Perşembe, 04 Şubat 2021 20:07

    Kur'an'da Yahudilerin 80 özelliği

    Yazan
    Ögeyi değerlendirin
    (1 Oylayın)

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     

    Ahmed Kalkan
    1
    KUR’AN’DA YAHUDİLERİN 80


    ÖZELLİĞİ


    Müslümanlarda Ne Kadarı Var?
    Ahmed KALKAN
    2
    Kitabın Adı:
    Yazar:
    Tashih:
    Mizanpaj:
    Kapak:
    Yayınevi:
    Matbaa:
    KUR’AN’DA YAHUDİLERİN 80
    ÖZELLİĞİ
    Ahmed KALKAN
    Ahmed KALKAN
    Asım ŞENSALTIK
    Asım ŞENSALTIK
    KALEMDER
    Akademi Bas. Yay. Org. Matbaacılık
    Turizm ve Tem. Hiz.San. Tic. Ltd. Şti.
    Davutpaşa Cd. Güven San.Sitesi
    C Blok No: 230 Topkapı/İstanbul
    Tel: 0212 493 24 67 / 68 / 69
    Sertifika No: 14352
    KALEMDER TARAFINDAN ÜCRETSİZ OLARAK
    DAĞITILMAK ÜZERE YAYINLANMIŞTIR.
    İrtibat Bilgileri:
    İstiklal Mah. Doğruyol Sk. NO 17
    Ümraniye/İstanbul
    Tel: 0 (216) 520 25 80/0 (554) 542 28 10
    Mail. Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    PARA İLE SATILMAZ!
    3
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu
    eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi
    güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde,
    tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı
    yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve
    yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye
    edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir
    telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra
    bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak
    malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda
    sağlar. Yararlanacak herkese helâl olsun.
    4
    SONSÖZ OLARAK HEPİMİZE “TEVBE”
    DEDİRTMESİNİ BEKLEDİĞİMİZ ÖNSÖZ
    Bismillâh, elhamdu lillâh, ve’s-salâtu ve’s-selâmu
    alâ rasûlillâh.
    Yahûdilerin özellikleri… Değişik bir ifade
    ile, İsrâiloğullarını yahûdileştiren, yahûdileştirip
    zillet ve meskenet damgası yemelerine ve Allah’ın
    lânet etmesine sebep olan özellikler… Kur’an’dan
    çıkartılan tam 80 özellik.
    Bu özellikler olmasa, İsrailoğulları da
    yahûdileşmeyecek ve lânete varan alçalma
    yaşamayacak. Farklı şekilde ifade edersek; bu
    özellikler hangi toplumda, hangi şahıslarda varsa,
    onlar da yahûdi gibi olacak, zillet ve meskenet
    içinden yaşayacak, İlâhî lânete uğrayacak.
    Bakalım, bu özellikler Kur’an’a göre neler? Ve bu
    özellikler bugün İsrail’de mi daha çok, kendilerini
    müslüman kabul eden halkta mı? Elinizdeki
    bu kitap, bu karşılaştırmayı yapmaya yardımcı
    olacaktır. Lütfen, önyargılarla yaklaşmayın. Objektif
    olun; Kur’an’a, Kur’an’da bahsedilen özelliklere
    odaklanın. Bu özelliklerin, içinde yaşadığınız
    toplumda, çevrenizdeki insanlarda ve kendinizde ne
    kadar var, değerlendirin. Hiç yoksa, siz gerçekten
    tevhid ve takvâ ehlisiniz. O zaman doktorluk yapmak
    zorundasınız. Başkalarını kurtarmaya çalışmazsanız,
    bu bulaşıcı virüsler, yarın size de bulaşacaktır. Sizde
    5
    bu sayılan özelliklerin yarısı varsa, yarı yarıya
    bunların ilk sahiplerindensiniz. Hepsi varsa, O
    zaman İsrail’i dışarıda aramaya hakkınız yok. Bu
    özellikleri bırakmadan neye ve kime, nasıl ve niçin
    düşman olabilirsiniz ki… Kendi kendinizle mücadele
    etmelisiniz o zaman. Kendinizi değiştirmelisiniz
    öncelikle. Her Fâtiha okuduğumuzda yaptığımız
    duâyı, fiilî olarak yaşantımıza da geçirmek niyetiyle
    tekrar ediyoruz: “Bizi dosdoğru yola ulaştır;
    kendilerine nimet verdiğin peygamberlerin, sıddık,
    şehid ve sâlihlerin yoluna bizi yönelt; kendilerine
    gazab edilen Yahudi özelliklerine sahip olanların
    ve dalâlet ehli, sapıtmış hıristiyanların yoluna değil
    Allah’ım.”
    Buyrun, boyumuzun ölçüsünü almak için, yahûdi
    özellikleri ayna olsun. Toplumumuzu, kendimizi bu
    özellikler ışığında tartalım. Ve yapılması gerekeni
    yapmaya çalışalım. Unutmayalım ki; yapılması
    gereken aynaya kızmak değil; aynanın gösterdiği
    kusurları temizlemektir.
    Sizi aynayla, boy aynasıyla baş başa bırakıyorum…
    Ahmed Kalkan
    Ümraniye, Ocak 2018
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    6
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    “Hani, biz Mûsâ ile kırk gece için sözleşmiştik. Sizler
    ise onun ardından (kendinize) zulmederek bir buzağıyı
    tanrı edinmiştiniz…”(2/Bakara, 51)
    “Buzağıyı ilâh edinenlere mutlaka (âhirette) Rablerinden
    bir gazab, dünya hayatında ise bir zillet erişecektir.
    İşte biz iftiracıları böyle cezalandırırız.”
    (7/A’râf, 152)
    İnsanımız, belki Yahudilerden daha fazla
    dünyevileşti; düşüncesi, beklentisi, çabası hep maddî
    ve dünyevî hususlarla çevrildi. Dünkü tevhid ehli
    insanları bile dünya kandırdı.
    “Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır. Ayaklarımızı
    istikamet üzere sâbit kıl (Bize cesaret ver ki tutunalım),
    kâfir kavme karşı bize yardım et!” (2/Bakara, 250) demesi
    gereken insanımız, “Rabbimiz, bize aceleyi (dünyayı) ver,
    biz korkmayı tercih ediyoruz, ayaklarımızı sâbit kılma,
    çünkü biz bâtıla doğru değişip geri adım atmak istiyoruz,
    kâfirlere karşı çıkmak istemiyoruz, onlara benzeyip onlar
    gibi olmak istiyoruz, onlarla bizi karşı karşıya getirme!”
    diye sözle değilse de fiilî olarak duâ ettiği müddetçe, her
    halde (her durumda) İlâhî yardım gelmez.
    Müslümanların önemli bir kısmı, gerçek anlamıyla
    iman etmediği, imanlarına zulüm karıştırdığı veya en
    azından imanın tadına varacak bir kaliteye erişemediği
    için, İsrailoğullarının gittiği yoldan giderek dünyevîleşmiş
    ve yozlaşmış durumda.
    MADDECİLİK VE DÜNYEVİLEŞME, MADDEYİ
    PUTLAŞTIRMA, ALTINA 1 VE HEYKELE TAPMA
    7
    “Hani Allah, kendilerine kitap verilenlerden, ‘Onu
    (Kitabı) mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz’
    diye sağlam söz almıştı. Fakat onlar
    verdikleri sözü, arkalarına atıp onu az bir karşılığa
    değiştiler. Yaptıkları bu alışveriş ne kadar kötüdür!
    Ettiklerine sevinen ve yapmadıkları şeylerle övülmeyi
    seven kimselerin, sakın azaptan kurtulacaklarını
    sanma. Onlar için elem dolu bir azap vardır.” (3/Âl-i
    İmran, 187-188).
    Yalan, hile, sahtekârlık, adam kandırma, marka
    taklidi, sözünde durmamak, namaz gibi ibâdetleri
    vaktinde edâ etmemek, kılık-kıyafette ölçülere
    riâyet etmemek gibi ahlâkî problemler, içinde
    bulunduğumuz toplumun temel özellikleri şeklini
    aldı.
    “Şu dinlerini parça parça edenler ve kendileri
    de grup grup ayrılmış olanlar var ya, (senin)
    onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi ancak
    Allah’a kalmıştır. Sonra (O), yapmakta olduklarını
    kendilerine haber verecektir.” (6/En’am, 159).
    Allah’ın kendilerine verdiği “Müslim”
    (Müslüman) ismini beğenmeyip başka isimlerle
    kendisini tanıtmak; mezhebini, cemaatini, metodunu
    din edinmek; binlerce grubun insanları kendilerine
    AHLÂKÎ DEJENERASYON 2
    3 DİNLERİNİ PARAMPARÇA ETMEK,
    HİZİPÇİLİK VE TEFRİKA
    Ahmed Kalkan
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    8
    dâvet etmesi ve diğer grupları tekfir edecek kadar
    dışlamalarının arka planında hizipçilik ve tefrika
    zihniyeti yatıyor. Ümmet bütünlüğü için gerekli alt
    yapının oluşturulmayışı, vahdete giden adımların
    atılmayışı samimi mü’minlerin şikâyet ettiği, ama
    çözüm için ciddi bir şeylerin yapıl(a)madığı bir
    fitneyi yaşıyor Müslümanlar.
    “Şüphesiz Tevrat’ı biz indirdik. İçinde bir hidayet,
    bir nur vardır. (Allah’a) teslim olmuş nebiler,
    onunla yahudilere hüküm verirlerdi. Kendilerini
    Rabb’e adamış kimseler ile âlimler de öylece
    hükmederlerdi. Çünkü bunlar Allah’ın kitabını
    korumakla görevlendirilmişlerdi. Onlar Tevrat’ın
    hak olduğuna da şahit idiler. Şu hâlde, siz de
    insanlardan korkmayın, benden korkun ve âyetlerimi
    az bir karşılığa değişmeyin. Allah’ın indirdiği ile
    hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir.” (5/Mâide, 44)
    ve yine bakın 5/Mâide, 45; 5/Mâide, 47.
    Allah’ın hükmüyle hükmetmeyen yönetimlere
    destek olmak, onların hevâlarından ortaya
    çıkardıkları şeriata zıt kanunlarını reddetmemek;
    tâğut kavramını önemsememek ve çağdaş tâğutları
    reddetmemek, devlet talebi yerine, bugünkü düzeni
    uygulayacak kimseleri önemseyip hükümet tercihini
    devleti İslamlaştırmanın önüne çıkartmak, bu
    4 ALLAH’IN HÜKÜMLERIYLE HÜKMETMEMEK
    Ahmed Kalka n
    9
    toplumun temel özelliklerinden olmuş. Yöneticiler
    açısından da Allah’ın indirdiğiyle hükmetmiyorlar,
    meclisten çıkan kanunları Allah’ın kanununa tercih
    ediyorlar. Sadece meclis ve hükümet için değil bu
    durum; herhangi bir resmî kurumda âmir ve müdürler
    de aynı şekilde, İlâhî hükümle hükmetmiyor. Hatta,
    işyerinde patron ve şef, dernekte idareci, evde aile
    reisi gibi sivil şahsiyetler de Allah’ın indirdiği
    hükümlerle değil; kendi koydukları kurallarla veya
    kuralsızlıkla insanları yönetmeyi tercih ediyorlar.
    “Onlar, yalanı çok dinleyen, haramı çok yiyenlerdir.
    Eğer sana gelirlerse, ister aralarında hüküm ver, ister
    onlardan yüz çevir. Onlardan yüz çevirecek olursan,
    sana asla hiçbir zarar veremezler. Eğer hükmedecek
    olursan, aralarında adaletle hükmet. Çünkü Allah,
    âdil davrananları sever.” (5/Mâide, 42);
    “Onlardan çoğunun günahta, düşmanlıkta, haram
    yemede birbirleriyle yarıştıklarını görürsün.
    Yapmakta oldukları şey ne kötüdür!” (5/Mâide, 62)
    İnsanımızın niceleri, rüşveti o kadar sıradan bir
    uygulama görüyor ki, adına sakal diyor, hediyeden
    farksız olduğunu düşünüyor, rüşvet alıp vermeyeni
    enayi olarak görüyor. “İşim görülsün de nasıl görülürse
    görülsün” anlayışı, rüşvete ve her çeşit harama kapı
    açıyor.
    RÜŞVET ALIP VERMEK 5
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    10
    İslâm Dini faiz, karaborsacılıkve hileli imalât gi¬bi
    yollarla nafaka temin edilmesini yasakladığı gibi,
    rüşvet yolu ile kazanç sağlanılmasını da yasaklamış;
    haram kılmıştır. Fert ve toplum haklarınatecavüzün
    en belirgin şekillerinden biri olan rüşvet, genel ahlâkı,
    sosyal güve-ni, ictimaî adaleti zedeleyen, ferdî zillete
    ve toplum anarşisine yol açan pek büyük bir suçtur.
    Rüşvetle ya hak edilmeyen bir menfaat ele geçirilmekte
    veya başkasının hakkına tecâvüz edilmektedir. Rüşvet
    yalnız alan için değil veren ve aracılık yapan için de
    haramdır.
    “Hiçbir peygamberin emanete hıyanet etmesi
    düşünülemez. Kim hıyanet ederse, kıyamet günü,
    hıyanet ettiği şeyle birlikte gelir. Sonra da hiçbir
    haksızlığa uğratılmaksızın herkese kazandığının
    karşılığı tastamam ödenir.” (3/Âl-i İmran, 161);
    “Yahudilerin yaptıkları zulüm ve birçok kimseyi Allah
    yolundan alıkoymaları, kendilerine yasaklanmış
    olduğu hâlde faiz almaları, insanların mallarını
    haksız yere yemeleri sebebiyle önceden kendilerine
    helâl kılınmış temiz ve hoş şeyleri onlara haram
    kıldık. İçlerinden inkâr edenlere de acı bir azap
    hazırladık.” (4/Nisâ, 160-161)
    On-on beş yıl önce toplumun dörtte birinin ancak
    kullandığı kredi kartı ve banka kartı, müthiş bir
    artışa sahne oldu. Hakkını yemeyelim, bunda mevcut
    6 FÂIZ YEMEK
    Ahmed Kalka n
    11
    “(Bir de) yahudiler ve hıristiyanlar, ‘Biz Allah’ın
    oğulları ve sevgili kullarıyız’ dediler. De ki: ‘Öyleyse
    (Allah) size neden günahlarınız sebebiyle azap
    ediyor? Hayır, siz de O’nun yarattıklarından bir
    beşersiniz.’ (Allah) dilediğini bağışlar, dilediğine
    azap eder. Göklerin, yerin ve bunların arasında
    bulunanların da hükümranlığı Allah’ındır. Dönüş de
    ancak O’nadır.” (5/Mâide, 18)
    “Bir de dediler ki: ‘Bize ateş, sayılı birkaç günden
    başka asla dokunmayacaktır.’ Sen onlara de ki: ‘Siz
    bunun için Allah’tan söz mü aldınız? -Eğer böyle ise,
    Allah verdiği sözden dönmez-. Yoksa siz Allah’a karşı
    bilemeyeceğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” (2/Bakara,
    80)
    iktidarın çok büyük katkısı var. 2017 Mart hesabıyla
    Türkiye’de 58 milyon 661 bin adet kredi kartı var,
    112 milyon da banka kartı, pos sayısı, 1 milyon 993
    bin. Türkiye’de yetişkin sayısının yaklaşık 56 milyon
    olduğunu hesap ederseniz bu rakamların ne anlama
    geldiğini daha kolay değerlendirirsiniz. Hemen
    hiçbir konuda Avrupa ile yarışamazken Türkiye,
    banka kartı ve kredi kartı sayılarının toplamında
    Avrupa birincisi oldu. Faizcilikte İsrail’i açık ara
    geçen Türkiye şirk cumhuriyeti, Allah ve Rasûlü
    ile savaşmak anlamında herkese yaydıkları faizle
    övünebilir, hatta bir başbakan ağzıyla Allah’a hamd
    ve şükür edebilir.
    IRKÇILIK VE TAASSUP, ÜSTÜN IRK 7
    OLDUKLARI IDDIASI
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    12
    Türkçülük ve ona alternatif Kürtçülük bu
    toplumun başına büyük bir belâdır. Belâ olmaya da
    bu gidişle devam edecektir. Bayrak, marş, heykel,
    devlet putlaştırılmaktadır. İsrailoğulları altından ve
    ses çıkarıp böğüren heykele tapıyorlardı; günümüzde
    tapılan heykel ve soyut cisimlerin o kadar bir işlevi
    olmadığı halde saygı duruşu adıyla tap(tır)ılmaktadır.
    “Onlara ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiği
    zaman onlar, ‘hayır! Biz atalarımızı üzerinde
    bulduğumuz şeye uyarız’ dediler. Ya ataları bir şey
    anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?” (2/
    Bakara, 170)
    Bu ülkenin toplumu çoğunluk itibarıyla ırkçı
    değildir demek, bu toplumu tanımamak demektir.
    Türkçülük, Kürtçülük kanına işlemiştir toplumun.
    Türk ve Kürt ırkçısı partilerin oyları bile bu konuda
    bir fikir verir. Büyük partiler de söylemleri itibarıyla
    onlardan geri kalmayacak şekildedir.
    “İsrailoğullarından inkâr edenler, Davud ve
    Meryem oğlu İsa diliyle lânetlendi. Bu, onların isyan
    etmeleri ve hadlerini aşıyor olmalarından ötürüydü.
    İşledikleri herhangi bir kötülükten birbirlerini
    vazgeçirmeye çalışmazlardı. Yapmakta oldukları ne
    kötüydü!” (5/Mâide, 79)
    8 İYILIĞI EMREDIP KÖTÜLÜKTEN
    SAKINDIRMA GÖREVINI YAPMAMAK
    Ahmed Kalka n
    13
    Ma’rufu emretmemek, münkerden
    sakındırmamak, hatta kişiyi imandan çıkaracak
    şekilde iyiliği yasaklamak ve kötülüğü emredip
    yaygınlaştırmak, bunu uygulayan yönetimleri
    desteklemek fazilet sayılır hale geldi.
    Müslüman halkın çoğunluğu bu görevlerini
    yapmamaktadır. Hele emretmek ve yasaklamak
    kavramlarına uygun, yaptırımı olan bir emir ve
    yasaklama olmamakta ve yine cihadın en büyüğü
    ve en faziletlisi kabul edilen zâlim sultana/
    yöneticiye hak kelimesini haykırmamak, bataklık
    büyütülürken tek tek sinekleri avlamakla sivrisinekle
    mücadele ettiğini zannedip aldanmak gibidir. Bütün
    mü’minlerin; ilimleri, güçleri ve imkânları oranında
    dâvetle yükümlü olmasıyla birlikte, bu dâveti
    öncelikle âlimler sürdürmeli ve yönlendirmelidir.
    “De ki: Allah katında cezası bundan daha kötü
    olanları size haber vereyim mi? Onlar, Allah’ın
    lânetlediği ve gazabına uğrattığı, içlerinden
    maymunlar ve domuzlar çıkardığı kimseler ile
    şeytanlara tapan kimselerdir. İşte bunların yeri
    daha kötüdür ve onlar doğru yoldan daha çok
    sapmışlardır.” (5/Mâide, 60)
    Bu toplum Müslüman olduğunu kendine ve
    başkalarına ispat için belki sadece domuz yemez,
    onun dışında her haltı yemeye müsait anlayış ve ortamı
    EŞLERINI KISKANMAMAK, DOMUZ GIBI 9
    YAŞADIKLARINDAN DOMUZA ÇEVRILMELERI
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    14
    görebiliyoruz. Kıskanma konusunu, karısının veya
    kızının şortla veya mini etekle çarşılara çıkmasına
    aldırmayan, ya da plajlarda eşini ve kızını çıplak
    halleriyle herkese göstermek için gayret gösteren
    boynuzlulara bakarak yargıya varmak gerek.
    “Şüphesiz siz, içinizden Cumartesi yasağını
    çiğneyenleri bilirsiniz. Biz onlara, ‘Aşağılık
    maymunlar olun’ demiştik.” (2/Bakara, 65)
    “De ki: Allah katında cezası bundan daha kötü
    olanları size haber vereyim mi? Onlar, Allah’ın
    lânetlediği ve gazabına uğrattığı, içlerinden
    maymunlar ve domuzlar çıkardığı kimseler ile
    şeytanlara tapan kimselerdir. İşte bunların yeri
    daha kötüdür ve onlar doğru yoldan daha çok
    sapmışlardır.” (5/Mâide, 60)
    “Yasaklandıkları şeylerden vazgeçmeye
    yanaşmayınca da onlara ‘aşağılık maymunlar olun’
    dedik.” (7/A’râf, 166)
    Körü körüne birilerini taklit edip akıllarını
    kullanmamaları, atalar dinini veya eski atalarının
    veya yeni Ata’larının dinini, hayat görüşünü
    benimsemeleri, günümüzde bu topraklarda da hayli
    yaygın.
    10 MAYMUNCA TAKLITÇILIK VE ŞAHSIYETSIZLIK
    ÖZELLIKLERINDEN MAYMUNA ÇEVRILMELERI
    Ahmed Kalka n
    15
    Ey Peygamber! Kalpten inanmadıkları hâlde,
    ağızlarıyla ‘inandık’ diyenler (münafıklar) ile
    Yahudilerden küfürde yarışanlar seni üzmesin. Onlar
    (Yahudiler) yalan uydurmak için (seni) dinlerler,
    sana gelmeyen bir topluluk hesabına dinlerler.
    Kelimelerin (ifade içindeki) yerlerini bildikten sonra
    yerlerini değiştirir ve şöyle derler: ‘Eğer size şu
    hüküm verilirse, onu tutun. O verilmezse sakının.’
    Allah, kimin azaba uğramasını istemişse artık sen
    onun için asla Allah’a karşı hiçbir şey yapamazsın.
    Onlar, Allah’ın kalplerini temizlemeyi istemediği
    kimselerdir. Onlara dünyada bir rüsvaylık, ahirette
    ise yine onlara büyük bir azap vardır.” (5/Mâide, 41)
    Hayır, “Halka hizmet, Hakka hizmet” değildir.
    İslâm’da öncelik insana hizmette değildir. Müslüman
    da olsa insana yardım ikinci planda kalır; tevhide,
    dine, dâvâya, kulluğa, şirkin her çeşidinden bireyleri
    ve toplumu kurtarmaya, cihada öncelik verilir
    İslâm’da. Allah’ın hakkı her şeyden önce gelir.
    Demokrasilerde öncelik tâğuta ve tâğutî kurum ve
    şahsiyetleredir. Kur’an, Peygamberlerin (dolayısıyla
    O’nların izinden giden şuurlu müslümanların) temel
    görevinin Hakk’a kulluk olduğunu, bütün insanlığın
    Allah’a kulluk ve ibâdet için yaratıldığını belirtir.
    Kulluğu değil de “hizmet”i öne çıkartan zihniyet,
    netice için her yolu, her metodu meşrû ve mubah kabul
    edebiliyor; yalan söylemede de bir sakınca görmüyor.
    Yalanı renklendiyor; beyaz yalanları, pembe yalanları
    DÂVÂSI IÇIN YALAN SÖYLEMEK DÂHIL, HER 11
    YOLU MEŞRÛ GÖRMEK
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    16
    meşrû, hatta sevap kabul ediyor. Dâvâsı için kapkara
    yalanları da gerekli görüyor. Toplumun karşısında
    gördüğü İslâm mesajı, daha çok resmî çerçevede
    sunulan İslâm(!)dır. Diğer İslâm adına konuşanlar ve
    seslerini duyuranlar da, tâğutî rejimi ürkütmeden,
    yer yer onlarla uzlaşarak orta bir yol bulmaya çalışan,
    hakla-bâtılı birbirine karıştıran, İslâmî gerçekleri yer
    yer saptırarak halkın gündemini teferruat cinsinden
    meselelerle meşgul etmeyi hizmet kabul edenlerdir.
    Kısacası, yaşadığımız toplum, Hz. Peygamber’in
    temsiliyeti ile ortaya koyduğu tevhidî duruş bilinci
    ile yüzleşmiş değildir. Onlara bu tevhidî gerçekleri
    taşımakla sorumlu Müslümanların kendi halleri de
    içler acısıdır. Zaman içinde tevhidî duyarlılık taşıyan
    bir kısım Müslümanların, bir oraya bir buraya
    savrulmaları, bırakın topluma daveti götürecek bir
    misyon başlatmayı; kendilerinin davete muhtaç bir
    hale gelmeleri, olayın diğer bir trajik yönüdür.
    “İşte, verdikleri sözlerini bozmaları sebebiyledir
    ki onları lânetledik, kalplerini de kaskatı kıldık…” (5/
    Mâide, 13)
    “Verdikleri sağlam söz(ü yerine getirmemeleri)
    sebebiyle “Tûr”u üzerlerine kaldırdık ve onlara,
    ‘Tevazu ile kapıdan girin’ dedik. Yine onlara,
    ‘Cumartesi (yasakları) konusunda haddi aşmayın’
    dedik ve onlardan sağlam bir söz aldık. Verdikleri
    sağlam sözü bozmalarından, Allah’ın âyetlerini
    12 SÖZÜNDE DURMAMAK
    Ahmed Kalka n
    17
    inkâr etmelerinden, peygamberleri haksız yere
    öldürmelerinden ve “kalplerimiz muhafazalıdır”
    demelerinden dolayı (başlarına türlü belâlar
    verdik. Onların kalpleri muhafazalı değildir), tam
    aksine inkârları sebebiyle Allah onların kalplerini
    mühürlemiştir. Artık onlar inanmazlar.” (4/Nisâ, 154-
    155). Yine, konuyla ilgili şu âyetlere de bakılabilir: 2/Bakara, 55, 61, 65,
    84, 86, 90, 93, 100; 5/Mâide, 13, 60.
    Öncelikle Allah’a verilen sözde durmamak,
    şirkten, haramlardan sakınmamak, tevbe etmemek,
    ettiyse tevbesini sık sık bozmak; müşterisine,
    ailesine, diğer insanlara verdiği sözü önemsememek,
    borcuna sâdık olmamak ülke insanının sıradan hali
    olmuş durumda.
    “Süleyman’ın hükümranlığı hakkında şeytanların
    (ve şeytan tıynetli insanların) uydurdukları
    yalanların ardına düştüler. Oysa Süleyman (büyü
    yaparak) küfre girmedi. Fakat şeytanlar, insanlara
    sihri ve (özellikle de) Babil’deki Hârût ve Mârût
    adlı iki meleğe ilham edilen (sihr)i öğretmek
    suretiyle küfre girdiler. Hâlbuki o iki melek, “Biz
    ancak imtihan için gönderilmiş birer meleğiz.
    (Sihri caiz görüp de) sakın küfre girme” demedikçe,
    kimseye (sihir) öğretmiyorlardı. Böylece (insanlar)
    onlardan kişi ile karısını birbirinden ayıracakları
    sihri öğreniyorlardı. Hâlbuki onlar, Allah’ın izni
    olmadıkça o sihirle hiç kimseye zarar veremezlerdi.
    (Onlar böyle yaparak) kendilerine zarar veren,
    SIHIRLE UĞRAŞMAK 13
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    18
    fayda getirmeyen şeyleri öğreniyorlardı. Andolsun,
    onu satın alanın ahirette bir nasibi olmadığını
    biliyorlardı. Kendilerini karşılığında sattıkları şey
    ne kötüdür! Keşke bilselerdi!” (2/Bakara, 102)
    Falcılığı onaylamak, üfürükçülüğü, muskacılığı,
    cinciliği, büyücülüğü meşrû gösterip benimsemek;
    beyinle ilgili hastalıkları ve psikolojik problemleri,
    cinin insanın içine girip musallat olmasıyla izah
    etmeye çalışmak, bu ülkede Müslüman olduğunu
    söyleyenlerin normal işlerinden sayılıyor.
    Dinini bilmediği, ilkel ve modern hurâfeleri de
    reddedemediği için câhil insanlar, çözümü de
    cincilerde, üfürükçü ve muskacılarda arıyor.
    Medyada; medyumlardan, falcılardan, astrologlardan
    yani modern müneccimlerden, cinci ve büyücülerden
    geçilmiyor. Boyalı basın dediğimiz, yazıdan daha
    çok resimlerin yer aldığı gazetelerin tümünde her
    gün burç ve fal köşeleri yayınlanmaktadır. Buralarda
    “yıldızınız diyor ki” , “burcunuz” , “elektronik burç
    falı”, “bilgisayarlı astrolojik fal” gibi köşelere ne
    demeli? Müneccimlik, sanıldığı gibi tarihe karışmış
    değil; sadece modernleşmiştir o kadar. Astrolog
    veya medyum denilen müneccimler, yıldız falına
    bakan kimselerdir. Horoskop denilen yıldızların,
    burçların bulundukları yerin haritasını çıkarıp,
    falına bakacakları kimsenin doğum tarihleriyle
    kıyaslayarak geleceği -gayb- hakkında hüküm
    çıkartırlar. Eski Yıldızname’lerin yerini günlük
    burçlar, astrolojik hurâfeler almış; müneccimin adı
    da astrolog veya medyum olmuştur artık.
    Ahmed Kalka n
    19
    “Bir de Yahudiler, ‘Allah’ın eli bağlıdır’ dediler.
    Söylediklerinden ötürü kendi elleri bağlansın ve
    lânete uğrasınlar! Hayır, O’nun iki eli de açıktır,
    dilediği gibi verir. Andolsun, sana Rabbinden
    indirilen (Kur’an) onlardan birçoğunun azgınlık ve
    küfrünü artıracaktır. Biz onların arasına kıyamete
    kadar düşmanlık ve kin saldık. Her ne zaman savaş
    için bir ateş yakmışlarsa, Allah onu söndürmüştür.
    Onlar yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışırlar.
    Allah, bozguncuları sevmez.” (5/Mâide, 64)
    Günaha girmeden sokağa çıkılamayacak
    hale gelen yerleşim yerleri, fuhşun, zinânın bir
    telefon âhizesi kadar, bir interneti tıklamak kadar
    kolaylaştığı, fesâdın eski toplumlarda işlenilenlerin
    tümünü içerdiği bir toplum İsrail’de bile yoktur. İslâm
    ahlâkını önemsememek, mevcut iktidarı suçlamamak
    için mevcut ahlâkî çöküntüyü kabullenmek;
    mevcut düzeni savunduğu için onun çirkinliklerini
    de kabullenmek; bugünkü fesadın ve her türlü
    çirkinliğin ancak İslam devleti ile çözülebileceğini
    kabul etmemek.
    TOPLUMDA FESÂDI YAYGINLAŞTIRMAK 14
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    20
    “(Yahudiler) Allah’ı bırakıp, hahamlarını;
    (hıristiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i
    rab edindiler. Oysa, bunlar da ancak, bir olan
    Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardır. O’ndan
    başka hiçbir ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları
    her şeyden uzaktır.” (9/Tevbe, 31) ve yine bkz. 9/Tevbe, 34.
    Bazı hoca ve yazarları melek, diğer bazılarını
    şeytan (gibi) görmek; Allah’ın hükmü yerine
    hocalarının görüşünü yüceltmek; dinin ahkâmına
    mezhepçi, cemaatçi, grupçu gözlükle bakıp
    ictihadları ve yorumları dinleştirmek, hocaları
    aşırı yüceltmek, çevremizde çokça gördüğümüz
    hususlardandır. Şeyhleri, Allah’a ait nice özelliklere
    ortak kabul etmek, ölü âlim ve sofuları bile yüceltip
    onlardan medet ummak, onlara el açıp duâ etmek,
    buradaki insanların uygulamaları arasındadır.
    Allah’a şirk koşmanın bir çeşidi de Allah’ın izin
    vermediği alanlarda insanlara itaattir. Oysa ibâdette
    esas olan Allah’a itaat, Peygamberine itaat ve
    müslümanlardan olan emir sahiplerine itaattir (4//Nisâ,
    59). Ne var ki, insanoğlu, çoğu zaman kendi cinsinden
    olan beşerden bazı kimselerin birtakım üstün
    özelliklere sahip olduklarını düşünerek onları rab
    konumuna getirmiş ve böylece onlara ibâdet etmiştir.
    15 BILGINLERINI, ÂLIM VE DIN ADAMLARINI
    TANRI EDINMEK
    Ahmed Kalka n
    21
    “İşte, verdikleri sözlerini bozmaları sebebiyledir
    ki onları lânetledik, kalplerini de kaskatı kıldık.
    Kelimeleri yerlerinden kaydırarak (tahrif edip)
    değiştiriyorlar. Akıllarından çıkarmamaları istenen
    şeylerden önemli bir kısmını da unuttular. (Ey
    Muhammed!) İçlerinden pek azı hâriç, onların daima
    bir hâinliğini görüyorsun. Yine de sen onları affet ve
    aldırış etme. Çünkü Allah, iyilik yapanları sever.” (5/
    Mâide, 13)
    “Yahudilerden öyleleri var ki, (kelimeleri
    yerlerinden kaydırıp) tahrif ederek onları
    anlamlarından uzaklaştırırlar. Dillerini eğip
    bükerek ve dine saldırarak “İşittik, karşı geldik”,
    “İşit, işitmez olası!” “Râ’inâ” derler. Hâlbuki onlar,
    “İşittik ve itaat ettik; dinle ve bize bak” deselerdi,
    bu kendileri için daha hayırlı olurdu. Fakat Allah,
    küfürleri yüzünden kendilerini lânetlemiştir. Bu
    yüzden pek az iman ederler.” (4/Nisâ, 46)
    Günümüzde en etkili savaş, kelime ve
    kavramlarla yapılmaktadır. Kavramlarla kazanılan
    zafer, hem muhatap tarafından içselleşmekte,
    kazanan muhâtabını da kazanmakta ve hem de çok
    uzun sürmektedir. Kavramları tahrif edenler, bizim
    silâhlarımızla bizi vurmaktadır. İslâm kavramların
    üzerine binâ edilmiştir. O yüzden, bazı kelimelerin,
    kavramların tahrifi, dini tahrife götürür. Kavramlar
    KELIMELERI TAHRIF ETMEK, YERLERINDEN 16
    KAYDIRARAK DEĞIŞTIRMEK
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    22
    üzerine kurulur din. Kavramlar bozulursa din de
    bozulur. İlâh, Rab, Din, İbâdet, Tevhid, Şirk, Tâğut,
    Salât gibi kavramların içinin boşaltılması veya daha
    tehlikeli olarak içinin Kur’an dışı ve Kur’an’a ters
    hususlarla doldurulması, yani tahrif edilmesi, dinin
    de tahrif edilmesini neticelendirir. Dili bozan dini de
    bozuyor. Dil de Allah’ın ayetlerinden.
    “Derken, onların içindeki zâlimler, sözü
    kendilerine söylenenden başka şekle soktular. Biz de
    haktan ayrılmaları sebebiyle, o zâlimlere gökten bir
    azap indirdik.” (2/Bakara, 59); “Şimdi, bunların size
    inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysa içlerinden
    birtakımı, Allah’ın kelamını dinler, iyice anladıktan
    sonra, onu bile bile tahrif ederlerdi.” (2/Bakara, 75);
    “Vay o kimselere ki, elleriyle Kitab’ı yazarlar, sonra
    da onu az bir karşılığa değişmek için, ‘Bu, Allah’ın
    katındandır’ derler. Vay ellerinin yazdıklarından
    ötürü onların hâline! Vay kazandıklarından dolayı
    onların hâline!” (2/Bakara, 79). Ayrıca bkz. 4/Nisâ, 46; 5/Mâide,
    13, 41; 7/A’râf, 162
    Geleneksel veya modern hurafeleri dinden saymak,
    dinin bazı esaslarını kabul etmemek, tasavvufçu,
    devletçi, geleneği kutsallaştırıcı bakış açısına sahip
    olmak gibi tahrifçi anlayışları günümüzde çokça
    görüyoruz. Kur’an tahrifin şu şekillerde yapıldığını
    belirtir: Tahrif yoluyla (2/Bakara, 75; 4/Nisâ, 46; 5/Mâiide,
    13, 41), tebdil yoluyla (7/A’râf, 162), gizleme yoluyla (2/
    Bakara, 159; 174; 3/Âl-i İmrân, 71), unutma yoluyla (5/Mâide, 13).
    17 DINI TAHRIF
    Ahmed Kalka n
    23
    Ayrıca, tarihten bu güne, tarihselcilik yaparak tahrif
    yoluna gidildi; bazı âyetleri devre dışı bıraktırmanın
    yöntemi olarak nâsih-mensuh kabul ederek tahrif
    edilmeye çalışıldı. Kur’an’da olan bazı âyetlerin
    hükmü uygulanmayacağı, formalite icabı Kur’an’da
    kalıyor olması gibi, tersine; Kur’an’da olmayan,
    Mushafa konulmayan âyetler olduğuna inanmak;
    yani Kur’an lâ raybe fîh olduğu halde, onu fazla
    veya eksik kabul etmek, dini tahrif etmek demektir.
    Yine, Kur’an’ı lügat anlamından tümüyle bağımsız
    bâtınî anlamlarla açıklamak; ebced ve cifir gibi
    hesaplamalarla Kur’an’da kastedilmeyen anlamları
    Kur’an’a yüklemek Kur’an’ı tahrif demektir.
    “Hani siz, ‘Ey Mûsâ! Biz Allah’ı açıktan açığa
    görmedikçe sana asla inanmayız’ demiştiniz. Bunun
    üzerine siz bakıp dururken sizi yıldırım çarpmıştı.”
    (2/Bakara, 55)
    “Allah’ı açıkça görmedikçe inanmayacağız”
    demenin bugünkü ortama tercümesi şunlar olabilir:
    Tarihselcilik yaparak Kur’an’da olmasına rağmen
    bazı hükümlerin uygulanamayacağını savunmak,
    dini başka şeylerle senteze tâbi tutmak; mezhepleri,
    cemaat anlayışlarını, yorum ve ictihadları dinin
    kendisi gibi kabul etmek. Şu varsa, ben o dine
    inanmıyorum, demek; güncel boyutuyla imanda
    pazarlık etmek demektir.
    İMANDA PAZARLIK 18
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    24
    “Ey Kitap ehli! (Gerçeğe) şâhit olduğunuz hâlde,
    niçin Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?” (3/Âl-i
    İmran, 70)
    Sevdiği, bağlandığı cemaatin, hocanın veya bir
    liderin görüşlerini mutlaklaştırıp hata yapma ihtimali
    vermemek, taassup derecesinde bağlanmak veya
    kendi ırkını, devletini, devletin kutsal kabul ettiklerini
    yüceltmek. Delillerle bir hakikat vurgulandığı
    halde, “benim hocamın, mezhebimin, cemaatimin
    görüşüne ters” diye o sağlam delille sunulan esasları
    kabul etmeyip inadına kendi görüşünde ısrar etmek,
    bu konunun güncel yansımasıdır.
    “Hani, Tûr’u tepenize dikerek sizden söz almıştık,
    ‘Size verdiğimiz Kitab’a sımsıkı sarılın; ona kulak
    verin” demiştik. Onlar, ‘dinledik ve isyan ettik’
    demişlerdi. İnkârları yüzünden buzağı sevgisi onların
    kalplerine sindirilmişti. Onlara de ki: (Tevrat’a
    beslediğinizi iddia ettiğiniz) imanınızın size emrettiği
    şey ne kötüdür, eğer inanan kimselerseniz!” (2/Bakara,
    93)
    “Duyduk ve uyduk” demek, birçok bedel istiyor.
    Kafa dili ile değilse de, hal diliyle; “biliyoruz, isyan
    ediyoruz” diyenler bugün de, buralarda da çok.
    19 GERÇEĞI BILE BILE INAT
    20 İŞITTIK VE ISYAN ETTIK” DEMEK
    Ahmed Kalka n
    25
    Faizin haram olduğunu, tesettürün farz olduğunu,
    demokrasinin bâtıl olduğunu, put heykellerin küfür
    olduğunu bilmeyen mi var? Ama, isyanın dayanılmaz
    şeytanî lezzeti ne olacak? İsyancı, itirazcı,
    beğenmeyici, tekfirci bir toplum oldu bu topluluk.
    Mü’minler, Allah’tan kendilerine bir emir geldiği
    zaman şöyle derler: “Ey Rabbimiz! Dinledik ve itaat
    ettik (ediyoruz). Senin mağfiretine (bağışlamana)
    sığınıyoruz. Ey Rabbimiz, dönüş Sanadır.”
    Allah’ın emirleri karşısında alaycı bir tavır
    takınan, yahudileşenler de “dinledik ve isyan
    ediyoruz.” derler ve seviyelerinin ne kadar alçak
    olduğunu ortaya koyarlar. Mü’min, Allah’a itaat
    konusunu, geleceğe, umut ve temennilere bırakamaz.
    Bilir ki, Peygamber’in ifadesiyle “heleke’l
    müsevvifûn, sevfe’ciler/yarıncılar (itaati yarınlara
    bırakanlar) helâk oldu.” Şeytan, bâtılı sevdiremediği
    kişiye, hakkı yarınlara bıraktırarak onun günü
    kaybetmesine uğraşır. Ertesi gün de kaldığı yerden
    devam eder: Yarınlar bitmedi ya... Büyük hedefler ve
    idealler uğruna, yarın çok büyük eylem ve faâliyetler
    yapacağı ümit ve temennisiyle günler şeytana
    itaatle geçer gider. Ama gerçek mü’min Allah’ın
    emri kendine ulaşır ulaşmaz ‘dinledim, duydum ve
    itaat ettim’ der, hemen o saniye eyleme geçmiştir
    bile. Az sonraya bırakamaz, “az sonra” kendisi için
    olmayabilir çünkü.
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    26
    “…Yoksa siz Kitab’ın (Tevrat’ın) bir kısmına
    inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Artık
    sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil
    olmaktan başka bir şey değildir. Kıyamet gününde
    ise onlar azabın en şiddetlisine uğratılırlar. Çünkü
    Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir.” (2/Bakara,
    85)
    Eee ne yapsın yani, devletin suç saydıklarını da
    mı kabul etsin? İslâm Devleti istiyoruz, Atatürk’ü
    ve diğer tüm tâğutları reddediyoruz mu desin? Emir
    kulu olunur mu o zaman? Atatürk veya onun kurduğu
    mevcut düzen çarparsa ne olacak? En kolayı ve risksiz
    olanı, İslâm’ı kuşa benzetip bir kısmını, halkın ve
    devletin karşı çıkmadığı taraflarını kabul etmek;
    suç sayılanları, ayıplananları, kınanan kısımları
    ise benimsememek… Yoksa, şeriatçı radikallere
    benzersin. Laikliği, demokrasiyi, Kemalizmi
    reddedip devleti karşısına mı alsın? Sonra, hangi
    devirde yaşıyoruz canım, bu tevhidi söylem de
    nereden çıktı?” diyen o kadar çok insan var ki…
    “Hakkı bâtılla karıştırıp da bile bile hakkı
    gizlemeyin.” (2/Bakara, 42)
    21 KITABIN BIR KISMINA INANIP BIR KISMINI
    INKÂR
    22 HAKKA BÂTILI KARIŞTIRMAK
    Ahmed Kalka n
    27
    Sulandırılmış dini, devlet dinini, Amerikancı bir
    din anlayışını, Kemalist bir yaklaşımı, demokratik
    anlayışı hak dinle birlikte karıştırarak insanlara bu
    sentezi sunmak. Türk-İslâm sentezi, İslâm sosyalizmi
    gibi hakla bâtılı birleştirmek veya “laiklikle İslâm
    bağdaşır”, demek, ya da “faizsiz ekonomi mi
    olur?” diye herkesin “olmaz!” demesini bekleyerek
    sormak. Allah’a iman etmek, ama tâğuta itaat
    etmek; İslâm’ı kabul etmek, ama şeriata karşı olmak;
    Allah’ı sevmek, ama Amerika’ya da hayran olmak;
    Müslüman olduğunu haykırmak, ama gâvurun
    yapmayacağı gâvurlukları yapmak gibi birbirine zıt
    iki yaklaşımı uzlaştırmaya çalışmak günümüzün
    moda görüşlerindendir.
    “İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayeti Kitap’ta
    açıklamamızdan sonra onları gizleyenler var ya, işte
    onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet etme
    konumunda olanlar lânet eder.” (2/Bakara, 159)
    Allah Teâlâ tarafından vuku bulan lânet, dünyada
    hayır ve tevfikten/başarıdan, âhirette ilâhî lütuf
    ve rahmetten uzaklaştırılmak manasını ifade
    etmektedir. Allah’ın rahmetinden uzaklaştırılan,
    Rabbimizin rahmetiyle muâmele etmeyeceğini
    bildiğimiz bir kimsenin durumu, elbette sakıncalı
    bir durumdur. Allah’ın haksız yere bir kuluna lânet
    edeceğini düşünemeyiz. “Allah’ın indirdiği kitaptan
    bir kısmını gizleyip onu az bir bedel ile değişenler
    (var ya); işte onlar karınlarına ateşten başka bir şey
    KETMETMEK; AÇIKLAMASI GEREKEN 23
    BILGILERI GIZLEMEK
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    28
    doldurmuyorlar. Kıyamet günü Allah, onlarla ne
    konuşacak, ne de onları arıtacaktır. Onlar için elem
    dolu bir azap vardır.” (2/Bakara, 174). Konuyla ilgili diğer
    âyetler için bkz. 3/Âl-i İmran, 187; 5/Mâide, 159; 6/En’am, 91.
    Başta Diyanet’te görev yapanların güncel
    boyutuyla tevhidden, şirkten, tuğyan ve tâğuttan,
    ideolojilerden hiç bahsetmemeleri, günümüzde
    sanki puta tapma yokmuş gibi; herkes iman edilmesi
    gereken şeylere hakkıyla iman ediyor gibi; çiçekten
    böcekten, ağaç dikmekten, trafikten bahsetmeleri…
    Bu hakkı gizleyenler, Diyanet gibi bir kurumda
    görevli iseler, devletten maaş alıyorlarsa dini az bir
    pahaya satmış, dini ketmedip gizlemenin vebaline
    muhatap olmuş olurlar. Putlardan, heykellerden,
    devletin kutsallarından, tâğuttan, şirk anlayışından;
    devletin ve toplumun İslâm’la bağlarını nasıl
    koparmış olduğundan bahsetmeden, tevhidin
    ilkelerini gündeme getirmeden nasıl dâvet yapılmış
    olur, nasıl emr-i bi’l ma’ruf ve nehy-i ani’l münker
    icrâ edilmiş olur?
    Ahireti dünyayla değiştirmek: “Ama siz,
    birbirinizi öldüren, içinizden bir kesime karşı kötülük
    ve zulümde yardımlaşarak; size haram olduğu
    hâlde onları yurtlarından çıkaran, size esir olarak
    geldiklerinde ise, fidye verip kendilerini kurtaran
    kimselersiniz. Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp,
    bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Artık sizden bunu
    yapanın cezası, dünya hayatında rezil olmaktan
    başka bir şey değildir. Kıyamet gününde ise onlar
    24 AHIRETI DÜNYAYLA DEĞIŞTIRME
    Ahmed Kalka n
    29
    azabın en şiddetlisine uğratılırlar. Çünkü Allah,
    yaptıklarınızdan habersiz değildir. Onlar, ahireti
    verip dünya hayatını satın alan kimselerdir. Artık
    bunlardan azap hiç hafifletilmez. Onlara yardım da
    edilmez.” (2/Bakara, 85-86)
    Aç kalmaktan korktuğu kadar azâba girmekten
    korkmamak, insanlardan, depremden korktuğu
    kadar Allah’tan korkmamak, hapisten korktuğu
    kadar Cehennemden korkmamak. Hayatı sadece
    bu dünyadan ibâret sayan ve çalışmasını da hep bu
    dünyaya ait kılan, âhireti hiç aklına getirmeyen,
    ölümü düşünmeyen insanımız… Düşüncesi, hep
    dünyaya ait, geçici zevk ve değerlerden, zenginlikten,
    keyfini tatmin etmekten, daha rahat bir yaşayıştan
    başka bir şey düşünmeyen hale geldi.
    “Bilmez misin ki, göklerin ve yerin hükümranlığı
    Allah’a aittir. O, dilediğine/dileyene azap eder,
    dilediğini/dileyeni de bağışlar. Allah, her şeye
    hakkıyla gücü yetendir. Ey Peygamber! Kalpten
    inanmadıkları hâlde, ağızlarıyla ‘inandık’ diyenler
    (münafıklar) ile Yahudilerden küfürde yarışanlar
    seni üzmesin. Onlar (Yahudiler) yalan uydurmak için
    (seni) dinlerler, sana gelmeyen bir topluluk hesabına
    dinlerler. Kelimelerin (ifade içindeki) yerlerini
    bildikten sonra yerlerini değiştirir ve şöyle derler:
    ‘Eğer size şu hüküm verilirse, onu tutun. O verilmezse
    sakının.’ Allah, kimin azaba uğramasını istemişse
    GEREKLI GÖRDÜKLERI HER YALANI 25
    SÖYLEYEBILMEK
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    30
    artık sen onun için asla Allah’a karşı hiçbir şey
    yapamazsın. Onlar, Allah’ın kalplerini temizlemeyi
    istemediği kimselerdir. Onlara dünyada bir
    rüsvaylık, âhirette ise yine onlara büyük bir azap
    vardır. Onlar, yalanı çok dinleyen, haramı çok
    yiyenlerdir. Eğer sana gelirlerse, ister aralarında
    hüküm ver, ister onlardan yüz çevir. Onlardan
    yüz çevirecek olursan, sana asla hiçbir zarar
    veremezler. Eğer hükmedecek olursan, aralarında
    adâletle hükmet. Çünkü Allah, âdil davrananları
    sever.” (5/Mâide, 40-42)
    Düzen, yalanı el altından (hatta el üstünden)
    teşvik etmektedir. Sözgelimi, en nâmuslu tüccarı
    zulümden farksız vergiler isteyerek, kendi
    malının yalancısı durumuna zorlamaktadır.
    Gereksiz bürokrasi ve formaliteler de kişiyi yalana
    alıştırmaktadır. Eğitimin de yalandan pek uzak
    olmadığını söylemek gerekir. Zaten şirk en büyük
    yalan olduğuna göre, şirke dayalı câhilî eğitim
    ve kültürün temel malzemesinin yalan olması
    kaçınılmaz olacaktır. Evrim teorisinden, inkılâp
    tarihindeki balıkların kavağa çıkmasına, sosyal
    konularda hakka ve hakikate ters çarpıtılmış
    olay ve yorumlara kadar sayısız yalan, bilim diye
    insanımıza verilmektedir. İnsanın çevresi de
    Allah’tan hakkıyla korkan insanlardan oluşmuyorsa,
    altta kalmamak, ayıplanmamak için, kalabalığa
    uymak endişesiyle bulaşıcı mikroplardan çok hızlı
    bir şekilde yalan mikrobu tüm çevreye yayılacaktır.
    Tüccarın, esnafın, pazarcıların, ağızlarıyla veya
    Ahmed Kalka n
    31
    tezgâhları ve vitrinleriyle söyledikleri yalanlara
    şâhit olmayan kimse var mıdır? Malın kusurunu
    söylemeyip gizlemek bile yalan kabul edilip kazancı
    haramlaştırdığı halde, açıkça yalan söylemek, hatta
    yalan yere yemin etmek sıradan bir olay halindedir.
    Günümüz medyası yalan pazarı halindedir. Arztalep
    meselesi; yalan alıcıları, hem de para vererek
    müşterileri varsa, yalandan para kazanan yalan
    tüccarları niye olmasın ki?!
    Yalancılık, günümüz câhilî düzenlerinde
    ve İslâm dışı çevrelerde açıkgözlük olarak
    değerlendirilmekte, doğruluğun karın doyurmadığı
    için enâyilik olduğu söylenmektedir. Öyle ya;
    “doğruluk karın doyurmaz!”, “doğru söyleyeni
    dokuz köyden kovarlar.” Günümüzün en popüler
    ve saygın kabul edilen meslekleri temelde
    “profesyonel yalancılık” diye tanımlanabilecek,
    meslek icabı yalan söylemenin kaçınılmaz kabul
    edildiği uğraşlardır. Politikacılar, diplomatlar,
    avukatlar, reklâmcılar, pazarlamacılar, halkla
    ilişkiler şirketlerinin temsilcileri, sinema ve
    tiyatro sanatçıları, falcılar, sihirbazlar, medyumlar,
    cinciler, muskacılar, antikacıların... bu saygın(!)
    mesleklerinden dolayı görev ve meslek icabı, (geçim
    endişesiyle, yani kutsal geçim tanrısının izniyle)
    çok rahat yalanlar söylemek zorunda(!) oldukları
    kabul edilir. Nasıl sanatçıların sanat adına her
    boyaya girip, her çirkinliği üzerlerinde göstermeleri
    gerekiyorsa, bu durum, kutsal(!) mesleklerinin
    gereği ise; aynen öyle, diğerlerinin de söyledikleri
    yalanlar, günah veya kara değil; “beyaz yalan”
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    32
    kategorisine sokulmaktadır. Bu kimseler, yalan
    söyleme becerilerini öylesine geliştirip parlatırlar ki,
    insanlar bu yalanları duymak için can atarlar, teşvik
    ederler ve bundan mutluluk bile duyarlar.
    “Karun, ziyneti ve görkemi içerisinde kavminin
    karşısına çıktı. Dünya hayatını arzu edenler, ‘keşke
    Karun’a verilen (servet) gibi bizim de (servetimiz)
    olsaydı. Şüphesiz o büyük bir servet sahibidir’
    dediler.” (28/Kasas, 79)
    Özenmeyenlere selâm olsun!
    İnsanımız artık aklıyla değil; bin bir çeşit göz
    alıcı illüzyonlarla tahrik edilen “doymak bilmeyen
    gözleriyle” düşünüyor, daha doğrusu düşündüğünü
    zannediyor. Çarşılar, pazarlar, marketler, vitrinler
    de insanın bu midesi olmayan gözlerine nasıl hitap
    ediyor? Başkalarına (kendinden maddî yönden
    öndekilere) bakıyor bu gözüyle düşünen insan ve
    mukayese ediyor: “Onda var, bende niye yok?” ve
    daha çok harcamak için daha çok çalışması, çalışması,
    çalışması gerektiğini görüyor. Sonra bakıyor ki,
    çalışarak kazanılan para “ihtiyaç” maskesini takmış
    “gereksiz” veya “olmasa da olur”lara yetmiyor,
    çalışmadan para kazanmanın yollarını arıyor.
    Herkes bir başkasını kandıracak yollar aramaya
    başlıyor. Kumarın binbir çeşidi, sahtekârlığın hiç
    akla gelmeyecek şekli, insanları en yakınlarına bile
    26 FIRAVUN’UN IŞBIRLIKÇISI KAPITALIST
    KARUN’A ÖZENMEK
    Ahmed Kalka n
    33
    itimat edemeyen, yardım edemeyen, borç veremeyen
    duruma getiriyor. “Haram” mı, “ayıp” mı? O da ne
    demek? Güldürmeyin insanı! Hangi devirde, hangi
    kültürde yaşıyoruz?
    “Andolsun, sen onların, yaşamaya, bütün
    insanlardan; hatta Allah’a ortak koşanlardan bile
    daha düşkün olduklarını görürsün. Onların her biri
    bin yıl yaşamak ister. Hâlbuki uzun yaşamak, onları
    azaptan kurtaracak değildir. Allah, onların bütün
    işlediklerini görür.” (2/Bakara, 96)
    “Yoksa onların hükümranlıkta bir payı mı var?
    Öyle olsa, insanlara bir zerre bile vermezler.” (4/
    Nisâ, 53)
    “Derken, onların ardından yerlerine Kitab’a
    (Tevrat’a) varis olan (kötü) bir nesil geldi. Şu geçici
    dünyanın değersiz malını alır ve “(nasıl olsa) biz
    bağışlanacağız” derlerdi. Kendilerine benzeri bir
    mal gelse onu da alırlar. Allah hakkında, gerçek
    dışında bir şey söylemeyeceklerine dair onlardan
    Kitap’ta söz alınmamış mıydı? Onun içindekileri
    okumamışlar mıydı? Hâlbuki Allah’a karşı gelmekten
    sakınanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır. Hiç
    düşünmüyor musunuz?” (7/A’râf, 169)
    Bize gelince… Hangimiz ölüme hazır, hangimiz
    âhireti öncelikliyor?
    DÜNYAYI AŞIRI SEVIP DÜNYAYA ÇOK 27
    HIRSLI/DÜŞKÜN OLMAK
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    34
    İki yol var: Biri dünyevîleşme, dünyayı âhirete
    tercih; ikincisi ise dünyayı ebedî hayatın kapısı
    yapmak. Bugün yol ayrımındayız: Ya nefsimiz veya
    Rabbimiz. Ya geçici menfaat veya dâvâ. Ya fâni olan,
    ya bâki olan. Tercih bize kalmış. Tercihini Allah’tan
    yana yapanlara selâm olsun!
    “Sonra bunun ardından kalpleriniz yine katılaştı;
    taş gibi, hatta daha katı oldu. Çünkü taş vardır ki,
    içinden ırmaklar fışkırır. Taş vardır ki yarılır da
    içinden sular çıkar. Taş da vardır ki, Allah korkusuyla
    (yerinden kopup) düşer. Allah, yaptıklarınızdan
    hiçbir zaman habersiz değildir.” (2/Bakara, 74)
    “İşte, verdikleri sözlerini bozmaları sebebiyledir
    ki onları lânetledik, kalplerini de kaskatı kıldık.
    Kelimeleri yerlerinden kaydırarak (tahrif edip)
    değiştiriyorlar. Akıllarından çıkarmamaları istenen
    şeylerden önemli bir kısmını da unuttular. (Ey
    Muhammed!) İçlerinden pek azı hâriç, onların daima
    bir hâinliğini görüyorsun. Yine de sen onları affet ve
    aldırış etme. Çünkü Allah, iyilik yapanları sever.” (5/
    Mâide, 13)
    Merhametsiz, sevgisiz, ilgisiz, duygusuz,
    ağlayamayan insan olduk, ağlayamıyoruz bile.
    Yaşadığımız düzen, materyalizm ve kapitalizm;
    insanın tüm mânevî değerlerini, kalbini ve ruhunu
    mahvetti. İncelik, hassâsiyet, duygulu olmak
    28 KALPLERININ TAŞTAN DAHA KATI HALE
    GELMESI
    Ahmed Kalka n
    35
    gibi özellikler; artık giderek yerlerini çıkarcılık,
    pragmatizm ve eyyamcılık gibi anlayışlara bırakıyor.
    Her şey, maddesi kadar kıymet buluyor, maddî zevk ve
    maddî değerden başka ölçüler geçerli kabul edilmiyor.
    Ayıp-günah tanımayan bu ortamda, ağlamak, ayıp
    sayılan bir-iki şeyin başında yer almakta... Bunca
    zulüm ve perişanlığın, anasını ağlattığı kimseler, bir
    yol bulup ağlama özgürlüğünü kullanmaya kalksa,
    alay konusu olacaktır: “Erkekler ağlamaz!” “Karılar
    gibi ağlıyor.” Sanki günümüzdeki kadınlar, özellikle
    erkeklerle beraber çalışan, okuyan bayanlar ağlama
    hakkına sahipmiş gibi...
    Tv. programları müzik, eğlence ve komedi
    ağırlıklıdır; hem de en sulu ve cıvık cinsinden.
    Müstehcenlik de eğlence ve komedinin ayrılmaz
    yandaşı. Filmler, diziler, stand-up ve talk showlar
    hep güldürme ve eğlendirme amaçlı etkinliklerdir.
    Magazin progmramları ve Televole’ler en çok
    reyting alan programlardır. Tabii, komedyenler de
    heykelleri dikilmesi gereken büyük sanatçılar...
    Uçağa binmekten korkan ve ölümü de o yüzden olan
    bir aktörün (Kemal Sunal) filmi, hem de aynı kanalda
    belki 158. defa seyirci önüne konulabiliyorsa, bunun
    paranoyayla ilgili olduğunu düşünmek gerekiyor;
    egemen güçler tarafından pompalanan toplumsal
    paranoya... Bırakın ağlamayı, gülmeler bile sahtedir
    bu dünyada. Sahte, yapmacık, formalite icabı ve rol
    gereği. Güldürmeler de tabii...
    Güleriz ağlanacak halimize. Filmler, fıkralar,
    şarkı ve türküler, halkın hayat felsefesini yansıtan
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    36
    toplum aynalarıdır. Bunlara bakarak toplum hakkında
    değerlendirme yapabilirsiniz. Alın size bir iki şarkı
    sözü: “ Ağlama, a ğlat! Y oksa z ehr o lur b u t atlı
    hayat.” “Ağlama değmez hayat, bu gözyaşlarına!”
    (Peki gülmeye değer mi dersiniz?!) Ve nükte ile
    karışık değerlendirme yapılır: “Ağlatmayı soğan
    bile becerir; ama siz hiç güldüren meyve, sebze
    gördünüz mü?” Tamam, soğan, mirasçıları ve hüznü
    tanımayanları bile ağlatır; demek tabiat ağlamaya
    yardımcı, doğayla, fıtratla uyum isteniyorsa, buna
    uyulmalı. Yalnız, soğan ağlatıyor da; insanımızı
    soyan ağlatmıyor, insanımıza söven ağlatmıyor mu?
    (Ağlatıyorsa, ağlatanın; ağlatmıyorsa, ağlamayı
    unutanın sorgulanması gerekmiyor mu?)
    “Hani, Tûr’u tepenize dikerek sizden söz almıştık,
    “Size verdiğimiz Kitab’a sımsıkı sarılın; ona kulak
    verin” demiştik. Onlar, “Dinledik, karşı geldik”
    demişlerdi. İnkârları yüzünden buzağı sevgisi onların
    kalplerine sindirilmişti. Onlara de ki: (Tevrat’a
    beslediğinizi iddia ettiğiniz) imanınızın size emrettiği
    şey ne kötüdür, eğer inanan kimselerseniz!” (2/Bakara, 93)
    Araba sevgisi, futbol ve müzik sevgisinin
    içerilmesi, cep telefonlarının ise sevgiden de öte,
    onsuz yapılamaması… Kur’an, bu sapmadaki
    manasızlığa ve mantıksızlığa temas etmektedir:
    “...O buzağının kendilerine söz söylemediğini ve
    yol da göstermediğini görmediler mi? Onu tanrı
    olarak benimseyip kendilerine yazık ettiler.” (7/A’râf,
    29 BUZAĞI SEVGISI VE BUZAĞIYI, INEĞI
    PUTLAŞTIRMAK
    Ahmed Kalka n
    37
    148). Bir başka yerde, bu tanrının “fayda da zarar
    da vermediği” (20/Tâhâ, 89) bildirilir. Hz. Mûsâ’nın
    dilinden şöyle denilir: “Durup üzerinde titrediğin
    tanrına bak! Onu yakacağız, sonra da onu parça
    parça edip denize atacağız. Sizin tanrınız ancak
    kendisinden başka tanrı olmayan Allah’tır; ilmi her
    şeyi kuşatmıştır.” (20/Tâhâ, 97-98). Yahudilerin buzağısı
    varsa, Türklerin de “kurt”u, “bozkurt”u var. Eski
    Türklerde ata ve kutsal kabul edilen hayvan,
    kurttur. Kurdun kutsallığı, bozkırların korkulu
    bir hayvanı olarak, özellikle hayvan sürüleri için
    büyük tehlike teşkil etmesi dolayısıyla, ona karşı
    duyulan korku ile karışık bir saygı hissinden ileri
    geldiği anlaşılıyor. Bozkurtun, Göktürk’lerin atası
    olduğuna inanılır. Orta Asya Türklerinde Boz renkli
    kurt inancı, ilkel totemciliğin kalıntısıdır. Hemen
    bütün Türk boyları bir bozkurttan türediklerine
    inanırlar. Değişik biçimleri bulunan bu inancın
    en yaygın olanı şudur: Çok eski çağlarda Türkler
    bir saldırıya uğramış, bu saldırıda sadece küçük
    bir erkek çocuk sağ kalmış. Dişi bir bozkurt, onu
    büyütmüş ve ondan gebe kalmış. Türkler bu yarısı
    insan yarısı kurt atadan türemişler. Türklerin kurt
    totemi, hem olağanüstü bir güçlülük, hem de ilâhî/
    kutsal bir nitelik taşıdıkları yolundaki inançlarını
    temellendirir.
    Ankara’nın en merkezî alanında Eti’lerin
    boynuzlu geyiğinin heykeli bulunur ve nice insana
    göre şehrin sembolü kabul edilir. İstanbul’da
    Kadıköy’ün göbeği Altıyol’da Apis öküzü şeklinde
    bir boğa heykeli vardır; hem de Sâmirî kadar usta
    olmayan bir heykeltraşın elinden çıkmıştır; yani
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    38
    böğürmesi bile olmayan, altından da yapılmamıştır;
    dolayısıyla sanat eseri bile sayılamayacak basit bir
    heykel!
    Aslan Galatasaray, Sarı Kanarya’yı yutmaya
    çalışır; derken Kara Kartal hücuma geçer. Bazı
    oyuncular, timsah yürüyüşüyle gol sevincini
    sembolize eder. İstanbul Boğaları, Denizli
    Horozları ve Bursa Timsahları da birbirlerini
    yemeye/yenmeye çalışırlar. Olay, iş dünyasına
    da sıçrar; Uzakdoğunun aslanları varsa, bizim de
    Anadolu kaplanlarımız vardır. Cinciler, falcılar hâlâ
    hayvanlardan yararlanarak kehânetlerde bulunur.
    İşporta usûlü şans çekilişi yapan bazı tezgâhlar,
    şans çekilişi için güvercin ve tavşan gibi hayvanları
    kullanır. Baykuş, uğursuz kuş olma inancına konu
    olmaya devam ederken, uğur böceği kimilerine
    uğur getirir diye kabul görür. Bazılarının başına
    kuş pislerken, bazılarının başına talih kuşu konar.
    Bazı ev ve işyeri kapılarına Anadolu’da hâlâ at nalı,
    koç başı veya boynuz asılır. Ev ve işyerinin kaza
    ve belâya uğramaması için kan akıtılması ve kanın
    binaya, insanın alnına sürülmesi gerektiği inancı
    devam eder.
    İnsanlara yine Kumru, Ceylân, Âhu (ceylân),
    Dudu (papağan), Aslan, Alpaslan, Kartal, Şahin,
    Doğan, Tuğrul (ak doğan), Esed (aslan) gibi isimler
    konulmaya devam edilir. Soyadlarının önemli bir
    bölümünü hayvanlar teşkil eder.
    Deylemî’nin Müsned’inde Hz. Peygamber’in
    Ahmed Kalka n
    39
    şöyle buyurduğu rivâyet edilir: “Her ümmetin bir
    ıcl’i (buzağısı) vardır; bu ümmetin ıcl’i/buzağısı da
    dînâr ve dirhemdir (küçük ve büyük paradır).”
    “Bulutu üstünüze gölge yaptık. Size, kudret helvası
    ile bıldırcın indirdik. ‘Verdiğimiz rızıkların iyi ve
    güzel olanlarından yiyin’ (dedik). Onlar (verdiğimiz
    nimetlere nankörlük etmekle) bize zulmetmediler,
    fakat kendilerine zulmediyorlardı.” (2/Bakara, 57)
    Esas nimet, mânevî nimetlerdir. İman nimetidir,
    sâlih amel ve takvâ nimetidir. Peygamberlerle,
    sâlih kimselerle beraberlik de kendilerine nimet
    verilenlerle beraber olmak olduğundan, onların
    yanında olanlardır esas nimet. Fâtiha sûresinde de
    nimet verilenlerin yoluna hidâyet istiyoruz. Yani
    peygamberler, sıddıklar, şehidler, sâlih mü’minlerin
    yoluna ilet, diyoruz. Onlar ne güzel arkadaştır, ne
    güzel mü’minlerdir. “Kim Allah’a ve Peygambere
    itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet
    verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehidlerle
    ve iyi kimselerle birliktedirler. Bunlar ne güzel
    arkadaştır.” (4/Nisâ, 69). Zâten en büyük nimet;
    dindir, hidâyettir, Kur’an’dır, risâlettir, kullukta
    sadâkattir, O’nun yolunda sâlih kullardan olup, fi
    sebîlillâh şehid olarak ölebilmek, daha doğrusu
    ölümsüzleşebilmektir. Bu nimetleri önemsemeyip
    bunlardan mahrum olmanın ezikliğini duymadan
    sadece dünya nimetleri peşinde koşanlar, sahip
    BOLCA NIMETLER VERILMESI, GÖLGELEYEN BULUT, 30
    KUDRET HELVASI VE BILDIRCIN IKRAMI
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    40
    olduğu dünya nimetleri için de şükretmeyip nankörlük
    yapanlar, kimin izinden gidiyor? Fâtiha suresinde
    nimet istenirken, kimlerin yolu takip edileceği
    belirtilip “gazap edilmişlerin ve sapıtmışların yolu
    değil” derken, hıristiyan ve Yahudilerin yolundan
    gitmeyeceğine dair günde 40 defa söz vermiş
    oluyordu namaz kılan bir mü’min.
    “Derken, onların içindeki zalimler, sözü
    kendilerine söylenenden başka şekle soktular. Biz de
    haktan ayrılmaları sebebiyle, o zalimlere gökten bir
    azap indirdik.” (2/Bakara, 59)
    Zâlimler; Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler;
    zâlimler; halka hak ettiğini vermeyenler, halkın
    âhiretini mahvedenler; işte onlar Allah’tan gelen
    emri, hükmü uygulamayıp o emirleri kendi
    kafasından uydurdukları kanunlarla değiştiren
    kimselerdir. Yeryüzündeki her çeşit zulme ve her
    tipteki zâlimlere karşı çıkmak, İslam Dini’nin en
    önemli emirlerinden biridir. İslam’ın hâkim olması
    için de tüm zâlimlere isyan edilmesi şarttır.
    Zulme rıza göstermek, tepki göstermemek de
    zulümdür; fakat zâlimlikle mazlumluktan birini
    tercih etmekten başka yol yoksa, mazlumluğu
    tercih et! Kur’an’ın zalimler hakkında tehdit edici
    bir uyarısı şöyle: “Zulmedenler nasıl bir inkılâpla
    devrileceklerini (yakında) bileceklerdir!”(26/Şuarâ, 227)
    31 İÇLERINDEN ÇIKAN ZÂLIMLERIN VERILEN
    EMRI DEĞIŞTIRMESI
    Ahmed Kalka n
    41
    “Sözleşmelerini bozmaları sebebiyle onları
    lânetledik ve kalplerini katılaştırdık.” (5/Mâide, 13)
    Gerek Allah’a ve gerekse insanlara karşı verdiği
    sözü, ahdi yerine getirenlerin sayısı çok az. Çok kolay
    verilen ama yerine getirilmeyen hususların başında
    söz gelir. İnsanlar, birbirlerinin sözüne çoğunlukla
    güvenmiyor, güven için yazı, imza, senet, çek, kefil,
    şahit gibi unsurlara ihtiyaç hissediyor. Allah’a verdiği
    sözde durmayan kimselerin insanlara verdiği söze
    ne kadar sâdık olacağı tahmin edilmelidir. Bir hadis
    rivâyeti şöyledir: “Bir kavim ahdinden dönerse,
    Allah onlara mutlaka düşmanlarını musallat eder.”
    (Muvatta, Cihad 26 -2/460-)
    “Şüphesiz siz, içinizden Cumartesi yasağını
    çiğneyenleri bilirsiniz. Biz onlara, ‘Aşağılık
    maymunlar olun’ demiştik.” (2/Bakara, 65); “(Ey
    Muhammed!) Onlara, deniz kıyısında bulunan
    kent halkının durumunu sor. Hani onlar Cumartesi
    (yasağı) konusunda haddi aşıyorlardı. Zira tatil
    yaptıkları Cumartesi günü balıklar onlara akın
    akın geliyor, tatil yapmadıkları (diğer) günlerde ise
    gelmiyorlardı. İşte onları yoldan çıkmaları sebebiyle
    böyle imtihan ediyorduk.” (7/A’râf, 163)
    CUMARTESI YASAĞINA UYMAYIP 33
    MAYMUNLAŞMAK
    AHDINI BOZMAK 32
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    42
    İsrâiloğullarından Allah’a isyanda ısrar eden
    ve Allah’la alay eder gibi yasakları hevâları
    istikametinde te’vil edenlerin, Allah’ın lânet
    ve gazabının bir sonucu olarak mesh cezasına
    çarptırıldıkları Kur’an’da açıklanır.
    Bütün bu tavırlar, üzülerek belirtelim ki İslâm
    tarihinde, bazı geleneksel din ve fıkıh yorumunda ve
    günümüz müslümanlarında da ortaya çıkmaktadır.
    “Hîle-i şer’iyye” yani, “şeriat’e uygun (!) hile” diye
    isimlendirilen bu şeytanî anlayış, aslında “hile-i
    şerriyye” (büyük şer ve kötülüğe sebep olan hile)
    dir. “Hîle-i şer’iyye” yi câiz görenler, “hîle”nin
    anlamını çare, çözüm, beceriklilik, çıkış yolu
    manasında kullandıklarını belirtirler. “Hîle”nin
    asıl anlamı, başkasını kurnazca aldatmak, yanıltıp
    kandırmak, sahtekârlık, düzenbazlıktır. İslâm
    tarihinde ve fıkhî tartışmalarda “hulle” ve “iyne
    satışı” gibi konularda daha çok görülür, yemin ve
    talâk konularında çok geniş bir alana yayılarak,
    hîleden (hîleye sıcak bakan bazı kimselerin daha
    çok bu konulardaki fetvâlarından) yararlanılır.
    Kanuna, şeriate karşı hilenin üç unsuru vardır. a)
    Yapılan muâmelenin şekil bakımından kusursuz ve
    hukuka uygun olması, b) Kanun koyucunun, şâriin
    vaz ettiği normun ruhuna ve maksadına aykırı bir
    sonuç doğurması, c) Hile kasdı.
    Mesh’e uğrayan kavmin suçu, kendilerine
    ibâdet için tahsis edilen/ayrılan güne hile
    karıştırmaları; şeklen ibâdet gününe uyar görünüp
    gerçekte uymamalarıydı. Biz de, ibâdet için tahsis
    Ahmed Kalka n
    43
    edilen zamanları, meselâ namaz vakitlerini,
    cumâ saatlerini gerektiği gibi değerlendirmez,
    görevlerimizi yapmazsak bizden önceki
    toplumların suçunu işlemiş oluruz. İbâdetleri
    yapar görünür de istenildiği şekilde rûhen icrâ
    etmeye uğraşmayıp gerçek anlamıyla kulluğumuzu
    yerine getirmezsek, benzer cezaya uğrama endişe
    içinde olmalıyız. İbâdete ayırdıkları zamanda bile
    dünyayı, midelerini düşünüp dünyevîleşenlerin
    durumu ve başlarına gelenler, sonraki nesillere
    ibret, muttakîlere de öğüttür (2/Bakara, 66). Onlar,
    ilâhî yasağa (cumartesi yasağına) uymadıkları
    için bu cezaya çarptırıldılar; biz de ilâhî yasaklara
    uymayınca, hele bunlara mâzeret uydurup kılıflar
    uydurunca, benzer cezalara çarptırılmaktan
    korkmalıyız.
    Faizsiz bankacılık yaptıklarını iddia eden
    kurumlar da bütün bankalar gibi, kredi kartı,
    tüketici kredisi, konut kredisi, otomobil kredisi
    vs veriyorlar. Şu farkla ki; faiz oranından
    değil, fiyat oranından bahsediyorlar. Ödemeler
    düzenli yapıldığında, diğer bankalar ile arada
    fark bulunmuyor. Ancak geri ödemenizi
    yapamadığınızda, diğer bankalardan farklı olarak;
    kredinin türüne göre değişen kısa bir süre herhangi
    bir faiz uygulamadan bekliyorlar. Belirlenen süre
    aşıldığında yine vade farkı (cari gecikme faizi
    oranı+temkin payı ile belirlenen) uygulanıyor.
    Büyük miktarlardaki mevduatları yatıracağınızı
    söylediğinde, faizsiz banka müdürleri ile kâr payı
    pazarlığı yapıldığı biliniyor.
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    44
    “Bir zaman Mûsâ kavmine, ‘Allah size bir inek
    kesmenizi emrediyor’ demiş; onlar da ‘bizimle alay
    mı ediyorsun?!’ demişlerdi. Mûsâ, ‘Câhillerden
    olmaktan Allah’a sığınırım!’ dedi. ‘Bizim adımıza
    rabbine dua et de onun nasıl olduğunu bize açıklasın’
    dediler. Mûsâ dedi ki: ‘Allah şöyle buyuruyor: ‘O,
    yaşlı da değil düve de değil; ikisinin arası bir inek
    olacak.’ Haydi, size emredileni yapın.’ ‘Bizim için
    rabbine dua et de renginin nasıl olacağını bize
    açıklasın’ dediler. Mûsâ, ‘O buyuruyor ki: Rengi
    parlak sarı, bakanların içini açan bir inek olacak’
    dedi. Yine, ‘Bizim için rabbine dua et de onun nasıl
    bir şey olduğunu bize iyice açıklasın; çünkü bu sığır
    bize ayırt edilemez geldi; inşallah doğrusunu buluruz’
    dediler. Mûsâ, ‘Rabbim şöyle buyuruyor, dedi: O,
    henüz boyunduruk altına alınıp yer sürmemiş, ekin
    sulamamış, serbest dolaşan ve alacası bulunmayan
    bir inektir.’ ‘İşte şimdi doğrusunu anlattın’ dediler
    ve ineği (bulup) kestiler, ama az daha (bunu)
    yapmayacaklardı. Hani siz bir adam öldürmüştünüz
    de bu hususta birbirinize düşmüştünüz. Hâlbuki Allah
    sakladığınızı ortaya çıkaracaktı. Sonra ‘(kesilen
    ineğin) bir parçasıyla ölüye vurun’ dedik. Böylece
    Allah ölüleri diriltir ve belki düşünürsünüz diye size
    âyetlerini gösterir.” (2/Bakara, 67-73)
    Bugün “Müslümanım” diyenlerin de kendilerini
    sorgulamak yerine; peygamberlerini, dinlerini,
    hem de aşırı şekilde sorguladıklarına şâhit olmuyor
    34 İNEK KESIMI KONUSUNDA, NEREDEYSE YAPMAYACAKLARI
    ŞEKILDE PEYGAMBERLERINI AŞIRI SORGULAMAK
    Ahmed Kalka n
    45
    muyuz? Peygamberimiz bugün yaşasaydı, “bunu
    niye yapıyorsun, şunu niye böyle yaptın?” diye üst
    üste soru sorarlar, cevapla da yetinmezler; “peki,
    delilin ne?” diye sorguya çekerler, bunu da yeterli
    görmeyip itirazlar ederlerdi.
    “İsrailoğullarına sor; biz onlara nice açık
    mucizeler verdik. Kendisine geldikten sonra kim
    Allah’ın nimetini değiştirirse, (bilsin ki) şüphesiz
    Allah, cezası pek çetin olandır.” (2/Bakara, 211)
    Bugün buralarda İslâm nimetiyle demokrasiyi,
    Allah’a teslimiyet yerine hevâî özgürlüğü, Allah’a
    ibâdet yerine tâğuta itaati, hidâyetle dalâleti, cennetle
    dünya zevklerini… değiştirmek. Fâtiha sûresinde de
    nimet verilenlerin yoluna hidâyet istiyoruz. Yani
    peygamberler, sıddıklar, şehidler, sâlih mü’minlerin
    yoluna ilet, diyoruz. Onlar ne güzel arkadaştır, ne
    güzel mü’minlerdir. “Kim Allah’a ve Peygambere
    itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet
    verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehidlerle ve iyi
    kimselerle birliktedirler. Bunlar ne güzel arkadaştır.”
    (4/Nisâ, 69). Zâten en büyük nimet; dindir, hidâyettir,
    Kur’an’dır, risâlettir, kullukta sadâkattir, O’nun
    yolunda sâlih kullardan olup, fi sebîlillâh şehid olarak
    ölebilmek, daha doğrusu ölümsüzleşebilmektir. Bu
    nimetleri önemsemeyip bunlardan mahrum olmanın
    ezikliğini duymadan sadece dünya nimetleri peşinde
    koşanlar, sahip olduğu dünya nimetleri için de
    ALLAH’IN NIMETINI DEĞIŞTIRMEK 35
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    46
    şükretmeyip nankörlük yapanlar, kimin izinden
    gidiyor? Fâtiha suresinde nimet istenirken, kimlerin
    yolu takip edileceği belirtilip “gazap edilmişlerin
    ve sapıtmışların yolu değil” derken, hıristiyan ve
    Yahudilerin yolundan gitmeyeceğine dair günde 40
    defa söz vermiş oluyordu namaz kılan bir mü’min.
    “Hani, “Ey Mûsâ! Biz bir çeşit yemeğe asla
    katlanamayız. O hâlde, bizim için Rabbine yalvar
    da, o bize yerden biten sebze, kabak, sarımsak,
    mercimek, soğan versin” demiştiniz. O da size, “İyi
    olanı düşük olanla değiştirmek mi istiyorsunuz?
    Öyle ise inin şehre! İstedikleriniz orada var” demişti.
    Böylece zillet ve yoksulluk onları kapladı. Onlar,
    Allah’ın gazabına uğradılar. Bunun sebebi, onların;
    Allah’ın âyetlerini inkâr ediyor, peygamberleri de
    haksız yere öldürüyor olmaları idi. Bütün bunların
    sebebi ise, isyan etmek ve aşırı gitmekte oluşlarıydı.”
    (2/Bakara, 61)
    Bu isteğe karşı Cenâb-ı Hakk’ın sitem dolu
    cevabı: “Öyle ise inin şehre! İstedikleriniz orada
    var.” Ve günümüzde şehir hayatının, özellikle
    büyük şehirlerdeki hayatın doğal olandan uzaklaşıp
    genetiğiyle oynanmış, içine hormon ve birçok
    kimyevî maddeler katılmış basit yiyecekleri tercih
    eden toplumumuzu bu âyet ışığında okuyalım. Ayetin
    sonunda belirtilen ceza da ibretliktir: “Böylece zillet
    ve yoksulluk onları kapladı. Onlar, Allah’ın gazabına
    36 İYI OLANI DÜŞÜK OLANLA, GÜZEL GIDALARI,
    BASITLERIYLE DEĞIŞTIRMEK
    Ahmed Kalka n
    47
    uğradılar.” (2/Bakara, 61; 3/Âl-i İmrân, 112). Kimler? Güzel
    gıdaları, basitleriyle değiştirenler, İman, sâlih amel,
    takvâ, ilim ve cihad gibi mânevî gıdaları istemeyip
    yerine sadece dünyalık işler, diplomalar, zenginlik ve
    lüks yaşayış isteyenler…
    “İşte, verdikleri sözlerini bozmaları sebebiyledir
    ki onları lânetledik, kalplerini de kaskatı kıldık.
    Kelimeleri yerlerinden kaydırarak (tahrif edip)
    değiştiriyorlar. Akıllarından çıkarmamaları istenen
    şeylerden önemli bir kısmını da unuttular. (Ey
    Muhammed!) İçlerinden pek azı hâriç, onların daima
    bir hâinliğini görüyorsun. Yine de sen onları affet ve
    aldırış etme. Çünkü Allah, iyilik yapanları sever.” (5/
    Mâide, 13)
    Bir konuda, özenin, ilginin kaybolmasından
    dolayı unutmak kınanmaktadır. Bu husus, Kur’an’da
    farklı şekillerde açıklanır. “Allah’ı unuttular, Allah
    da onları unuttu.” (9/Tevbe, 67). Allah’ı unutmak,
    Allah’ın emirlerine itaat hususundaki özenleri
    kaybolduğundan O’na olan teslimiyeti ve itaati
    unuttular. “Allah da onları unuttu” ifadesi, “Allah
    onları kendi başlarına bıraktı” anlamındadır. Allah’ın
    onları ve taleplerini dikkate almayacağı ve ebedî bir
    şekilde azap içinde terk edeceğini îmâ etmektedir.
    “Şu, Allah’ı unuttuklarından dolayı (Allah’ın da)
    37 AKILLARINDAN ÇIKARMAMALARI ISTENILEN ŞEYIN
    (AHKÂMIN, KITAB’IN) CIDDI BIR KISMINI DA (ÖNEM
    VERMEDIKLERI IÇIN) UNUTMAK
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    48
    onlara kendi nefislerini unutturduğu kimseler gibi
    olmayın.” (59/Haşr, 19). Âyette geçen “kendi nefislerini
    unutturduğu” ifadesi, “kendileri için dünyada bir
    hayır ve sâlih amel yapmazlar, kendi hayırlarını,
    kendilerine yararlı olmayı unuturlar” anlamındadır.
    “Rabbinin âyetleri kendisine öğüt yollu hatırlatıldığı
    halde ondan yüz çevirenden ve ellerinin önce
    işleyip öne sürdüklerini unutandan daha zâlim
    kim vardır?” (18/Kehf, 57). Bu unutkanlık, kâfirlerin
    özelliklerindendir ve büyük sorumluluk gerektiren
    çeşittendir. Bu tür unutkanlık gösterenlere karşı
    kıyâmette şöyle denilecektir: “Onlara: ‘Bu gününüze
    kavuşmayı unuttuğunuz gibi, bugün de Biz sizi
    unuttuk (terk ettik, kendi halinize bıraktık). Oturup
    karar kılacağınız yer ateştir ve sizin için yardımcılar
    da yoktur’ denilecek.” (45/Câsiye, 34)
    “Onlar nerede bulunurlarsa bulunsunlar, Allah’ın
    ve (mü’min) insanların güvencesine sığınmadıkça
    kendilerini zillet kaplamıştır. Onlar Allah’ın gazabına
    uğradılar ve yoksulluk onları kapladı. Bunun
    sebebi onların; Allah’ın âyetlerini inkâr ediyor ve
    peygamberleri haksız yere öldürüyor olmaları idi.
    Bütün bunların sebebi ise, isyan etmekte ve (Allah’ın
    koyduğu) sınırları çiğnemekte oluşları idi.” (3/Âl-i
    İmran, 112)
    Allah’a ve O’nun âyetlerine iman ettikten sonra
    inkâr edip kâfir olanların, sonra küfürde daha ileri
    38 ALLAH’IN ÂYETLERINI INKÂR ETMEK
    Ahmed Kalka n
    49
    gidenlerin tevbeleri, asla kabul edilmez (3/Âl-i İmrân, 89-
    90). İslâm’dan başka bir din arayan kimseden (böyle
    bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, âhirette ziyan
    edenlerden olacaktır. İmandan sonra küfrü tercih
    edenlere Allah’ın hidâyet nasip etmeyeceği vurgulanır.
    Bunların cezası olarak, Allah’ın, meleklerin ve bütün
    insanlığın lâneti onların üzerinedir. Onların azapları
    hafifletilmez; âhirette yüzlerine de bakılmaz (3/
    Âl-i İmrân, 85-91). Yahûdiler, mü’minleri imanlarından
    vazgeçirip küfre döndürmek isterler (2/Bakara, 109).
    O yüzden onlara uymak, mürtedliğe/kâfirliğe
    kapı açar (3/Âl-i İmrân, 100, 149). Onlar, eğer güçleri
    yeterse, mü’minleri dinlerinden döndürünceye
    kadar onlara karşı savaşırlar (2/Bakara, 217). Allah’ın
    âyetlerinin tümünü inkâr edilmesiyle, bir kısmının
    inkâr edilmesi arasında pek fark yoktur. Allah’ın
    âyetlerinin bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr
    etmenin cezası çok ağırdır: “… Yoksa siz Kitab’ın bir
    kısmına iman edip bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?
    Sizden böyle davrananların cezâsı, ancak, dünya
    hayatında rezillik/rüsvaylıktır. Kıyâmet gününde ise,
    en şiddetli azâaba itilmektir. Allah, sizin yapmakta
    olduklarınızdan asla gâfil değildir.” (2/Bakara, 85)
    “Yahudiler, ‘Allah’ın eli bağlıdır’ dediler.
    Söylediklerinden ötürü kendi elleri bağlansın ve
    lânete uğrasınlar! Hayır, O’nun iki eli de açıktır,
    dilediği gibi verir. Andolsun, sana Rabbinden
    indirilen (Kur’an) onlardan birçoğunun azgınlık ve
    ALLAH’I CIMRILIKLE ITHAM ETMEK 39
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    50
    küfrünü artıracaktır. Biz onların arasına kıyamete
    kadar düşmanlık ve kin saldık. Her ne zaman savaş
    için bir ateş yakmışlarsa, Allah onu söndürmüştür.
    Onlar yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışırlar.
    Allah, bozguncuları sevmez.” (5/Maide, 64)
    Günümüzde bu durumun benzerleri değişik
    şekillerde görülüyor. Biraz fakirlikle imtihan
    ediliyorsa “Allah bizi unuttu” diyor. “Allah bolca
    verse, sanki hazinesi mi tükenir?” şeklinde
    düşünüyor. Kendisinin görevi olan rızık için
    çalışmayı ve diğer yapması gerekenleri terk ediyor
    ve Allah’ı hizmetçi yerine koyarak “Allah şunu
    versin, bunu nasip etsin” diyor ve yerine gelmediyse
    Allah’a (hâşâ) sitem ediyor. Bir zamanların meşhur
    şarkılarından biri idi: “Ah demeden, vah demeden;
    Versin Tanrı istemeden.” Ah, vah bile demeyecek,
    dua etme zahmetine bile girmeyecek, ama Allah bu
    kuluna hep verecek, verecek…
    “Yahudiler, ‘Allah’ın eli bağlıdır’ dediler.
    Söylediklerin-den ötürü kendi elleri bağlansın ve
    lânete uğrasınlar! Hayır, O’nun iki eli de açıktır,
    dilediği gibi verir…” (5/Mâide, 64)
    Burada -Yahudilerden bir örnek verilerekkullanılan
    sert ifadenin, Allah hakkında saygısızca
    sözler söyleyen herkesi kapsayan genel bir uyarı
    olduğu dikkatten kaçırılmamalıdır. Nitekim insanın
    40 CIMRILIK YAPMAK
    Ahmed Kalka n
    51
    darlık ve sıkıntıya düştüğü zamanlarda Cenâb-ı
    Allah’ı kendisine karşı yükümlülükleri olan bir varlık
    olarak düşünmesi, Kur’an’ın başka âyetlerinde soyut
    bir anlatım üslûbu içinde eleştirilmiş ve kendi konumu
    üzerinde daha dikkatli düşünmeye davet edilmiştir.
    İnsan, kendi cimriliğini, Allah’a yüklemeye kalkıyor;
    O’nun âlemlerin rabbi olduğunu, bütün yaratıklarına
    rızık verdiğini, yarattığı varlıkların ihtiyacı ne ise o
    ihtiyaçları onlara verdiğini görmezden geliyor.
    “(Bir de) yahudiler ve hıristiyanlar, ‘Biz Allah’ın
    oğulları ve sevgili kullarıyız’ dediler. De ki: ‘Öyleyse
    (Allah) size neden günahlarınız sebebiyle azap
    ediyor? Hayır, siz de O’nun yarattıklarından bir
    beşersiniz.’ (Allah) dilediğini bağışlar, dilediğine
    azap eder. Göklerin, yerin ve bunların arasında
    bulunanların da hükümranlığı Allah’ındır. Dönüş de
    ancak O’nadır.” (5/Maide, 18)
    Kendilerini en iyi Müslüman ve Allah yanında
    ayrıcalıklı özellikleri olan üstün toplum görme
    anlayışı maalesef bu toplumda da var. “En iyi
    Müslümanlık bizde”, “İslâm dünyasını biz Türkler
    yönettik, Halifelik hakkı da bizimdir. Zaten insan
    nerede düştüyse oradan kalkar.” demektedir bu
    ülkenin insanları. O yüzden atalar diniyle bağlantısı
    olsun veya olmasın; Osmanlı hayranıdır toplum.
    Onlarla övünür, onların faziletlerini kendi kavminin,
    hatta kendisinin fazileti olarak görür. Allah’ın bu
    topluma ayrıcalıklı davranacağını düşünenler de
    KENDILERININ ALLAH’IN OĞULLARI VE 41
    SEVGILI KULLARI OLDUKLARINI SÖYLEMEK
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    52
    vardır. Meselâ Allah’ın bu topluma ebedî cehennem
    cezası vermeyeceğine kesin inancı vardır halkın;
    “yanar çıkarız” der en günahkâr, en isyankâr kişi
    bile.
    “İşte, verdikleri sözlerini bozmaları sebebiyledir
    ki onları lânetledik, kalplerini de kaskatı kıldık.
    Kelimeleri yerlerinden kaydırarak (tahrif edip)
    değiştiriyorlar. Akıllarından çıkarmamaları istenen
    şeylerden önemli bir kısmını da unuttular. (Ey
    Muhammed!) İçlerinden pek azı hariç, onların daima
    bir hainliğini görüyorsun. Yine de sen onları affet ve
    aldırış etme. Çünkü Allah, iyilik yapanları sever.” (5/
    Mâide, 13)
    Allah’ın üzerimize yüklediği güzel emânetlere
    ihânet, Allah’ın verdiği bedenimize, aklımıza,
    ruhumuza, gönlümüze ihânet, eşimize ve
    evlatlarımıza ihânet, Allah’ın Kitabına ve Rasulün
    sünnetine ihânet, bize emanet edilen dâvâmıza
    ihânet…
    Devlet halkın malını, halk da devletin (aslında tüm
    halkın) parasını çalmaya çalışıyor. Tabii, bu konuda
    devleti yönetenlerin uzmanlığı ve yaptıklarını
    yasallaştırarak yaptığı için çaldığı minarelerin kılıfını
    hazırlaması çok daha ileri safhalarda hırsızlığı ortaya
    koyuyor. Bazı hırsızlıkların kanun kılıfı içinde
    yapılması onun hırsızlık olduğunu engeller mi? Haksız
    vergiler, enflasyon denilen devletin elinin halkın
    42 HÂIN OLMAK
    Ahmed Kalka n
    53
    cebinden devamlı para çalması birer hırsızlık değil
    midir? Nasılsa elektriğini, devlete borcunu, haksız
    da olsa vergisini zamanında yatıramayan, para bulup
    zamanında denkleştiremeyen vatandaşa gecikme
    cezâsı adına yüksek meblağda fâiz ve para cezâsı
    verilerek soygunun başka bir çeşidi sergilenmiyor
    mu? Kredi kartları ve borçlarının nasıl bir soygun
    olduğunu piyasada kullanımda olan sayıları 61,5
    milyona ulaşan kredi kartı kullananların iyi bildiğini
    zannediyorum. Kapitalizmin, holdinglerin, hiper
    ve süper marketlerin, reklâmların, modanın... âdî
    hırsızlıktan farkı, çaktırmadan ve kandırarak,
    insanları değişik şekilde uyutup uyuşturarak soyması
    değil midir? Kapitalist düzen hırsız düzenidir,
    soygun ve sömürü düzenidir. Sahtekârlıkların da bin
    bir çeşidi sergilenebiliyor, bu yollardan biri ya da
    birkaçıyla, ama mutlaka tüm insanlar soyuluyor.
    Sovyetler Birliği zamanında ve Rusya’nın süper
    güç maskesi taktığı dönemlerde bir Amerikalı
    ile Rus’un halkın ekonomik durumuyla ilgili bir
    konuşması fıkra cinsinden aktarılır: Rus Amerikalı
    muhâtabına sorar: “Amerikan vatandaşları ortalama
    kaç dolarla geçinir?” Amerikalı “1200 dolarla” diye
    cevap verir. “Peki, bu parayı nasıl kazanır?” diye
    soran Rus’a Amerikalının verdiği cevap “Biz özgür
    bir ülkede yaşıyoruz. Kimse onun nasıl kazandığına
    karışmaz” olur. Soru sırası kendine gelen Amerikalı
    Rus’a aynı soruyu sorar: “Rus vatandaşları ortalama
    kaç dolarla geçinir?” Rus cevap verir: “220 dolarla.”
    Amerikalı hayret içinde tekrar sorar: “Bu parayla
    bir insan nasıl geçinir?” Rus’un verdiği cevap: “Biz
    de özgür bir ülkeyiz. Kimse onun nasıl geçindiğine
    karışmaz” olur. Rus’un verdiği cevap, Türk
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    54
    yöneticilerinin de dilleriyle değilse, halleriyle verdiği
    cevaptır.
    “Yahudiler, ‘Allah’ın eli bağlıdır/sıkıdır’ dediler.
    Kendi elleri bağlandı ve söylediklerinden dolayı
    lânetlendiler. Bilâkis Allah’ın elleri açıktır, dilediği
    gibi verir. Andolsun ki sana Rabbinden indirilen,
    onlardan çoğunun azgınlığını ve küfrünü arttırır.
    Aralarına kıyâmete kadar sürecek düşmanlık ve kin
    soktuk. Ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa
    (fitneyi uyandırmışlarsa) Allah onu söndürmüştür.
    Onlar yeryüzünde bozgunculuğa koşarlar. Allah ise
    bozguncuları sevmez.” (5/Mâide, 64)
    Kavgayı seven bir toplumuz. Diktatörlüğü
    arayan çok insanımız da vardır; yöneticilerin demir
    yumruk sahibi olmasını isteyen. “Asacaksın bunları”
    diyenlerimiz giderek çoğalıyor. “Ne duruyoruz,
    Musul, Kerkük bizim aslında, girelim Irak’a, savaşsa
    savaş, alalım Musul’u, Kerkük’ü” diyenlerimiz
    azınlıkta değildir. Emperyalistler, büyük silâh
    tüccarları körükler bu tür düşünceleri. Aslında
    savaşanlar değil, savaştıranlar kazanır hep. Niçin
    savaşacaktır, insan; bunu da bilmez veya Kur’an’ın
    tasvip ettiği değildir amacı. Vatan, millet, sakarya
    denilen hamâsî, heyecana dayanan devletin ve ırkın
    yücelmesi içindir savaş çığlıkları…
    PKK ile en az yirmi yıldır savaşılıyor. Netice
    43 SIK SIK SAVAŞ ATEŞINI KÖRÜKLEMEK VE
    YERYÜZÜNDE FESÂDA/BOZGUNCULUĞA KOŞMAK
    Ahmed Kalka n
    55
    mi, onlardan ve askerlerden on binlerce ölü. Başka
    bir netice? Paraların silah tüccarlarına akması,
    ekonominin zayıf düşmesi. Bazen Türk askerinin
    Suriye ve Irak topraklarının içinde de savaşa katıldığı
    olur. Tabii, bütün bu savaşların hiçbiri “fî sebîlillâh”
    değildir. Bu kavramı herhangi bir askere sor, yüzüne
    aval aval bakar.
    “Allah’ın âyetleri hakkında, kendilerine gelmiş
    bir delilleri olmaksızın tartışanlar var ya, onların
    kalplerinde ancak bir büyüklük taslama vardır.
    Onlar, tasladıkları büyüklüğe asla ulaşmazlar. Sen
    Allah’a sığın. Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla
    görendir.” (40/Mü’min, 56)
    Mü’minler, Allah’ın âyetlerine iman edip
    teslimiyet gösterdikleri ve o âyetleri doğru şekilde
    öğrenip hayatlarında tatbik etmeye çalıştıkları gibi,
    mü’min olduğunu iddia eden kâfirler de âyetler
    hakkında münâkaşa ve mücadele etmeyi tercih
    eder. Âyetleri selîm olmayan akıllarına vururlar,
    kendi kafalarına göre itiraz etmeye çalışırlar. Onlar
    için Allah ve O’nun kitabı ölçü değildir. Kendi
    hevâları, arzu ve beğenileri ölçüdür. Özellikle
    elektronik medyada, daha çok da facebook gibi
    halka açık yerlerde âyetler hakkında, âyetlerin
    gündeme getirdiği hükümler hususunda yakışıksız
    ve seviyesiz tartışmalar yapıldığına şahit olmaktayız.
    Âyetlere karşı biz “duyduk ve uyduk” demek, itiraz
    ALLAH’IN ÂYETLERI HAKKINDA MÜCADELE 44
    ETMEK
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    56
    etmeksizin kabul edip gereğini yapmaya çalışmak
    zorundayız.
    “Onlar nerede bulunurlarsa bulunsunlar,
    Allah’ın ve (mü’min) insanların güvencesine
    sığınmadıkça kendilerini zillet kaplamıştır. Onlar
    Allah’ın gazabına uğradılar ve yoksulluk onları
    kapladı. Bunun sebebi onların; Allah’ın âyetlerini
    inkâr ediyor ve peygamberleri haksız yere öldürüyor
    olmaları idi. Bütün bunların sebebi ise, isyan etmekte
    ve (Allah’ın koyduğu) sınırları çiğnemekte oluşları
    idi.” (3/Âl-i İmrân, 112)
    İnsanımıza abdesti bozan şeyler kadar olsun
    imanı bozan şeyler anlatılamadığı, anlatılmasına
    izin verilmediğinden, tam tersine, her çeşit günah
    ve isyan için, “bunlar imanı bozmaz, bunlar
    olmadan da müslümanlık olur” diyerek insanları
    her çeşit isyana rağmen Allah’ın affına güvendirerek
    kandıran kimselerin aldattığı insanımızın mü’mine
    benzeyen ne kadar vasfı kaldı değerlendirilmez.
    Âlemlerin rabbi olan Allah evrende mutlak tasarruf
    sahibidir. Yaratıklar arasında yalnızca insan teşrii
    alanda bu rabliğe karşı çıkabilir. Yeryüzündeki
    tasarrufunu Allah’ın hükmüne göre değil; kendi
    iradesi doğrultusunda yapmaya kalkışabilir. Bu
    zâlim insan, yeryüzündeki hayatı, istediği biçimde
    yönlendirmeye kalkar. Bunun için Allah’ın
    kurallarına rağmen kendinden kurallar koyar.
    45 İSYANKÂRLIK VE AŞIRI GITMEK
    Ahmed Kalka n
    57
    Böylece insan, kendi arzularını ilahlaştırmış olur.
    Arzularının doğrultusunda yeryüzüne şekil vermeğe
    kalkınca da yeryüzünde rableşmiş olur. Bunun
    sonucunda, böylesi insanlara isteyerek itaat edenler
    de, Allah’ı değil; bu insanları rab kabul etmiş olurlar.
    Günümüzde, insanların, vicdanlarında inanıp
    kabul ettikleri ilâhla, yaşantılarında, hükümlerine
    teslim oldukları ilâh aynı değildir. Teorik olarak
    inandıklarını ifade ettikleri Allah’ın ilâhlığını
    ve rabliğini, vicdanlarına hapseden günümüz
    insanlarının pek çoğu, pratik hayatlarında Allah’tan
    başka rablerin emirlerine ve hükümlerine teslim
    olmaktadırlar. İnsanların pek çoğunun mâruz kaldığı
    en büyük tehlike; Allah’ı günlük yaşantılarında rab
    kabul edemeyişleridir. Onlar, bir yandan mü’min ve
    müslüman olduklarını söylerlerken, diğer yandan
    da Allah’ın emir ve yasaklarını bir tarafa atarak
    çeşitli varlıkların ve rehber edindikleri önderlerinin
    emirlerine tam bir teslimiyetle itaat etmektedirler.
    Günümüzde şirkin her çeşidinin yaygın olduğunu
    görüyoruz. Müslüman mahallede pazarlanan bin bir
    çeşit şirk içinde, çok yaygın olmasından ötürü, belki
    en önemli örneklerinden biri itaat ve isyan konusuyla
    ilgili şirktir.
    “Allah’ın âyetleri hakkında, kendilerine gelmiş
    bir delilleri olmaksızın tartışanlar var ya, onların
    kalplerinde ancak bir büyüklük taslama vardır.
    KIBIRLI OLMAK 46
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    58
    Onlar, tasladıkları büyüklüğe asla ulaşmazlar. Sen
    Allah’a sığın. Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla
    görendir.” (40/Mü’min, 56)
    Bazı insanlar ellerindeki güçlerle, dünyalıklarla
    veya saltanatla (devlet gücüyle) kendilerini üstün
    görürler. Allah karşısında kul olduklarını unuturlar
    da kendilerini Allah’tan müstağni sayarlar (O’na
    ihtiyaç duymazlar). Bunların bir kısmı, Âhirete
    inansa bile, yine kendilerinin kurtulacağını
    düşünürler. Çünkü onlar, ellerinde her çeşit güç
    ve imkân var zannederler. Bir kısmı da Âhireti
    inkâr ederler. Hayatın yalnızca bu dünya yaşantısı
    olduğunu kabul ederler. Sahip oldukları mal, çocuklar
    ve iktidarla üstünlük taslarlar. Bu dünyalık ve güçle
    insanlara hükmetmeye, onları kullanmaya, onları
    köleleştirmeye çalışırlar. İsteklerine kavuşmak için
    zorbalığa ve zulme başvururlar. Böylece haddi aşarak
    bağy (azgınlık) ederler. Arzularını gerçekleştirmek
    yolunda hiç bir yasak ve günah tanımazlar. İşlerine
    ve hayatlarına kendi ‘hevâ’larına göre yön vererek
    ilâhlığa soyunurlar. İnsanları yönlendirmek ve
    kullanmak isteyerek Rabliğe yeltenirler.
    Böyle kimselere Allah’ın âyetleri hatırlatıldığı
    zaman ‘bunlar da neymiş’ der, alay eder ve
    aldırmazlar. Peygamberleri ve onların yolunu
    izleyenleri dinlemezler. Allah’ın huzurunda secde
    yapmayı kibirlerine yediremezler, ibâdet onların
    nefislerine çok ağır gelir. Allah’ın hükümleri ve
    ilkeleri karşısında çok inatçıdırlar. Onlar aslında hem
    Ahmed Kalka n
    59
    hasta ruhlu insanlardır, hem de zayıf karakterlidirler.
    Ancak zayıflıklarını haksız yere kibirlenerek
    kapatmaya çalışırlar.
    “Onlar, yalanı çok dinleyen, haramı çok
    yiyenlerdir. Eğer sana gelirlerse, ister aralarında
    hüküm ver, ister onlardan yüz çevir. Onlardan yüz
    çevirecek olursan, sana asla hiçbir zarar veremezler.
    Eğer hükmedecek olursan, aralarında adaletle
    hükmet. Çünkü Allah, âdil davrananları sever.” (5/
    Mâide, 42)
    Helâl-haram ayrımı yapmadan nasıl gelirse gelsin,
    para kazanmayı birinci amaç kabul eden insanlar
    gittikçe çoğaldı. Devamlı ürettikleri teknolojik
    araçlarla ve değişik câzip mallarla özendirilen,
    tüketim toplumu haline getirilen vatandaş, helal
    yoldan ihtiyaç diye kabul ettirilen şeyleri almaya
    gücü yetmeyince, hiç de zorlanmadan haram yollara
    müracaat edebiliyor. Sağlam bir iman ve hesap şuuru
    olmadan kişinin günümüzde devletin yönlendirdiği
    ve piyasanın sunduğu cazip haramlardan kaçınması
    mümkün değildir ve insanımız da kaçınmak için
    gayret de sarfediyor değil. Mü’minler, helâl yoldan
    kazanırlar, helâl yerlere harcarlar, helâl yiyecekleri
    yerler, helâl içecekleri içerler, helâl davranışlarda
    bulunurlar, helâl eğlencelerle yetinirler; kısaca helâl
    anlayışı üzerine hayatlarını sürdürürler. Helâlden
    ayrılmayarak Allah’ın rızâsını isterler.
    YALANA KULAK VERIP HARAM MAL YEMEK 47
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    60
    “Ey iman edenler! Hahamlardan ve rahiplerden
    birçoğu, insanların mallarını haksız yollarla
    yiyorlar ve Allah’ın yolundan alıkoyuyorlar. Altın ve
    gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda
    harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele.” (9/
    Tevbe, 34)
    Bâtıl yollarla, yani hak etmedikleri yollarla
    başkalarının mallarını yemek, Yahudilik özelliğidir.
    Günümüzde bu tür kul hakkını gasb etmenin çok
    çeşitlerinin yaygın olarak icra edildiğini görüyoruz.
    Rüşvet, dolandırıcılık, kumar, yalan ve hile ile
    haksız kazanç elde etmek çokça görülüp duyulan
    hususlardan. Haksız yere vergi vermemek ayrı bir
    şeydir; devlet malını gasbetmek, elektrik sayacında
    hile yapmak gibi sahtekârlıklar ayrı bir şeydir.
    Batılı ve (ne kadar yerli olduğu tartışılabilecek)
    Türk filmlerinde biraz sosyalizm, biraz halk
    tipi eşkıyâlık propagandası kokan, kahramanın
    zenginden çalıp fakirlere dağıtması rolünü İslâm
    onaylamaz. Yani, hırsızın malını çalmak da
    hırsızlıktır. Hırsızdan hırsızlık yapana had uygulanıp
    uygulanmaması İslâm mezhepleri ve müctehidler
    arasında ihtilâflıdır. Ama kesinlikle ta’zîr de olsa
    bu tür hırsızlık yapana cezâ verilir. Hırsızlık
    suçsa, kötüyse hırsızın malını çalmak da aynı suçu
    işlemektir, aynı kötülüğü yapmaktır. Bu ilk hırsızın
    BÂTIL YOLLARLA INSANLARIN MALLARINI
    YEMEK 48
    Ahmed Kalka n
    61
    şahıs, kurum, devlet, müslüman veya kâfir olması,
    hükmü değiştirmez.
    Hırsızlığın en büyüklerinden biri, umûma,
    halka ait malları çalmaktır. Bu, bazen devlet
    malı zannedilerek yapılır. Devlet, aslında soyut
    bir kavramdır, varlığı kâğıt üzerindedir. Devlet
    malı, aslında halkın malıdır. Yöneticiler âdil bir
    müslüman ve yönetim İslâmî ise, Allah’ın hükmüne
    göre adâletli bir şekilde halkın malını halkın en
    önemli ihtiyaçlarından başlayarak halka harcar.
    Bu vasıflardan birine sahip değilse halka zulüm ve
    halkın malına ihânet sözkonusu olur. Bazıları şöyle
    der: “Herkes çalıyor. Biz de aslında devletteki kendi
    hakkımızı almış oluyoruz!” Farkında olmasalar da,
    bu tavır, tüm halkı soymak, meşhur deyimle tüyü
    bitmemiş yetimin hakkına el uzatmaktır. Bir kişinin
    malını çalan kimse, onunla helâllaşma imkânına
    sahiptir. Mümkün ki, o kimse onu affeder. Ama
    umuma/kamuya ait mallar bütün müslümanların,
    bütün halkın mülküdür. Allah’tan korkmayanların
    yaptığı, onlara gerekçe olacak bir neden değildir.
    “Bir kavimde gulûl (denen devlet malından hırsızlık)
    zuhûr ederse Allah o kavmin kalplerine korku atar.
    Bir kavim içinde zinâ yayılırsa orada ölümler artar.
    Bir kavim, ölçü ve tartılarda (hile yaparak) miktarı
    azaltırsa Allah ondan rızkı keser. Bir kavmin
    (mahkemelerinde) haksız yere hükümler verilirse o
    kavimde mutlaka kan dökme yaygınlaşır. Bir kavim
    ahdinden dönüp gadre yer verirse Allah onlara
    mutlaka düşmanlarını musallat eder.”
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    62
    Bazı insanlar, müslüman olmadıklarından
    dolayı kâfirlerin mallarının ve İslâmî bir devlet
    olmadığı, tâğûtî bir düzen olduğu için devlet malının
    çalınmasının câiz olduğunu ileri sürerler. Devletin
    olduğu varsayımıyla elektrik, su, belediye otobüsü
    vb. kullanımlarda sahtekârlık ya da hile ile de olsa bu
    tür hırsızlıkta sakınca olmadığını iddiâ ederler. Bu
    anlayış ve tavır, doğru da değildir, İslâmî de. Savaşla
    normal hali, ganimetle hırsızlığı karıştırmaktır.
    İslâm’ı da, sosyal yapıyı da bilmemektir. Dâvâya da
    büyük zarar sözkonusudur. Toplum ve yöneticiler
    açısından; “güvenilmez, hırsız, halkın malına zarar
    veren bir kimsenin dini ve dâvâsı da hak olamaz”
    denilir. Bu birkaç kişinin müslüman vasfından
    dolayı, tüm müslümanlar bu anlayışta ve bu tavırda
    kabul edilir. Tebliğ ve dâvetin önü kesilmiş olur.
    Peygamberimiz’in Mekke’de kâfirlerin mallarına
    karşı tavrı nasıl olmuştu? Müşriklerin onca zulüm
    ve baskılarına, müslümanların mal ve canlarına
    saldırılarına rağmen, hicret esnâsında Rasûlullah
    müşriklerin kıymetli para ve mallarından oluşan
    emânetlerini sahiplerine iâde etmek için yeğeni
    Ali’yi sûikast yapılacak yatağına yatırma riskini
    tercih etmişti. Mallarının gasbedilmesi câiz
    olan kâfirler ve devletler, müslümanlarla fiilen
    savaş halinde olanlardır. Mevcut şartları savaş
    olarak değerlendirmek İslâm hukukuna da, genel
    değerlendirmeye de uygun değildir. Yoksa, savaş
    dışında kâfirlerin kendileri, şirketleri, kurumları,
    malları ganimet kapsamına girmez. Filistin gibi
    işgal güçlerine karşı fiilî savaş durumunu yaşayan
    insanlar için elbette cihad hükümleri, ganimet
    durumu sözkonusudur.
    Ahmed Kalka n
    63
    Bazı fıkıh kitaplarında “dâru’l-harb” teriminin
    kullanılması ve buna ait özel fıkhın oluşturulması;
    müslümanlara, savaşın dışındayken, düşmanın
    malına, servetine el koyma veya onları yok etme
    yahut da kişisel hürriyetlerine ilişme gibi hiçbir
    şekilde bir bahâne vermemektedir. Bazı câhillerin
    zannettiğinin aksine, bir yer dâru’l-harp olsa, orada
    barış içinde yaşayış sürdürülürken, kâfirlerin mal ve
    canlarına dokunulamaz; savaş şartlarındaki hususlar
    geçerli olmaz. Bütün bu sebeplerden dolayıdır ki, bu
    terimin kullanılması, yani ülkelerin ve insanların
    çeşitli kategorilere ayrılması, ortadaki gerçeklerden
    hiçbir şey değiştirmiyor, değiştirmez. Kur’an’ın
    emir ve yasakları her coğrafyada uygulanmaya
    çalışılır. Helâllar ve haramlar coğrafyaya, dâru’lharb
    anlayışına göre değişmez. Ülke ister Dâru’l
    İslâm kabul edilsin, ister Dâru’l Harb olarak
    değerlendirilsin; ancak savaş şartlarında savaş
    hukuku geçerli olur. Unutmayalım ki, dâru’l-harb ve
    dâru’l-İslâm kavramları Kur’ânî kavramlar olmayıp,
    tarihî şartlardan dolayı müctehidlerin tasnifinden
    ibârettir ve bu konudaki fıkhî hükümler, o günkü
    dünya açısından doğru olsa bile, bugün için aynen
    uygulanmasında büyük sakıncalar olan ictihâdî, o
    zamanlara âit, beşerî yorumlardan ibârettir.
    Müstahkem şehirlerde veya siperler arkasında
    bulunmaksızın Müslümanlarla toplu halde
    savaşamazlar: “Onların kalplerinde sizin korkunuz,
    İNSANLARA KARŞI KORKAK VE ZAYIF OLMAK 49
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    64
    Allah’ın korkusundan fazladır. Böyledir, çünkü onlar
    anlamayan bir topluluktur. Onlar müstahkem kaleler
    içinde veya duvarlar arkasında olmadan sizinle toplu
    hâlde savaşmazlar. Kendi aralarındaki çekişmeleri
    şiddetlidir. Sen onları toplu sanırsın. Hâlbuki kalpleri
    darmadağınıktır. Bu, onların akıllarını faydalı
    şekilde kullanamayan bir topluluk olmalarındandır.”
    (59/Haşr, 14)
    Güçlülerden ve özellikle devlet denilen kurumdan
    korkmak, polisten korkmak, hapisten korkmak
    insanımızın kanına işlemiş. Kadın kocasından
    korkar, talebe hocasından. Köylü ağadan korkar,
    asker subaydan. İşçi patronundan korkar, gariban
    zâlimlerden. Kısacası, herkes herkesten korkar; ama
    Allah’tan, O’nun azâbından gereği gibi korkan çok
    azdır.
    “Şüphesiz Tevrat’ı biz indirdik. İçinde bir hidayet,
    bir nur vardır. (Allah’a) teslim olmuş nebiler, onunla
    yahudilere hüküm verirlerdi. Kendilerini Rabb’e
    adamış kimseler ile âlimler de öylece hükmederlerdi.
    Çünkü bunlar Allah’ın kitabını korumakla
    görevlendirilmişlerdi. Onlar Tevrat’ın hak olduğuna
    da şahit idiler. Şu hâlde, siz de insanlardan korkmayın,
    benden korkun ve âyetlerimi az bir karşılığa
    değişmeyin. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler
    kâfirlerin ta kendileridir.” (5/Mâide, 44)
    SADECE ALLAH’TAN KORKMAK GEREKTIĞI
    HALDE, 50 INSANLARDAN KORKMAK
    Ahmed Kalka n
    65
    “Onlar size eziyetten başka bir zarar veremezler.
    Eğer sizinle savaşmaya kalkışsalar, size arkalarını
    dönüp kaçarlar. Sonra onlara yardım da edilmez.”
    (3/Âl-i İmrân,111). Konuyla ilgili yine bakın: 5/Mâide, 45; 5/Mâide, 47.
    Korkmayan insan yoktur. Ama korkuya iman yön
    verirse, kişi esas korkulacak yeri bilir ve tedbirlerini
    ona göre alır. Korku bir ihtiyaçtır. Bu ihtiyacını
    Allah korkusu da denilen takvâ ile gideremeyen
    insan, kendine zarar verecek korkulara esir olur. Bu
    topraklarda da, depremden korkulur, aç kalmaktan
    korkulur, hırsızdan korkulur, arsızdan korkulur. Yani,
    insanlardan çokça korkulur. İnsanlar insanlardan
    korktuğu için cihad ruhu yok sayılır. Eh, az bir insan,
    az bir şekilde Allah’tan da korkar.
    “Tevrat’la yükümlü tutulup da onunla amel
    etmeyenlerin durumu, ciltlerle kitap taşıyan
    eşeğin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini inkâr
    eden topluluğun hâli ne kötüdür! Allah, zalimler
    topluluğunu hidayete erdirmez.” (62/Cum’a, 5)
    İlim, amel işlemek için öğrenilir. Bildiğimiz
    bilgilerin ne kadarı faydalı ilimdir? Faydalı ilimden
    ne kadarını sâlih amel olarak hayatımıza geçiriyoruz?
    Senelerimiz okullarda geçti, bir şeyler öğrendik.
    Ama öğrendiklerimizin ne kadarından dünyada
    yararlanabiliyoruz? Hele, âhirette faydalı olacak ne
    bilgiler edindik? Peki, Kur’an ve ona dayalı ilimlerle
    KITAPLA AMEL ETMEYIP KITAP YÜKLÜ
    EŞEKLERE BENZEMEK 51
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    66
    aramız nasıl? Bildiğimiz âyetlerin anlamlarını
    ne kadar hayatımıza geçiriyoruz? Zihnimizde
    taşıdığımız kitaplardan yararlanmıyorsak, bizim
    durumumuz neye benziyor?
    İmam Gazali; Bildiği ile amel etmeyenler,
    sayfaları ilimle dolu defter veya kitap gibidir;
    başkasına kârı olsa da kendisi ondan yararlanamaz.
    Bileği taşı gibidir; bıçağı biler, fakat kendisi kesmez.
    İğne gibidir; başkasını giydirir, fakat kendisi daima
    çıplak durur. Lâmba fitili gibidir; başkasına ışık
    verir, fakat kendisi yanmaktan kurtulamaz (Gazali,
    İhya, c. 1, s. 82).
    Bir şeyin ilmini yapmak, ondan istifade etmek
    içindir. Allah bu dini, insanlar “ona göre yaşasınlar”
    diye gönderdi; sözünü ve lafını etsinler diye değil.
    Şimdi laf çok, kitap çok, konferans, seminer ve
    benzeri etkinlikler çok. Fakat bu işler insanların
    davranışlarında bir değişiklik yapmıyor. İlim
    adamları(!) ve bazı din adamları(!) sadece meslekî
    görevlerini yapıyorlar o kadar bilginin hammalıdır.
    Yolcuyu g. Müslümanlık, yalnız bilgi işi değil, iman
    ve sâlih amel işidir. İlim de, imana ve sâlih amele
    götürdüğü nisbette faydalı ve faziletli. Bilgisi,
    kendisini hakikate ulaştırmayan kimse, mutlak
    surette itmesi gereken yere (gerçek kurtuluş
    limanına) götürmeyen gemi, çok güzel de olsa basit
    bir süsten başka bir işe yaramaz, buna gemi de
    denmez. İnsan için marifet ve hüner, yön belirleyen
    pusulayı cepte taşımak değil; şu çalkantılı dünya
    Ahmed Kalka n
    67
    gemisinde asıl hedefe gidecek yönü belirlemek ve o
    yola koyulmaktır. O yüzden, ilim; satırlardaki değil,
    sadırlardaki (göğüslerdeki)dir denilir. Senin hayatını
    düzenlemeyen, seni Hakk’a iletmeyen, üzerinde
    eseri görülmeyen ve İslâm için olmayan ilimde hayır
    yoktur. Bilginin papağan gibi hâfızı ve hammalı
    olmak boşuna yorulmaktır. Ortalıkta bu kadar kitap
    ve araştırmacı yokken, ortada hakiki ilmin özü ve
    şimdikinden daha güzel, daha müslümanca bir
    hayat vardı. Sahabe-i Kiram, Kutlu Elçi’den aldığı
    ilim ve özellikle halleri ile, somut ve gözle görülür
    bir müslümanlığı yaşıyor ve temsil ediyorlardı.
    Peygamber, canlı bir Kur’an; O’nun ashabı da Küçük
    Muhammed’lerdi. Bir rivâyetleri varsa, bin halleri ve
    o kadar da amelleri vardı. Sözleri az, fakat amelleri
    çoktu.
    “Andolsun ki Mûsâ, size açık delillerle geldi
    de ondan sonra tuttunuz, buzağıya taptınız, siz o
    zâlimlersiniz işte.” (2/Bakara, 92)
    “Onlar (verdiğimiz nimetlere nankörlük
    etmekle) bize zulmetmediler, fakat kendilerine
    zulmediyorlardı.” (2/Bakara, 57)
    Yeryüzündeki her çeşit zulme ve her tipteki
    zâlimlere karşı çıkmak, İslam Dini’nin en önemli
    emirlerinden biridir. İslam’ın hâkim olması için de
    tüm zâlimlere isyan edilmesi şarttır. Zulüm denilince
    ZÂLIM OLMAK 52
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    68
    çoğumuzun aklına sadece haksızlık, eziyet, işkence
    ve benzeri fizikî yaptırımlar gelir. Dinimizde ve
    dilimizde bu kelimenin esas anlamı: “Bir şeyi (veya
    bir hakkı) kendi yerinden başka bir yere koymaktır.”
    Yani, hak edenin hakkını vermemek, haksıza hak
    etmediği bir şeyi vermektir. Allah’ın koyduğu
    sınırı, haddi tecavüz etmek, tayin ettiği sınırın
    dışına taşmak zulümdür. Zulüm, hakkı terk etmek
    demektir. Bir şeyi, meşrû olan yerinden başka bir
    yere koymaktır. Zulüm, haktan sapma ve haddi aşma
    esasına dayanır. Yolun üzerinde dosdoğru gitmemek
    de zulümdür. İslamî ıstılahta; bir eşyayı veya olayı,
    şer’î hükmünden başka bir şekilde değerlendirmeye
    zulüm denir. Zulüm, başkasının mülkünde, onun izni
    olmaksızın tasarruf etmektir. Zulüm, yerli yerine
    koymamak, sapkınlıkta bulunmak, akıntısındaki
    hakkı saptırmak anlamlarına da gelir. Zulmün
    dayandığı temel, “nur”dan yoksun olmaktır. Aslında
    zulüm sözlükte, bir şeyi ait olduğu yerin dışında bir
    yere koymaktır. Yukarıda geçen anlamların hepsinde
    de bu tanımın işaretlerini görmek mümkündür.
    İslâm’a göre zâlimin tanımı gayet açıktır:
    Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyen, o
    hükümleri uygulamak yerine; kendi kafasından
    veya başka insanların hevâları tarafından ortaya
    atılmış beşerî kanunları Allah’ın kanuna tercih edip
    onları uygulayan yöneticiler en büyük zalimlerdir.
    Bir insana eziyet eden, o kişinin sadece dünyevî
    rahatına zarar verirken, bu yöneticiler insanları
    âhiretlerini mahvetmektedirler. Eziyet veren birkaç
    Ahmed Kalka n
    69
    kişiye zarar verirken, tâğutlar bütün topluma zarar
    vermektedirler.
    Bu tanımlar çerçevesinde bu topraklarda
    zulme bulaşmayan ve zâlimlere tümüyle tavır alan
    kimselerden bahsetmek kolay olmasa gerektir.
    Herkes şu veya bu şekilde zulme bulaşmış, kendi
    nefsine de zulmediyor diyebiliriz. Zulmü çokça
    işleyenin zâlim sayılacağına göre ve Allah’ın
    indirdiğiyle hükmetmeyenlerin büyük zâlimler
    olduğuna göre, zâlimliğin ve zâlimlere yardımcı ve
    destekçi olanların ne kadar yaygın olduğu ortaya
    çıkar. Trafikte insanların birbirlerinin haklarını
    çiğnediği, iletişimde birbirlerinin sözlerini kestiği,
    haksız kazancın gayet normal görüldüğü, işçinin
    hakkını patronun gasbettiği, devletin işçiye açlık
    sınırı civarında asgarî ücret tayin ettiği, emekliye
    ölmeyecek kadar maaş uygun görüldüğü ve bütün
    bunlardan çok daha önemlisi, kişilerin Müslümanca
    yaşama haklarının elinden alındığı, günaha girmeden
    sokağa bile çıkılamadığı bir ortamda zulmün ne
    boyutta olduğu ve zâlimlerin her tarafa yayıldığı
    herkes tarafından kabul edilecek bir vâkıadır.
    “Onlardan birçoğunun kâfirleri (inkâr edenleri)
    dost edindiklerini görürsün. Andolsun ki kendileri
    için önceden (ahirete) gönderdikleri şey; Allah’ın
    onlara gazap etmesi ne kötüdür! Onlar azap içinde
    ebedî kalıcıdırlar. Eğer Allah’a, Peygamber’e ve
    FÂSIK OLMAK 53
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    70
    ona indirilene (Kur’an’a) inanıyor olsalardı, onları
    (müşrikleri) dost edinmezlerdi. Fakat onlardan
    birçoğu fâsık kimselerdir.” (Mâide 80-81)
    Fısk: Yoldan çıkma, doğru yoldan sapma, iyilik
    ve güzellikten çıkma, günaha batma, kötülüğe iyice
    dalma anlamlarına gelir. Büyük günahları işlemek
    veya küçük günahlarda devam etmek suretiyle
    Allah’a itaat etmekten çıkmaya fısk denir.
    Nice insan, fıskta aşırı gitmiş, fâsık denilmeye
    lâyık hale gelmiş. Her türlü günah ve isyanı işler
    hale gelmiş, günahlara her şeyiyle batmış durumda.
    İtikadî anlamda tümüyle yoldan çıktığı için fâsık
    olduğu gibi, haramları açıktan işlediği, kötü örnek
    olarak haramları çevresine yaydığı ve Allah’ın
    hidayetinden tümüyle uzaklaştığı bir inanç ve yaşayış
    seçmektedir.
    “Hani, Tûr’u tepenize dikerek sizden söz almıştık,
    “Size verdiğimiz Kitab’a sımsıkı sarılın; ona kulak
    verin” demiştik. Onlar, “Dinledik, karşı geldik”
    demişlerdi. İnkârları yüzünden buzağı sevgisi onların
    kalplerine sindirilmişti. Onlara de ki: (Tevrat’a
    beslediğinizi iddia ettiğiniz) imanınızın size emrettiği
    şey ne kötüdür, eğer inanan kimselerseniz!” (2/Bakara, 93)
    Günümüzde devleti, devlet yöneticilerini aşırı
    yüceltmek; Amerika’nın her şeyi görüp bilen ve
    BAŞKA TANRILARA DA INANMAK VE ONLARI
    DA GÜÇLÜ GÖRMEK 54
    Ahmed Kalka n
    71
    her şeye kadir olduğuna inanmak, sanatçı veya
    futbolcuları tanrılaştırmak, şeyhlere ve bazı büyük
    kabul ettiği zâtlara insanüstü vasıflar verip onları
    ilahlaştırmak, Atatürk’ün heykellerine saygı
    duyulması gerektiğini savunmak, heykelin önünde
    saygı duruşunda bulunmak, Atatürk’ün veya
    devlet adamlarının tanrısal özellikleri olduğuna
    inanmak, Anıtkabir gibi bazı modern veya türbeler,
    yatırlar gibi geleneksel kabirleri ve içinde yatanları
    putlaştırmak, Hızır’ın binlerce senedir yaşadığına,
    her lisanı bildiğine ve kimi insanları ihyâ edip
    kimilerini helâk edebildiğine, İlyas’la birlikte baharı
    getirdiğine, yani yarı tanrı olduğuna inanmak. Yine,
    üçler, yediler, kırklar, gavslar, kutuplar kabul ederek
    bunların yeryüzünde ilâhî tasarruflarda bulunduğuna
    inanmak, Hz. İsa’yı (a.s.) ölümsüz kabul etmek, Hz.
    Muhammed’den (s.a.s.) dua formuyla bazı şeyler
    talep etmek; bütün bunlar da ya başka tanrılara
    inanmak veya o çizgiye yaklaşmak demektir. Yani,
    putperestliğin çağdaş yansımaları…
    “Dediler ki: ‘Ey Mûsa! Onlar orada bulundukça,
    biz oraya asla girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin,
    onlarla savaşın. Biz burada oturacağız.” (5/Mâide, 24)
    Halkın bırakın savaşı radikal kabul ettiği bazı
    gençlere havâle etmesini, İslâmî hareketin içinde ve
    dâvâ ile ilgili bedel isteyen hususlarda yer alması
    düşünülemez bile. Bütün mü’minlerin görevi olan
    “SEN VE RABBIN GIDIN, ONLARLA SAVAŞIN.
    BIZ BURADA OTURACAĞIZ.” DEMEK 55
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    72
    cihad ve emr-i bi’l ma’rufun kendi görevi olduğunu
    bile bilmez veya kabul etmez. Cihadın, askerlerin
    işi olduğunu düşünür, iyiliği emredip kötülükten
    insanları yasaklamanın İslâmî eğitimden geçmiş
    “hoca” dediği bazı insanların görevi olarak
    kabul etmesi bir vâkıadır. Hz. İsa’nın havârileri:
    “Allah yolunun yardımcıları biziz” deyip dâvâyı
    omuzlamaları, ashâbın “ensâr” ve “muhâcirler”
    diye iki grup halinde Peygamberimizle her türlü
    zahmetlere katlanmışlar, küçüklü büyüklü savaşlara
    iştirâk etmişlerdir. Müslüman olan Allah’a teslim
    olur, pazarlıksız bir şekilde Allah’a ve O’nun itaat
    edin dediklerine itaat eder. “Allah ve Resûlü bir iş
    hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mü’min
    erkek ve hiçbir mü’min kadın için kendi işleri
    konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim
    Allah’a ve Resûlüne karşı gelirse, şüphesiz ki o
    apaçık bir şekilde sapmıştır.” (33/Ahzâb, 36)
    “Hani siz, ‘Ey Mûsâ! Biz Allah’ı açıktan açığa
    görmedikçe sana asla inanmayız’ demiştiniz. Bunun
    üzerine siz bakıp dururken sizi yıldırım çarpmıştı.”
    (2/Bakara, 55)
    “Kim görmüş öte dünyayı?”, “Gidip gelen mi
    var?” “Sonumuz toprak olacak bu belli; âhiret
    dedikleri belli değil, cennet de cehennem de bu
    dünyada.”; “arkadaş, ben gözümün görmediğine
    inanmam!” diyenler bu topraklarda da hayli var.
    “GÖZÜMÜZLE GÖRMEDEN INANMAYIZ”
    DEMEK 56
    Ahmed Kalka n
    73
    “Dediler ki: ‘Dünya hayatımızdan başka hayat
    yoktur. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman yok
    eder.’ Bu hususta onların bir bilgisi yoktur. Onlar
    sadece zanda bulunuyorlar.” (45/Câsiye, 24)
    “Yoksa onların, kainâtın idaresinde bir payları
    mı var? Öyle olsaydı, insanlara çekirdek filizi kadar
    (zerre kadar) bile bir şey vermezlerdi.”(4/Nisâ, 53)
    Dünya ve daha büyüğüne sahip olsalar bile,
    cimriliklerinden ötürü küçük parça bile infak
    etmeyecek, hepsini kendine saklayacak insanlar.
    Para, madde, eşya insanı yöneten efendi olmuş,
    insana hizmet etmesi gereken bunlar, insanı
    kendisine kul köle yapmış. Çağdaş insan bunlar için
    yaşıyor, bunlar için çalışıyor, bunlar için âhiretini
    ve huzurunu mahvediyor. Bunlar hâkim, insan
    mahkûm ve hizmetçi. Oyuncak, insanla oynuyor.
    Mal, insanı, insanî değerleri yutuyor. Dünyevîleşme
    çarkı, insanımızı değirmen gibi öğütüyor. Taksitlere,
    ay sonuna kafayı takan modern insan, dünyada
    varoluş gâyesini düşünemiyor; para kazanma
    koşturmacasından ibâdete, okumaya, düşünceye sıra
    gelmiyor.
    Her konu paraya çıkıyor; söz, ufak bir tur attıktan
    sonra p ara d urağında d üğümleniyor; gönül p lağı
    parada parazit yapıp takılı kalıyor. Lüks hayat, daha
    rahat yaşam denilen şeytanî câzibe; aslında dipsiz bir
    İNFAKTA BULUNMAMAK 57
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    74
    kuyu, bir girdap, tatminsizlik cehennemi, bitmeyen,
    ama insanı bitiren sonsuz yarış ve büyük pişmanlık
    demek. Yiyen ama doymayan insan, kendine/nefsine/
    hevâsına kul/köle. Para para diye paralanan insan,
    şükrü unutmuş, sabrı lügatından silmiş, şikâyetin
    ise binbir çeşidini tekrarlamakta. “Alma tutkusu”,
    “verme zevki”ni katletmiş. Hırs ve tamahın sonu yok.
    “İnsanoğlunun iki vâdi dolusu altını olsa, üçüncüsünü
    ister” kutlu sözü ibret levhası olmaktan çıkmış.
    Sahâbe birbirleriyle hayırda yarışıyordu; şimdiki
    insan ise fâni eşyada yarışıyor. Akıl, midelerin ve
    basit arzuların hizmetçisi; gönül, vicdan ve fıtratın
    sesi çıkmıyor; demek ki duyguların esiri olarak hapis
    hayatı yaşıyor bunlar. Dünyevîleşmiş çağdaş insan
    tipinin dini ekonomi, imanı para, kitabı çek koçanı,
    mâbedi bankadır artık.
    İnsanın dünyevî olarak zarûrî ihtiyacı, beslenme/
    gıda, giyinme/tesettür ve ev/barınmadan ibaret olduğu
    ve bu gereksinmelerini israfa ve lükse kaçmadan
    helâl yoldan temin etmesi, kalan birikimlerini infak
    etmesi gerektiği halde, tüketim toplumunun bir ferdi
    olarak insan, günümüzde ihtiyaç labirentinde yolunu
    şaşırmaktadır. Alınır, tüketilir, tekrar alınır, alınır...
    Ömür biter, alınacaklar ve ihtiyaçlar(!) bitmez.
    Bütün bu ve benzer problemlerin tek çözümü var:
    İnfak. İnfak”; malın elden çıkarılması, harcanması ve
    sarfedilmesi demektir. İnfakın farz, vâcip, mendup
    kısımları vardır. Zekât ve diğer sadakaları içerdiği
    gibi, gerekli yerlere ve uygun tarzda Allah için
    Ahmed Kalka n
    75
    yapılmış her türlü bağış, yardım ve hayırları, kendi
    ailesine ve yakınlarına yardım gibi bütün mal ile
    yapılan ibâdetleri de içine alır. İnfak, mecaz yoluyla
    maldan başkasına da genelleştirilir. İlim öğretme
    ve benzeri mânevî şeyleri, davranış biçimlerini de
    kapsar
    “Siz başkalarına iyiliği emrediyor da kendinizi
    unutuyor musunuz? Bir de Kitap okuyorsunuz ha!
    Hiç mi aklınızı kullanmıyorsunuz? (Yaptığınızın
    çirkinliğini anlamıyor musunuz?)” (2/Bakara, 44)
    Maalesef hatibi çok, yaşayanı az bir topluluk olduk.
    Nutuk atanlarımız kadar sâlih amel işleyenlerimiz
    olsa, işlerin çoğu hallolacak. İşen daha kötüsü, akla
    ters olanı, başkalarına tavsiye edilen nice iyiliği
    kişinin kendisinin yapmıyor olması. O yüzden
    sözlerin bereketi olmuyor. Tesir etmiyor. “Hocanın
    dediğini yap, gittiği yoldan gitme” diye, insanlar
    birbirine hocaların, söyledikleriyle uyuşan örnek
    hayatlarının olmadığını ifade etme gereği duyuyor.
    Halkın tümüyle yanıldığını ve bu sözlerde kasıtlı
    olduğunu iddia etmek ve İslâm’a sadece sözle dâvet
    edenleri temize çıkarmak mümkün mü? “Ele verir
    talkını, kendi yutar salkımı” “Ele verir öğüdü, kendi
    keser söğüdü” bu deyimler de, yine toplumda çokça
    görülen bu tür davranışa duyulan tepkinin ifadesidir.
    Kendisi hasta olan bir doktor, aynı hastalıkla ilgili
    BAŞKALARINA IYILIĞI EMREDIP KENDINI
    UNUTMAK 58
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    76
    başkasını tedâvi etmeye kalkmasına, halk, atasözü
    halinde söylenen sözü söyler: “Kelin merhemi olsa,
    başına çalar.” Bu sözü, biraz değiştirerek konuyla ilgili
    halkın değerlendirmesi açısından şöyle diyebiliriz:
    “Kelin, diğer kellere tavsiye ettiği merhem, faydalı
    olsaydı, kendi başına sürer, kendi kelini tedavi
    ederdi.” Tabii, tavsiye ettiğimiz hak dâvâ için bu çeşit
    sözler söyletenlerin, buna fırsat verenlerin ne kadar
    büyük vebali olacağı düşünülmelidir. O yüzden
    “yarım doktor can yakar, yarım hoca din yıkar”
    denilmiştir.
    Mükellef olan insan, iki şey ile emredilmiştir:
    Günahı terk ve başkasını günah işlemekten
    alıkoymak. Bu iki görevden birini yapmamak,
    diğerini de yapmamayı gerektirmez. “Mâ lâ yüdrakü
    küllühü, lâ yütrakü küllühü: Bir şeyin hepsine
    ulaşılamıyorsa, tamamen de terkedilmez.” İnsan bir
    ağaç gibi olmalıdır: Ağaç, bir taraftan her geçen
    zaman diliminde köklerini ahtapot kolları gibi her
    yöne açarak ve gittikçe derinlere dalarak kendine
    lâzım olan besin kaynaklarına müracaat edip kökünü,
    gövdesini güçlendiriyor. Aynı zamanda da meyve
    vermeye devam ediyor. Hatta daha çocukluktan/
    fidanlıktan yeni kurtulan genç bir fide iken bile acı
    da olsa meyve vermeyi deniyor. Hem güçlenmeye
    hem de meyve vermeye devam ettiği müddetçe
    sadece kendi gücü artmıyor, ortaya koyduğu ürünün,
    meyvelerinin tadı da hızla artmaya, olgun ürünler
    vermeye başlıyor. Demek ki, dikkat etmemiz
    gereken; başkasına iyiliği emrederken, kendimizi
    Ahmed Kalka n
    77
    unutmamamız, kendimize de emretmemizdir;
    Sadece başkalarına anlatarak görevimizi yaptığımızı
    iddia edemeyiz.
    Sadece başkalarına anlatmakla yetinenlerin,
    postacıdan veya taşıdığı kitaptan yararlanmayan
    dört ayaklılardan farkı olmayacaktır. İmam Gazali;
    bu konuda şu benzetmeleri yapar: “Bildiği ile
    amel etmeyenler, sayfaları ilimle dolu defter veya
    kitap gibidir; başkasına kârı olsa da kendisi ondan
    yararlanamaz. Bileği taşı gibidir; bıçağı biler, fakat
    kendisi kesmez. İğne gibidir; başkasını giydirir,
    fakat kendisi daima çıplak durur. Lâmba fitili
    gibidir; başkasına ışık verir, fakat kendisi yanmaktan
    kurtulamaz.”
    “Kitap ehlinden birçoğu, hak kendilerine
    belirdikten sonra dahi, içlerindeki kıskançlıktan
    ötürü sizi, imanınızdan sonra küfre döndürmek
    isterler...” (2/Bakara, 109)
    İçinde bulunduğumuz toplumun önemli bir
    kesiminin, itikad ve fikir bakımından halleri, gizli
    irtidâd vak’asına uymaktadır. Bu kalabalıkları,
    bundan başka hiçbir kalıba oturtmak mümkün
    olmamaktadır.
    Tanzimat denilen kökü imanın dejenere olması
    psikolojisiyle başlayan Meşrûtiyet ve Cumhuriyet
    MÜ’MINLERI IMANLARINDAN SONRA KÜFRE
    DÖNDÜRMEYI ISTEMEK 59
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    78
    dönemleriyle gelişen kâfirlere özenme ve her konuda
    onlara benzeme, batılaşma şeklindeki hâlet-i rûhiye
    ve bu ruh halinin sonucunda, akîde, düşünce ve sosyal
    yaşantıda meydana gelen değişim, öyle bir insan türü
    oluşturdu ki, bu insan türü, mukaddesat cümlesinden
    bazı şeyleri “bu benim aklıma ve çağdaş anlayışa
    uymuyor...” diyerek kolayca reddedebilecek, inanç
    bakımından zararlı olan birçok şeyi de rahatlıkla
    isteyerek benimseyip bir kurtuluş düsturu gibi
    sarılabilecek hale düşmüştür.
    Batılılaşma adı altında gelişen bâtıllaşma ve
    değişim, diğer adıyla yabancılaşma çığırında gelinen
    bugünkü nokta, tam anlamıyla bir gizli irtidâd
    olgusunu sergilemektedir. Hem resmî, hem de özel
    ve sivil planda İslâmiyet’in dışlanması demek olan
    bu hal, gizli irtidâd hükmünden başka hiçbir şeyle
    izah edilemez. Çünkü bu toplum, bir zamanlar
    İslâmiyet’i -tam ve mükemmel olmasa da- esası
    itibarıyla benimsemiş bir toplumdu.
    Ama sonra onu çağın gerisinde kabul ederek
    kendine göre çağdaş normlar edinmek gibi bâtıl bir
    yola saptı, daha doğrusu saptırıldı. İşte bu kültür
    ve bu anlayışla oluşan bir toplumun içinde fikrî ve
    itikadî alanda, tevhid ölçüsünde ve çizgisine göre
    birçok sapmaların olması ve ne idüğü belirsiz,
    melez, şahsiyetsiz/kimliksiz insanlardan oluşan bir
    toplumun ortaya çıkması kaçınılmazdır.
    Gerektiğinde oruç tutan, kurban kesen, Cuma
    Ahmed Kalka n
    79
    namazı kılan, fakat beş vakit namaz diye bir görevi
    yerine getirmeyip böyle bir yükümlülüğü de âdeta
    kabul etmez bir tavır içinde olan kalabalıklar... Ve
    daha yaygın bir hastalık olarak, şeriatsız ve laik bir
    dindarlığa güya taraftar olanlar... (Lâ’sı olmayan, ilâh
    kavramına girecek çağdaş bâtıl zihniyet ve putlardan
    hemen reddedecek hemen hiçbir şeyi olmayan,
    tâğuta karşı çıkmayan, bâtılı reddetmeyen insanlar...
    “Biz de bir zamanlar bu yollardan geçtik, bunlar
    boş şeyler, çağın gereklerine, yaşanılan gerçeklere,
    konjönktüre uymuyor” deyip cihada, İslâmî tavırlara
    karşı çıkan bukalemun gibi her renge giren veya
    renksizleşenler...)
    “Ehli kitaptan öylesi vardır ki, ona yüklerle
    mal emanet bıraksan, onu sana noksansız iade
    eder. Fakat onlardan öylesi de vardır ki, ona bir
    dinar emanet bıraksan, tepesine dikilip durmazsan
    onu sana iade etmez. Bu da onların (ümmilere
    karşı yaptıklarımızdan dolayı bize vebal yoktur)
    demelerindendir. Allah adına bile bile yalan
    söylüyorlar.” (3/Âl-i İmrân, 75)
    Bazı insanlar, müslüman olmadıklarından
    dolayı kâfirlerin mallarının ve İslâmî bir devlet
    olmadığı, tâğûtî bir düzen olduğu için devlet malının
    çalınmasının câiz olduğunu ileri sürerler. Devletin
    olduğu varsayımıyla elektrik, su, belediye otobüsü
    vb. kullanımlarda sahtekârlık ya da hile ile de olsa bu
    KENDILERINDEN OLMAYANLARA KARŞI SORUMLULUKLARI
    OLMADIĞI IDDIASIYLA INSANLARI ALDATMAKTAN GERI
    DURMAMAK
    60
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    80
    tür hırsızlıkta sakınca olmadığını iddiâ ederler. Bu
    anlayış ve tavır, doğru da değildir, İslâmî de. Savaşla
    normal hali, ganimetle hırsızlığı karıştırmaktır.
    İslâm’ı da, sosyal yapıyı da bilmemektir. Dâvâya da
    büyük zarar sözkonusudur. Toplum ve yöneticiler
    açısından; “güvenilmez, hırsız, halkın malına zarar
    veren bir kimsenin dini ve dâvâsı da hak olamaz”
    denilir. Bu birkaç kişinin müslüman vasfından
    dolayı, tüm müslümanlar bu anlayışta ve bu tavırda
    kabul edilir.
    Tebliğ ve dâvetin önü kesilmiş olur.
    Peygamberimiz’in Mekke’de kâfirlerin mallarına
    karşı tavrı nasıl olmuştu? Müşriklerin onca zulüm
    ve baskılarına, müslümanların mal ve canlarına
    saldırılarına rağmen, hicret esnâsında Rasûlullah
    müşriklerin kıymetli para ve mallarından oluşan
    emânetlerini sahiplerine iâde etmek için yeğeni
    Ali’yi sûikast yapılacak yatağına yatırma riskini
    tercih etmişti. Mallarının gasbedilmesi câiz
    olan kâfirler ve devletler, müslümanlarla fiilen
    savaş halinde olanlardır. Mevcut şartları savaş
    olarak değerlendirmek İslâm hukukuna da, genel
    değerlendirmeye de uygun değildir. Yoksa, savaş
    dışında kâfirlerin kendileri, şirketleri, kurumları,
    malları ganimet kapsamına girmez. Filistin gibi
    işgal güçlerine karşı fiilî savaş durumunu yaşayan
    insanlar için elbette cihad hükümleri, ganimet
    durumu sözkonusudur.
    Ahmed Kalka n
    81
    “Bir de; ‘Yahudi ve Hıristiyanlardan başkası
    Cennet’e girmeyecek’ dediler. Bu, onların
    kuruntuları! De ki: ‘Eğer doğru söyleyenler iseniz
    (iddianızı ispat edecek) delilinizi getirin.” (2/Bakara,
    111)
    “Biz cennete gitmeyeceğiz de kim gidecek?”
    diyen insanımız, kendini kaf dağında sanıyor.
    Cehennemi aklının ucuna bile getirmeyenlerimiz
    var. Sanki Allah’tan garanti bir söz almış gibi.
    İnsanımızın bu tekelci ve yanlış anlayışını
    tashihe yönelik şu âyet yeterlidir: “Yoksa siz,
    sizden öncekilerin durumu sizin başınıza gelmeden
    cennete gireceğinizi mi zannettiniz? Onlara öyle
    darlık, zorluk, sıkıntı geldi ve sarsıntıya uğradılar ki
    Peygamber ve onunla beraber mü’minler: ‘Allah’ın
    yardımı ne zaman?’ diyordu. Gözünüzü açın! Allah’ın
    yardımı şüphesiz pek yakındır.” (2/Bakara, 214)
    “Onların bu tutumları; Bize ateş sadece sayılı
    günlerde dokunacaktır, demelerinin bir sonucudur.
    Onların vakti ile uydurdukları şeylerde dinleri
    hakkında kendilerini yanıltmıştır.” (3/Âl-i İmrân, 24)
    “Allah gâvurları değil de bizi mi devamlı yakar?”
    CENNETI KENDI TEKELINDE GÖRMEK 61
    CEHENNEME GIRSE BILE AZ BIR SÜRE KALACAĞINI ILERI
    SÜRMEK. CEHENNEMIN EBEDÎ OLMADIĞINI, ORADAN ÇIKIŞ
    OLACAĞINI IDDIA ETMEK
    62
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    82
    veya “70 senelik günaha ebedî cehennem olur mu?”
    diyen ya da; “Cehennemden mi bahsediyorsunuz;
    ne olacak canım sende… yanar çıkarız!” diyen, ama
    hapis cezası için “ ne olacak canım, yatar çıkarız!”
    demeyen, hapse düşmemek için her türlü tedbiri
    alan kişiler, cehennemi hapishaneden daha önemsiz
    görebilmektedir.
    Cehennem azâbı ebedî olacaktır. Deliller:
    1. Kur’an’da kâfirlerin ebedî olarak cehennemde
    kalacakları özellikle “hulûd” ve “ebed” kelimeleriyle
    ifade edilmiş, azaplarının hafifletilmeyeceği, aksine
    arttırılacağı, azabı tatmaları için tenlerinin veya
    vücutlarının devamlı sûrette yenileneceği ve hiçbir
    şekilde cennete giremeyecekleri belirtilmiştir.
    Hadislerde de aynı bilgiler mevcuttur. Şu halde azap
    ebedîdir.
    2. Kur’an’da belirtildiğine göre (11/Hûd, 107) Allah’ın
    dilemesi müstesna olmak üzere gökler ve yer devam
    ettiği müddetçe azap da sürecektir. “Âhiret hayatı
    ebedî” olduğuna göre orada göklerin ve yerin varlığı
    da ebedî olacaktır. Âyette geçen “gökler” ve “yer”
    anlamındaki kelimelerle dünyadaki değil âhiretteki
    gökler ve yer kastedilmiş olmalıdır. Aynı âyette her
    ne kadar azabın devamı istisna kaydıyla İlâhî iradeye
    bağlanmışsa da yüce Allah azabı sona erdireceğini
    beyan etmemiş, hatta aksini bildirmiştir. Âhiret
    hayatının ebedî oluşu dikkate alınırsa söz konusu
    istisna, “gökler ve yer var olduğu müddetçe” şeklindeki
    ifadenin his-settirebileceği zaman sınırlandırmasını
    Ahmed Kalka n
    83
    ortadan kaldırmaya yönelik olmalıdır. Aksi takdirde
    bir sonraki âyette aynı kayıtlarla zikredilen cennet
    nimetlerinin de sona ereceğini kabul etmek gerekir
    ki bu hem nimetlerin kesintisiz olacağına dair bilgi
    ile çelişir, hem de âhiretin ebedîliği fikrine ters
    düşer. Şu halde İlâhî iradeye bağlanan istisna kaydı
    ebediyeti teyit edici olarak kabul edilmelidir (Taberî,
    XII, 71; Halîmî, I, 461; Fahreddin er-Râzî, XVIII, 64-65).
    3. Allah kâfirleri affetmeyeceğini açıkça belirtmiş,
    âhirette azabı gördükten sonra tövbe etseler bile
    bunun kabul edilmeyeceğini açıklamıştır. Bu husus
    azabın sona ereceği düşüncesiyle çelişir durumdadır
    (Âlûsî, 1, 141, 143).
    4. İlâhî rahmet dünyada herkese şâmil olduğu
    halde âhirette sadece müminlere tahsis edilmiştir,
    kâfirlerin nasibinin ise sadece ateşten ibaret olduğu
    ifade edilmiştir (Elmalılı, IV, 2825). İlâhî rahmetin
    gazaptan geniş olması ise azabın mutlaka sona ereceği
    mânasına gelmez. Bunu azabın hafifletilmesi, nimet
    gibi telakki edilmesi veya azap görenlerin rahmete
    nâil olanlara nisbetle daha az sayıda olması tarzında
    yorumlamak mümkündür (Âlûsî, 1, 140).
    5. Kâfirler için azabın ebedî olacağı hususunda
    ashâb, tabiîn ittifak etmiştir. (İbn Kayyim, s. 292; Mustafa
    Sabri, s. 112).
    6. Kesin naklî deliller varken aklî veya zayıf
    bazı naklî delillere dayanarak azabın sona ereceğini
    ileri sürmenin dinî bir değeri yoktur. Bu sebeple de
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    84
    Allah’ın kullarını azaba uğratmasında mutlaka bir
    hikmet aramak isabetli değildir. Eğer hikmet aranır
    ve ebedî azabın hikmete aykırı olduğu kabul edilirse
    uzun asırlar sürecek azabın da hikmete aykırı olması
    gerekir. Zira ebedî azaba dayanamayan âciz kullar
    uzun devirler sürecek olan azaba da dayanamaz (Âlüsî,
    1, 141; Mustafa Sabri, s. 22, 23, 50, 108).
    7. Allah kâfirleri ebedî olarak azapta bırakacağını
    haber vermiştir (vaîd). Azabı sona erdirecek olursa
    sözünden dönmüş ve gerçek dışı beyanda bulunmuş
    olur ki bu Allah hakkında muhaldir (Müsâ Bigiyef, s. 36).
    10. Allah’ı inkâr edip ona eş tanımanın cezası ancak
    ebedî olarak sürecek bir azap olabilir. Daha hafif bir
    ceza, işlenen suça denk düşmez. Kur’ân-ı Kerîm’de de
    işaret edildiği gibi (6/En’âm, 28) kâfirler dünyada ebedî
    olarak kalsalar bile küfür ve inkârlarına devam eder,
    durumlarında bir değişiklik meydana gelmezdi. Bu,
    onların ebedî bir inkâr psikolojisi içinde olduklarını
    gösterir. Ebedî inkâra ebedî azap cezasının verilmesi
    de mâkul ve mantıklıdır (Makdisî, I, 201-202; İbn Kayyim, s.
    294).
    “Kendilerine Kitap’tan bir nasip verilmiş olanları
    görmüyor musun? Onlar “cibt”e ve ‘tâğût”a
    inanıyorlar. İnkâr edenler için de, “Bunlar, iman
    edenlerden daha doğru yoldadır’ diyorlar.” (4/Nisâ, 51)
    Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen bazı
    yöneticileri, yani tâğutları halkın ne kadar sevdiğini
    CIBTE (PUTA) 63 VE TÂĞUTA INANMAK
    Ahmed Kalka n
    85
    bilmeyen yoktur. Onlar hakkında Kur’an’dan yola
    çıkarak onların durumunu değerlendiren bir âlime ne
    kadar inanır, o tâğutların hatta Kur’an’a taban tabana
    zıt görüşlerine ne kadar inanır halk? Kur’an’da
    tâğuta inanmak ve itaat etmek, tâğuta ibâdet olarak
    değerlendirilir. Tâğuta ibâdet etmekten sakınmak,
    mü’minlerin temel görevleri arasındadır. Çünkü,
    Allah’ın dışındaki nesne, kişi, kurum vb. ibâdet
    etmek, Rabbani yöneliş içerisindeki kişiliklere
    yakışmaz.
    Şeytan ve tâğut kelimelerinin ayrı ayrı
    kullanılmasından anlıyoruz ki, tâğut şeytanın razı
    olacağı şekilde yeryüzünde egemenlik kuran insanlar
    anlamına gelmektedir. Ağızlarıyla inandıklarını
    söyledikleri halde, hayat tarzı olarak başvuru
    kaynağı olan ilâhi hükümlere ters hareket edenler,
    yani Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler tâğuttur.
    Mü’minlerin görevi, bunları dost tutmamak, inkâr
    etmektir. “İman edenler Allah yolunda savaşırlar,
    inkâr edip küfredenler de tâğut yolunda savaşırlar.
    O halde şeytanın dostlarıyla savaşın. Çünkü şeytanın
    hilesi zayıftır.” (4/Nisâ, 76)
    Cibt: Asılsız ve bâtıl olan hurâfeler, Allah’tan
    başka kulluk edilen her şey, put vb. şeylerdir. Cibt;
    büyücülük, müneccimlik, gaybdan/gelecekten haber
    verme, kehânet gibi şeylere denir. Tâğut ise: Allah’ın
    çizdiği sınırları aşan, sapmış, azgın kimseler;
    Allah’ın hükmüne alternatif olma iddiasındaki
    anlayış, düzen, sembol, put veya şahıslardır. Bunlar,
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    86
    Allah’ın Kitabında olmayan ve Kitab’a aykırı olan
    hükümleri ve kanunları insanlara Allah’ın kanunları
    gibi sunarlar. Cahil kimseler de bunlara aldanıp
    inanırlar. Böylece imanlarını boşa çıkarırlar.
    “Kendilerine Kitap’tan bir nasip verilmiş olanları
    görmüyor musun? Onlar “cibt”e ve ‘tâğût”a
    inanıyorlar. İnkâr edenler için de, ‘Bunlar, iman
    edenlerden daha doğru yoldadır’ diyorlar.” (4/Nisâ, 51)
    Günümüzde Batılıları Doğululara, demokratları
    şeriatçılara, laikleri tevhid ehline, kâfirleri
    Müslümanlara tercih eden, birinci gruptakileri öven,
    onları kendisine daha yakın kabul eden nice insan
    yok mu? Teknolojiyi yücelttiği için bunları icat ve
    imal edenlere aşırı hayranlık duyan, Batılı bâtıllara
    kucak açan, Batının değerlerini, kutsallarını İslâm’ın
    esaslarına tercih eden, Batılı eğitim kurumlarını
    beğenip İslâmî eğitim veren mekânlara şiddetle
    çatan, Laik, Kemalist, Batılı devlete sahip çıkıp
    İslâm devletini önemsemeyen, Batılı kâfirleri dost ve
    müttefik kabul eden veya böyle kabul edenleri baş
    tacı eden zihniyeti uzaklarda aramamak lâzım.
    “Kendilerine kitap verilenler, ancak kendilerine
    o apaçık delil geldikten sonra ayrılığa düştüler.”
    (98/Beyyine, 4)
    KÂFIRLER IÇIN ‘BUNLAR, ALLAH’A IMAN
    EDENLERDEN DAHA DOĞRU YOLDADIR’ DEMEK: 64
    KENDILERINE APAÇIK DELILLER GELMESINE
    RAĞMEN IHTILÂFA DÜŞMEK 65
    Ahmed Kalka n
    87
    “Andolsun, biz İsrailoğullarını çok güzel
    bir yurda yerleştirdik ve onlara temiz rızıklar
    verdik. Kendilerine bilgi gelinceye kadar ayrılığa
    düşmediler. Şüphesiz ki, ayrılığa düşmüş oldukları
    şeyler hakkında Rabbin kıyamet günü aralarında
    hükmünü verecektir.” (10/Yûnus, 93)
    Günümüz müslümanı, eski dönemlerdeki
    müslümanlardan çok büyük imkânlara sahiptir.
    Tabii, bu nimetlerin sorumluluklarını yerine getirip
    sınavlarını kazanmak da o derece zordur. Çağdaş
    müslümanlar, büyük çapta ilim elde etti, ama o
    ilmin ahlâkını kazanamadı. Aracı elde etti, ancak
    hedefi ve gayeyi yitirdi. Bir mendup veya bir mubah
    hakkında tartışırken, elinden nice vâcipler kaçtı.
    Münâkaşa sanatını iyi biliyordu, fakat tartışma
    âdâbından ve uyulması gereken ahlâkî kurallardan
    haberi yoktu. Kardeşlik hakkında nutuklar
    atabiliyordu, ama kardeşlik hukukuna riâyeti çoğu
    zaman aklına getirmiyordu. İşte bu yüzden, sefil
    bir hayata müslümanları mahkûm eden ve güçlerini
    zayıflatan iç çekişmelerin ve kavgaların kurbanı
    olundu. Müslümanlar, küçük meseleleri, teferruatla
    ilgili veya pratik değeri olmayan soyut konuları
    tartışır ve diğer cemaatlere mensup müslümanları
    eleştiri bombardımanına tutarken, kâfirlerin
    topa tuttuğu temel İslâmî ve insanî değerlere sıra
    gelmiyor, onlarla mücadeleye fırsat kalmıyordu.
    Tarihten ibret alınmıyor, İslâm tarihindeki acı
    tefrika sayfalarına sadece tarihî bilgi gibi bakılıyor.
    Günümüzdeki problemlerle tarihî miras arasında
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    88
    doğru bağlar kurulmuyor. Fatih’in ordusu, İstanbul’u
    fethetmek için toplarla surları döver ve Bizansın
    surlarında büyük gedikler açarken, hıristiyan din
    adamları ve akademisyenler, Ayasofya’da haftalardır
    devam eden soyut tartışmalarla meşgul idiler:
    “Meleklerin cinsiyeti nedir?”, “Firavun, ölmeden Hz.
    Mûsâ’ya iman etmiş miydi, etmemiş miydi?” Çağdaş
    müslümanların durumlarının da bu tavırdan pek
    farklı olmadığı acı gerçeğini paylaşmayacak kimse
    var mı?
    Kitab’ın vârisi olacağımız yerde; kitap ehlinin
    hastalıklarını mı miras aldık? İlim ve irfanı miras
    alıp onların gereği olan tevhîdî ahlâk kurallarına
    uyacağımız yerde ahlâksızlığı mı devraldık?
    “Rabbin dileseydi bütün insanları bir tek ümmet
    (millet) yapardı. Fakat onlar ihtilâfa düşmeye devam
    ederler...” (11/Hûd, 118). Görüş açılarındaki farklılık,
    müslüman akla görüş zenginliği kazandıracak,
    farklı düşünceleri incelemesini, olayları bütün boyut
    ve cepheleriyle kavramasını, aklı akla katmasını
    sağlayacak bir sıhhat alâmeti olacağı yerde, bu
    durum, bozuk çağın müslümanında iç çekişmelere
    ve dövüşme fırsatına dönüşmüştür. İş öyle bir hale
    gelmiştir ki, farklı görüşe sahip müslümanlar,
    birbirlerini ortadan kaldırmaya, hatta farklı
    görüşteki müslümanlara karşı savaşmak için din
    düşmanlarından yardım istemeye kadar gitmiştir.
    Bunun eski ve yakın tarihte pek çok canlı örneği
    vardır.
    Ahmed Kalka n
    89
    Olayı bu ülkelerde hâkim olan rejimlere ve
    devlet yapılarına getirdiğimizde durum daha da
    acı olmaktadır. İşgalci kâfir bir devletin, sömürgesi
    olan ülkeye, kölelerine yapmayacağı zulmü, kendi
    vatandaşlarının özellikle dinî özgürlüklerine,
    ahlâk ve sosyal yaşantılarına tavır aldıklarını,
    yöneticilerin müslüman adı taşıdıkları için, istilâcı
    düşmandan farklı zannedildiği için, hem Batıdaki
    büyük patronları ve hem de onların piyonu olarak
    kendilerinin işlerinin kolaylaştığını değerlendirmek
    gerekiyor. Sebeplerin başı; müslümanların uğraştığı
    gayrı meşrû ihtilâflar, sürtüşme ve tefrikalar.
    Dahası, müslümanların gafleti, yöneticilerinin
    ihâneti sâyesinde seksen yedi küçük ülkeye
    ayrılmış müslümanların, kendi coğrafyalarında ve
    birbirleriyle de vahdeti oluşturamayışları, ihtilâfın
    boyutlarını gözler önüne seriyor. Her ülkede, her
    mezhebin içinde, her büyük cemaatin bünyesinde
    bile pek çok ayrılıkçı oluşumlar bulunabilmektedir.
    Ne yazık ki, bugün kurtarıcılık yükünü omuzlayıp
    İslâm için çalıştığı zannedilen kimselerin hali, kendi
    resmî kurumlarından daha iyi bir durumda değildir.
    “Kalplerimiz kılıflıdır, Hakka kapalıdır” dediler.
    Öyle değil. İnkârları sebebiyle Allah onları lânetlemiştir.
    Bu yüzden pek az iman ederler.”(2/Bakara, 88)
    “Kafamız almıyor, anlamıyoruz. Kur’an’ı biz
    nasıl anlayalım, Arapçamız da yok. Kur’an’ı birçok
    “KALPLERIMIZ KILIFLIDIR, BIZ KITABI
    ANLAYAMAYIZ” DEMELERI 66
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    90
    ilim olmadan anlamaya kalkıp ahkâm kesenler,
    hadisleri, sünneti tümüyle inkâr edenler var. Biz de
    Kur’an’ı anlamaya kalksak onlar gibi oluruz.” Böyle
    bir sorumluluktan kurtulabilmek için kendilerini
    aptal yerine, geri zekâlı yerine koyuyorlardı. Şimdi
    de müslümanlardan kimileri: “Ben ha! Yâni bu
    kitabı anlayacak ve çocuklarıma anlatacağım ha!
    Biz kim, bu kitabı anlamak kim! Onu ancak büyük
    zatlar anlar” diyerek Kitabı eline bile almaktan
    çekinenler de aynen: “Bizim kalplerimiz kılıflıdır”
    diyen yahudiler gibi diyorlar. Allah’a iftira ediyorlar.
    Hâlbuki Allah sizin güç yetiremeyeceğiniz bir
    şey emretmedim, diyor. Bunlarsa hâşâ: Ya Rabbi
    bizim anlayamayacağımız, kavrayamayacağımız
    bir kitapla sorumlu tutmuşsun diyerek Allah’a iftira
    ediyorlar.
    Veya farklı bir çıkarımla; tıpkı günümüzde kendi
    bilgilerini, kendi düşüncelerini, kendi metotlarını,
    kendi kitaplarını yeterli görüp, bizim, Allah’ın
    Kur’an’ına ihtiyacımız yoktur diyen kimi Müslüman
    geçinenler gibi. İşte şu anda görüyoruz ki Müslüman
    olduğunu söyleyen bazı insanların meclislerinde
    sürekli okuyup bilgilenmeye çalıştıkları anayasaları
    vardır. Efendilerinin kitaplarını ellerinden
    düşürmemeye çalışan bu insanlar âdeta Allah’ın
    kitabını ellerine almamaya yeminliler. Sanki
    Allah’tan daha doğru hukuk ilkeleri oluşturan
    kimse varmış gibi, sanki Kur’an’daki hukukî
    düzenlemelerden daha güzel anayasa ilkeleri
    oluşturulabilir gibi onlara sarılıyorlar. Biz Allah’ın
    Ahmed Kalka n
    91
    kitabını anlayamayız diyorlar. Sanki Allah sözlerini,
    kelâmını efendileri kadar net ve açık anlatmaktan
    âcizmiş gibi. Sanki o efendileri meramı Allah’tan
    daha güzel anlatma gücüne sahipmiş gibi garip bir
    tavrı sürdürmeden yanalar
    .
    “Kitap ehlinden öylesi vardır ki, ona yüklerle
    mal emanet etsen, onu sana (eksiksiz) iade eder.
    Fakat onlardan öylesi de vardır ki, ona bir dinar
    emanet etsen, tepesine dikilip durmadıkça onu
    sana iade etmez. Bu da onların, ‘Ümmîlere karşı
    (yaptıklarımızdan) bize vebal yoktur’ demelerinden
    dolayıdır. Onlar, bile bile Allah’a karşı yalan
    söylerler.” (3/Âl-i İmrân, 75)
    Allah’ın haram saydığı hususları helal sayarak
    Allah’a karşı yalan söylemenin bu toplumda birçok
    örneği gösterilebilir. Dâru’l Harb anlayışından dolayı
    nice haramların helâl kabul edildiği bilinen bir
    husustur. Devlet malını gasb etmek, dâru’l harpte faiz
    almak, kâfirlerle yeneceğini bilerek kumar oynamak,
    kâfirin karısını veya kızını bunlar savaşçıdır diye
    câriye olabileceğini düşünmek, finans kurumlarında
    kâr payı adıyla uygulanan faizi caiz görmek gibi
    örnekleri çoğaltabilir. Her tevbeyi bozmanın Allah’a
    karşı yalan söylemek olduğunu da söyleyebiliriz.
    ALLAH’A KARŞI, BILE BILE YALAN SÖYLEMEK 67
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    92
    “Allah; “Şüphesiz, Allah fakirdir, biz zenginiz”
    diyenlerin sözünü elbette duydu. Onların dediklerini ve
    haksız yere peygamberleri öldürmelerini yazacağız ve
    “tadın yangın azabını!” diyeceğiz.” (3/Âl-i İmrân, 181)
    Allah’ın bizim ibadetlerimize ihtiyacı varmış
    gibi düşünmek, yaptığı bazı faziletli amellerin, sanki
    Allah’a yönelik bir fayda sağlayacağını zannetmek bu
    konunun güncel versiyonudur.
    “Kendilerine Kitap’tan bir pay verilenleri görmüyor
    musun ki, aralarında hüküm vermesi için Allah’ın
    Kitabına çağrılıyorlar da sonra içlerinden bir kısmı yüz
    çevirerek dönüp gidiyor.”(3/Âl-i İmrân, 23)
    Devlet adamlarının ve demokratik parti
    taraftarlarının “Allah’ın kitabının hükümlerinin
    uygulanması için nebevî uygulamaları örnek alalım”
    denilince, nasıl yüz çevirdiklerini düşünelim.
    Allah’ın indirdiği Kitabın hükümleriyle yönetilmeyi
    teklif ederek İslâm devletini oluşturmaya çağıran
    kimselere tavır alan, aralarındaki problemleri çözmek
    için tâğutun mahkemesi yerine, Kur’an ve Sünnetle
    hükmedecek bir âlime gidip meselesini onun çözmesini
    kabul etmeyen kimselerin durumu bu konunun güncel
    örneklerindendir.
    ALLAH’IN KITABININ HÜKMÜNE
    ÇAĞRILDIKLARINDA 69 YÜZ ÇEVIRMEK
    ALLAH’I FAKIR, KENDILERINI ZENGIN KABUL
    EDECEK KADAR KÜSTAHLAŞMAK; BÖYLE IDDIA
    EDECEK KADAR ALÇALIRLAR
    68
    Ahmed Kalka n
    93
    “Buzağıyı ilâh edinenlere mutlaka (ahirette)
    Rablerinden bir gazab, dünya hayatında ise bir zillet
    erişecektir. İşte biz iftiracıları böyle cezalandırırız.”
    (7/A’râf, 152)
    Olmayan bir şeyi olmuş gibi anlatmak veya
    nakletmek. Hayatta insanoğlunun çeşitli arzu
    ve beklentileri vardır. Bu beklentilerine bazen
    erişemeyebilir. Böyle bir durumda, bazıları kendi
    kaderine râzı olurken; bir kısım insanlar da arzu
    ettiklerini zorla elde etmeye çalışırlar. Bu bakımdan
    iftira, bir kimseyi veya bir şeyi elde etmek veya o şeyi
    başkalarından kıskanıp, zarar verme düşüncesinden
    kaynaklanmaktadır. Her halükârda, dünya için
    önemli olan bir nesneye karşı olan zaafın neticesinde
    iftira yapılır.
    Dinimize göre iftiranın her türlüsü haramdır.
    Allah, iftira edenleri (müfterileri) sevmemektedir.
    En büyük müfterî ise ‘şirk’ koşan müşriklerdir.
    Çünkü onlar Allah’a ortaklık iftirası atmaktadırlar.
    “Verdikleri sağlam sözü bozmalarından, Allah’ın
    âyetlerini inkâr etmelerinden, peygamberleri haksız
    yere öldürmelerinden ve “kalplerimiz muhafazalıdır”
    demelerinden dolayı (başlarına türlü belâlar
    İFTIRA ATMAK, ÖZELLIKLE ALLAH’A IFTIRA 70
    YAPTIKLARI ANLAŞMALARA UYMAMAK 71
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    94
    verdik. Onların kalpleri muhafazalı değildir), tam
    aksine inkârları sebebiyle Allah onların kalplerini
    mühürlemiştir. Artık onlar inanmazlar.” (4/Nisâ, 155)
    “Onlar, kendileriyle antlaşma yaptığın, sonra
    her defasında hiç çekinmeden ahidlerini bozan
    kimselerdir.” (8/Enfâl, 56)
    Boşanmaların % 17 civarında olması, insanların
    birbirleriyle antlaşmalarına ve birbirlerine verdikleri
    sözlere ne denli riâyet ettiklerinin bir göstergesi
    sayılabilir. Ortaklıkların uzun süre devam etmeyişi,
    cemaat mensubu kimselerin sözlerinde durmayıp
    bir bahane ile belirli zaman sonra ayrılması, hatta
    arkadaşlar arası güvenin yeterli olmaması gibi çok
    sayıda örnek, buralarda bu zamanda verilen sözlerin
    ne denli tutulup tutulmadığını göstermektedir.
    Kur’an’da Yahudilerin bu karakterinin bildirilmesine
    ve mü’minlerin uyarılmasına rağmen, İsrail’le
    anlaşmalar yapan Filistinliler ve onunla nice
    anlaşmalar yapan T.C. aynı delikten kimbilir kaçıncı
    defa ısırılmayı bekliyorlar.
    Kur’ân-ı Kerim, ahdini antlaşmasını bozan
    insanları budala kadın gibi gösteriyor (16/Nahl, 91-92).
    Bir kadın ki ipliğini iyice eğirip sardıktan sonra
    tekrar söküp dağıtmaktadır. Bu gerçekten çok
    yerinde bir teşbihtir. İnsanlar da şayet bir ahitleşme
    yaparlarsa bu kadının durumuna düşmesinler diye,
    uyarılmaktadır. Özellikle mü’minlerin şahsiyetli
    olmaları, budala kadının derecesine düşmemeleri için
    Ahmed Kalka n
    95
    ikaz edilmektedir. Bununla beraber, sabırsızlıktan,
    zayıflıktan ve iradesizlikten kurtulmaları için
    uyarılmaktadırlar.
    “Andolsun, İsrailoğullarından sağlam söz
    almış ve onlara peygamberler göndermiştik. Fakat
    her ne zaman bir Peygamber, onlara nefislerinin
    hoşlanmadığı bir hükmü getirdiyse; onlardan bir
    kısmını yalanladılar, bir kısmını da öldürdüler. Bu
    yaptıklarında) bir belâ olmayacağını sandılar da
    kör ve sağır kesildiler. Sonra (tevbe ettiler), Allah da
    onların tevbesini kabul etti. Sonra yine onlardan çoğu
    kör ve sağır kesildiler. Allah, onların yaptıklarını
    hakkıyla görendir.” (5/Mâide, 70-71)
    Kur’an eksenli düşündüğümüzde esas hastalığın
    mânevî hastalık olduğunu görürüz; esas özürlülüğün,
    sakatlığın iman sakatlığı olduğunu değerlendiririz.
    Kur’an insanın esas nelere bakması gerektiğini
    açıklar. İnsan, Allah’ın açık açık anlattığı âyetlere,
    delillerin nasıl açıklandığına bakmalıdır (5/Mâide,
    75). Allah’ın rahmetinin eserlerine; arzı, ölümünün
    ardından nasıl dirilttiğine, ölüleri dirilteceğine
    bakmalıdır (30/Rûm, 50). “Yeryüzünde gezin de
    günahkârların âkıbetinin nasıl olduğunu görün.” (27/
    Neml, 69) buyrulur. “De ki, âmâ ile gören hiç, bir olur
    mu? Siz hiç düşünmüyor musunuz?” (6/En’âm, 50) diye
    soran Kur’an, kimlere âmâ/kör demektedir? Kur’an,
    kafadaki gözlere değil, kalpteki göze dikkat çeker:
    KALBINDEKI SAPMA NEDENIYLE KÖR VE
    SAĞIR HALE GELMEK 72
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    96
    “Gerçek şu ki, gözler kör olmaz, fakat göğüsler
    içindeki kalpler kör olur.” (22/Hacc, 46). Demek ki,
    Kur’an’ın “gör” dediğini görmeyenlere Kur’an “kör!”
    demektedir. Asıl körler, kalp gözlerini kaybedenler,
    ibret alınacak şeyleri göremeyenlerdir. Onların,
    sadece bir organları ârızalı değil; tüm organların
    âmiri durumundaki kalpleri sakat olduğundan
    tümden sakattır, her yönden kötürümdür onlar. Esas
    sağırlar, dilsizler, körler onlardır (2/Bakara, 18, 171).
    Kimdir bu körler, sağırlar? Önündeki esas
    uçurumu, âhireti görmeyendir kör: “Hayır, onların
    âhiret hakkındaki bilgileri yetersiz kalmıştır.
    Dahası, bu hususta şüphe içindedirler. Bunun da
    ötesinde, onlar âhiretten yana kördürler.” (27/Neml,
    66). Sağırlık da körlük gibi, esas gönülle ilgilidir:
    “İman etmeyenlere gelince; onların kulaklarında
    bir ağırlık vardır ve Kur’an onlara kapalıdır. (Sanki)
    Onlara uzak bir yerden bağırılıyor (da Kur’an’da
    ne söylendiğini anlamıyorlar).” (41/Fussılet, 44). Diğer
    sakatlıklar da aynı ölçüyle değerlendirilmelidir.
    Kimse, görmek istemeyen kadar kör, duymak
    istemeyen kadar sağır olamaz. Esas körlük âhirette
    olandır. Âhirete karşı dünyada kör olanlar, âhirette
    kör olarak diriltileceklerdir (20/Tâhâ 124-127).
    Haramlarla meşgul olan göz mü, harama
    bakamayan görme özürlü mü daha hayırlı
    konumdadır? Göz nimetini veren Allah’a itaat edip,
    O’nun yasakladığı yerlerde gözünü sakındırarak
    şükrettiğini ispatlaması gereken insan, Allah’a
    Ahmed Kalka n
    97
    gözüyle sık sık isyan ediyorsa, yarın “dünyada
    keşke gözsüz olsaydım da gözlerim yüzünden bu
    kadar günah işlememiş olsaydım!” diye dünyada
    görme özürlülere hayran olacaktır. Göz nimetine
    şükretmeyen göz adlı boncuk tanelerini taşıyan bir
    insandan, görme engelli olduğuna sabreden bir insan
    âhirette çok daha kârlı çıkacak, büyük ihtimalle
    dünyada daha huzurlu yaşamış olacaktır.
    “Andolsun ki İsrâiloğullarından ahid/sağlam söz
    aldık ve onlara peygamberler gönderdik. Ne zaman
    bir peygamber onlara nefislerinin arzu etmediğini
    (ilâhî hükümleri) getirdi ise bir kısmını yalanladılar,
    bir kısmını da öldürdüler.” (5/Mâide, 70)
    “Karşılığında nefislerini sattıkları şeyi
    kıskançlıkları sebebiyle Allah’ın, kullarından
    dilediğine lütfuyla indirdiği vahyi inkâr etmeleri ne
    kötüdür! Bu yüzden gazap üstüne gazaba uğradılar.
    İnkâr edenlere alçaltıcı bir azap vardır.” (2/Bakara, 90)
    Sünnet: Peygamberimizin Kur’an’ı hayata
    geçirme tarzı, Kur’an’ı yaşayışıyla yorumlaması…
    Bugün sünnet olarak bildiğimiz birkaç tane, o da
    şekilden ibaret şey kalmış. Namazların sünnetleri,
    yaşlı adamların sakalları, erkek çocukların küçük bir
    operasyonu ve benzer bir-iki şey. Bunların dışında
    Peygamber’in yaşayışını, meselâ sünnet olarak
    on tane davranışını bile sayamıyor Müslüman.
    Hâlbuki sünnet; Peygamberimiz’in yaptığı her
    KENDILERINE GELEN PEYGAMBERLERI
    YALANLAYIP INKÂR ETMEK 73
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    98
    şeydir, konuştuğu, tavsiye ettiği, uyguladığı her
    şey. Oğullarını sünnet ettirmeyenleri kınıyoruz da,
    ondan daha kuvvetli sünnetleri terk edenleri niçin
    kınamıyoruz? Kendimizin de kınanacak birçok
    yönümüz olduğunu kabul edelim, çünkü nice
    sünnetleri terk etmişiz. Esas sünnet, Kur’an’ın hayata
    geçirilmesinde nebevî modeldir. O, canlı Kur’an’dı.
    O’nun tüm hayatı sünnettir. Peygamberimiz’in
    putlarla ve putçularla nasıl mücadele ettiği, cihadları,
    savaşları, insanları nasıl eğittiği, toplumsal
    sünnetleri, nasıl devlete gittiği vb. bilinmeden sünnet
    kavramı da doğru anlaşılmaz.
    Peygamberimiz kimlerle, niçin mücadele etti?
    Biz de aynı kimselerle mücadele etmek zorundayız.
    Peygamber’in düşmanları sadece O’nun zamanıyla
    sınırlı değildi. Ebu Cehiller, Ebu Lehebler günümüzde
    belki daha etkin roldeler, ama onları tanıyacak ve
    gereğini yapacak Sünnet ehli insanlar aranıyor. O’nun
    düşmanlarını dost kabul edemeyiz. O’nun düşmanları
    “ben O’nun düşmanıyım” demeyebilir, sinsi olabilir,
    O’nun getirdiği vahye, Kur’an’a ve O’nun yaşayışına
    yani Sünnetine düşman olanlar, Müslümanlara bu
    konuda özgürlük hakkı vermeyenler, kim olurlarsa
    olsunlar bizim dostlarımız olamazlar.
    Seni tanıyan Sana hayran olur. Ama Seni
    tanıyamadık; dostlarını unuttuk. Senin düşmanlarını
    teşhis edemeyen, daha da kötüsü, düşmanlarınla
    işbirliği yapan bir toplum içindeyiz ey Nebî! Senin
    savaşını/mücâdeleni bilmiyor insanımız. Senin
    Ahmed Kalka n
    99
    mücâdelenden önemli geliyor gençlerimize; falan
    takımla filan takımın maçı! Senden başka önder
    ve kahraman arayışında insanımız. Senin askerin
    olamadık yâ Muhammed (s.a.s.)! Senin bayrağını,
    senin gösterdiğin burçlara dikemedik ey Rasûl!
    Sığınacak bir kalemiz, hicret edecek bir yurdumuz
    bile yok; Medine’ler oluşturamadık, Mekke’lerimizi
    fethedemedik. Senin adını istismar edenlere, sana
    ve yoluna hakaret yağdıranlara anlayacakları
    dilden cevap bile veremedik. Senin getirdiğin
    Kitap raflarımızı süslerken, senin düşmanlarının
    kitap(sızlık)ları beyinlerimizi, gönüllerimizi,
    evlerimizi, sokaklarımızı... kirletiyor. Senin
    özgürlüğe kavuşturduğun ruhlarımız kimlerin
    işgalinde bir görsen ey Rasûl, dillendiremiyoruz.
    Sana şikâyet için düşmanının adını zikretmekten bile
    çekinir olduk, korkar olduk ey korkusuz insan!
    “Onlar müstahkem kaleler içinde veya duvarlar
    arkasında olmadan sizinle toplu hâlde savaşmazlar.
    Kendi aralarındaki çekişmeleri şiddetlidir. Sen onları
    toplu sanırsın. Hâlbuki kalpleri darmadağınıktır.
    Bu, onların akıllarını kullanmayan bir topluluk
    olmalarındandır.” (59/Haşr, 14)
    Akıllarını kullanan kimseler, Allah’a kulluk
    yaparlar, O’na itaat ederek her konuda teslimiyet
    gösterirler. Günümüzde de nice insan, Allah’ın
    verdiği aklı kullanılması gereken yerde kullanmıyor,
    AKILLARINI KULLANMAYAN BIR TOPLULUK
    OLMAK 74
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    100
    sadece dünyevî çıkarları için kullanıyor. Aklını
    kullanmak, dünyada huzuru, âhirette cenneti elde
    etme yoluna girmek demektir. Allah’ın dinine
    teslim olmayan akıl, çamura batmış merkep gibidir;
    debelendikçe batar. Akıl göz gibidir; nasıl göz ne
    kadar keskin olursa olsun, ışık olmayınca etrafını
    göremezse, akıl da vahyin nuruna/ışığına muhtaçtır.
    Vahyin aydınlatmadığı akıl da bir şeye yaramaz.
    Ayqü yönüyle akıl üst derecede olsa bile, hayırda
    kullanılmadıktan sonra ne işe yarar?
    “De ki Her kim Cebrail’e düşman ise, bilsin ki o,
    Allah’ın izni ile Kur’an’ı; önceki kitapları doğrulayıcı,
    mü’minler için de bir hidayet rehberi ve müjde verici
    olarak senin kalbine indirmiştir.” (2/Bakara, 97)
    Benzer düşmanlık bu ülkede Alevi de denilen
    Kızılbaşlarda görülür. Onlar da Cebrâil’i sevmezler,
    ona düşmandırlar. Çünkü hâşâ Hz. Ali yerine
    yanlışlıkla Hz. Muhammed’e vahiy getirmiştir.
    Adına Ruhu’l-emîn de denilen, emîn/güvenilir
    ruh’a güvenilmezlik atfederler. Peygamberimize
    vahy geldiği anda 10 yaşında olan Hz. Ali’ye vahiy
    getirecekmiş de 40 yaşındaki Peygamberimizle
    karıştırmış diye uydururlar.
    B ir i nsan m eleğe d üşman o labilir m i?
    Meleklerin belki en büyüğü olan Cebrâil’e düşman
    olması için ya meleği yanlış tanıması veya kimlerin
    MELEKLERE, CEBRAIL’E 75 DÜŞMAN OLMAK
    Ahmed Kalka n
    101
    sevgiyi hak ettiğini, kimlerin sevilmesi gerektiğini
    bilememesi demektir. Bazı insanlar melekleri aşırı
    yüceltirler, Allah’ın kızları kabul ederek onları
    Allah’a şirk koşarlar. Kimisi de bazı meleklere
    düşmanlık yapabilecek kadar seviye düşüklüğü
    göstermektedir. Yahudiler Cebrâil’e tavır alınırken,
    buralarda da Azrâil sevilmez. Kimisi, Azrail’le
    “boğuşur”, kimisi Azrâil’i yener, kimi ona mağlûp
    olur. Kimi de Azrail’e emir verir: “Git, daha işim
    bitmedi.” Rivâyetlerde Hz. Mûsâ’yı Allah adına can
    almaya gelen Azrâil’e itaat ettirmez, ona bir tokat
    attırır ve Azrâil’in gözünü kör ettirir. Azrâil, can
    aldığı için halk tarafından da pek sevilmez. Diğer üç
    büyük meleğin ismi yanlış olarak erkek ismi şeklinde
    kullanılırken, Azrail ismini kimse çocuğuna vermez.
    Cebrâil, Hz. Muhammed’den önceki peygamberlere
    de vahiy getirmiş ve başka bilgiler öğretmiş; yine
    onlara birçok konuda yardımcı ve destek olmuştur.
    Vahiy getiren meleğe düşman olmak vahye ve onu
    gönderen Allah’a düşman olmak demektir. İlâhî
    emirleri peygamberlere ulaştıran vahiy meleğinin
    adıdır. Hz. Muhammed’den önceki peygamberlere
    de vahiy getirmiş ve başka bilgiler öğretmiş; yine
    onlara birçok konuda yardımcı ve destek olmuştur.
    “Onlardan birçoğunun kâfirleri (inkâr edenleri)
    dost edindiklerini görürsün. Andolsun ki kendileri
    için önceden (ahirete) gönderdikleri şey; Allah’ın
    onlara gazap etmesi ne kötüdür! Onlar azap içinde
    MÜ’MINLER ALEYHINE KÂFIRLERLE DOSTLUK
    KURMAK 76
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    102
    ebedî kalıcıdırlar. Eğer Allah’a, Peygamber’e ve
    ona indirilene (Kur’an’a) inanıyor olsalardı, onları
    (müşrikleri) dost edinmezlerdi. Fakat onlardan
    birçoğu fâsık kimselerdir.” (5/Mâide, 80-81)
    Kâfirleri dost edinen o kadar çok insan var ki…
    Başta yöneticiler olmak üzere nice insan, Atatürk
    hayranıdır, hayranlıkla da kalmaz, onun heykellerine
    taparlar. Batılı devletleri ve yöneticileri dost ve
    müttefik ilan ederler. Kâfirlerle birlikte tek devlet
    olmak için Avrupa Birliğine girmek isterler. Müşrik
    tâğutlara sevgi beslerler.
    Kâfirleri dost kabul etme, hatta bazı kâfirleri
    Müslümanlara tercih etme yaşadığımız ülkede o kadar
    yaygındır ki, kimse yadırgamaz bile. Öncelikle safların
    ayrışmadığı, inanç netliğinin olmadığı, insanların
    Müslümanlığı kimseye bırakmadığı halde, küfürle
    ve kâfirlerle iç içe olduğunu belirtelim. Düşmanlık
    ve dostluğun imanla ilgisi değerlendirilmediğinden,
    bugün müslümanların çoğunluğu açısından dostdüşman
    karışmış, düşmanlarının oyununa gelen
    müslüman yığınlar, bunca zararlarına rağmen hâlâ
    Allah’ın düşmanlarının ve kendisinin düşman
    olması gerekenlerin yardımcısı, destekleyicisi,
    emrindeki memuru, hizmetçisi, kulu-kölesi, askeri...
    olabilmektedir.
    “Müslümanım!” diyen nice insan, kâfirlerin
    koyduğu küfür kanunlarına, onların ortaya attığı
    felsefî düşünce ve dünya görüşlerine, ideolojilerine
    sevgi besleyebilmekte ve onlara gönül rızâsıyla
    Ahmed Kalka n
    103
    uyup teslim olabilmekteler. Hanımlarını,
    kâfirlerin hanımlarına benzetebilmekte, onlar gibi
    giyinmelerini (soyunmalarını) ilericilik ve çağdaşlık
    kabul edebilmekteler. Allah ve Rasûlü’yle savaş
    demek olan fâiz (2/Bakara, 279) olmaksızın ticarî hayatı
    düşünememekteler...
    Bazı müşrik ve kâfirlere, dost olmanın ötesinde,
    hatta hayranlık duyanlar, destekleyip alkışlayanlar,
    onları velî kabul ederek seçip işbaşına getiren, yetki
    verenler, onların izini takip eden, itaat eden, onları
    örnek alanlara ne demeli!? Keler deliğine girseler
    bile onlara imrenip taklit etmeye çalışan, onları
    model kabul edip modalarına uyanlara nasıl bir sıfat
    bulmalı!?
    “Mü’minler, mü’minleri bırakıp kâfirleri dost
    edinmesin. Kim böyle yaparsa Allah ile bir ilişiği
    kalmaz.” (3/Âl-i İmrân, 28)
    “Andolsun ki İsrâiloğullarından ahid/sağlam söz
    aldık ve onlara peygamberler gönderdik. Ne zaman
    bir peygamber onlara nefislerinin arzu etmediğini
    (ilâhî hükümleri) getirdi ise bir kısmını yalanladılar,
    bir kısmını da öldürdüler.” (5/Mâide, 70)
    Günümüzde peygamberlerin yolunu takip etmeye
    kim ne kadar ihtiyaç duyuyor? Hâlbuki Allah,
    bütün peygamberleri kendilerine itaat edilmesi için
    göndermiştir (4/Nisâ, 64).
    KENDILERINE GELEN PEYGAMBERLERDEN
    BAZILARINI ÖLDÜRMEK 77
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    104
    Onlara itaat etmemek, onları yok saymak demektir.
    Onları yok saymak da mânen onları öldürmektir.
    Bugün bu toplum, peygamberi önemsemiyorsa,
    onun getirdiği vahye, o vahyin peygamber usulüyle
    nasıl uygulanacağına önem vermiyorsa, peygamberi
    mânen öldürmüş demektir. Peygamber’i ne kadar
    tanıyor, onu ne kadar örnek alıyor, onun yaşadığı gibi
    yaşamayı ne kadar istiyor, peygamberli bir hayatı ne
    kadar arzu ediyor; bütün bunlar, yaşayışıyla belli
    olur.
    Onun düşmanlarını ne kadar seviyor, onların izini
    ne kadar takip ediyor, tercihini peygamberden yana
    yapması gerekirken, onun düşmanlarından yana
    yapanlar, peygamberi mânen katletmiş sayılmaz mı?
    Onun yolunu öldürenler, Onu hayatlarında örnek
    ve model almayanlar, hayatlarında Rasulün yolu,
    izi, sünneti olmayanlar, Peygamberimizin izini
    takip etmek yerine, “Atam izindeyiz” diyenler,
    Peygamberimize düşman olanlarla dost olanlar,
    onu örnek almak gibi bir derdi olmayanlar, onun
    getirdiklerini önemsemeyenler, Peygamberi takip
    edeceğine siyasi liderlerin peşinden gidenler,
    efendilerini, liderlerini yüceltenler, hadisleri, sünneti
    toptan reddedenler, peygamberimizi bir postacı gibi
    görenler, peygamber yolunun katilleri değil midir?
    Ahmed Kalka n
    105
    “Allah, çocuk edindi, dediler. O, bundan uzaktır.
    Hayır! Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah’ındır.
    Hepsi O’na boyun eğmiştir.” (2/Bakara, 116)
    Allah’a çocuk isnad etmek, Allah’ın çocuğa,
    evlâda ihtiyacı olduğunu kabullenmek demektir.
    Allah’a yardımcılar isnat etmek, Allah’a ait özelliklere
    sahip başka kişiler olduğunu kabul etmekle ona oğul
    isnat etmek arasında pek bir fark yoktur. Bir insanı
    hâşâ Allah yerine koyanlar, Allah’a ait olan teşri’yi
    (yasa yapmayı, hüküm koymayı) insanlara verenler,
    duâları ve tevbeleri kabul edecek, şefaat ederek
    Allah’ın cehenneme mahkûm ettiği birini Allah’ın
    elinden alıp O’nun hükmünü bozarak cennete
    koyma gücünü bazılarına verenler ile, Allah’a oğul
    nispet edenlerin aralarında ne fark var? Allah’ın
    yeryüzünde temsilcileri olduğuna inananlar, Allah’ın
    yetkilerini Allah’tan başkalarına vermeye çalışanlar,
    sadece Allah’a ait olan bazı özellikleri, sıfatları bir
    hocaya, bir efendiye, bir devlet başkanına vermeye
    kalkanlar, küçük yeryüzü tanrıları oluşturanlar,
    Allah yerine yeryüzünde tasarrufta bulunan bazı
    kişilerin olduğunu kabul edenler; Allah’a yardımcı
    ve evlât isnat etmiş gibidir. Allah’, rızık vermede,
    yönetmede, hukuk belirleme ve insanları yargılayıp
    haklarında hüküm vermede, eğitimde, sosyal hayatta
    küçük tanrılar, yarı ilâhlar kabul etmek, Allah’a çocuk
    isnat etmek gibidir. Allah’ın kendini tanıttığı gibi
    tanımak, Kur’an’da belirtilen Allah’ın özelliklerini
    ALLAH’A ÇOCUK ISNAD ETMEK 78
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    106
    sadece Allah’a atfetmek, tevhidle ilgilidir. Tevhid
    suresi anlamında kullanılan İhlâs suresinde öyle
    denilir: “De ki Allah birdir. Allah sameddir, hiçbir
    şeye muhtaç değildir. O baba da değildir, oğul da
    değildir. O’nun dengi hiçbir şey yoktur.” (112/İhlâs, 1-4)
    “Ehli kitaptan bir gurup şöyle dedi; İnananlara
    indirilmiş olana sabahleyin inanıp, akşamleyin inkâr
    edin. Belki onlar (böylece dinlerinden) dönerler.” (3/
    Âl-i İmrân, 72)
    Dostluk-düşmanlık ölçülerini Allah belirler.
    Allah’a kulluk yapmaya çalışan mü’minleri
    hilelerle dinlerinden döndürmeye çalışanlar
    Yahudilerin izinden giden Yahudileşmiş kimselerdir.
    İnanmış gözüken, bazen Müslüman gibi yaşayan,
    Müslümanların cemaatine katılıp onlardan biriymiş
    gibi gözüken kimselerin yanında; laik, kapitalist
    Atatürkçü bir devleti Müslümanların devleti gibi
    tanıtıp onu Müslümanlara kabul ettirenler, yanlış ve
    sahte bir Müslümanlığı gösterip insanları İslam’dan
    soğutan anlayış elbette günümüzde de var.
    “Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltin. Siz
    doğru yolda olursanız, yoldan sapan kimse size zarar
    veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O zaman Allah,
    size yaptıklarınızı haber verecektir.”(5/Mâide, 105)
    KENDILERINDEN OLMAYANLARA DÜŞMAN OLMAK
    VE MÜSLÜMANLARA KARŞI HILE YAPMAYA
    ÇALIŞMAK
    79
    MÜSLÜMANLAR OLARAK BIZ GERÇEKTEN HIDÂYET
    ÜZERE OLSAK, YAHUDILER BIZE ZERRE KADAR
    ZARAR VEREMEZLER
    80
    Ahmed Kalka n
    107
    “Onlar size eziyetten başka bir zarar veremezler.
    Eğer sizinle savaşmaya kalkışsalar, size arkalarını
    dönüp kaçarlar. Sonra onlara yardım da edilmez.
    Çünkü onlar, Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar
    ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı.
    Bu da, onların isyan etmiş ve haddi aşmış
    bulunmalarındandır.” (3/Âl-i İmrân, 112)
    Problem bizde. Ortadoğudaki İsrail değil;
    buradaki, içimizdeki İsrail, dost kabul edilip
    egemenliği kabul edilen buradaki İsrail insanımızı
    mahvediyor. İsrail değil, biz kendimize zarar
    veriyoruz. Biz Yahudi özelliklerini tümüyle terk
    etmeden kendimizi düzeltemeyiz. Bireysel ve
    sosyal hayatta peygamberlerin, sıddıkların, şehit ve
    sâlih insanların yolunu takip edeceğine, kâfirlerin
    yolunu takip ediyor ve Yahudilerin özelliklerine
    sarılıyor toplum. Müslüman olduğunu söyleyen
    halk bu Yahudi özelliklerinden sıyrılmadığı
    müddetçe mağlubiyetlerden, zillet ve meskenetten
    kurtulamayacaktır.
    Allah, daha önce âlemlere faziletli kıldığı
    Peygamberlerin izinden giden İsrailoğullarına
    tevhidî hassâsiyetlerini kaybedip küfre ve
    şirke meyletmelerinden, Allah’a isyan edip
    peygamberlerinin yolunu terk etmelerinden ve
    yukarıdaki özelliklere sahip olduklarından dolayı
    onların üzerine zillet ve meskenet indirdi. Bütün
    bu konularda İsrail’den fazla İsrailleşen, yahudiden
    fazla yahudileşen, gâvurdan fazla gâvurlaşan
    insanlara Rabbimiz Yahudilere verdiği zillet ve
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    108
    meskeneti, belki de lâneti, adâletinin gereği vermez
    ve bu damgaları vurmaz mı? Kendileri yahudiden
    farksız kalabalıkları Allah destekler, onlara yardım
    eder mi? Allah’ın yardımı olmayınca, maddi güç
    ve silah yönüyle üstün olanlar diğerlerine gâlip
    gelecektir. Ümmet olamayışımız, İslâm devletine
    doğru giden çizgiye yaklaşamamız, Hz. İbrahim
    tek başına ümmet olurken bizim 1,5 milyar kendini
    İslam’a nispet eden Müslüman olduğunu iddia
    edenler olarak bir ümmet olamayışımız üzerimize
    meskenet ve zillet damgası vurulduğu ve belki de
    Allah’ın lânetine uğradığımız için olmasın?!
    Yukarıda Anlatılanları Ve İsrail’le İlişkileri
    Şu Üç Âyet Işığında Değerlendirme Yapmamız
    Gerekir:
    Yahûdileri dost kabul eden onlardan olur:
    “Ey iman edenler! Yahudi ve hıristiyanları dost
    edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdır. Sizden
    kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır.
    Şüphesiz Allah, zâlimler topluluğunu hidâyete
    ulaştırmaz, doğruya iletmez.” (5/Mâide, 51)
    Mü’minlere en şiddetli düşmanlar yahûdilerdir:
    “İman edenlere düşmanlık etmede insanların en
    şiddetlisinin kesinlikle Yahudiler ile Allah’a ortak
    koşan müşrikler olduğunu görürsün...” (5/Mâide, 82)
    Mü’minler İsrailoğulları gibi nankör olmasın
    “İsrailoğullarına sor; Biz onlara nice açık mucizeler
    Ahmed Kalka n
    109
    verdik. Kendisine geldikten sonra kim Allah’ın
    nimetini değiştirirse, (bilsin ki) şüphesiz Allah,
    cezası pek çetin olandır.” (2/Bakara, 211). Allah’ın onca
    nimetine rağmen bunca isyan; onca lütuf bunca
    inkâr… Nankörlük; verilen nimeti görmezden
    gelmek; şükredip Allah’ı râzı etmek yerine, yok
    saymak, hatta Allah’ı gazaba getirecek şekilde
    tuğyana yönelmek…
    “Sizden öncekilerin yolunu adım adım, karış karış
    izleyeceksiniz. Eğer onlar bir kertenkele/sürüngen
    deliğine girse, siz de gireceksiniz.’ ‘Ey Allah’ın
    Rasûlü, yahûdilerin ve hıristiyanların yolunu mu?’
    diye sorduk. ‘Başka kim olacak?’ dedi.” (Buhâri, İ’tisâm
    14; Müslim, İlim 6; İbn Mâce, Fiten 17; Ahmed bin Hanbel, III/84)
    “Ümmetimin başına İsrâiloğullarının başına
    gelenin aynısı gelecek. Tıpkı bir ayakkabı kalıbıyla
    ayakkabının birbirine uyduğu gibi…”(Tirmizî, İman 18)
    “Benî İsrâil’in ilk terk ettiği şey şuydu: Bir kimse
    diğeriyle bir araya gelir, biri diğerine derdi ki: ‘Ey
    falan, Allah’tan kork ve böyle yapmayı bırak, kuşkusuz
    bu sana helâl değil.’ Ertesi gün karşılaştıklarında onu
    yine aynı şeyi yaparken görür. Bu durum o adamla
    yemesine içmesine, onunla oturup kalkmasına engel
    olmaz. Adamın günahta ısrar etmesine rağmen
    dostluğunu sürdürürdü. Allah da onların bazısıyla
    bazısının kalbini mühürledi: “De ki: ‘ey ehl-i kitab,
    İSRÂIL OĞULLARI ILE İLGILI BIRKAÇ
    HADIS-I ŞERIF RIVÂYETI
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    110
    dininizde haksız yere aşırılığa dalmayın ve önceden
    sapmış, birçoklarını da saptırmış, doğru yoldan
    şaşmış bir milletin keyiflerine uymayın” (5/Mâide, 77)
    âyetini okudu. Sonra ekledi: “Hayır, vallahi ya iyiliği
    emreder, kötülükten nehyedersiniz, hakka aykırı
    davrananı hakka çevirirsiniz ve haktan ayrılmasına
    engel olursunuz; ya da Allah sizin kalplerinizi
    yahudilerin kalplerine benzetir, sonra onlara lânet
    ettiği gibi size de lânet eder.” (Ebû Dâvud, Melâhim 17
    (4336); Tirmizî, Tefsir 5/6 (3047).
    Ve bir hadis-i şerif: “Bir kavim, zayıf ve
    yoksuldular, kuvvette ve sayıda güçlü olanlar
    onlarla savaştı. Allah Teâlâ, o zayıfları onlara gâlip
    kıldı. Onlar da düşmanlarına (kötülük) kastederek
    onları (büyük zorluklarda) kullandılar ve onlara
    musallat oldular. Böyle Allah Teâlâ’ya kavuşacakları
    güne kadar Allah’ı kendilerine gazap ettirdiler/
    kızdırdılar.” (Ahmed bin Hanbel, V/407)
    Tâğutî düzen ve câhiliyye toplumu insanı nasıl
    değiştirip dönüştürüyor? Dünyaya gelişigüzel bir
    bakış bile yeterli (Zaten hep gelişi de gidişi de güzel
    olmalı bakışlarımızın ve davranışlarımızın). Batılı
    kâfirlere, hıristiyan ve özellikle de yahudilere ait
    Kur’an’da beyan edilen olumsuz özelliklerin çoğu,
    bugün “müslümanım” diyenlerde hiç eksiksiz
    bulunmaktadır. Dolayısıyla hıristiyan ve yahudilere
    verilecek dünyevî ve uhrevî cezalar, mü’min
    geçinenlerden onları örnek alan taklitçilere de
    verilecektir. Bu, İlâhî adâletin gereğidir. Lânete,
    Ahmed Kalka n
    111
    gazaba uğrama ve dalâlet/sapıklık hükümleri/
    damgaları da... Bu değerlendirmeler, fertler
    için olduğu kadar, toplum için de geçerlidir.
    Toplumların, devlet ve rejimlerin, lânetli ve
    sapık yolu izledikleri zaman, helâkleri ve
    cezaları, tarihtekinden farklı olmayacaktır.
    Sünnetullah’ta (Allah’ın toplumsal kanunlarında)
    bir değişiklik olmaz. Saâdeti asra taşımak ve
    sahâbeleşmek mümkün olduğu gibi, İsrâil’leşmek
    de mümkündür. Bu tercih; mutluluk veya felâketi,
    cennet veya azâbı seçmektir. Dışımızdaki
    kâfirden daha tehlikeli olan, içimizdeki küfür ve
    kâfirdir, yahûdileşmedir; inanç, ahlâk ve yaşayış
    tarzı olarak gâvurlaşmadır; içimizdeki tâğutlar ve
    onlara destek olan anlayıştır.
    “Ey iman edenler! Siz (önce) kendinize bakın.
    Siz hidâyet üzere/doğru yolda olunca, dalâlette
    olan kimseler size zarar veremez.” (4/Nisâ, 105)
    Kur’ân-ı Kerim’de, tespit edebildiğimiz
    kadarıyla yahûdileşme alâmet ve özellikleri olarak
    tam 80 vasıf sayılır. Bu özelliklerin yarısından
    daha fazlasının, günümüzde nice “müslümanım”
    diyenlerce aynen uygulandığına şâhit oluyoruz.
    Biraz gaza getirildiği ve biraz hükümetin
    ve TV.lerdeki görüntülerin etkisiyle, biraz da
    ONLAR VE BİZ
    İSRAIL NEREDE? BU TOPLUMUN GÖNLÜNDE VE
    YAŞAYIŞINDA…
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    112
    konjönktürel olarak vahşi saldırılara tepki olarak
    halkın duyarlılığının artması ve farklı grup ve
    cemaatlerden binlerce insanın küçük çaplı vahdet
    gösterisi şeklindeki miting, toplantı ve eylemleri
    bizi aşırı iyimserliğe yönelterek aldatmasın. Halk,
    Kur’an’a topyekûn dönmediği ve bireysel yaşayıştan
    sosyal ve siyasal değerlendirmelere kadar İslâm’a
    teslim olmadıkça zillet devam edecektir.
    Bugün (İslâm’ı temsil etmedikleri halde, yanlış
    olarak) İslâm toplumu denilen halk yığınları,
    İsrâiloğullarının olumsuzluklarla dolu tarihinin ve
    geleneklerinin mirasçısı görünümünü arzetmektedir.
    Meselâ, Kur’an-ı Kerim onlara yönettiği “Yoksa
    siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı
    ediyorsunuz?” (2/Bakara, 85) sorusunun muhâtabı olan
    sayılamayacak kadar insanımız vardır. Yine Tevrat,
    kendilerine yükletildiği halde onun emirlerini yerine
    getirmeyenlerin durumunu kitap yüklü merkeplere
    benzeten Kur’an’ı (62/Cum’a, 5) okurken, ister istemez
    Kur’an’a inandığını söyleyen ve onu kabul ettiğini,
    hatta öğrendiğini sandığı halde ümmîler gibi hareket
    eden, Kitapsız gibi yaşayan nice insanımızın varlığını
    görerek Allah Teâlâ’nın çevremizdeki insanlardan
    binlercesine Kur’an’ı yüklenen merkepler olarak
    baktığını düşünmeden edemiyoruz. İsrâiloğulları ile
    bizim aramızdaki en büyük fark, bize vahiy olarak
    gelen Allah’ın kitabına olan samimi bağlılığımız ve
    ona uymamak için bahaneler aramayışımız olacaktır.
    Bunu yapmayınca Kur’an’ın onlar için anlattığı
    tüm olumsuzlukları kendimiz için düşünmemiz
    Ahmed Kalka n
    113
    gerekecektir. Çünkü İsrâiloğullarını Kur’an’ın
    kötülemesinin sebebi, onların Kitab’a ve Rasüllerine
    karşı olan lâkayt tavırlarıdır, keyfî hareketleri ve her
    şeyi dünyalık ucuz menfaatlerine göre hesaplayan bir
    mantığın temsilcisi olmalarıdır.
    Yahudiler, başlangıçta müslüman idiler. Daha
    sonra dejenere olarak yahudileştiler. Yahudileşmek,
    sadece Benî İsrâil için ve tarihte kalmış bir problem
    değil; tüm insanlık için ve bütün zamanlarda bir
    büyük problem ve risktir. Yahudileşmek, Hz.
    Muhammed ümmetinin kıyametidir.
    Yahudilik, etnik ve teolojik yönleri olan
    çift cinsiyetli bir kavramdır. Tabiatı icabı, hem
    “İsrâiloğulları kavmine mensup olma” anlamına
    etnik kimliği ifade eder; hem de İsrâiloğullarının
    dini olan ve aslı İslâm olduğu halde, onun tahrif
    edilmiş şekli “yahudiliğe mensup olma” anlamına
    dinî kimliği ifade eder.
    Yahudileşme ise, etnik ve dinî menşe itibariyle
    yahudiliğe mensup olmadığı halde, onlar gibi olma,
    onlara benzeme, onların tavır ve davranışlarını
    gösterme mânâsına gelir. Yahudileşme temâyülü ise,
    sosyolojik olmaktan daha çok bireysel bir eğilimdir
    ve tek tek her insanda örtük bir biçimde bulunabilir.
    Bu eğilim, her bünyede bulunup da, vücut, direncini
    kaybedince ortaya çıkan bulaşıcı bir virüs gibi,
    YAHUDILEŞME
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    114
    ortamını bulduğunda bir tavır ve davranış biçimine
    dönüşür ve bulaşıcılığı sayesinde toplumsal bir felâket
    halini alır. Yahudileşmiş bir toplumu ya da sistemi
    ortaya çıkaran, tek tek fertlerdeki yahudileşme
    temayülü olsa gerektir.
    İsrâiloğulları konusu, eğer bu ümmeti doğrudan
    ilgilendirmiyorsa, Kur’an’ın bu konuya yüzlerce âyet
    ayırmasının anlamı ne olabilirdi? Kur’an’da hiçbir
    kavim ve din mensubundan, İsrâiloğullarından söz
    edildiği kadar geniş söz edilmez. Kısaca Kur’an’da
    İsrâiloğullarının yahudileşme sürecini anlatan
    âyetlerin bir sayım-dökümünü yaptığımızda, bu
    konu ile doğrudan ilgili olan âyetlerin sayısının
    712 adet olduğunu görürüz. Yahudileşme süreciyle
    dolaylı ilişkisi olan diğer âyetleri de sayacak
    olursak, bu rakam en az ikiye katlanacaktır. Kaldı
    ki, olayla doğrudan ilgili âyetlerin toplamı olan
    712 rakamı bile Kur’an’ın tamamı göz önüne
    alındığında 10’da biri aşan bir oran tutmaktadır.
    Bunca âyeti, sadece tarihte yaşamış bir kavmin
    hikâyesi olarak görmek, Mekke müşriklerinin
    Kur’an’a yaklaşımı olan “esâtîr’l-evvelîn/eskilerin
    masalları” mantığını benimsemekten başka bir
    mânâya gelmez. İsrâiloğullarına Kur’an’da bu kadar
    fazla yer verilmesinin sebebi, bu ümmeti gelecekte
    bekleyen “yahudileşme tehlikesi”ne dikkat çekmek,
    Muhammed ümmetini yahudileşme tehlikesinden
    korumaktır.
    Her mü’minin her gün onlarca kez “gazaba
    Ahmed Kalka n
    115
    uğrayanların ve sapıtanların yoluna iletme!”(1/Fâtiha,
    7) duâsını tekrarlamak zorunda olması, Kur’an’ın
    bunca yer vererek uyardığı tehlikenin büyüklüğünün
    başka bir işaretidir. Fâtiha’nın sonundaki bu âyeti her
    okuyuş, “Allah’ım, bizi yahudileştirme! Allah’ım,
    bizi hıristiyanlaştırma!” anlamına gelmektedir. Bu
    duanın namazın her rek’atında tekrarı, yahudileşme
    tehlikesinin büyüklüğüne işarettir. Bunun anlamı,
    bir bilincin sürekli diri tutulmasıdır. Yahudileşmeye
    karşı kendisine iman edenleri sürekli uyanık
    halde tutan Kur’an, tarihin tekerrür etmemesi için
    İsrâiloğullarının yahudileşme serüvenini bir ibret
    vesikası olarak gündemde tutmaktadır.
    Kur’an’da bunca yer tutan İsrâiloğullarının
    yahudileşme sürecinin müslümanlar tarafından
    amacına uygun bir biçimde anlaşılıp ibret alınmasının
    önündeki en büyük engel “lânetli kavim” anlayışıdır.
    Allah’ın, meleklerin ve insanların lânetlediği herhangi
    bir kavim, ya da belli bir kavme mensup olan kişiler
    değil; bir tavır, eğilim, eylem ve onlara kaynak olan
    “mantık”tır. İsrâiloğulları, Allah kendilerini âlemler
    içerisinden seçip vahyi üstlenme nimetini verdiği
    halde bu lânetli tavra/mantığa saplanıp yahudileştiler.
    Ümmet, ya da ümmetin içerisinden herhangi bir grup
    aynı tavra/mantığa saplanırsa o zaman o da “lânetli
    mantığa” yakalanmış, yahudileşme temâyülüne
    girmiş demektir. Allah bu sürece giren toplulukların
    elinden hilâfet emanetini, aynen yahudileşen
    İsrâiloğullarından aldığı gibi alacaktır.
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    116
    “Ey iman edenler, kim Allah’ın yolundan dönerse
    bilsin ki Allah yakında bir toplum getirecek, O onları
    sever, onlar da O’nu.” (5/Mâide, 54)
    İsrail sadece Filistin’i işgal etmiş değil, işgalin
    kapsamı çok daha geniş, zulmün boyutları çok daha
    derin. Haber ajansları ve medyadaki ağırlıkları, sanat
    ve özellikle sinemadaki etkinlikleri, Mason locaları,
    Rotary ve Lions klüpleri, uluslararası nice teşkilatları,
    kendi ideallerine hizmet eden tâğutî rejimler ve
    her ülkedeki işbirlikçileriyle İsrail her şeyiyle
    müslümanların içinde. Yahudilerden mü’min olanlara,
    artık nasıl yahudi denmezse, müslümanlardan
    yahudileşenlere de artık müslüman denilmesi yanlış
    olur, o artık “yahudi(leşmiş)” bir kimsedir. Kendisinde
    itikadî anlamda münâfıklık alâmetleri bulunanlar,
    hadis-i şerifteki ifadeyle nasıl hâlis/tam bir münâfık
    oluyorsa (Buhârî, İman 24, Mezâlim 17; Müslim, İman 106),
    kendisinde yahudilik alâmetleri bulunanlar da tam bir
    yahudi olurlar. Yoksa, yaratılış ve ırk olarak yahudi
    olmak, ne başlı başına bir üstünlük, ne de alçaklıktır.
    İnsanın, kendi elinde olmayan bir sebepten dolayı, şu
    veya bu ırka mensup olmasından ötürü gazab edilmesi
    ve lânetlenmesi Kur’an’ın bütünlüğüne uygun bir
    anlayış değildir. İnsan, irâdesini iyiye veya kötüye
    kullanmasından, kendi yaptıklarından dolayı ödül
    veya cezayı hak eder. Önemli olan Kur’an’da ifadesini
    bulan yahudi karakterine sahip olup olmamaktır.
    Aynen, müslüman bir anne-babadan doğmak, yani
    İSRÂIL İÇIMIZDE...
    Ahmed Kalka n
    117
    nesil olarak müslüman çocuğu olmak, müslüman
    sayılmak için kâfi olmadığı gibi.
    Batılı kâfirlere, hıristiyan ve özellikle de
    yahudilere ait Kur’an’da beyan edilen nice olumsuz
    özellik, bugün “müslümanım” diyenlerde hiç
    eksiksiz bulunmaktadır. Dolayısıyla hıristiyan ve
    yahudilere verilecek dünyevî ve uhrevî cezalar,
    mü’minlerden onları örnek alan taklitçilere de
    verilecektir. Bu, İlâhî adâletin gereğidir. Lânete,
    gazaba uğrama ve dalâlet/sapıklık hükümleri/
    damgaları da. Bu değerlendirmeler, fertler
    için olduğu kadar; toplum için de geçerlidir.
    Toplumların, devlet ve rejimlerin, lânetli ve sapık
    yolu izledikleri zaman, helâkleri ve cezaları,
    tarihtekinden farklı olmayacaktır. Sünnetullah’ta
    (Allah’ın toplumsal kanunlarında) bir değişiklik
    olmaz. Saâdeti asra taşımak ve sahâbeleşmek
    mümkün olduğu gibi, İsrâil’leşmek de mümkündür.
    Bu tercih; mutluluk veya felâketi, cennet veya
    kıyâmeti seçmektir. Dışımızdaki yahudiden
    daha tehlikeli olan, içimizdeki yahudidir. Kalp
    ve kafamızdaki, el ve dilimizdeki küfürdür
    dünyamızı perişan, âhiretimizi zindan edecek
    olan. “Ey iman edenler! Siz (önce) kendinize bakın.
    Siz hidâyet üzere/doğru yolda olunca, dalâlette
    olan kimseler size zarar veremez.” (4/Nisâ, 105).
    Beyinlerini ve gönüllerini, yaşadıkları çevredeki
    topraklarını ve hatta mescidlerini her çeşit
    işgalden arındıramayanlar, uzaklaştıkları mübârek
    yerleri ve büyük mescidlerini hiç kurtaramazlar.
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    118
    Gönüllerdeki yahudiliğe savaş ilân edip içimizdeki
    işgali kaldırmadan, dıştakine tavır almak mümkün
    değildir.
    Cihad görevinden kaçan, tâğutlardan korkan,
    beşerî ideolojiler peşinde koşan, gündelik işlerden
    dâvâya vakit ayıramayan, kâfirleri dost ve velî kabul
    eden dünyevîleşmiş müslümanlar kendilerine gelsin
    diye uyarıcı iğnedir İsrail vahşeti. “Zâlim Allah’ın
    kılıcıdır, Allah onunla yoldan çıkanları cezalandırır,
    sonra ondan da intikamını alır.” Zâlimlerden korkan,
    onlara karşı seyirci kalan insanlara, Allah zâlimleri
    musallat kılar ve onların seviyesine indirir.
    Hamas’ın ve intifâdanın unutulmaz liderlerinden
    şehid Şeyh Ahmed Yâsin öyle diyordu: “Allahım!
    Filistin konusunda sessiz kalan ümmeti Sana şikâyet
    ediyorum.” Filistin’li kız çocuğunun sesi hâlâ
    kulaklarımızda çınlıyor: Ârun aleykum: Utanın!”
    Peki, utanılacak bu durumdan kurtulmak, orayı
    kurtarma gayretiyle, kendimizi kurtarmak için ne
    yapılması gerekiyor?
    Pis temizlenir, ama pisliğin atılması, tümüyle yok
    edilmesi lâzımdır ki, gerçek temizlik olsun. İsrail
    denen terörist devleti tümüyle ortadan kaldırmadan
    Filistin meselesi hallolmaz. İsrail’i ortadan
    kaldırmak için de o küçük ülkenin sömürgesi
    konumundaki Amerika ile ve hatta İngiltere gibi
    bazı Avrupa ülkeleri ile savaşmayı göze almak
    gerekir. Bu da Üçüncü Dünya Savaşı ve hatta belki
    Ahmed Kalka n
    119
    Kıyâmet Savaşı demektir. Bu yüzden, ümmetin her
    şeyden önce yeniden imanını, sosyal, ekonomik ve
    siyasal yapısını gözden geçirmesi gerekmekte, köklü
    değişikliklere aday olması icap etmektedir. Bunun
    için de başlanacak yer: Tevhiddir, şirkin izâlesidir.
    Sonra canlı Kur’an adayları yetiştirmek, imanamel
    bütünlüğüne, takvâ ve ahlâkî erdemlerle
    örnekliğe önem vermektir. İşte bu özelliklere sahip
    olan ümmetin içinde tüm ümmeti ve İslâm’ı temsil
    edebilecek öncü insanların, nasıl cihad edilmesini
    bilen ilim sahibi, muttakî ve ahlâklı mücâhidlerin
    cihadı, kapıları açacak ve Allah’ın yardımına muhatap
    olunacaktır. Allah, ancak bu aşamalardan geçmiş,
    kendi dinine yardım edenlere yardım edecektir. Ve
    Allah’ın yardımına lâyık olmadan böylesi büyük
    işleri başarmak ve hatta girişmek mümkün değildir.
    Bildiğiniz gibi; İsrail, sadece Ortadoğu
    topraklarında 6-7 milyonluk bir ülkeden ibaret
    değil. Öyle büyük ahtapot ki, Ankara’ya, İstanbul’a
    kolları uzandığı gibi, başı ta Amerika’larda. Büyük
    kolları Avrupa’da. İsrail içimizde. Her şeyiyle;
    yaşam tarzıyla, ölüm korkusuyla, devlet biçimiyle,
    düzeniyle, yasalarıyla, eğitim tarzıyla, kıyafetiyle,
    medyasıyla… her şeyiyle içimizde. Ümmetin içinde,
    gönlünde, kafasında. Toprakları işgal eden İsrail’den
    daha tehlikelisi, zihinleri ve gönülleri işgal eden
    İsrail’dir. Ve ümmet topyekün bu faciayı yaşıyor.
    Ümmetin ekserisinin evleri ve işyerleri, çocukları
    ve gençleri, okulları ve sokakları işgal edildiği halde
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    120
    farkında bile değiller. Filistinliler bunun farkında
    ve düşmanlarına atacak bir taşları varsa onu atmaya
    çalışıyor. Ümmetin fertlerinin çoğu işgalcilerine
    tutkun, hayran ve yardımcı durumda. Ümmet,
    dostunu düşmanını tanımıyor, işgalin ne olduğunu
    bilmiyor. Gardiyanına âşık oluyor, celladını ölesiye
    (öldürülesiye) seviyor. Aman Allah’ım, nasıl olur,
    şehid kanları bile bu durumu değiştiremiyor. “Her
    yer Kerbelâ” denir ya, bugün “her yer Filistin!”
    Her yer işgal altında. Zulmün en büyüğü, bedenlere
    yapılan değil; kafa ve gönüllere yapılandır.
    Dünyasını yok etmekten daha büyük zulüm, insanın
    âhiretini mahvetmektir. Kur’an öyle diyor: “…
    Allah’a şirk koşma! Şüphesiz şirk, gerçekten en
    büyük zulümdür.” (31/Lokman, 13). Filistin’den daha
    feci bu ülkenin insanlarının durumu. Onlar hiç
    olmazsa düşmanlarını tanıyorlar ve taşla da olsa
    onlara tavır alıyorlar. Ölüyorlar (ölümsüzleşiyorlar)
    ve kurtuluyorlar. Buradaki işgal sonucu ölenlerinse
    âhireti mahvoluyor. Biz, insanların suçsuz yere
    ölmemesi için mi öncelikle mücadele etmeliyiz, yoksa
    âhiretlerinin mahvolmaması için mi? Önceliğimiz
    insanların bedenleri mi, ruhları mı? Dünyaları mı,
    âhiretleri mi? İnsanların öncelikle karınlarını mı
    doyurmalıyız, gönüllerini mi?
    İnsanımız o hale gelmiş ki, belâ kendi
    evinin kapısına dayanıncaya kadar suya-sabuna
    dokunmamayı tedbir sayabiliyor.
    Ahmed Kalka n
    121
    Para-pul, araç-gereç, sayı-nüfus hesabı yaptığı
    kadar bile Allah’ı hesaba katmıyor ve korkularının
    esiri olabiliyor.
    Okumakla adam olacağına, namazla sadece
    Allah’a kulluk bilincine ulaşacağına, duayla
    aktifleşeceğine, sabırla direnişe geçeceğine; kitapla
    eşekleşebiliyor, namazla ürkekleşebiliyor, duayla
    pasifleşebiliyor ve sabırla zilleti kuşanabiliyor.
    Elini taşın altına koyacağına, yüke omuz verip
    yük alacağına; yük olabiliyor.
    Bir yol bulacağına, yol açacağına, yola düşeceğine;
    yolda düşüyor, düştüğü yerden kalkmıyor, yoldan
    çekilmiyor.
    Yangını söndürmek için eline bir kova su alıp
    göreve koşmak yerine; itfaiyecileri eleştiriyor,
    yürüyenin önüne taş, üretenin önüne set olabiliyor.
    Zihni düşünce, gönlü huzur, eli iş üreteceğine,
    sadece dili laf üretiyor.
    Esas Filistin biziz biz! Farkında bile değiliz.
    İslâm, insanları kurtarmak ister. Canla cihad,
    yani Allah için savaş, başkalarını öldürüp cehenneme
    göndermek için değil; nefsimizi ve diğer nefisleri
    cehennemden kurtarmak için yapılır.
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    122
    Cihad, yanmaktan kurtulan merhametli insanların
    başkalarının imdadına koşmasının, insan kurtarma
    savaşının adıdır. O yüzden kurtulmayan kurtaramaz.
    Canla cihadda, yani Allah için savaşta hedef,
    öldürmek değil; diriltmektir. Ölü kalpleri diriltmek,
    sönük fikirleri aydınlatmak, donuk hissiyatlara can
    vermek. İnsanları yurtlarından etmek değil; onlara
    ebediyet yurdunu kazandırma gayretidir cihad. Bu
    diriliş hareketinin önüne çıkanlar ölümü hak etmiş
    olurlar.
    Çokların hayat bulması için, belli bir azgın
    azınlığın ölmesi gerekiyorsa, işte buna “cihad” deriz
    ve buna koşarız. Aksi halde çoğunluğa zulmetmiş
    oluruz. Bunun şartlarını da ümmetin ulemâsı belirler,
    birkaç gencin heyecanlı ama cahilce tavrı değil.
    Cihad mekânları; mânen hastalıklı, ülkelerinde
    ciddi bir şey yapamayan insanların sığınağı, ucuz
    ve kolay yoldan cennete gitmek için kaçılacak,
    sığınılacak mekânlar değildir.
    1) Cihad farzdır.
    2) Cihad, sadece silahla veya can alıp canını
    vermekle sınırlandırılamaz.
    3) Kur’an’da cihadı emreden hemen bütün âyetler,
    “malınızla ve canınızla cihad edin” der. Önce malla,
    MADDELER HALINDE CIHADI TAHLIL EDELIM
    Ahmed Kalka n
    123
    yani, can dışında Allah ne tür imkân verdiyse onlarla
    Allah yolunda cihad…
    4) Cihad emri, Kur’an’ın topluma tedricî olarak
    yüklediği görevlerdendir.
    5) Cihad emri, öncesinde başka çalışmaları icap
    ettiriyorsa oradan başlamayı gerekli kılar. Namaz
    için önce abdestin gerekli olduğu gibi.
    6) Bu topraklarında yaşayan kimselerin en önemli
    cihadı yine bu topraklarda olmalıdır. Çünkü bizim
    yaşadığımız yerlerde cihada daha büyük ihtiyaç
    vardır. Şirkin izale edilmesi için yapılacak ciddi
    çabalar için uğraş vermek, can vermekten daha zor,
    daha sabır isteyen, daha ilim ve olgunluk isteyen bir
    tavırdır.
    7) Esas İsrail, bizim içimizdeki İsrail’dir. Esas
    Filistin biziz. Esas büyük işgal, toprakların işgali
    değil, bizim insanımızın gönlünün ve zihninin
    işgalidir.
    Şeytan, yapamayacağımız büyük işleri, idealleri,
    boyumuzun ve gücümüzün yetmeyeceği şeyleri güya
    yaptırmak için, yapacağımız görevleri aksattırmayı
    pek sever. Şeytanın sağdan yaklaşmasıdır bu.
    Tamam, İsrail mallarını ve kendini ona kayıtsız
    şartsız destek verme mecburiyetinde hisseden
    Amerika mallarını boykot edelim, ama “made
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    124
    in Turkey” imzası taşıyan malların ne kadarı
    İsrailleşmemiş, Amerikanlaşmamış firmaların
    malları ki!? Şu an gösterebileceğimiz en iyi boykot,
    hayatımızdan Yahudi yaşayışına dair yaşantıları
    çıkarmak, gâvurlaşmaya giden yoldan dönmek
    olacaktır. İsrafa yol açacak, lüks tüketim sayılabilecek
    tüm malları boykot etmeli değil miyiz? Olayı, bir de
    tersinden değerlendirelim: Kârının belirli miktarını
    her ay İsrail’e gönderen (tespit edilebildiği kadarıyla)
    yüz civarında marka var ve bunların Müslümanlarca
    boykot edilmesi isteniyor. Aynı şekilde İsrail devleti,
    kendi halkına; Filistin’e ve benzeri cihad yapılan
    yerlere her ay yardım eden markaları boykot etmelerini
    istemek için firma ismi tespit etmeye kalksa, kaç tane
    Müslüman markası çıkar? Hatta bulabilir mi boykot
    edilmeyi gerektiren bir firma? Dâvâsı için Siyonist
    Yahudi kadar fedâkârlık yapamayan zenginleri hangi
    sınıfa koyacağız? Paraya tapma özelliği yönüyle kim
    daha fazla Yahudi(leşmiş) dersiniz?
    Ne mi yapmak lâzım? Önce durum ve konum
    tahlili… Akıllıca, çekinmeden. Sonra uzun vadeli
    programlar. Ümmetin ihyâsı, tevhidi anlayan
    muvahhidlerin vahdeti. Sonra öncülerin şûrâsı
    ve önderliği. Ulemânın beraberliği, kolektif
    dayanışma ve güç birliği ruhu. İlim-takva-cihad
    bütünlüğü. Allah’a (O’nun dinine) yardım. İlâhî
    rahmete paratonerlik ve liyâkatlik. Ümmet içinde
    öncü bir kadro, ümmet içinde ümmet. Ve, onların
    İslâmî değişim ve dönüşüm için planlı programlı
    faaliyetleri. Cihadsa, her çeşidiyle cihad; Ama
    Ahmed Kalka n
    125
    niyetlerin, inançların, amellerin/eylemlerin, safların,
    önderliğin netliği.
    “Dinde zorlama yoktur.” (2/Bakara, 256). Ancak,
    cennet yolunu zorla kapamak isteyenlerle de savaştan
    başka çare yoktur. Bizim cihadımız, muhâtaplarımızı
    yok etmeyi değil; onları İslâm’laştırarak kurtarmayı
    veya kurtulmak istemeyen o zâlimlerden diğer
    insanları kurtarmayı hedefler.
    Bugün müslümanların kâfirler arasında bir
    selin içindeki köpük ve çer-çöp gibi olmasının
    temel sebebi, düşman edinmeleri gereken kâfirleri
    dost kabul etmeleridir. Dünyada izzetin, onurun,
    devletin; âhirette cennetin bedeli, Allah’ı ve Allah
    taraftarlarını dost; şeytanı ve şeytanın askerlerini
    düşman kabul etmek ve dostluk ve düşmanlığını
    ispatlayacak davranışlarda bulunmaktır.
    Ortadoğudaki müslüman kıyımına bakıp “sıra
    bize de gelecek” diyenler de, bilsinler ki; onlar
    bizim kardeşimiz ve sıra bize çoktan gelmiş. Onları
    ümmetin parçası olduğu halde, kendimizden, bizden
    saymıyorsak, safımızı kontrol etmek durumundayız.
    Esas acınacak insanlar, dostunu düşmanını
    tanımayan ve düşmanını dost zannedenlerdir.
    Cihadıyla, ibâdetiyle Allah’ın dinini yaşamayan,
    Müslüman kardeşine yardım edemeyen kimsenin,
    müslümanca ölmesi de çok zordur.
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    126
    Yolumuzu aydınlatmak için gerektiğinde
    malımızı yakmak, cehennemde yanmamak için
    gerekirse İbrâhim gibi dünya ateşlerine atılmak,
    dinimizin izzeti için canımızı incitmek, Allah için
    gerekli zorluklara, sıkıntılara katlanmak gerek.
    Zafer önce gönüllerde ve kafalarda kazanılır.
    Gönüllerindeki, zihinlerindeki, hayatlarındaki
    işgallere karşı direnenler, er-geç zafere ulaşacaktır.
    Kurtulmayan kurtaramaz. Kendini fethedemeyen
    hiçbir şeyi fethedemez. Gönül kapısını tevhid
    anahtarıyla açabilen kimsenin önünde nice kapalı
    kapılar kolayca açılacaktır.
    Allah nazarında en üstün kişi, gönlünü, bileğini ve
    kafasını birlikte güçlendiren ve bu dengeli gücü Allah
    yolunda kullanabilen kimsedir. “Allah, mallarıyla
    ve canlarıyla cihad edenleri, derece bakımından
    oturanlardan üstün kıldı... Allah mücâhidleri,
    oturanlardan çok büyük bir ecirle fazîletli kıldı.” (4/
    Nisâ, 95)
    Vahdet halinde dünya müslümanları gerçekten
    kıblelerine yönelip kıyâma durunca, bu işgal ve
    zulümler, yerini fethe ve güzel bir dünyaya kısa
    bir anda bırakacaktır. Ümmet bilinci içinde dünya
    müslümanları olarak hepimiz, cihad ve fetih şuuruyla
    Mekke fâtihleri gibi davransak; Filistin’deki zulüm,
    Irak’taki vahşet, karşımızda kaç dakika dayanabilir?
    Ahmed Kalka n
    127
    Cihad, karşımızdaki, hangi dilden anlıyorsa,
    o dilden anlatmaktır. Dille anlıyorsa dille; elle
    anlıyorsa elle konuşmaktır. Şehâdet kelimesini
    haykırmak, bütün dünyaya meydan okumak, bütün
    küfür dünyasını karşısına almak, şehidliğe tâlip
    olmak demektir. İsrâil, T.C.’den, Arabistan’dan değil;
    elinde taştan başka silahı olmayan, kendini taşlayan
    gençten korkup üstüne tankla yürüyor.
    Yarın tarih kesinlikle yazacaktır: “Sapan taşları
    canavar tankları yendi.” Dünkü tarihin yazdığı gibi:
    Ebâbil kuşlarının taşları, azgın filleri yendi. Yarınki
    dünya, İsrail ve Amerika karşıtlarının olacaktır,
    yarınki âhiretin onlar için olduğu gibi.
    Yahûdi kadar, bâtıl ideoloji mensupları kadar
    çalışmayan, fedâkârlık yapmayan insan, Müslüman
    sayılamaz!
    Şehidler, kendi hayatlarını fedâ etme pahasına
    kutsal emâneti, tevhid şiarını, İslâm sancağını bize
    ulaştırdılar. Bizler, bu bayrağı taşıyabiliyor muyuz?
    Bizden sonraki nesillere bayrağı daha yükselterek
    teslim edebiliyor muyuz? Cevabımız “hayır” ise,
    unutmayalım; hesap meleklerinden önce şehidler
    yakamıza yapışacaktır.
    Yenmek başkadır, kazanmak başka. Yenilmek
    başkadır, kaybetmek başka. Allah’ın askerleri savaşı
    kaybetse de, zaferi kazanırlar. Fillerin tavşanlarla
    savaşındaki gâlibiyeti, aslında alçak bir mağlûbiyettir.
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    128
    İki güzelden birine (9/Tevbe, 52) tâlip insanlar
    çoğaldıkça, canını, malını Allah yolunda fedâ
    etmeyi ve Allah Teâlâ ile yaptığı antlaşmayla cennet
    karşılığında canını satmayı (9/Tevbe, 111) gâye edinmiş
    Allah erleri çoğaldıkça; dâvânın hâkimiyeti yakın
    demektir.
    Çilesiz, zahmetsiz, sıkıntısız, ihtiyar kadınlar gibi
    evlerinin köşesinde oturarak zafer beklemek, ancak
    cihad kaçkınlarının işidir. Şehâdete, zorluklara,
    sıkıntılara tâlip olmak, Allah’ın dinini hâkim kılmak
    için çalışmak; gerçek imanın alâmetidir. Ve bu iman
    sahipleri için neticede iki güzellikten biri (9/Tevbe, 52)
    vardır: Ya şehâdet, ya da zafer ve ganîmet; bir de
    Allah’ın rızâsı.
    “Gâyemiz Allah, önderimiz Rasûlullah’tır.
    Anayasamız Kur’an, yolumuz cihaddır. En yüce
    temennîmiz Allah yolunda şehîd olmaktır.” (Şehid
    Hasan el-Bennâ)
    İslâm’ın zaferinin önüne, Mûsâ’nın denizi,
    İbrâhim’in ateşi veya Yusuf’un hapishanesi çıkmış,
    hiç önemli değil; ya geçeriz ya geçeriz!
    Selâm olsun tüm şehidlere, şehid gibi yaşayan
    ve dâvâsını yaşatan canlı şehidlere, şehâdet duâsı ve
    hazırlığı yapanlara!
    Son vahşi olaylar bir kez daha gösteriyor ki,
    insanlık İsrail eliyle hızla dünya savaşına doğru
    Ahmed Kalka n
    129
    sürükleniyor. Kıyâmet savaşının sirenleri çalıyor.
    Planlarımızı, hazırlıklarımızı buna göre yapmak,
    yaşantımızı ufukta gözüken bu geleceğe göre gözden
    geçirmek zorundayız.
    Nice İslâm toprağında da ateş gibi yakıcı sıcak
    savaş sahneleri uyguluyor. Müslüman, dünyanın
    neresinde yaşarsa yaşasın, bunlara seyirci kalamaz,
    tarafsız olamaz. Bertaraf olmak istemeyen
    bîtaraflığı seçemez. Müslüman, gündelik basit işlerle
    oyalanamaz. İki yoldan birini seçmek zorundadır, yol
    ayrımına gelmiş insanımız. Ya cenneti ya cehennemi;
    ya izzeti ya zilleti; ya cihadı ya mağlûbiyeti; ya
    Allah’ı ya dünyayı… Allah’ı tercih edenlere selâm
    olsun!
    Allah’ım! Bizi, azâba hak kazanmış kimselere
    senin dünyevî azâbını tattırmaya memur eyle! Ey
    Muntakîm olan Allah! Bizi intikamı hak edenlere
    karşı görevli kıl.
    Dünyevîleşmeye, gâvurlaşmaya, yahudileşmeye
    giden yolu bırakıp, kendilerine nimet verilen
    peygamberlerin, sıddıkların, şehid ve sâlihlerin
    yolunu takip eden ve Allah için her imkânıyla cihad
    edenlere ne mutlu!
    130
    131
    132
    133

    135

     

     

     
    Okunma 7967 kez

    Ortam