Salı, 12 Ocak 2021 17:31

    İman ve Amel

    Yazan
    Ögeyi değerlendirin
    (0 oy)

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     

     

    DAVUD EMRE YAYINEVİ
    Kitabın Adı:
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR -3-
    İMAN VE AMEL
    Yazarı:
    Ahmed KALKAN
    Tashih:
    Ahmed Kalkan
    Mizanpaj:
    Ehl-i Dizayn
    Kapak Tasarım:
    Ehl-i Dizayn
    İstanbul 2011
    Baskı:
    ?????
    Dâvud Emre Yayınevi
    Telefon: (0 216) 632 29 58
    www.davudemreyayinevi.com
    İMAN VE AMEL
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR
    -3-
    Ahmed KALKAN
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
    İTHAF
    Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
    KUR’AN dostlarına…
    Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
    Önsöz
    Bismillâh, elhamdu lillâh, ve’ssalâtu ve’sselâmu alâ rasûlillâh.
    İman; Rasûlullah’ı Allah’tan getirmiş olduğu bilinen haber ve hükümlerin tümünde, kat’i olarak tasdik etmek, bunu diliyle ikrar edip tatbik etmeye çalışmaktır. Âlemlerin Rabbi olan Allah’ı kendi tanıttığı gibi tanımak ve O’na yönelmektir. İman, Allah’ın gönderdiği peygamberleri tasdik etmek, getirdikleri vahyi benimsemektir. Allah’ın buyruklarını yerine getirerek, O’nun güven çemberine girmektir. Âyetleri kabul edip bağlanmak ve yaşamaktır.
    İman, aynı zamanda; başkalarına güven vermek, güven içinde olmak demektir. Yani, iman sahibi/mü’min, hem inandığı gücün sağladığı güvenin içinde emin olan; hem de kendisi başkalarına güven veren demektir. Emanet de imanla aynı kökten gelen ve güvene tevdi edilmiş şey anlamı taşıyan bir kelimedir. İman sahibine mü’min denir ki, bir anlamı da emanet taşıyan kişi demektir. Esas emanetin Kur’an’ın hükümleri, İslâm’ın her alanda hâkimiyeti demek olan kutsal emanetler olduğunu unutmamalı ve emanete ihânet edenlerin münâfıklıktan bir şube içinde olan hâin konumuna düştüğünü aklımızdan çıkarmamalıyız.
    İmanın amellerle tezâhürü olmalıdır. Güneşten ısı, gülden koku saçıldığı gibi, imandan da ameller saçılmalıdır. İmanın söz, fiil ve eylemlerle ispatlanması gerekir. Yoksa iman, birtakım istek ve temennilerden ibâret değildir.
    İman dediğimiz şey, Allah ve Rasûlü’ne karşı sevgide şekillendiği gibi, Allah’ın dinini yüceltmek ve üstün kılmak için cihad etmede, yeryüzünde zulmü ve fesâdı önlemek için mücâdele vermede de şekillenmelidir. Allah’a yaklaşmak için namaz ve oruca devam etmede, haram ve helâle ittiba etmede de iman kendini göstermelidir. Allah, imandan söz ederken, iman ile birlikte amellerden de söz ediyor. Bu amellerin ekseriyeti de cihad kavramında birleşir. Çünkü cihad, imanın rûhu ve ameli olarak ortaya çıkar. “Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah’a ve Rasûlü’ne iman ettikten sonra şüpheye sapmayıp, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad ederler. İşte onlar, imanlarında sâdık (doğru) olanların ta kendileridir.” (49/Hucurât, 15)
    İman, meyvesiz, kurumuş, çürümüş, odun kütüğü olmuş bir ağaç değildir; iman ağacının mutlaka eseri ve meyvesi görülmelidir. İmanın meyvesi, Allah’tan korkup Allah’ın murâkabesi altında
    olduğumuzu bilmektir. Şüphesiz Allah’ı tanıyan kişi, kendi kusurlarını idrâk eder ve O’ndan korkar ve ona göre hazırlık yapar. “Allah’ın gönderdiği risâleti tebliğ edenler, O’ndan korkanlar ve başka hiçbir kimseden korkmayanlar var ya, İşte bu, Allah’ın dinine dosdoğru uyan hak ehlinin sıfatıdır.” (33/Ahzâb, 39)
    İmanın varlığının en güzel isbâtı, vahye sarılmaktır. Çünkü vahy, en temiz, en sağlam kaynaktır. Vahye sarılmak, Allah’a bağlanıp, araya aracılar koymadan, doğru olanı kendisinden almaktan başka bir şey değildir. Vahye sarılmaksızın Allah’a bağlanmak mümkün değildir. Vahyin mü’minlerden istediği onu dinlemek ve ona tâbi olmaktır (Bkz.24/Nûr, 51-52; 33/Ahzâb, 36; 4/Nisâ, 65; 2/Bakara, 143).
    Mü’min erkek ve mü’mine kadınlara Allah ve Rasûlünün hükmü dışında muhayyerlik hakkı yoktur. İman ettikten sonra, kendi hevâ ve hevesine göre hareket edemezler. Allah’a ve Rasûlü’ne itaat etmek zorundadırlar. Allah’a iman, sonra arkasından isyan, apaçık bir sapıklıktır. Allah’a iman, teslimiyetle beraber bütün işlerde Allah Rasûlü’nün hakemliğini şart koşar. İman ettiğini iddia eden herkesin mutlaka hakemi, hükmünü kabul edip uygulayacağı ölçüsü, tercihi Allah ve Rasûlü olmalıdır. Aksi, sapıklıktır.
    Kur’ân-ı Kerim’de hiçbir âyette iman edenlerin cennete gireceklerinden bahsedilmez. İman edip sâlih amel işleyenlerin cennete gireceklerinden bahseder. İman ile amel, birbirini tamamlayan iki husustur. İman olmadan amel, Allah katında kabul edilmeyeceği gibi; güzel amellerle süslenmeyen kalpteki imanın mânevî zevk vermekten uzak olduğu da bellidir. İman, kalp toprağına atılan bir tohumdur. İbâdetler, güzel ahlâk, iyi davranışlar onun yeşermesini ve hayatiyetini devam ettirmesini sağlayan vasıtalardır. Sâlih amel ve güzel ahlâkla bezenmemiş iman, bir hücreye kapatılan ve kimseyle görüştürülmeyen bir din âliminin, mürşid ve vâizin, hitabettiği topluma faydasızlığı gibi; kişiyi olgunlaştırıp manen geliştirmekten yoksun bir cevherdir. O halde iman olmadan amelin kabul olunması söz konusu edilemezse; sâlih amellerle desteklenmeyen imanın kemale ermekten mahrum olacağı da unutulmamalıdır. Hatta bu konuda “imanı korumak, kazanmaktan daha zordur.” sözü meşhur olmuştur.
    Kur’an’ın, imanı tanımladığı âyetlere dikkat edecek olursak, hemen tamamında imanla amelin yan yana geldiğini görürüz. Özellikle iman ve sâlih amelin birlikte kullanıldığına şâhit oluruz. Kur’an, amelin imandan bağımsız olmadığının delilleriyle doludur.
    Hatta kinaye olarak Kur’an’da amel, iman olarak adlandırılmıştır. “Allah imanlarınızı zâyi edecek değildir.” (2/Bakara, 143). Bu âyetteki iman’dan kasıt “namaz”dır.
    Gerçek anlamda iman etmiş kardeşler! Haydi, buyrun sâlih amel cinsinden okumaya, Kur’an’ı insan ve kâinat adlı kitaplarla tercüme etmek için ve topluma yayıp toplumda hâkim kılmak için ölünceye dek koşturmaya…
    Ahmed Kalkan
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    Temmuz 2011, Ümraniye


    - 11 -
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKÂDİ KAVRAMLAR -3-
    İMAN
    •
    İman; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Kur’an’da İman
    •
    İmanın Artması eksilmesi
    •
    İmanın Gerektirdikleri
    •
    İman ve İslâm
    •
    İman ve Amel
    •
    İnsan Niçin İman Eder? İmanın Sebep ve Sonuçları (İmanla İlgili Sünnetullah)
    •
    Yeniden İmana
    •
    Ey İman Edenler İman Edin
    •
    İmanı Bozan Haller
    •
    Bâtıla İman
    “O müttakîler (takvâ sahipleri) ki, gayba iman ederler, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıklardan infak ederler.” 1
    İman; Anlam ve Mâhiyeti
    İman, emn kökünden bir mastardır. Sözlük anlamı, birini sözünde tasdik etmek, onaylamak, kabullenmek itimat etmek, gönülden benimsemek, güvenmek/güvenilmek anlamlarına gelir. Türkçedeki inanmak kelimesi bunu aşağı yukarı karşılar.
    Kavram olarak, Rasûlullah’ı Allah’ın katından getirmiş olduğu bilinen haber ve hükümlerin tümünde, kat’i olarak tasdik etmek, bunu diliyle ikrar edip, tatbik etmeye çalışmaktır. İman, küfrün zıddıdır. Âlemlerin Rabbi olan Allah’ı tanımak ve O’na yönelmektir. İman: Allah’ın gönderdiği peygamberleri tasdik etmek, getirdikleri vahyi benimsemektir. Allah’ın buyruklarını yerine getirerek, O’nun güven çemberine girmektir. Âyetleri kabul edip, bağlanmak ve yaşamaktır.
    İman’ın filolojik açıdan iki anlamı vardır: Başkalarına güven vermek, güven içinde olmak. İman sahibi kişi, yani mü’min, hem inandığı gücün sağladığı güvenin içinde emin olan; hem de kendisi başkalarına güven veren demektir.
    1] 2/Bakara, 3
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 12 -
    Kur’an’da İman
    İman kelimesi 45 yerde geçer. İman kelimesinin kökü olan “e
    m n” türevleriyle birlikte Kur’an-ı Kerim’de 878 yerde kullanılır.
    Kur’an’ın onda birinden fazlasının imanla direkt ilgili ifâdeler olması,
    konunun önemini göstermek için yeterlidir.
    Kur’an, peygamberlerin emin (güvenilen) kişiler olduğunu
    ifâde ediyor.2 Aynı zamanda, peygamberlere vahyi ulaştıran gök
    habercisi Cebrail’in de emin olduğunu belirtiyor.3 Yine Kur’an, insanın
    büyük sorumluluğundan bahsederken onu emaneti yüklenen
    varlık olarak tanıtıyor. Emanet de imanla aynı kökten gelen
    ve güvene tevdi edilmiş şey anlamı taşıyan bir kelimedir.4 İman
    sahibine mü’min denir ki, bir anlamı da emanet taşıyan kişi demektir.
    Mü’min, hem Allah’ın, hem de insanın sıfatıdır. Esmaü’l-
    Hüsnadan biri, El-Mü’min’dir. Allah’ın mü’minliği, güven verici,
    güven kaynağı olmayı; insanın mü’minliği de El-Mü’min’e
    (Allah’a) güvenmeyi ifâde eder. İman, bu karşılıklı güvenin işleyişidir.
    Allah’a güven tam olmadan iman olmaz. Allah’a güvenin
    tam olması için, O’nu her şeyden fazla sevmemiz, O’nun emir ve
    hükümlerini de her şeye tercih etmemiz gerekir. “İman edenlerin
    Allah’a olan sevgileri çok fazladır.” 5
    İmanın gündeme geldiği Bakara sûresinin ilk âyetlerinde
    müttakîlerin vasıfları açıklanırken, yapılması gerekenler de açıklanmış
    oluyor. Bu açıklama, aynı zamanda nelere iman edilmesi
    gerektiğini de topluca içermektedir. Kurtulmak isteyen, gayb diye
    ifâde edilen çıplak gözle göremediği, kendini aşan konulara kesin
    iman edecek, salât şeklinde anılan amellerden ilkiyle bazı görevleri
    yerine getirmeye başlayacaktır. İnfak şeklinde ifâde olunan inandığı
    ve bağlandığı bir dine hizmet için çaba ve gayretlerin ilkiyle bu
    esasları başkalarına da götürecektir.
    Bunlara ilk ve yalnız kendisinin inanmadığını, devam edegelen
    kadim bir mücâdelenin izleyicisi olduğunu hatırlaması için
    kendinden öncekilerle de irtibatını kuracak, son olarak inzal
    olunan bu Kitab’a, kitabın indiği şahsa (Hz. Muhammed (s.a.s.) ve
    önceden inzal olan kitaplara ve peygamberlere iman edecektir. Bütün
    bu inanç, amel ve gayretleri hayâtın ikinci ve ebedi bölümü
    olan âhiret için yapacak, onun varlığına sanki görüyormuşçasına
    2] 7/A'râf, 68; 26/Şuarâ, 107...
    3] 26/Şuarâ, 193
    4] Bk. 33/Ahzâb, 72
    5] 2/Bakara, 165
    İMAN
    - 13 -
    inanacaktır. Eğer böyle yaparsa hayâtın dünyadaki bölümünün
    imtihanını başaracak, kurtulmuş olacaktır. 6
    Bakara sûresinin ilk beş âyetinde özetlenen İslâm’ın temel
    binâsı ve üçüncü âyetinde “gaybe iman” şeklinde çatısı çatılan
    inanç temelleri, sûrenin sonunda da perçinlenir: “O Rasûl, kendisine
    Rabbinden indirilene (Kur’an’a) iman etti. Mü’minler de Allah’a, Onun
    meleklerine, kitaplarına ve bütün peygamberlerine inandı. Rasûllerden
    hiç birini diğerinden ayırmayız, dinledik, itaat ettik. Ey Rabbimiz mağfiret
    isteriz, dönüş ancak Sanadır, derler.”7 “Gaybe iman” olarak tavsif edilen
    bu inanç temelleri Kur’an’ın değişik yerlerinde topluca veya
    tek tek veya ikisi üçü birlikte zikredilmiştir.
    “Elinizdekini tasdik etmek üzere indirdiğim Kur’an’a iman edin.”8;
    “Allah’a ve Peygamberine iman edin. Eğer iman eder ve takvâlı olursanız
    en büyük mükâfaat sizindir.”9; “Ey iman edenler, Allah’a, Peygamberi’ne,
    Peygamberi’ne indirdiği Kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin.
    Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü
    inkâr ederse, son derece büyük bir sapıklığa düşmüş olur.”10 “Benim
    kalbim temiz, kimseye kötülük düşünmem, herkesin iyiliğini isterim”
    diyerek kendini kandıranlara gerçek iyiliğin ne olduğunu
    Kur’an şöyle açıklar: “Gerçek iyilik, yüzünüzü doğuya veya batıya döndürmeniz
    değil; Allah’a, âhirete, meleklere, kitaplara ve Rasûllere iman
    etmenizdir...” 11
    İman, insanı kopmaz, çürümez bir bağa kavuşturur ve boşluklara
    yuvarlanmasını önler.12 İmandan yoksun kalanları Kur’an,
    hayvanların en şerlisi olarak anmaktadır.13 Fakat ne yazık ki, insanlığın
    çoğunluğu bu imandan uzak bulunmuştur, bulunacaktır.14
    Mü’min, Allah’ın yardımcısı, Allah’ın dostu, velisi olarak nitelendirilmiştir.
    15
    İmanın Artması Eksilmesi
    İmanı, kalbin ve benliğin onayladığı ve bağlandığı bir durum
    olarak kabul ettiğimizde, bu bağlılık ve onayın güçlenmesi ve
    zayıflaması yönünde bir artış ve eksilmesi elbette mümkündür.
    6] 2/Bakara, 1-5
    7] 2/Bakara, 286
    8] 2/Bakara, 41
    9] 3/Âl-i İmran, 179
    10] 4/Nisâ, 136
    11] 2/Bakara, 177
    12] Bk. 2/Bakara, 256
    13] Bk. 8/Enfâl, 55
    14] Bk. 11/Hûd, 17; 13/Ra'd, 1, 31; 10/Yûnus, 99; 12/Yûsuf, 16, 103
    15] Bk. 47/Muhammed, 7-11; 61/Saff, 14; 3/Âl-i İmran, 68
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 14 -
    Münafık karakterli kimselerde imanın azaldığı ve küfre yaklaştığı
    görülür. Gerçek mü’minlerde ise imanın artışı ve bağlılığın güçlenmesi,
    olgunlaşması göze çarpar. Kur’an’da bunu açıkça görebiliriz:
    “Bir sûre indirildiği zaman, münafıklar arasında ‘bu sûre, hanginizin
    imanını arttırdı?’ diyenler vardır. İşte o sûre iman edenlerin imanını artırmıştır
    ve bunu birbirlerine müjdelerler.” 16
    “Onlara bazı kimseler, ‘insanlar size karşı birleştiler, onlardan korkun.”
    demişlerdi de bu, onların imanını artırmış ve ‘Allah bize yeter, O, ne güzel
    vekildir.’ demişlerdi.”17; “Ve bu, onların ancak imanlarını ve teslimiyetlerini
    artırdı.” 18
    “Mü’minler o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir,
    kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğu zaman bu, imanlarını artırır.” 19
    “Kitap verilmiş olanlar iyice inansın, iman edenlerin imanını artırsın.” 20
    “Allah onların hidâyetini artırmış ve onlara takvâlarını vermiştir.” 21
    “Allah, onları küfürleri dolayısıyla lanetlemiştir. Bu sebeple çok az inanırlar.”
    22
    “İmanlarını bir kat daha arttırsınlar diye mü’minlerin kalplerine sekînet
    (güven) indiren O’dur.” 23
    İman, muhtevâ (içerik) yönünden ise, yani iman edilmesi gereken
    hususlara parça parça, peyderpey inanma gibi bir artış veya
    bunda bir azalma kabul etmez. Çünkü doğru iman, ancak tam teslimiyet
    ve bütünüyle kabul etmekle geçerli olur. Kısmî iman, kısmî
    küfür demektir. Bir kısmını inkâr da tamamını inkâr gibidir. İman
    edilmesi gereken unsurlar birbirine bağlı bir bütündür. Dolayısıyla
    ya tam iman, ya da küfür var demektir. Küfrün az veya çok olması
    küfür olmasını değiştirmez.
    “Siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını küfr (inkâr) mü ediyorsunuz?
    Sizden böyle yapanın cezası, dünya hayâtında zillet, kıyamet gününde
    azabın en şiddetlisine uğratılmaktır.”24 Hoşuna giden şeylere iman
    eden, hoşlanmadığı ve zor gelen şeyleri inkâr eden, ancak arzularını
    ilâh edinen menfaatperest kimsedir. Bir bardak temiz suya
    16] 9/Tevbe, 124
    17] 3/Âl-i İmran, 173
    18] 33/Ahzâb, 22
    19] 8/Enfâl, 2
    20] 74/Müddessir, 31
    21] 47/Muhammed, 17
    22] 4/Nisâ, 46
    23] 48/Fetih, 4
    24] 2/Bakara, 85
    İMAN
    - 15 -
    bir damla zehir katılmış olsa, o su, faydalı olmaktan çıkar, tehlike
    sebebi olur.
    İmanın Gerektirdikleri
    İman, insana dünyada çok büyük onur ve âhirette ebedî mutluluk
    sağlar. Cennet bedava değildir. Kur’an, imanın bir imtihan,
    ıstırap ve çile işi olduğuna dikkat çeker.
    “İnsanlar, sandılar mı ki, ‘iman ettik’ demeleriyle bırakılacak, inceden
    inceye imtihan ve ıstıraba çekilmeyecekler. Yemin olsun, biz onlardan öncekileri
    de inceden inceye deneylerden geçirmişizdir.” 25
    “Andolsun ki, sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden
    biraz azaltma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. Sabredenleri müjdele.”
    26
    “(Ey mü’minler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler
    size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz? Yoksulluk
    ve sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki, nihâyet Peygamber
    ve beraberindeki mü’minler: ‘Allah’ın yardımı ne zaman?!’ dediler.
    Biliniz ki, Allah’ın yardımı yakındır.” 27
    Kâmil iman sahibi mükemmel mü’minin bir özelliği de, kınayanların
    kınamasından korkmamaktır ki, Kur’an, bunu şöyle ifâde
    eder:
    “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği
    ve kendisini seven, mü’minlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere
    karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad
    ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına
    aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütufdur. Allah’ın
    lütfu ve ilmi çok geniştir.” 28
    “Birkısım insanlar, mü’minlere: ‘düşmanlarınız olan insanlar, size karşı
    asker topladılar; aman sakının onlardan!’ dediklerinde bu, onların imanlarını
    bir kat daha arttırdı ve ‘hasbuna’llahu ve ni’me’l- vekîl’, yani, ‘Allah
    bize yeter. O ne güzel vekildir!’ dediler. Bunun üzerine, kendilerine hiçbir
    fenalık dokunmadan, Allah’ın nimet ve keremiyle geri geldiler. Böylece
    Allah’ın rızâsına uymuş oldular. Allah, büyük kerem sahibidir. İşte o şeytan,
    ancak kendi dostlarını korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kimselerseniz
    onlardan korkmayın, Benden korkun.” 29
    25] 29/Ankebut, 2
    26] 2/Bakara, 155
    27] 2/Bakara, 214
    28] 5/Mâide, 54
    29] 3/Âl-i İmran, 173-175
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 16 -
    Gerçek mü’minlerin bir özelliği de birbirlerine sürekli hakkı ve
    sabrı tavsiye etmeleridir.30 Mü’minlerin gönül dostları, yalnız kendilerinden
    olanlar, yani mü’minler olacaktır.31 Mü’min erkekler ve
    mü’mine hanımlar da birbirlerinin dostu ve kardeşidirler. Dostluk
    ve kardeşlikte cinsiyet ayırımı yapılmayacaktır.32 Mü’minler, birbirlerinin
    ancak kardeşleridir. 33
    İmanda ortak olmayan, mü’min olmayan akraba, yakınlığı ne
    olursa olsun (ana-baba da dâhil) gönül dostu olma, kardeş olma
    hakkını kaybeder. Onlara karşı hukukî sorumluluklar yerine getirilir,
    ama gönül dostu olarak benimsenemezler.34 Kur’an, böylece
    kan ve et bağlarından arı, şuur beraberliğine dayalı bir akrabalık
    getirmektedir. Bu bir gönüldaşlık, iman kardeşliğidir. İman bağı,
    kan bağından daha üstündür, daha önemlidir.
    Hayatın anlamı ve insanın mahlûkat içerisinde taşıdığı bir
    imtiyaz olan imanı bir ağaca benzetirsek, bu ağacın kökü kalpte,
    gövdesi akılda ve dalları organlardadır. Bu ağacın meyvesi ise
    amellerdir. Ağacı kökü, gövdesi, dalları ya da meyvesi olmadan
    tanımlamaya kalkanlar, onu eksik ve yanlış tanımlamak zorunda
    kalacaklardır. Dalları kurumuş, meyve vermeyen ağaç, odun parçasından
    başka bir şey değildir ve yanmaya lâyıktır.
    İman, aslında insanın şerefinin en büyük delilidir. İnsanın fizikötesi
    boyutunun fizikî boyutundan çok daha yüce ve anlamlı
    olduğunu, onun iman edebilirliğiyle açıklayabiliriz. İman, insanı
    fiziğin dar ve statik sınırlarından kurtarıp onu kendi dışındaki
    âlemlerle bütünleştiren muharrik güçtür; enerjidir, aksiyon ve eylemdir.
    İman gibi muazzam bir imkânı kullanmayan insan, bedeninin
    daracık kabuğuna sıkışıp kalmış, meleklerle ve diğer aşkın
    varlıklarla yarıştığı bir kulvarı terkederek kendisini, hayvanlarla
    paylaştığı fiziğin dünyasına mahkûm etmiş demektir.
    Akıl, imanın aracıdır. Eğer bu araç gayesine ulaşamamışsa
    akıl sahibi olmak, insan için bir meziyet olmaktan çıkar, bilakis
    en vahşi hayvanların dahi başaramayacağı bir vahşete kılavuzluk
    yapabilir. Bu durumda insan, hemcinsleri için diğer tüm yaratıklardan
    daha tehlikeli olabilir. İmana araç olsun diye verilen akıl,
    kimi zaman haddini aşarak imanın koltuğuna oturur ve kendisi
    “amaç” olur. Aklın putlaştırılması, ilahlaştırılması, işte bu durumun
    30] Bk. 103/Asr sûresi
    31] Bk. 3/Âl-i İmran, 28
    32] Bk. 9/Tevbe, 71
    33] Bk. 49/Hucurât, 10
    34] Bk. 9/Tevbe, 20; 58/Mücâdele, 22
    İMAN
    - 17 -
    bir sonucudur. Aklın imana “yoldaş” değil de; “rakip” olarak çıkartıldığı
    bir yerde dengeler bozulmuştur. Çünkü akıl imansız, ya
    da iman akılsız kalmıştır.
    İman şereftir. Bugün müslümanın en önemli sorunlarından
    biri, kimlik bunalımıdır. Bunun farklı tezahürleri olan kişilik erozyonu,
    şahsiyetsizlik, zillet ve meskenettir. Müslümanın kimlik bunalımı
    imanını iktidar edemeyişinden, müslüman oluşuyla iftihar
    edemeyişinden, daha doğrusu iftihar edebilecek bir imana sahip
    olamayışındandır. Bu durum, kâfirleri sevmeyi ve onlara gıpta etmeyi
    getirecektir.
    Tabii olay, sadece kâfiri sevmek sınırında kalmayacak; onun
    küfrüne lâkayıtlıkla başlayan süreç küfre rıza ve küfre gıpta etmenin
    ardından, küfre sevgi ve hayranlığa kadar varacaktır. Küfre
    rızâ küfürdür, bu kesin! Ya küfre hayran olmak nedir? Evet, bu bir
    akîde sorunudur ve çözümü de imanla ilgilidir. İmanla, yani bilgi,
    tasdik, ikrar ve amelin toplamı olan imanla. Ve elbette İslâm’ı
    olan imanla...
    İman ve İslâm
    “Taşralılar (bedeviler) ‘iman ettik’ dediler. De ki: ‘Siz iman etmediniz,
    fakat ‘İslâm olduk’ deyiniz. Çünkü daha iman kalplerinize girmedi.”35
    Âyetten de açıkça anlaşılacağı üzere iman ve İslâm birbirini tamamlayan,
    lâkin birbirinden farklı anlamlara sahip kavramlar
    olarak kullanılmaktadır. Âyetteki “İslâm olduk” ifâdesi, “müslüman
    olduk” demektir ve imandan farklı olarak değerlendirilmiştir.
    Bunu, Buhari ve Müslim dâhil birçoklarının naklettiği şu haber pekiştirmektedir:
    “Sa’d b. Ebi Vakkas’tan: ‘Allah Rasûlü bir topluluğa
    ganimet paylaştırıyordu. Onlardan bir adama vermemesi beni
    şaşırttı. Kalktım ve dedim ki ‘Falan adama niçin ganimetten pay
    vermediniz? Vallahi ben onu mü’min olarak görüyorum.’ Allah
    Rasûlü şöyle cevapladı: “Hayır, belki müslim!” Sa’d üç kez aynı sözü
    söyledi ve üçünde de Nebî’den aynı cevabı aldı. En sonunda Allah
    Rasûlü buyurdu ki: “Ey Sa’d, kuşkusuz ben bir adama, ondan daha çok
    sevdiklerin dururken, yardım edebilirim. Bu onun yüzüstü ateşe atılmasından
    daha hayırlıdır.”36 Hadisin devamında Zühri’nin bir açıklaması
    var: “Biz görüyoruz ki İslâm kelime-i tevhid; iman ise ameldir.”
    İman ve İslâm ayrımı, bir başka âyette de yapılır: “Müslüman
    erkekler ve müslüman kadınlar, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar...”37
    35] 49/Hucurât, 14
    36] Buhârî, İman 27
    37] 33/Ahzâb, 35
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 18 -
    Allah Rasûlü, iman ve İslâm’ı şöyle açıklamışlardır: “İslâm, dışta
    ve görünürde; iman, içte ve kalpte olandır.”38 Bu hadiste de iman ve
    İslâm bir şeyin iki yüzü gibi birbirinden ayrılmayan, lakin birbirinin
    aynı da olmayan bir olgu olarak tanımlanmaktadır. İmanla
    İslâm’ın birbirinden ayrı ve bağımsız olmadığının en güzel delili,
    sonradan “İslâm’ın şartı beştir” gibi yanlış bir zihniyetle sayıların
    sultasına kurban edilen şu hadistir: “İslâm beş şey üzerine binâ edildi:
    Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in de Allah’ın Rasûlü
    olduğuna şehâdet etmek, namazı kılmak, zekâtı vermek, hac ve Ramazan
    orucu.”39 Bu meşhur hadiste beş madde var. Bunlardan dördü
    organlarla ilgili eylem: Namaz, zekât, hac ve oruç. Bunlar ameli
    ilgilendiren maddeler. Geriye bir madde kalıyor ki, o da kelime-i
    şehâdette ifâdesini bulan Allah’ın tekliğini ve Hz. Muhammed’in
    O’nun Rasûlü olduğunu ikrar. Diğer dört madde, bu birinci maddeye
    bağlı. Şehâdet olmadan ne namaz ve zekât, ne hac ve oruç
    olur. Yalnız bu beş madde arasında temel bir benzerlik var. O da
    bunların tümünün zahirde olup biten şeyler olması. Hadisteki
    birinci madde insanı yanıltmamalı. Orada “iman etmek” değil;
    “şehâdet etmek” şart koşulmaktadır. Şehâdet etmek ise, sözle yapılan
    zâhirî bir eylemdir, yani ameldir; dilin ameli.
    O halde İslâm bütünüyle imanın dış bükeyidir ve amele taalluk
    eden boyutudur. İslâm, teslim olmak, müslümanlardan sayılmak,
    şer’î hukuka tâbi olmak, müslümanların sahip olduğu haklara sahip
    olmak demektir. İslâm, imanın aynısı da değildir. Öyle olsaydı,
    Cebrail, Allah’ın Rasûlü’ne bir “İman nedir?” bir de “İslâm nedir?”
    diye ayrı ayrı sormazdı ve Nebî de ayrı ayrı cevaplar vermezdi.
    Hem sorular, hem de cevaplar farklı ise, imanla İslâm’ın birbirinin
    aynı olmadığına bundan daha güzel delil olur mu? İman sorulduğunda
    “Allah’a, meleklere, kitaplara, rasüllere, âhirete ve kadere iman
    etmek”40 olarak tarif eden Allah Rasûlü, kendisine İslâm sorulduğunda
    şehâdet kelimesi, namaz, zekât, oruç ve haccı zikretmiştir. 41
    İmanı, iç güvenlik olarak tanımlarsak; İslâm da dış güvenliktir.
    Bu nedenle Allah Rasûlü toplumsal güvenin sağlanmasında
    ferde düşeni “iman”la değil; “İslâm”la tanımlamış ve buyurmuştur
    ki: “Müslüman, müslümanların elinden ve dilinden emin olduğu
    kimsedir.”42 Bu uyarı da gösteriyor ki “İslâm”, mü’min bireyin
    müslüman toplumla ilişkilerini belirleyen kavramlar dizgesinin
    38] Ahmed bin Hanbel, Müsned
    39] Buhârî, İman 8
    40] Buhârî, İman 47; Müslim I/ 161-162
    41] Buhârî, İman 47; Müslim, I/ 161
    42] Buhârî, İman 10
    İMAN
    - 19 -
    başında gelmektedir. Yani “müslüman kimdir?” sorusuna bu nasslardan
    yola çıkarak şu cevabı verebiliriz: İslâm’a sarılıp kurtuluşa
    (selâmet) eren, insanların da elinden ve dilinden selâmette olduğu;
    varlığı, bireysel ve toplumsal barışın (selâm) garantisi ve bu
    garantiyi, karşılaştığı her insana selâm vererek peşinen taahhüd
    eden insandır. İşte bu hadis, mü’min bireyin sözkonusu barış garantisinin
    taahhüdüdür. Onun için selâm vermek “en hayırlı İslâm”
    olarak tanımlanmıştır: “Bir adam Nebî’ye sordu: ‘Hangi İslâm daha
    hayırlıdır?’ Buyurdu ki: “Açları doyurursun, ister tanı ister tanıma selâm
    (barış ve güven taahhüdü) verirsin, işte en güzel İslâm budur.” İslâm’ın
    en güzel sembollerinden biri olan selâmın günümüzde içi boşaltılmış
    ve öz manasından soyutlanmış bir şekilde geleneksel bir dil
    alışkanlığı olarak verilmesi, ruhundan soyutlanan diğer imanî ve
    İslâmî şiarların âkıbetine onun da uğradığının bir görüntüsüdür.
    Oysaki selâm, mü’minin mü’mine verdiği barış ve güven parolasıdır.
    Bu parolayı veren de alan da birbirleri için mü’min (güvenilir)
    kimselerdir. Birbirlerine karşı güven ve barışı taahhüd etmişlerdir.
    Bu nedenledir ki “selâm”, aynı kökten geldiği “İslâm”ın bir tezahürü
    olarak ortaya çıkar. İslâm’sa, imanın bir tezahürüdür.
    Din, hem imanın hem İslâm’ın ortak adıdır. İmansız İslâm
    mümkündür, lâkin makbul değildir. 49/Hucurât sûresinin 14. âyet-i
    kerimesi de bunun delilidir. Bugün de iman etmediği, Allah’ın
    ahkâmını içine sindiremediği halde, kendilerini “müslüman” olarak
    tanımlayan insanlar bu kategoriye girerler. İman etmeden
    “İslâm olmak” kendi içerisinde iki kısımda mütalaa edilir:
    1- İmana ulaşmadan müslüman olanlar: Bunun örneği 49/
    Hucurât, 14’deki bedevilerdir. Onlar, bazılarının iddia ettiği gibi
    bilinen manada münafık değildiler. Onlar, çeşitli sosyal ve siyasal
    nedenler yüzünden imana ermeden İslâm’ın siyasal hâkimiyetine
    teslim olmuş insanlardı. Bu nedenle sözkonusu âyette Allah, onların
    iman olarak niteledikleri şeyin gerçek adının “İslâm” olduğunu
    izah etmiş, iman etmeleri gerektiğini, ancak o zaman mü’min
    olabileceklerini, şimdiki durumda “müslim” olduklarını duyurmuş
    ve ardından şu garantiyi vermiştir: “Eğer Allah’a ve Rasûlü’ne itaat
    ederseniz, O yaptıklarınızdan hiçbir şeyi eksiltmez. Allah çok bağışlayandır,
    çok esirgeyendir.” 43
    2- İmana ulaştıktan sonra onu reddedip müslüman görünenler:
    Bu da iman etmeden müslüman olmak olarak adlandırılabilir.
    Ne ki, birincisiyle bu ikinci arasında derin bir fark vardır. Birinciler
    imandan habersizken; ikinciler haberlidir. Birinciler bilinçsizken;
    43] 49/Hucurât, 14
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 20 -
    ikinciler bilinçlidir. Çünkü bedeviler gerçekten teslim olmuşlar ve
    bunu da “iman” zannetmişlerdir. Bu ikinci kesime giren müslüman
    tipi olan münafıklarsa, ya imana girip onun gereğini yerine
    getirmedikleri için (Uhud’un ve Tebük’ün ortaya çıkarttığı münafıklar
    gibi) münafık olmuşlar; ya da bilinçli bir biçimde küfrü tercih
    ettikleri halde dıştan müslüman görünmeyi menfaatleri açısından
    daha yararlı buldukları için müslüman olmuşlardır. Şu âyet,
    bu tür münafıklığı iyi açıklamaktadır: “Onlar ki iman ettiler, sonra
    inkâr ettiler; daha sonra inandılar yine inkâr ettiler, sonra inkârları arttı.” 44
    Din, iman ve İslâm’ın her ikisinin ortak adıdır. Çünkü iman
    tasdik, İslâm ameldir. İman, kalbin ameli; İslâm, bedenin imanıdır.
    İman, muharrik kuvvet; İslâm, bu kuvvetin harekete dönüşmesidir.
    Bu nedenle İslâm, “şeriat”le eşleştirilir ve “İslâm şeriatı” olarak
    kullanılır; “İman şeriatı” biçiminde değil. İman ise “hakikat” ile
    eşleştirilir ve “imanın hakikati” denilir; “İslâm’ın hakikati” değil.
    İslâm’sız imanın hükmü ne ise; şeriatsız hakikatin hükmü de odur.
    Hakikatsiz şeriat, kuru bir kabuk ve şekilcilik; şeriatsız hakikat, gizemcilik
    ve sapıklıktır. Hakikat, varlığını imandan; şeriat, meşruiyetini
    İslâm’dan alırsa makbul olur.
    İmanla İslâm arasındaki ilgi, imanla amel arasındaki ilginin
    aynısıdır. Halkın dilinde “İslâm’ın şartı” olarak bilinen beş rükûn,
    ameli ilgilendiren (şehâdet, dilin amelidir) maddelerdir.
    Bütün bunlardan ortaya çıkan sonuç şudur: Şuurun dört mertebesinden
    iç bükey ve bâtınî olan marifet ve tasdik ile iman ortaya
    çıkmakta; dış bükey ve hâricî boyutu olan ikrar ve amel ile
    de İslâm ortaya çıkmaktadır. Özetin de özeti; İmanla ameli ayırmak,
    imanla İslâm’ı ayırmak demektir ki, bu durumda ortada ne
    iman kalır, ne İslâm! Pezdevî der ki: “Ehl-i Sünnet icma etti: İman,
    İslâm’dan; İslâm da imandan ayrılamaz. Bununla birlikte iman
    ve İslâm mana olarak ayrıdırlar. Zira iman tasdiktir. İslâm ise ikrar,
    inkıyad, itaat, boyun eğme ve teslimiyettir. Mü’min, Allah’ı ve
    Rasûlü’nü tasdik eden; Müslim, Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edendir.”
    45
    Kuru bir “iman ettim” sözü elbette yeterli değildir. İmanın
    gerçeği de bu değildir. Söz, kalbin tasdiki ve beynin kabulü ile
    bağlılığın ifâdesi olmalıdır. Bu da yaşamayı gerekli kılar. İman sözünün
    verildiği anda, kişi “ben, Allah’tan başka ilah olmadığına
    şahit olarak, bütün benliğimle Allah’a bağlanıyorum. O’nun
    44] 4/Nisâ, 137
    45] Pezdevî, Ehl-i Sünnet Akaidi, Kayıhan Y. s. 221; M. İslâmoğlu, İman Risalesi,
    s. 302-308
    İMAN
    - 21 -
    otoritesine giriyorum.” demiş olur. Sonra da O’nun otoritesini
    hiçe sayıp, hevâ ve hevesleri doğrultusunda hayatını sürdürürse,
    bu kişi imanı anlamamış ve benimsememiş demektir. Aslında
    onun imanı, kendi arzularının otorite olarak kabulü yönündedir.
    Çünkü o Allah’ın isteklerini değil; kendi isteklerini kayıtsız şartsız
    yerine getiriyor. Kim, kimin isteklerini kayıtsız şartsız yerine
    getirirse, o, onun kuludur. İmanı, yani bağlılığı onadır.
    İman, itaat ve teslimiyet ile birlikte varlığını korur.
    “İnsanlardan öyle kimseler vardır ki: ‘Allah’a ve âhiret gününe iman
    ettik’ derler; hâlbuki onlar, mü’min değillerdir.” 46
    “Allah’a ve Peygamber’e iman ve itaat ettik derler. Sonra da onlardan
    bir grup, bunun ardından yüz çevirir, bunlar mü’min değillerdir.” 47
    “Ey iman edenler, Allah’a ve Peygamberi’ne itaat ediniz. İşitip dururken,
    itaatten yüz çevirmeyin. İşitmedikleri halde ‘işittik’ diyenler gibi olmayın.
    Zira Allah katında hayvanların en şerlisi, akıl etmeyen sağırlar ve
    dilsizlerdir.” 48
    Görüldüğü gibi âyet, Allah’a itaat etmeyenleri işitmeyen ve
    görmeyen, aynı zamanda akılsız, en aşağılık mahlûklar olarak
    tanımlıyor. “Ey iman edenler, Allah’tan korkulması gerektiği gibi korkun
    ve ancak müslüman olarak, O’na teslim olmuş şekilde can verin.”49
    İman, gerçek olup olmadığı ortaya konması için Allah tarafından
    imtihan edilir: “İnsanlar, ‘iman ettik’ demekle bir imtihana çekilmeden
    bırakılıvereceklerini mi zannediyorlar? Hâlbuki Biz, kendilerinden öncekileri
    de denemiştik. Allah, elbette imanlarında doğru/sâdık olanları ortaya
    çıkaracaktır ve elbette yalancı olanları da belirleyecektir.” 50
    Allah’a iman, insan ile yaratıcısı arasında en şerefli bağı teşkil
    etmektedir. Zira yeryüzünde en şerefli varlık insandır. İnsanın en
    şerefli yeri kalbidir. Kalbin de en şerefli şeyi imandır. Bu bakımdan
    iman ve hidâyet, nimetlerin en üstünü ve Allah’ın en büyük lutfudur.
    “Allah imanı size sevdirdi. Onu kalplerinizde süsledi. Küfrü, fâsıklığı
    ve isyanı size çirkin gösterdi. İşte rüşdünü bulanlar da onların ta kendileridir.”
    51
    İmanın amellerle tezahürü olmalıdır. Güneşten ısı, gülden
    koku saçıldığı gibi, imandan da ameller saçılmalıdır. İmanın söz,
    46] 2/Bakara, 8
    47] 24/Nur, 47
    48] 8/Enfâl, 20-22
    49] 3/Âl-i İmran, 102
    50] 29/Ankebut, 2-3
    51] 49/Hucurât, 7
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 22 -
    fiil ve eylemlerle ispatlanması gerekir. Yoksa iman, birtakım istek
    ve temennilerden ibâret değildir. “İman, istek ve süsten ibâret değildir.
    Ancak iman, kalpte yerleşip amelde kendisini gösterendir.” İman, Allah
    ve Rasülünü sevmeden olmaz. Hem öyle ki, bir mü’min için, Allah
    ve Rasülü’nün her şeyden sevimli olması lazımdır. Bu sevginin
    mutlaka amel ve fiillerle ispatı lazımdır. Yoksa, sadece söz ile sevgi
    olmaz. Allah’ı ve Rasülünü sevmek demek, Allah’ın hükümlerine
    ve Rasûlullah’ın tebligâtına fiilen bağlanmak demektir. Bu konuda
    Allah şöyle buyurmaktadır: “De ki, eğer babalarınız, oğullarınız,
    kardeşleriniz, eşleriniz, elinize geçirdiğiniz mallar, kesada uğramasından
    korktuğunuz ticaret ve hoşunuza gitmekte olan meskenler size Allah’tan,
    Onun Peygamberi’nden ve O’nun yolundaki cihaddan daha sevimli ise,
    artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleye durun. Allah, fâsıklar topluluğunu
    hidâyete erdirmez.” 52
    İman, ancak gerçek bir sevgiyle; Allah’a karşı sevgi, rasülü’ne
    karşı sevgi ve şeriatın tümüne karşı sevgi ile tamamlanır. Rasûlullah,
    bu konuda şöyle buyurur: “Şu üç şey kimde olursa, o kimse imanın
    zevkini alır: 1- Kendisine, Allah ve Rasülü’nün her şeyden sevimli olması,
    2- Sevdiği kişiyi sadece Allah için sevmesi, 3- Ateşe atılmaktan nefret ettiği
    gibi, küfre dönmekten de nefret etmesi.”53; “Sizden biriniz beni, anasından,
    babasından, çocuğundan, kendi nefsinden ve bütün insanlardan
    daha çok sevmedikçe iman etmiş olamaz.” 54
    İman dediğimiz şey, Allah ve Rasûlü’ne karşı sevgide şekillendiği
    gibi, Allah’ın dinini yüceltmek ve üstün kılmak için cihad etmede,
    yeryüzünde zulmü ve fesadı önlemek için mücâdele vermede
    de şekillenmelidir. Allah’a yaklaşmak için namaz ve oruca
    devam etmede, haram ve helâla ittibâ etmede de iman kendini
    göstermelidir. Allah, imandan söz ederken, iman ile birlikte amellerden
    de söz ediyor. Bu amellerin ekseriyeti de cihad kavramında
    birleşir. Çünkü cihad, imanın ruhu ve ameli olarak ortaya çıkar.
    “Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah’a ve Rasûlü’ne iman ettikten sonra
    şüpheye sapmayıp, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad ederler.
    İşte onlar, imanlarında sâdık (doğru) olanların ta kendileridir.” 55
    İman, meyvesiz kurumuş çürümüş, odun kütüğü olmuş bir
    ağaç değildir; iman ağacının mutlaka eseri ve meyvesi görülmelidir.
    İmanın meyvesi, Allah’tan korkup Allah’ın murakabesi altında
    olduğumuzu bilmektir. Şüphesiz Allah’ı tanıyan kişi, kendi
    52] 9/Tevbe, 24
    53] Buharî, Sahih, İman 9, 14.
    54] Buhârî, İman 8, Eymân 3; Müslim, İman 69, 70; Nesâî, İman 19; İbn Mâce,
    Mukaddime 9; Ahmed bin Hanbel, III/170, 207, 275
    55] 49/Hucurât, 15
    İMAN
    - 23 -
    kusurlarını idrâk eder, O’ndan korkar ve ona göre hazırlık yapar.
    “Allah’ın gönderdiği risaleti tebliğ edenler, O’ndan korkanlar ve başka hiçbir
    kimseden korkmayanlar var ya, işte bu, Allah’ın dinine dosdoğru uyan
    hak ehlinin sıfatıdır.” 56
    İmanın varlığının en güzel isbatı, vahye sarılmaktır. Çünkü
    vahy, en temiz ve en sağlam kaynaktır. Vahye sarılmak, Allah’a
    bağlanıp, araya aracılar koymadan doğru olanı kendisinden almaktan
    başka bir şey değildir. Vahye sarılmaksızın Allah’a bağlanmak
    mümkün değildir. Vahyin mü’minlerden istediği onu dinlemek
    ve ona tâbi olmaktır.
    “Aralarında hükmetmek üzere, Allah’ın Rasûlü’ne dâvet olundukları
    zaman, mü’minlerin sözü ancak, ‘dinledik ve itaat ettik’ demelerinden
    ibârettir. İşte asıl amaçlarına erenler bunlardır. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne
    itaat ederse, Allah’tan korkar ve O’ndan sakınırsa, işte bunlar kurtuluşa
    erenlerin ta kendileridir.” 57
    “Allah ve Rasûlü bir işte hüküm verdikleri zaman, mü’min erkek ve
    mü’mine bir kadın için işlerinde muhayyerlik (başka şeyi tercih etme özgürlüğü)
    yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne isyan ederse, muhakkak ki o,
    apaçık bir sapıklığa sapmıştır.” 58
    “Öyle değil, Rabbine and olsun ki, onlar aralarında çekiştikleri, tartıştıkları
    şeylerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden dolayı
    yürekleri hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça
    iman etmiş olmazlar.” 59
    Görüldüğü gibi, mü’min erkek ve mü’mine kadınlara muhayyerlik
    hakkı yoktur. İman ettikten sonra, kendi hevâ ve hevesine
    göre hareket edemezler. Allah’a ve Rasûlü’ne itaat etmek zorundadırlar.
    Allah’a iman, sonra arkasından isyan, apaçık bir sapıklıktır.
    Allah’a iman, teslimiyetle beraber bütün işlerde Allah
    Rasûlü’nün hakemliğini şart koşar. İman ettiğini iddia eden herkesin
    mutlaka hakemi, hükmünü kabul edip uygulayacağı ölçüsü,
    tercihi Allah ve Rasûlü olmalıdır. Aksi, dalâlettir. “Demokrasi var,
    özgürlük var; bana kimse karışamaz. Canım neyi isterse onu yaparım!”
    Bir mü’minin diyebileceği sözler değildir bunlar. 60
    İman ile amel, birbirini tamamlayan iki husustur. İman olmadan
    amel, Allah katında kabul edilmeyeceği gibi; güzel amellerle
    56] 33/Ahzâb, 39
    57] 24/Nur, 51-52
    58] 33/Ahzâb, 36
    59] 4/Nisâ, 65
    60] Bk. 33/Ahzâb, 36
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 24 -
    süslenmeyen kalpteki imanın mânevî zevk vermekten uzak olduğu
    da bellidir. İman, kalp toprağına atılan bir tohumdur. İbâdetler,
    güzel ahlâk, iyi davranışlar onun yeşermesini ve hayâtiyetini devam
    ettirmesini sağlayan vâsıtalardır. Sâlih amel ve güzel ahlakla
    bezenmemiş iman, bir hücreye kapatılan ve kimseyle görüştürülmeyen
    bir din âliminin, mürşid ve vâizin, hitab ettiği topluma faydasızlığı
    gibi; kişiyi olgunlaştırıp mânen geliştirmekten yoksun bir
    cevherdir.
    O halde iman olmadan amelin kabul olunması sözkonusu edilemezse;
    sâlih amellerle desteklenmeyen imanın kemale ermekten
    mahrum olacağı unutulmamalıdır. Hatta bu konuda “imanı
    korumak, kazanmaktan daha zordur” sözü meşhur olmuştur.
    Mü’min olmak kolay, ama özellikle küfrün hâkim olduğu câhilî
    toplumda mü’min kalmak ve mü’mince ölmek zordur. Biz de Hz.
    Yusuf gibi, duâ etmeliyiz; fiilî ve kavlî duâ: “Teveffenî müslimen
    ve elhıknî bi’s-sâlihîn (Ey Rabbim, beni müslüman olarak öldür ve beni
    sâlihler arasına kat.” 61
    İman ve Amel
    Kur’an’ın, imanı tanımladığı âyetlere dikkat edecek olursak,
    hemen tamamında imanla amelin yan yana geldiğini görürüz.
    Özellikle iman ve sâlih amelin birlikte kullanıldığına şahit oluruz.
    Kur’an, amelin imandan bağımsız olmadığının delilleriyle doludur.
    Hatta kinâye olarak Kur’an’da amel, iman olarak adlandırılmıştır.
    “Allah imanlarınızı zâyi edecek değildir.”62 Bu âyetteki iman’dan kasıt
    “namaz”dır.
    Sahih sünnette de iman-amel münâsebetlerini ele veren birçok
    rivâyete rastlamak mümkün. İşte şu hadiste iman-amel içiçe:
    “Nebî’ye soruldu: ‘Hangi amel daha efdaldir?’ “Allah ve Rasûlü’ne
    iman” buyurdu. ‘Sonra hangisi?’ diye soruldu. “Allah yolunda cihad.”
    buyurdu. Ardından yine soruldu: ‘Sonra hangisi?’ Cevapladı: “Hayır
    üzere yapılmış bir hac.” 63
    Rasûl’ü sevmek imandandır: “Nefsim elinde olan Allah’a yemin
    olsun ki, ben, içinizden herhangi birine babasından ve evladından daha
    sevimli olmadıkça iman etmiş olamazsınız.” 64
    Allah yolunda cihad, imanın bir parçasıdır: “Allah, bir kimseye
    kendi yolunda cihadı nasip ederse ve o da Allah’a ve Rasûlü’ne iman
    61] 12/Yusuf, 101
    62] 2/Bakara, 143
    63] Buhârî, İman 26
    64] Buhârî, İman 14
    İMAN
    - 25 -
    ediyorsa çıksın. Ya ecri, ya ganimeti, ya da şehâdeti elde eder. Eğer ümmetime
    lazım olmasaydım hiçbir çarpışmadan geri kalmazdım. Andolsun
    Allah yolunda öldürülüp sonra dirilmeyi, sonra öldürülüp bir daha dirilmeyi
    ve yine öldürülmeyi ne kadar isterdim.” 65
    Hayâ da imandandır: “Hayâ imandandır.” 66
    Allah için sevmek, kızmak, vermek ve engel olmak da imandandır:
    “Allah için seven, Allah için kızan, Allah için veren, Allah için
    engel olan kuşkusuz imanını tamamlamıştır.” Allah Rasûlü, imanın
    parçalardan meydana gelen bir bütün olduğunu, bunların içinde
    amellerin de yer aldığını açık bir biçimde ifâde etmiştir: “İman yetmiş
    küsür şubedir. En üst derecesi lâ ilâhe illâ’llah, en alt derecesi, çevreyi
    rahatsız edici bir engeli yoldan kaldırmaktır.”67 Bu hadiste nazarî iman
    olan “lâ ilâhe illâ’llah” ile amelî iman olan “eziyet veren şeyi ortadan
    kaldırmak” bir bütünün farklı ağırlıktaki parçaları olarak
    geçiyor. İşte o bütünün adı “iman”dır.
    İmanın ve İslâm’ın şartlarını sayılarla ve belli maddelerle sınırlamanın
    yanlışlığının delili olan şu sahih hadiste namaz, zekât,
    oruç “iman nedir?” sorusunun cevabı olarak zikredilmektedir:
    “Allah Rasûlü, kendisine gelen bir elçiler grubuna “yalnızca Allah’a
    iman etmeyi” emretti ve sordu: “Yalnızca Allah’a iman nedir, bilir misiniz?”
    ‘Allah ve Rasûlü daha iyi bilir’ dediler. Bunun üzerine buyurdu
    ki: “Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in O’nun Rasûlü
    olduğuna şehâdet etmek, namazı kılmak, zekâtı vermek, Ramazan orucunu
    tutmak ve beşte biri (humus) vermektir.” 68
    İman ağacının meyvesidir amel. Mü’minlik iddiasının isbatı,
    vahyin hayâta dönüşmesidir amel. İmanın, zihinde hapsolunan
    soyut bir düşünce, kalpte mahkûm olan zavallı bir akide, dilde
    söylenilegelen kuru bir iddia olmaktan çıkarak göze fer, bileğe
    güç, dize derman olarak yürümesidir amel. İmanın beden ülkesinde
    şeytanın ve nefsin iktidarını yıkarak iktidara geçtiğinin göstergesidir
    amel.
    “Bizim âyetlerimize yalnızca o kimseler inanır ki, onlar kendilerine hatırlatıldığı
    zaman hemen secdeye kapanırlar. Rablerini överek tesbih ederler,
    büyüklük taslamazlar.” 69
    “Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah’a ve Peygamberi’ne inanırlar,
    65] Buhârî, İman 37
    66] Buhârî, İman 24
    67] Buhârî, Müslim
    68] Buhârî, İman 53
    69] 32/Secde, 15
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 26 -
    toplumsal bir iş (görüşmek) üzere onunla buluştukları zaman ondan izin
    almadan gitmezler.” 70
    Konumuzun eksenini teşkil eden “amel”den kasıt, Allah’a itaattir.
    Burada sözkonusu ettiğimiz amel, nafile olan ameller değildir;
    Allah’ın emir ve yasaklarıdır. Allah’a inandığını söylediği
    halde O’nun emirlerini yapmayanın durumu şu askerin durumu
    gibidir: Komutan, kendisine hayâtî önemi olan bir plânı verdikten
    sonra plânın yerine getirilmesi için gerekli emirleri de vermiştir. O
    plânın doğru olduğunu bilen, buna kalbiyle de inanan ve diliyle
    komutanın emirlerine uyacağını taahhüd eden bu adamın verilen
    emir ve tâlimatların hiçbirini tutmamasının iki sebebi olur: Ya
    inanmamıştır, ya da inandığı halde zaafları yüzünden emri aksatmıştır.
    İki halde de cezaya çarptırılır; Birinci durumda inanmayanların
    cezasına, ikinci durumda da âsîlerin cezasına.
    Bu noktada İmam Ebu Hanife’nin şu tesbitini aktarmak yerinde
    olacaktır: Allah Teâlâ mü’mine ameli, kâfire imanı, münafığa
    da ihlâsı farz kılmıştır. “Ey insanlar, Rabbinizden korkun.”71 âyetinde
    “Ey mü’minler Allah’a itaat edin!”, “Ey kâfirler Allah’a iman edin!”
    , “Ey münafıklar, ihlâslı ve samimi olun!” anlamı vardır.72 İman
    hem amel, hem marifet, hem tasdik ve hem de ikrardır. Bunların
    her biri farklı ağırlıklarla imanı oluşturan boyutlardır. Bunlardan
    birini, ikisini ya da üçünü kaybeden kimse, imanî dengesini kaybeder.
    Yapması gereken işlevi ifa edemez. İşlevini ifa edemeyen
    iman da iman olmaktan çıkmış demektir.
    İmanın vicdanlara hapsedildiği bir çağda, bundan zarar gören
    yalnızca mü’minler olmayacaktır. Bilakis bütün insanlık zarar
    görecektir. Çünkü imanın hâkim olduğu toplumda ahlak, adâlet,
    fazilet, muhabbet, muâvenet, sadakat ve iffet baştacı edilen değerler
    olarak yerini alacak; İmanın hâkim olmadığı toplumda ise
    rezalet, nefret, sefalet, sefahat, atalet, ihanet, bencillik ve her türlü
    dalavere ortalığı kaplayacaktır. Kimsenin unutmaması gereken
    bir gerçek var: İman, atom ve nötron bombasını yapan “insan”
    adlı muazzam silahın emniyet anahtarıdır. Onun olmadığı bir yerde
    her an herkesin ‘kaza’ya kurban gitme ihtimali çok yüksektir.
    Bütün bunlar imanın dünyevî kazancına dâhildirler. Bir de onun
    uhrevî kazancı vardır ki o başka hiçbir şeyle elde edilemeyen bitimsiz
    mutluluğun ta kendisidir.73 Gazete ve tv. haberlerinde sık
    sık canavarlaşan insanların durumlarına şahit oluyoruz. Kocasını
    70] 24/Nur, 62
    71] 22/Hac, 1
    72] Vasıyet, İmam Âzam'ın Beş Eseri, s. 75
    73] A.g. e. s. 311-313 ve 346-348
    İMAN
    - 27 -
    vuran kadınlar, çocuklarını doğrayan babalar, küçücük bebelere
    tecâvüz edenler... Sebep tek: İmansızlık. Allah’a ve âhirete iman
    eden böyle vahşet ve barbarlık yapabilir mi?!
    İmanın sahih ve kabule şâyan olması için bazı şartlar vardır.
    Birincisi; İman, ölüm döşeğinde iken, yeis ve ümitsizlik sebebiyle
    vâki olmamalıdır. “Azabımızın şiddetini gördükleri zaman imanları kendilerine
    fayda verecek değildir.”74 Fir’avn bile boğulma ânında iken
    iman etmiştir. (İngiltere Brıtısh Museum’daki ona ait olduğu belirtilen
    bozulmamış ceset de secde halindedir.) Ölüm üzere iken azabın
    şiddeti ve dehşetini görerek iman, artık gayba iman olmaktan
    çıkar. İkincisi; zarûrât-ı diniyyeden olan hükümlerden herhangi
    birini inkâr veya tekzib etmemelidir. Mesela; bir kimse Allah’ın
    varlığına, meleklerine, âhiret gününe inandığını ikrar etse, ancak
    peygamberlere inanmadığını söylese, bu kimsenin imanı sahih
    değildir. Çünkü iman bir bütündür, tecezzî (cüzlere, parçalara
    ayrılmayı) kabul etmez. Yine Kur’an-ı Kerim’e inandığını beyan
    eden bir kimse, onun herhangi bir âyetini reddetse mü’min olamaz.
    Çünkü Kur’an-ı Kerim’den olduğu sabit olan herhangi bir
    âyeti inkâr etmek küfürdür. Bu durumda, “efendim çoğuna inanıyor
    ya?” diye itirazda bulunulamaz. Zira Kur’an, Allah tarafından
    vahy yoluyla indirilmiştir. Bir âyeti yalanlayan kimse, vahyi yalanlama
    durumundadır. Bu sebeple, insanı küfre götüren sözler (elfâz-ı
    küfür) ve haller (ef’âl-i küfür) bilinmelidir. Mü’minler; bilmedikleri
    herhangi bir mesele ile karşılaştıkları zaman; ileri geri herhangi
    bir söz söylemeden “ben bunu bilmiyorum; Allah ve Rasûlü nasıl
    bildirmişse öyledir” demelidirler.
    İnsan Niçin İman Eder? İmanın Sebep ve
    Sonuçları (İmanla İlgili Sünnetullah)
    İnsan niçin iman eder? İman, doğal bir ihtiyaçtır. İnsanın fıtratında
    inanma, bağlanma ve güvenme hisleri temel özelliklerdir.
    İnsan, inanmadığı zaman, bağlanmadığı ve güvenmediği zaman,
    yaşamanın bir anlamı ve değeri kalmaz. Her insan bir şeylere inanır,
    ama kurtarıcı olan iman, hakka/doğruya inanmadır. İman hissini
    kötüye ve olumsuz olana kullanarak şeytana tâbi olmak ve azgınlaşıp
    kendini Allah’a muhtaç görmemek, kendi kendine yeterli
    olduğuna inanıp her dakika soluduğu havayı verene nankörlük/
    küfr etmek, cehenneme dâvetiye çıkarmaktır. Fakat doğru bir şekilde
    iman edip, Allah’ın hidâyetine uymak, cennete adım adım
    yaklaşmaktır. “Biz insanı karışık bir nutfeden yarattık. Onu imtihan ediyoruz.
    Bu sebeple, onun işitmesini ve görmesini sağladık. Sonra da ona
    74] 40/Mü'min, 85
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 28 -
    gideceği yolu gösterdik. Ya şükreder (bu yoldan gider) ya da küfreder.
    Kâfirler için elbette zincirler, halkalar ve alevli cehennem hazırladık.”75;
    “İman edenlere ve doğru hareket edenleri müjdele ki, onlara altından nehirler
    akan cennetler vardır.” 76
    İman, kişiye yalnızca âhirette mutlu bir hayât sağlamakla kalmaz;
    bu dünyada da huzur, saâdet ve büyük bir güç kazandırır:
    “Allah, sizden iman edenlere ve sâlih amel işleyenlere, kendilerinden öncekileri
    halife/hükümran kıldığı gibi, onları da yeryüzünde halife/hükümran
    kılacağını, kendileri için râzı/hoşnut olduğu dinlerini, yine onlar için uygulamaya
    koyacağını ve korkulu hallerini güvene çevireceğini vaad etmiştir.
    Çünkü onlar, yalnız Bana kulluk eder ve Bana hiçbir şeyi şirk koşmazlar.” 77
    Müjdeler, mü’minler içindir.78 Allah, onların kalbine imanı yazmış
    ve onları kendisinden bir ruhla desteklemiştir.79 Şeytanî güçler
    onları ezmeye yol bulamaz.80 Onlara yardımcı olmak, Allah’ın bizzat
    kendi üzerine yazdığı bir görevdir. “Mü’minlere yardım etmek,
    Bize haktır (Bize düşen görevdir).”81 Allah, iç huzuru ve doygunluğu
    onlara nasib etmiştir.82 Korkmak, üzülmek, kedere yenik düşmek
    onlara uzaktır.83 Allah’ın lütuf ve bağışı mü’minler içindir.84
    Mü’min, böylesine onurlu olduğu içindir ki, bir mü’mini kasten
    öldüren, ebediyyen cehennemde kalır.85 “Şu bir gerçek ki, iman edip
    sâlih amel işleyenler, varlıklar dünyasının en hayırlılarıdır.” 86
    “Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer (gerçekten) iman ediyorsanız, mutlaka
    siz üstün geleceksiniz.”87 Yani, her durumda düşmanınızla cihaddan
    korkmayınız. Kuvvetten düşmeyiniz. Siz üstünsünüz, yani iman
    ediyorsanız, sonunda zafer sizindir. Çünkü iman, kalbe güç verir,
    Allah’la olan irtibatı artırır ve düşmanlarına aldırış etmemeyi öğretir.
    “Ve mü’minlere karşı kâfirlere asla yol vermeyecektir.”88 Yani, Allah,
    kâfirlerin bazı zamanlar üstünlük sağlasalar da, dünyada
    75] 76/İnsan, 2-4
    76] 2/Bakara, 25
    77] 24/Nur, 55
    78] 13/Ra'd, 29
    79] 58/Mücâdele, 22
    80] 16/Nahl, 99; 34/Sebe', 20
    81] 30/Rûm, 47
    82] Bk. 9/Tevbe, 26; 48/Feth, 4
    83] Bk. 3/Al-i İmran, 139
    84] 3/Âl-i İmran, 152
    85] 4/Nisâ, 93
    86] 98/Beyyine, 7
    87] 3/Âl-i İmran, 139
    88] 4/Nisâ, 141
    İMAN
    - 29 -
    mü’minlere musallat olarak, tamamen ortadan kaldıracak şekilde
    istilâ ve işgal etmelerine yol vermez. Âyet, dünya ve âhireti kapsamaktadır.
    Dünya ve âhirette mutlu son mü’minlerindir. Mü’minler,
    imanın hakikatinı yüreğinde yaşatan, sonra bu gerçek tevhidî
    imanı, Allah’ın râzı olduğu ameller, teslimiyet ve cihadla dışa yansıtan
    insanlardır.
    Bazı zamanlarda kâfirlerin, intikam olarak mü’minlere yol bulmaları,
    imanlarının hakikatinde meydana gelen gedikten olmuştur.
    Savaş araçları, Allah yolunda cihad niyyetiyle kuvvet hazırlığı,
    her türlü nisbet ve bağımlılıktan arınmış olarak sadece iman
    sancağı altında bulunmak, imandan ve imanın gereklerindendir.
    Müslümanlara zamanla yapışan yenilgi, imanın hakikatinde meydana
    gelen zayıflık ölçüsündedir. Daha sonra, gerçek iman üzere
    bulunduklarında yardım, mü’minlere hak olarak döner. 89
    “Andolsun Tevrat’tan sonra Zebur’da da: ‘Arza mutlaka sâlih (iyi) kullarım
    vâris olacak’ diye yazmıştık.” 90
    “Kim mü’min olarak sâlih işlerden yaparsa, onun çalışmasına nankörlük
    yok ve Biz (onun çalışmasını) yazanlarız.” 91
    “Kim kötülük yaparsa, sadece onun kadar cezalanır; ama kadın olsun
    erkek olsun kim mü’min olarak faydalı bir iş yaparsa, onlar cennete girerler
    ve orada kendilerine hesapsız rızık verilir.” 92
    “Erkek ve kadından her kim mü’min olarak sâlih amel işlerse, onu hoş
    bir hayâtla yaşatırız. Onların ücretlerini yaptıklarının en güzeliyle veririz.”93
    Mü’min erkek ve kadınlara Allah, bu dünyada iyi bir geçim hazırlar.
    İman ve sâlih amelin mükâfatı olarak böyle bir hayâtı onlara
    kolaylaştırır. Âhiretteki ecri ise daha güzeldir. Mü’min olup sâlih
    amel işleyenlere vaad edilen dünyadaki güzel hayât, birçok şeyle
    gerçekleşir. Rızâ, gönül huzuru (itmi’nan), iç rahatlığı (inşirâh-ı
    sadr), mutluluğu hissetmek ve rahat geçim. Bunlar, maddî ve dış
    etkenlere bağlı değil; iç etkenlere, gönle bağlı hususlardır. Gönüllere
    tasarruf edebilen de ancak Allah’tır.
    İmanla beraber olan sâlih amelin mükâfatı, dünyada tertemiz,
    hoş bir geçimdir. Nimetlerle donatılmış, varlıklı ve zengin olmak
    önemli değildir. Bazen zenginliğin; tertemiz, hoş bir geçimi engelleyen
    dünya ve âhiret belâsı olduğu bilinmelidir. Hayâtta yetecek
    89] Fî Zılâl'den
    90] 21/Enbiyâ, 105
    91] 21/Enbiyâ, 94
    92] 40/Mü'min, 40
    93] 16/Nahl, 97
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 30 -
    kadar maldan başka, geçimi güzel kılan çok şey vardır. Allah’a
    bağlanma ve O’nun gözetimine, himâyesine ve rızâsına sığınma
    vardır. Sıhhat, sükûnet, bereket, evde rahatlık ve gönülden sevgi
    vardır. Amel-i sâlihle huzur bulmak, onun gönüldeki ve hayâttaki
    izleri vardır. Mü’min olarak sâlih amel işleyenin dünyada nâil olacağı
    hoş ve güzel geçim, onun âhiretteki sevabını azaltmaz. Tersine,
    Allah onun sevabının, dünyadaki amelinin en güzeli üzerine
    olacağını vaad etmiştir. Cömert ve Kerim olan Rabbimizin hazineleri,
    sevabı ne büyüktür!
    Yeniden İmana
    İnsanlık hüsrânın tüm boyutlarını yaşıyor. Şirkin zulmü globalleşiyor.
    Çağ imaj, kandırma, vitrin, reklam, tüketme ve tükenme
    çağı. Çılgınlık, azgınlık ve isyan hiçbir sınır tanımıyor. Nice insan,
    İslâm’ı mükemmel yaşayanlara şâhit olamadığı için İslâm’ın dışında
    kalıyor; hatta görmediğine, bilmediğine düşman oluyor. Müslümanların
    da önemli bir kesimi müslümanlığı doğru şekilde bilmiyor.
    Bilenlerin de yapabileceklerinin tümünü yaptıklarını iddia
    etmek zor. Bu ortamda, teknik imkânlarla donanan, devle(tle)şen,
    küreselleşen fitne, sadece yapanları değil; tüm insanlığı kemiriyor.
    Ülkeler, sokaklar, evler, beyinler, gönüller işgâle uğramış durumda.
    Müslüman olduğunu iddia edenlerin de büyük bölümü bilinçsizce
    şirkin kucağına atılıyor, kurtuluşu zâlimlerin safında arayıp ifsâdı
    ıslah zannediyor.
    Bireysel, sosyal ve siyasal hayattaki tüm problemlerin kaynağında
    Kur’an’dan uzak inanç ve yaşayışın olduğunu görmek zorundayız.
    Kur’an’ın diriltici emirlerinden biri şöyledir: “Ey iman
    edenler iman edin…”94 Yani, imanın hakkını verin, nasıl iman edilmesi
    gerekiyorsa öyle iman edin. Sadece sözde değil; özde de,
    davranışta da teslimiyet gösterin. Bütün organlarınıza iman ettirip
    onları Allah’a teslim olan müslüman yapın. İmanınızı itaatle ispatlayın.
    Mü’minlerin geçirileceği sınavlara hazır olun. Ve imanda
    sebat edin.
    Batılı bâtılın şoförlüğünde helâke doğru son sürat sürülen
    dünya arabasının tek kurtuluş şansı vardır. Tüm birikimlerini harcayan,
    bütün umutlarını yitiren çağdaş insanının tek umudu kalmıştır.
    O da müslümanların müslümanlaşması. Müslüman gibi inanıp
    müslümanca yaşayan müslüman göremediği, o boy aynasında
    boyunun ölçüsünü alıp kendine bakamadığı için insanlık, kendi
    yanlışlarının farkına varamamaktadır.
    94] 4/Nisâ, 136
    İMAN
    - 31 -
    Müslümanların, emredildikleri gibi müslümanlaşması için tevhid,
    ibâdet ve cihad bilincine yeniden kavuşması ve bunları içselleştirmesi
    gerekmektedir. Asr-ı saâdeti yaşamanın, saâdeti Asra
    taşımanın yolu akîdenin sağlamlığından geçer. Kur’an’ın istediği
    gibi iman edilmedikçe, kişilerin ve toplumların düzelmesi mümkün
    olmayacak, ahlâkî öğütler delik kaba su doldurma gayreti
    gibi sonuçsuz kalacaktır. Rasûlullah’ın Allah’a sığındığı faydasız
    bilgi için her zorluğa göğüs geren insan, âhirette kurtuluş ve dünyada
    huzur için gerekli İslâm’ı öğrenme ve yaşama çabası içinde
    değilse, büyük bir yanlışlık var demektir. İslâm’ı öğrenmeye çalıştığını
    sanan bazı kişilerin de, abdesti bozan şeyler kadar imanı bozan
    şeyleri öğrenmeye önem vermediği de ayrı bir problem. Her
    taraftan câhiliyyenin kuşattığı insanın, her türlü beşerî dayatmalara
    karşı direnebilmesi, Allah’tan başkasına eğilmeyecek bir güce
    ulaşabilmesi için çok sağlam bir imana ihtiyacı olacaktır.
    Kur’an, insanın sadece Allah’a kulluk yapmak için yaratıldığını
    vurgular. Her türlü puta tapıcılığı, şirkin tüm çeşitlerini, tâğutun
    bütün görüntülerini, sahte ilâhların egemenliklerini reddetmeden
    yalnız Allah’a kulluk sergilenemez. İman iddiası da, itaat ile
    ispat edilmeden insanı kurtaramaz.
    “Ey iman edenler! Allah’tan O’na yaraşır şekilde, hakkıyla, nasıl korkulması
    gerekiyorsa öyle korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin.”95
    Müslüman olarak ölmek istiyorsak, yeniden müslümanlaşmak ve
    müslümanca yaşamak zorundayız.
    Müslümanların yeniden müslümanlaşmasını zarûrî kılacak
    problemleri ana hatlarıyla üçe ayırmak mümkün:
    1- Tarihten gelen problemler. Miras alınan din anlayışında yer
    yer geleneksel sapma ve yozlaşmalardan dolayı, din adına sahip
    çıkılan değerler ve yaşanılan hayat, Kitap ve Sünnetin istediği
    İslâm’la her noktada çakışmadığından bu konuları hakkıyla araştırmayan
    müslümanların iyi niyetle de olsa bid’at, hurâfe ve hatta
    şirk unsurlarına İslâm diye sarılmaları…
    2- Modernizmin ve modern hayatın problemleri. Çağdaş ideolojilerin
    ve müslümanları da çepeçevre kuşatan, bazı konularda
    dine müdâhale edip yönlendiren veya gerçek dinin sosyal hayata
    yönelik yansımalarını yasaklayan devlet düzenlerinin problemi.
    Batı kafasıyla, müsteşrik zihniyetiyle İslâm’a bakan, geleneksel
    çizgiye karşı çıkarken yerine ondan daha beter tezler öneren biraz
    laik, biraz demokrat, biraz özgürlükçü, biraz düzenci, biraz
    95] 3/Âl-i İmrân, 102
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 32 -
    kolaylaştırıcı, biraz diyalogcu, biraz pragmatist din anlayışı. Teknolojinin,
    medyanın, eğitim kurumlarının, israfa dayalı modern
    yaşama biçiminin, dünyevîleşmenin, sekülerleşmenin, aşırı özgürlükçü
    yaklaşımın, bireyselliğin… müslümanlara sıçrattığı olumsuz
    etkiler.
    3- Çok sağlam ve köklü bir imana sahip olmamanın etkisiyle,
    zor bedel isteyen konular başta olmak üzere dinden tâviz vermek,
    görevlerini ihmal etmek, ibâdetlere gevşek davranmak, ahlâkî dejenerasyondan
    kurtulamamak gibi dâhilî problemler.
    Bütün bu üç problemin özünde dinin özü olan tevhidin geri
    planlara itilmesi sorunu göze çarpmaktadır. O öz kaybolunca veya
    en azından gölgelenip ihmal edilince ondan boşalan yeri bu üç
    maddedeki olumsuzlukların tümü ya da bir kısmının doldurması
    hiç de sürpriz olmayacaktır. O öz kaybolduğu için Kitabım dediği
    Kur’an’la ilişkisini sıfıra yaklaştıran ve Kur’an’dan daha fazla başka
    kitapların yönlendirmesine râzı olan bir müslüman tipi oluşmuş,
    haramlardan, hatta şirkten daha fazla yasal yasaktan veya
    ayıptan korkan, ama “elhamdü lillâh müslümanım” demeye devam
    eden bir karakter ortaya çıkmıştır.
    Ulemâ ve ümerânın gaflet veya dalâletlerinden kaynaklanan
    uyarı, yönlendirme ve tavsiyenin (emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’lmünker)
    yetersizliği, hatta tümden terkedilmesinin bu cinâyetlerin
    sergilenmesinde büyük katkısı vardır.
    İslâm, câhiliyye çağını tarihin çöplüğüne atmış, insanlığın bugüne
    kadar bir daha göremediği en huzurlu çağını “saâdet çağı”nı
    başlatmıştır. Kur’an çağ kapatıp çağ açmıştır. Dünyanın gördüğü
    ve göreceği en büyük inkılâb, Kur’an’ın yaptığı inkılâbdır.
    İnsanlık, bugün bilmem kaçıncı cahiliyye çağının karanlıklarında
    yaşıyorsa bu, müslümanların müslümanlıktan uzak kalması,
    diğer insanları da bu güzellikten mahrum etmesinden dolayıdır.
    Kur’an gelip câhiliyyeyi değiştirmeden toplumda neler yapılıyorsa,
    modern biçimde bugün de, buralarda da maalesef aynı şeyler arz-ı
    endam etmektedir; hem de “müslümanım” diyenler tarafından.
    Peki, Kur’an, aynı Kur’an olduğuna göre, bugünkü cahiliyyeyi
    niye değiştiremiyor? Bugünkü insanlar Kur’an okudukları halde,
    niçin karanlıklardan sıyrılıp değişik bir kimliğe bürünemiyor?
    Yani Kur’an, niye artık inkılâb yapamıyor? Kur’an değişmemiştir;
    ama Kur’an okuyanlar başkalaşmıştır. Kur’an anlayışı, Kur’an’a
    bakış, Kur’an’a yaklaşım değişmiştir. Kur’an, aynı Kur’an’dır;
    ama Kur’an’a yönelmesi gereken insan, Kur’an’a sahabe gibi
    İMAN
    - 33 -
    yönelmiyor. Çeşme, bin dört yüz yıldır akmaktadır. Bu güne kadar
    onun hayât veren lezzetli suyunu içenleri suladığı, nimetlendirip
    dirilttiği gibi, hâlâ canlandıran rahmet suyunu sunmaya devam
    etmektedir. Ama biz, kabımızı o çeşmenin altına tutmuyor, çeşmeden
    yararlanmayı bilmiyorsak suç elbette çeşmenin değil; bizimdir.
    Karanlıklarda yaşayan insan çeşmenin yolunu unutmuş
    olabilir, ama çeşmenin suyundan az da olsa tatmış olanların yapmaları
    gereken büyük görevleri olmalıdır. Hele o çeşmenin yanı
    başındaki yangınları farkeden itfaiyeci (dâvet ve tebliğci) görevini
    yapmıyorsa, karanlıktan yararlanarak yangını çıkaran ve değişik
    araçlarıyla yangını körükleyenler kadar, o da suçlu değil midir?
    Kendilerini ve toplumlarını değiştirmek isteyenlere Kur’an yardıma
    hazırdır; referansları, örnekleri ortadadır. Hayırlı ve olumlu
    değişim ve dönüşüm projelerini, kendisine yöneleceklere sunmaya,
    yol göstermeye, yollarını aydınlatmaya hazır beklemektedir.
    Bir ilâcın şifaya vesile olması için, o ilacın kullanılması gerekir.
    Sadece reçetenin veya prospektüsün okunmasıyla şifa beklenemez.
    “Kur’an şifadır.”96 Hem ferdî hastalık, problem, stres ve
    buhranlarımıza; hem de sosyal kargaşalara. Aynı zamanda devlet
    yönetiminin ölümcül hastalıklarına şifadır. Bunun böyle olduğu
    sayısız deney ve tecrübelerle kanıtlanmış tarihî ve güncel bir
    vâkıadır. Aynı ilaç, bayatlamadan bozulmadan duruyor. Raflarda,
    kabından açılmadan tutuluyor. Uygulayacak hastaları bekliyor.
    “Ey İman Edenler İman Edin…”97
    Âyetinin Işığında Halimizi Sorgulamak
    (Bu başlık altında Mehmet Pamak şöyle diyor:)
    Ne oldu da, ilk Kur’an neslinde muazzam bir inkılâba yol açan,
    onlara izzet, şeref ve onur kazandıran Kur’an ve ibâdetler biz de
    aynı sonucu doğurmuyor? Neyi kaybettik, hangi yanlış tercihlerde
    bulunduk ve hangi savrulmaları yaşadık da bugünkü zillete sürüklendik?
    Hem de elimizde, insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkarmak
    üzere indirilmiş, şeref ve izzet kaynağı muhteşem bir Kitap,
    Kur’an varken…
    Hangi hatalar bizi bu zillete sürükledi ve hangi sebeple bir
    türlü o ilk neslin onurlu temsiline yaklaşamıyoruz? Neden Kur’an
    ve ibâdetlerimiz bizde bir değişim, bir inkılâp meydana getiremiyor?
    Hem de kitap aynı kitap, ibâdetler aynı ibâdetler olduğu
    halde… Ümmet olarak bu hale neden sürüklendik?
    96] 10/Yûnus, 57; 17/İsrâ, 82; 41/Fussılet, 44
    97] 4/Nisâ, 136
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 34 -
    Saltanata geçişle başlayan kaynaktan kopuş süreci, giderek büyük
    savrulmalara yol açtı. Tevhidi sahih geleneğin yerini, yüzyıllar
    süren bu savrulma sürecinde muharref gelenek aldı. Kur’an’dan
    ve Rasûlullah’ın sahih sünnetinden uzaklaşma, Müslüman halkların
    ümmet olma vasıflarını kaybetmesine, kitabî bir toplum olmaktan
    çıkarak, muharref geleneğin oluşturduğu “atalar dini”ni
    taklit eden niteliksiz halklar ortaya çıktı.
    Allah’ın, Kur’an’da, akletmeyi, düşünmeyi, tefekkürü ve ilim
    tahsil etmeyi emretmesine rağmen, kurumsallaşmış tasavvufun,
    “aklı ve ilmi terketmedikçe hakikate ulaşılamaz” yalanıyla, şeytanın
    ve zannın cirit attığı bir alan olan “keşf ve ilham” alanında
    uydurulan sahih olmayan bilgilere dayalı bir din anlayışını öne
    çıkarması bu büyük sapmanın, Kitabî din anlayışından kopmanın
    en büyük sebebini teşkil etti. Aklın ve iradenin devre dışı bırakılıp,
    Allah’ın yasakladığı “kör taklid”in ve “meyyit gibi teslimiyet”in
    esas alınması sonucunda dinde tahrifin ve sapkınlığın önü iyice
    açıldı.
    Din alanında kaynaktan beslenmeyen, önderlerden intikal
    eden yanlış bilgileri sorgulamadan taklit eden niteliksiz yığınlar
    ortaya çıktı. Özellikle, “ictihad kapısını kapatan” taassubun sonucunda,
    düşünmenin, akletmenin ve toplumun ihtiyaçlarına cevap
    verecek yeni fikir ve projelerin üretilmesinin önü iyice kesildi.
    Bunun neticesinde yüzyıllar sonrasının toplumlarının sorunlarına
    yüzyıllar öncesinin fetvaları ile cevap verilmeye kalkışılmasının
    doğurduğu çözümsüzlük ve bunalımlar da bu bozulma sürecini
    hızlandıran bir katkı sağladı.
    İşte bu büyük yozlaşma serüveninin sonunda geldiğimiz bugünkü
    noktada, Kur’an algımızdan başlayarak, hayatımızı kuşatan
    ve yaratılış amacımız olan “ibâdet” anlayışımıza kadar pek
    çok temel konuda ürkütücü boyutlarda anlam ve eksen kaybının
    meydana geldiğini görüyoruz.
    Tevhidî Öbekler Neden İstikametini Koruyamıyor, Neden İlkeli
    Duruşunu Sürdüremiyor?
    Türkiye’de özellikle 1970’li yıllardan sonra başlayıp, 80’lerden
    itibaren ivme kazanan tevhidi uyanış ve kaynağa dönüş çabalarına
    ve bu çabaları gösterenlere ne oldu da, bu kadar çarpıcı savrulmalar
    ve geriye dönüşler yaşanabildi? Bu birikim bugün ne halde?
    Hani Kur’an özne olup, merkezde ve belirleyici bir kitap olarak
    bizi, ailemizi, toplumumuzu yeniden inşa edip ateşten korunmamızı
    sağlayacak, karanlıktaki hayatımızı aydınlığa çıkaracaktı?
    İMAN
    - 35 -
    Hani insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için indirilmiş
    bu kitap, bize, hak ile batılı ayırma kabiliyetini kazandıracak furkan
    fonksiyonu görecekti?
    Hani Kur’an, cahilî ölçüler içinde cereyan eden toplumsal hayatımızı,
    ilişkilerimizi ıslah edecek ve vahyin ölçüleriyle yeniden
    inşa edecekti?
    Hani Kur’an, bireysel ve toplumsal hayatımızın bütün alanlarını,
    davranışlarımızı, ilişkilerimizi vahyin ölçüleriyle inkılâba uğratmak
    için indirilmişti?
    Ne oldu da, Kur’an’ı gereği gibi okumayı, onu hayatımızın
    tam içinde ve tam içinden okumayı terkettik? Ne oldu da, yıllarca
    süren tefsir dersleri bir türlü hayatımızı Kur’an’laştıramadı?
    Sürekli elimizde, başucumuzda durması, sürekli bir irtibatla
    sürekli kalbimize ve hayatımıza nüfuz etmek, hayatımızı Allah’ın
    rengine boyamak üzere okunması gereken Kur’an’ı bu işlevini yerine
    getiremez hale nasıl getirdik?
    Ne oldu da, kitaba varis kılınmışken, elimizdeki bu muhteşem
    mirasa ihanet ederek, Rasûlullah’ın hesap gününde Allah’a, “Rabbim
    gerçekten benim kavmim, bu Kur’an’ı terkedilmiş olarak bıraktı”98
    şikâyetine muhatap olan zelil konumlara sürüklendik?
    Ne oldu da, dünyanın süsleri, çıkar hesapları, korkular, dünyevî
    endişeler, ikbal, iktidar ve rant hırsları bizi bu kadar kolayca peşine
    takabildi? Bizler, Kur’an halkalarında yıllarca bulunmuş olanlar,
    gereği gibi Kur’an okumayı da, öğrendiklerimizle amel etmeyi ve
    hayatımızı vahyi değer ve ölçülerle inşa etmeyi de kolayca terkedip,
    dünyanın süsleri uğruna, ahiret, hesap, kulluk bilinç ve imanımızı
    zaafa uğrattık. Gerçekten bunu nasıl becerdik? Neden imanımıza
    bu kadar kolayca ve bu kadar çabuk zulüm bulaştırabildik?
    Ne oldu da bütün bu hüsran ve bu büyük savrulmalar yaşanabildi?
    Belki samimi olarak, ancak duyguların, heyecanların yönlendiriciliğinde,
    henüz sınanmadan iman ettiğimizi haykırdık, ama
    bu teorik ve duygusal imanın altını dolduramadık, imanımızda
    mutmain olamadık, imanımıza yakin, sahih bir boyut ve eğitime
    dayalı ciddi bir derinlik kazandıramadık. İşte bu sebeple de, daha
    ilk imtihanda hemen savrulduk ve maalesef kaybettik.
    Hâlbuki yıllarca oturduğumuz Kur’an halklarında öğrenmiştik
    ki; Rabbimiz, Bakara Sûresi 155-157. âyetlerde, bizleri “biraz
    korku”, “açlık”, “bir parça mallardan, canlardan, ürünlerden
    98] 25/Furkan, 30
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 36 -
    eksiltmekle” imtihan edeceğini beyan etmekte, sabredip, direnenleri
    ise müjdelemekteydi. Yine aynı halklarda okumuş ve
    öğrenmiştik ki; Rabbimiz, Bakara sûresi 214. âyette “sizden öncekilerin
    başına gelenler sizin de başınıza gelmeden cennete
    girivereceğinizi mi sanıyorsunuz?” ikazıyla bizi uyarıyor, “Allah
    Rasûlü ve beraberindeki mü’minlerin büyük sıkıntı ve darlıklarla
    sınandıklarını ve Allah’ın yardımı ne zaman diyecek hale gelene
    kadar büyük eziyetlere, darlıklara katlandıklarını ve Allah’ın vaat
    ettiği yardıma ancak böylece müstahak olduklarını” bildiriyordu.
    Daha önce, ikbal, makam, mevki, iktidar nimetleri, ihaleler,
    zenginleşme fırsatları henüz kendilerine sunulmayanlar, bu tür nimetlerin
    ilk sunulduğu sınavda bu kadar çok sayıda dökülüyorlarsa,
    temel zaafın imanda olduğu kesindir. Milletvekili olma imkânı
    yok iken, laik demokratik partileşmeye karşı olmak kolaydı. Öğrenciyken,
    baldırı çıplakken, dünyevîleşme, zenginleşme, makam
    mevki hırsı peşinde koşanları eleştirmek, bu duruşlara karşı çıkmak
    kolaydı. Ama öğrencilik bitip, evlendikten, iş ve meslek sahibi
    olduktan sonra, tüm bu imkânlar sunulduğunda ve karşılığında
    İslâmî kimlik ve ilkelerden taviz istendiğinde çoğunluk ayakta kalamadı.
    Hatta önemli kısmı bu tür imkânlar sunulmadan bunları
    elde edebilmek uğruna kendileri tavize koştular. İşte gerçek iman,
    bu imkânlar olduğu halde, eğer bunların karşılığında İslâmî kimlik
    ve ilkelerden taviz verilmesi gerekiyorsa reddetmeyi gerektirirdi.
    Ama maalesef çoğunluk bunu yapamadı. İşte bu sebeple Rabbimiz,
    “Ey iman edenler iman edin…” çağrısında bulunuyor. Evet,
    bu iman nasıl bir imandı ki, en küçük bir rüzgârda savrulup gidivermeye
    engel olamadı.
    Topluma daveti götürecek olanlar, daha davet ve şahitlik görevi
    tam yapılmadan, hemen görevi terkedip, dünyevîleşerek, daha
    önce reddedip eleştirdikleri toplumun cahili değerlerine doğru
    savruluverdiler.
    Tevhidî uyanışla oluşan öbekler ve tevhidi bilince ulaşan veya
    öyle zannedilen bireyler neden uzun soluklu bir direniş azmini
    gösteremiyorlar? Neden bir süre sonra bıkıp, yorulup savrulmaya
    ve daha önce reddettikleri kesimlere ve yanlış din anlayışlarına
    doğru sürükleniyorlar?
    İslâmî çalışma öbeklerinin büyük ekseriyeti, neden içinde her
    türlü inancı, hurâfeci anlayışları da barındıran çıkar birlikteliklerine
    dönüştüler? Aynı grup içinde,
    İMAN
    - 37 -
    Tevhidî düşünenler,
    Tarihselciler,
    Modernistler,
    Liberal-demokratlar,
    Sekülerleşenler,
    Laik particiler,
    Ulusalcılar,
    Devleti kutsayanlar,
    Tasavvufçularla birlikte bulunabiliyorlar.
    Neden böyle oldu? Neden bu büyük çarpıklık bu kadar kolay
    ve bu kadar çabuk kanıksanabildi?
    Neden bu dönüşümü yaşayanlar, yıllarca Kur’an okudukları
    halde tevhid inancıyla bağdaşmayan bu halden rahatsız değiller?
    Neden bu çarpıklığı, savrulmayı, kargaşayı, eklektik duruşları
    kimse eleştirmiyor? Neden herkes birbirini idare ediyor?
    Neden kimse kimseye merhamet etmiyor? Birbirinin yanlışlarına,
    savrulmalarına karşı çıkmamak, eleştirmemek, birbirine zulmetmek
    iken, neden merhamet zannedilir hale gelindi? Neden,
    Allah için uyaranlar, emri bil maruf yapanlar kınanır oldu?
    Böyle olunca, her türlü fikri aynı grup içinde barındırınca, tek
    amacın grup dayanışması ve grup çıkarlarını korumak olan kulüpler
    haline dönüşmekten korunmak mümkün olmuyor. Başlangıçta,
    tevhidî düşüncenin yaygınlaşması ve bu istikamette, sahih din anlayışı
    ekseninde İslâmî toplumsal dönüşümün gerçekleşmesi için
    kurulduğu iddia edilen bu tür grup, çevre ve öbeklerin çok büyük
    ekseriyeti bugün yukarıda zikredilen eklektik/karışık din anlayışlarına,
    geleneksel ve modern bid’at ve hurâfelere itibar eden ve
    grubu için çıkar devşiren konumlara sürüklendiler. Giderek maddî
    yönden güçlendiler, holdingleştiler, zenginleştiler, TV sahibi oldular,
    büyük kurumlar oluşturdular ve biraz da kitleleşmeye doğru
    yöneldiler, ama ilk çıktıkları noktadaki tevhidi duyarlılıklarının
    bile çok gerisine düştüler.
    Kimisi daha önce tekfir ettiği laik demokratik çizgide particilik
    yapmaya, kimisi de hurâfeci tasavvufun kıymetini(!) yeniden keşfetmeye,
    ilkeleri çürütücü, direniş azmini çözücü, şahsiyetleri öğütücü
    pragmatizmin peşinde, oradan oraya savrulmaya başladılar.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 38 -
    Savrulmanın Sebepleri
    1- En önemli savrulma sebebi, imanda ve şahsiyette zaaf olması,
    inanılan değerler konusunda emin olunmasını sağlayan yakînî
    bir imanın ve inandığı değerler konusunda bedel ödemeyi göze
    almayı sağlayacak bir şahsiyetin oluşmamış olmasıydı. Tevhidî
    iman yerine Allah’ın varlığına imanın öncelendiği bir toplumsal
    kültürün, toplumla çelişmeme adına kanıksanmasıydı.
    İnsanların, tam bir tevhidi inançla kendilerini değiştirmeden
    eski gelenek ve göreneklerindeki inançlarla birlikte İslâm toplumuna
    girip kültürle dini birbirine karıştırmaları. “Bedevîler “inandık”
    dediler. De ki: Siz iman etmediniz, ama ‘Boyun eğdik’ deyin. Henüz
    iman kalplerinize yerleşmedi. Eğer Allah’a ve elçisine itaat ederseniz, Allah
    amellerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok
    merhamet edendir.” 99
    2- İlk indiği, dönüştürdüğü toplumdan ve ilk inşa ettiği Peygamber
    ve ashâbının hayatından soyutlanmış, ilk pratikten kopuk
    teorik Kur’an okumalar, bugünkü toplum ve hayatla da bağı kurulamayan
    ve dolayısıyla pratiğe aktarmada sorunlar yaşayan bir
    okuma olmuştur. Peygamberin güzel örnekliği ve Kur’ani sünnet
    içselleştirilmeyince, toplumu dönüştürme sorumluluğu terkedilince,
    vahyi sosyalleştirmekten, Peygamberî pratikten kopuk teorik
    imanlar, bir süre sonra cahiliye tarafından kuşatılıp, öğütülüyor.
    Kulluk eksenli bir hayatı kuramayanlarda, tevhidi bir pratiği üretemeyenlerde
    meydana gelen boşluğu dünyevîleşme dolduruyor,
    ibâdet bütünlüğünden ve ubûdiyet bilincinin belirleyiciliğinden
    kopuk hayat giderek sekülerleşiyor.
    3- Kulluk eksenli mücadele yerine iktidar eksenli mücadelelere
    heveslenilmesi, kulluğun parçalanıp, bazı parçaların dinin/
    bütünün yerine ikame edilmesi, kimileri açısından kulluk bütününden
    soyutlanmış bir siyasi mücadelenin dinin tümü gibi algılanması,
    hem de diğer alanları yok sayacak derecede birinci plana
    çıkarılması da bir başka savrulma sebebini teşkil ediyor.
    4- İman edilen değerleri, Kur’ani ölçüleri hayat düsturu haline
    getirememek, Kur’an’la ahlaklanamamak, inanıldığı iddia edilen
    değerleri salih amel haline dönüştürememek, iman-amel bütünlüğünü
    parçalayan tutumlar da savrulmalarda önemli rol oynamaktadır.
    Allah bu durumda olanları: “Başkalarına iyiliği tavsiye ederken
    kendisini unutan bilgi sahipleri”,100 “yapmadıklarını söyleyenler”101 ve
    99] 49/Hucurat, 14
    100] 2/Bakara, 44
    101] 61/Saf, 3-5
    İMAN
    - 39 -
    “Kitap yüklü merkepler”102 olarak niteleyip kınamaktadır.
    5- Fikirde ve tavırda yüzeysellik sebebiyle derinlik kazanamamak
    yüzünden slogan, duygu, heyecan ve tepkiselliğin davranış
    ve eylemlere yön vermesi, vahiy ve aklın yönlendirme ve denetiminden
    çıkılması ve bu halin çözümsüzlüklere, tıkanmalara yol
    açması da savrulma nedenlerinin önemli bir boyutunu oluşturmaktadır.
    6- Modern kavram ve değerlerin yol açtığı kirlenme ve Batının
    seküler değerlerini evrensel değerler olarak kabul etme sonucunda
    meydana gelen zihinsel dejenerasyon ve sekülerleşme Müslümanlar
    üzerinde önemli bir dönüştürme etkisi yapmış bulunuyor.
    Emperyalist sekülerleştirme projelerinin estirdiği medyatik
    rüzgâra kapılarak, dağıtılan imkânlara teslim olarak, büyük güçlerin
    gücü karşısında komplekse kapılarak, onlarla sağlıksız ve
    ilkesiz ilişkiler kurarak Batı desteğiyle dönüştürme projelerine
    eklemlenme de özellikle yerel ve global “28 Şubat” projelerinin
    temin ettiği çok önemli ve yeni bir savrulma nedeni olarak gelişmelere
    damgasını vurmuştur.
    “Vay haline o kimselerin ki kitabı elleriyle yazıp, az bir paraya satmak
    için, ‘bu Allah katındadır derler!’ Elleriyle yazdıklarından ötürü vay haline
    onların!” 103
    7 - Bazılarının yaşının ilerlemesine rağmen bir türlü gelmeyen,
    uzun soluklu bir yürüyüşü gerektiren İslâmî yönetimden ümidi
    kesip, bir an önce iktidara ve onun nimetlerine ulaşma aceleciliği
    içine girdiler.
    8- Tevhidî, inkılâbî kesimlere yapılan baskı ve zulümlerden çekinip
    de sistemin “meşrû”(!) saydığı alanlara doğru yönelme eğilimleri,
    korku krallığına teslimiyet de bu savrulmalarda önemli rol
    oynadı.
    9- CIA raporlarının ılımlı-radikal ayrımı yaparak, Amerikancı,
    Batıcı seküler anlayışı temsil eden “ılımlı”lara ve sufizme sıcak
    yaklaşımlar geliştirmesi, onlarla egemen güçlerin temasa geçmesi,
    vaadlerde bulunması da bu tip yanlış din anlayışlarına rağbeti
    arttırdı.
    10- Çözüm üretememek, alternatif bir yapı oluşturamamak
    gibi sebeplerle bunalıma düşüp, “biz hiçbir şey yapamıyoruz” diyerek,
    yanlış da olsa bir şeyler yapar görünen uzlaşmacı, hurâfeci
    102] 62/Cuma, 5
    103] 2/Bakara, 79
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 40 -
    kesimlere, kitleleşip kurumlaşanlara doğru meyletmek, (üstelik
    bunlar ABD, AB, Papalık ve Siyonist kuruluşlarla çok yakın ilişkiler
    de kurmalarına rağmen) onları yücelterek eklemlenmek de
    önemli bir başka savrulma nedenidir.
    11- Henüz görevlerini tam yapmadıkları halde, toplumu dönüştürmede
    haksız yere hemen sonuç almayı ve hemen bir inkılâp
    gerçekleştirmeyi umanlar, uzun vadeli çalışmayı göze alamadıkları
    ve sabredemedikleri için, hemen dönüştüremedikleri toplumun
    cahili değerlerini yeniden keşfederek ve daha önce hata ettiklerini
    itiraf ederek, ne pahasına olursa olsun kitleyle buluşmak adına
    topluma doğru bir dönüşüm geçirdiler.
    İçinde İslâmî motiflere de yer veren fakat esasta tamamen
    dünyayı terk gayesinde olan “Doğu Mistizminin” ve “Batı Ruhbanlığının”
    özelliklerini de üzerinde bulunduran “Tasavvufî
    Düşünce”nin doğması, tarihî bir savrulma nedeniydi. İşte birileri
    bu savrulmayı eleştirerek yola çıkmışken şimdi yine ona sığınıyorlardı.
    “Sonra bunların izinden ard arda peygamberlerimizi gönderdik.
    Meryem oğlu İsa’yı da arkalarından gönderdik, ona İncil’i verdik; ona
    uyanların kalplerine şefkat ve merhamet vermiştik. Uydurdukları ruhbanlığa
    gelince, onu biz yazmadık. Fakat kendileri Allah rızâsını kazanmak
    için yaptılar. Ama buna da gereği gibi uymadılar. Biz de onlardan iman
    edenlere mükâfatlarını verdik. İçlerinden çoğu da yoldan çıkmışlardır.” 104
    Müslümanların kolaylığı için çalışan âlimlerin görüşlerini dogmatik
    olarak kabul edip değişmez mezheplerin oluşması, hatta
    zaman zaman mezhepleri dinin önüne geçirmek, hatta kimileri
    açısından dinleştirmek suretiyle oluşturulan “Kör taklid”çilik ve
    mezhebi taassupçuluk bu süreçte yeniden baş gösterdi. Bazı tevhid
    ehli Müslümanların, yola çıktıklarında önceledikleri Kur’an
    ve sahih sünnetin belirleyiciliğini terkederek, mezhebi, Bâtınî yorumlarla,
    Kur’an algısını, korunmuş metinle alakasız yorumlarla
    tahrif eden eğilimlere ve mesnetsiz uyduruk rivâyetleri Kur’an’ın
    ve sahih sünnetin önüne geçiren ve üstelik bu yanlışlara tabi olmayanları
    mü’min saymayan sapkınlıklara doğru savrulmalar yaşandı.
    Böylece, Kur’an’ı ve dini parçalayıp, kendi subjektif yorumunu
    dinleştirip onunla böbürlenen kesimler oluştu. “Dinlerini parçalayan
    ve bölük bölük olanlardan (olmayın. Bunlardan) her firka, kendilerinde
    olan ile böbürlenmektedir.” 105
    104] 57/Hadîd, 27
    105] 30/Rûm, 32
    İMAN
    - 41 -
    12- Az sayıda insanla birlikte olmaktan bıkıp, daha geniş kitlelerle
    birlikte olmanın arzu edilmesi, insanlardan itibar görmeye
    dair özlem ve beklentiler, marjinalleşmekten korkmak, kitleleşme
    uğruna ilkelerin feda edilmesi de önemli bir savrulma nedeni
    oldu. Hâlbuki bütün Peygamberler de önce marjinaldiler ve hatta
    pek çoğu bu konumdan hiç kurtulamadılar, Nuh (a.s.) 950 yılda bir
    gemi dolduramadı, ama tevhid gemisini inşa etmekten de hiç bıkmadı,
    yorulmadı ve tüm alaylara rağmen karada gemi inşa etmeyi
    ısrarla ve yılmadan sürdürdü.
    Bir fikir, düşünce ve duruşun taraftarlarının marjinal olması,
    azınlığı teşkil etmesi, onun yanlışlığının ve terkedilmesi gerektiğinin
    delili olarak ileri sürülemez. Aslında toplumlarda büyük değişim
    ve dönüşümlere sebep olan fikir ve çabalar başlangıçta hep
    marjinal konumda bulunmuşlardır. Toplumlara hamle yaptıran,
    ileriye taşıyan köklü fikir ve düşüncelerin sahipleri de hep tek kişi
    olarak başlamışlar ve bu büyük dönüşümün yolundaki ilk adımları
    da ya tek başlarına ya da birkaç kişiyle atmışlardır. Marjinallikten
    kurtulup bir an önce kitleleşmek ve aceleyle dünyevî sonuçlar
    elde etmek isteyenler; dönüştürmek istedikleri toplumdan farklarını
    oluşturan temel ilkelerini terkederek, değiştirmek için yola
    çıktıkları statükoya ve toplumun cahili değerlerine savrulmaktan
    kurtulamazlar.
    Hak ve adâlet çizgisinde ısrarlı olmaktan kaynaklanan marjinallik
    şüphesiz ki şereftir. İnsanlığa hayırlı büyük değişim ve dönüşümlere
    sebep olan çabalar başlangıçta hep marjinal olmuşlardır.
    Önemli olan azınlıkta olup olmamak değil doğru konumda bulunup
    bulunmamaktır. Kur’an birçok âyetinde “insanların çoğunun
    bilmeme” noktasında bulunduğunu, hakikate kendilerini kapatan
    konumları tercih ettiklerini vurguluyor. İblis ilk isyanı gerçekleştirip
    şeytanlık, saptırıcılık fonksiyonunu üstlendikten sonra,
    Rabbimize hitaben, “onların çoğunu şükredici bulamayacaksın”106 diyor.
    Bir başka âyette ise, “iman edip sâlih amellerde bulunanlar başka.
    Onlar da ne kadar azdır”107 hükmü yer alıyor.
    O halde anlamlı, değerli, itibarlı ya da doğru olmanın ölçüsü
    çoğunlukta olmak veya dünyada somut sonuçlar elde etmek
    değildir. Tek kişi bile kalınsa, hak, adâlet ve tevhid çizgisinde bulunan
    kişilerin durduğu yer doğru, isabetli, değerli ve anlamlıdır.
    Hak istikametteki büyük değişimlerin yolunu açanlar da, hep marjinal
    kalma pahasına temel ilke ve değerlerinden taviz vermeden
    106] 7/A’râf, 16-17
    107] 38/Sâd, 24
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 42 -
    istikrarlı ve süreklilik arz eden onurlu ve şahsiyetli duruş ve çabaları
    ortaya koyanlar olmuştur. Bu anlamda bütün Peygamberler
    de marjinaldiler. Hatta toplumlarının çoğunluğunun, yani marjinal
    olmayanların yanlışta direnmesi, yalanlaması sebebiyle pek
    çokları da marjinal olmaktan hiç kurtulamadan ömürlerini ve görevlerini
    tamamladılar. Meselâ Nuh (a.s.), 950 yıllık; tebliği, fesada
    karşı ıslah edici çabayı ve marufu emredip münkere karşı durmayı
    içeren tevhid ve adâlet mücadelesinde, toplumun batılda direnmesi
    sonucu bir gemi dolduracak kadar insana bile ulaşamamış
    ve savrulanların ifadesiyle dünyada bir sonuç ya da başarı da elde
    edememiş, iktidar da olamamıştı. Zenginleşememiş, holdingleşememiş,
    büyük kurumlar oluşturamamış, televizyon ve gazete
    sahibi olamamış, kitleleşememişti. O halde, dünyada somut başarılar(!)
    ya da her şeye rağmen büyüme ve kitleleşme peşine düşenlerin
    mantığı ile Nuh (a.s.) yanlış yolda, manasız ve terkedilmesi
    gereken şeylerin ve marjinal tutumların, düşüncelerin, tercihlerin
    peşinde boşuna bir uğraş mı vermişti? Allah’a sığınarak haddimizi
    bilmek kadar değerli ve önemli bir şey olamaz. Bize yakışan, istikameti
    kaybetmeden dosdoğru yolda ısrarlı ve istikrarlı bir yürüyüşü
    gerçekleştirmek, her şart altında tavizsiz bir biçimde ve Allah
    rızası için doğru olanı yapmaktır. Hz. Nuh’un örnekliğinde olduğu
    gibi kınamacıların kınamalarına aldırmadan tevhid gemimizi
    inşa etmeyi ısrarla sürdürmektir, sonuçları takdir etmek ise sadece
    Allah’a aittir.
    Sonuç almak, başarılı olmak tamamen Allah’ın takdir alanına
    giren hususlardır. Bizim irâdemize bırakılmış olan ise, ne pahasına
    ve hangi şartlar altında olursa olsun, mutlaka yaratılış amacımız
    istikametinde üzerimize düşen kulluk görevimizi yerine getirmekten,
    Hakikatin mesajını hayatımızda örnekleyerek ısrarla insanlara
    ulaştırmaktan, tevhidin ve adâletin ikamesi için hayırlı, olumlu
    adımlar atmaktan, bu çabalarımızı ısrarla ve Allah rızası için sürdürmekten
    ibarettir. Bize düşen, siyasi ve dünyevî çıkarlarımız uğruna,
    bizi biz yapan bize şahsiyet ve şeref kazandıran temel ilkelerimizi,
    imani ve ahlaki değerlerimizi terketmemektir. Niteliksiz
    kalabalıklarla, küresel ve yerel zalimlerin istekleri yerine getirilerek,
    ilkeler feda edilerek belki marjinallikten kurtulmak mümkün
    olabilir, ancak bunun Allah’ın rızâsına uygun bir amel ve itibar
    kazandıran onurlu bir tutum olduğu söylenemez. Çünkü Kur’an
    “izzetin, onurun, şerefin tamamının Allah’ın yanında olduğunu”108
    açıkça beyan etmiş bulunmaktadır. O halde izzeti ve itibarı yanlış
    yerlerde aramaktan Allah’a sığınmak lâzımdır.
    108] 4/Nisâ, 139
    İMAN
    - 43 -
    13- Müslümanların, şirk sistemini, müesseselerini, makamlarını
    ve yöneticilerini gözlerinde büyütmeleri ve onlardan görecekleri
    küçük bir ilgi ve itibardan çok fazla etkilenip onlara doğru
    meyletmeleri, yahut da tersine bir baskı ve tehdit aldıklarında da
    hemen kenara çekilmeleri, ortada görünmemeleri de, ibretlik bir
    savrulma nedenidir.
    14- İslâmî yöntemle, sünnetullah gereği toplumsal değişimle
    İslâmî yönetime ulaşmanın çok uzakta görünmesi, uzun ve zorlu
    bir yolculuğu gerektirmesi sebebiyle bir an önce bazı imkân ve
    dünyevî başarılara(!) ve bu arada can ve mal riskinden de uzak
    yöntemlere doğru eğilim gösterilmesi, fedakârlıktan nimetlere,
    riskten ikbale doğru kaçışın da savrulmalarda önemli rolü olmuştur.
    15- Ülke sorunlarına âcil çözüm getirmek isteyenlerin,
    “Mâdemki şimdi İslâm’ın gelmesi mümkün değil, o halde yangını
    söndürmek için mevcut şartlar içinde beşeri sistemler, modeller
    çerçevesinde projeler üretmeliyiz” diyerek İslâmî olmayan çözüm
    yollarının arkasına takılanlar,
    16- Ekonomik sıkıntılar yaşayanların veya daha yüksek refah seviyesini
    ve daha büyük zenginliği arzu edenlerin, ya da zenginliğine
    zenginlik katma hırsı içinde olanların, özetle dünyevîleşenlerin,
    ekonomik imkân vaadedenlerin, kredi ve ihale dağıtanların yanlarına
    hem de az sayılmayacak sayılarla koşmaları da dikkat çekici,
    ibret verici ve tarihi kökleri olan kadim bir savrulma nedeni olmayı
    sürdürmüştür.
    17- “Saray (devlet) ulemâsının” ve bugünün “MGK ulemâsının”,
    “zâlim yönetime itaatin” gerekliliği hususundaki açıklamalarının
    mevcut iktidarlara itaat bilincini oluşturması ve bu sapmanın sistem
    tarafından sürekli beslenmesi, toplumun zulüm ve fitnenin
    adresini hep dışarıda aramaya, “kendi zâlim ve kâfirlerini” hoş
    görmeye alıştırılmış olmasının da genel anlamda savrulmaları kolaylaştırıcı
    bir tesiri olmuştur.
    18- Uzlaşmacı bir anlayışla sistemle şu ya da bu ortak paydada
    buluşmak, resmi ideolojiden beratını tam anlamıyla ilan etmemiş
    olmak ve bayrakçılık, vatancılık, Türkiyecilik, devletçilik, demokratlık,
    ulusçuluk, muhafazakârlık vb. ulusalcı kirlilikler ve sağcı
    eğilimler de hep bu kolay savrulmanın zeminini oluşturmuşlardır.
    19- Bazı hayırlı gelişmelerin zamanı gelince kendiliğinden
    meydana geleceğine yönelik sahte iyimserlik ve yanlış tevekkül
    anlayışı da direniş azmini kırıcı, pasifize edici bir rol oynamış,
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 44 -
    zaman zaman gündemleşen mevzii duyarlılıkların da kolayca sönmesinde
    ve sürdürülememesinde önemli rol oynamıştır.
    20- Zulüm ve baskılar karşısında ne yapması gerektiğinin araştırmalarına
    yönelip, nasıl mücadele edeceğinin projelerini üretmek
    yerine, hatta yeni hak ve özgürlük taleplerini dillendirmek
    yerine, ne pahasına olursa olsun, mevcut kazanımları korumak
    endişesi ile mevcudun üzerine kapanıp, eldekini de kaybetmemek
    için pasifleşmek, geri çekilmek, suskun ve özür dileyici bir tavra
    sürüklenmek de büyük bir zaaf oluşturmuştur.
    Sonuç olarak, en başta imanda zaaf ve yetersizlik, niteliksizlik,
    korkular, çıkarlar, fikrî ve zihnî karışıklıklar, çok yönlü pragmatizm,
    ilkesizlik, acelecilik, çözümsüzlük kaynaklı bunalımlar, marjinallikten
    ve riskten kaçış ve en son olarak da emperyalistlerin küresel
    dönüştürme projelerine eklemlenmek gibi unsurlar bu büyük savrulmanın
    sebeplerini oluşturuyor.
    Bütün bu sorun ve zaafların temelinde aslında sahih bir İslâmî
    bilgiye dayalı sahih bir imanın ve doğru, isabetli bir yönelişin nitelikli
    ve derinlikli bir biçimde gerçekleştirilememiş olması yatmaktaydı.
    Bir de bunun üzerine 28 Şubat’la daha bir sertleşip
    keskinleşen düzenin otoriter, baskıcı tavrı eklenince büyük sapma
    ve savrulmalar yaygınlaşabilmiş ve üstelik savrulanlar bu konjonktürel
    baskıları da kendilerine mazeret kılabilmişlerdi. Sonuçta,
    bazen korku ve endişe, bazen dünyevî güç ve imkânlara erişme
    hesabı, bazen reddedilmeme, dışlanmama tam tersine itibar görme,
    medyada yer alma beklenti ve telaşı, çoğu zaman da bütün
    bu kaygı ve hesapların içiçe geçmesi neticesinde savunulan ilke ve
    değerlere aykırı tutumlar gündeme gelebilmişti. Yıllarca savunula
    gelen doğrular bir çırpıda terkedilebilmiş, adeta tevbekâr bir ruh
    haliyle maziye tümüyle sünger çekilebilmişti. “Demokratik tevbe”
    yapan itirafçı kimlikler, işte bu zaaflar sebebiyle meydanı doldurmuştur.
    Savunulan doğruların pratiğe taşınması noktasında yaşanan
    başarısızlıkların ve sahip olunan iddiaların gerektirdiği bedeli
    göze alamayışın bir sonucu olarak; “zaten savunduğumuz şey
    pek de doğru sayılmazdı” türünden bir inkârcı tutum içine girilebilmiştir.
    Eksik ve zaaflarımızı gidermemize katkı sağlayacak,
    sorunlarımızı çözerek, zaaflarımızı aşarak ileriye gitmemizi
    sağlayacak bir öz eleştiri yerine, kendi zaaflarının faturasını
    iman ettiği, değer, ilke ve yönteme kesip, gerisin geriye dönmek
    zalimlerin bile alay etmelerine yol açan utanç verici bir vakıa
    İMAN
    - 45 -
    olarak maalesef sıklıkla yaşanabilmiştir. 109
    Diğer taraftan, komünizmin yıkılışı ve soğuk savaş döneminin
    sona ermesi, dünya üzerinde pek çok değişimin de yolunu
    açtı. İslâm’ın vahiyle belirlenen dünya görüşünün, ilkelerinin ve
    sâbitelerinin bu değişimden etkilenmesi, şüphesiz ki mümkün
    değildi. Her şeye rağmen İslâm, insanlığı kurtaracak tek ve sahici
    mesaj olmayı sürdürüyordu. Hatta komünizmi ve kapitalizmi
    üreten modern, seküler Batı paradigmasının çöküşü sebebiyle,
    önü daha da açılıyor, bu sebeple de Batı telaşla İslâm’ı düşman
    ilan etme yoluna gidiyor ve İslâm’ın önünü kesmeyi birinci mesele
    haline getiriyordu. Ancak kimi Müslümanlar, Batıdaki bu
    tür gelişmelerin, İslâm’a yönelik menfi propagandaların ve yeni
    değişim rüzgârlarının etkisi altında kaldılar ve Allah’ın koruması
    altındaki Kur’an’la belirlenen İslâm’ın da yeni şartlara göre değişmesi
    gerektiği zehabına kapıldılar. Çünkü hedefledikleri İslâmî
    sistemin kurulmasının çok uzakta ve zahmetli bir mücadele gerektirdiğini
    farkettiler. Daha fazla beklemeye takatleri yetmedi,
    bıktılar, yoruldular ve yılgınlığa, umutsuzluğa düştüler. Liberalizmin
    dünyevîleşme eğilimlerini tahrik etmesi sonucunda da, ideallerini,
    ilkelerini sorgulamaya ve terketmeye başladılar. Sonuçta
    dünyevîleştiler ve geçmişte tercih ettikleri duruşu mahkûm ederek
    yeni konumlarını meşrulaştırma kolaycılığına ve zilletine sürüklendiler.
    Savrulanlar ile tevhidi çizgisini koruyanların aynı öbek içinde
    varlığını sürdürmesi yeni savrulma ve dönüşümlere zemin hazırlıyor.
    İşte yukarıda özetlediğimiz etkenlerin yönlendirmesi altında
    tevhidî zannettiğimiz öbekler ya da bireyler oradan oraya savruluyorlar.
    O kadar ki, onları izleyenlerin başını döndürüyorlar. Nedense,
    büyük çoğunluk ilkeli, onurlu ve tavizsiz bir duruşu sürdüremiyor,
    çok çabuk ve kolayca hat değiştirebiliyor. Üstelik bu
    halden rahatsız da olmuyorlar. Tam tersine, kendi yeni konumlarının
    Allah’ın dinine uygun olduğunu ispat etmek için, Allah’ın
    âyetlerini yeni konumlarına uydurmak için eğip bükmeye çalışıyorlar.
    Daha önce kendilerinin de savundukları vahyin ölçü ve ilkelerini
    savunmayı sürdüren ilkeli Müslümanları ise, radikal, entegrist,
    fundamentalist vb emperyalist jargonlarla suçlayıp, sert, sivri diye
    damgalayıp karalamaya, işlevsizleştirmeye çalışıyorlar. Bize yönelik
    eleştirilerde açıkça sövenlere, küfredenlere bile sessiz kalanlar
    ise, bizim ilmî ve İslâmî ölçülere uygun ahlaklı eleştirilerimize bile
    109] Rıdvan Kaya, Müstakim Olma Zorunluluğu, Haksöz Dergisi, Ocak 1999, Sayı 94.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 46 -
    sert damgası vurmaktan çekinmiyorlar.
    Savrulanların kimisi, muharref geleneğin hurâfelerini yeniden
    keşfedip, Muhiddin-i Arabi’nin, Celaleddin-i Rumi’nin şirke ve
    pornografiye bulaşmış düşüncelerinin propagandasını, vahdet-i
    vücudu, bid’at ve hurâfeden arındırılması mümkün olmayan tasavvufu
    sahiplenmeye ve savunmaya yöneliyorlar.
    Kimisi de, modernitenin karşısında eğilerek sekülerleşmekten,
    postmodernist rölativizmi (göreceliği), tarihselciliği, modern ve
    post modern hurâfeleri İslâm’a ve Kur’an’a bulaştırmaktan çekinmiyorlar.
    Kimileri de daha önce kara dediklerine “ak” diyerek laik demokratik
    particilik alanında ikbal ve çıkar devşirme çalışmalarını
    İslâmî göstermenin vebalini cüretkârca içselleştiriyorlar.
    Üstelik tüm bu savrulmuş anlayışlarla, tevhidi düşünceye sadakatini
    sürdüren Müslümanlar aynı grup çatısı altında birlikte
    olmayı da sürdürüyorlar. İnandıkları gibi yaşamayanların, zamanla
    yaşadıkları gibi inanmaları kaçınılmaz bir sonuç olarak ortaya
    çıkıyor.
    Savrulanların aynı grup içindeki varlığını sorunsuz bir biçimde
    ve kanıksanarak sürdürmeleri, yeni savrulma ve dönüşümlerin
    zeminini hazırlıyor. Bu yanlış tutum ve anlamsız birliktelik grubun
    tamamını çürütücü bir risk taşıyor.
    Tabii ki, savrulan, dökülen, imanına aykırı amellere yönelenler
    için üzülmeli ve onların bu yanlıştan kurtulmalarına vesile olmaya
    çalışmalıyız. Ama bu gidişatta ısrar edenler, hatta eski tevhidi çizgilerini
    reddettiklerini açıklayarak yeni fikirleriyle gurur duyanlara,
    yeni konumlarını İslâmî göstermeye ve başkalarına da bulaştırmaya
    çalışanlara tavır koymalıyız. Tıpkı Rasûlullah’ın (s.a.s.) Kâ’b
    bin Mâlik’e ve arkadaşlarına yaptığı gibi uyarıcı tavır koymalıyız.
    Savrulmanın normalleşmesine, kanıksanmasına asla vesile olmamalıyız.
    Ayakta kalanlar, ilkelerine, imanlarına sadık olanlar sayıca az
    da olsalar, işte bunlar anlamlı ve değerlidirler. Ve ancak bunlar
    sahih din anlayışının onurlu temsilcileri ve yeni umutların kaynağı
    olabilirler ve ancak bunlar saygı ve itibara layıktırlar. İmanına
    sadık nice az topluluk, Allah’ın yardımına müstahak olunca nice
    çoğunluklara galip gelmişlerdir.
    İMAN
    - 47 -
    Savrulanlara İtibarın Sürmesi Çok Önemli Bir Yanlışı
    Oluşturmaktadır
    Bu konudaki çok önemli bir yanlış da, savrulanlara bir bedel
    ödetilmemesi, tam tersine önceki itibarın aynen sürmesi, hem bu
    insanların savrulmalarına meşruiyet kazandırıp, kendilerini gözden
    geçirmelerini ve düzeltmelerini engellemekte, hem Allah’ın
    diniyle ilgili anlayışları bulandırıp tahrif etme rolü oynamakta,
    hem de çürümenin yaygınlaşmasına ve yeni savrulmaların yaşanmasına
    kapıyı sonuna kadar açık tutmaktadır.
    Bu konudaki en büyük yanlış ise, dünyevîleşerek savrulanların,
    geldikleri konumu Hak’tanmış gibi gösterme çabalarının yol
    açtığı tahrifatın görmezden gelinmesi, ya da hoş görülmesidir.
    Din konusunda yapılan yanlışların, tahrifatların hiçbir eleştiriye
    tabi tutulmaması, şahsi sorunlarda ise aşırı tahammülsüz olunması,
    Müslümanların “Abdülmuttalip mantığı”na sürüklendiklerini
    göstermektedir.
    Hiç kimse eleştiri yapmamakta, herkes dünyevî ilişkileri ve çıkarları
    adına susmayı, birbirini idare etmeyi tercih etmektedir. Ve
    bu tutum hem savrulan insana kötülük, hem kendi nefsine, hem
    de Allah’ın dinine zarar vermek sonucunu doğurmaktadır.
    Halka doğru din anlayışının ulaşmasını engelleyen tutumlara,
    basit gibi görünenden başlayarak birkaç örnek verelim:
    Laik Kemalist sistem uğruna ölenlere verilen “şehitlik” payesi,
    Abant toplantıları ile tevhid dininde reform çabaları, Dinler
    arası diyalog, Papalık, ABD, AB ve İsrail’le kurulan ilkesiz ilişkilerle
    İslâmı “sekülerleştirme” “Protestanlaştırma” projelerine destek
    verenleri abartılı yüceltmeler ve bu konularda eleştiri yapanları
    mahkûm etmeler,
    Vahdet-i vücud anlayışını yüceltenlere, propaganda edenlere,
    tasavvufî önderlerin düşüncelerini propaganda edenlere karşı
    gösterilen sessizlik ve dolaylı destek…
    Bu tür anlayışların da İslâm’dan aldıkları doğru tarafları olabilir.
    Nitekim vardır da. Ancak İslâm’a katılan pek çok hurâfeyi ve
    tevhid akiesine aykırılıkları da barındıran bu tür yanlış din anlayışlarını
    ve önderlerini yüceltmek, gündeme getirmek, üstelik bu
    tür yanlışlarına vurgu yapmadan, yanlışlarını reddetmeden doğrularından
    bahsetmek bile doğru değilken, yanlış düşünceleri bile
    önemli görülüp, tevil edilerek ya da tevil dahi edilmeden anlatılıyor
    ve savunuluyorsa bu tutum İslâm’a zarar vermek demektir.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 48 -
    Hem de kim yaparsa yapsın. Hatta doğruları çok olup, kendilerine
    güvenilenlerin yapması çok daha fazla zarar verecektir.
    Mekke müşrikleri de putları kendilerini Allah’a yaklaştırması
    için vesile kıldıklarını söylerken,110 bugün bunların yerine şeyhleri
    üstadları ya da onların kabirlerini vesile kılanların yanlış din anlayışlarına
    neden sessiz kalınır?
    İslâm’ı ve Müslüman halkları sekülerleştirme çabası içinde
    olan, Batının ürettiği seküler değerleri evrensel sayan ve pozitif
    insan hakları hukuku ile dini öğreti arasında bir çelişki olmadığını
    iddia ederek Allah’ın dinine iftira edenlere hiçbir eleştiri yapmadıkları
    gibi, bu tür çevrelerle birlikte iş yapmayı sürdürenlerin ve
    böylece onlara meşruiyet kazandırmaktan çekinmeyenlerin tutumu
    da ibret vericidir.
    Bir hadisi çarpıtarak “Devlet gemisini gözümüz gibi korumalıyız”
    diye yazı yazan İlâhiyatçı profesörü kimse eleştirmedi.
    Allah’ın muhkem âyetlerine rağmen “İslâm’a göre mü’minlerin
    kâfirlerle velâyet ilişkisi kurması mümkündür” diye yazan yazarı
    kimse eleştirmedi. Eleştirenler ise hep sert ve sivri olarak suçlanıp
    engellenmek istendi.
    İslâmî camia olarak nitelendirilen alanda çıkarılan bunca dergi
    ve gazetede yazı yazanların, birçok İslâm’a aykırılıklar da aynı yerlerde
    İslâm adına yazılıp çizildiği halde, bugüne kadar birbirlerine
    emri bil maruf nehyi anil münker sorumluluğunu, görevini yerine
    getiren, ilmi eleştiri yapan bir tek yazar gördünüz mü?
    Müslüman olduğundan beri, İslâm’ı babasından miras olarak
    almamış, doğrudan Kur’an’dan ve Rasûlullah’ın (s.a.s.) sahih sünnetinden,
    güzel örnekliğinden almanın sağladığı furkan etkisiyle,
    bu görevi gücü ve kapasitesi yettiğince Allah rızâsı için yerine getirmeye
    çalışan yazar ve âlimler sürekli tepki alıyor. Netliği sertlikle
    karıştıranlara, “söylediklerin doğru, ama üslûbun sert!” diyenlere,
    sert olan yeri gösterin” denildiğinde çoğu kez gösterememektedirler.
    Aslında takip edilen çizgiye esasta karşı olanların sertlik
    suçlaması ise zaten bir bahaneden öte gidememektedir. “Yumuşak
    eleştiri yapanı gösterin de onu örnek alalım” denildiğnde ise,
    tek bir örnek gösterememenin sıkıntısı içine düşmektedirler.
    Çeşitli hurâfeci cemaatlerin, birbirlerine karşı kullandıkları
    üslûbu, hakaretleri, internet sitelerinde, CD savaşlarında, dizi
    filmlerde birbirlerini aşağılayıcı, tekfir edici içeriği görmezden
    110] 39/Zümer, 3
    İMAN
    - 49 -
    gelenlerin; muvahhid dâvetçilerin bu çevrelere yönelik ilmî ölçüler
    içinde ve delile dayalı eleştirilerini sertlikle yaftalayıp mahkûm
    etmeye kalkışmalarını iyi niyetle bağdaştırmak mümkün mü?
    Son Yüzyıla Damgasını Vuran İman Konusundaki
    Sapma
    Aslında bu sonucu doğuran sebeplerden biri de, iman konusunda
    yaşanan ve özellikle Türkiyeli Müslümanlar olarak son yüzyılımıza
    damgasını vurmuş olan çok önemli bir sapmadır.
    Kimi bireylerin, bir topluluk olmayı hiçbir zaman başaramayan,
    ateist eğilimlere sahip olmaları abartılarak çok yaygın gibi
    gösterilmiş ve buna karşı mücadele öne çıkarılıp Allah’ın varlığını
    ispat gündemde tutulmak suretiyle, tevhidin tebliği ihmal edilmiştir.
    Bu sebeple, şirke bulaşmış kitap ehliyle sanki çok büyük bir
    ortak payda varmış gibi gösterilerek ateizme karşı ittifak arayışlarına
    gidilmiştir.
    Bu yanlış tespite dayalı yanlış tutum, İslâm’ı tebliğ mücadelesinde
    sapmalara ve sonuçta şirkin devre dışı bırakılmasına, görmezden
    gelinmesine, mazur görülmesine, tevhidî mücadelenin
    gündemden düşürülmesine yol açmıştır.
    Allah’ın varlığına inanıp, kimi parça ibâdetleri şeklen yerine
    getirenlerin de mü’min ve Müslüman kabul edilmesi sonucunda,
    onlara ve şirke bulaşmış yanlış inançlarına eleştiri yöneltip Tevhidî
    imana davet edenlerin ise kınanmasına, tekfirci olarak suçlanmasına
    zemin hazırlanmıştır.
    Cebriyecilik, kaderiyecilik gibi tarihî kökleri de olan, imanla
    ameli ayıran, insanların sadece iman ettin demekle kurtulabileceklerini
    iddia eden yanlış anlayışlar, 20. yüzyılda emperyalizmin
    istekleri doğrultusunda yönlendirilmiştir. Özellikle “mutlak küfür”
    olarak nitelenen “komünizme” karşı yeşil kuşak projesi çerçevesinde
    yönlendirilen bu anlayışla sol ve komünizm düşman ilan edilirken,
    sağ ve kapitalizm dost kabul edilmiştir. Solcular dışlanırken
    sağcılar ve kapitalistler Müslüman kabul edilmiştir. Böylece din
    adına kapitalist emperyalizme, NATO ve ABD projelerine hizmet
    edilmiştir. Ve halen de aynı anlayış, yeni bir formatla ve bu sefer
    “dinler arası diyalog” çerçevesinde, emperyalizme suna geldiği
    hizmetini sürdürmektedir.
    Bugün uygulamaya konan küresel dönüştürme projeleri dikkate
    alındığında bu anlayış geçmişe nazaran daha büyük zararlar
    vermektedir.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 50 -
    Bir de “post modern” yaklaşımla ortaya atılan “hakikatin tek
    olmadığı” düşüncesi de bu tür savrulmaların, her türlü inanç ve
    düşüncenin meşru görülmesine, İslâm adına her söylenin doğru
    olduğuna dair sapmanın yaygınlaşmasına katkıda bulunmuştur.
    Bunlara göre mutlak hakikat Allah nezdindedir. Yeryüzünde mutlak
    hakikat yoktur. Hakikat zannedilenler aslında hakikatin farklı
    fenomenlerinden, tezahürlerinden sadece biridir. Bu sebeple
    “kesrette vahdet”, “çokluk içinde birlik” gibi ifadelerle izah edilmeye
    çalışılan bu düşünceye göre, hakikate ulaşabilmek için onun
    yeryüzündeki bütün tezahürlerini kucaklamak gerekir. Böylece
    sadece İslâm adına ortaya çıkan hurâfelerin değil, İslâm dışındaki
    bütün dinlerinde hakikatin fenomenleri, görüntüleri olduğu ve
    hatta bütün dinlerin kurtuluşa çıkaracağı iddia edilebilmiştir. Sonuçta
    kendini İslâm’a nispet eden her akımın, bu arada her türlü
    bid’atçı ve hurâfeci anlayışın da İslâm ve bunlara inananların Müslüman
    olduğunun iddia edilebilmesi kolaylaşmıştır.
    Rölativizm (görecelilik) de doğrunun tek olmadığı, herkesin
    kendine göre doğrusunun farklı olabileceği, dolayısıyla herkesin
    Kur’an’ı ve İslâm’ı farklı algılayabileceği, İslâm anlayışlarının farklı
    olabileceği gibi sâbite kabul etmeyen anlayışlar da bu yanlışın
    yaygınlaşmasını desteklemiştir. Böylece şirk diye bir şey kalmamış,
    tevhidi tebliğ etmek, ma’rûfu emretmek, münkerden nehyetmek
    de anlamsızlaşmıştır. Çünkü herkesin İslâm’ı, ma’rûf anlayışı, münker
    anlayışı farklı ve hepsi de doğru kabul edilince bu tür bir sapma
    kaçınılmaz sonuç ortaya çıkmıştır.
    Hâlbuki bütün Peygamberler, şirke karşı tevhid mücadelesini
    gündemleştirmişlerdir. Allah’ın varlığını ispat gayreti hiçbir Peygamberin
    yolu olmamıştır. Çünkü ateizm insanlık tarihi boyunca,
    hiçbir zaman bir ümmet, bir cemaat, bir topluluk olma boyutlarına
    ulaşamamıştır. İnsanların büyük çoğunluğu hep Allah’ın, bir
    yaratıcının varlığına ve evreni yönettiğine iman etmişlerdir. Bu
    hem fıtratın yönlendirmesi ve akl-ı selimin gereğidir. Hem de kevni
    âyetlerle ilgili gözlemlere dayalı düşüncenin doğal bir sonucudur.
    Bu sebeple, tarihin hiçbir döneminde ateizmle tevhid dininin,
    dinsizlikle dinin mücadelesi sözkonusu olmamıştır. Ali Şeriati’nin
    de isabetle tespit ettiği gibi bütün Peygamberlerin ve izinde gidenlerin
    mücadeleleri, hep şirk dinine karşı tevhid dinini üstün
    kılma mücadelesi olmuştur.
    “Andolsun ki Biz, ‘Allah’a kulluk edin ve Tâgut’tan sakının (kaçının)’
    diye (emretmeleri için) her ümmete bir peygamber gönderdik. Allah,
    İMAN
    - 51 -
    onlardan bir kısmını doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı da sapıklığı
    hak ettiler. Yeryüzünde gezin de görün, inkâr edenlerin sonu nasıl olmuştur!”
    111
    “Senden önce hiçbir rasûl göndermedik ki ona: “Benden başka ilâh
    yoktur; şu halde Bana kulluk edin” diye vahyetmiş olmayalım.” 112
    Allah Kur’an’da, tek tek Peygamberleri sayarak, onların kavimlerine,
    “Allah’tan başka ilah yoktur, o halde sadece O’na kulluk edin”
    diyerek tevhide çağırdıklarını beyan etmektedir. Peygamberler,
    insanları, Allah’ın varlığına inanmaya değil, zaten inandıkları ve
    bazı alanlarda da kendisine ibâdet ettikleri Allah’a eş koşmaktan
    arınmaya, Allah’ı ulûhiyette, rubûbiyette ve isim, sıfat ve fiillerinde
    birlemeye, tevhid etmeye çağırmışlardır.
    İblis’in tutumu bile bu konuda uyarıcıdır ve Tevhid-Şirk mücadelesinde
    asıl tehlikenin yönü hakkında ipucu vermektedir. Şeytan
    bile Allah’ın zati varlığını inkâr etmemekte hatta O’na dua etmektedir.
    Ancak şeytanın bu zorunlu pazarlıklı teslimiyeti onu ve
    takipçilerini müşrik olmaktan kurtarmamaktadır. (İblis dua ederek
    Allah’tan kendisi ve askerleri şeytanlar için Kıyamete kadar insanların
    imtihanında fitne olma izni almıştır.) 113
    Müşrik Araplar da Allah’ı bütünüyle reddetmemekte, O’nu
    yaratan, öldüren, rızık veren, belalardan koruyan, evreni yöneten
    olarak kabul etmektedirler. Fakat O’nun, çeşitli alanlarda özellikle
    de hayatın düzeninde bu egemenliğini paylaştığı ortaklarının
    olduğunu iddia etmektedirler. Allah’ın çeşitli ilâhlar, rabler, veliler,
    niddler, şahitleri ortak olarak edindiğini iddia ederler.
    “Onlar Allah’ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda verebilecek şeylere
    tapıyorlar ve: ‘Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir’ diyorlar.
    De ki: ‘Siz Allah’a göklerde ve yerde bilemeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?
    Hâşâ! O, onların ortak koştuklarından uzak ve yücedir.” 114
    “İlâhları, tek ilâh mı yaptı? Doğrusu bu tuhaf bir şey!’ dediler. Onlardan
    ileri gelenler: ‘Yürüyün, ilâhlarınıza bağlılıkta direnin, sizden
    istenen şüphesiz budur. Son dinde de bunu işitmedik. Bu, ancak bir
    uydurmadır.” 115
    “Andolsun ki, onlara ‘gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye sorsan; “Onları
    şüphesiz güçlü olan, her şeyi bilen Allah yarattı” derler… Allah’ı bırakıp
    111] 16/Nahl, 36
    112] 21/Enbiyâ, 25
    113] 15/Hicr 35-36
    114] 10/Yunus 18
    115] 38/Sad 5-7
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 52 -
    da taptıkları putlar, şefâat edemezler. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler
    bunun dışındadır. Andolsun onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan
    elbette “Allah” derler. O halde nasıl (Allah’a kulluktan) çevriliyorlar?
    (Rasûlullah’ın:) “Yâ Rabbi! Bunlar, iman etmeyen bir kavimdir” demesini
    de (Allah biliyor).” 116
    Ateizm (tamamıyla yaratıcıyı inkâr etmek), yeryüzündeki adâlet
    cihadında sahte bir hedeftir. Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük zorbaları,
    diktatörleri bile yaratıcılık iddiasında bulunmamıştır. Meselâ
    Firavun sıkışınca, zorda kalınca Allah’a teslim olmuştur. Fakat bu
    teslimiyet icbara tabi tutulmayan özgür bir irade ile olmadığından
    değersizdir. Çünkü Allah’ın bağışladığı olanaklar, istikbâr ahlakını
    tercih etmekten dolayı heder edilmiş, Rabbimizin dünyadaki egemenlik
    alanına küstahça girilmiş ve bu tavır ölüm ânına kadar sürdürülmüştür.
    İman tercihini tam yapmak gerekir. 117
    Firavun’un, Yüce Allah’ı hayatın belli merkezlerin kovma girişimi;
    günümüzde sekülerizm ve laiklik silahlarıyla yapılmaya çalışılmaktadır.
    Bu iki kavram ile Rabbimizin gönderdiği Din’in şeriatını
    siyasal, toplumsal ve kamusal alanlardan kovma mücadelesi verilmekte,
    hannâslar’ın dili ile kalplere Rabbânî gerçeklerden şüphe
    duymayı ilham eden vesvese malzemelerinin harcı karılmaktadır.
    Bu vesile ile hakikati bulandıran fitne tohumları cahiliyye bataklıklarında
    büyütülmektedir.
    Kur’an itikadına göre bir insan icmalen iman ettiğini izhar
    etse, bazı ibâdetleri de yerine getirse, hayatın rengini belirleyen
    toplumsal ilişkilerin temel ölçülerini, siyaset, ekonomi ve ahlâkın
    ilkelerini hâkimiyetinde ortak tanımayan Allah’tan başka bir gücün
    değer yargılarına göre düzenlemeyi savunsa müşriktir. Bütünlükten
    yoksun bir soyut iman iddiası, sözde sâlih amellerin değerini
    sıfırlamakta, bütün artıları eksiye çevirmektedir. Çünkü Allah
    ile indirdiği şeriatının bazı unsurları üzerinde pazarlığa girişmek
    şirktir
    Tevhid inancının önündeki en büyük engel; insanın kendini
    kendine yeterli görüp, hak etmediği, gurura dayalı bir özgüvenden
    dolayı ilâh olarak hevâsına güvenmesidir. Gurura kapılmanın,
    kula yakışan tevâzuyu terketmenin, beşerî değerleri kutsamak olduğu
    gerçeğine işaret eden bazı âyetler için bk. 3/Al-i İmrân, 103;
    8/Enfâl, 24, 63; 9/Tevbe, 40; 28/Kasas, 68; 53/Necm, 24; 67/Kalem,
    38-40.
    116] 43/Zuhruf, 9, 86-88
    117] 17/İsrâ, 67; 22/Hacc, 11; 29/Ankebut, 69; 31/Lokman, 32
    İMAN
    - 53 -
    “Kalpler, ancak Allah’ın zikri ile huzura erecektir.”118 hakikatine uygun
    davranan mü’minler, hakkanî değerlerle nefsin olumsuz tutkuları
    olan hevâ (fucur) arasında doğru tercihi yapmış olmanın
    sükûneti içindedirler. İman ile gelişen selim akıl, yaratılıştan gelen
    Rabbânî değerlere bağlanabilme yeteneklerini de kullanarak
    geçici bedensel arzuların baskısından kurtulup mutmain olma
    imkânı vermektedir.
    Hevâsına uyanlar ise, insanın yaratılıştan gelen dur durak bilmeyen
    arayış gerilimini asla dindirmeyecek sahte isteklerin ardında
    hayatlarını heba etmektedirler. Bedensel arzuların cazibesine
    kapılarak Ateş’e sürükleyici arzuların peşinden sürüklenmektedir.
    Böylece insanı huzura ulaştıran imanın meyvelerinden mahrum
    kalmaktadırlar.
    Bu durum hevâsının tutkularının ardından biteviye koşanlarda
    huzursuzluk ve gerilime yol açmaktadır. İşte manevi dünyası
    fırtınalı böylelerini Rabbimiz, Kitabında “köpek gibi” davranmakla
    suçlamaktadır. “Biz eğer dileseydik onu âyetlerimizle yüceltir, üstün
    kılardık. Fakat o, hep dünyaya sarıldı ve yalnızca kendi arzu ve heveslerinin
    (hevâsının) peşinden gitti. Bu bakımdan, böyle birinin durumu, kışkırtılan
    bir köpeğin durumu gibidir. Öyle ki, onun üzerine korkutup varsan
    da dilini sarkıtıp hırlar, kendi haline bıraksan da...” 119
    İnsan hareket ve davranışlarına etki etmeyen bir Allah inancının
    varlığı ile yokluğu birdir. Tevhid akidesinden yoksun bir alan
    takdir etmek neticede iki alan tasavvur etmeye götürür. Birinde
    Allah’ın hâkim olduğu, diğerinde insanın ürettiklerinin hâkim olduğu
    iki alan. Böyle bir ilah, hâkimiyetini paylaşan, söz geçiremeyen,
    niçin yarattığı belli olmayan, yer yüzündeki egemenliğini
    zâlim sultacılara bırakan bir ilahtır ki, Allah böyle tasavvur edilmekten
    müstağnîdir.
    İşte, bu Kur’ânî ve peygamberî mücadele ve tebliğ hattı,
    tevhid-şirk eksenli mücadele çizgisi terkedilerek, Allah’ın varlığına
    inanan şirke bulaşmış inanç sahipleri de -ki bunlar hep geniş
    kitleleri oluşturmuşlardır- hak gibi kabul edilince, Hak-bâtıl ayrım
    çizgisi ateizmin yanından çizilince, tevhid mücadelesi anlamını yitirmiş,
    Allah’ın varlığını ispat mücadelesi tevhid mücadelesi gibi
    algılanmıştır. Bu sebeple şirke bulaşmış geniş kitleleri Müslüman
    sayan anlayış, tevhidî dâveti gündemleştirmek isteyenleri de hep,
    “sert”, “sivri”, “aşırı uç”, “marjinal” ve “tekfirci” gibi yaftalarla
    karalamak yoluna gitmiştir.
    118] 13/Ra’d, 28
    119] 7/A’raf, 176
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 54 -
    Sonuçta Allah’a inanan ve ben “Müslümanım” diyen herkesi
    Müslüman sayan yaygın anlayış, tevhidi bilince ulaşmanın önünü
    tıkayan en büyük engeli oluşturmuştur. Böylece tevhide aykırı
    tutumlar, hurâfeci din anlayışları meşrulaştırılırken, tevhidî duruş
    ve dâvet, emr-i bi’l-ma’rûf mahkûm edilmeye, radikalizm, aşırılık
    olarak yaftalanıp kınanmaya başlanmıştır.
    Tevhidî kimi öbekler de işte bu yaftalanmadan kurtulmak ve
    yanlış din anlayışına sahip geniş kitlenin tasvibini alabilmek için,
    şirke bulaşmış, bid’atçı, hurâfeci anlayışlara prim veren onları
    meşru sayan konumlara doğru sapmışlardır.
    İşte Bu Tehlikeli Gidiş, Mutlaka Engellenmelidir.
    Emr-i Bi’l-Ma’rûf ve Nehy-i Ani’l-Münker’in Terkedilmesi,
    Hatta Kınanması Savrulmaları Yaygınlaştırıcı Rol Oynamıştır.
    Münkerin yaygınlaşması, yanlış din anlayışlarının İslâm’danmış
    gibi sunulması, buna rağmen ıslah edici bir çabanın gösterilmemesi,
    üstelik sadece birkaç kişinin gösterdiği bu tür çabaların ise
    kınanması ve engellenmeye çalışılması büyük bir vebal ve tehlike
    oluşturmaktadır.
    Hâlbuki Peygamberlerin pratiğinde yanlış din anlayışlarını ıslah
    ve emri bil maruf çok önemli bir yer tutmaktadır. Kendilerini
    hak dinden sayanların yanlış anlayışları cepheden hedef alınmış
    ve dışlanmış, hatta aşağılanmıştır.
    Evet, bir yandan egemen sisteme ve cahili yapıya siyasal ve
    sosyo ekonomik eleştiriler ve tavırlar geliştirilirken, diğer yandan
    yine ilk âyetlerden itibaren içinde yaşanılan toplumun, hem de
    hak din zannı ile tabi oldukları yanlış din anlayışları da açık ve net
    eleştiri ve tavırlardan nasibini almıştır.
    74/Müddessir, 18-19: Vahyî mesajın önerdiği muhkem doğrular
    karşısında teslim olmayan, demagoji yaparak lafı eğip büken
    kişilere tavır konulur.
    81/Tekvîr, 8-9: Kız çocuklarını diri diri gömen sapkın inanç ve
    uygulamalar dışlanır, kınanır.
    74/Müddessir, 43-48: Namaz kılmamaları, yoksulu doyurmamaları
    (Batıla) dalanlarla beraber dalmaları, ceza gününü yalan
    saymaları, şefaatçilerinin şefaatleri ile kurtulacaklarına inanmaları
    eleştirilir.
    53/Necm, 19-23: Allah’ın haklarında hiçbir delil indirmediği Lat,
    Uzza, Menat veya toplum vicdanında yer etmiş olan diğer putlar
    İMAN
    - 55 -
    kınanmakta, bunların ancak zan ve hevânın ürünleri olduklarının
    altı çizilmekte, yanlış din anlayışına cepheden saldırılmaktadır.
    53/Necm, 26: Allah’ın izni dışında şefaatin fayda vermeyeceği,
    yanlış din anlayışında önemli yer tutan ve insanları rehavete sürükleyen
    şefaat anlayışının batıl olduğu vurgulanmaktadır.
    38/Sâd, 6-7: Gelenekle intikal eden “Atalar dinine” sahiplenenler
    eleştirilir ve azapla tehdit edilir.
    7/A’râf, 28, 33: Atalardan intikal eden, hem de “Allah böyle
    emretti” denilerek yapılan çirkinlik, kötülük ve günahlar, din adına
    da yapılsa, bunların Allah’ın dininde bulunmadığı ve Allah’ın
    böyle şeyleri emretmeyeceği zikredilerek, aşağılanır, reddedilir
    ve bu yanlış din anlayışının şirk olduğu vurgulanır. (Bugün de
    İslâm’da olmayan pek çok bid’at ve hurâfe Allah ya da Rasûlü böyle
    emretti denilerek dinin içine sokulmuştur.)
    7/A’râf, 38-39: Topluma yanlış din anlayışları ve uydurma ilahlar
    üreten samiri konumundaki önderlerle, sorgulamadan onları
    takip edenlerin acı akıbetine dikkat çekilerek, bu kesimler uyarılır.
    7/A’râf, 188: Gaybı bilme iddialarına çok net cevap verilmekte
    ve gaybı sadece Allah’ın bildiği vurgulanmaktadır.
    7/A’râf, 191-198: Allah’tan başka ilah edinenlerin acizliği, Bu
    uydurma ilahların zarar ya da fayda vermeye güçlerinin yetmeyeceği,
    ne arkalarından gidenlere ne de kendilerine yardım edemeyecekleri,
    veli edinilmesi gerekenin ancak Allah olduğu, onların
    da yaratılmış oldukları ve Allah’a eş koşulamayacakları, onların da
    bizler gibi kul oldukları vurgulanır.
    Görüldüğü üzere yine Mekke döneminde ve ilk surelerden itibaren,
    egemen sisteme ve onun haksızlık zulüm ve ifsadına karşı
    tavır koymanın, başta akidevi olmak üzere, siyasi, sosyal ve ekonomik
    konularda eleştiri ve tavırlar geliştirmenin yanında, aynı
    zamanda toplumun “Allah’ın dini”, “İbrahim dini” (İslâm) adı altında
    da olsa sahip oldukları hurâfeler yanlış din anlayışları temelden
    eleştiriye tabi tutulur ve tabiri caizse yerle bir edilir, aşağılanır,
    küçümsenir ve dışlanır. Hatta bu eleştirilerde bugün bazılarının
    sık başvurdukları eleştiri amaçlı nitelemeyle, üslup zaman zaman
    “sertleştirilir.”
    Allah’ın ve Peygamberlerinin, yanlış din anlayışlarını üretip
    yaygınlaştırarak dinde tahrifat yapanlara ve bu tür muharref düşüncelere
    tabi olanlara yönelik üslûbu da gerçekten dikkat çekicidir.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 56 -
    Bugün de birçok yanlış inanış İslâm adına ortaya konduğu
    halde kimse bunları eleştirmeye, yanlış din anlayışlarına doğru
    savrulanları uyarmaya teşebbüs etmiyor, emri bil maruf yapmıyor,
    yapanlar ise kınanıyor ve münker giderek yaygınlaşıyor. Maruf ve
    Münkerin herkese göre farklılığı iddiasıyla bu sorumluluğun yerine
    getirilmesi engellenmektedir.
    Hâlbuki, ma’ruf ve münkerin ne olduğunu Kur’an ve sahih sünnet
    belirlemekte, bize de bu ölçüleri birbirimize hatırlatıp, uyarmak
    görevi verilmiş bulunmaktadır. Üstelik bizim eleştirdiğimiz
    konular da, yorum alanına girmeyen, dinimizin sâbiteleri alanına
    dâhil olan hususlardır. Sâbitelerin varlığına inanmamız, değişime
    kapalı dogmatik tutum olarak nitelenip mahkûm edilince, rölativizm
    esas alınınca “emri bil maruf” da anlamını kaybetmektedir.
    Çünkü sâbite yoksa, rölativizm (izafilik-görecelilik) esas alınarak,
    herkese farklı şeyler söyleyen bir Kur’an anlayışına savrulunmuşsa,
    o zaman kimsenin kimseye “emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’lmünker”
    yapma imkânı kalmaz. Çünkü ortak bir Kur’an ve İslâm
    anlayışı, ortak bir maruf ve münker tanımlaması yoktur.
    İslâmî hayat tasavvurunda, şüphesiz ki, öncelik insanın kendi
    nefsini vahyin ölçüleriyle ıslah edip Kur’an’la ahlâklanmasındadır.
    Bu sorumluluğunu her Müslümanın süreklilik arz eden bir biçimde
    yerine getirmesi kulluk görevidir. Ancak süreklilik arz etmesi
    gereken bu sorumluluğun yerine getiriliyor olması, bu süreçte
    gördüğü bir münkerden kardeşini men etme sorumluluğunu, asla
    ertelemesini gerektirmez. Çünkü kulluk bütünü içinde yer alan
    bu sorumlulukların tümünün erteleme kabul etmez bir süreklilik
    içinde yerine getirilmeleri gerekir.
    Bazıları bizi “entegrist” olarak suçlasa da, onlara da rağmen,
    hepimizi bağlayan ve kıyamete kadar geçerli olan mutlak doğruların
    varlığına inanmak zorundayız. Dinimizin sâbitelerinin varlığına
    ve değişmezliğine inanmak mecburiyetindeyiz. Tevhid inancımız
    gereği hayatın hiçbir alanı Allah’tan ve Allah’ın dininden
    soyutlanamaz. Dinin sâbitelerini teşkil eden bu muhkem hükümler
    dışındaki yoruma açık alandaki farklılıkların ise hoş görülmesi
    gerekmektedir. Yorum alanında, hiçbir düşünceyi hiç kimseye dayatmamalıyız,
    böyle bir tutumu da hiçbir zaman onaylamadık. Bu
    bağlamda, hayatın bütün alanlarını düzenleyen dinimizin temel
    ilke, değer ve ölçülerine aykırılık yapanlara, üstelik bu yaptıklarının
    İslâm’a da uygun olduğunu iddia ederek en büyük iftiraları
    Allah’ın dinine yapmaktan çekinmeyenlere, “emr-i bi’l-ma’rûf”
    görevimiz gereği eleştiriler yapmanın önemli bir sorumluluk olduğunu
    kabul etmeliyiz.
    İMAN
    - 57 -
    Mü’min insanların Allah’a teslim olmalarının ve imanlarının
    kaçınılmaz bir gereği olarak Allah’ın ve Rasûlünün verdiği hükümleri
    aynen kabul etmeleri şarttır. Din konusunda Allah ve Rasûlü
    bir hüküm vazetmiş ise mü’min kadın ve erkeklerin bunun dışında
    bir tercih haklarının bulunmadığı Kur’an’ın değişik âyetlerinde
    açık ve net bir biçimde ortaya konmuştur.120 Allah ve Rasûlüne
    inanıp, şeriatıyla amel etmek maruf, Allah’a şirk koşmak, peygamberi
    yalanlamak ve nehyettikleriyle amel etmek veya Allah’ın
    kerih gördüğü veya yapılması hoş olmayan işler ise münkerdir.121
    Kur’an ve sünnetin yapılmasını emrettiği şeylerin yapılması gerekir.
    Ve bunlar maruftur. Kur’an ve sünnetin nehyettiği yasakladığı
    şeylerin de yapılmaması gerekir. Ve bunlar da münkerdir.122 Ayrıca
    bunlara ilaveten ve nasslara aykırı düşmemek kaydıyla, toplumda
    hayırlı, adil, doğru, iyi, faydalı, temiz ve değerli olarak bilinen her
    şey maruf, Kur’an ve sünnette yasaklanan, toplumda şer, zulüm,
    batıl, fâsid ve kötü olarak bilinen her şey de münkerdir.123 “Emr-i
    bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker”; Kur’an’da ve sünnette üzerinde
    önemle durulan ve mü’min kadın ve erkeklere ısrarla yüklenen
    son derece ciddi bir yükümlülüktür. Mü’minler bu yükümlülüğün
    gereğini maruf olanı emretmek, münker olandan da nehyetmek
    sûretiyle yerine getirmekle emrolunmuşlardır.
    “Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker” ifadesi pek çok
    âyette geçmekte olmasına rağmen doğrudan emir veya nehiy
    biçiminde geçen şekli Lokman’ın (a.s.) oğluna tavsiyeleri arasında
    yer almaktadır: “Ey oğlum, dosdoğru namaz kıl, maruf olanı emret,
    münker olandan sakındır ve sana isabet eden (musibetler)e karşı sabret,
    çünkü bunlar azmedilmesi gereken işlerdendir.”124 Görüldüğü gibi
    Allah’ın bazı âyetlerde, önemine binâen birlikte zikrettiği namaz
    ve sabrın arasına yerleştirilerek emredilen bu yükümlülüğün de
    tıpkı namaz ve sabır gibi azmedilmesi gereken işlerden olduğu
    vurgulanmaktadır. Ayrıca, iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmanın
    öyle kolay bir şey olmadığı, bu sebeple bu görevi yerine
    getirenlerin başlarına bazı musibetlerin gelebileceği ikazı da
    yapılmaktadır. Emr-i bil-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker görevi oto
    kontrol ve özeleştiri için tüm mü’min kadın ve erkeklere,125 ümmetin
    birliği ve helaktan kurtuluşu için hiç olmazsa ümmet içinde
    120] 33/Ahzâb, 36
    121] Yard. Doç. Dr. Ömer Dumlu, Kur’an-ı Kerim’de Maruf ve Münker, Ravza Yay.
    Sayfa 34
    122] İzzet Derveze, et-Tefsirul-Hadis, c. 7, 137
    123] İzzet Derveze, a.g.y.
    124] 31/Lokman, 17
    125] 9/Tevbe, 71
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 58 -
    bir topluluğa,126 tüm insanlığın uyandırılması için İslâm ümmetine127
    ve ilâveten İslâm devletine128 yüklenen, çeşitli âyetlerde tüm
    bu kesimlere ciddiyetle hatırlatılan çok önemli bir görevdir. İbn-i
    abbas’ın nakline göre Rasûlullah’ın (s.a.s.) şöyle dediği rivâyet
    edilmektedir: “…iyiliği emredip kötülükten yasaklamayan bizden değildir.”
    129
    Bir toplumun kurtuluş veya helâkini tayin edecek kadar önemli
    olan “emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker”, ma’rûfu temsil
    eden ıslah edicilerin yani mü’minlerin hayatlarının vazgeçilmez
    bir parçasıdır. Yapmaları gereken en sürekli işlerdendir. Namaz ve
    sabırla birlikte en çok ısrar edilmesi gereken ibâdetlerin başında
    yer almaktadır. Günümüzde “emr-i bi’l-ma’rûf nehy-i anil-münker”
    yapmak, küçümsenen, dışlanan, suçlanan, hatta alaya alınan
    bir konuma düşürüldü. Allah ve Rasûlünün, ısrarla, ciddiyetle ve
    büyük bir önemle yapmamızı istedikleri bu görevin yerine getirilmesi
    bazı Müslümanları rahatsız ediyor. Bu önemli görevin ifa
    edilmesi engelleniyor, bu sorumluluğu yerine getirenler kınanıyor.
    Hâlbuki böyle yaptıkları, birbirlerini münkerden nehyedip,
    ma’rûfu emretmedikleri için, İsrail oğulları toptan lanetlenmişlerdi.
    “İsrailoğullarından inkâr edenlere, Dâvud ve Meryem oğlu İsa diliyle
    lânet edilmiştir. Bu isyan etmeleri ve haddi aşmaları nedeniyledir. Yapmakta
    oldukları münkerlerden birbirlerini sakındırmıyorlardı, yapmakta
    oldukları şey ne kötü idi” 130
    Peygamberimiz (s.a.s.) bir hadisinde şöyle buyurmaktadır;
    “Allah Teâlâ bütün halka, birkısım insanların yaptıkları (kötülük) münker
    yüzünden azab etmez. Ancak aralarında kötülüğü görüp ve onu ayıplamazlarsa,
    nehyetmeye güçleri yettiği halde bunu yapmazlar ise, böyle
    yaptıkları zaman, Allah hepsini mahveder.”131 Bir toplum içinde, ellerinde
    imkânlar olduğu halde, sırf bazı insanlarla iyi geçinmek, bu
    insanların tepkilerini çekmemek için veya bazı dünyevî çıkarlar,
    hesaplar uğruna, münker işleyenleri, Allah’ın dininin muhtevasını
    saptırmaya sebep olanları, hak adına batıl söz ve eylemleri icra
    edenleri eleştirmekten, “emr-i bil maruf nehy-i anil münker” den,
    yani ıslah edici fonksiyon ifa etmekten kaçınanlar, hem kendilerinin
    hem de tüm toplumun helâkine katkıda bulunuyorlar demektir.
    Rasûlullah (s.a.s.) bu görevin önemine ısrarla dikkat çekmektedir.
    “Abdullah b. Mes’ud’un rivâyetine göre de Hz. Peygamber
    126] 3/Âl-i İmran, 104
    127] 3/Âl-i İmran, 110
    128] 22/Hacc, 41
    129] Tirmizi, Birr 15
    130] 5/Mâide, 78-79
    131] Mevdudi, İslâmî Kavramlar, Pınar y., 2. baskı, sayfa 99
    İMAN
    - 59 -
    (s.a.s.): “İsrail oğullarının ilk eksikliği şöyle olmuştu” diye buyurduktan
    sonra “birileri münker işleyen birini ilk gördüğünde ona bunu yapmasının
    helâl olmadığını söylerdi. Ertesi gün o kimseyi aynı halde görmesine
    rağmen oturur, onunla yer, içerdi. Bunun üzerine Allah kalplerini birbirine
    çarptı.” Daha sonra Hz. Peygamber Mâide sûresini 78. âyetin başından
    81.âyetin sonuna kadar okudu ve şöyle buyurdu: “Allah’a
    yemin ederim, ya iyiliği emreder kötülükten alıkoyar, kötülük işleyenin
    Hakkın dışına çıkmasına fırsat vermezsiniz. Ya da Allah sizin de kalplerinizi
    birbirine çarpar. Onları lânetlediği gibi sizi de lânetler.” 132
    Düşünebiliyor musunuz, “emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’lmünker”
    yapmak bile yetmiyor! O kişiler işledikleri münkerden
    vazgeçmedikçe, onlarla birlikte oturmak, yiyip içmek bile yasaklanmaktadır.
    Çünkü münkerden vazgeçmeyenle, onun bu halini
    nehyetmeden kurulacak birliktelik, beraber oturup kalkmak, yiyip
    içmek, dahi ona ve onun işlediği münkere meşruiyet kazandırabilecektir.
    Bu ise münkerin işlenmesine katkıda bulunmak, meşruiyet
    kazandırmak, rızâ göstermek anlamına gelecektir. Böylece
    zamanla diğerinin de ona benzemesi, toplumun bozulması ve
    helakı kaçınılmaz hale gelecektir. Bugün ise, münker ehline daha
    bir defa bile “emr-i bil-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker” yapmadan,
    hoş görerek, rızâ göstererek birliktelik kurulmaktadır. Rahatsız olmadan
    beraber olunmaktadır. Üstelik böyle olması gerektiği savunulmaktadır.
    Şüphesiz ki bu, büyük bir vebali üstlenmektir.
    Bugün genelde eleştiri ve emri bil maruf sorumluluğu ya hiç
    yerine getirilmemekte, ya da artık tarih olmuş, faaliyetleri bitmiş
    yapılara yönelik tarihi eleştiriler yapılmaktadır. Yaşanan fesad ise
    görmezden gelinmektedir. Ancak yaşayan grup ya da bireylerin
    devam eden yanlışlıkları yüzlerine ve açıktan eleştirilmeyince,
    hem düzeltme imkânı ortadan kalkmakta, hem de bu çevreler
    birbirlerinin, arkadan çok daha sert ve hatta tahkir edici boyutlarda
    gıybetini yapabilmektedirler. Böylece açıktan yapılacak ilmî
    eleştiriden hem yanlışı yapanlar, hem de onların yanlışının tebliğine
    muhatap olmuş toplum mahrum kalmaktadır. Ayrıca bu arkadan
    çekiştirmelerle, kalpler düşmanlaşıyor, ancak dünyevî ilişki
    ve diyaloglar riyakârca sürdürülüyor. Maalesef Müslümanlar arasında
    iki yüzlülük yaygınlaşıyor. Birbiri hakkındaki düşüncesinde
    içinde farklı dışında farklı Müslümanların sayısı artıyor. Samimiyet,
    eminlik ve adâlet yok oluyor. Şahsiyetler zaafa uğruyor. 133
    132] Ebû Dâvud, Melâhim17; Tirmizî, Tefsir, s. sûre, hadis 5, 6
    133] Mehmet Pamak
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 60 -
    İmanı Bozan Haller
    İmanın, bâtıl hale gelmemesi için, itikadın doğru ve tam olarak
    hayât boyu sürmesi gerekir. Kur’an ve sahih sünnet dışı olmaması
    ve imanı bozucu bir davranışın yapılmaması gerekir. İmanı
    bozan hallerin en önemlileri şunlardır:
    a- Cibt ve tâğuta da inanmak: Cibt: Asılsız ve bâtıl olan
    hurâfeler, Allah’tan başka kulluk edilen her şey, put vb. şeylerdir.
    Tâğut ise: Allah’ın çizdiği sınırları aşan, sapmış, azgın kimseler;
    Allah’ın hükmüne alternatif olma iddiasındaki anlayış, düzen,
    put veya şahıslardır. Bunlar, Allah’ın Kitabında olmayan ve Kitab’a
    aykırı olan hükümleri ve kanunları insanlara Allah’ın kanunları
    gibi sunarlar. Cahil kimseler de bunlara aldanıp inanırlar. Böylece
    imanlarını boşa çıkarırlar. “Kitaptan bir nasip verilenleri görmüyor musun?
    Cibt ve tâğuta (putlara ve bâtıl tanrılara) iman ediyorlar. Sonra da
    kâfirler için ‘bunlar, Allah’a iman edenlerden daha doğru yoldadır’ diyorlar.
    İşte bunlar, Allah’ın lânetledikleridir. Allah’ın rahmetinden uzaklaştırdığı
    (lânetli) kimseye gerçek bir yardımcı bulamazsın.”134; “Sana indirilene
    ve senden önce indirilenlere iman ettiklerini iddia edenleri görmedin mi?
    Tâğutun önünde mahkemeleşmek, onların hükümlerini uygulamak istiyorlar.
    Oysa onu tanımamakla emrolunmuşlardı. Şeytan onları uzak bir
    sapıklığa düşürmek istiyor.” 135
    b- Şirk koşmak: Şirk koşma imanı bozan ve insanın bütün iyi
    amellerini yok ederek ebedî cehennemlik olmasına neden olan
    bir davranıştır.
    “Sana da, senden öncekilere de vahyolunmuştur ki ‘eğer şirk koşarsan,
    şüphesiz bütün amellerin boşa gider ve hüsrâna uğrayanlardan
    olursun.”136
    “Allah, kendisine şirk/ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını
    (günahları) dilediği kimse için bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse
    büyük bir günah ile iftira etmiş olur. Kim Allah’a şirk/eş koşarsa büsbütün
    sapıtmıştır.” 137
    c- Kâfirleri velî ve yönetici tanımak: Velî kelimesi, Arapçada
    hem dost, hem de sahip, yönetici anlamına gelir. Mü’minler birbirlerinin
    dostudur. Allah da mü’minlerin sahibi ve yöneticisidir.
    Bir mü’min, mü’minleri bırakıp kâfirleri dost ve yönetici olarak
    kabul ederse imanı boşa çıkar ve kâfir olur.
    134] 4/Nisâ, 51-52
    135] 4/Nisâ, 60
    136] 39/Zümer, 65
    137] 4/Nisâ, 48 ve 116
    İMAN
    - 61 -
    “Allah, mü’minlerin velîsidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.
    Kâfirlerin velîsi ise tâğuttur. Onları aydınlıktan karanlıklara çıkarırlar. Onlar
    ateş arkadaşlarıdırlar. Orada temelli kalacaklardır.” 138
    “Ey iman edenler, kendilerine Kitap verilenlerden herhangi bir gruba
    itaat ederseniz, onlar sizi, imanınızdan sonra çevirip kâfir yaparlar.” 139
    “Ey iman edenler, mü’minleri bırakıp kâfirleri velî edinmeyin. Allah için
    kendi aleyhinizde apaçık bir delil vermek ister misiniz?” 140
    Bâtıla İman
    Kur’an, imanı sadece olumlu alanlar için kullanmaz. Gönülden
    benimseme ve tasdik etmenin, yani imanın olumsuz görünümlerinin
    bulunabileceğine de dikkatimizi çeker. İman, Allah’ın inanılmasını
    istediği şeylere olursa doğru; hakkında Allah’ın hiçbir delil
    indirmediği şeylere olursa bâtıl olur.
    “De ki: Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. O, göklerde ve
    yerde ne varsa bilir. Bâtıla iman eden ve Allah’ı inkâr edenler var ya, işte
    ziyana uğrayacaklar onlardır.”141
    “Tek Allah’a ibâdete çağrıldığı, duâ edildiği zaman küfrederdiniz.
    O’na şirk koşulunca (buna) iman ederdiniz. Artık hüküm, yüceler yücesi
    Allah’ındır.” 142
    “Onların çoğu, ancak şirk koşarak Allah’a iman ederler.” 143
    Bu âyetlerden anlaşılıyor ki, mutlak anlamda aldığımızda
    inkâr da bir imandır. İnkâr, imansızlığa imandır. Yani, her imanda
    bir inkâr, her inkârda bir iman vardır. Mü’min de Allah’a iman
    etmiş olmak için, hatta imandan önce, bazı şeyleri inkâr etmesi,
    küfür etmesi gerekir. Küfür edip reddetmesi gerekenlerin başında
    tâğut gelir.144 Doğru iman, Kur’an’ın gösterdiği imandır. Bu
    iman insanlara Allah’tan başka ilah olmadığını, Allah’ın âlemlerin
    Rabbı olduğunu, Allah’tan başkasına duâ ve kulluk edilmemesi
    gerektiğini öğretir. Doğru imanın zıddı, bâtıla iman, yani şirktir.
    Şirk, doğru olduğunu isbatlamak için Allah’ın, hakkında delil/âyet
    indirmemiş olmasına rağmen; insanların uydurdukları bâtıl inançlardır.
    “Allah’tan başka kulluk ettiğiniz şeyler, sizin ve atalarınızın uydurduğu
    putlardan başka bir şey değildir. Allah, onların doğru olduğuna
    138] 2/Bakara, 257
    139] 3/Âl-i İmran, 100
    140] 4/Nisâ, 144
    141] 29/Ankebut, 52
    142] 40/Mü'min, 12
    143] 12/Yûsuf, 106
    144] Bk. 2/Bakara, 256
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 62 -
    dair bir delil indirmemiştir. Hükmetmek, yalnızca Allah’a aittir. O’ndan
    başkasına değil!” 145
    Kur’an, imanlarını zulümle (şirkle) lekeleyenler için kurtuluş
    kapısını kapatmıştır. “İman edip de imanlarına herhangi bir zulüm bulaştırmayanlar
    var ya, işte emn (güven) onlarındır. Ve onlar hidâyeti (doğru
    yolu) bulanlardır.”146 Kur’an, imandan sonra küfre sapanlara karşı
    çok sert ve şiddetli bir tavır takınmaktadır. Kur’an, bu olaya tebdil
    veya irtidat demektedir. Tebdil, imanı küfürle değiştirmek; irtidat
    ise, İslâm dininden çıkmak, geriye dönmek demektir. Tebdil ve irtidat
    Kur’an’a göre en iğrenç ve onur kırıcı hastalığın adlarıdır. 147
    Doğru iman Kur’an’ın gösterdiği imandır. Bu iman, insanlara,
    Allah’tan başka ilâh olmadığını, Allah’ın âlemlerin Rabbı olduğunu,
    Allah’tan başkasına duâ ve kulluk edilmemesi gerektiğini öğretir.
    Doğru imanın zıddı, bâtıla iman, yani şirktir. Şirk, doğru olduğunu
    isbatlamak için Allah’ın, hakkında delil/âyet indirmemiş olmasına
    rağmen; insanların uydurdukları bâtıl inançlardır. “Allah’tan başka
    kulluk ettiğiniz şeyler, sizin ve atalarınızın uydurduğu putlardan başka
    bir şey değildir. Allah, onların doğru olduğuna dair bir delil indirmemiştir.
    Hükmetmek, yalnızca Allah’a aittir. O’ndan başkasına değil!” 148
    145] 12/Yûsuf, 40
    146] 6/En'âm, 82
    147] Bk. 3/Âl-i İmran, 86, 90; 2/Bakara, 217
    148] 12/Yûsuf, 40
    İMAN
    - 63 -
    İmanla İlgili Âyet-i Kerimeler
    İman Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 45 Yerde:) 2/Bakara, 93,
    108, 109, 143; 3/Âl-i İmrân, 86, 90, 100, 106, 167, 173, 177, 193; 4/Nisâ, 25; 5/
    Mâide, 5, 6/En’âm, 82, 158, 158; 8/Enfâl, 2; 9/Tevbe, 23, 66, 124, 124; 10/Yûnus,
    9, 98; 16/Nahl, 106, 106; 30/Rûm, 56; 32/Secde, 29; 33/Ahzâb, 22; 40/Mü’min,
    10, 28, 85; 42/Şûrâ, 52; 48/Fetih, 4, 4; 49/Hucurât, 7, 11, 14, 17; 52/Tûr, 31; 58/
    Mücâdele, 22; 59/Haşr, 9, 10; 60/Mümtehıne, 10; 74/Müddessir, 31.
    Mü’min, Mü’mine ve Çoğullarının Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 230 Yerde:)
    2/Bakara, 8, 91, 93, 97, 221, 221, 223, 248, 278, 285; 3/Âl-i İmrân, 28, 28,
    49, 68, 110, 121, 122, 124, 139, 152, 160, 164, 166, 171, 175, 179; 4/Nisâ, 25, 25,
    84, 92, 92, 92, 92, 92, 92, 92, 93, 94, 95, 103, 115, 124, 139, 141, 141, 144, 146,
    146, 162, 162; 5/Mâide, 5, 11, 23, 43, 54, 57, 88, 112; 6/En’âm, 27, 118; 7/A’râf,
    2, 72, 75, 85, 132, 143; 8/Enfâl, 1, 2, 4, 5, 17, 19, 62, 64, 65, 74; 9/Tevbe, 10, 13,
    14, 16, 26, 51, 61, 62, 71, 71, 72, 72, 79, 105, 107, 111, 112, 122, 128; 10/Yûnus,
    57, 78, 87, 99, 103, 104; 11/Hûd, 53, 86, 120; 12/Yûsuf, 17, 103; 14/İbrâhim, 11,
    41; 15/Hıcr, 77, 88; 16/Nahl, 97; 17/İsrâ, 9, 19, 82; 18/Kehf, 2, 80; 20/Tâhâ, 75,
    112; 21/Enbiyâ, 88, 94; 23/Mü’minûn, 1, 38; 24/Nûr, 2, 3, 12, 12, 17, 23, 30, 31,
    31, 47, 51, 62; 26/Şuarâ, 3, 8, 51, 67, 102, 103, 114, 118, 121, 139, 158, 174, 190,
    199, 215; 27/Neml, 2, 15, 77; 28/Kasas, 10, 47; 29/Ankebût, 44; 30/Rûm, 4, 47;
    32/Secde, 18; 33/Ahzâb, 6, 6, 11, 22, 23, 25, 35, 35, 36, 36, 37, 43, 47, 49, 50,
    50, 58, 58, 59, 73, 73; 34/Sebe’, 20, 31, 41; 37/Sâffât, 29, 81, 111, 122, 132; 40/
    Mü’min, 28, 40; 44/Duhân, 12; 45/Câsiye, 3; 47/Muhammed, 19, 19; 48/Fetih, 4,
    5, 5, 12, 18, 20, 25, 25, 26; 49/Hucurât, 9, 10, 15; 51/Zâriyât, 35, 55; 57/Hadîd, 8,
    12, 12; 58/Mücâdele, 10; 59/Haşr, 2, 23; 60/Mümtehıne, 10, 10, 11, 12; 61/Saff,
    13; 63/Münâfıkun, 8; 64/Teğâbün, 2, 13; 66/Tahrîm, 4, 5; 71/Nûh, 28, 28, 28; 74/
    Müddessir, 31; 85/Bürûc, 7, 10, 10.
    İman Kelimesinin Türediği E-m-n ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
    (Toplam 878 Yerde)
    İman Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
    Gaybe İman: Bakara, 3; En’am, 59; Yunus, 20; Nahl, 77; Fâtır, 82; Yasin, 11;
    Mülk, 12.
    Haktan Şüphe Etmemek: Bakara, 147; Al-i İmran, 60; En’am, 114; Yunus, 94-
    95; Hucurat, 15.
    İmanda Samimi Olmak: Al-i İmran, 16-17; Mü’minun, 57-61; Ankebut, 2-3;
    Feth, 29; Hadid, 7
    Ye’s (Ümitsizlik Halinde İman Geçersizdir: Nisa, 159; En’am, 158; Yunus, 90-91,
    98; Enbiya, 122-15; Sebe’, 54; Mü’min, 84-85; Muhammed, 18-19; Fecr, 21-23.
    İman Edilecek Şeyler: Bakara, 177, 285; Nisa, 136.
    İman Edenlerin Mükâfatı: Bakara, 62, 82, 186, 218, 277; Al-i İmran, 57; Nisa,
    57, 122, 173; Maide, 9; En’am, 48; A’raf, 42-43; Tevbe, 20-22; Yunus, 9, 26; Hud,
    23; Ra’d, 29; Kehf, 107-108; Ankebut, 58-59; Lokman, 8-9; Secde, 19; Ahzab,
    35; Fâtır, 7; Fussılet, 8; Şura, 22-23; Muhammed, 12; Tûr, 21-24; Mülk, 12; İnşikak,
    25; Buruc, 11; Leyl, 5-7; Tîn, 6; Beyyine, 7-8; Asr, 1-3.
    Mü’minlerin İmanını Artıran Allah’tır: Feth, 4-5; Hucurat, 7-8.
    Gerçek Mü’minler: Enfal, 2-4; Tevbe, 71, 112; Ra’d, 19-23; Hacc, 41;
    Mü’minun,1-11
    57-61; Nur, 51, 62; Furkan, 63-68, 72-75; Neml, 3; Ankebut, 2-3; Secde, 15-18;
    Sebe’, 6; Şura, 36-39; Hucurat, 15; Mearic, 22-35
    Mü’minlerin Mükâfatı: Bakara, 25; Nisa,57; En’am, 127; A’raf, 42-43; Tevbe,
    20-22, 72; Yunus, 9-10; Ra’d, 23-24; İbrahim, 23; Nahl, 97; Kehf, 30-31,
    107-108; Meryem, 61-63; Taha, 75-76; Enbiya, 101-103; Hacc, 14, 23, 50, 56;
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 64 -
    Mü’minun, 10-11; Furkan, 75-76; Secde, 17; Ahzab, 47; Zümer, 10, 61; Duhan,
    51-57; Ahkaf, 16; Muhammed, 2-3; Feth, 5; Hadid, 12; Mücâdele, 22; Teğabün,
    9; İnsan, 12-22; İnfitar, 13, 15-16; Mutaffifin, 22-28.
    Allah, Mü’minlerin Yardımcısıdır: Bakara, 257; Al-i İmran, 139, 160; En’am,
    127; Tevbe, 40; Rûm, 47; Casiye, 19; Muhammed, 11.
    Mü’minlerin Kutsal Kitaplardaki Özellikleri: Feth, 29.
    Mü’minlerin Dostluğu: Al-i İmran, 118; Nisa, 144; Tevbe, 16, 71, 119.
    Mü’minle Kâfir Karşılaştırması: Al-i İmran, 162-163, 196-198; En’am, 50, 122;
    Hud, 24; Ra’d, 19-21; Kehf, 32-44; Kasas, 61; Secde, 18; Fâtır, 19,22; Sâd, 28;
    Zümer, 9, 21-22; Mü’min, 58; Fussılet, 40; Casiye, 21; Muhammed, 14; Haşr,
    19-20.
    Mü’minle Münafığın Misali: A’raf, 58; Enfal, 20-23; Tevbe, 109.
    Mü’minlerin Misali: Beyyine, 7.
    Mü’minlerin Fazileti: Tevbe, 20-22, Beyyine, 7.
    Allah, Mü’minleri Sevdirir: Meryem, 96.
    Kur’an, Mü’minlerin İmanını Artırır: Enfal, 2; Tevbe, 124-125; Nahl, 102; Furkan,
    73; Secde, 15; Zümer, 23; Zariyat, 55.
    Mü’minler İçin Firavun’un Karısı Misal Getirildi: Tahrim, 11.
    Mü’minlerin Dünyaya Bakışı: Kasas, 60.
    Kâfirler Mü’minlerle Alay Ederler: Bakara, 212; En’am, 10; A’raf, 49; Yunus,
    48; Meryem, 73-75; Furkan, 63.
    Kâfirlerin Hayâtı Mü’minleri Aldatmasın: Al-i İmran, 196-197; Hıcr, 88; Taha,
    131; Furkan, 10; Kasas, 79-82; Mü’min, 4; Zuhruf, 33-35; Ahkaf, 20; Kalem, 14.
    Mü’minlerin Ölümü: Nahl, 28-29, 32-33; Vâkıa, 88-91; Naziat, 2-3; Fecr, 27-30.
    y- Allah’ın Rahmetine Ulaşacak Mü’minler: A’raf, 156-157.
    z- Kıyamet Günü Mü’minler: Taha, 112; Enbiya, 101-103; Furkan, 24; Rum,
    14-16; Yâsin, 55; Zümer, 73; Mü’min, 51; Zuhruf, 68-73; Câsiye, 30; Fecr, 27-30
    İmanla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
    1. (Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, Akçağ Y. –İlk
    rakam cilt; ikinci rakam sayfa numarasıdır.-)
    2. İman, İslâm, İhsan Nedir? 2, 216-217.
    3. İman Kapısı Her Zaman Herkese Açıktır: 3, 366.
    4. İman Sahibi ve Doğru Olan Cennete Girer: 17, 603.
    5. İman ve İslâm’a Giren Müteferrik Hadisler: 2, 319-325.
    6. İman ve İslâm’ın Fazileti: 2, 197-198.
    7. Kâmil İmana Ermenin Yolu: 12, 398-399.
    8. Kalbinde Hardal Tanesi Kadar İmanı Bulunan Cennete Gidecek: 14, 407.
    9. İmanın Artıp Eksilmesi: 10, 494-497.
    10. İmanın Fazileti: 14, 381-382.
    11. İmanın Hakikati: 2, 213.
    12. İmanın Şu’beleri: 2, 240-245.
    13. İmanın Tadını Almak İçin Üç Şeyin Yapılması: 2, 234-235.
    14. Diliyle İmanını İkrar Edenin Kanı Haramdır: 14, 139.
    15. Hz. Peygamber’in Müslüman Olan Mülteci Kadınların İmanını İmtihanı:
    5, 120-1
    16. Kimsenin İmanının Varlığı ve Yokluğu Hakkında Konuşamayız: 12, 221.
    İMAN
    - 65 -
    17. İmanla Ölen Herkes, Cezasını Çektikten Sonra Cennete Girecektir: 14,
    467-469.
    18. İmansız İyiliğin Sevabı Olmaz: 2, 203.
    19. İmtihan Olunacak Beş Şey: 17, 540.
    20. Asırlarca Her Yerde Aynı İnançlar: 11, 231-232.
    21. Mü’minler
    22. Mü’min Bir Yılanın Deliğinden İki Defa Sokulmaz: 16, 337-338.
    23. Mü’minde Bulunması Gereken İki Mümtaz Sıfat: Şükür ve Sabır: 2, 208.
    24. Mü’min Kabirde Bile İbâdeti Düşünür: 17, 600.
    25. Mü’min Neden En Çok Hayır Görür: 17, 193.
    26. Mü’min Olabilmenin Asgari Ölçüsünü Belirten Hadis: 2, 201.
    27. Mü’mine Ancak Hüsn-i Zan Edilir: 17, 522.
    28. Mü’mine La’net Etmek Onu Öldürmek Gibidir: 16, 366.
    29. Mü’mine Yakışmayan Sözler: 15, 143.
    30. Mü’mine Yakışmayan Vasıflar: 15, 143.
    31. Mü’mine Zarar ve Hile: 16, 358-359.
    32. Mü’mini Kasten Öldürenin Günahının Affedilip Affedilmeyeceği: 3, 414-415.
    33. Mü’minin Devamlı Bela ve Musibetlere Giriftar Olması: 2, 320; 4, 326.
    34. Mü’min Hususiyetleri: 15, 392; 16, 337-338.
    35. Mü’minler Birbirine Buğzetmez: 10, 93.
    36. Mü’minler Kardeştir: 15, 145.
    37. Mü’minler Sayıca Az Olmalarına Rağmen Kâfirleri Yener: 3, 499.
    38. Mü’minlerin Düştüğü Bir Vesvese: Her Zaman Aynı Uhrevî Hâleti
    Yaşayamamak: 2, 366-367.
    39. Mü’minin Hastalığı: 9, 545.
    40. Mü’minin Kanı, Malı Haramdır: 17, 521.
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Yenda Y. c. 1, s. 160-172
    2. Tefsir-i Kebir, -Mefatih-i Gayb- Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 1 s. 449-456
    3. Fi Zılali’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1 s. 78-80
    4. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2 s. 162-170
    5. Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1 s. 82-83
    6. Davetçinin Tefsiri, Seyfuddin El-Muvahhid, Hak Y. c. 1 s. 33
    7. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 486-500
    8. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. c. 1 s. 98-100
    9. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 3 s. 145-151
    10. İslâm Düşüncesinde İman Kavramı, Toshihiko İzutsu, Pınar Y.
    11. Epistemolojik Açıdan İman, Hanifi Özcan, İFAV Y.
    12. İman, Şartları ve Onu Bozan Şeyler, Seyfuddin El-Muvahhid, Hak Y. s.
    218-230
    13. İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 302-309
    14. İslâm, Mevdudi, Furkan Y.
    15. Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, Pınar Y. s. 37-53
    16. Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 15-124
    17. İlahi Kanunların Hikmetleri (Sünnetullah), Abdülkerim Zeydan, hİ tar Y. s. 290-301
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 66 -
    18. Tevhid, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 1-127
    19. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y. s. 262-263
    20. Dini Hayâtın Psiko - Sosyal Temelleri, Ali Murat Daryal, İFAV Y. s. 11-31
    21. Kur’an ve Sünnete Göre Tevhid ve Akaid, Muhammed Karaca, Ribat Y.
    s. 208-223
    22. Risale-i Nur’dan Vecizeler, Şaban Döğen, Gençlik Y. s. 129-225
    23. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmet Alptekin, Saff Y. s. 113-117
    24. İslâm’ın İnanç İlkeleri, Mevlüt Uyanık, Esin Y. s. 25-49
    25. İnanç ve Amelde Kur’ani Kavramlar, Muhammed El-Behiy, Yöneliş Y. s.
    76-80
    26. İslâmî Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 219-220
    27. Kur’ani Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılab Y. s. 98
    28. Terimler Sözlüğü -Kitabu’t- Ta’rifat- , Seyyid Şerif Cürcani, Bahar Y. s. 29,
    31, 43
    29. Yeryüzünün Varisleri, Kul Sadi Yüksel, Madve Y. s. 82-99; 278-281
    30. Kelime-i Tevhid Davası, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 13-72
    31. Akide, Şeriat ve Hayât Yolu La İlahe İllallah, Muhammed Kutub, Ravza
    Y. s. 73-89
    32. İslâm’da İman Esasları, Bekir Topaloğlu, İFAV Y. s. 20-25
    33. İslâm’da İman ve Esasları, Ali Arslan Aydın, Hikmet-Dava-Çağ Y. s. 33-43
    34. İslâm Akaidi, Ahmet Lütfi Kazancı, Marifet Y. s. 11-57
    35. İman ve Sosyal Hayât, Beheşti, Birim Y. s. 11-25
    36. Güven: İslâm Nizamı, Ali Rıza Demircan, Eymen Y. c. 3, s. 178-183
    37. İman Küfür Sınırı, Ahmed Saim Kılavuz, Marifet Y. s. 19-54
    38. Kur’an’da Uluhiyet, Suat Yıldırım, Kayıhan Y. s. 269-270
    39. Esmaü’l Hüsna, Ali Osman Tatlısu, Yağmur Y. s. 52-55
    40. Esmaü’l Hüsna, Metin Yurdagür, Marifet Y. s. 80-82
    41. Esmaü’l Hüsna Şerhi, Mustafa Necati Bursalı, Erhan Y. s. 91-93
    42. Esmaü’l Hüsna, A. Süleyman Tilmisani, İnsan Y. s. 181-182
    43. Esmaü’l Hüsna’dan Esintiler, Sadettin Kaplan, Marifet Y. s. 21-22
    44. Kur’an Okulu, Cüz Cüz Kur’an Meal ve Tefsiri, 5. Sayı s. 234-238
    45. Kur’an’da İman, Veysel Özcan, Mirfak Y.
    46. İman, M. Zahid Kotku, Seha Neşriyat
    47. İman, Abdülmecid Zindani, Risale Y.
    48. İman, Mustafa Kasadar, Ravza Y.
    49. İman, A. Nedim El-Cisr 1, 2 Kitabevi Y.
    50. İman Bilgileri, Ahmet Efe, Seha Neşriyat
    51. İman Buhranı, Isamüddin Attar, Yunus Emre Y.
    52. İman Hakikatları, Bediüzzaman Said Nursi, Sözler Y.
    53. İman Hakikatleri Etrafında Suallere Cevaplar, İ. Fenni Ertuğrul, Sebil Y.
    54. İman-İslâm-İhsan, Abdülaziz Hatip, Nesil Y.
    55. İman-Küfür Muvazeneleri, Bediuzzaman Said Nursi, Tenvir Neşriyat
    56. İman Nurları, Âhiret Sırları, Ali Küçüker, Bahar Y.
    57. İman Prensipleri, Hüseyin Emin Öztürk, T. Diyanet Vakfı Y.
    58. İman Risalesi, Sâlih El-Sırriyye, Sor Y.
    59. İman Üzerine, İbn Teymiyye, Pınar Y.
    İMAN
    - 67 -
    60. İman ve Ahlakın Hayâti Değerleri, Mikdat Yalçın, Hikmet Y.
    61. İman ve Altı Esası, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
    62. İman ve Cihad, Yusuf Yiğitalp, Rehber Y.
    63. İman ve İnsan, Haydar Baş, Belge Neşriyat
    64. İman ve İslâm Atlası, Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Y.
    65. İman ve Şirk, Adil Akkoyunlu, Hidâyet Y.
    66. İman-Mü’min, Sâlih Çavuşoğlu, Hanif Y.
    67. İmana Çağrı, Hatice Özyiğit, Şelale Y.
    68. İmanın Tadı Alınınca, Abdullah Ulvan, Uysal Y.
    69. İmanın Temel Esasları, Süleyman Aksoy, Sır Y.
    70. İmanla Gelen İlim, Haluk Nurbaki, Damla Y.
    71. İman Aynası (Müslüman Yiğit Erkekler), Abdullah Naim Şener, Sönmez
    Neşriyat
    72. İnancımız, Ömer Küçükağa, Buruc Y.
    73. İnançlar, Kenan Çığman, Gonca Y.
    74. İnançta Hassas Ölçüler, İmam Gazali, Hisar Y.
    75. Kur’an’da İnsan, İman ve Âhiret, Murtaza Mutahhari, Endişe Y.
    76. Kur’an Ölçülerine Göre Mü’min, Kafir, Münafık, Ahmed Taşgetiren,
    Büşra Y.
    77. İmanı Çabuk Anlamak, Harun Yahya, Vural Y.
    78. Kâmil İman, Harun Yahya, Vural Y.
    79. İman-Amel İlişkisi: İman ve Tavır, Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 277-283
    80. İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 171-174; 342-349
    81. İman Küfür Sınırı, Ahmed Saim Kılavuz, Marifet Y. 32-40
    82. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 249-260
    83. Yirminci Y.Y.da Tevhid ve Şirk, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y. s. 80-82
    84. İslâm, Mevdudi, Furkan Y. s. 39-50
    85. Kelimetü’l İhlas, 37-38
    86.

    - 69 -
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKÂDİ KAVRAMLAR -3-
    SÂLİH AMEL
    •
    Amel ve Amel-i Sâlih (Sâlih Amel) Ne Demektir?
    •
    Amellerde Niyet
    •
    Amellerin Önemi
    •
    Sâlih Amelin Tanımı
    •
    Kur’an-ı Kerim’de Sâlih Amel İfadesi
    •
    İman – Sâlih Amel İlişkisi
    •
    İhlâs – Sâlih Amel İlişkisi
    •
    Sâlih Amel - Hasenât
    •
    Sâlih Amellerin Tamamını Gerçekleştirmek Mümkün mü?
    •
    Fert Açısından Sâlih Amelin Önemi
    •
    Kişinin Durumunu Islah Etmesi / Düzeltmesi
    •
    Sâlih insan Kimdir?
    •
    Sâlih Amelin Sonuçları:
    a- Güzel Bir Gelecek ve Mutluluk
    b- Güzel Bir Hayat
    c-Bol Rızık ve Mağfiret
    d- Tevbelerinin Kabul Görmesi
    e-Kötülüklerinin Örtülmesi ve İyiliklere Tebdili
    f- Sevginin Oluşması
    g- İnsanların En Hayırlıları Olmak
    h- Dinamizm Kazanmaları
    i- Yeryüzüne Vâris Olmaları
    k- Cenneti Kazandırması
    “İman edip sâlih amel işleyenler için, içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele! O cennetlerdeki bir meyveden kendilerine rızık olarak yedirildiği vakit, ‘bu, bundan önce dünyada bize verilenlerdendir’ derler. Ve bu rızık onlara bazı yönlerden dünyadakine benzer olarak verilmiştir. Onlar için cennette tertemiz eşler vardır. Ve onlar orada ebedî kalacaklar.” 149
    Amel ve Amel-i Sâlih (Sâlih Amel) Ne Demektir?
    Amel-i Sâlih: İyi, güzel, faydalı, sevaba ve Allah’ın rızasına
    149] 2/Bakara, 25
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 70 -
    sebep olacak, haram sınırına girmeksizin kişinin iman, iyi bir niyet
    ve ihlâs ile yapmış olduğu davranışlar. Amel, iş manasına gelir.
    Sâlih ise, elverişli, yararlı, yarayışlı, kendisi doğru olan, kendini
    düzelten demektir. Dolayısıyla amel-i sâlih; kişiye âhiret saadetini
    sağlamaya, Allah’ın rızasını kazanmaya elverişli olan, Allah katında
    bir değer ifade eden davranışlardır.
    Amel: İş, vazife, hareket, idare, işlemek, yapmak, davranış,
    etki, ibâdet, hayırlı iş anlamlarına gelir. Daha ziyade canlıların
    bir maksatla, bilinçli bir şekilde yaptıkları işe amel denir. Yapılan
    işte bir gaye ve maksat yoksa buna fiil denir, amel denmez.
    Amel, niyete, iradeye bağlı olarak yapılan iştir; amel, bilinçli bir
    aksiyondur. Fakat fiilde bilinç her zaman söz konusu olmayabilir.
    Kur’ân-ı Kerim’de amel kelimesi çeşitli kalıplarda 350 defa
    geçmektedir. Amel, iyi (sâlih) ve kötü (seyyi’) amel olmak üzere
    ikiye ayrılır. İnsan yeryüzüne, nasıl davranışlar göstereceği, iyi
    ve kötü amellerden neler yapacağı belli olsun diye çıkarılmıştır.
    “Hanginizin daha iyi amel işleyeceğini denemek için ölümü ve hayatı
    yaratan O’dur.” 150; “Şüphesiz ki sizi biraz korku, açlık, mal, can ve ürün
    eksikliğiyle imtihan edeceğiz. (Ey Muhammed) sabredenleri müjdele!”151
    İslâm’da bir iyiliğin ve sâlih amelin dünya ve âhirette ecir ve sevap
    kaynağı olması için bu ameli işleyen kimsenin imanlı olması
    şarttır. Bu konuda iman ön şarttır.
    İmanı kuvvetlendiren, sağlamlaştıran, onu çepeçevre sararak
    koruyan sâlih amellerdir. Kur’ân-ı Kerim’de sâlih amel anlamında
    “sâlih” kelimesi ve çoğulu, toplam 132 yerde geçer. Amel-i
    sâlih, Kur’ân-ı Kerim’de doksan küsur yerde doğrudan doğruya
    veya dolaylı olarak emredilmiştir. Sâlih amelden söz eden âyetler
    genellikle önce imana değinerek başlarlar. Bunların hep “iman
    edip sâlih amel işleyenler...” şeklinde oldukları görülmektedir. Bu da
    iman ile amelin, bir bütünün ayrılmaz parçaları olduğunu ortaya
    koyar. İman olmadan güzel davranışların hiçbir önemi olmadığı
    gibi, sâlih amel olmadan da kuru bir imanın tadı yoktur. 152
    Allah ve Rasûl’üne iman etmenin, çok geniş anlamda, sâlih
    amelden sayıldığını görmekteyiz. Nitekim bir hadiste Hz.
    Peygamber’e “hangi amel efdaldir?” diye sorulmuş, o da: “Allah
    ve Rasûl’üne iman etmektir” buyurmuştur.153 İman kavramında
    olduğu gibi, takva, şükür, sabır gibi diğer kalbî fiilleri de sâlih
    amel içerisinde mütalaa etmek mümkündür. Meselâ şükür, kalp
    150] 67/Mülk, 2
    151] 2/Bakara, 155
    152] Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 1, s. 128
    153] Buhâri, İman 18
    AMEL
    - 71 -
    amellerindendir ve kalp amelleri de, âzâların amellerinden daha
    şereflidir. Bundan dolayı Allah’ı zikretmek, en faziletli amellerden
    sayılmıştır. Fiilleri, kalbî ve bedenî, yani organlara ait olmak üzere
    iki kısma ayırmak mümkündür. Buradan hareketle, müfessirler,
    sâlih ameli çeşitli kısımlara ayırmaktadırlar. Fahreddin Râzi, kulun
    amelini üç kısma ayırmakta ve bunları da:
    Kalbin ameli, kulun fikri, inancı ve tasdiki,
    Dilin ameli, kulun zikri ve şehadeti,
    Âzâların ameli, kulun tâaati ve ibâdeti şeklinde sıralamaktadır.
    Elmalılı da, bir yerde sâlih ameli, kalbî, bedenî ve mâlî olmak
    üzere üçe ayırırken, başka bir yerde ise, sâlih amelin iki kısım
    olduğunu, bunlardan birinin bedenî ibâdetler gibi, mükellefin
    öncelikle kendi salahına yarayan ameller; diğerinin de, zekât ve
    sadaka gibi başkalarına faydalı olan ameller olduğunu kaydeder.
    Sâlih amelleri, kalbî ve bedenî olmak üzere ikiye ayırabiliriz.
    Bedenî olan da, namaz gibi sadece bedeni ve kişiyi ilgilendiren;
    zekât gibi hem ferdi ve hem de toplumu ilgilendiren mâlî olmak
    üzere ikiye ayrılır.
    Amellerde Niyet
    Niyet, kasdetmek, azmetmek anlamlarına gelmekte olup, kalbin,
    şimdiki halde veya gelecekte, bir faydayı celb veya bir zararı
    def için, maksada uygun gördüğü şeye yönelmesinden ibarettir
    şeklinde formüle edildiği gibi, çok geniş anlamda, gerçekleştirilmesi
    ve sakındırılması eşit olan muayyen bir şeye doğru, iradenin
    meydana geldiği bir harekettir şeklinde de tanımı yapılmaktadır.
    Ayrıca, Allah’ın rızasını kazanmak veya bir hikmete imtisal için,
    iradeyi bir fiile yönlendirme, tahsis etme diye de tarif edilmektedir.
    Gazali ise, niyeti: “şu anda veya gelecekte faydalı olduğunu
    anladığı şeye gönlün meyli ve yönelmesidir” şeklinde tarif ederek,
    “gönlün temayülü olmadan kuru bir irade ile bir şey meydana getirmek
    mümkün değildir” şeklindeki açıklaması da, niyette kalbin
    önemine dikkat çekmekte ve ayrıca, irade ile niyet arasındaki bağı
    vurgulamaktadır. Çünkü mesuliyet, niyet ve buna bağlı olarak da
    işi irâdî olarak yapmaktır. “Ameller ancak niyetlere göredir.”154; “Ameller,
    ancak niyete göre değerlendirilir. Kimin hicreti, Allah ve Rasûl’üne ise,
    onun hicreti Allah ve Rasûlünedir. Kimin de hicreti, nail olacağı bir dünya
    veya nikâh edeceği bir kadın ise, onun hicreti de onadır.” 155
    154] Buhâri, Bed'ü'l-Vahy 1; Müslim, İmâre 155
    155] Müslim, İmâre 155; Buhâri, İman 41
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 72 -
    Ameller, niyetlerle değer kazanmakta ve şekillenmektedir.
    Çünkü amellerin direği niyettir ve bir amel, hayırlı olması için niyete
    muhtaçtır. Aynı şekilde, amellerin bâki kalması, sâlih olması,
    Allah rızasına bağlanırken; sâlih amellerde niyetin şart olduğu
    da açıktır. Muaz bin Cebel’in, sâlih amelde, ilim, niyet, sabır ve
    ihlâsın bulunması gerektiği kanaatinde olduğu rivâyet edilmektedir.
    Bu rivâyette zikredilen hususlar, birbirine bağlı kavramlardır.
    İlim, dünya ve âhiret ile ilgili şeyleri, akıl ile alakalı gerçekleri
    bilmektir. İlim, yapılacak olan işleri bilerek yapmayı sağlayacaktır.
    Sonra da niyet gelir. Niyeti ilim ve amel desteklemektedir. Ancak
    ilim önce gelir. Zira ilim asıldır. Amel ise, ilme tâbidir ve ilmin dalı
    ve meyvesidir. Daha sonra da sabır gelmektedir ki, bu da meşakkat,
    güçlük ve belalara karşı tahammül etmektir. İşte bunların neticesinde
    ihlâs ortaya çıkmaktadır.
    Niyetin önemi, şu misalde daha belirgin bir şekilde görülmektedir:
    Bir kimse öğle vaktinde, güneşin karşısında, alnını secdeye
    koysa ve yaptığı bu secde ile Allah’a ibâdeti kasdetse, bu hareket
    İslâm’ın tasvip ettiği bir davranış olur. Fakat bu secdesi ile güneşe
    tapmayı kasdetse, bu da küfür olur.156 Bu misal bize, “ameller niyetlere
    göredir” prensibinden hareketle, niyet gerçeğini en güzel
    bir şekilde anlatır. Nitekim Hz. Peygamber’in: “Allah, sizin ceset ve
    sûretlerinize değil; kalplerinize ve amellerinize bakar” 157 hadisi de ayrıca
    niyet gerçeğini beyan etmektedir.
    Amellere kıymet kazandıran niyettir. Bir amelin sâlih olup olmaması
    niyete bağlıdır. Hz. Ömer’in: “Amellerin efdal olanı, Allah’ın
    farzlarını eda, haramlardan kaçınmak ve Allah katında sadık niyettir.”158
    şeklindeki ifadesinde de görüldüğü gibi niyet esastır. Bununla birlikte,
    ilim ve amel de niyette gözetilen unsurlardır. Ayrıca saadete
    de, ilim ve amelle erişilebileceği bir gerçektir. Çünkü hayır, saadet,
    kemal ve salah, faydalı ilim ve sâlih amelle mümkündür ki, bunlar
    da niyeti destekleyen unsurlardır.
    Amellerin Önemi
    Ameller, iyi (sâlih) ve kötü olmak üzere ikiye ayrılmakta
    olup, sâlih amelin zıddı olarak kötü amel zikredilmektedir.
    Mü’minlerin kurtuluşlarının iman ve sâlih amel sayesinde olacağı
    Kur’an’da ısrarla ifade edilmektedir.159 Bununla birlikte, namaz
    kılıp, kendilerine rızık olarak verilenden infak ettikleri, hem
    156] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, 9/25
    157] Müslim, Birr ve Sıla 10; İbn Mâce, Zühd 9
    158] Gazâli, İhyâ-i Ulûmi’d-Din, 4/362
    159] 28/Kasas, 67
    AMEL
    - 73 -
    kendi peygamberlerine ve hem de diğer peygamberlere ve getirdiklerine
    inandıkları,160 oruç tuttukları,161 Allah anıldığı zaman
    yüreklerinin ürperip Allah’ın âyetleri okunduğunda da imanlarının
    arttığı,162 kısaca namazlarında huşu içerisinde olmaktan, boş
    şeylerden yüz çevirmekten tutun da, ırzlarını korumaya, sözlerinde
    durmaya varıncaya kadar163 bütün ahlakî özelliklere sahip oldukları
    belirtilmektedir. Bu özelliklere sahip mü’minlerin Firdevs
    cennetlerine varis olacakları zikredilir.164 Buna mukabil, kötü amel
    işleyenlerin cehennemlik oldukları da vurgulanır. 165
    Böylece inanç açısından iki zıt kutupta olan insanlardan hangisinin
    daha rahat olacağı, ruh enginliği kazanacağı kendiliğinden
    ortaya çıkmaktadır. Zira sâlih amel, kişiyi Mevlâ’sına yaklaştırır.
    Bununla birlikte insan, sâlih amellerle, önce kendisini düzeltir,
    sonra da başkalarının salâhına çalışır. Kişinin kendini düzeltmesi
    asıldır, başkasının düzelmesine çalışması ise ikinci derecededir.
    Başkasını ıslah, salâh nisabının zekâtıdır. Kendisi sâlih olmayan,
    başkasını nasıl ıslah edebilir, ağaç doğrulmadan gölge nasıl doğrulabilir,
    doğru olabilir?
    Dengeli bir hayat sürdürebilmek için, insan ruhu, sadece
    nazarî hakikatlerle beslenemez. Bilmeye ve inanmaya olan ihtiyacından
    başka, ister şahsî davranışlarında, isterse Allah veya insanlarla
    olan münasebetlerinde olsun, insan, hareketlerini devamlı
    bir şekilde tanzim edecek amelî kurallara muhtaçtır. Bu amelî
    kurallar, çeşitli şekilleriyle Kur’ân-ı Kerim’de gösterilmektedir.
    Meselâ, sıkıntı anında Allah’a yapılacak bir yalvarış, bir duâ ve
    bu duânın da Allah tarafından kabul edileceğini bilmek,166 insanı
    son derecek rahatlatabilir ki, bu da sâlih ameldir. Aslında insanda
    iki kuvve bulunmaktadır. Bunlar, nazarî ve amelî kuvvetler olup,
    nazarî kuvvenin kemali, insanın Hakk’ı tanımasıyla; amelî kuvvenin
    kemali ise, onun sadece hayırları işlemekle gerçekleşebileceği
    kaydedilmektedir. 167
    İnsanda bulunan bu kuvveler, onun, hem maddî ve hem de
    manevî yönünü işaret etmektedir. Böylece insandan sudur eden fiillerin
    bilinçli olduğu ve dolayısıyla âyetlerde geçen “iman edenler”
    160] 2/Bakara, 3-4
    161] 2/Bakara, 183
    162] 8/Enfâl, 2
    163] 40/Mü'min, 2-8
    164] 23/Mü'minûn, 9-10
    165] 2/Bakara, 81
    166] 2/Bakara, 47
    167] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, 12/53
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 74 -
    kaydı ile insanın Allah’ı bilmesindeki nazarî kuvvesine; “sâlih ameller”
    kaydı ile de, onun Allah’a kulluk/ ibâdet etme konusundaki
    amelî gücünün kemaline delâlet etmektedir. Şu halde biz, insanın
    dinen olumlu sayılabilecek davranışlarının sâlih amel olduğu genel
    hükmüne varabiliriz.
    “İslâmiyet’in çok önemli olan amelî yönü, Kur’ân-ı Kerim’de
    esaslı ve açık bir şekilde kurtuluş ve ebedî saadete ermenin kaçınılmaz
    bir şartı olarak zikredilir. Hatta bu amelî yönün Kur’an’da
    açıkça geçmediği hallerde imanla ilgili olarak daha önce belirtilen
    esaslar uyarınca sade mü’min tabiriyle bile zımnen ifade edilmiş
    olduğunu görmek hiç de zor değildir.”168 Çünkü “sâlih amel,
    Allah’ın bir lütfudur ve nimetine şükreden kullarını buna muvaffak
    kılar.” 169
    Sâlih amelin önemini, İmam Şafii’nin dünyayı büyük bir denize,
    sâlih amelleri de, bu denizde seyreden gemiye benzetmesinden
    anlamak mümkündür. Aynı şekilde Gazali’nin: “Ameller,
    kalp hastalığının ilacıdır. Kalp hastalığı çoğu zaman hissedilmez.
    Aynası olmayan bir adamın yüzündeki alaca hastalığı gibidir. Zira
    o, bu hastalığı hissetmez. Ona söylense, bunu doğrulamaz”170 şeklindeki
    açıklaması ve benzetmesi de, sâlih amelin önemini ifade
    etmektedir.
    Sâlih amelin önemi, insanı mutluluğa kavuşturmasıyla da
    anlaşılabilir. İnsanın mutluluğu, Râzi’nin ifadesine göre171 ya ruhî
    veya bedenî veyahut da hâricî şeylerle olmaktadır. Rûhî olanı, en
    mükemmeli, bedenî olanı ortası, harici olanı ise en düşüğüdür.
    Ruhî mutluluk, kalbin taat ve hizmetle meşgul olmasıyla, harici
    mutluluk ise aile efradının mutluluğuyla olmaktadır. Aslında
    Kur’ân-ı Kerim’de ahlakî terimler genellikle tasvîrîdir.
    İyinin ne olduğunu mü’minlerin; kötünün ne olduğunu ise
    kâfirlerin, münafıkların ve şeytanın tasvirlerinden çıkarabiliriz.
    Kur’an’daki felâh, necât ve hidâyet gibi saadetle ilgili terimler
    çok kere mü’minlerin vasıflarından sonra zikredilmiştir. Amellerin
    önemi, insanları mutlu veya mutsuz etmesi, başka bir ifadeyle
    saadete ve şekavete, bedbahtlığa götürmesiyle bilinebilir. Burada
    da sâlih amelin, kişiyi mutlu ettiği; kötü amelin de bedbaht ettiği,
    onu karamsarlığa sürüklediği açıktır.
    168] Abdullah Draz, Kur'an'ın Anlaşılmasına Doğru, s. 91
    169] Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an, Hikmet Y., c. 11, s. 137
    170] Gazali, İhyâ-i Ulûmi’d Din, c. 4, s. 138
    171] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, 28/20
    AMEL
    - 75 -
    Sâlih Amelin Tanımı
    Sâlih amelin çok çeşitli tarifleri yapılmıştır. Bu tariflerden
    bazıları genel tarifler olmakla beraber, tahsisli diyebileceğimiz
    tarifler üzerinde de durulmuştur. İbn Abbas, sâlih ameli genel
    anlamda farzlardır, namaz kılmak, oruç tutmaktır şeklinde tarif
    ederken, Hz. Ali, vaktinde tâdil-i erkân ve heyetine riâyet ederek
    kılınan namazdır şeklinde tanımlamıştır. Bunlar, tahsisli tanımlardır.
    Katâde, sâlih ameli imana dâhil olan şeyler ve hayır işlemektir
    diye tanımlar.
    Müfessirler, daha ziyade umumi tarifler üzerinde durmaktadırlar.
    Sâlih amelin, Allah ve Rasûl’ünü tasdik etmek, emrettiklerini
    yapıp nehyettiklerinden kaçmak, Allah’a itaat etmek ve yasakladıklarından
    kaçmak şeklinde tanımlar yapıldığı gibi, üzerine sevap
    terettüp eden tüm doğru ameller; Allah’ın rızası istenilen şey; akıl,
    kitap ve sünnetteki delillerle yapılan her doğru iş; Allah’ın emrettiği
    tâatleri işlemek şeklinde de tanımlar yapılmaktadır. Ahmed
    Hamdi Akseki: “Sâlih amele gelince, o da, akl-ı selimin (sağduyu),
    insan fıtratı ve tabiatının reddetmediği birtakım hayırlı amellerdir
    ki, insanın kendisine, ailesine, toplumuna ve bütün insanlara,
    faydalı ve onların menfaatine olan şeylerle bağdaşan iyi ve güzel
    işlerlerle davranışlardır”172 şeklinde tarif etmektedir.
    Elmalılı, sâlihât, sâliha’nın çoğuludur. Sâlih, aslında iyi, faydalı,
    aklen ve naklen müstakim/dosdoğru, hayırlı manasına vasıftır;
    kalbî, bedenî ve mâlî olmak üzere üç kısmı vardır diye sâlihâtı tarif
    ettikten sonra, sâlih ameli de şöyle tanımlamaktadır: “Amel-i
    sâlihe gelince, bu da, Allah’a ve âhirete imanın muktezasına göre
    ve Allah’ın inzal ve irsal buyurduğu deliller, hükümler ve haberlere
    ihlâsla ve hüsn-i niyyetle Allah’ın razı olacağı güzel ameller
    yapmaktır.”173 Sâlih ameli, şöyle de tanımlayabiliriz: “İmanın gereklerini
    gerektiği şekilde yapmak”; güzel bir ameli güzel bir niyetle
    ve güzel bir şekilde yapmaktır (tabii, “güzel”in tanımının da
    güzel olması kaydıyla).”
    Görüldüğü gibi, sâlih amelin dar manada tarifleri yapılmasına
    karşılık; oldukça geniş tanımları da yapılmıştır. Yapılan bütün tariflerde
    zahiren veya zımnen imanın şart koşulduğu görülmektedir.
    Zira ister sâlih amelin, sadece farzlardır diye, isterse namaz, oruç
    gibi tahsisli tarifi yapılsın; iman etmek şarttır ve zaten bu amellerin
    de iman olmadan yapılması düşünülemez. Yapılan bu tarifler
    içinde Elmalılı’nın yaptığı tarifin efradını câmi, ağyarını mâni bir
    172] Ahmed Hamdi Akseki, Ahlak İlmi ve İslâm Ahlâkı, s. 18
    173] Elmalılı, Hak Dini Kur'an Dili, Eser Y., c. 1, s.274; c.3, s. 1740
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 76 -
    tanım olduğunu söyleyebiliriz. Zira bu tarifte, Allah’a ve âhirete
    iman şart koşulduğu gibi, bu imanın gerektirdiği şekilde hareket
    edilmesi de vurgulanmaktadır. Bununla birlikte, sâlih amelde bulunması
    gereken ihlâs ve niyet de belirtilmektedir. Bütün bunların
    yanında, Allah’ın razı olacağı kaydı da ayrıca dikkat çekmektedir.
    Şu halde, bir amelin sâlih olabilmesi için iman ve bunun gerektirdiği
    şekilde hareket etmenin esas olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü
    iman, sâlih amelin düşünce planında olmasını sağlayacaktır ki,
    sâlih amelde de bu esastır.
    Kur’ân-ı Kerim’de Sâlih Amel İfadesi
    “İman eden ve sâlih amelleri işleyenleri altlarından ırmaklar akan cennetle
    müjdele!” 174
    “İman eden ve sâlih amelleri işleyenlere gelince, imanlarından dolayı
    Rableri onları altlarından ırmaklar akan nimet cennetlerine iletir.” 175
    Kur’an’da “iman eden ve sâlih amel işleyenler” ifadesi 58 defa
    geçmektedir. Kur’an’da sâlih amel kavramı çeşitli kalıplarda geçmektedir.
    3 yerde emir sigası ile geçer:
    “Kim Rabbine kavuşmayı arzu ederse, sâlih amel işlesin ve Rabbine
    ibâdette hiç kimseyi ortak etmesin.”176; “Sâlih ameller işleyin.” 177
    Kur’an’da daha ziyade “iman eden ve sâlih amel işleyen(ler)” şeklindeki
    ifadelerde geçen “sâlih” veya “sâlihât” lafızları mutlak olarak
    zikredilmektedir. Bundan dolayı, sıla-i rahim, Allah yolunda
    infak etmek, fert ve topluma faydalı olacak her türlü hayır, adalet,
    takva gibi, ister bedenî ve isterse kalbî davranış olsun, aklımıza
    gelebilecek bütün iyi ve güzel davranışlar sâlih amel olarak sıralanmaktadır.
    Bununla birlikte “sâlih amel işleyenler” ifadesi, sadece
    namaz ve zekât gibi dinin erkânından olan amellere ait olmayıp;
    usûl, füru, farz, nâfile ibâdet, muamelat, Allah rızasına muvafık
    ve salâha hizmet eden, hayra yarayan bütün faydalı amelleri içerisine
    almaktadır.
    Mukayyed olarak geçmesi: Kur’an’da sâlih amelden bahseden
    âyetlerden bazıları da takyid edilmiştir. Nitekim Bakara sûresinin
    82-83. âyetlerinde böyle bir durumun olduğuna işaret eden İzutsu,
    şöyle demektedir: “Allah’ın İsrailliler ile ahdi olarak verilen
    bu âyet, sâlihâtın özlü bir tanımı gibi ele alınabilir. Söz konusu
    174] 2/Bakara, 25
    175] 10/Yûnus, 9
    176] 18/Kehf, 110
    177] 23/Mü’minûn, 51; 34/Sebe’, 11
    AMEL
    - 77 -
    âyet, şu beş unsuru sıralamaktadır: Allah’tan başkasına kulluk
    etmemek, ana-baba, yakın akraba, yetim ve miskinler ile ihtiyaç
    sahiplerine karşı iyilik (yani sıcak kanlı ve lütufkâr olmak, ihsan
    etmek), herkese güzel konuşmak, namazı kılmak, zekâtı ödemek.”
    178
    Kur’ân-ı Kerim’de sâlih ve sâlihât kelimelerinin geçtiği
    âyetlerin bazılarında, sâlih amel ifadesinden hemen sonra, sâlih
    ameller açıklanmaktadır. Böylece, mutlak olarak zikredilen sâlih
    veya sâlihât lafzı, takyid edilmektedir. Nitekim; “İman edip sâlih
    amelleri işleyenler, namazı kılan, zekâtı verenlere gelince, onlara Rableri
    katında mükâfat vardır.”179 âyetinde durum böyledir. Zira bu âyette
    zikredilen namaz, zekât birer sâlih amel olup, bunların sâlih amellere
    dâhil olduklarında hiçbir ihtilaf yoktur. Âyette özellikle namaz
    ve zekâtın zikredilmesi ise, bu iki ibâdetin fazilet ve önemine
    dikkat çekmek içindir. Bu duruma işaret eden müfessirler, bu
    ibâdetlerden namazın bedenle yapılanların en büyüğü; zekâtın
    ise, mal ile yapılanların en üstünü olduğunu beyan etmektedirler.
    Sâlih lafzının takyid edildiğini şu âyette de görmekteyiz: “Allah yolunda
    susuzluğa, açlığa uğramaları, kâfirleri kızdıracak bir yeri işgal etmeleri
    ve düşmana karşı bir başarı kazanmaları yoktur ki, mutlaka bunlarla
    kendilerine sâlih bir amel yazılmış olmasın. Allah, muhsinlerin ecrini zayi
    etmez.” 180
    Sâlih amel kavramının âyetlerde, bazen emir sigası, bazen
    mutlak ve bazen de mukayyed olarak gelmesinin şüphesiz pek
    çok sebepleri vardır. Emir sigası ile gelmesi, mükelleflerin mutlaka
    sâlih ameller yapması gerektiğine işaret etmektedir. Nitekim mükelleflerin
    yerine getirmek mecburiyetinde oldukları sâlih amelleri
    bunlara örnek gösterebiliriz. Sâlih amelin mukayyed olarak
    zikredilmesi, âyetlerde zikredilen sâlih amellerin belli başlılarına
    işaret ettiği gibi, bunların da önemli olduklarını vurgulamaktadır.
    Nihâyet mutlak olarak gelmesi ise, mükelleflerin sâlih amellerin
    sadece âyetlerde zikredilenlerden ibaret olduğu fikrine kapılmamalarına
    işaret etmekte ve İslâm inancına bağlı olarak, insanlığın
    hayrına yapılacak her türlü güzel, iyi davranışların da sâlih amellerden
    sayılacağına delâlet etmektedir. Çünkü sâlih ameller, sadece
    âyetlerde zikredilen namaz, oruç, hac, anne ve babaya güzel
    davranma vs. gibi hareketlerden ibaret olmayıp, bunların dışındaki
    iyi davranışlar da sâlih amellerdendir. Âyetlerin emir sigası,
    mutlak ve mukayyed şeklinde gelişleri, mükelleflerin bir an bile
    178] Toshihiko İzutsu, Kur’an’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, Pınar Y., s. 270
    179] 2/Bakara, 277
    180] 9/Tevbe, 120
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 78 -
    olsa, güzel davranışlardan uzak kalmamalarını temin içindir.
    “Mal ve oğullar, dünya hayatının süsüdür. Ama bâki kalacak sâlih
    ameller, sevap olarak da, amel olarak da, Rabbinin katında daha
    hayırlıdır.”181; “Ne mallarınız, ne de evlatlarınız size huzurumuzda bir yakınlık
    sağlamaz. Ancak iman eden ve sâlih ameller işleyenler müstesna.
    Onlara yaptıklarının fazlasıyla kat kat mükâfat vardır. Ve onlar oralarda
    güven içindedirler.”182 Bu âyetlerden anlaşıldığına göre, iman ve
    buna bağlı olarak yapılacak sâlih ameller, bâki kalacak olan amellerdir.
    Bu ameller de akla gelebilecek her türlü hayır, birr, ma’ruf,
    ihsan gibi hususlardır. Kur’ân-ı Kerim’de, gerek takva, sabır gibi
    kalbî, gerek namaz gibi bedenî ve gerekse zekât gibi mâlî her türlü
    davranış birer sâlih ameldir.
    İman – Sâlih Amel İlişkisi
    Âyetlerde, iman ile sâlih amel genellikle beraberce zikredilmekte
    olup, bu şekildeki âyetler oldukça fazladır. Hatta İzutsu’nun
    tesbitine göre, iman ve sâlih kelimeleri birbirlerine var olacak en
    kuvvetli semantik bağ ile bağlı olup, neredeyse ayrılması imkânsız
    bir şekilde birbirleriyle girift haldedirler.183 İman ve sâlih amel ifadesi,
    Kur’ân-ı Kerim’de 52 defa beraberce zikredilmektedir.
    Genellikle âyetlerde “İman eden ve sâlih amel işleyenler” şeklinde
    geçen “iman” ve “sâlih amel” lafızları, bazı âyetlerde “Kim iman ederek
    sâlih amellerden işlerse...”184 veya “Erkek ve kadından her kim iman
    ederek sâlih amellerden işlerse...”185 şeklinde şartlı geçmektedir. Şartlı
    ifade biraz farklı olarak şu âyetlerde de geçmektedir: “Kim de O’na
    sâlih amelleri işlemiş bir mü’min olarak gelirse, işte onlar için de yüksek
    dereceler vardır.”186 “Rabbine kavuşmayı uman kimse, sâlih amel işlesin
    ve Rabbine kullukta hiç ortak koşmasın.” 187
    “...Kim Allah’a ve âhiret gününe iman eder, sâlih amel işlerse, elbette
    onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” 188
    İman olmadan, sâlih amelin kişiyi kurtaracağını söylemek
    son derece yanlıştır. Zira, amelin, imansız kabul edilemeyeceği
    açıktır. Bunun yanında sâlih amelin mutlaka dayanması gereken
    köklü bir dayanağı olması gerekir ki, bu da, imandır. Âyette “iman
    181] 18/Kehf, 46
    182] 34/Sebe’, 37
    183] T. İzutsu, a.g.e. s. 269
    184] 20/Tâhâ, 112; 21/Enbiyâ, 94
    185] 4/Nisâ, 124
    186] 20/Tâhâ, 75
    187] 18/Kehf, 110
    188] 2/Bakara, 62; 5/Mâide, 69
    AMEL
    - 79 -
    etmiş olarak” ifadesinin yer alması gösteriyor ki, iman olmadan,
    sâlih amelin bir faydası olmamaktadır. Hatta bir amelin, sâlih olabilmesi
    için, imana bağlı olarak yapılması gerekmektedir. İmanın,
    hem dünyevî, hem de uhrevî boyutta olduğu düşünülünce, bir fiilin
    sâlih amel olabilmesi için her şeyden önce imana dayanması
    gerektiği daha iyi kavranır. İmandan kaynaklanmayan bir amelin
    kabul edilmemesi kadar tabii ve mantıkî bir şey olmaz. Malum
    bir gaye ve muayyen bir düşünceden doğan sâlih bir amel, ancak,
    Allah’a iman sayesinde zuhur imkânı bulabilir. Başka bir ifade ile
    amel, imandan akan bir nurdur. Zaten âyetlerde, imanın, sâlih
    amelden önce gelmesinde, sâlih amelin, imandan doğup neşv ü
    nemâ bulduğuna işaret vardır. Zira iman, sahibini hayra ulaştırır,
    şerden korur ve sâlih amel, imanla itibar kazanır.
    Kur’ân-ı Kerim’de yetmiş âyette iman ile sâlih amel beraberce
    zikredilmektedir. İman ile sâlih amel arasında kuvvetli bir semantik
    bağ olup, birbirlerinden ayrılması imkânsızdır. Gölge, nasıl
    bedeni takip ederse, aynı şekilde sâlih amel de imanı takip etmektedir.
    Nerede iman varsa, orada sâlih amel de olmalıdır. Öyle
    ki, birinci ikinci ile veya ikinci birinci ile tarif edilse, doğru kabul
    edilebilir. Çünkü iman, ıslahın en faziletlisidir. Amellerin en üstünü
    ise sâlih olanıdır. İman ve sâlih amel ifadelerinin beraberce zikredildiği
    âyetlerde, insanın ebedî kurtuluşa ermesi genelde iman
    ve sâlih ameli beraberce yapmasına bağlanmaktadır. Sâlih amel
    olmadan, yalnız kuru bir imanın kişiyi ebedî saadete kavuşturacağı
    pek mümkün görülmemektedir. Amel, imanı ayakta tutacak
    bir rükûn olarak imana dâhil değildir. Dolayısıyla amelin yokluğu
    ile kişinin, dünyada kâfir oluşuna ve imandan çıkışına; âhirette
    ise devamlı azap olunacağına ve cehennemde ebedî kalacağına
    hükmedilebilsin. Yine amel, imanın ayrılmaz bir parçası olarak
    imanın dışında da değildir. Dolayısıyla amelin yokluğu ile kişi, bu
    dünyada kınanmayı hak etmeyeceğine; âhirette ise ıkap ve azabı
    gerektirmeyeceğine hükmedilebilsin.
    O halde sâlih amel ile iman arasında önemli bir bağ vardır.
    Çünkü Allah, kendisine kavuşmanın sâlih amel işlemede ve yapılacak
    ibâdette hiç kimseyi kendisine ortak koşmamada olduğunu
    bildirmektedir.189 Yine kötülüklerin keffâreti ve kişinin en güzel şekilde
    mükâfatlandırılması, iman ve sâlih amelleri işlemeye bağlanmaktadır.
    190 Sâlih amel, imanın semeresidir. Sâlih amel işleyenin
    ne zulümden, ne de hakkının çiğnenmesinden korkmayacağı,191
    189] 18/Kehf, 110
    190] 29/Ankebut, 7
    191] 20/Tâhâ, 212
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 80 -
    yaptıklarına karşılık kat kat fazlasıyla mükâfat verileceği,192 cennetlerin
    vaad edilmesi193 gibi daha pek çok hususlar âyetlerde belirtilmektedir.
    Bütün bu ve benzeri âyetler, iman ile sâlih amel arasında kuvvetli
    bir ilişkinin varlığını göstermektedir. Aslında iman lafzı müşterek
    bir lafızdır. Gazali bu konuda şunları söyler: İman lafzı, üç
    mânâ arasında müşterektir. Zira iman kelimesinden, bazen yakınî
    delillere dayanan tasdik, bazen herhangi bir şüphe bulunmamak
    şartıyla taklid elde edilen inanç kastedildiği gibi, bazen de bu isim,
    tasdikin bir gereği olarak, kendisiyle beraber amelin de bulunduğu
    bir inanca verilir.194 Görüldüğü gibi aslında iman lafzının içerisinde
    amel de bulunmaktadır. Bu da gösteriyor ki, iman denilince
    akla amel de gelmelidir. İnsan, amele devam etmesi sebebiyle,
    kendi inancına karşı bir yakınlık duyar ve bununla da huzur ve
    güveni artar. Bundan dolayı, kendi inancına uygun olarak uzun
    zaman amel işlemeyen bir kimsenin, bu inancını değiştirmek veya
    bu konuda kendisini şüpheye düşürmek isteyen bir kimsenin,
    amele devamı uzun olmayanınkinden daha zor olur.195 insan inandığı
    gibi yaşamıyorsa, yaşadığı gibi inanmaya başlar.
    İman ile sâlih amel arasındaki ilişkiyi İbn Teymiye daha net bir
    şekilde ortaya koymaktadır. Ona göre, sâlih amelin imanla ilişkisi,
    ya dudakla dilin ilişkisi gibi veya kalbin bedenle olan irtibatı veyahut
    da bir buğday danesinin bütünlüğü gibidir. Zira konuşmak,
    dudak ve dil ile olur. Kalpsiz bir beden düşünülemez. Aynı şekilde
    danenin içi ve dışı vardır, özellikleri ayrı olduğu halde iki dane
    denilmez. 196
    Sâlih amel, imanı olgunlaştırma ve tamamlama özelliğine sahip
    olmasının yanında, imanın semeresi ve sıhhatidir de. Zaten
    amelsiz imanı olan kişinin, zâhir ve bâtın bütün uzuvlarını kaybedip
    yaşamaya çalışan bir insana benzetilmesi de iman ile sâlih
    amel arasındaki ilişkiyi daha belirgin bir hale getirmektedir. Mücerret
    bir iman, ebedî bir cehennemden kurtuluş ifade etse bile
    derecelerin yükselmesini ifade etmez. Mü’minin yüksek derecelere
    ulaşması, ancak iman ve sâlih amelle olur.
    “Kim de O’na sâlih ameller işlemiş bir mü’min olarak gelirse, işte onlar
    için yüksek dereceler vardır.”197 Âyette zikredilen yüksek derecelere
    192] 34/Sebe’, 37
    193] 2/Bakara, 82
    194] Gazâli, İtikadda Orta Yol, s. 167-168
    195] Gazâli, a.g.e. s. 169-170
    196] İbn Teymiye, Kitabu’l-İman, s. 286
    197] 20/Tâhâ, 75
    AMEL
    - 81 -
    nail olmak, sadece imanla olmayıp, bunun yanında sâlih amellere
    de bağlanmıştır. Yine aynı şekilde “İman eden ve sâlih amelleri işleyenleri,
    altlarından ırmaklar akan cennetlerle müjdele!”198 anlamındaki
    âyette de müjde, sadece imana olmayıp, aynı zamanda sâlih
    amele bağlıdır. Allah, cennetlere girmeyi, iman edip sâlih amelleri
    işlemeye bağlayarak şöyle buyurmaktadır: “İman eden ve sâlih
    amelleri işleyenleri, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağız.”199
    Amelsiz iman, nefsi tezkiye etmeye yetmeyeceği gibi, vaad edilen
    mükâfatları da elde etmeye kâfi gelmeyecektir. Kur’ân-ı Kerim,
    Sâlih amel konusunu çeşitli yönleriyle ele alır.
    İhlâs – Sâlih Amel İlişkisi
    İhlâs, riyayı terketmek, kalbi karışık şaibelerden saflığa ulaştırmak,
    ameline Allah’tan başkasını şâhit olarak istememektir.
    İhlâs, Allah ile kul arasında bulunan bir sırdır; Şeytan onu bilemez
    ki ifsad etsin. Hevâ ve hevesin rolü yoktur ki ona meyletsin.
    Bedene göre ruh ne ise, amele göre ihlâs odur. Ruhu olmayan
    bir beden, cansız bir maddeden ibarettir. İhlâssız amel de hebâ
    olmuş bir iş gibidir.
    İhlâslı davranmak, samimi olmak, gösteriş ve riyadan uzak bir
    şekilde hareket etmek oldukça zor bir iştir. Kişinin bütün tutum
    ve davranışlarında ihlâslı olması, hele sâlih amel işlerken ihlâslı
    davranması daha da zor gibidir. Ancak kişi, bu durumlarda samimi
    bir şekilde hareket ederse, ameli değer kazanır ve herhalde
    ameli makbul olur. İhlâs kavramı, Kur’ân-ı Kerim’de 31 defa tekrar
    edilmektedir.200 “Ancak tevbe edenler, ıslah olanlar, Allah’a sarılanlar
    ve dinlerinde Allah için ihlâslı olanlar müstesnadır. Onlar iman edenlerle
    beraberdir. Allah mü’minlere büyük ecir verecektir.”201 Bu âyette Allah,
    münafıkların, içinde bulundukları durumdan kurtulmalarını, tevbe,
    ıslah, Allah’a yönelme, O’na sığınma ve dinde ihlâslı bir şekilde
    hareket etmeye bağlamaktadır.
    İhlâs aynı zamanda dinin esasındandır. “Oysa, kendilerine, dini
    yalnız Allah’a hâlis kılarak, Allah’ı birleyenler olarak O’na kulluk etmeleri,
    198] 2/Bakara, 25
    199] 4/Nisâ, 57
    200] “İhlâs” Kelimesinin Kökü “H-l-s” ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
    (31 Yerde): 2/Bakara, 94, 139; 4/Nisâ, 146; 6/En’âm, 139; 7/A’râf, 29, 32; 10/
    Yûnus, 22; 12/Yûsuf, 24, 54, 80; 15/Hicr, 40; 16/Nahl, 66; 19/Meryem, 51;
    29/Ankebût, 65; 31/Lokman, 32; 33/Ahzâb, 50; 37/Sâffât, 40, 74, 128, 160,
    169; 38/Sâd, 46, 46, 83; 39/Zümer, 2, 3, 11, 14; 40/Mü’min, 14, 65; 98/Beyyine,
    5.
    201] 4/Nisâ, 46
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 82 -
    namaz kılmaları, zekât vermeleri emredilmişti. İşte doğru din budur.”202
    anlamındaki âyette zikredilen üç esas, yani dinde ihlâs ile Allah’a
    ibâdet etmek, namazı kılmak ve zekâtı vermek doğru dinin esaslarıdır.
    İhlâslı bir şekilde Allah’a ibâdet etmek, sâlih amel cümlesindendir.
    Bu özellikleri kendisinde bulunduran mü’minin kalbine
    hile girmez. Böyle mü’minler, Allah için amelde ihlâslı olmak,
    devlet adamlarına ve yöneticilere nasihatte bulunmak ve müslümanlarla
    bir arada olmak203 isterler. Şu halde kişinin faaliyeti ve
    samimiyeti, ihlâslı olmasıyla değer kazanır ve böylece amelinin
    ecrini arttırır. Neticede de derecesi yükselir ve toplumda örnek bir
    şahıs durumuna gelir. Çünkü ihlâslı bir kişi riyadan arınmış bir şekilde
    dine hizmet etmeyi kendisine vazife bilen bir insandır. Böylece
    mü’min kişi “...Ben dinimi yalnız Allah’a hâlis kılarak, O’na kulluk
    ediyorum.”204 âyetinin ifade ettiği anlam bütünlüğüne erer.
    Sâlih Amel - Hasenât
    Farklı formlarda birçok yerde gelen (“amilû’s-sâlihât”, “amelen
    sâlihan”) “sâlih amel”, Kur’an’ın 23 yıllık iniş sürecinde farklı vurgular
    kazanır. Vahyin ilk yıllarındaki vurgusu “sorumlu davranış”tır.
    Bu davranış, Bakara 2’den yola çıkarak “hidâyetten önceki takvâ”
    diyebileceğimiz sorumluluk bilincine ve ahlâkına dayanır. Erdemlilik
    ve dürüstlüğü ifade eder. İlerleyen yıllarda vahiy; Allah’ın râzı
    olup olmadığı, imana yaraşan ve yaraşmayan eylemleri beyan
    ettikten sonra “sâlih amel” terkibi “Allah’ın râzı olduğu imana
    uygun davranış” vurgusunu kazanmıştır. İslâm cemaatinin iktidar
    yıllarını teşkil eden Medine’de ise aynı terkip “sahibini ve başkalarını
    ıslah edici iyilikler” vurgusuna ulaşmıştır. Aslında bu son
    vurgu, “sâlihât” kelimesinin aslî vurgusudur ve imkânla orantılı
    olarak her dönemde sâlih amelin mükemmel bir örneğidir.
    Başta iman olmak üzere Allah’a itaat, namaz kılmak ve zekât
    vermek gibi hukukullah ile ilgili ibâdetler bu yüzden Kur’an tarafından
    “sâlihât”tan değil; “hasenât”tan sayılmıştır.205 Fakat
    hasenât, sosyal amaçları gerçekleşince “sâlihât” vasfını da kazanır.
    Mâûn sûresi, namaz ibâdeti özelinde, hasenât’ı sâlihât’a tebdil etmenin
    formülünü sunar.206 Hasenâtâ bir’e on vaad edilirken (“Kim
    bir hasene ile (iyilikle) gelirse, ona getirdiğinin on misli/katı vardır.”), 207
    sâlihâta kesintisiz nimet ve cennet vaad edilmektedir. “Men câe
    202] 98/Beyyine, 5
    203] Bak. İbn Mâce, Mukaddime 18
    204] 39/Zümer, 14
    205] 11/Hûd, 23 ve 2/Bakara, 277
    206] Krş. 107/Mâûn, 5
    207] 6/En’âm, 160
    AMEL
    - 83 -
    bi’l-haseneti felehû aşru emsâlihâ; ve men câe bi’s-seyyieti felâ yüczâ
    illâ mislehâ vehum lâ yuzlemûn (Kim bir hasene ile (iyilikle) gelirse, ona
    getirdiğinin on misli/katı vardır. Kim de bir seyyie ile (kötülükle) gelirse
    o, sadece onun misliyle cezalandırılır. Onlar haksızlığa uğratılmazlar.)”208;
    “İllâllezzîne âmenû ve amilû’s-sâlihâti felehum ecrun ğayru memnûn
    (“İman edip sâlih amel amel işleyenler için eksilmeyen devamlı bir ecir
    vardır.)””209; “İnnellezîne âmenû ve amilû’s-sâlihâti lehum cennâtin tecrî
    min tahtihâ’l-enhâr, zâlike’l-fevzu’l-kebîr. (“İman edip sâlih ameller işleyenlere
    ise, içinden ırmaklar akan cennetler vardır. İşte en büyük kurtuluş
    odur.)” 210
    Hasenât sahipleri seyyiâtı örtülmekle müjdelenirken, sâlihât
    sahipleri canlıların en hayırlısı/iyisi olmakla müjdelenir. “İnne’lhasenâte
    yuzhibne’s-seyyiât (“…Haseneler (sevaplar, iyilikler) seyyiâtı (günahları,
    kötülükleri) giderir...)”211; “İllâ men tâbe ve âmene ve amile sâlihan
    feulâike yubeddilullahu seyyiâtihim hasenât [Ancak, tevbe ve iman edip
    sâlh amel işleyenler başka; Allah onların seyyiâtını (günahlarını, kötülüklerini)
    hasenâta (sevaplara, iyiliklere) çevirir.]”212; “İnnellezîne âmenû ve
    amilû’s-sâlihâti ulâike hum hayru’l-beriyyeh (İman edip sâlih amel işleyenlere
    gelince, onlar halkın en hayırlısıdır.)”213 Hz. Peygamber’e nispet
    edilen “Bir saatlik âdil yönetim, altmış yıllık nâfile ibâdetten hayırlıdır.”214
    hadisi, sâlihât ile hasenât arasındaki büyük farka dair nebevî bir
    okumadır. 215 Hasenât sahiplerinin haseneleri, onların günahlarını
    giderirken; sâlih amel seyyiâtı hasenâta, günahları sevaplara
    tebdil edip değiştirir. “İnne’l-hasenâte yuzhibne’s-seyyiât (“…Haseneler
    (sevaplar, iyilikler) seyyiâtı (günahları, kötülükleri) giderir...)”216; “İllâ
    men tâbe ve âmene ve amile sâlihan feulâike yubeddilullahu seyyiâtihim
    hasenât [Ancak, tevbe ve iman edip sâlih amel işleyenler başka; Allah onların
    seyyiâtını (günahlarını, kötülüklerini) hasenâta (sevaplara, iyiliklere)
    çevirir.]” 217
    Sâlih Amellerin Tamamını
    Gerçekleştirmek Mümkün mü?
    Kur’ân-ı Kerim’de sâlih amellerden bahseden âyetlerin bir
    208] 6/En’âm, 160
    209] 95/Tîn, 6
    210] 85/Burûc, 11
    211] 11/Hûd, 114
    212] 25/Furkan, 70
    213] 98/Beyyine, 7
    214] Taberânî, el-Kebîr
    215] M. İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, Asr Sûresi, 3, s. 1300
    216] 11/Hûd, 114
    217] 25/Furkan, 70
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 84 -
    kısmının mutlak, bir kısmının da mukayyed olduğunu daha önce
    kaydetmiştik. Bu âyetlerden bazılarında sâlih amel sayılan davranışlar
    zikredilmektedir. Yine bu âyetlerden bazılarında da “sâlihât”
    lafzının başında, kısım, parça, bölüm anlamına gelen “min” harf-i
    cerinin bulunduğu görülmektedir. “Erkek veya kadın, mü’min olarak
    sâlih amellerden işlerse, işte böyle kimseler cennete girerler ve zerre kadar
    onlara zulmedilmez.”218; “Kim iman ederek sâlih amellerden işlerse
    o, zulümden ve hakkının çiğnenmesinden korkmaz.”219; “Mü’min olarak
    sâlih amellerden işlerse, çalışması inkâr edilmeyecektir ve biz onu yazmaktayız.”
    220
    Bu âyetlerden hareketle diyebiliriz ki, bir mü’minin bütün
    sâlih amelleri yerine getiremeyeceği açıktır. Nitekim: “İman edip
    sâlih amelleri işleyenler -ki, hiç kimseye gücünün üstünde bir şey teklif
    etmeyiz- işte onlar cennet halkıdır. Onlar orada ebedî kalacaklardır.”221
    âyetinden de anlaşılacağı gibi, gücümüzün yettiği oranda sâlih
    amelleri yerine getirmemiz istenmektedir.
    Hz. Peygamber, ashâbına güç yetirebilecekleri amelleri işlemelerini
    emrederdi. Hz. Âişe (r.a.)’nin rivâyet ettiği hadiste bu görülmektedir:
    “Rasûlullah, ashâbına emrettiği zaman, güçlerinin yeteceği
    amelleri işlemelerini emrederdi. Ashâb: ‘Yâ Rasûlallah, biz senin gibi değiliz;
    Allah senin olmuş ve olacak günahlarını bağışlamıştır (biz, senden
    daha çok ibâdet etmek zorundayız)’ derlerdi de, Rasûlullah kızar ve hatta
    kızdığı yüzünden belli olurdu. Sonra şöyle derdi: “Sizin en müttakîniz ve
    Allah’ı en çok bileniniz benim.” 222
    Netice olarak diyebiliriz ki, mükellefin sâlih amellerin hiç birini
    bırakmaksızın tümünü yerine getirmesi imkânsız ve gücünün
    dışındadır. Ancak, mü’minin, mümkün mertebe bu konuya ihtimam
    göstermesi gerekmektedir. Zira âyetlerde sâlih amellerin bir
    hayli tekrar edilmeleri buna işaret etmektedir. Bu konuda şöyle
    bir ayrım yapmak gerekmektedir: Sâlih amellerin bir kısmı tüm
    mükelleflerin yapmak zorunda olduğu farz amellerdir; bir kısmı
    ise nafilelerdir. Kur’an, farz ve nafile tüm sâlih amelleri eksiksiz
    istemese de, bu konuda gevşek davranmaları hoş görmemektedir.
    Aslında ibâdetler/sâlih ameller, ne insanoğlunun kaçınacağı
    kadar ağır ve çok; ne de onu tembellik ve rehavete sevk edecek
    kadar basittir.
    218] 4/Nisâ, 124
    219] 20/Tâhâ, 112
    220] 21/Enbiyâ, 94
    221] 7/A’râf, 42
    222] Buhâri, İman 13
    AMEL
    - 85 -
    Fert Açısından Sâlih Amelin Önemi
    Kişinin İtikadını Islah Etmesi/Düzeltmesi: Kur’an- ı Kerim’de
    “sâlih” kavramı ile yine aynı kökten gelen “ıslah” kelimesi, ferdi ilgilendiren
    yönleri ile ele alındığında görülür ki, bu kavramlarla
    öncelikle toplumun bireylerinin düzelmesi ve düzeltilmesi hedeflenmektedir.
    Nitekim: “Biz peygamberleri sadece müjdeleyici olarak
    gönderiyoruz. Kim iman eder ve kendini düzeltirse (ıslah ederse), onlara
    korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”223 anlamındaki âyet buna
    işaret etmektedir. Bu düzelme ise, âyetten de anlaşılacağı gibi
    “iman” sayesinde olacaktır. Âyette belirtilen imanın da, Kur’an’ın
    istediği tevhid fikrine dayanması, kısaca “Allah’tan başka ilah
    yoktur” prensibi çerçevesinde olması gerekir.
    Bu prensibin içerisinde Allah’ın ölümsüzlüğünü, yaratıcılığını,
    yüceliğini, ebedîliğini, mutlak birliğini, âdil oluşunu ve merhametini
    mütalaa etmek mümkündür. Çünkü bütün iyiliklerin
    ve güzelliklerin aslı, esası ve temeli tevhiddir. Tevhid ise, Allah’ı
    bir bilmektir. Böylece insan Allah’ın karşısında güçsüzlüğünü kavrar.
    Böylece insan, İslâm’ın özünün tevhid, tevhidin özünün de
    Allah’ın birliği, O’nu tek, mutlak, yüce yaratıcı ve her şeyin sahibi
    ve yöneticisi olarak kabul etmek olduğunda şüphe olmadığını anlar
    ve O’na yönelerek sadece O’ndan yardım ister ve yine sadece
    O’na kulluk eder. Çünkü Allah’la fert arasında sağlıklı bir ilişkinin
    olması gerekmektedir. Bu noktada fert düşünür ki, Allah’tan başka
    her şey Allah’a bağımlıdır. Allah, bütün kudreti ve yüceliği ile
    beraber, temelde sonsuz rahmet sahibidir.
    Kur’ân-ı Kerim’de “iman eden ve sâlih amel işleyenler” ifadesinin
    çok geçmesiyle birlikte, sâlih amel olmadan, sadece iman kavramının
    da çeşitli şekillerde vurgulandığını söyleyebiliriz. Bu âyetlerde
    ifade edilen tüm iman esasları doğrultusunda fert, inancını düzeltmeli
    ve bilmeli ki, iman, kokusunu asla içerisinde tutmayan
    ve kokusu kendiliğinden çevreye yayılan, yayılmadığı zaman yok
    olabilen bir çiçeğe benzetilmektedir. Böylece şekillenen saf ve
    berrak inanca, ferdin itikadının, inancının ıslahı diyebiliriz.
    Kişinin Durumunu Islah Etmesi/Düzeltmesi
    Islah, bir şeyi iyi ve sâlih kılmak, başlangıçta veya sonradan
    olabilecek fesadı gidermek, onarmak anlamlarına gelmektedir. Islah
    kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de toplam 7 yerde zikredilir.224 Islah,
    223] 6/En’âm, 48
    224] Islâh Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 7 Yerde): 2/Bakara, 220,
    228; 4/Nisâ, 35, 114; 7/A’râf, 56, 85; 11/Hûd, 88.Sulh ve Islah Kelimesinin
    Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 32 Yerde): 2/Bakara, 160,
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 86 -
    kişinin hem kendisini ve hem de başkalarını düzeltmesi anlamını
    taşımaktadır. Nitekim “Sizden kim, bilmeyerek bir kötülük yapar
    da sonra ardından tevbe eder, kendini ıslah eder, düzeltirse,
    muhakkak O, bağışlayan ve merhamet edendir.”225 anlamındaki
    âyette kişinin kendisini düzeltmesi istenmektedir.
    Âyetlerde ferdin hırsızlık yaptıktan sonra hemen tevbe etmesi
    ve bundan vazgeçip, durumunu düzeltmesi istenmekte, sonra
    da: “Kim yaptığı haksızlıktan sonra tevbe eder, durumunu ıslah
    eder/düzeltirse, şüphesiz Allah onun tevbesini kabul eder. Çünkü
    Allah, bağışlayan ve merhamet edendir.”226 buyrulmaktadır. Bunun
    yanında, fertlerin kendi durumlarını düzeltmelerini belirten
    âyetlerin227 yorumlarında, onların kendi durumlarını kontrol etmeleri,
    hallerini ifsad etmemeleri ve kendilerinde aşırı olan hususların
    telafisi, amellerinin ıslahı, ahlâklarının düzeltilmesi gerektiği
    vurgulanmaktadır. Yine âyetlerde ifade edilen ıslah, sâlih amel
    işlemek, kötülüklerden el çekmek sûretiyle durumunu düzeltmek,
    kendi aralarında durumlarını düzeltmek ve Allah’ın kendisinden
    razı olacağı şekilde sâlih amel işlemek sûretiyle O’na yaklaşmaya
    çalışmak ve böylece nefsini düzeltmek şeklinde yorumlanmaktadır
    ki, bütün bunlar aynı zamanda kişinin kendi durumunu nasıl
    kontrol edebileceğini göstermektedir.
    Kişinin hem davranışlarını, hem de içini düzeltmesi, ıslah etmesi
    gerekir. Bu da ferdin Allah’ı tanıması ve O’nun emir ve yasaklarına
    uyması ile gerçekleşir. Böylece biz, öncelikle toplumda
    ferdin kendi durumunu düzeltmesinin asıl olduğunu söyleyebiliriz.
    Çünkü kişinin kendini düzeltmesi asıl, başkasını düzeltmesi ise
    fer’îdir. Başkasını ıslah, sâlih insan olma nisabının zekâtıdır. Kendisi
    sâlih olmayan, başkasını nasıl ıslah edebilir? Ağaç doğrulmadan
    gölge nasıl doğrulabilir? Yüzme bilmeyen insan, denizde boğulan
    başka birini nasıl kurtarabilir? Bununla birlikte, ferdin gerek inancını
    ve gerekse tutum ve davranışlarını düzeltmesi, onun dünya
    ve âhirette mutlu olacağının bir göstergesi demektir. Bu şekilde
    kendilerini düzeltenleri Allah’ın bağışlayacağı ve onlara merhamet
    edeceği de âyetlerde belirtilmektedir.228 Islah eden, düzelten
    182, 224; 3/Âl-i İmrân, 89; 4/Nisâ, 16, 128, 128, 128, 129, 146; 5/Mâide,
    39; 6/En’âm, 48, 54; 7/A’râf, 35, 142; 8/Enfâl, 1; 10/Yûnus, 81; 13/Ra’d, 23;
    16/Nahl, 119; 21/Enbiyâ, 90; 24/Nûr, 5; 26/Şuarâ, 152; 27/Nenml, 48; 33/
    Ahzâb, 71; 40/Mü’min, 8; 42/Şûrâ, 40; 46/Ahkaf, 15; 47/Muhammed, 2, 5;
    49/Huucurât, 9, 9, 10.
    225] 6/En’âm, 54
    226] 5/Mâide, 38-39
    227] 2/Bakara, 160; 3/Âl-i İmran, 89; 4/Nisâ, 46; 16/Nahl, 119)
    228] 3/Âl-i İmran,89; 6/En’âm, 54
    AMEL
    - 87 -
    anlamındaki muslih kelimesi ve çoğulu Kur’an’da 7 yerde zikredilir.
    229
    Sâlih insan Kimdir?
    Sâlih, aslında fâsid’in zıddıdır. Fâsid ve müfsid: Yükümlülüğün
    gerektirdiği hususları yerine getirmeyen; sâlih de: Yükümlülüğün
    gerektirdiği hususları yerine getiren diye tanımlanmaktadır.
    Sâlih, inancında ve amelinde doğru olandır şeklinde de tanımlanır.
    Ayrıca sâlih, Allah’ın kendisi üzerindeki haklarını yerine getiren,
    Allah’a karşı farzları, kullara karşı da haklarını ödeyen, itikad ve
    amelinde doğru olan, Allah’a itaat eden ve haramlardan kaçınan,
    ömrünü Allah’a itaatte, malını da O’nun rızası yolunda sarfeden,
    dünya ve âhiretini düzeltip kâmil bir insan olan şeklinde de tarif
    edilmektedir. Fakat yapılan bu tariflerden her biri, sâlih insanın
    bir yönüne işaret etmektedir. Mevdûdi ise, sâlih insanı, inancında,
    niyetinde, sözlerinde ve hareketlerinde doğru olan ve hayatının
    her yönünde doğruluğu benimseyen kimsedir230 şeklinde
    tanımlayarak, onun derli toplu bir tarifini vermektedir. Sâlih
    insanın tarifi, Kur’an’da ehl-i kitap’tan bahseden âyetlerde şöyle
    tarif edilmektedir: “... Onlardan geceleri secdeye kapanarak Allah’ın
    âyetlerini okuyanlar vardır. Bunlar Allah’a ve âhiret gününe inanır, iyiliği
    emreder, kötülükten yasaklar ve hayır işlerine koşarlar. İşte onlar sâlih
    insanlardır.”231 Bu âyete göre sâlih insanın özelliklerinden bazılarını
    şöyle sıralayabiliriz:
    1 Allah’a ve âhiret gününe inanmak,
    2 Allah’ın âyetlerini okumak,
    3 Allah’a secde etmek,
    4 İyiliği emredip kötülükten sakındırmak,
    5 Hayır işlerine koşmak,
    Sâlih amel işlemek.
    Kur’ân-ı Kerim’de sâlih insan olmak, mü’minlere ait çok üstün
    bir özelliktir. Peygamberler bile bu özelliğe sahip olmak için
    duâ ve temennilerde bulunmuşlar, sâlih insanlardan olmayı arzu
    229] Muslih Kelimesi ve Çoğulunun Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 5 Yerde):
    2/Bakara, 11, 220; 7/A’râf, 170; 11/Hûd, 117; 28/Kasas, 19.
    230] Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’an, insan Y., c. 1, s. 307
    231] 3/Âl-i İmran, 114
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 88 -
    etmişlerdir. Hz. İbrahim,232 Hz. Yusuf233 ve Hz. Süleyman’ın234 sâlih
    insanlardan olmak için Allah’a duâ ettiklerini Kur’an’dan öğreniyoruz.
    Yine Hz. İbrahim’in “Rabbim, bana sâlihlerden bir çocuk
    lutfet”235 diye temenni ve duâda bulunduğu görülmektedir. Peygamberlerin
    sâlih kullar olduğu zikredilmektedir. 236
    Peygamberlerin sâlih insanlardan olmayı arzu etmelerinin sebebi
    şudur: Sâlih, Kur’an’da her bakımdan mükemmel bir insan
    tipi olarak çizilmektedir. Peygamberler ise, insanlar içinde Allah’ın
    seçtiği insanlar olmaları sebebiyle en mükemmel insanlardır. Dolayısıyla
    onlar sâlih insanlardan olmaya daha layıktırlar. Kâmil bir
    sâlih insan, Allah’a isyan etmeyen ve mâsiyeti/günah ve isyanları
    hatırına getirmeyendir. Hadis-i şeriflerde sâlih amelle ilgili çeşitli
    açıklamalar yapılır.
    Gerçek anlamda sâlih insan olmak, derecelerin en yükseği,
    mertebelerin en büyüğü ve makamların en şereflisi demektir.
    Peygamberlerin hedefleri, yeryüzünü ıslah etmek, fesadı kaldırmaktır.
    Böylece iyiliğin emredildiği, kötülüğün yasaklandığı
    ahlâk temellerine dayanan ve Allah’ın hâkimiyetini esas kılan
    bir toplum düzeni kurmak için başarılı bir tebliğ yapan insanlar,
    sâlih insan vasfına layık olurlar ki, bunların başında peygamberler
    ve onların izini takip eden mü’minler gelir.
    Peygamberlerin sâlih insan vasıfları yanında, mü’minlerin de
    sâlih insanlardan olmaları gerektiği Kur’an’da vurgulanmaktadır.
    “Rabbim, beni yakın bir süreye kadar ertelesen de, sadaka versem, sâlih
    insanlardan olsam’ diyeceği zaman gelmeden önce size verdiğimiz rızıklardan
    infak edin.”237 Sâlih insanlardan olma arzusu sadece peygamberler
    ve mü’minlerde olmayıp, diğer insanların da istedikleri bir
    vasıf olduğu anlaşılmaktadır. Hz. Peygamber’e kâfir ve münafıklarla
    mücadele etmesi gerektiğini bildiren âyetlerden sonra şöyle
    buyrulmaktadır: “Onlardan kimi de: ‘Eğer Allah, lütuf ve kereminden
    bize verirse, elbette sadaka vereceğiz ve sâlih insanlardan olacağız’ diye
    Allah’a and içtiler.” 238
    Sâlih insanlardan olmanın en önemli özelliği, Allah tarafından
    dost edinilmiş olmak239 ve peygamberler, sıddıklar ve şehid-
    232] 26/Şuarâ, 83
    233] 12/Yusuf, 101
    234] 27/Neml, 19
    235] 37/Saffat, 100
    236] 2/Bakara, 130; 21/Enbiyâ, 72; 6/En'âm, 85...
    237] 63/Münafıkun, 10
    238] 9/Tevbe, 75
    239] 7/A'râf, 196
    AMEL
    - 89 -
    lerle beraber olma gerçeğidir.240 Sâlih insanlardan olmanın temel
    şartı ise, iman ve sâlih amel işlemektir. “İman eden ve sâlih amel
    işleyenleri, sâlih insanlar arasına sokarız.”241 Bunun yanında Allah’a ve
    Rasûl’üne itaat etmek gerekmektedir.242 Sâlih insanların derecelerine
    ulaşmak için, sarp ve dik yokuşları aşmak, canlı bir Kur’an
    olmaya gayret etmek lazımdır.
    Sâlih Amelin Sonuçları
    a- Güzel Bir Gelecek ve Mutluluk
    Kur’ân-ı Kerim’de, iman edip sâlih amel işleyenleri güzel bir
    gelecek ve mutluluğun beklediği ifade edilerek şöyle buyrulmaktadır:
    “İman eden ve sâlih amel işleyenler için güzel bir gelecek ve mutluluk
    (tûbâ) vardır.”243 Âyette ifade edilen güzel bir gelecek ve mutluluğun,
    iman edip sâlih amel işleyenlerin olacağı belirtilmektedir.
    Çünkü iman etmek ve bu imanın gerektirdiği şekilde güzel davranışlarda
    bulunmak, helâl ve haram kavramlarını en ince noktasına
    kadar düşünüp, bu doğrultuda hareket etmek, mü’min için
    umulan, ama oldukça da zor başarılan davranışlardandır. İşte kim
    bunları yerine getirirse, Allah böylelerine mutluluk ve güzel gelecek
    vaad etmektedir ki, Allah’ın verdiği sözden dönmeyeceği açık
    bir şekilde beyan edilerek şöyle buyrulmaktadır: “Bu, Allah’ın vadidir.
    Allah, vadinden caymaz.”244 Ra’d sûresi 29. âyette geçen “tûbâ”
    kelimesinin, nimet, gıpta etmek, sevinç ve göz aydınlığı, güzellik,
    hayır, keramet, cennet, cennette bir ağaç anlamlarına geldiği
    rivâyet edilmektedir.
    b- Güzel Bir Hayat
    Kur’ân-ı Kerim’de ister kadın, isterse erkek olsun, mü’min olarak
    sâlih amel işleyene güzel bir hayat vaad edilmekte ve şöyle
    buyrulmaktadır: “İman etmiş olarak, kadın – erkek kim sâlih amel işlerse
    ona güzel bir hayat yaşatacağız ve onların mükâfatlarını, yapmakta
    olduklarının en güzeli ile vereceğiz.”245 Âyette ifade edilen güzel bir
    hayatın bu dünyada mı, yoksa âhirette mi olacağı konusunda görüş
    ayrılıkları bulunmaktadır. İbn Abbas ve Dahhâk’e göre vaad
    edilen bu hayat, bu dünyada; Katâde, Mücahid ve İbn Zeyd’e
    göre âhirette ve Süddî’ye göre de kabirde olacaktır.246 “Güzel
    240] 4/Nisâ, 69
    241] 29/Ankebut, 9
    242] 4/Nisâ, 69
    243] 13/Ra’d, 29
    244] 39/Zümer, 20
    245] 16/Nahl, 97
    246] Fahreddin Râzi, Tefsiru’l-Kebir, 20/113
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 90 -
    bir hayat”la ne kast edildiği konusunda da çeşitli görüşler vardır.
    Kurtubi, bunları helal rızık, kanaat, Allah’ın rızasını kazandıran
    tâatleri yapmak, saâdet, cennetteki hayat şeklinde sıralar.
    Âhiret hayatı, ebedî saadet ve mutluluğu ifade etmekle beraber,
    sâlih bir mü’min, sâlih ameliyle ve şahsiyetli bir kişiliği ile
    bu dünyada da mutlu bir hayat sürebilir. Çünkü davranışlarında
    samimi, doğru, âdil ve temiz olanlar, diğer insanlara oranla bu
    dünyada da çok daha iyi bir hayat yaşarlar. Çünkü onlar, kusursuz
    kişilikleriyle, bu özelliklere sahip olmayanların görmediği saygı,
    şeref ve güven içinde yaşarlar. Başarı kazanmak için kötü yollar
    deneyenlerin elde edemediği temiz ve göze çarpan bir başarı
    kazanırlar. Dünya hayatındaki güzel yaşayış, âhiretteki mükâfatı
    eksiltmez, onların zevaline yol açmaz. Bahşedilecek güzel bir hayatın,
    sadece âhirete tahsis edilmeyeceği kanaatindeyiz. Çünkü
    mü’min, sâlih amelle, kendisi ve çevresiyle hoş bir atmosfer
    içinde yaşama imkânını bulabilir. Fakat önemli olan bu yaşantıyı
    kendisine sağlayacak iman ve bu imanın gerektirdiği sâlih ameli
    işlemektir. Kadın olsun, erkek olsun bu güzel hayata ulaşabilmek
    için insanların Allah’a iman etmekle beraber, Allah’ın kitabına ve
    rasulünün sünnetine tâbi olarak sâlih ameller işlemeleri gerekmektedir.
    c- Bol Rızık ve Mağfiret
    Kur’ân-ı Kerim’de, iman eden ve sâlih amel işleyenlerin bağışlanıp
    bol ve güzel bir rızıkla rızıklandırılacağı belirtilmekte
    ve şöyle buyrulmaktadır: “(Allah,) iman eden ve sâlih amel işleyenleri
    mükâfatlandıracaktır. Onlar için mağfiret ve güzel bir rızık vardır.”247
    Âyette geçen mağfiret, imanın mükâfatı; rızk-ı kerîm ise, sâlih
    amelin ödülüdür. Başka bir âyette ise: “İman eden ve sâlih amel işleyenlere
    mağfiret ve bol rızık vardır.”248 buyrularak, bunlara nail olmak
    için iman ve amel-i sâlihin gerekli olduğu vurgulanmaktadır.
    Bazı âyetlerde ise, iman eden ve sâlih amel işleyenlerin, büyük
    mükâfatla birlikte mağfiret edilecekleri belirtilmektedir. 249
    Bütün bu âyetler, iman eden ve bu inancına bağlı olarak sâlih
    amel işleyenlerin affedileceğini, bunlarla da kalmayıp gerek bu
    dünyada ve gerekse âhirette yaptıklarının karşılıklarını göreceklerini
    göstermektedir. Çünkü Allah, ğafur ve rahimdir. Nitekim
    Allah, tevbe eden, durumunu ıslah eden/düzelten, ıslah işinde çalışanı
    bağışlayacağını ve ona aynı zamanda merhamet edeceğini
    247] 34/Sebe’, 4
    248] 22/Hacc, 50
    249] 5/Mâide, 9; 35/Fâtır, 7; 48/Fetih, 29
    AMEL
    - 91 -
    de beyan etmektedir. 250
    Kur’an, tevbe eden, iman eden ve sâlih amel işlemek sûretiyle
    hidâyete ulaşan insanı bağışlayacağını zikretmekte ve şöyle buyurmaktadır:
    “Ve Ben, tevbe eden, iman eden ve sâlih amel işleyen,
    sonra da hidâyete ulaşan kimseye karşı elbette çok bağışlayıcıyımdır.”251
    Bu âyete göre bağışlanma için dört husus gerekmektedir. Bunlar:
    Tevbe: İsyan, itaatsizlik ve küfürden sakınmak ve vazgeçmek,
    İman: Allah’a, Rasûl’üne, Kitab’a ve âhiret gününe samimiyetle
    inanmak,
    Sâlih amel: Allah ve Rasul’ünün emirlerine uygun işler yapmak,
    Hidâyet: Sebatla doğru yolu takip etmek ve yanlış yola sapmaktan
    sakınmak.
    Sayılan bu hususlara, doğrudan ve dolaylı olarak Kur’an’ın hemen
    her yerinde rastlamak mümkündür. “Ancak sabredenler ve sâlih
    amel işleyenlere gelince, işte onlar için mağfiret ve büyük ecir vardır.”252
    Bu âyette de, bağışlanma ve büyük mükâfata nail olma, sabretmeye
    ve sâlih amel işlemeye bağlanmaktadır. Başka bir âyette ise,
    amellerin ıslah edilip günahların bağışlanması, Allah’tan korkmaya
    ve doğru söz söylemeye bağlanmakta ve: “Ey iman edenler,
    Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin ki (Allah) amellerinizi düzeltsin ve
    günahlarınızı bağışlasın.” 253 buyrulmaktadır.
    d- Tevbelerinin Kabul Görmesi
    Kur’ân-ı Kerim’de sâlih ve muslih insanların tevbelerinin kabul
    edileceği beyan edilerek şöyle buyrulur: “Rabbiniz içlerinizdekini
    daha iyi bilir. Eğer siz, sâlih insanlar olursanız, şüphesiz ki O, tevbe edenleri
    bağışlar.”254 Bu âyette Allah, mağfiretini sâlih bir insan olma ve
    tevbe edip O’na itaat etme şartına bağlamaktadır ki, böyle bir
    insanın da Allah’a iman eden ve sâlih amel işleyen birisi olduğu
    da kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Başka bir âyette ise, bir
    kötülük yapıp, sonra durumlarını düzeltenlerin de tevbelerinin
    kabul göreceği beyan edilmektedir.255 Kısaca geçmişi tamamen
    tasfiye etme, günahlardan vazgeçip pişmanlık duyma anlamını
    ifade eden tevbe, iman da dâhil olmak üzere, her şeyden önce
    250] 3/Âl-i İmran, 89; 5/Mâide, 39; 6/En’âm, 54...
    251] 20/Tâhâ, 82
    252] 11/Hûd, 11
    253] 33/Ahzâb, 72
    254] 17/İsrâ, 25
    255] 4/Nisâ, 16
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 92 -
    gelmektedir. Nitekim âyetlerde bunu görmekteyiz.256 Çünkü tevbe,
    gerçek iman etmenin bir teminatı durumundadır. Çünkü tevbe,
    bu durumda olan bir şahsın, ayrılmaz vasfıdır. Hatta diyebiliriz
    ki, tevbe, mü’minlerin en önde gelen vasıflarından biridir. 257
    Bir âyette ise, tevbe ve sâlih amel, Allah’a gereği gibi yönelmenin
    şartı durumundadır. “Kim tevbe eder ve sâlih amel işlerse, o,
    gereği gibi Allah’a yönelmiş olur.”258 Bu âyet, aynı zamanda tevbe
    edip kendilerini düzeltenler için bir müjdedir. Zira bu âyette, tabir
    câizse “genel af” ilan edilmektedir.
    e- Kötülüklerinin Örtülmesi ve İyiliklere Tebdili
    İçerisinde sâlih amel ifadesinin geçtiği âyetlerden bazılarında,
    iman eden ve sâlih amel işleyenlerin kötülüklerinin örtüleceği ve
    iyiliklere tebdil edileceği vurgulanmaktadır. Bunlardan birinde
    şöyle buyrulmaktadır: “Ancak kim tevbe eder, iman edip sâlih amel
    işlerse, işte onların kötülükleri iyiliklerle değiştirilir.”259 İlgili âyetlerden
    anlaşıldığına göre, kötülüklerin örtülüp iyiliklere tebdil edilmesinde
    bazı şartlar söz konusudur. Bunlar da, genel anlamda tevbe,
    iman ve sâlih amel olarak ifade edilmektedir.
    f- Sevginin Oluşması
    Kur’ân-ı Kerim’de iman edip sâlih amel işleyenlere, Rahman’ın
    bir sevgi yaratacağı belirtilerek şöyle buyrulur: “İman eden ve sâlih
    amel işleyenler (var ya), Rahman onlara bir sevgi yaratacak.”260 Âyette
    ifade edilen sevginin yaratılmasını Hz. Peygamberimiz’in şöyle
    izah ettiği rivâyet edilmektedir: “Allah bir kulunu sevdiği zaman
    Cebrâil’e der ki: ‘Ben falanı sevdim, sen de sev.’ Cebrâil de göktekilere
    aynı şekilde nida eder. Sonra onun için yeryüzünde bir sevgi yerleşmiş
    olur. İşte Allah’ın “iman eden ve sâlih ameller işleyenler (var ya), Rahman
    onlara bir sevgi yaratacak” âyeti bunu ifade eder.” 261
    Allah’ın muhsinleri/iyilik yapanları,262 Allah’tan tam anlamı
    ile sakınanları / müttakîleri,263 sabredenleri,264 adâletli
    256] 19/Meryem, 60; 20/Tâhâ, 82; 25/Furkan, 70; 28/Kasas, 67
    257] Bak. 9/Tevbe, 112
    258] 25/Furkan, 71
    259] 25/Furkan, 70 ve yine bak. 47/Muhammed, 2; 29/Ankebut, 7; 64/Teğâbün, 9
    260] 19/Meryem, 96
    261] Tirmizî, Tefsiru'l-Kur'an 20
    262] 2/Bakara, 195; 3/Âl-i İmran, 134; 5/Mâide, 93
    263] 3/Âl-i İmran, 76; 9/Tevbe, 4, 7
    264] 3/Âl-i İmran, 146
    AMEL
    - 93 -
    davrananları,265 Allah’a tevekkül edenleri,266 çok tevbe
    edenleri,267 temizlenenleri268 seveceği zikredilirken; zâlimleri,269
    haddi aşanları,270 fesâdı ve fesad çıkaranları,271 kâfirleri,272
    kibirlenenleri,273 günahkârları,274 israf edenleri,275 hâinleri,276 nankörleri277
    de sevmeyeceği belirtilir.
    Allah’ın kulunu sevmesi demek, ona nimetlerini sunması demektir.
    Kulun Allah’ı sevmesi ise, O’na yakın olmayı arzu etmesi,
    istemesi demektir. Böylece kul, daima kendini kontrol etmeyi
    hissedecek demektir. Çünkü Allah’ın sevgisini kaybetmek istemeyecektir.
    Bundan dolayı da kulun Allah’a sevgisi kuvvetlenecek
    ve âyette işaret edilen boyuta ulaşacak demektir ki, âyette şöyle
    buyrulur: “... Mü’minlerin Allah’ı sevmesi ise daha kuvvetlidir.”278 Allah
    sevgisini kazanmak için O’na iman ve bu imanın gerektiği şekilde
    sâlih amel gerekmektedir.
    g- İnsanların En Hayırlıları Olmak
    Kur’ân-ı Kerim’de iman eden ve sâlih amel işleyenlerin
    mahlûkatın en hayırlıları olacağı ifade edilerek şöyle buyrulur:
    “İman eden ve sâlih amel işleyenler mahlûkatın en hayırlılarıdır.”279 Bu
    âyette geçen “beriyye” kelimesinin genel bir mânâ arzedeceği gibi,
    kendi asırlarında yaşayan mahlûkatın en hayırlısı anlamını ifade
    edeceği beyan edilmektedir. Gerçekten insan, “en güzel bir şekilde
    yaratılmış” olup, şeklen mahlûkatın en mükemmeli olduğu gibi,
    akıl sayesinde de onların en üstünüdür. Fakat insan, bu mükemmelliğin
    nereden kaynaklandığını unuttuğundan dolayı, kendisini
    yaratan, öldüren ve sonra yine diriltecek olan Allah’ı unutmuş ve
    böylece “nankör” durumuna düşmüştür.280 Dolayısıyla mahlûkatın
    en şerlisi olmuştur. Ancak, onu bu durumdan kurtaracak yol da
    yine Allah tarafından gösterilmiştir ki, bu da genel anlamda iman
    265] 5/Mâide, 42; 49/Hucurât, 9; 60/Mümtehine, 8
    266] 3/Âl-i İmran, 159
    267] 2/Bakara, 222
    268] 2/Bakara, 222; 9/Tevbe, 108
    269] 3/Âl-i İmran, 57; 42/Şûrâ, 40
    270] 2/Bakara, 190; 5/Mâide, 87; 7/A'râf, 55
    271] 2/Bakara, 205; 5/Mâide, 64; 28/Kasas, 77
    272] 3/Âl-i İmran, 32; 30/Rûm, 45
    273] 4/Nisâ, 36; 16/Nahl, 23; 28/Kasas, 76
    274] 4/Nisâ, 107
    275] 6/En'âm, 141; 7/A'râf, 31
    276] 8/Enfâl, 58; 2/Bakara, 276
    277] 22/Hacc, 38
    278] 2/Bakara, 165
    279] 98/Beyyine, 7
    280] 22/Hacc, 66
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 94 -
    ve sâlih amel olup, insan bu sayede yaratıkların en hayırlısı konumuna
    gelmiştir.
    h- Dinamizm Kazanmaları
    İman edip sâlih amel işlemek, insanı dinamizme sevkeder.
    Çünkü iman ve sâlih amel, bir noktada, mü’minin boş işlerle
    meşgul olmasını engeller. Çünkü mü’minler âyetlerde de ifade
    edildiği gibi “... Faydasız bir şeye rastladıkları zaman, yüz çevirip vakarla
    geçerler. Kendilerine Rablerinin âyetleri hatırlatıldığı zaman onlara karşı
    kör ve sağır davranmazlar.” 281
    İnsanın sabahın erken saatlerinden, gecenin belirli bir vaktine
    kadar Rabbi ile baş başa kalması, bir sâlih ameldir ve bunu
    insana ancak inancı yaptırabilir. Yani kılacağı beş vakit namaz,
    mü’minin Rabbi ile başbaşa kalmasını sağlayacaktır ki, namazın
    sâlih amellerin en üstünü olduğu belirgindir. Namaz, özellikle
    cemaatle kılındığında mü’minin hem kendisine ve hem de çevresine
    karşı sorumlu ve uyanık olmasını sağlayacaktır. Böylece
    mü’min sâlih ve muslih (aktif bir insan) olma yolunda gayret
    gösterecek demektir. Ramazan’da oruç tutan bir mü’min, toplumdaki
    yoksulları düşünür. Bu durum, mü’mini dinamik tutarak
    onun devamlı çalışmasını sağlayacak ve yine çevresinde fakir
    ve yoksul olanlara sadaka ve zekât yoluyla yardıma koşacaktır
    ki, bunlar da sâlih amelin birer göstergeleridir. Psikolojik açıdan
    ibâdetlerin insan ruhu üzerinde etkisinin olduğu ve insanı huzur
    ve sükûna kavuşturduğu bilinmektedir. Günlük ibâdetlerini yerine
    getiren bir mü’min, Allah’a karşı görevini yapmanın rahatlığı
    yanında, kendini de yenilemiş ve dinamik bir hayata kavuşmuş
    olacaktır. Böylece mü’minler, Allah’ın bütün insanları sadece
    kendisine kulluk etmeleri için yarattığının282 şuuru içinde hareket
    etmeleri gerektiğini idrâk etmiş olacaklardır.
    i- Yeryüzüne Vâris Olmaları
    Kur’ân-ı Kerim’de iman edip sâlih amel işleyenlere, yeryüzüne
    halef kılınacakları vadedilerek şöyle buyrulur: “Allah, sizden iman
    edip sâlih amel işleyenlere, onlardan öncekileri halef kıldığı, sahip ve
    hâkim kıldığı gibi, onları da yeryüzüne halef kılacağına, sahip ve hâkim
    yapacağına onlar için râzı olduğu dinî temelli yerleştireceğine ve korkularını
    güvene çevireceğine dâir söz vermiştir. Çünkü onlar Bana kulluk eder,
    hiçbir şeyi Bana ortak koşmazlar. Ama kimler bundan sonra da inkâr
    281] 25/Furkan, 72-73
    282] 51/Zâriyât, 56
    AMEL
    - 95 -
    ederse, işte onlar artık yoldan çıkmışlardır.”283 Bu âyette Allah, iman
    edip bu imanlarının gerektirdiği şekilde sâlih amel işleyenlere üç
    şey vadetmektedir. Bunlar:
    Yeryüzüne halef kılınmaları,
    Kendileri için seçilen ve beğenilen/râzı olunan dinin kendilerine
    sağlamlaştırılacağı,
    Korkularından sonra güvene erecekleridir.
    Âyette vaad edilen “yeryüzünde halef kılma” şeklinde ifade edilen
    hususla ne kast edilmektedir? Müfessirler, bu konuda farklı
    görüşler ileri sürmüşlerdir. Allah’ın hangi ırktan olursa olsun müşriklerin
    topraklarına varis kılması ve orada her türlü tasarruf yapmaya
    yetkili halifeler yapması, kâinatı imar etme, adaleti yerine
    getirme ve kullar arasında ihsan, iyilik yapmak için Allah’ın onları
    halife yapmasının söz konusu olduğu beyan edilmektedir. Başka
    bir âyette de bu vaade açıklık getirilir: “Andolsun, Tevrat’tan sonra
    Zebur’da da arza mutlaka sâlih kullarım vâris olacaklardır, diye yazdık.”284
    Ancak bu verâseti, iman etmeye ve bu inancın gerektirdiği şekilde
    sâlih amel işleme şartına bağlamaktadır. Yeryüzüne, tevhid inancına
    sahip olup sâlih amel işleyenler, dün olduğu gibi bu gün de
    vâris olabilirler. Yeter ki onlar sâlih olsunlar.
    k- Cenneti Kazandırması
    Kur’an’da iman eden ve sâlih amel işleyenlere vadedilen
    hususların başında cennet ve içindekilerin geldiğini söyleyebiliriz.
    Cennete girmenin temel şartı iman ve sâlih ameldir. Bazı
    âyetlerde bu durum, “şart edatı” ile ifade edilmektedir. “Erkek ve
    kadından her kim iman ederek sâlih amel işlerse işte onlar, cennete girecekler,
    orada onlara hesapsız rızık verilecektir.”285; “Allah, muhakkak ki
    iman eden ve sâlih amel işleyenleri, zemininden ırmaklar akan cennetlere
    koyar.” 286
    Bütün bunların yanında, iman edip sâlih amel işleyenlere
    Allah, yüksek dereceler verecek;287 korku ve hüzünden emin
    kılacak;288 çalışmalarını zâyi etmeyecek;289 iyi insanlar arasına
    283] 24/Nur, 55
    284] 21/Enbiyâ, 105
    285] 40/Mü'min, 40 ve bak. 19/Meryem, 60; 4/Nisâ, 124; 64/Teğâbün, 9; 65/Talak,
    11
    286] 22/Hacc, 14 ve bak. 47/Muhammed, 12; 14/İbrahim, 23; 2/Bakara, 25; 29/Ankebut,
    58
    287] 20/Tâhâ, 125; 46/Ahkaf, 19; 8/Enfâl, 84
    288] 2/Bakara, 277; 2/Bakara, 62; 5/Mâide, 69; 6/En'âm, 48; 7/A'râf, 35
    289] 7/A'râf, 170; 18/Kehf, 30; 3/Âl-i İmran, 57; 4/Nisâ, 173; 21/Enbiyâ, 94
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 96 -
    dâhil edecek290 ve İlâhî rahmete kavuşturacaktır. 291
    “Ey Rabbim! Beni verdiğin nimete şükretmeye ve râzı olacağın sâlih
    ameller işlemeye muvaffak kıl. Rahmetinle, beni sâlih kulların arasına
    kat.” 292
    290] 29/Ankebut, 9; 28/Kasas, 67
    291] 45/Câsiye30; 6/En'âm, 12
    292] 27/Neml, 19* Bu konu, çoğunlukla Ömer Dumlu'nun Kur’ân-ı Kerim'de
    Salâh Meselesi adlı kitabından yararlanılıp yer yer özetlenerek hazırlanmıştır.
    Sâlih Amelle İlgili Ayet-i Kerimeler
    A- Sâlih Amel Anlamında “Sâlih” Kelimesi ve Çoğulunun Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 132 Yerde): 2/Bakara, 25, 62, 82, 130, 277; 3/Âl-i İmrân, 39, 46, 57, 114; 4/Nisâ, 34, 57, 69, 122, 124, 173; 5/Mâide, 9, 69, 84, 93, 93; 6/En’âm, 85; 7/A’râf, 42, 73, 75, 168, 189, 190, 196; 9/Tevbe, 75, 102, 120; 10/Yûnus, 4, 9; 11/Hûd, 11, 23, 46, 61, 62, 66, 89; 12/Yûsuf, 9, 101; 13/Ra’d, 29; 14/İbrâhim, 23; 16/Nahl, 97, 122; 17/İsrâ, 9, 25; 18/Kehf, 2, 30, 46, 82, 88, 107, 110; 19/Meryem, 60, 76, 96; 20/Tâhâ, 75, 82, 112; 21/Enbiyâ, 72, 75, 86, 94, 105; 22/Hacc, 14, 23, 50, 56; 23/Mü’minûn, 51, 100; 24/Nûr, 32, 55; 25/Furkan, 70, 71; 26/Şuarâ, 83, 142, 227; 27/Neml, 19, 19, 45; 28/Kasas, 27, 67, 80; 29/Ankebût, 5, 7, 9, 27, 58; 30/Rûm, 15, 44, 45; 31/Lokman, 8; 32/Secde, 12, 19; 33/Ahzâb, 31; 34/Sebe’, 4, 11, 37; 35/Fâtır, 7, 10, 37; 37/Sâffât, 100, 112; 38/Sâd, 24, 28; 40/Mü’min, 40, 58; 41/Fussılet, 8, 33, 46; 42/Şûrâ, 22, 23, 26; 45/Câsiye, 15, 21, 30; 46/Ahkaf, 15; 47/Muhammed, 2, 12; 48/Fetih, 29; 63/Münâfıkun, 10; 64/Teğâbün, 9; 65/Talâk, 11, 11; 66/Tahrîm, 4, 10; 68/Kalem, 50; 72/Cinn, 11; 84/İnşikak, 25; 85/Bürûc, 11; 95/Tîn, 6; 98/Beyyine, 7; 103/Asr, 3.
    B- Islâh Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 7 Yerde): 2/Bakara, 220, 228; 4/Nisâ, 35, 114; 7/A’râf, 56, 85; 11/Hûd, 88;
    C- Sulh ve Islah Kelimesinin Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 32 Yerde): 2/Bakara, 160, 182, 224; 3/Âl-i İmrân, 89; 4/Nisâ, 16, 128, 128, 128, 129, 146; 5/Mâide, 39; 6/En’âm, 48, 54; 7/A’râf, 35, 142; 8/Enfâl, 1; 10/Yûnus, 81; 13/Ra’d, 23; 16/Nahl, 119; 21/Enbiyâ, 90; 24/Nûr, 5; 26/Şuarâ, 152; 27/Nenml, 48; 33/Ahzâb, 71; 40/Mü’min, 8; 42/Şûrâ, 40; 46/Ahkaf, 15; 47/Muhammed, 2, 5; 49/Huucurât, 9, 9, 10.
    D- Muslih Kelimesi ve Çoğulunun Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 5 Yerde): 2/Bakara, 11, 220; 7/A’râf, 170; 11/Hûd, 117; 28/Kasas, 19.
    E- Sâlih Amel Konusundaki Âyetler
    a- Sâlih Amel İşlemek: Kehf, 110; Fatır, 10; Yasin, 12; Haşr, 18; Müzzemmil, 20.
    b- Sâlih Amel İşleyenlerin Mükâfatı: Bakara, 25, 82, 277; Al-i İmran, 57; Nisa, 57, 122-123, 173; Maide, 9; A’raf, 42; Yunus, 9, 26; Hud, 11, 23; Ra’d, 29; Kehf, 30-31, 107-108; Meryem, 60-63; Enbiya, 94; Kasas, 84; Ankebut, 7, 9, 58-59; Lokman, 8-9; Secde, 19; Fatır, 7; Fussılet, 8; Şura, 22-23; Muhammed, 12; Talak, 11; İnşikak, 25; Büruc, 11; Tin, 6; Beyyine, 7-8.
    c- Sâlih Amel İşleyenlerin Üstünlüğü: Asr, 1-3.
    d- Sâlih Amel, Dünyalık Şeylerden Hayırlıdır: Kehf, 46; Meryem, 76.
    e- Sâlih Amel İşleyenlerin Kusurlarını Allah Bağışlar: Ankebut, 7; Necm, 32.
    f- Allah’ın, Sâlih Amel Nasib Etmesi İçin Süleyman a.s.’ın Duası: Neml, 19; Ahkaf, 15.
    g- Sâlih Amel İşleyenlerin Yaptıkları, Kendi İyilikleri İçindir: Rum, 44-45; Fussılet, 46; Casiye, 15.
    h- Amelsiz İman: En’am, 158.
    i- Amelde İhsan: Bakara, 112.
    j- Kötü Amel İşleyenler: Fatır, 8, 10; Yasin, 12; Fussılet, 46; Casiye, 15.
    k- Bütün Amelleri Allah Bilir ve Görür: Fecr, 14; Adiyat, 11.
    l- Bütün Amellere Karşılık Verilecektir: Zariyat, 6; Necm, 31; Zilzal, 6-8.
    m- Amellere Göre Dereceler Vardır: En’am, 132; Ahkaf, 19; insan, 1-2; Leyl, 4.
    n- Amellerin Boşa Gitmesi: Muhammed, 33.
    Konuyla İlgili Kütüb-i Sitte Hadis Kaynakları
    a.
    Amel ve İbadette Mutedil Olmak: 17/ 150; 2/ 344.
    b.
    Amelde Devam: 9/ 481; 17/ 594.
    c.
    Amelde İhlâsın Önemi: 14/ 244-245.
    d.
    Amelin en Efdali: 8/ 298.
    e.
    Ameli Azaltıp Yakınlarından Faziletli Olanlarına Güvenme: 10/ 150.
    f.
    Ameli Olmayan, Lütufla mı Cennete Girer? 2/ 358, 359.
    g.
    Amelin Yok Olması İki Çeşittir: 8/ 254.
    h.
    Ameller Cennete ve Cehenneme Girmeye Sebeptir: 14/ 15.
    i.
    Amellerin En Hayırlısının Hangisi Olduğu Sorularına Cevaplar: 10/ 173.
    j.
    Ameller Kapta Bulunan Madde Gibidir: 17/ 585.
    k.
    Amellerin En Faziletlisi Allah İçin Sevmek, Allah İçin Buğzetmek: 10/ 140-141.
    l.
    Amellerin En Hayırlısı Orta Yollu Olanıdır: 7/ 436.
    m.
    Amellerin Hayırlısı Az da Olsa Devamlı Olanıdır: 17/ 594; 8/ 389; 9/ 481.
    n.
    Amellerimizde Allah’tan Başkasını Ortak Etmemek: 7/ 312-313.
    o.
    Allah Nezdinde En Hayırlı Amel: 8/ 225.
    p.
    wCehennemden Uzaklaştırıp Cennete Sokacak Ameldir: 13/ 243.
    q.
    Cenab-ı Hak, Her Bir Hayır Ameli En Az On Misliyle Kabul Eder: 9/ 419-420.
    r.
    Kişi Takat Getireceği Kadar Amel Etmeli: 9/ 306-307.
    s.
    Kişi Ameline Göre Semavat ve Arz Ehlince Kabul Görür, Sevilir: 10/ 142-143.
    t.
    Kişi Amelinin Sevabını Bir Başkasına Bağışlayabilir: 15/ 239.
    u.
    Kişi En Son Ameline Göre Hüküm Görür: 14/ 13.
    v.
    Kişi Öldüğü Amel Üzerine Diriltilecektir: 15/ 265.
    w.
    Kişinin Uzuvları, Kıyamet Günü Amelini Haber Verirler: 14/ 389.
    x.
    Yapılan Amellerin Cenab-ı Hakk’a Sunulması: 10/ 286.
    y.
    Yedi Şeyden Önce Amelde Acele Etmek: 15/ 181.
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1.
    Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 239
    2.
    Mefatihu’l-Ğayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 164-166
    3.
    Kur’an-ı Kerim’de Salah Meselesi, Ömer Dumlu, D.İ.B. Y.
    4.
    İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. c. 3, s. 13-20
    5.
    İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 1, s. 126-129
    6.
    Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 276-281
    7.
    Kur’an’da Dini ve Ahlaki Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y. 269-273
    8.
    İslâm Düşüncesinde İman Kavramı, Toshihiko İzutsu, Pınar Y. 195-234
    9.
    Kur’an Cevap Veriyor, İzzet Derveze, Yöneliş Y. s. 336-340
    10.
    İslâmi Terimler sözlüğü, Hasan Akay, işaret Y. s. 32-33, 408-409
    11.
    Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celalettin Vatandaş, Pınar Y. s. 183-187
    12.
    İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 277-280
    13.
    İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 309-315; 342-348
    14.
    Kur’an’da insan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 251-262
    Sonsöz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…

     
     
    Okunma 9013 kez Son değişiklik Pazartesi, 25 Ocak 2021 05:41

    Ortam