Perşembe, 04 Şubat 2021 17:36

    Davet Usulü

    Yazan
    Ögeyi değerlendirin
    (0 oy)

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     

     

    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana faydasağlar. Yararlanacak herkese helâl olsun.


    Kitabın Adı
    Yazar
    Yayın Evi
    Dizgi
    Tashih
    Mizanpaj
    Kapak
    Basım Tarihi
    Baskı
    DÂVET
    Ahmed KALKAN
    Kalemder Yay.
    Ahmed KALKAN
    Ahmed KALKAN
    Asım ŞENSALTIK
    Asım ŞENSALTIK
    Kasım 2017
    KALEMDER
    Adres: İstiklal Mah. Kavaklıdere Cad.
    Doğruyol Sk. No 17 Ümraniye/İstanbul
    Tel: 0 (216) 520 25 80
    Kitap Temin Bilgileri;
    0 (216) 520 25 80 / 0554 542 28 10
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. / Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    Dâvet Usûlü Serisi 1. Kitap
    İnsanları Tuğyandan ve İsyandan Uzaklaştırıp
    Cennet Yoluna Çağırmak
    Ahmed KALKAN
    Dâvet Usûlü Serisi 1. Kitap
    İFHAF
    Merakını gidermek için bu kitabı eline alan vatandaş,
    Düzeni, toplumu, kendini eleştirmiyorsa;
    Şikâyetleri yoksa eğer,
    Çevresinden memnunsa,
    Kendine bir görev düşmediğine inanıyorsa,
    Düşüncesini değiştirinceye kadar
    Bu kitap ona uygun değildir.
    Boşuna rahatını bozmasın.
    Uykusunu kaçırmasın…
    Kitabı eline alan arkadaş!
    Dertliysen eğer, yaklaş.
    Değişmek ve değiştirmekse amacın
    Hayra ve güzele doğru,
    Gel birlikte arayalım doğruyu ve güzeli;
    En doğru ve en güzel Kitab’ın ışığıyla…
    Allah’ın dinini merkeze alan dâvâ adamı isen,
    Dâvânı yaymak, dâvetçi olmak önemli ise senin için;
    Sessiz çığlıklarla “imdat!” diye haykıranlara,
    Cehennemî alevler içinde yananlara,
    Elini uzatmak istiyorsan;
    Kurtulmak için kurtarmaya çalışmak şart diyorsan;
    Öyleyse bu kitap senindir, sana ithaf olunmuştur…
    AHMED KALKAN
    1955 Yılında Kütahya’da doğdu. İlkokuldan sonra hâfızlık ve Arapça eğitim aldı. Konya İmam Hatip Lisesi (1974), At. Üniversitesi Edebiyat Fakültesi (1978) mezunu. 1979-1983 yıllarında Sakarya Karasu’da Edebiyat öğretmenliği yaptı. İki yıl Fransa’da, altı yıl da Hollanda’da cemaat çalışmaları ve serbest öğretmenlik yaptı. 1992 Yılından bu yana İstanbul’da fahrî/özgür öğretmenliğini sürdürmekte olan Kalkan, evli ve dört çocuk babasıdır. Kalkan, Ümraniye’de Kalemder adlı dernekte çalışmalarını yürütmektedir.
    Avrupa’da Hicret, Tebliğ, Haksöz, Umran, Yeryüzü, Eğitim Yazıları, Berfin, Vuslat, Basiret, İktibas gibi dergilerde yazarın 200’ün üzerinde makalesi yayınlandı. Ahmed Kalkan, on yılı aşkın süre ile Yurt FM ve Özel FM adlı radyoda Kur’an Kavramları ve Tefsir ile ilgili programlar yaptı. Bu programlar, Anadolu’nun çeşitli illerindeki radyolarda CD aracılığıyla yayınlanmaktadır. Kalkan, Ümraniye ve çeşitli semtlerde Kur’an Tefsiri, Akaid, Sunum Teknikleri gibi dersler yapmakta ve değişik konularda seminerler vermektedir. Ayrıca, kurucusu olduğu Suffe İslam Okulu’nda talebe yetiştirmektedir.
    Yazarın yayınlanmış şimdilik 48 eseri vardır:
    1. Ansiklopedik Kur’an Kavramları, 2. Baskı, Özel Y. 10 cilt, 2014
    2. Müslümanın Akaidi, 11. Baskı, Özel Y. 2 cilt, 2015
    3. Gençler İçin Akaid, 11. Baskı, Özel Y., 2015
    4. Peygamberler ve Tevhid Mücadelesi, Özel Y. 2014
    5. Alâk Sûresi Tefsiri, Ma’ruf Y. 2016
    6. Kalem Sûresi Tefsiri, Ma’ruf Y. 2016
    7. Müzzemmil Sûresi Tefsiri, Özel Y. 2016
    8. Müddessir Sûresi Tefsiri, Özel Y. 2016
    9. Fâtiha Sûresi Tefsiri, Özel Y. 2016
    10. Müslümanın Müslümanlaşması, 2. Baskı, Özel Y. 2014
    11. Müslümanın Güzelleşmesi, 2. Baskı, Özel Y., 2014
    12. Müslümanın Evliliği ve Aile Hayatı, 6. Baskı, Özel Y. 2013
    13. Evlilik ve Aile Hayatı, 8. Baskı, Rağbet Y., 2011
    14. Sanat Bilinci, 4. Baskı, Denge/Düşün Y., İst. 2012
    15. Müslümanın Sanat Anlayışı, Rağbet Y. 2008
    16. Tevhid Bilinciyle Canlanmak, 2. Baskı, Özel Y., 2014
    17. Kur’an’ın Gör Dediği Kur’an’ın Kör Dediği, 2. Baskı, Özel Y., 2014
    18. Muslim’s Aqaid, (İngilizce) Özel Y. 2015
    19. İman ve Tevhid, 5. Baskı, Özel Y. 2015
    20. Din ve İslâm, Özel Y. 2011
    21. Akîde ve Şeriat, Özel Y. 2011
    22. İman ve Amel, Özel Y. 2011
    23. Tevhid, Rab ve İlâh, Özel Y. 2011
    24. Kitap, Kur’an, Okuma ve Yazma, Özel Y. 2011
    25. Peygamber, İmam ve Halife, Özel Y. 2011
    26. Âhiret ve Cennet-Cehennem, Özel Y. 2011
    27. Kıyâmet, Özel Y. 2011
    28. İbâdet, Hidâyet, Hayır ve Şer, Özel Y. 2011
    29. Dostluk ve Düşmanlık, Velâ ve Berâ, Özel Y. 2011
    30. Şirk, Özel Y. 2011
    31. Tâğut ve Mürted, Özel Y. 2011
    32. Put ve Puta Tapma, Özel Y. 2012
    33. Küfür, Kâfir ve Tekfir, Özel Y. 2012
    34. Nifak ve Münâfık, Özel Y. 2012
    35. Hıristiyanlık ve Yahûdilik, Özel Y. 2012
    36. Atalar Yolu, Özel Y. 2012
    37. Câhiliyye, Özel Y. 2012
    38. Zulüm ve İstikbar, Özel Y. 2012
    39. Bel’am, Özel Y. 2012
    40. Sevgi, İtaat ve İsyan, Özel Y. 2012
    41. Melek, Cin ve Şeytan, Özel Y. 2012
    42. Ecel ve Ölüm, Özel Y. 2012
    43. Hesap ve Hesaba Çekilme, Özel Y. 2012
    44. İman, Özel Y. 2011
    45. Eğitim, Özel Y. 2011
    46. Egemenlik Kayıtsız Şartsız Allah’ındır, Özel Y. 2011
    47. Şehâdet ve Şehid, Özel Y. 2012
    48. Dâvet, Özel Y. 2017
    Elektronik İletişim Adresi:
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    www.ahmedkalkan.org
    İÇİNDEKİLER
    ÖNSÖZ..............................................................................................................10
    DÂVÂ ADAMI VE DÂVETÇİ....................................................................10
    GİRİŞ.................................................................................................................15
    SÂLİH AMEL - HASENÂT........................................................................21
    DÂVET; HAKKA ÇAĞRI...........................................................................24
    DÂVETİN KONUSU.....................................................................................26
    DÂVETİN ALANI.........................................................................................28
    DÂVET VE SANAT.......................................................................................29
    DÂÎ/DÂVETÇİ................................................................................................31
    KUR’ÂN-I KERİM’DE DÂVET....................................................................32
    HADİS-İ ŞERİFLERDE DÂVET...............................................................38
    DÂVETLE İLGİLİ 15 TESPİT....................................................................49
    1- DÂVETİN HÜKMÜ NEDİR?...................................................................50
    2- KİM DÂVET EDECEK?............................................................................52
    3- KİMİ DÂVET EDECEĞİZ?......................................................................57
    4- NEYE DÂVET ETMELİYİZ?..................................................................60
    5- DÂVETİN SİSTEMLİ VE ORGANİZELİ OLMASI...........................64
    6- TOPLUMSAL VE SİYASAL KONULARLA İLGİLİ DÂVET, DİĞER KONULARDAN DAHA ÖNCELİKLİ VE DAHA ZORUNLUDUR..............................................................................................65
    7- DÂVET, BİR DEĞİŞİMİ HEDEFLEMELİDİR....................................66
    8- NASIL DÂVET ETMELİYİZ?................................................................68
    9- HANGİ ARAÇLARI KULLANMALIYIZ?........................................72
    10- DÂVET ÇALIŞMASI YAPACAKLARIN ORTAK BİR KİMLİK OLUŞTURMALARI ZARURİDİR..............................75
    11- DÂVET VE İSLÂMÎ MÜCADELE, İKTİDAR EKSENLİ DEĞİL; KULLUK EKSENLİDİR.........................82
    12- BÂTIL YOLLARLA HAKKA GİDİLMEZ: SİSTEM İÇİ VE DEMOKRATİK USÛLLERLE DÂVET VE OLUMLU DEĞİŞİM DÖNÜŞÜM GERÇEKLEŞMEZ...................................................................88
    13- NEBEVÎ USÛLÜ GÜNÜMÜZE UYGULAMALIYIZ: PEYGAMBERLERİMİZ, DÂVET KONUSUNDA BİZE EN GÜZEL ÖRNEKTİR.....................................................................93
    İNSANIN, KENDİNE YAPILANLARI AFFETMESİ......................100
    DÂVETÇİ AÇISINDAN AF VE MÜSÂMAHA...................................101
    HOŞGÖRÜ VE MÜSÂMAHA...................................................................103
    AF VE MÜSÂMAHANIN YOZLAŞTIRILMASI..............................107
    14- TEVHİDE İMANLA BİRLİKTE TÂĞUTU İNKÂR, DİNİN ESASIDIR............................................................................................109
    TÂĞUT KİMDİR?..........................................................................................112
    15- ÖZGÜRLÜK VE SERBESTLİK ANLAYIŞI.....................................117
    EMR-İ Bİ’L-MA’RÛF VE NEHY-İ ANİ’L-MÜNKER.......................118
    MA’RÛF NEDİR?...........................................................................................122
    MÜNKER NEDİR?........................................................................................126
    KUR’ÂN-I KERİM’DE EMR-İ Bİ’L-MA’RUF......................................127
    HADİS-İ ŞERİFLERDE EMR-İ Bİ’L MA’RUF VE NEHY-İ ANİ’L MÜNKER..........................................................................128
    DİN, MÜNKERLERİ HOŞ GÖRMEZ....................................................134
    İSLÂM TOPLUMUNDA BİR KÖTÜLÜĞE KARŞI GELMEYİ GEREKTİREN ŞARTLAR...................................................136
    KÖTÜLÜĞE ENGEL OLMANIN DERECELERİ..............................138
    MÜNKERİ NEHYETME İLE İLGİLİ 6 TESPİT................................139
    1- GÜNÜMÜZDE EMİR VE NEHY YOK; RİCA VE TAVSİYE VAR..............................................................................140
    2- ELLE MÜDÂHALE...................................................................................141
    3- DİLLE MÜDÂHALE.................................................................................145
    4- KALPLE MÜDÂHALE...........................................................................157
    5- KALPLE KÖTÜLÜK NASIL DEĞİŞTİRİLİR?...................................157
    6- KÖTÜLÜĞE KARŞI KALPLE BUĞZ BİLE YAPMAYANLARIN İMANI?!....................................................................158
    DÂVET VE TEBLİĞİ, DEVLET DAİRESİ HALİNE GETİRİLEN CÂMİLERE HAPSETMEK.............................................162
    DEVLETİN EMRİNDE DİYANET, DİYANETİN EMRİNDE CAMİLER VE CEMAAT..........................163
    CÂMİNİN MÜSLÜMANIN HAYATINDAKİ YERİ........................164
    MESCİDLERİN GERÇEK İŞLEVLERİNE ENGEL OLANLAR, EN BÜYÜK ZÂLİMLERDİR...........................................167
    YERYÜZÜ MESCİDİ...................................................................................170
    CÂMİLERİMİZİN YENİDEN İHYÂSI.................................................171
    DİYANETİN HUTBELERİNDEN KÜÇÜK BİRER KESİT.................180
    DÂVETLE İLGİLİ DİĞER KAVRAMLAR;.........................................182
    TEBLİĞ.............................................................................................................182
    VAAZ.................................................................................................................193
    NASİHAT.........................................................................................................194
    İRŞÂD................................................................................................................196
    İNZÂR/UYARI...............................................................................................198
    KUR’AN’DA İNZÂR....................................................................................199
    MÜ’MİNLERİN UYARILMASI ..............................................................201
    UYARININ FAYDA ETMEDİĞİ KÂFİRLER.....................................203
    ÇAĞDAŞ DÂVETÇİNİN/UYARICININ, İNZARIN FAYDA EDİP ETMEDİĞİYLE İLGİLİ KONUM TESPİTİ..............................205
    BÜTÜN TOPLUMLAR PEYGAMBER ARACILIĞIYLA UYARILMIŞTIR............................................................................................206
    ELÇİ GÖNDERİLMEYEN, UYARI YAPILMAYAN TOPLUMLAR HELÂK EDİLMEZLER.................................................209
    HİSBE TEŞKİLÂTI VE MUHTESİB......................................................211
    MUHTESİB.....................................................................................................215
    MUHTESİBİN İZLEYECEĞİ METODLAR........................................216
    MUHTESİBİN GÖREVLERİ....................................................................218
    MUHTESİBİN ÖZELLİKLERİ................................................................219
    TOPLUMUN ÖNDERLERİ TOPLUMDAN SORUMLUDUR.......221
    DÂVETİN GEREKLİLİĞİ, İLK SÛRELERDE BİLE VURGULANIR..............................................................................................224
    OLUMSUZ DEĞİŞİM..................................................................................227
    BİZİM HAPSİMİZ HALVET, SÜRGÜNÜMÜZ SEYAHAT, KATLİMİZ ŞEHÂDETTİR!..........................................................................228
    KONUYLA İLGİLİ GENİŞ BİLGİ ALINABİLECEK KAYNAKLAR.................................................................................................140
    10 Dâvet
    ÖNSÖZ
    DÂVÂ ADAMI VE DÂVETÇI
    “Da’vâ” kelimesi ile “da’vet” kelimesi aynı kökün iki büyük dalı.
    Dâvâ; sözlükte “çağırmak, seslenmek, duâ etmek, getirilmesini istemek”
    anlamına geliyor. Kerim olan Kur’an’da, sözlük anlamına
    uygun olarak, “çağırma ve duâ mânâsında üç âyette geçmektedir.1
    “Dâvet”, insanları hakka, hidâyete, Allah’a ve O’na kulluğa bir çağrıdır;
    dâvâ da bu çağrıyı yaptıran bilinç… O yüzden dâvâ adamı olmadan
    dâvetçi olunmaz. Dâvetçi olmayan bir kimse de dâvâ adamı
    sayılmaz.
    Dâvâ adamı… Hangi dâvâ? Kur’an’ın ifadesiyle, ‘dağların bile,
    üzerine aldığında korkudan parça parça olacağı’23 dâvâ… ‘İnsandan
    başka, her şeyin yüklenmekten çekindiği’ dâvâ… Onun büyüklüğünün
    farkında olanları inim inim inleten, dizlerinin bağını çözen, mağaralarda
    inzivaya çektiren, çöllerin yalnızlığına sürükleyen dâvâ…
    Kendini kendine unutturan, kalabalıklar içerisinde yalnızlaştıran
    veya farklı bakışla; Allah’ı her an hatırlattığından kendini hiç unutturmayan,
    sahibini hiç yalnız bırakmayan bu dâvâ nasıl bir dâvâ idi?
    Evet, bu, kulluk dâvâsıdır ki her şeyin sahibi olan Hz. Allah’ın
    (cc), insana yüklediği en büyük görevdir. “Ben cinleri ve insanları
    ancak bana kulluk yapsınlar diye yarattım.”4 beyanı ile insana görevini
    bildiren Allahu Teâlâ, bu ağır yükü insana vermiştir.
    Kâmil insan, rehberimiz, önderimiz ve örneğimiz Hz. Muhammed
    Mustafa’yı (s.a.s.); varolan acılara ilâve olarak daha büyük imtihanlara,
    hayatı boyunca büyük zorluklara sabrettiren dâvâ, kul olma
    dâvâsı idi. O, önce kul, sonra rasul idi.
    Bu öyle bir dâvâ idi ki, tek önderimiz Peygamberimiz’e: “Bir
    elime Güneş’i, diğer elime Ay’ı verseniz, bu dâvâdan vazgeçmem!”
    dedirtiyordu. Bu, öyle bir dâvâ idi ki, Hz. Ali’yi Peygamber’e sûi
    kast yapacakları gün, yüzde doksan dokuz ölüm riski olan sûi kast
    yatağına seve seve yatırıyordu. Bu öyle bir dâvâ ki, Hz. Ömer’e hic-
    1 7/A’râf, 5; 10/Yûnus, 10; 21/Enbiyâ, 15
    2 59/Haşr, 21
    3 33/Ahzâb, 72
    4 51/Zâriyât, 56
    Ahmed Kalkan 11
    ret esnasında: “İşte ben Medine’ye hicret ediyorum. Kim karısını
    dul, çocuklarını yetim bırakmak istiyorsa, sabahleyin Mekke çıkışında
    beni takip etsin!” dedirten bir dâvâ. Öyle bir dâvâ ki; kılıçla
    başı kesilirken, “ben kazandım!” diye katiline haykırmayı öğreten
    bir dâvâ. Bu öyle bir dâvâ ki, Müslümanları ihbar ettiremesinler
    ve gizli savaş taktiklerini zorla da olsa söylettiremesinler diye dilini
    dişleriyle koparıp düşmanın yüzüne dilini tükürten bir dâvâ.
    Bu öyle bir dâvâ ki, “düşman askerleri toplandı, üzerinize geliyor,
    korkun onlardan” denilince imanları artıp “Allah bize yeter, O ne
    güzel vekildir” dedirten bir dâvâ. Bu öyle bir dâvâ ki, ülkenin en
    fakiri karnını doyurmadan kendi karnını doyurmayı câiz görmeyen
    ve günlerce aç kalan devlet başkanları yetiştiren bir dâvâ. “Kudüs
    işgal altında. Onu fethedinceye kadar vallahi hiç gülmeyeceğim”
    diyen ve Kudüs’ü kurtarıncaya kadar tebessüm bile etmeyen Selâhaddin’lerin
    dâvâsı. Bu öyle bir dâvâ ki, yüzde yüz ölüm olsa da;
    şehit olacağım diye düğüne, bayrama gider gibi gülerek dâvâ uğruna
    ölüme atılanların dâvâsı.
    Hacer anamızın, kendisini Mekke’nin kurak çölünde küçücük
    oğluyla birlikte yalnız bırakan büyük eşi Hz. İbrahim efendimize
    söylediği şu sözleri söyletir dâvâ:
    “Böyle yapmanı Allah mı sana emrediyor?” Hz. İbrahim: “Evet”
    deyince, Hacer de: “O halde O, bizi asla yalnız bırakmaz!” demişti.
    İşte ıssız bir çölde bebeğiyle yapayalnız yaşayacak Hacer’e bu sözü
    söyleten dâvâ… Hz. Ebubekir’e: “Bunu Muhammed mi söylüyor?
    Öyleyse doğrudur!” dedirten dâvâ.
    “Gerek zindanda gerekse hastanede olsun, Müslüman olarak
    öldükten sonra hiçbir şeye aldırmam. Allah nerede, nasıl bir ölüm
    yazmış, onu bilmem. Ancak, yatakta ölmeyi değil de, şu üç durumdan
    biri üzere ölmek isterim. Ya Allah’a ibâdet ederken secdede; ya
    Allah yolunda dâvet eder, ilim öğretirken kürsüde, ya da Allah için
    cihad ederken cephede…” dedirten dâvâ. Allah yolunda, Allah için
    yaşayıp aynı gaye uğrunda ölmek, daha doğrusu ölümsüzleşmek…
    İşte dâvâ bu. Akıl ehli hayatta kalmak için onlarca yol arayıp bulmaya
    çalışırken, gönül ehlinin Allah yolunda, dâvâsı için şehid olmaya
    can atması…
    Allah’la alışveriş yaptıran, en kazançlı ticarete imza attıran dâvâ,
    dâvâmız…
    12 Dâvet
    İbn Teymiyye’ye şu sözü söyleten dâvâ: “Düşmanlarım bana ne
    yapabilirler ki? Benim cennetim ve bahçem göğsümdedir. Nereye
    gidersem o da benimle birliktedir. Eğer beni zindana koyarlarsa,
    zindanım bana halvet yeri olur… Beni öldürürlerse, öldürülmem
    şehâdet olur… Beni sürgün ederlerse, sürgünüm seyahat olur…”
    Bu öyle büyük bir dâvâ idi ki Hz. Ebu Bekir’e (r.a.) malını-mülkünü
    feda ettiren; Hz. Ömer’e (r.a.), kendisine ölümü hatırlatacak bir
    adam tutturan… Bu öyle bir dâvâ idi ki Hz. Ali’yi savaş meydanlarının
    aslanı yapan; Hz. Osman’ı, meleklerin bile hayâ edecekleri
    bir kişi haline getiren; Hz. Bilal’ı koskoca kayaların altında “ahad,
    ahad” diye yeri göğü inleten, ateşten kumların üzerinde sabrettiren…
    Seyyid Kutub’u “bin tane başım olsa bu dâvâ uğruna hepsini
    seve seve veririm” dedirten, felçli Ahmed Yâsin’i tekerlekli sandalyesinde
    oradan oraya koşturan, hastaların hastalığını unutturan,
    dertleri zevke çeviren, geceleri uyutmayan, gündüzleri oturtmayan,
    koşturan, coşturan, ama boş durdurmayan bir dâvâ…
    Evet, bu öyle bir dâvâ ki mallarını ve canlarını Allah’a sattıran,
    O’nu râzı ve memnun etmek için her türlü acıya katlandıran… O’nu
    hoşnut edebilmek için dünyanın bütün belâlarına, yürekleriyle set
    oldukları dâvâ…
    “Dâvâ bilincine sahip kardeşim, vazifen, dikenler arasından
    güller toplamaktır. Ayağın çıplaktır, batacak. Elin açıktır, dikenler
    ısıracak. Buna sevineceksin. Çöllere sürülürsen kanınla ağaç yetiştireceksin.
    Kutuplara sürülürsen enerjinle, ısınla buzdan putları
    eritecek, açtığın yerde sebze yetiştireceksin. Yeşilliği sevmeyenler
    olacak, yakacaklar, yıkacaklar. Sen, sana yakışan olgunlukla tavır
    koyacaksın. Bazen sabırla bazen kahırla, bazen susarak bazen gürleyerek
    hakkı gündemleştireceksin. Ekvatora sürgün olsan; yağmur
    olacaksın, kar olup yağacaksın. Karanlık zindanlara salarlarsa
    ışık, paslı vicdanları görürsen ümit, imansız kalplere rastlarsan nur
    vereceksin. Sen verdiğin için suç olacak, sen getirdiğin için ceza
    göreceksin, sen konuştuğun için mahkûm olacaksın. Ve buna şükredeceksin.
    Anadan, yardan, serden geçeceksin. Candan, gönülden
    Kur’ân’a sarılacaksın. Ayaklı Kur’an olmaya çalışacaksın. Damla
    iken deniz, nefes iken tayfun olacaksın. Derdini yazmak için derini
    kâğıt, kanını mürekkep edeceksin. Kimse ile görüştürmezlerse, meAhmed
    Kalkan 13
    cnun olup çöllere düşeceksin. Leyla arar gibi hidâyet arayanları sen
    bula-caksın. Bulamazsan üzülmeyeceksin. Dosta gülle varacaksın,
    düşmana gülle olup patlayacaksın. Makamlar, servetler teklif etseler,
    dâvânı satmayacak, kendini azaba atmayacaksın. Yalan, iftira,
    çamur fırtınasına tutulursan, hissiyatını terk edecek, moralini bozmayacaksın.
    Önünde demirden set yaparlarsa, dişinle deleceksin.
    Dağları toptan oymak gerekirse, kazma yok demeyecek ve iğne ile
    oyacaksın. Unutma! Nerede olursan ol, küfrün ve cehlin tâ temelini
    çürüteceksin. Bir gün Kur’ân etrafındaki surların yıkıldığını görürsen,
    hemen kemiklerini taş, etlerini harç, kanını da su edeceksin.
    Etrafına ilimden, irfandan, faziletten, ahlâktan kaleler dikeceksin.”5
    Kaleler fedâi ister, kimse öne atılmıyorsa bile, ilk fedâi sen olacaksın.
    Özetle; Kur’ân talebesi olacak, içinde kendinin de olduğu Kur’an
    neslini oluşturacaksın. Dâvâ adamı Müslüman bilir ki, bu yol kıldan
    ince, kılıçtan keskincedir. Her kişinin yolu değil, “er” kişinin
    yoludur. Hak yolda tek başına da kalsan, tevhid bayrağını elinden
    bırakmayacak, onu teslim edeceğin birilerini yetiştireceksin. Hakkı
    anlatacaksın, Hak için, hakkı hakkıyla yaşayarak hak kitabın tercümanı
    olacaksın.
    Müslüman, dâvâ insanıdır. Kendisini dâvâsına adayan, nerede
    yaşıyorsa, “burada dâvâ benden sorulur” diyen, sözüyle ve özüyle
    Allah’a dâvet eden kimsedir. İslâm’a köle olan, her türlü esaretten
    kurtulmuştur. Taş duvarların arasında olan mahkûm, iman ile şükreder,
    hayal ile dünyayı dolaşır. Sabır ile hakkına râzı olur. İnancını
    yerine getiremeyen insan, her yerde mahkûmdur. Dâvâlar bazen
    mahrumiyet içinde İslâm’ı öğrenen gençlerin kafasında, bazen hapishanelerde,
    bazen mezarlıklarda yükselir. Dâvâ adamları; Çokları
    bu dünyadan gitti. Fakat iz bıraktılar. Medeniyet onların elinde parladı.
    İnsaniyet, onların hayatından ilham aldı. Dâvâ adamı yolcudur;
    sırât-ı müstakîm yolcusu. Dâvâ adamı ufka yürür. Konaklanacak her
    yeri geçer. O, ufku yakalamak için yürür...
    Arayıp yönelmek dâvâ insanından; yolu gösterip istikamete yardım
    Rabbimizdendir. “İhdinâ’s-sırata’l müstakim: Bizi dosdoğru
    yola ilet”6
    İbrâhim (a.s.) örnektir ki, muvahhid dâvetçiyi Allah’ın izniyle
    ateş yakamaz!
    5 Zübeyir Gündüzalp; kısmen değiştirilip bazı ilavelerle
    6 1/Fâtiha, 6
    14 Dâvet
    İsmâil (a.s.) haykırır ki, Allah askeri mücâhid dâvâ adamını Allah
    aksini dilemedikçe bıçak kesemez!
    Zorba Câlût’un dev cüssesi, çocuk yaştaki Dâvud karşısında
    mağlup olacaktır. Aynı şekilde zorba İsrail ve Amerika karşısında
    çocuk yaştaki eli sapanlı Filistin’li gençler Allah’ın izniyle gâlip gelecektir.
    Ebâbil kuşlarının attığı taşların fil ordusunu yerle bir etmesi
    gibi muvahhid Filistinli çocukların attığı taşlar da fil gibi İsrail
    tanklarını silip süpürecektir.
    Şeytanın hileleri, Firavun’un sihirbazları İslâm’a ve Müslüman
    dâvâ adamına zarar veremeyecektir. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh;
    Güç ve kuvvet, yalnız Allah’a aittir.
    Allah’ın dinine yardım edene Allah da yardım edecek, ayaklarını
    sâbit kılacaktır.7
    “Bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette yollarımıza eriştireceğiz.
    Allah, şüphesiz güzellik sergileyen muhsinlerle beraberdir.”8
    Her şey Allah’ın askeridir. O dilerse deveyle, dilerse pireyle
    mü’minlere yardım eder. Dilerse, sivrisinekle Nemrutları helâk
    eder. Kuşlarla Ebreheleri mahveder. İncecik ipliklerden oluşan ağıyla
    örümcek, kâfir güçleri alt etmeye yeter; hicret-i Rasûl’de olduğu
    gibi.
    Allah, dilerse melekleriyle yardım eder, Bedir’deki gibi.
    Dilerse, rüzgârıyla yardım eder, Hendek’teki gibi.
    Dilerse zâlim tâğutu bile, yetiştirmesi için sana hizmetçi kılar;
    Firavun’u Mûsâ’ya (a.s.) yardım ettirdiği gibi.
    Ne diyor Kur’an’ımız: “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer gerçekten
    dosdoğru iman ediyorsanız siz üstünsünüz, siz gâlipsiniz.”9 ; “(Gerçek)
    mü’minlere yardım etmek Bizim üzerimize haktır.”10
    Kim Allah’a (O’nun yardımına) sahip o neden mahrum? Kim Allah’tan
    mahrum o neye sahip?
    7 47/Muhammed, 7
    8 29/Ankebut, 69
    9 3/Âl-i İmrân, 139
    10 30/Rûm, 47
    Ahmed Kalkan 15
    “Sen bir devsin, yükü ağırdır devin” veya: “Benden adam olmaz,
    bu konular derin” diyecek insan; seçimini yapacak, safını seçecek.
    Ya bu dâvâyı seçecek veya ot gibi, böcek gibi dâvâsız yaşayacak. İki
    yol var: Ya Allah’ın dâvâsı veya şeytanın yolu. Ama, bu dâvâyı seçerse
    dünyada bedelini ödemesi gerekecek. Şairin dediği gibi: “Bu
    dâvâ hor, bu dâvâ öksüz, bu dâvâ büyük!” Ama âhiret hayatında
    bineğin olacak bu yük.
    Evet, insan ya bu dâvâyı seçecek ya da bu dâvâ yarın o kimseden
    dâvâcı olacak.
    16 Dâvet
    GIRIŞ
    Saygıdeğer dostum Mehmet Pamak’ın cümleleriyle kitaba giriş
    yapmak istiyorum:
    Tevhidî mücadelenin karşısında yer alan câhiliye, kimi zaman güç
    kullanmak marifetiyle alenen, çoğu zaman da uzlaşma arayışıyla ve
    hatta bizdenmiş gibi görünerek münâfıkça etkisini yoğun biçimde
    sürdürmektedir. Bu nedenle İslâmî mücadelenin ilk adımının, açık
    bir ayrışma talebi içermesi gerektiğini söylemek yanlış olmayacaktır.
    Ancak bu ayrışma, tarafların doğru şekilde tanımı yapılmadan
    pratikte bir anlam ifade etmez. Doğrusu bugün, câhilî düzenin etkisinin
    ve dönüştürücü gücünün ardında da Müslümanların yeterince
    derinlikli bir eleştiri getiremeyişlerinin yattığını söylemek yanlış olmaz.
    Çağın gerçeklerini doğru analiz eden, vahiyle bağlantısı diri ve
    sonuçları ne kadar ağır olursa olsun adâlet çizgisinden ayrılmamayı
    sağlayacak “ fedâ bilinci” eksikliği mücadeleyi sekteye uğratmaktadır.
    Bu zaafın giderilerek yeniden bir diriliş hamlesiyle ilerlemek,
    ancak İslâmî mücadeleyle ilgili gerçekçi ve cesur bir özeleştiriyle
    mümkün olabilecektir.
    Kendilerini özgün İslâmî kavramlarla tanımlayan, bu durumdan
    bir eziklik ve kompleks duymayan, vahyin getirdiği kavram, ilke ve
    değerleri eylem ve söylemlerine egemen kılmaktan ve bunları yaşayıp
    topluma taşımaktan usanmayan ve utanmayan, tam tersine onur
    duyan şahsiyetli Müslümanlara ihtiyaç vardır. İstikrarlı, zikzak çizmeyen
    düşünce seyri ve süreklilik arz eden çabalarıyla istikametini
    bozmadan yürüyen örneklerin çoğalıp yaygınlaşmasına ihtiyaç vardır.
    Egemen şirk sistemi ve kurumlarıyla uzlaşmaktan, bütünleşmekten
    uzak duran, dünyevîleşmeye prim vermeyen, bedeli neyse ödemeyi
    göze alarak, köklü bir inkılâpla tevhidî toplumsal değişimin
    gerçekleşmesi için çaba göstermekte ısrarcı olan, Müslüman âlim,
    öğrenci, aydın, entelektüel ve akademisyenlere olduğu kadar, yine
    aynı özelliklere sahip halktan insanlara ihtiyaç vardır. Toplumun
    örnek alacağı, emanete riâyetkâr, doğru sözlü, ahde vefalı, iffetli,
    izzetli, âdil, emin ve güvenilir Müslüman şahsiyetlere ihtiyaç vardır.
    İnandığı değerleri, hiçbir dünyevî menfaat karşılığında satmayan,
    akîdesini ve ilkelerini hiçbir hesap, korku ve endişe ile terk etmeyen
    muvahhidlere ihtiyaç vardır.
    Ahmed Kalkan 17
    Eğer tevhidî toplumsal dönüşüm ve inkılâp bir gün gerçekleşecekse,
    bu, ancak böyle ilkeli, tutarlı, ahlâklı ve şahsiyetli mü’minlerin
    aynı temel değerlerin, aynı Hak mesajın dâvetini yaymaktaki
    samimi, ısrarlı ve süreklilik arz eden istikrarlı şâhidlikleriyle gerçekleşebilecektir.
    Tıpkı su damlalarının aynı noktaya istikrarlı, ısrarlı
    ve süreklilik arz eden, planlı ve disiplinli vuruşlarının en sert
    kayaları bile zamanla deldiği gibi… İlke ve değerlerini koruyarak
    yapılacak şahsiyetli bir İslâmî dâvetin, örgütlü, planlı, ısrarlı, istikrarlı,
    sürekli, ilkeli ve tavizsiz bir biçimde topluma götürülmesi
    de bir gün o toplumun dönüşümüne vesile olabilecektir. Bir toplum
    eğer dâvete icabet edecekse, bunun, peygamberlerin örnekliğinde
    ortaya konan yolu budur. Yani, şiddeti esas alarak ya da câhiliye
    sisteminin ilkeleriyle siyaset yaparak değil; merhameti, hikmeti ve
    güzel örnekliği esas alan dâvet ve eğitim yöntemiyle tevhidî toplumsal
    dönüşüme ve İslâmî sisteme ulaşılabilir. Tabii ki bu yöntem; kulluk
    eksenli bir hayat tasavvuru içinde, uzun soluklu bir yürüyüşe
    dayanmayı; sabredip direnmeyi, çabuk bıkmamayı, yılmamayı, sürekli
    yeni umutlar yeşertecek güçlü bir moral, irâde ve azmi; risk
    almayı, bedel ödemeyi göze alan bir yürekliliği; şahsiyetli bir dâvâ
    adamlığını, dâvâsına ve dâvâ arkadaşlarına karşı güçlü bir sevgi ve
    bağlılığı, dâvâsı ve dâvâ arkadaşları için samimi bir yardımlaşma ve
    fedâkârlık duygusuna sahip olmayı gerektirmektedir.11
    İnsan yeryüzüne, nasıl davranışlar göstereceği, iyi ve kötü amellerden
    neler yapacağı belli olsun diye çıkarılmıştır. “Hanginizin
    daha iyi amel işleyeceğini denemek için ölümü ve hayatı yaratan
    O’dur.”12 İman, insana dünyada çok büyük onur ve âhirette ebedî
    mutluluk sağlar. Cennet bedâvâ değildir. Kur’an, imanın bir imtihan,
    ıstırap ve çile işi olduğuna dikkat çeker. “İnsanlar, sandılar mı
    ki, ‘iman ettik’ demeleriyle bırakılacak, inceden inceye imtihan ve
    ıstıraba çekilmeyecekler. Yemin olsun, biz onlardan öncekileri de
    inceden inceye sınavlardan geçirmişizdir.”13 ; “Şüphesiz ki sizi biraz
    korku, açlık, mal, can ve ürün eksikliğiyle imtihan edeceğiz. (Ey Muhammed)
    sabredenleri müjdele!”14
    11 Mehmet Pamak, “Ehven-i Şer Meselesine Nasıl Bakmalıyız -2”, Haksözhaber, 25.06.2008
    12 67/Mülk, 2
    13 29/Ankebut, 2
    14 2/Bakara, 155
    18 Dâvet
    İman dediğimiz şey, Allah ve Rasûlü’ne karşı sevgide şekillendiği
    gibi, Allah’ın dinini yüceltmek ve hâkim kılmak için cihad etmede,
    yeryüzünde zulmü ve fesadı önlemek için mücâdele vermede
    de şekillenmelidir. Allah’a yaklaşmak için namaz ve oruca devam
    etmede, haram ve helâla ittibâ etmede de iman kendini göstermelidir.
    Allah, imandan söz ederken, iman ile birlikte amellerden de söz
    ediyor. Bu amellerin ekseriyeti de cihad kavramında birleşir. Çünkü
    cihad, imanın ruhu ve ameli olarak ortaya çıkar. “Mü’minler ancak
    o kimselerdir ki, Allah’a ve Rasûlü’ne iman ettikten sonra şüpheye
    sapmayıp Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad ederler. İşte
    onlar, imanlarında sâdık (doğru) olanların ta kendileridir.”15
    İman; meyvesiz, kuruyup çürümüş, odun kütüğü olmuş bir ağaç
    değildir; iman ağacının mutlaka eseri ve meyvesi görülmelidir. İmanın
    meyvesi, Allah’tan korkup Allah’ın murâkabesi altında olduğumuzu
    bilmektir. İmanın meyvesi, dini dosdoğru şekilde anlamak,
    iman etmek, yaşayışına geçirmek ve başkalarına dosdoğru bir usûl
    ve üslûpla bu dâveti götürmektir. Şüphesiz Allah’ı tanıyan kişi, kendi
    kusurlarını idrâk eder, sadece O’ndan korkar ve ona göre hazırlık
    yapar. “Allah’ın gönderdiği risâleti tebliğ edenler, O’ndan korkanlar
    ve başka hiçbir kimseden korkmayanlar var ya, işte bu, Allah’ın dinine
    dosdoğru uyan hak ehlinin sıfatıdır.”16
    İmanın varlığının en güzel isbatı, vahye sarılmaktır. Çünkü vahy,
    en temiz ve en sağlam kaynaktır. Vahye sarılmak, Allah’a bağlanıp,
    araya aracılar koymadan doğru olanı kendisinden almaktan başka
    bir şey değildir. Vahye sarılmaksızın Allah’a bağlanmak mümkün
    değildir. Vahyin mü’minlerden istediği onu dinlemek ve ona tâbi olmaktır.
    “Aralarında hükmetmek üzere, Allah’ın Rasûlü’ne dâvet olundukları
    zaman, mü’minlerin sözü ancak, ‘dinledik ve itaat ettik’
    demelerinden ibârettir. İşte asıl amaçlarına erenler bunlardır. Kim
    Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ederse, Allah’tan korkar ve O’ndan sakınırsa,
    işte bunlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”17 ; “Allah ve
    Rasûlü bir işte hüküm verdiği zaman, mü’min erkek ve mü’mine bir
    kadın için işlerinde muhayyerlik (başka şeyi tercih etme özgürlüğü)
    15 49/Hucurât, 15
    16 33/Ahzâb, 39
    17 24/Nur, 51-52
    Ahmed Kalkan 19
    yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne isyan ederse, muhakkak ki o, apaçık
    bir sapıklığa sapmıştır.”18 ; “Öyle değil, Rabbine and olsun ki,
    onlar aralarında çekiştikleri, tartıştıkları şeylerde seni hakem yapıp,
    sonra da verdiğin hükümden dolayı yürekleri hiçbir sıkıntı duymadan
    tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.”19
    Görüldüğü gibi, mü’min erkek ve mü’mine kadınlara muhayyerlik
    hakkı yoktur. İman ettikten sonra, kendi hevâ ve hevesine göre
    hareket edemezler. Allah’a ve Rasûlü’ne itaat etmek zorundadırlar.
    Allah’a iman, sonra arkasından isyan, apaçık bir sapıklıktır. Allah’a
    iman, teslimiyetle beraber bütün işlerde Allah Rasûlü’nün hakemliğini
    şart koşar. İman ettiğini iddia eden herkesin mutlaka hakemi,
    hükmünü kabul edip uygulayacağı ölçüsü, tercihi Allah ve Rasûlü
    olmalıdır. Aksi, dalâlettir.
    “Erkek ve kadından her kim mü’min olarak sâlih amel işlerse,
    onu hoş bir hayatla yaşatırız. Onların ücretlerini, yaptıklarının en
    güzeliyle veririz.”20 Mü’min erkek ve kadınlara Allah, bu dünyada
    iyi bir geçim hazırlar. İman ve sâlih amelin mükâfatı olarak böyle bir
    hayatı onlara kolaylaştırır. Âhiretteki ecri ise daha güzeldir. Mü’min
    olup sâlih amel işleyenlere vaad edilen dünyadaki güzel hayat, birçok
    şeyle gerçekleşir. Rızâ, gönül huzuru (itmi’nan), iç rahatlığı (inşirâh-
    ı sadr), mutluluğu hissetmek ve rahat geçim. Bunlar, maddî
    ve dış etkenlere bağlı değil; iç etkenlere, gönle bağlı hususlardır.
    Gönüllere tasarruf edebilen de ancak Allah’tır. İmanla beraber olan
    sâlih amelin mükâfatı, dünyada tertemiz, hoş bir geçimdir.
    Kişi, tevhidî imanın zarûri gereği olan sâlih amellerle kendini
    ve çevresini ıslah gayretini hayat boyu sürdürme çabası içindeyse,
    başkalarının yoldan sapması ondan sorulmaz ve ona zarar vermez.
    Kulluk/ibâdet, iki cihanda kurtuluşumuz için temel esas. Başkalarını
    kurtarma iddiasıyla kendi kurtuluşunu riske atan insanlar bilmeli
    ki, bu yol akılla bağdaşmaz.21 Başkalarını kurtarmaya çalışmadan
    da kurtulmak mümkün değil.22
    18 33/Ahzâb, 36
    19 4/Nisâ, 65
    20 16/Nahl, 97
    21 2/Bakara, 44
    22 103/Asr, 1-3
    20 Dâvet
    “Ey iman edenler iman edin…”23 İ manın h akkını v erin, n asıl
    iman edilmesi gerekiyorsa öyle iman edin. Sadece sözde değil; özde
    de, davranışta da teslimiyet gösterin. Bütün organlarınıza iman ettirip
    onları Allah’a teslim olan müslüman yapın. İmanınızı itaatle
    ispatlayın. Mü’minlerin geçirileceği sınavlara hazır olun. Ve imanda
    sebat edin. “Ey iman edenler! Allah’tan O’na yaraşır şekilde, hakkıyla,
    nasıl korkulması gerekiyorsa öyle korkun ve ancak müslümanlar
    olarak can verin.”24 Müslüman olarak ölmek istiyorsak, yeniden
    müslümanlaşmak ve müslümanca yaşamak zorundayız.
    Batılı bâtılın şoförlüğünde helâke doğru son sürat sürülen dünya
    arabasının tek kurtuluş şansı vardır. Tüm birikimlerini harcayan,
    bütün umutlarını yitiren çağdaş insanının tek umudu kalmıştır. O
    da İslâm’ın toplumda hâkim olması. Kulluk yolunun, hayatı ibâdet
    haline getirmenin önündeki tüm engellerin kaldırılması. Müslüman
    gibi inanıp müslümanca yaşayan müslüman göremediği, o boy aynasında
    boyunun ölçüsünü alıp kendine bakamadığı için insanlık,
    kendi yanlışlarının farkına varamamaktadır.
    Müslümanların, emredildikleri gibi gerçek anlamda İslâm’ı yaşamaları
    için tevhid, ibâdet ve cihad bilincine yeniden kavuşmaları ve
    bunları içselleştirmeleri gerekmektedir. Tâğutu reddedip muvahhid
    mü’minlerle tek ümmet olmanın, islâmî değişim ve dönüşümü kendimizden
    başlatarak toplum fertlerine, eğitim, hukuk, ekonomi gibi
    sosyal ve siyasal hayatla ilgili tüm alanlara ulaştırmaya çalışmak hedefimiz
    olmalı ve kulluk diye adlandıracağımız bu hedeften zerre
    kadar taviz vermeden yaşamak ve mücadele etmek için birbirimizle
    yardımlaşmalı ve bir binayı teşkil eden tuğlalar gibi birbirimizle kenetlenmeliyiz.
    Bütün dâvetçilerin rehberi, örneği olan peygamberlerin tümü,
    Allah’a kulluk ve ibâdeti ve tâğuta kulluktan sakınmayı tebliğ etmek
    için kavimlerine gönderilmiştir.25 O nların m irasçıları olan g ünün
    hareket ve dâvâ adamları da öncelikle Allah’a kulluğu hedeflemeli
    ve tâğuttan kendisi sakındığı gibi, çevresini de sakındırmalıdır.
    Mükellef olan insan, iki şey ile emredilmiştir: Günahı terk ve
    23 4/Nisâ, 136
    24 3/Âl-i İmrân, 102
    25 16/Nahl, 36
    Ahmed Kalkan 21
    başkasını günah işlemekten alıkoymak. Bu iki görevden birini
    yapmamak, diğerini de yapmamayı gerektirmez. “Mâ lâ yüdrakü
    küllühü, lâ yütrakü küllühü: Bir şeyin hepsine ulaşılamıyorsa,
    tamamen de terk edilmez.” İnsan bir ağaç gibi olmalıdır: Ağaç, bir
    taraftan her geçen zaman diliminde köklerini ahtapot kolları gibi
    her yöne yayarak ve gittikçe derinlere dalarak kendine lâzım olan
    besin kaynaklarına müracaat edip kökünü, gövdesini güçlendiriyor.
    Aynı zamanda da meyve vermeye devam ediyor. Hatta daha çocukluktan/
    fidanlıktan yeni kurtulan genç bir fide iken bile acı da olsa
    meyve vermeyi deniyor. Hem güçlenmeye hem de meyve vermeye
    devam ettiği müddetçe sadece kendi gücü artmıyor, ortaya koyduğu
    ürünün, meyvelerinin tadı da hızla artmaya, olgun ürünler vermeye
    başlıyor.
    İntihar eden birini görüp de onu vazgeçirmeye çalışmamak,
    sobaya elini değen çocuğunu bu işten engellememek, zehirli bir
    böcek karşımızdaki insanın üzerinde gezerken gördüğümüz
    halde ona haber vermemek, söndürmek için imkânlarımız olduğu
    halde yangına seyirci kalmak, ölümcül bir hastalığın ilacını
    bildiğimiz halde ona haber vermemek, elimizde yakacağımız
    mum, kandil veya daha büyük ışık saçan araç olduğu ve onu
    yakmaya çalışmamız gerektiği halde sadece karanlıktan şikâyet
    etmek... ne ise, tebliğ görevini yerine getirmekte ihmalkâr davranmak
    aynı şeydir.
    SÂLIH AMEL - HASENÂT
    Allah’ın kullarının hayrı için kullarının yapmalarını emrettiği
    faydalı ameller iki ana kategoride ifadelendirilir: 1) Hasenât (Güzel
    davranışlar), 2) Sâlihât (Sâlih ameller). Bu iki grup davranışın en
    belirgin farkları, biri bireysel, diğeri toplumsal ıslahı hedef edinmeleridir.
    Kişinin kendini ıslah eden güzel davranışlara hasenât denilir.
    Farklı formlarda birçok yerde gelen (“amilû’s-sâlihât”, “amelen sâlihan”)
    “sâlih amel” ifadesi, Kur’an’da “Allah’ın râzı olduğu, imana
    uygun davranış, sorumluluk bilinci” gibi anlamlarının yanında, esas
    olarak “sahibini ve başkalarını ıslah edici iyi davranışlar” anlamında
    kullanılır. Sâlih amel, başkasının hayatına olumlu anlamda dokunan
    eylemlerimizdir. Başta iman olmak üzere Allah’a itaat, namaz kıl22
    Dâvet
    mak ve zekât vermek gibi hukukullah ile ilgili ibâdetler, kişinin kendisi
    ile Rabbi arasındaki yakınlığı oluşturmayı hedeflediği, kişinin
    kendini ıslah etmesine yönelik bireysel görevler olduğu için Kur’an
    tarafından “sâlihât”tan değil; “hasenât”tan sayılmıştır.26 Hasenât
    olan namaz, şeytanı kaçırmaz, namazda birçok vesvese insanı kuşatırken;
    topluma tevhidi ilan ettiği için sâlih amel olan ezan, şeytanı
    ezan sesinin duyulmayacağı yere kadar kaçırıp uzaklaştırır.27 Fakat
    hasenât, sosyal amaçları gerçekleştirince, o görevi yaparken ideal
    anlamda ve toplumun hayrı da gözetilecek şekilde icrâ edildiğinde
    “sâlihât” vasfını da kazanır. Mâûn sûresi, namaz ibâdeti özelinde,
    hasenât’ı sâlihât’a tebdil etmenin formülünü sunar.28 Kıldığımız
    namazların, yaptığımız ibâdetlerin hayata müdâhale etmesi, bizi ve
    toplumu fahşâ ve münkerden alıkoyacak29 şuurda olması, o hasenâtı
    sâlih amel kategorisine yükseltir. Şuayb’ın (a.s.) namazı gibi. Onun
    namazı sâlih amel vasfında, toplumun şirkine müdâhale eden bir namazdır:
    “Dediler ki, Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını (putları)
    bırakmamızı veya mallarımız hakkında dilediğimiz gibi tasarrufta
    bulunmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor?”30
    Namaz kılarken, ibadet bilinciyle ilgisi olmayan dünyevî konular
    çoğumuzun aklına gelmiyor mu? Sâlih amel bilincinden mahrum
    olduğumuz için şeytan bizi namazda bile meşgul etmiyor mu? Sahih
    hadis kitaplarının hemen hepsinde şu hadis-i şerif rivayeti vardır:
    “Namaz için ezan okunduğu zaman, şeytan oradan sesli sesli yellenerek
    uzaklaşır, ezanı duyamayacağı yere kadar kaçar. Ezan bitince
    geri gelir. İkamete başlanınca yine uzaklaşır, ikamet bitince geri dönüp
    kişi ile kalbinin arasına girer ve “şunu hatırla” , “bunu düşün”
    diye insanın aklında daha önce hiç olmayan şeylerle vesvese verir.
    Öyle ki kişi kaç rekât kıldığını bilemeyecek hale gelir.”31 Rasulullah,
    bu hadisinde, insî ve cinnî şeytanların ezandan duyduğu rahatsızlığı
    beliğ bir üslupla dile getirmektedir. Rasulullah’ın ezandan rahatsız
    olanların tercih edecekleri alternatif meşguliyet ve sesleri, yellenme
    sesine benzetmesi de dikkat çekicidir. Akla şöyle bir soru gelebilir
    (veya gelmelidir): Kur’an’a başlarken, namaz kılarken, bizden
    uzaklaşmayan şeytan, namaz kadar önemi büyük ve terk edilmesi
    26 11/Hûd, 23 ve 2/Bakara, 277
    27 Buhari, Ezan 4, Amel fi’s-Salât 18, Sehv 6; Müslim, Salât 19, Mesâcid 89
    28 Krş. 107/Mâûn, 5
    29 29/Ankebût, 45
    30 11/Hûd, 87
    31 Buhâri, Ezan 4, Amel fi’s-Salât 18, Sehv 6; Müslim, Salât 19, Mesâcid 89
    Ahmed Kalkan 23
    caiz olmayan bir ibadet olmadığı halde, ezandan niye kaçar? Cevabı,
    ezanın mesajında ve sosyalitesindedir, yani sâlih amel cinsinden
    olmasında. Namaz, ferdî bir ibadettir. Namazla kişi, sadece kendisini
    ateşten kurtaracaktır. Ezan ise, tebliğdir, dâvettir, başkalarının
    kurtuluşunu istemektir. Mesaj sunmaktır, hakkı haykırmaktır ezan;
    yani sâlih amel, toplumu ıslah etmeye yönelik iyi davranış. Peki, her
    tebliğ, her mesaj şeytanı kaçırır mı? Vâizlere de, vaazlara da şeytan
    yaklaşamaz mı? Cevap, ezandaki ifadelerdedir. Ezanda nelerin tebliği
    yapılmaktadır? Dinin temel esasları, Allah’ın en büyük olduğu,
    O’ndan başka ilah olmadığı. Başka? Kurtulmak için namaz kılmanın
    şart olduğu, Önder ve kılavuzun kim olduğu... Tüm insanların
    bu esaslara ve namaza dâvet edilmesidir ezan. Net, pazarlıksız, kesin
    bir ifadeyle tebliğdir ezan, çünkü şâhidlik yapılmaktadır. Ve güzel
    bir üslûp ve sesle insanlara çağrıdır ezan. Peki, bugünkü ezanlar,
    şeytanı gerçekten kaçırıyor mu? Cevap yine ezan ifadesinde. Ezana,
    “ezân-ı Muhammedî” denir. Anlamı, Muhammed (s.a.s.)’e ait çağrı,
    Muhammedî üslûpla ilân. Demek ki, sünnete uygun bir usûl ve metodla
    tevhidî mesajın ister minareden, ister başka yerden insanlara
    sunulması, şeytanları bizden uzaklaştıracaktır. İnsan ve cin şeytanlarını,
    korkudan yellene yellene kaçırmak isteyenlere duyrulur.
    “Men câe bi’l-haseneti felehû aşru emsâlihâ; ve men câe
    bi’s-seyyieti felâ yüczâ illâ mislehâ vehum lâ yuzlemûn” / “Kim (Allah’ın
    huzuruna) hasene ile gelirsa ona getirdiğinin on katı vardır.
    Kim de seyyie (kötülük) ile gelirse o sadece getirdiğinin dengiyle
    cezalandırılır. Onlar haksızlığa uğratılmazlar.”32 ; “İllâllezzîne
    âmenû ve amilû’s-sâlihâti felehum ecrun ğayru memnûn” / “İman
    edip sâlih amel işleyenler için eksilmeyen devamlı bir ecir vardır.”33
    ; “İnnellezîne âmenû ve amilû’s-sâlihâti lehum cennâtun tecrî min
    tahtihâ’l-enhâr, zâlike’l-fevzu’l-kebîr. / “İman edip sâlih ameller işleyenlere
    ise, zemininden ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük
    kurtuluş budur.”34
    Bu âyetlerde görüldüğü gibi; hasenâta bir’e on vaad edilirken,
    sâlihâta kesintisiz nimet ve cennet vaad edilmektedir.
    32 6/En’âm, 160
    33 95/Tîn, 6
    34 85/Burûc, 11
    24 Dâvet
    Hasenât sahipleri, seyyiâtı örtülmekle müjdelenirken, sâlihât
    sahiplerinin seyyiâtını Allah hasenâta tebdil etmekle (günahlarını
    sevaba çevirmekle) onları onurlandırır: “İnne’l-hasenâte yuzhibne’s-
    seyyiât. / “Haseneler (güzel ameller) seyyieleri (kötülükleri,
    günahları) giderir.”35 Toplumun çirkinliklerini güzelleştirme, ifsâdını
    ıslaha çevirme gayreti, benzeri olmayan en güzel ödüle insanı
    ulaştırır; kişinin kötülük ve günahını iyilik ve sevaba çevirir.
    “İllâ men tâbe ve âmene ve amile sâlihan fe ulâike yubeddilullahu
    seyyiâtihim hasenât / Ancak, tevbe edip sâlih amel işleyenler başkadır.
    Allah onların seyyielerini hasenâta (kötülüklerini, günahlarını
    iyiliklere, sevaplara) çeviririr.”36 ; Sâlih amel, insanı meleklerle
    yarıştırır ve onları geçebilecek yolu açar. Sâlih amel sahibi, canlıların
    en hayırlısı, en iyisi olmakla müjdelenir: “İnnellezîne âmenû
    ve amilû’s-sâlihâti ulâike hum hayru’l-beriyyeh / İman edip sâlih
    ameller işleyenlere gelince, halkın en hayırlısı da onlardır.”.37 H z.
    Peygamber’e nispet edilen “Bir saatlik (Allah’ın hükmüyle hükmedilen)
    âdil yönetim, altmış yıllık nâfile ibâdetten hayırlıdır.”38 hadisi,
    sâlihât ile hasenât arasındaki büyük farka dair nebevî bir okumadır.
    İşte, dâvet ve emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker, toplumsal
    yönünden dolayı en önemli sâlih amellerdendir. Bu görev, şeytanı
    uzaklaştırır, insanı Allah’a yaklaştırır, kişiyi Allah’ın cündü/askeri
    yapar. Tabii, usûlüne uygun yapılırsa. Namazın nasıl kılınma usûlü
    varsa, Kur’an ve sünnet, dâvet ve tebliğ denilen bu görevin yapılış
    usûllerini belirtir.
    DÂVET; HAKKA ÇAĞRI
    ‘Da’vet’ kelimesi ‘deave’ fiilinden gelen bir masdar olup sözlükte;
    çağırmak, seslenmek, nidâ etmek, duâ ya da bedduâ etmek, adlandırmak
    demektir. İsim olarak ‘dâvet’, çağrı, nidâ, da’vâ, verilen
    söz, yemin ve ziyafet gibi anlamlara da gelir.
    Kur’an-ı Kerim bu fiili, yardım ve mağfiret dilemek, ibâdet etmek,
    duâ ve niyazda bulunmak, yalvarmak, yardım istemek, bir işe
    35 11/Hûd, 114
    36 25/Furkan, 70
    37 98/Beyyine, 7
    38 Taberânî, el-Kebîr
    Ahmed Kalkan 25
    teşvik etmek gibi manalarda kullanmaktadır. Kulun Allah’a yakarışı
    söz konusu olunca buna ‘duâ ve niyaz’, Allah’ın insanı bazı şeylere
    çağrısı söz konusu olursa buna da ‘dâvet’ denilir. Aynı kökten gelen
    ‘duâ’ kulun Allah’a yakarışı, af, mağfiret ve yardım dilemesidir. Bu
    bir ibâdettir ve gücü sınırlı bir varlığın sonsuz güç sahibi Yaratıcıdan
    yardım isteğidir, O’na kulluk edebi içerisinde bir nidâ’da bulunmasıdır.
    ‘Duâ ve dâvet’ gibi ‘da’vâ ve “iddia’ da yine aynı kökü paylaşır.
    ‘Da’vâ’; çağrı, temenni, istek ve savunulan görüş demektir ki bir hukuk
    terimi olarak, bir kimsenin hâkim huzurunda bir başkasından
    hakkını istemesidir. ‘İddia’ ise, ısrarlı bir istek, kendi görüşünün
    haklı olduğuna bir çağrı, bir dâvettir. Dâvet, da’vâ, iddiâ, müddeî
    (iddia eden), istidâ (çağrı kağıdı/dilekçe) Türkçede aynı anlamlarda
    kullanılmaktadır. ‘Dâvet’ sözlük anlamı yönünden herhangi bir
    çağrıyı, seslenmeyi ifade eder. Bu anlamda ‘dâvet’, insanları hakka,
    hidâyete, Allah’a ve O’na kulluğa bir çağrı yanında, Allah’a yakarıştır.
    39 İslâmî dâvetin alanı bütün insanlardır. İslâm’ın ilgi alanına
    giren bütün din ve dünya işlerinde ‘dâvet’ geçerlidir. İslâm’a teslim
    olmuş müslümanlara ‘dâvet’ götürülebileceği gibi, ikili oynayan
    münâfıklara, inkâr eden küfür ehline, hiç bir şeyden haberi olmayan
    sıradan insanlara da götürülebilir.
    Kur’an’ın dâveti bu açıdan çok açıktır ve bütün insanlara yöneliktir.
    Çünkü Kur’an’ın dâvet ettiği hidâyet, yani en doğru yol her insan
    için gereklidir. Dâvet; iman etmeye, imanı yaşamaya, günâhlardan
    kaçınmaya ve iyi davranışlara yönelik olabilir. Dâvet, bir açıdan nasihat,
    bir açıdan irşad, bir açıdan da ma’rufu emretmek, münkerden
    sakındırmaktır. İslâm’a ve İslâm esaslarının uygulanmasına çağrı
    anlamına gelen dâveti Kur’an birkaç formda kullanmaktadır. Bunlardan,
    İslâm’a dâvet,40 A llah yoluna dâvet,41 h ayra dâvet,42 i man
    etmeye dâvet,43 Allah’ın kitabına dâvet,44 k urtuluşa dâvet,45 hayat
    veren şeye dâvet46 gibi örnekleri görmekteyiz.
    39 2/Bakara, 186; 10/Yûnus, 89
    40 61/Saff, 7
    41 16/Nahl, 125
    42 3/Âl-i İmrân, 104
    43 57/Hadîd, 8
    44 3/Âl-i İmrân, 23
    45 40/Mü’min, 41
    46 8/Enfâl, 8
    26 Dâvet
    Buradan hareketle dâvetin, İslâmî inanç ve değerlerin kabul edilip
    uygulanmasını sağlama hedefi olduğunu, dolaysıyla müslüman,
    gayri müslim herkese yönelik olabileceğini söyleyebiliriz. Tebliğ,
    irşâd, vaaz, nasihat, emr-i bi’l ma’rûf, nehy-i ani’l münker, inzâr
    (korkutma-sakındırma), tebşîr (müjdeleme) gibi terimler sözlük anlamları
    farklı olsa da faâliyet alanları ve amaçları yönünden “dâvet”
    kelimesiyle bazen aynı, bazen yakın anlamlarda kullanılır.
    DÂVETIN KONUSU
    Fussılet suresi 31. âyete göre Allah’ın beğendiği, güzel söz “Allah’a
    dâvet eden söz”dür. Konu, Allah’a dâvet olmalı. “De ki: ‘Ey
    Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda ortak (olan) bir kelimeye (tevhide)
    gelin. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiç bir şeyi ortak
    koşmayalım ve Allah’ı bırakıp bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı
    Rabler edinmeyelim.’ Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki: ‘Şahid
    olun, biz gerçekten müslümanlarız.”47 İçinde yaşadığımız toplumun
    Kitab’a iman ettiği halde bilinçli veya bilinçsiz şirk koşan “Ehl-i
    Kitab’a benzediğinden yola çıkarak; bu âyette yapılması istenen
    çağrıyı, Allah’tan başkasına kulluk etmemek, O’na hiçbir şeyi şirk
    koşmamak ve bazılarını rab edinmemek gibi temel konular üzerinde
    yoğunlaştırmamız gerekir. Yine, bütün peygamberlerin ortak çağrısı
    olan “Ey kavmim, Allah’a kulluk yapın, sizin O’ndan başka ilâhınız
    yoktur”48; “Allah’tan ittika edin ve itaat edin”49 mesajı, dâvetin ana
    konusunu teşkil eder. Yine, peygamberlerimizin, kendi dönemlerinde
    sırat-ı müstakimden temel sapma mahiyetindeki itikadî ve ahlâkî
    sapmalara, ifsâda karşı tevhid merkezli uyarı ve ıslah çalışmaları
    dâvetin temel konusunu teşkil etmelidir. Bütün peygamberlerin “Allah’a
    kulluğa ve tağuttan insanları sakındırmaya dâvet etmeleri için
    gönderildikleri”ni ifade eden âyet50 gereği, “tâğuttan (kendisinden,
    kurum ve kurallarından) sakındırmaya çalışılmalıdır.
    Bununla birlikte; tarihsel süreç içinde dâvet, resmîleşmiş, kurumlaşmış,
    cemaat propagandasına dönüşmüş; herkes, kendi öne
    çıkarttığı ve Kur’an’da vurgulanıp vurgulanmadığına bakmadığı
    prensiplerine dâvet etmeye başlamış, tasavvuf dâvete de yön vermiş
    veya önünü tıkamış.
    47 3/Âl-i İmrân, 64
    48 7/A’râf, 59, 65, 73, 85; 11/Hûd, 50
    49 26/Şuarâ, 108, 110, 126, 131, 144, 15, 163, 179
    50 16/Nahl, 36
    Ahmed Kalkan 27
    Çeşitli müslüman grup ve tarikatların liderlerinin büyük bir heves
    ve istekle, şirk yönetimlerinin önde gelen kadrolarıyla, laik partilerin
    liderleriyle uzlaşmak ve birlikte olmak için yarışmaları dikkat
    çekici boyutlara ulaşmış bulunmaktadır. Allah’a ve Allah’ın dinine
    karşı olanların ya da şirkle hükmedenlerin yanında yer alan çok sayıda
    şeyh, hoca, üstad, abi; bu zillet ortamında, rahatsız edici, uzlaşmacı
    tavırlarla, İslâm’ın mazlum halk nezdinde yanlış tanınmasına;
    âdil, emin, güvenilir nitelikleri taşıması gereken İslâmî kimliğin, Nebevi
    örnekliği ayaklar altına alacak derecede sapkın uygulamalarla
    kirletilmesine yol açmışlardır.
    Hele bazı parti liderlerinin ve şeyh, hoca, üstad diye nitelendirilen
    kimi önderlerin Hak ile bâtılı karıştıran eylem ve söylemleri,
    laiklik ve demokrasiyi yücelten, bunların İslâm ile bağdaştığını iftira
    eden sözler söylemeleri, onları TV ekranlarından izleyen veya basından
    takip eden milyonlarca insanın kafa karışıklığının sürmesine,
    Hakkı fark etmelerinin engellenmesine yol açması bakımından tam
    bir felakete ve büyük bir vebale sebep olmaktadır.51
    Bırakın uzlaşmayı, bütünleşmeyi; tağutî sistemi, tağutî hükümeti,
    laik parlamentoyu ve düzenin kurum ve kuruluşlarını ve tüm bâtıl
    ideolojileri bir mü’min red ve inkâr etmek zorundadır; yoksa iman
    etmemiş olur. Müslüman olduklarını iddia ettikleri halde, birtakım
    dünyevî hesap ve çıkarlar uğruna bunlarla uzlaşanları uyarmak,
    “emr-i bi’l ma’ruf ve nehy-i ani’l münker” yapmak sûretiyle hayra
    vesile olmak, Allah rızası için mutlaka yerine getirilmesi icap eden
    bir kulluk görevidir.
    Dâvâ adamı olanlar, öncelikle, ilk Nebevî dâvet pratiğini izleyerek
    akrabalara, en yakınlara dâveti ulaştırmaya çalışmalı. Onlarca
    kez tekrarlayarak akrabalara, yakınlara, komşulara ve ulaşabildiği
    herkese vahyin kurtarıcı, karanlıklardan aydınlığa çıkarıcı mesajını
    ulaştırmaya çabalamalı. Bu Nebevî pratiği müslümanların çok büyük
    ekseriyetinin ihmal ettiklerini ibret ve üzüntüyle tespit ediyoruz.
    Bizler dâvetçi müslümanlar olarak bu topluma tevhidî mesajı ulaştırmakla
    ve bir toplumsal değişime vesile olmakla mükellefiz. Toplum
    ise hepimizin akrabalarından oluşmakta. “Herkes evinin önünü
    süpürürse sokaklar temiz olur” sözünden hareketle; her birimiz
    akrabalarımıza tevhidî mesajı ulaştırırsak bütün topluma ulaştırmış
    oluruz.
    51 Mehmet Pamak, İzzeti Yanlış Yerde Aramak, Ma’ruf Y., c. I, s. 51
    28 Dâvet
    Tevhidî mesajı, bütün topluma iletmek amacına ulaşabilmek;
    ancak ciddi, tutarlı, disiplinli ve sistemli bir cemaat çalışması ile
    olur. İbrahim’in (a.s.) putperest babasına “babacığım” diye güzel ve
    hikmetli bir üslûpla hitap ettikten sonra, son derece açık ve net bir
    içerikle ona, “şeytanın yolunda olduğu, dalâlette olduğu ve kurtuluş
    için şeytana tapmaktan, şeytanın velisi olmaktan vazgeçerek kendisinin
    Allah’tan getirdiği vahyin mesajına uyması gerektiği” uyarısı
    yaptığı gibi, kimseye hakaret etmeden, güzel ve hikmetli bir üslûpla
    fakat oldukça net uyarı ve ikazlara yer verilmelidir.52
    DÂVETIN ALANI
    İslâmî dâvet şüphesiz ki kişilere, gruplara (mezheplere ve hiziplere)
    veya din adına sonradan ortaya çıkmış şeylere değil, Allah rızâsı
    için O’na ve O’nun âyetlerine bir çağrıdır. Gerçek iyinin, güzelin,
    adâletin, insanlığın ve bunlara bağlı değerlerin kaynağı İslâm’dır.
    Kur’an, insanları Allah’a (ve İslâmî değerlere) dâvet edip, kendisi de
    salih amel işleyen kimseleri güzel sözlüler olarak niteliyor.53
    Bu şekilde; dâvet edenlerin başında da Allah’ın elçileri gelir.
    Onlar insanları Allah’a ve O’na kulluğa çağırırlar. Onların çağrısı
    insanlara hayat veren şeyleredir.54 Kur’an Peygamberimize ‘beşîr,
    mübeşşir (müjdeleyici)’ ve ‘nezîr (uyarıcı ve korkutucu)’ dediği gibi55
    ‘dâiyen ilâllah, dâiyallah / Allah’a dâvet edici’ de demektedir.56
    Peygamberler, insanları kurtuluşa dâvet ederler, küfre düşen
    sapmışlar ise onları, hatta kendilerine elçi olarak gelen peygamberleri
    bile ateşe (nâr’a) çağırırlar.57 İnsanlardan bazıları da kendilerini
    ‘kurtuluşa’ çağıran elçilere karşı alaylı bir tavır takınmalarının
    yanında, Hak’tan gelen çağrıyı duymamak için kulaklarını kapatırlar,
    elbiselerini başlarına dolarlar. Şüphesiz bu hareket aklını iyi
    kullanan kişilerin yapacağı şey değildir (Allah’a şirk koşanlar, ya
    da inkâra sapanlar kendi yollarının doğru olduğunu, kendi inançlarının
    sağlam olduğunu düşünürler ve insanları kendi bâtıl dinlerine
    52 Mehmet Pamak, Tağut, Ma’ruf Y., s. 32-33
    53 41/Fussılet, 33
    54 8/Enfâl, 24
    55 48/Fetih, 8; 25/Furkan, 56
    56 33/Ahzâb, 45-46; 46/Ahkaf, 31
    57 40/Mü’min, 41-42
    Ahmed Kalkan 29
    çağırırlar, o bâtıl dinlerin propagandasını yaparlar. Onların bu dâveti
    sapıklığa çağrıdan başka bir şey değildir.58 Hâlbuki Allah (c.c.)
    insanları ‘selâm yurduna’ çağırmaktadır. Selâm yurduna gidebilmenin
    yolu da yine ‘selâm’ dini olan İslâm’a teslim olmaktır.
    Şeytan, gerçekten insanoğlunun en büyük düşmanıdır. O, kendine
    uyanları mutluluğa, huzura ve iyi olan şeylere değil; çılgınca
    yanan bir ateşin halkından olmaya çağırır. 59Haddi aşarak büyüklük
    taslayan ve dalâlete düşen nice küfür öncüleri tıpkı Firavun gibi insanları
    ateşe (nâr’a) dâvet ederler. Bu gibi sapık liderlere uyup onların
    peşinden gidenler, ya da onların uydurduğu bâtıl dinlere göre
    yaşayanlar, ateşten başka bir şey kazanmazlar.60 H akka, doğruya,
    güzele, iyiye, mutluluğa, huzura, selâm yurduna, fıtrata, insanlığa
    dâvet eden Hz. Muhammed (s.a.s.)’in çağrısı bütün insanları kapsar.
    O, son peygamber olduğu için kendinden sonra gelen bütün insanlara
    gönderilmiştir.61 Allah (c.c.) katında tek geçerli din de Hz. Muhammed’in
    insanlara tebliğ ettiği İslâm’dır.62 Hz. Muhammed (s.a.s.) ve
    diğer elçiler, insanlar üzerinde bir zorba,63 bir bekçi ( koruyucu),64
    onların yaptıklarından sorumlu bir vekil65 d eğildir. O’nun görevi,
    kendisine indirilen vahyi insanlara tebliğ etmek, onları irşad etmek
    ve onları Hakk’a dâvet etmektir.66
    Allah’ın elçileri insanları Hak dine dâvet ederler, onlara bir baskı
    uygulamazlar, zorlama yapmazlar. Ancak, onlar kendilerine uyanları
    irşad ederler, onları Allah’ın hükümleriyle yönetirler, onlara yol
    göstermeye ve örnek olmaya devam ederler.
    DÂVET VE SANAT
    Sanat, dâvânın en sihirli dâvet ve telkin vâsıtasıdır. İnsanlara güzeli
    sunmak için güzel bir görünüm içinde güzel unsurları kullanmak
    gerekir ki, bu usûllere sanat diyoruz. Sanat rûhundan yoksun
    kaba ve çirkin bir dâvet (ki buna dâvet denmez, propaganda denir)
    58 13/Ra’d, 14
    59 35/Fâtır, 6
    60 28/Kasas, 41-42
    61 34/Sebe’, 28; 7/A’râf, 158
    62 3/Âl-i İmrân, 19
    63 88/Ğâşiye, 22
    64 4/Nisâ, 80; 42/Şûrâ, 48
    65 6/En’âm, 66, 107; 39/Zümer, 4 vd
    66 3/Âl-i İmrân, 20; 5/Mâide, 92, 99; 42/Şûrâ, 48 vd.
    30 Dâvet
    çağırmak değil, kaçırmaktır. Bu ince telkin edâsından yoksun, yani
    sanatsız dâvetçilik, ham softalık ve kaba yobazlık olur.
    Sanatın bir gâyesi de gönülle duyduklarımızı başkalarına güzel
    bir şekilde ifâde etmektir. Rûhumuzu gönlümüzü açmak, oradaki
    huzuru, hazzı, zevki, güzelliği, derdi, çileyi başkalarıyla paylaşmaktır.
    “Ballar balını buldum. Kovanım yağma olsun!” demektir. Yani
    dâvettir, tebliğdir.
    Doğruluk ve güzellik dâvetle, telkinle yayılır. Gerçek sanatın
    tüm dalları dâvet vâsıtalarıdır. “Gerçek sanat” diyoruz, çünkü meşrû
    olmayan sanat dallarını ve sanatın gayr-ı meşrû kullanılışını tebliğ
    kabul etmiyoruz. Meşrû dâvâ, meşrû vâsıtalarla gelir. Neticeye tesir
    eden her şey meşrû olamaz. Müslümanlarca bu sanat dalları içinde
    tebliğe en müsâit olanlar, en önemli sanat kabul edilir. Hitâbet, edebiyat:
    Kur’an’ın ve peygamberlerin sanat yönünün dışa vuruşu. İnsanlar
    arasında en güzel dâveti yapan peygamberler en büyük sanatkârlardır.
    Edebiyattan sonra da hat, mimarî ve mûsikî, dâvâyı tebliğ
    edebildiği oranda makbul sanatlar. Ve diğerleri...
    Dâvet demek, müslümanca sanat demektir; ille Kur’an âyetlerinin
    veya hadislerin anlamlarını vermek, vaaz ve nasihat demek
    değildir. Hayatla ilgili herhangi bir konu İslâmî ölçülere uygun şekilde
    müslümanca ele alınır; sözle, sesle, çizgiyle veya başka bir yolla
    meşrû ve güzel bir tarzda sunulursa bu sanat olduğu kadar dâvet
    de olur. İkisini birbirinden ayıramazsınız. Sanat bir inancın dâvet
    ve tebliğidir, ama kuru ve soğuk bir sunma, hiçbir zaman, yapılana
    sanat vasfı verdirmez. Sanatkâr yönü herkesçe kabul edilen Mehmed
    Âkif’in şekilden ziyâde sunulanın önemli olduğunu belirten bir sözü
    vardır: “Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek.” Sözümüz odun
    gibi olacaksa, Yunus Emre’nin dergâha taşıdığı odunlar gibi olsun;
    yontulmamış olmasın ki, kalem misâli sanat vesîlesi olsun. Yontulmamış
    odun yanmaya yararken, kalem şeklinde yontulan odun insanı
    yanmaktan kurtarabilir.
    “Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel
    şekilde mücâdele et.”67 Hikmet ve güzel öğüt sanattır. Sanat da
    Rabbin yoluna dâvet için kullanılmalıdır. Kuru kuru tebliğ değildir
    istenilen. Rûha nüfuz edici, gönle hitap edici, kalbi fethedici özellik-
    67 16/Nahl, 125
    Ahmed Kalkan 31
    lere sahip olacak; yani sanatlı olacaktır dâvet. Dâvetin sanatlı olması
    gibi, büyük sanat eserleri de güzel bir dâvettir. Gayri müslim sanatçıların
    meşhur eserleri de propaganda. Mozart, Bethoven, Pascal
    gibi Batılı sanatçılar, sadece hıristiyanlığın etkisinde kalmamışlar,
    aynı zamanda sanatlarıyla hıristiyanlık propagandası yapmışlardır.
    Günümüzde hemen hemen her eve giren medyanın yaptığı, Batılıların
    hıristiyanlık, kapitalizm, materyalizm, hümanizm, sosyalizm,
    demokrasi, laiklik gibi dinlerinin sanat kılıfı içinde propagandasından
    ibârettir denilse hiç abartılmış olmaz. Televizyondaki en
    mâsum çocuk programlarından eğlence programlarına, çizgi filmlerden
    dizilere kadar her biri, bir dünya görüşünün propagandası,
    karşı dünya görüşünün de tenkididir. Gazeteler zaten birer ideoloji
    çığırtkanı. Dergilerse ya dâvâ adamlarının ya da dâvâsızlık dâvâsının
    organları.
    Kâfirler her türlü sanat araçlarıyla çekinmeden açıkça kendi
    inançlarının en kesin şekilde propagandasını yaparken, bir insan
    hem “müslümanım” diyecek, hem de sanatına inancını aksettirmeyecek.
    Olmaz böyle şey. Ne böyle sanat, ne de böyle müslümanlık!68
    DÂÎ/DÂVETÇI
    Dâî; Dâvet eden, çağıran, bir kimseyi bir şeye sevk ve teşvik
    eden kimse demektir. Arapça “deave” fiilinin ism-i fâili olan kelime
    bu anlamıyla kullanıldığında, tarih boyunca insanları doğruya,
    hakka yöneltmek için Allah tarafından gönderilmiş peygamberlerin
    birer dâî, yani dâvetçi olduğu anlaşılmaktadır. Peygamberlerin insanları
    Allah’a çağırdıkları birçok âyetle sâbittir: “(Ey Nebî) de ki:
    Benim yolum budur. Ben ve Bana uyanlar bilerek insanları Allah’a
    çağırırız.”69; “...Rabbim, doğrusu ben kavmimi gece-gündüz dâvet
    ettim...”70 ; “Ey iman edenler, Allah ve Peygamber sizi hayat verecek
    şeye (İslâm’a) dâvet ettiği zaman ona uyun.”71 ; “(Mûsâ:) Ben sizi
    kurtuluşa (her yönüyle İslâm’ı kabule) dâvet ediyorum (ama) siz beni
    ateşe çağırıyorsunuz. Siz beni Allah’ı inkâr etmeye çağırıyorsunuz.
    ben ise sizi, güçlü olan, çok bağışlayan Allah’a dâvet ediyorum.”72
    68 Ahmed Kalkan, Sanat Bilinci, Denge Y. s. 89-91
    69 12/Yûsuf, 108
    70 71/Nûh, 5
    71 8/Enfâl, 24
    72 15/Hıcr, 41-42
    32 Dâvet
    Peygamberler insanları ebedî kurtuluş sebeplerine, yani Allah’ın
    vahdaniyet ve hâkimiyetini kabule çağıran birer dâî oldukları gibi,
    ümmetlerinden bu görevi yapanlar da Kur’ân diliyle medhedilmişlerdir:
    “...Allah’a çağıran kimseden daha güzel sözlü kim vardır?”73
    Aynı kelimeden türeyen duâ da Allah’a yalvarma, Allah’tan dilekte
    bulunma, iman neticesi Allah’ı çağırma manalarında kullanılır:
    “Rabbinize yalvararak ve gizlice duâ edin.”74 ; “... Benden isteyenin,
    duâ ettiğinde duâsını kabul ederim...”75
    Allah’a samimiyetle iman edenler, her zaman O’na duâ ederken;
    insanların birçoğu darda kaldıkları zaman Allah’a duâ eder, genişliğe
    erince hiç duâ etmemiş gibi hayata devam ederler; ya da Allah’a
    ortak koşarak başkasına duâ ederler. Bu tür duâlar sahibine fayda
    vermediği gibi azgınlıklarını da artırır:
    “İnsana bir darlık gelince, yan yatarken, oturur veya ayakta iken
    Bize yalvarıp yakarır; Biz darlığını giderince, başına gelen darlıktan
    ötürü Bize hiç yalvarmamışa döner...”76 ; “Gemiye bindikleri
    zaman, dini yalnız Allah’a has kılarak O’na yalvarırlar, ama Allah
    onları karaya çıkararak kurtarınca, kendilerine verdiği nimete nankörlük
    ederek O’na hemen eş koşarlar...”77 ; “O gün Allah, “Bana
    ortak olduklarını iddia ettiklerinize seslenin” der. Onları çağırırlar,
    fakat hiç birisi onların çağrısına gelmez”78 ; “Allah’tan başkasına
    yalvarma. Öyle yaparsan şüphesiz zâlimlerden olursun.”79
    KUR’ÂN-I KERİM’DE DÂVET
    Kur’ân-ı Kerim’de da’vet kelimesi 6 âyette geçmekte olup, aynı
    kökten değişik türevleri 205 defa kullanılmıştır. Dâvet ve türevleri,
    bu âyetlerde İslâm’a ve İslâmî ilkelerin uygulanmasına çağrı yanında,
    Allah’a duâ/yakarış, 80insanların yeniden dirilip mahşerde toplanmaları
    için kabirlerinden çağrılmaları81 g ibi değişik mânâlarda
    kullanılmıştır.
    73 16/Nahl, 33
    74 7/A’râf, 55
    75 11/Hûd, 186; 19/Meryem, 48; 72/Cinn, 20
    76 10/Yûnus, 12
    77 29/Ankebût, 65; 39/Zümer, 8
    78 18/Kehf, 52; 28/Kasas, 64
    79 10/Yûnus, 106 ve 26/Şuarâ, 13, 28/Kasas, 88; Cengiz Yağcı, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s.
    351-353
    80 2/Bakara, 186, 10/Yûnus, 89; 13/Ra’d, 14
    81 30/Rûm, 25
    Ahmed Kalkan 33
    Da’vet kelimesi, terim olarak özellikle “İslâm’a ve İslâm esaslarının
    uygulanmasına çağrı” anlamna gelir. Kur’ân-ı Kerim’de; İslâm’a
    çağrı,82 imana çağrı,83 Allah yoluna çağrı,84 Allah’ın kitabına çağrı,
    85 h akka çağrı,86 h ayra çağrı,87 k urtuluşa çağrı,88 h ayat kaynağına
    çağrı,89 e senliğe çağrı90 gibi mânâlara gelen ifâdeler, dâvetin
    İslâmî inanç ve değerlerin kabul edilip uygulanmasını sağlamayı
    hedef alan bir faâliyet olduğunu, dolayısıyla hem gayri müslimlere,
    hem de müslümanlara yönelik olabileceğini göstermektedir. Buna
    göre tebliğ, irşad, vaaz, nasihat, inzâr, tebşîr, emr-i bi’l-ma’rûf
    ve nehy-i ani’l-münker gibi terimler de sözlük anlamları itibarıyla
    dâvetten farklı olmakla birlikte, uygulama ve gâyeleri bakımından
    aynı veya yakın mânâları ifâde etmektedir. Bu sebeple dâvet ve tebliğ
    başta olmak üzere bu kavramlar, sık sık birbirinin yerine
    kullanılmıştır.
    Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Peygamber “Allah’ın dâvetçisi (dâıyallah)”
    olarak nitelendirilmiş91 ve ona yüklenen dâvet vazifesi “dâvet
    et (üd’u)” emri yanında “tebliğ et (belliğ)”, “hatırlat (zekkir)”, “ikaz
    et (enzir)” gibi daha başka kelimelerle de ifade edilmiştir. Ayrıca,
    pek çok âyette Hz. Peygamber’in görevinin ancak “belâğ” olduğu
    zikredilmektedir.92 Tebliğ ile aynı kökten olan belâğ lafzı, bütün bu
    âyetlerde “dâvet” mânâsını ifâde etmekte, öte yandan İslâm dinini
    yaymanın yegâne yolunun dâvet ve tebliğ olduğunu göstermektedir.
    İslâm’da savaşın “cihad” diye adlandırılması, savaşın gâyesinin insan
    öldürüp hükümranlık sağlamak olmayıp, insanları hakka dâvet
    etmek, onların inançta ve amelde doğruyu bulmaları için gerekli
    yolları açmaya ve engelleri ortadan kaldırmaya çalışmak olduğunu
    gösterir. Zira cihadın ilk ve en temel safhası dâvet olup, “i’lâ-yı
    kelimetullah”, yani tevhidi yayma vazifesinin yerine getirilmesinde
    dâvet imkânının mevcut olması halinde, silâhlı savaşa gerek kalmayacaktır.
    Nitekim bizzat Hz. Peygamber’in başlattığı ve sonraki
    82 61/Saff, 7
    83 57/Hadîd, 8
    84 16/Nahl, 125
    85 3/Âl-i İmrân, 23
    86 13/Ra’d, 14
    87 3/Âl-i İmrân, 104
    88 40/Mü’min, 41
    89 8/Enfâl, 24
    90 47/Muhammed, 35
    91 46/Ahkaf, 31
    92 Meselâ, bk. 3/Âl-i İmrân, 20; 5/Mâide, 92; 13/Ra’d, 40
    34 Dâvet
    dönemde devam ettirilen uygulamaya göre, İslâm ordu kumandanlarının
    öncelikle düşmanı İslâm’a dâvet etmeleri gerekir.
    Kur’ân-ı Kerim’de çeşitli vesilelerle Hz. Muhammed’in risâletinin
    bütün insanlığı kapsadığı93 ve sadece İslâm’ın Allah nezdinde
    geçerli din olduğu94 belirtilmiştir. Yine Kur’an’da Hz. Peygamber’in
    insanlar üzerinde bir zorba olmadığı95 görevinin irşad, tebliğ ve dâvetten
    ibâret bulunduğu,96 esâsen ilke olarak dinde zorlamaya başvurulamayacağı,
    gerçek olanla olmayanın birbirinden ayrıldığı,97
    bundan sonra artık iman edip etmemenin insanların kendi istemelerine
    bağlı bulunduğu98 ifâde edilmiştir. Ayrıca Kur’ân-ı Kerim’de
    Hz. Peygamber dâî, beşîr, nezîr gibi sıfatlarla nitelendirilerek onun
    misyonunun dâvet esasına dayandığı vurgulanmış, özellikle peygamber’in
    ve genel olarak müslümanların dâvet çalışmalarında uymaları
    gereken başlıca metotları göstermesi bakımından son derece
    önem taşıyan bir âyette, “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle
    dâvet et; onlarla tartışmanı en güzel bir şekilde sürdür.”99 buyurularak
    dâvetin ıslâha yönelik, barışçı metotlarla yapılması öngörülmüştür.
    Rasûlullah (s.a.s.), hayatının sonuna kadar inzar görevini eksiksiz
    bir şekilde yapmıştır. Bir yandan müşrikleri hak yola dâvet ederek
    inanmayanları âhiret azabıyla inzar etmiş, diğer yandan kendisine
    inananları, her türlü günaha karşı uyarmıştır. Bu tür uyarılar,
    Kur’an’da büyük bir yer tutar.
    “Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Şayet kaba,
    katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu
    halde onları affet; bağışlanmaları için duâ et; (umuma ait) işlerde
    onlara danış. Artık kararını verdiğin zaman da Allah’a tevekkül et
    (dayanıp güven). Çünkü Allah, tevekkül edenleri (kendisine dayanıp
    sığınanları) sever.”100
    “Hani Allah, kendilerine kitap verilenlerden, “Onu (Kitabı) mut-
    93 Meselâ, bk. 7/A’râf, 158; 34/sebe’, 28
    94 bk. 3/Âl-i İmrân, 19, 85
    95 88/Ğâşiye, 22
    96 3/Âl-i İmrân, 20; 5/Mâide, 92, 99; 42/Şûrâ, 48
    97 2/Bakara, 256
    98 18/Kehf, 29
    99 16/Nahl, 125
    100 3/Âl-i İmrân, 159
    Ahmed Kalkan 35
    laka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz” diye sağlam
    söz almıştı. Fakat onlar verdikleri sözü, arkalarına atıp onu az
    bir karşılığa değiştiler. Yaptıkları bu alışveriş ne kadar kötüdür!”101
    “Onlar (münâfıklar), Allah’ın kalplerindekini bildiği kimselerdir.
    Onlara aldırma, kendilerine öğüt ver ve onlara, kendileri hakkında
    belîğ/tesirli söz söyle.”102
    “Allah, kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez; ancak, zulme/
    haksızlığa uğrayan başka. Allah, her şeyi işitendir, bilendir.”103
    “...Birr’de; İyi ve güzel olan şeylerde ve takvâda (yolunuzu Allah’ın
    kitabıyla bulmada) yardımlaşın.”104
    “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki), Allah,
    sevdiği ve kendisini seven, mü’minlere karşı alçakgönüllü (şefkatli),
    kâfirlere karşı azîz, onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar)
    Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından
    korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın,
    dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.”105
    “Ey Rasûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan
    O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan
    koruyacaktır. Doğrusu Allah, kâfirler topluluğuna hidâyet etmez/
    rehberlik yapmaz.”106
    “Âyetlerimiz hakkında (ileri geri konuşmaya) dalanları gördüğünde,
    onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan uzak ol (meclislerini
    terket). Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra
    (hemen kalk), o zâlimler topluluğu ile oturma.”107
    “Onların Allah’ı bir tarafa bırakarak taptıklarına (putlarına)
    sövmeyin; sonra, onlar da bilmeyerek Allah’a söverler.”108
    “(Nûh)... Ben size öğütler veriyorum.”109
    “... Size dürüst ve güvenilir öğütler veriyorum.”110
    101 3/Âl- İmrân, 187
    102 4/Nisâ, 63
    103 4/Nisâ, 148
    104 5/Mâide, 2
    105 5/Mâide, 54
    106 5/Mâide, 67
    107 6/En’âm, 68; yine bk. 4/Nisâ, 140
    108 6/En’âm, 108
    109 7 Araf 62
    110 7 Araf 68
    36 Dâvet
    “İçlerinden bir topluluk, ‘Allah’ın helâk edeceği yahut şiddetli bir
    şekilde azap edeceği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?’ dedi.
    (Öğüt verenler de) dediler ki: ‘Rabbinize mâzeret (beyan etmek)
    için, bir de belki sakınırlar diye (öğüt veriyoruz). Onlar, kendilerine
    verilen öğütleri unutunca, Biz de kötülükten men edenleri kurtardık,
    zulmedenleri yapmakta oldukları kötülüklerden ötürü şiddetli bir
    azap ile yakaladık.”111
    “Affetme yolunu tut, iyilik ve güzel davranışla emret, kendini bilmeyen
    câhillerden yüz çevir.”112
    “...(Şuayb a.s.:) Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size
    aykırı davranmak istemiyorum. Ben sadece gücümün yettiği kadar
    ıslah etmek istiyorum. Fakat başarmam ancak Allah’ın yardımı iledir.
    Yalnız O’na dayandım ve yalnız O’na döneceğim.”113
    “Görmedin mi Allah nasıl bir misal getirdi? Güzel bir sözü; kökü
    (yerde) sâbit, dalları gökte olan güzel bir ağaca (benzetti). O ağaç,
    Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir. Öğüt alsınlar diye Allah
    insanlara misaller getirir. Kötü bir sözün misali, gövdesi yerden koparılmış,
    o yüzden ayakta durma imkânı olmayan pis bir ağaca benzer.
    Allah, iman edenleri dünya hayatında da âhirette de değişmeyen
    sözle sağlam yolda yürütür. Buna mukabil Allah zâlimleri saptırır.
    Allah dilediğini yapar.”114
    “Artık sen, sana emrolunanı açıktan açığa bildir ve şirk koşanlardan
    yüzçevir.”115
    “Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle dâvet et ve onlarla
    en güzel şekilde mücâdele et. Çünkü Rabbin, kendi yolundan sapanları
    en iyi bilendir ve O, hidâyete erenleri de en iyi bilendir.”116
    “Rabbim, göğsüme genişlik ver; kolaylaştır işimi. Çöz düğümü
    dilimden, ki anlasınlar sözümü.”117
    111 7/A’râf, 164-165
    112 7/Arâf, 199
    113 11/Hûd, 88
    114 14/İbrâhim, 24-27
    115 15/Hıcr, 94
    116 16/Nahl, 125
    117 20/Tâhâ, 25-28
    Ahmed Kalkan 37
    “(Ey Mûsâ, kardeşin Hârun’la beraber) Firavun’a gidin. O,
    tuğyân etti/iyice azdı. Ona tatlı ve yumuşak söz söyleyin.”118
    “Onlar (mü’minler) ki, yalan şâhitlik etmezler, boş bir şeye rastladıklarında,
    vakar ile (oradan) geçip giderler. Kendilerine Rablerinin
    âyetleri hatırlatıldığında ise, onlara karşı sağır ve kör davranmazlar.”
    119
    “(Önce) en yakın akrabalarını uyar. Sana uyan mü’minlere (merhamet)
    kanadını indir.”120
    “... Rabbinin yoluna çağırmaya devam et...”121
    “(Lokman, oğluna nasihat ederek şöyle dedi:) ‘Yavrucuğum! Namazı
    kıl, ma’rûfu/iyiliği emret, münkerden/kötülükten vazgeçirmeye
    çalış, başına gelenlere sabret. Doğrusu bunlar, azmedilmeye değer
    işlerdir.”122
    “Onlar Allah’ın gönderdiği emirleri tebliğ edip duyururlar. Allah’tan
    korkarlar ve O’ndan başka kimseden korkmazlar. Hesap görücü
    olarak Allah herkese yeter.”123
    “Kim izzet ve şeref istiyorsa, (bilsin ki) izzet ve şerefin hepsi Allah’ındır
    (onu dilediğine verir). O’na ancak güzel sözler yükselir
    (ulaşır). Onları da Allah’a amel-i sâlih ulaştırır...”124
    “Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp, Allah’a yönelenlere müjde vardır.
    Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın
    hidâyet edip doğru yola ilettiği kimseler onlardır. İşte onlar
    akıl sahipleridir.”125
    “Allah, âyetleri birbirine benzeyen ve mükerreren gelen Kitab’ı
    sözlerin en güzeli olarak indirmiştir. Rablerinden korkanların bu
    Kitaptan derileri ürperir, sonra hem ciltleri ve hem de kalpleri, Allah’ın
    zikrine ısınıp yumuşar. İşte bu Kitap, Allah’ın dileyeni onunla
    118 20/Tâhâ, 44
    119 25/Furkan, 72-73
    120 26/Şuarâ, 214-215
    121 28 Kasas 87
    122 31/Lokman, 17
    123 33/Ahzâb, 39
    124 35/Fâtır, 10
    125 39/Zümer, 17-18
    38 Dâvet
    doğru yola ilettiği hidâyet rehberidir. Kim de sapıtırsa artık ona yol
    gösteren olmaz.”126
    “(İnsanları) Allah’a dâvet eden, sâlih amel/iyi iş yapan ve ‘ben
    müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim vardır? İyilikle
    kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O zaman
    (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın
    bir dost olur.”127
    “Ey iman edenler, niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz?
    Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük nefretle
    karşılanan en sevilmeyen bir şeydir.”128
    “Kendilerine Tevrat yükletilen sonra onu taşımayanların (Kitab’ın
    hükümleriyle amel etmeyenlerin) durumu, koca koca kitaplar
    taşıyan merkebin durumu gibidir.”129
    “Asra yemin olsun ki, insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan
    ancak iman edip sâlih amel işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı
    tavsiye edenler hâriçtir.”130
    HADIS-I ŞERIFLERDE DÂVET
    Kur’ân-ı Kerim’de olduğu gibi, hadis-i şeriflerde, müslümanlar
    içerisinden bir grubun mutlaka bu emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i
    ani’l-münker görevini üstlenmesi gerektiği, en hayırlı ümmetin vasıflarının
    bu olduğu, iyilikleri emredip affetmeyi prensip haline getirip
    câhillerden uzak durulması gerektiği, müslümanların erkek ve
    kadın daima bu görevlerine devam edecekleri, önceki toplumlarda
    bu görevi yaşamayanlara lânet edildiği ifade edilir. Gerçek ve doğruların
    Rabbimizden olduğunu, dileyenin iman edip dileyenin inkâr
    ettiğini, emrolunduğumuz İslâmî hüküm ve bilgileri beyinleri çatlatırcasına
    duyurmamız gerektiğini, kötülükten sakındıranların kurtulduklarını,
    bu işi yapmayan ve kötülüklere batıp gidenlerin azaplandırıldığını,
    kötülük gören kimsenin gücü doğrultusunda eliyle,
    diliyle değiştirmesi gerektiğini, bunlara gücü yetmeyenin kalbiyle
    126 39Zümer, 23
    127 41/Fussılet, 33-34
    128 61/Saff, 2-3
    129 62/Cuma, 5
    130 103/Asr, 1-3
    Ahmed Kalkan 39
    buğzetmesi icap ettiğini, bunun da imanın en zayıf derecesi olduğunu,
    cihadın el ile, dil ile, kalp ile olabileceğini, cihad fikri ve şuuru
    olmayan kimsede hardal ağırlığı kadar imanın olmadığını hadis-i
    şeriflerden öğreniyoruz. Küfür sayılacak bir işi işlemedikleri sürece
    müslüman olup İslâmî hükümlerle yöneten idârecileri dinleyip
    itaat edeceğimizi, dine uygun olmayan işler yapan idarecilere engel
    olmaya çalışanların kurtuluşa ereceklerini, en kötü yöneticilerin insanlara
    katı ve kaba davrananlar olduğunu, en faziletli cihadın zâlim
    hükümdara karşı hakkı söylemek olduğunu hadisler bize bildirir.
    Yine, hadis-i şeriflerde, geminin alt katındakilerin su almak kasdıyla
    üsttekileri rahatsız etmemek için geminin tabanına bir delik
    açarak bu ihtiyaçlarını gidermelerine üst kattakiler engel olmazlarsa
    hepsinin birden boğulacakları, kötülük ve günahlar çoğaldığı vakit
    insanların topyekün helâk olacakları, yollarda oturmamak gerektiği,
    oturmak mecbûriyeti varsa yolun hakkı olan gözü haramlardan
    korumak ve selâm almak, kimseye eziyet etmemek, kötülüklerden
    sakındırma vazifesini yerine getirmek icap ettiği, yenilmesi haram
    kılınan bir şeyden başka yönlerden istifade edilebileceğini, Allah ve
    Rasûlünün iyi dediklerini emretmenin, kötü dediklerinden sakındırmanın
    bir vazife olduğu, yapılmadığı takdirde azâbın gerçekleşeceği
    açıklanır ve İsrâil oğullarında, dinden sapmanın nasıl ve ne şekilde
    olduğu, doğru yolda olduğumuz sürece sapıtanların bize zarar veremeyecekleri
    bildirilir.
    Emredilmesi ve yasaklanması gereken hususlar herkesin bildiği
    ve bilmek mecbûriyetinde olduğu meselelerden ise, bu görevde
    tüm müslümanlar ortaktır. Bu işi yaparken de dâvet usûlüne uygun
    olarak yapılmalı; kibarlık, hoş muamele, yumuşak davranış esas olmalıdır.
    Kötülüğü el ile değiştirmek demek; ona fiilî müdâhalede
    bulunmak ve işe el atmak demektir. Şâyet kişinin içinde bulunduğu
    durum ve konum, bu şekilde o kötülüğü düzeltmeye kâfi gelmiyorsa
    bunu dili ile söyleyerek yapmalı, daha büyük fitnelere sebep olmamalıdır.
    Yine bir tehlike yani kargaşa ve fitne olacaksa kalbiyle o
    şeyden tiksinsin ve uzak dursun denilmekle dâvet ve ikaz, zaman
    ve zemine göre ayarlanmalıdır. Herkesin çoban olduğu, yönetimi ve
    idâresini elinde bulundurduğu kimselerden sorumlu olduğu hadisi
    de gözden uzak tutulmamalıdır. Aile reisi ev halkına, bir işyeri idaresinde
    bulunan oradaki çalışanlara, devleti idare eden de tebaasına
    karşı, dâvet konusunda gerekli yükümlülüğü vardır. Bu işi yaparken
    de Allah’ın ve Rasûlünün râzı olacağı her vâsıtayı kullanmak da bir
    gereklilikdir.
    40 Dâvet
    “Sizden her kim bir münker (kötülük veya çirkin bir şey) görürse
    onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse diliyle
    değiştirsin. Ona da gücü yetmezse kalbiyle değiştirsin (buğzetsin,
    onu hoş görmeyip kabullenmesin) ki, bu da imanın en zayıf derecesidir.”
    131
    “İyiliği emir ve kötülüğü yasaklamaktan ve Allah’ı zikirden başka
    insanoğlunun her sözü aleyhinedir.”132
    “Cihâdın en faziletlisi, zâlim idarecinin karşısında doğru ve adâletli
    sözü, hakkı haykırmaktır.”133
    “Bir kimse, başka bir kimseyi fıskla veya küfürle itham etmesin
    (Fâsık veya kâfir demesin). Aksi takdirde, itham edilen arkadaşında
    bunlar yoksa, kelime (itham ettiği sıfat) kendine döndürülür.”134
    “Bir mü’mine şer olarak, müslüman kardeşine hakaret etmesi
    kâfidir.”135
    Ebû’l Velid Ubâde İbn-i Sâmit (r.a.) şöyle demiştir: “Biz zorlukta
    ve kolaylıkta, sevinçli ve kederli anlarda söz dinlemeye ve boyun
    eğmeye ve başkalarının bize tercih edildiği zamanlarda bile ses çıkarmaksızın
    itaat etmeye, elimizde bulunan kesin delillere göre açık
    küfür sayılan bir şey görmedikçe iş başındakilerin işlerine müdâhale
    etmemeye, nerede olursak olalım kimseden çekinmeksizin hakkı
    söylemeye Allah yolunda ve Allah’ın rızâsı için hiçbir kınayanın
    kınamasından korkmayacağımıza dair Rasûlullah’ın (s.a.s.) siyasî
    otoritesini kabul edip bey’at ederek elini sıktık.”136
    “Bir mü’min bir mü’min kimseyi kötülemez, lânetlemez, kötü söz
    söyleyip çirkin davranışlar ortaya koymaz.” 137
    “Kim bir adamı ‘ey kâfir veya ‘ey Allah’ın düşmanı’ diye çağırırsa
    ve o kimse de denildiği gibi değilse bu söz söyleyenin kendisine
    döner.”138
    131 Müslim, İman 78; Tirmizî, Fiten 11; Nesâî, İman 17; İbn Mâce, Fiten 20
    132 İbn Mâce, Fiten 12
    133 Ebû Dâvud; Melâhim 17; Tirmizî, Bey’at 37
    134 Buhârî, Edeb 44
    135 Riyâzu’s-Sâlihîn, III/156
    136 Buhârî, Ahkâm 42; Müslim, İman 41
    137 Tirmizî, Birr 48
    138 Buhârî, Edeb 44; Müslim, İman 112
    Ahmed Kalkan 41
    Bu hadis-i şerifler müslümana yakışmayan “kâfir” ve “Allah’ın
    düşmanı” gibi sözlerin söylenemeyeceğini ve bunun büyük bir günah
    olduğunu bildirir. Câhillik yüzünden ve aşırı kindarlık sebebiyle
    İslâm düşmanlarına hizmet ettiklerinin farkında olmayan bazı
    müslümanlar tarihin her döneminde varolagelmiştir.
    Gerçekten müslümanın vazifesi bir Müslüman kardeşini işlediği
    bir hatadan dolayı İslâm toplumundan dışlaması değil, onu kardeşçe
    ve İslâm âdâbına uygun biçimde uyarıp ikaz etmek, hata ve günahlarından
    kurtulmasına vesile olmaktır. Peygamberimiz bizden bu
    hassâsiyete riâyet etmemizi istemiş ve böyle bir hata yapan kimseye
    o sözün geri döneceğini bilmesi gerektiğini bildirmiştir. Çok tehlikeli
    olan bu sözden Müslüman daima kaçınmalı ve uzak durmalıdır.
    Bilerek veya bilmeyerek düşmanlara hizmet etmemelidirler.
    Câhillik ve bilgisizliğin yanı sıra bir de bilerek tekfirci olmak
    vardır ki, bugün yeryüzünde İslâm âleminin durumu meydandadır.
    Müslümanların birlik ve beraberlik içinde birbirlerini tevhid inancına
    çağırmaları, küfür ve şirke düşmelerini engelleyecek esasları
    ortaya koyarak birbirlerini ikaz ve irşadla doğru öğrenme ve İslâmî
    eğitim kurumlarını çalıştırmaları ve kardeşlik üzere birbirlerine nasihat
    etmeleri ve birbirlerini ikaz ederek düzeltmeleri uygun olur.
    “Allah’ın çizdiği sınırları aşmayarak onları koruyanlarla yasaklarını
    hiçe sayarak hudûdu çiğneyenlerin durumu aynen şöyledir:
    Bir gemideki yerlerini almak üzere bir grup, aralarında kur’a çektiler.
    Bunlardan bir kısmı geminin alt katına bir kısmı da üst katına
    yerleşmişlerdi. Alt kattakiler su almak istediklerinde üst kattakilerin
    yanından geçiyorlardı. Alt katta oturanlar hissemize düşen alt
    kattan bir delik açsak da, üst katta oturanlara su almak için eziyet
    etmemiş olsak, dediler. Eğer üstte oturanlar bu isteklerini yerine getirmek
    için alttakileri serbest bırakırlarsa hepsi birlikte batar, helâk
    olurlar. Eğer buna engel olurlarsa hem kendileri kurtulur, hem de
    onları kurtarmış olurlar.”139
    Günümüzde de İslâm adına İslâm’dan tâvizler vererek bazı işler
    yapanlar aynen bu hadisteki misalde olduğu gibi gemiyi delmekteler,
    fakat diğer müslümanlardan hiçbir tepki ve engelleme de gel-
    139 Buhârî, Şirket 6
    42 Dâvet
    memekte, böyle olduğu için bâtıl ve geçersiz olan şeyler müslümanlar
    tarafından müslümanca bir hareket ve tavır gibi görülmekte ve
    sergilenmektedir. Bugün hepimizin yapacağı tek iş, İslâm’ı Kur’an
    ve sahih sünnetten en güzel şekliyle öğrenip yapılacak ve yapılmayacak
    işleri o bilgiler doğrultusunda yapmak veya yapmayıp engel
    olmak şeklinde bir tavır ortaya koymak olacaktır. Böylece İslâmî
    isim ve imajlar altında gayri İslâmî işler yapılmamış ve İslâm tatmin
    vâsıtası olarak kullanılmamış olacaktır. Bugün bâtıl bid’at, hurâfe
    ve haram olan pek çok şey İslâmî elbise giydirilerek meşrû imiş gibi
    gösterilmekte ve kimse tarafından, hiçbir engelleme olmadığı için
    yapılıp gitmekte ve kafalarda meşrû bir iş gibi kalmaktadır. Kitap
    ve sünnet gözlüğüyle bakanlar, böyle yapılan pek çok gayrimeşrû
    işi, bugün İslâmî isimler altında görebilecektir. Gücümüz yettiğince
    bunlara engel olunmalıdır.
    Kendisine: “Ey Allah’ın Rasûlü, içimizde iyiler de olduğu halde
    felâkete uğrar mıyız?” denildi. Rasûlullah (s.a.s.) de şöyle cevap verdi:
    “Kötülükler ve fenâlıklar çoğaldığı vakit evet.”140
    “Yollar üzerinde oturmaktan sakınınız” buyurdu. Sahâbîler:
    Yâ Rasûlallah, bizim yol ve sokaklarda oturmaktan vazgeçmemiz
    mümkün değil, çünkü oralarda lüzumlu işlerimizi konuşuyoruz, dediler.
    Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.): “Mademki vazgeçemiyorsunuz,
    mutlaka oturmak zorunda kalıyorsunuz; öyleyse yolun hakkını
    veriniz” buyurdular. Bunun üzerine; “yolun hakkı nedir yâ Rasûlallah?”
    diye sorulunca; peygamberimiz (s.a.s.): “Harama bakmaktan
    gözleri korumak, gelip geçenlere eziyet vermemek, verilen selâmı almak,
    İslâm tarafından iyi denilen şeyleri tavsiye edip kötülüklerden
    sakındırma vazifesini yerine getirmektir” buyurdular.141
    “Canımı elinde tutan Allah’a yemin ederim ki; ya iyilikleri emreder,
    kötülüklerden sakındırırsınız ya da Allah size yakında üzerinize
    bir belâ gönderir de sonra Allah’a duâ edersiniz de duânız kabul
    edilmez.”142
    “Size ma’rûf getirene (ikram edene), karşılık veriniz.”143
    140 Buhârî, Fiten 4; Müslim, Fiten 1
    141 Buhârî, Mezâlim 22; Müslim, Libas 114
    142 Tirmizi, Fiten 9
    143 Nesâî, Edeb 108; Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/68
    Ahmed Kalkan 43
    “İsrâiloğullarının dindeki bozuklukları şöyle başlamıştır. Bir
    adam başka birine rastlar ve: ‘Hey arkadaş, Allah’tan kork ve yapmakta
    olduğun şeyi terket, zira o işi yapmak sana helâl değildir’
    derdi. Ertesi gün aynı işi yaparken tekrar o adamla karşılaşır ve
    onu yaptığı kötülükten yasaklamadığı gibi onunla yiyip içmekten ve
    birlikte olmaktan da çekinmezdi. Onlar böyle yapınca Allah, onların
    kalplerini birbirine benzetti”. Sonra Rasûlullah (s.a.s.) şu âyeti
    okudu: “Allah’tan gelen gerçekleri örtbas etmeye şartlanmış olan
    şu İsrâiloğulları Dâvud ve Meryemoğlu İsa’nın diliyle lânetlenmişlerdir.
    Bu onların isyan etmeleri ve hak, adâlet sınırlarını aşmalarındandır.
    Onlar birbirlerini işledikleri kötülüklerden vazgeçirmeye
    çalışmadılar. Yaptıkları şey gerçekten ne kötü idi ve şimdi onlardan
    birçoğunun Allah’tan gelen gerçekleri örtbas edenlerle dost olduklarını
    görebilirsin. Nefislerinin onlar için önceden hazırladığı şey
    ne kadar kötüdür ki Allah onlara gazap etmiştir, onlar azapta ebedî
    kalacaklardır. Eğer onlar Allah’a ve kendilerine gönderilen peygambere
    ve ona indirilen her şeye gerçekten inansalardı; bu Allah’tan
    gelen gerçekleri örtbas edenleri dost edinmezlerdi. Ama onların
    çoğu İlâhî sınırları aşan kimselerdir.”144 Bu âyeti okuduktan sonra
    peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Hayır, Allah’a yemin ederim
    ki ya iyiliği emreder kötülüklerden sakındırır, zâlimin elini tutup zulmünden
    el çektirir, hakka döndürüp hak üzerinde tutarsınız, ya da
    Allah kalplerinizi birbirine benzetir de İsrâiloğullarına lânet ettiği
    gibi size de lânet eder.”145
    Tirmizî’nin rivâyeti ise şöyledir: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
    “İsrâiloğulları günahlara daldıklarında âlimler onları sakındırdılarsa
    da onlar izledikleri günahlara devam ettiler. Bu sefer âlimleri
    de onlarla birlikte oturdular, beraberce yediler, içtiler. Bunun
    üzerine Allah da onların kalblerini birbirine benzetti de Dâvud ve
    Meryem oğlu İsa’nın diliyle onlara lânet etti. Bu, onların isyan etmeleri
    ve sınırları aşmaları sebebiyle idi.” Rasûlullah (s.a.s.) dayanmakta
    olduğu yerden doğrulup oturdu ve: “Hayır, canımı gücü ve
    kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, dil ile yasaklama
    yetmez, siz onları hakka boyun eğdirip hak üzere tutmadıkça bu lânetleme
    de devam edecektir.”146
    144 5/Mâide, 78, 79
    145 Müslim, İman, 20
    146 Tirmizî, Tefsiru Sûre-i Mâide 6
    44 Dâvet
    “İnsanlara iyiliği emredip de kendilerini unutanlar cehennem
    ateşinde bağırsaklarını sürüklerler. Onlara, ‘siz kimlersiniz?’ diye
    sorulur, şu cevabı verirler: ‘Biz, insanlara hayrı emrettiğimiz halde
    kendimizi unutan kimseleriz.”147
    “Kıyâmet gününde adam gelir, cehenneme atılır. Bağırsakları
    karnından dışarıya fırlar. Değirmen merkebinin döndüğü gibi bağırsakları
    etrafında döner. Cehennemlikler onun etrafına toplanır,
    şöyle derler: ‘Ey filân, sen ma’rûfu emreden, münkerden alıkoyan
    bir kimse değil miydin?’ Şöyle der: ‘Evet, öyle idim. Ma’rûfu emreder,
    fakat kendim işlemezdim. Münkerden alıkoyar, fakat kendim
    işlerdim.”148
    “Kıyâmet gününde azâbı insanlar arasında en çetin olacak kimse
    Yüce Allah’ın kendisini bilgisiyle faydalandırmadığı ilim adamı
    olacaktır.”149
    “Cenâb-ı Hakk’ın Benden önce, ümmetler arasında gönderdiği
    her peygamberin ashâbı ve havârileri vardır. Bunlar o peygamberin
    sünnetine ittibâ eder, emirlerine uyarlar. Fakat onlardan sonra öyle
    nesiller gelir ki yapmadıklarını söyler ve emrolunmadıklarını işlerler.
    Kim onlara karşı eliyle mücâhede ederse mü’mindir, kim diliyle
    mücâhede ederse mü’mindir. Bunun ötesinde ise zerre kadar iman
    yoktur.”150
    “Şu muhakkak ki sizin üzerinize birtakım âmirler/yöneticiler tâyin
    olunacak da siz onların yaptıklarından bazısını mâruf ve güzel
    göreceksiniz. Kim münker işi çirkin görürse onun günahından
    berî (uzak) olur. İnkâr edip ondan sakındıran, (günaha katılmaktan)
    uzak olur. Ancak kim ona râzı olur ve (onu işleyenlere) uyarsa günahından
    kurtulamaz…”151
    “Kim Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsa, ya hayır (iyi, güzel,
    hak, doğru, meşrû söz) söylesin veya konuşmasın, sussun!”152
    147 Süyûtî, ed-Dürru’l-Mensûr, I/158
    148 Buhârî, Bed’u’l-Halk 10, Fiten, 17, h. no: 46; Müslim, Zühd 7, 51, h. no: 51 (2989); Ahmed bin
    Hanbel, Müsned, V/205,206, 207, 209
    149 İbn Mâce, Sünen; el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid I/185
    150 Müslim, İman 80; Ahmed bin Hanbel, I/458, 461
    151 Müslim, İmâre 63
    152 Buhârî, Tecrid-i Sarih Terc. 12/131, hadis no: 1981; et-Tâc, 5/183; Riyâzu’s.Sâlihîn, II/120
    Ahmed Kalkan 45
    “Din nasihattir.” Ashâb sordu: ‘Kim için nasihattir ya Rasûlallah?’
    “Allah için, Kitab’ı ve Rasûlü için, müslüman devlet adamları
    ve bütün müslümanlar için.”153 (Nasihat, öğüt vermek yanında, ihlâslı/
    samimi olmak anlamına da gelir; burada ikinci anlamdadır.)
    “Her ma’rûf/iyilik, güzel söz bir sadakadır.”154
    “Bir hayırlı işe delâlet eden (vesile olan) kimse için, o hayırlı işi
    işleyenin sevâbı gibi mükâfat vardır.”155
    “Kim bir hayra ve iyiliğe klavuzluk ederse ona hayrı işleyenin
    sevabı kadar sevap vardır.”156
    “İnsanları doğru yola çağıran kimseye kendisine uyanların sevabı
    gibi sevap verilir. Ona uyanların sevaplarından da hiçbir şey eksilmez.
    Başkalarını dalâlete/sapıklığa çağıran kimseye de kendisine
    uyanların günahı gibi günah yazılır, ona uyanların günahlarından
    da hiçbir şey eksilmez.”157
    “İslâm’da iyi bir çığır açan kimseye, açtığı o çığırın sevâbı verileceği
    gibi, o yolda gidenlerin sevabı da verilir ve onların sevabından
    da hiç bir şey eksilmez. Her kim de İslâm’da kötü bir çığır
    açarsa, o kimseye açtığı çığırın günahı yükletildiği gibi, kendisinden
    sonra o yoldan gidenlerin günahı da yükletilir. Fakat onların
    günahlarından da hiçbir şey noksanlaşmaz.”158
    Ebu’l-Abbas Sehl İbn-i Sa’d es-Saidî (r.a.)’den rivâyet edildiğine
    göre Hayber gazvesi gününde Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
    “Bu sancağı yarın öyle bir kimseye vereceğim ki Allah, onun eliyle
    Hayber’i fetheder. Hem o kimse Allah’ı ve Rasûlünü sever, Allah
    ve peygamberi de onu sever.” Bunun üzerine insanlar sancak kime
    verilecek diye geceyi konuşarak geçirdiler. Sabah olunca sancağın
    kendisine verileceği ümidi ile bütün sahâbîler Rasûlullah’ın (s.a.s.)
    huzuruna koştular. Peygamberimiz: “Ali İbn-i Ebî Tâlib nerede?”
    diye sordu… Peygamber sancağı ona verdi. Ali: ‘Yâ Rasûlallah! On-
    153 Müslim, İman 95; Buhârî, İman 42, Ahkâm 43; Tirmizî, Birr 17; Nesâî, Bey’at 31; Ebû Dâvud,
    Edeb 59
    154 Müslim, Zekât 16, Ebû Dâvud, Zekât 60; Buhârî, Edebu’l-Müfred, I/245
    155 Müslim, İmâre 38; Ebû Dâvud, Edeb 115; Tirmizî, İlm 14
    156 Müslim, İmâre 133
    157 Müslim, İlim 16; Tirmizî, İlm 15; Ebû Dâvud, Sünnet 6
    158 Müslim, Zekât 69
    46 Dâvet
    lar da bizim gibi mü’min oluncaya kadar mı savaşacağım?’ dedi.
    Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.): “Yavaş ol, sâkin ol. Önce onların
    yanına git, onları İslâm’a dâvet et. Uymaları gereken Allah’tan gelen
    yükümlülükleri kendilerine bildir. Allah’a yemin ederim ki senin
    vâsıtanla Allah’ın bir kimseye hidâyet vermesi, senin için kırmızı develere
    sahip olmaktan daha hayırlıdır” buyurdu.159
    “Hayırlı söz söyleyip de insanlar arasını düzelten yahut hayır ileten,
    yalancı değildir.”160
    “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin.”161
    “Öğretiniz ve kolaylaştırınız.” (Bu sözü üç defa söyledi.) “Bir de
    öfkelendiğin zaman sus!” (Bunu da iki defa söyledi.)162
    “Allah güzeldir, güzelliği sever.”163
    “Mü’min dil uzatıcı değildir, lânet okuyucu değildir, kötü iş yapan
    değildir, kötü, kaba ve çirkin söz söyleyen değildir.”164
    “Halkın seviyesine inin.”165
    “Kendisinin yapmadığı bir davranışa veya söze insanları çağıran
    kişi ya vazgeçinceye veya çağırdığı şeyi yapıncaya kadar Allah’ın
    azâbının gölgesi altındadır.”166
    “Kendisi yapmadığı halde insanlara hayrı (iyiliği) öğreten kimse
    tıpki insanları aydınlatırken kendisini yakıp tüketen bir kandil gibidir.”
    167
    Hasan Basri: “İnsanlara uygulamanla, fiilinle nasihat et; sadece
    sözlerinle değil.”168 Y ine Hasan Basri’nin diğer bir nasihati: “Mârufu
    emreden birisi olduğun zaman, onu kendisi yaşayıp uygulayan-
    159 Buhârî, Fezâilü’s-Sahâbe 9, Müslim; Fezâilü’s-Sahâbe 34
    160 Buhârî, Sulh 2; Müslim, Birr 101
    161 Buhâri, İlim 11; Müslim, Cihad 5, 6
    162 Ahmed bin Hanbel, Müsned Hadis no: 2136, 2556
    163 Müslim, İman 147; İbn Mâce, Duâ 10
    164 Tirmizî, Birr 48, hadis no: 1978
    165 Ebû Dâvûd, Edeb 20
    166 Taberânî, naklen İbn Kesir, II/325-326
    167 Tefsir-i Kebir, II/482
    168 Ahmed bin Hanbel, ez-Zühd 273
    Ahmed Kalkan 47
    lardan ol; yoksa helâk olursun. Münkeri de sakındıranlardan olduğunda
    ise, ondan kendisi sakınanlardan ol; yoksa helâk olursun.”169
    Cerir İbn-i Abdullah (r.a.) şöyle demiştir: “Rasûlullah’a (s.a.s.)
    namazı her an devam ve duyarlılık üzere kılacağıma, zekâtı hakkıyla
    vereceğime ve tüm müslümanlara her zaman nasihatte bulunacağıma
    dair anlaşıp siyasî otoritesini kabul edip bey’at etmiştim/elini
    sıkmıştım.170
    “Sizden biriniz kendisi için arzu edip istediği şeyi din kardeşi
    için de arzu edip istemedikçe iman etmiş olmaz.”171
    Rasûlüllah (s.a.s.) Abdulkays oğullarından Eşecc’e: “Sende Allah’ın
    sevdiği iki özellik vardır: Yumuşak huyluluk ve acele etmeden
    sabırla hareket etmek.”172
    “Allah kullarına merhametle ve büyük lutfuyla muâmele eder.
    Bütün işlerde de kolaylık ve yumuşaklık gösterilmesinden memnun
    olur.”173
    “Allah, kullarına karşı daima kolay ve yumuşak olanı yapar, onlar
    hakkında yumuşak davranır. Her işte ve tüm kişilere karşı yumuşak
    davranılmasını sever ve memnun kalır. Katılık ve zorla yapılan
    başka işlerde vermediği sevâbı, kolaylık gösterilerek yapılan işlere
    verir.”174
    “Hangi işte kolaylık ve yumuşaklık varsa, o, işi güzelleştirir. Kolaylık
    ve yumuşaklığın kendisinden çekilip çıkarıldığı her iş ise onu
    çirkinleştirir.”175
    “Yarım hurmayla da olsa (onu sadaka vererek) kendinizi cehennemden
    koruyun. Bunu da bulamazsanız güzel ve tatlı sözlerle. Güzel
    söz sadakadır.”176
    “Yumuşak ve kolaylaştırıcı davranmayan kims, bütün hayırlardan
    mahrum kalmış olur.”177
    169 Ahmed bin Hanbel, ez-Zühd 360
    170 Buhârî, İman 42; Müslim, İman 97
    171 Buhârî, İman 7; Müslim, İman 71
    172 Müslim, İman 25
    173 Buhârî, Edeb 35; Müslim, Birr 48
    174 Müslim, Birr 77
    175 Müslim, Birr 78
    176 Buhârî, Edeb 34; Müslim, Zekât 66
    177 Müslim, Birr 74
    48 Dâvet
    “Namazı uzatmak, hutbeyi kısaltmak kişinin dini iyi bilip anlayışlı
    olduğunu gösterir. O halde namazı uzunca kıldırıp hutbeyi kısa
    kesin.”178
    “Sözde ve işte ince eleyip sık dokuyan kimseler helâk oldular”
    buyurdu ve bu sözü üç defa tekrarladı.179
    Dikkatimiz çekilmek için üç sefer tekrarlanan, dengeli ve ölçülü
    olmamızı tavsiye eden bu hadis-i şerife göre, edebiyat parçalamak
    için sözde ileri giden, her türlü farz ve nâfile ibâdetlerde başkalarına
    farklı davranışlarıyla dikkat çekmek isteyenler, aşırı nezâket ve kibarlık
    budalası durumuna düşenler, tüm Müslümanlar arasında yalnızlığa
    itilmiş olur. Böylece İslâm cemaati içinde yalnızlığa itilmiş
    olmaktan daha büyük bir belâ da düşünülemez. Bu hadisle dinde ve
    sosyal hayattaki her türlü aşırılıklardan uzak durularak ne sivrilip ne
    de geri kalarak, göze batan insan durumuna düşmemek öğütleniyor.
    “Muhakkak ki Allah sığır cinsinin otu yerken ağzında evirip çevirdiği
    gibi sözü ağzında evirip çevirerek lugat parçalayan kimselere
    buğzeder.”180
    Allah her işte samimiyet ve iyi niyeti esas alır. Hava atmak ve
    gubuzluk yapmak için konuşmada ağzı evirip çevirmek durumu yasaklanmış
    ve kişi sığır gibi büyük baş hayvana benzetilmiştir. Güzel
    konuşmakla, yapmacık konuşmayı birbirine karıştırmamalıdır. Konuşurken
    kendini farklı gösterme ve bilgiçlik taslama İslâmî edebe
    aykırı kabul edilip yasaklanmıştır. Göründüğünden başka tavırlar
    sergilemek münâfıklık alâmeti sayılır. Müslümanlar her halinde Allah’ın
    rızâsını kazanacak şekilde olmak durumundadır, başka gâye
    ve maksatlara ulaşmak için Allah’ın rızâsını terk etmemelidir.
    “İçinizden en çok sevdiklerim ve kıyâmet gününde bana en yakın
    olacak olanlar güzel ahlâk sahibi olanlarınızdır. Güzel konuşuyor
    dedirtmek için uzun uzun ve edebiyat yaparak konuşanlar, sözünü
    beğendirmek için avurdunu şişire şişire laf edenler, bilgiçlik taslayarak
    lügat parçalayanlar ise hiç sevmediğim ve kıyâmet günü bana
    en uzak olan kimselerdir.”181
    178 Müslim, Cuma 47
    179 Müslim, İlim, 7
    180 Ebû Dâvud, Edeb 94; Tirmizî, Edeb 72
    181 Tirmizi, Birr 71
    Ahmed Kalkan 49
    Âişe (r. anhâ) şöyle demiştir: “Rasûlüllah (s.a.s.) iki şeyden birini
    yapma konusunda serbest bırakıldığı zaman günah olmadığı sürece
    mutlaka en kolay olanını tercih ederdi. Yapılacak iş günah ise ondan
    daima en uzak kalan kendisi olurdu. Allah’ın yasakladığını çiğnemediği
    sürece şahsı adına hiç bir şeyden intikam almamış; Allah’ın
    yasağı çiğnenmiş ise onun cezasını mutlaka Allah için vermiştir.”182
    Ebû Vâil Şakık İbn Seleme (r.a.) şöyle demiştir: İbn Mes’ud (r.a.)
    bize perşembe günleri vaaz ederdi. Adamın biri ona: “Ey Abdurrahman,
    bize her gün vaaz etmeni istiyoruz” deyince İbn Mes’ud:
    “Sizi usandırmamak için her gün vaaz etmiyorum. Ben Rasûlullah’ın
    (s.a.s.) bize usanç gelir endişesiyle ara ara vaaz ettiği gibi
    ben de size vaazlarımı her gün değil de, böylece haftada bir gün
    yapıyorum.”183
    DÂVETLE İLGILI 15 TESPIT
    1- Dâvetin Hükmü Nedir? Dâvet, farzdır, ümmetin içinden bu görevi
    yerine getirenlerin sayı ve kalite olarak yeterli olmaması, farz-ı kifâyeyi
    farz-ı ayn derecesine çıkarır.
    2- Kim Dâvet Edecek? Mü’min olan herkes, bildiği ve gücü yettiği oranda
    dâvet etmek zorundadır.
    3- Kimi Dâvet Edeceğiz? Herkesi; dâvete ihtiyacı olan kim olursa olsun,
    onu.
    4- Neye Dâvet Etmeliyiz? İnsanları ayrıntılara ve ihtilaflı konulara çağırmak
    yerine; allah’a dâvet etmeli ve tevhidî esasları öne çıkarmalıdır.
    5- Dâvetin Sistemli ve Organizeli Olması: hayra dâvet eden toplum olmalı;
    bireysel dâvetlerden daha önemlisi, cemaat/teşkilat organizesiyle sistemli
    dâvet çalışmalarıdır.
    6- Toplumsal Konum ve Olaylar Hakkında Dâvetin Gerekliliği, Bireysel
    Meselelerden; siyasal konular da diğer bütün konulardan daha öncelikli
    ve daha zorunludur.
    7- Dâvet, Bir Değişimi Hedeflemelidir: Salt yasaklamak yerine alternatif
    çözümler göstermek gerekir.
    8- Nasıl Dâvet Etmeliyiz? Dâvetin usûlü çok önemlidir.
    9- Hangi Araçları Kullanmalıyız? Meşrû araçları meşrû şekilde kullanmak
    gerekir. Tekfirci, itham edici, dışlayıcı dil ve tavırlarla dâvet olmaz.
    10- Dâvet ve tebliğ çalışması yapacak ve ümmetin vahdetini ve İslâmî
    182 Buhârî, Menâkıb 23; Müslim, Fezâil 77
    183 Buhârî, İlim 11-12
    50 Dâvet
    değişim ve dönüşümü hedefleyen çalışma mensuplarının sabit değerlerin
    etrafında ortak bir kimliği oluşturmaları zaruridir.
    11- Dâvet ve İslâmî Mücadele, İktidar Eksenli Değil; Kulluk Eksenlidir.
    12- Bâtıl Yollarla Hakka Gidilmez: sistem içi ve demokratik usûllerle
    dâvet gerçekleşmez.
    13- Nebevî Usûlü Günümüze Uygulamalıyız: peygamberlerimiz, dâvet
    konusunda bize en güzel örnektir.
    14- Dâvetin Yolunu Tıkayan Düzen: Tâğutî devlet denilen bataklık kurutulmadan
    münker ve fesâd sivrisinekleri yok edilemez.
    15- Özgürlük ve Serbestlik Anlayışı: s ınırları i lâhî h ududa g öre ç izilmemiş
    özgürlük, istediği gibi yaşama serbestliği, dâvetin önünde büyük
    engellerdir,
    Şimdi, bu maddeleri açıklamaya, Kur’an ve Sünnet istikametinde içini
    doldurmaya çalışalım:
    1- DÂVETİN HÜKMÜ NEDİR?
    Dâvet, farzdır, ümmetin içinden bu görevi yerine getirenlerin sayı
    ve kalite olarak yeterli olmaması, farz-ı kifâyeyi farz-ı ayn derecesine
    çıkarır. İslâm âlimleri emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münkerin
    farz-ı kifâye olduğunda ittifak etmişlerdir. Bununla ilgili uygulamalar,
    biri İslâmî devletin sorumluluğunda resmî, diğeri müslüman
    fertlerin şahsî sorumluluklarına bırakılan gayrı resmî olmak üzere
    iki şekilde gelişmiştir. Emir ve nehiy faâliyetlerinin ilk şekli “hisbe”
    veya “ihtisab” adı altında kurumlaşmış, kaynaklarda bununla ilgili
    hükümler ayrıntılı olarak tesbit edilmiştir.
    İnsanları Allah’a dâvet, işin şuurunda olan mü’minlere yüklenen
    önemli bir sorumluluktur. “İçinizden, hayra çağıran, iyiliği emredip
    kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa
    erenlerdir.”184 Bu âyet, Müslümanların içinden hayra dâvet edecek
    bir topluluğun çıkmasını emretmektedir. Bu topluluktan olanların
    kurtuluşa erenler olduğu belirtiliyor. Bu davetçilerin dışında kalanların
    ise kurtuluşa erenlerden olup olmadığı, bahsedilmeye bile gerek
    görülmez. İnsanların büyük bir bölümü, diğer insanları Allah’a
    gereği gibi iman edip sadece O’na ibâdet/kulluk etmeye dâvet etme-
    184 3/Âli İmrân, 104
    Ahmed Kalkan 51
    nin kendilerine verilmiş bir mes’ûliyet olduğunu, çevrelerindeki kişileri
    güzel şekilde dâvet etmenin bir ibâdet olduğunu düşünmezler.
    Yani bu sorumluluğun bilincinde değildirler.
    “Mü’min erkeklerle mü’min hanımlar birbirlerinin velîleridir
    (dostları ve yardımcılarıdır). İyiliği emreder, kötülükten alıkorlar,
    namazı dosdoğru kılarlar, zekât verirler, Allah ve Rasûlüne itaat
    ederler. İşte Allah’ın kendilerine rahmet edeceği kimseler bunlardır.
    Şüphesiz Allah azizdir, üstün ve güçlüdür, hakîmdir, hüküm ve hikmet
    sahibidir.”185 Bu âyetten de anlaşıldığı gibi iman eden her insan,
    dünya hayatı boyunca sürekli güzellikleri, yani tevhid ve Allah’a
    itaati, güzel ahlâkı anlamakla, bizzat kendisi yaşamakla ve insanlara
    da güzellikleri tavsiye edip onları kötülüklerden sakındırmakla
    yükümlüdür.
    “Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle dâvet et ve onlarla
    en güzel şekilde mücâdele et. Çünkü Rabbin, kendi yolundan sapanları
    en iyi bilendir ve O, hidâyete erenleri de en iyi bilendir.”186 Bu
    âyet de, Rabbimizin yoluna insanları hikmet ve güzel öğütle dâvet
    etmemizi emretmektedir.
    İslâm âlimleri siyasî iktidarların iyiliği yaptırma, kötülüğü engelleme
    işlerinde yetersiz kalabileceğini, hatta bazen bizzat yöneticilerin
    kötülük ve haksızlığa yol açabileceklerini, bu ilkenin ise,
    toplumun selâmeti için konulduğunu, Kur’an ve Sünnette müslümanlardan,
    herhangi bir resmî veya gayrı resmî ayrımına gidilmeden
    iyiliği emredip kötülükten vazgeçirmeye çalışma ödevini yerine
    getirmelerinin istendiğini dikkate alarak, fertlerin emir ve nehiy sorumluluklarının
    devam ettiğini düşünmüşlerdir. Buna göre iyi veya
    kötü olduğu açıkça bilinen hususlarda her müslüman bu görevini
    yapmalıdır.
    Ağırlıklı görüşe göre, âlimlerin ihtilâf halinde bulunduğu meseleler,
    emir ve nehiy konusu olmaz. Özellikle ictihad alanına giren
    konularda emir ve nehiy, yetkili kimselerce yapılmalıdır. Zemahşerî,
    “İçinizden hayra çağıran, ma’rûfu emreden ve münkeri nehyeden
    bir topluluk bulunsun” meâlindeki âyeti açıklarken, bu görevi,
    185 9/Tevbe, 71
    186 16/Nahl, 125
    52 Dâvet
    ancak ma’rûf ve münker ile bu husustaki emir ve nehyin metotları
    hakkında bilgi sahibi olanların yerine getirebileceğini, aksi halde
    iyiliğin kötülük, kötülüğün de iyilik zannedilmesi gibi hatalara düşülebileceğini
    hatırlatır. Bu görüş, ehl-i sünnet âlimlerince de benimsenmiştir.
    Ayrıca, hiç kimse, başka birinin gizli hallerini araştırma,
    kötü de olsa mahremiyetine vâkıf olup aleniyete dökme hakkına
    sahip değildir.
    2- KİM DÂVET EDECEK?
    Mü’min olan herkes, bildiği ve gücü yettiği oranda dâvet etmek
    zorundadır. Bununla birlikte; İslâm âlimlerinin, cemaat ve kanaat
    önderlerinin, yazar ve hatiplerin, cami görevlilerinin bu görevi
    yapması, terk edilemez, edilince büyük vebali olan bir vecîbedir.
    “İçinizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir
    topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”187 Bu âyete göre
    içimizden böyle bir topluluk çıkacak ve bunlar hayra dâvet edip
    emr-i bi’l ma’ruf yapacak. “Sizden kim bir münker (kötülük veya
    çirkin bir şey) görürse onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye
    gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Ona da gücü yetmezse kalbiyle
    değiştirsin (buğzetsin, onu hoş görmeyip kabullenmesin) ki, bu da
    imanın en zayıf derecesidir.”188 Bu hadiste bir kötülüğün değiştirilmesi,
    “Sizden biriniz…” denilerek bütün mü’minlere görev olarak
    verilmiştir. Emredilmesi ve yasaklanması gereken hususlar herkesin
    bildiği ve bilmek mecbûriyetinde olduğu meselelerden ise, bu dâvette
    tüm müslümanlar ortaktır.
    İslâm nokta-i nazarında ilim, belli bir kesimin tekelinde bir metâ
    olarak görülmez. İslâm, başta ruhbanlık olmak üzere, her türlü sınıf
    sistemine karşıdır. “Her ilim sahibinin üstünde bir âlimin bulunduğu,
    Kur’an’da işaret edilen bir vâkıadır. Mesleği, ilgi alanı ve sorumluluğu
    ne olursa olsun, her müslümanın kendi konumunun gerektirdiği
    vahyî ilimle donanması icap eder. Her Müslüman bildiğinin
    âlimi, bilmediğinin de talebesi olmak zorundadır. Bildiği doğruları
    sadece kültür zenginliği olarak üzerinde taşımaz; bildiği doğrularla
    amel ederek ilmi hayatına geçirir ve başkalarına da dâvet, tebliğ,
    nasihat ve emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapar.
    187 3/Âli İmrân, 104
    188 Müslim, İman 78; Tirmizî, Fiten 11; Nesâî, İman 17; İbn Mâce, Fiten 20
    Ahmed Kalkan 53
    Böyle olduğu halde, Müslüman halkın çoğunluğu bu görevlerini
    yapmamaktadır. Hele emretmek ve yasaklamak kavramlarına
    uygun, yaptırımı olan bir emir ve yasaklama olmamakta ve yine
    cihadın en büyüğü ve en faziletlisi kabul edilen zâlim sultana/yöneticiye
    hak kelimesini haykırmamak, bataklık büyütülürken tek tek
    sinekleri avlamakla sivrisinekle mücadele ettiğini zannedip aldanmak
    gibidir.
    Bütün mü’minlerin; ilimleri, güçleri ve imkânları oranında
    dâvetle yükümlü olmasıyla birlikte, bu dâveti öncelikle âlimler
    sürdürmeli ve yönlendirmelidir.
    Vahyin önüne geçen, ya da vahiyle sağlaması yapılamayıp ona
    ters düşen bilgi ilim değildir. İlim, bütün peygamberlerin ortak mirasıdır.
    İlim, söz ve amelin sıhhati için şarttır. Söz ve amel, ancak
    ilimle itibar kazanır. İlim, amelden önce gelir. İlim, amelin rehberi
    ve mürşidi konumundadır. İlmin amelden önce gelmesinin nedeni,
    akîdede hak ve bâtılı, ibâdetlerde sünnet ile bid’ati, ahlâkta güzel
    ile çirkini, sözlerde doğru ve yanlışı, ilişkilerde sahih ile müfsidi,
    ölçülerde makbul ile makbul olmayanı birbirinden ayırt ediyor oluşudur.
    İlim, inançtan bile önce gelir. Neye, nasıl inanacağını bilmeden
    sağlam bir akîdenin oluşması mümkün değildir. Şeriatın gaye
    ve hedeflerini anlama, dinî hakikatleri kavrama sorunu, ancak ilim
    merkezli bir gayret ile elde edilebilir. İlim, her türlü İslâmî çalışmada
    şarttır.189 Her ne kadar Yüce Kur’an, anlaşılması kolay; açık
    ve berrak hükümler içeriyor olsa da, Kur’an’ın ve Sünnetin hayata
    aktarılmasında ihtisas gerektiren ilmî bir disiplinin rolü inkâr edilemez.
    Yüce Kitabımız Arapça inmiştir ve Arapça ilmine vâkıf olmak,
    âyetlerin hedef ve maksatlarını kuşkusuz daha iyi anlamada
    yarar sağlamaktadır.
    Yine, sebeb-i nüzul bilgisi, Tefsir ve Hadis Usûlü, hüküm istinbat
    etme yolu (Fıkıh Usûlü) gibi alanlar, inkâr edilemeyecek şekilde
    Kur’an’ı ve Hz. Peygamber’i daha derinlikli ve hikmete uygun bir
    şekilde anlamamızı kolaylaştırmaktadır. Ancak, bu ilmî disiplinler,
    belli birikim gerektiren ihtisas alanlarıdır. Bu ilmî birikimlere sahip
    olan “ulemâ”nın, dâvete önderlik, örneklik ve öncülük etmedeki
    rolü, hem daha etkin hem daha kuşatıcıdır. Peygamberlerin vârisleri
    189 12/Yusuf, 44, 45
    54 Dâvet
    olarak sorumlulukları bildirilip taltif edilen “ulemâ”, tevhidî gerçekleri,
    peygamberlerin topluma ulaştırdığı yol ve yöntemlerle topluma
    ulaştırma gayreti içinde olan “ulemâ”dır. İslâmî hareket içinde tevhidî
    şuura sahip muttakî âlimlerin yerini alması ve sahip oldukları
    ilmî birikimlerini İslâmî hareketin güçlenmesi yolunda dâvet için
    harcamaları gerektiği, inkâr edilemez bir gerçektir. Çünkü ilim
    adamlarının sahip oldukları ilmî birikimin onları toplumda daha
    fazla dikkat ve câzibe merkezi haline getirdiği bilinen bir husustur.
    Tarih boyunca ulemânın toplum üzerindeki gücü, özellikle kritik
    dönemlerde, bâriz bir şekilde hissedilmiştir. İlim adamlarının
    Allah katında sorumlulukları diğerlerine göre çok daha ağırdır.
    Hele günümüzde parçalanmışlık içinde bulunan ümmetin bu vahim
    tablosu karşısında, tevhid ehli hiçbir âlimin yerinde oturup
    durması veya ümmet sorunlarına duyarsız kalması düşünülemez.
    Böyle ise, o âlim değildir. İlmî seviye oranında bu mes’ûliyet
    artar.
    Parçalanmış, zaafa uğramış ümmetin elinden tutup ümmetin kalkınması
    ve yeniden yapılanmasında, öncülük yapma görevi, en fazla
    ulemâya aittir. Yığınlarla bilgisi olmakla birlikte, bilgisini, öngörülen
    sorumluluk içinde kullanmayan ve bu bilinçle hareket etmeyen
    ulemâ, büyük bir vebal altında kalacaktır. Dâvetin topluma ulaşmasında
    rehberlik görevini üstlenmesi gereken ulemânın, birtakım kısır
    veya cüz’î tebliğ faâliyetleriyle kendilerini sınırlandırmaları, onları
    bu vebalden kurtaramaz. “Toparlayıcılık” misyonuyla ümmetin
    önündeki engelleri kaldırma gayreti, onların eliyle gerçekleşmelidir.
    Ancak, yaşadığımız toplumda, anlaşılmaktadır ki, tevhidî duyarlılığa
    sahip ilim adamlarının tek başına bu işin altından kalkmaları
    imkânsız gibi görünmektedir. Onların birçoğu, birtakım ârızî sebeplerle,
    halktan uzak kalmışlar ve toplumun sosyolojik analiz ya
    da tahlili, egemen sistemin işleyişi, toplumsal hastalıkların keşfi,
    Müslümanların ayağa kalkış yöntemi gibi konularda yeterlilik sahibi
    olamadıkları belirginleşmiştir.
    Dolayısıyla, ilim adamlarımızın, toplum içinden gelen entelektüel
    birikim sahibi, tevhidî şuura sahip aktivist Müslüman öncülere de
    ihtiyacı vardır. Her iki birikimin bütünleşmesi, öncü kadro misyonu
    açısından, zorunlu ve vazgeçilmez gözükmektedir. Aslında, aydın
    Ahmed Kalkan 55
    ve hareket adamı aktivist muvahhidlerin belirli oranda da olsa ilim
    sahibi olma zorunluluğu gibi; gerçek ulemânın aynı zamanda entelektüel
    yetiye sahip, çağı ve insanları her yönüyle tanıyan aydın
    kimliğinin de bulunması gerekir.
    Diğer bir tâbirle, ümmete öncülük yapacak kadrolar içinde,
    ulemâ var olan ilmiyle, diğer aktivist (hareket adamı) Müslümanlar
    da var olan tecrübe ve yetenekleriyle yerini almalı ve bu iki tâife,
    sorumluluklarının bilincinde ve istişare içinde birbirleriyle bütünleşebilmelidir.
    Bununla birlikte her ulemânın hareket ve eylem adamı
    olması, her aktivistin de belli oranda ilimle kuşanması gerekir.
    Ulemânın rolü ve sorumluluğu İslâm’ın egemen olduğu bir toplumda
    farklıdır; İslâm’ın egemen olmayıp demokrasi veya başka bir
    ad altında câhiliyyenin hâkim olduğu bir toplumda farklıdır. Küfrün
    egemen olduğu bir toplumda, ulemânın, sanki İslâm devletinde
    yaşıyormuş gibi davranması, çok ciddi bir zâfiyet, çok
    ciddi bir açmazdır. Böyle bir toplumda ulemânın öncelikli ve en
    âcil görevi, toplumu İslâm’a doğru dönüştürecek İlâhî yasaları
    harekete geçirmek ve dâveti topluma yaymak için örneklik ve
    rehberlik yapmasıdır.
    Ulemânın ayrıca, İlâhî programa uygun İslâmî çalışmaları ve dâvet
    faâliyetlerini denetleme gibi bir görevi de vardır. Dâvet ve tebliğ
    çalışmalarının İlâhî maksatlara uygun bir şekilde yapılıp yapılmadığını
    kontrol etme, İslâmî çalışmaların ifrat ve tefrite sapmasını engelleme,
    dâvetçilerin fevrî ya da usûle aykırı davranmalarını tespit
    ve murâkabe etme gibi fonksiyonları da icrâ etmeleri gerekir. Bu
    noktada, İslâm hukukunda yerini alan bir kavram olan, “ehl-i hal
    ve’l-akd” kurumunun yürütücü işlevlerini muttakî ulemâ üstlenir.
    Ulemâ, ümmet içinde var olan her türlü potansiyeli bir harekete,
    heyecanlı bir koşturmaya, dâvet için yarışa dönüştürme sorumluluğunu
    üstüne almalıdır. Bu kadar hayatî görevlere hâiz olan ulemâ
    kadrosunun, dar, cüz’î ve kısıtlı Arapça eğitim faâliyetleriyle kendilerini
    sınırlandırması, evlerine, bir medrese veya bir derneğe kendilerini
    hapsetmeleri cidden şaşılacak bir durumdur. Bir toplumda
    “ulemâ” acziyet içinde ise, diğer Müslümanların halini varın siz düşünün.
    Allah, onlara şu âyette, verdiği bilgiyi gizlememeleri konusunda
    şiddetle ikaz etmiştir: “İndirdiğimiz açık delilleri ve hidayeti
    56 Dâvet
    Biz kitap’ta insanlara açıkça belirttikten sonra gizleyenler var ya;
    işte onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet edebilenler
    lânet eder. Ancak, tevbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği
    açıklayanlar başkadır; onları bağışlarım. Çünkü Ben tevbeyi çokça
    kabul eden ve çokça merhamet edenim.”190
    Yahya b. Muaz şöyle diyor: “Âlimler, Muhammed (s.a.s.) ümmetine,
    kendi anne ve babalarından daha şefkatlidirler. Çünkü anne
    ve babaları onları, dünya ateşinden, âlimler ise âhiret ateşinden korurlar.”
    191
    Merhametli, vicdanlı, şefkatli, imanlı ve sâlih amel sahibi bir
    anne ve baba çocukları için neleri düşünüyor, neleri istiyor, neleri
    yapıyorsa, muttakî âlimler, onlardan daha çok şeyleri ümmet için
    istiyor ve yapıyorlar... Muvahhid ve mücâhid İslâm ulemâsı, peygamberlerin
    vârisleri olduklarının yeterince şuurunda ve idrâkinde
    olmalıdır. Onların her biri, ümmete çoban olduklarının ve kendilerine
    vâcib/gerekli olan sorumluluklarının farkında olmalıdır...
    Abdullah İbn Ömer (r.anhuma)’nın rivâyetiyle şöyle buyuruyor
    Rasûlullah (s.a.s.): “Hepiniz çobansınız ve her biriniz elinizin altındakinden
    sorumlusunuz.”192
    Bir anne ve babanın evlâdından sorumluluğundan daha çok âlim,
    ümmetten sorumludur... Bir anne ve baba nasıl ki, çocuklarının sıhhatinden,
    hasta olduğunda tedavisinden ve ameliyatından, eğitim ve
    öğretiminden, edeb, terbiye ve güzel ahlâkından, iktisadî hayatından,
    meslek ve işinden, ayrıca istikbalinden sorumlu ise, âlim de
    ümmet için aynı sorumluluğu taşımalıdır... Çünkü ümmetin genel
    velâyeti, muttakî ve mücâhid ulemâdadır... İslâm âlimleri, ümmetin
    inancından, İslâm’ı doğru anlayıp yaşamasından, sağlığından, mânevî
    hastalıklarının tedavisinden, ekonomisinin helâl üzere devam
    etmesinden, yabancı unsurlardan temizlenmesinden, düşman saldırısına
    karşı alınacak tavırdan, eğitim ve öğretim, edeb ve güzel
    ahlâklı olmasından sorumludurlar... Ama her şeyden önce ümmetin
    190 2/Bakara, 159-160
    191 Gazâlî, İhyâ, Çev. A. Serdaroğlu, Bedir Y., c. 1, s. 37
    192 Buhârî, Kitabu’l-Cuma, B. 11, Hds. 18, Kitabu’l-Ahkâm, B. 1, Hds. 2; Müslim, Kitabu’l-İmâre,
    B. 5, Hds. 20; Ebû Dâvud, Kitabu’l-Harac, B. 1, Hds. 2928; Tirmizî, Kitabu’l-Cihad, B. 27, Hds. 1757;
    İmam Buhârî, Edebü’l-Müfred, B. 108, Hds. 212
    Ahmed Kalkan 57
    şirk ve hurâfeler batağına saplanmasından, onları yöneten idarecilerin
    Allah’ın indirdiği hükümler/kanunlarla ilgili davranışlarından
    hesaba çekileceklerdir. Ümmet hayatının Allah’ın hükümlerine ve
    Rasûlullah’ın (s.a.s.) Sünnetine uygun olmasından muttakî ulemâ
    sorumludur... Eğer bu konularda herhangi bir noksanlık var ise,
    âlimler tarafından tesbit edilip giderilmesine çalışılmalıdır... Her
    şeyden önce İslâm ulemâsı hür ve bağımsız olmalıdır... İslâm topraklarını
    işgal eden müstekbir egemen tâğutlardan tamamen uzaklaşıp
    onlarla ilişkisini kesmiş ve onlarla asla uzlaşmayan, taviz vermeyen
    ulemâ ancak çağın problemlerini İslâm ölçülerince çözebilir... Çözülen
    problemlerin hayatta uygulanışının örneğini yine muvahhid
    ulemânın ortaya koyması icap eder... Eğer bilgi yüklü kişiler, ümmete
    rehberlik yapmıyor ve onların dertleriyle ilgilenmiyorlarsa, onlar,
    gerçek âlim olamazlar... Âlimler, Allah’tan, gerektiği gibi korktukları
    (korkmaları gerektiği) ve kendilerine yüklenen sorumluluğun
    idrâkinde oldukları için vazifelerini coşkuyla yerine getirirler...
    İmanı sağlam olmayan ve ilmiyle amel etmeyen kişiler, sadece bazı
    bilgileri bildiklerinden dolayı âlim sayılamazlar...
    3- KİMİ DÂVET EDECEĞİZ?
    Herkesi; dâvete ihtiyacı olan kim olursa olsun, onu. Herkesi (Kadın-
    erkek, çocuk-ihtiyar, zengin-fakir ayrımı yapamayız. “Bu anlamaz,
    bu kendi halinde gariban bir kimsedir, bu Türk’tür, şu Kürt’tür,
    bu çingenedir, bu kördür, topaldır, etkisi olmayan bir kimsedir” demek
    ve insanlardan bir kısmına dâveti lâyık görmemek kesinlikle
    yanlıştır). Ne zaman dâvet etmeliyiz: Her zaman (Sadece ders saatinde,
    sadece boş vaktimizde, sadece canımızın istediği bir zamanda
    değil). Neredeki insanları? Her yerdekileri.
    Dâvet edilecek şahısları tercih ederken, onların zenginliğine,
    kültürlü oluşlarına, sosyal statülerine, makam ve mevkilerine göre
    öncelik tespit etmek yanlıştır. Kâfir ise muhâtabımız, onu İslâm’a
    dâvet edeceğiz; eğer mü’minse ma’rufa, iyi vasfı taşıyan davranışlara
    dâvet edeceğiz. Münker denilen kötülükleri terk etmeye çağıracağız.
    Ve başkalarını dâvet ederken kendimizi asla unutmayacağız;
    öncelikle ve sonralıkla kendimizi de nasihatlerden, dâvet ettiği58
    Dâvet
    miz hayırdan mahrum bırakmayacağız.
    Kendimizi unutmama konusunda 3 şeye vurgu yapmak gerekir.
    Birincisi, iyiliği emrederken kendimizi unutmak, akılla bağdaşmaz.
    “... Aklınızı kullanmıyor musunuz? Hâlâ akıllanmayacak mısınız?”
    Başkasına iyiliği emrettiği halde, kendisini unutan kimseyi
    eleştiren Bakara sûresi 44. âyeti, bu iğneleyici soruyla biter. İyiliği
    emrettiği halde kendini unutan insan, akıllı kabul edilmez ve
    akıllı olmaya dâvet edilir. Başkalarına iyiliği emretmek, başkalarına
    doğruyu göstermek suretiyle onları yararlandırmaktır.
    Hâlbuki başkasına yol gösterip de kendisini unutmak ve kendisini
    iyilikten, irşaddan mahrum etmek, başkasını selâmete çıkarıp
    kendini ateşe atmak demektir ki, bu davranış, akıl açısından
    bir çelişki teşkil eder.
    İkincisi, insanlara vaaz ve ders vererek ilmini ortaya koyup da
    kendisi, kendi emrini, kendi öğüdünü dinlememek, kendini ve ilmini
    fiilen yalanlamaktır. Bu, şahsında bir çelişki olduğu gibi, halkı bir
    taraftan aydınlatmak isterken, diğer taraftan saptırmaktır ki, bu da
    bir çelişkidir; bunda da bir çeşit karıştırmak vardır. Aklı olan ise
    böyle çelişkilere düşmez.
    Üçüncüsü, söylenen sözün, verilen nasihatin bir kıymeti ve kalplerde
    bir tesirinin olması arzu edilir. Boşuna emir, boşuna gevezelik
    akıl kârı değildir. Hâlbuki verdiği emir ve öğüdün tersini kendisinin
    yapması, onun kıymetini kırmak ve herkesi ondan nefret ettirmektir.
    Daha açıkçası, bindiği dalı kesmek, oturduğu evi yıkmaktır ki, bundan
    büyük budalalık olmaz.
    Kendisi hasta olan bir doktor, aynı hastalıkla ilgili başkasını
    tedâvi etmeye kalkmasına, halk, atasözü halinde söylenen sözü
    söyler: “Kelin merhemi olsa, başına çalar.” Bu sözü, biraz değiştirerek
    konuyla ilgili halkın değerlendirmesi açısından şöyle diyebiliriz:
    “Kelin, diğer kellere tavsiye ettiği merhem, faydalı olsaydı, kendi
    başına sürer, kendi kelini tedavi ederdi.” Tabii, tavsiye ettiğimiz
    hak dâvâ için bu çeşit sözler söyletenlerin, buna fırsat verenlerin ne
    kadar büyük vebali olacağı düşünülmelidir. O yüzden “yarım doktor
    can yakar, yarım hoca din yıkar” denilmiş; “hocanın dediğini yap,
    gittiği yoldan gitme” diye, insanlar birbirine hocaların, söyledikleAhmed
    Kalkan 59
    riyle uyuşan örnek hayatlarının olmadığını ifade etme gereği duymuştur.
    Halkın tümüyle yanıldığını ve bu sözlerde kasıtlı olduğunu
    iddia etmek ve İslâm’a sadece sözle dâvet edenleri temize çıkarmak
    mümkün mü? “Ele verir talkını, kendi yutar salkımı” “Ele verir öğüdü,
    kendi keser söğüdü” bu deyimler de, yine bu tür davranışa duyulan
    tepkinin ifadesidir.
    Bu konuda cevaplandırılması gerekli bir soru ortaya çıkabilir:
    Dâvetin muvaffakiyeti için dâvetçinin her yönüyle İslâmî bir yaşayışa
    sahip olması, gerçekten gereklidir. Peki, dâvetçi, bütün bu hususlarda
    İslâmî bir anlayış ve yaşayışa sahip olup kemâl buluncaya
    kadar bekleyerek tebliğden uzak mı kalmalıdır?
    Diyebiliriz ki şayet bu şartı kaçınılmaz görür ve mutlaka ararsak
    o zaman İslâm topluluklarında hiç dâvetçi kalmaz ve herkes iyiliği
    emir, kötülüğü yasaklamaktan vazgeçerek iman, İslâm ve ihsanda
    kemâl bulmak için kabuğuna çekilerek yalnızca nefsiyle uğraşmaya
    başlar. Kemâlin hududu ve nihayeti olmadığı için ömür boyu dâvete
    hazırlık bitmez ve dâvet hiç başlayamaz. Bir insanın, âlim bile olsa,
    tüm mâruf ve birr sıfatına giren iyilikleri yapması ve münker/kötü
    olan şeylerin tümünden kendini alıkoyması hemen hemen mümkün
    değildir; “hatasız kul olmaz.” O yüzden, şeytanın sağdan yaklaşıp,
    “sen kendini tümüyle düzeltmeden iyiliği emredemezsin!” diye vesvese
    vermesine müsaade etmemeli; hem kendimize ve hem de çevremize
    nasihat edip, iyilikleri emretmeliyiz.
    Mükellef olan insan, iki şey ile emredilmiştir: Günahı terk ve
    başkasını günah işlemekten alıkoymak. Bu iki görevden birini yapmamak,
    diğerini de yapmamayı gerektirmez. “Mâ lâ yüdrakü küllühü,
    lâ yütrakü küllühü: Bir şeyin hepsine ulaşılamıyorsa, tamamen
    de terkedilmez.” İnsan bir ağaç gibi olmalıdır: Ağaç, bir taraftan her
    geçen zaman diliminde köklerini ahtapot kolları gibi her yöne açarak
    ve gittikçe derinlere dalarak kendine lâzım olan besin kaynaklarına
    müracaat edip kökünü, gövdesini güçlendiriyor. Aynı zamanda
    da meyve vermeye devam ediyor. Hatta daha çocukluktan/fidanlıktan
    yeni kurtulan genç bir fide iken bile acı da olsa meyve vermeyi
    deniyor. Hem güçlenmeye hem de meyve vermeye devam ettiği
    müddetçe sadece kendi gücü artmıyor, ortaya koyduğu ürünün,
    meyvelerinin tadı da hızla artmaya, olgun ürünler vermeye başlıyor.
    60 Dâvet
    Demek ki, dikkat etmemiz gereken; başkasına iyiliği emrederken,
    kendimizi unutmamamız, kendimize de emretmemizdir; Sadece
    başkalarına anlatarak görevimizi yaptığımızı iddia edemeyiz.
    Sadece başkalarına anlatmakla yetinenlerin, postacıdan veya taşıdığı
    kitaptan yararlanmayan dört ayaklılardan farkı olmayacaktır.
    İmam Gazali; bu konuda şu benzetmeleri yapar: “Bildiği ile amel
    etmeyenler, sayfaları ilimle dolu defter veya kitap gibidir; başkasına
    kârı olsa da kendisi ondan yararlanamaz. Bileği taşı gibidir; bıçağı
    biler, fakat kendisi kesmez. İğne gibidir; başkasını giydirir, fakat
    kendisi daima çıplak durur. Lâmba fitili gibidir; başkasına ışık verir,
    fakat kendisi yanmaktan kurtulamaz.”
    4- NEYE DÂVET ETMELİYİZ?
    İnsanları Ayrıntılara ve İhtilaflı Konulara Çağırmak Yerine; Allah’a
    Dâvet Etmeli ve Tevhidî Esasları Öne Çıkarmalıdır. “Bize gel!”
    demeyecek, “Kendine gel!” diyeceğiz. Kişinin kendine gelmesi, günahkârların
    içkiye dalması gibi dünyaya, oyun ve eğlenceye dalan
    ve sarhoşlar gibi kendini kaybedenlerin sarhoşluklarının gitmesi,
    gaflet uykusundan uyanması demektir.
    Allah için, Allah’a dâvet etmeliyiz. Kur’an bu konuda şöyle diyor:
    “Allah’a dâvet eden, sâlih amel işleyen ve ‘şüphesiz ben müslümanlardanım’
    diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?”193 İnsanları
    mutlak doğruya, tevhide, İslâm’ın ana esaslarına çağırmalıyız. Kendi
    beşerî doğrularımıza, parti veya cemaatimize, dernek veya vakfımıza
    değil; insanları Allah’a ve O’nun dinine, O’nun tartışmasız
    doğrularına dâvet etmeliyiz. Bugün çoğu dâvetçi, bunu uygulamamaktadır.
    Mutlak doğrulara değil; göreceli/ictihâdî/yoruma dayalı
    doğrulara çağırmaktadır. Tebliğ zannedilen görüşmelerin bereketsizliğinin
    sebeplerinden biri de budur. Özetle; insanları bir cemaate,
    derneğe, kuruluşa çağırmayıp Allah’a dâvet etmek gerekir.
    Önce tevhid ve imanla ilgili konular gündeme gelmeli. Binanın
    inşasına temelden başlanır. Temeli olmayan bir binanın üstüne ibâdet
    katı, haramlardan kaçınma katı, güzel ahlâk katı… nasıl inşâ
    edilebilir ki? Bina dayanmaz ve göçer. Bina, bu yapıyı temelsiz
    193 41/Fussılet, 33
    Ahmed Kalkan 61
    yapan kimsenin üstüne de göçebilir. Kalkıp da usta şöyle diyemez:
    “Ben gereği gibi çalıştım. İkinci kat için, üçüncü kat için çok emek
    verdim. “Ne yapalım takdir-i İlâhî böyle imiş” veya “bina dayanmadı,
    kabahat binada.”
    Dâvet ettiğimiz kimsenin çevrede çok yaygın şirk ve hurâfe
    mikroplarından etkilenmediğini nasıl düşünebiliriz? Gördüğümüz
    hastalıkların sebebi olan o mikropları temizlemeden o kimsenin
    hastalıklarını nasıl tedavi edebiliriz ki? İnsanlar, çoğunluk itibarıyla
    Kur’an’ın istediği şekilde iman etmiş değiller. Bilinçsiz ve bilgisiz
    de olsa, inancına şirk karışmayan pek kimse bulamıyoruz. Dâvetçi,
    sözgelimi namaz veya tesettürden bahsetmiş olsun. Tevhidi özümsemeyen
    bir kimse, namaz veya tesettürü kabul eder mi? O dâvet başarılı
    olabilir mi? Diyelim ki çok güzel sunuldu, uzun uğraşlardan sonra
    muhatap iknâ edildi. Peki, bu durumda ne olmuş olacak? Namaz
    kılmayan müşrik, namaz kılan müşrik olacak; tesettürsüz müşrik
    kadın, tesettürlü müşrik kimse olacak. Bu durumdan Allah râzı olur
    mu? Böyle yapan dâvetçi sevaba girer mi? Dâveti dinleyen kimse,
    cennetlik mi olacak? Sözümüzün güzel olması, etkileyici olması ve
    bizi İlâhî rızaya ulaştırması için, öncelikle Allah’a dâvet gereklidir.
    Bugün insanlara sunulan din; büyük oranda şudur: Beşerî görüşler,
    göreceli ve tartışmalı konular, cemaatlerin tartışmalı doğruları,
    filân efendi hazretlerinin görüşleri, mezhebî ictihad ve kelâmî
    değerlendirmeler, hatta bazen Kur’an’ın bazı emirlerini yasaklayan,
    bazı yasaklarını mubah kılan tavırlar... Kur’an’ın önemsediği konular
    yerine, hiç yer vermediği konular din adı altında topluma kabul
    ettirilmek istenmekte, mesajın başına oturtulmaktadır. Fili farklı
    yerlerinden yakalayıp bu parçayı fil diye tanımlama tavrı, basarla
    birlikte basîreti, alnındaki gözüyle beraber göğsündeki gözü de
    kullanması gereken, gözleri açık ve her dem uyanık bulunması icap
    eden müslümanların maalesef tavrı olabiliyor. Dini, bazıları şekilsel
    özellikler, bazıları sarık, sakal, cübbe ve çarşaftan ibâret sayarken,
    bazıları sadece falan zâtın kitaplarını okuyup açıklamak, bazıları
    ise tesbih çekmekten, bazıları sadece cihad veya siyasal yorumlardan,
    haftalık ders ve sohbetlere katılmaktan, bazıları dergi çıkarmak
    veya radyo imkânlarından ibâret sayabilmektedir. Bundan da daha
    fecîsi, Kur’an’ın ısrarla emrettiği halde, bazı müslümanların ısrarla
    yasakladığı kimi ibâdetler sözkonusu olabilmekte ve Kur’an’a taban
    62 Dâvet
    tabana zıt olan bir yasağı, meselâ Kur’ânî bir emrin, farîzanın terkini,
    fâiz gibi bir haramın mubahlığını cihad yorumu ve dâru’l-harp
    mantığı ile topluma empoze etmektir.
    Güzel insan olmamız ve mesajımızın güzel olması için, insanları
    başka şeye, tartışmalı teferrruata değil; sadece Allah’a, Allah’ın
    mutlak doğrularına, yani hakka dâvet etmemiz ve bunu herhangi bir
    hizip adına değil, “müslüman” isim ve sıfatımızla, İslâm’ın hizipler
    üstü temel prensipleri adına yapmamız gerekmektedir: “(İnsanları)
    Allah’a çağıran, sâlih amel işleyen ve ‘ben müslümanlardanım’
    diyenden daha güzel sözlü kim vardır.”194 M üslüman dâvâ adamı,
    âyetlerdeki bütüncül çağrıya rağmen; parçacı, hizipçi, cemaatlerinin
    yorumunu öne çıkaran bir yaklaşım sergileyerek kınanacak bir
    tavra düşebiliyor: “Onlardan dinlerini parçalayanlar ve kendileri
    de bölük bölük olanlar vardır. (Bunlardan) her fırka, kendi yanındakiyle
    sevinmektedir.”195 Bugün kimi cemaat mensubu kişiler, insanlara
    Kur’an’ın önceliklediklerini, mutlak hakikatleri, Kur’an’ın
    muhkem doğrularını anlatacaklarına, İslâm’ın temel esaslarına dâvet
    edeceklerine; kendi tartışılabilecek doğrularına çağırmaktadırlar.
    “Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin
    onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır,
    sonra Allah onlara yaptıklarını haber verecektir.”196
    İslâm inançları (Akaid), beşerî görüşlere ve şahsî anlayışlara değil;
    vahye dayanır. Kimsenin hevâ ve hevesleri akaidde bağlayıcı
    olamaz. İtikadı belirleyen ölçülerin tek kaynağı vahydir. Vahy olduğu
    tartışılan veya mânâsı farklı anlaşılmaya müsâit olan hükümler
    de akaid için kesin ölçü olamaz. İslâm inanç esasları, delâleti ve
    sübûtu kat’î olan vahyin itikadî hükümleridir. Kesin doğru, mutlak
    doğru olan hükümler, tüm müslümanların kabul etmek zorunda olduğu
    sâdık ve mütevâtir haberlerdir.
    Bazı kaypak kavramları, karşımızdaki müslümanın dinle ters
    düşmeyecek şekilde farklı anlam yükleyerek onu savunması veya
    bazı kurallarını uygulaması hiç dikkate alınmadan, te’vil etme özgürlüğünü
    onlara vermeden, kendi anladığımız biçimde küfür olduğuna
    hükmetmek, hatta bir adım daha ileriye gidip onlara kâfir
    194 41/Fussılet, 33
    195 30/Rûm, 32
    196 6/En’âm, 159
    Ahmed Kalkan 63
    demek, göreceli doğrularımızı mutlak hakikat yerine koymak demektir.
    Kendisi de şu veya bu ölçüde, ama mutlaka düzenin şu veya
    bu kurumundan geçtiği halde, alternatif bulamadığı için o kurumlara
    şu veya bu şekilde takılanlara müslüman gözüyle bakmamak... Bu
    gibi durumlar, karşısındakine ictihad hakkı vermeden, kendini veya
    reisini müctehid ilân etmektir. Hatta, müctehid hata yapabilecek kişi
    olduğu halde, kendi cemaat görüşünde, liderinde yanılma ihtimali
    kabul etmeyen kişinin bu tavrının ne anlama geldiği, dilin ifâde
    etmekten çekindiği fecî bir tavır olmaktadır. “Allah’ı bırakıp bilginlerini
    (hahamlarını), râhiplerini rabler edindiler...”197 Adiy bin
    Hâtem, Rasûlullah’ın yanına geldiğinde bu âyeti okuyunca, Adiy:
    “Yâ Rasûlallah, hıristiyanlar din adamlarına ibâdet etmiyorlar, onları
    rab ve ilâh edinmiyorlar ki” dedi. Rasûlullah (s.a.s.) bunun üzerine
    şöyle buyurdu: “Onlara haramı helâl, helâlı da haram yaptılar,
    onlar da uymadılar mı din adamlarına?” Adiy: “Evet” dedi. Efendimiz
    buyurdu ki: “İşte bu, onlara ibâdettir/tapınmadır.”198
    Din, özellikle akîde, haram-helâl ölçüsü ve ibâdet hükmündeki
    ahkâm, mutlak doğrulara dayanmak durumundadır. Mutlak
    doğruyu te’vil edip beşerî yorumları din haline getiren anlayış,
    İslâmî anlayış olamaz. Falan hocanın veya filan imamın bir görüşünü,
    İslâm’ın olmazsa olmaz bir unsuruymuş gibi din adına
    ileri sürmek, bu görüş doğru olsa dahi, çok yanlış bir yaklaşımdır.
    Her grubun, İslâm cemaatini kendisinin temsil ettiğini, kendi
    dışındakilerin sapma içinde olduğunu zannetmesi, hatta buna
    inanıp başkalarına dayatması Dinimiz için problem olmaktadır.
    Müslümanların kendi kanaatlerini, üstad, lider ve âlimlerinin
    yorumlarını din zannetmeleri, bugünkü ihtilâfların temelini teşkil
    ediyor.
    Mevcut düzen ve toplum yapısının belvâ-yı âmm (toplumsal belâ)
    niteliğindeki dayatmalarına karşı tavır alamayan insanlara alternatif
    göster(e)meden onları dinin dışına itmek, Din’i yanlış yorumlamaktır.
    Ayağı yere basmayan idealist yaklaşımlar, İslâm’ı, günlük hayatta
    uygulanamayacak soyut görüşlerden ve ütopyadan ibâret saymaktır.
    “Dinde aşırılıktan sakının. Çünkü sizden öncekiler, dinde aşırı
    gittiklerinden ötürü helâk oldular.”199
    197 9/Tevbe, 31
    198 Tirmizî, Tefsiru’l-Kur’an 10, hadis no: 3292
    199 Dârimî, Siyer 45; Ahmed bin Hanbel, Müsned IV/127, V/318, 330
    64 Dâvet
    Şu kadar cemaat ve ilim adamının melekleri sevindirecek ve şeytanları
    ürkütecek kapsamda hayırlı faâliyetler, ses getirecek tavır ve
    eylemler ortaya koyamadıklarının sebebi, biraz da bu usûl, yöntem
    hatalarından, dine bakıştaki eksik veya yanlıştan kaynaklanıyor
    diye düşünüyorum.
    Konumuzla ilgili empati; muhâtaplarımızı, “öteki” insanları,
    öteki cemaatleri, onların dünyasından bakarak değerlendirmektir.
    Bu yapılamadığı zaman, gerçeğin bir kısmı kaybedilecektir. Nisbî/
    göreceli doğruları, beşerî yorumları, Din ve mutlak hakikat gibi
    değerlendirmemeli; insanları kendi doğrularımıza, kendi mezhep,
    meşrep, metot, dernek, vakıf ve faâliyetlerimize dâvet etmek yerine,
    İslâm’ın doğrularına dâvet etmeliyiz. Müslümanlarla ihtilâf edeceğimiz
    konulardan ziyade ittifak halindeki konulardan yola çıkarak
    asgarî müşterekleri giderek artırmak önemsenmeli, dostluk ve sevginin
    giderek samimiyete ve işbirliğine dönüşmesi hedeflenmelidir.
    İnsanların olduğu her yerde, kesinlikle ihtilâflar da olacaktır.
    İslâm’ın aslî meselelerinde müslümanlar ihtilâf edemez. İlâhî vahyin
    müslümanlara seçme muhayyerliği, tasarruf yetkisi, ictihad, yorum
    ve tercih hakkı verdiği meselelerle ilgili ihtilâflar, mâkul ve normal
    karşılamamız gereken ihtilâflardır. Müslüman cemaatlerle ittifak
    ettiğimiz konularda işbirliğine gitmeli, ihtilâf ettiğimiz konularda
    birbirimizi mâzur görmeliyiz. “Sadece benim mezhep, cemaat, teşkilât,
    metot, lider ve görüşüm hak; diğerleri bâtıl!” demekten sakınıp
    kendi doğrularımızın “yanlış ihtimali olan göreceli doğru” olduğunu,
    muhâtap mü’minlerin de “doğru ihtimali olan yanlış” görüşleri
    olduğunu, empati ile ve göreceli doğruların bir’den fazla olabileceğini
    unutmadan olgun mü’mine yakışan şekilde değerlendirebilmeliyiz.
    “Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte
    Allah’ın hidâyet edip doğru yola ilettiği kimseler onlardır. İşte onlar
    akıl sahipleridir.”200
    5- DÂVETİN SİSTEMLİ VE ORGANİZELİ OLMASI
    Topyekûn helâk ve azaptan kurtulmak için içimizden hayra dâvet
    eden bir toplum çıkmalıdır. Daha önemlisi, cemaat/teşkilât organizesiyle
    sistemli dâvet çalışmaları, bireysel dâvetlerden çok daha
    önemlidir.
    200 39/Zümer, 18
    Ahmed Kalkan 65
    Bir dâvetçi, bir yere gidiyor, orada bazı kimselere dâveti ulaştırıyor.
    Mümkün, etkili oluyor. Muhâtaplarda ciddi bir özeleştiri
    ve hatalarının kabullenmesi ve terk ettikleri bazı amelleri yeniden
    yapma açısından olumlu eğilimler oluyor. Ama o konuşmacı oradan
    gittikten sonra, o kimselere arada sırada nasihat edip daha önce
    oluşan olumlu düşünce ve kararları hayata döken kimseler olmalı.
    Yoksa, anlattığınız ve kısmen olumlu etkilediğiniz kimseler, neyi
    nasıl yapması gerektiği ve hayatını tümüyle değiştirecek seviyede
    kendini yönlendiren bulunmadığı için kaybolup gidiyor, eski câhilî
    hatalarına dönüş yapıyor.
    Dâvet sistemli olsa, bir cemaat çalışması olarak yapılsa; birinin
    kaldığı yerden diğer arkadaşları sistemli olarak dâveti sürdürürler.
    Bir anlık heyecanla yetinilmez. Mûsâ (a.s.), kardeşi Hârun’un da
    risâleti taşıması ve kendisine yardımcı olmasını Allah’tan istemişti.
    Hz. İsa, muhâtaplarının inkârlarını sezince, kendi başına dâvet
    sorumluluğunu hakkıyla yerine getiremeyeceğini düşünerek, dâvet
    konusunda yardımlaşacağı insanlara ihtiyaç hissetti:
    “Allah yolunda yardımcılarım kim?’ dedi. Havârîler, ‘Biziz Allah
    yolunun yardımcıları. Allah’a iman ettik. Şahit ol, biz müslümanlarız’
    dediler.”201 Tek başına dâvet çalışması yapmak, tek başına çok
    katlı bir bina yapmaya kalkmak demektir. Yapılabilir mi, yapılabilir.
    Ama hem zaman ve hem kalite yönüyle görev dağılımı ile yapılan
    ortak çalışmanın önemini kimse inkâr edemez. Peygamberlerin bile
    yardımcıya ihtiyaç duyduğu, Muhammed aleyhisselâm’ın da ensara
    ihtiyaç duyduğu dâvet konusunda bireysel hareket edip büyük başarılar
    elde etmemiz mümkün değildir.
    6- TOPLUMSAL VE SİYASAL KONULARLA İLGİLİ
    DÂVET, DİĞER KONULARDAN DAHA ÖNCELİKLİ VE
    DAHA ZORUNLUDUR.
    Toplumu tümüyle kuşatmış şirk anlayışları, küfür olan ideolojiler,
    ateist ve ataist görüşler, İslâm’ın ve Kur’an kavramlarının tahrif
    edilmesi; bireysel problemlerden ve isyanlardan çok daha önemlidir.
    Kur’an ve sahih sünnet çizgisine ters din anlayışları, itikadî ve
    diğer alanlardaki hurâfeler, bid’atler, haksız tekfircilik, demokrasi
    201 3/Âl-i İmrân, 52
    66 Dâvet
    taraftarlığı, laiklik ve düzencilik, geleneksel ve modernist hurâfeler,
    mezhepçilik, grup taassubu, ırkçılık gibi halkın çoğunluğuna belirli
    oranda da olsa sirayet eden büyük fitne ve veballerdir. Toplum bireylerini
    tek tek ifsad eden, aralarındaki güveni ve yardımlaşmayı
    yok eden bu toplumsal fesadı, öncelikle nehyedip yasaklamak gerekir.
    Dâvet yönüyle örneğimiz olan peygamberlerimiz, tevhide dâvetle
    birlikte toplumlarında hangi fesad yaygınsa onu nehyederek
    görevlerini yaptılar.
    Bireylerin isyanından ziyade, İslâm dışı devletin bu isyan ve tuğyan
    ortamını hazırladığını, düzenin düzelmediği müddetçe fertlerin
    tümüyle düzelmeyeceğini unutmamak icap ediyor. Dâvetçi, Allah’ın
    yardımıyla ve uzun uğraşlar neticesinde bir kimseyi namaza başlatır
    veya bir hanımı tesettüre râzı ederken, o süre içinde düzen, kaç bin
    kişiyi namazdan ve tesettürden uzaklaştırıyor, bunu değerlendirmek
    şarttır. Yani, düzen bataklığı kurutulmadan müfsid sivrisineklerle
    mücadele mümkün değildir. Dâvetçi, isyanın temel kaynağı, doğurgan
    fesad yuvası, tuğyanın/azgınlığın merkezi olan tâğutî devlete
    karşı tavır almadan ve dâvetinde bu konuyu gündeme getirmeden
    dâvet yapmış sayılmaz.
    7- DÂVET, BİR DEĞİŞİMİ HEDEFLEMELİDİR
    Yasaklanan Şeyin Yerine Güzel Alternatifi Gösterilmelidir:
    Salt Yasaklamak Yerine Alternatif Çözümler Göstermek Gerekir.
    Münker işleyen kimseleri, elindeki basit oyuncakla oynayan
    çocuklara benzetmek mümkündür. Meselâ, çocuk, çocukluk edip
    eline kendisine zarar verecek bir bıçak alıp onunla oynamaya başladıysa,
    onu gören adam, onu zorla almaya çalışır ya da kızarak bağırıp
    çağırırsa, büyük ihtimalle çocuk elindekini vermek istemez,
    vermemek için koşmaya başlar ve bıçağı bu usûlle almaya çalışan
    kimse, istemeden de olsa çocuğa zarar verebilir. Böyle yapmaktansa,
    çocuğun hoşlanacağı zararsız ve güzel bir şey, meselâ bir şeker
    çocuğa gösterilirse, çocuk kendiliğinden elindeki bıçağı atacak ve
    şekere koşacaktır. Dâvetçi de, münker işleyen çocuk akıllı kimselere
    böyle davranabilmeli ki, netice alabilsin ve kimse zarar görmesin.
    Yasaklardaki câzibe, fıtrî câzip bir şeyle değiştirilmeli, önündeki
    Ahmed Kalkan 67
    engeller kaldırılan fıtrat, güzeli seçip tercih edebilecektir. Tattırmak
    gerekiyor. Muhâtap; örnek alınacak güzel yaşayışları, yapılması gerekenleri
    yapanları görmek istiyor, tebliğcinin sözünün eri olmasını
    bekliyor.
    Meşhur hadisi tekrar hatırlayalım: “Sizden her kim bir münker
    (kötülük veya çirkin bir şey) görürse onu eliyle değiştirsin...” 202 Bu
    hadiste “münkerin eleştirilmesi” veya “kaldırılması” değil; değiştirilmesi
    emredilmektedir. Kötülüğü kaldırıp yerine iyisini yerleştirme,
    yani alternatif sunma. Bu özellik, çoğu zaman göz ardı edilir.
    Sadece kötülük eleştirilir, yasaklanır. Hâlbuki hayat boşluk kabul
    etmez. Alternatif gösterilmeyince kötülüğün kaldırılması çok zordur;
    bu zorluk aşılsa bile başka bir kötülük onun yerini alabilecektir.
    Hayatta uygulanamayacak soyut görüşlerden ve ütopyadan ibâret
    saymaktır. “Dinde aşırılıktan sakının. Çünkü sizden öncekiler, dinde
    aşırı gittiklerinden ötürü helâk oldular.”203
    Şu kadar cemaat ve ilim adamının melekleri sevindirecek ve şeytanları
    ürkütecek kapsamda hayırlı faâliyetler, ses getirecek tavır ve
    eylemler ortaya koyamadıklarının sebebi, biraz da bu usûl, yöntem
    hatalarından, dine bakıştaki eksik veya yanlıştan kaynaklanıyor
    diye düşünüyorum.
    Konumuzla ilgili empati; muhâtaplarımızı, “öteki” insanları,
    öteki cemaatleri, onların dünyasından bakarak değerlendirmektir.
    Bu yapılamadığı zaman, gerçeğin bir kısmı kaybedilecektir. Nisbî/
    göreceli doğruları, beşerî yorumları, Din ve mutlak hakikat gibi
    değerlendirmemeli; insanları kendi doğrularımıza, kendi mezhep,
    meşrep, metot, dernek, vakıf ve faâliyetlerimize dâvet etmek yerine,
    İslâm’ın doğrularına dâvet etmeliyiz. Müslümanlarla ihtilâf edeceğimiz
    konulardan ziyade ittifak halindeki konulardan yola çıkarak
    asgarî müşterekleri giderek artırmak önemsenmeli, dostluk ve sevginin
    giderek samimiyete ve işbirliğine dönüşmesi hedeflenmelidir.
    İnsanların olduğu her yerde, kesinlikle ihtilâflar da olacaktır.
    İslâm’ın aslî meselelerinde müslümanlar ihtilâf edemez. İlâhî vahyin
    müslümanlara seçme muhayyerliği, tasarruf yetkisi, ictihad, yorum
    ve tercih hakkı verdiği meselelerle ilgili ihtilâflar, mâkul ve normal
    karşılamamız gereken ihtilâflardır. Müslüman cemaatlerle ittifak
    202 Müslim, İman 78; Tirmizî, Fiten 11; Nesâî, İman 17; İbn Mâce, Fiten 20
    203 Dârimî, Siyer 45; Ahmed bin Hanbel, Müsned IV/127, V/318, 330
    68 Dâvet
    ettiğimiz konularda işbirliğine gitmeli, ihtilâf ettiğimiz konularda
    birbirimizi mâzur görmeliyiz. “Sadece benim mezhep, cemaat, teşkilât,
    metot, lider ve görüşüm hak; diğerleri bâtıl!” demekten sakınıp
    kendi doğrularımızın “yanlış ihtimali olan göreceli doğru” olduğunu,
    muhâtap mü’minlerin de “doğru ihtimali olan yanlış” görüşleri
    olduğunu, empati ile ve göreceli doğruların bir’den fazla olabileceğini
    unutmadan olgun mü’mine yakışan şekilde değerlendirebilmeliyiz.
    “Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte
    Allah’ın hidâyet edip doğru yola ilettiği kimseler onlardır. İşte onlar
    akıl sahipleridir.”204
    8- NASIL DÂVET ETMELİYİZ?
    Dâvetin Usûlü Çok Önemlidir. Bir amaca ulaşmak için bir şeyi
    bazı ilkelere ve bir düzene göre söyleme, yapma tarzı, davranış biçimi
    olarak bilinen metod, Arabça’da usûl kelimesiyle ifade edilmektedir.
    Düşünceyi belirli bir sonuca vardırması gereken, bunu yaparken
    tutulması gereken yolların tümüne, bütününe verilen isimdir.
    Metodda hem tanımlanabilen, hem de zihinsel işlemlerde düzenli
    surette izlenen bir yön vardır. Fransızca olan bu kelimenin ifade ettiği
    mânâyı Arapça’da usûl kelimesi karşılamaktadır.
    Burada bizim asıl konumuz Rabbânî Metod olarak yaygın şekilde
    kullanılan kavramdır. Aksi ispatlanıncaya kadar uyulması gereken
    ana kurallar mânâsındaki Usûl’ün Rabbimize, terbiyecimize ait
    olanına verilen Rabbânî metod ismi, kullananlar tarafından özellikle
    İslâm’ı iktidar etmede kullanılması gereken yöntemleri açıklayıcı
    olarak kullanılmaktadırlar.
    Metod, tealluk ettiği şeyin tabiatına uygun olarak sonuca varılmak
    için takip edilmesi zorunlu yoldur. Örneğin suyu buharlaştırmak
    için takip edilmesi gerekli yol, onu ısıtmaktır. Isıtmaz, mevcut
    sıcakllığını korur veya daha da soğutursanız su buharlaşmaz, yani
    istenilen buharlaştırma sonucu, elde edilemez. Metod öyle birşeydir
    ki, onun gereğini yapmazsanız ondan umulan sonuca ulaşamazsınız.
    Böyle olunca da metod, olmazsa olmaz cinsinden bir şeydir.
    204 39/Zümer, 18
    Ahmed Kalkan 69
    Bir düşüncenin, bir dünya görüşünün düşünceden hayat tarzına
    geçişi için uyulması zorunlu yol için metod veya Arabçası ile usûl
    kelimesinin kullanıyoruz. Nitekim usûl kelimesi bu niteliği nedeniyle
    bir diğer alanda da aynı anlamda kullanılmaktadır: Birinin
    soyundan geldiği kimseler; anne veya baba tarafından atalar mânâsında
    da kullanılan usûlün buradaki mânâsından da rahatlıkla görülebilmektedir
    ki ataları olmadan nasıl insanın kendisi olmazsa, illâ
    ki anne ve babası, anne ve babasının anne ve babasının bulunması
    kendisinin bulunması için olmazsa olmaz şeyler ise ve bu sebeple
    ‘olmazsa olmaz’ şeyler için usûl (metod) kelimesi kullanılıyorsa,
    fikrî, siyasî, ilmî hususlarda da aynı mânâda kullanılmaktadır. Metodun
    bu özelliği unutulmamalıdır.
    Dâvet Usûlü olarak şu hususlara dikkat etmeliyiz:
    Allah’a dâvet: insanları bir cemaate, derneğe, kuruluşa çağırmayıp
    Allah’a dâvet etmek gerekir.
    Sâlih amel sahibi olmak,
    “Ben müslümanlardanım” demek,
    İlâhî vahye dayanmak,
    Tevhidi her konuda önceliklemek,
    Hayırlı ve faydalı şeyler konuşmak,
    Aksi gerekmediği müddetçe sevindirici, müjdeleyici sözler söylemeli,
    Muhâtabın seviyesine ve psikolojik durumuna uygun konuşmalı,
    Kınayıcı değil, özendirici ve teşvik edici olmalı,
    Yaşayışında ve dâvetinde net ve tâvizsiz olmalı,
    Sözü, delile dayanmalı,
    Durumun, ortamın gerektirdiğine uygun konuşmak,
    Sade ve anlaşılır konuşmak,
    Dili düzgün, kurallarına uygun ve güzel şekilde kullanmak,
    Kötülüğü en güzel bir tavırla önlemek,
    Düşmanı yakın bir dosta dönüştürme çabası,
    Müslümanlar arasından isim vererek şahıslara ve cemaatlere saldırmaktan
    kaçınmak,
    Sabırlı ve hayırlı olmak,
    Hikmet sahibi olmak, hikmetli sözlerle Rabbin yoluna çağırmak,
    Mev’ıza-i hasene (güzel öğüt) ile hitap etmek,
    Münakaşadan kaçınmak; eğer mecbur olunursa, en güzel şekilde
    münâkaşa ve mücâdele etmek,
    Alternatif sunmak,
    70 Dâvet
    Hayırlı bir şeyi iyi tanıtıp sevdirince, şerli husus terk ediliverecek;
    hak gelince bâtıl yok olacaktır. Bu hakikati unutmayıp kendini motive
    etmek, moralini sağlam tutmak,
    Ma’rufu emretmek ve münkere karşı çıkmak adına, ihtilâflı konuları
    veya çok önemli olmayan teferruatla ilgili hususları öne çıkarmamak,
    Kötülüğü, elle, dille ve kalple değiştirmeye çalışmak,
    “Kötülüğü el ile değiştirmek” imanı kuvvetli olan ve gücü yeten her
    dâvetçi için hedef kabul edilmelidir,
    Kötülüğe bazen sadece kalple karşı çıkıp ona buğz etmekle yetinilecektir,
    Sorumlu olduklarına karşı yönetici olmak,
    Zâlim yöneticiye hakkı haykırmak,
    Dâvet ve tebliğin, toplumun her kesimine götürülmesi gerekir,
    Toplumda bazı özellikleriyle öne çıkan başkan, âlim, cemaat ve
    kanaat önderlerinin tevhidi ve vahdeti fazla önemsemeyen tavırları,
    isteksizlikleri de, dâvetçilerin düzeltmeye çalışacakları önemli
    problemler arasındadır,
    Dâvet ederken karşımızdaki kişinin inancını, davranışlarını, konuşmalarını
    bilerek, onun kültür ve anlayışına uygun bir dâvet gerçekleştirmek,
    en son söylenecek sözü en başta söylemek gibi, muhâtabın
    kaldıramayacağı üst derece sorumluluk isteyen konuları uygun
    zamana ertelemek,
    Kızıp bağırarak bir sonuç alınamayacağını, tartışmaların hayırla neticelenme
    ihtimalinin pek olmadığını dâvetçi unutmamalıdır,
    Kendi görüşüne ve grubuna dâvet etmemelidir,
    Liderlerin bey’at ve ahit almaya kendilerini yetkili görmeleri bugünkü
    şartlarda büyük yanlışlıktır,
    Ilımlı İslâm anlayışına, ulusal simge ve kutsalların kabulüne dâvet,
    câhiliyye dâvetidir, bunlardan kaçınmak gerekir,
    Ayağına gidilen, beklenen, ulaşılamayan değil; bekleyen, arayan,
    koşturan olmak icap eder. Farklı kesimden Müslümanlar ve cemaatler
    arası ziyaretleşmek de dâvetçi için önemlidir,
    Diğer cemaatlerden adam çalıyor görüntüsü vermemek gerekir,
    Dâvetçi, ahlâkî zaaflarıyla bilinen kimse olmamalıdır,
    Misyonerler gibi, dâvet uğruna zillete râzı olmak yanlıştır,
    Ahmed Kalkan 71
    Başkasının cennete girmesi için bile olsa, kendisini cehenneme götürecek
    yola girmek büyük yanlıştır,
    İnsan, nerede olursa olsun hakkı haykırmak, doğruyu söylemek zorundadır.
    Bu, sadece dâvetçilerin değil; bütün mü’minlerin şiarı olmalıdır,
    En münasip biçimde, ihtiyaçlara cevap verecek, problemlere çözüm
    getirecek şekilde dâveti gerçekleştirmek,
    Etkili, gönüllere tesir edecek şekilde dâvet edebilmek,
    Kendisine dâvetin yeni ulaştığı kimselere yumuşak bir üslûpla hitap
    etmek; dâvet ulaştığı halde İslâm’a düşmanlığı artan kimselere ise
    hak ettikleri usûlü öne çıkartıp üslûbu sertleştirmek gerekir,
    İnsanlara güzel, sanatlı, etkili söz söylemek icap eder; böylece söz
    daha faydalı ve tesirli olur,
    Sözlerin en güzeli olan Kitap’ta “en güzel söz” diye tanımlanan
    “dâvet”in, O Kitap’taki usûllerini bilip onları uygulamaya çalışmak
    lâzımdır,
    Rasûlullah’ı güzel söz konusunda da örnek almalıyız. Ahlâkı Kur’an
    olan Hz. Peygamber dâvette de ideal üslûbun örneğiydi,
    Dâvetçi, Kur’anî dâvet üslûbunda muhâtabın dikkatini dağıtacak
    yersiz ayrıntılara girmemelidir.
    Hak ve bâtılı karıştırmadan, net bir şekilde hakkı tavsiye etmek;
    tâviz vermeden, çekinip korkmadan, sözü yuvarlamadan insanları
    hakka dâvet etmek gerekir,
    Dâvetçi, muhâtabın mâzisini sorgularken, geleceğe hazırlayıp cennete
    aday haline getirmeye çalışmalı; bunun için de içinde yaşanılan
    günü Allah’a teslim olunan hidâyete boyun eğinilen zamana çevirmeye
    gayret etmelidir,
    Dâvetçinin konuşması anlaşılır ve sade olması yanında; dâvetçi, imkân
    nispetinde söz sanatlarına da yer vermeli, edebî konuşmasını da
    bilmelidir,
    Bir insanın konuşma hakkından söz edebilmesi için, dinleme sorumluluğunu
    yerine getirmesi şarttır,
    Dâvet edilecek şahısları tercih ederken; onların zenginliğine, kültürlü
    oluşlarına, sosyal statülerine, makam ve mevkilerine göre öncelik
    tespit etmek yanlıştır,
    Kimleri dâvet etmek zorundayız? Herkesi. Ne zaman dâvet etmeliyiz?
    Her zaman. Neredeki insanları? Her yerdeki insanları,
    72 Dâvet
    Dini olduğu kadar, konuştuğumuz dili de iyi bilmek ve düzgün kullanmak,
    dâvette başarılı olmak için şarttır,
    Sözü, bıktıracak şekilde uzun tutmamak gerekir,
    Beden dili ve ses tonu uygun olmalıdır,
    Kibir ve gurura kapılmamalı, dâvetin başarısını ve sevabını yok etmemelidir.
    9- HANGİ ARAÇLARI KULLANMALIYIZ?
    Meşrû Araçları, Meşrû Şekilde Kullanmak Gerekir. Kullanabileceğimiz
    Araçlar Olarak; Afiş, Mektup, Tebrik Kartı, Broşür, Risale,
    Çocuk Kitapları, Kitap, Gazete, Dergi, Hutbe, Vaaz, Seminer, Konferans,
    Sohbet, Radyo, Televizyon, Video, Bilgisayar, İnternet, Cep
    Telefonu Gibi Araçları Sayabiliriz. Kalemi, bilgisayar klavyesini de
    araç olarak sayabilir, bu araçlarla oluşan makale, mesaj, mail, yorum
    gibi mesaj içeren tüm yazıları da ilâve edebiliriz. Bunların tümüne
    “meşru araç” etiketi yapıştıracak kadar meşruiyeti ve bu araçları tanımıyor
    değiliz. Bu tür araçların meşru araç olup olmaması, kullanan
    insana göre değişen bir husustur. “Radyo, cep telefonu, internet
    dâvet için tümüyle meşru değildir” dediğimizde kişinin kendi konuşması
    meşru bir araç mıdır, diye sorulan soruya cevap vermekte
    zorlanırız. Bazılarının konuşmasıyla genel olarak insanları şerre dâvet
    etmesini, insanları diliyle etkileyip nice fesada sebep olmasını
    nasıl açıklarız? O zaman dili de mi meşru araç kabul etmeyeceğiz?
    Dili doğru kullanmak kişiyi cennete, meşru ölçüleri önemsemeden
    haramlarda kullanmak nasıl cehenneme sebep oluyorsa, diğer
    araçların fonksiyonu da benzer kabul edilebilir. İnsanın dilini veya
    cinsel organını haramlarda kullanma ihtimali var diye nasıl kesip
    atması istenmiyorsa ve bunlarla imtihan olunuyorsa diğer araçları da
    bunlara benzetebiliriz. İnsanın, nasıl dilini meşru ölçüler içinde kullanması
    gerekiyorsa, diğer araçlar da öyledir. Öyledir de; ateşten, bıçaktan
    yararlanırken nasıl dikkat etmek zorunda isek, bazı araçların
    da bizi ateşten daha fazla yakma riski taşıdığını, bıçaktan daha fazla
    yaralayabileceğini unutmamalıyız. Ateşle ve bıçakla küçük çocuklarımızın
    oynamasına izin vermediğimiz ve belirli yaşın altındaki
    çocukların elinde kibrit veya bıçak bulunmasına yasak koyduğumuz
    gibi, belirli beden yaşına veya olgunluk yaşına girmemiş kimselere
    de bazı yasaklar konulmalı değil mi? Hele, bu araç ateş değil, bomba
    Ahmed Kalkan 73
    ise veya bıçak yerine otomatik silâh ise, bu aracın kullanılmasına
    nasıl sınırlar konulması gerekiyor ve her insanın bunlara sahip olup
    istediği gibi kullanması nasıl uygun görülmüyorsa; internetin, akıllı
    denilen aklı çelen akılsız telefonların ve benzeri araçların kullanılması
    da aynı dikkatin gösterilmesini gerektirir. Sinemayı olağanüstü
    etkisine rağmen bugünkü şartlarla meşru araç olarak kullanmanın
    “mümkün değil!” denilecek kadar zor olduğunu, tiyatronun ona
    yakın zorluklar içerdiğini, televizyon ve internetin meşru şekilde
    kullanılmasının da dâvâ adamına has takvâ özellikleri istediğini
    unutmamalıyız. Unutmayalım; sanal dünyada da Biri bizi görüyor.
    İnandığımız Allah Teâlâ, sanal âlemlerin de Rabbidir.
    Ayrıca, Batıdan gelen her türlü aracın yan etkisi olduğu, özellikle
    uyuşturucu ilaçların bazı insanda yan etkisinin hastalığın kendisinden
    daha zararlı olduğunu unutmamalıyız. İlaçlardaki yan etkiden
    daha fazla insanları uyutan ve uyuşturan, aynı zamanda ifsad eden
    araçlar konusunda da, bizim ilkelerimiz anlamında prospektüsü
    okuyup ona göre ondan yararlanmamız gerekir. Biz o prospektüsten
    onu nasıl, ne zaman ve ne kadar kullanabileceğimizi öğrenip ona
    göre uygulamalıyız. Kur’an’da içki ve kumar için söylenen tarzda
    “günahları faydalarından daha büyük”205 ö lçüsü, bazı a raçlar ve
    bazı insanlar için başka alanlara da taşınmasını gerektirir.
    İnsanlarla yüz yüze konuşmak, onlara canlı olarak anlatmak, çok
    daha insanî, sıcak ve bereketli bir usûldür. Canlı yüz yüze dâvette
    beden dili ve sâlih ameller de devreye gireceğinden daha etkili olur.
    Avını avlamak için örümceğin kendi ördüğü ağının içine kendini
    hapsetmesi gibi, dâvetçi de kendini sanal âlemin ağları içine hapsetmemesi,
    kafasının örümcekleşmemesi için şarttır. İncecik örümcek
    ağı, gözünde ve gönlünde nur olmayanların hakikati, Peygamber’i
    görmelerine engel olduğu gibi, internet ağları da nice insanı gözünün
    önündeki gerçekleri görmesine engel olur. Şairin dediği gibi;
    “Yıldız arayıp gökte nice turfa müneccim / Gaflet ile görmez kuyuyu
    reh-güzerinde.” Bugünkü dille söylersek: “Birçok acemi müneccim
    (gökbilimci) gökte yıldız ararken gaflete dalarak yolundaki
    kuyuyu görmez.”
    Yine, dâvet için de olsa kullanamayacağımız araçlar içinde; sövmek,
    ağır ithamlarda bulunmak, hakaret etmek, tekfir etmek de
    vardır. Kur’an, hangi gerekçe ile olursa olsun, sövmeyi yasaklıyor:
    205 2/Bakara, 219
    74 Dâvet
    “Onların, Allah’ı bırakıp taptıkları kimselere sövmeyin, sonra onlar
    da haddi aşarak, bilgisizce Allah’a söverler. Böylece her ümmete
    yaptıklarını süslü gösterdik. Sonra dönüşleri ancak Rablerinedir.
    O, yapmakta olduklarını kendilerine bildirecektir.”206 Sövmek, her
    türlü hakareti de içerir.
    Dil aracını nasıl kullanmamamızı örneklerle açıklayan Rabbimiz,
    dilimizi nasıl kullanmamız gerektiğini de Kitab’nda bildirmiştir:
    “İnsanlara güzel söz söyleyin.”207;
    “Ve kul li ıbâdî yekûlu’lletî hiye ahsen: Kullarıma söyle; Sözün
    en güzelini konuşsunlar.” 208 Güzel söz; gönül alan, onur kırmayan,
    hak ve doğruyu gösteren sözlerdir.
    Yine, aksi gerekmediği müddetçe sevindirici, müjdeleyici sözler
    söylemekle mükellefiz:
    “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; Müjdeleyin, nefret ettirmeyin.”209
    “Tatlı bir çift söz (muhâtaba verilmiş) bir sadakadır.”210
    “Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Şayet kaba,
    katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu
    halde onları affet; bağışlanmaları için duâ et; (umuma ait) işlerde
    onlara danış. Artık kararını verdiğin zaman da Allah’a dayanıp güven.
    Çünkü Allah, kendisine sığınanları sever.” 211
    “Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle dâvet et ve onlarla
    en güzel şekilde mücâdele et. Çünkü Rabbin, kendi yolundan sapanları
    en iyi bilendir ve O, hidâyete erenleri de en iyi bilendir.”212
    “Allah onların kalplerinde olanı bilir. Onlara aldırma, onlara
    öğüt ver ve onların içlerine işleyecek güzel söz söyle!” 213
    206 6/En’âm, 108
    207 2/Bakara, 83
    208 17/İsrâ, 53
    209 Mişkâtu’l Mesâbih, hadis no: 3722
    210 Keşfu’l Hafâ, hadis no: 1947
    211 /Âl-i İmrân, 159
    212 16/Nahl, 125
    213 4/Nisâ, 63
    Ahmed Kalkan 75
    10- DÂVET ÇALIŞMASI YAPACAKLARIN ORTAK BİR
    KİMLİK OLUŞTURMALARI ZARURİDİR
    Dâvet ve tebliğ çalışması yapacak ve ümmetin vahdetini ve
    İslâmî değişim ve dönüşümü hedefleyen çalışma mensuplarının
    sabit değerlerin etrafında ortak bir kimlik oluşturmaları zaruridir.
    Ortak kimlik oluşmazsa, bir inanç etrafında düşünce, duygu ve
    eylemleriyle, şuurlu bireyleri aynı istikamete ve hedefe yöneltmeleri
    imkân dışıdır. Hepimizin bildiği gibi kimlik, inanç ve tavırlardan
    meydana gelmektedir. Dolayısıyla ortak bir kimlik demek, yaşadığımız
    hayatla ilgili önemli ve esas meselelerde ortak bir inanca ve
    ortak bir tavra sahip olmamız demektir. Hele kalıcı, uzun soluklu ve
    toplumun tüm katmanlarına inmeyi hedefleyen bir çalışma grubunun
    ana omurgayı oluşturan aynı inanç ve düşünce eksenine sahip
    olması kaçınılmaz bir zorunluluktur. Müslümanlar olarak karşılaştığımız
    tüm meselelerde bizlere ortak bir inanç ve ortak bir tavır
    verebilecek yegâne Kitap, hiç kuşkusuz ki Kur’ân-ı Kerim’dir. Yüce
    Kur’ân’ın âyetlerinin tekrarlı, akışkan ve temel bir eksen etrafında
    oldukça farklı temalara projektörünü tutan ve aydınlatan yapısına
    dikkat etmek gerekir. Her sûresi kendi içinde bir bütün, ama diğer
    sûreler içinde zenginleşerek daha üst bir ilkesel bütünlüğe ulaşan bir
    uyum ve sistem oluşturmaktadır. Esasen nüzul sırasına göre inen
    sûreler ardışık okunduğunda birbirini gittikçe tamamlayan anlam
    örgüleri içinde bireyden tüm insanlığa doğru giden bir sürecin yapılanmasını
    bağrında taşıdığını görmek mümkündür. Kur’an, sadece
    arzın bir parçasında değil, tüm yeryüzünde var olmayı kendi bağlılarına
    bir hedef olarak sunmaktadır. “Andolsun Zikir’den (Tevrat’tan)
    sonra Zebur’da da: ‘Yeryüzüne sâlih kullarım vâris olacaktır’ diye
    yazmıştık.”214 ; “Yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve Din yalnız Allah’ın
    dini oluncaya kadar savaşın.” 215
    İslâmî kimlik iddiasında olan insanların düşünce, inanç ve eylemlerini
    İslâmî ilkeler belirlemelidir. İslâmî ilke denince, kaynağı
    (veya referansı) vahy olan değişmez değerleri kastediyoruz. Topyekûn
    İslâmî bir dâvet için, İslâmî bir kimlik içinde Kur’anî ilkeler
    öncelenmelidir. Ancak bu ilkesel temelde yükselen bir var olma çabası,
    “İslâmî mücadele” olma hakkını kazanır.
    214 21/Enbiyâ, 105
    215 8/Enfâl, 39
    76 Dâvet
    İslâm dâvetini yüklenenler, temel konularda ölçü beraberliğine
    sahip olmalı, bu ölçü beraberliği istikametinde her açıdan gelişerek
    ümmet bütünlüğüne doğru yol almalıdırlar. Kur’an ve Yüce Peygamber’in
    pratiği (sünneti); inanç, düşünce ve eylem alanında ilke
    ve yol göstermek üzere önümüzde durmaktadır. İslâm’ın çağrısı, sırf
    insanın düşüncesine hitap etmez. O aynı zamanda pratik hareketi
    de yönlendirir. İslâm’ın sosyal, siyasal ve ekonomik programlarının
    pratize edilmesi bu açıdan bir zorunluluktur. İslâm’ın her önermeye
    ilişkin bir düşüncesi, her probleme ilişkin bir çözümü ve her mücadelede
    kesin bir tavrı vardır. İslâm’ın hayata hâkim olmasına dönük
    gayretlerin çok yönlü olarak sürdürülmesi ve pratik hayata ilişkin
    çözümler üretmesi oldukça gerekli bir durumdur.
    Yüce Allah’ın toplumsal dönüşümü başlatmak için elçiler göndermesinin
    hikmeti iyi anlaşılmalıdır. Elçiler, sâlih önderler ve öncüler
    Hakkı somut bir şekilde, net olarak ortaya koyarlar. Bununla bâtılın
    rengi de netleşir, Hak ile bâtıl ayrışır. Toplumun bütün katmanlarında
    Hakkın ve bâtılın birbirine karışmadan net olarak ortaya konulması,
    Allah’ın kitabında defaatle söz konusu ettiği muradına uygun
    bir durumdur. Elçiler toplumun tercihlerini net olarak yapabilmeleri
    için Hakkı bâtıla karşı en güzel bir şekilde temsil etmişlerdir. Bu
    temsiliyet gereklidir; zira toplum tercihini bilinçli olarak, Haktan ya
    da bâtıldan yana yapabilsin.
    “Fakat Allah mukadder bir emri yerine getirmek için o yapılmıştı
    ki, helâk olan apaçık bir delil ile helâk olsun, yaşayan da açık bir
    delil ile yaşasın. Şüphesiz Allah her şeyi işitendir, bilendir.”216
    “(Kur’an) diri olanları uyarıp korkutmak ve küfre sapanların
    üzerine sözün hak olması için (indirilmiştir).” 217
    Bütün bu ve benzeri âyetler, vahyin, toplumun gündemine girerek
    toplumun bütün katmanlarında ayrıştırıcı bir çizgi haline gelmesini
    öngörüyor. Böylelikle safları hak ve bâtıl diye bölen iki taraf
    oluşsun. Bu iki tarafın birini hak ve hak ehli, diğerini ise bâtıl ve
    bâtıl ehli oluştursun. Bu iki taraf birbiriyle mücadele etsin, herkes
    bilerek tercihini yapsın. Bilerek cenneti ve cehennemi seçsin. Bütün
    bunların gerçekleşmesi için öncelikle topluma dâvet tümüyle yayılmalı,
    herkese İslâm dâveti açık ve anlaşılır bir şekilde ulaşmalıdır.
    216 8/Enfâl, 42
    217 36/Yâsin, 70
    Ahmed Kalkan 77
    Kur’an’da konuyla ilgili âyetler, vahyin, toplumun gündemine bütün
    ağırlığıyla girmesini ve o toplumda ses getiren ve kesin hatlarla
    ayrılmış iki taraf, iki cephe oluşturan bir ayrıştırıcı çizgi olmasını
    gerekli kılmaktadır. Peki, vahyin, toplumun gündemine oturması
    için nasıl bir süreç, nasıl bir yöntem işleyecektir? Kimler, nasıl bu
    işi yapacaktır? Evvel emirde bu dâveti topluma taşıyacak bir kadronun
    varlığı zaruridir. Bu kadro, hakkın şahitliğini yapacak, her
    türlü zorluğa karşı direnecek, sabredecek ve yine vahyin ölçüleri
    ışığında kararlı adımlarla yoluna devam edecektir. Risâlet tarihine
    baktığımızda, tüm risâlet önderlerinin insanlara ulaştırmaya çalıştıkları
    tevhidî gerçeklere önce kendilerinin tam anlamıyla teslim olduklarını
    ve daha sonra da bu gerçekleri toplumlarına duyurmaya
    çalıştıklarını görürüz.
    “O’nun ortağı yoktur. Bana böyle emrolundu ve ben Müslümanların
    ilkiyim.”218
    “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, sizin ondan başka ilâhınız yoktur.”
    219
    Bu tevhidî gerçekler uğrunda risâlet önderleri, maddî ve mânevî
    her türlü fedâkârlıkları yapmışlar ve bu gerçekleri, kendilerinden
    sonra gelecek tevhid erlerine miras bırakmışlardır. “Âlimler, peygamberlerin
    vârisleridir.”220 Peygamberin vârisi olmak, her şeyden
    önce; tevhidî gerçekleri, onun topluma ulaştırdığı yol ve yöntemlerle
    topluma ulaştırmaktır. Burada “gerçek” âlim, peygamber gibi, tevhidî
    gerçekleri topluma ulaştırmak için harekete geçen, gece-gündüz
    demeden çalışan, insanlara dâveti duyurmak için onların ayağına
    defalarca giden, toplum içinde değersiz kabul edilen insanlarla
    görüşmekten çekinmeyen, dâvâ yolunda malını, canını, her şeyini
    ortaya koyan kimsedir. Hz. Peygamber (s.a.s.), yaşadığı dönemin tâğutlarının
    (mele’ ve mütref takımın) baskı, şiddet ve zulmüne rağmen
    zerre kadar dâvâsının ilkelerinden taviz vermediği gibi, aynı
    zorba sistemin kendisine yaptığı ödül vaadlerinin hiçbirine de itibar
    etmemiştir. İşte böyle bir peygambere bir âlim vâris olmak istiyorsa,
    sadece Onun bıraktığı ilme değil, hiçbir şeyden çekinmeden, o ilmin
    topluma götürülmesi misyonuna yani hakkını vererek dâvet çalışmasına
    da vâris olmalıdır. Kişilerin toplumsal statülerine bakmadan
    218 6/En’âm, 163
    219 7/A’râf, 59, 65, 73, 85; 11/Hûd, 50, 61, 84…
    220 Ebû Dâvud, İlim 1; Tirmizî, İlim 19; Buhârî, İlim 10; İbn Mâce, Mukaddime 17
    78 Dâvet
    hemen herkese dâveti ulaştırmaya çalışan, bunun için çarşı-pazar
    gezip herkesin kapısını çalan, gerektiğinde şehir şehir dolaşarak
    tanıdık-tanımadık herkese hakkı tebliğ eden ve hemen her insanın
    kendi seviyesine göre dâvet yapan risâlet önderleri… Onlar nerede;
    topluma tepeden bakan, bırakın insanların ayağına gitmeyi, kendi
    ayaklarına gelen kimselere dahi doğru dürüst tevhidî gerçekleri anlatamayan,
    bunun sorumluluğunu bildiği halde kimi endişelerinden
    ve korkularından dolayı hakikatleri gizleyen, ümmetin paramparça
    olduğu bir dönemde yeniden ümmet oluşturma bilinciyle kılını
    kıpırdatmayan “âlim” görünümlü kimseler nerede? O halde, peygambere
    vâris olan gerçek âlim, onun misyonuna bütünüyle sahip
    çıkıp dâvet görevini kuşanan ve hayatını da bu uğurda ortaya koyan
    ilim sahibi kimsedir. “Onlar ki, Allah’ın gönderdiği emirleri tebliğ
    ederler, Allah’tan korkarlar ve O’ndan başka kimseden korkmazlar.
    Hesap görücü olarak Allah (herkese) yeter.”221
    Toplumun gündemine vahyin, tevhidî gerçeklerin girerek ayrıştırıcı
    bir çizgi haline gelmesi için, sistemli bir şekilde koşturan,
    insanları coşturan, ama boş durmayan kaliteli dâvetçilere ihtiyaç
    vardır. Tevhidin gündeme girmesi demek, toplumun bütün katmanlarında
    tevhidî gerçeklerin yankı bulması demektir. Bu öyle bir yankıya
    yol açmalıdır ki, sadece belli bir kesim üzerinde değil, halk
    yığınlarının hemen her kesiminin dikkat kesildiği, çarşıda, pazarda,
    evde, işyerinde, her yerde tevhidî gerçeklerin konuşulduğu, gündem
    yapıldığı bir çerçevede kendini göstermelidir. Yaşadığımız toplumda,
    böylesine bir tevhidî dâvetin toplumun gündeminde olduğunu
    sananlar, ciddi bir yanılgı ve aldanış içerisindedirler. Zira, bugüne
    kadar ne tevhidî gerçekleri topluma taşıyacak sağlam dâvetçilerden
    oluşan bir kadro oluşmuştur, ne de bu toplum tevhidî gerçeklerle
    yüzleşmiştir. Toplumun karşısında gördüğü İslâm mesajı, daha çok
    resmî çerçevede sunulan İslâm(!)dır. Diğer İslâm adına konuşanlar
    ve seslerini duyuranlar da, tâğutî rejimi ürkütmeden, yer yer onlarla
    uzlaşarak orta bir yol bulmaya çalışan, hakla-bâtılı birbirine karıştıran,
    İslâmî gerçekleri yer yer saptırarak halkın gündemini teferruat
    cinsinden meselelerle meşgul etmeyi hizmet kabul edenlerdir. Kısacası,
    yaşadığımız toplum, Hz. Peygamber’in temsiliyeti ile ortaya
    koyduğu tevhidî duruş bilinci ile yüzleşmiş değildir. Onlara bu
    tevhidî gerçekleri taşımakla sorumlu Müslümanların kendi halleri
    221 33/Ahzâb, 39
    Ahmed Kalkan 79
    de içler acısıdır. Zaman içinde tevhidî duyarlılık taşıyan bir kısım
    Müslümanların, bir oraya bir buraya savrulmaları, bırakın topluma
    dâveti götürecek bir misyon başlatmayı; kendilerinin dâvete muhtaç
    bir hale gelmeleri, olayın diğer bir trajik yönüdür. Bundan da öte,
    hareket halinde olan, tevhidî duruş bilincine sahip pek çok müslümanın,
    muvahhidlerin vahdetini sağlayıp onları harekete geçirecek
    zihinsel olarak bir “ümmet” oluşturmadan ziyade, içinde bulundukları
    konumu, kliği, ya da grubu güçlendirmeye çalışmaları, daha da
    trajik bir durum göstermektedir. Bunlar, şu anda ümmetin içinde
    bulunduğu durumu doğru teşhis edememekte, kuşatıcı bir varoluş
    mücadelesi başlatmak yerine, resmî otoritenin öngördüğü sınırlar
    içinde kalıp lokal, mevziî karakterde, sadece kültürel ya da eğitimle
    sınırlı alanlarda var olmak istemektedirler. Her biri kendi fildişi kulesinde,
    kendine göre İslâm’a tâlip olma projesini oluşturan fert veya
    grupların, bu özel kulelerinden inip Kur’an ve Sünnetin öngördüğü
    ölçülerde, kuşatıcı bir var olma ya da ümmet olma projesini öncelemeleri,
    hayatî bir öneme sahiptir. Bunun için de dâveti hayatın her
    alanına yayarak insanları etkilemeli; onlar tarafından etkilenmekten
    de böylece kurtulunmalıdır.
    “Ve topluca Allah’ın ipine sarılın; tefrikaya düşmeyin.”222
    “Onlar ki Kur’an’ı bölük bölük ettiler. Senin Rabbin hakkı için
    Biz onların hepsine mutlaka soracağız.”223
    “Ve işte bu sizin ümmetiniz, tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim.
    Artık hep Benden ittika edip sakının. Ne var ki insanlar kendi
    aralarındaki emirlerini (işlerini, yönetimlerini) parça parça böldüler
    (gruplar halinde kendi aralarında parçalandılar). Her grup,
    kendilerinde bulunan (fikir ve davranış) ile sevinip övünerek böbürlenmektedir.”
    224
    “Dinlerini tefrikaya düşürüp de grup grup olanlar var ya, senin
    onlarla hiçbir alâkan yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. O, kendilerine
    ne yaptıklarını haber verir.”225
    Bütün bu ve benzeri âyetler, Yüce Rabbimiz’in nasıl bir ümmet is-
    222 3/Âl-i İmrân, 103
    223 15/Hicr, 91, 92
    224 23/Mü’minûn, 52, 5
    225 6/En’âm, 159
    80 Dâvet
    tediğini çok net olarak ortaya koymaktadır. Bu ümmet, güçleri oraya
    buraya dağılmış ve parçalanmışlık içinde, egemen kâfir güçlere yem
    olmamalı; izzetli bir kimlik ile yeryüzünde tüm insanlığa şahitlik
    eden, mazlum mustaz’aflara yardıma koşan, adâletin temsilciliğini
    yapan vasat bir ümmet olmalıdır. Birbiriyle çekişme içinde, dağınık
    gruplar halinde, var olan potansiyel gücünü parçalara ayıran bir topluluk
    haline gelmemiz, Rabbimiz tarafından asla istenmemektedir.
    “Allah’a ve Peygamberine itaat edin. Birbirinizle çekişmeyin.
    Yoksa, korkuya kapılıp gücünüzü (rüzgârınızı, devletinizi) kaybedersiniz.”
    226
    “Kâfirler birbirlerinin dostlarıdır. Eğer (Allah’ın emirlerini yerine
    getirmezseniz, sırt sırta) vermezseniz, yeryüzünde bir fitne ve
    büyük bir fesat olur.”227
    “Böylece sizi vasat bir ümmet kıldık ki, siz insanlara karşı hakikatin
    şahitleri olasınız.”228
    İlâhî dâvete, ümmetin var oluş birlikteliğine yönelen en büyük
    tehlike, ihtilafın hiç bitmeyeceği meselelere insanları çekmek, etrafında
    olup biten sıcak çekişmeleri gündemde tutmak, bu meselelerdeki
    tutumlarından dolayı insanları tasnif etmek ve özel velâyet
    bağları oluşturup bu bağın içindekileri mü’min, dışındakileri kâfir
    saymaktır. İttifak edilen kat’î delillerde odaklanarak bir ümmet
    oluşturmak yerine, ihtilaf edilen zannî naslar etrafında yoğunlaşmak,
    Kur’an’ın öngördüğü “tek bir ümmet” hedefini en çok sekteye
    uğratan bir neden olarak karşımızda durmaktadır. Bugün İslâm dünyasında
    İslâm dâvetçileri ile laik dâvetçiler arasındaki çatışma; kat’i
    naslar etrafında, akîdenin kat’iliği, şartların kat’iliği, düşüncenin
    kat’iliği etrafında geçmektedir. Füruatlarla örülü mezhep, kanaat,
    yol ya da yöntemlerle oluşturulan ayrılıkçı grup ya da klikler, tek bir
    ümmet’e doğru gidişin önünde en önemli engel olarak durmaktadır.
    Yani, ümmetin var olan potansiyel gücü, ayrıntı konularda oluşturulan
    yol ve gruplarla boğulup gitmekte ve harcanmaktadır. Esasen, temel
    vahyî esas ve ilkeler etrafında kurulacak bir birliktelik, şu anda
    var olan çöküntü ve yıkıntıyı ortadan kaldıracak güçtedir. Ayrıntı
    226 8/Enfâl, 46
    227 8/Enfâl, 73
    228 2/Bakara, 143
    Ahmed Kalkan 81
    konularda var olan farklılıklar, ümmetin üniter yapısını bozmadığı
    sürece teşvik edilir ve hatta bunlar, var olan potansiyelimizi zenginleştirici
    bir nitelik bile kazanır. Ümmetin akîde, düşünce, şuur
    ve pratik olarak birliğini somutlaştıran naslar, ön plana çıkartılmalıdır.
    Bu nasların projektörlüğünde, yoruma açık diğer nasların yol
    açabileceği görüş farklılıklarının giderilebileceği bir usûl üzerinde
    de hemfikir olunmalıdır. Bu şarttır; zira, ancak tefrikaya giden yolu
    tıkayacak bir ana usûl üzerinde hemfikir olanlar, aralarındaki ihtilafı
    giderebilirler.
    İslâm, uyumlu, tutkun ve dayanışma içinde hareket eden bir toplum
    (ümmet) oluşturur. Akîde bağıyla bir araya gelen, ırk, renk, vatan,
    ülke ve sınıf ayrımı yapmayan bu toplumun temel dinamikleri
    (harekete geçiren özellikleri) kardeşlik, yardımlaşma, eşitlik, adâlet,
    hakkı ve sabrı tavsiye etme, iyiliği yayma, kötülüğe karşı mücâdele
    etmedir. Zina, fuhuş, hırsızlık, haksızlık, fâiz... gibi kötü ahlâk ve
    çirkin geleneklerin ortadan kaldırıldığı, insanların yeme içme, barınma
    ve cinsel oburluklarının engellendiği erdemli, iffetli bir toplum
    oluşturur. Küfrün tek millet olduğu gibi; bütün müslümanlar
    da, birbirlerini ancak kardeş kabul eden tek bir millettir.
    İlâhî davete, ümmetin var oluş birlikteliğine yönelen en büyük
    tehlike, ihtilafın hiç bitmeyeceği meselelere insanları çekmek, etrafında
    olup biten sıcak çekişmeleri gündemde tutmak, bu meselelerdeki
    tutumlarından dolayı insanları tasnif etmek ve özel velâyet
    bağları oluşturup bu bağın içindekileri mü’min, dışındakileri kâfir
    saymaktır. İcmâ edilen kat’î delillerde odaklanarak bir ümmet oluşturmak
    yerine, ihtilaf edilen zannî naslar etrafında yoğunlaşmak,
    Kur’an’ın öngördüğü “tek bir ümmet” hedefini en çok sekteye uğratan
    bir neden olarak karşımızda durmaktadır. Bugün İslâm dünyasında
    İslâm davetçileri ile laik davetçiler arasındaki çatışma; kat’i
    naslar etrafında, akîdenin kat’iliği, şartların kat’iliği, düşüncenin
    kat’iliği etrafında geçmektedir. Füruatlarla örülü mezhep, kanaat,
    yol ya da yöntemlerle oluşturulan ayrılıkçı grup ya da klikler, tek bir
    ümmet’e doğru gidişin önünde en önemli engel olarak durmaktadır.
    Yani, ümmetin var olan potansiyel gücü, ayrıntı konularda oluşturulan
    yol ve mezheplerle boğulup gitmekte ve harcanmaktadır. Esasen,
    temel vahyî esas ve ilkeler etrafında kurulacak bir birliktelik,
    şu anda var olan çöküntü ve yıkıntıyı ortadan kaldıracak güçtedir.
    Ayrıntı konularda var olan farklılıklar, ümmetin üniter yapısını bozmadığı
    sürece teşvik edilir ve hatta bunlar, var olan potansiyelimi82
    Dâvet
    zi zenginleştirici bir nitelik bile kazanır. Ümmetin akîde, düşünce,
    şuur ve pratik olarak birliğini somutlaştıran naslar, ön plana çıkartılmalıdır.
    Bu nasların projektörlüğünde, yoruma açık diğer nasların
    yol açabileceği görüş farklılıklarının giderilebileceği bir usûl üzerinde
    de hemfikir olunmalıdır. Bu şarttır; zira, ancak tefrikaya giden
    yolu tıkayacak bir ana usûl üzerinde hemfikir olanlar, aralarındaki
    ihtilafı giderebilirler.
    İslâm, uyumlu, tutkun ve dayanışma içinde hareket eden bir toplum
    (ümmet) oluşturur. Akîde bağıyla bir araya gelen, ırk, renk, vatan,
    ülke ve sınıf ayrımı yapmayan bu toplumun temel dinamikleri
    (harekete geçiren özellikleri) kardeşlik, yardımlaşma, eşitlik, adâlet,
    hakkı ve sabrı tavsiye etme, iyiliği yayma, kötülüğe karşı mücâdele
    etmedir. Zina, fuhuş, hırsızlık, haksızlık, fâiz... gibi kötü ahlâk ve
    çirkin geleneklerin ortadan kaldırıldığı, insanların yeme içme, barınma
    ve cinsel oburluklarının engellendiği erdemli, iffetli bir toplum
    oluşturur. Küfrün tek millet olduğu gibi; bütün müslümanlar da,
    birbirlerini ancak kardeş kabul eden tek bir millettir.
    11- DÂVET VE İSLÂMÎ MÜCADELE, İKTİDAR EKSENLİ
    DEĞİL; KULLUK EKSENLİDİR.
    Öncelikle ifade etmeliyiz ki, tevhidî mücadele iktidar eksenli değil,
    kulluk eksenli bir mücadeledir. Amaç, tevhidî bilince ulaşmış
    ve vahyin şâhidliğini yapan dâvetçilerle insanları, yalnız Allah’a
    kul olmaya çağırmak, kula kulluktan kurtulmalarına, zincirlerinden
    boşanmalarına ve çevrelerine örülmüş duvarları yıkarak içine
    gömüldükleri zindanların karanlıklarından Kur’an’ın aydınlığına
    çıkmalarına ve sonuçta iki dünyada da saadete ulaşmalarına vesile
    olmaktır. İmtihan dünyası olan Allah’ın arzında Allah’ın kullarına
    adâletle hükmedileceği bir vasat oluşturmak ve böylece Allah’a
    kulluk ve hilâfet sorumluluğunu yerine getirerek Allah’ın rızâsını
    kazanmaktır. İslâm devleti kurmak ve iktidar olmak ise, bu süreçte
    kulluk bütünü içinde yer alan ve ancak gerekli şartlar oluştuğunda
    tahakkuk edecek bir aşamadan ibarettir. O halde, bütüncül ibâdî
    sorumluluğun içindeki bir parçayı, ancak toplumsal tevhidî dönüşüm
    sonucunda gerçekleşebilecek (böyle bir dönüşüm olmadıkça
    da hiç ulaşılamayabilecek) bir aşamayı, İslâmî mücadelenin temel
    ekseni haline getirmek, kulluğu parçalamak ve dini, siyasî iktidar
    Ahmed Kalkan 83
    mücadelesine indirgeyerek ideolojileştirmek, dünyevîleştirmek, sekülerleştirmek
    sonucunu doğuracaktır. Hâlbuki tevhid dini, bireysel
    ve toplumsal bütün hayat alanlarını câhiliye kirinden arındırıp
    vahiyle ıslah ve inşa etmeyi, ‘rucz’dan arınmış İslâmî dâvetçilerin
    şâhidlik ve dâvetiyle insanın kula kulluktan kurtulup yalnız Allah’a
    kul olmayı başararak Allah’ın rızâsını kazanmasını ve böylece kurtuluşa
    ermesini hedeflemektedir. Bu mücadele sonunda, toplum tevhidî
    dâvete icâbet ederek özündeki câhilî değer ve ölçüleri tevhidî
    olanla değiştirdiğinde, Allah’ın vaadi ve yasası gereğince, Allah o
    topluma, lâyık olduğu tevhidî adâlet sistemini takdir ederek, İslâmî
    iktidarı da nasip edecektir. Siyasal sistemde değişim sağlayabilmek
    için öncelikle o istikamette bir sosyal değişimi gerçekleştirmek gerekmektedir.
    Allah’ın hangi tür bir siyasal sistem değişikliğini takdir
    etmesini istiyorsak, öncelikle o nitelikte bir toplumsal değişimi sağlamak
    üzere harekete geçmemiz gerekmektedir.
    O halde, tevhidî dâvet ve şâhidliği gerçekleştirerek, vahyi sosyalleştirme
    ve adâlet mücadelesi vererek hayatı ve toplumu dönüştürmeye
    ve zulmü geriletmeye çalışmak, câhiliye toplumuna alternatif
    Kur’an nesli ya da Kur’an cemaati/toplumu oluşturma stratejisini
    takip etmek, aslında sonuçta içinde İslâmî iktidara ulaşmayı ve sistemi
    İslâmî sisteme dönüştürmeyi de hedefleyen topyekûn bir mücadeleyi
    ifade etmektedir. Daha ilk baştan itibaren, tevhidî dâvete
    icâbet edenlerin örgütlenerek câhiliye toplumuna alternatif bir
    yapı olarak Kur’an neslini ya da Kur’an toplumunu oluşturmaları,
    öncelikle kendi çapında İslâmî bir otoriteyi üretmek ve bir gün
    tevhidî ümmetin oluşturulmasıyla ulaşılacak İslâmî iktidarın da
    ilk nüvesini oluşturmak anlamına gelmektedir. Ancak bu mücadele,
    kulluk ve âhiret eksenli hayat tasavvuru içinde Kur’an’la büyük
    ve kapsamlı bir cihadı ifade etmektedir. Yanlış olan, şartlar oluştuğunda
    İslâmî iktidara da yol açabilecek bu kapsamlı ve kuşatıcı
    mücadeleyi, aceleci tutumlarla ve dünyevî beklentilerle siyasî iktidar
    mücadelesine indirgemektir. İktidar eksenli mücadele faşist ve
    demokratik beşerî sistemlerin yöntemidir. Kimi Müslümanlar da bu
    tür sistemlerden etkilenerek, dünyevî beklentiler, hesaplar ve kimi
    endişelerle şiddeti esas alan darbeci ya da silahlı mücadeleyle bir
    an önce iktidarı ele geçirmeyi veya laik demokratik sistemlerle uzlaşıp
    bütünleşerek gayri İslâmî ilke ve ölçüleri benimseyerek seçimle
    bir an önce iktidar olmayı hedefleyen eğilimlere kapılabiliyorlar.
    84 Dâvet
    Bir toplum, özündekini vahiyle, vahyin ölçüleriyle değiştirip,
    doğru istikamette bir arınmayı ve yeniden inşâyı gerçekleştirip, âdil
    bir sistemle yönetilmeye müstahak olana kadar bu çürüme, yozlaşma,
    kokuşmuşluk ve şirk düzeni sona ermeyecektir. Çünkü toplum
    müstahak olmasa böyle bir sistem geçerli olmaz. Bu sebeple, önce
    toplum olarak kendimizi değiştirmemiz gerekiyor. Özümüzdekini
    fıtrî ve vahyî değerler istikametinde değiştirip insan haklarına gerçekten
    saygılı, insanî ve hukukun üstünlüğünün gözetildiği âdil bir
    sisteme müstahak olmadığımız sürece, bu sistem devam edecektir.
    O halde biz, kendi gündemimizle uğraşmalıyız. Artık, sistemin içerisindeki
    birtakım araçlarla oyalanmayı bırakmalıyız. Hükümete kim
    gelirse gelsin iktidar oligarşidir. Hangi parti gelirse gelsin, İslâmî
    kurallar değil; Atatürk’ün ilkeleri, câhiliyyenin hükmü, tâğutların
    hevâlarının gösterdiği beşerî görüşler kuraldır, kanundur, anayasadır.
    Hangi parti hükümeti kurarsa kursun; toplum, tevhidî değişim
    geçirerek İslâmî sistemle, adâletle yönetilmeyi hak etmedikçe, görece
    bir özgürleşme sağlansa bile şirk sistemiyle ve zulümle yönetilmeye
    devam edecektir. O halde biz Müslümanlar, sistem içi bâtıl
    yolarda vakit kaybetmekten, görece özgürleşme adına ilkelerimize,
    taktik çıkar hesaplarıyla stratejik tevhidî mücadelemize aykırı istikamette
    oyalanmaktan kurtulup sistemi değiştirecek kendi yolumuza,
    sırât-ı müstakîme, özgün gündemimize kilitlenmeliyiz. Allah’ın
    yolunda, dosdoğru bir duruş ve yürüyüşle, İslâmî kimlik ve ilkelerin
    belirleyiciliğinde, onurlu bir şahsiyeti ve İslâmî kimliği dosdoğru
    temsil eden doğru bir şahitliği gerçekleştirmeliyiz. Dönüştürmeyi
    hedeflediğimiz toplumun câhilî eylemlerine katılma ve laik partilere
    oy verme oyalamasından sakınmalı, her şartta insanlığı karanlıklardan
    ve zulümden kurtarıp aydınlığa ve adâlete kavuşturacak sahici
    alternatif olma vasfımızı korumalı, kirlenmeden, flûlaşmadan, bulandırmadan
    tevhidî netliğimizi ölüme kadar ısrarla sürdürmeliyiz.
    Her şeye rağmen, bu tür sapma ve savrulmalara prim vermeyen
    ilkeli bir mücadele ve kirlenmemiş onurlu bir örneklikle, sahih
    bir din anlayışını ve doğru bir mücadele yöntemini, tevhidî geleneğin
    bugüne ait bir halkası halinde oluşturup gelecek nesillere
    emanet olarak bırakmaya dair çok samimi, çok ciddi, aynı zamanda
    ısrarlı ve istikrarlı bir çaba göstermeliyiz. Bu uzun soluklu ve
    başka nesillere de geçerek devam edecek tevhidî yolculukta, Kur’an
    neslinin öncülüğünde, vahyin ölçüleri ile ümmeti yeniden inşâ etAhmed
    Kalkan 85
    mek, bizim en temel programımızdır. Bu program, asla şaşmadan ve
    şaşırılmadan devam ettirilmesi gereken, kulluk ve âhiret bilincinin
    yönlendiriciliğinde ihlâsla sürdürülmesi gereken bir programdır.
    Bizim projemiz, Allah’ın toplumsal yasası gereğince, içinde yaşadığımız
    topluma karşı sorumluluklarımızı yerine getirmeye, Rasûlün
    şahitliğinde ve ilk Kur’an nesli örnekliğinde bugünün Kur’an neslini
    yetiştirmeye ve bu neslin öncülüğünde toplumun özündekini tevhidi
    istikamette değiştirmesine vesile olmaya yönelik bir projedir. Bu
    projenin en temel gereği, Ra’d sûresi 11. âyette beyan edilen Allah’ın
    sosyal yasasının işleyişinde üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmektir.
    Kur’an’ın mesajını, kendimizden başlayarak, önce kendi
    ahlâkımızda örnekleyip şahitliğini üstlenerek diğer insanlara da taşıyıp,
    tebliğ, dâvet ve eğitim faaliyetlerimizle ve “emr-i bi’l maruf,
    nehy-i an’il münker” yükümlülüğünün gereğini yaparak, halkımızın
    da özündekini tevhidî istikamette değiştirmesine vesile olmak üzere
    yaygınlaştırmaktır. Rabbimiz, toplumları, halkları kendi kaderleri
    üzerinde söz sahibi kılarak şereflendirmiştir. Hiçbir sistem insanlara
    böyle etkin bir rol vermemektedir. Bütün beşerî sistemler bir avuç
    egemenin zorbalığı altında toplumları edilgenleştirmekte, baskıyla
    yönlendirmekte ve toplumlar sürü haline getirilmektedir. Toplumlar
    kaderleri üzerinde söz sahibi olmaktan çıkarılmaktadırlar. Yaratıcımız
    ise bütün insanların, bütün halkların, bütün toplumların kendi
    kaderleri üzerinde, özgür irâdeleriyle söz sahibi olmalarını sağlayacak
    bir yasa koymuş ve bu yasaya göre toplumlar tercihleriyle hangi
    duruma lâyık olurlarsa o durumu onlar için takdir edeceğini hükme
    bağlamıştır.
    Allah’ın bu alanla ilgili değişmez sosyal yasası Kur’an’da açıkça
    ifade edilmiştir: “...Bir toplum özündekini değiştirip (bozmadıkça)
    Allah da o toplumun (siyasî) durumunu değiştirmez (bozmaz)...”229
    Bu yasa iyileşme yönünde de aynı şekilde işler ve bir toplum özündeki
    bozulmayı ıslah edip iyiye, güzele müstehak hale gelmedikçe
    de, Allah o topluma iyi olan sistemi takdir etmez. “…Bir kavim
    (toplum), kendinde (nefsinde) olanı değiştirinceye kadar Allah,
    ona nimet olarak bağışladığını değiştirici değildir...”230 Şüphesiz
    Allah hiçbir topluma zulmedici değildir. Bir toplum nasılsa öyle
    yönetilecektir. Bir toplum neye müstahak olursa, Allah da o toplum
    229 Rad Suresi, 11.
    230 Enfal Suresi, 53
    86 Dâvet
    için, lâyık olduğu o şeyi takdir edeceğini vaad etmektedir. Verdiği
    bir nimeti de o toplum özündekini değiştirmedikçe değiştirmez. Allah’ın
    bu yasası, aslında insanlara şeref bahşeden, toplumları kendi
    kaderleri üzerinde söz sahibi kılarak onurlandıran bir yasadır. Bir
    toplum, nasıl bir sistemle, nasıl bir yönetim tarzı ile yönetilmek, nasıl
    bir siyasî ve sosyal düzenle idare edilmek istiyorsa, özündekini
    o istikamette değiştirmek üzere harekete geçmesi, bireysel ve toplumsal
    irâdeyi seferber ederek buna uygun bir değişimi, dönüşümü
    gerçekleştirmesi gerekmektedir.
    Rabbimiz toplumsal değişim yasasıyla sanki şunu demektedir:
    “Nasıl yönetilmek istiyorsanız öyle olun, siz nasıl olursanız Ben
    size o yönetimi/sistemi takdir edeceğim. Nasıl yönetilmek, nasıl
    bir sistemle idare edilmek istiyorsanız, özünüzde var olanı o sistemin
    değer ve ölçülerine doğru değiştirin/dönüştürün, Ben de
    size o sistemi takdir ederim. Ama bu tercihinizin hesabını âhirette
    vereceksiniz.” Allah bu yasası gereğince, bir nevi şunu söylemektedir;
    “İslâm’la, Allah’ın hükmüyle, adâletle yönetilmek istiyorsanız,
    o zaman da Kur’an ölçüleriyle, tevhidî istikamette özünüzdekini değiştirin
    ki, Ben size İslâm’ı takdir edeyim.” Yani İslâm bir toplumu
    yönetecekse, toplum, Allah’ın hükümleriyle (adâletle) hükmedilen
    bir toplum haline gelecekse, bunun yolu sadece bu yasadan, yani
    özündekini tevhidî istikamette değiştirmesinden geçmektedir. Başka
    bir yol ve yöntem yoktur. Bütün peygamberlerin uygulaması da işte
    bu yasa ve yöntem dâhilinde cereyan etmiştir.
    Bir ülke dışarıdan bir saldırıya uğramışsa, işgale muhâtap olmuşsa,
    Afganistan, Irak, Çeçenistan ve Filistin’de olduğu gibi, tabii
    ki o zaman, o bölgenin onurlu insanlarına ve Müslümanlarına, tevhidî
    dâvet ve eğitim çabaları yanında, bu zâlim emperyalist güçlere
    karşı silahlı mücadele de kaçınılmaz bir sorumluluk haline gelir.
    Ancak bir toplum kendi özündekini yüzyıllar süren süreçte değiştirip
    bozduğu için gayri İslâmî bir sisteme ulaşmışsa, o toplum, zor ve
    şiddet kullanılarak değil; merhametle, güzel ve hikmetli bir üslupla
    yapılacak kurtarıcı ve tavizsiz bir dâvetin, tebliğin, âdil şâhidliğin ve
    eğitimin öne çıkarılmasıyla ıslah edilebilir. Bozulmuş, şirke bulaşmış
    olan toplum, net ve açık bir dâvetin yaygınlaştırılması sûretiyle, bu
    sefer de özündekini vahyin ölçüleriyle değiştirmesine vesile olunarak
    İslâmî bir toplum haline dönüştürülebilir. Hiçbir Peygamber, içinde
    Ahmed Kalkan 87
    yaşadığı toplumu zor kullanarak, silaha ve şiddete başvurarak ya da
    dağa çıkıp toplumuna saldırarak değiştirmeye kalkışmamıştır. Bu
    tür darbeci, silahla, baskıyla egemen olma yöntemi, komünist, faşist
    ve Kemalist, dünyacı ve iktidar eksenli beşerî sistemlerin tercihidir.
    İslâmî sistem ise, kulluk ve âhiret eksenli olduğu için, dünyayı da
    insanların kendilerini özgürce gerçekleştirecekleri bir imtihan alanı
    olarak gördüğünden, insanları tevhidî dâvetin karşısında özgürce
    tercih yapabilecekleri bir adâlet ve özgürlük vasatına kavuşturmayı
    ve gönüllü değişimi esas alır. Bu sebeple peygamberler ve tevhid yolunun
    dâvetçileri, egemen şirk yönetimlerinden, “Allah’ın yardımı
    ne zaman?” diyecek hale gelene kadar darlandıkları büyük eziyetler,
    zulümler, işkenceler, ekonomik ve sosyal boykotlar gördükleri
    halde, toplumun içinde kalmaya, muhâtap oldukları zulmü de ifşâ
    ederek, bu mazlumiyet zemininde topluma vahyin şahitliğini yapmaya,
    kurtarıcı ve karanlıklardan aydınlığa çıkarıcı mesajı topluma
    taşımaya ısrarla devam etmişlerdir.
    Allah’ın sosyal yasasının işleyişi sonucunda, bir toplumun şirke
    dayalı zulüm sistemini ya da İslâmî adâlet sistemini hak etmesi
    halinde Allah’ın takdiriyle gelecek bu sistemlerin değişimi de, yine
    aynı yasa gereğince, belki de yüzyıllara sâri bir tersine toplumsal
    değişim yaşanması sonucunda yine ancak Allah’ın takdiriyle gerçekleşecektir.
    Yani öyle 4 yılda bir yapılan seçimlerle sistemler değişmez,
    ancak aynı sistem içinde görev yapacak yöneticiler değişir.
    Ancak zâlimlerin güce dayalı şiddet yöntemiyle ele geçirdikleri toplumlar
    üzerindeki zorba hâkimiyetlerinin, söz konusu yasanın işleyişiyle
    değil de ârızî bir zorbalıkla sağlandığı için, uzun ömürlü olması
    da mümkün değildir. Ancak bunun için de, mazlumların zâlimlere
    karşı pasif durmayıp kıyam etmeleri, gasp edilen ülke ve haklarını
    almak için harekete geçmeleri ve bu konuda sorumluluklarını yerine
    getirmeleri gerekecektir.231
    231 Mehmet Pamak, “Siyasal Sistem Değişimi Sosyal Değişimin Sonucudur”, Haksözhaber,
    19.03.2009
    88 Dâvet
    12- BÂTIL YOLLARLA HAKKA GİDİLMEZ: SİSTEM İÇİ
    VE DEMOKRATİK USÛLLERLE DÂVET VE OLUMLU
    DEĞİŞİM DÖNÜŞÜM GERÇEKLEŞMEZ.
    Hükümetler seçimle, devletler inkılâpla değişir. Demokrat bireyler,
    halkın yönetimini tercih etse de; Müslüman bir kimse, Hakk’ın
    yönetiminden başka yönetim kabul edemez. Demokrasi, sadece hükümetleri
    seçer, değiştirir. Müslüman ise, düzeni seçer, değiştirir.
    Bir Müslüman, gayrı İslâmî bir düzeni kimin yöneteceği ile uğraşmaz.
    O inkılâbî tavırla düzeni nasıl değiştirip yerine İslâmî bir yönetim
    getireceğinin planlarını yapar, uygulamaya çalışır.
    Özellikle Türkiye gibi yerlerde bir parti, oyların % 80’ininden
    fazlasını bile alsa, demokratik yollarla İslâm’a doğru sağlam bir
    adım atamaz. Başta Silahlı Kuvvetler, farklı güç odakları, derin
    devlet, reelpolitik, bürokratik oligarşi, medya ve para babaları, kimi
    sivil toplum kuruluşları, Amerika ve Batı dünyası, demokrasi gemisinin
    rotasını en küçük bir ihtimalle İslâm limanına doğru çekilme
    eğilimine her yolu kullanarak engel olurlar.
    Tepeden inme veya demokratik yollarla başa geçip devlet imkânlarıyla
    halka din dayatma, Nebevî metot ve Kur’ânî usûl değildir.
    Peygamberimiz’e (dâvâsından vazgeçmesi şartıyla) Mekke müşriklerinin
    krallık ve demokrasiye benzer şekilde bir-iki sene onun,
    bir-iki sene de kendilerinin halkı yönetmesini teklif etmişlerdi. Peygamberimiz
    bu kolay, ama dâvâsından vazgeçme tavrı (takıyyesi,
    görünümü) içeren tekliflere karşı nasıl bir tavır takındı, hepimiz
    biliyoruz: “Bir elime Güneş’i, diğer elime Ay’ı verseniz, vallahi dâvamdan
    vazgeçmem!”
    Demokrasi denilince, halkın yönetime katılmasından hemen
    sonra, ilk akla gelen sloganlar “insan hakları ve özgürlükler”dir. Bu
    parlak sözlerin hangi insanların hakkını ve ne tür bir özgürlüğü kast
    ettiği üzerinde pek durulmaz. Hâlbuki her hakkın bir sorumluluğu
    ve her özgürlüğün bir sınırı vardır. Demokrasilerde bunlar da kaypaktır.
    Müslümanlar için, Allah’a, kendisine ve topluma karşı sorumluluk
    önceliklidir. Kulluk, İlâhî sorumluluk, Allah’ın emirleri,
    dâvet, tebliğ ve âhiretle ilgili konularda demokrasinin görüşü; halkın;
    yönlendirilen, manipüle edilen, çeşitli müdâhalelerle fıtratı bozulan
    halkın inancı ve görüşüdür. Hakkın rızası, O’nun hükümleri,
    emir ve yasaklarının hiçmi hiç önemi yoktur.
    Ahmed Kalkan 89
    Demokrasilerde mü’min-kâfir ayrımı ve ayrıcalığı ne teorik ne
    pratik olarak sözkonusudur. Halk, vatandaş birbiriyle her konuda eşit
    kabul edilir. Din ve ahlâk ayrımı gözetilmeyen vatandaş arasındaki
    eşitlik, elbette doğru ve adâletli değildir. Cennetlikle cehennemlik,
    âlimle câhil, Allah’ın askeri ile tâğutun askeri ancak demokrasi terazisinde
    birbirine eşit çıkartılır. Bu durumun, İslâm’ın ilkeleri ve
    müslümanlar açısından doğurgan bir problem olduğunu hemen herkes
    kabul eder. Eğer “mü’min-kâfir ayrımı uygulamada çokça yapılıyor”
    diyenler varsa, kesinlikle mü’minlere olumsuz ayrımcılık
    yapıldığından bahsedeceklerdir.
    Hükmün Allah’a âit olması, aynen mülkün Allah’a ait olması gibidir.
    Nasıl mal-mülk, gerçek mâlik olan Allah’a aittir; mü’min kendisine
    emânet olarak verilmiş malı Allah’ın emri ve izniyle meşrû
    şekilde kullanır. Aynen onun gibi, mutlak hüküm sahibi Allah’tır.232
    Bey’atle seçilmiş, mü’min yönetici, O’nun izniyle, O’nun indirdiği
    hükümlerle ve sınırlı şekilde hükmeder. Yönetim, Allah’ın hükmünü
    adâletle uyguluyorsa İlâhî hâkimiyet gerçekleşir. Aksi takdirde hükmedilen
    ilkelerin sahipleri ve hükmedenler ilâhlık iddiâsında bulunmuş
    zâlim, fâsık ve kâfir olurlar. Bu değerlendirmeler doğrultusunda
    “demokrasi; mâbedi, dokunulmaz tabuları, kitabı, ibâdeti, kutsal
    (tanrısı ve yarı tanrıları olan) bir dindir” sözü doğru bir ifadedir.
    Kutsal mâbed/tapınak olarak meclis; kutsal kitap olarak Anayasa;
    inancın şiarı ve dine giriş ifâdesi olarak “egemenlik/hâkimiyet kayıtsız
    şartsız ulusundur” zikri; duâ olarak İstiklâl marşı, tapınma ve
    âyin olarak hazırola geçme; ilke ve doktrinlerine kesin iman edilip
    hiç eleştirilemeyecek tabu ve tanrısal güç olarak “Ulu Atatürk”; kutsal
    ve tanrısal özellikte yarı tanrılar olarak meclis başkanı, başbakan
    ve cumhurbaşkanından oluşan teslis; haram-helâl olarak meclis tarafından
    belirlenen beşerî yasaların suç sayıp saymadığı şeyler; kutsal
    bey’at akdi ve problemleri çözecek hakem şeklinde kabul edilen
    kutsal oy ve mübârek sandık; kullar ise vatandaş şeklinde kabuller
    ve uygulamalar, demokrasi dininin şartları, esasları kabul edilmektedir.
    Kur’an, Mekke’de Peygamberimiz zamanındaki müşriklerin dininden
    bahseder.233 Hâlbuki onların adı bilinen hiçbir dinleri yoktu.
    232 12/Yûsuf, 40
    233 109/Kâfirûn, 1-6
    90 Dâvet
    Fakat; felsefesi, ideolojisi, dünya görüşü ve yaşam biçimi, yönetim
    tarzı olan her şeyin, Kur’an terminolojisinde adı “din”dir. Demokrasi
    bâtıl bir din olarak kabul edilince, aynı zamanda demokrasiyi de
    kabul eden müslümanlar iki dinli sayılabilir.
    İslâm’ın ilkeleri ve müslümanların insanî hakları gündeme gelince,
    demokrasi helvadan put olur ve acıkan sahipleri onu yemekten
    çekinmez. Mısır’da cumhurbaşkanı olarak seçilen Mursi’nin askerî
    darbe ile devrilmesi, Filistin’de % 75 civarında oy alan İsmail Heniye’ye
    bir gün bile başbakanlık yaptırılmaması, Cezayir’de İslâmî
    Selâmet Cephesinin demokratik yolla iktidara giderken askerî darbeyle
    önünün kesilmesi, yaşadığımız coğrafyada kaç kez partilerin
    kapatılması ve parti kapatılmasının demoklesin kılıcı gibi korku
    salmaya devam etmesi bunun örnekleri değil midir? Aslında bu
    durum, temelde yadırganacak bir husus değildir. Her yönetim, her
    rejim kendini yıkmak isteyenlere karşı kendini korur. Ve dünyanın
    hiçbir yerinde ve tarihin hiçbir döneminde demokratik usullerle İslamî
    değişim ve dönüşüm gerçekleşmemiştir. Ama, İslâm’a kapalı
    olan, Müslümanların, dinleri için kendini kullanmalarına her yasağı
    koyan demokrasi, müslümanları kullanmaya can atmaktadır.
    Dini siyasete âlet etmek elbette çirkin tavırdır. Aynı zamanda bir
    müslümanın, dinini Allah rızâsı dışında başka bir amaca hizmet için
    âlet etmesi büyük bir günahtır. Olsa olsa, siyaset dine âlet edilebilir,
    ama fincancı katırlar çabuk huylanıp kolay ürktükleri için, siyasetin
    en küçük unsurunun bile dine hizmet ederek ona âlet edilmemesi
    için en küçük tâviz bile vermemekteler. Böyle olduğu halde, şâyet bu
    konuda tâviz verdiklerini düşünsek bile, gayr-ı meşrû düzenler İslâm’a
    âlet ve araç olamaz. Şarapla abdest alınmaz. Bâtıl yollarla hakka
    gidilmez. Şerle hayra ulaşılmaz, haram parayla hayır yapılmaz.
    Küfre âit bir vâsıtayla İslâm’a, şeytana âit bir atla cennete gidilmez.
    Gâvurun atına binen onun kılıcını sallar. Batılı kâfirlerin demokrasi
    adlı cephesinde yer alıp parti atına binen kimse, bu atın içi, Truva atı
    gibi müslümanı mahvedecek askerle dolu olduğunu görmüyorsa hem
    kalp gözü, hem kafa gözü kapalı demektir. Bâtıl, başka bir bâtılla değil,
    ancak Hak’la zâil olur; “Hak gelince bâtıl yok olur”234 buyrulduğuna
    göre, İslâmî faâliyetleri demokrasi adlı şemsiye altına almaya
    çalışmak, hakkı getirme adı altında bâtıla batma sayılmaz mı?
    234 17/İsrâ, 81
    Ahmed Kalkan 91
    İslâm’da öncelik insana hizmette değildir. Müslüman da olsa insana
    yardım ikinci planda kalır; tevhide, dine, dâvâya, kulluğa, şirkin
    her çeşidinden bireyleri ve toplumu kurtarmaya, cihada öncelik
    verilir İslâm’da. Allah’ın hakkı her şeyden önce gelir. Demokrasilerde
    öncelik tâğuta ve tâğutî kurum ve şahsiyetleredir.
    “Halka hizmet, Hakka hizmettir.” Öyle mi acaba? Hakk’a nasıl
    kulluk yapılacağı iki temel kaynakta belirtilmiştir. Kim demiş,
    hangi âyette, hangi hadiste geçer bu halk-hak eşitliği? Bu söz doğru
    olsa, Amerika’da veya Avrupa’da hem de rüşvete, adam kayırmaya
    yönelmeden halkına hizmet eden kâfir yöneticiler Hakka daha
    çok hizmet eden mücâhidler olmaz mıydı? Peygamberler, öncelikle
    insanların mideleriyle, yollarıyla, içinde yaşadıkları devletlerin ekonomileriyle,
    İslâm dışı devleti güçlendirmeyle uğraşmış değillerdi.
    Kur’an, Peygamberlerin (dolayısıyla O’nların izinden giden şuurlu
    müslümanların) temel görevinin Hakk’a kulluk olduğunu, bütün insanlığın
    Allah’a kulluk ve ibâdet için yaratıldığını belirtir.
    Eğer hak, çoğunluğun tâbi olmasıyla, bâtıl da ona uyanların az
    sayıda olmasıyla belirlenirse peygamberlerin durumu nasıl açıklanabilir?
    Hayra dâvet edip iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran,
    insanları ıslah etmeye çalışan dâvâ adamlarının görevlerine gerek
    kalır mı? Demokrasi doğruları tespit ediyorsa, takvâ sahibi sâlih
    kimseler, vahye tâbi olup İlâhî emirler doğrultusunda hareket edeceklerine,
    insanların çoğunluğuna uyup ona göre hareket etsinler,
    Allah da râzı olur denilemez. Kur’an tam tersini söylüyor çünkü:
    “Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan
    saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye tâbi olmaz, yalandan
    başka söz de söylemezler.”235
    Sentez; iki ayrı şeyin birleşip yeni bir şey oluşturmasıdır. “İslâm
    Sosyalizmi”, “İslâm Kapitalizmi” elbette olmaz. Olursa, bu senteze
    hâlâ İslâm denilemez. Eksi ile artının toplamının eksi olduğu gibi;
    Hakla bâtıl birbirine karıştırılınca çıkan şey de bâtıl olur. “Laik
    müslüman”, “komünist müslüman”, “Atatürkçü Müslüman” olmadığı
    gibi, “müslüman demokrat” da, “İslâm demokrasisi” de olmaz.
    Müslümanın demokratikleşip demokrasiyi savunur hale gelmesi,
    “tâğut, İslâm Devleti, Hakkın hâkimiyeti, Allah’ın indirdiğiyle
    235 6/En’âm, 116
    92 Dâvet
    hükmetmek, İslâm şeriatı” gibi kavramları gündeminden çıkartması
    demektir.
    Müslümanları sistem içine almak, onları düzene uygun, Amerika’yı
    rahatsız etmeyecek ve Türk Standartlarına uyan evcilleştirilmiş,
    yumuşatılmış bir müslümanlık(!) anlayışına çekmek için
    demokrasi dayatılıyor. Demokrasi hakkında demokratik bir tartışmaya
    bile niçin cısss! deniliyor? Hele, alternatif olarak İslâm Devlet
    sisteminin gündeme getirilmesine ve bunun için faaliyet yapılmasına
    izin verilmiyorsa, bu demokrasi denilen şeyin hak ve özgürlük
    açısından bir aldatmaca olduğu kabul edilmelidir.
    “Câmiye, okula ve kışlaya siyâset girmemelidir.” Niye? Kötü olduğu,
    oralara yakışmadığı için mi? Kışlaya gerçekten girmiyor mu
    dersiniz, yoksa oralardan dışarıya çıkamıyor mu? Orada rengini alan
    politika, dışarıya o renkle çıkıyor. Ordunun siyasete müdâhale etmediğini,
    balans ayarları yapmadığını, lüzum gördüklerinde ihtilal
    yapıp partileri kapatmadığını, başbakanın asılmadığını bile kimse
    iddia edemez. Ya kırmızı kitaba, brifinglere ne demeli, kim demeli,
    nasıl demeli? Mili Güvenlik Kurulunun fonksiyonu, atanmışların
    seçilmişleri yönlendirmesi demokrasi salatasıyla nasıl bağdaşıyor,
    bağdaşıyorsa bu, nasıl halkın yönetimi oluyor? 15 Temmuz’la birlikte
    askerlerin burnu sürtüldü. Pek sesleri çıkmıyor. Ama unutmayalım;
    bugüne kadar bütün darbeler askerler tarafından yapılmıştır.
    Güçleri yettiği anda, yine denemeyeceklerini kimse garanti edemez.
    “Câmiye siyaset girmesin!” Bu sözde samimi değiller. Laikliğin
    T.C.’deki uygulaması gibi, din devlete karışamaz, ama devlet dine
    istediği kadar ve istediği şekilde karışır. Merkezden gönderilen hutbelerle
    câmilerde siyasî mesajlar verilmesi, devlete bağlılıktan, vergilerden,
    devlet politikalarından bahsedilmesi, gayrı İslâmî devlet
    için dualar edilmesi, Atatürk’ten, onun bayramlarından övgü ile söz
    edilmesi dini siyasete âlet etmenin en çirkincesidir ve bütün bunlar
    düzen ve düzene uyan Diyanet görevlileri tarafından ibadet bilinciyle
    yerine getirilmektedir.
    “Câmiye siyaset girmesin!” diyenler, seçim sandığını câmilere
    koymaktan çekinmiyorlar. Kimi şehir câmilerinde oy vermek için
    câmilere ayakkabı ile girilir, caminin, yani Allah’ın evinin kutsallığı
    çiğnenir. Bunlar devlet eliyle câmiye siyasetin sokulmasının ayrı bir
    Ahmed Kalkan 93
    örneğidir. Tâğutların seçimi, tâğutları reddeden dinin mâbedlerinde
    yapılıyor. Bu, mâbedlere zulümdür. Mâbedlerimiz de işgal altında.
    Mahallesindeki mescidlerin işgalini kaldıramadan büyük mescidlerimizi,
    Aksâ ve Haram Mescidini işgalden nasıl kurtarır bu ümmet?
    Müslüman için amacın doğru ve güzel olması gerektiği gibi, bu
    hedefe ulaştıracak araçların da doğru ve güzel olması gerekir. Meşrû
    olmayan araçlarla meşrû hedeflere gidilemediğini, gidilemeyeceğini
    unutmamak gerekiyor. Bunun yanında araçlar amaçlaştırılarak,
    aracın insanı istikametinden saptırma riskinin de büyük olduğu bir
    gerçek.
    Demokrasi, (Ferazdak’ın Kûfe’liler için dediği gibi) gönlü İslâm’dan,
    ameli ve dili mevcut düzenden yana insanlar mı oluşturdu?
    Bu doğruysa, bu karakterin İslâm’a ve demokrasiye katkı ve zararları
    nelerdir? Özü ile sözü, içi ile dışı bir olmayan demokrasi ve düzen
    münâfığı tiplerden kime ve ne gibi hayır beklenebilir?
    13- NEBEVÎ USÛLÜ GÜNÜMÜZE UYGULAMALIYIZ:
    PEYGAMBERLERİMİZ, DÂVET KONUSUNDA BİZE EN
    GÜZEL ÖRNEKTİR.
    Peygamberlere İman, Onları Örnek ve Önder Kabul Edip
    Onlara İtaat Etmek İçindir: Peygamberlerin en büyük ve en
    önemli görevleri, insanların, hakkında ihtilâfa düşerek kendi imkânlarıyla
    hakkı bulamayacakları alanlarda ihtilâflarını çözümleyici
    hükümler getirmeleridir: “İnsanlar (aslında) bir tek ümmet (millet)
    idi. Bu durumda iken Allah, müjde verici ve uyarıcı olarak peygamberleri
    gönderdi. beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri
    şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere kitapları
    hak olarak indirdi.”236 İşte bunun için Yüce Allah, her bir kavim
    için bir nezîr/uyarıcı göndermiştir.237 Peygamberlere iman, onların
    çağrısını kabul etmek, onların izinden gitmek, “olsa da olur, olmasa
    da” kabilinden insanların tercihine bırakılmış bir tutum değildir.
    İnsanlar, peygamberlere iman etmekle, onların izinden gitmekle yükümlüdürler.
    Aksini yaptıkları takdirde her peygamberden ümmeti
    236 2/Bakara, 213
    237 35/Fâtır, 24
    94 Dâvet
    hakkında şâhitlik etmesi de istenecek ve bu şehâdet, onların kesinleşmiş
    ceza ve azaplarını daha bir pekiştirici anlam taşıyacaktır.
    “Allah yolunda hakkıyla cihad edin. O, sizi seçti. Babanız İbrahim’in
    dininde olduğu gibi, dinde size zorluk yüklemedi. Sizi daha önceden
    ve bunda (Kur’an’da) ‘müslümanlar’ diye adlandırdı ki Peygamber
    size şâhit olsun; siz de insanlar üzerine şâhitlik edesiniz. O halde
    namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah’a güvenin. O’dur sizin
    Mevlânız. O, ne güzel mevlâ ve ne güzel yardımcıdır.”238 Böylece
    peygamberler, ümmetlerine karşı, peygamberlere iman edenler de
    diğer insanlara karşı şâhitlik edecek ve hakkında şehâdet ettikleri
    kimselerin peygamberlerin gösterdikleri yoldan gidip gitmedikleri
    hususunda beyanda bulunacaklar; ya da bulunmaları istenecektir.
    Peygamberlere uymakla yükümlü olmanın yanında, insanın
    başka sorumlulukları da vardır: Peygamberlerin mesajını yaymak,
    bu mesajı insanlar arasında uygulanan yegâne din ve şeriat haline
    getirmek yolunda, peygamberî metod istikametinde cihad etmek,
    gereken gayreti gösterip hakkıyla mücadele vermek.
    Peygamberlerin gösterdiği yoldan başka yolda gitmenin, dünya
    hayatında sayılamayacak kadar çok olumsuz sonucu ve cezasından
    ayrı olarak, âhirette de büyük bir cezası vardır. Bu ceza o kadar
    büyük olacaktır ki, kâfirler dünyada iken peygamberlerin izinden
    gitmediklerinden, kendilerinden farklı hiçbir meziyetleri olmayan,
    haktan uzak sapık önderlere uyduklarından dolayı, -faydasını göremeyecekleri
    bir zamanda- pişman olacaklar ve pişmanlıklarını dile
    getireceklerdir. Bu durumu Yüce Rabbimiz şöyle tablolaştırmaktadır:
    “...O gün kâfirlere çok zordur. O günde zâlim, ellerini ısırıp:
    ‘Keşke peygamberle birlikte yol almış olsaydım!’ der. ‘Eyvah bana,
    keşke filanı dost edinmeseydim. Andolsun ki o, bana geldikten sonra
    beni haktan saptırdı.’ Şeytan insanı yardımsız ve zelil bırakandır.”239
    İşte bu dünyada şeytanın ardından giderek peygamberlerin yolunu
    terk edenler, âhirette bu dünyada iken uydukları kimselerden uzaklaşmak
    isteyecekler; böylelikle azaptan kurtulmayı deneyeceklerdir.
    Ancak bunun da kendilerine bir faydası olmayacaktır.240
    Allah, insanlara insan olarak, kendi aralarından peygamberler
    göndermiş ve onların yolundan gitmelerini, peygamberlerine her
    238 22/Hacc, 78
    239 25/Furkan, 26-29
    240 Bk. 2/Bakara, 165-167
    Ahmed Kalkan 95
    hususta itaat etmelerini emretmiştir. Peygamberlerin izinden gitmeyenlere
    uymak, ya da onların izinden gidilmeyen hallerde baştakilere,
    ileri gelenlere itaat, Allah’ın yolundan sapmak için gösterilecek
    geçerli bir mâzeret değildir. Yüce Rabbimiz, peygamberlerin yolundan
    sapmak için gösterilecek hiçbir mâzereti kabul etmeyecektir. .
    Kur’an şöyle der: “Kim, kendisine hidayet (doğru yol) besbelli olduktan
    sonra peygambere karşı çıkar, mü’minlerin yolundan başkasına
    uyarsa, onu yöneldiği yolda bırakırız ve cehenneme sokarız.
    Orası ne kötü bir varış yeridir.”241 Peygamberlerin getirdikleri yola
    aykırı yol izleyenlere itaat, -kim olursa olsunlar- meşrû bir itaat değil;
    “Allah’a isyan olan yerde (kula) itaat yoktur. İtaat ancak meşrû
    olanda gerekir.”242 şeklindeki nebevî düstur ile ve “mârufu emredip
    münkeri nehyetmek” ilkesi gereğince böylelerini hizaya getirmek
    gerekir; Onların sapıklıklarının peşinden gitmek değil. Peygamberlerin
    dışında, uyulan kimsenin büyük yanılgılara düştüğü önemli
    bir husustur. Uyulan kimselerin peygamberlerin yolundan gitmemeleri
    halinde kimlikleri, sıfatları, nitelikleri, makamları, yakınlıkları
    ne olursa olsun, uyanlara âhirette hiçbir fayda sağlayamayacakları,
    ebedî azaptan kurtaramayacakları herkes tarafından gayet açık ve
    net bir şekilde bilinmelidir. “Yüzleri ateşte (bir taraftan bir tarafa)
    çevrileceği o günde diyeceklerdir ki: ‘Ne olaydı, biz Allah’a ve
    Rasûl’e itaat etseydik!’ Ve diyecekler ki: ‘Rabbimiz, gerçekten biz
    başkanlarımıza, efendilerimize itaat ettik de, onlar da bizi saptırdılar.
    Rabbimiz, onlara azaptan iki kat ver ve onları en büyük lânet
    ile lânetle!”243
    İşte âhirette durum böyle olacaktır; peygamberlerden başkalarının
    yolunu izleyenler için. Dünyada her iki tür önderliğin ve bu
    önderliğe tâbi olmanın farklı sonuçları olduğu gibi; âhirette de aynı
    farklılık sözkonusu olacaktır; hatta daha da geniş boyutlarda...
    Gerçekten akıl sahibi olanlar, peygamberlerden başkalarının yolundan
    gitmeyi düşünmek, akıllarının en ücra köşesinden geçirmek
    şöyle dursun; bu hayırlı ve biricik doğru yoldan gitmeyenleri gafletlerinden
    uyandırmak için peygamberlerin açtıkları yolda, gösterdikleri
    istikamette ve onların metoduyla mücadele eder, cihad ederler...
    241 4/Nisâ, 115
    242 Buhârî, Âhâd 1; Müslim, İmâre 39-40
    243 33/Ahzâb, 66-68 ve yine bk. 7/A’râf, 38
    96 Dâvet
    Peygamberlerin ve son peygamber Hz. Muhammed’in (s.a.s.) getirmiş
    olduğu şeriate aykırı bir hüküm ya da hükümleri, düzen ya da
    düzenleri, kurum ya da kurumları, değer ya da değerleri alternatif
    olarak göstermek, kabul etmek, onlara çağırmak; bunlar insanlara
    hükmetmekte iseler, bunları kabul edip rızâ göstermek, red ve inkâr
    etmemek, onlara gereken tepkiyi göstermemek; bütün bunlar peygamberin
    getirdiği şeriatı reddetmek anlamına geleceğinden, iman
    ile bağdaşmaz. Yani, böyle bir tutum, anlayış ve davranış küfürdür.
    Çünkü İslâm’ın ve Kur’an’ın üzerinde hassasiyetle durduğu “peygamberlere
    iman” ilkesine ve kelime-i şehâdetin ikinci bölümü olan
    “Muhammed’in (s.a.s.) Allah’ın Rasûlü” olduğunu kabul ve ikrar
    etmeye aykırıdır.
    Peygamberlere iman, onlara karşı belli bir edeple edeplenmeyi de
    gerektirir. Onların dâvetlerini kabul etmek, onların izinden gitmek,
    uymakla yükümlü olduğumuz bütün hususlarda, yani kendilerine
    indirilen Kitab’ın hayata nasıl geçirileceğiyle ilgili tüm uygulamalarda
    onlara uymak, bu edebin en önemli yanıdır.
    Peygamber Efendimiz’e karşı -hayatta iken- ümmet fertleri seslerini
    yükseltmemekle244 yükümlü oldukları gibi, vefatından sonra da
    kayıtsız şartsız ona uyarak, hükmüne teslim olarak, önüne geçmemekle
    yükümlüdürler.245 H içbir zaman kendilerini ona tercih edemezler.
    O kendilerine öz canlarından daha yakındır. Onun zevceleri,
    mü’minlerin anneleridir.246 Bu bakımdan onun hanımları, mü’minler
    için bir kadının saygı ve ihtiram noktasının en zirvesindedirler.
    Mü’min bir kimsenin onlara annelik nazarından başka türlü bakması
    mümkün değildir.247
    Mü’minin Allah’ın peygamberlerine ve özellikle de son peygamber
    Hz. Muhammed Mustafâ’ya (s.a.s.) karşı konumu şudur: Onun
    peygamber olduğuna katıksız, şeksiz, şüphesiz tam bir tasdikin
    yanında; getirdiği Kitaba ve onun hayata tatbik edilme biçimi olan
    sünnete uymanın gerekli olduğunu kabul etmeli; dünyada hidâyet
    üzere olmanın, âhirette de vaad olunan cennete girmenin onun Allah’tan
    getirdiği dine, dosdoğru yola tâbi olmakla mümkün olaca-
    244 49/Hucurât, 2
    245 49/Hucurât, 1
    246 33/Ahzâb, 6
    247 33/Ahzâb, 53
    Ahmed Kalkan 97
    ğına tam bir yakîn ile inanmalı ve bunu amelî hayatında da ortaya
    koymalıdır. Onun dışında hiçbir yol gösterici ve önder aramamalı;
    kendisini, kendisine emir verenleri ve emri ve sorumluluğu altındakileri
    hep onun gösterdiği yol ile, getirdiği şeriat ile, uyguladığı
    sünnet ile ölçüp değerlendirmelidir. Kendisinde ve çevresinde bu
    ölçülere aykırı gördüklerini ilk fırsatta ve en güzel yolla düzeltme
    yoluna gitmelidir.248
    Peygamberler, İnsanları Allah’a Dâvet İçin Gönderilmişlerdir:
    İnsanoğlunun dünyaya gönderilmesindeki asıl gâye, Kur’an’ın
    da bize bildirdiği gibi, Yaratıcı’sını tanıyıp O’na hakkıyla kulluk
    etmektir. “Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk/ibâdet etsinler
    diye yarattım.”249 İşte peygamberlerin gönderiliş sebeplerinin
    başında, bu kulluğun nasıl yapılacağı, en açık bir şekilde insanlara
    öğretmek gelmektedir. Aslında Allah’a inanmak, her doğan insanın
    fıtratında var olan bir gerçektir.250 Her insan, fıtratında, kendinden
    yüce, güçlü ve kuvvetli birine inanmayı ihtiyaç olarak hisseder.
    Bazıları bu yüce varlığı, “tabiat güçleri” olarak algılarken, diğer
    bazıları, kendi elleriyle yapıp taptıkları “put” olarak telakki eder.
    Gönderilen her peygamber, kendi kavmini bu yüce gerçeğe dâvet etmiş,
    onlara, inanılması ve itaat edilmesi gerekli olan tek Zât’ı (İlâhı)
    bildirmiştir. “Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki, ona;
    ‘Benden başka ilâh yoktur; o halde Bana kulluk edin’ diye vahyetmiş
    olmayalım.”251 ; “Andolsun Biz, ‘Allah’a kulluk edin, tâğuttan sakının’
    diye (emretmeleri için) her kavme bir peygamber gönderdik.”252
    Tarih de açıkça ortaya koymuştur ki, insan, tek başına doğru bir
    şekilde Yaratıcı’sını tanıyamamakta, O’na kulluk yollarını bilememektedir.
    Gönderilen peygamberler arasındaki devrede bile insan,
    pek çok bâtıl ve hurâfelere tapmış, herhangi bir fayda ve zararı olmayan
    putlara, cansız varlıklara, yıldızlara vs. ibâdet etmiştir. Gönderilen
    her peygamber, ümmetini Allah’a dâvet etmiş, bu konuda büyük
    gayretler sarfetmiş, onlara gerçek Mâbud’u anlatmıştır. Bütün
    peygamberler, hayatları boyunca bunun mücadelesini vermiştir. Hz.
    Nûh’un 950 sene gece-gündüz, gizli-açık bir şekilde, bütün yolları
    248 M. Beşir Eryarsoy, İman ve Tavır, s. 59-91
    249 51/Zâriyât, 56
    250 Buhâri, Cenâiz 92; Ebû Dâvud, Sünnet 17; Tirmizî, Kader 5
    251 21/Enbiyâ, 25
    252 16/Nahl, 36
    98 Dâvet
    deneyerek kavmini hidâyete çağırdığını, ancak toplumun buna yanaşmadığını253
    örnek verebiliriz.
    Peygamberler Allah’ın Emirlerini Tebliğ Ederler: Peygamberlerin
    gönderiliş amaçlarından bir diğeri, dini tebliğdir. Eğer onlar
    gelmeseydi biz, ibâdete ait meseleleri bilemez, Allah’ın emir ve yasaklarını
    hiçbir zaman alamaz ve sorumluluklarımızı kavrayamazdık.
    Namaz, oruç, zekât, hac gibi görevlerimizi; şirk, içki, kumar,
    zina, ihtikâr/karaborsa ve faiz gibi haramları bilemezdik. Bütün
    bunları ve bunlara benzer birçok meseleleri peygamberler vasıtasıyla
    öğrenmiş bulunuyoruz.
    Hayat ve medeniyetle beraber insan düşüncesinin de ilerlediği
    öne sürülür. Asırlar içerisinde ve nesiller boyunca insanda meydana
    gelen değişikliğe rağmen, ilk insanla bugünkü insan, insan olma bakımından
    müşterek, hatta aynı mâhiyete sahiptir. İlk insanlarla günümüz
    insanının ortak ihtiyaçları ve ortak kaderleri vardır. İnsanda
    değişmeyen bu ihtiyaçların çözümü için, insanlığın ebedî kurallara
    bağlanması ve öyle tanzim edilmesi bir zarûrettir. Bu ihtiyacın, durmadan
    değişen ve olgunlaştığı kabul edilen akıl ve ilim yoluyla değil;
    mutlak ve ebedî esaslara sahip olan din yoluyla tanzim edilmesi
    gerekmektedir.
    İlâhî emir ve yasaklari insanlara ulaştıracak bir insana ihtiyacın
    varlığı inkâr edilemez. Ve aynı zamanda bu elçinin bir insan olması
    da gereklidir. Allah da bu elçileri insanlardan seçmiştir. Seçilen
    bu peygamberler, bu yüce görevi tamamen yerine getirmiş, hiçbiri
    insanları Allah’a dâvetten geri kalmamışlardır. “O peygamberler
    ki Allah’ın emirlerini insanlara tebliğ ederler, Allah’tan korkarlar
    ve O’ndan başka kimseden korkmazlar.”254 ; “Ey Rasül! Rabbinden
    sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış
    olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah,
    kâfirler topluluğunu hidâyete erdirmez.” 255
    Peygamberler İnsanları Doğru Yola Dâvet Ederler: İnsan,
    kendisinde bulunan birtakım özelliklerden dolayı, zaman zaman
    “sırât-ı müstakim” dediğimiz, doğru yoldan sapabilir. Ancak ona, bu
    253 29/Ankebût, 14; 71/Nûh, 9, 21
    254 33/Ahzâb, 39
    255 5/Mâide, 67
    Ahmed Kalkan 99
    sapmasını haber vererek, onun yeniden fıtratına dönmesine, iyilikleri
    yakalayıp onları işlemesine yardımcı olacak birtakım uyarıcılar
    gelmiştir. İşte bunlar, Allah’ın kendilerini seçip görevlendirdiği peygamberlerdir.
    Evet, gelen her peygamber, etrafındaki insanları uyarmış,
    yanlış yolların kötülüğünü izah etmiş, onları sırât-ı müstakime
    yönlendirmeye çalışmıştır. “Elif Lâm Râ. (Bu Kur’an,) Rablerinin
    izniyle insanları karanlıklardan nûra/aydınlığa, yani her şeye gâlip
    (ve) övgüye lâyık olan Allah’ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz
    bir kitaptır.”256
    Peygamberler İnsanları Tevhide Çağırmışlardır: Bütün
    peygamberlerin tebliğ ettiği din olan İslâm’da temel nokta, tevhid
    bayrağı altından toplanmaktır. Bunun da esası, kelime-i tevhiddir.
    “...Yalnız Allah’a kulluk edelim ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayalım...”
    257 Bütün peygamberlere baktığımızda, hepsinin temel
    gayelerinin, insanları Allah’ın varlığına ve birliğine çağırdıklarını
    görürüz. Her peygamber, çevresindekilere şunları söylemiştir: “Ey
    kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka ilâh yoktur.”258
    Bütün peygamberlerin dâvetlerindeki esas tema, temel vurgu,
    insanları sadece Allah’a kulluğa ve O’na inanıp teslim olmaya yöneliktir.
    “Andolsun Biz, her ümmet/millet içinde; ‘Allah’a kulluk edin;
    tâğuttan (ona itaatten) kaçının’ diyen bir rasül gönderdik.”259 Bunlardaki
    söz birliği ve hepsinin tevhid hakikatiyle gelmesi de, yine
    peygamberlik kurumuna ait bir özelliktir. Onun içindir ki, Allah Rasülü:
    “Ben ve benden evvel gelen bütün peygamberlerin söylediği en
    faziletli söz: ‘Lâ ilâhe illâllahu vahdehû lâ şerîke lehû”(Bir tek olan
    ve hiç ortağı bulunmayan Allah’tan başka ilâh/tanrı yoktur) sözü
    veya bu anlama gelen sözdür.”260 buyurmuştur.
    Peygamberlerimizin Hedef ve Gâyeleri Açıktır: B ütün p eygamberler,
    insanların fıtratlarına uygun bir şekilde hareket eder,
    onlara akıllarının alabileceği sadelikte hitap ederlerdi. Çünkü dâvetçinin,
    konuşmalarında, sohbetlerinde sözünün muhâtapları tarafından
    anlaşılır netlikte ve sadelikte olması gerekir. Aksi takdirde
    256 14/İbrahim, 1
    257 3/Âl-i İmrân, 64
    258 5/Mâide, 72, 117; 7/A’râf, 59, 65, 73, 85...
    259 16/Nahl, 36
    260 Muvattâ, Kur’an 32, Hacc 246
    100 Dâvet
    dediği anlaşılmaz, sözleri hedefini bulamaz. “(Ey peygamber!) Sen,
    insanları Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en
    güzel şekilde mücadele et.”261
    İnsanlar, çoğu hususta birbirinden farklıdır. Zekâ ve ilimleri
    farklı olduğu gibi, karakter ve duyguları da farklıdır. Ayrıca düşünce
    ve tasavvurlarında farklı oldukları gibi, eğilim ve yönelişlerinde
    de farklılık gösterirler. Bütün bu farklılıklar, dâvet ve dâvetçilerin,
    onları etkileyecek ve karakterlerine münasip düşecek bir şekilde dâvet
    ve tebliğ yapmalarını mecburi kılmaktadır. Bu noktayı çok iyi
    bir şekilde bilen peygamberler, gayet açık ve net bir şekilde, aktaracakları
    şeyleri aktarmış, insanların anlamakta güçlük çekecekleri
    bir metottan uzak durmuşlardır. Tekellüfe/zorluğa girilmemiş,262 en
    kolay ve açık deliller ileri sürülmüş,263 anlatılacak şeylerde bir kapalılık
    bırakılmamıştır.264
    İNSANIN, KENDINE YAPILANLARI AFFETMESI
    İnsanları affetmek, güzel ahlâk sahibi mü’minlere yakışan bir tavırdır.
    Kur’an, mü’minlerin affedici olmalarını tavsiye eder. Kur’an,
    affedenleri Allah’ın sevdiğini haber verir.265 İ slâm’a göre bir kötülüğün
    cezası/karşılığı yine onun kadarıdır. Fazlaya kaçmak helâl
    değildir. Ancak hak sahibi bu hakkını bağışlarsa, bu bir fazilettir.
    Kur’an bağışlamayı tavsiye etmektedir. İslâm hukukunda, bir yanağına
    tokat vurana öbürünü çevirmek (zulme râzı olmak) hoş görülmediği
    gibi, intikam peşine düşmek de tavsiye edilmez. Haksızlığa
    uğrayan, hakkını kullanmaz da sabreder ve bağışlarsa bu güzeldir.266
    Kur’an mü’minlerin özelliklerini sayarken, onları, affedici ve
    öfkelendikleri zaman kızgınlıklarını yenen kimseler olarak tanıtmaktadır.
    267 Af ahlâkı, şüphesiz ki takvâ’ya (Allah’tan korkup
    sakınmaya) daha yakındır. Bu tutum, olgun müslümanların belirgin
    özelliğidir.268 Olgun mü’minlerin bir özelliği de muhsin/ihsân
    261 16/Nahl, 125
    262 38/Sâd, 86
    263 2/Bakara, 258
    264 12/Yûsuf, 108
    265 24/Nûr, 22; 2/Bakara, 178, 237
    266 2/Bakara, 178
    267 3/Âl-i İmrân, 134
    268 2/Bakara, 237
    Ahmed Kalkan 101
    sahibi, yani sürekli iyilik eden ve güzel davranış sergileyen kimse
    olmalarıdır; Af ahlâkı da bunun bir parçasıdır. Mü’minler bu güzel
    davranışları sürdürürlerse, yani ihsân eder, sabır gösterir ve affedici
    olurlarsa; düşmanlıklar dostluğa; kargaşalar, kavgalar, kaoslar barışa
    dönüşebilir.269
    Aslında ideal olan şey, kişinin hata etmemesidir. Fakat, peygamberler
    hariç, herkes hata edebilir/eder. Peygamberler bile zelle denilen
    küçük hatalardan uzak değillerdir; çünkü onlar da bizim gibi
    bir beşer/insandır. İnsanlar hata etmede eşittir. İnsanlar arasında bu
    konuda fark, hatanın çeşidi ve oranıdır. Her insanın bazı zaaf noktaları
    vardır ve genellikle insan, hatayı o zayıf noktalarında işler. Hata
    ettiğimizde kendimizi daha çabuk ve kolay affederiz ve kendimize
    bu konuda anlayış gösterilmesini bekleriz. Kendimize gösterdiğimiz
    bu anlayışı, diğer insanlara da göstermek zorundayız. Mü’min,
    kendisi için istediği şeyi, başka mü’min kardeşi için de istemek zorundadır.
    DÂVETÇI AÇISINDAN AF VE MÜSÂMAHA
    Muhâtabına şefkat ve merhametinin bir özelliği olmak üzere dâvetçi,
    şahsına yöneltilen hücum ve hakaretleri, eziyet ve mihnetleri,
    eline fırsat geçtiği zaman intikam almaya kalkmadan affetmeli, seviyesiz
    ve cahilce yapılan itiraz, itham, zulüm, cefâ veya talep ve
    isteklere karşı müsâmahakâr bir ruhla muâmelede bulunmalıdır.
    Bütün bu nâhoş tavır ve fiilleri işleyerek suçlu duruma düşen bir
    kimse, dâvetçi tarafından mutlaka cezalandırılmayı beklerken hiç
    ummadığı bir şekilde afla karşılaşıverdiği zaman onda bu muâmele,
    psikolojik bir tesir icrâ ederek âdeta bir ruh inkılâbı meydana getirir
    ve muhatap, dâvetçiye en büyük düşman iken, birdenbire dâvetçinin
    en samimi bağlısı ve yardımcısı olabilir. Dâvet binasının temellerinin
    hangi taşlarla döşeneceğini bildiren Kerim Kitabımızda şöyle
    buyrulur: “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir
    tavırla önle. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan
    kimse, sanki yakın bir dost olur.” 270
    O halde Cenâb-ı Hak’ın, Rasûlüne emrettiği üzere, hiyâneti sâbit
    olanların bile suçunu bağışlayarak müsâmahalı davranmak,271 İslâmî
    dâvetin metodlarından biridir.
    269 41/Fussilet, 33-34
    270 41/Fussılet, 33-34
    271 5/Mâide, 13
    102 Dâvet
    Günümüz dâvetçisi, Rasûlullah’ın yolundan giderek nefsî kin
    ve düşmanlıklarını, grupçu görüş ve ayrılıklarını bir tarafa atarak
    muhâtabını, şâyet varsa işlediği suçlarından dolayı affetmesini bilmelidir.
    Allah, müttakî mü’minlerden öfkelerini yutmalarını ve affedici
    olmalarını istiyor. Muhâtaplarımıza düşmanca tavır takınmamalı
    ve onlara güzel sözler söylemeli, yumuşak üslûpla hakkı tebliğ
    etmeliyiz. Ancak zâlimlere kızmalı, onların zulümlerini bırakmalarına
    vesile olacak yolları bulmaya çalışıp onları bu kötülükten kurtararak
    onların hidâyetini/kurtuluşunu istediğimizi belli etmeliyiz.
    Kişilere değil; kötülüklere düşman olmalı, günahkârı değil, günahı
    kınamalıyız. Kişiye nefis müdafaası yaptıracak kötü sözlerden
    ve muhâtabın şahsiyetini rencide edecek tavırlardan kaçınmalıyız.
    Muhâtabımızın en son yıkacağımız putu, nefis putu olmalıdır,
    Bütün bu metotların hassâsiyet ve titizlikle uygulanması, tamamıyla
    adam kazanma ve kazanılan adamı kaybetmeme gayretinden
    ileri gelmektedir. İslâm’ın insana verdiği değeri bilmeyen yoktur.
    Cenâb-ı Hak’ın, diğer mahlûkatı emir ve hizmetine verdiği insanoğlunun
    hidâyeti için çalışmak, dâvetçinin vazifesidir ve bu uğurda
    yaptığı çalışmalar vesilesiyle Allah’ın tek bir kişiye hidâyet nasip
    edivermesi, dâvetçi için çok büyük değer ifade eder. Hz. Peygamber’in
    Hayber Gazvesi esnasında Hz. Ali’ye söylediği gibi, bir müslüman
    için onun vasıtasıyla tek bir kişiye Allah’ın hidâyet vermesi;
    kızıl cins deve sürülerine sahip olmasından272 ve bir vesile ile ifade
    buyurdukları gibi, üzerine güneş doğan her şeyden daha kıymetli ve
    daha hayırlıdır.
    Bu ölçü göz önünde bulundurulursa Hz. Peygamber’in her karşılaştığı
    insanın iman etmesini sağlamak için her meşrû çare ve her
    metoda başvurarak fevkalâde gayret sarf etmesindeki hikmet, gâyet
    güzel anlaşılır. Hakem bin Keysân esir edilmiş ve Rasûlullah’a getirilmişti.
    Hz. Peygamber, ona İslâm’ı arz etti, fakat o kabul etmedi.
    Rasûlullah onu yine dâvet etti ve uzun müddet teklifini tekrarladı. O
    kadar ki Hz. Ömer dayanamadı ve “Yâ Rasûlallah, ne diye bununla
    uğraşıp duruyorsun?! Vallahi, bu kesinlikle müslüman olmaz. Bırak
    da şunun boynunu vurayım, canını cehenneme yollayayım” dedi.
    Fakat Hz. Peygamber buna kulak asmadı ve Hakem’i İslâm’a dâvete
    devam etti. Nihâyet o müslüman olunca Rasûl-i Ekrem, ashâbına
    272 Buhâri, Cihad 102
    Ahmed Kalkan 103
    döndü ve “biraz önce size uysaydım onu öldürecektim ve o cehennemlik
    olacaktı!” buyurdular. Hz. Ömer’in ifadesiyle bundan sonra
    Hakem, ihlâslı bir müslüman olmuş ve Allah yolunda cihadlara katılmıştır.”
    273
    HOŞGÖRÜ VE MÜSÂMAHA
    Hoşgörü, Batı dillerinde Latince kökenli “tolerans”la ifade edilir.
    Sabretmek, katlanmak, dayanmak anlamlarına gelir. Arap dilinde
    bunun karşılığı “müsâmaha”dır. Kur’an’da hiç geçmeyen bu kelime,
    sünnette genellikle alışverişte kolaylık gösterme bahsinde geçer. Bu
    tür hoşgörü hadislerinin en ünlüsü: “İsmah, yüsmah lek = Hoşgörülü
    ol ki, hoş görülesin.”274 hadisidir.
    İnsanlar arası ilişkilerde hoşgörü, hayatı kolaylaştırır ve yaşanabilir
    kılar. Çünkü insan, sürekli hata yapabilen bir yapıdadır. İnsanların
    hata ve kusurlarını hoş gören biri, yalnızca başkalarından da
    kendisi için hoşgörü bekleme hakkını kazanmış olmuyor, bununla
    birlikte hayatı katlanılabilir kılarak yaşamın işkenceye dönüşmesini
    önlüyor demektir. Ne ki, insanlar, başkalarının kendilerine karşı
    yaptıkları hata ve kusurları hoş görme hak ve yetkisine sahiptir. Bir
    başkasına karşı yapılan haksızlığı hoş görmekten söz etmek gülünç
    olur.275
    Hoşgörü: Gücenmeyi gerektiren bir tutum, ya da davranış karşısında
    tepki göstermeme, tahammül gösterme halidir. Batıda mezhepler
    arası çatışmaya karşı çıkmak, ya da bilim-din tartışmalarında
    baskıya karşı kullanılan bir kavramdır.
    İnsanların farklı umut ve korkulara sahip olması, farklı ön kabullerinden
    yola çıkmaları sebebiyle, kaynak, amaç ve yöntem farklılıklarından
    her zaman uzlaşma sağlamaları mümkün gözükmemektedir.
    Bu nedenle de birbirlerine karşı hoşgörü ile yaklaşmak
    zorundadırlar. Hoşgörünün sağlıklı bir şekilde kullanılabilmesi için,
    ileri sürülen iddianın kaynağının, bu iddiaya sahip kişinin amacının
    ve kaynakla amaç arasındaki mantıksal sürecin aklî delilleri olması
    gerekmektedir. Yanlış bir hoşgörü anlayışı, hem hoşgörü sahibi için,
    273 Ahmed Önkal, Rasûlullah’ın İslâm’a Dâvet Metodu, s. 339-343
    274 Ahmed bin Hanbel, Müsned, 1/248
    275 Mustafa İslâmoğlu, Yürek Fethi, Denge Yay., s. 159
    104 Dâvet
    hem de hoşgörüye sığınan kişiler için felâketlere kapı aralayabilir ve
    kötü alışkanlıklara neden olabilir.
    İslâm toplumlarında hoşgörünün ahlâkî bir temeli vardır. Bununla
    birlikte, safdilliğe varan bir davranış biçimi de olmamasına özen
    gösterilir. Hoşgörü sahibi, sadece yanlışa göz yummakla yetinmemeli,
    doğru olanı göstermeli ve aynı yanlışın tekrarlanmaması için
    gayret göstermelidir. Aksi halde göz yumma, giderek sabrı taşıran
    noktalara ulaşabilir ve başlangıçtaki hoşgörü, daha sonrası için bir
    birikim oluşturabilir. İyi niyet kavramı ile yakın ilişkisi olan hoşgörü,
    toplumsal barış ve uzlaşma açısından da büyük önem taşır.276
    Müsâmaha: Semâhat kelimesinden gelir. Hoş görürlük, kusurlara
    göz yummak, aldırış etmemek demektir. Ama bu göz yumulan kusurların
    İslâm’ın temel esaslarına ve temel insan haklarına karşı olmaması
    ve toplumu ifsad edecek davranışın dışında olması gerekir.
    Müsâmahadan, beşerî hataların anlayışla karşılanıp, hata sahibini
    incitmeden kusurunu tamir etmek veya onun kendisini düzeltmesine
    imkân vermek anlaşılmalıdır. Vahyin temel doğruları dışındaki
    karşıt görüşlere saygılı olmak, başkalarının da bakış açılarını hesaba
    katmak, ictihâdî görüşlerine gereken değer ve önemi vermek, İslâmî
    müsâmaha ile ilgili gerekliliktir. Müslüman bireylerin birbirleriyle
    ve cemaatlerin diğer cemaatlerle İslâm’ın kesin hükme bağlamadığı
    ictihada açık hükümlerde ve teferruatla ilgili farklılıklarda takip etmesi
    gereken anlayış ve tavır şu olmalıdır: “İttifak ettiğimiz hususlarda
    yardımlaşır, ihtilaf ettiğimiz hususlarda da birbirimizi mâzur
    görürüz.”
    “Sen affı tercih et, ma’rûfu (iyiliği) emret ve câhillerden yüz çevir.”
    277 Kişiye düşen, hatalarını görüp tevbe ederek günahta ısrar
    etmeyip vazgeçmektir. Bir müslüman kardeşi de, bu hataları müsâmaha
    ile karşılayıp, tatlı bir yolla emr-i bi’l mâruf ve nehy-i ani’l
    münker yapmalıdır. Her çeşit hatalar karşısında hatayı işleyene ve
    onu gören kardeşine düşen hareket tarzı bu olsa gerektir. Cenâb-ı
    Hak’ın bizim için açtığı imtihanı kazanıp hataları maddî ve mânevî
    terakkîlerin vasıtası kılmanın yolu budur.
    276 Abdurrahman Dilipak, Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risale Yay., c. 2, s. 182
    277 7/A’râf, 199
    Ahmed Kalkan 105
    Hakikat böyle olduğu halde, kendi grubundan veya hizbinden,
    kendi parti ya da cemaatinden olmadığından dolayı müslümana
    cephe almak elbette yanlıştır. Yine, farklı metodla hareket etmek
    veya tâlî meselelerde -dinen câiz olduğu halde- kendisi gibi düşünmemek
    kusurundan(!) dolayı müslümanları itham edip bölünmelere
    ve düşmanlıklara sebep olmak, müslüman kardeşine iman ve İslâm
    gibi, Allah’ın her şeyden üstün tuttuğu iki vasfı bir tarafa atıp âdi
    taşlar hükmünde olan beşerî kusurları sebebiyle müslüman kardeşini
    mahkûm etmek büyük bir yanlıştır. Cenâb-ı Hak’ın “Mü’minler
    ancak kardeştirler”278 hükmüne ehemmiyet vermeyerek, yine
    Kur’an’ın ifadesiyle “ölmüş kardeşinin etini yemek”279 i ğrenç b ir
    cürüm olan gıybete tevessül etmek, gerçekten büyük bir cinâyettir.
    Bu öyle bir cinâyet ki, Cenâb-ı Hak’ın, “Bir de öyle bir fitneden sakının
    ki, o (geldiği vakit) yalnız içinizde zulmedenlere isabet etmez
    (iyilere de kötülere de isâbet eder). Bilin ki Allah’ın azâbı çok şiddetlidir.”
    280 âyetiyle haber verdiği musibet ve fitneye hak kazandırır.281
    Yeni müslüman olmuş ve İslâm’ın yüce ahlâk esaslarını bütün
    varlığı ile benimseyip olgunlaşma fırsatını henüz bulamamış bedevîlerin
    (çölde yaşayan ve medenî hayatın dışında kalmış kültürsüz
    insanlar) kaba ve haşin davranışları olurdu. İçinde yaşadıkları iklim
    ve medenî imkânlardan uzak hayat şartları, onları biraz da böyle olmaya
    âdeta zorlardı. Bir defasında Efendimiz Mescid-i Nebevîde ashâbı
    ile oturmuş konuşuyorlardı. Bedevînin biri içeri girdi. İki rekât
    namaz kıldıktan sonra ellerini kaldırıp: “Allah’ım! Bana ve Muhammed’e
    rahmet et! Başka kimseye de bizimle beraber rahmet etme!”
    diye dua etti. Bunu duyan peygamberimiz: “Pek geniş olan İlâhî rahmete
    sınır çektin!” buyurarak bedevînin hatasını düzeltmeye çalıştı.
    Bu bedevî, biraz sonra kalkıp Mescid’in bir tarafına giderek abdest
    bozmaya başlayınca, şaşkınlıklar içinde kalan sahâbiler bağrıştılar.
    Hz. Peygamber (s.a.s.) işe müdâhale ederek şöyle buyurdu: “Bırakın
    (işini görsün). Sonra bevlinin üzerine bir kova su dökün; zira
    siz güçlük değil, kolaylık göstermek üzere gönderildiniz.”282 Sonra
    bedevîyi yanına çağırarak ona dedi ki: “Bu mescidler ne bevil, ne de
    başka pislik içindir. Bunlar, Allah’ı anmak, namaz kılmak ve Kur’an
    278 49/Hucurât, 10
    279 49/Hucurât, 12
    280 8/Enfâl, 25
    281 İbrahim Canan, Sulh Çizgisi, T.Ö.V. Yay., s. 104-105
    282 Buhâri, Vudû, 58, Edeb 35, 80; Müslim, Tahâret 98-100; Ebû Dâvud, Tahâret 136; Tirmizî,
    Tahâret 112)
    106 Dâvet
    okumak için yapılmıştır.” İnsana öyle geliyor ki, sahâbelerden çok
    Hz. Peygamber’in hiddetlenmesi, kendi mübârek mescidinin mâruz
    kaldığı böyle bir hakaret karşısında asıl onun öfkelenmesi gerekirdi.
    Fakat Rasûl-i Ekrem düşünüyor ki, bedevî bu işi kasten ve hakaret
    olsun diye yapmamıştır. Cehâleti sebebiyle böyle davranmıştır. Şu
    halde ona kızıp bağırmak, azarlamak doğru bir hareket olmazdı.
    Bir başka seferinde Rasûlullah, Mescid-i Nebevî’den çıkarken
    bedevînin biri geldi. Rasûl-i Ekrem’in elbisesini şiddetle çektikten
    sonra: “Develerimi buğday ile yükle! Çünkü sendeki mal ne senin,
    ne de babanın malıdır!” dedi. Bu ânî ve şiddetli çekiş sebebiyle Efendimiz’in
    üzerindeki sert yakalı ridâsı (gömleği) boynunu kızartmıştı.
    Bedevînin bu yaptığı, muhakkak ki çok kaba ve görgüsüzce bir
    davranıştı. Efendimiz buna üzülmüştü. Bedevîye dönerek: “Önce
    beni incittiğinden dolayı özür beyan et; sonra ben de senin istediğine
    bakarım” dedi. Bedevî : “Özür dilemeyeceğim!” diye karşılık
    verdi ve bu sözleri birkaç defa daha tekrarladı. Hâlbuki Peygamberimiz,
    bedevîye bir ahlâk dersi vermek istemişti. Fakat beriki hiç oralı
    olmuyordu. Hz. Peygamber, bedevînin sözüne ehemmiyet vermedi.
    Ashâbından birine dönerek: “Bu adam için şu develerin birine arpa,
    diğerine hurma yükle!” diye emredip yoluna devam etti.283
    Hoşgörülü olmak, büyük gönüllerin işidir. Kendinden emin,
    yaptığının doğruluğundan şüphe etmeyen ve İlâhî hikmet gereği,
    insanoğlunun çeşitli hazımsızlık ve zaaflarla ma’lûl olduğunu bilen
    asil insanlar, hoşgörü sahibi olabilir. Rasûl-i Ekrem Efendimiz,
    olgunluğun yüce doruğunda bulunduğu için şahsına karşı yapılan
    kabalıkları tebessümle karşılamış, yaratılanı Yaratan’dan ötürü hoş
    görmüştür. Müslümanların da karınca kararınca, O’nun yolunda olması,
    O’na benzemeye çalışması, canlarını sıkan bazı davranışları
    hoş görmeye gayret etmesi, O’na bağlılıklarının gereğidir.
    Tarih boyunca müslümanlar, her konuda olduğu gibi, kişisel hataları
    bağışlama, gayr-i müslimleri inançlarıyla baş başa bırakıp onlara
    karşı müsamahakâr davranma âlicenaplığını İslâm’a, İslâm’ın
    insana ve inanç hürriyetine verdiği değere borçludurlar. İslâmiyet’in
    hiçbir dine nasip olmayan büyük bir süratle yayılmasının en mühim
    sebeplerinden birini, bu yüce dinin diğer bütün dinlerden daha
    283 Ebû Dâvud, Edeb 1
    Ahmed Kalkan 107
    müsâmahakâr ve âlicenap oluşunda aramak lâzımdır. Bu sebepledir
    ki, bazı hıristiyanlar, dinî müsâmahanın ne demek olduğunu müslümanlardan
    öğrenmiş olmalarını kendileri açısından çok elem verici
    bulurlar.284
    AF VE MÜSÂMAHANIN YOZLAŞTIRILMASI
    Af ve müsâmahanın yozlaştırılması birkaç yönden olabilir. a- Allah’ın
    affediciliğini istismar edip, günahları önemsememe, b- Dinî
    esaslardan fedakârlık yapıp, Allah’ın hoşlanmadığı şeyleri ve kimseleri
    hoş görme, c- Zâlimleri ve tâğutları hoş görme, d- Başkasının
    suçunu bağışlama yetkisini kendinde görme. Bunları kısaca açıklayalım:
    Allah’ın affediciliğini istismar edip, günahları önemsememe:
    Allah’ın rahmeti elbette ki çok geniştir. Ancak, O’nun engin rahmeti
    yanında, azâbı da çok çetindir. Allah’ın rahmetinden ümit kesilmemelidir.
    Çünkü O’nun rahmetinden ancak kâfirler ümit keserler.285
    Fakat, Allah’ın rahmetine güvenip de günahlara dalmak mü’minlere
    yakışmayan dengesizliktir. Mü’min için uygun olan, umutla korku
    arası yaşamak, takvâya sarılıp günahlardan cehenneme düşüyor gibi
    sakınmaktır.
    “Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Ne babanın
    evlâdı, ne evlâdın babası için bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin.
    Bilin ki, Allah’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi
    aldatmasın ve ğarûr olan şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizi
    kandırmasın.” 286
    Şeytanın en önemli hilelerinden biri, insana kendini tümüyle temize
    çıkartıp, suçlarını itiraf ettirmemesidir. Böylece insan, nefsini
    avukat gibi müdafaa eder. Şeytanı dinleyen nefis, kusurunu görmek
    istemez; görse de yüzlerce te’vil ile kılıf bulur. Ayıbını göremediği
    için insan, suçunu itiraf etmez, istiğfar etmez ve şeytana maskara
    olur. Ancak nefsini itham eden kusurunu görür. Kusurunu itiraf etmemek,
    büyük bir noksanlıktır. Kusurunu görse, o kusur, kusurluktan
    çıkar; insan hatalarını itiraf edince, tevbe eder ve affa müstahak
    olur.
    284 M. Yaşar Kandemir, Örneklerle İslâm Ahlâkı, Nesil Yay., s. 285-286
    285 12/Yûsuf, 87
    286 31/Lokman, 33
    108 Dâvet
    Dinî esaslardan fedakârlık yapıp, Allah’ın hoşlanmadığı şeyleri
    ve kimseleri hoş görme: Tolerans diye de ifade edilen hoşgörürlüğü,
    dinî esaslardan fedâkârlık etme şeklinde anlamak doğru
    değildir. Zira buna kimsenin selâhiyeti yoktur. Din, Allah’ın dini,
    o esasın yerine getirilmesini isteyen de Allah’tır. İslâm’ın ruhuna
    tamamen aykırı hareket edip de, müslümanların kendine karşı toleranslı
    davranmasını isteyen kimsenin bu arzusu, ahlâkî bir hareket
    değildir. Yapılan bir kötülük veya ayıp, şâyet toplumu ilgilendiriyorsa,
    onu hoş görmeye, affetmeye çalışma hakkı kimseye verilmemiştir.
    Müsâmaha/tolerans sözüyle, birinin şahsî hatasını yüzüne vurup
    utandırmadan, başkalarının yanında onu mahcup etmeden, sabır ve
    anlayışla kusurunu telâfi etmesine imkân vermek anlaşılmalıdır.287
    Nitekim Hz. Âişe vâlidemiz, Efendimiz’in müsâmahasını anlatırken,
    şahsî hiçbir meselesinden, uğradığı zararlardan dolayı kimseleri
    incitmediğini, kimseden intikam almaya kalkmadığını belirttikten
    sonra der ki: “Allah’a ait bir hak ayaklar altında çiğnenirse,
    onu hiç affetmez, hemen o kimseden Allah adına intikam alırdı.”288
    Zâlimleri ve tâğutları hoş görüp affetme: İnsanların her görüş ve
    anlayışına, sapıklık ve Hakka isyanlarına hoşgörü ile yaklaşmak,
    müsâmaha ve hoşgörü kavramını yozlaştırmak olduğu gibi; temel
    doğruları, İlâhî gerçekleri önemsememek ve Hakkı oyuncak haline
    getirmek demektir. Allah’ın hor gördüğünü hiç bir müslümanın hoş
    görmeye hakkı yoktur. Kâfirlerin belirli ölçülere uyarak kendi dinlerini
    serbestçe yaşamasına müsaade etmek, onları zorla dinlerini değiştirmeye
    çalışmamak ayrı bir şeydir; zâlim ve tâğutlara, insanları
    Allah’ın dininden uzaklaştırmaya çalışanlara hoşgörülü davranmak
    ayrı. Hiçbir müslüman, zâlimlere ve tâğutlara tavır almayıp onlarla
    uzlaşamaz, onlara müsamaha ile bakamaz, onları hoş göremez. Ne
    onları affeder, ne de onlardan af diler.
    Müslüman, Allah’ın emirlerine teslim olan demektir. Allah’ın dininin
    düşmanlarını, zâlim ve tâğutları kendine dost bilmez ve onlardan
    af dilemez. Özellikle küfür ahkâmının galip olduğu beldelerde,
    bu hususa âzamî dikkat gerekir.289
    287 M. Yaşar Kandemir, a.g.e., s. 284
    288 Müslim, Fedâil 79
    289 Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 36
    Ahmed Kalkan 109
    14- TEVHİDE İMANLA BİRLİKTE TÂĞUTU İNKÂR,
    DİNİN ESASIDIR.
    Dâvetçiler, Dâvetin ve Müslümanca Yaşamanın Yolunu Tıkayan
    Düzene Karşı Mü’minleri Bilinçlendirmek Zorundadır. Tâğutî
    devlet denilen bataklık kurutulmadan müfsid sivrisinekler yok
    edilemez. Dünyamız, hâlâ câhiliyeyi yaşıyor. “Müslümanım” diyen
    insanların bile çoğu câhiliye hükmünü istiyorlar ve ondan râzılar. 21.
    Asırda da hâlâ bazı Firavunlar, yani ulusal tâğutlar putlaştırılmaktadır.
    Bazı ülkelerde, ulusal önder kabul edilenlere kelimenin tam
    anlamıyla tapıldığı sözkonusudur. Özgürlük ve çağdaşlık iddiasına
    rağmen, önderlere inanmayanlara da zorla bu taptırmalar dayatılır.
    İnsanlar, okullarda kendi dinlerini doğru şekilde öğrenemezler, tam
    tersine dinlerine düşman şekilde yetiştirilirler. Okulların bilgiden de
    önce gelen esas amacı, müşrik vatandaş yetiştirmektir. Şirk düzenlerinde
    bütün (resmî) kurumlar tevhid anlayışına zarar verecek tarzda
    uygulamalar içerir.
    Kur’an’da iki tür yönetici var. Birisi “ülü’l-emr”290 , d iğeri “ tâğut”.
    291 Evet, biri, hoşlanmadığımız durumlarda bile itaat etmek
    zorunda olduğumuz, Allah’ın indirdiğiyle hükmeden bizden olan
    yönetici, yani ‘ülü’l-emr’; diğeri, hiçbir halde itaat edemeyeceğimiz,
    onun iyi taraflarını bile övemeyeceğimiz kötülük odağı, şeytanın siyasal
    versiyonu ‘tâğut’. İşte bu ikinci tip yöneticiyi inkâr etmemiz,
    iman için şart koşuluyor.292 G üne kâfirlere ültimatomla başlamamız
    Peygamberimizin sünneti: Her sabah ilk işimiz namaz kılmak.
    Sabah namazının ilk kıldığımız sünnetinin ilk rekâtında Fâtiha’dan
    sonra ‘Kâfirûn’ sûresi okumak sünnettir. Bu sûrede “De ki: ‘Ey kâfirler!
    Tapmam sizin taptıklarınıza’ Sizin dininiz size, benim dinim
    bana!”293 emrinin muhâtabı oluyor ve böyle yapacağımızı zımnen
    ilan ediyoruz. Günümüzü de benzer bilinçle kapatıyoruz: Gece, en
    son kıldığımız namaz yatsıdan sonra vitir namazı. Onun da en son
    rekâtında okuduğumuz kunut duası. Bu duada ‘ve nahlau ve netrukü
    men yefcuruk’ diye Allah’a söz veriyoruz. Yani diyoruz ki:
    ‘(Ey Allah’ım!) Biz Sana isyan eden (fâsıklık, fâcirlik yapan) kişiyi
    (yönetimden, liderlikten) hal’ edip alaşağı ederiz, onu kendi haline
    terk ederiz.’ Nahlau (hal’ ederiz) derken kullandığımız hal’ kelimesi,
    ‘ehl-i hal’ ve’l-akd’ denilen yöneticiyi azletme ve yeni bir yönetici
    290 Bk. 4/Nisâ, 59
    291 Bk. 2/Bakara, 256, 257; 4/Nisâ, 51, 60, 76; 5/Mâide, 60; 16/Nahl, 36; 39/Zümer, 17
    292 Bk. 4/Nisâ, 60; 2/Bakara, 256
    293 109/Kâfirûn, 1, 2, 6
    110 Dâvet
    atama konusunda ehil olan şahısların yaptığı iştir. “Yöneticiyi makamından
    indirmeye, alaşağı etmeye” “hal’ etme” denir. Ve netrukü:
    Terk ederiz, onu yardım(cı)sız bırakır, onunla ilişkilerimizi keseriz,
    ona destek olmayız, onu inkâr ederiz. İşte, bizim namazımız bile tâğutlara
    bir ültimatom ve onlara karşı nasıl tavır takınacağımıza dair
    namaz gibi bir ibadetin içinde Allah’a bir ahid ve söz verme, günlük
    hayatımızda bir siyasî bilinçtir.
    Bir devlet yönetenlerin durumu ile sıradan insanlar arasında
    Kur’an çok ciddi ayrım yapar. Dolayısıyla bu konu direkt itikadî
    bir alandır. Yoruma açık değildir. Yorum, sadece “tâğut”un kimleri
    kapsadığı konusunda olabilir. Bu konuda da Kur’an’da “tâğut” kelimesinin
    geçtiği sekiz âyet ve Kur’an’ın bu konulardaki diğer âyetleri
    ışığında değerlendirme yapma zarûreti vardır. Mü’min, sevdiğini
    Allah için sever, buğzettiğine de Allah için buğzeder. Allah’ın sevmemizi
    istediklerini seven mü’min, inkâr ve reddetmemizi emrettiği
    kimselere karşı sevgi besleyemez. Tâğutların tâğut olduklarını kabul
    ettiği halde, onları inkâr ve reddetmeyen ve hele oy vererek destekleyen
    kimseler de Kur’an’da tâğutların inkâr ve reddedilmesini iman
    için şart gören âyetler294 ışığında değerlendirilmelidir. Bununla birlikte
    Kur’an’ın emrettiği “tâğutları inkâr ve redd”in anlaşılması için
    “tâğut”un kim olduğu “tâğut” kavramının kimleri kapsadığı konusuna
    ilmî açıklamalar getirmek kalıyor.
    Cenâb-ı Allah, kullarını bilme, düşünme ve akletme yetenekleriyle
    donatmış ve ayrıca onlara iyiyi, güzeli ve doğruyu gösteren
    peygamberler göndermiştir: “Biz her ümmete; ‘Allah’a kulluk/ibâdet
    edin ve tâğutlardan sakının’ diye tebliğat yapması için bir peygamber
    gönderdik. 295Görülüyor ki tevhid inancı, akîdenin esasıdır. Şeriatın
    tümü onun için indirilmiş, bütün peygamberler, hep o inanca
    çağırmışlardır. Bu temel akîdeye dayalı olan İslâm dininin ana hedefi,
    insanları şirkten, tâğutlardan ve küfürden kurtararak Allah’ın
    birliğine inandırmak, kalplerde bu rûhu yeşertmek, Allah’ın bir tekliği
    fikrini yerleştirmektir.
    “Lâ ilâhe illâllah” kelimesi, İslâm dininin temel rüknü olduğuna
    göre Tevhid olmadan İslâm dininden de bahsetmek mümkün
    olmaz. Bu yüzden İslâm’da şer’î ilimlerin temeli ve aslı kabul
    294 4/Nisâ, 60; 2/Bakara, 256 vb.
    295 16/Nahl, 36
    Ahmed Kalkan 111
    edilen Tevhidin ilk olarak açıklanması, tebliğ edilmesi ve beyan
    olunması gerekmektedir: “Senden önce gönderdiğimiz her peygambere;
    ‘Benden başka ilâh yoktur, Bana kulluk edin’ diye vahyetmişizdir.”
    296 Aslında Kur’ân-ı Kerim, tevhidin, yani “Lâ ilâhe illâllah”ın
    mânâsını açıklamak üzere gönderilmiştir. Bu itibarla o en önemli
    vurgu olarak şirki ve benzerlerini kesin bir dille reddediyor.
    Tevhid akîdesinin, küçük bir şüpheye yer bırakmadan, saf ve katıksız
    bir şekilde yerleşmediği bir kalpte hakiki imandan bahsetmek
    mümkün değildir. Gerçek bir iman için de Allah’a imandan önce
    tâğutları tanımamak, onları reddetmek gerekir: “Kim tâğutu inkâr
    eder ve Allah’a iman ederse, şüphesiz kopması mümkün olmayan
    sağlam bir kulpa yapışmış olur. Allah işitendir, bilendir.”297 Elmalılı
    Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili adlı tefsirinde bu âyetle ilgili
    şunları söylemektedir: “Muvahhid mü’min olmak için, Allah’a imandan
    evvel küfre tevbe etmek şarttır ve bu tevbenin şartı da tâğutları
    asla tanımamaya azmeylemektir. Bu sûretle ‘Kim tâğutu inkâr edip
    de Allah’a iman ederse’ âyeti ‘Lâ ilâhe illâllah’ kelime-i tevhidinin
    bir tefsiri demektir.”298 Kur’an’a göre Allah’a iman etmekle, tâğutu
    reddetmek aynı kapıya çıkar. Yani tâğut reddedilmedikçe Allah’a
    iman tamamlanmış olmaz. Her ikisine iman, her ikisini kabul, hiçbir
    zaman bir arada bulunamaz. Allah’a iman etmek; aynı zamanda
    tâğuta tâbi olmamak demektir.299
    Mü’min olmanın, Allah’ı kabul etmenin anlamı, tevhid akîdesinin
    net olarak, saf, arı ve duru olarak insan kalbine yerleşmesi ve
    buna bağlı olarak insan hayatında, yani pratikte tezâhür etmesidir.
    Buna Allah’ın insan hayatına hükmetmesi de diyebiliriz. İnsanın
    Allah’tan gayrı bütün sahte ilâhları reddetmesi, sadece Allah’ın kopmak
    bilmeyen sağlam kulpuna yapışarak, diğer bütün iplerin kesilmesi...
    İşte Tevhidin rûhu budur.
    Tevhid, mü’minin hayat metodudur. Diğer İslâmî bütün rükünler
    bu genel prensibe bağlıdır. Bu itibarla tevhid kavramı, yani “Lâ ilâhe
    illâllah” prensibi İslâm’da bütün anlayış ve yaşayış biçimlerinin
    kaynağını teşkil eder. Diğer bütün rükünler, prensipler ve fikirler bu
    296 21/Enbiyâ, 25
    297 2/Bakara, 256
    298 Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y. 2/871
    299 Mevdûdi, İslâm’da Hükümet, s. 245
    112 Dâvet
    yüce kavramın etrafında örülür. İnsan, tevhid akîdesi konusunda net
    bir düşünceyi kazanıp bir karara varmadıkça, bu konuda sâbit bir
    görüşe ulaşmadıkça, diğer İslâmî hiçbir konuda sağlıklı bir sonuca
    ulaşamaz. Her zaman olduğu gibi, teknolojinin, materyalist ve kapitalist
    felsefelerin, beşerî ideolojilerin göz boyadığı ve kafa bulandırdığı
    günümüzde, bizi bu kargaşa ve zillet bataklığından kurtaracak
    yegâne prensip tevhid akîdesidir. Tıpkı İslâm’ın ilk dönemlerinde
    olduğu gibi...
    O halde bize düşen, tevhid akîdesini aslından öğrenmek ve yeniden
    ona dönmektir. Ancak bu şekilde câhiliyyenin bataklığından
    kurtulabilir ve yeniden dünya toplumları arasındaki izzetimizi kazanabiliriz.
    Kur’an Allah Teâlâ’nın varlığını isbat etmeyi değil; O’nun
    sıfatlarını konu edinmiştir. Bu âyetlerde özellikle Tevhid, yani Allah’ın
    bir tekliği üzerinde durularak Allah’ın şerîki ve benzeri olmadığı
    ifâde edilmiştir. Kur’an’a göre Tevhidin asıl mânâsı; Allah’ın
    birliğine, dengi ve ortağı olmadığına insanların iman etmesidir.
    TÂĞUT KIMDIR?
    Tâğut, kelime olarak haddi aşan, azan, hakikatten sapan, taşkınlık
    gösteren ve her sapıklığın başı gibi anlamlara gelir; Istılahta ise
    Allah’a isyan eden anlamında kullanılır. Allah’ın indirdiği hükümlere
    alternatif olmak ve onların yerine geçmek üzere hükümler koyan
    her varlık tâğuttur. Bunun insan olması, put, şeytan veya bunların
    dışında herhangi bir şey olması farketmez. Kur’ân-ı Kerim’de: “Andolsun
    ki, biz her kavme; ‘Allah’a ibâdet edin, tâğuta kulluktan kaçının’
    diye (tebliğat yapması için) bir peygamber gönderdik.” 300 İnsanlar,
    sadece Allah’a kul olma, yalnız O’na ibâdet etme hususunda
    istisnasız uyarılmışlardır. “İman edenler Allah yolunda savaşırlar;
    kâfirler ise tâğut yolunda savaşırlar.”301 Y ani i nsanlar y a A llah’a
    ibâdet edecekler veya tâğuta kul olacaklardır; bu iki yolun dışında
    üçüncü bir hal yoktur.
    Kur’ân-ı Kerim’de: “Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilen
    kitaplara iman ettik diye boş iddialarda bulunanlara bakmaz
    mısın? Onlar tâğutun huzurunda muhakeme olmak (hükümlerine
    300 16/Nahl, 36
    301 4/Nisâ, 76
    Ahmed Kalkan 113
    boyun eğmek) istiyorlar. Hâlbuki tâğutu inkâr etmekle (tekfir etmek,
    lanetlemekle) emrolunmuşlardır.”302 buyrulmaktadır. Kur’an’daki
    bütün bu âyetleri dikkate alarak şu hususu belirtmekte fayda vardır:
    Tâğutun hükümlerine râzı olanlar ve boyun eğenler, kâfirlerdir.
    Nitekim İbn Kesir, bu hususta şunları kaydediyor: “Bu âyet-i
    kerimede303 Hz. Muhammed (s.a.s.)’e ve diğer peygamberlere iman
    ettiklerini söylemekle beraber, ihtilâf ettikleri hususlarda, Allah’ın
    kitabından ve Peygamber’in sünnetinden kaçınıp, insanların kendi
    akıllarına göre (beşerî kanunlarla) hüküm vermesini isteyen kişinin
    iman iddiasını Allah reddetmektedir.”304
    Bugün dünyada; vahyi inkâr ederek, insanların çoğunluğunun
    rızâsına göre kurulduğu iddia olunan bütün demokratik sistemler,
    Allah’ın hükümlerine mukabil ve onların yerine geçmek üzere hükümler
    icad etmektedir. Dolayısıyla bütün demokratik sistemler, bu
    noktada “tâğutî” özellikler taşırlar. Bu, bir anlamda bütün ideolojik
    sistemler için de geçerlidir. Daha genel bir ifade ile, İslâm’ın dışındaki
    bütün sistemler tâğutîdir. Tâğutların hükümlerine göre yönetilen
    bütün yerlerde yaşayan mü’minlerin, Allah’ın indirdiği hükümlerin
    galip gelmesi uğruna cihad etmeleri farz-ı ayndır. Şurası unutulmamalıdır
    ki, tâğutun hükümlerine “evet” diyenler, Allah’ın dinine
    “hayır” demiş, küfretmiş durumundadırlar. Bunu ister bilerek, ister
    bilmeyerek yapsınlar durum asla değişmez. Çünkü bütün peygamberlerin
    insanlara; “Allah’a ibâdet edin, tâğuta kulluktan kaçının”305
    diye tebliğat yaptıkları âyetlerle sâbittir. Tâğutun hükümlerini inkâr
    etmeyen ve tâğutî güçlerle mücâdele vermeyen kimse, ne kadar âlim
    olursa olsun, “müsteşrik” çizgisini asla geçemez.306
    Tâğut, Hakkı tanımayıp azan ve sapan her kişi ve güce verilen
    addır. Şeytana da bu yüzden tâğut denmiştir. Tâğut, hakka, hakikate
    ve imana karşı gelen, Allah’ın kulları için çizdiği nizamı ve sınırları
    aşan her şeyi ifade eder. Tâğut, bir şahıs olabileceği gibi, Allah nizamından
    alınmamış her türlü sistem, Allah’a bağlanmayan her çeşit
    fikir, düşünce, âdet ve alışkanlık da olabilir. Kim bütün bunları ne
    şekilde olursa olsun reddeder ve yalnız Allah’a iman edip bağlanır,
    sadece Allah’ın kanun ve nizamlarını kabul eder ve tüm yaşantısını
    302 4/Nisâ, 60
    303 4/Nisâ, 60
    304 İbn Kesir, Tefsir, 1/519
    305 16/Nahl, 36
    306 Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, İnkılab Y., s. 316-317
    114 Dâvet
    buna göre düzenlerse, sağlam bir kulpa bağlanmış, yani kurtulmuş
    olur.307 Tâğutu reddetmeden iman eksiktir, yarımdır; böyle bir iman
    geçerli olmaz. Bu durum, aynen müşriklerin Allah’a inanması gibidir.
    Tâğut, Allah’a ibâdetten alıkoyan, Allah’a giden yolu tıkayan,
    dini Allah’a has kılmayı, Allah ve Rasûlü’ne tâbi olmayı önleyendir.
    Bu, cinnî ve insî şeytan olabileceği gibi, ağaç, beton, tunç, taş, mezar,
    inek, para, ateş, âdet ve sistem de olabilir. Günümüzdeki medya
    araçlarının çoğunu da bu kavramın içine koyabiliriz.
    Anlaşılmaktadır ki, Hakk’ı çiğneyen, Allah’la hudut yarışına kalkışan,
    Allah’ın koyduğu hüküm, sınır ve ölçüleri dikkate almayan,
    bunlara uymayan, Allah’a rağmen yeni hüküm, kural, sınır ve ölçüler
    ihdas etmeye kalkışan, Hakkı gasp edip haddi aşan her şey
    ve herkes tağuttur. Tüm bu sayılanlar, canlı cansız Allah’ın yerine
    ikame edilen veya Allah’a eş koşularak, kendilerine itaat, ibâdet ve
    kulluk yapılanlar tâğut kavramı içine girmekle beraber; tâğut daha
    ziyade, irâdesiyle Allah’ın kullarını Allah’tan başkalarına itaate çağıran
    gerçek veya tüzel kişiler olabilir. Çünkü tâğut’un önemli bâriz
    vasfı, tuğyan etmek, isyan etmek sûretiyle Allah’ın koyduğu hudut ve
    ölçüleri aşarak, hevâsına göre davranan, aklını, hevâsını ilâhlaştırarak
    koyduğu kanun, kural, ilke, model ve ideolojilerle kendi hayatını
    ve diğer insanların hayatını idare etmeye kalkan ve insanlardan
    bu beşerî kanun ve modellere tâbi olmalarını isteyen irâde sahibi
    müessese veya kişi olmasıdır.
    Aslında putlara tapmak da tâğutlara tapmak da sonuçta hevâya
    tapmanın bir sonucudur. İrâdesi olmayan putların arkasında, onlara
    tapmaya yönlendiren ve böylece rant ve güç devşiren tâğutlar
    yer alır. Tâğutlar gerçek ya da tüzel kişi olarak İlâhî otoriteye baş
    kaldıran irâdeli varlıklar iken, putlar o tâğutlara tâbi irâdesiz nesnelerdir.
    Meselâ sağlığında, irâdesiyle ve zorbalıkla vahye aykırı
    hükümler, kurallar, ilkeler ve “devrim kanunları” dayatan tâğutlar,
    öldükten sonra bu tuğyan irâdeleri ortadan kalkmakta, bu sefer
    onların sağlığında dayattıkları tâğutî ilke ve rejimleri sürdürerek
    Allah’ın kullarına zorbalıkla tahakküm edenler tâğut rolünü üstlenirken
    onlar ise artık, kendilerine tâzim edilen, kabirleri ziyaret edilerek
    dileklerde bulunulan, kendilerinden medet umularak tapılan
    irâdesiz putlar haline dönüşürler.
    307 2/Bakara, 256
    Ahmed Kalkan 115
    Vahye uymayan bütün beşerî felsefe, ideoloji, fikir ve modeller,
    insanların dünyadaki bireysel ve toplumsal hayatlarını düzenleyen
    bir kurallar bütünü, bir hayat nizamı önerdikleri ve hayata hâkim
    kılmaya çalıştıkları için tâğuttur. Bu bağlamda modern seküler sapkın
    paradigmanın ürünü olan laiklik, demokrasi, liberalizm, kapitalizm,
    sosyalizm, ulusalcılık, sağcılık, solculuk ve Kemalizm gibi
    ideoloji ve modellerin hepsi tâğutlaşmayı ifade ederler. Hatta Kilisenin,
    Ruhbanın, Allah’ın hükmü yerine kendi uydurduklarını din
    diye topluma dayattıkları için, Ruhbanın hevâsının ilâhlaştırılması
    anlamına gelen “teokrasi” de tâğutî bir sistemdir. Hepsi İlâhî vahye
    dayalı sahih bilgiye, yani ilme aykırı olup bazı insanların veya insan
    gruplarının hevâ ve zannının ürünüdür.
    Bu bakımdan, özellikle bugün İslâm topraklarında, emperyalist
    Batı devletlerinin işbirlikçisi kadrolarca kurulup müslüman halklara
    baskı ve zor kullanılarak dayatılan aşiret devletleri veya ulus
    devletler tağuttur. Bu devletlerin tercih ettikleri Batıcı modeller, beşerî
    kanunlar ve bu kanunları yapan ve uygulayan kadrolar ve müesseseler
    de tâğuttur. Allah’ın hükmünü, şeriatını, Allah’ın koyduğu
    hüküm, hudut ve ölçüleri esas almayıp tuğyan eden, beşerî akıl, irâde
    ve hevânın tercihi olan kanun, ilke, model ve ideolojileri hayatı
    düzenlemenin esası kabul eden ve Allah’ın kullarını bunlara çağıran
    veya zorlayan herkes ve her şey tâğuttur.308
    Mevdûdi’ye göre tâğut kelimesi, sözlük anlamıyla, sınırları aşan
    herkes için kullanılır. Kur’an bu kelimeyi Allah’a isyan eden, Allah’ın
    kullarının hâkimi olduğunu iddia eden ve onları kendi kulu
    olmaya zorlayan kimse için kullanır. Eğer bir kimse Allah’a isyan
    eder ve O’nun kullarını kendisine boyun eğmeye zorlarsa, o zaman
    tâğuttur. Böyle bir kimse; şeytan, râhip, dinî veya politik lider, kral
    veya bir devlet olabilir. Bu nedenle bir kimse tâğutu reddetmedikçe
    Allah’a inanmış sayılamaz. Tâğutun, tekil ve çoğul anlamı birlikte
    kullanılır. Çünkü Allah’ı inkâr eden kimse, sadece bir tek değil;
    binlerce tâğutun kölesi olur.309 Tâğut, ilâhî olmayan hükümlere göre
    kararlar veren otorite demektir. Tâğut kelimesiyle, aynı zamanda,
    Allah’ı tek hâkim/egemen ve Rasûlü’nü nihâî otorite olarak tanımayan
    hüküm sistemleri de kastedilir.310
    308 Mehmet Pamak, Tağutu Reddetmek ve Laik Partileşme Sınavı, Ma’ruf Y., s. 44-46
    309 Mevdûdi, Tefhimü’l- Kur’an, İnsan Y., c. 1, s. 202
    310 Mevdûdi, a.g.e. c. 1, s. 375
    116 Dâvet
    Seyyid Kutub da tâğutu şu şekilde tanımlar: Allah’ın emri dışındaki
    her çeşit sistem, Allah’ın şeriatına dayanmayan her türlü nizam
    tâğuttur. Tâğut, Allah’ın şeriatından başka bütün idare şekilleridir.
    Zira insan, ülûhiyet özelliklerinden birisini kendisine mal edip,
    adâletin ve hakkın ta kendisi olan şeriatın hudutlarını aşarak kendi
    egemenliğini ileri sürerse tuğyân etmiş ve kendi haddini aşmış
    demektir. Böyle bir şey, tuğyândır ve böyle iddialar ileri sürenler
    tâğî denilen haddini aşmış âsilerdir. Bunlara inananlar, bunlara tâbi
    olanlar şirk içerisindedirler, küfür içerisindedirler.311
    Yusuf el-Karadavi’ye göre, Allah’ın şeriatı ile çatışan bütün gelenekler,
    rejimler, zâtında güç görülen eşya, insan ve putlar tâğuttur.
    Tâğut, kulun haddi tecavüz ederek, ibâdet ettiği, tâbi olduğu ve itaat
    ettiği şeydir. Her kavmin tâğutu, kendisine hüküm götürdükleri, huzurunda
    muhakemeleştikleri, ibâdet ettikleri, tâbi oldukları, yalnız
    Allah’a itaat edilmesi gerektiği yerde itaat ettikleri kimse veya varlıklardır.
    Bunların ve bunlarla ilişkisi olan insanların durumlarını
    düşündüğümüz zaman, insanların çoğunu Allah’a ibâdet ve itaatten
    yüz çevirmiş, tâğutlara ibâdet ve itaat eder halde görürüz.312
    Nisa, 76. âyetine göre tâğut; Allah’a karşı olanların, uğruna
    savaştığı şey, nesne, insan, dâvâ, ideoloji olarak anlaşılmaktadır.
    Tâğut, itaatte Allah’a ortak koşulan her şeydir. Kendisine kayıtsız
    şartsız itaat edilecek tek merci Allah’tır. O’nun dışındakilere O’ndan
    dolayı itaat edilir. Bu tür itaatler, meşrûiyetini Allah’tan alırlar.
    Kur’an, Allah’tan başkasına itaati, tâğuta itaat ve ibâdet olarak nitelemektedir.
    313 İtaat edilen şey, Allah’ın hükümlerine aykırı olursa,
    itaat tâğuta itaatin ta kendisi olmaktadır.314
    Bütün bu açıklamalar çerçevesinde tâğut, her türlü azgınlık, sapkınlık,
    aşırılık ve bâtıl inanç ve davranışları sembolize eder. Tâğut,
    tuğyânı yaşayan ve yaşatmaya çalışan kişi ve güçtür.
    Tâğut, her devirde Firavun ruhlu kişilerle, onların yardakçıları
    olan grubun genel adı, cins ismidir. Her devirde birden çok tâğut
    bulunur. Tâğutların, kabile çapında, millet çapında olanları yanında
    bölgesel ve enternasyonal olanları da bulunacaktır. Bunlar, birbirlerinden
    habersiz olabilecekleri gibi, organize de olabilirler. Hatta, İb-
    311 Seyyid Kutub, Fi Zılali’l Kur’an, Hikmet Y., c. 3, s. 269
    312 Yusuf el-Karadavî, Tevhidin Hakikati, Saff Y., s. 57
    313 16/Nahl, 36
    314 4/Nisâ, 60
    Ahmed Kalkan 117
    lisler parlamentosu (hizbu’ş-şeytan, evliyâu’ş-şeytan) gibi birlikler,
    beraberlikler vücuda getirebilirler. Tâğutlar, aralarında hiyerarşik
    bir düzen kurabilir, paralellik veya entegrasyona gidebilirler. Böyle
    olunca tâğutî sistemler, parlamentolar, prensipler geliştirilebilir. Meselâ,
    Muhammed İkbal, emperyalist batılıların oluşturdukları sömürü
    düzeninin temsilcilerinin vücut verdikleri organizasyonu, İblisler
    parlamentosu diye anmıştır. Aynen bunun gibi tâğutlar parlamentosu
    deyimini de kullanabiliriz. Kur’an, bu noktada evliyâu’t-tâğut (tâğutun
    dostları, görev arkadaşları, destekçileri) deyimini kullanıyor.315
    15- ÖZGÜRLÜK VE SERBESTLİK ANLAYIŞI
    Sınırları İlâhî hudûda göre çizilmemiş özgürlük, istediği gibi yaşama
    serbestliği, dâvetin önünde büyük engeldir. Her çeşit haram,
    fahşâ ve münker için özgürlük vardır. Sanırsınız ki, memleketteki
    demokrasi ve özgürlük sadece bu kesim için vardır; müslümanların
    müslümanca faâliyetlerine ve hele de münkerlere karşı çıkma görevlerine
    işlemez bu özgürlük; onlar için düşünce suçu, ayrımcılık,
    dini istismar ve benzeri yasalar devreye sokulur. Bütün bunların
    kaynağı olan düzene lâf ettirilmez. Yani, Nasreddin Hoca ile ilgili
    fıkrada anlatıldığı gibi; taşlar bağlanmış, itler salıverilmiştir özgür
    ve demokratik(!) ülkelerde. Müslümana Müslümanca sokağa çıkma
    özgürlüğü yoktur. Ama, münker işlemek isteyenlere devletin tüm
    imkânları hazırdır.
    Ortalama insan, kendisine müdâhale edilip Allah’ın emrinin hatırlatılmasını
    özgürlüğüne saldırı olarak görür ve buna kapılarını kapatırken,
    başkalarına da iyiliği emretme gibi görevleri doğru görmez
    ve yanlış gördüğü için yerine getirmez. Günümüz câhiliye toplumu,
    özgürlük anlayışını hevâları istikametinde yorumlayıp herkesin
    yaptığının kendine göre doğru olduğunu düşünür veya her koyunun
    kendi bacağından asılacağına, başkasının yaptığından diğer insanların
    sorumlu olmadığına inanırlar. Onlar bilirler ki, bir insana eleştiri
    yapmak, ona öğüt vermek, yaptığı yanlışı bırakıp en doğru ve en
    güzel olana uymasını söylemek, aslında çok zor bir iştir ve bedel
    istemektedir. Ama, unuturlar ki, kötülüklere seyirci kalmanın, dâvet
    görevini terk etmenin âhiretteki bedeli çok daha büyüktür.
    315 2/Bakara, 257; Kur’an’ın Temel Kavramları, 562
    118 Dâvet
    EMR-İ Bİ’L-MA’RÛF VE NEHY-İ ANİ’L-MÜNKER
    Emr-i bi’l-Ma’rûf ve Nehy-i Ani’l-Münker; İyiliği emretme ve
    kötülüğü yasaklayıp ondan alıkoyma demektir.
    Ma’rûf, şeriatın emrettiği; münker de, şeriatın yasakladığı şey
    demektir. Başka bir deyimle Kur’an ve sünnete uygun düşen şeye
    ma’rûf; Allah’ın râzı olmadığı, inkâr edilmiş, haram ve günah olan
    şeye de münker denilir.316
    Yani ma’rûfu emretmek, iman ve itaate çağırmak; münkerden
    nehyetmek de, küfür ve Allah’a başkaldırmaya karşı durmaktır.317
    Kur’ân-ı Kerîm’de, “Sizden, hayra da’vet eden, emr-i bi’l-ma’rûf
    ve nehy-i ani’l-münker yapan (iyiliği emredip kötülüğü men eden)
    bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”318 b uyurulmaktadır.
    Bu âyetle ma’rûfun emredilmesi ve münkerden menedilmesi
    işi bütün İslâm ümmetine farz kılınmıştır. İslâm ulemâsı bu
    görevi ümmet içinden bir grubun yapmasıyla diğerlerinden sorumluluğun
    kalkacağını, ancak hiç kimsenin yapmaması halinde bütün
    müslümanların sorumlu ve günahkâr olacağını söylemiştir.319
    Başka bir âyet-i kerîmede Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Siz,
    insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; çünkü
    emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapar ve Allah’a iman
    edersiniz.”320
    Mü’minler, dünyadaki en hayırlı toplumdur ve iyiliği emreden,
    kötülükten alıkoyan en güzel ahlâkla yetişmiş bir ümmettir. Bu toplumun
    korunması için bu âyetlerle dinin en önemli ilkeleri olan iyiliğe,
    doğruluğa, güzelliğe çağırmak emredilmiştir. Hz. Peygamber
    (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle
    değiştirsin; buna gücü yetmezse diliyle (onun kötülüğünü söyleyerek)
    değiştirsin; buna da gücü yetmezse kalbiyle (ona buğzederek)
    değiştirsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.’’321
    316 Râğıb el-İsfahânı, el-Müfredât, s.505; M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, IV, 2357-2358; V,
    3118
    317 Kadı Beydâvî, Envârü’t-Tenzîl, 2/232
    318 3/Âl-i İmrân, 104
    319 Elmalılı, a.g.e., II/1155
    320 3/Âl-i İmrân, 110
    321 Müslim, İman 78; Tirmizî Fiten 1I; Nesâî, İman 17; İbn Mâce, Fiten 20
    Ahmed Kalkan 119
    Ma’rûfu emretmek, münkerden alıkoymak sorumluluğunun ağır
    bir yük olduğunu Hz. Peygamber (s.a.s.)’in şu buyruğu ortaya koymaktadır:
    “Bana hayat bahşeden Allah’a andolsun ki, siz ya iyiliği
    emreder, kötülükten alıkoyarsınız ya da Allah kendi katından sizin
    üzerinize bir azap gönderir. O zaman duâ edersiniz, fakat duânız
    kabul edilmez.”322 Şu âyet de ibretle düşünmeyi gerektirmektedir:
    “...Onlar, (İsrâiloğulları) birbirlerine hiçbir münkeri yasaklamadılar.
    Yapmakta oldukları şey gerçekten ne kötüydü...”323 Yine başka
    âyetlerde müşriklerin dışında, mü’minlerin karşısında münkeri emreden,
    ma’rûfu yasaklayan, böylelikle Allah’ın emir ve yasaklarına
    karşı çıkarak emredilenin tam tersini yapan münâfıklar da zikredilir.
    324
    Hz. Peygamber’in çeşitli buyruklarında müslümanların her birinin
    birer çoban olduğu, elleri altındakilerden sorumlu bulunduğu,
    mü’minler arasında canlı ve sürekli bir toplumsal birliktelik ve beraberliğin
    olması, dâima zayıfın hakkının güçlüden alınmasından
    yana tavır takınılması, cihadın en faziletlisinin zâlim bir devlet başkanına
    karşı hak bir söz söylemek olduğu belirtilmektedir.
    Bir toplumda ma’rûfu emreden, kötülükten menedenler olmazsa
    giderek münker olan işler birer kural haline, bir yaşama biçimi haline
    gelirler. Şeytanlar hak ile bâtılı karıştırır, doğruyu bozarlar; insanlara
    Allah’ı unuttururlar. Böyle bir toplumda müslümanın tavrını
    yine âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber’in (s.a.s.) şu
    hadislerinde bulmak mümkündür:
    “Canımı gücü ve kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki;
    ya iyilikleri emreder, kötülüklerden sakındırırsınız ya da Allah size
    yakında üzerinize bir belâ gönderir de sonra Allah’a duâ edersiniz
    de duânız kabul edilmez.”325
    Ma’rûfun emredilmeyip, münkerden alıkonulmayan toplumların
    nasıl helâk edildiği, nasıl Allah’ın azâbının onları kuşattığı Kur’ân-ı
    Kerîm’de birçok yerde zikredilmektedir.326 İslâm bilginleri, bir şeyden
    korkarak kötülüğe engel olmamanın âdeta o kötülüğü kabul etmek
    ve ona katılmak anlamına geldiğini; asıl faydası olan korkunun
    Allah’tan korkmak olduğunu; iyiliği emretmek ve kötülüğü engelle-
    322 Ebû Dâvûd, Melâhim 16; Tirmizî, Fiten 9; Ahmed bin Hanbel, V/388
    323 5/Mâide, 78-79
    324 bk. 9/Tevbe, 67
    325 Tirmizi, Fiten 9
    326 Meselâ bk. 7/A’râf, 163 vd.
    120 Dâvet
    mek görevinin eceli yaklaştırmadığını ve rızkı kesmediğini; ancak
    göz göre göre tâkat dışı belâya atılmanın da câiz olmadığını söylemişlerdir.
    327
    İnsanlar için en hayırlı topluluk olan İslâm ümmetinin bireyleri,
    birbirlerinin bütün dertleriyle ilgilenen kişilerden meydana gelir.
    Hâlbuki diğer bütün dinlerde iyilik ve kötülük her ferdin kendi sorunudur.
    Ma’rûfu emretmek, münkerden alıkoymak görevini İslâm ümmeti
    içinden öncelikle âlim olanlar üstlenir; yoksa bu iş câhillere
    bırakılmaz. Çünkü câhiller her şeyi altüst edebilirler, kavram ve değer
    kargaşasına yolaçarlar. Görevin yerine getirilmesinde ana ilke
    her müslümanın âhirette hesap vereceğini bilmesi şuurudur. Toplumlar
    genelde ikiye ayrılırlar: Ma’rûf toplumlar, münker toplumlar.
    Münker toplumlar oluşmuş veya oluşmakta iken, müslümanların
    ma’siyete, münkere, tâğuta karşı tavır almaları farzdır.328 Yani müslümanların
    her münker toplumunu ma’rûf toplum, İslâm hükümlerinin
    yaşandığı toplum haline getirmeleri farz kılınmıştır. Çağdaş demokratik
    laik toplumlar dini sadece Allah’la kul arasında bir mesele
    olarak görürler ve İslâm’ın ma’rûf - münker ilkesinin sadece ahlâkî
    bir mesele olduğunu iddiâ ederler. Hâlbuki hayatın bütün yönlerini
    Allah ve Rasûlunün emir ve yasakları doğrultusunda yaşamak
    ve münker toplumları İslâmî toplum haline dönüştürmekle görevli
    olan müslümanların bu durumuyla demokratik ilkeler birbirine
    hem karşıt, hem de çelişiktir. Bu sebeple müslümanların her zaman
    ma’rûfu emretmeleri, münkerden sakındırmaları mümkün olmaz;
    karşılarına münker toplumun emir ve yasakları çıkarılır. İşte bu
    noktada müslümanlar için şu buyruk geçerlidir: “Ey iman edenler
    siz kendinize bakın; hidâyette/doğru yolda iseniz dalâlette olanlar/
    sapıtanlar size zarar veremezler”329 Çağdaş toplumla, müslümanın
    çelişkisi, benimseyemeyeceği ve uzlaşamayacağı bir çevre içinde
    baskı içinde yaşaması, Müslümanın ancak İslâmî bir devlet içinde
    İslâmî görevlerini tam yerine getiren huzurlu bir kimse olarak yaşayabileceğinden,
    İslâmî bir devleti gerçekleştirmeye çalışması ve
    insanları buna dâveti, önemli bir görevdir. Bu dâvetin temel yöntemi
    de Rasûlullah’ın sünnetidir. “Size peygamber neyi verdiyse onu alın
    (benimseyin)...”330
    327 Kenzü’l Ummâl, II/141 vd.
    328 Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/144
    329 5/Mâide, 105
    330 59/Haşr, 7
    Ahmed Kalkan 121
    Gerçek ma’rûf-münker görevi, en başta insanın kendisinden
    başlayarak yapılır.331 Bazı insanlar her devirde, Rasûle itaati tavsiye
    ederler, kendileri itaat etmezler; sadakayı emrederler, kendileri
    vermezler. İşte şu âyet-i kerimede onlar uyarılmaktadır: “İyiliği
    emrediyor da kendinizi unutuyor musunuz? Bir de Kitap okuyorsunuz
    ha! Hiç mi aklınızı kullanmıyorsunuz?”332
    Rabbin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağırmak, insanlarla en
    güzel şekilde tartışmak, azgınlara bile yumuşak söz söylemek de
    emredilmiştir.333
    Sonuçta ma’rûfun emredilmesi, münkerin yasaklanması meselesi,
    sadece bir fetvâ olayı değil; aile, hukuk, siyaset ve ekonominin
    her zaman içiçe geçmiş bir şekilde şeriatın gerekleri doğrultusunda
    savunulması ve yaşanması demektir. Bu, sistemli bir dâvet çalışmasını
    gerektirir. İslâm’ın ilk yayılışı da böyle olmuştur. İslâm’ın
    hâkim olmadığı düzenlerde, ehl-i kitab’a karşı veya müşriklere ve
    diğer gayri İslâmî zümrelere karşı tek geçerli dâvet metodu Rasûlullah’ın
    sünnetidir. Bu görevi ancak Rasûlullah’ın sünneti doğrultusunda
    icrâ edebiliriz. Yoksa basit bir ahlâkçı, bir vâiz, hattâ bir
    muhtesib (emr-i bi’l-ma’rufla ilgili hisbe teşkilâtında görevli) gibi
    davranarak değil. “Dirilerin ölüsü” olarak kalmak isteyen, yani
    eliyle, diliyle ve kalbiyle toplumdaki münkeri kötülemeyen kimse
    ne kadar kötüdür... Tevrat’ta: “Kişi iyiliği emr, kötülüğü yasakladığı
    takdirde kavminin nezdinde derecesi kötüleşir” denilerek İslâmî
    hareket ve ahlâk saptırılmış, dinin esası tahrif edilmiştir. O sebeple
    Allah katında din olarak yalnız İslâm geçerlidir.
    Öte yandan, İslâm toplumlarında ise ma’rûfun emredilmesi,
    münkerin yasaklanmasında ictihada giren konularda uyarıcılık yapılmaz.
    Meselâ Hanefiler, unutularak besmelesiz kesilen hayvanın
    etini yiyen bir Şâfiîye, “Bu yediğin haramdır” şeklinde bir uyarıda
    bulunamaz; zira bunlar Şâfiî’ye göre helâldir. İşte emri bi’l-mâ’rûf
    nehyi ani’l-münkeri herkesin yapamamasından kasıt budur. Ancak,
    herkesin bildiği büyük-küçük günahlar ve dinin kesin yasakladıkları
    hakkında herkes bu görevi yerine getirir.334 F akat Ş âfiîler,
    331 Bk. 2/Bakara, 44
    332 2/Bakara, 44
    333 16/Nahl, 125; 20/Tâhâ, 43
    334 İmam Gazâli, İhyâ-u Ulûmi’d-Din, Emri Bi’l-Mâ’ruf ve Nehyi Ani’l-Münker bölümü
    122 Dâvet
    besmelesiz kesilen hayvanların etini yemek isteyen Hanefilere ikazda
    bulunabilir. Gerek Allah hakları, gerekse kul hakları olsun bütün
    ma’rûf ve münkerlerde önce sözlü, sonra fiilî uygulama esastır.
    Mu’tezile ise kul hakkıyla ilgili olmayan meselelerde sözle veya fiille
    uyarıcılığı kabul ederken; bunu da ancak imamın yapabileceğini,
    fertlerin karışamayacağını savunmuştur.
    Enes b. Mâlik’ten rivâyet edilen bir hadiste şöyle bir hüküm bulunmaktadır:
    “Biz Allah’ın Rasûlune ‘Ey Allah’ın Rasûlü, biz iyiyi
    tamamen işlemedikçe emredemez miyiz? Kötülükten tamamen
    sakınmadıkça menedemez miyiz?’ diye sorduk. Rasûlullah (s.a.s.)
    şöyle buyurdu: “Siz iyiliğin tamamını işlemeseniz dahi iyiliği emrediniz.
    Siz kötülüğün tamamından sakınmasanız dahi kötülükten sakındırın.”
    335 H z. Lokman’ın oğluna öğüdü her zaman ve mekânda
    uyarıcının hâlini beyan eder: “Yavrum, namazı gereği üzere kıl; iyiliği
    emret ve fenâlıktan alıkoy. Bu hususta sana isabet edecek eziyete
    katlan. Çünkü bunlar kesin olarak farz kılınan işlerdir.”336
    MA’RÛF NEDİR?
    ‘Ma’ruf’, ‘arafe’ fiilinden türemiştir ve ‘ma’rifet’ kavramıyla
    yakından ilgilidir. ‘Arafe’; herhangi bir şeyi görünümüne bakarak
    duyularla kavramak demektir. Ma’rifet ve irfan, bir şeyi derinden
    derine düşünerek idrâk etmek, anlamak olduğuna göre, ‘ma’rûf’;
    derinlemesine düşünen aklın ve İslâm’ın (şeriatın) güzel gördüğü,
    güzelliği anlaşılıp kabul edilmiş fiil, söz ve davranışlardır.
    İslâm şeriatı, söz ve davranışların bir kısmını güzel, bir kısmını
    kötü saymıştır. Çirkin olan şeyleri haram, güzel olan şeyleri ise helâl
    (mubah) olarak değerlendirmiştir. Gerçek ‘ma’rifet’ ehli kimseler,
    neyin çirkin neyin güzel olduğunu o şeylere ait özelliklere bakarak
    tanıyabilirler. Çünkü onlar ‘selim akıl’ sahibidirler. Ancak, insan aklının
    bütün ma’rûf olan şeyleri mutlak mânâda kavraması mümkün
    olmadığı için Kur’an, neyin iyi neyin kötü olduğunu haber vermiştir.
    ‘Ma’rûf’ diye bilinen güzel davranışlar ve fiiller, insanlar arasında
    uzun süre yaşayarak ‘örf/urf’ haline gelirler. İyi düşünen akıl
    335 Taberânî
    336 31/Lokman, 17; Sait Kızılırmak, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 98-99
    Ahmed Kalkan 123
    sahipleri, iyi ve güzel davranışları tanırlar ve onları yaşatırlar. Bu
    yüzden peygamberler halk arasında yaşayan güzel ‘örfleri’ olduğu
    gibi bırakmışlar, kaldırmamışlardır. İslâm hukukunda ‘örf’ bir delildir.
    Ancak, dinin esaslarına, hükümlerine ters düşen örfler delil
    olmaz; onlarla da mücadele edilir.
    İşte ‘ma’rûf’, böylesine iyiliği ve güzelliği bilinen, tecrübe edilen,
    faydası görülen, akıllı insanlarca hoş görülen söz, davranış ve
    geleneklerin tümüdür. Bu bir anlamda Hak kavramının bir başka
    ifadesidir. Ma’rûf, yalnızca bir ahlâk kavramı değildir. Yani yalnızca
    davranışları nitelendirmek için kullanılmaz. Peygamberlerin insanları
    dâvet ettiği hidâyet, aynı zamanda ‘ma’rûf’ olan bir şeydir.
    Peygamberlerin insanları sakındırdıkları dalâlet ise aynı zamanda
    bir ‘münker’dir.
    Ma’rûf ve onun zıddı olan münker insan hayatının her sahasını
    kapsar. Ma’rûf, Peygamberimizin uygulamasını emrettiği, şeriatın
    ve selim aklın ölçülerine uygun, hayatın her alanını kuşatan Allah’ın
    rızâsıdır. Münker ise bunun tam zıddıdır. Birçok İslâm âlimi
    ‘ma’rûf’u, İslâm’ın emrettikleri, münkeri ise, Allah’ı inkâr ve O’nun
    yasakladıkları şeklinde anlamışlardır. Ma’rûfa uymak; Allah’a itaat
    ve O’nun emirlerine uymak; münker de bunun karşıtıdır.
    İslâm’ın getirdiği şeriat; her emri, ilkesi ve prensibiyle ma’rûf,
    ona aykırı her türlü anlayış, fiil, gelenek ve yönetim tarzı münkerdir.
    Bu gibi tanımlar ma’rûfun genel tanımı içerisindedir. Şüphesiz Hak
    din olan İslâm her açıdan ma’rûftur. Onun ilkeleri, prensipleri, haram
    ve helâl ölçüleri güzeldir. Ancak, ma’rûf kavramı bir değişkenlik
    anlamını da içerisine almaktadır. İnsanların toplum hayatında,
    zamanın akışı içerisinde güzel gördükleri, ‘örf’ haline getirdikleri
    fiiller ve davranışlar, İslâm’a da aykırı değilse, din onu tavsiye ediyor.
    Hatta birçok problemin çözümünde ona başvurulması gerektiğini
    öğütlüyor. Kur’an, bu şekilde birçok davranış biçimi hakkında
    belli bir ölçü koymamış ve bunları ‘ma’rûfla yapın’ demiştir. Meselâ
    babaların çocuklarını bakıp yetiştirmeleri ‘ma’rûf’a uygun olarak
    istenir. Buradaki ‘ma’rûf’ elbette zamanın şartlarına, içinde bulunulan
    duruma ve eldeki imkânlara uygun olan demektir.
    Ma’rûfun değişmezleri veya evrensel ilkeleri vahiy tarafından
    verilir; ancak detay ve alt ayrımlar akla, zamanın gelişimine bıra124
    Dâvet
    kılır. İnsan zihni ve aklı gayret göstererek akla ve İslâm’ın ilkelerine
    aykırı olmayan ma’rûfları bulmaya çalışacaktır. Kur’ân-ı Kerim,
    ‘ma’rûf’un emredilmesini istemektedir. “Sizden, hayra çağıran,
    ma’rufu emreden ve münkerden sakındıran bir topluluk bulunsun.
    Kurtuluşa erenler işte bunlardır.”337
    İnsanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet (topluluk) ma’rufu emredenlerdir.
    338 M ü’min e rkekler ve m ü’min k adınlar b irbirlerinin
    velisidirler (dostudurlar). O yüzden onlar birbirlerine ma’rûfu emrederler.
    339 İ yi insanlar yeryüzünde iktidar sahibi olurlarsa; iyiliği
    (ma’rufu) emrederler, münkerden sakındırırlar.340 P eygamberimiz
    buyuruyor ki: “Nefsimi elinde tutan Zât’a (Allah’a) yemin olsun ki,
    ya ma’rufu emreder ve münkerden sakındırırsınız veya Allah’ın kendi
    katından genel bir belâ göndermesi yakındır. O zaman yalvar yakar
    olursunuz da duânız kabul edilmez.”341
    Şüphesiz ki ma’rûfu emretmek; amacına göre, uygun bir ortamda,
    uygun bir yöntemle, en güzel bir şekilde ve sonuç almak üzere
    yapılmalıdır.342
    Arapça’da “aklın ve dinin hoş gördüğü şey, ihsan, iyilik” anlamına
    gelen ma’rûf kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 30’a yakın yerde
    kullanılmıştır. Bu kavramın mâhiyetini Kur’ân-ı Kerim, bize, apaçık
    bir biçimde bildirir. Nitekim; “Sizden, hayra da’vet eden, emr-i
    bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapan (iyiliği emredip kötülüğü
    men eden) bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”343
    ; “Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz;
    emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapar ve Allah’a iman
    edersiniz. Ehl-i kitap da iman etseydi, elbet bu, kendileri için çok iyi
    olurdu. (Gerçi) içlerinde iman edenler var; (fakat) pek çoğu fâsıktır/
    yoldan çıkmışlardır.”344 ; “(Onlar) ellerindeki Tevrat ve İncil’de
    yazılı bulacakları ümmî nebi olan O Rasûl’e uyanlardır. O kendilerine
    ma’rûfu emrediyor, onları kötülükten nehyediyor, onlara temiz
    337 3/Âl-i İmrân, 104
    338 3/Âl-i İmrân, 110
    339 9/Tevbe, 71
    340 22/Hacc, 41
    341 Tirmizî, Fiten 9, Hadis no: 2169
    342 Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 384-385
    343 3/Âl-i İmrân, 104
    344 3/Âl-i İmrân, 110
    Ahmed Kalkan 125
    şeyleri helâl, murdar şeyleri de haram kılıyor. Üzerlerindeki ağır
    yüklerini, sırtlarındaki zincirleri indiriyor. İşte, O’na iman edenler,
    O’nu tazim edenler, O’na yardım edenler ve O’nunla birlikte indirilen
    Nur’a tâbi olanlar var ya, onlar selâmete erenlerin ta kendileridir.”
    345 anlamındaki âyet-i kerimeler, birarada alındığında, ma’rûfu
    tanımamıza imkân sağlayıcı bir aydınlık getirmektedir. Buna göre
    ma’rûf, insanlara peygamberler eliyle getirilen ve her peygamberin
    gelişiyle birlikte bir bölümü de değişebilen, insanları birleştirici ve
    ateşten kurtarıcı günlük uygulamalar bütünüdür. Öyle ki, inanmış
    olmak bile (burada kitap ehli anılarak belirtiliyor), ancak ma’rûfa
    uymak ve onu emretmekle mümkün görünüyor. Gerçekten de, Tevbe
    suresinin 71 ve 112. âyetlerinde mü’minlere has davranışlar olarak
    namaz, zekât, Allah ve Rasûlüne itaat, tevbe, ibâdet, hamd, seyahat,
    rükû ve secdeyle birlikte ma’rûfun emredilmesi ve kötülüğün
    nehyi de zikredilmekte; Hz. Lokman’ın oğluna olan nasihatındaysa,
    bu uygulama namazla birlikte anılmaktadır.346
    A’râf sûresinin 199. âyetinde kolaylığı tutma ve câhillerden yüz
    çevirmeyle birlikte anılan ma’rûfu emretmek, “Eğer kendilerine
    yeryüzünde bir iktidar verirsek, onlar, namazı dosdoğru kılar, zekâtı
    verir, ma’rûfu emreder, kötülükten nehyederler; bütün işler Allah’a
    dönecektir.” 347anlamındaki âyette hâkimiyet durumundaki üç temel
    uygulamadan biri olarak anılacak ölçüde önem taşımaktadır.
    Nitekim, Allah’ın Rasûlü de, İslâm dininin sekiz esası olarak,
    “Şirk/ortak koşmaksızın Allah’a ibâdet, namaz, zekât, oruç, hac,
    ma’rûfu emredip münkerden nehyetmek ve cihad”ı sayar (bu, Bezzâr
    rivâyeti olup; Hâkim, sekizinci sırada cihad yerine “ev halkına
    selâm”ı zikreder) ve bunlardan birini terkedenin dininin bir parçasını
    terketmiş, hüsranda olmuş ve tümünü bırakanın da İslâm’a sırt
    dönmüş olacağı haberini verir.348 “Küçüğümüze şefkat, büyüğümüze
    saygı göstermeyen, ma’rûfu emretmeyen ve kötülükten sakındırmayan
    bizden değildir” buyrularak konunun önemi vurgulanır.
    Ma’rûfun emir ve kötülüğün nehiy görevinin terk edilmesinin duâların
    kabulüne engel olacağı,349 bunun Yüce Allah’ın cezâ gönder-
    345 7/A’râf, 157
    346 31/Lokman, 17
    347 22/Hacc, 41
    348 el-Münzirî, Terğîb ve Terhîb, Terc. A. Muhtar Büyükçınar, A. Arpa, D. Pusmaz, A. Yücel İyiliği
    Emir ve Kötülükten Nehiy Bölümü 28 Sayılı Hadis; Tirmizi’de, Birr ve Sıla 13
    349 İbn Mâce, Fiten 20
    126 Dâvet
    mesine yol açacağı350 h ususları da, yine Peygamberimizin bildirdikleri
    arasındadır.
    Ma’rûfun emri ve münkerin nehyi, farzlar arasında zikredilmiş
    ve özellikle Mu’tezile olaya çok büyük bir önem atfederek, onu, dinin
    beş esası arasına almıştır. Şu var ki, sünnilikte gerek ma’rûf
    ve gerekse münkerin şer’an öğretilmiş ve tasrih edilmiş olmasının
    gerektiğine inanılırken; Mu’tezile, belirleyici öğenin akıl olduğu görüşünde
    bulunmuş;351 Şia ise, belirlemenin hem şer’an, hem aklen
    olabileceği kanaatini öne sürmüştür.352
    MÜNKER NEDIR?
    Münker, ‘nekr’ kökünden türemiş bir kavramdır. ‘Nekr’ sözlükte,
    tanımamak, tanınmazlığa itmek demektir. Bunun da aslı, kalbin
    tasavvur edemediği (anlamadığı, hayal edemediği) şeyi reddetmesidir.
    Dil ile bir şeyi inkâr etmektir ki, bunun anlamı kalbiyle o şeyi
    reddetmek demektir. Yahut da kalp ile bir şeyin özelliği bilinir ama
    dil ile inkâr edilir, bilmezlikten gelinir. Buna yalancılık da denilir.
    “Onlar, Allah’ın nimetini bilmektedirler. Sonra da o nimetlere münkir
    olmaktadırlar (inkâr etmektedirler); onların çoğu küfre sapanlardır.”
    353 âyetinde bu anlamdadır. ‘Münker’, tanınmayan, inkâr
    edilen, çirkin, akla uymayan, reddedilen şey demektir. İslâm literatüründe
    ‘münker’, iyi ve güzel olan şeyleri görmezlikten gelme,
    tanımama tutumudur. Din dilinde bazı hareketlerin ‘münker’ diye
    nitelendirilmesi, onların din tarafından tanınmaması, kabul edilmemesi
    demektir.
    Münker, sağlam aklın çirkin dediği veya güzel olup olmadığı
    konusunda şüphe duyduğu fiillerdir. Daha kısa bir tanımla şöyle
    söylenebilir: İslâm’ın ve akl-ı selimin (sağlam aklın) hoş görmediği
    şeydir. Aynı kökten gelen inkâr, ‘irfan’ın karşıtıdır. Münkerin karşıtı
    ise ‘ma’rûf’tur. ‘Ma’rûf’ nasıl ki, sağlam aklın ve şeriatın (İslâm’ın)
    güzel saydığı şey ise, ‘münker’ de tam bunun zıddıdır. Bu açıdan,
    İslâm’ın haram ve mekruh dediği bütün hükümler münker kapsamına
    girmektedir.
    350 Tirmizi, Fiten, 9
    351 N. Çağatay, İ A. Çubukçu, İslâm Mezhepleri Tarihi, 112
    352 Kâşif’ul-Gıta, Caferî Mezhebi, terc. A. Gölpınarlı, 69; Zübeyr Yetik, Şamil İslâm Ansiklopedisi,
    c. 2, s. 98-99
    353 16/Nahl, 83
    Ahmed Kalkan 127
    Kur’an’da münker olan davranışların ve fiillerin daha kötülerini
    belirtmek için de ‘fahşâ’ kelimesi kullanılır. Allah, Kur’an’da kâfirler
    hakkında ‘münkirler’ sözünü kullanıyor. Kâfirler, Peygamberleri
    ve onlarla gelen vahyi tanımazlıktan gelip inkâr edenlerdir. Gelen
    vahyin ve âyetlerin Allah’a ait olduğunu tanımak istememektedirler.
    354
    KUR’ÂN-I KERIM’DE EMR-I BI’L-MA’RUF
    Kur’ân-ı Kerim’de, ma’rûf kelimesi toplam 39 yerde geçer. Münker
    kelimesi ise 18 yerde kullanılır. Kur’ân-ı Kerim’de, ma’rûf ve
    münker kelimeleri, dokuz âyette “ma’rûfu emretme ve münkeri nehyetme”
    anlamına gelen ifâde kalıplarıyla geçmektedir. Bu âyetlerde
    hangi davranışların ma’rûf, hangilerinin münker olduğu belirtilip
    bir tahsis yoluna gidilmemesi, ma’rûfun dinin yapılmasını gerekli
    gördüğü veya tavsiye ettiği, münkerin de bunların zıddı olan söz ve
    davranışların tamamını kapsadığını göstermektedir. İslâmî kaynaklar,
    iyiliğin hâkim kılınması ve yaygınlaştırılması, kötülüğün önlenmesi,
    bu şekilde faziletli bir toplumun oluşturulması ve yaşatılması
    için gösterilen faâliyeti, Kur’an ve hadislerdeki kullanıma uygun
    olarak emr-i bi’l-ma’ruf, nehy-i ani’l-münker şeklinde formülleştirmişler,
    Kitap, Sünnet ve icmâa dayanarak bu faâliyetin farz olduğunda
    birleşmişlerdir.
    “Sizden, hayra da’vet eden, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker
    yapan (iyiliği emredip kötülüğü men eden) bir topluluk bulunsun.
    İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”355
    “Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz;
    emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapar ve Allah’a iman
    edersiniz. Ehl-i kitap da iman etseydi, elbet bu, kendileri için çok iyi
    olurdu. (Gerçi) içlerinde iman edenler var; (fakat) pek çoğu fâsıktır/
    yoldan çıkmıştır.”356
    “Mü’min erkekler ve mü’mine hanımlar; birbirlerinin velîsi/yakını
    ve dostlarıdır. Hep birbirlerine ma’rûfu emrederler ve münkerden
    nehyederler (iyi ve doğru olanın yapılmasını emrederler, kötü ve zararlı
    olanın yapılmasına engel olurlar).”357
    “İsrâiloğullarından kâfir olanlar, Dâvud ve Meryem oğlu İsa
    354 23/Mü’minûn, 69
    355 3/Âl-i İmrân, 104
    356 3/Âl-i İmrân, 110
    357 9/Tevbe, 71
    128 Dâvet
    diliyle lânetlenmişlerdir. Bunun sebebi, söz dinlememeleri ve sınırı
    aşmalarıdır. Onlar, işledikleri münkerden/kötülükten, birbirini vazgeçirmeye
    çalışmazlardı. Andolsun, yaptıkları ne kötüdür!”358
    “Ehline/âilene namazı emret; kendin de ona sabır ile devam
    et!...”359
    “(Lokman, oğluna nasihat ederek şöyle dedi:) ‘Yavrucuğum! Namazı
    kıl, ma’rûfu/iyiliği emret, münkerden/kötülükten vazgeçirmeye
    çalış, başına gelenlere sabret. Doğrusu bunlar, azmedilmeye değer
    işlerdir.”360
    “(Sizden olduklarına dair yemin eden) Münâfık erkekler ve
    münâfık kadınlar (sizden değil), birbirlerindendir. Çünkü onlar
    münkeri/kötülüğü emreder, ma’rûftan/iyilikten alıkorlar (siz ise iyiliği
    emreder, kötülükten alıkorsunuz) ve onlar ellerini sıkı tutarlar
    (Allah için infak edip harcamak husûsunda cimrilik gösterirler). Allah’ı
    unuttular, Allah da onları unuttu. Çünkü münâfıklar fâsıkların
    ta kendileridir.”361
    “İnsanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Bir de
    Kitap okuyorsunuz ha! Hiç mi aklınızı kullanmıyorsunuz?”362
    HADIS-I ŞERIFLERDE EMR-I BI’L MA’RUF VE NEHY-I
    ANI’L MÜNKER
    Kur’ân-ı Kerim’de olduğu gibi, hadis-i şeriflerde, müslümanlar
    içerisinden bir grubun mutlaka bu emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i
    ani’l-münker görevini üstlenmesi gerektiği, en hayırlı ümmetin vasıflarının
    bu olduğu, iyilikleri emredip affetmeyi prensip haline getirip
    câhillerden uzak durulması gerektiği, müslümanların erkek ve
    kadın daima bu görevlerine devam edecekleri, önceki toplumlarda
    bu görevi yaşamayanlara lânet edildiği ifade edilir. Hakkın ve doğruların
    Rabbimizden olduğunu, dileyenin iman edip dileyenin inkâr
    ettiğini, emrolunduğumuz İslâmî hüküm ve bilgileri beyinleri çatlatırcasına
    duyurmamız gerektiğini, kötülükten sakındıranların kur-
    358 5/Maide, 78-79
    359 20/Tâhâ, 132
    360 31/Lokman, 17
    361 9/Tevbe, 67
    362 2/Bakara, 44
    Ahmed Kalkan 129
    tulduklarını, bu işi yapmayan ve kötülüklere batıp gidenlerin azaplandırıldığını,
    kötülük gören kimsenin gücü doğrultusunda eliyle,
    diliyle değiştirmesi gerektiğini, bunlara gücü yetmeyenin kalbiyle
    buğzetmesi icap ettiğini, bunun da imanın en zayıf derecesi olduğunu,
    cihadın el ile, dil ile, kalp ile olabileceğini, cihad fikri ve şuuru
    olmayan kimsede hardal ağırlığı kadar imanın olmadığını hadis-i
    şeriflerden öğreniyoruz. Küfür sayılacak bir işi işlemedikleri sürece
    müslüman olup İslâmî hükümlerle yöneten idârecileri dinleyip
    itaat edeceğimizi, dine uygun olmayan işler yapan idarecilere engel
    olmaya çalışanların kurtuluşa ereceklerini, en kötü yöneticilerin insanlara
    katı ve kaba davrananlar olduğunu, en faziletli cihadın zâlim
    hükümdara karşı hakkı söylemek olduğunu hadisler bize bildirir.
    Yine, hadis-i şeriflerde, geminin alt katındakilerin su almak kasdıyla
    üsttekileri rahatsız etmemek için geminin tabanına bir delik
    açarak bu ihtiyaçlarını gidermelerine üst kattakiler engel olmazlarsa
    hepsinin birden boğulacakları, kötülük ve günahlar çoğaldığı vakit
    insanların topyekün helâk olacakları, yollarda oturmamak gerektiği,
    oturmak mecbûriyeti varsa yolun hakkı olan gözü haramlardan
    korumak ve selâm almak, kimseye eziyet etmemek, kötülüklerden
    sakındırma vazifesini yerine getirmek icap ettiği, yenilmesi haram
    kılınan bir şeyden başka yönlerden istifade edilebileceğini, Allah ve
    Rasûlünün iyi dediklerini emretmenin, kötü dediklerinden sakındırmanın
    bir vazife olduğu, yapılmadığı takdirde azâbın gerçekleşeceği
    açıklanır ve İsrâil oğullarında, dinden sapmanın nasıl ve ne şekilde
    olduğu, doğru yolda olduğumuz sürece sapıtanların bize zarar veremeyecekleri
    bildirilir.
    Emredilmesi ve yasaklanması gereken hususlar herkesin bildiği
    ve bilmek mecbûriyetinde olduğu meselelerden ise, bu görevde
    tüm müslümanlar ortaktır. Bu işi yaparken de dâvet usûlüne uygun
    olarak yapılmalı; kibarlık, hoş muamele, yumuşak davranış esas olmalıdır.
    Kötülüğü el ile değiştirmek demek; ona fiilî müdâhalede
    bulunmak ve işe el atmak demektir. Şâyet kişinin içinde bulunduğu
    durum ve konum, bu şekilde o kötülüğü düzeltmeye kâfi gelmiyorsa
    bunu dili ile söyleyerek yapmalı, daha büyük fitnelere sebep olmamalıdır.
    Yine bir tehlike yani kargaşa ve fitne olacaksa kalbiyle o
    şeyden tiksinsin ve uzak dursun denilmekle dâvet ve ikaz, zaman
    ve zemine göre ayarlanmalıdır. Herkesin çoban olduğu, yönetimi ve
    idâresini elinde bulundurduğu kimselerden sorumlu olduğu hadisi
    130 Dâvet
    de gözden uzak tutulmamalıdır. Aile reisi ev halkına, bir işyeri idaresinde
    bulunan oradaki çalışanlara, devleti idare eden de tebaasına
    karşı, dâvet konusunda gerekli yükümlülüğü vardır. Bu işi yaparken
    de Allah’ın ve Rasûlünün râzı olacağı her vâsıtayı kullanmak da bir
    gereklilikdir.
    “Sizden her kim bir münker (kötülük veya çirkin bir şey) görürse
    onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse diliyle
    değiştirsin. Ona da gücü yetmezse kalbiyle değiştirsin (buğzetsin,
    onu hoş görmeyip kabullenmesin) ki, bu da imanın en zayıf derecesidir.”
    363
    “Cihâdın en faziletlisi, zâlim idarecinin karşısında doğru ve adâletli
    sözü, hakkı haykırmaktır.”364
    “Allah’ın çizdiği sınırları aşmayarak onları koruyanlarla yasaklarını
    hiçe sayarak hudûdu çiğneyenlerin durumu aynen şöyledir:
    Bir gemideki yerlerini almak üzere bir grup, aralarında kur’a çektiler.
    Bunlardan bir kısmı geminin alt katına bir kısmı da üst katına
    yerleşmişlerdi. Alt kattakiler su almak istediklerinde üst kattakilerin
    yanından geçiyorlardı. Alt katta oturanlar hissemize düşen alt
    kattan bir delik açsak da, üst katta oturanlara su almak için eziyet
    etmemiş olsak, dediler. Eğer üstte oturanlar bu isteklerini yerine getirmek
    için alttakileri serbest bırakırlarsa hepsi birlikte batar, helâk
    olurlar. Eğer buna engel olurlarsa hem kendileri kurtulur, hem de
    onları kurtarmış olurlar.”365
    Günümüzde de İslâm adına İslâm’dan tâvizler vererek bazı işler
    yapanlar aynen bu hadisteki misalde olduğu gibi gemiyi delmekteler,
    fakat diğer müslümanlardan hiçbir tepki ve engelleme de gelmemekte,
    böyle olduğu için bâtıl ve geçersiz olan şeyler müslümanlar
    tarafından müslümanca bir hareket ve tavır gibi görülmekte ve
    sergilenmektedir. Bugün hepimizin yapacağı tek iş, İslâm’ı Kur’an
    ve sahih sünnetten en güzel şekliyle öğrenip yapılacak ve yapılmayacak
    işleri o bilgiler doğrultusunda yapmak veya yapmayıp engel
    olmak şeklinde bir tavır ortaya koymak olacaktır. Böylece İslâmî
    isim ve imajlar altında gayri İslâmî işler yapılmamış ve İslâm tatmin
    vâsıtası olarak kullanılmamış olacaktır. Bugün bâtıl bid’at, hurâfe
    363 Müslim, İman 78; Tirmizî, Fiten 11; Nesâî, İman 17; İbn Mâce, Fiten 20
    364 Ebû Dâvud; Melâhim 17; Tirmizî, Bey’at 37
    365 Buhârî, Şirket 6
    Ahmed Kalkan 131
    ve haram olan pek çok şey İslâmî elbise giydirilerek meşrû imiş gibi
    gösterilmekte ve kimse tarafından, hiçbir engelleme olmadığı için
    yapılıp gitmekte ve kafalarda meşrû bir iş gibi kalmaktadır. Kitap
    ve sünnet gözlüğüyle bakanlar, böyle yapılan pek çok gayrimeşrû
    işi, bugün İslâmî isimler altında görebilecektir. Gücümüz yettiğince
    bunlara engel olunmalıdır.
    Kendisine: “Ey Allah’ın Rasûlü, içimizde iyiler de olduğu halde
    felâkete uğrar mıyız?” denildi. Rasûlullah (s.a.s.) de şöyle cevap verdi:
    “Kötülükler ve fenâlıklar çoğaldığı vakit evet.” 366
    “Yollar üzerinde oturmaktan sakınınız” buyurdu. Sahâbîler:
    Yâ Rasûlallah, bizim yol ve sokaklarda oturmaktan vazgeçmemiz
    mümkün değil, çünkü oralarda lüzumlu işlerimizi konuşuyoruz, dediler.
    Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.): “Mademki vazgeçemiyorsunuz,
    mutlaka oturmak zorunda kalıyorsunuz; öyleyse yolun hakkını
    veriniz” buyurdular. Bunun üzerine; “yolun hakkı nedir yâ Rasûlallah?”
    diye sorulunca; peygamberimiz (s.a.s.): “Harama bakmaktan
    gözleri korumak, gelip geçenlere eziyet vermemek, verilen selâmı almak,
    İslâm tarafından iyi denilen şeyleri tavsiye edip kötülüklerden
    sakındırma vazifesini yerine getirmektir” buyurdular.367
    “İsrâiloğullarının dindeki bozuklukları şöyle başlamıştır. Bir
    adam başka birine rastlar ve: ‘Hey arkadaş, Allah’tan kork ve yapmakta
    olduğun şeyi terket, zira o işi yapmak sana helâl değildir’
    derdi. Ertesi gün aynı işi yaparken tekrar o adamla karşılaşır ve
    onu yaptığı kötülükten yasaklamadığı gibi onunla yiyip içmekten ve
    birlikte olmaktan da çekinmezdi. Onlar böyle yapınca Allah, onların
    kalplerini birbirine benzetti”. Sonra Rasûlullah (s.a.s.) şu âyeti
    okudu: “Allah’tan gelen hakikatleri örtbas etmeye şartlanmış olan
    şu İsrâiloğulları Dâvud ve Meryemoğlu İsa’nın diliyle lânetlenmişlerdir.
    Bu onların isyan etmeleri ve hak, adâlet sınırlarını aşmalarındandır.
    Onlar birbirlerini işledikleri kötülüklerden vazgeçirmeye
    çalışmadılar. Yaptıkları şey gerçekten ne kötü idi ve şimdi onlardan
    birçoğunun Allah’tan gelen hakikatleri örtbas edenlerle dost olduklarını
    görebilirsin. Nefislerinin onlar için önceden hazırladığı şey
    ne kadar kötüdür ki Allah onlara gazap etmiştir, onlar azapta ebedî
    kalacaklardır. Eğer onlar Allah’a ve kendilerine gönderilen peygambere
    ve ona indirilen her şeye gerçekten inansalardı; bu Allah’tan
    gelen hakikatleri örtbas edenleri dost edinmezlerdi. Ama onların
    366 Buhârî, Fiten 4; Müslim, Fiten 1
    367 Buhârî, Mezâlim 22; Müslim, Libas 114
    132 Dâvet
    çoğu İlâhî sınırları aşan kimselerdir.”368 Bu âyeti okuduktan sonra
    peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Hayır, Allah’a yemin ederim
    ki ya iyiliği emreder kötülüklerden sakındırır, zâlimin elini tutup zulmünden
    el çektirir, hakka döndürüp hak üzerinde tutarsınız, ya da
    Allah kalplerinizi birbirine benzetir de İsrâiloğullarına lânet ettiği
    gibi size de lânet eder.”369
    Tirmizî’nin rivâyeti ise şöyledir: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
    “İsrâiloğulları günahlara daldıklarında âlimler onları sakındırdılarsa
    da onlar izledikleri günahlara devam ettiler. Bu sefer âlimleri
    de onlarla birlikte oturdular, beraberce yediler, içtiler. Bunun
    üzerine Allah da onların kalplerini birbirine benzetti de Dâvud ve
    Meryem oğlu İsa’nın diliyle onlara lânet etti. Bu, onların isyan etmeleri
    ve sınırları aşmaları sebebiyle idi.” Rasûlullah (s.a.s.) dayanmakta
    olduğu yerden doğrulup oturdu ve: “Hayır, canımı gücü ve
    kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, dil ile yasaklama
    yetmez, siz onları hakka boyun eğdirip hak üzere tutmadıkça bu lânetleme
    de devam edecektir.” 370
    “İnsanlara iyiliği emredip de kendilerini unutanlar cehennem
    ateşinde bağırsaklarını sürüklerler. Onlara, ‘siz kimlersiniz?’ diye
    sorulur, şu cevabı verirler: ‘Biz, insanlara hayrı emrettiğimiz halde
    kendimizi unutan kimseleriz.”371
    “Kıyâmet gününde adam gelir, cehenneme atılır. Bağırsakları
    karnından dışarıya fırlar. Değirmen merkebinin döndüğü gibi bağırsakları
    etrafında döner. Cehennemlikler onun etrafına toplanır,
    şöyle derler: ‘Ey filân, sen ma’rûfu emreden, münkerden alıkoyan
    bir kimse değil miydin?’ Şöyle der: ‘Evet, öyle idim. Ma’rûfu emreder,
    fakat kendim işlemezdim. Münkerden alıkoyar, fakat kendim
    işlerdim.” 372
    “Kıyâmet gününde azâbı insanlar arasında en çetin olacak kimse
    Yüce Allah’ın kendisini bilgisiyle faydalandırmadığı ilim adamı
    olacaktır.”373
    368 5/Mâide, 78-81
    369 Ebû Dâvud, Melâhim 17
    370 Tirmizî, Tefsiru Sûre-i Mâide 6
    371 Süyûtî, ed-Dürru’l-Mensûr, I/158
    372 Buhârî, Bed’u’l-Halk 10, Fiten, 17, h. no: 46; Müslim, Zühd 7, 51, h. no: 51 (2989); Ahmed bin
    Hanbel, Müsned, V/205,206, 207, 209
    373 İbn Mâce, Sünen; el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid I/185
    Ahmed Kalkan 133
    “Cenâb-ı Hakk’ın Benden önce, ümmetler arasında gönderdiği
    her peygamberin ashâbı ve havârileri vardır. Bunlar o peygamberin
    sünnetine ittibâ eder, emirlerine uyarlar. Fakat onlardan sonra öyle
    nesiller gelir ki yapmadıklarını söyler ve emrolunmadıklarını işlerler.
    Kim onlara karşı eliyle mücâhede ederse mü’mindir, kim diliyle
    mücâhede ederse mü’mindir. Bunun ötesinde ise zerre kadar iman
    yoktur.”374
    “Şu muhakkak ki sizin üzerinize birtakım âmirler/yöneticiler tâyin
    olunacak da siz onların yaptıklarından bazısını mâruf ve güzel
    göreceksiniz. Kim münker işi çirkin görürse onun günahından berî
    (uzak) olur. İnkâr edip ondan sakındıran, (günaha katılmaktan) uzak
    olur. Ancak kim ona râzı olur ve (onu işleyenlere) uyarsa günahından
    kurtulamaz…”375
    “Her ma’rûf/iyilik, güzel söz bir sadakadır.”376
    “Kendisinin yapmadığı bir davranışa veya söze insanları çağıran
    kişi ya vazgeçinceye veya çağırdığı şeyi yapıncaya kadar Allah’ın
    azâbının gölgesi altındadır.”377
    “Kendisi yapmadığı halde insanlara hayrı (iyiliği) öğreten kimse
    tıpki insanları aydınlatırken kendisini yakıp tüketen bir kandil gibidir.”
    378
    “Canımı elinde tutan Allah’a yemin ederim ki; ya iyilikleri emreder,
    kötülüklerden sakındırırsınız ya da Allah size yakında üzerinize
    bir belâ gönderir de sonra Allah’a duâ edersiniz de duânız kabul
    edilmez.”379
    Hasan Basri: “İnsanlara uygulamanla, fiilinle nasihat et; sadece
    sözlerinle değil.” Yine Hasan Basri’nin diğer bir nasihati: “Mârufu
    emreden birisi olduğun zaman, onu kendisi yaşayıp uygulayanlardan
    ol; yoksa helâk olursun. Münkeri de sakındıranlardan olduğunda
    ise, ondan kendisi sakınanlardan ol; yoksa helâk olursun.”
    374 İbn Mâce, Sünen; el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid I/185
    375 Müslim, İmâre 63
    376 Müslim, Zekât 16, Ebû Dâvud, Zekât 60; Buhârî, Edebu’l-Müfred, I/245
    377 Taberânî, naklen İbn Kesir, II/325-326
    378 Tefsir-i Kebir, II/482
    379 Tirmizi, Fiten 9
    134 Dâvet
    DİN, MÜNKERLERİ HOŞ GÖRMEZ
    Münker olan fiilleri ve işleri ne Din hoş görmektedir, ne de iyi
    düşünebilen akıl. Münkerleri, sağlam bir kamu vicdanı da hoş görmez.
    İnsanlara şer kazandıran, onları günaha sürükleyen her davranış
    bir münkerdir. Bir toplumun sağlıklı ve mutlu olmasının ölçüsü,
    o toplumda ma’rûfların fazla, münkerlerin az olmasıdır. Ma’rûf
    üzerinde olan toplumlar ‘hayr’dadırlar. Münkerleri işlemeye devam
    eden kişiler ve toplumlar da ‘şer’dedirler.
    Kişi ‘münker’e karşı devamlı dikkatli olmalıdır. Bir insan münkeri
    işlemeye devam ederse, onu bir kural, terkedilmesi zor bir âdet
    haline getirir. İnsan, şeytanın aldatmalarıyla yüzyüze geldiği için,
    her an ‘münker’e sapabilir. Bu bakımdan insanın, devamlı ‘ma’ruf’
    işlerle meşgul olması, toplumda herkesin münkerlerle mücâdele etmesi
    gerekir.
    Kur’an, “Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o size hep münkeri
    emreder”380 diyor. Münkerden sakınmanın en iyi yollarından
    biri de namazı dosdoğru kılmaktır. “...Çünkü namaz münkerden ve
    fahşâdan alıkor.”381 Münkerle mücâdele İslâm’ın önemli emirlerinden
    birisidir. Mü’min olan kimseler, devamlı iyiliği (ma’rufu) emreder,
    kötülükten (münkerden) sakındırırlar.382 Ş u âyette Allah (c.c.)
    mü’minleri her türlü münkerden sakındırıyor: “Şüphe yok ki Allah,
    adâleti, ihsanı, yakınlara infak etmeyi emreder, fahşâdan (çirkin
    utanmazlıklardan), münker ve zorbalıktan sizi sakındırır. Size öğüt
    vermektedir, umulur ki öğüt alıp düşünürsünüz.”383 Münkerden alıkoymak,
    toplumda İslâmî ahlâkın kökleşmesi, insanların güzelliklere
    kavuşması ve çirkinlikleri terk etmesi, kötülüklerin azalması
    için son derece önemlidir. Bir toplumda münker işlemek âdet (bir
    anlamda örf) haline gelmişse, o toplum artık sağlıklı düşünemiyor,
    hasta demektir. Bundan dolayı müslümanlardan bir cemaat, en güzel
    yöntemleri kullanarak münker olan işlerle mücadele etmelidir.
    Münker, hadis ilminde de kullanılan bir terimdir. ‘Münker hadis’,
    zayıf bir râvinin güvenilir (sika) râvilerin rivâyetine zıt olarak
    rivâyet ettiği hadistir. Yani, tek kanaldan gelen hadis, ya metninde
    380 24/Nûr, 21
    381 29/Ankebût, 45
    382 3/Âl-i Imran, 104, 110, 114; 9/Tevbe, 71; 22/Hacc, 41
    383 16/Nahl, 90
    Ahmed Kalkan 135
    (sözlerinde) ya da senedinde (râviler zincirinde) sağlam râvilerin rivâyetine
    zıddır. Böyle bir hadis elbette zayıf bir hadistir ve güvenilmez.
    Münker, aynı zamanda hadislerde adı geçen bir meleğin adıdır.
    Ölü mezara konulduğu zaman iki melek gelir ve ölüye diniyle ilgili
    sorular sorar. Bir başka hadiste ise, ölü kabre konulduğu zaman
    adları ‘Münker ve Nekir’ denilen iki melek gelip ona diniyle ilgili
    sorular soracaktır. Bunlara ‘Münker ve Nekir’ denilmesinin sebebi,
    ikisinin de bilmediğimiz, tanımadığımız bir şekilde olmaları sebebiyledir.
    (Allahu a’lem).
    Tanınmayan, yabancı, akla aykırı, kötü; İslâm şerîatının yasakladığı
    ve selîm aklın çirkin gördüğü her şey anlamına gelen münker,
    İslâm’da yasaklanan haram ve mekruh fiilleri kapsamına alır. “İnkâr
    edilen, karşı çıkılan, reddedilen” anlamlarına gelir. Münkerin zıddı
    olan marûf ise; ihsan, iyilik, aklın ve dinin hoş gördüğü şey demektir.
    Kur’an-ı Kerim’de münkerin daha kötü ve çirkin olan kısmı için
    “fahşâ” terimi kullanılır. Fahşâ; çirkinlikler, zina gibi şehvetle ilgili
    aşırı günahlar demektir. Türkçede “fuhşiyât” bu anlamı ifade eder.
    Bunlar insanların en çirkin halleridir.
    İnsanoğlu ne zaman münkeri nehyetmeyi bırakırsa, Allah’ın şu
    âyette buyurduğu gibi, münkeri emretmeye başlarlar. “Kim, şeytanın
    adımlarına uyarsa, şüphesiz o fuhşiyâtı ve münkeri emreder.”384
    Kur’an, Allah’ın münkeri nehyettiğini açık bir dille belirtir:
    “Şüphesiz Allah adâleti, ihsanı, yakın hısımlara sılayı ve muhtaç oldukları
    şeyleri onlara vermeyi emreder. Fuhşiyâtı, (Kur’an ve Sünnette
    karşı çıkılan) münkeri ve serkeşliği nehyeder. Üzerinde düşünüp,
    amel etmeniz için size bu şekilde öğüt verir.”385
    Hz. Ebû Bekir okuduğu bir hutbede, şu âyet-i kerîmenin yanlış
    yorumlandığını söyler: “Ey iman edenler! Kendinizi ıslâh etmeniz
    üzerinize bir borçtur. Siz düzelip doğru yolda bulunduktan sonra yolunu
    şaşıranlar (dalâlettekiler) size zarar vermez.”386 H âlbuki ben
    Rasûlüllah’tan şunları dinledim: “Günahlar işleyen bir kavmin için-
    384 24/Nûr, 21
    385 16/Nahl, 90
    386 5/Mâide, 105
    136 Dâvet
    de o günahları yasaklayan güç ve kuvvette bulunan bir kimse varsa,
    buna rağmen yasaklamazsa, Cenâb-ı Hakk’ın nezdinden gelecek ve
    bütün onları kapsayacak bir azabın gelmesi pek yakındır.”387
    İslâm, toplumunun sağlıklı bir yapıya kavuşup bu halinin devamını
    sağlamak için “iyiliği emir ve kötülükten nehiy” esasını getirmiştir.
    Bir İslâm toplumunda, müslüman, daima iyi, güzel ve hayırlı
    olan işlerin yanındadır. Kötü, çirkin ve zararlı olan işlerin de tabii
    olarak karşısında bulunur. Böylece, İslâm toplumunda kendiliğinden
    iyilikler güç bulur ve yayılır. Kötülükler ise güçlenme imkânı
    bulamaz.
    Mü’minlerin nitelikleri bir âyette şöyle belirlenir: “İman eden
    erkek ve kadınlar birbirinin dostudurlar. Onlar iyiliği emreder, kötülükten
    ise nehyederler. Namazı kılarlar, zekâtı verirler. İşte Allah,
    onlara rahmet edecektir.”388 Başka bir âyette, tarihte İsrâiloğullarının,
    işlemekte oldukları kötülüklerden birbirlerini vazgeçirmeye
    çalışmamaları, isyan etmeleri ve aşırı gitmeleri yüzünden lânete
    uğradıkları bildirilir.389
    Kötülüğe engel olmada izlenecek yolu Rasûlüllah (s.a.s.) şöyle
    belirlemiştir: “Sizden biriniz bir kötülük gördüğü zaman onu eliyle
    değiştirsin. Buna gücü yetmezse diliyle onun kötü olduğunu söylesin.
    Buna da gücü yetmezse kalbiyle o işi kötü görsün. Bu sonuncusu,
    imanın en zayıf derecesidir.” 390
    İSLÂM TOPLUMUNDA BİR KÖTÜLÜĞE KARŞI GELMEYİ
    GEREKTİREN ŞARTLAR
    Bir münkere/kötülüğe karşı çıkmak için bazı şartlar gerekir.
    Bunlar:
    1) Fiil gerçekten kötü olmalıdır. Bunun ölçüsü ise, iş ve hareketin
    İslâm nazarında sakıncalı ve kötü olmasıdır. Münker terimi, ma’siyet
    teriminden daha kapsamlıdır. Şöyle ki; bir kimse, bir çocuğun
    veya akıl hastasının içki içtiğini görse, buna engel olmaya çalışması
    gerekir. Yine bir akıl hastası başka bir akıl hastası ile cinsel ilişki
    387 İmam Gazâlî, İhyâû Ulümi’d-Dîn, Terc. Ali Arslan, İstanbul 1972, V, 325, 326
    388 9/Tevbe, 71
    389 5/Mâide, 78, 79
    390 Müslim, İman, 20
    Ahmed Kalkan 137
    halinde görülse men edilir. Hâlbuki bu fiiller çocuk veya akıl hastası
    için ma’siyet değildir. Münker, büyük günahlara has bir terim de
    değildir. Bu yüzden, umûmî banyoda avret yerini açmak, kimsenin
    bulunmadığı yerde yabancı bir kadınla yalnız kalmak veya ona ısrarla
    bakmak gibi küçük günahların hepsi de münkerdir.
    2) Kötülüğün bir araştırma ve tecessüs olmaksızın açık olması
    gerekir. Evinde herhangi bir günahı gizlice işleyen ve kapısını kapalı
    tutan bir kimsenin ma’siyetini öğrenmek için gizlice gözetlemek
    ve baskın yapmak câiz olmadığı gibi, başkalarının günahlarını anlatmak
    da câiz değildir.
    Hz. Ömer, devlet başkanlığı sırasında, bir evden gelen sesler
    üzerine, duvara tırmanıp içeri bakmış ve ev sahibini kötü bir durumda
    görmüştü. Onu bu kötülükten menetmek isteyince ev sahibi
    şöyle dedi: Ey mü’minlerin emiri! Eğer ben bir yönden Allah’a isyan
    etmişsem, sen üç yönden Allah’a isyan etmiş bulunuyorsun. Hz.
    Ömer “onlar nelerdir?” diye sorunca şu cevabı verir: Allah Teâlâ,
    “Tecessüs etmeyin.”391 buyurmuştur. Hâlbuki sen tecessüs ettin.
    Allah Teâlâ “İyilik, evlere arkalarından girmek değildir.”392 buyurmuşken,
    sen duvardan girdin. Yine Cenab-ı Hak, “Ey iman edenler!
    Kendi ev ve odalarınızdan başka evlere, sahipleriyle alışkanlık sağlayıp
    izin almadan ve selâm vermeden girmeyin.”393 buyuruyor.
    Bu savunma karşısında Hz. Ömer, ceza uygulamamış, ancak tevbe
    etmeyi şart koşmuştur. Bu yüzden Hz. Ömer minberde hutbe okurken
    ashâb-ı kiramla istişâre amacıyla, devlet başkanı veya hâkimin,
    münkeri bizzat görmesi halinde, şâhit aramaksızın ceza uygulayıp
    uygulayamayacağını sormuş, Hz. Ali, böyle bir durumda da iki âdil
    şahidin gerekli olduğuna işaret etmiştir.394
    3) Münkerin ictihada dayalı bir kötülük olmaması gerekir. İctihada
    dayalı bir konuda uyarıcılık yapılamaz. Meselâ; Hanefi mezhebinden
    olan bir kimse, “keler” veya “sırtlan” eti yahut besmelesiz
    kesilen bir hayvanın etini yiyen bir Şâfiî’ye; “Sen niçin bunları yiyorsun?
    Bunlar haramdır” diye müdâhale edemez. Çünkü bu sayılanlar
    Şâfiîlere göre helâldir. Yine, Şâfiî mezhebine mensup bir kim-
    391 49/Hucurât, 12
    392 2/Bakara, 189
    393 24/Nûr, 27
    394 Gazâlî, a.g.e., V, 390, 391
    138 Dâvet
    senin zevi’l-erham denilen hala, teyze, dayı ve ana cihetinden amca
    gibi hısımların mirasını yiyen veya komşuluk şüf’asıyla aldığı bir
    evde oturan bir Hanefîye karşı uyarıcılık yapma yetkisi bulunmaz.
    KÖTÜLÜĞE ENGEL OLMANIN DERECELERİ
    1) Kötülüğü târif edip tanıtmak. Kişi bazen bilgisizlik yüzünden
    kötü şeyleri yapmaya yönelir. Hâlbuki o kötülüğün niteliğini bilse
    yapmayacaktı. Bu nedenle kötülüğü, azarlamadan iyilikle anlatmak
    gerekir. Çünkü kötülüğü anlatmakta, ayıbı açıklamak ve muhâtabın
    kalbine ezâ vermek vardır. Bu aşamada uyarı şöyle olabilir: “İnsanoğlu
    dünyaya bilgin olarak gelmez. Şüphesiz hepimiz bilgisiz kimselerdik.
    Bilenler bize doğruyu ve nasıl hareket edeceğimizi öğrettiler”
    denilebilir. Çünkü müslümanı incitmek câiz değildir. Kanı, kan
    veya idrarla yıkayan kimse akıllılardan sayılmaz. Bir kimse, kötülükten
    menediyorum diyerek, mü’minlere ezâ ederse, daha büyük
    kötülük yapmış olur.
    2) İyilikle nasihat ve Allah’ın azâbıyla korkutma gerekir. Bu şekilde
    öğüt verme, yasak olduğunu bildiği halde içki, kumar, zulüm,
    yalan, müslümanların gıybeti gibi kötü söz ve fiilleri işleyen kimselere
    yönelik olur. Burada da incitmeden ve iyilikle anlatım yoluna
    gidilir.
    3) Ağır sözlerle uyarmaktır. Bu metot, irşad ve nasihatla alay
    eden ve kötülükte ısrar belirtileri görülen kimselere karşı uygulanır.
    İbrâhim’in (a.s.) puta tapanlara karşı kullandığı şu üslûp buna örnek
    gösterilebilir: “Yuh olsun size ve Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz
    putlarınıza! Siz hiç düşünüp aklınızı kullanmaz mısınız?”395
    İrşad sırasında ağır söz kullanılması gerekirse şu iki hususu gözetmek
    gerekir:
    a) Sert üslûbun kullanılmasına, iyilikle muâmeleden sonuç alınamaması
    ve zarûret bulunması hallerinde başvurulur.
    b) Bu üslûpla da doğru konuşmak, sözü uzatmamak ve ihtiyaç
    kadar konuşmak gereklidir.
    4) Kötülükleri güç kullanarak engellemek. İçkinin dökülmesi
    ve haram şeyin telef edilmesi gibi toplum fertleri için yalnız; kişiyi
    395 21/Enbiyâ, 67
    Ahmed Kalkan 139
    kötülüklerden vazgeçirmeye çalışmak görevi vardır. Kişi bundan
    daha ileri gidemez. Güç kullanarak kötülüğü engellemek ve gerektiğinde
    suç işleyenlere ta’zîr veya had cezalarını uygulamak,
    görevlilere ve yöneticilere aittir. Meselâ; şarabı dökmek ve haramı
    telef etmek, dövmek ve hapsetmek gibi fiiller gerçekte yönetici ve
    görevlilere aittir.396
    Dâvet konusunda şiddete, yaptırıma dayalı bir aşama olamaz.
    Her seferinde güzel ve hikmetli bir üslupla kalpleri fethetmeyi hedefler.
    Ancak dâvete icâbet yerine düşmanlaşma oluşup muhâtaplar
    savaşçı kâfirlere dönüşürse işte o zaman savaş açanlara karşı
    şiddet gündeme gelir. Yoksa düşman bile olsalar dâvetin muhâtapları
    savaşa başvurmadıkları sürece el ile müdâhale yapılamaz.
    Mekke dönemi şartlarında ise, karşı taraf şiddete başvurduğunda
    bile şiddetle cevap yoktur. Her şartta, güzelllikle ve hikmetle dâvette
    ısrar vardır. İslâm toplumunda münker işleyenlere karşı sergilenecek
    tutum ise farklıdır. Orada toplumu ifsâda yönelik kötü
    bir ameli toplum içinde gerçekleştirmek ve yaygınlaştırmak söz
    konusudur. Allah İslâmî iktidara, cemaate ve fert olarak Müslümana
    münkerden nehyetmek görevini yüklemiştir.
    MÜNKERI NEHYETME ILE İLGILI 6 TESPIT
    1- Günümüzde Emir ve Nehy Yok; Rica ve Tavsiye Var: Ma’rufun
    Emredilmesi ve Münkerin Yasaklanması Yerine; Ma’ruf Sadece
    Rica Ediliyor; Münkerin de Sadece Yapılmaması Tavsiye
    Ediliyor.
    2- Elle Müdâhale: Bazı Durumlarda Kötülüğe Elle Müdâhale
    Edip Zorla da Olsa Kötülüğü Engellemek Gerekir.
    3- Dille Müdâhale,
    4- Kalple Müdâhale:
    5- Kötülük, Kalple Nasıl Değiştirilir?
    6- Kalple Buğz Bile Yapmayanların, Özellikle Münkere Destek
    Olanların İmanı?!
    Bu maddeleri açıklayalım:
    396 Gazâlî, Zübdetü İhyâ-i Ulûmiddin, (Terc. Ali Özek), İstanbul 1969, s. 286 vd.; Hamdi
    Döndüren, Şamil İsl Ans, c. 4, s. 360-362
    140 Dâvet
    GÜNÜMÜZDE EMİR VE NEHY YOK;
    RİCA VE TAVSİYE VAR
    1- Günümüzde İyilikler Emredilmiyor, Kötülükler Yasaklanmıyor;
    Ancak Bu Konuda Tavsiye ve Rica Ediliyor: Ma’rufun
    emredilmesi ve münkerin yasaklanması yerine; ma’ruf sadece rica
    ediliyor; münkerin de sadece yapılmaması tavsiye ediliyor. Müslümanlar
    ve dâvetçiler, bugün öyle bir modern fitne ile karşı karşıya
    ki, bırakın herhangi bir müslümana iyiliği emretmeyi veya bir kötülüğü
    yasaklamayı, kendi çocuğuna veya eşine bile herhangi bir
    şeyi emredemiyor, yasak koyamıyor. Baba çocuğuna, koca karısına,
    hoca talebesine, patron işçisine, âmir memuruna… söz geçiremiyor.
    Özgürlük diye bir türkü var; bu türkünün nakaratları hep hevâ
    kavramıyla dillendiriliyor. Canının istediğini yapmak istiyor günün
    insanı. Kimsenin kendisine karışmasına tahammülü yok. İman ettiğini
    söylediği halde, Allah’ı karıştırmak istemiyor kendi hayatına.
    “Allah bunu emretti veya yasakladı” da diyemiyorsunuz; daha doğrusu
    karşınızdaki dedirtmiyor.
    Birçok güçlüğü, terslenmeyi, suçlanmayı göze alıp emr-i bi’l
    ma’ruf yapınca, “duyduk ve uyduk” diyeceğine, itirazlar ediyor,
    “niye, niçin” soruları, “sana ne?” şeklinde küstahlığa dönüşüyor. Sizin
    ilmî cevabınıza, yerli yersiz itirazlarıyla, hatta hazır kalıp ifadelerle
    saldırı şeklinde, muhâtabınız sizi tersleyecek, kendi özgürlük
    putuna toz kondurmayacaktır.
    Siz de bu durumu bildiğiniz için, dinin tavsiye ettiği kibar ve
    hikmetli sözün tümüyle dışına çıkıp altına inerek “şu tavsiye ediliyor
    diye hatırlatsam acaba nasıl karşılarsınız…” gibi net olmayan,
    tam da anlaşılmayan kuşdili kullanmaya kalkıyorsunuz. Terslenmeyi
    göze alarak, belki “şunu yapsanız iyi olur” diyebiliyorsunuz.
    Ama, ma’rufu emredemiyorsunuz; emretmiş olsanız yaptırımınız
    da olmalı. Emir, bir işin yapılması veya yapılmamasını net bir şekilde
    isteyen söze denir. İstenilen şey yerine getirilmezse uygulanacak
    bir cezası olan kesin sözdür emir. O yüzden “emir demiri keser”
    denilir; yani yapılacak iş ne kadar zor olsa da, emredildikten sonra
    yapmaktan başka çare yoktur. Hele Allah’ın emri olunca, bu hatırlatılan,
    akan sular durmalıdır. Emir, kulluğu bile belirler. “Emir kulu”
    olduklarını söyler devletin memuru olduğu için Allah’a itaat edemeyen
    zavallılar. “Ne yapayım, ben emir kuluyum” der; siz de “ben de
    Ahmed Kalkan 141
    Allah’ın kuluyum” deme ihtiyacı duyarsınız. Kendisine maaş veren
    yerde çalıştığı için onun kulu, ondan emir aldığı için “emir kulu” olmayı
    kabullenen kimse, “elhamdu lillâh Müslümanım” dediği halde,
    Allah’ın emrini önemsemez, sadece kendini yaratanın kulu olmak
    yerine, maaş ve emir veren kimsenin kulluğunu benimser. Maaş veren
    kim olursa olsun, o her türlü emir verebilir, bu kimseye de ona
    kul olmak düşer! Hâlbuki Kur’an şöyle diyor: “Bilesiniz ki yaratmak
    da emretmek de O’na (Allah’a) mahsustur.”397
    2- ELLE MÜDÂHALE
    Bazı durumlarda kötülüğe elle müdâhale edip kötülüğü zorla da
    olsa engellemek gerekir. “Sizden kim bir münker (kötülük veya çirkin
    bir şey) görürse onu eliyle değiştirsin...”398 Bu hadiste net olarak
    görüldüğü gibi, gücün yetmesiyle bağlantılı olarak asıl olan elle kötülüğe
    engel olmaktır. El, güç kullanılarak engel olmayı ifade eder.
    Eğer bir kimse, bir Müslümana, bir topluluğa veya İslâm devletine
    bir zarar vermek istiyorsa; kişi ile haram olan fiil arasına bir ayrılık
    ve uzaklık konulabilir. Meselâ, o kişi içki içmekten, fâiz yemekten
    gerekli imkânları ortadan kaldırma yoluyla men edilebilir. Örneğin,
    o anda önünde bulunan içki bardağını kırmakla veya buna benzer
    bir yolla onu o işten alıkoymaya gidilebilir. Tv.de, bilgisayarda, internette
    uygun olmayan bir program seyrediyorsa, kapat düğmesine
    basılabilir.
    Münkerden alıkoymak ve ma’rufu gerçekleştirmek için şiddet,
    güç, zor ve kuvvetten yararlanmak, muhtesib için bazen kaçınılmaz
    olur.
    Gerektiğinde, kişilerin yaralanmasına ve ölümüne sebep olmayacak
    güç ve zordan yararlanmak muhtesib, şartlar onu gerktiyorsa
    ölçülü olarak kullanbilecektir. Ancak, bu konuda çok dikkatli ve
    hassas olmak, kaş yaparken göz çıkarmamak, fitneye sebep olmamak
    gerekir. Ancak, nefsi, malı ve aileyi savunma ile, İslâm’ı ve
    Müslümanları müdâfaa etme konusunda gerektiğinde sertliğin dozu
    artabilir.
    Güçten yararlanma merhalesi olan bu merhalenin dereceleri daha
    397 7/A’râf, 54
    398 Müslim, İman 78; Tirmizî, Fiten 11; Nesâî, İman 17; İbn Mâce, Fiten 20
    142 Dâvet
    da yukarıya çıkmaktadır. Meselâ, günahkâr bir kimsenin silâhı veya
    günah işlemesine yol açan bir başka imkânı elinden alınabilir veya
    tard edilebilir, sürülebilir, dövülebilir, sıkıntı verilebilir. Bir başka
    merhalede bu tür fesatçı gruba karşı cihad ve savaş ilân edilebilir.
    Bütün bu yollarla haram olan fiilin ve günahın işlenmesinin önüne
    geçilebilir.
    Şayet onun günahının önüne geçmek ve onu günah işlemekten
    engellemek, sadece insanın o günahı işlemesi konusunda veya o günahın
    işlenmesinde kullanılan ya da yararlanılan malzemeler noktasında
    haksız bir tasarrufa girmek şeklinde bir yolla mümkün ise,
    câiz olur, hatta vacip/gerekli olur. Bu yolda zora başvurmak, güç ve
    kuvvetten yararlanmak, günahkâr kişinin bulunduğu ortamdan atılması,
    içkisinin dökülmesi, günahkâr kimsenin elindeki bıçak, silâh
    veya benzeri şeyin elinden alınması, yayın ve benzeri ifsad edici
    ve sapıklığa sürükleyici iletişimlerin engellenmesi, Müslümanların
    huzur ve güvenliğini sarsıcı faaliyetleri engellemek gibi konuların
    tümü buna dâhildir.
    Şayet günahkâr şahsın engellenmesi, onun mülkünde tasarruf etmekten
    başka bir şekilde mümkün değilse, örneğin, zorla evine girmek,
    evindeki eşyalarına el koymak ve arabasını elinden almak gibi
    bir durum söz konusu olacaksa, burada üç durum sözkonusu olur:
    Birinci Durum: Nehyedilmesi sözkonusu olan münker fiilin
    Yüce Allah’ın hiçbir durumda onun işlenmesine râzı olmayacağı bir
    münker fiil olursa, örneğin, haksız yere bir kimsenin öldürülmesi
    veya yeryüzünde fesat çıkarılması gibi fiiller bunun yapılmasını
    gerekli kılar. Fuhşun yaygınlaştırılması, uyuşturucu maddelerin
    kullanılmasına yol açılması gibi ahlâkî fesadın işlenilmesi ve ayrıca
    İslâm’a zıt olan düşünceler ileri sürmek ve yaymak, Müslümanlara
    karşı kin ve düşmanlık besleme veya İslâm devletine ve kurumlarına
    karşı düşmanlık gibi siyasî ve fikrî fesat tohumlarının ekilmesi
    bu tür konulardandır. Müslüman topluluktan herhangi bir kesimin
    maslahat ve menfaatlerine zarar verme ve Allah’ın hiçbir şartta onların
    işlenmesine râzı olmadığı diğer münker fiiller gibi amelî fesadın
    oluşması da bu gruba girer. Bu tür konularda münker ameli işleyen
    kişi veya onu işlemeye yönelten kimse ve ayrıca onun malları
    konusunda gerekli tasarruflar yapılabilir ve bu vesileyle onu fesadı
    işlemekten alıkoymak mümkündür.
    Ahmed Kalkan 143
    İkinci Durum: Nehiy konusu olan münker fiil, şeriat açısından
    münkerden nehyetme neticesinde vuku bulacak tasarruftan daha
    önemli olmalıdır. Meselâ, eğer Müslüman bir kadını tecavüzkâr bir
    adamın elinden kurtarmak, sözkonusu adamın evinin kapısının kırılmasını
    veya darbe almasını ya da ellerinin ve ayaklarının bağlanmasını
    gerektirecekse, bu durumda o kişinin ve malının tasarruf
    altına alınması câizdir. Çünkü adamın kendine ve malına verilecek
    bu gibi zararlar, Müslüman kadının başına gelebilecek daha büyük
    zararlardan onu korumaktadır.
    Üçüncü Durum: Münkerin birinci türden olmadığı ve aynı
    şekilde münkerden nehyin onun gereği olduğu tasarruftan daha
    önemli olmadığı durumdur. Meselâ, bir kişinin kendi evinde Müslümanların
    gıybetini yapmaktan, onlara küfür ve hakaret etmekten
    engellenmesi, o kişinin evinin kapısının kırılmasını, onun şahsının,
    eşyasının ve malının zarar görmesini gerektirecekse, bu durumda
    tasarrufta bulunmak, o şahsa veya malına zarar vermek câiz değildir.
    Bu konudaki genel kaide, İslâm hâkimi açısından ehemmin (en
    önemli olanın) ölçülüp belirlenmesi ve ehemmin mühim olana (en
    önemlinin önemli olana) tercih edilmesidir. Bir kısım meselelerin
    mutlak öneme sahip olduğu, bir başka kısım meselenin de nisbî öneme
    sahip olduğunu bilmek şarttır.
    Şayet münker olan ameli engellemek günahkâr kişinin zarar görmesine
    yol açacaksa, meselâ kendi malı olan içki bardağının kırılması
    veya silâhının bozulması ya da elinin kırılması gibi bir durum
    meydana gelecekse, bu zararın meydana gelmesi nehiy hareketinin
    bir gereği ve münkerin ölüne geçilmesi neticesinde vuku bulduğu
    için o kişi tarafından emir ve nehiyde bulunan kişiye yönelik bir
    harekette bulunulamaz ve onun zararının karşılanması da gerekmez.
    Şayet emir ve nehiy esnâsında günahkâr kişi tarafından emr-i
    bi’l ma’rufta bulunan kişiye yönelik herhangi bir zarar meydana gelecekse,
    kusur etmiş olur ve onun karşılığını ödemek zorundadır.
    Ama, eğer günahı engellemek, günahkâr olan kişiye herhangi bir
    zarar vermeyi veya onun bir kısım malını ortadan kaldırmayı gerektirmeyecekse,
    bununla birlikte emr-i bi’l ma’ruf yapan kişi, meselâ
    birisini içki içmekten men etmek için onun içkisini dökmesi yeterliyse
    ve muhtesib bununla yetinmeyip haddi aşarak onun bardağını
    da kırıyor veya o günahkara eziyet ediyorsa ya da eğer silâhı elinden
    almak yetmesine rağmen dâvetçi onu yaralıyor veya öldürüyorsa ya
    da eğer günahkârın kolunun kıvrılması suretiyle amaç hâsıl olacağı
    144 Dâvet
    halde buna rağmen el kırılıncaya kadar kıvrılıyorsa; eğer bir kişi
    elleri ve ayakları bağlanarak münkerden alıkonabiliyorsa, ama buna
    rağmen ilâve olarak bir de bu kişi dövülüyor veya işkenceye uğratılıyorsa,
    bu tür haddi aşan konularda emr-i bi’l ma’rufta bulunan
    davetçi, günahkâr olmuş olur ve o da cezasını görmelidir.
    Şayet şer’î hedef, kişinin dövülmesinden ve işkence ve eziyet
    edilmesinden başka bir şekilde gerçekleşmiyorsa, zâhiren insanın
    böyle hareket etmesi câizdir. Daha kolay ve daha mümkün olan işten
    başlanmalıdır. Bir kimseye fizikî olarak eziyet vermek için mutlaka
    İslâm’ı ve hayatı çok iyi bilen uzman bir âlime danışılıp ondan
    izin alınması en uygun olan yoldur. Bazen hak ettiği kabul edilen
    bir kimseye bir ceza verirken, çok sayıda müslümanın daha büyük
    zarara uğramasına istemeden de olsa sebep olunabiliyor. Bunları iyi
    hesaplamak gerekir. Aksi takdirde yukarıdaki uygulamalar câiz olmaz.
    Münkerden alıkoyma esnâsında bir kişinin veya kişilerin yaralanması
    veya öldürülmesi sözkonusu olabilecekse bu durumda yetki
    sahibi olan İslâmî otoriteden, uzman âlimlerden izin alınması şarttır.
    Şu durumlar, bundan müstesnâdır:
    a- İnsanın kendisini, ailesini ve malını koruma pozisyonunda
    olduğu bir durumda,
    b- İslâm’ı ve Müslümanları müdâfaa etme ve zâlim güçlerin
    sultası ve saldırısına mukavemet etme durumunda. Bu konularda
    her mükellef şahsa herhangi bir şarta bağlı kalmaksızın müdâfaa
    etmek farz bir görevdir.
    İslâmî Devletin hâkimiyeti altında olan bölgelerde muhtesiblerin
    bu konuda belirlenmiş olan kanunlara riâyet etmesi vâciptir. Darp,
    hapis, eziyet etme, yaralama, öldürme gibi yolla münker amelin
    önüne geçmek için hareket etmeden önce, yetkili kurum ve şahıslarla
    iletişim kurması gerekir.
    Eğer emr-i bi’l ma’ruf yapan kişi, şer’î hükümlere göre hareket
    ederse ve fiilden daha önemli olan bir fesâdın gerçekleşmemesinden
    eminse ve gerektiği yerde yetkili âlim veya İslâm devleti varsa
    yetkililerden izin aldığı halde, onun hareketi kişi veya kişilerin mallarına
    veya canlarına herhangi bir zarara sebep olursa, bundan dolayı
    bu muhtesib günahkâr olmaz ve sözkonusu zararın karşılığını
    ödemesi gerekmez. Ayrıca ona kısas da uygulanmaz. Karşı taraftan
    o kimseye bir zarar gelirse, o zarar veren kimse günah işlemiş olur,
    karşılığını da ödemelidir ve kısasa tâbidir.399
    399 Ali Korani, Toplumsal Yozlaşmaya Engel Olmak, İhtar Y.
    Ahmed Kalkan 145
    3- DİLLE MÜDÂHALE
    Sözlü (veya Yazılı) Emir ve Nehiy. Bu durum, sözlü ve yazılı
    merhalelerin tümünü kapsamaktadır. Bunun da değişik dereceleri
    vardır. Vaaz, irşad, konuşma, yumuşak ve açık bir dille yapılan konuşmalarla
    başlar ve daha sonra, münker fiil tekrarlandığında değişik
    derecelerle şiddetlenir ve mümkün ki, karşınızdaki insanın sizin
    sert tavrınıza karşılık başlatacağı münakaşaya, mücadeleye varacak
    şekilde tavır sertleşebilir.
    Kuşkusuz sorulacağız her yaptığımızdan ve söylediklerimizden;
    ya da yapmamız gerektiği halde yapmadıklarımızdan, söylememiz
    gerektiği halde söylemediklerimizden. Kur’an şöyle buyurur: “Sağında
    ve solunda birer melek, onu gözetlemekte ve söylediği her
    sözü yazmaktadır.”400
    Konuşmalar; yumuşak, tatlı, yalın, doğal ve sade olmalı. Bağırıp
    çağırmanın gereği yok. Rabbimiz, Lokman’ın oğluna tavsiyesini
    şöyle anlatıyor: “Yürüyüşünde mûtedil ve mütevâzı ol. Sesini alçalt.
    Unutma ki, seslerin en çirkini (avaz avaz bağıran) eşeklerin sesidir.”
    401
    Kötülüğü en güzel bir tavırla önlemek, mev’ıza-i hasene (güzel
    öğüt) ile hitab etmek, en güzel şekilde münâkaşa ve mücâdele etmek,
    düşmanı yakın bir dosta dönüştürme çabası, sabırlı ve hayırlı olmak;
    tahammülü engin, hayır yönüyle zengin olmak, hikmet sahibi olmak,
    hikmetli sözlerle Rabbin yoluna çağırmak, yumuşak huylu ve
    merhametli olmak öncelikle uyulması gereken usullerdendir. Düşmanı
    yakın bir dost haline getirecek bir dâvet usûlü icap ederken;
    maalesef gereksiz yere sözü tartışmaya, tartışmayı da ağız kavgasına
    dönüştürmeyi çok iyi biliyor dâvete soyunanlarımız. Böylece,
    dostunu veya dost adayını düşmana dönüştürme gayretini, kalkıp
    bir de övünerek başkalarına anlatmasına dur diyen de çıkmıyor.
    Nehy-i ani’l münker yapan dâvâ insanı veya muhtesib, bu konuda
    dilin ve yazının imkânlarından gücü nisbette yararlanacak, gerektiğinde
    başka davetçilerden yararlanacak, ona havale edecek, dilindeki
    tatlılığı, yanlışta ısrar eden kimseye karşı giderek basamak basamak
    sertleştirebilecektir. Ama hiçbir aşamada, hakarete ve özellikle
    400 50/Kaf, 17-18
    401 31/Lokman, 19
    146 Dâvet
    sövmeye müracaat etmeyecektir.402 Ma’rufu emretmek ve münkeri
    nehyetmek, haram fiillerle ve uygun olmayan sözlerle birlikte yapılamaz.
    Ama nehyedilmeye konu olan münker fiil, Allah nezdinde
    yapılmasına asla izin verilmeyen büyük bir vebal ise, suçun büyüklüğüne
    uygun şekilde sert ifadelerle o suçun büyüklüğü belirtilebilir,
    o kötü davranış veya büyük günahın çirkinliği net anlaşılsın ve o
    kişi düzelsin diye ağır ifadeler kullanılabilir.
    Ma’rufu emretmek ve özellikle münkeri nehyetmek, bazen eli
    kullanmayı gerektirebilir, güç kullanmak gerekebilir. Ama, dâvet ve
    tebliğ, kaba kuvvete yer vermeyen, hikmet ve güzel öğüdü merkeze
    alan bir çabadır. İkisi birbirine karıştırılmamalıdır. Tatlı ve yumuşak
    tarzda yapılması esas olan dâvet ve tebliğde üslûp da duruma göre,
    sertlik hâkim olur. Bilmeyen, kendisine henüz dâvet ulaştırılmayan
    kimseye, Firavun cinsinden birisi bile olsa ona tatlı dille, yumuşak
    üslûpla tebliğ götürülür: “(Ey Mûsâ, kardeşin Hârun’la beraber) Firavun’a
    gidin. O, tuğyân etti/iyice azdı. Ona tatlı ve yumuşak söz
    söyleyin.”403 Ama, onun tebliğ kendisine ulaştıktan sonra bilinçli
    şekilde Allah’ın diniyle mücadele etmeyi seçtiğinde hâlâ yumuşaklık
    ve kibarlık sürdürülmez. Bırakın Firavun gibi zâlim tâğutlara,
    İbrâhim (a.s.) tebliğ ettiği halde putları bırakmayan babasına bile
    üslûbu değişmiştir artık: İbrâhim’in, babası için af dilemesi, sadece
    ona verdiği sözden dolayı idi. Ne var ki, onun Allah’ın düşmanı
    olduğu kendisine belli olunca, ondan uzaklaştı…”404 A rtık ü slûp
    suçlayan bir üslûptur. Tebliğ edilmiştir ve tebliğe açık şekilde tavır
    alıp Allah’ın dinine düşmanlığı tercih ettiği durumda, ona karşı
    yumuşaklık sürdürülmez. Müslümanca tavrın, müslümanca üslûbun
    ölçüsü bellidir: Kâfirlere karşı tâvizsiz ve çetin, kendi aralarında
    merhametli,405 mü’minlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere
    karşı onurlu ve zorlu.406
    Bütün bu tavırlar da sadece üslûp ve tavırda sertleşmeyle ve
    Mümtehine sûresindeki gibi artık buğzun ve beraatin ilânıyla sınırlıdır:
    “İbrahim’de ve onunla birlikte bulunanlarda sizin için güzel bir
    örnek vardır. Hani onlar kavimlerine, “Biz sizden ve Allah’ı bırakıp
    402 6/En’âm, 108
    403 20/Tâhâ, 44
    404 9/Tevbe, 113-114
    405 48/Fetih, 29
    406 5/Mâide, 54
    Ahmed Kalkan 147
    taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah’a inanıncaya
    kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret
    belirmiştir” demişlerdi…”407 Şiddet ve “el ile” müdâhale ise, dâvet
    ve tebliğin hiçbir safhasında gündeme gelmez. “De ki: ‘Hak, Rabbinizdendir.
    Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin…”408 Ancak,
    kâfirler savaşa başvurduklarında, Mekke şartları geçmişse ve
    mü’minlerin gücü yeterli ise işte o zaman karşı şiddete başvurulur.
    “İbrâhim, babası Âzer’e: ‘Birtakım putları tanrılar mı ediniyorsun?
    Doğrusu ben seni de, kavmini de apaçık bir dalâlet/sapıklık
    içinde görüyorum’ demişti.”409 ; “Babacığım! Şeytana kulluk etme!
    Çünkü şeytan, çok merhametli olan Allah’a âsi oldu.”410 ; “Babacığım!
    Allah tarafından sana azap dokunup da şeytanın yakını olmandan
    korkuyorum.”411 Babasının tercihi netleştikçe, İbrahim’in
    de masajındaki netlik, üslûptaki sertliği gerektiriyor.
    Kindar kâfirlere karşı nasıl bir üslûp kullanılması gerektiği
    Kur’an’da şöyle belirtilir: “…Onlar, sizinle karşılaştıklarında
    ‘inandık’ derler; kendi başlarına kaldıklarında da, size olan kinlerinden
    dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: ‘Kininizde
    (kahrolup) geberin!’ Şüphesiz Allah kalplerin içindekini hakkıyla
    bilmektedir.”412
    Allah’ın çirkin gösterdiğine “güzel” hükmü vermek, onu tasvip
    eder şekilde bir üslûp kullanmak bir mü’mine yakışmaz. İmanı
    sevdiren Allah olduğu gibi; küfrü, fıskı ve isyanı da çirkin gösteren
    yine Allah’tır: “…Allah size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize
    sindirmiş/süslemiştir. Küfrü, fıskı ve isyânı da size çirkin göstermiştir.
    İşte doğru yolda olanlar bunlardır.” 413
    Allah Kimleri Sevmez? Allah, kâfirleri, Allah’a ve Rasûlüne
    itaat etmeyenleri sevmediği gibi414; zâlimleri ,415 müstekbirleri,416
    407 60/Mümtehıne, 4
    408 18/Kehf, 29
    409 6/En’âm, 74
    410 19/Meryem, 44
    411 19/Meryem, 45
    412 3/Âl-i İmrân, 119
    413 49/Hucurât, 7
    414 3/Âl-i İmrân, 32; 30/Rûm, 45
    415 3/Âl-i İmrân, 57, 140; 42/Şûrâ, 40
    416 16/Nahl, 23
    148 Dâvet
    yani büyüklük taslayanları,417 haddi/sınırı aşanları,418 aşırı gidenleri,
    419 fesâdı/bozgunculuğu v e bozguncuları,420 hâin günahkârları,
    421 şımarıkları,422 kendini beğenip böbürlenen kimseleri,423 isrâf
    edenleri424 günahlarda ısrar eden nankörleri, fâizle uğraşanları425
    sevmediğini belirtir. Allah’ın sevmediklerini bizim mü’min olarak
    sevmemiz veya seviyor gibi bir üslûpla onlara hitap etmemiz elbette
    bize yakışmaz. Allah’ın alçalttıklarını üslûbuyla yükseltmeye çalışanların
    kendileri Allah yanında alçalır.
    Allah’ın, dua etmeyenlere ve faiz yiyenlere karşı eleştiri üslûbu
    da dikkat çekicidir: “De ki: Duânız olmasaydı, Rabbim size niye
    değer verecekti ki!?”426 Faiz yiyenlere karşı üslûp yine hayli enteresandır:
    “Faiz yiyenler, (mahşer günü kabirlerinden) ancak şeytan
    çarpmış kimsenin kalktığı gibi (perişan bir halde) kalkacaklardır.
    Bunun sebebi, ‘ticaret de tıpkı faiz gibidir’ demeleridir… Kim yeniden
    faizciliğe dönerse, işte onlar cehennem halkıdır ve ebediyen
    orada kalacaklardır.”427 “…Allah’tan korkup sakının da, kalan faiz
    alacaklarınızdan vazgeçin. Şayet bunu yapmayacak olursanız, Allah’a
    ve Peygamberine karşı savaş açtığınızı bilmiş olun…”428
    “De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz,
    hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesâda uğramasından korktuğunuz
    ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Rasûlünden
    ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah (toplumsal
    çöküş ve felâketinize dair) emrini getirinceye kadar bekleyin...”
    429 ; “Peygamber, mü’minlere, canlarından daha evlâdır/ileridir.”
    430 Bu (ve buna benzer birçok) âyetlerin izahı sadedinde Ekrem
    Rasûl de şöyle buyurur: “Hiçbiriniz, Allah ve Rasûlü, kendisine her
    şeyden daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz.”431 ; “Kul beni âilesinden,
    malından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman
    etmiş olmaz.”432 ; “İman ipinin (kulpunun) en güçlüsü, Allah için
    417 5/Mâide, 87; 7/A’râf, 55
    418 2/Bakara, 190
    419 2/Bakara, 205
    420 5/Mâide, 64; 28/Kasas, 77
    421 4/Nisâ, 107; 22/Hacc, 38; 8/Enfâl, 58
    422 28/Kasas, 76
    423 4/Nisâ, 36; 31/Lokman, 18; 57/Hadîd, 23
    424 6/En’âm, 141, 7/A’râf, 31
    425 2/Bakara, 276
    426 25/Furkan, 77
    427 2/Bakara, 275
    428 2/Bakara, 278-279
    429 9/Tevbe, 24
    430 33/Ahzâb, 6
    431 Nesâî, İman 2-4; İbn Mâce, Fiten 23; Ahmed bin Hanbel, IV/11
    432 Buhârî, İman 8, Eymân 3; Müslim, İman 69, 70; Nesâî, İman 19; İbn Mâce, Mukaddime 9;
    Ahmed Kalkan 149
    dostluk ve Allah için düşmanlıktır. Yine Allah için sevmek ve Allah
    için nefret duyup buğzetmektir.”433 ; “Kişi, dostunun dini üzeredir;
    insan kiminle dostluk kurduğuna dikkat etsin!”434 “Sizden biriniz
    kendisi için sevip arzu ettiği şeyi din kardeşi için de sevip arzu etmedikçe
    (gerçek anlamda) iman etmiş olmaz.”435 T üm bu hadis rivayetlerindeki
    üslûba dikkat edersek, sevgi veya bir davranışı imanla
    eşdeğerde tutan bir üslûp kullanıldığı dikkatimizi çeker. Demek ki,
    herkese hoşgörü ile bakmak, Kur’an ve Sünnet çizgisinin reddettiği
    bir problemdir. Demek ki, herkese aynı tatlılık ve yumuşaklıkla hitap
    etmek doğru bir üslûp değildir.
    O çok merhametli ve çok tatlı üslûba sahip olan, önderimiz Rasûlullah’ın
    sünnetinde; sadece kâfirlere değil, ciddi bir günah işleyen
    mü’minlere karşı da sert üslûpla uyarı vardır: Bilâl-i Habeşî’ye (r.a.)
    ‘siyah kadının oğlu’ diyerek hakaret eden Ebû Zer’e Peygamberimiz:
    “Onu annesinin renginden dolayı mı ayıplıyorsun? Demek ki
    sende hâlâ câhiliyye ahlâkı var.”436 demişti. Yine ırkçılık yapanlara‘
    bizden değildir’ der.437
    Kendilerine dâvet ve tebliğ ulaştığı halde, Allah’a, O’nun peygamberine
    tavır alan topluma karşı da tavır ve üslûp sertleşir: “İbrâhim’de
    ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir
    örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki: ‘Biz sizden ve Allah’ı
    bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz/reddediyoruz. Siz
    bir tek Allah’a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli
    bir düşmanlık ve öfke belirmiştir.’…”438 Çağdaş putperestliğe,
    Kur’an’ın örnek gösterdiği İbrahimî içerik ve üslûpla tavır almayan,
    İbrahimî tavrı bile bile terk edip sözgelimi anıtkabir tazimine
    hoşgörü ile bakanlara karşı biz nasıl bir üslûpla hitap
    etmeliyiz? Yukarıdan beri Kur’an’ın hem örnek olarak, hem
    örnek göstererek ve hem de emir ve yasak içeren ifadeleriyle bu
    sorunun cevabının netliğe kavuştuğunu düşünüyorum. Konuyu
    perçinlemek açısından tekrar vurgulayalım: Kendilerine henüz
    dâvet ve tebliğ ulaşmamış câhil insana karşı tebliğ üslûbu ile,
    İslâm’ı bilen ve bile bile tavır alan kimselere karşı üslûp farklı
    olmalıdır. Örneğimiz Hz. İbrâhim, son derece ağır başlı, yumu-
    Ahmed bin Hanbel, III/170, 207, 275
    433 Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî, El-Kebîr
    434 Tirmizî, Zühd 45 hadis no: 2379; Ahmed bin Hanbel, 16/178
    435 Buhârî, İman 7; Müslim, İman 71-72; Tirmizî, Kıyâmet 59; Nesâî, İman 19, 33; İbn Mâce,
    Mukaddime 9
    436 Buhârî, İman 22
    437 Müslim, İmâre, 53 hadis no: 1848; Buhârî, Cenâiz 39
    438 60/Mümtehıne, 4
    150 Dâvet
    şak huylu, yufka yürekliydi.439 Buna rağmen, bile bile putlara
    sevgi ve saygı besleyenlere karşı, onların Allah indinde hiçbir
    mazeretleri kalmayacak şekilde bilgilenmeleri oranında üslûbu
    çok daha sertleşiyordu: “Biz babalarımızı bunlara tapar kimseler
    bulduk.’ diyen kavmine karşı: ‘Doğrusu, siz de, babalarınız da açık
    bir sapıklık içindesiniz’ dedi.”440 ; “İbrâhim: ‘Öyleyse’ dedi, ‘Allah’ı
    bırakıp da, size hiçbir fayda ve zarar vermeyen bir şeye hâlâ tapacak
    mısınız? Yuh olsun size ve Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere!
    Siz aklınızı kullanmaz mısınız?”441 Ve üslûp konusu da dâhil,
    İbrahim’i kimler örnek almak zorundadır; Kur’an’a kulak verelim:
    “İnsanların İbrâhim’e en yakın olanı, ona uyanlar, şu Peygamber
    (Muhammed) ve iman edenlerdir. Allah mü’minlerin velîsi/dostudur.”
    442
    Kur’an, üslûp özelliği olarak, kendilerine dâvet ulaşmış insanların
    bilinçli olarak putlara tapmayı savunmaları durumunda onlara
    nasıl bir üslûpla hitap edilmesi konusunda örnekler verir: “Doğrusu
    Rabbin, kendi yolundan sapan kişiyi en iyi bilendir, hidâyete erenleri
    de en iyi bilen O’dur. O halde, (hakikati) yalan sayanlara boyun
    eğme! Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana
    yumuşak davransınlar. Alabildiğine yemin eden, aşağılık, daima kusur
    arayıp kınayan, durmadan lâf götürüp getiren, iyiliği hep engelleyen,
    mütecâviz, günaha dadanmış, kaba ve haşin, bütün bunlardan
    sonra bir de soysuzlukla damgalanmış (düzene ve bu saptırıcı düzenin
    yöneticileri olan tâğutlardan ve saptırıcı) kimselerden hiçbirine,
    mal ve oğulları (gücü ve destekleyicileri) vardır diye, sakın boyun
    eğme. Ona âyetlerimiz okunduğu zaman o, ‘öncekilerin masalları!’
    der. Biz yakında onun burnuna damga vuracağız (gururunu kırıp
    rezil edeceğiz).”443 K ur’an, tâğutlara küfretmeyi, (inkâr ve nankörlük
    etmeyi) iman için şart koşar.444 Kur’an müşriklere “neces (pislik)”
    445 der; onları hayvanlardan daha aşağıda446 a şağılık varlıklar
    olduklarını ifade eder; Kur’an üslûbu budur.
    “(Hidâyet çağrısına kulak vermeyen) kâfirlerin durumu, sadece
    çobanın bağırıp çağırmasını işiten hayvanların durumuna benzer.
    439 9/Tevbe, 114; 11/Hûd, 75
    440 21/Enbiyâ, 53-54
    441 21/Enbiyâ, 66-67
    442 3/Âl-i İmrân, 68
    443 68/Kalem, 8-16
    444 2/Bakara, 256; 4/Nisâ, 60
    445 9/Tevbe, 28
    446 7/A’râf, 179
    Ahmed Kalkan 151
    Çünkü onlar, sağırdır, dilsizdir, kördür; bundan dolayı akıl erdirmezler,
    düşünmezler447.” ; “Allah katında, yerde hareket edenlerin en
    şerlisi (kötüsü) akıl erdirmez sağırlar ve dilsizler (düşünmeyen, hakkı
    duyup söylemeyenler)dir.” 448 “O (Allah), aklını kullanmayanları
    pisliğe mahkûm eder.”449 ; “iman etmeyenleri de.”450 Puta tapma ve
    şirk konusunda üslûp, bu suçların çirkinliğine zıt düşmemelidir.
    Hak kendisine belli olduktan sonra, putperestliği veya şirki hâlâ
    savunan kimseye, yumuşak ve tatlı bir üslûp kullanmak doğru
    değildir, Kur’ânî değildir. Yoksa, putperestliğe ve şirke gereği
    gibi karşı çıkılmamış, bu suçların büyüklüğü kabul edilmemiş
    olur. Bu tutum, bu tavır, bu üslûp baştan sona adâlettir. Adâlet,
    hak edene hak ettiğini hak ettiği ölçüde vermektir. Hak ettiği
    ölçü, Hakk’ın belirlediği ölçüdür.
    Kur’an; iman ettiğini iddia eden toplumun putperest eğilimlerine
    karşı nebevî tavrın nasıl net ve sert olduğunu Hz. Mûsâ ve
    İsrailoğulları örneğiyle gözlerimizin önüne serer. Put yapmaya ve
    yaptıkları puta tapmaya kalkan kavmine karşı ve onları durduramayan
    kardeşi peygamber Hz. Harun’a karşı Hz. Mûsâ’nın tavrına bir
    bakalım, Allah için nasıl buğz etmektedir:
    “Mûsâ’nın ardından kavmi, zînet takımlarından, böğüren bir
    buzağı heykelini (yapıp tanrı) edindiler.”451 O nlar b uzağıya t apınırken
    Hârun (a.s.) onların yanında bulunuyordu. Ne var ki onları
    bu kötü ve çirkin sapıklıktan alıkoyamadı. “Mûsâ, kızgın ve üzgün
    bir halde kavmine dönünce: ‘Benden sonra arkamdan ne kötü işler
    yapmışsınız! Rabbinizin emrini (beklemeyip) acele mi ettiniz?’ dedi.
    (Tevrat’ın yazılı olduğu) levhaları yere attı ve kardeşinin (Hârun’un)
    başını tutup kendine doğru çekmeye başladı. (Kardeşi,) ‘Annemin
    oğlu! Bu kavim beni cidden zayıf gördüler ve nerede ise beni öldüreceklerdi.
    Sen de düşmanları bana güldürme ve beni bu zâlim
    kavimle beraber tutma!’ dedi.”452
    Mûsa (a.s.) şiddetli bir şekilde öfkelendi. Çünkü kavmi kendisinden
    sonra Tevhid’i bırakıp şirke düşmüştü. Allah’ı bırakıp buzağıya
    ibadet etmeye başlamışlardı. Bunun üzerine Hz. Mûsa levhaları
    atıp kardeşinin başından tutarak kendine doğru çekti. Bu hareket,
    447 2/Bakara, 171
    448 8/Enfâl, 22
    449 10/Yûnus, 100
    450 6/En’âm, 125
    451 7/A’râf, 148
    452 7/A’râf, 150
    152 Dâvet
    Hz. Mûsa’nın kapıldığı infialin şiddetini ifade ediyor. Attığı bu levhalarda
    Rabbi’nin kelimeleri vardı. Atamazdı onları, ama kızınca
    kendisini kaybetti.453 A nlaşılıyor k i H z. Mûsa, a sıl d in olan Tevhid’in
    ihlâli karşısında esas meseleyi şiddet ve öncelikle halletmek
    için tafsilâta ait olan, muhtevâ olarak insanlara hidâyet ve rahmet
    prensiplerini içeren levhaları muvakkaten (geçici bir süreyle) bir tarafa
    bırakmış ve ilk iş olarak Tevhid’e taalluk eden büyük bir ihtilâl
    karşısında ahkâm ve amellerle uğraşmanın yanlış olacağı kanaatine
    varmıştır. Tevhid olmadan şeriat da olmazdı çünkü. Çünkü Allah,
    şirk günahını affetmemekle beraber,454 şirk koşanların amellerinin
    de boşa gideceğini açıkça beyan etmiştir.455 Zira şirk, iyi işleri yok
    eden çok çirkin bir günahtır. Bu gerçeğin farkında olan Hz. Mûsa da
    kavminin öncelikle i’tikadını düzeltmeyi, daha sonra da bu sağlam
    i’tikad/inanç ve düşünce gereği amel etmelerini sağlamayı amaç
    edinmiştir. Zaten bütün peygamberler aynı noktadan, yani “iman”-
    dan başlamışlardır işe. İnsanların kafalarındaki câhiliyye tortularını,
    küfür pisliklerini ve şirk artıklarını temizledikten sonra amele
    taalluk eden konulardan bahsetmişlerdir.
    Demek ki, buzağı putu meselesi Mûsâ’nın (a.s.) Tevhid mücadelesinde
    büyük karşı ihtilâl/devrim, Elmalılı merhumun deyimiyle
    Tevhid’in ihlâli; tevhidin ihtilâli/karşı devrimiydi. Ancak Hz. Mûsa,
    gerek kendi döneminde ve gerekse de kendisinden sonraki bütün dönemlerde
    şirke karşı mücadele verecek Tevhid erlerine bir örnek, bir
    numûne-i imtisal olarak bu vahim olay karşısında teferruatla kendisini
    oyalamadı, şirkin üzerine gitti ve kavmini öncelikle bu kötü
    durumdan kurtarma yolunu seçti. Bu yüzden levhaları muvakkaten
    (geçici kısa bir süre) bir kenara bıraktı. Yeniden kendi kavmini tevhid
    dinine dâvet etmeye başladı.
    Hz. Mûsâ’nın bir başka peygamber olan kardeşi Harun’un sakalını
    asılması, başını tutup çekmesi, kavmine kızması ve Sâmirî’ye
    büyük bir ceza vermesi, Kur’an’da eleştirilmeden (dolayısıyla tasvip
    edilerek) anlatılır. Ama yine Kur’an, bu peygamberin kardeşi
    ile Firavun’a tebliğ için gittiğinde yumuşak üslûpla konuşmalarını
    emrediyordu.456 Henüz kendisine net bir şekilde tevhidi hakikatler
    tebliğ edilmeyen kişilere Firavun özelliklerini taşısa bile, yumuşak
    üslûpla anlatılıp yumuşak davranılmasını emreden Kur’an, tevhidi
    453 S. Kutub, Fî Zılâl, 6/265
    454 4/Nisâ, 48; 5/Mâide, 72
    455 6/En’âm, 88; 7/A’râf, 147
    456 20/Tâhâ, 44
    Ahmed Kalkan 153
    bildikleri halde putperestlik eğilimi içinde olanlara ve onları kötülükten
    uzaklaştırmaya çalışmayanlara karşı çok net ve sert tavır
    gösterir.457 Hele, iman etmiş insanları puta tapmaya teşvik eden
    Sâmirî gibi karakterleri tümüyle toplum dışına atmak, onu kovup
    sürmek, beddua edip âhiret azâbından kurtulamayacağını haykırmak458
    Kur’an’ın onayından geçmiş bir tavrın, peygamberî üslûbun
    bir özelliğidir.
    Sadece putperest müşrikler için değildir bu üslûp. Şirk ve
    puta tapma konusu başlı başına üslûbu sertleştiren en önemli
    problemdir. Şirke ve putperestliğe sert tavır, bunu savunanlara
    da sert tavrı gerektirir ve bu net tavır ve sert üslûp tevhide sahip
    çıkmanın, Kur’an üslûbuna riayet etmenin zaruri bir gereğidir.
    Muhâtabın âlim veya dâvâ adamı olması üslûbu yumuşatmaya
    sebep değildir; peygamber olsa bile azapla uyarılır. Hz. Peygamber’e
    bile, faraza şirk koşmuş olsa, Allah’ın nasıl tavır alacağı net
    bir üslûpla beyan edilir: “Bir başka şeyi bize isnad etmen için, sana
    vahyettiğimizden seni ayırmaya çabalıyorlar. İşte o zaman seni candan
    dost edinirler. Sana sebat vermeseydik, andolsun ki, az da olsa
    onlara meyledecektin. O takdirde sana, hayatın da ölümün de kat kat
    azabını tattırırdık. Sonra bize karşı bir yardımcı da bulamazdın.”459 ;
    “Eğer (Peygamber) Bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, Elbette
    onu kuvvetle yakalardık; Sonra can damarını koparırdık (onu yaşatmazdık).
    Hiçbiriniz buna mâni de olamazdınız.”460 ; “Andolsun sana
    da senden önceki peygamberlere de (şu husus) vahyolunmuştur: Andolsun
    ki, Allah’a şirk koşarsan, amellerin şüphesiz boşa gider ve
    hüsranda kalanlardan olursun.”461
    İnsan, tartışmayı seven bir varlıktır. Daha çok yüz yüze tartışırken,
    bazen de yazı ile kendisini veya inancını savunurken, muhâtabının
    kışkırtıcı sözlerinden dolayı duygularını kontrol edemeyip
    öfkelenir ve bu gadabı, konuşmasının ve yazısının üslûbuna hâkim
    olur. Kişi, öfkesi icabı bir şeyler yapmaya kalkarsa, çoğunlukla mâkul
    ve meşrû bir şey yapamaz. Öfkesi geçince pişman olacağı şeyler
    457 5/Mâide, 78-80
    458 20/Tâhâ, 97
    459 17/İsrâ, 73-75
    460 69/Haakka, 44-47
    461 39/Zümer, 65
    154 Dâvet
    yapabilir. Öyleyse Rasûlullah, kişinin öfkeliyken bir şeylerle oyalanmasını
    veya öfkesi doğrultusunda faâliyetten kaçınmasını sağlamaya
    çalışır. Rasûlullah’ın öfkesini yenen insanı, kuvvetçe insanların
    en güçlüsü olarak ilân etmesi gösteriyor ki, duyguların kontrolü
    ve nefsin terbiyesi, hasım veya rakiple yapılacak mücadeleden daha
    zor ve belki daha faziletlidir.
    Öfkenin bizzat kendisinin yasaklanması düşünülemez. Çünkü
    öfke, fıtrî/doğal bir haldir; insan karakterinden yok edilemez. Bu
    yasaktan maksat, aynı zamanda öfke gibi duygularımızı bastıracak
    alışkanlıklar kazanmak, ruh terbiyesine önem vermek demektir.
    Yine, öfkeyi ortaya çıkaran en büyük kaynak kibirdir. Çünkü insanın
    arzu ettiği bir şeye muhâlefetten kibir ortaya çıkar; kibir de onu
    öfkeye atar. Bu durumda, mütevâzı olan kimseden nefsi savunma
    duygusu çabuk geçeceği için, kibirlenmeyen kimse, öfkenin şerrinden
    selâmette kalır.
    Sadece gazap değil; fıtratımıza verilen bütün duygular, yok edilemez;
    zaten yok edilmiş olsa, insanın dengesi sarsılır, o duyguların
    hayırlı istikamette ve ölçülü olarak kullanılmasından doğacak dünyevî
    ve uhrevî güzellikler iptal edilmiş olur. O yüzden “öfkelenme!”,
    “inat etme!” demek, “fıtratını değiştir!” emrinde bulunmak gibi,
    yapılması mümkün olmayan bir şeydir. Bu değerlendirmeye göre,
    hadis-i şeriflerdeki “gazaplanma!” emri, “meşrû olmayan konularda
    ve aşırı şekilde öfkelenme!” anlamındadır. Böylece, bu fıtrî duyguları,
    sadece “hayırda kullanma” tavsiye edilmiş olmaktadır. Her
    uzvun ve her duygunun meşrû ve ölçülü bir kullanma yönü vardır.
    Allah’ın yarattığı ve ihsan ettiği özellik ve nimetler, insana zulüm
    olsun diye değil; rahmet ve sınav aracı olarak verilmiştir. Özellikle
    tasavvufî yaklaşımda “nefsi öldürmek” tâbiriyle, olumsuz kabul
    edilen duyguların tümüyle yok edilmesi ısrarla tavsiye edilir. Bu,
    hem imkânsız, hem de yanlış bir yaklaşımdır. Yapılacak iş, onları
    yok etmeye çalışmak değil; hayır yolunda ve ölçülü bir tarzda kullanmaktır.
    Öfke konusunda, nefsin isyanlarına öfkelenip terbiyesine
    çalışmak; küfür, zulüm ve fesat sergileyenlere öfkelenip İslâm’ın hâkimiyeti
    için gayret göstermek en mâkul yoldur. Ölçü bellidir: Allah
    için sevmek, Allah için öfkelenip buğz etmek.
    Rasûlullah (s.a.s.), şahsını ilgilendiren meselelerde sabredip
    Ahmed Kalkan 155
    öfke göstermediği halde; dini ilgilendiren konularda öfkesini
    izhar etmiştir. Bu hususta birçok örnek verilebilir. Bunlardan biri,
    şu hadis-i şeriftir: İbn Mes’ûd anlatıyor: “Bir adam gelerek Rasûlullah’a:
    ‘Ben sabah namazına falanca (imam) yüzünden gelemiyorum,
    çünkü namazı fazla uzatıyor’ dedi. Ben, Rasûlullah’ın o günkü
    kadar öfkelendiğini hiçmi hiç görmedim. Gazapla şöyle dedi: “Ey
    insanlar! Sizden bazıları nefret ettiricidir. Hanginiz halka namaz
    kıldırırsa, kısa tutsun; zira cemaatte hasta var, yaşlı var ve ihtiyaç
    sahibi vardır.”462 A llah Rasûlü’nün bu şekilde Allah için öfkelendiği
    olaylar çoktur. Kur’ân-ı Kerim’de bazı peygamberlerin de Allah
    için öfkelendiği belirtilir. Meselâ, Mûsâ’nın (a.s.), kendisi Tur’da
    iken, kavminin altından buzağı heykeli yapıp bu puta tapmalarından
    dolayı gazaplandığını, hatta kızgınlığından Tevrat levhalarını yere
    attığını ve kardeşi Hârun’un (a.s.) başını ve sakalını çekip asıldığını
    Kur’an haber vermektedir.463 Y ine, b u olay ü zerine k avmine ç ok
    gazaplı/öfkeli ve üzgün bir şekilde döndüğünü ve onlara kızarak nasihat
    ettiğini, bunun Allah’ın gazabını, dünyada da alçaklığı istemek
    olduğunu açıkladığını, Kur’an bize bildirir.464 Demek ki, öfke yasağı
    mutlak bir yasak değildir; bu fıtrî özelliğin kullanılması gereken
    durumlar vardır.
    Adâletin tam olarak yerine getirilmesi için, hem öfke ve kibir
    gibi haksızlığa yol açabilecek duyguların etkisinden sıyrılmanın,
    hem de âcizlik ve aldırmazlık şeklindeki tutumlardan uzak durmanın
    gerekliliği de bilinmeli ve ona göre davranmalıdır.
    Her fıtrî duygu gibi, gazabın da hedefi İslâm’ın gösterdiği istikamette
    olmalıdır. Yine tüm duygular gibi ölçülü, dengeli olmalı,
    ifrat ve tefritten uzaklaşılmalıdır. Yersiz gazap veya haddi aşan ifrat
    noktasındaki gazap yerilmiştir. Gazap, fıtrî bir duygu olduğundan,
    hiç gazaplanmayan kimse, dininin, dâvâsının ve şahsının onurunu
    koruyacak ve düşmanlara tepki gösterecek cihadı gerçekleştiremez.
    Ilımlı bir gazap duygusu, fazilet sayılır. Ölçülü bir öfke duygusu,
    “şecaat” veya “hamiyet” diye adlandırılır. İnsanın onurunu, haklarını
    ve değerlerini korumak için hamiyet ve şecaat sahibi olması
    gereklidir. Gazap gücünün ifratına tehevvür (saldırganlık), tefritine
    de cübn (korkaklık) denilir.
    462 İ. Canan, Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, 12/300
    463 7/A’râf, 150
    464 20/Tâhâ, 86
    156 Dâvet
    Öfke, dili, özellikle üslûbu da olumsuz etkiler. Aklı başında bir
    kimsenin söylemekten hayâ edeceği, öfkesi geçince pişman olacağı
    kötü, kaba ve çirkin sözlerin söylenmesi çoğunlukla öfkenin eseridir.
    Tabii, öfkenin bütün bu zararları, dünyevî ve ölçüsüz öfke hakkındadır;
    yani, kontrollü ve Allah için, meşrû hedefe yönelik öfke
    rezilet değil, bir fazilettir. Meşrû öfkedir Hz. Mûsâ’yı Hz. Mûsâ yapan,
    Ömer’i Ömer yapan.
    Sözün en güzelini, eksiksiz bütün güzel vasıflara sahip mutlak
    güzel olan Allah söylemiştir. O’nun güzel kitabından daha güzel söz
    söylenmiş değildir.465 Herkes kendini hesaba çekmeli. Nelerle meşgul
    olduğuna bakmalı. En doğru, en güzel söz olan Allah’ın Kitabını
    mı daha çok okuyup anlamaya çalışıyor ve üzerinde düşünüyor;
    yoksa romanlar, gazeteler, televizyonlar, filmler, dizi dizi diziler mi
    vaktini daha çok alıp kendisini yönlendiriyor? Üslûbu, hangi kitabın
    etkisinde? Kur’an kavramlarını ne kadar tahriften koruyup Kur’ânî
    anlamıyla değerlendirerek hayata o pencereden bakıyor?
    Sözün en güzelini okumak, anlamak, yaşamak ve topluma hâkim
    kılmaya çalışmak, onu anlatmak, onunla konuşmak, dilimizi ve
    hayatımızı O’nunla süslemek güzelleştirecektir bizi. Üslûbumuzu
    güzelleştirmenin yolu da en doğruları en güzel üslûpla açıklayan o
    en güzel kitapla mümkündür.
    Yaşadığı güzel ahlâk, o insanın en etkili ve güvenilir sözcüsü durumundadır.
    Başta şirk ve büyük günah olmak üzere her çeşit haramın
    çirkinliklerinden uzaklaşıp Kur’an’a uyarak ibâdet ve kulluğun,
    dilin ve üslûbun güzelliklerine hicret etmek ne güzel!
    Her olaya karşı olduğu gibi, her insana da aynı üslûbu kullanmak,
    aynı neticeyi sağlamaz. Fiilin önemine göre ve şahsın kültür
    ve konumuna göre en etkili şekilde ve en alt düzeyde ve en hafif
    bir yolla düzeltmenin yoluna gidilmelidir. Müslümanların kendi
    cemaatlerinden birisi, önemli bir münker işlerse, eğer onu tümüyle
    kaybetme ihtimali varsa, onunla ilişkileri tümüyle kesmeyerek onu
    kaybetmemek önemlidir. Bazıları bağı ve ilişkiyi kısmen veya tü-
    465 39/Zümer, 23
    Ahmed Kalkan 157
    müyle koparsa bile, yakınlarından bazısı onun tümüyle kaybolmasına
    ve safını değiştirmesine giden yola engel olmalı, ona sahip çıkıp
    tekrar kazanmaya çalışmalı, pişmanlık duyup tevbe etmesine vesile
    olmaya gayret etmelidir.
    Eğer münkeri engellemek ve ma’rufu ikame etmek, yetkili veya
    etkili bir zâlimden yardım almayı gerektiriyorsa, bu hareket câizdir.
    Aynı şekilde münkerin giderilmesi ve ma’rufun işlenmesi için zâlim
    kişiden yardım almak, zâlimin sözkonusu işte Allah’ın koymuş
    olduğu sınırı aşıp haddi tecavüzde bulunmaması şartıyla gereklidir.
    4- KALPLE MÜDÂHALE
    Kötülüğe seyirci kalmayı, hem kötülük yapanın ve hem de o kötülüğe
    muhatap olanların zararına tepkisiz kalarak yardımcı olmayı
    dinimiz onaylamaz. Merhamet ve toplumu ıslah etme bilinci bunu
    gerektirir. Yapılan münkere karşı sessiz kalmayı büyük suç sayan
    İslâm, dâvetçi mü’minlerin kötülüğü yasaklayıp men etmelerinin
    güçlü bir iman ve otorite gücüne sahip olmaya bağlı olarak öncelikle
    elle değiştirmeyi tavsiye eder. Müslim’in rivayet ettiği, konumuzla
    ilgili meşhur hadisi hatırlayalım: “Sizden kim bir münker (kötülük
    veya çirkin bir şey) görürse onu eliyle değiştirsin…”466 “İstitâa, yani
    gücü ve her türlü imkân ve ortamı uygun olan kimseden, imkânı ve
    gücü orta dereceden olanı ve sonra da güç, imkân ve ortam yönüyle
    hayli sınırlı olanlar sıralanmıştır.
    5- KALPLE KÖTÜLÜK NASIL DEĞİŞTİRİLİR?
    Mâlum, Müslim’in rivayet ettiği o meşhur hadiste, “… buna da
    gücü yetmeyen kalbiyle (kötülüğü değiştirsin)” deniliyordu. Bir
    münker, kalple nasıl değiştirilir? “Kalb” kelimesi, bilindiği gibi
    değişen anlamı taşır. Değişen ve değiştiren. Kalb, önce sahibini
    değiştirir. Kalbe giren iman, diğer organlara da etki eder. İmanla
    dopdolu olan kalp, vücutta hapis hayatı yaşamaz, yaşayamaz. Kalp,
    beden ülkesinin başkentidir. Orada kimin hükmü geçerli ise, diğer
    vilayetlerde de aynı hüküm geçerli olunur. “Dikkat edin! Vücutta
    öyle bir et parçası vardır ki, o doğru/düzgün olursa bütün vücut da
    466 Müslim, İman 78; Tirmizî, Fiten 11; Nesâî, İman 17; İbn Mâce, Fiten 20
    158 Dâvet
    doğru/düzgün olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin!
    O, kalptir.”467 Vücudumuzdaki yürek denilen kalp, bütün organlara
    kan ulaştırdığı gibi; gönül denilen kalp de bütün organlara imanını
    yansıtır. Kalp, içinde olanlar doğrultusunda, diğer organları kendine
    benzetir. Kalp yeni iman ediyorsa, bir şeyin doğruluğuna veya yanlışlığına
    inanmışsa eğer, bunun diğer organlara yansımaması mümkün
    değildir. Yani, kalp değişince diğer organları da değiştirir.
    Kalpteki iman gerçekten kuvvetli ise; Şuayb’ın (a.s.) namazının
    diğer insanların putlarını ve sömürülerini terketmeye çağırdığı gibi
    başkalarının kötülüklerine de müdâhale eder: “Ey Şu’ayb! Babalarımızın
    taptığını yahut mallarımız hakkında dilediğimizi yapmayı terk
    etmemizi sana namazın mı emrediyor. Oysa sen gerçekten yumuşak
    huylu ve aklı başında bir adamsın.”468 K albi k ullanmasını bilsek,
    bizi tümüyle değiştirdiği gibi, kötülükleri yapanları da değiştirir.
    Allah’a isyan edecek kadar alçalan bir kimsenin tavrına karşı, iman
    dolu bir kalp öyle bir galeyana gelir ki... Tepkisini, nefretini gözüne,
    yüzüne yansıtır. Titrer, heyecanı dışarıya taşar. Kalp birini çokça seviyorsa,
    aşk gönle girmişse, nasıl belli olur ve sevdiği kimseyi bile,
    bakışlarıyla ve tavırlarıyla etkilerse, kalpteki iman ve dâvâ şuuru
    da aynen böyle karşısındakine etki eder. Kalp değişince sahibini de
    başkasını da değiştirir. Haksız yere babasını öldüren bir kimseyi gören
    kimse, o zâlime eliyle ve diliyle haddini bildirmeye gücü yetmiyorsa,
    kalbini nasıl kullanır, nefretini nasıl gösterir, karşısındakine
    nasıl tavır alır, muhâtabı bu tavırdan az da olsa etkilenir. Dâvâ adamı
    davetçinin gönlü, Allah için sevdiğini ve Allah için buğzettiğini
    ispatlayacak şekilde neler yapmaz ki…
    6- KÖTÜLÜĞE KARŞI KALPLE BUĞZ BİLE
    YAPMAYANLARIN İMANI?!
    Konuyla ilgili Müslim’in rivayet ettiği hadisteki ifadeyi ele alalım:
    “…kalbiyle değiştirsin (buğzetsin, onu hoş görmeyip kabullenmesin)
    ki, bu da imanın en zayıf derecesidir.” Öyle zayıf derecesidir
    ki, bir başka rivayette şöyle açıklanır: “Bundan sonrasında (kalp ile
    buğz terk edilirse) hardal tanesi kadar bile iman yoktur.” Demek
    ki, bir mü’min, bir münkeri en azından kalple değiştirmeye çalışa-
    467 Buharî, İman 39
    468 1/Hûd, 87
    Ahmed Kalkan 159
    cak, pasif de olsa bir direniş içinde olacak, kalbinde o münkere karşı
    buğz ve nefret taşıyacaktır. Bu, imanın sınır çizgisidir. En zayıf
    mü’minin tavrı budur. Bundan sonrası, çok cılız ve zoraki bir sevmemeden
    başlayıp desteklemeye kadar varan çizgi… Bir mü’minin
    çizgisi değildir. Bir mü’min, bir münkeri gördüğü halde, ona tepkisiz
    kalmamalıdır. Tepkisiz kalır ve kalben de nefret etmezse, hele
    münkeri destekliyor, alkışlıyor ise… Bir de bu desteklediği tâğutlar
    ve şirk düzeni ise, bu apaçık küfürdür. Bu, münkerden râzı olmak
    demektir. Kalple değiştirme, en azından o münkerin bulunduğu yeri
    terk etmeyi gerektirir. Münkerin işlendiği yerde oturmak, o münkeri
    onaylamak anlamına gelir. “Oysa Allah size Kitap’ta (Kur’an’da)
    “Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz
    zaman, başka bir söze geçmedikleri müddetçe, onlarla oturmayın,
    aksi hâlde siz de onlar gibi olursunuz” diye hüküm indirmiştir.
    Şüphesiz Allah, münafıkların ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır.”
    469
    İslâm devletinde; münkerleri devlet, ya muhtesib denilen görevliler
    eliyle veya bu konularda İslâm’ın hükümlerini ve kötülüklerin
    hangi boyutta ve nasıl bir kötülük olduğunu ve nasıl engel olunacağını
    iyi bilen Müslümanlarca kanunla, güçle, elle kötülüğe engel
    olmanın ilk görev olduğu, güçlü bir imanın bunu gerektirdiği esastır.
    Kötülükleri engelleme konusunda, zor kullanmanın özel şartları olduğunu
    belirtmek gerekir. Bundan da öte, münker ve fesat işleyen
    ve bunu başkalarına da yayanlara karşı özel olarak silâhlı mücâdelenin
    câiz olup olmadığı hususunda görüş ayrılığı vardır. Özellikle
    bu son meseleyle ilgili tartışmalar hicrî birinci asırdan itibaren gelişen
    şartların etkisiyle, zulüm ve haksızlık yapan devlet adamlarını
    münkerden uzaklaştırıp ma’rûfa yöneltmek için silâha başvurulup
    vurulmayacağı noktasında yoğunlaşmıştır.
    Merhum Mehmed Âkif’in mısralarıyla:
    “Adam aldırma da geç git diyemem, aldırırım.
    Çiğnerim, çiğnenirim, Hakkı tutar kaldırırım.
    Biri dînime saldırdımı, hattâ boğarım!
    -Boğamazsın ki!
    -Hiç olmazsa yanımdan kovarım.”
    Hayra kılavuz olmak; söz, iş, işaret ve her türlü şekilde olabilir.
    Şerre, kötülüğe, sapıklığa kılavuzluk da yine her türlü şekilde ola-
    469 4/Nisâ, 140
    160 Dâvet
    bilir. Bugün basın, yayın, TV. kanallarıyla bunun açık örneklerini
    görüyoruz.
    Kur’an ve peygamberimizin sahih sünneti insanlığı hayra, iyiliğe,
    dünya ve âhiret saâdetine çağırır. Tüm şeytanî güçler ise insanlığı
    sapıklığa kötülüğe ve bozguncu olmaya çağırırlar. Biz müslümanlar
    olarak hangi konumda olursak olalım, âlim, âbid, işçi, işveren,
    hoca, talebe, fakir, zengin daima insanların iyiliğine ve hayırlarına
    koşmak durumundayız. Bu konuda bize Kur’an’ın nice âyetleri emir
    vermekte ve yapacağımız işi târif etmektedir.
    “Canımı elinde tutan Allah’a yemin ederim ki ya iyilikleri emreder,
    kötülüklerden sakındırırsınız ya da Allah size yakında üzerinize
    bir belâ gönderir de sonra Allah’a duâ edersiniz de duânız kabul
    edilmez.”470
    “Allah tarafından benden önce gönderilen her peygamberin kendi
    sünnetine uyan ve emrine sarılan samimi ve seçkin çevresi vardı.
    Sonra bunların yerlerine öyleleri geçti ki onlar yapmadıklarını
    söyleyen ve emrolunmadıklarını yapan kimseler oldular. Böyle kimselerle
    eliyle cihad eden mü’mindir, diliyle cihad eden mü’mindir,
    kalbiyle cihad eden de mü’mindir. Bu kadarını yapmayanda ise artık
    hardal tanesi ağırlığı kadar bile iman yoktur.”471
    Bu hadiste de, her peygamberin kendilerini dine dâvet ettikleri
    insanların hepsinin, bir olmadığını öğreniyoruz. Bazısının bizzat
    o peygamber gibi yaşamayı prensip edinen ve onun gibi olan kimselerden,
    çoğunluğunun da Meryem sûresinde472 b elirtildiği g ibi
    Allah ve Peygamberler tarafından istenmeyen insanlar olduklarını;
    bunların düzeltilmesi için elleriyle, dileriyle ve kalpleriyle çaba sarfedenlere
    mü’min denilebileceğini, değilse hardal tanesi kadar bile
    imanın olmadığını öğreniyoruz. Bu hadiste cihadın el, dil ve kalple
    olabileceği de bizlere öğretilmiş oluyor. Şeriatın emirlerine uymayanlarla
    yapılan mücâdele cihad sayılır. Dinin haram, günah, yasak
    kabul ettiğini kabul etmeyenin imanı yok hükmündedir. Bugün hem
    müslümanım deyip hem de müslümanca yaşamayan; müslümanlık,
    hayatlarında gözükmeyen kimseleri her türlü vâsıta ve imkânlarla
    düzeltmeye çalışmak da müslümanların görevleri cümlesindedir.
    470 Bak. 7/A’râf 157; 9/Tevbe, 71; 31/Lokman, 17; 3/Âl-i İmran, 110; 16/Nahl, 90
    471 Tirmizi, Fiten 9
    472 19/Meryem, 59
    Ahmed Kalkan 161
    Bu son hadis-i şeriften anlıyoruz ki, tebliğle iman arasında çok
    sıkı bir münâsebet vardır. Bir münkerin işlendiğine şâhit olduğu
    halde o münkere tepki göstermeyen kimsede hardal tanesi kadar
    iman kalmayacağı belirtiliyor. Buna rağmen, tepki göstermeyen,
    hatta o münkerden hoşlanan, münker sahibini alkışlayıp destekleyen
    insanların durumu ne olacak? En çirkin münkerler, televizyon
    kanallarından film adına, eğlence adına sunulur, izleyiciler alıştırılır.
    Beyaz cam; cinâyetleri, gayrı meşrû ilişkileri, fuhşu sevdirmeye,
    hiç değilse tepkisiz seyrettirmeye hazırlar izleyicileri, münkerlerin
    propagandasını yapar, halkı tepkisizliğe alıştırır. Sonra, insanlar
    çevrelerinde, sokaklarında, işyerlerinde gördükleri münkerlere de
    tepki göstermez olur.
    İntihar eden birini görüp de onu vazgeçirmeye çalışmamak, sobaya
    elini değen çocuğunu bu işten engellememek, zehirli bir böcek
    karşımızdaki insanın üzerinde gezerken gördüğümüz halde ona haber
    vermemek, söndürmek için imkânlarımız olduğu halde yangına
    seyirci kalmak, ölümcül bir hastalığın ilacını bildiğimiz halde hastalıktan
    kıvranan kimseye haber vermemek, elimizde yakacağımız
    mum, kandil veya daha büyük ışık saçan araç olduğu ve onu yakmaya
    çalışmamız gerektiği halde sadece karanlıktan şikâyet etmek ne
    ise, dâvet ve tebliğ görevini yerine getirmekte ihmalkâr davranmak
    aynı şeydir.
    Dâvâ adamı misyonuna sahip müslüman gençliğin çoğu, bugün
    moralsizlik, bereketsizlik ve tıkanıklık yaşıyorsa, bunun sebeplerinden
    biri, zihnî gıdaları fıtrî şekilde boşaltamadığıdır. Cemaat çalışmalarından,
    ev sohbetlerinden ve kitap-dergi gibi yayın organlarından
    beslenip tıka-basa doldurduğu kafası mânevî ur gibi şişmiş,
    besin zehirlenmesine değilse bile kabızlığa uğramıştır. Bunun çözümü,
    uygun şekilde boşaltma, yani dâvet ve tebliğdir. Mânevî ve zihnî
    gıdaları, maddî gıdâlara benzetebiliriz. Ne kadar kaliteli yiyecekler
    de olsa, midesini doldurduğu yiyecekleri uygun yollarla dışarıya
    boşaltamayan kimsenin büyük ıstıraplara yol açan hastalığı, aynen
    fikrî gıdalar için de sözkonusudur. Bunun çözümü, dâvet çalışmalarıyla
    olacaktır. İnsanlar, dâvâ için; ölmüşleri diriltmeye, hastaları
    iyileştirmeye çalışmak gibi ulvî ve bereketli çalışmalara yeterli zaman
    ayırmıyorsa, ya çevresindeki müslümanlarla uğraşacak, eleştiri
    162 Dâvet
    diyerek saldırıp insanları harcayacak, ya da kendini harcayıp hastalıklı
    hale gelecektir. Kendi hastalığını gözde büyütmemenin yolu,
    doktorluk yapmaktan geçer. Tebliğ gibi hayırlı meşgale olmayınca,
    hayat boşluk kabul etmeyeceğinden, şerli ve zararlı uğraşılar insanı
    kuşatacaktır.
    İslâm dışı dâvâ adamlarının, beşeri ideoloji taraftarları, futbol fanatikleri,
    eğlence tutsağı olanların veya tâğut yolunda savaşçıların
    bâtıl yolda gösterdikleri fedâkârlık kadar Allah’ın dini için gayret
    göstermiyorsak, şu âyeti düşünmeliyiz: “İnsanlardan bazıları, Allah’tan
    başkasını Allah’a endâd/denk tanrılar edinir de onları Allah’ı
    sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise
    (onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke zâlimler azâbı gördükleri
    zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve
    Allah’ın azâbının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi.”
    473İman eden mü’minlerin Allah’a olan sevgileri, başkalarının herhangi
    bir şeyi sevdiğinden daha fazla olması gerektiği halde, bir
    futbol fanatiğinin takımını sevdiği ve onun için fedâkârlığı, ya da
    bir ırkçı veya komünistin dâvâsı için ölümü göze alması karşısında;
    bizim, dâvâmız için yaptıklarımızın hiç de yeterli olmadığını söylemek
    mümkündür. Kâfirler kadar bile, inandığı dâvâda fedâkârlık
    göstermeyen uyuşuk ve korkak, dünyevîleşmiş, bahaneleri mâzeret
    diye sunan müslümanlar, imanlarını yoklamalı, yeniden İslâm’a
    dönmenin yolunu aramalıdır.
    DÂVET VE TEBLIĞI, DEVLET DAIRESI HALINE GETIRILEN
    CÂMILERE HAPSETMEK
    Kur’ân-ı Kerim, hadisler ve ilk İslâm kaynaklarında bugün câmi
    diye isimlendirilen ibâdet edilen yerler karşılığında mescid kelimesi
    geçmektedir. Secde yeri demek olan mescid, müslümanların
    cemaatle ibâdet ettikleri yer olduğu gibi, aynı zamanda, özellikle
    Rasûlullah devrinde, sosyal faâliyetlerin her çeşidinin odak noktası,
    çeşitli hizmetlerin görüldüğü ana merkezdir, üstür. Kavram olarak;
    içerisinde Allah’a ibâdet etmek üzere yapılan bütün yapılara verilen
    addır. Hicrî IV. Milâdî X. yüzyılın başlarından bu güne “câmi” kelimesi,
    mescid anlamında kullanılmaya başlanmıştır.
    473 2/Bakara, 165
    Ahmed Kalkan 163
    Laik düzenlerde topluma yön veren tüm kurumlar, beşerî diktaların
    tekelindedir. Sokakları, meydanları, okulları, mahkemeleri,
    meclisleri... dinin düzenlemesine müsâade etmeyen demokratik, laik
    ve dine saygılı(!), ama irticâya amansız düşman rejimler, câmilerde
    bile dinin tümüyle hâkim olmasını istemezler. Tümüyle Allah’a ait
    ve O’nun için olması gereken mescidler, tâğûtî düzenlerde “Allah’ın
    evi”nden ziyade “devlet dairesi”ne benzerler.
    İslâm’da câmiler sadece namaz kılınıp “dağılınan” yerler değil;
    kendisinde devamlı “toplanılan” mekânlardı. “Câmi”, kelimesi, bilindiği
    gibi “toplayan” demektir; İnsanları açtığı bağrında toplayıp
    cemaat haline getiren yerdir câmi. Câmi, aynı zamanda bir kıyam
    merkezi, savaş yeri, istişâre meclisi, devletin idare edildiği mekân,
    yönetenlerle yönetilenlerin yüz yüze görüşüp dertleştikleri, hesaplaştıkları
    mahal, bir okul, kimsesizler yurdu, bir huzur evi...dir.
    Kalp, insanın merkezi; Kâbe, arzın merkezi, yeryüzü mescidinin
    temsilcisi sayılır. Başta namaz olmak üzere her çeşit ferdî ve sosyal
    ibâdetin, eğitim ve kültürün, değişik sanatların ve çeşitli güzelliklerin
    de etrafa halka halka yayıldığı bir merkez vardır müslümanların
    medeniyetlerinde. Bu güzellik merkezleri câmilerdir.
    DEVLETIN EMRINDE DIYANET, DIYANETIN EMRINDE
    CAMILER VE CEMAAT
    İslâm’ın hâkim olmadığı sistemlerde, din devletsiz; devlet de dinsiz
    konumdadır. İslâm’ın istediği gibi bir din topluma ve sisteme hâkim
    değilse, devletin istediği bir din (dinin tahrif edilen şekli) ortaya
    çıkacaktır. Değişik ifadeyle ya dinin devleti, ya da devletin dini.
    İslâm’a göre insan, yeryüzünün halîfesidir. Allah, insanı yeryüzünde
    meşrû icrâatta bulunması için, yani Allah’a kulluk için yaratmıştır.
    Bu anlamda halifelik; sadece namaz kılma, oruç tutma, zekât
    verme, hacca gitme gibi ibâdetleri yerine getirmekle sınırlı olmayıp,
    her hususta Allah’ın rızâsına uygun hareket edilmesini zorunlu
    kılar. Yani, Kur’an’ın hayat ve hüküm kitabı kabul edilerek tatbik
    edilmesi gerekir.
    Kur’an’da bu gerçek, apaçık belirtildiği halde, müslümanların
    164 Dâvet
    yaşadığı ülkelerdeki rejimler, “din”i kendi kontrolleri altına almak,
    dinin emir ve yasaklarından kendilerini soyutlamak; devletin dinsiz
    olmadığını göstermek için “Diyânet” teşkilât kurdular. Bu kurum
    vâsıtasıyla halka belli konularda serbestlik verilirken, “hak din”in
    temel/asıl konularından haberdar edilmemesine özen gösterdiler.
    CÂMININ MÜSLÜMANIN HAYATINDAKI YERI
    Kâinattaki varlıkların hepsi ister istemez Allah’a secde ederler.
    474 Evren, tüm varlıklar için bir mesciddir. İnsanlardan bazıları
    da inanarak ve isteyerek secde ederler. Kendi tercihiyle secde eden
    insana Allah (c.c.), sünnetullaha uymak zorunda olup secde eden
    kâinatı, tüm yeryüzünü mescid yapmıştır. “Yeryüzü bana mescid
    kılındı...”475
    Yeryüzünde ilk inşâ edilen mescid, Mescid-i Haram’dır.476 Peygamberimiz,
    daha Medine’ye gelmeden Kubâ Mescidini, Medine’ye
    gelince de ilk iş olarak Mescid-i Nebevî’yi yaptırdı. Medine mescidinden
    sonra Peygamberden örnek alan müslümanlar gittikleri her
    yere mescidler, câmiiler yapmışlardır. Onları din hayatının vazgeçilmez
    temeli olarak kabul etmişlerdir. Çünkü müslümanları eğiten
    mescidler olduğu gibi, dinlerini sağlıklı bir şekilde yaşamalarına
    yardımcı olan da oralardır. “Allah’ın en çok sevdiği yerler mescidlerdir.
    Allah’ın en fazla nefret ettiği yerler de çarşı ve pazarlardır.”477
    Mescidlerin süslenmesi, gösterişli olması önemli olmadığı gibi,
    doğru da değildir. Önemli olan, oralara temiz giyimli, takvâ ahlâkı
    üzere ve cemaat şuuruyla gidebilmek, mescidlerde dirilebilmektir.
    Günümüzde mescitlerin aşırı süslenmesi, buna rağmen cemaatin yeterli
    İslâmî şuura sahip olmaması gerçekten acıdır. Peygamberimiz
    (s.a.s.) mescidlerin süslenmesini hoş karşılamamaktadır.478 Mescidler,
    takvâ üzerine kurulur ve insanlar orada arınmaya çalışırlarsa
    gerçek fonksiyonlarını yaparlar. Gösteriş ve övünme için veya Allah’ın
    rızâsı dışında başka bir gâye için yapılan mescidlerden hayır
    gelmez. Hele hele müslümanların arasını açmak için (nifak için) yapılan
    mescidler ‘dırar’ (zararlı) mescididir.479
    474 13/Ra’d, 15; 16/Nahl, 49
    475 Nesâî, Mesâcid 42, hadis no: 2, 56
    476 3/Âl-i İmrân, 69
    477 Müslim, Mesâcid 288, hadis no: 671
    478 İbn Mâce, Mesâcid 2, hadis no: 739-741
    479 9/Tevbe, 107-108
    Ahmed Kalkan 165
    Mescidler müslümanlar için birer merkez durumundadırlar. Hem
    ibâdet yerleri, hem toplanma, hem de eğitim yerleridir. Mescidler
    günün her saatinde bu işlevlerini yapmalıdır. Müslümanların hayatı
    ile mescid arasında sıkı bir bağ vardır. Yüce Peygamber lisânıyla
    gönlü mescide bağlı olan gençler övülmüş, cemaatle namaz teşvik
    edilmiş, cemaatle kılınan namaz yirmi yedi derece üstün tutulmuştur.
    Orada yüksek sesle konuşmak, alışveriş yapmak doğru değildir.
    Ancak bu demek değildir ki oralarda sadece belli konuşmalar yapılır,
    müslümanların dünya işleriyle ilgili konuşulmaz. Şüphesiz müslümanların
    bir araya gelme yeri olan mescidlerde müslümanların sorunlarından
    konuşulmaksızın söz açmak mümkün değildir. Dünya
    kelâmı konuşmadan, ibâdet de eksik olacaktır; âhirete ancak dünya
    kapısından geçilebileceği için, dünya kelâmının hayırlıları, hayırlı
    yerlerde daha çok konuşulacaktır.
    Müslüman toplumu ve onlardaki İslâmî hayatı ve şuuru mescidler
    ayakta tutar. Mescidler bu görevlerini yapamaz duruma gelince,
    sıradan birer bina durumuna veya tarihî eser konumuna düşerler.
    Bugün bazı ülkelerdeki mescidler, devlet kurumu gibi, resmî daire
    şeklinde işlev görmekte, oradaki tüm faâliyetler, tâğûtî rejimler
    tarafından ücretli köleler eliyle ve resmî kanunlarla belirlenen
    esaslarla yönlendirilmektedir. Özellikle Avrupa ülkelerindeki Türklerin
    açtığı mescidler ya belli bir hizbin (grubun), yahut bir siyasî
    rejimin elindedir. Herkes elinde tuttuğu mescidi kendi anlayışının,
    kendi ideolojisinin propaganda yeri olarak kullanabiliyor. “Falancıların
    mescidi, filancıların mescidi” deniyor. Hâlbuki Kur’an’a göre,
    mescidler sadece Allah’ındır, Allah içindir; orada sadece O’na çağrı
    yapılır.480
    Gayrı müslimlerin eline geçen İslâm topraklarındaki mescidlerin
    pek çoğu yakılıp yıkıldı veya amaçları dışında kullanılır oldu.
    Onlardan geriye ya birer enkaz, ya da hazin hâtıralar kaldı. Bize düşen
    görev camiileri, mescidleri amacına uygun kullanmak, görünür
    veya görünmez işgalle, amacından saptırılan mescidleri kurtarmak
    ve mescidleri hayatımızın merkezine yerleştirip kurtulmaktır.
    Kur’an’da mescidlerin Allah için yapılan binalar olduğu vurgu-
    480 72/Cinn, 18
    166 Dâvet
    lanarak, kullanılışında da sadece Allah’a ibâdete tahsis edilmesi
    gerektiği belirtilmiştir. Hıristiyanlar kiliselerinde, yahûdiler de havralarında
    Allah’a şirk koşup O’ndan başkasına da duâ edip yalvararak,
    başkasını imdada çağırarak mâbedlerini puthaneye çevirdikleri
    gibi, mü’minlerin de mescidlerde böyle yapmamaları kesin bir dille
    ihtar edilir: “Mescidler, şüphesiz Allah’ındır. O halde, Allah ile birlikte
    başkasını/başkasına çağırmayın, başka kimseye duâ edip yalvarmayın
    (ve kulluk etmeyin).” 481Bu âyetteki “mescidler” kelimesi
    şu şekillerde tefsir edilmiştir: 1) Namaz kılmak için binâ edilmiş
    yerler, câmiler, 2) Namaz ve ibâdet yalnız câmilere ve belli yerlere
    hasredilmiş olmadığından, bütün yeryüzü, 3) Bütün mescidlerin
    kıblesi olduğundan, “Mescid-i Harâm”, 4) Secde ederken yere temas
    eden organlar. Dolayısıyla, Mescid-i Haram ve içinde namaz kılınan
    bütün câmi ve mescidler Allah’ın olduğu gibi, tüm yeryüzü mescidi
    de, insanların yaratıcısı önünde kulluk ve şükür simgesi olarak
    secde ettiği organları da Allah’ındır; Allah için ve Allah yolunda
    kullanılmalıdır.
    Mescid inşâ etme, îmar, tamir ve koruma hakkının sadece
    mü’minlerin, imanını eylemleriyle isbat eden, namazı ikame
    edip zekâtını veren ve Allah’tan başkasından korkmayan müttakî
    mü’minlerin hakkı olduğu, böyle şerefli bir görevi ancak böyle şerefli
    insanların yapabileceği Kur’an’da ifade edilir.482 Allah’a şirk
    koşanların, şirklerini itiraf eden veya davranışlarıyla bunu kabullenenlerin
    Allah’ın mescidlerini imar ve inşâ etmeye, hakları ve yetkileri
    yoktur; onların pis ellerini ve haram paralarını böyle mübârek
    yere bulaştırmaları yakışık almaz ve buna izin verilmemelidir.483
    Bu iki âyet, aynı zamanda mescide taraftar olup olmamayı, imanla
    küfrü ayıran bir alâmet olarak gösteriyor şeklinde de değerlendirilebilir.
    Mescidin îmarı ile ilgili ifade, mescidlerin fizikî imarları
    gibi, aynı zamanda cemaate katılarak mânevî îmar ve hayatiyetine
    katkıda bulunmayı, bir iman ve takvâ alâmeti olarak görmemizi de
    gerektirir.
    Allah’ın mescidlerinde ve yeryüzü mescidinde Allah’ın zikredilmesine,
    O’nun hatırlanıp hatırlatılmasına engel olanlardan, maddî
    ve mânevî yönden mescidleri harâb edenlerden daha büyük zâlim
    481 72/Cinn, 18
    482 9/Tevbe, 18
    483 9/Tevbe, 17
    Ahmed Kalkan 167
    olmaz. En büyük zulüm, kişileri Allah’dan alıkoymaktır.484 B âzı
    âlimler, Hz. Peygamber’in, “yeryüzü bana mescid kılındı” hadisini
    delil göstererek ibâdet edilen tüm yerlerin mescid olduğunu,
    “Allah’ın mescidlerinde O’nun adının zikredilip anılmasına engel
    olan ve mescidlerin harap olmasına çalışandan daha zâlim kim vardır?!...”
    485 âyetini de “Allah’ın dinine muhâlefet edenden daha zâlim
    kime olabilir?” şeklinde açıklar (Lisânü’l-Arab, “scd” md.). Sadece
    Allah’a ibâdet edilmesi486 gereken yeryüzü mescidinde Allah’a açıkça
    isyan edilmesi ve sadece Allah’a kulluk yapmak isteyenlere engeller
    çıkarılması, işkenceden daha büyük zulüm, insanın en doğal
    haklarına tecâvüzdür.
    MESCIDLERIN GERÇEK İŞLEVLERINE ENGEL OLANLAR,
    EN BÜYÜK ZÂLIMLERDIR
    “Allah’ın mescidlerinde O’nun adının zikredilip anılmasına engel
    olan ve onların harap olmasına çalışandan daha zâlim kim vardır?!
    Aslında bunların oralara ancak korkarak girmeleri gerekir (Başka
    türlü girmeye hakları yoktur). Bunlar için dünyada rezillik, âhirette
    de büyük azap vardır.”487
    Allah’ın mescidlerini, içlerinde Allah’ın isminin zikredilmesinden
    men eden ve o mescidlerin maddeten ve mânen harap olmasına,
    yıkılmasına, terkedilmiş kalmasına veya mescidlikten çıkarılmasına
    çalışandan daha zâlim kim vardır?! Böyle zâlimlerin cennet ile ne
    ilişkileri vardır? Her şeyin hakkı, onun lâyık olduğu yere konmasıdır.
    Zulüm de bir şeyi, kendi yerinden başka yere koymaktır. Demek
    ki, bir şey lâyık olduğu yerinden, ne kadar uzaklaştırılırsa, o kadar
    haksızlık, o kadar zulüm yapılmış olur ve o şey, ne kadar yüce ve ne
    kadar kutsal ise zulüm de o ölçüde aşırı gitmiş olur. Nitekim Allah’a
    şirk koşmak, en büyük zulümdür. Allah’ın mescidlerini, içlerinde
    Allah denilmekten, Allah’ın hükümlerinin açıklanmasından men
    etmek ve oraların harap olmalarına çalışmak da hem Allah’ın, hem
    mescidlerin, hem de insanların hakkına son derece tecâvüz demektir.
    Mescidlerin maddeten veya mânen harap olmalarına çalışmak,
    484 2/Bakara, 114
    485 2/Bakara, 114
    486 1/Fâtiha, 5
    487 2/Bakara, 114
    168 Dâvet
    zulümlerin en büyüğüdür ve bunu yapabilen zâlimler, hiçbir zulümden
    çekinmez, her türlü haksızlığı yapar, tüm şerlere kapı açarlar.
    Mescidleri/câmileri tahrip etme konusunda yarış yapan kişiden
    daha zâlimi yoktur deniliyor bu âyette. “Mescid” denilince cemaat
    halinde namaz kılınan yer anlaşıldığı gibi; hadis-i şerifte “Yeryüzü
    bana mescid kılındı” 488ifadesini de hatırlıyoruz. Yani yeryüzünde
    Allah’ın adının anılmasını engelleyen, Allah’ın hükümlerinin uygulanmasını
    istemeyen, yeryüzünde fesat ve bozgunculuk çıkaran
    kişiden daha zâlim kimse yoktur anlamına da gelir.
    Câmilerde, mânâsını anlamadan Allah’ın adını anmaya veya bir
    adı da zikir olan Kur’an’ı yüzünden okumaya kimsenin karışmadığını
    görüyoruz. Fakat, bunu bir de mânâsını anlayarak ve günlük
    hayattaki değerlendirmeleriyle söylenildiğinde, mesciddeki bu
    zikir karşısına “büyük zâlimler” çıkacaktır. İnsanın ibâdetlerine ve
    ibâdet niteliği taşıyan tüm çalışma, toplanma, eğitim, teşkilatlanma
    gibi alanlarda insanın dokunulmazlığına saldırı, büyük bir zulümdür.
    Yüce Allah, müslümanların bu zulme ve zâlimlere karşı kuvvet
    kullanmalarını istemiştir. Onların câmilere (ve câmi gibi ibâdet
    faâliyetinde bulunulan dernek, vakıf, kurs ve okullarına) korku ve
    endişe içinde girmeleri dışında girişlerini yasaklamıştır. Yani, onların
    güçlerini yok etmeyi, onları zayıf düşürmeyi, toplumda Allah’ın
    zikri karşısında hareket ederken endişe ile hareket edecek konuma
    düşürülmelerini istemiştir. Artık orada onlardan biri câmiye (ve
    câmi gibi müslümanların özel kurumlarına) girdiğinde korku içinde
    ve ürperti içinde girebilmelidir. Sonra, Yüce Allah onlara hem dünyada,
    hem de âhirette rezil olacaklarını bildirmekte ve onları böylece
    tehdit etmektedir. Zira hem dünya ve hem âhiretin tüm gücü
    Allah’ındır. İzzet ve şeref, Allah’ın, Rasûlünün ve mü’minlerindir.
    Zâlim ve azgın tasarrufları sebebiyle onların dünyada zillete, horlanmışlığa
    ve zaafa mâruz kalacaklarını, âhirette ise zâlimler için
    hazırlanan dehşetli azâba çarptırılacaklarını haber vermiştir.
    Ne şekilde olursa olsun, mescidlerde Allah’ın adının anılmasını,
    dininin tüm kapsamıyla anlatılmasını önleyen ve mescidlerin tüm
    fonksiyonlarını yerine getirmesine engel olandan daha zâlim kimse
    yoktur.
    488 Nesâî, Mesâcid 42, hadis no: 2, 56
    Ahmed Kalkan 169
    “...Aslında bunların oralara ancak korkarak girmeleri gerekir
    (Başka türlü girmeye hakları yoktur)...”489 Yani, “ibâdet yerleri
    böyle günahkâr kimselerin elinde olmamalıdır; aksine, Allah’tan
    korkanların yönetiminde olmalıdır. Müslümanların kontrolünde,
    Allah’ın dininin topluca ikamesi için hareket merkezi olan mescid,
    müslümanların kontrolünden çıktığı zaman müslümanlar için en büyük
    tehlikelerden biri olacaktır. Çünkü mescid, müslümanların buluştukları,
    dertleştikleri, yardımlaştıkları, kendi meseleleri ile ilgili
    kararlar aldıkları, kâfirlere karşı stateji belirledikleri bir sığınak, bir
    kale, İslâm devletinin bir yönetim yeridir. Allah’la beraber oldukları,
    Allah’ın emirlerine imza attıkları bir yerdir. Câmilerin birçok
    fonksiyonu yanında, en önemli ve olmazsa olmaz özelliği müslümanların
    kontrolünde olmasıdır. Câminin müslümanların kontrolünde
    olması demek, orada müslümanların sadece namaz kılmaları
    demek değildir. Câmide okunan hutbenin sadece Allah’ın hâkimiyetini
    tescil yönünde okunması, Allah düşmanlarına karşı alınması
    gereken tavrın takınılması, müslümanlar üzerindeki oyunların bozulması
    ve daha önemlisi, Allah’ın dinine gerçekten inanan, Allah’a
    hiçbir şeyi şirk koşmayan, tâğûtî rejimi kuvvetlendirmek için insanlara
    telkinde bulunmayan, zâlimlere tavır alınması gerektiğini gösteren
    samimi müslümanlar tarafından idare edilmesidir.
    Bir mescidin “Dırar” olmasının temel sebebi, taşının, halısının,
    binasının kâfir eliyle yapılması değildir. Sözgelimi, Ayasofya gibi
    nice mescidler, ilk yapılışlarında tümüyle farklı şekilde ve başka
    niyetlerle yapılmış olsalar da, müslümanların kontrolünde gerçek
    mescid halinde kullanılmasında hiçbir sakınca görülmemiştir.
    “Dırar” denilmesinin asıl sebebi, Allah’ın dininden başka din icad
    edenlerin mü’minler için tuzak kurmak, onları birbirine düşürmek,
    aralarına tefrika sokmak ve Allah’ın dinini hükümsüz bırakmaktır.
    Yani, İslâm’a ve müslümanlara zarar vermektir.490
    Mescidin gerçek anlamda işlev üstlenmesi için, kuruluşunun
    Allah rızâsı ve takvâ üzere olması ve arınmayı biricik gâye edinen
    insanların orada toplanması gerekmektedir.491 R iyâ, g österiş
    ve dünyevî çıkar için yapılan mescidlerden hayır gelmez.
    489 2/Bakara, 114
    490 9/Tevbe, 107
    491 9/Tevbe, 108
    170 Dâvet
    Böyle mescidlerde toplananların gâyesi Allah’a varmak için
    arınma olmaz.
    YERYÜZÜ MESCIDI
    Tüm yaratıklar secde halinde olduğu için, bütün kâinat bir
    mesciddir. Teshîrî secde için varlıklara evrenin mescid olduğu gibi,
    ihtiyârî secde sahibi mü’min insan için de yeryüzünün tamamı mesciddir.
    “Benim için yeryüzü temiz ve mescid kılındı. Kime namaz
    vakti gelirse, bulunduğu yerde namazını kılar.”
    492
    Allah, gerçekten iman edip sâlih amellerde bulunan mü’minleri,
    şirkten uzak kalmaları şartıyla yeryüzünde iktidar sahibi yapacağını
    vaad etmiştir.493 B u vasıftaki mü’minler, yeryüzünün vârisleridir.
    Allah, onlardan yeryüzünü mescid edinerek kendilerine verilen miraslarına
    sahip çıkmalarını istemektedir.494
    O yüzden mü’minler yeryüzü mescidindeki her çeşit şirk ve küfür
    ögelerine tavır almalı, bütün yeryüzünden fitneyi kaldırmak için
    her çeşit yolla savaş vermeli,495 Allah’ın hâkimiyetinin tüm yeryüzü
    mescidinde geçerli olması için tüm imkânlarıyla gayret etmelidir.
    Mü’minler, hem çevrelerindeki “mescid” adındaki mâbedlerine sahip
    çıkmalı ve hem de tüm yeryüzü mescidine “mescid” özellikleri
    kazandırarak sahip çıkmalı, mescidlerdeki putları devirmelidir.
    Birer pislik496 olan müşrikler yeryüzü mescidini işgal ettiklerinden,
    tüm putlar ve putçulardan, tâğut ve zâlimlerden mescidlerimizi kurtarmadığımız
    sürece köleliğimiz devam edecektir.
    En kutsal yerlerini müşriklere teslim eden kimselerin kafalarının
    ve gönüllerinin de hür olduğu, evlerinde ve işyerlerinde, sokaklarında
    ve caddelerinde özgürce İslâm’ı yaşayabilecekleri düşünülemez.
    Hayatın ibâdet haline gelebilmesi için, ortamın mescid halinde olması
    lâzımdır. Mescidlerin de insanı kurtarması için takvâ mescidi
    olması ve dırar mescidine en küçük çapta benzememesi gerekiyor.
    492 Müslim, Mesâcid 3, hadis no: 521; Buhârî, Salât 56, hadis no: 84
    493 24/Nûr, 55
    494 28/Kasas, 5-6
    495 2/Bakara, 193; 8/Enfâl, 39
    496 9/Tevbe, 28
    Ahmed Kalkan 171
    CÂMILERIMIZIN YENIDEN İHYÂSI
    Câmilerimizin dışı kâfirleri, içi şuurlu mü’minleri yakıyor.
    Mü’minlerin problemlerini halledecek mekânın, çağımızdaki şuursuz
    mü’minlerin sebep veya en azından seyirci olduğu problemler
    saymakla bitmiyor. İmamların maaşlarının kaynağı ve veriliş sebebi,
    câmilerin ve imamların özgür olup olmadığı gibi hayatî sorunlar...
    Eskiden câmilerin onarım, tâmir ve günlük masrafları ve
    imamların maaşları başta olmak üzere, câmi kursları, cemaatin
    yetişmesi için gerekli harcamalar, müslüman zenginler tarafından
    oluşturulmuş özel vakıflar/akarlar sayesinde yürütülüyordu. Yani,
    ne laik düzenlerin ve ne de fert olarak bir müslüman şahsın maaş
    veya yardımı ile kendisine bağlayıp kendi zihniyetine göre hizmet
    beklentisi olmuyodu. Câmi içindeki hizmet ve faâliyetler, tüzel kişilik
    olarak cemaatler ve vakıflar eliyle, Kur’an’da belirtilen câmiyi
    îmar etme hakkı olanlar497 tarafından yapılmayınca, devletin emrinde
    namaz kıldırma memurları, laik düzenden sadece maaş almıyor,
    emir de alıyorlar. Eski vakıfların tümüne el koyan T.C. yeni
    vakfiyelere (câmi bahçesine yapılan binalara) de el koyuyor. Müslümanlar
    da, câmi ve çevresine binalar ve yatırımlar yaparak, farkında
    olmadan devlete çalışmış oluyor.
    Sayılamayacak kadar çok vakıf mallarına el koyan, şimdiki câmi
    çevresinde yapılanlara da sahip çıkan Vakıflar Genel Müdürlüğü, bu
    paraların bir kısmı ile Vakıflar Bankası kurmuş, diğerleri de devlet
    kurumlarına ve vakıfla hiç ilgisi olmayan kişi ve kuruluşlara dağıtılmıştır.
    Câmileri cemaatlerin, İslâmî sivil toplum kuruluşlarının yönetmesi,
    Dine özgürlük ve laiklik gereği olduğu halde, böyle olmuyor.
    Eskiden olduğu gibi, köylü veya mahalle sâkinleri imamlara maaş
    versin demek de problemi temelden çözmüyor; o zaman eskiden
    köylerde, köy imamlarına karşı bakıştaki müşkiller hortlayacaktır:
    Hocaların çok yemesi, halkın eline bakması...
    Mescidlerden yola çıkılarak, oradan İslâm’ın öğrenilip yaşanması,
    hâkim olması halka halka yayılarak toplumu hükmü altına alması
    gerektiği halde; bugünkü mescidler, aslî görevlerinin çoğunu yerine
    getirmemektedir. Tâğutlar ve onların rejimleri, çeşitli bas-
    497 9/Tevbe, 17-18
    172 Dâvet
    kı ve dayatmalarıyla İslâm dünyasındaki mescidlerin çoğunu
    mahkûm etmiş, hapishaneye çevirmiştir.
    Câmiler, müslümanların her çeşit ibâdet, buluşma ve görüşme,
    önemli meselelerini müzâkere etme, dinin emir veya tavsiye ettiği
    birtakım hizmetleri gerçekleştirmek üzere faâliyetlerde bulunma
    yerleridir. Bu kutsal mekânları laik devletin kontrol altına alması
    ve işlevlerini de yalnızca namaz ibâdetinden ibaret kılması;
    dine, sünnete, hukuka aykırıdır. Câmilerde yapılan vaazların
    ve hutbelerin devlet tarafından kontrolü, hele devlet tarafından
    hazırlanıp papağan yerine konanların eline tutuşturulması, kesinlikle
    din özgürlüğüne müdâhale anlamı taşır.
    Câmiler ilk kuruluşundaki örnek uygulamaya göre birden fazla
    iş ve ihtiyaç için kullanılırdı. Câminin fonksiyonları bölümünde bu
    konu yeterince ifade edildi. Eğer biri çıkar da “bunlar tarîhîdir, o
    günkü ihtiyaç ve imkânsızlıklara bağlıdır, bugün bu işler için ayrı
    mekânlar ve kurumlar vardır” diyecek olursa, kendisine şu cevap
    verilir: Bunlar doğru olabilir, ancak, bu tarihî uygulama iki şeye kesin
    delildir: 1- Câmiler yalnızca namaz kılmak için değildir. 2- Müslümanların
    din işleri, dünya işlerinden ayrı değildir; din ile dünya
    iç içedir. Kur’an ve Sünnet, hem din hayatını hem de dünya hayatını
    düzenlemek, yönlendirmek, yönetmek için gönderilmiştir.
    İyi niyetli halk tarafından büyük fedâkârlıklarla yapılan câmilere
    Diyânet hemen el koyar. Maksat, orada kendisinin anlattığı devletin
    dininden farklı bir dinin anlatılmasına, yaşanmasına engel olmaktır.
    Câmiler, Diyanet eliyle devlet dairesi haline gelmiştir; İmamlar
    da namaz kıldırma memuru. İşgal edilen bu mekânlar, mü’minler
    için zararlı mıdır (Dırar mescidi midir), tartışılmalı ama, devlet için
    öylesine faydalı yerlerdir ki, devlet bu yerlerin kendi kontrolünde
    olmak şartıyla sayılarının artmasından memnun bile oluyor. Haftada
    bir gün, o kadar insana Cuma günü anlatacağı mesajları neden
    fırsat bilmesin? O kadar insan zorla toplanmaya çalışılsa bu kadar
    başarılı olunmaz.
    Bu konuda Abdurrahman Dilipak’a kulak verelim: “Şimdi modern
    din adamı adına, Kemalist imam görüntüsü altında İslâm’a
    ve müslümanlara karşı bir tehdit odağı oluşturulmak isteniyor.
    İslâm’da din adamı, ruhban sınıfı yok, ama bu düzen içinde
    bunlar var. Bu tip insanlar, sadece Cuma namazında imama ihtiAhmed
    Kalkan 173
    yaç duyuyor olsa gerekir. Ömürleri boyunca İslâm’a ve müslümanlara
    saldırdıktan sonra, bir maaş karşılığı susturulmuş imamların
    öncülüğünde, ne olur ne olmaz, yarın âhirette belki lâzım olur diye,
    biraz da -hâşâ- Allah’ı kandırmak istercesine müslümanların kendileri
    hakkında iyi şahitlik yapmasını isterler. Müslüman mezarlığına
    gömülmek, garip bir tutkudur onlar için. Bu iş için, fazla baş ağrıtmayan,
    ölülerin arkasından kırkıncı günlerinde şen şakrak mevlitler
    okuyacak bir aydın imama ihtiyaçları vardır.
    Câmilerimizin sosyal mimarisini kaybettik. Câmi, eski hali ile
    hayatı kuşatan bir mekândı. İbâdet, bizim dinimizde kapsamlı bir
    kavramdır. Günümüzdeki şekliyle câmiler, dinin hapsedildiği, ya
    da hapsedilmek istendiği hapishaneler gibidir... İmamlar da bu
    hapishanelerin gardiyanları. Kimileri, buraya gelen insanları
    avlayarak onları din adına uyuşturarak kendi çıkarları yönünde
    kullanmak istemektedirler. Ucuz bir oy deposu, ucuz bir fedâiler
    mangası!
    Câmiler, şimdi sadece beş vakit namazın cemaatle kılındığı mescidlerdir.
    Câmi günlük hayattaki ekonomik, sosyal, kültürel fonksiyonunu
    büyük ölçüde yitirdi. Câmiler birbirinin dertleri ile
    dertlenmeyen, hatta birbirini tanımayan yaşlı insanların gelip
    gittikleri bir yer haline getirilmek istenmektedir. Cemaat imamın,
    imam cemaatin jurnalcisi olacaktır! Ne müthiş bir komplo.
    Namaz dışında câmilerin kapısına artık kilit vuruluyor. Câmi,
    müslümanların meşveret yeri olmaktan çıktı. Hutbeler ve vaazlar sivil
    karakterli, dinin özünden alınan ilhamlarla günün problemlerine
    çözüm getiren şeyler değil. Çoğu câmide okunan hutbe ve vaazları
    bir başka şekli ile bir kilise papazının ya da budist bir râhibin
    vaazlarında duyabilirsiniz. On emir”den ibaret ya da hıristiyanlaştırılmış,
    sadece kişisel ahlâka indirgenmiş bir din.
    Câmi, ilk zamanlarda siyasî, sosyal, kültürel bir merkezdi. Giderek
    İslâmî yapı içinde mimarî bir üslûp kazanarak kurumlaştı.
    Şifâhâneleri, aş evleri, medresesi, öğrencilerin ve gariplerin barınacağı
    bir yer, buluşma ve müşâvere yeri, kütüphanesi ve vakfiyeleri
    ile hayatın en can alıcı noktalarında yer alırdı. Câmi her şeydi.
    Bugün ise, bütün bu boyutlarından yalıtılmış, tek boyutlu soluk bir
    renktir sadece. Şükürler olsun ki, bu durum giderek pozitif yönde
    değişmekte, câmi yeniden aslî yapısına doğru bir evrim süreci içinde
    bulunmaktadır.
    174 Dâvet
    Câminin siyasî merkezlerin güdümünde rûhâniyetini yitirmesiyle,
    müslümanlar câmi dışında bizzat hayatın içinde örgütlenmeye,
    câminin fonksiyonunu kendi evlerine, işlerine, sosyal
    hayatlarına, kültür dünyalarına taşıma gayretine girmişlerdir.
    Şunda kuşku yok ki, câmilerin biraz daha dejenere edilmesi ile,
    bu dejenerasyona teslim olan mekânlar ve kişiler İslâm toplumundan
    tecrit edilecek ve dırar mescidi kavramı yeniden uyanacaktır.
    İmamlara bunca maaşı niye veriyorlar dersiniz? Çok sevdikleri
    için, dine imana hizmet olsun diye mi? Yoo, onlara maaş verenler,
    onların ellerine kendi bildirilerini tutuşturup okutmak için...
    Bunda da çok başarılı değiller. Ama yine de güçlü bir oto sansür, oto
    kontrol mekanizması var.
    İmamlık bir meslektir artık. İmam-Hatip okulları, Meslek liseleri
    değil mi? Bir İmam-Hatip öğretmenine soruyorsunuz: “Hangi
    derse giriyorsunuz?” Cevap veriyor: “Meslek dersleri öğretmeniyim.”
    Sormak gerek: “Müslümanlık ne zamandan beri meslek oldu,
    ya da din?! O kardeşimize kızmamak gerek. Bu işin raconu böyle.
    Resmî yazışmalarda İmam-Hatip Lisesi bir meslek okulu; ama sıra
    maaş ödemeye gelince, normal lise statüsünde ödüyorlar. Ne kurtarsak
    kâr hesabı. Tam iki yüzlü bir politika. İmam-Hatip Liselerinde
    kız öğrencilerin başlarını örtmeleri resmen yasak. Tabii, Heybeliada
    papaz okulu talebelerine güçleri yetmez, hınçlarını bizimkilerden
    alıyorlar. Niye örgütlediler İmam-Hatip okullarını? Aydın din adamı
    yetiştirmek için. Ölülerini yıkayıp Allah önünde kendileri hakkında
    yalancı şahitlik yapsınlar diye. Ama, olmadı... Tutmadı.
    Sanırım câmide bizim görevimiz kısa sûreleri çabuk çabuk okuyarak
    işimizi bitirip câmiden ayrılmak olmamalı. İmamların görevi
    namaz kıldırmakla bitmiyor, eğer arkalarında cemaat var ise... Şöyle
    yapmamız gerekirdi: Özellikle câmilerin anlamı da burada gizlidir.
    İmamlar, bilen insanlar olarak Kur’an’dan öyle âyetler seçerek okumalılar
    ki, müslümanlar o günün çokça konuşulup tartışılan meselesini
    Kur’anî gözle görüp anlayabilsinler. Hz. Peygamber zamanında
    bu, temelde böyle idi. Çünkü âyetler, olaylar üzerine nâzil oluyor,
    Peygamberimiz onu okuyor ve sonra onu açıklıyordu. Biz de bugün
    yeniden olayların üzerine sanki Kur’an yeniden nâzil oluyormuş
    gibi namazda onları okumalıyız.
    Evet, evet... Namazda okumamız gereken âyetler, o günün üzerinde
    tartıştığımız, konuştuğumuz ya da sorumluluk alanımıza giren
    Ahmed Kalkan 175
    şeyler olmalı. Müslümanlar bunu evrensel bir bildirinin ardından,
    yaklaşık iki milyar müslümanın mânevî huzuru ile Allah’ın evinde
    ve O’nun önünde namaz öncesi, sonrası okuyup açıklamalıdır. Böylece
    namaz, müslümanın sorumluluklarını kuşandığı bir mekân olacak.
    Müslümanlar günde beş defa Allah’ın evinden mânevî nitelikli
    dünyevî görevlerle ve bilgilerle donanmış olarak bir cemaat bilinci
    ile ayrılmış olacaklardır. Cemaat olmanın anlamı da budur. Katılan,
    karşı çıkan, konuşan ve sorumluluk yüklenen bir insan.
    Tartışıp durduğumuz şey fâiz mi, zulüm mü, başörtüsü mü, haksızlıklar
    mı? Küfür mü, ahlâksızlık mı? Kur’an’ın hükmünü okur
    imam efendi ve namazdan sonra da oturur konuşuruz. Allah’ın hükmü
    üzerinde. Sorun ve çözüm yolları üzerinde düşünür, görüşlerimizi
    koyarız. Tartışmayız; ittifak etmişsek birlikte, ihtilâf etmişsek
    meşrû zeminde birbirimizi mâzur görerek herkes Allah’a vereceği
    hesabına göre sorumluluklarımızı kuşanırız. Ve namaz; donanma,
    namazlar arası zamanlar eylem vaktidir bizim için. Ve ibâdetimiz
    süreklidir. Sorumluluk şuuru ile hareket eden bir insan, âdeta bütün
    zaman namazdadır. Kıyamdadır, rükûdadır ve secdededir. Her yer
    mesciddir onun için.
    İşte öyle olmasın diye, “câmilerde dünya kelâmı edilmez” diyorlar.
    Oysa din bu dünya içindir. Ve bizim dinimiz dünyayı ve hayatı
    kuşatır. Câmi, müslümanların cem’ olup toplandığı, namazda okudukları
    âyetleri Peygamberî bir metotla sorumluluğa dönüştürme
    mekânıdır.”498
    Din ıstılahında imam “devlet başkanı” demektir. Din ve dünyayı
    ayrı düşünen inanç sonucu devletin başındakilere değil de sadece
    câmide namaz kıldıranlara bu isim münhasır olmuştur. Hâlbuki
    imam “otorite” demektir. Devletin başı, hem idarî işlerde, hem de
    dinin diğer sahalarında en üst makamdaki zat demektir. Cumâ’yı
    o, ya da onun vekili kıldırır. Onun adına hutbe okunur. Böyle iken
    bugün imam, beşinci sınıf devlet memuru sayılmaktadır.
    İmam ve müezzine “din görevlisi” demek çok sakıncalıdır. Dinimizin
    bu şekilde görevlendirdiği birileri yoktur. İslâm’da kim daha
    ehil ise, o kişi müslümanların önüne geçer, imam olur ve namaz kıldırır.
    Namaz dışında da bu kimseler, cemaatin her türlü işinde istişâ-
    498 Abdurrahman Dilipak, Bu Din Benim Dinim Değil, İşaret/Ferşat Y. s. 33-35, 48-49
    176 Dâvet
    re edeceği, sözünü dinleyeceği selâhiyetli kimselerdir. İmam, devletin
    memuru statüsünde değil; halkın ve cemaatin içerisinde ilmiyle,
    ahlâkıyla, irfânıyla sivrilmiş örnek alınacak şahıs demektir. Aynı
    zamanda o Peygamber’in vekilidir/olmalıdır. Mihrap, Peygamberin
    hakkıdır. Hz. Peygamber’den sonra ise O’nun vekillerine emânet
    edilmiştir. İmam olan şahısların bu sorumluluğu takdir edebilecek
    ve taşıyabilecek kabiliyet ve kapasitede olmaları gerektiği gibi, cemaatin
    de imamı, Peygamber’in vekili mevkiinde görüp ona itaat
    ve saygıyı elden bırakmaması gerekmektedir. İmamı, sadece namaz
    için görevlendirilmiş bir “namaz kıldırma memuru” gibi görmek din
    ile devlet, din ile dünya işlerini birbirinden ayrı gören laik bir anlayışın
    ürünüdür. Bu anlayış ile namazın gerçek mânâsına erebilmek,
    hiç de mümkün olmayacaktır.
    Mihrâbın ve bu mevkînin hakkını verebilecek gerçek imamlar
    yetiştirmek, bu ümmetin boynuna borçtur. Ümmetin kurtuluşu, ancak,
    ehil âlimler ve imamların yetiştirilmesiyle gerçekleşecektir.
    Cenâze ve mevlit peşinden koşmayan, nikâh ve hatim paralarına tenezzül
    etmeyen ehl-i Kur’an, hamele-i Kur’an imam ve müezzinler
    tasavvur ettiğimiz takdirde ve bunun tedbirlerini aldığımız zaman
    din ve dindara bakış da bugünkü halinden çok farklı olacaktır.
    Namaz kılanların imamlığa geçecek kişiyi seçmeleri haklarıdır.
    Mescit ehli, devamlı namaz kıldıracak kişiyi kendileri seçer. Eğer
    ihtilâf ederlerse, çoğunluğun seçtiği namazı kıldırır. Kişinin, cemaat
    istemediği takdirde imamlığa yeltenmesi doğru değildir. “Üç
    kişinin namazları kabul olmaz. Bunlardan birisi, cemaat istemediği
    halde imamlık yapmak isteyen kişidir...”499 ; “Üç kişi vardır ki,
    namazları kulaklarını aşmaz: Kerih gördükleri halde bir cemaate
    imamlık yapan kişi...” 500
    İmamlık, cemaatle namazda bir esastır. İmam olacak kişi, namaz
    kılanların rızâsı esasına göre seçilir. Namaz imamlığı, “din adamları”
    denilen bir gruba tahsis edilen dinî bir makam değildir. Herhangi
    bir müslüman bu vazifeyi üstlenebilir. Ancak, kişinin ehliyetli olup
    olmadığı esas alınarak ona en lâyık olan tesbit edilmelidir.
    Bu imamlık anlayışı, bütün işlerinde bir idârecinin bulunmasının
    gerekliliğini ilham eder. Bu kişiler tavsiye ve nasihatlerle onu
    499 Ebû Dâvud, Salât 63
    500 Tirmizî
    Ahmed Kalkan 177
    korurlar. Yine onlar, tâbi olanlarına Allah’a itaat konusunda insanlara
    uydukları güzel bir örnek olurlar. Müslümanlar, siyasî, sosyal
    ve cihadla ilgili işlerinde imamlığı/yöneticiliği ihmal ettiği takdirde
    bütün işlerinde aksamalar ortaya çıkacaktır. Çünkü zulmü önlemek,
    adâleti yaymak, dinî vecîbeleri yerine getirmek, Allah yolunda cihad
    gibi bütün faâliyetler (ahkâm ve muâmelât) durur. Dinde sadece
    fertle ilgili farzlar kalır. Namaz için imam seçimindeki prensip neyse,
    imam/yönetici seçimindeki prensip de odur.
    Sahâbe de konuyu böyle değerlendirmiş, son zamanki hastalığında
    Hz. Ebûbekir’i namaz imamlığına geçiren Peygamberimiz’in
    bu uygulamasından yola çıkarak, yönetici anlamındaki imamlık
    konusunda da Peygamber’in onu işaret ettiği sonucu çıkarmış ve o
    şekilde uygulamıştır. Yönetici anlamındaki imam da, namaz imamlığında
    olduğu gibi, cemaatin/toplumun rızâsı (bey’ati) ve onlarla
    müşâvere ile seçilir. İnsanlar bu konuda ihtilâfa düşerlerse hak sahibi,
    müslüman cumhurun/çoğunluğun seçtiği/bey’at ettiği kişidir.
    Bir müslüman seçildiği zaman, artık ona, namaz imamına uyulduğu
    gibi uyulur. Namaz imamı yanılınca, imamın arkasındakiler,
    nasıl ve hangi usûlle imamı düzeltiyorlarsa, aynı şekilde imam/
    halîfe yanıldığı, yanlış davranışlarda bulunduğu zaman düzeltilmesi
    gerekir. Meselâ imam, namazın rekâtlarını ziyâde ederse ona uyulmaz;
    tesbih ve tekbir gibi bir usûlle hatırlatılır, doğru olana sevkedilir.
    Hz. Ömer de devlet başkanı iken Cuma namazı kıldırdığında
    hutbede cemaate soruyordu: “Ben Haktan ayrılırsam ne yaparsınız?”
    Cemaatten ses yükseliyordu: “Kılıçlarımızla düzeltiriz.” Hz.
    Ömer: “Bana bu şuurda cemaaat verdiği için Allah’a hamd u senâlar
    olsun!” diye şükrediyordu.
    Cemaatle namaz, yöneticiler için de bir eğitim ve genel yönetim
    sahasında sâlih gâyeler için bir enerjidir. Cemaatle/toplumla istişâre
    etmek, onların hesap sormalarına karşı hesap vermek, onlara nasihat
    etmek, onların tercih ve eleştirilerine kulak vermek için halife
    anlamındaki imamın, namaz imamlığını da yapması gerekli görülmüştür.
    Zaten namaz, mü’minin hayatında prototiptir. Mü’minlerin
    her işi, her şeyi namaza benzemeli, namazdaki gibi ibâdet bilinciyle
    yerine getirilmelidir.
    İmam, namaz için tâyin edilen vakitten geç kaldığı zaman bek178
    Dâvet
    lenmez. Cemaat, onun yerine namaz kıldıracak başka bir kişiyi öne
    geçirir. Hz. Peygamber, namaza çıkmakta gecikince sahâbe böyle
    yapardı.501
    Müslümanın gördüğü her cemaatte, kendisine diğer sosyal ilişkilerde
    ve özellikle İslâmî devletin yöneticisiyle (imamla) ilişkileri
    açısından bir eğitim ve bütünlük vardır. Meselâ, namazda, imamın
    hemen arkasında ehliyetli (muttakî ve ilim sahibi) kişiler vardır/olmalıdır.
    İmam hata yaptığı zaman ona hatırlatır, âyetleri karıştırdığı
    zaman onu düzeltirler. İmamlık makamı boş kaldığı zaman, imam
    bir özürden dolayı devam edemeyeceğinde onlar bu görevi üstlenirler.
    “Benim arkamda sizden, akıllı ve yanlışları düzeltme gücüne sahip
    olanlar dursun.” 502 Bu durum, büyük imamlık için de geçerlidir.
    Namaz, müslümanlara, yöneticilerinin etrafını sâlih, ilim sahibi ve
    ehil kimselerle çevirmeyi öğretir. Onlar danışma meclisini, istişâre
    heyetini oluştururlar. İmamlarını nasihatleriyle yönlendirir, genel işlerde
    onu vekil kılarlar, yanıldıklarında onu hemen düzeltirler.
    Neredeyse imâmet-i suğrâ (namaz imamlığı) ile, imâmet-i kübrâ
    (devlet başkanlığı)nın hükümleri aynıdır. Bu durum, dinin tekâmülüne
    ve hayatın bütün safhalarındaki hükümlerinin muntazamlığına
    ve her işin ibâdet olmasına delildir. Bu, onun tek kaynağı olmasındandır;
    dünya ile âhiretin, din ile hayatın bir bütün kabul edilip ayrılmaması
    ile ilgilidir. Din, müslümanın hayatının bütününe hitap
    eder. Onda hayatın özel ve genel değerleriyle ibâdet ve hükümleri
    arasında ayrılık yoktur. Dinin eğitim anlayışı, insanı her yönüyle
    kuşatır, kendisini, ortağı olmayan tek bir Allah’a teslim etmek, namazın
    ve diğer ibâdetlerin, hayatın ve ölümün; âlemlerin Rabbı olan
    Allah’a âit olması için tek metodda şekillenir.503
    İmam denilince, sözlük anlamına da uygun olarak, çevresine
    önderlik ve öncülük eden kimse anlaşılır. Bunun için imamın, hem
    namaz ibâdetinin, hem de her türlü hayırlı hizmetin yerine getirilmesinde
    toplumuna önderlik etmesi, ilim ve ahlâkıyla, söz ve davranışlarıyla
    insanların takdirini kazanması beklenir. Tabii, her şeyden
    önce, imâmet-i kübrâ için olduğu gibi, namaz imamının da müslüman
    olması gerekir. Bazılarının, “bu da mevzû mu edilir, tabii ki
    imamların hepsi müslümandır” diyecekleri büyük ihtimaldir. Ama
    günümüzde imamlarda aranacak ilk şart, onların her çeşit şirkten
    501 Ebû Dâvud
    502 Müslim
    503 Bkz. Hasan Turâbî, Namaz, Risale Y. s. 141-148
    Ahmed Kalkan 179
    arınmış, sadece Allah’tan korkan muvahhid birer müslüman olmalarıdır.
    İmamlar ve cemaatler, gereği gibi muvahhid mü’min olsalar,
    nihâi tercihlerini Allah’tan ve âhiretten yana yapsalar, her şey bir
    başka olacaktır.
    Mü’minlerin imamı/lideri, ancak mü’minlerden olur. Herhangi
    bir kâfirin mü’minlere yönetici olma hakkı yoktur. “Allah kâfirlere
    mü’minler üzerine asla velâyet hakkı tanımamıştır.”504 Ü mmetin
    ekserisi, müslüman olduğu halde fâsık veya zâlim olan birisinin
    de imam ve yönetici olma hakkına sahip olmadığı görüşündedir.
    Bu anlayış, Kur’an’da “imam” ve “itaat” kavramıyla ilgili âyetler
    değerlendirildiğinde tercih etmek zorunda olduğumuz bir tavırdır.
    Kur’an’da kâfirlerin, ancak kâfirlere imam olduğu, kendisine uyanları
    ateşe/cehenneme ulaştıracağı ifade edilir.505 Fâsık ve zâlimlerin
    de, ancak kendileri gibi imamları olacaktır. Çünkü insanlar nasıl
    iseler, öyle idarecilere/imamlara müstahak olacak ve o şekilde yönetileceklerdir.
    İslâm kültüründe ve tarihimizde “imam”, sıfatının devlet başkanına
    verilen ad olduğu, devlet başkanlarının aynı zamanda imamlık
    yaptığını biliyoruz. Şimdi, fıkra ve karikatür kahramanı, gerici, yobaz
    gibi damgalara aday, toplumda ağırlığı olmayan biri konumunda.
    İlköğretim yaşlarındaki çocuklara sorun bakalım, içlerinden hiç,
    “ben, büyüyünce imam olacağım!” diyen çıkacak mı?
    “Müftü” fetva veren demektir. Bugün fetva için müftülere danışan
    var mı, hiç sanmam. Onlar personel işlerine bakan müdür/âmir
    konumundalar, resmi formaliteleri yerine getirmeye, biraz da devlet
    ile vatandaşı kaynaştırmaya çalışan insanlar olarak gözükmektedir.
    Diyanet teşkilâtı, çok boyutlu kanayan ve kokuşan bir yara ve ameliyatsız
    çözümü mümkün olmayan bir yapı...
    Hutbe konuları... (spor, milli bayramlar, ağaç yetiştirme, veremle
    savaş, trafik vb. devletin ihtiyaç duyduğu durumlarda hangi konu
    gerekiyorsa...) Ve lânetlik suçun bazı câmilerde işlenmediğini kimse
    iddia edemez: Hakkı gizlemek, hatta çarpıtmak, hakla bâtılı karıştırmak;
    yani dilsiz şeytanlık.
    504 4/Nisâ, 141
    505 28/Kasas, 41; 17/İsrâ, 71
    180 Dâvet
    DIYANETIN HUTBELERINDEN KÜÇÜK BIRER KESIT
    1973’te basılan, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlarından “Hutbeler”
    adlı kitaptaki hutbe konularından bazıları şunlar: “Hâkimiyet
    Milletindir”, “Hürriyet ve Adâlet Sevgisi”, “Yurt Sevgisi ve Vatana
    Bağlılık”, “Vatan Sevgisi”, “Askerlik Sevgisi”, “Dinimiz Kaçakçılığın
    Her Çeşidini Yasaklamıştır”, “Millî ve Dinî An’anelerimize
    Bağlı Kalalım”, “Ormanların Korunması ve Ağaç Yetiştirilmesi”,
    “Dinimizin Zenaat ve Tekniğe Verdiği Önem”.
    Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlarından, 1981 yılında basılan ve
    kapağında “Atatürk’ün Doğumunun 100. Yılı Dolayısıyla” diye not
    düşülmüş, câmilerde İmam-Hatiplik yapanlara hutbe olarak yararlanmaları
    için hazırlanan “İmam-Hatipler İçin Örnek Metinler” adlı
    kitaptan birkaç konu/hutbe başlığını sayalım: “Yurtta ve Cihanda
    Sulh”, “Türk Devleti, Ülkesi ve Milletiyle Bölünmez Bir Bütündür”,
    “Türklük ve Müslümanlık”, “Çalışmak Bir İbâdettir”, “Vatan ve
    Millet Sevgisi”, “Askerlik ve Yurt Savunması”, “Cumhuriyet Fazilettir”,
    “Milli Hâkimiyet Bayramı”, “Çanakkale Zaferi”, “30 Ağustos
    Zaferi”, “Vergi Vermek Çok Önemli Bir Vatandaşlık Görevidir”,
    “Ağaç ve Orman Sevgisi”, “Yerli Malı Kullanalım”, “Kaçakçılık ve
    Karaborsacılık”, “Anarşi, Terör ve Bozgunculuk”, “Turizmin Önemi”.
    Cuma, bayram ve teravih namazları öncesi yapılan vaazlar, canlılığını
    yitirdi. Her iki anlamda “canlı” değil öğüt ve nasihatler. Meslek
    anlayışıyla ve görev icabı yapılması yönüyle canlı ve heyecanlı,
    diriltici içerik ve üslûp tutturulamadığı gibi; çoğu câmide canlı bir
    konuşmacı yok kürsülerde, sayılı birkaç câmide bir vâizin konuşması,
    kablo ile sadece ses olarak diğer câmilere ulaşıyor; telefon dinler
    gibi, uzaktan kumandalı şekilde vaazlar icrâ ediliyor. Böylece bir
    taşla çok kuş vurulduğu düşünülüyor, ama vaazlar da kuşa benzetiliyor.
    Resmî yetkililer, birkaç resmî vâizi seçerek, onları kontrol
    altında tutarak yönlendirmeyi daha kolay görüyor olmalı. Yarın
    imamlar da vâizler gibi cansız ve sanal olursa şaşırmayın. Bir câmiden,
    hatta sadece Ankara’dan tek bir merkezden imam tekbir getirir,
    bulunduğu câmide sesi elektronik aygıtlarla duyan cemaat, o komuta
    uyarak rükûya ve secdeye gidebilir. “Olmaz, olmaz!” demeyin; burası
    Türkiye; olmaz olmaz! Bunun ilk adımı olarak, bazı şehirlerde
    uygulanan ve kısa zamanda bütün câmilerde tatbik edilecek olan bir
    ilçe veya şehirdeki tüm câmi minârelerinden canlı okunan ezanların
    Ahmed Kalkan 181
    yerine, tek bir yerden okunup kablo ile diğer minarelere gönderilen
    ezan seslerini hepiniz bilirsiniz.
    İslâm hâkimiyetinde her yer, üzerinde namaz kılınabilecek temizlikte
    olacağı, yani mescide benzeyeceği gibi, küfrün egemenliğindeki
    günümüzde de her yer tapınaklara benziyor. Müzikholler,
    stadlar, borsalar, bankalar, nice kurumlar, kanallar, sokaklar, çarşılar...
    mâbed değil de nedir? Oradaki insanlar, ibâdet halinde değiller
    mi dersiniz? Günümüz insanı, çok kıbleli, çok mâbedli, çok imamlı
    (önderli) ve çok dinli. Câmi, hayatımızın merkezi ve her şeyimiz câmiye
    uygun olmadıkça bu problemler azalmayacak, aksine gittikçe
    artacaktır. Hâlbuki; “Minâreler süngü, kubbeler miğfer; / Câmiler
    kışla, mü’minler asker!” olmalı.
    Câmilerimizle ilgili (bu gidişle devlet kuramadan çözümü mümkün
    değil denebilecek) büyük problemlerle birlikte, müslüman gençlerin
    câmilerden mahrum kalmalarının da birçok sakıncası olduğunu
    kabul etmek zorundayız. O yüzden alternatif camiler bulmamız
    veya oluşturmamız gerekmektedir, hem de gecikmeden. Şuurlu
    genç müslümanlarla câmi arasındaki ilişki, bebekle anne arasındaki
    bağ gibidir. İkisinin birbirinden koparılması her ikisinin de perişan
    olmasına sebep olacaktır; biri diğeri olmadan sağlıklı şekilde yaşayamaz.
    Câmiler, tevhidî düşünen gençler olmaksızın mânen harap
    olacağı/olduğu gibi; câmilerden koparılan gençler de öksüz kalacak,
    temel ihtiyacı olan “mescid anası”nın sütünden, onun kucaklayan
    ilgi, sevgi ve şefkatinden mahrum olacaktır.
    Medine İslâm devleti ile başlayan mescid/câmi, cemaatleşme
    ve devletleşmede önemli roller üstlenmiştir. Gelecekteki İslâm inkılâbı,
    câmilerin yeniden kazanılması ile, halkın inancını bilmesi,
    ona sahip çıkması ve liyâkatini yükseltmesi ile mümkün olacaktır.
    Câmilerine sahip çıkamayan insanların hangi değerlerine sahiplik
    yapabilecekleri düşünülmelidir. İslâm’ı sosyal ve siyasal hayata hâkim
    kılma mücâdelesinde, İslâmî değişim ve dönüşüm projesi için
    en doğal müttefiklerimiz olması gereken imam ve cemaatle uzlaşamayacak
    hale gelmişsek, mesajımızı onlara ulaştıramıyorsak, bunun
    suçlusu olarak cemaati itham etmekten önce, câmileri devlet dairesi
    haline getiren düzenin sorgulanması gerekmektedir. Câmiler gibi
    büyük imkânı kullanmadan İslâmî hareketin halka benimsetilmesi
    182 Dâvet
    ve köklü değişikliğin başarılı olması çok zordur.
    Câmide dirilmek için câmileri diriltmek gerekiyor. Önce câmilerimizi
    kurtaralım, o câmiler bizi kurtaracaktır.
    DÂVETLE İLGİLİ DİĞER KAVRAMLAR;
    TEBLIĞ
    Zaman, yer ve nitelik açısından amaca ulaşma, sona varma,
    nihâyete erme, resmî bir yazıyı, kararı halka veya ilgililere duyurma,
    bildiri, beyanname, mesaj, bir dini başkalarına anlatma ve yayılmasına
    çalışma. “Be-le-ğa” fiilinden “tef’îl” bâbında masdardır.
    Çoğulu “teblîğât”tır. Tebliğ, Kur’an’da “belâğ” kelimesi ile aynı anlamda
    kullanılmıştır. Tebliğ masdar, belâğ ise isim olarak onküsur
    yerde geçmektedirler. Bu kelimelerin ifâde ettiği İlâhî mesajın sahibi
    Yüce Allah, aracı ve vâsıtası Hz. Muhammed (s.a.s.), muhâtabı
    ise, insandır.
    Tebliğ, peygamberlerin sıfatlarından ve onların gerçek vazifelerindendir.
    Bu gerçeği ifâde eden bir ayetin meâli şöyledir: “Ey elçi,
    Rabbinden sana indirileni tebliğ et/duyur. Eğer bunu yapmazsan,
    O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan korur.”506
    Bu görev yalnız Hz. Muhammed’e (s.a.s.) verilmemiş, diğer peygamberlere
    de verilmiştir.507
    Tebliğ vazifesini yapan peygamberler, bu vazifelerinde zorlayıcı
    herhangi bir yola başvurmamışlar, sadece tebliğ vazifelerini yerine
    getirmişler ve sonucu Allah’a bırakmışlardır: “Peygambere düşen,
    sadece tebliğ yapmaktır.”508
    Allah’tan aldıkları mesajları, muhâtabı olan insanlara tebliğ etmekle
    görevli olan peygamberler, bu yolda çeşitli sıkıntılara katlanmışlar
    ve en güzel sabır örneğini göstermişlerdir. “(Önce) en yakın
    akrabanı uyar.”509 âyeti nâzil olunca, Hz. Muhammed (s.a.s.) ilk
    tebliği, evinde topladığı Abdülmuttaliboğullarına yaptı. Daha sonra
    Safa tepesine çıkarak halka seslendi ve halk O’nun etrafında toplan-
    506 5/Mâide, 67
    507 7/A ‘râf, 62, 68, 79, 93; 46/Ahkaf, 23
    508 5/Mâide, 99; Bu konu ile ilgili olarak bk. 3/Âl-i İmrân, 20; 5/Mâide, 92; 13/Ra’d, 40; 16/Nahl, 35,
    82; 24/Nûr, 54; 29/Ankebût, 18; 36/Yâsîn, 17; 42/Şûrâ, 48; 64/Teğâbûn, 12
    509 26/Şuarâ, 214
    Ahmed Kalkan 183
    dı. Onlara, “Şu dağın arkasında düşman var desem, bana inanır mısınız?”
    diye sorunca, halk, “Evet, sana inanırız. Çünkü senden yalan
    duymadık” cevabını verdi. “Öyle ise size şiddetli bir azâbı haber
    veriyorum” deyince, amcası Ebû Leheb hakaret ifâde eden sözler
    sarfederek, onu susturdu. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.)’in
    tebliğini engellemeye çalışan Ebû Leheb ve hanımı hakkında Tebbet
    sûresi nâzil oldu.510
    Peygamberler, tebliğ vazifelerini yerine getirirken, çeşitli sıkıntılarla
    karşılaşmışlardır. Ama hiç bir zaman yollarından sapmamışlar
    ve dâvâlarında tâviz vermemişlerdir. Hayatları bu hususta ibretli
    olaylarla doludur. Bu şekilde sabırla davranarak tebliğde bulunmak,
    insanları hikmetli sözler ve güzel öğütlerle Allah’ın yoluna dâvet
    etmek Allah’ın, Kur’an’a kulak veren her mü’mine İlâhî bir emridir:
    “Sen (insanları) Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütlerle çağır ve
    onlarla en güzel şekilde mücâdele et.”511
    Bu âyette söz konusu olan “hikmet” ve “güzel öğüt”, tebliğ ile
    ilgilenen insanlar için çok önemlidir. Hikmet, kişinin tebliğ sırasında
    dikkatli ve basiretli olması, bunu körü körüne yapmamasıdır.
    Hikmet, hitabedilen kişinin zihin, yetenek ve şartlarını gözönünde
    bulundurulmasını ve mesajın bunlara uygun bir şekilde iletilmesini
    gerektirir. “Güzel öğüt” ise, kişinin muhâtabını sadece mantıkî ikna
    metotlarıyla değil, aynı zamanda duygularını cezbederek de inandırmaya
    çalışmasıdır. Bu âyette geçen “Onlarla en güzel şekilde
    mücadele et” emri de, tebliğ vazifesini ciddi bir şekilde yerine getirmeyi
    taleb etmektedir. Buna göre tebliğci, tatlı bir dile sahip olmalı,
    tebliğde soylu bir davranış göstermeli, cezbedici, akla ve mantığa
    uygun fikirleri öne sürmeli ve muhâtabını en güzel şekilde iknâ etmeye
    çalışmalıdır.512
    Rabbimiz dâvetçi mü’minlere şöyle emrediyor: “Söylediklerine
    sabret ve onlardan güzel bir şekilde ayrıl!”513
    Dâvete muhatap olanların, özellikle müşriklerin sözlerle verdikleri
    eziyetlere sabret. Çünkü Allah onlara karşı senin yardımcındır.
    Onlardan şimdilik uzaklaş, eziyet, hakaret ve sövmekle onlara kar-
    510 Abdülfettah el-Kâdî, Esbâbü’n-Nüzûl, Beyrut, (t.y.) s. 251
    511 16/Nahl, 125
    512 el-Kurtubî, el-Câmiu l’i-Ahkâmi’l-Kur’ân, Kahire 1967, X, 200; er-Razî, et-Tefsiru’l-Kebir, Mısır
    1937, XX, 138 v.d.; ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, Kahire 1977, III, 167
    513 70/Müzzemmil, 10
    184 Dâvet
    şılık verme. Rabbin bu konuda sana ve iman edenlere yardım edecek
    ve onlara galip geleceksiniz. Zafer yakındır. Sabırlı olun, imanınızdan
    asla taviz vermeyin.
    Âyette geçen “Hecr-i cemîl” yani güzel uzaklaşma, azarlama
    olmadan, sövme ve eziyet olmadan uzaklaşmadır. Yüce Allah mealen
    şöyle buyurmuştur: “Ayetlerimiz hakkında konuşmaya dalanları
    gördüğünde, onlardan uzak ol.”514 D aha s onra R asûlullah’a
    kâfirlerle harb ve öldürme emri verilmiştir. Bundaki hikmet şudur:
    Mü’minler Mekke’de iken az ve zayıf idiler. Geceleyin ibâdet ederek
    güçlüklere alışmaları emredildi ki, bu rûhî eğitimle kendilerini
    düşmanlarla mücadeleye hazırlasınlar ve sayıları artsın da azgınlık
    ve taşkınlığa karşı durabilsinler. Bu aşamaya gelmeden önce sabretmek
    ve sadece dil ile dâvet etmekle yetinmek gerekir.
    Bu âyette Peygamberimizin ve mü’minlerin sabretmeye yöneltildiği
    görülüyor. Sabır, İslâmî mücadelede anahtar kavramlardandır.
    Sabır, bu dâvâyı omuzlayacak kimselerin azığı, cephanesi, kalkanı,
    silahı, sığınağı ve korunağıdır. Sabır cihaddır. Sabır, tarih içinde
    “belâlara boyun eğerek geri çekilme” şeklinde bir anlam kaymasına
    uğramıştır. Sabrı pasiflik ve zillet olarak kabul edip uygulayan
    yaklaşımın Kur’an’daki sabır kavramını tahrif ettiğini kabul etmek
    zorundayız.
    Sabır kavramı, lügat manasında çoğunlukla bir şeylere tahammül
    edip dayanmak anlamını içerir. İlginç olan bu kavramın vâkıaya
    göre farklı anlamlara gelebilmesi ve hepsinde de o duruma
    karşı direnç kazanmayı sağlayacak şeylere karşılık gelmesidir. Musibet
    anında umutsuzluğa düşmemek, savaşta korkmamak, sıkıntılı
    zamanlarda gönül ferahlığı göstererek o sıkıntının geçmesine dek
    sabretmek gibi. Hepsinden önemlisi de, kişinin kendini şeriatın
    gerektirdiği şeylere vakfedebilmesi, selim aklın gereklerini yerine
    getirebilmesi, hayatını bunlara göre programlayabilmesidir. Sabır,
    dinin emirlerini yerine getirirken, içimizden ve dışımızdan gelen
    engellere karşı direnç göstermek, geri adım atmamaktır.
    Kötülüğe kötülükle karşılık vermemeli dâvetçi mü’min. O, korktuğu,
    âciz olduğu için değil; misyonu/ödevi ge¬rektirdiği için düşmanlarının
    haksız sözlerine, sataşmalarına katlanmayı bilecektir.
    514 6/En’âm, 68
    Ahmed Kalkan 185
    Onun, bu tür saldırganlardan “uygun bir şekilde uzaklaşması” da
    fiziksel anlamda uzaklaşmaktan çok, onlarla tartışma ve çatışmaya
    girişmekten, güzel olmayan karşılık vermekten, onların putlarına
    sövmekten kaçınmak515 şeklinde anlaşılmalıdır.
    “Onlardan güzel bir şekilde ayrıl!”516 İ nsanî ilişkileri düzenleyip
    mü’minlerin câhillere karşı nasıl davranması gerektiğini öğretiyor
    Rabbimiz. Dâvetçilerin dâvâlarını tebliğ ederken dikkat etmeleri
    istenen önemli bir ahlâkî tavırdır, tartışma ortamına girmemek.
    Tartışma ile bir yere varılmaz. Güzel bir örneklik,517 g üzel söz,518
    hikmetli ve güzel bir tebliğ, güzel bir öğüt519 ve fayda etmeyince
    güzel bir ayrılış.520 E ğer ille t artışma ortamına çekilmişsek g üzel
    bir mücadele Allah için Allah’ı anlatırken nefisler girmemeli devreye.
    Köprüleri atmamaya çalışmalı, bir dahaki görüşmeye giden yolu
    kendi elimizle, dilimizle tıkamamalıyız.
    Kur’an, İlâhî mesajın insanlara ulaştırılması açısından büyük
    önem taşıyan tebliği “büyük cihad (cihad-ı ekber)” olarak tanımlar:
    “Kâfirlere boyun eğme ve bununla (bu Kur’an ile) onlara karşı
    büyük cihâd et.”521 Bu âyetteki “büyük cihâd”, İslâm dâvâsı yolunda
    elden geleni yapmak, bu dâvâ için bütün imkân ve kaynakları
    seferber etmek ve Allah’ın adını yüceltmek için dâvet ve tebliğde
    bulunmak demektir. Gerçekten de tebliğ sûretiyle cihadda bulunmak,
    düşmana karşı silahla cihadda bulunmaktan daha büyük ve
    daha üstündür.522
    Tebliğ ile meşgul olanlar, insanlar arasında ayrım yapmadan,
    genç ihtiyar, kadın erkek, herkese tebliğde bulunmalıdır. Ölüm döşeğinde
    olan insana bile, İslâm tebliğ edilmelidir. Çünkü o, iman
    ettikten sonra vefât ederse, âhireti kurtarılmış olur. Her hususta olduğu
    gibi, bu hususta da en güzel örnek, Hz. Muhammed’dir (s.a.s.).
    Ebû Tâlib’in ölüm zamanı gelince, Rasûlullah (s.a.s.) onun yanına
    geldi. Orada Ebû Cehil ve Abdullah b. Ebî Ümeyye de vardı. Hz.
    Peygamber (s.a.s.) Ebû Tâlib’e: “Ey amcacığım, ‘Lâ ilâhe illâllah’
    515 6/En’âm, 108
    516 73/Müzzemmil, 10
    517 41/Fussılet, 33; 11/Hûd, 88; 2/Bakara, 44
    518 2/Bakara, 83; 17/İsrâ, 53
    519 16/Nahl, 125
    520 73/Müzzemmil, 10
    521 25/Furkan, 52
    522 ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, Kahire 1977, IV, 125; el-Beydâvî, Envâru’t-Tenzîl ve Esraru’t-Te’vîl,
    Mısır 1955, II, 73; er-Razî, et-Tefsiru’l-Kebir, Mısır 1937, XXIV, 100
    186 Dâvet
    de, bununla Allah katında sana şehâdet edeyim” buyurdu. Ebû Cehil:
    “Yâ Ebâ Tâlib, Abdülmuttalib’in dininden vaz mı geçeceksin?”
    dedi. Rasûlullah (s.a.s.) amcasına tebliğde bulunmaya devam etti.
    Fakat Ebû Tâlib, ona son söz olarak Abdülmuttalib’in dini üzerinde
    olduğunu söyledi ve ‘Lâ ilâhe illâllah’ demekten çekindi. O zaman
    Hz. Muhammed (s.a.s.): “Allah beni men etmediği müddetçe, senin
    için duâ edeceğim” dedi. Bunun üzerine şu âyet nâzil oldu: “Akraba
    bile olsalar, cehennemin halkı oldukları belli olduktan sonra (Allah’a)
    şirk/ortak koşanlar için mağfiret dilemek; peygamberin de,
    iman edenlerin de yapacağı bir iş değildir.”523 Ebû Tâlib hakkında
    da: “(Ey Muhammed), Sen, sevdiğini hidâyete erdiremezsizn/doğru
    yola iletemezsin, fakat Allah, dilediğini doğru yola iletir. O, yola gelecek
    olanları daha iyi bilir.”524 âyeti nâzil oldu.525
    Ayrıca Kur’an, Allah’ın en büyük düşmanlarına bile tebliğin götürülmesini
    emreder. Hem de onları kırmadan, ezmeden, lânetlemeden
    ve onlara öfkelenmeden bu vazifenin yerine getirilmesi gerektiğini
    vurgular: “(Ey Mûsâ ve Hârun!) Firavun’a gidin, çünkü o
    azmıştır. Ona yumuşak ve tatlı bir sözle tebliğde bulunun. Belki öğüt
    alır veya Allah’tan korkar.”526 Yüce Allah, Firavun’un imân etmeyeceğini
    elbette biliyordu. Ama yine ona tebliğin yapılmasını emretmişti.
    Bunda çeşitli hikmetler vardır. İman eden insanların tebliğ
    vazifelerini yerine getirmeleri ve kendisine tebliğin ulaşmadığı hiç
    kimsenin kalmaması gerekir. Bu durum, tebliğcileri de mes’ûliyetten
    kurtarır. Nitekim Yüce Allah başka bir âyette, Hz. Mûsâ ve ona
    bağlı olanların tebliğe ısrarla devam etmelerini faydasız gören bazı
    insanlardan söz ederken, şöyle bir açıklamada bulunmuştur: “İçlerinden
    bir topluluk, ‘Allah’ın helâk edeceği yahut şiddetli bir şekilde
    azâba uğratacağı bir kavme hâlâ ne diye tebliğde bulunuyorsunuz?’
    dediler. Tebliğe devam edenler şu cevabı verdiler: ‘Rabbinize mâzeret
    beyan edelim diye bir de sakınırlar ümidiyle (öğüt veriyoruz).” 527
    Bu durum, tebliğcinin görevini savsaklamadığına delil olur, Rabbine
    sunacağı bir mâzereti olur ve kendisine tebliğ yapılanın “ben
    bunu bilmiyordum” şeklinde mazerette bulunmasını engeller.528
    Merhum müfessir Elmalılı, bu âyeti açıklarken şunları ifade etmiş-
    523 9/Tevbe, 113
    524 28/Kasas, 56
    525 Müslim, iman, 9; Muhammed b. İshâk b. Yesar, Sîretu İbn İshâk, Konya 1980, 222
    526 20/Tâhâ, 43, 44
    527 7/A’râf, 164
    528 ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, Mısır (t.y), IV, 34
    Ahmed Kalkan 187
    tir: “Tebliğ vazifesini yerine getirmek, herkese son nefesine varıncaya
    kadar bir nevi farzdır. Bununla beraber, dünyada hiçbir hususta
    ümitsizliğe düşmek câiz değildir. Her ne kadar günahkâr olurlarsa
    olsunlar, insanların tevbe ve takvâsını arzu ve ümit etmek de bir
    vazifedir. İnsanlığın hali sürekli değişmededir ve kader sırrı meydana
    gelişinden önce bilinmez. Ne bilirsiniz, bu güne kadar hiç söz
    dinlemeyen bu insanlar belki yarın dinleyiverir ve sakınmaya başlar,
    bütün bütün sakınmazsa, belki biraz sakınır ve bu sâyede azâbı
    hafifler. Her halde (her durumda) tebliğde bulunup öğüt vermek,
    tebliği terk etmekten evlâdır. Tebliği bütünüyle terk etmekte ise, hiç
    bir ümit yoktur. Hiç bir mukavemete mâruz kalmayan fenalık daha
    süratle yayılır. Herhangi bir fenalığın aslını silmek mümkün olmasa
    da, hızını azaltmaya çalışmak da göz ardı edilmemelidir.529
    Hz. Peygamber (s.a.s.) vedâ hutbesinde İslâm’ın temel prensiplerini
    tebliğ ettiği zaman, sık sık hazır olanlara: “Tebliğ vazifemi yaptım
    mı?” diye sormuştu. Onlardan olumlu cevap alınca, “Allah’ım,
    sen benim tebliğ vazifemi yaptığıma şahid ol!” diyerek, bu kutsal
    vazifeyi yerine getirmenin sevincini yaşamıştır.530
    Peygamber ve O’nun yolunda yürüyenlerin en önemli görevi,
    Hakk’ı tebliğdir. Her Müslüman bu konuda görevlidir. Mü’minlerin
    bu husustaki görevlerini yerine getirmeleri farzdır. İslâm; sürtüşme,
    tartışma, bölünme ve parçalanma dini değildir. Onun ruhunda
    ve mayasında ancak Allah’a kul olmanın derin mânâsı, birbirimize
    kardeş olmanın yüksek anlamı yatmaktadır. Kula kul olma basiretsizliğini
    dinimiz şiddetle eleştirip en büyük suç sayar. Günümüzün
    tebliğ metodu bu doğrultuda geliştirilmelidir. İslâm dininde tebliğ,
    belli bir sınıfın değil, iman eden bütün insanların vazifesidir. İslâm’da
    sınıf ayrımı yoktur. Her kişi, kendi bilgi ve kültür seviyesine
    göre, başkalarına tebliğde bulunup onları şuurlandırmaya çalışmak
    mecburiyetindedir.
    Yüce Allah’ın, Kur’an-ı Kerim’de üzerinde önemle durduğu “dâvet”
    ve “Emr bi’l-Ma’ruf ve Nehy ani’l-Münker” de, tebliğe yakın ve
    onunla iç içe olan konulardır.
    Hz. Muhammed (s.a.s.), Allah rızâsı için yapılmayan her şeyin
    bâtıl ve faydasız olduğunu haber vermiştir.531 Buna göre tebliğ de,
    529 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul 1971, IV, 2313
    530 Ahmed Zeki Safve, Cemheretu Hutubi’l-Arab, Mısır 1962, 1, 157
    531 Tirmizî, Hudûd, 24, Fiten, 59, Zühd, 21; İbn Mace, Hudûd, 12, Zühd, 21
    188 Dâvet
    Allah rızâsı için yapılmalıdır. Herhangi bir maddî veya mânevî menfaat
    niyeti ile yapılan tebliğin hiç bir faydası olmaz. Yüce Allah da
    Kur’ân-ı Kerim’de, tebliğin herhangi bir karşılık beklemeden, Allah
    rızâsı için yapılmasını ve bu şekilde yapılan tebliği dinlemenin gerektiğini
    açıklamıştır.532
    Her şeyi Allah rızâsı için yapan, gâye olarak O’nun rızâsını seçen
    ve bu yolda tebliğ vazifesini de bilinçli bir şekilde yerine getiren
    bir toplum, mutluluğun sırrına erer. Kur’an, insanlara tebliğ edilmek
    üzere indirilmiştir. Hz. Muhammed (s.a.s), bu yolda her türlü sıkıntıya
    göğüs gererek, gereği gibi bu vazifeyi yerine getirdi. O’nun ümmetinin
    de, bu vazifeyi sadece Allah rızâsı için ve hakkıyla yerine
    getirmesi gerekir.533
    ‘Tebliğ’ kelimesi, bu şekliyle Kur’an’da fiil halinde ve diğer türevleri
    olarak sık sık kullanılmaktadır. Bir çocuğun reşid olma yaşına
    ulaşması ‘büluğ’ çağına ulaştı, ‘büluğa’ erdi şeklinde söylenir.534
    Bu yaş güç ve kuvvete ulaşma, kişinin kendi işini kendi görebileceği
    yaşa varma zamanıdır. Peygamber için kullanıldığı zaman onların
    kırk yaşına ulaşmaları kast edilir.535
    Aynı fiil yer bakımından bir mekâna ulaşma, varma anlamında,
    536 z aman olarak belli bir sürenin sonuna ulaşma anlamında,537
    yaşlanma, ömrün sonuna gelme mânâsında,538 belli bir amaca ulaşma,
    539 bir şeyin bir yere, bir duruma ulaşması anlamında540 k ullanılmaktadır.
    Aynı kökten gelen ‘belîğ’ kelimesi, en açık en etkileyici,
    maksada en uygun, noksansız ve güzel söz demektir.541
    ‘Belâğat’ güzel söz söyleme sanatıdır ki, karşıdaki kimsenin durumuna
    göre, tam yerinde, düzgün ve etkileyici, maksada en uygun
    söz söyleme sanatı demektir. Kur’an, en üstün ‘fasâhat’ (az sözle
    çok şey anlatma) ve belâğat sanatına sahiptir, bu bakımdan benzeri
    olmayan bir mûcizedir.
    532 36/Yâsin, 21
    533 Nureddin Turgay, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 141-143
    534
    535 46/Ahkaf, 15
    536 18/Kehf, 86, 90, 93; 17/İsrâ, 37; 48/Fetih, 25
    537 2/Bakara/231, 232, 234; 6/En’âm, 124
    538 19/Meryem, 8; 3/Âl-i İmrân, 40; 22/Hacc, 5; 40/Mü’min, 67
    539 18/Kehf, 61
    540 33/Ahzâb, 10; 56/Vâkıa, 83; 75/ Kıyâme, 26
    541 4/Nisâ, 63
    Ahmed Kalkan 189
    Tebliğ, Kur’an’da, Allah’ın vahyinin insanlara ulaştırılması anlamında
    kullanılmaktadır. Bunun masdarı olan ‘belâğ’ ise ulaştırma,
    ulaştırı demektir. Kur’an’da ‘tebliğ’ kelimesi fiil halinde, ‘belâğ’ ise
    masdar olarak geçmektedir. Tebliğ edilmesi gereken şey Allah’ın
    vahyidir ve bu vahyin sahibi de Allah’tır. Bütün nebîler bu faaliyette
    bir aracıdırlar. Onlar, kendilerine vahyedilen şeyi çevrelerindeki insanlara
    aktarmak ve ulaştırmakla sorumludurlar. Tebliğin muhâtabı,
    tebliğ ulaştırılması gerekenler bütün insanlardır.
    Tebliğ görevi, aynı zamanda bütün peygamberlerin bir sıfatıdır.
    Onlar, Allah’tan aldıkları vahyi, hiçbir ilâve yapmadan, hiçbir şey
    çıkarmadan, en güzel bir şekilde insanlara ulaştırırlar. Kur’an şöyle
    diyor: “Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni duyur (tebliğ
    et). Eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini tebliğ etmemiş olursun.
    Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz Allah, kâfir olan bir
    topluluğu hidâyete eriştirmez.”542
    Peygamberlerin Tebliğ Görevi: Aynı görev diğer peygamberlere
    de verilmiştir. Meselâ Nûh (a.s.) kavmine diyor ki: “Size Rabbimin
    risâletini (İlâhî mesajı) tebliğ ediyorum. Ayrıca size öğüt veriyorum
    ve sizin bilmediklerinizi Allah’tan biliyorum.” 543 Aynı ifadeyi Hz.
    Hûd (a.s.) da, Sâlih (a.s.) de, Şuayb (a.s.) da söylemişlerdi.544 Bütün
    peygamberler bu görevi hakkıyla yerine getirmişlerdir.545
    Tebliğ ile görevli bütün nebîler, kendileri en güzel örnek olmak
    üzere, her türlü zor şartlara, zorba ve azgınların alay ve zulümlerine;
    insanların yüz çevirmelerine karşı direndiler, geri adım atmadılar.
    İslâm düşmanlarının kendilerine sıkıntı vermelerine, eziyet ve baskının
    her çeşidini denemelerine rağmen; peygamberler hiç geri adım
    atmadılar ve bu görevlerine devam ettiler. Onlar, tebliğ faaliyetlerinde
    yılmadılar, usanmadılar. Kendilerine karşı çıkanların tehdit ve
    baskılarına aldırmadılar. Tarihin kaydettiği en büyük zorbalara ve
    zâlim sistemlere karşı çekinmeden mücadele ettiler. Her türlü güzel
    ve uygun metodu kullanarak, Allah’tan uzaklaşıp günahkâr olan insanlara
    ulaşmaya çalıştılar. Yorgunluklara, sıkıntılara, eziyetlere da-
    542 5/Mâide, 67
    543 7/A’râf, 62
    544 7/A’raf,/68, 79, 93
    545 33/Ahzâb, 39
    190 Dâvet
    yandılar, hatta kimileri bu uğurda canlarını bile verdiler. Sözleriyle
    ve ahlâklarıyla insanlara hidâyet yolunu gösterdiler. Onları şirkin ve
    isyanın öldürücü etkisinden kurtarmaya çalıştılar.
    Bütün zor şartlara rağmen tebliğ görevini sürdüren peygamberlerin
    vazifesi yalnızca vahyi, İlâhi mesaji insanlara ulaştırmaktı.
    Onlar, metodun en güzelini ve etkilisini, davranışın en mükemmelini,
    takvânın en üstününü göstererek, insanlara Allah’ın mesajını
    ulaştırdılar. Onların görevi bu idi. Yani onlar, tebliğ ettikleri şeylere
    insanları zorla inandırmaya kalkan veya zorla itaat ettiren kimseler
    değildi. Onlar insanlar üzerinde bir bekçi veya bir vekil değillerdi.546
    Şu âyet bunu daha net bir şekilde ifade etmektedir:
    “Artık sen öğüt verip hatırlat. Sen, yalnızca bir öğüt verici, hatırlatıcısın.
    Onlara zor ve baskı kullanacak değilsin. Ancak kim yüz
    çevirir ve küfre saparsa; işte Allah, onu en büyük azap ile azaplandırır.”
    547
    Peygamberlerin bütün gayretlerine, hatırlatıp öğüt vermelerine,
    uyarıp korkutmalarına rağmen, insanlar yine de yüz çevirip iman
    etmezlerse, peygamberlere düşen apaçık bir belâğ’dır (tebliğdir).
    Kur’an bu gerçeği sık sık vurgulamaktadır. “…Eğer teslim oldularsa,
    gerçekten hidâyete ermişlerdir. Fakat yüz çevirdilerse, artık
    sana düşen ‘belağ-duyurup bildirmedir (tebliğdir). Allah kullarını
    hakkıyla görendir.” 548
    Merhamet sahibi Allah tarafından insanlara rahmet olarak gönderilen
    İâhî vahy, yine merhamet sahibi elçiler eliyle insanlara, yumuşaklık,
    hoşgörü, fedâkârlık, sabır, dayanma ahlâkıyla ulaştırıldı.
    Elçiler bu noktada kimseye baskı yapmaya, kimseyi zorlamaya kalkmadılar.
    Zaten böyle bir şey tebliğ faâliyetine terstir. Ancak, onların
    tebliğine engel olunursa o zaman da nebîler Allah’ın izniyle o engel
    olanlarla en güzel mücadeleyi yapmışlardır. Bu noktada inkârcıların
    baskılarına boyun eğmek yoktur.549 Şunu da hatırlatmak gerekir ki,
    peygamberler yalnızca vahyi açıklayıp bırakan birer postacı değillerdir.
    Belki onlar, kendilerine tebliğ edildiği halde inanmayanlara
    karışmazlar. Ancak, inkârcılar, tebliğe engel olurlarsa ve müslümanlara
    zarar vermeye kalkışırlarsa peygamberler onlarla cihad ederler.
    546 6/En’âm, 107; 42/Şûrâ, 48
    547 88/Ğâşiye, 21-24
    548 3/Âl-i İmrân, 20; Ayrıca bk. 5/Mâide, 92, 99; 13/Ra’d, 40;. 36/ Yasin/17; 64/Teğâbün, 12 vd.
    549 25/Furkan, 52
    Ahmed Kalkan 191
    Onlar ayrıca kendilerine inanan mü’minlerle beraber bir İslâm ümmeti
    (toplumu) kurarlar ve o toplumu Allah’ın gönderdiği hükümlerle
    yönetirler ve her açıdan insanlara örnek olurlar.
    Tebliğ, vahyin mesajını insanlara ulaştırmaktır dedik. Bu görev
    öncelikli olarak seçilmiş elçilerin görevidir. Onlar bu görevi en uygun
    bir metodla, amaca en uygun bir yolla yaptılar. Hatta en katı
    yürekli, zâlim ve zorba, hidâyete gelme ihtimali olmayanlara bile
    tebliğ edilmesi Kur’an’ın bir emridir. Kur’an bu konuda güzel bir
    örnek veriyor: “İkiniz (Mûsâ ve Hârun) Firavuna gidin, çünkü o,
    azmış bulunmaktadır. Ona yumuşak söz söyleyin, umulur ki öğüt
    alıp düşünür ya da içi titrer, korkar.”550
    Böylelerine tebliğ etmek anlamsız değildir. Bu, tebliğin hedefi
    bakımından yapılması gereken bir şeydir. En azından tebliğ eden
    görevini yapmış, tebliğ edilenin de bir mâzereti, bahanesi kalmamış
    olur. Ayrıca inkârcı ve günahkâr insanların tevbe etmelerini,
    iyi insan olmalarını arzu ve ümit etmek son derece güzeldir. Hz.
    Mûsâ’nın ısrarlı tebliğ faaliyetlerini anlamayanlara verilen cevap
    bunu açıklamaktadır: “…Rabbinize karşı bir özür için ve bir ihtimal
    sakınabilirler, diye, dediler.” 551
    Tebliğ Görevi: Tebliğ faaliyetinin nasıl yapılacağı konusunda
    peygamberler en güzel örnektir. Kur’an, peygamberimize bunun
    nasıl yapılacağını özlü bir şekilde haber veriyor: “Rabbinin yoluna
    hikmetle ve güzel öğütle dâvet et ve onlarla en güzel bir biçimde
    mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin yolundan sapanı bilendir ve hidâyete
    ereni de bilendir.”552
    Dâvet ile tebliğ hemen hemen aynı şeylerdir. Birisi dâveti, çağırmayı
    ifade eder, diğeri ise vahyi ulaştırmayı, duyurmayı anlatır.
    Hikmetle tebliğ, dikkatli olmak, karşıdaki kişinin durumuna göre
    hareket etmek, en güzel bir tavrı takınmak, ısındırıcı olmak, etkileyici
    bir metod kullanmak demektir. Güzel öğüt, vahyin müjdeleri ve
    uyarıları ile olur. Öğüt yalnızca sözle değil, fiil ve davranışlarla da
    yerine getirilir. Davranışların bazen sözden daha etkileyici olduğu
    açıktır.
    550 20/Tâhâ, 43-44
    551 7/A’râf, 164
    552 16/Nahl, 125
    192 Dâvet
    En güzel mücâdele, tebliğ yönteminin en güzel, en mantıklı, en
    inandırıcı, en çekici ve en iknâ edici olmasını anlattığı gibi, tebliğe
    engel olucu unsurlarla en güzel mücâdeleyi de göstermektedir. Tebliğci,
    vahyin mesajını herkese ulaştırma uğruna en güzel araçları, en
    uygun bir biçimde kullanacak ve insanların İlâhî vahiyle tanışmalarını
    sağlayacaktır. Bu metodu bütün peygamberler uyguladığı gibi,
    dinin tebliğcisi her mü’min de uygulamalıdır. Unutulmamalıdır ki,
    her mü’min İslâm’ı yaşamaktan sorumlu olduğu gibi, İslâm’ı temsil
    etmekten de sorumludur. O, Müslümanca güzel yaşayışıyla ve takvâ
    sahibi özellikleriyle, beden dili, hâl dili de Din’e bir dâvet gibi
    olmalıdır.
    Bütün ibâdetler Allah rızâsı için olduğu gibi, tebliğ ve dâvet faaliyeti
    de Allah rızâsı için olmalıdır.553 İslâmî tebliğin hedefi toprak
    kazanmak, dünyalık kazançlara ulaşmak, ya da birtakım makamlara
    ve saltanatlara ulaşmak değildir. Onun gayesi geçici dünya hayatının
    lezzetini elde etmek olamaz. Tebliğin amacı, insanların gönüllerini
    fethetmektir. Kalpleri hakka, hidâyete ve İslâm’ın aydınlığına
    (Kur’an’ın nuruna) açmaktır. Gönülleri sahte sevgilerin, aldatıcı tutkuların,
    oyalayıcı heveslerin işgalinden kurtarmaya kapı açmaktır.
    Kalplerin kirini, pasını yıkamak; ağır ve lüzumsuz yüklerden onları
    kurtarmaktır. Kalpleri fıtratla buluşturmak, onları gerçek sevgiye
    ve gerçekten en fazla sevilmesi gereken zâta bağlanmaya dâvettir.
    Gönüllerin fethi, kalplerin İslâm’a açılması, toprakların ve coğrafyaların
    fethinden çok önemlidir. Çünkü gönüllerin İslâm nuruna kavuşması
    mekânların da bu nurla tanışması demektir.
    Peygamberimiz buyuruyor ki: “İnsanları dine dâvet edin, müjdeleyin,
    nefret ettirmeyin. Kolaylaştırın, zorlaştırmayın. Uyumlu olun,
    geçimsiz olmayın.”554
    VAAZ
    Vaaz; İyiliğe sevk için söylenen söz, nasihat, öğüt, bir kimseye,
    kalbini yumuşatacak sûrette sevap ve ikaba dair söz söylemeye, nasihat
    etmeye, bu yolda söylenilen söze denir. İnsanların dinî yönden
    aydınlatılması, onların ibâdetlerini eksiksiz ve yanlışsız yapabilmelerini
    sağlayacak ilmihâl bilgilerinin verilmesini de amaçlayan vaa-
    553 36/Yâsin, 21
    554 Müslim, Cihad 3, Hadis no: 1733; Buhârî, Meğâzî 60, İcâre 8; Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 679
    Ahmed Kalkan 193
    zın, insanlık kadar eski bir geçmişe sahip olduğu söylenebilir. Hâlen
    mensup ve müntesibi bulunan dinlerin (Hak, muharref, bâtıl) hayatiyetlerini
    sürdürme vâsıtalarından biri de hiç şüphesiz vaaz yoludur.
    Vaaz, hutbe gibi zorunlu olmamakla birlikte son derece önemlidir
    ve Müslümanlar için bir görevdir. Çünkü insanları iyiliğe dâvet
    edip, kötülükten sakındırmak Müslümanlara farz-ı kifâyedir.
    Vaaz aslında bir şeyi öğretmek maksadıyla değil, telkîn gayesiyle
    yapılır. Genellikle, cemaatın bildiği şeyleri tesirli bir üslûpla anlatıp
    onları doğru yola çekmeyi, kötülüklerden uzaklaştırmayı hedef alır.
    İslâmiyet, irşad ve tebliğ görevini bütün Müslümanlara yüklediği
    için, eskiden kendisinde ilmî yetenek görenler halka vaaz ederler ve
    İslâm’ı anlatırlardı. Ancak, zamanla insanların dînî ilimlere fazla
    ilgi göstermemeleri yüzünden irşad görevini yürütebilecekler azalmış
    veya eksik bilgileriyle cemaatin karşısına çıkıp onlara yanlış
    bilgiler verenler görülmüştür. Türkiye’de vaaz görevi, sadece Diyanet
    İşleri Başkanlığı’nca özellikle cami ve mescidlerde yerine getirilmektedir.
    Başkanlık 2.7.1965 tarihinde kabul edilen 633 sayılı Kuruluş
    ve Görevleri Kanunu ile bu görevi üstlenmiş bulunmaktadır.
    Adı geçen kanunun 17. maddesi vaaz ve irşad konusuna ayrılmıştır.
    Yine Başkanlığın, Merkez ve Taşra Teşkilâtı Çalışma Yönergesi, 4.
    Bölümü camilerde yapılacak vaaz ve irşad görevini düzenlemiş bulunmaktadır.
    Bu Yönerge’nin 26. maddesi Vaaz ve İrşad Kurulu’nun
    teşekkülünü 29. maddesi Vaaz ve İrşad ekiplerinin kurulmasını, 31.
    maddesi Vaazın hazırlanmasında uyulacak şartları, 32. maddesi de
    Vaaz Edilirken Uyulacak Şartları tesbit etmiş bulunmaktadır. Yapılan
    bu düzenlemeler ile vaazların devletin resmî ideolojisi çerçevesinde
    hareket etmeleri ve insanlara İslâm’ın gerçek boyutlarıyla
    anlatılmasının engellenmesi hedeflenmiştir.555
    NASIHAT
    ‘Nasihat’, ‘nush’ kökünden türemiştir. ‘Nush’ sözlükte, bir kimsenin
    düzelmesini sağlayan sözü veya fiili araştırmak, bir şeyi saflaştırmak
    (yabancı maddelerden ayırmak), dikiş dikmek, samimi
    olmak anlamlarına gelir. Terim olarak ‘nush’, öğüt ve akıl verme,
    yol gösterme demektir. Aynı kökten gelen ‘nâsuh’, halis, saf, samimi
    555 Osman Cilacı, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 281-282
    194 Dâvet
    demektir ki, Kur’an’da halis tevbenin bir sıfatı olarak kullanılmaktadır.
    556
    ‘Nasihat’, nush ile benzer anlama gelmekle beraber, aynı zamanda
    iyi ve faydalı olana bir çağrı, kötü ve zararlı olandan arındırmaya
    bir teşviktir. ‘Nasihat’, aslında İslâmî dâvetin bir parçasıdır. İnsanları
    Allah’a ve O’na kulluk yapmaya dâvet edenler, bir anlamda onlara
    ‘nasihat’ ediyorlar demektir. ‘Nasihat’, insanları doğru yola, kişiye
    faydalı olan şeylere, zararlı olanlardan kaçınmaya, yaratıcı önünde
    samimi olmaya bir çağrıdır.
    Peygamberler, görevli olarak geldikleri toplumlara ‘nasihat’ etmişler,
    yani onlara Allah’ın emrine dâvet etmişlerdir. Hz. Nuh (as)
    kavmine şöyle diyordu: “Size Rabbimin risaletini (peygamberliği)
    tebliğ ediyorum. (Ayrıca) size nasihat ediyor ve sizin bilmediklerini
    ben Allah’tan biliyorum.”557 Aynı şeyi Hz. Hud (as) da söylüyor ve
    kavmi için bir ‘nasihatçıöğüt verici’ olduğunu belirtiyordu. 558Yine
    Hûd (as) azmış bir kavme kendi nasihatının (dâvetinin) fayda vermeyeceğini
    söylüyor.559
    Hz. Sâlih’in (a.s.) durumu da bundan farklı değildi. Allah (cc) Semud
    kavmine Hz. Salih’i peygamber olarak gönderdi. Onlar Hz. Salih’i
    dinlemedikleri gibi, O’na ve O’nun dâvetine karşı kibirlendiler
    ve meydan okudular. Allah (c.c.) da onları toptan cezalandırdı. Bunun
    üzerine Hz. Salih onlardan yüz çevirdi ve şöyle dedi: “Ey kavmin,
    andolsun, size Rabbimin risaletini tebliğ ettim ve size nasihat
    ettim. Ama siz nasihat edenleri sevmiyorsunuz.”560 Kendilerine ‘nasihat’
    edip Hakka dâvet ettiği halde yüz çevirdikleri için cezalandırılan
    kavmine Hz. Şuayb benzeri şeyleri söylüyordu ve küfre sapan
    bir kavim için artık üzülmenin gereksiz olduğunu ilave ediyordu.561
    Nasihat, aynı zamanda iyiliğini istemek anlamına da gelmektedir.
    Öğüt vermek, akıl ve yol göstermek de, bir kişi hakkında iyilik istemektir.
    562 ‘Nasihat’ bir âyette de öğüt vermekle beraber bakımını
    üslenmek, eğitmek, yetiştirmek anlamında kullanılmaktadır.563
    556 66/Tahrim, 8
    557 7/A’raf, 62
    558 7/A’raf, 68
    559 11/Hûd, 34
    560 7/A’raf, 79
    561 7/A’raf, 93
    562 12/Yusuf, 11; 28/Kasas, 20
    563 28/Kasas, 12
    Ahmed Kalkan 195
    Olumsuz Anlamıyla Nasihat: Yol gösterme, akıl verme, iyiliği
    isteme anlamındaki ‘nasihat’ bazen yanlışa, günaha, isyana yönelik
    olabilir. Kendi yaptıklarını doğru zanneden, inandığı bâtıl’ı en doğru
    yol kabul eden, hatta Allah’ın emrine aykırı davranmayı iyilik
    sanan kötü niyetli niceleri, başkalarına bu anlamda ‘nasihat’ ederler,
    onları kendi yanlışlarına ve hatalarına dâvet ederler. Nitekim şeytan
    Hz. Adem ile eşini, sonsuza kadar Cennet’te kalmaları için yasak
    meyveden yeme konusunda kandırdı ve sonra da ‘ben sizin için bir
    nasihatçıyım, öğüt verenlerdenim’ diye yemin etti.564
    Din Nasihattır: Peygamberimiz (s.a.s.) buyuruyor ki: “Din nasihattir.”
    Sahabeler: kimim için Ya Rasûlallah? diye sorunca; “Allah
    için, O’nun Kitabı için, Rasûlü için, mü’min yöneticiler (imamlar) ve
    bütün müslümanlar için.”565 buyurdular.
    Bu hadisteki nasihat kelimesine “ihlâs” anlamı vermenin daha
    doğru olduğunu düşünmekle birlikte; İslâm bilginleri bu hadisteki
    ‘nasihat’ın şu anlamlara gelebileceğini söylemişlerdir:
    Allah için nasihat: O’na inanmak, O’na şirk koşmamak, bütün
    üstün (kemâl) sıfatların O’na ait olduğunu kabul etmek, noksan sıfatlardan
    O’nu tenzih etmek (O’ndan uzak düşünmek), O’nun için
    sevip O’nun için buğzetmek, O’na her konuda itaat etmek, O’nun nimetlerine
    şükretmek, O’nun dostlarına dost, düşmanlarına düşman
    olmak, O’na imana ve ibâdete insanları teşvik etmek.
    Rasûlüllah için nasihat: O’nun peygamberliğini doğrulamak,
    getirdiği şeylere iman etmek, emir ve yasaklarına uymak, Sünnetini
    izlemek, O’nun dâvetini yaymak, getirdiği şeriati tebliğ etmek,
    O’nun ahlâkıyla ahlâklanmak, ehl-i beytini sevmek, O’nun sünnetine
    bid’at sokmaya çalışanlarla mücadele etmek.
    Kitab için nasihat: O’nun İlâhî kitap olduğunu kabul etmek,
    O’na saygı göstermek, O’nu sürekli okumak ve hükümleriyle amel
    etmek, hükümlerini iyice öğrenmek ve başkalarına öğretmek, O’nu
    başkalarına ulaştırmak, insanları O’nun ahlâkına dâvet etmek.
    Müslüman yöneticiler için nasihat: Onlara karşı gelmemek,
    Hak olan işlerde onlara yardım etmek, yanlışlarını güzel bir yolla
    564 7/A’raf, 20-21
    565 Müslim, İman 95, Hadis no: 55; Ebû Dâvud, Edeb 67, Hadis no: 4944; Dârimî, Rikak 41, Hadis
    no: 2757; Buhârî, İman 43
    196 Dâvet
    düzeltmeye çalışmak, bilmedikleri konularda onları uyarmak.
    Müslümanlar için nasihat: Din ve dünya işlerinde onları irşad
    etmek-yol göstermek, onların hakkını korumak, dinden bilmediklerini
    öğretmek, ayıplarını örtmek, yardımda bulunmak, şefkatli
    davranmak, emr-i bi’l ma’ruf, nehy-i ani’l münker yapmak, İslâm’ın
    ahlâkıyla ahlâklanmalarını teşvik etmektir.
    Ebû Süleymen el-Hattâbî demiştir ki: “Âyet ve hadislerde geçen
    nasihat, kendisi için yapılan ve samimiyet gösterilen kimse için hayır
    düşünüldüğünü ifade eden bir kelimedir. Nasihata tek bir mana
    vermek, doğru ve mümkün değildir. Nasihatın sözlük mânâsı, ihlas
    ve samimiyettir.” 566Mü’minler, gerektiği yerde, güzel bir metodla
    birbirlerine nasihat ederler, öğüt verirler, doğru yolu gösterirler, onların
    iyiliği için çalışırlar, özellikle çocuklarına ve dini yeni yaşamaya
    başlayanlara nasihatın en güzelini yaparlar.567
    İRŞÂD
    ‘İrşad’ kavramının kökü ‘rüşd’ kelimesidir. ‘Rüşd’; doğru yolda
    olmak, doğru yolu bulmak, doğru düşünmek, doğruyu yanlıştan
    ayırt etme gücüne sahip olmak demektir. Rüşd, ‘ğayy’ın, yani sapıtmanın,
    azmanın karşıtıdır. 568İrşad ise, yol gösterme, doğru yolu
    gösterme, uyarma, Allah yoluna iletme demektir.
    İnsanları irşad ederek doğru yolu gösteren şeye veya kişiye ‘mürşid’
    denir. İnsanlara hidayeti, yani dosdoğru yolu gösteren, onların
    bu yola girmesinin imkânlarını hazırlayan Allah (cc) ‘er-Reşid’dir,
    yani insanları ‘irşad’ edendir, hidâyeti gösterendir.569
    İrşad; insanları dünya ve âhiret mutluluğuna kavuşmaları için
    onları hak yola, hidayet yoluna çağırıp, salih amel işlemelerini, iyi
    ahlâka sahip olmalarını tavsiye etmek, onları ma’rûfa (iyi olan şeylere)
    dâvet etmek, onları münker (kötü) olan şeylerden sakındırmak
    demektir. Bu anlamda hem müslümanları hem de gayri müslimleri
    ‘irşad’ etmek mümkündür. Gayri müslimleri irşad, onların Hak din
    566 nak. Hucciyyetü’s Sünne, s: 71
    567 Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 485-487
    568 2/Bakara, 256
    569 11/Hûd, 87
    Ahmed Kalkan 197
    olan İslâm’a dâvet edilmesi ve onların müslüman olmasının sağlanmasıdır.
    Müslümanları irşad ise, onları imanlarının gereği olan salih
    amel işlemeye dâvet, onları günahtan sakındırmak ve güzel insanlar
    olmaya dâvettir.
    İrşad kavramı ile, dâvet ve ‘emr-i bi’l ma’ruf- nehy-i ani’l Münker’
    emirleri arasında bir bağlantı vardır. Ma’ruf olanı (iyilikleri)
    insanlara ulaştırmak, onları ma’rufa yöneltmek; onları münkerden
    (kötü olan şeylerden) sakındırmak müslümanların birbirlerine karşı
    görevidir. Bu görev farz ibâdetlerdendir. Elbette böylesine güzel
    bir görevi öncelikli olarak İslâm’ı daha iyi yaşayan insanlar, takva
    sahipleri ve âlimler yapacaklar. Günahların içerisinde olan bir kimsenin,
    başkasını günahtan sakındırması kolay değildir.
    Kur’an-ı Kerim, müslümanlar arasından bir grubun insanları
    ‘hayra’ dâvet etmek üzere çalışmalarını emrediyor.570 İşte bu irşad
    görevidir. İrşad faaliyeti güzel anlatma, sevdirme, ısındırma, ikna
    etme, inandırma gibi en hoş yöntemlerle olmalı. İster gayri müslimleri
    İslâm’a dâvet etmek üzere çalışılsın, ister müslümanları uyarmak
    üzere uğraşılsın; yöntemin çok güzel ve tabii olması gerekir.
    İnançlar ve düşünceler kitleler tarafından ne zorla benimsenir ne
    de kısa zamanda kabul edilir. O inançlara bağlı kişiler, başkalarına
    inandıkları doğruları en güzel bir biçimde anlatır ve onları ikna
    ederler. Yanlıştan vazgeçirmenin yolu da budur. Suçlara karşı verilen
    cezalar bazen iyi sonuç vermemektedir. Ancak insan suç işleme
    duygusundan uzaklaşırsa, suçlar azalır. Bunu en güzel şekilde yapmanın
    yolu da irşaddır.
    ‘İrşad’, faâliyeti bir ibâdettir. Bu hem müslümanların dinlerini
    daha iyi yaşamalarını sağlayacak bir yoldur, hem de cehennem adayı
    gayri müslimlerin kurtuluşuna sebep olabilecek bir çalışmadır. Bütün
    peygamberler kendi çağlarının irşad edicileridir, mürşidleridir.
    Hz. Muhammed (s.a.s.) kıyâmete kadar gelecek olan insanların en
    mükemmel ve en son mürşididir.
    Kur’ân-ı Kerim, kitap olarak bütün insanları irşad eden en canlı
    mürşiddir. İnsanları irşad etmek, onların dünya ve âhiret mutlulukları
    için çalışmak, çabalamak demektir. Bu görevi en başta âlimler
    ve takva sahibi güzel müslümanlar yerine getirir. Peygamberimiz,
    570 3/Âl-i İmrân, 104
    198 Dâvet
    kendisi insanları irşad ettiği gibi, kendinden sonra gelen bâtıl yol
    sahiplerinin irşad edilmesi için, sözlerinin ve Kur’an’ın o insanlara
    ulaştırılmasını söylüyordu.
    İrşad ibâdeti belli bir takım kişilerin tekelinde değildir. İrşad,
    yalnızca ‘izinli, yetkili falanca âlimin yetkisindedir, bu işi başkası
    bilmez’ anlayışı yanlıştır. Bazı âlimler kendilerine ait bazı yöntemlerle
    yanlış yolda olanları İslâmî hayata dâvet edebilirler. Bu güzel
    bir şeydir. Ama bu demek değildir ki bu gibi hayra dâvet faaliyeti,
    bazı törenlerle, bazı isimlerle, çok özel metodlarla yapılacak. Müslüman
    gücü yettiği ve dili döndüğü kadar, ailesinde ve çevresindeki
    insanlara ‘mürşid’ olmaya çalışabilir.
    Toplulukların bazen başkana, lidere, imama ihtiyaçları olduğu
    gibi irşad edici mürşidlere de ihtiyacı vardır. Bildiklerini hayatlarına
    uygulayan âlimler ve güzel insanlar bu işi daha güzel yaparlar. İrşad
    edicilerin rehberi şu âyet olmalı: “Ey Peygamber! İnsanları Rabbinin
    yoluna hikmetle ve güzel öğütlerle dâvet et. Onlarla en güzel bir
    şekilde mücadele et…”571
    İNZÂR/UYARI
    İnzâr; adakta bulunma anlamına gelen “ne-ze-ra” kökünden türemiş
    bir kavramdır. “İnzar”ın kelime anlamı, bir şeyin sonucundaki
    tehlikeyi haber verip sakındırmak, uyarmak, tenbih, ikaz, ihtar,
    dikkatini çekmek, korku verip uyanık kılmak demektir. İnzar, korkulu
    bir şeyden sakındırmak için uyarmak, yani, “ileride şu fenalık
    var, sakın!” diye doğru yolu göstermektir. Sevinç haberi vererek
    müjdelemek demek olan “tebşir” in zıddıdır. İnzar kelimesinin
    “korkutmak”la ilgisi varsa da, Türkçe’de bir kelime ile ifade etmek
    gerektiğinde “uyarı” diye tercüme edilmesinin daha uygun olduğunu
    görüyoruz.
    İnzar işini yapan, yani bir tehlikeyi haber vererek başkasını uyaran
    kimse ya da nesneye “nezîr” veya “münzir” denir. Nitekim,
    kabile çatışmalarının yoğun olduğu câhiliyye döneminde, baskına
    gelen düşmanları görerek kabilesini bundan haberdar eden kimseye
    “nezîr” denmiştir. Avı uyardığı için, yayın tınlama sesine ve ölümün
    uzak olmadığını hatırlatan uyarıyı yaptığı için, ağarmış olan saça da
    “nezîr” tabiri kullanılmıştır.
    571 16/Nahl, 125; Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 305-307
    Ahmed Kalkan 199
    KUR’AN’DA İNZÂR
    Kur’ân-ı Kerim’de inzâr kelimesi, türevleriyle birlikte 130 yerde
    geçer.
    İnzar/uyarma görevi, yalnız Allah’ın ülûhiyetine inanan bir eylemin
    toplumsal anlamda başlamasıdır. İnzar (uyarma), hayatî önemi
    olan bir haberin dost-yabancı demeden herkese açıkça duyurulmasıdır.
    Kavramda, gizlilik yerine açıklık öne çıkar. Dolayısıyla
    muhataplar sınırlı değildir; uyarı görevinin iletilmesi tüm insanlara
    yöneliktir. Uyarıda önemli olan tevhiddir, Allah’ın ülûhiyetidir.
    “(İnsanları) uyarın ki, Ben’den başka ilâh yoktur.”572 “Bu, insanlar
    için bir tebliğdir, bununla uyarılsınlar ve bilsinler ki ‘O, tek bir
    ilahtır ve akıl sahipleri iyice düşünüp öğüt alsınlar.”573 “Bu Kur’an
    bana, sizi ve ulaştığı herkesi uyarmam için vahyedildi.”574 “İnsanları,
    onlara azabın geldiği gün ile uyar.” 575
    Kur’ânî bir kavram olarak “inzâr”, Cenâb-ı Allah’ın, peygamberleri
    aracılığıyla kullarını uyarması, onları kötü akibetten sakındırmasıdır.
    “İnzâr” görevini ifa etmeleri sebebiyle peygamberlere de
    “nezîr” ve “münzir” denir. Âlemlerin Rabbi olması hasebiyle kullarını
    en iyi tanıyan ve onlara nasıl hitab edilmesi gerektiğini en iyi bilen
    Allah Teâlâ, insanlık tarihi boyunca, hak yoldan saparak şirk ve
    inkâr bataklığına saplanan kavimleri “inzâr” etmeleri için, zaman
    zaman “nezîr”ler göndermiş ve bunların uyarılarına kulak asmayanları,
    kendilerinden sonrakilere ibret olacak şekilde cezalandırmıştır.
    “Âd kavminin kardeşini an ki, o, Ahkaf’da kavmini uyarmıştı.
    Kendinden önce ve sonra uyarıcılar gelmiş olan kavmine; ‘Allah’tan
    başkasına kulluk etmeyin. Ben, sizin, büyük bir günün azabına uğramanızdan
    korkuyorum’ demişti.”576 K ur’an’da ç oğunlukla i nzar
    kelimesi ile ifade edilen uyarı, bazen cehennem azabı ve bazen de
    eski kavimlerin başlarına gelen helâk hatırlatılarak yapılır. “Görmedin
    mi, Rabbin ne yaptı Âd kavmine; ülkelerde benzeri yaratılmamış
    olan İrem’e; vâdilerde kayaları yontan Semûd’a; kazıklar sahibi
    Fir’avn’a! Öyle ki, hepsi ülkelerinde azgınlık ederek fesadı yaymışlardı.
    Bunun için Rabbin onların üstüne azap kamçısı yağdırdı.”577
    Rasûlullah (s.a.s.)’in İslâm’ı tebliğ için risalet görevine ilk defa
    572 16/Nahl, 2
    573 14/İbrahim, 52
    574 6/En’âm, 19
    575 14/İbrahim, 44
    576 46/Ahkaf, 21
    577 89/Fecr, 6-14
    200 Dâvet
    “inzar”la başlamış olduğunu da Kur’an’dan öğreniyoruz: “Ey örtüye
    bürünen! Kalk, inzâr et.”578 Bu emirden sonra, Peygamberimiz
    (s.a.s.) “inzar” görevine başlamış ve “Sen ilk olarak en yakın hısımlarını/
    akrabalarını inzâr et”579 emri uyarınca, önce yakın hısımlarını
    uyarmıştır. Rivâyete göre “En yakın hısımlarını uyar” âyeti nâzil
    olunca, Hz. Peygamber, Safâ tepesine çıkıp çevresindekı insanları
    çağırmıştı. Halkın toplandığını gören Allah elçisi; “Ey Abdülmuttalib
    oğulları! Ey Fihr oğulları! Ey Lüeyy oğulları! ‘Şu dağın arkasında
    size saldırmak isteyen bir süvari birliği var’ desem, beni tasdik
    eder misiniz?” diye sorar. Onlar da “evet” derler. Bunun üzerine;
    “Ben sizi önünüzdeki azapla uyaran bir nezîrim.” der. Ebû Leheb:
    “Bundan böyle hüsranda olasın!” diye beddua eder.580
    Bundan sonra Rasûlullah (s.a.s.), hayatının sonuna kadar inzar
    görevini eksiksiz bir şekilde yapmıştır. Bir yandan müşrikleri hak
    yola dâvet ederek inanmayanları âhiret azabıyla inzar etmiş, diğer
    yandan kendisine inananları, her türlü günaha karşı uyarmıştır. Bu
    tür inzarlar, Kur’an’da büyük bir yer tutar:
    “Ey ehl-i kitab! Peygamberlerin arası kesildiğinde, size açıklayıp
    duran elçimiz gelmiştir. Tâ ki; ‘bize ne müjdeci, ne de uyarıcı
    gelmedi’, demeyesiniz. İşte size hem müjdeci hem de uyarıcı gelmiştir.
    Allah her şeye kaadirdir.”581
    “Eğer yüz çevirirlerse de ki; ‘İşte sizi Âd ve Semûd’u çarpan
    yıldırım gibi bir azapla inzar ettim.”582
    “Sizi, yakın gelecekteki azapla uyardık. O gün kişi, elleriyle sunduğuna
    bakar. Kâfir de; ‘keşke toprak olsaydım’ der.”583
    Tüm bunlara rağmen, inkârcılar ve inanmak istemeyenler yine
    de inanmaz, karanlığı aydınlığa tercih ederler. “Kâfirleri inzâr etsen
    de etmesen de birdir, inanmazlar.”584 “Göklerde ve yerde bulunanlara
    bir bakın!’ de. Ama inanmayacak bir millete âyetler ve inzarlar
    578 74/Müddessir, 1-2
    579 26/Şuarâ, 214
    580 Buhâri, Tefsir Sure 111/1-2
    581 5/Mâide, 19
    582 41/Fussılet, 13
    583 78/Nebe’, 40
    584 2/Bakara, 6
    Ahmed Kalkan 201
    fayda vermez.”585 “Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir,
    inanmazlar. Sen, ancak zikre (Kur’an’a) uyan ve görmeden Rahman’dan
    korkan kimseyi uyarabilirsin. İşte böylesini, bir mağfiret
    ve güzel bir mükâfatla müjdele.”586
    MÜ’MINLERIN UYARILMASI
    “Sen, ancak görmeden Rab’lerinden korkanları ve namaz kılanları
    uyarırsın.”587
    “Sen ancak zikre (Kur’an’a) uyan ve görmeden Rahmân’dan
    korkan kimseleri uyarabilirsin. İşte böylesini mağfiret ve güzel bir
    mükâfatla müjdele.”588
    “Kulları içinden ancak bilginler, Allah’tan korkar.”589
    “Sen ancak, huşu sahibi, Allah’tan korkanları uyarırsın.”590
    Kur’ân-ı Kerim, huşû sahibi, Allah’tan korkan kimseler için bir
    öğüttür.591
    Allah’a iman edenler, kâfirlerin uyarılmasından farklı inzar ediliyor:
    “Rablerine toplanacaklarından korkanları Kur’an’la uyar.
    Ondan başka ne bir dost ne de bir şefaatçileri vardır. Umulur ki
    sakınırlar.”592
    “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar
    olan ateşten koruyun. Onun başında iri gövdeli, sert tabiatlı,
    Allah’ın kendilerine emrettiği şeylere karşı gelmeyen ve emredileni
    yapan melekler vardır.”593
    “Bir de öyle bir fitneden sakınınız ki, içinizden yalnızca zulmedenlere
    isabet etmez. Biliniz ki, Allah’ın azabı şiddetlidir.”594
    “Öyle bir günden sakınınız ki, o günde kimse, kimse için bir şey
    585 10/Yûnus, 101
    586 36/Yâsin, 10-11
    587 35/Fâtır, 18
    588 36/Yâsin, 11
    589 35/Fâtır, 28
    590 79/Nâziât, 45
    591 20/Tâhâ, 3
    592 6/En’âm, 51
    593 66/Tahrim,
    594 8/Enfâl, 25
    202 Dâvet
    ödeyemez, şefaati kabul edilmez, fidye alınmaz ve onlara yardım da
    edilmez.”595
    Gerçekten iman edenler için, ayrıca herhangi bir dünyevî cezaya
    gerek kalmaksızın, her türlü kötülüğe karşı caydırıcı olarak bu “inzar”/
    uyarılar yeterlidir.
    “Hiç şüphesiz kâfirleri ha korkutmuşsun, ha korkutmamışsın;
    onlara göre birdir. Onlar iman etmezler.”596 Bu âyette geçen inzarın
    kalpleri mühürlü kâfirlerin inzar edilmesinin faydasızlığı o kâfirler
    içindir. Âyette “Senin korkutmanla korkutmaman birdir” denmiyor.
    Eğer tebliğin tesirsiz kalırsa tereddüt etme, şüpheye düşme! Hata,
    senin tebliğ ettiğin nur gibi âyetlerde değil; o âyetlere gözlerini yumanlardadır.
    Güneşli havada gözlerini yumarak giderken kanala
    veya çukura düşen kişi kabahati güneşe bulamaz. Gözlerini kapayan
    kişi için güneşin doğmasıyla batması aynıdır, farketmez. Sen,
    insanların yollarının cehennem çukuruna doğru gittiğini, düşerlerse
    çıkamayacaklarını onlara söyle, o yoldan onları çevirmeye çalış,
    cennete giden yola gitsinler. Bu küfür yolunda yürürlerse ailelerde
    iffet, insanlarda merhamet, mahkemelerde adâlet, toplumda huzur
    kalmaz.
    Senin bu korkutmalarına rağmen ateş çukuruna doğru koşuyorlarsa
    bu onların yaptıkları kötülükler nedeniyle Allah’ın onların
    akıllarını, kulaklarını, gözlerini kapatmasındandır. Allah, Yâsin sûresinin
    10. âyetinde bu âyetin bir kısmını tekrarladıktan sonra 11.
    âyette Kur’an’a uyan Rahmân’a iman eden kişilerin uyarıya kulak
    vereceklerini haber verir.
    Günümüzde “ben Allah’tan korkmam, Allah varsa beni çarpsın”
    diyen kâfirler, ormanlar kralı aslan’ın yelesine konup sonra da “hani
    aslan, neredeyse karşıma çıksın, ben aslandan korkmam” diyen sinek
    gibidirler. Aslandan korkmak için ceylan olmak lâzım. Aslan
    hakkında bilgisi olmayan ondan korkmaz. İki yaşındaki çocuk korkmadan
    elektrik cereyanına elini uzatırsa bu onun cesaretine işaret etmez,
    cehâletine işaret eder. “Allah’tan ancak âlim kulları korkar.”597
    Uyarıların, sert ve katı olması gerekmez. Bilakis yumuşak uyarılar
    ve tavırlar, daha etkili ve güçlü olabilir. Cenab-ı Hak, “Fir’avn’a
    595 2/Bakara, 48
    596 2/Bakara, 6
    597 35/Fâtır, 28; Mahmut Toptaş, Şifa Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 90-91
    Ahmed Kalkan 203
    gidin, çünkü o azdı. Ona yumuşak söz söyleyin, belki öğüt alır veya
    korkar.”598 b uyurarak, d ikkatimizi b u n oktaya ç ekmektedir. K orkulacak
    tek varlık ise, ancak Allah’tır. Mü’minler, uyarı görevlerini
    yerine getirirlerken, kendilerini kınayacak kişilerden korkmayacaklardır.
    599 “Onlar ki, Allah’ın gönderdiği emirleri tebliğ ederler/
    duyururlar; Allah’tan korkarlar ve O’ndan başka kimseden korkmazlar.
    Hesap görücü olarak Allah (herkese) yeter.”600 U yarı, öncelikle
    akrabaya,601 sonra yakın çevreden yayılarak bütün insanlara
    olacaktır.602
    UYARININ FAYDA ETMEDIĞI KÂFIRLER
    Âyette geçen kâfirlerden maksat, küfrün kalplerinde kök saldığı
    için iman yeteneğini yitirecek noktaya gelmiş inatçı inkârcılardır;
    yoksa genel kapsamıyla herhangi bir küfür içinde olan tüm kâfirler
    değildir. İnanmak istemeyen, tüm alıcılarını kapatanlar, hidâyet için
    gerekli yolları ve arayışları terkedenleri uyarıp uyarmamak, onlar
    için aynıdır, farketmez. Yoksa, âyette, bütün kâfirler için uyarı fayda
    vermez denilmiyor. Kâfirlerden, İslâm dâvetini başından beri karşısına
    alan, kalplerini hakka, düşünmeye, yani İslâm’a kapatanlar;
    reddetmek bile olsa, bilinçli olarak reddetmeye yanaşmayanlar kimselerdir.
    Bunlar, tutumunda ısrar eden, inatçı bir tavır takınanlardır.
    Ne kendisinin, ne de başkasının takınılan tavrın doğruluğu veya
    yanlışlığı konusunda herhangi bir düşünce deneyimine veya pratik
    bir diyaloga girmesine müsaade etmeyen kesimdir. Hemen bundan
    sonra gelen âyette açıklandığı üzere, kendi tavır ve davranışları yüzünden
    kalpleri mühürlenen, gözlerinde perde olan insanlardır. İşte
    teşvik ve ikazın, korkutmanın fayda vermediği grup budur. Bunlar,
    Allah’ın âyetlerini dinlemeye, çağrıldıkları şeyi düşünmeye hazır
    değillerdir. Basiretlerini kullanmaya, Allah’ın yüceliğini takdir etmelerini
    isteyen etrafını kuşatmış koca kâinat kitabının âyetlerini
    okumaya, evreni ibretle incelemeye hazır değillerdir.
    Buna rağmen bu tür insanlara dâvetin götürülmesi gerekmediği
    gibi bir sonuç çıkarılmamalıdır. Zaten hangi kâfirlerin bu kategoriye
    girdiği de kesin olarak bilinemez. Bu sebeple tebliğ ve dâvet,
    herkese yapılmak durumundadır. Nitekim biz, peygamber’in bu
    598 20/Tâhâ, 44
    599 Bk. 5/Mâide, 54
    600 33/Ahzâb, 39
    601 26/Şuarâ, 214
    602 14/İbrahim, 44; 10/Yûnus, 2
    204 Dâvet
    grubun hidâyete gelmesi için birçok defa, değişik vasıtalar ve yöntemler
    kullanarak insanüstü bir gayretle çabaladığını, karşılaştığı
    nankörlük, inkâr, psikolojik ve mânevî komplekslere rağmen bu çabasından
    geri durmadığını biliyoruz. Peygamber, İslâm’ın ana ilkelerinden
    hareketle dâvet eylemini gerçekleştiriyor, bu yolda her çeşit
    meşrû vasıtaya başvuruyordu. Hz. Peygamber, bütün insanların, bu
    arada yukarıda özellikleri belirtilen inatçı inkârcıların da imana
    gelmesi ve hidâyete tabi olmasını hırsla istiyordu. Allah, rasûlünü
    teskin etmek için, onun tebliğ görevini yaptıktan sonra, hidâyetin
    peygamberin elinde olmadığını hatırlatarak neticenin olumsuz olduğuna
    üzülmemesi gerektiğini bildirmek için bu âyetleri indiriyordu.
    İbn Kesir, bu âyetin bunun üzerine indiğini Abdullah İbn Abbas’tan
    rivâyet eder.603 ‘Öyleyse Ey Peygamber, sen kendini mahvedecek
    şekilde onların uğrunda hebâ etme. Kendilerine hakkı tebliğ et; yüz
    çevirirlerse onlar için üzülme. Yüz çevirmeleri seni mahvetmesin,
    ümitsizliğe de düşürmesin. Senin için ancak tebliğ vardır. Hesap
    bize âittir. Ve sen ancak bir uyarıcısın’ anlamında söyleniyordu: “O
    kâfirleri uyarsan da uyarmasan da (azap ile) onları korkutsan da
    korkutmasan da müsavidir; çünkü onlar iman etmezler.”604
    Peygamberimiz, risâlet görevini yapmak için, kalkması ve uyarması/
    korkutması605 gerekiyordu. Uyarıya, yakınlarından, yakın akrabalarından
    başlaması606 gerekiyordu. “Ey peygamber! Rabbinden
    sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yapmamış
    olursun.” 607emrini tüm içtenliği ve tüm kapsamıyla yerine
    getiriyordu. Ama Peygamber’in tüm insanları ateşten kurtarmak
    için, kendini harap edecek şekilde çabası, dünyevî açıdan somut bir
    sonuç getirmemiş, başarılı netice sağlamamıştır. Çünkü karşısındaki
    toplum, tavır ve tutumlarıyla, kalp ve duyularıyla düşünmeye ve
    inanmaya karşı kendilerini kilitliyor; kendilerini büyüklük taslama
    çıkmazına atıyorlardı. Bu yüzden, uyarının kendilerine fayda etmeyeceğini
    bildiren âyetler, peygamber’in onlara karşı konumunu
    belirliyordu. Artık Peygamber, sonuçsuz kalacağını kesin bildiği
    bir çağrıyla zamanını harcamamalı, bu alandaki enerji ve çabasını
    başka bir tarafa aktarmalıdır. Dâvâsını, gönlünü bu mesaja kapatma-
    603 İbn Kesir, Çağrı Y. 2/180
    604 2/Bakara, 6
    605 74/Müddessir, 2
    606 26/Şuarâ, 214
    607 5/Mâide, 67
    Ahmed Kalkan 205
    yan başka insanlara yönelmelidir. Kalplerini imana açan, gözlerini
    sırât-ı müstakime diken ve faydalı sözlere kulak veren başka topluluklara
    çağrıda bulunmalıdır.
    ÇAĞDAŞ DÂVETÇININ/UYARICININ, İNZARIN FAYDA
    EDIP ETMEDIĞIYLE İLGILI KONUM TESPITI
    Bugünkü insanın, dünkü insandan farkı olmadığı gibi, çağdaş
    küfrün durumu ve sapıklığı da, dünkü küfrün durumuyla aynıdır.
    Küfrün genel karakteri, kâfir toplulukların ana özellikleri değişmemiştir.
    Buna göre müslümanın, içinde yaşadığı toplumları bilinçli
    bir şekilde incelemesi gerekir. Orada yaşayan insan tiplerinden hangisine
    girdiklerini belirlemesi gerekmektedir. Ortam ve tebliğ tavrını
    vahyin ışığı altında belirleyerek, Peygamber dönemindeki muhataplarla
    kendi muhataplarını kıyaslayarak durum tesbiti yapmalıdır.
    Bu tesbitten sonra artık o insanlara karşı Kur’anî bir tavır koymalıdır.
    Eğer, karşı karşıya bulunduğu topluluklar, düşünce ve eylem
    olarak inatçı bir tutum takınıyor, akletmek ve görmek istemiyorlarsa
    onlarla diyaloga geçmek, boşuna harcanan bir enerji olabilir. Petrol
    çıkmayacağı belli olan yere sondaj zahmet ve israfına defalarca girmemeli;
    petrol çıkma ihtimali yüksek olan yerlere sondaj salmalı,
    çıkan petrolleri rafine ederek arındırma görevini ihmal etmemelidir.
    Tabii, insanların dâvete duyarsız olup olmadıklarını, kalp ve diğer
    alıcılarını kapatıp kapatmadıklarını tespit etmek için; yeterli, verimli,
    kapsamlı bir şekilde, usûl ve metodlara riâyet edilerek gerçek
    dinin gerçek şekilde tebliğinin ulaştırılmasının şart olduğu unutulmamalıdır.
    Yani, doğru bir şekilde uyarı yapılmadan muhatapları
    damgalandırmak yanlış olur; bunun bilincinde ve bu aşamalardan
    sonra muhatapları tasnif etme gereğini dâvetçi müslüman aklından
    çıkarmamalıdır. Eğer muhatap kitle, düşünce yoluyla akide meselelerine,
    hatta hayatla ilgili konulara yatkın değillerse, akıllarını kullanmak
    istemiyorlarsa, doğrudan bir diyaloga hazır değillerse, müslüman,
    onlarla iman arasındaki engeli, var olan psikolojik duvarı
    yıkmak için başka yollar aramalıdır. Ondan sonra, insan ve düşünce
    önündeki, iman ve müslümanca anlayış ve hayat önündeki engelleri
    yok ettikten sonra onlarla yeniden bir diyaloga girmeyi denemelidir.
    Kâfirlerin hakka karşı tutumları, onlara tebliğ yapmamıza engel
    değildir. Âyette “kâfirleri uyarsan da uyarmasan da onlar için eşittir”
    denilir; “senin için birdir” denilmez. Yani, hem peygamber, hem
    206 Dâvet
    peygamberin vârisi olan tebliğciler, kâfirlere uyarı görevini yapmak
    zorundadır; kâfirleri uyarıp uyarmamaları kendileri açısından aynı
    değildir. Zâten biz, onların kalplerinin mühürlü olup olmadığını da
    bilemeyiz. Fir’avn’a, Ebû Cehil’e bile hem de defalarca tebliğ edilmesi
    peygamberlerin görevleri arasındaydı. Tabii ki, onlar kadar
    küfürde azgın bile olsalar, günümüzdeki keferelere de İslâm tebliğ
    edilmelidir. Fakat bu tebliğler insanların hidâyetine sebep olmayabilir.
    Bu sonuca üzülmememiz, yılgınlığa, ümitsizliğe kapılmamamız
    gerekir. Çünkü bunlar hakkı ve kurtuluşu istemeyen gruptan
    olabilir.
    BÜTÜN TOPLUMLAR PEYGAMBER ARACILIĞIYLA
    UYARILMIŞTIR
    Yaptıkları hangi davranışın gelecekte kendileri için fayda, hangisinin
    zarar getireceği, toplumlar tarafından kesin bir şekilde bilinemez.
    Toplumun nelere muhtaç olduğu, ihtiyaçlarının hayvanlara
    ilham edildiği gibi edilseydi, o zaman insan türü olmazdı. Ya arı
    ve karınca gibi bir başka hayvan türü veya melekler gibi olurlardı.
    Oysa insanlar imtihan olunmaktadır ve Allah, dikkat edeceği şeyleri
    onlara bildirmektedir. “Kısa ve doğru yolu Allah gösterir.”608
    “Bize yollarımızı göstermişken neden Allah’a dayanmayalım?”609
    “Biz ona yolu gösterdik.” 610
    Toplumların, tercih ve seçimlerinde dikkat edecekleri fayda ve
    zararın ölçüsü, ilahî yasalardır. Bu yasalara bakarak; hangi şeylerin
    kendileri için iyi, hangilerinin kötü olduğunu öğrenip hareket edeceklerdir.
    Bu nedenle Allah, her topluma yasalarını açıklayan elçiler
    göndermiştir. “Her toplumun bir yol göstericisi vardır.”611 ; “Her
    toplum içinde mutlaka bir uyarıcı geçmiştir.”612 ; “Andolsun biz her
    toplum içinde Allah’a kulluk edin, tâğuta kulluktan kaçının diye bir
    peygamber gönderdik.”613 ; “Andolsun s enden ö nce, e vvelki ( toplum)
    ların kolları içine de elçiler gönderdik”614 B u elçiler, Allah’ın
    yasalarına uyulmasını isteyerek emredilen davranışlardaki güzellikleri
    ve yasaklanan çirkinlikleri açıklarlar. Yaptıkları davranışla-
    608 16/Nahl, 9
    609 14/İbrahim, 12
    610 76/İnsan, 3
    611 13/Ra’d, 7
    612 35/Fâtır, 24
    613 16/Nahl, 36
    614 15/Hıcr, 10
    Ahmed Kalkan 207
    rın sonunda nasıl bir karşılık göreceklerini toplumlarına bildirirler.
    Eğer, elçiler gönderilmeseydi helâk edilenler Allah’a: “Bize önce
    bir elçi gönderseydin inanırdık, senin âyetlerine uyardık. Neden bizi
    hiç uyarmadan cezalandırdın?” deyebilirlerdi. İşte, kimsenin Allah’a
    karşı bahanesi kalmasın diye Allah elçiler göndermiştir. “Kendi elleriyle
    yaptıkları (günahları) yüzünden başlarına bir felaket geldiği
    zaman: ‘Ey Rabbimiz, bize bir elçi gönderseydin de âyetlerine uyup
    mü’minlerden olsaydık’, diyecek olmasalardı (seni göndermezdik.
    Bu bahanelerine fırsat vermemek için seni gönderdik).”615 ; “Bunları
    müjdeleyici ve uyarıcı elçiler olarak (gönderdik) ki, elçiler geldikten
    sonra insanların Allah’a karşı bahaneleri kalmasın.”616 ; “Ey kitap
    ehli, elçilerin arasının kesildiği, bir boşluk meydana geldiği sırada
    size elçimiz geldi, size gerçekleri açıklıyor ki, (yarın kıyamette:)
    ‘bize bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi’ demeyesiniz. İşte size müjdeleyici
    ve uyarıcı geldi.”617
    Nitekim, Allah’a ortak koşanlar böyle söylediklerinde Allah, elçiler
    gönderdiğini belirterek, bu iddialarını reddetmiştir: “Şirk koşanlar:
    ‘Allah dileseydi ne biz, ne de atalarımız O’ndan başka bir şeye
    tapmazdık ve O’nsuz hiçbir şeyi haram kılmazdık’ dediler. Onlardan
    öncekiler de böyle yapmıştı. Elçilere düşen, yalnız açıkça tebliğ etmek
    değil midir? Andolsun Biz, her toplum içinde, Allah’a kulluk
    edin, tâğut(a kulluk etmek)ten kaçının diye bir elçi gönderdik.”618
    Kur’an yirmi beş elçiden bahseder: Âdem, İdris, Nuh, Hûd, Sâlih,
    İbrahim, Lût, İshak, İsmail, Yakub, Yusuf, Eyyub, Şuayb, Mûsâ,
    Hârun, Yunus, Dâvud, Süleyman, İlyas, Elyasa, Yahya, Zekeriyyâ,
    Zülkifl, İsa ve Muhammed (s.a.s.). Bütün elçiler bunlardan ibâret değildir.
    “Andolsun Biz, senden önce de elçiler gönderdik. Onlardan
    kimini sana anlattık, kimini de anlatmadık.”619 âyeti, Kur’an’da adı
    zikredilmeyen elçilerin de olduğunu söyler.
    En son gönderilen elçi, Hz. Muhammed (s.a.s.)’dir. Kur’an bize
    ondan sonra elçi gönderilmeyeceğini söyler: “Allah’ın elçisi ve peygamberlerin
    sonuncusudur.”620 İslâm’dan sonra etkili ve kapsamlı
    bir dinî hareketin olmaması bu sözü kuvvetlendirir. Öte yandan yeni
    bir elçiye gerek de yoktur. Kur’an’a baktığımızda bir peygamberin
    dört şey için gönderildiği görülür:
    615 28/Kasas, 47; 20/Tâhâ, 134
    616 4/Nisâ, 165
    617 5/Mâide, 19
    618 16/Nahl, 35-36
    619 40/Mü’min, 78
    620 33/Ahzab, 40
    208 Dâvet
    Daha önce kendilerine herhangi bir peygamberin gönderilmediği
    topluma gönderilir.
    Bir önceki elçinin talimatı unutulmuş, tahrif edilmiş, gösterdiği
    yolun takip edilmesi mümkün değilse yeni elçi gönderilir.
    Önceki elçilerin vaaz, telkin ve talimatlarının tamamlanması,
    toplumun içinde yeteri kadar tevhidî ve nebevî mesajı taşıyanların
    bulunmaması gibi sebeplerle Allah yeni bir elçi gönderir.
    Bir elçiye yardımcı olmak için, yeni elçi gönderilir.
    Bu durumlar gözden geçirildiğinde, Hz. Muhammed’den (s.a.s.)
    sonra, yeni bir peygamber gönderilmesine ihtiyaç olmadığı görülür.
    Zira o, yeryüzündeki bütün toplumlara gönderilmiştir. Getirdiği
    mesaj (Kur’an) korunmuştur. Getirdiği mesajda tamamlanacak herhangi
    bir şey yoktur. Yardımcıya da ihtiyacı yoktur. Olsaydı, yaşadığı
    zamanda gönderilirdi.621
    Diğer taraftan, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) son peygamber olması
    ve Kur’an’ın en son vahiy olması, müslüman olduğunu ileri sürenlere,
    açıkça çok ciddi bir sorumluluk yüklemektedir. Mesajın, onu
    duymayanlara iletilmesi, peygamberden sonra müslümanların görevidir.
    ELÇI GÖNDERILMEYEN, UYARI YAPILMAYAN
    TOPLUMLAR HELÂK EDILMEZLER
    Evren, harika güzelliği ve âhengi ile bir yaratıcıya işaret ederek,
    insanların fıtratlarında mevcut olan yaratıcıyı kabul etme duygusunu
    harekete geçirir. İnsanların akılları da iyilik ve kötülük arasında
    bir ayırım yapabilir. Ancak, bunlar (fıtrat ve akıl), çeşitli nedenlerle
    fonksiyonlarını yerine getirmeyebilirler. Evrene serpiştirilmiş âyetlere
    (iman delillerine) dikkat edilmeyebilir. İnsanların sağlam fıtratları,
    saptırıcı faktörlere maruz kalabilir. Cinlerden ve insanlardan
    olan şeytanlar, insanların bünyelerinde yer alan zaaf noktalarına dayanarak,
    onları saptırır. Akıl, insanı, arzu ve isteklerin, zaafların ve
    şehevî ihtirasların baskısı altında bırakabilir.
    İnsanların fıtratlarının ve akıllarının evrende yer alan âyetleri,
    621 Mevdûdi, Tefhimü’l Kur’an, insan Y., c. 4, s. 480-481
    Ahmed Kalkan 209
    yani hidâyet delillerini ve iman belirtilerini araştırıp hayatlarını dayandıracakları
    bir sistemi belirlemesi, sonuçta hak ve doğruluk üzere
    bulunmayı gerçekleştirmesi mümkün görülmediğinden, sorumlu
    kabul edilmesi ona yapılmış bir haksızlık olarak değerlendirilebilir.
    Fıtratlar ve akıllar sapabildiğinden, onlara fonksiyonlarını hatırlatan
    bir uyarıcı gerekir. Uyarıcı olmadan fıtratların ve akılların insanları
    doğruya götürememesi nedeniyle, onları cezalandırmanın zulüm
    olduğu söylenebilir.
    Allah insanların fıtratlarını dıştan gelen sis tabakasının etkisinden,
    yozlaşmadan, sapıklıktan kurtarmak, aklını arzu ve isteklerin,
    zaafların ve şehevî ihtirasların baskısından kurtarmak amacıyla onlara
    peygamber göndermeden, âyetlerini açıklamadan sorumlu tutmayı
    dilememiştir.622 “Biz hiçbir kenti helâk etmedik ki, onun uyarıcıları
    olmasın (helâk etmeden önce mutlaka uyarıcı gönderdik.)
    (Uyarıcılar) uyarırlardı. Biz zulmedici değildik.”623 ; “Bu böyledir.
    Çünkü Rabbin, halkı habersiz iken ülkeleri zulüm ile helâk edici değildir.”
    624 ; “Biz elçi göndermedikçe azap edecek değiliz.”625
    Âyetlerden Allah’ın elçi göndermediği birtakım toplumlar bulunabileceği
    anlaşılmamalıdır. Aksine, âyetler şunu vurgulamaktadır:
    Eğer Allah elçi gönderip uyarmadan kentleri helâk etseydi,
    o kentlerin halkına zulmettiği değerlendirmesi yapılabilirdi. Allah
    ise zulümden münezzehtir. Bundan dolayı elçiler gönderir, insanları
    uyarır, onlara hak yola gelmeleri için fırsat verir, süre tanır, yola
    gelip gelmeyeceklerine bakar. Bütün bunlara rağmen yola gelmezlerse,
    o zaman cezayı hak ederler. “Ey cin ve insan topluluğu, içinizden
    size âyetlerimi anlatan ve bu gününüzle karşılaşacağınıza dair
    sizi uyaran elçiler gelmedi mi? ‘Kendi aleyhimize şahidiz’ dediler.
    Dünya hayatı onları aldattı ve kendilerinin kâfir olduklarına şahitlik
    ettiler.”626 Âyet, insan ve cin topluluklarına elçi gönderildiğini
    vurguluyor. Aksi takdirde insanların cezalandırılması âdil kabul
    edilmeyebilir. Çünkü bu durumda insanlar, doğru yola uymalarını
    gerektiren bilginin kendilerine ulaşmadığı, bu nedenle de cezalandırılmamaları
    gerektiği özrünü (veya bahanesini) ileri sürebilirler.
    622 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an, Hikmet Y., c. 3, s. 675
    623 26/Şuarâ, 208-209
    624 6/En’âm, 131
    625 17/İsrâ, 15
    626 6/En’âm, 130
    210 Dâvet
    “Dediler ki: ‘Rabbinden bize bir âyet (mûcize) getirmeli değil mi?’
    Onlara önceki kitaplarda bulunan delil gelmedi mi? Şâyet onları
    ondan önce bir azap ile helâk etseydik: ‘Rabbimiz, bize bir elçi gönderseydin
    de, böyle alçak ve rezil olmadan önce senin âyetlerine
    uysaydık’ derlerdi.”627
    Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) de, kendilerinin ve atalarının
    uyarılmadığı bir topluma gönderilmiştir. “Babaları uyarılmamış,
    bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman
    için (seni gönderdik).” 628Ancak, Peygamberimiz’in uyarısı,
    bütün insanlığı da içine alır. O’ndan sonra uyarıcı gelmeyeceği için,
    bütün toplumlar O’nun mesajını kendilerine hidâyet kaynağı kabul
    edip, rehber edinmelidirler. Şu da bir gerçek ki, O’nun mesajının bütün
    insanlara eksiksiz bir şekilde açıklanması, O’ndan sonraki müslümanların
    görevidir. Bu yapılmadan, O’nun dâvetini hiç işitmemiş,
    işitse bile, kasıtlı bir tarzda saptırılmış olarak işiten toplumların
    helâk olmalarını beklemek, sünnetullahın anlaşılmaması demektir.
    Zira toplumların helâki ile ilgili sünnetullahın hükmü çerçevesine,
    dâvetle karşılaşan ve uyarılan toplumlar girer: “Çünkü Rabbin, halkı
    habersiz iken ülkeleri zulüm ile helâk edici değildir.”629
    Artık yeni Rasul ve vahiy gönderilmeyeceğine göre, geçmiş toplumlardaki
    şartlar oluşsa bile toplumsal helâkin olması mümkün
    olmasa gerek, artık böyle bir toplumsal/kitlesel helâk, ancak kıyametle
    gerçekleşecektir. O yüzden Kur’an, eski ümmetleri helâkla
    tehdit edip korkuturken; Muhammed ümmetini sadece kıyâmetin
    dehşetiyle korkutmaktadır.
    HISBE TEŞKILÂTI VE MUHTESIB
    Hisbe; İslâm devletinde iyiliği emr ve kötülüğü nehyetmek için
    kurulmuş teşkilatın adıdır. İslâm dünyasında, Hz. Peygamber devrinden
    itibâren varlığı bilinen hisbe, 630kelime olarak birçok mânaya
    gelmektedir. Özellikle değişik bâb ve harf-i cerlerle kullanıldığı
    627 20/Tâhâ, 133, 134
    628 36/Yâsin, 6
    629 6/En’âm, 131; Nuri Tok, Kur’an’da Sünnetullah ve Helâk Edilen Toplumlar, 47
    630 Ebû Ubeyd Kasım b. Sellâm, Kitabu’l-Emval, Mısır 1968, s. 711; İbn Sa’d, et-Tabakâtu’l-Kübrâ,
    Kahire 1358, III,192.
    Ahmed Kalkan 211
    zaman bu manâları daha da çoğalmaktadır.631 B u açıdan bakıldığı
    zaman kelime “saymak”, “zannetmek”, “haseb sahibi olmak”, “kifâyet”,
    “değer”, “ecir”, “sevab”, hüsn-i tedbir” gibi mânalar almaktadır.
    Ayrıca, “bir fiilin ecrini sadece Allah’tan taleb etmek” mânasına
    da gelmektedir. İslâm dünyasının önemli bir müessesesi olan hisbe,
    bir terim olarak kullanıldığı zaman ma’rûfu (iyiliği) emr; işleyen
    görüldüğü zaman münkeri (kötülüğü) yasaklama”632 şeklinde
    tarif edilmiştir. Bu tariften başka benzer daha birçok tarif olmakla
    birlikte hepsinde müşterek olan temel, “iyiliği emr, kötülüğü nehy”
    prensibidir.
    İkinci halife Hz. Ömer (r.a.) zamanında tam teşkilatlı bir müessese
    haline gelen hisbenin temeli, Kur’an-ı Kerîm’deki “el-emr
    bi’l-marif ve’nnehy ani’l münker” âyetine dayanmaktadır. Temeli,
    böyle bir âyete dayanan hisbenin değil sadece Hz. Ömer; bütün ashab
    tarafından uygulanmış olması gerekir. Bununla beraber bu müessesenin
    Hz. Ömer’e nisbet edilmesinin sebepleri, hisbe ile ilgili
    bazı eserlerde açıklanmış bulunmaktadır.633 Ancak bu sebepler
    dikkate alınmasa bile diğer pek çok müessesede olduğu gibi hisbe
    teşkilatının da bu dönemde müessese olarak ortaya çıkmış olması
    normal karşılanmalıdır.
    İyilikleri emretmek ve kötülüklerden vazgeçirmek gâyesiyle
    kurulan bu müessesenin başında bulunan muhtesib, dinin hoş
    karşılamayıp çirkin gördüğü her türlü kötülüğü (münkeri) ortadan
    kaldırmaya çalışırdı. Gerçi İslâm’da, iyiliğin emredilmesi ve kötülüklerden
    sakınılmasına nezâret etme, bütün müslümanların yerine
    getirmesi gereken ortak bir vazifedir.634 Ancak diğer bazı emirlerde
    olduğu gibi, bunun da bir grup müslüman tarafından ifâ edilmesi
    diğerlerini de sorumluluktan kurtarır. İşte bunun bir sonucu olarak
    İslâm müesseseleri arasından, bu vazifeyi yüklenen “İhtisâb müessesesi”
    doğdu.
    Günümüzde görev ve yetkileri tek müessesede toplanamayacak
    kadar çok olan hisbe teşkilatının dayandığı esaslardan bir bölümü
    İslâm hukukuna, bir bölümü de İslâm Devlet başkanının takdir alanına
    girer.635 Bu bakımdan müessesenin başında bulunan muhtesib,
    cemiyet huzurunun sağlanmasında önemli derecede rol oynayan bir
    631 Bu konuda daha geniş bilgi için bk. Yusuf Ziya Kavakçı, Hisbe Teşkilatı, Ankara 1975, s. 11-13
    632 Mâverdî, el-Ahkâmu’s-Sultaniyye, Beyrut 1978, s. 240
    633 bk. Mansur b. Seyyid Ali, Nisâbu’l-İhtisâb, İsparta Halil Hamit Paşa Küt. Yaz. vr. 90-91
    634 3/Âl-i İmrân, 110-114; 9/Tevbe, 71
    635 Hacr Halîfe (Kâtib Çelebi), Keşfu’z-Zünûn an Esâmi’l-Kütüp ve’l-Fünûn, nşr. Ş. Yalıkaya-Kilisli
    Rifat Bilge, İstanbul 1941, I,15
    212 Dâvet
    görevlidir diyebiliriz.
    İslâm’ın ortaya çıkışından bir müddet sonra belirli hâle gelen
    hisbe görevi, zamanla tarihte kurulan bütün müslüman devletler de
    önemli derecede fonksiyonu bulunan bir müessese haline gelmiştir.
    Hak ve hukuk mefhumları, İslâm’ın temel unsurlarındandır. Binaenaleyh,
    cemiyet hayatındaki münasebetlerin, bu prensiplerin ışığı
    altında cereyan etmesi gerekir. İslâm hukukuna göre haklar, insan
    hakkı ve Allah hakkı olmak üzere ikiye ayrılır. İnsan hakları sadece
    kişiyi ilgilendirdiği gibi, uygulaması da yine kendisini ilgilendirir.
    Buna karşılık, hiç bir kimsenin hakkına dokunulmayarak yalnız Allah’a
    ait bir hakka tecavüz edilmiş olursa, suçlunun cezası, hakkullah
    hükmüne girer. Bu durumda her mü’min, suçluyu Allah rızâsı
    için yakalayıp lâyık olduğu cezaya uğratması (ta’zir) için hâkimin
    huzuruna çıkarmak hakkına sahiptir. Böyle bir takibata “da’va’l-hisbe”
    denir. Demek oluyor ki, muhtesibin vazifesi nerede ve ne şekilde
    olursa olsun, gördüğü münkeri (kötülüğü) bertaraf etmektir636 diyebiliriz.
    Başlangıçta hisbe teşkilâtı, İslâm toplumunda iyilikleri emretmek
    ve kötülüklerden vazgeçirmek637 sûretiyle ictimaî huzuru sağlayan
    dinî bir müessese olarak ortaya çıkmıştı. Bu müessesenin teşkilinden
    itibaren farklı ve çok yönlü vazifeleri yüklenmiş olduğuna daha
    önce kısaca temas edilmişti.
    Bu kadar geniş yetkilere sahip bir teşkilâtın tarihteki bütün müslüman
    devletlerde bulunması tabiî karşılanmalıdır. Zira bu daha
    önce de belirtildiği gibi hem Kur’ân’ın emri, hem de bizzat Hz.
    Peygamber’in uygulaması ile müslümanlara bir miras olarak intikal
    etmişti. Hatta muhtesib olmanın şartlarından biri olan “erkek
    olma” prensibinden söz edilmesine rağmen, Hz. Peygamberin Medine
    çarşısı üzerine Hz. Ömer’in hısımlarından olan Şifa binti Abdullah
    adındaki kadını görevlendirdiğini biliyoruz.638 K eza bu kadın,
    Hz. Ömer’in halifeliğinde de aynı vazifeyi yerine getirmiştir. Bu
    bakımdan bütün İslâm ülkeleri bu müesseseyi geliştirmeye gayret
    636 Müslim, İmân 78; Tirmizî, Fiten 11; Nesâî, İmân 171
    637 22/Hacc, 41
    638 İbn Abdi’l-Berr, el-İstiâb fî Ma’rifeti’l-Ashâb, Mısır 1328, IV, 341
    Ahmed Kalkan 213
    etmişlerdir. Biz bu teşkilâtın önemli gelişmeler gösterdiği Osmânlı
    devletindeki kuruluşunu kısaca anlatacağız.
    İslâm devlet teşkilâtının geniş kadrosu içinde yer alan ve muhtesib
    diye isimlendirilen bu görevliyi Osmanlılar da genellikle aynı
    şekilde isimlendirmişlerdir. Osmanlı Devleti’nde ihtisâb vazifesini
    yapmakla görevli bir yetkilinin resmen bu vazifeye ne zaman getirildiği
    kesin olarak tesbit edilememektedir. Bununla beraber Osman
    Gazi (1281-1324) zamanına ait bir rivayet bu vazifenin Osmanlılardaki
    başlangıcı hakkında bazı ipuçları vermektedir.
    Gerçekten, bütün müslüman devletlerde olduğu gibi, Osmanlılarda
    da bilhassa dinî emir ve yasaklara nezaret ile ahlâk ve ananelerin
    nesilden nesile bozulmadan intikalini temin konusunda her zaman
    titizlik gösterilmiş olmalıdır. Zira çirkin ve gayr-i ahlâkî hareket ve
    davranışlar karşısında sükût edilemeyeceği prensibi, Osmanlı cemiyetinde
    de aktif ictimaî bir kontrolü sağlamış olmalıdır.
    Daha önce de belirtildiği gibi Osmanlı toplumunda ilk muhtesibin
    ne zaman tayin edildiğine dair kesin bir bilgi bulunmamaktadır.
    Vesikalar, ilk defa Sultan I. Murad’ın hicrî 787 (1385) tarihli vakfiyesinde
    hem idareci hem de şahid olarak bir muhtesibin isminden
    bahsetmektedirler. Bundan başka Evliya Çelebi’deki bir kayda göre
    Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethinden sonra, şehrin ticarî,
    iktisadî ve buna paralel olarak ictimaî nizamını sağlamak ve diğer
    hizmetleri görmek için, tayin edilen hakimlerden (idarecilerden) sekizincisinin
    ihtisâb Ağası olduğu anlaşılmaktadır. Keza bu kayıtta
    ihtisâb ağasının vazifelerine de şöyle temas edilmektedir: “Bütün
    san’at ehline hükmedip tazir ve cezalandırma, alışverişlerinde hile
    edenleri tekdir ve tevbihe me’mur.”639
    Gerçekten, Osmanlı dönemi şehir hayatında hisbe teşkilâtı, vazgeçilmez
    bir unsur olarak görünmektedir. Zira toplum hayatında
    özellikle şehir yaşayışını sağlam temellere oturtmak ve kurulu sosyal
    düzeni korumak, en önemli meselelerden biriydi. Bunun yanındâ
    zarurî günlük ihtiyaç maddelerinin halkın eline uygun ve ucuz bir
    şekilde geçmesini sağlamak da gerekiyordu. Bu maksatla esnaf ve
    diğer ticaret erbabının kontrol altında tutulması icab ediyordu. Pek
    639 Evliya Çelebi, Seyahatnâme, İstanbul 1314, I, 120
    214 Dâvet
    çok vesika ve kanunnâmede değişik şehirlerin hisbe işi ve muhtesibinden
    sözedilmektedir. Hatta Osman Nuri’ye göre kadısı bulunan
    her kaza merkezinin bir muhtesibi de bulunmaktadır.640
    Bilindiği üzere Osmanlı devlet teşkilâtında köklü değişiklikler
    Sultan II. Mahmud Han (1808-1839) zamanında yapıldı. 1242 (1826)
    yılında Yeniçeriliğin ortadan kaldırılmasından sonra şehir idaresinde
    daha geniş yetkilerle kontrolü sağlayacak yeni bir idarî sistemin
    kurulması gerektiğinden, başlangıçta muhtesib, ihtisâb ağası, ihtisâb
    emini gibi ünvanlarla hisbe teşkilâtını idare eden kimse 1242
    tarihli nizamnâme ile “ihtisap nazırı” ünvanını almıştı. Yeni bir ünvanla
    “İhtisâb Nezâreti” yeniden kurulan müessese, Sadrazamlığa
    bağlandı.641 Bilâhere 2 Zilkade 1271 (16 Ağustos 1854) tarihindeki
    resmî bir tebliğ ile İstanbul’da Şehremaneti kurularak İhtisâb Nezaretine
    son verildi.
    İslâm dünyasında çok geniş yetkilere sahip kılan bu müessesenin,
    başında bulunacak olan kimsenin çok iyi bir şekilde seçilmesi
    gerekiyordu. Zira onun vazife ve yetkileri bunu gerektiriyordu.
    Dövme, hapsetme gibi cezaları da verebilen bu görevlinin diğer insanlardan
    ayrılan bazı özelliklerinin bulunması gerekiyordu.
    Teşkilâtın başında bulunan şahıs birçok yardımcı da kullanıyordu.
    Değişik mesleklere mensub kimseler arasından seçilen bu yardımcılara
    “ârif”, “emin”, “gulam”, “avn”, “huddam-ı ihtisâb”, “terazicibaşı”,
    “koloğlanları” gibi isimler verilmektedir. Keza bunların
    da çok dürüst insanlar arasından seçilmesi gerekli idi.
    Hatta Osmanlılarda herhangi bir yolsuzluk yapmalarına engel
    olmak için bunlar kendi aralarında birbirlerine kefil sayılmışlardı.
    Buna dayanarak devlet herhangi bir yolsuzluk halinde onların mallarına
    el koyabilmekte idi.642
    MUHTESIB
    Muhtesib; İslâm dünyasında, iyilikleri emretmek ve kötülüklerden
    vazgeçirmek “el-emr bi’l-ma’rûf ve’n-nehy ani’l münker”e
    gayesiyle kurulan teşkilâtın başında bulunan görevliye denilirdi.
    Muhtesib, tarihte kurulmuş bulunan bütün müslüman devletlerde bu
    isimle, bazen da “İhtasâb emini” veya 1242 (1826) yılından itibâren
    640 Mecelle-i Umur-ı Belediye, İstanbul 1922, I, 327
    641 Kazıcı, a.g.e. s. 34-35
    642 Ziya Kazıcı, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 443-444
    Ahmed Kalkan 215
    Osmanlılarda “İhtisâb Ağası” gibi isimlerle de anılmaktadır.
    Muhtesib, İslâm’ın hoş karşılamayıp çirkin gördüğü her türlü
    kötülüğü (münkeri) ortadan kaldırmaya çalışırdı. Gerçi İslâm’da,
    iyiliğin emr edilmesi ve kötülüklerden sakınılmasına nezâret etme,
    bütün müslümanların yerine getirmesi gereken müşterek bir vazifedir.
    643 Ancak diğer bazı emirlerde olduğu gibi bunun da öneminden
    dolayı bir grup müslüman tarafından yerine getirilmesi, diğerlerini
    de sorumluluktan kurtarır. Bu nedenle İslâm kurumları arasından,
    bu görevi yüklenen yeni bir kurum doğdu ki bu, “İhtisâb” veya “Hisbe”
    den başka bir şey değildi. İslâm âleminde, Hz. Peygamber devrinde
    ortaya çıkan hisbe müessesesinin644 başında bulunan muhtesibin
    vazifelerini günümüzde yalnız bir müessesede toplamak mümkün
    değildir.
    Gerçekten, iyiliklerin yapılmasını emretmek ve kötülüklerin işlenmesini
    önlemek maksadıyla kurulan ihtisab müessesesinin başında
    bulunan muhtesib, şeriata uygun hareket edilmesini sağlardı.645
    O, müslümanların yaşadığı bölgelerde, cuma namazları için câmiye
    gitmelerine dikkat eder, sayıları kırkı aşan topluluklarda cemaat
    teşkilâtının kurulmasını sağlardı. Ramazan ayında alenen oruç yiyenler,
    içki içip sarhoş olanlar, iddet beklenmeden evlenen kadınlar
    hep ona hesap vermek zorunda idiler. O, velâyetle bu vazifeye
    getirildiği için geniş bir tazir salâhiyetine de sahiptir. Bu bakımdan,
    okulları teftiş eder, öğrencileri haddinden fazla döven öğretmenleri
    cezalandırır, düşmanın eline geçtiği zaman işine yarayabilecek her
    türlü harp malzemesinin satışını yasaklar. Muhtesib, aynı zamanda,
    çarşıların nizam ve intizamını sağlamaya, ölçü ve tartıları kontrol
    etmeye, şeriatla alay edenleri takibe, komşu hakkında tecavüzü önlemeye,
    zimmî (İslâm devletinin idaresinde yaşayan gayri müslim
    vatandaş)lere ait binaların müslümanlarınkinden daha yüksek yapılmamasına
    dikkat etmeye kadar varan646 yetkilere sahiptir.
    Gerek yukarıda sayılan bir kısım vazifeleri, gerekse daha sonra
    643 3/Âl-i İmrân, 110-114; 9/Tevbe, 71
    644 Ebû Ubeyd Kasım b. Sellâm, Kitâbu’l-Emvâl, Mısır 1968, s. 711; İbn Sa’d, et-Tabakatu’l-Kübrâ,
    Kahire 1358, III,192; İbn Abdi’l-Berr, el-İstiâb fi Ma’rifeti’l-Ashâb, Mısır 1328, IV, 341.
    645 R. Levy, “Muhtesib” İA, VIII, 532
    646 Hasan İbrahim Hasan, Tarihu’l İslâm, Kahire 1964, I, 489; bk. Kazıcı, a.g.e., s. 14-16
    216 Dâvet
    temas edilecek görev ve yetkilerini kullanırken, muhtesibin izlemesi
    gereken bazı metodlar bulunmaktadır. Binaenaleyh, onun mevki ve
    taziri, işlenen fiile göre hafiften şiddetliye doğru şöyle bir sıra izler:
    MUHTESIBIN İZLEYECEĞI METODLAR
    a) Bilmek, haberdar olmak: Bundan maksad, münkerin işlenmesinden
    haberdar olunmasıdır. Bunun da meşrû bir şekilde olması gerekir.
    Tecessüs yasaktır,
    b) Bildirmek: İşlenen münkerin sebebi bazan bilgisizlik olabilir.
    Binaenaleyh, bilmediği için emri ve yasakları çiğneyen ve dinî talimata
    aykırı hareket eden kimselere, bilmedikleri konular uygun bir
    usûl ve metodla anlatılır,
    c) Öğüt vermek: Doğru yolu göstermek ve Allah korkusunu hatırlatmak
    suretiyle münkerin işlenmesini önlemeye çalışmak,
    d) Tekdir etmek: Münkeri işleyen, iyi ve tatlı sözden anlamaz
    öğüt ile alay etmeye kalkışırsa bu yola başvurulur,
    e) El ile müdâhale edip düzeltmek: İçkiyi dökmek, oyun aletlerini
    kırmak; gasb edilmiş araziden gasbı çekip çıkarmak. Muhtesib buraya
    kadar anlatılan işleri yaparken herhangi bir izne muhtaç değildir.
    Fakat, bunlardan sonraki durumlarda mutlaka izin gerekmektedir,
    f) Sopa ile tehdit: Dövmek veya başka türlü cezalandırmakla tehdit
    etmek,
    g) Sopa atmak: Yukarıda belirtilen çare ve usûller münkeri önlemek
    için kâfi gelmez ve sopalamak gerekli olursa bu da uygulanır,
    h) Silâh kullanmak: Bu, son çaredir. Nâdiren başvurulur. Daha
    çok karşı tarafın silâh kullanması buna sebep olur.647
    Muhtesib, bütün bu işleri yaparken iki şeye sahip olmalıdır. Bunlardan
    biri bilgi, diğeri de kudrettir. Gerçekten, neyin helâl neyin
    de haram olduğunu bilmeyen, Şerîat ahkâmına hakkıyla vakıf ol-
    647 Bu maddelerin geniş açıklaması için bk. Taşköprüzâde İsameddin Ahmed Efendi, Mevzuatu’l-
    Ulüm, Trc. Kemaleddin Mehmed Efendi, İstanbul 1313, II, 570; Haydarîzâde İbrahim, “Emr bi’l-ma’rûf
    ve Nehy ani’l-Münker” Sebilürreşâd 1336 XV/370, 109
    Ahmed Kalkan 217
    mayan bir kimsenin muhtesib olması düşünülemez. Ayrıca kudret,
    cesaret ve yaptırım gücü bulunmayan bir kimsenin muhtesib olması
    da düşünülemez. Çünkü muhtesibin vazifelerinden bir kısmı anında
    müdahaleyi gerektiren cinstendir. Demek oluyor ki, muhtesibin vazifesi,
    nerede ve ne şekilde olursa olsun gördüğü münkeri (kötülüğü)
    bertaraf etmektir.648
    Daha önce de temas edildiği gibi Hz. Peygamber zamanından
    itibaren varlığı bilinen hisbe müessesesinin, İslâm tarihinin daha
    sonraki dönemlerinde önemli bir yer işgal ettiği bilinmektedir.649
    İslâm’ın ilk devirlerinden itibaren geniş yetkilerle mücehhez kılınan
    muhtesibin bu vazifelerini yalnız bir müessesede toplamanın
    mümkün olmadığını daha önce kaydedilmişti. Muhtesib başlangıçta,
    İslâm toplumunda sosyal huzuru sağlayan dinî bir görevli hüviyetini
    taşımakla beraber, daha sonraları farklı vazifeleri de yüklenmiştir.
    Taşköprüzâde, muhtesibin bazı vazifelerini şu şekilde sıralar.
    MUHTESIBIN GÖREVLERI
    a. Câmilerle ilgili olanlar: Namazda taksir edenler (namazı kısaltan,
    eksik ve kusurlu kılanlar), kıraatta lahn eyleyenler (şarkı makamıyla
    Kur’an okuyanlar), vakitlere riâyet etmeyenler, halka Allah’ın
    rahmetinin geniş olduğunu söyleyerek devamlı ümit veren hatipler
    muhtesib tarafından engel olunurlar.
    b. Pazarlarla ilgili olanlar: Eşyanın kusurunu saklayıp satan, yalan
    söyleyen ve haram eşya bulunduranlara da engel olur.
    c. Yollarla ilgili olanlar: Binalarla yolu daraltanlar, yol üzerine
    yük koyanlar ve yolları kirletenler de muhtesibe hesab vermek zorundadırlar.
    d. Hamamlarla ilgili olanlar: Hamamlarda keşf-i avret ve masaja
    engel olur; (Osmanlı dönemi için), gayri müslimler ile müslümanlara
    verilen peştamalların farklı olmasına dikkat eder.
    648 Müslim, İman 78; Tirmizî, Fiten 11; Nesaî, İman 17
    649 Yusuf Ziya Kavakçı, Hisbe Teşkilâtı, Ankara 1975, s. 51-52
    218 Dâvet
    e. Âmme ile ilgili olanlar: Kendi evi dururken, başka yerlere
    gidip ora halkını irşad etmeye çalışan kişiler de muhtesib tarafından
    oradan alınıp kendi memleketlerine gönderilirler. Zira, kişinin evi,
    yakınları ve mahallesi, onun uzak ve başka yerlere gitmesine mani
    olur.650
    Osmanlılarda, kadı’nın yardımcısı olarak vazife gören muhtesibin,
    yukarıda belirtilen bazı yetkilerine ilâveten XV ve XVI. asır
    İhtisâb kanunnâmelerinde bunlarla ilgili daha geniş bilgiler vardır.
    Hatta bu kanunnâmelerden biri olan “İstanbul İhtisâb Kanunnâmesi”
    nde; “fi’l-cümle bu zikr olunandan gayrı her ne kim Allah Teâlâ
    yaratmıştır, mecmuını, muhtesib görüp gözetse gerektir” denilerek
    muhtesibin ne kadar yetki ve sorumluluk sahibi olduğu belirtilmek
    istenir. Bu kanunnâmelerden ve 14 Aralık 1479 tarihli Edirne şehrine
    İhtisâb Ağası tayini ile ilgili bir hükümden anlaşıldığına göre
    muhtesibin vazifelerini genel olarak üç grupta toplamak mümkündür:
    1. Ekonomik ve sosyal hayatla ilgili olanlar,
    2. İbâdetle ilgili olanlar,
    3. Adlî hayatla ilgili olanlar.
    Osmanlılarda kadısı bulunan her şehirde (kaza) mutlaka bir de
    muhtesib bulunmaktadır. Toplumda meydana gelen olaylar ve işlenen
    fiiller ya iyilik veya kötülük olacağına göre; muhtesib, hiç bir
    davranışın dışında kalamayacaktır. Bu bakımdan muhtesib olarak
    devlet tarafından seçilecek olan kimsenin çok iyi, bilgili, ahlâklı,
    rüşvete tevessül etmeyen, Allah’tan korkan kimseler arasından seçilmesi
    icab etmektedir. Osmanlı döneminde iktisadî vazifesi de
    ağırlık kazanan bu görevlinin, halkla fazla haşır neşir olmaması için,
    görev süresi bir yıl ile kayıtlanmıştır. Binâenaleyh vazifeye başlamasından
    bir sene sonra muhtesib derhal vazifeden ayrılır; Yerine bir
    başkası seçilir. Gerçekten önemli bir vazife icra eden bu yetkilinin
    diğer insanlardan ayrılan bazı özelliklerinin bulunması gerekmektedir.
    Müslümanları devamlı kontrol altında bulunduran bir kimse
    olarak onun aşağıdaki sıfatları taşıması gerekmektedir.
    MUHTESIBIN ÖZELLIKLERI
    a. Müslüman olmak: Müslüman olmayan kimseler bu vazifeyi
    650 Mevzuatu’l-Ulûm, II, 576-77
    Ahmed Kalkan 219
    yapamazlar. Zira bu, dinî bir vazifedir. Bunun için dinin aslını inkâr
    eden ve müslüman olmayan bir kimse bu vazifeye tayin edilemez.
    b. Mükellefiyet: Muhtesib olmanın şartlarından biri de mükellefiyettir.
    Bu çağa gelmemiş birinin bu vazifeye getirilmesi devlet
    otoritesini sarsacak bir durumdur. Bu bakımdan çocuk yaşta birinin
    muhtesib olarak tayini mümkün değildir.
    c. Erkek olmak: Her ne kadar Hz. Peygamber zamanında, Hz.
    Ömer’in akrabalarından biri olan Şifa binti Abdullah adında bir kadın
    bu vazifeye getirilmiş ise de, bunun istisna olduğu belirtilerek,
    güç ve kuvvet isteyen bir konuda kadınların vazifelendirilmesi hoş
    karşılanmamaktadır.
    d. Adâlet: Muhtesibte bulunması gereken sıfatlardan biri de adâlettir.
    Muhtesibin herkese karşı âdil davranması gerekir.
    e. İzin: Muhtesibin vazifesini icra ederken hafiften şiddetliye
    doğru bir metod takip etmesi gerekir. Bunun için, sadece tarif, va’z
    ve nasihat gibi konularda izne gerek olmadığı açıktır. Ancak münkeri
    ortadan kaldırma, dövme ve hatta haps etme gibi konularda devletin
    izninin bulunması gerekir.
    f. Kudret: Muhtesib, gördüğü münkeri ortadan kaldırmaya güç
    sahibi olacaktır. Âciz olan bir kimse bu vazifeyi yapamaz. O, ancak
    kalben buğz eder.
    g. İlim: Muhtesib olacak kimsede bulunması gereken sıfatlardan
    biri de âlimliktir. Onun, sadece dinî emir ve nehiyleri bilmesi de
    yetmez. O, kendisini ilgilendiren ekonomik konularda da bilgi sahibi
    olmalıdır.
    h. İlmiyle âmil olmak: Muhtesib ilmiyle âmil olmalı ve bildiği
    şeyleri önce kendi nefsinde tatbik etmelidir.
    i. Allah rızâsı: Muhtesib her türlü fiil, söz ve davranışlarında
    Allah rızâsını gözetmeli, iyi niyet sahibi olmalı, riya ve gösterişten
    uzak durmalıdır.
    k. Takvâ sahibi olmak: Onun takva sahibi olması istenir. Zira,
    bildikleri ile amel etme, büyük ölçüde buna bağlıdır.
    220 Dâvet
    l. İyi ahlâk: Bazı kimselerin, kötülüklerden alıkonulması hususunda
    ilim ve takva yeterli gelmeyebilir. Böyle durumlarda acele
    etmeksizin yumuşak davranmak gerekir. Bu da iyi ahlâk ile mümkündür.
    Görüldüğü gibi, İslâm dünyasında Hz. Peygamberle ortaya çıkan
    ve iyiliklerin yapılmasını, kötülüklerin ise yasaklanmasını sağlamaya
    çalışan hisbe müessesesinin başında bulunan muhtesib, büyük bir
    hizmeti yerine getiriyordu. O, bu hizmeti yerine getirirken birçok
    yardımcı da kullanırdı.651
    İhtilâflı meseleler, emir ve nehiy konusu olmaz.652 Ö zellikle ictihâd
    alanına giren konularda emir ve nehiy, yetkili kimselerce yapılmalıdır.
    Zemahşerî, “İçinizden hayra çağıran, ma’rûfu emreden
    ve münkeri nehyeden bir topluluk bulunsun”653 meâlindeki âyeti
    açıklarken, bu görevi, ancak ma’rûf ve münker ile bu husustaki emir
    ve nehyin metotları hakkında bilgi sahibi olanların yerine getirebileceğini,
    aksi halde iyiliğin kötülük, kötülüğün de iyilik zannedilmesi
    gibi hatalara düşülebileceğini hatırlatır.654 Bu görüş, ehl-i sünnet
    âlimlerince de benimsenmiştir. Ayrıca, hiç kimse, başka birinin gizli
    hallerini araştırma, kötü de olsa mahremiyetine vâkıf olup aleniyete
    dökme hakkına sahip değildir.
    TOPLUMUN ÖNDERLERI TOPLUMDAN SORUMLUDUR
    Toplumların inanıp inanmamasında, başlarında bulunan liderlerinin
    büyük etkisi vardır. Toplumda yüksek makam sahibı insanlar
    lider olurlar ve insanların çoğu; iyi de olsa, kötü de olsa bu liderlere
    uyarlar. Bu nedenle onların kötü amelleri kendileriyle sınırlı kalmaz,
    bilakis bir topluluğun bozulmasına sebep olur. İyi amelleri de kendileriyle
    sınırlı kalmaz ve birçok insanın da kurtuluşuna vesile olur.
    İşte bu nedenle, yani hem kendi günahları, hem de başkalarını doğru
    yoldan saptırmaları yüzünden cezalandırılırlar. İyi amel işlediklerinde
    de, sadece kendi işledikleri iyi amelleri nedeniyle değil; iyiye
    651 Ziya Kazıcı, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 265-266
    652 Nevevî, Şerhu Müslim, II/231
    653 3/Âl-i İmrân, 104
    654 Keşşaf Tefsiri, I/452
    Ahmed Kalkan 221
    yönelttikleri diğer insanlar nedeniyle de mükâfatlandırılırlar.655
    “Rabbimiz bunlar bizi saptırdılar. Bunlara bir kat daha ateşten
    azap ver!”656 ; “Rabbimiz, bunu bizim önümüze kim getirdiyse, onun
    ateşteki azabını bir kat daha artır!’ dediler.”657 ; “Ey peygamber kadınları!
    Sizden kim açık bir edepsizlik yaparsa, onun azabı iki kat
    yapılır. Bu Allah’a göre kolaydır. Fakat sizden kim Allah ve elçisine
    itaate devam eder ve iyi işler yaparsa, ona da ödülünü iki kat veririz
    ve onun için bol bir rızık hazırlarız. Ey peygamber kadınları! Siz
    herhangi bir kadın gibi değilsiniz.”658 Çünkü peygamber hanımları,
    diğer kadınlara örnektir. Onların ufak hatası, başkalarının tamamen
    yolu şaşırmalarına neden olur.
    Kur’an, kıyamet günü olacakları tasvir ederken, toplumları saptıran
    liderler ve onlara uyanlar arasında geçen tartışmaları da anlatır:
    “Kıyamet koptuğu günde ‘Firavun ve ailesini azabın en çetinine sokun!’
    (denilir). Ateşin içinde birbirleriyle tartışırlarken, müstaz’aflar
    (zayıf bırakılanlar, ezilenler), müstekbirlere (büyüklük taslayanlara,
    sömürenlere) dediler ki: ‘Biz size uymuştuk. Şimdi siz şu ateşin
    ufak bir parçasını bizden savabilir misiniz?”659 ; “Zayıf düşürülenler,
    büyüklük taslayanları: ‘Siz olmasaydınız elbette biz iman eden
    insanlardan olurduk’ diyorlardı. Büyüklük taslayanlar da zayıf düşürülenlere
    dediler ki: ‘Bize hidâyet geldiği zaman sizi ondan biz
    mi çevirdik? Hayır, zaten siz kendiniz suç işliyordunuz. Zayıf düşürülenler,
    büyüklük taslayanlara: ‘Hayır, gece gündüz dolap (kurar,
    kötülük aşılardınız). Allah’a nankörlük etmemizi, O’na eşler koşmamızı
    emrederdiniz’ dediler.”660 ; “Rabbimiz, azdırdıklarımız şunlar.
    Kendimiz azdığımız gibi onları da azdırdık.”661
    Toplumun önde gelenleri, insanların ilahî mesajı kabul etmemeleri
    için, her türlü yola başvururlar. Güçlü olduklarından, insanların
    çoğu onlardan korkar ve elçiye ilgi göstermezler. Böylece gerçekler
    gizlenmiş olur: “Ve her yolun başında oturup da tehdit ederek (insanları)
    Allah yolundan çevirmeye ve o (Allah yolu)nu eğriltmeye
    çalışmayın.”662 ; “Kavmin inkâr eden ileri gelenleri dediler ki; ‘Eğer
    655 Mevdûdi, Tefhimü’l Kur’an, insan Y., c. 4, s.410
    656 7/A’raf, 38
    657 38/Sâd, 61
    658 33/Ahzab, 30-32
    659 40/Mü’min, 46-47
    660 34/Sebe’, 31-33
    661 28/Kasas, 63
    662 7/A’râf, 86
    222 Dâvet
    Şuayb’a uyarsanız, muhakkak siz ziyana uğrarsınız.”663 ; “Fir’avun
    ve adamlarının, kendilerine kötülük yapmasından korktukları için
    kavminin içinde Mûsâ’ya yalnız (genç) bir kuşaktan başkası inanmadı.
    Çünkü Firavun, yeryüzünde çok büyüklenen ve çok aşırı gidenlerdendi.”
    664 ; “Hahamlardan ve râhiplerden birçoğu, insanların
    mallarını haksızlıkla yerler ve (insanları) Allah yolundan çevirirler.”
    665
    Oysa bu liderlerin, toplumun ıslahı için çalışmaları gerekirdi.
    Ayrıca toplumda bulunan ve gerçekleri görebilen insanların da
    toplumu gittiği kötü yoldan çevirmeleri için çalışmaları gerekirdi:
    “Sizden önceki nesillerde akıllı kimselerin, (insanları) yeryüzünde
    bozgunculuk yapmaktan men etmeleri gerekmez miydi?”666 ; “Baksana
    şunlara, Allah’ın nimetini nankörlüğe çevirdiler, kavimlerini
    de helâk yurduna kondurdular.”667 ; “Rabbânîler (din adamları) ve
    hahamların, onları günah söz söylemekten ve haram yemekten men
    etmeleri gerekmez miydi? Yaptıkları şey ne kötüdür.”668
    Bu son âyet, toplumların mânevî önderleri olan din adamlarının
    da toplumun geleceğinden sorumlu olduğunu göstermektedir. İbn
    Kesir’e göre, Rabbânîlerden maksat, onların aralarında yetki sahibi
    olan bilginlerdir. Bunlar, toplumda kötülüklerin yayılması karşısında
    suskun durmamalı, yaptıkları şeylerin kötülükleri hakkında
    insanları ikaz etmelidirler. Allah’ın âyetlerini insanlara en açık bir
    şekilde anlatmalı, bunu yaparken de hiçbir şeyden çekinmemelidirler.
    Hidâyetin ve mânevî gücün kaynağı olması beklenen âlimlerin
    bozulması, bir toplumun bozulmasındaki son adımdır. Bunların
    bozulmasının takip ettiği tabii yol, hakikati ya egemen güçlerin ve
    zenginlerin isteklerine taviz vererek değiştirmeleri şeklinde olur;
    ya da genel olarak toplumun inatçı arzuları (hevâları) ile uzlaşmaya
    götüren hafif anlayışla olur. Her iki durumda da din adamları önce
    baskı altında kalır ve taviz verirler, (işte her şey, bu tâvizle başlayarak)
    sonunda anlayışları hafifleşir, şuurları kararmaya başlar; ya
    para veya yaranmak, ya da her ikisini de elde edebilmek için, uzlaşmaya
    giderler.669
    663 7/A’râf, 90
    664 10/Yûnus, 83
    665 9/Tevbe, 34
    666 11/Hûd, 116
    667 14/İbrahim, 28
    668 5/Mâide, 63
    669 2/Bakara, 48
    Ahmed Kalkan 223
    Kur’an, dini iyi bilenlerin çeşitli nedenlerle gerçeklerin üzerini
    örtmelerini ve âyetleri tahrif etmelerini ağır bir dille kınamaktadır.
    “Allah’ın indirdiği kitaptan bir şeyi gözardı edip saklayanlar ve
    onun değerini az bir şeye satanlar; onların yedikleri karınlarında
    ateşten başka bir şey değildir. Allah kıyamet günü onlarla konuşmaz
    ve onları arındırmaz. Ve onlar için acıklı bir azap vardır.” ;670
    “İndirdiğimiz açık delilleri ve hidâyeti, Biz Kitapta insanlara açıkça
    belirttikten sonra gizleyenler (var ya), işte onlara hem Allah lânet
    eder, hem de tüm lânet edebilenler lânet ederler.”671 ; “Allah, kendilerine
    kitap verilenlerden: ‘Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız,
    gizlemeyeceksiniz’ diye söz almıştı. Fakat onlar, verdikleri sözü sırtlarının
    ardına attılar ve ona karşılık birkaç para aldılar. Ne kötü şey
    satın alıyorlar!”672 ; “Onlardan bir grup var ki, Kitap’ta olmayan bir
    şeyi siz, Kitap’ta sanasınız diye, dillerini Kitap’la eğip büker (sözlerini
    Kitabın sözü imiş gibi göstermek için dillerini bükerek okur,
    onları Kitabın sözlerine benzetmeye çalışır)lar ve ‘Allah’ın katındandır’
    derler. Oysa o, Allah katından değildir. Bile bile Allah’a karşı
    yalan söylerler.”673
    DÂVETIN GEREKLILIĞI, İLK SÛRELERDE BILE
    VURGULANIR
    1. OKU!: İlk âyet ve dâvet için ilk adım: “Yaratan Rabbinin adıyla
    oku.”674
    Bu emir, Hz. Peygamber’in ve iman eden bütün insanların ilk
    görevinin Allah’ı tanımak ve O’nun ismiyle okumaya başlamak olduğunu
    bildirir. Öncelikle iman edip sâlih amel işleyerek yaşaması
    ve hemen devamında insanları dâvet edeceği dini tanımak, sağlam
    ilimle donanmak emredilmiştir. Ve okumaya, kendini dâvetçi olarak
    yetiştirmeye “besmele” ile başlanmalı, Allah’ın ismiyle ve izniyle
    dâvetin altyapısını oluşturmaya adım atılmalıdır.
    İlk vahyin “oku” emriyle başlaması ve bu emrin beş kısa âyet
    içinde iki defa tekrar edilmesi, okumanın insan hayatında ne kadar
    670 2/Bakara, 174
    671 2/Bakara, 159
    672 3/Âl-i İmran, 187
    673 3/Âl-i İmran, 78
    674 96/Alâk, 1
    224 Dâvet
    önemli olduğunu göstermektedir. Kur’an’da hiçbir gereksiz tekrarın
    olmadığını, her tekrar kabul edilen kelimenin ya ayrı bir mânâya
    veya önemli bir nüans ve açılıma yönelik olduğunu değerlendirdiğimizde;
    birinci emrin Yaratanı, ikinci emrin ise kalem karînesiyle
    yaratılanları tanımaya (okumaya) işaret olduğu da anlaşılır. Kur’an,
    insanın öteki canlılar arasındaki yerini belirlerken ona Allah’ın tüm
    isimleri öğrettiğini ve bu öğrenme özelliği ile diğer yaratıklardan
    ayrıldığını ifade eder. “Oku” emrinin tekrarından, okuma yeteneğinin
    tekrar ile oluşacağına bir hatırlatma olduğu ve tekrar tekrar
    okunması istendiği gibi, başkalarına tebliğ ve yazdırmak için okumak
    üzere ikinci bir emir de olabilir. Ayrıca, insan ancak tekrarlayarak
    okumayı öğrenebilir.
    2. YAZ!: Nüzul sırasına göre ikinci sûrenin adı bile dâvetle ilgilidir.
    Kalem sûresi, kaleme ve satır satır yazdıklarına yemin edilerek
    başlar. Yaz; yani dâveti başkalarına duyur. Yaz; yani mesajı ilan et.
    3- KALK! Üçüncü sûre, Müzzemmil suresi de kalk der, kalk
    borusu çalar. Dâvetçi, uyanık insandır, vaktini fazla uykuya bile
    veremez, onun görevi büyüktür. Kalk! Bürünmeyi ve örtünmeyi bırak,
    biraz uyuduktan sonra geceleyin ayağa kalk! Şimdi artık rahat
    yatma zamanı geçmiştir. Büyük bir yük yüklendin, bu işin sorumluluğu
    başkadır. Birâzı müstesnâ geceyi kıyamda ve namaz kılarak
    geçir, gece namazı kılmaya ve gece saatlerce Rabbine ibâdet etmeye
    gayret et, geceni Ku’an’la ve namazla ihyâ et, yalnız küçük bir bölümünü
    uyuyarak geçir ki, o yüce ve güç göreve, Rabbinin dâvetini
    insanlara ulaştırmaya ve onlara İslâm dinini tebliğ edip açıklamaya
    hazırlanasın. Müşriklerin alay, hakaret ve yalanlamalarına hatta
    ölüm tehditlerine ve suikastlara karşı sabırlı ve dayanıklı olasın.
    Gevşemeyesin, azimli ve kararlı olasın.
    Kalk, seni bekleyen büyük görev için, senin tarafından sırtlanmak
    üzere hazırlanan ağır yükün altına girmek için ayağa kalk.
    Çalışmak, yorulmak, sıkıntı çekmek ve eziyetlere katlanmak için
    ayağa kalk. Kalk, uyku ve istirahat zamanı geride kaldı. Kalk, bu
    görev için hazırlan, onun gerektirdiği eğitimden geç.
    4- UYAR! Dördüncü sure olan Müddessir suresi “Ey örtüsüne
    bürünen Kalk ve uyar diye başlıyor. Yatağından azimli ve kararlı
    bir şekilde kalk, işe başla. Artık senin için uyku vakti geçmiştir.
    Tüm insanlara İslâm’ı tebliğ et. İman etmedikleri takdirde daha önAhmed
    Kalkan 225
    ceki azgın kavimlerin helâk olduklarını hatırlat ve esas olarak cehennemde
    Allah’ın azabına uğramakla onları korkut. İman edenleri
    cennetle müjdele, inkâr edenleri ise cehennem azabıyla korkut. Sözlü,
    yazılı uyarıda bulun.
    İlk sûre olan Alâk suresinde hidâyetin yolunun takvâyı emretmekle
    ilgisi sadedinde şöyle deniyor: “Ne dersin, o, hidâyet üzere,
    doğru yolda ise veya takvâyı emrediyorsa!”675
    Yukarıda belirttiğim gibi; nüzul sırasına göre ilk üç sûrenin
    ilk kelimelerinde Rabbimiz dâvetçiler için birer kelimelik en
    önemli mesaları veriyordu: Oku, Yaz, Kalk ve Uyar! Dördüncü
    sûre olan Müddessir sûresinin ilk ayetlerinde de beş madde halinde
    dâvetçi olmak için yapılacak şeyler sayılıyor:
    1- RABBİNİN YÜCELEĞİNİ DUYUR: Orijinali Allahu Ekber
    yani Allah en büyüktür de. İnsan, Allah’ı fikri ve fiili ile yüceltir,
    yoksa kuru kuruya Allahu Ekber demekle olmaz. O halde burada
    dikkat çekilen doğru düşünme ve yapmadır.
    2- TEMİZLE GİYSİNİ: Fiziki görünüm ve imaj düzgünlüğü,
    temsil yeteneğinin olması, başkalarını etkileme ve ikna etmede
    önemli bir öğedir. İyi giyinmek, güzel konuşmak, tebessüm etmek
    ve bunları ortama göre ayarlamak örneğin gideceğin yere göre giyinmek
    insanları etkiler.
    3- UZAKLAŞTIR KENDİNDEN PİSLİĞİ: Ruczdan hicret et,
    akidevî ve ahlâkî pisliklerden uzaklaş, arın! Bu güvenilir ve inanılır
    olmaktır. Toplumda yüz kızartıcı işlere bulaşmak güvenilirliği ve
    inanılırlığı zedeleyecektir.
    4- ÇOK BULARAK BAŞA KAKMA YAPTIĞIN İYİLİĞİ: Burada
    sorun çözme tekniği vardır. İyiliği dile getirmek problemi halletmek
    yerine daha karmaşık hale getirebilir. Çünkü burada bencillik
    devreye girer. Hâlbuki bencillik yerine senciliği seçmek sonuca
    ulaşmada daha etkili olacaktır. Aynı zamanda bu ayet bize esnekliği
    de öğütlemektedir. Çünkü başa kakmada katılık vardır. Katılık ise
    soğukluğu doğurur. Onun için Allah, Peygambere hitaben şöyle buyurmuştur.
    “Allah’ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yumuşak
    davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, çevrenden dağılır, giderlerdi.
    Öyleyse onlar(ın kusurların)dan geç, onlar için mağfiret
    675 96/Alâk, 11-12
    226 Dâvet
    dile. İşini onlara danış, karar verince de Allah’a dayan; çünkü Allâh
    kendine dayanıp güvenenleri sever.”676
    5- VE YALNIZ RABBİN İÇİN DAYANIKLI KIL BENLİĞİNİ:
    Bu son madde sabır ve metaneti, kuvvetli sinir yapısına sahip olmayı
    salık verdiği gibi yapılan işte samimiyeti ön planda tutmayı, Allah
    rızası için iş yapmayı da öğütlemektedir.
    İslâm’ın, insanlığın hastalıklarına şifa olacak yüce hakikatlerinin
    yazılı olduğu reçeteyi sunacak dâvetçilerin bu niteliklere sahip
    olması mesajın muhataplarınca doğru algılanması ve uygulanması
    açısından da önem arz etmektedir.677
    OLUMSUZ DEĞIŞIM
    Gelişme, ilerleme, güzelleşme anlamında kullandığımız “değişim”,
    günümüzde daha çok olumsuz anlamlar içeriyor. Artık değişim
    denilince yozlaşma, bozulma akla geliyor. Değişim günümüz
    dünyasında Müslüman geçinenler açısından dünyevîleşmeyi ifade
    ediyor.
    İnancımızı tanıtıp sevdiremediğimizden diğer mahalleye bilinçli-
    bilinçsiz taşınan kayıp çocuklarımızı konu dışı tutarsak; bizim
    mahallenin durumu, bu konuda da içler acısıdır. Giderek sağcılaşıp
    muhafazakârlaşan, uzlaşmacı, pragmatist, liberal bir çizgiye doğru
    devamlı bir kırılma yaşanan, satılan salyangoza karşı çıkılmadığı
    gibi alıcısının bol olduğu bir mahalle… “Lâ”sı olmayan bir inanç
    yaygınlaştırılıyor; teslimiyeti, itaati ve olumlu anlamda (yani, Allah’a
    isyan edenlere) isyanı olmayan, düzene uygun bir din dayatılıyor.
    Her şeyle, özellikle egemen tüm güçlerle, onların düzenleriyle
    uzlaşan, tâğutların râzı olduğu yapay müslümanlık(!) hâkim kılınmak
    isteniyor. Bu kırılma yeterli düzeye gelmiş olmalı ki, düzene
    pasif destek veren mahallemizin insanları, oy sandığının içinde kaybolmayı
    cihad olarak tanımlıyorlar.
    Aslında bir Kur’an insanı muvahhid mü’mini; demokrasi, düzen,
    Amerika, ılımlı İslâm anlayışının nefse hoş gelen uzlaşmacı çizgisi
    676 3/Âl-i İmrân, 159
    677 E. Osman Kaan
    Ahmed Kalkan 227
    veya başka hiçbir şey değiştiremez. O bir kez değişmiştir; tevhidi
    öğrenmiş ve inanmıştır, Kur’an’a uymuş ve her şeyiyle değişmiştir.
    Bir daha değişmeyecek hale gelmiştir.
    Hani kıssa şeklinde anlatılır: Muvahhid bir mü’minle dini de
    dünyayı da doğru anlamamış bir Mevlevî dervişi karşılaşmışlar.
    Dervişe sormuş bizimki: “Siz ne yaparsınız?” diye. O da yaptıkları
    semâ denilen derviş dansını kast ederek cevaplamış: “Biz ‘Allah’
    der, döneriz. Peki, ya siz ne yaparsınız?” Muvahhid mü’min cevap
    vermiş: “Biz bir defa ‘Allah’ dedikmi, bir daha dönmeyiz!”
    Mü’min, “Allah” dedimi, bir daha dönmez, dönüşmez, dönüştürülemez.
    O gerçeği bulmuştur. Başkaları ona, İslâm’ın vaad etmediği
    hangi güzel şeyi vaad edebilir ki?! O, güç kaynağını bilir; Allah’tan
    başka güç ve kuvvet tanımaz. O rızık kaynağını bilir; O’ndan başka
    Rezzak’ın varlığını kabul etmez. O malın-mülkün esas sahibini bilir
    ve inanır ki, mülkün sahibi mülkü dilediğine verir, dilediğinden alır,
    dilediğini onurlu-şerefli kılar, dilediğini zelil eder.
    O bilir ki, düzenin cenneti yoktur; nimetleri sanaldır, tadı sahtedir,
    vaadleri kandırmacadan ibarettir. Onun yararı çok azdır, azın
    azı. “Metâun kalîl”; az bir yarar, yalancı menfaat
    Muvahhid mü’min bilir ki, iman kazandırır; hem dünyada, hem
    âhirette. Allah, sadece Kendi yolunda olanlara hayatı kolaylaştıracak,
    güzel bir hayat verecek, kalp mutmainliği ihsan edecektir. Âhiret
    açısından zaten o kazançlıdır.
    BİZİM HAPSİMİZ HALVET, SÜRGÜNÜMÜZ SEYAHAT,
    KATLİMİZ ŞEHÂDETTİR!
    Moğolların taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmadığı bir
    dönemde değerli bir ilim adamına hâkim ceza olarak tek kişilik hücrede
    hapis cezası verince ilim adamı sevinmiş.
    Hâkim: – Hayrola niye seviniyorsun? diye sormuş.
    İlim adamı: – Bugüne kadar ilim okumaktan ve okutmaktan nafile
    ibadetlere zaman ayıramamıştım. Şimdi hücrede bu ibadetleri
    228 Dâvet
    yaparım.
    Hâkim: – Hayır sana sürgün cezası veriyorum, demiş.
    İlim adamı: – Bu şehirden başka şehir görmemiştim iyi olur. Başka
    şehirler de görürüm.
    Hâkim, idamına karar verince adam daha çok sevinmiş ve
    “Mü’minin arzusu şehit olmaktır,” deyince hâkim “serbest bırakın”
    demiş.
    İlim adamı: – Bizim hapsimiz halvet, sürgünümüz seyahat, katlimiz
    şehadet. Biz cennetimizi göğsümüzde taşırız. Biz nereye gidersek
    cennetimizle gideriz, demiş.
    Hevâcı/Hazcı Anlayışla Dünyevileşme: Bu benmerkezci bir anlayıştır.
    Söz konusu anlayışta haz veren her şey iyi, hazzın alınmadığı
    ve acı veren her şey de kötüdür. Yaşamın amacı hazdır, kötüden
    yani acı verenden uzak durmak gerekir. Aynı zamanda gerçek haz
    sürekli olandır. Fuhşa yönelmek, insanın kutsanması ve bireyselleşmesi,
    aile-toplum yapılarının ortadan kaldırılması, değişik sapkın
    inançlar ve dünyevi bütün pislikler, haz almak adına yapılan davranışlardır.
    Haddâd Âdil, hazcılığı şöyle tarif eder: “Haz, atını son
    süratle süren bir atlının elindeki kamçı gibidir, eğer o kamçıyı fazla
    kullanırsanız (yani hazzı serbest bırakırsanız), o kamçıyı yiyen
    at çatlarcasına koşmaya başlar ve bir zaman sonra kendisine zarar
    verir. Eğer kamçıyı tekrar kararında kullanırsanız at yavaşlar ve sakinleşir,
    böylece kendisine zarar vermeden yoluna devam eder. Oysa
    Kur’an’ın “Hiç sıkıntı çekmeden cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz?”
    678 ayetinde de belirtildiği gibi, bir mü’min için sıkıntı çekmek
    onun yeryüzündeki imtihanıdır ve bu kaçınılmazdır. Müslümanlar
    musibetlere dayanırlar ve “Allah içiniz, yine O’na döndürüleceğiz.”
    679 bilinciyle başlarına gelene sabrederler. Doğrusu her zaman
    nefsimize iyi gelenin peşinden gitmek yerine, hayırlı olandan yana
    tavır sergilemek önemlidir. Çünkü İslâm, hazzı değil, hayırlı olanı
    tavsiye eder.680
    Müslümanın tatili de, eğlencesi de olur; fakat bu ancak Müslümanca
    olabilir. Nefsimizin de bizim üzerimizde hakkı vardır. O
    hakkı fıtrî özellikler çerçevesinde yerine getirmek gerekir. Mesele
    tatil yapıp yapmamak meselesi değil, tatili nasıl yapacağımız meselesidir.
    678 2/Bakara, 214
    679 2/Bakara, 156
    680 Gulam Ali Haddad Âdil, Çıplaklık Kültürü/Kültürel Çıplaklık
    Ahmed Kalkan 229
    Biz ve çocuklarımız tatili nasıl değerlendirmeliyiz? Mesela tatilde,
    müfredatı önceden tespit edilmiş, planlı, programlı dersler
    yapılabilir, kitap okuma saatleri düzenlenebilir. Bu derslerde inanç
    ve ahlâk eğitimleri öncelikli olmalıdır. Tatilde eğer aile bu eğitimi
    veremiyorsa, çocuklarına İslâm’ı, tevhidi, cahiliye kurumlarındaki
    şirk ve küfrü güncel boyutlarıyla anlatacak hayırlı insanlara müracaat
    etmelidirler. Yaz sıcağında sahillerde veya Batı tarzı hayatı
    özendiren lüks otellerde tatil değil; İlâhî rahmetten bizi uzaklaştırmayacak
    ortamlarda yapılmalıdır.
    Ebû Eyyûb Hâlid b. Zeyd b. Küleyb el-Ensârî (ö. 49/669), Hicret
    sırasında Hz. Peygamber’i (s.a.s.) Medine’de evine misafir eden ve
    Türkiye’de “Eyüp Sultan” unvanıyla anılan sahâbîdir.
    Sağlıklı olan herkesin Allah yolunda savaşa katılması gerektiğine
    inanan Ebû Eyyûb el-Ensârî, “Kendi elinizle kendinizi tehlikeye
    atmayınız.”681 mealindeki âyette sözü edilen tehlikeyi savaşa gitmeyip
    işiyle gücüyle meşgul olmak şeklinde açıklardı. Bu sebeple
    ihtiyarlık döneminde bile her yıl bir savaşta bulunmaya gayret etti.
    Katıldığı seferlerin sonuncusu Müslümanların ilk İstanbul kuşatması
    oldu.
    Müslümanlar açısından “boş kalmak, işlevsiz olmak” anlamında
    “tatil”, sığınak değil; ancak şeytânî bir tuzaktır. “Boş zaman”
    kavramı, “tatil” kavramı gibi, modern çağın zihnimize ve oradan
    da tüm organlarımıza bulaştırdığı bir virüstür. İslâm’da “boş vakit”
    kavramına yer yoktur. Çünkü dinimiz, her anımızdan hesaba çekileceğimiz
    bilinciyle zamanımızı hep dolu dolu geçirmemizi ister.
    Kur’an’ın, üzerinde en fazla durduğu konuların başında âhirete
    iman gelir. İnsanların İslâm’a girmeleri, Allah’ın dinine teslim olmaları
    ancak bu iman ile mümkündür. Bunun için âhiret konusunun
    en fazla işlendiği sureler Mekkî surelerdir. Bunun böyle olması kaçınılmazdı.
    Çünkü müşrik, kâfir, ya da putçu her ne olursa olsun,
    insanların her tür şirk, küfür ve câhiliyye düşüncesinden temizlenmeleri
    ve hayatlarının bütününde İslâm’ı kendilerine bir yaşam biçimi
    edinmeleri, bu iman ile mümkündür. Her şeyden önce Allah’a
    681 2/Bakara, 195
    230 Dâvet
    ve bu dünyadan sonra gelecek ebedî âhiret hayatına inanmayan bir
    insanın, yeryüzünde şeytanın oyunlarına karşı sebat etmesi, canı ve
    malı pahasına mustaz’afların haklarını savunup zâlimlere karşı durması
    beklenemez. Bu insanlar, yaşadıkları hayat gereği, tüccarca bir
    felsefeyi kendilerine rehber edinmişlerdir. Yaptıkları her tür iyilik
    ya da yardımın karşılığını bu dünyada ve dünyanın geçer akçesiyle
    almak isterler. Oysa İslâm, müslümanlara böyle bir şey va’detmez.
    Aksine insan, akidesi için sadece malını ve dünyevî zevklerini değil,
    canını bile feda etse, bunun karşılığını yalnızca âlemlerin Rabbi
    olan Allah’tan beklemek zorundadır. Allah’a teslimiyet, dünyevî
    zevk, rahat ve menfaatlerden ferâgat anlamına geldiğine göre sağlam
    bir âhiret inancı, mü’minde olmazsa olmaz bir özellik demektir.
    Sağlam bir âhiret inancına sahip olmayan bir insanın, cahilî düşünce
    ve yaşayışlardan uzak durması, imkân haricindedir. Bu yüzden
    Kur’an, her konuda olduğu gibi, bu konuda da en doğru yolu
    takip etmiş ve yeryüzünde Allah’ın hilafetini yüklenecek ve İlâhî
    adâletini arz üzerinde tesis edecek insanları haramlardan, çirkinliklerden
    uzaklaştırmadan önce, yakîn bir âhiret (ceza-mükâfat) inancına
    dâvet etmiştir. Nitekim Mekke’de de böyle olmuş ve namaz,
    oruç, hac, içki, zina gibi konularla ilgili hükümler gelmeden önce bu
    inancın sağlamlaştırılmasına uğraşılmıştır.
    İnsanın fıtratından uzaklaşıp, gittikçe artan bir hızla nefsini,
    dünyevî ve hayvanî zevkini öne çıkartan bir anlayışla gücü yettiği
    her şeye hükmetmek istemesi her yerde fesadı artırmıştır. Bunun
    sonucu olarak, İslâm’dan uzak anlayış ve yaşayış; insandan tabiata,
    felsefeden bilime, dinden siyasete hemen hemen her şeyin dengesini
    altüst etmiştir. İşin garibi, modern insan, bu altüst olmuş dengenin
    hâlâ en iyi olduğunu ve ilerleme felsefesi gereği daha da iyi olacağını
    söylüyor. Bu dengenin bozulması sonucu adâletin arz üzerindeki
    tesisi de ortadan kalkmıştır.
    Dünkü lezzet veya acı, bugün yok hükmünde. Akıllı, bazı istek
    ve zevklerini ertelemesini bilen, az önemli ile çok önemliyi ayırt
    edebilen insandır. İnsan, en çok 60-70 yaşında hükmü infaz edilecek
    müebbet hapisteki bir idam mahkûmu gibi gününü bekliyor. Ölüm
    olmasa, belki bazı zevklerin kıymeti olabilir; ama ölüm var, ruh ve
    ego ise sonsuzluk ve yarınlarda mutluluk istiyor. Bir çelişki doğuyor.
    Temel çatışma denilen bu durumdan kurtulmak için insan, sonunu,
    yani ölümü hatırlamak istemeyip unutmaya çalışmak için eğlenceAhmed
    Kalkan 231
    ye, içki ve uyuşturucuya, futbol-müzik-tv. seyretmek gibi avutucuya
    yöneliyor; bu temel çatışmadan ölümü yok sayarak kurtulmaya
    çalışıyor. İslâm insanı ise, bilir ki, ölüm yokluk değil; daha güzel,
    daha hayırlı ve ebedî bir âleme açılan kapıdır. Dolayısıyla böyle bir
    çatışma, gerçek müslüman için sözkonusu değildir.
    “Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size
    göstereyim mi? Allah’a ve Rasûlü’ne iman eder, mallarınızla ve canlarınızla
    Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için
    daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi
    zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel
    meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka
    bir şey daha var: Allah’tan yardım ve yakın bir fetih. Mü’minleri
    (bunlarla) müjdele.”682
    Bütün bunlara rağmen; bizim mahallenin insanlarının, özellikle
    28 Şubattan bu yana, bırakın olumlu gelişme içinde ilerleyip koşmaları;
    yerinde saymaları, dünkü çizgilerini korumaları bile takdir
    edilecek özellik oldu. Sayıları 167 000’i geçen, bunların yaklaşık
    yarısının İslâm’a ve Müslümanlara hizmete yönelik olduğu söylenen
    dernek ve vakıflar, hele büyüdükçe zemini daha kayganlaşıyor;
    içindekileri merkeze, demokrasiye, muhâfazakârlığa, ılımlı İslâm
    anlayışına doğru savuruyor. Artık “tekbir” sloganları yerine “tedbir”
    çağrıları yapılıyor, bazıları “tehdit” şeklinde algılamasın diye
    “tevhid” gündeme bile getirilmiyor. Artık en fazla tüketilen kavramlar;
    maslahat, zaruret, ehven-i şer, hılfu’l-fudul, eman vb. İnsanımız
    artık ümmetin nasıl gâlip geleceğinden bahsetmiyor bile; hâlâ
    Rumların gâlibiyetine alkış tutuyor. Görmek istemiyor ki, Rumlar
    artık müslümanım diyenleri yanına alarak Müslümanlarla savaşıyor.
    Allah’ın dinine yardım etmeyince, Allah’ın yardımından ve
    O’nun ayakları sağlam tutup kaydırmaması müjdesinden de mahrum
    oluyor insanlık.683 “Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır. Ayaklarımızı
    istikamet üzere sâbit kıl (Bize cesaret ver ki tutunalım), kâfir kavme
    karşı bize yardım et!”684 demesi gereken insanımız, “Rabbimiz, bize
    aceleyi (dünyayı) ver, biz korkmayı tercih ediyoruz, ayaklarımızı
    sâbit kılma, çünkü biz bâtıla doğru değişip geri adım atmak istiyo-
    682 61/Saff, 10-13
    683 47/Muhammed, 7
    684 2/Bakara, 250
    232 Dâvet
    ruz, kâfirlere karşı çıkmak istemiyoruz, onlara benzeyip onlar gibi
    olmak istiyoruz, onlarla bizi karşı karşıya getirme!” diye fiilî olarak
    duâ ettiği müddetçe, her halde (her durumda) İlâhî yardım gelmez.
    İnsanımızın çoğu şaşkınlığı ve sapkınlığı hidâyete tercih ediyor.
    Arayış içinde bile değil. Doğru ile eğriyi ayırt edemiyor.
    Hakla bâtılı karıştırmayı seviyor. Kitabın, doğru ile eğri arasında
    bir ölçü, bir furkan olduğunu685 ç oktan unutmuş. “Ey iman
    edenler! Eğer Allah’tan (hakkıyla) ittika eder (şirk ve isyandan)
    sakınırsanız; O, sizin için furkan kılar (hakla bâtılı, doğru ile yanlışı
    ayırt edecek özellik ihsan eder).”686 müjdesi, yalancı politikacıların
    bâtıl çağrılarının gürültüsüyle duyulmaz olmuş.
    Müslümanların önemli bir kısmı, gerçek anlamıyla iman etmediği,
    imanlarına zulüm karıştırdığı veya en azından imanın tadına
    varacak bir kaliteye erişemediği için, İsrailoğullarının gittiği yoldan
    giderek dünyevîleşmiş ve yozlaşmış durumda. Adı konulmamış irtidadı,
    gerisin geriye cahiliyyeye dönüşü yaşıyor nice insanımız.
    Tâğutî düzen ve câhiliyye toplumu insanı nasıl değiştirip dönüştürüyor?
    Dünyaya gelişigüzel bir bakış bile yeterli (Zaten hep gelişi
    de gidişi de güzel olmalı bakışlarımızın ve davranışlarımızın). Batılı
    kâfirlere, hıristiyan ve özellikle de yahudilere ait Kur’an’da beyan
    edilen olumsuz özelliklerin çoğu, bugün “müslümanım” diyenlerde
    hiç eksiksiz bulunmaktadır. Dolayısıyla hıristiyan ve yahudilere
    verilecek dünyevî ve uhrevî cezalar, mü’min geçinenlerden onları
    örnek alan taklitçilere de verilecektir. Bu, İlâhî adâletin gereğidir.
    Lânete, gazaba uğrama ve dalâlet/sapıklık hükümleri/damgaları
    da... Bu değerlendirmeler, fertler için olduğu kadar, toplum için de
    geçerlidir. Toplumların, devlet ve rejimlerin, lânetli ve sapık yolu
    izledikleri zaman, helâkleri ve cezaları, tarihtekinden farklı olmayacaktır.
    Sünnetullah’ta (Allah’ın toplumsal kanunlarında) bir değişiklik
    olmaz. Saâdeti asra taşımak ve sahâbeleşmek mümkün olduğu
    gibi, İsrâil’leşmek de mümkündür. Bu tercih; mutluluk veya felâketi,
    cennet veya azâbı seçmektir. Dışımızdaki kâfirden daha tehlikeli
    olan, içimizdeki küfür ve kâfirdir, yahûdileşmedir; inanç, ahlâk
    ve yaşayış tarzı olarak gâvurlaşmadır; içimizdeki tâğutlar ve onlara
    destek olan anlayıştır.
    685 2/Bakara, 185; 25/Furkan, 1
    686 8/Enfâl, 29
    Ahmed Kalkan 233
    “Ey iman edenler! Siz (önce) kendinize bakın. Siz hidâyet üzere/
    doğru yolda olunca, dalâlette olan kimseler size zarar veremez.”687
    “Allah, mü’minlerin dostudur, onları karanlıklardan nura (aydınlığa)
    çıkarır. İnkâr edenlere gelince, onların dostları da tâğuttur. O,
    onları nurdan (aydınlıktan) alıp karanlığa götürür.”688
    “Bir toplum, kendini değiştirinceye kadar Allah onlarda bulananı
    değiştirmez.”689
    “Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a (O’nun dinine) yardım ederseniz,
    Allah da size yardım eder, ayaklarınızı sağlam tutar.”690
    “Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer gerçekten
    iman etmişseniz, üstün gelecek olan, en yüce olan sizsiniz.”691
    “Ey iman edenler, iman edin!”692
    Gönüllerdeki gâvurluğa savaş ilân edip içimizdeki işgali kaldırmadan,
    dıştakine tavır almak mümkün değildir. Kalp ve kafamızdaki,
    el ve dilimizdeki şirktir, küfürdür, tuğyandır dünyamızı perişan,
    âhiretimizi zindan edecek olan.
    İki milyara yakın kalabalığın yeniden tek bir İslâm ailesi şeklinde
    ümmet olması için, müslümanım diyenlerin her şeyden önce
    yeniden imanını; içinde yaşadığı sosyal, ekonomik ve siyasal yapıyı
    gözden geçirmesi gerekmekte, köklü değişikliklere ve değiştirmelere
    aday olması icap etmektedir. Bunun için de başlanacak yer: Şirkin
    izâlesidir, tevhidin ikamesidir.
    Sonra canlı Kur’an adayları yetiştirmek, iman-amel bütünlüğüne
    ermek, takvâ ve ahlâkî erdemlerle örnekliğe önem vermektir. İşte bu
    özelliklere sahip olan ümmetin içinde tüm ümmeti ve İslâm’ı temsil
    edebilecek öncü insanların, nasıl cihad edilmesini bilen ilim sahibi,
    muttakî ve ahlâklı mücâhidlerin cihadı, kapıları açacak ve Allah’ın
    687 4/Nisâ, 105
    688 2/Bakara, 257
    689 13/Ra’d, 11
    690 47/Muhammed, 7
    691 3/Âl-i İmrân, 139
    692 4/Nisâ, 136
    234 Dâvet
    yardımına muhatap olunacaktır. Allah, ancak bu aşamalardan geçmiş,
    kendi dinine yardım edenlere yardım edecektir. Ve Allah’ın
    yardımına lâyık olmadan böylesi büyük işleri başarmak ve hatta girişmek
    mümkün değildir.
    Ümmetin ekserisinin evleri ve işyerleri, çocukları ve gençleri,
    okulları ve sokakları işgal edildiği halde farkında bile değiller. Ümmetin
    fertlerinin çoğu işgalcilerine tutkun, hayran ve yardımcı durumda.
    Ümmet, dostunu düşmanını tanımıyor, işgalin ne olduğunu
    bilmiyor. Gardiyanına âşık oluyor, cellâdını ölesiye (öldürülesiye)
    seviyor. Aman Allah’ım, nasıl olur, şehid kanları bile bu durumu
    değiştiremiyor. “Her yer Kerbelâ” denir ya, bugün “her yer Filistin!”
    Her yer işgal altında. Zulmün en büyüğü, bedenlere yapılan
    değil; kafa ve gönüllere yapılandır. Dünyasını yok etmekten daha
    büyük zulüm, insanın âhiretini mahvetmektir. Kur’an öyle diyor:
    “…Allah’a şirk koşma! Şüphesiz şirk, gerçekten en büyük zulümdür.”
    693Yardım edilmesi istenilen cephelerden daha feci olanı, bu
    ülkedeki insanların durumu. Onlar hiç olmazsa düşmanlarını tanıyorlar
    ve atacak taş bulduklarında taşlıyorlar, onlara tavır alıyorlar.
    Ölüyorlar (ölümsüzleşiyorlar) ve kurtuluyorlar. Buradaki işgal sonucu
    ölenlerinse âhireti mahvoluyor. Biz, insanların suçsuz yere ölmemesi
    için mücadele etmeyi önemseriz, ama çevremizdeki insanların
    âhiretlerinin mahvolmaması için gayretleri daha öne çıkartırız.
    Önceliğimiz, insanların bedenleri değil, ruhları olmalı; Dünyaları
    değil, âhiretleri… İnsanların öncelikle karınlarını değil, gönüllerini
    doyurmalıyız.
    Beyinlerini ve gönüllerini, yaşadıkları çevredeki topraklarını ve
    hatta mescidlerini her çeşit işgalden arındıramayanlar, uzaklaştıkları
    mübârek yerleri ve büyük mescidlerini hiç kurtaramazlar. Her
    tarafımızı kuşatmış şirk ve küfre, tuğyan ve isyâna savaş ilân edip
    içimizdeki işgali kaldırmadan, dıştakine tavır almak mümkün değildir.
    İlâhî yardım olmadan hiçbir netice alamaz, felâha ve zafere eremez
    mü’minler. Görevlerinden kaçan, tâğutlardan korkan, beşerî
    ideolojiler peşinde koşan, gündelik işlerden dâvâya vakit ayıramayan,
    kâfirleri dost ve velî kabul eden dünyevîleşmiş müslümanlar
    693 31/Lokman, 13
    Ahmed Kalkan 235
    bunca zulüm, vahşet, işgal ve şirkin dayatması karşısında kendilerine
    gelmezler ve Allah’ın ipine topyekûn sarılmazlarsa, İlâhî yardıma
    nasıl ulaşılır?
    İlâhî yardımdan, rahmeti yağdıracak özelliklerden uzak yaşamayı
    tercih etmenin bir sonucudur bu rezilce hayat, câhilce câhiliyye
    yaşayışı ve tuğyanla yönetilme. Kadın-erkek mü’minlerin birbirlerini
    velî kabul ederek birbirlerine iyiliği emredip gördükleri kötülükten
    sakındırmaları, namazı kılıp zekâtı vermeleri, Allah ve Rasûlüne
    itaat etmeleri, âhirette güzel meskenlere ve cennete ulaştıracağı gibi,
    Allah’ın rızasına ve dünyada Allah’ın rahmetine de sebep olacaktır.
    694 Kur’an’a tâbi olup uymak ve Allah’tan korkmak, (şirk başta
    olmak üzere günahlardan sakınmak) insanı Allah’ın rahmetine ulaştıracak;
    695 tüm (muvahhid) mü’minleri kardeş kabul edip aralarını
    düzeltmek İlâhî rahmeti harekete geçirecektir.696
    Allah, kullarına zerre kadar zulmetmez. İnsanın başına gelenler,
    kendi elleriyle yaptıkları yüzündendir. Bugünkü zillet de insanın
    tercihidir. İnsan hayrı da şerri de kendisi çağırır. “İnsan, hayrı istediği
    gibi şerri de ister. İnsan pek acelecidir.”697 Allah’ın gösterdiği
    kıbleyi, istikameti, hidâyeti, izzeti, nimeti, kitabı terk edip rezilliği
    isteyen topluma Allah onu da verir. İnsan hürdür; dilerse cehenneme
    giden yolu tercih edebilir.
    “…Bir kavim/toplum kendi durumlarını değiştirmedikçe Allah
    onların durumlarını değiştirmez…”698 Ayet, Allah’a itaatkâr bir kavmin
    nimet ve hayır istikametinden699 masiyet yönünde700 tercihte
    bulunarak kendini olumsuza doğru değiştirdikleri701 takdirde Allah’ın
    da o kavmi (olumsuz yönde) değiştireceğini ortaya koymaktadır.
    Yine ayetteki “mâ bi kavm” ifadesi, değişebilirlik özelliğine
    sahip toplumsal yapı anlamına gelmektedir. Buna göre toplumsal
    yapıda meydana gelen değişim, o toplumda yaşayan bireylerde de
    bir değişiklik meydana getirmektedir. Ve yine tersine bir süreç ola-
    694 9/Tevbe, 71-72
    695 6/En’âm, 155
    696 49/Hucurât, 10
    697 17/İsrâ, 11
    698 13/Ra’d, 11
    699 Ebu Hayan el- Endülüsi, El-Bahru’l-Muhit, Daru’l-Fikr, Beyrut, 1992, C.6, s.363
    700 İbn Cerir-et Taberi, Cami’ul Beyan, Darul Fikr, Beyrut, 1999, C.8, s.159; Muhammed el- Emin
    bin Muhammed el- Muhtar, Edvau’l Beyan, Mektebetu İbn Teymiyye, Kahire, 1992, s.86.
    701 İbn Kesir, Tefsiru-l Kuran’il Azim, Meüessetü Kurtuba,Kahire, 2000, C.8, s.119
    236 Dâvet
    rak insanlarda meydana gelen değişmelerin de, toplumsal yapıda bir
    değişikliğe yol açtığından aynı şekilde söz etmek mümkündür.
    Nefiste yani iç âleminde olanı değiştirmek, takvâyı bırakıp Allah’ın
    âyetlerini terk edip hevâya tâbi olmaktır. İşte Enfal 53 ile Ra’d
    11. âyetlerde yer alan enfüs kavramı, “şahsiyet, kimlik, kişilik, karakter”
    mânâlarına gelmektedir. Demek ki toplumları olumsuz yönde
    değiştiren, yani Allah tarafından değiştirilmelerine neden olan
    dinamik, kimlik bunalımıdır.
    Her toplum kendi kültürünü oluştururken, halkına da bir kimlik
    kazandırır. Bu kimliği değiştirmeye kalktıkları an, toplumların
    kimliği de buna bağlı olarak değişecektir.
    Halkın, Allah’ın bizi yücelere tırmandırmak için gökten uzattığı
    ipe yapışıp yükselmeyi değil de, Allah’tan uzaklaştıracak ve alçaltacak
    özelliklere yapıştığından kendi seçiminin cezasını çekmektedir.
    Kâfirlerin azgınlığı ve çokluğu değildir bu durumun sebebi; insanımızın
    kendi intiharıdır: “Ey iman edenler! Siz (önce) kendinize
    bakın. Siz hidâyet üzere/doğru yolda olunca, dalâlette olan kimseler
    size zarar veremez.”702 Ayaklarının sırat-ı müstakim üzere sâbit kalmasını
    isteyen ve Allah’ın yardımını arzulayan kimsenin Allah’ın
    dinine yardım etmesi gerekiyor.703
    Kur’ân-ı Kerim, toplumların yıkılış biçimlerini ve kötü sonlarını
    ortaya koyduğu gibi; onları, bu noktaya getiren sebepleri de açıkça
    beyan eder. Bu nedenlere ilişkin şu örnekler verilebilir: Zulüm, baskı,
    haksızlık ve günahlar;704 lüks, israf, fısk ve bozgunculuk içinde
    olmak;705 cinsel sapıklık, aşırılık ve yol kesmek;706 g ünah, zulüm,
    refah ve zevke dalma.707
    Zaten Allah’a itaatsizlik, nimetlerine nankörlük dünyada da cezasız
    kalmaz: “Bu ülkenin halkı, Allah’ın nimetlerine nankörlük etti.
    Bu yüzden Allah onlara, yaptıklarına karşılık, korku ve açlık elbise-
    702 4/Nisâ, 105
    703 bk. 47/Muhammed, 7
    704 7/A’râf, 5
    705 17/İsrâ, 16
    706 29/Ankebût, 28-29
    707 6/En’âm, 44
    Ahmed Kalkan 237
    sini/ıstırabını tattırdı.”708 Kitabın (Kur’an’ın) bir kısmına inanıp bir
    kısmına inanmamanın da âhiretteki büyük cezadan önceki karşılığı,
    dünya hayatında rezil olmaktır.709 Hz. Peygamber’in emrine muhâlefet
    de; fitne/belâ ya da acıklı bir azâbı getirir.710 Önde gelenlerin
    ve sâlihlerin fesâdı önlememeleri711 ve ekonomik dengesizlik, vurgun
    ve soygunlar da dünyevî azâbın ve helâkin sebeplerindendir.712
    Dinini sevenler İslâm dışı düzeni savunamazlar. Dindar geçinenler
    muhâfazakâr olamazlar. Muhâfaza edilmesi değil; mücâdele
    edilmesi gerekli yıkılası câhiliyye ve küfür düzeniyle çevrilmişiz
    çünkü. Hak Din, câhiliye düzenini muhâfaza etmeyi (muhâfazakârlığı)
    değil; câhiliyeyle inkılâbî mücadeleyi esas alır. Böyle olduğu
    halde, inkılâpçı tevhid dinini, muhâfazakâr bir din diye insanlara
    sunan tahrifatçı zihniyet, kendini olumsuz değiştirdiği gibi, dini de
    tahrif edip değiştirme eğilimindedir.
    Tüm peygamberler tâğutlarla mücadeleyi öne çıkaran713 ve önce
    fertleri İslâmlaştırarak içinde yaşadıkları câhiliyeyi, tevhidî istikamete
    doğru olumlu tarzda değiştirmeye çalışan korkusuz önderlerdir.
    Ulemâ ve ümerânın gaflet veya dalâletlerinden kaynaklanan uyarı,
    yönlendirme ve tavsiyenin (emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker)
    yetersizliği, hatta tümden terk edilmesinin bu cinâyetlerin sergilenmesinde
    büyük katkısı vardır.
    Ve… hayra doğru değişip değiştirmeyeni değiştirirler. Çevresini
    olumlu anlamda değiştirmeye çalışmayan kimse, çevrenin olumsuz
    değişiminden payını alır. Neyin, hangi şeylerin değişmemesi gerektiğini,
    ayağımızın hangi çizgide sâbit kalmasını iyi bilip tespit etmek
    gerekiyor öncelikle. Değişim, dönüşüm derken, olumsuz değişimin
    kıskacında tükürdüğünü yalayan, gerisin geriye haktan dönen
    insanlarımızı hatırlamak gerekiyor. Pergelin sabit ayağında hiçbir
    kayma olmadan diğer ayağını belli sistem içinde açarak halkayı büyütmeye
    çalışmak; yapılması gereken bu.
    708 16/Nahl, 112
    709 2/Bakara, 85
    710 24/Nûr, 63
    711 11/Hûd, 116
    712 11/Hûd, 84-86
    713 16/Nahl, 36
    238 Dâvet
    Zafer önce gönüllerde ve kafalarda kazanılır. Gönüllerindeki,
    zihinlerindeki, hayatlarındaki işgallere karşı direnenler, er-geç zafere
    ulaşacaktır. Kurtulamayan kurtaramaz. Kendini fethedemeyen
    hiçbir şeyi fethedemez. Olumlu şekilde hayat boyu değişmeye çalışmayan,
    başkalarını değiştiremez. Gönül kapısını tevhid anahtarıyla
    açabilen kimsenin önünde ise, nice kapalı kapılar kolayca açılacaktır.
    Allah nazarında en üstün olan kişi, gönlünü, bileğini ve kafasını
    birlikte güçlendiren ve bu dengeli gücü Allah yolunda kullanabilen,
    kendi güzel değişimini toplumu değiştirme yolunda kullanan kimsedir.
    Öyleyse haydi yeniden iman etmeye, bir daha değişmemek
    üzere yeniden Kur’an’la değişmeye. Güzele doğru değişip değiştirmeye.
    İki yol var: Biri dünyevîleşme, dünyayı âhirete tercih;
    ikincisi ise dünyayı ebedî hayatın kapısı yapmak. Bugün yol ayrımındayız:
    Ya nefsimiz veya Rabbimiz. Ya geçici menfaat veya
    dâvâ. Ya fâni olan, ya bâki olan. Tercih bize kalmış. Tercihini
    Allah’tan yana yapanlara selâm olsun!
    Ahmed Kalkan 239
    KONUYLA İLGİLİ GENİŞ BİLGİ ALINABİLECEK
    KAYNAKLAR
    1. Ailede Çocuğun Din Eğitimi, Abdurrahman Dodurgalı, İFAV Y.
    2. Allah Erinin Yolu, Adil Akkoyunlu, Vahdet Y.
    3. Allah’a Dâvette Peygamberlerin Metodu 1-2, M. Surur b. Naif Zeynelâbidin, Guraba Y.
    4. Ansiklopedik Kur’an Kavramları ve Güncel Yansımaları, Ahmed Kalkan, 10
    cilt, Kalemder Y., Emr-i Bi’l-Ma’ruf ve Nehy-i Ani’l-Münker (3/104, 109) 156;
    Güzel Söz (83) 77; Hakkı Gizlemek (42) 51; İnsanlara İyiliği Emredip Kendini
    Unutmak (44) 54; İnzâr (6) 23; Kabalık-Yumuşaklık ve Katı Yüreklilik (3/159) 159;
    Kıssa (11/Hûd, 100; 12/Yûsuf, 3) 190; Kolaylık/Yüsr (185) 123; Lakab (Gıybet,
    Alay, Lakab, Sûi Zan) (49/Hucurât, 11-12 (204); Sanat ve Allah’ın Sanatı (27/Neml,
    88) 200; Sıdk/Doğruluk (177) 118.
    5. Bedenin Dili, Zuhal Baltaş, Acar Baltaş,
    6. Bilgiden Tevhide Yükseliş, Ekrem Sağıroğlu, Timaş Y.
    7. Bir Eğitimci Olarak Hz. Muhammed ve Eğitim Metodları, A. Ebu Ğudde, Umran Y./Yasin Y.
    8. Buhari ve Müslim’den İslâm Dâvetçilerine Öğütler, Seyfullah el-Muvahhid, Hak Y.
    9. Bütün Yönleriyle Hitabet, Nejat Muallimoğlu,
    10. Çağdaş Dâvetin Problemleri, Fethi Yeken, İlim Y.
    11. Çocuk Eğitiminde Peygamberimizin Metodu, Abdülbâsit M. Seyyid, Beka Y.
    12. Çocuklar İçin İrşad, Halit Çelik, Selâmet Y.
    13. Dâvâ Erlerine Mesaj ve Metod “Teşkilatçılık”, Ahmet Akgül, Doğuş Y.
    14. Dâvet Yolu Üzerine Sorular, Mustafa Meşhur, Vahdet Y.
    15. Dâvet Yolu, Mustafa Meşhur, Ravza Y.
    16. Dâvet Yolunda Dökülenler, Fethi Yeken, Seçkin Y. / Ravza Y
    17. Dâvet Yolunda Duâlar, Mustafa Meşhur, Vahdet Y.
    18. Dâvet Yolunda Hazırlık, Fethi Yeken, Ravza Y. ,
    19. Dâvet Yolunda Örneklik, Mustafa Meşhur, Aksa Y.
    20. Dâvet Yolunda Temel Meseleler, Mustafa Meşhur, Aksa Y.
    21. Dâvet, Şevki Saka, Seha Neşriyat
    22. Davetçi Öğrencinin El Kitabı, Naşit Tutar, Dua Y.
    23. Dâvetçiyiz Yargılayıcı Değil, Hasan el-Hudaybî, İnkılab Y.
    24. Dâvetin Başlangıç Noktası, Muhammed Ahmed Raşid, Madve Y.
    25. Davetin Esasları ve Davetçinin Ahlâkı, Celal Çelik, Çıra Y.
    26. Dâvetin Esasları, Gençliğin Meseleleri, Hasan el-Benna, Esra Y.
    27. Diksiyon Etkili Konuşma Teknikleri, Rana Elik, Akis Kitap Y.
    28. Dil Belası, Konuşma Sanatı, Ragıp Güzel, Çelik Y.
    29. Dil Zekâsı İletişim Sihirbazlığı, M. Abdullah Yılmaz, Akis Kitap Y.
    30. Din Dili, Turan Koç, Rey Y.
    31. Din Eğitimi ve Öğretiminde Metodlar, Mustafa Öcal, TDV Y.
    32. Din Görevlisi Rehberi, Hayrettin Karaman ve heyet, DİB Y.
    33. Dinde İletişim Dili, İsa Kayaalp, Nesil Y.
    34. Dinî Hitabet, Çeşitleri, İlkeleri, Örnekleri, İ. Lütfi Çakan, İFAV Y.
    35. Dinî Hitabet, Çeşitleri, İlkeleri, Örnekleri, İ. Lütfi Çakan, İFAV Y.
    36. Doğru ve Güzel Konuşma, Birol Vural, Hayat Y.
    37. Edebiyata Müslümanca Bakmak, Selim Çoraklı, Birleşik Y.
    38. Edebiyata Müslümanca Bakmak, Selim Çoraklı, Birleşik Y.
    240 Dâvet
    39. Edebiyatta Üslûp ve Problemleri, Şerif Aktaş, Akçağ Y.
    40. Edebiyatta Üslûp ve Problemleri, Şerif Aktaş, Akçağ Y.
    41. Ellinci Yılında Müslüman Kardeşler Hareketi, Said Havva, Uysal Kitabevi Y.
    42. Elmalılı Tefsirinde Kur’ânî Terimler ve Deyimler, M. Yaşar Soyalan, Ağaç Y. s. 210, 238
    43. Emr-i Bilmaruf Nehyi Anil Münker, Ali Korani, İhtar Y.
    44. Emr-i Ma’ruf Nehy-i Münker, Celalüddin el-Umerî, İnsan Y.
    45. Ferdî Davet Fıkhı, Seyyid Muhammed Nuh, Ravza Y.
    46. Fikrî Tevhide Doğru, Halil Atalay, Ribat Neşriyat, s. 64-72, 113-123
    47. Fussılet Sûresi Işığında Dâvetçinin Eğitimi, Hamid bin Nâsır bin Abdurrahman
    el-Ammar, Trc. M. Ali Kara, Karınca Y. s. 231-236
    48. Güzel Konuşma Sanatı, Mehmet Kaplan, Nesil Basım Yayım
    49. Güzel Konuşma ve Yazma Sanatı, Ömer Sevinçgül, Zafer Y.
    50. Güzel Konuşma, Cevdet Tellioğlu, Timaş Y.
    51. Güzel Konuşmanın Anahtarı, İlyas Albayrak, Remzi Kitabevi
    52. İslâm’a Dâvet, Muhammed Ebû Zehra, Birleşik Dağıtım Ankara Y.
    53. Hadislerde İyiliği Emredip Kötülüğe Engel Olmak, İbn Ebi’d-Dünya, Ocak Y.
    54. Hak Yolda Yürürken, Mustafa Meşhur, Fecr Y.
    55. Hakkı Tavsiye Metod ve Vâsıtaları, İsmail Lütfi Çakan, Büşra Y. / Rağbet Y.
    56. Hatiplik Sanatı, J. Brun-Ros, Remzi Kitabevi
    57. Hisbe Teşkilâtı, Yusuf Ziya Kavakçı
    58. Hisbe, İbn Teymiyye, İnsan Y./İhya Y.
    59. Hitabet ve İrşad Güzel Konuşma ve İnsanları Etkileme Yolları Abd Çetin, Aksa Y.
    60. Hitabet ve İrşad Güzel Konuşma ve İnsanları Etkileme Yolları Abdurrahman Çetin, Aksa Y.
    61. Hitabet, Nejat Muallimoğlu, Avcıol Basım Yayım
    62. Hizmet İnsanı, Sadık Dânâ, Erkam Y.
    63. Hz. Muhammed ve Öğretim Metodu, Abdulfettah Ebû Gudde, Yasin Y.
    64. Hz. Peygamber ve İlim, Işığın Çağrısı, Yusuf el-Karadavî, Şule Y.
    65. İhtilaflar Karşısında İslâmî Tavır, Yusuf el-Karadavî, İlke Y.
    66. İhyâi Ulûmi’d-Din, İmam Gazâli, Bedir Y. c. 3, s. 245-365
    67. İletişim ve Dil, İsa Kayaalp, T. Diyanet Vakfı Y.
    68. İletişim ve Dil, İsa Kayaalp, T. Diyanet Vakfı Y.
    69. İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. 237-240
    70. İnsan İlişkilerinde 4x4’lük İletişim, Oğuz Saygın, Hayat Y.
    71. İslâm Dâvetçilerine Eğitim Rehberi, Hişam et-Tâlib, Girişim Y.
    72. İslâm Davetçilerine Notlar, Abdulvehhab Ekinci, Yöntem Y.
    73. İslâm Dâvetçilerine Notlar, Fethi Yeken, Hayra Hizmet Vakfı Y.
    74. İslam Davetçilerine, Abdullah Nasıh Ulvan, Bengisu Y.
    75. İslâm Dâvetçilerine, Mevdudi, Dünya Y.
    76. İslâm Dâvetçilerinin Vasıfları, Muhammed Sabbağ, Bahar Y.
    77. İslâm Dâvetçisine Notlar, Fethi Yeken, İlim Y.
    78. İslam Davetçisinin El Kitabı, Abdullah el-Hâtır, Beka Y.
    79. İslâm Dâvetinin Esasları I, II, Abdülkerim Zeydan, Risale Y.
    80. İslâm Hukukunda Örf, Mehmet Şener,
    81. İslâm Nizamı, Ali Rızâ Demircan, Eymen Y. c. 3, s. 85-96, 331-342
    82. İslâm Siyasi Düşüncesinde Muhalefet, A. Mustafa Nevin, İz Y.
    83. İslâm Terbiye Metodu, Muhammed Kutub, Hisar Y.
    84. İslâm’a Davet Metodu, Mahmud Abdullatif İveda, Köklü Değişim Y.
    Ahmed Kalkan 241
    85. İslâm’a Dâvet Metodu, Said Ramazan el-Bûti, Madve Y.
    86.İslâm’a Dâvet, Gereklilik ve Yöntem Üzerine, Muhammed Ebû Zehra, Birleşik Dağ. Kit. Ank.
    87. İslâm’a Dâvet, Muhammed Ebû Zehra, Birleşik Dağıtım Ankara Y.
    88. İslâm’a Dâvet, Türkân Namlı, Salah Bilici Kitabevi Y.
    89. İslâm’a Davette 55 Esas, Uğur Pekcan, Meva Kitap Y.
    90. İslâm’a Nasıl Dâvet Edelim? Fethi Yeken, İlim Y. / Ravza Y.
    91. İslâm’da Aile Eğitimi 1-2, Abdullah Ulvan, Uysal Kitabevi Y.
    92. İslâm’da Dâvet, Hakkı Tebliğde Metod, Hekimoğlu İsmail, Yeni Asya Y.
    93. İslâm’da İhtilâf Usûlü, Cabir Alevânî, Risale Y.
    94. İslâm’da İrşad, Süleyman Uludağ, Marifet Y.
    95. İslâm’ın Genç Dâvetçilerine, Mehmet Göktaş, İstişare Y.
    96. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 91-94, 384-385; 452-454
    97. İslâmî Çalışma Metodu, Mustafa Tahhan, Risale Y.
    98. İslâmî Daveti Taşımanın Zorunlulukları ve Sıfatları, M. AbdulLatif Uveyda, Kök. Değ. Y.
    99. İslâmî Eğitim ve Psikolojik Temelleri, Ömer Özyılmaz, Pınar Y.
    100. İslâmî Kavramlar, Mevdudi, s. 27-30
    101. İyiliği Emretmek, Kötülükten Alıkoymak, İbn Teymiyye, İhya Y.
    102. Kadınlar İçin İrşad, Halit Çelik, Selâmet Y.
    103. Kalk ve Korkut, Ali Esen, Ribat Neşriyat
    104. Kızlar İçin İrşad, Halit Çelik, Selâmet Y.
    105. Kim Güzel Konuşmak İstemez ki? Ahmet Şahin Akbulut, Ensar Y.
    106. Konuşma Eğitimi, Sandy Linver, Star Yaprak Y.
    107. Konuşma Eğitimi, Suat Taşer, Papirus Y.
    108. Konuşma Sanatı Dil Belâsı, Ragıp Güzel, Çelik Y.
    109. Konuşma, Yavuz Özdem, Atika Y.
    110. Kur’an ve İnsan, Celâl Kırca, Marifet Y. s. 299-304
    111. Kur’an ve Sünnette Emr-i Ma’ruf Nehy-i Münker, Celalüddin el-Umerî, İnsan Y.
    112. Kur’an ve Tebliğ, Muhsin Kıraatî, Kevser Y.
    113. Kur’an’a Göre Din Eğitiminde Rehberlik, Düşün Y.
    114. Kur’an’a Göre Dinde Zorlama ve Şiddet Sorunu, Abdurrahman Ateş, Beyan Y.
    115. Kur’an’da Beden Dili, Necati Kara, Bilge Y.
    116. Kur’an’da Dâvet Metodu, S. Hüseyin Fadlullah, Seçkin Y.
    117. Kur’an’da Edebî Tasvir, Seyyid Kutub, Çizgi Y.
    118. Kur’an’da Edebî Veche, Safvet Senih, Nil A.Ş.
    119. Kur’an’da Günah Kavramı, Sadık Kılıç
    120. Kur’an’da Şer Problemi, Lutfullah Cebeci, İstişare Y.
    121. Kur’an’da Tartışma Metotları, Zahir B. Awad el-Elmaî, Pınar Y.
    122. Kur’an’da Tebliğ ve Eğitim Psikolojisi, Mehmet Şanver, Pınar Y.
    123. Kur’an’ın Hz. Peygamber’i Eğitmesi, Murat Kayacan, Ekin Y.
    124. Kur’ân-ı Kerim ve İletişim, Abdurrahman Kasapoğlu, Nursan Y.
    125. Kur’an-ı Kerim’de Ma’rûf ve Münker, Ömer Dumlu, Ravza Y.
    126. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 5, s. 453-463, 22-24; c. 20, s. 80-90
    127. Kur’an Aydınlığında Hayatı Doğru Yaşamak, F. Yıldız, İşaret Y. s. 25-28, 107-111, 151
    128. Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Ömer Dumlu, Anadolu Y. s. 165-188
    129. Kur’an’da Siyasî Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 97-108
    130. Kur’an’da Tebliğ ve Eğitim Psikolojisi, Mehmet Şanver, Pınar Y.
    131. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 282-290
    242 Dâvet
    132. Kur’ân-ı Kerim Açısından İman-Amel İlişkisi, Murat Sülün, Ekin Y. s. 170-171
    133. Kur’an’ın Temel Kavramları, Yeni Boyut Y. s. 353-354, 380-382, 572-579, 77-84
    134. Kur’ânî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mîr, İnkılab Y. s. 105-106, 157-158
    135. Lisan ve İnsan, Yusuf Alan, T.Ö.V. Y.
    136. Meşhur Sözler Antolojisi, Ahmet Seven, Seha Neşriyat
    137. Musâhiblik, Haydar Kaya, Engin Y.
    138. Münkerden Sakındırma Yolu, Abdülhamid Bilali, Buruc Y.
    139. Müslümanın Sanat Anlayışı, Ahmed Kalkan, Rağbet Y.
    140. Nasıl Davet Edelim?, Muhammed Kutub, Beka Y.
    141. Nebevî Hareket Metodu 1-2, Münir Muhammed Gadban, Nehir Y.
    142. Nebevî Tebliğ, Ubeyd Küçüker, Seçkin Y.
    143. Nebevî Yöntem, Abdusselâm Yasin, Beka Y.
    144. Nur’dan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. s. 158-160
    145. Osmanlılarda İhtisab Müessesesi, Ziya Kazıcı, Kültür Basın Yayın Birliği Y.
    146. Önce Söz Vardı, Erol Göka ve heyet, Ankara
    147. Özlü Sözler Antolojisi, Yakup Sarı, Ravza Y.
    148. Özlü ve Güzel Sözler, Şerif Öktürk, Toker Y.
    149. Peygamber Efendimiz’in Hitabeti, Ahmet Lütfi Kazancı, Marifet Y.
    150. Peygamberimiz Nasıl Eleştirirdi? Muhammed Salih el-Müneccid, Polen Y.
    151. Peygamberimizin İnsan Kazanma Metodu, Mehmet Dikmen, Cihan Y.
    152. Peygamberimizin Tebliğ Metotları 1-2, İbrahim Canan, Nesil Y.
    153. Rasulullah’a Göre Aile ve Okulda Çocuk Terbiyesi, İbrahim Canan, Yeni Asya Y.
    154. Rasülüllah’ın İslâm’a Dâvet Metodu, Ahmed Önkal, Esra Y. / Kitap Dünyası Y.
    155. Resulullah’ın Hayatı ve Metodu, Fıkhu’s-Sîre 1-2, Münir Gadban, Risale Y.
    156. Sanat Bilinci, Ahmed Kalkan, Denge Y. s. 89-91
    157. Sapmalara Karşı Dâvet Yolu, Mustafa Meşhur, Aksa Y.
    158. Sevgi Eğitimi, Veysel Sönmez, Anı Y.
    159. Sevgi Peygamberi ve Yetişkin Din Eğitimi, Abdurrahman Dodurgalı, Rağbet Y.
    160. Söz Söyleme ve İş Başarma Sanatı, Dale Carnegie, Timaş Y.
    161. Söz ve Diksiyon, Nüzhet Şenbay, Yapı Kredi Y.
    162. Söz, Haydar Murat Hepsev, Söz Kitap Y.
    163. Sözlü ve Yazılı Kültür: Sözün Teknolojileşmesi, Walter J. Ong, Metis Y.
    164. Sözün Özü (Kelâm-ı İlâhî’nin Tabiatına Dair), Dücane Cündioğlu, Tibyan Y.
    165. Sünnetullah’ta Dâvet Metodu ve Evrensel Mesaj, Ramazan Yılmaz, Mücahede Y.
    166. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 1, s. 351-353 (Dâî); 371-372 (Dâvet);
    c. 2, s. 98-99 (Emr-i Bi’l-Ma’rûf ve Nehy-i Ani’l-Münker); c. 4, s. 64-65 (Ma’rûf);
    360-362 (Münker); c. 6, s. 141-143 (Tebliğ) ; c. 2, s. 443-444 (Hisbe Teşkilâtı); c. 4,
    s. 265-266 (Muhtesib).
    167. T. D.V. İslâm Ansiklopedisi, c. 11, s. 138-141 (Emr-i Bi’l-Ma’ruf); c. 9, s. 16-19 (Da’vet)
    168. Tebliğ ve İrşad Çalışmaları, M. Esad Coşan, Seha Neşriyat
    169. Tebliğ, İsmail Çetin, Dilara Y.
    170. Tecrübeler Işığında İslam Daveti, Ahmet Münir, Dua Y.
    171. Tenbihu’l Gâfilin, Ebû lleys Semerkandi, Bedir Y. s. 221-248
    172. Türkçe Diksiyon, Raif Özben, İnkılap Kitabevi
    173. Türkçe Diksiyon, Raif Özben, İnkılap Kitabevi
    174. Türkiye’de Vâizlik (Tarihçesi ve Problemleri), Mehmet Faruk Bayraktar, İFAV Y.
    175. Üyelik ve Liderlik Açısından Dâvet Yolu, Mustafa Meşhur, Vahdet Y.
    Ahmed Kalkan 243
    176. Va’z Edebiyatında Hadisler, Mahmut Yeşil, T. Diyanet Vakfı Y.
    177. Yanlışları ve Doğrularıyla Güzel Konuşma, Ülkü Giray, Bilgi Y.
    178. Yürek Fethi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 142-152, 189-209
    Sonsöz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…

    Okunma 11158 kez Son değişiklik Perşembe, 04 Şubat 2021 17:49

    Ortam