinden kovulmuş, daha sonra idam edilmek
    üzere cellâdın önüne çıkarılmış ve son anda asılmaktan kurtulabilmiştir.
    33 Bu rivâyetten de anlaşılacağı üzere âlimler, hatta ilk dönemlerde
    mutasavvıfların büyük çoğunluğu, Allah sevgisini ifade
    etmek üzere Kur’an ve Sünnette yer alan hub ve muhabbet yerine
    “aşk“ kelimesinin kullanılmasına karşı çıkmışlar; Râbia el-Adeviyye,
    Bâyezîd-i Bistâmî, Cüneyd-i Bağdâdî, Hallâc-ı Mansur gibi sevgi temasını
    işleyen ilk sûfiler, aşk yerine, “hubb“ kelimesi ve türevlerini
    kullanmayı tercih etmişlerdir.
    Hâris el-Muhâsibî, es-Sülemî, Ebû Tâlib el-Mekkî, Hakîm et-
    Tirmizî, Ebû Nasr es-Serrâc, el-Kelebâzî, Ebû Nuaym, el-Kuşeyrî,
    Hücvirî, Gazzâlî gibi mutasavvıf yazarlar da eserlerinde aşk kelimesine
    ya hiç yer vermemişler veya nâdiren kullanmışlar, bunun
    yerine Allah sevgisi konusunu hubb ve muhabbet terimleriyle
    anlatmayı tercih etmişlerdir. Bunlardan Kuşeyrî’nin naklettiğine
    göre Allah ile kul arasındaki sevginin aşk kavramıyla ifade edilmesine
    karşı olan şeyhi Ebû Ali ed-Dekkâk bu görüşünü şöyle açıklamıştı:
    Aşk aşırı sevgi, yani sevgide ölçüyü aşma anlamına gelir.
    Allah için böyle bir aşırılık düşünülemeyeceğinden O’nun kuluna
    olan sevgisine aşk denemez. Öte yandan kulun Allah’a duyduğu
    sevgi ne kadar güçlü olursa olsun yine de O’nu yeterince ve
    lâyık olduğu ölçüde sevemeyeceğinden kulun Allah sevgisi de
    aşk diye adlandırılamaz. 34
    Hücvirî, tasavvuf şeyhlerinin aşk konusunda farklı görüşler taşıdıklarını
    belirterek başlıca görüşleri şöyle açıklar: Bir zümreye
    göre aşk, sevgilisinden ayrı düşenin bir nitelidir. Kul da Allah’tan
    ayrı kaldığına göre onun Allah sevgisine aşk demek câizdir. Buna
    karşılık Allah hiçbir şeyden ayrı ve uzak bulunmadığına göre
    O’nun sevgisi aşk kelimesiyle ifade edilemez. Başka bir görüşe
    göre aşk sınırı aşma demek olduğu, Allah da sınırsız varlık olduğu
    için O’na duyulan sevgi hiçbir şekilde aşırı olamaz; dolayısıyla
    aşk diye adlandırılamaz. Hücvirî, dayandıkları çeşitli gerekçeleri
    33 Baklî, Şerh-i Şathiyyât, s. 165
    34 Kuşeyrî, Risâle, s. 615
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 22 -
    de sıralayarak müteahhirînin, Allah’a duyulan sevginin muhabbet
    terimiyle ifade edilmesi gerektiği, bunun yerine aşk kelimesini
    kullanmanın câiz olmadığı görüşünü benimsediklerini belirtir. 35
    Muhyiddin İbü’l-Arabî, ibâdetin aslının da sevgi olduğunu
    söyler. Onun içindir ki sevgisiz ibâdet makbul olmaz. Çünkü sevgi
    en yüce ibâdettir. Aşk makamı mâbud olma makamıdır. Bir “sevgi
    dini“nden de bahseden İbnü’l-Arabî, dinin de kıblesinin de sevgi
    olduğunu ifade etmiştir. Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, açıkça “aşk
    dini“nden bahsederek aşktan başka din ve mezhep tanımadığını
    ifade etmiştir. (O yüzden Mevlânâ’nın bağlıları, Mevlânâ için “aşk
    peygamberi“ -ki, bu ifade, Mevlâna müzesinin kapısında da yazılıdır-,
    mezarı için de “aşk kâbesi“, “âşıkların kıblegâhı“ derler.)
    İbnü’l-Arabî’den önce de başta “Sultânu’l-Âşıkîn“ (Âşıklar Sultanı)
    diye meşhur olan İbnü’l-Fârız ve Ebû Saîd-i Ebu’l-Hayr olmak
    üzere birçok büyük mutasavvıf, peygamberlerinin ve kıblelerinin
    aşk olduğunu açıkça ifade etmişlerdir. Bu inanç, Yunus Emre
    ve Niyazi-i Mısrî gibi mutasavvıf Türk şâirleri tarafından da dile
    getirilmiştir. İnanç farkı gözetmeden yetmiş iki millete bir gözle
    bakmayı, herkesi aşk dergâhına dâvet etmeyi sağlayan mânâdaki
    sevgi anlayışıdır.
    Ahmed el-Gazzâlî, Aynülkudât el-Hemedânî, Senâî, Attâr,
    Rûzbihân-ı Baklî, İbnü’l-Fârız ve Celâleddin-i Rûmî gibi mutasavvıflarda
    aşk çok ağırlıklı konudur. Hatta bunlar nazarında her şey
    aşktan ibârettir. Varlık hakkındaki açıklamaları tamamıyla aşka
    dayanır. Bunlar bir çeşit aşk metafiziği kurmuşlardır.
    Mutasavvıflar, baştan beri akılla Allah’a varılamayacağını,
    O’na ermenin ancak sevgiyle olacağını savunmuşlardır. Onlara
    göre; Mirac’da sözkonusu edilen Cebrâil aklı, Refref aşkı temsil
    eder. Cebrâil Hz. Peygamber’i bir noktaya kadar götürebilmiş,
    daha ileri götürmesi için onu Refref’e teslim etmişti. Demek ki
    Allah’a giden yolda akıl, belli bir yerde durmak zorundadır; bu
    noktadan itibaren insanı Allah’a götüren aşktır. Mutasavvıflar,
    aşk ile mânevî miraç yapılabileceğini söyler, kendilerinin böyle
    miraçları bulunduğunu ileri sürerek buna “mi’râc-ı aşk“ adını
    verirler. Mecnun ve Leylâ gibi aşk hikâyelerini İlâhî aşkın değişik
    bir biçimi olarak gören, bu âşıkları bir bakıma örnek alan Allah
    âşığı mutasavvıflara göre bütün âlem, aşk esasına göre kurulduğuna
    ve çalıştığına göre bu esasla uyuşmayan İblis’in ve cehennem
    telâkkîlerinin değişik bir yorumu olması gerekir. Hallâc ile
    başlayan ve Ahmed el-Gazzâlî, Aynülkudât el-Hemedânî, Senâî
    35 Keşfü'l-Mahcûb, s. 401
    SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
    - 23 -
    ve Attâr gibi mutasavvıflar tarafından geliştirilen bu yeni yaklaşımda
    İblis’in bütün hal ve hareketleri onun Allah’a olan aşkıyla
    izah edilmiştir. Buna göre eğer mâşuku uğrunda en büyük azaba
    katlanmak aşk ise, bunu en iyi şekilde İblis yapmıştır.36 Peşinden
    cebirciliği (Cebriyyeciliği, kaderin elinde oyuncak olunduğu anlayışı)
    de getiren bu aşk çerçevesinde İblis’in Allah’a âşık olduğunu
    iddiâ etmek, mutasavvıflar için fazla zor olmamıştır. (Zaten daha
    önceden, Hallâc-ı Mansûr gibi nice mutasavvıflar tarafından İblis
    en büyük tevhid eri kabul ve ilân edilmişti. Çünkü o, Âdem’e secde
    etmeyi Allah’ın emrine rağmen reddetmiş, cennetten kovulma
    pahasına Allah’tan başkasına secde etmeyi kabullenmemişti.)
    Tasavvufta Allah aşkını herkesin anlayacağı bir tarzda anlatmak
    için birtakım benzetmeler yapılmış ve duyular âleminden
    misaller verilmiştir. Bunlardan en önemlileri kadın, pervane-mumateş,
    gül-bülbül ve bâde misalleridir. Baştan beri mutasavvıflar
    ya konusu kadın ve beşerî aşk olan şarkı ve gazelleri İlâhî aşka
    uygulamışlar veya Attâr, Abdurrahmân-ı Câmî ve Mevlânâ’da
    olduğu gibi İlâhî aşkı doğrudan beşerî aşk şeklinde tasvir etmişlerdir.
    Fuzûlî’nin Leylâ vü Mecnûn’u bunun en güzel örneklerinden
    biridir. Bu sebeple konusu Allah aşkı olan gazel, kaside ve
    mesnevîlerde dilberlerin yüz, göz, kaş, yanak, zülüf, gamze, boş,
    işve ve cilve gibi hoşa giden yanları, hal ve hareketleri sembolik
    ve mecâzî anlatım unsurları olarak bol bol kullanılmıştır. Gül ve
    bülbül de mutasavvıfların en çok kullandığı misallerden biridir.
    Bülbül âşık, gül mâşuktur. Güldeki diken aştaki ızdırabı, bülbülün
    yanık nağmeleri âşığın feryat ve figânıdır. Pervane ve mum misali
    de önemlidir. Mum ışığına âşık olan pervane bunun etrafında
    durmadan döner, en sonunda kendisini ateşe atar, yanar ve böylece
    ateşte fâni olur. Âşık da aşk ateşinde pervane gibi yanar ve
    sevgilisi uğrunda kendini fedâ ederek fenâ mertebesine ulaşır. İnsanı
    kendinden geçiren ve aklı baştan alan özelliğiyle şarap (mey,
    bâde) da aşk bahçesinde mutasavvıflar tarafından çok kullanılmış,
    kadeh, sâkî ve meyhane gibi şarapla ilgili kelimelere geniş yer verilmiştir.
    Mutasavvıflar, İlâhî aşkla ilgili duygu ve düşüncelerini daha
    çok teşbih ve temsillerle anlattıklarından tasavvuf edebiyatı bir
    mecazlar ve rumuzlar edebiyatı haline gelmiştir. Bazı hallerde bir
    manzûmenin İlâhî aşka mı, yoksa beşerî aşka mı dâir olduğunu
    anlamak çok zordur.
    36 bkz. Abdülhüseyin Zerrînkûb, s. 106-109
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 24 -
    Aşk Güzel Bir Duygu mudur?
    Ebu’l-Ferec İbnü’l-Cevzî, İbn Teymiyye ve İbn Kayyim gibi
    âlimler, bir taraftan mutasavvıfların bu konudaki görüşlerini ciddî
    şekilde tahlil ve tenkit etmişler, diğer taraftan konu ile ilgili kendi
    görüşlerini geniş olarak ortaya koymuşlardır. Genellikle onlar kelime
    ve kavram olarak “aşk“ı reddeder, yerine “muhabbet“i koyarlar.
    Onlara göre aşk, şer’an da aklen de kötü, muhabbet ise hem
    din hem akıl yönünden faydalı ve güzel bir duygudur. İbnü’l-Cevzî,
    Zemmü’l-Hevâ adlı eserinde en basit arzudan başlayıp aşka kadar
    varan bütün his ve heyecan hallerini geniş bir tahlil ve tenkide
    tâbi tutmuş, bunlardan dinî ve İslâmî olanlarla olmayanları tesbit
    edip şer’î hükümlerini tâyin etmeye çalışmıştır. Ona göre aşk güzel
    sûretlere meftûn olmaktır. Câzip ve güzel sûretlere düşkün ve
    tutkun olana “sûrî âşık“ denir. Sûretler fâni olduğu gibi onlara
    bağlı olan aşk da fânidir. Nitekim çocuklar resim ve oyuncakları
    yetişkinlerden daha çok severler, eğitimle olgunlaştıkları zaman
    bu türlü şeylere fazla ilgi duymazlar. Eğitilen ve olgunlaşan insanlar,
    sûretleri sevme mertebesini geçerek zatları sevme mertebesine
    ulaşırlar. Bedenin güzelliğinden çok aklî ve ruhî güzelliği
    severler. Mücerret güzelliğe duyulan sevgiyi müşahhas güzellikle
    alâkalı sevgiye tercih ederler. Şekil ve sûretten ziyade ilim ve
    mârifetten hoşlanırlar.
    İbnü’l-Cevzî, İbn Teymiyye ve İbn Kayyim’e göre aşk insanı
    insan yapan aklı, fikri ve muhâkemeyi yok eder. Çünkü aşk bir
    çeşit cinnet halidir. Bu sebeple aşk yolunu tutan mutasavvıflar
    çoğunlukla akıl ve mantığa meydan okumuşlar, düşüncenin ürünü
    olan ilmi hiçe saymışlardır. Düşünce haliyle aşk hali birbirine
    zıttır. Düşünce yok olduğu nisbette aşk hâkim olur. Onun için
    şuur ve idrâk halini yok eden aşk bir fazilet olamaz. Aklın duyguya
    hâkim olmasına fazîlet, duygunun akla hâkim olmasına
    rezîlet denir. Şuuru yok eden ve hissî bir hal olan aşk bu bakımdan
    makbul bir şey değildir. Gerek irâdelerine hâkim olamayıp
    arzuların esiri olmaları bakımından, gerekse şuur ve idrâk halini
    kaybetmeleri bakımından âşıklar hayvanların seviyesine, hatta
    daha da aşağılara düşerler. Aşk bir ifrat halidir. Hâlbuki fazîlet
    ifratla tefrit arasında bulunan itidâl halidir. Şu halde aşk bir fazilet
    değildir. Aşk ölçüsüzlüktür, âşık da dengesizdir. Ölçüsüzlük
    ve dengesizlik hiçbir zaman iyi bir şey değildir.
    Tasavvufî aşkın karşısında olan âlimler aşkı elem, ızdırap,
    uykusuzluk, iştahsızlık gibi patolojik tezâhürlerle kendini belli
    eden, cinnet ve intihara kadar götüren rûhî ve bedenî hastalıklara
    yol açtığını dikkate alarak selim fıtrata da aykırı bulmuşlardır.
    SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
    - 25 -
    İbnü’l-Cevzî aşk yüzünden intihar eden veya cinâyet işleyen kimseler
    bulunduğunu belirterek çeşitli isimler sayar ve örnekler verir.
    37 Telbîs İblîs’te mutasavvıfların aşk anlayışını tenkit eden İbnü’l-
    Cevzî’ye göre muhabbet, iyi bir duygu olmakla birlikte, onun aşırı
    şekli olan aşk kötüdür. Zira aşk insanın gözünü kör, kulağını sağır
    eder. Bu sebeple aşkla başlayan ve gerçekleri görmeme esasına
    dayanan birleşme ve beraberlikler ayrılık ve hüsranla neticelenir.
    Aşkı uğurunda katil olanlar, intihar edenler bulunduğu gibi, bu
    yolda din değiştirenler de az değildir.
    Aşkı, “nefsin kendisine zarar veren şeyi sevmesidir“ diye tarif
    eden İbn Teymiyye’ye göre aşk, rûhî ve kalbî bir hastalıktır. Beden
    üzerindeki tesiri arttıkça cismânî bir hastalığa da dönüşebilir.
    Kendini aşka kaptıran hüsrâna uğrar. Aşk bir irâde bozukluğu
    ve hastalığıdır. Aşkı, mâşuku tasavvur etmekten hâsıl olan mahayyile
    bozukluğu olarak görenler de vardır. Aşk bir kimal hali
    olmadığı için Allah’ın vasfı değildir. Allah âşıktır veya mâşuktur
    denemez. Bu durumda kulun Allah sevgisi ancak muhabbet diye
    adlandırılabilir. İbn Teymiyye sûrî aşka (beşerî aşka) da şiddetle
    karşı çıkmıştır. Zira aşk, önce kişinin dinini ve nâmusunu, sonra
    aklını ve sıhhatini tahrip eder. Ona göre kalp Allah’ı sevmek için
    yaratıldığından O’ndan başkasını kayıtsız şartsız olarak sevemez.
    Allah’ı ihlâsla sevdiği için Hz. Yûsuf, Züleyhâ’ya âşık olmamıştı.
    Züleyha müşrik olduğu için Hz. Yusuf’a âşık olmuştu. Aşkın
    yegâne sebebi tevhid ve imandaki eksikliktir. Allah’tan korkmak
    ve O’na gönül vermek, O’ndan başkasına gönül vermeye engeldir.
    Sevginin önem ve gereğine işaret eden İbn Kayyim, aşk konusunda
    İbn Teymiyye’yi tâkip eder. Ona göre konusu şekil ve sûret
    olan olan sûrî (beşerî) aşk, büyük bir belâ, korkunç bir âfettir, kalbi
    tahrip eder. Ruhu Allah’tan başkasının kulu ve kölesi haline getirir,
    esârete düşürür. Bunun için âşık mâşukuna “kulun kölen olayın,
    kurbanın olayım“ diye hitap eder. Böylelikle aşkını ve mâşukunu
    ilâhlaştırarak ona tapar. Bir şeyi taparcasına sevmek, kişiyi o şeye
    bağımlı kılar, hürriyetini elinden alır. Sadece Allah’ın kulu olan ve
    yalnız O’nun huzurunda boyun eğen bir kimseyi kendisi gibi bir
    insanın kölesi haline getiren ve kayıtsız şartsız onun irâdesinin ve
    hâkimiyetinin altına sokan aşkın hiçbir faydası yoktur. Hak Teâlâ,
    “Hevâsını (aşkını) ilâhlaştıran kişiyi görmedin mi?“38 diyerek aşkın sapıklık
    olduğuna işaret etmiştir. Ona göre, “Mü’minler Allah’ı şiddetle
    37 Zemmü'l-Hevâ, s. 458-465
    38 45/Câsiye, 23
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 26 -
    severler.“39 meâlindeki âyet, “mü’minler, Allah’ı müşriklerin putları
    sevdiklerinden çok daha fazla severler“ mânâsına gelir. Müşriklerin
    putları sevmeleri sahte, mü’minlerin Allah’ı sevmeleri samimi
    ve hakiki bir sevgidir. Âyette bu husus belirtilmiş olup bunun aşkla
    bir ilgisi yoktur. Ebû Ya’lâ el-Mevsılî, Ebu’l-Hüseyin en-Nûrî’nin,
    “Ben Allah’a âşığım, O da bana“ sözü hakkında, “Bu, Hulûliye’nin
    sözüdür“ demişti. İbn Kayyim de Nûrî’ye şiddetle hücum ederek
    aşk kelimesinin sadece cinsî sevgi ile ilgili hususlar için kullanıldığını,
    ayrıca Allah’ın sıfatlarının nakle dayandığını ve tevkıfî olduğunu
    belirtmiştir. Buna göre, “O sever“ denilebilir ama “âşık
    olur“ denilemez. Übnü’l-Cevzî, Gazzâlî’nin, “İlâhîler Allah’a âşık
    olanın aşkını pekiştirir“ sözüne temas ederek, “Bu çirkin bir sözdür.
    ‘Allah’a âşık oldum’ demek, vehim ve vesveseden başka bir
    şey değildir“ demiştir.
    İbnü’l-Cevzî, İbn Teymiyye ve İbn Kayyim gibi müelliflerin
    tasavvufî aşka hücum ederek onu şiddetle reddetmeleri sırf bir
    tepkiden ibâret kalmamış, aşkı reddederken muhabbet unsurunu
    bütün genişliği ve derinliğiyle işlemişler ve İslâm dininin bir
    sevgi dini olduğunu naklî delillere bağlı kalarak izah etmişlerdir.
    Öte yandan tabii bir şekilde cereyan eden beşerî aşkı da anlayışla
    karşılamışlar, ancak bunun ifrâta götürülmemesi ve tabii sınırları
    içinde bırakılması lâzım geldiğini ifade etmişlerdir.
    Zemahşerî, Mâide sûresinin 54. âyetini tefsir ederken, kulun
    Allah’ı sevmesini O’na itaat etmesi, rızâsını gözetmesi, gazabını
    ve azabını gerektirecek hal ve hareketlerden sakınması şeklinde
    izah eder. Ona göre Allah’ın kulunu sevmesi ise, amel ve ibâdete
    karşılık olarak onu en güzel şekilde mükâfatlandırması, böyle
    kullarına yüksek makamlar vermesi, onları övmesi ve kendilerinden
    râzı olması mânâsına gelir. Mu’tezile mutasavvıfların anladığı
    mânâdaki dinî ve İlâhî aşkı Hanbelîller gibi şiddetle reddeder.
    Büyük müfessir Zemahşerî, İlâhî aşktan bahseden mutasavvıfları
    insanların en câhili, ilmin ve âlimlerin azılı düşmanı, şeriat yolunun
    en menfur ve en rezil kişileri olarak tavsif eder. Ona göre aşk
    ve muhabbeti kendi dinleri olarak ilân eden mutasavvıflar, vaaz
    meclislerinde ve raks meydanlarında “şâhid“ adını verdikleri oğlanlar
    hakkında söylenen birtakım şarkılar okunursa vecde gelmiş
    gibi kendilerinden geçerek nâralar atarlar. Zemahşerî bunlara,
    “Allah, meclislerini ve raksettikleri yerleri târumar ederek virâneye
    çevirsin!“ diye bedduâ eder. 40
    39 2/Bakara, 165
    40 el-Keşşâf, I/647
    SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
    - 27 -
    Şîî âlimlerden Ahmed el-Ahsâî, sevgide en ileri ve aşırı noktaya
    kadar götürülen ve aşk adı verilen şeyin şeytanca bir çılgınlıktan
    ibaret olduğunu belirtir. Ona göre Yüce Allah’ı en kuvvetli ve
    en harâretli bir şekilde seven Hz. Muhammed (s.a.s.) ile Ehl-i beyti
    olduğu halde, onlar bu sevgilerini ifade etmek için hakikat, ne de
    mecaz olarak aşk kelimesini kullanmamışlardır. Çünkü o zaman
    aşk sadece aşırı cinsî sevgiyi ifade ediyordu, hatta mala ve dünyaya
    âşık olmak gibi ifadelere bile rastlanmıyordu. Ahsâî’ye göre
    aşk, sûfîlere has bir ibâdet olup Allah bundan münezzehtir. Hz.
    Muhammed (s.a.s.) ve Ehl-i beyti bundan tenzih etmek gerekir. 41
    Hem İlâhî, hem de mecâzî anlamda aşk, edebiyatın ana temalarından
    birini oluşturmuş, bu kavram etrafında geniş bir aşk
    edebiyatı meydana gelmiştir. Edebiyatta ve tasavvufta “aşk“, bazen
    her iki anlamda ve birbirine karıştırılarak sunulmuş, İslâm’ın
    en temel konusu olan “tevhid“ hassâsiyetiyle ilgili zihinlerin ve
    gönüllerin bulandırılmasına sebep olmuştur. İslâm’ın çok kesin
    olarak yasakladığı ve büyük günahlardan saydığı içki, mubah gibi
    de değil, bir fazîlet unsuru olarak sunulmuş ve İlâhî aşk anlamında
    kullanılmıştır. Tasavvufî kitaplarda, tasavvufî şiirlerde “şarap“,
    “bâde“, “mey“, “meyhane“, “sâkî“ gibi kelimeler İlâhî aşkı anlatmak
    için kullanılan en güzel kelimeler olarak değerlendirilmiştir.
    “Aşk“ ve “âşık olmak“ denilince, insan zihninde tümüyle dünyevî
    ve nefsî/hevâî özellikler çağrıştığı halde, bunu yaratıklara hiçbir
    yönüyle benzemeyen Allah için hiç tereddüt etmeden kullanabilmişlerdir.
    Sonra, bu edebiyatın adına da İslâm edebiyatı diyebilmişlerdir.
    Süleyman Çelebi, Mevlid diye bilinip ibâdet kasdıyla ve kutsal
    kitap gibi okunan Vesiletü’n Necat adlı kitabında, Cenâb-ı Hakk’ın
    Hz. Peygamber’e; “Ben sana âşık olmuşam ey Nebî“ şeklindeki
    ifadesi, Divan edebiyatına tasavvufun bu tür etkilerinden biri olarak
    değerlendirilir. Samed olan Allah’ın bir kuluna âşık olmasını
    düşünmek, bunu dillendirmek İslâm’ın Allah ve tevhid inancıyla
    nasıl ve ne kadar bağdaşır? Bir kadının yanağından, dudağından,
    saçından, belinden... bahsedeceksiniz, sonra bunların Allah
    aşkını ifade eden mazmumlar, mecâzî ifadeler olduğunu kabul
    edeceksiniz. Peygamber ve ashâbı Allah sevgisini bu şekilde mi
    dile getiriyorlardı? Böyle dile getirenleri duymuş olsalardı ne yaparlardı?
    Allah sevgisini belirtmek için lügatlarda şaraptan, kadın
    yanağı ve dudağından başka kelime mi kalmadı? Bunun faydası,
    gereği nedir, zararı ve sakıncası nedir? Ve “atalarımız ne yaptıysa,
    bir hikmeti vardır, biz de o yoldan yürümeliyiz, en azından
    41 Süleyman Uludağ, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 11-16
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 28 -
    bunları eleştirmemeli, yaptıklarına İslâmî sıfatı yakıştırmalıyız“ mı
    denilmelidir? “O (şeytan) size ancak kötülüğü, çirkini ve Allah hakkında
    bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder. Onlara (müşriklere): ‘Allah’ın
    indirdiğine uyun’ denildiği zaman onlar, ‘Hayır! Biz atalarımızı üzerinde
    bulduğumuz yola uyarız’ dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu
    da bulamamış idiyseler?“ 42
    Sevgi İmanın Göstergesidir
    Rasûlullah (s.a.s.), Allah’ı her şeyden çok sevmeyi, imanın şartı
    saymıştır. Ebû Rezîn el-Akîl, kendisine: “Ey Allah’ın elçisi, iman nedir?“
    diye sorunca: “Allah ve Rasûlünün, sana, her şeyden daha sevgili
    olmasıdır“ 43 buyurmuştur. Yine sevgi ile iman arasındaki ayrılmaz
    bağı şu şekilde vurgulamıştır: “Hiçbiriniz, Allah ve Rasûlü, kendisine
    her şeyden daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz.“44; “Kul beni
    âilesinden, malından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman
    etmiş olmaz.“45; “İman ipinin (kulpunun) en güçlüsü, Allah için dostluk ve
    Allah için düşmanlıktır. Yine Allah için sevmek ve Allah için nefret duyup
    buğzetmektir.“46; “Kişi, dostunun dini üzeredir. İnsan kiminle dostluk kurduğuna
    dikkat etsin!“ 47
    Bu hadisler, “Peygamber, mü’minlere, canlarından daha evlâdır/ileridir.“
    48 Ve “De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz,
    hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesâda uğramasından korktuğunuz
    ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Rasûlünden ve Allah
    yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye
    kadar bekleyin...“ 49 âyetlerine uygundur.
    Bir hadis-i şerifte de şöyle buyrulmaktadır: “Allah bir kulu sevince,
    Cebrâil’i çağırıp: ‘Ben falanı sevdim, sen de sev!“ der. Cebrâil de
    onu sever. Sonra onun için yer (halkın)da kabul konulur (İnsanlar da onu
    severler).“50 Bu hadis-i şerifin bir benzeri Kur’an’da şöyle ifade edilir:
    “Rahmân, iman edip sâlih amel işleyenler için (gönüllere) bir sevgi
    koyar.“51 Bu âyet de, yukarıdaki hadisi teyid etmektedir.
    42 2/Bakara, 169-170
    43 Ahmed bin Hanbel, IV/11
    44 Nesâî, İman 2-4; İbn Mâce, Fiten 23; Ahmed bin Hanbel, IV/11
    45 Buhârî, İman 8, Eymân 3; Müslim, İman 69, 70; Nesâî, İman 19; İbn Mâce,
    Mukaddime 9; Ahmed bin Hanbel, III/170, 207, 275
    46 Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî,
    El-Kebîr
    47 Tirmizî, Zühd 45 hadis no: 2379; Ahmed bin Hanbel, 16/178
    48 33/Ahzâb, 6
    49 9/Tevbe, 24
    50 Buhârî, Bed'ü'l-Halk 6, Edeb 41, Tevhid 33; Müslim, Birr 157; Tirmizî, Tefsîru
    Sûre 19; Muvattâ, Şi'r 15; Ahmed bin Hanbel, II/267, 341, 413
    51 19/Meryem, 96
    SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
    - 29 -
    Mü’minler Arası Sevgi: Mü’minler, sevgide, dostluk ve kardeşlikte,
    tıpkı parçaları birbirine geçmiş mükemmel ve sapasağlam
    bir bina gibidirler veya bütün unsurları ve zerreleriyle birbirine
    bağlı bir vücut gibidirler. Bir vücudun herhangi bir âzâsı rahatsız
    olduğunda nasıl ki bütün vücut aynı rahatsızlığı, aynı acıyı duyarsa,
    bir tek mü’minin -dünyanın ta öbür ucunda bile olsa- çektiği
    acıyı, duyduğu ızdırabı diğer mü’min kardeşleri derinden hisseder.
    Mü’minlerin bu denli birbirlerine bağlı olduklarını Peygamber
    (s.a.s.) şöyle ifade etmektedir: “Mü’minin mü’mine bağlılığı, parçaları
    birbirini bütünleyen bir binâ gibidir.“ 52
    Kur’ân-ı Kerim’de Sevgi Kavramı
    Kur’ân-ı Kerim’de sevgi anlamında daha çok “Hubb (H-b-b)“
    kelimesi kullanılır. Bu kelime ve türevleri, toplam 83 yerde geçer.
    Bunun yanında, yine sevgi anlamında “meveddet (v-d-d)“ kelimesi
    28 yerde ve “ülfet (e-l-f)“ kelimesi ise 8 yerde kullanılır.
    “İnsanlardan bazıları, Allah’tan başkasını Allah’a endâd/denk tanrılar
    edinir de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan
    sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke zâlimler azabı gördükleri
    zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu
    ve Allah’ın azâbının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi.“ 53
    “Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı. Hoşlanmadığınız
    nice şeyler vardır ki, sizin için daha hayırlıdır. Sevdiğiniz nice şeyler de
    vardır ki, o da sizin için şerdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.“ 54
    “Nefsânî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş
    altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı
    sevgi/düşkünlük, insanlara ziynetlendirildi, çekici kılındı. Bunlar, dünya
    hayatının geçici menfaatleridir. Hâlbuki varılacak güzel yer, Allah’ın katındadır.
    De ki: ‘Size bunlardan daha iyisini bildireyim mi? Takvâ sahipleri için
    Rableri yanında, içinden ırmaklar akan, ebediyyen kalacakları cennetler,
    tertemiz eşler ve (hepsinin üstünde) Allah’ın rızâsı/hoşnutluğu vardır. Allah
    kullarını çok iyi görür.“ 55
    “De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve
    günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhametlidir.
    De ki: ‘Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki
    Allah kâfirleri sevmez. “ 56
    52 Buhârî, Salât 88, Mezâlim 5; Müslim, Birr 65; Tirmizî, Birr 18; Nesâî, Zekât 67
    53 2/Bakara, 165
    54 2/Bakara, 216
    55 3/Âl-i İmrân, 14-15
    56 3/Âl-i İmrân, 31-32
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 30 -
    “Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) infak edip harcamadıkça “iyi“ye
    eremezsiniz. Her ne infak ederseniz, Allah onu hakkıyla bilir.“ 57
    “Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a, Kur’an’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın.
    Allah’ın size olan nimetlerini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman
    kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmiş ve O’nun nimeti sâyesinde
    kardeş olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan
    da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru
    yolu bulasınız.“ 58
    “İşte siz öyle kimselersiniz ki, onlar (kâfirler/müşrikler, münâfıklar) sizi
    sevmedikleri halde siz onları seversiniz. Siz, bütün kitaplara inanırsınız;
    onlar ise, sizinle karşılaştıklarında ‘inandık’ derler; kendi başlarına kaldıklarında
    da, size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar.
    De ki: ‘Kininizde (kahrolup) geberin! Şüphesiz Allah kalplerin içindekini
    hakkıyla bilmektedir.“ 59
    “...İyilik ve takvâ (Allah’ın yasaklarından sakınma) üzerinde yardımlaşın;
    günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü
    Allah’ın cezası çetindir.“ 60
    “Yahûdiler ve hristiyanlar ‘Biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz’ dediler.
    De ki: ‘Öyleyse günahlarınızdan dolayı size niçin azap ediyor? Doğrusu siz
    de O’nun yarattığı insanlardansınız. O, dilediğini bağışlar ve dilediğine
    azap eder. Göklerde, yerde ve ikisinin arasında ne varsa mülkiyeti Allah’a
    aittir. Sonunda dönüş de ancak O’nadır.“ 61
    “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği
    ve Kendisini seven, mü’minlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere
    karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad
    ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına
    aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın
    lütfu ve ilmi geniştir.“ 62
    “Allah ve Rasûlüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya
    kapılırsınız da rüzgârınız/kuvvetiniz/devletiniz gider. Bir de sabredin. Çünkü
    Allah sabredenlerle beraberdir.“ 63
    “Ve kalplerinin arasını sevgi ile birleştirdi. Yoksa yeryüzünde ne varsa
    hepsini harcasaydın, yine onların kalplerini birleştiremezdin. Fakat Allah,
    onların arasını sevgi ile birleştirdi...“ 64
    57 3/Âl-i İmrân, 92
    58 3/Âl-i İmrân, 103
    59 3/Âl-i İmrân, 119
    60 5/Mâide, 2
    61 5/Mâide, 18
    62 5/Mâide, 54
    63 8/Enfâl, 46
    64 8/Enfâl, 63
    SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
    - 31 -
    “Kâfirler, inkâr edenler birbirlerinin dostlarıdır. Eğer siz aranızda dost
    olmazsanız yeryüzünde büyük fesat/kargaşa, büyük bozgun ve fitne çıkar.“
    65
    “Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa (istahabbû
    -küfrü imandan çok seviyorlarsa-), babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) velî/
    dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zâlimlerin kendileridir.“
    66
    “De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız,
    kazandığınız mallar, kesâda uğramasından korktuğunuz ticaret,
    hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad
    etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin.
    Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.“ 67
    “Onun içinde (Mescid-i Dırârda) asla namaz kılma! İlk günden takvâ
    üzerine kurulan mescid (Kuba Mescidi) içinde namaz kılman elbette daha
    doğrudur. Onda temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da çok temizlenenleri
    sever.“ 68
    “(Yusuf:) ‘Rabbim! Bana zindan, bunların benden istediklerinden
    daha sevimlidir! Eğer onların hilelerini benden çevirmezsen, onlara meyleder
    ve câhillerden olurum!’ dedi.“ 69
    “Dünya hayatını âhirete tercih edenler (yestehıbbûne -dünyayı
    âhiretten daha fazla sevenler-), Allah yolundan alıkoyanlar ve onun eğriliğini
    isteyenler var ya, işte onlar (haktan) uzak bir dalâlet/sapıklık içindedirler.“
    70
    “Rahmeti bütün canlıları kuşatan (Allah) iman eden ve güzel ameller
    yapanlar için (kalplerde) sevgi yaratacaktır.“ 71
    “Bir zaman, vahyedilecek şeyi annene (şöyle) vahyetmiştik: ‘Mûsâ’yı
    sandığa koy; sonra onu denize (Nil’e) bırak; deniz onu kıyıya atsın da, Benim
    düşmanım ve onun düşmanı olan biri onu alsın. (Ey Mûsâ! Sevilmen)
    ve Benim nezâretimde yetiştirilmen için sana Kendimden sevgi verdim.“ 72
    “İşte o gün, gerçek hükümranlık, çok merhametli olan Allah’ındır.
    Kâfirler için ise, o pek çetin bir gündür. O gün, zâlim kimse ellerini ısırıp
    şöyle der: ‘Keşke o peygamberle birlikte bir yol tutsaydım! Yazıklar olsun
    65 8/Enfâl, 73
    66 9/Tevbe, 23
    67 9/Tevbe, 24
    68 9/Tevbe, 108
    69 12/Yûsuf, 33
    70 14/İbrâhim, 3
    71 19/Meryem, 96
    72 20/Tâhâ, 38-39
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 32 -
    bana! Keşke falancayı dost edinmeseydim! Çünkü zikir (Kur’an) bana gelmişken
    o, hakikaten beni ondan saptırdı. Şeytan, insanı (uçuruma sürükleyip
    sonra) yapayalnız ve yardımcısız bırakmakta.“ 73
    “(Rasûlüm!) Sen sevdiğini hidâyete erdiremezsin; bilakis, Allah dilediğine
    hidâyet verir ve hidâyete girecek olanları en iyi O bilir.“ 74
    “O’nun âyetlerinden biri de kendileriyle kaynaşmanız için size kendi
    nefislerinizden (cinsinizden) eşler yaratması ve aranıza sevgi ve merhamet
    koymasıdır.“ 75
    “Süleyman: ‘Gerçekten ben mal sevgisini, Rabbimi zikretmek/anmak
    için istedim’ dedi...“ 76
    “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O
    zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki
    yakın bir dost oluverir. Bu (haslete) ancak sabredenler kavuşturulur. Buna
    ancak (hayırdan) büyük pay sahibi olan kimse kavuşturulur.“ 77
    “Muhammed Allah’ın Rasûlü/elçisidir. Beraberinde bulunanlar da
    kâfirlere karşı çetin (şiddetli), kendi aralarında ise merhametlidirler...“ 78
    “Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu
    araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra
    yaptığınıza pişman olursunuz. Bilin ki, içinizde Allah’ın elçisi vardır. Şâyet
    o, birçok işte size uysaydı, sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah size imanı sevdirmiş
    ve onu gönüllerinize sindirmiş/süslemiştir. Küfrü, fıskı ve isyânı da
    size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar bunlardır. Bu, Allah’tan
    bir lütuf ve nimettir. Allah alîmdir, hakîmdir. Eğer mü’minlerden iki grup
    birbirleriyle vuruşurlarsa aralarını ıslah edip düzeltin. Şâyet biri ötekine
    saldırırsa, Allah’ın emrine dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer
    dönerse artık aralarını adâletle düzeltin ve (her işte) adâletli davranın.
    Şüphesiz ki Allah, âdil davrananları sever. Mü’minler ancak kardeştirler.
    Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki merhamete
    ulaşasınız. Ey mü’minler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın.
    Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya
    almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın,
    birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık ne
    kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işte onlar zâlimlerdir. Ey iman
    edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin
    kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin.
    73 25/Furkan, 26-29
    74 28/Kasas, 56
    75 30/Rûm, 21
    76 38/Sâd, 32
    77 41/Fussılet, 34-35
    78 48/Fetih, 29
    SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
    - 33 -
    Biriniz, ölmüş kardeşinin etinin yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz.
    O halde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul
    edendir, çok merhametlidir. Ey İnsanlar! Doğrusu Biz sizi bir erkekle bir
    dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere
    ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, en takvâlı
    olanınız/O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz ki Allah bilendir, her şeyden
    haberdardır.“ 79
    “Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları,
    kardeşleri yahut akrabaları da olsa- Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla
    dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, imanı yazmış ve
    katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan
    cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan râzı olmuş,
    onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, hizbullahtır, Allah’ın tarafında
    olanlardır. İyi bilin ki, kurtuluşa erecekler de sadece Allah’ın tarafında
    olanlardır.“ 80
    “Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş
    olan kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri severler ve onlara
    verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zarûret
    içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden
    korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.“ 81
    “Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları
    dost edinmeyin. Onlar size gelen hakkı/gerçeği inkâr etmişken, onlara
    sevgi gösteriyorsunuz. Hâlbuki onlar Rabbiniz olan Allah’a inandığınızdan
    dolayı, Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer siz Benim yolumda
    savaşmak ve rızâmı kazanmak için çıkmışsanız, onlara nasıl sevgi
    gösterirsiniz? Oysa Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim.
    Sizden kim bunu yaparsa, doğru yoldan sapmış olur. Şâyet onlar sizi
    ele geçirirlerse, size düşman kesilecekler, size ellerini ve dillerini kötülükle
    uzatacaklardır. Zaten inkâr edip kâfir olmanızı istemektedirler.“ 82
    “Olur ki Allah sizinle düşman olduklarınız arasında yakında bir dostluk
    meydana getirir. Allah, her şeye gücü yetendir. Allah çok bağışlayan,
    çok merhamet edendir. Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi
    yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara âdil davranmanızı
    yasaklamaz. Çünkü Allah, adâletli olanları sever. Allah, yalnız sizinle
    din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için
    onlara yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa
    işte zâlimler onlardır.“ 83
    79 49/Hucurât, 6-13
    80 58/Mücâdele, 22
    81 59/Haşr, 9
    82 60/Mümtehine, 1-2
    83 60/Mümtehıne, 7-9
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 34 -
    “Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim
    mi? Allah’a ve Rasûlüne iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah
    yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. İşte
    bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan
    cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük
    kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım ve
    yakın bir fetih. Mü’minleri (bunlarla) müjdele.“ 84
    “Hayır! Doğrusu siz, çarçabuk geçeni (dünya hayatını ve nimetlerini)
    seviyor, âhireti bırakıyorsunuz.“ 85
    “Şu insanlar, çarçabuk geçen dünyayı seviyorlar da önlerindeki çetin
    bir günü (âhireti) ihmal ediyorlar.“ 86
    “Onlar, kendi canları çekmesine rağmen, Allah sevgisiyle yemeği yoksula,
    yetime ve esire yedirirler.“ 87
    “Hayır! Doğrusu siz malı aşırı biçimde seviyorsunuz.“ 88
    “... Andolsun ki insan, Rabbine karşı pek nankördür. Şüphesiz buna
    kendisi de şâhiddir ve o, mal sevgisine de aşırı derecede düşkündür.“ 89
    Allah Kimleri Sever?
    İhsan Sahibi Muhsinleri (Güzellik Sergileyen, Allah’ı Görür
    Gibi O’na Kulluk Yapanları): “Allah yolunda infak edin, mal ve paralarınızı
    harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Her türlü
    hareketinizde ihsan/güzellik sergileyin, dürüst davranın, çünkü Allah
    muhsinleri (dürüstleri, Allah’ı görür gibi O’na kulluk yapanları) sever.“ 90
    “O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için infak edip harcarlar;
    öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da muhsinleri, güzel
    davranışta bulananları sever.“ 91
    Tevbe Edenleri ve Temizlenenleri: “... Allah çokça tevbe edenleri
    de sever, çokça temizlenenleri de sever.“ 92
    “... Onda (Takvâ mescidi olan Mescid-i Kubâ’da) temizlenmeyi seven
    adamlar vardır. Allah da çok temizlenenleri sever.“ 93
    84 61/Saff, 10-13
    85 75/Kıyâme, 20-21
    86 76/İnsan, 27
    87 76/İnsan, 8
    88 89/Fecr, 20
    89 100/Âdiyât, 6-8
    90 2/Bakara, 195
    91 3/Âl-i İmrân, 134). Yine bkz. (3/Âl-i İmrân, 148; 5/Mâide, 13, 93
    92 2/Bakara, 222
    93 9/Tevbe, 108
    SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
    - 35 -
    Rasûlullah’a Tâbi Olup Uyanı: “De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız
    bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son
    derece bağışlayıcı ve merhametlidir.“ 94
    Takvâ Sahibi Muttakîleri, Sakınanları: “Hayır! (Gerçek onların
    dediği değil.) Her kim sözünü yerine getirir ve kötülükten sakınır, takvâ
    sahibi olursa, bilsin ki Allah müttakîleri sever.“ 95
    “... Allah (haksızlıktan) sakınan müttakîleri sever.“ 96
    “... Allah (ahdi bozmaktan) sakınan müttakîleri sever.“ 97
    Sabredenleri: “Nice peygamberler vardı ki, beraberinde birçok Allah
    erleri bulunduğu halde savaştılar da, bunlar, Allah yolunda başlarına
    gelenlerden dolayı gevşeklik ve zaaf göstermediler, boyun eğmediler. Allah
    sabredenleri sever.“ 98
    Tevekkül Sahiplerini, Kendisine Dayanıp Güvenenleri: “O vakit
    Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şâyet sen kaba,
    katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde
    onları affet; bağışlanmaları için duâ et; iş hakkında onlara danış. Kararını
    verdiğin zaman da artık Allah’a dayanıp güven. Çünkü Allah, mütevekkilleri,
    Kendisine dayanıp güvenenleri sever.“ 99
    Âdil Olanları: “... Eğer hüküm verirsen, aralarında adâletle hükmet.
    Allah âdil olanları sever.“ 100
    “Her işte adâletli davranın. Şüphesiz ki Allah, âdil davrananları sever.“ 101
    “... Allah, adâletli olanları sever.“ 102
    Kendi Yolunda, Kenetlenmiş Gibi Saf Bağlayarak Savaşanları:
    “Allah, Kendi yolunda kenetlenmiş bir yapı gibi saf bağlayarak savaşanları
    sever.“ 103
    Allah Kimleri Sevmez?
    Aşırı gidenleri: “Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş
    açın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırıları sevmez.“ 104
    94 3/Âl-i İmrân, 31
    95 3/Âl-i İmrân, 76
    96 9/Tevbe, 4
    97 9/Tevbe, 7
    98 3/Âl-i İmrân, 146
    99 3/Âl-i İmrân, 159
    100 5/Mâide, 42
    101 49/Hucurât, 9
    102 60/Mümtehıne, 8
    103 61/Saff, 4
    104 2/Bakara, 190
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 36 -
    Fesâdı/Bozgunculuğu: “... Allah fesâdı/bozgunculuğu sevmez.“ 105
    Fâsidleri/Bozguncuları: “... Allah fesadçıları/bozguncuları sevmez.“ 106
    “... Yeryüzünde fesâdı/bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah,
    müfsidleri (bozguncuları) sevmez.“ 107
    Günahlarda Israr Eden Nankörleri, Fâizle Uğraşanları: “Allah
    fâizi (ondan gelen kârı) tüketir/mahveder (fâiz karışan malın bereketini
    giderir); sadakaları ise arttırır/bereketlendirir. Allah, nankörlükte ve günahta
    ısrar eden hiç kimseyi sevmez.“ 108
    Kâfirleri, Allah’a ve Rasûlüne İtaat Etmeyenleri: “De ki: ‘Allah’a
    ve Rasûlü’ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.
    “ 109
    “... Şüphesiz O (Allah), kâfirleri sevmez.“ 110
    Zâlimleri: “... Allah zâlimleri sevmez.“ 111
    “... Doğrusu O (Allah), zâlimleri sevmez.“ 112
    Şımarıkları: “... Şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez.“ 113
    Kendini Beğenip Böbürlenen Kimseleri: “... Allah kendini beğenen
    ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez.“ 114
    “Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek
    yürüme. Zira Allah, kendini beğenmiş övünüp duran kimseleri asla sevmez.“
    115
    “... Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez.“ 116
    Müstekbirleri, Büyüklük Taslayanları: “Hiç şüphesiz Allah, onların
    gizleyeceklerini de açıklayacaklarını da bilir. O, müstekbirleri/büyüklük
    taslayanları asla sevmez.“ 117
    105 2/Bakara, 205
    106 5/Mâide, 64
    107 28/Kasas, 77
    108 2/Bakara, 276
    109 3/Âl-i İmrân, 32
    110 30/Rûm, 45
    111 3/Âl-i İmrân, 57, 140
    112 42/Şûrâ, 40
    113 28/Kasas, 76
    114 4/Nisâ, 36
    115 31/Lokman, 18
    116 57/Hadîd, 23
    117 16/Nahl, 23
    SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
    - 37 -
    Hâin Günahkârları: “Kendilerine hıyânet edenleri savunma; çünkü
    Allah hâinliği meslek edinmiş günahkârları sevmez.“ 118
    “... Allah, hâin ve nankör olan herkesi sevgisinden mahrum eder, onları
    sevmez.“ 119
    “... Allah hâinleri sevmez.“ 120
    Kötü Sözün Açıkça Söylenmesini: “Allah kötü sözün açıkça söylenmesini
    sevmez; ancak haksızlığa uğrayan başka. Allah her şeyi işiten
    ve bilendir.“ 121
    Sınırı Aşanları: “Allah’ın size helâl kıldığı iyi ve temiz şeyleri (siz kendinize)
    haram kılmayın ve sınırı aşmayın. Allah sınırı aşanları sevmez.“ 122
    “Rabbinize yalvara yakara ve gizlice duâ edin. Bilesiniz ki O, haddi
    aşanları sevmez.“ 123
    İsrâf Edenleri: “... İsrâf etmeyin; çünkü Allah müsrifleri/isrâf edenleri
    sevmez.“ 124
    Hadis-i Şeriflerde Sevgi Kavramı
    “El-mer’ü mea men ehabbe (Kişi sevdiği ile beraberdir.)“ 125
    “Bir kişi, beni anne ve babasından daha fazla sevmedikçe iman etmiş
    olmaz.“ 126
    “Kişi, Allah ve Rasûlünü, o ikisi dışında kalan her şeyden daha çok
    sevmedikçe imanın tadını bulamaz.“ 127
    “Nefsim yedinde olan Allah’a yemin ederim ki, iman etmedikçe cennete
    giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız.“ 128
    “Mü’minin mü’mine karşı durumu (bağlılığı), bir parçası diğer parçasını
    sımsıkı kenetleyip tutan/bütünleyen binâ gibidir.“ Hz. Peygamber,
    bunu açıklamak için, iki elinin parmaklarını birbiri arasına geçirerek
    kenetledi. 129
    118 4/Nisâ, 107
    119 22/Hacc, 38
    120 8/Enfâl, 58
    121 4/Nisâ, 148
    122 5/Mâide, 87
    123 7/A'râf, 55
    124 6/En'âm, 141, 7/A'râf, 31
    125 Buhâri, Edeb 96, Ahkâm 10; Müslim, Birr 161, 165
    126 Buhâri, İman 8; Müslim, İman 69
    127 Buhârî, İman 9; Müslim, İman 67; Tirmizî, İman 10
    128 Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66; Kütüb-i Sitte Terc. 10/133
    129 Buhârî, Salât 88, Mezâlim 5; Müslim, Birr 65; Tirmizî, Birr 18; Nesâî, Zekât 67
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 38 -
    “Mü’minler birbirini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta
    bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer
    organlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.“ 130
    “Amellerin en faziletlisi Allah için sevmek, Allah için buğzetmektir.“
    “Sizden biriniz kendisi için sevip arzu ettiği şeyi din kardeşi için de
    sevip arzu etmedikçe (gerçek anlamda) iman etmiş olmaz.“ 131
    “Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, haksızlık yapmaz,
    onu düşmana teslim etmez. Müslüman kardeşinin ihtiyacını gideren
    kimsenin Allah da ihtiyacını giderir. Kim bir müslümandan bir sıkıntıyı
    giderirse, Allah Teâlâ o kimsenin kıyâmet günündeki sıkıntılarından birini
    giderir. Kim bir müslümanın ayıp ve kusurunu örterse, Allah Teâlâ da o
    kimsenin ayıp ve kusurunu örter.“ 132
    “Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona hıyânet etmez, yalan söylemez
    ve yardımı terketmez. Her müslümanın, diğer müslümana ırzı, malı
    ve kanı haramdır. (Kalbini işaret ederek:) Takvâ buradadır. Bir kimseye şer
    olarak müslüman kardeşini hor ve hakir görmesi yeter.“ 133
    “Birbirinizle hasetleşmeyin. Almayacağınız bir malın fiyatını müşteri kızıştırmak
    için arttırmayın. Birbirinize kin ve nefret beslemeyin. Birbirinize
    darılıp yüz çevirmeyin. Birinizin satışı üzerine başka biriniz satış yapmasın.
    Ey Allah’ın kulları, böylelikle kardeş olun. Müslüman, müslümanın kardeşidir.
    Ona zulüm ve haksızlık yapmaz, yardımı kesmez ve onu hakir
    görmez. -Peygamberimiz üç defa göğsüne işaret ederek buyurdular ki-
    Takvâ buradadır. Müslüman kardeşini hor ve hakir görmesi, bir kimseye
    şer olarak yeter. Her müslümanın kanı, malı ve ırzı başka müslümana
    haramdır.“ 134
    “Sakın zanna yer vermeyin; zira zan, sözlerin en yalanıdır. Tecessüs
    etmeyin (gizli kusurları araştırmayın), rekabet etmeyin, hasetleşmeyin,
    birbirinize buğzetmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları,
    Allah’ın emrettiği şekilde kardeş olun. Müslüman müslümanın kardeşidir.
    Ona zulmetmez, onu mahrum bırakmaz, onu tahrik etmez. Kişiye kötülük
    olarak, müslüman kardeşini hakir görmesi yeterlidir. Her müslümanın
    canı, malı, kanı ve ırzı diğer müslümanlara haramdır. Allah sizin sûret ve
    130 Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66
    131 Buhârî, İman 7; Müslim, İman 71-72; Tirmizî, Kıyâmet 59; Nesâî, İman 19,
    33; İbn Mâce, Mukaddime 9
    132 Buhârî, Mezâlim 3; Müslim, Birr 58; Ebû Dâvud, Edeb 38, 60; Tirmizî, Hudûd
    3, Birr 19; İbn Mâce, Mukaddime 17
    133 Tirmizî, Birr 18
    134 Müslim, Birr 32; Buhârî, Edeb 57; Ebû Dâvud, Edeb 47; Tirmizî, Birr 24; İbn
    Mâce, Duâ 5
    SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
    - 39 -
    kalıplarınıza bakmaz, fakat kalplerinize ve amellerinize bakar. Sakın ha,
    birbirinizin satışı üzerine satış yapmayın. Ey Allah’ın kulları kardeş olun.
    Bir müslümanın kardeşine üç günden fazla küsmesi helâl olmaz.“ 135
    “Din kardeşin zâlim de olsa, mazlum da olsa ona yardım et.“ Bir
    adam: “Yâ Rasûlallah! Kardeşim mazlumsa ona yardım edeyim;
    ama zâlimse nasıl yardım edeyim, söyler misiniz?“ dedi. Peygamberimiz:
    “Onu zulümden alıkoyar, zulmüne engel olursun. Şüphesiz ki
    bu ona yardım etmektir“ buyurdu. 136
    “Bir kul, bu dünyada başka bir kulun ayıbını örterse, kıyâmet gününde
    Allah da onun ayıbını örter.“ 137
    “Müslüman, dilinden ve elinden müslümanların zarar görmediği kimsedir.
    Muhâcir ise, Allah’ın yasakladığı şeylerden uzak duran kimsedir.“ 138
    “Kimin üzerinde din kardeşinin ırzı, namusu veya malıyla ilgili bir zulüm
    varsa altın ve gümüşün bulunmayacağı kıyâmet günü gelmeden
    önce o kimseyle helâlleşsin. Yoksa kendisinin sâlih amelleri varsa, yaptığı
    zulüm miktarınca sevaplarından alınır, (hak sahibine verilir.) Şâyet iyilikleri
    yoksa kendisine zulüm yaptığı kardeşinin günahlarından alınarak onun
    üzerine yükletilir.“ 139
    “(Ancak) Allah için seven, Allah için buğz eden/nefret duyan, Allah
    için veren ve Allah için sıkılık yapıp vermezlik yapan kişi imanını kemâle
    erdirmiş, olgunlaştırmıştır.“ 140
    “Sevdiğini ölçülü sev; bir gün düşmanın olabilir. Sevmediğine de ölçülü
    buğz et; bir gün dostun olabilir.“ 141
    “Birbirinizle kinleşmeyin, haset etmeyin, birbirinizden yüz çevirmeyin.
    Ey Allah’ın kulları kardeş olunuz...“ 142
    “Bir kişiye, müslüman kardeşine hakaret etmesi kötülük olarak yeter.“ 143
    “Allah’ım, Seni sevmeyi ve Seni seveni sevmeyi ve Senin sevgine beni
    135 Buhârî, Nikâh 45, Edeb 57, 58, Ferâiz 2; Müslim, Birr 28-34; Ebû Dâvud,
    Edeb 40; Tirmizî, Birr 18
    136 Buhârî, Mezâlim 4, İkrâh 6; Tirmizî, Fiten 68
    137 Müslim, Birr 72; Buhârî, Mezâlim 3; Ebû Dâvud, Edeb 38; Tirmizî, Birr 19;
    İbn Mâce, Mukaddime 17
    138 Buhârî, İman 4-5, Rikak 26; Müslim, İman 64-65; Ebû Dâvud, Cihad 2;
    Tirmizî, Kıyâmet 52, İman 12; Nesâî, İman 8, 9, 11
    139 Buhârî, Mezâlim 10, Rikak 48
    140 Et-Tâc, c. 5, s. 78
    141 Tirmizî, Birr 60
    142 Buhârî, Edeb 57, Ferâiz 2; Müslim, Birr 23; Tirmizî, Birr 24
    143 Müslim, 1, 32
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 40 -
    yaklaştıracak şeyi sevmeyi bana nasip et ve Senin sevgini bana kendimden,
    âilemden ve (sıcak ve harâretli günde) soğuk sudan bana daha sevimli
    kıl.“ 144
    Ebû Rezîn el-Akîl, kendisine: “Ey Allah’ın elçisi, iman nedir?“
    diye sorunca, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle cevap vermiştir: “Allah ve
    Rasûlünün, sana, her şeyden daha sevgili olmasıdır.“ 145
    “Hiçbiriniz, Allah ve Rasûlü, kendisine her şeyden daha sevgili olmadıkça
    iman etmiş olmaz.“ 146
    “Kul beni âilesinden, malından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe
    iman etmiş olmaz.“ 147
    “İnnallahe cemîlun yuhıbbu’l-cemâl -Allah güzeldir, güzeli sever-.“ 148
    “İman ipinin (kulpunun) en güçlüsü, Allah için dostluk ve Allah için
    düşmanlıktır. Yine Allah için sevmek ve Allah için nefret duyup buğzetmektir.“
    149
    “Kişi, dostunun dini üzeredir. İnsan kiminle dostluk kurduğuna dikkat
    etsin!“ 150
    “Ruhlar bir araya getirilmiş gruplar gibidir; tanışıp uyuşanlar birleşir,
    uyuşmayanlar ayrılır.“ 151
    “Allah bir kulu sevince, Cebrâil’i çağırıp: ‘Ben falanı sevdim, sen de
    sev!“ der. Cebrâil de onu sever. Sonra onun için yer (halkın)da kabul konulur
    (İnsanlar da onu severler).“ 152
    “Allah, bir kulu sevdiğinde, o kulu meleklere de insanlara da sevdirir. Bir
    kula buğzedince de meleklere ve insanlara da o kula karşı buğzettirir.“ 153
    “Kim Allah için tevâzu ederse Allah onu yükseltir. Kim de kibirlenirse
    Allah onu alçaltır. Kim Allah’ı çok zikreder/anarsa, Allah onu sever.“ 154
    144 Tirmizî, Deavât 72, 73
    145 Ahmed bin Hanbel, IV/11
    146 Nesâî, İman 2-4; İbn Mâce, Fiten 23; Ahmed bin Hanbel, IV/11
    147 Buhârî, İman 8, Eymân 3; Müslim, İman 69, 70; Nesâî, İman 19; İbn Mâce,
    Mukaddime 9; Ahmed bin Hanbel, III/170, 207, 275
    148 Müslim, İman 147; İbn Mâce, Duâ 10; Ahmed bin Hanbel, IV/133, 134, 151
    149 Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî,
    El-Kebîr
    150 Tirmizî, Zühd 45, hadis no: 2379; Ahmed bin Hanbel, 16/178
    151 Buhârî, Enbiyâ 2, 3; Müslim, Birr 159, 160; Ebû Dâvud, Edeb 16; Ahmed bin
    Hanbel, II/295, 527, 537
    152 Buhârî, Bed'ü'l-Halk 6, Edeb 41, Tevhid 33; Müslim, Birr 157; Tirmizî, Tefsîru
    Sûre 19; Muvattâ, Şi'r 15; Ahmed bin Hanbel, II/267, 341, 413
    153 Buhârî, Tevhid 33, Edeb 41; Müslim, Birr 157
    154 İbn Mâce, Zühd 16
    SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
    - 41 -
    “Kulum Bana, en çok, farz ibâdetlerle yaklaşır. Kulum, nâfile ibâdetlerle
    de Bana yaklaşmağa devam eder. O kadar yaklaşır ki onun işiten kulağı
    Ben olurum, Benimle işitir. Gören gözü Ben olurum, o Benimle görür.
    Tutan eli Ben olurum, o Benimle tutar. Yürüdüğü ayağı Ben olurum, o
    Benimle yürür.“ 155
    “Allah bir kulunu sevdimi onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen
    ayağı olur. Bu kul Allah’tan bir şey dilese dileği kabul edilir. Allah’a
    sığındığında da Allah onu korur. Allah, velîsine düşman olan kimselere
    harb ilân eder.“ 156
    “Onlar (Allah’ın velîleri) öyle kimselerdir ki, görüldükleri zaman Allah
    hatırlanır, zikredilir.“ 157
    “Üç konuda müslümanın kalbi kin tutmaz, hıyânet etmez: Amellerde
    ihlâs, devlet adamlarına nasihat, cemaatten ayrılmama“ 158
    “Kim, insanların kızması pahasına Allah’ı dost edinmekle O’nu râzı
    ederse Allah o kimseyi insanların nazarında yüceltir. Kim de Allah’ın gazabına
    rağmen insanları râzı ederse, artık onu Allah’ın azâbından hiçbir
    şekilde kurtarmak mümkün olmaz.“ 159
    Nebî (s.a.s.) Ali’nin (r.a.) oğlu Hasan’ı öpmüştü. O sırada Akra
    İbn Hâbis de Peygamberimiz’in yanında bulunuyordu. Akra: “Benim
    on tane çocuğum var, onlardan hiç birini öpmedim“ dedi.
    Rasûlullah (s.a.s.) ona hayretle bakıp:“Merhamet etmeyen kimseye
    merhamet olunmaz“ buyurdular. 160
    Çölde yaşayan bedevîlerden bir grup Rasûlullah (s.a.s.)’ın huzuruna
    geldiler ve “Siz çocuklarınızı öpüyor musunuz?“ diye sordular.
    Peygamberimiz: “Evet“ buyurdu. Onlar: “Fakat biz, Allah’a
    yemin ederiz ki, onları öpmüyoruz“ dediler. Rasûlullah (s.a.s.):
    “Allah sizin kalplerinizden merhamet duygusunu çıkarıp almışsa, ben ne
    yapabilirim ki!“ buyurdu. 161
    “İnsanlara merhamet göstermeyen kimseye Allah da merhamet etmez.“
    162
    155 Buhârî, Rikak 38; Ahmed bin Hanbel, VI/256
    156 Buhârî, Rekaik 38; İbn Mâce, Fiten 16
    157 Dürrü’l Mensur, 4/370; naklen Elmalılı, 4/495
    158 İbn Mâce, Mukaddime, 18; Ebû Dâvud, İlim 10; Tirmizî, İlm 7; Ahmed bin
    Hanbel, 3/225
    159 Tirmizî, Zühd 64
    160 Buhârî, Edeb 18; Müslim, Fezâil 65; Ebû Dâvud, Edeb 145; Tirmizî, Birr 12
    161 Buhârî, Edeb 18; Müslim, Fezâil 164; İbn Mâce, Edeb 3
    162 Buhârî, Edeb 18; Tevhid 2; Müslim, Fezâil 66; Tirmizî, Birr 16, Zühd 48
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 42 -
    “Bana dünyanızdan kadın ve güzel koku sevdirildi. Gözümün nûru da
    namazdır.“ 163
    “Birbirlerini seven (erkek ve hanım)ler için, nikâh/evlilik gibisi görülmedi.“
    164
    “Ben, müşrikler arasında ikamet eden her müslümandan berîyim/uzağım.“
    Ashâb; “Niçin yâ Rasûlallah?“ diye sorunca, şöyle buyurdu:
    “Çünkü o ikisinin ateşi birbirini görmez.“ 165
    “Kim bir müşrikle ittifak yapar ve onunla birlikte ikamet ederse, o da
    onun gibidir.“ 166
    “Müslümanın müslüman üzerindeki hakkı beştir. Selâmını almak, hasta
    ziyaretine gitmek, cenâzesine katılmak, dâvetine icâbet etmek, aksırınca
    ‘yerhamukelllah’ demek.“ 167
    “Aziz ve celil olan Allah Teâlâ, kıyâmet gününde şöyle diyecek; ‘Benim
    celâlim adına birbirlerini sevenler nerede? Gölgemden başka hiçbir gölgenin
    bulunmadığı şu günde onları gölgemde gölgelendireyim.“ 168
    “Allah Teâlâ buyuruyor ki: ‘Benim celâlim adına birbirini sevenler var
    ya! Onlar için orada öyle minberler vardır ki, peygamberler ve şehidler
    bile onlara gıpta ederler.“ 169
    “Allah’ın kulları arasında bir grup var ki, onlar ne peygamberlerdir, ne
    şehidlerdir. Üstelik kıyâmet günü Allah indindeki makamlarının yüceliği
    sebebiyle peygamberler ve şehidler onlara gıpta ederler.“ Orada bulunanlar
    sordu: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, onlar kimdir, bize haber verir
    misin?’ “Onlar, aralarında kan bağı ve dünya menfaati için birbirlerine
    bağlı olmadıkları halde, Allah’ın nûru (Kur’an) adına birbirlerini sevenlerdir.
    Allah’a yemin ederim ki, kesinlikle onların yüzleri nurdur. Onlar
    bir nur üzeredirler. Halk korkarken onlar korkmazlar; İnsanlar üzülürken
    onlar üzülmezler.“ Ardından da şu âyeti okudu: “İyi bilin ki, Allah’ın
    velîlerine/dostlarına korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.“ 170
    “Din nasihatten (samimiyetten) ibarettir!“ Yanında bulunanlar; ‘kim
    için ey Allah’ın Rasûlü?’ diye sormaları üzerine, şöyle buyurdu: “Allah
    için, Peygamber için, müslümanların imanları ve hepsi için! Müslüman,
    163 Nesâî, İşretü’n-Nisâ 1; Ahmed bin Hanbel, III/128, 199, 285
    164 İbn Mâce, Nikâh 1
    165 Ebû Dâvud, III/45, hadis no: 2645
    166 Ebû Dâvud, III/93, hadis no: 2787
    167 Buhârî, Cenâiz 2; Müslim, Selâm 4; Ebû Dâvud, Edeb 98
    168 Müslim, Birr 37, hadis no: 2566
    169 Tirmizî, Zühd 53, hadis no: 2391; Kütüb-i Sitte Terc. 10/139
    170 10/Yûnus, 62; Ebû Dâvud, Büyû’ 78, hadis no: 3527; Kütüb-i Sitte Terc.
    10/142
    SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
    - 43 -
    müslümanın kardeşidir. Ona yardımını kesmez; ona yalan söylemez; ona
    zulmetmez. Herbiriniz, kardeşinin aynasıdır. Onda bir rahatsızlık görürse
    bunu onda izâle etsin (gidersin).“ 171
    Sevgi, Gönlün Ölümsüz Meyvesi
    Sevgi, varlık sorusunun cevabı. Sevgi, mahlûkat ağacının tohumu.
    Sevgi, yüreğin ölümsüz meyvesi. Sevgi, Yaratan ve yaratılanıyla
    varlığın ortak sesi. Sevgi, insanın, harcadıkça çoğalan tek
    sermayesi.
    Sevgi, varlık sorusuna nasıl cevap olabilir? Şöyle ki: Olmayan
    bir şeye sevgi duyulmaz, sevmekten söz edebilmek için “diğeri“
    gerekli. Süje olmadan objeyi kim bilir? Sevginin sözkonusu olduğu
    bir yerde elbette sevenlerle sevilenlerin varlığı kaçınılmazdır.
    Ortada olmayan bir şeye sevgi duymak abes olur.
    İşte bunun için sevgi, varlık sorusunun cevabıdır. Sevgiyi bilen,
    sevecek, onu paylaşacak birini arar. Çünkü sevginin en güçlü
    tezâhürüdür paylaşmak. Sevgiyi paylaşmak isteyen yaratmak gibi
    bir güce sahip değilse eğer, varlık içerisinden bir “diğeri“ni bulup
    sevgiyi onunla paylaşacaktır. Yok, bu zat yaratma gücünü elinde
    tutan Allah ise, elbette sevilen ve seven birilerini yaratıverecektir.
    “O’nun işi, bir şeyin olmasını istediği zaman ona sadece ‘ol’ demektir, hemen
    oluverir.“ 172
    Allah Vedûd’dur; Çok Seven ve Çok Sevilendir
    Her şeyin olduğu gibi sevginin kaynağı da Allah’tır. Sevgi çağlayanının
    kaynağında O vardır. Yeryüzünde gelmiş geçmiş en büyük
    sevgi okulları (din) O’nundur. Dünyanın görüp göreceği en
    yetenekli sevgi öğretmenleri (peygamberler) O’nun okulunun
    mezunlarıdır. Sevginin ölümsüz kitabını yine O yazmıştır. Çünkü
    O; Vedûd’dur, yani “çok seven.“ Yalnız o kadar mı? Elbette değil;
    aynı zamanda O “çok sevilen“dir. Nedeni yine aynı: Çünkü O;
    “Vedûd“dur. Kendi dilinden, kendisini öyle tanıtmaktadır; kendisini
    tanıyabileceğimiz en sağlam kaynakta, Kur’an’da: “Rabbinizden
    mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin! Doğrusu Rabbim çok merhamet
    eden, çok sevendir.“173; “O (Allah) bağışlayandır, sevendir.“ 174
    O’nun sevmesinin öbür adı “cennet“tir. Sevginin çözülüp eşyaya
    dönüşmesidir cennet. O yalnız seven, yalnız sevdiren değil;
    171 Tirmizî, Birr 17, 18, hadis no: 1928; Müslim, İman 95
    172 36/Yâsin, 82
    173 11/Hûd, 90
    174 85/Bürûc, 14
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 44 -
    aynı zamanda sevindirendir de. Neyle olacak, cennetle elbette.
    Hem, çok sevenin, çok sevilenin, çok sevindirmemesi düşünülebilir
    mi? O hem çok seven, hem de çok sevilendir. “Vedûd“ ism-i
    celîlinin gramatik özelliğidir bu. Feûl vezninden mübâlağa sîgası,
    anlam olarak hem etken hem de edilgen bir yapısı var. Yani fâil
    olarak “çok seven“ anlamına geldiği gibi, mef’ûl olar olarak “çok
    sevilen“ anlamına da gelir. Allah’ın Vedûd olması demek, O’nun
    çok seveceği ve O’nu çok seven birilerinin olması demektir. İşte
    bunun içindir ki, sevgi varlık sorusunun cevabıdır.
    Sevgi, üflenen ruh gibi, özü İlâhî olan değerlerden biridir. Sözkonusu
    değerlerin çok azı Yaratanla yaratılan arasında paylaşılır.
    Paylaşılan bu değerlerin başında gelir sevgi. Yaratıcımızı tanıma
    hususunda bize kılavuzluk eden diğer sıfatlara benzemeyen farklı
    bir boyutu vardır Vedûd sıfatının. Örneğin Merhamet Edendir
    (Rahmân), Bağışlayandır (Rahîm), fakat merhamet edilmeye ve
    bağışlanmaya muhtaç değildir. Affeder (Ğafûr), affedilmez; Hükmeder,
    hükmolunmaz; Doyurur (Râzık), doyurulmaz... Bu gibi
    sıfatlar hem fâil hem mef’ul anlamıyla Allah için kullanılamaz.
    Bunları böyle kullanmak, kişinin imanını tehlikeye sokacak küfür
    sözler arasına bile girebilir. O’nun kendisi için seçip beğendiği
    “Vedûd“ isminin işte bu açılardan farklılığı vardır. Allah, sevgiyi
    kullarıyla paylaşmakta “O onları, onlar da O’nu sevmektedir.“ 175
    Diğer nimetlerine karşılık olarak “ûbûdiyet (kulluk)“ isterken,
    sevgi nimetine aynı cinsten karşılık beklemektedir. Bu mânâda bir
    başka örneği daha yoktur sevginin ve sevgi rakipsizdir. Yaratan
    onu varlığın ortak değeri kılmıştır. Doyurmuş, doyurulmayı istememiş;
    vermiş, almayı istememiş; yaşatmış, yaşatılmayı istememiş;
    korumuş, korunmayı istememiştir. Fakat sevgiye gelince iş değişmiş,
    onu tüm varlığa şâmil kılarak, sevmiş ve sevilmeyi istemiştir.
    Sevgi Mahlûkat Ağacının Çekirdeğidir: Kur’an’da sevgi üç ayrı
    terimle ifade edilir: Muhabbet, meveddet, ülfet. En çok kullanılan
    da birinci sıradaki “hubb (ha-be-be)“ kökünden türetilen terimlerdir.
    Sevgi anlamına gelen bu terim, aynı zamanda çekirdek, tohum,
    öz, nüve (habb) anlamlarına da gelmektedir. Bu mânâlarıyla
    Kur’an’da da kullanılmıştır.176 Bu ikinci anlamını da gözönünde
    tutarak rahatlıkla diyebiliriz ki sevgi varoluşun tohumudur, çekirdeğidir,
    özüdür. Varlığın yaratılış hikmeti, insanın varoluş illetidir.
    Her şey değerini ve ömrünü illetinden alır. İlleti ölümsüz olan
    değerlerin kendisi de ölümsüzdür; Allah için sevmek gibi. İlleti
    175 5/Mâide, 54
    176 bk. 6/En’âm, 95; 55/Rahmân, 12
    SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
    - 45 -
    ölümlü olan değerlerin mâlûlü de ölümlüdür; kul için sevmek gibi.
    Ancak seven (Vedûd) var oldukça sevgi de var olacak; O, bu ölümsüz
    illetle yaratmasına devam edecektir. “O her an yeni bir iştedir
    (Hayatı her an tazelemekte, yaratmaya devam etmektedir).“ 177
    Mahlûkatın sebebi olan sevgi tohumunun ekilebileceği en verimli
    toprak gönüldür. Adını sevgi koyduğumuz çandır tohumlar
    değil de Vedûd olan Allah’ın bağışladığı cins tohum; hamı alınıp
    nadaslanmış, taşı ayıklanıp keseği kırılmış, emek ve işçilikle sürülüp
    gözyaşıyla sulanmış selîm bir kalbe ekilirse, gönül harcadıkça
    çoğalan bitmez tükenmez bir sevgi ambarına dönecek; bu tohum,
    bire on değil; bire bin, bire yüz bin veren gönül toprağının ölümsüz
    hazinesi olacaktır. İnsan gönlünün bu ölümsüz meyvesinden
    tam verim alabilmek için üç şey gerekli: Cins bir tohum (sevgi),
    bakımlı bir tarla (kalp), fedâkâr bir bahçıvan.
    En kötü kalpazanlık, sevgi kalpazanlığıdır. Karşılıksız çek kesen
    türedi tüccar gibi karşılıksız sevgi imal eden türedi sevgi tâcirleri
    yaptıkları kalpazanlığın adını “insanlık sevgisi“ ya da “hümanizm“
    koyabilirler. Nasıl olsa bir faturası yok bu “kalp sevgi“nin. Kalpazanlığın
    bir başka türü de sevgiyi donun içinde aramaz, ya da
    günümüzde olduğu gibi fuhşun adını sevginin zirvesi olan “aşk“
    koymak.
    Ortalığı sahte sevgilerin ve sevgi sahtekârlarının kapladığı
    bir çağda gerçek sevgiyi ancak vahyin kılavuzluğunda bulabiliriz.
    Çünkü vahiy, hem sevenlerin ve hem sevilenlerin en yücesi olan
    Allah’ın kelâmıdır; sevgiyi sevgiyle yaratan Allah’ın...
    Sevgi Mihenk taşıdır: Evrenin yaratılış hikmeti, insanın ölümsüz
    devleti, mü’minin dünyadaki cenneti, varlığın tek ortak serveti
    olan sevgi, aynı zamanda İlâhî vahyin de çatısını oluşturur. Bu
    çatı “sevmek“ ya da “sevmemek“ üzerine kurulmuştur. Bu İlâhî
    üslûp, sevginin “belirleyici“ olduğu sonucuna götürüyor bizi. Sevgi,
    Allah’ın kişiyi vurduğu mihenk taşıdır. Evrenin sahibi, kendisine
    karşı isyan etme, karşı gelme yetisiyle donattığı insanı kahretmekten,
    ateşe atmaktan, azab etmekten daha çok “sevmemek“le korkutup
    uyarıyor. Allah’a itaatin illeti sevgi olarak belirirken, itaatsizliğin
    illeti de sevgisizlik olarak ortaya çıkıyor.
    Korku mu? O var, olmalı da; ancak illeti azap, gazap ya da
    cehennem olmak yerine, yine “sevgi“ olmalı. Bu sayılanlar O’nun
    sevmemesinin bir sonucu değil midir? Allah’a duyulan korkunun
    temelinde cezaya çarptırılma korkusu değil de O’nunla kendisi
    177 55/Rahmân, 29
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 46 -
    arasındaki sevgiyi yıpratma korkusu, illeti sevgi olan korkudur ki,
    istenilen de budur ve “takvâ“ bunun adıdır.
    Allah, kitabını sevmek ve sevmemek üzerine binâ etmiştir. Şu
    âyetlerde sevginin insanın amellerinin belirleyicisi olarak nasıl
    kullanıldığına bakalım:
    “Allah hâinleri sevmez.“ 178
    “Allah tevbe edenleri sever.“ 179
    “Allah fesatçıları sevmez.“ 180
    “Allah müttakîleri sever.“ 181
    “Allah haddi aşanları sevmez.“ 182
    “Allah dengeli (âdil, kıst) olanları sever.“ 183
    “Kuşkusuz Allah ihânette ilerlemiş günahkârı sevmez.“ 184
    “Allah, yolunda kurşunla kaynatılmış sağlam duvar gibi saf halinde savaşanları
    sever.“ 185
    “Çünkü Allah büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez.“ 186
    “Allah (her türlü pislikten) temizlenip arınanı sever.“ 187
    Hepsi bu kadar değil elbet. Sevgi ekseni etrafında dönen
    bu âyetleri çoğaltmak mümkün. Bunlardan başka sevginin belirleyiciliğine,
    sevginin başöğretmeni ve insan sevgisinin ufku
    Rasûlullah’ın ve ashâbının hayatından da çarpıcı örnekler bulabiliriz.
    Kişinin niteliğinin tesbitinde sevginin belirleyici bir unsur
    olduğunu Allah Rasûlünde de görüyoruz. O, dışarıdan bakınca
    sahibini negatif konumlara oturtacak kimi davranış sahiplerini,
    sözkonusu olumsuz davranışlarıyla değil de sevgileriyle değerlendirmiştir.
    Ashâbı arasında olumsuz davranış sergileyen kimilerine
    karşı oluşan muhâlefeti dengelemek ve aşırı gidenlere unutulan
    bir boyutu daha hatırlatmak için birçok olayda “Hayır! O kardeşiniz
    Allah ve Rasûlünü seviyor“ buyurmuştur. Rasûlullah’ın sevgiyi
    178 8/Enfâl, 58
    179 2/Bakara, 222
    180 5/Mâide, 54
    181 3/Âl-i İmrân, 76
    182 3/Âl-i İmrân, 57
    183 5/Mâide, 42
    184 4/Nisâ, 107
    185 61/Saff, 4
    186 4/Nisâ, 36
    187 9/Tevbe, 108
    SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
    - 47 -
    belirleyici olarak gösterdiği birçok örnekten Buhârî ve başkalarının
    naklettiği yalnızca birini aktarmakla yetinelim. Hz. Ömer anlatıyor:
    “Allah Rasûlü zamanında Abdullah isminde “eşek“ lakaplı biri
    vardı. Hareketleri ile Peygamberimizi güldürürdü. İçki içtiği için
    Efendimiz ona sopa attırmıştı. Yine bir defasında içki içerken yakalanmış
    ve sopa yemişti. Onun birkaç kez sopa yediğini gören
    biri: “Allah lânet etsin! Ne kadar da çok içiyor“ dedi. Allah Rasûlü:
    “Sus, ona lânet etme! Bilmiyorsun ki o, Allah ve Rasûlünü seviyor“ buyurdu.
    Bu tavır, ameli hiçe sayan ters yönde bir dengesizliğe delil olamaz
    elbet. Çünkü bu örneğin kendisi, bir ifrâtın, bir dengesizliğin
    Allah Rasûlü eliyle önlenmesidir. İnsanları zaaflarından dolayı
    mahkûm ederek kimi çok güzel hasletlerini görmezden gelmeyi
    reddediyordu. Lâneti hak etmemiş birine lânet etmeyi hoş görmemişti
    Rasûlullah. Belki bununla onun duâya ihtiyacı olduğunu,
    affa ve rahmete ihtiyacı olduğunu îmâ etmişti. Elbette böylesi örnekler
    ameli sıfıra çıkaran Mürcie dengesizliğine delil olamazlar.
    “De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve
    günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayan, merhamet edendir.“188 Sevginin
    belirleyiciliğine güzel bir örnek de bu âyet-i kerime. Kişi sevmediğine
    de itaat eder; ama eğer seviyorsanız itaat edin, yani itaatinizin
    illeti Allah sevgisi olsun.
    İtaat edin ki sevginiz lafta kalmasın, ödeyin onun bedelini.
    Sevdiğiniz Zat’ın hatırı için Rasûl’e itaat etmekle sevginizi yürek
    ülkenizde iktidara geçirin; iktidarsız sevgi olmaktan kurtulup iktidarlı
    sevgiye dönüşsün. O zaman ne mi olacak? Sevginizi Allah’a
    ispatlamış olacaksınız, onun bedeli olan itaati ödeyerek yapacaksınız
    bunu. İşte o dem Allah da sizi sevecek; yalnızca o kadar mı?
    Değil elbet, o da sevdiğini sana ispatlayacak, silecek günahlarını,
    bağışlayacak seni. Senin Allah’a olan sevginin ispatı “itaat“ iken
    Allah’ın sana olan sevgisinin ispatı da “mağfiret“ olacak. Bu sevgi
    sürdükçe senin itaatin artacak, senin itaatin arttıkça onun bağışı
    ve rahmeti artacak. İşte sana müthiş bir formül. Bu formülden haberi
    olmayan insanların yakalarından tutarak sars onları ve onlara
    “De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız...“ Ve yine de ki onlara: Kim Allah’a
    sahip, o neden mahrum? Kim Allah’tan mahrum, o neye sahip?
    Sevmek ve Adamak: “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse
    (bilsin ki) Allah, sevdiği ve Kendisini seven, mü’minlere karşı alçak
    188 3/Âl-i İmrân, 31
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 48 -
    gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir.
    (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından
    korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine
    verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.“ 189
    Allah’ın yolundayken O’ndan yüz çevirenlerin ilk yitirdiği şeyin
    “sevgi“ olduğunu anlıyoruz. Önce sevgiyi kaybediyorlar, Allah
    onları sevmiyor, onlar da Allah’ı. Ve arkası geliyor. Çünkü sevgi
    diğer eylemlerin illeti. İllet yok olunca mâlûlün durması için hiçbir
    sebep kalmıyor. Mü’minlere karşı yumuşak başlı olması gerekirken
    tam tersi bir tavra giriyor: Sebebi sevgisizlik. Kâfirlere karşı
    izzetli olması gerekirken, tam tersi bir tavır alıyor; sebebi yine
    aynı. Sevginin, Allah’a olan sevginin en yüksek ifadesi olan cihadı
    terkediyor. Bedeli “can“ ve “kan“ olan bir sevgiden yoksun kalınca,
    o bedeli ödeyecek güç bulamıyor kendinde. Çünkü artık “Beni
    seven ve benim sevdiğim Allah ne der?“ yerine, “falan ne der?“
    sorusu geçiyor. O güne kadar sevdâsı uğruna kınayıcının kınamasından
    korkmazken, o sevginin yok oluşuyla kınanmak korkusu
    gibi aşağılık bir duyguya teslim oluyor. Dün sevgi sâyesinde özgürken
    bugün sevgisizlik çukurunda nefsin, şeytanın, eşyanın ve çevrenin
    esiri oluyor. Dün sevgi sâyesinde üreten ve veren biriyken
    bugün sevgisizliğin pençesinde sürekli tüketen ve alan derekesine
    düşüyor.
    Sevmek vermektir, sahip olduğunuz en değerli varlığı, yüreğinizi
    vermek... Vermek denilince, öyle çıkarıp sunmak değil;
    paylaşmak anlamında vermek. Kişi, başkasına veremediğinin,
    “diğeri“yle paylaşamadığının sahibi değildir. Ya da kişinin sahip
    olduğu şey başkasına verebildiği şeydir. Bundan dolayı yüreğine
    sahip olamayanlar sevemezler. Yüreği işgale uğramış bir insanın
    sevebilmesi düşünülemez. Çünkü orası işgal edilmiştir, yüreğinin
    iktidarı kendi ellerinde değildir, onu bir başkasıyla paylaşamaz.
    Böylesine işgale uğramış bir yüreğin sahibi sevmekten söz ediyor,
    “sevdim“ diyorsa, sevdiğine sahte adresli dâvetiye çıkartıyor demektir.
    Vereceğiniz şey ne kadar değerliyse, onu vereceğiniz yer de o
    kadar yüce olmalı. Daha doğru bir deyişle, verdiğinizin kıymetini
    bildiğiniz ölçüde seçersiniz verilecek yeri. Sevginin adanabileceği
    en büyük kapı Allah’ın kapısıdır. Sevgiyi o kapıya adamak, ona en
    yüksek değeri biçmektir. Sizden olan bir şeyi ölümsüzleştirmektir.
    Çünkü bir adağın sorumluluğu, adandığı andan itibaren, adandığı
    kapıya geçer.
    189 5/Mâide, 54
    SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
    - 49 -
    Sevmek adamaktır. Adağın tasarrufu, adandığı kapıya aittir.
    Eğer sevginizi bir ölümsüze adamışsanız onu da ölümsüzleştirmişsiniz
    demektir. Allah’ı sevmek, sevgiyi ölümsüzleştirmektir. İlleti
    ölümlü olan sevginin kendisi de ölümlüdür. İlleti ölümsüz olanın
    kendisi de ölümsüzdür.
    Söz buraya gelmişken, yanlış bir kanaate değinmek istiyorum.
    Bu kanaatte sevgi, şahsiyet geliştirici ve kişiye varlığını duyumsatıcı
    bir üretim aracı değil; seveni sevdiğinde yok edici (fenâ) bir
    tüketim aracıdır. Kişiyi olgunlaştıran ve ona şahsiyet kazandıran,
    sevgiyi sevgi olmaktan çıkarıp tutkuya dönüştüren ve onu bir can
    kurdu gibi insanı yiyip bitiren bir heyûlâ olarak tarif eden bu anlayışın
    vardığı son durak vahdet-i vücut dengesizliğidir. Hintli bilge
    Tao Tse’de görüldüğü gibi pisliğin içinde bile (hâşâ) tanrının görüldüğünü
    söylemeye kadar vardırılan bu yamuk felsefe, Kur’an’ın
    öngördüğü “Hâlık-mahlûk“ ikilemine taban tabana zıttır.
    Sevmek, bazılarının iddiâ ettiği gibi yok olmak (fenâ) değil;
    aksine “sevmek, var olmaktır“, varlığından haberdar olmaktır, kişinin
    kendi varlığını ispatlamasının en kestirme yoludur. Çünkü
    sevgi, şahsiyeti koruyarak bütünleşmektir. Birbirinde yok olmak
    değil; birbirinde var olmaktır. Yok olma (fenâ) faraziyeleri, sevgiyi
    tek yönlü kabul ederek sevenin sevdiğinde yok olacağını iddiâ
    eder. Hâlbuki sevgi çift yönlüdür. Bu gerçek Allah’la kul arasındaki
    sevgide bile geçerlidir: “Allah onları sever, onlar da Allah’ı.“190 Sevgi
    bir başkasına hulûl (girme, onda yok olma) değil; bir başkasında
    kişinin benliğini duyumsaması, varlığının farkına varmasıdır.
    Bir sevgi ki ferde kendi kimliğini kaybettiriyorsa o sevgi, sevgi
    değil girdaptır, karşıdaki de sevgili değil üzerine konan canlıyı
    eritip sindiren ve canavar bitki olarak bilinen Nepentes çiçeğidir.
    Kişiyi sevdiğinde kaybeden bir sevgi üretici değil; tüketici bir sevgidir;
    Züleyha’nın Yusuf’a (a.s.) olan sevgisi gibi. Hem kendisi tükenir
    hem de karşısındakini tüketir. Çünkü o sevdâya kara çalınmıştır;
    kontrolden çıkmış, “ak sevdâ“ iken “kara sevdâ“ olmuştur.
    Kur’an’da Züleyha için geçtiği gibi yakıp tüketen bir şey olmuştur:
    “Sevda onun bağrını yakmış, dediler.“191 Evet, onu tüketmiş, o da kendisini
    tüketenden intikam almak istemiştir. Tabii bu intikam dönüp
    onu tüketmek biçiminde gösterecektir kendini. Onca sevgisine
    rağmen mi? Evet, onca sevgisine rağmen yapmak isteyecektir
    bunu.
    190 5/Mâide, 54
    191 12/Yusuf, 30
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 50 -
    Böylesine bir sevgi kimse için meşrû değildir. Meşrû sevgi, aklı
    baştan almaz; tersine aklı lâyık olduğu yere koyar. Bazılarının
    iddiâ ettiği gibi Allah sevgisinden dolayı akıl yitirilmez. Allah’ı
    seven O’nun yerli yerinde yarattığı ve hikmetle yerleştirdiği aklı
    nasıl yerinden eder? Nasıl sevdiğini söylediği Zat’ın hikmetine
    müdâhale edebilir? Böylesi bir şey, Züleyha’nın Yusuf’a sopa çektirmesi
    ve bunu da, sevgi adına, sevginin üst sınırı olan aşk adına
    yaptığını iddiâ etmesi kadar abestir. Evet, bu tüketiciliğin de bir
    sevgi çeşidi olduğunda şüphe yok. Fakat normal ve üretici değil,
    anormal ve tüketici bir sevgidir bu. Eğer istediğini elde etseydi
    Züleyha, o sevgi hem kendisini hem karşısındakini yakacaktı.
    Allah’ı sevmek adına, Allah’ın sevdiği gibi yarattığı insanın
    dengesini bozmak, imrenilecek bir şey olsaydı, bu işi öncelikle
    Allah’ı onun kadar hiç kimsenin sevemeyeceği Rasûlullah ve ashâbı
    yapardı. Rasûllerin bizden çok daha bilip tanıdıkları Allah Teâlâ’yı
    gereği gibi sevmemeleri düşünülemez. Allah’ın kendilerinden râzı
    olduğu, kendilerinin de Allah’tan râzı olduğu sahâbe için de geçerli
    aynı şey. Sevdikleri Allah ve Rasûlü yoluna sevginin en büyük
    bedeli olan can ve kanlarını koyan sahâbe içerisinden belki her
    türlüsü çıkmıştır, ama Allah aşkından deli-divâne olduğu söylenen,
    çok sevdiklerini bildiğimiz bu iki varlığa karşı duydukları aşk
    yüzünden aklını kaçırıp “meczup“laşan biri çıkmamıştır. Kimdir
    Allah’ı Rasûlullah’tan (s.a.s.) daha çok sevdiğini iddiâ eden? Bunu
    söylemeye kimin dili varabilir? Hem en güzel örneğimiz olan Allah
    Rasûlü’nün ve onun ellerinde yetişen neslin bu konudaki tavrı
    bizler için takip edilecek en doğru yol değil midir?
    Allah’ı ruhuyle sevenlerin, kalbiyle sevenlerin aklını başında
    bırakır sevgi. Allah’ı aklıyla sevenlerin aklı ise başlarından gider.
    Çünkü sevgi, “bilmek“ değil; “tanımak“tır, akıl bunu kaldıracak
    kapasitede değildir: “İdrâk-i meâlî bu küçük akla gerekmez. Zira
    bu terâzi bu kadar sıkleti çekmez.“ Evet, akıl terazisi bu kadar
    ağırlığı kaldıramayacak, ince bir yerinden kırılıverecektir.
    Adresleri doğru tesbit etmek gerek. Sevginin yerini, adresini
    de doğru tesbit etmek gerek. Bildiğimiz bir şey var: Allah sevgisini
    en üst düzeyde yaşayan Rasûl ve ashâbı arasından mecnun
    ve meczubun çıkmadığı. Yine bildiğimiz bir şey var: Allah
    Rasûlünün ve ashâbının Allah’ı çok, hem de pek çok sevdiği ve
    sevginin yüksek bedelini ödemekten bir an bile kaçınmadığı.
    İslâm’daki cihad farîzası, kulun Allah’a olan sevgisinin en yüksek
    tezâhürüdür. Çünkü sevginin büyüklüğü fedâkârlıkla orantılıdır.
    Kişinin sahip olabildiği en büyük değer “can“dır. Sahip olduğu
    o değeri en çok sevdiğini iddiâ ettiği Zat’ın yoluna sevgisinin
    SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
    - 51 -
    bedeli olarak koyar, O’na bu şekilde ispat eder sevgisini. Değilse
    ispat edilmemiş sevgi kof bir sevgidir, kuru bir iddiâdan öte bir
    değeri yoktur. Onu ne Yaratan ve ne yaradılan ciddiye alır.
    Bu durumda varacağımız en doğru hüküm şudur: Allah’ı çok
    sevenler kendini Allah’a, O’nun yoluna adayanlardır. Bu yüzden
    şehâdet en büyük sevgidir, şehid ise sevgisini/coşkusunu kanıyla
    ve canıyla ispat etmiş ölümsüz sevendir. Bu sevgi, öyle bir sevgidir
    ki; bu sevgi uğruna bir kez değil; bin kez ölünür. Bu sevgi
    insana: “Gül yüzlü güzel ölüm / Seni bin kez ölürüm.“ dedirtir.
    Bu sevginin Peygamber dilindeki ifadesi budur; sevgisini kanıyla
    ispat eden şehidin, bu eylemi dönüp dönüp tekrarlama isteğidir.
    Hem, doğrusu da öyle değil mi?
    Sevgini ispatlamak için gerekirse İbrâhim gibi ateşin ortasına
    kaldırıp atacaksın kendini. Senden istenildiğinde böyle ispat
    edeceksin sevgini. Elbet O da ispat edecek, seni sevdiğini, kabzasından
    tuttuğu ateşe emrederek: “Yâ nâru kûnî berden ve selâmen
    alâ İbrâhîm.“192 diyecek. Ateş de sahibinin bu emrini tutup sevgiyi
    yakmaya güç yetiremeyecek; seven ve sevilene soğuk ve serin
    olacaktır. Fakat buna rağmen bu sevgiyi yıpratırım diye tir tir
    titreyeceksin. Hem canını adayacak, hem korkacaksın; hem ateşe
    atlayacak, hem de sevgiyi kaybetmekten korkacaksın; işte budur
    takvâ. 193
    Sevginin Zirvesi: Takvâ
    Takvâ kelimesi, “sakınmak“ biçiminde çevrilir Türkçeye.
    Takvânın ne olduğunu bilmek, ancak yaşamakla mümkün. Ama
    takvânın salt korku demeye gelmediği rahatlıkla söylenebilir. Bu
    kavramın içerdiği anlamlar içinde, tabii korku da var. Ancak bu
    korku; ateşten, cehennemden, azabdan, kahrdan korkmak değil.
    Bu tür korkuya “havf“ derler ki, onda sevgi aranmaz.
    Ya nedir? Takvâdaki korku, kulun Rabbiyle arasındaki sevgiyi
    yıpratma korkusudur. O yakacak diye değil; O sevmeyecek
    diye korkmaktır. Yanmanın en büyüğü O’nun sevmemesidir. İşte
    takvâ, kişinin Allah’la arasında oluşturduğu sevgiyi yıpratmamak
    için tetikte durması, o sevgiyi gözbebeği gibi korumasıdır. Bu durumda
    vedûd olan Allah’ın değil yasaklarını; O’nun hoşlanmama
    ihtimali olan şeyleri bile terkeder. Değil O’nun emirlerini; O’nu
    hoşnut edeceğini sandığı tüm eylemlere sarılır. Bütün bunları yaparken
    de başka hesaplar yapmaz. Yalnızca sevgiyi korumayı, onu
    192 21/Enbiyâ, 69
    193 M. İslamoğlu, Yürek Devleti, s. 83-96
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 52 -
    yıpratmamayı amaçlar. Takvâda, titreyişin illeti ödül ya da ceza
    değil; sevgidir.
    Takvâ sevginin zirvesidir. Sevgi, umut, korku... Bu üçlünün
    insan ruhunda meydana getirdiği hâlettir. Sevgi, umut, korku;
    üçü birlikte yalnızca Allah için duyulur. Bunların üçünü birden
    Allah’tan başkasına tahsis etmek, tahsis edilen o şeyi “ilâh“ edinmektir.
    İnsan birini yalnız sevebilir, bu akîdevî bir mesele teşkil
    etmez. Ya da birine umut besleyebilir veyahut birinden korkabilir.
    Ancak bu üçünü birden Allah’tan başkasına tahsis edemez. Bunu
    yapmak O’na eşler (endâd) bulmak demeye gelir. Fakat bunları
    tümüyle Allah’a tahsis etmek kişiyi övgüye en lâyık makama ulaştırarak
    “müttakî“ yapar. Bu üç ayrı ruh hali insandaki üç farklı
    bilincin dinamiğidir; ulûhiyet, rubûbiyet ve ubûdiyet bilincinin...
    Değil bunların üçünü birden Allah’tan gayrıya tahsis etmek,
    mü’minin bir başkasını Allah’ı sever gibi sevmesine bile Allah’ın
    rızâsı olmamaktadır. Böyle bir durumu “kendisine ortak koşmak“
    olarak adlandırmaktadır. Cenâb-ı Hak, “İnsanlardan kimi Allah’tan
    korkar gibi, hatta daha fazla İnsanlardan korkmaya başladılar: ‘Rabbimiz
    niçin bize savaşı farz kıldın? Bize biraz daha süre tanısaydın olmaz
    mıydı?’ dediler. De ki: ‘Dünya geçimi azdır; takvâ sahibi için âhiret daha
    iyidir. Size kıl kadar haksızlık edilmez.“194 Evet, Allah’ı sever gibi sevenlerin
    durumunu belirten âyetin üslûbuyla, Allah’tan korkar gibi
    korkanların durumunu belirten âyetin üslûbu arasında çok açık
    bir fark vardır. Yanlış sevginin cezası, yanlış korkunun cezasından
    kıyas götürmeyecek kadar büyük. Allah’ı sever gibi sevmek
    adeta şirkle tanımlanırken, Allah’tan korkar gibi korkmak sadece
    yeriliyor. Bu da sevginin azametine çarpıcı bir örnek.
    Sevgiye tanınan bu ayrıcalık da gösteriyor ki, o, duyguların
    en yücesidir. Yerini bulduğunda sahibini de yüceltir. Tersi de geçerli
    elbet; yerini bulmadığında ise sahibini aynı oranda alçaltır.
    Onu yerli yerinde harcamayan harcanacaktır.
    Alçak gönüllülük, sevginin yücelttiği kişilerde görülen bir erdemdir.
    Bunun tersi olan kibir ve gurur ise sevgi yoksulluğunun
    doğal sonucudur. Kerim âyetteki sıralama bunun en güzel delilidir:
    “O onları sever onlar da O’nu. Mü’minlere karşı alçak gönüllü,
    kâfirlere karşı izzetlidirler.“ Evet, mutlak alçaklık anlamına gelen “zillet“
    bile sevginin yanına gelince kanatlanıp yükseliyor ve sahibini
    de yükseltip övülen bir erdeme dönüşüyor; rezîletken fazîlet oluyor.
    Aynen alçaklık gibi. O da öyle değil mi? Tek başına alçaklık iğrenç
    bir durumken, gönlün, sevginin toprağı olan gönlün yanına
    194 4/Nisâ, 77
    SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
    - 53 -
    gelince birden kanatlanıp fazîlete dönüşüyor, alçak+ gönül, yani
    alçak gönüllülük bir meziyet oluyor. Asıl alçaklık tevâzu gösterilecek
    yerde tevâzu göstermemek oluyor, mü’mine karşı kibirlenmek,
    gururlanmak oluyor. Bunun temeli de sevgisizliğe dayanıyor.
    Yine âyetin devamından anlıyoruz ki kâfirlere karşı gösterilen
    şecaat ve cesaretin kaynağı da sevgidir. Sevgi insanı taraftar
    yapar. Kimin olacak, elbette sevdiğinizin taraftarı. Eğer sevdiğiniz
    Allah ise, siz de Allah taraftarı (hizbullah) olacaksınız. Bu
    durumda sevdiğinizin dostlarına dost, düşmanlarına düşman
    olacaksınız. Kâfirler karşısında ödleklik ve pısırıklık sergilemenin
    illeti de sevgisizlik olarak ortaya çıkıyor bu durumda. En büyük
    alçaklık, illeti sevgisizlik olan korkudur. Özetle sevmek cesarettir.
    En iyisi sen başka şeyden değil; sevmemekten, sevememekten
    kork. Tabii bir de sevgiyi yerli yerine koyamamaktan, her
    derde devâ olan bu ilacı bir intihar âleti olarak kullanmaktan
    kork. Sevgi gibi kökü İlâhî olan bir duyguyu yanlışa âlet ettiğinde
    Allah’ı karşında bulacaksın. İşte bu noktada Allah kıskançtır.
    Rasûlullah’a dayandırılan bir haberde: “Saad kıskançtır, ben
    Saad’dan daha kıskancım, Allah da benden daha kıskançtır“ buyrulur.
    Allah’ın güzel isimlerinden biri de “Ğayûr“dur, yani “kıskanç“.
    Kulunu ulûhiyet ve rubûbiyet noktasında başkasından kıskanma
    olayı. Salt kendisi için yaratıp herbir şeyi emrine verdiği kullarının
    kendisi dışında ya da kendisiyle birlikte başka ilâh edinmelerini
    (şirk) işte bu yüzden affetmemektedir. Ğayûr olduğu için,
    Vedûd olduğu için çok sevdiği kullarının bu konudaki yanılgılarını
    kat’iyyen affetmemekte, bunun dışındakilerini affedebileceğini
    söylediği halde sırf bunu (şirki) affetmeyeceğini bildirmektedir.
    Rabb-i Rahîm’in bu gayretine rağmen insanın kendisine vesenden,
    sanemden, tâğuttan, canlıdan, cansızdan, ideolojiden,
    teknolojiden, özetle O’nun dışındaki herhangi bir şeyden ortaklar
    bulmasını affetmez. Affetmemekle kalmaz; çok şiddetli bir biçimde
    cezalandırır. Sevgi (iman) yükselmektir, öyle yükselmek ki
    gökleri geçmek, zamanı ve mekânı geçmek. İşte budur Allah’ın
    kuluna olan sevgisi. Kul O’na ortak koşmakla bu sevgiye ihânet
    ederse bu, o kulun, o muazzam yükseklikten düşmesi anlamına
    gelir ki, bu düşüşün dehşetini haber vermekten diller âciz kalır.
    Sevgiyi yitirenin halini güzel özetlemiş Seyrânî:
    “Zor gönülden düşme gökten düşmenden, ben bilirim.
    Kalb-i sultandan düşen kul parçasından pâre bul.“
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 54 -
    Cibt gibi insanın kendi cinsinden birini, sanem gibi elleriyle
    yaptığını, vesen ve tâğut gibi özel ya da tüzel kişilik sahibi otoriteleri,
    hevâ gibi düşünce, sistem, ideoloji ve ekolleri “rab“ edinmenin
    Allah’ı nasıl gazaba getirdiğini doğrudan Rasûlullah’ı
    muhâtap alan ve insanı iliklerine kadar titreten şu âyette görebiliriz:
    “Sakın Allah ile beraber başka tanrı edinme! Sonra rezil bir şekilde
    kovularak cehenneme atılırsın.“195 Ömründe puta tapmamış ve daha
    sonra da tapmayacağı kesin olan Rasûlullah’ın gönlünü sâbit tutması
    için büyük sevgisine halel getirmemesi için bir uyarıydı bu.
    Uyarı üslûbunun sertliği aynı zamanda sevginin de büyüklüğünü
    gösteriyordu.
    Kimi, Nasıl Sevmek? “Kimi sevmek“ sorusuna doğru cevap
    bulmak yetmiyor, “kim için sevmek“ sorusunu da doğru cevaplamak
    gerekiyor. Eğer birincisini doğru cevaplamak yetseydi şeytan
    kovulmazdı. O Allah’ın rabliğini hiçbir zaman inkâr etmedi, lâkin
    o Allah’ın sevdiğini sevmedi, hatta onu (Âdem) hasetledi, Allah’ı
    ondan kıskandı. Bu kıskançlıkla diğerini karıştırmayalım. İkisi arasında
    illet farkı var; yine “sevgi“. Ğayûr’un kıskançlığının illeti sevgi
    iken, “ğarûr“un (şeytanın) kıskançlığının illeti “sevgisizlik“tir.
    Sevgisizlik ise hasedin öbür adıdır. O’nu sevmek yetmez, sevdiğini
    de O’nun için seveceksin. O’nun sev dediklerini seveceksin. O neyi,
    ne kadar seveceğimizi vahy ile belirlemiş, çizmiş sınırları. Bu sınırları
    iyi bilecek ve tecâvüz etmeyeceksin. O’nun, sevginden başkalarına
    da pay ayırmana bir dediği yok. Yeter ki dozajını kaçırma.
    Sevginin kontrolünü elden bırakma, ne ne kadar pay ayıracağını
    iyi bil. Buyurun sevginin İlâhî taksîmâtına:
    “De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız,
    kazandığınız mallar, kesâda uğramasından korktuğunuz ticaret,
    hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad
    etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini (gazabını) getirinceye
    kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.“196 “Babalar“
    diye başlıyor âyet ve sıralıyor kişinin Allah’tan, Rasûlünden ve
    Allah yolunda cihaddan daha fazla sevebileceği şeyleri, kendisini
    bu üç sevgiliden alıkoyabilecek olan engelleri ya da sevgi kantarının
    topuzunu kaçırma ihtimali olan değerleri. Kur’an’ın dilinde,
    bu sayılanları Allah’tan, Rasûlünden ve O’nun yolunda cihaddan
    daha fazla sevmek fâsık olmanın yeterli delilidir. Bu âyet, sevgide
    dengenin nasıl sağlanacağını öğretiyor bize, bu dengeyi bozanları
    tehdit ediyor.
    195 17/İsrâ, 39
    196 9/Tevbe, 24
    SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
    - 55 -
    Allah bu saydığı isimleri imtihan aracı kılarak nebîlerini sevgi
    sınavından geçirdi. İbrâhim’i, hem babası ve hem de oğluyla sınadı.
    Nuh’u oğlu ve karısıyla sınadı. Lût’u eşiyle sınadı. Rasûlullah’ı
    yakınlarıyla sınadı. Eyyub’u malıyla sınadı. Bütün bu nebîler
    (Allah’ın selâmı tümünün üzerine olsun!) alınlarının akıyla verdiler
    sınavlarını. Bazıları için belki biraz zor oldu. Nuh’un oğlu için,
    Rasûlullah’ın amcası Ebû Tâlip için duyduğu hislerde olduğu gibi.
    Ama sonunda oldu. İbrâhim’e gelen koç, doğru adresten şaşmayan
    sevgiye verilmiş bir ödüldü.
    İnce bir nokta var: Babayı, kardeşi, kadını, hısım akrabayı saydığı
    halde anneyi saymıyor âyet. Babayı saydığı halde anneyi saymamasının
    nedeni, baba sevgisinin şartlı sevgi oluşundan. Baba
    sevgisi, kazanılan bir sevgidir, umutlar gerçekleşmediği zaman
    yiter. Evlâdından beklentileri vardır babanın, kendisinin gerçekleştiremediklerini
    o gerçekleştirecektir, babasının kutsallarını
    koruyacak bir haleftir. Gereğinde çocuğunu Allah’tan ve O’nun
    yolundan alıkoyar. Eğer yukarıda sayılan emellerinin gerçekleşmesine
    evlâdının Allah yolunda oluşunu engel olarak görüyorsa
    gözünü kırpmadan yapar bunu. Hatta daha ileri gider, kendi kutsalları
    ve atasının kutsalları adına Allah’a karşı, Rasûl’e karşı savaştırır
    onu. Baba evlâdıyla arasındaki sevgiyi emellerinin gerçekleşmesi
    uğrunda kullanamazsa sevgisi azalır, hatta tümden yitebilir.
    Fakat anne sevgisi öyle değildir. O kazanılmış değil; verilmiş
    bir sevgidir. O sevgide kayıt ve şart yoktur, baba gibi birtakım beklentileri
    sevgisine temel yapmaz. Eğer birtakım şartlar ileri sürmüşse,
    bu şartlar babada olduğu gibi “atalık“ hesapları yüzünden
    değil; tamamen onun iyiliğine olacağını sandığı içindir. Babada
    “ben“ ağır basarken anada “o“ ağır basar.
    Günümüzde birçok ana baba farkında olarak ya da olmayarak
    evlatlarının katili oluyorlar. Evlatlarını Allah’tan kıskanıyorlar.
    Allah’ın dininden kıskanıyorlar. Ve Allah’tan daha çok seviyorlar
    onları. Daha doğru bir deyişle Allah’ı onlardan daha az seviyorlar.
    Elbet Gayûr olan Allah da buna râzı olmuyor, yalnız kendisi
    için yarattığı bir şeyin yine yarattıklarınca kendisinden (Yaratanından)
    esirgenmesine, kıskanılmasına râzı olmuyor ve sonunda
    alıyor ellerinden. Onun gerçekte kime ait olduğunu böylesine sert
    bir ihtarla hatırlatıyor bazen ebeveynlere. Anne babalar Allah’tan
    kıskanarak, onlar Allah’ı sever gibi severek evlâtlarının sonunu
    hazırlıyorlar. Bu yanlışı bazen de eşler yapıyor. Eşler Allah yolunda
    birbirleriyle yarışa çıkmış iki atlet gayreti içerisinde olması gerekirken
    o yola dikilen birer engel oluyorlar. Böyle olunca da Allah
    kendi koyduğu sevgi ve merhameti alıyor, yani kendi yuvalarını
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 56 -
    kendi elleriyle yıkıyorlar, kendi huzurlarını kendi elleriyle kaçırıyorlar.
    Evet, Allah’ın koyduğu sevgiyi... Âyete buyurun; hem de
    sevgiye “âyet“ diyen âyete: “O’nun âyetlerinden biri de kendileriyle
    kaynaşmanız için size kendi nefislerinizden (cinsinizden) eşler yaratması
    ve aranıza sevgi ve merhamet koymasıdır.“ 197
    Allah’ın âyetlerinden bir âyet olan sevgi’yi O’nun yolunda kullanmak
    varken o sevginin sahibine karşı silâh olarak kullanmak ne
    hamâkat! Ailelerin yanlışı, kendilerini önce eş sonra kul saymalarında.
    Genellikle babaların hoşuna gitmekte önce evlat sonra kul
    tavrı. Bu ise, Allah’ın râzı olmayacağı bir durum; dahası inanan
    birinin almaması gereken bir tavır:
    “İnsanlardan bazıları, Allah’tan başkasını Allah’a endâd/denk tanrılar
    edinir de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri
    ise (onlarınkinden) çok daha fazladır.“198 Çağdaş insanın Allah’a
    inanışı câhiliye müşriklerinin Allah’a inanışına nitelik yönünden
    çok benziyor. Çünkü sevgi değil ihtiyaç belirliyor Rable olan ilişkileri.
    Çünkü insan “Ey Allah’ım, Sana muhtacım, çünkü Seni seviyorum“
    deme yerine; “Seni seviyorum, çünkü Sana ihtiyacım var“
    demeye getiriyor.
    Câhiliyyede de, müşrikler kendilerini Allah’a yaklaştırdığını
    iddiâ ettikleri putlarını savaş, kıtlık ve salgın hastalık zamanlarında
    hatırlarlardı. O sıkıntı geçince, dün ölürcesine yalvardıkları
    tanrılarını ertesi gün unuturlar, hayatın akıntısına tekrar dalarlardı.
    Allah’a taptığını iddiâ eden günümüz insanının da yaratıcısıyla
    ilişkisi buna benzemiyor mu? Bu ilişkinin temeli sevgiye değil;
    ihtiyaca dayanmıyor mu? Dahası açınız çağdaş insanın gönlünü,
    onu kaptırdığı şeyler arasında Yaratıcı’nın kaçıncı sıraya geldiğine
    bakınız. Hatta gönlüne tıkıştırdığı bir yığın dünyalık arasında
    Yaratıcı’ya bir yer ayırıp ayırmadığına bakınız.
    Bir Meş’ale Ki Mevlâ Yaka, Üflemekle Sönmez: Sevgi, verilen
    bir şey mi, kazanılan bir şey mi? Bu soruya “her ikisi de“ biçiminde
    cevap vermek mümkün. İhlâs da öyle değil mi? Kitab’ta her
    iki anlamıyla birden kullanılır: Muhlisîn (ihlâsı kazananlar), muhlasîn
    (ihlâs verilenler). Elbet sevginin en garantilisi Allah tarafından verilen
    sevgidir. Bu çok çeşitli alanlarda kendini gösterir. Meselâ iman
    konusunda: “... Fakat Allah size imanı sevdirdi ve onu sizin kalplerinizde
    süsledi ve size küfrü, fıskı ve isyânı çirkin gösterdi. İşte doğru yolda olanlar
    bunlardır.“199 Sevgi, bu anlamda hidâyetin öteki adı olmuştur. Bir
    197 30/Rûm, 21
    198 2/Bakara, 165
    199 49/Hucurât, 7
    SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
    - 57 -
    şeye sahip olmakla, sahip olunan bir şeyi sevmek arasında fark
    olmalı. İmanı sevmek, imanlı olmaktan öte bir olay olsa gerek.
    İmanı seven biri, onun üzerinde titreyecek, hatırını sürekli hoş
    tutacak, uğrunda büyük fedâkârlıklara katlanacaktır. İmanı sevmek,
    imanın düşmanları olan küfürden, fısktan, isyandan nefret
    etmeyi gerekli kılıyor. İlkini sevdiren Allah bu sonuncusundan da
    kulunu nefret ettiriyor. Bu durumda nefret de sevginin kaçınılmaz
    unsuru oluyor.
    “Her şey zıddıyla kaim“ ilkesine göre zaten sevmeyenin nefret
    etmesi, nefret etmeyenin sevmesi düşünülemez. Ancak nefretin
    meşrûlaşması illetinin “sevgi“ olmasıyla mümkündür. Süsleme
    olayının sevmekle doğrudan ilgili olduğunu bu âyetten anlıyoruz.
    Obje (iman)’yi süsleyip güzelleştirmek yetmiyor, subjenin de güzel
    olması gerekiyor. Daha açık bir deyişle, baktığımız güzel olmalı,
    fakat bakışımız da güzel olmalı. İşte bunun için Allah imanı süsleyip
    güzelleştirirken bakışı da ihmal etmiyor. Yamuk bir bakış eğriyi
    doğru, doğruyu eğri gösterecektir sahibine. Kötülüklerin çirkin
    gösterildiği bir bakış doğru bir bakış demektir. İşte bunu yapıyor
    Allah.
    İman için sevgiden belirleyici olarak söz eden Kur’an, küfür
    için de aynı ölçüyü koyuyor: “Küfrü sevmek...“ “Ey iman edenler!
    Eğer imana karşı küfrü seviyorlarsa babalarınızı ve kardeşlerinizi velîler/
    dostlar edinmeyin. Sizden kim onları velî tanır, dost tutarsa işte zâlimler
    onlardır.“200 Çifte standardı tabiat haline getiren günümüz insanının
    yaşadığı vahim çelişkiyi ortaya koyan bu âyet gerçekte yaygın
    bir ikiyüzlülüğe parmak basıyor. İnandığını iddiâ ettiği halde imana
    karşı küfrü sevenlerin, küfrü destekleyenlerin, küfrü savunanların
    baba-kardeş de olsalar, imanı sevenler tarafından velî ve dost
    edilmemelerini tavsiye ediyor.
    Sadece imanı sevip küfrü sevmemek yetmiyor, imanlıyı sevmek,
    kâfiri ve onların dostlarını da sevmemek gerekiyor. Onlar
    isterse inandıklarını iddiâ etsinler, imana ve imanlıya dost olamazlar,
    velî olamazlar. Çünkü imanlı olmak yetmiyor, imanı sevmek
    de gerekiyor. Bu da yetmiyor, onun düşmanları olan inkâr,
    günah ve Rasûlüne isyanı sevmemek gerekiyor; karanlıkla aydınlığı
    birbirine karıştırmamak gerekiyor.
    Verilen sevgiden söz ediyorduk. Daha önce sevgiyi Allah’ın
    kendinden üflediği ruha benzetmiştim. Bakınız âyete, âdetâ
    O’ndan bir parça olarak söz ediyor sevgiden: “Gözümün önünde
    200 9/Tevbe, 23
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 58 -
    büyütülesin diye senin üzerine Benden bir sevgi bıraktım.“201 Rûhu herkes
    taşırken sevgi daha özel bir ilişki gerektiriyor ve onu bazıları
    taşıyor. İnsanın erebileceği en büyük saâdet O’ndan bir sevgiyi
    üzerinde taşımasıdır. Sözkonusu bu sevgiyi taşıyacaklarda aranan
    özellikler, yani O’ndan bir sevgi taşımaya lâyık olabilmek şartları
    şöyle tesbit ediliyor: “İman eden ve sâlih amel işleyenler için Rahmân
    bir sevgi yaratacak.“202 Bir şey dikkatimizi çekiyor; Kur’an’da nerede
    Allah’ın sevmesinden söz edilse, bu âyette olduğu gibi, hemen
    yanı başında rahmetten, bağıştan söz ediliyor.203 Sevgi Allah’ın
    rahmet kalemleri içerisinde baş sırayı oluşturuyor. Bu nedenle de
    sevgiden mahrum olmak, rahmetten mahrum olmak anlamına
    geliyor.
    Sevgi barıştır, üstelik barışın en büyük teminatıdır. Elbette sevginin
    de bir teminatı olması gerek. İşte teminatı da Rabbimiz veriyor:
    “Ve onların kalplerinin arasını (sevgi ile) uzlaştırdı. Sen yeryüzünde
    bulunan her şeyi verseydin yine onların kalplerinin arasında ülfeti oluşturamazdın,
    fakat Allah onların kalplerinin arasını uzlaştırdı.“204 Gönül
    ferman dinlemiyor ve sevgi henüz borsalara düşmedi. İki insan
    birbirini kaç para verseniz sever? Ya da seven iki insan hangi bedeli
    ödeyince terkeder bu sevgiyi? Fiyatı nedir kalbin ve onun en
    soylu meyvesi olan sevginin?
    Gönüllere söz geçirecek olan sultanlar ve fermanlar değil;
    yalnızca o gönlün sahibi olan Allah’tır. O’nun bir vasfı da
    “Mukallibu’l-Kulûb (Kalpleri evirip çeviren)“dir. Eğer o gönüllerde
    sevgi meş’alesini tutuşturmuşsa bir, dünya bir araya gelse,
    söndüremeyecektir o meş’aleyi. Şair de öyle demiyor mu: “Bir
    şem’a ki Mevlâ yaka, üflemekle sönmez.“ 205
    Sevgi Toplumu
    “Hani siz birbirinize düşman idiniz. Allah kalplerinizi birleştirdi, O’nun
    nimeti sâyesinde kardeşler oldunuz. Siz (ülfet yokken) ateşten bir çukurun
    kenarındaydınız, Allah sizi (illeti sevgi olan bir topluluk içine katarak)
    ondan kurtardı.“206 Sevgisizliğin İlâhî lisandaki tasviri “ateş çukurunun
    kenarında olmak.“ Öyle ki yarım adım daha atınca kendinizi
    yalnızlık ve sevgisizlik çukurunda bulabilirsiniz. Allah sâyesinde
    yalnızlıktan kurtulup sevgiyi tattınız. Sevginin vazgeçilmez
    201 20/Tâhâ, 39
    202 19/Meryem, 96
    203 Bkz. 11/Hûd, 90; 85/Bürûc, 14
    204 8/Enfâl, 63
    205 M. İslâmoğlu, Yürek Devleti, s. 96-107
    206 3/Âl-i İmrân, 103
    SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
    - 59 -
    unsurunun “diğeri“ olduğunu konuya girerken söylemiştik. En
    büyük toplumsal rahmet olan “ülfet“in (kelime anlamı olarak
    birbirine geçirmek, aradaki boşlukları doldurmak demeye gelir.
    İman edenlerin kalplerine Allah’ın yerleştirdiği kardeşlik sevgisidir.)
    önşartı nedir, biliyor musunuz? Birlikte olmaktır, topluca sarılmaktır,
    yani cemâdât değil; cemaat olmaktır. Aynı âyetin girişini
    okuyalım: “Ve Allah’ın ipine hep birlikte sarılın, bölünmeyin. Allah’ın
    size olan nimetini hatırlayın.“207 Evet, Allah’ın hatırlamamızı istediği
    nimetin ülfet olduğunu âyetin devamında gördük. İşte sevgi nimetinin
    şükrü öncelikle sevgide birliğin sağlanmasıdır. Herhalde
    kimse sevginin olmadığı bir yerde vahdetten söz edemez.
    Cemaat, sevginin bir araya topladığı ülfet adlı yürek devletini
    kurabilmiş insanlar topluluğudur; yüreklerini paylaşanların,
    ülfet kimliğiyle vizesiz gümrüksüz birbirlerinin gönlüne özgürce
    yol bulanların topluluğudur. Ümmet işte bu toplulukların oluşturduğu
    okyanusun adıdır. Böyle bir topluluğun fertleri yürek ülkelerinde
    muhabbeti iktidar etmişlerdir. Sevgi toplumunda fertler
    birbirlerinin gönlünü, hayat denizinde kopan ya da kopacak olan
    fırtınalara karşı, emin bir liman, selâmetli bir sığınak, bereketli bir
    barınak bilirler.
    Sevgi toplumunda insan insanın kurdu değil; insan insanın
    cennetidir. Sevgi iksirinin cennet haline getirdiği yüreklerinde
    konuklarlar birbirlerini. Öyle bir yürek ki, çarşılarında sevgi satılır,
    terazilerinde sevgi tartılır, ancak karşılığında para değil yine sevgi
    alınır. Sevgilerinin faturası yine sevgidir. Çok kere severler ve sevgilerini
    bezlederler, fedâ ederler. Sevgi toplumunda insanlar yeni
    tanıdıkları her “insan“a yeni nâzil olmuş bir âyet gibi bakarlar.
    Sevgi toplumunun fertleri, yüreğin işlevini iyi bilirler, onu nükleer
    bir güç merkezi gibi kullanırlar. Sorunlarını sevgiyle çözmeye
    çalışırlar. Kendi aralarındaki kavgaları sevgiden, tokatları ise şefkattendir.
    Olağanüstü durumlarda sevgilerini tümden silmezler,
    parantez içine alırlar. Bu da üç günü geçmez, geçemez. Dövmeleri
    gerekiyorsa nefret ettikleri için değil; sevdikleri için döverler. Birbirlerini
    tezgâhlarına koyup tüketmezler, gönüllerine ekip o münbit
    toprakta üretirler.
    Sevgi toplumunda yüreklere asılan “sevgili pankart“ta şu yazılıdır:
    “Vallahi birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız, iman etmedikçe
    de cennete giremezsiniz.“208 Bu sözün sahibi olan sevginin
    başöğretmeni, ashâbına ara ara sevgi dersi veriyordu. Bir gün Hz.
    207 3/Âl-i İmrân, 103
    208 Buhârî, İman
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 60 -
    Ömer’in elini eline almış, “tamam, şimdi oldu“ deyinceye kadar
    onun yüreğine sevgi akıtmıştı. 209
    Sevgi, peygamberlerin ve onların dâvet mirasını üstlenenlerin,
    dâvetlerine muhâtap olanlardan istedikleri tek karşılık idi. Tüm
    nebîlerin dâvetleri karşılığında bir ücret istemedikleri Kur’an dilinden
    sık sık vurgulanır. Çünkü maddî karşılığı olmayan bir eylem,
    fedâkârlık ve samimiyetin en büyük delilidir. Peygamberler kendilerini
    çağırdıkları şeyde samimi olduklarını insanlara hatırlatmak
    için ücret almadıklarını, ecri yalnızca Allah’tan beklediklerini sık
    sık vurgulamışlardır. Bütün bunlara karşın insanlardan bir tek şeyi
    istemelerine izin verilmiş. Ne demek “izin verilmiş“; istemeleri
    Allah tarafından tavsiye ve teşvik edilmiş, bu mükteseb bir hak
    olarak görülmüş. Nedir o bir tek şey? Tahmin edeceğiniz gibi yine
    “sevgi“: “De ki: ‘Ben buna karşılık sizlerden bir ücret istemiyorum. İstediğim
    yalnızca yakın bir sevgidir.“ 210
    Sevmek kaynaşmaktır. İnsanların birlikte olmalarının illeti
    sevgi olursa o birlikteliğin ömrü de sevginin ömrüne eş olacaktır.
    Sevmek vahdetin ta kendisidir. Seven insan, cemaat ırmağına
    dökülen bir katre olmayı kabullenmiş demektir. Çokta yok olmaz,
    teki çoğa karıştırarak çokta var olur, kendinden olanların içinde
    kendini bulur. Değil mi ki balık gölde yetişir? O sevgi çağlayanları
    ümmet okyanusuna dökülür. O okyanusta bir damlanın hükmü
    ne mi olacak? İşte öyle değil. O öyle bir damla ki aynı zamanda
    bağrında okyanusu, yani ümmeti taşımaktadır.
    Sevmek çoğalmaktır; artmak, üremektir. Tarihte sevgiyi katleden
    birçok düşünce, yaşam biçimi ve sistem gelmiş geçmiştir, fakat
    insanlığın değişmez değerlerini paraya tahvil eden, fazîlete dayalı
    bir ahlâkı yıkıp üretim ve tüketime dayalı bir “ahlâk“ı ikame
    eden; sevgi, fedâkârlık, samimiyet gibi erdemlerin yerine, gösteriş
    ve ikiyüzlülüğe dayalı diplomasiyi yerleştiren kapitalizm gibisi
    gelmemiştir.
    Reklâm ve propagandaya dayanan çağdaş dünya sistemi,
    sevgi gibi paraya dönüştürülemeyen değerlere hasımdır. Onu
    tahrip etmeyi, bunu beceremezse tahrif etmeyi amaçlar. Onu
    yok etmeyi beceremez, çünkü sevgi yok edilemez. Ne ki ikincisinde,
    yani sevginin tahrif edilip sahte sevgileri, bol reklamla
    pazarlama işinde başarılı olmuşlardır. Fuhşun, çarpık ilişkilerin,
    putperestliğin adını aşk ve sanat koymayı başarmışlardır. Bu
    209 Müslim
    210 42/Şûrâ, 23
    SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
    - 61 -
    sâyede sevgi, tüketime elverişli bir hale getirilmiştir. Artık insanlığın
    yüce değerlerinden biri olan sevgiyi tutsaklık aracı olarak
    kullanmak mümkün olacaktır. 211
    Tutku (Çarpık Sevgi)
    Gerçekte sevgi, özgürlüğün üst sınırıdır. İnsanı mahkûm eden
    duyguya sevgi denmez, tutku denir. Bu ikisini birbirine karıştırmamak
    gerek. Sevgi ile tutku birbirinden tamamen farklı şeyler.
    Sevmek bir şeyin içinde olmaktır. Tutku ise bir şeye kapılmaktır; bir
    sele, bir kalabalığa, bir rüzgâra kapılır gibi kapılmak...
    Sevmek özgür kılar, tutku tutuklar. Tutkusunu sevgi zannedenlere
    söylüyorum: Elinizi kolunuzu bağlayan, irâdenize söz
    hakkı tanımayıp onu teslim alan, aklınızın dizginlerini eline geçiren,
    sizi uysal bir binek gibi istediği tarafa sürükleyen şey en
    büyük özgürlük demek olan sevgi olabilir mi?
    Tutkunun bir türü de tiryâkiliktir. Bir tiryâki, bana tiryâkisi olduğu
    şeyi sevdiğini söylüyorsa ben bunu “tutku“ olarak anlarım
    ve onun tutkuyu sevgi sandığı sonucuna varırım. Bu tiryâkilik her
    zaman aynı şeyde ortaya çıkmaz, farklı farklı şeylerde tezâhür
    edebilir. Kadın ya da erkek, bir zombi gibi kendisini esir edip ardından
    sürükleyen şeyin adını aşk koymaktan gizli bir haz duyarlar.
    Gerçek aşkın, saf aşkın iyi şöhretinden böyle istifade ederler.
    Hâlbuki bu aşk değil; tutkunun ta kendisidir. Çünkü gerçek aşk
    insanı kendi cinsinin elinde oyuncak etmez, insana özgürlük bahşeder
    ve aşkınlık kazandırır.
    Gerçek aşkı tanımayanlar iki kişilik divâneliklerin adını aşk
    koymakta ısrarlıdırlar. Bu durum psiko-patolojik bir vak’adır. Aslında
    tutku olan bu tip “aşk“lar çoğunlukla yalnızlığı yüksek dozda
    yaşayan fertlerde görülür. Bu tipler çektikleri aşırı rûhî yalnızlığı
    hafifleten birini bulduğu zaman, ilk anda kronik yalnızlığını
    hafifleten o kişiye karşı duydukları minnet hissini aşk zannederler.
    Uzun zamandır uçsuz bucaksız yüreğinde bastırdığı yalnızlık acısını
    dindiren bu unsura karşı duyulan minnet ve şükran hissidir bu.
    Aşk zannedilen bu hissin güçlü olması, sevginin şiddetinin ölçüsü
    değil; daha önceki yalnızlığın derecesinin büyüklüğüdür. Yeni
    durumda, yalnızlık açısından değişen pek bir şey yoktur aslında.
    Evvelce tek kişilik olan yalnızlık, şimdiki durumda çift kişilik yalnızlığa
    dönüşmüştür. Tabii, bu tutku platonik (tek yanlı) değilse.
    211 M. İslâmoğlu, a.g.e., s. 107-111
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 62 -
    Platonik aşklar genelde hayal gücüyle orantılı olarak büyürler.
    Bu tip sevgilerin çoğu hayalî sevgidir. Sevgi hayal olduğu sürece
    katlanılır. Fakat sevgi insanlar arasında yaşanılan bir olgu haline
    gelince, aradığını bulmuşluğun korkusuyla donar kalır kahramanımız.
    Çünkü gerçekte onun aradığı, sevginin kendisi değil şöhretidir.
    Onu bir avuntu aracı olarak kullanmaktadır. Deniz kartpostallarında
    hayalî geziye çıkan adam gibi sevgilinin kendisine değil,
    fotoğrafına tutkundur. Bu tip sevgilerin diğer bir boyutu da, insanın
    kendi sorunlarını çözmek yerine, kendinden, kendi gerçeklerinden
    kaçmak için başkalarıyla ilgileniyor görünmeyi seçmesi.
    Kendi sorunlarının tümü yüzüstü dururken sevdiğini zannettiği
    insanın sorunlarını çözmeye çalışır ve bunun adını da “fedâkârlık“
    koyar. İşte bu, insanın kendisinden kaçışıdır. Tabii, sonuçta hiçbir
    sorun da çözülmüş olmaz.
    Cinsellik, alkol, uyuşturucu, mecnunluk ve serserilik aşkın doğal
    birer sonucu gibi gösterilir çarpık sevgide. Bu kocaman bir aldatmacadır.
    Bunlar olsa olsa doyumsuz birinin, kendisini içine atıp
    kaybolacağı bir girdap arama çabasıdır. Bu tip sevgilerde sevilen
    bir “girdap“ görevi görür. O âdeta bir intihar ağacıdır. Bütün bunlar,
    sevgi ve aşk değil; tutkunun farklı yansımalarıdır. Böyle birinin
    mâşûkuna bakması bir tiryâkinin tiryâkisi olduğu şeye bakması
    gibidir. Yalnızlığını, içki şişesinde balık olma düşüncesiyle gideren
    bir ayyaşla, yalnızlığını bir kadının cinselliğinde giderme düşü gören
    bir tutkun’un ruh halleri birbirinden farklı değildir.
    Hâlbuki sevginin dinamiği ruhtur ve ruhun cinselliği yoktur.
    İnanan ruhuyla sever. O sevgide, ön planda olan cinsellik değil;
    ruhun, yani “üflenen öz“lerin birbirlerine karşılıklı olarak duydukları
    iştiyaktır. Saf (rûhânî) sevginin altında buzağı (cinsellik)
    arayan tipler ruhuyla değil; aklıyla, ya da daha başka yerleriyle seven
    tiplerdir. Sevgiyi hep cinsellik olarak algılayanlar, rûhânî sevgilere
    de “libido“ gözlüğünden bakarlar. İman edenlerin birbirine
    kardeş kılınması, işte o “üflenen öz“ün bedendeki egemenliğini
    kabul etmek (iman)tir. Bu egemenliği kabul edenler kardeş kılınmış
    olurlar.
    Birçok kişi cinsel arzuyu kafalarında sevgi ile özdeşleştirdikleri
    için birbirlerine duydukları bedensel isteği kolayca “sevgi“ ya da
    “aşk“ sanabilmektedirler. Öyle olduğunu kabul etsek bile illeti cinsel
    arzu olan bir sevginin ömrünü ve değerini varın siz hesaplayın.
    Kaldı ki bu, sevgi değil; iki kişilik bencilliktir; çift kişilik yalnızlıktır.
    Bencil kişi, aslında değil başkasını, kendisini bile sevemez. Yaygın
    kanaatte olduğu gibi, bencillik kişinin kendisini sevmesi değildir.
    Belki kendi kalbî beceriksizliğinin üzerine egosunu giydirmektir.
    SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
    - 63 -
    O üretememenin acısını, ilgisini kendi şahsına tahsis ederek çıkarır.
    Yalnızca tek bir kişi tarafından tüketilecek kadar kısır bir yüreğin
    ürününe, nasıl “sevgi“ diyebiliriz?
    Sevgi bir ummandır; yüzölçümü sınırsız olan bir yüreği bir kişiye
    tahsis etmek sevgiyi hadım etmektir. Benliğinin dikenli tellerinden
    kurtulup o yüreğin kıyılarına gelip dayanan herkesin girme
    hakkı vardır oraya. Sevginin sadece kendisine tahsis edilmesini Allah
    bile kullarından istememiştir. Onun istediği, sevgide başka bir
    şeyin kendisine denk tutulmaması, en çok kendisinin sevilmesidir:
    “İman edenler ise en çok Allah’ı severler.“ 212
    Çağdaş insanın aşk adını verdiği yalnızlıkta, iki kişi dünyayı,
    Allah’ı, Rasûlü karşılarına alıp bir ltd. şirket kurarlar. Bu iki kişilik
    şirketin adına da sevgi derler. Çağdaş insanın hastalıklarından
    biri de sevmeye değil; sevilmeye, beğenilmeye çalışması. Bunun
    için olmadık kılıklara girmesi, bir yığın maskeler edinip; insanlara
    gerçek yüzünü değil; maskeli yüzünü göstermesi ve sonunda
    maskesini kendi gerçek yüzü sanması. Sen oradan geçiver. Sevgiyi
    üretecek olan yine sevginin kendisidir. Etken ol, önce sev, sonra
    ne yaparsan yap.
    Romanlara, filmlere konu olan ve adına “büyük aşk“ denilen
    çarpık sevgi bir tür tapınışa kapı aralıyor. Tutkuda taraflar birbirlerini
    sevme değil; birbirlerine tapınma yarışına girince, aşk bir fetişizme
    dönüşüyor. İnsanoğlu tarih boyunca putunu hep kendisi
    yapmış ve dönüp kendisi tapmıştır. Bu kadim tutkunun bir devamı
    oluyor bu iş. Put edinilen sevgilinin kendisi değil; bizzat tutku
    yani “hevâ“ oluyor. Tutkusunu (hevâ) tanrı edinmekten Kur’an’da
    da söz ediliyor: “Tutkusunu tanrı edinen kimseyi görüyor musun?“213
    Gerçek sevginin yüceltici gücü olduğu gibi, çarpık sevginin de aynı
    oranda alçaltıcı özelliği vardır. Birincisinde insan kendisini bulurken,
    ikincisinde kendisini yitirir. Sevdiğini ilâh edinen, onu tefekkür
    eder, onu zikreder, onu tesbih eder, onu görür, onu yaşar. O
    artık sevgili olmaktan çıkıp bir çeşit “ilâh“ olur. Ve zaten bu sayılanlar
    da bir tür tapınış yöntemleri değil midir?
    Kahramanımız en büyük yanlışı sevgi dağılımında yapmıştır.
    Yalnızca Allah’a verilebilecek payı kendi cinsine ayırmış, tutkusunu
    tanrı edinmiş ve onu “Allah’ı sever gibi sevmiş“tir. Böyle bir
    tavra karşı Ğayûr olan Allah’ın muâmelesi biraz farklıdır: “Allah
    onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinde de bir perde
    212 2/Bakara, 165
    213 25/Furkan, 43
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 64 -
    vardır.“214 Burada bir noktayı hatırlatmak gerek: Tutkusu insana
    olan biri, tutkusu eşyaya olan birinden çok daha ehvendir. Hiç değilse
    insan mahlûkatın şereflisidir. Ya mahlûkatın şerefsizine vurgun
    olup onu “ilâh“ edinenler? Çoğu kez, çarpık da olsa, su katılmadığı
    zaman sevgi, insana doğru adresi buldurabilir. Sevmeyi
    öğrenmiş bir yürek, yanılgısını anlayıp gerçek sevgiliyi farkedince
    O’na yönelecektir. O zaman geçmiş acı tecrübe mükemmel bir iç
    zenginliğin kazanılmasında başrolü oynayacaktır. Gerçeğiyle, sahtesiyle
    sevgiyi hiç tanımayan insanın sözünü etmeye bile hâcet
    yok, çünkü onun “insan“lığı tartışılır.
    Bu konuda son söz yine âyetin: “Rabbiniz sadece kendisine
    tapmanızı emretti.“215 Putlaştırılan sevgide sevgililer birbirlerinde
    olağanüstü şeyler görmeye başlarlar. Tıpkı Kur’an’ın dediği gibi:
    “Belki yardım olunurlar diye Allah’tan başka tanrılar edindiler.“216 Sonunda
    ne mi olacak? Onu da aynı kaynaktan öğrenelim: “(O putlaştırdıkları)
    kendilerine yardım edemezler, tersine kendileri onlar için hazır
    kıta askerdirler.“217 Hele tek taraflı tutkularda bu gerçek kendini
    ne kadar açık bir biçimde gösteriyor. Sevgili adını verdiği ikonu
    memnun etmek için yaptıklarının yarısını Allah için yapsa, belki
    de O’nu râzı edecek. Bu serüven bazen tarafların birbirlerinden
    yok oluşuyla son bulur. Maddî ya da mânevî intihar...
    Çağdaş sistem insana ruh açlığını fark ettirmemek için ha bire
    oyuncak üretiyor. Aile bağlarını, toplum bağlarını, sosyal erdemleri
    zayıflatıp yok ederek bireyi önce yalnızlığa itiyor. Ardından
    yalnızlığını hatırlayıp onu yenmeye çalışanların rotasını saptırıyor,
    ona yaşına göre oynayacağı oyuncaklar imal ediyor. O zavallı
    da bunları değiştire değiştire oynuyor, oyalanıyor. Bu oyuncaklar
    ona yalnızlığını geçici bir süre unutturabilir, bir uyuşturucu etkisi
    yapabilir. Asıl tehlike, bu oyuncakların ardındaki gizli maksadı
    göremeyip onlara güvenerek, insanın, sevebilecek yerlerini yok
    etmesidir. Bir kez toplumu bu hale getirirlerse gerisi kolay. Böylesi
    bir toplumda insanlararası ilişkilerin illeti sevgi değil; menfaattir.
    Herkes ikiyüzlü değil; iki yüz yüzlüdür. Olanca münâfıklığıyla sergilenen
    çağdaş ilişkilerdeki yapmacı “kibarlık“a budalaca katlanmak
    zorundadırlar. “Katlanmak“ ne kelime, kendisi de aynı oyunu
    karşısındakine karşı oynamak zorundadır. Belirleyici gücünü
    sevginin oluşturmadığı çağdaş ilişkiler tüketim, gösteriş, reklam
    ve sahtekârlık üzerine kurulmuştur. Bireyi makinenin bir parçası
    214 2/Bakara, 7
    215 12/Yusuf, 40
    216 36/Yâsin, 74
    217 36/Yâsin, 75
    SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
    - 65 -
    haline getiren sistem, onun şahsiyetini hedeflemiştir. Onu en şerefli
    yaratık makamından indirip eşyalaştırma ve eşyayı da onu
    indirdiği makama geçirmek ister. Senden kutsadığı eşyayı tüketmeni,
    yalnızca tüketmeni ister.
    Bu bir yabancılaştırmadır; her şeyden önce insanın kendisine
    karşı yabancılaştırılması, öz benliğine karşı yabancılaştırılmasıdır.
    Böyle biri için sevgi, karın doyurmayan bir ayrıntıdır. Yabancılaşmış
    tip, her şeye midesinden baktığı için, her şey orayı doldurduğu
    oranda ya da bir eşya gibi tepe tepe kullanıldığı oranda kıymetlidir.
    Ruhun varlığından haberi olmayanlar, ruhun açlığını nereden
    bilsinler? Çağdaş sistemin bu sapıklığına bilimsel bir temel
    hazırlamaya çalışan kapitalizm dininin sahtekâr peygamberleri,
    kendilerine ilk hedef olarak sevgiyi seçmişlerdir. Bunlardan biri
    olan Freud’a göre, tüm içgüdüsel arzular hiçbir engelleme ile karşılaşmadan
    tatmin edilince mutluluk ve ruh sağlığı kendiliğinden
    sağlanacaktır. Hiçbir ahlâk kuralı tanımayacaksınız, tüm toplumsal
    değerleri reddedeceksiniz, dinin ilkelerini rafa kaldıracaksınız,
    tüm eylemlerinizin itici gücü şehvet olacak, her türlü arzunuzu
    her çeşit yoldan tatmin ederek mutlu olacaksınız.
    Bu tezin bilimsel olup olmadığı üzerinde durmuyorum; ne olduğu
    ortada zaten. Fakat bunun hiç de böyle olmadığını Freud’u
    yetiştiren toplum bile anlamış durumda. İnsanı mutlu eden, şehvet
    ve cinsel arzularının engellenmeden tatmini değil; bir dâvâya inanarak
    inancını hayatında yaşayabilmesidir. O dâvâ eğer dünyevî
    ise dünyada mutlu olur, eğer iki cihan mutluluğu istiyorsa o dâvâ
    İslâm olmalıdır. Bu tez, kimin ekmeğine yağ sürüyordu? Elbette
    kapitalizmin. Bu sömürü düzeninin insanın maddî ve mânevî tüm
    ihtiyaçlarını karşılayıp onu mutlu etmeye yeteceği ispatlanmaya
    çalışılıyordu. Ağababaların dünyayı daha iyi sömürebilmesi için
    insanların aklını fikrini uçkuruna takması isteniyordu. Patronlar
    bunu Freud aracılığıyla gerçekleştirmeye çalıştılar. Böylelikle kapitalizmin
    insan sorunlarını çözmede daha kapsayıcı bir hale geldiği
    vurgulanacaktı. Freud’a göre; insan doğuştan yarışmayı sever ve
    birbirlerine karşılıklı nefretle doludur. Erkekler ise hep birbirlerini
    kıskanırlar.
    Darwin de bu bilimsel sömürü korosuna en güçlü olanın yaşamını
    sürdürdüğü ve geliştiği teziyle katıldı. Hayatı tesadüfle
    açıklayınca başka türlüsünü söylemesi de mümkün değildi zaten.
    Böylelikle hayatın dinamiği, hak değil; güç olmuş oluyordu. Kaba
    kuvvet, yaşamın kaynağına kocaman cüssesiyle gelip kuruluveriyordu.
    Freud kapitalizmi psiko-sosyal alana taşırken, Darwin de
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 66 -
    bu sömürü dinini biyolojik alana taşıdı. Sonuçta ikisi de aynı hedefe
    ateş ettiler, sevgiye...
    Putperest Batı medeniyetinin (Batı, toplum ve sistem olarak
    tarihinin hiçbir döneminde muvahhid olmamış, aldığı hakikatleri
    tahrif ederek almıştır) üzerinde yükseldiği felsefe budur. G. Leonard
    kendi toplumunu şöyle değerlendiriyor: “Bu toplum, dünyayı
    bir yörüngeye sokabilir, aya ulaşabilir, ama iki insan için birbirini
    boğazlama isteği duymadan bir hafta süreyle birbirleriyle uyum
    içinde yaşamanın yolunu henüz bulamadı.“
    Onların bu hastalığı hangi topluma bulaşmadı ki? Şimdi nefreti
    insanın değişmez karakteri olarak tanımlayan Batı her yerde;
    Batı içimizde, çünkü nefret içimizde. Onun girdiği yerde sevgi yaşayamaz,
    zaten o da yaşamadı. Sevginin sahibi, kendisinden yüz
    çevirenden aldı, onu tanıyanlara verdi. Tarih boyunca böyle olmuştur
    bu. “Ey iman edenler, sizden kim yolundan dönerse Allah öyle
    bir toplum getirecek ki O onları sever, onlar da O’nu.“ 218
    Sevmek fedâkârlıktır, verdikçe, harcadıkça çoğalır. Kimi harcamaların
    sonu tükeniş ve yoksulluk olabilir. Fakat sevginin bizzat
    kendisi zenginliktir. Bu yüzden sevebilen insan iki dünyanın
    en zengin insanıdır. Çünkü gerçek zenginlik vermektir, veren el
    olmaktır. Üreterek vermekten kazanılan ruh olgunluğu başka bir
    şeyden kazanılamaz, hele tüketerek harcamaktan hiç.
    Züleyha alıyordu, tüketici bir sevgiydi onunkisi, zaten arzusu
    da buydu: Yusuf’u tüketmek. Yakub (a.s.) veriyordu, üreticiydi
    onun sevgisi. Seviyor ve veriyordu. Gözlerini verdi, değerli bir varlığı
    olan gözlerini. Sevginin bedeli olmuştu bir çift göz, onun karşılığında
    sevgi de kendi bedelini Yakub’a ödedi; gözün göremediğini
    gören bir burun vererek. Sevginin, sevip fedâ edene ödediği
    bir bedeldi bu.
    Tüketici sevgiyle üretici sevgi arasında bir fark vardı: Şefkat.
    Birinin illeti şehvet iken, diğerinin illeti şefkat idi. Allah’a olan
    sevgisini öz yavrusunu gözünü kırpmadan fedâ ederek ispatlayan
    İbrâhim’e, sonunda sevgi aracı olan İsmâil’in iâde edildiği gibi,
    Yakub (Allah’ın selâmı tümünün üzerine olsun)’un bedel olarak
    ödediği gözleri de sonunda kendisine iâde edildi.
    Şehvete dayalı cinsel sevgi aslında arzunun aklı ve duyuları
    hükmü altına alıp kalbi yanıltmasıdır. Bunun benzeri hayvanlarda
    da görülür. Bu tip bir arzu tatmin edilmezse ihtirasa dönüşür.
    Sadistçe duygular işte bu tatmin edilmeyen ihtirasın insanı teslim
    almasının sonucudur.
    218 5/Mâide, 54
    SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
    - 67 -
    Sevginin Tezâhürleri: Sevgiyi besleyen yan kaynaklar vardır.
    Bunlar olmadan sevgi tek başına uzun süre ayakta duramaz. Sevginin
    saçakları bu kaynaktan beslenirse o sevgi sağlam ve uzun
    ömürlü olur. Bunlar emek, ilgi, tanıma, sorumluluk ve saygıdır.
    Emek: En doğal sevgi, emeğe dayanan sevgidir. Çünkü bu
    tür sevginin içerisinde ilk kalemi şefkat oluşturur. Allah’ın kuluna,
    ananın evlâdına, bahçıvanın çiçeklerine, mimarın eserine olan
    sevgisi de bu tür bir sevgidir. Seven sevdiğine emek vermiş, kendisinden
    bir şeyler katmıştır. İnsanlar ekmekle doyar, emekle büyür,
    sevgiyle yaşarlar.
    İlgi: İlgi de sevginin tezâhürlerindendir. Bir şeyi sevip de ona
    ilgi göstermemek düşünülemez. Meselâ Allah’ı sevdiğinizi söylüyorsun
    ama O’nun emirlerine ilgisiz kalıyorsanız, bu sevgi kupkuru
    bir iddiâ olur. “De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah
    da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayan, merhamet
    edendir.“219 Evet, yaratıcınız sevginizi ispatlamanızı istiyor, bunu
    sevdiklerini de severek yapmanızı, onlara uyarak yapmanızı istiyor.
    O’nun sevdiklerine itina göstererek, O’nun koyduğu kuralları
    hayata hâkim kılarak yapmanızı istiyor. Unutanların unutulacağını
    bilmenizi istiyor: “Onlar Allah’ı unuttular; Allah da onları unuttu.“ 220
    Tanıma: Sevginin tezâhürlerinden biri de tanımadır. Tanıma
    yöntemlerinin içinde en kolayı sevgiyle tanımaktır. Bunlar içiçe
    eylemler. Sevdiğiniz kadar tanırsınız; tanıdığınız kadar seversiniz.
    Fakat toplum tanımadan sevenlerle, sevdiğini iddiâ edenlerle
    dolu. Bunu nasıl beceriyorlar, bilemiyorum doğrusu. Zaten bu tip
    sevgilerin ömrü de olmuyor, tanıyıncaya kadar sürüyor. Buna şıp
    sevdilik derler. Bir de tanıdıkça artan sevgi vardır ki, böyle biri
    olmak büyük bir lütuftur. Allah da tanındıkça sevilir. Sevgi, tanımanın
    en kestirme yoludur, demiştik. Çünkü sevmek, sevilmeyi
    gerektirir. Bu eylemin karargâhı yürektir ve sevmek insanın kırkıncı
    odası olan yürekte birini konuk etmektir. İnsanın sırrı işte o
    odadadır. İnsanı tanımak için orayı görmek gerekli, yani sevilmek
    gerekli. İnsana tanınmak içinse orada görmek, yani sevmek gerekli.
    Elinde sevginin giriş kartını taşımayan, o odaya orduyla gelse
    dahi giremeyecektir, göremeyecektir, tanıyamayacaktır.
    Sorumluluk: Sevgi sorumluluk ister. Zaten sevmek, başlı başına
    bir sorumluluk değil midir? Sorumsuz insanlar tutulabilir, vurulabilir,
    lâkin sevemezler. Çünkü sevgi kazanılması zor, muhâfazası
    ise daha zor bir olaydır. Onu korumak ve kollamak insana birtakım
    219 3/Âl-i İmrân, 31
    220 9/Tevbe, 67
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 68 -
    ek yükümlülükler getirir. Yani engin bir sabır işidir sevgi. Sorumluluğun
    zıddı yetersizliktir. Bir insana, sırf kendi kendine yetmediğin
    için bağlıysan, o sevgi bir gün bir yerlerinden dökülüverir.
    Sorumluluk en fazla eşler arasındaki sevginin çimentosudur. O
    giderse aile binası ikisinin de başına yıkılacaktır.
    Saygı: Kişi sevdiğini saymıyorsa ona bir gün sevginin faturasını
    çıkartabilir, hatta sevdiği kişiyi tezgâhına koyup pazarlayabilir. Bu
    ona duyduğu sevginin sırtından geçinmektir ki, pek hoş karşılanmaz.
    Sevmek, sevilenin özgürlüğüne, şahsiyetine saygıyı gerektirir.
    Dengesizliğe varan saygısız sevgi, içerisinde sevileni esir alma,
    onu tutsak etme arzusunu barındırır. İşte bu yamuk arzu, ancak
    saygıyla önlenebilir. Sevdiğini nesneleştirmekten kaçınabilen çok
    az insan vardır. Sevilenin nesneleştirilmesinin en etkili tedbiri saygıdır.
    Çünkü insan bir nesneyi sevebilir, fakat bir nesneye saygı
    duyamaz. İşte bu nedenle saygı, sevginin kişisel bir sömürüye dönüşmesini
    önleyen yegâne unsurdur.
    Sevgi öğretilebilir mi? Ne münâsebet, elbette öğretilemez, fakat
    yaşanır. Ancak, insanın sevme yeteneğini keşfetmesi, bu gizli
    hazineyi ortaya çıkarması için, içinde taşıdığı mükemmel donanımı
    görmesi, belki eğitimle sağlanabilir. Sevgiyi öğretmenin en
    garantili yöntemi sevmek ve sevgi temelleri üzerinde yükselen
    model bir toplum oluşturmaktır.
    Kur’an sevgiden bu kadar çok söz ederken, sevgi bizim hayatımızda
    ne kadar yer tutmakta? Sevebilecek yerlerimizi ellerimizle
    hâlâ yok etmemişsek, haydi, hep birlikte sevgi oluğunun altına tutalım
    başlarımızı. Bilelim ki, İslâm’ın ve insanın ortak düşmanları
    önce sevgiyi katlettiler ve yerine nefret tohumları saçtılar. Bombalarını
    coğrafyamızdan önce yüreklerimize attılar ve oradan başladılar
    işgale. Yaşadığımız bu diz boyu sefâlet neyin sonucudur
    sanıyorsunuz? Sevginin kanı dökülmüşse bir yüreğe, o yüreğe bir
    daha bahar gelir mi hiç? Sevgi güllerini yolan eller kurumaz mı
    hiç? Ondan geriye buğz, hased, kin, sûizan, kapris, ihtiras kalacaktır.
    Sevginin yerini bu sayılanlar aldığı zaman gelsin gıybetler,
    gelsin iftiralar, dahası gelsin hamâkatten kaynaklanan ihânetler
    ve acımasızca kıyımlar.
    Evet, yakıtı tükenmiş bir yürekle bu dünyanın en zor yokuşunda
    nereye kadar çıkabilirsiniz ki? Kalp öyle bir taşıyıcı ki, taşıdıkları
    arasında iman var, Kur’an var, basîret var, firâset var, cemaat
    var -kırıp bitirmemişse tabii- ümmet var. Nüfusu milyarları bulan
    bu ülkenin yüzölçümü henüz hesaplanabilmiş değil. Bütün bunlar
    bir yana, orası Mekânsız’a mekân olacak kadar, O’nu orada
    SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
    - 69 -
    ağırlayacak kadar büyük. Bu sınırsız coğrafyada, bu sınırsız yükü
    çekebilecek taşıtın yakıtı da sınırsız olmak gerek. İşte o yakıt
    “sevgi“dir. Değilse, o muazzam yüke yürekten başka hangi araç,
    sevgi’den başka hangi yakıt dayanabilir? Bir sonsuz’u taşıyan sonsuz
    bir araca, sonsuz bir yakıttır sevgi.
    Onun için diyoruz ki “önce sev...“ Kardeşini sevdin mi bir kez,
    kötülük yapamazsın ona. Eğer mü’minler elimizden, dilimizden
    emin olamıyorlarsa, sevgisizlik yüzündendir. Sevginin “cennet“
    demeye geldiğini, sevginin “iman“ demeye geldiğini bir daha
    dinleyelim Rasûl’ün dilinden: “Vallahi birbirinizi sevmedikçe iman etmiş
    olamazsınız; iman etmedikçe cennete giremezsiniz.“
    İnsanın insana sunabileceği en ölümsüz hediyedir sevgi. Bir
    asrı asr-ı saâdet eden işte budur. Onlar sevgiyi öyle yüksek dozda
    yaşadılar ki, sonraki nesiller onların bu sevgi stoğunu yüzyıllardır
    harcaya harcaya bitiremedi. Buyurun, kuşağımızla biz bu sevgiyi
    tüketen değil; üreten olalım. Öyle üretelim ki, sonraki kuşaklara
    bile yetsin bu sevgi. Eğer dünyadaki insana ve insandaki dünyaya
    varlığın harcadıkça çoğalan ortak sermâyesi sevgi hâkim olmayacaksa,
    nasıl sağlanacaktır insanın mutluluğu? Ve yüreklerin işgal
    altında olduğu bir toplumda sevmeyi neyle, nasıl becerecektir insanlar?
    221
    Sevginin Tezâhürü; Dostluk
    ve Dostun Nitelikleri
    Kur’an’ın haber verdiği velîde/dostta bulunan nitelikleri,
    Kur’an’dan yola çıkarak belirleyebiliriz. Zira dostu tanımadan istenilen
    hedefe ulaşmak mümkün değildir.
    a- Dost, dostunun sıkıntılarını gideren ve gelecek belâları önleyebilendir.
    Böyle bir dost, sadece Yüce Yaratıcı’dır. Zira, bütün
    ümitlerin kesildiği bir anda yardım etme imkânına sahip olan sadece
    O’dur. 222
    b- Dost, Yüce Yaratıcı’yı tanıtan, dünya ve âhiretle ilgili doğru
    bilgiler veren, lehimize ve aleyhimize olanları tanıtarak doğru karar
    vermede yardımcı olan, insanların sıkıntıya düşmesine üzülen,
    yaratılanlara acıyan ve hatalarını affedendir.223 Böyle bir dost, rahmet
    peygamberi ve diğer nebîler olabilir. 224
    221 M. İslâmoğlu, Yürek Devleti, s. 111-125
    222 Bkz. 58/Mücâdele, 22; 2/Bakara, 107, 120, 257; 3/Âl-i İmrân, 150; 4/Nisâ, 45;
    6/En’âm, 51; 7/A’râf, 196
    223 5/Mâide, 55; 9/Tevbe,16
    224 9/Tevbe, 61, 128; 21/Enbiyâ, 107; 28/Kasas, 46; 44/Duhân, 6
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 70 -
    c- Allah’a ve Peygamberine gönülden bağlı olup Allah’ın
    rızâsının dışına çıkmayan225 ve her konuda örnek olarak insanların
    hayrını düşünen, iyiliği emredip kötülükten sakındırmaya çalışan,
    sevgisini ve buğzunu Allah için yapan, kötülüğü iyilikle önleyendir.
    Böyle insanlar Allah’ın dostluğunu kazananlardır. Zira onların
    hedefi, Allah’ın rızâsı ve sevgisini kazanmaktır. Bunlar, Kur’an diliyle
    velî olanlar, Allah’ın velî kullarıdır.
    d- İmanda birlik içinde bulunarak Allah’a, Peygamber’e ve
    mü’minlere karşı gelebilecek tehlikeleri önlemede can ve mallarıyla
    yardım içinde olabilenlerdir.226 Kur’an, bu durumda olanları
    mü’min olarak değerlendirir.
    e- Dostun dostluğu dünya menfaati ile sınırlı olmamalıdır.227
    Dostların, birbirlerini Allah için sevmeleri gerekir. Böyle insanların
    birbirleriyle olan sevgileri geçici bir menfaate dayanmaz. 228
    Allah’ın velîsi/dostu olmanın da birtakım özellikleri belirtilir.
    Allah dostu (velî ve evliyâ) olmanın birtakım özellikleri ve şartları
    da vardır. Onları şöyle sayabiliriz:
    a- Müslüman olmak,
    b- Allah’a ve Peygamberine İslâm’ın istediği şekilde inanmak,
    c- Namaz kılmak,
    d- Zekât vermek,
    e- Yaptıklarının hesabını verecek şekilde ihsan sahibi olmak. 229
    Bu maddelerde özetlenen müslümanın vasfı dostluktur. Ondan
    dosta yaraşacak hareketler beklenir. Müslümanın görevi, insanlara
    Allah ve Rasûlünün yaklaştığı şekilde ve ölçüde yaklaşmaktır.
    İslâm’ın tüm insanlara da tanıtılması gerekmektedir. Bir
    müslüman, Allah’a vereceği hesabı ikinci plana alarak, maddî
    çıkarlara öncelik verirse, Allah’ın istediği dostluğu ve kardeşliği
    oluşturması mümkün değildir. Âyetlerin ortaya koyduğu dostluğu
    ve kardeşliği sağlayacak insanlarda iman olmadan, sâlih amel
    ve ihsan; amel olmadan da diğerlerinin istenen şekilde olması
    düşünülemez. İnsanlar arasında istenilen dostluğun oluşması
    için, Allah’ın aradığı takvâ özelliklerinin bulunması gerekir. Bu
    225 3/Âli- İmrân, 110; 41/Fussılet, 34; 2/Bakara, 112; 6/En’âm, 4; 3/Âl-i İmrân,
    150; 22/Hacc, 78
    226 60/Mümtehıne, 1, 8, 9; 8/Enfâl, 60; 9/Tevbe, 71; 3/Âl-i İmrân, 118
    227 Bkz. Ebû Dâvud, Büyû’, 78; krş. 10/Yûnus, 62
    228 Remzi Kaya, Kur’an’da Dostluk İlişkileri, s. 65-66
    229 5/Mâide, 55-56; 2/Bakara, 112
    SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
    - 71 -
    özelliklere sahip olanların ellerinden ve dillerinden, yaratılanlara
    ancak fayda gelir. İslâm’ın istediği budur.
    “Kişi, sevdiğiyle beraberdir.“ 230
    “Bir şeyi aşırı sevmek, insanı o şeye karşı kör ve sağır yapar.“ 231
    “Allah için sevişen iki din kardeşi buluştukları zaman, biri diğerini
    yıkayan iki el gibidirler. Ne zaman iki mü’min bir araya gelirse,
    Allah Teâlâ, birini diğerinden faydalandırır.“ 232
    “Allah için birbirlerini sevip dost olanlar, kıyâmet gününde arşın
    gölgesinde, nurdan minberlere kurulup oturacaklardır.“ 233
    “Din kardeşinin ayıplarını örten kimsenin, Allah Teâlâ dünya ve
    âhirette kusurlarını örter.“ 234
    “Büyüklerimize saygı göstermeyen, küçüklerimize şefkat göstermeyen
    Bizden değildir.“ 235
    “Allah için sev, Allah için buğzet, Allah için dost ol ve yine
    O’nun için düşman ol. Çünkü Allah’ın dostluğuna ancak bu şekilde
    erişilir.“ 236
    “Zâlimi seven kimse, Kâbe’de duânın mutlaka kabul olunduğu
    yer olan makam-rükün arasında 70 yıl kalıp ibâdet etse dahi,
    kıyâmet günü, Allah onu sevdiği zâlim ile beraber kılacaktır.“ 237
    “Kul, aslında cehennemlik bir adamı, Allah’ın rızâsına uygun,
    hayırlı bir iş yaptığını gördüğü için sevmiş olsa, bu yüzden Allah
    onu mükâfatlandırır. Yine kul, aslında cennetlik olan bir adamı,
    Allah’ın rızâsına aykırı, kötü bir iş yaparken görüp buğzetmiş olsa,
    bundan dolayı da yine Allah onu mükâfatlandırır.“ 238
    “Allah için dost olanların sevgisi, sebebi devamlı olduğu için
    devam eder. Dünya için dost olanların sevgisi ise, sebebi fâni ve
    devamsız olduğu için kısa sürer. Bir an gelir ki son bulur.“
    “Allah sevgisinin alâmeti, muvâfakat, yani emredilene uyup,
    peki demektir.“
    230 Hadis-i Şerif rivâyeti
    231 Hadis-i Şerif rivâyeti
    232 Hadis-i Şerif rivâyeti
    233 Hadis-i Şerif rivâyeti
    234 Hadis-i Şerif rivâyeti
    235 Hadis-i Şerif rivâyeti
    236 Abdullah bin Ömer
    237 Abdullah İbn Mes'ûd
    238 Muhammed bin Hanefiyye
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 72 -
    Bir zat, Muhammed bin Vâsi’ye: “Ben seni Allah rızâsı için seviyorum“
    demişti. O da şu karşılığı verdi: “Madem O’nun için beni
    seviyorsun. O da seni sevsin!“ Sonra şöyle duâ etti: “Ey Allah’ım!
    Senin için halk tarafından sevilirken, aynı zamanda Senin sevmediğin
    bir kulun olmaktan Sana sığınırım.“
    Mü’min mü’mine mü’mince bakarsa nice güzellikler, sevilecek
    pekçok yönler görecek ve sevecektir. Her şeyden önce güzellik,
    bakan gözde; sevgi, seven gönüldedir.
    “İnsanoğlu böyledir işte, hep sevilmek ister. Fakat sevilmek için
    önce sevmek ve sevilmeyi hak etmek gerek.“
    “Bir insanın iki sevgisi olamaz; Allah bir göğüste iki kalp yaratmamıştır.“
    “Temiz ve berrak bir sevgi, ruhtaki bütün korkuları filtre eder.“
    “Mıknatısın demiri çektiği gibi, insanoğlu da kendisini sevene
    karşı muhabbet etmektedir. Çocuğun annesine olan muhabbeti,
    dünya zevklerinden, onu yedirip içirmesinden dolayı değildir.
    Aralarındaki bu bağ, Allah’ın kalbe koyduğu akrabalık, annelik
    sevgisi sebebiyledir.“
    “Allah sevgisi, itaate sarılmak, aykırılıklardan ayrılmaktır.“
    “Sevilmek için önce sev ve sevimli ol.“
    “Seviniz, insan hayatında bundan güzel bir şey yoktur, Sevilmesi
    gereken zâtı gereği gibi sevmek, devamlı bir mutluluktur.“
    “Eğer bir kimseyi, kimse sevmiyorsa, bunun sebebini araştırmalıdır;
    eğer bir kimseyi herkes seviyorsa, bunun sebebini de araştırmalıdır.“
    “Ana babalar, çocuklarından yedikleri tokatların sebebini, onları
    çok fazla, yani ölçüsüz sevmelerinde aramalıdır.“
    “Büyük işlerden hiçbiri sevgisiz başarılamamıştır.“
    “İnsanlara giriş yolu gönül yoludur. Sevmeyen, insanlara kendisini
    sevdirmeyen bir insan, insanlara bir şey anlatamaz.“
    “Sevgiyle bakılan her şey güzeldir.“
    “Gerçek sevgi, iyilik gördüğünde artmayan ve kötülük gördüğünde
    eksilmeyendir.“
    “Sevgi, rûhun güzelliğidir.“
    “Çok şeyi sevmezsen, çok şeye üzülmezsin. Fâni şeyleri aşırı sevmek,
    boş şeyler için üzülmek demektir.“
    SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
    - 73 -
    “Her şeyden bıkılabilir, ama sevgiden asla!“
    “Sevginin karşılığı yine sevgidir.“
    “Sevgi, bir çeşit savaştır.“
    “Sevgi, kalbin göklere yükseldiği altın merdivendir.“
    “Beşerî aşk, insanın her şeyini kilitleyen anahtar olabilir; İlâhî
    sevgi, insanın her şeyini açan/çözen anahtardır.“
    “Kendi isteğiyle sevilmek kolay değildir, ama saygı uyandırmak
    kolaydır.“
    “Sevgi, güneş gibidir; kör bile hisseder.“
    “Dünya sevgisi, insanın kalbinden imanın tadını çıkarır.“
    “Sevgi, insanı sürükleyip götüren eşi bulunmaz bir taşıttır.“
    “Güzel değil batmakla kaybolan mahbûb/sevgili. Çünkü zevâle/
    yokluğa mahkûm, gerçek güzel olamaz. Ebedî sevgi için yaratılan
    ve İlâhî ayna olan kalp ile sevilmez, sevilmemeli.“
    “Dünya için sevişenlerin araları, zamanla bozulur; Mevlâ için
    sevişenlerin araları ise hiç bozulmaz.“
    “Niçin başın göklerde, ne arslansın ne devsin;
    Mü’minleri sev, Allah da seni sevsin.“
    “Her kime nasib olsa Kâbe, Hüdâ dâvet eder,
    Herkes sevdiğini hânesine dâvet eder.“
    “İlâhî! Sevdir bize hep, sevdiklerini. Yerdir bize hep, yerdiklerini.
    Yâr et bize erdirdiklerini.“
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 74 -
    Sevgi Konusunda Âyet-i Kerimeler
    A Sevgi Anlamında Hub (H-b-b) ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
    (Toplam 83 Yerde): 2/Bakara, 165, 165, 165, 177, 190, 195, 205, 216, 222,
    222, 276; 3/Âl-i İmrân, 14, 31, 31, 32, 57, 76, 92, 119, 119, 134, 140, 146,
    148, 152, 159, 188; 4/Nisâ, 36, 107, 148; 5/Mâide, 13, 18, 42, 54, 54, 64, 87,
    93; 6/En’âm, 76, 141; 7/A’râf, 31, 55, 79; 8/Enfâl, 58; 9/Tevbe, 4, 7, 23, 24,
    108, 108; 12/Yûsuf, 8, 30, 33; 14/İbrâhim, 3; 16/Nahl, 23, 107; 20/Tâhâ, 39;
    22/Hacc, 38; 24/Nûr, 19, 22; 28/Kasas, 56, 76, 77; 30/Rûm, 45; 31/Lokman,
    18; 38/Sâd, 32, 32; 41/Fussılet, 17; 42/Şûrâ, 40; 49/Hucurât, 9, 12; 57/Hadîd,
    23; 59/Haşr, 9; 60/Mümtehıne, 8; 61/Saff, 4, 13; 75/Kıyâme, 20; 76/İnsân, 8,
    27; 89/Fecr, 20, 20; 100/Âdiyât, 8.
    B Sevgi Anlamında “Meveddet“ (V-d-d) ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
    (Toplam 28 Yerde): (2/Bakara, 96, 105, 109, 266; 3/Âl-i İmrân 30, 69,
    118; 4/Nisâ, 42, 73, 89, 102; 5/Mâide, 82; 8/Enfâl, 7; 11/Hûd, 90; 15/Hıcr, 2;
    19/Meryem, 96; 29/Ankebût, 25; 30/Rûm, 21; 33/Ahzâb,20; 42/Şûrâ, 23; 58/
    Mücâdele, 22; 60/Mümtehine, 1, 1, 2, 7; 68/Kalem, 9; 70/Meâric, 11; 85/
    Bürûc, 14.
    C Sevgi Anlamında “Ülfet“ (E-l-f) ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
    (Toplam 8 Yerde): 3/Âl-i İmrân, 103; 8/Enfâl, 63, 63, 63; 9/Tevbe, 60; 24/
    Nûr, 43; 106/Kureyş, 1, 1.
    D Allah Sevgisi
    a Mü’minlerin Allah Sevgisi: 2/Bakara, 165, 177, 186; 3/Âl-i İmrân, 31; 21/
    Enbiyâ, 90.
    b Allah’ın Kullarını Sevmesi: 3/Âl-i İmrân, 31; 5/Mâide, 54.
    E Rasûlullah Sevgisi
    a Peygamberimiz, Mü’minler İçin Nefislerinden daha İleridir: 33/Ahzâb, 6.
    b Peygamberimiz’e Salevât Getirmek: 33/Ahzâb, 56
    c Peygamberimiz’e Saygı Göstermek: 49/Hucurât, 1-5; 58/Mücâdele, 12-13.
    d Peygamberimiz, Ümmetinin Üzerine Düşkündür: 5/Mâide, 118; 9/Tevbe,
    128.
    F Mü’minlerin Birbirini Sevmesi
    a Mü’minler Kardeştir: 11/Hûd, 45-47; 49/Hucurât, 10, 13.
    b Din Kardeşliği Allah’ın Nimetidir: 3/Âl-i İmrân, 103.
    c Mü’min Kardeşi Kendine Tercih Etmek: 59/Haşr, 9.
    d Mü’minlerine Dostluğu: 3/Âl-i İmrân, 118; 4/Nisâ, 144; 9/Tevbe, 16, 71,
    119; 5/Mâide, 55.
    e Mü’minlere Tevâzu Göstermek: 15/Hucr, 88; 26/Şuarâ, 215-217.
    f Dargınları Barıştırmak: 2/Bakara, 182, 224, 228; 4/Nisâ, 35, 114, 128; 8/
    Enfâl, 1; 11/Hûd, 88; 49/Hucurât, 9-10.
    g Savaşan Mü’minleri Barıştırmak: 49/Hucurât, 9.
    G Mal Sevgisinde Aşırılık
    a Mal Sevgisi: 3/Âl-i İmrân, 14; 9/Tevbe, 35; 89/Fecr, 20.
    b Mal Sevgisini Allah’tan, Peygamber’den ve Allah Yolunda Cihaddan Üstün
    Tutmanın Kötülüğü: 9/Tevbe, 24, 34-35; 63/Münâfıkun, 9; 92/Leyl,
    8-11; 96/Alak, 6-8.
    c Münâfıklar, Mal Sevgisi ile Doludurlar: 9/Tevbe, 58-59, 67, 75-76; 48/Fetih,
    15, 49/Hucurât, 14, 16-17.
    d Karun’un Mal Sevgisinin Sonu: 28/Kasas, 76-84; 29/Ankebût, 39-40.
    H Kadın Sevgisi: 3/Âl-i İmrân, 14.
    SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
    - 75 -
    İ Karı-Koca Arasındaki Sevgi: 30/Rûm, 21.
    K Evlât Sevgisi: 3/Âl-i İmrân, 14; 34/Sebe’, 37.
    L Evlâdı Allah’tan, Peygamber’den ve Allah Yolunda Cihaddan Üstün Tutmanın
    Kötülüğü: 9/Tevbe, 24; 60/Mümtehine, 3; 63/Münâfıkun, 9.
    M Ana-Babayı ve Diğer Akrabayı Allah’tan, Peygamber’den ve Allah Yolunda
    Cihaddan Üstün Tutmanın Kötülüğü: 9/Tevbe, 24.
    N Kâfir Ana-Babanın Dostluğu: 9/Tevbe, 23; 31/Lokman, 15.
    O Dost ve Dostluk
    a Allah En Güzel Dost ve En Güzel Yardımcıdır: 22/Hacc, 78; 42/Şûrâ, 9.
    b Mü’minlerin Allah’tan Başka Dost ve Yardımcıları Yoktur: 2/Bakara, 107,
    120, 286; 3/Âl-i İmrân, 150; 4/Nisâ, 45; 5/Mâide, 55; 6/En’âm, 51; 7/A’râf,
    196; 9/Tevbe, 16, 116; 29/Ankebût, 22; 32/Secde, 4; 42/Şûrâ, 31.
    c Allah İman Edenlerin Yardımcısıdır: 2/Bakara, 257; 3/Âl-i İmrân, 139, 160;
    6/En’âm, 127; 9/Tevbe, 40; 30/Rûm, 47; 45/Câsiye, 19; 47/muhammed, 11.
    d Savaşta Allah’ın Yardımı ve Dostluğu: 2/Bakara, 214; 3/Âl-i İmrân, 125-127,
    139, 148; 8/Enfâl, 9-13, 17-18, 39-40; 9/Tevbe, 25; 22/Hacc, 40, 60, 47/Muhammed,
    7.
    e Allah’ın Velîleri/Dostları Kimlerdir: 10/Yûnus, 63.
    f Allah’tan, Peygıamber’den ve Mü’minlerden Başka Dost Yoktur: 5/Mâide,
    55; 9/Tevbe, 16.
    g Peygamberimiz’in Dostluğu: 5/Mâide, 55; 9/Tevbe, 16, 128.
    h Mü’minlerin Dostluğu: 3/Âl-i İmrân, 118; 4/Nisâ, 144; 5/Mâide, 55; 9/Tevbe,
    16, 71, 119.
    i Sıddîklarla ve Sâlihlerle Beraber Olmak: 4/Nisâ, 69; 9/Tevbe, 119; 26/Şuarâ,
    83.
    k Sâlihlerle Dostluk İçin Duâ: 26/Şuarâ, 83; 27/Neml, 19.
    l Zâlimlerin Dostluğu: 11/Hûd, 113.
    m Kâfirlerin Dostluğu: 2/Bakara, 105, 217; 3/Âl-i İmrân, 28, 118-120, 149-
    150; 4/Nisâ, 44-45, 101, 140, 144; 5/Mâide, 57; 6/E.n’âm, 68; 9/Tevbe, 23;
    13/Ra’d, 37; 28/Kasas, 86; 58/Mücâdele, 22; 60/Mümtehine, 13.
    n Kâfir Akrabanın Dostluğu: 9/Tevbe, 23; 11/Hûd, 45-47; 58/Mücâdele, 22.
    o Münâfıkların Dostluğu: 2/Bakara, 204; 4/Nisâ, 89, 139-140; 5/Mâide, 41,
    52; 9/Tevbe, 50-51; 58/Mücâdele, 14; 63/Mümtehine, 1-2, 6-9.
    p Yahûdilerin Dostluğu: 2/Bakara, 105, 120, 145; 5/Mâide, 51, 80-82; 60/
    Mümtehine, 13.
    r Hristiyanların Dostluğu: 2/Bakara, 105, 120, 145; 5/Mâide, 51, 82.
    s Ehl-i Kitab’ın Dostluğu: 2/Bakara, 105, 109, 120; 3/Âl-i İmrân, 100; 4/Nisâ,
    44-45; 5/Mâide, 57-59.
    P Arkadaş ve Arkadaşlık
    a Arkadaşa İyilik Etmek: 4/Nisâ, 36.
    b Peygamberlerin, Sıddîkların ve Şehidlerin Arkadaşlığı: 4/Nisâ, 69; 9/Tevbe,
    119; 26/Şuarâ, 83.
    c Şeytanın Arkadaşlığı: 4/Nisâ, 38; 41/Fussılet, 25; 43/Zuhruf, 36, 38; 50/Kaf, 27.
    R Kardeşlik ve Barış
    a Din Kardeşliği Allah’ın Nimetidir: 3/Âl-i İmrân, 103.
    b Mü’minler Kardeştir: 11/Hûd, 45-47; 49/Hucurât, 10, 13.
    c Mü’minlerin Dostluğu: 3/Âl-i İmrân, 118; 4/Nisâ, 144; 9/Tevbe, 16, 71, 119.
    d Mü’min Kardeşi Kendine Tercih Etmek: 59/Haşr, 9.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 76 -
    e İnsanların Arasını Düzeltmek: 4/Nisâ, 114; 8/Enfâl, 1; 49/Hucurât, 9-10.
    f Sulh (Barış) Daha Hayırlıdır: 4/Nisâ, 128.
    g Dargınları Barıştırmak: 2/Bakara, 182, 224, 228; 4/Nisâ, 35, 114, 128; 8/
    Enfâl, 1; 11/Hûd, 88; 49/Hucurât, 9-10.
    h Savaşan Mü’minleri Barıştırmak: 49/Hucurat, 9.
    Konu ile İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 471-478
    2. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 117-118
    3. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 319-320
    4. Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 324-328
    5. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 3, 668-675
    6. Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neş. c. 1, s. 280-
    281
    7. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 4, s. 179-190
    8. El-Mîzan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s.
    565-580
    9. El-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, İmam Kurtubi, Buruc Y. c. 2, s. 439-442
    10. Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 1, s. 276
    11. Et-Tefsîru’l-Hadis, İzzet Derveze, Ekin Y. c. 5, s. 157-158
    12. Muht. Taberî Tefsiri, İmam Taberi, Ümit Y. c. 1, s. 123-124
    13. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 45
    14. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 3, s. 135-
    142
    15. Safvetü’t Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî, Ensar Neşriyat, c. 1, s. 204-205
    16. El-Esâs fi’t-Tefsîr, Said Havva, Şamil Y. c. 1, s. 393-398
    17. Ruhu’l-Furkan Tefsiri, Mahmud Ustaosmanoğlu, Siraç Kitabevi Y. c. 2, s. 175-
    179
    18. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 13, s. 5-27
    19. TDV İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. (S. Uludağ, İ. Kutluer, M.Uzun), c. 4, s. 11-21
    20. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c.5, s. 393-394; c. 1, s. 120-121; c. 3, s. 302-
    305
    21. Yeni Ansiklopedi, Timaş Y. c. 3, s. 1217-1224
    22. İslâm’da Nefis Tezkiyesi, Said Havva, Petek Y. s. 531-556, 438-441, 313-317
    23. Allah Erinin Ahlâk ve Kültürü, Said Havva, Petek Y. s. 506-513
    24. Müslüman Şahsiyeti, M. A. Haşimi, Risale Y. s. 137-164
    25. Müslümanın Ahlâkı, Muhammed Gazali, Vahdet Y. s. 201-224, 249-265, 17-21
    26. Hak Yolda Yürürken, Mustafa Meşhur, Fecr Y. s. 199-206
    27. Yürek Devleti, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
    28. Dağarcık, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 19-20
    29. Kur’an ve Psikoloji, Osman Necati, Fecr Y. s. 67-
    30. Hadis ve Psikoloji, Osman Necati, Fecr Y. s. 77-97
    31. Kur’an ve Sünnette Kalbî Hayat, Âdem Ergül, Altınoluk Y. s. 243-256
    32. Kur’an’da Dostluk İlişkileri, Remzi Kaya, Ayışığı Kitapları Y. s. 43-45
    33. Kur’ân-ı Kerim’de Sosyal Münasebetler, Âdâb-ı Muâşeret, M. Zeki Duman,
    Özel Y. s. 37-53
    34. Kur’an Işığında Evrensel Dengeler ve İnsan, Yaşar Düzenli, İFAV Y. s. 325-331
    SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
    - 77 -
    35. Kur’an’da Değişim, Gelişim ve Kalite Kavramları, Bayraktar Bayraklı, İFAV Y.
    s. 232-237
    36. Kur’ân-ı Kerim Allah’ı Nasıl Tanıtıyor? Veli Ulutürk, Nil A.Ş. Y. s. 225-229
    37. Takvâ Bilinci, Hüseyin K. Ece, Denge Y. s. 134-136, 255-257
    38. Ahlâk Bilinci, Hüseyin Caneri, Denge Y. s. 37-42, 49-82
    39. İslâm Nizamı, Ali Rıza Demircan, Eymen Y. c. 1, s. 205-208
    40. Musâhabe, Mahmud Sami Ramazanoğlu, Erkam Y. c. 1, s. 11-32; c. 2, s. 149-
    164, 97-110
    41. İnsan Psikolojisi Üzerine, Muhammed Kutub, İşaret Y. s. 113-130
    42. Hayâtü’s-Sahâbe, M. Yusuf Kandehlevi, İslâmî Neşriyat, c. 3, 100-117 ; c. 2, s.
    474-664
    43. İlmihal, İslâm ve Toplum, İSAM Y. c. 2, s. 523-531
    44. İhyâu Ulûmi’d-Din, İmam Gazâli, Bedir Y. c. 4, s. u533-648
    45. Medâricu’s Sâlikîn, İbn Kayyim el-Cevziyye, c. 3
    46. Kur’an’da Ulûhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. s. 158-159
    47. Işığın Göründüğü Yer, Fethullah Gülen, Nil Y. s.34-38, 102-107
    48. Gafletten Kurtuluş, Tenbihu’l-Ğâfilin, Ebulleys Semerkandi, Bedir Y. s. 553-
    559
    49. Sevgi Nedir, Alaaddin Başar, Zafer Y.
    50. Sevgi Medeniyeti, Raşid Küçük, Rehber Y.
    51. Sevgi Zaferdir, Mahir Duman, Gençlik Y.
    52. Sevgi Atmosferi, Servet Engin, Adım Y.
    53. İslâm’da Sevgi ve Kardeşlik, Hüsnü Ethem Cerrar, Dünya Y.
    54. Başarı Yolunda Sevginin Gücü, M. Esad Coşan, Seha Neşriyat
    55. Muhabbetulllah (Allah’ı Sevme), Şahver Çelikoğlu, Marifet Y.
    56. Sevmek Ölmekle Başlar, Murat Başaran, Zafer Y.
    57. Sevgi Yumağı, Nurcan Sevinç, Nesil Basım Yayın
    58. Sevgi Yolu, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
    59. Aşk Estetiği, Beşir Ayvazoğlu, Ötüken Neşriyat
    60. Yavrularımıza Peygamber Sevgisi, M. Abdullah Yemani, Erkam Y.
    61. Sevgili Kasidesi, Fatih Okumuş, Denge Y.
    62. Sevgi, Leo Buscaglia, Çev. Nejat Ebcioğlu, İnkılap Kitabevi Y.
    63. Sevgi İçin Doğmak, Leo Buscaglia, Çev. Mehmet Harmancı, İnkılap Kitabevi Y.
    64. Sevgi Dünyasına Giden Yol, M. Scott Peck, Çev. Azize Bergin, Altın Kitaplar Y.
    65. Sevgi Korkudan Özgürleşmektir, Gerald Jampolsk, Çev. Salih Serin, Kuraldışı Y.
    66. Sevgi: Özgürlüğe Giden Yol, Peter Lauster, Çev. Nurettin Yıldırım, Doruk Y.
    67. Sevginin ve Şiddetin Kaynağı, Ercih Fromm, Çev. Yurdanur Salman, Payel Y.
    68. Sevme Sanatı, Erich Fromm, Akış Y./Payel Y./Say Y./Star Yaprak Y.
    69. Vahdet Ama Nasıl, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
    70. İslâm Cemaatine Doğru, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
    71. Uhuvvet Risalesi, B. Said Nursi, Envâr Y./Sözler/Yeni Asya/İhlas-Nur Neşriyat
    72. İslâm Kardeşliği, Abdullah Ulvan, Uysal Kitabevi Y.
    73. Kardeşlik ve Hoşgörü, Muhammed M. Pickthall, Akabe Y.
    74. Kardeşlik Çağrısı, Ramazan Kayan, Bakış Y.
    75. Kardeşlik Çağrısı, Mehmet Metiner, Risale Y.
    76. Müslümanların Kaynaşması, Selâmet Y.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 78 -
    77. İslâm’da Müsamaha, İmam Gazali, Marifet Y.
    78. İslâm’da Hoşgörü ve Sınırı, Taner Akçam, Başak Y.
    79. Nebevî Hoşgörü, Yusuf Ziya Keskin, Timaş Y.
    80. Müsamahada Ölçü, Heyet, İttihad Y.
    81. Sulh Çizgisi, İbrahim Canan, T.Ö.V. Y.
    82. Vahdete Yedi Adım, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
    83. Tevhidin Düşmanı Tefrika, Ramazan Yılmaz, Mücahede Y.
    84. İnsanları Tefrikaya Düşüren Faktörler, Mahmut Balcı, İhtar Y.
    85. İhtilâftan Rahmete, Ebu’l Feth el-Beyânûnî, Risale Y.
    86. İhtilâflar Karşısında İslâmî Tavır, Yusuf el-Kardavî, İlke Y.
    87. İslâm’da İhtilâf Usûlü, Câbir Alvânî, Risale Y.
    88. Meşreb mi Tefrika mı? Mustafa Akgün, Özel Y.
    89. Münakaşalar ve İhtilâf Sebepleri, Zekeriya Güler, T.D.V. Y.
    90. İslâm ve İnsan Hakları, Muhammed Umara, Denge Y.
    91. İslâm’da Şahsiyet Hakları, Hüseyin Tekin Gökmenoğlu, T.D.V. Y.
    92. İslâm’da Karşılıklı Haklar ve Vazifeler, Mehmet Talu, Şelâle Y.
    93. Cihan Sulhü ve İslâm, Seyyid Kutub, Arslan Y.
    94. İyi Müslüman, İsmail Lütfi Çakan, T.D.V. Y. s. 75-83, 90-95
    95. Kur’an’da Değişim, Gelişim ve Kalite Kavramları, Bayraktar Bayraklı, İFAV Y.
    s. 232-237
    96. Bu Böyledir, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. c. 1, s. 139-160
    97. Risâle-i Nur’dan Vecizeler, Şaban Döğen, Gençlik Y. s. 436-444
    98. Unutulmaz Sözler ve Nükteler Antolojisi, Mehmet Dikmen, Cihan Y. s. 334-
    339, 330-331, 58-65
    99. Hoşgörü: Nereye Kadar? Din ve Zorlama Veysel Kasar, Köprü, Kış 97
    100. Din ve Fıtrat, s. 170-191
    101. Kur’an’ın Temel Kavramları, s. 188-199
    - 79 -
    İSYAN - İTAAT
    •
    İsyan; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    İsyanın İki Yönü
    •
    Ma’siyet Ne Demektir?
    •
    İtaat; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Tâat Ne Demektir?
    •
    Kur’ân-ı Kerim’de İtaat ve İsyan Kavramı
    •
    Hadis-i Şeriflerde İtaat ve İsyan
    •
    İtaat Edilmesi Gereken Kimseler
    •
    İtaat Edilmesi Yasak Olan Kimseler
    •
    Küfürde Önderler ve Onların İzinden Giden Uyduları
    •
    İtaat ve İsyan Yoluyla Düşülen Şirk
    •
    Allah’a İtaat ve İsyanın Boyutları
    •
    Bütün Evren Allah’a İtaat Etmektedir
    •
    Nerdesin Ey Güzel İsyan?
    “Hatırlayın (ey İsrâil oğulları!) Verilen nimetlere karşılık, ‘Ey Mûsâ! Bir tek yemekle dayanamayız, bizim için Rabbine duâ et de yerin bitirdiği şeylerden; sebzesinden, kabağından, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından bize çıkarsın’ dediniz. Mûsâ ise (onlara): ‘Daha iyiyi daha kötü ile değiştiriyor musunuz?! O halde mısıra (şehre) inin. Herhalde istedikleriniz sizin için orada vardır.’ dedi. İşte (bu hâdiseden sonra) üzerlerine zillet (alçaklık) ve yoksulluk damgası vuruldu. Allah’ın gazabına uğradılar. Bu musîbetler (onların başına), Allah’ın âyetlerini inkâra devam etmeleri, haksız olarak nebîleri/peygamberleri öldürmeleri sebebiyle geldi. Onların hepsi, sadece isyanları ve düşmanlıkları sebebiyledir.” 239
    İsyan; Anlam ve Mâhiyeti
    “İsyan”ın sözlük anlamı, bir şeyi asa (değnek/sopa) ile engellemek demektir. Bu kelime zamanla, her türlü karşı çıkma, itaatsizlik etme, karşı koyma anlamlarını kazanmıştır. İsyan edene “âsi” denir. Allah’ın emirleri ve ilkeleri çerçevesinde üzerine düşeni yapmaktan kaçınmak, Allah’ı dinlemeyerek itaatsizlik yapmak, İslâmî literatürde “isyan”dır.
    Meşrû (dine uygun) bir yönetime itaat etmeyerek karşı çıkan, İslâmî kanunlara uymayan kimselerin yaptığı da bir isyandır. Bu çeşit isyankâra “bağî” denilir. Hz. Musa’nın değneğinin adı da “asâ” idi. Yani “isyan” kelimesinin kökü olan kelime. Hz. Musa’nın
    239 2/Bakara, 61
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 80 -
    asası hem bilinen değnek idi, hem de o günün tâğutu Firavuna
    karşı O’nun haklı isyanını sembolize ediyordu. Allah’a ve O’nun
    peygamberine itaat etmeyip isyanla damgalanan Firavun’a 240 isyan,
    Hz. Mûsa’nın mucizesi olmaktadır. Hz. Mûsa’nın asâ mûcizesi,
    aynı zamanda, zâlim ve âsilere karşı kıyamı, onlara sopa göstermeyi
    ve isyanı da içermektedir.
    Bilindiği gibi, Hz. Musa, Firavun’un tanrılığına ve saltanatına
    isyan etmişti. Çünkü Firavun, yoldan çıkmış ve tanrılık iddiasına
    kalkışmıştı. Bir zulüm düzeni kurmuş ve o düzen ile insanlara haksız
    yere hükmediyordu. Hz. Musa ise Allah’tan aldığı emirle ona
    karşı gelmiş, ona itaat etmemişti. İşte Hz. Mûsa’nın elindeki asa,
    zâlim yönetici Fir’avn’a isyanın sembolüydü.
    Şeytan, Allah’ın ”Âdem’e secde edin” 241 emrine karşı gelerek ilk
    isyan eden oldu. Yani Allah’a karşı geldi, itaat etmedi. O yüzden
    olumsuz anlamda isyanın piri/duayeni şeytandır. Hz. Mûsa’nın isyanı
    ise müspet ve güzel bir isyandı. Demek ki isyan kavramı hem
    olumlu bir manaya, hem de olumsuz bir manaya gelebilir.
    Hz. Âdem’in yasak meyveyi yemesi de bir itaatsizlikti. Bu, beşer
    olmanın sonucu idi. O, hatasında direnmedi ve tevbe etti. Hâlbuki
    şeytan isyanını sürdürdü, inatlaştı, hatta isyanını, isyana yönelten
    hevâsını/kötü duygularını ilâh haline getirdi.
    İsyanın İki Yönü
    İsyan kavramının özünde hem yapma ve hem de yıkma anlayışı
    vardır. Günahkârlar ve isyankârlar yıkmak için, Allah’a ve O’nun
    ilkelerine, müslüman yöneticilere karşı çıkarlar ve yıkıcı olurlar.
    Peygamberler ve onların izinden giden mü’minler, kötülüklere ve
    Allah’a itaatsizlik eden zâlimlere itaat etmezler, onlara ve onların
    zulüm düzenlerine karşı çıkarlar ve müfsitlerin yıktıklarını yapmaya
    çalışırlar; onların isyanları ıslah içindir, yapıcı isyandır.
    İnsanların yapmaya devam ettikleri yanlış âdetlere, mevcut
    yönetimlerin uyguladıkları yanlış ilkelere karşı çıkmamak, isyan
    etmemek, korkaklıktır, zillettir, teslimiyetçiliktir. Ortada olan kötülükleri
    ve yanlışları kabul edip ses çıkarmamak, ilerlemeyi, olgunlaştırmayı
    durdurur. Peygamberlerin en temel özelliklerinden
    birini ve birincisini tevhid mesajını tebliğ ve onu hâkim kılma
    mücadelesi oluşturmaktadır. Kelime-i tevhid, “lâ” ile yani isyanla
    başlar. Tüm sahte ilâhlara, tâğuta isyan sözkonusudur tevhid mesajında.
    Yani, Allah’a isyan edenlere isyan. Bütün peygamberler
    240 Bk.10/Yûnus, 91; 79/Nâziât, 21
    241 2/Bakara, 34
    İSYAN - İTAAT
    - 81 -
    bu anlamda kutsal isyan ateşini tutuşturan isyan önderleridir. Firavun
    da Hz. Mûsa da isyan eden âsi idiler. Hz. Mûsa, esas isyan
    edene karşı şanlı bir isyan içindeydi, devrimci/inkılâpçı bir ruh ve
    mûcizevî özellik taşıyordu; Firavun’un isyanı ise sonu helâkle biten,
    zararı hem kendine hem çevresine bulaştıran bir isyandı.
    Hz. Mûsâ ve asasından, Firavun’a isyandan söz açılmışken, kocası
    Firavun’a değil de Allah’a itaat eden Âsiye Hanım’ı hatırlamamak
    eksiklik olur. Âsiye, “isyan eden kadın” demektir. O, Allah’a
    itaat etmeyen birisine kocası da olsa, devlet başkanı da olsa isyan
    ediyor, âsiye oluyor. “Allah, iman edenlere de Firavun’un karısını misal
    gösterdi. O, ‘Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap; beni Firavun’dan
    ve onun işinde çalışmaktan koru ve beni zâlimler topluluğundan kurtar!’
    demişti.” 242
    Âsiye annemiz, Firavun’a isyan edip Allah’a ve peygamberi
    Mûsâ’ya iman ederek itaat ettiği için, bunun bedelini ödemiştir.
    Ellerinden ve ayaklarından kazıklara bağlanmış, güneş altında
    bırakılarak ona işkence edilmiştir. İman edip Allah’ı itaat edilecek
    tek mercî kabul ettiği için işkencelere mâruz kalan Âsiye,
    Kur’an’da mü’minlere iman ve kararlılık örneği olarak zikredilmiştir.
    Hadislerde de Âsiye’den övgüyle söz edilmiş ve Hz. Meryem’le
    birlikte o da en yüksek kemâle ermiş bir kadın olarak gösterilmiştir.
    243 İsyan edilmesi gerekenlere, sıf bedel ödemenin dünyevî
    zorluklarından dolayı itaatte kusur etmeyenler, Âsiye gibi zâlim
    ve tâğutlara isyan edemeyenin erkek mi ürkek mi olduğunu değerlendirmelidirler.
    İsyan kelimesinin olumsuz anlamı, Allah’a ve O’nun peygamberlerinin
    yoluna karşı çıkıştır. Allah’a kulluk yapması için yaratılan
    insanlardan bir kısmı, Allah’ın emirlerine, bile bile karşı gelmekte
    ve isyan etmekteler. Bundan dolayı da günah kazanmaktalar. Bu
    tür isyan, şeytanî isyandır.
    Mü’minler, Allah’tan kendilerine bir emir geldiği zaman şöyle
    derler:“Ey Rabbimiz! Dinledik ve itaat ettik (ediyoruz). Senin mağfiretine
    (bağışlamana) sığınıyoruz. Ey Rabbimiz, dönüş Sanadır.”244 Allah’ın emirleri
    karşısında alaycı bir tavır takınan, yahudileşenler de “dinledik
    ve isyan ediyoruz.”245 derler ve seviyelerinin ne kadar alçak olduğunu
    ortaya koyarlar. Mü’min, Allah’a itaat konusunu, geleceğe,
    umut ve temennilere bırakamaz. Bilir ki, Peygamber’in ifadesiyle
    242 66/Tahrim, 11
    243 Bk. Buhâri, Enbiyâ 32, 46; Müslim, Fezâilu's-sahâbe 70
    244 2/Bakara, 285
    245 2/Bakara, 93
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 82 -
    “heleke’l müsevvifûn, sevfe’ciler/yarıncılar (itaati yarınlara bırakanlar) helâk
    oldu.” Şeytan, bâtılı sevdiremediği kişiye, hakkı yarınlara bıraktırarak
    onun günü kaybetmesine uğraşır. Ertesi gün de kaldığı yerden
    devam eder: Yarınlar bitmedi ya... Büyük hedefler ve idealler
    uğruna, yarın çok büyük eylem ve faâliyetler yapacağı ümit
    ve temennisiyle günler şeytana itaatle geçer gider. Ama gerçek
    mü’min Allah’ın emri kendine ulaşır ulaşmaz ‘dinledim, duydum
    ve itaat ettim’ der, hemen o saniye eyleme geçmiştir bile. Az sonraya
    bırakamaz, “az sonra” kendisi için olmayabilir çünkü.
    Mü’min, kendi görüş, davranış ve seçme tercihini Rabbinden
    yana kullanır, Rabbinin doğru hükümlerine teslim olur. Her konuda
    O’nun ölçüsüyle hareket eder, O’nun emirlerine boyun eğer.
    Peygamberi aracılığıyla gönderdiklerine itaat eder. “Allah ve Rasûlü
    bir işte hüküm verdiği zaman, artık mü’min erkekle mü’min kadına, o işte
    kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlüne isyan
    ederse (karşı gelirse) apaçık bir sapıklığa düşmüştür.” 246
    Aldanan, unutan, gaflete düşen ve inanmayan kimseler,
    Allah’a itaat etmezler, O’nun ilkelerine isyan ederler. Bunlar,
    Allah’ın ilâhlığını ve Rabliğini yeterince takdir edemeyen ve aklını
    yerli yerinde kullanmayanlardır. Bunlar, dünyada huzurdan
    mahrum yaşadıkları gibi, âhirette de azap içinde olacaktır. Allah’a
    ve peygambere isyan edenler, kendi arzularını (hevâlarını) üstün
    görüp Allah’ın Rabliğini ve büyüklüğünü takdir edemeyenlerdir.
    İsyan edenler, yanlışlar içinde yüzen, kendine ve başkalarına zulmeden
    ve yeryüzünde sürekli fesat/bozgunculuk çıkaran kimselerdir.
    İlk isyancı şeytandır. Öyleyse kim aynen onun gibi kibirlenerek
    Rabbine itaatsızlık ederse, onda şeytan ahlâkı var demektir.
    Allah ve O’nun peygamberine isyan, O’nu tanımamak, O’nun
    koyduğu kanunları hiçe saymak demektir. Bu da insanın İslâm’dan
    uzaklaşmasına sebep olur. Mü’minler, ancak zararlı, yanlış, bâtıl
    ve sapık fikirlere, inançlara, sistemlere isyan ederler veya en azından,
    itaat etmezler. Allah’a hiç isyan etmeyen melekleri 247 düşünürler.
    Her anlarını Allah’a ibâdet ve itaat içinde değerlendiren ve
    toplumlarındaki zâlim ve tâğutlara baş kaldıran peygamberleri 248
    örnek alırlar.
    Ma’siyet Ne Demektir?
    “Ma’siyet”, isyan kökünden türemiş bir kavramdır. “Ma’siyet”,
    baş kaldırmak, isyan etmek, sınırları çiğnemek, Allah’ın ve
    246 33/Ahzâb, 36
    247 66 Tahrim/6
    248 16/Nahl, 36
    İSYAN - İTAAT
    - 83 -
    Rasûlü’nün emrini dinlememek demektir. En geniş anlamıyla
    “ma’siyet” günahlara dalmayı, Allah ve Rasûlüne karşı gelmeyi,
    helâl ve haram sınırlarını aşmayı ifade eder.
    İnanması, teslim olması ve itaat etmesi gereken insanın, inkârcı
    olması ve Allah’ın emirlerini dinlememesi ma’siyet olduğu gibi;
    inandıktan sonra da birtakım haramları işlemesi yine ma’siyettir.
    Kur’an, bu kelimeyi isyan edenler, haddi aşanlar, sınırları çiğneyenler
    hakkında kullanır. Onların yaptıkları fiiller, itaat emrinin
    dışındadır. İtaatı terkedip, emirlere karşı gelene âsi oldu denir.
    Onun bu yaptığı karşı gelme, emri dinlememe, konulan kurala
    aykırı hareket etme fiiline de ma’siyet denilir.
    Kur’an, ma’siyet sahiplerini uyarıyor ve tehdit ediyor. Onları
    bu davranışlarından vazgeçirmeye davet ediyor. Çünkü her türlü
    ma’siyet insana iki dünyada da zarar verecektir. Kur’an-ı Kerim,
    ma’siyet kelimesini iki yerde kullanır ve ‘peygambere karşı gelme’
    şeklinde bir ifadeyi dile getirir. 249
    Dinin kötü dediği fiiller, nüanslarına ve işlevlerine göre
    Kur’an’da farklı kelime ve kavramlarla anlatılmaktadır. Ma’siyet
    kelimesinin bunların birçoğu ile yakından ilgisi vardır. İnsanların
    yaptığı zulüm, fücur, fısk, zenb (günah), kibir, tekzib (yalanlama),
    ism (günah), hata ve seyyie (günah ve kötülük) gibi yanlış davranışlar
    ma’siyet kategorisine girer. Bütün bunlar kötü davranışlardır.
    Bu ma’siyetleri işleyen kimseler, dünyada zararlarını gördükleri
    gibi; esas olarak âhirette büyük cezayı hak ederler.
    Ma’siyete düşmek, isyan hali üzere olmak, bunu bir ahlâk haline
    getirmek müslümana yakışmaz. Müslüman, İslâm’a inanan ve
    Allah’a itaat sözü veren ve bunu amelleriyle gösteren insandır; o
    ma’siyetin her türlüsünden kaçınmaya gayret eder.
    Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor:“Ma’siyet konusunda
    kullara itaat edilmez. İtaat, mârufadır.” 250 Ana-babaya itaat Allah’ın
    emridir. Ancak ana-baba günah işlemeyi, Allah’a isyanı emrederse
    onlara bu konuda itaat edilmez. Yine müslümanları yönetenler
    onlara günah işlemeyi emrederlerse, ya da Kur’an’a aykırı bir
    hükmü kabul etmelerini isterlerse onlara itaat edilmez. Bir başka
    deyişle “Allah’a isyan konusunda yaratılmışlara itaat edilmez.” 251
    249 Bk. 58/Mücâdele, 8-9
    250 Buhârî, Cihad 107, 4/60; İbn Mâce, Cihad 40, hadis no: 2863-2865, 2/955
    251 Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839, 3/1469
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 84 -
    İtaat; Anlam ve Mâhiyeti
    “İtaat”, kulun yaratıcı karşısında olması gereken durumunu
    açıklayan önemli bir kavramdır. İnsan, kul olarak Yaratıcısının
    karşısında ne yapacaktır? Onun rolü nedir? Rabbi ondan ne gibi
    tavırlar beklemektedir? İtaat, sözlükte inkıyad etmek, yani boyun
    eğmek demektir. Emre uyma, sözü dinleme, alınan emri yerine
    getirme, verilen emre göre hareket etme anlamlarına da gelir.
    Türkçede kullanılan itaat kelimesi de aynı anlamdadır.İtaat eden
    kimseye “mutî” denilir. Aynı kökten gelen “tâat” kelimesi, emredileni
    yerine getirme, denileni yapma demektir. İtaat’ın karşıtı
    “isyan”dır. Ayrıca serkeşlik ve muhalefet de onun zıddıdır.
    Allah, yarattığı ve nimet verdiği kullarının kendisine isyan değil;
    itaat etmelerini istemektedir. Eğer insan, tek ve gerçek ilâh
    olarak âlemlerin Rabbine itaat etmezse; başka ilâhlara itaat edecektir.
    Bu da onu sapıklığa ve zarara uğratacaktır. Allah, kendisine
    itaatı emrettiği gibi, kendi adına bazı kimselere de itaat etmeyi
    kullarına emretmektedir: “Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine
    ve sizden olan emir sahiplerine (sizin gibi mü’min olan yetkililere) itaat
    edin.…” 252
    Peygambere itaat, O’nun yolunu takip etmek, Allah’a itaat gibidir;
    O’na karşı gelmek de Allah’a isyan gibidir.253 Allah’ın adıyla
    ve O’nun emirleri doğrultusunda iş yapan bütün yetki sahiplerine,
    dinin sınırları içerisinde kalmak şartıyla itaat edilir. 254Müslümanları
    yönetenler onlara günah işlemeyi emrederlerse, ya da Kur’an’a
    aykırı bir hükmü kabul etmelerini isterlerse onlara itaat edilmez. 255
    Allah’a isyan konusunda yaratılmışlara itaat edilmez.256 Peygamberimiz
    (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Kim bana itaat etmişse mutlaka
    Allah’a itaat etmiştir. Kim de bana isyan etmişse, mutlaka Allah’a isyan
    etmiştir. Kim emîr’e (meşru yöneticiye) itaat ederse mutlaka bana itaat
    etmiş olur. Kim de emîre isyan ederse mutlaka bana isyan etmiş olur.” 257
    Müslümanlar, “ülü’l emr” bile İslâm’ın hükümlerine aykırı,
    yani günah bir şeyi emrederse onlara uymayacaklarına göre;
    kâfir ve müşriklerin hükümlerine ve dinlerine hiç itaat edemezler.
    Onların yollarına uymazlar, İslâm’a aykırı işlerini örnek almazlar.
    252 4/Nisâ, 59
    253 4/Nisâ, 80
    254 Buharî, Ahkâm 4, 9/79; İbn Mâce, Cihad 39, hadis no: 2859-2862, 2/954
    255 İbn Mâce, Cihad 40, hadis no: 2863-2865, 2/955
    256 Buhâri, Cihad 109, 4/60; Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839, 3/1469
    257 Buhâri, Ahkâm 1, 9/77; Müslim, İmâre 32-33, hadis no: 1835, 3/1466; Nesâi,
    Bey’at 27, 7/138
    İSYAN - İTAAT
    - 85 -
    Kâfir ve müşriklere itaat; onları takip etmek, onların izleri üzerinden
    gitmek, din ve dünya görüşü noktasında onların görüşlerini
    benimsemek, ya da onların emrettiklerini Allah’ın rızasına uymasa
    bile yerine getirmektir. Kur’an, mü’minleri şöyle uyarıyor: “Ey
    iman edenler, eğer kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir gruba
    itaat edecek olursanız, sizi imanınızdan sonra kâfir yaparak (dininizden)
    geri çevirirler.” 258
    Son asırlarda müşrikleri ve Kur’an’ın kâfir dediklerini izleyen,
    onların hükümlerini ve görüşlerini üstün kabul eden, İslâm’ın
    ölçüleri yerine -çağdaşlık kılıfıyla- onların ilkelerini ve ölçülerini
    alan kimseler bu tehlikeyi yaşamaktadırlar. Özellikle batıdan gelen
    bâtıl ilkelere, ölçülere, anlayışlara -Kur’an’ın ölçülerine rağmen-
    sarılanların iman iddiası ne kadar gerçekçidir?
    Mü’minler kâfirlere itaat ederlerse, kâfirler onları dinlerinden
    döndürürler, kendileri gibi yaparlar. O zaman da müslümanlar
    büsbütün kaybetmiş olurlar.259 Şeytanın dostlarına itaat edenler
    şirke düşerler.260 Müşrikler, inkâr edenler, iki kimlikli münâfıklar,
    ehli kitap olanlar, itaat edilmeye lâyık değillerdir. Onların din görüşü,
    hayata bakışları, hükümleri yanlıştır; gittikleri yol bâtıldır,
    dalâlettir.
    İnkârcılar Cehennem azabı ile yüz yüze geldikleri zaman, “ah
    keşke Allah’a ve O’nun Rasûlüne (dünyada iken) itaat etseydik”
    diyecekler.261 Dünyada iken kim Allah’a ve O’nun son Rasûlü Hz.
    Muhammed’e (s.a.s.) itaat ederse, O’nun getirip tebliğ ettiği Din’e
    uygun yaşarsa; şüphesiz o büyük bir kurtuluşla kurtulacaktır. 262
    Tâat Ne Demektir?
    “Tâat”, emredileni yerine getirme, denileni yapma, boyun
    eğme, özellikle ilâhî emirlere uyma, takvâ, ibâdet anlamlarına gelir.
    Tâat kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 3 âyette geçer. 263
    “(Münâfıklar) Sen hakikaten kendilerine emrettiğin takdirde
    mutlaka (savaşa) çıkacaklarına dair, en ağır yeminleri ile Allah’a
    yemin ettiler. De ki: ‘Yemin etmeyin. Tâat (itâatiniz) mâlûmdur!
    Bilin ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”264Âyetten anlaşıldığına
    göre, itaat edeceğine en ağır yeminlerle söz vermek, fakat
    258 3/Âl-i İmran,100
    259 3/Âl-i İmran, 143
    260 6/En’âm, 121
    261 33/Ahzâb, 66
    262 33 Ahzab/71; Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, 320-323
    263 4/Nisâ, 81; 24/Nûr, 53; 47/Muhammed, 21
    264 24/Nûr, 53
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 86 -
    sözlerini yerine getirmemek münâfıkların özelliğidir. Nitekim
    hadis-i şerifte, münâfıklığın belirtilerinden birinin de sözünde
    durmamak olduğu açıklanmıştır. “(Onların vazifesi) tâat (itaat) ve
    güzel sözdür. İş ciddiye bindiği zaman, Allah’a sadâkat gösterselerdi,
    elbette kendileri için daha hayırlı olurdu.”265 Âyette, vazifeleri
    itaat ve güzel söz söyleme durumunda olanların isteklerinde
    samimi olmaları gerektiği vurgulanır. Peygamberimiz, “Allah’a
    isyanda tâat yoktur.” buyurmuştur. Burada, ma’siyet olan şeyi emrettikleri
    zaman, emir sahiplerine itaat edilmemesi kast edilmektedir.
    Kur’ân-ı Kerim’de İtaat ve İsyan Kavramı
    İtaat kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 129 yerde geçer. İsyan kelimesi
    ise 32 yerde kullanılır. İtaatın Kur’an’da bu kadar yerde bahsedilmesi
    de gösteriyor ki, bu çok önemli bir ibâdettir. Kur’an’ın
    bildirdiğine göre itaat, Allah’tan gelecek rahmet ve merhametin
    vesilesi olduğu gibi,266 cennetin267 ve inkârcılara karşı kazanılacak
    zaferin de anahtarıdır. Allah’a ve Rasûlü’ne isyan da, dünyevî zarar
    ve ziyanların sebebi olduğu gibi, esas olarak da sonu pişmanlıkla268ve
    cehennemle269 sonuçlanan âdiliktir.270 Allah’a ve Rasûlüne
    itaatten yüz çevirmek, mü’minlik iddasına ters düşer.271 Kalabalığa,
    çoğunluğa itaat de Allah’ın yolundan sapmayı sonuçlandıran
    bir tehlikedir. 272
    İtaat kavramı, Kur’an’da bütün temel boyutlarıyla ele alınır.
    İtaat edilmesi gerekenler, itaat edilmeyecekler, itaatin ve isyanın
    sonuçları, âyetlerde çok açık bir şekilde izah edilir.
    “Sen onların dinine uyuncaya kadar ne yahûdiler, ne de hıristiyanlar
    senden râzı olurlar. De ki, ‘doğru yol, ancak Allah’ın yoludur.’ Sana gelen
    ilimden sonra eğer onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki
    Allah’tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.” 273
    “Onlara (müşriklere) ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiği zaman onlar,
    ‘hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ dediler. Ya ataları
    bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?” 274
    265 47/Muhammed, 21
    266 3/Âl-i İmrân, 132
    267 4/Nisâ, 13
    268 25/Furkan, 27-29; 33/Ahzâb, 66
    269 4/Nisâ, 14, 115
    270 11/Hûd, 59
    271 24/Nûr, 47
    272 6/En’âm, 116
    273 2/Bakara, 120
    274 2/Bakara, 170
    İSYAN - İTAAT
    - 87 -
    “Ey Rabbimiz! Dinledik ve itaat ettik (ediyoruz). Senin mağfiretine (bağışlamana)
    sığınıyoruz. Ey Rabbimiz, dönüş Sanadır.” 275
    (Rasûlüm!) De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da
    sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhamet
    edicidir. De ki: Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse
    bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” 276
    “Gökte ve yerde her ne varsa hepsi de isteyerek veya istemeyerek
    Allah’a teslim olmuşlardır.” 277
    “Ey iman edenler, eğer kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir
    gruba itaat edecek olursanız, sizi imanınızdan sonra kâfir yaparak (dininizden)
    geri çevirirler.” 278
    “Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin ki size merhamet edilsin.” 279
    “Ey iman edenler! Kâfirlere uyarsanız, sizi eski dininize geri çevirirler; o
    takdirde büsbütün kaybedersiniz.” 280
    “Bunlar, Allah’ın (koyduğu) sınırlarıdır. Kim Allah’a ve Peygamberi’ne
    itaat ederse Allah onu, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır;
    orada devamlı kalıcıdırlar; işte büyük kurtuluş budur. Kim Allah’a ve
    Peygamberi’ne karşı isyan eder ve sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı
    kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azâb vardır.” 281
    “Küfür yoluna sapıp Peygamber’i dinlemeyenler o gün yerin dibine
    batırılmayı temenni ederler ve Allah’tan hiçbir haberi gizleyemezler.” 282
    “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan emir
    sahiplerine (müslüman yöneticilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa
    düşerseniz -Allah’a ve âhirete gerçekten inanıyorsanız- onu
    Allah’a ve Rasûl’e götürün (onların tâlimatına göre halledin); bu hem hayırlı,
    hem de netice bakımından daha iyidir.” 283
    “Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine (Kitab’a) ve Rasûl’e gelin (onlara başvuralım)’
    denildiği zaman, münâfıkların senden iyice uzaklaştıklarını görürsün.”
    284
    “Biz her peygamberi, ancak Allah’ın izniyle kendisine itaat edilmesi
    için gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler
    275 2/Bakara, 285
    276 3/Âl-i İmrân, 31-32
    277 3/Âl-i İmrân, 83
    278 3/Âl-i İmran,100
    279 3/Âl-i İmrân, 132
    280 3/Âl-i İmrân, 149
    281 4/Nisâ, 13-14
    282 4/Nisâ, 42
    283 4/Nisâ, 59
    284 4/Nisâ, 61
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 88 -
    de Allah’tan bağışlanmayı dileseler, Rasûl de onlar için istiğfar etseydi
    Allah’ı ziyadesiyle affedici, merhamet edici bulurlardı. Hayır! Rabbine andolsun
    ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra
    da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla
    kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.” 285
    “Kim Allah’a ve Rasûl’e itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet
    verdiği (lütufta bulunduğu) peygamberler, sıddîklar, şehidler ve sâlih
    kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır!” 286
    “Kim Rasûl’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince,
    seni onların başına bekçi göndermedik.” 287
    “Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim Peygamber’e karşı çıkar
    ve mü’minlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yolda bırakırız
    ve cehenneme sokarız; o, ne kötü bir yerdir.” 288
    “Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına uyma.
    Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamalarına
    dikkat et.” 289
    “Yeryüzünde bulunanların çoğuna itaat edecek olursan, seni Allah’ın
    yolundan saptırırlar. Onlar, zandan/tahminden başka bir şeye tâbi olmaz,
    yalandan başka (söz de) söylemezler.” 290
    “(Hâlâ) bilmediler mi ki: Kim Allah ve Rasûlü’ne karşı çıkarsa elbette
    onun için, içinde ebedî kalacağı cehennem ateşi vardır. İşte bu büyük
    rüsvaylıktır.” 291
    “...Kalbini bizi anmaktan gâfil kıldığımız, hevâsına/kötü arzularına uymuş
    ve işi gücü aşırılık olan kimseye itaat etme.” 292
    “(Bazı insanlar) ‘Allah’a ve Peygamber’e iman ettik ve itaat ettik’ diyorlar;
    ondan sonra da içlerinden bir grup yüz çeviriyor. Bunlar mü’min
    değillerdir.” 293
    “Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Rasûlüne dâvet edildiklerinde,
    ‘işittik ve itaat ettik’ demek, sadece mü’minlerin söyleyeceği sözdür.
    İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir. Kim, Allah’a ve Rasûlüne itaat eder,
    Allah’a huşû/saygı duyar ve O’ndan sakınırsa, işte asıl bunlar bedbahtlıktan
    kurtulanlardır.” 294
    285 4/Nisâ, 64-65
    286 4/Nisâ, 69
    287 4/Nisâ, 80
    288 4/Nisâ, 115
    289 5/Mâide, 49
    290 6/En’âm, 116
    291 9/Tevbe, 63
    292 18/Kehf, 28
    293 24/Nûr, 47
    294 24/Nûr, 51-52
    İSYAN - İTAAT
    - 89 -
    “...Onun (Peygamber’in) emrine aykırı davranlar, başlarına bir belâ gilmesinden
    veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.”
    295
    “O gün, zâlim kimse ellerini ısırıp şöyle der: ‘Keşke o peygamberlerle
    birlikte bir yol tutsaydım! Yazık bana! Keşke falancayı dost edinmeseydim!
    Çünkü zikir (Kur’an) bana gelmişken o, hakikaten beni ondan saptırdı.”
    296
    “Allah ve Rasûlü bir işte hüküm verdiği zaman, artık mü’min erkekle
    mü’min kadına, o işte kendi isteğine göre seçme hakkı yoktur. Kim
    Allah’a ve Rasûlüne isyan ederse (karşı gelirse) apaçık bir sapıklığa düşmüştür.”
    297
    “Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün, ‘eyvah bize! Keşke Allah’a itaat
    etseydik, Peygamber’e itaat etseydik!’ derler. ‘Ey Rabbimiz! Biz reislerimize
    ve büyüklerimize itaat ettik de onlar bizi yoldan saptırdılar’ derler.
    ‘Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle rahmetinden
    kov.” 298
    “Sonra seni din konusunda bir şeriat (ve düzen) sahibi kıldık. Sen ona
    uy; bilmeyenlerin isteklerine uyma.” 299
    “...Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da
    sakının. Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı çetindir.” 300
    “...Kim Allah ve Rasûlü’ne karşı gelirse, bilsin ki ona, (kendi gibilerle
    birlikte) içinde ebedî kalacakları cehennem ateşi vardır.” 301
    Hadis-i Şeriflerde İtaat ve İsyan
    “Kim bana itaat etmişse mutlaka Allah’a itaat etmiştir. Kim de bana
    isyan etmişse, mutlaka Allah’a isyan etmiştir. Kim emîr’e (meşru yöneticiye)
    itaat ederse mutlaka bana itaat etmiş olur. Kim de emîre isyan ederse
    mutlaka bana isyan etmiş olur.” 302
    “Ümmetimin hepsi Cennet’e girecektir. Ancak kaçınanlar hâriç, onlar
    giremeyecektir.” Ashâb: “Kim Cennet’e girmekten kaçınır yâ
    Rasûlallah?” diye sordular. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Kim
    295 24/Nur, 63
    296 25/Furkan, 27-29
    297 33/Ahzâb, 36
    298 33/Ahzâb, 66-68
    299 45/Câsiye, 18
    300 59/Haşr, 7
    301 72/Cin, 23
    302 Buhâri, Ahkâm 1, 9/77; Müslim, İmâre 32-33, hadis no: 1835, 3/1466; Nesâi,
    Bey’at 27, 7/138; İbn Mâce, Cihad 39
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 90 -
    bana itaat ederse, Cennete girer. Kim de bana âsi olursa (emirlerime
    itaat etmezse) o Cennete girmekten çekinip kaçınmış olur (ve Cennete
    giremez).” 303
    “Bir müslümanın, bir günah işlemekle emrolunması dışında, hoşlandığı
    ve hoşlanmadığı her hususta müslüman emîrine itaat etmesi gerekir.
    Bir günah işlemekle emrolunduğu zaman dinlemek ve itaat etmek yoktur.”
    304
    “Allah’a isyan konusunda yaratılmışlara itaat edilmez.” 305
    “Ma’siyet/Allah’a isyan konusunda kullara itaat edilmez. İtaat,
    mârufadır (meşrû ve iyi olanadır).” 306
    “İçinizde Allah’ın Kitabını ayakta tuttuğu (onunla amel ettiği) ve sizi
    Allah’ın kitabı ile sevk ve idare ettiği müddetçe, başınızdaki emîr, başı
    simsiyah üzüm tanesi gibi olan Habeşli bir köle de olsa dinleyin ve itaat
    edin.” 307
    “Başınızdakilerden kim size Allah’a isyan etmeyi emrederse, sakın o
    hususta ona itaat etmeyin.” 308
    “Ubâde bin Sâmit’ten (r.a.): Rasûlullah’a (s.a.s.) kolaylıkta ve zorlukta,
    hoşumuza giden ve gitmeyen hususlarda, onun korunup kollanmasında,
    Allah katından bir burhanla apaçık bir küfrünü görmediğimiz sürece
    verilmiş olan emirde/işte çekişmeyeceğimize ve kınayanın kınamasından
    çekinmeksizin nerede, nasıl olursa olsun hakkı söylemek üzere işitip itaat
    etmeye bey’at ettik.” 309
    İbn Abbas’dan (r.a.) rivâyet olunmuştur. O der ki: Bir münâfık
    ile bir yahudi arasında husûmet vardı. Yahudi, ‘haydi gel,
    Muhammed’e gidelim’ derken, münâfık, ‘hayır, gel Kâ’b bin el-
    Eşref’e gidelim’ demişti. Ancak, yahudinin ısrar etmesi üzerine
    münâfık Hz. Peygamber’in huzurunda muhâkeme olunmayı kabul
    etti ve onunla birlikte Hz. Peygamber’in huzuruna vardı. Hz. Peygamber,
    yahudinin lehine hüküm verdi. Rasûlullah’ın huzurundan
    çıkarlarken münâfık; ‘ben bu hükme râzı değilim. Haydi, gel Ebû
    303 Buhârî, İ’tisâm, 12
    304 İbn Mâce, Cihad 40
    305 Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839, 3/1469
    306 Buhârî, Cihad 107, Ahkâm, 4; Tecrid- Sarih Terc. 12/294; Müslim, İmâre 38-
    40; İbn Mâce, Cihad 40, hadis no: 2863-2865, 2/955
    307 Buhâri, Ahkâm, 4; S. Buhâri Tecrîd-i Sarih Terc. 12/314, Fethu’l Bâri, 13/108
    308 İbn Mâce, Cihad 40
    309 Buhârî, Ahkâm, S. Buhâri Tecrid-i Sarih Terc. c. 12, s. 293-294, Fethu’l Bâri,
    13/5; Müslim, hadis no: 1709
    İSYAN - İTAAT
    - 91 -
    Bekir’e gidelim’ dedi. O da yahudi lehine hüküm verdi. Münâfık
    buna da râzı olmayarak; ‘haydi gel, Ömer’e gidelim’ dedi. Hz.
    Ömer’in yanına gittiler. Yahudi, Hz. Ömer’e; ‘Peygamber’e gittik,
    O’nun verdiği hükme râzı olmadı. Sonra Ebû Bekir’e gittik, onun
    verdiği hükme de râzı olmadı’ diyerek durumu anlattı. Hz. Ömer,
    münâfığa ‘öyle mi?’ diye sordu. Münâfık ‘evet’ dedi. Hz. Ömer
    (r.a.); ‘öyleyse ikiniz, ben yanınıza gelinceye kadar biraz bekleyin.
    Şimdi hemen gelip aranızda hükmedeceğim’ diyerek eve girdi. Kılıcını
    alarak münâfığın boynunu vurup onu öldürdü ve dedi ki:
    ‘Allah’ın hükmüne ve O’nun Rasûlü’nün hükmüne râzı olmayanın
    hakkında işte ben, böyle hüküm veririm!’ Yahudi kaçtı. Bunun
    üzerine şu âyet nâzil oldu: “Hayır; Rabbine andolsun ki aralarında çıkan
    anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden
    içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe
    iman etmiş olmazlar.”310 Bu olay üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) Hz.
    Ömer’e hitâben buyurdu ki: “Sen fâruk’sun! (Hakla bâtılı ayıransın)”
    İşte Hz. Ömer, o günden itibaren “el-Fâruk” diye isimlendirildi. 311
    “Bir kere Nebî (s.a.s.) uyurken yanına birtakım melekler gelerek bunlardan
    bazıları: ‘Bu zat uyuyor’ dedi; bazıları da: ‘Gözü uyuyor, fakat kalbi
    uyanıktır’ dedi. Bunun üzerine bu melekler (birbirlerine) ‘bu dostunuzun
    üstün sıfatı vardır, haydi siz de bunun yüce mevkiini hârici bir örnekle
    temsil edin’ dediler. Fakat bazıları; ‘iyi ama bu zat uyuyor’ dediler. Bazıları
    da: ‘Hayır, O’nun gözü uyuyor, fakat kalbi uyanıktır’ dediler. Bunun
    üzerine melekler; ‘Bu zâtın hâricî benzeri, şu kimsenin misali gibidir ki, o
    kimse yeni bir ev yaptırır, o evde bir velîme ziyafeti tertip edip (bu ziyafete)
    insanları dâvet etmek için bir dâvetçi gönderir; bu dâvetçinin dâvetine
    kim icâbet ederse, o (mükemmel) eve girer ve (mükellef) ziyafeti yer. Kim
    de dâvetçinin dâvetine icâbet etmezse o eve giremez, ziyafet yemeklerini
    de yiyemez.’ Bunun üzerine melekler, yine birbirlerine: ‘Haydi bu temsili
    bu zâta izah edin de anlasın’ dediler. Fakat yine bunlardan bazıları, ‘iyi
    ama bu zat uyuyor’ dediler. Bazıları da ‘hayır, gözleri uyuyor, fakat kalbi
    uyanıktır’ dediler. Bunun üzerine melekler (kendi aralarında temsili izah
    ederek): ‘O ev cennettir; dâvetçi de Muhammed (s.a.s.)’dir. Kim O’na itaat
    ederse Allah’a itaat etmiştir. Kim de O’na âsi olur, baş kaldırırsa Aziz
    ve Celil olan Allah’a âsi olmuştur. Hz. Muhammed insanların arasını ayırt
    etmiştir (itaat ve isyan şiarını bildirip inananları, inanmayanları birbirinden
    ayırt etmiştir).” 312
    310 4/Nisâ, 65
    311 Müslim, A. Dâvudoğlu Terc. 10/146; Ebû Dâvud, Sünnet 6, hadis no: 4607;
    Tirmizî, İlm, 16, hadis no: 2815; İbn Mâce, Mukaddime 6, hadis no: 42, 43;
    İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, 4/1753-1754
    312 Buhâri, İ’tisâm 2; Tedrîc-i Sarih Terc. c. 12, s. 403-404
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 92 -
    İtaat Edilmesi Gereken Kimseler
    Kur’an’da itaat edilmesi gerekenler; Allah, peygamberler ve
    müslüman ülü’l emr olarak belirlenir.
    a- Allah’a İtaat: Kâinatı yoktan var eden ve yöneten Allah’a
    kayıtsız şartsız itaat edilmelidir. Mü’min, Allah’a ve O’ndan gelen
    hayat kanunlarına itaat etmek için iman eden insandır. O’nun
    emirleri ve yasaklarına itaat edilmedikçe iman, en küçük bir sarsıntıda
    yıkılmaya mahkûm olacak şekilde zayıftır. Allah’a itaat,
    emrettiği her konuda yerine getirilmelidir. Kişisel, sosyal, ailevî ve
    siyasî, vs. bütün konularda Allah’ın emirlerine itaat, Allah’a iman
    etmenin zarurî gereğidir.
    Evet, Allah vardır, birdir, yaratandır. Ezelî ve ebedî olandır.
    Gören, işiten, dilediğini istediği anda ve şekilde yapmaya gücü
    yetendir. Mâziyi, hali, istikbali ve yarattığı insanların hayatlarını
    tanzim edecek kanunları en iyi bilen, emirler ve yasaklar koymaya
    yegâne yetkili olandır. Mü’min olabilmek için Allah’a bütün bu
    ölçüler çerçevesinde inanmak gerekir. Allah’ı en bilgili ve kudretli
    Rab kabul edip de, tatbik olunması için koyduğu emirleri ve yasaklarını,
    uygulanmasına gerek olmayan yasalar dizisi olarak görmek
    veya çevremize bu tür bir görüşün insanı olduğumuz fikrini
    verdirebilecek yaşantı biçimlerinin içine düşmek, fiilen O’na inanmamaktır.
    O yüzden gerçek anlamıyla Allah’a iman, ancak Allah’a
    itaatle gerçekleşir. Bunun içindir ki, O’nun emirleri ve yasaklarına
    kayıtsız şartsız itaat etmek mecburiyetindeyiz. “Gücünüzün yettiği
    kadar Allah’tan korkun/sakının. (Emirlerini) dinleyin ve itaat edin. Kendi
    iyiliğiniz için infak edin/Allah için harcayın. Nefsinin cimriliğinden korunan
    kimseler kurtuluşa ererler.” 313
    b- Rasûl’e İtaat: Bilindiği gibi, peygamberlere iman, temel
    iman esaslarındandır. Tevhid kelimesinin, şehadet andının ikinci
    bölümü Hz. Muhammed’i Allah’ın peygamberi olarak kabul etmektir.
    Onu peygamber kabul etmek de, hayatımızda hiçbir fonksiyonu
    olmayan kuru bir vicdan işi değildir. Hz. Muhammed’e
    (s.a.s.) iman, ona itaat etmek içindir. “Biz her peygamberi, ancak
    Allah’ın izniyle kendisine itaat edilmesi için gönderdik...”314 Çünkü O,
    yalnız inanılmak için değil; fiilen önder edinilip itaat edilmek için
    gönderilmiştir. Ona itaat etmedikçe gerçekten O’nu rehber tanımış
    olmayız. Çünkü O’na inandığımızı ifade ettiğimiz halde, nefsî
    arzularımıza tâbi olmak, toplumun olumsuz akışını izlemek, çeşitli
    bâtıl düzenlerin kurucuları ve temsilcilerine itaat ederek onların
    313 64/Teğâbün, 16
    314 4/Nisâ, 64
    İSYAN - İTAAT
    - 93 -
    izlerini takip etmek, fiilen Hz. Muhammed’in (s.a.s.) mukaddes
    önderliğini yalanlamaktır. Bunun içindir ki, Peygamberimiz şöyle
    buyurmuştur: “Sizden birinizin nefsi, getirip tebliğ ettiğim İslâm dinine
    (ve benim hayat önderliğime) istekle tâbi olmadıkça gerçekten iman etmiş
    olamaz.”
    Mü’min olarak vazifemiz, Allah’a ve elçisine kayıtsız şartsız
    itaat etmek, bunun için de İslâm’ı aşkla şevkle yaşamaktır. Biz,
    O’na, sevmek ve itaat etmek için iman ettik. Eğer kişisel hayatımızı,
    âilevî yaşantımızı, iş ve davranışımızı peygamberimizin yaşayışına
    uygun hale getirmezsek, sosyal ve siyasal hayatımızı O’nun
    tebliğ ettiği ve bizzat yaşayarak örneklerini sergilediği sisteme
    göre tanzim etmezsek, O’na inanmamızın ne anlamı olacaktır?
    Kendi arzularımızı mâbutlaştırdıktan, şunun bunun ardından sürüklendikten,
    toplumun olumsuz etkilerine tâbi olduktan sonra,
    aziz peygamberimize iman etmenin pratik hayatta elbette ki hiçbir
    önemi kalmayacaktır. 315
    Rasûlullah’a itaat etmeyip, O’nun dâvetine icâbet etmeyenler,
    hevâlarına/kötü arzularına tâbi olan kimselerdir ve sapıktırlar. 316
    Kur’an’da Allah’a ve peygambere itaat, çoğu yerde birlikte ele
    alınmakta veya birbiriyle ilgisi gündeme gelmektedir. Kur’an’da
    açıkça belirtilmektedir ki, peygamber’e itaat, Allah’a itaat demektir.
    Allah’a olduğu gibi, peygambere itaat de imanın bir göstergesi
    ve sonucudur. Mü’minler, Allah’a ve Rasûlü’ne kayıtsız şartsız ve
    gönülden itaat ederken, münâfıklar, iman konusunda olduğu gibi,
    itaat konusunda da kaypak ve çifte standartlıdır. İtaat, merhamet
    kaynağıdır.
    “Kim Allah’a ve Rasûl’e itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet
    verdiği (lütufta bulunduğu) peygamberler, sıddîklar, şehidler ve sâlih
    kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır!” 317
    “Kim Rasûl’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince,
    seni onların başına bekçi göndermedik.” 318
    “(Hâlâ) bilmediler mi ki: Kim Allah ve Rasûlü’ne karşı çıkarsa elbette
    onun için, içinde ebedî kalacağı cehennem ateşi vardır. İşte bu büyük
    rüsvaylıktır.” 319
    “(Bazı insanlar) ‘Allah’a ve Peygamber’e iman ettik ve itaat ettik’
    315 Ali Rıza Demircan, İslâm Nizamı, 2/173-174
    316 28/Kasas, 50
    317 4/Nisâ, 69
    318 4/Nisâ, 80
    319 9/Tevbe, 63
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 94 -
    diyorlar; ondan sonra da içlerinden bir grup yüz çeviriyor. Bunlar mü’min
    değillerdir.” 320
    “Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Rasûlüne dâvet edildiklerinde,
    ‘işittik ve itaat ettik’ demek, sadece mü’minlerin söyleyeceği sözdür.
    İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir. Kim, Allah’a ve Rasûlüne itaat eder,
    Allah’a huşû/saygı duyar ve O’ndan sakınırsa, işte asıl bunlar bedbahtlıktan
    kurtulanlardır.” 321
    “...Onun (Peygamber’in) emrine aykırı davranlar, başlarına bir belâ gilmesinden
    veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.”
    322
    “O gün, zâlim kimse ellerini ısırıp şöyle der: ‘Keşke o peygamberlerle
    birlikte bir yol tutsaydım! Yazık bana! Keşke falancayı dost edinmeseydim!
    Çünkü zikir (Kur’an) bana gelmişken o, hakikaten beni ondan saptırdı.”
    323
    “Allah ve Rasûlü bir işte hüküm verdiği zaman, artık mü’min erkekle
    mü’min kadına, o işte kendi isteğine göre seçme hakkı yoktur. Kim
    Allah’a ve Rasûlüne isyan ederse (karşı gelirse) apaçık bir sapıklığa düşmüştür.”
    324
    “Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün, ‘eyvah bize! Keşke Allah’a itaat
    etseydik, Peygamber’e itaat etseydik!’ derler.” 325
    “...Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da
    sakının. Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı çetindir.” 326
    “...Kim Allah ve Rasûlü’ne karşı gelirse, bilsin ki ona, (kendi gibilerle
    birlikte) içinde ebedî kalacakları cehennem ateşi vardır.” 327
    Rasûlullah’a itaatin önemiyle ilgili hadis-i şeriflere bakarsak,
    bu itaatin imanla direkt bağlantılı olduğunu, peygambere itaatin
    Allah’a itaatin gereği olduğunu görürüz:
    “Kim bana itaat etmişse mutlaka Allah’a itaat etmiştir. Kim de bana
    isyan etmişse, mutlaka Allah’a isyan etmiştir. Kim emîr’e (meşru yöneticiye)
    itaat ederse mutlaka bana itaat etmiş olur. Kim de emîre isyan ederse
    mutlaka bana isyan etmiş olur.” 328
    320 24/Nûr, 47
    321 24/Nûr, 51-52
    322 24/Nur, 63
    323 25/Furkan, 27-29
    324 33/Ahzâb, 36
    325 33/Ahzâb, 66
    326 59/Haşr, 7
    327 72/Cin, 23
    328 Buhâri, Ahkâm 1, 9/77; Müslim, İmâre 32-33, hadis no: 1835, 3/1466; Nesâi,
    Bey’at 27, 7/138
    İSYAN - İTAAT
    - 95 -
    “Ümmetimin hepsi Cennet’e girecektir. Ancak kaçınanlar hâriç, onlar
    giremeyecektir.” Ashâb: “Kim Cennet’e girmekten kaçınır yâ
    Rasûlallah?” diye sordular. Rasûllah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Kim
    bana itaat ederse, Cennete girer. Kim de bana âsi olursa (emirlerime
    itaat etmezse) o Cennete girmekten çekinip kaçınmış olur (ve Cennete
    giremez).” 329
    c- Ulu’l-emr’e İtaat: İtaat edileceklerin üçüncüsü, mü’minlerden
    olan emir sahibi, mü’minlerin ulu’l-emridir. “Ey iman edenler! Allah’a
    itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan emir sahiplerine (müslüman yöneticilere)
    de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah’a
    ve âhirete gerçekten inanıyorsanız- onu Allah’a ve Rasûl’e götürün (onların
    tâlimatına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından
    daha iyidir.” 330Ulu’l-emre itaat, ilk iki itaat gibi kayıtsız şartsız değil;
    ulu’l-emrin Allah’a ve Rasûle itaatiyle kayıtlı ve şartlı bir itaattir.
    Emir sahipleri Allah’a itaat sınırını aşıyorlarsa ma’siyettedirler.
    Ma’siyette olana da itaat değil; itaatsizlik vaciptir. Ayrıca, herhangi
    bir “emir sahibi” değil; müslüman bir ulu’l-emre itaat emredilmektedir.
    Bu âyette emredilen itaatle ilgili dikkat edilecek bazı hususlar:
    a) Allah’a ve Rasûlüne itaat emri verilirken; Allah ile Peygamber
    hakkında “itaat edin” anlamına gelen “etîû” emri tekrarlanmış;
    “ulu’l-emr/emir sahipleri” hakkında bu emir tekrarlanmamıştır.
    Müfessirlere ve fukahâya göre bunun anlamı ve sebebi şudur:
    Allah’a ve Peygambere itaat, kayıtsız şartsızdır. O bakımdan onlar
    hakkında bu emir tekrarlanırken; “emir sahipleri” hakkında bu
    emir tekrarlanmamıştır. Çünkü ulu’l-emre itaat, şeriatin çerçevesinde,
    mâruf ölçüler içerisinde sözkonusudur. Bu ölçü ve çerçevenin
    dışında kalan emir ve hükümlere, itaat etmemekten başlayarak,
    gerektiğinde ve şartların uygun olması halinde ayaklanarak
    karşı çıkmak ise; bir hak değil; bir görevdir.
    b) Kendilerine itaat edilmesi bu ölçü ve çerçeve içerisinde
    sözkonusu olan ulu’l-emr hakkında ikinci kayıt, “minküm = sizden”
    kaydıdır. Yani ulu’l-emriniz müslüman olup sizinle onlar arasında,
    yani yönetilen olarak sizlerle, yöneten olarak onlar arasında
    herhangi bir anlaşmazlık ortaya çıkacak olursa, çözüm için başvuracağınız
    mercî, Allah’ın Kitabı ve Rasûlü’ nün sünneti olacaktır.
    Câhilî hüküm, gelenekler, görenekler vs. olmayacaktır. “Sizden”
    yani mü’min olmayanların ise, esasen sizin üzerinizde velâyet hak
    329 Buhârî, İ’tisâm, 12
    330 4/Nisâ, 59
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 96 -
    ve yetkileri olmadığından,331 onları “ulu’l-emr/emir sahibi” olarak
    kabul etmeniz, hiçbir şekilde düşünülemez. Dolayısıyla bu tür
    gâsıb, fâsık ve fâcir yönetim ve yöneticilerle ilişkiler, bu âyetten
    başka muhtevâya sahip âyetler tarafından ele alınmıştır; onlara
    göre düzenlenmelidir.
    c) Bu tür anlaşmazlık halinde âyet-i kerimede dile getirilen
    yolu izlemenin Allah’a ve âhiret gününe imanın bir gereği olduğunu
    görüyoruz. Dolayısıyla kim Allah’a ve âhiret gününe iman
    ettiğini söylüyorsa, anlaşmazlıklarının çözümü için âyetin zikrettiği
    mercîlerden başkasına müracaat edemez. 332
    Allah’a, Rasûlü’ne itaati ve onlara itaat üzere olan müslümanlardan
    olan ulu’l-emre itaati emreden bu âyetin yorumunda
    Mevdûdî, şu açıklamaları yapar:
    Bu âyet, İslâm’ın bütün dinî, kültürel ve siyâsî sisteminin temelini
    teşkil ettiği gibi, sistemin kurulması için de, ilk ve en önemli
    düsturdur. Bu âyetten, aşağıdaki prensipler çıkarılabilir:
    1- İslâm sisteminde, tek gerçek otorite olan Allah’a itaat edilmelidir.
    Bir müslüman, her şeyden önce Allah’ın kuludur, diğer
    bütün özellikleri, bu niteliğinden sonra gelir. Bu nedenle bir fert
    veya toplum olarak bütün müslümanlar, ilk olarak Allah’a bağlıdırlar,
    tüm diğer bağlar bu bağa boyun eğmek zorundadır. Çünkü
    tüm insanlar Allah’a verdikleri söze/ahde sâdık kalmak zorundadır.
    Başka birisine bağlılık ve itaat, ancak Allah’a itaati engellemeyecekse
    kabul edilir. Bu aslî bağlılık ve ahde aykırı olan tüm
    öteki bağlılık ve ahitler geçersizdir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bunu
    bir hadisinde şöyle açıklamıştır: “Yaratıcıya isyan (itaatsizlik) olan yerde,
    yaratıklardan hiçbirine itaat edilmez.”
    2- İslâm dininin ikinci önemli prensibi Hz. Peygamber’e (s.a.s.)
    itaat ve bağlılıktır. Bu itaat, sadece peygamberlik kurumunun bir
    gereği değil; Allah’a itaat etmenin de tek çıkar yoludur. Allah’ın
    Rasûlü’ne itaat edilmelidir. Çünkü O, Allah’tan gelen emir ve
    direktiflerin elde edilebileceği tek kaynaktır. O halde biz ancak
    O’nun Rasûlü’ne itaat ederek Allah’a itaat edebiliriz. Çünkü itaatin
    başka bir yolu yoktur. Bunun aksine Rasûl ile aradaki bağı
    koparmak, O’nu gönderen Allah’a başkaldırmak demektir. Bir
    hadis-i şerif, bu konuyu şöyle açıklar: “Kim bana itaat ederse Allah’a
    itaat etmiş olur, kim de bana isyan ederse Allah’a isyan etmiş olur.”
    3- Bu birinci ve ikinci bağlılıktan sonra, bunlardan daha aşağı
    331 3/Âl-i İmrân, 118
    332 M. Beşir Eryarsoy, İman ve Tavır, 80-81
    İSYAN - İTAAT
    - 97 -
    derecede yer alan bir bağlılık daha vardır. Bu, müslümanların kendi
    aralarında seçip yetki verdikleri yöneticilere bağlılıktır. “Ülülemr”
    (kendilerine yetki verilenler) kelimesi çok geniş kapsamlıdır.
    Müslümanların herhangi bir işinin başında olan herkesi kapsar.
    Din âlimleri, düşünürler, politik liderler, yöneticiler, mahkemelerdeki
    kadılar, kabile başkanları ve buna benzer kimseler. Kısacası,
    müslümanlar arasından seçilip kendilerine yetki verilen herkese
    itaat edilmelidir. Onlar a) Müslümanlardan oldukları, b) Allah’a
    ve Rasûlü’ne itaat ettikleri sürece, onlara karşı gelip, müslümanların
    toplum hayatındaki barışı bozmak doğru değildir. Bu iki şart,
    onlara itaat edilmesinin ön şartını oluşturur. Bunlar, hem Kur’ân-ı
    Kerim’de açıkça ortaya konmuş, hem de Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından
    açıklanmıştır. Aşağıda şartların gerekliliğini belirten Hz.
    Peygamber’den birkaç hadis zikrediyoruz:
    a) “Emrettiği şey günah olmadığı sürece, bir müslümanın kendilerine
    yetki verilen yöneticilerin emirlerine, hoşlansın veya hoşlanmasın, itaat
    etmesi gerekir. Eğer emîr, ona günah olan bir şeyi yapmasını emrederse,
    o yöneticiyi dinlememeli ve emirlerine de itaat etmemelidir.” 333
    b) “Günah olan bir konuda bir kimseye itaat etmek haramdır; itaat,
    ancak doğru olan şeylerde zorunludur.” 334
    c) Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Sizin başınızda
    doğru olduğu kadar yanlışı da uygulayan yöneticiler bulunacaktır. (Böyle
    bir durumda) kim yanlış olan şeylerden nefret ederse, sorumluluktan kurtulacaktır.”
    Ashâbdan bazıları: “Böyle yöneticilere karşı savaşmayacak
    mıyız?” diye sorunca Hz. Peygamber (s.a.s.): “Namazı kıldıkları
    müddetçe, hayır!” diye cevap vermiştir.335 Yani, eğer namazı terkederlerse,
    bu onların Allah’a ve Rasûlü’ne isyan ettiklerinin açık bir
    göstergesi olacaktır.
    d) Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Sizin en kötü yöneticileriniz,
    sizin nefret ettiğiniz ve sizden nefret eden ve sizin bedduâ
    ettiğiniz ve size bedduâ eden yöneticilerdir.” Ashâbdan bazıları: “Ey
    Allah’ın Rasûlü, böyle yöneticilere karşı başkaldırmayacak mıyız?”
    diye sorunca, Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Aranızda namazı
    ikame ettiği müddetçe, hayır!”
    Bir öncekinde koşulan namaz şartı, bu hadiste daha açık bir şekilde
    belirlenmektedir. “c” hadisinde, ferdî olarak namaz kılan bir
    yöneticiye karşı ayaklanılmaması gerektiği hükmü çıkıyor. Fakat
    333 Buhâri, Müslim
    334 Buhâri, Müslim
    335 Müslim
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 98 -
    “d” hadisinde yöneticilerin İslâm toplumunda namazı ikame edip
    onu temel direklerden biri yapmaları şart koşuluyor. Bu bir başka
    hadiste de şöyle ifade ediliyor: “Hz. Peygamber (s.a.s.) bizden bazı
    şeylerle ilgili olarak bağlılık yemini aldı. Bunlardan biri de, başımızdaki yöneticilerde
    apaçık küfür alâmetleri görmeden onlara karşı gelmememizdi.
    O (küfür alâmetlerini gördüğümüz) zaman Allah huzurunda (başkaldırmamız
    için) geçerli bir nedene sahip olabiliriz.” 336
    4- Mutlak ve sürekli bir prensip olarak konulan dördüncü husus
    ise, Allah’ın emirlerinin ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) sünnetinin,
    (yani Kitap ve Sünnetin) hükümlerin tespitinde ve İslâm dininde
    tek ve nihâî otorite olduğu noktasıdır. O halde müslümanlar arasında
    veya yönetici ile yönetilenler arasında herhangi bir mesele
    ortaya çıktığında, hepsi birden Kur’an ve Sünnet’e başvurmalı ve
    O’nun verdiği karara boyun eğmelidirler. Bu nedenle İslâm’ı, diğer
    İslâm dışı sistemlerden ayıran ana sebebin, Allah’ın Kitabı’nı ve
    Rasûlü’nün sünnetini nihâî otorite olarak kabul edip, bu ikisine
    başvurulması ve onların hükmüne boyun eğilmesi olduğunu söyleyebiliriz.
    Âyetin ilk bölümünde Kur’an, İslâmî bir yapının dört asıl ilkesini
    ilân eder ve ikinci bölümde bu ilkelerin altında yatan hikmeti
    öğretir. Müslümanlara, gerçekten mü’min iseler bu dört ilkeye
    uymaları emredilir; aksi takdirde onların şehâdetleri şüpheli olur.
    Daha sonra onlara hayat sistemlerini, refahlarının dayanağını teşkil
    eden bu dört temel ilkeye dayandırmaları öğretiliyor. Çünkü
    sadece bu ilke, onları bu dünyada doğru yola götürüp âhirette de
    mutlu bir hayata ulaştırabilir.
    Bu tavsiyenin, yahûdilerin ahlâkî ve dinî durumlarını eleştiren
    pasajdan sonra geldiğine ve müslümanları belirsiz bir şekilde onların
    kötü durumlarına karşı uyardığına dikkat edilmelidir. Bu, şu
    anlama gelir: Ne zaman bir toplum Allah’ın Kitab’ı ve Rasûlü’nün
    Sünnet’ini fırlatıp atar, Allah ve Rasûlü’ne isyan eden lidere
    uyar, Kitap ve Sünnet’in hüküm vermesini istemeksizin yönetici
    ve dinî liderlere düşüncesizce itaat ederse, İsrâiloğullarının kötü
    âkıbetine uğramaktan kurtulamaz. 337
    Tefsirlerde Kur’an’daki “ulu’l-emr” (emir sahibi) kavramıyla
    kast edilen anlamın şu insanlar olduğu ifade edilmiştir: 1- Âmirler,
    2- Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer, 3- Hulefâi Râşidin, 4- Bütün ensâr
    ve muhâcirler, 5- Bütün ashâb, 6- Sahâbe ve tâbiîn, 7- Halkı idare
    eden müslüman ve akıllı kimseler, 8- Ulemâ ve fukahâ (İslâm
    336 Buhâri, Müslim
    337 Mevdûdî, Tefhimu’l Kur’an, 1/370-373
    İSYAN - İTAAT
    - 99 -
    âlimleri, müctehid ve fıkıhçıları), 9- Seriyye kumandanları (cihad
    emirleri), 10- İlim ehli ve Kur’an ehli olanlar, 11- Bütün iş başında
    bulunanlar (yöneticiler). Genel kabul gören anlayış, sonuncu şıktır.
    İbn Münzir şöyle der: “Sözü dinlenir bütün ilim ehli, kâfir bir
    kimsenin hiçbir suretle müslümanlara hükmetmesinin câiz olmadığı
    hususunda icmâ halindedirler.”338 Kadı Ebû Ya’lâ şöyle der:
    “İmam (yönetici), müslüman iken dinden çıkıp kâfirleşirse, imamlıktan
    da çıkar. Bu konuda âlimler arasında ihtilâf yoktur.”339 Kadı
    Iyâz şöyle der: “Kâfir bir kimseye verilen imamlık (yöneticilik)
    bey’atının geçerli olmadığı, önce müslüman olan imam (yönetici)
    kâfirleşirse, imamlığının düşeceği, bu durumda ona itaat etmenin
    gerekmediği ve kendisini düşürmenin vacip olduğu konularında
    âlimler arasında icmâ vardır.” 340
    İbn Hacer de şöyle der: “İmam (yönetici) kâfirleşirse, imamlık
    ehliyeti düşer. Bu durumda müslümanların gücü yeterse, onu indirmeleri
    vaciptir. Buna güçleri yetmezse, o yerden hicret etmeleri
    lâzımdır. Bu ikisinden hiç birini yapmayıp umursamazlık gösterirlerse
    günahkâr olurlar.”341 el-Kirmânî şöyle der: Namazların cemaatle
    kılınmasını ve gerektiği zaman cihad yapılmasını temin ettiği
    müddetçe, zorbalık yapan imama, günahların dışında kalan hususlarda
    itaat etmek fakihlerin (fıkıh âlimlerinin) icmâıyla lâzımdır.
    İllâ ki, kendisi açık bir şekilde küfre kaysın. Bu takdirde, ona hiçbir
    konuda itaat câiz değildir. Bundan da ötesi, gücü yetenlerin
    onunla mücadele etmesi vaciptir.” 342
    İtaat edilmesi ve uyulması gereken konularla ilgili olarak
    Kur’an’ın emrettiği hususlardan biri “vahy”e uymak,343 diğeri
    “şeriat”e344 tâbi olmaktır ki, bu iki itaat, Allah’a itaat etmenin kapsamına
    girmektedir.
    İtaat Edilmesi Yasak Olan Kimseler
    a- Kâfirlere: “Kâfirlere itaat etme ve bununla (Kur’an ile) onlara karşı
    olanca gücünlü büyük bir savaş ver (büyük cihad yap).” 345
    Allah’a itaat, nasıl iman gereği ise, kâfirlere itaat de küfre yol
    açacak bir isyandır: “Ey iman edenler! Eğer kâfirlere itaat ederseniz,
    338 İbnü’l Kayyim, Ahkâmu Ehli’z Zimmeh, 237
    339 Ebû Ya’lâ, el-Mu’temed fî Usûli’d-Din, 243
    340 Nevevî, Şerhu Sahih-i Müslim, 12/229
    341 İbn Hacer, Fethu’l Bârî, 13/123
    342 Nevevî, Şerhu Sahih-i Müslim, 10/169; A. el-Luveyhık, Dinde Ölçülü Olmak, 426
    343 33/Ahzâb, 2
    344 45/Câsiye, 18
    345 25/Furkan, 52
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 100 -
    sizi eski dininize geri çevirirler; o takdirde büsbütün kaybedersiniz.”346 Bu
    âyetin yorumunda, kâfirlere ve tâğutlara ölümü pahasına itaat
    etmeyen şehid müfessir Seyyid Kutub, şunları söyler:
    Allah; iman edenleri kâfirlere itaat etmekten nehyediyor.
    Allah’a küfredenlere itaatin âkıbeti, acıklı bir hüsrandır. Bunda,
    hiçbir kâr ve fayda yoktur. Böyle bir hareket, ökçelerin üstünden
    gerisin geri küfre dönmektir. Mü’min, ya küfür ehli kâfirlerle cihad
    ederek, bâtıl ve bâtıl yolunda olanlarla kavga ederek, yolunda
    yürür; yahut da -neûzü billâh- ökçesi üstünde gerisin geri
    küfre döner. Tabii ki, her ikisinin arasında durup hem durumunu
    muhâfaza etmek, hem dinini korumak muhaldir (mümkün değildir).
    Küfürle, şerle, dalâletle, bâtılla, putçulukla çarpışmayan kimse,
    horlanıp zelil olacak, mağlûp olup gerisin geri küfre, şerre,
    dalâlete, bâtıla, putçuluğa mutlaka dönecektir! İtikadı ve imanı,
    onu kâfirlere itaatten, onların sözünü dinlemekten, onlara güvenmekten
    alıkoymayan kimse, ilk andan itibaren -hakikatin- itikadından
    ve imanından sıyrılıverir. Bir itikad sahibinin itikadının
    düşmanlarına dayanması, onların vesveselerini dinleyip emirlerine
    itaat etmesi, rûhî hezimetten başka bir şey değildir. Bu ilk başlangıçta
    bir hezimettir; en sonunda onu bu hezimetten, gerisin
    geri küfre dönmekten hiçbir şey alıkoyamaz. İsterse ilk adımlarında
    bu çirkin sonuca doğru yol aldığını hissetmesin... Mü’min itikadı,
    teslim olduğu kumanda mevzuunda, dininin ve kumandanının
    düşmanlarıyla meşveret edemez. Şâyet onları bir kerecik olsun
    dinlerse, ökçesi üstü küfre dönmenin yolunu tutmuş demektir...
    Fıtrî ve pratik bir hakikat... Allah, mü’minlere bu hakikati tenbih
    ediyor. Allah, onlara iman adına sesleniyor...
    “Ey iman edenler, kâfirlere itaat ederseniz, ökçelerinizin üstünden sizi
    geriye çevirirler de hüsrana uğrayanlardan olursunuz.” 347Ökçesi üstü
    imandan küfre dönme ziyanından daha büyük hasar olur mu?
    İman ziyanından sonra, ne kazanç olabilir? Şâyet küfredenlere itaate
    meyletmeye sevk eden âmil, onların himayesini temenni edip,
    yanlarından nusret (yardım ve zafer) dilemekse, işte bunlar, işte
    onlar... Âyet o safhayı da açıklıyor, nusret ve himayenin hakikatini
    onlara hatırlatıyor: “Hâlbuki Mevlânız Allah’tır. Ve O, yardımcıların en
    hayırlısıdır.”348 İşte mü’minin, yanından zafer dileyeceği, himayesini
    talep edeceği yön burasıdır... Sahibi Allah olan kimsenin, Allah’ın
    346 3/Âl-i İmrân, 149
    347 3/Âl-i İmrân, 149
    348 3/Âl-i İmrân, 150
    İSYAN - İTAAT
    - 101 -
    yaratıklarından sahip aramaya ne ihtiyacı vardır? Yardımcısı Allah
    olan kimse, kulların yardımına hiç muhtaç olur mu? 349
    b- Ehl-i Kitaba: “Ey iman edenler! Kendilerine Kitap verilenlerden
    bir gruba itaat ederseniz, imanınızdan sonra sizi çevirip kâfir olmaya çevirirler.”
    350
    c- Münâfıklara: “Ey Peygamber! Allah’tan kork, kâfir ve münâfıklara
    itaat etme. Elbette Allah her şeyi bilmekte ve her şeyi yerli yerince yapmaktadır.”
    351
    d- Kendisini Allah Yolundan Uzaklaştıran ve Saptıran Liderlere
    ve Büyüklere: “Allah, kâfirlere/inkârcılara lânet etmiş ve onlara içinde
    sonsuz olarak temelli kalacakları çılgın alevli cehennemi hazırlamıştır. Onlar,
    bir dost ve yardımcı bulamazlar. Yüzleri ateşte çevrildiği gün, ‘keşke
    Allah’a itaat etseydik, keşke peygambere itaat etseydik’ derler. Şöyle derler:
    ‘Rabbimiz! Biz yöneticilerimize (efendilerimize) ve büyüklerimize itaat
    etmiştik, fakat onlar bizi yoldan saptırdılar. Rabbimiz! Onlara iki kat azap
    ver, onları büyük bir lânetle rahmetinden kov.” 352
    e- Şeytana ve Şeytanın Dostlarına: Şeytanın dostlarına itaat,
    şirke kapı açar, insanı müşrik yapar: “Üzerine Allah’ın adı anılmadan
    kesilen hayvanlardan (onların etlerinden) yemeyin. Çünkü onu yemek
    fısktır/Allah yolundan çıkmaktır, günahtır. Gerçekten şeytanlar dostlarına,
    sizinle mücadele etmeleri için fısıldarlar/telkin ederler. Eğer onlara itaat
    ederseniz şüphesiz siz de müşrik/Allah’a ortak koşanlardan olursunuz.” 353
    İnsanın şeytana uyması ve onun adımlarını takip etmesi,354
    ona itaat ederek onun çağırdığı yola gitmesi demektir. Şeytanın
    emrine uyarak Allah’tan başka tanrılar edinmenin bizzat şeytana
    ibâdet/kulluk olarak adlandırılması,355 ona itaat edip uymanın
    tehlikesi için yeterlidir.
    f- Günahkârlara ve Nankörlere: “Rabbinin hükmüne sabır göster.
    Onlardan günahkâr veya nankör olana itaat etme.” 356
    g- Yalancılara: “Yalancılara (hakikati yalan sayanlara) itaat etme.
    Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar.”
    357
    349 Seyyid Kutub, Fî Zılâlil Kur’an, 2/482-483
    350 3/Âl-i İmrân, 100
    351 33/Ahzâb, 1
    352 33/Ahzâb, 64-6
    353 6/En’âm, 121
    354 2/Bakara, 102, 168, 208; 4/Nisâ, 83 vd.
    355 19/Meryem, 44; 36/Yâsin, 60
    356 76/İnsan, 24
    357 68/Kalem, 8-9
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 102 -
    h- Ahlâksızlara: “Çok yemin eden, diliyle iğneleyen, kusur arayıp
    devamlı kusur arayıp kınayan, kovuculuk eden/durmadan laf götürüp getiren,
    iyiliği daima engelleyen, mütecâviz/aşırı giden, suç işleyen/günaha
    bulanmış, kaba, haşin ve alçak zorbaya, bütün bunlar dışında bir de soysuzlukla
    damgalanmış kimselerden hiçbirine, mal ve oğulları (yandaşları)
    vardır diye sakın itaat etme.” 358
    i- Gâfillere, Zikirden (Allah’ı anmaktan ve Kur’an’dan) Gaflette
    Olanlara: “...Kalbini zikirden/Bizi anmaktan (ve Kur’an’dan) gâfil
    kıldığımız (unutturduğumuz), hevâsına/kötü arzularına uymuş ve işi gücü
    aşırılık olan kimseye itaat etme.” 359
    j- Namaza Engel Olanlara: “Namaz kılmaktan men edene asla
    itaat etme. Sen secde et ve Rabbine yaklaş.” 360
    k- Aşırılara, İsrafçı ve Fesatçılara: “Yeryüzünde fesad çıkarıp/
    bozgunculuk yapıp da ıslah etmeyen/dirlik düzenlik vermeyen müsriflerin
    (aşırıların ve beyinsizlerin) emrine itaat etmeyin.” 361
    l- Şirke Zorlayan Ana-Babaya: “Biz insana ana-babasına iyi davranıp
    iyilik yapmasını tavsiye ettik. Eğer onlar, seni, hakkında bilgin olmayan
    bir şeyi (körü körüne) Bana şirk/ortak koşman için zorlarlarsa, onlara
    itaat etme.”362; “...Önce Bana, sonra da ana-babana şükret diye tavsiyede
    bulunduk. Dönüş ancak Banadır. Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan
    bir şeyi (körü körüne) Bana şirk/ortak koşman için zorlarlarsa, onlara
    itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy.” 363
    m- Halka, İnsanların Çoğuna, “Çoğunluğun İstediği Olmalı”
    Anlayışına ve Zanna: “Yeryüzünde bulunanların çoğuna itaat edecek
    olursan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan (kesin olmayan
    bilgiden) başka bir şeye tâbi olmaz, yalandan da başka (söz) söylemezler.”
    364; “Bilin ki içinizde Allah’ın peygamberi bulunmaktadır. Eğer o, birçok işlerde
    size itaat etseydi, şüphesiz sıkıntıya, kötü/zor duruma düşerdiniz.” 365
    Hakikat adına hiçbir şey ifade etmeyen zannın366 peşine düşmek,
    insanı Allah’a şirk/ortak koşmaya367 kadar götürür. Allah’a
    şirk koşmanın ve sahte tanrılara tapınmanın, zanna tâbi olmanın
    dışında hiçbir dayanağı yoktur.
    358 68/Kalem, 10-14
    359 18/Kehf, 28
    360 96/Alak, 19
    361 26/Şuarâ, 151-152
    362 29/Ankebut, 8
    363 31/Lokman, 14-15
    364 6/En’âm, 116
    365 49/Hucurât, 7
    366 10/Yûnus, 36; 53/Necm, 2
    367 6/En’âm, 116, 148; 10/Yûnus,35-36, 66
    İSYAN - İTAAT
    - 103 -
    n- İnsanların ve Bilmeyenlerin Hevâlarına/Kötü Arzu ve İsteklerine:
    “(Sana şu tâlimatı verdik:) Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet
    ve onların hevâlarına/arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin
    bir kısmından seni saptırmamalarına dikkat et. Eğer (hükümden) yüz çevirirlerse
    bil ki (bununla) Allah ancak, günahlarının bir kısmını onların başına
    belâ etmek ister. İnsanların çoğu da zâten fâsıktır/yoldan çıkmışlardır.
    Yoksa, onlar (İslâm öncesi) câhiliyye yönetimini mi istiyorlar? İyi anlayan
    bir topluma göre, hüküm/kanun ve yönetim yönünden Allah’tan daha
    güzel kim vardır?”368; “Sonra seni din konusunda bir şeriat (ve düzen)
    sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin hevâlarına/isteklerine uyma.” 369
    Allah’ın yolundan sapmanın en büyük sebeplerinden biri olan
    hevâya 370 tâbi olmayı Kur’an, şirkin temel etkenlerinden biri olarak
    görmektedir. “Hevâsını ilâh edineni gördün mü?”371. Allah’ı bırakıp
    sahte tanrılar edinmenin, aslında hevâyı ilâh edinme olduğunu
    görmekteyiz. Müşrikler, zanna uymanın yanında hevâlarına
    uyan kimseler olduğu için372, Kur’an, onların hevâlarına itaat edilip
    uyulmaması gerektiğini sık sık tekrar eder373.
    o- Allah’a ve Rasûlüne İsyanı (Haram Olan Bir Şeyi) Emreden
    Kim Olursa Olsun, Ona: “Allah’a isyan konusunda yaratılmışlara itaat
    edilmez.”374 “Ma’siyet (Allah’a isyan, haram ve günah) konusunda kullara
    itaat edilmez. İtaat, ancak mârufadır (meşrû ve iyi olanadır).” 375Hz.
    Ebûbekir’in halife seçildiğinde ashâba seslenişi: “Allah’a ve Rasülüne
    itaat ettiğim sürece bana itaat edin. Allah’a âsi olursam,
    bana itaatiniz gerekmez!”
    Hz. Ali bin Ebî Tâlib (r.a.): “Peygamber (s.a.s.), Ensar’dan bir
    kişiyi seriyye emîri yaptı. Seriyyedekiler emîri kızdırdılar. O da
    şöyle dedi: ‘Bana odun toplayın’, onlar da topladılar ve tutuşturmalarını
    emretti; onlar da tutuşturdular. Sonra emîr şöyle dedi:
    ‘Rasûlullah (s.a.s.) “dinleyip itaat etmenizi” emretmedi mi?’ Onlar
    da ‘evet’ dediler. O da, ‘o zaman ateşe girin’ dedi. (Râvi şöyle) diyor:
    Birbirlerine baktılar ve ‘Muhakkak ki biz Rasûlullah’a (s.a.s.)
    ateşe düşmemek için sığındık’ dediler. O zaman emîrin kızgınlığı
    geçti ve ateşi söndürdü. Peygamber’ in yanına geldiklerinde
    O’na durumu anlattılar. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Ateşe girmiş
    368 5/Mâide, 49-50
    369 45/Câsiye, 18
    370 38/Sâd, 26
    371 25/Furkan, 42; 45/Câsiye, 23
    372 7/A’râf, 126; 18/Kehf, 28; 20/Tâhâ, 16
    373 2/Bakara, 120, 145; 5/Mâide, 48, 49, 77; 6/En’âm, 56, 150 vd.
    374 Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839, 3/1469
    375 Buhârî, Cihad 107, Ahkâm, 4; Tecrid- Sarih Terc. 12/294; Müslim, İmâre 39;
    İbn Mâce, Cihad 40, hadis no: 2863-2865, 2/955)
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 104 -
    olsaydınız, ebediyyen oradan çıkamazdınız. Muhakkak ki itaat mârufta/
    iyilik ve meşrûluktadır.” 376
    Rasûlullah burada itaatın sınırını belirlemektedir. O da, itaatın
    mârufta olduğu sürece geçerli olacağıdır. Mâruf dairesi dışına
    çıktığında emredilen iş, Allah’ın gazabına çevrilmiştir ve Allah’a
    isyanda yaratılana itaat yoktur. İtaat etmemiz gereken birçok şey
    vardır. Bunlar: İslâm devletinde halifeye ve valilere, anne babaya,
    hanım kocasına, köle efendisine, hizmetçinin hizmetini gördüğü
    kimseye, İslâm askerinin müslüman komutanına, öğrencinin hocasına,
    işçinin mükellef olduğu işverene... Hz. Ebûbekir’in hilâfete
    geldiğinde söylediği sözde halife; halkın, başkanlığına itaat sınırını
    belirlemiş, körü körüne bir itaat emretmemişti. Şüphesiz itaat
    Allah’ın emrettiği şeylere yahut mârufun içeriğindeki şeyedir. Fakat
    mâruf mefhumunun dışına çıkana itaat yoktur.
    Halife veya devletin birinci sorumlusu, halka te’vili olmayan
    bir ma’siyet emrederse buna itaat edilmez. Allah’tan sonra itaati
    en çok hak eden anne babaya itaat gelmektedir: “Rabbin yalnızca
    kendisine itaat etmeyi ve anne babaya iyiliği emretti.”377 Anne babaya
    büyük itaati tavsiye ettikten sonra, çocuklarına ma’siyeti emretmeleri
    durumunu istisna ediyor ve şöyle diyor: “Annen ve baban;
    hakkında bir bilgin olmayan şeyi Bana şirk koşman için sana karşı bir çaba
    harcarlarsa bu durumda onlara itaat etme.” 378
    Küfürde Önderler ve Onların
    İzinden Giden Uyduları
    İnsan psikolojisi, etkileşime açıktır; insanın diğer insanlardan,
    çevrelerinden etkilenmesi sosyolojik bir vâkıadır. Toplumların, kitlelerin
    de önderlerine tâbi oldukları gerçeğini de hemen herkes
    gözlemleyebilir. Halk, bazen onlara hayran olur, taklit eder, bazen
    emir alır, itaat eder ve isteyerek veya istemeyerek yönetilir, yönlendirilir.
    Halkın kendi kendini yönetimi gibi aldatıcı slogana rağmen,
    demokrasilerde bile itaat edenler ve itaat edilenler, uyanlar
    ve uyulanlar diye toplum iki sınıftan ibarettir.
    İşte bu yığınların hem dünyevî hem de uhrevî sorumluluğunu
    büyük çapta önderler yüklenecektir. “Bir fenalığa sebep olan, onu
    işleyen gibidir” hükmünce, kötülüğe önder olup çığır açan kimseler,
    öncülük yaptıkları toplumların günah yüklerinden de pay alacaklardır.
    Tarihin her döneminde dalâlet ehlinden, milletleri saptıran,
    376 S. Buhâri, Fethu’l Bâri, 7145; el-Bidâye ve’n-Nihâye, 4/226
    377 17/İsrâ, 23
    378 31/Lokman, 15; Abdülhamid Bilali, Eğitici Dersler, 75-76
    İSYAN - İTAAT
    - 105 -
    ideolojik bâtıl inançlarını otoriteleri ve yönetimleri sayesinde toplumların
    bütün kesimlerine derece derece empoze eden önderler
    ve elebaşılar çıkmıştır. Bazı gafil toplumlar da bu dalâlet öncülerini
    gözlerinde büyütmüş, kahraman yaftası altında yücelttikçe
    yüceltmiş, onlara büyük bir coşku ile itaat edip tâbi olmuştur.
    Bazı uluslar, uyanıp akıllarını başlarına alarak o sahte kahramanları
    yerle bir etseler ve bir zamanlar taptıkları heykellerini devirseler
    de, bazı toplumların uyanışı bu dünyada olmayıp âhirete
    kalmaktadır. Fakat oradaki uyanışları da, “Ey Rabbimiz, biz önderlerimize
    ve büyüklerimize itaat ettik, onlar da bizi hak yoldan saptırdılar”379
    demekten ileriye gitmeyecek, dünyadayken itaat edip peşinden
    gittikleri önderlerine kendilerine verilen azabın iki katını vermesi
    ve lânet etmesi için Allah’a yalvaracaklardır.380 Bu fâni dünyada,
    kendilerine ümit bağlayarak siyasî, idarî ve ekonomik bakımdan
    itaat edip uydukları, müslümanlara rağmen tercih ettikleri, “bizi
    kurtardı”, ya da “kurtaracak” dedikleri, âdeta takdis edip dokunulmaz
    ve hata etmez saydıkları, ilkelerini, görüşlerini ilâhî ve
    nebevî bildirinin üstünde tutarak ilahlaştırdıkları o önderleri, büyük
    hesap gününde en büyük düşmanları haline gelecektir.
    Kalabalıkların şuursuzca itaat edip izini takip ettikleri reislerine,
    “Siz olmasaydınız elbette biz mü’min olurduk!”381 şeklinde suçladıkları
    zaman, o itaat ettiklerinden alacakları karşılık da: “Size
    hidâyet geldiği zaman, sizi ondan biz mi çevirdik? Hayır, siz kendiniz suç
    işliyordunuz!”382 cümlesinden ibarettir. Toplumlara tahakküm eden
    bu müstekbirlerle itaatkâr uyduları arasındaki bu tartışma, uyduların
    şöyle demesiyle sona erecek: “Hayır, öyle değil! Gece gündüz
    (sizin işiniz) hile ve tuzak kurmaktı. Allah’ı inkâr etmemizi, O’na eşler koşmamızı
    bize emrederdiniz!” 383
    İşte beşerî düzenlerin hepsinde görüldüğü üzere, âdeta bir
    sürü gibi yönetilenler, hak nizama gözlerini ve gönüllerini kapayanlar,
    yanlışlık ve haksızlık karşısında hiçbir tepki göstermeyip
    kalabalığa uyanlar, hakka karşı olduğu halde otoriteye itaat edip
    boyun eğenler... sonunda yönetici önderlerine, şöyle diyecekler:
    “biz size uymuştuk, şimdi bize gelen bu ateş azabından küçük bir parçayı
    olsun bizden savabilir misiniz?” 384
    379 33/Ahzâb, 67
    380 7/A’râf, 38
    381 34/Sebe’, 31
    382 34/Sebe’, 32
    383 34/Sebe’, 33
    384 14/İbrahim, 21
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 106 -
    Toplumlar, genellikle meliklerinin dini üzeredirler. Meliklerin
    gidişatı, dünya görüşleri, tercihleri, değer yargıları, tebaalarına
    da yansımaktadır. “Ennâsü alâ dîn-i mülûkihim: İnsanlar meliklerinin
    dini üzeredir” hadis-i şerifi bunu ifade etmektedir. Bilindiği gibi, insanlar
    İslâm fıtratıyla doğuyor; dünyaya doğuştan inkârcı olarak
    gelmiyorlar. Sonradan aile, çevre, ortam, eğitim ve yönetim, onların
    mü’min kalmalarında ya da münkir olmalarında az veya çok
    etkili oluyor. Bütün bunlar gösteriyor ki, itaat konusu, dünyada
    onurlu bir şekilde yaşamanın, âhirette ateşten korunmanın temel
    dinamiklerindendir. Allah, Firavun ve adamları hakkında, “Biz onları,
    insanları ateşe çağıran önderler yaptık.”385 buyuruyor. Bu liderlerin
    insanları ateşe çağırması demek, onları cehenneme götürecek
    fiilleri yapmaya dâvet etmeleri ve buna vesile olmaları demektir.
    “Günü geldiğinde, her sınıf insanları önderleri ile birlikte çağıracağız.”386
    O gün, her insan topluluğu, ilâhî ya da şeytânî önderlerine nisbet
    edilerek çağrılacak. Meselâ “ey Firavun itaatkârları” , “ey Nemrut
    uyduları”... diye dâvet edilecek. Ayrıca, dinlerine, kitaplarına, taraftarlıklarına
    nisbet edilerek çağrılacaktır.
    Allah Rasûlü’nün, “Kişi dostunun dini üzeredir; onun için her biriniz
    kime dostluk ettiğine iyi baksın” sözünden de anlıyoruz ki, insanlar,
    önderlerinin sadece şahsına değil; görüşlerine de dost oluyorlar,
    itaat edip bağlanıyorlar. Onların yollarını kendilerine izlenilecek
    yol edinmek suretiyle, bâtıl dinlerini kendilerine din ediniyorlar.
    Dünyadaki ideolojik veya hevâî temele dayalı işbirlikleri, kesinlikle
    görüş beraberliğine delâlet ediyor. Bunun için Yüce Hakk’ın
    fermanı, “toplayın o zâlimleri ve onlarla beraber işbirliği edenleri, aynı
    yoldaki arkadaşlarını ve Allah’tan başka tapmış oldukları putları”387 şeklinde
    tecelli edecek.
    Dünyadaki etkileme, tahakküm vâkıası ve itaat anlayışı o derece
    açık ve enteresandır ki, ilâhî adâlet gününde bunu mütegallibelerin
    (haksız olarak ve zor kullanarak hükmedenler) yüzüne
    çarpan taklitçi ve itaatkâr uyduları, sanki bugün yaşanan “oyun”u
    dile getiriyor gibidir. Şöyle diyor, itaat edip tâbi olanlar, itaat ettiklerine:
    “Siz bize sağdan gelirdiniz (suret-i haktan görünüp vesvese
    verir, telkinde bulunurdunuz) derler.”388 Güvendiğimiz yönden bize
    sokulup propaganda yapardınız. Siz bize hak cihetinden gelir,
    bâtılı bize süslü gösterirdiniz. Bizi hidâyet yoluna uymaktan alıkoyardınız.
    Bize din taraflısı görünerek yaklaşır, sahte delillerle
    385 28/Kasas, 41
    386 17/İsrâ, 71
    387 37/Saffât, 22-23;
    388 37/Saffâft, 28
    İSYAN - İTAAT
    - 107 -
    aldatırdınız diyecekler. Zamanlar, metodlar ve imkânlar değişse
    bile, aldatmadaki asıl unsurun nasıl her devirde birbirine benzediği
    hayret vericidir. Yöneteni ve yönetileniyle, itaat edileni ve edeniyle,
    yönlendireni ve kandırılanıyla hepsi “o gün azabda müşterek/
    ortaktırlar.” 389
    İtaat ve İsyan Yoluyla Düşülen Şirk
    İnsanımıza abdesti bozan şeyler kadar olsun imanı bozan şeyler
    anlatılamadığı, anlatılmasına izin verilmediğinden, tam tersine,
    her çeşit günah ve isyan için, “bunlar imanı bozmaz, bunlar
    olmadan da müslümanlık olur” diyerek insanları her çeşit isyana
    rağmen Allah’ın affına güvendirerek kandıran kimselerin 390aldattığı
    insanımızın mü’mine benzeyen ne kadar vasfı kaldı değerlendirilmez.
    Olayın iman boyutu, kabul ve itaat sözü olan “illâ Allah”
    tan önce gelmesi gereken red ve isyan sözü “lâ ilâhe” ile ilgili
    tevhid penceresinden bakışla uzun bir ufuk turu ile çağdaş yaşam
    değerlendirilebilir.
    Biz olayın bir başka yönünü vurgulamış olalım: İbadette esas
    olan itaattir. Bir başka deyişle Allah’a ibâdet, O’nun emir ve yasaklarında
    sadece O’na itaat etmektir. Allah’ın emrine boyun eğmeğe
    yanaşmayan, itaatte Allah’tan başkasına yönelerek onların
    icad ettiği helâl ve haramlara uyan kişilerin inançlarında –her ne
    kadar aksini iddia etseler de- Allah’ın rubûbiyet ve ulûhiyetine
    yer yoktur. O, eylemleri ve isyanlarıyla mutlak otorite anlayışına,
    ilâhlık ve rablik makamına Allah’tan başkasını koyarak kullukta
    ona yöneliyor. Mü’min olmak ve mü’min kalmak için mutlak anlamda,
    kayıtsız ve şartsız itaatin yalnız Allah’a yapılması gerekir.
    Âlemlerin rabbı olan Allah evrende mutlak tasarruf sahibidir.
    Yaratıklar arasında yalnızca insan teşrii alanda bu rabliğe karşı çıkabilir.
    Yeryüzündeki tasarrufunu Allah’ın hükmüne göre değil;
    kendi iradesi doğrultusunda yapmaya kalkışabilir. Bu zâlim insan,
    yeryüzündeki hayatı, istediği biçimde yönlendirmeye kalkar.
    Bunun için Allah’ın kurallarına rağmen kendinden kurallar koyar.
    Böylece insan, kendi arzularını ilahlaştırmış olur. Arzularının
    doğrultusunda yeryüzüne şekil vermeğe kalkınca da yeryüzünde
    rableşmiş olur. Bunun sonucunda, böylesi insanlara isteyerek itaat
    edenler de, Allah’ı değil; bu insanları rab kabul etmiş olurlar.
    Günümüz insanlığının rab anlayışını, onların inançlarında ve
    pratik hayatlarında çok açık bir şekilde görmek mümkündür. Dinin
    389 37/Saffât, 33; Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, 92-97
    390 31/Lokman, 33; 35/Fâtır, 5; 57/Hadîd, 14
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 108 -
    ilk şartı, Allah’a, O’nun emirlerine teslim ve tâbi olmaktır. Allah’a
    rağmen Allah’tan başkalarının koyduğu gayrı meşru hükümlerine
    seve seve uyup itaat edenlerin, “Allah’ın rablığına ve ilahlığına
    inandık” demeleri kendilerini kurtarmaz. Çünkü İslâm; rab olarak
    sadece Allah’a inandıktan ve O’na karşı kulluk vecibelerini yerine
    getirdikten sonra, O’nun koyduğu hüküm ve kurallara itaat
    edilmesini de ister. Bunun için, insanlar, Allah’ın kesin olarak bildirdiği
    hükümleri bırakıp, ilâhî emirlere ters olarak başkalarının
    ortaya koyduğu hükümlerine isteyerek itaatleri halinde, her ne
    kadar dâvâları Allah’a iman olsa da, bu imanları geçerli olamaz.
    Günümüzde, insanların, vicdanlarında inanıp kabul ettikleri
    ilâhla, yaşantılarında, hükümlerine teslim oldukları ilâhlar aynı değildir.
    Teorik olarak inandıklarını ifade ettikleri Allah’ın ilâhlığını
    ve rablığını, vicdanlarına hapseden günümüz insanlarının pek
    çoğu, pratik hayatlarında Allah’tan başka rabların emirlerine ve
    hükümlerine teslim olmaktadırlar. İnsanların pek çoğunun maruz
    kaldığı en büyük tehlike; Allah’ı günlük yaşantılarında rab kabul
    edemeyişleridir. Onlar, bir yandan mü’min ve müslüman olduklarını
    söylerlerken, diğer yandan da Allah’ın emir ve yasaklarını bir
    tarafa atarak çeşitli varlıkların ve rehber edindikleri önderlerinin
    emirlerine uyarlar. Onların koyduğu gayri meşru hükümlere gönüllü
    olarak itaat ederler; böylece Allah’tan başkalarını rab edinmiş
    olurlar.
    “Lâ”sı olmayan bir inanç yaygınlaştırılıyor; itaat ve isyanı olmayan,
    mevcut düzene her yönüyle uygun bir din dayatılıyor. Her
    şeyle, özellikle egemen tüm güçlerle ve onların rab ve hâkimiyet
    anlayışlarıyla uzlaşan, Allah’ın hor gördüklerini hoş görmek için
    bin dereden su getiren, tepkisiz, laik müslümanlık (!) hâkim kılınmak
    isteniyor. Allah’a inanan, ama tâğuta itaatten ayrılmayan,
    Allah’a iman eden, ama tâğutların ilke ve hükümlerini kabul ettiğini
    ifade eden bir din, ilâhî olmaktan öte beşerî bir din!..
    Rabliğin birkısım özelliklerini Allah’tan başkalarında görmeleri,
    ahlâkî, sosyal ve kişisel hayatları için gerekli olan emir ve kuralları,
    Allah’tan başkalarından almalarıdır. Bunun için, insanların
    pek çoğu, ya doğrudan doğruya Allah’tan başka rabblar olduğuna
    inanıyorlar veya Allah’ın rabblığına teorik olarak inansalar da
    pratik hayatlarında Allah’tan başkalarının rabblığına teslim oluyorlar.
    İşte rabb konusunda, peygamberlerin her asırda yıkmak istedikleri
    asıl sapıklık budur. Hükmü sadece göklerde geçen, dünyaya,
    insanlara, yönetime, sosyal ve siyasal hayata... karışmayan
    bir Allah inancı. Yani göklerin rabbı. Hâlbuki Allah, göklerin, yerin,
    bütün âlemlerin rabbıdır.
    İSYAN - İTAAT
    - 109 -
    Önceden hıristiyan olan Adiyy b. Hatem, boynunda altından
    bir haç olduğu halde Rasülüllah’ın huzuruna geldi. Peygamberimiz
    ona: “Ya Adiyy, boynundan şu putu çıkar.” buyurdu. Bu sırada
    Rasülüllah “Yahudiler ve hıristiyanlar, haham ve rahiplerini Allah’tan
    başka rabblar edindiler.”391 mealindeki âyeti okuyordu. Adiyy: “Ey
    Allah’ın Rasûlü, hıristiyanlar, rahiplere ibâdet etmediler ki (onları
    rab edinmiş olsunlar)” dedi. Peygamberimiz: “Evet ama onlar (hıristiyan
    rahipleri ve yahudi hahamları) Allah’ın helal kıldığını haram; haram
    kıldığını da helal saydılar. Onlar da bunlara uyup itaat ettiler. İşte onların
    bu tutumları, onlara ibâdet etmeleri ve onları rab edinmeleridir.” buyurdu.
    392 Bu hadis-i şerif açık olarak gösterir ki, herhangi birini rab
    edinmiş olmak için ona hemen rab adını vermiş olmak şart değildir.
    Bu rab edinme, tabii ki onların önünde secde etmek, onlara
    doğrudan ibâdet etmek biçiminde gerçekleşmiyordu. Allah’tan
    başkalarının emrine, Allah’ın dinine uyup uymadığı hiç hesaba
    katılmaksızın isteyerek itaat etmek, hükümle ilgili konularda
    Allah’tan başkalarının sözünü dinleyip kabullenmek, Allah’tan
    başkasına itaat ederek O’nun dininin emir ve hükümlerine başkasını
    tercih ederek muhalefet etmek, Allah’tan başkalarını rab
    edinmek ve onlara tapmak demektir.
    Putlara, şeytanlara ve tâğutlara tapmak nasıl şirk ise, Allah’ın
    emrine, Hakk’ın hükmüne uymayan kişilerin ortaya attıkları görüşleri
    benimsemek ve onları Allah’a tercih edip onlara uyup itaat
    etmek de öylece bir şirktir. Bu durum, onlara kulluk mertebesinden
    fazla değer vermek, Allah’ın ilâhî hükümlerine uymayan görüş
    ve fikirlerini benimsemek olduğu için, bir şirk çeşididir. Onların
    sözlerine itaat edip, Allah’ın emirlerini terketmenin puta ve
    tâğuta tapmakla aynı olmasının sebebi açıktır. Hakkı batıl, batılı
    da hak yapmaya çalışıp, insanlara helali haram, haramı da helal
    tanıtarak Allah’ın hükümlerini değiştirmeye çalışanlar, ilmi haysiyetten
    uzak birer tâğutturlar. Bunlara uyup itaat etmek de onları
    rabb kabul etmektir. Çünkü bu duruma düşenler, Allah’ın hükmüne
    değil de onların isteklerine itaat ederek onlara Allah’a tapar
    gibi tapmış olanlardır.
    Günümüzde şirkin her çeşidinin yaygın olduğunu görüyoruz.
    Müslüman mahallede pazarlanan bin bir çeşit şirk içinde, çok yaygın
    olmasından ötürü, belki en önemli örneklerinden biri itaat
    ve isyan konusuyla ilgili şirktir. Hani meşhur fıkradaki ifadeyle,
    taşlar beşerî yasalarla bağlı ve itler de “özgürlük tanrısı”nın salıvermesiyle
    her önüne gelene saldırmak için ortalıkta koştururken,
    391 9/Tevbe, 31
    392 Tirmizî, Tefsir 9
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 110 -
    fincancı katırları ürkütme riskini göze alamayanlarca bu çeşit şirke
    vurgu yapılamamakta, hatta bu şirk canavarı, ehlîleştirilmiş ve
    mâsum gösterilmektedir. Müslümanların sırât-ı müstakim’i şaşırıp
    yanlış işaretlerle mecburi istikamet diye gösterilen cehennem
    yolu üzerinde “dur!” diye ellerini makas gibi açanlar çıkmadıkça
    ve yoldaki işaretleri doğrusuyla değiştirme çabasına yeterli sayıda
    insan girmedikçe, uçurumlara yuvarlananlara ağıt yakacaklar bile
    kalmayacaktır.
    “Ey iman edenler! Kâfirlere uyarsanız, sizi eski dininize geri çevirirler;
    o takdirde büsbütün kaybedersiniz.”393; “Rabbinizden size indirilene
    (Kur’ân’a) uyun. Ondan başkasını evliyâ/dostlar edinip peşlerine düşmeyin.
    Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!”394; “Bunlar, Allah’ın (koyduğu)
    sınırlarıdır. Kim Allah’a ve Peygamberi’ne itaat ederse Allah onu, zemininden
    ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada devamlı kalıcıdırlar; işte
    büyük kurtuluş budur. Kim Allah’a ve Peygamberi’ne karşı isyan eder ve
    sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için
    alçaltıcı bir azâb vardır.” 395
    İtaat edilen Allah ise, kişi, yüce mertebe olan “Allah’ın kulu”
    olmayı tercih etmiş; O’na isyan edenlere itaatı tercih edince de,
    “emir kulu”, “kapı kulu” olmayı, yani iki dünyada rezillik ve zilleti
    seçmiş olur.
    Kuru bir “iman ettim” sözü elbette yeterli değildir. İmanın
    gerçeği de bu değildir. Söz, kalbin tasdiki ve beynin kabulü ile
    bağlılığın ifadesi olmalıdır. Bu da yaşamayı gerekli kılar. İman sözünün
    verildiği anda, kişi “ben, Allah’tan başka ilâh olmadığına
    şahit olarak, bütün benliğimle Allah’a bağlanıyorum. O’nun otoritesine
    giriyorum.” demiş olur. Sonra da O’nun otoritesini hiçe
    sayıp, hevâ ve hevesleri doğrultusunda hayatını sürdürürse, bu
    kişi imanı anlamamış ve benimsememiş demektir. Aslında onun
    imanı, kendi arzularının otorite olarak kabulü yönündedir. Çünkü
    o Allah’ın isteklerini değil; kendi isteklerini kayıtsız şartsız yerine
    getiriyor. Kim, kimin isteklerini kayıtsız şartsız yerine getirirse, o,
    onun kuludur. İmanı, yani bağlılığı onadır.
    İman, itaat ve teslimiyet ile birlikte varlığını korur. “İnsanlardan
    öyle kimseler vardır ki: ‘Allah’a ve ahiret gününe iman ettik’ derler; hâlbuki
    onlar, mü’min değillerdir.”396 “Allah’a ve Peygamber’e iman ve itaat ettik
    derler. Sonra da onlardan bir grup, bunun ardından yüz çevirir, bunlar
    393 3/Âl-i İmrân, 149
    394 7/A’râf, 3
    395 4/Nisâ, 13-14
    396 2/Bakara, 8
    İSYAN - İTAAT
    - 111 -
    mü’min değillerdir.”397; “Ey iman edenler, Allah’a ve Peygamberi’ne itaat
    ediniz. İşitip dururken, itaatten yüz çevirmeyin. İşitmedikleri halde ‘işittik’
    diyenler gibi olmayın. Zira Allah katında hayvanların en şerlisi, akıl etmeyen
    sağırlar ve dilsizlerdir.” 398
    Görüldüğü gibi âyet, Allah’a itaat etmeyenleri işitmeyen ve
    görmeyen, aynı zamanda akılsız, en aşağılık mahlûklar olarak tanımlıyor.
    İmanının gerçek olup olmadığı ortaya çıksın diye mü’min,
    Allah tarafından imtihan edilir: “İnsanlar, ‘iman ettik’ demekle bir
    imtihana çekilmeden bırakılıvereceklerini mi zannediyorlar? Hâlbuki Biz,
    kendilerinden öncekileri de denemiştik. Allah, elbette imanlarında doğru/
    sâdık olanları ortaya çıkaracaktır ve elbette yalancı olanları da belirleyecektir.”
    399
    Allah’a İtaat ve İsyanın Boyutları
    İtaat ve isyan, insanlar için imtihan konuları olduğundan,
    nefse zor gelir. Bâtıla isyan, irâde gücünün göstergesidir. Nefsin
    hevâsına, kötü arzularına isyan etmek, yani olumlu isyan da savaş
    kadar zor olduğundan, geleneksel İslâmî kültürde “büyük cihad”
    sayılmıştır. İnsan, hevâsını/kötü arzularını mı, yoksa gerçek ilâh
    Allah’ı mı ilah kabul ediyor; bu itaat ettiği mercî ile ilgilidir. İtaatin
    her türlü şartta, her çeşit zorlukta ve kayıtsız şartsız, pazarlıksız
    uygulanması gerekir. Bazı küçük zorluklara göğüs gererek yapılan
    itaat, belki münâfıklar tarafından da gösterilebilir; oysa zorluk ve
    sıkıntıya rağmen itaat, mü’minlere hastır. Kur’an’da münâfıkların
    Allah yolunda girişilecek mücadeleyi zor görerek geride kaldıkları
    bildirilir. Ancak, eğer “yakın bir yarar ve orta (zorlukta) bir sefer
    olsa, geleceklerdir400. Mü’minin sahip olduğu en önemli özelliklerden
    biri, itaatini her durumda korumasıdır. Rasûlullah bir hüküm
    koymuş, bir karar vermişse, mü’min, kendi basit çıkarlarına aykırı
    da olsa buna itaat eder. Kur’an, münafıklarla mü’minleri itaat konusunda
    farklı davranışlarıyla bize tanıtır. 401
    İtaat ve isyan bir bütündür. Yani, Allah’a itaat eden, O’na isyandan
    da kaçar. Hem itaat hem isyan birlikte barınamaz; beraber
    bulunurlarsa her ikisi de eksiktir, yok sayılır. Bazı insanlar,
    övülürken, “kumarı yok, içkisi yok, kötü alışkanlıkları yok” diye
    bazı isyan türü davranışlarının olmadığı, o yüzden iyi insan olduğu
    vurgulanır. Bu “yok”ların yanında, nelerin “var” olup olmadığı
    397 24/Nur, 47
    398 8/Enfâl, 20-22
    399 29/Ankebut, 2-3
    400 9/Tevbe, 41-42
    401 24/Nûr, 47-54
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 112 -
    önemsenmez. Ancak, Allah’a itaat olarak tüm emirlere uyup uymadığı
    değerlendirilince, onun isyankâr olup olmadığı açığa çıkacaktır.
    Yani, itaatsizlik de bir isyandır. Allah’a tam itaat etmeyen
    biri, isyan içinde demektir, isterse bazı isyan türünden kötü alışkanlıkları
    olmasın.
    Yine, Allah’a itaatla birlikte Allah’ın itaat için izin vermediği,
    itaat etmemizi istemediği ilke ve şahıslara itaat, birbiriyle bağdaşmaz.
    Biri varsa, öteki yok demektir. Tâğutu reddetmeden
    Allah’a imanın geçerli olmadığı 402 gibi, tâğuta isyan olmadan,
    tâğuta kayıtsız şartsız itaatle birlikte Allah’a itaat de gerçekleşmez.
    Kayıtsız şartsız itaat edilecek mercî olarak kişi neyi tercih
    ediyorsa, ilâh olarak onu kabulleniyor demektir.
    İtaat, imanın test edilmesidir. Allah’ı tek ilâh kabul eden
    kimse, O’na kulluğunu, O’na kayıtsız şartsız itaat etme zorunluluğu
    duyarak gösterecektir. İtaat olmadan cennet yoktur.403
    Allah ve Peygamber, mü’minleri kurtaracak, onlara hayat verecek
    şeylere çağırmaktadır. Bu dâvete icabet etmektir itaat. “Ey
    iman edenler, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’a ve
    Rasûlü’ne icâbet edin.” 404
    Allah’a itaati terkeden isyankâr ve kendine zulüm/yazık
    edenlere dünyevî cezalardan biri, kendileri gibilerin onları yönetmesidir.
    “Zâlimlerin bir kısmını, bir kısmının başına geçiririz.”405 İnsanlar
    bozuldukları, Allah’a âsi oldukları zaman, onların kötüleri
    başlarına getirilir: “Nasılsanız, öyle yönetilirsiniz.” 406
    Allah’a ve Rasûlü’ne itaat, namaz ve zekâtla da yakından ilgilidir:
    “Namaz kılın, zekât verin, Peygamber’e itaat edin ki size merhamet
    edilsin.”407; “...Namazı kılın, zekâtı verin, Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin.
    Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.” 408
    Allah’a gerçekten iman etmiş kimse, yaratılış amacının sadece
    Allah’a ibâdet olduğu409 bilincindedir. O, namazını, ibâdetlerini,
    hayatını ve ölümünü hep âlemlerin Rabbi için,410 O’nun rızâsı
    doğrultusunda geçirmeye söz vermiştir. Mü’minin hayatı, tümüyle
    ibâdet olduğundan/olması gerektiğinden, itaat ve isyanı da
    402 2/Bakara, 256; 16/Nahl, 36
    403 4/Nisâ, 14
    404 8/Enfâl, 24
    405 6/En’âm, 129
    406 Aclûnî, Keşfu’l Hafâ, 2/126-127
    407 24/Nûr, 56
    408 58/Mücâdele, 1
    409 51/Zâriyât, 56
    410 6/En’âm, 162
    İSYAN - İTAAT
    - 113 -
    namazına benzeyecektir. Namazı, Allah’ın istediği gibi kılmakla
    nasıl ibâdet yapılmış oluyorsa, Allah’a herhangi bir konuda itaat
    de ibâdettir. Namaz kılarken imama uyup itaat ettiği gibi, büyük
    imam olan müslüman yöneticiye, yani ülü’l emre de öyle itaat
    edecektir. Namaz kılarken, kendinden daha âlim ve takvalı olsa
    da imamın yanlışına uymadığı, onu gerektiği şekilde düzelttiği
    gibi, yöneticisinin de yanlışlarını ikaz edecek, düzeltecektir.
    Hz. Ömer’in, “ben Allah’a ve Rasûlü’ne itaatten ayrılırsam, ne
    yaparsınız?” diye sorduğunda, cemaatten herhangi bir genç, ayağa
    kalkıp “Allah’a ve Rasûlüne azıcık muhâlefet etsen, itaatten
    kıl kadar ayrılsan, seni kılıçlarımızla düzeltiriz!” diye cevaplaması,
    Hz. Ömer’in de bu cevaba şükretmesi, örnek alınma gereği duyulmadan,
    sadece tarihî bir vaka olarak değerlendirilemez.
    Bilindiği gibi, Hz. Ebu Bekir, halife seçildikten sonra yaptığı
    konuşmada şunları söyledi: “İnsanlar! Sizin en iyiniz olmadığım
    halde başınıza getirildim. İyi davranırsam bana yardımcı olun;
    saparsam düzeltin beni. Doğruluk emanet, yalan hıyânettir. İçinizdeki
    güçsüz, hakkını alıncaya kadar benim yanımda güçlüdür.
    İçinizdeki güçlü de, Allah’ın izniyle hakkı ondan alınıncaya kadar
    benim yanımda zayıftır. Sizden kimse cihadı terketmesin; çünkü
    onu terkeden bir kavmi, muhakkak Allah zillete düşürmüştür.
    Allah’a ve Rasülüne itaat ettiğim sürece bana itaat edin. Allah’a
    âsi olursam, bana itaatiniz gerekmez!”
    Bütün Evren Allah’a İtaat Etmektedir
    Kur’an-ı Kerim şöyle buyuruyor:“Gökte ve yerde her ne varsa
    hepsi de isteyerek veya istemeyerek Allah’a teslim olmuşlardır. Böyle olduğu
    halde onlar, Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Hâlbuki O’na
    döndürüleceklerdir.”411 Âyette “isteyerek” kelimesi “itaat” kelimesiyle
    ifade edilmektedir. Bunun anlamı yerde ve gökte olan şeyler,
    ister Allah’a gönülden teslim olarak itaat edici olsunlar, isterse
    bundan hoşlanmasınlar; her şey O’na teslim olmak zorundadır.
    Peki, gökler ve yeryüzü, gönül rızası ile severek ve isteyerek mi;
    yoksa istemeyerek, zoraki ve mecburen mi Allah’a ve O’nun yasalarına
    uyuyorlar? Cevabını, onları sadece dış görünüşüyle ve çok
    yüzeysel ve de kısmî olarak tanıyan bizim verebilmemiz beklenmez.
    Tüm yarattıklarını en iyi tanıyan O’dur. “Hiç yaratan bilmez
    mi? O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.”412
    Öyleyse cevabı O’ndan öğrenelim: “Sonra buhar halinde olan göğe
    yöneldi, ona ve yerküreye: ‘İsteyerek veya istemeyerek, gelin!’ dedi. Her
    411 3/Âl-i İmrân, 83
    412 67/Mülk, 14
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 114 -
    ikisi de: ‘İsteyerek/itaat ederek (tâiîn) geldik’ dediler.”413 Burada dünyanın
    ve göklerin Allah tarafından kendilerine yüklenen görevlerin
    gereğini isteyerek, seve seve yerine getirdikleri vurgulanmaktadır.
    Bu âyette geçen “kerhen = istemeden, zorla” ifadesinin karşıtı,
    itaat kelimesinin kökü olan “tav’an = isteyerek” kelimesi olduğu
    gibi; aynı zamanda “isteyerek” anlamı verilen “tâiîn = gönülden
    itaat ederek” kelimesinin kullanılışıdır. Bu kullanım, Kur’an’ın
    itaat kavramı hakkındaki mantığını gösterir: İçlerinde, hoşlanmadıklarını
    gösteren bir sıkıntı duyarak, gönülsüz bir şekilde uyar
    gözükmenin “itaat” olarak kabul edilmediği; ancak, gönülden
    boyun eğerek, tam bir teslimiyetle414 boyun eğmeye “itaat” dendiğidir.
    Bu özellikleri taşımayan, yani gönülden ve severek yapılmayan
    bir uymanın/zarurî teslimiyetin, itaatkâr mü’minlerin değil;
    münâfıkların tavrı olduğudur.
    Allah’a itaat, evrenle uyum içinde ve onlarla kardeş olup bütünleşmedir.
    İnsan dışında bütün varlıklar Allah’a itaat etmektedirler.
    Bütün evren, gökler, yer ve buralarda bulunanlar, Allah’a
    teslim olmuşlar, O’na secde etmişler ve O’nun emrine itaat edip
    uymuşlardır 415. “Sonra yine kalpleriniz katılaştı. İşte onlar (kalpleriniz)
    şimdi katılıkta taş gibi, hatta daha da katı. Çünkü taşlardan öylesi var
    ki, içinden ırmaklar fışkırır. Öylesi de var ki, çatlar da ondan su fışkırır/
    kaynar(gözyaşı döker). Taşlardan bir kısmı da haşyetle, Allah korkusuyla
    yukarıdan aşağı düşer. Allah, yapmakta olduklarınızdan asla gâfil
    değildir.”416;“Eğer Biz bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu,
    Allah korkusundan huşû ile baş eğerek parça parça olmuş görürdün. Bu
    misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz.”417 İnsan kadar yüce vasıflarla
    donatılmamış, yer ve gök Allah’a isteyerek itaat ettiği, bu
    coşkusunu sergilediği halde, insanın itaat etmemesi uygun olur
    mu? O takdirde en güzel biçimde yaratılan418 insanın, yeryüzüne
    halife419 olması mümkün olur mu? O zaman esfel-i sâfilîn/aşağıların
    en aşağısına420, en alçak yere/cehenneme lâyık olmaz mı?
    Âyetlerde açıkça görüldüğü gibi itaat, Allah’ın ve Rasûlü’nün
    verdiği hükme rızâ göstererek gönülden bir teslimiyetle boyun
    eğme anlamını taşımaktadır. Allah’a ve Peygamber’e gösterilecek
    itaatin; zoraki, yapmacık, gösteriş için, istemeye istemeye
    413 41/Fussılet, 11
    414 4/Nisâ, 65
    415 3/Âl-i İmrân, 83; 13/Ra’d, 15; 41/Fussılet, 11
    416 2/Bakara, 74
    417 59/Haşr, 21
    418 95/Tîn, 4
    419 2/Bakara, 30
    420 95/Tîn, 5
    İSYAN - İTAAT
    - 115 -
    yapılması itaat sayılmaz. İtaatin içten, gönülden gelmesi gerekir.
    Mü’min, peygamberin yolunun, onun sünnetinin doğru olduğuna
    kesin olarak kanaat etmeli ve itaatinde hiçbir şüphe ve sıkıntı
    duymamalıdır. Gönülsüz bir itaat, Kur’an’da imansızlık göstergesi
    olarak değerlendirilir: “Hayır! Rabbine andolsun ki aralarında çıkan
    anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden
    içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam mânâsıyla kabullenmedikçe
    iman etmiş olmazlar.” 421
    Allah’a ve Rasûlü’ne itaatten yüz çevirmek, insanın küfrünü
    gerektiren bir durumdur: “De ki: ‘Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin. Eğer
    yüz çevirirlerse, bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” 422 Mutlak otorite
    Allah’tır. O’nun izni, bir şeyi meşrû, helâl, mubah kılar; izin vermediği,
    yasakladığı bir şeyi de meşrû ve normal kabul etmek, mutlak
    ve nihâî otorite olan Allah’ın bu yetkisini başkalarına vermektir.
    “Yoksa, Allah’ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara meşrû kılacak ortakları
    mı vardır?” 423 Allah’ın emrine boyun eğmeğe yanaşmayan, itaatte
    Allah’tan başkasına, Allah’ın kendilerine itaati yasakladıklarına
    yönelerek onların icat ettiği İslâm’a ters kuralları benimseyerek
    onlara itaat eden kimse, diliyle farklı iddiada bulunsa da, şirk içindedir.
    Allah’tan başkasına ve O’nun izin vermediği kişi ve ilkelere itaatin,
    insana huzur vermediği nice acı tecrübelerle görülmektedir.
    Allah’a ve Allah rızâsı için O’nun müsaade ettiklerine itaat, hayat
    verici, mutlu edici, iki cihanda aziz eden bir itaattir. Dünyada huzur
    ve âhirette kurtuluş ancak bu itaatle gerçekleşir. Çünkü itaat,
    imanın gereğidir. Allah’a itaat etmeyen, Rasûlullah’tan, müslüman
    emir sahiplerinden, ya da kâmil mü’minlerden ayrı bir yola
    sapan kimsenin varacağı yer, cehennemdir: “Kendisi için doğru yol
    belli olduktan sonra, kim Peygamber’e karşı çıkar ve mü’minlerin yolundan
    başka bir yola giderse, onu o yolda bırakırız ve cehenneme sokarız; o,
    ne kötü bir yerdir.” 424 “Kim Allah’a ve Peygamberi’ne karşı isyan eder ve
    sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için
    alçaltıcı bir azâb vardır.” 425
    Toplum halinde yaşamak zorunda olan insanların fesat ve
    kargaşadan kurtulmaları için, düzen ve âdil otoriteye, sadakat ve
    itaate zaruret vardır. İnsanlar toplum halinde tâatsiz yaşayamaz.
    Problem, kime ve niçin itaat edilmesi konusunda düğümlenir.
    421 4/Nisâ, 65
    422 3/Âl-i İmrân, 32
    423 42/Şûrâ, 21
    424 4/Nisâ, 115
    425 4/Nisâ, 14
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 116 -
    İnsanların, kendileri gibi zaaflara sahip, bazı konularda kendilerinden
    daha kötü bir insana itaat etmeleri, kısmî faydaları yanında
    daha büyük zararlara yol açmaz mı?
    Tarihten günümüze binlerce defa görülmüştür ki, zulmün,
    diktatörlüğün, tuğyanın, müstekbirliğin, sömürünün, yani şirk ve
    küfrün bütün farklı çizgilerinin temel sebebi, otorite hususu, emir
    ve itaat konusundaki gayr-ı meşrû/bâtıl ve yanlış anlayışlardır. İnsanın
    insana ilâhlık taslamasına, onu emir kulu kabul edip istediği
    gibi yönetip yönlendirmesine kim izin vermektedir? Özgürlük ve
    demokrasi taraftarları da bu konuda, insanın şerefini koruyan ve
    zulmü önleyen tatmin edici cevaplar verememektedir. İtaatsiz yaşanmıyor
    ve insana itaat de nice probleme sebep oluyorsa, çözüm
    nedir?
    Tartışılmaz üstünlüğü olan, tüm insanlardan daha yüce, insandaki
    eksiklik ve yetersiz bilgi, zulmetme eğilimi gibi hiçbir zaafı
    olmayan, insanın her yönünü insandan daha iyi bilen Allah’a itaatin
    dışında bir çözüm olamaz. O, hem insanları, hem tüm evreni
    yaratan ve onlara hükmedendir. İtaat edilmeye lâyık tek varlıktır.
    Allah’ın dışında mutlak itaat edilmeye lâyık kimse yoktur; O’ndan
    başkasına itaat, ancak O’na itaat sayıldığı yerlerde, yani yetkisini
    ve sınırını O’nun belirlediği ve O’na itaat edenlere itaat ölçüsünde
    doğru olacaktır. O’nun dışında kimse kimseye rablik yapamaz,
    ilahlık taslayamaz. İnsanların insanlara haksız hükmü tahakkümü
    doğurur. İnsanların Allah’a itaati ise adâlet, huzur ve saâdeti neticelendirir.
    Şu bunalım çağını saâdet asrıyla barıştırıp bağdaştırmak,
    saâdeti bu asra taşımak, asr-ı saâdeti güncelleştirmek için
    bundan başka çözüm yoktur.
    Nerdesin Ey Güzel İsyan?
    Olumlu İsyan: Olumlu anlamda isyan, gerekli şekilde ve gereken
    yerlere gösterildiğinde cihad farîzasını içerir. Küçüğüyle
    büyüğüyle, silâhlısı ve silâhsızıyla, dış düşmanlara, iç düşmanlara,
    şeytana veya nefse karşı olanıyla, kâfire veya münâfığa, yani her
    çeşidiyle cihad, bir isyandır. Dinin müsaade etmediği durumlardaki
    isyan ise, fesattır, fitne ve terördür. İsyanın gerektiği yerleri tespit,
    İslâm’a göre farklı; câhiliyyeye göre farklı olduğundan, nice
    cihad eylemi, câhiliyye bakış açısına göre isyan, ayaklanma, terör
    ve fundamentalizm yaftası yiyebilmektedir. Müslümana göre de,
    namaz kılmayan veya tesettüre uymayan, ya da içki içen birisi
    Allah’a isyankâr, yani fesatçı, terörist bir kimse kabul edilir.
    Tevhidî çevre içinde, toplumun ve yönetimin Allah’a itaati
    şiar edindiği yerde mü’mine yakışan “işittik ve itaat ettik” demek
    İSYAN - İTAAT
    - 117 -
    olduğu gibi; şirkin ve Hakka isyanın hâkim olduğu yönetim ve çevre
    şartlarında mü’mine yakışan “ne işittik, ne de itaat ettik” , yani
    “dinlemiyoruz, itaat etmiyoruz!” demek, kutsal isyanı öne çıkarmaktır.
    İslâm’ın hâkim olduğu yerdeki müslümanın temel tavrı ile
    İslâm’ın mahkûm olduğu konumdaki tavrı elbette aynı değildir.
    Bunu Âsiye ismi ile örneklendirebiliriz: Peygambermiz, câhiliyye
    döneminde müşrik babaları tarafından çocuklarına verilmiş olan,
    manası şirki çağrıştıran isimleri; anlamı kötü ve ahlâksızlığı hatırlatan
    adları değiştirirdi426. Bu kabilden olmak üzere “isyankâr, isyan
    eden kadın” anlamına geldiği için “Âsiye” ismini değiştirmiştir.
    Müslüman olmuş bir kadının ismi Âsiye idi. Rasûlullah (s.a.s.)
    onun adını Cemile olarak değiştirdi ve ona: “Sen Cemile’sin” dedi.
    427. Ama aynı Rasûl, Kur’an’da ismi belirtilmeyen “Firavun’un
    hanımı” nın “Âsiye” olduğunu bildirmiş ve ondan övgüyle söz
    etmiştir 428. Bundan şöyle bir çıkarım yapmak herhalde yanlış olmaz:
    İslâm’ın hâkim olduğu, yönetimin ve çevrenin Allah’a itaat
    edenlerden teşekkül ettiği ortamda Âsiye/isyankâr olmak büyük
    bir yanlıştır. Ama Firavunların hâkim olduğu ve Allah’a itaat etmeyenlerin
    egemen olduğu ortamlarda Âsiye/isyankâr olmak;
    dünyevî açıdan riskli olsa da en temel, kurtuluş için en emin tavır,
    Rasûlullah’ın övgüsüne mazhar olan en doğru yoldur.
    Müslüman; ıslah adına, tebliğ adına dininden ve dâvâsından
    her çeşit tâvizi verebilen, Allah’ın hor gördüklerini hoş gören,
    “gelene ağam, gidene paşam” diyen, tepkisiz, buğzsuz, nefretsiz,
    dolayısıyla kişiliksiz insan değildir. Düşünmeyen, hakkı yaşamayan
    bir çevrede, mü’min boyun eğen, sesini çıkarmayan, tepki göstermeyen,
    silik bir şahsiyet olamaz. “Münkerler” etrafını kuşattığından,
    en azından kendini kurtarmak, bulaşıcı mikroplara karşı mücadele
    ederek koruyucu hekimlik tedbirlerini almak, yani “nehy-i
    anilmünker” yapmak mecburiyetindedir. Tevhid eri olabilmek için;
    Allah’ın dışında politik, medyatik, sosyal, sanatsal, sportif, maddî,
    fikrî, nefsî... alanlardaki tüm ilâhları reddetmek, putların ve putçuluğun
    her tezâhürüne, endâdın her görüntüsüne, fanatikliğin
    her çeşidine tavır almak olmazsa olmaz bir zarûrettir. Muvahhid
    olmak, mü’mince yaşamak ve müslümanca ölmek için tâğutlara,
    zorbalara, ilahlık taslayan şahıs, ilke ve kurallara, kısacası Allah’a
    itaat etmeyenlere “lâ” isyan bayrağını çekmek şarttır. Bu tavır takınılmadan,
    izzet ve onurunu korumak da, mü’min kalıp mü’min
    426 Bk. Buhâri, Edeb 108; Ebû Dâvud, Edeb 62; İbn Mâce, Edeb 32
    427 Müslim, Âdâb 14, 15; İbn Mâce, Edeb, hadis no: 3733; Tirmizî, Edeb, hadis
    no: 2840; Ahmed bin Hanbel, Müsned II/18; Dârimî, Sünen, İsti’zân 62
    428 Buhâri, Enbiyâ 32, 46; Müslim, Fezâilu's-sahâbe 70
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 118 -
    ölmek de mümkün değildir429. Trafik ışığı olarak kırmızı lamba konusunda
    itaatsizliğin cezası değerlendirilir de, Allah’ın koyduğu
    helal-haram hududuna itaatsizlik, her iki dünyada cezasız mı kalır
    dersiniz?
    İsyan, kıyam, ayaklanma, savaş ayrı şeylerdir; itaatsizlik ayrı.
    Küfre isyan edemeyen müslüman, en azından itaatsizlik yapmalıdır.
    Zâlim otoritelere karşı sivil tepki ve sivil itaatsizliğin en güzel
    destanlarını tevhid yolunun önderleri yazmıştır. Nemrutlara itaat
    etmeyip putlarını kıran İbrahim, Firavunlara başkaldıran Mûsâ,
    câhiliyye şirkine karşı en şanlı direniş, en anlamlı tepki ve en güzel
    savaş sayfalarını yazan Hz. Muhammed...
    Yeşiller, çevreciler, hayvan severler, sendikalar, spor fanatikleri...
    kadar bile tepkilerini dillendiremeyen dâvâ adamları(!); sayıları
    kırkı bulur bulmaz sivil itaatsizlik ve tepkilerini sokağa taşıran,
    sloganlar atıp tevhidi gülle gibi meydanlara savurarak kutsal isyana
    giden yolu açanları sadece tarihte yaşanıp bir daha tekrarlanamayacak
    masal gibi değerlendirirler. Onların çoğu, zenginliğin
    ihtiraslı rüyalarının mahmurluğu içinde dünyevîleşme çarkında
    veya hor gördüğü müslümanları bırakıp müşriklere hoşgörüler
    dağıtmakta, bazıları da tâğutları, kâfirleri darıltmamaya özen
    göstermekte, hatta kimse inanmasa da büyük putları sahiplendiğini
    ilân etmede veya etliye sütlüye karışmadan gününü gün edip,
    suya sabuna karışmadan temizlik(!) peşinde.... Allah’a iman ettiği
    halde tâğuta kulluk yapmak, küfre dolaylı da olsa hizmet etmek,
    Allah’a itaat etmeyene muhâlefet bile yapamadan ot gibi yaşayıp
    gitmek, her konumdaki ve her zihniyetteki âmire itaat edip emir
    kulu olmak, bütün bunlar Allah’a hakkıyla kul olmak isteyen bir
    müslümandan, cehennem kadar uzak olması gereken hususlardır.
    İbâdetin üç unsuru (kulluk, itaat ve sadâkat) üzerinde dururken,
    üstad Mevdûdî, belki bazılarımızın biraz abartılı ve karikatürize
    edilmiş bulabileceği bir örnekleme ile ibâdet-itaat ilişkisini ve
    bu dengenin kayboluşunu şöyle açıklar:
    “Önce ibâdet’in bu anlamını kafanızda tutun, sorularıma ondan
    sonra cevap verin: Efendisinin kendisinden yapmasını istediği
    işleri yapmayıp daima elleri bağlı, efendisinin önünde duran ve
    onun ismini anan bir köle hakkında ne düşünürsünüz? Efendisi
    ona, ‘git şu şu işleri yap’ diyor; köle bulunduğu yerden kımıldamıyor,
    eğilip efendisini on kez selâmlıyor, tekrar ayağa kalkıp elleri
    bağlı öylece duruyor. Efendisi ona, ‘git falan yanlışlıkları düzelt’
    diye tâlimat veriyor; ama adam yine yerinden kıpırdamıyor, efendisinin
    önünde eğilmeye devam ediyor. Efendisi ‘hırsızın elini bu
    429 2/Bakara, 256
    İSYAN - İTAAT
    - 119 -
    kötü işten kes’ diye emrediyor. Bunu duyan köle, hırsızın elini keseceği
    yerde efendisinin söylediklerini tekrarlamaktan başka bir
    şey yapmıyor ve ‘hırsızın elini bu işten kes’ emrini yüzlerce kez
    tekrarlıyor. Şimdi bu kölenin efendisine gerçekten hürmet ettiğini
    söyleyebilir miyiz? Sizin kölelerinizden bir tanesi böyle davransaydı
    ne yapardınız Allah bilir! Allah’ın kullarından böyle davrananların
    kendilerini Allah’a ibâdete adamış olarak kabul etmelerine
    şaşmıyorum! Böyleleri sabahtan akşama kadar Allah bilir, kaç kere
    Kur’an’daki ilâhî emirleri okurlar, ama bunları yerine getirmek için
    kıllarını bile kıpırdatmazlar. Diğer taraftan ha bire nâfile namaz
    kılar, ellerine binlik bir tesbih alır ve Allah’ın adını anarlar. Çok
    acıklı bir makamla Kur’an okurlar! Onları bu halde gördüğünüz
    zaman; ‘ne kadar müttakî, ne kadar dindar adamlar’ dersiniz. Bu
    yanlış anlamanın temelinde ibâdetin gerçek anlamını bilmemek
    yatar. 430
    Bir örnek de M. İslâmoğlu hoca’dan: Allah’a inandığını söylediği
    halde O’na itaat etmeyenlerin durumu, şu askerin durumu
    gibidir: Komutan kendisine hayatî önemi olan bir planı verdikten
    sonra planın yerine getirilmesi için gerekli emirleri de vermiştir. O
    planın doğru olduğunu bilen, buna kalbiyle de inanan ve diliyle
    komutanın emirlerine uyacağını taahhüd eden bu adamın verilen
    emir ve tâlimatların hiçbirini tutmamasının iki sebebi olur: Ya
    inanmamıştır, ya da inandığı halde zaafları yüzünden emri aksatmıştır.
    İki halde de cezaya çarptırılır; Birinci durumda inanmayanların
    cezasına, ikinci durumda da âsilerin cezasına.431
    Allah ve O’nun peygamberine isyan, O’nu tanımamak, O’nun
    koyduğu kanunları hiçe saymak demektir. Bu da insanın İslâm’dan
    uzaklaşmasına sebep olur. Her tarafından küfrün her çeşidiyle her
    şekilde kuşatılan günümüzün müslümanı, müslüman kalmak ve
    müslüman ölmek için ateşten gömlek giymeye hazır olmalıdır.
    “Müslüman” ismini benimsemek, ciddî ve büyük bir iddiadır. Bu
    iddianın isbatı, tüm iç ve dış zorluklara rağmen, itaat ve isyan sınavlarını
    başarmaktır. Cennetin bedeli itaat; cehennemin sebebi
    isyandır.
    Allah’ın emirlerini öğrenir öğrenmez “dinledik ve itaat ettik”
    deyip hemen eyleme geçen; Allah’ın itaati yasakladığı ilke, görüş,
    kural ve kişilere karşı da “ne dinliyoruz, ne de itaat ediyoruz!”
    deyip sözünün eri olan cihad erlerine selâm olsun.
    İsyanınız kâfirlere, tâğut ve zâlimlere ve hevânıza; itaatiniz
    Rabbinize olsun!
    430 Ebu’l Hasan Ali Nedvî, İslâm’ın Siyasi Yorumu, s. 77, Mevdûdi’nin Fundamentals
    Of İslâm adlı eserinden naklen
    431 M. İslâmoğlu, İman Risâlesi, 345
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 120 -
    İsyan ve İtaatle İlgili Âyet-i Kerimeler
    A İsyan Kelimesinin Kökü Olan A-s-y ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
    (Toplam 32 Yerde:) 2/Bakara, 61, 93; 3/Âl-i İmrân, 112, 152; 4/Nisâ, 14,
    42, 46; 5/Mâide, 78; 6/En’âm, 15; 10/Yûnus, 15, 91; 11/Hûd, 59, 63; 14/
    İbrâhim, 36; 18/Kehf, 69; 19/Meryem, 14, 44; 20/Tâhâ, 93, 121; 26/Şuarâ,
    216; 33/Ahzâb, 36; 39/Zümer, 13; 49/Hucurât, 7; 58/Mücâdele, 8, 9; 60/
    Mümtehıne, 12; 66/Tahrîm, 6; 69/Haakka, 10; 71/Nûh, 21; 72/Cinn, 23; 73/
    Müzzemmil, 16; 79/Nâziât, 21.
    B İtaat Kelimesinin Kökü Etâa Fiili ve Değişik Çekimlerinin Geçtiği Âyet-i
    Kerimeler (Toplam 74 Yerde:) 2/Bakara, 285; 3/Âl-i İmrân, 32, 50, 100, 132,
    149, 168; 4/Nisâ, 13, 34, 46, 59, 59, 64, 69, 80, 80; 5/Mâide, 7, 92, 92; 6/
    En’âm, 116, 121; 8/Enfâl, 1, 20, 46; 9/Tevbe, 71; 18/Kehf, 28; 20/Tâhâ, 90;
    23/Mü’minûn, 34; 24/Nûr, 47, 51, 52, 54, 54, 54, 56; 25/Furkan, 52; 26/
    Şuarâ, 108, 110, 126, 131, 144, 150, 151, 163, 179; 29/Ankebût, 8; 31/
    Lokman, 15; 33/Ahzâb, 1, 33, 48, 66, 66, 67, 71; 40/Mü’min, 18; 43/Zuhruf,
    54, 63; 47/Muhammed, 26, 33, 33; 48/Fetih, 16, 17; 49/Hucurât, 7, 14, 17;
    58/Mücâdele, 13; 59/Haşr, 11; 64/Teğâbün, 12, 12, 16; 68/Kalem, 8, 10; 71/
    Nûh, 3; 76/İns3an, 24; 96/Alak, 19.
    C İsyan Konusunda Âyet-i Kerimeler
    a Allah’a İsyan: 4/Nisâ, 14; 5/Mâide, 56; 8/Enfâl, 27; 9/Tevbe, 63; 13/Ra’d, 18;
    72/Cin, 23.
    b Peygamber’e İsyan: 4/Nisâ, 14, 42, 80, 115; 5/Mâide, 56; 8/Enfâl, 27; 9/Tevbe,
    61, 63; 22/Hacc, 78; 33/Ahzâb, 36; 72/Cin, 23.
    c Şeytan İsyanı Emreder: 2/Bakara, 169; 4/Nisâ, 14, 118-119; 6/En’âm, 128;
    7/A’râf, 200 24/Nûr, 21; 38/Sâd, 82-83.
    d Haksız İsyan ve Haksız Tecavüz: 7/A’râf, 33.
    D İtaat Konusunda Âyet-i Kerimeler
    a Allah’a İtaat Etmek: 3/Âl-i İmrân, 32, 132; 4/Nisâ, 13, 59, 69-70; 5/Mâide,
    92; 8/Enfâl, 1, 20, 46; 9/Tevbe, 71; 13/Ra’d, 18; 24/Nûr, 52, 54; 33/Ahzâb,
    71; 42/Şûrâ, 38; 47/Muhammed, 33; 48/Feth, 17; 58/Mücâdele, 13; 64/
    Teğâbün, 12.
    b Peygamber’e İtaat Etmek: 3/Âl-i İmrân, 31-32, 132; 4/Nisâ, 13, 59, 64, 69-
    70, 80; 5/Mâide, 92; 7/A’râf, 157-158; 8/Enfâl, 1, 20, 46; 9/Tevbe, 71; 24/
    Nûr, 51-52, 54, 56; 33/Ahzâb, 36, 71; 47/Muhammed, 33; 48/Feth, 17; 58/
    Mücâdele, 13; 59/Haşr, 7; 64/Teğâbün, 12.
    c Müslüman Emir Sahiplerine İtaat: 4/Nisâ, 59; 6/En’âm, 165.
    d Mü’minlerin İtaati: 2/Bakara, 285; 3/Âl-i İmrân, 16-17; 6/En’âm, 165; 24/
    Nûr, 51.
    e İtaat Edenlerin Özellikleri ve Mükâfatı: 22/Hacc, 34-35.
    f Kâfirlere İtaatten Sakınmak: 3/Âl-i İmrân, 149; 18/Kehf, 28; 25/Furkan, 52;
    28/Kasas, 86; 33/Ahzâb, 1-3, 48; 42/Şûrâ, 15; 76/İnsan, 24; 96/Alak, 19.
    g Münâfıklara İtaatten Sakınmak: 33/Ahzâb, 1-3, 48.
    E Biat (İtaat Sözü Vermek)
    a Peygamber’e Biat Etmek: 48/Feth, 10, 18.
    b Biatı Bozmak: 48/Feth, 10.
    c Rıdvan Biatı: 5/Mâide, 7; 48/Feth, 10, 18-21.
    d Mekke’nin Fethi Günü, Peygamberimiz’e Kadınların Biatı: 60/Mümtehine, 12.
    İSYAN - İTAAT
    - 121 -
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 2, s. 342-345
    2. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 370-373
    3. Fî Zılâlil Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 2, s. 481-484
    4. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 3, s. 234-235; 244-245
    5. Hayâtü’s- Sahâbe, M. Yusuf Kandehlevî, İslâmî Neşriyat Y. c. 2, s. 521-557
    6. Peygamberimizin Yaşantısından Eğitici Dersler, Abdülhamid Bilâli, Buruc Y. s.
    69-79
    7. Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 206-216; 267-274
    8. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 320-323, 386-387
    9. Kur’an’da Temel Kavramlar, Cavit Yalçın, Vural Y. s. 94-101
    10. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 337-342
    11. Dinde Ölçülü Olmak, Abdurrahman bin el-Luveyhık, Kayıhan Y. s. 425-519
    12. Kur’an’da Tevhid Eğitimi, Abdullah Özbek, Esra Y. s. 32-35
    13. Yeryüzünün Vârisleri, Kul Sadi Yüksel, Madve Y. s. 160-176
    14. İnanmak ve Yaşamak, Ercüment Özkan, Anlam Y. c. 1, s. 331-340
    15. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 70-75, 80
    16. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 10, s. 528-536
    17. Kur’an’da Kulluk, Zekeriya Pak, Kayıhan Y. s. 89-99
    18. Kur’an’da Denge, Faruk Gürbüz, Denge Y. s. 221-244
    19. İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 342-353
    20. Kur’an’da İnsan ve Toplumu, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 91-98, 249-259
    21. İslâm Nizamı, Ali Rıza Demircan, Eymen Y. c. 2, s. 173-177; 178-182
    22. İslâm’a Bağlılığım Neyi Gerektirir, Fethi Yeken, Özgün Y.
    23. Evet Adım İsyan, Nazrul İslâm, Fide Y.
    24. İsyan Ahlâkı, Nurettin Topçu, Dergâh Y.
    25. İtaatsizlik Üzerine Denemeler, Erich Fromm, Yaprak Y.
    26. Kur’an’da Toplumsal Çöküş, Ejder Okumuş, İnsan Y.
    27. Kur’an’da Sünnetullah ve Helâk Edilen Kavimler, Nuri Tok, Etüt Y.
    28. İslâm’ın Siyasi Yorumu, Ebu’l Hasan Ali Nedvî, Akabe Y.
    Sonsöz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…

    Okunma 8461 kez Son değişiklik Çarşamba, 27 Ocak 2021 01:05

    Ortam