Çarşamba, 27 Ocak 2021 02:16

    Ecel ve Ölüm

    Yazan
    Ögeyi değerlendirin
    (0 oy)

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله


    Kitabın Adı:
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR -23-
    ECEL ve ÖLÜM
    Yazarı:
    Ahmed Kalkan
    Tashih:
    Ahmed Kalkan
    Mizanpaj:
    Ehl-i Dizayn
    Kapak Tasarım:
    Ehl-i Dizayn
    İstanbul 2012
    Baskı:
    İSTANBUL MATBAACILIK
    Gümüşsuyu Cad. Işık Sanayi Sitesi B Blok No:21
    Topkapı-Zeytinburnu/İSTANBUL
    Tel: 0 212 482 52 66
    ECEL ve ÖLÜM
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR
    -23-
    Ahmed KALKAN
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
    İTHAF
    Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
    KUR’AN dostlarına…
    Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
    Önsöz
    Bismillâh, elhamdu lillâh, ve’ssalâtu ve’sselâmu alâ rasûlillâh.
    Tarihten bugüne, nice insan ölümsüzlük iksiri peşinde koşmuş, bu serâbın peşinde hâlâ ömür tüketenler olmuştur. Halkın bâtıl inanç kabilinden kabulüne göre, “âb-ı hayat” ve “bengisu” da denilen ölümsüzlük suyunu bulmak uğruna nice insan ömrünü tüketse de, Lokman Hekim, ölümsüzlüğün ilacını bulmuş, Hızır karada, İlyas da denizlerde ölümsüzlüğü keşfetmiştir. Hâlbuki Allah’ın hükmü nettir, çok açıktır: “Her nefis/can ölümü tadacaktır. Sonunda Bize döndürüleceksiniz.” 1 ; “Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; burçlarda, sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile!” 2
    Ölmemenin tek çaresi vardır, o da doğmamaktır. Ama canlı cenâze şeklinde, hayat süren leş gibi yaşamanın tercih edilebildiği gibi; ölümsüzleşmek, yani güzel ölümden sonra çok güzel bir hayata terfî etmek de mümkün. Ölüm meleğinin bizi nerede beklediği belli değil; iyisimi biz onu her yerde bekleyelim. Ama elbette ona hazır bir vaziyette. “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes, yarına ne hazırladığına baksın.” 3 Yolculuğa hazır mıyız? Yanımızda götürebileceğimiz ne var? Asıl önemli olan bu. Dünkü yediğimiz çok lezzetli yiyeceklerin veya zevkli saatlerin bugüne bir faydası yok; yarına kalacak olan da sadece sevaplar veya günahlar. Dünya bir oyun ve eğlenceden, bir masaldan ibâret. Âhiret ise daha hayırlı ve devamlı.
    Korkunun ecele faydası yoktur, ölümden kaçmak mümkün değildir:
    “(Rasûlüm!) De ki: ‘Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz! (Eceliniz gelmemiş ise,) o takdirde de, yaşatılacağınız süre çok değildir.” 4
    “Her canlı ölümü tadacaktır. Kıyâmet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konulursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı ise, aldanma metâından başka bir şey değildir.” 5
    1 29/Ankebût, 57
    2 4/Nisâ, 78
    3 59/Haşr, 18
    4 33/Ahzâb, 16
    5 3/Âl-i İmrân, 185
    İnsanoğlu, ölümü unutmak, hatırına getirmemek için çeşitli uyutucu ve uyuşturucular icat edip oyalanmayı tercih ediyor. Televizyon programları, internet, atari ve play station oyunları, arabalar, eğlenceler… tam ölümü zihninden yok eder, tümüyle unuturken ölüm gelip çatıveriyor. Ölümü hatırlamak istemiyor insan. Helâl-haram demeden hevâsını tatmin etmeye çalışması, ölüm ve ölüm ötesi güzellikleri hesaba katmadığının bir göstergesidir. İnsan açısından ölüm, Allah’ın mümît isminin tecellî etmesiyle, ecel denilen belirli bir zamanda, ruhun bedendeki tasarrufuna son verip vücuttan ayrılması olayıdır. Ölüm, insan için yok olmak değil; bir âlemden diğerine intikal etmektir, bir hicrettir, fânî/ölümlü dünyadan ebedî hayata göç etmektir.
    Ölüm, hiçbir zaman, anladığımız şekilde “ölmek” değil; gerçekte “dirilme”dir, hayat bulmadır, uykudan uyanmaktır. Hayatın kaynağını örten maddî perdelerden sıyrıldıktan sonra, insanın gerçeği en çıplak şekliyle tanıması nasıl ölmek olabilir? Ölmek, geçici ve gölge bir hayat olan dünyadan göçmekten ibarettir. Dünya hayatında diri olabilenler, ölümle daha bir diriliğe kavuşur ve “sıla”sına kavuşmuş, gurbetten kurtulmuş insanların sevincini yaşar, özlemlerini giderirken, dünyada ölü olanlar ise, ölmekle acı bir dirilmeyi tatmakta ve gerçek hayatın ne olduğunu görmektedirler. Peygamberlerin getirdiği hayat verici nefeslerle 6 dirilemeyenler, Kur’an’ın deyişiyle, akılları çalışmayan, gözleri görmeyen, kulakları işitmeyen, gerçek hayata sahip olmayan “ölüdürler.”
    İnsanın hayatı nasıl anlamlandırdığı, her şeyden önce ölümü nasıl anladığına bağlıdır. Eğer siz ölümü bir bitiş ve yok olma şeklinde anlarsanız, hayatı da “nasıl olsa ölüm var; o halde ölmeden önce ne yaparsam kârdır” anlayışıyla değerlendirir ve öyle yaşarsınız. Ama ölümü bir bitiş değil de, aksine bir diriliş ve gerçek hayat olarak anlarsanız, o zaman hayatı; “en ince teferruatına kadar hesabının verileceği bir olay” olarak kabul eder ve o şekilde yaşarsınız. Herhangi bir şey yapmadan önce, onun hesabını yapar, hesaba çekileceğiniz bilinciyle hesaplı ve ölçülü davranırsınız. İkinci anlam olarak, doğru bir gözlükle baktığımızda görürüz ki, hepimiz misafir hayatı yaşadığımız dünya otelinden ayrılmak için sıramızı bekliyoruz.
    Allah’ın yaratma fiili her an faâliyet gösterdiği, Allah devamlı yarattığı gibi; imâte fiili, öldürme sıfatı da aralıksız işlemektedir. Günde ortalama 300 bin kişi ölmekte, her gün bir koca şehrin nüfusu kadar insan, dünyasını değiştirmektedir. Her saniye
    6 59/Haşr, 18
    dünyadan dört kişi hayattan göçmektedir. Bu rakam, insanlık âlemi için. Buna hayvanlar âlemi de katıldığında, bu İlâhî fiilin nasıl aralıksız faâliyet gösterdiği daha iyi anlaşılır. Her sâniye, ölen hücrelerin, alyuvarların, akyuvarların, hele mikropların haddi hesabı yok. Bütün bu işler imâte fiiliyle, sonsuz bir ilim ve hikmetle icrâ edilmektedir.
    Dünya Sağlık Örgütü’nün istatistiklerine göre, her günde ortalama 300.000 kişi ölmekte. Evet, her yaşta ölenlerin toplamı bu... Bu sayının içinde nice ölmeyeceğini sananlar veya ölümü bekleyenler, beklemeyenler veya başkasına “vah vah”, kendisine ise “Allah gecinden versin” diyenler de mevcut. Ama hepsi yolcu. Bunlar arasında ölümü unutanlar yok muydu dersiniz? Ama ölümün onları unutmadığı bir gerçek. Evet ölüm, hiç umulmadık bir anda kapımızı çalıyor. Ya bir kalbi sıkıyor, ya bir damarı tıkıyor. Ya da yeni elbisesini giyerken bir ayna karşısında veya otomobilini sürerken yakalıyor unutkan ve gâfil insanı. Kısacası, âhirete giden yollar o kadar çok ki, saymakla bitmez, neticede hepsi oraya çıkar. “Ölüm gelmiş cihâne, baş ağrısı bahâne!” Mezarın yeri ve dış konforu nerede ve nasıl olursa olsun, âhiret, her yerden aynı uzaklıkta. Önümüzdeki günlerde de yine yüz binlerce insan ölecek, bir yandan da ölüm meleği vazifesi gereği can almaya devam edecek. Ömrümüzün uzatılması için yapılan çalışmalar da devam edecek. Geçen günler de gösteriyor ki, hayat var olduğu müddetçe, dünya hayatı açısından ölümün sonu gelmeyecek ve ölüm öldürülemeyecek.
    Ölümü unutmak, ondan kaçmak çare değil. En yakın ve candan bir dostumuzun cenazesinden bile yeterli ibret alamaz olmuşuz. Ne kazmayı sallayan, ne tabutu taşıyan ve ne de ölüyü yıkayan haberdar değil yaptığından. Hareketlerimiz hep ezberden, mekanik bir şekilden ibaret. Eskiler ölümü o kadar uzakta tutmamış ve günlük yaşamlarından kapı dışarı etmemişlerdi. Doğrusu pek de bir şey kaybetmemişler, bilâkis kazanmışlardı. Çünkü zaman ve mekân tanımayan o dâvetsiz misafire karşı biraz olsun hazır bulunmakla, ona ansızın yakalanmaktan kurtulmuşlardı.
    Mademki ölüm var, ölümden kaçış yok; öyleyse nasıl ölümle ölmek bize daha kolay, daha güzel gelir? Sonra, ölümün şeklini seçme hak ve imkânımız var mı? Ölümün şekli, hayatın nasıllığına bağlıdır. Kutlu vaad veya acı gerçek öyle: “Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz. Nasıl ölürseniz öyle haşr olunursunuz.” İmanla, müslümanca, insanca ölmek… Ya secdede, Allah’a ibâdet ederken; ya cephede, Allah yolunda cihad ederken veya kürsüde, Allah
    yolunda dâvet ve tebliğ ederken. Bunun için de mü’mince yaşamak şart. Kimin yolunda, hangi gâye uğruna yaşanılırsa, onun yolunda ve o amaç için ölüm gelecektir. Allah yolunda O’nun rızâsı doğrultusunda yaşayanlar, elbet O’nun yolunda ve O’nun istediği gibi öleceklerdir. Ölüm meleğinin bizi nerede beklediği belli değil; iyisimi biz onu her yerde bekleyelim. Ama elbette ona hazır bir vaziyette.
    “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes, yarına ne hazırladığına baksın.” 7 Yolculuğa hazır mıyız? Yanımızda götürebileceğimiz ne var? Asıl önemli olan bu. Dünkü yediğimiz çok lezzetli yiyeceklerin veya zevkli saatlerin bugüne bir faydası yok; yarına kalacak olan da sadece sevaplar veya günahlar. Dünya bir oyun ve eğlenceden, bir masaldan ibâret. Âhiret ise daha hayırlı ve devamlı.
    Güzel ölümler ve ölüm ötesi güzellikler duasıyla…
    Ahmed Kalkan
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    Kasım 2012, Ümraniye
    7 59/Haşr, 18
    İÇİNDEKİLER
    ECEL VE ÖLÜM / 11
    Ecel; Anlam ve Mâhiyeti / 11
    Ecel ve Kader / 16
    Kur’ân-ı Kerim’de Ecel ve Ölüm / 22
    Hadis-i Şeriflerde Ecel ve Ölüm / 33
    Ölüm; Ecelin Kapıyı Çalması / 43
    Allah Mümît’tir; Eceli Takdir Eden, Ölümü Yaratan Allah’tır / 47
    Ölüm Meleği ve Azrâil / 48
    Ölüm Bir Son Değil; Başlangıçtır, Köprüdür / 51
    Ölüm de Bir Nimettir / 53
    Ölüm Korkusu / 55
    Ölüm Gerçeği ve Âhiret İnancının Ruh Sağlığı Açısından Önemi / 56
    Ölümü Düşünerek Dirilmek / 59
    Ölümü Beklenen Hastaya Karşı Görevlerimiz / 70
    - 11 -
    ECEL VE ÖLÜM
    •
    Ecel; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Ecel ve Kader
    •
    Kur’ân-ı Kerim’de Ecel ve Ölüm
    •
    Hadis-i Şeriflerde Ecel ve Ölüm
    •
    Ölüm; Ecelin Kapıyı Çalması
    •
    Allah Mümît‘tir; Eceli Takdir Eden, Ölümü Yaratan Allah’tır
    •
    Ölüm Meleği ve Azrâil
    •
    Ölüm Bir Son Değil; Başlangıçtır, Köprüdür
    •
    Ölüm de Bir Nimettir
    •
    Ölüm Korkusu
    •
    Ölüm Gerçeği ve Âhiret İnancının Ruh Sağlığı Açısından Önemi
    •
    Ölümü Düşünerek Dirilmek
    •
    Ölümü Beklenen Hastaya Karşı Görevlerimiz
    “Allah’ın emir ve kazâsı (izni) olmadıkça hiçbir kimseye ölmek yoktur. O (ölüm), belli bir ecele/süreye göre yazılmıştır. Her kim, dünya nimetini isterse, kendisine ondan veririz; kim de âhiret sevabını isterse ona da bundan veririz. Biz, şükredenleri mükâfatlandıracağız.” 1
    Ecel; Anlam ve Mâhiyeti
    Ecel; Belli bir zaman parçası ve bu parçanın sonu; vakit ve son demektir. Bir şey için belirlenmiş zaman dilimine ecel denir. İnsanın veya herhangi bir canlının eceli, kendisine tâyin edilen ömürdür. “Ecelin gelmesi” ise, tâyin edilmiş bulunan ömrün son bulması, yani ölümdür.
    Allah indinde her canlı için tâyin edilmiş bir ecel vardır. Eceli geldiğinde dünya hayatı son bulur. “Eğer Allah, insanları, yaptıkları her haksızlıkta cezalandırsaydı, yeryüzünde tek canlı bırakmazdı. Fakat onları takdir edilen bir süreye kadar erteler. Ecelleri (süreleri) geldiği zaman da bir an dahi ne geri kalırlar, ne de ileri geçerler.” 2
    “Eceli geldiği zaman bir kimsenin ölümünü Allah geciktirmez”3 Ecel, kazâ ve kaderle ilgili bir meseledir. Nasıl diğer olayları Allah, geçmiş ve geleceği kuşatan ilmiyle belirlemişse, eceli de ilmiyle tak1
    3/Âl-i İmrân, 145
    2 16/Nahl, 61
    3 63/Münâfikun, 11
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 12 -
    dir etmiştir. “Öldürülen kişi de eceliyle mi ölmüştür? Öldürülmüş
    olmasaydı daha bir müddet yaşayacak mıydı, yaşamayacak mıydı?”
    gibi sorular ister istemez akla gelmektedir. Nitekim bu hususta
    kimi âlimler farklı kanaat ileri sürmüşlerdir. Mu’tezile’den
    bir kısım âlimlere göre öldürülen kişi eceliyle ölmemiştir. Öldürülmemiş
    olsaydı, daha bir müddet yaşayacaktı. Ehl-i Sünnet ile
    diğer Mu’tezilelere göre ise, eceliyle ölmüştür. Aksini ileri süren
    Mu’tezilîler, kulların fiillerinin yaratılmasıyla ilgili görüşlerinden
    dolâyı bu görüşe vârmışlardır. Çünkü onlara göre fiilin fâili, bizzat
    kulun kendisidir. O halde öldürme işi, öldüren katilin kendi işidir.
    Ehl-i Sünnet’in tamamına göre öldürülen kişi de eceliyle ölmüştür.
    Ancak katil bu fiilinden dolayı ceza görür. Eceliyle ölmediğini
    söylemek yanlıştır. Allah o kişinin öldürüleceğini önceden
    bilmektedir ve ecelini de ona göre tâyin etmiştir. Allah onda ölümü
    yaratmasından dolayı ölmüştür. Öldürülerek ölen kimse için,
    “öldürülmeseydi yaşayacaktı” gibi sözler söylemek doğru değildir.
    Hattâ “öldürülmemiş olsaydı, ne olurdu?” gibi bir varsayım üzerinde
    birtakım görüşler ileri sürmek bile yanlıştır. Çünkü bütün
    bunlar Allah’ın takdiriyle olmaktadır ve aksi sözkonusu olamaz. 4
    “Bir canlıya ömür verilmesi de, ömründen kısaltılması da mutlaka bir
    kitapta (yazılı)dır.”5 âyetinde “Ömrünün kısaltılması “ ifâdesiyle ilgili
    olarak İmâmu’l-Haremeyn el-Cüveynî (öl. 478/1085) şöyle demektedir:
    Bu âyetle iki durum kastedilmiştir ki, onlardan biri: Bir
    kimsenin benzerlerine nazaran ömrünün eksiltilmesidir. Yoksa,
    Allah’ın ilminde mevcut olan ömrünün eksiltilmesi anlamında
    değildir. Bu nasıl mümkün olsun ki, Allah, ilminde onun ecelini
    takdir etmiştir. İkinci durum ise: Eksiltme ve arttırmanın, melekler
    indindeki sahifelerde gerçekleşmesidir. Onların sahifelerinde
    bir şey mutlak olarak yazılıdır ama, Allah’ın ilminde kayıt altına
    alınmıştır. Vuku bulacak olan da, bu kayıt altına alınan şekildir.
    Âlimler, “Allah, dilediğini siler, dilediğini bırakır. (Bütün) kitapların anası,
    O’nun yanındadır.”6 âyetini de buna hamletmişlerdir. 7
    O halde Allah indindeki ilim, yani kader, kesinlikle değişmez.
    Levh-i Mahfûz’da ne yazılmışsa mutlaka olur. Ancak meleklerin
    yanında da olayların yazılı bulunduğu sayfalar vardır ve bu sayfalarda
    yazılanlar, değişikliğe maruz kalabilir. Bu gibi konular
    gayb âlemini ilgilendirdiği için tabiatıyla onların mâhiyetlerini
    4 İmâmu’l-Harameyn el-Cüveynî, Kitâbu’l-İrşâd ilâ Kavâti’i ‘l-Edilleti fî Usûli’lİ’tikad,
    Mısır 1950, 363
    5 35/Fâtır, 11
    6 13/Ra’d, 39
    7 el-Cüveynî, a.g.e., 363
    ECEL VE ÖLÜM
    - 13 -
    bilemeyiz. Meleklerin yanında bulunan sayfaların değişmesinin
    elbette bir hikmeti vardır. Belki de bunun hikmeti, meleklerin
    gayba tam olarak vâkıf olmalarını engellemektir. Allah neyi diler
    ve murad ederse mutlaka onda bir hikmet vardır. 8
    Ashâbın anlayışına göre eceli gelmeyen insanın bir hastalıktan
    ölmesi veya herhangi bir kimse tarafından öldürülmesi, buna
    karşılık eceli gelen kimsenin de ölümden kurtulup yaşamaya devam
    etmesi mümkün değildir. Nitekim düşmanlarıyla korkutulan
    Hz. Ali, ecelin insanı ölümden koruyan sağlam bir kalkan olduğunu
    söylemiş ve insanın eceli gelince de düşmanı tarafından atılan
    okun hedefinden sapmayıp o insana isâbet edeceğini, yaralanması
    halinde ise iyileşmeden öleceğini belirtmiştir.
    Ecel meselesi kader problemine bağlı olarak kelâm âlimleri
    arasında tartışılan önemli konulardandır. İlk defa Mu’tezile
    âlimleri eceli tartışma konusu haline getirmişler ve farklı şekillerde
    açıklamışlardır. Onlara göre ecel, hayat süresi ve ölüm vaktinden
    ibârettir. İster herhangi bir dış etki olmadan tabiî bir şekilde
    olsun, ister bir kaza veya katil sonucu olsun, her insan tek bir ecelle
    ölür. Ancak kaza sonucu ölen veya öldürülen insanın bu olaylarla
    karşılaşmaması halinde yine de ölüp ölmeyeceği hususunda
    Mu’tezile âlimleri farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Erken devir
    âlimlerinden Ebu’l-Huzeyl el-Allâf ile Ebû Hâşim el-Cübbâî ve ona
    uyan Behşemiyye grubu, ne şekilde olursa olsun ölen her insanın
    ömrünü tamamladığı ve eceli geldiği için öldüğü görüşündedirler.
    Mu’tezile’nin Bağdat ekolü, En’âm sûresinin ikinci âyetini de
    dikkate alarak insanın “ecel-i kazâ” ve “ecel-i müsemmâ” denilen
    iki eceli bulunduğunu ileri sürmüştür. Buna göre insan, herhangi
    bir dış müdâhale olmadan ölürse ecel-i müsemmâya, kaza veya
    katil sebebiyle ölürse ecel-i kazâya göre ölmüş olur. İkinci durumda
    ölen kişi kazaya uğramasaydı veya öldürülmeseydi ecel-i
    müsemmâsına kadar yaşayacaktı. Aksi takdirde onu öldürenin cezalandırılması
    veya kendisine ait olmayan bir hayvanı kesen kimsenin
    tazminat ödemesi anlamsız olurdu. Mu’tezile’den Kâ’bî de
    bu görüşü benimseyenlerdendir. Kadı Abdülcebbar’a göre ise katil
    yoluyla ölen kişinin bu olaya mâruz kalmaması durumunda yaşayacağını
    kesin olarak söylemek mümkün değildir. Böyle bir kimsenin
    ölmesi de yaşaması da ihtimal dâhilindedir. Mu’tezile’nin
    müteahhir âlimlerinden Zemahşerî Bağdat ekolünün görüşünü
    savunarak insanın tutum ve davranışlarına göre ömrünün uzatılıp
    kısaltılabileceğini belirtir. Nitekim ona göre Kur’an’da ömrü
    8 M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 33
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 14 -
    uzatılan ve kısaltılanların bir kitapta bulunduğunun bildirilmesi,9
    ayrıca Hz. Ömer’in hançerle yaralanması sırasında Kâ’b el-
    Ahbar’ın, “Ömer Allah’a duâ etseydi, ecelini tehir ederdi” demesi
    bu görüşü teyit etmektedir. 10
    Selefiyye, Mâturidiyye ve Eş’ariyye’den oluşan Ehl-i Sünnet
    âlimlerine göre ecel daha çok, “Allah’ın canlıların öleceğini bildiği
    zaman” diye tarif edilir. Buna göre ecel, hayat süresi ve ölüm
    için takdir edilen zamanı ifade ettiğinden kaderle ilgili bir konudur.
    Bu sebeple canlıların her birinin yaşayacağı ecel, tek olup kesinlikle
    değişmez. Hiçbir canlı kendisi için takdir edilen zamandan
    önce hayat bulamayacağı gibi, hakkında takdir edilen ölüm vakti
    gelmeden de ölmez. İlgili âyetteki “ecel-i müsemmâ” kıyâmetin
    kopmasına dair olup bununla insanın değil, kâinatın eceline işaret
    edilmiştir. Tabii yolla da olsa, kaza ve katil yoluyla da olsa herkes
    kendi eceliyle ölür. “Maktul öldürülmeseydi yaşardı” demek
    vâkıaya aykırıdır, ecel ise vâkıanın ifadesidir. Kur’ân-ı Kerim’de
    Allah’ın izni olmadıkça hiçbir nefsin ölmeyeceği, ölümün vakti
    tâyin edilmiş bir yazıya göre vuku bulduğu bildirilmiştir.11 Ayrıca
    eceli gelen hiçbir nefsin yaşatılmayacağı kesin bir şekilde anlatılarak
    herkesin eceliyle öldüğüne işaret edilmiştir.12 İlâhî ilim, mümkünü
    mümkün olarak, vuku bulanı da gerçekte olduğu gibi ihâta
    eder. İki ecel kabul etmek veya ecelin değişebileceğini savunmak
    İlâhî ilimde değişikliğin meydana gelebileceğini benimsemek anlamına
    gelir ki bu husus, Allah’ın kullarının âkıbetlerini önceden
    bilmeye muktedir olmamasını ve dolayısıyla O’na bedâ görüşünün
    nisbet edilmesini gerekli kılar; bu ise, ulûhiyet makamıyla
    bağdaşmaz.
    Mu’tezile’nin, maktûlün eceliyle ölmediğini ispatlamak için
    dayandığı deliller de geçerli değildir. Çünkü katilin adam öldürmekten
    dolayı Kur’an’da kötülenmesi ve kısas cezasına çarptırılması,
    maktûlün Allah tarafından tayin edilen ecel-i müsemmâsına
    ulaşmasını engellediğinden değil, yasaklanan katil fiilini işleyip
    İlâhî emre aykırı davranmak sûretiyle maktûlün ölümüne zâhiren
    sebep olması sebebiyledir. Ölümü gerçekleştirmek (imâte), İlâhî
    bir fiil olmakla birlikte, öldürmeye teşebbüs edip ölüm hâdisesinin
    meydana gelmesine sebebiyet vermek katile ait bir fiildir.
    Ehl-i Sünnet âlimlerine göre insan ömrü uzamaz ve kısalmaz.
    Kur’ân-ı Kerim’de ve bazı hadislerde ilk bakışta ömrün uzatılması
    9 35/Fâtır, 111
    10 El-Keşşâf, III/303
    11 3/Âl-i İmrân, 145J
    12 63/Münâfıkun, 11
    ECEL VE ÖLÜM
    - 15 -
    veya kısaltılması anlamına gelebilecek naslar varsa da bunların,
    mânâsı apaçık olan ecelle ilgili muhkem nasların ışığında açıklanması
    gerekir. Kur’an’da bazı insanların ömürlerinin uzatılmasının,
    bazılarının ise kısaltılmasının apaçık bir kitapta bulunduğu ifade
    edilmektedir.13 Burada kastedilen şey, sağlık kurallarına uyup gerekli
    tedbirleri almak sûretiyle uzun müddet yaşayacak olanlarla
    hastalık, tedbirsizlik, kaza, katil vb. sebeplerle ömrü kısaltılanların
    Allah tarafından bilindiği, bunun da bir kitapta yazılmış olduğu
    husûsudur. Bundan, dünyaya gelip yaşamaya başladıktan sonra
    insanlar için -İlâhî bilgi dışında kalan- ömür uzatılması veya kısaltılması
    sonucunu çıkarmak isâbetli değildir.14 Ayrıca ilgili âyetteki
    “ziyâde” ve “noksan” ile diğer bir âyetteki15 “mahv” ve “isbât”ın,
    “ümmü’l-kitâb”da (levh-i mahfûz) değil, meleklerin ellerinde bulunan
    kitapta meydana gelmesi ihtimal dâhilindedir. Akrabaları
    ziyâret edip gözetmenin, komşularla iyi geçinmenin ve sadaka
    vermenin ömrü uzatacağına ilişkin hadislere gelince, her şeyden
    önce bunlar âhad rivâyetlerdir ve zâhirî mânâları itibarıyla kesin
    anlamlı âyetlere aykırı olduklarından muhkem âyetleri bunların
    ışığında açıklamak doğru değildir. Bu hadislerde belirtilen ömrün
    uzaması, yapılan iyilikler veya yetiştirilen hayırlı evlât sebebiyle
    insanın öldükten sonra hayırla anılarak adının yaşatılması anlamına
    gelebileceği gibi, güzel amellerle dolu bir hayatın bereketlenip
    mutlu bir şekilde geçirilmesi ve dolayısıyla ömrün psikolojik
    olarak uzun algılanması anlamını da ifade etmiş olabilir.
    Ecel konusunda mezhepler arasında görülen ihtilâflar, daha
    çok iki ecelin bulunup bulunmadığına ve dolayısıyla ömrün uzayıp
    uzamayacağına ilişkindir. Genel olarak Mu’tezile ve Şia insanların
    iki eceli olduğunu ve ömürlerinin uzayıp kısalabileceğini savunurken
    Ehl-i Sünnet umûmiyetle muhkem âyetlere dayanarak
    insanların bir tek ecelleri bulunduğunu, bunun da ölümleriyle
    gerçekleşen vakit olduğunu kabul etmiştir. Ecelin kaza ve kadere
    imanın bir parçasını teşkil eden itikadî bir mesele olduğu ve
    bunun daha ziyade İlâhî ilim ve irâdeyi ilgilendirdiği dikkate alınırsa,
    insanlar için önceden belirlenen değişmez bir ecelin takdir
    edildiğini benimseyen görüşün daha isâbetli olduğunu söylemek
    mümkündür. Zira kişilerin sağlık kurallarına uyup uymayacakları,
    bu konuda ne gibi gelişmelerin ortaya çıkacağı, herhangi bir
    kaza veya katil hâdisesiyle karşılaşıp karşılaşmayacakları hususu
    İlâhî bilgi ve irâdenin kapsamı dışında değildir. İnsanların ecelleri
    13 35/Fâtır, 11
    14 Cüveynî, s. 363
    15 13/Ra’d, 39
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 16 -
    sadece Allah tarafından bilindiğine ve kendilerince keşfedilmesi
    mümkün olmadığına göre yaşamak için gerekli tedbirleri almaları
    kulluk vazifelerinin bir gereğidir. 16
    Allah (c.c.) herkes için bir ömür belirlemiştir. Her canlı kendisi
    için belirlenmiş olan o ömrü bitirecektir. Ölümü de dirilmeyi de
    Allah (c.c.) yaratır. “O Allah ki, amelce hanginiz daha güzeldir diye, sizi
    imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O güçlüdür, bağışlayıcıdır.”
    17
    Her insan eceliyle ölür, hiçbir kimse ölüme müdahale edemez.
    Ancak Allah’ın yazmış olduğu ecele göre ölür. “Allah’ın izni olmadıkça
    hiçbir kimseye ölüm yoktur. O, vâdesiyle yazılmış bir yazıdır.” 18
    Ecelin ileri alınması ya da geriye bırakılması mümkün değildir.
    “Bir canlının eceli gelip çatınca, Allah onu asla geri bırakmaz; Allah
    işlediklerinizden haberdardır.”19 Her insanın bir eceli olduğu gibi her
    ümmetin (topluluğun) de bir eceli vardır. “... Her ümmetin bir eceli
    vardır. Ecelleri geldimi, bir an ne geri kalırlar, ne de ileri giderler.” 20
    Ecel ve Kader
    Ecel; Arapça’da belirlenmiş sürenin bitimi demektir. Başlıca iki
    ayrı anlamı
    vardır. Bunlardan biri, Türkçedeki “vâde”nin karşılığı
    olmak üzere genelde senet ve borç mevzuatında kullanıldığı anlamdır;
    21 diğeri
    ise ölüm ânı demektir. Yani insanın hayatının sona
    erdiği saniyeler
    anlamına
    gelir.
    Ecel de, insanın hayatında yaşadığı sıradan herhangi bir olay
    gibi, rızık gibi kaderin bir parçasıdır. Allah Teâlâ her canlının, ne
    kadar yaşayacağını,
    nerede ve nasıl öleceğini kesinlikle ve ezelî
    ilmiyle bilir. Dolayısıyla canlının
    öleceği saatlerde onun hayatının
    sona ermesi için gerekli
    olan bütün nedenler bir araya gelir. Öyle
    ki bu nedenler onun yaşamını
    durdurmak için âdetâ birbirlerini
    tamamlarlar.
    Örneğin çok yaşlanmış bazı insanların, hiçbir hastalık belirtisi
    göstermeden
    bir mumun yavaş yavaş sönmesi gibi öldükleri bir
    gerçektir.
    Bu demektir
    ki, vücutta bulunan sistemler çok eskimiş
    ve yıpranmış
    olmaktan
    dolayı artık normal görevlerini yapamazlar.
    Bu sistemlerden
    bazıları bir süre daha çalışabilecek durumda
    16 Cihat Tunç, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. s. 381-382
    17 67/Mülk, 2
    18 3/Âl-i İmran, 145
    19 63/Münâfikun, 11
    20 10/Yunus, 49
    21 2/Bakara, 282
    ECEL VE ÖLÜM
    - 17 -
    olsa bile, diğerleri
    fonksiyonlarını
    yerine getiremediklerinden,
    kısa bir süre için bir tür direnip faâliyetine
    devam eden sistem
    de bu genel duraklamadan
    olumsuz yönde etkilenerek
    o da durur.
    Böylece ezelden beri Allah’ın bilgisi içinde olan yaşama
    süresi
    bitmiş olur ki işte ecel, pek olağan gibi göremediğimiz ancak bu
    son derece doğal nedenlere
    bağlı olarak zamanında
    gerçekleşir.
    Bundan şu sonucu çıkarmalıyız: Bir tek olan ecelin, bir değil;
    bilâkis
    aynı zamanda birçok zincirleme nedeni vardır. Bunlar Allah’ın
    ezeldeki
    takdirine ve O’nun kurmuş bulunduğu kâinât disiplinine
    bağlı olarak
    sebep-
    sonuç zincirinin akışı içinde birbirlerini
    farklı ölçülerde
    etkiler ve ecel saati yaklaştıkça yoğunlaşırlar.
    Örneğin, bir trafik kazasında sürücünün, gideceği yere bir
    an önce ulaşmak
    istemesi, ecel için bir ilk neden oluşturabilir;
    bu psikoloji içerisinde
    yapacağı
    aşırı hız, onu bir an gelir ki -bir
    riski atlatmak için- hatalı
    sollamaya
    iter. Bu da nedenlerin ikincisi
    olur; Hatalı sollama kaçınılmaz
    bir kaza ile sonuçlanırsa
    bu
    üçüncü bir neden olur; Çarpışma ya da devrilme
    gibi bir olaydan
    sonra vücutta meydana gelen
    ezilme, kırılma ve yaralanmalar
    dördüncü bir nedeni oluşturur; Eğer kan kaybı ya da hastaneye
    geç ulaşmak gibi bir durum
    yaşanırsa bu da elbetteki
    başka bir
    neden
    olur ve böylece bir hayatın sona ermesi, âdetâ eceli hazırlayan
    sebeplerin
    birbirini izlemesiyle
    gerçekleşir.
    Ölüm hâdisesi
    dâhil, ard arda meydana gelen bu olayların
    hiçbiri, aslında
    diğerinden
    farklı değildir. Çünkü bunların her biri, aynı doğrultudaki
    kaderin
    birer halkasıdır. Buna rağmen insanlar, ecel için genellikle
    (kalp krizi, trafik kazası, zehirlenme,
    boğulma, intihar ve sûikast)
    gibi bir tek neden
    üzerinde dururlar.
    Bu, ezelî kaderin
    bir çeşit
    özetlenmesidir.
    Dikkatlerin ecel kavramı üzerinde yoğunlaşması ölüm olayından
    ötürüdür.
    Çünkü ecel demek ölümün başlaması demektir.
    Ölüm ise, birçok
    insan
    için ürkütücüdür. Özellikle İlâhî vahiylerin
    haber verdiği
    “gaybî” gerçekler
    hakkında tereddütlü olan insanlar,
    hayatlarının
    en risksiz günlerinde bile ölümü hatırladıkça gizli
    panikler yaşarlar.
    Onlar için hayat -bu açıdan- âdetâ bir ıstıraptır.
    Dolayısıyla, sportif faâliyetler, güzellik yarışmaları ya da çeşitli
    adlar altında düzenlenen
    dev müsabakalar,
    faşingler, festivaller
    ve baş döndürücü eğlenceler,
    aslında derinden
    yaşanan bu gizli
    ıstırâbın, bu içsel
    paniğin biraz olsun dindirilmesi
    amacını gütmektedir.
    Ölümle ecel, birçok kimse tarafından özdeşleştirilmiştir. Ancak,
    ikisi birbirinden farklı olaylardır. Ecel, canlıdaki hayatın sona
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 18 -
    ereceği
    saniyelerin
    gelip çatması; ölüm ise canlıdaki dünyevî hayatın
    sona ermesi
    ya da ruhun bedenden ayrılması demektir.
    Ecel ve Ömür: Ömür, canlının bu dünyada var olmasıyla
    başlayan ve ecelinin gelip
    çatmasıyla ya da canlının ölmesiyle son
    bulan belirli süredir. Bu tanımdan
    hareket
    ederek, “öyle ise her
    canlının ömrü biçilmiştir” demek doğrudur;
    ancak
    bu, yeterli ve
    doyurucu bir açıklama değildir. Önce şunu düşünmeliyiz:
    Değil
    yalnız canlılar, Allah’tan başka her şey sürelidir, fânîdir, sonludur.
    Çünkü her şey Allah Teâlâ’nın ezelî ve kuşatıcı bilgisine, O’nun
    kurmuş bulunduğu
    kâinat disiplinine ve bu disiplini ayakta tutan
    evrensel yasalara
    bağlı olarak (fizik sınırlarda) sebep-sonuç ilişkisi
    içinde değişikliğe uğrar.
    Her şey, kendi temel niteliklerinin çizdiği sınırlar içinde
    bağımsız bir bütünlükle ortaya çıkar ve Allah’ın sünneti dediğimiz
    kâinattaki sistemlerinden birine bağlı olarak aşamalarla
    gelişir,
    yıpranır, eskir ve sonunda köklü bir değişikliğe daha uğrar.
    İşte ilk var oluştan sonraki bu iki değişim arasında
    geçen süre her
    varlığın kesin ömrünü
    ifade eder.
    Örneğin toprağa atılan bir tohumun, ekildiği andan itibaren
    yeşerip bir zaman sonra kurumasıyla ya da kesilip biçilmesiyle
    sona eren süre o bitkinin
    ömrüdür. Keza bir sanatkâr tarafından
    yapılan herhangi bir eserin
    gerçekleştirildiği
    andan itibaren kullanımdan
    kaldırıldığı saate kadar geçen süre yine o eserin ömrüdür.
    Ancak ömür ve ecel kavramları
    bu basit
    ve soyut
    açıklamayı
    aşarak insan idrâkinin ulaşamayacağı İlâhî irâdeye bağlı
    özel bir anlam taşırlar. Bu da, ecel ve ömür, birbirlerinden
    pek
    soyutlanamayan
    (ancak materyalıstlerin ileri sürdüğü gibi bir evrim
    olarak değil), Allah’ın izni ve ezelî irâdesiyle
    birbirini doğuran,
    birbirini tamamlayan
    devr-i dâim içindeki hayat ve kâinât olaylarının
    birer parçasıdırlar.
    Ecel Değişir mi? Allah Teâlâ, insanın ne zaman doğacağını ve
    ne zaman öleceğini ezelî ve kuşatıcı ilmiyle kesin olarak bildiği
    için ömrün uzaması ya da kısalması
    mümkün değildir. “Allah’ın
    her şeye gücü yeter, binâenaleyh
    daha fazla yaşamak
    için kulun
    yapacağı duâyı kabul etmek O’nun için zor ya da imkânsız değildir”
    demek bir çelişkidir. Çünkü Allah Teâlâ, tüm geleceği olduğu
    gibi, her insanın ne zaman öleceğini de önceden
    ve kesin olarak
    bilir. Bu bakımdan duâ ile değişerek ileri bir zamana
    ertelendiği
    sanılan ecel, aslında, Allah tarafından
    kesin şekilde belirlenmiş
    olan eceldir.
    Şu halde Allah’ın bir kimse için takdir buyurduğu
    ölüm tarihini bu kişinin duâsıyla değiştirmesi demek, O’nun bu
    ECEL VE ÖLÜM
    - 19 -
    olayı sonra düşünmesi ve iki şey arasında tercih yapması gibi ezelî
    bilgisine
    ters düşen bir durumdur.
    Buna “Bedâ” denir. Bedâ ise
    Şiîlikte bir inançtır ve Allah’ın sıfatlarına,
    kemal ve kuşatıcılığına
    aykırıdır.
    “Allah dilediğini siler, dilediğini de (olduğu gibi) bırakır.”22 mealindeki
    âyet-i kerimeye dayanarak ömrün artıp eksilebileceğine, ya da
    başka bir ifade ile ecelin değişebileceğine inanmak da bir yanılgıdır.
    Gerçekte Allah’ın, dilediğini silmesi; O’nun başlangıcı ve sınırı
    olmayan
    bilgisiyle, -yok olmasını belirlediği şeyi- zamanı geldiğinde
    ortadan
    kaldırması ve devam
    edecek olan şeyi de vâdesine
    kadar bekletmesi
    demektir.
    Burada şöyle bir soru ile karşılaşmak mümkündür: “Mâdem
    ki her şey önceden kesin olarak belirlenmiştir ve her şey zamanı
    gelince olup bitmektedir, öyle ise kulun duâ etmesi, örneğin, şer
    ve belâların def olması, barışın, huzur ve mutluluğun gelmesi için
    dilekte
    bulunması
    bir anlam taşımamaktadır. Hâlbuki Allah Teâlâ:
    “Rabbiniz buyurdu,
    Bana duâ edin, Benden dilekte bulunun, sizin için kabul
    edeyim.”
    23 diyor. Bu nasıl açıklanabilir?”
    Önce şu gerçeği anlamaya çalışmak gerekir ki, Allah’ın kesin
    yasaları
    arasındaki ilişkilerde insanın ruhsal ve psikolojik yönlenmesini
    sağlayan
    etkiler vardır. Şer, kötülük, sıkıntı ve huzursuzluk,
    ya da hayır,
    huzur, sevinç
    ve bereket göreceli kavramlardır. Bunlar
    herkese göre değişir.
    Nitekim aynı olayın, birini sevindirirken,
    bir diğerini acılara boğduğu
    bilinen
    bir gerçektir.
    Örneğin Allah
    Teâlâ, kullarından birinin duâsını kabul
    ederek amacını
    gerçekleştirmekle
    onu sevindirmeyi, buna karşın o kimseden nefret eden
    bir diğerini de dolayısıyla aynı anda üzmeyi ezelî ilminde takdir
    etmiş olabilir. Şu halde bir kimsenin,
    örneğin: “Allah’ım beni mutlu
    kıl!” diye duâ etmesi üzerine o insanın
    gerçekten de herhangi
    bir nedenle mutluluk duymaya başlaması
    Allah’ın ezelde böyle bir
    olayı bilmiş olmasındandır.
    Ecel ve ömür meselelerine gelince bunlarda hiçbir izâfîlik yoktur.
    Bilâkis ömür, ecel ve ölüm çok somut hayat olaylarıdır. Bunların
    kesin
    ve pozitif açıklamaları vardır. Her insana göre farklı
    anlamlarda yorumlanamazlar.
    Ölüm olayı, her insanın kanaat ve
    yargısında yine ölümdür. Ecel ve ömür de böyledirler. Dolayısıyla
    ölümü hazırlayan nedenlerle; değişken, izâfî psikolojik olayları
    karıştırmamak gerekir.
    22 13/Ra’d, 39
    23 40/Mü’min, 60
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 20 -
    Bedâ ve Kader: Bedâ, bir kimsenin, önceden sonunu bir türlü
    kestiremediği
    bir şey hakkında, daha sonra kesin bir karara varması
    anlamına gelen Arapça bir sözcüktür.
    Bu sözcük, bazılarının, Allah’ın ilim, irâde ve tekvin sıfatlarına
    ilişkin bir inanışlarına verilen addır. Onlardaki bu inanış: Sözde,
    Allah Teâlâ’nın, daha önce belli şartlarda meydana geleceğini bildiği
    bir olayı daha sonra değiştirmesi anlamına gelir.
    Tabiatıyla bu, Allah’ın (hâşâ) yanılmak, önceden bir şeyi
    kestirememek,
    ya da birtakım hesaplar yaparak görüş ve karar
    değiştirmek gibi -yaratıklara
    mahsus- bir bocalama ve çelişki içine
    düşmesi demektir ki Allah Teâlâ böyle bir eksiklikten münezzehtir.
    Kesinlikle ifade etmek gerekir ki “Bedâ” kavramının İslâm
    inancında
    hiç bir yeri yoktur. Allah Teâlâ her şeyi ezelî ilmiyle
    önceden bilmektedir
    ve geleceği nasıl biliyorsa olayların tümü,
    istisnâsız O’nun bildiği
    şekilde, buyurduğu
    ve belirlediği doğrultuda
    cereyan eder ve olup biter. 24
    Ölüm bir sünnetullah, Allah’ın evrendeki değişmez İlâhî kanunu
    olduğundan, ondan kaçılamaz. Eğer Yüce Allah ölümü yaratmayıp
    da insanlar ölmeseydi, ihtiyarlayıp ölümü nimet sayanların
    hali ve şimdiden dünyanın insanlara dar gelmeye başlaması
    karşısında durumumuz ne olurdu, bir düşünün! Bunu düşününce
    ölümde büyük bir hikmet ve isâbet bulunduğunu anlarız. Bununla
    birlikte, Yüce Allah intiharı yasaklayarak, hayatımızı korumakla
    mükellef kıldığı gibi, başkasının hayatına kast etmeyi de men
    ediyor. Öldürmek Allah’a mahsustur verdiği canı O alır. Öldürülen
    kimsenin katiline cezâ verilmesi, öldürdüğü için (öldürme fiilini
    yarattığı için) değil, Allah’ın haram kıldığı bir fiili işlediği için verilir.
    Ölümü yaratan Allah’tır. Ölenin eceli gelip hayatı sona ereceği
    an yaklaşınca katil onun ölümüne sebep olur. El-Muhyî, er-Razzâk,
    el-Mü’mît olan yalnız Allah’tır. Her şeyi yaratan ve yarattıkları
    tüm canlıların rızkını veren Allah Teâlâ olduğu gibi onları yok
    edip öldüren de O’dur. Diriltmek ve öldürmek O’nun takdir ve
    yaratmasıyladır. Her canlının belli ve takdir edilmiş bir eceli vardır.
    Tabiat varlıklarının belli bir ömrü, bir işlev süresi vardır.25 Bütün
    doğa varlıklarının olduğu gibi, insanların ve tüm canlıların belli
    bir yaşama süresi vardır. O süreden ne az, ne de çok yaşamak
    mümkündür. Buna ecel diyoruz.
    24 Ferit Aydın, İslâm’da İnanç Sistemi, Kahraman Y. s. 304-308
    25 13/Ra’d, 2; 31/Lokman, 29; 35/Fâtır, 13; 39/Zümer, 5
    ECEL VE ÖLÜM
    - 21 -
    Öldürülmüş olan bir insan, Allah yanında mukadder olan eceli
    ile ölür. İnsan, kazâ ve kader olarak Allah’ın ilminin ezelde ne
    sûretle takdir edildiğini bilmez. Ona düşen görev, Allah’ın emrettiği
    şekilde hayatını koruyup kendi ecelinin gelmesine sebep
    olmamak ve başkasının hayatına tecâvüz etmemektir. Allah’ın
    verdiği canı almak, yine Allah’a aittir. Bunun içindir ki, bir insanın
    canına kıymış olan insan cezâsını görür. Çünkü kendi irâde ve tercihi
    ile onun ecelinin gelmesine, o adamın ölmesine sebep olmuş
    ve Allah’ın râzı olmadığı çirkin bir işi yapmış ve Allah’ın emrine
    karşı gelmiştir.
    “Allah’ın emir ve kazası (izni) olmadıkça hiçbir kimseye ölmek yoktur.
    O (ölüm), belli bir süreye/ecele göre yazılmıştır...”26 İnsan, kendisine tanınan
    süreden eksik veya fazla yaşayamayacağına göre, ölmemek
    için savaştan kaçmakla ölümden kurtulamaz. 27
    “...Şöyle de: ‘Evlerinizde kalmış olsaydınız bile, öldürülmesi takdir
    edilmiş olanlar, öldürülüp düşecekleri yerlere kendiliklerinden çıkıp
    giderlerdi...”28; “Ey iman edenler! Siz, inkâr edenler gibi, yeryüzünde sefere
    çıkan veya savaşan kardeşleri hakkında, ‘eğer bizim yanımızda kalsalardı
    ölmezler, öldürülmezlerdi’ diyenler gibi olmayın. Allah bu kanaati
    onların kalplerine (kaybettikleri yakınları için onulmaz) bir hasret (yarası)
    olarak koydu. Hayatı veren de, alan da Allah’tır. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla
    görür.”29; “(Evlerinde) Oturup da kardeşleri hakkında, ‘bize uysalardı
    öldürülmezlerdi’ diyenlere, ‘eğer doğru sözlü insanlarsanız, canlarınızı
    ölümden kurtarın bakâlim!’ de. Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü
    sanmayın! Bilâkis onlar diridirler.” 30
    Çeşitli bahanelerle Uhud Savaşından kaçıp çekilmiş olan
    münâfıklar, savaşta ölmüş olan akrabâ ve tanıdıklarının haberini
    alınca: “Eğer bizim yanımızda olsalardı, ölmezler, öldürülmezlerdi”
    demişlerdi. Bu tür sözler, onların yüreklerindeki derdi arttırmaktan
    başka bir şey sağlamaz. Çünkü Allah’ın takdirini inkâr,
    her işi insanın kendi kusuruna bağlamak, insanı bunalıma sokar.
    Gerçekte her şey Allah’ın takdirine bağlıdır. Ecel gelmedikçe insan
    ölmez. Savaşta ölen, eceli sona erdiği ve cephede öleceği takdir
    edildiği için ölür. Eceli dolmamış insanı Yüce Allah, kurşunlar,
    bombalar arasından kurtarıp yaşatır. Allah’ın kaderine böyle iman
    eden, tesellî ve huzur bulur. Korkunun ecele faydası yoktur, ölümden
    kaçmak mümkün değildir. “(Rasûlüm!) De ki: ‘Eğer ölümden veya
    26 3/Âl-i İmrân, 145
    27 3/Âl-i İmrân, 145, 156, 185; 4/Nisâ, 78; 33/Ahzâb, 16
    28 3/Âl-i İmrân, 154
    29 3/Âl-i İmrân, 156-158
    30 3/Âl-i İmrân, 168-170
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 22 -
    öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz! (Eceliniz
    gelmemiş ise,) o takdirde de, yaşatılacağınız süre çok değildir.” 31
    Toplumların Eceli: Bireylerin belli bir ömrü olduğu gibi, toplumların
    da belli bir ömrü vardır. İnsan gibi toplum ve devletler
    de doğar/kurulur, büyür/yükselir ve ölür. Sürelerini dolduran ümmetler
    ve uluslar, tarih sahnesinden silinir ve egemenliklerini kaybeder,
    başka ulus ve yönetimlerin egemenliği altına girerler. “Her
    ümmetin (takdir edilmiş) bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an geriye
    atabilirler, ne de bir an ileriye alabilirler (Allah’ın takdir ettiği vakitte yok
    olup giderler).” 32
    Yükselme ve egemenlik sürelerini dolduran uluslar, ahlâkî dejenerasyona
    uğrayınca Allah’ın cezasını hak eder, ya tamamen
    helâk edilip tarih sahnesinden silinir veya egemenliklerini yitirirler.
    33
    Ecel meselesini Allah’ın bilgisi açısından ele alacak olursak;
    Allah’ın her şeyi nasıl olacaksa öyle bildiğinden; “eceli de, meydana
    geliş şartları nasıl olacaksa olsun, bütün mâhiyeti ile bilip
    takdir etmiştir” diyebiliriz.
    Ecele inanç, insanları korkaklıktan, haklarının gasbedilmesine
    karşı tepkisiz olmaktan, zulme seyirci kalmaktan kurtardığı
    için, sosyal hayat için de çok faydalı bir unsurdur. Kişileri tembelliğe
    ve tedbirsizliğe değil; aksine, daha cesur ve atak çalışmaya
    ve gayrete yöneltir. Sebepleri putlaştırmanın önüne geçer.
    Yakınlarından biri öldüğünde kişinin “keşke”ler içinde boğulmasına,
    başkalarına ve kendine gereksiz suçlamalar yapmasına engel
    olur. Ölüm gibi doğal ama ölünün yakınlarına acı veren bir olayı
    daha rahat kabullenip Allah’a, O’nun kaderine teslim olmayı sağlar.
    Dolayısıyla ecel inancı, insanın dünya ve âhiret mutluluğuna
    engel olacak yanlışlıklardan kurtulmasına sebep olur.
    Kur’ân-ı Kerim’de Ecel ve Ölüm
    Kur’ân-ı Kerim’de “ecel” kelimesi, toplam 52 yerde geçer. Ayrıca,
    iki âyet-i kerimede “ecel” kelimesi fiil halinde kullanılır;34 bir
    âyette de mef’ûl ismi olarak müeccel şeklinde kullanılır.35
    31 33/Ahzâb, 16
    32 7/A’râf, 34; Aynı konuyla ilgili âyetler için bk. 10/Yunus, 49; 15/Hicr, 5; 23/
    Mü’minûn, 43.
    33 7/A’râf, 135, 185; 10/Yûnus, 11; 11/Hûd, 104; 13/Ra’d, 38; 14/İbrâhim, 10,
    44; 16/Nahl, 61; 17/İsrâ, 99; 20/Tâhâ, 128-129; 29/Ankebût, 5; 35/Fâtır, 45;
    42/Şûrâ, 14
    34 6/En’âm, 128; 77/Mürselât, 12
    35 3/Âl-i İmrân, 145
    ECEL VE ÖLÜM
    - 23 -
    Yaşama süresi anlamında kullanılan ömür (“umr”) kelimesi
    ise 7 âyette geçer. Ayrıca 5 yerde de bu anlamdaki umr kelimesi,
    fiil halinde kullanılır. Kur’ân-ı Kerim’de ölüm anlamındaki “mevt”
    kelimesi ve türevleri 165 yerde geçer. Vefat gibi değişik kelime ve
    ifadelerle ölümden 190 yerde söz edilen Kur’ân-ı Kerim’de, bütün
    âyetlerin yaklaşık üçte biri; ölümle, öldükten sonra dirilmeyle,
    âhiret ve oradaki ödül ve cezayla ilgilidir.
    Âyet-i kerimelerde, insanların ve toplumların Allah tarafından
    takdir edilmiş ecelleri, yani yaşama süreleri olduğu ısrarla belirtilir.
    Bu ecel/süre, ne bir saat (an) öne alınır, ne de bir an geciktirilir.
    Kur’an’da; yaratan ve öldürenin Allah olduğu, O’nun insanları
    tekrar diriltip hesaba çekeceği, ölümden sonra insanların O’na
    döneceği belirtilir. Sahte tanrıların kimseyi öldürüp diriltemeyeceği,
    kendilerine bile fayda ve zarar veremeyecekleri vurgulanır.
    Yaşayanların ömürlerinin Allah katında belli bir eceli/süresi olduğu,
    o süre dolup ecelleri geldiğinde canlıların bir an bile geciktirilmeden
    veya öne alınmadan ölüm acısını tadacakları ifade edilir.
    Bazı âyetlerde ay, güneş ve diğer gezegenlerin düzenli hareketlerinin
    süresinin belirlenmiş olduğu ifade edilirken,36 bir kısmında
    göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin tâbi olduğu kozmik
    düzenin bozulacağı bir vaktin bulunduğu anlatılır.37 Ecelle ilgili
    âyetlerde, Allah’ın her insan için bir yaşama süresi ve bir ölüm
    vakti belirlediği ifade edilmiş,38 kendilerine uzun ömür verilenlerin
    de, ömrü kısaltılanların da mutlaka bir kitapta yazılı olduğu
    bildirilmiştir.39 İlâhî emirlere uyanların tâyin edilmiş ölüm vaktine
    kadar güzel bir şekilde yaşatılacakları müjdelenirken,40 zâlimlerin
    de ecelleri gelinceye kadar cezâlandırılmayacağı, ancak zamanı
    gelince bir anlık öne alış veya erteleme yapılmayacağı belirtilmiştir.
    41 Bazı insanların hayatlarının ihtiyarlamadan önce sona
    erdirildiği, bazı kişilerin ise kendileri için belirlenen süreye kadar
    yaşatıldığı anlatılmıştır. 42
    Kur’ân-ı Kerim’e göre toplumlar da bireyler gibi birer organizmadırlar.
    Bireylerin belli bir ömrü, süresi olduğu gibi, toplumların
    da belli bir ömrü, süresi vardır. Hiçbir nefis, kendisi için belirlenen
    36 13/Ra’d, 2; 30/Rûm, 8; 31/Lokman, 29
    37 6/En’âm, 2, 128; 14/İbrâhim, 10; 29/Ankebût, 5, 53
    38 6/En’âm, 2, 60
    39 35/Fâtır, 11
    40 11/Hûd, 3
    41 16/Nahl, 61; 29/Ankebût, 53
    42 40/Mü’min, 67
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 24 -
    süreden az ya da çok yaşayamayacağı gibi,43 hiçbir toplum ve ulus
    da sürelerinden fazla yaşayıp egemen olamaz. Toplumların eceli,
    yani yıkılış zamanı gelince bunun bir anlık süre için öne alınmayacağı
    gibi, geriye bırakılmayacağı da bildirilir. 44
    “Ey kâfirler! Siz ölü (henüz yok) iken sizi dirilten (dünyaya getirip hayat
    veren) Allah’ı nasıl inkâr ediyorsunuz? Şunu bilin ki, sonra sizi (eceliniz
    gelince) O, öldürecek, tekrar sizi O diriltecek ve tekrar O’na döndürüleceksiniz
    (orada hesap vereceksiniz).” 45
    “(Ey Muhammed, onlara:) ‘Şayet (iddiâ ettiğiniz gibi) âhiret yurdu Allah
    katında diğer insanlara değil de yalnızca size aitse ve bu iddianızda
    doğru iseniz, haydi ölümü temenni edin (bakâlim)’ de. Onlar, kendi elleriyle
    önceden yaptıkları işler (günah ve isyanları) sebebiyle hiçbir zaman
    ölümü temenni etmeyeceklerdir. Allah zâlimleri iyi bilir. “Yemin olsun ki,
    sen onları yaşamaya karşı insanların en düşkünü olarak bulursun. Şirk
    koşan müşriklerden/putperestlerden her biri de arzular ki, bin sene yaşasın.
    Oysa yaşatılması hiç kimseyi azaptan uzaklaştırmaz. Allah onların
    yapmakta olduklarını eksiksiz görür.” 46
    “Allah yolunda öldürülenlere (şehitlere) ‘ölüler’ demeyin. Bilâkis onlar
    diridirler, lâkin siz onu hissedemez, anlayamazsınız. Andolsun ki sizi biraz
    korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik)
    ile imtihan ederiz. (Ey Peygamber!) Sabredenleri müjdele! O sabredenler,
    kendilerine bir belâ geldiği zaman: ‘Biz Allah içiniz ve biz O’na döneceğiz’
    derler.” 47
    “Bir zamanlar İbrahim de Rabbine ‘Ey Rabbim! Ölüyü nasıl dirilttiğini
    bana göster’ dedi. Rabbi ona: ‘Yoksa inanmadın mı?’ deyince, ‘Hayır!
    İnandım. Lâkin kalbimin mutmain olması için görmek istedim’ dedi.
    Bunun üzerine ‘Öyleyse kuşlardan dört tanesini yakala, onları yanına al,
    sonra (kesip parçala), her dağın başına onlardan bir parça koy. Sonra
    onları kendine çağır, koşarak sana gelirler. Bil ki Allah azîzdir, hakîmdir’
    buyurdu.” 48
    “Ey iman edenler! Allah’tan, O’na yaraşır şekilde korkun ve ancak
    müslümanlar olarak can verin.” 49
    “Allah’ın emir ve kazası (izni) olmadıkça hiçbir kimseye ölmek yoktur.
    43 63/Münâfıkun, 11
    44 7/A’râf, 34; 10/Yûnus, 49; 14/İbrâhim, 10; 15/Hicr, 5; 16/Nahl, 61; 23/Mü’minûn,
    43; 71/Nûh, 4
    45 2/Bakara, 28
    46 2/Bakara, 94-96
    47 2/Bakara, 154-156
    48 2/Bakara, 260
    49 3/Âl-i İmrân, 102
    ECEL VE ÖLÜM
    - 25 -
    O (ölüm), belli bir süreye/ecele göre yazılmıştır. Her kim, dünya nimetini
    isterse, kendisine ondan veririz; kim de âhiret sevabını isterse ona da
    bundan veririz. Biz, şükredenleri mükâfatlandıracağız.” 50
    “...Şöyle de: ‘Evlerinizde kalmış olsaydınız bile, öldürülmesi takdir edilmiş
    olanlar, öldürülüp düşecekleri yerlere kendiliklerinden çıkıp giderlerdi...”
    51
    “Ey iman edenler! Siz, inkâr edenler gibi, yeryüzünde sefere çıkan veya
    savaşan kardeşleri hakkında, ‘eğer bizim yanımızda kalsalardı ölmezler,
    öldürülmezlerdi’ diyenler gibi olmayın. Allah bu kanaati onların kalplerine
    (kaybettikleri yakınları için onulmaz) bir hasret (yarası) olarak koydu.
    Hayatı veren de, alan da Allah’tır. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görür. Eğer
    Allah yolunda öldürülür ya da ölürseniz, şunu bilin ki, Allah’ın rahmet ve
    mağfireti, onların elde edecekleri bütün şeylerden daha hayırlıdır. Andolsun,
    ölseniz de, öldürülseniz de Allah’ın huzurunda toplanacaksınız.” 52
    “(Evlerinde) Oturup da kardeşleri hakkında, ‘bize uysalardı öldürülmezlerdi’
    diyenlere, ‘eğer doğru sözlü insanlarsanız, canlarınızı ölümden
    kurtarın bakâlim!’ de. Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın!
    Bilâkis onlar diridirler; Allah’ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri
    ile sevinçli bir halde Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Arkalarından
    gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehit kardeşlerine
    de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesini vermenin sevincini duymaktadırlar.”
    53
    “Her canlı ölümü tadacaktır. Kıyâmet günü yaptıklarınızın karşılığı
    size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konulursa
    o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı ise, aldanma
    metâından başka bir şey değildir.” 54
    “Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; burçlarda, sarp ve sağlam
    kalelerde olsanız bile!” 55
    “Sizi bir çamurdan yaratan, sonra eceli/ölüm zamanını takdir eden
    ancak O’dur. Bir de O’nun katında ecel-i müsemmâ/muayyen bir ecel
    (kıyâmet günü) vardır. Hal böyle iken siz hâlâ şüphe (mi) ediyorsunuz(?)” 56
    “Sizi geceleyin öldüren (öldürür gibi uyutan) ve gündüzün güç yetirip
    etkilemekte (yapıp işlemekte) olduklarınızı bilen, sonra adı konulmuş
    50 3/Âl-i İmrân, 145
    51 3/Âl-i İmrân, 154
    52 3/Âl-i İmrân, 156-158
    53 3/Âl-i İmrân, 168-170
    54 3/Âl-i İmrân, 185
    55 4/Nisâ, 78
    56 6/En’âm, 2
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 26 -
    ecel doluncaya kadar onda (gündüzde) sizi dirilten (uykudan uyandıran)
    O’dur. Sonra dönüşünüz yine O’nadır. Sonra yapmakta olduklarınızı size
    O haber verecektir.” 57
    “O, kullarının üstünde yegâne kudret ve tasarruf sahibidir. Size koruyucular
    gönderir. Nihayet birinize ölüm geldimi elçilerimiz (can almakla
    görevli melekler) onun canını alırlar. Onlar (bu hususta verilen vazifeyi
    yapmakta) kusur etmezler.” 58
    “De ki: ‘Şüphesiz benim namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm;
    hepsi âlemlerin Rabbi Allah içindir. O’nun ortağı yoktur. Bana öyle emrolundu
    ve ben müslümanların ilkiyim.” 59
    “Her ümmetin (takdir edilmiş) bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir
    an geriye atabilirler, ne de bir an ileriye alabilirler (Allah’ın takdir ettiği
    vakitte yok olup giderler).” 60
    “Onlar, göklerin ve yerin ‘bağımlı olduğu egemenliğe ve sünnete’
    (melekûta), Allah’ın yarattığı şeylere ve ecellerinin yaklaşmış olabileceğine
    bakmıyorlar mı? Bundan sonra artık hangi söze inanacaklar?” 61
    “Eğer Allah, onların hayra ulaşmak için çarçabuk davrandıkları gibi,
    insanlara şerri de çabuklaştırsaydı, mutlaka ecellerine hüküm verilirdi (ve
    hepsi de helâk olurlardı). İşte Bize kavuşmayı ummayanları Biz böylece
    taşkınlıkları içinde şaşkınca dolaşır bir durumda (kendi başlarına) bırakırız.”
    62
    “De ki: ‘Ben kendime bile Allah’ın dilediğinden başka ne bir zarar ne
    de bir menfaat verme gücüne sahibim.’ Her ümmetin (takdir edilmiş) bir
    eceli vardır. Ecelleri geldiği zaman artık ne bir saat geri kalırlar ne de ileri
    giderler.” 63
    “Ve Rabbinizden mağfiret dilemeniz, sonra da O’na tevbe etmeniz
    için (Bu Kitap indirildi. Eğer bu emrolunanları yaparsanız), Allah sizi, tâyin
    edilmiş bir süreye kadar güzel bir şekilde yaşatır, faziletli olan/fazlasını yapan
    herkese de iyiliğinin karşılığını kendi lütfundan verir. Eğer yüz çevirirseniz,
    ben sizin başınıza gelecek büyük bir günün azabından korkarım.” 64
    “Biz onu (kıyâmet gününü) sadece sayılı bir müddetin sona ermesine
    kadar bekletir, erteleriz.” 65
    57 6/En’âm, 60
    58 6/En’âm, 61
    59 6/En’âm, 162-163
    60 7/A’râf, 34
    61 7/A’râf, 185
    62 10/Yûnus, 11
    63 10/Yûnus, 49
    64 11/Hûd, 3
    65 11/Hûd, 104
    ECEL VE ÖLÜM
    - 27 -
    “... Her ecel (tesbit edilmiş süre) için bir kitap (yazı, hüküm, son) vardır.” 66
    Her vakit ve müddetin Allah katında ayrı ayrı bir yazısı, hikmet
    gereği verilmiş özel bir hükmü vardır. Bu müddet içerisinde
    kurtuluşa ermek veya azâba müstahak olmak için insanlara mühlet
    ve müsâade verilmiştir.
    “İnsanları, kendilerine azâbın geleceği gün (kıyâmet) hakkında uyar/
    korkut ki, sonra zâlimler; ‘Ey Rabbimiz! Yakın bir ecele/müddete kadar
    bize süre ver de Senin dâvetine uyalım ve peygamberlere tâbi olalım’ derler.
    (Onlara denilir ki:) ‘Daha önce, sizin için bir zevâl olmadığına yemin
    etmemiş miydiniz?” 67
    “Helâk ettiğimiz hiçbir ülke yoktur ki, hakkında (Bizce) bilinen bir yazı/
    yazgı olmasın.” 68
    Gerek arâzisini yere batırmak ve gerekse halkını yok etmek
    sûretiyle veya başka âfetlerle helâk edilen memleketlerin hiç biri,
    körü körüne, tesâdüfî olarak helâk edilmiş değildir. Allah tarafından
    tâyin ve takdir edilip Levh-i Mahfûz’da yazılmış şaşmaz,
    unutulmaz ve gaflet edilmez bir yazı gereğince helâk olmuşlardır.
    Demek ki, devlet ve toplumların da fertler gibi takdir edilmiş
    belli ömürleri vardır. Bireyler doğduğu, geliştiği, ihtiyarladığı
    ve nihâyet öldüğü gibi, devletler de kurulur, gelişir ve nihâyet
    Allah’ın takdir ettiği gün gelince, yıkılıp tarihe karışırlar. Fertler
    gibi bunların da bazıları uzun ömürlü, bazıları ise kısa ömürlü
    olur.
    “Hiçbir millet, ecelinin önüne geçemez ve onu geciktiremez.” 69
    “Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden cezâlandıracak olsaydı, yeryüzünde
    hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları ecel-i müsemmâya/takdir
    edilen bir müddete kadar erteliyor. Ecelleri geldiği zaman onlar ne bir
    saat geri kalabilirler ne de öne geçebilirler.” 70
    “Sizi Allah yarattı; sonra sizi vefat ettirecek. Daha önce bilgili iken hiçbir
    şeyi bilmez hale gelsin (bilgisizliğin ne demek olduğunu anlasın) diye
    sizden bazı kimseler erzel-i ömre/ömrün en kötü çağına kadar yaşatılır.
    Şüphesiz ki Allah alîmdir/bilgilidir, kadîrdir/kudretlidir.” 71
    “Şurası muhakkak ki, kim Rabbine günahkâr olarak varırsa, cehennem
    sırf onun içindir. O ise orada ne ölür, ne dirilir.” 72
    66 13/Ra’d, 38
    67 14/İbrâhim, 44
    68 15/Hicr, 4
    69 15/Hicr, 5
    70 16/Nahl, 61
    71 16/Nahl, 70
    72 20/Tâhâ, 74
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 28 -
    “Eğer Rabbinden, daha önce sâdır olmuş bir söz ve ecel-i müsemmâ/
    tâyin edilmiş bir vâde olmasaydı, (cezâ ve helâk onlar için de dünyada)
    gerekli ve kaçınılmaz olurdu.” 73
    “Biz, senden önce de hiçbir beşere ebedîlik vermedik. Şimdi sen ölürsen,
    sanki onlar ebedî mi kalacaklar? Her canlı, ölümü tadacaktır. Bir deneme
    olarak sizi hayırla da şerle de imtihan ederiz. Ve siz, ancak Bize
    döndürüleceksiniz.” 74
    “Evet, onları da, atalarını da barındırdık. Nihâyet ömür kendilerine (hiç
    bitmeyecek gibi) uzun geldi. Oysa onlar, bizim gelip (kâfirlere âit) arâziyi
    çevresinden eksilteceğimizi görmezler mi? Şu halde, üstün gelen onlar
    mı?” 75
    “Ey insanlar! Eğer yeniden dirilmekten şüphede iseniz, şunu bilin ki,
    Biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan (aşılanmış yumurtadan),
    sonra uzuvları (önce) belirsiz, (sonra) belirlenmiş canlı et parçasından
    (uzuvları zamanla oluşan ceninden) yarattık ki size (kudretimizi) gösterelim.
    Ve dilediğimizi, ecel-i müsemmâya/belirlenmiş bir süreye kadar
    rahimlerde bekletiriz; sonra sizi bir bebek olarak dışarı çıkarırız. Sonra
    güçlü çağınıza ulaşmanız için (sizi büyütürüz). İçinizden kimi vefat eder;
    yine içinizden kimi de erzel-i ömre/ömrün en verimsiz çağına kadar götürülür;
    tâ ki bilen bir kimse olduktan sonra bir şey bilmez hale gelsin.
    Sen, yeryüzünü de kupkuru ve ölü bir halde görürsün; fakat Biz, üzerine
    yağmur indirdiğimizde o kıpırdanır, kabarır ve her çeşitten (veya çiftten)
    iç açıcı bitkiler verir. Çünkü Allah, hakkın ta kendisidir. O, ölüleri diriltir.
    Yine O, her şeye hakkıyla kaadirdir. Kendisinde şüphe olmayan kıyâmet
    vakti de gelecek; Allah, kabirlerdeki kimseleri diriltip kaldıracaktır. “ 76
    “O, (önce) size hayat veren, sonra öldürecek, sonra yine diriltecek
    olandır. Gerçekten insan, çok nankördür!” 77
    “Hiçbir ümmet, ecelini ne öne alabilir, ne de erteleyebilir.” 78
    “(Kâfirler) O’nu bırakıp hiçbir şey yaratmayan, bilâkis kendileri yaratılmış
    olan, bizzat kendilerine bile ne zarar ne de fayda verebilen, öldürmeye,
    hayat vermeye ve ölüleri yeniden diriltip kabirden çıkarmaya güçleri
    yetmeyen tanrılar edindiler.” 79
    73 20/Tâhâ, 129
    74 21/Enbiyâ, 34-35
    75 21/Enbiyâ, 44
    76 22/Hacc, 5-7
    77 22/Hac, 66
    78 23/Mü’minûn, 43
    79 25/Furkan, 3
    ECEL VE ÖLÜM
    - 29 -
    “Sen, ölümsüz ve daima diri olan Allah’a güvenip dayan. O’nu hamd
    ile tesbih et. Kullarının günahlarından haberdar olarak O yeter.” 80
    “Bil ki sen, ölülere işittiremezsin, arkasını dönüp kaçmakta olana sağırlara
    da dâveti duyuramazsın.” 81
    “Kim Allah’a kavuşmayı umuyorsa, bilsin ki Allah’ın eceli/O’nun tâyin
    ettiği o vakit, elbet gelecektir. O, her şeyi işiten ve bilendir.” 82
    “Senden, azâbı çarçabuk (getirmeni) istiyorlar. Eğer ecel-i müsemmâ
    (adı konulmuş bir ecel, önceden tâyin edilmiş bir vakit/vâde) olmasaydı,
    elbette onlara azap gelip çatmış olurdu. Fakat kendileri şuurunda olmadan
    (hiç farkına varmadıkları bir sırada) o, onlara kuşkusuz âniden geliverecektir.”
    83
    “Her nefis/can ölümü tadacaktır. Sonunda Bize döndürüleceksiniz.” 84
    “Kendi kendilerine, Allah’ın, gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları
    ancak hak olarak ve ecel-i müsemmâ (muayyen bir süre) için yarattığını
    hiç düşünmediler mi? İnsanların birçoğu, Rablerine kavuşmayı gerçekten
    inkâr etmektedirler.” 85
    “Allah (o yüce varlıktır) ki, sizi yaratmış, sonra rızıklandırmıştır; sonra
    O, hayatınızı sona erdirecek, daha sonra da sizi (tekrar) diriltecektir. Peki,
    sizin (Allah’a eş tuttuğunuz) ortaklarınız içinde bunlardan birini yapabilecek
    var mı? Allah onların şirk/ortak koştuklarından münezzehtir ve yücedir.”
    86
    “Bilmez misin ki Allah, geceyi gündüze ve gündüzü geceye katmaktadır.
    Güneşi ve ayı da buyruğu altına almıştır. Bunların her biri ecel-i
    müsemmâya/belli bir vâdeye kadar hareketine devam eder. Ve Allah, yaptıklarınızdan
    tamamen haberdardır.” 87
    “Kıyâmet vakti hakkındaki bilgi, ancak Allah’ın katındadır. Yağmuru
    O yağdırır, rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez.
    Yine hiç kimse nerede öleceğini bilmez. Şüphesiz Allah, her şeyi
    bilendir, her şeyden haberdardır.” 88
    “De ki: ‘Size vekil kılınan ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize
    döndürüleceksiniz.” 89
    80 25/Furkan, 58
    81 27/Neml, 80
    82 29/Ankebût, 5
    83 29/Ankebût, 53
    84 29/Ankebût, 57
    85 30/Rûm, 8
    86 30/Rûm, 40
    87 31/Lokman, 29
    88 31/Lokman, 34
    89 32/Secde, 11
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 30 -
    “(Rasûlüm!) De ki: ‘Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız,
    kaçmanın size asla faydası olmaz! (Eceliniz gelmemiş ise,) o takdirde de,
    yaşatılacağınız süre çok değildir.” 90
    “Allah sizi (önce) topraktan, sonra menîden yarattı. Sonra sizi çiftler
    (erkek-dişi) kıldı. O’nun bilgisi olmadan hiç bir dişi ne gebe kalır ne de
    doğurur. Bir canlıya ömür verilmesi de, onun ömründen azaltılması da
    mutlaka bir kitapta (yazılı)dır. Şüphesiz bunlar, Allah’a kolaydır.” 91
    “Allah, geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü de gecenin içine sokar;
    güneş ve ayı emri altına almıştır. Her biri ecel-i müsemmâya/belirtilmiş
    bir süreye kadar akıp gider. İşte (bütün bunları yapan) Rabbiniz Allah’tır.
    Mülk O’nundur. O’nu bırakıp da kendilerine taptıklarınız ise, bir çekirdek
    kabuğuna bile sahip değillerdir.” 92
    Gecenin gündüze, gündüzün geceye girdirilmesi, gecenin
    gündüzün yerini, gündüzün de gecenin yerini almasıdır. Başka bir
    ifâdeyle; birinin kısalmasıyla diğerinin uzamasıdır. Güneş ve ayın
    belirtilen süreye kadar akıp gitmesi, kendi yörüngeleri etrafında
    dönüşlerini kıyâmete kadar sürdürmeleri veya güneşin bir yılda,
    ayın da bir ayda dönüşünü tamamlamasıdır. Bütün bunlar Allah
    tarafından takdir edilip belirlenmiş bir süreye, yani müsemmâ bir
    ecele kadar böyle devam edecektir.
    “İnkâr edenlere de cehennem ateşi vardır. Öldürülmelerine hükmedilmez
    ki ölsünler. Cehennem azâbı da biraz olsun hafifletilmez. İşte Biz, küfürde
    ileri giden her nankörü böyle cezâlandırırız. Onlar orada: Rabbimiz!
    Bizi çıkar, (önce) yaptığımızın yerine sâlih ameller/iyi işler yapalım! diye
    feryat ederler. Size düşünecek kimsenin düşünebileceği, öğüt alabileceği
    kadar bir ömür vermedik mi? Size uyarıcı da gelmemiş miydi? (Niçin inanmadınız?)
    Şimdi tadın (azâbı)! Zâlimlerin yardımcısı yoktur.” 93
    Gelen uyarıcıdan maksat, peygamberler ve kitaplardır. Bazıları;
    akıl, ihtiyarlık ve yakınların ölüm gibi özellikleri de uyarıcı
    olarak açıklar.
    “Eğer Allah, kazandıkları dolayısıyla insanları (azap ile hemen) yakalayıverip
    cezâlandıracak olsaydı, (yerin) sırtı üzerinde hiçbir canlıyı bırakmazdı.
    Ancak, onları, ecel-i müsemmâya/adı konulmuş bir süreye kadar
    ertelemektedir. Sonunda ecelleri geldiği zaman (gerekeni yapar). Zira
    şüphesiz Allah, kendi kullarını görmekte/gözetlemektedir.” 94
    90 33/Ahzâb, 16
    91 35/Fâtır, 11
    92 35/Fâtır, 13; bak. Benzer âyet: 39/Zümer, 5
    93 35/Fâtır, 36-37
    94 35/Fâtır, 45
    ECEL VE ÖLÜM
    - 31 -
    “Kime uzun ömür verirsek Biz onun yaratılışını (gençliğini, güzelliğini,
    gelişmesini) bozar, tersine çevirir, beli bükük hale getiririz. Onlar bunu hiç
    düşünmezler mi?” 95
    “Muhakkak sen de öleceksin, onlar da ölecekler. Sonra şüphesiz siz de,
    kıyâmet günü, Rabbinizin huzurunda muhâkeme olacaksınız.” 96
    “Allah, ölenin ölüm zamanı gelince; ölmeyenin de uykusunda ruhları
    alır. Bu sûretle hakkında ölümle hükmettiği (rûhu) tutar, ötekini belirli
    bir vakte kadar (bedene) salıverir. Şüphe yok ki bunda, iyi düşünecek bir
    kavim için kesin ibretler vardır.” 97
    “Sizi topraktan, sonra menîden, sonra alakadan (aşılanmış yumurtadan)
    yaratan sonra bebek olarak çıkaran, sonra sizi güçlü kuvvetli bir çağa
    erişmeniz, sonra da yaşlanıp ihtiyar olmanız için yaşatandır. İçinizden kimi
    de daha önce vefat ettirilmektedir. Allah yaşatmayı ecel-i müsemmâya/
    belli bir vakte ulaşmanız ve olur ki aklınızı kullanıp düşünmeniz için yapar.”
    98
    Âyette, ilk insan Âdem’in (a.s.) topraktan yaratıldığına işâret
    edildikten sonra, insanın ana rahminden ihtiyarlığına kadar çeşitli
    safhaları tasvir ediliyor. Erken çağlardaki ölümle gençlik ve
    yaşlılık devrelerindeki ölümün sebepleri, ecel ve hikmet kavramlarıyla
    izah ediliyor.
    “Onlar, kendilerine ilim geldikten sonra, sadece aralarındaki çekememezlik
    dolayısıyla ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinden, adı konulmuş bir
    ecele/belli bir süreye kadar erteleme sözü geçmiş (verilmiş) olmasaydı,
    muhakkak aralarında hüküm verilmiş (iş bitirilmiş)ti...” 99
    “(Mü’minler) Orada ilk ölümden başka bir ölüm tatmazlar. Ve Allah
    onları cehennem azâbından korumuştur.” 100
    “(Müşrikler) dediler ki: ‘Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır. (Kimimiz)
    ölürüz, (kimimiz) yaşarız. Bizi ancak zaman helâk eder. Bu hususta
    onların hiçbir bilgisi de yoktur. Onlar sadece zannediyorlar.” 101
    “Biz gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları ancak hak ve adı konulmuş
    bir ecel (belli bir süre) için yarattık...” 102
    95 36/Yâsin, 68
    96 39/Zümer, 30-31
    97 39/Zümer, 42
    98 40/Mü’min, 67
    99 42/Şûrâ, 14
    100 44/Duhân, 56
    101 45/Câsiye, 24
    102 46/Ahkaf, 3
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 32 -
    “Ölüm sarhoşluğu bir gün gerçekten gelir de, ‘işte (ey insan) bu, senin
    öteden beri kaçtığın şeydir’ denir.” 103
    “Yeryüzünde bulunan her canlı fânîdir, yok olacaktır.” 104
    “Aranızda ölümü takdir eden Biziz. Ve Biz, önüne geçilebileceklerden
    değiliz. Böylece, sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi bilmediğiniz
    bir yaratılışta tekrar var edelim diye (ölümü takdir ettik).” 105
    “De ki: ‘Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, muhakkak sizi bulacaktır.
    Sonra da görüleni ve görülmeyeni bilen Allah’a döndürüleceksiniz, O size
    bütün yaptıklarınızı haber verecektir.” 106
    “Herhangi birinize ölüm gelip de ‘Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar
    geciktirsen de sadaka/zekât verip iyilerden olsam!’ demesinden önce,
    size verdiğimiz rızıktan infak edin (Allah için harcayın). Allah, eceli gelince
    hiçbir nefsi geri bırakmaz. Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.” 107
    “O (öyle Yüce Allah) ki, hanginizin daha güzel amel işleyeceğini sınamak
    için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak gâliptir, çok bağışlayıcıdır.”
    108
    “Ki günahlarınızı bağışlasın ve sizi ecel-i müsemmâya (adı konulmuş
    bir ecele, belli bir vâdeye) kadar ertelesin. Elbette Allah’ın eceli (tâyin ettiği
    vâde) geldiği zaman, artık o ertelenmez. Keşke bilseydiniz!” 109
    “Allah’ın emir ve kazâsı (izni) olmadıkça hiçbir kimseye ölmek yoktur. O
    (ölüm), belli bir ecele/süreye göre yazılmıştır. Her kim, dünya nimetini isterse,
    kendisine ondan veririz; kim de âhiret sevabını isterse ona da bundan
    veririz. Biz, şükredenleri mükâfatlandıracağız.” 110
    Belirlenmiş bir yazıya, tâyin edilmiş bir ecele göre, Allah’ın
    izni olmadan, eceli gelmeden hiçbir nefis için ölmek yoktur. Ölüm
    şekli nasıl olursa olsun, kişi öldüğü zaman ecelinin bittiği anlaşılır.
    Her kim dünya menfaatini isterse ona ondan veririz, her kim
    de âhiret nimetini isterse ona da ondan veririz. Müslüman olsun,
    kâfir olsun kişinin yiyeceği, içeceği, giyeceği her şey yazılmıştır.
    Kimse rızkını tamamlamadan ölmez. Rızkının bitmesi ecelinin gelmesi
    demektir. Cihada katılmak ölümü çabuklaştırmadığı gibi, cihaddan
    geri kalmak veya kaçmak da ölümü geciktirmez. Öyleyse
    103 50/Kaf, 19
    104 55/Rahmân, 26
    105 56/Vâkıa, 60-61
    106 62/Cum’a, 8
    107 63/Münâfıkûn, 10-11
    108 67/Mülk, 2
    109 71/Nûh, 4
    110 3/Âl-i İmrân, 145
    ECEL VE ÖLÜM
    - 33 -
    neden hezimete uğradınız? Hezimet ölümü defedemez, sebat da
    hayatı kesemez. Elbette ki verdiğimiz nimetlerden dolayı nankörlük
    etmeyip şükredenleri, emir ve yasaklarımıza riâyet edenleri
    Cennet nimetleriyle mükâfatlandıracağız!..
    Mevdûdi diyor ki: “Burada müslümanlara ölüm korkusundan
    kaçmanın anlamsız olduğu öğütleniyor. Çünkü hiç kimse Allah’ın
    belirlediği zamandan bir dakika bile önce veya belirlenen zamandan
    bir dakika bile fazla yaşayamaz. Bu nedenle insanın dikkat
    etmesi gereken konu, ölümden nasıl kaçılacağı değil, bu dünyada
    kendisine verilen zamanı nasıl en iyi bir şekilde değerlendirebileceği
    olmalıdır. Önemli olan nokta şudur: İnsan kendisine verilen
    zamanı bu dünya hayatı için mi, yoksa ölümden sonraki hayat için
    mi harcayacaktır? 111
    Hadis-i Şeriflerde Ecel ve Ölüm
    Ecel kelimesi, Kur’an’daki kullanılışlarına benzer şekilde çeşitli
    hadislerde de yer almaktadır. Bazı hadislere göre eceli gelmeyen
    hastalar şifâ bulur; bu sebeple ziyâretçiler hastalar için şifâ dileğinde
    bulunmalıdır.112 Bir kısım hadislerde ecelin insanın emellerine
    ulaşmasına engel olduğu, her insanın ecelinin önceden
    takdir edildiği bildirilirken,113 diğer bir kısmında, çok uzun ömürlü
    olmaktan (erzel-i umr’den) Allah’a sığınan Hz. Peygamber’in
    kendisine hizmet edenlere uzun ömürlü olmaları için duâ ettiği,
    akrabâyı ziyâret edip onları gözetmenin, komşulara karşı güzel
    davranmanın ve sadaka vermenin ömrü uzattığı ifade edilmiştir.
    114
    İbn Mes’ud (r.a.) anlatıyor: “Hz. Peygamber (s.a.s.) bir gün
    yere çubukla, kare biçiminde bir şekil çizdi. Sonra, bunun ortasına
    bir hat çekti, onun dışında da bir hat çizdi. Sonra bu hattın ortasından
    itibaren bu ortadaki hatta istinat eden bir kısım küçük çizgiler
    attı. Rasûlullah (s.a.s.) bu çizdiklerini şöyle açıkladı: “Şu çizgi
    insandır. Şu onu saran kare çizgisi de eceldir. Şu dışarı uzanan çizgi de
    onun emelidir. (Bu emel çizgisini kesen) şu küçük çizgiler de musîbetlerdir.
    Bu musîbet oku yolunu şaşırarak insana değemese bile, diğer biri değer.
    Bu da değmezse ecel oku değer.”115 (İnsanın, ecel ve ölümün elinden
    kurtulamayacağı burada somut bir şema ile ifâde edilmiştir.)
    111 Mevdûdî, Tefhîmu’l-Kur’an, Âl-i İmrân, 145. âyetin tefsiri
    112 Ahmed bin Hanbel, I/239
    113 Ahmed bin Hanbel, V/197; Tirmizî, Tefsir 2
    114 Ahmed bin Hanbel, III/156, VI/159; Buhârî, Deavât 26; İbn Mâce, Mukaddime
    10; Tirmizî, Deavât 113
    115 Buhârî, Rikak 3; Tirmizî, Kıyâmet 23, h. no: 2456; İbn Mâce, Zühd 27, h. no:
    4231
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 34 -
    “Dikkat ediniz! Emel ve arzularınız uzayıp size ecelinizi unutturmasın.
    Aksi takdirde kalpleriniz katılaşır.” 116
    Enes (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.) yere bir çizgi çizdi ve:
    “Bu, insanı temsil eder” buyurdu. Sonra bunun yanına ikinci bir çizgi
    daha çizerek: “Bu da ecelini temsil eder” buyurdu. Ondan daha
    uzağa bir çizgi daha çizdikten sonra: “Bu da emeldir” dedi ve ilâve
    etti: “İşte insan daha böyle iken (yani emeline kavuşmadan) ona daha
    yakın olan (eceli) ansızın geliverir.” 117
    İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) omzumdan tuttu
    ve: “Sen dünyada bir garib veya bir yolcu gibi ol” buyurdu. Tirmizî’nin
    rivayetinde, “yolcu gibi ol” sözünden sonra şu ziyâde var: “Kendini
    kabir ehlinden say.” 118
    İbn Ömer (r.a.) şöyle diyordu: “Akşama erdinmi, sabahı bekleme,
    sabaha erdinmi akşamı bekleme. Sağlıklı olduğun sırada hastalık halin
    için hazırlık yap. Hayatta iken de ölüm için hazırlık yap.” 119
    1- Yukarıda kaydedilenler dışında başka kaynaklarda da
    rivâyet edilmiş olan hadiste Rasûlullah (s.a.s.) kendisini gerçek
    kulluğa veren kimseyi, önce evi, meskeni olmayan garibe (gurbette
    olan kimseye), sonra hareket hâlinde olan yolcuya benzetiyor.
    Çünkü yolcu bir yere haz almak için inmez, yolculuğuna devam
    edebilmek için dinlenmek ve yolculuğu sırasında lâzım olacak eksiklikleri
    tamamlamak üzere konaklar.
    Ayrıca garîb, yabancı yerde tanıdığı ve güvenebileceği kimselerin
    azlığı sebebiyle emniyetsizlik duyar ve belli bir korku içerisindedir.
    Yolcu da öyle. Fazla olarak yolcu, taşıyabileceği zarurî
    eşyayı sırtına yükler. Zarurî olmayan, lüks ve güç getiremeyeceği
    yükü almaz. Şu halde âbide: “Garib ve yolcu gibi ol” şeklinde yapılan
    tavsiyenin içinde “Dünyaya bağlanma, ölümden sonrası için
    hazırlan, ebede giden yolculukta gerekli olan azığı yani ibâdeti
    hazırla”, yani “zühd’ü elden bırakma” tavsiyesi mevcuttur. Nevevî
    merhum şöyle demiştir: “Hadisin mânâsı şudur: Dünyaya dayanma,
    ona sâbit kalacağın bir vatan gözüyle bakıp bağlanma, dünyada
    bâkî kalacağın içinden geçmesin, yolcunun vatanında olmadıkça
    bağlanmadığı şeylere sakın dünyada bağlanıp kalma.”
    116 İbn Mâce, Mukaddime 7
    117 Buhârî, Rikak 4; Tirmizî, Zühd 25, h. no: 2335; İbn Mâce, Zühd 27, h. no:
    4232
    118 İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 2/471
    119 Buhârî, Rikak 2; Tirmizî, Zühd 25, h. no: 2334
    ECEL VE ÖLÜM
    - 35 -
    Hadisi şöyle anlayan da olmuştur: “Yolcu, vatanına giden,
    onun peşinde olan kimsedir. Kul, dünyada, efendisi tarafından
    bir ihtiyacı görmek üzere yabancı bir yere gönderilmiş kimse gibidir.
    Ona düşen verilen hizmeti bir an önce görüp dönmektir,
    kendisine verilen hizmet dışında bir şeye bağlanıp kalmaz. Öyle
    ise mü’min, vatan-ı aslîsi olan âhireti düşünmeli, ibâdet, kulluk
    hizmetiyle geldiği dünyada bu hizmetin dışına çıkarak dünyaya
    bağlanıp kalmamalı, gönlünden, fikrinden döneceği asıl yurdunu
    çıkarmamalıdır.
    2- Rivâyetin ikinci kısmı İbn Ömer (r.a.)’in şahsî sözü, yani
    mevkuf hadis gözükmektedir. Ancak, aynı mânaya gelen merfû
    rivâyetler mevcuttur. Hâkim’in tahric ettiği bir rivâyet şöyledir:
    Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Beş şey gelmeden evvel beş şeyin
    kıymetini bilin. İhtiyarlık gelmeden evvel gençliğin, hastalık gelmeden
    evvel sağlığın, fakirlik gelmeden evvel zenginliğin, sıkıntı gelmeden evvel
    rahatlığın, ölüm gelmeden evvel hayatın.”
    Bazı âlimler İbn Ömer (r.a.)’in yukarıdaki sözleri merfû hadisten
    aldığını söylemiştir. Nitekim onun nasihati tûl-i emeli kırmaya
    tazammum etmekte, ömrünü ibâdet cihetinden içinde bulunduğu
    gün bilmesini (yarına çıkamayabileceğini düşünmeyi) kişiye
    tavsiye etmektedir. Zira, akıllı kişi akşama erdimi yarını beklemez,
    (o günkü kulluk vazifelerini eksiksiz tamamlar). Sabaha erince de
    akşamı beklemez, her saatin işini saatinde yapar, ecelinin sabaha
    veya akşama ulaşmadan gelebileceğini düşünür.
    3- “Sağlıklı olduğun sırada hastalık halin için hazırlık yap” sözü
    “ölümden sonra sana faydası olacak amelde bulun, sıhhatli iken
    hayırlı işler yapmada acele et, böyle işleri başka zaman yaparım
    diye te’hir etme, mevcut fırsatı bu yoldan hemen değerlendir, zira
    âniden hastalık gelir ve sâlih amel yapmana mâni olur ve “sonra
    yaparım” kuruntusuyla, âhirete azıksız gidiverirsin...” demektir.
    İbn Hacer der ki: Bu hadis “Kul hastalanır veya sefere çıkarsa sıhhatli
    ve mukim (evinde) iken yaptığı ibâdeti Cenâb-ı Hak aynen kendisi
    için yazar.” hadisine muhâlefet etmez. Çünkü bu hadis, amel eden
    kul hakkında vârid olmuştur. Şu halde mü’min sağlığında ve normal
    şartlarda hangi amele ve hangi niyete kendini alıştırıp adapte
    etmişse, hastalık, yolculuk, yaşlılık gibi ibâdet ve sâlih amellerine
    mâni olan durumlar sebebiyle onları yapamaz hâle gelse
    Cenâb-ı Hak niyetine binâen sevabını eksiltmeksizin yazmaktadır.
    Musîbete, belâya gösterdiği sabır ve tahammülün derecesine
    göre kazanacağı sevaplar bundan hâriç.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 36 -
    İbn Ömer (r.a.)’in hadisindeki tahzîr (korkutma), hiçbir şey
    yapmayan kimse hakkındadır. Zira böyle birisi hastalandığı zaman,
    sağlık hâlinde hayırlı amelleri terk etmiş olmaktan pişman olur.
    Hastalık halinde de yapamayacak hale gelir ve pişmanlığı fayda
    vermez.
    4- Hadiste Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Abdullah İbn Ömer (r.a.)’in
    omzundan tutması -söyleyeceklerine dikkatini çekmek için- uyarma
    ve aradaki muhabbet ve samimiyeti arttırmaya yöneliktir.
    Rasûlullah (s.a.s.)’ın bu çeşit davranışları öğreticilere metod da
    vermiş olmaktadır. Tebliğde etkiyi arttırmak için bunlara da riâyet
    edilmelidir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bütün ümmeti kastederek tek
    bir ferde hitap etmiştir. Bu rivâyette Rasûlullah (s.a.s.)’ın hayrın
    ümmete ulaşması, onların dünyayı terkederek, zarurî şeylerle yetinmeye
    teşvikleri hususunda büyük bir arzu içinde olduğu görülmektedir.
    120
    “Ana rahminde, Allah tarafından bir melek gönderilerek dört şey teszbit
    ettirilir: Kişinin rızkı, eceli, ameli ve şakî veya saîd mi olacağı.” 121
    “Nutfe ana rahminde kırk yahut kırk beş gece kaldıktan sonra melek
    gelir ve: ‘Yâ Rabbi! Şakî mi, saîd mi olacak? Erkek mi, dişi mi olacak?’ der
    ve Allah’ın dediğini yazar. Bundan sonra, yapacağı işleri (amel), rızkı ve
    eceli de yazılır. Nihâyet sayfa, artık ona hiçbir şey ilâve ve eksiltme olmaksızın
    dürülür, kapanır.” 122
    Büreyde (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) elindeki iki
    çakıl(dan birini yakına, diğerini uzağa) atarak: “Şu ve şu neye
    delâlet ediyor biliyor musunuz?” dedi. Cemaat: “Allah ve Rasûlü
    daha iyi bilir” dediler. Buyurdu ki: “Şu (uzağa düşen) emeldir, bu
    (yakına düşen) de eceldir (Kişi emeline ulaşmak için gayret ederken ulaşmadan
    ölüverir).”123
    “Ecelini altmış yaşına kadar uzattığı kimselerden Cenab-ı Hakk, her
    çeşit özür ve bahâneyi kaldırmıştır.”124 -Metin Buhârî’den alınmıştır.-
    Tirmizî’nin metni şu şekildedir: “Ümmetimin vasatî ömrü 60-70 yıldır.
    Bunu aşabilenler azınlıkta kalacaklardır.”
    120 İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 2/471-473
    121 Buhârî, Kader 1-2, Enbiyâ, 1, Bed’u’l-Halk 6, Tevhid 28; Müslim, Kader 1-5;
    Tirmizî, Kader 4; Ebû Dâvud, Sünne 16; İbn Mâce, Mukaddime 10; Ahmed
    bin Hanbel, I/382
    122 Müslim, Kader 1
    123 Tirmizî, Emsâl 7, h. no: 2874
    124 Buhârî Rikak 4; Tirmizî, Deavât 113, h. no: 3545, Zühd 23 h. no: 2332; İbn
    Mâce, Zühd 27, h. no: 4236
    ECEL VE ÖLÜM
    - 37 -
    Rezîn der ki: “Çoklukla ölümün cereyan ettiği dönem 60-70
    yaş arasıdır. Allah, kime ömründe 40’ına kadar mühlet verdi ise,
    ondan özrü kaldırmıştır.”125 -Metin Buhâri’den alınmıştır.-
    Müşâhedemiz de gösteriyor ki, altmış yaşına varmadan da
    ölenler var, 60-70 yaşlarını aşarak ölenler de var. Ancak, ümmetin,
    âlimlerden, sâlihlerden ve hatta halifelerden çoğunluğu 60-
    70 arasında vefat etmiştir. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) de bu devrede
    vefat edenlerdendir. Bu sebeple hadisin şerhini yapan âlimler
    Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bu sözlerinde öncelikle ümmeti temsil
    durumunda bulunan bu ekâbir kısmını (halifeler, âlimler, ârifler,
    sâlihler...) kastetmiş olabileceğini belirtirler. “60-70 arasında kuvvetlerde
    noksanlık ve gerileme başlar. Bu yaşa gelenlerin tam olarak
    âhirete yönelmeleri gereklidir, tâ ki, bidâyette olduğu üzere
    kuvvet ve canlılığı yeniden bulsun.” Âlimlerimiz böylece dünyevî
    meseleleri tahsîl faâliyetlerinde zaaf ve geriliğe düşen kimsenin,
    uhrevî maksatlarla yapacağı ibâdet ve zikir gibi faâliyetlerde
    -gençken dünyevî işlerdeki başarısına denk- bir başarıya erişeceğini,
    böylece, ağırlık verdiği bu yeni sahadaki başarılarını görerek
    kişinin yenileneceğini -ve bilhassa zamanımızda çok görülen- rûhî
    çöküntüden kendisini kurtararak daha dinç, daha mukavim bir
    yaşlılık geçireceğini ifade etmiş oluyorlar.
    Nitekim, Nasr sûresi geldiği zaman Hz. Peygamber (s.a.s.) de
    ölümünün yaklaştığını anlayarak, ibâdet ve zikrini daha da arttırmıştır.
    Şu halde yaşlılıkta, dindarlığını arttırmak mü’min ihtiyarların
    âdâbıdır. Ancak şunu da belirtelim ki, dindarlığını arttırmak,
    dünyevî faâliyetleri tamamen terk etmek demek değildir. Belki
    gençlikteki aşırılıklarını terk etmek demektir. 126
    “Lezzetleri yok eden ölümü çok anın.” 127
    Ensardan bir adam Peygamberimiz’e sordu: “Mü’minlerin
    hangisi en akıllıdır?” Peygamberimiz (s.a.s.): “Ölümü en çok hatırlayandır
    ve ölümden sonra en iyi hazırlığı yapandır. İşte bunlar en akıllı
    kimselerdir.” buyurdular. 128
    “Ölümü ve öldükten sonra kemiklerin ve cesedin çürümesini hatırlayın.
    Âhiret hayatını isteyen dünya hayatının süsünü terk eder.” 129
    125 Buhârî, Rikak 4; Tirmizî, Deavât 113, h. no: 3545, Zühd 23, h. no: 2332; İbn
    Mâce, Zühd 27, h. no: 4236
    126 İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 2/474
    127 Tirmizî, Zühd 4, Kıyâme 26; Nesâî, Cenâiz 3; İbn Mâce, Zühd 31
    128 Kütüb-i Sitte Terc. 17/598
    129 Tirmizî, Kıyâme 24; Ahmed bin Hanbel, I/387
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 38 -
    Berâ (r.a.) anlatıyor: “Biz Rasûlullah (s.a.s.)’la birlikte bir
    cenâzede beraberdik. Peygamberimiz, kabrin kenarına oturup
    ağladılar, öyle ki (gözyaşlarıyla) toprak ıslandı. Sonra da: “Ey kardeşlerim!
    İşte (başımıza gelecek) bu aynı (ölüm hâdisesi) için iyi hazırlanın!”
    buyurdular. 130
    “Ey insanlar! Ölmezden önce Allah’a tevbe edin. (Musîbet, hastalık,
    yaşlılık gibi) ağır meşgûliyetlere düşmezden önce sâlih ameller işlemede
    acele edin. Çok zikir ederek, gizli ve açık çok sadaka vererek Allah’a karşı
    üzerinizdeki borcu ödeyin ki bol rızka, İlâhî yardım ve zafere, halinizin
    ıslâhına mazhar olasınız...” 131
    “Allah bir kulunun bir memlekette ölmesini takdir ettimi, onu oraya
    -veya ‘orada bulunan bir şeye’ dedi- muhtaç kılar.” 132
    “Ölülerinize (ölmek üzere olanlara) ‘lâ ilâhe illâllah’ demeyi telkin edin.” 133
    “Ölülerinize (ölmek üzere olanlara) Yâsîn sûresini okuyun.” 134
    “Sakın hiçbiriniz ölümü temennî etmesin. Çünkü o, hayırlı ve ihsan
    sahibi ise, (yaşamak sûretiyle) hayır ve ihsânını arttırması umulur. Kötü bir
    kimse ise, belki günahından tevbe eder de, azaptan kurtulur.” 135
    “Sizden biriniz, kendisine hastalık ve zarar isâbet ettiğinden dolayı sakın
    ölümü temenni etmesin! Eğer temenni etmek zorunda kalırsa şöyle
    desin: ‘Allah’ım! Yaşamak benim için hayırlı olduğu müddetçe beni yaşat;
    ölmek benim için hayırlı ise canımı al!” 136
    “Mü’min kişinin ömrü, onu hayırca ziyâdeleştirir.” 137
    Mekke’li müşrikler tarafından ateş üzerine yatırılmak gibi çok
    ağır işkencelerden aldığı yaralar vücudunda hayat boyu devam
    eden eser bırakmış olan, zaman zaman bu yaraları tekrar iltihaplanan
    ve açılan yaralardan akan iltihapları gidermek için vücudunu
    arada sırada dağlatmak zorunda kalan Habbâb İbn Eret
    (r.a.), karnından yedi yeri dağlatmıştı. Ve şöyle diyordu: “Eğer
    Rasûlullah (s.a.s.) ölüm talep etmekten bizi men etmeseydi, mutlaka
    onu talep ederdim.” 138
    130 Kütüb-i Sitte Terc. 17/584
    131 Kütüb-i Sitte Terc. 17/49
    132 Tirmizî, Kader 11, hadis no: 2148
    133 Müslim, Cenâiz, 1, 2; Tirmizî, Cenâiz 7; Ebû Dâvud, Cenâiz 20; Nesâî, Cenâiz 4
    134 Ebû Dâvud, Cenâiz 24; İbn Mâce, Cenâiz 4; Kütüb-i Sitte Terc. 15/238
    135 Buhârî, Temennî 6
    136 Buhârî, Deavât 30, Merdâ 19; Müslim, Zikir 4, 10; Tirmizî, Cenâiz 3; Ebû
    Dâvud, Cenâiz 13; İbn Mâce, Zühd 31; Nesâî, Cenâiz 1
    137 Kütüb-i Sitte Terc. 5/7
    138 Buhârî, Merdâ 19, Deavât 30, Rikak 7, Temennî 6; Müslim, Zikr 12; Nesâî,
    Cenâiz 2
    ECEL VE ÖLÜM
    - 39 -
    Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) hasta oğlu
    İbrâhim’i aldı, öptü ve kokladı. Daha sonra İbrâhim can çekişiyordu.
    Bu manzara karşısında Efendimiz’in gözlerinden yaş boşandı.
    Abdurrahman bin Avf (r.a.): ‘Sen de mi (ağlıyorsun) ey Allah’ın
    Rasûlü?’ dedi. Aleyhissalâtu ve’sselâm: “Ey İbn Avf! Bu merhamettir!”
    dedi ve ağlamasına devam etti. Sonra şöyle buyurdu: “Gözümüz
    yaş döker, kalbimiz hüzün çeker, fakat Rabbimizi râzı etmeyecek söz sarfetmeyiz.
    Ey İbrâhim! Senin ayrılmanda bizler üzgünüz!”139 Tirmizî’nin
    bu konudaki rivâyetinde şu ilâve vardır: Abdurrahman bin Avf:
    “Yâ Rasûlallah! Ağlıyor musun? Ağlamaktan bizi sen men etmedin
    mi?” dedi. Peygamberimiz: “Hayır! (Ağlamaktan değil,) iki ahmak,
    fâcir sesten yasakladım: Musîbet sırasındaki (isyankâr) ses; yüzleri tırmalamak,
    cepleri yırtmak ve şeytan mâtemi. -Ağlamak ise rahmettir; merhamet
    etmeyene rahmet edilmez.-” 140
    Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) mâtemci
    (ağıt yakan) kadına da, onu dinleyene de lânet etti.” 141
    İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) Sa’d bin Ubâde’ye
    geçmiş olsun ziyaretinde bulundu. (Yanına gelince) onu baygın
    buldu ve “ölmüş olmalı!” dedi. Yanındakiler: “Hayır” deyince,
    Aleyhissalâtu ve’sselâm ağladılar. Rasûlullah’ın ağladığını gören
    halk da ağladı. “İşitmiyor musunuz?” buyurdular. “Allah Teâlâ ne gözyaşı
    sebebiyle ne de kalbin hüznüyle azab vermez. Ancak şunun sebebiyle
    azab verir!” -dilini işaret ettiler.- yahut da merhamet eder.” 142
    “(Istırap ve mâtemi sebebiyle) Yanaklarını yolan, üst başını yırtıp dövünen,
    câhiliyye duâsıyla duâ eden bizden değildir!” 143
    Ümmü Seleme (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (a.s.) Ebû Seleme
    (r.a.)’nin (ölümü ânında) yanına girdi. Ebû Seleme’nin gözleri açık
    kalmıştı; onları kapattı. Sonra: “Ruh kabzedildimi göz onu tâkip eder.”
    buyurdu. Ehlinden bazıları feryat koparmaya başlamıştı. “Kendinize
    kötü temennîde bulunmayın; hayır duâ edin! Çünkü melekler, söylediklerinize
    âmin derler.” buyurdu. Sonra ilâve etti: “Allah’ım, Ebû
    Seleme’ye mağfiret buyur! Derecesini hidâyete erenler arasında yükselt.
    Arkasında kalanlar arasında ona Sen halef ol! Ey âlemlerin Rabbi! Ona
    da bize de mağfiret buyur! Ona kabrini geniş kıl, orada ona nur ver!” 144
    139 Buhârî, Cenâiz 44; Müslim, Fezâil 62; Ebû Dâvud, Cenâiz 28
    140 Tirmizî, Cenâiz 25, hadis no: 1005
    141 Ebû Dâvud, Cenâiz 20; hadis no: 3128
    142 Buhârî, Cenâiz 45; Müslim, Cenâiz 12
    143 Buhârî, Cenâiz 36, 39, 40, Menâkıb 8; Müslim, İman 165; Tirmizî, Cenâiz 22;
    Nesâî, Cenâiz 19
    144 Müslim, Cenâiz 7; Tirmizî, Cenâiz 7; Ebû Dâvud, Cenâiz 19, 21; Nesâî,
    Cenâiz 3
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 40 -
    “Bir müslüman muhtazar olduğu (can çekişme ânına girdiği) zaman
    rahmet melekleri, beyaz bir ipekle gelirler ve şöyle derler:
    ‘Sen râzı ve senden de (Rabbin) râzı olarak (şu bedenden) çık. Allah’ın
    rahmet ve reyhânına ve sana gazabı olmayan Rabbine kavuş!’
    Bunun üzerine ruh, misk kokusunun en güzeli gibi çıkar. Öyle ki melekler
    onu birbirlerine verirler, tâ semânın kapısına kadar onu getirirler ve:
    ‘size arzdan gelen bu koku ne kadar güzel!’ derler. Sonra onu mü’minlerin
    ruhlarının yanına getirirler. Onlar, onun gelmesi sebebiyle sizden birinin
    kaybettiği şeyinin kendisine geldiği zamanki sevincinden daha çok sevinirler.
    Ona:
    ‘Falanca ne yaptı? Filânca ne yaptı?’ diye (dünyadakilerden haber) sorarlar.
    Melekler:
    ‘Bırakın onu, onda hâlâ dünyanın tasası var!’ derler. Bu gelen (kendisine
    dünyadan soran ruhlara):
    ‘Falan ölmüştü, yanınıza gelmedi mi?’ der. Onlar:
    ‘O, annesine, Hâviye cehennemine götürüldü!’ derler. Aleyhissalâtu
    vesselâm devamla der ki:
    “Kâfir, muhtazar olduğu (can çekişme ânına girdiği) vakit, azap melekleri
    mish (denen kıldan kaba bir elbise) ile gelirler ve şöyle derler: ‘Bu
    cesetten kendin öfkeli, Allah’ın da öfkesini kazanmış olarak çık ve Allah’ın
    azâbına koş!’
    Bunun üzerine ruh, cesetten, en kötü bir cîfe kokusuyla çıkar. Melekler
    onu arzın kapısına getirirler. Orada:
    ‘Bu koku ne de pis!’ derler. Sonunda onu kâfir ruhların yanına getirirler.”
    145
    “Âni ölüm, kâfir için gazab-ı İlâhî’nin bir yakalamasıdır; mü’min için
    de bir rahmettir.” 146
    “Cennet ehli cennete, cehennem ehli cehenneme girince, bir münâdî
    (çağırıcı) aralarında: ‘Ey ateş ehli ölüm yoktur; ey cennet ehli asla ölüm
    yoktur, hulûd (ebedîlik) vardır’ diyecektir.” 147
    Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) ölüm ânına yaklaştığı
    zaman, sık sık ıstıraplar bürümeye başladı. Kerîmeleri Hz.
    Fâtıma (r.a.) ‘Vay babacığım, ne çok ıstırap çekiyor!’ diye yakınmaya
    başladı. Peygamberimiz, kızını şöyle teselli ediyordu: “Bugünden
    sonra baban ıstırap çekmeyecek!” 148
    145 Nesâî, Cenâiz 9
    146 Ebû Dâvud, Cenâiz 14
    147 Buhârî, Rikak 50
    148 Buhârî, Megâzi 83; Nesâî, Cenâiz 13; İbn Mâce, Cenâiz 65
    ECEL VE ÖLÜM
    - 41 -
    Ümmü Seleme (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’ı ölüme götüren
    hastalığı sırasında: “Namaza ve sağ ellerinizin mâlik olduğu şeylere
    dikkat edin!” diyordu. Öyle ki, mübârek lisanları bunu söyleyemeyecek
    hale gelinceye kadar tekrara devam ettiler.” 149
    Hz. Âişe (r.a.)’nin anlattığına göre: “Rasûlullah (s.a.s) bir gün
    yanına girdiği sırada, bir yakınımın nefesini ölüm kesmek üzere
    idi. Peygamberimiz, Hz. Âişe’nin üzüntüsünü görünce kendisine:
    “Şu akraban için üzülme. Zira onun şu ıstırabı, hasenâtındandır.” buyurdu.
    150
    “Ölülerinizin yanında hazır bulunduğunuz takdirde (ölünce) gözlerini
    kapayıverin. Çünkü göz, ruhu takip eder (ve açık kalır). Ayrıca hakkında
    hayır söyleyin. Çünkü melekler ev halkının söylediklerine ‘âmin!’ derler.” 151
    “Sizden biri ölünce, kendisine akşam ve sabah (cennet ve cehennemdeki)
    yeri arzedilir. Cennet ehlinden ise, (yeri) cennet ehlinin (yeridir), ateş
    ehlinden ise (yeri) ateş ehlinin (yeridir). Kendisine: ‘Allah seni kıyâmet
    günü diriltilinceye kadar senin yerin işte budur!’denilir.” 152
    Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) bir kabirden bir ses
    işitmişti: “Bu ne zaman öldü? (Bileniniz var mı?)” diye sordu. “Câhiliye
    devrinde!” dediler. Bu cevaba sevindi ve şöyle buyurdular: “Eğer
    birbirinizi defnetmemenizden korkmasaydım kabir azabını size de işittirmesi
    için duâ ederdim.” 153
    “Kul kabrine konulup yakınları da ondan ayrılınca -ki o, geri dönenlerin
    ayak seslerini işitir- kendisine iki melek gelir. Onu oturtup:
    ‘Muhammed (s.a.s.) denen kimse hakkında ne diyorsun?’ diye sorarlar.
    Mü’min kimse bu soruya:
    ‘Şehâdet ederim ki O, Allah’ın kulu ve Rasûlüdür!” diye cevap verir.
    Ona:
    ‘Cehennemdeki yerine bak! Allah orayı cennette bir mekâna tebdil
    etti’ denilir. (Adam bakar) her ikisini de görür. Allah da ona, kabrinden
    cennete bakan bir pencere açar.
    Eğer ölen kâfir ve münâfık ise (meleklerin sorusuna):
    ‘(Sorduğunuz zâtı) bilmiyorum. Ben de herkesin söylediğini söylüyordum!’
    diye cevap verir. Kendisine:
    149 Kütüb-i Sitte Terc. 17/152
    150 Kütüb-i Sitte Terc. 17/111
    151 Kütüb-i Sitte Terc. 17/112
    152 Buhârî, Cenâiz 90, Bed’ü’l-Halk 8, Rikak 42; Müslim, Cennet 65, Tirmizî,
    Cenâiz 70; Nesâî, Cenâiz 116
    153 Müslim, Cennet 68; Nesâî, Cenâiz 114
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 42 -
    ‘Anlamadın ve uymadın!’ denilir. Sonra kulaklarının arasına demirden
    bir sopa ile vurulur. (Sopanın acısıyla) öyle bir çığlık atar ki, onu (insan
    ve cinlerden ibâret olan) iki ağırlık dışında ona yakın olan bütün (kulak
    sahipleri) işitir.” 154
    “Cenâzede çabuk olun. Eğer sâlih biri ise, kendisine iyilik yapmış olursunuz.
    Böyle biri değilse, belâyı bir an önce sırtınızdan atmış olursunuz.” 155
    “Ölüyü (mezara kadar) üç şey takip eder: Ailesi, malı ve ameli. Bunlardan
    ikisi geri döner, biri bâki kalır: Ailesi ve malı geri döner, ameli kendisiyle
    bâki kalır.” 156
    “Ölüp de pişman olmayan yoktur; mutlaka herkes nedâmet duyar:
    Muhsin (İyi yolda) olan hayrını daha çok arttırmadığı için pişman olur,
    nedâmet duyar. Kötü yolda olan da nefsini kötülükten çekip almadığına
    pişman olur, nedâmet duyar.” 157
    “Bir insan ölünce üç kişi hâriç herkesin ameli kesilir: Sadaka-i câriye
    (bırakan) veya istifade edilen bir ilim (bırakan) veya kendine duâ edecek
    sâlih evlât (bırakan).” 158
    “Mü’min kul (ölünce), dünyanın yorgunluk ve ağrılarından kurtulur.
    Fâcir (ölünce) ondan da kullar, memleket, ağaçlar ve hayvanlar kurtulur.”
    159
    “Mü’minin ruhu, cennet ağacında beslenen bir kuş olur. Yeniden dirilme
    gününde Allah onu cesedine döndürünceye kadar orada beslenir.” 160
    “Ölüm için bir korku vardır. Öyleyse cenâze gördünüzmü ayağa kalkın.”
    161
    “Kim cenâzeyi takip eder ve önce üç kere taşırsa (ölen kardeşine karşı
    olan) borcunu ödemiş olur.” 162
    “Ölülere sövmeyin (sebbetmeyin). Çünkü onlar (sağken hayırdan ve
    şerden) gönderdiklerine kavuştular.” 163
    “Ölülerinizin iyiliklerini zikredin; kötülüklerini zikretmeyin.” 164
    154 Buhârî
    155 Buhârî, Cenâiz 52; Müslim, Cenâiz 51; Ebû Dâvud, Cenâiz 50; Tirmizî,
    Cenâiz 30; Nesâî, Cenâiz 44; Muvattâ, Cenâiz 56
    156 Buhârî, Rikak 42, Zühd 5; Tirmizî, Zühd 46
    157 Tirmizî, Zühd 59, hadis no: 2405
    158 Müslim, Vasıyyet 14; Ebû Dâvud vesâyâ 10; Tirmizî, Ahkâm 36; Nesâî vesâyâ 8
    159 Buhârî, Rikak 42; Cenâiz 61; Nesâî, Cenâiz 48, 49; Muvattâ, Cenâiz 54
    160 Nesâî, Cenâiz 117; İbn Mâce, Zühd 32; Muvattâ, Cenâiz 49
    161 Kütüb-i Sitte Terc. 15/275
    162 Tirmizî, Cenâiz 50, hadis no: 1041
    163 Buhârî, Cenâiz 97, Rikak 42; Ebû Dâvud, Edeb 50; Nesâî, Cenâiz 51
    164 Ebû Dâvud, Edeb 50; Tirmizî, Cenâiz 34
    ECEL VE ÖLÜM
    - 43 -
    Ebu’l-Heyâc el-Esedî anlatıyor: “Bana Hz. Ali (r.a.): ‘Rasûlullah
    (s.a.s.)’ın beni göndermiş olduğu şeye ben de seni göndereyim
    mi?’ diye sordu ve Rasûlullah’ın kendisine: “Haydi git, kırıp dökmedik
    put, düzlemedik yüksek kabir bırakma!” buyurduğunu söyledi.” 165
    Hz. Câbir (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) kabrin kireçlenmesini,
    üzerine bina (kubbe, türbe) yapılmasını, üzerine oturulmasını,
    üzerine yazı yazılmasını ve ayakla basılmasını yasakladı.” 166
    “Ben sizi kabirleri ziyâretten men etmiştim. Artık onları ziyâret edebilirsiniz.
    Çünkü onlar size âhireti hatırlatır.” 167
    İbn Abbas (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.), Medine ehlinin
    mezarlarına uğramıştı. Mezarlara yüzünü çevirerek: “Esselâmu
    aleyküm (selâm üzerinize olsun) ey kabir halkı! Allah sizi de bizi de mağfiret
    buyursun. Sizler bizim seleflerimizsiziniz. Biz de arkadan geleceğiz.”
    buyurdular.” 168
    Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) bir mezarlığa
    uğramıştı. Mezarlara karşı şöyle buyurdu: “Selâm üzerinize
    olsun ey mü’minler cemaatinin mahalle halkı! İnşâallah biz de sizlere
    kavuşacağız!”169 Müslim ve Nesâî’deki rivâyette şu ziyâde vardır:
    “Allah’tan bizim için de sizin için de âfiyet dilerim.” 170
    “Allah kabirleri çok ziyâret eden kadınlara ve kabirlerin üzerine mescidler
    yapanlara, kandiller takanlara lânet etsin!” 171
    “Kim çocuğunu kaybeden bir anneye tâziyede bulunursa, cennette
    ona bir bürde (hırka, kaftan) giydirilir.” 172
    Ölüm; Ecelin Kapıyı Çalması
    Ölüm, hayatın zıddıdır. Bitkilerde üremenin ve solunumun
    durması, hayvanlarda ve insanlarda duyuların çalışmaz hale gelmesidir.
    İnsanda, ayrıca düşünme, akletme, hatırlama gibi iç melekelerin
    fonksiyonlarını yitirmesidir.
    İnsan açısından ölüm, ruhun bedendeki tasarrufuna son verip
    bedenden ayrılması olayına denir. Ölüm, insan varlığı için bir
    165 Müslim, Cenâiz 93; Ebû Dâvud, Cenâiz 72; Nesâî, Cenâiz 99
    166 Müslim, Cenâiz 94; Ebû Dâvud, Cenâiz 76; Tirmizî, Cenâiz 58; Nesâî, Cenâiz 96
    167 Müslim, Cenâiz 106; Ebû Dâvud, Cenâiz 81; Tirmizî, Cenâiz 60; Nesâî,
    Cenâiz 100
    168 Tirmizî, Cenâiz 59, hadis no: 1053
    169 Ebû Dâvud, Cenâiz 83, hadis no: 3237
    170 Kütüb-i Sitte Terc. 15/296
    171 Tirmizî, Cenâiz 61
    172 Tirmizî, Cenâiz 74, hadis no: 1076
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 44 -
    âlemden diğerine intikal etmektir. Bu anlamda ölüm yok olmak
    değildir. Ruh, bâkîdir, yok olmaz. Her canlı varlık için ölüm kaçınılmaz
    bir gerçektir. Canlılar doğar, büyür ve ölürler.
    Var olanın biyolojik yapısının sonsuzluğa elverişsiz olması, ölümü
    ister istemez ortaya çıkarmaktadır. Allah’ın diriliği ve ölümü
    yaratmasının sebebi, Kur’an’da şöyle açıklanır: “O, hanginizin daha
    güzel amel yapacağınızı denemek için ölümü de hayatı da takdir edip
    yaratandır.”173 Ölüm, ancak Allah’ın belirlediği zaman, yani ecel geldiğinde
    vuku bulur. Ölüm konusundaki kader yazgısı, Kur’an’da
    şöyle belirtilir: “Allah’ın emir ve kazası olmadıkça hiçbir kimseye ölmek
    yoktur. O (ölüm), belli bir süreye/ecele göre yazılmıştır.” 174
    Hiçbir kimsenin ölümden kaçıp kurtulma imkânı yoktur. “...
    Şöyle de: ‘Evlerinizde kalmış olsaydınız bile, öldürülmesi takdir edilmiş
    olanlar, öldürülüp düşecekleri yerlere kendiliklerinden çıkıp giderlerdi...”175
    “Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; burçlarda, sarp ve sağlam kalelerde
    olsanız bile!” 176
    Ruh, dünya hayatına bir imtihan devresi geçirmek üzere doğum
    yoluyla gelen insan oğluna anne karnında dört aylık cenin
    döneminde üflenir ve böylece dünya hayatı başlamış olur. Ruhun
    bedenden ayrılması ile de kabir hayatı başlar. Kıyâmet koptuktan
    sonra da âhiret hayatına yeni bir yaşam için geçecek olan insanoğlu,
    dünyadaki inanç ve amel durumuna göre Cennet veya Cehennemdeki
    ebedî hayatta yerini alacaktır. İman sahibi olup da
    amel eksikliği bulunanlar ise, Cenâb-ı Hakk’ın bileceği sürelerde
    cezalarını çektikten sonra Cennet tarafına geçebileceklerdir. 177
    Kâinat için esas olan hayattır. Varlıklar, varlık sahasına çıkmadan
    önce ölü idiler. Nitekim, Kur’an’da “Allah’a karşı nasıl küfr içinde
    olursunuz ki, siz ölüydünüz, size hayat verdi; sonra sizi öldürür, sonra
    da diriltir.”178 buyurulmaktadır. Ölüm yok oluş değildir. Varlıkların
    özleri Allah’ın ilminde olmaları açısından, yokluk söz konusu
    olamaz. Aksi halde, dünya hayatının gerçek hayat ve bu hayattan
    göçmeyi de yok olma kabul etmek gerekir; biz inanıyoruz ki,
    ölüm yok oluş değil; sadece bir hicrettir, fânî/ölümlü dünyadan
    ebedî hayata göç etmektir.
    Hz. Peygamber (s.a.s.), Bedir Savaşında bir çukura doldurulan
    173 67/Mülk, 2
    174 3/Âl-i İmrân, 145
    175 3/Âl-i İmrân, 154
    176 4/Nisâ, 78
    177 Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, 5/166
    178 2/Bakara, 18
    ECEL VE ÖLÜM
    - 45 -
    müşrik ileri gelenlerine, “Ben Rabbimin bana vaad ettiğini gerçek
    buldum; siz de Tanrınızın size vaad ettiğini gerçek buldunuz mu?” diye
    sormuş, yanındakilerin, “Yâ Rasûlallah, bunlar ölü, işitirler mi ki?”
    demesi üzerine, “Bunlar sizden iyi işitirler, fakat buna cevap veremezler”
    buyurmuştur. 179
    Kur’an, özellikle insanın ruhunun Allah’tan olduğunu vurgular.
    180 Şu halde, Allah’tan olan bir şeyin yok olması mümkün değildir.
    Ruh, melekî bir varlıktır. Kur’an, ölümden söz ederken, hep
    “nefs” kelimesini kullanır. Yani, bitkisel ve hayvansal hayat yok
    olacak, ama öz bâki kalacaktır. Ölümden sonra dirilme, yani ba’s
    arasında geçen döneme “berzah” denilir. İnsan, dünya hayatında
    Âhiretini hazırlar. Öldükten sonra, dünyada iken amelleriyle
    yazdığı kitabını karşısında görür. Bu görme olayı, ölümle birlikte
    kendini gösterir. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kabir,
    ya Cennet bahçelerinden bir bahçe; ya da Cehennem çukurlarından
    bir çukurdur.”181 Bu bakımdan, sevinci ve üzüntüyü, acıyı ve tatlıyı
    duyan beden olmadığı için, kabir azabı veya mükâfatının rûhî
    mi cismânî mi olacağı tartışması bir bakıma yersiz görünmektedir.
    Kıyâmet hâdisesi, adından da anlaşılacağı gibi, bir kalkış, bir değişimdir,
    bir yok oluş değildir. Kıyâmetle, ruhlar yeniden ceset giyecek,
    âhiret hayatına göre oluşacak evrende Cennet ve Cehennem
    şeklinde yeni bir hayata başlayacaklardır.
    Kur’an’da zaman zaman “canı alma vefat ettirme” mânâsında
    “teveffâ” kelimesi kullanılır. Bu kelime vefâ’dan gelir; “yerine getirme,
    süresi dolduğunda gereğini yapma, söze bağlı kalma” demektir.
    Nitekim dünya hayatı belli bir süreye (ecel) kadardır ve bu süre
    gelince ölüm kendini gösterir. Şu halde, ölüm bir son olmak şöyle
    dursun, bir hakikatin gölgesi olan dünya hayatındaki en önemli
    gerçektir; gölgeden hakikate, uykudan uyanıklığa geçmektir.
    Kur’an’da uyku, ölümle eş anlamlı gibi kullanılır. Bir âyet-i
    kerimede, “Allah ölümleri ânında nefsleri vefat ettirir; ölmeyenleri de
    uykularında; üzerlerine ölüm hükmünü verdiğini tutar ve diğerini belli bir
    ecele kadar salar. Düşünen bir kavim için bunda âyetler vardır.” 182 buyurulmaktadır.
    Bu yüzden, “uyku, ölümün yarısıdır.” İşte vefat da,
    “süresine erdirmek, vakti gelince sözü yerine getirmek, bütünüyle
    îfâ etmek” demek olduğundan mevt/ölüm, insan ruhu için yeryüzündeki
    sürenin dolması ve ruhun bedenden sıyrılmasıdır.
    179 İbn Hişam 2/292
    180 15/Hıcr, 29; 32/Secde, 9
    181 Tirmizî, hadis no: 2578
    182 39/Zümer, 42
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 46 -
    Ölümün tersi de hayattır. Hayatın aslı, ruhun hayatıdır; mânevî
    hayattır. Bitkisel ve hayvansal hayat, dünya hayatıdır; ama bu hayat
    içinde ruhun hayatı da yaşanabilir. Bu ise, kalbi günahlardan
    uzak tutma, tefekkür ve ibâdetlerle mümkün olur. Rûhî hayattan
    uzak olup yalnızca dünya hayatını yaşayanlar aslında birer ölüdürler.
    Eşyanın dış yüzüne ve hayatın zâhirine takılıp kaldıkları
    için, olayların ve eşyanın gerisindeki hakikati göremedikleri için,
    kâinatta her bir şeyde açık seçik olan İlâhî tecellîleri göremedikleri,
    İlâhî mesajı alamadıkları için ölüdürler. Peygamberler, bunlara
    diriltici nefeslerle gelirler. Bu yüzden, Kur’ân-ı Kerim’de, “Ey
    iman edenler! (Rasûlullah,) sizi size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman,
    Allah’a ve Rasûlü’nün çağrısına koşun ve bilin ki, Allah kişi ile kalbi arasına
    girer ve muhakkak O’nun huzurunda toplanacaksınız.”183 buyurulur.
    Âyette, iman edenlere seslenilmesi, imanın bir hayat emâresi olmakla
    birlikte, asıl hayatın “ruhun ve kalbin hayat derecesi” olduğunu,
    buna ulaşmanın ise iman içre iman gerektirdiğini hatırlatmak
    için olsa gerektir.
    Hayat, asıl itibarıyla kalbin hayatıdır, ruhun hayatı olduğu
    gibi; insanın asıl ölümü ve dirimi dünyadadır. Ölüm, hiçbir zaman,
    anladığımız şekilde “ölmek” değil; gerçekte “dirilme”dir, hayat
    bulmadır. Hayatın kaynağını örten maddî perdelerden sıyrıldıktan
    sonra, insanın gerçeği en çıplak şekliyle tanıması nasıl ölmek olabilir?
    Ölmek, geçici ve gölge bir hayat olan dünyadan göçmekten
    ibarettir. Dünya hayatında diri olabilenler, ölümle daha bir diriliğe
    kavuşur ve “sıla”sına kavuşmuş, gurbetten kurtulmuş insanların
    sevincini yaşar, özlemlerini giderirken, dünyada ölü olanlar ise,
    ölmekle acı bir dirilmeği tatmakta ve gerçek hayatın ne olduğunu
    görmektedirler. Bu gerçek hayatta artık yeni bir değişme, yani
    ölüp yeniden dirilme gibi şeyler söz konusu değildir. Dünyada ölü
    kaldıktan sonra ölümle dirilme, azaba, ateşe dirilmedir; dünyada
    diri olanlar ise, daha bir diriliğe, daha güzel, sürekli, kalıcı bir canlılığa
    adım atarlar. Kur’an bunu, “Muhakkak ki âhiret yurdu, gerçekten
    baştanbaşa hayattır, eğer bilselerdi.”184 şeklinde ifade etmektedir.
    Peygamberlerin getirdiği hayat verici nefeslerle dirilemeyenler,
    Kur’an’ın deyişiyle, “ölüdürler”, “kabirdedirler”. Kur’an’da:
    “Sen ölülere duyuramazsın!”;185 “Sen kabirdekilere duyaracak değilsin!”186
    buyrulur. Böylelerinin ruhları silinmiş, kalpleri kararmış, dolayısıyla
    kalplerinin duyma (sem’a) ve görme (basar) güçleri yok
    183 8/Enfâl, 24
    184 29/Ankebût, 94
    185 30/Rûm, 52
    186 35/Fâtır, 20
    ECEL VE ÖLÜM
    - 47 -
    olmuştur. Peygamber (s.a.s.)’in çağrılarını duymadıkları gibi, çevrelerinde
    mutlak gerçeğin işaretleri ve görüntüleri olarak cilvelenen
    sayısız âyetleri de görmezler; olanlardan ders almazlar, dünya
    hayatına nasıl gelinip bu hayattan nasıl göçüldüğüne dikkat
    etmezler; yeryüzünde gezip öncekilerin bıraktıkları konusunda
    düşünmezler, kâinatın muhteşem âhenk ve düzeni onlar için hiçbir
    şey ifade etmez. Böylesi diriltici unsurlar karşısında kaskatı ölü
    kesilenler için son dirilme çaresi, artık ölümdür. 187
    Allah Mümît’tir; Eceli Takdir Eden,
    Ölümü Yaratan Allah’tır
    Allah’ın 99 esmâü’l-hüsnâsından biri, “el-Mümît”tir. El-Mümît,
    canlı mahlûkların ölümünü yaratan anlamına gelir. Hayatı nasıl
    Allah veriyorsa, ölümü de yine O yaratmaktadır. “O (öyle Yüce Allah)
    ki, hanginizin daha güzel amel işleyeceğini sınamak için ölümü ve hayatı
    yaratmıştır. O, mutlak gâliptir, çok bağışlayıcıdır.” 188
    Ölümü de dirilmeyi de Allah (c.c.) yaratır.189 Her insan eceliyle
    ölür, hiç kimse ölüme müdâhale edemez. Ancak Allah’ın yazmış
    olduğu ecele göre ölür. 190
    Bir insan, kalp krizi geçirirken, aynı anda bir diğeri kanserden,
    bir başkası akciğer yetmezliğinden hayata veda ediyor. Trafik
    kazalarında insanlar can verirken, kaldırımlarda nice karıncalar
    eziliyor. Kombinalarda sığırlar boğazlanıyor, çiftliklerde tavuklar
    kesiliyor. Teknelerde balıklar, örümcek ağlarında sinekler son çırpınışlarını
    yapıyorlar. O anda ölen hücrelerin, alyuvarların, akyuvarların,
    hele mikropların haddi hesabı yok. Bütün bu işler imâte
    fiiliyle, sonsuz bir ilim ve hikmetle icrâ edilmektedir.
    İmâte, yok etme değil; varlığı daha mükemmel hale getirmedir.
    İmâte, kabir âlemine doğuştur. İmâte, insan için, dünyaya
    gönderilmesinden çok daha ileri bir rahmet tecellîsidir. Çekirdeklerin
    ölümleriyle, bitkiler sümbül hayatına geçtikleri gibi, ölüm de
    en az hayat kadar bir nimettir. Her ölümü bir diriliş takip etmekte
    ve ikinci safhaların birincilerden daha mükemmel olduğu gözlenmektedir.
    Bir müslüman, ölümün daha güzele doğru bir değişim
    olduğunu idrâk eder; kabir âleminin dünyadan, âhiretin de kabir
    âleminden daha güzel ve mükemmel olduğunu bilir. O yüzden
    ölüm, yeni bir mükemmelliğe, güzel bir değişim ve dönüşüme
    187 Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 235-239
    188 67/Mülk, 2
    189 67/Mülk 2
    190 3/Al-i İmran, 145
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 48 -
    atılan adımın adıdır. Ölümü kabir hayatı takip edecek ve dirilişle
    insan yeniden beden-ruh beraberliğine kavuşacak; dünyadakinden
    daha ileri bir yaratılışla. Ölümü ve imâteyi böylece değerlendiren
    insan, ölümü severek gülerek karşılar. 191
    Ölüm Meleği ve Azrâil
    Allah’ın kendisine verdiği emirle canlıların ruhlarını almakla
    görevli olan ölüm meleğinin adının Azrâil olduğu rivâyet edilir.
    Kur’an-ı Kerîm ve hadis-i şeriflerde bu ad geçmez; bunun yerine,
    doğrudan anlamı olan Melekü’l-Mevt (ölüm meleği) terimi kullanılır.
    “De ki; üzerinize memur edilen ölüm meleği, canınızı alır. Sonra
    Rabbinize döndürülürsünüz.” 192
    Azrâil (a.s.), Cenâb-ı Hakk’ın emrindeki öteki melekler gibidir.
    Dört büyük melekten birisidir. O, yalnızca kendisine verilen emri
    yerine getirir ve eceli tamam olmuş kulların ruhlarını alıp bu rûhu
    isteyene götürür. Onun emrinde de bazı melekler vardır. Bu melekler
    de kendilerine Allah Teâlâ tarafından ulaştırılan emirleri
    yerine getirirler.
    “... Nihayet birinize ölüm gelince elçilerimiz onun canını alırlar, onlar
    hiç geri kalmazlar.”193 Kur’ân-ı Kerîm’de, meleklerin kâfir olan bir
    kul ile mü’min olan bir kulun canlarını alışları tasvir edilmektedir.
    Kâfirlerin can verişleri şöyle târif edilmektedir: “Melekler, kâfirlerin
    canlarını alırken onları görseydin... Onların yüzlerine ve arkalarına vuruyorlar;
    ‘Haydi, yangın (Cehennem) azâbını tadın’ diyorlardı.”194 Nâşitât
    meleklerinin mü’minlerin canlarını da tatlılıkla alışları şöyle ifâde
    edilmektedir: “Melekler iyi insanlar olarak canlarını aldıkları kimselere
    de; ‘Selâm size, yaptıklarınıza karşılık Cennet’e girin’ derler.” 195
    Azrâil kelimesi, muhtemelen İbrânîce asıllı olup Kur’ân-ı
    Kerim’de ve sahih hadislerde geçmemektedir. Secde sûresinde;
    insanların canını almakla görevli olan melekten “melekü’l-mevt
    (ölüm meleği)”196 diye bahsedilir. Hadislerde de “melekü’l-mevt”
    tâbiri geçmektedir.197 Ancak, ilk iki halife döneminde müslüman
    olan Kâ’b el-Ahbâr ile Vehb bin Münebbih gibi şahıslardan nakledilen
    İsrâiliyyât arasında Azrâil ile ilgili bazı rivâyetler de tefsir
    191 Alâaddin Başar, Nur’dan Kelimeler, 2/72-73
    192 32/Secde, 11
    193 6/En’âm, 61
    194 8/Enfâl, 50
    195 16/Nahl, 32; Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s.189
    196 32/Secde, 11
    197 Buhârî, Cenâiz 69, Enbiyâ 31; Müslim, Fezâil 157, 158; Tirmizî, Tefsir 7; İbn
    Mâce, Cihad 10; Ahmed bin Hanbel, Müsned II/269, 351; IV/287; V/395
    ECEL VE ÖLÜM
    - 49 -
    kitaplarına girmiştir. Secde sûresinde ve öteki bazı âyetlerde can
    almakla görevli melekten tekil sîgasıyla bahsedildiği halde, diğer
    âyetlerde198 çoğul şekliyle (melâike) bahsedilir. Bu sebeple Azrâil’in
    ruhları almakla görevli melekler topluluğunun reisi olduğunu
    veya meleklerden yardımcıları bulunduğunu söylemek mümkündür.
    79/Nâziât sûresinin baş tarafında geçen “nâziât (çekip çıkaranlar)”
    ve “nâşitât (incitmeden alanlar)” kelimelerinin ölüm melekleri
    (nâziât, kâfirlerin ve günahkârların; nâşitât da mü’minlerin canlarını
    almakla görevli melekler) mânâsına geldiği görüşü kesin değildir.
    Çünkü müfessirlerin kanaatine göre aynı kelimelerin ruhları,
    yıldızları, gâzîleri veya onların atlarını nitelendirmiş olması da
    mümkündür.
    Kur’an’da ölüm meleğinin can almakla görevli olduğu açıkça
    belirtilmekle birlikte,199 bu fiil, her işin gerçek fâili olan Allah’a
    da nisbet edilir.200 Nitekim başka âyetlerde201 ölüm meleklerinden
    “elçilerimiz (rusulünâ)” diye bahsedilmektedir. Bir hadis-i şerife göre
    ise, ölüm meleği bütün ruhları almakla görevlendirilmiştir.202 Yine
    Kur’ân-ı Kerim’de belirtildiği üzere ölüm melekleri, kötülüklerden
    korunan mü’minlerin ruhlarını alırken şefkat ve nezâketle
    hareket ederler ve kendilerine selâm verirler;203 kötülük işlemek
    sûretiyle kendilerine zulmedenlerin canlarını alırken de yüzlerine
    ve arkalarına vurarak onlara karşı sert ifâdeler kullanırlar. 204
    Kur’an ve sahih hadislerde Azrâil hakkında ayrıntılı bilgi yoktur.
    Bundan dolayı bazı (M.E.B. Yayınlarından İslâm Ansiklopedisine
    Azrâil maddesi yazan Wensinck gibi) bilgin ve yazarların
    ölüm meleğini tasvir biçimi, onun gücü, bulunduğu yer, canlıların
    rûhunu alış şekli ve zamanı hakkındaki iddiâları İslâmî değildir.
    Ölüm gibi çok önemli bir hâdise etrafında insanlık tarihi
    boyunca oluşan ortak yorum ve yakıştırmalardan ve kısmen de
    İsrâiliyattan ibâret olan bu tür rivâyetler bazı müslüman müellif
    ve ediplerin eserlerine de girmiştir. Nitekim Türk edebiyatında ve
    halk hikâyelerinde de Azrâil motifi aynı unsurlarla işlenmiştir. 205
    Azrâil’in bu kadar kalabalık bir dünyada kıtalar ve ülkeler arasındaki
    büyük mesafeleri nasıl aştığı ve aynı anda birçok insanın
    198 8/Enfâl, 50; 16/Nahl, 32-33
    199 32/Secde, 11
    200 39/Zümer, 42
    201 6/En’âm, 61; 7/A’râf, 37
    202 İbn Mâce, Cihad 10
    203 16/Nahl, 32
    204 8/Enfâl, 50; 47/Muhammed, 27; 4/Nisâ, 97; 7/A’râf, 37
    205 TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 350-351
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 50 -
    ruhunu nasıl alabildiği bazı kimseler tarafından daima merak konusu
    olmuştur. Mânevî âlemi, maddî durumlara bire bir uydurmanın
    getirdiği yanlıştır bu. Eski çağların insanları için düşünce ve
    teknik açılımları yönüyle bu soru, bir yönüyle makul olsa bile; günümüzün
    baş döndürücü açılımları, dünyanın bir ucundan bilgisayarlara
    bilgi aktarılabildiği veya virüsler ulaştırılabildiği bir zaman
    diliminde bu tür soruların cevap vermeye değmeyecek yersizlikte
    olduğunu vurgulamak gerekmektedir.
    Ölüm meleği olduğu için Azrâil’in adı insanlar arasında âdetâ
    korku sembolü haline gelmiştir. Dolayısıyla bazı kimselerin bu meleğe
    karşı duyguları olumsuzdur. Ancak bu düşünce hem yersizdir,
    hem de iman gerçeğiyle uyuşmaz. Çünkü iman, ayrıca sevgi, saygı,
    bağlılık ve teslimiyet ister. Azrâil, Allah’ın, can almak için görevlendirdiği
    bir melektir. Dolayısıyla can almak onun görevidir. Her
    şey gibi, canımızın da sahibi Allah’tır. Can, Allah’ın bize bir çeşit
    ödünç olarak verdiği bir emânetidir. Emânet, bir gün gelir, asıl
    sahibine iâde edilir. “Her nefis, ölümü tadacak, her emânet sahibini
    bulacaktır. Azrâil, bu konuda sadece görevini yapmaktadır.
    Onun hiç kimseye karşı özel bir düşmanlığı da yoktur. Bu nedenle,
    Allah’ın bütün elçileri gibi Azrâil’i de saygıyla anmak imanımızın
    gereğidir. Allah’ın selâmı O’nun ve diğer bütün elçilerinin üzerine
    olsun.
    Ölüm meleği olması itibarıyla Azrâil’e hakaret etmek, onu
    eleştirmek, eli tırpanlı çirkin bir insan şeklinde onu resmetmek,
    “zamansız öldü” gibi sözler sarfetmek, imanla bağdaşmayacak büyük
    yanlışlardır.
    Azrâil ve ölümden sonraki hayat hakkında, çevrede nice elfâz-ı
    küfür, yani söyleyeni şirke düşürmesinden korkulan, bir müslümanı
    mürted yapmasından endişe edilen çirkin söz vardır. Bunların
    birkaç tanesini sayalım:
    “Azrâil onun canını yanlış yere aldı”, “Azrâil’le savaşıyor” gibi
    sözler, Azrâil’e hakaret etmek, onu eleştirmek anlamında).
    “Eşek cennetini boyladı” (Cenneti küçümsemek, cenneti yakışıksız
    bir şeyle vasıflandırmak anlamında).
    “Sensiz cennet kötü, seninle cehennem bana ödül” gibi sözler
    (Cenneti, cehennemi önemsiz görmek veya âşık olduğu bir insanı
    bunlardan daha önemli kabul etmek anlamında).
    Bir müslüman, bu ve buna benzer çirkin sözleri kesinlikle kullanmamalı,
    bilinçsizce bu tür sözler sarfedenlere tepkisini mutlaka
    ECEL VE ÖLÜM
    - 51 -
    belirtmelidir.
    Ölüm Bir Son Değil; Başlangıçtır, Köprüdür
    Ölümü, yok oluş, bitiş ve netice olarak gören insan, hayatın
    mânâsından da uzaktır. Onun için hayat, tesadüfler oyuncağıdır,
    kabir karanlıklara açılan bir kapı, ecel bütün sevdiklerinden bir
    daha kavuşmamak üzere bir ayrılıştır. Bunun için âhirete inanmayan
    kimsenin ruhu acı ve ıstırap içindedir; dehşet ve vahşet içindedir,
    mânen kıvranmaktadır. Böyle bir insana hangi şey teselli
    verebilir?
    Her mevsim yaşanan olaylar gösteriyor ki, ölüm yeni bir hayatın
    başlangıcıdır ve o hayata ulaşabilmek için geçirilmesi gereken
    bir arınma hareketidir. Diğer bir ifadeyle, dünyanın ağırlıklarından
    kurtulma faâliyetidir. Sonbaharda çürüyen, kuruyan ve
    kendisinde hayattan eser kalmayan kökler, dallar ve tohumlar,
    ilkbaharın o her yerden hayat fışkıran bayramına hazırlanır ve
    vakit geldiğinde yeni bir hayata kavuşurlar. İşte bir gün biz de, o
    tohumlar gibi toprağa düşeceğiz. Her ne kadar bir müddet için
    toprağa karışsak bile, bizim de ebedî bir baharımız vardır ve gelecektir.
    Evet, doğumla bu âleme kavuşulduğu gibi, ölümle de bir başka
    âleme kavuşulacaktır. Ve tohum, toprakta çürümesine rağmen
    oradan nasıl bir başka hayata kavuşup gökyüzüne doğru dal budak
    salıyorsa, insanın cesedi de ölümle çürüyecek, fakat ölümsüz
    ruhuyla ebedî bir âlemde hayat bulacaktır. Yer altındaki tohum,
    nasıl yer üstündeki ağaç halini ve güneşli dünyayı idrâk edemez,
    onu önceden düşünemez ve bilemezse, biz de bu kayıtlı ve sınırlı
    hâlimizle, ebedî hayatı ölümden önce anlayamayız.
    İnsan için ölüm, ipek böceğinin koza içindeki krizalit dönemi
    gibidir. İpek böceğine, kabir gibi daracık kozasından çıktıktan
    sonra kelebek olacağı ve kendisine birer kanat ihsan edileceği
    bildirilse, böcek ona inanmakta zorluk çekecektir. İşte insan da,
    ebedî âlemdeki hayatını anlamak noktasında o ipek böceği kadar
    âcizdir. Çünkü bütün duyguları, bu dünya ölçülerine göre çalışmaktadır.
    Ancak içinden gelen bir ses, ona ebedî âlemlerin var
    olduğunu haykırır durur.
    İlim adamları tarafından da doğrulanan ve bütün insanların
    yaratılışında var olan bu sonsuzluk arzusu, bize ebedî âlemlerin
    varlığını bildiren en kuvvetli bir psikolojik delil olarak kabul edilmektedir.
    Tıpkı açlık ve susuzluk gibi. İnsanın susaması, suya işaret
    eder ve onun varlığını gösterir. Bu, su ile insan arasındaki özel ve
    içten bir alâkadır. İnsanın âhiret âleminin varlığını iç dünyasında
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 52 -
    sezmesi âhiretin varlığına en büyük delillerden biridir. Veya en
    azından böyle bir âlemin olmasını ve yaratılmasını gerektirir.
    En küçük bir canlıyı, karıncayı dahi mükemmel bir şekilde besleyen
    ve istediğini veren Rabbimiz, bize de bütün duygularımızla
    istettiği âhireti, elbette verecektir. Zaten âhireti vermek istemeseydi,
    onu istemek duygusunu da biz insanlara vermezdi. Bütün
    insanlığı etkileyen ve kuşatan bu gerçeğin, boş ve kuru bir iddia
    olmadığı açıktır. Bu arzuyu insanın kalbine koyan kim ise, onu verecek
    olan da ondan başkası olmayacaktır elbette.
    “Her nefis ölümü tadacak!” Bunu herkes biliyor, ama pek az
    insan, üstünde düşünüyor. Nefis, kendini bu kesin hükmün dışında
    tutmak istiyor. Ölümü hatırlasa bile başkaları için hatırlıyor.
    Unutmak için de elinden geleni yapıyor. Nereye kadar?! Ölümü
    düşünmek zorundayız. Ölmeyi öğrenmek, onun öğrencisi olmak
    zorundayız. Ömrün sonudur belki, ama hayatın da sonu mudur?
    Elbette hayır! Hayat, bedensiz bir biçimde yaşamaya devam edecek.
    Ölümle yüzleşenler, ölmeyi bilenler farkındadır bunun. Ölümü
    hatırlamak acı vermez onlara. Ölüm bir başlangıçtır çünkü.
    Aslında ölümü kendimize biz düşman yapıyoruz. Zamana ve
    mekâna sığmayan arzularımızı, duygu ve düşüncelerimizi kırk elli
    yıllık dar bir şeride sığdırma gayretimiz, bizim için ölümü tatsız
    kılıyor. Susuzluğu isteyen akıl ve kalbimizi, bir gün işlemez olacak
    vücudumuzun emrine verdiğimiz; kabirden öteye geçemeyecek
    sevdaların, ancak kabre kadar sürecek dostlukların ağına kendimizi
    hapsettiğimiz an, iç dünyamızda bir bocalamadır başlıyor.
    Her şeye endişeyle baktıran, hayatın tadını kaçıran bir bocalama.
    Ebediyet arzusu; yaratılış toprağımıza ekilen en kudretli tohum
    bu olsa gerek. Gelip geçici şeyler, bize huzur vermiyor. Her
    ayrılık bizi acıya boğuyor. Asırlardır ebedî bir hayatın
    Formülünü arıyor insanlık. İnsan ruhu, sonsuzluğa meftun olduğu
    içindir ki, bütün peygamberler, tebliğ ettikleri âhiret inancı,
    yani ebedî bir hayat müjdesiyle, ölümün dehşet veren yüzünü aydınlığa
    çevirmişlerdi.
    Batıda özellikle son iki asırda ortaya çıkan ve daha ziyâde bir
    kargaşa şeklinde göze çarpan fikrî ve sosyal hareketliliğin ebedî
    hayatın inkârından kaynaklandığını söylemek fazla zor olmamalı.
    Ölümün bir yok oluş olarak kabulüyle insanın mutlaka öleceği
    gerçeğinin yol açtığı çelişki, Batı insanını ve Batı düşüncesini benimseyen
    dünya insanlarını birtakım yollara sevketti. Bir kere, intihara
    yeni bir kapı açıldı. İnkârcı düşünceler içinde bocalamaktan,
    kurtuluşu intiharda arayan insanlar görüldü.
    ECEL VE ÖLÜM
    - 53 -
    Özellikle 19. asır şiirlerinde olmak üzere nice mısrâlarda sonsuzluk
    iştiyakının yanında, ölüm korkusu sık sık konu edilir. Yok
    olma acısının olmadığı huzurlu bir ölüm arzusu dile getirilir. Fakat,
    korkusunu kendine bile itiraf edemeyen pekçok insan, hayalî
    oyuncaklar formülünü bulmuştur. Servetlere servetler eklenir.
    Huzur, istatistik rakamlarındaki büyüme özelliklerinde aranırken,
    yeni yeni oyuncaklar piyasaya sürülür. Radyo, sinema, otomobil,
    televizyon, bilgisayar, internet oyuncaklarıyla eğlenir, gezer. Gününü
    gün eder, gündelik yaşar. Alkol ve uyuşturucu gibi “unutturma”
    âletleriyle ne dünü, ne yarını düşünüp hatırlamamaya çalışır.
    Bazı insanlar ise, geride bıraktıkları eserlerle yok olmaktan kurtulmuş
    olacağı ümitleriyle tesellî bulur.
    Âhiretin varlığını öldükten sonra anlamak, insanoğlunun ne
    dünya huzurunu, ne de ebedî hayatın kurtuluşunu neticelendirecek.
    Bizi bekleyen sonsuz hayat için açılan imtihanı başarmak,
    ömrümüzü hesap gününün sahibinin emrettiği istikamette geçirmemizi
    gerektiriyor. İşte o zaman, ölüm bir darağacı, bir ebedî
    ayrılış, hiçliğe, yokluğa, çürümeye, unutulmaya, kopkoyu bir karanlığa
    açılan kapı hüviyetinden çıkıp, ölümün olmadığı, gelmiş
    ve gelecek bütün sevdiklerimizin toplandığı, Allah’ın emirlerine
    uymuş olmanın mükâfatının verildiği âleme geçmek için bir basamak
    haline gelecek. Ancak bu sâyede ölüm, hayatımıza bir mânâ,
    huzur ve mutluluk katacak.
    Kimler yok ki orada?! Dede ve ninelerimiz, gönülden sevdiğimiz
    anne, baba ve kardeşlerimiz... Nice büyük insanlar, Allah
    dostları, sıddîklar, şehidler, sâlihler, peygamberler ve en önemlisi,
    iki cihan güneşi Efendimiz (s.a.s.) hep orada... Sevdiklerimizle
    dolu olan âleme geçmek için, bir başka doğuş olan ölüm, tek
    çare... 206
    Ölüm de Bir Nimettir
    Ölüm, hem de birkaç yönden insan için bir nimettir. Her şeyden
    önce, ölüm bir kurtuluştur. Omzumuza yüklenmiş olan hayat
    külfetinden bir kurtuluş. Bir derece hürriyete, serbestliğe varıştır.
    Meselâ, üzerimizde olan bir vazifeyi, yapmakla yükümlü olduğumuz
    bir işi hakkıyla yaptığımız veya bir engel çıkıp da yapma
    imkânımız olmadığı zaman, o iş üzerimizden kalkmış olur ve
    biz de rahatlayarak, “üzerimden dağ gibi bir yükün, bir ağırlığın
    kalktığını hissediyorum” deriz. İşte ölüm de böyledir. Hiç ummadığımız
    ve beklemediğimiz bir anda geliverir ve artık taşımaktan
    âciz kaldığımız hayat yükünden bizi kurtarıverir.
    206 Selim Gündüzalp, Ölüm Son Değildir, s. 12 vd.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 54 -
    Bu gerçek, hadis-i şerifte şöyle dile getirilir: Rasûlullah’ın yanından
    bir cenâze geçti. Ona baktı ve şöyle dedi: “Bu, ya kendi
    kurtulmuştur veya kendisinden kurtulunmuştur.” Sahâbiler sordular:
    “Yâ Rasûlallah! Kendi kurtulmuş veya kendisinden kurtulunmuş
    ne demek?” Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle açıkladı: “Mü’min ölünce
    dünyanın eziyet ve sıkıntılarından kurtulur; fâsık ölünce de onun şerrinden
    insanlar, beldeler, ağaç ve canlılar kurtulur.” 207
    Dünya hayatı, yapısı itibarıyla sıkıntılı, problemli, dert ve ıstıraplarla
    doludur. Bazen gelir bir zindan oluverir, insanı boğmaya
    başlar. Hayat çekilmez bir hal alır. Fakat ölüm geldiği zaman bütün
    bu sıkıntıları ve dertleri silip süpürüverir. Sürurlu, geniş, ıstırapsız,
    sonsuz, dertsiz ve gamsız bir hayat başlar. Zaten hadiste
    “Dünya mü’minin zindanı; kâfirin cennetidir” buyrulmuyor mu? Yani
    bu dünya, âhirete nisbetle mü’min için bir zindan; kâfir için de
    cennettir. Çünkü mü’min imanı sâyesinde âhirette daha geniş nimetlere
    kavuşacak, âhiretin yanında dünya hayatı bir zindan gibi
    kalacaktır. Kâfir de dünyadaki rahatlığı ve nimetleri âhirette bulamadığı
    için, âhiretine oranla bu dünya ona cennet gibi olacaktır.
    İnsanın yaşı ilerledikçe, altmışı-yetmişi geçtikçe hayat ağırlaşır,
    yaşamak zorlaşır. Kulağı az duyar, gözü az görür; hastalıklar,
    ağrılar birbiri peşi sıra gelmeye başlar. Bütün bu dertler insanı
    ölüme biraz daha yaklaştırır. Ve yaşlı insan bu dertlerden ancak
    ölüm sâyesinde kurtulacağını bilmektedir. Ölümün, kendisi için
    bir nimet olduğuna iyice inanır ve kabul eder. O kadar dengeli bir
    manzara ki, insan hemen yerini arıyor. Demek ki dünyadaki acı
    vaziyetler, hastalıklar, hatta bir yerde ihtiyarlığın ölümden önce
    gelmesi sebepsiz değil. Bu durumlarla iç dünyamızda âhirete göçmek
    ve dostlara kavuşmak üzere bir arzu uyandırılıyor. Ağırlaşan
    hayat yükü ve hayat şartları karşısında ölümün nimet oluşu hissedilirken,
    bütün kâinata hükmeden o Zat’ın sonsuz merhametini
    de anlamış oluyoruz.
    Hayat, ölüm olmadan sürüp gitse ne olurdu, bilinmez. Ama,
    bugünkünden kat kat kalabalık bir dünyada ve yedi, on yedi...
    nesil öncesiyle beraber yaşamak zorunda kalacağımız düşünülürse,
    en değişmez gerçeğe olan düşmanca bakışımızı bir ölçüde
    yumuşatmak gerekiyor. Dedemiz, onun dedesi ve sayılamayacak
    kadar dedeler ve nineler... Her biri ayrı bir dert ve hastalık içinde
    inleyip dursalar, hayat onlar için, hem de bizim için ne kadar ağır
    ve çekilmez olacak ve ölüm ne kadar arzu edilecekti. İşte sadece
    bu cihetten bakılsa dahi ölümün büyük bir nimet olduğu ortaya
    çıkar. Eflâtun, ölüme “nimetlerin en büyüğü” derken, hiç de
    207 Nesâî, Cenâiz 48
    ECEL VE ÖLÜM
    - 55 -
    haksız bir hükmü dile getirmiyordu.
    Ölümü bir an için yok farz ederek tahmin yürüten İbn Sina
    şöyle diyor: “Yeryüzünün hacmi ve kapasitesi belli. Ölmeselerdi
    bu kadar insan nereye sığacaktı? Birbirine bitişik ve sımsıkı durmaları
    halinde bile bunlar dünyaya sığmazdı. Nerede kaldı ki,
    oturdukları ve dağınık halde bulundukları zaman bunlar sığabilsin?
    Bunlardan artabilecek ne barınacak bir yer, ne bir bina, ne
    ekip biçilecek bir arazi ve ne de gezecek bir yer kalmazdı. Bu durum
    az bir zaman için böyledir. Zaman geçtikçe hal ve keyfiyet nasıl
    olacaktır? Ebedî hayatı arzu edip ölmeyi istemeyen ve bunun
    mümkün olabileceğini zannedenin hali işte budur. Bu zan ve arzu,
    cehâletin sonucudur. Ölüm, İlâhî bir ihsan olunca; o, kötü bir şey
    olmaz. Kötü olan şey, ondan korkmaktır. Ölümden korkan da
    onun gerçek yüzünü bilmeyendir.” 208
    Ölümle uyku arasında çok yakın bir benzerlik vardır. Başta
    hasta ve musîbet çekenler olmak üzere, herkes için uyku nasıl ki
    bir istirahat ve rahmettir; uykunun büyük kardeşi olan ölüm de
    dert çekenler ve intiharı düşünenler için de bir nimet ve rahmettir.
    Kendi ihtiyaçlarını göremeyecek kadar âciz bir duruma düşen
    felçli ve yatalak bir insan veya derdine çare ve ilaç bulamayan bir
    hasta ölümü o kadar bir iştiyakla ister ki, onun tek arzusu varsa, o
    da bir an önce ölüm nimetine kavuşmaktır. İntihara kalkışan kimse
    de aynı durumdadır. Böyle bir insanın imdadına ölüm yetişecek
    olsa, hem büyük bir günaha girmekten kurtulur, hem de ebedî
    hayatını berbat etmemiş olur. 209
    Ölüm Korkusu
    Ölüm korkusu, insanlar arasında yaygın olan korku çeşitlerindendir.
    Kur’an, şu ifadesi ile insanların ölüm korkusuna işaret
    etmiştir: “De ki: ‘Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, sizi mutlaka
    bulacaktır.”210 Savaşlarda ölüm korkusu, bütün açıklığı ile ortaya
    çıkmaktadır. Özellikle bu, savaş alanına gönderilen muhâriplerde
    daha belirgindir. Kur’an’da münâfıkların savaştaki ölüm korkusuna
    temas edilmektedir: “Kendilerine savaş farz kılınınca, içlerinden bir
    grup, insanlardan, Allah’tan korkar gibi, hatta daha fazla korkmaya başladılar.
    ‘Rabbimiz, savaşı bize niçin yazdın (farz kıldın)? Bizi yakın bir süreye
    kadar ertelesen (daha bir müddet savaşı farz kılmasan) olmaz mıydı?’
    dediler. Onlara de ki: ‘Dünya menfaati önemsizdir. Allah’tan korkanlar
    208 İbn Sina, Ölüm Korkusundan Kurtuluş Risâlesi, s. 21
    209 Mehmet Paksu, Ölüm ve Sonrası, s. 30-32
    210 62/Cum’a, 8
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 56 -
    için âhiret daha hayırlıdır ve size kıl kadar haksızlık edilmez.” 211
    Allah’a sağlam bir iman, insanı ölüm korkusundan kurtarır.
    Çünkü mü’min, kesin olarak ölümün kendisini, Allah’ın rahmeti
    sayesinde en güzel nimetlere kavuşacağı sonsuz âhiret hayatına
    götüreceğine inanır. Mü’min ölümden korktuğu takdirde, bu
    sadece Allah’ın mağfiretinden nasiplenememek ve rahmetine
    ulaşamamak endişesinden dolayıdır. Hiç şüphesiz ölüm korkusu,
    tevbe etmeden evvel öleceklerinden korkan günahkârlarda fazla
    olmaktadır. Realitede ölüm korkusu, sadece tevbe etmeye engel
    olması cihetiyledir. Bu yüzden, ölüm korkusunun Allah korkusuyla
    sağlam bir şekilde sımsıkı bir bağı bulunmaktadır. Kâfirler, dirilişe
    de âhirete de inanmadıklarından, varlıklarını çürüttüğü ve yok
    ettiği için ölümden korkarlar. Bazıları da kendilerini nasıl bir meçhule
    götüreceğini bilmediklerinden dolayı ölümden korkarlar. Bu
    gibi kişilerin gidecekleri son yeri bilmemeleri, ölümden korkma ve
    endişelenme sebebi olmaktadır.
    Ölüm korkusunun doğurduğu kaygı, endişe ve bunalımlara
    çözüm arayışı içine giren insanın imdadına gerçek anlamda yetişecek
    olan imandır, yeniden dirilmeye ve âhirete inanmaktır.
    Âhirete yakînî bir şekilde iman eden kimse için ölüm; korkutucu,
    ürkütücü ve acı veren bir olay olmaktan çıkar, zorlukların bitip her
    türlü güzelliklere, sonsuz nimetlere açılan bir kapı olur. İnsandaki
    ölümsüzlük arzusunu doyurup tatmin edebilecek olan da ancak
    âhiret inancıdır. Eğer insan için her şey bu hayattan ibaret olsaydı,
    bir yandan akıl almaz rûhî eğilim ve arzuları, diğer taraftan sınırlı
    güç ve yetenekleri arasında bocalayıp duracaktı. İşte insanın bu
    duygu ve ihtiyaçlarını tam anlamıyla karşılayacak husus Allah’a ve
    âhirete imandır. Allah’a ve âhirete yakînî bir şekilde inanan kimse,
    Allah’ın azâbından korkar. Bunu Allah’ın hududuna riâyet ederek
    yaşantısında gösterir, takvâ yoluna girer.
    Ölüm Gerçeği ve Âhiret İnancının
    Ruh Sağlığı Açısından Önemi
    İnsan olarak dünyaya gelen birey, varoluşunun anlamını kavradığı
    oranda hayata olumlu bakabilecek ve olayları daha rahat
    kavrayabilecektir. Nitekim 23/Mü’minûn Suresi 115212 ve 75/
    Kıyâme Suresi 36’da213 insanın başıboş yaratılmadığı belirtilerek
    211 4/Nisâ, 77
    212 “Sizi boşuna yarattığımızı ve bize tekrar döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?”
    213 “İnsan kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder.”
    ECEL VE ÖLÜM
    - 57 -
    yaratılışının anlamına vurgu yapılmaktadır. 51/Zâriyât Suresi, 56.
    âyette de214 insanın yaratılış amacının kulluk olduğu belirtilerek
    konuya açılım sağlanmaktadır.215
    İnsanın varoluşunun anlamı bu şekilde belirtilirken 21/Enbiyâ
    Sûresi 35’de216 bu dünyanın bir imtihan yeri olduğu ve sonunda
    herkesin ölümü tadacağı belirtilerek ölüm gerçeğine vurgu yapılmaktadır.
    “Ölüm bu dünyadaki yaşamı tamamlayan bir noktadır.217 Fakat
    varlığın son noktası değil, bilakis ebedi hayatın başlangıcıdır. İslam
    inancında insanın ölümü, dünya ile âhiret arasındaki bir geçişi
    teşkil etmektedir.218 Nitekim ‘Bireyin, ölümün hayatın bir gerçeği
    olduğunu gözönüne alarak hayat ile ölüm arasında sıkı bir bağ
    olduğunu düşünmesi, Yalom’a göre kişiyi korku ya da kasvetli kötümserlik
    varoluşuna mahkum etmekten çok, onu daha otantik
    hayat tarzına yöneltmek için bir katalizör olarak hareket eder ve
    hayattan alınan zevki arttırır.’219 Fakat burada şunu da hemen belirtmek
    gerekir ki ölüm korkusu gerek her insanda varlığını hissettirmesi,
    gerekse şiddet ve etkisinin gücü bakımından diğer bütün
    korkulardan ayrılır. Hatta yaşadığımız bütün korkuların temelinde
    sadece ölüm korkusunun yattığını iddia edenler vardır.220
    Birbirinden farklı izah tarzları getirmiş olsalar da tarih boyunca
    ölümden sonraki hayata atıfta bulunmayan hiçbir din yoktur.
    221 Ölümü felsefi bir problem olarak ilk defa ele alan Sokrat’tır.
    Sokrat’tan önce bu konuda kayda değer bir açıklama yoktur. Sokrat,
    insanların hayatları boyunca devam eden korkularının başında
    ölüm korkusu olduğunu söyler222…
    İslam inancına göre ise bu dünya bir sınav yeridir ve insan bu
    dünyada yaptığı her hareketinin karşılığını öbür dünyada görecektir.
    Böyle bir âhiret inancı hem ölüm düşüncesinin kabullenilmesini
    214 “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”
    215 Kula, “Bedenî Özürlü Gençlerin Din Eğitiminde Dikkat Edilmesi Gereken
    Psikolojik Hususlar”, s., 193-194.
    216 “Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de
    deniyoruz. Ancak bize döndürüleceksiniz.”
    217 Özcan Köknel, İnsanı Anlamak, Altın Kitaplar, 6. Baskı, İstanbul 1997, s. 406.
    218 Toshihiko Izutsu, Kur’an’da Allah ve İnsan, çev; Süleyman Ateş, Ankara, s. 24.
    219 Naci Kula, Gençlerde Izdırap Tecrübesine Bağlı Dini Krizle Başa Çıkmaya
    Yönelik Öneriler, (Yayınlanacak Çalışma), s. 19.
    220 Hayati Hökelekli, “Ölüm ve Ölüm Ötesi Psikolojisi”, U.Ü. İlâhiyat Fak. Dergisi,
    Yıl: 1991, S:3, c: 3, s:156.
    221 Faruk Karaca, Ölüm Psikolojisi, Beyan Yay., İstanbul 2000, s. 15.
    222 Ruhattin Yazoğlu, “Ölüm Korkusuyla İlgili Bazı Felsefi Tavırlar”, Akademik
    Araştırmalar, Bahar 1997, Yıl:1, Sayı:4, s. 120.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 58 -
    hem de bu dünyada karşılaşılan birtakım sıkıntı ve meşakkatlerin
    karşılığının öbür dünyada kat kat alınacağı düşüncesiyle kişiyi
    karşılaşabileceği kaygı ve stresten kurtarabilecektir.223 ‘Zira âhiret
    inancı bir taraftan insanlara zulüm ve sıkıntılar karşısında büyük
    bir teselli kaynağı sunarken, diğer taraftan ölümsüzlük arzusuna
    sahip insan için ebediyetin kapılarını açmakta, insanın ruhi dengelerinin
    bozulmaması hususunda büyük rol oynamaktadır. Araştırmalarda
    ümitsizlik vb. durumlarda âhiret inancının iman edenlera
    bir ümit sunduğu ve endişeyi azalttığı, insanlara vicdan azabı
    ve korkularını yatıştıracak teselliler oluşturduğu tespit edilmiştir.
    Ayrıca âhiret inancı, ölümden sonra insanın hayatının devam edeceğini,
    esas olanın âhiret hayatı olduğu fikrini insanın dikkatine
    sunarak onun yaşantısını daha bilinçli bir şekilde geçirmesine,
    kendisini otokritik etmesine de yardımcı olacağından olumlu bir
    değişim ve kaliteli bir yaşam sürmesine imkân sağlar.’224
    ‘Netice olarak ölümü hayatın temel gayesi olarak gören inanan
    insanlar, bir gün ölecekleri gerçeğini şuurlarının bir köşesinde
    canlı tutarak zevk ve metanetle yaşayabilmenin imkânını araştırırlar.
    Onlara göre ölümün berisindeki ve ötesindeki hayat birbirini
    tamamlayan iki unsur olarak görülür. Nitekim onlar kendilerini
    nihayetsiz bir istikbalin yolcuları olarak görürler.’ 225
    Dolayısıyla bu şekilde güçlü bir ölüm ve âhiret inancına sahip
    bireyler karşılaşmış oldukları olumsuz durumlarla çok daha rahat
    bir şekilde baş edebileceklerdir.
    İnanan insanın hayatta karşılaştığı çeşitli zorluklarla mücadele
    edebilmesinde ona yardımcı olan bir diğer destek de kader inancıdır.
    Nitekim İslam inancına göre insanın doğumundan ölümüne
    kadar geçen süreçte başına gelebilecek her şey Allah katında bilinmektedir
    ve onun dilemesine göre cereyan etmektedir. 226
    Kaza-kader konusunda bilgi verilirken olaylar karşısında insanın
    sorumluluğunun ve iradesinin önemine dikkat çekildikten
    sonra daha geniş bir çerçevede her şeyi varedenin Allah olduğu
    ve her olayın kendi içerisinde bir mantalitesinin olduğu vurgulanabilir.
    Böylece kişi Allah’ın takdiri ve insanın iradesinin rolü
    çerçevesinde olayların meydana geldiğini dikkate alabilir. 227
    223 Hüseyin Peker, Din Psikolojisi, Sönmez Matbaası, Samsun 1993, s. 167
    224 Kula, a.g.ç., s. 19-20.
    225 Karaca, a.g.e., s. 267-268; Muammer Cengil, “Depresyonu Önlemede Dini
    İnancın Koruyucu Rolü” Din Bilimleri Akademik Araştırma Dergisi, III,
    (2003), Sayı:2, s., 141
    226 Kur’an, 57/22
    227 Kula, “Bedenî Özürlü Gençlerin Din Eğitiminde Dikkat Edilmesi Gereken
    ECEL VE ÖLÜM
    - 59 -
    Böyle bir inanca sahip olan bir kimse üzerine düşen görevleri
    yaptıktan sonra işin gerisini Allah’a bırakarak tevekkül eder ve
    böyle bir inanç ile yaşamda karşılaştığı çeşitli sıkıntıların yıkıcı etkisinden
    psikolojik olarak kendisini korumuş olur. 228
    Ayrıca yaşanılan olayların mutlak anlamda olumsuzluk olarak
    değerlendirilmemesi gerektiğine de vurgu yapılmalıdır. Çünkü
    bize göre iyi olan bir şeyde bir olumsuzluğun veya olumsuz gibi
    gözüken bir olayda da iyi bir durumun olabileceği vurgulanmalıdır.
    Nitekim bir âyet-i kerimede229 insanların hoşuna giden bir
    olayda şer, hoşuna gitmeyen bir olayda da hayır olabileceği vurgulanmaktadır.
    230
    Ölümü Düşünerek Dirilmek
    İnsan açısından ölüm, Allah’ın mümît isminin tecellî etmesiyle,
    ecel denilen belirli bir zamanda, ruhun bedendeki tasarrufuna
    son verip vücuttan ayrılması olayına denir. Ölüm, insan için yok
    olmak değil; bir âlemden diğerine intikal etmektir, bir hicrettir,
    fânî/ölümlü dünyadan ebedî hayata göç etmektir.
    Ölüm, hiçbir zaman, anladığımız şekilde “ölmek” değil; gerçekte
    “dirilme”dir, hayat bulmadır, uykudan uyanmaktır. Hayatın
    kaynağını örten maddî perdelerden sıyrıldıktan sonra, insanın
    gerçeği en çıplak şekliyle tanıması nasıl ölmek olabilir? Ölmek,
    geçici ve gölge bir hayat olan dünyadan göçmekten ibarettir.
    Dünya hayatında diri olabilenler, ölümle daha bir diriliğe kavuşur
    ve “sıla”sına kavuşmuş, gurbetten kurtulmuş insanların sevincini
    yaşar, özlemlerini giderirken, dünyada ölü olanlar ise, ölmekle acı
    bir dirilmeyi tatmakta ve gerçek hayatın ne olduğunu görmektedirler.
    Peygamberlerin getirdiği hayat verici nefeslerle231 dirilemeyenler,
    Kur’an’ın deyişiyle, akılları çalışmayan, gözleri görmeyen,
    kulakları işitmeyen, gerçek hayata sahip olmayan “ölüdürler.”
    Allah’ın 99 esmâü’l-hüsnâsından biri, “el-Mümît”tir. El-Mümît,
    canlı mahlûkların ölümünü yaratan anlamına gelir. Hayatı nasıl
    Allah veriyorsa, ölümü de yine O yaratmaktadır. Allah’ın hayatı/
    diriliği ve ölümü yaratmasının sebebi, Kerîm Kitapta şöyle
    Psikolojik Hususlar”, s., 195.
    228 Muammer Cengil, a.g.m., s., 141.
    229 “… Olur ki, bir şey sizin için hayır iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur
    ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”
    (2/Bakara, 228)
    230 Kula, ““Bedenî Özürlü Gençlerin Din Eğitiminde Dikkat Edilmesi Gereken
    Psikolojik Hususlar”, s., 197; Dr. Muammer Cengil
    231 8/Enfâl, 24
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 60 -
    açıklanır: “O (Allah), hanginizin daha güzel amel işleyeceğini denemek
    için ölümü ve hayatı yarattı.”232 Ölüme göre hayatı/dünyayı önceleyen
    ters gözlüklü insan, bu âyetteki ifadede bir terslik varmış gibi
    görebilir. Çünkü diğer canlılar gibi insanlar da, önce yaşar sonra
    ölürler; ama âyette önce ölüm, sonra hayat denilmiş. Burada Allah
    bize işaret yoluyla şunu anlatıyor: “Hayatı anlamak, doğru ve
    güzel yaşamak istiyorsanız, önce ölümü anlamalısınız!” İnsanın
    hayatı nasıl anlamlandırdığı, her şeyden önce ölümü nasıl anladığına
    bağlıdır. Eğer siz ölümü bir bitiş ve yok olma şeklinde anlarsanız,
    hayatı da “nasıl olsa ölüm var; o halde ölmeden önce ne
    yaparsam kârdır” anlayışıyla değerlendirir ve öyle yaşarsınız. Ama
    ölümü bir bitiş değil de, aksine bir diriliş ve gerçek hayat olarak
    anlarsanız, o zaman hayatı; “en ince teferruatına kadar hesabının
    verileceği bir olay” olarak kabul eder ve o şekilde yaşarsınız. Herhangi
    bir şey yapmadan önce, onun hesabını yapar, hesaba çekileceğiniz
    bilinciyle hesaplı ve ölçülü davranırsınız. İkinci anlam
    olarak, doğru bir gözlükle baktığımızda görürüz ki canlılar, varlık
    sahasına çıkmadan önce ölü idiler. Yani, ölüm hayattan önce var
    kılınmış, daha önce yaratılmıştı. Hayat Kitabımız, bu gerçeği şöyle
    vurgular: “Allah’a karşı nasıl küfr içinde olursunuz ki, siz ölüydünüz, size
    hayat verdi; sonra sizi öldürür, sonra da diriltir.” 233
    Allah’ın İmâte/Öldürme Faâliyeti: Allah’ın yaratma fiili her an
    faâliyet gösterdiği, Allah devamlı yarattığı gibi; imâte fiili, öldürme
    sıfatı da aralıksız işlemektedir. Günde ortalama 300 bin kişi
    ölmekte, hergün bir koca şehrin nüfusu kadar insan dünyasını
    değiştirmektedir. Her saniye dünyadan dört kişi hayattan göçmektedir.
    Bu rakam, insanlık âlemi için. Buna hayvanlar âlemi de
    katıldığında, bu ilâhî fiilin nasıl aralıksız faâliyet gösterdiği daha
    iyi anlaşılır. Her sâniye, ölen hücrelerin, alyuvarların, akyuvarların,
    hele mikropların haddi hesabı yok. Bütün bu işler imâte fiiliyle,
    sonsuz bir ilim ve hikmetle icrâ edilmektedir.
    İmâte, yok etme değil; varlığı daha mükemmel hale getirmedir.
    İmâte, kabir âlemine doğuştur, ileri bir rahmet tecellîsidir.
    Çekirdeklerin ölümleriyle, bitkiler sümbül hayatına geçtikleri gibi,
    ölüm de en az hayat kadar bir nimettir. Her ölümü bir diriliş takip
    etmekte ve ikinci safhaların birincilerden daha mükemmel
    olduğu gözlenmektedir. Ölüm, yeni bir mükemmelliğe, güzel bir
    değişim ve dönüşüme atılan adımın adıdır. Ölümü kabir hayatı
    takip edecek ve dirilişle insan yeniden beden-ruh beraberliğine
    kavuşacak; dünyadakinden daha ileri bir yaratılışla. Ölümü böyle
    232 67/Mülk, 2
    233 2/Bakara, 18
    ECEL VE ÖLÜM
    - 61 -
    değerlendiren insan, onu severek gülerek karşılar.
    Kur’ân-ı Kerim’de ölüm anlamındaki “mevt” kelimesi ve türevleri
    165 yerde geçer. Vefat gibi değişik kelime ve ifadelerle
    ölümden 190 yerde söz edilen hayat veren Kitabımızda, bütün
    âyetlerin üçte biri öldükten sonra dirilmeyle, âhiret ve oradaki
    ödül ve cezayla ilgilidir. Âyet-i kerimelerde yaratan ve öldürenin
    Allah olduğu, O’nun insanları tekrar diriltip hesaba çekeceği,
    ölümden sonra insanların O’na döneceği belirtilir. Sahte tanrıların
    kimseyi öldürüp diriltemeyeceği, kendilerine bile fayda ve
    zarar veremeyecekleri vurgulanır. Yaşayanların ömürlerinin Allah
    katında belli bir eceli/süresi olduğu, o süre dolup ecelleri geldiğinde
    canlıların bir an bile geciktirilmeden veya öne alınmadan
    ölüm acısını tadacakları ifade edilir.
    Kur’an’da uyku, ölümle eş anlamlı gibi kullanılır.234 Demek
    ki ölümle uyku bir bakıma aynıdır; çünkü uykuda, nefs/ruh, bedenden
    kısmen ayrılır; en azından, şuur olarak bedenin farkında
    değildir. Ölümde ise bu kopuş, bütün bütündür. Uyku, ölümün
    yarısıdır. “Neylersin ölüm herkesin başında / Uyudun uyanmadın
    olacak, / Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında? / Bir namazlık saltanatın
    olacak / Taht misali o Mûsâlla taşında.” Başta hasta yatan
    ve musîbet çekenler olmak üzere, herkes için uyku nasıl ki
    bir istirahat ve rahmettir; uykunun büyük kardeşi olan ölüm de
    dert çekenler ve intiharı düşünenler için de bir nimet ve rahmettir.
    Her gece bir ölüm, her sabah bir diriliştir. Uyku, ölmenin provasıdır.
    Mezara benzeyen yatağa girdikten belirli bir zaman sonra
    uyanırız. Yani ölümden dirilişe geçeriz. Bunu her gün tekrarlarız.
    Gündüz yaşar, gece ölür, sabah diriliriz. Uyku, kardeşi olan ölümü
    unutturmaya değil; hatırlatmaya vesile olmalı; insan, yatağa girerken
    mezara da gireceğini unutmamalı, uyuduğunda uyanma
    garantisinin olmadığını düşünmeli ki, dört elle dünyaya sarılmasın
    ve ölüme hazırlanabilsin.
    Ölüm, bir nimettir, ilâhî bir ihsandır. Dolayısıyla o, kötü bir
    şey olamaz. Kötü olan şey, ondan korkmaktır. Ölümden korkan
    da onun gerçek yüzünü bilmeyendir. “Ölümden korkusu olanlar
    ölür / Hayatı maddede bulanlar ölür / Gidenlere öldü diye ağlarız
    / Aslında geride kalanlar ölür.” Ölüm! Güzel gerçeğimiz bizim!
    “Ölüm güzel şey; budur perde ardından haber / Hiç güzel olmasaydı
    ölür müydü Peygamber?”
    Nasıl bir ölüm isteriz? Mademki ölüm var, ölümden kaçış yok;
    öyleyse nasıl ölümle ölmek bize daha kolay, daha güzel gelir?
    234 39/Zümer, 42
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 62 -
    Sonra, ölümün şeklini seçme hak ve imkânımız var mı? Ölümün
    şekli, hayatın nasıllığına bağlıdır. Kutlu vaad veya acı gerçek öyle:
    “Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz. Nasıl ölürseniz öyle haşrolunursunuz.”
    Örneğin Hz. Ali gibi, bir çöl ortasında, hiçbir şeye dayanmadan
    dimdik ayakta ölmeye ne dersiniz? Ya da Hz. Süleyman gibi Mescid
    inşâsında cinleri kullanırken, çaktırmadan ölüvermek; ölüvermek
    ama dimdik; ölüvermek ama devrilmemek, sürünmemek! Halkın
    deyimiyle, “elden ayaktan düşmeden”, “Üç gün yatak; dördüncü
    gün toprak”, ama imanla, ama müslümanca, ama insanca ölmek!
    Bunun için de mü’mince yaşamak şart. Kimin yolunda, hangi gâye
    uğruna yaşanılırsa, onun yolunda ve o amaç için ölüm gelecektir.
    Allah yolunda O’nun rızâsı doğrultusunda yaşayanlar, elbet
    O’nun yolunda ve O’nun istediği gibi öleceklerdir.
    Ölüm Bir Son Değil; Başlangıçtır, Köprüdür. Ölümü, yok oluş,
    bitiş ve neticesiz olarak gören insan, hayatın mânâsından da
    uzaktır. Onun için hayat, tesadüfler oyuncağıdır, kabir karanlıklara
    açılan bir kapı, ecel bütün sevdiklerinden bir daha kavuşmamak
    üzere bir ayrılıştır. Bunun için âhirete inanmayan kimsenin
    ruhu acı ve ıstırap içindedir; dehşet ve vahşet içindedir, mânen
    kıvranmaktadır. Böyle bir insana hangi şey teselli verebilir? Cansız
    ve şuursuz cisimlerin bir zerresi bile kaybolmaz iken ve dağılan
    yıldızların atomlarından yeniden bir başka yıldız yaratılırken; büyük
    emânete tâlip, yeryüzünün efendisi/halîfesi insanın ölümden
    sonra bir avuç toprak olacağını düşünmek, insafsızlık olsa gerek.
    O, ölümünün ardından, sahip olduğu nimetlerden, yüklendiği
    emânetten hesaba çekilecek, mükâfat veya ceza için Cennet ya
    da Cehenneme gönderilecektir.
    Ölmemenin tek çaresi, doğmamaktır. Ama canlı cenâze şeklinde,
    hayat süren leş gibi yaşamanın tercih edilebildiği gibi; ölümsüzleşmek,
    güzel ölümden sonra çok güzel bir hayata terfî etmek
    de mümkün. Ölüm meleğinin bizi nerede beklediği belli değil;
    iyisimi biz onu her yerde bekleyelim. Ama elbette ona hazır bir
    vaziyette. “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes, yarına ne hazırladığına
    baksın.”235 Yolculuğa hazır mıyız? Yanımızda götürebileceğimiz
    ne var? Asıl önemli olan bu. Dünkü yediğimiz çok lezzetli
    yiyeceklerin veya zevkli saatlerin bugüne bir faydası yok; yarına
    kalacak olan da sadece sevaplar veya günahlar. Dünya bir oyun
    ve eğlenceden, bir masaldan ibâret. Âhiret ise daha hayırlı ve devamlı.
    Ölüme Hazır Olmak: Allah’ın dışında tüm canlılar için ölümün
    235 59/Haşr, 18
    ECEL VE ÖLÜM
    - 63 -
    kaçınılmaz bir gerçek olduğunu unutmamak ve ölüme hazırlıklı
    olmak her insanın gayreti ve özelliği olmalıdır. Ölümü anmak ve
    hazırlıklı bulunmak müslüman olarak ölmek isteyen her mü’min
    için gereklidir. Hz. Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Lezzetleri
    yok eden ölümü çok anın.”236 Başka bir hadiste, kabir içinde olanların
    hatırlanması istenir: “Ölümü ve öldükten sonra kemiklerin ve cesedin
    çürümesini hatırlayın. Âhiret hayatını isteyen dünya hayatının süsünü terk
    eder.”237 Ensardan bir adam Peygamberimiz’e sordu: “Mü’minlerin
    hangisi en akıllıdır?” Aleyhi’s-salâtu ve’s-selâm: “Ölümü en çok hatırlayan
    ve ölümden sonrası için en iyi hazırlığı yapanlar; İşte bunlar en
    akıllı kimselerdir.” buyurdular. 238
    Kabir ziyaretinin orada yatan ölü için değil; ziyaret eden dirinin
    ibret alması, ölümü hatırlaması için meşrû kılındığını hatırlamakta
    fayda var. Tevhidi zedeleyecek davranışlardan uzak
    durmak şartıyla kabirleri ziyaret etmek, insana âhiret bilinci verir.
    İslâm’da yasak olan kabrin üzerine bina yapmak, kubbe koymak,
    yani türbe, kabirleri mescit veya tapınak hale getirmenin, şiddetle
    yasaklanmış hurâfe ve bu konudaki aşırılıkların şirk unsuru olduğu
    bilinmelidir. Ölümle ilgili küfür sözlerinden de cehennemden
    korkar gibi sakınmak gerektiğini unutmamalıyız.
    Ölümle başlayan esas hayatı dünya görüşünün merkezine alamayan
    tek dünyalı insanın ufku, sadece bu geçici âlemle sınırlıdır.
    Ölümü düşünmek, hatırlamak istemez; yatırımını sadece dünyaya
    yapan, mutluluğu salt dünyevî ölçülere göre tanımlayan insan. Yaşayışından
    ölümü kovmaya çalışır; çünkü adına ölüm dedikleri şey
    dünyevîleşmiş insan için, gerçeği tokat vurur gibi haykıran uyarıcı
    bir vâiz, sorgulayıp itham edici bir yargıç ve fâni zevklerini kemiren
    korkunç bir canavardır. Modernleşen şehirlerde artık mezarlıklar,
    bu tür insanları “rahatsız” etmeyecek kadar uzak yerlere
    yapılır oldu. Mezarın içini cennet bahçesine çevirmeyi düşünmeyenler,
    mezarlarını anıt gibi süslemeyi tercih ediyor. Hâlbuki İslâm,
    kendi insanlarına ölümle dost olarak, onunla içli dışlı yaşamayı
    öğretmişti. Ölümün korkulup kaçılacak bir şey değil; gereğinde
    baş tâcı edilecek bir şey olduğuna inandırmıştı.
    “Güzel ölüm”ün şefkatli kollarından “çirkin hayat”ın merhametsiz
    kucağına terkedildi insanımız. Ölümün kronik korkusunu
    da yenemedi, hemen tüm filmlerde o işlendi, çoğu rüyaları o böldü,
    bunalımların kaynağının o olduğu söylendi. Ölümü unutmaya
    236 Tirmizî, Zühd 4, Kıyâme 26; Nesâî, Cenâiz 3; İbn Mâce, Zühd 31
    237 Tirmizî, Kıyâme 24; Ahmed bin Hanbel, I/387
    238 Kütüb-i Sitte Terc. 17/598
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 64 -
    çalışmak, başka güzellikleri de unutturdu. Sadece dünyayı düşündüğü
    halde, ona da sahip olamadı; “hırsızı yakaladım” derken,
    yakasını yavuz hırsız dünyanın elinden kurtaramadı. İslâm’ın
    insanındaki ölüm sevgisi, yerini; dünyevîleşmiş insanda “ölüm
    korkusu”nun stresine terk etti. Ölümü hatırlamamak için çeşitli
    eğlencelere, uyutucu ve uyuşturuculara yönelen modern insan,
    60-70 yaşlarında hükmü infaz edilecek olan (konforlu da olsa
    dünya zindanında yatan) müebbet hapisteki bir idam mahkûmu
    gibidir.
    Her ne kadar ölüm, geride kalanlar için acı ve hasret dolu bir
    olay ise de, imanlı gönüller için fânîlikten ebedîliğe geçişi sağlayan
    bir vâsıtadır. O yüzden birçok ayette ölüm ve âhiret hayatı
    “buluşmak, sevdiğine kavuşmak” anlamındaki “lika (likaullah,
    likau’l-âhire) kelimesiyle ifade edilmiştir. Asıl hayatın ikinci
    âlemde başlayacağına iman edenler, ölümün ebedî yokluk olmadığını
    kabul ederler. Henüz hayattayken, bu gerçek vatanın, baba
    yurdunun, sonsuz mutluluk hayatının özlemini duyar ve ona göre
    yaşarlar. Ölümün korkulmayacak, aksine can atılacak güzelliklerin
    anahtarı olduğuna şâhitlik eden, ölümü öldürerek ölümsüzleşen
    şehâdet erleri ise, şehidlerdir.
    Hayata birkaç damla su ile başlayıp ölümden sonra sonsuzluğa
    uzanan biz insanların ölüm sonrası hakkında ciddi endişe ve
    gayretlerimiz yoksa; bu, hem dünyevî hayatımız, hem de uhrevî
    hayatımız için büyük bir tehlikedir. Bugün insanların uğraşlarına,
    şikâyetlerine bakınca; hemen tamamının dünyevî endişeler olduğunu
    görüyoruz. Çağdaş insan, kendi kapısını yüzde yüz çalacak
    ölüm dâvetini ve hesaba çekilmeyi düşünmeden, ot gibi yaşamayı;
    fıtratına, aklına, dinin diriltici çağrısına rağmen başarabilmek(!)
    için, kendi yaptığı putların, paranın, sporun, müziğin, sinemanın,
    eğlencenin, teknolojinin... kulu olmayı kabullenmiş, tersine ve
    olumsuz anlamda ölmeden önce ölmeyi, yani intiharı ve katliâmı
    ebedî hayata tercih edebilmiştir.
    Müslüman, hayata tevhid penceresinden bakmak zorundadır.
    Tevhid, birlemek demek olduğuna göre, laik bir anlayışla hayatı
    ve ölüm ötesini, dünya ile âhiret arasını ayırmak bu inanca zıt
    olacaktır. Âhiretten ayırdığımız dünyayı, tekrar ebedî ve gerçek
    hayatla birleştirmek zorundayız. Sadece ölüme kadar olan süre
    olarak algıladığımız istikbâl (gelecek) kavramını, ölümden sonrasını
    da içine alacak şekilde anlamaya ve bu anlayışı gündelik yaşayışa
    geçirmek, kulluk görevimizdir.
    Her şeyin bir anlamı vardır. Hayatın, ölümün, ağaçların, dağların,
    insanların, hayvanların... Ölümü anlamlandırdığımız zaman,
    ECEL VE ÖLÜM
    - 65 -
    her şey bir anlam kazanacaktır. Ölüm, bir yok olma değil; yeni
    bir hayatın başlangıcıdır. Ölümlü, fâni sıkıntılarla dolu bir diyardan,
    ölümün olmadığı, ebedî, mükâfatlarla dolu, zahmet ve sıkıntının
    bulunmadığı, sevdiğimiz her şeyin bulunduğu bir diyara
    yolculuktur. Onun için müslüman ölümden korkmaz; sadece ona
    hazır olur. Hatta yeri geldiğinde seve seve canını verir, âhiret karşılığında
    dünyayı satar. “Ölüm yok olmak değil; bir diriliştir, yeni
    bir hayata geçiştir” cümlesinden hareketle, yaşadığımız hayatı ve
    varlıkları seyredelim:
    Güneşin her batışı bir ölüm, her doğuşu bir diriliştir. Her gece,
    bir ölüm, her sabah bir dirilişi yaşar güneş altındaki bütün canlılar.
    Bakmasını bilenler, baktıklarında görenler için güneşin doğuş ve
    batışı, her an ölümün ve hayatın yaratılışını ispatlayan, âhirete
    imanı seslendiren bir âyettir. Mevsimler de bize ölüm ve ardından
    dirilişi anlatır. Her kış bir ölüm, her bahar bir diriliştir. Kışın, nice
    sineklerin kaybolması bir ölüm, baharla ortaya çıkması bir diriliştir.
    Kışın odun haline gelen ağaç için bu bir ölüm, baharla çiçek
    açıp meyve vermesi bir diriliştir. Tabiat, kendi diliyle haykırır: “Ey
    insan! Bir gün sen de böyle ölecek ve dirileceksin!” Rabbimiz, kış
    ve bahar mevsimlerini yaşatırken aynı zamanda ölümleri ve dirilişleri
    de aylarca seyrettirir. Tohumların toprağa atılışı bir ölüm,
    günler sonra topraktan çıkışı bir diriliştir. Tohumun toprağın içinde
    yok olduğunu zannederiz; hâlbuki yokluk yoktur. O, toprağın
    altında diriliş sürecini yaşamaktadır. Nihayet bir müddet sonra,
    bahar rüzgârı borusunu öttürecek, tohum, kıyameti yaşayarak
    kıyam edecek, yeşillikler içinde yeni bir hayata kalkacaktır. İnsan
    da böyle bir tohum gibidir. Yaşarken bir gün toprağın altına düştüğünü
    görürüz. İnsanın düştüğü yer, onun kabridir. Tohum gibi
    o da bir gün düştüğü yerden kalkacaktır. Kıyamet günü, zaten
    kalkış günü demektir.239 Doğum da bir diriliştir. Doğum, ölü gibi
    olan bebeklerin ana rahminde dirilişe geçip dünyaya adım atmasıdır.
    Bakmasını ve görmesini bilenler için bir damla suyun (atılan
    pis suyun milyonlarca parçasından birinin) dirilişe geçmesidir. 240
    Sadece bu dünyada yaşayacağınızı düşünerek yaşarsanız ölü
    yaşarsınız. Ama öleceğinizi düşünerek yaşarsanız diri yaşarsınız.
    Çevremizdeki insanlar hep dirilişin etkisiyle, âhiret şuuruyla
    yaşasalar!.. Seyredin o zaman hayatın güzelliğini. İkinci asr-ı
    saâdet olur çağımız. İnanın, iman ettiğimiz cenneti daha burada
    iken yaşamaya başlarız. Fakat biz, tüm yatırımlarımızı bu dünyaya
    yönlendirerek yaşadığımız hayatı ve yeri sahte cennet haline
    239 Bk. 50/Kaf, 9-11; 30/Rûm, 19
    240 Bk. 2/Bakara, 28; 36/Yâsin, 77-79
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 66 -
    getirmeye koyulunca cenneti de unuttuk.
    İmam Gazali diyor ki: “Mezardakilerin pişman oldukları şeyler
    yüzünden dünyadakiler birbirlerini kırıp geçiriyor.” Ölüm öncesindeki
    kavgaların ölümden sonra pişmanlık getireceğini hissederek
    yaşayan insan, hiç pişman olacağı şeyin kavgasını verir mi? Hırsla
    hayatın ve eşyaların, burada kalacak şeylerin ardına bir ömür
    boyu düşer mi?.241 Ölümü tefekkür ederek yaşamak, hayatta “gidici”
    olarak yaşama sonucunu doğurur. Böyle yaşayan insan da
    hesabını ve yatırımını gideceği yere göre yapar. Aksi halde, insan
    gideceği saate kadar kalacakmış gibi yaşar ve tercihini ona göre
    yapar. “Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Oysa âhiret daha
    hayırlı ve daha kalıcıdır.” 242
    Hayatı güzelleştirmek istiyorsak, ölümü güzelleştirmek, ölümötesi
    güzelliklere lâyık hayat sürmek gerektiğini unutmamalıyız.
    Ölmeden evvel ölmeye çalışmalı, ama öldükten sonra yaşamanın
    sırrını bulmaya gayret etmeli. Ölümü ancak bu iki şekilde öldürebiliriz.
    Ölümün korkusu, ölmenin kendisinden çok daha beterdir.
    Ölümü bu iki şekilden biriyle öldüren “bir gün” ölür; ölümden
    korkup kaçmaya çalışan ise “her gün” ölür. Âhiret yanında dünya
    bir gün kadar kısadır. Hesaba çekilmeden önce kendimizi hesaba
    çekmek için geceler büyük fırsattır. Gündüzü dünya hayatının,
    geceyi ölümün, yatağı kabrin karşılığı kabul ederek her yatağa
    girdiğimizde, günlük amel defterimizin kâr ve zarar hânelerini
    önce kendimiz değerlendirmeli, zararımız fazla ise, onu tevbe
    ve gözyaşı silgisiyle silmeli ve daha hatasız ticaret için kararlar
    alıp eyleme geçirmeliyiz. Yeniden bir dirilişi yaşayacağımız ertesi
    günü, önceki günden daha güzel yapma gayreti içinde olmalıyız.
    Her gün ve her gece, namaz sonlarında, işimizin arasında,
    her fırsatta; tefekkür edelim, özellikle ölümü, dirilişi, kıyâmeti,
    mahşeri, cenneti, cehennemi, günahlarımızı, Allah’ın nimetlerine
    teşekkürdeki kusurlarımızı derin derin düşünelim. Oralarda
    ölümle kolkola yaşayacağımız günleri düşünmek amacıyla, hele
    gece karanlığında mezarlığa gidip şu ölümcül yaşayıştan silkinip
    dirilelim. Ölüm ve şehâdet râbıtası yapalım. Allah’ın dinini yaşayamıyor,
    müslümanca hayat süremiyorsak müslümanca ölmenin
    de zor olduğunun bilincine varâlim. Mezarlarda ve hayalinde
    düşünerek canlandırdığın kabir hayatında düşün ki, bir-iki metrelik
    çukur, içinde birkaç kemik parçası ve mezar taşında da senin
    adın, evet senin adın, benim adım yazılı. Artık Rabbinle karşı
    241 Bk. 44/Duhân, 25-28; 9/Tevbe, 38
    242 87/A’lâ, 16-17
    ECEL VE ÖLÜM
    - 67 -
    karşıyasın. Büyük kıyâmetin kopmasını bekliyordun veya beklemiyordun.
    Ama öldün, yani senin kıyâmetin koptu. İşte bu kıyâmete
    hazırlandın mı? Yaptın mı yapacaklarını? Sakındın mı yapmaman
    gerekenlerden? Hazır mısın ölüme? Borçların-harçların, ümitlerin,
    beklentilerin, yatırımların... neresi için? Ölüm... Ne zaman? Evet,
    ey insan! Tohumun toprağın üstüne yeni bir hayatla çıktığı gibi
    bir gün kabrinden çıkartılacağını, Rabbinin huzuruna gidip yaptıklarının
    ve yapmadıklarının hesabını vereceğini düşün ve hayatını
    ona göre düzenle. Çünkü ölüm bir yok oluş değil; diriliştir.
    Ölüm uzakta değil; çok yakınımızdadır. “Ölümse / Gel dese / Tak
    tak tak / Mu-hak-kak.” ?
    Ölüm! Güzel gerçeğimiz bizim! Ölüm! Allah’ın bir “hikmet”i,
    bir “tecellî”si! Hikmetinden sual olunmadığı gibi, ne zaman
    tecellî edeceği de bilinmez. “Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın
    ölüm / Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm?!” Ölümsüzlüğü
    tatmak! İşte ölümün dehşetini etkisiz kılan iksir! Ölümünü düğün
    ve bayram ilân eden, o heyecanla ölüm adlı sevgiliyi bekleyen
    canlı şehidlerin mesajı! “O mübârek, aziz şehitler ki / Hepsi seçmişler
    en güzel ölümü! / Allah için, din için, şehitlik için / Döğüşüp
    müslümanca ölmüşler! /Törensiz ölmüşler / Kefensiz ölmüşler
    / İsimsiz ölmüşler / Ruh olup hep, cisimsiz ölmüşler / Bürünüp sade
    bir şehid adına / Öyle çıkmışlar, alnı pak, yüzü ak / Allah’ın katına!”
    Mezar, zıtların kenetlendiği noktadır. Yokta varlığa yol veren
    geçittir. Hayat ve ölümün, varlık ve yokluğun, bu dünya ve öte
    dünyanın buluştuğu çizgidir. Mezar, yok olunduğu sanılan bir
    noktada gerçek varlığın bulunduğu bir “geçit” oluverir. Ölümsüz
    hayata geçmek için ölüm tek geçit! Dünya yalan, ölüm yalansız!
    İnsan, bu gerçeği bilir; bilir bilmesine ama, bilmez gibi yaşar.
    Ölümden korkmak, her gün binlerce kez ölmek demek.
    Ölümden korkmak, hayatı bu maddî dünyadan ibaret sananların
    çıkmazıdır. Ölümden korkmak, öte dünyaya imanın zayıflığının
    göstergesi. Ölümden korkmak, ölümü yok etmez, ertelemez, hafifletmez,
    “korkunun ecele faydası yoktur.”
    Dünya bir han; konan göçer. Can ise, tıpkı bir kafesteki kuştur;
    o da zamanı, vakti geldimi durmaz, uçar. Ölüm, öyle bir
    yoldur ki, bir kez ve tek başına yürünür. Tekrarı yoktur; dönüşü
    yoktur; tek yönlü bir yoldur; mecburî istikamettir. Ölüm âdildir;
    ölüm herkes içindir; fakiri-zengini, beyazı-zenciyi, kadını-erkeği,
    genci-yaşlıyı ayırmaz.
    Ölüm, insan için güzel bir son ve aynı zamanda güzel bir başlangıç
    demek! Bir hayata “vedâ” deyip, öte hayata “merhaba”
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 68 -
    demek! Onun için güzel bir olay! Ölüm, dünya hayatının muhtaç
    olduğu bir ihtiyaçtır. Yeri göğü titretse de, varlığı dengede tutmaktadır
    ölüm. Ölüm, hayatın, varlığın, yaratılmışlığın dengesi ve
    güzelliği için vardır. Hayat, sınanma için verildiği gibi ölüm de aynı
    amaç için yaratılmıştır.243 İnsana düşen; ölüm korkusunu öldürmek,
    ölümün bir denge ve güzellik olduğuna inanmak ve hayat
    sınavında başarılı olmaktır. 244
    Beşerî bilim, insanın dünyaya nasıl geldiğini anlatsa bile niçin
    geldiğini bildiremez. Bu dünyaya her gelenin öleceğini bildirir,
    fakat nereye gideceğini kestiremez. Bilim, olayın şeklinden bahseder,
    felsefe ise, sebebini açıklamaya çalışır. Ancak felsefenin de
    sınırı akıldır. Aklın bulamayacağı konular, felsefenin de dışında
    kalır. O zaman söz “din”in olur/olmalıdır. Yüce Yaratıcımız, insan
    aklının idrakten âciz kaldığı hakikatleri, Peygamberleri vasıtasıyla
    öğretmiştir. Beşerî bilimin dışında kalan, onun sınırına girmeyen,
    felsefeyi âciz bırakan konular, sadece dinin alanı içine girer. Ve
    ancak bu sahada çözülebilir. Alex Carrel: “Ölümün esrârı karşısında
    insanın duyduğu endişeye imanın verdiği cevap, bilimin verdiği
    cevapla kıyaslanmayacak kadar tatminkârdır” diyor.
    Nereden gelip nereye gittiğimizi, bizi nasıl bir geleceğin beklediğini
    ve ölümün anlamını ancak vahiy aydınlatabilir. Vahyi kabul
    etmeyen insan, tatminsizlik ve huzursuzluğu bu konudada da
    derinden yaşayacak, bu soruların ve ölümün her insan için ayrı
    mânâsı veya anlamsızlığı olacaktır. Çünkü ölüm, hayata göre, hayatın
    mânâsı da onu yaşayan kişilere göre değişmekte ve sahip
    olduğu inanç, insanı şekillendirmektedir. Ama ortak olan bir şey
    vardır. O da, bu sorulara sadece bilim veya kuru bir akılla cevap
    verilemeyeceği gerçeğidir.
    İnsanın yeri ve konumu gerçekten çok yüksektir. Çünkü şu
    koca dünya, ona bir ev, hayvanlar ona bir hizmetçi, güneş onun
    ısınması için bir soba, ay ise aydınlanması için ona bir lâmba olarak
    yaratılmıştır. Bu yüzden insanın görevi de büyüktür. Vazifesi, kendini
    yaratanı tanıyıp O’nun emir ve izni dâhilinde hareket etmesi
    şeklinde tarif edilebilir. Yine de imtihan dünyasında yaşadığımızı
    ve dileyenin istediği yolu seçmekte serbest olduğunu da unutmamalıyız.
    Ancak, cansız ve şuursuz cisimlerin bir zerresi bile kaybolmaz
    iken ve dağılan yıldızların atomlarından yeniden bir başka
    yıldız yaratılırken, insanın ölümden sonra bir avuç toprak olacağını
    düşünmek, insafsızlık olsa gerek. O halde insan toprağa girip
    ebediyyen yatamaz ve saklanamaz. Sahip olduğu nimetlerden
    243 67/Mülk, 2
    244 Hasan Ali Kasır, Ölüm Şiirleri, s. 21 vd.
    ECEL VE ÖLÜM
    - 69 -
    hesaba çekilecek, mükâfat ve ceza için âhiret konakları olan Cennet
    ve Cehenneme gönderilecektir.
    Dünya Sağlık Örgütü’nün istatistiklerine göre, her günde ortalama
    300.000 kişi ölmekte. Evet, her yaşta ölenlerin toplamı
    bu... Bu sayının içinde nice ölmeyeceğini sananlar veya ölümü
    bekleyenler, beklemeyenler veya başkasına “vah vah”, kendisine
    ise “Allah gecinden versin” diyenler de mevcut. Ama hepsi yolcu.
    Bunlar arasında ölümü unutanlar yok muydu dersiniz? Ama ölümün
    onları unutmadığı bir gerçek. Evet ölüm, hiç umulmadık bir
    anda kapımızı çalıyor. Ya bir kalbi sıkıyor, ya bir damarı tıkıyor. Ya
    da yeni elbisesini giyerken bir ayna karşısında veya otomobilini
    sürerken yakalıyor unutkan ve gâfil insanı. Kısacası, âhirete giden
    yollar o kadar çok ki, saymakla bitmez, neticede hepsi oraya
    çıkar. “Ölüm gelmiş cihâne, baş ağrısı bahâne!” Mezarın yeri ve
    dış konforu nerede ve nasıl olursa olsun, âhiret, her yerden aynı
    uzaklıkta. Önümüzdeki günlerde de yine yüz binlerce insan ölecek,
    bir yandan da ölüm meleği vazifesi gereği can almaya devam
    edecek. Ömrümüzün uzatılması için yapılan çalışmalar da devam
    edecek. Geçen günler de gösteriyor ki, hayat var olduğu müddetçe,
    dünya hayatı açısından ölümün sonu gelmeyecek ve ölüm
    öldürülemeyecek.
    Ölümü unutmak, ondan kaçmak çare değil. En yakın ve candan
    bir dostumuzun cenazesinden bile yeterli ibret alamaz olmuşuz.
    Ne kazmayı sallayan, ne tabutu taşıyan ve ne de ölüyü
    yıkayan haberdar değil yaptığından. Hareketlerimiz hep ezberden,
    mekanik bir şekilden ibaret. Eskiler ölümü o kadar uzakta
    tutmamış ve günlük yaşamlarından kapı dışarı etmemişlerdi. Doğrusu
    pek de bir şey kaybetmemişler, bilâkis kazanmışlardı. Çünkü
    zaman ve mekân tanımayan o dâvetsiz misafire karşı biraz olsun
    hazır bulunmakla, ona ansızın yakalanmaktan kurtulmuşlardı.
    Yahya Kemal’e İstanbul’un nüfusu sorulduğu zaman 50 milyon
    demiş, bunu abartı gibi görenlere de; “ne yapalım, biz ölülerle
    dirilerimizi birbirinden ayrı düşünmüyoruz” cevabını vermişti.
    Aslında, bu bir şahsın değil; uzun bir devrin ve köklü bir düşüncenin
    eseriydi. Eski semtler, ölümle hayatı hâlâ beraber yaşıyor. İşte
    İstanbul’un Eyüp Sultan, Üsküdar, Karacaahmet ve Topkapı kabristanları
    ve diğerleri. Ölümle hayat iç içe. Ölmeden önce hayatımızın
    kıymetini bildiren birer ibret taşları, yoldaki işaretler olmuş
    kabirler.
    Câmiler, minareler, kabristanlar, mezar taşları iki dünyayı ayıranın
    bir ses değil; bir nefes olduğunu haykırıyorlar. Bırakın ölüleri,
    yaşayanların bile dirilip döndüğü bir Eyüp kabristanı ile çevresini,
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 70 -
    bir de şimdiki mezarsız ve ezansız semtleri düşünün. Ölüm gerçeği
    konusunda ne değişti sanki? Ama, ölümü algılayış ve hatırlayış
    hususunda insanımız, yarına hazırlığı defterinden silgi izleri
    sırıtacak şekilde sildi veya defterini karaladı. Ölümü hatırlamayı
    modern çağın yüz karasıymış gibi düşünenler, kimseyi değil; sadece
    kendilerini aldatmışlardı. Belki asrımızda çok şey değişmiş
    olabilir, ama ölüm gerçeği değişmemiştir. Tam aksine, kazalar ve
    hastalıklar sayesinde âni göçüşler, hızlı yaşamaya ayak uydurarak
    sayı ve sürat kazanmıştır.
    Bırakalım artık yarınların hayaliyle oyalanmayı. Bu gün için
    elde olan ne? Yolculuğa hazır mıyız? Yanımızda götürebileceğimiz
    ne var? Asıl önemli olan bu. Dünyaya bir daha gelip de eksik
    ve hatalarımızı telâfi etme şansımız olmadığına göre, yaşadığımız
    günün her ânını değerlendirmeli ve “gün bu gündür!” diyerek,
    ebedî saâdeti kazanmaya çalışmalıyız. 245
    Ölüme Hazır Olmak: Allah’ın dışında tüm canlılar için ölümün
    kaçınılmaz bir gerçek olduğunu unutmamak ve ölüme hazırlıklı
    olmak her insanın gayreti ve özelliği olmalıdır. Ölümü anmak
    ve hazırlıklı bulunmak her mü’min için müstehap sayılmıştır. Hz.
    Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Lezzetleri yok eden ölümü çok
    anın.”246 Başka bir hadiste, kabir içinde olanların hatırlanması istenir:
    “Ölümü ve öldükten sonra kemiklerin ve cesedin çürümesini hatırlayın.
    Âhiret hayatını isteyen dünya hayatının süsünü terk eder.” 247
    Ölümü Beklenen Hastaya Karşı Görevlerimiz
    Hasta ziyareti sünnettir. Bir hadis-i şerifte, müslümanın müslüman
    üzerindeki hakları sayılırken, bunlardan birinin, hastalanınca
    hasta ziyaretine gitmek, diğerinin de ölünce, cenazesine gitmek
    olduğu belirtilir.248 Ölümcül hastaya ecel konusunda hoşuna gidecek,
    sevindirecek sözler söylemelidir. Çünkü Allah’ın hükmünü
    hiçbir şey geri çeviremez. Sadece gönlü hoş olmuş olur.249 Hasta
    tevbe etmeye ve vasiyetlerini yapmaya teşvik edilir. Çünkü Allah
    Rasûlü şöyle buyurur: “Vasiyet edeceği bir şey olup da, yanında
    yazılı vasiyeti bulunmaksızın iki gece geçirmek müslümanın işi
    değildir.”250 Sıkıntı, belâ ve hastalığa mâruz kalan kimsenin sabretmesi,
    Allah’ın yardımı ile olur. “Sabret! Çünkü senin sabrın ancak
    245 Selim Gündüzalp, a.g.e. s. 23 vd.
    246 Tirmizî, Zühd 4, Kıyâme 26; Nesâî, Cenâiz 3; İbn Mâce, Zühd 31
    247 Tirmizî, Kıyâme 24; Ahmed bin Hanbel, I/387
    248 Buhârî, Libâs 36, 45, Cenâiz 2, Nikâh 71; Eşribe 28
    249 Tirmizî, Tıbb 35
    250 Buhârî vesâyâ 1; Müslim, Vasiyye 1, 4
    ECEL VE ÖLÜM
    - 71 -
    Allah’ın yardımı iledir.” 251
    Ölüm halindeki kişiyi sağ yanına yatırıp kıbleye döndürmelidir.
    Çünkü Hz. Peygamber, Beytullah için “Ölü ve dirilirenizin kıblesidir.”252
    buyurmuştur. Eğer yer darlığı yüzünden hastayı kıbleye çevirmek
    mümkün olmazsa, sırt üstü yatırılır ve yüzü ile ayakları kıbleye
    doğru çevrilir. Bu da yapılamazsa, olduğu hal üzere bırakılır.
    Ölüm sırasında kişinin ağzına bir kaşık veya pamukla su verilir.
    Hasta can çekişirken ona yardımcı olmak, yakınları için bir görev
    ve sevap bir ameldir. Bu yüzden onun yanında kelime-i şehâdet
    getirmek ve söylemesine yardımcı olmak sünnettir. Çünkü Allah
    Rasûlü şöyle buyurmuştur: “Ölülerinize; ‘Lâ İlâhe illâllah’ı telkin edin.
    Çünkü ölüm halinde onu söyleyen bir mü’mini bu kelime, Cehennemden
    kurtarır.” “Son sözü Lâ ilâhe illâllah olan kimse Cennete girer.” 253
    Hastanın yanında şehâdet getirilir ki, o da hatırlayıp şehâdet
    getirsin. Yoksa, ısrarla; ‘sen de söyle’ denilmez. Zira o anda zor bir
    durumdadır. Ona yeni bir zorluk çıkarmamalıdır. Bir defa da söylese
    yeterli olur. Buna “telkin” denir. Bu telkini, hastanın sevdiği
    birisi yapmalıdır. Amaç, hastada isteksizlik uyandırmamaktır. Hayatını
    tevhide ters inanç ve davranışlarla geçirip tevbe etmeyenlerin
    ölüm döşeklerinde bunu kolayca söyleyebilmesi, pek nasip
    olacak iş değildir. Çünkü bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: “Nasıl
    yaşarsanız, öyle ölürsünüz; nasıl ölürseniz, öyle haşrolursunuz.”
    Kişi vefat edince ağzı kapatılır, bir bez ile çenesi başından bağlanır.
    Gözleri yumulur. Eller yanlarına getirilir. Sonra ölünün üstüne
    bir örtü çekilir. Öldüğü iyice anlaşılınca hemen yıkanır. İnsan ne
    zaman ve nerede öleceğini bilmez. 254
    Ölüm ve sonrası için düşünülmesi ve o oranda çalışılması
    gereken asıl mesele, son nefesi imanlı olarak verip verememe
    sorunudur. Bir insan, bütün varlığıyla, bütün gücüyle ve bütün
    imkânlarıyla bu meseleyi halledip gerçekleştirmeye çalışmalıdır.
    Mü’minin isteği, bu dünyadan ancak müslüman olarak, şirk karışmamış
    bir imana sahip bulunarak ayrılmak olmalıdır.255 Bunu
    gerçekleştirmek için de, devamlı müslümanca bir yaşayışın gerekli
    olduğu, nasıl ölmek istiyorsak öyle yaşamanın icap ettiği unutulmamalıdır.
    Kabir ziyaretinin orada yatan ölü için değil; ziyaret eden
    251 16/Nahl, 127
    252 Ebû Dâvud vesâyâ, 10
    253 Müslim, Cenâiz 1, 2; Ebû Dâvud, Cenâiz 16
    254 31/Lokman, 34; Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, 5/167
    255 3/Âl-i İmrân, 102
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 72 -
    dirinin ibret alması, ölümü hatırlaması için meşrû kılındığını hatırlamakta
    fayda var. İslâm’da yasak olan kabrin üzerine bina
    yapmak, kubbe koymak, yani türbe, kabirleri mescit veya tapınak
    hale getirmenin, şiddetle yasaklanmış hurâfe ve bu konudaki
    aşırılıkların şirk unsuru olduğu bilinmelidir. Ölümle ilgili küfür
    sözlerinden de cehennemden korkmak gibi sakınmak gerektiğini
    unutmamalıyız. Ölüm meleği olması itibarıyla Azrâil’e hakaret
    etmek, onu eleştirmek, eli tırpanlı çirkin bir insan şeklinde onu
    resmetmek, “Azrâil onun canını yanlış yere aldı” , “Azrâil’le savaşıyor”
    , “zamansız öldü” gibi sözlerin insanı küfre götürebilecek
    büyük yanlışlar olduğunu değerlendirmek zorundayız.
    “...Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen dünyada da âhirette de benim sahibimsin.
    Beni müslüman olarak öldür ve beni sâlihler arasına kat!” 256
    “Ecel geldi cihâne, baş ağrısı bahâne.” (Atasözü)
    “Sana nasihat edici olarak ölüm yeter.” (Hadis-i Şerif)
    “Ölenin kıyâmeti kopmuştur.” (Hadis-i Şerif)
    “Nasıl yaşıyorsanız öyle ölürsünüz. Nasıl ölürseniz, öyle de dirilirsiniz.”
    (Hadis-i Şerif)
    “Kabirleri ziyaret edin; çünkü kabir ziyareti size âhireti hatırlatır.”
    (H. Ş.)
    “İnsanların en akıllısı, ölümü en çok hatırlayıp onun için en fazla
    hazırlıklı olandır.” (H. Ş.)
    “İnsanlar uykudadır, öldükleri vakit uyanırlar.” (H. Ş.)
    “Ölümü çok hatırlayın; zira günahları giderir de sizi dünyada
    zâhid yapar.” (H. Ş.)
    “İnsanların, karşılaşmayı en uzak gördüğü şey, ölümdür!” (H. Ş.)
    “Günahlarını azalt ki, ölüm sana kolay gelsin!” (H. Ş.)
    “Her kul hangi amel üzerine ölürse o amel üzerine dirilir.” (H. Ş.)
    “Kabre hazırlıksız giren, denize kayıksız açılmış gibidir.” (Hz.
    Ebûbekir r.a.)
    “İnsanların öleceklerini yakiynen bilmelerine rağmen ondan
    gaflet etmeleri kadar yalana benzeyen başka bir şey yoktur.”
    “Allah Teâlâ, kuluna, ruhunun bedeninden çıkmasını, Allah
    için çektiği gam ve kederler oranında kolaylaştırır.”
    256 12/Yûsuf, 101
    ECEL VE ÖLÜM
    - 73 -
    “Bir kimsenin evinden veya yakınından bir cenaze çıkar da o
    kimse bundan ibret almazsa, ona, ne ilmin, ne hikmetin, ne de
    va’z ve nasihatın bir faydası dokunur.”
    “Cenazelerde hazır bulunmak suretiyle kalbin hastalıklarını
    tedâvi etmek bir vecîbedir.”
    “Ölümü istemek güzel değildir. Ölüme hazırlıklı olmak güzeldir.”
    “En uzun ömrün en kısa ömürden pek fazla uzun olmadığını
    anlamak için, ikisini de çevreleyen sonsuzluğu göz önüne getirin!”
    “Hey, ne yapıyorsun? Sen, Rabbine gönderilecek bir kitabı yazmakla
    meşgulsün. Ona doldurduğun cümlelere dikkat et! Her hareketin
    filme alınıyor; ne biçim sanatçısın sen?!”
    „Ayakta ölmek, diz üstü yaşamaktan iyidir.“
    “Korkaklar, ecelleri gelmeden kimbilir kaç kere ölürler; cesurlar
    ölümü bir kere tadarlar.”
    “Ölüm, daima gözünün önünde olsun, o zaman asla âdî endişelere
    düşmezsin ve hiçbir şeyi fazla hırsla arzu etmezsin.”
    „Hayattan önce ölüme hazırlanmalıyız.“
    “Ölüme gülen, iyi bir insandır.”
    “Ağa olsa, paşa olsa, bey olsa; Yakasız gömleğe sarılır bir gün.”
    “Ölüm ne hükümdar tanır, ne soytarı; herkesi aynı iştahla yutar.”
    “Geçiyor birer birer bu daracık köprüden
    Bir tabut daha geçti, kimdir acaba giden?”
    “Bir gün de senin için ağlanacak ardından;
    Sen de ayrılacaksın, doymadığın yurdundan.
    Madem ki ölüm vardır, ne diye korkuyorsun?
    Bu yalancı hayata ölüm teselli olsun!”
    “Geldi geçti ömrüm benim; şol yel esip geçmiş gibi.
    Hele bana şöyle geldi; şol göz yumup açmış gibi.
    İşbu söze Hak tanıktır; bu can gövdeye konuktur.
    Bir gün ola çıka gide kafesten kuş uçmuş gibi.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 74 -
    Miskin âdemoğlanını benzetmişler ekinciye
    Kimi biter, kimi yiter; yere tohum saçmış gibi.
    Bu dünyada bir nesneye yanar içim, göynür özüm
    Yiğit iken ölenlere gök ekini biçmiş gibi.
    Bir hastaya vardın ise; bir içim su verdin ise,
    Yarın anda karşı gele Hak şarabın içmiş gibi.” (Yunus Emre)
    “Rabbim, nihayet sana itaat edeceğiz...
    Artık ne kin, ne haset, ne de yaşamak hırsı,
    Belki bir sabah vakti, belki gece yarısı,
    Artık nefes almayı bırakıp gideceğiz...
    Gece değmemiş semâ, dalga bilmeyen deniz,
    En güzel, en bahtiyar, en aydınlık, en temiz
    Ümitler içindeyim; çok şükür öleceğiz.”
    “Ne kötü bir dünya bu; sevgisiz, acımasız
    Yaşarken dolu dizgin, ölüvermek apansız
    Sen, en güzel yerinde olsan bile yaşamın
    Alırlar, götürürler bir yerlere zamansız
    Bütün o sevdiklerin, dostların, yakınların
    Koyup giderler seni oraya yapayalnız
    Çalkalanır gidersin kapkara bir boşlukta
    Ne sevinç, ne de keder; artık her şey anlamsız.
    hakkın yok üşümeye, ağlamaya, gülmeye
    Unutma! Ölüsün sen, boş bir kalıpsın cansız
    Her şey geride kaldı, ne sandın yalan dünya
    Gördüğün gibi işte; bir ölüm var yalansız.”
    “Öleceğiz, müjdeler olsun, müjdeler olsun.
    Ölümü de öldüren Rabbe, secdeler olsun.”
    “Ölüm muhakkak
    ECEL VE ÖLÜM
    - 75 -
    Ve ölüm mutlak
    Tek kapısıdır ölümsüzlüğün.”
    “Yerin altında devam etmesidir bence ölüm,
    Yerin üstünde görüp geçtiğimiz rü’yânın.”
    “Bir gün çağrıyı duyar, insan ölür çaresiz;
    Ölür kuşlar, ağaçlar, ölür sahil ve deniz.
    Er geç kulağımızın dibinde çınlayacak
    Ölümün soğuk sesi; “biraz gelir misiniz?”
    “Ölümse / Gel dese / Tak tak tak / Muhakkak!”
    “Hiç durmadan hayât öğütür devreden bu çark;
    Ölmek sırayladır, sıralanmakta varsa fark!”
    “Yaprak nasıl düşerse akıp kaybolan suya
    Ruh öyle yollanır uyanılmaz bir uykuya.”
    “Ölmek değildir ömrümüzün en fecî işi;
    Müşkil budur ki ölmeden evvel ölür kişi.”
    “Ömrüm geçti, hayfâ ki geç uyandım;
    Bu dünya bana bâki kala sandım.”
    “Öleceği gün meçhul olmalı insanların!
    O gün uzak olsa da, değil mi günü belli,
    Yoktur günü bilinen ölümlere teselli.”
    “Neylersin ölüm herkesin başında
    Uyudun uyanmadın olacak,
    Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
    Bir namazlık saltanatın olacak
    Taht misali o Mûsâlla taşında.”
    “Sorun insanlar sorun, biliyor şu minare
    Neymiş ölüme çare, neymiş ölüme çare?”
    “Ömür, eser yeldir yahut akar su; Sakın yele suya dayanmayı
    ko.”
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 76 -
    “Ömür, temmuz güneşi karşısında kardır.”
    “Ömür, kıymeti bilinmeyen aziz bir misafirdir.”
    “Kimi insan derbeder; Ömrünü hebâ edip gider.”
    “İnsan, ne idrâksiz mahlûktur! Herkes kimsenin sağ kalmadığını
    bilir de, kendinin öleceğine inanmak istemez.”
    “Zengin ve yoksul, ölüme doğru aynı zamanda gider.”
    “Mezar, sonsuzluğun kapısıdır.”
    “Ölümün pençesi, gerçi karanlık, siyah, çirkin ise de; fakat
    mü’min için asıl siması nûrânîdir, güzeldir.”
    “Sonsuz yaşamaya karar veren ölümden korkmaz.”
    “Şerefli bir ölüm, şerefsiz bir ömürden daha iyidir.”
    “Ölümün eşiğini herkes yalnız aşar.”
    “Ölüm olmasaydı, hayat bütün güzelliğini kaybederdi.”
    “İnsanların bazısı yaşayıp bazısı ölseydi, ölüm dayanılmaz bir
    acı olurdu.”
    “Ey hayat! Ölüme (cennete) şükret. Seni onun sayesinde seviyorum.”
    “Düşünsek biz, ölümden korkmamamız gerekir; zira yerin altında,
    üstünden çok akrabamız var.”
    “Müslümanca yaşayamadığını kabul eden her insan için bile,
    müslümanca ölme imkânı vardır.”
    “Açmamak olmaz ölüm kapıyı çalınca.”
    “Ne ölümden kork, ne de ölümü iste.”
    “Ölümün bizi nerede beklediği belli değil; iyisimi biz onu her
    yerde bekleyelim.”
    “Ölümün acılığını sevdiklerimizin ölümünde tadarız.”
    “Bütün günler ölüme gider; son gün varır.”
    “Dünyada, bir gerçek vardır; o da ölüm! Ölümden başkası yalan”
    “Ölüm, Allah’a giden yolun tek kapısıdır.”
    “Bir sen değil, olsa hasmı âlem
    Merdâne ölür, ölürse âdem.”
    “Dostunu hemen ölüverecekmiş gibi sev; düşmanını hiç ölmeyecekmiş
    gibi telâkki et.”
    “İyi bir şekilde ölmesini bilmeyen, kötü yaşamış demektir.”
    “Her doğum müjdesi, bir vefat haberinin öncüsüdür.”
    ECEL VE ÖLÜM
    - 77 -
    “Dünyaya geldiğimiz gün, bir yandan yaşamaya, bir yandan
    ölmeye başlarız.”
    “Daha doğar doğmaz, ölmeye başlarız.”
    “Ölümün ilk işareti doğumdur.”
    “Ölüm yoktur! Yıldızlar, başka bir kıyıda doğmak için batarlar.”
    “İnsan ölümü düşündükçe hayattan daha az tat duyabilir; ama
    daha sâkin ve huzurlu yaşar.”
    “Ölümü, ancak ölmeye değer bir şeyi olmayan gözünde büyütür.”
    “Ölmemek için kaçan, bacaklarını beyhude yormuş olur.”
    “Öyle habersizce geliyor ki ölüm, Rüyalar tamamlanamıyor.”
    “General olsan da derler: ‘Er kişi niyetine!”
    “Ölüm eski bir şeydir ama, her insana yeni görünür.”
    “Ölüm, bazen bir ceza, bazen bir armağan, çoğu zaman da bir
    lütuftur.”
    “Ölüler başka, ölüm hep birdir.”
    “Ölüm! O sonsuz kurtuluş!”
    “Arkada bıraktıklarımızın kalplerinde yaşamak, ölmemektir.”
    “Ölüm, insanın fitnelerden âzâd oluşu, gafletten kurtuluşu,
    uykudan uyanışıdır.”
    “Ölüm, tüm mutsuzlukları iyileştiren en acı bir ilâçtır.”
    “Ölüme karşı herkesten açık göğüs beklenmez.”
    “Azrâil, bizim kullandığımız takvimi kullanmaz, onun takvimi
    farklıdır.”
    “Azrâil’e bahane bulunmaz.”
    Ölümden korkmayan, ölümü sevebilen, ölümle dostluk kurabilen,
    ölüm ötesine hazırlanıp canlı şehid gibi yaşayarak ölümsüzleşenlere
    selâm olsun!
    “Ey Rabbimiz! Gerçek şu ki, biz ‘Rabbinize iman edin!’ diye seslenen
    bir dâvetçiyi (Peygamber’i, Kur’an’ı) işittik; hemen iman ettik. Artık bizim
    günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, ruhumuzu iyilerle beraber
    al! Rabbimiz! Bize, peygamberlerin vasıtasıyla vaad ettiklerini de ikram
    et ve kıyâmet gününde bizi perişan etme; şüphesiz Sen, vaadinden
    caymazsın!”257
    “Ey Rabbimiz! Üstümüze sabır yağdır ve bizi müslüman olarak öldür.”258
    257 3/Âl-i İmrân, 193-194
    258 7/A’râf, 126
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 78 -
    Ecel Konusunda Âyet-i Kerimeler
    A Ecel Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 52 Yerde): 2/Bakara,
    231, 232, 234, 235, 282, 282; 3/Âl-i İmrân, 145; 4/Nisâ, 77; 6/En’âm, 2, 60,
    128; 7/A’râf, 34, 34, 135, 185; 10/Yûnus, 11, 49, 49; 11/Hûd, 3, 104; 13/Ra’d,
    2, 38; 14/İbrâhim, 10, 44; 15/Hicr, 5; 16/Nahl, 61, 61; 17/İsrâ, 99; 20/Tâhâ,
    129; 22/Hacc, 5, 33; 23/Mü’minûn, 43; 28/Kasas, 28, 29; 29/Ankebût, 5, 53;
    30/Rûm, 8; 31/Lokman, 29; 35/Fâtır, 13, 45, 45; 39/Zümer, 5, 40/Mü’min,
    67; 42; 42/Şûrâ, 14; 46/Ahkaf, 3; 63/Münâfıkun, 10, 11; 65/Talâk, 2, 4; 71/
    Nûh, 4, 4. Ayrıca, iki âyet-i kerimede “ecel” kelimesi fiil halinde kullanılır
    (6/En’âm, 128; 77/Mürselât, 12); bir âyette de mef’ûl ismi olarak müeccel
    şeklinde kullanılır (3/Âl-i İmrân, 145).
    B Yaşama Süresi Anlamında Kullanılan Ömür (Umr) Kelimesinin Geçtiği
    Âyet-i Kerimeler (Toplam: 7 Yerde): 10/Yûnus, 16; 16/Nahl, 70; 21/Enbiyâ,
    44; 22/Hacc, 5; 26/Şuarâ, 18; 28/Kasas, 45; 35/Fâtır, 11) Ayrıca 5 Yerde de
    Bu Anlamdaki Umr Kelimesi, Fiil Halinde Kullanılır: (2/Bakara, 96, 96; 35/
    Fâtır, 11, 37; 36/Yâsin, 68)
    C Ölüm Anlamındaki Mevt Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
    (Toplam 165 yerde): 2/Bakara, 19, 28, 28, 56, 73, 94, 117, 132, 133, 154,
    161, 164, 173, 180, 243, 243, 258, 259, 259, 260; 3/Âl-i İmrân, 27, 27, 49,
    91, 102, 119, 143, 144, 145, 156, 156, 157, 158, 168, 169, 185; 4/Nisâ, 15,
    18, 18, 78, 100, 159; 5/Mâide, 3, 106, 106, 110; 6/En’âm, 36, 61, 93, 95, 95,
    111, 122, 139, 145, 162; 7/A’râf, 25, 57, 57, 158; 8/Enfâl, 6; 9/Tevbe, 84, 84,
    116, 125; 10/Yunus, 31, 31, 56; 11/Hûd, 7; 13/Ra’d, 31; 14/İbrâhim, 17, 17;
    16/Nahl, 21, 38, 65, 115; 17/İsrâ, 75; 19/Meryem, 15, 23, 33, 66; 20/Tâhâ,
    74; 21/Enbiyâ, 34, 35; 22/Hacc, 6, 58, 66; 23/Mü’minûn, 15, 35, 37, 80, 82,
    99; 25/Furkan, 3, 49, 58; 26/Şuarâ, 81; 27/Neml, 80; 29/Ankebût, 57, 63;
    30/Rûm, 19, 19, 19, 24, 40, 50, 50, 52; 31/Lokman, 34; 32/Secde, 11; 33/
    Ahzâb, 16, 19; 34/Sebe’, 14, 14; 35/Fâtır, 9, 9, 22, 36; 36/Yâsin, 12, 33; 37/
    Sâffât, 16, 53, 58, 59; 39/Zümer, 30, 30, 42, 42, 42; 40/Mü’min, 11, 68; 41/
    Fussılet, 39; 42/Şûrâ, 9; 43/Zuhruf, 11; 44/Duhân, 8, 35, 56, 56; 45/Câsiye, 5,
    21, 24, 26; 46/Ahkaf, 33; 47/Muhammed, 20, 34; 49/Hucurât, 12; 50/Kaf, 3,
    11, 19; 53/Necm, 44; 56/Vâkıa, 47, 60; 57/Hadîd, 2, 17; 62/Cum’a, 6, 8; 63/
    Münâfıkun, 10; 67/Mülk, 2; 75/Kıyâme, 40; 77/Mürselât, 26; 80/Abese, 21;
    87/A’lâ, 13.
    D Vefat Ettirmek, Hayatına Son Vermek Anlamındaki Vefat Kelimesi ve
    Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 22 Yerde): 2/Bakara, 234,
    240; 3/Âl-i İmrân, 55, 193; 4/Nisâ, 15; 5/Mâide, 117; 6/En’âm, 60; 7/A’râf,
    37, 126; 8/Enfâl, 50; 10/Yûnus, 46, 104; 12/Yusuf, 101; 13/Ra’d, 40; 16/Nahl,
    28, 32, 70; 22/Hacc, 5; 32/Secde, 11; 39/Zümer, 42; 40/Mü’min, 67, 77.
    E Ecel ve Ömür Konusu:
    a Her Ümmetin Bir Eceli Vardır: 7/Arâf, 34; 10/Yûnus, 49; 15/Hıcr, 4-5, 8; 16/
    Nahl, 61; 23/Mü’minûn, 43.
    b Ömrü Tâyin ve Takdir Eden Allah’tır: 56/Vâkıa, 60.
    c Ecel Geri Kalmaz: 63/Münâfıkun, 11.
    d Uzun Ömür: 2/Bakara, 96; 21/Enbiyâ, 44; 28/Kasas, 23, 45; 35/Fâtır, 11, 37;
    36/Yâsin, 68; 40/Mü’min, 67.
    e Kısa Ömür: 35/Fâtır, 11.
    f Ömrün Uzaması ve Kısalması: 35/Fâtır, 11.
    g İhtiyarlık ve Bunaklık: 12/Yûsuf, 94; 16/Nahl, 70; 22/Hacc, 5; 36/Yâsin, 68;
    91/Şems, 10; 95/Tîn, 5.
    ECEL VE ÖLÜM
    - 79 -
    F Ölüm:
    a Öldüren Allah’tır: 2/Bakara, 28, 258; 3/Âl-i İmrân, 27, 156; 6/En’âm, 2, 95;
    7/A’râf, 158; 9/Tevbe, 116; 10/Yûnus, 31, 56; 15/Hıcr, 23; 16/Nahl, 70; 22/
    Hacc, 66; 23/Mü’minûn, 80; 30/Rûm, 19, 27, 40; 40/Mü’min, 68; 44/Duhân,
    8; 45/Câsiye, 26; 50/Kaf, 43; 53/Necm, 44; 56/Vâkıa60; 57/Hadîd, 2.
    b Her Nefs Ölecektir: 3/Âl-i İmrân, 185; 17/İsrâ, 99; 21/Enbiyâ, 34-35; 23/
    Mü’minûn 15; 29/Ankebût, 57; 55/Rahmân, 26-27.
    c Son Dönüş Allah’adır: 5/Mâide, 18, 105; 6/En’âm, 61, 62; 7/A’râf, 29; 10/
    Yûnus, 4; 11/Hûd, 4; 19/Meryem, 40; 24/Nûr, 42; 28/Kasas, 70, 88; 29/
    Ankebût, 17, 21, 57; 36/Yâsin, 83; 53/Necm, 42.
    d Allah Dilemedikçe Hiç Kimseye Ölüm Yoktur: 3/Âl-i İmrân, 145.
    e Ölümden Kaçılmaz: 2/Bakara, 243; 3/Âl-i İmrân, 145, 154; 4/Nisâ, 78; 50/
    Kaf, 19.
    f Ölüm Allah İçindir: 6/En’âm, 162.
    g İnsan Nerede Öleceğini Bilmez: 31/Lokman, 34.
    h Ölüm Karşısında Mü’min: 2/Bakara, 155-157.
    i Müslüman Olarak Ölmek: 2/Bakara, 132; 3/Âl-i İmrân, 102, 193; 7/A’râf,
    126; 12/Yûsuf, 101; 27/Neml, 19, 89-90.
    j Ölüm ile Uyku İlişkisi: 6/En’âm, 60; 39/Zümer, 42.
    k Ölüm Gelince Melek, Ruhu Bedenden Alır: 6/En’âm, 61.
    l Mü’minlerin Ölümü: 16/Nahl, 28-29, 32-33; 56/Vâkıa, 88-91; 79/Nâziât,
    2-3; 89/Fecr, 27-30.
    m Kâfirlerin Ölümü: 16/Nahl, 28-29, 33-34; 56/Vâkıa, 83-87, 92-94; 79/Nâziât,
    1, 4.
    n Münâfıkların Ölümü: 37/Muhammed, 27.
    o Ölüm Hali: 75/Kıyâme, 26-30.
    G Kabir:
    a Mü’minlerin Kabir Hayatı: 14/İbrâhim, 27.
    b Kâfirlerin Kabir Hayatı: 14/İbrâhim, 27; 40/Mü’min, 46; 60/Mümtehine, 13.
    c Münâfıkların Kabri: 9/Tevbe, 84.
    d Kabir Azâbı: 20/Tâhâ, 124; 40/Mü’min, 46.
    e Kabir Hayatı Belli Bir Zaman İçindir: 6/En’âm, 98; 80/Abese, 21.
    f Soy-Sopla Öğünmek İçin Kabir Ziyareti: 102/Tekâsür, 1-2.
    g Kabirden Kalkış: 22/Hacc, 7; 36/Yâsin, 51-52; 54/Kamer, 7; 70/Meâric, 43;
    71/Nûh, 18; 82/İnfitâr, 4; 100/Âdiyât, 9.
    h Kabirden Kalkışta Mutlu Kişilerden Olmak İçin Duâ: 26/Şuarâ, 87.
    Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. Ecel Üzerine, Osman Karadeniz, Şahsî Y.
    2. Ecel, Kıyâmet, Âhiret, Ali Eren, Çile Y./Merve Yayın Pazarlama
    3. Kazâ-Kader, Hayır ve Şer, Rızık, Ecel ve Tevekkül, M. Kenan Çığman,
    Şahsî Y. , s. 231-241
    4. T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. c. 4, s. 350-351; c. 10, s. 380-382
    5. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 1, s. 189; c. 2, s. 33
    6. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 5, s. 397-408
    7. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risâle Y. c. 3, s. 197-198
    8. Kur’an’da Allah ve İnsan, Toshihiko İzutsu, Çev. S. Ateş, Kevser Y. s. 117-125
    9. İslâm’da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, Kahraman Y. s. 304-308
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 80 -
    10. İslâm Düşüncesinde Kader ve Kaza, Halife Keskin, Beyan Y. s. 194-197
    11. Kur’an ve Psikoloji, Osman Necati, Fecr Y. s. 94
    12. Kur’an’da İman Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y. s. 45-
    48, 144-146
    13. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. 235-239
    14. Nur’dan Kelimeler, Alâaddin Başar, c. 2, s. 70-78
    15. İman ve İslâm Atlası, Necip Fâzıl Kısakürek, Büyük Doğu Y. s. 331-333
    16. Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Hayati Aydın, Timaş Y. s. 81-86
    17. İhyâi Ulûmi’d-Din, İmam Gazali, Bedir Y. c. 4, s. 806-833
    18. Kaderin Efendisi Kim? Said Ramazan el-Bûtî, Çev. Ramazan Tuğ, Madve Y.
    19. Kader Nedir, Mehmet Kırkıncı, Zafer Y./Cihan Y.
    20. Yaratılış ve Kader, Safvet Senih, Nil A.Ş. Y.
    21. Kadercilik Suçlaması ve Cihad, Muhammed Picthall, Çev. Tâhâ Dinçer,
    Akabe Y.
    22. Kadere İnanıyorum, M. Yaşar Kandemir, Damla Y.
    23. Kaderin Cilvesi, M. Yaşar Kandemir, Erkam Y./Çelik Y.
    24. Bir Kader Sohbeti, Alaaddin Başar, Zafer Y.
    25. Ezelî Sır Kader, Ömer Sevinçgül, Zafer Y.
    26. İnsan ve Kader, Mustafa Sabri Efendi, Kültür Bas. Yay. Birl Y.
    27. İslâm’da Kazâ ve Kader, Muhammed İhsan Oğuz, Oğuz Y.
    28. Kitap ve Sünnet Perspektifinde Kader, M. Fethullah Gülen, Işık Y.
    29. Badiiüzzaman’ın Görüşleri Işığında Kadere İman, İsmail Mutlu, Mutlu Y.
    30. Âhirete Giden Yol, Ali Rıza Altay, Sönmez Neşriyat
    31. Âhiret Hazırlığı, Sadık Dânâ, Erkam Y.
    32. Ecel, Kıyâmet, Âhiret, Ali Eren, Çile/Merve Y.
    33. Gözle Görülen Kıyâmet, Muhammed Mahmud Savvaf, Çelik Y.
    34. Kabir Âlemi, Celâleddin Suyûtî, Kahraman Y.
    35. Kırık Tayflar, Şemseddin Nuri, T.Ö.V. Y.
    36. Mezar Notları, Muammer Özkan, İnsan Dergisi Y.
    37. Ölüm Psikolojisi, Faruk Karaca, Beyan Y.
    38. Ölüm, Mehmed Zâhit Kotku, Sehâ Neşriyat
    39. Ölüm, Kıyâmet ve Âhiret, Sıddık Naci Eren, Demir Kitabevi Y.
    40. Ölüm Ötesi Hayat, M. Fethullah Gülen, Nil Y.
    41. Ölüm ve Ölümden Sonraki Hayat, Murat Tarık Yüksel, Demir Kitabevi
    42. Ölüm ve Ötesi, Hüseyin S. Erdoğan, Çelik Y.
    43. Ölüm ve Ötesi, Heyet, Sağlam Y.
    44. Ölüm Yokluk mudur? Hekimoğlu İsmail, Timaş Y.
    45. Ölüm ve Sonrası, İmam Gazali, Vural Y.
    46. Ölümden Sonraki Hayat, Süleyman Toprak, Esra Y.
    47. Bediüzzaman’ın Görüşleri Işığında Ölüm, Cenaze, Kabir, İsmail Mutlu,
    Mutlu Y.
    48. Bediüzzaman’ın Görüşleri Işığında Ölümden Sonra Diriliş, İsmail Mutlu,
    Mutlu Y.
    49. Ölüm ve Diriliş, Safvet Senih, Nil A.Ş.
    50. Kabir Âlemi, Âlemü’l-Berzah Tercümesi, Celâleddin Süyûtî, Kahraman Y.
    51. Batılının Ölüm Karşısında Tavrı, Philippe Arise, Gece Y.
    ECEL VE ÖLÜM
    - 81 -
    52. Ölümsüzlük Düşüncesi, Turan Koç, İz Y.
    53. Ölümü Yaşamak, Betty J. Eadie, Form Y.
    54. Ölüm Her An Gündemde, Feridun Yılmaz Yüceler, Akçağ Y.
    55. Kaçınılmaz Gerçek Ölüm, Yusuf Şensoy, Furkan Dergisi Y.
    56. Âhirete Açılan Kapı Kabir, Yusuf Şensoy, Furkan Dergisi Y.
    57. Ölüm, Kıyâmet, Âhiret ve Ötesi, Abdullah Aydın, M. İzci, Mehdi Y.
    58. Ölüm, Kıyâmet, Cehennem, Cavit Yalçın, Vural Y.
    59. Meşhurların Son Anları, Burhan Bozgeyik, Türdav A.Ş.
    60. Ölüm Cezası, Jean Imbert, İletişim Y.
    61. Ölüm İstatistikleri, 1990 D.İ.E. , Devlet İstatistik Enstitüsü Y.
    62. Ölüm İstatistikleri, İl ve İlçe Merkezlerinde 1993 D.İ.E. , Devlet İstatistik
    Enstitüsü Y.
    63. Ölüm, Kabir, Kıyâmet, Mustafa Necati Bursalı, Erhan Y.
    64. Ölüm, Kıyâmet, Âhiret ve Âhir Zaman Alâmetleri, İmam Şârânî, Bedir Y.
    65. Ölüm, Kıyâmet ve Diriliş, İmam şârânî, Pamuk Y.
    66. Ölüm Ötesi Hayat, Abdülhay Nâsıh, Nil A.Ş.
    67. Ölüm Son Değildir, Selim Gündüzalp, Zafer Y.
    68. Ölüm Sonrası Cennet ve Cehennem, Selim Al, Furkan Dergisi Y.
    69. Ölüm ve Âhiret, İmam Gazali, Arslan Y.
    70. Ölümden Sonra Diriliş, Subhi Salih, Kayıhan Y.
    71. Ölümden Sonra Dirilmek ve Reenkarnasyon, Naim Erdoğan, Fatih Enes
    Kitabevi
    72. Sentez (Ölüm Son Değildir), Yusuf Mirdoğan, İshak Basımevi
    73. Ölüm Şiirleri Antolojisi, Hasan Ali Kasır, Denge Y.
    74. Ölüm Şiirleri Antolojisi, Ahmet Sezgin, Cengiz Yalçın, Ünlem Y.
    75. Felsefe Tarihinde Ölüm Meselesi, Ernst Von Aster, Resimli Ay Matbaası
    76. Ölüm Korkusundan Kurtuluş, İbn Sînâ, Burhaneddin Matbaası
    77. Kitâbu’r-Rûh, İbn Kayyım el-Cevziyye, İz Y.
    78. Ruhî Olaylar ve Ölümden Sonrası, Sinan Onbulak, Dilek Y.
    79. Hüvel Baki, Mustafa Özdamar, Kırk Kandil Y.
    80. Sevmek, Ölmekle Başlar, 1-2; Murat Başaran, Zafer Y.
    81. Ölümü Yaşarken, Gülay Atasoy, Türdav Y.
    82. Ölüm Sonrası Hayat, Burhan Bozgeyik
    83. Ah Şu Ölüm Dedikleri, Abbas Yunal, Uysal Kitabevi Y.
    84. Ölümü Özlemeyen Aşkı Anlayamaz, İsmail Acarkan, Vural Y.
    85. Modern Fizik ve Tasavvuf Karşısında Ruh ve Ölüm, Cemal Bardakçı,
    Akdem Y.
    86. Stres ve Dinî İnanç, Necati Öner, T.D.Vakfı Y.
    87. Ebediyet Yolcusunu Uğurlarken, Hayreddin Karaman, T. Diyanet Vakfı Y.
    88. Kur’an’da İnsan, İman ve Âhiret, Murtaza Mutahhari, Endişe Y.
    89. Anadolu Folklorunda Ölüm, Sedat Veyis Örnek, Ank. Ün. Basımevi
    90. Kur’an’da ve Kitab-ı Mukaddes’te Âhiret İnancı, Nun Y.
    91. Dünya Ötesi Yolculuk, Abdülaziz Hatip, Gençlik Y.
    92. Ölüm ve Ötesi Bilimsel İncelenimi, Haluk Egemen ve Suat Bergil, Taş
    Matbaası, İst.
    93. Çağdaş Filozoflarda Ölümün Anlamı, R. Schaerez
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 82 -
    94. Ölüm, Louis-Vincent Thomas, İletişim Y.
    95. Ölümün Sıcak Yüzü, Ölümün Soğuk Yüzü, Ölümün Yüzsüzlüğü, M. Ali
    Kılıçbay, Gece Y.
    96. Korkular, Takıntılar, Saplantılar, Özcan Köknel, Altın Kitaplar Y.
    97. Ölümden Sonra Hayat, A. Raymond Moody, İnkılap ve Aka Kitabevi Y.
    98. İnsanların Ölüm Karşısındaki Tutumları, Murat Yıldız, Dokuz Ey. Ü. S. Bil.
    Enst. İzmir
    99. Aile İçindeki Ölüme Karşı Çocukların Tepkileri, Atalay Yörükoğlu, Nöro
    Psik. Araşt. 5, 7
    100. Uyku ve Ölümün Tabiatıyla İlgili Çağdaş Müslüman Yorumları, İ. Jane
    Smith, At. Ün.İ.F.Der.S.13
    101. Ölüm Gerçeği ve Allah İnancı, Dokuz Eylül Ün. İ.F. Dergisi, c.1, sayı 1,
    sayfa 303-312
    102. Ölümle İlgili Dinî Sosyal Davranış Örüntülerinin Değişmesi, Ank. Ün.
    Sosyal B. Enst.
    103. Mutasavvıflara Göre Ölüm, Mehmet Demirci, İslâmî Araştırmalar Dergisi,
    sayı, 3, 1987
    104. Ölüm Üzerine, B. Ziya Egemen, Ank. Ü. İ.F.D. c. 11, 1983
    105. Ölümle İlgili Tutumlar ve Dinî Davranış, Hayati Hökelekli, İslâmî
    Araştırmalar, c. 5, sayı, 2, 1991
    106. Ölüm ve Ölüm Ötesi Psikolojisi, Hayati Hökelekli, Uludağ Ün. İ.F. Dergisi,
    c.3, sayı 3, 1991
    107. Ölümle İlgili Tutumların Dinî Davranışla İlişkisi, H. Hökelekli, Uludağ Ün.
    İ.F. Der, c.4, s.4, 1992
    Sonsöz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…

    Okunma 8326 kez

    Ortam