Perşembe, 04 Şubat 2021 17:52

    Müslümanın Evliliği ve aile hayatı

    Yazan
    Ögeyi değerlendirin
    (1 Oylayın)

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     

    Sadece dâvâ insanı muvahhid mü’min olduğu,
    dindar olduğu için eşini seçip dâvâ evliliği yapan,
    evlerin mescid ve okula çeviren ya da
    henüz evlen(e)mediği için bu ölçüleri uygulayacak
    ortamı bekleyen şuurlu mü’min ve mü’minlere...
    İfhaf
    Kitabın Adı
    Yazar
    Yayınevi
    Dizgi
    Tasih
    Mizanpaj
    Kapak
    Baskı
    Müslümanın Evliliği ve
    Aile Hayatı
    Ahmed KALKAN
    KALEMDER
    Ahmed KALKAN
    Ahmed KALKAN
    Asım ŞENSALTIK
    Hasan YILMAZ
    Step Ajans Matbaa Ltd. Şti
    Göztepe Mah. Bosna Cad. No: 11
    Bağcılar/İstanbul
    Tel. 0212 446 88 46
    Sertifika No: 12266
    Kalemder Yayınları
    İstiklal Mah. Kavaklı Dere Cad.
    Doğruyol Sok. NO 17 Ümraniye/ İstanbul
    Kitap Temin Bilgileri
    0(216) 520 25 80 / 0(554) 542 28 10
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. / Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    Müslümanın
    Evliliği ve Aile Hayatı
    AHMED KALKAN
    AHMED KALKAN
    1955 Yılında Kütahya’da doğdu. İlkokuldan sonra hâfızlık ve Arapça eğitim aldı. Konya İmam Hatip Lisesi (1974), At. Üniversitesi Edebiyat Fakültesi (1978) mezunu. 1979-1983 yıllarında Sakarya Karasu’da Edebiyat öğretmenliği yaptı. İki yıl Fransa’da, altı yıl da Hollanda’da cemaat çalışmaları ve serbest öğretmenlik yaptı. 1992 Yılından bu yana İstanbul’da fahrî/özgür öğretmenliğini sürdürmekte olan Kalkan, evli ve dört çocuk babasıdır.
    Avrupa’da Hicret, Tebliğ, Haksöz, Umran, Yeryüzü, Eğitim Yazıları, Berfin, Vuslat, Basiret, İktibas gibi dergilerde yazarın 200’ün üzerinde makalesi yayınlandı. Ahmed Kalkan, Yurt FM ve Özel FM adlı radyoda Kur’an Kavramları ve Tefsir programları yaptı. Bu programlar, Anadolu’nun çeşitli illerindeki radyolarda CD aracılığıyla yayınlanmaktadır. Kalkan, Ümraniye ve çeşitli semtlerde Kur’an Tefsiri ve Akaid gibi dersler yapmakta, değişik konularda seminerler vermektedir.
    Yazarın yayınlanmış 41 eseri vardır
    1.Ansiklopedik Kur’an Kavramları, (2. Baskı Kalemder Yay. 10 cilt, 2015)
    2.Müslümanın Akaidi (11. Baskı, 2 Cild. Kalemder, Y. 2015)
    3.Gençler İçin Akaid (11. Kalemder Y. 2015)
    4.Peygamberler ve Tevhid Mücadelesi (Kalemder Y. 2014)
    5.Müslümanın Müslümanlaşması (2 Baskı, Kalemder Y. 2015)
    6.Müslümanın Güzelleşmesi (2 Baskı, Kalemder Y., 2015)
    7.Müslümanın Evliliği ve Aile Hayatı (4. Baskı, Rağbet Y. 2006)
    8.Müslümanın Evlilik ve Aile Hayatı (7. Baskı, Kalemder Y. 2013)
    9.Sanat Bilinci (2. Baskı, Denge Y., İst. 1997)
    10.Müslümanın Sanat Anlayışı (Rağbet Y. 2008)
    11.Tevhid Bilinciyle Canlanmak (2. Baskı Kalemder Y. 2015)
    12.Kur’an’ın Gör Dediği Kur’an’ın Kör Dediği (2. Baskı Kalemder Y. 2015)
    13.Daru’l Harp mi Daru’l Harap mı? (2. Baskı, Kalemder Y. 2015
    14.Din ve İslâm, Özel Y. 2011
    15.Akîde ve Şeriat, Özel Y. 2011
    16.İman ve Amel, Özel Y. 2011
    17.Tevhid, Rab ve İlâh, Özel Y. 2011
    18.Kitap, Kur’an, Okuma ve Yazma, Özel Y. 2011
    19.Peygamber, İmam ve Halife, Özel Y. 2011
    20.Âhiret ve Cennet-Cehennem, Özel Y. 2011
    21.Kıyâmet, Özel Y. 2011
    22.İbâdet, Hidâyet, Hayır ve Şer, Özel Y. 2011
    23.Dostluk ve Düşmanlık, Velâ ve Berâ, Özel Y. 2011
    24.Şirk, Özel Y. 2011
    25.Tâğut ve Mürted, Özel Y. 2011
    26.Put ve Puta Tapma, Özel Y. 2012
    27.Küfür, Kâfir ve Tekfir, Özel Y. 2012
    28.Nifak ve Münâfık, Özel Y. 2012
    29.Hıristiyanlık ve Yahûdilik, Özel Y. 2012
    30.Atalar Yolu, Özel Y. 2012
    31.Câhiliyye, Özel Y. 2012
    32.Zulüm ve İstikbar, Özel Y. 2012
    33.Bel’am, Özel Y. 2012
    34.Sevgi, İtaat ve İsyan, Özel Y. 2012
    35.Melek, Cin ve Şeytan, Özel Y. 2012
    36.Ecel ve Ölüm, Özel Y. 2012
    37.Hesap ve Hesaba Çekilme, Özel Y. 2012
    38.İman, Özel Y. 2011
    39.Eğitim, Özel Y. 2011
    40.Egemenlik Kayıtsız Şartsız Allah’ındır, Özel Y. 2011
    41.Şehâdet ve Şehid, Özel Y. 2012
    42. Ahlâk Suresinin Tefsiri Maruf Y. 2016
    43. Kalem Suresinin Tefsiri Maruf Y. 2016
    44.Müddesir Suresinin Tersiri Maruf Y. 2016
    45.Müzemmil Suresinin Tefsiri Maruf Y. 2016
    46. Fatiha Suresinin Tefsiri Maruf Y. 2016
    İ Ç İ N D E K İ L E R
    Önsöz 8
    Aile: Bireyden Cemaate, Düzensizlikten Nizama,
    Günahlardan İbâdete Geçiş 12
    Evliliği Kolaylaştırın! 13 Evlilik; Ev Denilen Özel Sarayda Kral ve Kraliçe Olup
    Prensler Yetiştirmek 15
    Nikâh; Evlilik Sözleşmesi 18
    Nikahın Önemi 21
    Kur’ân-ı Kerim’de Nikâh Kavramı 22
    Hadis-i Şeriflerde Nikâh 32
    Evliliğin İmanla Kopmaz Bağı 39
    Evlilik ve Aile hayatı Bir İbâdettir 44
    Dâvâ Evliliği 48
    İhmal Edip Mezar Haline Getirdiğimiz Evlerimiz 52
    Çocuk: Cennet Kokusu, veya... 53
    Nimetten Belâya; Çocukların Fitne Olması 56
    Ailede Haklar ve Görevler 68
    Karşılıklı Hak ve Sorumluluklar 70
    a- Kadının Ailedeki Görevleri 73
    b- Kocanın Ailedeki Görevleri 75
    c- Kardeşlerin birbirlerine Karşı Görevleri 77
    d- Evlâtların Görevleri (Ebeveynin Çocukları
    Üzerindeki Hakları) 78
    Evlât İçin Farz Bir Görev: Ana-Babasına İhsân 81
    e- Ana-Babanın Görevleri (Çocuğun Ana Baba
    Üzerindeki Hakları) 94
    Ana-Babanın En Büyük, En Kutsal Görevi: Çocuklar,
    Çocuklar, Çocuklar! 98
    Çocuk Eğitimi Konusunda Ana-Baba Neler Yapabilir? 98
    Bugünkü Ortamda Yapılabilecek Şeyler 104
    Çocuk Eğitiminde Dikkat Edilecek Özellikler 108
    Kadının En Saygın, En Mübârek Konumu: Annelik 114
    Müslüman Hanımların Tesettürü 115
    Kadın-Erkek İlişkileri ve Ailede Geçim 129
    Hadis-i Şeriflerle Eşlerin Geçimi 130
    Ailede Sağlıklı İletişim 136
    Sağlıksız Kurallar Sağlıksız Âileyi Doğurur 140
    Eşler Arası İletişim ve İlişki 141
    Sağlıklı İletişim 144
    Kadınlarla; Özellikle Ev ve Çocuklar Konusunda
    İstişarenin Önemi 146
    Yozlaşan Geleneksel Tavır; Kadını Aşağılayan
    Uydurma Hadisler 155
    Kadının Fitne ve Fesat Unsuru Kabul Edilmesi 163
    Kadının Müslümanca Okumasını Câiz
    Görmeyen Zihniyet 167
    Toplumsal Hayatta Müslüman Kadın 169
    Müslüman Kadının Toplumsal Hayata Katılma Âdâbı 176
    Haremlik-Selâmlık; İhtiyattan Bid’ate 188
    İslâmî Harekette Kadın 192
    Aile Hayatıyla İlgili Haramlar 196
    Evlenme Sürecinde ve Aile Hayatında Çokça
    Karşılaşılan Yanlışlar 199
    Erkeğin Yöneticiliği ve Dövme Yetkisi 203
    Kadın-Erkek Eşitliği mi; Yoksa Adâlet, Uyum ve
    Birbirini Tamamlama mı? 214
    Kadın; Kimliği ve Âiledeki Yeri 224
    Kur’ân-ı Kerim’de Kadın Konusu 226
    Tesettür İle İlgili Ayet-i Kerimeler 237
    Hadis-i Şeriflerde Kadın 238 Kadınlarla İlgili Bazı Vecizeler 244
    Kadın Hakkında Meşhurların Yanlış ve Çarpık Sözleri;
    Saçmalardan Seçmeler 247
    Aile ve Geçimle İlgili Kulaklara Küpeler 254
    8
    AHMED KALKAN
    ÖNSÖZ
    Şirkin, isyanın, haramın bin bir türlüsünün sergilendiği okullarda, caddelerde ve iş hayatında insanımızın inancı, ibâdeti ve ahlâkı büyük yaralar alıyor. Modern câhiliye tüm boyutlarıyla topluma hâkim durumda. Dışarıdaki câhiliye yaşantısına alternatif çözüm üretilecek ve karantina yuvası olacak mekânlar, öncelikle evlerimizdir. Tuğyânın tûfâna dönüşüp değerlerimizi yok edip bizi de helâke götürdüğü bir ortamda evlerimiz kurtuluş gemimizdir. Aile hayatı, can simidimizdir. İmanın, ahlâkın, terbiyenin öğrenilip uygulandığı ortamdır aile yuvası. Sevgi, dayanışma ve fedâkârlık en üst seviyede aile hayatında ortaya çıkar. İnsanlık ve müslümanlık adına, mutluluk ve huzur adına ne varsa aç bir canavar gibi yutan câhilî ortama direnme ve ona tavır alma için lojistik destek alanımızdır evlerimiz. Huzur ve mutluluğun, içinde yaşayan bütün bireyleri kuşattığı alanlardır aile hayatı. Daha doğrusu böyle olmalıdır. Kendimizi ve yaşadığımız ortamı müslümanca sorgulamak zorundayız. Günümüzde evlilik ve aile yaşantısı bu işlevleri ne kadar yerine getiriyor?
    Şu veya bu oranda batılılaşan insanımız, artık evliliği genç yaşta değil, geç yaşta düşünmeye başlıyor. Eş seçiminden, nişan ve düğün törenlerine varıncaya kadar her konuda gösterilmesi gereken müslümanca hassasiyetin ortaya konulabildiğini söylemek çok zor.
    Evlerimizi ihmal etmenin cezasını çekiyoruz. İşe evlerden başlamak gerekiyor. Elimizde kalan son kalemiz, son sığınağımız, son cephemiz olan evlerimizi de işgalden kurtaramazsak, helâkimiz kaçınılmaz olacak ve âciliyet kazanacaktır. Evleri kahvehane, otel ve
    9
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    lokanta halinden çıkarmamız gerekiyor. Nefsin hevâsını tatminden
    önce, ruhları doyurup huzura kavuşmanın yolu, evlerimizi mescid ve
    mektebe dönüştürmekten geçiyor.
    Yapılması gereken en önemli iş; okunmak, anlaşılmak ve kendisine
    uyulmak için gönderilmiş olan Kuran’a yönelmektir. Müslümanlar,
    işleri ne kadar yoğun ve şartlar ne kadar ağır olursa olsun Kuran’dan
    ve Kuran eğitiminden uzak kalamazlar; Kuran’ı hayatlarının
    dışına itemezler. Çocuklarının Kitapsız/Kur’an’sız yetiştirilmek istenmesine
    seyirci kalamazlar. Mekke’de Rasûlullah’ın ve ashâbın temel
    kurumu, evler idi. Evlerimiz Dâru’l-Erkam, Dâru’l-İslâm olmalı;
    eğitim, öğretim ve örneklik kurumu haline gelmeli. Evimizde sinema
    havası değil, mescid havası esmeli. Evlerimiz, öncelikle kendimiz ve
    çocuklarımız için Kur’an Kursu, İslâm Okulu olmalıdır. Evine İslâm’ı
    hâkim kılamayan, sokağına, işine, toplumuna İslâm’ı hiç hâkim kılamaz.
    Evinde bu değişikliği yapamayan, bulunduğu semti ve yaşadığı
    ülkeyi hiç değiştiremez. “Bir toplum, kendini değiştirmedikçe Allah,
    onlarda bulunanı değiştirmez.” [1] Bu sünnetullahın nebevî ifadesi de
    şöyle: “Nasılsanız, öyle idare edilirsiniz.”
    Bunca şikâyet edilecek ortam, bizim ellerimizle yaptıklarımızın
    uhrevî cezâsının dünyevî avansıdır. Kendimizi kaybetmeye başladığımız,
    nesillerimizi kaybettiğimizden belli. Evlerimizi ihmal etmenin
    cezâsını çekiyoruz. Demek ki, işe evden başlamak gerekiyor.
    Okullardan şikâyetçiyiz. Okulların câhilî eğitim verdiğinin, ders
    kitaplarının eksik ve yanlışlıklarının farkındayız. Ama yeterli alternatifler
    üretmiyoruz, imkânsızlıktan değil, isteksizlikten. Çünkü
    imanı olanın imkânı da vardır. Müslüman, çevre şartlarını aşamayan,
    zamanın çocuğu, şartların mahkûmu değildir, olamaz. Samimi ise,
    mutlaka alternatifler bulacak, kendisi gibi düşünen insanlarla bu konuda
    da yardımlaşacaktır.
    Münâfık karakter(sizliğ)inden uzak bir mü’minin dışı da içi de
    aynı olmalı; ev dışında da, ev içinde de müslümanca yaşanmalıdır.
    [1] 13/Ra’d, 11
    10 AHMED KALKAN
    Kalıbıyla kalbi, ameliyle inancı çelişmemelidir. İnsanın çifte standartlı
    olmaması, içi başka dışı başka olan münafıklara benzememesi
    için sözü özünü, özü de sözünü desteklemelidir.
    Evimize ve özel yaşayışımıza şahit olan insanlar, bizde İslâm’ın
    güzelliklerini görmeliler; sürüye uyan tavırları değil. En etkili tebliğ
    yolu, insanın benimsediği kendi hayat tarzıdır; iş hayatı, özellikle
    özel hayatı, ev hayatıdır. Kişi, inandıkları ve söyledikleriyle uyumlu
    bir yaşantı içindeyse, evi ve işi onu yalanlamıyorsa onun çok söz söylemesine
    ihtiyaç bile kalmaz. Çünkü o, hâl ve tavırlarıyla konuşmaktadır.
    Yaşadığı güzel ahlâk, o insanın en etkili ve güvenilir sözcüsü
    durumundadır.
    İnancımızın, düşüncemizin, duygularımızın, davranışlarımızın,
    eğitimimizin, hayat görüşümüzün iş ve ev hayatımızın tümünü
    kuşatan ilkeler bütünüdür İslâm[2] . Müslüman da bu ilkelere severek,
    isteyerek teslim olan ve bunları hayatına geçiren, daha doğrusu hayatının
    bunlarla hayat olduğu bilinciyle yaşayandır.[3] Yoksa Allah ve
    Rasûlünün belirlediği bu ilkelerin dışında bir seçeneği, tercih ve özgürlüğü
    yoktur müslümanın[4] . Tabii, evdeki özel hayatımız da O’nun
    çizdiği hudut dışına çıkmayacak, O’nun rızâsı istikametinde evde ve
    her yerde müslümanca güzellikler sergilememiz gerekecektir.
    Çevre şartlarını bahane ederek “alternatif” isteyen kimseler için
    evlerini Kur’an okulu haline getirme gayreti, bir samimiyet testidir.
    Evlerden iyi alternatif mi olur?
    Ev, yöneticiliğin okulu olduğu gibi, aynı zamanda İslâm’ı öğrenip
    öğreteceğimiz ve hâkim kılacağımız alanlardır. Evlerimizi, sadece
    kendi eş ve çocuklarımızın okulu haline getirmek bile dâvâ için
    yeterli değildir. Evlerimizi cemaat çalışmalarına açmak zorundayız.
    Evlerimizi dâvet için bir üs, karantina ve güç depolama yerleri haline
    getirmeliyiz. Evlerimizi cemaat çalışmalarına açmak zorundayız.
    [2] 6/En’âm, 162
    [3] Bak. 8/Enfâl, 24
    [4] 33/Ahzab, 36
    11
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    Evlerimizi dâvet için bir üs, karantina ve güç depolama yerleri haline
    getirmeliyiz. Evlerimizi merkez kabul edip güzellikleri çevreye dalga
    dalga yaymayı başardığımızda hem biz kurtulacağız hem insanlık.
    Elinizdeki kitap, sizi anlatıyor. Evinizi, ehlinizi, sorunlarınızı,
    çözüm yollarını… “Âyinesi iştir (ev hayatıdır) kişinin, lâfa bakılmaz.”
    Aynaya bakmaya hazırsanız, buyrun geçin aile boyu aynanın
    karşısına, kendinizle yüz yüze gelmek için girin kitabın içine; kendinizi
    düzeltmek ve güzelleşmek için.
    Ahmed KALKAN
    Şubat 2016, Ümraniye
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    www.ahmedkalkan.net
    12 AHMED KALKAN
    AILE: BIREYDEN CEMAATE, DÜZENSIZLIKTEN
    NIZAMA, GÜNAHLARDAN İBÂDETE GEÇIŞ
    Aile, kişinin kendilerinden sorumlu olduğu eşi, varsa çocukları,
    ev halkı, yani yakın akrabalardan oluşan insan toplumudur. Müslüman
    için aile, bir sosyal müessese olduğu gibi, aynı zamanda İslâmî
    bir kurumdur. Nikâh, iki müslümanın İslâmî kurallar çerçevesinde
    bir araya gelmesidir. Aile, erkeğin eksiklerinin kadınla; kadının eksiklerinin
    de erkekle tamamlandığı, birbirlerinin ihtiyaçlarının temin
    edildiği, iki cinsi kaynaştıran bir kurumdur.
    Aile, erkek ve kadını asil bir duygu ve heyecanla birleştiren, bedeni
    sükûna, ruhu huzura erdiren bir müessesedir. Aile, toplum eğitimi
    yaptırarak, kişiyi toplum hayatına hazırlayan sevgi, saygı, şefkat,
    fedakârlık ve birlik ocağıdır.
    Aile yuvası okuldur, mesciddir; huzur evi ve çocuk yuvasıdır.
    Hammadde halindeki küçük yavruların her yönden büyümesini sağlayan,
    onların şahsiyet sahibi bir insan, Allah’a kulluk bilincine ulaşan
    bir müslüman ve İslâm toplumunun sağlıklı bir üyesi olmaları
    için yetiştirip geliştiren bir fabrikadır.
    Evlilik, insan hayatını derinden etkileyen bir inkılâptır, devrimdir.
    Bireysel yaşayıştan toplumsallaşmaya, cemaatleşmeye ve devletleşmeye
    geçiştir. Düzensizlikten sistem ve nizama tırmanmadır.
    Ailelerinde İslâm’ı hâkim kılamayanların; sokaklarına, işyerlerine,
    toplum ve devletlerine şeriatı hâkim kılmaları beklenemez.
    Toplumu İslâmlaştırmanın, İslâmî toplum oluşturmanın küçük
    örneği ve aşaması evliliktir. Aile, erkek için yöneticilik okuludur; Erkek;
    liderliği, otoriteyi, disiplini, mes’ûliyeti, emânete riâyeti, haklara
    saygıyı, cemaate imamlığı en iyi şekilde uygulamalı olarak ailede öğrenir.
    Kadınıyla erkeğiyle fedâkârlığın, karşılık beklemeden vermenin,
    merhametin, sabrın, ahlâk güzelliğinin öğrenildiği bir okuldur
    aile. Anne-baba, bir taraftan öğretmeni, diğer yönden öğrencisidir bu
    13
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    okulun. Çocuk, hatta bebek, sanıldığı gibi sadece öğrenci değildir;
    minicik yapısına bakmadan ana-babasına çok, ama çok şeyler öğretir,
    çok ama çok değerler kazandırır.
    İslâm, akıllı ve büluğ yaşını aşmış bütün müslümanları aile yuvası
    kurmaya çağırdığı gibi, evliliği ve aile hayatını da bir ibâdet olarak
    değerlendirir.
    Kur’ân-ı Kerim, sosyal birliğin en üstün ve sağlam şekliyle sevgi,
    bağlılık, merhamet, iyilik, müsâmaha, yardımlaşma, doğruluk,
    insaf ve Allah korkusunu gözeterek aile kurumuyla ayakta tutulmasını
    hedef alır. Huzur, barış, sevgi ve mutluluk evde yaşanmayınca,
    toplumda hiç yaşanmaz.
    Güçlü ve sağlam toplumlar, ancak fertleri inanç, fikir ve gâye
    birliği içinde kaynaşmış mutlu ailelerden oluşabilir. Bunun içindir ki,
    İslâm nizamı, aile kurumunu kutsal bir kuruluş şeklinde sunarak yüceltmiş
    ve dokunulmazlığını hükme bağlamıştır. “İçinizden, kendileriyle
    huzura kavuşacağınız eşler yaratıp, aranızda sevgi ve rahmet
    var etmesi, Allah’ın varlığının belgelerindendir. Bunlarda düşünen
    topluluk için ibretler vardır.” ;[5] “Nikâh, benim sünnetimdir. Sünnetimi
    yapmayan benden değildir. Evlenin, çocuk sahibi olun; ben
    kıyâmet gününde ümmetimin çokluğu ile iftihar edeceğim.”[6]
    EVLILIĞI KOLAYLAŞTIRIN!
    İslâm dini, evliliği tavsiye ettiği gibi, evlilik çağında olanların evlenmesine
    yardımcı olunmasını da öğütlemiştir. Bu tür yardımı, anne ve
    babaların görevleri arasında saymıştır. Dinimiz, bülûğ yaşını aşmış
    ve yeterli olgunluğa erişmiş, evlenme konusunda dinin hükümlerini
    öğrenmiş olan kız ve erkeklerin genç yaşlarda evlenip yuva kurmalarını
    ister. Böylece gençliğin, kontrolü zor istek ve arzuları, helâl yolda
    [5] 30/Rûm, 21
    [6] İbn Mâce, Nikâh 1; Ahmed bin Hanbel, II/72
    14 AHMED KALKAN
    tatmin olacaktır.
    Bugün Batıda, tarihe karışmak üzere olan evlilik kurumunun,
    çoğunlukla otuz yaşın üzerinde oluştuğunu görüyoruz. Batıyı tüm
    olumsuz konularda örnek almaya çalışan ülkemizde de, artık gençler
    20 yaş civarını bile evlenme yaşı olarak görmüyorlar. Genç yaşta
    evlenmek isteyen bazı müslüman gençler de her türlü israf ve zorluklarla
    kaplı engelleri aşıp kolay yolla yuva kuramıyorlar. Böylece
    ahlâksızlığın önü açılmış oluyor.
    Genç yaşta bekâr insanların çokluğu, düzen ve çevrenin haramları
    süsleyip kolaylaştırması ile birleşince, çeşitli ahlâksızlıkların yayılmasına,
    maddî ve mânevî nice hastalıkların artmasına sebep teşkil
    ediyor. Bu konuda dinin reddettiği başlık parası, bir ev dolusu gerekli
    gereksiz eşya veya çeyiz isteme, milyarlarla ifâde edilen düğün ve
    eğlence masrafları gibi İslâm’ın reddettiği israf ve lüzumsuz harcamalar
    da evliliğe ve gençlerin yuva kurmasına engel oluyor.
    Dinimiz, bu türlü davranışları büyük vebal sayarak kınamaktadır.
    İslâm, şer’î bir mâzeret olmaksızın evlenmekten kaçınmayı ve
    yuva kurma işini zorlaştırmayı bir günah saymıştır. İslâm, evliliği
    övmekte, bekârlıkta ısrarı yermektedir. Çünkü dinimiz, kadın-erkek
    ilişkilerinin meşrû olmayan ortamlarda ve ahlâkî olmayan bir şekilde
    gerçekleştirilmesini büyük bir fitne/şer olarak görür. Aile hayatı,
    korunmak isteyen mü’minler için kötü yollara en büyük frendir. İslâm’ın
    bir yandan zinâyı kesin tavırla yasaklarken; diğer yandan evlenmeyi
    teşvik etmesinin sebebi budur. Nitekim, her konuda olduğu
    gibi aile yönetiminde de örneğimiz olan Peygamberimiz (s.a.s.) gençlere
    şu tavsiyede bulunuyor: “Evlilik külfetinin altından kalkabileceğine
    güvenenleriniz evlensin. Çünkü evlilik, gözü ve cinsel arzuları
    haramdan korur. Aksi halde korunmak için oruç tutsun.”
    15
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    EVLILIK; EV DENILEN ÖZEL SARAYDA KRAL
    VE KRALIÇE OLUP PRENSLER YETIŞTIRMEK
    “Bekârlık sultanlıktır” sözüyle teselli bulmak ister, eş denilen
    ciğere yetişemeyen bekâr kediler. Aslında onlar da bilirler tebaasız,
    saraysız sultanlığın olmadığını. Miyavlamaları biraz ağlamaklı, biraz
    teselli, biraz davet içeriklidir.
    İnsan açısından fıtratın sesi de haykırmaktadır ki; sultanlık ancak
    Allah’a kulluk yapmak üzere kurulan yuvalarda bu ibâdet bilinciyle
    kavuşulan en önemli bir dünya nimetidir. Bir erkekle bir kadın
    arasında Allah’ın koyduğu prensipler çerçevesinde akdedilen muâmeleye
    evlenme denir. İslâm nazarında bir ibâdet kabul edilen evlilik
    ile ilgili olarak, İslâm Hukuku’na dair yazılan kitaplardan bazısında;
    “Bizim için Hz. Âdem’den bu güne kadar, meşrû olarak devam ede
    gelen ve Cennette de devam edecek olan iki şey vardır; bunlar, iman
    ve evlenmedir” şeklinde kaydedilmektedir.[7] Evlenmenin yani nikâhın
    çeşitli sebepleri vardır. Nikâhtaki şer’î, akli ve tabii sebeplerin
    başka bir şer’î hükümde bu şekilde bir arada toplandığı az görülmüştür.
    Evlenmenin şer’î delilleri, Kur’ân-ı Kerîm, hadisler ve ümmetin
    icmâı ile sâbittir.
    Kur’ân-ı Kerîm’den evlenmenin meşrûluğuna şu âyetler delildir;
    “Size helâl olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder adet nikâh edin”;[8]
    “Sizden bekârları ve kölelerinizle câriyelerinizden sâlih olanları
    nikâh edin. Eğer fakir olurlarsa Allah onları Fazl ve keremiyle zengin
    kılar. Allah vâsi’dir, âlimdir.” [9]
    Cihad ve evlilik İslâm’ın insanın hayatına hâkim olmasının nedenlerinden
    biridir. Evlenmede ise bunların her ikisi de mevcuttur. Bu
    nedenle “Evlilikle meşgul olmak kendini nâfile ibadetlere vermekten
    daha faziletlidir. Çünkü evlilikte nefsi haramdan koruma ve çocuk
    [7] İbn Âbidin, III/3
    [8] 4/Nisâ, 12
    [9] 24/Nûr, 32
    16 AHMED KALKAN
    yetiştirme gibi önemli hususlar vardır” kanâatine varılmıştır.[10]
    İslâm şerîatının temel esaslarından biri de evliliğin fıtrî bir olgu
    olduğudur. İslâm dini ruhbâniyetle (dünyadan elini eteğini keserek
    yalnız başına yaşama, evlenmeme); insanın yaratılışı ile çatıştığı,
    onun nefsi isteklerini ve karakterine ters düştüğü için savaşmaktadır.
    Bir hadis rivâyetinde Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurur: “Evlenmeye
    gücü yetip de evlenmeyen benden (benim ümmetimden) değildir.’’
    [11] Bu hadis-i şerifte de görüldüğü gibi İslâm kişiyi, sırf Allah’a
    yaklaşmak, ruhbanlıkta bulunmak ve ibadet edeyim diye bir köşeye
    çekilmekten alıkoymaktadır.
    Allah Rasûlü’nün hayatını göz önüne aldığımızda onun, toplumun
    fertlerini kontrol altında bulundurmak, insanın nefsini düzeltmek
    hususunda ne denli titizlik gösterdiğini açıkça görürüz. Onun bu
    konuda titizlik göstermesinin temelinde, insan gerçeğinin anlaşılması
    ve onun arzu ve isteklerine cevap verme duygusunun yattığını görürüz.
    Öyle ise evlilik vb. İslâmî prensipler sayesinde toplumun hiçbir
    ferdi yaratılışının ötesine geçemeyecek, gücü ve imkânının dışında
    gayret sarf edemeyecek; tam aksine orta yolda, sağa sola sapmadan
    yürüyecektir.
    Evlilik konusunda Rasûlullah (s.a.s.)’ın şu davranışı, insanın
    nefsi duygularına gem vurması ve insan hakikatine ne denli vâkıf
    olduğunun en büyük delillerinden kabul edilir; şöyle ki: Buhâri ve
    Müslim’in Enes (r.a.)’den rivâyet ettikleri bir hadiste şunları görmekteyiz:
    Üç heyet, Rasûlullah’ın yanına gelerek, onun ibâdetini sordular.
    Kendilerine Allah Rasûlü’nün ibâdeti hakkında bilgi verilince,
    -Onun ibadetini az bulacaklar ki- şöyle dediler: “Rasûlullah ile biz
    bir olabilir miyiz? Onun geçmişteki ve gelecekteki günahları bağışlanmıştır.
    İçlerinden biri tüm geceyi namaz kılmakla geçireceğini,
    diğeri devamlı oruç tutacağını ve üçüncüsü de kadınlara yaklaşmayacağını
    ifade ettiler.” Daha sonra Rasûlullah (s.a.s.) bu durumu öğrenince
    onları çağırıp şöyle buyurdu: “Allah’a yemin olsun ki ben sizin
    [10] İbn-i Âbidin, III/3
    [11] Beyhakî; Taberanî
    17
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    Allah’tan en çok korkanınız ve O’ndan en fazla sakınanızım; fakat zaman
    zaman oruç tutar ve iftar ederim; namaz kılar ve uzanıp yatarak
    istirahatte bulunurum; kadınlarla da evlenirim. Benim sünnetimden
    yüz çeviren benden (benim ümmetimden) değildir.”[12]
    Evlilik sosyal bir maslahatı beraberinde getirir. Evliliğin genel
    yararları yanında bir de sosyal yararları vardır. Bu yararların basında
    insan varlığının korunması gelmektedir. Zira evlilik sayesinde, insan
    neslinin devam etmesi ve çoğalması, nesillerin birbirini izlemesi ve
    böylelikle Allah’ın insanı yeryüzüne mirasçı kılması söz konusudur.
    Evliliğin insan üzerindeki sosyal, ahlâkı ve bedensel yararlarını inkâr
    etmek mümkün değildir. Kur’ân-ı Kerim bu sosyal hikmete parmak
    basarak şöyle demektedir: “Allah size kendi nefislerinizden eşler yarattı,
    eşlerinizden de sizin için oğullar ve torunlar yarattı...”[13]
    Evliliğin diğer önemli yararlarından biri de, nesebin korunmasıdır.
    Meşrû evliliğin bir an için yokluğunu düşünürsek toplumların nesepsiz
    ve hiçbir fazilete sahip olmayan çocuklarla ne denli sıkıntılara
    girdiklerini hemen görürüz. Evliliğin sağladığı yararlardan biri de
    toplumun ahlâkı çözülme ve bozukluktan beri kalmasıdır. Evlilik sayesinde
    kişiler sosyal bozukluklardan emin kalırlar. Hz. Peygamber
    (s.a.s.), evliliğin sağladığı yararları, bir grup gence hitapları sırasında
    şöyle dile getirmişlerdir; “Ey gençler, sizden evlenmeye gücü yeten
    kimse hemen evlensin; zira evlilik gözü haramdan en iyi koruyan ve
    tenasül uzvunun en sağlam kalesidir. Evlenmeye imkânı olmayan ise
    oruç tutsun; zira oruç şehveti kırmaktadır...”[14] Yine evliliğin faydaları
    arasında toplumun hastalıklardan uzak kalmasını, kişinin rûhî ve
    nefsi bir rahatlığa kavuşmasını zikredebiliriz. Bu tedbirler sayesinde
    toplumun fertleri zinânın bir sonucu olarak ortaya çıkacak olan bulaşıcı
    hastalıklardan kurtulmuş; hayâsızlığın yayılması önlenmiş ve
    harama giden yollar kapanmış olur.
    “Kaynaşmanız için size kendi cinsinizden eşler yaratıp da aranız-
    [12] Buhârî, Nikâh, 1; Müslim, Sıyâm 74, 79
    [13] 16/Nahl, 72
    [14] Buhârî, Savm, 1, Nikâh, 2, 3; Müslim, Nikâh 1, 3; Ebû Dâvûd Nikâh, 1, İbn Mâce, Nikâh, 1
    18 AHMED KALKAN
    da sevgi ve merhamet peyda etmesi de O’nun varlığının delillerindendir.
    Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için ibretler vardır.”[15]
    Allah (c.c.), evlilikte müslümanın kimi tercih edeceğini açıklamıştır:
    “(Ey Müminler,) iman etmedikçe müşrik kadınlarla evlenmeyin.
    Mümin bir cariye, hoşunuza gitse bile müşrik bir kadından hayırlıdır.
    (Mü’min kadınları) iman etmedikçe müşrik erkeklerle evlendirmeyin.
    Mümin bir köle, hoşunuza gitse bile (hür) bir müşrikten hayırlıdır.
    Bunlar (sizi) cehenneme çağırırlar; Allah ise, izniyle, cennete ve
    mağfirete dâvet ediyor. İşte, Allah, düşünüp ibret alsınlar diye, ayetlerini
    insanlara böyle açıklar.”[16]
    Hz. Peygamber de Buhârî ve Müslim tarafından nakledilen bir
    hadisinde, bir kadınla ancak dört meziyeti dolayısıyla evlenildiğine
    işaret ederek, bunların; kadının malı, soyu-sopu güzelliği ve bir de
    dini olduğunu belirtmiş, sonra da, “sen kadının dindar olanını al”[17]
    buyurmuştur.
    İbn Mâce tarafından nakledilen bir hadisinde ise şöyle demiştir:
    “Kadınlarla güzellikleri dolayısıyla evlenmeyin; olabilir ki, güzellikleri
    onları kötülüğe sevkeder. Malları dolayısıyla da evlenmeyin;
    olabilir ki malları da onları size karşı isyâna sevkeder. Fakat onlarla
    dinleri dolayısıyla evlenin. Dindar olan siyahî (zenci) bir câriye, diğerlerinden
    üstündür” [18]
    NIKÂH; EVLILIK SÖZLEŞMESI
    “Nikâh” sözlükte, akit yani anlaşma yapmak demektir. Bundan amaç
    evlenmedir. İslâm’a göre birbirleriyle evlenmeleri yasak olmayan
    erkekle kadının beraber hayat sürdürmek ve çocuk yetiştirmek için
    [15] 21/Rûm, 21
    [16] 2/Bakara, 221
    [17] Buhârî, VI/123; Müslim, II/1086
    [18] İbn Mâce, Sünen, I/572; Dursun Ali Türkmen, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 128-129
    19
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    yaptıkları bir akittir/anlaşmadır.
    Nikâh, evlilikle beraber meşrû cinsel ilişkiyi de içerisine alan
    bir akittir, bir beraberliktir. Nikâhlanma, nikâh yapma, yani evlenme
    insan için fıtrî (yaratılışa uygun) bir faâliyettir. Tıpkı konuşma,
    yeme-içme, giyinme ve benzeri işler gibidir. İlk insan Hz. Âdem’den
    bugüne kadar insan nikâh olayını tanımaktadır. Çünkü evlenme,
    hem kişinin maddî ve mânevî olarak korunması, ihtiyaçlarının karşılanması;
    hem de neslin devam etmesi için gereklidir.
    Kıyafetsiz bir insanlık olamayacağı gibi, nikâhtan soyutlanmış
    bir insanlık da düşünülemez.[19] Bazı modern toplumlardaki artan
    evlilik dışı ilişkilerin ve bu ilişkilerin normal sayılması insanlık ailesinde
    bir ârızadır, bir hastalıktır. Bu hastalığın geçici olduğunu ve
    tedâvi edilebileceğini ümit ediyoruz. Çünkü nikâhsızlık temiz yaratılışa
    uymamaktadır.
    İslâm’a göre nikâh, kadın ve erkek arasında yapılan çok önemli
    ve hayatî bir anlaşmadır. Bu akitle beraber bir aile yuvası kurulur,
    eşler beraber yaşamaya başlar, eşlerde bulunan pek çok özellik kaynaşır,
    yeni nesiller bu yolla meydana gelir. Ailedeki beraberlik, ne
    işyeri beraberliğine, ne okul arkadaşlığına, ne de asker arkadaşlığına
    benzer.
    İki karşı cins hayatlarını, sevgilerini, varlıklarını, eksik ve mükemmel
    yönlerini, sahip oldukları güzellikleri, ellerindeki imkânları,
    duygularını ve isteklerini paylaşırlar. Ortaklaşa bir aile yuvası kurar,
    beraberce hayat sürdürürler, hem de yeni nesiller yetiştirirler.
    Nikâh, yalnızca neslin devamını sağlayan veya cinsel arzuları
    doyurup gideren bir olay değildir. Nikâh bunlarla beraber daha önemli
    işlevi olan toplumsal bir kurum oluşturmaktır. Nikâhta, insanlar
    için çok bereketli ve faydalı başka amaçlar da vardır. İnsan, yaratılışı
    gereği yalnız yaşayamaz. Zâten “insan” kelimesi de ünsiyet kuran,
    başkalarıyla beraber yaşayan anlamındadır. Her insanın ana-babaya,
    [19] Bak. 2/Bakara, 187
    20 AHMED KALKAN
    aile kurumuna, sevgiye, ilgiye, konuşmaya, alış-veriş yapmaya, hatta
    kimi zaman diğer insanlarla mücâdele etmeye ihtiyacı vardır. Kişi,
    bazı insanların yardımına muhtaç olduğu gibi, hayatını ve duygularını
    başkalarıyla bölüşmeye, hatta başkalarına yardım etme arzusuna
    bile ihtiyacı vardır. Bunun ilk örneğini ailede buluyoruz.
    İnsanların ön önemli özelliklerinden birisi de organize olmalarıdır.
    Yani bir arada yaşayıp toplum oluşturmalarıdır. Fertler aileleri,
    aileler kabileleri, kabileler/sülâleler kavimleri, kavimler de insanlık
    ailesini meydana getirir. Bu toplumların en küçük birimi ailedir.
    Kur’ân-ı Kerim’de insanların bir erkekle bir kadından yaratıldığı,
    sonra da kabileler ve kavimler haline getirildikleri açıklanmaktadır.[
    20]
    Allah (c.c.), evlenen eşler arasındaki sevgiyi ve birbirlerine olan
    merhameti “âyet” olarak nitelemektedir: “Kaynaşmanız (sükûnete ve
    tatmine ermeniz) için size kendi (cinsi)nizden eşler yaratıp da aranızda
    sevgi ve merhamet kılması da O’nun âyetlerinden, (varlığı ve
    birliğinin) delillerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim
    için âyetler/ibretler vardır.”[21] Öyleyse evlilikte öncelikli amaç nesil
    yetiştirmedir, yalnızca cinsel doyum değildir. İnsanın rahat edebileceği,
    huzur duyabileceği bir ortama ihtiyacı vardır. Aile içerisinde bu
    huzur ve rahatlığı kişi eşinde bulabilir. Kur’an bunu “sükûnet” bulma
    diye tanımlıyor. Bu kelime hem huzuru, hem de bir yerde rahat edip
    kalmayı ifade etmektedir.
    Nikâh bu huzura kapı açmaktadır. Bu huzur, yalnızca gece rahatı
    veya diğer maddî ihtiyaçların karşılanması değildir. Bu aynı zamanda
    duyguların, arzuların, hedeflerin, sevgilerin ve yeteneklerin paylaşılmasından,
    karşılıklı merhamet ahlâkının işletilmesinden, başkası
    adına yapılan fedakârlıktan doğan bir huzurdur.
    İslâm evlenmeyi yüceltiyor, tavsiye ediyor, evliliğin şartlarını
    ortaya koyuyor ama bunu “nikâh” akdine bağlıyor. Yani evlilik mut-
    [20] 49/Hucurât, 13
    [21] 30/Rûm, 21
    21
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    laka “ağır/kuvvetli bir akit olan”[22] nikâhla başlayabilir. Nikâh, evliliğe
    adım atmak ve bunu insanlara duyurmak; aynı zamanda evlilik
    sorumluluğunu yüklenmektir. Çünkü yapılan evlilik akdinde (anlaşmasında)
    evliliğe ait, aileye ilişkin görevleri yüklenme şartı vardır.
    İslâm, nikâh dışı bütün beraberlikleri gayrı meşrû saymakta
    ve haram demektedir. Evlilik dışı ilişkiler İslâm’a göre iffetsizlik ve
    hayâsızlıktır. Zinâ haram olduğu gibi, zinâya götüren sebepler de haramdır.
    Nikâh olmaksızın evlilik öncesi cinsel ilişkiler, dost hayatı
    (anlaşarak zinâ etmek); bir ihtiyacı karşılama değil, nefsin/hevânın
    arzusuna uyup suç işlemektir. Şüphesiz Allah’a ve O’nun koyduğu
    ölçülere inanan mü’minler, imanlı gençler bu noktada duyarlı olurlar.
    NIKÂHIN ÖNEMI
    Evlilik, yaratılışın gereği bir duygudur. Her insanın buna ihtiyacı
    vardır. Hayatın güzel bir şekilde devam etmesi buna bağlıdır. Aile
    kurumunu koruyan toplumların birçok yönden daha sağlıklı olduğu,
    bu toplumlarda yetişen insanın daha kaliteli, sosyal ilişkilerde daha
    düzeyli olduğu ve özellikle çocukların daha huzurlu ve nitelikli yetiştiği
    bilinmektedir.
    Ailesi çöken toplumlar, her açıdan çökmeye mahkûmdur. Aileyi
    oluşturan ve yücelten de nikâh bağıdır. Nikâh sosyal bir faydadır. Nesiller
    bu yolla çoğalır, devam eder. İnsan türü aileyle korunur. Nesiler,
    ancak nikâh akdi ile korunmaya alınır. İslâm’ın amaçlarından biri de
    nesli korumaktır. Kişiyi aile daha iyi eğitip terbiye eder. Her toplum
    kendi kültürünü aile kurumunda yeni nesillere daha iyi öğretir.
    Fuhuş (gayrı meşrû ilişkiler) birçok bedensel ve ruhsal hastalıklara
    yol açar. Bunu aile hayatı azaltabilir. Kişi aile hayatıyla ruhsal
    [22] 4/Nisâ, 21
    22 AHMED KALKAN
    huzura kavuşur. Başkasını sevmenin, çocuk yetiştirmenin, onlara
    fedakârlık yapmanın, beraberce hayatın güçlüklerine katlanmanın,
    birçok şeyi birlikte paylaşmanın zevkini yaşayabilir. Babalık şefkati,
    analık merhameti ancak aile hayatıyla tadılabilir. Analık kurumunun
    yüceliğini düşünürsek bunu daha iyi anlarız. İslâm’da anaya, analık
    kurumuna ve anaya iyilik etmeye ne denli önem verildiğini düşünürsek
    aile kavramını daha iyi anlamış oluruz.
    Nikâhla beraber insanın hayatında önemli değişiklikler olur. Kişinin
    sorumluluğu artar, hayatını ve sevgisini paylaşabileceği bir insanla
    yaşamaya başlar. Bölüşmeyi, sevmeyi, merhamet etmeyi, iyilik
    yapmayı, cömertliği öğrenir. İnsanlarla beraber yaşamayı ve onlarla
    geçinmeyi bilir. Ancak aile hayatı insana bu anlayışı uygun bir şekilde
    verebilir. Nikâhla beraber insan, bir zorluğun bir güçlüğün altına
    girer, sorumluluğu artar; bu bilinen bir şeydir. Bütün evliliklerin de
    çok güzel ve huzurlu olduğu söylenemez. Ancak bunlar aile kurumunun,
    nikâhın önemini azaltmaz. Şüphesiz nikâhın verdiği lezzet,
    getirdiği acıdan kat kat fazladır.
    Özellikle Avrupada gelişen nikâhsız beraberlikler ve cinsel hürriyet,
    nikâhı ve aile kurumunu, dolayısıyla da giderek insanlığı tehdit
    ediyor. Onların da en doğal olan yola, yaratılışa dönmelerini umuyoruz.
    “Nikâhta kerâmet vardır!” diyenler ne güzel söylemişler.[23]
    KUR’ÂN-I KERIM’DE NIKÂH KAVRAMI
    Kur’ân-ı Kerim’de “nikâh” kelimesi, türevleriyle birlikte 23 yerde
    geçer.[24] Karı-koca -eş-anlamındaki “zevc-zevce” kelimeleri ise
    [23] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 499-501
    [24] ”Nikâh” Kelimesinin Geçtiği Âyetler (23 Yerde): 2/Bakara, 221, 221, 230, 232, 235, 237; 4/
    23
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    Kur’an’da 81 yerde zikredilir.[25] Bütün bunlar, Kur’an’ın nikâha, aile
    hayatına verdiği önemi gösterir. Nice konuları kısaca izah eden, bazı
    farz ve haramları bir-iki âyetle belirten Kur’an, aile hayatı, geçim,
    eşlerin birbirine ve çocuklarına karşı haklarını, görevlerini, birbirleriyle
    ilişkilerini uzun uzun ele almış ve yuvanın huzuru için gerekli
    prensipleri tafsilâtlı şekilde açıklamıştır.
    Kur’an nikâh/evlenme tâbirini, erkek ve dişi olarak yaratılan insan
    türünün aralarındaki âhenk ve uygunluğu açıklamak için kullanmaktadır.
    Zira evlilikte huzur havası, karşılıklı sevgi ve merhametin
    gelişme ortamı mevcuttur. Kur’an, aile hayatının huzur ve sükûnet
    ortamı için gerekli olduğunu, kadınla erkek arasında Allah’ın sevgi
    bağları oluşturmasında büyük hikmetler olduğunu vurgular: “Kaynaşmanız
    (sükûnete ve tatmine ermeniz) için size kendi (cinsi)nizden
    eşler yaratıp da aranızda sevgi ve merhamet kılması da O’nun âyetlerinden,
    (varlığı ve birliğinin) delillerindendir. Doğrusu bunda, iyi
    düşünen bir kavim için âyetler/ibretler vardır.”[26]
    Evlilik fıtrattır. Evlenmeyen erkek veya kadın elbisesiz, yani
    çıplak sayılır.[27] Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi,
    kadınların da erkekler üzerinde belli hakları vardır.[28] K ur’an, e rkeklere
    hanımlarıyla iyi geçinmelerini emreder. Eşlerinden hoşlanmamış
    olsalar bile, mümkün ki hoşa gitmeyen şeyde Allah’ın birçok
    hayır takdir etmiş olabileceğini hatırlatır. [29] Evlenmeyi tavsiye eden
    Nisâ, 3, 6, 22, 22, 25, 25, 127; 24/Nûr, 3, 3, 32, 33, 60; 28/Kasas, 27; 33/Ahzâb, 49, 50, 53; 60/Mümtehıne,
    10.
    [25] ”Zevc-Zevce” Kelimesinin Geçtiği Âyetler (81 Yerde): 2/Bakara, 25; 35, 102, 230, 232, 234,
    240, 240; 3/Âl-i İmrân, 15; 4/Nisâ, 1, 12, 20, 20, 57; 6/En’âm, 139, 143; 7/A’râf, 19, 189; 9/Tevbe, 24;
    11/Hûd, 40; 13/Ra’d, 3, 23, 38; 15/Hicr, 88; 16/Nahl, 72, 72; 20/Tâhâ, 53, 117, 131; 21/Enbiyâ, 90; 22/
    Hacc, 5; 23/Mü’minûn, 6, 27; 24/Nûr, 6; 25/Furkan, 74; 26/Şuarâ, 7, 166; 30/Rûm, 21; 31/Lokman,
    10; 33/Ahzâb, 4, 6, 28, 37, 37, 37, 50, 50, 52, 53, 59; 35/Fâtır, 11; 36/Yâsin, 36, 56; 37/Sâffât, 22; 38/
    Sâd, 58; 39/Zümer, 6, 6; 40/Mü’min, 8; 42/Şûrâ, 11, 11, 50; 43/Zuhruf, 12, 70; 44/Duhân, 54; 50/
    Kaf, 7; 51/Zâriyât, 49; 52/Tûr, 20; 53/Necm, 45; 55/Rahmân, 52; 56/Vâkıa, 7; 58/Mücâdele, 1; 60/
    Mümtehıne, 11, 11; 64/Teğâbün, 14; 66/Tahrîm, 1, 3, 5; 70/Meâric, 30; 75/Kıyâme, 39; 78/Nebe’, 8;
    81/Tekvîr, 7.
    [26] 30/Rûm, 21
    [27] 2/Bakara, 187
    [28] 2/Bakara, 228
    [29] 4/Nisâ, 19
    24 AHMED KALKAN
    Kur’an,[30] bekârları evlendirmeyi de (başta yöneticiler, bekârların
    velîleri ve diğer müslümanlar üzerine) görev olarak belirtir. Eğer
    bunlar fakir iseler, Allah’ın onları kendi lutfu ile zenginleştireceğini
    müjdeler.[31]
    Yaratılıştan gelen kıskançlık duygusuna rağmen Kur’an, erkeklere
    birden fazla kadınla evlenme izni verir.[32] Bu izin, öteden beri,
    daha çok gayrı müslimlerce ve İslâm düşmanlarınca, tenkit ve itiraza
    konu edilmiştir. Ancak, İslâm’ın bu iznini, diğer tâlimatları ve hayatın
    değişen şartları içinde ele almak gereklidir. İslâm’a göre zinâ
    kesin olarak haramdır. Bu büyük kötülük olan zinâya giden yolları
    tıkamak gerekir. Erkeğin güçlü ve yeterli, kadının ise zayıf ve isteksiz
    olması veya doğurgan olmaması halinde, savaş vb. sebeplerle erkeklerin
    azalması ve kadınların çoğalması gibi durumlarda erkeğin
    bir’den fazla kadınla evlenmesi zarûrî olabilir. Böyle durumlarda
    erkeğin bir’den fazla kadınla evlenmesi, bir emir değil; bir izindir.
    İkinci, üçüncü veya dördüncü eş olacak hanım da buna mecbur değildir.
    Ayrıca, bu izin kayıtsız şartsız olmayıp adâlet şartına bağlanmış,
    buna riâyet edemeyeceğinden korkanlara bir kadınla yetinmeleri emredilmiştir.
    Bütün bu kayıtlar ve şartlar bir arada düşünüldüğü zaman,
    İslâm’ın bu iznini, zaman içinde değişen şartlara ayak uydurma
    bakımından en müsâit yol olduğu açıkça anlaşılacaktır.
    Din, câhiliye döneminde ve o günkü dünyada üst sınırı olmayan
    çok evlenmeye bir ölçü getirmiş, en çok dörtle sınırlandırmıştır.
    Ayrıca, metres hayatı gibi çirkinliklere geçit vermemek için bazı gereklilikler
    varsa, evlenecek kadının şerefi ve geçimini temin etme
    yükümlülüğünü, masraflarının üstünden kalkabilecek ve de eşleri
    arasında adâlete riâyet edebilecek erkeğe yüklemiştir. Kur’an, aile
    hukukunun en önemli alanı olan nikâh konusunu değişik yönleriyle
    ele alır ve hükümler koyar.[33]
    [30] 4/Nisâ, 3
    [31] 24/Nûr, 32
    [32] 4/Nisâ, 3
    [33] Nikâh Konusuyla İlgili Âyetler:
    a- Evlenmenin Fazileti: 24/Nûr, 32.
    25
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    “...Onlar (Kadınlar) sizin için birer elbise, siz de onlar için birer
    elbisesiniz...” [34]
    “İman etmedikçe müşrik/putperestk adınlarla nikâhlanmayın/evlenmeyin.
    Beğenseniz bile, müşrik bir kadından, imanlı bir câriye kesinlikle
    daha hayırlıdır/iyidir. İman etmedikçe müşrik/putperest erkekleri
    de (kızlarınızla) nikâhlamayın/evlendirmeyin. Beğenseniz bile,
    müşrik bir kişiden mü’min bir köle kesinlikle daha hayırlıdır. Onlar
    (müşrikler) cehenneme çağırır. Allah ise, izni (ve yardımı) ile cennete
    ve mağfirete çağırır. Allah, düşünüp anlasınlar diye âyetlerini insanlara
    açıklar.” [35]
    “Kadınlarınız sizin için bir tarladır. Tarlanıza nasıl dilerseniz öyle
    varın. Kendinizi (temasa) önceden (iyi davranışlarla) hazırlayın. Her
    davranışınızda Allah’tan korkun. Bilin ki siz O’na mülâkî olacaksınız.
    Mü’minleri müjdele!”[36]
    “Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da
    erkekler üzerinde belli hakları vardır.”[37]
    b- Bekârları Evlendirmek: 24/Nûr, 32.
    c- Evlenmede Bolluk ve Bereket Vardır: 16/Nahl, 72; 24/Nûr, 32.
    d- Evlenmeye Güç Yetiremeyenler: 24/Nûr, 33.
    e- Nikâhı Helâl Olan Kadınlar: 4/Nisâ, 24; 5/Mâide, 5.
    f- Yetim Kızların Nikâhı: 4/Nisâ, 3, 127.
    g- Evlâtlıkların Boşanmış Hanımlarıyla Nikâh: 33/Ahzâb, 37.
    h- Câriyelerin Nikâhı: 4/Nisâ, 24-25.
    i- Ehl-i Kitabın Nikâhı: 5/Mâide, 5.
    j- Vefat İddeti Bekleyen Kadını Nikâhlama İsteği: 2/Bakara, 235.
    k- Talâktan Sonra Nikâh: 2/Bakara, 228, 231-232.
    l- Üçüncü Talâktan Sonra Nikâh: 2/Bakara, 230.
    m- Münâsebet Helâl Olan Kadınlar: 70/Meâric, 29-30.
    n- Nikâhı Haram Olan Kadınlar: 4/Nisâ, 22-24.
    o- Müşriklerin Nikâhı: 2/Bakara, 221.
    p- Zinâ Eden Erkeklerin ve Zinâ Eden Kadınların Nikâhı: 5/Mâide, 5; 24/Nûr, 3, 26.
    r- Mut’a Nikâhı (Geçici Nikâh): 23/Mü’minûn, 7; 70/Meâric, 29-31.
    s- Nikâhın Şartları: 33/Ahzâb, 50.
    t- Karı-Koca Arasındaki Sevgi: 30/Rûm, 21.
    u- Karı-Koca Arasındaki Anlaşmazlığın Çözümü: 4/Nisâ, 35, 128.
    [34] 2/Bakara, 187
    [35] 2/Bakara, 221
    [36] 2/Bakara, 223
    [37] 2/Bakara, 228
    26 AHMED KALKAN
    “Kadınlardan, oğullardan, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşten,
    salma atlardan, sağmal hayvanlardan ve ekinlerden gelen
    zevklere düşkünlük ve bağlılık insanlar için bezenip süslendi. Bunlar,
    dünya hayatının metâıdır. Nihâyet varılacak güzel yer, Allah’ın huzûrudur.”
    [38]
    “Eğer (kendileriyle evlendiğiniz takdirde) yetimlerin haklarına
    riâyet edememekten korkarsanız, beğendiğiniz (veya size helâl olan)
    kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikâhlayın. Adâletsizlik/haksızlık
    yapmaktan korkarsanız, bir tane alın; yahut da sahip olduğunuz (câriyele)
    ile yetinin. Bu adâletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır.”[
    39]
    “(Evlendiğiniz) Kadınlara mehirlerini gönül rızâsı ile (cömertçe)
    verin; eğer gönül hoşluğu ile o mehrin bir kısmını size bağışlarlarsa
    onu da âfiyetle yiyin.”[40]
    “Kadınlarınızla iyi geçinin. Eğer kendilerinden hoşlanmazsanız,
    olabilir ki, bir şey sizin hoşunuza gitmez de Allah onda birçok hayır
    takdir etmiş olur.”[41]
    “Eğer bir eşi bırakıp da yerine başka bir eş almak isterseniz,
    onlardan birine kantar kantar, yüklerle mehir vermiş olsanız dahi,
    hiçbir şeyi geri almayın. Siz iftira ederek ve apaçık günah işleyerek
    onu geri alır mısınız? Vaktiyle siz birbirinizle haşir-neşir olduğunuz
    ve onlar sizden sağlam bir teminat almış olduğu halde onu nasıl geri
    alırsınız?”[42]
    “Geçmişte olanlar bir yana, babalarınızın evlendiğei kadınlarla
    evlenmeyin; çünkü bu bir hayâsızlıktır, iğrenç bir şeydir ve kötü
    bir yoldur. Sizlere, analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halala-
    [38] 3/Âl-i İmrân, 14
    [39] 4/Nisâ, 3
    [40] 4/Nisâ, 4
    [41] 4/Nisâ, 19
    [42] 4/Nisâ, 20-21
    27
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    rınız, teyzeleriniz kardeşlerinizin kızları, kız kardeşlerinizin kızları,
    sizi emziren süt anneleriniz, süt kardeşleriniz, karılarınızın anneleri,
    kendileriyle gerdeğe girdiğiniz kadınlarınızın yanında kalan üvey
    kızlarınız -ki onlarla gerdeğe girmemişseniz size bu engel yoktur-,
    öz oğullarınızın eşleri ve iki kız kardeş bu arada olmak suretiyle
    evlenmek size haram kılındı. Geçmişte olanlar geçmiştir. Doğrusu
    Allah bağışlar ve merhamet eder. (Harp esiri olarak sahip olduğunuz)
    câriyeler müstesnâ, evli kadınlarla evlenmeniz de size haram
    kılındı. Allah’ın size emri budur. Bunlardan başkasını, nâmuslu ve
    zinâ etmemek üzere mallarınızla (mehirlerini vererek) istemeniz size
    helâl kılındı. Onlardan faydalanmanıza karşılık kararlaştırılmış olan
    mehirlerini verin. Mehir kesiminden sonra (bir miktar kesinti için)
    karşılıklı anlaşmanızda size günah yoktur. Şüphesiz Allah ilim ve hikmet
    sahibidir.”[43]
    “İçinizden, imanlı hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse,
    ellerinizin altında bulunan imanlı genç kızlarınız (sayılan) câriyelerinizden
    alsın. Allah sizin imanınızı daha iyi bilmektedir. Hep aynı
    köktensiniz (insanlık bakımından aranızda fark yoktur). Öyle ise iffetli
    yaşamaları şartıyla sahiplerinin izni ile onları (câriyeleri) nikâhlayıp
    alın, mehirlerini de normal miktarda verin. Evlendikten sonra bir
    fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların cezâsının yarısı (uygulanır).
    Bu (câriye ile evlenme izni), içinizden günaha düşmekten korkanlar
    içindir. Sabretmeniz ise siz in için daha hayırlıdır. Allah çok bağışlayan
    ve merhamet edendir.” [44]
    “Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle
    ve erkekler mallarından harcama yaptıkları için erkekler
    kavvâmdır/kadınların yöneticisi ve koruyucusudur. Onun için sâliha
    kadınlar itaatkârdır, Allah’ın kendilerini korumasına karşılık gizliyi
    (kimse görmese de nâmuslarını) koruyucudurlar. Baş kaldırmasından
    (nüşûz) endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında
    yalnız bırakın ve (bunlarla yola gelmezlerse) dövün. Eğer size itaat
    ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah
    [43] 4/Nisâ, 22-24
    [44] 4/Nisâ, 25
    28 AHMED KALKAN
    yücedir, büyüktür.” [45] (Erkeklerin maddî ve mânevî durumları ile
    ve özellikle ekonomik rolleri, onların âile reisi -sorumlu yönetici- olmalarını
    tabiî kılmıştır. Aile küçük bir toplumdur; toplum düzenle
    yaşar. Düzen ise, bir reisi, bir idâreciyi zarûri kılar. İslâm’da devlet
    başkanından âile reisine kadar her idâreci, İlâhî tâlimata göre hareket
    etmek, İslâmî kurallara göre ve istişâre ile yönetmek mecbûriyetindedir.
    Şu halde onlara itaat, bu tâlimata itaat demektir. İdâre eden veya
    edilen bu tâlimatın dışına çıkar, meşrû kurallara itaatsizlik ederse
    yaptırım uygulanır. Burada bahis konusu olan, zevcenin itaatsizliğidir.
    Çare olarak önce öğüt vermek, sonra yatak boykotu ve daha sonra
    da dövme tavsiye edilmiştir. Kur’an’ı bize tebliğ eden Hz. Peygamber
    (s.a.s.) hiçbir zaman kadın dövmediği gibi “kadını eşek döver gibi
    dövüp de günün sonunda onu koynunuza alıp yatmanız olacak şey
    midir?” buyurarak ümmetini uyarmıştır. Ayrıca bu yaptırım kullanıldığı
    takdirde, kadının canını yakmayacak ve vücudunda iz bırakmayacak
    şekilde misvak, kurşun kalem gibi bir cisimle vurmak şeklinde
    -ki, acı vermekten çok, psikolojik ceza unsuru olarak- uygulamak
    gerektiğini de ifade buyurmuştur. Şu halde bu dövme yaptırımı, ahlâksız
    bazı kadınlar için en son çare olarak başvurulacak zarûrî bir
    yol olup, kayıtlara ve şartlara bağlıdır. Ayrıca kadının da kocasından
    şikâyetçi olması halinde hakem ve hâkime başvurma, hakkını arama
    imkânı vardır.)
    “Eğer karı kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin
    âilesinden bir hakem ve kadının âilesinden bir hakem gönderin. Bunlar
    barıştırmak isterlerse Allah aralarını bulur. Şüphesiz Allah her
    şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır.” [46]
    “Senden kadınlar hakkında fetvâ istiyorlar. De ki: ‘Onlara âit
    hükmü size Allah açıklıyor: Kitab’da, kendileri için yazılmışı (mirası)
    vermeyip nikâhlamak istediğiniz yetim kadınlar hakkında, çaresiz çocuklar
    ve yetimlerin işleriyle meşgul olmanız hakkında adâleti yerine
    getirmeniz için size okunan âyetler (Allah’ın hükmünü apaçık ortaya
    koymaktadır). Hayırdan ne yaparsanız şüphesiz Allah onu bilmekte-
    [45] 4/Nisâ, 34
    [46] 4/Nisâ, 35
    29
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    dir.”[47]
    “Eğer bir kadın, kocasının geçimsizliğinden yahut kendisinden
    yüz çevirmesinden endişe ederse, aralarında bir sulh yapmalarında,
    onlara günah yoktur. Sulh (daima) hayırlıdır. Zaten nefislerde kıskançlık
    hazırdır. Eğer iyi geçinir ve Allah’tan korkarsanız şüphesiz
    Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” [48]
    “Üzerine düşüp uğraşsanız da, kadınlar arasında âdil davranmaya
    güç yetiremezsiniz; bâri birisine tamamen kapılıp da diğerini
    askıya alınmış gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir, günahtan sakınırsanız
    Allah şüphesiz çok bağışlayan ve merhamet edendir.” [49]
    “Eğer (eşler) birbirinden ayrılırsa Allah, bol nimetinden her birini
    zenginleştirir (diğerine muhtaç olmaktan kurtarır); Allah’ın lütfu geniş,
    hikmeti büyüktür.”[50] (Bütün tedbirlere rağmen evlilik yürümüyorsa,
    ev cehenneme dönmüşse, yoksulluk ve çâresizliğe düşme korkusu
    ile bu cehenneme katlanmak gerekmez; Allah nice kapılar açar.)
    “…Mü’min kadınlardan iffetli olanlar ile daha önce kendilerine
    kitap verilenlerden iffetli kadınlar da nâmuslu olmak, zinâ etmemek
    ve gizli dostalr tutmamak üzere mehirlerini vermeniz şartıyla size
    helâldir. Kim imanı kabul etmezse onun ameli boşa gitmiştir. O, âhirette
    de ziyana uğrayanlardandır.” [51]
    “Sizi bir tek nefisten yaratan, gönlü ısınsın diye ondan da eşini
    (Havvâ’yı) yaratan O’dur. Eşini sarıp örtünce (onunla birleşince) hafif
    bir yük yüklendi (hâmile kaldı). Onu bir müddet taşıdı. Hâmileliği
    ağırlaşınca, Rableri Allah’a: ‘Andolsun bize kusursuz bir çocuk verirsen
    muhakkak şükredenlerden olacağız’ diye duâ ettiler.”[52]
    [47] 4/Nisâ, 127
    [48] 4/Nisâ, 128
    [49] 4/Nisâ, 129
    [50] 4/Nisâ, 130
    [51] 5/Mâide, 5
    [52] 7/A’râf, 189
    30 AHMED KALKAN
    “Zinâ eden erkek, zinâ eden veya müşrik bir kadından başkası ile
    evlenemez; zinâ eden kadınla da ancak zinâ eden veya müşrik olan
    erkek evlenebilir. Bu, mü’minlere haram kılınmıştır.”[53]
    “Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler de kötü kadınlara;
    temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara yaraşır...”
    [54]
    “Aranızdaki bekârları, kölelerinizden ve câriyelerinizden sâlih
    (iyi davranışlı) olanları evlendirin. Eğer bunlar fakir iseler, Allah onları
    kendi lutfu ile zenginleştirir. Allah (lutfu) geniş olan ve (her şeyi)
    bilendir.” [55]
    “Evlenme imkânı bulamayanlar ise, Allah lutfu ile kendilerini varlıklı
    kılıncaya kadtar iffetlerini korusunlar...”[56]
    “(Şuayb’ın) İki kızından biri, ‘Babacığım, onu ücretle (çoban) tut.
    Çünkü o ücretle çalıştırabileceğin en iyi kimse, bu güçlü ve güvenilir
    adamdır’ dedi. (Şuayb) dedi ki: ‘Bana sekiz yıl çalışmana karşılık
    şu iki kızımdan birini sana nikâhlamak istiyorum. Eğer on yıla tamamlarsan,
    artık o kendinden; yoksa sana ağırlık vermek istemem.
    İnşâallah beni iyi kimselerden bulacaksın.’ Mûsâ şöyle cevap verdi:
    ‘Bu, seninle benim aramdadır. Bu iki süreden hangisini doldurursam
    doldurayım, demek ki bana karşı husûmet yok. Söylediklerimize Allah
    vekîldir.” [57]
    “Kaynaşmanız (sükûnete ve tatmine ermeniz) için size kendi (cinsi)
    nizden eşler yaratıp da aranızda sevgi ve merhamet kılması da
    O’nun âyetlerinden, (varlığı ve birliğinin) delillerindendir. Doğrusu
    bunda, iyi düşünen bir kavim için âyetler/ibretler vardır.” [58]
    [53] 24/Nûr, 3
    [54] 24/Nûr, 26
    [55] 24/Nûr, 32
    [56] 24/Nûr; 33
    [57] 28/Kasas, 26-28
    [58] 30/Rûm, 21
    31
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    “Ey Peygamber! Ücretlerini (mehirlerini) verdiğin hanımlarını,
    Allah’ın sana ganîmet olarak verdiği ve elinin altında bulunan (câriye)
    leri, seninle beraber hicret eden amca kızlarını, hala kızlarını,
    dayı ve teyze kızlarını sana helâl kıldık. Bir de kendisini (mehirsiz)
    olarak Peygamber’e hibe eden ve Peygamber’in de kendisini almayı
    dilediği mü’mine kadını, diğer mü’minlere değil; sırf sana mahsus
    olmak üzere (helâl kıldık). Biz hanımları ve ellerinin altında bulunan
    (câriyeleri) hakkında mü’minlere neyi farz kıldığımızı bildirdik (onların
    bu hususta ne yapması lâzım geldiğini açıkladık) ki, sana bir
    zorluk olmasın. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.”[59]
    “Peygamber, mü’minlere kendi canlarından üstündür. Eşleri, onların
    analarıdır...” [60]
    “...Sizin Allah’ın Rasûlünü üzmeni ve kendisinden sonra onun hanımlarını
    nikâhlamanız asla câiz olamaz. Çünkü bu, Allah katında
    büyük (bir günah)tır.”[61]
    “Ey iman edenler! Mü’min kadınlar hicret ederek size geldiği
    zaman, onları imtihan edin. Allah onların imanlarını daha iyi bilir.
    Eğer siz de onların mü’min kadınlar olduklarını öğrenirseniz onları
    kâfirlere geri döndürmeyin. Bunlar onlara helâl değildir. Onlar da
    bunlara helâl olmazlar. Onların (kocalarının) sarfettiklerini (mehirleri)
    geri verin. Mehirlerini kendilerine verdiğiniz zaman onlarla evlenmenizde
    size bir günah yoktur. Kâfir kadınları nikâhınızda tutmayın,
    sarfettiğinizi isteyin. Onlar da sarfettiklerini istesinler. Allah’ın
    hükmü budur. Aranızda O hükmeder. Allah bilendir, hüküm ve hikmet
    sahibidir.” [62]
    “Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman
    olanlar da vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına
    kakmaz, hoşgörür ve bağışlarsanız, bilin ki, Allah çok bağışla-
    [59] 33/Ahzâb, 50
    [60] 33/Ahzâb, 6
    [61] 33/Ahzâb, 53
    [62] 60/Mümtehıne, 10
    32 AHMED KALKAN
    yan, çok merhamet edendir.”[63]
    “Allah, inkâr edenlere, Nûh’un karısı ile Lût’un karısını misâl
    verdi. Bu ikisi, kullarımızdan iki sâlih kişinin nikâhında iken onlara
    hâinlik ettiler. Kocaları Allah’tan gelen hiçbir şeyi onlardan savamadı.
    Onlara ‘Haydi, ateşe girenlerle beraber siz de girin’ denildi. Allah,
    iman edenlere de Fir’avn’un karısını misâl gösterdi. O, ‘Rabbim!
    Bana katında, cennette bir ev yap; beni Fir’avn’dan ve onun işinde
    çalışmaktan koru ve beni zâlimler topluluğundan kurtar!’ demişti. Irzını
    korumuş olan, İmran kızı Meryem’i de Allah örnek gösterdi. Biz,
    ona rûhumuzdan üfledik ve Rabbinin sözlerini ve kitaplarını tasdik
    etti. O gönülden itaat edenlerdendi.” [64] (Âyetlerde bahsedilenlerden
    Hz. Nûh’un karısı, kocasına inanmadığı ve Allah’a iman etmediği gibi
    kavmine kocasının mecnun olduğunu söylerdi. Hz. Lût’un karısı da,
    kâfirdi ve kocasına gelen erkek misafirleri, gece ateş yakarak, gündüz
    de duman çıkararak haber verirdi. İkisi de lâyık oldukları cezâya
    çarptırıldılar. Firavun’un karısı Âsiye, Allah’a ve Hz. Mûsâ’ya iman
    etmişti. Bundan dolayı kocası Firavun, onu ellerinden ve ayaklarından
    dört kazığa bağlamış, göğsüne kocaman bir taş koymuş, öylece
    yakıcı güneşe bırakmıştı. İşkence ânında, zikredilen duâyı yaparken
    rûhu kabzedilmiştir.)
    HADIS-I ŞERIFLERDE NIKÂH
    “Evlilik külfetinin altından kalkabileceğine güvenenleriniz evlensin.
    Çünkü evlilik, gözü ve cinsel arzuları haramdan korur. Aksi halde
    korunmak için oruç tutsun.”[65]
    “Kadın dört özelliği için nikâhlanır: Malı için, nesebi (soyu) için,
    güzelliği için, dini için. Sen dindarı seç de huzur bul/mutlu ol.”[66]
    [63] 64/Teğâbün, 14
    [64] 66/Tahrîm, 10-12
    [65] Buhâri, Savm 10
    [66] Buhârî, Nikâh 15; Müslim, Radâ 14, 53, Ebû Dâvud, Nikâh 2; Nesâî, Nikâh 13; İbn Mâce,
    33
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    “Kadınlarla güzellikleri dolayısıyla evlenmeyin; olabilir ki, güzellikleri
    onları kötülüğe sevkeder. Malları dolayısıyla da evlenmeyin;
    olabilir ki malları da onları size karşı isyâna sevkeder. Fakat onlarla
    dinleri dolayısıyla evlenin. Dindar olan siyahi bir câriye, diğerlerinden
    üstündür.”[67]
    “Nikâh, benim sünnetimdir. Sünnetimi yapmayan benden değildir.
    Evlenin, çocuk sahibi olun; ben kıyâmet gününde ümme min çokluğu
    ile iftihar edeceğim.”[68]
    “Ey gençler topluluğu! Sizden kimin evlilik yükümlülüklerine
    gücü yeterse evlensin. Çünkü evlilik gözü daha çok (harama bakmaktan)
    korur ve iffeti daha fazla muhâfaza eder. Kimin evlenmeğe gücü
    yetmezse, oruca devam etsin. Çünkü oruç onun için bir kalkandır.”[69]
    “Kadını olmayan erkek miskindir/fakirdir!” Yanındakiler: “Çokça
    malı olsa da mı?” dediler. Rasûlullah: “Evet, çokça malı olsa
    da!”buyurdu. Sözlerine devamla: “Kocası olmayan kadın da miskînedir,
    miskînedir/fakirdir” buyurdular. Yanındakiler: “Çokça malı
    olsa da mı?” dediler. Peygamberimiz: “Evet kadının çok malı olsa
    da!” buyurdu.[70]
    “Üç kişiye yardım etmek, Allah’ın üzerine borçtur: Nâmuslu
    kalmak için evlenen, efendisine söz verdiği parayı ödemek isteyen
    mükâteb (anlaşmalı köle), Allah yolunda çarpışan gâzî.”[71]
    “Sizden birinizin evliliğinde sadaka sevabı vardır.”[72]
    Nikâh 6; Dârimî, Nikâh 4; Muvattâ, Nikâh 21; Ahmed bin Hanbel, II/428
    [67] İbn Mâce, I/572
    [68] İbn Mâce, Nikâh 1; Ahmed bin Hanbel, II/72
    [69] Buhârî, Savm 10, Nikâh, 2, 3; Müslim, Nikâh, 1, 3; Ebû Dâvud, 1; Tirmizî, Nikâh, 1; Nesâî,
    Sıyâm, 43, Nikâh, 3; İbn Mâce, Nikâh, 1; Dârimî, Nikâh, 2; Ahmed bin Hanbel, I/378, 424, 425
    [70] Kütüb-i Sitte, 15/515
    [71] Tirmizî, Fedâilu’l-Cihad 20; Nesâî, Nikâh 5, Cihad 12; İbn Mâce, Itk 3; Ahmed bin Hanbel,
    II/251, 437
    [72] Müslim, Zekât 52; Ebû Dâvud, Tatavvû’ 12, Edeb, 160; Ahmed bin Hanbel, V/167, 168
    34 AHMED KALKAN
    “Bir mü’min erkek, bir mü’min kadına buğzetmesin. Çünkü onun
    bir huyunu beğenmezse başka bir huyunu beğenir.”[73]
    “Sizin en hayırlınız, kadınlarına karşı en hayırlı olanlarınızdır.”
    “Kadınlarınıza karşı hayırlı olmayı birbirinize tavsiye edin.”[74]
    “Kadınlarınız konusunda Allah’tan korkun. Çünkü siz onları Allah’tan
    emanet olarak aldınız.”[75]
    “Sizin hayırlınız, kadınlarına hayırlı olan (iyi davranan)dır.”[76]
    “Sizin en hayırlınız, ehline karşı en iyi davrananızdır. Ben âileme
    en iyi olanınızım.” [77]
    “Mü’minlerin iman bakımından en kâmil/olgun olanı; ahlâkı güzel
    olan ve âilesine nâzik davranandır.” [78]
    “Kadınlara ancak kerîm olanlar ikrâm ederler (değerli olanlar
    değer verirler); onlara kötülük edenler ise leîm (kötü) kişilerdir.” [79]
    “... Erkek, ailede yöneticidir ve yönetiminden sorumludur. Kadın
    da kocasının evinde yöneticidir ve elinin altındakilerden sorumludur.”[
    80]
    “En güzel dünya nimeti, insanın sahip olabileceği nimetlerin en
    hayırlısı: Zikreden dil, şükreden kalp ve insanın iman doğrultusunda
    [73] Müslim, Radâ’ 61, hadis no: 1469; Müsned II, 329
    [74] Müslim, Radâ 62; Tirmizî, Radâ 11
    [75] Ebû Dâvud, Menâsik 56; İbn Mâce, Menâsik 84
    [76] Müslim, Birr 149
    [77] Kütüb-i Sitte, c. 17, s. 214
    [78] Nesâî, Işretu’n-Nisâ, 229; Tirmizî, İman hadis no: 2612
    [79] İbn Mâce, Edeb 3; Ebû Dâvud, Edeb 6, Rikak 22, İ’tisâm 3; Müslim, Akdiye 11
    [80] Buhârî, Cum’a 11; Müslim, İmâret 20
    35
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    (müslümanca) yaşamasına yardımcı olan kadındır.” [81]
    “Bir velî ve iki adâletli şâhit olmadıkça nikâh olmaz.” [82]
    “Şâhitler bulunmadıkça nikâh olmaz.”[83]
    “Allah’a yemin olsun ki ben sizin Allah’tan en çok korkanınız ve
    O’ndan en fazla sakınanızım; fakat zaman zaman oruç tutar ve iftar
    ederim; namaz kılar ve uzanıp yatarak istirahatte bulunurum; kadınlarla
    da evlenirim. Benim sünnetimden yüz çeviren benden (benim
    ümmetimden) değildir.” [84]
    Üç kişi Allah Elçisinin eşlerine onun gece ibadetini sormuşlar;
    belki azımsayarak birincisi “Sürekli gece namazı kılmaya”, ikincisi
    “sürekli oruç tutmaya”, üçüncüsü de “kadınlardan sürekli ayrı kalmaya
    ve hiç evlenmemeye” karar verir. Bunu işiten Hz. Peygamber
    şöyle buyurur: “Bazı kimselere ne oluyor ki şöyle şöyle demişler. Fakat
    ben hem namaz kılıyorum, hem uyuyorum; oruç tutuyorum, tutmadığım
    da oluyor; kadınlarla da evleniyorum. Kim benim sünnetimi
    terkederse, o benden değildir.” [85]
    “Mümin, Allah korkusundan ve O’na itaatten sonra, iyi bir kadından
    yararlandığı kadar hiçbir şeyden yararlanmamıştır. Çünkü
    ona emretse sözünü dinler, yüzüne baksa kendisini sevindirir, üzerine
    yemin etse, yeminini doğru çıkarır, başka tarafa gitse, kendisinin bulunmadığı
    sırada namusunu ve malını korur.” [86]
    “Dünya bir metâ’dır/geçimdir. Dünya metâının en hayırlısı sâliha
    [81] Tirmizî, Birr 13
    [82] Ebû Dâvud, Nikâh, 19; Dârimî, Nikâh, 11
    [83] Buhârî, Şehâdât 8
    [84] Buhârî, Nikâh, 1; Müslim, Sıyâm 74, 79
    [85] Müslim, Nikâh, 5; Nesâî, Nikâh, 4; Dârimî, Nikâh, 3; Ahmed b. Hanbel, II/158, III/341, 359,
    V/409
    [86] İbn Mâce, Nikâh, 5
    36 AHMED KALKAN
    bir kadındır.” [87]
    “Kadın, beş vakit namazını kılar, bir aylık orucunu tutar, nâmusunu
    korur ve kocasına itaat ederse ona: ‘Hangi kapıdan dilersen
    oradan cennete gir’ denilir.” [88]
    Hz. Peygamber, Vedâ Hutbesinde şöyle buyurmuştur: “Kadınlar
    hakkında Allah’tan korkunuz. Çünkü siz onları Allah’ın emâneti
    diye aldınız. Allah’ın sözü uyarınca ırzlarını kendinize helâl kıldınız.
    Onların, sizin yataklarınıza bir adamı almamaları ve iffetlerini korumaları,
    sizin onlar üzerindeki haklarınızdandır. Eğer böyle bir şey
    yaparlarsa hafifçe onları dövünüz. Sizin de onların geçimlerini ve giyimlerini
    sağlamanız, onların sizin üzerinizdeki haklarındandır.”[89]
    “Sizin dünyanızdan bana üç şey sevdirildi: Güzel koku, kadın ve
    gözümün bebeği kılınan namaz.” [90]
    “Bana, (dünyanızdan) koku ve kadın sevdirildi. Gözümün nûru ise
    namazda kılındı.”[91]
    “Sizden birinizin evliliğinde sadaka sevabı vardır.” [92]
    “Sizden biri, hangi düşünceyle hanımını köle döver gibi dövmeye
    tevessül eder? Akşam olunca aynı yatakta beraber yatmayacaklar
    mı?”[93]
    “Allah’a isyanı emreden kişiye itaat olunmaz.” [94]
    [87] Müslim, Radâ 64, hadis no: 1467; Nesâî, Nikâh 15
    [88] Ahmed bin Hanbel, I/191
    [89] Müslim, Hac 147, 194; Tirmizî, Fiten 2, Tefsir 2
    [90] Müslim, Talâk 31, 34
    [91] Nesâî, İşretu’n-Nisâ 1
    [92] Müslim, Zekât 52; Ebû Dâvud, Tatavvû’ 12, Edeb, 160; Ahmed bin Hanbel, V/167, 168
    [93] Buhârî, Tefsîr Şems 1, Enbiyâ 17, Nikâh 93, Edeb 43; Müslim, Cennet 49, hadis no: 2855; İbn
    Mâce, Nikâh 512; Tirmizî, Tefsîr 3340
    [94] Buhari, Ahkâm 4; Müslim, Cihad 40
    37
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    “Bâkire kızla, (evlendirilmezden önce) babası müşâvere etmelidir.”[
    95]
    “Dul kadın hakkında velinin yapabileceği bir iş yoktur.” [96]
    “Bâkire kız, kendisi hakkında velisinden daha fazla hak sahibidir.”[
    97]
    “Dul kadın kendisiyle istişâre edilmeden evlendirilmemeli, bâkire
    kız da izni alınmadan nikâhlanmamalıdır.”[98]
    “Herhangi bir kadın, velîsinin izni olmadan evlenirse, onun nikâhı
    bâtıldır, bâtıldır, bâtıldır.”[99]
    “Kadın kadını evlendiremez, kadın bizzat kendisini de evlendiremez.”
    [100]
    “Nikâh ancak velî ile olur.” [101]
    Ukbe b. Âmir (r.a)’den rivayete göre, Hz. Peygamber bir adama
    “Seni filanca kadınla evlendirmeme râzı mısın?” diye sordu. Adam
    “Evet” dedi. Kadına da “Seni filanca erkekle evlendirmeme râzı mısın?”
    diye sordu. Kadın da; “Evet” deyince, onları birbiri ile evlendirdi.[
    102]
    “Rasûlullah (s.a.s.), kızın arzusu hilâfına, babası tarafından ger-
    [95] Ebû Dâvud, Nikâh 24, 25
    [96] Ebû Dâvud, Nikâh, 25; Ahmed bin Hanbel, I/334
    [97] Ebû Dâvud” Nikâh, 25; Tirmizî, Nikâh, 18; İbn Mâce, Nikâh, 11; Dârimî, Nikâh,13
    [98] Buhârî, İkrâh 3; Müslim, Nikâh 64
    [99] Ebû Dâvud, Nikâh 19; Tirmizî, Nikâh 14; Dârimî, Nikâh 11; Ahmed bin Hanbel, VI/166
    [100] İbn Mâce, Nikâh 15
    [101] Buhârî, Nikâh 36; Ebû Dâvud, Nikâh 19; Tirmizî, Nikâh, 14
    [102] Ebû Dâvud, Nikâh 31
    38 AHMED KALKAN
    çekleştirilen bazı nikâhları, şikâyet üzerine, iptal etmiştir.” [103]
    “Çocuk büluğa erince babası onu evlendirsin; aksi halde çocuk
    günah işleyebilir, onun bu günahı babaya da ait olur.”[104]
    İmam Mâlik’e ulaştığına göre, Hz. Ali (r.a.): “Karı-kocanın arasının
    açılmasından endişelenirseniz, erkeğin âilesinden bir hakem ve
    kadının âilesinden bir hakem gönderin, bunlar düzeltmek isterlerse,
    Allah onların aralarını buldurur.”[105] âyetinde temas edilen iki hakem
    hakkında “karı-kocanın ayrılma veya birleşme kararları, bu iki
    hakemin vereceği hükme kalmıştır” diye beyanda bulunmuştur.[106]
    “Kadınlara hayırhah olun, onlara karşı hayır tavsiye ediyorum...
    Onlara hayırlı şekilde davranın.”[107]
    “Kadınlara karşı hayır tavsiye ediyorum. Çünkü onlar sizin yanınızda
    avândır/esirler gibidir. Onlara iyi davranmaktan başka bir
    hakkınız yok, yeter ki onlar açık bir fâhişe/çirkinlik işlemesinler. Eğer
    işlerlerse yatakta yalnız bırakın ve şiddetli olmayacak şekilde dövün.
    Size itaat ederlerse haklarında aşırı gitmeye bahane aramayın. Bilesiniz
    ki, kadınlarınız üzerinde hakkınız var, kadınlarınızın da sizin
    üzerinizde hakkı var. Onlar üzerindeki hakkınız, yatağınızı istemediklerinize
    çiğnetmemeleridir. İstemediklerinizi evlerinize almamalarıdır.
    Bilesiniz ki, onların sizin üzerinizdeki hakları, onlara giyecek
    ve yiyeceklerinde iyi davranmanızdır.” [108]
    Rasûlullah’a soruldu: “Ey Allah’ın Rasûlü!, bizden her biri üzerinde,
    zevcesinin hakkı nedir?” “Kendin yiyince ona da yedirmen,
    giydiğin zaman ona da giydirmen, yüzüne vurmaman, takbîh etme-
    [103] Buhârî, İkrâh 4
    [104] İbn Kayyim el-Cevziyye, s. 159
    [105] 4/Nisâ, 35
    [106] Muvattâ, Talâk 72 -2, 584
    [107] Buhârî, Nikâh 79, Enbiyâ 1, Edeb 31, 85, Rikak 23; Müslim, Radâ 65, hadis no: 1468; Tirmizî,
    Talâk 12
    [108] Tirmizî, Tefsîr Tevbe, 3087
    39
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    men, evin içi hâriç onu terk etmemen.”[109]
    Peygamber Efendimiz, nikâhın mescidde ilân edilmesini istemiştir.[
    110] Merâsimlerin orada yapılmasını özellikle tavsiye etmiştir.
    EVLILIĞIN İMANLA KOPMAZ BAĞI
    “Allah’ın emri, Peygamber’in kavli/sünneti” diye başlanan hayırlı bir
    iş, düğün töreninden başlayarak yuva ve aileyle ilgili tüm uygulamalarda
    şeytanın emrine göre değil; Allah’ın emrine, Peygamber’in
    sünnetine uygun olmalıdır. “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği
    zaman, mü’min erkek ve mü’mine hanıma o işi kendi isteklerine göre
    seçme (özgürce farklı eylem yapma) hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasûlüne
    karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.”[111]
    Nikâh, bir ibâdettir. Her ibâdette aranacak ilk şart da imandır.
    Müslümanın evliliği, kâfirlerin yuva kurmalarından çok farklı ve Allah’ın
    hudûdu çerçevesinde olacağı için bir ibâdettir. Eş seçerken, çeyiz
    ve düğün masraflarında gereksiz harcamalar konusunda, akıl dışı
    ve din dışı örf-âdetlere uymada, ev yönetiminde, eşine davranışında,
    doğum kontrolü husûsunda, çocuklarını yetiştirmede, haramlardan
    kaçınıp farzlara riâyette... imanını ispat edecektir mü’min. Nikâhın
    imanla kopmaz bir bağı vardır. İman etmeyen bir kimseyle kıyılan
    nikâh geçersiz olduğu gibi, evlendikten sonra ağzından çıkan imana
    zıt bir söz, zihninde belirginleşen bir küfür düşüncesi sebebiyle de
    nikâh gidecek, eşler, birbiriyle zinâ yapmış olacaktır. Mü’min olmak,
    belki o kadar zor değil; ama mü’min kalmak, müslüman olarak ölmek,
    bizim gibi İslâm’ın hâkim değil; mahkûm olduğu topraklarda
    yaşayanlar için, hiç de kolay değildir.
    Sözü ve hükmü sadece göklerde geçen, yalnız tabiat güçlerine
    [109] Ebû Dâvud, Nikâh 42, hadis no: 2142-2144; İbn Mâce, Nikâh 3
    [110] Tirmizî, Nikâh 6
    [111] 33/Ahzâb, 36
    40 AHMED KALKAN
    karışan, insanı yarattıktan sonra başıboş bırakan, sınava tâbi tutmayıp
    her konuda özgür bırakan Allah inancı, müşriklerin Allah inancıdır;
    mü’minlerin değil. İnsanın işine, eşine, aşına, aile yuvasına, okuluna,
    mahkemesine, sokaklarına, medyasına, meclisine, kanunlarına,
    devletine... karışmayan bir Allah’a inanmak, kişiyi mü’min yapmaz.
    Böyle bir yaratıcıya, ama dünyalarına, yönetimlerine karışmayan bir
    Allah’a câhiliyye dönemindeki müşrikler, Ebû Cehil’ler de inanıyordu.
    Günümüzde müslüman olduğunu iddiâ eden, hatta namaz kılıp
    oruç tutan nice kimsenin, Allah düşmanlarına/tâğutlara itaat edip
    onların hükümlerine rızâ gösterdikleri, sadece Allah’a mahsus olan
    sıfatları başkalarına verdikleri görülmektedir. Yine bazı kimselerin
    Allah’ı bırakıp birtakım şiar/sloganları, işaretleri, sembol ve bayrakları,
    gelenek ve görenekleri, artist ve futbolcuları, liderleri, parti
    ve grupları yücelttikleri ve bu sayılan (benzerleri de eklenebilecek)
    değerler uğruna büyük fedâkârlıklarda bulundukları, böylece bu değerlere
    kulluk ettikleri ortadadır. Bu şahısların tâğutun (azılı kâfir
    yöneticilerin) ortaya koyduğu nefsânî, şeytanî, indî değer yargılarıyla
    Allah’ın kanunları ve şeriatı çatışacak olsa, hep Allah’ın dinini onların
    istekleri doğrultusunda yontarak şekil verdikleri bir gerçektir.
    Putların, putlaştırılanların ve onların arkasına sığınanların emir ve
    yasaklarını harfiyyen yerine getirdikleri ve Allah’ın dinine tümüyle
    zıt olan sistemleri, ideolojileri kabul ederek onların hükümlerini
    tatbik ettikleri gözle görülen bir hakikattir. Bu tür insanların müşrik
    değil de; mü’min olduklarını nasıl kabullenebiliriz? Böyle kimselerin
    nikâhı ve ibâdeti de geçerli olmayacaktır.
    Tevhidî iman, dünyada huzur ve mutluluğun, âhirette sonsuz nimetlerin
    temel sebebi olduğu için, eşlerden biri veya her ikisi, içine
    şirk karıştırılmamış bu imandan yoksun ise, her çeşit felâkete adım
    atılmış demektir.
    Aile yuvasının âhirette de devam edecek bir huzur ve mutluluk
    ortamı oluşturması, nikâhın ve karı-koca sevgisinin bir ibâdet/
    sevap olması için Kur’an’ın istediği tevhidî iman ilk esastır. İmamların/
    hocaların eskiden, 32 farzı bilmeyenlerin nikâhını kıymamaları,
    41
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    gerçek anlamda ve sağlam bir şekilde iman edip inancını yaşamaya
    çalışmayanın nikâhının geçersiz olacağı gerçeğiyle ilgilidir. Kişinin,
    bulunduğu halle ilgili bilgileri öğrenmesi farzdır. Evlenecek kişilerin
    nikâhla, talakla, aile ve evlilik konularıyla ilgili dinî hükümleri;
    karı-koca ve çocukla ilgili görevleri ve hakları bilmeleri şarttır. Ama
    bütün bu bilgilerden de önce; imanla, irtidatla ilgili konuları ve bu
    hususlardaki güncel problemleri bilmek ve tevhide inanıp hayata geçirmeye
    çalışmak başta gelir. Çünkü iman gidince nikâh da gider.
    Evli (zannedilen) karı-kocanın zinâsı; ef’âl-i küfür, elfâz-ı küfür
    ve elfâz-ı talâk sebebiyle olmaktadır. Tevhidi, şirki, kendini, toplumun
    ve düzenin konumunu, nikâhın nasıl sahih olacağını, mihri,
    talâkı, hayızı, nifası… bilmek, büluğa ermiş ve evlenme çağına gelmiş
    her müslümanın öncelikli görevidir. İslâm’ı, hayatı, geleceği tanımayan,
    daha kötüsü yanlış tanıyan bugünün genci soracak elbette:
    “İlköğretim temel bilgilerinden, Atatürk’ü tanıyıp tüm hayatını her
    yıl döne döne öğrenmekten, İngilizce’den, diplomadan, romandan,
    diziden, popçuların soy kütüğünden, topçuların hangi mevkide oynadıklarından,
    iyi sayılabilecek maaş ve makamdan, babaların hayatî
    önem atfettiği çok para kazanmaktan, anaların olmazsa olmaz gördüğü
    çeyizden de mi önemli?” diye. Elbette en önemli ve öncelikli
    uğraş, İslâm’ı doğru olarak bilmek ve gereğini yapmaktır; zâten yaratılış
    amacı da bu değil mi insanın? “Bunca iş-güç arasında (faydasız
    bilgi ve davranıştan) zaman mı kalıyor?” diyen kimse bilsin ki, hayra
    zaman bırakmayan vakit katili boş şeyler, faydasız olmaktan çıkmış,
    en zararlı olmaya başlamıştır.
    Zinâkâr olma ihtimali küçük olmayan ve hangi zihniyete/inanca
    sahip olduğu meçhul (veya olumsuz olarak mâlum) olanlar, müslüman
    kız babasının kapısını çalar, dünürcü olur. Kız babasının ilk
    sorusu dâmat adayının maddî durumudur, işidir, maaşıdır. Sağlam
    bir akîdeye sahip olup olmadığını önemsemez, önemsemiş olsa bile
    bunu ortaya çıkaracak araştırmalar yapmaz. Tabii, bu erkek tarafı
    için de geçerlidir; gelin adayı bunca kız içinde niçin tercih edilmiştir,
    bu seçimde dinin tavsiyesine ne kadar uyulmuştur? Gerçi artık
    dünürcülük, görücü usûlü kız isteme tarihe karışmak üzere. Artık
    gençler (hatta başörtülü ve namazlı olanlar) sokakta, işte, okulda, ya
    42 AHMED KALKAN
    da internette tanışma, hatta çıkma ve flört gibi altyapıyı tamamladıktan
    sonra ailelerini lütfen haberdar ediyorlar artık. Bu tavır da, erkek
    ya da kızın karşı cinste ne aradığını zaten tümüyle ortaya koyuyor.
    Tevhidî imana sahip olmayan bir erkekle evlenmek, müslüman
    bir bayan için kesin bir yasak olduğundan cehennemi tercih etmek
    ve dünya hayatını da cehenneme çevirmek olduğu kadar, böyle bir
    evliliğin İslâm’da ibâdet kabul edilen geçerli bir nikâh kapsamına da
    girmeyeceği unutulmamalıdır. Müşrik, putperest, ateist ya da İslâm
    düşmanı bir kadınla evlenmek de erkek için aynı kapıya çıkar. Sıradan
    herhangi bir hıristiyan ve yahûdi ile, ya da “ben hıristiyanım”, ya
    da “yahûdiyim” diyenle evlenmek de İslâm’ın onayladığı bir hüküm
    değildir; Ancak bazı şartlara sahip olan ehl-i kitap bir bayanla evlenmek,
    -tavsiye edilmemekle birlikte- ruhsata bağlanmıştır. Öncelikle
    bilinmelidir ki; Kur’an’daki “ehl-i kitap” ve “kendilerine kitap verilenler”
    ifâdesi, tahrif edilmiş de olsa Kitab’a (Tevrat ve İncil’e) vurgu
    yapmaktadır. Bu da, başta inanç ve düşünce sistemi olmak üzere
    hayatını (atmalar ve katmalarla tahrif edilmiş ya da şirke götüren
    yorumlara kurban edilmiş de olsa) vahyin şu veya bu oranda yönlendirdiği
    kişidir. “Ehl-i Kitab” Kitab’ın dışına çıkmayan, ona teslim
    olan, dünya görüşü ve yaşama biçimini, inandığı kutsal kitabının
    yönlendirdiği bir insandır ki, günümüz Batı dünyası böyle hıristiyan
    ve yahûdiler nasıl olmuş da hâlâ kalabilmişse dinozor kalıntısı muâmelesi
    yapıp müzelere yerleştiriyor, kendinden saymayıp dışlıyor.
    Batıyı yeterince tanımayanlar için bu değerlendirme tuhaf gelebilir,
    ama “elhamdü lillâh müslümanım!” diyen nice insanın bile bu
    iddiasında yalancı olduğunu, İslâm düşmanlarının bile gerektiğinde
    bu iddianın arkasına sığındığını görmesi ya da Kur’an’ın şu hükmünü
    bilmesi, bu karşılaştırmayı yapmasına yeterli gelir: “İnsanlardan
    bazıları vardır ki, ‘Allah’a ve âhiret gününe iman ettik’ derler, hâlbuki
    onlar mü’min değildir!”[112] Elbette “hıristiyanım” diyenlerin de
    önemli bir kesimi hıristiyan (ehl-i Kitap) değildir. Gerçekten kutsal
    kitabına her şeyiyle teslim olup onu yaşamaya çalışan Kitap ehli bayanın,
    müslüman bir erkekle evlenmesi için ekstra şartlar da vardır.
    [112] 2/Bakara, 8
    43
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    Bunları tahriften tümüyle uzak Kitab’ımızdan okuyalım:
    “…Mü’min kadınlardan iffetli olanlar ile daha önce kendilerine
    Kitap verilenlerden iffetli kadınlar da nâmuslu olmak, zinâ etmemek
    ve gizli dostlar tutmamak üzere, mehirlerini vermeniz şartıyla (onları
    nikâhlamanız) size helâldir. Kim imanı kabul etmezse onun ameli
    boşa gitmiştir. O, âhirette de ziyana uğrayanlardandır.” [113]
    Kur’an’da Rabbimiz şöyle buyurur: “Tertemiz hanımlar, tertemiz
    erkeklere lâyıktır. Tertemiz erkekler, tertemiz hanımlara lâyıktır.”[
    114]
    Yüzünde şeytânî bakışların izi, lekesi olmayan kızlarla; gözünde
    şehevî bakışların izi ve isi olmayan erkeklerin evliliğinden lekesiz,
    stressiz, birbirine bağlı, huzurlu yuva oluşur ve nurlu yavrular dünyaya
    gelir. “İman etmedikçe müşrik/putperest kadınlarla evlenmeyin.
    Beğenseniz bile, müşrik/putperest bir kadından imanlı bir câriye/köle
    kesinlikle daha iyidir. İman etmedikçe müşrik/putperest erkekleri de
    (kızlarınızla) evlendirmeyin.” ;[115] “Zinâ eden erkek, zinâ eden veya
    müşrik olan bir kadından başkası ile evlenmez...” [116] Sadece evlenecek
    kızın değil; erkeğin de bekâretinin bozulmamış olması gerekmektedir.
    Nâmussuzluk, zinâ ve fâhişelik sadece bayanlar için bir suç değil;
    bu ayıp ve günahlar, bu rezillikler aynen erkekler için de geçerlidir.
    Yani zinâ eden bir erkek de orospudur, fâhişe ve nâmussuzdur.
    Kızda aranan iman ve edep/nâmus, damat adayında da aranacak ilk
    vasıf olmalıdır.
    Kur’ân-ı Kerim’de âile ve hukuku ile ilgili çok sayıda âyet-i kerime
    vardır. Âile anlamına gelen “ehl” kelimesi Kur’an’da toplam
    [113] 5/Mâide, 5
    [114] 24/Nûr, 26
    [115] 2/Bakara, 221
    [116] 24/Nûr, 3
    44 AHMED KALKAN
    127 yerde geçer.[117] Karı-koca, eş, çift anlamına gelen “zevc-zevce”
    kelimeleri ise toplam 81 yerde kullanılır.[118] Âile bağını oluşturan
    “nikâh” kelimesi de Kur’an’da toplam 23 yerde zikredilir.[119] Â ile
    bireyleri arasındaki ilişkiler, Kur’an’da çok ayrıntılı şekilde ele alınıp
    hükme bağlanır.[120]
    EVLILIK VE AILE HAYATI BIR İBÂDETTIR
    İslâm, akıllı ve büluğ yaşını aşmış bütün müslümanları aile yuvası
    kurmaya çağırdığı gibi, evliliği ve aile hayatını da bir ibâdet olarak
    değerlendirir. İslâm hukukuna göre nikâh akdi hem medenî bir muâmele,
    hem de bir ibâdettir. Çünkü nikâhın rükûn ve şartlarını İslâm
    belirler ve evlilik sebebiyle eşlerin pek büyük ecirlere ulaşacakları
    açıklanır. Bu konuda İbnül-Hümâm (ö. 861/1457) şöyle der: “Nikâh,
    ibâdetlere daha yakındır. Hatta evlenmek, devamlı nâfile ibâdet et-
    [117] Âile Anlamına da Gelen “Ehl” Kelimesinin Geçtiği Âyetler (127 Yerde): 2/Bakara, 105, 109,
    126, 192, 217; 3/Âl-i İmrân, 64, 65, 69, 70, 71, 72, 75, 98, 99, 110, 113, 121, 199; 4/Nisâ, 25, 35, 35,
    58, 75, 92, 92, 123, 153, 159, 171; 5/Mâide, 15, 19, 47, 59, 65, 68, 77, 89; 6/En’âm, 131; 7/A’râf, 83, 94,
    96, 97, 98, 100, 123; 9/Tevbe, 101, 120; 10/Yûnus, 24; 11/Hûd, 40, 45, 46, 73, 81, 117; 12/Yûsuf, 25,
    26, 62, 65, 88, 93, 109; 15/Hicr, 65, 67; 16/Nahl, 43; 18/Kehf, 71, 77, 77; 19/Meryem, 16, 55; 20/Tâhâ,
    10, 29, 40, 132; 21/Enbiyâ, 7, 76, 84; 23/Mü’minûn, 27; 24/Nûr, 27; 26/Şuarâ, 169, 170; 27/Neml, 7,
    34, 49, 49, 57; 28/Kasas, 4, 12, 15, 29, 29, 45, 59; 29/Ankebût, 31, 31, 32, 33, 34, 43, 46; 33/Ahzâb, 13,
    26, 33; 36/Yâsin, 50; 37/Sâffât, 76, 134; 38/Sâd, 43, 64; 39/Zümer, 15; 42/Şûrâ, 45; 48/Feth, 11, 12,
    26; 51/Zâriyât, 26; 52/Tûr, 26; 57/Hadîd, 29; 59/Haşr, 2, 7, 11; 6/Tahrîm, 6; 74/Müddessir, 56, 56; 75/
    Kıyâme, 33; 83/Mutaffifîn, 31; 84/İnşikak, 9, 13; 98/Beyyine, 1, 6.
    [118] Karı-Koca, Eş, Çift Anlamlarına Gelen “Zevc-Zevce” Kelimesinin Geçtiği Âyetler (81 Yerde):
    2/Bakara, 25; 35, 102, 230, 232, 234, 240, 240; 3/Âl-i İmrân, 15; 4/Nisâ, 1, 12, 20, 20, 57; 6/En’âm,
    139, 143; 7/A’râf, 19, 189; 9/Tevbe, 24; 11/Hûd, 40; 13/Ra’d, 3, 23, 38; 15/Hicr, 88; 16/Nahl, 72, 72;
    20/Tâhâ, 53, 117, 131; 21/Enbiyâ, 90; 22/Hacc, 5; 23/Mü’minûn, 6, 27; 24/Nûr, 6; 25/Furkan, 74; 26/
    Şuarâ, 7, 166; 30/Rûm, 21; 31/Lokman, 10; 33/Ahzâb, 4, 6, 28, 37, 37, 37, 50, 50, 52, 53, 59; 35/Fâtır,
    11; 36/Yâsin, 36, 56; 37/Sâffât, 22; 38/Sâd, 58; 39/Zümer, 6, 6; 40/Mü’min, 8; 42/Şûrâ, 11, 11, 50; 43/
    Zuhruf, 12, 70; 44/Duhân, 54; 50/Kaf, 7; 51/Zâriyât, 49; 52/Tûr, 20; 53/Necm, 45; 55/Rahmân, 52;
    56/Vâkıa, 7; 58/Mücâdele, 1; 60/Mümtehıne, 11, 11; 64/Teğâbün, 14; 66/Tahrîm, 1, 3, 5; 70/Meâric,
    30; 75/Kıyâme, 39; 78/Nebe’, 8; 81/Tekvîr, 7.
    [119] ”Nikâh” Kelimesinin Geçtiği Âyetler (23 Yerde): 2/Bakara, 221, 221, 230, 232, 235, 237; 4/
    Nisâ, 3, 6, 22, 22, 25, 25, 127; 24/Nûr, 3, 3, 32, 33, 60; 28/Kasas, 27; 33/Ahzâb, 49, 50, 53; 60/Mümtehıne,
    10.
    [120] Âile Yuvası Konusunda Âyet-i Kerimelerden Bazıları:
    a- Karı-Koca Arasındaki Sevgi: 30/Rûm, 21.
    b- Karı-Koca Arasındaki Anlaşmazlığın Çözümü: 4/Nisâ, 35, 128.
    45
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    mek kasdıyla bekâr kalmaktan daha faziletlidir.”[121] S on d evir İ slâm
    hukukçularından İbn Abidîn (ö. 1252/1836), Reddü’l-Muhtar adlı
    ünlü eserinde nikâh konusuna şu cümlelerle başlar: “Bizim için Hz.
    Âdem devrinden bugüne kadar meşrû olmuş, sonra Cennette de devam
    edecek, nikâh ile imandan başka ibâdet yoktur.”[122] N ikâhın
    câmi içinde akdedilmesi ve mümkünse cuma gününe rastlatılması
    müstehaptır. Bu da onun ibâdet yönünü güçlendirir.[123]
    Şâfiîlerin dışında cumhûr, yani çoğunluk fakihler evliliğin ibâdet
    olduğu konusunda hemfikirdir. Zâten, insanın yaratılış sebebi
    olan ibâdet, hayatın tümünü kapsar, insanın tüm davranışlarını kuşatır.
    Genel ve geniş anlamda, Allah’ın hoşnut ve râzı olduğu her iş,
    müslüman için ibâdettir. İslâmî esaslara göre kurulan ve buna göre
    yürütülen evlilik de ibâdet kabîlindendir. Çünkü nikâh akdi ile, nefsi
    haramlardan korumak ve nesli sürdürmek gibi birçok toplum maslahatı
    gerçekleşir. Nitekim Hz. Peygamberimiz (s.a.s.) “Sizden birinizin
    evliliğinde sadaka sevabı vardır” [124] buyurmuştur. Allah’a ibâdetin
    öncelikli temel şartı, sahih bir imandır. İmanı tam olmayanın ibâdeti
    de geçerli olmaz. Eş seçmek, büyük ve küçük imam seçmekten pek
    farklı değildir. Tâğutları reddetmeyen ve her çeşit şirkten kaçınmayan
    kimsenin imamlığı nasıl geçerli değilse, nikâhı da geçerli değildir.
    İmanına şirk karıştıran bir kimsenin nikâhı da olmaz. Böyle bir
    kimsenin karşı cinsten biriyle beraberliği de (genel anlamda her şey
    ibâdet/kulluk/tapınma ile irtibatlı olduğundan) ibâdet sayılır; ama bu
    Allah’a değil; hevâsına, hevesine, keyfine, zevkine yapılmış bir ibâdet/
    tapınmadır.
    Müslüman karı kocanın onu yaparak ibâdet (sadaka) sevabı kazandığı
    şeyi, nikâhı geçerli olmayan evli kimsenin eşiyle yapması
    zinâ sayılacak, bu beraberlikten de “meşrû olmayan nesil” meydana
    gelecektir. Günümüzde fesâdın bin bir çeşidinin, kapkaçın, terörün,
    ahlâksızlığın… hızla yaygınlaşmasının sebeplerinden biri de bu ne-
    [121] İbnül-Hümâm, Fethu’l-Kadîr, Bulak 1315, II, 340
    [122] İbn Abidîn, II, 258
    [123] İbn Hacer el-Askalânî, Bülûğu’l-Merâm, Sönmez Y., 1967, III, 229
    [124] Müslim, Zekât 52; Ebû Dâvud, Tatavvû’ 12, Edeb 160; Ahmed bin Hanbel, V/167, 168
    46 AHMED KALKAN
    seb-i gayri sahih zinâ ürünleri olsa gerektir. O yüzden aile, hem dünya
    hem âhiret açısından ya cennet bahçesi veya cehennem çukurudur.
    Aile, iman ve kulluk bilincine dayanır. Toplum, devlet ve dünya
    büyük bir aile; aile de küçük bir ümmet ve minyatür bir devlettir.
    Ailelerinde İslâm’ı hâkim kılamayanların; sokaklarına, işyerlerine,
    toplum ve devletlerine şeriatı hâkim kılmaları beklenemez. İslâmî
    değişim ve dönüşümü dillendirenlerin samimi olup olmadıkları, evlerine
    ve evlerinde uyguladıkları davranışlara bakarak kolayca test
    edilebilir. İslâm’ın ibâdet kabul ettiği nikâh/evlilik, “ev” adı verilen
    Allah’ın indirdiğiyle hükmedilecek İslâm devletine halife ve vezir tâyin
    etmek demektir. Doğacak çocuğunun temel eğitim göreceği “ev”
    adlı baba ve ana okulunun öğretmenini seçmektir nikâh. Hatta doğacak
    çocuğunun dinini tâyin etmektir. Çünkü İslâm fıtratıyla doğan
    çocuk, ana ve babası aracılığıyla hıristiyanlaşacak, yahûdileşecek,
    mecûsileşecek, müşrikleşecektir.[125] Dindar ve güzel ahlâklı bir eş
    seçmeye çalışmayan kimse, doğacak çocuklarının da bu özelliklere
    sahip olmamasını istemiş olmaktadır. Kendisi için de dünyada huzur
    ve mutluluğu, âhirette cenneti; ya da dünyada fitne, stres, kavga ve
    huzursuzluğu, âhirette de sonsuz azâbı seçmek demektir eş seçimi.
    “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar
    olan ateşten koruyun…”[126]
    Kadın ve erkeği dünya huzuruna, saâdete ve sonsuz âhiret ödülüne
    ulaştıran, çocukları da müslümanca yetişip hayata ve âhirete hazırlayan
    “aile”nin, en hayatî kurum olmasından dolayı, dinimiz yuva
    kuracak gençlerin, birbirlerinin dinî ve ahlâkî durumlarını araştırmalarını
    emretmiştir. Tevhîdî iman sahibi müslümanlar, kendileriyle
    yuva kurmayı düşündükleri eş adaylarında birinci özellik olarak
    sağlam bir imanı şart görmelidirler. Evliliğin ve eş seçiminin imanla,
    ibâdet ve sünnetle ilgisi bakımından şu hadis-i şerifler hayli önemlidir:
    [125] Buhârî, Cenâiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22 - 25
    [126] 66/Tahrîm, 6
    47
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    “Kadın dört özelliği için nikâhlanır: Malı için, nesebi (soyu) için,
    güzelliği için, dini için. Sen dindar olanını seç de huzur bul/mutlu
    ol.”[127]
    “Kadınlarla (sadece) güzellikleri dolayısıyla evlenmeyin; olabilir
    ki, güzellikleri onları kötülüğe sevkeder. Malları için de evlenmeyin;
    olabilir ki malları da onları size karşı isyâna sevkeder. Fakat onlarla
    dinleri dolayısıyla evlenin. Dindar olan siyahî/zenci bir câriye, diğerlerinden
    daha üstündür.”[128]
    “Nikâh, benim sünnetimdir. (Bu) Sünnetimi uygulamayan benden
    değildir. Evlenin, çocuk sahibi olun; ben kıyâmet gününde ümmetimin
    çokluğu ile iftihar edeceğim.” [129]
    “En güzel dünya nimeti, insanın sahip olabileceği nimetlerin en
    hayırlısı: Zikreden dil, şükreden kalp ve insanın iman doğrultusunda
    (müslümanca) yaşamasına yardımcı olan kadındır.”[130]
    “Sizden birinizin evliliğinde sadaka sevabı vardır.” [131]
    “Allah’a isyanı emreden kişiye itaat olunmaz.”[132]
    Erkekle kadın, birbirlerinin eksiklerini tamamlayan bir elmanın
    iki yarısı gibidirler. Yarısı çürük bir elmanın çürük kısmı kesilip atılmazsa
    diğer yarısını da çok kısa zamanda çürütecektir. Diğer yarısı
    ne kadar sağlam olursa olsun, çürük olan diğer yarımı sağlamlaştıramayacaktır.
    Müşrik insan, çürümüş, kurtlanmış meyveden farksızdır.
    “Onlar (hanımlar) sizin için bir elbise; siz de onlar için bir
    [127] Buhârî, Nikâh 15; Müslim, Radâ 14, 53, Ebû Dâvud, Nikâh 2; Nesâî, Nikâh 13; İbn Mâce,
    Nikâh 6; Dârimî, Nikâh 4; Muvattâ, Nikâh 21; Ahmed bin Hanbel, II/428
    [128] İbn Mâce, I/572
    [129] İbn Mâce, Nikâh 1; Ahmed İbn Hanbel, II/72
    [130] Tirmizî, Birr 13
    [131] Müslim, Zekât 52; Ebû Dâvud, Tatavvû’ 12, Edeb 160; Ahmed bin Hanbel, V/167, 168
    [132] Buhârî, Ahkâm 4; Müslim, Cihad 40
    48 AHMED KALKAN
    elbisesiniz.”[133] Elbise, hem ayıplarımızı kapatan, bizi zarar verecek
    dış etkenlerden koruyan bir sığınak, hem de hoşa giden bir süs olduğu
    gibi, takvâ ile de ilişkilidir.[134] Demek ki, kocası olmayan kadın çıplak
    olduğu gibi, karısı olmayan adam da çıplaktır. Geciktirilmeden
    yıkanmak şartıyla elbisenin bazen tozlanıp kirlenmesi olağan görülse
    bile; pislikten, necâsetin kendisinden elbise olmaz. Müşrikler de
    (necis/pis değil), birer necestir/pisliktir.[135] T evhidle, c ennet a dayı
    müslümanın temizliğiyle uzlaşması ve tevhide bulaşması mümkün
    olmayan pislikle nasıl iç içe yaşanabilir, pislik nasıl hoş görülebilir,
    Allah düşmanına nasıl sevgi beslenebilir? Müşrik, hayvandan daha
    aşağıda olduğuna göre,[136] en şerli yaratıkla beraber aynı yemlikten
    yemlenmek için çirkin ahırda yaşamayı, güzel bir müslüman huzurlu
    bir yuvaya nasıl tercih edebilir?
    DÂVÂ EVLILIĞI
    Türkiyeli eski komünist erkeklerin çoğu, evlenecekleri, ya da beraber
    olacakları kişi için, başkalarının “komünistler çirkinlik yarışmasında
    birinci olmasını eş adayları için şart koşuyorlar” dedirtecek bir tercih
    yaparlardı; ideolojik evliliği, yoldaşlığı eşte aranacak her şeyin önüne
    geçirirler, gerçekten güzel-çirkin aramadıklarını, iyi bir komünist
    aradıklarını ispat ederlerdi. Şimdi ortalıkta komünist de kalmadığı
    için bu dâvâ evlilikleri pek gözükmüyor. “Hiçbir şey önemli değil;
    sadece benim dâvâmın en iyi askeri olsun yeter!” diyen gençler tarihe
    karışıyor. “Ben güzellik yarışmasında ilk sıralarda yer alan birinden
    başkasıyla evlenmem; ama yüz ve deri güzelliği değil aradığım, takvâ
    güzelliğine vurgunum ben, tevhidî iman bilinci yönünden zengin
    arıyorum, aradığım asâlet güzel ahlâk cinsinden, diploma ve makam
    değil istediğim, ilim ve cihad âşığı dâvâ adamı/hanımı biriyle evleneceğim
    ben, başkasıyla değil!” diyenler (küçük istisnâlar dışında) yok
    [133] 2/Bakara, 187
    [134] Bkz. 7/A’râf, 26
    [135] 9/Tevbe, 28
    [136] 7/A’râf, 179; 8/Enfâl, 22, 55
    49
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    artık bu ülkede.
    Kişinin, eş adayında aradığı özellik, kendi iman ve takvâsını ele
    veren bir ölçüdür aslında. Evlilikte başarı, yalnız aradığı kişiyi bulmakta
    değil; aynı zamanda aranan kişi olmaktadır. Aradığı ve araması
    gereken vasıfların kendisinde ne kadar yer ettiğini düşünmeden
    bencilce ve hevâsını öne çıkararak tercihde bulunuyor insanlar. Bir
    tarafta Hz. Peygamber’in “dindar olanını tercih et!” tavsiyesi, diğer
    tarafta hevâsının istekleri. Hangi taraf ağır basıyorsa kendi safını da
    belirlemiş oluyor delikanlı. Yüz milyondan fazla müslümanı barındıran
    Endonezya ve Malezya, sırf İslâm’ı yaşamak ve yaymak için
    oralarda dâvâ evliliği ile, bu bilinçle evlenen tüccarlar sebebiyle müslümanlaştı;
    hiç silâhlı cihada başvurulmadan.
    Bu güzellikler, sadece eski zamanlar için sözkonusu değil; bir de
    şimdiki zamandan örnek verelim: Cihadın olanca sıcaklığını yaşayan
    bir ülkede genç kızlar, uzun kuyruklar oluşturup resmî makamlara
    müracaat ediyor. Yaralı bir mücâhide en iyi eşinin bakabileceğini,
    onlar gibi cihad sevâbına ulaşma nimetinden mahrum olmamak için
    gâzilerden biriyle evlenmek istediklerini belirtiyorlar, bu seçimin
    de kendi beğenilerine bırakılmayıp yetkililer tarafından bakıma en
    muhtaç, gerekirse ağzı yüzü en çok hasar görmüş kişinin uygun görülmesi
    ve yüzünü, yaralı vücudunu görmeden bir mücâhid gâzi ile
    evlenmeye hazır olduklarını belirtiyor kızlarımız. Mangalda kül bırakmayan
    günümüz müslüman genci, “çok şuurlu bir müslüman, ama
    sözgelimi bir gözü kör kızı”, diğer vasıflara sahip olan ama şuursuz
    ve dâvâ insanı olmayan kıza tercih edebilir mi dersiniz? Ya da “bekâr
    ama dindar olmayan kız mı, dul ama şuurlu, çok seviyeli biri mi?” bu
    ikisinden birini tercihle baş başa kalan erkek, hangisini tercih eder?
    Günümüzde erkek olsun, kız olsun, eş arayanların aradıkları özellikleri
    duyunca, insanın “dâvâ nire, günümüz müslümanı nire?” diyesi
    geliyor. Hacı amcalar çocukları için, başörtülü ya da sakallı gençler
    de kendileri için dâmat ve gelin adayında aradıkları şeyler arasında
    sahih, güçlü, şirke bulaşmamış, amel ve eylemlerle ispatlanmış iman,
    kaçıncı sırada yer alıyor dersiniz? “Olmazsa olmaz” mıdır bu özellikler
    günümüz müslümanı için; yoksa “olsa güzel olur, ama onlardan
    daha önemlileri var” değer(sizliğ)inde midir?
    50 AHMED KALKAN
    Kâfirlerin velâyet hakkı yoktur.[137] Velâyet, hem yöneticiliği
    hem de dostluk ve sevgi ilişkisini kapsar. “Ey iman edenler! Mü’minleri
    bırakıp da kâfirleri velî/dost kabul edinmeyin; (bunu yaparak)
    Allah’a aleyhinizde apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?”[138]
    “Mü’min erkeklerle mü’min hanımlar birbirlerinin velîleridir (dostları
    ve yardımcılarıdır). Onlar (birbirlerine) iyiliği emreder, kötülükten
    alıkorlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekât verirler, Allah ve Rasûlüne
    itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Çünkü Allah azîzdir/
    güçlüdür, hakîmdir (hüküm ve hikmet sahibidir).” [139] Âyetler, gerçek
    iman sahibi birisi dururken, tevhidî inanca sahip olmayan birini sevip
    dost kabul etmeyi şiddetle kınamakta, aynı zamanda kadın mü’minlerle
    erkek mü’minlerin birbirlerinin gönül dostları (evliyâ) olduğunu
    belirtmekle, hayat ve imanın sorumluluğunu taşımada iki cinsi eşit
    görmüş olmaktadır. Kadın erkeğin hayat arkadaşıdır, eşidir. “Arkadaşını
    söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” atasözünü diğer arkadaşlıklardan
    önce hayat arkadaşı için, ömür boyu beraber olacağı birini
    seçmek için değerlendirmeliyiz: “Eş adayını, eşini, dâmât ve gelinini
    söyle, kim olduğun belli olsun!”
    “…Şüphesiz kâfirler, sizin apaçık düşmanınızdır.”;[140] “Takvâ sahipleri
    (Allah’a saygı duyup sorumluluk bilincine sahip, kötülükten
    sakınanlar) hâriç, (dünyada) dost olanlar o gün birbirlerine düşman
    kesilirler.”;[141] “Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan
    size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının…”;[142] “Doğrusu
    mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir fitnedir/imtihandır. Büyük
    mükâfat ise Allah’ın yanındadır.”[143] Bunlar sakınılması gerekenler.
    Yapmamız gerekenlerden biri olarak sâdıklarla berâber olmamız emredilmiştir:
    “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla/doğru-
    [137] 4/Nisâ, 141
    [138] 4/Nisâ, 144
    [139] 9/Tevbe, 71
    [140] 4/Nisâ, 101
    [141] 43/Zuhruf, 67
    [142] 64/Teğâbün, 14
    [143] 64/Teğâbün, 15
    51
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    larla beraber olun.” [144] Peki, kimdir sâdıklar? “Gerçek mü’minler,
    ancak Allah’a ve Rasûlü’ne iman eden, ondan sonra asla şüpheye
    düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerdir.
    İşte sâdıklar ancak onlardır.” [145]
    Evliliğe, namuslu ve iffetli yaşamaya, Allah’a hakkıyla ibâdet
    ve kulluk yapmaya engel olmak için dört değil; on dört taraftan saldırıyor
    şer güçler. Düzen ve başta eğitimle ilgili olmak üzere tüm
    kurumları ile, kitle imha silahı konumundaki medya ve özellikle TV
    ile sürekli bombardımana tutuluyor insanımız. İslâm’ı hayat biçimi
    olarak kabullenmiş olan şuurlu müslümanlara karşı topyekün savaş
    açan Batıya ve her çeşit bâtıla karşı direnebilecek seviyede güçlü bir
    iman gerekiyor.
    Eşine müslümanca destek verip onu cihada hazırlayacak hanımlara,
    hanımını cennet yolculuğuna çıkarmaya çalışırken dünyada
    da huzur veren erkeklere ihtiyaç var bu yolda. Çocuğunu, eşini ve
    kendini ateşten koruyacak davranışlara yapışan, âhiret yolculuğuna
    beraber hazırlanıp imtihanı kazanmada eş ve çocuklarına yardımcı
    olacak güçlü bir iman ve cihad eri olmaları gerekiyor eşlerin. Yol
    çetin, yol arkadaşı güçlü gerek.
    Kur’ân-ı Kerim’de Kıyâmet günü azaptan kurtulacak mü’minlerin
    vasıfları anlatılırken şöyle buyrulur:“Ve onlar ki, ‘Rabbimiz!
    Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takvâ
    sahiplerine önder kıl!’ derler.”[146] Göz aydınlığı olacak eş ve zürriyetlerin,
    takvâ sahibi olması, hatta Allah’tan hakkıyla sakınan ve
    sorumluluk bilincine sahip muttakîlere önderlik yapacak dâvâ adamı
    olmaları gerekiyor. Âyetteki vurguya göre, bu özelliğe sahip eş ve
    çocuklar, Allah’ın bağışıdır; kavlî ve fiilî duâ ile bu vasıftaki eş ve
    çocuk talep edilmelidir.
    Unutmayalım, insan ömrünün hak dini seçip ona uymaktan son-
    [144] 9/Tevbe, 119
    [145] 49/Hucurât, 15
    [146] 25/Furkan, 74
    52 AHMED KALKAN
    ra en önemli olayı, iyi bir eş seçimidir. İyi bir eş de iyi bir mü’minden
    olur.
    İHMAL EDIP MEZAR HALINE
    GETIRDIĞIMIZ EVLERIMIZ
    Bunca şikâyet edilecek ortam, bizim ellerimizle yaptıklarımızın uhrevî
    cezâsının dünyevî avansıdır. Kendimizi kaybetmeye başladığımız,
    nesillerimizi kaybettiğimizden belli. Vatan dediğin bir toprak
    parçası; evlât ise toprağın gülü; o yüzden vatanla ilgili meşhur beyti
    şöyle değiştirebiliriz: “Sahipsiz nesillerin çalınması haktır; Sen sahip
    çıkarsan bu çocuklar çalınmayacaktır!” Evlerimizi ihmal etmenin
    cezâsını çekiyoruz. İşe evden başlamak gerekiyor. Evlere kapanıp o
    mekânları mezar haline getirmenin tam zıddına, evi ihyâ edip hucre-i
    saâdete benzetmenin ve evde dirilip yenilenmenin, güçlenmenin yolunu
    bulmalıyız. Evi otel ve lokanta halinden çıkarıp nefsin hevâsını
    tatminden önce, ruhları doyurup huzura kavuşmanın yolunu bulmalıyız
    önce. Evlerimizi kurtaralım ki evlerimizle kurtulalım. Biz orayı
    diriltelim, orası bizi diriltsin.
    “Bir toplum, kendilerini değiştirmedikçe, Allah onları değiştirmez.”[
    147] Çevre şartlarını bahane ederek “alternatif” isteyen kimseler
    için samimiyet testi ailedir. Evlerden iyi alternatif mi olur? Evlerimiz,
    yöneticiliğin okulu olduğu gibi, İslâm’ı öğrenip öğreteceğimiz ve hâkim
    kılacağımız alanlardır, yani mescidlerimizdir, okullarımızdır,
    cephelerimizdir, kalelerimizdir.
    Kitle imhâ silâhları konumundaki medya ile evler devamlı bombardımana
    tâbi tutulmakta, evler işgale uğramakta, evlerin kıblesini
    televizyonlar tâyin etmektedir. Müslümanların evleri, mescide ve
    okula hiç benzemiyor. Çağdaş evler, daha çok sinemaya, gazinoya,
    stadyuma, kahveye, otel ve lokantaya benziyor. Herhangi bir sahâbînin
    evi ile günümüzdeki müslümanın evi o kadar farklı ki!... Günü-
    [147] 13/Ra’d, 11
    53
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    müzdeki bir müslümanın evi ile bir kâfirinkini ayırdetmek çok mu
    çok zor. Bu kadar yabancı işgalin içinde aile bireylerinin birbirleriyle
    sağlıklı iletişim içinde olabilecekleri mümkün mü? Bilgisayarın
    başında binlerce kilometre uzaktakilerle kolayca iletişim kurabilen
    insan, ev içindeki yakınlarıyla devamlı uzaklaşmakta.
    ÇOCUK: CENNET KOKUSU VEYA...
    Aile hayatının dinimizdeki büyük önemi acaba nedendir? Sadece erkek
    ve kadın, birbirlerini tamamlasınlar diye mi? Birbirlerinin maddî
    ve mânevî ihtiyaçlarını gidersinler diye mi? Helâl yoldan dünyevî
    zevk ve huzura kavuşsunlar diye mi? Evet, bütün bu saydıklarımız
    önemlidir. Önemlidir, ama yeterli değildir. İslâm’da evlenmenin, ailenin
    teşvik edilmesi, sadece bunlar için değildir. Ailenin esas sebep ve
    hikmetlerinden belki en önemlisi nesildir, çocuk dünyaya getirmek
    ve yetiştirmektir. Ümmetin sayıca ve keyfiyetçe büyüyüp güçlenmesine
    sebebiyettir. Dünyada gereksiz ve hikmetsiz hiçbir ittifak mevcut
    değildir. Bu dünya hikmet dünyası ve sebepler âlemidir. Ne gökten
    elma yağar, ne yerden insan biter. Meyve için ağaca, çocuk için
    evlenmeye ihtiyaç vardır. İnsanlar, bu İlâhî kanuna uydukları, yani
    evlendikleri takdirde, nasiplerinde de varsa, kendilerine çocuk ikram
    ediliyor. Dünyaya imtihan için gönderilen ve hiçbir şey bilmeyen bu
    minnacık misafirin emrine, Allah, onun anne ve babasını veriyor. O
    küçük yavruya anne ve babasını hizmetçi kılıyor. Bu hizmetçiler için
    bu küçük insan, bir yönüyle lütuf, bir başka yönüyle azap vesilesidir.
    Çocuk, ebeveyni için bir lütuftur. Çünkü onlar, Allah’ın bu narin,
    nazlı ve cennet adayı sevimli yaratığına yaptıkları hizmet için,
    aynı zamanda sevap kazanıyorlar. Küçük bir bebek, hele insanın
    kendi çocuğu olunca, eve ve aileye büyük bir huzur, mutluluk ve
    neşe katıyor, ailenin temellerini sağlamlaştırıyor. Bununla birlikte,
    çocuklarına baktıkları, yedirip içirdikleri için ebeveyne bunlar sadaka
    oluyor, anne-baba bu yüzden sevaba giriyor. Hayatında bir tek
    ihtiyaç sahibinin dahi yüzünü güldürmemiş en cimri bir insan bile,
    çocuklarına yaptığı masraflar dolayısıyla sadaka sevabına nail olur.
    54 AHMED KALKAN
    Çocuk yine bir lütuftur; çünkü anne ve babası ona, nereden gelip
    nereye gittiğini, bu dünya hayatında vazifesinin ne olduğunu güzelce
    anlattıkları takdirde tebliğ ve irşad şerefinden hisse sahibi olur. O
    çocuğun bir ömür boyu işleyeceği bütün güzel amellerinden bir pay
    alırlar, sevabına ortak olur. Bir nevi ölümsüzleşir hayırlı evlât yetiştiren
    ebeveyn, sevap kazanmaya öldükten sonra da devam eder; akan,
    sürekli bir sadakadır müslümanca yetiştirilen çocuk.
    Çocuk, diğer yönüyle de bir azap vesilesidir. Zira ebeveyni o
    İlâhî emânete Rabbini güzelce tanıtmadıkları, terbiyesine yeterince
    dikkat etmedikleri takdirde, onun işleyeceği günahlardan sorumlu
    tutulacaktır. Yine, onun dünyevî mutluluğu adına, bazen kendi âhiretlerini
    tehlikeye atıp, meşrû olmayan kazanç yollarına teşebbüs
    etmelerinden dolayı evlatla sınavı kaybedebilir. “Ey iman edenler!
    Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu cehennem ateşinden koruyun. Onun
    yakıtı insanlar ve taşlardır.” ;[148] “Doğrusu, mallarınız ve evlatlarınız
    bir fitne/sınavdır.”[149] Her konuda olduğu gibi, aile yönetimi
    ve çocuk yetiştirme konusunda da örneğimiz Allah rasûlü’nün bu
    konudaki sorumluluğumuzu hatırlatan hadisi meşhurdur: “Hepiniz
    çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden (idare ettiğiniz kimselerden)
    sorumlusunuz.” [150]
    İnançlar, değerler, gelenekler ve iyi alışkanlıklar, daha çok aile
    içinde kazanılır. Çünkü çocuğun şahsiyetini kazandığı devre, aile
    içinde geçer. Onun en çok sevdiği, inandığı, güvendiği ve özendiği
    ideal tip, anne ve babadır. Sağlam bir iman ve ahlâk düzeninin hakim
    olduğu ailenin çocuklarına verdiğini hiçbir okul ve kurum veremez.
    Buna karşılık, inanç ve ahlâk yönünden bozulmuş ailelerin oluşturduğu
    toplumlar, dünya ve âhiret azâbının davetçileridir.
    Çocuk dünyaya gelince çocuğa ilk bant kaydı yapılacak; kulaklarına
    ezan okunacak ve kamet getirilecek. Müslümanlar, bin dört
    yüz senedir bu sünneti yaşarken bir kısım geri zekâlılar, “bir gün-
    [148] 66/Tahrîm, 6
    [149] 64/Teğâbün, 15
    [150] Buhârî, Cum’a 11; Müslim, İmâre 20
    55
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    lük çocuk, ezanı duyar mı? Ne anlamsız şey bu yapılan?” diyorlardı.
    Ama günümüz ilmi, bir günlük çocuğun değil; ana karnındakinin
    bile duyduğunu söylüyor. “Duyduğu kelimeler, şuur altına yerleşir”
    diyor.
    İşte biz, bir günlük çocuğun kulağına ezan okuyoruz. “Allahu
    Ekber = En büyük Allah’tır diyoruz. Çocuk büyüyünce yöneticilerin
    “en büyük benim” sözüne kanmasın, en büyük olanın ne futbol takımları,
    ne mal-mülk ve para, ne makam, ne şan olmadığını dünyaya
    adım attığı gün idrak etsin ve fıtratı bozulmasın diye ezan okuyoruz.
    Allahu Ekber’le adım atılan dünyaya, cenaze namazında yine Allahu
    Ekber’le veda edileceğinden; bu iki kapı arasındaki yolculukta her
    konuda en büyük olanın Allah olduğu bilinci yer etsin istiyoruz.
    Peygamber Efendimiz (s.a.s.): “Her doğan çocuk, İslâm fıtratı
    üzerine doğar. Anne babası onu yahûdi, hıristiyan veya mecusi (hatta
    müşrik) yapar.” [151] buyuruyor. “Müslüman yapar” demiyor. Çünkü
    çocuk zaten müslüman. Onun içindir ki İslâm dini, dünyadaki bütün
    çocukları müslüman kabul eder.
    Çocuğa sıhhat vermek için çalışmayız, o doğuştandır. Bizim,
    sıhhati bozacak zararlı hava, yiyecek, içecek ve giyeceklerden koruduğumuz
    gibi çocuğun fıtratında getirdiği İslâm’ı bozacak etkenlerden
    de çocuğumuzu korumamız gerekir. Çocuğun en güçlü eğitimi,
    aileden aldığı eğitimdir. Çünkü ailedeki eğitim, yirmi dört saat devam
    eder. Okullar, daha çok öğretim yeri olsa bile terbiye, ahlâk, duygu
    eğitimi en köklü şekilde ailede kazanılabilir. Günümüzde okullarda
    öğretilenlerin de, öğretilmesi gereken doğrular olup olmadığı müslümanca
    değerlendirilmeli, evde yanlışlar tashih edilmeli, küfür ve şirk
    mikropları bünyede büyüyüp yerleşmeden temizlenmelidir. Unutmamalıyız
    ki, yaşlıyken öğrenilenler, su üzerine yazılan yazıya benzese
    de; çocukken öğrenilenler, mermer üzerine yazılan yazı gibidir.
    İslâm’da çocuk sahibi olmak, büyük sorumluluk gerektiren bir
    durum olarak değerlendirilmiştir. Çocuğun dünya ve âhiret mutlu-
    [151] Buhâri, Cenaiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22-25
    56 AHMED KALKAN
    luğunu gözetmek, onu dünyaya getiren insanların önemle üzerinde
    durmaları gereken bir konudur. İslâmiyet, bu hususta birinci derecede
    babayı sorumlu tutar. Anne de bu sorumluluğa ortaktır. Ailenin iç
    düzeniyle birlikte çocukların bakım ve yetiştirilmesi, onun sorumluluk
    alanına girmektedir.[152] Bu sorumluluğun çocuk açısından sonucu,
    onun ana baba üzerinde bazı haklara sahip olmasıdır.
    NIMETTEN BELÂYA; ÇOCUKLARIN
    FITNE OLMASI
    Evlât, yani çocuklar Allah’ın lutfu, fânî dünyanın süsü, âilenin çimentosu,
    ana ve babanın gözbebeğidir.;[153] “Mal ve oğullar, dünya
    hayatının süsüdür...”[154]
    Dünyada ana-babası için en değerli nimet ve mutluluklardan
    olan hayırlı çocuklar, âhirette de ebeveynleriyle beraber olacaklardır:
    “Kendileri iman edip zürriyetleri de imanda kendilerine uyan
    kimselerin zürriyetlerini de kendilerine katmışızdır; kendi sevaplarından
    da hiçbir şey eksiltmemişizdir. Herkes kendi kazandığına bağlıdır.”[
    155]
    Yüce Allah, âhirette sâlih mü’minleri cennete sokacağı gibi,
    kendileri gibi iman eden çocuklarını da kendileriyle beraber cennete
    sokacaktır. Böylece dünyada inanç ve gönül birliği içinde olanlar,
    âhirette de beraber olacaklardır. Şayet kendileri orada çocuklarından
    ayrı olsalar, yerleri ne kadar cennet olsa da yine ayrılık hasreti çekerler.
    Oysa orada üzüntü olmaz. Sefâ yerinde cefâ yoktur. Onun için
    Allah Teâlâ, orada mü’minleri yalnız bırakmaz, çocuklarını da yanlarına
    verir. Ancak bunun şartı, çocuklarının da kendileri gibi iman
    etmiş ve sâlih ameller işlemiş kimseler olmasıdır. Aksi takdirde sâlih
    [152] Bak. Buhâri, Rikak 17; Müslim, İmâre 5
    [153] 3/Âl-i İmrân, 14; 42/Şûrâ, 49-50
    [154] 18/Kehf, 46
    [155] 52/Tûr, 21
    57
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    ile fâcir, baba-oğul da olsa bir araya gelmiş olur ve rûhî bağ kalkar.
    Nitekim Nûh’un (a.s.) oğlu kendi âilesinden sayılmamıştır.[156] İ şte
    Tûr sûresindeki âyetin sonunda “Herkes kendi kazandığına bağlıdır.”
    Ifâdesi, âhiret ödülünün, babaların/ataların salâhıyla değil; herkesin
    kendi imanı ve güzel eylemleriyle kazanılacağına işâret etmektedir.
    Ra’d sûresinde de bu durum şöyle açıklanır:“Adn cennetlerine girerler.
    Babalarından, eşlerinden ve çocuklarından olan sâlih/iyi olanlar
    da kendileriyle beraber olur. Melekler de her kapıdan yanlarına varırlar.”[
    157] âyetinde de sâlih mü’minlerin sâlih olan baba, eş ve çocuklarının
    da kendileriyle beraber olacağını vurgulamaktadır.
    Bütün bunlarla birlikte; insana emânet olarak verilen mallar ve
    çocuklar da onlar için bir fitnedir, deneme ve sınama aracıdır. Mala
    ve çocuğa olan tutku ve aşırı ilgi, kişiyi Allah yolundan, O’na kulluk
    ve ibâdetten alıkoyabilir. İnsan mal ve dünyalıklar peşinde koşarken
    Rabbine karşı görevlerini unutabilir. Hatta malla şımarabilir, kibirlenir
    ve haddi aşabilir. Malın helâlinden kazanılması ve yine helâl yollarda
    harcanması, mal üzerinde hakkı olanların haklarının verilmesi
    İslâm’ın getirdiği ölçülerdir. Bu açıdan mal insan için denemedir. Evlâtların
    fitne/sınav olması da buna benzer. Allah’ın çocuk nasip ettiği
    anne ve babalar için, çocuklarını fıtratlarına uygun olarak terbiye etmek,
    onları sâlih insan olarak yetiştirmek, en önemli görevlerdendir.
    Mala ve çocuklara karşı olan tutku, onları ve âileyi koruma ve
    kollama duygusu, insanı bazen adâletten uzaklaştırabilir, haddi aşıp
    haksızlık yapmaya sürükleyebilir. Böyle yapmak da ilâhî ölçülerden
    sapma sonucunu doğurur. Bu da insan için bir fitnedir. “Ey iman
    edenler! Mallarınız ve çocuklarınız birer fitnedir (imtihandır). Allah’a
    gelince; büyük mükâfat O’nun yanındadır.” [158]
    İnsanları, çoğu zaman Allah’ı anmaktan, O’nun yolunda cihad
    etmekten alıkoyan en önemli iki dünya meyvesi; birincisi servet, di-
    [156] 11/Hûd, 46
    [157] 13/Ra’d, 23
    [158] 8/Enfâl, 28; Ayrıca Bak. 64/Teğâbûn, 14-15; Malların ve çocukların deneme sebebi olduğunu
    “belâ” kelimesiyle ifâde eden âyetler için Bak. 3/Âl-i İmrân, 186; 5/Mâide, 48; 6/En’âm, 165
    58 AHMED KALKAN
    ğeri de sahip olunan evlâttır. Bu iki varlığı elden kaçırmama uğruna
    pek çok fedâkârlığa katlanır insan. Meşrû çizgide olduğu sürece buna
    zorunludur da. Fakat Allah’a ait sorumlulukların terkedilmesine sebep
    olursa elbette ebedî mükâfatı kaybetmiş olur. Allah için sevme
    ile Allah’a rağmen sevmenin açığa çıktığı, Allah rızâsı için sevme ve
    bunları emânet ve imtihan bilme ile, Allah’ı sever gibi sevme ve Allah’ın
    rızâsına onları tercih etme sınavı, en net biçimde bu iki şeyde
    ortaya çıkar.
    Mal ve evlât birer sınavdır; bunlar insanın bozulmasına, doğru
    yoldan şaşıp sapmasına neden olabilir. Kur’an’da mal ve evlât tutkusunun,
    yani hep çocuklarının geleceğini, bunun için mal çoğaltmayı
    düşünmenin, insanı doğru yoldan saptırabileceği; malı ve evlâdı olduğu
    halde doğruluktan ayrılmayan kimselerin ise ödüllendirileceği
    belirtiliyor.[159] Mal ve evlât düşkünlüğü, kendisini doğru yoldan çıkarıp
    haksızlığa düşürüdüğü kimse, sınavı kaybeder, büyük ziyana
    uğrar.
    Günümüzde bu durumu nice ana-babada görüyoruz. Adam, ibâdetlerine
    bile zaman ayıramayacak kadar geçim için çalışırken, nice
    haram kazanca dalarken çoğunlukla gösterdiği sebep “çocuklar için,
    onlar yüzünden”dir. “Ne yapalım, arkada evlâd u ıyâl var” denilir.
    Aslında bunlar sebepten ziyâde, şeytanın mâzeret gibi, hatta güzel
    fedâkârlık olarak gösterdiği bahanelerden ibârettir. Evlenmeden, çoluk-
    çocuk sahibi olmadan dâvâ adamı olan nice gençler, bir bakıyorsunuz
    kaybolmuş, evleri kendilerine mezar haline gelmiş. Ya da fakir
    veya orta halli iken dâvâ bilincine sahip fedâkârca gayretler içindeki
    nice müslüman, paralanınca paramparça paralanmış. Parayı sadece
    cebine değil, kalbine de koymuş, dâvâyı da bir kenara bırakmış, hatta
    nice haramlara dalmış. Mal, eş ve evlât imtihanları, insanın mayasındaki
    yapıyı ortaya çıkaran önemli testlerdir.
    Kur’an, insanları Allah’tan korkmaya, babanın çocuğu için,
    çocuğun da babası için fidye verip onu cezâdan kurtaramayacağı;
    hiç kimsenin, başkasına bir yarar sağlayamayacağı, başkasını ateş
    [159] 8/Enfâl, 28
    59
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    azâbından kurtaramayacağı âhiret gününden çekinmeye çağırır.[160]
    Herkes, âhirette hak ettiği cezâyı çekeceği için, Kur’an mü’minleri
    bu geçici dünyaya aldanmamaları husûsunda uyarır: “Dünya hayatı
    sizi aldatmasın, o çok aldatıcı sizi aldatmasın!” [161]Bu “ğarûr -çok
    aldatan-”, ya insana çekici görünen dünyadır, yahut şeytandır. Müfessirlerin
    genel kanısı bunun şeytan olduğu yönündedir. Tabii şeytan
    da insanı dünya tutkusuna, mal ve evlât hırsına düşürerek, fakirlikten
    korkutup cimriliği sevdirerek aldatır.
    Allah, iman edenlere, dünya malının ve çocuklarının, kendilerini
    Allah’ı zikretmekten (hatırlayıp anmak ve kulluk yapmaktan)
    alıkoyup mahvetmemesine dikkat etmelerini emrediyor ve Allah’ı
    düşünmeyenlerin, ebedî ziyana uğrayacaklarını vurguluyor. [162]Teğâbün
    sûresinde de mü’minlere, eşlerinden ve çocuklarından bazılarının,
    kendilerine düşman olduğu, onlardan sakınmaları, onlara karşı
    dikkatli davranmakla beraber hoşgörülü olmaları; onları bağışladıkları
    takdirde Allah’ın da kendilerini bağışlayacağı bildiriliyor.[163] Bu
    âyetin devamında da, malların ve çocukların birer fitne/sınav olduğu,
    ödülün ise Allah katında bulunduğu vurgulanır.
    Burada[164] dikkat edilecek husus; “min” cer harfinin, “bazı” anlamına
    geldiğidir. Yani âyette eşlerin ve çocukların hepsinin değil;
    bazılarının insana düşman olduğu bildirilmektedir. Gerçekten bilerek
    veya bilmeyerek kocasına veya karısına çok kötülük eden, onun
    üstüne dost tutan, hatta dostuyla birlik olup kocasını öldüren kadınlar
    veya karısını kesen, öldüren kocalar vardır. Burada hitap geneldir;
    kadını da erkeği de kapsar. Bütün iman edenlere hitap edilmektedir.
    Kasıt sadece erkekler değil; tüm mü’minlerdir. Bundan dolayı
    âyeti sadece erkekler açısından anlayıp öyle değerlendirmek yanlış
    olur. Kocasına çok kötü davranan kadınlar olduğu gibi; karısına çok
    kötülük yapan erkekler de vardır. Fakat aile reisi koca olduğu ve ço-
    [160] 31/Lokman, 33, 3/Âl-i İmrân, 10
    [161] 31/Lokman, 33
    [162] 63/Münâfıkun, 9
    [163] 64/Teğâbün, 14-15
    [164] 64/Teğâbün, 14’de
    60 AHMED KALKAN
    cukların durumundan daha çok baba sorumlu olduğu için Arapça’nın
    tağlîb buralı gereği, erkeklere hitap kipi seçilmiş ise de bu hitap kadınları
    da kapsar. Aynen “Ey iman edenler! Namaza durmak istediğiniz
    zaman yüzlerinizi yıkayınız...”[165] âyeti ve benzeri erkek hitap
    kipiyle kullanıldığı halde kadınları da kapsayan hüküm, vaad ve vaîd
    âyetleri gibi. Bu bakımdan her iki cinsi ifâde etmesi için âyet metninde
    geçen “zevc” kelimesinin çoğulu “ezvâc” kelimesini, “eşler”
    olarak meallendirmek daha doğru olur kanaatindeyiz. Arapçadaki
    “zevc”in karşılığı olan “eş”, hem kadını, hem erkeği kapsar. Erkek
    kadının zevci (eşi), kadın da erkeğin zevci (eşi)dir.
    Çocuklardan da öylesi var ki, ana-babasının doğru yolundan ayrılır;
    onları üzer, mallarını yer, ihtiyarladıklarında onları kapı dışarı
    eder, kendi evlerinde huzuru yok edeceğini düşünerek huzurevlerine
    terk eder, ya da değişik zorluklar içinde bırakır. İşte bunlar, insana
    düşman olan çoluk çocuktur. Kişi kendisine dikkat etmeli, yolunda
    olmayan eş ve çocuklarının kötülüklerinden sakınmalıdır. İnsan,
    eşinin ve çocuklarının hareketlerine dikkat etmelidir, ama onlardan
    bütün bütün de uzaklaşmamalıdır. Onların hatalarını affetmelidir.
    Yoksa âilede dirlik ve düzenlik kalmaz. İşte bunun için âyetin sonunda
    “Eğer affeder, hoşgörür, bağışlarsanız, Allah da bağışlayan,
    merhamet edendir (affedenleri O da affeder).” [166] buyurmaktadır.[167]
    Bu âyetlerde Cenâb-ı Hak, dikkat edin, mallarınız ve çocuklarınız
    sizi meftûn edip Allah yolundan saptırmasınlar demektedir. Bunlar
    sizin için birer imtihan sebebidir. Onlarla ilişkilerinizi Allah’ın
    istediği şekilde mi ayarlıyorsunuz, başka ölçü(süzlük)lere göre mi?
    Denenmekte, sınanmakta olduğunuzu unutmayın. Mal ve çocuklarla
    ilişkilerinizi Allah’ın istediği şekilde ayarlayın da imtihanı kaybetmeyin.
    Sakın mal tutkunuz, çoluk-çocuk derdiniz sizi Allah’a kulluktan
    ayırmasın.
    Fitne; herhangi bir madeni içindeki katkı maddeleri, curufları
    [165] 5/Mâide, 6
    [166] 64/Teğâbün, 14
    [167] S. Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, 5/543-545
    61
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    ayrılsın diye potaya atmak ve eritmek, arıtmak demektir. Demek ki,
    bizler de çoluk-çocuk sahibi olmakla, malk-mülk sahibi olmakla bir
    potadan geçiriliyoruz. Bunlarla ilgili Allah’ın yasalarına, bunların
    hukukuna riâyet edip etmeyeceğimiz konusunda denenmekteyiz.
    “Madem ki bunlar bizim için bir imtihan konusudur, öyleyse bunlara
    hiç sahip olmayalım da imtihanda başarılı çıkalım” demeye, Allah’ın
    imtihanından kaçmaya da hakkımız yoktur. Bazı insanlar, “bu devirde
    dosdoğru çocuk yetiştirmek zor, hatta mümkün değil” diyerek
    çocuk imtihanından kaçıyorlar; bu doğru değildir. Bu hayatı eşle, çocukla,
    malla yaşamamız da bir Allah yasasıdır. Yani müslüman helâl
    bir şekilde rızık peşinde, evlâd u ıyâl peşinde olacak, ama âhireti
    unutmayacak, kırmızı çizgileri ihlâl etmeyecektir.
    64/Teğâbün sûresi, 14. âyette de eşlerimizin ve çoluk çocuklarımızın
    bize düşman olma ihtimali olduğu, bazılarının böyle olduğunu
    vurgular. Eğer mallarımız, eşlerimiz ve çocuklarımız bizi Allah’a
    kulluk yolundan alıkoyuyorlarsa, kulluğumuza engel olabilecek bir
    noktaya gelmişlerse, onlar yüzünden kulluğumuz engelleniyor ve
    cenneti kaybetmeye doğru gidiyorsak, işte o andan itibaren anlayoruz
    ki onlar bizim düşmanımız olmaya başlamışlardır. Eğer kadınsa
    kocası, kocaysa karısı, babaysa evlâdı, evlâtsa babası insanı Rabbine
    kulluktan, onu cennete gitmekten engelleyecek bir noktaya gelmişlerse
    kesinlikle bilelim ki onlar o kişinin düşmanıdırlar. Eğer insan,
    kendi kendini hayırdan şerre, kulluktan isyana, cennetten cehenneme
    doğru götürmeye başladıysa, hevâsına/keyfine tâbi oluyor, hatta
    hevâsını tanrılaştırmaya kalkıyorsa, insan kendi kendisinin düşmanı
    olmaya başlamış demektir. Kur’an buna insanın kendine zulmetmesi,
    kendine yazık etmesi der.
    Kimi insanlar ana-babalarıyla, kimileri çocuklarıyla, bazıları
    eşleriyle, bazıları da malın yokluğu veya çokluğuyla imtihan olmaktadır.
    Allah’a kulluk yolunda yürüyen mü’min bir kocaya, aksi istikamette
    yürüyen karısı ve çocukları veya Allah’a itaate yönelmiş
    mü’mine bir kadına, aksi istikamette yürüyen kocası ve çocukları
    büyük engeller ve problemler çıkarabilmekdir. Müslüman olduklarını
    iddia ettikleri halde bu toplumdaki bireylerin çoğu, Allah’a kulluğu
    birinci plana almış, dünya zevk ve sefâsını ikinci plana atmış
    62 AHMED KALKAN
    bir erkeğe karşı hanımı ve çocukları, yakın akrabaları, büyük bir talihsizlik
    olarak bakarlar. Öyle ki kocalarını, babalarını cehenneme
    gönderme pahasına da olsa bu dünyada kendilerine refah ve zenginlik
    içinde bir dünya sunmasını beklerler. Nice adamlar, bu beklenti ve
    ısrarlı talepden dolayı Allah’ın hududunu çiğnemekte, eş veya çocuk
    fitnesinden dolayı haramlara bulaşmaktadır. Yine, Allah’a kulluğu
    birinci plana çıkarmış pek çok mü’mine hanımın, kocaları ve çocukları
    tarafından hayatları zindan edildiği görülmektedir. Allah için cihada
    çıkacak, infak edecek, dâvâ için koşturacak, tebliğ edecek nice
    adamın önünde en büyük engel, ilk gençliğinde babaları, sonra da
    hanım ve çocuklarıdır.
    Sadece imtihan olunan eşler ve çocuklar tarafından istikametten
    saptırılmamakla da iş bitmemektedir. Aynı zamanda kişiye emânet
    olarak verilmiş eş ve çocuklarına karşı tavırlarıyla da insan imtihan
    olmaktadır. Onlarla hukukunu Allah’ın istediği tarzda yapıp yapmadığı,
    onları Allah’ın çizgisine çekmeye çalışıp çalışmadığı, onları
    müslümanca eğitip kulluk programına çekmeye çalışıp çalışmadığıyla
    da insanlar sınanmaktadır.
    Varlığıyla yokluğuyla, azlığıyla çokluğuyla, bilelim ki mallarımız,
    mülklerimiz, oğullarımız, kızlarımız bir imtihandır. Rabbimiz
    bu verdikleriyle bizi sürekti denemektedir. Mallarımız, paralarımız
    konusunda, oğullarımız ve kızlarımız konusunda cennete gidebilmenin
    hesabını doğru yapmalıyız. Bunlarla ilişkilerimizi Allah’ın istediği
    şekle koyamazsak, biz mala değil, mal bize sahip olursa, sahip
    olduğumuz dünya nimetleri ve âilemiz bize Allah’ı, âhireti, Allah’ın
    hesabını unutturursa, Allah korusun bu imtihanı kaybettik demektir.
    Bize verilen nimetlerin esas sahibini unutup, Karun gibi, bunları sadece
    kendi yeteneklerimizle elde ettiğimizi düşünürsek, emânet bilincine,
    sorumluluk şuuruna sahip olmazsak, sahip olduklarımızı imtihan
    sebebi değil de gâye olarak görmeye başlarsak sınavı kaybettik
    demektir. Ama biz onlara karşı yapabileceğimiz tüm görevlerimizi
    yapar da buna rağmen onlar yola gelmezlerse, o zaman elbette bin
    onlardan sorumlu tutulacak değiliz. Meselâ Nûh (a.s.) hanımı ve oğlu
    ile imtihana tâbi tutuldu. Bu büyük peygamber, hanımını ve oğlunu
    müslümanlaştırabilmek için çok uğraştı, tüm yapabileceklerini yap63
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    tı, ama hidâyet Allah’ın yanında olduğu ve bazı insanlar peygamber
    yakını olduğu halde bile irâdelerini kötüye yönelik kullandıkları için
    Rabbimiz onu hesaba çekmeyecektir. [168]
    İnsan, içinde bulunduğu durum itibarıyla pek çok yönden imtihan
    edilir. Bu denemeler, genelde insanın zayıf yönlerine yöneliktir.
    Çünkü düşkünlük, zâfiyet/zayıflık, irâdenin en çok zorlandığı husustur.
    İnsan, bazen bu zayıf yönlerinden mala olan düşkünlüğüyle, onu
    elinde tutmanın hırsı ile deneniyor. Bu deneme de iki yönlüdür. Bir
    yönü yokluk, sıkıntı ve zorluklardır. İnsanın sabrının ölçüldüğü bu
    hususlarda insanların başarılı olması ihtimali, ikinci yönü ile denenmesinden
    daha fazladır. Bu ikinci yönü, zenginlik, servet veya varlıktır.
    Bu nimetlere sahip olan insan, diğerine oranla daha zor durumda
    kalır. Meşakkat daha çoktur. Servetin ve varlığın insanda meydana
    getireceği rehâvet, insan direncini ve sabrını kemirebilir. Yoklukta
    yokluğa karşı göstereceği direnç ve sabrı, varlıkta varlığın gitme endişe
    ve telâşı içerisinde gösteremeyebilir. İnsan düşüncesinde mal
    hırsı ve evlât sevgisi şahsiyette aşınma meydana getirmişse, bu zaafı
    telâfi etmesi çok zor olur. Olayın zorluğundan dolayıdır ki, verdiği
    mücâdelenin karşılığında, âyetin devamında belirtildiği gibi “ecir”
    değil; özellikle altı çizilerek vaad edilmiş olarak “büyük ecir” vardır.
    İnsanlar, genellikle zorlukların bir sınav olduğunu, varlığın ise sadece
    lütuf olduğunu zannederler. Halbuki, varlık, sağlık, nimet bolluğu
    ile yapılan sınav, diğerinden çok daha zordur.
    Allah’ın (c.c.) insanlara verdiği hem iyilikler, hem de kötülükler
    birer deneme (fitne) aracıdır.[169] İ nsan nimetlere karşı şükürle; zorluk,
    darlık ve belâlara karşı sabırla denenir. Fakat insan çoğu zaman
    nankörlük yapar. Üstesinden gelemeyeceği bir sıkıntıyla karşılaşınca
    hemen Rabbine yalvarır. Geniş bir nimete, mala ve zenginliğe kavuşunca
    da kibirlenir, malını kendi bilgisi ve kurnazlığıyla elde ettiğini
    zanneder. Böyle bir tavra karşı Kur’an şu açıklamayı yapıyor: “...
    Hayır o bir fitnedir (imtihandır), fakat çokları bunu bilmiyorlar.”[170]
    [168] Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an, 7/298-300
    [169] 21/Enbiyâ, 35
    [170] 39/Zümer, 49
    64 AHMED KALKAN
    Rabbimizin dünya nimetlerini ve dünyaya ait bütün göz kamaştırıcı
    güzellikleri insanların hizmetine sunması, bir deneme sebebidir.
    Ancak inanan kişi bu geçici güzelliklere ve zenginliklere aldanmamalı.
    Çünkü Allah’ın katındaki güzellikler, ya da iman edip sâlih
    amel işleyen kulları için hazırladıkları daha çok ve daha kalıcıdır.[171]
    Dünya nimetlerinin fitne/deneme olarak nitelendirilmesi insan için
    eğitici bir hatırlatmadır. O, insanın iç kuvvetlerini geliştirir, dikkatini
    keskinleştirir, yaşadığı realitenin boyutlarını kavramasına yardımcı
    olmak üzere onu uyarır. Kur’an, varlığı âyetler (ibret ve işaretler) olarak
    değerlendirir ve nimetleri bile bu bağlamda fitne olarak nitelendirir.
    Fitne, gerçek olanı sahte olandan, iyi olanı kötü olandan, kirliyi
    temiz olandan ayırmak olduğuna göre, hayatın akışında olumlu ve
    olumsuz tarafıyla ortaya çıkabilir. Kur’an’ın işaret ettiği gibi insan
    bazen risk taşıyan, mal, mülk, evlât ve sağlık gibi nimetlerle, bazen
    de yokluk, hastalık, şeytan ve düşman saldırısı gibi şeylerle denemeye
    uğratılır. Bu bakımdan çekilen zorluk, mal, zulüm, kadın, çocuk,
    saptırma, azap, silâhlı çatışma, kalbe gelen vesvese gibi şeylerin hepsi
    de fitnedir. Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Onlardan bazı zümrelere,
    kendilerini denemek (fitneye uğratmak) için verdiğimiz dünya
    hayatının süsüne gözlerini dikme. Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha
    süreklidir.”[172]
    Kur’an, insanın imandaki samimiyetini denemek için hayır ve
    şer ile imtihan olunduğunu haber veriyor.[173] İnsan, hayatın geçici
    güzellikleriyle de sınava çekilir.[174] Mal ve evlât, insan için bir fitnedir,
    deneme aracıdır.[175] Bol rızık ve verilen nimetler birer fitne olduğu
    gibi,[176] başa gelen üzüntü ve kederler, [177]belâ ve musîbetler de
    [171] 20/Tâhâ, 131
    [172] 20/Tâhâ, 131
    [173] 21/Enbiyâ, 35
    [174] 20/Tâhâ, 131
    [175] 8/Enfâl, 28; 64/Teğâbün, 15
    [176] 39/Zümer, 49
    [177] 20/Tâhâ, 40
    65
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    birer fitnedir.[178] İnsanlardan bazılarına Allah’tan gelen rızık, iman
    ve mağfiret gibi iyiliklerin sebebini bilmek mümkün olmayabilir. Allah
    (c.c.) bu şekilde insanları birbiriyle deniyor ve şükredenlerin belli
    olmasını istiyor.[179]
    Dinde iki yüzlü davranan münâfıklar, çeşitli olaylarla, ibret almaları
    ve hatalarını terk etmeleri için sürekli denenirler. Ancak onlar
    çoğu zaman bu fitnenin (denemenin) farkında olmazlar. [180]Allah
    (c.c.) doğru yola giren kimseler için rızkı bollaştırır. Bunun sebebi de,
    onların şükredip şükretmeyeceklerini, takvâ sahibi olup olmayacaklarını
    denemektir.[181]
    Kur’an şöyle buyuruyor: “(Ey Muhammed) Biz senden önce de
    yiyip içen, çarşıda pazarda dolaşan (ölümlü) insanların dışında kimseyi
    elçi olarak göndermedik. (Böyle yaparak ey insanlar), kiminizi
    kiminiz için fitne/sınama vesilesi kıldık (ki), sabredecek misiniz?
    (Bunu kendiniz de göresiniz; yoksa) Allah zaten her şeyi olduğu gibi
    görmektedir.” [182] Bu âyet; yalnızca peygamberlerin değil; her insanın
    toplumsal varlığı ile diğer kimseler için, onların ahlâkî tercih ve
    kavrayışlarının ortaya çıkmasını sağlayan bir deneme aracı olduğuna
    işaret etmektedir. Buna göre âyete şu anlamı vermek yanlış olmayacaktır:
    “Sizin hepinizi birbiriniz için bir imtihan vesilesi kıldık.”[183]
    Hayat, tekâmül yolunda ilerlemek ise, fitnelerin peş peşe sıralanması
    doğaldır. Her toplum bir başkası için, her insan bir başka kimse
    için, onun durumunun ve tercihlerinin ortaya çıkması açısından bir
    fitne aracı olabilir.
    Kur’an’ın bildirdiği fitneye dair tespit edilen temel hususları
    özetlersek; baskı ve şiddet, zulüm, güvenliği tehdit eden veya güven-
    [178] 9/Tevbe, 126; 22/Hacc, 11
    [179] 6/En’âm, 53
    [180] 9/Tevbe, 126
    [181] 72/Cinn, 16-17
    [182] 25/Furkan, 20
    [183] Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, 2/730
    66 AHMED KALKAN
    liği olmayan ortam, küfür, şirk ve tuğyan, iç kargaşa ve karışıklık, idrâk
    yeteneğinin kaybolması, toplumu kuşatan belâ ve musîbet, bazen
    varlık ve servet ve bazen de yokluk ve sıkıntılarla denenme gibi bazı
    durumlarda ferde, bazı durumlarda da topluma yönelik olayları fitne
    olarak vasıflandırırız. Ancak bir de bunların tümünü kapsayan fitne
    var ki, o da soyut anlamı ile “sınav”dır; yani özellikle insanın varlık
    sebebi olan fitne. Allah’ın dışında ve O’nun yarattığı bütün eşya,
    canlı cansız, akıllı akılsız varlıklar bir denemedir; insana yönelik bir
    deneme. Diğer fitne türleri ise bu denemenin başarılı olup olmamasından
    doğan olaylardır.[184]
    İnsanlardan bazıları gerçek bir şekilde değil de, iman-küfür sınırındaymışcasına
    ibâdet eder. Kendisine Allah’tan bir ‘hayr’ dokundumu,
    bununla sevinir. Ancak, başına hikmetin gereği bir fitne (belâ
    veya deneme) geldiği zaman yüz üstü döner gider. Böyleleri dünyayı
    da âhireti de kaybederler.[185] Peygamber’in dâveti sıradan bir insanın
    dâveti gibi değildir. Onun dâvetine uymamazlık edilemez, emrine
    karşı gelinemez: “...Rasûl’ün emrine aykırı davrananlar, kendilerine
    bir belânın (fitnenin) çarpmasından, yahut onlara acı bir azâbın uğramasından
    sakınsınlar.” [186]
    “Öyle bir fitneden sakının ki, o sadece sizden zâlim olanlara
    isâbet etmekle kalmaz (herkese sirâyet ve tüm halkı perişan eder).
    Bilin ki Allah’ın azâbı şiddetlidir.”[187] Fitne, imtihan, ya da belâ...
    İçindeki bir grubun ne şekilde olursa olsun, zulüm işlemesine hoşgörü
    ile bakan, zâlimlerin karşısına dikilmeyen, bozguncuların yoluna
    engel olmayan bir toplum, zâlimlerin ve bozguncuların cezasını hak
    eden bir toplumdur. Zulüm, bozgunculuk ve kötülük yaygınlık kazanırken,
    insanların hiçbir şey yapmadan yerlerinde oturmalarını İslâm
    asla hoş görmez. Zira İslâm, birtakım pratik yükümlülükler gerektiren
    bir hayat sistemidir. Kaldı ki, Allah’ın dinine uyulmadığını ve
    Allah’ın ilâhlığının rededilip yerine kulların tanrılığının yerleştirildi-
    [184] Geniş bilgi için bkz. Sâlih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitne Odakları, s. 45-90
    [185] 22/Hacc, 11
    [186] 24/Nûr, 63
    [187] 8/Enfâl, 25
    67
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    ğini gördüklerinde müslümanların sessiz kalmaları, bununla beraber
    Allah’ın, onları belâdan kurtamasını istemeleri, sünnetullaha ters bir
    arzu ve kabul olmayacak bir tavırdır.
    Mü’minlerin karşılaştıkları bütün güçlükler ve ellerinde bulunan
    bütün nimetler ve imkânlar birer fitne/deneme sebebidir. Günümüzde,
    eskiye oranla insanların ellerinde daha fazla imkân ve eşya
    var, daha fazla nimetlere sahipler. Eskiden karşılaşılan pek çok zorluklar
    ve darlıklar, yerini kolaylık ve konfora bıraktı. İşte bütün bu
    imkânlar ve nimetler birer fitnedir/imtihandır. Bazı müslümanların
    karşılaştıkları baskılar, işkenceler, zulümler, haksızlıklar birer fitnedir.
    Müslüman ülkelerin zorbalar, diktatörler, tâğutlar, zâlimler
    veya zulüm düzenleri tarafından ele geçirilmesi bir fitnedir. Onurlu
    mü’minlerin bu zorbalarla ve zâlimlerle mücâdele zorunda kalmaları,
    kendileri hakkında bir fitnedir, sınav sebebidir. Özellikle modern
    toplumlarda ortaya çıkan ve giderek bütün dünyaya yayılan; şirk,
    ilhad, ahlâksızlık, sapıklık, isyan ve günah rüzgârları birer fitnedir.
    Müslüman nesillerin karşı karşıya kaldığı inkârcılık, dünyalıklara
    aşırı derece bağlanma, Din’in emirleri karşısındaki duyarsızlıklar
    birer fitnedir. Müslümanların bölünmüşlüğü, fırka fırka olmaları,
    aralarındaki çekişmeler, müslüman ülkeler arasındaki yapay sınırlar
    birer fitnedir. Her bir müslüman; içinde bulunduğu şarta, elindeki nimete
    ve karşılaştığı güçlüğe göre fitneye uğratılıyor, denemeye tabi
    tutuluyor.
    Müslümana düşen, varlık tablosundaki âyetlerden, oluşlardan ve
    karşılaştığı fitne ve denemelerden ibret alması, Allah’tan gelen fitneyi
    kazanmaya çalışması ve bizzat kendisinin fitnelere sebep olmamasıdır.[
    188]
    Fitne konusunda söylenmesi gereken bir durum da, bunu itham
    olarak kullanmaktır. “Fitne çıkarıyor”, “fitneci” gibi suçlayıcı ifâdeler
    kullanırken, muhâtabın inancına ve yaşayışına çok dikkat edilmeli,
    bu ifâdeleri cihad eden samimi müslümanlara karşı -hatta onlar,
    [188] Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 216-218
    68 AHMED KALKAN
    beğenmediğimiz ve farklı metodlar benimsemiş olsalar bile- kullanmaktan
    şiddetle kaçınmalıdır. Hakkı haykırmak, tâğutlara ve tâğûtî
    düzenlere karşı çıkmak için gayret gösteren mü’minleri fitne çıkarmakla
    suçlayanlar; gerçek fitnecilerin ta kendileridir. Tüm fitnelerin
    kaynağı olan İslâm dışı sistemler içinde rahat ve refah içinde, ümmetin
    derdiyle dertlenmeden ve köklü değişim ve dönüşüm için uğraş
    vermeden gününü gün edenlerin bu tavırları, fitneye uğradıklarının
    göstergesidir. Fitne kazanını kaynatanlar, müşrikler, yahûdiler,
    münâfıklar ve bu sınıflardan birine destek verip onlara âlet olanlardır.
    İnsanı Allah yolundan alıkoyan ideoloji, düzen, yönetim, mal,
    evlât, âile, çevre, medya ve tâğutî kurumlar hep fitne unsurlarıdır.
    Tüm dünyadan fitneyi kaldırma, fitnenin kökünü kurutma
    hayali, planı, gayreti, cihadı ve savaşı içinde olanlara selâm olsun!
    “Ey mü’minler! Öyle bir fitneden sakının ki, o, sizden yalnızca
    zulmedenlere dokunmaz. Bilin ki gerçekten Allah, (ceza ile) sonuçlandırması
    pek şiddetli olandır.” [189]
    “Aramızdaki beyinsizlerin yaptıklarından dolayı bizi helâk eder
    misin (Allah’ım)? Bu senin fitnen/sınavından başka bir şey değildir.
    Bu imtihan aracılığıyla dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola
    iletirsin. Sen bizim velîmiz/dostumuzsun, bizi bağışla ve bize merhamet
    et, Sen bağışlayanların en hayırlısısın.” [190]
    AILEDE HAKLAR VE GÖREVLER
    Aile hayatı, tarafları günahlardan sakındırmak için büyük bir vesiledir.
    “Onlar (kadınlarınız) sizin için bir elbise, siz de onlar için bir elbise
    durumundasınız.”[191] Kadın ve erkek, müstakil olarak yarımdır,
    eksiktir, çıplaktır. Bu eksikliklerini birbirleriyle tamamlayacaklardır.
    Kadın ve erkeğin bu yardımlaşmayı şuurla ve helal yollarla yerine
    [189] 8/Enfâl, 25
    [190] 7/A’râf, 155
    [191] 2/Bakara suresi, 187
    69
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    getirmeleri gerekmektedir. “İyilikte ve takvâda (Allah’ın yasaklarından
    sakınma üzerinde) yardımlaşın. Günah işlemekte ve düşmanlık
    üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü Allah’ın cezası çetindir.”[
    192]
    Erkek olsun, kadın olsun her insanın dünyaya gönderiliş hikmeti,
    Kur’ân-ı Kerim’de “ibâdet” olarak açıklanıyor. İbâdet, yani kulluk
    yapmak, Allah’ın emirlerine uygun bir hayat geçirmek. İşte bu gayenin
    gerçekleşmesinde karı-koca birbirine yardımcı olacak, sevgilerini
    ispatlayacaklardır. Öyle ki, beraberlikleri ve mutlulukları, ölümle
    son bulmasın; ebediyyen devam etsin.
    Ailenin temel görevi, neslin çoğalmasına ve onların iyi yetiştirilip
    İslâm terbiyesiyle eğitilmesine imkân sağlaması ve eşlerin birbirlerine
    yardımcı olup ihtiyaç ve eksiklerini gidermeleri, birbirlerine
    sevgi, huzur ve sükûn sunabilmeleridir. Yalnız, unutulmamalıdır ki,
    bu dünya, âhiretin tarlası olduğuna göre, aile hayatından bu dünyada
    alınan rahat ve lezzet, ancak bir çekirdek hükmündedir. O çekirdek,
    gerektiği gibi beslenir, büyütülürse âhirette saadet ağacı olacak ve en
    mükemmel meyvelerini o âlemde verecektir. Cennet, bu dünyadan ne
    kadar yüce ise, o âlemde mü’min kadın ve erkeklerin bir arada ailece
    bulunmaktan alacakları zevk ve mutluluk da bu dünyadakinden o
    kadar mükemmeldir.
    Ailenin bu kadar önemli olmasından dolayı, dinimiz yuva kuracak
    gençlerin, birbirlerinin dinî ve ahlâkî durumlarını araştırmalarını
    emretmiştir. Peygamberimiz, eşlerin seçiminde geçici özelliklerden,
    fizikî güzelliklerden çok, inanç bütünlüğünün, olgun iman zenginliğinin
    ve ahlâkî soyluluğun tercih edilmesini ısrarla tavsiye etmiştir.
    Onun için, tevhîdî iman sahibi müslümanlar, kendileriyle yuva kurmayı
    düşündükleri eş adaylarında birinci özellik olarak sağlam bir
    imanı şart görmelidirler.
    Evliliğin gerçekleşmesinden itibaren karı-koca, Allah önünde
    birbirlerinin haklarına uymakla yükümlüdürler. Bu karşılıklı haklar
    [192] 5/Mâide, 2
    70 AHMED KALKAN
    âile reisliği hâriç, eşitlik esasına dayanır. Evlilik kadının şahsiyetini
    ortadan kaldırmaz, erkeğin hukukî ve sosyal kişiliği eşinin haklarını
    gölgelemez. Kadın kendi âile ismini taşıyabilir, kendine ait mallar
    üzerinde tam ve bağımsız bir tasarruf yetkisini kullanabilir.
    KARŞILIKLI HAK VE SORUMLULUKLAR
    Aile, sevgi ve fedâkârlık üzerine kurulan bir küçük devlettir. Eşler,
    evlâtlarını ve birbirlerini Allah’ın emaneti olarak görmek zorundadırlar.
    Emânete ihânet etmek, mü’minin değil; münâfığın özelliğidir.
    Mü’minler, sorumluluk bilincini kuşanarak kendi haklarından önce
    mes’uliyetini taşıdıkları kişilerin haklarını öncelikler. Zâlim olmayı
    büyük bir suç gördükleri gibi, mazlum olmaya da rızâ göstermez,
    onurlarına sahip çıkarlar. Ama zâlimlik ve mazlumluktan birini az da
    olsa tercihle karşı karşıya kaldıkları zaman mazlumluğun daha ehven
    olduğunu bilirler. O yüzden mü’min için sorumluluk ve görev bilinci,
    özgürlüğünden ve haklarından da önemlidir. Aile bireylerinin tartışma
    ve geçimsizliğinin temelinde, bu önceliği nefsin hevâsı doğrultusunda
    ters çevirmek ve böylece şeytana kapı açmak yatmaktadır.
    Sorumluluk bilinciyle davranmayan bireylerden oluşan aile, içinde
    yaşayanlara huzur yuvası ve mutluluk ocağı olmaktan çıkacak; zindana,
    yarış pistine, boks ringine, despot ve faşist devlete dönüşecektir.
    Kur’ân-ı Kerim’de gerek yaratılış, gerekse hak ve sorumluluklar
    yönünden erkeklerle eşit konumda olan bir kadın portresi çizilmektedir.
    Kadın, Allah’ın kulu olması bakımından erkekle eşit seviyededir;
    dinî hak ve sorumlulukları da aynı düzeydedir.[193]
    Karı-koca birbirlerine iyi niyet ve güzel ahlâk ile davranacaklardır.
    “İyileriniz, âilesine karşı iyi olandır...”[194] Ufak tefek huysuzluk,
    geçimsizlik ve kusurlara sabredecek, yuvanın yıkılmaması için
    tahammül göstereceklerdir: “...Kadınlara normal ve iyi davranın;
    [193] 3/Âl-i İmrân, 195; 9/Tevbe, 71
    [194] İbn Mâce, Nikâh 50
    71
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    onlarda hoşunuza gitmeyen bir şey olursa, belki bir şey hoşunuza
    gitmediği halde Allah onu birçok hayırla doldurmuştur.”[195] Anlaşmazlık
    büyürse hakeme başvurulacak, hakemler de âilenin devamını
    sağlayamazlarsa son çare olarak, usûlüne uygun “tedricî boşanma”
    sistemi uygulanacaktır.
    Kocanın karısı üzerindeki yetkileri de âile birliğini devam ettirme
    esâsına yöneliktir ve bununla sınırlıdır. İslâm’da kadın, kocası
    karşısında bağımsız bir kişiliğe sahip olduğu gibi, iktisâdî bakımdan
    da bağımsızdır.
    “Erkeklerin kadınlar üzerinde, kadınların da erkekler üzerinde
    hakları vardır. Yalnız erkekler için onlar üzerinde bir derece vardır”[
    196] buyurulmaktadır.
    Evlenme sırasında erkek kadına mehir adıyla belirli bir para veya
    mal öder veya ödeme borcu altına girer. İslâm hukukunda mehir, evlenecek
    kadının âilesine değil; bizzat kendisine verilir ve kadın diğer
    mallarında olduğu gibi onda da dilediği gibi tasarrufta bulunur.
    Mehrin amacı kadına iktisadî bir güç kazandırma ve boşanmanın
    sûiistimal edilmesini önlemektir. Özellikle boşanmalara sıkça başvurulduğu
    dönem ve bölgelerde yüksek tutulan ve çoğu kere boşanma
    ânında ödenmesi kararlaştırılan mehrin bu nevî sebepsiz boşanmalara
    önemli ölçüde engel olduğu bir gerçektir.
    İslâm’da âile esas itibarıyla tek evlilik (monogomi) üzerine kurulmuştur.
    Fakat belirli durumlarda kocanın dörde kadar evlenmesine
    izin verilmiştir. Ancak bunun bir emir değil; belirli şartlarla başvurulan
    bir ruhsat olduğu unutulmamalıdır. Böyle bir evliliğe izin veren
    Nisâ sûresinin 3. âyetinin devamında: “...Şâyet adâleti gözetmekten
    korkarsanız o zaman bir tane ile veya câriyenizle yetinin. Doğru yoldan
    ayrılmamak için bu daha elverişlidir”[197] buyrularak tek evlilik
    teşvik edilmiştir. Uygulamada müslüman toplumların genellikle tek
    [195] 4/Nisâ, 19
    [196] 2/Bakara, 228
    [197] 4/Nisâ, 3
    72 AHMED KALKAN
    evliliği tercih ettikleri, bazı zengin kimselerin ve tarımla uğraşanların
    çok evliliğe belirli ölçüde başvurdukları görülmektedir.
    İslâm dini, belirli şartlarla âile birliğinin bozulmasına müsâade
    etmiştir. Boşanma konusunda kabul edilen sistem, boşanmayı
    yozlaştıran yahûdi uygulamasıyla onu asla kabul etmeyen hıristiyan
    tatbikatı arasında yer alan orta bir yol görünümündedir. Hz. Peygamber’in,
    eşlerin birbirlerine iyi davranmaları ve âile birliğini devam
    ettirmeleri hakkında çeşitli emir ve tavsiyeleri vardır. Birbirleriyle
    uyuşamayan eşlerin en son başvuracakları çözüm şekli boşanmadır.
    Bundan önce uyuşmazlığın eşler arasında çözülmesi, bu mümkün olmazsa
    iki tarafın âilelerinden seçilecek birer hakeme havâle edilmesi[
    198] başvurulacak usullerdendir. Eğer bunlar bir fayda vermezse son
    çâre olarak boşanmaya izin verilmektedir. Ne var ki bu izinle birlikte
    boşanma yine de hoş görülmemiştir. Bir hadis-i şerifte: “Allah’ın
    helâl kıldıklarının en kötüsü boşanmadır”[199] buyrulmuştur. Özellikle
    sebepsiz boşanmalar hiçbir şekilde hoş karşılanmamıştır. Bununla
    beraber, artık bir arada bulunmasına imkân kalmayan eşlerin genel
    olarak boşanma hakları kabul edilmiştir. Hıristiyanlıkta olduğu gibi
    eşlerin evlenmekle artık ayrılmaz bir bütün teşkil ettikleri anlayışı ve
    dolayısıyla âile birliğinin her durumda devamının istenmesi lüzumsuz
    bir ifrat kabul edilmiştir.
    İslâm, kuruluşunu düzenlediği aile yuvasının mutluluğu için,
    eşlere karşılıklı sevgi ve fedakârlığa dayalı görevler de yüklemiş, bu
    görevlerin içtenlikle yapılmasının, erkek ve kadın için birer ibâdet olduğunu
    bildirmiştir. Ailenin temel hikmeti neslin devamını sağlamak
    ve müslüman bireyler yetiştirmek olduğu için çocuklara karşı görevler
    de anne ve babanın birbirleriyle yardımlaşarak yerine getireceği
    ortak sorumluluklarıdır. Kur’an, erkek ve kadının aile içinde birbirlerine
    karşı görevlerini ve haklarını değişik âyetlerinde açıklar.[200]
    [198] Bak. 4/Nisâ, 35
    [199] Ebû Dâvud, Talâk 3
    [200] A- ERKEK VE HAKLARI:
    a- Erkek, Kadın İçin Örtüdür: 2/Bakara, 187.
    b- Erkek, Kadın Üzerinde Hak Sahibidir: 2/Bakara, 228.
    c- Erkeğin Sorumluluk Yönünden Üstünlüğü: 2/Bakara, 228; 4/Nisâ, 34.
    73
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    Aile bireylerinin görev ve haklarını şöyle özetleyebiliriz:
    a- Kadının Ailedeki Görevleri
    İslâm ahlâkı, hayatın tüm alanlarında olduğu gibi aile kurumunda
    da başıbozukluğu kabul etmez. Bu sebeple, bir sosyal kurum olması
    itibariyle, aile içinde de bir düzenin hakim olması gerekir ki,
    bu da ailede bir otoritenin bulunması ile sağlanır. İslâm, bu yetki ve
    sorumluluğu, belli şartlar içinde erkeğe vermiştir. Bu durumda, aile
    düzeninin huzur ve saadetinin sağlanması için, her otorite sahibine
    olduğu gibi, aile reisine de saygılı olmak, kadının başta gelen ailevî
    sorumluluğudur. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Kadın, kocasının
    hakkına riâyet etmedikçe, Rabbinin hakkını (emrini) yerine
    getirmiş olmaz.”;[201] “... Erkek, ailede yöneticidir ve yönetiminden
    sorumludur. Kadın da kocasının evinde yöneticidir ve elinin altındakilerden
    sorumludur.” ;[202] “Kocasını memnun bırakmış olarak ölen
    d- Kadının Her Türlü İhtiyacı Erkeğin Üstünedir: 2/Bakara, 233.
    e- Erkek Kadın Üzerine Kavvâmdır/Sorumlu-Yöneticidir: 2/228; 4/Nisâ, 34.
    B- KADIN VE HAKLARI:
    a- Kadın, Erkek İçin Örtüdür: 2/Bakara, 187.
    b- Kadın, Evlât Yetiştiren Tarladır: 2/Bakara, 223.
    c- Kadın, Erkek Üzerinde Hak Sahibidir: 2/Bakara, 228.
    d- Kadın Sevgisi: 3/Âl-i İmrân, 14.
    e- Kadınların Miras Hakları: 4/Nisâ, 7, 11-12, 19, 33, 127, 176.
    f- Kadınların Mehir Hakları: 2/Bakara, 229, 237; 4/Nisâ, 4, 20-21, 24-25.
    g- Kadınların Şâhitliği: 2/Bakara, 282.
    h- Kadınlarla İyi Geçinmek: 4/Nisâ, 19, 128.
    i- İyi Kadınlar: 4/Nisâ, 34.
    j- Kadının Kocasına İtaati: 4/Nisâ, 34.
    k- Kadınların Haklarını Allah Korumuştur: 4/Nisâ, 34.
    l- Âhiret İçin Zararlı Kadınlar: 64/Teğâbün, 14.
    m- Kadının Yaratılışı: 4/Nisâ, 1; 7/A’râf, 189; 30/Rûm, 21; 39/Zümer, 6.
    n- Huysuz ve Geçimsiz Kadınlara Karşı İzlenecek Yol: 2/Bakara, 232; 4/Nisâ, 19, 34, 128.
    o- Nâmuslu Kadınlara Hz. Meryem Misal Getirildi: 66/Tahrîm, 12.
    p- Peygamber Hanımlarına Kur’an’ın Tavsiyeleri: 33/Ahzâb, 28-34.
    r- Peygamberimizin Kadınlarla Biatı: 60/Mümtehıne, 12.
    s- Annenin Emzirme Süresi: 2/Bakara, 233; 46/Ahkaf, 15.
    t- Anneler Emzirmeye Zorlanamaz: 65/Talak, 6.
    u - M ekke Müşrikleri Kadınlara Değer Vermezdi: 6/En’âm, 139; 16/Nahl, 58-59; 42/Şûrâ, 17; 43/
    Zuhruf, 17; 52/Tûr, 39;
    [201] İbn Mâce, Nikâh 4
    [202] Buhârî, Cum’a 11; Müslim, İmaret 20
    74 AHMED KALKAN
    kadın, cennete girer.”[203]
    Kadın, yöneticilik ve sorumluluk bakımından aile reisliğine
    getirilen kocasının meşrû arzularına saygı göstermekle mükelleftir.
    Kocasının malını, aile sırlarını, namusunu ve çocuklarını da korumak
    mecburiyetindedir. Kocasını meşrû yollarla tatmin/memnun etmeye
    çalışmak, çocuklarını güzelce yetiştirmek ve yabancılara karşı
    tesettürüyle, davranışlarıyla namusunu muhafaza etmek: Müslüman
    hanımın ailedeki en önemli üç vazifesi bunlardır. “Sâliha (iyi) kadınlar,
    itaatkârdır. Allah, kendilerini (haklarını) nasıl koruduysa, onlar
    da öylece gizliyi (kimse görmese de namuslarını) koruyanlardır.[204]”
    Peygamberimiz’in müjdesi de şöyledir: “Kadın, namazını kıldığı,
    orucunu tuttuğu, namusunu koruduğu ve kocasına itaat ettiği zaman,
    cennet kapılarının dilediğinden girsin.”[205]
    Kadının en başta gelen görevi, iffet ve namusunu korumasıdır.
    Kadın, gözünü haramdan sakınarak, ırzını koruyarak, görülmesine
    müsaade edilen yerlerin dışında, örtülmesi gerekli yerlerini örterek
    bu görevini yerine getirir.[206] Evdeki işlerle ve çocukların yetiştirilip
    büyütülmesiyle daha çok ilgilenme durumunda olan kadın, dışarı çıkarken
    câhiliyye çıkışı ile çıkmayacaktır.[207] Câhiliyye çıkışı, yabancı
    erkekler için süslenme, ince veya dar elbiseler giyme, açılıp saçılarak
    sokağa çıkmayı içermektedir. Kadınlar, cinselliklerini sadece
    kocalarına karşı kullanmalı, kocasının yanında dişi; diğer insanların
    yanında kişi olarak yer almalıdır. Kocasına karşı süslenmeyi ibâdet
    bilmeli, onu doyurabilmelidir.
    Kadın, iyiliği emir ve kötülükten yasaklama görevini, sadece
    fıtrî öğretmenleri olduğu çocuklarına karşı değil; eşinde gördüğü
    yanlışları düzeltmek ve doğrularını arttırmak için kocasına karşı da
    uygulayabilmelidir.
    [203] Tirmizi, Radâ 10; İbn Mâce, Nikâh 4
    [204] 4/Nisâ, 34
    [205] Ahmed bin Hanbel, I/191
    [206] Bak. 24/Nûr, 31; 4/Nisâ, 34; 33/Ahzâb, 59
    [207] Bak. Ahzab suresi, 33
    75
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    Hanımların bu aile içi görevleri yanında, tabii ki, erkeklerin de
    görevleri vardır.
    b- Kocanın Ailedeki Görevleri
    “Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da erkekler
    üzerinde belli hakları vardır.”[208] Hanımını, Rabbinin emâneti
    olarak alan ve iffetini Allah adına söz vererek helâl edinen koca da,
    karısına karşı sevgi ve şefkat göstermek, yediğinden yedirmek, giydiğinden
    giydirmek, ona ve yaptığı işlere çirkin dememek, fena söz
    söylememek, hoş görülü olmak gibi görevlerle mükelleftir. İslâm’ın
    aile düzenini yaşatmak üzere kocaya tanımış olduğu otorite hakkı,
    ona kadın üzerinde haksız bir baskı ve zorbalık imkânı vermez. Zira,
    bu konuda vârid olan âyet ve hadisler, bir anlamda kadının müdâfiisi/
    avukatı olmak suretiyle İlâhî kaynaklı bir dengeyi temin etmektedir.
    Yüce Rabbimiz, aile reisliğinin mutlak bir hâkimiyet demek olmadığını
    açıklayarak şöyle emreder: “Kadınlarınızla iyi geçinin. Eğer
    kendilerinden hoşlanmazsanız, olabilir ki, bir şey sizin hoşunuza gitmez
    de Allah onda birçok hayır takdir etmiş olur.”[209] Anlayışlı ve
    şefkatli bir eş olmanın en güzel örneklerini sunan Peygamberimiz
    (s.a.s.) şöyle buyurur: “Bir mü’min, mü’mine hanıma buğz etmesin.
    Onun bir huyunu beğenmezse, başka bir huyunu beğenir.” ;[210] “Sizin
    en hayırlınız, kadınlarına karşı en hayırlı olanlarınızdır.” “Kadınlarınıza
    karşı hayırlı olmayı birbirinize tavsiye edin.”; [211] “Kadınlarınız
    konusunda Allah’tan korkun. Çünkü siz onları Allah’tan emânet
    olarak aldınız.”[212]
    Erkek, gözünü harama bakmaktan, ırzını ve namusunu zina
    yapmaktan koruyacaktır.[213] Erkeğin bu hareketi, kendini haram işlemekten
    koruduğu gibi; karısının hukukuna da riâyetin bir gereği
    [208] 2/Bakara, 228
    [209] 4/Nisâ, 19
    [210] Müslim, Radâ 61; Müsned II, 329
    [211] Müslim, Radâ 62; Tirmizî, Radâ 11
    [212] Ebû Dâvud, Menâsik 56; İbn Mâce, Menâsik 84
    [213] Bak. 24/Nûr, 30; 70/Meâric, 29-30
    76 AHMED KALKAN
    olmaktadır.
    “Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle
    ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler, kadınlar
    üzerinde kavvâmdırlar. Onun için sâliha kadınlar itaatkârdır.”[214]
    Âyette geçen “kavvâm” kelimesini ‘hâkim’ diye tercüme etmek yanlıştır.
    Eğer Allah’ın muradı bu olsaydı, yine Arapça olan “hâkim”
    kelimesini kullanırdı; ama “kavvâm” kelimesini kullanmış. Bu kelime,
    Türkçedeki kayyim kelimesiyle aynı köktendir. Kayyim, tayin
    edildiği kurumu keyfine göre yönetmez. Hâkimin gösterdiği doğrultuda
    yönetir. İşte evi üzerinde “kavvâm” olan erkek de aileyi kendi
    keyfine göre yönetemez; Allah’ın koyduğu kuralları yürürlükte kılar.
    Erkekler, kadınların kavvâmı, yani Allah’ın hükümleri çerçevesinde
    onların yöneticisi ve koruyucusudur.
    Kayıtsız şartsız hâkimiyet, ancak Allah’ındır.[215] A ilede uyulması
    gereken İlâhî kurallara muhatap olmada kadınla erkek eşit statüye
    sahiptir. Ailede Allah’ın koyduğu kuralları yürürlükte kılma
    yetkisi kocaya verilmiştir. Evin reisi, Allah’ın koyduğu kurallara göre
    aileyi yönetecek ve Allah’ın hükmüne zıt bir emir ve yasak koymayacaktır.
    Eğer İlâhî emir ve yasakları çiğneyen bir istekte bulunursa,
    hanım bu isteğe itaat etmeyecektir. “Allah’a isyanı emreden kişiye
    itaat olunmaz.”[216] Kadının kocasına itaati, mutlak değil; helal ve
    meşrû konularda, Allah’ın hükmü doğrultusundadır ve itaat, daha
    çok kocanın cinsî konulardaki istekleriyle ve temel dinî hususlarla
    ilgili olarak değerlendirilmelidir.
    Her konuda İslâm’la câhiliyye arasında büyük farklar vardır.
    İslâm, vahiy kaynağından ilham almayan kanunlar ve geleneklerden
    farklı olarak aile kurumunu değerlendirir. Aileyi, içinde Allah’a
    ibâdet edilen bir mâbed olarak tanıtır. Öyle mâbed ki, orada yapılan
    her müsbet iş, ibâdettir. Erkeğin, ailesinin nafakasını temin etmesi,
    hanımına ve çocuklarına şefkat göstermesi büyük bir ibâdet olarak
    [214] 4/Nisâ, 34
    [215] 12/Yûsuf, 40
    [216] Buhârî, Ahkâm 4; Müslim, Cihad 40
    77
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    vasıflandırıldığı gibi; kadının itaati, sevgi dolu bir bakışı da bir ibâdet
    olarak takdim edilmiştir. En doğal bir davranış olan cinsî ilişkiler
    dahi, hayırlı bir amel, yani bir sevap olarak kabul edilmiştir. Hele
    çocuk dünyaya getirmek ve o çocukları İslâm’ın istediği gibi güzel
    terbiye ile yetiştirmek, çok büyük ecir ve mükâfatla karşılık verilecek
    olan büyük bir ibâdettir.
    Aile yuvası kuran nice insan, Batı tarzı bir yaşayışın ve propagandanın
    etkisiyle çocuk istememekte veya bir, ya da ikiden fazlasını
    yanlış görmektedir. Bu davranış, meşrû bir mâzerete dayanmadıkça
    dinimizin hoş görmediği bir anlayıştır. Çocuk, dünya nimetleri içinde
    çok önemli bir yer tuttuğu, evin neşe ve huzurunu temin ettiği gibi,
    âhiret saâdetine de sebep olabilir. Yuvanın temelini sağlamlaştırdığı
    gibi, özellikle anneleri evine bağlar. Ev kadınının ulu orta çarşı-pazarı
    sıkça dolaşıp, başkalarını fitneye düşürmesine engel olur. Batılı
    ve Batıya özenen hanımlar, eğlenceye engel olduğu, gönüllerince
    gezip tozmaya, lüzumsuz işlerle veya televizyon karşısında vakit öldürmeye,
    nefislerini azgınlaştıran başı boşluğa engel olduğu için çocuk
    istememektedir. Yine Batılılar, kendi ülkelerinde vatandaşlarına
    çocuk başına ekstra para verip çocukların artmasını teşvik ederken;
    özellikle müslümanların yaşadığı ülkelere doğum kontrolünü ve az
    çocuğu teşvik etmektedir. Azıcık aklı olanlar, bunun emperyalizmin
    bir oyunu olduğunu hemen anlarlar ve oyuna gelmezler. Boşanmanın
    ve geçimsizliğin önüne geçmede çocuğun rolünü dikkate alırlar.
    Hanımların eve bağlanıp hayırlı işlerin en önemlilerinden olan insan
    yetiştirmeye çalışmalarının kıymetini ve ecrini bilirler.
    c- Kardeşlerin birbirlerine karşı görevleri
    Kardeşler birbirlerine karşı iyi davranmalı, küçükler büyüklere
    itaat edip onlara saygı beslemeli, büyükler de küçüklere hoşgörü ile
    davranmalıdırlar. Ancak bu şekilde âilede mutluluk ve huzur sağlanabilir.
    Kardeşler maddî hırs sebebiyle, aralarındaki birlik ve beraberliği,
    âhengi bozmamalıdırlar.
    Kardeşlerin kabiliyetleri birbirlerini kıskançlığa sevk etmemelidir.
    Kimi insan ilme meraklıdır, o sahada ilerler, şan şöhret sahibi
    78 AHMED KALKAN
    olur; kimi insan da ticarete meraklıdır, o sahada çalışır, ilerler, zengin
    olabilir. Bunları olgunlukla karşılamalı, herkesin aynı karakter ve
    yetenekte olamayacağı, aynı sahada çalışamayacağı gerçeği unutulmamalıdır.
    Aralarındaki -varsa tabii- fikir ayrılıklarını, konuşarak,
    birbirlerinin düşüncelerine hürmet duyarak çözüm yoluna koymalıdırlar.
    Sertlikler ve tartışmalar daima kötü sonuçlar doğurur. Âilevî
    huzursuzluklara, tatsızlıklara neden olur.
    d- Evlâtların Görevleri (Ebeveynin Çocuk Üzerindeki
    Hakları)
    Evlâtların ana ve babalarına karşı nasıl davranmaları gerektiğine
    ait çok sayıda âyet-i kerime vardır.[217] Çocukların ana ve babalarına
    karşı görevlerini özet olarak belirtelim: Meşrû isteklerine itaat
    etmek, onlara ihsânla mûamele etmek, yani güzel ve iyi davranıp
    saygısızlıkta bulunmamak, onları incitecek kötü bir söz söylememek,
    onların rızâlarını almaya çalışmak, maddî ihtiyaçlarını gidermek, öldüklerinde
    hayırla anmak ve arkalarından duâ etmek
    Evlât/yavru sevgisi, bütün hayvanlarda da görülen bir içgüdüdür,
    Allah’ın onların yaratılışlarına yerleştirdiği bir sünneti, kanunudur.
    İnsanda da evlât sevgisi, yaratılıştan gelen fıtrî bir sevgidir.[218] H z.
    Âdem ve Havvâ’dan itibaren tüm anne babalardaki bu fıtrî meyilden
    dolayı, çocuklarının bakım ve geçimini hemen her ana baba yerine
    getirir. O yüzden “evlâtlarınızı sevin, onlara merhametle muâmele
    [217] Ana-Babaya Davranış Konusunda Âyet-i Kerimeler:
    a- Ana Babaya İyilik Etmek: 2/Bakara, 83; 4/Nisâ, 36; 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 23-24; 29/
    Ankebût, 8; 46/Ahkaf, 15.
    b- Ana Babaya Vermek: 2/Bakara, 215.
    c- Ana Babaya Karşı İyi Niyetli Olmak: 17/İsrâ, 25.
    d- Ana Babaya Kötü Söz Söylemekten Sakınmak: 17/İsrâ, 23.
    e- Ana Babaya Güzel Söz Söylemek: 17/İsrâ, 23.
    f- Ana Hakkı: 31/Lokman, 14; 46/Ahkaf, 15.
    g- Ana Babaya İtaat: 31/Lokman, 14.
    h- Ana Babanın İman Dâvetine katılmayanlar: 46/Ahkaf, 17-18.
    i- Allah’a Şirk Koşma Konusunda Ana Babaya İtaat Yoktur: 29/Ankebût, 8; 31/Lokman, 15.
    j- Ana Babayı ve Akrabayı Allah’tan ve Cihaddan Üstün Tutmanın Kötülüğü: 9/Tevbe, 24.
    k- Kâfir Ana Babanın Dostluğu: 9/Tevbe, 31/Lokman, 15.
    l- Ana Baba İçin Duâ: 14/İbrâhim, 41
    [218] 3/Âl-i İmrân, 14
    79
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    edin” gibi emir Kur’an’da yer almaz, zaten fıtratta olduğundan sevmemesi,
    ilgisiz kalması pek düşünülemez. Hz. Âdem’le Havva’nın
    ana babası olmadığından olsa gerek, insanın ana babasına sevgi ve
    saygısı fıtratın mecbur ettiği hususlardan değildir. Fıtrattaki güzelliklere
    ters düşmediği ve vicdanın, mantığın, kadir bilmenin, teşekkür
    etme ihtiyacının gereği olan sevgi ve saygıyı, ihsanı, aynı zamanda
    tüm kutsal kitaplar gibi Kur’an da ısrarla emretmiştir.
    Çocuklar ana-babalarına karşı daima saygılı olmalı, onlara karşı
    tatlı dilli, güler yüzlü davranmalıdırlar. Ana-babanın bütün söylediklerini
    Allah’a itaatsizlik söz konusu olmadıkça, dinlemek ve kabul
    etmek gerekir. Her işte onların rızâsını almaya çalışmalıdır. Onların
    hizmetlerini kendi hizmetinden önce görmelidir. Öldüklerinde de
    onları rahmetle anmak, onlar için hayır duâ etmek, hayır yapmak,
    vasiyetlerini yerine getirmek gerekir.
    Allah’a şirkten sonra en büyük günah ana-babaya itaatsizliktir.
    Ana baba İslâmî emirleri yerine getirmede ve yasaklardan kaçınmada
    titizlik göstermiyorlarsa ve hatta kâfir iseler bu onların ana-baba
    olmalarından doğan haklarını ortadan kaldırmaz. Dolayısıyla onlara
    Allah’a isyan teşkil etmeyen hususlarda itaat etmek ve her zaman iyi
    davranmak gerekir.
    Çocuklar anne ve babalarına itaat etmeli ve iyilikte bulunmalıdırlar:
    “Biz insana, ana-babasına iyilik yapmasını da tavsiye ettik.”[
    219] Çünkü bir çocuğun yetişip büyümesinde en büyük fedakârlığı,
    anne ve baba gösterir. Çocuklar anne ve babalarına karşı saygı
    ve şefkat göstermeli, istediklerini yerine getirmeli, onları memnun
    etmelidir. “Rabbin şunları kesin olarak buyurdu: Ancak O’na ibâdet
    edin, ana-babaya ihsan ve iyilik yapın. Birisi yahut ikisi de yanında
    ihtiyarlarsa sakın onlara “öf” bile deme, onlara darılma ve yüzlerine
    bağırma, ikisine de ikram et ve tatlı söz söyle. İkisine de merhamet
    besleyerek tevâzu göster ve de ki: ‘Rabbim ikisine de merhamet et,
    onlar beni küçükken nasıl terbiye etmişlerse sen de her ikisine merhamet
    et.” Rabbiniz gönlünüzdekini daha iyi bilir. Ana-baba hakların-
    [219] 31/Lokman, 14
    80 AHMED KALKAN
    da iyilik ederseniz Allah size mağfiret eder. Çünkü O, günaha tevbe
    edenleri muhakkak affedicidir.”[220]
    Abdullah bin Mes’ud diyor ki: “Peygamber (s.a.s.) Efendimize:
    “Allah’ın katında en sevgili amel hangisidir?” diye sordum, Peygamber
    (s.a.s.): “Vaktinde edâ olunan namazlardır” buyurdu. “Namazdan
    sonra hangisi daha sevgilidir?” dedim. “Ana-babaya iyilik etmektir”
    buyurdu. “Sonra hangisidir?” dedim. “Allah yolunda cihaddır” buyurdular.[
    221]
    Çocuklar anne-babaları hakkında kötü konuşmamalı, onlara
    saygılı davranmalı, vasiyetlerini yerine getirmeli, dostlarına ikramda
    bulunmalıdırlar: “Ey Rabbimiz kıyâmet günü, beni, anne-babamı
    ve bütün mü’minleri mağfiret eyle.”[222] diye duâ etmelidir.
    Bâliğ olan çocuklar ana-babalarının yatak odalarına her zaman
    izin alarak girmelidirler. Bâliğ olmayan küçükler de şu üç vakitte
    ana-babalarının veya başkalarının odalarına izin ile girmelidirler: Sabah
    namazından önce, yani yataktan kalkıp giyinileceği zaman; öğle
    uykusu sırasında ve yatsı namazından sonra yatılacağı zaman. Çünkü
    bu vakitler karı-koca arasında mahrem vakitlerdir. Allah Teâlâ, bütün
    mü’minlere bunu çocuklarına öğretmelerini emretmiştir.[223]
    Hz. Peygamber, “kime iyilik edeyim?” diye soran bir sahâbîye
    şu karşılığı vermiştir: “Ananıza (bunu üç defa tekrarlamıştır) sonra
    babanıza, sonra en yakın olanlara.”[224] Yine Peygamber Efendimiz
    “Anne Cennet kapılarının ortasındadır.”;[225] “Cennet annelerin ayakları
    altındadır”[226] buyurmuştur.
    [220] 17/İsrâ, 23-25
    [221] Buhârî, Mevâkît 5, Cihad 1, Edeb 1, Tevhîd 48; Müslim, İman 137-139; Tirmizî, Salât 14, Birr
    2; Nesâî, Mevâkît 51
    [222] 14/İbrâhim, 41
    [223] 24/Nûr, 58
    [224] Buhârî, Edeb, 2; Müslim, Birr, 1, 2; Ebû Dâvud, Edeb, 120
    [225] Ahmed bin Hanbel, V/198
    [226] Nesâî, Cihad, 6
    81
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    Evlât İçin Farz Bir Görev: Ana-Babasına İhsân
    İhsân: “İhsân” kelimesi, ‘hasene’ kelimesinden türemiştir. Bütün
    güzellikleri ve rağbet edilen şeyleri ifade eder. İhsan; iyilik etme,
    güzel davranma, ikram etme, lütuf, bağış, güzellik, uygunluk, güzel
    olan şeyi en güzel şekilde yapmak demektir. İhsan, başkasına nimet
    sunmak, iş ve fiillerinde güzel davranmak veya gerekenden fazla verip,
    gereğinden azını almaktır. İhsân, yaptığı işi en iyi biçimde ve
    noksansız yapmaya denir. İhsan, temel olarak iki anlama gelir. 1- Bir
    şeyi güzel yapmak, 2- İyilikte bulunmak. Kur’an’da Allah Teâlâ, ana
    baba başta olmak üzere, bazı kimselere ihsânı emreder.
    Ebeveyne İhsân: Kur’an’da, tek olan Allah’a ibadet edip O’na
    hiç bir şeyi şirk koşmama emrinden sonra, ana babaya itaat etme ve
    onlara ihsanda bulunma emrinin geldiği görülmektedir. Şöyle ki:
    “Rabbin sadece kendisine kulluk etmenizi, ana babanıza ihsanda bulunmanızı
    (onlara iyi davranmanızı) kesin bir şekilde emretti...” [227]
    Bu âyetten, ana babaya iyilik ve ihsanda bulunmanın farz olduğu anlaşılmaktadır.
    Bunu destekleyen başka bir âyet-i kerimede şöyle buyuruluyor:
    “De ki, gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım:
    O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın. Ana babaya ihsân/iyilik
    edin...”[228] Burada Allah, ana babaya itaati terk etmenin kötülüğünü
    beyan için haram kılınanlar arasında zikretti. O halde ana babaya ihsan/
    iyilik farz; terki haramdır.
    Ana babaya ihsân, güzel sözle, davranışla ve ihtiyaçları anında
    onlara gereğince infak etmek suretiyle olur. Allah, ebeveyni insanın
    yokluk âleminden varlık âlemine çıkmasına bir sebep kıldığı için,
    onlara ihsân etmek gerekir. Allah’ın, ebeveyne ihsânı kendi tevhidi
    ve ibadeti yanında zikretmesi, ebeveynin çocuklar üzerindeki hakkının
    büyüklüğüne işarettir. “Allah’a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi
    şirk/ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara...
    ihsânda bulunun; Allah kendini beğenen ve daima böbürlenip duran
    [227] 17/İsrâ, 23
    [228] 6/En’âm, 151
    82 AHMED KALKAN
    kimseyi sevmez.”[229] Buradaki ebeveyne ihsân, evlâtların onların
    hizmetlerini yapması, onlara nâzik konuşması ve onların meşrû isteklerini
    gerçekleştirmesi için çalışmasıdır. Peygamberimiz (s.a.s.) bu
    konuda şöyle buyurur: “Burnu yerde sürtülsün; burnu yerde sürtülsün;
    burnu yerde sürtülsün.” “Kimin yâ Rasûlallah?” denildi. Hz.
    Peygamber: “Yaşlandıklarında ana babasına, onlardan birine, yahut
    her ikisine de yetişen, fakat onlara iyilik etmediği için cennete giremeyen
    kimsenin...”[230]
    Ana baba, çocuğunu Allah’a isyana teşvik etmedikçe, evlâtların
    onların meşrû her emrine uyması gerekir. Ana baba için mağfiret talebinde
    bulunmak, iyiliklerine duâ etmek, bizzat Kur’ân’ın emridir.
    “Ey Rabbimiz! Hesaba çekileceği gün beni, ana babamı ve (bütün)
    mü’minleri bağışla!”[231] Ebeveyne yapılan her iyilik ve ihsân, aslında
    insanın kendi kendisine yaptığı ihsândır. Âhiretteki mükâfatının
    sınırsızlığı yanında, dünyevî ecri/karşılığı peşindir. Sosyal bir
    olgu olarak ebeveynimize yaptıklarımızın mislini veya fazlasını çocuklarımızdan
    göreceğimiz kaçınılmazdır. Ana baba, -Allah korusun-
    müşrik de olsalar, onlara ikramda bulunmak dinin emridir. Peygamberimiz,
    müşrik anneye sıla-i rahimde bulunup ona iltifatlarda
    bulunmayı emretmiştir.[232]
    Kur’ân-ı Kerim’de Ana Babaya İhsan: Kur’ân-ı Kerim, ana
    babaya ihsan konusuna büyük önem vermiştir. Bunun yanında, kâfir
    bir babayı ve kardeşi, küfrü imana tercih ediyorlarsa, velî (dost) edinmenin
    yasaklığı;[233] anne-baba, evlâdını Allah’a şirk koşmak için
    zorlarlarsa, onlara itaat edilmemesi, ama, onlarla (şirke zorlayan ebeveynle)
    dünyada iyi geçinilmesi gerektiği emredilir.[234] İbrahim’in
    (a.s.) putperest babasına karşı konuşmasına “babacığım” diye hitap
    ederek başladığını ve bu “babacığım” ifadelerinin konuşmada sürekli
    [229] 4/Nisâ, 36
    [230] Müslim, Birr 10
    [231] 14/İbrahim, 41
    [232] Müslim, Zekât 50; Ebû Dâvud, Zekât 34
    [233] 9/Tevbe, 23
    [234] 31/Lokman, 35
    83
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    her cümlede tekrarlandığını[235] Kur’an, ders alınsın diye belirtir.
    17/İsrâ sûresi 23. âyetinde, ana-babaya “of!” demenin yasaklığı
    vurgulanırken, 46/Ahkaf sûresi, 17’de ana-babasına “of be size!”
    diyen kâfir evlâttan örnekler verilir. “Of!” ifadesinin, her türlü kaba
    ve yakışıksız söz için örnek olduğu tüm tefsirlerin ortak açıklaması
    olarak belirir.
    Ana Babaya İhsanı Emreden Âyetlerde Dikkat Çeken Hususlar:
    Bakara sûresi, 83. âyetten anlaşılıyor ki, Allah’a kulluk ve ana
    babaya iyilik, sadece Muhammed ümmetinin değil; aynı zamanda
    eski şeriatlerin de ortak yasasıdır. Benî İsrâilden de bu konuda mîsak/
    söz alınmıştır. İlâhî Kitaplarda Allah’a kulluk emrinden sonra ana babaya
    iyiliğin vurgulanması, ana baba hakkının önemini gösterir. Ana
    babaya itaat, yahûdilikteki temel emirleri içeren meşhur “on emir”den
    biridir. Bunların içerisinde, Allah’a şirk koşmanın yasaklanmasından
    hemen sonra ikinci olarak emredilmiştir. Çıkış 20/1-17’de on emir
    sayılırken şöyle denir: “Babana ve anana hürmet et. Tâ ki Allah’ın
    Rabbin sana vermekte olduğu toprakta ömrün uzun olsun.” Allah’tan
    sonra insanın üzerinde en çok hakkı olanlar, ana babasıdır. Allah’ı bir
    bilip sadece O’na ibâdet ve kulluk nasıl önemliyse, ana babaya ihsanla
    muâmele etmek de öyle önemlidir. Çünkü Allah insanın yaratıcısı,
    ana baba da yaratmanın sebepleridir. İnsanı besleyen, rızıklandıran
    Allah; yetiştiren, eğiten, şefkatle koruyup büyüten ana babadır. Bu
    bakımdan her şeyin başında Allah’ın birliğini tanıyıp sadece O’na
    ibâdet ve kulluk etmek, sonra da ana babaya iyilik etmek şarttır.
    Kur’an’da ve hadislerde Allah’a ibâdetten hemen sonra ana babaya
    iyilik görevinin zikredilmesinin sebepleri şunlardır: a) İnsanın
    maddî ve mânevî gelişmesi için en değerli katkı, Allah’ın nimetlerinden
    sonra ana babanın fedâkârlıklarıdır. Çünkü ana baba, çocuğun
    hem varlık sahnesine çıkmasının sebebidirler, hem de yetiştirilip terbiye
    edilmesini, eğitimini sağlayan kişilerdir. b) Çocuğun varlık alanına
    çıkmasının asıl ve gerçek sebebi Allah, zâhirî ve hukukî sebebi
    ise ana babadır. c) Allah nimetlerini karşılıksız verdiği gibi; ana baba
    [235] 19/Meryem, 42-45
    84 AHMED KALKAN
    da çocuklarının ihtiyaçlarını hiçbir karşılık beklemeden seve seve
    yerine getirirler. d) Allah kuluna günahkâr bile olsa nimetler verdiği
    gibi; ana baba da âsi bile olsa çocuklarına desteklerini sürdürürler. e)
    Allah, kullarının iyiliklerinden râzı olduğu, karşılığını fazlasıyla verdiği
    gibi; ana baba da çocuklarının sahip olduğu imkân ve değerleri
    korumaya ve geliştirmeye çalışırlar.
    İsrâ sûresinin 23-24. âyetlerinde Allah’a ibadetle yan yana emredilen
    ana babaya ihsanın/iyiliğin, hiçbir şarta bağlanmadığı dikkat
    çekmektedir. Bundan da, ana babanın müslüman veya gayr-i müslim,
    faziletli veya fâsık/günahkâr olup olmadığına bakılmaksızın onlara
    itaat etmenin gerekli olduğu sonucuna varılır. Nitekim Mümtehıne
    sûresinin 8 ve 9. âyetleri de bunu desteklemektedir.
    İsrâ sûresinin 23. âyetinde, ana babaya karşı saygısızlığın en basit
    ifadesi olmak üzere, “onlara öf bile demeyin” buyurulmuştur. Tefsir
    âlimleri, iç sıkıntısını ifade eden bu kelimenin, her türlü kabalık,
    saygısızlık ve isyankârlığı içerdiğini belirtirler. 24. âyette, merhamet
    duygusundan kaynaklanan bir tevâzu anlayışıyla ebeveynin himaye
    altına alınması istenmiş ve “de ki: Rabbim! Onlar bana küçükken
    nasıl şefkat ve merhamet gösterdilerse Sen de onlara merhamet et”
    buyurulmuştur. Burada ana babaya saygının en temel sebebi olarak
    merhametten söz edilmesi ve böylece ebeveyn ile çocuklar arasındaki
    duygusal bağın öneminin vurgulanmış olması hayli anlamlıdır. Çünkü
    merhamet duygusu, çocuklarla ana baba arasında bulunan maddî
    ve mânevî ilginin temelidir. Allah’ın nimet ve ikramları da O’nun
    merhametine bağlı olduğu için, Allah’tan ana babaya merhamet dilemek,
    diğer bütün ilâhî lütufları dilemek anlamına gelir.
    Lokman sûresinin 14. âyetinin sonunda ana babaya iyilik etmeyenin,
    Allah huzurunda sorumlu olacağını belirtmek için “Dönüş
    banadır!” buyuruluyor. Yani dünyada Allah’a ve ebeveynine karşı
    yanlış davrananların, Allah huzurunda hesaba çekilecekleri hatırlatılıyor.
    Aynı şekilde 15. âyetin sonunda da benzer ifade tekrar ediliyor
    ve dünyada yapılan her şeyin kendilerine âhirette haber verileceği
    belirtiliyor. Böylece insan, âhiret hesap ve sorumluluğunu düşünerek
    Allah’a ve ana babasına karşı davranışlarına dikkat etmesi için
    85
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    uyarılıyor.
    Ana Babaya İtaatin Sınırı: Allah’a şirk konusunda ailelerin
    bir zorlaması oluyorsa, duygusal bağlardan dolayı, tevhidin çiğnenmesine
    Kur’an kesinlikle müsaade etmez. Bu yüzden olmalı ki, ana
    babaya ihsanı emreden âyetlerin çoğunda, ilk emir olarak, Allah’a
    ibâdet/kulluk hatırlatılır.[236] Ana babaya itaat, Allah’a rağmen değildir;
    İtaat konusunda herhangi bir kimse Allah’a tercih edilirse, kişi
    şirk bataklığına dalmış olur. Ya Allah’a ya başkasına itaat etme seçeneklerinden
    biri karşısında tercih, imanla küfür arasında bir tercihtir.
    “Biz, insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye ettik. Eğer
    onlar, seni, hakkında bilgin olmayan şeyi (körü körüne) Bana şirk/
    ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Dönüşünüz ancak
    Banadır. O zaman size yapmış olduklarınızı haber vereceğim.”;[237]
    “Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir... Eğer
    onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) Bana şirk/
    ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada
    iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz ancak
    Banadır. O zaman size, yapmış olduklarınızı haber veririm.” [238]
    Bu âyetlerde ana babaya ihsanla/iyilikle davranma emredilmekle
    birlikte, şirk koşma, İslâm’dan uzaklaşma gibi Allah’a açık isyan
    konusunda onlara itaat edilmemesi istenir. Ama putperest ve müşrik
    ana babayla, dünyevî ilişkiler konusunda yine iyi geçinilmesi emredilir.
    Allah’ın Hakkı, Her Hakkın Üzerindedir: “(Kâfir olarak
    ölüp) Cehennem ehli oldukları onlara açıkça belli olduktan sonra,
    akraba dahi olsalar (Allah’a) şirk koşanlar için af dilemek ne peygambere
    yaraşır ne de mü’minlere. (Çünkü Allah müşrikleri bağışlamaz.)
    İbrahim’in, babası için af dilemesi, sadece ona verdiği sözden
    dolayı idi. Yoksa onun Allah’ın düşmanı olduğu kendisine belli olunca,
    (af dilemekten vazgeçip) ondan uzaklaştı. Şüphesiz ki İbrahim çok
    [236] 2/Bakara, 83; 4/Nisâ, 36; 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 23; 2/Bakara, 177; 4/Nisâ, 1
    [237] 29/Ankebût, 8
    [238] 31/Lokman, 14-15
    86 AHMED KALKAN
    yumuşak huylu ve pek sabırlı idi.”[239]
    Sa’d bin Ebî Vakkas, 17 yaşında bir gençken müslüman olmuştur.
    İslâm’a girdiği ilk günlerde annesiyle yaşadığı bir mâcerâyı şöyle
    anlatır: “Ben anneme karşı çok saygılı bir kimseydim. Müslüman olduğum
    zaman annem bu saygımdan istifade ile beni İslâm’dan döndürmek
    istedi ve: ‘Ey Sa’d! Bu yaşamaya başladığın yeni din de ne?
    Ya bu dinini terk edeceksin, yahut açlık grevi yapacağım, ölene dek
    yiyip içmeyi bırakacağım!’ dedi. Ben kendisine: ‘Anneciğim sakın
    böyle bir şey yapma. Zira ben kesinlikle dinimi bırakmam!’ dedim.
    Yine de o yemeyi içmeyi bıraktı, ölüm orucuna başladı. Bu hal bir
    gün bir gece devam etti (diğer bir rivâyette üç gün sürdü). Sa’d’ın
    bütün ısrarına rağmen annesi, ağzına bir şey koymadığından yıpranmağa
    başlamış, gittikçe erimiş, bitkin düşmüştü. Kendisine: ‘Anne,
    Allah’a yemin olsun ki, senin yüz tane canın olsa, her gün birer birer
    çıkmaya başlasa, ben bu dinimi terk etmem!’ dedim. Benim bu
    azmimi, kesin kararımı görünce, protestosunu bırakarak yiyip içmeye
    başladı. Bu olay üzerine şu âyet indi: “Eğer onlar seni, hakkında
    bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) Bana şirk/ortak koşman için
    zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana yönelenlerin
    yoluna uy. Sonunda dönüşünüz ancak Banadır. O zaman
    size, yapmış olduklarınızı haber veririm.”[240] Sa’d bu âyetin kendisiyle
    ilgili olarak nâzil olduğunu söylerdi.[241] Tabii ki, nüzul sebebi bu
    hâdise olsa da, âyetin hükmü geneldir, her müslümanı kapsar.
    İslâm, tevhid gibi temel ilkeler söz konusu olduğunda, hiçbir ilişki
    biçimini, bu ilkelerin çiğnenmesi konusunda mâzeret olarak kabul
    etmez. “Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa,
    babalarınızı ve kardeşlerinizi velî/dost edinmeyin. Sizden kim onları
    dost edinirse, işte onlar zâlimlerin kendileridir. De ki: ‘Eğer babalarınız,
    oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız
    mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız
    meskenler (evler, konaklar, köşkler) size Allah’tan, Rasûlünden
    [239] 9/Tevbe, 113-114
    [240] 31/Lokman, 15
    [241] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Muht. Terc. ve Şerhi, 12/477; S. Buhâri, Tecrid-i Sarih Terc. 12/
    87
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini
    getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.”[
    242]
    “Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir toplumun, babaları,
    oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa, Allah’a ve Rasûlüne
    düşman olanlarla dostluk ettiğini görmezsin...”[243]
    Tevhide rağmen, hiçbir şahsın ve kurumun değeri yoktur. Dostluk
    ve düşmanlıkta ölçü, Allah ve Rasûlüdür; İslâm’dır. Ashâb-ı
    Kirâm, Allah ve Rasûlüne dostluğun, onların düşmanlarına düşmanlığın
    en güzel örneklerini vermişlerdi. Meselâ Ebû Ubeyde bin Cerrah,
    Uhud savaşında babası Cerrah’ı öldürmüş, Hz. Ebû Bekir de oğlu
    Abdurrahman’a karşı çıkmak istemiş, Hz. Peygamber izin vermemiş,
    Mus’ab bin Umeyr, Uhud’da kardeşi Ubeyd bin Umeyr’i öldürmüştü.
    Aynı şekilde Hz. Ömer bin Hattab, Bedir’de dayısı Âs bin Hişam’ı,
    Hz. Ali, Hz. Hamza ve Ebû Ubeyde, amcazâdeleri, Utbe, Şeybe ve
    Velid bin Utbe’yi öldürmüşlerdi.
    Babaya Karşı İbrahimî Tavır: Hz. İbrâhim’in bir istisnâ ile tüm
    davranışları ve bu arada babasına karşı tavrı, bütün müslümanlar
    için emredilen bir tavırdır. “Sonra sana hanîf olan İbrâhim’in dinine
    tâbi olmanı vahyettik.”[244] Kur’an, örnek alınması gereken şahsiyet
    olarak Hz. Muhammed (s.a.s.)[245] dışında, isim olarak sadece Hz.
    İbrâhim (a.s.) ve onunla beraber olanlardan bahseder: “İbrahim’de
    ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir
    örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki, ‘Biz sizden
    ve sizin Allah’tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz.
    Siz bir tek Allah’a inanıncaya kadar, sizinle bizim
    aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir.’ Yalnız,
    İbrahim’in babasına, ‘Andolsun ki senin için mağfiret dileyeceğim.
    Fakat Allah’tan sana gelecek herhangi bir şeyi önle-
    [242] 9/Tevbe, 23-24
    [243] 58/Haşr, 22
    [244] 16/Nahl, 123
    [245] 33/Ahzâb, 21
    88 AHMED KALKAN
    meye gücüm yetmez’ demesi hâriç, ‘Rabbimiz!’ dediler, ‘Sana
    dayandık, Sana yöneldik. Dönüş Sanadır... Andolsun, onlarda
    sizin için, Allah’ı ve âhiret gününü arzu edenler için güzel
    bir örnek vardır. Kim yüz çevirirse şüphesiz Allah, zengindir,
    hamde lâyık olandır.”[246]
    Bu âyetler, Hz. İbrahim’in her konuda ve özellikle kâfirlere karşı
    sert tavrında örnek alınması gerektiğini vurgularken, bir konuyu
    örneklik konusunda hâriç tutar. O da, Hz. İbrâhim, iman etmemiş
    babasına, onun için istiğfar edeceğini, bağışlanma dileyeceğini söylemesi,[
    247] imanı için mühlet vermesidir. Kur’an’ın çok yumuşak huylu
    ve pek sabırlı olarak vasfettiği İbrahim (a.s.)’in, babası için af dileme
    vaadini eleştirir Kur’an. İbrahim (a.s.), müşrik babası için istiğfardan
    men edilmişti. Çünkü kâfirler için istiğfar câiz değildir. Zaten babasının
    Allah’ın düşmanı olduğu kendisine belli olunca, bundan vazgeçti
    ve babasından uzaklaştı.[248]
    “Kitapta İbrahim’i an. Zira o, sıddîk/sıdkı bütün bir peygamberdi.
    Bir zaman o, babasına dedi ki: Babacığım! Duymayan, görmeyen
    ve sana hiçbir fayda sağlamayan bir şeye niçin taparsın? Babacığım!
    Hakikaten bana, sana gelmeyen bir ilim geldi. Öyleyse bana uy ki,
    seni düz yola çıkarayım. Babacığım! Şeytana kulluk etme! Çünkü
    şeytan, çok merhametli olan Allah’a âsi oldu. Babacığım! Allah tarafından
    sana azap dokunup da şeytanın yakını olmandan korkuyorum.
    (Babası:) ‘Ey İbrahim! dedi, ‘sen benim tanrılarımdan yüz mü
    çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, andolsun seni taşlarım! Uzun bir
    zaman benden uzak dur.’ İbrahim: ‘Selâm sana, dedi. Rabbimden senin
    için mağfiret dileyeceğim. Çünkü O, bana çok lütufkârdır. Sizden
    de, Allah’ın dışında taptığınız şeylerden de uzaklaşıyor ve Rabbime
    yalvarıyorum. Umulur ki (senin için) Rabbime duâ etmemle bedbaht
    olmam.’ Nihayet onlardan ve Allah’ın dışında taptıkları şeylerden
    uzaklaşıp bir tarafa çekildiği zaman Biz ona İshak ve Yâkub’u bağış-
    [246] 60/Mümtahine, 4, 6
    [247] 19/Meryem, 47
    [248] 9/Tevbe, 114
    89
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    ladık ve her birini peygamber yaptık.”[249]
    Evlât-baba ilişkilerinde (müşrik babanın mağfireti için duâ hâriç)
    örnek gösterilen Hz. İbrâhim’le ilgili bu âyetlerde iki şey dikkatimizi
    çekmektedir. Birincisi, Hz. İbrâhim’in babası ile konuşur ve ona
    İslâm’ı tebliğ ederken üslûbun yumuşaklığı. Öyle ki, her cümlenin
    başında “babacığım!” kelimeleri tekrar edilir. Kelimeler, özenle seçilir
    ve kırıcı ya da kaba kabul edilecek en küçük bir hitap görülmez.
    Babasının taşa tutma tehdidine karşı bile; selâmla, duâ vaadi ile tatlılıkla
    cevap verir. İkincisi, babasına yumuşak hitabı, mesajın içeriğini
    değiştirmemektedir. Hz. İbrahim’in çok yumuşak huylu olması,[250]
    babasına karşı da olsa, dâvânın net bir şekilde tebliğinden tâviz vermesini
    gerektirmemiştir. Üslûbun yumuşaklığı ve sözün güzel söylenmesi,
    mesajı aktarırken muhâtabın nefsini galeyana getirmemek,
    kaba ve yanlış üslûpla mesajın güzelliğini gölgelememek içindir.
    Dolayısıyla tevhidî doğruları saklamak, ya da bulandırmak, dâvâdan
    veya dâvânın içeriğini gerektiği netlikte tebliğden tâviz vererek anlatmak,
    ne İbrâhimî bir tavırdır, ne de güzel üslûptur.
    İbrahim’le (a.s.) babası arasındaki diyalog örneği, oğlunu
    kendi bâtıl dinine girmeye çağıran putperest bir müşrikle bir
    müslüman evlât arasındaki konuşma tarzıdır. Açık bir şirk içinde
    olmayan, hele müslüman bir anne babayla ilişkilerin nasıl olması
    gerektiğini kolaylıkla değerlendirebiliriz. Müslüman bir anne
    babayla, müslüman bir evlâdın ilişkisi, istenilen güzellikte değilse,
    suçun büyüğünün evlâda ait olduğunu; kültürü sınırlı anne
    babanın mâzur görülebilecek çok yönleri bulunabileceğini söyleyebiliriz.
    İstisnaların da elbette olabileceğini düşünebiliriz. Aile ilişkilerinde
    herkesi bağlayıcı, genel geçer formüller sunmak, pek kolay
    değildir. Ama ana babaya ihsan, iyilik, “of!” bile demeyen tahammül
    ve kibarlık evlât için Kur’an’ın emrettiği genel tavırlardır. Bunlarla
    birlikte ailesini en iyi tanıyan, kişinin kendisidir. Nerede, nasıl tavır
    alınacağını, ailesinin yapısını da göz önüne alarak ailenin ferdi belirleyecektir.
    İfrat, ihsanla davranmamak; tefrit ise, ana babaya
    [249] 19/Meryem, 41-49
    [250] 9/Tevbe, 114
    90 AHMED KALKAN
    -isyanı emretseler bile- mutlak itaat ve gerektiğinde aileye karşılık
    Allah ve Rasûlünün tercih edilmemesidir. Müslüman genç
    ise orta yolu, i’tidali/dengeyi bulmak zorundadır. Zor da olsa, bu
    denge olmadan dünyada huzur, âhirette ödül beklemek yanlıştır.
    Bu konudaki âyetlerde dikkat çeken şey, müşrik ana babaya
    itaatin yasaklanması değil; şirk konusundaki emirlerine itaatin
    yasaklanmasıdır. Müşrik anne babası insanı Allah’a ortak koşmaya
    sevk etmek istedikleri takdirde Kur’an bu konuda onlara itaati yasaklarken,
    müşrik de olsalar dünya işlerinde onlarla iyi geçinmeyi
    emretmektedir. Yani onların meşrû emirlerine itaat edilmeli, Allah’a
    isyanı emreden hususlarda itaat edilmemelidir. Ebeveyne itaat gerekir.
    Ancak, ana babanın emirleri, Allah’ın emirlerine ters düşerse bu
    konuda onlara itaat gerekmez. Çünkü Yaratan’a isyan olacak işlerde
    yaratılmışlara itaat edilmez. “Allah’a isyan sayılan bir konuda kula
    itaat edilemez.”[251] Yaratan’ın hakkı, ana babanın hakkından elbette
    üstündür.
    Bazı Genç Müslümanların Üslûp ve Yöntem Yanlışlıkları: Geleneksel
    anlayışı sorgulama sürecine giren müslümanlardan belki de
    ilk nasiplerini aileleri alır. Kur’an’la tanışan, müşrik-mü’min kavramlarının
    ne anlama geldiğini öğrenen, ama henüz yeterli birikimi olmadığından
    Kur’an’a bütüncül yaklaşamayan müslümanlar, aileleriyle
    girdikleri tevhidî mücadelede çok kırıcı ve tedrîcîlikten ve ahlâkîlikten
    uzak bir söylem geliştirebilmektedirler. Kişinin en az çevresiyle
    ilgilendiği kadar ailesi ile diyaloga girmesi gerekliliği göz ardı edilerek,
    İbrâhimî tavır alma gerekçesiyle, İbrâhimî üslûp gözetilmediği
    için bazen ailelerle bütün ilişkiler koparılır. Hatta bazı müslümanlar,
    aileleriyle aralarındaki problemin büyüklüğü oranında kendilerine
    İslâmîlikten (daha doğrusu radikallikten) pay biçmektedir.
    “Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle dâvet edip çağır
    ve onlarla en güzel şekilde mücadele et.”[252] “Allah’tan bir rahmet ile
    onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç
    [251] Buhârî, Ahkâm 4, Cihad 8; Müslim, İmâre 39
    [252] 16/Nahl, 125
    91
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi.”;[253] “İnsanlara güzel söyleyin.”[
    254] Bu âyetler, kim olursa olsun, hangi inanca sahip bulunursa
    bulunsun; muhâtaplarına karşı müslümanların dâvet usûl ve üslûplarını
    belirler. Bırakın hatalı müslümanlara veya İslâm’a karşı savaşmadığı
    halde cehaletinden dolayı bazı şirk davranışlarında bulunanlara
    nasıl güzel üslûp kullanılmasını; en azılı tâğut ve kâfirlerden biri olan
    Firavun’a tebliğ için gönderilen Hz. Mûsâ ve Hz. Hârun’a, üslûplarının
    nasıl olması gerektiğini Kur’an şöyle emreder: “Firavun’a gidin.
    Çünkü o, tuğyân etti/azdı. Ona yumuşak söz söyleyin. Belki o, aklını
    başına alır veya korkar.”[255]
    Muhâtabımız olan her insana, İslâm’ı sunarken, Kur’an’ın emrettiği
    güzel üslûp özellikleriyle hitap etmek zorunda olduğumuzu
    unutmamalıyız. Özellikle, bizden yaşlı akrabalarımıza, hele ana babamıza
    karşı daha hassas, daha tatlı ve yumuşak üslûplu, daha sevgi
    ve saygı dolu olmalı, bu nezâketimizi muhâtabımızın da anlayacağı
    şekilde, kelimeleri özenle seçip kullanmalıyız. Hz. İbrâhim’in örnek
    alınması bunu gerektirir. Allah’a açıkça düşman olan bilinçli müşrikler
    hariç; ana babalar, hatta yakın akrabalar, insanın doğal
    müttefikleridir, yardımcıları ve dostlarıdır. Kur’an, “Kötülüğü en
    güzel bir tavırla önle. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık
    bulunan kimse, seninle sanki yakın bir dost olur.”[256] buyurur.
    Bazı genç müslümanlar ise, âyetteki ifadenin tam tersini uygulayıp,
    aralarında dostluk bulunan kimseleri düşman etmek için kötülüğü
    güzel olmayan bir tavırla önlemeye çalışıyorlar. Tabii, böylece olaya
    nefisler karışıyor, iş inada biniyor, hayra giden yol, -iyi niyetle de
    söylenmiş olsa- yanlış üslûptan dolayı tıkanmış oluyor.
    Eğer ailelerimizin hayra doğru değişimleri, dalâlette iseler hidâyetleri
    isteniyorsa, tedrîcîlik, zamana yayılmış uzun ve samimi diyalog
    ve de en önemlisi, psikolojik gerginlik oluşturmaktan şiddetle
    kaçınan tatlı ve saygı dolu üslûp esas alınmalıdır. Fikirlerin uygun
    [253] 3/Âl-i İmran, 159
    [254] 2/Bakara, 83
    [255] 20/Tâhâ, 43-44
    [256] 41/Fussılet, 34
    92 AHMED KALKAN
    ve güzel olmayan şekilde ve kırıcı ifade tarzıyla sunulması, çoğu
    zaman, kaş yaparken göz çıkarma ile sonuçlanmaktadır. Çoğu
    ana baba, yaşlarını ve tecrübelerini fazla önemsediklerinden, kendi
    çocuklarının didaktik, vaaza veya derse benzeyen hitapla kendilerine
    direkt yolla hatalarını söylemelerini hoş karşılamaz, hatta nefis meselesi
    yapar, tersler. Bu gibi psikolojik çatışmaları aşmadan tebliğ
    ve dâvet, fayda yerine çoğu zaman zararla sonuçlanır. Muhâtabın,
    ıslah yerine daha büyük ifsadına sebep olunarak, vebalden kurtulayım
    derken daha büyük günah yüklenilmiş olur.
    Kur’an, bir babayla oğul arasındaki ilişkiler konusunda din/dâvâ
    farkı ile Hz. Nuh’un oğlunu “kendi ehlinden saymaması” gerektiğini
    ifade eder.[257] Ama bir oğul olan Hz. İbrahim’in putperest babasıyla
    ilişkileri, daha farklı gündeme gelir. Yani, hidâyeti beklenmeyen
    kâfir bir evlât, gerektiğinde babası tarafından evlâtlıktan reddedilip,
    ehlinden sayılmaması istenirken; müslüman bir oğulun müşrik ve
    putperest bir babaya karşı münâsebeti çok yumuşak ve nâzik olmalıdır.
    Tabii, bunların yanında örnek baba-oğul ilişkileri verilir. İbrahim-
    İsmail gibi. İsmail’le (a.s.) babası arasındaki ilişkiler uzunca ve
    birkaç değişik durumla ilgili anlatılır. Kur’an, anne babaya ve evlâda
    görevlerini hatırlatır.
    Kur’an, müslüman bir kocayla karısı arasında olabilecek anlaşmazlıklar
    konusunda ise, müslüman kocaya itaati tavsiye eder.
    [258]Geçimsiz ve itaatsiz bir kadına karşı nasıl davranılması gerektiği
    belirtilir. Eğer araları bu tedbirlerle de düzelmezse, hakem tayin edilmesini
    tavsiye eder.[259] Hemen bu âyetin devamında toplum ve ailenin
    huzuru için iyi ilişkilerde bulunulması gerekli olanlar sayılır. Allah’a
    kulluktan sonra ana-babaya iyi davranılması emredilir.[260] Bu
    âyetin zımnen ifade ettiği insan ilişkilerinin olumsuzluğu konusunda
    genel tavrın ne olması gerektiğini, genel anlaşmazlıklar konusunda
    yine aynı sûrenin 59. âyeti açıklık getirir. Bu âyet, iki müslüman ara-
    [257] 11/Hûd, 44, 45
    [258] 4/Nisâ, 34
    [259] 4/Nisâ, 35
    [260] 4/Nisâ, 36
    93
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    sındaki anlaşmazlıkların halli için Kur’an ve sünnetin hakemliğine
    müracaat, imanın şartı olarak ifade edilir.
    Kur’ân-ı Kerim’de “anne-babaya iyi davranmak”, hem de dört
    âyette “sadece Allah’a ibâdet etme”, ya da “O’na şirk koşmama”nın
    emredilmesiyle birlikte zikredilmektedir:
    “Allah’a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın.
    Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara... iyi davranın....”;[261]
    “De ki: ‘Gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O’na
    hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın, ana-babaya iyilik edin...”;[262] “Rabbin,
    sadece kendisine kulluk/ibâdet etmenizi, ana-babanıza da ihsân
    etmenizi/iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti...”;[263] “Vaktiyle
    Biz, İsrâiloğullarından; ‘yalnızca Allah’a kulluk/ibâdet edeceksiniz,
    ana-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara ihsân/iyilik edeceksiniz’
    diye mîsak/söz almıştık....”[264]
    Bu anlatım özelliği, ana babaya ihsanın, Kur’an tarafından
    ahlâkî bir görev olmaktan çıkarılıp imanî/tevhidî bir vecîbe gibi
    algılandığını düşündürür. Zaten tevhid peygamberi Hz. İbrâhim’in
    babasıyla ilişkileri de detaylarıyla vurgulanır. Aslında tevhidin hayata,
    aileye, davranışlara ve tabii ki ahlâka yansımaması düşünülemez.
    Dolayısıyla “tevhid ahlâkı”, “lâ ilâhe illâllah ahlâkı” diye
    adlandırabiliriz; Kur’an’ın emrettiği, Rasûlün uyguladığı ve tavsiye
    ettiği ahlâkı. Ve ahlâkı imandan ayıramayız. İnanç, amel, muâmelât,
    siyaset, ahlâk arasında bazılarının zannettiği gibi kesin ayrımlar yoktur;
    kolay anlaşılsın diye ayrı başlıklar altında incelenebilir; yoksa
    hepsi bir bütündür. O bütüne İslâm demekteyiz.
    Ahlâkı tevhidden bağımsız ve olmazsa olabilir zannettiği
    için kimi radikal gençler, çevrelerinde örnek gösterilememekte,
    hatta bazen en yakın çevrelerinde, ailelerinde bile itici buluna-
    [261] 4/Nisâ, 36
    [262] 6/En’âm, 151
    [263] 17/İsrâ, 23-24
    [264] 2/Bakara, 83
    94 AHMED KALKAN
    bilmekteler. Hâlbuki İslâm’ı yaşamaya ve hele tebliğe çabalayan
    bir gencin, toplum içinde ahlâkî zaaflarla değerlendirilmesinin
    vebâli, diğer insanların vebâlinden daha büyüktür. Onlar, davranışlarıyla
    güzel örnek oluşturamamaları ve göze batan ciddî ahlâkî
    zaaflarından dolayı; temsil ettikleri tevhid dâvâsına ve savundukları
    Kur’anî hakikatlere -iyi niyetle ve farkında olmadan da olsa- düşman
    kazanmanın suçuyla yargılanabilecekleri endişesi taşımalıdır. Tevhid
    ahlâkı bunu gerektirir. İşte bu endişeyi taşıyan bir muvahhid genç,
    tüm insanlarla, tabii önce ailesi ve yakınlarıyla hastalıklı bir ilişki
    veya ilişkisizlik içinde olamayacak; “en yüce ahlâk üzere olan”[265]
    Rasûlullah’ı örnek alacak, çevresine ihsan ve ıslahı çiçek çiçek yayacak,
    toplumun diğer fertlerince örnek gösterilecektir.
    Ana babaya ihsan, dünyada huzur ve güzelliklerin kaynağı, âhirette
    cennetin sebebi olacaktır. Aksi ise, huzursuzluk ve azâb...
    e- Ana Babanın Görevleri (Çocuğun Ana Baba Üzerinde
    Hakları)
    1- Güzel isim: Doğumunun ilk gününde veya en geç yedinci
    güne kadar çocuğa güzel bir isim verilir.[266] “Siz, kıyamet gününde
    kendi isimleriniz ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız; öyleyse
    güzel isimler seçin.”[267] Örnek insanlarla bağı koparılamayan nice
    insanımız, çocuğuna isim koyarken örnek almasını arzuladığı başta
    peygamberler olmak üzere sahâbe ve kâmil insanların isimlerini,
    peygamberlerin ve sahâbe hanımlarının isimlerini asırlardır çocuklarına
    koymayı görev bilmişlerdir.
    2- İyi terbiye: Hadis-i şerifte güzel isim ve iyi terbiye, çocuğun
    babası üzerindeki hakları arasında zikredilir.[268] Ç ocuğun e n m ükemmel
    şekilde yetişmesi, ihtiyaç duyduğu bütün insanî ve ahlâkî
    [265] 68/Kalem, 4
    [266] Bak. Buhâri, Akika 1, Edeb 108; Müslim, Fezâil 62
    [267] Ebû Dâvud, Edeb 70
    [268] Bak. İbn Mâce, Edeb 3
    95
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    faziletleri, sosyal kural ve davranışları, hepsinden önemlisi tevhidî
    inanç ve İslâmî değerleri öğrenmesi ve yaşaması, ruh ve beden bakımından
    sağlıklı, bilgili ve faziletli, ayrıca meslek ve hüner sahibi
    olabilmesi için ana babanın tüm imkânlarını kullanarak gayret sarfetmeleri
    gerekir.
    Çocuğun hem dünya hem de âhiret mutluluğunu hedef alan böyle
    bir terbiye, Hz. Peygamberimiz tarafından ana babanın çocuğuna
    bırakacağı “en güzel miras” olarak nitelendirilmiştir.[269]
    3- Evlendirme: Ana babaya ait olan neslin korunması görevi,
    büluğ çağına gelen evladın bir yuva kurmasına imkân hazırlanmasıyla
    yerine getirilmiş olur. Evlenme çağına gelmiş olan çocuğun fazla
    bekletilmeden evlendirilmesi gerekir. Mâzeretsiz olarak bunun ileri
    yaşlara ertelenmesi neticesinde doğabilecek birtakım kötü sonuçlardan
    ana baba da sorumlu olur. Peygamberimiz’den rivâyet edilen bir
    hadiste bu husus vurgulanmaktadır: “Çocuk bülûğa erince babası
    onu evlendirsin; aksi halde çocuk günah işleyebilir, onun bu günahı
    babaya da ait olur.”[270]
    4- Eşit muâmele: Aralarında herhangi bir ayrım yapmaksızın
    çocuklarına karşı eşit davranmak, ana babanın başlıca görevlerinden
    biri ve aynı zamanda çocuğun da tabii hakkıdır. [271] Çocukların
    kız-erkek, büyük-küçük, öz veya üvey olması sonucu değiştirmez.
    “Allah’tan korkun ve çocuklarınız arasında adâleti gözetin.”[272] Ebeveyn,
    çocuklarına karşı gösterdiği sevgi, şefkat ve ilgide de adaletli
    olmaya çalışmalıdır. Anne baba, iradesini aşan duygularda -bir çocuğunu
    daha çok sevmek gibi- bunu diğer çocuklarına hissettirmemeye
    çalışmalı ve davranışlarında eşitliği gözetmelidir. Aksi halde, kardeşlerin
    birbirini kıskanması ve birbiri aleyhinde olumsuz bazı duygu ve
    düşüncelere kapılması kaçınılmaz olur.
    [269] Tirmizi, Birr 33
    [270] İbn Kayyim el-Cevziyye, s. 159
    [271] Bak. Müsned IV, 269
    [272] Buhâri, Hibe 12-13, Şehâdet 9; Müslim, Hibât 13
    96 AHMED KALKAN
    Bu temel görevlerin yanında ebeveynin diğer görevlerini de
    şöyle sıralamak mümkündür:
    Tahnîk: Yeni doğan bebeğin, henüz ana sütünü tatmadan önce
    hurma, bal vb. tatlı bir besin ezilerek bununla damağının oğulması.[
    273]
    Kulağına ezan okuma: Bebeğin sağ kulağına ezan, sol kulağına
    da kaamet okunur.[274]
    Akika kurbanı: Doğumun yedinci günü yahut daha sonraki
    günlerde şartlarına göre kurban kesilerek eşe dosta ikram edilir.
    Sünnet (hıtân): Doğumunun ilk gününden büluğ yaşından önceye
    kadar bir zaman içinde çocuk sünnet ettirilir.
    Saçını tıraş edip ağırlığınca sadaka vermek: Doğumunun yedinci
    günü çocuğun saçı tıraş edilir ve bunun ağırlığınca gümüş ya da
    altın tutarında para veya mal sadaka olarak verilir.
    Bütün bunların yanında unutulmamalıdır ki, çocuğa sevgi, şefkat
    ve anlayışla muâmele etmek İslâm eğitim sisteminin en belirgin
    özelliğidir. İslâm eğitimcileri, eğitimin doğumla birlikte, hatta daha
    önceden (anne veya baba adayını seçerken) başlaması gerektiği hususunda
    görüş birliği içindedir.
    Çocuğu, sağlıklı, ahlâklı ve iyi bir müslüman olarak yetiştirmek,
    ancak çok erken yaşlardan başlayarak onun eğitimini ciddiye almakla
    mümkün olur. Çocuğun, kendisine söylenenleri tam olarak anladığı
    ve kendi düşüncelerini az çok ifâde edebildiği yaşlardan itibaren İslâmî
    esasların öğretimi yapılmalıdır. Bu konuda ilk öğretilecek şey,
    tevhid inancıdır. Nitekim Hz. Peygamberimiz’in “Çocuklarınıza
    önce ‘Lâ ilâhe illâllah’ cümlesini (anlamıyla birlikte) öğretin.” şek-
    [273] Müslim, Tahâret 101
    [274] Müsned VI, 391; Ebû Dâvud, Edeb 108; Tirmizi, Edâhi 17
    97
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    linde tavsiyede bulunduğu nakledilir. [275] Allah inancı, küçük çocuklara
    onların anlayabileceği sade ve açık bir dille, ümit ve bağlanma
    duygularını geliştirecek şekilde anlatılmalıdır. Ayrıca, temyiz yaşına
    doğru Allah sevgisiyle birlikte uygun bir üslûpla Allah korkusunu da
    aşılamak, bu suretle değer yargılarına ters düşen davranışlar karşısında
    iyiliklerini ödüllendirecek, kötülüklerini cezalandıracak olan İlâhî
    otoritenin varlığını vicdanında hissetmesini sağlamak gerekir.
    Çocuklarda küçük yaşlardan itibaren imanla birlikte ibâdet
    şuurunun da geliştirilmesi gerekir. N amazın ö ğretilmesi v e e mredilmesi,
    aile reisinin de bunda devamlı olması Kur’ân-ı Kerim’de
    özel olarak açıkça zikredilmiştir.[276] P eygamber E fendimiz’in, ç ocuklara
    yedi yaşında namazın öğretilip kıldırılmaya başlanmasını,
    on yaşına geldikleri halde kılmıyorlarsa, hafifçe cezalandırılmalarını
    tavsiye eden hadisleri [277] bu konuda başta anne babalar olmak üzere
    müslüman eğitimcilere ışık tutmaktadır. Küçük çocuklara namazın
    dışındaki ibâdetler hakkında da bilgi kazandırılması, bunlardan uygun
    olanlarının zaman zaman tatbik ettirilmesi, onların gelecekteki
    müslümanca hayatları için büyük önem taşır. Bu konularda unutulmamalıdır
    ki, İslâm eğitimi, tedrîcîlik, sevgi ve ikna gibi pedagojik
    metotları esas alır. Korkutucu, ürkütücü, emredici tutumlar, çocuk
    için hem anlaşılmazdır, hem de yıpratıcıdır. Çocuğun sevgiye, iyi örneklere,
    açıklayıcı doğru bilgilere ihtiyacı vardır. Bunların yerli yerinde
    uygulanması ölçüsünde onun müslümanca eğitimi ve öğretimi
    de başarıya ulaşacaktır.
    [275] İbn Mahled, s. 142; İbn Kayyim, s. 158
    [276] 20/Tâhâ, 132
    [277] Ebû Dâvud, Salât 25; Tirmizi, Mevâkît 182
    98 AHMED KALKAN
    ANA-BABANIN EN BÜYÜK, EN KUTSAL GÖREVI:
    ÇOCUKLAR, ÇOCUKLAR, ÇOCUKLAR!
    İslâm’ın aile anlayışında, normal şartlarda kadının başlıca görev ve
    meşguliyet alanı evidir. Bu durum, prensip olarak çocukların ihmal
    edilmesini büyük ölçüde önlemektedir. Çocuklara sevgi ve yetiştirme
    yönünden daha fazla vakit ayırması gereken anne olmakla birlikte,
    babanın sorumluluğu da, anneden daha az değildir. Baba, çocuklarının
    ve onların müslümanca yetişmesinin; işinden ve dünyevî meşguliyetlerinden
    çok daha önemli olduğunu davranışlarıyla ispatlamalıdır.
    Hz. Peygamber, torunlarını sevdiği bir sırada, bir Ârâbî/bedevînin,
    on çocuğu olduğunu, fakat bunlardan hiçbirisini sevip öpmediğini
    belirtmesi üzerine, Rasûlullah’ın “Allah senin kalbinden merhameti
    çekip almışsa ben ne yapabilirim?!”[278] buyurması, İslâm’ın çocuk
    sevgisine verdiği önemin örneklerinden biridir.
    Çocukların, dinî (dinin içine giren ilmî, ahlâkî) ve meslekî bakımdan
    eğitilip öğretilmesi, ebeveynin en önemli ve en zor görevidir.
    ÇOCUKLARIN EĞITIMI KONUSUNDA
    ANA-BABA NELER YAPABILIR?
    Ne yapılmalı sorusuna verilecek cevabın şekli, öncelikle bizim nerede
    durduğumuz ile alâkalıdır. Nihâî tercihimizi Allah’tan, âhiretten,
    cennetten, İslâm’dan, Kur’an’dan yana yapıp yapmadığımızla ilgilidir.
    İmkân ondan sonraki mesele. Zaten Allah, nihâî tercihini Kendinden
    yana yapanlara, yollarını açacak, onları güçlerinin dışındakinden zaten
    hesaba çekmeyecek. Ama önce biz bu tercihi yapmış mıyız, ya da
    böyle bir arayış içerisinde miyiz, onu sorgulamamız lâzım. Yani, Allah’a
    kulluğu birinci sıraya alıyor muyuz? İşimizi seçerken, eşimizi,
    aşımızı seçerken, evlâdımızla ilgili tercihimizi yaparken, kendimizle
    [278] Müslim, Fezâil 64
    99
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    ilgili kararlar verirken Allah’ı merkeze alarak mı hareket ediyoruz?
    Yoksa kulluk görevlerimizle ilgili çoğu alanda mâzeret adıyla bahânelere
    mi sığınıyoruz?
    Okul gibi, askerlik gibi konuları çözmek için devlet gücü lâzımdır.
    Müslümanlar günümüzde dünyanın hemen hiçbir yerinde siyasî
    otorite oluşturamadılarsa, bunu mâzeret sayıp kesin haram olan, hatta
    haramın ötesinde şirkle bağlantılı olan hususlara bahane arama lüksüne
    sahip olamazlar. Siyasî otoriteleri yoksa cemaatleri vardır (olmalıdır).
    Mekke’de camii yoktu, okul yoktu; ama Erkam’ın evi vardı.
    Ümmetin evleri vardı. Yani camii, okul fonksiyonunu icra edecek,
    insanlara vahyi öğretebilecek, çocuklarını bu noktada korumalarını
    sağlayacak, imkânların elverdiği en uygun çözümlere gidilmişti.
    Yine Hz. Musa, Firavun gibi azgın bir zorbanın her uygulamasıyla
    tanrılık tasladığı bir yerde risâlet görevine muhâtap olmuştu. Hz.
    Musa’yla ve O’na iman edenlerle ilgili bir âyet-i kerime var; meâli
    şöyle: “Mûsâ’ya ve kardeşine, ‘kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın
    ve evlerinizi namaz kılınacak yerler yapın. Namazı dosdoğru
    kılın. Mü’minleri müjdele’ diye vahyettik.”[279] Zaferle müjdelenecek
    mü’minlerin yapmaları gereken zafere yönelik faâliyetler gündeme
    gelir. Nedir o? Evleri mescid edinmek. Mescid tâbirini bugünkü vâkıadan
    yola çıkarak sadece namaz kılınıp dağılınan yerler değil; otuz
    civarında işlevi bulunan, siyasal, sosyal, ailevî ve eğitimle ilgili her
    türlü düzenlemeyi içeren bir muazzam kurum olarak düşündüğümüzde,
    evlerin mescid, yani mektep, okul ve insanların ihtiyaçlarına
    cevap verecek kurumlar haline getirilmesi emri ile karşı karşıyayız.
    Dolayısıyla hantal yapıların modası da geçti. Müslümanlar ne kaybettilerse
    araçlardan, metotlardan kaybettiler. Çok yönlü mobil hizmet
    alanları oluşturmalıdır. Çok yönlü kullanılabilecek ve değişik planlara
    müsâit faâliyet için cemaatlere, dernek ve vakıflara çok iş düşüyor.
    Öncelikle vurgulamalıyız ki, İslâm’ın hâkim değil mahkûm olduğu
    ülkelerdeki okullarda çocukların şirkten uzak yetişme özgürlüğünün
    olmadığı, kimsenin üzerinde durmadığı fecî bir durumdur.
    Öncelikle öğrenci ve öğretmen olarak şirk tornasından geçmeme hak-
    [279] 10/Yûnus, 87
    100 AHMED KALKAN
    kı için mücâdele gerekiyor. Resmî âyinlerde şirk unsuru olan hususlar
    varsa bu törenler, bazı derslerde kabulü ve dillendirmesi şirk olan durumlar
    varsa onlar, müslüman halkın başörtüsü sorunundan çok fazla
    önemsenmesi gereken en ciddi problemlerdir. Varsa yoksa sadece
    başörtüsü yasağı gündemde. ABD gibi, Avusturya ve diğer Avrupa
    ülkeleri gibi, başörtüsünün suç olmadığı memleketlerde yaşasaydık,
    bizim okullardan istediğimiz olmayacak mıydı? Yani sadece üniversitelerde
    ve sadece başörtüsünden başka. Başörtüsüne bile müsaade
    etmeyen bir zihniyetin, başın içine koyduğu zihniyetin ne olup olmadığı,
    ciddi mânâda maddeler halinde net olarak dosta düşmana ilan
    edilebilmiş bile değildir ki, ona göre eylem planı hazırlansın.
    Okullarda Darwin teorisinin ve benzeri özgül ağırlığı fazla olmayan
    birkaç meselenin, bir de ahlâkî problemlerin dışında karşı çıkılması
    gereken meseleleri yok gibi davranıyor müslümanlar. Yani
    kim neye niçin karşı çıkıyor, kim neyi niçin istiyor; belli değil. Karşı
    çıkılan şeyler olmazsa olmaz şeyler midir, olmazsa güzel olur cinsinden
    midir, bu da net değil.
    Eğitim, başlı başına kitaplık, hatta kütüphanelik bir konu. Hele
    Kitapsız eğitimin problemleri, açtığı yaraların tedavisi... Eğitim, Rab
    kavramını gündeme getirir. İnsanların mutlak eğiticisi, terbiye edip
    yetiştiricisi Allah’tır. O’nu temel almayan eğitim, eğitim değil öğütüm
    olur, eritim olur. Pansuman tedaviler yerine; radikal değişim ve
    çözümler olmadan eğitimden hayır beklemek, okyanusu yürüyerek
    geçmeyi düşünmek demek. Câhilî eğitim kurumlarında bilginin temel
    kaynağı olarak vahy kabul edilmeyip sadece akıl ve duyu organları
    kabul edilir. Laik devlet yönetime, laik eğitim de bilime Allah’ı
    karıştırmaz. Oralara başka ilâhlar(!) yön verir. Hâlbuki Kur’an’a göre
    yönetmek ve eğitmek/terbiye sadece tek Rab olan (terbiye eden, eğitip
    yönlendiren) Allah’a ve izin verdiklerine aittir, bunların ilkelerini
    tesbit yalnız O’nun hakkıdır. Vahyi, eğitime müdâhale ettirmemek,
    hem eski Arap câhiliyyesinde, hem de günümüzdeki şirke dayalı düzenlerin
    güdümündeki modern câhiliyyede ortak şirk kaynağıdır.
    Dünyanın oluşumu ve insanın ortaya çıkışı gibi konularda ortaya
    atılan teorilerden tutun, hiçbir konu Allah’a dayandırılmaz. Besme101
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    le ile başlamak bile yasaktır derse, Es-selâm’la sınıfa girmek gibi.
    Başörtüsü yasağı da gâyet doğaldır bu zihniyette. Ama, besmele ile
    başlama, başörtüsüne göz yumma câhiliyyenin veremeyeceği tâvizler
    değildir. Ve bana göre câhiliyyenin o zaman tehlikesi daha büyük
    olur. İçinde haktan bazı basit hususlar taşıyan bâtıl daha tehlikeli
    olacaktır, hakka hiç yer vermeyen bâtıldan. Günümüz bilimleri ve
    eğitim anlayışları, yaratmayı ve eğitip terbiye etmeyi (rabliği) Allah’a
    hiç dayandırmadığından; yoktan var edici, yarattıklarını yönetici bir
    ilâh ve eğitici bir rab olarak başka tanrılara inanıp kul olmaya hazır
    müşrik tip yetiştirmek için çabalar. Kur’an’ın ilkelerine hiç yer vermeyen,
    O’nun emir ve yasaklarını, hükümlerini bilimsel bulmayan
    anlayışta neyi eleştirecek, nasıl düzelteceksiniz? Yaratma konusunda
    Arap müşrikleri kadar bile Allah’ı kabul etmeyen şirk zihniyeti, bize
    göre kendisine küçük bir Kitap (suhuf, vahy) verilmiş bir peygamber
    olan ilk insanı, okuyup-yazması olmayan, hatta konuşamayan,
    çiğ et yiyen mağara insanı olarak tanıtır. Şirk zihniyeti, ilk insanların
    yaşayışını, karanlık çağ safsatası ile başlatır. Çağ tasnifleri
    ve tarihe bakış, tevhidî inanıştan tümüyle farklıdır. Hz. Âdem’den
    beri devam eden tevhidî hayat ve hak-bâtıl mücâdelesi unutturulmak
    istenir. Peygamberler değil, krallardır vahyi kabul etmeyen tarihin
    öne çıkarttığı. Hak-bâtıl mücâdelesi değil; savaşlar, antlaşmalar ve
    uyduruk uygarlıklardır üzerinde durulan. Müşriklerin hâkim olduğu
    devlet düzenleri, ileri medeniyetler olarak tanıtılır, câhiliyye hayatı
    ideal toplum modelleri olarak sunulur. Câhiliye eğitiminden geçmiş
    ve İslâm’ı hakkıyla öğrenememiş her ırktan insanın asr-ı saâdeti;
    Roma, Atina ve Isparta uygarlığı, Mısır veya Bâbil medeniyetidir.
    Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersinin adından da anlaşılacağı gibi,
    Din, sadece kültür ve ahlâktan ibârettir, ahlâkın da uygulanması değil,
    sadece bilgisi önemlidir bu zihniyete göre.
    Çocuk, anne ve babaya emânet olarak teslim edilmiş bir fitnedir/
    sınavdır. Ana ve baba, kendisi veya vekilleri eliyle çocuğun ya İslâm
    fıtratını koruyacak, ya da şirke bulaştıracak. İkincisi olursa, âhirette
    de kendisini bu şekilde yetiştiren büyüklerine evlât şöyle diyecek:
    “Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün, ‘Eyvah bize! Keşke Allah’a itaat
    etseydik, Peygamber’e itaat etseydik!’ derler. ‘Ey Rabbimiz! Biz
    reislerimize/beylere ve büyüklerimize itaat edip uyduk da onlar bizi
    102 AHMED KALKAN
    yoldan saptırdılar’ derler. ‘Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onları
    büyük bir lânetle lânetleyip rahmetinden kov.” [280]
    Çağımız, bilgi çağı değil, bilgi kirliliği çağıdır. Modern yaşam
    biçiminde insanların beyni çöp kutusuna döndü. Vahiyle bağları koparılan
    insana eğitim kurumları, medya, teknoloji, çevre bırakın âhireti,
    dünya için bile gereksiz, hatta zararlı şeyleri bilgi ve kültür adına
    (insan istemese bile) dayatarak depoluyor. İnsanlar, vahye dayalı gerçek
    ilimden koparılıp lügat ve itikadî anlamlarıyla cehâlete itilirken,
    diğer yandan bilgi kirliliğinin kurbanı oluyorlar.
    Kurumlardan ve çevreden öğrenilenlerin hepsi de yanlış ve zararlı
    değil elbette. Ama vahiyle, dünyada ve âhirette insanı kurtaracak
    “ilim”le karşılaştırılınca küçük bilgi kırıntıları şeklinde kalmaktadır
    bunlar. Bırakın zararlısını, “faydasız ilimden” bile Allah’a sığınmaktadır
    tek önderimiz.[281] Bilgi kırıntılarının “ilim” haline gelmesi için
    vahiyle sağlamasının yapılması, hazmedilip özümsenmesi, posasının
    çıkarılması, pratikte faydalı hale gelip uygulanması gerekmektedir.
    Yine illet ve gâyesinin belirlenmesi, Allah rızâsına hizmet etmesi,
    bütün içindeki yerinin uygunluğu ve insanlığın hayrına/salâhına hizmet
    etmesi lâzımdır. Kur’an’a göre âlim kuru bilgi sahibi, hele kitap
    yüklü merkep değil;[282] Allah’tan huşû duyup titreyen muttakî kimsedir.[
    283] O yüzden t akvâdan uzak bilgi ilim sayılmaz, hele vahiyden
    kopuk ve kişiyi Allah’tan uzaklaştıran şeyin adı kesinlikle “ilim”
    olamaz. Eğitim, insana yön vermek, onu yönlendirmektir. Terbiye
    (eğitim) insanı inşâ etmek demek olduğundan mutlak terbiyeci/eğitimci
    ancak Allah’tır. O’ndan kopuk bir eğitimci farkında olmasa bile
    rablik iddiasındadır. Osmanlı dedelerinin yaptıklarının tam tersi bir
    uygulama ile karşı karşıyadır bugün bu topraklarda yaşayan nesiller;
    tersine bir devşirme söz konusudur.
    Evler, sadece çocukların değil; anne ve babanın da okuludur.
    [280] 33/Ahzâb, 66-68
    [281] Tirmizî, Deavât 68, hadis no: 3711
    [282] 62/Cum’a, 5
    [283] 35/Fâtır, 28
    103
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    Ama ana ve babaları yetiştirecek ehil ve emin yerlere büyük ihtiyaç
    var. Müslüman cemaat ve teşkilâtlara düşen önemli bir görev, çocuklardan
    önce ana ve babaları yetiştirmek olmalıdır. Evlilik ve ana baba
    okulları açmalı, geliştirmelidirler. Eğer baba evinde ve evlilik öncesinde
    anne adayı, kendini yeterince yetiştirmediyse, evlilikten sonra
    sorumluluk hanımın kendisiyle birlikte kocaya âittir. Zarûri olan
    hususları ya bizzat kocası öğretecek, ya da öğrenmesine imkân ve
    fırsatlar oluşturacaktır.
    Eğitim, hevâî isteklere (vahyin tesbit ettiği şekilde) istikamet ve
    sınır tâyin edebilecek irâde eğitimini, tevhidî bilinci, ibadete devamı
    ve ahlâkî özellikleri ihmal etmeyecek şekilde, daha doğrusu bunların
    temel alındığı bir ölçüde değerlendirilmelidir. Bunların, vahyi merkeze
    almadan yerine getirilemeyeceği gibi, ümmet planında ve ideal
    tarzda yerine getirilmesi ve eğitim problemlerinin kesin çözümü
    için İslâmî bir otoriteye ihtiyaç vardır. Bununla birlikte cemaatler ve
    riskleri göze alabilen müslümanlar, kendi çocuklarıyla ilgili radikal
    (câhiliyye ile uzlaşmayan) tavırlar alabilmeli; lokal, kısmî ve yüzeysel
    de olsa çözümler üretmek için işbirliğine gidebilmelidir. Yakın
    yaşlarda çocukları olan beş on ebeveyn birleşerek ev ortamını okula
    dönüştürecek çalışmalar yapabilmelidir. Ama riskleri göze alamayan
    mü’minleri bırakın tekfir etmeyi, onları kıracak tavırlardan bile kaçınmalı,
    halleriyle örnek ve alternatif olmaya çalışmalıdır.
    Unutmayalım, bu din, sadece kahramanların dini değildir. Herkesten
    kahramanlık beklenemez. Kaldı ki, günümüzdeki kahramanlar,
    bu özelliklerini hayatın tüm alanlarına da taşıyamadıklarını itiraf
    etmelidir. Unutulmamalı ki eğitim, hayatın sadece bir parçasıdır;
    tümü değil.
    Radikal çözümlere ve resmî olarak riskli tavırlara hazır değilse
    ebeveyn, yine yapabileceği hayli tedbirler vardır. En azından cumartesi
    ve pazar günleri, hiç değilse bir günün yarısı, çocukların İslâmî
    eğitimine ayrılabilmelidir. Mahallenin çocukları her hafta ayrı bir
    öğrencinin evinde velîlerin tâyin edeceği şuurlu bir veya birkaç öğretmenin
    eğitim ve terbiyesine teslim edilir.
    104 AHMED KALKAN
    Bir mahallede beş on velî bir araya gelip imkânlarını birleştirerek
    çocukları için alternatif çözümler üretebilir. Üretmiyorlarsa,
    samimi ve gayretli olmadıklarındandır, diğer gerekçeler bahaneden
    öte bir değer taşımaz. Bireyler olarak bu işlerin üstesinden gelinemiyorsa,
    cemaatleşerek, eğitimin sancısını duyan insanlar birleşerek
    bu hayatî meseleye kısmî de olsa çözümler getirebilir. Zâten Allah,
    kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemediğinden, ancak devlet
    otoritesiyle çözülebilecek ideal ve kesin çözümler de acele olarak
    beklenmemelidir.
    “Müslümanım” diyenlerin genelini bağlayacak şekilde yine de
    çok şeyler yapılabilir.
    BUGÜNKÜ ORTAMDA YAPILABILECEK ŞEYLER
    1- Evler okul olmalıdır. Çocuğun eğitiminden dinimize göre direkt
    olarak ebeveyn sorumlu olduğundan esas muallim ve mürebbi
    (öğretmen ve eğitici) anne ve baba olmalı, evler de esas okul haline
    gelmelidir. Kişilik/karakter eğitimi esas olarak ancak evde ve aile ortamında
    verilip inşâ edilebileceği gibi; müslümanlık da, ahlâk, sevgi
    ve samimiyet gibi erdemler de çocuğa mükemmel olarak ancak evde
    kazandırılabilir. “Koca”, aynı zamanda “hoca” olmalı; evin reisi, liderliğini
    evde imamlık, muallimlik ve muhtesiblik yaparak da yerine
    getirmelidir. Çocuğunu canından fazla seven anne, onun cehennemde
    yanmasına rızâ göstermediğini davranış ve fedâkârlığıyla ispat etmelidir.
    Çocuğunu cehenneme götüren inanç, düşünce ve eylemlerden
    koruyacak şekilde onu eğitmenin yollarını bulabilmelidir.
    İnançlar, değerler, gelenekler ve iyi alışkanlıklar, daha çok aile
    içinde kazanılır. Çünkü çocuğun şahsiyetini kazandığı devre, aile
    içinde geçer. Çağdaş tüm pedagoglar, “altı yaşa kadar çocuğun karakteri
    nasılsa, ondan sonraki yaşantısında fazla ekleme yapılmadan
    aynı izler devam eder” görüşünde birleşirler. Bu sebeple, ilk yıllarda105
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    ki eğitim ve terbiye, hayâtî ve hayat boyu önem taşır.
    Evlerde müfredâtı önceden tesbit edilmiş, planlı programlı dersler
    yapılabilir, kitap okuma saatleri düzenlenebilir. Bu derslerde, çocukların
    yaş ve seviyelerine göre, öncelikle inanç ve ahlâk eğitimleri,
    rûhî/psikolojik eğitimleri, zihnî eğitimleri, beden ve sağlık eğitimleri
    ve giderek cinsî eğitimleri, insan ilişkileri ve iktisâdî eğitimleri verilebilir.
    Hiç değilse, bu konularda ehil ve güvenilir kişilerin eserleri
    tâkip edilebilir. Çocuğa fazla bilgi yüklemekten çok, onu kişilikli bir
    müslüman olarak yetiştirip sevgiye dayalı eğitmek daha önemlidir.
    Kur’an öğrensin, hâfızlık yapsın diye dinden, Kur’an’dan nefret ettirmek
    yerine; dinini öncelikle sevsin, Allah, Kur’an ve peygamber
    sevgisi alsın, âhiret bilincine ve köklü bir imana sahip olsun denmelidir.
    Temizlik ve âdâb-ı muâşeret, terbiye ve nezâket de ihmal edilmemelidir.
    Âile eğitiminde ebeveynin, ağabey ve ablanın tâkip edecekleri
    belli başlı metotlar olarak şunlar sayılabilir: Örnek olma, uygun
    örnekler seçip gösterme, güzel çevre seçimi, çevreyi uygun hale getirme
    ve uygun çevrelerle ilişki kurma, olaylar üzerinde, durumlar
    ve eşyalarla ilgili ortak gözlem yapma ve yaptırma, çocukları etkin
    ve özgün düşündürme, pratik zekâ çalışmaları, yaparak ve yaşayarak
    uygulamalı öğrenme yöntemleri, gerektiğinde ölçü ve sınırları iyi tesbit
    edilmiş ödüllendirme ve cezalandırma, öğüt verme.
    2- Münkerden nehy görevi yapılmalı, çocuk evde karantinaya
    alınıp, günlük ve haftalık arındırmalardan geçirilmelidir.
    Okulun, iletişim araçlarının, medyanın, sokağın/çevrenin münkerlerinden
    çocuklar evde arındırılmalı, gönül ve zihinlerine bulaşmış
    tortuların atılması sağlanmalıdır. Çocuk eve geldiğinde, yanlış bilgilerden,
    câhilî kültürden, kötü ahlâktan, çirkin alışkanlıklardan temizlenmelidir;
    çamurda oynayan çocuğun eve girer girmez temizliği
    yapılıp mikroplardan arındırıldığı gibi. Küfür ve şirk başta olmak
    üzere kötülüklerden, Allah’a isyan sayılacak davranışlardan, yalan ve
    hayâsızlık gibi her çeşit kötü alışkanlıklardan ve tiryakiliklerin her
    türünden koruma faâliyetleri yapılmalı, çocukları doğru ve faydalı
    kaynaklarla temasa geçirmelidir. Okuduğu kitapları, gazeteleri, ko106
    AHMED KALKAN
    nuştuğu arkadaşlarını, terbiye ve eğitim verenleri, seyrettiği filmleri,
    oynadığı oyunları... kontrol etmeli; gerektiğinde ambargo koymalıdır.
    Bütün bunları kendi yerine ve daha güzel yapacak Allah korkusunu,
    ihsan bilincini, tevhid şuurunu gönlüne yerleştirmelidir. Anne
    ve babalar gecesini gündüzüne katıp, “çocuğumu nasıl müslümanca
    yetiştirebilirim?” diye planlar, programlar yapmalıdır.
    3- Emr-i bi’l-ma’rûf yapılmalı, hakkı tavsiye etmeli ve tevhidî
    eğitim ve şuur verilmeye çalışılmalıdır. Bütün bunlar mutlaka
    sevdirilerek yapılmalı; eğer dinden nefret ettirecekse usûl/metod
    mutlaka değiştirilmeli, dini sevdirme ve dinî bilgi konusunda mutlaka
    birinden tâviz verilmesi gerektiğinde sevgiden/sevdirmekten
    kesinlikle taviz verilmemelidir. Çocuklara özgüven ve güzel ahlâk
    kazandırılmalıdır.
    4- Helâl haram ayrım ve bilincini aşılarken, haram lokmadan
    uzak şekilde temiz gıdalarla beslemenin eğitimle çok yakın
    ilişkisi unutulmamalıdır. İsrâfın her çeşidine ve özellikle zaman savurganlığına
    meyletmeyecek bilinç verilmelidir.
    Çocuklarının gıda ihtiyaçlarını karşılamayan ya da tamamen
    hastalık taşıyan mikroplu pis gıdalarla onları besleyen anne ve babanın
    suçluluğu kabul edilir de, midelerinden çok daha önemli olan
    kafa ve gönüllerini aç bırakan veya ondan daha kötüsü, hastalıklı düşünce
    ve inançlarla doldurulmasına sebep olan ebeveyn suçlu sayılmaz
    mı? Ebeveynin çocuklarının midesini doldurup kafa ve kalbini
    ihmali, kapitalistçe bir zulümdür elbet.
    Ama şunu da unutmayalım: Nasıl midelerini mikropsuz, zehirsiz
    gıdalarla, dengeli beslenme kurallarıyla doldurmak zorundaysak;
    kafalarına ve gönüllerine giden gıdaların da mikroplardan arınmış,
    çocukları zehirlemeyecek ve dengeli beslenmeyi sağlayacak temel
    gıdalardan seçmemiz gerekmektedir. Abur cuburla midenin doldurulması
    gibi, abur cuburların okunması veya seyredilmesi de insanı
    hasta eder. Bazı ana ve babalar, çocuğuna okul ders kitapları dışında
    kitap almayı, oyuncak kadar bile önemli görmemekte; çocuğunun
    tevhîdî iman ve ibâdet bilincine sahip olmasını, güzel duygularının
    107
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    güçlendirilip doğru yönlere kanalizesini lüks saymaktadır. Kendi
    çocukluğunda kitapla büyümediği için, çocuklarının kitap ihtiyacını
    umursamamaktadır. Hâlbuki öyle acâyip bir düzen ve ortamda
    çocuklarımız hayata atılıyor ki, bu devirde okumayanların, canına
    okuyorlar. Tabii, neyi nasıl okuyacağını bilemeyenler de intihar etmiş
    oluyor.
    5- İslâm’ı sevdirmeli, çok küçük yaştan itibaren Allah sevgisi,
    Peygamber sevgisi vermeli; her sevgiden önce ve en büyük sevgi
    olarak. İlâhî emirleri, ibâdetleri niçin yapması gerektiğini anlatmalı,
    her konuda şuurlandırmaya çalışmalı, okuduğu Kur’an’ın ne olduğunu,
    ne emirler içerdiğini, anlamını, namaza niçin ihtiyacı bulunduğunu...
    öğretip sevdirmeli. Bir yandan cihad sevgisi ve hazırlığı, diğer
    yandan sanat sevgisi kamçılanmalıdır. Balık avlayıp vermek yerine,
    balık tutmayı öğretmeli, Allah sevgisi ve belirli yaştan sonra da Allah
    korkusu ve takvâ bilinci verilmeye çalışılmalıdır. Sorumluluk ve
    görev şuuru aşılanmalıdır. Kız çocuklara küçük yaşlardan itibaren
    tesettür ve hayâ bilinci, kız ve erkek çocuklara ibâdet ve özellikle
    namaz şuuru kazandırılmalı ve bu konuda çok titiz olunmalı.
    Günümüzde okullarda öğretilenlerin de, öğretilmesi gereken
    doğrular olup olmadığı müslümanca değerlendirilmeli, evde yanlışlar
    tashih edilmeli, küfür ve şirk mikropları bünyede büyüyüp yerleşmeden
    temizlenmelidir. Her akşam, okul, TV, sokak gibi çocuğu etkileyen
    tüm etkenler ana baba tarafından gözden geçirilmeli, özellikle
    şirk unsurları en hassas ölçüyle tespit edilip izâle edilmeli, yerine tevhîdî
    özellikler geçirilmelidir.
    Görüldüğü gibi esas iş, ana ve babaya düşmektedir. Bunun yanında
    elbette çözüme katkı cinsinden cemaat ve kurumların da büyük
    sorumlulukları vardır. Demek ki, “çocuğumun eğitimi konusunda
    ben fazla bir şey yapamam, gücüm ve imkânım yok!” diyemez
    anne ve baba. Çok şeyler yapabilir ve yapmalıdır.
    Yeter ki samimi olsun ve gönülden istesin…
    108 AHMED KALKAN
    ÇOCUK EĞITIMINDE DIKKAT EDILECEK
    ÖZELLIKLER
    Çocuk eğitiminde şu dört şeye özellikle dikkat edilmelidir:
    1- Büyükler, çocukları, önemsiz ve anlamaz küçük yerine
    koymayıp; aksine kendileri empatik davranarak onların seviyesine
    inmeli, onların eğitimi sırasında çocuk olduklarını daima göz
    önünde tutmalıdır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.) “Çocuğu
    olan, onunla çocuklaşsın.” buyurmuştur.
    2- Çocuklara daima uygun bir dille doğru, tutarlı ve yararlı
    bilgiler verilmelidir. Bu görev, ebeveynin belli başlı dinî ve kültürel
    konularda bilgili olmalarını gerektirir. Çocuklara, her şeyden önce
    Allah’ı ve Rasûlünü sevdirip güncel itikadî sapmalardan koruyabilecek
    tevhidî bir imanı gönüllerine severek nakşedebilmek şarttır. Sonra,
    şu başlıklar altındaki temel bilgiler verilmelidir:
    a- İtikad ve ibâdete dair müslüman için zorunlu bilgiler,
    b- Ahlâk ve muâşeret kuralları, edep ve terbiyeyle ilgili hususlar,
    c- Kur’an bilgisi; Kur’an’ ı okuyabilmesi, sevebilmesi, anlamıyla
    ilgilenmesi için gerekli bilgiler,
    d- Çocuğun gelecekte geçimini sağlayabilmesi için mümkün ve
    uygun olan bilgiler. Anne-baba, bunları ya bizzat vermeli yahut kendi
    aslî görevi olan çocuğunu eğitip öğretmek konusunda, kendine bir
    vekil tutmalı, ehil ve emin kimselere bu ilimleri verdirmelidir.
    3- Ebeveyn, çocuklarına her yönüyle örnek olabilecek bir
    hayatı yaşamaya çalışmalıdır. Aksi halde, sözleriyle telkin etmiş
    olduklarını davranışlarıyla yalanlamış olurlar. Çocuk da daha çok
    gördüklerinden, örneklerden etkileneceğinden eğitim başarısız olacak,
    çocukta da karakter bozuklukları ortaya çıkacaktır.
    109
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    4- Çocuklara karşı hoşgörüyü, onları şımartacak, serkeşleştirecek
    bir noktaya kadar götürmek, doğru olmadığı gibi; çocuğun
    şahsiyetini kazanmasına engel olacak, onu âsîleştirecek veya
    arsızlaştıracak şekilde katı bir disiplin uygulamak da uygun değildir.
    Ebeveyn, bu konularda daha çok terğib ve terhib (imrendirip
    özendirme ile sakındırıp caydırma) yöntemlerini kullanmalıdır.
    Her şeyin kolayını, basitini seçen günümüz insanı, görev bilincini
    yitirmiş, sadece hak ve özgürlüklerinin peşinde sonu gelmeyen
    koşu içinde yıpranıyor. Müslüman olmanın gereğini düşünmeyen kişi,
    cennetin ucuz, hatta bedava geleceğini umuyor. Hiçbir bedel ödemeden
    Allah’ın rızâsına tâlip oluyor. Birinin eteğine yapışarak cenneti
    garantiye almak, çocuğunu başkalarına emânet ederek kolay yoldan
    yetişmesini beklemek bunun göstergesi. Kendisiyle birlikte ateşten
    koruması gereken evlâdını başkalarına havâle ederek sorumluluktan
    kurtulacağını düşünüyor. Canavarın eline teslim edilen kuzu türünden,
    çocuğunu kimlerin eline bıraktığını bile düşünmüyor.
    “Dünyaya gelen her insan, (İslâm) fıtrat(ı) üzere doğar; sonra
    anne ve babası onu yahûdi, hristiyan, mecûsi (farklı bir rivâyete göre
    veya müşrik) yapar.”[284] Fıtrat, Allah’ın, mahlûkatını, kendisini bilip
    tanıyacak ve idrâk edecek bir hal, bir kabiliyet üzere yaratmasıdır.
    “İslâm”, yahut en azından “İslâm’a yatkınlık” anlamı taşır. Fıtrat, ruh
    temizliği, Hakkı benimseme yatkınlığı, olumlu yetenek ve meyiller
    olarak da tanımlanır. Fıtrat hadisindeki “...sonra ebeveyni onu yahûdi,
    hristiyan... yapar” ifâdesi, çocuklardaki temiz yaratılışın ve iman
    yatkınlığının çocuk devresinde çeşitli etkilere göre değişmeye elverişli
    olduğunu, dolayısıyla eğitimin önemini göstermektedir. Hadisteki
    bu ifâde, çocuğun İslâm fıtratı üzerinde sağlıklı bir yapı sürdürmesinin,
    ya da fıtratı bozulup çeşitli bâtıl dinlerle hastalıklı, ârızâlı bir
    hayatın sebebi olarak sadece anne ve babayı gösteriyor. Çevre şartları
    denilen şey, aslında ana-babanın oluşturduğu, bilinçli veya bilinçsiz
    tercih ettiği ortamlardır. Çocuğu yönlendiren okul ve medya da yine
    ebeveyn tarafından seçilip rızâ gösterilmektedir.
    [284] Buhârî, Cenâiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22-25, İman 264
    110 AHMED KALKAN
    İnsanlığın şirk ve isyan bataklığından doğru yola çekilmesi, vicdanın
    fıtrî saflığına dönüşü, takva ile en güzel olana uyulması, İlâhî
    prensip ve İslâmî rehberliğe ulaştırmak için İslâmî eğitim şarttır.
    Cenâb-ı Hak, mazlum kurbanların fecî durumunu ve onların esas
    sorumlusu olan kendi ana-babalarına yapacakları bedduâları haber
    veriyor: “O gün yüzleri ateş içinde kaynayıp çevrilirken: ‘Vah bize!
    Keşke Allah’a itaat etseydik, Peygamber’e itaat etseydik!’ diyecekler.
    Yine şöyle diyecekler: ‘Ey Rabbimız! Doğrusu biz, efendilerimize,
    beylerimize ve büyüklerimize (ana-babamıza ve diğer büyüklerimize)
    itaat ettik de onlar bizi dalâlete (yanlış ve sapık yola) götürdüler. Ey
    Rabbimız! Onlara (bize verdiğin) azâbın iki katını ver. Ve onları büyük
    bir lânet ile lânetle (rahmetinden uzaklaştır).”[285]
    Çocuklarının gıda ihtiyaçlarını karşılamayan ya da tamamen
    hastalık taşıyan mikroplu pis gıdalarla onları besleyen anne-babanın
    suçluluğu kabul edilir de, midelerinden çok daha önemli olan kafa ve
    gönüllerini aç bırakan veya ondan daha kötüsü, hastalıklı düşünce
    ve inançlarla doldurulmasına sebep olan ebeveyn suçlu sayılmaz mı?
    Hadis-i şerifte güzel isim ve iyi terbiye, çocuğun babası üzerindeki
    hakları arasında zikredilir.[286] Çocuğun en mükemmel şekilde
    yetişmesi, ihtiyaç duyduğu bütün insanî ve ahlâkî faziletleri, sosyal
    kural ve davranışları, hepsinden önemlisi tevhidî inanç ve İslâmî
    değerleri öğrenmesi ve yaşaması, ruh ve beden bakımından sağlıklı,
    bilgili ve faziletli, ayrıca meslek ve hüner sahibi olabilmesi için
    ana-babanın tüm imkânlarını kullanarak gayret sarfetmeleri gerekir.
    Çocuğun hem dünya hem de âhiret mutluluğunu hedef alan böyle bir
    terbiye, Hz. Peygamberimiz tarafından ana-babanın çocuğuna bırakacağı
    “en güzel miras” olarak nitelendirilmiştir.[287]
    İslâm’ın aile anlayışında, normal şartlarda kadının başlıca görev
    ve meşguliyet alanı evidir. Bu durum, prensip olarak çocukların
    [285] 33/Ahzâb, 66-68
    [286] Bak. İbn Mâce, Edeb 3
    [287] Tirmizi, Birr 33
    111
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    ihmal edilmesini büyük ölçüde önlemektedir. Çocuklara sevgi ve yetiştirme
    yönünden daha fazla vakit ayırması gereken anne olmakla
    birlikte, babanın sorumluluğu da, anneden daha az değildir. Baba,
    çocuklarının ve onların müslümanca yetişmesinin; işinden ve dünyevî
    meşguliyetlerinden çok daha önemli olduğunu davranışlarıyla
    ispatlamalıdır.
    Okuduğu kitapları, gazeteleri, konuştuğu arkadaşlarını, terbiye
    ve eğitim verenleri, seyrettiği filmleri, oynadığı oyunları... kontrol
    etmeli; gerektiğinde ambargo koymalıdır. Bütün bunları kendi yerine
    ve daha güzel yapacak Allah korkusunu, ihsan bilincini, tevhid
    şuurunu gönlüne yerleştirmelidir. Gecesini gündüzüne katıp, “çocuğumu
    nasıl müslümanca yetiştirebilirim?” diye planlar, programlar
    yapmalıdır.
    Çocuk, çocukluk yapıp elini ateşe atsa, sobayı ellemeye kalksa
    elbette engeller anne-baba; ille de yanmak istese, kendi haline bırakmaz,
    müsâade etmez, gerekirse, yanmasın diye, şefkatle tokatlar onu.
    Çünkü o, neyi yapınca, nasıl davranınca yanacağını bilemez.
    Biraz büyüyünce, yine çocukluğun daniskasını yaparken, cehennem
    ateşine elini uzatıp çevresinin teşviki ve kendi arzusuyla kendini
    ebedî alevlerin içine atarken ana-baba seyirci kalamaz. Hele hele bu
    yanma olayına yardımcı olması, hiçbir şeyle izah edilemez. Evlâdını
    seven ana-baba, çocuğunun cehenneme doğru yuvarlanmasına göz
    yummaz.
    Teslim etmez kâfirlerin ve küfrün eline en kıymetli varlığını. Sahip
    çıkar İlâhî emânete, birinci işi o olur, her şeyden önce gelir onları
    müslümanca yetiştirmek. Çok küçük yaştan itibaren Allah sevgisi,
    Peygamber sevgisi verir; her sevgiden önce ve en büyük sevgi olarak.
    İlâhî emirleri, ibâdetleri niçin yapması gerektiğini anlatır, her konuda
    şuurlandırmaya çalışır, okuduğu Kur’an’ın ne olduğunu, ne emirler
    içerdiğini, anlamını, namaza niçin ihtiyacı bulunduğunu... öğretir ve
    sevdirir ona. Her konuda çeşit çeşit güzel kitaplar yazılıyor, nice konular
    araştırılarak hazır lokma haline getirilip kitap, dergi, CD diye
    sunuluyor. Evlât terbiyesi, çocuk eğitimi konusunda da onlarca kitap
    112 AHMED KALKAN
    var; sorumlu ebeveyn alıp okur, nasıl terbiyeyi emrediyor İslâm, öğrenir,
    tatbik etmeye çalışır.
    Yüce Peygamberimiz “Hiç bir baba, çocuğuna güzel terbiyeden
    daha üstün bir şey bağışlayamaz, bırakamaz” diyor. Eğitim konusunda
    en önemli görev anne ve babalara düşmektedir. Çünkü çocuklarından
    direkt sorumlu tutulacaklar onlardır. Çocuklar, ebeveynlere
    emânet edilen varlıklardır. Fıtratlarını bozdurmamak, onları cehennem
    ateşinden korumak, yarınlara müslümanca hazırlamak, tüm şeytânî
    tuzaklara ve mânevî hastalıklara karşı, koruyucu aşılar yapmak
    önce ebeveynin görev alanı ve sorumluluğundadır. Câhiliyye döneminde
    küçük yaşlarda kızlarını diri diri toprağa gömen insanlardan
    daha fecisini mi yapıyor ebeveynler dersiniz? Onlar, çocuklarının
    sadece dünya hayatlarını mahvediyorlardı; Çağdaş ana-baba ise âhiretini.
    Onlar sadece kız çocuklarını öldürüyorlardı; şimdiki ebeveyn,
    kız-erkek hepsini. Onlar o çağdaki âdetlere göre kuma gömüyorlardı;
    şimdikiler ise daha çağdaşça, televizyona, sokaklara, okullara, kitaplara
    veya kitapsızlıklara, çağdaş tanrı taslaklarına kurban ediyor
    çocuklarını.
    Çocuklarımızı sevmek ve onların geleceğini düşünmek, dünyadaki
    vazifelerimizin en güzelidir. Çocuklar, büyüklerin yaşama
    sevincidir, umutlarıdır, gelecekleridir. Unutmayalım ki sevgi bedel
    ister, fedâkârlık ister. Anne ve babaya emânet edilen varlıkların her
    yönden yetişmesi emânet edilenlerin sorumluluğundadır. Öğretmenleri,
    kitapları, çevreyi seçmek, kendi görevinde onlardan yardım
    beklemek, asli görevi bir süre için vekillere devretmektir. Unutmamalıyız
    ki, hiç bir kişi ve kurum, anne babanın yerini tutamaz. Herkes
    istiyor ki, “filan hoca, filan kuruluş benim çocuğumu eğitsin,
    yetiştirsin, ben de maddî masrafları karşılayayım. Emâneti başkasına
    devrederek zahmetsizce sorumluluğumdan kurtulayım. Ben işimle
    gücümle uğraşırken başkalarının yetiştireceği çocuğumdan dünyada
    ve âhirette faydalanayım.” Ana-babalık, çocuğun dünyevî, maddî
    ihtiyaçlarının karşılanması olarak görülmektedir. Eğitim ve yetiştirmede
    de dünyevi ölçüler ön plandadır. Çocuğun karnının doyurulması
    yeterlidir. Kafasını ve kalbini başkaları doldurabilir. Hatta neyle
    doldurulduğunu araştırmak; uğraşmayı, direkt ilgiyi istediğinden o
    113
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    da yapılmaz. Bu kadar iş-güç arasında çocukla nasıl uğraşsın? Bu
    mantık, ucuzcu mantıktır, materyalist mantıktır. Sorumluluk bilinci
    değil; sorumsuzluk ve görev kaçkınlığı sırıtmaktadır bu anlayışta.
    Okullardan şikâyetçiyiz. Okulların câhilî eğitim verdiğinin, ders
    kitaplarının eksik ve yanlışlıklarının farkındayız. Ama yeterli alternatifler
    üretmiyoruz, imkânsızlıktan değil, isteksizlikten. Çünkü
    imanı olanın imkânı da vardır. Müslüman, çevre şartlarını aşamayan,
    zamanın çocuğu, şartların mahkûmu değildir, olamaz. Samimi ise,
    mutlaka alternatifler bulacak, kendisi gibi düşünen insanlarla bu konuda
    da yardımlaşacaktır.
    Hz. Âişe’ler, Ümmü Seleme’ler, Fâtıma ve Zeyneb’ler nerede,
    hangi okulda yetişti? Onların önce babaları, sonra kocaları hocaları
    idi. Eski âlimlerin biyografilerini öğrendiğimizde, hemen hepsinin
    ilk hocalarının babaları olduğunu görüyoruz.
    Çocukla en fazla meşgul olacak olan anne olduğundan, ilk ve
    en önemli terbiyeci, eğitimci annedir. Çocuğa doğru yolu gösteren,
    Rabbini tanıtacak, dinini sevdirecek olan önce anne, sonra babadır.
    Bu büyük görevleri yerine getirecek olanların, önce kendilerini iyi
    yetiştirmiş olmaları gerekmektedir. Kendini ıslah edemeyen başkasını
    ıslah edemez. Kendisi doğru olmayanın gölgesi de doğru olmaz.
    Yüzme bilmeyen, başkasını boğulmaktan kurtaramaz. Kendi eteği
    tutuşmuş bir itfaiyeci, başkasını yangından çekip çıkaramaz. Eğitim,
    çok yönlü ehliyet ve uzmanlık isteyen girift bir konu olduğundan,
    İslâm’ı ve naklî ilimleri ana hatlarıyla bilmek bile yetmemekte, içinde
    yaşanılan toplumu da çok iyi tanımak, sevgi ve müsâmahayı, sabrı ve
    tedrîcîliği, eğitim metotlarını, insan ve çocuk psikolojisini, pedagojiyi,
    yani çocuk eğitim ve terbiyesini temel düzeyde de olsa bilen ve
    uygulayabilen bir seviye gerektirmektedir. Evler, sadece çocukların
    değil; anne ve babanın da okuludur. Ama ana-babaları yetiştiren ehil
    ve emin yerlere büyük ihtiyaç vardır. Müslüman cemaat ve teşkilâtlara
    düşen önemli bir görev, çocuklardan önce ana-babaları yetiştirmek
    olmalıdır. Evlilik ve ana-baba okulları açmalı, geliştirmelidirler. Eğer
    baba evinde ve evlilik öncesinde anne adayı, kendini yeterince yetiştirmediyse,
    evlilikten sonra sorumluluk kocaya âittir. Zarûri olan
    114 AHMED KALKAN
    hususları ya bizzat kocası öğretecek, ya da öğrenmesine imkân ve
    fırsatlar oluşturacaktır.
    İnsanları Allah’ın dininden uzaklaştırıp kendi sapık anlayışlarını
    topluma dayatan câhiliyyenin hâkimiyetinde, onların yönlendirmesine
    açık kurumlar ve hantal yapılanmalar yerine; ciddi, özgür ve
    özgün alternatifler oluşturmak gerekmektedir.
    KADININ EN SAYGIN, EN MÜBAREK
    KONUMU; ANNELIK
    Dinimiz ve fıtratımız anneye çok büyük bir yer vermiştir. Normal
    olarak erkeğin, kadına göre bazı konularda önceliği olduğu halde,
    annenin babadan daha öncelikli ve daha faziletli olduğunun sırrı
    buradadır. Kadın, erkeği faziletçe geçmek istiyorsa, anne olmalıdır.
    Yalnız, unutulmamalıdır ki, anne olmak, sadece çocuk dünyaya getirmekle
    olmaz. Çocuğuna sahip çıkmakla, onu güzelce yetiştirmekle
    annelik tamamlanmış olur. Babanın hakkı, dinimizde “bir” iken;
    annenin hakkı “üç”tür. Cennet, babaların değil; annelerin ayakları
    altına serilmiştir.
    Annelikle ilgili olarak, günümüzde giderek artan çalışan kadının,
    ne kadar annelik yapabildiği ve yapabileceği sorusu da önemlidir.
    Anne işte, çocuk kreşte. Hiçbir mamanın anne sütünün yerini
    tutamadığı gibi, hiçbir bakıcı da annenin yerini asla tutamaz. Hiçbir
    çocuk okulu, adına anaokulu da dense, ananın evdeki okulunun benzeri
    olamaz. Kendi evlâdını anne ve babası kadar kimse sevemeyeceği,
    dünya ve âhiret geleceğini düşünemeyeceği için de, anne ve baba
    gibi hoca ve öğretmen de bulunamaz. Öyleyse, haydi evlerimizi kurs,
    mektep, okul ve mescid yapmaya!
    115
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    MÜSLÜMAN HANIMLARIN TESETTÜRÜ
    Tesettür konusunda çeşitli âyetlerde hükümler vardır.[288] Müslüman
    hanımın başörtüsüyle birlikte dış kıyafetinin temel özellikleri şunlardır:
    Müslüman bir kadının yabancı erkeklere ve müslüman olmayan
    bayanlara karşı yüzü, bileklere kadar elleri dışında vücudunun tamamı
    avrettir, örtmeleri gerekir. Hanımların, ev dışında veya yabancı
    erkeklerin yanında normal ev içi elbisesinin üstüne bir dış elbise daha
    giymeleri gerekir. Âyette şöyle buyurulur: “Ey Peygamber! Eşlerine,
    kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına dış elbiselerinden üstlerine giymelerini
    söyle. Bu onların tanınıp, kendilerine sarkıntılık edilmemesi
    için daha uygundur. Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.”[
    289]
    Örtünün sık dokunmuş ve altını göstermeyen kalınlıkta olması
    gerekir. Cildin rengini gösterecek derecede ince olan elbise ile avret
    yeri örtülmüş sayılmaz. Elbise şeffaf ve çok ince olmamasına rağmen
    uzuvları belli edecek şekilde darsa ve organların şeklini ortaya
    koyarsa yine tesettür gerçekleşmemiş olur. Giyilen kıyafetin, örtünen
    başörtüsünün, erkeklerin dikkatini çekecek şekillerde olmaması, cinsel
    câzibeyi ortaya çıkarmaması gerekmektedir. (O yüzden şekil ve
    renk olarak sade, daha çok koyu -siyah- renkte giysi ve örtü, yirminci
    asra kadar bütün dünya müslümanlarının riâyet ettiği ölçü kabul
    edilmiştir.)
    Kim ne yorum yaparsa yapsın; başörtüsü Kur’an’ın emridir:
    “Mü’min hanımlara söyle: Gözlerini korusunlar, nâmus ve iffetlerini
    [288] Tesettür (Örtü ve Örtünmek) Konusunda Âyet-i Kerimeler:
    a- Maddî Örtü ve Takvâ Örtüsü: 7/A’râf, 26, 32; 16/Nahl, 5, 81.
    b- Kadınların Örtünmesi: 24/Nûr, 31, 60; 33/Ahzâb, 59.
    c- Kadınlarda Örtünme Şekli: 24/Nûr, 31; 33/Ahzâb, 59.
    d- Süs Yerlerini Göstermenin Haram Olmadığı Kimseler (Nâmahrem Olmayan Kimseler: 24/Nûr, 31.
    e- Baş Örtüsü: 24/Nûr, 31.
    f- Örtünen Erkek ve Kadınların Mükâfatı: 33/Ahzâb, 35.
    g- Namazda Güzel Elbiseler Giymek: 7/A’râf, 31.
    h- Süslenmek: 7/A’râf, 32; 16/Nahl, 14.
    i- Kadınların Süslenmesi: 43/Zuhruf, 18.
    j- Cennet Süsü: 18/Kehf, 31; 22/Hacc, 23; 76/İnsan, 15-16, 21
    [289] 33/Ahzâb, 59
    116 AHMED KALKAN
    muhâfaza etsinler. Görünen kısmı müstesnâ olmak üzere, ziynetlerini
    (süslerini ve süs taktıkları organlarını) teşhir etmesinler. Başörtülerini,
    yakalarının üzerine (kadar) örtsünler…”[290] Başörtüsü teferruat
    değildir. Allah’ın Kur’an’da emrettiği bir farz teferruat, ayrıntı kabul
    edilemez. Bu mantık(sızlık)la, eğer başı örtmek teferruat ise, meselâ
    göğsü örtmek de teferruattır; çünkü o da aynı şekilde farzdır. Başörtüsü,
    çarpık yorumlarla önemsiz ve hizmet(!) için tâviz verilecek
    basitlikte görülemez, olmazsa da olur denilecek bir husus kabul edilemez.
    Müslüman hanım, Ahzâb sûresi 59. âyete göre sadece vücudunu
    ve başını örtmekle emrolunmamış, aynı zamanda yabancı erkeklerden
    eziyet görmeyecek ölçüde ve iffetli olduklarını gösterecek biçimde
    cilbab (çekici olmayan ve baştan ayağa örten geniş ve kalın bir
    dış giysi) ile örtüneceklerdir. Bu özellik, başörtüsünün şeklini de,
    başörtüsü dışında dış giyimin nasıl olması gerektiğini ve bunun hikmetlerini
    de içermektedir. Vücudu örttüğü halde dış giysinin (cilbabın)
    içindeki bol elbise, -cilbabsız olarak- nasıl dışarıda tesettür için
    yeterli görülmüyorsa, aynı şekilde elbise desenlerinden daha çekici,
    allı güllü, bol süslü eşarplar ve kadını câzip gösteren kıyafetlerin de
    tesettürdeki temel espri ve hikmeti taşımayacağı bilinmelidir.
    Bilindiği gibi, Nur sûresi 31. âyeti, kadınlara -istisnâ edilen şahıslar
    dışında- hiçbir erkeğe ziynetlerini göstermemelerini emretmekte.
    Ziynet, kadını güzel gösteren saç, makyaj, parfüm, takı, mücevherât
    ve elbise gibi şeyleri içine almaktadır.
    Güzel kokudan (parfümden) kaçınmak şarttır: “Bir kadın, güzel
    koku sürerek bir topluluktan geçer, onlar da ‘onun kokusu şöyle
    şöyleydi’ diye konuşurlar. Böyle (koku sürünmesi ve) söylenmesi
    çirkindir.”[291] Konuşurken ciddî olma mecbûriyeti vardır: “...Eğer
    (Allah’tan) korkuyorsanız, (yabancı erkeklere karşı) çekici bir edâ
    ile konuşmayın; sonra kalbinde hastalık bulunan kimse ümide kapı-
    [290] 24/Nûr, 31
    [291] Ebû Dâvud, hadis no: 351
    117
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    lır...”[292] Müslüman hanımın davranışı, yürüyüşü ağırbaşlı olmalı,
    dişiliğini, cinselliğini öne çıkarmamalıdır: “... Gizlemekte oldukları
    ziynetleri anlaşılsın diye, ayaklarını yere vurmasınlar (dikkatleri
    üzerlerine çekecek şekilde yürümesinler).”[293]
    Tesettürdeki gâye ve hikmet, ulemânın ittifakı ve ümmetin icmâı
    ile, kadının yabancı erkeklere karşı cinsî câzibesini gizlemektir. O
    yüzden, kadının bileğindeki altın bileziğin gözükmesine izin vermeyen
    din, kadını daha süslü gösteren bir eşyanın, bir aksesuar veya
    başörtüsü ya da giysinin kullanımına da izin vermez. Nûr Sûresi,
    31. âyet, kadının yabancı erkeklere ziynetlerini/süslerini (ve ziynet
    yerlerini) göstermesini yasaklar. Hâlbuki şimdiki başörtülerin ve dış
    giysilerin büyük oranda ziynet/süs unsuru olması, aranacak ilk vasıf
    sayılabiliyor, ziyneti örtmesi gereken şeyin kendisi tümüyle ziynet
    özelliğine uyuyorsa bu nasıl tesettür olabilir? Tuz yiyeceği kokmaktan
    korur; tuz kokarsa o yiyeceğin hali ne olur?
    Başörtüsü, mü’min hanımlara sadece üniversitede farz olmamakta,
    bülûğa erdiği andan itibaren farz olmaktadır. Ayrıca üniversite
    gibi resmî kurumlarda ve erkeklerle kızların karma eğitim yaptıkları
    ya da içli dışlı oldukları yerde sadece başörtüsü değildir farz olan;
    onu tamamlayan diğer giysiler ve cinsî özellik ve câzibelerin tümünden
    arınmış, fitne ortamına hiç yer vermeyecek davranışlar da şarttır.
    Müslüman bayan, erkeklerin de bulunduğu sosyal hareketlere
    katılır veya yabancı erkeklerle meşrû ölçüler içinde konuşurken,
    her şeyden önce dişiliğiyle değil; kişiliğiyle bulunmalıdır. Bir kadın
    için, sosyal hayatta tesettür her şey değil; bir şeydir. Onsuz olmaz
    ama, onunla da her şey tamamlanmış değildir. Kahkaha gibi aşırı ve
    sesli gülme, yabancı erkeklerle şakalaşma, gereksiz samimi tavırlar,
    kadınsı işveler, yapmacık edâ ve sesin güzelleştirilmesi için doğal
    olmayan çabalar vb. iffetli müslüman bir hanıma yakışmayacak ve
    müslümanlarca yadırganacak ya da farklı gözle değerlendirilecek her
    türlü tavırdan kaçınılması gerekir. Müslüman hanımın bu ölçülere
    [292] 33/Ahzâb, 32
    [293] 24/Nûr, 31
    118 AHMED KALKAN
    riâyet etmeden sosyal hayatta yer alması ya da erkeklerle konuşması,
    hem kendine, hem dâvâsına, hem tesettürlü hanımlara, hem İslâm’a
    ve hem de müslüman kadınların toplumda müslümanca yer etmesi
    için gereken ortamın ve örfün oluşması önündeki zincirlerin kırılma
    çabalarına çok büyük zararlar verecektir.
    Bugün çarşıda, pazarda, tezgâhta, masa ve kasa başında, başörtülü
    bayanların “örtülü çıplak” diye tanımlanabilecek başörtülü
    yozlaşmanın görüntülerini de şöyle özetleyelim: Çarşaf ya da bol ve
    uzun pardösü benzeri bir dış giysinin tamamlamadığı bir kıyâfet. Dış
    giysi cinsinden bir şey olmaksızın sadece başörtü, altına etek veya
    pantolon, üstüne bluz, elbise cinsinden bir şey giyerek çarşı pazarda
    dolaşma veya işyerlerinde ya da okullarda bu kıyafetle yabancı erkeklere
    (iş arkadaşlarına, sınıf arkadaşlarına, müşterilere…) gözükmek.
    Yasak savma cinsinden bile kabul edilemeyecek tarzda, çok ince
    veya çok kısa ya da çok dar pardösümsü bir dış giysi.
    Başörtünün altından sırıtan çirkinlik: Yüzde makyaj, dudaklarda
    ruj, yanaklarda allık, gözlerde boya ve hatta başörtüsünün rengine
    uygun özel lens, kaşlarda inceltme ve vücutta ağır parfüm kokusu
    gibi acâyiplikler.
    Ev hanımı veya ev kızı olmadıkları imajını her haliyle yansıtmaya
    çalışarak entel takılan genç bayanların önemli bir kesiminin
    çarşıda, okulda, işte… başörtülü mankenlere benzeme gayreti. Üstü
    kapalı altı havalı, uygunsuz etek üstü türban, altta dar kot pantolon
    üstte başörtüsü, bacakları açık ama başı kapalı tipler; Bu ne perhiz,
    bu ne lahana turşusu dedirtecek şekilde, altı kaval üstü şişhane görüntüsü…
    Süslü kubbesi olan bir câminin alt katının tapınak olarak kullanıma
    açılması gibi bir şey. Başında sarık, ayağında mayo olan imam
    kıyâfeti ne ise onun gibi. Ne var bunda demeyin, sarıklı imamın giydiği
    mayonun HaŞeMa yani, Hakiki Şeriat Mayosu değil; Batılıların
    giydiği cinsten iki parmaklık mayo olduğunu düşünün. Sakallı
    ve başında sarığı olan genç bir imamın sosyete plajında bakınarak
    119
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    gezinmesi ne ise, aynı ve belki daha ağır değil midir, çarşı ve pazarda
    (hâl diliyle “şişşt, baksana bana!” diye konuşan giysi içinde) kendine
    baktırarak gezinen başörtülü kız.
    İkişer kelimelik kısa tanımlarla özetlersek: “Başörtülü açıklık”;
    “örtülü çıplaklık”; “tesettürsüz örtü.” Şunlar da üçer kelimelik: “Cilâlı
    baş devri”; “cennetle cehennem koalisyonu”; “sulandırılmış İslâm’ın
    görüntüsü”; “zakkum aşılanmış çiçek”; “zehir karıştırılmış bal.”
    Peygamberimiz (s.a.s.)’in “giyinik olduğu halde çıplak gibi görünen
    kadınları, Cehennem ehlinden” saymasının[294] sebebi üzerinde
    düşünülüyor mu dersiniz? Hz. Peygamber, bunların Cennete giremeyeceği
    gibi, Cennetin kokusunu dahi alamayacağını belirtmiştir.
    Kimdir bu örtülü çıplaklar? Bunlar şeriatın koyduğu ölçülere uymayan,
    yani ince, dar ve uzuvları gösteren elbiseler giyen ya da vücudunda
    örtmesi gereken yerleri örtmeyen kadınlardır. Kadınların bu
    şekilde giyinmesi, küçük günahlardan olsaydı, Hz. Peygamber, onları
    Cehennem ehlinden saymaz, Cennetin kokusunu dahi alamayacaklarını
    söylemezdi. Farzedelim ki, sözkonusu şekilde giyinmek, küçük
    günahlardandır. Bu durumda küçük günahlarda ısrar etmenin, günahı
    büyüteceğini bilmiyorlar mı? Bilinmelidir ki, “sürekli yapılan
    hiçbir günah, küçük; tevbe edilen hiçbir günah da büyük değildir.”
    Tesettür, kadının kimliğini öne çıkaran bir onurdur. Müslüman
    hanımın, toplumda dişiliğiyle değil, kişiliğiyle yer edinmesini sağlayan,
    kadının sömürülmesine ve eziyet edilmesine karşı, koruyucu bir
    kalkandır. Kadının teniyle, derisiyle değil; insanî özellikleriyle topluma
    katılma arzusudur. Bir bilinçtir, bir cihaddır, bir ibâdettir tesettür.
    İzzetine, iffetine, şeref ve namusuna düşkün müslüman kızlarımızın
    bu erdemi bazı iki ayaklı şeytanların gözüne batıyor. Hanımların dişiliğiyle
    değil; kişiliğiyle toplumda yer alma isteklerine karşı kırmızı
    başörtüsü görmüş boğa gibi saldıracak yer arıyorlar. İslâmî örtünme
    iman alâmetidir. Ruhumuz gibi vücudumuz üzerinde de Allah’ın hâkimiyetini
    kabul edişin belgesi olan bir ibâdettir. Örtünme, çağımızın
    zulüm egemenliğine karşı kadınımızın cihadı, örtü de gerçek özgür-
    [294] Müslim, Libâs 125, hadis no: 2128
    120 AHMED KALKAN
    lük bayrağıdır. Materyalist modern insan; imajı, vitrini, kaportayı,
    yani madde cinsinden ve göz boyayacak şeyleri özün yerine koydu.
    Bunun kadın açısından durumu da şu: Fark edilip beğenilmek isteyen
    bir kadın; teniyle, çekici kıyâfetiyle, dişiliğiyle bunu gerçekleştirecek,
    toplumda bu özelliklerle yer edinecektir.
    İnsanî erdemlerle, hizmet ve hayırlı çalışmalarla kendini ispatlamak,
    ancak kulluk şuuruyla, İslâm kimliğiyle ve gerçekten hür
    kadınlar için sözkonusu olabilir. Kadın edilgenlikten, sömürüden,
    metâlaşmaktan, nesneleşmekten, kendi nefsine köle olmaktan veya
    kendi nefsine köle olanlara kölelikten kurtulmak ve erkek egemen
    dünyada hak ettiği saygın yeri almak istiyorsa, bunun yolunun kesinlikle
    tesettürden, hicaptan, Allah korkusuna dayalı bir yaşayıştan,
    İslâmî bir aileden geçtiğini unutmamalıdır. Kadının huzur ve mutluluğuna
    giden yol, çarşı ve pazardan geçmemektedir. Sokakta bulunanlar
    veya bulunduğu sanılanlar, yine bir sokakta kaybedilecek
    şeylerdir. O olmadan tesettürün de olmayacağı, ama sadece kendisiyle
    işin bitmediği bir başlangıç olan baş tâcı başörtüsü, dişiliğin
    örtülmesi olarak görüleceği yerde, dişiliği öne çıkarmanın çarpık bir
    aracı haline d(ön)üşmüşse, artık tesettürün bir cüzü bile olmayan bu
    bez parçasını başına koyan örtülü çıplak, Allah’ın değil; hevâsının/
    hevesinin, ins ve cin şeytanlarının kulu olmuştur.
    Sağduyu sahibi her insanın kabul edeceği gibi, İslâm’ın istediği
    gibi örtünmemek ve bunun sonucunda karşı tarafı tahrik etmek bir
    eziyettir. Bayanlara yönelik cinsel tâciz elbette bir eziyettir, zulümdür;
    ama buna sebep olan cinsel tahrik de erkeklere yönelik bir eziyet
    ve zulümdür. İslâm’ın istediği gibi tesettüre, hayâ ve edebe, takvâ
    giysisine özen göstermeden toplum içine çıkan bayanlar, özellikle
    nâmuslu müslüman erkeklere yönelik bir eziyet yapmakta, onların
    vebalini almakta, günahlarına vesile olmaktadır. Gereği gibi tesettür
    ve edep içinde olmayan bayanlar, kendilerini ister istemez gören erkeklerin
    haklarını gasp etmektedirler; en doğal hakları olan namuslu
    olma, Allah’a kulluk yapma, haram işlemeden yaşama hakkını çiğnemektedirler.
    O yüzden tesettüre ve hayâya tam dikkat etmeyen bayan,
    kendisine gözüktüğü tüm erkekleri taciz ederek kul hakkı suçu
    işlemektedir.
    121
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    Örtü bir kalkan oluyor. Karşı tarafı tahrik edecek unsurları
    perdeliyor. Karşı tarafa karşı caydırıcı bir özellik taşıyor. Ve örtülü
    bir kadın böylece çok yönlü bir eziyetten de kurtuluyor. Tâciz gibi
    eziyetlerden, çirkin bakış ve düşüncelerden, teklif ve sataşmalardan
    korunmak isteyen bir bayanın şöyle düşünmesi gerekir: “Başkasının
    bana cinsel tâcizde bulunmasını istemiyorsam, bana ait güzellikleri
    allayıp pullayarak teşhir etmemeliyim. Tahrik ederek başkalarının
    bana cinsî tâciz yapmasına sebep olacak duygularını kabartmamalıyım.”
    Halk da, bu konuda biraz kabaca şöyle şey eder: “Şey, şeyini
    şey yapmazsa, şey de şey yapmaz.”
    Örtünmeden amaç korumak ve korunmaktır. Görüntü ile harekete
    geçen söz dinlemez erkek duygularına karşı yine erkeği koruyoruz.
    Tabii dolaysıyla erkeğin tahrik olup saldırmasına karşı kadın
    kendini de koruyor. Örtü, erkeğe İlâhî sınırları hatırlatma ve onun
    günaha girmesine engel olma fonksiyonunu yerine getirir. Erkeğin
    içindeki söz dinlemez duygular, örtü karşısında sessiz kalıp tahrik
    olmadan yuvalarına dönerler. Örtü erkeği kötü düşünceden korurken,
    kadını da kötü düşüncenin fiile dönüşmesinden korur. Yani örtü, kadını
    ve erkeği günahlardan, şeytanî dürtülerden, fitnelerden, dolayısıyla
    cehennemden korur.
    Günümüzde cilbâb, yani pardösü benzeri dış elbise önemsenmez
    hale geldiği gibi, “başörtüsü zulmü” farklı bir tepkiyi aşırılaştırdı;
    tesettür denince sadece başörtüsü akla gelmeye başladı. Bazı genç
    bayanlar da sadece başörtüsüyle yetinmeye başladı. Giderek artan bir
    ucûbe olarak boneli, başörtülü, fakat makyajlı; başörtülü, ama eteği
    dizlerine kadar yırtmaçlı; başörtülü fakat üstünde sadece tişörtlü-etekli
    kıyafetler boy göstermeye başladı. İslâm kadınının sadece tesettürü
    bile yeterli görmesi mümkün değilken, yani aynı zamanda takvâ
    elbisesi olan iffet, hayâ, saygın kişilik özelliklerini kuşanmak; tavır,
    yürüyüş, konuşma, gülme, aşırı serbest hareket vb. davranışlarda
    fitne unsuru olabilecek tüm hususlardan sakınmak mecbûriyetinde
    olduğu halde, sadece giysi olarak tesettür konusu bile uygulamada
    büyük çapta dejenereye uğramaya başladı. Kala kala sadece bir başörtüsü
    kaldı; o da zora gelinince, sözgelimi üniversite uğruna, öğretmenlik
    vb. amaçlar için çıkarılabilecek; pazarlık ve tâviz konusu
    122 AHMED KALKAN
    olabilecek; türbanla, şapkayla, perukla... değiştirilebilecek bir ucuzluğa
    düştü. “Artık televizyonlarda ve halka açık salonlarda tesettür
    defileleri yapılıyor’ deyin, gerisini onlar anlar” diyecek Bekri Mustafa’lara
    kaldı iş. Biraz alaylı, biraz da gerçeğin düşmanları tarafından
    müslümanların yüzüne tokat gibi vurulması kabilinden, boyalı basın
    buna “çeyrek tesettür” adını taktı. “Tesettür ya vardır, ya yoktur;
    bunun yarımı, çeyreği, ekmekarası olur mu?” demeyin, uygulamaya
    bakarsanız oluyormuş...
    Başörtüsü, bir aksesuar gibi değerlendiriliyor bazı kızlarımızın
    gözünde. Kadınsı çekiciliği yabancılar karşısında en aza indirmesi
    gereken tesettür, bir moda olarak düşünülüyor artık. “Tesettür(!) defilesi”
    denilen ucûbeler, bir taraftan talebe/isteğe cevap verirken, daha
    çok da arzı körüklüyor. Dışarıya çıkarken erkek bakışlarını üzerine
    çekmemeye gayret etmesi gereken müslüman bayan, -kocasının karşısında
    belki bu kadar süslenip kıyâfetine özen göstermezken- en az
    yarım saat ayna karşısında kendine çeki düzen vermeye çabalıyor,
    başörtüsünün rengine uygun olmayan pardösü ve ayakkabıyı giysiden
    saymıyor... Akşam olunca da evinde, Filistin’li kızların dramını,
    Irak’taki kadınlara yapılan zulmü gözünden yaşlar akıtarak seyrediyor.
    Bütün bunlar, câhil bırakılmış ve okullar başta olmak üzere düzen
    ve onun tüm kurumlarıyla, gayr-ı İslâmî çevre şartlarıyla yozlaştırılıp
    bilinçsizleştirilen, çok kimliklileştirilen/kimliksizleştirilen,
    Batının ve bâtılın değersiz değerlerine özendirilmeye çalışılan toplum
    kurbanı şuursuz müslüman kızlarımıza kızmamıza ve suçu sadece
    onlara yüklememize sebep olmamalı. Zaten onlar da erkeklerin
    aynası, elmanın diğer yarısı. Müslüman erkeklerdeki dünyevîleşme,
    takvâyı hatta haram-helâl sınırlarını geri planlara atmayı dışarıdan
    hemen tespit etmek mümkün olmuyor; eğer kadındaki tesettür gibi
    dıştan hemen belli olan bir ölçüt olsaydı veya varsa, hemen bu diğer
    yarımda da benzer dejenerasyon aynı oranda sergilenecektir. Zaten
    bu bayanların da çoğu, bu çeşit şuursuz müslümanların eşleri, kızları,
    kardeşleri değil mi?
    Bunlara kızmaktan, hatta acımaktan da önce, kadın ve erkek he123
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    pimize bu yozlaşmanın sebeplerini doğru teşhis edip çareler üretmek
    için gece gündüz çalışmamız, fedâkârlıklarda bulunmamız, güzel
    örnek olmamız, fesat ortamını salâh ortamına çevirmek ve insanları
    ıslah için hilâfet görevimizi yerine getirme gayretiyle ha bire koşturmamız
    gerekiyor.
    Eğer başörtülüler, gerçekten Allah rızâsı için ve O’nun emri olduğundan
    dolayı başörtüsü örtüyorlarsa, Peygamber ihtarları; modadan,
    yabancı erkekler tarafından beğenilme arzusundan ve hevâya
    uymaktan, şeytanı ve şeytanlaşanları râzı etme çabasından daha etkili
    olacaktır. O yüzden insanımıza, özellikle başörtülü tesettürsüzlere
    şu hadis-i şerifleri hatırlatalım:
    “Cehennemliklerden kendilerini dünyada henüz görmediğim iki
    grup vardır: Biri, sığır kuyrukları gibi kırbaçlarla (coplarla) insanları
    döven bir topluluk. Diğeri, giyinmiş oldukları halde çıplak görünen
    (örtülü çıplak) ve öteki kadınları kendileri gibi giyinmeye zorlayan ve
    başları deve hörgücüne benzeyen kadınlardır. İşte bu kadınlar cennete
    giremedikleri gibi, şu kadar uzak mesâfeden hissedilen kokusunu
    bile alamazlar.”[295]
    “Ümmetimin son zamanlarında açık ve çıplak kadınlar bulunacaktır.
    Başlarındaki saçlarının kıvrımları develerin hörgücü gibi
    olacaktır. Siz onları lânetleyin. Çünkü onlar mel’un kadınlardır.” [296]
    “Rasûlullah (s.a.s.), hafif bir elbise giyip tamamen vücut hatlarını
    örtmeyen kadınlara “Onlar adı örtülü ama gerçekten çıplaktırlar”
    buyurmuştur.[297]
    “Kadın, örtülmesi gereken avrettir. Dışarı çıktığı zaman şeytan
    ona gözünü diker.”[298]
    [295] Müslim, Cennet 52, 53, h. no: 2857, Libâs 125, hadis no: 2128
    [296] Taberânî, Mu’cemu’s-Sağîr
    [297] Süyûtî, Tenvîru’l-Havâlif, c. 3, s. 103
    [298] Tirmizî, Radâ 18
    124 AHMED KALKAN
    Âişe (r.a.)’den rivâyete göre, bir gün Ebû Bekir (r.a.)’in kızı Esmâ
    (ki, Peygamberimiz’in baldızıdır) ince bir elbise ile Allah Rasûlü’nün
    huzuruna girmişti. Rasûlullah (s.a.s.) ondan yüzünü çevirdi ve şöyle
    buyurdu: “Ey Esmâ! Şüphesiz kadın ergenlik çağına ulaşınca, onun
    şu ve şu yerlerinden başkasının görünmesi uygun değildir.” Hz.
    Peygamber bunu söylerken yüzüne ve avuçlarına işaret etmişti.”[299]
    Yüce Peygamberimiz, zevceleri Ümmü Seleme ve Meymûne vâlidelerimizle
    oturuyorlarken ashâb-ı kirâmdan görme özürlü Abdullah
    ibn Ümm-i Mektûm çıkagelince Peygamberimiz eşlerine: “Bu zâttan
    korunun, ona karşı örtünün” buyurdu. Ümmü Seleme annemiz de:
    “Yâ Rasûlallah! Bu zât a’mâ değil midir? O bizi görmez, tanımaz
    ki (ondan sakınalım)!” deyiverdi. Bu söz üzerine Peygamberimiz
    mü’min kadınlara ölçü olan şu cevabı verdi: “Evet (o a’mâdır, görmüyor),
    ama siz de mi körsünüz? Siz de mi onu görmüyorsunuz? (Gözlerinizi
    koruyun ve tesettüre uyun).”[300]
    “Allah, peruk takana ve taktıran kadına lânet etsin!”[301]
    “Rasûlullah (s.a.s.) kadın gibi giyinen erkeğe, erkek gibi giyinen
    kadına lânet etti.”[302]
    “Allah’ın en çok sevdiği yerler mescidlerdir. Allah’ın en fazla
    nefret ettiği yerler de çarşı ve pazarlardır.” [303]
    “Gözler de zinâ eder; onların zinâsı (bakılması haram olan kimselere
    şehvetle) bakmaktır.”[304]
    Cerîr (r.a.) şöyle dedi: Rasûlullah (s.a.s.)’a ansızın görmenin hükmünü
    sordum. “Hemen gözünü başka tarafa çevir!” buyurdu.[305]
    [299] Ebû Davûd, Libâs 31, 34, h. no: 4104
    [300] Ebû Dâvud, Libas 37, hadis no: 4112; İbn Kesir, Tefsîr, 3/283
    [301] Buhârî, Libâs 86, Tıbb 36; Müslim, Libâs 119, hadis no: 2124; Nesâî, Ziynet 25
    [302] Ebû Dâvud, Libâs 28; Ahmed bin Hanbel, II/325
    [303] Müslim, Mesâcid 288, hadis no: 671
    [304] Buhârî, İsti’zân 12; Müslim, Kader 20
    [305] Müslim, Âdâb 4; Ebû Dâvud, Nikâh 43; Tirmizî, Edeb 28
    125
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    “Erkek, erkeğin avret yerine, kadın da kadının avret yerine bakamaz...”
    [306]
    “Hiçbiriniz, yanında mahremi bulunmayan bir kadınla baş başa
    kalmasın.” [307]
    “Kim dünyada şöhret için elbise giyerse Allah ona kıyâmet gününde
    zillet elbisesi giydirir. Sonra da onu cehennemin alevli ateşlerinde
    yakar.”[308] Şöhret elbisesinden maksat, başkalarına câzip görünmek
    ve fors satmak için giyilen elbisedir.[309] İbnü’l Esir ise şöhret
    elbisesinden maksat insanların arasında göz alıcı elbiseler giyerek
    büyüklük taslamak, kibirli tavra bürünmektir diye belirtir.
    “Kim (dünyada, dikkatleri üzerine çeken) şöhret elbisesi giyerse,
    Allah, alçaltacağı gün alçaltıncaya kadar, o kimseden yüz çevirir
    (rahmet nazarıyla bakmaz).”[310]
    “Cennette bir kadının nasifı, dünyadan ve bir o kadar daha
    şey¬den daha hayırlıdır.” Dedim ki: ‘Yâ Rasûlallah, nasif nedir?’
    “Başörtüsüdür” buyurdular.[311]
    Ve bir âyet-i kerime: “Ey Âdemoğulları! Size çirkin yerlerinizi
    örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Takvâ elbisesi (takvâ ile
    kuşanıp donanmak) ise daha hayırlıdır. İşte bunlar, Allah’ın âyetlerindendir.
    Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi).” [312] Daha
    hayırlı olan “takvâ elbisesi” nedir? Takvâ (din örtüsü) ile kişi, kendini
    korumaya, dinî ha¬yatına zarar verecek şeylerden sakınmaya çalışır.
    O örtü ile korunur, o örtü ile temiz fıtratını savunur, o örtü ile edep
    [306] Müslim, Hayz 74; Tirmizî, Edeb 38; İbn Mâce, Tahâret 137
    [307] Buhârî, Nikâh 11, Cihâd 140; Müslim, Hacc 424; Tirmizî, Radâ’ 1; Fiten 7
    [308] Ebû Dâvud, Libas 5, h. No: 4029, 4030
    [309] Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, c. 2, s. 94
    [310] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İ. Canan, c. 17, s. 465
    [311] Ahmed bin Hanbel, II/483
    [312] 7/A’râf, 26
    126 AHMED KALKAN
    dışı işlerden kendini muhâfaza eder. O örtü onun için zırh gibidir,
    sağlam bir kale gibidir, çevresinde onu tehlikeler¬den saklayan nöbetçiler
    gibidir. İşte takvâ elbisesi budur. İnsanın rûhunu giydiren ve
    doyuran elbise. İnsanın mânevî dünyasını kollayan, yüzünü kızar-tacak
    bütün yanlış hareketlerden koruyan bir mânevî giysi, bir örtünüş
    ve davranış biçimi. Mü’minin onuruna, kişiliğine, inancı, ahlâkı ve
    namusuna zarar verecek davranışlardan onu koruyan bir giysidir takvâ
    elbisesi. Takvâ elbisesi, sırf Allah rızâsı için ve emredildiği gibi,
    şuurla sevgi dolu teslimiyetle örtünmektir. Takvâ elbisesi, takvâ hissi
    veya takvâ duygusu ile gi¬yim, yani hayâ duygusu ve Allah’a karşı
    sorumluluk bilinci ile giyilen ve Allah’ın izniyle maddî-mânevî ayıptan,
    çirkinlikten, zarar ve tehlikeden koruyacak olan bu elbise daha
    güzeldir, sırf faydadır. Takvâ duygusu olmayanlar ne kadar kalın giyseler
    de çıplaklıktan kurtulamazlar. Asıl hayır takvâ elbisesidir ki,
    örtülmesi gereken yerlerin örtünmesini sağlar, kişiyi maddî ve mânevî
    hayâsızlıklardan korur.
    Vahye dayalı gerçek ilimden uzaklaştırılmış, tefekkür nedir bilmez
    hale getirilmiş, Kur’an’ı okuyup anlamayı ve ona göre yaşamayı
    tek çıkar yol olarak düşünemeyen, imanı çalınarak ibâdet zevkinden
    mahrum bırakılmış, kısacası çağdaşlaştırılmış insanın şu veya bu
    oranda cinselliğinin ya da cinsî isteğinin istismârına yönelik kapitalist
    tuzaklara kapılmaması imkânsız gibi bir şeydir. Bunlara ahlâkî
    nasihatlerin pek bir fayda vereceği düşünülmemelidir. İman olmadan
    ahlâkın da olmayacağını, gerçek ahlâkın Kur’an’ı yaşamak olduğunu
    bu çevre ve düzen kurbanlarına anlatmak, inandırmak, benimsetmekten
    başka çıkar yol gözükmüyor. Tevhidî anlamda gerçek bir
    iman olmadan insanın ahlâklı, nâmuslu ve şerefli olması mümkün
    değildir. Çünkü izzet; ancak Allah’ın, Rasûlünün ve mü’minlerindir.[
    313]
    Bazı bayanların aşırı serbest hareketler içinde, müslüman bir
    hanıma yakışmayacak basit tavır ve başörtülerine uymayacak çirkinlikte
    kıyafetle toplum içine çıktıkları giderek çokça görülen bir
    şahsiyet problemidir. Bu davranışların hem kendilerini küçülttükleri,
    [313] 63/Münâfıkun, 8
    127
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    hem örtülü bayanlar hakkında yanlış ve kasıtlı yargıda bulunanlara
    koz verdikleri ve hem de dini yanlış tanıttıkları yönüyle fitneye sebep
    olan bu çeyrek tesettürlü bayanlar, her geçen gün daha da artmaktadır.
    Ama bunu toplumdaki tüm müslüman bayanlara şâmil kılmak
    veya böyle davrananlar yüzünden diğerlerini de toplumdan tümüyle
    uzaklaştırmak doğru olmasa gerektir.
    Başörtüsünün tek başına ele alınıp öyle anlatılması ve anlaşılması,
    onun yozlaştırılmasına sebep olabilmektedir. Başörtüsü dinin
    emirlerinden bir emirdir. Birçok dinî görevin yerine getirilmesiyle
    başörtüsü İslâmî bir anlam kazanır. Dinin emirlerini yerine getirmeyen
    ya da diğer giysi ve davranışları başörtüsünün ruhuyla bağdaşmayan
    insanının başında ise o sadece bir bez parçasıdır. Bir ev
    düşünün onun üzerinde bulunduğu arâzinin toprağı gevşekse, yağan
    yağmur, esen rüzgâr onun toprağını oradan alıp götürüyorsa; bu durum,
    ev içinde oturanlara güven vermeyecektir. İşte aynen bunun
    gibi, iman da sağlam bir zemindir. Ameller ise bu zemin üzerinde
    yükselen binadır; başörtüsü ise bu binanın çatısı, tesettür/örtü ise
    onun dış cephesidir. Temeldeki çürüklük binanın her yerine yansıyacaktır.
    Sağlam bir iman olmadan, başta duran başörtüsü ne kadar sıkı
    bağlanırsa bağlansın, temsil ettiği değerler; nefis, şeytan veya onların
    dıştaki temsilcilerinden gelen en ufak bir rüzgârda uçup gidecek veya
    başörtülü ama çıplak denilecek tip oluşacaktır.
    İçinde, olması gerektiği şekilde iman esaslarını taşıyanlar için
    başörtüsü, “başı gitmeden başından gitmeyecek” kadar değer ifâde
    ederken, içinde olması gereken imanî değerleri olmayan veya zayıf
    olanlar için ise, o hizmet için, üniversite için tâviz verilebilecek bir teferruattır,
    olmasa da olur; ya da haram bakışları uzaklaştırmak yerine
    çekiciliği artıracak şekilde istismar edilebilecek bir oyuncak haline
    gelir.
    Örtü Allah’a itaatin simgesidir. “Ben, vücudumda geçici bir süre
    duracak olan bir kiracıyım, emânetçiyim” diye düşünmeli insan. Vücuduma
    ait hangi organ olursa olsun o bana O’nun tarafından bir hediyedir.
    Hem de öyle değerlidir ki, hiç bir hakkım yokken bana verilmiş.
    Bunun bana bir lütuf olarak verilmesi karşısında ikram sahibine
    128 AHMED KALKAN
    karşı kayıtsız kalamam. Bu, saygısızlık olur” diye düşünmeli insan.
    “Bu kadar lütuftan sonra... Evet, benim üzerimde hâkimiyeti
    ve merhameti bu denli açık olan Zâta karşı yapmam gereken görev
    O’nun emir ve yasaklarına uymak olmalı. Zira O beni benden iyi tanıyor.
    Bana neyin faydalı, neyin zararlı olacağını benden iyi biliyor.
    Benim için her yaptığı şeyde bana yönelik faydaları o işlerin arkasına
    takan Zat, tesettürde de benim bilemediğim ve göremediğim faydaları
    onun arkasına takmıştır” demeli ve itaat etmeli.
    İnsan şöyle düşünmeli; “Ben, bana ayda sözgelimi 500-1000
    dolar verene günümden şu kadarını, şartlarını onun belirlediği işleri
    yapmak için veriyorum, hatta aldığım ücret yüksekse bunu seve seve
    yapıyorum. Rabbim bana yığın yığın nimetler veriyor. Bir gözümü
    milyarlarca dolara değişmiyorum, hayatıma değerler biçemiyorum.
    Bana bu kadar nimetleri hiç liyâkatim olmadığı halde veren Zâta
    karşı, değil günümün, ömrümün bütün zaman dilimlerini, şartlarını
    Onun belirlediği kulluk için seve seve veririm. Bana bin dolar maaş
    veren işverenimin bana emretme hakkı, benim de emredileni yapma
    görevim varsa ve ben bunu aldığım ücretin doğal bir sonucu olarak
    yapıyorsam ve işimi yapmaz veya aksatırsam bütün sonuçlarına katlanıyorsam;
    şunu da iyi bilmem lâzım: Bana her şeyi veren Allah da
    bana emrediyor. Bin doları veren, hayatımın bir bölümünü şekillendirme
    hakkına sahipse, Allah (c.c.) verdiği şeylerle hayatımın tamamını
    istediği biçimde şekillendirme hakkına öncelikle sahiptir.”
    Modernizm, günümüzde faşist bir din halini almıştır. Global
    dünya dini olarak dayatılan bu emperyalist dünya görüşü, insanı tek
    tip haline getirip sürüleştirmekte, onu her yönüyle köleleştirmektedir.
    Batılılaşan bayan, niye giysisini, giysisiyle dikkat çekmek istediği
    vücudunu teşhir etme ihtiyacı duymaktadır?
    Modernizm şeklinde ortaya çıkan çağdaş Batı yaşama biçimi ve
    ideolojisi olan materyalizm, insanın rûhunu, mânevî dinamiklerini
    hiçe saymakta, kişiyi sadece sahip olduğu giysiden, arabadan, paradan,
    maldan ibâret kabul etmektedir. Bayanları da etten, deriden ibâret,
    giysiden, kozmetik ürünlerden, süslenmeden ibâret görmektedir.
    129
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    Batılı(laşmış) insan da kendine biçilen rolden memnundur. Zinâya
    yaklaşma ve yaklaştırma olacakmış, toplum ifsâd edilecekmiş, erkekler
    tahrik edilip günahlara dâvetiye çıkarılacakmış, böylece kendisinin
    yolunu tuttuğu Cehenneme nice erkekleri de sürüklüyor olacakmış,
    çağdaş bayanın umurunda değildir. Nasıl olsa, memlekette
    demokrasi var; canı ne isterse onu giyer, vücut onun değil mi, istediği
    gibi yapar…
    İslâm düşmanlarının bile bu konunun önemini bilerek devrimler
    ve baskıcı uygulamalarla kendi giysilerini dayattıkları bir dünyada,
    kendi kimliğimizi giysilerle de korumalı ve göstermeliyiz.
    Ne mutlu, tesettürünü bayraklaştırıp cihadını ilân eden, hicap
    bilincine sahip, takvâ elbisesini hiç üzerinden çıkarmayan iffet ve
    hayâ timsali hanımlara! Kılık-kıyafet ve yaşayış prensiplerini İslâmî
    ölçülere göre tanzim edip nâmusunu muhâfaza eden edepli gençlere!
    KADIN-ERKEK İLIŞKILERI VE ÂILEDE GEÇIM
    Geçimsizlik: Bütün iyi niyet ve gayretlere rağmen huzur bulunamaz,
    geçim sağlanamazsa ve suç kadında ise önce kocanın te’dib hakkı
    vardır: “... Serkeşlik etmelerinden endişelendiğiniz kadınlara öğüt
    verin, yataklarında onları yalnız bırakın, nihâyet dövün. Size itaat
    ediyorlarsa aleyhlerine yol aramayın...”[314] K oca te’dib hakkını sırayla
    öğüt, küsme ve hafifçe dövme şeklinde kullanacaktır. Dövme,
    son çaredir ve bazı kadınlar için başka çare bulunmadığı göz önüne
    alınarak izin verilmiş, fakat sınırlama yapılmıştır:
    a- Peygamberimiz hayatı boyunca hiçbir zaman kadına el
    kaldırmamış, “(kadınlarınızı) dövenleriniz hayırlılarınız değil-
    [314] 4/Nisâ, 34
    130 AHMED KALKAN
    dir.”;[315] “Akşam belki de birleşeceği karısını insan nasıl döver?” buyurmuştur.[
    316]
    b- Yüze, tehlikeli yerlere vurmayı ve iz bırakacak kadar vurmayı
    men etmiştir. Şu halde buna ancak mecâzen ve psikolojik tesiri
    bakımından “dövme” denebilir.
    Âile bağını koparmamak için son çare olarak gösterilmiş yine de
    acı bir ilaçtır. Bu tedbirler de problemi çözmezse hakemlere başvurulur:
    “Karı-kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin âilesinden
    bir hakem ve kadının âilesinden bir hakem gönderin; bunlar
    düzeltmek isterlerse, Allah onların aralarını buldurur...”[317]
    Kusur erkekte olduğu takdirde kadının da hakeme ve hâkime
    başvurma hakkı vardır. Hakemlerin doğrudan veya hâkim vâsıtasıyla
    ayırma salâhiyetleri de vardır. Ayrıca kadın bir bedel üzerinde anlaşarak
    ayrılmayı talep edebilir.
    HADIS-I ŞERIFLERLE EŞLERIN GEÇIMI
    “Kadın dört hasleti için nikâhlanır: Malı için, nesebi (soyu) için,
    güzelliği için, dini için. Sen dindarı seç de huzur bul.”[318]
    “Bir mü’min erkek, bir mü’min kadına buğzetmesin. Çünkü onun
    bir huyunu beğenmezse başka bir huyunu beğenir.”[319]
    [315] İbn Mâce, Nikâh 51; Ebû Dâvud; Nesâî; Ahmed bin Hanbel
    [316] Ahmed bin Hanbel, 4/17; Buhârî, Nikâh 93
    [317] 4/Nisâ, 35
    [318] Buhârî, Nikâh 15; Müslim, Radâ 53, hadis no: 1466; Ebû Dâvud, Nikâh 2, hadis no: 2047;
    Nesâî, Nikâh 13
    [319] Müslim, Radâ’ 61, hadis no: 1469; Müsned II, 329
    131
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    “Sizin hayırlınız, kadınlarına hayırlı olan (iyi davranan)dır.”[320]
    “Mü’minlerin iman bakımından en kâmil/olgun olanı; ahlâkı güzel
    olan ve âilesine nâzik davranandır.”[321]
    “Kadınlara ancak kerîm olanlar ikrâm ederler (değerli olanlar
    değer verirler); onlara kötülük edenler ise leîm (kötü) kişilerdir.”[322]
    “Kadınlarınıza karşı hayırlı olmayı birbirinize tavsiye edin.” [323]
    “Kadınlara hayırhah olun, onlara karşı hayır tavsiye ediyorum...
    Onlara hayırlı şekilde davranın.”[324]
    “Kadınlara karşı hayır tavsiye ediyorum. Çünkü onlar sizin yanınızda
    avândır/esirler gibidir. Onlara iyi davranmaktan başka bir
    hakkınız yok, yeter ki onlar açık bir fâhişe/çirkinlik işlemesinler. Eğer
    işlerlerse yatakta yalnız bırakın ve şiddetli olmayacak şekilde dövün.
    Size itaat ederlerse haklarında aşırı gitmeye bahane aramayın. Bilesiniz
    ki, kadınlarınız üzerinde hakkınız var, kadınlarınızın da sizin
    üzerinizde hakkı var. Onlar üzerindeki hakkınız, yatağınızı istemediklerinize
    çiğnetmemeleridir. İstemediklerinizi evlerinize almamalarıdır.
    Bilesiniz ki, onların sizin üzerinizdeki hakları, onlara giyecek
    ve yiyeceklerinde iyi davranmanızdır.” [325]
    “Kadınlar, erkeklerin kız kardeşleridir.”[326]
    “...Erkek, âilede yöneticidir ve yönetiminden sorumludur. Kadın
    da kocasının evinde yöneticidir ve elinin altındakilerden sorumlu-
    [320] Müslim, Birr 149
    [321] Nesâî, Işretu’n-Nisâ, 229; Tirmizî, İman hadis no: 2612
    [322] İbn Mâce, Edeb 3; Ebû Dâvud, Edeb 6, Rikak 22, İ’tisâm 3; Müslim, Akdiye 11
    [323] Müslim, Radâ 62; Tirmizî, Radâ 11
    [324] Buhârî, Nikâh 79, Enbiyâ 1, Edeb 31, 85, Rikak 23; Müslim, Radâ 65, hadis no: 1468; Tirmizî,
    Talâk 12
    [325] Tirmizî, Tefsîr Tevbe, hadis no: 3087
    [326] Câmiu’s-Sağîr, hadis no: 2329
    132 AHMED KALKAN
    dur.”[327]
    “Sizin dünyanızdan bana üç şey sevdirildi: Güzel koku, kadın ve
    gözümün bebeği/nûru kılınan namaz.”[328]
    “Dünya bir metâ’dır/geçimdir. Dünya metâının en hayırlısı sâliha
    bir kadındır.”[329]
    “En güzel dünya nimeti, insanın sahip olabileceği nimetlerin en
    hayırlısı: Zikreden dil, şükreden kalp ve insanın iman doğrultusunda
    (müslümanca) yaşamasına yardımcı olan kadındır.”[330]
    “Mümin, Allah korkusundan ve O’na itaatten sonra, iyi bir kadından
    yararlandığı kadar hiçbir şeyden yararlanmamıştır. Çünkü
    ona emretse sözünü dinler, yüzüne baksa kendisini sevindirir, üzerine
    yemin etse, yeminini doğru çıkarır, başka tarafa gitse, kendisinin bulunmadığı
    sırada nâmusunu ve malını korur.”[331]
    “Kadını olmayan erkek miskindir/fakirdir!” Yanındakiler: “Çokça
    malı olsa da mı?” dediler. Rasûlullah: “Evet, çokça malı olsa da!”
    buyurdu. Sözlerine devamla: “Kocası olmayan kadın da miskînedir,
    miskînedir/fakirdir” buyurdular. Yanındakiler: “Çokça malı olsa da
    mı?” dediler. Peygamberimiz: “Evet kadının çok malı olsa da!” buyurdu.[
    332]
    “Kadın, beş vakit namazını kılar, bir aylık orucunu tutar, nâmusunu
    korur ve kocasına itaat ederse ona: ‘Hangi kapıdan dilersen
    oradan cennete gir’ denilir.”[333]
    [327] Buhârî, Cum’a 11; Müslim, İmâret 20
    [328] Müslim, Talâk 31, 34; Nesâî, İşretu’n-Nisâ 1
    [329] Müslim, Radâ 64, hadis no: 1467; Nesâî, Nikâh 15
    [330] Tirmizî, Birr 13
    [331] İbn Mâce, Nikâh, 5
    [332] Kütüb-i Sitte, 15/515
    [333] Ahmed bin Hanbel, I/191
    133
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    Hz. Peygamber, Vedâ Hutbesinde şöyle buyurmuştur: “Kadınlar
    hakkında Allah’tan korkunuz. Çünkü siz onları Allah’ın emâneti
    diye aldınız. Allah’ın sözü uyarınca ırzlarını kendinize helâl kıldınız.
    Onların, sizin yataklarınıza bir adamı almamaları ve iffetlerini korumaları,
    sizin onlar üzerindeki haklarınızdandır. Eğer böyle bir şey
    yaparlarsa hafifçe onları dövünüz. Sizin de onların geçimlerini ve giyimlerini
    sağlamanız, onların sizin üzerinizdeki haklarındandır.”[334]
    “Nikâh benim sünnetimdendir. Kim benim sünnetimi uygulamazsa
    benden değildir. Evleniniz, çoğalınız; ben diğer ümmetlere
    karşı sizin çokluğunuzla iftihar ederim...”[335]
    “Sizden birinizin evliliğinde sadaka sevabı vardır.”[336]
    “Sizden biri, hangi düşünceyle hanımını köle döver gibi dövmeye
    tevessül eder? Akşam olunca aynı yatakta beraber yatmayacaklar
    mı?”[337]
    “Allah’a isyanı emreden kişiye itaat olunmaz.”[338]
    “Dul kadın kendisiyle istişâre edilmeden evlendirilmemeli, bâkire
    kız da izni alınmadan nikâhlanmamalıdır.”[339]
    “Bâkire kızla, (evlendirilmezden önce) babası müşâvere etmelidir.”[
    340]
    “Rasûlullah (s.a.s.), kızın arzusu hilâfına, babası tarafından ger-
    [334] Müslim, Hac 147, 194; Tirmizî, Fiten 2, Tefsir 2; Ebû Dâvud, Menâsik 56; İbn Mâce, Menâsik
    84
    [335] İbn Mâce, Nikâh 1
    [336] Müslim, Zekât 52; Ebû Dâvud, Tatavvû’ 12, Edeb, 160; Ahmed bin Hanbel, V/167, 168
    [337] Buhârî, Tefsîr Şems 1, Enbiyâ 17, Nikâh 93, Edeb 43; Müslim, Cennet 49, hadis no: 2855; İbn
    Mâce, Nikâh 512; Tirmizî, Tefsîr 3340
    [338] Buhârî, Ahkâm 4; Müslim, Cihad 40
    [339] Buhârî, İkrâh 3; Müslim, Nikâh 64
    [340] Ebû Dâvud, Nikâh 24, 25
    134 AHMED KALKAN
    çekleştirilen bazı nikâhları, şikâyet üzerine, iptal etmiştir.”[341]
    “Üç kişi vardır, cennete girmeyecektir: Anne babasının hukukuna
    riâyet etmeyen kimse; içki düşkünü olan kimse; verdiğini başa
    kakan kimse.”[342]
    “Cennet annelerin ayakları altındadır.”[343]
    “Allah size, annelerinize itaatsizliği... haram kıldı.” [344]
    Bir adam gelerek: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, iyi davranış ve hoş sohbette
    bulunmama en çok kim hak sahibidir? Güzel geçinmeme, güzel
    bakmama en lâyık olan kimdir?’ diye sordu. Hz. Peygamber (s.a.s.)
    “Annen!” diye cevap verdi. Adam: ‘Sonra kim?’ dedi. Rasûlullah
    (s.a.s.): “Annen!” diye cevap verdi. Adam tekrar: ‘Sonra kim?’ dedi.
    Rasûlullah yine: “Annen!” diye cevap verdi. Adam tekrar sordu: ‘Sonra
    kim?’ Rasûlullah bu dördüncüyü: “Baban!” diye cevapladı.[345]
    “Allah’a yemin ederim ki, eğer annene yumuşak ve güzel söz
    söylersen, ona yemek yedirirsen, büyük günahlardan sakındıkça, muhakkak
    cennete girersin.”[346]
    “Kim kız çocuklarla sınanır (kime kız çocuğu verilir) de onlara
    güzel bakarsa onlar, onun için ateşe karşı koruyucu perde olurlar.”[
    347]
    “Kim iki kıza bakıp ergenlik çağına kadar, onları yetiştirirse,
    Kıyâmet gününde o, benimle şöyle olur.” (Peygamber, böyle deyip
    [341] Buhârî, İkrâh 4
    [342] Nesâî, Zekât 69
    [343] Ahmed bin Hanbel, Nesâî, İbn Mâce; Keşfu’l-Hafâ, hadis no: 1078
    [344] Buhârî, Edeb 4
    [345] Buhârî, Edeb 2; Müslim, Birr 1
    [346] Buhârî, Edebu’l-Müfred Terc. 1/12
    [347] Feyzu’l-Kadîr, II/97
    135
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    parmaklarını birbirine geçirmiştir.)[348]
    “Kimin üç kızı, yahut üç kızkardeşi veya iki kızı, ya da iki kızkardeşi
    olur da onlara güzel bakar, onlar hakkında Allah’tan korkar
    (onlara haksızlık etmez)se, onun için cennet vardır.”[349]
    “Sakın bir erkek, yanında mahremi olmadıkça yabancı bir kadınla
    yalnız kalmasın!”[350]
    Cerîr (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’a ânî bakıştan sordum.
    Bana: “Bakışını hemen çevir!” buyurdu.”[351]
    Büreyde (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) Ali (r.a.)’ye buyurdular
    ki: “Ey Ali, bakışına bakış ekleme. Zira ilk bakış sanadır, ama
    ikinci bakış aleyhinedir.”[352]
    Hz. Âişe (r.a.) anlatıyor: “Ebû Süfyan’ın karısı Hind, (bir gün
    gelerek) “Ey Allah’ın Rasûlü dedi. Ebû Süfyan cimri bir adamdır.
    Bana ve çocuğuma yetecek miktarda (nafaka) vermiyor. Durumu idare
    için, onun bilmez tarafından, almam gerekiyor. (Ne yapayım?)”
    Rasûlullah (s.a.s.): “Örfe göre sana ve çocuğuna kifâyet edecek miktarda
    al!” buyurdular.”[353]
    Ebû Saîd (r.a.) anlatıyor: “Kadınlar Rasûlullah (s.a.s.)’a dediler
    ki: “Ey Allah’ın Rasûlü! Sizden (istifâde husûsunda) erkekler bize
    gâlip çıktı (yeterince sizi dinleyemiyoruz). Bize müstakil bir gün
    ayırsanız!” Rasûlullah (s.a.s.) bunun üzerine onlara bir gün verdi.
    O günde onlara vaaz u nasihat etti, bazı emirlerde bulundu. Onlara
    söyledikleri arasında şu da vardı: “Sizden kim, kendinden önce üç
    [348] Feyzu’l-Kadîr, III/496
    [349] Tirmizî, Tefsîr Sûre 9
    [350] Buhârî, Nikâh 111; Cezâu’s-Sayd 26, Cihâd 140, 181; Müslim, Hacc 424, hadis no: 1341
    [351] Müslim, Âdâb 45, hadis no: 2159; Ebû Dâvud, Nikâh 44; Tirmizî, Edeb 29
    [352] Tirmizî, Edeb 28; Ebû Dâvud Nikâh 44
    [353] Buhârî, Büyû’ 95, Mezâlim 1, Nafakat 5, 9, 14, Eymân 3, Ahkâm 14, 180; Müslim, Akdiye 7,
    hadis no: 1714; Ebû Dâvud, Büyû’ 81, hadis no: 3532; Nesâî, Kudât 30
    136 AHMED KALKAN
    çocuğunu gönderirse, onlar mutlaka kendisine ateşe karşı bir perde
    olur!” Bir kadın sormuştu: “Ey Allah’ın Rasûlü! Ya iki çocuğu ölmüşse?”
    “İki de olsa!” buyurdu.”[354]
    Hakîm İbn Mu’âviye babasından naklediyor: “Ey Allah’ın Resûlü!
    dedim, bizden her biri üzerinde, zevcesinin hakkı nedir?” Şöyle
    buyurdu: “Kendin yiyince ona da yedirmen, giydiğin zaman ona da
    giydirmen, yüzüne vurmaman, takbîh etmemen, evin içi hâriç onu
    terk etmemen.”[355]
    ÂILEDE SAĞLIKLI İLETIŞIM
    Sağlıklı âile, iki tam insanın kurduğu sağlıklı ilişki üzerinde yükselir.
    Kendi kişiliğini bütünüyle gerçekleştirememiş yarım insanlar,
    sağlıklı bir âile oluşturamazlar. Eksik kişiliklerin yetiştirdikleri çocuklar
    da eksik ve yarım kişilikli olacaktır. Çünkü ana-baba âilenin
    mimarıdırlar. Onların kişilikleri, şahsiyetleri, zaafları ve meziyetleri
    ister istemez âileyi etkiler.
    Bu anlamda kâmil insanlar Allah karşısındaki acziyetlerinin
    en fazla farkına varan insanlardır. Böyle bir insan, kendi kusurlarını
    itiraf etmeyi, onları yok saymamayı, özeleştiriyi bir “tevbe” gibi
    görmeyi bilir. Dolayısıyla kusursuz dost, kusursuz eş, kusursuz evlât
    aramaz ve insanların hatalarını gördüğünde sanki kendisi tümden
    hatasızmış gibi mahkûm etme ve süpürme yoluna gitmez. Eşine,
    âilesine, çocuklarına bir kumarbaz mantığıyla, yani “ya hep ya hiç”
    anlayışıyla yaklaşmaz. Doğal olarak, insanî birlikteliklerinin sonucunun
    kumarın sonucu gibi ütmek ve ütülmek gibi kesin ve keskin
    olmadığını bilir.
    Âileyi bir sistem üzerine kurun. Nizamsız ve intizamsız hiçbir
    sosyal yapı sağlıklı olmaz. Özellikle en büyük nizama âşık olanların
    nizamsız ve intizamsız olmaları düşünülemez.
    [354] Buhârî, İlim 36, Cenâiz 6, İ’tisâm 9; Müslim, Birr 152, hadis no: 2633
    [355] Ebû Dâvud, Nikâh 42, h. no: 2142, 2143, 2144
    137
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    Bir âile sisteminin temel ihtiyaçları şunlardır:
    1. Varlığın tanınması,
    2. Değer duygusu,
    3. Emniyet duygusu,
    4. Sorumluluk duygusu,
    5. Paylaşma ve dayanışma duygusu,
    6. Mücâdele duygusu,
    7. Mutluluk duygusu,
    8. Ahlâkî davranış ve adâlet duygusu,
    9. Saf ve temiz bir iman.
    Varlığın Tanınması: Bir âilede var olan her bireyin varlığı bağımsız
    bir şahsiyet olarak tanınmalıdır. Bunun zıddı fark edilmezlik
    ve aldırmazlıktır. Bir âile fark etmediği, varlığına aldırmadığı bir bireyini
    ölüme mahkûm ediyor demektir. Çünkü kimi zaman fark edilmemek
    ölümden de beterdir. Âilede varlığı fark edilmeyen bireyler,
    sürekli sorun çıkararak, hatta âilenin baş belâlısı olarak varlıklarını
    zorla fark ettirme yoluna gidebilirler ya da ömür boyu silik, kimliksiz,
    kişiliksiz ve pısırık bir tip olarak toplumda “yok gib” hükmünde
    olurlar.
    Değer Duygusu: Her insan bir dünyâdır ve kendi başına bir değeri
    vardır. Âile içerisinde her birey “benim değerim yok” derse, o
    fert âile dışında kendisine ilk değer veren kişiye tüm varlığını teslim
    edecek ve âile, bir ferdini, hem de vahim yaralar açan bir biçimde
    yitirecektir. Evden kaçmalar, ilk gördüğünde delicesine vurulmalar,
    ayağı dışarıda olmalar, çoğu zaman âilede ihmal edilen bir duygunun
    eksikliğinden kaynaklanır.
    Emniyet/Güven Duygusu: Âile fertleri âile içerisinde kendilerini
    güvende hissetmelidir. Eğer âile bireyleri âile içerisinde güvende
    oldukları kanaatine sahip olmazlarsa, kendilerini güvende hissedecekleri
    daha başkalarını tercih ederler ve bu da âilenin parçalanmasını
    getirir. Güven duygusunun inançla çok yakın bir irtibâtı vardır.
    İnanç insana hem güven verir, hem de başkalarının ona güven duymasını
    sağlar.
    138 AHMED KALKAN
    Sorumluluk Duygusu: Âilede sorumluluk duygusunu öğreten
    başöğretmen babadır. Baba, öncelikle kocalık duygusunu yerine getirerek
    eşine örnek olmak durumundadır. Ana-baba arasındaki karı-koca
    sorumluluğu temeline dayalı ilişki, çocuklara da sirâyet edecek,
    birbirlerine karşı sorumluluk duygusu taşıyan eşler, çocuklarına karşı
    ana-babalık sorumluluğunu yerine getirmekte zorlanmayacaklardır.
    Âilenin her ferdi iyi bilmelidir ki, her hak bir sorumluluk getirir.
    Sorumluluğunu yerine getirmeyenin hakkını kullanmaya kalkması
    sözkonusu olamaz. “Hakkım var” sözü “sorumluluğum var” sözüyle
    yan yana telaffuz edilmelidir. Âilede çocukların da kendi yaşlarına
    göre sorumluluğu vardır ve sorumluluk terbiyesi daha çocuk doğar
    doğmaz başlar.
    Paylaşma ve Dayanışma Duygusu: Âile içerisinde paylaşma
    ve dayanışma duygusu varsa, âile bireylerinin hayat içerisinde karışlaştıkları
    tüm zorlukları, âileyle birlikte aşacaklarına olan inançları
    pekişir. Bu da âileyi birbirine kenetler ve daha çok fedâkârlık yaparak
    zor zamanlar için yatırım yapmalarını sağlar. Paylaşan bir âilede
    yetişen birey, başkalarıyla da paylaşmasını bilir ve daha da önemlisi
    kendi kuracağı yuvaya paylaşma ve dayanışma duygusunu kolayca
    taşır. Bu duygudan mahrum âilelerde yetişen bireyler hayatta bencil,
    yalnız, cimri, sorumsuz ve içe dönük olurlar.
    Mücâdele Duygusu: A kıllı bir âile yönetimi, mahrûmiyeti n imete
    dönüştürmeyi bilir. Evet, mahrûmiyet nimettir. Çünkü o âilede
    bulunan bireyler -özellikle de çocuklar- hayatın acı, keder ve sıkıntılarına
    karşı mücâdele etmeyi bu sâyede öğrenirler. İyi bir ana-baba,
    çocuğuna hiç sıkıntı tattırmayan ana-baba değildir; aksine çocuğuna
    hayatta karşılaşabileceği zorluklara karşı direnmeyi, yani sabrı ve
    mücâdeleyi öğretendir. En ufak sıkıntıda çocuklarının yardımına koşan
    ana-baba, sürekli başkalarından medet uman, kendi imkânlarını
    hiç kullanmayan; beceri ve kabiliyetine güvenmeyen marazî bir tip
    yetiştirmiş olurlar.
    Mutluluk Duygusu: Âile mutluluk ocağı olmalıdır. Eşler birbirlerine
    verdikleri değer, sevgi ve saygıyla mutluluğun ağacını dikmeli,
    çocuklar da bu mutluluğun meyveleri olmalıdır.
    139
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    Çocukların varlıkları, sağlıkları, başarıları, bu meyvenin çekirdeğinin
    tekrar fidana dönüşmesi anlamına gelir. Şu iyi bilinmeli ki
    mutlu olmayan eşler, mutlu çocuklar yetiştiremezler. Fakat her şeyden
    önce saâdetin kaynağının Allah olduğu bilinmeli ve o kaynağa
    ulaşan kanallar sürekli açık tutulmalıdır. Böyle bir âile fosilin elmasa
    dönüşmesine benzer bir biçimde, acılarını ve sıkıntılarını dahi mutluluğa
    dönüştürmenin bir yolunu mutlaka bulacaktır.
    Ahlâkî Davranış ve Adâlet Duygusu: Ahlâkî davranış kurallarını
    çiğneyen bir âilenin, değil mutlu bir âile olması, varlığını sürdürmesi
    dahi mümkün değildir. Ahlâkî davranışın kaynağı insanlık
    tarihi boyunca din olmuştur. Çünkü yalnızca din, bir vicdan oluşturur;
    ideolojilerin vicdan oluşturduğu görülmemiştir. İslâm’ı en geniş
    anlamıyla insanlığın değişmez değerler bütününe verilen ad olarak
    tanımlarsak, ahlâkî davranışı oa su değerlerin kendisi olarak algılamamız
    gerekecektir. Ahlâkî davranış imandan ayrı düşünülemez.
    Saf ve Temiz Bir İman: Allah demek anlam demektir. Allah’sız
    bir hayat anlamsız bir hayattır. Hayatına bir anlam katamayan bireyin,
    âile oluşturmak gibi sorumluluk gerektiren bir yükün altına girmesi,
    dahası bu yükü sonuna kadar götürmesi çok zordur. Allah’a
    iman, tevhid inancının birinci basamağıdır. Tevhid inancı, var olan
    hiçbir şeyin Allah’tan bağımsız olmadığına inanmaktır.
    Bu inanca göre her şeyin bir yeri, görevi, sorumluluğu ve hikmeti
    vardır. İnsan kendi kendisine “ben kimim, nereden gelip nereye
    gidiyorum, niçim varım, ne olacağım?” gibi temel varlık sorularını
    sorabilen tek yaratıktır. Bir fare için peynir sadece peynirdir; ancak
    bir insan için peynir hiçbir zaman sadece peynir değildir, olmamalıdır.
    İnsanı fareden ayıran, insanın o peynirin oraya “niçin, nasıl”
    konulmuş olduğu, “amaç ve nedeni” gibi soruları sorabilmesidir. İşte,
    âilede bu imanın yerleşebilmesi âilenin temeli olan ana-babanın böylesine
    bir inancı âilede hâkim kılmaları ile mümkündür.
    140 AHMED KALKAN
    SAĞLIKSIZ KURALLAR SAĞLIKSIZ
    ÂILEYI DOĞURUR
    Sağlıksız âilede kurallar, açık-seçik ve âile bireylerinin özellikleri,
    talepleri, yaratılışları ve ihtiyaçları gözönünde bulundurularak konulmaz.
    Sağlıksız âilenin kuralları komünist ve faşist gibi despotik
    devletlerin gizli anayasalarına benzer; telaffuz edilmez, lâkin zorakî
    uygulanır, uygulanmadığı zaman âile bireyleri başlarına neyin geleceğini
    bilirler.
    Bu tip âilelerin birinci kuralı, her şeyin göz altında olmasıdır.
    Âile reisi Gestapo Şefi edâsı içerisinde âlienin tüm bireylerinin aldığı
    tüm nefesleri sayar ve onların üzerinde “her an gözleniyoruz” izlenimi
    bırakırlar. Tabii ki âilenin tüm bireylerini olabilecek her türlü
    tehlikeden ve ileriki zaman ve farklı boyutlarda karşılaşabilecekleri
    tüm tehlikelere karşı korumak, kollamak ve gözetlemek âile reisinin
    en tabiî hakkı ve görevidir. Böyle bir âilede ev kışla, âile reisi bir komutan,
    âile bir müfreze, âilenin bireyleri de birer emir eridirler.
    Her şey komutla yapılır (haydi sofraya! Yat yatağına! gibi). Her
    şeyin “kullanma tâlimâtı” vardır, denetim ve teftişlerde kusuru görülen
    karavana cezâsından beter cezâlara çarptırılabilir. Âileyi oluşturan
    bireylerin irâdelerini kullanmalarına disiplin suçu gözüyle bakılır,
    onların düşüncelerini dile getirmeleri hayra alâmet sayılmaz. Âile
    bireylerinin görüşlerine başvurulduğu görülmez.
    Bu tür âile bireyi, öğrenim, askerlik, iş vb. gerekçelerle âileyi
    terk ettiğinde ele-avuca sığmaz, zapt edilmez biri olup çıkar ve âiledeki
    tüm yasakların acısını çıkarırcasına büyük bir doyumsuzlukla,
    yapmaması gereken şeyleri yapmaya, girmemesi gereken kimliklere
    girmeye, almaması gereken şekilleri almaya başlar. O artık boşanmış
    bir zemberektir; nerede duracağı belli olmaz. Dengesiz denetim ters
    tepmiş ve bu kez ortaya asla denetlenemeyen biri çıkmıştır.
    Sağlıksız âilede herkes birbirine güvenirmiş gibi yapar, lâkin
    141
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    bu göstermelik ve yüzeysel bir güvendir. Bunun altını kazıdığınızda
    derin bir güvensizliğin hâkim olduğunu dehşetle görürsünüz. Eşler
    biraz deşildiğinde, birbirlerinin ardından “hımmm!” yaparak, kinâyeli
    kinâyeli güvenmediklerini îmâ ederler. Bunu bazen birbirlerinin
    gıyâbında açıkça dile getirirler, lâkin yüz yüze gelince aksiymiş gibi
    davranırlar. Böyle bir âilede yetişen çocuk güvene dayalı bir ilişki
    görmediği için kendisi de gelecek hayatında güvene dayalı ilişki kurmakta
    zorlanır. Kendisinin elinden tutmak isteyenlerin ise, mutlaka
    bir art niyetlerinin olduğunu düşünür, öyle ya kendisi âilesinde böyle
    bir ilişkiye hiç şâhit olmamıştır.
    EŞLER ARASI İLETIŞIM VE İLIŞKI
    Sağlıklı bir âile için karı-koca ilişkisini sağlıklı bir zemine oturtmak
    gerekir. Sağlıklı bir âilenin temeli karı-koca arasındaki sağlıklı ilişkiyle
    mümkündür. Çocukların gelişmesi için gerekli olan sağlıklı
    sosyal yapı, ancak böyle bir âilede ortaya çıkar.
    Sağlıklı bir ilişki içine giren tarafların ilk uyması gereken kural,
    karşılıklı birbirlerini değerli görmek ve kabullenmek, bununla birlikte
    iletişim ve etkileşim kanallarını sonuna kadar açık bulundurmaktır.
    Bir: Uzun vâdeli ve kalıcı mutlulukları, kısa vâdeli ve geçici
    mutluluklara fedâ etmeyin.
    İki: Âileyi oluşturan bireyler olarak, kendi tavır, davranış ve düşüncelerinizden
    kendinizi sorumlu tutun.
    Üç: Âile içerisinde doğru bildiklerinizi doğru bir üslûpla ve doğru
    zamanı kollayarak söyleyin.
    Dört: Âiledeki mânevî atmosferi zenginleştirmeyi bencilce istek
    ve arzulardan önde tutun. Bunun verdiği iç huzuru ve dinginliği çok
    geçmeden tüm âile fertlerinin fark ettiğini hayretle göreceksiniz.
    142 AHMED KALKAN
    Eşler arası ilişki, aşağıdaki 10 madde ile değerlendirilir ve eksiklik
    varsa giderilir:
    1. İnsan-insan ilişkisi,
    2. Din kardeşliği ilişkisi,
    3. Sevgili ilişkisi,
    4. Bedenî-cinsî ilişki,
    5. Akrabâ ilişkisi,
    6. Dost ilişkisi,
    7. Arkadaş ilişkisi,
    8. Sırdaş ilişkisi,
    9. Yoldaş ilişkisi,
    10. Kader birliği ilişkisi.
    İnsan-İnsan İlişkisi: Bu ilişki türü, her insan için olduğu gibi
    eşler arasında da en temel ilişki türüdür. Evli çiftler her şeyden önce
    insandırlar. Şu temel espri hiç unutulmamalıdır. Evlilik kurumu, insanı
    insanlığa yabancılaştıran bir kurum değildir. Yabancılara karşı
    gösterilen asgarî insanî tavır ve davranışı en başta eşler birbirine karşı
    göstermekle yükümlüdür.
    Din Kardeşliği İlişkisi: Evlilik din kardeşliğini iptal eden bir
    kurum değildir. Nikâh akdinin meşrû kıldığı alanlar dışında müslümanın
    müslümana yapması yasak olan şeyler iki din kardeşi olan
    eşler için de geçerlidir. Zulme engel olmak, iyiliği emretmek, alay
    etmemek, küçük görmemek, sevgi ve şefkat göstermek, iyilikle muâmele
    etmek gibi.
    Sevgili İlişkisi: Sevgi evlilik binâsının çimentosudur. Bu ilişkinin
    kurulamadığı evlilikler zorakî birlikteliklerdir. Âile kuran eşler,
    âdetâ bir müddet sonra birbirlerinin yüreğine yük olmaya “birbirimize
    mecbûruz” tavrı takınmaya başlarlar. Âile kurumuna savaş açan
    zevkperestlerin eline koz veren bu tür evlilikler, ahlâksızlığın avukatlarına
    “evlilik aşkı öldürüyor” yalanını söyletmektedir.
    Bedenî-Cinsî İlişki: Başka hiçbir ilişkiyi karı-koca ilişkisi kadar
    zenginleştiremeyecek olan ilişki türüdür. Bir evlilikteki sağlık143
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    lı cinsel hayat, eşler arası mutluluğun ödülüdür. Sağlıklı cinselliğin
    yaşanmadığı âilelerde çatışma ve huzursuzluklar kaçınılmazdır. Bu
    maddenin ihmalinden dolayı ortaya çıkan huzursuzluklar hep başka
    gerçekler altında servise sunulur ve gerçek ya gizlenir ya da çoğu zaman
    farkedilmez. Yanlış bir din ve çarpık bir ahlâk anlayışı verilerek
    râhip ve râhibeleştirilen kimi erkek ve kadınlar, evlendikten sonra en
    doğal ve meşrû bir münâsebet türü olan bu ilişkiyi, kendi doğallığı
    içinde gerçekleştirmekte hayli zorlandıkları görülmüştür.
    Akrabâ İlişkisi: Bu, kan ve nesep yakınlığı ilişkisidir. Evliliğin
    ortak meyvesi olan çocuklar bu ilişki türünün imzasıdır. Eşler
    birbirleri için çocuklarının ana-babasıdır. Toprak tohumla birleşip
    sarmaş-dolaş olarak çocuk biciminde meyveye durmuştur. İki ayrı
    varlık, âdetâ çocukta tevhid olmuştur.
    Dost İlişkisi: Evliliği kanatlandıran ve zenginleştiren bir ilişki
    türüdür. Herkes karı-koca olur, fakat her karı-koca birbirinin dostu
    olamaz. Bunu becerebilen eşler, evliliği taçlandırmanın yolunu bulmuşlar
    demektir. Eşler arasında bu tarz ilişkinin kurulması, evliliğin
    standartlarının üzerinde oluşunun bir işâretidir. Hz. Hatice ile Hz.
    Peygamber (s.a.s.) arasındaki ilişkide işte bu zenginliği görüyoruz.
    Arkadaş İlişkisi: Eşler birbirleri için arkadaşlık açısından üç
    halde değerlendirilebilir:
    1. Birbirleri için ya “hastalık” gibidirler; ki bu durumda birbirleriyle
    arkadaşlıkları zorakîdir. “Başa geldi bir kere” mantığıyla sürüklenen
    evlilikler buna örnektir.
    2. Ya “ilâç” gibidirler; bu arkadaşlık türünde eşler birbirine lâzım
    oldukça sığınır, arkadaşlık yaparlar.
    3. Ya da “gıda” gibi arkadaşlık ilişkisi; bu ilişki türü arkadaşlık
    ilişkilerinin en gelişmişidir ve birbirlerini sürekli desteklerler. Gıda
    gibi arkadaşlık kuran eşler birbirlerinin yüreğine yük olmaz, yakıt
    olurlar.
    144 AHMED KALKAN
    Sırdaş İlişkisi: Bu ilişki insanı yalnızlıktan kurtarıp ona sırrını
    paylaşacak birini bulmuş olmanın iç huzurunu kazandırır. Her karı-
    koca birbirinin sırdaşı olmamakla, sırlarını açacak âile dışı bireyler
    aramaktadır. Bu da kimi zaman âile sırlarının ağızlarda sakız olmasına
    ve âilenin dağılmasına neden olmaktadır. Sırlarını birbiriyle paylaşamayan
    eşler daha başka neleri paylaşabilirler ki?
    Yoldaş İlişkisi: Bu, dâvâ arkadaşlığı ilişkisidir ki, aynı amaç
    uğruna mücâdele vermek, aynı gâyeye koşmak demektir. Bu, eşler
    arasında duygu, düşünce ve eylem birliğinin gerçekleştiğinin göstergesidir.
    Bu sâyede âile gâyesiz değil; gâyeli bir âile olur ve o âilede
    yetişen çocuklar da, ideal sahibi çocuklar olurlar.
    Kader Birliği İlişkisi: Aynı âkıbeti istemeleri, aynı istikbale
    yelken açmaları anlamına gelir. Kader birliği ilişkisi, dünya hayatıyla
    sınırlı olmayıp daha ötesine uzanan bir birlikteliği hedefler.
    SAĞLIKLI İLETIŞIM
    Bilinçli ve sağlıklı iletişim anlamlı hayata, anlamlı hayat da sâkin
    ve doyuma ulaşmış ruh halinin gelişmesine yol açar. Bunun için de
    özgür ortam şarttır. Özgür ortam içerisinde yapılan iletişim toplumsal
    sorunların çözümüne olduğu kadar, kişiler arası, özellikle âile içi
    sorunların çözümüne de katkıda bulunur.
    Âilede sağlıklı iletişimin temel şartı üçtür:
    1. Muhâtaba Saygı: Bu, insan-insan ilişkisinin olmazsa olmaz
    şartıdır. Saygı duymadığınız, varlığını kabullenmediğiniz, önem ve
    değer vermediğiniz hiç kimseye sağlıklı ve başarılı bir ilişki kuramazsınız.
    Nedense eşler, kimi kritik zamanlarda, birbirlerine insanlıkta
    eş ve dinde kardeş olduklarını unuturlar ve dışarıdan, tanımadıkları
    birine karşı gösterdikleri asgarî saygıyı birbirlerine karşı
    göstermekte cimri davranırlar.
    145
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    2. Doğal Davranış: Bu, yapmacık ve sentetik davranışlardan
    uzak durmaktan, muhâtabınıza samimi ve dürüst davranmaktan geçer.
    Samimiyetsiz ve yapmacık davrananların ilişkisi, gerçek bir ilişki
    değil, sentetik bir ilişki olacaktır. Sentetik ilişkilerse sağlıksız ve
    her iki tarafı da aldatan çürük ilişkilerdir. Böylesine çürük insanî bir
    ilişki üzerine, değil bir âile, sıradan bir dostluk bile binâ edilemez.
    3. Empati: Empatinin anlamı, kendimizi karşımızdakinin yerine
    koymaktır. Olaylara ve eşyaya bir de onun durduğu yerden bakmayı
    denemek, muhâtabımızı anlamanın en kestirme ve kesin yoludur.
    Mümkündür ki onun penceresinden farklı göründüğü için öyle
    davranmakta ya da öyle algılamaktadır. Eşler birbirlerini suçlayıp,
    yargılayıp, mahkûm edip, infâz etmeden önce mutlaka anlaşmazlık
    konusu olan şeye bir de karşı pencereden bakmayı denemeli ve kendisini
    muhâtabının yerine koyabilmelidir.
    Âilede sağlıklı bir iletişim için kesinlikle şu dört soruya doğru
    cevap vermeniz gerekir:
    1. Ne söyleyeceksiniz?
    2. Ne zaman söyleyeceksiniz?
    3. Nerede söyleyeceksiniz?
    4. Nasıl söyleyeceksiniz?
    Bir doğrunun sadece doğru olması yetmez, o doğrunun doğru
    bir zamanda, doğru bir yerde, doğru bir kişiye ve doğru bir üslûpla
    söylenmesi gerekir. Eğer bunlardan biri yanlış olursa, söylediğiniz
    doğrunun doğru olması etkili olmasına yetmediği gibi, sizin muhâtabınızla
    ilişki kurmanıza da yetmeyecektir.
    146 AHMED KALKAN
    KADINLARLA; ÖZELLIKLE EV VE ÇOCUKLAR
    KONUSUNDA İSTIŞÂRENIN ÖNEMI
    “Kadınlarla istişâre edin, fakat onların sözüne uymayın” diye
    sahih bir hadis var mı? Bu konuda esas nedir? Kadınlarla istişârenin
    hükmü nedir?”
    Hemen kaydedelim ki, kadınla istişâreyi mutlak bir ifade ile reddetmek,
    hem Kur’an ve hem de sünnette gelmiş bulunan muhkem
    naslara aykırıdır. Açıklayalım.
    1- Kur’an’a Göre: Kur’ân-ı Kerim’de, kadınla istişâreyi ne sarahaten
    ne de zımnen men eden bir âyet vardır. Aksine bazı meselelerde
    kadınla istişâre emredildiği gibi, muhtelif istişâre örnekleri de vardır.
    a- Çocuğun süt emme müddeti Kur’ân-ı Kerim tarafından iki yıl
    olarak tesbit edildikten sonra, aynı âyetin devamında, anne ile baba,
    aralarında istişâre ederek, daha önce de sütten kesebilecekleri belirtilir:
    “Ana-baba aralarında istişâre ederek ve anlaşarak (daha önce)
    sütten kesmek isterlerse ikisine de sorumluluk yoktur.”[356]
    b- Boşanan kadın ve erkekle ilgili olarak gelen bir âyette, yine
    çocuğun emzirilmesi meselesinde bu işi bizzat annenin varılacak mutabakatla,
    ücretle yapabileceği belirtilir: “Çocuğu sizin için emzirirlerse,
    onlara ücretlerini ödeyin, aranızda uygun bir şekilde anlaşın,
    eğer güçlükle karşılaşırsanız, çocuğu başka bir kadın emzirebilir.”[357]
    c- Kadınla istişâre bahsini münakaşa eden âlimler tarafından da
    delil olarak zikredilen, daha ikna edici bir diğer Kur’anî delil Hz.
    Mûsâ’nın çoban olarak tutulması için Hz. Şuayb Peygamber’e, kızı
    tarafından yapılan teklifi içeren âyettir: “İki kadından biri: ‘Babacığım!
    Onu ücretli olarak tut; ücretle tuttuklarının en iyisi bu güçlü ve
    güvenilir adamdır’ dedi.”[358] Hz. Şuayb, kızı tarafından yapılan bu
    [356] 2/Bakara, 233
    [357] 65/Talâk, 6
    [358] 28/Kasas, 26
    147
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    teklifi kabul eder ve Hz. Mûsâ çoban olarak tutulur.
    d- Kur’ân-ı Kerim’de verilen çeşitli istişâre örneklerinden biri
    Sebe Melikesi (Belkıs) ile alâkalı, Belkıs, Hz. Süleyman’dan tehdidkâr
    bir mektup alır. Bunun üzerine, askerî komutanlarının da hazır
    bulunduğu bir mecliste müzakere açar ve fikirlerini sorar: “Ey ileri
    gelenler! Ben Süleyman’dan mühim bir mektup aldım. Bismillâhirrahmânirrahîm
    diye başlıyor ve “Sakın bana âsi olmayın, teslim olarak
    bana gelin” diyor. Ey ileri gelenler! Vermem gereken emir husûsunda
    bana fikrinizi söyleyin. Siz benim yanımda hazır bulunmadıkça
    bir iş hakkında kesin bir hüküm vermedim.”[359]
    İstişâre adabı yönünden mühim bir örnek olan bu sahnenin devamını
    kaydetmede fayda var. Meclisteki komutanlar şu cevabı verirler:
    “Biz güçlü kimseler ve zorlu savaş adamlarıyız, (siyasetten fazla
    anlamayız) emir senindir, sen emretmene bak!” Hanım lider kararını
    verir: “Doğrusu hükümdarlar bir şehre girdikleri vakit orasını tahrib
    edip bozarlar, şerefli ahalisini de zelil kılarlar. (Süleyman’ın askerlerinin
    de) yapacakları budur. Ben onlara bir hediye göndereyim de,
    elçilerin ne ile döneceklerine bakayım.”[360]
    2- Sünnete Göre: Hz. Peygamber’in (s.a.s.) sünnetinde de durum
    Kur’andakine yakındır. Zira Rasûlullah da bir kısım meselelerde kadınlarla
    istişâreyi mükerrer hadislerinde emretmiştir. Ayrıca birçok
    kereler kadınlara da başvurup, görüşlerini aldığı ve onlarla amel ettiği
    de Ashab tarafından rivâyet edilmiştir. Ama ne var ki, kadınlarla
    istişâreyi yasaklayan bazı zayıf rivâyetler de vârid olmuştur. Nitekim
    konuya girerken kaydettiğimiz soruda zikredilen muhtevâ, böyle bir
    rivâyetin tercümesidir. “Kadınlarla istişâre edin, fakat onlara muhalefet
    edin.” (Aslında, bu rivâyete ciddî hadis kitaplarında rastlanmaz.)
    Münâvî tarafından “muteber bir aslının olmadığı” belirtilen bu
    rivâyeti[361] g enişçe t ahlile t abi t utan S ehâvî, e l-Makaasıdu’l-Hase-
    [359] 27/Neml, 30-32
    [360] 27/Neml 33-35
    [361] Münâvî, Feyzu’l-Kadir 4/263
    148 AHMED KALKAN
    ne’de şu bilgileri kaydeder: “Ben bu sözün Hz. Peygamber’e nisbet
    edildiğine hiçbir yerde rastlamadım. el-Askerî, Hz. Ömer’e nisbet
    edilen, bu söze yakın şu rivâyeti kaydeder: “Kadınlara muhâlefet
    edin. Zira onlara muhâlefette bereket vardır.” İbn Lâl, içinde çok zayıf
    râvîden başka inkıtânın (yani kopukluğun) da yer aldığı bir senedle
    -ki aynı senedle hadisi ed-Deylemî de rivâyet etmiştir- şu rivâyeti
    kaydeder: “Enes’in rivâyetine göre, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
    “Sizden hiç kimse istişâresiz bir iş yapmasın. Şâyet kendisine
    fikir verecek birisini bulamazsa, bir kadınla istişâre etsin, ama ona
    muhâlefet etsin. Zira kadına muhâlefette bereket vardır.”[362]
    Bu konuda kitaplarda rastlanan ve Hz. Peygamber’e (s.a.s.) nisbet
    edilen diğer bir rivâyet de Hz. Aişe ve Zeyd İbnu Sabit’ten gelmektedir:
    “Kadınlara itaat pişmanlıktır.” Ne var ki, âlimler bunun da
    “sahih” değil, “zayıf” (ve bazısı da mevzû) olduğunu belirtirler.[363]
    Ancak, aynı mânâyı ifade eden, zayıf da olsa başka rivâyetler de
    gösterilebilir.[364] Suyûti, el-Leâli’de -II/174-: “Kadınlara itaat ettiği
    zaman erkekler helâk olmuştur” rivâyetini de kaydeder. Suyûtî bu rivâyeti,
    Taberânî ve Hâkim’in tahric ettiğini, Hâkim’in hadise “sahih”
    hükmünü verdiğini belirttikten sonra şahsî kanaatini belirtmez ve
    bahsi “Allahu a’lem -doğruyu Allah bilir- sözüyle kapar.).
    Burada hatıra şöyle bir soru gelebilir: “Hadis ilminin umumi
    prensiplerinden birine göre, zayıf hadisle de amel edilebildikten başka,
    bir mevzûda birkaç tane zayıf hadis var ise, bunlar birbirlerini
    kuvvetlendirir ve ayrıca “sahih bir asl”a dayandıklarını gösterir. Şu
    halde, bu meselede aynı prensip mûteber olamaz mı?”
    Cevap: Evvelâ, zayıf hadisle amel edilebilir, bu doğrudur. Ancak,
    zayıf bir hadisle amel edebilmek için, zayıf hadisin âyete veya
    sahih hadise muhâlefet etmemesi, bir başka ifade ile, o mevzûda zayıf
    hadisten başka “nass”ın bulunması lâzımdır. Yukarıda görüldüğü
    [362] Sahâvî, el-Makaasıdu’l-Hasene, s. 248-249
    [363] Keşfu’l-Hafâ, II/3; Geniş bilgi için, bak. Münâvî, a.g.e., 4/262-63
    [364] Üsdü’l-Ğâbe 2/205; 6/275
    149
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    üzere, “Kadınla istişâre etmeyin” ifadesi değil sahih hadislere, bizzat
    Kur’an’a aykırıdır.
    İkinci olarak; Bu mevzûdaki zayıfların birbirini destekleyip
    kuvvetlenmeleri ve bir “sahih asl”a delâlet etmeleri meselesine gelince,
    sözkonusu rivâyetlerin ifade ettiği manayı “mutlak” değil “mukayyed”
    olarak alırsak cevap müsbet olabilir. “Kadınlarla istişâre
    edin ve fakat muhalefet edin” veya “kadınlara itaat pişmanlıktır”,
    “kadınların re’yi ile amel kalbi ifsad eder” gibi rivâyetler söylendiği
    şekilde yani mutlak olarak alınınca, “hiçbir meselede, hiçbir sûrette,
    hiçbir kadınla istişâre etmeyin” mânâsı çıkar. Hâlbuki en azından
    bazı meselelerde istişârenin bizzat Kur’ân-ı Kerim’de emredildiğini
    gördük. Sünnette gelen deliller ise daha çoktur.
    Sünnette Nazarî Beyan: Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hayatında
    kadınlarla istişâre örnekleri eksik değildir. Burada da, örneklere geçmeden
    önce, istişâreyi mutlak bir tarzda nehyeden ifadeleri cerh ve
    reddedici mahiyette olan bazı rivâyetleri kaydedeceğz. Bunlar bazı
    meselelerde “kadınlarla istişâre etmeyi” emretmektedir:
    “Kendilerini ilgilendiren hususlarda kadınlarla istişâre edin.” [365]
    “Kızları husûsunda kadınlarla istişâre edin.”[366]
    “Bâkire kızla, (evlendirmezden önce) babası müşâvere etmelidir.”[367]
    “Dul kadın kendisiyle istişâre edilmeden evlendirilmemeli, bâkire
    kız da izni alınmadan nikâhlanmamalı.”[368]
    Görüldüğü üzere, özellikle evlenme gibi şahsî bir meselede fikrinin
    alınması ve ona uyulması, tekrarla, ısrarla talep edilmektedir.
    Hz. Peygamber (s.a.s.) kızın arzusu hilâfına, babası tarafından ger-
    [365] Üsdü’l-Ğâbe, 4/15
    [366] Ebû Dâvud, Nikâh 24
    [367] Ebû Dâvud, Nikâh 24, 25
    [368] Buhârî, İkrâh 3; Müslim, Nikâh 64
    150 AHMED KALKAN
    çekleştirilen bir kısım nikâhları, şikâyet üzerine, iptal etmiştir.[369]
    Rasûlullah’ın bu çeşit tatbikatını esas alan cumhur, kızın rızası hilâfına
    yapılan nikâh akitlerinin bâtıl olacağına hükmetmiştir.[370]
    Bir erkek şüphesiz, kadını veya kızı ile sadece evlenme meselesinde
    “istişâre etmek”le kayıtlı ve me’mur değildir. Bu hususu te’yid
    eden bir rivâyette “Hz. Peygamber (s.a.s.) kadınlarla da istişâre eder,
    onların beyan ettikleri görüşleriyle amel ederdi” denmektedir. [371]
    Bunun aksini ifade eden, yani kadınlarla istişâre edip de beyan edilenin
    aksini yaptığını tespit eden rivâyete rastlamadık. Tirmizî’de “kızıl
    rüzgâr”la alâkalı hadiste geçen “kişi annesine bakmaz, kadınına
    itaat eder” cümlesinde kılınan husus, kadınla yapılan istişâre değil,
    annenin ihmal ve istiskal edilmesidir. Nitekim aynı hadiste, “... babasına
    bakmaz, arkadaşına rağbet gösterir” denmektedir.[372]
    Sünnette Fiilî Örnekler: Kadınla istişâre husûsunda nazari beyanlardan
    başka, fiilî örnekler de mevcuttur:
    1- İlk örnek olarak, nübüvvetin başlangıcına ait bir vak’ayı zikredebiliriz.
    Rasûlullah (s.a.s.) henüz peygamberliği husûsunda bilgi
    ve yakin sahibi değilken, o safhaya hazırlayıcı mahiyette geçirmekte
    olduğu İlahî terbiye icabı, sık sık birkısım harika durumlara mazhar
    oluyor ve bunlardan ciddi şekilde korkuyordu. İlk vahiyden sonra,
    gördüklerini ve hissettiği korkuyu muhterem zevceleri Hatice-i Tâhire
    validemize açtılar. Vâlidemiz (r.a.), Rasûlullah’ı (s.a.s.) şöyle teselli
    etti: “Korkma, Allah seni asla mahcup etmez. Zira sen akraba
    hukukunu gözetir, muhtaçlara yardım, fakirlere iyilik, misafirlere de
    ikram edersin...” [373]
    2- Değişik bir örnek “ifk (iftira)” hâdisesiyle alâkalıdır Âyet-i
    kerime ile iç yüzü ortaya konan ve kitaplarımızda teferruatıyla açık-
    [369] Buhârî, İkrâh 4
    [370] İbn Hacer, Fethu’l-Bârî 15/351; Azimâbâdî, Avnu’l-Mabud 6/119
    [371] İbn Kuteybe, Uyûnu’l-Ahbâr 1/27
    [372] Tirmizî, Fiten 38
    [373] Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 1
    151
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    lanan ifk yani Hz. Âişe vâlidemize (r.a.) münâfıklarca yapılan iftira
    hâdisesi üzerine Rasûlullah (s.a.s.) zevce-i tâhireleri hakkında geniş
    bir tahkikat açmıştı. Bu tahkikat sırasında, sadece Hz. Ali gibi ileri
    gelenlerin değil, Berire -ki Hz. Âişe’nin câriyesi idi- gibi câriye bir
    kadının da fikrine mürâcaat etmişti.[374]
    3- Üçüncü örnek, diğerlerinden hem daha meşhur, hem de mühim
    bir istişâre hâdisesidir. Kadınla istişâre meselesini ele alan alimler,
    istişârenin câiz olduğunu söylerken, delil olarak bunu kaydeder.
    Rasûlullah (s.a.s.)’ın Hudeybiye Barışı sırasında zevcesi Ümmü Seleme’nin
    tavsiyelerine uymasıyla ilgili vak’a. Kısaca özetleyelim:
    Hicretin altıncı yılında, Müslümanlar, başlarında Rasûlullah
    (s.a.s.) olduğu halde, umre yapmak kastıyla Mekke’ye müteveccihen
    yola çıkarlar. Ancak Mekkeli müşrikler, ziyarete müsaade etmezler.
    Fakat Müslümanlarla aralarında Hudeybiye sulh anlaşması yapılır.
    Anlaşma tamamlandıktan sonra, Hz. Peygamber yanındakilere:
    “Kalkın, kurbanlarınızı kesin, ihramdan çıkın, başlarınızı tıraş edin”
    emrini verir. Ne var ki Ka’be’yi tavaf için gelmiş bulunan Ashâb,
    barış anlaşmasının muhtevasından memnun olmadığı için tavaf yapmadan
    umre ile ilgili tıraş olmak, kurban kesmek gibi diğer menâsiki
    de yapmaktan imtina ederler.
    Rasûlullah emri üç kere tekrarlar. Ashâb yine de şaşkın şaşkın
    bakınmakla mukabelede bulunurlar. Rasûlullah son derece öfkeli
    halde, çadırına, zevce-i pâkleri Ümmü Seleme vâlidemizin (r. anhâ)
    yanına girerler. Aralarında şu konuşma geçer: “Neyin var ya Rasûlallah?”
    “Hayret, ey Ümmü Seleme! Ben insanlara ısrarla ‘Kurbanlarınızı
    kesin, tıraş olun, ihramdan çıkın!’ diye emrettim, hiç kimse
    bu çağrıma cevap vermedi. Emrimi işittikleri halde sadece yüzüme
    bakıyorlar.”
    “Yâ Rasûlallah, sen kalk, kurbanlığına git ve kes. Onlar mutlaka
    sana uyacaklar ve kurbanlarını keseceklerdir.”
    [374] Buhârî, Şehâdât 16
    152 AHMED KALKAN
    Bu tavsiye üzerine Rasûlullah (s.a.s.) gider ve kurbanlık devesini
    keser. Aynen Ümmü Seleme validemizin (r. anhâ) dediği gibi,
    Rasûlullah’ı gören ashâb-ı güzin de teker teker kalkıp kurbanlarını
    keserler.[375]
    İmâmu’l-Harameyn, bu hâdiseyi yorumlarken: “Beyan ettiği fikirde
    isabet etmiş Ümmü Seleme’den başka kadın bilinmiyor” demiş
    ise de, kendisi yukarıda zikri geçen Hz. Şuayb’ın kızı örnek gösterilerek
    tenkid edilmiştir. [376]
    Ashab’tan Örnek: Kadınla istişâre meselesindeki ıtlakı kaldırıp,
    tereddüdü izale edecek birkaç örneği de Ashab’tan kaydedelim:
    1- Birincisi, umumiyetle bilinen bir vak’adır. Hz. Ömer, bir cuma
    hutbesi sırasında, evlenmelerde kadınlara verilecek olan mehir için,
    bir tahdid getirerek, mübalağaya kaçılmasını önlemek istediği zaman,
    cemaatte bulunan bir kadın âyet okuyarak: “Ey Ömer, Allah “Bir eşin
    yerine başka bir eşi almak isterseniz, birincisine bir yük altun vermiş
    olsanız bile, ondan bir şey almayın...”[377] diyerek sınırlamazken, sen
    nasıl sınır koyarsın?” diye müdâhale eder. Bunun üzerine Hz. Ömer
    (r.a.): “Bir kadın isabet, bir erkek hata etti, bir emîr (lider) cedelleşti
    ve cedeli kaybetti” diyerek kendi iddiasından rücû edip kadının görüşüne
    uyar.[378]
    2- Şu kaydedeceğimiz misal mevzûmuz açısından daha dikkat
    çekicidir. Bir gece teftişinde, Hz. Ömer (r.a.), kocası cihada gitmiş
    olan bir kadının “bekârlıktan” yakındığını işitince, kızı Hafsa vâlidemize
    (ve kadınlardan tecrübeli olanlara[379] mürâcaat ederek: “Kızım
    (söyle bakayım), bir kadın kocasından ne kadar müddet ayrı kalmaya
    tahammül edebilir?” diye sorar ve aldığı cevaba dayanarak askerlik
    [375] Vâkidî II/613
    [376] Keşfu’l-Hafâ 2, 3
    [377] 4/Nisâ, 20
    [378] Bak. Bâkillânî, et-Temhîd s. 199
    [379] Said İ bn Mansur, Sünen I I/186; B âkillânî, a.g.e. s. 198; İ brahim Canan, H z. Peygamber’in
    Sünnetinde Terbiye, s. 526-527
    153
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    müddetini altı ay olarak tahdid eder/sınırlar.[380]
    3- el-İsâbe’de İbnu Hacer’in kaydettiği bir rivâyet, istişâreye son
    derece ehemmiyet veren Hz. Ömer (r.a.)’in, zaman zaman, akıl ve faziletçe
    üstün, okuma yazma bilen bir kadın olan Şifa Bintu Abdillah’a
    da mürâcaat ettiğini ve hatta onun görüşünü başkalarının görüşüne
    tercih edip, uyduğunu belirtir.[381]
    4- Hâlid İbn Velid de, bazı meselelerde, kızkardeşi Fâtıma Bintu’l-
    Velid ile istişâre etmiştir.[382]
    5- En mühim örneklerden biri, Abdurrahman İbnu Avf’ın Hz.
    Ömer’den (r.a.) sonra halife tesbitindeki tutumudur. Hz. Osman’ı belirlerken
    üç gün herkesten fikrini sormuş bu meyanda kadınların da
    görüşünü almayı ihmal etmemiştir. İslâm’da kadınların rey hakkı
    meselesine en iknâ edici örnektir.[383]
    Meseleyi rivâyetler açısından özetlemek gerekirse, kadınla istişâreyi
    kesinlikle yasaklayan muhkem bir nass mevcut değildir.
    Üstelik cevazına delalet eden rivâyetler çoktur. Kur’anî örneklerden
    başka, bizzat Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’in ve bir kısım
    meşhur sahabilerin hayatlarında, kadınla istişârenin fiilî örnekleri
    vardır. Aleyhte gelen zayıf hadislerin sahih bir asla delalet edebilme
    ihtimaline karşı da “Yasağı mutlak değil, mukayyed olarak anlamak
    gerekmektedir” deriz.
    Bu Konuda Temel Prensip: Kadınla istişâre meselesini, istişâre
    adabı üzerine, alimlerin sünnete dayanarak tesbit ettiği umumi
    prensipler muvacehesinde ele almak en doğru yoldur. Bu cümleden
    olarak, müşâvirin “liyâkat”ı üzerinde ısrarla, ittifakla durulmuştur.
    Öyle ise istişâre etme ihtiyacı duyulan mesele kadının ihtisas, bilgi
    [380] İsâbe 4, 341
    [381] Üsdü’l-Ğâbe, 7/233
    [382] İbn Kesir, el-Bâisu’l-Hasis, Beyrut, 1951, s. 183
    [383] Said İ bn Mansur, Sünen I I/186; B âkillânî, a.g.e. s. 198; İ brahim Canan, H z. Peygamber’in
    Sünnetinde Terbiye, s. 526-527
    154 AHMED KALKAN
    ve tecrübesiyle alâkalı değilse elbette ona mürâcaat fayda değil, zarar
    getirebilir. Nitekim Münâvî, “Kadınlara itaat pişmanlıktır” rivâyetini
    -zayıf olduğuna dikkat çekmekle beraber- “erkeklere ait işlerde”
    diye kayıtlar.[384]
    Liyâkat açısından erkek, kadından farklı değildir. Bilgi, görgü,
    ihtisas, tecrübe ve alâka gibi mürâcaatı meşrû ve gerekli kılan bir
    vasfı taşımadıkça, sırf “erkek olduğu için” erkeğe mürâcaat hiçbir
    alim tarafından tavsiye edilmemiştir. Yukarıda kaydedilen misallerde,
    Hz. Şuayb’ın kızının, o meselede bilgi ve dirâyet sahibi olduğunu
    gösteren rivâyetleri müfessirler kaydederler.[385]
    Şu halde liyâkatli olan herkes, kadın veya erkek, istişâreye layıktır.
    Olmayan da değildir, ölçü cinsiyet değil liyâkattir.
    Şurası da bir gerçek ki, kadınlar, fıtrî durumları icabı, çoğunlukla,
    erkeklere nazaran daha hissî, daha acelecidirler. Bu sebeple,
    onlarla istişâre mevzûunda ihtiyatlı hareket etmek gerekir.
    Nitekim, beşerin tarihî tecrübesi, kadınların nüfuz ve hâkimiyet
    kurduğu sarayların, çeşitli entrikalarla kaynayarak “devletleri ve saltanatları
    fesada götürdüğünü” tesbit etmiştir.[386] Öyleyse, kadınlarla
    istişâreyi yasaklayan rivâyet, bu beşerî tecrübenin, hadis formuna dökülmüş,
    öfkeli ve mübâlağalı bir ifadesi olabilir, mutlak bir hakikat
    değil.[387]
    [384] Feyzu’l-Kadir 4, 262
    [385] İbn Kesir 5/273
    [386] Feyzu’l-Kadîr, 4/263
    [387] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, c. 16, s. 158-1
    155
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    YOZLAŞAN GELENEKSEL TAVIR; KADINI
    AŞAĞILAYAN UYDURMA HADISLER VEYA
    KUR’AN VE SÜNNET BÜTÜNLÜĞÜNDE
    DEĞERLENDIRILMESI GEREKEN RIVÂYETLER
    Bilindiği gibi İslâm dininin ana kaynağı Kur’ân-ı Kerim’dir. İkinci
    sırada ise Hz. Muhammed (s.a.s.)’in sözleri, uygulamaları, açıklama
    ve takrirleri gelir. Kur’ân-ı Kerim, bizzat Hz. Peygamber’in sağlığında
    yazıya geçirildiği halde Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hadisleri/
    sözleri, sonraları yazılmıştır. İşte bu yüzdendir ki, birçok söz Hz.
    Peygamber’e isnad edilebilmiştir. Bu itibarla Peygamberimizin hadislerinden
    yararlanırken çok dikkatli olmak gerekir. Şurasını hiçbir
    zaman hatırdan çıkarmamak gerekir ki, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in
    sözleri asla Kur’ân-ı Kerîm’e ters düşmez. Çünkü Peygamberimizin
    görevi, Kur’an’a ters düşmek değil; aksine onu açıklayıp ona uygun
    hareket etmektir. Bu itibarla Kur’an’a ters düşen bir rivâyetle karşılaştığımızda
    onun uydurma olduğu husûsunda en ufak bir kuşkumuz
    dahi olmamalıdır. Yine iyice bilinmelidir ki çeşitli mezhep ve fırkalar
    tarafından kendi görüşlerini desteklemek üzere birçok hadis uydurulmuştur.
    İslâm’a düşmanların İslâm’ı içten yıkmak için hadis uydurmalarının
    ve dinî, sosyal ve kişisel çıkar temini için bunu yapanların
    yanında, cehâlet ve bağnazlığın yönlendirdiği şekilde kendi anlayışlarına
    göre İslâm’a hizmet etmek için de hadis uydurulmuştur. Kadınlara
    ilişkin uydurulan sözlerin de çoğunlukla “kadınları toplumun
    fitnesinden, toplumu da kadınların fitnesinden koruyup gözetme”
    gibi amaçlara mâtuf oluşları muhtemeldir. Ancak, sebebi ne olursa
    olsun, hadis uydurmayı normal karşılayan kimselerin kapasitesi ve
    mantığınca maslahat sayılan ifâdeler, kadınları eksik ve kusurlu,
    fesâda ve fitneye yol açacak ve erkekleri yoldan çıkarmak için şeytana
    yardımcı olan ikinci sınıf insan cinsi saydıran; bu yönleriyle de
    İslâm’ın evrensel ve ebedî mesajını bulandıran, İslâm’a yapılan saldırılarda
    yoğunlukla kullanılan, din düşmanlarının eline fırsat veren ve
    dine iftira eden dayanaklar olmuşlardır.
    Nice konularda olduğu gibi, kadın konusunda da Kur’an’la uyuş156
    AHMED KALKAN
    mayan birçok hadis uydurulmuş, Kur’an’a ters görüşler din adına
    ortaya atılmış ve kadını aşağılayıcı uygulamalar din adına ortaya
    konulmuştur. Kur’an’ın büyük bir devrimle kadın haklarını yerleştirmesi
    ve asr-ı saâdetteki kadınların hemen her konuda erkeklerle
    aynı haklara sahip olması gibi prensipler zamanla yozlaştırıldığı ve
    aslî çizgisinden saptırıldığı halde, evet bütün bunlarla birlikte, Ortaçağdaki
    Batıda ve tüm dünya ülkelerindeki uygulamalarla karşılaştırıldığında
    kadınlara en az haksızlık müslüman toplumlarda ortaya
    çıkmıştır. Buna rağmen, kadını aşağılayıcı mâhiyette olan sözleri,
    âlemlere rahmet olarak gönderilmiş ve kadın haklarını topluma yerleştirmede
    büyük gayretler sarfetmiş Hz. Peygamber’in söylemiş olması
    asla mümkün değildir.
    Bazı dinî eserlerde yer alan, halk arasında da sahih hadismiş gibi
    kabul edilen rivâyetlerin en meşhur olanlarını gözler önüne sermenin
    (bazı küçük sakıncalarına rağmen), faydasının daha büyük olduğu
    kanaatiyle bunlardan yola çıkarak kadın hakkında değerlendirme yapılmasın
    diye belirtelim. Bunlardan bir kısmı, mevzû/uydurma, bir
    kısmı zayıf, bir kısmı da anlamı ve üslûbu yönüyle şüphe uyandıran,
    eğer sahih iseler Kur’an bütünlüğü içinde te’vil edilmesi veya mecâzî
    olarak yorumlanması gereken sözlerdir:
    “Şâyet ben, bir insanın başka bir insana secde etmesini emredecek
    olsaydım, kadına, kocasına secde etmesini emrederdim.”
    “Eğer kocanın tepesinden ayağına kadar bütün bedeni irinler
    içinde kalıp hanımı o irinleri diliyle silerse, yine de ona karşı teşekkür
    etmek vazifesini edâ etmiş sayılmaz.”
    “Uğursuzluk üç şeydedir: At, kadın ve evde.”
    “Erkeğe, hanımını ne sebeple dövdüğü sorulmaz.”
    “Kadınlara itaat, pişmanlıktır.”
    “Kadınlara danışın, fakat onların dediklerinin tersini yapın.”
    157
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    “Kadınları Allah Teâlâ geride bıraktığı gibi siz de geride bırakın.”
    “Benden sonra erkeklere kadınlardan daha zararlı fitne fesat olarak
    hiçbir şey bırakmadım”
    “Kadınların akılları şehvetlerindedir.”
    “Kadınları göze çarpan mevkîlere oturtmayın, yazıyı da öğretmeyin.
    Dikiş öğretin ve Sûre-i Nûr’u da iyi öğretin.”
    “Havvâ olmasaydı, hiçbir kadın kocasına ihânet etmezdi. İsrâiloğulları
    da olmasaydı (bekleyen) et bozulmazdı.”
    “Cennet sâkinlerinin en azı kadınlardır.”
    “Kadınların cehennemde çoğunluğu teşkil ettiğini gördüm Aklı
    ve dini eksik olanlar arasında akıl sahibi erkeklere galebe çalan kadınlardan
    başkasını görmedim.”
    “Kadın üzerinde en fazla hakkı olan kişi kocasıdır; erkek üzerinde
    en fazla hakkı olan kimse ise annesidir.”
    “Hangi kadın, kocası kendisinden râzı olarak vefat ederse, cennete
    girer.”
    “Ey kadınlar! Eğer kocalarınızın size olan haklarını bilseydiniz,
    ayaklarının tozunu yüzlerinize silerdiniz.”
    “...Kadınların dinleri ve akılları eksiktir.”
    “Şüphesiz kadın, karşınıza bir şeytan sûretinde gelir ve bir şeytan
    sûretinde gider.”
    “Kadın avrettir, dışarı çıktımı şeytan ona istişrâf eder/muttalî
    olur.”
    158 AHMED KALKAN
    “Kadınlar arasında sâliha kadın, yüz tane karga arasında alaca
    bir karga gibidir.”
    “Doksan dokuz kadından biri cennette, diğerleri ise cehennemdedir.”
    “Kadınlara danışmayın, onlara muhâlefet edin. Kadınlara muhâlefet
    edin, zira kadınlara muhâlefet berekettir.”
    “Kadınları önünüze geçirmeyin, onların üç adım önünden yürüyün.”
    “Kadınları yüksek yerde oturtmayın.”
    “Kadınlar için kabir daha hayırlıdır.”
    “Kadınların hayırlı işi, yün eğirmektir.”
    “Kadın, kocasından izinsiz evden çıkarsa, her şey onu lânetler.”
    “Kadınları aç ve çıplak bırakın.”
    “...Kadın bir eğe kemiğinden yaratılmıştır. Eğe kemiğinin en
    eğri yeri yukarı kısmıdır. Onu doğrultmaya kalkarsan kırarsın. Kendi
    haline bırakırsan eğri halde kalır...”
    “Kadınlar (muhâlefette ve istediklerini yapmada erkeklerden)
    baskındırlar.”
    “(Namaz kılanın önünden geçen) kadın, köpek ve eşek (ve domuz),
    namazı keser.”
    “...Cehennem ehlinin çoğunluğunun kadınlar olduğunu gördüm.
    ‘Neden ey Allah’ın Rasûlü?’ diye sordular. (Cevâben:) “küfürlerinden
    dolayı” buyurdu. ‘Allah’ı mı inkâr ediyorlar?’ (diye tekrar) sordular.
    “Kocalarına karşı nankörlük ederler; iyiliğe karşı nankörlük
    ederler. İçlerinden birine dünya durdukça iyilik etsen, sonra, senden
    159
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    bir şey görse, (hemen) ‘senden asla hiçbir hayır görmedim ki!’ der.”
    Amr bin el-Âs’dan diyor ki: “Biz Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte
    bir dağ yolunda bulunurken, ansızın şöyle dedi: “Bakın! Bir şey
    görüyor musunuz?” Biz dedik ki: ‘Kargaları görüyoruz. İçlerinde,
    gagası ve ayakları kızıl renkli, alaca bir karga var.’ Rasûlullah şöyle
    buyurdu: “Kadınlardan cennete girebilecek olanlar, ancak şu (siyah)
    kargalar içindeki alaca karga gibi olanlardır.”
    Genellikle bu tür rivâyetler ilim sahipleri ve araştırmacılar tarafından
    eleştirilmiş veya Kur’an’a uygun şekilde te’vil edilip yorumlanmış
    ise de; bu eleştiri ve yorumlar, kadını horlayan geniş kitlelere
    ulaşamamıştır. Örneğin İbn Hazm, “İnsanın insana secde etmesi câiz
    olsaydı, kadınların kocalarına secde etmelerini emrederdim” mealindeki
    hadisi, râvîsi Şerik bin Abdillah, müdellistir, münker hadisleri
    zayıf râvîlerden alır, onların adını gizleyerek güvenilir râvîlere nisbet
    eder” diyerek cerhetmiştir. İbn Hazm, Hz. Âişe’den nakledilen, “Kadın
    üzerinde en fazla hakkı olan kişinin kocası, erkek üzerinde en
    fazla hakkı olan kimsenin ise annesi olduğu”na dâir hadis rivâyetini
    reddederken de şöyle der: Ebû Utbe (hadisi rivâyet eden şahıs), meçhuldür,
    onun kim olduğu bilinmiyor. Üstelik Kur’an ve sahih hadis,
    böyle bir hükmü geçersiz kılmaktadır.”[388]
    Bu rivâyetlerden yola çıkılarak kadının küfre yakın nankörlüğüyle
    birlikte, âile reisi erkeğin kutsallığı(!) ile ilgili Kur’an ve Sünnet
    çizgisinden nasıl uzaklaşılıp yozlaşıldığı konusunda yüzlerce örnekten
    birini, ibret olsun diye verelim. “...Onlardan (kadınlardan)
    birine dünya durdukça iyilik etsen, sonra senden bir şey görse (hemen)
    ‘senden asla hiçbir iyilik görmedim ki!’ der.” Bu rivâyette tarif
    edilen “katıksız nankörlük” durumunu izah sadedinde İbn Hacer’in
    haber ile ilgili yorumları, Buhârî’nin İman bölümü içinde -sözkonusu
    rivâyete dayanarak- bir alt başlığın adını: “Kocaya Karşı Nankörlük
    ve Küfür Olmaksızın Küfür” şeklinde belirleyerek verir. İbn Hacer’in
    Kadı Ebû Bekir b. El-Arabî’den naklettiği görüşler, bu rivâyetin içi-
    [388] Bak. İbn Hazm’ın Kütüb-i Sitte’ye Bakışı, Selman Başaran, İslâmî Araştırmalar, c. 2, sayı
    19-20, s. 6
    160 AHMED KALKAN
    ne yerleştirildiği bağlamı ortaya koyması açısından oldukça ilginç ve
    önemlidir. Buhârî’nin meşhur şerhi Fethu’l-Bârî’den iktibas edelim:
    “Kadı Ebû Bekir bin el-Arabî, bu (bab başlığının) şerhi sadedinde,
    şunları söylemiştir: ‘Musannıfın bundan murâdı, itaatin iman
    olarak isimlendirildiği gibi, meâsînin (günahların) de küfür olarak
    isimlendirilebileceğini beyan etmektir. Fakat kadına küfrün atfedildiği
    yerlerde kastedilen, kişiyi dinden çıkaran küfür değildir. Birçok
    günah çeşidi arasında, kocaya karşı nankörlüğün özel olarak seçilmesi
    (Rasûlullah’ın şu sözüne atfen), hoş bir inceliktir.
    Hadis şöyledir: ‘Eğer birinin birine secde etmesini emredecek
    olsaydım, kadının kocasına secde etmesini emrederdim.’ Buna göre,
    kocanın hakkı, Allah’ın hakkı ile eş düzeyde mütâlaa edilmiştir. Kocanın
    karısı üzerindeki hakkı bu dereceye ulaşmışken, kadın kocasına
    karşı nankörlük ederse, bu onun, Allah’ın hakkını küçük gördüğüne
    dâir bir delil olur. Bu sebeple ona küfür ıtlak edilir; ancak bu
    dinden çıkarmayan bir küfürdür.”[389]
    “Uğursuzluk evde, kadında ve kısraktadır” şeklindeki Ebû Hüreyre’nin
    rivâyet ettiği meşhur hadis rivâyetine ise, Hz. Âişe, duyduğu
    zaman itiraz ederek şunları söylemiştir: “Kur’an’ı Ebu’l-Kasım’a
    indirenin hakkı için, bu hadisi aktaran yalan söylemiş. Rasûl (s.a.s.)
    ancak şunu dedi: “Câhiliyye ehli şöyle derlerdi: ‘Uğursuzluk; binek
    kadın ve evdedir.”
    Bu bağlamda bir hadis rivâyetinin eleştirisine, Mısır’lı mütefekkir
    Muhammed Gazzâli, şöyle yer veriyor: Buhârî’nin isnâdıyla
    rivâyet ettiği hadisin metni şöyle: “Havvâ olmasaydı hiçbir kadın
    kocasına ihânet etmezdi. İsrâiloğulları da olmasaydı (bekleyen) et
    bozulmazdı.” Muhammed Gazzâli, bu rivâyete ilişkin olarak şunları
    söylüyor: “Âdem’e ihânet eden Havvâ, nasıl ve kiminle ihânet etmiştir?
    Bu söz, tamâmen Hıristiyan akîdesine benziyor. Kâ’bu’l-Ahbar’ın
    söylediği bu sözü, Kur’an reddetmiştir. Bilakis Kur’an, Âdem’i
    cennetten çıkaranın Havvâ değil; şeytan olduğunu belirtmiştir. Hav-
    [389] Fethu’l-Bârî, 1/105; Umdetu’l-Kari, 1/203
    161
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    vâ’nın Âdem’e ihâneti kesinlikle İslâmî bir anlayış değildir. Ahd-i
    Atîk’ten kalma bir sözdür. Etin bozulup bozulmaması ise, tamâmen
    tabiî bir kanundur. Bekletilen et bozulur. Bu rivâyetin akla ve mantığa
    ters düştüğü âşikârdır. Kabulü mümkün değildir.[390]
    Uydurma veya Peygamber (s.a.s.)’in konuşmalarından yanlış aktarılan
    hadislerin yanında; mantık ve anlam itibarıyla çirkin ve zorlayıcı,
    Kur’an ahkâmına ve sahih sünnete aykırı da olsa halk içinde dinî
    bir hassâsiyetle ve teslimiyetle kabul görerek yaptırım gücüne sahip
    olan kıssalar da, kadına uğursuzluk ve aşağılama atfeden anlayışları
    besleyip desteklemiştir. Bu kıssalarda genellikle kadının zihinsel
    yetersizliği ve akılsızlığı, irâdesizliği ve güvenilmezliği, nankörlüğü
    ve kadirbilmezliği, cinsel açıdan zaaf içinde ve dirençsiz oluşu,
    gösteriş düşkünlüğü yüzünden denetlenmesinin gerekliliği, okuyup
    yazmasının sakıncaları gibi konuların; zaman zaman edebe aykırı,
    müstehcenliğe varan bir üslûpla işlendiği görülmektedir. Bu tür
    kıssa ve menkıbelerin müslümanlar nezdinde yüzyıllardır mûteber
    olan âlimlerin/yazarların kitaplarında kayıtsız yer edişleri ise ayrı bir
    problem teşkil etmektedir.[391]
    Geleneksel bakış açısında müslümanların, kadını bu derece aşağılayan
    ve Kur’an’a tamamen ters söylemleri Rasûlullah (s.a.s.)’ın
    ağzına nasıl yakıştırdıklarını doğrusu anlamak mümkün değildir.
    Kadını ikinci sınıf varlık gören, erkeği dünyada ve âhirette üstün sayan,
    bunun sebebini de savaş gücünün olmasında, Cuma namazına
    iştirâk edebilmesinde, sakallı ve sarıklı olmasında bulan bir düşünce
    ile; üstünlüğü takvâda gören Kur’anî bir anlayış elbette bağdaşamaz.
    Geleneksel değerlendirmeler, maalesef bize, üstünlüğün takvâda olduğunu
    vurgulayan İslâm değerleri yerine, kadını hor gören, ikinci
    sınıf varlık sayan câhiliyye düşüncelerini hatırlatmaktadır.
    Bu bakış neticesinde, kadının erkeğe kayıtsız şartsız itaati, onun
    her alanda kendisinden üstün olduğunu bilmesi, iki adım gerisinden
    yürümesi, fitne çıkarmamak için mescidlere gitmemesi, namazını
    [390] Bak. Sünnet Üzerine Bir Kitap ve Bir Açıkoturum, İslâmî Araştırmalar, c. 5, sayı 2, s. 100-118
    [391] Cihan Aktaş, Kadının Toplumsallaşması ve Fitne, İs. Araş. c. 10, sayı 4, s. 245
    162 AHMED KALKAN
    evinin en ücrâ köşesi olan yatak odasında kılması, sesini erkeklere
    hiçbir şekilde duyurmaması, buna rağmen cehennemin çoğunluğunu
    kendi cinsinin oluşturacağına inanması, kemikleşmiş gelenek içinde
    kadına “takvâ” başlığı altında sunulmuş, toplumdan soyutlanıp evine
    kapanabildiği ve bunları uygulayabildiği ölçüde takvâda ileri gideceği
    düşüncesi yerleştirilmiştir. Bugün de, bu düşüncelerin hâkim olduğu
    kitle çoğunluktadır. Kadınların kendilerine biçilen bu konumu kabul
    edip benimsemeleri, bu anlayışın “din” adı altında sunulmuş olması
    ve kadınların ilmî birikimlerinin az olmasından kaynaklanmıştır.
    Çünkü Kur’an’da bu şekilde bir cinsin toplumda pasifize edilmesi
    sözkonusu olmadığı gibi Rasûlullah (s.a.s.) döneminde de bu şekilde
    yaşanmamıştır. Hz. Peygamberle istişâre eden, savaşlara katılan, şehid
    olan, mescidleri kullanıp Cuma ve vakit namazlarını ikame eden,
    ilim öğrenen ve öğreten, vahyî sorumluluklarını gerçekleştirmek için
    çaba sarfeden son derece aktif kadınların olduğunu biliyoruz. Hz.
    Âişe’nin bir ordu komutanı olarak savaşa katılması, muhâlefet lideri
    olması da önemli bir veridir. Savaştaki tarafı konusunda eleştiri almış
    olsa da kadın olmasından dolayı herhangi bir tenkit ve itirazla karşılaşmamıştır.
    Bu da bize ilk dönemlerde kadının toplumda sahip olduğu
    aktif rolü ve kadına bakış açısının bugünkünden ne kadar farklı
    olduğunu göstermektedir.
    Daha sonraki dönemlerde başlayan yozlaşma ve câhilî düşüncelerin
    İslâm adı altında canlanması konusunda, sorumluluk sadece
    müslümanlara âittir. Çünkü İslâm, insan olma, sorumluluğu yerine
    getirme noktasında ayrım gözetmemiş, getirdiği prensiplerle kadın
    ve erkeğin fıtrî yönlerine uygun bir şekilde hayatı tanzim etmelerini
    istemiştir. İslâm, kadın ve erkeğin birbirini tamamlar mâhiyetteki
    yönlerini hiçbir zaman birinin üstünlüğü ve avantajı, diğerinin eksikliği,
    noksanlığı olarak görmemiş ve böyle görülmesini eleştirmiştir.
    Kadının hor ve aşağılık görülmesi, erkeğin emrinde ve onun hizmeti
    için yaratılmış olduğu düşüncesi câhiliyye Arapları tarafında da
    söylense, bozulma sürecindeki müslümanlar tarafından da söylense
    “câhilî düşünceler”dir. Ve Kur’an bu sapma hallerinin ıslahı için gelmiştir.
    Bugün müslüman kadının düşünmesi gereken, kendisinin yer163
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    yüzünün imarı için yaratılmış bir halife olduğu, yeryüzünde İslâm’ı
    hâkim kılma, iyiliği emredip kötülükten sakındırma ve fitneyi kaldırma
    gibi çok büyük bir “emânet”i yüklendiğidir. Ve herkes Allah
    huzurunda hesap verirken “yalnız” olacaktır. Kimse cinsiyetini
    mâzeret göstererek bu sorumluluktan kaçamayacaktır. Müslüman
    kadının bu asil ve öncelikli görevlerini bir kenara itip ayrıntılarla
    uğraşmasının zamanı geçmiştir. Çünkü şu anda yeryüzünde büyük
    bir fitne, şirk ve fesat hâkimdir. Bunun sebebi ise tevhidî bilinci yitirmemiz
    ve sorumluluklarımızı unutmamızdır. O halde, kadın-erkek
    hepimize düşen, vahyî doğruları anlamaya ve hayata hâkim kılmaya
    çalışmak olacaktır.
    Bu veriler ışığında kadın konusunda üç temel yaklaşımın varlığından
    söz edilebilir: Bir: Vahyi tamamen gözardı ederek akıl ve
    nefislerini ilâh edinenlerin oluşturduğu dünkü ve bugünkü câhilî
    düşüncede kadın. İki: Vahyin belirlediği modele, tarih içinde şekillenen
    bazı câhilî etkileri eklemleyen geleneksel yaklaşımda kadın. Üç:
    Kur’an’ın şekillendirdiği anlayışta kadın. Hepimizin özlediği ve gerçekleştirme
    için çaba sarfetmesi gerektiği yaklaşım, elbette üçüncüsüdür.
    Ve bu yaklaşım, sadece kadın konusunda değil; hayatı anlama
    ve değiştirmede ihtiyaç duyduğumuz ve her konuda başvuracağımız
    temel dinamiğimiz olmalıdır.[392]
    KADININ FITNE VE FESAT
    UNSURU KABUL EDILMESI
    Kadının toplumdaki konumunu ve hareket alanının kısıtlama yönünde
    bir gerekçe olarak fitne, kadın evden çıktığında, başta cinsel günahlar
    olmak üzere erkek ve kadının günaha düşmeleri ve dinî hayat-
    [392] H. Koç, F. Candan, Kur’an Çerçevesinde Kadın, Haksöz, sayı 31, Ekim 93, s..28-29; Yozlaşan
    geleneksel tavırla Kur’an’ın bakış açısı arasındaki farkın anlaşılmasına yönelik geniş bilgi almak
    isteyenler şu kitaplara bakabilirler: 1- İslâm Kadın Ansiklopedisi -Tahrîru’l-Mer’e- 1-4, Abdülhalim
    Ebu Şakka, Denge Y., 2- Kadın Karşıtı Söylemin İslâm Geleneğindeki İzdüşümleri, Hidayet
    Şefkatli Tuksal, Kitâbiyat Y., 3- Hadis Temelli Kalıp Yargılarda Kadın, Ali Osman Ateş, Beyan Y.,
    4- Uydurma Hadislerle Kadın Aleyhtarlığı, Mustafa Çelik, Ölçü Y., 4- Hatalı Atasözleriyle Kadın
    Aleyhtarlığı, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    164 AHMED KALKAN
    larının bozulması ihtimali olarak tanımlanmaktadır. İçinde yaşanılan
    zamanın fitne zamanı olduğu, bu yüzden müslüman kadının evinden
    çok zarûrî durumlar dışında çıkmaması gerektiği görüşü, kadının
    İslâm’a hizmetini, cihadını, insanî etkinliklerini eviyle sınırlandırır.
    Ancak, İslâmî ve insanî hakların; tebliğ, cihad, ilim öğrenme ve öğretme,
    doğruyu bildirip yanlıştan sakındırma gibi hak ve sorumlulukların,
    sûiistimal edilebileceği gerekçesiyle ve sınırsız bir zaman
    için kayıtsız şartsız yürürlükten kaldırılmasını veya yasaklanmasını
    kabullenmek mümkün değildir ve zaten hayatta bu yaklaşımın somut,
    kalıcı karşılığını bulmak zordur. Kadının din adına, sosyal felâket
    ve zararlardan korunması adına veya toplumun salâhı için toplum
    hayatından yalıtılması sûretiyle salt eve ve ev işlerine uygun bir kişiliğe
    büründürülmesi; giderek onun Kur’an’ın muhâtap aldığı sorumlu,
    akleden, düşünen, duyarlılıkları körelmemiş kul olmaktan uzaklaştıracaktır.
    Bu tür kısıtlamaların, kişide hayata gerçek anlamda ve
    dolaysız katılım imkânlarını yok edeceği ve psikolojik rahatsızlıklara
    sebebiyet vereceği de büyük ihtimal dâhilindedir.
    Öte yandan, toplumda fesad çıkması muhtemelse, Kur’an buyrukları
    göz önünde tutularak bu konuda kadın kadar erkeğin de sorumlu
    tutulması ve hassâsiyet göstermesi beklenmelidir. Fesâda yol
    açmak elbette her iki kesim için de haramdır. “Kadın şeytanın ağıdır”
    şeklinde, Hıristiyan meczuplarının söylemlerini, İsrâiliyyatı hatırlatan
    ifâdelerin ne denli İslâmî olduğu, Kur’anî ifâdelere başvurularak
    anlaşılabilir. Sözgelimi, yeryüzünde gezerek geçmiş kavimlerin bıraktıklarından
    ibret alması istenenler, yalnızca Allah’ın erkek kulları
    değillerdir. Ayrıca Kur’an’da kadının varlığı erkek için, erkeğin varlığı
    da kadın için bir “iyilik ve hayır” unsuru olarak nitelenmektedir.
    Fitneye yol açacağı varsayılan kadın bütün ömrünü dört duvar
    arasında geçirse bile, günah işlemesi ihtimaline karşı ruhbanlığa,
    inzivâya başvurma eğilimlerini hatırlatan bu önlem, hele ki iletişimin,
    telekomünikasyonun günümüzde ulaştığı boyutlar düşünülünce,
    fitne sorununun çözümü için asla yeterli olmayacaktır (Gerçekte
    günümüzde televizyon ve video, CD player, insanları eve bağlayan
    ve kapatan; ancak, seyredilen programların genel niteliğiyle uyutma
    ve suskunlaştırma araçları haline gelmişlerdir). Hem, insanlık tari165
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    hi incelendiğinde kadınların ya bütünüyle toplumdan tecrit edildiği
    veya istismâra ve yozlaşmaya müsâit bir tarzda topluma “katıldığı”
    durumlarda özellikle cinsel kaynaklı fitnenin daha kolay ve müsâit
    yayılma zemini bulduğu anlaşılmaktadır. Sultanların haremleri, derebeylerin
    şatoları ve ruhbanların manastırları yüzyıllarca, doğunun
    ve batının bütün entrika yüklü öykülerinde okunabileceği üzere, dört
    duvar arasında cinsel ahlâkın ille de güvencede olamayacağının ibret
    verici örnekleri olmuşlardır.
    Hem tesettür de zâten kadının fitneye yol açmadan topluma
    katılmasını sağlayan bir yol, bir üslûp değil midir? Ve tesettür,
    gözleri sakınma yükümlülüğü, sadece kadınlar için değil; erkekler
    için de vardır. Yalnız kadınlar değil; erkekler de, toplum içinde
    veya tek başına, dört duvar arasında ya da sokakta, insanî faâliyetlerini
    sürdürebilmek, Allah’a ve insanlığa karşı ödevlerini yerine
    getirebilmek, kendi kendine yeterliliğe sahip olabilmek için dikkatli
    hareket edebilmelidir. Fitne ihtimaline karşı yaptırımlar, bir insan
    cinsinin insanlık durumunu ezip geçecek boyutlara uzatılmamalıdır.
    Zaten Kur’an, insanların nefislerini düzelterek fitneden kaçınmaları
    için ölçüleri ve yaptırımları belirlemiştir. Kadında İslâmî örtü, cinsel
    özelliğine bağlı olarak toplum içine gereğince çıkabilişinin ölçüsü olmuştur.
    Ve zaten örtünün varlığı, kadının toplum içindeki varlığıyla
    tanımını bulmaktadır. Bir başka ifâdeyle, örtü olgusu zaten özünde
    toplumsal olanla ilgilidir.
    Gerçi İsrâiliyyat kökenli olduğundan kuşku duyulamayacak
    kimi menkıbelerde ne kadar örtülü olursa olsun, “toplumun selâmeti
    ve kendisinin de hayrına olacağı üzere” kadının sokağa çıkmaktan
    kaçındırılması; mümkün olduğunca da en iç odalara kapatılması
    öğütlenir. Hicap ve iffet gibi erdemler kadın için, varlığını mümkün
    olduğunca kamufle edişle, unutturuşla eş anlamlı tutulur. Ve öyle
    olur ki, olağan ifâdeli sesiyle yabancı bir erkeğin duyabileceği ortamda
    meramını anlatışı bile, fitneye yol açacağı endişesiyle haramdan
    sayılır. Bu konuda ilginç bir örnek, benzeri bir yaklaşımla, başkalarının
    yanında erkeğin hanımına adıyla hitap etmesinin günah sayılması,
    bazı düğün dâvetiyelerine fitneye sebep olmasın diye evlenecek
    kızın adının yazılmayışıdır.
    166 AHMED KALKAN
    Gerçi çok zaman kimi müslüman kadınlar da, tarihsel ve toplumsal
    şartların kendilerini mahkûm kıldığı geri planda bu edilgenleştirilmiş
    kadın kimliğini iffetli ve takvâlı İslâm kadını olma adına
    harâretle savunmuşlardır. Kuşkusuz bunun en çok görülen nedenlerinden
    biri, İslâmî duyarlılıktır; dinin emirlerine sorgulamadan teslim
    olmaya sevkeden iman düşüncesidir. Oysa iman, sosyal görevler
    unutulup sadece bireysel bir endişe halini aldığında yeryüzündeki
    harekete geçirici ve itici tarihsel mesajı son bulur. Ancak, bu kabulleri
    hazırlayan daha önemli bir nedenin kadınlardaki bilgi, bilinç
    yetersizliği ve öğrenip araştırma imkânlarının kıtlığı olduğu da bir
    gerçektir.[393]
    79 Devriminin lideri, bu konuyla ilgili şunları söyler: Kadınlar
    İslâm toplumunda özgürdürler ve topluma katılmaları önlenemez.
    Önlenmesi gereken şey ahlâkî fesattır; bu hususta da hem erkek, hem
    kadın aynı muâmeleye tâbi tutulurlar. Fesad, her iki kesime de haramdır
    ve İslâm nizamında kadın, erkeğin sahip olduğu tahsil hakkı,
    çalışma hakkı, mülkiyet hakkı gibi tüm haklara sahiptir. Erkek hangi
    haklara sahipse kadın da onlara sahiptir. Ama kimi işler vardır ki,
    fesâda sürüklemesi ihtimalinden dolayı erkeğe haramdır. Aynı şekilde
    kimi işler de vardır ki fesâda sürüklediği için kadınlara haramdır.
    İslâm erkek ve kadının insanî yapısını muhâfaza etmek ve kadının
    oyuncak haline gelmemesini sağlamak istemiştir.[394]
    Bütün bunların yanında, kadının dişiliğiyle değil; kişiliğiyle
    toplumda yer etmesi, erkekleri tahrik edecek veya onların
    dikkatlerini üzerine çekecek kıyafet, davranış ve tavırlarda bulunmaması
    gereklidir. Bazı müslüman kadın ve kızların gayri
    müslim bayanlardan toplum içinde sadece başörtüsüyle ayrıldığı,
    onun dışında davranış ve hatta giysi yönüyle pek farklı olmadıkları
    görülen bir vâkıadır.
    Şuh kahkahalar, yabancı erkekle samimi tavırlar, aşırı serbest
    [393] Cihan Aktaş, Kadının Toplumsallaşması ve Fitne, İs. Araş. c. 10, sayı 4, sayfa 244
    [394] Âyetullah Humeyni, İran İslâm Cumh. Ank. Kültürevi’nin 1987 Şubat’ında Kadınlar Günü
    Broşürü
    167
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    hareketler, müslüman bir hanıma yakışmayacak basitlikler içinde
    toplum içine çıktıkları giderek çokça görülen bir kimliksizlik ya da
    çok kimlilik problemidir. Bu davranışların hem kendilerini küçülttükleri,
    hem örtülü bayanlar hakkında yanlış ve kasıtlı yargıda bulunanlara
    koz verdikleri ve hem de dini yanlış tanıttıkları yönüyle
    fitneye sebep olan “çeyrek tesettürlü” bayanlar da yok değildir. Ama
    bunu toplumdaki tüm müslüman bayanlara şâmil kılmak veya böyle
    davrananlar yüzünden diğerlerini de toplumdan uzaklaştırmak doğru
    olmasa gerektir.
    KADININ MÜSLÜMANCA OKUMASINI
    CÂIZ GÖRMEYEN ZIHNIYET
    İslâm’a yapılan saldırılarda, bu dinin kadınların okumasını uygun
    bulmadığı iddiâsı sıklıkla kullanılır. Bunun için de Hz. Âişe’ye atfedilen
    şu hadis rivâyetine sıklıkla başvurulur: “Kadınları göze çarpan
    mevkîlere oturtmayın, yazıyı da öğretmeyin. Dikiş öğretin ve Sûre-i
    Nûr’u da iyi öğretin.”[395] Kadınlara okuma yazma öğretilmemesi,
    onların yanlış şeyler okuyup yazabileceği, yazı vâsıtasıyla yabancılarla
    temas kurabileceği, mektuplaşabileceği gibi gerekçelere dayandırılmıştır.
    Oysa, ilim öğrenmenin hem erkeğe hem kadına farz olduğu
    bilinir/bilinmelidir. Kur’ân-ı Kerim’e göre, bilenlerle bilmeyenler
    hiçbir zaman bir tutulmazlar. [396]Ve Rasûl-i Ekrem, ilim için bir yola
    giren kimseye Allah’ın cennet yolunu kolaylaştıracağını[397] b elirtmiştir.
    Dindarlık adına veya dindarlığı öne sürerek kadınlara ilim yolunu
    kapatmak isteyenler ise, İslâm’a saldıran yarı aydınlara ve müsteşriklere
    hizmet etme yolundan, dine iftira atmak ve kadınların cehâletinin
    vebaline ortak olmaktan öte gidememişlerdir.
    Örneğin, müsteşrik Goldziher, yukarıdaki hadis rivâyetini öne
    [395] Râmûzu’l-Ehâdîs, c. 2, s 480
    [396] 39/Zümer, 9
    [397] Ebû Dâvud, İlim 1; Tirmizî, İlim 19; İbn Mâce, Mukaddime 17
    168 AHMED KALKAN
    sürerek İslâm tarihinde kadınlara yazı öğretme işine aralarında ahlâksızlığa
    yol açacağı gerekçesiyle kısıtlama getirildiğini, kadınlara
    yazı öğretilmemesi konusunda resmî düzeyde tâlimatlar yayınlandığını
    savunmuştur. Her ne kadar Goldziher bu görüş ve tutumların
    İslâm’ın temel öğretilerine uygun prensipler olamayacağını ve zâten
    kadınlara yazı öğretilmesine karşı yaygın olan görüşün Şam’ın birçok
    âlime kadını tarafından çürütüldüğünü kaydetse de; bu konudaki
    incelemesinde “kadınların işi ip eğirmektir, bunun için ilme gerek
    yoktur” ve “yazı öğretilen kadın zehirli yılan gibidir” tarzındaki halk
    arasında yaygınlıkla kullanıldığını belirttiği deyişlere, atasözlerine
    itibar etmekten geri durmamıştır.
    Kadınları fitne ve fesat kaynağı telâkki eden, onlara okuma ve
    benzeri hakları çok gören yukarıda örneklerini verdiğimiz sözlerin
    önyargılı bir yazar için nasıl kolay ve uygun malzeme teşkil ettiğinin
    somut ve ibret verici örneklerinden biri, İlhan Arsel’dir. Şeriat ve
    Kadın adlı bilimsel olmaktan uzak kitabında yazar, her türlü kitaptan
    rasgele derlediği deyişlere hiçbir kayıt koymadan dayanarak ve bazen
    de açıklamakta yetersiz kaldığı hadis ve âyet-i kerimeleri keyfince
    yorumlamak sûretiyle İslâm’ın temel kaynaklarına ilişkin güvenleri
    sarsmak gibi bir amaç taşıyor görünmektedir.
    Kur’anî ruhla uyuşmayan, çakışmayan tarihsel ve geleneksel
    bir anlayış; müslüman kadını hurâfelerin belirlediği gibi yeniden
    câhiliyyenin karanlıklarında tanımlamak istiyordu. Tebaaya hilâfet
    vesâyeti adına yaklaşan saltanat geleneği, âile içine de erkeğin kadına
    vesâyeti adına, dayatmacı ve buyurgan bir hiyerarşi anlayışını
    meşrûlaştırmıştı. Sonuç olarak Hz. Peygamber’in risâletiyle yeniden
    câhil ve unutkan insanlığa hatırlatılan kadının insanî hak ve ödevleri,
    bir kez daha “istismar ve fitne ihtimali” öne sürülerek sınırlandırılmış;
    böylece kadının Kur’an’la ilişkisinin yok olmaya gittiği; âile
    içinde Kur’anî istişare anlayışı yerine tek taraflı vesâyetin hâkimiyet
    kazandığı, eşlerin birbirine “dost, arkadaş ve yardımcı” olacak yerde
    “efendi-kul” oldukları bir sürece girilmişti.[398]
    [398] Cihan Aktaş, Kadının Toplumsallaşması ve Fitne, İs. Araş. c. 10, sayı 4. sayfa 246
    169
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    Yüce Allah, ilk emrini “Oku!” olarak indirirken, kadın-erkek
    ayrımı yapmamıştır. “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”[399]
    derken de cinsiyet ayrımı yok. “Allah’tan ancak âlim kulları hakkıyla
    korkar.”[400] âyetinde Allah “kulları” kelimesini kullanıyor; bu kelime
    de kadın ve erkeği içine alıyor. Kur’an âyetlerini tefsir eden, hadis
    rivâyet eden, hukukî konularda görüşüne mürâcaat edilen kadınlarımızın
    sayısı az değildir. Halife Hz. Ömer’in halka konuşurken yaptığı
    hukukî bir hatayı düzelten kadın sahâbeyi hemen hepimiz biliriz.
    “İlim, her müslüman erkek ve kadına farzdır.” hükmüne dayanarak
    İslâmî bir devlette zarûrât-ı dîniyye dediğimiz ilimlerin beşikten mezara
    kadar her ferde öğretilmesini zorunlu kılmıştır. Günümüzde hiçbir
    devlet on sekiz yaşına kadar öğretimden kaçmayı başarmış birine
    bu yaştan sonra okumayı ve eğitimi zorlayamaz. Ama İslâm devleti,
    her imkânını kullanarak ölüm ânına kadar dinin gerekli bilgilerini
    insana ulaştırmak mecbûriyetindedir.
    Tabii, kadının ve genç kızın okuma ve tahsil hakkını savunurken,
    bugünkü İslâm dışı zulüm düzeni içinde tesettürüne bile müsaade
    edilmeden ve daha önemlisi vahyi reddeden bir eğitim sisteminde
    câhilî eğitim almasından bahsetmiyoruz. Biz, Müslüman bir bayanın
    müslümanca eğitim hakkında bahsediyoruz.
    TOPLUMSAL HAYATTA MÜSLÜMAN KADIN
    Toplumsallaşma, insanın içinde yaşadığı topluma bir şeyler katabilmesi,
    sunabilmesi; ya da kendisini geliştirmek için topluma açılabilmesi
    yönünde sürekli gelişen bir harekettir. İnsan, içinde yaşadığı
    toplumun kendisinden beklediği ilkeleri ve değer yargılarını benimseyebilir
    ve kendi inandığı değer yargılarını topluma anlatmayı ve
    benimsetmeyi dileyebilir. Hatta, kimi zaman bu durum, müslümanların
    doğruyu bildirip yanlıştan sakındırma ve tebliğ ödevlerinde ol-
    [399] 39/Zümer, 9
    [400] 35/Fâtır, 28
    170 AHMED KALKAN
    duğu gibi “dileme”yi aşarak bir “görev” haline geline gelir. Bu durumda
    toplumsallaşma, bireyin inanç ve önerilerini içinde yaşadığı
    toplumun anlayabileceği uygun dille ifâde edebilme süreci de demektir.
    Sözgelimi bir müslümanın içinde yaşadığı topluma İslâm dinini
    anlatmayı dileyişi, o toplumun ayırt edici özelliklerini iyi bilmesine
    ihtiyaç duyar. Gayri İslâmî veya İslâmî, İslâm’ın bilindiği veya bilinmediği
    toplumlarda nasıl davranmak, nelere dikkat etmek gerekiyor;
    müslüman bireyin “toplumsallaşması” sorunu, bu soruların cevabına
    da ihtiyaç duyar.
    Diyebiliriz ki toplumsal bir kişilik her durumda, zamanının
    çoğunu toplumun, toplumsal faâliyetlerin içinde geçiren bir kişilik
    demek değildir. Yine, zamanının çoğunu evinde veya kapalı bir
    mekânda geçirmesi, her zaman bireyin toplumsallaşamadığı ve toplum
    dışı kaldığı, “anti-sosyal” olduğu anlamına gelmez. Toplumsallaşma
    övgüsü etrafında yanlış tanımlar ve rol beklentileri, toplumları
    ve bireyleri mustarip eden problemlerin belli başlı nedenlerinden biri
    sayılabilir.
    Örneğin, modernleşme hedefi yolundaki yaşadığımız ülkede
    “kadınların toplumsallaşması”, onların zamanlarının çoğunu ev
    dışında bir işte veya bir dernekte/vakıfta ya da popüler gazetelerin
    “cemiyet haberleri”ne, magazin sayfalarına konu olan salon faâliyetlerinde
    geçirmesi şeklinde anlaşılmıştır. Ev kadınlığının aksaklık,
    anneliğin değersiz bir yatırım sayıldığı bir düzenekte kadınlar “sosyal
    olmak”, “sosyal kişilik kazanmak” adına, nereye ve niçin gitmek
    üzere olursa olsun, anneliği çağrıştıran ev ortamından uzaklaşma
    çabasına düşmüşlerdir. Oysa, geçmiş çağlarda “toplumun hayrına”
    denilerek bütünüyle evlerine kapatılıp toplum hayatından soyutlanmaları
    gibi; “modern çağ” diye adlandırılan zamanımızda da “toplumun
    hayrına” denilip bütünüyle evlerinden kopmaları da, onları
    fıtratlarına yabancılaştırarak veya fıtratlarıyla savaşmaya sevkederek
    mutsuz kılmıştır.
    İslâmî öğretide kadının toplumsal kişiliğini geliştirip koruma
    hakları teminat altına alınmıştır. Kur’ân-ı Kerim, hiçbir cinsel ayrım
    kaydı koymadan, toplumsallaşma sürecinin insan fıtratına yerleştiril171
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    diğini ve yaratılışında zâten var olduğunu bildirir. “Ey insanlar, Biz
    sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız, birbirinizle
    tanışmanız için sizi şûbelere ve kabîlelere ayırdık. Allah katında
    en üstün olanınız, takvâca en üstün olanınızdır.”[401] Bu âyet-i
    kerimede, insanların birbirleriyle canlı ilişkilerini teşvik eden bir
    işleyiş öğütlenmektedir. Renk, dil ve fiziksel özelliklerin farklılığı,
    bir aşağılama vesilesi değil; zenginlik vesilesidir. Farklılıklar, insanların
    birbirlerini tanımalarını teşvik eder; kendinde olanla diğerlerine
    katkıda bulunmaya sevkeder. Böylece fiziksel farklılıklar ve tanışma
    eylemi, toplumsal hayatı olumlu anlamda motive edebilir. Doğruyu
    emredip yanlıştan sakındırma ödevi, insanın kendisinden olduğu kadar
    toplumdan da sorumlulukları somutlaşırken; kadın olsun erkek
    olsun bütün insanlara (mü’minlere), bulundukları şartların elverdiğince
    İslâm’a hizmet etmelerinin gereği duyurulur. Dini sevdirmek,
    güzelleştirmek ve kolaylaştırmak, tebliğci mü’minlerin dikkat etmesi
    gereken ilkelerdir. Mü’minlerin birbirlerini sevmesi ise, iman’la bağlantılıdır:
    “İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe
    de gerçek anlamıyla iman etmiş olamazsınız.” [402]
    Kadının toplumsal konumu insanlık tarihi boyunca üç belirgin
    durum ortaya koymuştur: Bazı dönem ve değerlendirmeler açısından
    kadın, sadece ev içinde ve ev-çocuk-eş üçgeninde gerekli bir varlıktır.
    Kimi dönemlerde ise, toplum içinde insanî yetenekleriyle değil
    de cinsel özelliği itibarıyla ön plana çıkarılan, annelik özelliği göz
    ardı edilerek salt cinselliğiyle, (cinselliğini sunabilişiyle) kabul gören
    bir varlık sayılmıştır. Üçüncü durumda, toplumsallaşmayı talep eden
    kadın cinsel kimliğine (fıtratına) yabancılaşmadığı ve cinselliği istismar
    edilemeyen bir kişilik konumu kazanmaktadır. Bu üç toplumsal
    konumdan ikisi kadını değersizleştiren ve mutsuz eden sonuçlar
    vermişken; “orta yol”un tutulduğu son konum, ona saygın bir insanî
    hüviyet/kişilik kazandırmıştır.
    Öte yandan, ilk yaklaşımda kadın neredeyse, ev ortamlarını
    tamamlayan bir eşya telâkki edilmiştir. Bu durumda kadının insanî
    [401] 49/Hucurât, 13
    [402] Müslim
    172 AHMED KALKAN
    yetenekleri körelmekte, irâdesi yok sayılmakta; bunlarla birlikte sorumlu
    bir kul olarak Allah yolunda ârifâne çalışmalar yapabilme yolları
    bile tıkanmaktadır. Bu konumda kadın kendi adına ve başkaları
    adına fikir yürütebilecek; âilenin problemleri için istişâre edilecek
    biri de değildir. Sürekli evin içinde bulunduğu ve çevresi sınırlı olduğundan,
    kendisine dışarıdan herhangi bir etkinin erişemediği hesap
    edildiğinden; evin erkeği için, âile için değerli ve saygın telâkki
    olunur.
    Ancak, ona atfedilen bu saygınlık ve değer, bilincinin dışında
    gelişen bir şeydir. Bu anlamda kadın elmas ve pırlanta gibi mücevher
    cinsinden bir eşya mesâbesindedir. Kendi başına hareket edebilme
    ve katılım gücüne sahip değildir. Toplumla ve dünyayla ilişkilerinde
    (toplumsallaşma durumunda) önce babası, sonra kocası aracılığıyla
    gelen bir dolaylılıkla çevrilmiştir. Diyebiliriz ki, ataerkil (eril) nitelikli
    uzun tarihî dönemler boyunca ve çok yakın zamanlara kadar
    kadının varoluş durumu, aşağı yukarı böyle bir çerçevede şekillenmiştir.
    Kimi tarihî dönemlerde ise kadının “topluma katılım” veya
    “özgür olmak” adına fıtrî özelliklerini gözardı ederek anne ve eş
    sorumluluklarından uzaklaştığı görülür. Nedenleri ve sonuçlarıyla
    günümüzde de izlendiği üzere bu durumda kadın genellikle, bireysel
    ve toplumsal kişiliğine kavuşma adına, tıpkı eski yüzyılların köle
    pazarlarında (agoralarda) veya sarayların haremlerinde izlendiği gibi;
    podyumlarda, vitrinlerde ve reklam panolarında salt cinsel bir imajla
    öne çıkarılarak, cinselliğiyle “pazara sürülerek” kişiliksizleştirilmiştir.
    Bu, insan haklarından ve kadın haklarından oldukça çok söz edilen
    bir dönemde ve moda, sanat, cinsel özgürlük gibi süslü kılıflarla
    gerçekleştirilen bir kişiliksizleştirme sürecidir.
    Avrupa’da kadın hakları hareketlerini de içine alan insan hakları
    alanındaki girişimlerin, İslâmî öğretinin hayata geçirilen ilkelerinden
    örnek ve ilham aldığı söylenebilir. Bununla birlikte, neredeyse
    yirminci yüzyılın ikinci yarısına kadar, müslümanların tarihinde
    yalnızca İslâm’ın ilk yayılış döneminde kadınlar siyasî, askerî ve kültürel
    açılardan toplumlarında etkin roller üstlenebilmişlerdir. Sonra
    173
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    bu roller giderek zayıflamaya başlamış; kadının sokağa çıkmasının
    fitneyi dâvet, toplumu ifsad edeceği; kadınların “şeytanın ağı” oldukları
    şeklindeki kanaatin yayılmasıyla da giderek anılmaz olmuştur.
    Bu kötü kanaat, öylesine dinden bilinmiştir ki, günümüzde de
    müslümanlar arasında kadının toplum içindeki rolü, İslâmî harekete
    katılımı etrafındaki tartışma ve yaklaşımlar, Asr-ı Saâdetten günümüze
    çeşitlenerek gelen “kadın ve fitne” arasında irtibat kuran iddiâ
    ve kabullerden bağımsız olamamaktadır.[403]
    Buhârî ve Müslim’in Sahih’lerinde erkeğin bulunduğu ortamlarda
    kadının sosyal hayata katılımını onaylayan üç yüzden fazla hadis
    vardır. Bu sahih hadis-i şeriflerden açıkça anlaşıldığına göre Peygamberimizin
    devrinde;
    Müslüman kadın, Rasûlullah’ın mescidinde cemaate katılır, yatsı
    ve sabah namazı kılardı.
    Müslüman kadın, Cuma namazına gider ve Rasûlullah’ın dilinden
    Kaf sûresini ezberlerdi.
    Müslüman kadın, küsuf namazına katılır, uzun süre Rasûlullah
    ile beraber olurdu.
    Müslüman kadın, Ramazanın son on gününde Rasûlullah’ın
    mescidinde itikâfa girerdi.
    Müslüman kadın, mescidde itikâfta bulunan kocasını ziyâret
    ederdi.
    Müslüman kadın, Rasûlullah’ın müezzini tarafından duyurulan
    çağrıya icâbet edip mescidde yapılan genel toplantıya katılırdı.
    Müslüman kadın, erkekler mescidde kadınlardan daha fazla olduğundan,
    kadınlar için özel eğitim yapılmasını istemiştir.
    [403] C. Aktaş, a.g.m. s. 242-243
    174 AHMED KALKAN
    Müslüman kadın, bizzat Rasûlullah’a giderek özel ve genel konularda
    O’na soru sorardı.
    Müslüman kadın, erkeklere iyiliği emreder, onları kötülüklerden
    sakındırırdı.
    Müslüman kadın, Rasûlullah’la beraber ziyâfetlere katılır ve onlara
    da yemek ikram edilirdi.
    Müslüman kadın, kocasıyla beraber gelen misâfirin sofrasına
    oturup akşam yemeği yerdi.
    Müslüman kadın, düğün yemeğinde erkek misâfirlere hizmet
    eder ve Rasûlullah’a güzel içecekler ikram ederdi.
    Müslüman kadın, evini ilk muhâcir müslümanlara açmıştır.
    Müslüman kadın, Rasûlullah’la beraber savaşlara katılır, su dağıtır,
    yaralıları tedâvi eder, ölü ve yaralıları Medine’ye taşırdı.
    Müslüman kadın, meselâ Ümmü Haram, ilk deniz savaşlarında
    şehid olması için Rasûlullah’ın duâ etmesini ister, Rasûlullah da onun
    için duâ ederdi.
    Müslüman kadın, Rasûlullah’la beraber bayram namazını kılar,
    Rasûlullah bayram hutbesinden sonra özellikle kadınlara öğüt verirdi.
    Rasûlullah, müslüman kadına, -genç olsun, küçük olsun, örtülü
    olduktan sonra farketmez- bayram namazına gelmelerini emreder;
    iyiliğe, müslümanlara duâ etmeye çağırırdı.
    Rasûlullah, müslüman kadına, -isterse hayızlı olsun- bayram
    günü namazgâha gelmelerini, cemaatle beraber duâ etmelerini emretmiştir.
    175
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    Kadınların sosyal hayata katılımıyla ilgili Kur’an, sünnet ve
    asr-ı saâdetteki uygulamalardan yola çıkarak İslâm’ın ilkelerini
    şu maddeler halinde özetleyebiliriz:
    a- Evde, perde arkasında durmak, yalnızca Rasûlullah’ın hanımlarına
    mahsustu. “...Peygamber’in hanımlarından bir şey istediğiniz
    zaman perde arkasından isteyin...”[404] D iğer s ahâbe h anımları bu
    konuda mü’minlerin annelerine uyma gereği duymamışlardır.
    b- Asr-ı saâdetteki kadınlar, sosyal hayata iştirak eder, özel ve
    genel birçok konularda erkeklerle karşılıklı münâsebetler kurarlardı.
    Amaç, aktif yeni hayatın ihtiyaçlarına cevap vermek ve kadın-erkek
    müslümanların işlerini kolaylaştırmaktır.
    c- İslâm, kadına bu katılımı sağlarken, yüce ahlâk kurallarından
    başka bir şeyle sınırlandırmamıştır. Zaten bu kurallar da her durumda
    korunmuş ve ortadan kaldırılması mümkün olmayan kurallardır.
    d- Risâlet çağında müslüman kadın, ihtiyaca ve hayat şartlarına
    göre toplumsal faâliyetlere, siyaset ve meslekî çalışmalara katılmıştır.
    Toplumsal faâliyet alanında; müslüman kadın pek çok hizmet vermiştir;
    kültür ve eğitim, birr/iyilik ve toplumsal hizmet vb. konularında
    kadın erkekten geri kalmamıştır. Müslüman kadın, siyasî işleyişe,
    statükonun ve toplumun bâtıl inancına karşı çıkabiliyordu. Bu uğurda
    zorluklarla ve işkenceyle karşılaşınca inancı uğruna hicret edebiliyordu.
    Ayrıca müslüman kadın, bazı siyâsî istişârelere katılabiliyor, kimi
    zaman da siyâsî muhâlefete iştirak edebiliyordu. Meslekî alanda ise;
    hemşirelik, temizlik ve ev işleri gibi sahalarda çalışıyordu. Bu çalışmaları
    iki şeyi gerçekleştirmesine yardımcı oluyordu:
    1) Fakirlik ve güçsüzlük durumunda kendisine ve âilesine temiz
    bir hayat sunmak,
    2) Kazandığını tasadduk edip Allah yolunda harcayarak kendisine
    yüce bir konum ve fazîlet kazandırmak.
    [404] 33/Ahzâb, 53
    176 AHMED KALKAN
    e- Aktif siyâsî, sosyal ve meslekî sahalardaki katılım, çağımızda
    yeni sosyal oluşumları zorunlu kılıyorsa, şeriatın ilke ve kuralları bu
    oluşumları daha ciddî değerlendirmektedir. Her çağda bu ihtiyaçlara
    din cevap vermektedir.
    f- Toplumsal hayata katılımın en önemli sonucu kadının anlayışının
    gelişmesi ve en üstün olgunluk düzeyine ulaşarak pek çok
    faydalı işler yapmasına imkân tanımasıdır.[405]
    MÜSLÜMAN KADININ TOPLUMSAL
    HAYATA KATILMA ÂDÂBI
    Kadının toplumsal hayata katılmasının ve bunun gereği olarak erkeklerle
    görüşmesinin İslâmî âdâbını, Kur’an ve Sünnet belirlemiştir.
    Din, âdâbın, terbiyenin zirvesidir. O edepleri, ahlâkı ve nâmusu korur,
    iyi ve faydalı hayatın akışını durdurmaz, münkerden uzaklaştırır,
    iyi ve güzele yöneltir, kötü eğilimleri terbiye eder, kadın ve erkeği eşit
    olarak huzura kavuşturur. Böylece farklı cinse karşı küçük düşürücü,
    saygınlığı giderici, aşırı duygusal davranıcı hareketler olmaz. Gerek
    elbise, gerek konuşma, gerekse bazı zorluklara sebep olan hareketler
    konusunda olsun müslüman hanımın, erkeğe oranla bağları daha
    fazladır. Kadın bunlara, erkeklerle görüşmeyi zorunlu kılan meşrû
    ihtiyaçlarını ve hayatî maslahatlarını gerçekleştirmek için tahammül
    eder. Bu tür ihtiyaç ve maslahatlar artarak görüşme de artabilir, ihtiyaç
    ve maslahatlar azalarak görüşme de azalabilir. Şâriin/Kanun
    koyucunun çizdiği edepleri sunmadan önce o âdâbı gerçekleştirmeye
    yardım eden bazı temel faktörleri başlıklar halinde hatırlatalım:
    a- Terbiye ve yönlendirmeye önem verme,
    b- İffeti korumak için erken evlenme,
    [405] Abdülhalim Ebu Şakka, Tahrîru’l-Mer’e, Kadın ve Aile Ansiklopedisi, c. 1, s. 30, 50
    177
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    c- İyi kontrol etmekle birlikte, küçük yaşta belirli ölçüde topluma
    katılma ve görüşmeyi kolaylaştırma.
    A- Kadın ve Erkek Arasındaki Müşterek Edepler
    1) Görüşme ortamının ciddî olması: “Güzel (kuşkudan uzak
    bir biçimde) söz söyleyin.”[406] Âyet, konuşma konusunun, münkeri
    içermemesi, iyilik sınırları içerisinde olması gerektiğini işaret ediyor.
    Kadın ve erkekler arasındaki ciddiyet; güzel söz söylemedir. Oyun
    ve eğlence havası, gereksiz şakalar, cıvık kahkahalar, aşırı serbest
    tavırlar, kadınsı işve ve cilveler ise, münkerdir ve nâmahrem olan
    kadın-erkeğin karşılıklı görüşme ve ilişkilerinde yasaktır. Töhmet
    altında bulunulacak, eğlence yerleri ve gayr-i İslâmî ortamlar veya
    gayr-i ciddî konu ve yaklaşımlar içinde olmamalı. Başka insanların
    gördüğünde ahlâkî olarak yadırgayacağı veya ahlâksız bazı şeylerden
    şüpheleneceği durumlardan uzak olunmalıdır.
    2) Gözü çevirme: “Mü’min erkeklere söyle: Bakışlarını çevirsinler,
    gözlerini (harama) dikmesinler, nâmuslarını korusunlar. Bu,
    onlar için daha temizdir. Bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır.
    Şüphesiz Allah, onların her yaptıklarından haberdardır. Mü’min kadınlara
    da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar, bazı bakışlarını
    çevirsinler, nâmuslarını korusunlar...”[407] Gözü çevirmenin
    anlamı; fitne korkusu yüzünden uzun uzadıya bakmaya engel olma,
    demektir. Âyette geçen “min -den-” edâtı, “teb’îz” içindir; her bakış
    değil, bakışların bazısı yasaktır; fitneden korkulduğu zaman kadına
    bakmanın haram olduğu hususunda ihtilâf yoktur. Fitne durumunda
    gözü ondan çevirmek gerekir. Âyet, mutlak anlamda, yani şehvet
    duygusundan uzak olarak gözü çevirmenin gerektiğini ifâde etmez.
    Kadının el ve yüzüne kötü niyet ve şüphe olmaksızın bakmak câizdir.
    Şehvetle bakmaya gelince; elbisenin üstünden bile şehvetle düşünmek
    haramdır, kaldı ki açık yüze bu şekilde bakmak! Bazı âlimler
    de, âyette bazı bakışların çevrilmesinin emredildiğini, ancak kadının
    yüzünün bunun dışında olduğunu belirtirler.
    [406] 33/Ahzâb, 32
    [407] 24/Nûr, 30-31
    178 AHMED KALKAN
    Allah Teâlâ, bir başka âyette de şöyle buyurur: “Allah, gözlerin
    hâin bakışını ve kalplerin gizlediğini bilir.”[408] Câbir bin Abdullah’dan:
    “Rasûlullah (s.a.s.)’a ânî bakıştan sordum. Bana: “Bakışını
    hemen çevir!” buyurdu.[409] Büreyde (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah
    (s.a.s.) Ali’ye (r.a.) buyurdular ki: “Ey Ali, bakışına bakış ekleme. Zira
    ilk bakış sanadır, ama ikinci bakış aleyhinedir.” [410]“Hiç şüphesiz
    Allah, Âdemoğluna yaptığı zinâdan payına düşeni yazmıştır. Gözün
    zinâsı bakmaktır, dilin zinâsı konuşmaktır. Nefis arzular ve şehvet
    duyar. Tenâsül uzvu da bunu ya doğrular ya da yalanlar.”[411] Bu hadis,
    şehvetle bakmanın haram olduğu hususunda açıktır. Bunun için,
    “nefis arzular ve şehvet duyar” buyruldu. Bunun anlamı, şehvetsiz
    olduğu zaman günah değildir, demektir.
    Rasûlullah (s.a.s.) Kurban günü Fadl’ı bineğinin arkasına bindirdi.
    Fadl, yakışıklı bir gençti. Rasûlullah, insanların kendisine fetvâ
    sormaları için durdu. Hes’am kabilesinden güzel bir hanım gelerek
    Rasûlullah’a fetvâ sormaya başladı. Kızın güzelliği Fadl’ın hoşuna
    giderek ona bakmaya başladı. Bunun üzerine Peygamber, Fadl’ın çenesine
    tutarak öbür tarafa çevirdi ve genç kadının yüzüne bakmasına
    engel oldu.[412] Hâfız İbn Hacer diyor ki: “İbn Battal şöyle diyor: “Hadiste
    fitneden korkulduğu zaman yüzü çevirme emri vardır. Bunun
    gereğine göre, fitneden emin olunursa yasak değildir. Bunu Rasûlullah’ın
    Fadl’a yaptığı şey de te’kid ediyor. Fadl, hoşuna giderek genç
    kıza iyice baktığında Rasûlullah fitneden korkup onun yüzünü çevirmiştir.
    Çünkü erkeklerin tabiatında kadınlara karşı meyil vardır.”[413]
    Âişe (r.a.)’den: “... Bayram günü önden gelen insanlar, savaşçılık
    (savaş oyunları cinsinden folklorik oyun) oynuyorlardı. Rasûlullah
    (s.a.s.) bana: “Bakmak ister misin?” dedi. Ben de: ‘Evet’ dedim. Beni
    [408] 40/Mü’min, 19
    [409] Müslim, Âdâb 45, hadis no: 2159; Ebû Dâvud, Nikâh 44; Tirmizî, Edeb 29
    [410] Tirmizî, Edeb 28; Ebû Dâvud, Nikâh 44
    [411] Buhârî, 14/305; Müslim, 8/52
    [412] Buhârî, 13/245; Müslim, 4/101
    [413] Fethu’l-Bârî, 13/245
    179
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    arkasına alarak seyrettirdi...”[414] Dolayısıyla kadının erkeğe -gösteri
    yapmakta, oyun oynamakta olsa bile- bakması câizdir. Özet olarak;
    görüşmenin bir neticesi olarak, erkekler kadınları, kadınlar da erkekleri
    görebilir. Birbirlerine makul ve meşrû ölçüler içinde bakabilirler.
    Her iki taraf da, gözlerini harama bakmaktan sakındırdıkları ve
    şehvetten uzak oldukları sürece bunda bir sakınca yoktur. Kur’an’ın
    ve Sünnetin emretmediği peçe, eğer olması gerekiyorsa, kadınların
    yüzünde değil; erkeğin gözünde olmalıdır.
    3) Genel olarak tokalaşmaktan kaçınma: Allah, kadın ve erkek
    olarak gözleri harama bakmaktan çevirmemizi emretmiştir.[415] Çünkü
    harama bakma insanı şehvete götürür. Tokalaşma ise bakmaktan
    daha fazla insanı şehvete götürür. İbn Mes’ud (r.a.)’dan: “Rasûlullah
    (s.a.s.)’a bir adam gelerek bir kadını öptüğünü ya da eliyle dokunduğunu
    (onu okşadığını) söyledi. Sanki bağışlanması için gereken keffâreti
    soruyordu. Bunun üzerine şu âyet nâzil oldu: “Gündüzün iki
    tarafında (sabah, akşam) ve geceye yakın saatlerde namaz kıl; çünkü
    hasenât/iyilikler, seyyiâtı/kötülükleri giderir. Bu, ibret alanlara bir
    öğüttür.” [416] Ma’kul bin Yesâr’dan rivâyetle Rasûlullah şöyle buyurdu:
    “Sizden birinin başına demirden büyük bir iğnenin batırılması,
    kendisine helâl olmayan bir kadına dokunmasından daha hayırlıdır.”[
    417] Hz. Âişe (r.a.) “Andolsun ki Rasûlullah kadınlardan bey’at
    alırken kesinlikle elini bir kadına dokundurmadı” diyor.[418]
    Enes bin Mâlik’den: “Rasûlullah (s.a.s.) Ümmü Haram binti
    Milhan’ın yanına giriyordu. O Rasûlullah’a ikram ediyordu. Ümmü
    Haram, Ubâde bin Sâmit’in nikâhı altındaydı. Rasûlullah’a yemek
    yediriyor ve başını temizliyordu.”[419] Yine Enes bin Mâlik’den: “Medine’li
    câriyelerden biri, Rasûlullah’ın elinden tutarak istediği yere
    [414] Buhârî, 2/95
    [415] 24/Nûr, 30, 31
    [416] 11/Hûd, 14; Müslim, 8/102
    [417] Câmiu’s-Sağîr, hadis no: 4921
    [418] Buhârî, 10/261; Müslim, 6/29
    [419] Buhârî, 6/350; Müslim, 6/49
    180 AHMED KALKAN
    onu götürünceye kadar elini bırakmıyordu.”[420] Ebû Râfi’nin hanımı
    Selmâ’dan rivâyetle: “Rasûlullah’a hizmet ediyordum. Onun bir yarası
    olduğu zaman, bana üzerine kına koymamı emredinceye kadar yarası
    iyi olmazdı.”[421] Abdullah bin Muhammed bin Abdullah bin Abdullah
    bin Zeyd, kadınlarından birinin şöyle dediğini rivâyet ediyor:
    “Rasûlullah yanıma geldiğinde, sol elimle yiyordum. Ben fakir bir
    kadındım. Rasûlullah elime vurarak lokmamı düşürdü ve bana: “Sol
    elinle yeme, Allah sana sağ elini vermiştir” buyurdu. Böylece sağ
    elimle yemeğe başladım. Bundan sonra asla sol elimle yemedim.”[422]
    Rasûlulullah’ın bey’at esnâsında kadınlarla musâfaha etmemesiyle,
    bazı zamanlarda herhangi bir kadına dokunması olaylarını
    birleştirebiliriz. Şöyle ki: Rasûlullah (s.a.s.) birinci durumda, dokunma
    biçimlerinden biri olan ve özel bir anlam ifâde eden tokalaşmadan
    kaçınmıştır. Gerek kadın veya erkeklerle karşılaştığında, gerek
    selâmlaşma, duâ ve yakınlaşma için onun mübârek vücuduna dokunma
    isteği ve İslâm üzere bey’at etme durumlarında Rasûlullah kadınlarla
    tokalaşmaktan kaçınmıştır. Bu durumlarda Rasûlullah’ın tokalaşmaktan
    kaçınması, başka durumlardaki dokunma biçimlerinden
    uzak kaldığı anlamına gelmez. Çünkü diğer durumlarda Rasûlullah
    (s.a.s.) bir yönden pek nâdir olan fıtrî ihtiyaçlarını gidermek için bunu
    yapıyordu, diğer bir yönden ise o, kadınların fitnesinden emindi. Yani
    Rasûlullah (s.a.s.) birinci durumda, genel olarak kadınların fitnesinden
    emin olmadığı gibi tokalaşmak için de ciddî bir gerekçe görmüyordu.
    İkinci durumda ise, gerekli sebeplerden dolayı bunu uygun görüyordu.
    Buna şu da eklenebilir: Rasûlullah’ın biat alırken kadınlarla
    tokalaşmaktan kaçınması, bu meselenin kesin olarak haram olduğu
    anlamına gelmez. Nitekim, vârid olan deliller bu durumun Rasûlullah’a
    özel olduğunu ifâde ediyor: “Ben kadınlarla tokalaşmam!” hadisinde
    kullanılan zamir, sadece Rasûlullah’a âittir. [423]
    Özet olarak: Rasûlullah (s.a.s.)’ın kadınlarla tokalaşmaktan ka-
    [420] Buhârî, 13/102; İbn Mâce
    [421] Mecmeu’z-Zevâid 5/95
    [422] Mecmeu’z-Zevâid 5/26
    [423] Mecmeu’z-Zevâid 8/266
    181
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    çınması; ümmetine öğretmek ve kanun olarak koymak için sedd-i
    zerâi bâbında çoğu durumlarda bunu kerih görmesi anlamındadır.
    “Sedd-i zerâi kesin değil; daha evlâdır” diyen usûlcülerin görüşü de
    bunu te’kid etmektedir. Biz de çoğu zaman tokalaşma ve dokunmadan
    kaçındığımızda; fitne ortadan kalkıp uygun bir gerekçe olduğu
    zaman da buna müsâmaha gösterdiğimizde Rasûlullah’a en güzel
    şekilde uyanlardan olacağımız kanısındayız. Böyle olduğu takdirde
    tokalaşma müslümanlar arasında karşılıklı iyi duygu alışverişine ve
    ilişki kurulmasına vesile olur. Nitekim akrabalar, yakın arkadaşlar
    arasındaki tâziyelerde, yolculuklarda, misâfirliklerde ve güzel bir işe
    teşvik etme durumları gibi özel münâsebetlerde yapılan tokalaşmalar
    bu türdendir. Fakat biz, günümüz toplumunda karşılıklı münâsebetlerde
    kadın ve erkek arasında tokalaşma yaygın olduğundan, bir açıdan
    zorluğu kaldırmak, diğer bir açıdan ise haram oluşuna dair kesin
    bir hükmün bulunmayışını göz önünde bulundurarak hükmü kolaylaştırmak
    zorunda kalıyoruz. Buna rağmen, gerekmediği müddetçe
    kadın erkek birbiriyle tokalaşmaktan kaçınırsa daha ihtiyatlı
    ve takvâya daha uygun olur.
    4) Kadın ve erkek arasını ayırma ve karışmaktan kaçınma:
    Ümmü Seleme (r.a.)’den rivâyette: “Rasûlullah (s.a.s.) namazda selâm
    verdiği zaman, kadınların kalkıp gitmeleri için bir süre kalkmadan
    bekliyordu.” İbn Şihab diyor ki: “Rasûlullah’ın beklemesi topluluğun
    kadınları görmeden ayrılmaları içindir sanıyorum.”[424] Bu anlamı
    Rasûlullah’ın “Şu kapıyı kadınlara bıraksak...”[425] sözü de te’yid etmektedir.
    Yine bir rivâyete göre Rasûlullah (s.a.s.) mescidden çıkınca
    erkeklerle kadınlar yolda birbirine karıştılar. Bunun üzerine Rasûlullah
    kadınlara şöyle buyurdu: “Geç çıksanız yahut o yolun hakkını
    verseniz, yolun kenarında yürüseniz!”[426]
    Kadınların yolda karışıklıktan kaçındıkları gibi, kamuya âit yerlerde
    de karışılıktan kaçınmaları gerekir. Bu mescidlerde olduğu gibi,
    diğer yerlerde de sadece arka tarafların kadınlara âit olduğu anlamına
    [424] Buhârî, 2/467
    [425] Câmiu’s-Sağîr, hadis no: 5134
    [426] Silsiletü’l-Ehâdîsi’s-Sahîha, hadis no: 856
    182 AHMED KALKAN
    gelmez. Kadınların arka saflarda yer almaları, gerek mescidde olsun,
    gerekse kocası ve mahremleriyle beraber yabancıların bulunduğu
    evlerde olsun namaza âit özel bir durumdur. Fakat namazın dışında
    uyulması gereken âdâp, erkeklerle kadınların arasının ayrılması ve
    karışıklığın önlenmesidir. Bu oturma yerlerinde yer ayırarak ya da
    iş yerlerinde karışıklığı önleyerek düzenleme yapılarak sağlanabilir.
    (Sözgelimi kalabalık bir ortamda kadın-erkek birbirine değmeden
    yürünemeyecek şekildeki semt pazarlarına alışveriş amaçlı da
    olsa gitmenin câiz olduğunu söylemek mümkün değildir. Ancak, pazarların
    tenha saatlerinde ve de çok dikkat ederek ihtiyaç karşılanabilir.
    Bu yasağın sadece müslüman kadın için değil; elbette müslüman
    erkek için de geçerli olduğunu belirtmeye bilmem gerek var mıdır?
    Aynı sakıncayı büyük şehirlerdeki kalabalık dolmuş ve otobüslerde
    özellikle ayakta yolculuk için de çoğu zamanki uygulamadan yola çıkılarak
    söylemek mümkündür. Düğün salonlarında, özellikle düğün
    ve benzeri dâvetlerde kadın-erkek karışık oturmanın câiz olduğunu
    iddiâ etmek de pek mümkün değildir.
    Ama eğitim gibi ciddî amaçlar için, tesettür ve karşılıklı edeplere
    riâyet şartıyla, başka uygun alternatif yoksa kadın-erkek aynı salonu
    paylaşmanın haram olduğunu iddiâ etmek delillendirilmesi zor
    bir çıkarım olmakla birlikte; mevcut düzen ve çevre şartları açısından
    insanımızı sosyal açılım ve toplumsal nimetlerden mahrum etmenin
    vebâlini de gerektirecektir. İdeal olanla reel olanı, takvâ ile ruhsat ve
    fetvâyı karıştırmamak; en iyi yok diye elde edilebilecek iyiliklerden
    de uzak olmamak, bir şeyin tümüne sahip olunamıyorsa bir kısmından
    olsun mahrum olmamak gibi meşrû ve ma’kul yaklaşımları ihmal
    etmemeliyiz diye düşünüyorum.
    5) Halvetten kaçınma (Kapalı bir yerde yabancı bir erkekle
    yabancı bir kadının töhmet altında bulunacak şekilde yalnız
    kalmaları): İbn Abbas (r.a.)’dan: “Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
    “Sakın bir erkek, yanında mahremi olmadıkça yabancı bir kadınla
    yalnız kalmasın!”[427]
    [427] Buhârî, Nikâh 111; Cezâu’s-Sayd 26, Cihâd 140, 181; Müslim, Hacc 424, hadis no: 1341
    183
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    Aşağıdakiler, yasak olan halvet kavramının dışında kalır:
    a- İnsanların huzurunda olan halvet: Enes bin Mâlik (r.a.)’den:
    “Ensardan bir kadın Rasûlullah’a geldi ve Rasûlullah onunla başbaşa
    kalarak: “Allah’a yemin olsun ki, sizler bana insanların en sevimlilerisiniz”
    buyurdu.”;[428] “Yabancı bir kadınla gizli görüşme, fitneden
    emin olunduğu sürece dini zedelemez.”[429]
    b- İki ya da üç erkeğin bir kadınla halvet etmesi: “Bu günden
    sonra bir erkek, kocası olmayan bir kadının yanına beraberinde bir
    ya da iki kişi olmadan girmesin.”[430] İmam Nevevî diyor ki: “Bu
    hadisin zâhiri, iki ya da üç erkeğin, yabancı bir kadınla halvet edebileceğinin
    câiz olduğunu gösteriyor. Bu hadis, iyilikleri, mürüvvetleri
    ya da başka sebeplerden dolayı zinâ üzerine ittifak etmeleri oldukça
    uzak olan bir cemaate te’vil edilir.”
    c- Bir erkeğin kadınlar topluluğuyla halvet etmesi: Yasak
    olan halvet, bir erkeğin bir kadınla halvet etmesidir. Ancak, erkeklerin
    veya kadınların birden çok olmasıyla bu yasak kalkar.
    6) Kocası yanında olan kadının yanına girerken kocasından
    izin almak gereklidir: “Kocası evde olduğu halde, kocasının izni
    olmadan evine birisini alması câiz değildir.”[431] Amr bin Âs, bir ihtiyaçtan
    dolayı Ali bin Ebî Tâlib’in evine gitti ve Ali’yi evde bulamadı.
    Ali (r.a.) geldiğinde ona şöyle dedi: “Bir ihtiyacın varsa, hanıma bildirseydin
    ya!” Amr da: “Kocaların izni olmadan hanımların yanına
    girmekten men olunduk” dedi.[432] B ununla birlikte, i htiyaç duyulduğu
    zaman, koca evde olmasa da kadınla görüşmek için mutlaka
    kocasının izni alınmasına gerek yoktur: “Bu günden sonra bir erkek,
    kocası olmayan bir kadının yanına beraberinde bir ya da iki kişi ol-
    [428] Buhârî, 11/246; Müslim, 7/174
    [429] Fethu’l-Bârî, 11/246-247
    [430] Müslim, 7/8
    [431] Müslim, 3/91; Buhârî, 11/206
    [432] Silsiletü’l-Ehâdîsi’s-Sahîha, hadis no: 652
    184 AHMED KALKAN
    madan girmesin.”[433]
    7) Tekrarlanan uzun görüşmelerden kaçınmak: B u t ür g örüşmelerin
    örnekleri, akrabalar ve arkadaşlar arasındaki karşılıklı
    ziyaretleşmeler ve bu ziyaretlerin uzun saatler sürmesidir. Yine bu
    tür görüşmelerin örnekleri, kadın ve erkekleri uzun süre iş icabı aynı
    yerde tutan günlük meslekî çalışmalar, eğitim amaçlı kurslar, çalışmalar
    ve derslerdir.
    Bu âdâp hakkında nass bulunmasa da, fitneye fırsat verilmemesi
    için uygulanması gerekir. Çünkü bu tür görüşmeler, hareketteki
    vakar, konuşmalarda ciddiyetin devamı ve gözü harama bakmaktan
    çevirme gibi birçok âdâbın gerçekleştirilmesini zorlaştırır. Bu, görüşme
    esnâsında sürekli kadın ve erkeğin bulundurması gereken ciddiyet
    ve çekingenlik derecesini çoğu zaman zayıflatır. Bu sedd-i zerâî
    sebebiyle, bu tür uzun ve sık görüşmelerden kaçınılması gerektiği
    görüşündeyiz. Ancak, yapılan iş karşılıklı görüşmeyi sürekli zorunlu
    kılıyorsa, sakıncasıyla birlikte, ihtiyaç duyulduğu sürece ve fitneden
    korunma gayretiyle birlikte bu yapılabilir. Genellikle akıl ve kalbi
    meşgul eden ciddî çalışmalar vakarı korumaya yardımcı olur. (Ama,
    ciddî olmayan konular, samimî ve sıcak davranışlar, şakalar ve eğlenceli
    konuşmalar da şeytanın araya girmesine ve konunun istismar
    edilip cevaz sınırlarının aşılmasına sebep olur.)
    8) Şüpheli yerlerden kaçınma: Kadınların şüpheli yerlerde erkeklerle
    bir araya gelmekten kaçınması gerekir. Bilinen misâfirler ve
    uzak da olsa güvenilir akrabâ ve samimi dostlar gibi güvenilir kişilerle
    görüşmede bir sakınca yoktur. “Sana şüpheli geleni, şüphe vereni
    bırak, şüphe vermeyeni al.”[434] A bdurrahman b in Avf ş öyle d edi:
    “Biz kadınlarımızın yanında olmuyoruz ve misâfirlerimiz oluyor.
    Rasûlullah (s.a.s.): “Onlara bir zorluk yoktur” buyurdu.[435]
    9) Açık ve gizli günahtan kaçınma: Allah Teâlâ şöyle buyurur:
    [433] Müslim, 7/8
    [434] Câmiu’s-Sağîr, hadis no: 3372
    [435] Fethu’l-Bârî, 10/264
    185
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    “...Kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın...”;[436] “Günahın
    açığını da gizlisini de bırakın! Çünkü günah işleyenler, yaptıklarının
    cezâsını mutlaka çekeceklerdir.”[437] Konumuzla ilgili açık olan
    günah; görüşme âdâbındaki hatalardır. Gizli olan günah ise; haram
    olan bir şeyi arzulama, ondan yararlanma ve bunu daha da ileri götürmedir.
    B- Kadınlara Âit Edepler
    1) Mütevâzi giysi: Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “...Görünen
    kısımları müstesnâ olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Baş
    örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler...”;[438] “Ey Peygamber!
    Eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına söyle: (Bir ihtiyaç
    için dışarı çıktıkları zaman) örtülerini üstlerine salsınlar (vücutlarını
    örtsünler)...”;[439] “Cehennemliklerden görmediğim iki sınıf vardır.
    (Biri) yanlarında sığır kuyrukları gibi kamçılar (coplar) bulunup, onlarla
    insanları döven bir kavim! (Diğeri) Giyinmiş çıplak kadınlar...
    Bunlar cennete giremeyecek, onun kokusunu da duyamayacaklardır.
    Hâlbuki onun kokusu şu kadar ve şu kadar uzaktan duyulacaktır.”[440]
    Ümmü Atiyye’den: “Rasûlullah (s.a.s.)’a şöyle sordum: ‘Bizden
    birisinin (dış) elbisesi olmazsa dışarı çıkmasında bir sakınca var mı?’
    Rasûlullah (s.a.s.): “Kocasının elbisesini giyinerek çıksın” buyurdu.[
    441]
    Erkeklerin dikkatini çekecek şekilde çok câzip, örtülü olduğu
    halde vücut hatlarını belli edecek şekilde dar veya ince/şeffaf olan
    giysiler veya zâhiren tesettüre uygun gözüktüğü halde, iffetli ve olgun
    bir müslüman hanıma yakışmayacak şekilde “çeyrek tesettür”
    [436] 6/En’âm, 151
    [437] 6/En’âm, 120
    [438] 24/Nûr, 31
    [439] 33/Ahzâb, 59
    [440] Müslim, Libâs 125, hadis no: 2128
    [441] Buhârî, 1/439; Müslim, 3/20
    186 AHMED KALKAN
    veya tesettür defilesindeki manken görünümlü giysi ve tavırlardan
    uzak olmak gerekir. Ayrıca, her çeşit makyajdan uzak bir doğallık
    şarttır.
    2) Güzel kokudan (parfümden) kaçınma: “ Bir kadın, güzel
    koku sürerek bir topluluktan geçer, onlar da ‘onun kokusu şöyle şöyleydi’
    diye konuşurlar. Böyle (koku sürünmesi ve) söylenmesi çirkindir.”[
    442]
    3) Konuşurken ciddî olma: Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “...
    Eğer (Allah’tan) korkuyorsanız, (yabancı erkeklere karşı) çekici bir
    edâ ile konuşmayın; sonra kalbinde hastalık bulunan kimse ümide
    kapılır...”[443]
    4) Hareketlerde ağırbaşlı olma: Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
    “... Gizlemekte oldukları ziynetleri anlaşılsın diye, ayaklarını
    yere vurmasınlar (Dikkatleri üzerlerine çekecek şekilde yürümesinler).”[
    444] Peygamberimiz (s.a.s.)’den de şöyle rivâyet edilmiştir: “Cehennemliklerden
    görmediğim iki sınıf vardı. (Biri) yanlarında sığır
    kuyrukları gibi kamçılar (coplar) bulunup, onlarla insanları döven
    bir kavim! (Diğeri) Giyinmiş çıplak kadınlar; dikkatleri çekmek için
    salınarak yürüyen, kırıtan ve başlarını deve hörgüçleri gibi yapan
    kadınlar! Bunlar cennete giremedikleri gibi, onun kokusunu da duyamayacaklardır.
    Hâlbuki onun kokusu şu kadar ve şu kadar uzaktan
    duyulacaktır.”[445]
    (Müslüman bayan, erkeklerin bulunduğu sosyal hareketlere katılır
    veya yabancı erkeklerle meşrû ölçüler içinde konuşurken, her
    şeyden önce dişiliğiyle değil; kişiliğiyle bulunmalıdır. Bir kadın için,
    sosyal hayatta tesettür her şey değil; bir şeydir. Onsuz olmaz, ama
    onunla da her şey tamamlanmış değildir. Bırakın kahkahayı, aşırı ve
    sesli gülme, yabancı erkeklerle şakalaşma, gereksiz samimi tavırlar,
    [442] Ebû Dâvud, hadis no: 351
    [443] 33/Ahzâb, 32
    [444] 24/Nûr, 31
    [445] Müslim, Libâs 125, hadis no: 2128
    187
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    kadınsı işveler, yapmacık edâ ve sesin güzelleştirilmesi için doğal
    olmayan çabalar vb. iffetli müslüman bir hanıma yakışmayacak ve
    müslüman insanlarca yadırganacak ya da farklı gözle değerlendirilecek
    her türlü tavırdan kaçınılması gerekir. Müslüman kadının bu
    ölçülere riâyet etmeden sosyal hayatta yer alması ya da erkeklerle konuşması,
    hem kendine, hem dâvâsına, hem tesettürlü hanımlara, hem
    İslâm’a ve hem de müslüman kadınların toplumda müslümanca yer
    etmesi için gereken ortamın ve örfün oluşması önündeki zincirlerin
    kırılma çabalarına çok büyük zararlar verecektir.)
    Bazı müşterek görüşme âdâbı kaybolduğunda ne yapılmalıdır?
    Daha önce ifâde edilen görüşme edeplerine müslüman erkek ve
    kadının önem vermesi ve bunlara bağlı kalması gerekir. Fakat herhangi
    bir yerde bu âdabın tamamı ya da bir kısmı kaybolduğu zaman
    yapılması gereken davranış ne olmalıdır?
    Edeplerin kaybolduğu ölçüde bozulma olur; görüşme ve bir
    araya gelmelerde müslüman erkek ve kadının duyacakları rahatsızlık
    olur, günahlara kapı açılır, şeytana dâvetiye çıkarılabilir. Bazı
    edeplerin kaybolması durumunda müslümanın, mevcut maslahatı ve
    muhtemel bozulmayı kıyaslayarak, hangisi daha ağır basıyorsa ona
    göre hareket etmesi gerekir. Bu konuda ölçü, nefis ve hevâ, çevre ve
    özgürlük anlayışı değil; İlâhî sınırlar ve takvâ bilinci, hayırda yardımlaşma
    olmalıdır.
    Görüşme ortamından ve sosyal ilişkilerden kaçınmak, müslümana
    çeşitli zorluklar getiriyorsa, müslüman erkek ve kadının zorluğu
    kaldıracak şekilde, zarûret miktarı mevcut durumu kabul etmesi,
    kesin haram olan sınırlara geçmemek şartıyla kolaylığı ve ruhsatı
    tercih etmesi gerekir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah dinden sizin
    üzerinize bir zorluk kılmadı.”[446] Müslüman kadın veya erkeğin bir
    sosyal ortamda bulunması, hayra götürüyor veya şerden uzaklaştırıyorsa,
    Allah’a tevekkül ederek orada bulunmaları, bazı yanlışları
    düzeltmek için çaba göstermeleri gerekir.
    [446] 22/Hacc, 78
    188 AHMED KALKAN
    Bazı müslümanlarda, cehâlet veya zarûretten dolayı bazen görüşme
    âdâbına aykırı davranma olabilir. Mü’minlerin kardeşleri hakkında
    dikkatli olmaları, Allah’tan sakınmaları, dillerini kötü sözlerden
    korumaları ve asılsız iftiradan uzak durmaları gerekir. Bu hususta ifk
    hâdisesi bir ibrettir. Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyuruyor: “Çünkü
    siz bu iftirayı, dilden dile birbirinize aktarıyor, hakkında bilgi sahibi
    olmadığınız şeyi ağızlarınızda geveleyip duruyorsunuz. Bunun önemsiz
    olduğunu sanıyorsunuz. Hâlbuki bu, Allah katında çok büyük (bir
    suç)tur. Onu duyduğunuzda: ‘Bunu konuşup yaymamız bize yakışmaz,
    hâşâ! Bu, çok büyük bir iftiradır’ demeli değil miydiniz?”[447]
    Rasûlullah da: “Kişinin her duyduğunu söylemesi, kendisine günah
    olarak yeter”[448] buyurmaktadır.
    Asılsız zinâ iftirası, kişinin kendi istek ve arzularına uyarak
    insanları suçlamasıdır. Bu da bazı müslümanların görüşme âdâbına
    riâyet etmemelerinden kaynaklanır. Çoğu zaman yapılması gereken,
    zâhire bakmakla yetinip görüşme âdâbına riâyet etmeyenlere itibar
    etmemek ve onları şer’î âdâba sarılmaya çağırmaktır.
    Allah gizli olanları en iyi bilendir. Aynı zamanda, hata yapmakta
    olan müslümanları kendilerini düzeltmeleri ve ellerinden geldiği
    kadar töhmetli yerlerden uzak durmaları konusunda uyarıyoruz.[449]
    HAREMLIK-SELÂMLIK; İHTIYATTAN BID’ATE
    Kadının sosyal hayatta yer almasına İslâm izin verir, hatta sadece
    izin vermekle kalmaz, kadın-erkek müslümanların görevi kabul ederken
    haremlik-selâmlığın dinde yeri olmadığı kendiliğinden ortaya çıkacaktır.
    Haremlik-selâmlık uygulaması, Emevîlerle birlikte İslâmî
    [447] 24/Nûr, 15-16
    [448] Câmiu’s-Sağîr, hadis no: 4358
    [449] Abdülhalim Ebu Şakka, Tahrîru’l-Mer’e, Kadın ve Aile Ansiklopedisi, c. 1, s. 327-346
    189
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    hilâfetten uzaklaşılıp krallık ve saray hayatına geçişle birlikte birçok
    konuda olduğu gibi, komşu ülke Bizans’tan adapte edilerek alınmış
    bir uygulamadır. Asr-ı Saâdette kesinlikle böyle bir uygulama yoktur.
    Hiçbir âyet ve hadis-i şerifle de kadının sosyal hayattan kopması
    demek olan haremlik-selâmlık emir veya tavsiye edilmemiştir. Tam
    tersine; kadının sosyal hayatta erkeklerle beraber yer aldığı hususlarla
    ilgili yüzlerce hadis Buhârî ve Müslim’de yer almaktadır.
    Seyyid Kutub, bu uygulamanın İslâm’a Osmanlı Türkleri tarafından
    sokulduğunu söyler. “Bir kuşku daha var: Bu da İslâm’ın ruhuna
    tamamen yabancı olduğu halde, sonradan ona bulaştırılmış olan
    harem meselesidir. Haremlik ve selâmlık kelimeleri Türkçe olup haremin
    İslâm’a ne zaman girdiğini açıkça gösterir... İslâm’ın tebliğcisi
    Hz. Muhammed’in gününde kadınlar ibâdethânelere gidiyor, alışveriş
    için sokaklara çıkıyor, savaşlara katılıyorlardı. Zulüm ve istibdat
    çağlarında kadın, ticaret malı haline getirildi... Kadınları hareme tıkmaları
    için erkeklere öğüt veren bir anlayış İslâm’ı temsil edemez.
    Böyle bir anlayış kadın ve erkeği aynı anda kurban seçmiş açık bir
    zulümdür... İslâm, harem ve salonda aynı şekilde ihânete uğrayan
    ruhu kurtaracaktır. Kadın, haremde zorbalık ve zulümle kahra uğratılmıştı,
    modern salonlarda ise başıboşluk ve sefillikle öldürülmektedir.”[
    450] Seyyid Kutub’un haremlik-selâmlığın Osmanlılar tarafından
    İslâm’a sokulduğunu iddiâ etmesine rağmen, Emevî döneminden
    itibaren başta yöneticilerin saraylarında ve köşklerinde olmak üzere
    bunun uygulandığı, Osmanlı yönetiminde ise daha da yaygınlaşıp kurallaştığı
    anlaşılmaktadır.
    Haremlik-selâmlık konusunun İslâm’a nasıl mal edildiğini anlamak
    için, doğrudan Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hanımlarıyla ilgili
    olan Hicab âyeti üzerinde kısaca durmak gerekir. Zira, bu âyete dayanılarak
    haremlik-selâmlık müessesesi oluşturulmuş ve bu kurum
    tüm ümmete şâmil kılınmıştır. Aslında bu müessese Kur’an’ın ortaya
    koyduğu bir kurum değildir. Zira Yüce Allah bu iki cinsin birbirlerinden
    ayrılmalarını değil; aksine âdâb-ı muâşeret ve iffet kaidelerine
    uymak şartıyla, sürekli dayanışma içinde bulunmalarını istemekte-
    [450] S. Kutub, İslâm-Kapitalizm Çatışması, s. 127, 129
    190 AHMED KALKAN
    dir. Zira unutulmamalıdır ki, “mü’min erkeklerle mü’min kadınlar
    birbirlerinin velîleridir/dostlarıdır. İyiliği emrederler, kötülükten alıkorlar.”[
    451] “Velîler/dostlar” demek, birbirini tanıyan, seven ve dolayısıyla
    sürekli dayanışma halinde bulunan insanlar demektir. Kurân-ı
    Kerim, bu iki cinsin böyle bir dayanışma içinde bulunmalarını öngörmektedir.
    Ancak, kadını sadece bir cinsellik unsuru olarak gören bir
    zihniyetin, Kur’ân-ı Kerim’in hedeflerini kavraması beklenemez. İşte
    fitneye yol açacağı gerekçesiyle kadın sürekli olarak, perde arkasında
    gizlenmiş ve böylece toplumdan soyutlanmıştır. Kadın-erkek işbirliği
    sözkonusu olmayınca, toplum kendinden beklenen gelişmeyi gösterememiştir.
    Kadının toplumdan soyutlanması zorunlu olarak câhil
    kalması sonucunu da doğurmuştur. Câhil kalan bir annenin çocuğunun
    da yetişmesinde başarılı olamayacağı açıktır.
    Haremlik ve selâmlığa delil olarak getirilen âyetin, Hz. Peygamber
    (s.a.s.)’in hanımlarıyla ilgili olduğu açıktır. “Peygamber’in
    hanımlarından bir şey isteyeceğiniz zaman, hicâb/perde arkasından
    isteyin. Böyle davranmak, gerek sizin kalpleriniz, gerekse onların
    kalpleri için daha temiz bir yoldur.”[452] Böyle bir yola başvurulup
    onlar hakkında bazı farklı uygulama öngörülmesinin sebebi, davranışlarının
    toplum içinde büyük fitnelere yol açmasına imkân vermek
    istemeyişidir. Zira Hz. Âişe anamızın başından geçen bir “ifk” hâdisesinin
    yol açtığı fitne, Medine’de büyük çalkantılara yol açmış ve
    hatta bu yüzden bir iç savaş tehlikesi bile yaşanmıştır.
    Diğer taraftan bazı kimselerin, Hz. Peygamber’in vefatından
    sonra onun hanımlarıyla evlenmek istediklerini ifâde ettikleri, bazılarının,
    bu düşünceleri sadece gönüllerinden geçirdikleri görülmektedir.
    İşte Yüce Allah, ümmet içinde fitneye yol açacak bu gibi sözlere
    ve düşüncelere son vermek amacıyla Hz. Peygamber’in vefatından
    sonra hanımlarıyla evlenilmesinin yasak olduğunu açıkça ifade etmiş
    ;[453] O’nun hanımlarının mü’minlerin anneleri olduğunu belirtmiş-
    [451] 9/Tevbe, 71
    [452] 33/Ahzâb, 53
    [453] 33/Ahzâb, 53-55
    191
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    tir.[454] Şu halde, fitnelere imkân verilmemesi bakımından onlara düşen,
    mecbur kalmadıkça evlerinden çıkmamaları, evlerinde vakarla
    oturup vakitlerini ibâdetle geçirmeleridir.[455]
    Ancak, doğrudan Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hanımlarıyla ilgili
    bir âyetin bütün topluma mal edilmesi yanlıştır. Zira, Kur’an bu iki
    cinsin bir arada bulunmasını, ma’rûfu/iyiliği emredip münkerden/
    kötülükten alıkoymasını emretmektedir.[456] Diğer taraftan, Kur’ân-ı
    Kerim, hem mü’min erkeklere hem de mü’min kadınlara, iffetli olmaları
    gerektiğini îmâ etmek için, başlarını eğmelerini, gözlerine
    sahip olmalarını emretmektedir. Her nedense, tarih boyunca iffetli
    davranmak hep kadınlardan beklenen bir davranış olmuştur. Bu ise
    iki yüzlülükten başka bir şey değildir. Zira iffet her iki cins için aynı
    ölçüde gereklidir. [457]
    İslâm’ın tesettür[458] ve gözleri sakınma[459] emrinin hikmeti, kadının
    toplum hayatında ve yabancı erkeklerle şu veya bu şekildeki
    ilişkileri içindir. Bir başka deyişle, kadın zarûret dışında erkeklerle
    beraber olmayacaksa, ona tesettürün emredilmesi ve erkeklerin de
    gözlerini sakınmaları emri gereksiz olacaktır. Haremlik-selâmlık
    hayatı yaşayan ve birbirleriyle hiç ilişki ve görüşmeleri olmayan kadın-
    erkek için bu emirlerin bir anlamı olmaz. Bütün bunlarla birlikte,
    müslüman bir âile, evlerinde haremlik-selâmlık uygulayabilir, ev sahibi
    erkek, bunun kendi hanım veya kızları ve misâfir erkekler açısından
    daha ihtiyatlı olduğu anlayışında olabilir; buna kimsenin bir şey
    diyeceği olamaz. Ama, bunu İslâm’n emri olarak görüp göstermek
    istemesi önemli bir yanlış ve dine bir iftiradır, bir bid’attır; hiçbir
    müslümanın bu hakkı yoktur.
    Günümüzde İslâmî hassâsiyetleri olan nice müslüman âile, ka-
    [454] 33/Ahzâb, 6
    [455] 33/Ahzâb, 32-34
    [456] 24/Nûr, 30-31
    [457] Salih Akdemir, Tarih Boyunca ve Kur’ân-ı Kerim’de Kadın, İslâmî Araştırmalar, c. 10, sayı 4, s. 257
    [458] 33/Ahzâb, 59; 24/Nûr, 31
    [459] 24/Nûr, 30
    192 AHMED KALKAN
    dın-erkek misafirlerini ayrı odalarda kabul etmekte, ya da eş veya
    kızlarını misafir erkeklerin bulunduğu salona almamaktadır. Bunu
    yapan müslümanlar hiçbir şekilde kınanamaz. Özellikle, kadının gerekli
    tesettürü ve mahrem erkeklerle görüşmede “dişiliğiyle değil;
    kişiliğiyle” yer almayı beceremediği ve her iki cinsin hayâ, edep ve
    takvâ sınırlarına sahip olmada ciddî problemlerin olduğu ve karşı
    cinslerin müslümanca oturup konuşma örfü oluşturulamadığı yer ve
    durumlarda haremlik-selâmlık uygulaması, belki daha ihtiyatlı ve
    takvâya yakın kabul edilebilir.
    Ama bu konu, tâviz meselesi gibi ele alınmamalı, özellikle ihtiyaç
    olduğunda veya uzak da olsa akrabaların kadın-erkek birbirlerini
    hiç tanımayacakları, ya da ev sahibi bayanların “hoş geldin!” demelerinin
    bile sakıncalı olduğu anlayışı vermemeleri, meşrû kıyâfet ve
    tavır içinde insanî ilişkiler gerektiğinde gösterilebilmelidir. Akrabaların
    birbirleriyle darılmaları, ya da müslümanların yakınlarındaki
    hatta yaşlı erkeklerden bile hanımlarını kıskandıkları ve onlara kuşkuyla
    baktıkları imajı vermenin de vebali unutulmamalı, kaş yapayım
    derken göz çıkartılmamalıdır.
    Kadın ile erkek el ele vererek toplumun meselelerini birlikte
    çözmeye başladıkları an, Kur’ân-ı Kerim’in amaçladığı hedef gerçekleşmiş
    olacaktır: Mü’min erkekler ile mü’min kadınlar birbirlerinin
    velîleri/dostlarıdır; iyiliği emreder, kötülükten alıkorlar. Gerçek bir
    İslâm toplumunun ancak bu şekilde gerçekleştirilebileceği hiçbir zaman
    unutulmamalıdır.
    İSLÂMÎ HAREKETTE KADIN
    Kur’an, hayatı yönlendiren, hayatın her alanına müdâhale eden bir
    hidâyet rehberidir. Bu rehberi hayatının düstûru edinmiş ve yaşadığı
    çağı Kur’an ile aydınlatmış Rasûlullah (s.a.s.) ise mü’minler için
    en güzel örnektir. O, vahyi sadece insanlara aktarmakla kalmamış,
    vahyî ilkeleri hayata nakşetmiştir. Bu yüzden, Kur’an’a sadece bilgi193
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    lenme ve teorik bazda yaklaşım, Rasûl’ün bütün bir ömür boyunca
    verdiği mücâdeleyi anlamamaktır. Bu nedenle Kur’ânî bilginin pratik
    hayattan kopuk olmaması gerekir. Çünkü Kur’an ilk elde kişiyi tevhîdî
    bir bilince ulaştırmayı, tevhîdî şuur da imanı eyleme dönüştürmeyi
    gerektirir.
    Teori ve pratiğin ayrılmazlığı gereğince, müslüman kadının
    Kur’an ve sünnet çizgisinde belirtilen konumunu, hayat alanı içerisinde
    ne şekilde yerleştireceğini ve bu noktada karşılaşılan problemleri
    değerlendirmek gerekmektedir. Emânetin, kadın-erkek ayrımı
    yapılmadan tüm müslümanların sorumluluğu olduğunu biliyoruz.
    Bu sorumluluğun bilincine varmış müslümanların inançları gereği
    olarak toplumu dönüştürme hedeflerini nasıl gerçekleştirecekleri, nasıl
    çözüm bulabilecekleri ve bu konuda karşılaşabilecekleri engeller,
    bugün hepimizin cevaplamaya çalıştığı soruların başında gelmelidir.
    Yüzyılların verdiği sinmişlikle, toplumun gidişâtını yönlendirme
    konusunda yaşadığımız coğrafyada gerçekleştirilmiş ciddî ve sürekliliği
    olan bir çaba ve örnek olmadığı için, İslâmî hareket mensupları;
    kadınıyla, erkeğiyle bu konuyu ciddî bir şekilde gündemlerine
    almaları gerekmektedir. Biz, her şeyden önce inancımız gereği olan
    tevhîdî yaşam biçimini kendimizde ve çevremizde doğru birliktelikler
    oluşturarak yaşayabiliriz. Bunun için de toplumumuza egemen
    sistemi Kur’ânî ilkeler doğrultusunda değerlendirmemiz ve tevhidî
    mücâdeleyi hep birlikte yüklenmemiz gerekmektedir.
    Bu konuda öncelikli görevimiz, tarihsel yanlış birikimlerin
    şartlanmışlığını terkederek ve Kur’an dışı sistemlerin etkisini aşarak
    Kur’an bütünlüğünden çıkaracağımız mücâdele metodunu hayata
    uygulamamızdır. Bu alanda erkeğin öğrenme ve mücâdelesi kadar,
    kadının da gayret göstermesi, öncelikle fikrî açlığını gidermesi,
    Kurânî bilgi ve eğitimi alarak güncel sorumluluklarını îfâ etmesi
    gerekmektedir. Toplumdaki yanlış inanışları değiştirmek, siyasî ve
    ahlâkî fitneyi kaldırmak, yerine alternatif bir sistem kurup, toplumun
    her alanına yaygınlaştırmak hedefinin zorunlu gerekleri bunlardır.
    Bu görevleri yerine getiremeyen kadın, İslâmî harekete katılamayacağı
    gibi, hareketin gelişimini engelleyici bir rol de alabilmektedir.
    194 AHMED KALKAN
    Toplumun yarısını teşkil eden önemli bir kitle için düşünsel gelişimini
    sağlayacak ortamların hazırlanmaması ve İslâmî mücâdelede âtıl
    bırakılmasının harekete ket vurması doğaldır.
    Kadın unsurunun İslâmî harekete engel olması yerine, bizzat İslâmî
    mücâdelenin bu alandaki boşluğunu doldurması elzemdir. Müslüman
    kadının, özellikle yüzyıllar boyunca ihmal edilmiş olan bu
    kesimin pasifize oluş nedenlerinin araştırılması, İslâmî mücâdeledeki
    eksiklik ve ihtiyaçlarının tesbit edilmesi gerekir. Bundan sonra da,
    kadının yeniden aktif hale getirilmesi yolları araştırılmalıdır. Bu yapılırken
    din iyi tanınmalı, Kur’ânî eğitim alınmalı ve bayanların fikrî
    seviyesinin yükseltilmesine çalışmalıdır. Müslüman kadın her şeyden
    önce kendi konumunu belirlerken de kulluk görevi olan toplumu
    dönüştürme hedefini göz önünde bulundurmalıdır. Toplumsal hayatı
    yönlendirmede fikrî aydınlanma kadar, sosyal hayatı tâkip edip doğru
    yorumlamak da önemlidir. Yani kadın da siyasî bir sorumluluğa
    sahip olmalı, yaşanan olaylarla Kur’an arasında bağlantılar kurarak
    Kur’ânî mesajı güncelleştirebilmelidir.
    Siyasî sorumluluğunun farkına varmış ve bu bilinçle İslâmî
    görevlerini yerine getiren kadın, müslümanlara âit karar mekanizmalarında
    ehliyeti oranında yer alabilmelidir. Mücâdele sahasında
    toplumun önemli bir kesimini temsîlen istişârî organlara katılmalıdır.
    Bu yetkinliğe erişmiş müslüman kadının, ehil olduğu bir konuda
    söz sahibi olmasına ve birtakım görevleri üstlenmesine kadın olduğu
    için engel konulamaz. Kanaatimizce kadın, yönetim için ehliyetli
    ise, yani İslâmî sorumluluğunun bilincinde, yeterli Kur’an bilgisine
    sahip, siyasî konulara ve siyasî tarihe vâkıf ve toplumun yapısını tanıyan,
    yönetme işini yapabilecek kapasitede ve genel yeterlilikte ise,
    cinsiyetinden ötürü gerekli yönetim görevlerini almasına engel olmak
    doğru değildir. Yönetme, temsilcilik gibi görevlerde esas olan ehliyettir
    ve en ehil kim ise görev ona verilir. Kadının böyle bir görevi almasına
    engel olacak kesin bir nass yoktur. Hz. Peygamber döneminde
    kadınların biatı, savaşlara bizzat katılımı, yine halifeler döneminde
    bir Peygamber hanımının ordu komutanlığı ve siyasî muhalefet liderliği
    yapması konu için önemli işaretlerdir. Kaldı ki o döneme çok
    yakın câhiliyedeki kadının konumunu hatırlarsak verilen haklar ve
    195
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    kat edilen mesâfe oldukça önemlidir. Bu bağlamda herhangi bir görev
    için yetkinliğe sahip müslümanın o görevi üstlenmesi gerekir.
    Tabii müslüman kadınları bugün öncelikle ilgilendiren sorumluluklarını
    dar bir çerçeveden çıkarmak ve onu en iyi şekilde yerine
    getirebilecek bilinç ve yetkinliğe ulaşmaktır. Buna, sorumluluk ve
    haklarını bilmek, Kur’an’ı iyi tanımak, sosyal ve siyasî olaylarla ilgilenerek
    kendilerini ve çevrelerini aydınlatmak şeklinde işe başlayabilirler.
    Yükselen İslâmî mücâdeleye katılmak, katkıda bulunmak
    ve ona ivme kazandırmak için yapılaması gereken öncelikli görevler
    bunlardır. Ancak, gösterilen gayretlerin istişârî bir denetimle birbiriyle
    irtibatlı, ölçülü ve her kesimden müslüman kadına ve kıza hitap
    edebilecek kapsamlılığa ulaşabilmesi de şarttır.
    Burada, üzerinde önemle durulması gereken bir nokta da, kadınları
    bilinçlendirme, birbirleriyle ve diğer müslümanlarla irtibatlı
    bir şekilde hareket etme sürecinde kadın-erkek ilişkilerinde oluşturacakları
    gelenek veya kurumlaştıracakları örnekliktir. Gelişen İslâmî
    hareketlerin karşılaşabilecekleri önemli aksaklıklardan biri de bu
    alanda görülebilmektedir. İslâmî bilgilenme ve faâliyet gösterme süresince
    fıtrî özellikler göz önünde bulundurulmalı ve kadınlar öncelikle
    hemcinsleriyle ilgilenmelidir. Zira tebliğ ettiğimiz vahyî mesaj,
    muhâtabın bütün hayatını kuşatmaktadır. Kişinin yaşantısını, özel
    sorunlarını, özel alışkanlıklarını kuşatabildiğimiz oranda muhâtabımızı
    daha iyi tanımış olur ve mesajımızla hayatını kuşatabiliriz. Kişiyi
    bu yakınlıkta tanımak ise, onun mahremi olmakla yakından ilgilidir.
    Muhâtaplarımızla ilgilenme ve onlara tebliğ etme konusuna ve
    bu konunun süreklilik gerektirdiğine dikkat edecek olursak, tebliğde
    yakın ilgi kurma olayı, kadınlar ve erkekler arasında kendiliğinden
    bir iş bölümünü zorunlu kılmaktadır. Bu, meydana gelebilecek olumsuzlukların
    önlenmesi açısından dikkat edilmesi gereken önemli bir
    husustur.
    Kadınların her alanda olduğu gibi, faâliyet sahasında da diğer
    kesimden tamamen ayrı ve arada geçilmez duvarlar tesis edilmesi
    ifrat çizgisidir. Geleneksel kesimin düştüğü bu yanlış örf düzeltilmeli
    ve aşılmalıdır. Ancak, geleneksel düşünce eleştirilip aşılmaya
    196 AHMED KALKAN
    çalışılırken ikinci bir yanlışa düşülmemelidir. Müslüman kadınların
    kendi aralarında iletişim kurma, çalışma yapma ve faâliyet gösterme
    imkânları varken ve bu yeterliliğe sahiplerken bu imkânı kullanmayıp
    erkeklerle birlikte denetimsiz, örneklik teşkil etme açısından
    bütünlükten kopuk ve sorumsuz ilişkiler kurulması veya çalışmalar
    yapılması gereksiz ve beraberinde sakıncalar taşıyan bir durumdur.
    Ancak, sözlerimiz İslâmî mücâdelede kadınlarla erkeklerin irtibatsızlığı
    şeklinde de anlaşılmamalıdır. İslâmî hareketin bütünlük içinde
    ve her alanda sürdürülebilmesi için böyle bir irtibat gerekli ve aynı
    zamanda zorunludur. Ancak, bu irtibat ölçülülük, saygı, iffet duygularıyla
    kurulan denetimli ve sınırlı bir ilişkiye dayanmalıdır.
    İslâmî mücâdelede gerek bilgi, gerekse tecrübe açısından erkeklerin
    birikimi daha fazladır. Bu hüküm, olanı mutlaklaştırmayı değil;
    olanı ifâde etmeye yöneliktir. Ve bu birikimlerden, tecrübelerden
    faydalanılması zorunludur. Kadınların bu alandaki eksikliğini gidermesi
    ve uygun bir seviyeye gelmesi için mârufu gözeten irtibatlar
    oluşturulmalıdır. Ayrıca, kadınların kendi alanlarında gösterdikleri
    faâliyetlerinin gelişme ve sonuçlarının değerlendirilmesi, hareketin
    diğer alanlarıyla irtibatlandırılması ve genel politikaların belirlenmesi
    için, tabii ki istişâreye ve temsil sorumluluğuna ehil kişilerin uygun
    form ve birimlerde bir araya gelmesi de kaçınılmazdır.[460]
    ÂILE HAYATIYLA İLGILI HARAMLAR
    Eşler Arasında İlişkide Haramlar:
    a- Hayız ve lohusalık hallerinde birleşme: Bazı dinler, eşler
    arası cinsî münâsebet konusunda ifrâta düşmüş, hayız halinde bile
    yaklaşmayı mubah kılmış, bazıları ise bu durumda yatak ve odaları
    ayırmaya kadar gitmişlerdir. İslâm, hayız ve lohusalık hallerinde
    [460] H. Koç, F. Candan, Kur’an Çerçevesinde Kadın, Haksöz, sayı 34, Ocak 94, s. 19-20
    197
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    yalnızca birleşmeyi haram kılmış, bunun dışında bir yasak koymamıştır.[
    461] Bu durumlarda birleşmenin tıbbî ve psikolojik sakıncaları
    bilim adamlarınca ta tesbit edilmiştir.
    b- Kadınlara anüslerinden yaklaşma: Dinî irşâdın önem verdiği
    husus, insanlara birleşmenin şekil ve tekniği üzerine bilgi vermek
    değil; fıtrat ve hedefe aykırı davranışları düzeltmektir. Bu cümleden
    olarak, şekil ile ilgili bir soru üzerine şu âyet nâzil olmuştur: “Kadınlarınız
    sizin tarlanızdır, tarlanıza istediğiniz gibi gelin.”[462] Bundan
    bir âyet önce “Allah’ın size buyurduğu yoldan yaklaşın” buyurulmuş,
    Peygamberimiz de “kadınlara anüslerinden (arkalarından) yaklaşmayın”
    demiştir.[463] Bu nasslara göre şekil/teknik konusunda bir sınırlama
    yoktur; ancak birleşme yolu tektir, bu da üremeyi mümkün
    kılacak yoldur.
    c- Yatak odasında geçenleri başkalarına anlatma: Karı-koca
    arasındaki cinsî ilişkinin aralarında bir sır olarak kalması ve yatak
    odasında geçenlerin dışarıda anlatılmaması istenmiş, bu sırrı ifşâ
    edenlere “insanların kötüsü” ve “şeytan” denilmiştir.[464]
    d- Çocuk düşürmek ve kürtaj (çocuk aldırma): Evliliğin gâyelerinden
    birisi ve belki en başta geleni, neslin devamı, müslümanların
    çoğalmasıdır. Bu yüzden gebeliği önlemenin tamamen serbest/
    mubah olmadığı vurgulanmıştır. Bununla birlikte, meşrû bir sebebe
    bağlı olarak, çocuk istemeyen çiftin, karşılıklı rızâ ile doğum olmasın
    diye tedbir alması câizdir. Alınan tedbirlerin en eskisi ve Hz. Peygamber
    zamanında tatbik edileni azildir. Azil, birleşmenin sonuna
    doğru erkeğin çekilmesi ve erlik suyunu dışarı akıtmasıdır. Ashâbdan
    Câbir’in ifâdesiyle Kur’ân-ı Kerim nâzil olurken sahâbe azli tatbik
    ederlerdi; bunu yasaklayan bir âyet nâzil olmadı.[465] Rasûlullah’a
    azlin hükmü sorulduğu zaman bunu men etmedi; ancak, Allah’ın di-
    [461] 2/Bakara, 222
    [462] 2/Bakara, 223
    [463] Tirmizî, Tahâret 102, Radâ 12; Ahmed bin Hanbel, I/86; 6/305
    [464] Buhârî, Nikâh 69; Müslim, Talâk 26
    [465] Buhârî, Nikâh 96; Müslim, Talâk 26, 27
    198 AHMED KALKAN
    lediği zaman çocuğu yaratacağını, buna engel olunacağının düşünülmemesini
    ifâde buyurdu.[466]
    Çocuğu aldırmak veya ilkel usullerle düşürmek azle benzemez.
    Azilde henüz vücuda gelmemiş bir varlığın oluşmasını engelleme söz
    konusudur. Burada ise, hem bir insan çekirdeğinin imhâsı, hem de
    ana hayatının tehlikeye düşürülmesi bahis konusudur. Düşürme ile
    aldırma (kürtaj) arasındaki fark, ananın sağlığı yönünden önemlidir.
    Her ikisi de câiz olmamakla beraber düşürmede ananın hayatı
    tehlikeye girdiği için sakıncası daha da büyük olmaktadır. Uzman
    ve müslüman bir doktorun, anayı kurtarmak için ceninin alınmasına
    karar vermesi halinde zarûret prensibi işler ve bu takdirde çocuğu
    almak câiz olur.
    e- Çocuğun haklarına riâyetsizlik: Çocuğun nafakası, bakımı,
    terbiyesi, tahsili, maddî yönleriyle babaya, mânevî yönleriyle ana ve
    babaya âit bir borçtur. Ana ve babanın çocukları arasında fark gözetmemesi,
    meşrû bir sebebe dayanmadan, birisine diğerinden fazla
    ayrıcalık göstermemesi gereklidir. Ana veya babanın sağlığında, hibe
    yoluyla çocuklarına farklı şeyler vermesi konusunda, Rasûl-i ekrem:
    “Çocuklarınıza eşit davranın, çocuklarınıza eşit davranın...”[467]
    f- Ebeveynin haklarına riâyetsizlik: Çocuklarınana ve babalarına
    sevgi ve saygı duymaları, sözlerini dinlemeleri ve muhtaç oldukları
    zaman onlara bakmaları evlâtlık borçlarıdır. “Biz insana, anne ve
    babasına karşı iyi davranmasını tavsiye etmişizdir; zira annesi onu,
    karnında güçlüklere göğüs gererek taşımış, onu acı çekerek doğurmuştur.
    Taşınması ve sütten kesilmesi otuz ay sürer.”[468]; “Rabbin
    yalnız kendisine tapmanızı ve ana babaya iyilik etmeyi emretmiştir.
    Eğer ikisinden biri veya her ikisi, senin yanında iken ihtiyarlayacak
    olursa, onlara karşı ‘öf!’ bile deme, onları azarlama. İkisine de hep
    tatlı söz söyle.”[469]
    [466] Buhârî, Büyû’ 109; İbn Mâce, Nikâh 30
    [467] Ebû Dâvud, Büyû’ 83; Buhârî, Hibe 12-13;Müslim, Hibât 13
    [468] 46/Ahkaf, 15
    [469] 17/İsrâ, 23
    199
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    İslâm’da kulun emrine itaat, bu emrin meşrû olmasına bağlıdır.
    Meselâ ana-baba evlâdını, Allah’a şirk koşmaya zorlasalar onlara
    itaat edilmez, fakat bu durumda bile onlara kötü söylemek câiz değildir.[
    470] Rasûlullah (s.a.s.) buyuruyor: “Size büyük günahların en
    büyük üçünü haber vereyim mi?” ‘Evet yâ Rasûlallah!’ “Allah’a şirk
    koşmak, ana babaya baş kaldırmak ve (yaslandığı yerden oturumuna
    gelerek) dikkat edin; yalan söz, yalan şâhidlik!”[471]
    EVLENME SÜRECINDE VE AILE HAYATINDA
    ÇOKÇA KARŞILAŞILAN YANLIŞLAR
    “Allah ve Rasûlü bir işle ilgili hüküm verdiği (bir konuda kural koyduğu)
    zaman, mü’min bir erkek ve mü’min bir kadına, o işi kendi isteklerine
    göre seçme (ve keyiflerine göre yapma) hakkı yoktur. Kim
    Allah ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.”[472]
    Müslümanların, bilinçli olarak Allah’a teslim olmaları, İslâm’ı ölçü
    kabul etmeleri gerektiği halde; “müslümanım” diyenlerin önemli bir
    bölümü şu veya bu gerekçe ile böyle davranmıyor. Bu konuda şeytanın
    ve hevâsının/arzularının güzel gösterdiği câhilî örf ve âdetlerin,
    ya da dünyevî basit çıkarların büyük rolü oluyor. Toplumda çokça
    görülen evlenme ve aile hayatındaki yanlışları, açıklamaya ihtiyaç
    duymadan başlıklar halinde sayalım:
    1- Evliliğe bakış, müslümanca olmuyor. İslâm’ın evlilikle ilgili
    değerlendirmeleri ile günümüz insanının evliliğe bakışı arasında büyük
    farklar oluyor. Bu konuda makas gittikçe açılıyor.
    2- Evlenme yaşına gelen gençler, bu konuda ilmin kendilerine
    farz olduğu hal bilgisi olan nikâh ve talâkla, iman ve elfâz-ı küfürle,
    [470] 31/Lokman, 14-15
    [471] Buhârî, Edeb 6, Şehâdât 10; Müslim, İman 143, 144
    [472] 33/Ahzâb, 36
    200 AHMED KALKAN
    İslâm aile hukukuyla, ailevî haklar ve görevlerle ilgili doğru bilgiler
    edinmiyor. Bu konularda bilgisizlik veya yanlış bilgilenme sırıtıyor.
    Evlilik ve mahremiyetleriyle, aile hayatıyla ilgili piyasada çok sayıda
    kitap bulunduğu halde, evlilik öncesi bunlar okunup değerlendirilmiyor.
    Kızlar çeyize, erkekler evlilik masraflarına önem verdiği kadar
    olsun kendilerine farz olan ilme önem vermiyor.
    3- Dinimiz evlenme yaşına (ve olgunluğuna gelmiş) kız ve erkekleri
    evlendirmede acele etmeyi ısrarla tavsiye ettiği halde, bekârlar
    geç evleniyor, geç evlendiriliyor, hatta bazı gençler evlenmemeyi
    tercih ediyor.
    4- Eş seçiminde İslâm’ın tavsiyelerine uyulmuyor. Eskiden
    ana-babaların tercihi ile evlenen insanlar, şimdi ise nefislerinin, beğenilerinin,
    duygularının özelliklerini belirlediği kimseleri tercih
    ediyor. Eski örf olan görücü usûlünün birçok mahzûru olduğu gibi;
    çağdaş tarz olan tanışarak, severek, flört yaparak eş seçmenin daha
    büyük sakıncaları sözkonusudur. Orta yol; görerek, İslâmî ölçüler
    içinde görüşüp makul şekilde ve aşırıya kaçmadan tanışıp ve mevcut
    problemleri, gelecekte ortaya çıkabilecek sorunları müslümanca çözüme
    bağlama gayretleriyle evlenmeye adım atmaktır. Eş seçiminde
    ilk önemli hususun, adayın muvahhid bir mü’min olması, dindar ve
    namuslu bir hayat sürmesi gereği göz ardı ediliyor.
    5- İslâm’ın kesin şekilde yasakladığı bazı haramlar örf-âdet diye
    uygulanabiliyor. Başlık parası, süt parası gibi nice çirkin haramlar
    hâlâ bazı yörelerde farz gibi kabul ediliyor.
    6- Özellikle kız tarafından kaynaklandığı şekilde, evlilik zorlaştırılıyor.
    Dünürcülere zorluk çıkarılıyor, dünyevî konularda çok ince
    eleyip sık dokumalar, gereksiz nazlanma ve zorlamalar olabiliyor. Evliliği
    zorlaştıranlar, kendi çocuklarının ve evlenemeyen gençlerin bu
    konudaki haramlarına da ortak olduklarını unutuyorlar.
    7- Ayıp anlayışı, haram anlayışını bastırıyor. “Ele-güne karşı, el
    ne der, ne yapalım yakınları böyle istiyor, ben akrabalarımı ve arkadaşlarımı
    kıramam, çevre şartları, bizim örfümüz böyle, herkes böy201
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    le yapıyor, yoksa bizi ayıplayıp kınarlar, ben filanların yüzüne nasıl
    bakarım” gibi yanlış ve bâtıl gerekçelerle dünürcülükten başlayarak
    düğüne kadar törenlerde ve yer yer evlilik hayatı boyunca haramlar
    işleniyor, farzlar ihmal ediliyor.
    8- Eş seçiminde her iki cins için aranması gereken önemli özellik
    olan ve evlilik hayatında da sürdürülmesi şart olan namus, sadece
    hanımlar için aranıyor. Hatta, giderek bayanlarda bile ahlâk ve namus
    anlayışındaki ölçüler eriyip kayboluyor. Erkeğin evine yeterince
    bağlı olmaması, gözünü haramdan sakınmaması, karşı cinse belli bir
    meyli yadırganmıyor, doğal karşılanıyor.
    9- Söz ve nişan aşamasından başlanarak, düğün ve eşya alımı
    konusunda devam eden israf ve gereksiz harcamalar yapılıyor. Kullanılmayacak
    veya o aileye göre lüks sayılabilecek eşyalar olmazsa
    olmaz kabul ediliyor, fazla takı isteniyor. Bir günde yapılıp bitecek
    olan nişan ve düğün törenlerinde büyük harcamalar yapılıyor.
    10- Nişan, kına ve düğün törenleri haram eğlencelerle, gayrı
    meşrû tarzda yerine getiriliyor. Kadın-erkek aynı salonda eğlenceler,
    karşılıklı danslar, içkiler gibi haramlarla “Allah’ın emri” kabul
    edilen nikâh ve aile kurma, şeytanın emrine uygun şekilde yerine
    getiriliyor.
    11- Bazı yörelerde örf olarak hâlâ uygulanan, odada belirli zaman
    için başkasının da bulunması, aile yakınlarına bez göstermeler
    gibi nice çirkin gerdek âdetleri terk edilmiyor. Evlilik günü sağdıç
    ve yengelerin yanlış bilgi ve âdetlerle kötü hocalıkları gibi durumlar
    görülüyor.
    12- Aile hayatında kadın köle, hizmetçi, mahkûm gibi görülüyor.
    Kocasının her isteğini yerine getirip onun hizmetçisi olması da
    yetmiyor, beraber kalıyorlarsa kocasının tüm akrabalarının da hizmetçisi
    olması bekleniyor. Hâlbuki nebevî tavsiye doğrultusunda hemen
    her Müslüman hanımın severek yaptığı ev işleriyle uğraşmaya
    bile evin hanımının zorlanamayacağını dinimiz belirlediği halde, hanımlara
    köle muâmelesi yapılıyor.
    202 AHMED KALKAN
    13- Erkek karısına arkadaşça muâmele etmesi, onu Allah’ın
    emâneti bilip can yoldaşı görmesi, kendisinin eksiklerini tamamlayan
    sevgilisi kabul etmesi gerektiği halde, erkek evde gardiyan, komutan,
    despot ve faşist bir diktatör rolü oynamaya çalışıyor. Erkeklerin
    çoğu hanımına kaba ve sert davranabiliyor. Bazı erkekler, Kur’an’da
    belirtilen özel durumlar hâricinde çok çirkin bir davranış olarak algılanması
    gereken dayağa başvurabiliyor, belki akşama beraber olacağı
    hanımını hem de basit sebeplerle dövebiliyor.
    14- Evlerde İslâm’ın emirleri tatbik edilmiyor. İslâm hakkıyla ve
    tüm kapsamıyla yaşanmıyor. Problemler İslâm’a göre çözülmek istenmiyor.
    Evlerde koca aynı zamanda hoca olamıyor, karı-koca evde
    cemaatle namaz kılma gereği duyup evi mescid haline getirmeye çalışmıyor.
    Evler, meal ve tefsiriyle birlikte okunması gereken Kur’an
    başta olmak üzere, kitap okunup karşılıklı değerlendirmeler yapılan
    yerler haline gelmiyor. Eğitim yuvasına, mektep ve okula benzemiyor.
    Evler erkekler için biraz otele, lokantaya, kahveye, gazinoya,
    sinemaya, stadyuma benziyor. Hanımlar için de tembelhane işlevi
    görüyor.
    15- Evliliğin temel hikmeti neslin devamı olduğu halde, bazı
    evliler çocuk istemiyor. Bazıları (hayatî bir zarûret olmaksızın) kürtaj
    yaptırıp çocuk aldırarak bebek katili bile olabiliyor. Çoğu aileler
    iki-üçten fazla çocuk sahibi olmaktan kaçınıyor; Mecbûriyet olmaksızın
    doğum kontrol yöntemleri kullanıyor.
    16- Çocuk terbiyesine önem verilmiyor. Örnek olmak, onları
    müslümanca terbiye etmek, kişilik sahibi, karakterli, ahlâklı şekilde
    yetiştirmek için gerekli çabayı anne de baba da göstermiyor. Onların
    maddi gıdalarına verilen önem zihnî ve kalbî gıdalarına gösterilmiyor.
    17- Çocuklar ya aşırı özgür tarzda, ya da aşırı otorite ve baskı altında
    yetiştiriliyor. Bunun sonucu olarak büluğ yaşlarını aştıklarında
    da çocuklar ya kendilerine karıştırtmıyorlar veya baskının getirdiği
    psikolojik problemlerle karşılaşıyorlar.
    203
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    18- Özellikle ev işlerinde ve ortak meyveleri olan çocukları konusunda
    erkeğin karısıyla gereği kadar istişare edip ona danışması
    gerektiği halde, kararları erkek tek taraflı olarak kendisi vermeyi tercih
    ediyor. Kadına da ya istemeden de olsa itaat veya tartışma çıkarıp
    huzursuzluğa sebep olma gibi seçenekler kalıyor.
    19- Hanımlar, istemedikleri halde kaynana ve kayınpederleriyle
    birlikte yaşamak zorunda bırakılıyor. Onlarla geçinme, onların gelinlerinin
    her şeyine karışmaları, emretme yetkisini kendilerinde görüp
    ondan hep hizmet beklemeleri gibi durumlarla karşılaşan kadınlar
    eziliyor.
    20- Karşılıklı olarak iyiliği emir ve kötülükten sakındırma, hakkı
    ve sabrı tavsiye, ibâdetlere teşvik gibi görevler ihmal ediliyor. Sadece
    erkeğin değil, hanımın da usûlü dairesinde kocasına iyiliği emir
    ve kötülükten sakındırma yapmasının hem hakkı ve hem de görevi
    olduğu değerlendirilmiyor.
    21- Hanımlar kocalarına karşı, ya itaatsizlik veya mutlak itaat
    şeklinde iki aşırılıktan birini tercih ediyorlar. Gayrı meşrû işlerde,
    ya da kocalarının istemediği iş ve ortamda çalışmak isteyenler veya
    çalışanlar oluyor.
    ERKEĞIN YÖNETICILIĞI VE DÖVME YETKISI
    “Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle
    ve erkekler mallarından harcama yaptıkları için erkekler kavvâmdır/
    kadınların yöneticisi ve koruyucusudur. Onun için sâliha kadınlar itaatkârdır,
    Allah’ın kendilerini korumasına karşılık gizliyi (kimse görmese
    de nâmuslarını) koruyucudurlar. Baş kaldırmasından (nüşûz)
    endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın
    ve (bunlarla yola gelmezlerse) dövün. Eğer size itaat ederlerse
    artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir,
    204 AHMED KALKAN
    büyüktür.”[473] Erkeklerin maddî ve mânevî durumları ile ve özellikle
    ekonomik rolleri, onların âile reisi -sorumlu yönetici- olmalarını tabiî
    kılmıştır. Âile küçük bir toplumdur; toplum düzenle yaşar. Düzen ise,
    bir reisi, bir idâreciyi zarûri kılar. İslâm’da devlet başkanından âile
    reisine kadar her idâreci, İlâhî tâlimata göre hareket etmek, İslâmî
    kurallara göre ve istişâre ile yönetmek mecbûriyetindedir.
    Şu halde onlara itaat, bu tâlimata itaat demektir. İdâre eden veya
    edilen bu tâlimatın dışına çıkar, meşrû kurallara itaatsizlik ederse
    yaptırım uygulanır. Burada bahis konusu olan, zevcenin itaatsizliğidir.
    Çare olarak önce öğüt vermek, sonra yatak boykotu ve daha sonra
    da dövme tavsiye edilmiştir. Kur’an’ı bize tebliğ eden Hz. Peygamber
    (s.a.s.) hiçbir zaman kadın dövmediği gibi “kadını eşek döver gibi
    dövüp de günün sonunda onu koynunuza alıp yatmanız olacak şey
    midir?” buyurarak ümmetini uyarmıştır. Ayrıca bu yaptırım kullanıldığı
    takdirde, kadının canını yakmayacak ve vücudunda iz bırakmayacak
    şekilde misvak, kurşun kalem gibi bir cisimle vurmak şeklinde
    -ki, acı vermekten çok, psikolojik cezâ unsuru olarak- uygulamak
    gerektiğini de ifade buyurmuştur. Şu halde bu dövme yaptırımı, ahlâksız
    bazı kadınlar için en son çare olarak başvurulacak zarûrî bir
    yol olup, kayıtlara ve şartlara bağlıdır. Ayrıca kadının da kocasından
    şikâyetçi olması halinde hakem ve hâkime başvurma, hakkını arama
    imkânı vardır.
    İslâm hukukunda “âile reisliği” denebilecek “kavvâm olma”
    yetki ve sorumluluğu kocaya verilmiştir. Az önce meâli verilen Nisâ
    sûresi 34. âyette geçen “kavvâm” kelimesi, koruma ve yönetme hak
    ve yetkilerine müştereken sahip olmayı ifâde etmektedir. Âile reisliğinin
    kocaya verilmesi, toplumun bu en küçük biriminde ortaya çıkabilecek
    karmaşayı önleme ve huzuru sağlama hedefine yöneliktir.
    Dolayısıyla burada ontolojik bir üstünlükten ziyâde, fonksiyonel bir
    yetki farklılığının sözkonusu olduğunu söylemek gerekir. Bu genel
    kural, yetenek ve harcama yükümlülüğünün yer değiştirdiği münferit
    örneklerde farklı bir durumun ortaya çıkmasına engel teşkil etmez.
    Nitekim bazı çağdaş İslâm âlimleri, harcama yükümlülüğünün yer
    [473] 4/Nisâ, 34
    205
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    değiştirebildiği zamanımızda bu kuralın değişmez olmadığı hususu
    üzerinde durmaktadır.[474]
    Kur’ân-ı Kerim, bilindiği gibi meseleler hakkında genel prensipler
    vazeder, çoğunlukla ayrıntıya girmez. Ancak, âile ile ilgili düzenlemelere
    baktığımızda şaşırtıcı bir şekilde ayrıntıya girdiğini ve
    kesin hükümler koyduğunu görürüz. İnsanlık tarihi boyunca hiçbir
    toplumda varlığı inkâr olunamamış âile kurumunu İslâm’ın da bu
    derece önemsemesi ve en ince ayrıntısına kadar hükümler vazetmiş
    olması, sağlıklı bir toplum oluşturulmasında âilenin öneminin ne derece
    büyük olduğunu göstermektedir. Toplumun düzenli bir işleyişe
    sahip olması, onu oluşturan alt birimlerin de düzenli ve sağlıklı bir
    yapıda olmasına bağlıdır.
    Bu noktada toplumun en küçük birimi olan âileye düzenli bir işleyiş
    kazandırılmalı ve devamı sağlanmalıdır. Her topluluğun işleyişinde
    farklı sorumluluklar, görevler ve bu görevlerin îfâ edilmesi için
    verilmiş yetkiler olduğu gibi, âilede de bu durum sözkonusudur. Erkeğin
    yöneticiliği meselesi de bu bağlamda ele alınmalı, eşler arası ve
    âile içi hukukta doğru ve geçerli ilkeler yakalanmaya çalışılmalıdır.
    Konuyla ilgili tartışmalar, Nisâ Sûresi 34. âyette geçen “kavvâmûne”
    kelimesi üzerinde yoğunlaşmaktadır. “Yönetici” olarak meallendirilen
    kavvâmûne kelimesinden yola çıkarak pek çok müfessir,
    erkeğin dünya işlerinde mutlak bir üstünlük ve mutlak bir yöneticilik
    vasfına hâiz olduğunu ifâde etmişlerdir. Hatta bazı müfessirler,
    bu üstünlüğü âhirete de taşımışlardır. Kavvâmûne kelimesini doğru
    şekliyle anlayabilmek için Kur’an’da geçtiği diğer âyetleri de incelememiz
    yerinde olacaktır:
    “Ey iman edenler, adâleti ayakta tutanlar olun. (Kûnû kavvâmîne
    bi’l kıst)”;[475] “Ey iman edenler, âdil şâhidler olarak Allah için
    hakkı ayakta tutanlar olun. (Kûnû kavvâmîne lillâhi şühedâe bi’l
    [474] Meselâ, Bak. Fazlur Rahman, Ana Konularıyla Kur’an, s. 93-94
    [475] 4/Nisâ, 135
    206 AHMED KALKAN
    kıst)”[476] Âyetlerde görüldüğü gibi kavvâmûne kelimesi, sadece yöneticilik
    anlamı ifâde etmemektedir. Öncelikle içerdiği anlam; koruyup
    gözetmek,[477] işleri güzel idare etmek,[478] bir şeyi hakkıyla yerine
    getirip ayakta tutmaktır. Dolayısıyla kelimenin sadece yöneticilik
    mânâsına hamledilmesi eksik ve yanlış olacaktır.
    Erkeklerin kadınlar üzerinde kavvâm olması, yaygın olarak anlaşıldğı
    gibi ontolojik, fazîlet vb. alanlarda mutlak üstünlüklerden
    kaynaklanan bir yöneticilik değildir. Âilenin korunup gözetilmesinde,
    temsil edilmesinde ve işleyişinde sahip oldukları sorumluluğun
    daha fazla olmasından kaynaklanan bir görev ve yetkidir. Âyette
    “erkeklerin kendi mallarından harcaması dolayısıyla...” şeklinde bir
    ifâde bulunması, verilen hükmün illetini anlamak açısından önemlidir.
    Âyetin evlilik hayatı ve âile düzeni ile ilgili olduğu açıktır. Allah
    Teâlâ, tüm düzenlemelerde fıtrî kabiliyetler ölçüsünde sorumluluk
    yüklediği ve yetkilendirdiği gibi, burada da erkeği daha fazla sorumlu
    tutmuştur. Bu sorumlulukta ve âileyi idâre etme ve yönetmede erkek
    bir önceliğe sahiptir. Yukarıda da ifâde edildiği gibi küçük dahi
    olsa bir topluluğun düzenli işlemesinde böyle bir hiyerarşiye ihtiyaç
    vardır ve bu çok doğaldır.
    Ancak, burada yönetme olayının algılanışı da çok önemlidir. Yönetme
    deyince akla baskı, emir ve cezâ değil; istişâre ile oluşan, insanın
    düzenli hayat sürmesini sağlayan bir olgu gelmelidir. Hz. Peygamber’in
    uygulamasında da bunu görebiliyoruz. Peygamber olması,
    onu çevresindekilerle istişâreden alıkoymamış, bizzat Kur’an’ın teşvîkiyle
    bunu her zaman gerçekleştirmiştir. Ancak bu dönemden günümüze
    dek süren sultacı yönetimler “yönetme” kavramının baskıcı,
    totaliter bir anlam kazanmasına sebep olmuştur. Bu etkinin erkek
    yöneticiliği konusunda zihinlere ve dolayısıyla âileye de yansıdığı
    söylenebilir. Hâlbuki devlet yönetimi konusunda Hz. Peygamber’in
    uyguladığı bu istişârî metod, her konuda olduğu gibi âilenin işleyişinde
    de erkeğin yönetici olması konusunda bize ışık tutacak önemli
    [476] 5/Mâide, 8
    [477] Râgıp el-İsfahânî
    [478] Mu’cemu’l-Vecîz
    207
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    bir veridir. Kısacası, erkek, sahip olduğu özellikler doğrultusunda
    yüklendiği sorumlulukları, âilenin korunup gözetilmesini, idâresini,
    istişâre ile gerçekleştirecek, bu konuda kendisine verilen önceliği
    bir zulüm vesilesi olarak kullanmayacaktır. Çünkü zulümle İslâm’ın
    bağdaşması mümkün değildir.[479]
    Kadının dövülmesi konusunda, dinimiz, bazı sıkı kayıtlarla
    buna yer vermiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de bu konuya yer verilmiş olması
    mevzuya ayrı bir ehemmiyet kazandırmaktadır. Bizce, âyet-i kerîmenin
    bu meseleye temas etmiş olması kadınları himâyeye mâtuf bir
    durumdur. Zira başta günümüzün en ileri memleketlerinde bile hâlâ
    câri olduğu üzere, her devirde, her millette kadınlar dövülmüştür.
    Kıyâmete kadar da bu realite devam edeceğe benziyor. Sanki insanî
    münâsebetlerin kadın-erkek bölümünün tabiî bir neticesidir. İnsanlar
    zarûrî olan münâsebetlerinde her zaman orta yolu koruyamazlar,
    ifrat-tefrit, rızâ-gazab, sevgi-öfke iç içedir. Bunların sonucu olarak
    münâkaşalar, ağız kavgaları, yumruklaşmalar, hatta cinâyetler vukua
    gelir. Bunlar “olmamalıdır” diye bir teşriat olamaz. İslâm bu meselede
    realiteyi kabul ederek müntesiblerini makul hudutta tutmaya,
    frenlemeye çalışır. Esasen her meselede “vasat yol”u göstermek İslâm’ın
    ana ruhunu teşkil eder.
    “Serkeşlik etmelerinden endişelendiğiniz kadınlara gelince, evvelâ
    kendilerine nasihat edin, sonra yataklarında onları yalnız bırakın,
    yine dinlemezse dövün.”[480] Dikkat edilirse âyet kadının dövülmesini
    birçok şarta bağlamaktadır:
    Meşrû Sebep: Kur’ân’da bu sebep “nüşuz” kelimesiyle ifade
    edilir. Türkçe meallerde genellikle hep “serkeşlik” olarak tercüme
    edilmiştir. Kelime Arapça’da yükseklik, tümseklik, sivrilik gibi
    mânâlara gelir. Selef âlimleri kadınla ilgili olarak Kur’ân’da geçen
    bu tavırdan “kocasına isyanı, koku sürünmemesi, kocasını nefsinden
    men etmesi, kocasına daha önceki davranışını değiştirmesi, kocasına
    sevgisizlik izhar etmesi, kocasının tâyin ettiği evde oturmayı kabul
    [479] H. Koç, F. Candan, Kur’an Çerçevesinde Kadın, Haksöz, sayı 32, Kasım 93, s. 30
    [480] 4/Nisâ, 34
    208 AHMED KALKAN
    etmeyip bir başka yerde oturması gibi durumları anlatmıştır.
    Yani, kocasına karşı olan vecibelerini yerine getirmemesi diye
    özetleyebiliriz. Vecibe olmayan işlerdeki itaatsizlikten dolayı dövmeye
    hakkı yoktur. Ev işlerini yapmaması gibi. Vedâ Hutbesi’nde, kadını
    dövmeyi meşrû kılan suç “nüşuz” kelimesiyle değil, “fâhiş” kelimesiyle
    ifade edilmiştir. Biz “çirkinlik” olarak tercüme ettik. Bunu,
    dilimizde aynı kökten fuhuş kelimesiyle tercümeyi uygun bulmadık.
    Çünkü fuhuş, zinâ mânasına gelir. Hâlbuki burada zinânın kastedilmiş
    olması mümkün değildir. Çünkü zinânın cezâsı recm denen
    hadd-i zinâ’dır. Bunun dayakla geçiştirilmesi mümkün değildir. Öyle
    ise, bu hutbede geçen fâhiş kelimesini fuhuşla açıklamak ve böylece
    Kur’ân’da geçen “nüşuz” kelimesinin vuzûha kavuşturulduğunu söylemek
    uygun olmaz.
    Cezânın Usûl ve Miktarı: Kadın meşrû bir sebeple dövülebilirse
    de bu, en son baş vurulacak yoldur. İlk önce, serkeşliği sebebiyle
    nasihat edip, tatlılıkla ondan vazgeçirme yolu aranacak. Bu müessir
    olmazsa yatağı ayrılacak. Bu iş, arkasını dönmek ve konuşmamak sûretiyle
    gerçekleştirilir. Ayrı bir yatakta yatılır da denmiştir. Bu cezâ
    da müessir olmazsa dayak meşrû hâle gelmektedir. İslâm burada da
    yenilik getirerek dayağın derecesini belirtmiş “çok acı verici olmaması”
    nı emretmiştir.
    Şu halde, İslâm, her devirde mevcûdiyetini fiilen dünyanın her
    köşesinde muhâfaza etmiş beşerî bir realiteyi ciddî kayıtlara bağlayarak
    kadınlar lehine ıslah etmiş, asgarî seviyeye, en az zararlı bir hâle
    getirmiştir.
    Elmalılı Hamdi Efendi, dayakla ilgili yukarıda temas ettiğimiz
    âyet-i kerîmenin açıklamasını yaparken bir dipnot düşüyor. Buraya
    aynen kaydını uygun buluyoruz: Burada, kadın dövülür mü, diye bir
    soru vârid olabilir. Evet, dövülmez, fakat bu ifâdede kadın demek
    nâşize (serkeş), âsiye (isyankâr) karı demek olmadığı da unutulmamak
    lâzım gelir. Sırasına göre insanca olmak üzere birkaç tokat, hissî
    isyan ile sukuta doğru giden hırçın bir kadına kadınlık şeref ü terbiyesini
    bahşetmek için güzel bir ders olabilir. Şair Ziya Paşa merhum:
    209
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    “Nush ile yola gelmeyeni etmeli tekdir, / Tekdir ile uslanmayanın
    hakkı kötektir.” demiştir. Zamanımızda Kur’ân’ın bu “onları dövün”
    emrini sû-i tefsir ederek dillerine dolamak isteyen Avrupalılar görüyoruz.
    Fakat ne garip bir tevâfuktur ki, biz bu âyetin tefsîriyle meşgul
    olduğumuz sırada bir Fransız mahkemesinin, kocası tarafından dövülmüş
    olan bir Fransız karısına ikame ettiği dâvâya karşı “hırçınlık
    edip kocasını tehevvüre getiren bir kadının yediği dayaktan dolayı
    talâk (boşanma) dâvâsı ikamesine hakkı olmadığına” hükmettiğini
    gazeteler ilân ediyordu.”[481]
    Erkeklerin maddî ve mânevî durumları ile ve özellikle ekonomik
    rolleri, onların âile reisi -sorumlu yönetici- olmalarını tabiî kılmıştır.
    Âile küçük bir toplumdur; toplum düzenle yaşar. Düzen ise, bir reisi,
    bir idâreciyi zarûri kılar. İslâm’da devlet başkanından âile reisine
    kadar her idâreci, İlâhî tâlimâta göre hareket etmek, İslâmî kurallara
    göre ve istişâreye uyarak yönetmek mecbûriyetindedir. Şu halde onlara
    itaat, bu tâlimâta itaat demektir. İdâre eden veya edilen kimse
    bu tâlimatın dışına çıkar, meşrû kurallara itaatsizlik ederse yaptırım
    uygulanır. Burada bahis konusu olan, zevcenin itaatsizliğidir. Çare
    olarak önce öğüt vermek, sonra yatak boykotu ve daha sonra da dövme
    tavsiye edilmiştir. Kur’an’ı bize tebliğ eden Hz. Peygamber (s.a.s.)
    hiçbir zaman kadın dövmediği gibi “kadını eşek döver gibi dövüp de
    günün sonunda onu koynunuza alıp yatmanız olacak şey midir?” buyurarak
    ümmetini uyarmıştır. Ayrıca bu yaptırım kullanıldığı takdirde,
    kadının canını yakmayacak ve vücudunda iz bırakmayacak şekilde
    misvak, kurşun kalem gibi bir cisimle vurmak -ki, acı vermekten
    çok, psikolojik cezâ unsuru olarak- uygulamak gerektiğini de ifâde
    buyurmuştur. Şu halde bu dövme yaptırımı, ahlâksız bazı kadınlar
    için en son çare olarak başvurulacak zarûrî bir yol olup, kayıtlara ve
    şartlara bağlıdır. Ayrıca kadının da kocasından şikâyetçi olması halinde
    hakem ve hâkime başvurma, hakkını arama imkânı vardır.[482]
    Âilede karı koca arasında bir anlaşmazlık çıkması durumunda
    bunun nasıl halledileceği meselesi önemli bir problem teşkil etmek-
    [481] Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y. Cilt 2, s. 1351
    [482] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi
    210 AHMED KALKAN
    tedir. Burada kadının âile içindeki konumunu yakından ilgilendiren
    nokta, böyle durumlarda kocanın karısı üzerinde ne gibi bir yetkisinin
    bulunduğu hususudur. Koca, âile reisi olduğuna göre, bu yetkinin
    aşırı kullanımının bir taraftan âile birliğini, diğer taraftan kadının
    kişiliğini etkileyeceği açıktır. Kur’ân-ı Kerim de, kocasına karşı itaatsizlik
    ve ahlâksızlık/sadâkatsizlik (nâşize) durumuna düşen kadının
    önce nasihatle yola getirileceği, ardından yatakların ayrılacağı,
    bunun da etkili olmaması halinde dövülebileceğinin (darb) belirtilmesi[
    483] üzerinde en fazla tartışılan konuların başında gelmektedir.
    Âyette geçen “darb” kelimesinin yaygın anlamı olan “dövme”den
    başka bir anlam taşıyıp taşımadığı günümüzde çok tartışılmaktadır.
    Burada, İlâhî mesaja, doğru mânâ verilmesi açısından âyette sadece
    darb kelimesinin değil; “nâşize”nin de ne anlamda ve hangi kapsamda
    kullanıldığının belirlenmesi gerekmektedir.
    Genel olarak “itaatsizlik” mânâsına gelen “nüşûz” kelimesi, âilenin
    huzurunu bozan basit bir davranıştan iffetsiz yaşamaya kadar
    geniş bir alanı içine almaktadır. Huzuru bozan her davranışın ağırlığına
    denk bir yaptırımla karşılanması, hem âilenin birliğini koruma
    noktasından hem de fiil ve yaptırım arasında, gözetilmesi gereken
    denge açısından önemlidir. Kur’an’ı yorumlamada birinci kaynak
    olan Hz. Peygamber’in uygulamaları bu konuya da ışık tutacak niteliktedir.
    Hadis kitapları ve Rasûl-i Ekrem’in hayatından bahseden
    eserler, Onun eşlerini dövdüğüne dâir herhangi bir olaydan asla söz
    etmemektedir. Hz. Âişe, Rasûlullah’ın eşlerini ve hizmetçilerini asla
    ve hiçbir zaman dövmediğini söylemektedir.[484] Ayrıca Hz. Peygamber,
    kendisine karşı olumsuz davranışından ötürü Hz. Âişe’nin babası
    tarafından cezâlandırılmasına da rızâ göstermemiştir. Şu halde basit
    uyuşmazlık durumunda şiddete başvurulması, önerilen bir yöntem
    değildir. Rasûl-i Ekrem, Vedâ hutbesinde kadınlara iyi davranılmasını
    öğütlemekte, bunun yanında “yataklarını herhangi bir kimseye
    çiğnetmemeleri”nin (zinâ etmemelerinin) kocaların eşleri üzerindeki
    hakkı olduğunu söylemekte, aksi takdirde hafifçe dövülebileceklerin-
    [483] 4/Nisâ, 34
    [484] İbn Mâce, Nikâh 51
    211
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    den bahsetmektedir.[485] Âyette geçen “nüşûz”un hangi davranışları
    içermesi halinde dövme cezâsının uygulanabileceğini göstermesi bakımından
    Vedâ hutbesindeki bu ifâde dikkat çekicidir.
    Kadını dövme meselesi, bugüne kadar ve günümüzde de İslâm
    düşmanlarının, özellikle feministlerin kullandığı önemli noktalardan
    biri olduğu gibi, bazı müslümanların da şartları gözetmeden mutlak
    biçimde meşrûlaştırdığı bir konu olmuştur. Konuyla ilgili Nisâ sûresi
    34. âyette, öncelikle sâliha kadınların “görünmeyeni koruyanlar” olarak
    tanımlanması ve devamında da dövme olayından bahsedilmesi,
    bir nâmussuzluk olayını çağrıştırmaktadır. Ancak metinde “nüşûz”
    kelimesinin geçmesi, olayın sadece nâmussuzluk ile sınırlandırılamayacağını
    göstermektedir. Kelime olarak isyan, başkaldırı, geçimsizlik
    hali anlamlarına gelen “nüşûz” ile âile içinde sürekli problem
    çıkarma, dikkafalılık, huysuzluk, geçimsizlik gösteren, yani olgun
    bir kişiliğe ulaşamamış kadınlar anlaşılmaktadır. Bu âyet, sürekli bu
    fiilleri yapma eğilimini taşıyan kadınların terbiye metodunu göstermektedir.
    Nüşûz hali gösteren kadınların âile huzurunun yeniden elde
    edilmesi konusunda âyet bir metot göstermektedir. Bu metotta erkek,
    kadının işlediği fiile göre tavır takınmalıdır. Anca yine de kadının
    davranışlarında bir düzelme değil de; aksine bir bozulma görülürse,
    bu bozulmaya karşılık erkeğin tedrîcen daha sert tedbirler olarak en
    son dövme olayına başvurması, âilenin kurtarılması açısından son
    bir çâre olabilir. Âile huzurunu tek taraflı bozan kadın, dövülme gibi
    onur kırıcı bir olayla karşılaştığında âile saâdetini kurtarma konusunda
    daha sıhhatli düşünebilir. Bayılıp kendinden geçmiş bir hastayı
    uyarmak için doktorun hastanın yüzüne tokat atması gibidir bu.
    Ancak, şu unutulmamalıdır ki, “dövme” sınırları belli özel bir
    durum için sözkonusudur. Başka bir deyişle âyet, âile içinde tüm kadın-
    erkek ilişkileri için genelleştirilemez. Çünkü âile ortamında esas
    olan eşler arasında sürekli istişâreyle saygı ve sevgi unsurunun temellendirilmesidir.
    Sözkonusu âyet, dövme olayını, bu saygı ve sevgi
    unsurunu tek yönlü olarak bozan ve istismar eden, şirret kadınlar için
    sınırlandırmıştır. O halde, özel şartlar için geçerli olan dövme olayını
    [485] Müslim, Hac 47; Ebû Dâvud, Menâsik 56; Tirmizî, Tefsîr 9
    212 AHMED KALKAN
    “erkek, eşini dövebilir” şeklinde genelleştirmek kişinin kendi zâlimliğini
    Kur’an’a âlet etmek olacaktır.
    Burada şu soru akla gelebilir: Âile huzurunu bozan kişinin kadın
    değil de; erkek olduğu zamanlarda problem nasıl çözülecektir?
    Kadın, erkeğin âile içindeki geçimsizliklerine, sorumsuzluklarına
    katlanmak zorunda mıdır? Elbete ki kadın da eşini düzeltme yönünde
    bazı girişimlerde bulunup öğüt verebilir. Ancak kadının erkeği
    dövmesi, kadının yapısı gereği üstlenemeyeceği bir davranış olduğu
    gibi, çoğunlukla vâkıaya da tekabül etmediğinden erkek yüzünden
    bozulan ve boşanma noktasına yaklaşılan bir durumda ise, kadının
    yapacağı âileler arası (kadın ve kocanın yakınlarından veya temsilcilerinden
    oluşan) hakem heyetine veya meşrû mahkemeye başvurarak
    problemin çözülmesi yönündeki talebi olacaktır.
    Kişiliğini oluşturamamış, şirret, laftan anlamayan, huzursuzluk
    çıkarıp âilenin işleyişini tek taraflı bozan kadınlar için boşanma öncesi
    önerilen bu metodu, âilenin saâdeti için çalışan, sorunlara yaklaşımda
    ölçülü, vakarlı kadınlar için de, onların belki haklı olarak
    karşı gelmelerine teşmil etmek Kur’an’a aykırıdır. Rasûlullah’tan gelen
    haberlerde birçok problemlerine rağmen hanımlarının hiçbirini
    dövmemiş olduğunu görüyoruz. Bu da bizim için önemli bir veridir.
    Dövme, hangi suçun veya suçların karşılığı olacaktır? Âyette bu
    suçla ilgili “nüşûz” kelimesi kullanılıyor. Bazıları bu kelimeye “huysuzluk,
    geçimsizlik, dikbaşlılık” anlamı vermiştir. Aslında nüşûz,
    bu anlamlardan daha büyük bir suçtur. Râgıb el-İsfahanî şöyle der:
    “Nüşûz; kadının kocasına kin tutması ve ona saygıdan uzaklaşıp başkasına
    göz koymasıdır.”
    Âsım Efendi, el-Kamusu’l-Muhît tercümesinde şu açıklamayı
    verir: “Nüşûz; hâtun, zevcine buğz ve adâvet idüp isyan ile muâmele
    eylemek mânâsınadır.” Yani “nüşûz; hanımın, kocasına düşmanlık ve
    kinle isyan etmesidir.”
    Bu lügatçilerin açıklamalarına göre nüşûz; düşmanlık, başkasına
    göz koyma, kin tutma, sadâkatsizlik sonucu kocaya karşı bir isya213
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    nın başlatılmasıdır. Kısacası, bir iffetsizlik ve sadâkatsizlik sözkonusudur.
    Ayrıca, Kur’an’da geçen “fa’dribûhunne” emrindeki “darb” kelimesinin
    âyetlerde sadece dövme anlamında değil, çok farklı anlamlarda
    kullanıldığından yola çıkılarak, Zuhruf sûresi 5. âyette olduğu
    gibi, bu âyette de uzaklaştırmak, uzakta tutmak anlamında olabileceğini
    iddia edenler de vardır. O takdirde bu âyetteki “fa’dribûhunne”
    emri “dövün” anlamında değil; “onları bulundukları yerden uzaklaştırın!”
    mânâsındadır. Yalnız, bu yorum, şâz bir yorumdur, müfessirler
    ve âlimlerin cumhûru bu yoruma katılmazlar.
    Aslında, klasik dönemin bazı âlimleri de dövme yetkisine çok
    ihtiyatla yaklaşmışlardır. Hz. Peygamber’in, müslümanların en hayırlılarının
    eşlerine en iyi davrananlar olduğunu ve kendisinin bu konuda
    örnek teşkil ettiğini söylemesini, eşlerini ancak kötü kimselerin
    döveceğini ifâde ederek onlara böyle davranılmamasını emretmesini
    gözönüne alan bazı âlimler, kadının dövülemeyeceğini veya fazîletli
    davranışın onlara böyle bir cezâyı uygulamamak olduğunu belirtmişlerdir.[
    486]
    Fakat tatbikatta her zaman Rasûlullah’ın bildirdiği bu esaslara
    göre davranıldığını söylemek mümkün değildir. Bunların büyük
    çoğunluğu, kadınlarını dövme yetkisini Kur’an’dan değil; nefis ve
    hevâlarından, câhilî örf ve âdetten almakta, Rasûlullah’ın ifâdesiyle
    leîm/kötü koca sıfatını hak etmektedir.
    [486] Bak. Abdülkerim Zeydân, el-Mufassal fî Ahkâmi’l-Mer’e ve’l-Beyti’l-Müslim, Beyrut, 1993,
    c. 7, s. 316-317
    214 AHMED KALKAN
    KADIN-ERKEK EŞITLIĞI MI; YOKSA ADÂLET,
    UYUM VE BIRBIRINI TAMAMLAMA MI?
    Gül bayramında güller yarıştırılır ve güllerden bir gül birinci seçilir.
    Güllerle lâleler yarıştırılmaz. Elmayla armut toplanmaz; iki elma üç
    armut toplansa beş eder denilmeyip iki elma üç armut eder denilir.
    Evrende yaratılanların içinde en değerlisi Âdemoğludur, yani kadınla
    erkektir. Her ikisi de aynı topraktan yaratılmışlar. Toprağın diğer toprağa
    üstünlük sağlamaya kalkması yanlıştır. Aynı toprak ayrı özelliklerde
    yaratılmıştır. İkisine de verilen ortak özellikler yanında, kadına
    verilip erkeğe verilmeyen, erkeğe verilip kadına verilmeyen özellikler
    de vardır. Herkes kendi özellik ve güzellikleri içinde birincidir,
    yarış yapmıyoruz; yapacaksak, kadın-erkek hayırda, Allah’a güzel
    kulluk yapmada yarışmalıyız.
    Allah, bir kısmımızı diğerlerine üstün kıldığını, herkesin diğerinden
    üstün bir tarafı olduğunu, kimsenin başkasındaki üstünlüğü
    istememesi gerektiğini haber veriyor.[487] Biz, kendimizdeki özellikleri
    keşfedip geliştirmeli ve üstünlüğün sadece takvâda olduğu bilinciyle
    Allah’a yakın olmaya çalışmalıyız. Kadın-erkek olarak da
    birbirimizin beşer olarak doğal olan eksiklerimizi tamamlamaya,
    yardımlaşmaya çalışmalı, yeryüzündeki hilâfet görevimizi beraberce
    yerine getirme gayretinde olmalıyız.
    “İnsanlar, tarağın dişleri gibi birbirleriyle eşittir” buyuran Peygamber
    Efendimiz kadınla erkeğin hukuk karşısında ve insan olarak
    denk olduklarını vurgulamıştır. Allah huzurunda dereceler alma
    konusunda ise iki cinse de eşit haklar verilmiş ve Allah’ın emir ve
    yasaklarına kim fazla riâyet ederse o daha değerli olur denilmiştir.
    Doğuştan, şu veya bu şekilde yaratılmaktan dolayı üstünlük iddiâsı,
    şeytanın iddiâsıdır. İslâm, ancak sonradan çalışılarak elde edilecek
    üstünlüğe değer verir. Şeytanî çıkarımlarla ve bâtıl üstünlük savları
    yerine; ilimde, imanda, ahlâkta, fazîlette, Allah’a hakkıyla itaat ve
    ibâdette üstün olma yarışına girmeli, bu konuda da birbirimizi rakip
    değil; yardımcı görmeliyiz. “O (Allah) ki, hanginizin daha güzel dav-
    [487] 4/Nisâ, 32
    215
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    ranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır.”[488]
    Kadın-Erkek Farklılığı: Yaratılışta, Allah’a kul olmada, sorumluluk
    yüklenmede, yüklendiği sorumlulukları yaşama ve yaşatmada
    kadın ve erkek arasında bir ayrımın yapılamayacağını biliyoruz.
    Ancak insanın kadın ya da erkek olarak yaratılması, her birinin
    kendine has fiziksel ve ruhsal farklılıklarla birbirinden ayrıldığını
    göstermektedir. Bu durumda zorunlu eşitliğin ötesinde, birbirini tamamlayıcılık
    özelliğinin ele alınması ve bu anlamda erkek ve kadının
    birbirine eşit olmadığının vurgulanması gerekmektedir. Bu farklılığın
    göz ardı edilmesi, hele bunun kadın hakkı ve özgürlüğü adına yapılması,
    öncelikle kadına zulüm olacaktır. Çünkü eşitlik başka, adâlet
    başkadır. Kadınla erkek arasında doğal farklılıkları görmezden
    gelerek yapılan bir eşitleme, kimlik bunalımına neden olmaktadır.
    Rabbimiz, insan soyunun devamı için farklı fizyolojik özelliklerle
    donattığı kadın ve erkeği; birbirlerinde sükûn bulmaları ve
    aralarında sevgi ve merhamete dayalı ilişkinin temellendirilmesi
    için âdeta birbiriyle örtüşen bir kimlikle yaratmıştır. “Kaynaşmanız,
    sükûnet ve tatmine ermeniz için size kendi (cinsi)nizden eşler yaratıp
    da aranızda sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun (varlığı ve birliğinin)
    delillerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için
    ibretler vardır.”[489] Fizyolojik farklılıkların oluşturduğu bu tamamlanmışlık
    kadına; anneliği, anneliğe hazırlayan biyolojik farklılıkları
    ve dış görünümünden kaynaklanan çekiciliği tanırken, erkeğe; fizikî
    güç ve gücün hayata geçirilmesine imkân sağlayan özellikleri tanımıştır.
    Kadının erkeğe oranla daha çekici olduğu gerçeğini Kur’ân-ı
    Kerim belirtmiştir: “Kadınlardan, oğullardan, yığın yığın biriktirilmiş
    altın ve gümüşten, salma atlardan, sağmal hayvanlardan ve
    ekinlerden gelen zevklere düşkünlük ve bağlılık insanlar için bezenip
    süslendi. Bunlar, dünya hayatının metâıdır. Nihâyet varılacak güzel
    yer, Allah’ın huzûrudur.”[490]
    [488] 67/Mülk, 2
    [489] 30/Rûm, 21
    [490] 3/Âl-i İmrân, 14
    216 AHMED KALKAN
    Cennet tasvirlerinde kadının cinsel kimliğinin kullanılması,[491]
    Âl-i İmrân Sûresi, 14. âyette bahsedilen “züyyine -süslendi-” ifâdesiyle
    daha iyi anlaşılmaktadır. Bu âyetlerde kadının erkeğe sunulmasının
    temel nedeni kadındaki bu câzibedir. Zâten bunun farkında olan
    kadınlar, insanlık tarihi boyunca bu özelliklerini erkeklere karşı kullanmışlardır.
    Ancak, burada sorun, kadının bu âyetlerde câzibesinin
    vurgulanmasıyla, onun onuruna bir eksiklik gelip gelmeyeceğidir.
    Kanaatimizce âyetlerdeki tasvirler, kadının yaratılış itibarıyla câzip
    kılınmışlığının anlatımıdır.
    Cinsellik, hem kadın ve hem de erkek için “...Onlar (Kadınlar)
    sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz…”[492] âyetinde
    görüldüğü gibi nikâh akdi ile meşrûlaştırılmıştır. Bu noktada,
    salt kadın ya da erkeği öncelemekten öte bir birliktelik,[493] birbirleriyle
    huzura kavuşma ve aralarında sevgi ve merhametin olduğu bir
    beraberlik söz konusudur. Ayrıca Kur’an toplumsal ahlâkı da göz
    önünde bulundurarak kadının câzibesinin istismarını örtünme emri
    ile engellemiştir. Hıristiyanlıkta görüldüğü gibi cinselliği lânetleme
    yerine olumlarken, bir taraftan örtünme emredilmiş ve bir taraftan da
    cinslere irâde eğitimi tavsiye edilmiştir.[494] Ancak, şu tekrar vurgulanmalı
    ki; kadın-erkek farklılığını birinin diğerine üstünlüğü olarak
    almak, üstünlüğü takvâ çizgisinde değerlendiren İslâm’ı değil; maddeci
    görüşün güç anlayışını ön plana çıkarmak olacaktır.[495]
    İslâm, saâdet asrında, kadınlara yüzyıllardır gasbedilen haklarını
    tam olarak vermiştir. İslâm öncesi kadın aleyhindeki statüyü,
    yeni düzenlemelerle kadın lehinde değiştirmiştir. Bu düzenlemelerle
    İslâm tarafından kadına temel insan hakları tanınmış, yaratılışının
    farklı oluşundan ileri gelen farklı haklar ve sorumluluklar
    da akılcı ve gerçekçi bir biçimde düzenlenmiş, böylece erkeklerle
    kadınlar arasında hak ve görevler itibarıyla bulunması gereken
    [491] 44/Duhân, 53-54; 52/Tûr, 20; 55/Rahmân, 56; 56/Vâkıa, 35, 38
    [492] 2/Bakara, 187
    [493] 30/Rûm, 21
    [494] 24/Nûr, 30-31
    [495] H. Koç, F. Candan, a.g.m. s. 26
    217
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    dengeler âdil bir şekilde ve her iki tarafın yararına olacak şekilde
    ortaya konmuştur.
    Ancak, ayrıntılar itibarıyla söz konusu durum, o döneme ve o
    dönemde toplumda geçerli olan geleneklere ve görüşlere göredir. O
    zaman, o bölgede ve o toplum için biçilen hak ve sorumluluklar elbisesi,
    başka zaman ve mekânlarda ve farklı toplumlardaki kadına bol
    veya dar gelebilir. Elbisenin kumaşı tarihe karışmış, modeli terkedilmiş
    olabilir. Bu takdirde Kur’an ve Hadiste açık ve kesin biçimde
    ifâdesini bulan kadınla ilgili temel ve genel esaslar korunarak kadın-
    erkek ilişkileri ve aralarındaki haklar ve görevler dengesi gözden
    geçirilerek yeniden kurulabilir.
    Sadece kadının değil; erkeğin de hakları ve sorumlulukları
    (Kur’an ve Sünnet prensipleri doğrultusunda) yeni baştan ele alınarak
    çağın gereklerine ve toplumun ihtiyaçlarına uygun hale getirilebilir.
    Buna şiddetle ihtiyaç vardır. (Kadının tarihî süreç içinde ve genelde
    hâlâ devam eden çok çeşitli zulümlerine keffâret şeklinde kadının
    lehine olumlu ayrıcalık yapılarak) erkeğin hak ve görevlerini, âilenin
    yapısını dikkate alarak kadınların haklarını geliştirmek ve genişletmek
    kaçınılmazdır.
    Müslüman kadının sosyal durumunu belirlemede başvurulan
    kaynak eserler olan fıkıh kitapları bazı konularda kadınlara gerçekten
    mâkul ve faydalı haklar tanımıştır. Bu takdir edilecek bir husustur.
    Ancak, bazı yerlerde de kadın haklarını ve özgürlüğünü (fitne
    endişesi ve sedd-i zerâi gerekçesi ve ataerkil örf-âdet yaklaşımıyla)
    gereğinden fazla kısıtlamış, onu erkeğin bir uydusu haline getirmiştir.
    Kadınların, Allah’ın kendilerine bahşettiği yetenek ve nitelikleri sonuna
    kadar serbestçe geliştirmeleri erkekler kadar onların da haklarıdır.
    Onların bu haklarına saygı göstermek, bunların gerçekleşeceği
    sosyal ortamı hazırlamak, bu konuda kadınlara destek olmak, erkeklerin
    görevleridir. Sosyal imkân ve fırsatlardan yararlanmayı sağlayan
    ortamın hazırlanması, erkekler kadar hatta onlardan daha çok
    kadınların görevidir. Kadınlar buna tâlip olmalı, bu uğurda mâkul bir
    mücâdeleyi/çabayı bile göze almalıdırlar.
    218 AHMED KALKAN
    Kadının haklarını ve sosyal hayattaki hareket alanını kısıtlayan
    fıkıh kitaplarından çok; gelenekler, töreler ve Doğu zihniyetidir. İslâm’la
    ilgisi bulunmayan, çoğu zaman İslâm’a zıt düşen sözkonusu
    gelenekler, töreler ve zihniyet dinî bir renge, İslâmî bir kıyafete sokularak
    sunulduğundan; bunlara karşı olan, İslâm’a da karşı çıkmış
    gibi gösterilebilmektedir. Sözünü ettiğimiz Doğu zihniyeti ve onu
    yansıtan kadın aleyhinde oluşmuş gelenekler ve görenekler baskıcıdır,
    kadına karşı şüphecidir, ona güvenilmemesini ister. Kadını kayıtsız
    şartsız erkeğin egemenliğine sokar. Onun bir gölgesi ve uydusu
    haline getirir. Kadının da, toplumun da doğasına aykırı olduğu
    gibi, İslâm’ın da reddettiği ve zulüm saydığı bu anlayışı ve ona bağlı
    uygulamaları kaldırmak veya etkisiz hale getirmek kadın-erkek her
    mü’minin görevidir.
    Hak ve sorumluluklarını bilen, kişilikli, aydın ve bilgili müslüman
    bir kadın, İslâm toplumunun güvencesidir. Bu nitelikteki kadınların
    bulunduğu bir toplumun erkekleri de daha kişilikli olur. Yüce
    Allah: “Sizi eşler olarak yarattı”[496] d iyor. Kadınlı-erkekli yaratılmış
    olmayı büyük bir lütuf ve nimet olarak gösteriyor. Eşlerin ayrı
    cinsten olmalarını kalp huzurunun, ruh sükûnunun sebebi olarak zikrediyor.[
    497] O halde eş sahibi olmak en büyük nimet, eşi mutlu etmek
    en büyük görevdir. Babasız, kardeşsiz, oğulsuz, kocasız, amcasız, dayısız
    ve dedesiz bir hayat bir kadın için anlamsız ve çekilmez olduğu
    gibi; annesiz, bacısız, kızsız, karısız, halasız, teyzesiz ve ninesiz bir
    hayat da bir erkek için anlamsız ve çekilmezdir.
    Mutlak kemâl, Cenâb-ı Hakk’a mahsustur. Kadın da, erkek
    de noksan ve kusurlu tarafları olan varlıklardır. Kadında bulunan
    bazı özellikler ve nitelikler erkeklerde, erkeklerde bulunan
    bazı hususlar da kadınlarda yoktur veya zayıf olarak vardır. Bu
    durumda, evlilik bağı ile bir araya gelen bir kadınla erkek birbirinin
    eksiğini tamamlayarak daha mutlu, daha huzurlu, daha
    güvenli bir hayat yaşama imkânına sahip olur. “...Kadınlar sizin
    [496] 35/Fâtır, 11
    [497] 30/Rûm, 21
    219
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz...”[498] Kadın-erkek
    birbirinde kusur arayacağı yerde, varolması tabiî olan bu kusurları/
    eksiklikleri tamamlamanın yolunu ve çarelerini ararlarsa daha mutlu
    olurlar.
    Kur’ân-ı Kerim’de: “Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır, onları
    aşmayın.”[499] “Allah’ın koyduğu hudûdu aşanlar zâlimlerdir.”[500]
    buyuruluyor. Allah’ın koyduğu sınırlar vardır, erkeğe erkeklik tabiatının
    koyduğu sınırlar vardır, kadına ise kadınlık tabiatının koyduğu
    sınırlar vardır. Bu sınırlarda durmak, sınırları zorlamamak, sınırları
    aşmamak mutluluğun temel şartlarından biridir. Kadın kadın olduğu
    için, erkek de erkek olduğu için memnun, bahtiyar ve mutlu olmalı
    ve şükretmeli, biri öbürüne özenmemeli, onun gibi yaratılmadığı için
    kendisini talihsiz veya talihli saymamalı, Allah’ın kendisi için seçtiği
    cinsiyeti şükür ve iftiharla kabullenmeli, bu konudaki İlâhî takdîre
    râzı olmalıdır.
    Bir kadının bir erkeği sırf erkek olduğu için ayıplaması ne kadar
    saçma ve sakat ise, bir erkeğin de sırf kadın olduğu için bir kadını
    ayıplaması o kadar saçma ve gülünçtür. Aslında bir kadını kadın olduğu
    için ayıplamak onu kadın olarak yaratan Allah Teâlâ’yı ayıplamak
    anlamına gelir ve bunu ancak aklen ve fikren nâkıs, mantıken
    zayıf kimseler (din ve akıl yönünden eksik) kimseler yapar.
    Kadınlar hür ve serbest olmalıdır, diyoruz. Ancak, Allah
    Teâlâ’nın, Rasûlullah’ın ve kadınlık fıtratının koyduğu sınır zorlanmamalı,
    bu sınır aşılmamalıdır. Bir insanın haddini bilmesi, durması
    gereken noktada durması özgürlükten beklenen faydaların hâsıl olmasını
    sağlar. Özgürlük; başıboşluk, keyfîlik, sorumsuzluk değildir.
    Özgür olmak isteyen İlâhî ve tabiî kurallar çerçevesinde nefsine hâkim
    olmalı, kendini disipline etmelidir. Haklar ve özgürlükler konusunda
    anlamı ve içeriği olmayan bir eşitlikten söz edip kadını erkekle
    yarıştıranlar ona en büyük haksızlığı yapmaktadır. Kadın-erkek bir-
    [498] 2/Bakara, 187
    [499] 2/Bakara, 229
    [500] 2/Bakara, 229
    220 AHMED KALKAN
    biriyle yarışsın, birbiriyle rekabete girsin diye değil; birbirini tamamlasın,
    birbirine destek olsun diye farklı iki cins olarak yaratılmışlardır
    (Beşerî ve İslâm dışı bir anlayış olduğu kadar, adâlete ters yanlış bir
    eşitlik savunusu olan feminizmin yanlışlığının temeli de bu fıtrî farklılık
    ve tamamlayıcılığı inkâr etmesidir.). Kadın ve erkek tabiatını ve
    fıtratı bilmeyenler, onların gereklerini dikkate almayanlar er geç bu
    tabiatın hışmına uğrarlar.[501]
    Kadın hakları konusunda aşırı davrananlar da olmuştur. Bu ifratçılar,
    Allah’ın koyduğu kanuna ve kadının durumuyla ilgili İlâhî
    yasalara karşı çıkmışlar, kadını her konuda erkekle yarıştırmışlardır.
    Tefritçiler kadını Doğunun çürümüş taklitçiliğine terkederken, ifratçılar
    da Batı taklitçiliğine mahkûm etmişlerdir. Bu ifratçıların amacı,
    erkekle kadını her konuda eşit kılmaktır. Onlara göre her konu ve
    konumda kadın erkekle eşittir. Ama şunu unutuyorlar: Allah’ın fıtrat
    kanunu, bu iki cinse bazı hususlarda farklı özellikler vererek onları
    birbirinden ayrı ve birbirini tamamlayıcı kılmıştır. Yüce Allah’ın
    hikmeti gereği, fizikî yapıları farklıdır. Her birinin yeteneğine ve tabiatına
    uygun bir görevi vardır. Bütün özellikleri, güzellik, fazîlet ve
    zorluklarıyla birlikte annelik görevi kadına aittir. Bu nedenle kadın,
    genel olarak erkekten daha fazla evde kalır.
    Fıtrattaki bu ayrılık, kadının eğitimini ve çalışmalarını ihmal
    etmemizi gerektirmez. Kadın hakları konusunda ifrâta giden modernist
    yaklaşımdaki bazıları, Yüce Allah’ın, adâleti sağlamak gibi bazı
    zor şartlarla birlikte erkeklere bir’den fazla kadınla evlenme müsâadesi
    vermişken, onlar bunu uygun ve câiz göremiyorlar. Kur’an’ın
    genelde kadınla erkek arasındaki miras paylarındaki âdil taksimine
    rızâ göstermiyorlar; kızlara da erkek gibi eşit miras takdir ediyorlar.
    Yine onlar Allah’ın kanununda haram sayılan şeyleri helâl göstermek
    için Kur’an ve Sünneti bilmiyorlar veya bilmezlikten geliyorlar.
    Neticede mevcut bâtıl düzeni temize çıkarmaya yelteniyorlar
    yahut da yöneticilerin helâli haram, haramı helâl kılma gibi sapkınlıklarını
    görmezlikten geliyorlar. (Zinâyı hoş gören kanuna karşı
    [501] Süleyman Uludağ, Sûfî Gözüyle Kadın, (Önsöz) s. 9-11
    221
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    susarlarken, şeriatta mevcut olan bazı esasları inkâr ediyorlar veya
    olmadık te’villerle kâfirlerin hoşlanacakları bir din oluşturmaya çalışıyorlar.
    Meselâ, bayanların başını açmasının haram olmadığını, hele
    üniversitelerde okumak için rahatlıkla baş açmak gibi teferruat sayılacak
    konularda mevcut düzenin kurallarına uyulması gerektiğini
    iddiâ ediyorlar.) Yine, “Allah, peruk takana ve taktıran kadına lânet
    etsin!”[502] hadis-i şerifi varken; kadınların peruk takmasına fetvâ veriyorlar.
    Ayrıca, bu modernistlere göre “kadının ev dışında (pardösü
    vb. şekilde) dış elbise giyme zorunluluğu yoktur; kol, boyun ve başı
    açıkta bırakan ve çok uzun olmayan elbiseler giymek câizdir!” Onların
    bu tutumları, namaz ve benzeri ibâdetleri inkâr etmekten farksızdır.
    Bu düşünceye sahip olanların câhilliğini veya hâinliğini ispat
    eden en önemli belge, Hz. Peygamber’in “elbise giydiği halde çıplak
    gibi görünen kadınları, Cehennem ehlinden”[503] saymış olmasıdır.
    Hz. Peygamber, bunların Cennete giremeyeceği gibi, Cennetin kokusunu
    dahi alamayacağını belirtmiştir. Bunlar şeriatın koyduğu ölçülere
    uymayan, yani şeffaf ve uzuvları gösteren elbiseler giyen ya da
    vücudunda örtmesi gereken yerleri örtmeyen kadınlardır. Kadınların
    bu şekilde giyinmesi, küçük günahlardan olsaydı, Hz. Peygamber,
    onları Cehennem ehlinden saymaz, Cennetin kokusunu dahi alamayacaklarını
    söylemezdi. Farz edelim ki, söz konusu şekilde giyinmek,
    küçük günahlardandır. Bu durumda küçük günahlarda ısrar etmenin,
    günahı büyüteceğini bilmiyorlar mı? Âlimler bunu şöyle ifâde etmişlerdir:
    “Sürekli yapılan hiçbir günah, küçük; tevbe edilen hiçbir günah
    da büyük değildir.” (Müslümanlara karşı acımasız ve hor görülü,
    kâfirlere karşı ise zelil ve hoş görülü bu televizyon şeyhülislâmlarına
    göre kamusal alanlarda, üniversite ve diğer eğitim kurumlarında başörtüsü
    yasağı zulmü diye bir problem yoktur. Düzen ve tâğutların
    “irticâ” adıyla İslâm’ın sosyal hayata yansıyan her görüntü ve düzenlemesine
    düşmanlığına karşı bunlar kör ve dilsiz kesilmişlerdir.)
    İfratçı modernistler, geleneksel örfe ve Doğu hayranlığına karşı çıkarlarken,
    Batı hayranı olmuşlardır. Her iki zümre de aynıdır. Yüce
    [502] Buhârî, Libâs 86, Tıbb 36; Müslim, Libâs 119, hadis no: 2124; Nesâî, Ziynet 25
    [503] Müslim, Libâs 125, hadis no: 2128
    222 AHMED KALKAN
    Allah, ne Doğuya ne Batıya uymamızı; ne eskinin, ne de yeninin peşinden
    gitmemizi istiyor. En doğrusu Hz. Peygamber’in yoluna, hak
    dine tâbi olmaktır. Bu nedenle ifrat ve tefritten uzak, azgınlığın ve
    bozgunculuğun bulunmadığı, İslâm’ın gösterdiği sırât-ı müstakîmde,
    orta yolda yürümek gerekir. “Tartıyı adâletle yapın, terâzide eksiklik
    yapmayın.”[504]
    Toplumumuzda kadının konumu, erkekle uyumu, -istisnâlar dışında-
    insanî alanların hemen tümünde eşit hak ve yetkileri, adâletle
    ele alınmamış, kadın ya çok yüceltilerek(!) Batı ve bâtıl oyunlara âlet
    edilmiş veya Allah’ın verdiği, erkeğinkiyle benzer hakları elinden
    alınmıştır. Yani ya ifratla veya tefritle bakılıp değerlendirilmiştir.
    Kadınlara alaylı ve de yüksekten bakanlara göre de kadın, erkekle insanî
    konularda eşit olmak bir yana, şeytanın tuzağı, İblis’in oltasıdır.
    Aklı ve dini noksan bir yaratıktır. Bu geleneksel yaklaşıma göre de
    kadınların ehliyeti noksandır. Erkeğin câriyesi konumundadır. Erkek
    dilerse onunla evlenir; ona bir miktar mal vererek her şeyine sahip
    olabilir. Dilediğinde keyfî olarak boşar. Boşanma sonucunda kadın
    ne mal, ne de tazmînat alabilir. Derler ki: “kadınlar ayakkabılara
    benzer. Erkek dilediğinde bu ayakkabıları giyer, dilediğinde çıkarır.”
    Kadının çapkınlığı fâhişelik kabul edilirken, erkeğin çapkınlığı suç
    bile sayılmaz, hatta açıkgözlülük olur.
    Kadın, evlendiği erkeği sevemese, sabretmekten ve kendisine
    zehir olan hayata katlanmaktan başka çaresi yoktur. Kurtuluşu, erkeğin
    boşamasına veya elinde avucunda ne varsa ona vererek boşanmaya
    râzı olmasına kalmıştır. Aksi halde ona kul olmaktan başka hiçbir
    çıkar yol yoktur. Kimileri câhiliyye anlayışlarına dönerek kız çocuklarına
    mirastan hiç pay vermezler. Terekesini alış-veriş yoluyla erkek
    çocuklarına aktarırlar ve böylece kadınlara mirastan pay kalmamış
    olur (veya hiçbir gerekçe göstermeden sadece erkek kardeşler kendi
    aralarında miras taksimi yaparlar. Bazıları, kız çocuklarını evlâttan
    bile saymazlar. “Kaç çocuğun var?” sorusunun cevabı olarak, erkek
    çocuklarının sayısını söyler. Ayrıca sorarsanız, utana sıkıla “sözüm
    meclisten dışarı, şu kadar da kızım var!” diye cevap verir.)
    [504] 55/Rahmân, 9
    223
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    Müslümanların çoğu, günümüzde hanımlarını evlerine hapsetmiş,
    ilim öğrenmelerine müsâade etmeyerek topluma faydalı olan
    hiçbir aktif faâliyete sokmamışlardır. Kimileri sâliha bir kadının
    evinden ancak iki defa çıkabileceğini belirtmiştir: Babasının evinden
    kocasının evine, kocasının evinden de kabre... (Tabii, bu tefrît, ifrâtı
    doğurmuş, böyle kimselerin kızları evlerine zor girer hale gelmiş
    veya evlerinde bile Allah’a isyan etmenin bin bir yolunu icat etmişlerdir.)
    Müslüman kadın, çoğu kez hayat ortağı olarak eşini seçme hakkından
    bile mahrumdur. Velîsinin dilediği eşi kabul etme veya reddetme
    hakkı bile yoktur. Kimi babalar, kızlarının rızâsını almadan ve
    hatta istişâre bile etmeden, görüşünü bile sormaya lüzum görmeden
    evlendirme hakkını kendilerinde görürler.[505]
    “Kadınlar, erkekleri tamamlayan diğer yarılarıdır.”[506] K adın
    ve erkeğin bir elmanın iki yarısı gibi kabul edilmesi, kadın-erkek arasındaki
    adâlet, toplumun büyük kesimi tarafından, bırakın uygulamayı;
    teoride bile kabul edilmez: “Kadınların saçı uzun, aklı kısadır”,
    “Kadın yüzünden gülen, ömründe bir kere güler”, “Kadını sırdaş
    eden tellâl aramaz”, “Kadının sofusu, şeytanın maskarasıdır”, “Kadının
    yüklediği yük şuraya varmaz” “Karıdan korkmayan yanılır”,
    “Kızı olan tez kocar”, “Kız yedi yaşından sonra ya erde, ya yerde”,
    “Kızı kendi arzusuna bırakırsan ya davulcuya varır, ya zurnacıya.”
    Bunlar, kadın aleyhtarı onlarca atasözünden/atesözünden birkaçı.
    Kur’an ve Sünnetteki kadının üstün konumunu bırakıp çevrede
    yaygın ataerkil söz ve örflerin etkisinde kalmak, adâleti bırakıp
    zulmü tercih etmek demek olduğundan cenneti ve dünya huzurunu
    önemsememek demektir. Her konuda Allah’a teslim olan ve güzelliklere
    sahip çıkıp güzelleşenlere selâm olsun!
    [505] Yusuf el-Karadavî, naklen; Tahrîru’l-Mer’e, Kadın ve Âile Ansiklopedisi, c. 1, s. 17-19, 13
    [506] Câmiu’s-Sağîr, hadis no: 2329
    224 AHMED KALKAN
    KADIN; KIMLIĞI VE ÂILEDEKI YERI
    Kadın, insan denen varlığın yarısı, bir cinsi, bir elmanın diğer yarısı
    gibi olan erkeğin eksikliklerinin kendisiyle tamamlandığı kişidir. Kadın
    denilince, tarih boyunca ve güncel değerlendirmede çoğunlukla
    mazlum bir tip karşımıza çıkmaktadır. Tarihî süreçte çoğunlukla
    ezilmiş, hor görülmüş, emeği ve cinsiyeti sömürülmüş, bir hizmetçi
    ve hatta bir köle statüsünde kabul edilmiştir. Günümüzde de durum
    pek farklı değildir. Kendisine öncelik ve değer veriliyor gösterilerek
    kadın, erkeklerin yine kölesi olarak kabul edilmekte, cinsel obje ve
    reklam aracı olarak yaklaşılmaktadır. Bazı müslümanlar da din adına
    ayrım ve adâletsizlik yapmakta, geleneksel yaklaşımın Kur’an ve
    Sünnete ters anlayış ve uygulamalarını örf ve âdet olarak sürdürmekte,
    kadına zulmetmektedir. Aslında, gerçek İslâm toplumunda kadın
    sorunu diye bir problemden bahsedilmez. Ancak, ortak insanî problemler
    sözkonusu olabilir. Asr-ı Saâdet, bunun en güzel örneğidir.
    Doğmasından utanç duyulan kadını İslâm, horlandığı mevkîden
    alıp yükselterek insanlık açısından erkekle aynı düzeye getirmiştir.
    Kur’ân-ı Kerim’in birçok âyetinde erkek ve kadına birlikte hitap edilmektedir.
    Dünyada kadının ruhunun bulunup bulunmadığının tartışıldığı
    bir sırada İslâm, kadını erkeğin parçası saymış ve onu erkek
    gibi teklife ehil (yükümlü), insanlık bakımından tamamen erkekle
    eşit kılmıştır. [507]
    Erkeklere farz olan şeyler, kadınlara da farz, erkeklere yasak
    olanlar kadınlara da yasaktır. Dinin en önemli emirlerinden olan iyiliği
    emir, kötülükten men’etme görevi, hem erkeklere ve hem de kadınlara
    verilmiş bir görevdir.[508] Ma’rûfu emir ve münkerden nehy,
    bir öğreticiliktir. Demek ki İslâm, kadına toplumda öğreticilik görevini
    de vermiştir. Nitekim Peygamber’in (s.a.s.) hanımları, onun hadislerini
    ve dinî hükümleri kadın-erkek ashâba anlatıp öğreterek öğretmenlik
    görevini yapmışlardır. İlk müslüman kadınlar da Allah’ın
    bu emrini yerine getirmişler, dinlerini korumak ve savunmak için
    [507] Bak. 16/Nahl, 97; 3/Âl-i İmrân, 195; 33/Ahzâb, 35; 9/Tevbe, 72
    [508] 9/Tevbe, 71; 3/Âl-i İmrân, 10, 104
    225
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    çeşitli güçlüklere, işkencelere göğüs germişler, yurtlarından çıkarılmışlar,
    şehid olmuşlardır.
    Peygamberimiz, hemen her savaşta hanımlarından birini beraberinde
    götürürdü. Erkeklerin yanında kadınlar da savaşa katkıda
    bulunmuş, savaşçılara su taşıma, hastalara bakma, yaralıları nakletme
    gibi askerî görevler yapmışlardır. Cuma ve bayram namazlarına
    iştirâk etmişler, kendilerine özgü yerde sıraya girerek erkeklerle birlikte
    Allah’a ibâdet etmişlerdir.
    Hz. Peygamber’in, erkeklerden ayrı olarak kadınlardan da bey’at
    alması, kadına verilen özgürlüğü ve erkeklerle eşit siyasî katılım hakkını
    göstermesi açısından çok önemlidir. Hz. Peygamber, hanımlarına
    son derece nâzik davranmış ve kerîm/olgun insanların kadınlara
    güzel davranacağını; kadınlara katı davrananların kaba ve kötü insanlar
    olduklarını belirtmiştir.[509]
    Allah, ilk insan Âdem (a.s.)’i topraktan ve o bir nefisten eşini
    yaratmıştır.[510] Havvâ’sız Âdem eksiktir; Âdem’siz Havvâ’nın eksik
    olduğu gibi. Erkekle kadın birbirlerinin eksiklerini tamamlayan bir
    elmanın iki yarısı gibidirler. “Onlar (hanımlar) sizin için bir elbise;
    siz de onlar için bir elbisesiniz.”[511]
    Kadın-erkek insan, yeryüzünün halifesidir.[512] Emâneti insan
    olarak beraber yüklenmişlerdir.[513] H iç k imse, d oğuştan a yrıcalıklı
    değildir. Erkek ve kadın olarak dünyaya gelmek konusunda hiçbir
    insanın kendi irâdesi sözkonusu değildir. Dilediğine kız, dilediğine
    erkek çocuk veren Allah’tır.[514] Bir kimseyi akîm/kısır kılan da Allah’ın
    irâdesidir.[515] Allah’ın seçimine rızâ göstermekten, şükretmek-
    [509] İbn Mâce, Edeb 3; Ebû Dâvud, Edeb 6, Rikak 22, İ’tisâm 3; Müslim, Akdiye 11
    [510] 4/Nisâ, 1
    [511] 2/Bakara, 187
    [512] 2/Bakara, 30
    [513] 33/Ahzâb, 72
    [514] 42/Şûrâ, 49
    [515] 42/Şûrâ, 50
    226 AHMED KALKAN
    ten başka yapılacak da yoktur. Allah yanında fazilet ve üstünlüğün
    ölçüsü cinsiyet değil; takvâdır.[516]
    Çoğu insanın ve hatta nice müslümanın düşünce, kültür ve uygulamasında
    kadın hor görülmekte, ikinci sınıf varlık sayılmaktadır.
    Bu, İslâm’ın yıktığı câhiliyye hayatının kalıntılarından ibâret
    gayr-i İslâmî bir durumdur. Bu bakış açısı neticesinde, kadının erkeğe
    kayıtsız şartsız itaati, onun her alanda kendisinden üstün olduğunu
    bilmesi, fitne çıkarmamak için mescidlere gitmemesi, sesini asla erkeklere
    duyurmaması, buna rağmen cehennemin çoğunluğunu kendi
    cinsinin oluşturacağına inanması istenmiş; toplumdan İslâmî kültür
    ve eğitimden, mescidden soyutlanıp evine kapanabildiği ölçüde takvâda
    ileri gideceği düşüncesi yerleştirilmiştir.
    Kur’an’da bu şekilde bir cinsin toplumda pasifize edilmesi sözkonusu
    olmadığı gibi, Rasûlullah döneminde de bu şekilde yaşanmamıştır.
    Aslında, Peygamberimiz’e ilk inanıp ilk müslüman olan kimse
    bir kadın olduğu gibi (Hz. Hadice), İslâm yolunda ilk şehid düşen
    kimse de kadındır (Hz. Sümeyye).
    KUR’ÂN-I KERIM’DE KADIN KONUSU
    Kur’ân-ı Kerim’de insanlığın tek bir nefisten yaratıldığı[517] bildirilmiş,
    bütün insanların Allah’a kulluk için yaratıldığı[518] genel hükmü
    ile hemen her konuda kadın-erkek aynı emir ve yasaklarla muhâtap
    tutulmuş, aynı günah ve sevâba erişecekleri bildirilmiştir.
    Kur’an’daki hükümler, kadın-erkek bütün müslümanlara or-
    [516] 49/Hucurât, 13
    [517] 4/Nisâ, 1
    [518] 51/Zâriyât, 56
    227
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    taktır. Kur’an, kadın ve erkek cinsi için “en-nâs/insanlar” kelimesi
    kullanır. Kadın-erkek mü’minler için “ellezîne âmenû/iman edenler”
    ifâdesi dillendirilir. “Ey iman edenler!” veya “Ey nâs -insanlar-!”
    diye kadın ve erkeklere ortak hitap edilir. Peygamberimiz, kadını ve
    erkeğiyle bütün insanlığın peygamberidir.[519] O’nun getirdiği hidâyet
    yoluna, sırât-ı müstakîme uyan kadın ve erkeklere cennet vardır: “...
    İster erkek, ister kadın olsun, mü’min olarak kim sâlih amel/hayırlı iş
    yapmışsa onlar cennete girecektir...”[520]
    Kur’an’da “Nisâ”, yani Kadınlar anlamına gelen ve kadınlarla
    ilgili birçok hükmü içeren bir sûre vardır. Kur’ân-ı Kerim’in, yine
    19. sûresi, bir kadın olan “Meryem” adını almıştır. “Nisâ” (kadınlar)
    kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de 59 yerde geçer. “İmrae” (kadın) kelimesi
    ise 26 yerde zikredilir. Kur’ân-ı Kerim, âile konusuna büyük önem
    vermiş, bu konuyla ilgili ayrıntılı hükümler vaz etmiştir. Kur’an’da
    “zevc-zevce” (eş) kavramı, tam 81 yerde kullanılırken, “nikâh” kelimesi
    de 23 yerde geçer.[521]
    Kur’ân-ı Kerim’de gerek yaratılış, gerekse hak ve sorumluluklar
    yönünden erkeklerle eşit konumda olan bir kadın portresi çizilmekte-
    [519] 7/A’râf, 158; 34/Sebe’, 28
    [520] 40/Mü’min, 40
    [521] Kur’an’da Kadın Anlamındaki Kelimelerin Geçtiği Âyetler:
    a- “Nisâ” Kelimesinin Geçtiği Âyetler (59 Yerde): 2/Bakara, 49, 187, 222, 223, 226, 231, 232, 235,
    236; 3/Âl-i İmrân, 14, 42, 61, 61; 4/Nisâ, 1, 3, 4, 7, 11, 15, 19, 22, 23, 23, 24, 32, 34, 43, 75, 98, 127,
    127, 129, 176; 5/Mâide, 6; 7/A’râf, 81, 127, 141; 12/Yûsuf, 30, 50; 14/İbrâhim, 6; 24/Nûr, 31, 31, 60;
    27/Neml, 55; 28/Kasas, 4; 33/Ahzâb, 30, 32, 33, 52, 55, 59; 40/Ğâfir, 25; 48/Fetih, 25; 49/Hucurât, 11,
    11; 58/Mücâdele, 2, 3; 65/Talak, 1, 4.
    b- “İmrae” Kelimesinin Geçtiği Âyetler (26 Yerde): 2/Bakara, 282; 3/Âl-i İmrân, 35, 40; 4/Nisâ, 12,
    128; 7/A’râf, 83; 11/Hûd, 71, 81; 12/Yûsuf, 21, 30, 51; 15/Hicr, 60; 19/Meryem, 5, 8; 27/Neml, 23,
    57; 28/Kasas, 9, 23; 29/Ankebût, 32, 33; 3 3/Ahzâb, 50; 51/Zâriyât, 29; 66/Tahrîm, 10, 10, 11; 11/
    Mesed, 4.
    c- “Nikâh” Kelimesinin Geçtiği Âyetler (23 Yerde): 2/Bakara, 221, 221, 230, 232, 235, 237; 4/Nisâ, 3,
    6, 22, 22, 25, 25, 127; 24/Nûr, 3, 3, 32, 33, 60; 28/Kasas, 27; 33/Ahzâb, 49, 50, 53; 60/Mümtehıne, 10.
    d- “Zevc-Zevce” Kelimesinin Geçtiği Âyetler (81 Yerde): 2/Bakara, 25; 35, 102, 230, 232, 234, 240,
    240; 3/Âl-i İmrân, 15; 4/Nisâ, 1, 12, 20, 20, 57; 6/En’âm, 139, 143; 7/A’râf, 19, 189; 9/Tevbe, 24; 11/
    Hûd, 40; 13/Ra’d, 3, 23, 38; 15/Hicr, 88; 16/Nahl, 72, 72; 20/Tâhâ, 53, 117, 131; 21/Enbiyâ, 90; 22/
    Hacc, 5; 23/Mü’minûn, 6, 27; 24/Nûr, 6; 25/Furkan, 74; 26/Şuarâ, 7, 166; 30/Rûm, 21; 31/Lokman, 10;
    33/Ahzâb, 4, 6, 28, 37, 37, 37, 50, 50, 52, 53, 59; 35/Fâtır, 11; 36/Yâsin, 36, 56; 37/Sâffât, 22; 38/Sâd,
    58; 39/Zümer, 6, 6; 40/Mü’min, 8; 42/Şûrâ, 11, 11, 50; 43/Zuhruf, 12, 70; 44/Duhân, 54; 50/Kaf, 7; 51/
    Zâriyât, 49; 52/Tûr, 20; 53/Necm, 45; 55/Rahmân, 52; 56/Vâkıa, 7; 58/Mücâdele, 1; 60/Mümtehıne,
    11, 11; 64/Teğâbün, 14; 66/Tahrîm, 1, 3, 5; 70/Meâric, 30; 75/Kıyâme, 39; 78/Nebe’, 8; 81/Tekvîr, 7.
    228 AHMED KALKAN
    dir. Kadın, Allah’ın kulu olması bakımından erkekle eşit seviyededir;
    dinî hak ve sorumlulukları da aynı düzeydedir.[522]
    “Erkeklerin de kazandıklarından nasipleri, kadınların da kazandıklarından
    nasipleri var.”[523] Bu âyet, erkek gibi kadının da,
    sadece mânevî kazanımlarını değil; maddî kazanımlarını da vurgulamaktadır.
    Hukukî ve ticarî işlemleri yapma hususunda kadın, erkeklerle
    aynı konumda kabul edilmiştir. Kadın ve hakları konusunda
    Kur’an’da birçok âyet vardır.[524]
    Allah, ilk insan Âdem’i (a.s.) topraktan ve o bir nefisten eşini
    yaratmıştır.[525] Havvâ’sız Âdem eksiktir; Âdem’siz Havvâ’nın eksik
    olduğu gibi. Erkekle kadın birbirlerinin eksiklerini tamamlayan bir
    elmanın iki yarısı gibidirler. “Onlar (hanımlar) sizin için bir elbise;
    siz de onlar için bir elbisesiniz.”[526] Elbise, hem ayıplarımızı kapatan,
    bizi zarar verecek dış etkenlerden koruyan bir sığınak, hem de
    [522] 3/Âl-i İmrân, 195; 9/Tevbe, 71
    [523] 4/Nisâ, 32
    [524] Kadın ve Hakları:
    a- Kadın, Erkek İçin Örtüdür: 2/Bakara, 187.
    b- Kadın, Evlât Yetiştiren Tarladır: 2/Bakara, 223.
    c- Kadın, Erkek Üzerinde Hak Sahibidir: 2/Bakara, 228.
    d- Kadın Sevgisi: 3/Âl-i İmrân, 14.
    e- Kadınların Miras Hakları: 4/Nisâ, 7, 11-12, 19, 33, 127, 176.
    f- Kadınların Mehir Hakları: 2/Bakara, 229, 237; 4/Nisâ, 4, 20-21, 24-25.
    g- Kadınların Şâhitliği: 2/Bakara, 282.
    h- Kadınlarla İyi Geçinmek: 4/Nisâ, 19, 128.
    i- İyi Kadınlar: 4/Nisâ, 34.
    j- Kadının Kocasına İtaati: 4/Nisâ, 34.
    k- Kadınların Haklarını Allah Korumuştur: 4/Nisâ, 34.
    l- Âhiret İçin Zararlı Kadınlar: 64/Teğâbün, 14.
    m- Kadının Yaratılışı: 4/Nisâ, 1; 7/A’râf, 189; 30/Rûm, 21; 39/Zümer, 6.
    n- Huysuz ve Geçimsiz Kadınlara Karşı İzlenecek Yol: 2/Bakara, 232; 4/Nisâ, 19, 34, 128.
    o- Nâmuslu Kadınlara Hz. Meryem Misal Getirildi: 66/Tahrîm, 12.
    p- Peygamber Hanımlarına Kur’an’ın Tavsiyeleri: 33/Ahzâb, 28-34.
    r- Peygamberimizin Kadınlarla Biatı: 60/Mümtehıne, 12.
    s- Annenin Emzirme Süresi: 2/Bakara, 233; 46/Ahkaf, 15.
    t- Anneler Emzirmeye Zorlanamaz: 65/Talak, 6.
    u - Mekke Müşrikleri Kadınlara Değer Vermezdi: 6/En’âm, 139; 16/Nahl, 58-59; 42/Şûrâ, 17; 43/
    Zuhruf, 17; 52/Tûr, 39; 53/Necm, 21-22
    [525] 4/Nisâ, 1
    [526] 2/Bakara, 187
    229
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    hoşa giden bir süs olduğu gibi, takvâ ile de ilişkilidir.[527] Demek ki,
    kocası olmayan kadın çıplak olduğu gibi, karısı olmayan adam da
    çıplaktır.
    ‘Ben cinleri ve insanları, ancak Bana ibâdet/kulluk etsinler diye
    yarattım.”[528]
    “Ey insanlar! Doğrusu Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık.
    Ve birbirinizle tanışmanız için sizi uluslara ve kabîlelere ayırdık. Muhakkak
    ki Allah yanında en değerli ve en üstün olanınız, en takvâlı
    olanınız/O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, haberi
    olandır.”[529]
    “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan
    ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üreten Rabbinizden sakının.
    Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan
    ve akrabalık haklarına riâyetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin
    üzerinizde gözetleyicidir.”[530]
    “Ben, erkek olsun, kadın olsun -ki hepiniz birbirinizdensiniziçinizden,
    amel eden/çalışan hiçbir kimsenin yaptığını boşa çıkarmayacağım.
    Onlar ki, hicret ettiler, yurtlarından çıkarıldılar. Benim
    yolumda eziyete uğradılar, çarpıştılar ve öldürüldüler; andolsun Ben
    de onların kötülüklerini örteceğim ve onları içinden ırmaklar akan
    cennetlere koyacağım. Bu mükâfat, Allah tarafındandır. Allah, mükâfatın
    en güzeli kendi yanında olandır.”[531]
    “Erkek olsun, kadın olsun; her kim de mü’min olarak sâlih ameller/
    iyi işler yaparsa, işte onlar cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa
    uğratılmazlar.”[532]
    [527] Bak. 7/A’râf, 26
    [528] 51/Zâriyât, 56
    [529] 49/Hucurât, 13
    [530] 4/Nisâ, 1
    [531] 3/Âl-i İmrân, 195
    [532] 4/Nisâ, 124
    230 AHMED KALKAN
    “...Onlar (Kadınlar) sizin için birer elbise, siz de onlar için birer
    elbisesiniz...”[533]
    “Kaynaşmanız (sükûnete ve tatmine ermeniz) için size kendi
    (cinsi)nizden eşler yaratıp da aranızda sevgi ve merhamet kılması da
    O’nun (varlığı ve birliğinin) delillerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen
    bir kavim için ibretler vardır.”[534]
    “Kadınlarınız sizin için bir tarladır. Tarlanıza nasıl dilerseniz
    öyle varın. Kendinizi (temasa) önceden (iyi davranışlarla) hazırlayın.
    Her davranışınızda Allah’tan korkun. Bilin ki siz O’na mülâkî olacaksınız.
    Mü’minleri müjdele!”[535]
    “...Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibi, kadınların da erkekler
    üzerinde birtakım iyi davranışa dayalı hakları vardır. Ancak,
    erkekler için kadınlar üzerinde bir derece (âile reisliği) vardır. Allah
    azîzdir, hakîmdir.”[536]
    “Kadınlardan, oğullardan, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşten,
    salma atlardan, sağmal hayvanlardan ve ekinlerden gelen
    zevklere düşkünlük ve bağlılık insanlar için bezenip süslendi. Bunlar,
    dünya hayatının metâıdır. Nihâyet varılacak güzel yer, Allah’ın huzûrudur.”[
    537]
    “Ana-babanın ve yakınların bıraktıklarından erkeklere bir pay
    vardır; ana-babanın ve yakınların bıraktıklarından kadınlara da bir
    pay vardır. Gerek azından, gerek çoğundan belli bir hisse ayrılmıştır.”[
    538]
    “Allah size, çocuklarınız hakkında, erkeğe, kadının payının iki
    [533] 2/Bakara, 187
    [534] 30/Rûm, 21
    [535] 2/Bakara, 223
    [536] 2/Bakara, 228
    [537] 3/Âl-i İmrân, 14
    [538] 4/Nisâ, 7
    231
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    misli (miras vermenizi) emreder. (Çocuklar) İkiden fazla kadın iseler
    ölünün bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer yalnız, bir kadınsa yarısı
    onundur. Ölenin çocuğu varsa, ana babasından her birinin altıda
    bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok da ana babası ona vâris olmuş
    ise anasına üçte bir (düşer). Eğer ölenin kardeşleri varsa, anasına
    altıda bir (düşer. Bütün bu paylar ölenin) yapacağı vasiyetten ve borçtan
    sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin size, fayda
    bakımından daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Bunlar Allah (tarafın)
    dan konmuş farzlar (paylar)dır. Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir.”[
    539] (İslâm’ın miras hukukunda paylar ile mükellefiyetler arasında
    dengeleme yolu tutulmuş, daha çok harcama yapmak mecbûriyetinde
    olanlara çok, daha az harcama yapanlara az hisse verilmiştir.
    İslâm âile hukukuna göre, evlenirken mehir verecek, düğün masrafı
    yapacak olan erkektir. Evlendikten sonra da gerek muhtaç olan yakın
    akrabasına ve gerekse eş ve çocuklarına bakacak, onlara yiyecek, giyecek,
    mesken gibi asgarî ihtiyaçları temin edecek yine erkektir. İşte
    bu sebepledir ki genellikle mirasta erkeklerin payı, kadınlarınkinin
    iki misli olmuştur.)
    “Ey iman edenler! Kadınlara zorla vâris olmanız size helâl değildir.
    Apaçık bir edepsizlik yapmadıkça, onlara verdiğinizin bir kısmını
    ele geçirmeniz için de kadınları sıkıştırmayın. Onlarla iyi geçinin.
    Eğer onlardan hoşlanmazsanız (bilin ki) Allah’ın, hakkınızda çok hayırlı
    kılacağı bir şeyden de hoşlanmamış olabilirsiniz.”[540] (İslâm’dan
    önce Araplar kadına çok kötü muâmele ediyor, bu cümleden olarak
    kocası ölen kadını, adamın miras bıraktığı mal gibi telâkkî ediyorlar,
    kadın istemese bile onunla evlenme veya onu başkasıyla evlendirme
    hakkına sahip olduklarını düşünüyorlar, kadını kullanarak maddî
    menfaat sağlama yoluna gidiyorlardı. Bu âyet, bütün bu haksızlıklara
    son vermiş, kadına lâyık olduğu hakları getirmiştir.)
    “Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle
    ve erkekler mallarından harcama yaptıkları için erkekler
    kavvâmdır/kadınların yöneticisi ve koruyucusudur. Onun için sâliha
    [539] 4/Nisâ, 11
    [540] 4/Nisâ, 19
    232 AHMED KALKAN
    kadınlar itaatkârdır, Allah’ın kendilerini korumasına karşılık gizliyi
    (kimse görmese de nâmuslarını) koruyucudurlar. Baş kaldırmasından
    (nüşûz) endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında
    yalnız bırakın ve (bunlarla yola gelmezlerse) dövün. Eğer size itaat
    ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah
    yücedir, büyüktür.”[541] (Erkeklerin maddî ve mânevî durumları ile
    ve özellikle ekonomik rolleri, onların âile reisi -sorumlu yönetici- olmalarını
    tabiî kılmıştır. Aile küçük bir toplumdur; toplum düzenle
    yaşar. Düzen ise, bir reisi, bir idâreciyi zarûri kılar. İslâm’da devlet
    başkanından âile reisine kadar her idâreci, İlâhî tâlimata göre hareket
    etmek, İslâmî kurallara göre ve istişâre ile yönetmek mecbûriyetindedir.
    Şu halde onlara itaat, bu tâlimata itaat demektir. İdâre eden veya
    edilen bu tâlimatın dışına çıkar, meşrû kurallara itaatsizlik ederse
    yaptırım uygulanır. Burada bahis konusu olan, zevcenin itaatsizliğidir.
    Çare olarak önce öğüt vermek, sonra yatak boykotu ve daha sonra
    da dövme tavsiye edilmiştir. Kur’an’ı bize tebliğ eden Hz. Peygamber
    (s.a.s.) hiçbir zaman kadın dövmediği gibi “kadını eşek döver gibi
    dövüp de günün sonunda onu koynunuza alıp yatmanız olacak şey
    midir?” buyurarak ümmetini uyarmıştır. Ayrıca bu yaptırım kullanıldığı
    takdirde, kadının canını yakmayacak ve vücudunda iz bırakmayacak
    şekilde misvak, kurşun kalem gibi bir cisimle vurmak şeklinde
    -ki, acı vermekten çok, psikolojik ceza unsuru olarak- uygulamak
    gerektiğini de ifade buyurmuştur. Şu halde bu dövme yaptırımı, ahlâksız
    bazı kadınlar için en son çare olarak başvurulacak zarûrî bir
    yol olup, kayıtlara ve şartlara bağlıdır. Ayrıca kadının da kocasından
    şikâyetçi olması halinde hakem ve hâkime başvurma, hakkını arama
    imkânı vardır.)
    “Eğer karı kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin
    âilesinden bir hakem ve kadının âilesinden bir hakem gönderin.
    Bunlar barıştırmak isterlerse Allah aralarını bulur. Şüphesiz Allah
    her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır.”[542]
    “Eğer bir kadın, kocasının geçimsizliğinden, yahut kendisinden
    [541] 4/Nisâ, 34
    [542] 4/Nisâ, 35
    233
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    yüz çevirmesinden endişe ederse, aralarında bir sulh yapmalarında,
    onlara günah yoktur. Sulh (daima) hayırlıdır. Zaten nefislerde kıskançlık
    hazırdır. Eğer iyi geçinir ve Allah’tan korkarsanız şüphesiz
    Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”[543]
    “Eğer (eşler) birbirinden ayrılırsa Allah, bol nimetinden her birini
    zenginleştirir (diğerine muhtaç olmaktan kurtarır); Allah’ın lütfu
    geniş, hikmeti büyüktür.”[544] (Bütün tedbirlere rağmen evlilik yürümüyorsa,
    ev cehenneme dönmüşse, yoksulluk ve çâresizliğe düşme
    korkusu ile bu cehenneme katlanmak gerekmez; Allah nice kapılar
    açar.)
    “Sizi bir tek nefisten yaratan, gönlü ısınsın diye ondan da eşini
    (Havvâ’yı) yaratan O’dur. Eşini sarıp örtünce (onunla birleşince) hafif
    bir yük yüklendi (hâmile kaldı). Onu bir müddet taşıdı. Hâmileliği
    ağırlaşınca, Rableri Allah’a: ‘Andolsun bize kusursuz bir çocuk verirsen
    muhakkak şükredenlerden olacağız’ diye duâ ettiler.”[545]
    “Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velîleri/dost
    ve yardımcılarıdır. İyiliği emreder, kötülükten men’ ederler; namazı
    kılarlar, zekâtı verirler. Allah’a ve Rasûlüne itaat ederler. İşte onlara
    Allah rahmet edecektir. Allah azîzdir/dâima üstündür, hakîmdir/hüküm
    ve hikmet sahibidir.”[546]
    “Nâmuslu kadınlara zinâ isnâdında bulunup, sonra (bunu isbat
    için) dört şâhit getiremeyenlere seksener sopa vurun ve artık onların
    şâhitliğini hiçbir zaman kabul etmeyin. Onlar tamamen günahkârdırlar.”[
    547]
    “Nâmuslu, kötülüklerden habersiz mü’min kadınlara zinâ isnâdında
    bulunanlar, dünyâ ve âhirette lânetlenmişlerdir. Dilleri, elle-
    [543] 4/Nisâ, 128
    [544] 4/Nisâ, 130
    [545] 7/A’râf, 189
    [546] 9/Tevbe, 71
    [547] 24/Nûr, 4
    234 AHMED KALKAN
    ri ve ayaklarının, yapmış olduklarından dolayı aleyhlerinde şâhitlik
    edeceği bir günde onlar için çok büyük bir azap vardır.”[548]
    “Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler de kötü kadınlara;
    temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara yaraşır...”
    [549]
    “Yoksa Allah, yarattıklarından kızları kendisine aldı da oğulları
    size mi ayırdı?! Rahmân’a isnat edilen kız çocuğuyla, onlardan
    biri müjdelenince hiddetinden yüzü simsiyah kesilir. Süs içinde yetiştirilip
    savaş edemeyecek olanı istemiyorlar mı? Onlar, Rahmân’ın
    kulları olan melekleri de dişi saydılar. Acaba meleklerin yaratılışını
    mı gördüler? Onların bu şâhitlikleri yazılacak ve sorguya çekileceklerdir.”[
    550]
    “Onlar (müşrikler), kızları Allah’a -ki Allah bundan münezzehtir-,
    beğenip hoşlandıklarını (erkek çocukları) da kendilerine nisbet
    ediyorlar.”[551] (Huzâa ve Kinâne kabîleleri, ‘melekler, Allah’ın kızlarıdır’
    diyorlardı. Halbuki kendileri kız çocuklarını diri diri toprağa
    gömüyorlardı. Nitekim, bundan sonraki âyetler onların kız çocuklarına
    karşı takındıkları tavrı çok iyi tasvir etmektedir.)
    “Onlardan biri kız ile müjdelendiği zaman, öfkelenmiş olarak
    yüzü kapkara kesilir. Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı
    kavminden gizlenir. Onu, aşağılık duygusu içinde kalarak yanında
    tutacak mı, yoksa toprağa mı gömecek? (Bunu düşünür durur). Bakın
    ki, verdikleri hüküm ne kadar kötüdür!”[552]
    “Diri diri toprağa gömülen kızlara, ‘suçunuz neydi, hangi günah
    sebebiyle öldürüldünüz?’ diye sorulduğunda... her kişi (hayır ve
    [548] 24/Nûr, 23-24
    [549] 24/Nûr, 26
    [550] 43/Zuhruf, 16-19
    [551] 16/Nahl, 57
    [552] 16/Nahl, 58-59
    235
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    şerden) neler yapıp getirdiğini anlar.”[553]
    “Ey Peygamber hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi
    değilsiniz. Eğer ittika ediyor/(Allah’tan) korkuyorsanız, sözü, (yabancı
    erkeklere karşı) yumuşak söylemeyin ki kalbinde hastalık bulunan
    kimse kötü ümide kapılmasın. Mar’rûf/güzel ve münâsip sözler söyleyin.
    Evlerinizde vakarınızla oturun, ilk câhiliyye (devri kadınları)
    nın açılıp saçılarak ziynetlerini göstererek yürüyüşü gibi yürümeyin.
    Namazı kılın, zekâtı verin, Allah ve Rasûlü’ne itaat edin. Ey Ehl-i
    Beyt! Allah sizden, ricsi/şek ve şüpheyi (kötü huyları) gidermek ve
    sizi tertemiz yapmak istiyor. Evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve
    hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah, her şeyin iç yüzünü bilendir ve her
    şeyden haberi olandır.”[554]
    “(Allah’ın emrine uyan) Müslüman erkekler ve müslüman kadınlar,
    mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, tâata devam eden erkekler
    ve tâata devam eden kadınlar, (niyet, söz ve hareketlerinde) doğru
    erkekler ve doğru kadınlar, mütevâzi erkekler ve mütevâzi kadınlar,
    sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler
    ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan
    kadınlar, (tesbîh, tahmîd, tehlîl, tekbir, Kur’an tilâveti ve ilimle)
    Allah’ı çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar; (işte) Allah, bunlar
    için bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.”[555]
    “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkeğe
    ve mü’min bir kadına o işi kendi isteklerine göre seçme (özgürce
    farklı eylem yapma) hakkı yoktur. Her kim Allah ve Rasûlüne karşı
    gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.”[556]
    “Ey Peygamber! Mü’min kadınlar, Allah’a hiçbir şeyi şirk/ortak
    koşmamak, hırsızlık yapmamak, zinâ etmemek, çocuklarını öldürmemek,
    elleriyle ayakları arasında bir iftirâ uydurup getirmemek,
    [553] 81/Tekvîr, 8-9, 14
    [554] 33/Ahzâb, 32-34
    [555] 33/Ahzâb, 35
    [556] 33/Ahzâb, 36
    236 AHMED KALKAN
    ma’rûfta/iyi iş işlemekte Sana karşı gelmemek husûsunda Sana biat
    etmeye geldikleri zaman, biatlerini kabul et ve onlar için Allah’tan
    mağfiret dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.”[
    557] (Biat şartları arasında sayılan, “elleriyle ayakları arasında
    bir iftirâ uydurmama” tâbiri, gayri meşrû bir çocuk dünyaya getirip
    onu kocasına nisbet ederek iftirâ etmeme anlamına gelmektedir.
    Âyet, Mekke fethi günü nâzil olmuş, Hz. Peygamber, erkeklerden
    sonra kadınların biatini kabul etmiştir.)
    “Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman
    olanlar da vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına
    kakmaz, hoşgörür ve bağışlarsanız, bilin ki, Allah çok bağışlayan,
    çok merhamet edendir.”[558]
    “Allah, inkâr edenlere, Nûh’un karısı ile Lût’un karısını misâl
    verdi. Bu ikisi, kullarımızdan iki sâlih kişinin nikâhında iken onlara
    hâinlik ettiler. Kocaları Allah’tan gelen hiçbir şeyi onlardan savamadı.
    Onlara ‘Haydi, ateşe girenlerle beraber siz de girin’ denildi. Allah,
    iman edenlere de Fir’avn’un karısını misâl gösterdi. O, ‘Rabbim!
    Bana katında, cennette bir ev yap; beni Fir’avn’dan ve onun işinde
    çalışmaktan koru ve beni zâlimler topluluğundan kurtar!’ demişti. Irzını
    korumuş olan, İmran kızı Meryem’i de Allah örnek gösterdi. Biz,
    ona rûhumuzdan üfledik ve Rabbinin sözlerini ve kitaplarını tasdik
    etti. O gönülden itaat edenlerdendi.”[559] (Âyetlerde bahsedilenlerden
    Hz. Nûh’un karısı, kocasına inanmadığı ve Allah’a iman etmediği gibi
    kavmine kocasının mecnun olduğunu söylerdi. Hz. Lût’un karısı da,
    kâfirdi ve kocasına gelen erkek misafirleri, gece ateş yakarak, gündüz
    de duman çıkararak haber verirdi. İkisi de lâyık oldukları cezâya
    çarptırıldılar. Firavun’un karısı Âsiye, Allah’a ve Hz. Mûsâ’ya iman
    etmişti. Bundan dolayı kocası Firavun, onu ellerinden ve ayaklarından
    dört kazığa bağlamış, göğsüne kocaman bir taş koymuş, öylece
    yakıcı güneşe bırakmıştı. İşkence ânında, zikredilen duâyı yaparken
    rûhu kabzedilmiştir.)
    [557] 60/Mümtehıne, 12
    [558] 64/Teğâbün, 14
    [559] 66/Tahrîm, 10-12
    237
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    TESETTÜRLE İLGILI ÂYET-I KERIMELER
    “Ey Âdemoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise
    indirdik. Takvâ elbisesi ise daha hayırlıdır. İşte bunlar, Allah’ın
    âyetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi). Ey
    Âdemoğulları! Şeytan, ana-babanızı (Âdem ile Havvâ’yı), çirkin yerlerini
    kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı
    gibi sizi de şaşırtıp bir fitneye/belâya düşürmesin. Çünkü o ve
    kabîlesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz
    Biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostları kıldık.”[560]
    “Mü’min erkeklere, gözlerini (harama) dikmemelerini, ırzlarını
    da korumalarını söyle. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır.
    Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarından haberdardır.
    Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar;
    nâmus ve iffetlerini muhâfaza etsinler. Görünen kısımları hâriç
    olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini yakalarının
    üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları,
    kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin
    oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mü’min
    kadınlar), ellerinin altında bulunan (köleleri), erkeklerden, kadına
    ihtiyacı kalmamış (cinsî güçten düşmüş) hizmetçiler, yahut henüz
    kadınların gizli kadınlık husûsiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan
    başkasına ziynetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları
    ziynetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar (dikkatleri üzerine
    çekecek tarzda yürümesinler). Ey mü’minler! Hep birden Allah’a
    tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.”[561]
    “Bir nikâh ümidi beslemeyen, çocuktan kesilmiş yaşlı kadınların,
    ziynetlerini (yabancı erkeklere) göstermeksizin dış elbiselerini
    [560] 7/A’râf, 26-27
    [561] 24/Nûr, 31
    238 AHMED KALKAN
    çıkarmalarında kendilerine bir vebal yoktur. Yine de iffetli olmaları
    kendileri için daha hayırlıdır. Allah işitendir, bilendir.”[562] (İhtiyar
    olan kadınların, kadınlık câzibelerini büyük ölçüde kaybetmiş olmalarından
    ve bir fesâda yol açmaları ihtimali olmadığından; çarşaf,
    manto, pardösü gibi dış elbiselerini çıkarmalarına ruhsat verilmiştir.
    Yaşlı bile olsa, mahremi dışındaki yabancı erkeklere güzel görünmek
    için süslenmek, özellikle de açılıp saçılmak, bütün müslüman hanımlara
    haramdır. İhtiyar kadınların dışındaki bayanların da yabancı erkeklere
    karşı üzerlerinde dış elbiseleri bulunmaları gerekmektedir.)
    “Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına
    (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) cilbâblarını/örtülerini
    (dış giysilerini) üstlerine almalarını (vücutlarını örtmelerini) söyle.
    Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah,
    çok bağışlayan, çok merhamet edendir.”[563]
    HADIS-I ŞERIFLERDE KADIN
    Hz. Peygamber’in kadınlara yönelik sözleri ve uygulamaları,
    Kur’an’ın çizdiği; Allah’ın kulu olması bakımından erkekle eşit seviyede;
    dinî hak ve sorumlulukları da aynı düzeyde olan, hak ve sorumluluklar
    yönünden erkeklerle eşit konumda olan bir kadın portresine
    uygundur. Rasûlullah’ın şahsında kadınlar, her zaman meseleleriyle
    ilgilenen, eşleriyle olan anlaşmazlıklarında ara buluculuk yapan,
    haklarını koruyan, erkeklere eşlerine iyi davranmalarını öğütleyen ve
    kendi yaşayışıyla da buna örnek olan bir dost ve hâmi bulmuşlardır.
    “Sizin hayırlınız, kadınlarına hayırlı olan (iyi davranan)dır.”[564]
    [562] 24/Nûr, 60
    [563] 33/Ahzâb, 59
    [564] Müslim, Birr 149
    239
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    “Sizin en hayırlınız, ehline karşı en iyi davrananızdır. Ben âileme
    en iyi olanınızım.”[565]
    “Kadınlara ancak kerîm olanlar ikrâm ederler (değerli olanlar
    değer verirler); onlara kötülük edenler ise leîm (kötü) kişilerdir.”[566]
    “Mü’minlerin iman bakımından en kâmil/olgun olanı; ahlâkı güzel
    olan ve âilesine nâzik davranandır.”[567]
    “Uğursuzluk yoktur. Ancak üç şeyde uğur olabilir: Kadında,
    atta, evde.”[568]
    “Kadınlar, erkeklerin kız kardeşleridir.”[569]
    “... Erkek, ailede yöneticidir ve yönetiminden sorumludur. Kadın
    da kocasının evinde yöneticidir ve elinin altındakilerden sorumludur.”[
    570]
    “En güzel dünya nimeti, insanın sahip olabileceği nimetlerin en
    hayırlısı: Zikreden dil, şükreden kalp ve insanın iman doğrultusunda
    (müslümanca) yaşamasına yardımcı olan kadındır.”[571]
    “Dünya bir metâ’dır. Dünya metâının en hayırlısı sâliha kadındır.”[
    572]
    “Bir mü’min erkek, bir mü’mine kadına buğzetmesin. Çünkü
    [565] Kütüb-i Sitte, c. 17, s. 214
    [566] İbn Mâce, Edeb 3; Ebû Dâvud, Edeb 6, Rikak 22, İ’tisâm 3; Müslim, Akdiye 11
    [567] Nesâî, Işretu’n-Nisâ, 229; Tirmizî, İman hadis no: 2612
    [568] Kütüb-i Sitte, c. 17, s. 218
    [569] Câmiu’s-Sağîr, hadis no: 2329
    [570] Buhârî, Cum’a 11; Müslim, İmâret 20
    [571] Tirmizî, Birr 13
    [572] Müslim, Radâ 64, hadis no: 1467; Nesâî, Nikâh 15
    240 AHMED KALKAN
    onun bir huyunu beğenmezse başka bir huyunu beğenir.”[573]
    “Kadın, beş vakit namazını kılar, bir aylık orucunu tutar, nâmusunu
    korur ve kocasına itaat ederse ona: ‘Hangi kapıdan dilersen
    oradan cennete gir’ denilir.”[574]
    Hz. Peygamber, Vedâ Hutbesinde şöyle buyurmuştur: “Kadınlar
    hakkında Allah’tan korkunuz. Çünkü siz onları Allah’ın emâneti
    diye aldınız. Allah’ın sözü uyarınca ırzlarını kendinize helâl kıldınız.
    Onların, sizin yataklarınıza bir adamı almamaları ve iffetlerini korumaları,
    sizin onlar üzerindeki haklarınızdandır. Eğer böyle bir şey
    yaparlarsa hafifçe onları dövünüz. Sizin de onların geçimlerini ve giyimlerini
    sağlamanız, onların sizin üzerinizdeki haklarındandır.” [575]
    “Sizin dünyanızdan bana üç şey sevdirildi: Güzel koku, kadın ve
    gözbebeğim kılınan namaz.”[576]
    “Bana, (dünyanızdan) koku ve kadın sevdirildi. Gözümün nûru
    ise namazda kılındı.”[577]
    “Sizden biri, hangi düşünceyle hanımını köle döver gibi dövmeye
    tevessül eder? Akşam olunca aynı yatakta beraber yatmayacaklar
    mı?”[578]
    Ümmü Atiyye (r.a.) anlatıyor: “Ben Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte
    yedi ayrı gazveye çıktım. Ordugâhlarda ben geride kalır, askerlere
    yemek yapar, yaralıları tedâvi eder, hastalara bakardım.”[579]
    [573] Müslim, Radâ’ 61, hadis no: 1469
    [574] Ahmed bin Hanbel, I/191
    [575] Müslim, Hac 147, 194; Tirmizî, Fiten 2, Tefsir 2
    [576] Müslim, Talâk 31, 34
    [577] Nesâî, İşretu’n-Nisâ 1
    [578] Buhârî, Tefsîr Şems 1, Enbiyâ 17, Nikâh 93, Edeb 43; Müslim, Cennet 49, hadis no: 2855; İbn
    Mâce, Nikâh 512; Tirmizî, Tefsîr 3340
    [579] Müslim, Cihâd 142, hadis no: 1812
    241
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    İbn Abbâs (r.a.) şöyle diyor: “Rasûlullah (s.a.s.) kadınları gazveye
    götürürdü. Onlar yaralıları tedâvi ederlerdi. Kendilerine de ganimetten
    bir şeyler verilirdi...”[580]
    “Hz. Peygamber, savaşa veya sefere giderken kur’a ile hanımlarından
    birisini beraberinde götürürdü.”[581]
    “Peygamber zamanında kadınlar da erkeklerle beraber savaşa
    katılıp geri hizmetlerde çalışırlardı. Uhud Savaşında müslümanlar
    kayıp verince Peygamber’in zevcesi Âişe ile Ümmü Süleym, paçalarını
    sıvamış ve sırtlarında kırba kırba su taşıyarak savaşanların ağızlarına
    dökmüşlerdi.”[582]
    Muavviz kızı Rubeyyi’ şöyle der: “Biz, Peygamber (s.a.s.) ile birlikte
    savaşa gider, askerlere su verir, yaralıları tedâvi eder, Medine’ye
    taşırdık.”
    “Bâkire kızla, (evlendirilmezden önce) babası müşâvere etmelidir.”[
    583]
    “Dul kadın kendisiyle istişâre edilmeden evlendirilmemeli, bâkire
    kız da izni alınmadan nikâhlanmamalıdır.”[584]
    “Rasûlullah (s.a.s.), kızın arzusu hilâfına, babası tarafından gerçekleştirilen
    bazı nikâhları, şikâyet üzerine, iptal etmiştir.”[585]
    “Üç kişi vardır, cennete girmeyecektir: Anne babasının hukukuna
    riâyet etmeyen kimse; içki düşkünü olan kimse; verdiğini başa
    kakan kimse.”[586]
    [580] Müslim, Cihad 137, hadis no: 1812; Tirmizî, Siyer 8; Ebû Dâvud, Cihad 152
    [581] Buhârî, Cihad 1071
    [582] Buhârî, Cihad, 1074, Meğâzî 18; Müslim, Cihad 136
    [583] Ebû Dâvud, Nikâh 24, 25
    [584] Buhârî, İkrâh 3; Müslim, Nikâh 64
    [585] Buhârî, İkrâh 4
    [586] Nesâî, Zekât 69
    242 AHMED KALKAN
    İmam Mâlik’e ulaştığına göre, Hz. Ali (r.a.): “Karı-kocanın arasının
    açılmasından endişelenirseniz, erkeğin âilesinden bir hakem ve
    kadının âilesinden bir hakem gönderin, bunlar düzeltmek isterlerse,
    Allah onların aralarını buldurur.”[587] âyetinde temas edilen iki hakem
    hakkında “karı-kocanın ayrılma veya birleşme kararları, bu iki
    hakemin vereceği hükme kalmıştır” diye beyanda bulunmuştur.[588]
    “Kadınların yanına girmekten sakının!” Ensârdan bir zât: “Yâ
    Rasûlallah! Kayına ne buyurursun?” diye sordu. Rasûlullah (s.a.s.)
    şu cevabı verdi: “Kayın ölümdür.”[589]
    “Kadınlara hayırhah olun, onlara karşı hayır tavsiye ediyorum...
    Onlara hayırlı şekilde davranın.” [590]
    “Kadınlara karşı hayır tavsiye ediyorum. Çünkü onlar sizin yanınızda
    avândır/esirler gibidir. Onlara iyi davranmaktan başka bir
    hakkınız yok, yeter ki onlar açık bir fâhişe/çirkinlik işlemesinler. Eğer
    işlerlerse yatakta yalnız bırakın ve şiddetli olmayacak şekilde dövün.
    Size itaat ederlerse haklarında aşırı gitmeye bahane aramayın. Bilesiniz
    ki, kadınlarınız üzerinde hakkınız var, kadınlarınızın da sizin
    üzerinizde hakkı var. Onlar üzerindeki hakkınız, yatağınızı istemediklerinize
    çiğnetmemeleridir. İstemediklerinizi evlerinize almamalarıdır.
    Bilesiniz ki, onların sizin üzerinizdeki hakları, onlara giyecek
    ve yiyeceklerinde iyi davranmanızdır.”[591]
    Rasûlullah’a soruldu: “Ey Allah’ın Rasûlü!, bizden her biri üzerinde,
    zevcesinin hakkı nedir?” “Kendin yiyince ona da yedirmen,
    giydiğin zaman ona da giydirmen, yüzüne vurmaman, takbîh etmemen,
    evin içi hâriç onu terk etmemen.”[592]
    [587] 4/Nisâ, 35
    [588] Muvattâ, Talâk 72 -2, 584-
    [589] Müslim, Selâm 20, hadis no: 2172
    [590] Buhârî, Nikâh 79, Enbiyâ 1, Edeb 31, 85, Rikak 23; Müslim, Radâ 65, hadis no: 1468; Tirmizî,
    Talâk 12
    [591] Tirmizî, Tefsîr Tevbe, 3087
    [592] Ebû Dâvud, Nikâh 42, hadis no: 2142-2144; İbn Mâce, Nikâh 3
    243
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    “Kim kız çocuklarla sınanır (kime kız çocuğu verilir) de onlara
    güzel bakarsa onlar, onun için ateşe karşı koruyucu perde olurlar.”[
    593]
    “Kim iki kıza bakıp ergenlik çağına kadar, onları yetiştirirse,
    Kıyâmet gününde o, benimle şöyle olur.” (Peygamber, böyle deyip
    parmaklarını birbirine geçirmiştir.)[594]
    “Kimin üç kızı yahut üç kız kardeşi veya iki kızı, ya da iki kız kardeşi
    olur da onlara güzel bakar, onlar hakkında Allah’tan korkarsa
    (onlara haksızlık etmezse), onun için cennet vardır.”[595]
    “Sakın bir erkek, yanında mahremi olmadıkça yabancı bir kadınla
    yalnız kalmasın!”[596]
    Cerîr (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah’a (s.a.s.) ânî bakıştan sordum.
    Bana: “Bakışını hemen çevir!” buyurdu.”[597]
    Büreyde (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) Ali (r.a.)’ye buyurdular
    ki: “Ey Ali, bakışına bakış ekleme. Zira ilk bakış sanadır, ama
    ikinci bakış aleyhinedir.”[598]
    “Kadın dört hasleti için nikâhlanır: Malı için, nesebi (soyu) için,
    güzelliği için, dini için. Sen dindarı seç de huzur bul.”[599]
    “Kadını olmayan erkek miskindir/fakirdir!” Yanındakiler:
    “Çokça malı olsa da mı?” dediler. Rasûlullah: “Evet, çokça malı olsa
    da!” buyurdu. Sözlerine devamla: “Kocası olmayan kadın da mis-
    [593] Feyzu’l-Kadîr, II/97
    [594] Feyzu’l-Kadîr, III/496
    [595] Tirmizî, Tefsîr Sûre 9
    [596] Buhârî, Nikâh 111; Cezâu’s-Sayd 26, Cihâd 140, 181; Müslim, Hacc 424, hadis no: 1341
    [597] Müslim, Âdâb 45, hadis no: 2159; Ebû Dâvud, Nikâh 44; Tirmizî, Edeb 29
    [598] Tirmizî, Edeb 28; Ebû Dâvud nikâh 44
    [599] Buhârî, Nikâh 15; Müslim, Radâ 53, hadis no: 1466; Ebû Dâvud, Nikâh 2, hadis no: 2047;
    Nesâî, Nikâh 13
    244 AHMED KALKAN
    kînedir, miskînedir/fakirdir” buyurdular. Yanındakiler: “Çokça malı
    olsa da mı?” dediler. Peygamberimiz: “Evet kadının çok malı olsa
    da!” buyurdu.[600]
    “Allah’ın kadın kullarını Allah’ın mescidlerinden men etmeyiniz.”
    [601]
    “Birinizin hanımı mescide gitmek için izin talep ederse ona engel
    olmasın (izin versin).”[602]
    KADINLARLA İLGILI BAZI VECIZELER
    “Sâliha bir kadın, dine ne güzel bir yardımcıdır.” (Hadis-i şerif
    rivâyeti)
    “Rızık korkusu sebebiyle evlenmeyen Bizden değildir.” (Hadis-i
    şerif rivâyeti)
    “Din ve emniyetine inandığınız kimseler, size geldiği vakit, onları
    evlendirin; eğer böyle yapmazsanız yeryüzünde büyük bir fitne
    ve fesat olur.” (Hadis-i şerif rivâyeti)
    “Nikâhta beş fayda vardır: Evlât yetiştirmek, şehveti teskin etmek,
    ev idâre etmek, yakınları çoğaltmak ve nefis mücâhedesi yapmak.”
    (Gazâli)
    “İnsan ömrünün en önemli olayı, iyi bir eş seçimidir.”
    “Akıllıca bir evlilik yapmak istiyorsan, kendi denginle evlen.”
    [600] Kütüb-i Sitte, 15/515
    [601] Buhârî, Cum’a 13; Müslim, Salât 36; Ebû Dâvud, Salât 13, 52; Tirmizî, Cum’a 64; Dârimî,
    Salât 57; Muvattâ, Kıble 12; Ahmed bin Hanbel, II/16, V/17
    [602] Buhârî, Cum’a 12, Ezân 162, 166, Nikâh 116; Müslim, Salât 134; Ebû Dâvud, Salât 53; Tirmizî,
    Salât 400; Muvattâ, Kıble 12
    245
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    “Nâmuslu adam, erken evlenir.”
    “Zorla alınan kadın, tuzlu helvaya benzer.”
    “Evlilikte başarı, yalnız aradığı kişiyi bulmakta değil; aynı zamanda
    aranan kişi olmaktadır.”
    “Ne pahasına olursa olsun evlelenin. Karınız iyi çıkarsa mutlu
    olursunuz; yok fena çıkarsa o zaman da filozof olursunuz.”
    “Evlilik, fırtınalı bir denize; bekârlık da bulanık bir bataklığa
    benzer.”
    “İyi bir kadınla evlenmek fırtınada sakin bir liman; kötü bir
    kadınla evlenmek ise sakin bir limanda fırtınadır.”
    “Evlilik, mutluluk uğruna yalnızlıktan kurtulmak demektir.”
    “Mutlu evlilik, kısa gibi gelen uzun bir konuşmaya benzer.”
    “Evlilik, zamanın gittikçe kuvvetlendireceği tek bağdır.”
    “Bekâr insan, ancak evlendikten sonra gerçek değerini kazanır.
    Bekârken yarım bir canlıdır, tek kollu bir makasa benzer.”
    “Kızın iyi bir evlilik yaparsa bir oğul kazanırsın, yoksa kızını
    kaybedersin.”
    “Kadın evlenince irâdesini, erkek de bencilliğini bırakmalıdır.”
    “Ahlâklı insan için aşk, evliliğin bir meyvesidir.”
    “Dünyayı erkekler yönetir; ama erkekleri de hanımları yönetir.”
    “Sayınız kadınları! Onlar fâni hayatı cennet bahçelerinin gülleriyle
    süslerler.”
    246 AHMED KALKAN
    “Sevilen kadın bütün kadınların daima en güzeli değil midir?”
    “Her başarılı erkeğin arkasında ona destek ve yardımcı olan mutlaka
    bir kadın vardır.”
    “Kadın, kocasının, delikanlılıkta sevgilisi, olgun çağda arkadaşı,
    yaşlılıkta da hastabakıcısıdır.”
    “Bir erkeği eğitin, bir insanı yetiştirmiş olursunuz. Bir kadını
    eğitip terbiye edin; bir âileyi, hatta toplumun büyük bölümünü yetiştirmiş
    olursunuz.”
    “Kadın kendi başına ne gül goncasıdır, ne de diken. Koklamasını
    bilirsen gül olur, tutmasını bilmezsen diken.”
    “Adamı deli eden her kadına karşılık, deliyi adam eden bir kadın
    vardır.”
    “Kadınlar sadece insan oldukları için o kadar mutludurlar ki...
    Onları ille şeytanlar ya da melekler haline koymaya ne diye çalışırız
    sanki.”
    “Kadın melektir. Onu şeytan eden erkeklerdir.”
    “Kadınlar, erkeklerden daha çok hikmet sahibidirler; daha az bilir,
    daha çok anlarlar.”
    “Kadınlar şefkat kahramanıdır. En korkağı bile kahramanca ruhunu
    yavrusuna fedâ eder.”
    “Kadınların en yanıldıkları nokta, erkeklere benzemek istemeleridir.”
    “Allah kadınları, erkekleri evcilleştirmek için yarattı.”
    “Kadın öyle bir konudur ki, onu ne kadar incelersen incele, her
    zaman yepyenidir.” (Tolstoy)
    247
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    “Elbet sefîl olursa kadın, alçalır beşer.” (T. Fikret)
    “Her iyi kadın, erkek için mukaddes bir kalkandır.” (Halide Edip
    Adıvar)
    KADIN HAKKINDA MEŞHURLARIN YANLIŞ VE
    ÇARPIK SÖZLERI; SAÇMALARDAN SEÇMELER
    (Kadını hor gören ve yanlış yargılarla itham eden görüşlerin sahiplerini
    de belirtiyorum ki, sadece bazı Doğuluların kadını aşağıladığı
    zannedilmesin. Nice Batılı ve Batılılaşmış yazar ve bilgin de cinsiyet
    ayrımcılığını çirkin şekilde vurgulamıştır. İbret olsun diye örnekler
    geniş tutulmuştur. Aslında Doğululardan ziyâde, Batılıların temel
    kültürleri ve din anlayışları kadın düşmanlığına ve istismarına uygundur
    ve Batılıların kahir ekseriyeti, bayanları ya hor görür, ya da
    değer verir gözükerek istismar eder.)
    “Her parasız kadın, koca peşinde koşan bir mâcerâperesttir.” (G.
    Bernard Shaw)
    “Kadının sözüne, bülbülün sesine pek kulak asma!” (Kalevala
    -Fin Destanı-)
    “Kadın: Kaçınılması imkânsız bir kötülük kaynağı... Vesvese
    yatağı... Hoşa giden bir belâ... Bir iç tehlike. Gönülleri avlayan güzel
    eşkıya. Süslü püslü bir musîbet...” (Hıristiyan Büyüğü, Aziz Chrysostem)
    “Kötü kadınlar bunaltır, iyi kadınlar da sıkar.” (Oscar Wilde)
    “Kadınlar, genellikle, ağırbaşlı erkeklere karşı iffetli görünürler,
    ama çapkınlara karşı değil!” (Fonvizin)
    “Kadınları çok sevmiş olmanın cezâsı, onları daima sevmektir.”
    (André Maurois)
    248 AHMED KALKAN
    “Kadın; yılanların en tehlikelisi, zehrinin ilâcı bulunmaz.”
    (Bhartrihari)
    “Kadında hayvan niteliği üstündür. Çünkü kadın, renge ve kokuya
    düşkündür.” (Celâleddin Rûmî)
    “Pek az kadın vardır ki, değeri güzelliğinden ömürlü olsun.” (La
    Rochefoucauld)
    “Aşk ve kadın; bütün öteki fenâlıklar, cinâyetler bunlardan dal
    budak salarlar.” (Hüseyin Rahmi Gürpınar)
    “Kadın erkeklere zevk vermez, keder verir, dert verir.” (Anatole
    France)
    “Kadınlar Cehennemin kapısıdır.” (Hıristiyan Büyüğü, Aziz
    Hieronymus)
    “Kadın kısmı kediye benzer. Sevmek istersen kaçar, yüz vermediğin
    zaman yaltaklanır.” (Hüseyin Rahmi Gürpınar)
    “Dünya, kadınlarla doludur, kadınlar ise hile ve desise ile dolu.”
    (Gelett Burgess)
    “Akıllı bir kadın, iki kere budaladır.” (Erasmus)
    “Bir kurşunla vurul da, bir kadına vurulma!” (Faruk Nâfiz Çamlıbel)
    “Kadınlar mâbedlerde evliyâ; sokaklarda melek; evlerinde şeytandırlar.”
    (George Wilkins)
    “Kadın, insanın kalbine, şeytanın girmesini temin etmek için
    açılan bir kapıdır. Erkeği, yasak ağaca sürükleyen varlıktır. İlâhî kanunu
    bozan, Allah’ın yeryüzündeki sûreti, çehresi olan erkeği aldatan
    iğrenç bir mahluktur.” (İlk Hıristiyan liderlerinden Tertullian)
    249
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    “Kadından azgın hayvan, kadından azgın ateş yoktur.” (Aristophanes)
    “Kadınlar sade bal değil; zehir tesiri de yaparlar.” (Halide Edip
    Adıvar)
    “Erkekler, bilgiç kadınlardan nefret ederler.” (Tennyson)
    “Kadın devamlı erkeğin sessizliğinden; erkek de kadının o ebedî
    çenesinden şikâyetçidir.” (Raif Necdet Kestelli)
    “Kadının huyu, giydiği elbise ile değişir.” (La Bruyére)
    “Bir kadınla konuşurken ona gülümse, fakat dinleme.” (Ly-Kin)
    “Kadın her yerde kadındır. Bir melekle konuşmaktansa bir erkekle
    konuşmayı daha çok ister.” (M. W. Holmes)
    “Kadınlarla görüşmeye mi gidiyorsun? Sakın kamçını unutma!”
    (Nietzsche)
    “Kadınların yanına mı gidiyorsun? Sakın kaçmayı unutma.”
    (Nietzsche)“Kadınların çoğu, uyandırılmadıkları için iffetli kalmışlardır.”
    (Ovidius)
    “Kadınlar, başka kadınlar için giyinirler, başka kadınların kocaları
    olduğu için evlenirler, başka kadınları kıskandırmak için evlerini
    süslerler. Başka kadınlar olmasaydı, kadınlar ne iyi olacaktı.” (Paul
    Corey)
    “Bir tek kadın cana yakın olabilir, fakat iki kadının bir araya
    gelmesi bir fâciadır, çünkü iki kadının, ancak üçüncü bir kadını fedâ
    etmek pahasına anlaşabileceğine inanıyorum.” (Sacha Guitry)
    “Kadın, gerekli olan bir kötülüktür. İstenen bir belâdır. Evin ve
    âilenin en büyük tehlikesidir. Ahlâksız ve edepsiz bir sevgilidir. Yaldızlı,
    aldatıcı bir musîbettir.” (Hıristiyan Büyüğü, Aziz Sustam)
    250 AHMED KALKAN
    “İki kadın birbirleriyle sıkı fıkı arkadaş olunca, bu üçüncü bir
    kadının iki arkadaş kaybettiğini gösterir.” (S. L. Perssey)
    “Bir kadının yüreğindeki kötülük, yüzünde okunur.” (Stendhall)
    “Kadın, köpek ve dut ağacı, onları ne kadar döversen o kadar
    kazanırsın.” (Thomas Fuller)
    “Kadın, insanın gölgesi gibidir; kovalarsanız kaçar, kaçarsanız
    kovalar.” (Chamfort)
    “Kadın; en kederlisi eğlence düşkünü bir tâife.” (Abdülhak Hâmid
    Tarhan)
    “Kadın olsun da bir sözü cevapsız bıraksın, olacak şey değil;
    meğer ki dilsizini bul!” (Shakespeare)
    “Kadın nedir ki? Doğanın işlediği bir yanlışlık.” (Congreve)
    “Kadın, istenildiği sürece melekten farksız, elde edildikten sonra
    da şeytandan beterdir.” (Decourcelle)
    “Kadın, Cehennemin kapısıdır.” (Eflatun)
    “Kadının istediği iki şey vardır: Erkeğin gözüne girmek, kadının
    gözüne çarpmak.” (Franz Werfel)
    “Az güzel bir kadın, çirkin erkekten çok daha çirkindir.” (Gautier)
    “Kadınları güzel yapan Tanrı, sevimli yapan şeytandır.” (Victor
    Hugo)
    “Kızların çoğu, hiçbir yere gitmemektense yanlış yolda yürümeyi
    düşünürler.” (Doris Marie)
    “Bütün kadınlar, sönmektense, yana yana tükenmeyi tercih
    251
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    ederler.” (Montherlant)
    “Kadınlar kendilerini sevenler için değil; onlara hükmedenler
    için can verirler.” (Halide Edip Adıvar)
    “Her dilde, şiirin konusu zevce değil sevgilidir. Kahramanı zevce
    ve konusu evlilik olan hikâyeden daha tatsız ne olabilir?” (Ahmet
    Hâşim)
    “İnsanın karısı ile geçirdiği iki zevkli gün vardır: Birincisi, karısı
    ile evlendiği gün; ikincisi, karısının gömüldüğü gün.” (Thomas
    İngeland)
    “Öyle sanıyorum ki, insanın uygar yapabileceği son şey kadın
    olacaktır.” (G. Meredith)
    “Kadınların bizi mutlu etmek için bir tek usûlleri vardır; hâlbuki
    bizi mutsuz etmenin bin bir türlü yolunu bilirler.” (Heinrich Heine)
    “Kadın zayıftır, gariptir; kendini beğenmişlik onu kör eder, boş
    arzular onu etkisi altında tutar.” (George Sand)
    “Düşünen bir kadın, boyanan bir erkek kadar iğrençtir.” (Lessing)
    “Kadın, üzerinde her şeyin döndüğü bir vidadır.” (Tolstoy)
    “Yanındayken bal, uzaklaşınca zehir; kadın öyledir.” (Bhartrihari)
    “Kadın, çok defa en çok hoşlandığı şeye dudak büker.” (Shakespeare)
    “Hiçbir zaman hem zeki, hem güzel bir kadına rastlamadım.”
    (Montherlant)
    “Sözden hafif ne var? Şimşek. Şimşekten hafif? Rüzgâr. Rüz252
    AHMED KALKAN
    gârdan? Kadın. Kadından? Hiçbir şey!” (Seneca)
    “Kadın, o bir kelebektir ki, her önüne gelen ağaca konar ve sonra
    uçar.” (Süleyman Nesib)
    “Kadının nefes aldığı yerde hava bozulur.” (K. Kisfaludy)
    “Kadın, süslü ve büyülü bir hiledir.” (Raif Necdet Kestelli)
    “Kadın, erkekten arslan yüreği içinde, kuzu itaati ister.” (Cenap
    Şehabettin)
    “En tatlı kadın dahi acıdır.” (Nietzsche)
    “Kedi, ağzı şapırdayanın, kadın kesesi şıkırdayanın yüzüne bakar
    ve dizine çıkar.” (Refik Halit Karay)
    “Dünyada en iyi kadın, anasından doğmayandır.” (Firdevsî)
    “Kadını yedir, giydir, mücevherlerle ve başka güzel şeylerle süsle,
    fakat ona akıl danışma!” (Pançatantra)
    “Kadınlar, erkeklerle eşit olmak için uğraşırlar, bunu sağladılar
    mı, o andan sonra erkeğe üstün olurlar.” (Cato)
    “İşte kadın! Ne olurdu ellerine düşmeden kollarına düşebilseydik.”
    (A. Birce)
    “Kadın; saçı uzun, aklı kısa bir varlıktır.” (Schopenhauer)
    “Bir kadının sevgilisine söyledikleri, rüzgârların ve hızla akan
    suların üzerine yazılmalıdır.” (Catuli)
    “Ne gariptir ki kadınların çoğu sevdikleri halde sevmiyor, sevmedikleri
    halde seviyor görünürler.” (Raif Necdet Kestelli)
    “Hâtun kişidir düşmeni her hâb u huzûrun -Kadındır düşmanı,
    253
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    her uyku ve huzurun-.” (Fâzıl Ahmet Aykaç)
    “Kadın erkek birbirini ikmâl eder, diyorlar; hâlbuki çoğunlukla
    biri diğerini noksanlaştırır.” (Cenap Şehabettin)
    “Kadın, her şeyi gören gözü bile aldatır.” (Dostoyevski)
    “Kadınlar kadar intikam almaktan zevk duyan canlı yoktur.”
    (Juvenal)
    “Kadınlar güller gibidir, bir defa açıldılar mı, yaprakları hemen
    dökülmeye başlar.” (Shakespeare)
    “Kadın, deniz gibidir, hiç güvenmek olmaz.” (Tevfik Fikret)
    “Kadın erkeği kılıçsız zapteder ve ipsiz bağlar.” (Tos)
    “Kadınlar istediler mi “sâhiden” hasta olurlar, hattâ kibirleri uğruna
    ölürler bile.” (André Maurois)
    “Kadınlarda fecî olan şey, ne onlarla, ne de onlarsız yaşanabilmesidir.”
    (Byron)
    “Her kadın ağlayıncaya kadar haksızdır, ağlar ağlamaz hak kazanır.”
    (Haliburton)
    “Bana göre; en çok korkulacak şey kadınlardır.” (Said bin Müseyyeb)
    “Dünyada en güç şey, kadını memnun edebilmektir.” (Rıfat Necdet
    Evrimer)
    “Koca; devamlı kiracı.” (Âlî Bey)
    “Kocasının hastalığından en çok üzgün görünen bir kadın bile
    içinden sevinir. Çünkü kocası daima gözünün önünde ve avucunun
    içindedir.” (Raif Necdet Kestelli)
    254 AHMED KALKAN
    “At, at oluncaya kadar sahibi mat olur, derler. Bazı koca da, karısı
    kadın oluncaya kadar iki kat olur.” (Refik Halit Karay)
    “Bir koca, eşinin iyi bir kadın olup olmadığını gösteren evlilik
    belgesini yüzünde taşır.” (G. Gardony)
    “Evindeki şerefsizliği en son koca öğrenir.” (Juvenalis)
    AILE VE GEÇIMLE İLGILI KULAKLARA KÜPELER
    “İnsan ömrünün din seçmekten sonra en önemli olayı, iyi bir eş
    seçimidir.”
    “Haramlardan sakınan müslümana göre evlilik, aşkın meyvesi
    değil; aşk, evliliğin meyvesidir.”
    “Evlilikte başarı, yalnız aradığı kişiyi bulmakta değil, aynı zamanda
    aranan kişi olmaktadır.”
    “Âileyi, evliliği sürdüren vücut değil, ruhtur.”
    “Âile, zamanın gittikçe kuvvetlendireceği tek bağdır.”
    “Bir karı-kocanın tartıştıklarını görürseniz, kadını savunun,
    çünkü kocanın savunulmaya ihtiyacı yoktur; o her zaman haklıdır.”
    “Her yanda evi olan adamın, hiçbir yerde evi yoktur.”
    “Beşiğindekini ağlatan âile gülmez.”
    255
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    “Bir âileyi idâre etmek, bir devleti idâre etmekten hiç de kolay
    değildir.”
    “Âile, kralların bile giremediği bir kaledir.”
    “Evlilik huzur bulmak içindir, didişmek için değil!”
    “Biraz çaba göstererek iyi geçinmek varken, huysuzluk etmek
    akıl kârı değildir.”
    “Sen kocana câriye ol ki, o da sana köle olsun. Sen ona yer ol ki,
    o da sana gök olsun.”
    “Evlilerin en çok yapmaları gereken şey, iyi niyetle iletişimdir,
    konuşmaktır.”
    “Sevgi ve saygı karşılıklıdır.”
    “İyilikle halledilebilecek bir şeyde zora başvurmak yanlıştır, zulümdür.”
    “Her insanın sabrının bir sınırı vardır, bunu zorlamamak gerekir.”
    “Akıllı insan, evliliğini cennet edecek bir biçimde davranmaya
    çalışır ve evliliğini cehenneme dönüştürecek davranışlardan uzak durur.”
    “Sayılmak istiyorsanız, saymayı öğrenmeniz gerekecektir. Sevilmek
    istiyorsanız sevmeyi öğrenmeniz gerekecektir.”
    “Hep karşımdaki değişsin, diye düşünmek yanlıştır. Güzele doğru
    karşılıklı değişmek lâzımdır.”
    “Hanımın ilk görevi güler yüzlü olmaktır.”
    “Biz herkese iyilik etmiyor muyuz? Başkalarından önce kendi
    256 AHMED KALKAN
    âilemize karşı iyi olmamız lâzım.”
    “Nasıl ki biz kusursuz olamıyorsak, karşımızdakinin de kusursuz
    olamayacağını peşinen bilmeli ve kabullenmeliyiz.”
    “Dünya cennet değildir, elbette problemler olacaktır.”
    “Mutlu olmak için önce sabırlı olmak gerek.”
    “Her istediğini söyleyen, istemediğini işitir.”
    “Eşler birbirleriyle anlaşabilmek için gayret göstermelidir.”
    “Mesele kendimizi samimi olarak tenkit edebilmektir. Karşımızdaki
    bizi bir konuda suçluyorsa, onun zıddını ispat etmek bize
    düşer.”
    “Evlilikte ana kural, karşılıklı olarak kişi onuruna saygı gösterilmesinin
    gerekliliğidir.”
    “Eşler birbirleriyle didişmek yerine, birlikte gelişmek için uğraşmalıdırlar.”
    “Bir babanın çocuklarına yapabileceği en büyük iyilik, onların
    annesini sevmektir.”
    “Huzursuz bir âile, en çok çocukları yıpratır.”
    “Saygı, sevgiyi besleyen ve geliştiren, saygısızlık da, sevgiyi öldüren
    bir etkendir.”
    “İnsanı insana sevdiren, tatlı dil, güler yüz ve güzel davranışlardır.”
    “Eşini üzen, ezen, hırpalayan insan, onu mutsuz ettiği zaman
    kendisi mutlu olamaz, bunu unutmamalı.”
    257
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    “Sinir harbi her iki taraf için de rahatsız edicidir.”
    “Saygı ve sevginin olmadığı bir yuva kime, ne verebilir?”
    “Yalnız kendini düşünen insandan, mümkün olduğu kadar uzağa
    kaç.”
    “Dozunu aşmayan kıskançlık güzeldir ve sevgi ifâdesidir.”
    “Aşırı kıskançlık ve diktatörlük evlilikte mutluluğu engeller.”
    “Eşler arasında ortak ilgi ve alâkaların olması, onları birbirlerine
    yakınlaştırır.”
    “İnsanlar konuşa konuşa anlaşırlar.”
    “Eşler, ‘hatâ karşıdadır’ peşin hükmü yerine; ‘acaba benim hatam
    nedir?’ diye düşünebilselerdi problemlerin halli çok daha kolay
    olurdu.”
    “Hayatımızın bir yönünü İslâm’a göre, bir yönünü nefsimize göre
    yaşamak yanlıştır.”
    “Âile hayatında her müslüman erkek Rasûlullah’ı, her müslüman
    kadın da O’nun değerli hanımlarını örnek almalıdır.”
    “Huzurlu bir yuvada yaşamak, ancak karşılıklı fedâkârlık ile
    mümkündür.”
    “Evlilik İslâm’a hizmete engel değildir ve olmamalıdır.”
    “Evlilik geçici duygular ve imkânlar üzerine değil; iman ve ahlâk
    güzelliği üzerine kurulmalıdır.”
    “Yüzü güzelden kırk günde bıkılır, ahlâkı güzelden kırk yılda
    bıkılmaz.”
    258 AHMED KALKAN
    “Eşinizin ve çocuklarınızın sevgisini kaybetmek istemiyorsanız,
    onlara asla kötü söz söylemeyin, hakaret etmeyin.”
    “Eşinize ve çocuklarınıza iltifat etmek, onları mutlu etmenin bir
    yoludur.”
    “İyilik eden hem dünyada ve hem de âhirette kârlı çıkar.”
    “Eşler birbirlerine olan saygılarını kaybetmemeye dikkat etmelidirler.
    Saygının bittiği âilede pek çok şey bitmiş demektir.”
    259
    MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ VE AİLE HAYATI
    Allah’a teslim olmuş, sorumluluk ve yetkilerini bilen,
    görevlerinden kaçmadığı gibi İslâmî ve insanî haklarını da
    savunup mücâdelesini veren, onuruna sahip, tesettür ve
    iffetini bayraklaştırmış, İslâmî hareketin gönül dinamiği
    kadınlara selâm olsun! Selâm olsun analarımıza, eşlerimize,
    kızlarımıza ve bacılarımıza!
    260
    AHMED KALKAN

     

    Okunma 12360 kez Son değişiklik Perşembe, 04 Şubat 2021 18:35

    Ortam