Ahmed Kalkan

    Ahmed Kalkan

    Web sitesi adresi: http://Ümraniye Kalemder
    Salı, 12 Ocak 2021 17:31

    İman ve Amel

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     

     

    DAVUD EMRE YAYINEVİ
    Kitabın Adı:
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR -3-
    İMAN VE AMEL
    Yazarı:
    Ahmed KALKAN
    Tashih:
    Ahmed Kalkan
    Mizanpaj:
    Ehl-i Dizayn
    Kapak Tasarım:
    Ehl-i Dizayn
    İstanbul 2011
    Baskı:
    ?????
    Dâvud Emre Yayınevi
    Telefon: (0 216) 632 29 58
    www.davudemreyayinevi.com
    İMAN VE AMEL
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR
    -3-
    Ahmed KALKAN
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
    İTHAF
    Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
    KUR’AN dostlarına…
    Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
    Önsöz
    Bismillâh, elhamdu lillâh, ve’ssalâtu ve’sselâmu alâ rasûlillâh.
    İman; Rasûlullah’ı Allah’tan getirmiş olduğu bilinen haber ve hükümlerin tümünde, kat’i olarak tasdik etmek, bunu diliyle ikrar edip tatbik etmeye çalışmaktır. Âlemlerin Rabbi olan Allah’ı kendi tanıttığı gibi tanımak ve O’na yönelmektir. İman, Allah’ın gönderdiği peygamberleri tasdik etmek, getirdikleri vahyi benimsemektir. Allah’ın buyruklarını yerine getirerek, O’nun güven çemberine girmektir. Âyetleri kabul edip bağlanmak ve yaşamaktır.
    İman, aynı zamanda; başkalarına güven vermek, güven içinde olmak demektir. Yani, iman sahibi/mü’min, hem inandığı gücün sağladığı güvenin içinde emin olan; hem de kendisi başkalarına güven veren demektir. Emanet de imanla aynı kökten gelen ve güvene tevdi edilmiş şey anlamı taşıyan bir kelimedir. İman sahibine mü’min denir ki, bir anlamı da emanet taşıyan kişi demektir. Esas emanetin Kur’an’ın hükümleri, İslâm’ın her alanda hâkimiyeti demek olan kutsal emanetler olduğunu unutmamalı ve emanete ihânet edenlerin münâfıklıktan bir şube içinde olan hâin konumuna düştüğünü aklımızdan çıkarmamalıyız.
    İmanın amellerle tezâhürü olmalıdır. Güneşten ısı, gülden koku saçıldığı gibi, imandan da ameller saçılmalıdır. İmanın söz, fiil ve eylemlerle ispatlanması gerekir. Yoksa iman, birtakım istek ve temennilerden ibâret değildir.
    İman dediğimiz şey, Allah ve Rasûlü’ne karşı sevgide şekillendiği gibi, Allah’ın dinini yüceltmek ve üstün kılmak için cihad etmede, yeryüzünde zulmü ve fesâdı önlemek için mücâdele vermede de şekillenmelidir. Allah’a yaklaşmak için namaz ve oruca devam etmede, haram ve helâle ittiba etmede de iman kendini göstermelidir. Allah, imandan söz ederken, iman ile birlikte amellerden de söz ediyor. Bu amellerin ekseriyeti de cihad kavramında birleşir. Çünkü cihad, imanın rûhu ve ameli olarak ortaya çıkar. “Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah’a ve Rasûlü’ne iman ettikten sonra şüpheye sapmayıp, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad ederler. İşte onlar, imanlarında sâdık (doğru) olanların ta kendileridir.” (49/Hucurât, 15)
    İman, meyvesiz, kurumuş, çürümüş, odun kütüğü olmuş bir ağaç değildir; iman ağacının mutlaka eseri ve meyvesi görülmelidir. İmanın meyvesi, Allah’tan korkup Allah’ın murâkabesi altında
    olduğumuzu bilmektir. Şüphesiz Allah’ı tanıyan kişi, kendi kusurlarını idrâk eder ve O’ndan korkar ve ona göre hazırlık yapar. “Allah’ın gönderdiği risâleti tebliğ edenler, O’ndan korkanlar ve başka hiçbir kimseden korkmayanlar var ya, İşte bu, Allah’ın dinine dosdoğru uyan hak ehlinin sıfatıdır.” (33/Ahzâb, 39)
    İmanın varlığının en güzel isbâtı, vahye sarılmaktır. Çünkü vahy, en temiz, en sağlam kaynaktır. Vahye sarılmak, Allah’a bağlanıp, araya aracılar koymadan, doğru olanı kendisinden almaktan başka bir şey değildir. Vahye sarılmaksızın Allah’a bağlanmak mümkün değildir. Vahyin mü’minlerden istediği onu dinlemek ve ona tâbi olmaktır (Bkz.24/Nûr, 51-52; 33/Ahzâb, 36; 4/Nisâ, 65; 2/Bakara, 143).
    Mü’min erkek ve mü’mine kadınlara Allah ve Rasûlünün hükmü dışında muhayyerlik hakkı yoktur. İman ettikten sonra, kendi hevâ ve hevesine göre hareket edemezler. Allah’a ve Rasûlü’ne itaat etmek zorundadırlar. Allah’a iman, sonra arkasından isyan, apaçık bir sapıklıktır. Allah’a iman, teslimiyetle beraber bütün işlerde Allah Rasûlü’nün hakemliğini şart koşar. İman ettiğini iddia eden herkesin mutlaka hakemi, hükmünü kabul edip uygulayacağı ölçüsü, tercihi Allah ve Rasûlü olmalıdır. Aksi, sapıklıktır.
    Kur’ân-ı Kerim’de hiçbir âyette iman edenlerin cennete gireceklerinden bahsedilmez. İman edip sâlih amel işleyenlerin cennete gireceklerinden bahseder. İman ile amel, birbirini tamamlayan iki husustur. İman olmadan amel, Allah katında kabul edilmeyeceği gibi; güzel amellerle süslenmeyen kalpteki imanın mânevî zevk vermekten uzak olduğu da bellidir. İman, kalp toprağına atılan bir tohumdur. İbâdetler, güzel ahlâk, iyi davranışlar onun yeşermesini ve hayatiyetini devam ettirmesini sağlayan vasıtalardır. Sâlih amel ve güzel ahlâkla bezenmemiş iman, bir hücreye kapatılan ve kimseyle görüştürülmeyen bir din âliminin, mürşid ve vâizin, hitabettiği topluma faydasızlığı gibi; kişiyi olgunlaştırıp manen geliştirmekten yoksun bir cevherdir. O halde iman olmadan amelin kabul olunması söz konusu edilemezse; sâlih amellerle desteklenmeyen imanın kemale ermekten mahrum olacağı da unutulmamalıdır. Hatta bu konuda “imanı korumak, kazanmaktan daha zordur.” sözü meşhur olmuştur.
    Kur’an’ın, imanı tanımladığı âyetlere dikkat edecek olursak, hemen tamamında imanla amelin yan yana geldiğini görürüz. Özellikle iman ve sâlih amelin birlikte kullanıldığına şâhit oluruz. Kur’an, amelin imandan bağımsız olmadığının delilleriyle doludur.
    Hatta kinaye olarak Kur’an’da amel, iman olarak adlandırılmıştır. “Allah imanlarınızı zâyi edecek değildir.” (2/Bakara, 143). Bu âyetteki iman’dan kasıt “namaz”dır.
    Gerçek anlamda iman etmiş kardeşler! Haydi, buyrun sâlih amel cinsinden okumaya, Kur’an’ı insan ve kâinat adlı kitaplarla tercüme etmek için ve topluma yayıp toplumda hâkim kılmak için ölünceye dek koşturmaya…
    Ahmed Kalkan
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    Temmuz 2011, Ümraniye


    - 11 -
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKÂDİ KAVRAMLAR -3-
    İMAN
    •
    İman; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Kur’an’da İman
    •
    İmanın Artması eksilmesi
    •
    İmanın Gerektirdikleri
    •
    İman ve İslâm
    •
    İman ve Amel
    •
    İnsan Niçin İman Eder? İmanın Sebep ve Sonuçları (İmanla İlgili Sünnetullah)
    •
    Yeniden İmana
    •
    Ey İman Edenler İman Edin
    •
    İmanı Bozan Haller
    •
    Bâtıla İman
    “O müttakîler (takvâ sahipleri) ki, gayba iman ederler, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıklardan infak ederler.” 1
    İman; Anlam ve Mâhiyeti
    İman, emn kökünden bir mastardır. Sözlük anlamı, birini sözünde tasdik etmek, onaylamak, kabullenmek itimat etmek, gönülden benimsemek, güvenmek/güvenilmek anlamlarına gelir. Türkçedeki inanmak kelimesi bunu aşağı yukarı karşılar.
    Kavram olarak, Rasûlullah’ı Allah’ın katından getirmiş olduğu bilinen haber ve hükümlerin tümünde, kat’i olarak tasdik etmek, bunu diliyle ikrar edip, tatbik etmeye çalışmaktır. İman, küfrün zıddıdır. Âlemlerin Rabbi olan Allah’ı tanımak ve O’na yönelmektir. İman: Allah’ın gönderdiği peygamberleri tasdik etmek, getirdikleri vahyi benimsemektir. Allah’ın buyruklarını yerine getirerek, O’nun güven çemberine girmektir. Âyetleri kabul edip, bağlanmak ve yaşamaktır.
    İman’ın filolojik açıdan iki anlamı vardır: Başkalarına güven vermek, güven içinde olmak. İman sahibi kişi, yani mü’min, hem inandığı gücün sağladığı güvenin içinde emin olan; hem de kendisi başkalarına güven veren demektir.
    1] 2/Bakara, 3
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 12 -
    Kur’an’da İman
    İman kelimesi 45 yerde geçer. İman kelimesinin kökü olan “e
    m n” türevleriyle birlikte Kur’an-ı Kerim’de 878 yerde kullanılır.
    Kur’an’ın onda birinden fazlasının imanla direkt ilgili ifâdeler olması,
    konunun önemini göstermek için yeterlidir.
    Kur’an, peygamberlerin emin (güvenilen) kişiler olduğunu
    ifâde ediyor.2 Aynı zamanda, peygamberlere vahyi ulaştıran gök
    habercisi Cebrail’in de emin olduğunu belirtiyor.3 Yine Kur’an, insanın
    büyük sorumluluğundan bahsederken onu emaneti yüklenen
    varlık olarak tanıtıyor. Emanet de imanla aynı kökten gelen
    ve güvene tevdi edilmiş şey anlamı taşıyan bir kelimedir.4 İman
    sahibine mü’min denir ki, bir anlamı da emanet taşıyan kişi demektir.
    Mü’min, hem Allah’ın, hem de insanın sıfatıdır. Esmaü’l-
    Hüsnadan biri, El-Mü’min’dir. Allah’ın mü’minliği, güven verici,
    güven kaynağı olmayı; insanın mü’minliği de El-Mü’min’e
    (Allah’a) güvenmeyi ifâde eder. İman, bu karşılıklı güvenin işleyişidir.
    Allah’a güven tam olmadan iman olmaz. Allah’a güvenin
    tam olması için, O’nu her şeyden fazla sevmemiz, O’nun emir ve
    hükümlerini de her şeye tercih etmemiz gerekir. “İman edenlerin
    Allah’a olan sevgileri çok fazladır.” 5
    İmanın gündeme geldiği Bakara sûresinin ilk âyetlerinde
    müttakîlerin vasıfları açıklanırken, yapılması gerekenler de açıklanmış
    oluyor. Bu açıklama, aynı zamanda nelere iman edilmesi
    gerektiğini de topluca içermektedir. Kurtulmak isteyen, gayb diye
    ifâde edilen çıplak gözle göremediği, kendini aşan konulara kesin
    iman edecek, salât şeklinde anılan amellerden ilkiyle bazı görevleri
    yerine getirmeye başlayacaktır. İnfak şeklinde ifâde olunan inandığı
    ve bağlandığı bir dine hizmet için çaba ve gayretlerin ilkiyle bu
    esasları başkalarına da götürecektir.
    Bunlara ilk ve yalnız kendisinin inanmadığını, devam edegelen
    kadim bir mücâdelenin izleyicisi olduğunu hatırlaması için
    kendinden öncekilerle de irtibatını kuracak, son olarak inzal
    olunan bu Kitab’a, kitabın indiği şahsa (Hz. Muhammed (s.a.s.) ve
    önceden inzal olan kitaplara ve peygamberlere iman edecektir. Bütün
    bu inanç, amel ve gayretleri hayâtın ikinci ve ebedi bölümü
    olan âhiret için yapacak, onun varlığına sanki görüyormuşçasına
    2] 7/A'râf, 68; 26/Şuarâ, 107...
    3] 26/Şuarâ, 193
    4] Bk. 33/Ahzâb, 72
    5] 2/Bakara, 165
    İMAN
    - 13 -
    inanacaktır. Eğer böyle yaparsa hayâtın dünyadaki bölümünün
    imtihanını başaracak, kurtulmuş olacaktır. 6
    Bakara sûresinin ilk beş âyetinde özetlenen İslâm’ın temel
    binâsı ve üçüncü âyetinde “gaybe iman” şeklinde çatısı çatılan
    inanç temelleri, sûrenin sonunda da perçinlenir: “O Rasûl, kendisine
    Rabbinden indirilene (Kur’an’a) iman etti. Mü’minler de Allah’a, Onun
    meleklerine, kitaplarına ve bütün peygamberlerine inandı. Rasûllerden
    hiç birini diğerinden ayırmayız, dinledik, itaat ettik. Ey Rabbimiz mağfiret
    isteriz, dönüş ancak Sanadır, derler.”7 “Gaybe iman” olarak tavsif edilen
    bu inanç temelleri Kur’an’ın değişik yerlerinde topluca veya
    tek tek veya ikisi üçü birlikte zikredilmiştir.
    “Elinizdekini tasdik etmek üzere indirdiğim Kur’an’a iman edin.”8;
    “Allah’a ve Peygamberine iman edin. Eğer iman eder ve takvâlı olursanız
    en büyük mükâfaat sizindir.”9; “Ey iman edenler, Allah’a, Peygamberi’ne,
    Peygamberi’ne indirdiği Kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin.
    Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü
    inkâr ederse, son derece büyük bir sapıklığa düşmüş olur.”10 “Benim
    kalbim temiz, kimseye kötülük düşünmem, herkesin iyiliğini isterim”
    diyerek kendini kandıranlara gerçek iyiliğin ne olduğunu
    Kur’an şöyle açıklar: “Gerçek iyilik, yüzünüzü doğuya veya batıya döndürmeniz
    değil; Allah’a, âhirete, meleklere, kitaplara ve Rasûllere iman
    etmenizdir...” 11
    İman, insanı kopmaz, çürümez bir bağa kavuşturur ve boşluklara
    yuvarlanmasını önler.12 İmandan yoksun kalanları Kur’an,
    hayvanların en şerlisi olarak anmaktadır.13 Fakat ne yazık ki, insanlığın
    çoğunluğu bu imandan uzak bulunmuştur, bulunacaktır.14
    Mü’min, Allah’ın yardımcısı, Allah’ın dostu, velisi olarak nitelendirilmiştir.
    15
    İmanın Artması Eksilmesi
    İmanı, kalbin ve benliğin onayladığı ve bağlandığı bir durum
    olarak kabul ettiğimizde, bu bağlılık ve onayın güçlenmesi ve
    zayıflaması yönünde bir artış ve eksilmesi elbette mümkündür.
    6] 2/Bakara, 1-5
    7] 2/Bakara, 286
    8] 2/Bakara, 41
    9] 3/Âl-i İmran, 179
    10] 4/Nisâ, 136
    11] 2/Bakara, 177
    12] Bk. 2/Bakara, 256
    13] Bk. 8/Enfâl, 55
    14] Bk. 11/Hûd, 17; 13/Ra'd, 1, 31; 10/Yûnus, 99; 12/Yûsuf, 16, 103
    15] Bk. 47/Muhammed, 7-11; 61/Saff, 14; 3/Âl-i İmran, 68
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 14 -
    Münafık karakterli kimselerde imanın azaldığı ve küfre yaklaştığı
    görülür. Gerçek mü’minlerde ise imanın artışı ve bağlılığın güçlenmesi,
    olgunlaşması göze çarpar. Kur’an’da bunu açıkça görebiliriz:
    “Bir sûre indirildiği zaman, münafıklar arasında ‘bu sûre, hanginizin
    imanını arttırdı?’ diyenler vardır. İşte o sûre iman edenlerin imanını artırmıştır
    ve bunu birbirlerine müjdelerler.” 16
    “Onlara bazı kimseler, ‘insanlar size karşı birleştiler, onlardan korkun.”
    demişlerdi de bu, onların imanını artırmış ve ‘Allah bize yeter, O, ne güzel
    vekildir.’ demişlerdi.”17; “Ve bu, onların ancak imanlarını ve teslimiyetlerini
    artırdı.” 18
    “Mü’minler o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir,
    kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğu zaman bu, imanlarını artırır.” 19
    “Kitap verilmiş olanlar iyice inansın, iman edenlerin imanını artırsın.” 20
    “Allah onların hidâyetini artırmış ve onlara takvâlarını vermiştir.” 21
    “Allah, onları küfürleri dolayısıyla lanetlemiştir. Bu sebeple çok az inanırlar.”
    22
    “İmanlarını bir kat daha arttırsınlar diye mü’minlerin kalplerine sekînet
    (güven) indiren O’dur.” 23
    İman, muhtevâ (içerik) yönünden ise, yani iman edilmesi gereken
    hususlara parça parça, peyderpey inanma gibi bir artış veya
    bunda bir azalma kabul etmez. Çünkü doğru iman, ancak tam teslimiyet
    ve bütünüyle kabul etmekle geçerli olur. Kısmî iman, kısmî
    küfür demektir. Bir kısmını inkâr da tamamını inkâr gibidir. İman
    edilmesi gereken unsurlar birbirine bağlı bir bütündür. Dolayısıyla
    ya tam iman, ya da küfür var demektir. Küfrün az veya çok olması
    küfür olmasını değiştirmez.
    “Siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını küfr (inkâr) mü ediyorsunuz?
    Sizden böyle yapanın cezası, dünya hayâtında zillet, kıyamet gününde
    azabın en şiddetlisine uğratılmaktır.”24 Hoşuna giden şeylere iman
    eden, hoşlanmadığı ve zor gelen şeyleri inkâr eden, ancak arzularını
    ilâh edinen menfaatperest kimsedir. Bir bardak temiz suya
    16] 9/Tevbe, 124
    17] 3/Âl-i İmran, 173
    18] 33/Ahzâb, 22
    19] 8/Enfâl, 2
    20] 74/Müddessir, 31
    21] 47/Muhammed, 17
    22] 4/Nisâ, 46
    23] 48/Fetih, 4
    24] 2/Bakara, 85
    İMAN
    - 15 -
    bir damla zehir katılmış olsa, o su, faydalı olmaktan çıkar, tehlike
    sebebi olur.
    İmanın Gerektirdikleri
    İman, insana dünyada çok büyük onur ve âhirette ebedî mutluluk
    sağlar. Cennet bedava değildir. Kur’an, imanın bir imtihan,
    ıstırap ve çile işi olduğuna dikkat çeker.
    “İnsanlar, sandılar mı ki, ‘iman ettik’ demeleriyle bırakılacak, inceden
    inceye imtihan ve ıstıraba çekilmeyecekler. Yemin olsun, biz onlardan öncekileri
    de inceden inceye deneylerden geçirmişizdir.” 25
    “Andolsun ki, sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden
    biraz azaltma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. Sabredenleri müjdele.”
    26
    “(Ey mü’minler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler
    size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz? Yoksulluk
    ve sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki, nihâyet Peygamber
    ve beraberindeki mü’minler: ‘Allah’ın yardımı ne zaman?!’ dediler.
    Biliniz ki, Allah’ın yardımı yakındır.” 27
    Kâmil iman sahibi mükemmel mü’minin bir özelliği de, kınayanların
    kınamasından korkmamaktır ki, Kur’an, bunu şöyle ifâde
    eder:
    “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği
    ve kendisini seven, mü’minlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere
    karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad
    ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına
    aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütufdur. Allah’ın
    lütfu ve ilmi çok geniştir.” 28
    “Birkısım insanlar, mü’minlere: ‘düşmanlarınız olan insanlar, size karşı
    asker topladılar; aman sakının onlardan!’ dediklerinde bu, onların imanlarını
    bir kat daha arttırdı ve ‘hasbuna’llahu ve ni’me’l- vekîl’, yani, ‘Allah
    bize yeter. O ne güzel vekildir!’ dediler. Bunun üzerine, kendilerine hiçbir
    fenalık dokunmadan, Allah’ın nimet ve keremiyle geri geldiler. Böylece
    Allah’ın rızâsına uymuş oldular. Allah, büyük kerem sahibidir. İşte o şeytan,
    ancak kendi dostlarını korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kimselerseniz
    onlardan korkmayın, Benden korkun.” 29
    25] 29/Ankebut, 2
    26] 2/Bakara, 155
    27] 2/Bakara, 214
    28] 5/Mâide, 54
    29] 3/Âl-i İmran, 173-175
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 16 -
    Gerçek mü’minlerin bir özelliği de birbirlerine sürekli hakkı ve
    sabrı tavsiye etmeleridir.30 Mü’minlerin gönül dostları, yalnız kendilerinden
    olanlar, yani mü’minler olacaktır.31 Mü’min erkekler ve
    mü’mine hanımlar da birbirlerinin dostu ve kardeşidirler. Dostluk
    ve kardeşlikte cinsiyet ayırımı yapılmayacaktır.32 Mü’minler, birbirlerinin
    ancak kardeşleridir. 33
    İmanda ortak olmayan, mü’min olmayan akraba, yakınlığı ne
    olursa olsun (ana-baba da dâhil) gönül dostu olma, kardeş olma
    hakkını kaybeder. Onlara karşı hukukî sorumluluklar yerine getirilir,
    ama gönül dostu olarak benimsenemezler.34 Kur’an, böylece
    kan ve et bağlarından arı, şuur beraberliğine dayalı bir akrabalık
    getirmektedir. Bu bir gönüldaşlık, iman kardeşliğidir. İman bağı,
    kan bağından daha üstündür, daha önemlidir.
    Hayatın anlamı ve insanın mahlûkat içerisinde taşıdığı bir
    imtiyaz olan imanı bir ağaca benzetirsek, bu ağacın kökü kalpte,
    gövdesi akılda ve dalları organlardadır. Bu ağacın meyvesi ise
    amellerdir. Ağacı kökü, gövdesi, dalları ya da meyvesi olmadan
    tanımlamaya kalkanlar, onu eksik ve yanlış tanımlamak zorunda
    kalacaklardır. Dalları kurumuş, meyve vermeyen ağaç, odun parçasından
    başka bir şey değildir ve yanmaya lâyıktır.
    İman, aslında insanın şerefinin en büyük delilidir. İnsanın fizikötesi
    boyutunun fizikî boyutundan çok daha yüce ve anlamlı
    olduğunu, onun iman edebilirliğiyle açıklayabiliriz. İman, insanı
    fiziğin dar ve statik sınırlarından kurtarıp onu kendi dışındaki
    âlemlerle bütünleştiren muharrik güçtür; enerjidir, aksiyon ve eylemdir.
    İman gibi muazzam bir imkânı kullanmayan insan, bedeninin
    daracık kabuğuna sıkışıp kalmış, meleklerle ve diğer aşkın
    varlıklarla yarıştığı bir kulvarı terkederek kendisini, hayvanlarla
    paylaştığı fiziğin dünyasına mahkûm etmiş demektir.
    Akıl, imanın aracıdır. Eğer bu araç gayesine ulaşamamışsa
    akıl sahibi olmak, insan için bir meziyet olmaktan çıkar, bilakis
    en vahşi hayvanların dahi başaramayacağı bir vahşete kılavuzluk
    yapabilir. Bu durumda insan, hemcinsleri için diğer tüm yaratıklardan
    daha tehlikeli olabilir. İmana araç olsun diye verilen akıl,
    kimi zaman haddini aşarak imanın koltuğuna oturur ve kendisi
    “amaç” olur. Aklın putlaştırılması, ilahlaştırılması, işte bu durumun
    30] Bk. 103/Asr sûresi
    31] Bk. 3/Âl-i İmran, 28
    32] Bk. 9/Tevbe, 71
    33] Bk. 49/Hucurât, 10
    34] Bk. 9/Tevbe, 20; 58/Mücâdele, 22
    İMAN
    - 17 -
    bir sonucudur. Aklın imana “yoldaş” değil de; “rakip” olarak çıkartıldığı
    bir yerde dengeler bozulmuştur. Çünkü akıl imansız, ya
    da iman akılsız kalmıştır.
    İman şereftir. Bugün müslümanın en önemli sorunlarından
    biri, kimlik bunalımıdır. Bunun farklı tezahürleri olan kişilik erozyonu,
    şahsiyetsizlik, zillet ve meskenettir. Müslümanın kimlik bunalımı
    imanını iktidar edemeyişinden, müslüman oluşuyla iftihar
    edemeyişinden, daha doğrusu iftihar edebilecek bir imana sahip
    olamayışındandır. Bu durum, kâfirleri sevmeyi ve onlara gıpta etmeyi
    getirecektir.
    Tabii olay, sadece kâfiri sevmek sınırında kalmayacak; onun
    küfrüne lâkayıtlıkla başlayan süreç küfre rıza ve küfre gıpta etmenin
    ardından, küfre sevgi ve hayranlığa kadar varacaktır. Küfre
    rızâ küfürdür, bu kesin! Ya küfre hayran olmak nedir? Evet, bu bir
    akîde sorunudur ve çözümü de imanla ilgilidir. İmanla, yani bilgi,
    tasdik, ikrar ve amelin toplamı olan imanla. Ve elbette İslâm’ı
    olan imanla...
    İman ve İslâm
    “Taşralılar (bedeviler) ‘iman ettik’ dediler. De ki: ‘Siz iman etmediniz,
    fakat ‘İslâm olduk’ deyiniz. Çünkü daha iman kalplerinize girmedi.”35
    Âyetten de açıkça anlaşılacağı üzere iman ve İslâm birbirini tamamlayan,
    lâkin birbirinden farklı anlamlara sahip kavramlar
    olarak kullanılmaktadır. Âyetteki “İslâm olduk” ifâdesi, “müslüman
    olduk” demektir ve imandan farklı olarak değerlendirilmiştir.
    Bunu, Buhari ve Müslim dâhil birçoklarının naklettiği şu haber pekiştirmektedir:
    “Sa’d b. Ebi Vakkas’tan: ‘Allah Rasûlü bir topluluğa
    ganimet paylaştırıyordu. Onlardan bir adama vermemesi beni
    şaşırttı. Kalktım ve dedim ki ‘Falan adama niçin ganimetten pay
    vermediniz? Vallahi ben onu mü’min olarak görüyorum.’ Allah
    Rasûlü şöyle cevapladı: “Hayır, belki müslim!” Sa’d üç kez aynı sözü
    söyledi ve üçünde de Nebî’den aynı cevabı aldı. En sonunda Allah
    Rasûlü buyurdu ki: “Ey Sa’d, kuşkusuz ben bir adama, ondan daha çok
    sevdiklerin dururken, yardım edebilirim. Bu onun yüzüstü ateşe atılmasından
    daha hayırlıdır.”36 Hadisin devamında Zühri’nin bir açıklaması
    var: “Biz görüyoruz ki İslâm kelime-i tevhid; iman ise ameldir.”
    İman ve İslâm ayrımı, bir başka âyette de yapılır: “Müslüman
    erkekler ve müslüman kadınlar, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar...”37
    35] 49/Hucurât, 14
    36] Buhârî, İman 27
    37] 33/Ahzâb, 35
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 18 -
    Allah Rasûlü, iman ve İslâm’ı şöyle açıklamışlardır: “İslâm, dışta
    ve görünürde; iman, içte ve kalpte olandır.”38 Bu hadiste de iman ve
    İslâm bir şeyin iki yüzü gibi birbirinden ayrılmayan, lakin birbirinin
    aynı da olmayan bir olgu olarak tanımlanmaktadır. İmanla
    İslâm’ın birbirinden ayrı ve bağımsız olmadığının en güzel delili,
    sonradan “İslâm’ın şartı beştir” gibi yanlış bir zihniyetle sayıların
    sultasına kurban edilen şu hadistir: “İslâm beş şey üzerine binâ edildi:
    Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in de Allah’ın Rasûlü
    olduğuna şehâdet etmek, namazı kılmak, zekâtı vermek, hac ve Ramazan
    orucu.”39 Bu meşhur hadiste beş madde var. Bunlardan dördü
    organlarla ilgili eylem: Namaz, zekât, hac ve oruç. Bunlar ameli
    ilgilendiren maddeler. Geriye bir madde kalıyor ki, o da kelime-i
    şehâdette ifâdesini bulan Allah’ın tekliğini ve Hz. Muhammed’in
    O’nun Rasûlü olduğunu ikrar. Diğer dört madde, bu birinci maddeye
    bağlı. Şehâdet olmadan ne namaz ve zekât, ne hac ve oruç
    olur. Yalnız bu beş madde arasında temel bir benzerlik var. O da
    bunların tümünün zahirde olup biten şeyler olması. Hadisteki
    birinci madde insanı yanıltmamalı. Orada “iman etmek” değil;
    “şehâdet etmek” şart koşulmaktadır. Şehâdet etmek ise, sözle yapılan
    zâhirî bir eylemdir, yani ameldir; dilin ameli.
    O halde İslâm bütünüyle imanın dış bükeyidir ve amele taalluk
    eden boyutudur. İslâm, teslim olmak, müslümanlardan sayılmak,
    şer’î hukuka tâbi olmak, müslümanların sahip olduğu haklara sahip
    olmak demektir. İslâm, imanın aynısı da değildir. Öyle olsaydı,
    Cebrail, Allah’ın Rasûlü’ne bir “İman nedir?” bir de “İslâm nedir?”
    diye ayrı ayrı sormazdı ve Nebî de ayrı ayrı cevaplar vermezdi.
    Hem sorular, hem de cevaplar farklı ise, imanla İslâm’ın birbirinin
    aynı olmadığına bundan daha güzel delil olur mu? İman sorulduğunda
    “Allah’a, meleklere, kitaplara, rasüllere, âhirete ve kadere iman
    etmek”40 olarak tarif eden Allah Rasûlü, kendisine İslâm sorulduğunda
    şehâdet kelimesi, namaz, zekât, oruç ve haccı zikretmiştir. 41
    İmanı, iç güvenlik olarak tanımlarsak; İslâm da dış güvenliktir.
    Bu nedenle Allah Rasûlü toplumsal güvenin sağlanmasında
    ferde düşeni “iman”la değil; “İslâm”la tanımlamış ve buyurmuştur
    ki: “Müslüman, müslümanların elinden ve dilinden emin olduğu
    kimsedir.”42 Bu uyarı da gösteriyor ki “İslâm”, mü’min bireyin
    müslüman toplumla ilişkilerini belirleyen kavramlar dizgesinin
    38] Ahmed bin Hanbel, Müsned
    39] Buhârî, İman 8
    40] Buhârî, İman 47; Müslim I/ 161-162
    41] Buhârî, İman 47; Müslim, I/ 161
    42] Buhârî, İman 10
    İMAN
    - 19 -
    başında gelmektedir. Yani “müslüman kimdir?” sorusuna bu nasslardan
    yola çıkarak şu cevabı verebiliriz: İslâm’a sarılıp kurtuluşa
    (selâmet) eren, insanların da elinden ve dilinden selâmette olduğu;
    varlığı, bireysel ve toplumsal barışın (selâm) garantisi ve bu
    garantiyi, karşılaştığı her insana selâm vererek peşinen taahhüd
    eden insandır. İşte bu hadis, mü’min bireyin sözkonusu barış garantisinin
    taahhüdüdür. Onun için selâm vermek “en hayırlı İslâm”
    olarak tanımlanmıştır: “Bir adam Nebî’ye sordu: ‘Hangi İslâm daha
    hayırlıdır?’ Buyurdu ki: “Açları doyurursun, ister tanı ister tanıma selâm
    (barış ve güven taahhüdü) verirsin, işte en güzel İslâm budur.” İslâm’ın
    en güzel sembollerinden biri olan selâmın günümüzde içi boşaltılmış
    ve öz manasından soyutlanmış bir şekilde geleneksel bir dil
    alışkanlığı olarak verilmesi, ruhundan soyutlanan diğer imanî ve
    İslâmî şiarların âkıbetine onun da uğradığının bir görüntüsüdür.
    Oysaki selâm, mü’minin mü’mine verdiği barış ve güven parolasıdır.
    Bu parolayı veren de alan da birbirleri için mü’min (güvenilir)
    kimselerdir. Birbirlerine karşı güven ve barışı taahhüd etmişlerdir.
    Bu nedenledir ki “selâm”, aynı kökten geldiği “İslâm”ın bir tezahürü
    olarak ortaya çıkar. İslâm’sa, imanın bir tezahürüdür.
    Din, hem imanın hem İslâm’ın ortak adıdır. İmansız İslâm
    mümkündür, lâkin makbul değildir. 49/Hucurât sûresinin 14. âyet-i
    kerimesi de bunun delilidir. Bugün de iman etmediği, Allah’ın
    ahkâmını içine sindiremediği halde, kendilerini “müslüman” olarak
    tanımlayan insanlar bu kategoriye girerler. İman etmeden
    “İslâm olmak” kendi içerisinde iki kısımda mütalaa edilir:
    1- İmana ulaşmadan müslüman olanlar: Bunun örneği 49/
    Hucurât, 14’deki bedevilerdir. Onlar, bazılarının iddia ettiği gibi
    bilinen manada münafık değildiler. Onlar, çeşitli sosyal ve siyasal
    nedenler yüzünden imana ermeden İslâm’ın siyasal hâkimiyetine
    teslim olmuş insanlardı. Bu nedenle sözkonusu âyette Allah, onların
    iman olarak niteledikleri şeyin gerçek adının “İslâm” olduğunu
    izah etmiş, iman etmeleri gerektiğini, ancak o zaman mü’min
    olabileceklerini, şimdiki durumda “müslim” olduklarını duyurmuş
    ve ardından şu garantiyi vermiştir: “Eğer Allah’a ve Rasûlü’ne itaat
    ederseniz, O yaptıklarınızdan hiçbir şeyi eksiltmez. Allah çok bağışlayandır,
    çok esirgeyendir.” 43
    2- İmana ulaştıktan sonra onu reddedip müslüman görünenler:
    Bu da iman etmeden müslüman olmak olarak adlandırılabilir.
    Ne ki, birincisiyle bu ikinci arasında derin bir fark vardır. Birinciler
    imandan habersizken; ikinciler haberlidir. Birinciler bilinçsizken;
    43] 49/Hucurât, 14
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 20 -
    ikinciler bilinçlidir. Çünkü bedeviler gerçekten teslim olmuşlar ve
    bunu da “iman” zannetmişlerdir. Bu ikinci kesime giren müslüman
    tipi olan münafıklarsa, ya imana girip onun gereğini yerine
    getirmedikleri için (Uhud’un ve Tebük’ün ortaya çıkarttığı münafıklar
    gibi) münafık olmuşlar; ya da bilinçli bir biçimde küfrü tercih
    ettikleri halde dıştan müslüman görünmeyi menfaatleri açısından
    daha yararlı buldukları için müslüman olmuşlardır. Şu âyet,
    bu tür münafıklığı iyi açıklamaktadır: “Onlar ki iman ettiler, sonra
    inkâr ettiler; daha sonra inandılar yine inkâr ettiler, sonra inkârları arttı.” 44
    Din, iman ve İslâm’ın her ikisinin ortak adıdır. Çünkü iman
    tasdik, İslâm ameldir. İman, kalbin ameli; İslâm, bedenin imanıdır.
    İman, muharrik kuvvet; İslâm, bu kuvvetin harekete dönüşmesidir.
    Bu nedenle İslâm, “şeriat”le eşleştirilir ve “İslâm şeriatı” olarak
    kullanılır; “İman şeriatı” biçiminde değil. İman ise “hakikat” ile
    eşleştirilir ve “imanın hakikati” denilir; “İslâm’ın hakikati” değil.
    İslâm’sız imanın hükmü ne ise; şeriatsız hakikatin hükmü de odur.
    Hakikatsiz şeriat, kuru bir kabuk ve şekilcilik; şeriatsız hakikat, gizemcilik
    ve sapıklıktır. Hakikat, varlığını imandan; şeriat, meşruiyetini
    İslâm’dan alırsa makbul olur.
    İmanla İslâm arasındaki ilgi, imanla amel arasındaki ilginin
    aynısıdır. Halkın dilinde “İslâm’ın şartı” olarak bilinen beş rükûn,
    ameli ilgilendiren (şehâdet, dilin amelidir) maddelerdir.
    Bütün bunlardan ortaya çıkan sonuç şudur: Şuurun dört mertebesinden
    iç bükey ve bâtınî olan marifet ve tasdik ile iman ortaya
    çıkmakta; dış bükey ve hâricî boyutu olan ikrar ve amel ile
    de İslâm ortaya çıkmaktadır. Özetin de özeti; İmanla ameli ayırmak,
    imanla İslâm’ı ayırmak demektir ki, bu durumda ortada ne
    iman kalır, ne İslâm! Pezdevî der ki: “Ehl-i Sünnet icma etti: İman,
    İslâm’dan; İslâm da imandan ayrılamaz. Bununla birlikte iman
    ve İslâm mana olarak ayrıdırlar. Zira iman tasdiktir. İslâm ise ikrar,
    inkıyad, itaat, boyun eğme ve teslimiyettir. Mü’min, Allah’ı ve
    Rasûlü’nü tasdik eden; Müslim, Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edendir.”
    45
    Kuru bir “iman ettim” sözü elbette yeterli değildir. İmanın
    gerçeği de bu değildir. Söz, kalbin tasdiki ve beynin kabulü ile
    bağlılığın ifâdesi olmalıdır. Bu da yaşamayı gerekli kılar. İman sözünün
    verildiği anda, kişi “ben, Allah’tan başka ilah olmadığına
    şahit olarak, bütün benliğimle Allah’a bağlanıyorum. O’nun
    44] 4/Nisâ, 137
    45] Pezdevî, Ehl-i Sünnet Akaidi, Kayıhan Y. s. 221; M. İslâmoğlu, İman Risalesi,
    s. 302-308
    İMAN
    - 21 -
    otoritesine giriyorum.” demiş olur. Sonra da O’nun otoritesini
    hiçe sayıp, hevâ ve hevesleri doğrultusunda hayatını sürdürürse,
    bu kişi imanı anlamamış ve benimsememiş demektir. Aslında
    onun imanı, kendi arzularının otorite olarak kabulü yönündedir.
    Çünkü o Allah’ın isteklerini değil; kendi isteklerini kayıtsız şartsız
    yerine getiriyor. Kim, kimin isteklerini kayıtsız şartsız yerine
    getirirse, o, onun kuludur. İmanı, yani bağlılığı onadır.
    İman, itaat ve teslimiyet ile birlikte varlığını korur.
    “İnsanlardan öyle kimseler vardır ki: ‘Allah’a ve âhiret gününe iman
    ettik’ derler; hâlbuki onlar, mü’min değillerdir.” 46
    “Allah’a ve Peygamber’e iman ve itaat ettik derler. Sonra da onlardan
    bir grup, bunun ardından yüz çevirir, bunlar mü’min değillerdir.” 47
    “Ey iman edenler, Allah’a ve Peygamberi’ne itaat ediniz. İşitip dururken,
    itaatten yüz çevirmeyin. İşitmedikleri halde ‘işittik’ diyenler gibi olmayın.
    Zira Allah katında hayvanların en şerlisi, akıl etmeyen sağırlar ve
    dilsizlerdir.” 48
    Görüldüğü gibi âyet, Allah’a itaat etmeyenleri işitmeyen ve
    görmeyen, aynı zamanda akılsız, en aşağılık mahlûklar olarak
    tanımlıyor. “Ey iman edenler, Allah’tan korkulması gerektiği gibi korkun
    ve ancak müslüman olarak, O’na teslim olmuş şekilde can verin.”49
    İman, gerçek olup olmadığı ortaya konması için Allah tarafından
    imtihan edilir: “İnsanlar, ‘iman ettik’ demekle bir imtihana çekilmeden
    bırakılıvereceklerini mi zannediyorlar? Hâlbuki Biz, kendilerinden öncekileri
    de denemiştik. Allah, elbette imanlarında doğru/sâdık olanları ortaya
    çıkaracaktır ve elbette yalancı olanları da belirleyecektir.” 50
    Allah’a iman, insan ile yaratıcısı arasında en şerefli bağı teşkil
    etmektedir. Zira yeryüzünde en şerefli varlık insandır. İnsanın en
    şerefli yeri kalbidir. Kalbin de en şerefli şeyi imandır. Bu bakımdan
    iman ve hidâyet, nimetlerin en üstünü ve Allah’ın en büyük lutfudur.
    “Allah imanı size sevdirdi. Onu kalplerinizde süsledi. Küfrü, fâsıklığı
    ve isyanı size çirkin gösterdi. İşte rüşdünü bulanlar da onların ta kendileridir.”
    51
    İmanın amellerle tezahürü olmalıdır. Güneşten ısı, gülden
    koku saçıldığı gibi, imandan da ameller saçılmalıdır. İmanın söz,
    46] 2/Bakara, 8
    47] 24/Nur, 47
    48] 8/Enfâl, 20-22
    49] 3/Âl-i İmran, 102
    50] 29/Ankebut, 2-3
    51] 49/Hucurât, 7
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 22 -
    fiil ve eylemlerle ispatlanması gerekir. Yoksa iman, birtakım istek
    ve temennilerden ibâret değildir. “İman, istek ve süsten ibâret değildir.
    Ancak iman, kalpte yerleşip amelde kendisini gösterendir.” İman, Allah
    ve Rasülünü sevmeden olmaz. Hem öyle ki, bir mü’min için, Allah
    ve Rasülü’nün her şeyden sevimli olması lazımdır. Bu sevginin
    mutlaka amel ve fiillerle ispatı lazımdır. Yoksa, sadece söz ile sevgi
    olmaz. Allah’ı ve Rasülünü sevmek demek, Allah’ın hükümlerine
    ve Rasûlullah’ın tebligâtına fiilen bağlanmak demektir. Bu konuda
    Allah şöyle buyurmaktadır: “De ki, eğer babalarınız, oğullarınız,
    kardeşleriniz, eşleriniz, elinize geçirdiğiniz mallar, kesada uğramasından
    korktuğunuz ticaret ve hoşunuza gitmekte olan meskenler size Allah’tan,
    Onun Peygamberi’nden ve O’nun yolundaki cihaddan daha sevimli ise,
    artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleye durun. Allah, fâsıklar topluluğunu
    hidâyete erdirmez.” 52
    İman, ancak gerçek bir sevgiyle; Allah’a karşı sevgi, rasülü’ne
    karşı sevgi ve şeriatın tümüne karşı sevgi ile tamamlanır. Rasûlullah,
    bu konuda şöyle buyurur: “Şu üç şey kimde olursa, o kimse imanın
    zevkini alır: 1- Kendisine, Allah ve Rasülü’nün her şeyden sevimli olması,
    2- Sevdiği kişiyi sadece Allah için sevmesi, 3- Ateşe atılmaktan nefret ettiği
    gibi, küfre dönmekten de nefret etmesi.”53; “Sizden biriniz beni, anasından,
    babasından, çocuğundan, kendi nefsinden ve bütün insanlardan
    daha çok sevmedikçe iman etmiş olamaz.” 54
    İman dediğimiz şey, Allah ve Rasûlü’ne karşı sevgide şekillendiği
    gibi, Allah’ın dinini yüceltmek ve üstün kılmak için cihad etmede,
    yeryüzünde zulmü ve fesadı önlemek için mücâdele vermede
    de şekillenmelidir. Allah’a yaklaşmak için namaz ve oruca
    devam etmede, haram ve helâla ittibâ etmede de iman kendini
    göstermelidir. Allah, imandan söz ederken, iman ile birlikte amellerden
    de söz ediyor. Bu amellerin ekseriyeti de cihad kavramında
    birleşir. Çünkü cihad, imanın ruhu ve ameli olarak ortaya çıkar.
    “Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah’a ve Rasûlü’ne iman ettikten sonra
    şüpheye sapmayıp, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad ederler.
    İşte onlar, imanlarında sâdık (doğru) olanların ta kendileridir.” 55
    İman, meyvesiz kurumuş çürümüş, odun kütüğü olmuş bir
    ağaç değildir; iman ağacının mutlaka eseri ve meyvesi görülmelidir.
    İmanın meyvesi, Allah’tan korkup Allah’ın murakabesi altında
    olduğumuzu bilmektir. Şüphesiz Allah’ı tanıyan kişi, kendi
    52] 9/Tevbe, 24
    53] Buharî, Sahih, İman 9, 14.
    54] Buhârî, İman 8, Eymân 3; Müslim, İman 69, 70; Nesâî, İman 19; İbn Mâce,
    Mukaddime 9; Ahmed bin Hanbel, III/170, 207, 275
    55] 49/Hucurât, 15
    İMAN
    - 23 -
    kusurlarını idrâk eder, O’ndan korkar ve ona göre hazırlık yapar.
    “Allah’ın gönderdiği risaleti tebliğ edenler, O’ndan korkanlar ve başka hiçbir
    kimseden korkmayanlar var ya, işte bu, Allah’ın dinine dosdoğru uyan
    hak ehlinin sıfatıdır.” 56
    İmanın varlığının en güzel isbatı, vahye sarılmaktır. Çünkü
    vahy, en temiz ve en sağlam kaynaktır. Vahye sarılmak, Allah’a
    bağlanıp, araya aracılar koymadan doğru olanı kendisinden almaktan
    başka bir şey değildir. Vahye sarılmaksızın Allah’a bağlanmak
    mümkün değildir. Vahyin mü’minlerden istediği onu dinlemek
    ve ona tâbi olmaktır.
    “Aralarında hükmetmek üzere, Allah’ın Rasûlü’ne dâvet olundukları
    zaman, mü’minlerin sözü ancak, ‘dinledik ve itaat ettik’ demelerinden
    ibârettir. İşte asıl amaçlarına erenler bunlardır. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne
    itaat ederse, Allah’tan korkar ve O’ndan sakınırsa, işte bunlar kurtuluşa
    erenlerin ta kendileridir.” 57
    “Allah ve Rasûlü bir işte hüküm verdikleri zaman, mü’min erkek ve
    mü’mine bir kadın için işlerinde muhayyerlik (başka şeyi tercih etme özgürlüğü)
    yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne isyan ederse, muhakkak ki o,
    apaçık bir sapıklığa sapmıştır.” 58
    “Öyle değil, Rabbine and olsun ki, onlar aralarında çekiştikleri, tartıştıkları
    şeylerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden dolayı
    yürekleri hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça
    iman etmiş olmazlar.” 59
    Görüldüğü gibi, mü’min erkek ve mü’mine kadınlara muhayyerlik
    hakkı yoktur. İman ettikten sonra, kendi hevâ ve hevesine
    göre hareket edemezler. Allah’a ve Rasûlü’ne itaat etmek zorundadırlar.
    Allah’a iman, sonra arkasından isyan, apaçık bir sapıklıktır.
    Allah’a iman, teslimiyetle beraber bütün işlerde Allah
    Rasûlü’nün hakemliğini şart koşar. İman ettiğini iddia eden herkesin
    mutlaka hakemi, hükmünü kabul edip uygulayacağı ölçüsü,
    tercihi Allah ve Rasûlü olmalıdır. Aksi, dalâlettir. “Demokrasi var,
    özgürlük var; bana kimse karışamaz. Canım neyi isterse onu yaparım!”
    Bir mü’minin diyebileceği sözler değildir bunlar. 60
    İman ile amel, birbirini tamamlayan iki husustur. İman olmadan
    amel, Allah katında kabul edilmeyeceği gibi; güzel amellerle
    56] 33/Ahzâb, 39
    57] 24/Nur, 51-52
    58] 33/Ahzâb, 36
    59] 4/Nisâ, 65
    60] Bk. 33/Ahzâb, 36
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 24 -
    süslenmeyen kalpteki imanın mânevî zevk vermekten uzak olduğu
    da bellidir. İman, kalp toprağına atılan bir tohumdur. İbâdetler,
    güzel ahlâk, iyi davranışlar onun yeşermesini ve hayâtiyetini devam
    ettirmesini sağlayan vâsıtalardır. Sâlih amel ve güzel ahlakla
    bezenmemiş iman, bir hücreye kapatılan ve kimseyle görüştürülmeyen
    bir din âliminin, mürşid ve vâizin, hitab ettiği topluma faydasızlığı
    gibi; kişiyi olgunlaştırıp mânen geliştirmekten yoksun bir
    cevherdir.
    O halde iman olmadan amelin kabul olunması sözkonusu edilemezse;
    sâlih amellerle desteklenmeyen imanın kemale ermekten
    mahrum olacağı unutulmamalıdır. Hatta bu konuda “imanı
    korumak, kazanmaktan daha zordur” sözü meşhur olmuştur.
    Mü’min olmak kolay, ama özellikle küfrün hâkim olduğu câhilî
    toplumda mü’min kalmak ve mü’mince ölmek zordur. Biz de Hz.
    Yusuf gibi, duâ etmeliyiz; fiilî ve kavlî duâ: “Teveffenî müslimen
    ve elhıknî bi’s-sâlihîn (Ey Rabbim, beni müslüman olarak öldür ve beni
    sâlihler arasına kat.” 61
    İman ve Amel
    Kur’an’ın, imanı tanımladığı âyetlere dikkat edecek olursak,
    hemen tamamında imanla amelin yan yana geldiğini görürüz.
    Özellikle iman ve sâlih amelin birlikte kullanıldığına şahit oluruz.
    Kur’an, amelin imandan bağımsız olmadığının delilleriyle doludur.
    Hatta kinâye olarak Kur’an’da amel, iman olarak adlandırılmıştır.
    “Allah imanlarınızı zâyi edecek değildir.”62 Bu âyetteki iman’dan kasıt
    “namaz”dır.
    Sahih sünnette de iman-amel münâsebetlerini ele veren birçok
    rivâyete rastlamak mümkün. İşte şu hadiste iman-amel içiçe:
    “Nebî’ye soruldu: ‘Hangi amel daha efdaldir?’ “Allah ve Rasûlü’ne
    iman” buyurdu. ‘Sonra hangisi?’ diye soruldu. “Allah yolunda cihad.”
    buyurdu. Ardından yine soruldu: ‘Sonra hangisi?’ Cevapladı: “Hayır
    üzere yapılmış bir hac.” 63
    Rasûl’ü sevmek imandandır: “Nefsim elinde olan Allah’a yemin
    olsun ki, ben, içinizden herhangi birine babasından ve evladından daha
    sevimli olmadıkça iman etmiş olamazsınız.” 64
    Allah yolunda cihad, imanın bir parçasıdır: “Allah, bir kimseye
    kendi yolunda cihadı nasip ederse ve o da Allah’a ve Rasûlü’ne iman
    61] 12/Yusuf, 101
    62] 2/Bakara, 143
    63] Buhârî, İman 26
    64] Buhârî, İman 14
    İMAN
    - 25 -
    ediyorsa çıksın. Ya ecri, ya ganimeti, ya da şehâdeti elde eder. Eğer ümmetime
    lazım olmasaydım hiçbir çarpışmadan geri kalmazdım. Andolsun
    Allah yolunda öldürülüp sonra dirilmeyi, sonra öldürülüp bir daha dirilmeyi
    ve yine öldürülmeyi ne kadar isterdim.” 65
    Hayâ da imandandır: “Hayâ imandandır.” 66
    Allah için sevmek, kızmak, vermek ve engel olmak da imandandır:
    “Allah için seven, Allah için kızan, Allah için veren, Allah için
    engel olan kuşkusuz imanını tamamlamıştır.” Allah Rasûlü, imanın
    parçalardan meydana gelen bir bütün olduğunu, bunların içinde
    amellerin de yer aldığını açık bir biçimde ifâde etmiştir: “İman yetmiş
    küsür şubedir. En üst derecesi lâ ilâhe illâ’llah, en alt derecesi, çevreyi
    rahatsız edici bir engeli yoldan kaldırmaktır.”67 Bu hadiste nazarî iman
    olan “lâ ilâhe illâ’llah” ile amelî iman olan “eziyet veren şeyi ortadan
    kaldırmak” bir bütünün farklı ağırlıktaki parçaları olarak
    geçiyor. İşte o bütünün adı “iman”dır.
    İmanın ve İslâm’ın şartlarını sayılarla ve belli maddelerle sınırlamanın
    yanlışlığının delili olan şu sahih hadiste namaz, zekât,
    oruç “iman nedir?” sorusunun cevabı olarak zikredilmektedir:
    “Allah Rasûlü, kendisine gelen bir elçiler grubuna “yalnızca Allah’a
    iman etmeyi” emretti ve sordu: “Yalnızca Allah’a iman nedir, bilir misiniz?”
    ‘Allah ve Rasûlü daha iyi bilir’ dediler. Bunun üzerine buyurdu
    ki: “Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in O’nun Rasûlü
    olduğuna şehâdet etmek, namazı kılmak, zekâtı vermek, Ramazan orucunu
    tutmak ve beşte biri (humus) vermektir.” 68
    İman ağacının meyvesidir amel. Mü’minlik iddiasının isbatı,
    vahyin hayâta dönüşmesidir amel. İmanın, zihinde hapsolunan
    soyut bir düşünce, kalpte mahkûm olan zavallı bir akide, dilde
    söylenilegelen kuru bir iddia olmaktan çıkarak göze fer, bileğe
    güç, dize derman olarak yürümesidir amel. İmanın beden ülkesinde
    şeytanın ve nefsin iktidarını yıkarak iktidara geçtiğinin göstergesidir
    amel.
    “Bizim âyetlerimize yalnızca o kimseler inanır ki, onlar kendilerine hatırlatıldığı
    zaman hemen secdeye kapanırlar. Rablerini överek tesbih ederler,
    büyüklük taslamazlar.” 69
    “Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah’a ve Peygamberi’ne inanırlar,
    65] Buhârî, İman 37
    66] Buhârî, İman 24
    67] Buhârî, Müslim
    68] Buhârî, İman 53
    69] 32/Secde, 15
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 26 -
    toplumsal bir iş (görüşmek) üzere onunla buluştukları zaman ondan izin
    almadan gitmezler.” 70
    Konumuzun eksenini teşkil eden “amel”den kasıt, Allah’a itaattir.
    Burada sözkonusu ettiğimiz amel, nafile olan ameller değildir;
    Allah’ın emir ve yasaklarıdır. Allah’a inandığını söylediği
    halde O’nun emirlerini yapmayanın durumu şu askerin durumu
    gibidir: Komutan, kendisine hayâtî önemi olan bir plânı verdikten
    sonra plânın yerine getirilmesi için gerekli emirleri de vermiştir. O
    plânın doğru olduğunu bilen, buna kalbiyle de inanan ve diliyle
    komutanın emirlerine uyacağını taahhüd eden bu adamın verilen
    emir ve tâlimatların hiçbirini tutmamasının iki sebebi olur: Ya
    inanmamıştır, ya da inandığı halde zaafları yüzünden emri aksatmıştır.
    İki halde de cezaya çarptırılır; Birinci durumda inanmayanların
    cezasına, ikinci durumda da âsîlerin cezasına.
    Bu noktada İmam Ebu Hanife’nin şu tesbitini aktarmak yerinde
    olacaktır: Allah Teâlâ mü’mine ameli, kâfire imanı, münafığa
    da ihlâsı farz kılmıştır. “Ey insanlar, Rabbinizden korkun.”71 âyetinde
    “Ey mü’minler Allah’a itaat edin!”, “Ey kâfirler Allah’a iman edin!”
    , “Ey münafıklar, ihlâslı ve samimi olun!” anlamı vardır.72 İman
    hem amel, hem marifet, hem tasdik ve hem de ikrardır. Bunların
    her biri farklı ağırlıklarla imanı oluşturan boyutlardır. Bunlardan
    birini, ikisini ya da üçünü kaybeden kimse, imanî dengesini kaybeder.
    Yapması gereken işlevi ifa edemez. İşlevini ifa edemeyen
    iman da iman olmaktan çıkmış demektir.
    İmanın vicdanlara hapsedildiği bir çağda, bundan zarar gören
    yalnızca mü’minler olmayacaktır. Bilakis bütün insanlık zarar
    görecektir. Çünkü imanın hâkim olduğu toplumda ahlak, adâlet,
    fazilet, muhabbet, muâvenet, sadakat ve iffet baştacı edilen değerler
    olarak yerini alacak; İmanın hâkim olmadığı toplumda ise
    rezalet, nefret, sefalet, sefahat, atalet, ihanet, bencillik ve her türlü
    dalavere ortalığı kaplayacaktır. Kimsenin unutmaması gereken
    bir gerçek var: İman, atom ve nötron bombasını yapan “insan”
    adlı muazzam silahın emniyet anahtarıdır. Onun olmadığı bir yerde
    her an herkesin ‘kaza’ya kurban gitme ihtimali çok yüksektir.
    Bütün bunlar imanın dünyevî kazancına dâhildirler. Bir de onun
    uhrevî kazancı vardır ki o başka hiçbir şeyle elde edilemeyen bitimsiz
    mutluluğun ta kendisidir.73 Gazete ve tv. haberlerinde sık
    sık canavarlaşan insanların durumlarına şahit oluyoruz. Kocasını
    70] 24/Nur, 62
    71] 22/Hac, 1
    72] Vasıyet, İmam Âzam'ın Beş Eseri, s. 75
    73] A.g. e. s. 311-313 ve 346-348
    İMAN
    - 27 -
    vuran kadınlar, çocuklarını doğrayan babalar, küçücük bebelere
    tecâvüz edenler... Sebep tek: İmansızlık. Allah’a ve âhirete iman
    eden böyle vahşet ve barbarlık yapabilir mi?!
    İmanın sahih ve kabule şâyan olması için bazı şartlar vardır.
    Birincisi; İman, ölüm döşeğinde iken, yeis ve ümitsizlik sebebiyle
    vâki olmamalıdır. “Azabımızın şiddetini gördükleri zaman imanları kendilerine
    fayda verecek değildir.”74 Fir’avn bile boğulma ânında iken
    iman etmiştir. (İngiltere Brıtısh Museum’daki ona ait olduğu belirtilen
    bozulmamış ceset de secde halindedir.) Ölüm üzere iken azabın
    şiddeti ve dehşetini görerek iman, artık gayba iman olmaktan
    çıkar. İkincisi; zarûrât-ı diniyyeden olan hükümlerden herhangi
    birini inkâr veya tekzib etmemelidir. Mesela; bir kimse Allah’ın
    varlığına, meleklerine, âhiret gününe inandığını ikrar etse, ancak
    peygamberlere inanmadığını söylese, bu kimsenin imanı sahih
    değildir. Çünkü iman bir bütündür, tecezzî (cüzlere, parçalara
    ayrılmayı) kabul etmez. Yine Kur’an-ı Kerim’e inandığını beyan
    eden bir kimse, onun herhangi bir âyetini reddetse mü’min olamaz.
    Çünkü Kur’an-ı Kerim’den olduğu sabit olan herhangi bir
    âyeti inkâr etmek küfürdür. Bu durumda, “efendim çoğuna inanıyor
    ya?” diye itirazda bulunulamaz. Zira Kur’an, Allah tarafından
    vahy yoluyla indirilmiştir. Bir âyeti yalanlayan kimse, vahyi yalanlama
    durumundadır. Bu sebeple, insanı küfre götüren sözler (elfâz-ı
    küfür) ve haller (ef’âl-i küfür) bilinmelidir. Mü’minler; bilmedikleri
    herhangi bir mesele ile karşılaştıkları zaman; ileri geri herhangi
    bir söz söylemeden “ben bunu bilmiyorum; Allah ve Rasûlü nasıl
    bildirmişse öyledir” demelidirler.
    İnsan Niçin İman Eder? İmanın Sebep ve
    Sonuçları (İmanla İlgili Sünnetullah)
    İnsan niçin iman eder? İman, doğal bir ihtiyaçtır. İnsanın fıtratında
    inanma, bağlanma ve güvenme hisleri temel özelliklerdir.
    İnsan, inanmadığı zaman, bağlanmadığı ve güvenmediği zaman,
    yaşamanın bir anlamı ve değeri kalmaz. Her insan bir şeylere inanır,
    ama kurtarıcı olan iman, hakka/doğruya inanmadır. İman hissini
    kötüye ve olumsuz olana kullanarak şeytana tâbi olmak ve azgınlaşıp
    kendini Allah’a muhtaç görmemek, kendi kendine yeterli
    olduğuna inanıp her dakika soluduğu havayı verene nankörlük/
    küfr etmek, cehenneme dâvetiye çıkarmaktır. Fakat doğru bir şekilde
    iman edip, Allah’ın hidâyetine uymak, cennete adım adım
    yaklaşmaktır. “Biz insanı karışık bir nutfeden yarattık. Onu imtihan ediyoruz.
    Bu sebeple, onun işitmesini ve görmesini sağladık. Sonra da ona
    74] 40/Mü'min, 85
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 28 -
    gideceği yolu gösterdik. Ya şükreder (bu yoldan gider) ya da küfreder.
    Kâfirler için elbette zincirler, halkalar ve alevli cehennem hazırladık.”75;
    “İman edenlere ve doğru hareket edenleri müjdele ki, onlara altından nehirler
    akan cennetler vardır.” 76
    İman, kişiye yalnızca âhirette mutlu bir hayât sağlamakla kalmaz;
    bu dünyada da huzur, saâdet ve büyük bir güç kazandırır:
    “Allah, sizden iman edenlere ve sâlih amel işleyenlere, kendilerinden öncekileri
    halife/hükümran kıldığı gibi, onları da yeryüzünde halife/hükümran
    kılacağını, kendileri için râzı/hoşnut olduğu dinlerini, yine onlar için uygulamaya
    koyacağını ve korkulu hallerini güvene çevireceğini vaad etmiştir.
    Çünkü onlar, yalnız Bana kulluk eder ve Bana hiçbir şeyi şirk koşmazlar.” 77
    Müjdeler, mü’minler içindir.78 Allah, onların kalbine imanı yazmış
    ve onları kendisinden bir ruhla desteklemiştir.79 Şeytanî güçler
    onları ezmeye yol bulamaz.80 Onlara yardımcı olmak, Allah’ın bizzat
    kendi üzerine yazdığı bir görevdir. “Mü’minlere yardım etmek,
    Bize haktır (Bize düşen görevdir).”81 Allah, iç huzuru ve doygunluğu
    onlara nasib etmiştir.82 Korkmak, üzülmek, kedere yenik düşmek
    onlara uzaktır.83 Allah’ın lütuf ve bağışı mü’minler içindir.84
    Mü’min, böylesine onurlu olduğu içindir ki, bir mü’mini kasten
    öldüren, ebediyyen cehennemde kalır.85 “Şu bir gerçek ki, iman edip
    sâlih amel işleyenler, varlıklar dünyasının en hayırlılarıdır.” 86
    “Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer (gerçekten) iman ediyorsanız, mutlaka
    siz üstün geleceksiniz.”87 Yani, her durumda düşmanınızla cihaddan
    korkmayınız. Kuvvetten düşmeyiniz. Siz üstünsünüz, yani iman
    ediyorsanız, sonunda zafer sizindir. Çünkü iman, kalbe güç verir,
    Allah’la olan irtibatı artırır ve düşmanlarına aldırış etmemeyi öğretir.
    “Ve mü’minlere karşı kâfirlere asla yol vermeyecektir.”88 Yani, Allah,
    kâfirlerin bazı zamanlar üstünlük sağlasalar da, dünyada
    75] 76/İnsan, 2-4
    76] 2/Bakara, 25
    77] 24/Nur, 55
    78] 13/Ra'd, 29
    79] 58/Mücâdele, 22
    80] 16/Nahl, 99; 34/Sebe', 20
    81] 30/Rûm, 47
    82] Bk. 9/Tevbe, 26; 48/Feth, 4
    83] Bk. 3/Al-i İmran, 139
    84] 3/Âl-i İmran, 152
    85] 4/Nisâ, 93
    86] 98/Beyyine, 7
    87] 3/Âl-i İmran, 139
    88] 4/Nisâ, 141
    İMAN
    - 29 -
    mü’minlere musallat olarak, tamamen ortadan kaldıracak şekilde
    istilâ ve işgal etmelerine yol vermez. Âyet, dünya ve âhireti kapsamaktadır.
    Dünya ve âhirette mutlu son mü’minlerindir. Mü’minler,
    imanın hakikatinı yüreğinde yaşatan, sonra bu gerçek tevhidî
    imanı, Allah’ın râzı olduğu ameller, teslimiyet ve cihadla dışa yansıtan
    insanlardır.
    Bazı zamanlarda kâfirlerin, intikam olarak mü’minlere yol bulmaları,
    imanlarının hakikatinde meydana gelen gedikten olmuştur.
    Savaş araçları, Allah yolunda cihad niyyetiyle kuvvet hazırlığı,
    her türlü nisbet ve bağımlılıktan arınmış olarak sadece iman
    sancağı altında bulunmak, imandan ve imanın gereklerindendir.
    Müslümanlara zamanla yapışan yenilgi, imanın hakikatinde meydana
    gelen zayıflık ölçüsündedir. Daha sonra, gerçek iman üzere
    bulunduklarında yardım, mü’minlere hak olarak döner. 89
    “Andolsun Tevrat’tan sonra Zebur’da da: ‘Arza mutlaka sâlih (iyi) kullarım
    vâris olacak’ diye yazmıştık.” 90
    “Kim mü’min olarak sâlih işlerden yaparsa, onun çalışmasına nankörlük
    yok ve Biz (onun çalışmasını) yazanlarız.” 91
    “Kim kötülük yaparsa, sadece onun kadar cezalanır; ama kadın olsun
    erkek olsun kim mü’min olarak faydalı bir iş yaparsa, onlar cennete girerler
    ve orada kendilerine hesapsız rızık verilir.” 92
    “Erkek ve kadından her kim mü’min olarak sâlih amel işlerse, onu hoş
    bir hayâtla yaşatırız. Onların ücretlerini yaptıklarının en güzeliyle veririz.”93
    Mü’min erkek ve kadınlara Allah, bu dünyada iyi bir geçim hazırlar.
    İman ve sâlih amelin mükâfatı olarak böyle bir hayâtı onlara
    kolaylaştırır. Âhiretteki ecri ise daha güzeldir. Mü’min olup sâlih
    amel işleyenlere vaad edilen dünyadaki güzel hayât, birçok şeyle
    gerçekleşir. Rızâ, gönül huzuru (itmi’nan), iç rahatlığı (inşirâh-ı
    sadr), mutluluğu hissetmek ve rahat geçim. Bunlar, maddî ve dış
    etkenlere bağlı değil; iç etkenlere, gönle bağlı hususlardır. Gönüllere
    tasarruf edebilen de ancak Allah’tır.
    İmanla beraber olan sâlih amelin mükâfatı, dünyada tertemiz,
    hoş bir geçimdir. Nimetlerle donatılmış, varlıklı ve zengin olmak
    önemli değildir. Bazen zenginliğin; tertemiz, hoş bir geçimi engelleyen
    dünya ve âhiret belâsı olduğu bilinmelidir. Hayâtta yetecek
    89] Fî Zılâl'den
    90] 21/Enbiyâ, 105
    91] 21/Enbiyâ, 94
    92] 40/Mü'min, 40
    93] 16/Nahl, 97
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 30 -
    kadar maldan başka, geçimi güzel kılan çok şey vardır. Allah’a
    bağlanma ve O’nun gözetimine, himâyesine ve rızâsına sığınma
    vardır. Sıhhat, sükûnet, bereket, evde rahatlık ve gönülden sevgi
    vardır. Amel-i sâlihle huzur bulmak, onun gönüldeki ve hayâttaki
    izleri vardır. Mü’min olarak sâlih amel işleyenin dünyada nâil olacağı
    hoş ve güzel geçim, onun âhiretteki sevabını azaltmaz. Tersine,
    Allah onun sevabının, dünyadaki amelinin en güzeli üzerine
    olacağını vaad etmiştir. Cömert ve Kerim olan Rabbimizin hazineleri,
    sevabı ne büyüktür!
    Yeniden İmana
    İnsanlık hüsrânın tüm boyutlarını yaşıyor. Şirkin zulmü globalleşiyor.
    Çağ imaj, kandırma, vitrin, reklam, tüketme ve tükenme
    çağı. Çılgınlık, azgınlık ve isyan hiçbir sınır tanımıyor. Nice insan,
    İslâm’ı mükemmel yaşayanlara şâhit olamadığı için İslâm’ın dışında
    kalıyor; hatta görmediğine, bilmediğine düşman oluyor. Müslümanların
    da önemli bir kesimi müslümanlığı doğru şekilde bilmiyor.
    Bilenlerin de yapabileceklerinin tümünü yaptıklarını iddia
    etmek zor. Bu ortamda, teknik imkânlarla donanan, devle(tle)şen,
    küreselleşen fitne, sadece yapanları değil; tüm insanlığı kemiriyor.
    Ülkeler, sokaklar, evler, beyinler, gönüller işgâle uğramış durumda.
    Müslüman olduğunu iddia edenlerin de büyük bölümü bilinçsizce
    şirkin kucağına atılıyor, kurtuluşu zâlimlerin safında arayıp ifsâdı
    ıslah zannediyor.
    Bireysel, sosyal ve siyasal hayattaki tüm problemlerin kaynağında
    Kur’an’dan uzak inanç ve yaşayışın olduğunu görmek zorundayız.
    Kur’an’ın diriltici emirlerinden biri şöyledir: “Ey iman
    edenler iman edin…”94 Yani, imanın hakkını verin, nasıl iman edilmesi
    gerekiyorsa öyle iman edin. Sadece sözde değil; özde de,
    davranışta da teslimiyet gösterin. Bütün organlarınıza iman ettirip
    onları Allah’a teslim olan müslüman yapın. İmanınızı itaatle ispatlayın.
    Mü’minlerin geçirileceği sınavlara hazır olun. Ve imanda
    sebat edin.
    Batılı bâtılın şoförlüğünde helâke doğru son sürat sürülen
    dünya arabasının tek kurtuluş şansı vardır. Tüm birikimlerini harcayan,
    bütün umutlarını yitiren çağdaş insanının tek umudu kalmıştır.
    O da müslümanların müslümanlaşması. Müslüman gibi inanıp
    müslümanca yaşayan müslüman göremediği, o boy aynasında
    boyunun ölçüsünü alıp kendine bakamadığı için insanlık, kendi
    yanlışlarının farkına varamamaktadır.
    94] 4/Nisâ, 136
    İMAN
    - 31 -
    Müslümanların, emredildikleri gibi müslümanlaşması için tevhid,
    ibâdet ve cihad bilincine yeniden kavuşması ve bunları içselleştirmesi
    gerekmektedir. Asr-ı saâdeti yaşamanın, saâdeti Asra
    taşımanın yolu akîdenin sağlamlığından geçer. Kur’an’ın istediği
    gibi iman edilmedikçe, kişilerin ve toplumların düzelmesi mümkün
    olmayacak, ahlâkî öğütler delik kaba su doldurma gayreti
    gibi sonuçsuz kalacaktır. Rasûlullah’ın Allah’a sığındığı faydasız
    bilgi için her zorluğa göğüs geren insan, âhirette kurtuluş ve dünyada
    huzur için gerekli İslâm’ı öğrenme ve yaşama çabası içinde
    değilse, büyük bir yanlışlık var demektir. İslâm’ı öğrenmeye çalıştığını
    sanan bazı kişilerin de, abdesti bozan şeyler kadar imanı bozan
    şeyleri öğrenmeye önem vermediği de ayrı bir problem. Her
    taraftan câhiliyyenin kuşattığı insanın, her türlü beşerî dayatmalara
    karşı direnebilmesi, Allah’tan başkasına eğilmeyecek bir güce
    ulaşabilmesi için çok sağlam bir imana ihtiyacı olacaktır.
    Kur’an, insanın sadece Allah’a kulluk yapmak için yaratıldığını
    vurgular. Her türlü puta tapıcılığı, şirkin tüm çeşitlerini, tâğutun
    bütün görüntülerini, sahte ilâhların egemenliklerini reddetmeden
    yalnız Allah’a kulluk sergilenemez. İman iddiası da, itaat ile
    ispat edilmeden insanı kurtaramaz.
    “Ey iman edenler! Allah’tan O’na yaraşır şekilde, hakkıyla, nasıl korkulması
    gerekiyorsa öyle korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin.”95
    Müslüman olarak ölmek istiyorsak, yeniden müslümanlaşmak ve
    müslümanca yaşamak zorundayız.
    Müslümanların yeniden müslümanlaşmasını zarûrî kılacak
    problemleri ana hatlarıyla üçe ayırmak mümkün:
    1- Tarihten gelen problemler. Miras alınan din anlayışında yer
    yer geleneksel sapma ve yozlaşmalardan dolayı, din adına sahip
    çıkılan değerler ve yaşanılan hayat, Kitap ve Sünnetin istediği
    İslâm’la her noktada çakışmadığından bu konuları hakkıyla araştırmayan
    müslümanların iyi niyetle de olsa bid’at, hurâfe ve hatta
    şirk unsurlarına İslâm diye sarılmaları…
    2- Modernizmin ve modern hayatın problemleri. Çağdaş ideolojilerin
    ve müslümanları da çepeçevre kuşatan, bazı konularda
    dine müdâhale edip yönlendiren veya gerçek dinin sosyal hayata
    yönelik yansımalarını yasaklayan devlet düzenlerinin problemi.
    Batı kafasıyla, müsteşrik zihniyetiyle İslâm’a bakan, geleneksel
    çizgiye karşı çıkarken yerine ondan daha beter tezler öneren biraz
    laik, biraz demokrat, biraz özgürlükçü, biraz düzenci, biraz
    95] 3/Âl-i İmrân, 102
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 32 -
    kolaylaştırıcı, biraz diyalogcu, biraz pragmatist din anlayışı. Teknolojinin,
    medyanın, eğitim kurumlarının, israfa dayalı modern
    yaşama biçiminin, dünyevîleşmenin, sekülerleşmenin, aşırı özgürlükçü
    yaklaşımın, bireyselliğin… müslümanlara sıçrattığı olumsuz
    etkiler.
    3- Çok sağlam ve köklü bir imana sahip olmamanın etkisiyle,
    zor bedel isteyen konular başta olmak üzere dinden tâviz vermek,
    görevlerini ihmal etmek, ibâdetlere gevşek davranmak, ahlâkî dejenerasyondan
    kurtulamamak gibi dâhilî problemler.
    Bütün bu üç problemin özünde dinin özü olan tevhidin geri
    planlara itilmesi sorunu göze çarpmaktadır. O öz kaybolunca veya
    en azından gölgelenip ihmal edilince ondan boşalan yeri bu üç
    maddedeki olumsuzlukların tümü ya da bir kısmının doldurması
    hiç de sürpriz olmayacaktır. O öz kaybolduğu için Kitabım dediği
    Kur’an’la ilişkisini sıfıra yaklaştıran ve Kur’an’dan daha fazla başka
    kitapların yönlendirmesine râzı olan bir müslüman tipi oluşmuş,
    haramlardan, hatta şirkten daha fazla yasal yasaktan veya
    ayıptan korkan, ama “elhamdü lillâh müslümanım” demeye devam
    eden bir karakter ortaya çıkmıştır.
    Ulemâ ve ümerânın gaflet veya dalâletlerinden kaynaklanan
    uyarı, yönlendirme ve tavsiyenin (emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’lmünker)
    yetersizliği, hatta tümden terkedilmesinin bu cinâyetlerin
    sergilenmesinde büyük katkısı vardır.
    İslâm, câhiliyye çağını tarihin çöplüğüne atmış, insanlığın bugüne
    kadar bir daha göremediği en huzurlu çağını “saâdet çağı”nı
    başlatmıştır. Kur’an çağ kapatıp çağ açmıştır. Dünyanın gördüğü
    ve göreceği en büyük inkılâb, Kur’an’ın yaptığı inkılâbdır.
    İnsanlık, bugün bilmem kaçıncı cahiliyye çağının karanlıklarında
    yaşıyorsa bu, müslümanların müslümanlıktan uzak kalması,
    diğer insanları da bu güzellikten mahrum etmesinden dolayıdır.
    Kur’an gelip câhiliyyeyi değiştirmeden toplumda neler yapılıyorsa,
    modern biçimde bugün de, buralarda da maalesef aynı şeyler arz-ı
    endam etmektedir; hem de “müslümanım” diyenler tarafından.
    Peki, Kur’an, aynı Kur’an olduğuna göre, bugünkü cahiliyyeyi
    niye değiştiremiyor? Bugünkü insanlar Kur’an okudukları halde,
    niçin karanlıklardan sıyrılıp değişik bir kimliğe bürünemiyor?
    Yani Kur’an, niye artık inkılâb yapamıyor? Kur’an değişmemiştir;
    ama Kur’an okuyanlar başkalaşmıştır. Kur’an anlayışı, Kur’an’a
    bakış, Kur’an’a yaklaşım değişmiştir. Kur’an, aynı Kur’an’dır;
    ama Kur’an’a yönelmesi gereken insan, Kur’an’a sahabe gibi
    İMAN
    - 33 -
    yönelmiyor. Çeşme, bin dört yüz yıldır akmaktadır. Bu güne kadar
    onun hayât veren lezzetli suyunu içenleri suladığı, nimetlendirip
    dirilttiği gibi, hâlâ canlandıran rahmet suyunu sunmaya devam
    etmektedir. Ama biz, kabımızı o çeşmenin altına tutmuyor, çeşmeden
    yararlanmayı bilmiyorsak suç elbette çeşmenin değil; bizimdir.
    Karanlıklarda yaşayan insan çeşmenin yolunu unutmuş
    olabilir, ama çeşmenin suyundan az da olsa tatmış olanların yapmaları
    gereken büyük görevleri olmalıdır. Hele o çeşmenin yanı
    başındaki yangınları farkeden itfaiyeci (dâvet ve tebliğci) görevini
    yapmıyorsa, karanlıktan yararlanarak yangını çıkaran ve değişik
    araçlarıyla yangını körükleyenler kadar, o da suçlu değil midir?
    Kendilerini ve toplumlarını değiştirmek isteyenlere Kur’an yardıma
    hazırdır; referansları, örnekleri ortadadır. Hayırlı ve olumlu
    değişim ve dönüşüm projelerini, kendisine yöneleceklere sunmaya,
    yol göstermeye, yollarını aydınlatmaya hazır beklemektedir.
    Bir ilâcın şifaya vesile olması için, o ilacın kullanılması gerekir.
    Sadece reçetenin veya prospektüsün okunmasıyla şifa beklenemez.
    “Kur’an şifadır.”96 Hem ferdî hastalık, problem, stres ve
    buhranlarımıza; hem de sosyal kargaşalara. Aynı zamanda devlet
    yönetiminin ölümcül hastalıklarına şifadır. Bunun böyle olduğu
    sayısız deney ve tecrübelerle kanıtlanmış tarihî ve güncel bir
    vâkıadır. Aynı ilaç, bayatlamadan bozulmadan duruyor. Raflarda,
    kabından açılmadan tutuluyor. Uygulayacak hastaları bekliyor.
    “Ey İman Edenler İman Edin…”97
    Âyetinin Işığında Halimizi Sorgulamak
    (Bu başlık altında Mehmet Pamak şöyle diyor:)
    Ne oldu da, ilk Kur’an neslinde muazzam bir inkılâba yol açan,
    onlara izzet, şeref ve onur kazandıran Kur’an ve ibâdetler biz de
    aynı sonucu doğurmuyor? Neyi kaybettik, hangi yanlış tercihlerde
    bulunduk ve hangi savrulmaları yaşadık da bugünkü zillete sürüklendik?
    Hem de elimizde, insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkarmak
    üzere indirilmiş, şeref ve izzet kaynağı muhteşem bir Kitap,
    Kur’an varken…
    Hangi hatalar bizi bu zillete sürükledi ve hangi sebeple bir
    türlü o ilk neslin onurlu temsiline yaklaşamıyoruz? Neden Kur’an
    ve ibâdetlerimiz bizde bir değişim, bir inkılâp meydana getiremiyor?
    Hem de kitap aynı kitap, ibâdetler aynı ibâdetler olduğu
    halde… Ümmet olarak bu hale neden sürüklendik?
    96] 10/Yûnus, 57; 17/İsrâ, 82; 41/Fussılet, 44
    97] 4/Nisâ, 136
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 34 -
    Saltanata geçişle başlayan kaynaktan kopuş süreci, giderek büyük
    savrulmalara yol açtı. Tevhidi sahih geleneğin yerini, yüzyıllar
    süren bu savrulma sürecinde muharref gelenek aldı. Kur’an’dan
    ve Rasûlullah’ın sahih sünnetinden uzaklaşma, Müslüman halkların
    ümmet olma vasıflarını kaybetmesine, kitabî bir toplum olmaktan
    çıkarak, muharref geleneğin oluşturduğu “atalar dini”ni
    taklit eden niteliksiz halklar ortaya çıktı.
    Allah’ın, Kur’an’da, akletmeyi, düşünmeyi, tefekkürü ve ilim
    tahsil etmeyi emretmesine rağmen, kurumsallaşmış tasavvufun,
    “aklı ve ilmi terketmedikçe hakikate ulaşılamaz” yalanıyla, şeytanın
    ve zannın cirit attığı bir alan olan “keşf ve ilham” alanında
    uydurulan sahih olmayan bilgilere dayalı bir din anlayışını öne
    çıkarması bu büyük sapmanın, Kitabî din anlayışından kopmanın
    en büyük sebebini teşkil etti. Aklın ve iradenin devre dışı bırakılıp,
    Allah’ın yasakladığı “kör taklid”in ve “meyyit gibi teslimiyet”in
    esas alınması sonucunda dinde tahrifin ve sapkınlığın önü iyice
    açıldı.
    Din alanında kaynaktan beslenmeyen, önderlerden intikal
    eden yanlış bilgileri sorgulamadan taklit eden niteliksiz yığınlar
    ortaya çıktı. Özellikle, “ictihad kapısını kapatan” taassubun sonucunda,
    düşünmenin, akletmenin ve toplumun ihtiyaçlarına cevap
    verecek yeni fikir ve projelerin üretilmesinin önü iyice kesildi.
    Bunun neticesinde yüzyıllar sonrasının toplumlarının sorunlarına
    yüzyıllar öncesinin fetvaları ile cevap verilmeye kalkışılmasının
    doğurduğu çözümsüzlük ve bunalımlar da bu bozulma sürecini
    hızlandıran bir katkı sağladı.
    İşte bu büyük yozlaşma serüveninin sonunda geldiğimiz bugünkü
    noktada, Kur’an algımızdan başlayarak, hayatımızı kuşatan
    ve yaratılış amacımız olan “ibâdet” anlayışımıza kadar pek
    çok temel konuda ürkütücü boyutlarda anlam ve eksen kaybının
    meydana geldiğini görüyoruz.
    Tevhidî Öbekler Neden İstikametini Koruyamıyor, Neden İlkeli
    Duruşunu Sürdüremiyor?
    Türkiye’de özellikle 1970’li yıllardan sonra başlayıp, 80’lerden
    itibaren ivme kazanan tevhidi uyanış ve kaynağa dönüş çabalarına
    ve bu çabaları gösterenlere ne oldu da, bu kadar çarpıcı savrulmalar
    ve geriye dönüşler yaşanabildi? Bu birikim bugün ne halde?
    Hani Kur’an özne olup, merkezde ve belirleyici bir kitap olarak
    bizi, ailemizi, toplumumuzu yeniden inşa edip ateşten korunmamızı
    sağlayacak, karanlıktaki hayatımızı aydınlığa çıkaracaktı?
    İMAN
    - 35 -
    Hani insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için indirilmiş
    bu kitap, bize, hak ile batılı ayırma kabiliyetini kazandıracak furkan
    fonksiyonu görecekti?
    Hani Kur’an, cahilî ölçüler içinde cereyan eden toplumsal hayatımızı,
    ilişkilerimizi ıslah edecek ve vahyin ölçüleriyle yeniden
    inşa edecekti?
    Hani Kur’an, bireysel ve toplumsal hayatımızın bütün alanlarını,
    davranışlarımızı, ilişkilerimizi vahyin ölçüleriyle inkılâba uğratmak
    için indirilmişti?
    Ne oldu da, Kur’an’ı gereği gibi okumayı, onu hayatımızın
    tam içinde ve tam içinden okumayı terkettik? Ne oldu da, yıllarca
    süren tefsir dersleri bir türlü hayatımızı Kur’an’laştıramadı?
    Sürekli elimizde, başucumuzda durması, sürekli bir irtibatla
    sürekli kalbimize ve hayatımıza nüfuz etmek, hayatımızı Allah’ın
    rengine boyamak üzere okunması gereken Kur’an’ı bu işlevini yerine
    getiremez hale nasıl getirdik?
    Ne oldu da, kitaba varis kılınmışken, elimizdeki bu muhteşem
    mirasa ihanet ederek, Rasûlullah’ın hesap gününde Allah’a, “Rabbim
    gerçekten benim kavmim, bu Kur’an’ı terkedilmiş olarak bıraktı”98
    şikâyetine muhatap olan zelil konumlara sürüklendik?
    Ne oldu da, dünyanın süsleri, çıkar hesapları, korkular, dünyevî
    endişeler, ikbal, iktidar ve rant hırsları bizi bu kadar kolayca peşine
    takabildi? Bizler, Kur’an halkalarında yıllarca bulunmuş olanlar,
    gereği gibi Kur’an okumayı da, öğrendiklerimizle amel etmeyi ve
    hayatımızı vahyi değer ve ölçülerle inşa etmeyi de kolayca terkedip,
    dünyanın süsleri uğruna, ahiret, hesap, kulluk bilinç ve imanımızı
    zaafa uğrattık. Gerçekten bunu nasıl becerdik? Neden imanımıza
    bu kadar kolayca ve bu kadar çabuk zulüm bulaştırabildik?
    Ne oldu da bütün bu hüsran ve bu büyük savrulmalar yaşanabildi?
    Belki samimi olarak, ancak duyguların, heyecanların yönlendiriciliğinde,
    henüz sınanmadan iman ettiğimizi haykırdık, ama
    bu teorik ve duygusal imanın altını dolduramadık, imanımızda
    mutmain olamadık, imanımıza yakin, sahih bir boyut ve eğitime
    dayalı ciddi bir derinlik kazandıramadık. İşte bu sebeple de, daha
    ilk imtihanda hemen savrulduk ve maalesef kaybettik.
    Hâlbuki yıllarca oturduğumuz Kur’an halklarında öğrenmiştik
    ki; Rabbimiz, Bakara Sûresi 155-157. âyetlerde, bizleri “biraz
    korku”, “açlık”, “bir parça mallardan, canlardan, ürünlerden
    98] 25/Furkan, 30
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 36 -
    eksiltmekle” imtihan edeceğini beyan etmekte, sabredip, direnenleri
    ise müjdelemekteydi. Yine aynı halklarda okumuş ve
    öğrenmiştik ki; Rabbimiz, Bakara sûresi 214. âyette “sizden öncekilerin
    başına gelenler sizin de başınıza gelmeden cennete
    girivereceğinizi mi sanıyorsunuz?” ikazıyla bizi uyarıyor, “Allah
    Rasûlü ve beraberindeki mü’minlerin büyük sıkıntı ve darlıklarla
    sınandıklarını ve Allah’ın yardımı ne zaman diyecek hale gelene
    kadar büyük eziyetlere, darlıklara katlandıklarını ve Allah’ın vaat
    ettiği yardıma ancak böylece müstahak olduklarını” bildiriyordu.
    Daha önce, ikbal, makam, mevki, iktidar nimetleri, ihaleler,
    zenginleşme fırsatları henüz kendilerine sunulmayanlar, bu tür nimetlerin
    ilk sunulduğu sınavda bu kadar çok sayıda dökülüyorlarsa,
    temel zaafın imanda olduğu kesindir. Milletvekili olma imkânı
    yok iken, laik demokratik partileşmeye karşı olmak kolaydı. Öğrenciyken,
    baldırı çıplakken, dünyevîleşme, zenginleşme, makam
    mevki hırsı peşinde koşanları eleştirmek, bu duruşlara karşı çıkmak
    kolaydı. Ama öğrencilik bitip, evlendikten, iş ve meslek sahibi
    olduktan sonra, tüm bu imkânlar sunulduğunda ve karşılığında
    İslâmî kimlik ve ilkelerden taviz istendiğinde çoğunluk ayakta kalamadı.
    Hatta önemli kısmı bu tür imkânlar sunulmadan bunları
    elde edebilmek uğruna kendileri tavize koştular. İşte gerçek iman,
    bu imkânlar olduğu halde, eğer bunların karşılığında İslâmî kimlik
    ve ilkelerden taviz verilmesi gerekiyorsa reddetmeyi gerektirirdi.
    Ama maalesef çoğunluk bunu yapamadı. İşte bu sebeple Rabbimiz,
    “Ey iman edenler iman edin…” çağrısında bulunuyor. Evet,
    bu iman nasıl bir imandı ki, en küçük bir rüzgârda savrulup gidivermeye
    engel olamadı.
    Topluma daveti götürecek olanlar, daha davet ve şahitlik görevi
    tam yapılmadan, hemen görevi terkedip, dünyevîleşerek, daha
    önce reddedip eleştirdikleri toplumun cahili değerlerine doğru
    savruluverdiler.
    Tevhidî uyanışla oluşan öbekler ve tevhidi bilince ulaşan veya
    öyle zannedilen bireyler neden uzun soluklu bir direniş azmini
    gösteremiyorlar? Neden bir süre sonra bıkıp, yorulup savrulmaya
    ve daha önce reddettikleri kesimlere ve yanlış din anlayışlarına
    doğru sürükleniyorlar?
    İslâmî çalışma öbeklerinin büyük ekseriyeti, neden içinde her
    türlü inancı, hurâfeci anlayışları da barındıran çıkar birlikteliklerine
    dönüştüler? Aynı grup içinde,
    İMAN
    - 37 -
    Tevhidî düşünenler,
    Tarihselciler,
    Modernistler,
    Liberal-demokratlar,
    Sekülerleşenler,
    Laik particiler,
    Ulusalcılar,
    Devleti kutsayanlar,
    Tasavvufçularla birlikte bulunabiliyorlar.
    Neden böyle oldu? Neden bu büyük çarpıklık bu kadar kolay
    ve bu kadar çabuk kanıksanabildi?
    Neden bu dönüşümü yaşayanlar, yıllarca Kur’an okudukları
    halde tevhid inancıyla bağdaşmayan bu halden rahatsız değiller?
    Neden bu çarpıklığı, savrulmayı, kargaşayı, eklektik duruşları
    kimse eleştirmiyor? Neden herkes birbirini idare ediyor?
    Neden kimse kimseye merhamet etmiyor? Birbirinin yanlışlarına,
    savrulmalarına karşı çıkmamak, eleştirmemek, birbirine zulmetmek
    iken, neden merhamet zannedilir hale gelindi? Neden,
    Allah için uyaranlar, emri bil maruf yapanlar kınanır oldu?
    Böyle olunca, her türlü fikri aynı grup içinde barındırınca, tek
    amacın grup dayanışması ve grup çıkarlarını korumak olan kulüpler
    haline dönüşmekten korunmak mümkün olmuyor. Başlangıçta,
    tevhidî düşüncenin yaygınlaşması ve bu istikamette, sahih din anlayışı
    ekseninde İslâmî toplumsal dönüşümün gerçekleşmesi için
    kurulduğu iddia edilen bu tür grup, çevre ve öbeklerin çok büyük
    ekseriyeti bugün yukarıda zikredilen eklektik/karışık din anlayışlarına,
    geleneksel ve modern bid’at ve hurâfelere itibar eden ve
    grubu için çıkar devşiren konumlara sürüklendiler. Giderek maddî
    yönden güçlendiler, holdingleştiler, zenginleştiler, TV sahibi oldular,
    büyük kurumlar oluşturdular ve biraz da kitleleşmeye doğru
    yöneldiler, ama ilk çıktıkları noktadaki tevhidi duyarlılıklarının
    bile çok gerisine düştüler.
    Kimisi daha önce tekfir ettiği laik demokratik çizgide particilik
    yapmaya, kimisi de hurâfeci tasavvufun kıymetini(!) yeniden keşfetmeye,
    ilkeleri çürütücü, direniş azmini çözücü, şahsiyetleri öğütücü
    pragmatizmin peşinde, oradan oraya savrulmaya başladılar.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 38 -
    Savrulmanın Sebepleri
    1- En önemli savrulma sebebi, imanda ve şahsiyette zaaf olması,
    inanılan değerler konusunda emin olunmasını sağlayan yakînî
    bir imanın ve inandığı değerler konusunda bedel ödemeyi göze
    almayı sağlayacak bir şahsiyetin oluşmamış olmasıydı. Tevhidî
    iman yerine Allah’ın varlığına imanın öncelendiği bir toplumsal
    kültürün, toplumla çelişmeme adına kanıksanmasıydı.
    İnsanların, tam bir tevhidi inançla kendilerini değiştirmeden
    eski gelenek ve göreneklerindeki inançlarla birlikte İslâm toplumuna
    girip kültürle dini birbirine karıştırmaları. “Bedevîler “inandık”
    dediler. De ki: Siz iman etmediniz, ama ‘Boyun eğdik’ deyin. Henüz
    iman kalplerinize yerleşmedi. Eğer Allah’a ve elçisine itaat ederseniz, Allah
    amellerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok
    merhamet edendir.” 99
    2- İlk indiği, dönüştürdüğü toplumdan ve ilk inşa ettiği Peygamber
    ve ashâbının hayatından soyutlanmış, ilk pratikten kopuk
    teorik Kur’an okumalar, bugünkü toplum ve hayatla da bağı kurulamayan
    ve dolayısıyla pratiğe aktarmada sorunlar yaşayan bir
    okuma olmuştur. Peygamberin güzel örnekliği ve Kur’ani sünnet
    içselleştirilmeyince, toplumu dönüştürme sorumluluğu terkedilince,
    vahyi sosyalleştirmekten, Peygamberî pratikten kopuk teorik
    imanlar, bir süre sonra cahiliye tarafından kuşatılıp, öğütülüyor.
    Kulluk eksenli bir hayatı kuramayanlarda, tevhidi bir pratiği üretemeyenlerde
    meydana gelen boşluğu dünyevîleşme dolduruyor,
    ibâdet bütünlüğünden ve ubûdiyet bilincinin belirleyiciliğinden
    kopuk hayat giderek sekülerleşiyor.
    3- Kulluk eksenli mücadele yerine iktidar eksenli mücadelelere
    heveslenilmesi, kulluğun parçalanıp, bazı parçaların dinin/
    bütünün yerine ikame edilmesi, kimileri açısından kulluk bütününden
    soyutlanmış bir siyasi mücadelenin dinin tümü gibi algılanması,
    hem de diğer alanları yok sayacak derecede birinci plana
    çıkarılması da bir başka savrulma sebebini teşkil ediyor.
    4- İman edilen değerleri, Kur’ani ölçüleri hayat düsturu haline
    getirememek, Kur’an’la ahlaklanamamak, inanıldığı iddia edilen
    değerleri salih amel haline dönüştürememek, iman-amel bütünlüğünü
    parçalayan tutumlar da savrulmalarda önemli rol oynamaktadır.
    Allah bu durumda olanları: “Başkalarına iyiliği tavsiye ederken
    kendisini unutan bilgi sahipleri”,100 “yapmadıklarını söyleyenler”101 ve
    99] 49/Hucurat, 14
    100] 2/Bakara, 44
    101] 61/Saf, 3-5
    İMAN
    - 39 -
    “Kitap yüklü merkepler”102 olarak niteleyip kınamaktadır.
    5- Fikirde ve tavırda yüzeysellik sebebiyle derinlik kazanamamak
    yüzünden slogan, duygu, heyecan ve tepkiselliğin davranış
    ve eylemlere yön vermesi, vahiy ve aklın yönlendirme ve denetiminden
    çıkılması ve bu halin çözümsüzlüklere, tıkanmalara yol
    açması da savrulma nedenlerinin önemli bir boyutunu oluşturmaktadır.
    6- Modern kavram ve değerlerin yol açtığı kirlenme ve Batının
    seküler değerlerini evrensel değerler olarak kabul etme sonucunda
    meydana gelen zihinsel dejenerasyon ve sekülerleşme Müslümanlar
    üzerinde önemli bir dönüştürme etkisi yapmış bulunuyor.
    Emperyalist sekülerleştirme projelerinin estirdiği medyatik
    rüzgâra kapılarak, dağıtılan imkânlara teslim olarak, büyük güçlerin
    gücü karşısında komplekse kapılarak, onlarla sağlıksız ve
    ilkesiz ilişkiler kurarak Batı desteğiyle dönüştürme projelerine
    eklemlenme de özellikle yerel ve global “28 Şubat” projelerinin
    temin ettiği çok önemli ve yeni bir savrulma nedeni olarak gelişmelere
    damgasını vurmuştur.
    “Vay haline o kimselerin ki kitabı elleriyle yazıp, az bir paraya satmak
    için, ‘bu Allah katındadır derler!’ Elleriyle yazdıklarından ötürü vay haline
    onların!” 103
    7 - Bazılarının yaşının ilerlemesine rağmen bir türlü gelmeyen,
    uzun soluklu bir yürüyüşü gerektiren İslâmî yönetimden ümidi
    kesip, bir an önce iktidara ve onun nimetlerine ulaşma aceleciliği
    içine girdiler.
    8- Tevhidî, inkılâbî kesimlere yapılan baskı ve zulümlerden çekinip
    de sistemin “meşrû”(!) saydığı alanlara doğru yönelme eğilimleri,
    korku krallığına teslimiyet de bu savrulmalarda önemli rol
    oynadı.
    9- CIA raporlarının ılımlı-radikal ayrımı yaparak, Amerikancı,
    Batıcı seküler anlayışı temsil eden “ılımlı”lara ve sufizme sıcak
    yaklaşımlar geliştirmesi, onlarla egemen güçlerin temasa geçmesi,
    vaadlerde bulunması da bu tip yanlış din anlayışlarına rağbeti
    arttırdı.
    10- Çözüm üretememek, alternatif bir yapı oluşturamamak
    gibi sebeplerle bunalıma düşüp, “biz hiçbir şey yapamıyoruz” diyerek,
    yanlış da olsa bir şeyler yapar görünen uzlaşmacı, hurâfeci
    102] 62/Cuma, 5
    103] 2/Bakara, 79
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 40 -
    kesimlere, kitleleşip kurumlaşanlara doğru meyletmek, (üstelik
    bunlar ABD, AB, Papalık ve Siyonist kuruluşlarla çok yakın ilişkiler
    de kurmalarına rağmen) onları yücelterek eklemlenmek de
    önemli bir başka savrulma nedenidir.
    11- Henüz görevlerini tam yapmadıkları halde, toplumu dönüştürmede
    haksız yere hemen sonuç almayı ve hemen bir inkılâp
    gerçekleştirmeyi umanlar, uzun vadeli çalışmayı göze alamadıkları
    ve sabredemedikleri için, hemen dönüştüremedikleri toplumun
    cahili değerlerini yeniden keşfederek ve daha önce hata ettiklerini
    itiraf ederek, ne pahasına olursa olsun kitleyle buluşmak adına
    topluma doğru bir dönüşüm geçirdiler.
    İçinde İslâmî motiflere de yer veren fakat esasta tamamen
    dünyayı terk gayesinde olan “Doğu Mistizminin” ve “Batı Ruhbanlığının”
    özelliklerini de üzerinde bulunduran “Tasavvufî
    Düşünce”nin doğması, tarihî bir savrulma nedeniydi. İşte birileri
    bu savrulmayı eleştirerek yola çıkmışken şimdi yine ona sığınıyorlardı.
    “Sonra bunların izinden ard arda peygamberlerimizi gönderdik.
    Meryem oğlu İsa’yı da arkalarından gönderdik, ona İncil’i verdik; ona
    uyanların kalplerine şefkat ve merhamet vermiştik. Uydurdukları ruhbanlığa
    gelince, onu biz yazmadık. Fakat kendileri Allah rızâsını kazanmak
    için yaptılar. Ama buna da gereği gibi uymadılar. Biz de onlardan iman
    edenlere mükâfatlarını verdik. İçlerinden çoğu da yoldan çıkmışlardır.” 104
    Müslümanların kolaylığı için çalışan âlimlerin görüşlerini dogmatik
    olarak kabul edip değişmez mezheplerin oluşması, hatta
    zaman zaman mezhepleri dinin önüne geçirmek, hatta kimileri
    açısından dinleştirmek suretiyle oluşturulan “Kör taklid”çilik ve
    mezhebi taassupçuluk bu süreçte yeniden baş gösterdi. Bazı tevhid
    ehli Müslümanların, yola çıktıklarında önceledikleri Kur’an
    ve sahih sünnetin belirleyiciliğini terkederek, mezhebi, Bâtınî yorumlarla,
    Kur’an algısını, korunmuş metinle alakasız yorumlarla
    tahrif eden eğilimlere ve mesnetsiz uyduruk rivâyetleri Kur’an’ın
    ve sahih sünnetin önüne geçiren ve üstelik bu yanlışlara tabi olmayanları
    mü’min saymayan sapkınlıklara doğru savrulmalar yaşandı.
    Böylece, Kur’an’ı ve dini parçalayıp, kendi subjektif yorumunu
    dinleştirip onunla böbürlenen kesimler oluştu. “Dinlerini parçalayan
    ve bölük bölük olanlardan (olmayın. Bunlardan) her firka, kendilerinde
    olan ile böbürlenmektedir.” 105
    104] 57/Hadîd, 27
    105] 30/Rûm, 32
    İMAN
    - 41 -
    12- Az sayıda insanla birlikte olmaktan bıkıp, daha geniş kitlelerle
    birlikte olmanın arzu edilmesi, insanlardan itibar görmeye
    dair özlem ve beklentiler, marjinalleşmekten korkmak, kitleleşme
    uğruna ilkelerin feda edilmesi de önemli bir savrulma nedeni
    oldu. Hâlbuki bütün Peygamberler de önce marjinaldiler ve hatta
    pek çoğu bu konumdan hiç kurtulamadılar, Nuh (a.s.) 950 yılda bir
    gemi dolduramadı, ama tevhid gemisini inşa etmekten de hiç bıkmadı,
    yorulmadı ve tüm alaylara rağmen karada gemi inşa etmeyi
    ısrarla ve yılmadan sürdürdü.
    Bir fikir, düşünce ve duruşun taraftarlarının marjinal olması,
    azınlığı teşkil etmesi, onun yanlışlığının ve terkedilmesi gerektiğinin
    delili olarak ileri sürülemez. Aslında toplumlarda büyük değişim
    ve dönüşümlere sebep olan fikir ve çabalar başlangıçta hep
    marjinal konumda bulunmuşlardır. Toplumlara hamle yaptıran,
    ileriye taşıyan köklü fikir ve düşüncelerin sahipleri de hep tek kişi
    olarak başlamışlar ve bu büyük dönüşümün yolundaki ilk adımları
    da ya tek başlarına ya da birkaç kişiyle atmışlardır. Marjinallikten
    kurtulup bir an önce kitleleşmek ve aceleyle dünyevî sonuçlar
    elde etmek isteyenler; dönüştürmek istedikleri toplumdan farklarını
    oluşturan temel ilkelerini terkederek, değiştirmek için yola
    çıktıkları statükoya ve toplumun cahili değerlerine savrulmaktan
    kurtulamazlar.
    Hak ve adâlet çizgisinde ısrarlı olmaktan kaynaklanan marjinallik
    şüphesiz ki şereftir. İnsanlığa hayırlı büyük değişim ve dönüşümlere
    sebep olan çabalar başlangıçta hep marjinal olmuşlardır.
    Önemli olan azınlıkta olup olmamak değil doğru konumda bulunup
    bulunmamaktır. Kur’an birçok âyetinde “insanların çoğunun
    bilmeme” noktasında bulunduğunu, hakikate kendilerini kapatan
    konumları tercih ettiklerini vurguluyor. İblis ilk isyanı gerçekleştirip
    şeytanlık, saptırıcılık fonksiyonunu üstlendikten sonra,
    Rabbimize hitaben, “onların çoğunu şükredici bulamayacaksın”106 diyor.
    Bir başka âyette ise, “iman edip sâlih amellerde bulunanlar başka.
    Onlar da ne kadar azdır”107 hükmü yer alıyor.
    O halde anlamlı, değerli, itibarlı ya da doğru olmanın ölçüsü
    çoğunlukta olmak veya dünyada somut sonuçlar elde etmek
    değildir. Tek kişi bile kalınsa, hak, adâlet ve tevhid çizgisinde bulunan
    kişilerin durduğu yer doğru, isabetli, değerli ve anlamlıdır.
    Hak istikametteki büyük değişimlerin yolunu açanlar da, hep marjinal
    kalma pahasına temel ilke ve değerlerinden taviz vermeden
    106] 7/A’râf, 16-17
    107] 38/Sâd, 24
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 42 -
    istikrarlı ve süreklilik arz eden onurlu ve şahsiyetli duruş ve çabaları
    ortaya koyanlar olmuştur. Bu anlamda bütün Peygamberler
    de marjinaldiler. Hatta toplumlarının çoğunluğunun, yani marjinal
    olmayanların yanlışta direnmesi, yalanlaması sebebiyle pek
    çokları da marjinal olmaktan hiç kurtulamadan ömürlerini ve görevlerini
    tamamladılar. Meselâ Nuh (a.s.), 950 yıllık; tebliği, fesada
    karşı ıslah edici çabayı ve marufu emredip münkere karşı durmayı
    içeren tevhid ve adâlet mücadelesinde, toplumun batılda direnmesi
    sonucu bir gemi dolduracak kadar insana bile ulaşamamış
    ve savrulanların ifadesiyle dünyada bir sonuç ya da başarı da elde
    edememiş, iktidar da olamamıştı. Zenginleşememiş, holdingleşememiş,
    büyük kurumlar oluşturamamış, televizyon ve gazete
    sahibi olamamış, kitleleşememişti. O halde, dünyada somut başarılar(!)
    ya da her şeye rağmen büyüme ve kitleleşme peşine düşenlerin
    mantığı ile Nuh (a.s.) yanlış yolda, manasız ve terkedilmesi
    gereken şeylerin ve marjinal tutumların, düşüncelerin, tercihlerin
    peşinde boşuna bir uğraş mı vermişti? Allah’a sığınarak haddimizi
    bilmek kadar değerli ve önemli bir şey olamaz. Bize yakışan, istikameti
    kaybetmeden dosdoğru yolda ısrarlı ve istikrarlı bir yürüyüşü
    gerçekleştirmek, her şart altında tavizsiz bir biçimde ve Allah
    rızası için doğru olanı yapmaktır. Hz. Nuh’un örnekliğinde olduğu
    gibi kınamacıların kınamalarına aldırmadan tevhid gemimizi
    inşa etmeyi ısrarla sürdürmektir, sonuçları takdir etmek ise sadece
    Allah’a aittir.
    Sonuç almak, başarılı olmak tamamen Allah’ın takdir alanına
    giren hususlardır. Bizim irâdemize bırakılmış olan ise, ne pahasına
    ve hangi şartlar altında olursa olsun, mutlaka yaratılış amacımız
    istikametinde üzerimize düşen kulluk görevimizi yerine getirmekten,
    Hakikatin mesajını hayatımızda örnekleyerek ısrarla insanlara
    ulaştırmaktan, tevhidin ve adâletin ikamesi için hayırlı, olumlu
    adımlar atmaktan, bu çabalarımızı ısrarla ve Allah rızası için sürdürmekten
    ibarettir. Bize düşen, siyasi ve dünyevî çıkarlarımız uğruna,
    bizi biz yapan bize şahsiyet ve şeref kazandıran temel ilkelerimizi,
    imani ve ahlaki değerlerimizi terketmemektir. Niteliksiz
    kalabalıklarla, küresel ve yerel zalimlerin istekleri yerine getirilerek,
    ilkeler feda edilerek belki marjinallikten kurtulmak mümkün
    olabilir, ancak bunun Allah’ın rızâsına uygun bir amel ve itibar
    kazandıran onurlu bir tutum olduğu söylenemez. Çünkü Kur’an
    “izzetin, onurun, şerefin tamamının Allah’ın yanında olduğunu”108
    açıkça beyan etmiş bulunmaktadır. O halde izzeti ve itibarı yanlış
    yerlerde aramaktan Allah’a sığınmak lâzımdır.
    108] 4/Nisâ, 139
    İMAN
    - 43 -
    13- Müslümanların, şirk sistemini, müesseselerini, makamlarını
    ve yöneticilerini gözlerinde büyütmeleri ve onlardan görecekleri
    küçük bir ilgi ve itibardan çok fazla etkilenip onlara doğru
    meyletmeleri, yahut da tersine bir baskı ve tehdit aldıklarında da
    hemen kenara çekilmeleri, ortada görünmemeleri de, ibretlik bir
    savrulma nedenidir.
    14- İslâmî yöntemle, sünnetullah gereği toplumsal değişimle
    İslâmî yönetime ulaşmanın çok uzakta görünmesi, uzun ve zorlu
    bir yolculuğu gerektirmesi sebebiyle bir an önce bazı imkân ve
    dünyevî başarılara(!) ve bu arada can ve mal riskinden de uzak
    yöntemlere doğru eğilim gösterilmesi, fedakârlıktan nimetlere,
    riskten ikbale doğru kaçışın da savrulmalarda önemli rolü olmuştur.
    15- Ülke sorunlarına âcil çözüm getirmek isteyenlerin,
    “Mâdemki şimdi İslâm’ın gelmesi mümkün değil, o halde yangını
    söndürmek için mevcut şartlar içinde beşeri sistemler, modeller
    çerçevesinde projeler üretmeliyiz” diyerek İslâmî olmayan çözüm
    yollarının arkasına takılanlar,
    16- Ekonomik sıkıntılar yaşayanların veya daha yüksek refah seviyesini
    ve daha büyük zenginliği arzu edenlerin, ya da zenginliğine
    zenginlik katma hırsı içinde olanların, özetle dünyevîleşenlerin,
    ekonomik imkân vaadedenlerin, kredi ve ihale dağıtanların yanlarına
    hem de az sayılmayacak sayılarla koşmaları da dikkat çekici,
    ibret verici ve tarihi kökleri olan kadim bir savrulma nedeni olmayı
    sürdürmüştür.
    17- “Saray (devlet) ulemâsının” ve bugünün “MGK ulemâsının”,
    “zâlim yönetime itaatin” gerekliliği hususundaki açıklamalarının
    mevcut iktidarlara itaat bilincini oluşturması ve bu sapmanın sistem
    tarafından sürekli beslenmesi, toplumun zulüm ve fitnenin
    adresini hep dışarıda aramaya, “kendi zâlim ve kâfirlerini” hoş
    görmeye alıştırılmış olmasının da genel anlamda savrulmaları kolaylaştırıcı
    bir tesiri olmuştur.
    18- Uzlaşmacı bir anlayışla sistemle şu ya da bu ortak paydada
    buluşmak, resmi ideolojiden beratını tam anlamıyla ilan etmemiş
    olmak ve bayrakçılık, vatancılık, Türkiyecilik, devletçilik, demokratlık,
    ulusçuluk, muhafazakârlık vb. ulusalcı kirlilikler ve sağcı
    eğilimler de hep bu kolay savrulmanın zeminini oluşturmuşlardır.
    19- Bazı hayırlı gelişmelerin zamanı gelince kendiliğinden
    meydana geleceğine yönelik sahte iyimserlik ve yanlış tevekkül
    anlayışı da direniş azmini kırıcı, pasifize edici bir rol oynamış,
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 44 -
    zaman zaman gündemleşen mevzii duyarlılıkların da kolayca sönmesinde
    ve sürdürülememesinde önemli rol oynamıştır.
    20- Zulüm ve baskılar karşısında ne yapması gerektiğinin araştırmalarına
    yönelip, nasıl mücadele edeceğinin projelerini üretmek
    yerine, hatta yeni hak ve özgürlük taleplerini dillendirmek
    yerine, ne pahasına olursa olsun, mevcut kazanımları korumak
    endişesi ile mevcudun üzerine kapanıp, eldekini de kaybetmemek
    için pasifleşmek, geri çekilmek, suskun ve özür dileyici bir tavra
    sürüklenmek de büyük bir zaaf oluşturmuştur.
    Sonuç olarak, en başta imanda zaaf ve yetersizlik, niteliksizlik,
    korkular, çıkarlar, fikrî ve zihnî karışıklıklar, çok yönlü pragmatizm,
    ilkesizlik, acelecilik, çözümsüzlük kaynaklı bunalımlar, marjinallikten
    ve riskten kaçış ve en son olarak da emperyalistlerin küresel
    dönüştürme projelerine eklemlenmek gibi unsurlar bu büyük savrulmanın
    sebeplerini oluşturuyor.
    Bütün bu sorun ve zaafların temelinde aslında sahih bir İslâmî
    bilgiye dayalı sahih bir imanın ve doğru, isabetli bir yönelişin nitelikli
    ve derinlikli bir biçimde gerçekleştirilememiş olması yatmaktaydı.
    Bir de bunun üzerine 28 Şubat’la daha bir sertleşip
    keskinleşen düzenin otoriter, baskıcı tavrı eklenince büyük sapma
    ve savrulmalar yaygınlaşabilmiş ve üstelik savrulanlar bu konjonktürel
    baskıları da kendilerine mazeret kılabilmişlerdi. Sonuçta,
    bazen korku ve endişe, bazen dünyevî güç ve imkânlara erişme
    hesabı, bazen reddedilmeme, dışlanmama tam tersine itibar görme,
    medyada yer alma beklenti ve telaşı, çoğu zaman da bütün
    bu kaygı ve hesapların içiçe geçmesi neticesinde savunulan ilke ve
    değerlere aykırı tutumlar gündeme gelebilmişti. Yıllarca savunula
    gelen doğrular bir çırpıda terkedilebilmiş, adeta tevbekâr bir ruh
    haliyle maziye tümüyle sünger çekilebilmişti. “Demokratik tevbe”
    yapan itirafçı kimlikler, işte bu zaaflar sebebiyle meydanı doldurmuştur.
    Savunulan doğruların pratiğe taşınması noktasında yaşanan
    başarısızlıkların ve sahip olunan iddiaların gerektirdiği bedeli
    göze alamayışın bir sonucu olarak; “zaten savunduğumuz şey
    pek de doğru sayılmazdı” türünden bir inkârcı tutum içine girilebilmiştir.
    Eksik ve zaaflarımızı gidermemize katkı sağlayacak,
    sorunlarımızı çözerek, zaaflarımızı aşarak ileriye gitmemizi
    sağlayacak bir öz eleştiri yerine, kendi zaaflarının faturasını
    iman ettiği, değer, ilke ve yönteme kesip, gerisin geriye dönmek
    zalimlerin bile alay etmelerine yol açan utanç verici bir vakıa
    İMAN
    - 45 -
    olarak maalesef sıklıkla yaşanabilmiştir. 109
    Diğer taraftan, komünizmin yıkılışı ve soğuk savaş döneminin
    sona ermesi, dünya üzerinde pek çok değişimin de yolunu
    açtı. İslâm’ın vahiyle belirlenen dünya görüşünün, ilkelerinin ve
    sâbitelerinin bu değişimden etkilenmesi, şüphesiz ki mümkün
    değildi. Her şeye rağmen İslâm, insanlığı kurtaracak tek ve sahici
    mesaj olmayı sürdürüyordu. Hatta komünizmi ve kapitalizmi
    üreten modern, seküler Batı paradigmasının çöküşü sebebiyle,
    önü daha da açılıyor, bu sebeple de Batı telaşla İslâm’ı düşman
    ilan etme yoluna gidiyor ve İslâm’ın önünü kesmeyi birinci mesele
    haline getiriyordu. Ancak kimi Müslümanlar, Batıdaki bu
    tür gelişmelerin, İslâm’a yönelik menfi propagandaların ve yeni
    değişim rüzgârlarının etkisi altında kaldılar ve Allah’ın koruması
    altındaki Kur’an’la belirlenen İslâm’ın da yeni şartlara göre değişmesi
    gerektiği zehabına kapıldılar. Çünkü hedefledikleri İslâmî
    sistemin kurulmasının çok uzakta ve zahmetli bir mücadele gerektirdiğini
    farkettiler. Daha fazla beklemeye takatleri yetmedi,
    bıktılar, yoruldular ve yılgınlığa, umutsuzluğa düştüler. Liberalizmin
    dünyevîleşme eğilimlerini tahrik etmesi sonucunda da, ideallerini,
    ilkelerini sorgulamaya ve terketmeye başladılar. Sonuçta
    dünyevîleştiler ve geçmişte tercih ettikleri duruşu mahkûm ederek
    yeni konumlarını meşrulaştırma kolaycılığına ve zilletine sürüklendiler.
    Savrulanlar ile tevhidi çizgisini koruyanların aynı öbek içinde
    varlığını sürdürmesi yeni savrulma ve dönüşümlere zemin hazırlıyor.
    İşte yukarıda özetlediğimiz etkenlerin yönlendirmesi altında
    tevhidî zannettiğimiz öbekler ya da bireyler oradan oraya savruluyorlar.
    O kadar ki, onları izleyenlerin başını döndürüyorlar. Nedense,
    büyük çoğunluk ilkeli, onurlu ve tavizsiz bir duruşu sürdüremiyor,
    çok çabuk ve kolayca hat değiştirebiliyor. Üstelik bu
    halden rahatsız da olmuyorlar. Tam tersine, kendi yeni konumlarının
    Allah’ın dinine uygun olduğunu ispat etmek için, Allah’ın
    âyetlerini yeni konumlarına uydurmak için eğip bükmeye çalışıyorlar.
    Daha önce kendilerinin de savundukları vahyin ölçü ve ilkelerini
    savunmayı sürdüren ilkeli Müslümanları ise, radikal, entegrist,
    fundamentalist vb emperyalist jargonlarla suçlayıp, sert, sivri diye
    damgalayıp karalamaya, işlevsizleştirmeye çalışıyorlar. Bize yönelik
    eleştirilerde açıkça sövenlere, küfredenlere bile sessiz kalanlar
    ise, bizim ilmî ve İslâmî ölçülere uygun ahlaklı eleştirilerimize bile
    109] Rıdvan Kaya, Müstakim Olma Zorunluluğu, Haksöz Dergisi, Ocak 1999, Sayı 94.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 46 -
    sert damgası vurmaktan çekinmiyorlar.
    Savrulanların kimisi, muharref geleneğin hurâfelerini yeniden
    keşfedip, Muhiddin-i Arabi’nin, Celaleddin-i Rumi’nin şirke ve
    pornografiye bulaşmış düşüncelerinin propagandasını, vahdet-i
    vücudu, bid’at ve hurâfeden arındırılması mümkün olmayan tasavvufu
    sahiplenmeye ve savunmaya yöneliyorlar.
    Kimisi de, modernitenin karşısında eğilerek sekülerleşmekten,
    postmodernist rölativizmi (göreceliği), tarihselciliği, modern ve
    post modern hurâfeleri İslâm’a ve Kur’an’a bulaştırmaktan çekinmiyorlar.
    Kimileri de daha önce kara dediklerine “ak” diyerek laik demokratik
    particilik alanında ikbal ve çıkar devşirme çalışmalarını
    İslâmî göstermenin vebalini cüretkârca içselleştiriyorlar.
    Üstelik tüm bu savrulmuş anlayışlarla, tevhidi düşünceye sadakatini
    sürdüren Müslümanlar aynı grup çatısı altında birlikte
    olmayı da sürdürüyorlar. İnandıkları gibi yaşamayanların, zamanla
    yaşadıkları gibi inanmaları kaçınılmaz bir sonuç olarak ortaya
    çıkıyor.
    Savrulanların aynı grup içindeki varlığını sorunsuz bir biçimde
    ve kanıksanarak sürdürmeleri, yeni savrulma ve dönüşümlerin
    zeminini hazırlıyor. Bu yanlış tutum ve anlamsız birliktelik grubun
    tamamını çürütücü bir risk taşıyor.
    Tabii ki, savrulan, dökülen, imanına aykırı amellere yönelenler
    için üzülmeli ve onların bu yanlıştan kurtulmalarına vesile olmaya
    çalışmalıyız. Ama bu gidişatta ısrar edenler, hatta eski tevhidi çizgilerini
    reddettiklerini açıklayarak yeni fikirleriyle gurur duyanlara,
    yeni konumlarını İslâmî göstermeye ve başkalarına da bulaştırmaya
    çalışanlara tavır koymalıyız. Tıpkı Rasûlullah’ın (s.a.s.) Kâ’b
    bin Mâlik’e ve arkadaşlarına yaptığı gibi uyarıcı tavır koymalıyız.
    Savrulmanın normalleşmesine, kanıksanmasına asla vesile olmamalıyız.
    Ayakta kalanlar, ilkelerine, imanlarına sadık olanlar sayıca az
    da olsalar, işte bunlar anlamlı ve değerlidirler. Ve ancak bunlar
    sahih din anlayışının onurlu temsilcileri ve yeni umutların kaynağı
    olabilirler ve ancak bunlar saygı ve itibara layıktırlar. İmanına
    sadık nice az topluluk, Allah’ın yardımına müstahak olunca nice
    çoğunluklara galip gelmişlerdir.
    İMAN
    - 47 -
    Savrulanlara İtibarın Sürmesi Çok Önemli Bir Yanlışı
    Oluşturmaktadır
    Bu konudaki çok önemli bir yanlış da, savrulanlara bir bedel
    ödetilmemesi, tam tersine önceki itibarın aynen sürmesi, hem bu
    insanların savrulmalarına meşruiyet kazandırıp, kendilerini gözden
    geçirmelerini ve düzeltmelerini engellemekte, hem Allah’ın
    diniyle ilgili anlayışları bulandırıp tahrif etme rolü oynamakta,
    hem de çürümenin yaygınlaşmasına ve yeni savrulmaların yaşanmasına
    kapıyı sonuna kadar açık tutmaktadır.
    Bu konudaki en büyük yanlış ise, dünyevîleşerek savrulanların,
    geldikleri konumu Hak’tanmış gibi gösterme çabalarının yol
    açtığı tahrifatın görmezden gelinmesi, ya da hoş görülmesidir.
    Din konusunda yapılan yanlışların, tahrifatların hiçbir eleştiriye
    tabi tutulmaması, şahsi sorunlarda ise aşırı tahammülsüz olunması,
    Müslümanların “Abdülmuttalip mantığı”na sürüklendiklerini
    göstermektedir.
    Hiç kimse eleştiri yapmamakta, herkes dünyevî ilişkileri ve çıkarları
    adına susmayı, birbirini idare etmeyi tercih etmektedir. Ve
    bu tutum hem savrulan insana kötülük, hem kendi nefsine, hem
    de Allah’ın dinine zarar vermek sonucunu doğurmaktadır.
    Halka doğru din anlayışının ulaşmasını engelleyen tutumlara,
    basit gibi görünenden başlayarak birkaç örnek verelim:
    Laik Kemalist sistem uğruna ölenlere verilen “şehitlik” payesi,
    Abant toplantıları ile tevhid dininde reform çabaları, Dinler
    arası diyalog, Papalık, ABD, AB ve İsrail’le kurulan ilkesiz ilişkilerle
    İslâmı “sekülerleştirme” “Protestanlaştırma” projelerine destek
    verenleri abartılı yüceltmeler ve bu konularda eleştiri yapanları
    mahkûm etmeler,
    Vahdet-i vücud anlayışını yüceltenlere, propaganda edenlere,
    tasavvufî önderlerin düşüncelerini propaganda edenlere karşı
    gösterilen sessizlik ve dolaylı destek…
    Bu tür anlayışların da İslâm’dan aldıkları doğru tarafları olabilir.
    Nitekim vardır da. Ancak İslâm’a katılan pek çok hurâfeyi ve
    tevhid akiesine aykırılıkları da barındıran bu tür yanlış din anlayışlarını
    ve önderlerini yüceltmek, gündeme getirmek, üstelik bu
    tür yanlışlarına vurgu yapmadan, yanlışlarını reddetmeden doğrularından
    bahsetmek bile doğru değilken, yanlış düşünceleri bile
    önemli görülüp, tevil edilerek ya da tevil dahi edilmeden anlatılıyor
    ve savunuluyorsa bu tutum İslâm’a zarar vermek demektir.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 48 -
    Hem de kim yaparsa yapsın. Hatta doğruları çok olup, kendilerine
    güvenilenlerin yapması çok daha fazla zarar verecektir.
    Mekke müşrikleri de putları kendilerini Allah’a yaklaştırması
    için vesile kıldıklarını söylerken,110 bugün bunların yerine şeyhleri
    üstadları ya da onların kabirlerini vesile kılanların yanlış din anlayışlarına
    neden sessiz kalınır?
    İslâm’ı ve Müslüman halkları sekülerleştirme çabası içinde
    olan, Batının ürettiği seküler değerleri evrensel sayan ve pozitif
    insan hakları hukuku ile dini öğreti arasında bir çelişki olmadığını
    iddia ederek Allah’ın dinine iftira edenlere hiçbir eleştiri yapmadıkları
    gibi, bu tür çevrelerle birlikte iş yapmayı sürdürenlerin ve
    böylece onlara meşruiyet kazandırmaktan çekinmeyenlerin tutumu
    da ibret vericidir.
    Bir hadisi çarpıtarak “Devlet gemisini gözümüz gibi korumalıyız”
    diye yazı yazan İlâhiyatçı profesörü kimse eleştirmedi.
    Allah’ın muhkem âyetlerine rağmen “İslâm’a göre mü’minlerin
    kâfirlerle velâyet ilişkisi kurması mümkündür” diye yazan yazarı
    kimse eleştirmedi. Eleştirenler ise hep sert ve sivri olarak suçlanıp
    engellenmek istendi.
    İslâmî camia olarak nitelendirilen alanda çıkarılan bunca dergi
    ve gazetede yazı yazanların, birçok İslâm’a aykırılıklar da aynı yerlerde
    İslâm adına yazılıp çizildiği halde, bugüne kadar birbirlerine
    emri bil maruf nehyi anil münker sorumluluğunu, görevini yerine
    getiren, ilmi eleştiri yapan bir tek yazar gördünüz mü?
    Müslüman olduğundan beri, İslâm’ı babasından miras olarak
    almamış, doğrudan Kur’an’dan ve Rasûlullah’ın (s.a.s.) sahih sünnetinden,
    güzel örnekliğinden almanın sağladığı furkan etkisiyle,
    bu görevi gücü ve kapasitesi yettiğince Allah rızâsı için yerine getirmeye
    çalışan yazar ve âlimler sürekli tepki alıyor. Netliği sertlikle
    karıştıranlara, “söylediklerin doğru, ama üslûbun sert!” diyenlere,
    sert olan yeri gösterin” denildiğinde çoğu kez gösterememektedirler.
    Aslında takip edilen çizgiye esasta karşı olanların sertlik
    suçlaması ise zaten bir bahaneden öte gidememektedir. “Yumuşak
    eleştiri yapanı gösterin de onu örnek alalım” denildiğnde ise,
    tek bir örnek gösterememenin sıkıntısı içine düşmektedirler.
    Çeşitli hurâfeci cemaatlerin, birbirlerine karşı kullandıkları
    üslûbu, hakaretleri, internet sitelerinde, CD savaşlarında, dizi
    filmlerde birbirlerini aşağılayıcı, tekfir edici içeriği görmezden
    110] 39/Zümer, 3
    İMAN
    - 49 -
    gelenlerin; muvahhid dâvetçilerin bu çevrelere yönelik ilmî ölçüler
    içinde ve delile dayalı eleştirilerini sertlikle yaftalayıp mahkûm
    etmeye kalkışmalarını iyi niyetle bağdaştırmak mümkün mü?
    Son Yüzyıla Damgasını Vuran İman Konusundaki
    Sapma
    Aslında bu sonucu doğuran sebeplerden biri de, iman konusunda
    yaşanan ve özellikle Türkiyeli Müslümanlar olarak son yüzyılımıza
    damgasını vurmuş olan çok önemli bir sapmadır.
    Kimi bireylerin, bir topluluk olmayı hiçbir zaman başaramayan,
    ateist eğilimlere sahip olmaları abartılarak çok yaygın gibi
    gösterilmiş ve buna karşı mücadele öne çıkarılıp Allah’ın varlığını
    ispat gündemde tutulmak suretiyle, tevhidin tebliği ihmal edilmiştir.
    Bu sebeple, şirke bulaşmış kitap ehliyle sanki çok büyük bir
    ortak payda varmış gibi gösterilerek ateizme karşı ittifak arayışlarına
    gidilmiştir.
    Bu yanlış tespite dayalı yanlış tutum, İslâm’ı tebliğ mücadelesinde
    sapmalara ve sonuçta şirkin devre dışı bırakılmasına, görmezden
    gelinmesine, mazur görülmesine, tevhidî mücadelenin
    gündemden düşürülmesine yol açmıştır.
    Allah’ın varlığına inanıp, kimi parça ibâdetleri şeklen yerine
    getirenlerin de mü’min ve Müslüman kabul edilmesi sonucunda,
    onlara ve şirke bulaşmış yanlış inançlarına eleştiri yöneltip Tevhidî
    imana davet edenlerin ise kınanmasına, tekfirci olarak suçlanmasına
    zemin hazırlanmıştır.
    Cebriyecilik, kaderiyecilik gibi tarihî kökleri de olan, imanla
    ameli ayıran, insanların sadece iman ettin demekle kurtulabileceklerini
    iddia eden yanlış anlayışlar, 20. yüzyılda emperyalizmin
    istekleri doğrultusunda yönlendirilmiştir. Özellikle “mutlak küfür”
    olarak nitelenen “komünizme” karşı yeşil kuşak projesi çerçevesinde
    yönlendirilen bu anlayışla sol ve komünizm düşman ilan edilirken,
    sağ ve kapitalizm dost kabul edilmiştir. Solcular dışlanırken
    sağcılar ve kapitalistler Müslüman kabul edilmiştir. Böylece din
    adına kapitalist emperyalizme, NATO ve ABD projelerine hizmet
    edilmiştir. Ve halen de aynı anlayış, yeni bir formatla ve bu sefer
    “dinler arası diyalog” çerçevesinde, emperyalizme suna geldiği
    hizmetini sürdürmektedir.
    Bugün uygulamaya konan küresel dönüştürme projeleri dikkate
    alındığında bu anlayış geçmişe nazaran daha büyük zararlar
    vermektedir.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 50 -
    Bir de “post modern” yaklaşımla ortaya atılan “hakikatin tek
    olmadığı” düşüncesi de bu tür savrulmaların, her türlü inanç ve
    düşüncenin meşru görülmesine, İslâm adına her söylenin doğru
    olduğuna dair sapmanın yaygınlaşmasına katkıda bulunmuştur.
    Bunlara göre mutlak hakikat Allah nezdindedir. Yeryüzünde mutlak
    hakikat yoktur. Hakikat zannedilenler aslında hakikatin farklı
    fenomenlerinden, tezahürlerinden sadece biridir. Bu sebeple
    “kesrette vahdet”, “çokluk içinde birlik” gibi ifadelerle izah edilmeye
    çalışılan bu düşünceye göre, hakikate ulaşabilmek için onun
    yeryüzündeki bütün tezahürlerini kucaklamak gerekir. Böylece
    sadece İslâm adına ortaya çıkan hurâfelerin değil, İslâm dışındaki
    bütün dinlerinde hakikatin fenomenleri, görüntüleri olduğu ve
    hatta bütün dinlerin kurtuluşa çıkaracağı iddia edilebilmiştir. Sonuçta
    kendini İslâm’a nispet eden her akımın, bu arada her türlü
    bid’atçı ve hurâfeci anlayışın da İslâm ve bunlara inananların Müslüman
    olduğunun iddia edilebilmesi kolaylaşmıştır.
    Rölativizm (görecelilik) de doğrunun tek olmadığı, herkesin
    kendine göre doğrusunun farklı olabileceği, dolayısıyla herkesin
    Kur’an’ı ve İslâm’ı farklı algılayabileceği, İslâm anlayışlarının farklı
    olabileceği gibi sâbite kabul etmeyen anlayışlar da bu yanlışın
    yaygınlaşmasını desteklemiştir. Böylece şirk diye bir şey kalmamış,
    tevhidi tebliğ etmek, ma’rûfu emretmek, münkerden nehyetmek
    de anlamsızlaşmıştır. Çünkü herkesin İslâm’ı, ma’rûf anlayışı, münker
    anlayışı farklı ve hepsi de doğru kabul edilince bu tür bir sapma
    kaçınılmaz sonuç ortaya çıkmıştır.
    Hâlbuki bütün Peygamberler, şirke karşı tevhid mücadelesini
    gündemleştirmişlerdir. Allah’ın varlığını ispat gayreti hiçbir Peygamberin
    yolu olmamıştır. Çünkü ateizm insanlık tarihi boyunca,
    hiçbir zaman bir ümmet, bir cemaat, bir topluluk olma boyutlarına
    ulaşamamıştır. İnsanların büyük çoğunluğu hep Allah’ın, bir
    yaratıcının varlığına ve evreni yönettiğine iman etmişlerdir. Bu
    hem fıtratın yönlendirmesi ve akl-ı selimin gereğidir. Hem de kevni
    âyetlerle ilgili gözlemlere dayalı düşüncenin doğal bir sonucudur.
    Bu sebeple, tarihin hiçbir döneminde ateizmle tevhid dininin,
    dinsizlikle dinin mücadelesi sözkonusu olmamıştır. Ali Şeriati’nin
    de isabetle tespit ettiği gibi bütün Peygamberlerin ve izinde gidenlerin
    mücadeleleri, hep şirk dinine karşı tevhid dinini üstün
    kılma mücadelesi olmuştur.
    “Andolsun ki Biz, ‘Allah’a kulluk edin ve Tâgut’tan sakının (kaçının)’
    diye (emretmeleri için) her ümmete bir peygamber gönderdik. Allah,
    İMAN
    - 51 -
    onlardan bir kısmını doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı da sapıklığı
    hak ettiler. Yeryüzünde gezin de görün, inkâr edenlerin sonu nasıl olmuştur!”
    111
    “Senden önce hiçbir rasûl göndermedik ki ona: “Benden başka ilâh
    yoktur; şu halde Bana kulluk edin” diye vahyetmiş olmayalım.” 112
    Allah Kur’an’da, tek tek Peygamberleri sayarak, onların kavimlerine,
    “Allah’tan başka ilah yoktur, o halde sadece O’na kulluk edin”
    diyerek tevhide çağırdıklarını beyan etmektedir. Peygamberler,
    insanları, Allah’ın varlığına inanmaya değil, zaten inandıkları ve
    bazı alanlarda da kendisine ibâdet ettikleri Allah’a eş koşmaktan
    arınmaya, Allah’ı ulûhiyette, rubûbiyette ve isim, sıfat ve fiillerinde
    birlemeye, tevhid etmeye çağırmışlardır.
    İblis’in tutumu bile bu konuda uyarıcıdır ve Tevhid-Şirk mücadelesinde
    asıl tehlikenin yönü hakkında ipucu vermektedir. Şeytan
    bile Allah’ın zati varlığını inkâr etmemekte hatta O’na dua etmektedir.
    Ancak şeytanın bu zorunlu pazarlıklı teslimiyeti onu ve
    takipçilerini müşrik olmaktan kurtarmamaktadır. (İblis dua ederek
    Allah’tan kendisi ve askerleri şeytanlar için Kıyamete kadar insanların
    imtihanında fitne olma izni almıştır.) 113
    Müşrik Araplar da Allah’ı bütünüyle reddetmemekte, O’nu
    yaratan, öldüren, rızık veren, belalardan koruyan, evreni yöneten
    olarak kabul etmektedirler. Fakat O’nun, çeşitli alanlarda özellikle
    de hayatın düzeninde bu egemenliğini paylaştığı ortaklarının
    olduğunu iddia etmektedirler. Allah’ın çeşitli ilâhlar, rabler, veliler,
    niddler, şahitleri ortak olarak edindiğini iddia ederler.
    “Onlar Allah’ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda verebilecek şeylere
    tapıyorlar ve: ‘Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir’ diyorlar.
    De ki: ‘Siz Allah’a göklerde ve yerde bilemeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?
    Hâşâ! O, onların ortak koştuklarından uzak ve yücedir.” 114
    “İlâhları, tek ilâh mı yaptı? Doğrusu bu tuhaf bir şey!’ dediler. Onlardan
    ileri gelenler: ‘Yürüyün, ilâhlarınıza bağlılıkta direnin, sizden
    istenen şüphesiz budur. Son dinde de bunu işitmedik. Bu, ancak bir
    uydurmadır.” 115
    “Andolsun ki, onlara ‘gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye sorsan; “Onları
    şüphesiz güçlü olan, her şeyi bilen Allah yarattı” derler… Allah’ı bırakıp
    111] 16/Nahl, 36
    112] 21/Enbiyâ, 25
    113] 15/Hicr 35-36
    114] 10/Yunus 18
    115] 38/Sad 5-7
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 52 -
    da taptıkları putlar, şefâat edemezler. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler
    bunun dışındadır. Andolsun onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan
    elbette “Allah” derler. O halde nasıl (Allah’a kulluktan) çevriliyorlar?
    (Rasûlullah’ın:) “Yâ Rabbi! Bunlar, iman etmeyen bir kavimdir” demesini
    de (Allah biliyor).” 116
    Ateizm (tamamıyla yaratıcıyı inkâr etmek), yeryüzündeki adâlet
    cihadında sahte bir hedeftir. Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük zorbaları,
    diktatörleri bile yaratıcılık iddiasında bulunmamıştır. Meselâ
    Firavun sıkışınca, zorda kalınca Allah’a teslim olmuştur. Fakat bu
    teslimiyet icbara tabi tutulmayan özgür bir irade ile olmadığından
    değersizdir. Çünkü Allah’ın bağışladığı olanaklar, istikbâr ahlakını
    tercih etmekten dolayı heder edilmiş, Rabbimizin dünyadaki egemenlik
    alanına küstahça girilmiş ve bu tavır ölüm ânına kadar sürdürülmüştür.
    İman tercihini tam yapmak gerekir. 117
    Firavun’un, Yüce Allah’ı hayatın belli merkezlerin kovma girişimi;
    günümüzde sekülerizm ve laiklik silahlarıyla yapılmaya çalışılmaktadır.
    Bu iki kavram ile Rabbimizin gönderdiği Din’in şeriatını
    siyasal, toplumsal ve kamusal alanlardan kovma mücadelesi verilmekte,
    hannâslar’ın dili ile kalplere Rabbânî gerçeklerden şüphe
    duymayı ilham eden vesvese malzemelerinin harcı karılmaktadır.
    Bu vesile ile hakikati bulandıran fitne tohumları cahiliyye bataklıklarında
    büyütülmektedir.
    Kur’an itikadına göre bir insan icmalen iman ettiğini izhar
    etse, bazı ibâdetleri de yerine getirse, hayatın rengini belirleyen
    toplumsal ilişkilerin temel ölçülerini, siyaset, ekonomi ve ahlâkın
    ilkelerini hâkimiyetinde ortak tanımayan Allah’tan başka bir gücün
    değer yargılarına göre düzenlemeyi savunsa müşriktir. Bütünlükten
    yoksun bir soyut iman iddiası, sözde sâlih amellerin değerini
    sıfırlamakta, bütün artıları eksiye çevirmektedir. Çünkü Allah
    ile indirdiği şeriatının bazı unsurları üzerinde pazarlığa girişmek
    şirktir
    Tevhid inancının önündeki en büyük engel; insanın kendini
    kendine yeterli görüp, hak etmediği, gurura dayalı bir özgüvenden
    dolayı ilâh olarak hevâsına güvenmesidir. Gurura kapılmanın,
    kula yakışan tevâzuyu terketmenin, beşerî değerleri kutsamak olduğu
    gerçeğine işaret eden bazı âyetler için bk. 3/Al-i İmrân, 103;
    8/Enfâl, 24, 63; 9/Tevbe, 40; 28/Kasas, 68; 53/Necm, 24; 67/Kalem,
    38-40.
    116] 43/Zuhruf, 9, 86-88
    117] 17/İsrâ, 67; 22/Hacc, 11; 29/Ankebut, 69; 31/Lokman, 32
    İMAN
    - 53 -
    “Kalpler, ancak Allah’ın zikri ile huzura erecektir.”118 hakikatine uygun
    davranan mü’minler, hakkanî değerlerle nefsin olumsuz tutkuları
    olan hevâ (fucur) arasında doğru tercihi yapmış olmanın
    sükûneti içindedirler. İman ile gelişen selim akıl, yaratılıştan gelen
    Rabbânî değerlere bağlanabilme yeteneklerini de kullanarak
    geçici bedensel arzuların baskısından kurtulup mutmain olma
    imkânı vermektedir.
    Hevâsına uyanlar ise, insanın yaratılıştan gelen dur durak bilmeyen
    arayış gerilimini asla dindirmeyecek sahte isteklerin ardında
    hayatlarını heba etmektedirler. Bedensel arzuların cazibesine
    kapılarak Ateş’e sürükleyici arzuların peşinden sürüklenmektedir.
    Böylece insanı huzura ulaştıran imanın meyvelerinden mahrum
    kalmaktadırlar.
    Bu durum hevâsının tutkularının ardından biteviye koşanlarda
    huzursuzluk ve gerilime yol açmaktadır. İşte manevi dünyası
    fırtınalı böylelerini Rabbimiz, Kitabında “köpek gibi” davranmakla
    suçlamaktadır. “Biz eğer dileseydik onu âyetlerimizle yüceltir, üstün
    kılardık. Fakat o, hep dünyaya sarıldı ve yalnızca kendi arzu ve heveslerinin
    (hevâsının) peşinden gitti. Bu bakımdan, böyle birinin durumu, kışkırtılan
    bir köpeğin durumu gibidir. Öyle ki, onun üzerine korkutup varsan
    da dilini sarkıtıp hırlar, kendi haline bıraksan da...” 119
    İnsan hareket ve davranışlarına etki etmeyen bir Allah inancının
    varlığı ile yokluğu birdir. Tevhid akidesinden yoksun bir alan
    takdir etmek neticede iki alan tasavvur etmeye götürür. Birinde
    Allah’ın hâkim olduğu, diğerinde insanın ürettiklerinin hâkim olduğu
    iki alan. Böyle bir ilah, hâkimiyetini paylaşan, söz geçiremeyen,
    niçin yarattığı belli olmayan, yer yüzündeki egemenliğini
    zâlim sultacılara bırakan bir ilahtır ki, Allah böyle tasavvur edilmekten
    müstağnîdir.
    İşte, bu Kur’ânî ve peygamberî mücadele ve tebliğ hattı,
    tevhid-şirk eksenli mücadele çizgisi terkedilerek, Allah’ın varlığına
    inanan şirke bulaşmış inanç sahipleri de -ki bunlar hep geniş
    kitleleri oluşturmuşlardır- hak gibi kabul edilince, Hak-bâtıl ayrım
    çizgisi ateizmin yanından çizilince, tevhid mücadelesi anlamını yitirmiş,
    Allah’ın varlığını ispat mücadelesi tevhid mücadelesi gibi
    algılanmıştır. Bu sebeple şirke bulaşmış geniş kitleleri Müslüman
    sayan anlayış, tevhidî dâveti gündemleştirmek isteyenleri de hep,
    “sert”, “sivri”, “aşırı uç”, “marjinal” ve “tekfirci” gibi yaftalarla
    karalamak yoluna gitmiştir.
    118] 13/Ra’d, 28
    119] 7/A’raf, 176
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 54 -
    Sonuçta Allah’a inanan ve ben “Müslümanım” diyen herkesi
    Müslüman sayan yaygın anlayış, tevhidi bilince ulaşmanın önünü
    tıkayan en büyük engeli oluşturmuştur. Böylece tevhide aykırı
    tutumlar, hurâfeci din anlayışları meşrulaştırılırken, tevhidî duruş
    ve dâvet, emr-i bi’l-ma’rûf mahkûm edilmeye, radikalizm, aşırılık
    olarak yaftalanıp kınanmaya başlanmıştır.
    Tevhidî kimi öbekler de işte bu yaftalanmadan kurtulmak ve
    yanlış din anlayışına sahip geniş kitlenin tasvibini alabilmek için,
    şirke bulaşmış, bid’atçı, hurâfeci anlayışlara prim veren onları
    meşru sayan konumlara doğru sapmışlardır.
    İşte Bu Tehlikeli Gidiş, Mutlaka Engellenmelidir.
    Emr-i Bi’l-Ma’rûf ve Nehy-i Ani’l-Münker’in Terkedilmesi,
    Hatta Kınanması Savrulmaları Yaygınlaştırıcı Rol Oynamıştır.
    Münkerin yaygınlaşması, yanlış din anlayışlarının İslâm’danmış
    gibi sunulması, buna rağmen ıslah edici bir çabanın gösterilmemesi,
    üstelik sadece birkaç kişinin gösterdiği bu tür çabaların ise
    kınanması ve engellenmeye çalışılması büyük bir vebal ve tehlike
    oluşturmaktadır.
    Hâlbuki Peygamberlerin pratiğinde yanlış din anlayışlarını ıslah
    ve emri bil maruf çok önemli bir yer tutmaktadır. Kendilerini
    hak dinden sayanların yanlış anlayışları cepheden hedef alınmış
    ve dışlanmış, hatta aşağılanmıştır.
    Evet, bir yandan egemen sisteme ve cahili yapıya siyasal ve
    sosyo ekonomik eleştiriler ve tavırlar geliştirilirken, diğer yandan
    yine ilk âyetlerden itibaren içinde yaşanılan toplumun, hem de
    hak din zannı ile tabi oldukları yanlış din anlayışları da açık ve net
    eleştiri ve tavırlardan nasibini almıştır.
    74/Müddessir, 18-19: Vahyî mesajın önerdiği muhkem doğrular
    karşısında teslim olmayan, demagoji yaparak lafı eğip büken
    kişilere tavır konulur.
    81/Tekvîr, 8-9: Kız çocuklarını diri diri gömen sapkın inanç ve
    uygulamalar dışlanır, kınanır.
    74/Müddessir, 43-48: Namaz kılmamaları, yoksulu doyurmamaları
    (Batıla) dalanlarla beraber dalmaları, ceza gününü yalan
    saymaları, şefaatçilerinin şefaatleri ile kurtulacaklarına inanmaları
    eleştirilir.
    53/Necm, 19-23: Allah’ın haklarında hiçbir delil indirmediği Lat,
    Uzza, Menat veya toplum vicdanında yer etmiş olan diğer putlar
    İMAN
    - 55 -
    kınanmakta, bunların ancak zan ve hevânın ürünleri olduklarının
    altı çizilmekte, yanlış din anlayışına cepheden saldırılmaktadır.
    53/Necm, 26: Allah’ın izni dışında şefaatin fayda vermeyeceği,
    yanlış din anlayışında önemli yer tutan ve insanları rehavete sürükleyen
    şefaat anlayışının batıl olduğu vurgulanmaktadır.
    38/Sâd, 6-7: Gelenekle intikal eden “Atalar dinine” sahiplenenler
    eleştirilir ve azapla tehdit edilir.
    7/A’râf, 28, 33: Atalardan intikal eden, hem de “Allah böyle
    emretti” denilerek yapılan çirkinlik, kötülük ve günahlar, din adına
    da yapılsa, bunların Allah’ın dininde bulunmadığı ve Allah’ın
    böyle şeyleri emretmeyeceği zikredilerek, aşağılanır, reddedilir
    ve bu yanlış din anlayışının şirk olduğu vurgulanır. (Bugün de
    İslâm’da olmayan pek çok bid’at ve hurâfe Allah ya da Rasûlü böyle
    emretti denilerek dinin içine sokulmuştur.)
    7/A’râf, 38-39: Topluma yanlış din anlayışları ve uydurma ilahlar
    üreten samiri konumundaki önderlerle, sorgulamadan onları
    takip edenlerin acı akıbetine dikkat çekilerek, bu kesimler uyarılır.
    7/A’râf, 188: Gaybı bilme iddialarına çok net cevap verilmekte
    ve gaybı sadece Allah’ın bildiği vurgulanmaktadır.
    7/A’râf, 191-198: Allah’tan başka ilah edinenlerin acizliği, Bu
    uydurma ilahların zarar ya da fayda vermeye güçlerinin yetmeyeceği,
    ne arkalarından gidenlere ne de kendilerine yardım edemeyecekleri,
    veli edinilmesi gerekenin ancak Allah olduğu, onların
    da yaratılmış oldukları ve Allah’a eş koşulamayacakları, onların da
    bizler gibi kul oldukları vurgulanır.
    Görüldüğü üzere yine Mekke döneminde ve ilk surelerden itibaren,
    egemen sisteme ve onun haksızlık zulüm ve ifsadına karşı
    tavır koymanın, başta akidevi olmak üzere, siyasi, sosyal ve ekonomik
    konularda eleştiri ve tavırlar geliştirmenin yanında, aynı
    zamanda toplumun “Allah’ın dini”, “İbrahim dini” (İslâm) adı altında
    da olsa sahip oldukları hurâfeler yanlış din anlayışları temelden
    eleştiriye tabi tutulur ve tabiri caizse yerle bir edilir, aşağılanır,
    küçümsenir ve dışlanır. Hatta bu eleştirilerde bugün bazılarının
    sık başvurdukları eleştiri amaçlı nitelemeyle, üslup zaman zaman
    “sertleştirilir.”
    Allah’ın ve Peygamberlerinin, yanlış din anlayışlarını üretip
    yaygınlaştırarak dinde tahrifat yapanlara ve bu tür muharref düşüncelere
    tabi olanlara yönelik üslûbu da gerçekten dikkat çekicidir.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 56 -
    Bugün de birçok yanlış inanış İslâm adına ortaya konduğu
    halde kimse bunları eleştirmeye, yanlış din anlayışlarına doğru
    savrulanları uyarmaya teşebbüs etmiyor, emri bil maruf yapmıyor,
    yapanlar ise kınanıyor ve münker giderek yaygınlaşıyor. Maruf ve
    Münkerin herkese göre farklılığı iddiasıyla bu sorumluluğun yerine
    getirilmesi engellenmektedir.
    Hâlbuki, ma’ruf ve münkerin ne olduğunu Kur’an ve sahih sünnet
    belirlemekte, bize de bu ölçüleri birbirimize hatırlatıp, uyarmak
    görevi verilmiş bulunmaktadır. Üstelik bizim eleştirdiğimiz
    konular da, yorum alanına girmeyen, dinimizin sâbiteleri alanına
    dâhil olan hususlardır. Sâbitelerin varlığına inanmamız, değişime
    kapalı dogmatik tutum olarak nitelenip mahkûm edilince, rölativizm
    esas alınınca “emri bil maruf” da anlamını kaybetmektedir.
    Çünkü sâbite yoksa, rölativizm (izafilik-görecelilik) esas alınarak,
    herkese farklı şeyler söyleyen bir Kur’an anlayışına savrulunmuşsa,
    o zaman kimsenin kimseye “emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’lmünker”
    yapma imkânı kalmaz. Çünkü ortak bir Kur’an ve İslâm
    anlayışı, ortak bir maruf ve münker tanımlaması yoktur.
    İslâmî hayat tasavvurunda, şüphesiz ki, öncelik insanın kendi
    nefsini vahyin ölçüleriyle ıslah edip Kur’an’la ahlâklanmasındadır.
    Bu sorumluluğunu her Müslümanın süreklilik arz eden bir biçimde
    yerine getirmesi kulluk görevidir. Ancak süreklilik arz etmesi
    gereken bu sorumluluğun yerine getiriliyor olması, bu süreçte
    gördüğü bir münkerden kardeşini men etme sorumluluğunu, asla
    ertelemesini gerektirmez. Çünkü kulluk bütünü içinde yer alan
    bu sorumlulukların tümünün erteleme kabul etmez bir süreklilik
    içinde yerine getirilmeleri gerekir.
    Bazıları bizi “entegrist” olarak suçlasa da, onlara da rağmen,
    hepimizi bağlayan ve kıyamete kadar geçerli olan mutlak doğruların
    varlığına inanmak zorundayız. Dinimizin sâbitelerinin varlığına
    ve değişmezliğine inanmak mecburiyetindeyiz. Tevhid inancımız
    gereği hayatın hiçbir alanı Allah’tan ve Allah’ın dininden
    soyutlanamaz. Dinin sâbitelerini teşkil eden bu muhkem hükümler
    dışındaki yoruma açık alandaki farklılıkların ise hoş görülmesi
    gerekmektedir. Yorum alanında, hiçbir düşünceyi hiç kimseye dayatmamalıyız,
    böyle bir tutumu da hiçbir zaman onaylamadık. Bu
    bağlamda, hayatın bütün alanlarını düzenleyen dinimizin temel
    ilke, değer ve ölçülerine aykırılık yapanlara, üstelik bu yaptıklarının
    İslâm’a da uygun olduğunu iddia ederek en büyük iftiraları
    Allah’ın dinine yapmaktan çekinmeyenlere, “emr-i bi’l-ma’rûf”
    görevimiz gereği eleştiriler yapmanın önemli bir sorumluluk olduğunu
    kabul etmeliyiz.
    İMAN
    - 57 -
    Mü’min insanların Allah’a teslim olmalarının ve imanlarının
    kaçınılmaz bir gereği olarak Allah’ın ve Rasûlünün verdiği hükümleri
    aynen kabul etmeleri şarttır. Din konusunda Allah ve Rasûlü
    bir hüküm vazetmiş ise mü’min kadın ve erkeklerin bunun dışında
    bir tercih haklarının bulunmadığı Kur’an’ın değişik âyetlerinde
    açık ve net bir biçimde ortaya konmuştur.120 Allah ve Rasûlüne
    inanıp, şeriatıyla amel etmek maruf, Allah’a şirk koşmak, peygamberi
    yalanlamak ve nehyettikleriyle amel etmek veya Allah’ın
    kerih gördüğü veya yapılması hoş olmayan işler ise münkerdir.121
    Kur’an ve sünnetin yapılmasını emrettiği şeylerin yapılması gerekir.
    Ve bunlar maruftur. Kur’an ve sünnetin nehyettiği yasakladığı
    şeylerin de yapılmaması gerekir. Ve bunlar da münkerdir.122 Ayrıca
    bunlara ilaveten ve nasslara aykırı düşmemek kaydıyla, toplumda
    hayırlı, adil, doğru, iyi, faydalı, temiz ve değerli olarak bilinen her
    şey maruf, Kur’an ve sünnette yasaklanan, toplumda şer, zulüm,
    batıl, fâsid ve kötü olarak bilinen her şey de münkerdir.123 “Emr-i
    bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker”; Kur’an’da ve sünnette üzerinde
    önemle durulan ve mü’min kadın ve erkeklere ısrarla yüklenen
    son derece ciddi bir yükümlülüktür. Mü’minler bu yükümlülüğün
    gereğini maruf olanı emretmek, münker olandan da nehyetmek
    sûretiyle yerine getirmekle emrolunmuşlardır.
    “Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker” ifadesi pek çok
    âyette geçmekte olmasına rağmen doğrudan emir veya nehiy
    biçiminde geçen şekli Lokman’ın (a.s.) oğluna tavsiyeleri arasında
    yer almaktadır: “Ey oğlum, dosdoğru namaz kıl, maruf olanı emret,
    münker olandan sakındır ve sana isabet eden (musibetler)e karşı sabret,
    çünkü bunlar azmedilmesi gereken işlerdendir.”124 Görüldüğü gibi
    Allah’ın bazı âyetlerde, önemine binâen birlikte zikrettiği namaz
    ve sabrın arasına yerleştirilerek emredilen bu yükümlülüğün de
    tıpkı namaz ve sabır gibi azmedilmesi gereken işlerden olduğu
    vurgulanmaktadır. Ayrıca, iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmanın
    öyle kolay bir şey olmadığı, bu sebeple bu görevi yerine
    getirenlerin başlarına bazı musibetlerin gelebileceği ikazı da
    yapılmaktadır. Emr-i bil-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker görevi oto
    kontrol ve özeleştiri için tüm mü’min kadın ve erkeklere,125 ümmetin
    birliği ve helaktan kurtuluşu için hiç olmazsa ümmet içinde
    120] 33/Ahzâb, 36
    121] Yard. Doç. Dr. Ömer Dumlu, Kur’an-ı Kerim’de Maruf ve Münker, Ravza Yay.
    Sayfa 34
    122] İzzet Derveze, et-Tefsirul-Hadis, c. 7, 137
    123] İzzet Derveze, a.g.y.
    124] 31/Lokman, 17
    125] 9/Tevbe, 71
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 58 -
    bir topluluğa,126 tüm insanlığın uyandırılması için İslâm ümmetine127
    ve ilâveten İslâm devletine128 yüklenen, çeşitli âyetlerde tüm
    bu kesimlere ciddiyetle hatırlatılan çok önemli bir görevdir. İbn-i
    abbas’ın nakline göre Rasûlullah’ın (s.a.s.) şöyle dediği rivâyet
    edilmektedir: “…iyiliği emredip kötülükten yasaklamayan bizden değildir.”
    129
    Bir toplumun kurtuluş veya helâkini tayin edecek kadar önemli
    olan “emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker”, ma’rûfu temsil
    eden ıslah edicilerin yani mü’minlerin hayatlarının vazgeçilmez
    bir parçasıdır. Yapmaları gereken en sürekli işlerdendir. Namaz ve
    sabırla birlikte en çok ısrar edilmesi gereken ibâdetlerin başında
    yer almaktadır. Günümüzde “emr-i bi’l-ma’rûf nehy-i anil-münker”
    yapmak, küçümsenen, dışlanan, suçlanan, hatta alaya alınan
    bir konuma düşürüldü. Allah ve Rasûlünün, ısrarla, ciddiyetle ve
    büyük bir önemle yapmamızı istedikleri bu görevin yerine getirilmesi
    bazı Müslümanları rahatsız ediyor. Bu önemli görevin ifa
    edilmesi engelleniyor, bu sorumluluğu yerine getirenler kınanıyor.
    Hâlbuki böyle yaptıkları, birbirlerini münkerden nehyedip,
    ma’rûfu emretmedikleri için, İsrail oğulları toptan lanetlenmişlerdi.
    “İsrailoğullarından inkâr edenlere, Dâvud ve Meryem oğlu İsa diliyle
    lânet edilmiştir. Bu isyan etmeleri ve haddi aşmaları nedeniyledir. Yapmakta
    oldukları münkerlerden birbirlerini sakındırmıyorlardı, yapmakta
    oldukları şey ne kötü idi” 130
    Peygamberimiz (s.a.s.) bir hadisinde şöyle buyurmaktadır;
    “Allah Teâlâ bütün halka, birkısım insanların yaptıkları (kötülük) münker
    yüzünden azab etmez. Ancak aralarında kötülüğü görüp ve onu ayıplamazlarsa,
    nehyetmeye güçleri yettiği halde bunu yapmazlar ise, böyle
    yaptıkları zaman, Allah hepsini mahveder.”131 Bir toplum içinde, ellerinde
    imkânlar olduğu halde, sırf bazı insanlarla iyi geçinmek, bu
    insanların tepkilerini çekmemek için veya bazı dünyevî çıkarlar,
    hesaplar uğruna, münker işleyenleri, Allah’ın dininin muhtevasını
    saptırmaya sebep olanları, hak adına batıl söz ve eylemleri icra
    edenleri eleştirmekten, “emr-i bil maruf nehy-i anil münker” den,
    yani ıslah edici fonksiyon ifa etmekten kaçınanlar, hem kendilerinin
    hem de tüm toplumun helâkine katkıda bulunuyorlar demektir.
    Rasûlullah (s.a.s.) bu görevin önemine ısrarla dikkat çekmektedir.
    “Abdullah b. Mes’ud’un rivâyetine göre de Hz. Peygamber
    126] 3/Âl-i İmran, 104
    127] 3/Âl-i İmran, 110
    128] 22/Hacc, 41
    129] Tirmizi, Birr 15
    130] 5/Mâide, 78-79
    131] Mevdudi, İslâmî Kavramlar, Pınar y., 2. baskı, sayfa 99
    İMAN
    - 59 -
    (s.a.s.): “İsrail oğullarının ilk eksikliği şöyle olmuştu” diye buyurduktan
    sonra “birileri münker işleyen birini ilk gördüğünde ona bunu yapmasının
    helâl olmadığını söylerdi. Ertesi gün o kimseyi aynı halde görmesine
    rağmen oturur, onunla yer, içerdi. Bunun üzerine Allah kalplerini birbirine
    çarptı.” Daha sonra Hz. Peygamber Mâide sûresini 78. âyetin başından
    81.âyetin sonuna kadar okudu ve şöyle buyurdu: “Allah’a
    yemin ederim, ya iyiliği emreder kötülükten alıkoyar, kötülük işleyenin
    Hakkın dışına çıkmasına fırsat vermezsiniz. Ya da Allah sizin de kalplerinizi
    birbirine çarpar. Onları lânetlediği gibi sizi de lânetler.” 132
    Düşünebiliyor musunuz, “emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’lmünker”
    yapmak bile yetmiyor! O kişiler işledikleri münkerden
    vazgeçmedikçe, onlarla birlikte oturmak, yiyip içmek bile yasaklanmaktadır.
    Çünkü münkerden vazgeçmeyenle, onun bu halini
    nehyetmeden kurulacak birliktelik, beraber oturup kalkmak, yiyip
    içmek, dahi ona ve onun işlediği münkere meşruiyet kazandırabilecektir.
    Bu ise münkerin işlenmesine katkıda bulunmak, meşruiyet
    kazandırmak, rızâ göstermek anlamına gelecektir. Böylece
    zamanla diğerinin de ona benzemesi, toplumun bozulması ve
    helakı kaçınılmaz hale gelecektir. Bugün ise, münker ehline daha
    bir defa bile “emr-i bil-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker” yapmadan,
    hoş görerek, rızâ göstererek birliktelik kurulmaktadır. Rahatsız olmadan
    beraber olunmaktadır. Üstelik böyle olması gerektiği savunulmaktadır.
    Şüphesiz ki bu, büyük bir vebali üstlenmektir.
    Bugün genelde eleştiri ve emri bil maruf sorumluluğu ya hiç
    yerine getirilmemekte, ya da artık tarih olmuş, faaliyetleri bitmiş
    yapılara yönelik tarihi eleştiriler yapılmaktadır. Yaşanan fesad ise
    görmezden gelinmektedir. Ancak yaşayan grup ya da bireylerin
    devam eden yanlışlıkları yüzlerine ve açıktan eleştirilmeyince,
    hem düzeltme imkânı ortadan kalkmakta, hem de bu çevreler
    birbirlerinin, arkadan çok daha sert ve hatta tahkir edici boyutlarda
    gıybetini yapabilmektedirler. Böylece açıktan yapılacak ilmî
    eleştiriden hem yanlışı yapanlar, hem de onların yanlışının tebliğine
    muhatap olmuş toplum mahrum kalmaktadır. Ayrıca bu arkadan
    çekiştirmelerle, kalpler düşmanlaşıyor, ancak dünyevî ilişki
    ve diyaloglar riyakârca sürdürülüyor. Maalesef Müslümanlar arasında
    iki yüzlülük yaygınlaşıyor. Birbiri hakkındaki düşüncesinde
    içinde farklı dışında farklı Müslümanların sayısı artıyor. Samimiyet,
    eminlik ve adâlet yok oluyor. Şahsiyetler zaafa uğruyor. 133
    132] Ebû Dâvud, Melâhim17; Tirmizî, Tefsir, s. sûre, hadis 5, 6
    133] Mehmet Pamak
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 60 -
    İmanı Bozan Haller
    İmanın, bâtıl hale gelmemesi için, itikadın doğru ve tam olarak
    hayât boyu sürmesi gerekir. Kur’an ve sahih sünnet dışı olmaması
    ve imanı bozucu bir davranışın yapılmaması gerekir. İmanı
    bozan hallerin en önemlileri şunlardır:
    a- Cibt ve tâğuta da inanmak: Cibt: Asılsız ve bâtıl olan
    hurâfeler, Allah’tan başka kulluk edilen her şey, put vb. şeylerdir.
    Tâğut ise: Allah’ın çizdiği sınırları aşan, sapmış, azgın kimseler;
    Allah’ın hükmüne alternatif olma iddiasındaki anlayış, düzen,
    put veya şahıslardır. Bunlar, Allah’ın Kitabında olmayan ve Kitab’a
    aykırı olan hükümleri ve kanunları insanlara Allah’ın kanunları
    gibi sunarlar. Cahil kimseler de bunlara aldanıp inanırlar. Böylece
    imanlarını boşa çıkarırlar. “Kitaptan bir nasip verilenleri görmüyor musun?
    Cibt ve tâğuta (putlara ve bâtıl tanrılara) iman ediyorlar. Sonra da
    kâfirler için ‘bunlar, Allah’a iman edenlerden daha doğru yoldadır’ diyorlar.
    İşte bunlar, Allah’ın lânetledikleridir. Allah’ın rahmetinden uzaklaştırdığı
    (lânetli) kimseye gerçek bir yardımcı bulamazsın.”134; “Sana indirilene
    ve senden önce indirilenlere iman ettiklerini iddia edenleri görmedin mi?
    Tâğutun önünde mahkemeleşmek, onların hükümlerini uygulamak istiyorlar.
    Oysa onu tanımamakla emrolunmuşlardı. Şeytan onları uzak bir
    sapıklığa düşürmek istiyor.” 135
    b- Şirk koşmak: Şirk koşma imanı bozan ve insanın bütün iyi
    amellerini yok ederek ebedî cehennemlik olmasına neden olan
    bir davranıştır.
    “Sana da, senden öncekilere de vahyolunmuştur ki ‘eğer şirk koşarsan,
    şüphesiz bütün amellerin boşa gider ve hüsrâna uğrayanlardan
    olursun.”136
    “Allah, kendisine şirk/ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını
    (günahları) dilediği kimse için bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse
    büyük bir günah ile iftira etmiş olur. Kim Allah’a şirk/eş koşarsa büsbütün
    sapıtmıştır.” 137
    c- Kâfirleri velî ve yönetici tanımak: Velî kelimesi, Arapçada
    hem dost, hem de sahip, yönetici anlamına gelir. Mü’minler birbirlerinin
    dostudur. Allah da mü’minlerin sahibi ve yöneticisidir.
    Bir mü’min, mü’minleri bırakıp kâfirleri dost ve yönetici olarak
    kabul ederse imanı boşa çıkar ve kâfir olur.
    134] 4/Nisâ, 51-52
    135] 4/Nisâ, 60
    136] 39/Zümer, 65
    137] 4/Nisâ, 48 ve 116
    İMAN
    - 61 -
    “Allah, mü’minlerin velîsidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.
    Kâfirlerin velîsi ise tâğuttur. Onları aydınlıktan karanlıklara çıkarırlar. Onlar
    ateş arkadaşlarıdırlar. Orada temelli kalacaklardır.” 138
    “Ey iman edenler, kendilerine Kitap verilenlerden herhangi bir gruba
    itaat ederseniz, onlar sizi, imanınızdan sonra çevirip kâfir yaparlar.” 139
    “Ey iman edenler, mü’minleri bırakıp kâfirleri velî edinmeyin. Allah için
    kendi aleyhinizde apaçık bir delil vermek ister misiniz?” 140
    Bâtıla İman
    Kur’an, imanı sadece olumlu alanlar için kullanmaz. Gönülden
    benimseme ve tasdik etmenin, yani imanın olumsuz görünümlerinin
    bulunabileceğine de dikkatimizi çeker. İman, Allah’ın inanılmasını
    istediği şeylere olursa doğru; hakkında Allah’ın hiçbir delil
    indirmediği şeylere olursa bâtıl olur.
    “De ki: Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. O, göklerde ve
    yerde ne varsa bilir. Bâtıla iman eden ve Allah’ı inkâr edenler var ya, işte
    ziyana uğrayacaklar onlardır.”141
    “Tek Allah’a ibâdete çağrıldığı, duâ edildiği zaman küfrederdiniz.
    O’na şirk koşulunca (buna) iman ederdiniz. Artık hüküm, yüceler yücesi
    Allah’ındır.” 142
    “Onların çoğu, ancak şirk koşarak Allah’a iman ederler.” 143
    Bu âyetlerden anlaşılıyor ki, mutlak anlamda aldığımızda
    inkâr da bir imandır. İnkâr, imansızlığa imandır. Yani, her imanda
    bir inkâr, her inkârda bir iman vardır. Mü’min de Allah’a iman
    etmiş olmak için, hatta imandan önce, bazı şeyleri inkâr etmesi,
    küfür etmesi gerekir. Küfür edip reddetmesi gerekenlerin başında
    tâğut gelir.144 Doğru iman, Kur’an’ın gösterdiği imandır. Bu
    iman insanlara Allah’tan başka ilah olmadığını, Allah’ın âlemlerin
    Rabbı olduğunu, Allah’tan başkasına duâ ve kulluk edilmemesi
    gerektiğini öğretir. Doğru imanın zıddı, bâtıla iman, yani şirktir.
    Şirk, doğru olduğunu isbatlamak için Allah’ın, hakkında delil/âyet
    indirmemiş olmasına rağmen; insanların uydurdukları bâtıl inançlardır.
    “Allah’tan başka kulluk ettiğiniz şeyler, sizin ve atalarınızın uydurduğu
    putlardan başka bir şey değildir. Allah, onların doğru olduğuna
    138] 2/Bakara, 257
    139] 3/Âl-i İmran, 100
    140] 4/Nisâ, 144
    141] 29/Ankebut, 52
    142] 40/Mü'min, 12
    143] 12/Yûsuf, 106
    144] Bk. 2/Bakara, 256
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 62 -
    dair bir delil indirmemiştir. Hükmetmek, yalnızca Allah’a aittir. O’ndan
    başkasına değil!” 145
    Kur’an, imanlarını zulümle (şirkle) lekeleyenler için kurtuluş
    kapısını kapatmıştır. “İman edip de imanlarına herhangi bir zulüm bulaştırmayanlar
    var ya, işte emn (güven) onlarındır. Ve onlar hidâyeti (doğru
    yolu) bulanlardır.”146 Kur’an, imandan sonra küfre sapanlara karşı
    çok sert ve şiddetli bir tavır takınmaktadır. Kur’an, bu olaya tebdil
    veya irtidat demektedir. Tebdil, imanı küfürle değiştirmek; irtidat
    ise, İslâm dininden çıkmak, geriye dönmek demektir. Tebdil ve irtidat
    Kur’an’a göre en iğrenç ve onur kırıcı hastalığın adlarıdır. 147
    Doğru iman Kur’an’ın gösterdiği imandır. Bu iman, insanlara,
    Allah’tan başka ilâh olmadığını, Allah’ın âlemlerin Rabbı olduğunu,
    Allah’tan başkasına duâ ve kulluk edilmemesi gerektiğini öğretir.
    Doğru imanın zıddı, bâtıla iman, yani şirktir. Şirk, doğru olduğunu
    isbatlamak için Allah’ın, hakkında delil/âyet indirmemiş olmasına
    rağmen; insanların uydurdukları bâtıl inançlardır. “Allah’tan başka
    kulluk ettiğiniz şeyler, sizin ve atalarınızın uydurduğu putlardan başka
    bir şey değildir. Allah, onların doğru olduğuna dair bir delil indirmemiştir.
    Hükmetmek, yalnızca Allah’a aittir. O’ndan başkasına değil!” 148
    145] 12/Yûsuf, 40
    146] 6/En'âm, 82
    147] Bk. 3/Âl-i İmran, 86, 90; 2/Bakara, 217
    148] 12/Yûsuf, 40
    İMAN
    - 63 -
    İmanla İlgili Âyet-i Kerimeler
    İman Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 45 Yerde:) 2/Bakara, 93,
    108, 109, 143; 3/Âl-i İmrân, 86, 90, 100, 106, 167, 173, 177, 193; 4/Nisâ, 25; 5/
    Mâide, 5, 6/En’âm, 82, 158, 158; 8/Enfâl, 2; 9/Tevbe, 23, 66, 124, 124; 10/Yûnus,
    9, 98; 16/Nahl, 106, 106; 30/Rûm, 56; 32/Secde, 29; 33/Ahzâb, 22; 40/Mü’min,
    10, 28, 85; 42/Şûrâ, 52; 48/Fetih, 4, 4; 49/Hucurât, 7, 11, 14, 17; 52/Tûr, 31; 58/
    Mücâdele, 22; 59/Haşr, 9, 10; 60/Mümtehıne, 10; 74/Müddessir, 31.
    Mü’min, Mü’mine ve Çoğullarının Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 230 Yerde:)
    2/Bakara, 8, 91, 93, 97, 221, 221, 223, 248, 278, 285; 3/Âl-i İmrân, 28, 28,
    49, 68, 110, 121, 122, 124, 139, 152, 160, 164, 166, 171, 175, 179; 4/Nisâ, 25, 25,
    84, 92, 92, 92, 92, 92, 92, 92, 93, 94, 95, 103, 115, 124, 139, 141, 141, 144, 146,
    146, 162, 162; 5/Mâide, 5, 11, 23, 43, 54, 57, 88, 112; 6/En’âm, 27, 118; 7/A’râf,
    2, 72, 75, 85, 132, 143; 8/Enfâl, 1, 2, 4, 5, 17, 19, 62, 64, 65, 74; 9/Tevbe, 10, 13,
    14, 16, 26, 51, 61, 62, 71, 71, 72, 72, 79, 105, 107, 111, 112, 122, 128; 10/Yûnus,
    57, 78, 87, 99, 103, 104; 11/Hûd, 53, 86, 120; 12/Yûsuf, 17, 103; 14/İbrâhim, 11,
    41; 15/Hıcr, 77, 88; 16/Nahl, 97; 17/İsrâ, 9, 19, 82; 18/Kehf, 2, 80; 20/Tâhâ, 75,
    112; 21/Enbiyâ, 88, 94; 23/Mü’minûn, 1, 38; 24/Nûr, 2, 3, 12, 12, 17, 23, 30, 31,
    31, 47, 51, 62; 26/Şuarâ, 3, 8, 51, 67, 102, 103, 114, 118, 121, 139, 158, 174, 190,
    199, 215; 27/Neml, 2, 15, 77; 28/Kasas, 10, 47; 29/Ankebût, 44; 30/Rûm, 4, 47;
    32/Secde, 18; 33/Ahzâb, 6, 6, 11, 22, 23, 25, 35, 35, 36, 36, 37, 43, 47, 49, 50,
    50, 58, 58, 59, 73, 73; 34/Sebe’, 20, 31, 41; 37/Sâffât, 29, 81, 111, 122, 132; 40/
    Mü’min, 28, 40; 44/Duhân, 12; 45/Câsiye, 3; 47/Muhammed, 19, 19; 48/Fetih, 4,
    5, 5, 12, 18, 20, 25, 25, 26; 49/Hucurât, 9, 10, 15; 51/Zâriyât, 35, 55; 57/Hadîd, 8,
    12, 12; 58/Mücâdele, 10; 59/Haşr, 2, 23; 60/Mümtehıne, 10, 10, 11, 12; 61/Saff,
    13; 63/Münâfıkun, 8; 64/Teğâbün, 2, 13; 66/Tahrîm, 4, 5; 71/Nûh, 28, 28, 28; 74/
    Müddessir, 31; 85/Bürûc, 7, 10, 10.
    İman Kelimesinin Türediği E-m-n ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
    (Toplam 878 Yerde)
    İman Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
    Gaybe İman: Bakara, 3; En’am, 59; Yunus, 20; Nahl, 77; Fâtır, 82; Yasin, 11;
    Mülk, 12.
    Haktan Şüphe Etmemek: Bakara, 147; Al-i İmran, 60; En’am, 114; Yunus, 94-
    95; Hucurat, 15.
    İmanda Samimi Olmak: Al-i İmran, 16-17; Mü’minun, 57-61; Ankebut, 2-3;
    Feth, 29; Hadid, 7
    Ye’s (Ümitsizlik Halinde İman Geçersizdir: Nisa, 159; En’am, 158; Yunus, 90-91,
    98; Enbiya, 122-15; Sebe’, 54; Mü’min, 84-85; Muhammed, 18-19; Fecr, 21-23.
    İman Edilecek Şeyler: Bakara, 177, 285; Nisa, 136.
    İman Edenlerin Mükâfatı: Bakara, 62, 82, 186, 218, 277; Al-i İmran, 57; Nisa,
    57, 122, 173; Maide, 9; En’am, 48; A’raf, 42-43; Tevbe, 20-22; Yunus, 9, 26; Hud,
    23; Ra’d, 29; Kehf, 107-108; Ankebut, 58-59; Lokman, 8-9; Secde, 19; Ahzab,
    35; Fâtır, 7; Fussılet, 8; Şura, 22-23; Muhammed, 12; Tûr, 21-24; Mülk, 12; İnşikak,
    25; Buruc, 11; Leyl, 5-7; Tîn, 6; Beyyine, 7-8; Asr, 1-3.
    Mü’minlerin İmanını Artıran Allah’tır: Feth, 4-5; Hucurat, 7-8.
    Gerçek Mü’minler: Enfal, 2-4; Tevbe, 71, 112; Ra’d, 19-23; Hacc, 41;
    Mü’minun,1-11
    57-61; Nur, 51, 62; Furkan, 63-68, 72-75; Neml, 3; Ankebut, 2-3; Secde, 15-18;
    Sebe’, 6; Şura, 36-39; Hucurat, 15; Mearic, 22-35
    Mü’minlerin Mükâfatı: Bakara, 25; Nisa,57; En’am, 127; A’raf, 42-43; Tevbe,
    20-22, 72; Yunus, 9-10; Ra’d, 23-24; İbrahim, 23; Nahl, 97; Kehf, 30-31,
    107-108; Meryem, 61-63; Taha, 75-76; Enbiya, 101-103; Hacc, 14, 23, 50, 56;
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 64 -
    Mü’minun, 10-11; Furkan, 75-76; Secde, 17; Ahzab, 47; Zümer, 10, 61; Duhan,
    51-57; Ahkaf, 16; Muhammed, 2-3; Feth, 5; Hadid, 12; Mücâdele, 22; Teğabün,
    9; İnsan, 12-22; İnfitar, 13, 15-16; Mutaffifin, 22-28.
    Allah, Mü’minlerin Yardımcısıdır: Bakara, 257; Al-i İmran, 139, 160; En’am,
    127; Tevbe, 40; Rûm, 47; Casiye, 19; Muhammed, 11.
    Mü’minlerin Kutsal Kitaplardaki Özellikleri: Feth, 29.
    Mü’minlerin Dostluğu: Al-i İmran, 118; Nisa, 144; Tevbe, 16, 71, 119.
    Mü’minle Kâfir Karşılaştırması: Al-i İmran, 162-163, 196-198; En’am, 50, 122;
    Hud, 24; Ra’d, 19-21; Kehf, 32-44; Kasas, 61; Secde, 18; Fâtır, 19,22; Sâd, 28;
    Zümer, 9, 21-22; Mü’min, 58; Fussılet, 40; Casiye, 21; Muhammed, 14; Haşr,
    19-20.
    Mü’minle Münafığın Misali: A’raf, 58; Enfal, 20-23; Tevbe, 109.
    Mü’minlerin Misali: Beyyine, 7.
    Mü’minlerin Fazileti: Tevbe, 20-22, Beyyine, 7.
    Allah, Mü’minleri Sevdirir: Meryem, 96.
    Kur’an, Mü’minlerin İmanını Artırır: Enfal, 2; Tevbe, 124-125; Nahl, 102; Furkan,
    73; Secde, 15; Zümer, 23; Zariyat, 55.
    Mü’minler İçin Firavun’un Karısı Misal Getirildi: Tahrim, 11.
    Mü’minlerin Dünyaya Bakışı: Kasas, 60.
    Kâfirler Mü’minlerle Alay Ederler: Bakara, 212; En’am, 10; A’raf, 49; Yunus,
    48; Meryem, 73-75; Furkan, 63.
    Kâfirlerin Hayâtı Mü’minleri Aldatmasın: Al-i İmran, 196-197; Hıcr, 88; Taha,
    131; Furkan, 10; Kasas, 79-82; Mü’min, 4; Zuhruf, 33-35; Ahkaf, 20; Kalem, 14.
    Mü’minlerin Ölümü: Nahl, 28-29, 32-33; Vâkıa, 88-91; Naziat, 2-3; Fecr, 27-30.
    y- Allah’ın Rahmetine Ulaşacak Mü’minler: A’raf, 156-157.
    z- Kıyamet Günü Mü’minler: Taha, 112; Enbiya, 101-103; Furkan, 24; Rum,
    14-16; Yâsin, 55; Zümer, 73; Mü’min, 51; Zuhruf, 68-73; Câsiye, 30; Fecr, 27-30
    İmanla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
    1. (Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, Akçağ Y. –İlk
    rakam cilt; ikinci rakam sayfa numarasıdır.-)
    2. İman, İslâm, İhsan Nedir? 2, 216-217.
    3. İman Kapısı Her Zaman Herkese Açıktır: 3, 366.
    4. İman Sahibi ve Doğru Olan Cennete Girer: 17, 603.
    5. İman ve İslâm’a Giren Müteferrik Hadisler: 2, 319-325.
    6. İman ve İslâm’ın Fazileti: 2, 197-198.
    7. Kâmil İmana Ermenin Yolu: 12, 398-399.
    8. Kalbinde Hardal Tanesi Kadar İmanı Bulunan Cennete Gidecek: 14, 407.
    9. İmanın Artıp Eksilmesi: 10, 494-497.
    10. İmanın Fazileti: 14, 381-382.
    11. İmanın Hakikati: 2, 213.
    12. İmanın Şu’beleri: 2, 240-245.
    13. İmanın Tadını Almak İçin Üç Şeyin Yapılması: 2, 234-235.
    14. Diliyle İmanını İkrar Edenin Kanı Haramdır: 14, 139.
    15. Hz. Peygamber’in Müslüman Olan Mülteci Kadınların İmanını İmtihanı:
    5, 120-1
    16. Kimsenin İmanının Varlığı ve Yokluğu Hakkında Konuşamayız: 12, 221.
    İMAN
    - 65 -
    17. İmanla Ölen Herkes, Cezasını Çektikten Sonra Cennete Girecektir: 14,
    467-469.
    18. İmansız İyiliğin Sevabı Olmaz: 2, 203.
    19. İmtihan Olunacak Beş Şey: 17, 540.
    20. Asırlarca Her Yerde Aynı İnançlar: 11, 231-232.
    21. Mü’minler
    22. Mü’min Bir Yılanın Deliğinden İki Defa Sokulmaz: 16, 337-338.
    23. Mü’minde Bulunması Gereken İki Mümtaz Sıfat: Şükür ve Sabır: 2, 208.
    24. Mü’min Kabirde Bile İbâdeti Düşünür: 17, 600.
    25. Mü’min Neden En Çok Hayır Görür: 17, 193.
    26. Mü’min Olabilmenin Asgari Ölçüsünü Belirten Hadis: 2, 201.
    27. Mü’mine Ancak Hüsn-i Zan Edilir: 17, 522.
    28. Mü’mine La’net Etmek Onu Öldürmek Gibidir: 16, 366.
    29. Mü’mine Yakışmayan Sözler: 15, 143.
    30. Mü’mine Yakışmayan Vasıflar: 15, 143.
    31. Mü’mine Zarar ve Hile: 16, 358-359.
    32. Mü’mini Kasten Öldürenin Günahının Affedilip Affedilmeyeceği: 3, 414-415.
    33. Mü’minin Devamlı Bela ve Musibetlere Giriftar Olması: 2, 320; 4, 326.
    34. Mü’min Hususiyetleri: 15, 392; 16, 337-338.
    35. Mü’minler Birbirine Buğzetmez: 10, 93.
    36. Mü’minler Kardeştir: 15, 145.
    37. Mü’minler Sayıca Az Olmalarına Rağmen Kâfirleri Yener: 3, 499.
    38. Mü’minlerin Düştüğü Bir Vesvese: Her Zaman Aynı Uhrevî Hâleti
    Yaşayamamak: 2, 366-367.
    39. Mü’minin Hastalığı: 9, 545.
    40. Mü’minin Kanı, Malı Haramdır: 17, 521.
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Yenda Y. c. 1, s. 160-172
    2. Tefsir-i Kebir, -Mefatih-i Gayb- Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 1 s. 449-456
    3. Fi Zılali’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1 s. 78-80
    4. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2 s. 162-170
    5. Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1 s. 82-83
    6. Davetçinin Tefsiri, Seyfuddin El-Muvahhid, Hak Y. c. 1 s. 33
    7. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 486-500
    8. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. c. 1 s. 98-100
    9. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 3 s. 145-151
    10. İslâm Düşüncesinde İman Kavramı, Toshihiko İzutsu, Pınar Y.
    11. Epistemolojik Açıdan İman, Hanifi Özcan, İFAV Y.
    12. İman, Şartları ve Onu Bozan Şeyler, Seyfuddin El-Muvahhid, Hak Y. s.
    218-230
    13. İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 302-309
    14. İslâm, Mevdudi, Furkan Y.
    15. Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, Pınar Y. s. 37-53
    16. Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 15-124
    17. İlahi Kanunların Hikmetleri (Sünnetullah), Abdülkerim Zeydan, hİ tar Y. s. 290-301
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 66 -
    18. Tevhid, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 1-127
    19. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y. s. 262-263
    20. Dini Hayâtın Psiko - Sosyal Temelleri, Ali Murat Daryal, İFAV Y. s. 11-31
    21. Kur’an ve Sünnete Göre Tevhid ve Akaid, Muhammed Karaca, Ribat Y.
    s. 208-223
    22. Risale-i Nur’dan Vecizeler, Şaban Döğen, Gençlik Y. s. 129-225
    23. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmet Alptekin, Saff Y. s. 113-117
    24. İslâm’ın İnanç İlkeleri, Mevlüt Uyanık, Esin Y. s. 25-49
    25. İnanç ve Amelde Kur’ani Kavramlar, Muhammed El-Behiy, Yöneliş Y. s.
    76-80
    26. İslâmî Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 219-220
    27. Kur’ani Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılab Y. s. 98
    28. Terimler Sözlüğü -Kitabu’t- Ta’rifat- , Seyyid Şerif Cürcani, Bahar Y. s. 29,
    31, 43
    29. Yeryüzünün Varisleri, Kul Sadi Yüksel, Madve Y. s. 82-99; 278-281
    30. Kelime-i Tevhid Davası, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 13-72
    31. Akide, Şeriat ve Hayât Yolu La İlahe İllallah, Muhammed Kutub, Ravza
    Y. s. 73-89
    32. İslâm’da İman Esasları, Bekir Topaloğlu, İFAV Y. s. 20-25
    33. İslâm’da İman ve Esasları, Ali Arslan Aydın, Hikmet-Dava-Çağ Y. s. 33-43
    34. İslâm Akaidi, Ahmet Lütfi Kazancı, Marifet Y. s. 11-57
    35. İman ve Sosyal Hayât, Beheşti, Birim Y. s. 11-25
    36. Güven: İslâm Nizamı, Ali Rıza Demircan, Eymen Y. c. 3, s. 178-183
    37. İman Küfür Sınırı, Ahmed Saim Kılavuz, Marifet Y. s. 19-54
    38. Kur’an’da Uluhiyet, Suat Yıldırım, Kayıhan Y. s. 269-270
    39. Esmaü’l Hüsna, Ali Osman Tatlısu, Yağmur Y. s. 52-55
    40. Esmaü’l Hüsna, Metin Yurdagür, Marifet Y. s. 80-82
    41. Esmaü’l Hüsna Şerhi, Mustafa Necati Bursalı, Erhan Y. s. 91-93
    42. Esmaü’l Hüsna, A. Süleyman Tilmisani, İnsan Y. s. 181-182
    43. Esmaü’l Hüsna’dan Esintiler, Sadettin Kaplan, Marifet Y. s. 21-22
    44. Kur’an Okulu, Cüz Cüz Kur’an Meal ve Tefsiri, 5. Sayı s. 234-238
    45. Kur’an’da İman, Veysel Özcan, Mirfak Y.
    46. İman, M. Zahid Kotku, Seha Neşriyat
    47. İman, Abdülmecid Zindani, Risale Y.
    48. İman, Mustafa Kasadar, Ravza Y.
    49. İman, A. Nedim El-Cisr 1, 2 Kitabevi Y.
    50. İman Bilgileri, Ahmet Efe, Seha Neşriyat
    51. İman Buhranı, Isamüddin Attar, Yunus Emre Y.
    52. İman Hakikatları, Bediüzzaman Said Nursi, Sözler Y.
    53. İman Hakikatleri Etrafında Suallere Cevaplar, İ. Fenni Ertuğrul, Sebil Y.
    54. İman-İslâm-İhsan, Abdülaziz Hatip, Nesil Y.
    55. İman-Küfür Muvazeneleri, Bediuzzaman Said Nursi, Tenvir Neşriyat
    56. İman Nurları, Âhiret Sırları, Ali Küçüker, Bahar Y.
    57. İman Prensipleri, Hüseyin Emin Öztürk, T. Diyanet Vakfı Y.
    58. İman Risalesi, Sâlih El-Sırriyye, Sor Y.
    59. İman Üzerine, İbn Teymiyye, Pınar Y.
    İMAN
    - 67 -
    60. İman ve Ahlakın Hayâti Değerleri, Mikdat Yalçın, Hikmet Y.
    61. İman ve Altı Esası, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
    62. İman ve Cihad, Yusuf Yiğitalp, Rehber Y.
    63. İman ve İnsan, Haydar Baş, Belge Neşriyat
    64. İman ve İslâm Atlası, Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Y.
    65. İman ve Şirk, Adil Akkoyunlu, Hidâyet Y.
    66. İman-Mü’min, Sâlih Çavuşoğlu, Hanif Y.
    67. İmana Çağrı, Hatice Özyiğit, Şelale Y.
    68. İmanın Tadı Alınınca, Abdullah Ulvan, Uysal Y.
    69. İmanın Temel Esasları, Süleyman Aksoy, Sır Y.
    70. İmanla Gelen İlim, Haluk Nurbaki, Damla Y.
    71. İman Aynası (Müslüman Yiğit Erkekler), Abdullah Naim Şener, Sönmez
    Neşriyat
    72. İnancımız, Ömer Küçükağa, Buruc Y.
    73. İnançlar, Kenan Çığman, Gonca Y.
    74. İnançta Hassas Ölçüler, İmam Gazali, Hisar Y.
    75. Kur’an’da İnsan, İman ve Âhiret, Murtaza Mutahhari, Endişe Y.
    76. Kur’an Ölçülerine Göre Mü’min, Kafir, Münafık, Ahmed Taşgetiren,
    Büşra Y.
    77. İmanı Çabuk Anlamak, Harun Yahya, Vural Y.
    78. Kâmil İman, Harun Yahya, Vural Y.
    79. İman-Amel İlişkisi: İman ve Tavır, Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 277-283
    80. İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 171-174; 342-349
    81. İman Küfür Sınırı, Ahmed Saim Kılavuz, Marifet Y. 32-40
    82. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 249-260
    83. Yirminci Y.Y.da Tevhid ve Şirk, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y. s. 80-82
    84. İslâm, Mevdudi, Furkan Y. s. 39-50
    85. Kelimetü’l İhlas, 37-38
    86.

    - 69 -
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKÂDİ KAVRAMLAR -3-
    SÂLİH AMEL
    •
    Amel ve Amel-i Sâlih (Sâlih Amel) Ne Demektir?
    •
    Amellerde Niyet
    •
    Amellerin Önemi
    •
    Sâlih Amelin Tanımı
    •
    Kur’an-ı Kerim’de Sâlih Amel İfadesi
    •
    İman – Sâlih Amel İlişkisi
    •
    İhlâs – Sâlih Amel İlişkisi
    •
    Sâlih Amel - Hasenât
    •
    Sâlih Amellerin Tamamını Gerçekleştirmek Mümkün mü?
    •
    Fert Açısından Sâlih Amelin Önemi
    •
    Kişinin Durumunu Islah Etmesi / Düzeltmesi
    •
    Sâlih insan Kimdir?
    •
    Sâlih Amelin Sonuçları:
    a- Güzel Bir Gelecek ve Mutluluk
    b- Güzel Bir Hayat
    c-Bol Rızık ve Mağfiret
    d- Tevbelerinin Kabul Görmesi
    e-Kötülüklerinin Örtülmesi ve İyiliklere Tebdili
    f- Sevginin Oluşması
    g- İnsanların En Hayırlıları Olmak
    h- Dinamizm Kazanmaları
    i- Yeryüzüne Vâris Olmaları
    k- Cenneti Kazandırması
    “İman edip sâlih amel işleyenler için, içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele! O cennetlerdeki bir meyveden kendilerine rızık olarak yedirildiği vakit, ‘bu, bundan önce dünyada bize verilenlerdendir’ derler. Ve bu rızık onlara bazı yönlerden dünyadakine benzer olarak verilmiştir. Onlar için cennette tertemiz eşler vardır. Ve onlar orada ebedî kalacaklar.” 149
    Amel ve Amel-i Sâlih (Sâlih Amel) Ne Demektir?
    Amel-i Sâlih: İyi, güzel, faydalı, sevaba ve Allah’ın rızasına
    149] 2/Bakara, 25
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 70 -
    sebep olacak, haram sınırına girmeksizin kişinin iman, iyi bir niyet
    ve ihlâs ile yapmış olduğu davranışlar. Amel, iş manasına gelir.
    Sâlih ise, elverişli, yararlı, yarayışlı, kendisi doğru olan, kendini
    düzelten demektir. Dolayısıyla amel-i sâlih; kişiye âhiret saadetini
    sağlamaya, Allah’ın rızasını kazanmaya elverişli olan, Allah katında
    bir değer ifade eden davranışlardır.
    Amel: İş, vazife, hareket, idare, işlemek, yapmak, davranış,
    etki, ibâdet, hayırlı iş anlamlarına gelir. Daha ziyade canlıların
    bir maksatla, bilinçli bir şekilde yaptıkları işe amel denir. Yapılan
    işte bir gaye ve maksat yoksa buna fiil denir, amel denmez.
    Amel, niyete, iradeye bağlı olarak yapılan iştir; amel, bilinçli bir
    aksiyondur. Fakat fiilde bilinç her zaman söz konusu olmayabilir.
    Kur’ân-ı Kerim’de amel kelimesi çeşitli kalıplarda 350 defa
    geçmektedir. Amel, iyi (sâlih) ve kötü (seyyi’) amel olmak üzere
    ikiye ayrılır. İnsan yeryüzüne, nasıl davranışlar göstereceği, iyi
    ve kötü amellerden neler yapacağı belli olsun diye çıkarılmıştır.
    “Hanginizin daha iyi amel işleyeceğini denemek için ölümü ve hayatı
    yaratan O’dur.” 150; “Şüphesiz ki sizi biraz korku, açlık, mal, can ve ürün
    eksikliğiyle imtihan edeceğiz. (Ey Muhammed) sabredenleri müjdele!”151
    İslâm’da bir iyiliğin ve sâlih amelin dünya ve âhirette ecir ve sevap
    kaynağı olması için bu ameli işleyen kimsenin imanlı olması
    şarttır. Bu konuda iman ön şarttır.
    İmanı kuvvetlendiren, sağlamlaştıran, onu çepeçevre sararak
    koruyan sâlih amellerdir. Kur’ân-ı Kerim’de sâlih amel anlamında
    “sâlih” kelimesi ve çoğulu, toplam 132 yerde geçer. Amel-i
    sâlih, Kur’ân-ı Kerim’de doksan küsur yerde doğrudan doğruya
    veya dolaylı olarak emredilmiştir. Sâlih amelden söz eden âyetler
    genellikle önce imana değinerek başlarlar. Bunların hep “iman
    edip sâlih amel işleyenler...” şeklinde oldukları görülmektedir. Bu da
    iman ile amelin, bir bütünün ayrılmaz parçaları olduğunu ortaya
    koyar. İman olmadan güzel davranışların hiçbir önemi olmadığı
    gibi, sâlih amel olmadan da kuru bir imanın tadı yoktur. 152
    Allah ve Rasûl’üne iman etmenin, çok geniş anlamda, sâlih
    amelden sayıldığını görmekteyiz. Nitekim bir hadiste Hz.
    Peygamber’e “hangi amel efdaldir?” diye sorulmuş, o da: “Allah
    ve Rasûl’üne iman etmektir” buyurmuştur.153 İman kavramında
    olduğu gibi, takva, şükür, sabır gibi diğer kalbî fiilleri de sâlih
    amel içerisinde mütalaa etmek mümkündür. Meselâ şükür, kalp
    150] 67/Mülk, 2
    151] 2/Bakara, 155
    152] Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 1, s. 128
    153] Buhâri, İman 18
    AMEL
    - 71 -
    amellerindendir ve kalp amelleri de, âzâların amellerinden daha
    şereflidir. Bundan dolayı Allah’ı zikretmek, en faziletli amellerden
    sayılmıştır. Fiilleri, kalbî ve bedenî, yani organlara ait olmak üzere
    iki kısma ayırmak mümkündür. Buradan hareketle, müfessirler,
    sâlih ameli çeşitli kısımlara ayırmaktadırlar. Fahreddin Râzi, kulun
    amelini üç kısma ayırmakta ve bunları da:
    Kalbin ameli, kulun fikri, inancı ve tasdiki,
    Dilin ameli, kulun zikri ve şehadeti,
    Âzâların ameli, kulun tâaati ve ibâdeti şeklinde sıralamaktadır.
    Elmalılı da, bir yerde sâlih ameli, kalbî, bedenî ve mâlî olmak
    üzere üçe ayırırken, başka bir yerde ise, sâlih amelin iki kısım
    olduğunu, bunlardan birinin bedenî ibâdetler gibi, mükellefin
    öncelikle kendi salahına yarayan ameller; diğerinin de, zekât ve
    sadaka gibi başkalarına faydalı olan ameller olduğunu kaydeder.
    Sâlih amelleri, kalbî ve bedenî olmak üzere ikiye ayırabiliriz.
    Bedenî olan da, namaz gibi sadece bedeni ve kişiyi ilgilendiren;
    zekât gibi hem ferdi ve hem de toplumu ilgilendiren mâlî olmak
    üzere ikiye ayrılır.
    Amellerde Niyet
    Niyet, kasdetmek, azmetmek anlamlarına gelmekte olup, kalbin,
    şimdiki halde veya gelecekte, bir faydayı celb veya bir zararı
    def için, maksada uygun gördüğü şeye yönelmesinden ibarettir
    şeklinde formüle edildiği gibi, çok geniş anlamda, gerçekleştirilmesi
    ve sakındırılması eşit olan muayyen bir şeye doğru, iradenin
    meydana geldiği bir harekettir şeklinde de tanımı yapılmaktadır.
    Ayrıca, Allah’ın rızasını kazanmak veya bir hikmete imtisal için,
    iradeyi bir fiile yönlendirme, tahsis etme diye de tarif edilmektedir.
    Gazali ise, niyeti: “şu anda veya gelecekte faydalı olduğunu
    anladığı şeye gönlün meyli ve yönelmesidir” şeklinde tarif ederek,
    “gönlün temayülü olmadan kuru bir irade ile bir şey meydana getirmek
    mümkün değildir” şeklindeki açıklaması da, niyette kalbin
    önemine dikkat çekmekte ve ayrıca, irade ile niyet arasındaki bağı
    vurgulamaktadır. Çünkü mesuliyet, niyet ve buna bağlı olarak da
    işi irâdî olarak yapmaktır. “Ameller ancak niyetlere göredir.”154; “Ameller,
    ancak niyete göre değerlendirilir. Kimin hicreti, Allah ve Rasûl’üne ise,
    onun hicreti Allah ve Rasûlünedir. Kimin de hicreti, nail olacağı bir dünya
    veya nikâh edeceği bir kadın ise, onun hicreti de onadır.” 155
    154] Buhâri, Bed'ü'l-Vahy 1; Müslim, İmâre 155
    155] Müslim, İmâre 155; Buhâri, İman 41
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 72 -
    Ameller, niyetlerle değer kazanmakta ve şekillenmektedir.
    Çünkü amellerin direği niyettir ve bir amel, hayırlı olması için niyete
    muhtaçtır. Aynı şekilde, amellerin bâki kalması, sâlih olması,
    Allah rızasına bağlanırken; sâlih amellerde niyetin şart olduğu
    da açıktır. Muaz bin Cebel’in, sâlih amelde, ilim, niyet, sabır ve
    ihlâsın bulunması gerektiği kanaatinde olduğu rivâyet edilmektedir.
    Bu rivâyette zikredilen hususlar, birbirine bağlı kavramlardır.
    İlim, dünya ve âhiret ile ilgili şeyleri, akıl ile alakalı gerçekleri
    bilmektir. İlim, yapılacak olan işleri bilerek yapmayı sağlayacaktır.
    Sonra da niyet gelir. Niyeti ilim ve amel desteklemektedir. Ancak
    ilim önce gelir. Zira ilim asıldır. Amel ise, ilme tâbidir ve ilmin dalı
    ve meyvesidir. Daha sonra da sabır gelmektedir ki, bu da meşakkat,
    güçlük ve belalara karşı tahammül etmektir. İşte bunların neticesinde
    ihlâs ortaya çıkmaktadır.
    Niyetin önemi, şu misalde daha belirgin bir şekilde görülmektedir:
    Bir kimse öğle vaktinde, güneşin karşısında, alnını secdeye
    koysa ve yaptığı bu secde ile Allah’a ibâdeti kasdetse, bu hareket
    İslâm’ın tasvip ettiği bir davranış olur. Fakat bu secdesi ile güneşe
    tapmayı kasdetse, bu da küfür olur.156 Bu misal bize, “ameller niyetlere
    göredir” prensibinden hareketle, niyet gerçeğini en güzel
    bir şekilde anlatır. Nitekim Hz. Peygamber’in: “Allah, sizin ceset ve
    sûretlerinize değil; kalplerinize ve amellerinize bakar” 157 hadisi de ayrıca
    niyet gerçeğini beyan etmektedir.
    Amellere kıymet kazandıran niyettir. Bir amelin sâlih olup olmaması
    niyete bağlıdır. Hz. Ömer’in: “Amellerin efdal olanı, Allah’ın
    farzlarını eda, haramlardan kaçınmak ve Allah katında sadık niyettir.”158
    şeklindeki ifadesinde de görüldüğü gibi niyet esastır. Bununla birlikte,
    ilim ve amel de niyette gözetilen unsurlardır. Ayrıca saadete
    de, ilim ve amelle erişilebileceği bir gerçektir. Çünkü hayır, saadet,
    kemal ve salah, faydalı ilim ve sâlih amelle mümkündür ki, bunlar
    da niyeti destekleyen unsurlardır.
    Amellerin Önemi
    Ameller, iyi (sâlih) ve kötü olmak üzere ikiye ayrılmakta
    olup, sâlih amelin zıddı olarak kötü amel zikredilmektedir.
    Mü’minlerin kurtuluşlarının iman ve sâlih amel sayesinde olacağı
    Kur’an’da ısrarla ifade edilmektedir.159 Bununla birlikte, namaz
    kılıp, kendilerine rızık olarak verilenden infak ettikleri, hem
    156] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, 9/25
    157] Müslim, Birr ve Sıla 10; İbn Mâce, Zühd 9
    158] Gazâli, İhyâ-i Ulûmi’d-Din, 4/362
    159] 28/Kasas, 67
    AMEL
    - 73 -
    kendi peygamberlerine ve hem de diğer peygamberlere ve getirdiklerine
    inandıkları,160 oruç tuttukları,161 Allah anıldığı zaman
    yüreklerinin ürperip Allah’ın âyetleri okunduğunda da imanlarının
    arttığı,162 kısaca namazlarında huşu içerisinde olmaktan, boş
    şeylerden yüz çevirmekten tutun da, ırzlarını korumaya, sözlerinde
    durmaya varıncaya kadar163 bütün ahlakî özelliklere sahip oldukları
    belirtilmektedir. Bu özelliklere sahip mü’minlerin Firdevs
    cennetlerine varis olacakları zikredilir.164 Buna mukabil, kötü amel
    işleyenlerin cehennemlik oldukları da vurgulanır. 165
    Böylece inanç açısından iki zıt kutupta olan insanlardan hangisinin
    daha rahat olacağı, ruh enginliği kazanacağı kendiliğinden
    ortaya çıkmaktadır. Zira sâlih amel, kişiyi Mevlâ’sına yaklaştırır.
    Bununla birlikte insan, sâlih amellerle, önce kendisini düzeltir,
    sonra da başkalarının salâhına çalışır. Kişinin kendini düzeltmesi
    asıldır, başkasının düzelmesine çalışması ise ikinci derecededir.
    Başkasını ıslah, salâh nisabının zekâtıdır. Kendisi sâlih olmayan,
    başkasını nasıl ıslah edebilir, ağaç doğrulmadan gölge nasıl doğrulabilir,
    doğru olabilir?
    Dengeli bir hayat sürdürebilmek için, insan ruhu, sadece
    nazarî hakikatlerle beslenemez. Bilmeye ve inanmaya olan ihtiyacından
    başka, ister şahsî davranışlarında, isterse Allah veya insanlarla
    olan münasebetlerinde olsun, insan, hareketlerini devamlı
    bir şekilde tanzim edecek amelî kurallara muhtaçtır. Bu amelî
    kurallar, çeşitli şekilleriyle Kur’ân-ı Kerim’de gösterilmektedir.
    Meselâ, sıkıntı anında Allah’a yapılacak bir yalvarış, bir duâ ve
    bu duânın da Allah tarafından kabul edileceğini bilmek,166 insanı
    son derecek rahatlatabilir ki, bu da sâlih ameldir. Aslında insanda
    iki kuvve bulunmaktadır. Bunlar, nazarî ve amelî kuvvetler olup,
    nazarî kuvvenin kemali, insanın Hakk’ı tanımasıyla; amelî kuvvenin
    kemali ise, onun sadece hayırları işlemekle gerçekleşebileceği
    kaydedilmektedir. 167
    İnsanda bulunan bu kuvveler, onun, hem maddî ve hem de
    manevî yönünü işaret etmektedir. Böylece insandan sudur eden fiillerin
    bilinçli olduğu ve dolayısıyla âyetlerde geçen “iman edenler”
    160] 2/Bakara, 3-4
    161] 2/Bakara, 183
    162] 8/Enfâl, 2
    163] 40/Mü'min, 2-8
    164] 23/Mü'minûn, 9-10
    165] 2/Bakara, 81
    166] 2/Bakara, 47
    167] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, 12/53
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 74 -
    kaydı ile insanın Allah’ı bilmesindeki nazarî kuvvesine; “sâlih ameller”
    kaydı ile de, onun Allah’a kulluk/ ibâdet etme konusundaki
    amelî gücünün kemaline delâlet etmektedir. Şu halde biz, insanın
    dinen olumlu sayılabilecek davranışlarının sâlih amel olduğu genel
    hükmüne varabiliriz.
    “İslâmiyet’in çok önemli olan amelî yönü, Kur’ân-ı Kerim’de
    esaslı ve açık bir şekilde kurtuluş ve ebedî saadete ermenin kaçınılmaz
    bir şartı olarak zikredilir. Hatta bu amelî yönün Kur’an’da
    açıkça geçmediği hallerde imanla ilgili olarak daha önce belirtilen
    esaslar uyarınca sade mü’min tabiriyle bile zımnen ifade edilmiş
    olduğunu görmek hiç de zor değildir.”168 Çünkü “sâlih amel,
    Allah’ın bir lütfudur ve nimetine şükreden kullarını buna muvaffak
    kılar.” 169
    Sâlih amelin önemini, İmam Şafii’nin dünyayı büyük bir denize,
    sâlih amelleri de, bu denizde seyreden gemiye benzetmesinden
    anlamak mümkündür. Aynı şekilde Gazali’nin: “Ameller,
    kalp hastalığının ilacıdır. Kalp hastalığı çoğu zaman hissedilmez.
    Aynası olmayan bir adamın yüzündeki alaca hastalığı gibidir. Zira
    o, bu hastalığı hissetmez. Ona söylense, bunu doğrulamaz”170 şeklindeki
    açıklaması ve benzetmesi de, sâlih amelin önemini ifade
    etmektedir.
    Sâlih amelin önemi, insanı mutluluğa kavuşturmasıyla da
    anlaşılabilir. İnsanın mutluluğu, Râzi’nin ifadesine göre171 ya ruhî
    veya bedenî veyahut da hâricî şeylerle olmaktadır. Rûhî olanı, en
    mükemmeli, bedenî olanı ortası, harici olanı ise en düşüğüdür.
    Ruhî mutluluk, kalbin taat ve hizmetle meşgul olmasıyla, harici
    mutluluk ise aile efradının mutluluğuyla olmaktadır. Aslında
    Kur’ân-ı Kerim’de ahlakî terimler genellikle tasvîrîdir.
    İyinin ne olduğunu mü’minlerin; kötünün ne olduğunu ise
    kâfirlerin, münafıkların ve şeytanın tasvirlerinden çıkarabiliriz.
    Kur’an’daki felâh, necât ve hidâyet gibi saadetle ilgili terimler
    çok kere mü’minlerin vasıflarından sonra zikredilmiştir. Amellerin
    önemi, insanları mutlu veya mutsuz etmesi, başka bir ifadeyle
    saadete ve şekavete, bedbahtlığa götürmesiyle bilinebilir. Burada
    da sâlih amelin, kişiyi mutlu ettiği; kötü amelin de bedbaht ettiği,
    onu karamsarlığa sürüklediği açıktır.
    168] Abdullah Draz, Kur'an'ın Anlaşılmasına Doğru, s. 91
    169] Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an, Hikmet Y., c. 11, s. 137
    170] Gazali, İhyâ-i Ulûmi’d Din, c. 4, s. 138
    171] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, 28/20
    AMEL
    - 75 -
    Sâlih Amelin Tanımı
    Sâlih amelin çok çeşitli tarifleri yapılmıştır. Bu tariflerden
    bazıları genel tarifler olmakla beraber, tahsisli diyebileceğimiz
    tarifler üzerinde de durulmuştur. İbn Abbas, sâlih ameli genel
    anlamda farzlardır, namaz kılmak, oruç tutmaktır şeklinde tarif
    ederken, Hz. Ali, vaktinde tâdil-i erkân ve heyetine riâyet ederek
    kılınan namazdır şeklinde tanımlamıştır. Bunlar, tahsisli tanımlardır.
    Katâde, sâlih ameli imana dâhil olan şeyler ve hayır işlemektir
    diye tanımlar.
    Müfessirler, daha ziyade umumi tarifler üzerinde durmaktadırlar.
    Sâlih amelin, Allah ve Rasûl’ünü tasdik etmek, emrettiklerini
    yapıp nehyettiklerinden kaçmak, Allah’a itaat etmek ve yasakladıklarından
    kaçmak şeklinde tanımlar yapıldığı gibi, üzerine sevap
    terettüp eden tüm doğru ameller; Allah’ın rızası istenilen şey; akıl,
    kitap ve sünnetteki delillerle yapılan her doğru iş; Allah’ın emrettiği
    tâatleri işlemek şeklinde de tanımlar yapılmaktadır. Ahmed
    Hamdi Akseki: “Sâlih amele gelince, o da, akl-ı selimin (sağduyu),
    insan fıtratı ve tabiatının reddetmediği birtakım hayırlı amellerdir
    ki, insanın kendisine, ailesine, toplumuna ve bütün insanlara,
    faydalı ve onların menfaatine olan şeylerle bağdaşan iyi ve güzel
    işlerlerle davranışlardır”172 şeklinde tarif etmektedir.
    Elmalılı, sâlihât, sâliha’nın çoğuludur. Sâlih, aslında iyi, faydalı,
    aklen ve naklen müstakim/dosdoğru, hayırlı manasına vasıftır;
    kalbî, bedenî ve mâlî olmak üzere üç kısmı vardır diye sâlihâtı tarif
    ettikten sonra, sâlih ameli de şöyle tanımlamaktadır: “Amel-i
    sâlihe gelince, bu da, Allah’a ve âhirete imanın muktezasına göre
    ve Allah’ın inzal ve irsal buyurduğu deliller, hükümler ve haberlere
    ihlâsla ve hüsn-i niyyetle Allah’ın razı olacağı güzel ameller
    yapmaktır.”173 Sâlih ameli, şöyle de tanımlayabiliriz: “İmanın gereklerini
    gerektiği şekilde yapmak”; güzel bir ameli güzel bir niyetle
    ve güzel bir şekilde yapmaktır (tabii, “güzel”in tanımının da
    güzel olması kaydıyla).”
    Görüldüğü gibi, sâlih amelin dar manada tarifleri yapılmasına
    karşılık; oldukça geniş tanımları da yapılmıştır. Yapılan bütün tariflerde
    zahiren veya zımnen imanın şart koşulduğu görülmektedir.
    Zira ister sâlih amelin, sadece farzlardır diye, isterse namaz, oruç
    gibi tahsisli tarifi yapılsın; iman etmek şarttır ve zaten bu amellerin
    de iman olmadan yapılması düşünülemez. Yapılan bu tarifler
    içinde Elmalılı’nın yaptığı tarifin efradını câmi, ağyarını mâni bir
    172] Ahmed Hamdi Akseki, Ahlak İlmi ve İslâm Ahlâkı, s. 18
    173] Elmalılı, Hak Dini Kur'an Dili, Eser Y., c. 1, s.274; c.3, s. 1740
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 76 -
    tanım olduğunu söyleyebiliriz. Zira bu tarifte, Allah’a ve âhirete
    iman şart koşulduğu gibi, bu imanın gerektirdiği şekilde hareket
    edilmesi de vurgulanmaktadır. Bununla birlikte, sâlih amelde bulunması
    gereken ihlâs ve niyet de belirtilmektedir. Bütün bunların
    yanında, Allah’ın razı olacağı kaydı da ayrıca dikkat çekmektedir.
    Şu halde, bir amelin sâlih olabilmesi için iman ve bunun gerektirdiği
    şekilde hareket etmenin esas olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü
    iman, sâlih amelin düşünce planında olmasını sağlayacaktır ki,
    sâlih amelde de bu esastır.
    Kur’ân-ı Kerim’de Sâlih Amel İfadesi
    “İman eden ve sâlih amelleri işleyenleri altlarından ırmaklar akan cennetle
    müjdele!” 174
    “İman eden ve sâlih amelleri işleyenlere gelince, imanlarından dolayı
    Rableri onları altlarından ırmaklar akan nimet cennetlerine iletir.” 175
    Kur’an’da “iman eden ve sâlih amel işleyenler” ifadesi 58 defa
    geçmektedir. Kur’an’da sâlih amel kavramı çeşitli kalıplarda geçmektedir.
    3 yerde emir sigası ile geçer:
    “Kim Rabbine kavuşmayı arzu ederse, sâlih amel işlesin ve Rabbine
    ibâdette hiç kimseyi ortak etmesin.”176; “Sâlih ameller işleyin.” 177
    Kur’an’da daha ziyade “iman eden ve sâlih amel işleyen(ler)” şeklindeki
    ifadelerde geçen “sâlih” veya “sâlihât” lafızları mutlak olarak
    zikredilmektedir. Bundan dolayı, sıla-i rahim, Allah yolunda
    infak etmek, fert ve topluma faydalı olacak her türlü hayır, adalet,
    takva gibi, ister bedenî ve isterse kalbî davranış olsun, aklımıza
    gelebilecek bütün iyi ve güzel davranışlar sâlih amel olarak sıralanmaktadır.
    Bununla birlikte “sâlih amel işleyenler” ifadesi, sadece
    namaz ve zekât gibi dinin erkânından olan amellere ait olmayıp;
    usûl, füru, farz, nâfile ibâdet, muamelat, Allah rızasına muvafık
    ve salâha hizmet eden, hayra yarayan bütün faydalı amelleri içerisine
    almaktadır.
    Mukayyed olarak geçmesi: Kur’an’da sâlih amelden bahseden
    âyetlerden bazıları da takyid edilmiştir. Nitekim Bakara sûresinin
    82-83. âyetlerinde böyle bir durumun olduğuna işaret eden İzutsu,
    şöyle demektedir: “Allah’ın İsrailliler ile ahdi olarak verilen
    bu âyet, sâlihâtın özlü bir tanımı gibi ele alınabilir. Söz konusu
    174] 2/Bakara, 25
    175] 10/Yûnus, 9
    176] 18/Kehf, 110
    177] 23/Mü’minûn, 51; 34/Sebe’, 11
    AMEL
    - 77 -
    âyet, şu beş unsuru sıralamaktadır: Allah’tan başkasına kulluk
    etmemek, ana-baba, yakın akraba, yetim ve miskinler ile ihtiyaç
    sahiplerine karşı iyilik (yani sıcak kanlı ve lütufkâr olmak, ihsan
    etmek), herkese güzel konuşmak, namazı kılmak, zekâtı ödemek.”
    178
    Kur’ân-ı Kerim’de sâlih ve sâlihât kelimelerinin geçtiği
    âyetlerin bazılarında, sâlih amel ifadesinden hemen sonra, sâlih
    ameller açıklanmaktadır. Böylece, mutlak olarak zikredilen sâlih
    veya sâlihât lafzı, takyid edilmektedir. Nitekim; “İman edip sâlih
    amelleri işleyenler, namazı kılan, zekâtı verenlere gelince, onlara Rableri
    katında mükâfat vardır.”179 âyetinde durum böyledir. Zira bu âyette
    zikredilen namaz, zekât birer sâlih amel olup, bunların sâlih amellere
    dâhil olduklarında hiçbir ihtilaf yoktur. Âyette özellikle namaz
    ve zekâtın zikredilmesi ise, bu iki ibâdetin fazilet ve önemine
    dikkat çekmek içindir. Bu duruma işaret eden müfessirler, bu
    ibâdetlerden namazın bedenle yapılanların en büyüğü; zekâtın
    ise, mal ile yapılanların en üstünü olduğunu beyan etmektedirler.
    Sâlih lafzının takyid edildiğini şu âyette de görmekteyiz: “Allah yolunda
    susuzluğa, açlığa uğramaları, kâfirleri kızdıracak bir yeri işgal etmeleri
    ve düşmana karşı bir başarı kazanmaları yoktur ki, mutlaka bunlarla
    kendilerine sâlih bir amel yazılmış olmasın. Allah, muhsinlerin ecrini zayi
    etmez.” 180
    Sâlih amel kavramının âyetlerde, bazen emir sigası, bazen
    mutlak ve bazen de mukayyed olarak gelmesinin şüphesiz pek
    çok sebepleri vardır. Emir sigası ile gelmesi, mükelleflerin mutlaka
    sâlih ameller yapması gerektiğine işaret etmektedir. Nitekim mükelleflerin
    yerine getirmek mecburiyetinde oldukları sâlih amelleri
    bunlara örnek gösterebiliriz. Sâlih amelin mukayyed olarak
    zikredilmesi, âyetlerde zikredilen sâlih amellerin belli başlılarına
    işaret ettiği gibi, bunların da önemli olduklarını vurgulamaktadır.
    Nihâyet mutlak olarak gelmesi ise, mükelleflerin sâlih amellerin
    sadece âyetlerde zikredilenlerden ibaret olduğu fikrine kapılmamalarına
    işaret etmekte ve İslâm inancına bağlı olarak, insanlığın
    hayrına yapılacak her türlü güzel, iyi davranışların da sâlih amellerden
    sayılacağına delâlet etmektedir. Çünkü sâlih ameller, sadece
    âyetlerde zikredilen namaz, oruç, hac, anne ve babaya güzel
    davranma vs. gibi hareketlerden ibaret olmayıp, bunların dışındaki
    iyi davranışlar da sâlih amellerdendir. Âyetlerin emir sigası,
    mutlak ve mukayyed şeklinde gelişleri, mükelleflerin bir an bile
    178] Toshihiko İzutsu, Kur’an’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, Pınar Y., s. 270
    179] 2/Bakara, 277
    180] 9/Tevbe, 120
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 78 -
    olsa, güzel davranışlardan uzak kalmamalarını temin içindir.
    “Mal ve oğullar, dünya hayatının süsüdür. Ama bâki kalacak sâlih
    ameller, sevap olarak da, amel olarak da, Rabbinin katında daha
    hayırlıdır.”181; “Ne mallarınız, ne de evlatlarınız size huzurumuzda bir yakınlık
    sağlamaz. Ancak iman eden ve sâlih ameller işleyenler müstesna.
    Onlara yaptıklarının fazlasıyla kat kat mükâfat vardır. Ve onlar oralarda
    güven içindedirler.”182 Bu âyetlerden anlaşıldığına göre, iman ve
    buna bağlı olarak yapılacak sâlih ameller, bâki kalacak olan amellerdir.
    Bu ameller de akla gelebilecek her türlü hayır, birr, ma’ruf,
    ihsan gibi hususlardır. Kur’ân-ı Kerim’de, gerek takva, sabır gibi
    kalbî, gerek namaz gibi bedenî ve gerekse zekât gibi mâlî her türlü
    davranış birer sâlih ameldir.
    İman – Sâlih Amel İlişkisi
    Âyetlerde, iman ile sâlih amel genellikle beraberce zikredilmekte
    olup, bu şekildeki âyetler oldukça fazladır. Hatta İzutsu’nun
    tesbitine göre, iman ve sâlih kelimeleri birbirlerine var olacak en
    kuvvetli semantik bağ ile bağlı olup, neredeyse ayrılması imkânsız
    bir şekilde birbirleriyle girift haldedirler.183 İman ve sâlih amel ifadesi,
    Kur’ân-ı Kerim’de 52 defa beraberce zikredilmektedir.
    Genellikle âyetlerde “İman eden ve sâlih amel işleyenler” şeklinde
    geçen “iman” ve “sâlih amel” lafızları, bazı âyetlerde “Kim iman ederek
    sâlih amellerden işlerse...”184 veya “Erkek ve kadından her kim iman
    ederek sâlih amellerden işlerse...”185 şeklinde şartlı geçmektedir. Şartlı
    ifade biraz farklı olarak şu âyetlerde de geçmektedir: “Kim de O’na
    sâlih amelleri işlemiş bir mü’min olarak gelirse, işte onlar için de yüksek
    dereceler vardır.”186 “Rabbine kavuşmayı uman kimse, sâlih amel işlesin
    ve Rabbine kullukta hiç ortak koşmasın.” 187
    “...Kim Allah’a ve âhiret gününe iman eder, sâlih amel işlerse, elbette
    onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” 188
    İman olmadan, sâlih amelin kişiyi kurtaracağını söylemek
    son derece yanlıştır. Zira, amelin, imansız kabul edilemeyeceği
    açıktır. Bunun yanında sâlih amelin mutlaka dayanması gereken
    köklü bir dayanağı olması gerekir ki, bu da, imandır. Âyette “iman
    181] 18/Kehf, 46
    182] 34/Sebe’, 37
    183] T. İzutsu, a.g.e. s. 269
    184] 20/Tâhâ, 112; 21/Enbiyâ, 94
    185] 4/Nisâ, 124
    186] 20/Tâhâ, 75
    187] 18/Kehf, 110
    188] 2/Bakara, 62; 5/Mâide, 69
    AMEL
    - 79 -
    etmiş olarak” ifadesinin yer alması gösteriyor ki, iman olmadan,
    sâlih amelin bir faydası olmamaktadır. Hatta bir amelin, sâlih olabilmesi
    için, imana bağlı olarak yapılması gerekmektedir. İmanın,
    hem dünyevî, hem de uhrevî boyutta olduğu düşünülünce, bir fiilin
    sâlih amel olabilmesi için her şeyden önce imana dayanması
    gerektiği daha iyi kavranır. İmandan kaynaklanmayan bir amelin
    kabul edilmemesi kadar tabii ve mantıkî bir şey olmaz. Malum
    bir gaye ve muayyen bir düşünceden doğan sâlih bir amel, ancak,
    Allah’a iman sayesinde zuhur imkânı bulabilir. Başka bir ifade ile
    amel, imandan akan bir nurdur. Zaten âyetlerde, imanın, sâlih
    amelden önce gelmesinde, sâlih amelin, imandan doğup neşv ü
    nemâ bulduğuna işaret vardır. Zira iman, sahibini hayra ulaştırır,
    şerden korur ve sâlih amel, imanla itibar kazanır.
    Kur’ân-ı Kerim’de yetmiş âyette iman ile sâlih amel beraberce
    zikredilmektedir. İman ile sâlih amel arasında kuvvetli bir semantik
    bağ olup, birbirlerinden ayrılması imkânsızdır. Gölge, nasıl
    bedeni takip ederse, aynı şekilde sâlih amel de imanı takip etmektedir.
    Nerede iman varsa, orada sâlih amel de olmalıdır. Öyle
    ki, birinci ikinci ile veya ikinci birinci ile tarif edilse, doğru kabul
    edilebilir. Çünkü iman, ıslahın en faziletlisidir. Amellerin en üstünü
    ise sâlih olanıdır. İman ve sâlih amel ifadelerinin beraberce zikredildiği
    âyetlerde, insanın ebedî kurtuluşa ermesi genelde iman
    ve sâlih ameli beraberce yapmasına bağlanmaktadır. Sâlih amel
    olmadan, yalnız kuru bir imanın kişiyi ebedî saadete kavuşturacağı
    pek mümkün görülmemektedir. Amel, imanı ayakta tutacak
    bir rükûn olarak imana dâhil değildir. Dolayısıyla amelin yokluğu
    ile kişinin, dünyada kâfir oluşuna ve imandan çıkışına; âhirette
    ise devamlı azap olunacağına ve cehennemde ebedî kalacağına
    hükmedilebilsin. Yine amel, imanın ayrılmaz bir parçası olarak
    imanın dışında da değildir. Dolayısıyla amelin yokluğu ile kişi, bu
    dünyada kınanmayı hak etmeyeceğine; âhirette ise ıkap ve azabı
    gerektirmeyeceğine hükmedilebilsin.
    O halde sâlih amel ile iman arasında önemli bir bağ vardır.
    Çünkü Allah, kendisine kavuşmanın sâlih amel işlemede ve yapılacak
    ibâdette hiç kimseyi kendisine ortak koşmamada olduğunu
    bildirmektedir.189 Yine kötülüklerin keffâreti ve kişinin en güzel şekilde
    mükâfatlandırılması, iman ve sâlih amelleri işlemeye bağlanmaktadır.
    190 Sâlih amel, imanın semeresidir. Sâlih amel işleyenin
    ne zulümden, ne de hakkının çiğnenmesinden korkmayacağı,191
    189] 18/Kehf, 110
    190] 29/Ankebut, 7
    191] 20/Tâhâ, 212
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 80 -
    yaptıklarına karşılık kat kat fazlasıyla mükâfat verileceği,192 cennetlerin
    vaad edilmesi193 gibi daha pek çok hususlar âyetlerde belirtilmektedir.
    Bütün bu ve benzeri âyetler, iman ile sâlih amel arasında kuvvetli
    bir ilişkinin varlığını göstermektedir. Aslında iman lafzı müşterek
    bir lafızdır. Gazali bu konuda şunları söyler: İman lafzı, üç
    mânâ arasında müşterektir. Zira iman kelimesinden, bazen yakınî
    delillere dayanan tasdik, bazen herhangi bir şüphe bulunmamak
    şartıyla taklid elde edilen inanç kastedildiği gibi, bazen de bu isim,
    tasdikin bir gereği olarak, kendisiyle beraber amelin de bulunduğu
    bir inanca verilir.194 Görüldüğü gibi aslında iman lafzının içerisinde
    amel de bulunmaktadır. Bu da gösteriyor ki, iman denilince
    akla amel de gelmelidir. İnsan, amele devam etmesi sebebiyle,
    kendi inancına karşı bir yakınlık duyar ve bununla da huzur ve
    güveni artar. Bundan dolayı, kendi inancına uygun olarak uzun
    zaman amel işlemeyen bir kimsenin, bu inancını değiştirmek veya
    bu konuda kendisini şüpheye düşürmek isteyen bir kimsenin,
    amele devamı uzun olmayanınkinden daha zor olur.195 insan inandığı
    gibi yaşamıyorsa, yaşadığı gibi inanmaya başlar.
    İman ile sâlih amel arasındaki ilişkiyi İbn Teymiye daha net bir
    şekilde ortaya koymaktadır. Ona göre, sâlih amelin imanla ilişkisi,
    ya dudakla dilin ilişkisi gibi veya kalbin bedenle olan irtibatı veyahut
    da bir buğday danesinin bütünlüğü gibidir. Zira konuşmak,
    dudak ve dil ile olur. Kalpsiz bir beden düşünülemez. Aynı şekilde
    danenin içi ve dışı vardır, özellikleri ayrı olduğu halde iki dane
    denilmez. 196
    Sâlih amel, imanı olgunlaştırma ve tamamlama özelliğine sahip
    olmasının yanında, imanın semeresi ve sıhhatidir de. Zaten
    amelsiz imanı olan kişinin, zâhir ve bâtın bütün uzuvlarını kaybedip
    yaşamaya çalışan bir insana benzetilmesi de iman ile sâlih
    amel arasındaki ilişkiyi daha belirgin bir hale getirmektedir. Mücerret
    bir iman, ebedî bir cehennemden kurtuluş ifade etse bile
    derecelerin yükselmesini ifade etmez. Mü’minin yüksek derecelere
    ulaşması, ancak iman ve sâlih amelle olur.
    “Kim de O’na sâlih ameller işlemiş bir mü’min olarak gelirse, işte onlar
    için yüksek dereceler vardır.”197 Âyette zikredilen yüksek derecelere
    192] 34/Sebe’, 37
    193] 2/Bakara, 82
    194] Gazâli, İtikadda Orta Yol, s. 167-168
    195] Gazâli, a.g.e. s. 169-170
    196] İbn Teymiye, Kitabu’l-İman, s. 286
    197] 20/Tâhâ, 75
    AMEL
    - 81 -
    nail olmak, sadece imanla olmayıp, bunun yanında sâlih amellere
    de bağlanmıştır. Yine aynı şekilde “İman eden ve sâlih amelleri işleyenleri,
    altlarından ırmaklar akan cennetlerle müjdele!”198 anlamındaki
    âyette de müjde, sadece imana olmayıp, aynı zamanda sâlih
    amele bağlıdır. Allah, cennetlere girmeyi, iman edip sâlih amelleri
    işlemeye bağlayarak şöyle buyurmaktadır: “İman eden ve sâlih
    amelleri işleyenleri, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağız.”199
    Amelsiz iman, nefsi tezkiye etmeye yetmeyeceği gibi, vaad edilen
    mükâfatları da elde etmeye kâfi gelmeyecektir. Kur’ân-ı Kerim,
    Sâlih amel konusunu çeşitli yönleriyle ele alır.
    İhlâs – Sâlih Amel İlişkisi
    İhlâs, riyayı terketmek, kalbi karışık şaibelerden saflığa ulaştırmak,
    ameline Allah’tan başkasını şâhit olarak istememektir.
    İhlâs, Allah ile kul arasında bulunan bir sırdır; Şeytan onu bilemez
    ki ifsad etsin. Hevâ ve hevesin rolü yoktur ki ona meyletsin.
    Bedene göre ruh ne ise, amele göre ihlâs odur. Ruhu olmayan
    bir beden, cansız bir maddeden ibarettir. İhlâssız amel de hebâ
    olmuş bir iş gibidir.
    İhlâslı davranmak, samimi olmak, gösteriş ve riyadan uzak bir
    şekilde hareket etmek oldukça zor bir iştir. Kişinin bütün tutum
    ve davranışlarında ihlâslı olması, hele sâlih amel işlerken ihlâslı
    davranması daha da zor gibidir. Ancak kişi, bu durumlarda samimi
    bir şekilde hareket ederse, ameli değer kazanır ve herhalde
    ameli makbul olur. İhlâs kavramı, Kur’ân-ı Kerim’de 31 defa tekrar
    edilmektedir.200 “Ancak tevbe edenler, ıslah olanlar, Allah’a sarılanlar
    ve dinlerinde Allah için ihlâslı olanlar müstesnadır. Onlar iman edenlerle
    beraberdir. Allah mü’minlere büyük ecir verecektir.”201 Bu âyette Allah,
    münafıkların, içinde bulundukları durumdan kurtulmalarını, tevbe,
    ıslah, Allah’a yönelme, O’na sığınma ve dinde ihlâslı bir şekilde
    hareket etmeye bağlamaktadır.
    İhlâs aynı zamanda dinin esasındandır. “Oysa, kendilerine, dini
    yalnız Allah’a hâlis kılarak, Allah’ı birleyenler olarak O’na kulluk etmeleri,
    198] 2/Bakara, 25
    199] 4/Nisâ, 57
    200] “İhlâs” Kelimesinin Kökü “H-l-s” ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
    (31 Yerde): 2/Bakara, 94, 139; 4/Nisâ, 146; 6/En’âm, 139; 7/A’râf, 29, 32; 10/
    Yûnus, 22; 12/Yûsuf, 24, 54, 80; 15/Hicr, 40; 16/Nahl, 66; 19/Meryem, 51;
    29/Ankebût, 65; 31/Lokman, 32; 33/Ahzâb, 50; 37/Sâffât, 40, 74, 128, 160,
    169; 38/Sâd, 46, 46, 83; 39/Zümer, 2, 3, 11, 14; 40/Mü’min, 14, 65; 98/Beyyine,
    5.
    201] 4/Nisâ, 46
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 82 -
    namaz kılmaları, zekât vermeleri emredilmişti. İşte doğru din budur.”202
    anlamındaki âyette zikredilen üç esas, yani dinde ihlâs ile Allah’a
    ibâdet etmek, namazı kılmak ve zekâtı vermek doğru dinin esaslarıdır.
    İhlâslı bir şekilde Allah’a ibâdet etmek, sâlih amel cümlesindendir.
    Bu özellikleri kendisinde bulunduran mü’minin kalbine
    hile girmez. Böyle mü’minler, Allah için amelde ihlâslı olmak,
    devlet adamlarına ve yöneticilere nasihatte bulunmak ve müslümanlarla
    bir arada olmak203 isterler. Şu halde kişinin faaliyeti ve
    samimiyeti, ihlâslı olmasıyla değer kazanır ve böylece amelinin
    ecrini arttırır. Neticede de derecesi yükselir ve toplumda örnek bir
    şahıs durumuna gelir. Çünkü ihlâslı bir kişi riyadan arınmış bir şekilde
    dine hizmet etmeyi kendisine vazife bilen bir insandır. Böylece
    mü’min kişi “...Ben dinimi yalnız Allah’a hâlis kılarak, O’na kulluk
    ediyorum.”204 âyetinin ifade ettiği anlam bütünlüğüne erer.
    Sâlih Amel - Hasenât
    Farklı formlarda birçok yerde gelen (“amilû’s-sâlihât”, “amelen
    sâlihan”) “sâlih amel”, Kur’an’ın 23 yıllık iniş sürecinde farklı vurgular
    kazanır. Vahyin ilk yıllarındaki vurgusu “sorumlu davranış”tır.
    Bu davranış, Bakara 2’den yola çıkarak “hidâyetten önceki takvâ”
    diyebileceğimiz sorumluluk bilincine ve ahlâkına dayanır. Erdemlilik
    ve dürüstlüğü ifade eder. İlerleyen yıllarda vahiy; Allah’ın râzı
    olup olmadığı, imana yaraşan ve yaraşmayan eylemleri beyan
    ettikten sonra “sâlih amel” terkibi “Allah’ın râzı olduğu imana
    uygun davranış” vurgusunu kazanmıştır. İslâm cemaatinin iktidar
    yıllarını teşkil eden Medine’de ise aynı terkip “sahibini ve başkalarını
    ıslah edici iyilikler” vurgusuna ulaşmıştır. Aslında bu son
    vurgu, “sâlihât” kelimesinin aslî vurgusudur ve imkânla orantılı
    olarak her dönemde sâlih amelin mükemmel bir örneğidir.
    Başta iman olmak üzere Allah’a itaat, namaz kılmak ve zekât
    vermek gibi hukukullah ile ilgili ibâdetler bu yüzden Kur’an tarafından
    “sâlihât”tan değil; “hasenât”tan sayılmıştır.205 Fakat
    hasenât, sosyal amaçları gerçekleşince “sâlihât” vasfını da kazanır.
    Mâûn sûresi, namaz ibâdeti özelinde, hasenât’ı sâlihât’a tebdil etmenin
    formülünü sunar.206 Hasenâtâ bir’e on vaad edilirken (“Kim
    bir hasene ile (iyilikle) gelirse, ona getirdiğinin on misli/katı vardır.”), 207
    sâlihâta kesintisiz nimet ve cennet vaad edilmektedir. “Men câe
    202] 98/Beyyine, 5
    203] Bak. İbn Mâce, Mukaddime 18
    204] 39/Zümer, 14
    205] 11/Hûd, 23 ve 2/Bakara, 277
    206] Krş. 107/Mâûn, 5
    207] 6/En’âm, 160
    AMEL
    - 83 -
    bi’l-haseneti felehû aşru emsâlihâ; ve men câe bi’s-seyyieti felâ yüczâ
    illâ mislehâ vehum lâ yuzlemûn (Kim bir hasene ile (iyilikle) gelirse, ona
    getirdiğinin on misli/katı vardır. Kim de bir seyyie ile (kötülükle) gelirse
    o, sadece onun misliyle cezalandırılır. Onlar haksızlığa uğratılmazlar.)”208;
    “İllâllezzîne âmenû ve amilû’s-sâlihâti felehum ecrun ğayru memnûn
    (“İman edip sâlih amel amel işleyenler için eksilmeyen devamlı bir ecir
    vardır.)””209; “İnnellezîne âmenû ve amilû’s-sâlihâti lehum cennâtin tecrî
    min tahtihâ’l-enhâr, zâlike’l-fevzu’l-kebîr. (“İman edip sâlih ameller işleyenlere
    ise, içinden ırmaklar akan cennetler vardır. İşte en büyük kurtuluş
    odur.)” 210
    Hasenât sahipleri seyyiâtı örtülmekle müjdelenirken, sâlihât
    sahipleri canlıların en hayırlısı/iyisi olmakla müjdelenir. “İnne’lhasenâte
    yuzhibne’s-seyyiât (“…Haseneler (sevaplar, iyilikler) seyyiâtı (günahları,
    kötülükleri) giderir...)”211; “İllâ men tâbe ve âmene ve amile sâlihan
    feulâike yubeddilullahu seyyiâtihim hasenât [Ancak, tevbe ve iman edip
    sâlh amel işleyenler başka; Allah onların seyyiâtını (günahlarını, kötülüklerini)
    hasenâta (sevaplara, iyiliklere) çevirir.]”212; “İnnellezîne âmenû ve
    amilû’s-sâlihâti ulâike hum hayru’l-beriyyeh (İman edip sâlih amel işleyenlere
    gelince, onlar halkın en hayırlısıdır.)”213 Hz. Peygamber’e nispet
    edilen “Bir saatlik âdil yönetim, altmış yıllık nâfile ibâdetten hayırlıdır.”214
    hadisi, sâlihât ile hasenât arasındaki büyük farka dair nebevî bir
    okumadır. 215 Hasenât sahiplerinin haseneleri, onların günahlarını
    giderirken; sâlih amel seyyiâtı hasenâta, günahları sevaplara
    tebdil edip değiştirir. “İnne’l-hasenâte yuzhibne’s-seyyiât (“…Haseneler
    (sevaplar, iyilikler) seyyiâtı (günahları, kötülükleri) giderir...)”216; “İllâ
    men tâbe ve âmene ve amile sâlihan feulâike yubeddilullahu seyyiâtihim
    hasenât [Ancak, tevbe ve iman edip sâlih amel işleyenler başka; Allah onların
    seyyiâtını (günahlarını, kötülüklerini) hasenâta (sevaplara, iyiliklere)
    çevirir.]” 217
    Sâlih Amellerin Tamamını
    Gerçekleştirmek Mümkün mü?
    Kur’ân-ı Kerim’de sâlih amellerden bahseden âyetlerin bir
    208] 6/En’âm, 160
    209] 95/Tîn, 6
    210] 85/Burûc, 11
    211] 11/Hûd, 114
    212] 25/Furkan, 70
    213] 98/Beyyine, 7
    214] Taberânî, el-Kebîr
    215] M. İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, Asr Sûresi, 3, s. 1300
    216] 11/Hûd, 114
    217] 25/Furkan, 70
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 84 -
    kısmının mutlak, bir kısmının da mukayyed olduğunu daha önce
    kaydetmiştik. Bu âyetlerden bazılarında sâlih amel sayılan davranışlar
    zikredilmektedir. Yine bu âyetlerden bazılarında da “sâlihât”
    lafzının başında, kısım, parça, bölüm anlamına gelen “min” harf-i
    cerinin bulunduğu görülmektedir. “Erkek veya kadın, mü’min olarak
    sâlih amellerden işlerse, işte böyle kimseler cennete girerler ve zerre kadar
    onlara zulmedilmez.”218; “Kim iman ederek sâlih amellerden işlerse
    o, zulümden ve hakkının çiğnenmesinden korkmaz.”219; “Mü’min olarak
    sâlih amellerden işlerse, çalışması inkâr edilmeyecektir ve biz onu yazmaktayız.”
    220
    Bu âyetlerden hareketle diyebiliriz ki, bir mü’minin bütün
    sâlih amelleri yerine getiremeyeceği açıktır. Nitekim: “İman edip
    sâlih amelleri işleyenler -ki, hiç kimseye gücünün üstünde bir şey teklif
    etmeyiz- işte onlar cennet halkıdır. Onlar orada ebedî kalacaklardır.”221
    âyetinden de anlaşılacağı gibi, gücümüzün yettiği oranda sâlih
    amelleri yerine getirmemiz istenmektedir.
    Hz. Peygamber, ashâbına güç yetirebilecekleri amelleri işlemelerini
    emrederdi. Hz. Âişe (r.a.)’nin rivâyet ettiği hadiste bu görülmektedir:
    “Rasûlullah, ashâbına emrettiği zaman, güçlerinin yeteceği
    amelleri işlemelerini emrederdi. Ashâb: ‘Yâ Rasûlallah, biz senin gibi değiliz;
    Allah senin olmuş ve olacak günahlarını bağışlamıştır (biz, senden
    daha çok ibâdet etmek zorundayız)’ derlerdi de, Rasûlullah kızar ve hatta
    kızdığı yüzünden belli olurdu. Sonra şöyle derdi: “Sizin en müttakîniz ve
    Allah’ı en çok bileniniz benim.” 222
    Netice olarak diyebiliriz ki, mükellefin sâlih amellerin hiç birini
    bırakmaksızın tümünü yerine getirmesi imkânsız ve gücünün
    dışındadır. Ancak, mü’minin, mümkün mertebe bu konuya ihtimam
    göstermesi gerekmektedir. Zira âyetlerde sâlih amellerin bir
    hayli tekrar edilmeleri buna işaret etmektedir. Bu konuda şöyle
    bir ayrım yapmak gerekmektedir: Sâlih amellerin bir kısmı tüm
    mükelleflerin yapmak zorunda olduğu farz amellerdir; bir kısmı
    ise nafilelerdir. Kur’an, farz ve nafile tüm sâlih amelleri eksiksiz
    istemese de, bu konuda gevşek davranmaları hoş görmemektedir.
    Aslında ibâdetler/sâlih ameller, ne insanoğlunun kaçınacağı
    kadar ağır ve çok; ne de onu tembellik ve rehavete sevk edecek
    kadar basittir.
    218] 4/Nisâ, 124
    219] 20/Tâhâ, 112
    220] 21/Enbiyâ, 94
    221] 7/A’râf, 42
    222] Buhâri, İman 13
    AMEL
    - 85 -
    Fert Açısından Sâlih Amelin Önemi
    Kişinin İtikadını Islah Etmesi/Düzeltmesi: Kur’an- ı Kerim’de
    “sâlih” kavramı ile yine aynı kökten gelen “ıslah” kelimesi, ferdi ilgilendiren
    yönleri ile ele alındığında görülür ki, bu kavramlarla
    öncelikle toplumun bireylerinin düzelmesi ve düzeltilmesi hedeflenmektedir.
    Nitekim: “Biz peygamberleri sadece müjdeleyici olarak
    gönderiyoruz. Kim iman eder ve kendini düzeltirse (ıslah ederse), onlara
    korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”223 anlamındaki âyet buna
    işaret etmektedir. Bu düzelme ise, âyetten de anlaşılacağı gibi
    “iman” sayesinde olacaktır. Âyette belirtilen imanın da, Kur’an’ın
    istediği tevhid fikrine dayanması, kısaca “Allah’tan başka ilah
    yoktur” prensibi çerçevesinde olması gerekir.
    Bu prensibin içerisinde Allah’ın ölümsüzlüğünü, yaratıcılığını,
    yüceliğini, ebedîliğini, mutlak birliğini, âdil oluşunu ve merhametini
    mütalaa etmek mümkündür. Çünkü bütün iyiliklerin
    ve güzelliklerin aslı, esası ve temeli tevhiddir. Tevhid ise, Allah’ı
    bir bilmektir. Böylece insan Allah’ın karşısında güçsüzlüğünü kavrar.
    Böylece insan, İslâm’ın özünün tevhid, tevhidin özünün de
    Allah’ın birliği, O’nu tek, mutlak, yüce yaratıcı ve her şeyin sahibi
    ve yöneticisi olarak kabul etmek olduğunda şüphe olmadığını anlar
    ve O’na yönelerek sadece O’ndan yardım ister ve yine sadece
    O’na kulluk eder. Çünkü Allah’la fert arasında sağlıklı bir ilişkinin
    olması gerekmektedir. Bu noktada fert düşünür ki, Allah’tan başka
    her şey Allah’a bağımlıdır. Allah, bütün kudreti ve yüceliği ile
    beraber, temelde sonsuz rahmet sahibidir.
    Kur’ân-ı Kerim’de “iman eden ve sâlih amel işleyenler” ifadesinin
    çok geçmesiyle birlikte, sâlih amel olmadan, sadece iman kavramının
    da çeşitli şekillerde vurgulandığını söyleyebiliriz. Bu âyetlerde
    ifade edilen tüm iman esasları doğrultusunda fert, inancını düzeltmeli
    ve bilmeli ki, iman, kokusunu asla içerisinde tutmayan
    ve kokusu kendiliğinden çevreye yayılan, yayılmadığı zaman yok
    olabilen bir çiçeğe benzetilmektedir. Böylece şekillenen saf ve
    berrak inanca, ferdin itikadının, inancının ıslahı diyebiliriz.
    Kişinin Durumunu Islah Etmesi/Düzeltmesi
    Islah, bir şeyi iyi ve sâlih kılmak, başlangıçta veya sonradan
    olabilecek fesadı gidermek, onarmak anlamlarına gelmektedir. Islah
    kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de toplam 7 yerde zikredilir.224 Islah,
    223] 6/En’âm, 48
    224] Islâh Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 7 Yerde): 2/Bakara, 220,
    228; 4/Nisâ, 35, 114; 7/A’râf, 56, 85; 11/Hûd, 88.Sulh ve Islah Kelimesinin
    Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 32 Yerde): 2/Bakara, 160,
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 86 -
    kişinin hem kendisini ve hem de başkalarını düzeltmesi anlamını
    taşımaktadır. Nitekim “Sizden kim, bilmeyerek bir kötülük yapar
    da sonra ardından tevbe eder, kendini ıslah eder, düzeltirse,
    muhakkak O, bağışlayan ve merhamet edendir.”225 anlamındaki
    âyette kişinin kendisini düzeltmesi istenmektedir.
    Âyetlerde ferdin hırsızlık yaptıktan sonra hemen tevbe etmesi
    ve bundan vazgeçip, durumunu düzeltmesi istenmekte, sonra
    da: “Kim yaptığı haksızlıktan sonra tevbe eder, durumunu ıslah
    eder/düzeltirse, şüphesiz Allah onun tevbesini kabul eder. Çünkü
    Allah, bağışlayan ve merhamet edendir.”226 buyrulmaktadır. Bunun
    yanında, fertlerin kendi durumlarını düzeltmelerini belirten
    âyetlerin227 yorumlarında, onların kendi durumlarını kontrol etmeleri,
    hallerini ifsad etmemeleri ve kendilerinde aşırı olan hususların
    telafisi, amellerinin ıslahı, ahlâklarının düzeltilmesi gerektiği
    vurgulanmaktadır. Yine âyetlerde ifade edilen ıslah, sâlih amel
    işlemek, kötülüklerden el çekmek sûretiyle durumunu düzeltmek,
    kendi aralarında durumlarını düzeltmek ve Allah’ın kendisinden
    razı olacağı şekilde sâlih amel işlemek sûretiyle O’na yaklaşmaya
    çalışmak ve böylece nefsini düzeltmek şeklinde yorumlanmaktadır
    ki, bütün bunlar aynı zamanda kişinin kendi durumunu nasıl
    kontrol edebileceğini göstermektedir.
    Kişinin hem davranışlarını, hem de içini düzeltmesi, ıslah etmesi
    gerekir. Bu da ferdin Allah’ı tanıması ve O’nun emir ve yasaklarına
    uyması ile gerçekleşir. Böylece biz, öncelikle toplumda
    ferdin kendi durumunu düzeltmesinin asıl olduğunu söyleyebiliriz.
    Çünkü kişinin kendini düzeltmesi asıl, başkasını düzeltmesi ise
    fer’îdir. Başkasını ıslah, sâlih insan olma nisabının zekâtıdır. Kendisi
    sâlih olmayan, başkasını nasıl ıslah edebilir? Ağaç doğrulmadan
    gölge nasıl doğrulabilir? Yüzme bilmeyen insan, denizde boğulan
    başka birini nasıl kurtarabilir? Bununla birlikte, ferdin gerek inancını
    ve gerekse tutum ve davranışlarını düzeltmesi, onun dünya
    ve âhirette mutlu olacağının bir göstergesi demektir. Bu şekilde
    kendilerini düzeltenleri Allah’ın bağışlayacağı ve onlara merhamet
    edeceği de âyetlerde belirtilmektedir.228 Islah eden, düzelten
    182, 224; 3/Âl-i İmrân, 89; 4/Nisâ, 16, 128, 128, 128, 129, 146; 5/Mâide,
    39; 6/En’âm, 48, 54; 7/A’râf, 35, 142; 8/Enfâl, 1; 10/Yûnus, 81; 13/Ra’d, 23;
    16/Nahl, 119; 21/Enbiyâ, 90; 24/Nûr, 5; 26/Şuarâ, 152; 27/Nenml, 48; 33/
    Ahzâb, 71; 40/Mü’min, 8; 42/Şûrâ, 40; 46/Ahkaf, 15; 47/Muhammed, 2, 5;
    49/Huucurât, 9, 9, 10.
    225] 6/En’âm, 54
    226] 5/Mâide, 38-39
    227] 2/Bakara, 160; 3/Âl-i İmran, 89; 4/Nisâ, 46; 16/Nahl, 119)
    228] 3/Âl-i İmran,89; 6/En’âm, 54
    AMEL
    - 87 -
    anlamındaki muslih kelimesi ve çoğulu Kur’an’da 7 yerde zikredilir.
    229
    Sâlih insan Kimdir?
    Sâlih, aslında fâsid’in zıddıdır. Fâsid ve müfsid: Yükümlülüğün
    gerektirdiği hususları yerine getirmeyen; sâlih de: Yükümlülüğün
    gerektirdiği hususları yerine getiren diye tanımlanmaktadır.
    Sâlih, inancında ve amelinde doğru olandır şeklinde de tanımlanır.
    Ayrıca sâlih, Allah’ın kendisi üzerindeki haklarını yerine getiren,
    Allah’a karşı farzları, kullara karşı da haklarını ödeyen, itikad ve
    amelinde doğru olan, Allah’a itaat eden ve haramlardan kaçınan,
    ömrünü Allah’a itaatte, malını da O’nun rızası yolunda sarfeden,
    dünya ve âhiretini düzeltip kâmil bir insan olan şeklinde de tarif
    edilmektedir. Fakat yapılan bu tariflerden her biri, sâlih insanın
    bir yönüne işaret etmektedir. Mevdûdi ise, sâlih insanı, inancında,
    niyetinde, sözlerinde ve hareketlerinde doğru olan ve hayatının
    her yönünde doğruluğu benimseyen kimsedir230 şeklinde
    tanımlayarak, onun derli toplu bir tarifini vermektedir. Sâlih
    insanın tarifi, Kur’an’da ehl-i kitap’tan bahseden âyetlerde şöyle
    tarif edilmektedir: “... Onlardan geceleri secdeye kapanarak Allah’ın
    âyetlerini okuyanlar vardır. Bunlar Allah’a ve âhiret gününe inanır, iyiliği
    emreder, kötülükten yasaklar ve hayır işlerine koşarlar. İşte onlar sâlih
    insanlardır.”231 Bu âyete göre sâlih insanın özelliklerinden bazılarını
    şöyle sıralayabiliriz:
    1 Allah’a ve âhiret gününe inanmak,
    2 Allah’ın âyetlerini okumak,
    3 Allah’a secde etmek,
    4 İyiliği emredip kötülükten sakındırmak,
    5 Hayır işlerine koşmak,
    Sâlih amel işlemek.
    Kur’ân-ı Kerim’de sâlih insan olmak, mü’minlere ait çok üstün
    bir özelliktir. Peygamberler bile bu özelliğe sahip olmak için
    duâ ve temennilerde bulunmuşlar, sâlih insanlardan olmayı arzu
    229] Muslih Kelimesi ve Çoğulunun Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 5 Yerde):
    2/Bakara, 11, 220; 7/A’râf, 170; 11/Hûd, 117; 28/Kasas, 19.
    230] Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’an, insan Y., c. 1, s. 307
    231] 3/Âl-i İmran, 114
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 88 -
    etmişlerdir. Hz. İbrahim,232 Hz. Yusuf233 ve Hz. Süleyman’ın234 sâlih
    insanlardan olmak için Allah’a duâ ettiklerini Kur’an’dan öğreniyoruz.
    Yine Hz. İbrahim’in “Rabbim, bana sâlihlerden bir çocuk
    lutfet”235 diye temenni ve duâda bulunduğu görülmektedir. Peygamberlerin
    sâlih kullar olduğu zikredilmektedir. 236
    Peygamberlerin sâlih insanlardan olmayı arzu etmelerinin sebebi
    şudur: Sâlih, Kur’an’da her bakımdan mükemmel bir insan
    tipi olarak çizilmektedir. Peygamberler ise, insanlar içinde Allah’ın
    seçtiği insanlar olmaları sebebiyle en mükemmel insanlardır. Dolayısıyla
    onlar sâlih insanlardan olmaya daha layıktırlar. Kâmil bir
    sâlih insan, Allah’a isyan etmeyen ve mâsiyeti/günah ve isyanları
    hatırına getirmeyendir. Hadis-i şeriflerde sâlih amelle ilgili çeşitli
    açıklamalar yapılır.
    Gerçek anlamda sâlih insan olmak, derecelerin en yükseği,
    mertebelerin en büyüğü ve makamların en şereflisi demektir.
    Peygamberlerin hedefleri, yeryüzünü ıslah etmek, fesadı kaldırmaktır.
    Böylece iyiliğin emredildiği, kötülüğün yasaklandığı
    ahlâk temellerine dayanan ve Allah’ın hâkimiyetini esas kılan
    bir toplum düzeni kurmak için başarılı bir tebliğ yapan insanlar,
    sâlih insan vasfına layık olurlar ki, bunların başında peygamberler
    ve onların izini takip eden mü’minler gelir.
    Peygamberlerin sâlih insan vasıfları yanında, mü’minlerin de
    sâlih insanlardan olmaları gerektiği Kur’an’da vurgulanmaktadır.
    “Rabbim, beni yakın bir süreye kadar ertelesen de, sadaka versem, sâlih
    insanlardan olsam’ diyeceği zaman gelmeden önce size verdiğimiz rızıklardan
    infak edin.”237 Sâlih insanlardan olma arzusu sadece peygamberler
    ve mü’minlerde olmayıp, diğer insanların da istedikleri bir
    vasıf olduğu anlaşılmaktadır. Hz. Peygamber’e kâfir ve münafıklarla
    mücadele etmesi gerektiğini bildiren âyetlerden sonra şöyle
    buyrulmaktadır: “Onlardan kimi de: ‘Eğer Allah, lütuf ve kereminden
    bize verirse, elbette sadaka vereceğiz ve sâlih insanlardan olacağız’ diye
    Allah’a and içtiler.” 238
    Sâlih insanlardan olmanın en önemli özelliği, Allah tarafından
    dost edinilmiş olmak239 ve peygamberler, sıddıklar ve şehid-
    232] 26/Şuarâ, 83
    233] 12/Yusuf, 101
    234] 27/Neml, 19
    235] 37/Saffat, 100
    236] 2/Bakara, 130; 21/Enbiyâ, 72; 6/En'âm, 85...
    237] 63/Münafıkun, 10
    238] 9/Tevbe, 75
    239] 7/A'râf, 196
    AMEL
    - 89 -
    lerle beraber olma gerçeğidir.240 Sâlih insanlardan olmanın temel
    şartı ise, iman ve sâlih amel işlemektir. “İman eden ve sâlih amel
    işleyenleri, sâlih insanlar arasına sokarız.”241 Bunun yanında Allah’a ve
    Rasûl’üne itaat etmek gerekmektedir.242 Sâlih insanların derecelerine
    ulaşmak için, sarp ve dik yokuşları aşmak, canlı bir Kur’an
    olmaya gayret etmek lazımdır.
    Sâlih Amelin Sonuçları
    a- Güzel Bir Gelecek ve Mutluluk
    Kur’ân-ı Kerim’de, iman edip sâlih amel işleyenleri güzel bir
    gelecek ve mutluluğun beklediği ifade edilerek şöyle buyrulmaktadır:
    “İman eden ve sâlih amel işleyenler için güzel bir gelecek ve mutluluk
    (tûbâ) vardır.”243 Âyette ifade edilen güzel bir gelecek ve mutluluğun,
    iman edip sâlih amel işleyenlerin olacağı belirtilmektedir.
    Çünkü iman etmek ve bu imanın gerektirdiği şekilde güzel davranışlarda
    bulunmak, helâl ve haram kavramlarını en ince noktasına
    kadar düşünüp, bu doğrultuda hareket etmek, mü’min için
    umulan, ama oldukça da zor başarılan davranışlardandır. İşte kim
    bunları yerine getirirse, Allah böylelerine mutluluk ve güzel gelecek
    vaad etmektedir ki, Allah’ın verdiği sözden dönmeyeceği açık
    bir şekilde beyan edilerek şöyle buyrulmaktadır: “Bu, Allah’ın vadidir.
    Allah, vadinden caymaz.”244 Ra’d sûresi 29. âyette geçen “tûbâ”
    kelimesinin, nimet, gıpta etmek, sevinç ve göz aydınlığı, güzellik,
    hayır, keramet, cennet, cennette bir ağaç anlamlarına geldiği
    rivâyet edilmektedir.
    b- Güzel Bir Hayat
    Kur’ân-ı Kerim’de ister kadın, isterse erkek olsun, mü’min olarak
    sâlih amel işleyene güzel bir hayat vaad edilmekte ve şöyle
    buyrulmaktadır: “İman etmiş olarak, kadın – erkek kim sâlih amel işlerse
    ona güzel bir hayat yaşatacağız ve onların mükâfatlarını, yapmakta
    olduklarının en güzeli ile vereceğiz.”245 Âyette ifade edilen güzel bir
    hayatın bu dünyada mı, yoksa âhirette mi olacağı konusunda görüş
    ayrılıkları bulunmaktadır. İbn Abbas ve Dahhâk’e göre vaad
    edilen bu hayat, bu dünyada; Katâde, Mücahid ve İbn Zeyd’e
    göre âhirette ve Süddî’ye göre de kabirde olacaktır.246 “Güzel
    240] 4/Nisâ, 69
    241] 29/Ankebut, 9
    242] 4/Nisâ, 69
    243] 13/Ra’d, 29
    244] 39/Zümer, 20
    245] 16/Nahl, 97
    246] Fahreddin Râzi, Tefsiru’l-Kebir, 20/113
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 90 -
    bir hayat”la ne kast edildiği konusunda da çeşitli görüşler vardır.
    Kurtubi, bunları helal rızık, kanaat, Allah’ın rızasını kazandıran
    tâatleri yapmak, saâdet, cennetteki hayat şeklinde sıralar.
    Âhiret hayatı, ebedî saadet ve mutluluğu ifade etmekle beraber,
    sâlih bir mü’min, sâlih ameliyle ve şahsiyetli bir kişiliği ile
    bu dünyada da mutlu bir hayat sürebilir. Çünkü davranışlarında
    samimi, doğru, âdil ve temiz olanlar, diğer insanlara oranla bu
    dünyada da çok daha iyi bir hayat yaşarlar. Çünkü onlar, kusursuz
    kişilikleriyle, bu özelliklere sahip olmayanların görmediği saygı,
    şeref ve güven içinde yaşarlar. Başarı kazanmak için kötü yollar
    deneyenlerin elde edemediği temiz ve göze çarpan bir başarı
    kazanırlar. Dünya hayatındaki güzel yaşayış, âhiretteki mükâfatı
    eksiltmez, onların zevaline yol açmaz. Bahşedilecek güzel bir hayatın,
    sadece âhirete tahsis edilmeyeceği kanaatindeyiz. Çünkü
    mü’min, sâlih amelle, kendisi ve çevresiyle hoş bir atmosfer
    içinde yaşama imkânını bulabilir. Fakat önemli olan bu yaşantıyı
    kendisine sağlayacak iman ve bu imanın gerektirdiği sâlih ameli
    işlemektir. Kadın olsun, erkek olsun bu güzel hayata ulaşabilmek
    için insanların Allah’a iman etmekle beraber, Allah’ın kitabına ve
    rasulünün sünnetine tâbi olarak sâlih ameller işlemeleri gerekmektedir.
    c- Bol Rızık ve Mağfiret
    Kur’ân-ı Kerim’de, iman eden ve sâlih amel işleyenlerin bağışlanıp
    bol ve güzel bir rızıkla rızıklandırılacağı belirtilmekte
    ve şöyle buyrulmaktadır: “(Allah,) iman eden ve sâlih amel işleyenleri
    mükâfatlandıracaktır. Onlar için mağfiret ve güzel bir rızık vardır.”247
    Âyette geçen mağfiret, imanın mükâfatı; rızk-ı kerîm ise, sâlih
    amelin ödülüdür. Başka bir âyette ise: “İman eden ve sâlih amel işleyenlere
    mağfiret ve bol rızık vardır.”248 buyrularak, bunlara nail olmak
    için iman ve amel-i sâlihin gerekli olduğu vurgulanmaktadır.
    Bazı âyetlerde ise, iman eden ve sâlih amel işleyenlerin, büyük
    mükâfatla birlikte mağfiret edilecekleri belirtilmektedir. 249
    Bütün bu âyetler, iman eden ve bu inancına bağlı olarak sâlih
    amel işleyenlerin affedileceğini, bunlarla da kalmayıp gerek bu
    dünyada ve gerekse âhirette yaptıklarının karşılıklarını göreceklerini
    göstermektedir. Çünkü Allah, ğafur ve rahimdir. Nitekim
    Allah, tevbe eden, durumunu ıslah eden/düzelten, ıslah işinde çalışanı
    bağışlayacağını ve ona aynı zamanda merhamet edeceğini
    247] 34/Sebe’, 4
    248] 22/Hacc, 50
    249] 5/Mâide, 9; 35/Fâtır, 7; 48/Fetih, 29
    AMEL
    - 91 -
    de beyan etmektedir. 250
    Kur’an, tevbe eden, iman eden ve sâlih amel işlemek sûretiyle
    hidâyete ulaşan insanı bağışlayacağını zikretmekte ve şöyle buyurmaktadır:
    “Ve Ben, tevbe eden, iman eden ve sâlih amel işleyen,
    sonra da hidâyete ulaşan kimseye karşı elbette çok bağışlayıcıyımdır.”251
    Bu âyete göre bağışlanma için dört husus gerekmektedir. Bunlar:
    Tevbe: İsyan, itaatsizlik ve küfürden sakınmak ve vazgeçmek,
    İman: Allah’a, Rasûl’üne, Kitab’a ve âhiret gününe samimiyetle
    inanmak,
    Sâlih amel: Allah ve Rasul’ünün emirlerine uygun işler yapmak,
    Hidâyet: Sebatla doğru yolu takip etmek ve yanlış yola sapmaktan
    sakınmak.
    Sayılan bu hususlara, doğrudan ve dolaylı olarak Kur’an’ın hemen
    her yerinde rastlamak mümkündür. “Ancak sabredenler ve sâlih
    amel işleyenlere gelince, işte onlar için mağfiret ve büyük ecir vardır.”252
    Bu âyette de, bağışlanma ve büyük mükâfata nail olma, sabretmeye
    ve sâlih amel işlemeye bağlanmaktadır. Başka bir âyette ise,
    amellerin ıslah edilip günahların bağışlanması, Allah’tan korkmaya
    ve doğru söz söylemeye bağlanmakta ve: “Ey iman edenler,
    Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin ki (Allah) amellerinizi düzeltsin ve
    günahlarınızı bağışlasın.” 253 buyrulmaktadır.
    d- Tevbelerinin Kabul Görmesi
    Kur’ân-ı Kerim’de sâlih ve muslih insanların tevbelerinin kabul
    edileceği beyan edilerek şöyle buyrulur: “Rabbiniz içlerinizdekini
    daha iyi bilir. Eğer siz, sâlih insanlar olursanız, şüphesiz ki O, tevbe edenleri
    bağışlar.”254 Bu âyette Allah, mağfiretini sâlih bir insan olma ve
    tevbe edip O’na itaat etme şartına bağlamaktadır ki, böyle bir
    insanın da Allah’a iman eden ve sâlih amel işleyen birisi olduğu
    da kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Başka bir âyette ise, bir
    kötülük yapıp, sonra durumlarını düzeltenlerin de tevbelerinin
    kabul göreceği beyan edilmektedir.255 Kısaca geçmişi tamamen
    tasfiye etme, günahlardan vazgeçip pişmanlık duyma anlamını
    ifade eden tevbe, iman da dâhil olmak üzere, her şeyden önce
    250] 3/Âl-i İmran, 89; 5/Mâide, 39; 6/En’âm, 54...
    251] 20/Tâhâ, 82
    252] 11/Hûd, 11
    253] 33/Ahzâb, 72
    254] 17/İsrâ, 25
    255] 4/Nisâ, 16
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 92 -
    gelmektedir. Nitekim âyetlerde bunu görmekteyiz.256 Çünkü tevbe,
    gerçek iman etmenin bir teminatı durumundadır. Çünkü tevbe,
    bu durumda olan bir şahsın, ayrılmaz vasfıdır. Hatta diyebiliriz
    ki, tevbe, mü’minlerin en önde gelen vasıflarından biridir. 257
    Bir âyette ise, tevbe ve sâlih amel, Allah’a gereği gibi yönelmenin
    şartı durumundadır. “Kim tevbe eder ve sâlih amel işlerse, o,
    gereği gibi Allah’a yönelmiş olur.”258 Bu âyet, aynı zamanda tevbe
    edip kendilerini düzeltenler için bir müjdedir. Zira bu âyette, tabir
    câizse “genel af” ilan edilmektedir.
    e- Kötülüklerinin Örtülmesi ve İyiliklere Tebdili
    İçerisinde sâlih amel ifadesinin geçtiği âyetlerden bazılarında,
    iman eden ve sâlih amel işleyenlerin kötülüklerinin örtüleceği ve
    iyiliklere tebdil edileceği vurgulanmaktadır. Bunlardan birinde
    şöyle buyrulmaktadır: “Ancak kim tevbe eder, iman edip sâlih amel
    işlerse, işte onların kötülükleri iyiliklerle değiştirilir.”259 İlgili âyetlerden
    anlaşıldığına göre, kötülüklerin örtülüp iyiliklere tebdil edilmesinde
    bazı şartlar söz konusudur. Bunlar da, genel anlamda tevbe,
    iman ve sâlih amel olarak ifade edilmektedir.
    f- Sevginin Oluşması
    Kur’ân-ı Kerim’de iman edip sâlih amel işleyenlere, Rahman’ın
    bir sevgi yaratacağı belirtilerek şöyle buyrulur: “İman eden ve sâlih
    amel işleyenler (var ya), Rahman onlara bir sevgi yaratacak.”260 Âyette
    ifade edilen sevginin yaratılmasını Hz. Peygamberimiz’in şöyle
    izah ettiği rivâyet edilmektedir: “Allah bir kulunu sevdiği zaman
    Cebrâil’e der ki: ‘Ben falanı sevdim, sen de sev.’ Cebrâil de göktekilere
    aynı şekilde nida eder. Sonra onun için yeryüzünde bir sevgi yerleşmiş
    olur. İşte Allah’ın “iman eden ve sâlih ameller işleyenler (var ya), Rahman
    onlara bir sevgi yaratacak” âyeti bunu ifade eder.” 261
    Allah’ın muhsinleri/iyilik yapanları,262 Allah’tan tam anlamı
    ile sakınanları / müttakîleri,263 sabredenleri,264 adâletli
    256] 19/Meryem, 60; 20/Tâhâ, 82; 25/Furkan, 70; 28/Kasas, 67
    257] Bak. 9/Tevbe, 112
    258] 25/Furkan, 71
    259] 25/Furkan, 70 ve yine bak. 47/Muhammed, 2; 29/Ankebut, 7; 64/Teğâbün, 9
    260] 19/Meryem, 96
    261] Tirmizî, Tefsiru'l-Kur'an 20
    262] 2/Bakara, 195; 3/Âl-i İmran, 134; 5/Mâide, 93
    263] 3/Âl-i İmran, 76; 9/Tevbe, 4, 7
    264] 3/Âl-i İmran, 146
    AMEL
    - 93 -
    davrananları,265 Allah’a tevekkül edenleri,266 çok tevbe
    edenleri,267 temizlenenleri268 seveceği zikredilirken; zâlimleri,269
    haddi aşanları,270 fesâdı ve fesad çıkaranları,271 kâfirleri,272
    kibirlenenleri,273 günahkârları,274 israf edenleri,275 hâinleri,276 nankörleri277
    de sevmeyeceği belirtilir.
    Allah’ın kulunu sevmesi demek, ona nimetlerini sunması demektir.
    Kulun Allah’ı sevmesi ise, O’na yakın olmayı arzu etmesi,
    istemesi demektir. Böylece kul, daima kendini kontrol etmeyi
    hissedecek demektir. Çünkü Allah’ın sevgisini kaybetmek istemeyecektir.
    Bundan dolayı da kulun Allah’a sevgisi kuvvetlenecek
    ve âyette işaret edilen boyuta ulaşacak demektir ki, âyette şöyle
    buyrulur: “... Mü’minlerin Allah’ı sevmesi ise daha kuvvetlidir.”278 Allah
    sevgisini kazanmak için O’na iman ve bu imanın gerektiği şekilde
    sâlih amel gerekmektedir.
    g- İnsanların En Hayırlıları Olmak
    Kur’ân-ı Kerim’de iman eden ve sâlih amel işleyenlerin
    mahlûkatın en hayırlıları olacağı ifade edilerek şöyle buyrulur:
    “İman eden ve sâlih amel işleyenler mahlûkatın en hayırlılarıdır.”279 Bu
    âyette geçen “beriyye” kelimesinin genel bir mânâ arzedeceği gibi,
    kendi asırlarında yaşayan mahlûkatın en hayırlısı anlamını ifade
    edeceği beyan edilmektedir. Gerçekten insan, “en güzel bir şekilde
    yaratılmış” olup, şeklen mahlûkatın en mükemmeli olduğu gibi,
    akıl sayesinde de onların en üstünüdür. Fakat insan, bu mükemmelliğin
    nereden kaynaklandığını unuttuğundan dolayı, kendisini
    yaratan, öldüren ve sonra yine diriltecek olan Allah’ı unutmuş ve
    böylece “nankör” durumuna düşmüştür.280 Dolayısıyla mahlûkatın
    en şerlisi olmuştur. Ancak, onu bu durumdan kurtaracak yol da
    yine Allah tarafından gösterilmiştir ki, bu da genel anlamda iman
    265] 5/Mâide, 42; 49/Hucurât, 9; 60/Mümtehine, 8
    266] 3/Âl-i İmran, 159
    267] 2/Bakara, 222
    268] 2/Bakara, 222; 9/Tevbe, 108
    269] 3/Âl-i İmran, 57; 42/Şûrâ, 40
    270] 2/Bakara, 190; 5/Mâide, 87; 7/A'râf, 55
    271] 2/Bakara, 205; 5/Mâide, 64; 28/Kasas, 77
    272] 3/Âl-i İmran, 32; 30/Rûm, 45
    273] 4/Nisâ, 36; 16/Nahl, 23; 28/Kasas, 76
    274] 4/Nisâ, 107
    275] 6/En'âm, 141; 7/A'râf, 31
    276] 8/Enfâl, 58; 2/Bakara, 276
    277] 22/Hacc, 38
    278] 2/Bakara, 165
    279] 98/Beyyine, 7
    280] 22/Hacc, 66
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 94 -
    ve sâlih amel olup, insan bu sayede yaratıkların en hayırlısı konumuna
    gelmiştir.
    h- Dinamizm Kazanmaları
    İman edip sâlih amel işlemek, insanı dinamizme sevkeder.
    Çünkü iman ve sâlih amel, bir noktada, mü’minin boş işlerle
    meşgul olmasını engeller. Çünkü mü’minler âyetlerde de ifade
    edildiği gibi “... Faydasız bir şeye rastladıkları zaman, yüz çevirip vakarla
    geçerler. Kendilerine Rablerinin âyetleri hatırlatıldığı zaman onlara karşı
    kör ve sağır davranmazlar.” 281
    İnsanın sabahın erken saatlerinden, gecenin belirli bir vaktine
    kadar Rabbi ile baş başa kalması, bir sâlih ameldir ve bunu
    insana ancak inancı yaptırabilir. Yani kılacağı beş vakit namaz,
    mü’minin Rabbi ile başbaşa kalmasını sağlayacaktır ki, namazın
    sâlih amellerin en üstünü olduğu belirgindir. Namaz, özellikle
    cemaatle kılındığında mü’minin hem kendisine ve hem de çevresine
    karşı sorumlu ve uyanık olmasını sağlayacaktır. Böylece
    mü’min sâlih ve muslih (aktif bir insan) olma yolunda gayret
    gösterecek demektir. Ramazan’da oruç tutan bir mü’min, toplumdaki
    yoksulları düşünür. Bu durum, mü’mini dinamik tutarak
    onun devamlı çalışmasını sağlayacak ve yine çevresinde fakir
    ve yoksul olanlara sadaka ve zekât yoluyla yardıma koşacaktır
    ki, bunlar da sâlih amelin birer göstergeleridir. Psikolojik açıdan
    ibâdetlerin insan ruhu üzerinde etkisinin olduğu ve insanı huzur
    ve sükûna kavuşturduğu bilinmektedir. Günlük ibâdetlerini yerine
    getiren bir mü’min, Allah’a karşı görevini yapmanın rahatlığı
    yanında, kendini de yenilemiş ve dinamik bir hayata kavuşmuş
    olacaktır. Böylece mü’minler, Allah’ın bütün insanları sadece
    kendisine kulluk etmeleri için yarattığının282 şuuru içinde hareket
    etmeleri gerektiğini idrâk etmiş olacaklardır.
    i- Yeryüzüne Vâris Olmaları
    Kur’ân-ı Kerim’de iman edip sâlih amel işleyenlere, yeryüzüne
    halef kılınacakları vadedilerek şöyle buyrulur: “Allah, sizden iman
    edip sâlih amel işleyenlere, onlardan öncekileri halef kıldığı, sahip ve
    hâkim kıldığı gibi, onları da yeryüzüne halef kılacağına, sahip ve hâkim
    yapacağına onlar için râzı olduğu dinî temelli yerleştireceğine ve korkularını
    güvene çevireceğine dâir söz vermiştir. Çünkü onlar Bana kulluk eder,
    hiçbir şeyi Bana ortak koşmazlar. Ama kimler bundan sonra da inkâr
    281] 25/Furkan, 72-73
    282] 51/Zâriyât, 56
    AMEL
    - 95 -
    ederse, işte onlar artık yoldan çıkmışlardır.”283 Bu âyette Allah, iman
    edip bu imanlarının gerektirdiği şekilde sâlih amel işleyenlere üç
    şey vadetmektedir. Bunlar:
    Yeryüzüne halef kılınmaları,
    Kendileri için seçilen ve beğenilen/râzı olunan dinin kendilerine
    sağlamlaştırılacağı,
    Korkularından sonra güvene erecekleridir.
    Âyette vaad edilen “yeryüzünde halef kılma” şeklinde ifade edilen
    hususla ne kast edilmektedir? Müfessirler, bu konuda farklı
    görüşler ileri sürmüşlerdir. Allah’ın hangi ırktan olursa olsun müşriklerin
    topraklarına varis kılması ve orada her türlü tasarruf yapmaya
    yetkili halifeler yapması, kâinatı imar etme, adaleti yerine
    getirme ve kullar arasında ihsan, iyilik yapmak için Allah’ın onları
    halife yapmasının söz konusu olduğu beyan edilmektedir. Başka
    bir âyette de bu vaade açıklık getirilir: “Andolsun, Tevrat’tan sonra
    Zebur’da da arza mutlaka sâlih kullarım vâris olacaklardır, diye yazdık.”284
    Ancak bu verâseti, iman etmeye ve bu inancın gerektirdiği şekilde
    sâlih amel işleme şartına bağlamaktadır. Yeryüzüne, tevhid inancına
    sahip olup sâlih amel işleyenler, dün olduğu gibi bu gün de
    vâris olabilirler. Yeter ki onlar sâlih olsunlar.
    k- Cenneti Kazandırması
    Kur’an’da iman eden ve sâlih amel işleyenlere vadedilen
    hususların başında cennet ve içindekilerin geldiğini söyleyebiliriz.
    Cennete girmenin temel şartı iman ve sâlih ameldir. Bazı
    âyetlerde bu durum, “şart edatı” ile ifade edilmektedir. “Erkek ve
    kadından her kim iman ederek sâlih amel işlerse işte onlar, cennete girecekler,
    orada onlara hesapsız rızık verilecektir.”285; “Allah, muhakkak ki
    iman eden ve sâlih amel işleyenleri, zemininden ırmaklar akan cennetlere
    koyar.” 286
    Bütün bunların yanında, iman edip sâlih amel işleyenlere
    Allah, yüksek dereceler verecek;287 korku ve hüzünden emin
    kılacak;288 çalışmalarını zâyi etmeyecek;289 iyi insanlar arasına
    283] 24/Nur, 55
    284] 21/Enbiyâ, 105
    285] 40/Mü'min, 40 ve bak. 19/Meryem, 60; 4/Nisâ, 124; 64/Teğâbün, 9; 65/Talak,
    11
    286] 22/Hacc, 14 ve bak. 47/Muhammed, 12; 14/İbrahim, 23; 2/Bakara, 25; 29/Ankebut,
    58
    287] 20/Tâhâ, 125; 46/Ahkaf, 19; 8/Enfâl, 84
    288] 2/Bakara, 277; 2/Bakara, 62; 5/Mâide, 69; 6/En'âm, 48; 7/A'râf, 35
    289] 7/A'râf, 170; 18/Kehf, 30; 3/Âl-i İmran, 57; 4/Nisâ, 173; 21/Enbiyâ, 94
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 96 -
    dâhil edecek290 ve İlâhî rahmete kavuşturacaktır. 291
    “Ey Rabbim! Beni verdiğin nimete şükretmeye ve râzı olacağın sâlih
    ameller işlemeye muvaffak kıl. Rahmetinle, beni sâlih kulların arasına
    kat.” 292
    290] 29/Ankebut, 9; 28/Kasas, 67
    291] 45/Câsiye30; 6/En'âm, 12
    292] 27/Neml, 19* Bu konu, çoğunlukla Ömer Dumlu'nun Kur’ân-ı Kerim'de
    Salâh Meselesi adlı kitabından yararlanılıp yer yer özetlenerek hazırlanmıştır.
    Sâlih Amelle İlgili Ayet-i Kerimeler
    A- Sâlih Amel Anlamında “Sâlih” Kelimesi ve Çoğulunun Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 132 Yerde): 2/Bakara, 25, 62, 82, 130, 277; 3/Âl-i İmrân, 39, 46, 57, 114; 4/Nisâ, 34, 57, 69, 122, 124, 173; 5/Mâide, 9, 69, 84, 93, 93; 6/En’âm, 85; 7/A’râf, 42, 73, 75, 168, 189, 190, 196; 9/Tevbe, 75, 102, 120; 10/Yûnus, 4, 9; 11/Hûd, 11, 23, 46, 61, 62, 66, 89; 12/Yûsuf, 9, 101; 13/Ra’d, 29; 14/İbrâhim, 23; 16/Nahl, 97, 122; 17/İsrâ, 9, 25; 18/Kehf, 2, 30, 46, 82, 88, 107, 110; 19/Meryem, 60, 76, 96; 20/Tâhâ, 75, 82, 112; 21/Enbiyâ, 72, 75, 86, 94, 105; 22/Hacc, 14, 23, 50, 56; 23/Mü’minûn, 51, 100; 24/Nûr, 32, 55; 25/Furkan, 70, 71; 26/Şuarâ, 83, 142, 227; 27/Neml, 19, 19, 45; 28/Kasas, 27, 67, 80; 29/Ankebût, 5, 7, 9, 27, 58; 30/Rûm, 15, 44, 45; 31/Lokman, 8; 32/Secde, 12, 19; 33/Ahzâb, 31; 34/Sebe’, 4, 11, 37; 35/Fâtır, 7, 10, 37; 37/Sâffât, 100, 112; 38/Sâd, 24, 28; 40/Mü’min, 40, 58; 41/Fussılet, 8, 33, 46; 42/Şûrâ, 22, 23, 26; 45/Câsiye, 15, 21, 30; 46/Ahkaf, 15; 47/Muhammed, 2, 12; 48/Fetih, 29; 63/Münâfıkun, 10; 64/Teğâbün, 9; 65/Talâk, 11, 11; 66/Tahrîm, 4, 10; 68/Kalem, 50; 72/Cinn, 11; 84/İnşikak, 25; 85/Bürûc, 11; 95/Tîn, 6; 98/Beyyine, 7; 103/Asr, 3.
    B- Islâh Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 7 Yerde): 2/Bakara, 220, 228; 4/Nisâ, 35, 114; 7/A’râf, 56, 85; 11/Hûd, 88;
    C- Sulh ve Islah Kelimesinin Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 32 Yerde): 2/Bakara, 160, 182, 224; 3/Âl-i İmrân, 89; 4/Nisâ, 16, 128, 128, 128, 129, 146; 5/Mâide, 39; 6/En’âm, 48, 54; 7/A’râf, 35, 142; 8/Enfâl, 1; 10/Yûnus, 81; 13/Ra’d, 23; 16/Nahl, 119; 21/Enbiyâ, 90; 24/Nûr, 5; 26/Şuarâ, 152; 27/Nenml, 48; 33/Ahzâb, 71; 40/Mü’min, 8; 42/Şûrâ, 40; 46/Ahkaf, 15; 47/Muhammed, 2, 5; 49/Huucurât, 9, 9, 10.
    D- Muslih Kelimesi ve Çoğulunun Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 5 Yerde): 2/Bakara, 11, 220; 7/A’râf, 170; 11/Hûd, 117; 28/Kasas, 19.
    E- Sâlih Amel Konusundaki Âyetler
    a- Sâlih Amel İşlemek: Kehf, 110; Fatır, 10; Yasin, 12; Haşr, 18; Müzzemmil, 20.
    b- Sâlih Amel İşleyenlerin Mükâfatı: Bakara, 25, 82, 277; Al-i İmran, 57; Nisa, 57, 122-123, 173; Maide, 9; A’raf, 42; Yunus, 9, 26; Hud, 11, 23; Ra’d, 29; Kehf, 30-31, 107-108; Meryem, 60-63; Enbiya, 94; Kasas, 84; Ankebut, 7, 9, 58-59; Lokman, 8-9; Secde, 19; Fatır, 7; Fussılet, 8; Şura, 22-23; Muhammed, 12; Talak, 11; İnşikak, 25; Büruc, 11; Tin, 6; Beyyine, 7-8.
    c- Sâlih Amel İşleyenlerin Üstünlüğü: Asr, 1-3.
    d- Sâlih Amel, Dünyalık Şeylerden Hayırlıdır: Kehf, 46; Meryem, 76.
    e- Sâlih Amel İşleyenlerin Kusurlarını Allah Bağışlar: Ankebut, 7; Necm, 32.
    f- Allah’ın, Sâlih Amel Nasib Etmesi İçin Süleyman a.s.’ın Duası: Neml, 19; Ahkaf, 15.
    g- Sâlih Amel İşleyenlerin Yaptıkları, Kendi İyilikleri İçindir: Rum, 44-45; Fussılet, 46; Casiye, 15.
    h- Amelsiz İman: En’am, 158.
    i- Amelde İhsan: Bakara, 112.
    j- Kötü Amel İşleyenler: Fatır, 8, 10; Yasin, 12; Fussılet, 46; Casiye, 15.
    k- Bütün Amelleri Allah Bilir ve Görür: Fecr, 14; Adiyat, 11.
    l- Bütün Amellere Karşılık Verilecektir: Zariyat, 6; Necm, 31; Zilzal, 6-8.
    m- Amellere Göre Dereceler Vardır: En’am, 132; Ahkaf, 19; insan, 1-2; Leyl, 4.
    n- Amellerin Boşa Gitmesi: Muhammed, 33.
    Konuyla İlgili Kütüb-i Sitte Hadis Kaynakları
    a.
    Amel ve İbadette Mutedil Olmak: 17/ 150; 2/ 344.
    b.
    Amelde Devam: 9/ 481; 17/ 594.
    c.
    Amelde İhlâsın Önemi: 14/ 244-245.
    d.
    Amelin en Efdali: 8/ 298.
    e.
    Ameli Azaltıp Yakınlarından Faziletli Olanlarına Güvenme: 10/ 150.
    f.
    Ameli Olmayan, Lütufla mı Cennete Girer? 2/ 358, 359.
    g.
    Amelin Yok Olması İki Çeşittir: 8/ 254.
    h.
    Ameller Cennete ve Cehenneme Girmeye Sebeptir: 14/ 15.
    i.
    Amellerin En Hayırlısının Hangisi Olduğu Sorularına Cevaplar: 10/ 173.
    j.
    Ameller Kapta Bulunan Madde Gibidir: 17/ 585.
    k.
    Amellerin En Faziletlisi Allah İçin Sevmek, Allah İçin Buğzetmek: 10/ 140-141.
    l.
    Amellerin En Hayırlısı Orta Yollu Olanıdır: 7/ 436.
    m.
    Amellerin Hayırlısı Az da Olsa Devamlı Olanıdır: 17/ 594; 8/ 389; 9/ 481.
    n.
    Amellerimizde Allah’tan Başkasını Ortak Etmemek: 7/ 312-313.
    o.
    Allah Nezdinde En Hayırlı Amel: 8/ 225.
    p.
    wCehennemden Uzaklaştırıp Cennete Sokacak Ameldir: 13/ 243.
    q.
    Cenab-ı Hak, Her Bir Hayır Ameli En Az On Misliyle Kabul Eder: 9/ 419-420.
    r.
    Kişi Takat Getireceği Kadar Amel Etmeli: 9/ 306-307.
    s.
    Kişi Ameline Göre Semavat ve Arz Ehlince Kabul Görür, Sevilir: 10/ 142-143.
    t.
    Kişi Amelinin Sevabını Bir Başkasına Bağışlayabilir: 15/ 239.
    u.
    Kişi En Son Ameline Göre Hüküm Görür: 14/ 13.
    v.
    Kişi Öldüğü Amel Üzerine Diriltilecektir: 15/ 265.
    w.
    Kişinin Uzuvları, Kıyamet Günü Amelini Haber Verirler: 14/ 389.
    x.
    Yapılan Amellerin Cenab-ı Hakk’a Sunulması: 10/ 286.
    y.
    Yedi Şeyden Önce Amelde Acele Etmek: 15/ 181.
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1.
    Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 239
    2.
    Mefatihu’l-Ğayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 164-166
    3.
    Kur’an-ı Kerim’de Salah Meselesi, Ömer Dumlu, D.İ.B. Y.
    4.
    İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. c. 3, s. 13-20
    5.
    İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 1, s. 126-129
    6.
    Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 276-281
    7.
    Kur’an’da Dini ve Ahlaki Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y. 269-273
    8.
    İslâm Düşüncesinde İman Kavramı, Toshihiko İzutsu, Pınar Y. 195-234
    9.
    Kur’an Cevap Veriyor, İzzet Derveze, Yöneliş Y. s. 336-340
    10.
    İslâmi Terimler sözlüğü, Hasan Akay, işaret Y. s. 32-33, 408-409
    11.
    Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celalettin Vatandaş, Pınar Y. s. 183-187
    12.
    İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 277-280
    13.
    İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 309-315; 342-348
    14.
    Kur’an’da insan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 251-262
    Sonsöz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…

     
     
    Salı, 12 Ocak 2021 15:05

    Akide Ve Şeriat

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله


    DAVUD EMRE YAYINEVİ
    Kitabın Adı:
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR -2-
    AKÎDE VE ŞERİAT
    Yazarı:
    Ahmed KALKAN
    Tashih:
    Ahmed Kalkan
    Mizanpaj:
    Ehl-i Dizayn
    Kapak Tasarım:
    Ehl-i Dizayn
    İstanbul 2011
    Baskı:
    ?????
    Dâvud Emre Yayınevi
    Telefon: (0 216) 632 29 58
    www.davudemreyayinevi.com
    AKÎDE VE ŞERİAT
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR
    -2-
    Ahmed KALKAN
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
    İTHAF
    Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
    KUR’AN dostlarına…
    Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
    Önsöz
    Bismillâh, elhamdu lillâh, ve’ssalâtu ve’sselâmu alâ rasûlillâh.
    Hamd Allah’a, salât ve selâm O’nun rasûlüne, dünya ve âhiret güzellikleri için duâ da iman edip güzel yaşamaya çalışan müslümanlara olsun…
    Akide, İslâm dininin temelidir. İslâm dinini bir yapı olarak düşündüğümüzde, bu yapının temelini inanç esasları oluşturur. Nasıl ki, bir binanın temeli olmadan yükselmesi, ayakta durması, sarsıntılara dayanması mümkün değilse, Akide ile ilgili yeterli ilim olmadan da İslâm binasının yükselmesi, müslümanın inancının sağlam olması mümkün değildir.
    İnsanın hayata bakışı, dünya görüşü ve davranışlarının tümü inancıyla alâkalıdır. Bu yüzden müslümanların ve müslüman fert ve ailelerden meydana gelen İslâm toplumunun sağlam bir akîdesi olmalıdır.
    Ancak akide bilgisi sayesinde müslüman; neye, niçin ve nasıl iman etmesi gerektiğini bilir, imanını taklitten kurtarabilir, kendisini kötü düşüncelerden ve zararlı inançlardan koruyabilir. Bu konuda doğru bilgi ve inanç sayesinde bâtıl ve bid’at ehlinin görüş ve itirazlarına karşı, kendi inanç esaslarını savunabilir. Diğer din mensuplarının yıkıcı yayınlarına karşı İslâm dininin inanç sistemini savunur. Meselâ; Hristiyanların Allah hakkındaki teslis (baba-oğul-kutsal ruh) inancına karşı, tek ilâh inancını ortaya koyar.
    İnancı sağlam olan bir insan, dünya ve âhiret ile ilgili tüm işlerini İslâm’a uygun bir şekilde yapacaktır. Sağlam ve kâmil inanç, kalpte pasif bir şekilde yer tutmaz; aksine mutlaka inanç sahibinin yaşayışını yönlendirir.
    İşte akideyi öğrenip inanç esaslarını Kur’an’dan yola çıkarak Allah’ın istediği gibi kabul etmek, insanı inanç ve davranışta İslâm’laştırarak dünya ve âhiret saâdetine kavuşturur. Akîde bilgisi ve sağlam inanç, inandığı halde bazı şüpheleri olan insanları bu şüphe ve tereddütlerinden kurtarır, hayata tevhid gözlüğüyle bakma imkânı verir.
    Akîde, İslâm Dini’nin temeli olduğundan; dinin sağlamlığı, bu temelin sağlamlığına bağlıdır. Bu temelin sağlamlığı da kişiye cennet yollarını açar. Dünyanın huzur ve saâdetle dolması da ancak iman sayesindedir. İman etmek, huzur ve mutlulukla dolmak
    demektir. İmanlı insanlardan meydana gelen toplum da her devirde asr-ı saâdeti yaşayan, saâdeti asra taşıyan bir toplumdur.
    Gerçek hürriyet, ancak iman sayesinde, tevhid sayesinde gerçekleşir. Tevhidî imana sahip olamayanlar; maddeye, eşyaya, mala, çevreye, dünyaya, zaaflara, şeytana, tâğutlara, egemen güçlere, nefse, hevâ ve hevese... görünmez zincirlerle bağlı ve bağımlıdırlar; özgür değillerdir. Kölenin kölesi, kulun kulu, âcizin emrindeki zavallıdır onlar.
    Akîde iç dünyamızı, şeriat da dışımızı, sosyal çevreyi düzenleyip, inşâ eder. Allah’ın vahy ile gönderdiği Din’in iman ilkeleri Allah’ın hükmü olduğu gibi; namaz, oruç, zekât, iyilik etme, sadaka verme ve benzeri ibâdetler; hangi ölçüler içinde nasıl bir eğitim, nasıl bir ticaret, nasıl bir miras paylaşımı, hangi suça nasıl bir ceza verme gibi hususlar da Kur’an’dan yola çıkılarak cevap buluyorsa, onlar da Allah’ın hükümleridir. Bunların arasında ibâdet (kulluk) olarak fark yoktur. Rabbimiz tarih boyunca insanlara tek bir Din’i, İslâm’ı göndermiştir.
    Günümüzde (özellikle Türkiye’de) ‘şeriat’ kelimesi maalesef en yanlış tanınan, üzerinde çok fazla gürültü yapılan kavramlardan biridir. Kavramların yerli yerine oturmaması ve özellikle bazı çevrelerin resmî imkânları kullanarak meydana getirdikleri olumsuz hava yüzünden sapla saman birbirine karışmaktadır. Kötü niyetli bozguncuların ve kendi ideolojilerini topluma bir dünya görüşü, bir yaşama biçimi olarak dayatıp saltanat sürmek isteyenlerin yanlış görüşlerini bir tarafa bırakıp olaya ilmî açıdan bakmak gerekir. Bilinmelidir ki, bir kavram kendi bağlamında kendi âit olduğu sistemde bir anlam kazanır. O kavramı alanından ve âit olduğu yerden koparır, içerisini kendiniz doldurmaya kalkarsanız; o kavramla ifade edilen şeyi kendiniz doğru anlamanız, insanlara arzu edildiği gibi sunmanız mümkün değildir.
    Şeriat, bütün emir ve yasakları, bütün hükümleri ve yasaları içerisine alacak şekilde İslâm Dini karşılığında kullanılmaktadır. Buna göre İslâm şeriatı denildiği zaman, Hz. Muhammed (s.a.s.) ile gönderilen din ve onun hükümleri akla gelir. ‘Şeriat’, bir anlamda kanun, kural veya prensip demektir. Meşrû/İslâmî kanun ve kurallar bir taraftan hakların sahiplerine ulaşmasını ve düzeni sağlarken, bir taraftan da insan ve toplumun mutluluk yoluna girmesine sebep olurlar. Şeriatsız bir toplum; kaos toplumudur, düzensizlik ve zulüm toplumudur. Güçlülerin ve zorbaların hükmünün geçtiği toplumdur.
    İlk peygamberden son peygambere kadar bütün peygamberler bir şeriatla sorumlu tutulmuşlardır. Bir sonra gelen elçi, ya bir önceki peygamberin tebliğ ettiği şeriattan sorumlu oluyor, ya da bazı küçük değişikliklerle yeni bir şeriatı tebliğ ediyordu. İslâm şeriatı, öz açısından aynı kalmış ve Hz. Muhammed’le (s.a.s.) tamamlanmış, son şeklini almıştır.
    Kur’an’a göre, toplumu Allah’ın indirdiği yasalar yönetmelidir. Allah, her topluma, peygamberleri aracılığı ile yasalar (şeriat) indirmiştir. Allah’ın indirdiği hükümleri/yasaları uygumayanlar kâfir/nankör, zâlim ve fâsık/yoldan çıkmış olurlar (5/Mâide, 45-47).
    Akîde ve şeriat, iman ve sâlih amel demek. Bu iki özellik Allah’ın istediği gibi ise, dünyada Allah’ın yardımıyla huzur ve mutluluk, âhirette ebedî ödül insanı bekliyor.
    Ahmed Kalkan
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    Temmuz 2011, Ümraniye


    - 11 -
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKÂDİ KAVRAMLAR -2-
    AKÎDE
    •
    Tevhidî Esaslar ve Günümüz
    •
    Akîde; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    İslâm Akîdesinin Konusu
    •
    Akîdenin Önemi ve Gayesi
    •
    Akîdede Ölçü (İslâm Akîdesinin Kaynağı -Delili-)
    •
    Akîdevî Esasların Değişmezliği
    •
    İnsan İlişkilerinde İnancın Belirleyici Rolü
    •
    Mü’minin İnsanlara Karşı İçsel Tutumu
    •
    Mü’minin İnsanlar Hakkındaki Kanaati
    •
    Akaidde Mezhep Olur mu?
    •
    Akide Konularında Dikkat Edilmesi Gereken Bazı Hususlar
    •
    İnsanımızda Tevhid Problemi ve Sebepleri
    •
    Klasik Akaid Kitaplarının Eksik ve Hatalı Tarafları
    •
    İslâm Akaidine Giren Yanlışlar ve Nedenleri
    •
    Akaid Kitaplarına Giren Kur’an Dışı İnançlar
    •
    Akîdede Vahdet
    •
    Müslümanlar ve İslâmî Duruş
    •
    Kur’an’ın çözüm olarak sunduğu İslâmî Duruş
    “Ey iman edenler, iman edin…” 1
    Tevhîdî Esaslar ve Günümüz
    Modern yaşam biçiminde insanların beyni çöp kutusuna döndü. Vahiyle bağları koparılan insana eğitim kurumları, medya, teknoloji, çevre bırakın âhireti, dünya için de gereksiz, hatta zararlı şeyleri bilgi ve kültür adına -insan istemese bile- depoluyor. İnsanlar, vahye dayalı gerçek ilimden koparılıp lügat ve itikadî anlamlarıyla cehâlete itilirken, diğer yandan bilgi kirliliğinin kurbanı oluyorlar.
    1] 4/Nisâ, 136
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 12 -
    Beyinle kalp arasında sanıldığından fazla irtibat vardır. Kur’an,
    aklı kullanıp düşünmenin mekanik beyinle değil; imanın yönlendirdiği
    kalple olabileceğini ısrarla vurgular. Bilinmesi gerekenlerin
    başında gelen “Allah”ı hakkıyla bilemeyen veya bildiğini sadece
    O’na kullukla isbat edemeyenlere düşünmeyen câhil der Kur’an.
    Ve bu câhillik; beyin, gönül ve diğer organların fıtrat istikametinde
    görevlerini yapmaması demektir.
    Bireysel, sosyal ve siyasal hayattaki tüm problemlerin kaynağında
    bu cehâlet/câhiliyye vardır. Asr-ı saâdeti yaşamanın, saâdeti
    asra taşımanın yolu akîdenin sağlamlığından geçer. Kur’an’ın istediği
    gibi iman edilmedikçe, kişilerin ve toplumların düzelmesi
    mümkün olmayacak, ahlâkî öğütler delik kaba su doldurma gayreti
    gibi sonuçsuz kalacaktır. Rasûlullah’ın Allah’a sığındığı faydasız
    bilgi için her zorluğa göğüs geren insan, âhirette kurtuluş
    ve dünyada huzur için gerekli İslâm’ı öğrenme ve yaşama çabası
    içinde değilse, büyük bir yanlışlık var demektir. İslâm’ı öğrenmeye
    çalıştığını sanan bazı kişilerin de, abdesti bozan şeyler kadar imanı
    bozan şeyleri öğrenmeye önem vermediği de ayrı bir problem.
    Dört değil, on dört taraftan câhiliyyenin kuşattığı insanın, her
    türlü beşerî dayatmalara karşı direnebilmesi, Allah’tan başkasına
    eğilmeyecek bir güce ulaşabilmesi için çok sağlam bir imana ihtiyacı
    olacaktır.
    Tevhidî esaslar, Kur’an’ın en fazla önem verdiği hususlardır.
    Din, bu esasları bireylere ve topluma yerleştirmeyi esas almış;
    Mekkî sûreler hemen tümüyle bu ilkeleri yerleştirirken, Medenî
    sûreler de sık sık buna vurgu yapmış, emir ve yasaklarla bunları
    pekiştirmiştir. Hz. Peygamber, on üç sene Mekke döneminde
    bu imanî esasları yerleştirmek için tebliğini sürdürmüş, sonra da
    imanları kemâle erdirme gayretine devam etmiştir. Kur’an, insanın
    sadece Allah’a kulluk yapmak için yaratıldığını vurgular. Her
    türlü puta tapıcılığı, şirkin tüm çeşitlerini, tâğutun bütün görüntülerini,
    sahte ilâhların egemenliklerini reddetmeden yalnız
    Allah’a kulluk sergilenemeyecektir. Kabul ve reddedilmesi gereken
    bu inanç esaslarını öğreten ilim dalı da, İslâm Akaididir. Akaid,
    akîde kelimesinin çoğuludur.
    Bir adı da “Tevhid İlmi” olan “Akîde” ile ilgili eserlerin kiminde,
    gereksiz tartışma ve ayrıntılar tevhid kavramını gölgelemiş,
    mezhep tartışmaları, kelâmî düşünceler ve beşerî yorumlar
    öne çıkmıştır. Bununla birlikte tevhidin bireysel, sosyal ve siyasal
    hayata yansıması gereken esasları, güncel itikadî problem ve sapmalar
    yeterli şekilde gündeme gelmemiştir. İslâm akîdesi, sadece
    inanılması gereken esasları değil; aynı zamanda reddedilmesi
    AKÎDE
    - 13 -
    gereken esasları da düzenler. Ama unutulmamalı ki, reddedilmesi
    gereken esaslar, falan veya filan mezhebin tartışılabilecek görüşlerinden
    önce, “lâ” diye kestirilip atılması gereken tâğutî anlayışlar,
    şirk ve küfür olduğu kesin olan görüş ve yaklaşımlardır. Tüm
    müslümanları bağlaması yönüyle İslâm akîdesi, beşerî görüşlere
    dayanmamalı, göreceli ve tartışmalı konulardan, mezhebî ictihad
    ve kelâmî değerlendirmelerden uzak olmalıdır. Vahye dayanan ve
    Kur’an ilkelerinin temel alındığı İslâm akîdesini öğrenip inanmak
    ve hayata geçirmeye çalışmak tüm müslümanların hedefi olmalıdır.
    Hayatında akîdeyi merkeze alan kimseler, akîde ile ilgili
    beşerî yorumlar ile İlâhî iman esaslarını birbirine karıştırmamalı,
    müslüman olmak ve müslüman kalmak için şart olan esaslar ile,
    bunların yaşanılan ortamda ne anlama geldiği konusuyla ilgili
    yorumları ayrı ele almalıdırlar. Birincisinin tartışılması bile câiz olmayan
    mutlak hakikatler olduğu, ikincisinin yani yorumların ise,
    ictihadî/beşerî/zannî/göreceli doğrular olduğu bilinmeli ve bütün
    müslümanların bu beşerî yorumlara aynen katılmaları mecbur
    tutulup, katılmayanların tekfîr edilmesine gidilmemelidir. İslâm
    akîdesi, kaçınılmaz olan farklı mezhep, görüş ve akımların kendi
    doğrularını tüm müslümanlara dayatmaları için bir araç haline
    getirilmemelidir. Akîde ve bununla ilgili bilgi, müslümanlar arasında
    tartışmalar açan değil; tartışmaları sona erdiren ve mutlak
    hakikatin temel alınıp öğretildiği bir ilim haline getirilmelidir.
    Öğrenilen iman esaslarının temel ilke olarak kabulü onlara şeksiz
    iman edilmesini doğuracağı gibi, yaşanılan hayatın bu ilkelerle
    bağlantısı ve bu esasların sosyal hayata nasıl geçirileceği üzerinde
    ise ister istemez beşerî yorumlar ve metod farklılıkları olabilecektir.
    Temel akîdevî esaslarda birleşen, Kur’an’ın akîdevî ilkelerine
    ters düşmemeye çalışan, bununla birlikte usûl ve cemaat farklılığı
    içinde olan mü’minler birbirlerini kardeş kabul etmek zorundadır.
    Mücadeleyi Kur’an’ın esaslarını belirlediği akîdemize düşman
    olanlara yöneltmeli, tüm muvahhid mü’minlerle vahdeti hedefleyerek,
    yardımlaşma ve dayanışma içinde olmaya çalışmalıyız.
    Akîdeyi hayatının merkezine alan muvahhid mü’minler olarak;
    tüm câhiliyye düşünüş, inanış ve yaşayış biçimini terk edip hayatın
    her alanına tevhidî ilkeleri hâkim kılma gayretinde bulunmak
    zorundayız.
    Akîde; Anlam ve Mâhiyeti
    Akîdenin Sözlük ve Terim Anlamları
    Akîde; sözlük anlamı olarak düğümlemek anlamına gelen akd
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 14 -
    kökünden türemiştir. Akaid de akîde kelimesinin çoğuludur. Aynı
    kökten türeyen i’tikad kelimesi ise; düğüm atmışcasına bağlanmak,
    bir şeye gönülden inanmak, o şeyi gönülden benimsemek
    anlamına gelir. O halde akîde gönülden bağlanılan şey demektir.
    ‘Akd’ aslında iki şeyin arasını birleştirmektir. Bu, ipin parçalarını
    birbirine bağlama hakkında, bir binanın parçalarını bağlama
    anlamında kullanıldığı gibi; yemin, nikâh, sözleşme, satış gibi manevi
    alanlardaki ‘bağlama’ hakkında da kullanılır.
    Sözün akd edilmesi, yani bağlanması yemin’dir. Bu, hem bir
    söz vermedir, hem de gönlün bağlandığı şeydir. Kur’an bu kelimeyi
    fiil olarak sözlerin bağlanması şeklinde kullanıyor. Mü’minler,
    yeminle bağladıkları sözlerinden sorumludurlar.2
    ‘Akd’ aynı zamanda her türlü söz vermenin, anlaşma yapmanın
    ortak adıdır. Kur’an mü’minlere şöyle diyor: “Ey iman edenler!
    Akitlerinizi (Allah’la ve insanlar yaptığınız sözleşmelerinizi) yerine getirin…”
    3
    Aynı kökten gelen ‘akit’, insanın gerek Rabbi olan ezelî yani
    ‘elest bazmi’ndeki sözleşmesi, gerekse diğer insanlarla yaptığı
    her türlü anlaşmanın, sözleşmenin genel adıdır. İbn Abbas’a (r.a.)
    göre buradaki ‘akit’, Kur’an’ın genel hükümleri, helâl ve haram
    ölçüleridir.4 Yine aynı kökten gelen ‘itikat’ iman kelimesinin eş
    anlamlısı olarak kullanılmaktadır. İnanmak, bağlanılması gereken
    şeylere bağlanmak demektir. Aynı kökten gelen bir başka kelime
    ise ‘ukde’dir. Bunun anlamı kendileriyle evlenilen kadınlarla
    yapılan ‘nikah bağı’5 ve düğümdür.6 Kur’an’da bir yerde de çoğul
    olarak (uked şeklinde) kullanılmaktadır.7
    ‘Akide’ gönülden bağlanılan şey manasında kişinin isteyerek,
    benimseyerek, inanç esaslarını kabul edip inanması demektir.
    ‘Akide’nin çoğulu ‘akaid’dir. ‘Akaid’, İslâm’ın inanılması gerekli
    olan temel esasları ve hükümleri demektir. ‘Akide’ daha geniş
    olarak, bir şeye inanmak, bir haberi veya bir kimseyi doğrulamak,
    bir şeye bağlı kalmak; inanma şekli, düşünce biçimi gibi kullanılış
    alanına sahiptir.8
    2] 5/Mâide, 89; Ayrıca bk. 4/Nisâ, 33
    3] 5/Mâide, 1
    4] nak. Ali Bulaç, Meâl, 106, İbn Kesir, 1/475
    5] 2/Bakara, 235-237
    6] 20/Tâhâ, 27
    7] 113/Felâk, 4
    8] Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları: 41.
    AKÎDE
    - 15 -
    Kavram Olarak Akide
    Terim olarak akîde: İslâm Dini’nde inanılması ve reddedilmesi
    gerekli olan esaslara denir. Bu esaslardan bahseden ilme de Akaid
    ilmi denir.
    Bu tanımda geçen inanılması gerekli esaslar; Allah’ın varlığına,
    birliğine, kudretinin sonsuzluğuna, meleklerine, kitaplarına
    (vahye), peygamberlerine, âhiret hayatına, Kur’ân-ı Kerim’deki
    emir ve yasakların tümüne inanmak demektir. Reddedilmesi gerekli
    esaslar ise; küfür, şirk, nifak, fitne, kullara kul olmayı gerektiren
    düzen ve hayat görüşleri, her türlü yanlış inanç, düşünce ve
    hayat şekilleri, bâtıl inanç ve hurâfelerdir.
    Akide; Allah’ın gönderdiği İslâm’ı, yani Hz. Muhammed’in
    (s.a.s.) getirip tebliğ ettiği Din’in bütün esaslarını, bütün hükümlerini
    kalp ile doğrulamak, dil ile söylemek, bir anlamda İslâm’ın
    doğruluğuna tanıklık etmek demektir.
    Akide, bir dinin inanç esaslarıdır. Bir kişi o inanç esaslarını kabul
    ettiği zaman, o dini benimsemiş olur, o dinden sayılır. Akide
    aynı zamanda, o dinde bulunan emir, tavsiye, prensip, yasak gibi
    amel ilkelere de yön verir. Çünkü, akidenin gereği ahlâk ve davranış,
    yani amel olarak hayata yansır. Yalnızca inanç olarak kafalardan
    kalan ‘akide’ler zamanla yerini başka inançlara terk eder.
    Bu açıdan bakıldığı zaman denilebilir ki, akide kişinin dünya
    ve âhiret görüşünün bütünleşmiş şeklidir. Kişi ona bağlanır, onun
    doğru olduğunu kabul eder ve amele ilişkin ilkeleri yaşamaya çalışır.
    Bir şeyin doğruluğuna inanmak, onun gerektiği yerde uygulanmasıyla
    gösterilir, isbat edilir.
    İslâm’ın ‘akide’ sistemi, Din’in temelidir. Akide, insanla ilgili
    yaratılış gerçekliğine ulaşmak, insan ile Yaratan arasındaki bağı
    bulmaktır. Bu kuvvetli bağ, insanı Allah karşısında sorumlu hale
    getirir ve hayatını hangi amaç doğrultusunda yaşayacağını gösterir.
    İslâm’da inanç sistemi (akide) kuru kuruya bir inançlar sıralaması,
    içleri boş hayali şey değildir. Akide, Din’i kabul etmenin ve
    ona uygun olarak yaşamanın, daha doğrusu yalnızca Allah’a kulluk
    yapmak üzere karar almanın, buna söz vermenin kendisidir.
    Sözlük anlamında geçtiği gibi ‘akit’ yapmak, bir anlamda sözleşme
    yapmak, söz vermektir (ahd etmektir). Akide, bu söz verişin,
    bu sözleşmenin İlâhî yönüdür. Mü’min, İslâm’ın akide ilkelerini
    kabul ederek kulluk yapma sözleşmesini imzalar, Allah (c.c.) ile
    yaptığı ahd’i (anlaşmayı) uygulamaya karar verir.
    İslâm’ın akide anlayışı aynı zamanda, Allah’ın yanlış dediği,
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 16 -
    bâtıl ve geçersiz saydığı bütün inançları bir tarafa atmanın, kafalarda
    ve gönüllerde yanlış olan inançları terk etmenin göstergesidir.
    Kur’an’a göre, Allah tarafından gönderilmiş bütün peygamberler,
    vahy ile bildirilen inanç esaslarını (akideyi) insanlara anlatmışlardır.
    İlk peygamberden son peygambere kadar, akide aynı
    kalmıştır. İslâm akidesi, çağlara, ülkelere, halklara ve sistemlere
    göre değişmez. İnanılması gereken bütün ilkeler, bütün insanlar
    için geçerlidir. Çünkü İslâm’ın inanç esasları Mutlak Hakikat’tir,
    gerçektir. Mutlak gerçek olan bir şey zamana ve yere göre değişmez.
    İslâm’ın akidesi, yani akaidi, Tevhiddir. Bütün peygamberler
    Tevhid inancını anlatmışlardır. İnsanlar arasında tarih boyunca
    Tevhidden sapmalar oldukça, Allah yine elçilerini göndermiş ve
    onları Hakk’a davet etmiş ve uyarmıştır.
    Diğer peygamberlere vahyedildiği gibi Hz. Muhammed’e de
    vahyedilmiştir.9 Hz. Muhammed’e gönderilen Kur’an, kendinden
    önce gönderilen İlâhî kitapları doğrulamaktadır.10
    Allah (c.c.) bütün topluluklara, ‘Allah’a ibadet edin, tağuta kulluk
    yapmaktan kaçının’ diye tebliğ yapması için elçiler gönderdi. Ancak
    onlardan kimileri hidayeti, kimileri sapıklığı (dalâleti) tercih ettiler.
    11 Onların tebliğinin içerisinde, Allah’a, âhirete ve peygamberliğe
    iman gibi üç temel vardı. Vahyin ve peygamberliğinin yanında
    İlâhî kitaplar ve melekler de akla gelmektedir. 12
    Akide ve Şeriat İlişkisi
    İslâm, aslında bir bütündür. Ancak ilkelerini açıklarken onu iki
    kısım halinde anlatmak gerekir:
    1- Akaid, yani akide esasları,
    2- Şeriat, yani Din’in hükümleri, emirleri, yasakları.
    Bazı İslâm âlimleri de bunu dörtlü bir taksim halinde şöyle
    ifade ederler:
    1- İtikat, 2- İbadet, 3- Ahlâk, 4- Muamelât (hükümler ve hukuk)
    9] 4/Nisâ, 163
    10] 35/Fâtır, 31
    11] 16/Nahl, 36
    12] Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları: 42-43.
    AKÎDE
    - 17 -
    İslâm Akîdesinin Konusu
    Akaid’in konusu İslâm’da inanılması ve reddedilmesi gereken
    esaslardır. İslâm akîdesini oluşturan konular, Kur’ân-ı Kerim’de
    ve mütevâtir hadislerde farklı yorumlara gerek bırakmayacak şekilde
    açık ve kesin olarak yer alan hükümlerdir. Meselâ, Allah’ın
    varlığı ve birliği, melekler, kitaplar, peygamberler, âhiret, küfür,
    şirk, münâfıklık vs. ile ilgili, Kur’an’da anlamı açık ve kesin hüküm
    ifâde eden âyetler akaid ilminin konusudur.
    İslâm akaidinin konuları iki bölüm halinde ele alınabilir: 1.
    Mânaya delâlet yönüyle de kesinlik ifade eden mütevâtir naslarla
    sabit olmuş, inkârı küfrü gerektiren temel esaslar; 2. Tevatür
    derecesine ulaşmayan veya mütevâtir olsa da mânası açısından
    zan ifade eden naslarla açıklanan prensipler. Bu sonuncuların inkâr
    edilmesi küfrü gerektirmez. Akaid hükümleri zamana, mekâna,
    fert ve toplumlara göre değişiklik göstermez ve bir bütün olup
    bölünme kabul etmez yani akîde esaslarının bir kısmına inanıp
    bir kısmına inanmamak söz konusu olamaz. Âyet ve hadislerle
    akaid-kelâm literatürü çerçevesinde, ayrıntılarla ilgili bazı görüş
    farklılıkları bir yana, bütün İslâm ümmeti ve genel olarak İslâm
    mezheplerince kabul ve tasdik edilen İslâm akaidini şu şekilde
    özetlemek mümkündür: 1. Allah vardır, varlığı kendinden olup
    kimseye muhtaç değildir, ezelî ve ebedîdir. 2. Kâinat bütün nesne
    ve olaylarıyla yaratılmıştır, tek yaratıcısı Allah’tır. 3. Allah birdir,
    yegâne tapılacak varlık O’dur; hiçbir şeye benzemez; cisimlere has
    zaman, mekân ve benzeri kategorilere, durumlara bağımlılıktan
    ve her türlü eksiklikten münezzehtir. 4. Allah diridir, bilendir, irade
    edendir, güç yetirendir, işitendir, görendir, yaratandır, kelâm
    sahibidir; O, bütün kemal ifade eden sıfatlarla vasıflanmıştır. 5.
    Her insanın bir kaderi vardır, fakat kul cebir altında değildir. 6.
    Peygamberlik müessesesi haktır, Hz. Muhammed son peygamberdir,
    peygamberler güvenilen, tebliğ görevini yerine getiren, büyük
    günah işlemekten veya günahlarında ısrar etmekten korunmuş
    kimselerdir, fakat onlar da bizim gibi beşerdir, onlarda en
    küçük çapta bile olsa tanrılık özelliği yoktur; peygamberlerin mucizeleri
    haktır. 7. Meleklere ve ilâhî kitaplara iman gereklidir; melekler
    Allah’ın bütün emirlerine boyun eğen ruhanî varlıklardır;
    Tevrat, İncil, Zebur, Kur’an, Hz. İbrahim ve Mûsâ’nın “sahîfeleri
    Allah tarafından indirilmiş kitaplardır. 8. Âhiret hayatı, cennet ve
    cehennem haktır.
    Akîdenin Önemi ve Gayesi
    Akîde, İslâm dininin temelidir. İslâm dinini bir yapı olarak
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 18 -
    düşündüğümüzde, bu yapının temelini akîde oluşturur. Nasıl ki,
    bir binanın temeli olmadan yükselmesi, ayakta durması, sarsıntılara
    dayanması mümkün değilse, akîde ile ilgili doğru bilgiler,
    akaid ilmi olmadan da İslâm binasının yükselmesi, müslümanın
    inancının sağlam olması mümkün değildir.
    İnsanın hayata bakışı, dünya görüşü ve davranışlarının tümü
    akîdesiyle, inancıyla alâkalıdır. Akîdeyle ilgili olmayan hiçbir şey
    yoktur. Bu yüzden müslümanların ve müslüman fert ve ailelerden
    meydana gelen İslâm toplumunun sağlam bir akîdesi olmalıdır.
    Akîde ile ilgili doğru bilgi sayesinde müslüman;
    1) Neye, niçin ve nasıl iman etmesi gerektiğini bilir.
    2) Ancak sağlam bir akîde bilgisi sayesinde insan, imanını
    taklîdden kurtarabilir.
    3) Bu bilgi ve köklü inanç sayesinde, kendisini kötü düşüncelerden
    ve zararlı inançlardan koruyabilir.
    4) Bâtıl ve bid’at ehlinin görüş ve itirazlarına karşı, kendi
    inanç esaslarını savunabilir.
    5) Diğer din mensuplarının yıkıcı yayınlarına karşı İslâm dininin
    inanç sistemini savnur. Meselâ; Hristiyanların Allah hakkındaki
    teslis (baba-oğul-kutsal ruh) inancına karşı, tek ilâh inancını
    ortaya koyar.
    İnancı sağlam olan bir insan, dünya ve âhiret ile ilgili tüm işlerini
    İslâm’a uygun bir şekilde yapacaktır. Sağlam ve kâmil inanç,
    kalpte pasif bir şekilde yer tutmaz; aksine mutlaka inanç sahibinin
    yaşayışını yönlendirir.
    İşte akîde ile ilgili ilmin temel gayesi, insanı inanç ve davranışta
    İslâm’laştırarak dünya ve âhiret saâdetine kavuşturmaktır. En
    önemli gayelerinden biri, yukarıda belirtildiği gibi, İslâm inancını
    her türlü sapık ve yıkıcı fikirlerden, bâtıl düşünce ve hurâfelerden
    korumaktır. Ayrıca inandığı halde bazı şüpheleri olan insanları bu
    şüphe ve tereddütlerinden kurtarmaktır.
    Akîde, İslâm Dini’nin temeli olduğundan; dinin sağlamlığı,
    bu temelin sağlamlığına bağlıdır. Bu temelin sağlamlığı da kişiye
    cennet yollarını açar. Dünyanın huzur ve saâdetle dolması da
    ancak iman sayesindedir. İman etmek, huzur ve mutlulukla dolmak
    demektir. İmanlı insanlardan meydana gelen toplum da her
    devirde asr-ı saâdeti yaşayan, saâdeti asra taşıyan bir toplumdur.
    Gerçek hürriyet, ancak iman sayesinde, tevhid sayesinde
    AKÎDE
    - 19 -
    gerçekleşir. Tevhidî imana sahip olamayanlar; maddeye, eşyaya, mala,
    çevreye, dünyaya, zaaflara, şeytana, tâğutlara, egemen güçlere, nefse,
    hevâ ve hevese... görünmez zincirlerle bağlı ve bağımlıdırlar; özgür
    değillerdir. Kölenin kölesi, kulun kulu, âcizin emrindeki zavallıdır onlar.
    Akîdede Ölçü (İslâm Akîdesinin Kaynağı -Delili-)
    İslâm Akîdesi, beşerî görüşlere ve şahsî anlayışlara değil; vahye
    dayanır. Kimsenin hevâ ve hevesleri akaidde bağlayıcı olamaz.
    İtikadı belirleyen ölçülerin tek kaynağı vahydir. Vahy olduğu tartışılan
    veya mânâsı farklı anlaşılmaya müsait olan hükümler de
    akaid için kesin ölçü olamaz. İslâm inanç esasları, delâleti ve sübutu
    kat’î olan vahyin itikadî hükümleridir. Kesin doğru, mutlak
    doğru olan hükümler, tüm müslümanların kabul etmek zorunda
    olduğu sâdık ve mütevâtir haberlerdir. Kur’an’ın tümü mütevâtir
    haber türüne girdiği halde; hadislerin çok azı bu sınıflamaya girer.
    Hükümler, zannî hükümler ve kat’î hükümler diye ikiye ayrılır.
    Kat’îlik, hem hükmün vahy olup olmaması yönüyle olmalıdır; hem
    de konuyla ilgili ifâdenin açıklığı ve netliği yönünden olmalıdır.
    İslâm akîdesi, şüpheye, zanna, beşerî görüş ve yoruma dayanmaz.
    Kişinin müslüman olabilmesi için inanmak zorunda olduğu
    hususlar, en küçük çapta veya en küçük cüz’ü reddedildiğinde kişiyi
    küfre sokan hükümler, akaid esaslarıdır. Tabii ki bunlar, vahy
    olduğunda en küçük şüphe bulunmayan Kur’an âyetleridir.
    Müslümanın akîdesi Kur’an’a dayanmalıdır.13 Kur’an’da yer
    almayan, Kur’an’la sağlaması ve tashihi yapılamayan, Kur’an
    âyetleriyle % 100 uyum sağlamayan bir husus, tüm mü’minleri
    bağlayıcı itikadî esas olamaz. Ana itikadî ilkeler, bütün peygamberlerin
    ortak mesajıdır. Peygamberlerin kendi koydukları ilkeler
    değildir ki, peygamberden peygambere değişiklik göstersin.
    Bu inanç ilkeleri, evrensel ve çağlarüstü esaslardır. Bu konuda
    Rasûlullah’ın (s.a.s.) konumu, inanç ilkelerini açıklamak, daha
    doğru anlaşılması için konuyu izah etmektir. Rasûl (s.a.s.) kendisi
    iman esası vaz’ eden değil, kendisine indirilene iman eden konumundadır.
    14 Yüce Rasûl, önce kendisi vahye tâbi olmakla mükelleftir:
    13] Maalesef bu alanda yazılmış eserlerin çoğunda, Kur’an’da olmayan nice
    hususların akaid ilkesi olarak kabul edildiği gibi; bundan daha da fecî
    olanı; Kur’an’a ters nice hususlar akaid hükmü, yani inanç esası olarak belirtilmiştir.
    14] Bk. 2/Bakara, 286
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 20 -
    “Kur’an’a uymayı sana farz kılan Allah, elbette seni dönülecek yere
    döndürecektir. De ki: ‘Rabbim, kimin hidâyeti getirdiğini ve kimin apaçık
    bir sapıklık içinde olduğunu en iyi bilendir. Sen, bu Kitab’ın sana vahyolunacağını
    ummuyordun. (Bu) Ancak Rabbinden bir rahmettir. O halde
    sakın kâfirlere arka çıkma! Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra, artık
    sakın onlar seni bu âyetlerden alıkoymasınlar. Rabbine dâvet et. Asla
    müşriklerden olma! Allah ile birlikte başka bir ilâha/tanrıya tapıp yalvarma!
    O’ndan başka ilâh yoktur. O’nun zâtından başka her şey yok olacaktır.
    Hüküm O’nundur ve siz anca O’na döndürüleceksiniz.”15
    “Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen, dosdoğru yoldasın.
    Doğrusu Kur’an, sana ve kavmine bir öğüttür. İleride ondan sorumlu
    tutulacaksınız. Senden önce gönderdiğimiz rasullerimize (ümmetlerine)
    sor! Rahmân’dan başka tapılacak ilâhlar (edinin diye) emretmiş miyiz?”16
    “Ey Nebî! Allah’tan kork, kâfirlere ve münâfıklara boyun eğip itaat
    etme. Elbette Allah her şeyi bilmekte ve yerli yerince yapmaktadır. Rabbinden
    sana vahyedilene uy. Şüphesiz Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır.
    Allah’a güven. Vekîl olarak Allah yeter.”17
    “İşte onun için sen (tevhide) dâvet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru
    ol. Onların hevâlarına/heveslerine uyma ve de ki: ‘Ben Allah’ın indirdiği
    Kitab’a inandım ve aranızda adâleti gerçekleştirmekle emrolundum.
    Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize,
    sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de sizedir.
    Aramızda tartışılabilecek bir konu yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar.
    Dönüş de O’nadır.”18
    “De ki: ‘Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum.
    Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, sadece
    bana vahyolunana uyarım…” 19
    Akîdede bağlayıcı bir hükmün, delâletinin de kat’î olması gerekir.
    Âyetlerdeki bazı ifâdelerin hangi mânâya delâlet ettiği kesin
    olmayabilir; mânâya delâleti zannî, yoruma açık olabilir. Kimse
    bir şahsın ictihadını ya da kendi anlayışını, beşerî bir yorumu,
    başka insanlara inanç esası olarak dayatma hakkına sahip değildir.
    Mânâya delâleti zannî olan şahsî açıklama veya yorumu kabul
    15] 28/Kasas, 85-88
    16] 43/Zuhruf, 43-45
    17] 33/Ahzâ, 1-3
    18] 42/Şûrâ, 15
    19] 6/En’âm, 50; Peygamberimizin kendisine indirilen vahye tâbi olmasını emreden
    veya kendi ağzından ben ancak vahye tâbi oluyorum diyen âyetler
    için bk. 6/En’âm, 50, 106, 145; 7/A’râf, 203; 10/Yûnus, 15, 109; 11/Hûd, 12;
    16/Nahl, 123; 33/Ahzâb, 2; 43/Zuhruf, 43; 45/Câsiye, 18; 46/Ahkaf, 9; 75/
    Kıyâme, 18
    AKÎDE
    - 21 -
    etmeyenleri tekfir etme hakkına hiç kimse sahip değildir.
    Muhkem âyetlerdeki itikadî esaslar, yani vahyin hükümleri
    İslâm inanç esaslarını oluşturur. Bu mutlak doğrular, kişilere, zamana
    ve coğrafyaya göre değişmez. Bunun dışındaki doğrular,
    nisbî (göreceli) doğrulardır. İctihadî hükümler, şahsî yorum ve
    tefsirlerdeki doğrular, zannî ve tartışmalı doğrular sınıfına girer.
    Bunlar tüm müslümanları bağlayıcı olamaz. Dolayısıyla İslâm akaidi
    de, içinde şüphe bulunan zannî, göreceli ve değişken doğrulara,
    beşerî doğrulara; yani zayıf temellere dayanmaz. Zan, zayıf
    bir temeldir.
    “Onların (müşriklerin) çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Şüphesiz
    zan, haktan (ilimden) bir şeyin yerini tutmaz.” 20
    “Bunlar (putlar), sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey
    değildir. Allah onlar hakkında hiç bir delil indirmemiştir. Onlar zanna ve
    nefislerinin aşağı hevesine uyuyorlar.” 21
    “Âhirete inanmayanlar, meleklere dişilerin adlarını takıyorlar. Hâlbuki
    onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise;
    hiç şüphesiz hakikat bakımından bir şey ifade etmez.” 22
    Allah Teâlâ şu âyet-i kerîmede mü’minleri zannın çoğundan
    sakındırmıştır: “Ey iman edenler, zannın çoğundan sakının. Çünkü zannın
    bir kısmı günahtır.”23 İtikada ait zanlar, ulûhiyetle ve Peygamberlikle
    ilgili zanlar, haram olan zanlara dâhildir. Çünkü iman ve
    tasdik hususunda yakîn (kesin bilgi) şarttır.
    Tarihten miras olarak devraldığımız geleneksel din anlayışında
    akîdevî esaslar diye, Akaid hükümleri diye takdim edilen
    Kelâmî tartışmalardaki problemler ve ihtilâflar, ölçüdeki genişlikle
    ilgilidir. Farklı mezheb ve görüşteki müslümanları kolayca tekfir
    eden bu red (anti tez) Kelâmı, mezhepleri ve ictihadları merkeze
    alan, zannî deliller veya şahsî anlayışların da akaidde ölçü olarak
    kabulüyle oluşmuş, göreceli ve zannî doğruların kesin doğrular
    yerine konulduğu eserlerden ibârettir.
    Akîdevî Esasların Değişmezliği
    a) İ’tikad esasları, zamana, mekâna, kişilere ve toplumlara
    göre değişmez.
    20] 10/Yûnus, 36
    21] 53/Necm, 23
    22] 53/Necm, 27-28
    23] 49/Hucurat, 12
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 22 -
    Allah tarafından Hz. Âdem’e, Hz. Nuh’a, Hz. Mûsâ’ya, Hz.
    İsa’ya... inanç konusunda ne emredilmişse, Hz. Muhammed
    (s.a.s.)’e de aynı esaslar emredilmiştir. Değişen sadece şeriatlardır.
    Yani bütün peygamberlerin tebliğ ettiği dinin temeli, tevhid
    inancına dayanır.
    Tüm peygamberler gönderildikleri toplumlara, Allah’ın varlığı
    ve birliğini, kendilerinin Allah’ın elçileri olduğunu, âhiret diye
    bir hayatın varlığını haber vermişler; onları Allah’a kulluk etmeye,
    kendilerine itaate çağırmışlardır. Peygamberlerin bu ortak çağrısı
    Kur’ân-ı Kerim’de şu şekilde ifâde edilir:
    “Andolsun biz Nuh’u kavmine gönderdik. ‘Ey kavmim, dedi; Allah’a
    kulluk edin, O’ndan başka ilâhınız/tanrınız yoktur.”24
    “Andolsun Biz Semud kavmine kardeşleri Sâlih’i, ‘Allah’a kulluk edin’
    demesi için gönderdik..”25
    İbrâhim (a.s.) kavmine dedi ki; ‘Allah’a ibâdet edin ve O’ndan korkun.
    Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.”26
    “Şuayb (a.s.) kavmine şöyle dedi: ‘Ey kavmim Allah’a kulluk edin,
    âhiret gününe umut bağlayın.”27
    “Biz hiçbir peygamberi Allah’ın izniyle kendisine itaat edilmesinden
    başka bir amaçla göndermedik.”28
    “Andolsun Biz, ‘Allah’a kulluk edin ve tâğuttan, putlardan sakının’
    diye (emretmeleri için) her topluma bir peygamber gönderdik.”29
    Bütün peygamberlerin ortak mesajı olan bu itikadî esaslar,
    hem evrensel, hem de çağlar üstüdür. İlk insandan kıyâmete kadar
    tüm nesiller için her zaman ve her coğrafyada geçerlidir.
    Şu halde herhangi bir kişi veya toplum meselâ şunu diyemez:
    “Kur’an’daki hükümler geçmişte kaldı. Bugünkü modern toplumda
    din kaidelerinin herhangi bir bağlayıcılığı yoktur. Din olsa olsa
    bir vicdan işi olabilir. Geçmişte putperestlik, içki, kumar, fâiz, zina,
    yasaklandı; namaz, oruç, zekât, hac, cihad, infak emredildi ama
    günümüzde bunların tümü geçerliliğini yitirdi. Çünkü bugün devletin
    izniyle açılan kumarhaneler, meyhaneler, genelevler, fâizli
    işlem yapan bankalar var. Kâbe’de hac yapmak yerine, bizim
    24] 23/Mü’minûn, 23
    25] 27/Neml, 45
    26] 29/Ankebût, 16
    27] 29/Ankebût, 36
    28] 4/Nisâ, 6
    29] 16/Nahl, 36
    AKÎDE
    - 23 -
    ulularımızı tavaf edip, saygı duruşu yaptığımız tunçtan, altından,
    gümüşten, bronzdan heykellerimiz, put imalathanelerimiz, tapınmak
    ve eğlenmek için yapılmış dev alışveriş ve eğlence merkezlerimiz
    var...”
    İşte tüm bu ve benzeri sözleri kâfir olanlar, dinine bağlılığı pamuk
    ipliğinden daha zayıf olanlar söyleyebilir. Böyle insanlar ve
    bu insanlardan oluşan toplumlar şahsiyetsiz ve zayıf karakterlidir.
    Akîdesi sağlam olan bir müslüman ise, bu ve benzeri anlayışların tümünü
    reddeder. İnancını zamana, zemine ve mekâna göre değiştirmez.
    b) İ’tikad esasları bir bütün olup bölünme kabul etmez. İslâm
    dininin bir kısmını kabul edip bir kısmını reddetmek, insanı dinden
    çıkarır.
    Meselâ; “namazla ilgili emirleri kabul ediyorum; fakat fâizle
    ilgili emirleri kabul etmiyorum. Çünkü şu anda yaptığım ve ileride
    yapacağım fâizli ticaretime zarar veriyor. Oruçla ilgili hükümleri
    kabul ediyorum; fakat infak ve zekât ile ilgili hükümleri kabul etmiyorum.
    Kabul edersem servetimin azalmasından korkuyorum.
    Hem ben bu serveti kazanırken ihtiyaç sahipleri benimle beraber
    mi çalıştı?”
    “Allah’ın varlığını, birliğini kabul ediyorum; fakat ben içkiden,
    kumar oynamaktan, zina etmekten, yalan söylemekten, insanları
    çekiştirmekten, onları birbirine düşürmekten, insanları kandırmaktan
    vazgeçemem. Bunların hepsi nefsime ağır gelen şeyler. Bu
    nedenle bu konularla ilgili âyetleri bir kenara bıraksak diyorum.”
    İşte tüm bu ve benzeri inanışlar insanı bu dinin dışına çıkarır.
    Allah Teâlâ bu tür inanca sahip olan insanları Kur’ân-ı Kerim’de
    kınamakta ve cehennem azâbı ile tehdit etmekte, dinin bir
    kısmını kabul edip işine gelmeyen kısmını reddedenlere şu hitabı
    yapmaktadır: “...Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr
    mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanların cezâsı, dünya hayatında rezil
    olmaktan başka bir şey değildir. Kıyâmet gününde de azâbın en şiddetlisine
    itilirler.”30
    Biz, sağlam bir inançla Rabbimizin nefsimize kolay gelen
    hükümlerini kabul edip uyguluyor olabiliriz. Ama aynı zamanda,
    nefsimize ağır gelen İlâhî emir ve yasakları da kabul edip
    hiçbir ayırım yapmadan yerine getirmeye çalışmalıyız. Burada şu
    hususa dikkat etmeliyiz: İslâm’ın hükümlerinin tamamını kabul
    ettiği halde, nefsine ağır geldiği için yerine getirmeyen ile; bu
    30] 2/Bakara, 85
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 24 -
    hükümleri kabul etmeyip inkâr eden veya alaya alanların durumu
    bir değildir. Birincisinde insan kâfir olmazken, ikincisinde tereddütsüz
    kâfir olur. Yani, Allah’a iman eden, İslâm’ın tüm hükümlerini
    kabul eden, fakat nefsine yenildiği için meselâ içki içen,
    kumar oynayan insan kâfir değil; günahkâr mü’mindir. Çünkü
    bu insan inanmıştır. Yerine getirmediği hükümler için de Allah
    Teâlâ’ya hesap verecektir.
    Bu önemli hususa tüm müslümanlar dikkat etmeli, müslüman
    olduğunu söyleyen ve dinden çıktığı açıkça belli olmayan kimseye
    münâfık olduğunu zannetsek bile kâfir demekten kaçınmalıyız.
    Çünkü bir insanı kâfir ilan etmek ağır bir sorumluluğu gerektirir.
    İslâm’ı reddeden veya söz ya da davranışıyla bilerek inkâr ettiği
    açıkça belli olan birisine de kâfir demekten kaçınmamalıyız. Kısaca
    söylemek gerekirse, müslüman olduğunu söyleyen ve söz ya
    da davranışı açıkça küfrünü ispatlamayan bir kimseye kâfir deme
    hakkımız olmadığı gibi; kâfir olduğu açıkça belli olan birisine de
    birtakım menfaatler gereği müslüman deme hakkımız yoktur.
    Sâhibini ileriye atmayan, meydana çıkarmayan, küfürle,
    câhiliyye ile Firâvnî ve tağutî düzen ve müesseselerle, konum ve
    şartlarına uygun mücadele içerisine itmeyen bir iman, boyutlarında
    eksiklikler taşıyan bir çeşit inanıştır.
    Diğer taraftan İslâm’ın günümüz açısından uygulanabilirliği
    konusunda şüphe ve tereddütler taşımak da iman ile bağdaşmaz.
    Bu en azından yüce Rabbimiz’in görüneni, görünmeyeni,
    geçmişi ve geleceği bileceğine inanmak gereği ile çelişir. Allah’ın
    Şeriatı’nın herhangi bir zamanda yeterli geleceğinde şüphe içerisinde
    olmak, Allah’ın sıfatlarında şüpheye düşmek demektir. Allah
    hakkındaki bir şüphe ve tereddüt ise, mâhiyet ve boyutu ne
    olursa olsun, kişiyi imandan çıkartır.
    Mü’min, iman ettiği nizâmın bütün hükümleriyle her zaman
    ve mekânın değişmez, mutlak doğru ve insanlığı bunalımlardan
    uzaklaştıracak, mutluluğa kavuşturacak, insanı insana kölelikten,
    kendi nefsine ya da herhangi bâtıl bir kuvvete tapmaktan, onun
    boyunduruğuna girmekten kurtarabilecek yegâne nizâm olduğuna
    inanmak ve bunun ilmî bakımdan tartışılmaz bir gerçek olduğunu
    ispat etmek cehdine sürekli sâhip olmalıdır. Bunun yanında;
    böyle bir nizâmı da arzın herhangi bir yerinde ve kendisini
    merkez kabul ederek hemen kendisine en yakın parça üzerinde
    egemen kılmakla yükümlü olduğunu bilmekten, bunun için sa’y
    ü gayrette bulunup bulunmamaktan sorumlu tutulacağı şuûruyla
    kesintisiz bir cehd içerisinde olmakla vazîfelidir. Bu onun temel
    AKÎDE
    - 25 -
    sorumlulukları arasında yer alır.
    İslâm’ın ilk dönemi olan Asr-ı Saâdet’te, Resulullah (s.a.s.)’ hayattayken
    diğer bütün İslâmî ilimler gibi akaid ilmi de yazılmamış
    ve henüz tedvîn edilmemişti. Zira vahiy devam ediyor; Müslümanlar
    karşılaştıkları bütün problemleri derhal Hz. Peygamber’e götürüp
    vahyin ışığında çözüme kavuşturuyorlardı. Ashâb her husûsta
    olduğu gibi akide konusunda da Kur’an’a ve Rasûlullah’a tam bir
    teslimiyet içindeydi. Resulullah’ın onlara getirdiği bir inanç prensibini
    kesinlikle tartışma konusu yapmaz, bunun üzerinde görüş
    belirtmezler; hatta buna asla ihtiyaç duymazlardı. Resulullah’ın
    mescitte biraraya gelip akîdeyi ilgilendiren “kader” konusunu
    tartışan bazı sahâbîleri bu tartışmadan alıkoyduğunu görüyoruz.
    Hz. Peygamber’in âhiret’e irtihâlinden ve dolayısıyla vahyin
    kesilmesinden sonra ashâbın çoğu, ‘asr-ı saadet’teki saf ve berrak
    İslâmî anlayışlarını korudular. Buna rağmen toplum içinde meydana
    gelen gelişmeler karşısında, ister istemez bazı problemler
    ile ilgili olarak yeni tartışmalara girişiyorlardı. Özellikle halîfelerin
    seçimi ile ilgili olarak bazı görüş ayrılıkları meydana gelmiş, bilhassa
    Hakem olayından sonra Şîâ’nın ve bunlara karşı tam aksi
    görüşleri savunan Hâricilerin ortaya çıkışı, beraberinde değişik
    anlayışları da müslümanların gündemine getirmiştir. Aynı şekilde
    Hz. Osman’ın şahâdetinden sonra az da olsa beliren bazı görüş
    ayrılıkları, daha sonra III. Halife’nin katli meselesi tartışmalarına
    dönüşmüştü. Buna bağlı olarak, adam öldürenin iman durumu da
    görüş ayrılıklarına zemîn hazırladı. İnsan öldürmek büyük günah
    (kebîre) olduğuna göre, “Büyük günah işleyen kimse Müslüman
    mıdır, kâfir midir, yoksa fâsık mıdır?” gibi bir soru gündeme geldi.
    Akaidle ilgili eserlerde konular şu şekilde ele alınmıştır: Öncelikle
    “asılların aslı” olan Allah Teâlâ’ya iman etmek ve onun
    sıfatlarını tümüyle tevîle girmeden kabullenmek. Bunun yanında
    diğer iki önemli esas vardır ki bunlar da peygamberlere ve âhirete
    iman meselesidir. Bu üç esas İslâm akaidinin ilk üç temelini oluşturmaktadır.
    Yukarıda saydığımız altı iman esasından geriye kalan
    Kitaplara ve Meleklere iman ise, peygamberlere imana bağlı olarak
    işlenmektedir. Zira üç temel esastan biri olan peygamberlere
    iman gerçekleşince, ister istemez bu peygamberlerin getirdikleri
    haber olarak Kitaplara ve Meleklere de iman etmek kaçınılmaz
    olur.
    İslâm akaidini oluşturan bu iman esaslarına bağlı olarak zamanla
    birçok konu tartışılmış ve gün geçtikçe İslâm akîde kitaplarına
    yeni yeni konular eklenmiştir. İlk dönemlerde Fıkh-ı Ekber’in
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 26 -
    yazıldığı dönemde konular Allah’ın sıfatları ve bunların yorumları
    çerçevesinde iken; zamanla Kur’an’ın mahlûk olup olmadığı,
    Cennet’te Allah’ın görülüp görülemeyeceği meselesi, insanın fiilleri,
    insanın güç yetiremeyeceği meselelerde kişinin sorumluluğu
    (Teklif-i Mâlâ Yutâk), rızık, ecel, hidâyet-dalâlet, âhiret hayatı, kabir
    azabı, sual, öldükten sonra dirilme, dünyada işlenen amellerin
    tartılması, sırat, Havz, Cennet-Cehennem, afv, şefâat, vesîle, imanın
    artması-eksilmesi meselesi; peygamberlere iman ve bunlara
    bağlı olarak mu’cize, melekler, kitaplar, mi’rac ve kerâmet meseleleri,
    Hilâfet, imâmet tartışmaları, dört halifenin râşid hilâfeti,
    ümmetin imamında aranan özellikler, sahâbe ve onlardan hayırla
    söz etme, aşere-i mübeşşere, Deccâl, Ye’cüc-Me’cüc meselesi ve
    bunlar ile ilgili daha pek çok diğer problem akaid kitaplarına
    konu olmuştur.
    Zamanımıza kadar intikâl eden ve önceki âlimlerin ele aldıkları
    bu meselelerin dışında bugün İslâm toplumunun karşı karşıya
    kaldığı durumlarda yeni yeni meseleler gündeme gelmiş ve
    akîdeyi ilgilendirip ilgilendirmediği tartışılmaya başlanmıştır. Totaliter,
    Laik-Sosyalist veya Laik Demokratik Liberalist sistemlerde
    yaşayan müslümanlar ister istemez birçok konu ile karşılaşmakta
    ve bu sistemlerin vücuda getirdikleri usûl ve yaşayış tarzlarına
    karşı nasıl bir tavır takınacaklarını bilememektedirler. Bundan
    dolayı müslümanların, hâkimiyeti altında yaşadıkları sistemlerle
    olan ilişkilerinde kaçınılmaz olarak karşı karşıya kaldıkları ve bazen
    bir hayli zorlandıkları bu problemlerini çözme hususunda da
    bazı tartışmalar açılmış ve bunlar bugün bir akîde konusu olarak
    işlenip kitaplara geçmiş bulunmaktadır.
    İslâm akaidi ile ilgili olarak yazılan en meşhur eserler arasında
    İmâm-ı Â’zam’ın Fıkhu’l-Ekber’ini; İmâm Mâturidî’nin
    Kitâbu’t-Tevhîd’ini: Ömer Nesefi’nin Metnu’l-Akaid’ini, Nureddin
    es-Sâbûnî’nin el-Bidâye’sini, zikredebiliriz. Bunların yanında
    Taftazânî’nin Şerhu’l-Akaid adlı eseriyle Şehristânî’nin, Abdulkadir
    el-Bağdadî’nin, İmâm Gazâlî’nin, Kadı Adudiddin Abdurrahman
    b. İcî’nin, Seyyid Şerif Cürcânî’nin eserleri de çok okunan
    kayda değer eserlerdir.31
    İnsan İlişkilerinde İnancın Belirleyici Rolü
    İnanç, temelde içsel ve kişisel bir olaydır. Yani kişi neye inanıyorsa
    önce onu kendi içinde yaşar ve neye inanmıyorsa onu da
    önce kendi içinde reddeder. Ancak sanıldığı gibi konu bu kadar
    31] Ahmed Ağırakça, Şamil İslam Ansiklopedisi, 1/81-82
    AKÎDE
    - 27 -
    basit, bu kadar soyut ve sınırlı değildir. Doğrusunu söylemek gerekirse
    insan kendi içinde neye inanıyor, ya da neye inanmıyorsa
    mutlaka ona göre psikolojik bir tutum içine de girer. Hatta zaman
    zaman, içindeki bu inanma ya da inanmama olgusu, en sert
    tavırlar olarak onun dışına yansıdığı bile olur. Akıl ve bilim bunu
    doğrulamaktadır.
    Unutmamak gerekir ki ölüme meydan okuyanlar, gözlerini
    kırpmadan düşmanlarının üzerine saldıranlar; para, servet, zenginlik
    ve şöhret uğruna katlanılmaz uğraş verenler; definelere
    ulaşmak için havsalaya sığmaz maceralara sürüklenenler, bir şeye
    inandıkları için böyle yapabilmektedirler. Öyle ise hiç tereddüt
    etmeden diyebiliriz ki bütün arzuların, umutların, dâvâların ve
    ideallerin temelinde bir inanç vardır; Bütün savaşların, kavgaların,
    politik mücadelelerin, ticarî rekabetlerin, yarışların ya da barışların,
    hatta propaganda ve reklamların arka planında mutlaka birer
    inanç vardır.
    Dolayısıyla bütün bu gerçekler gösteriyor ki inanç, insanın psikolojisini
    birinci derecede yönlendiren, hatta tavırlarını belirleyen
    bir zihin ve yürek gücüdür. Bu bakımdan inanç, kendi tanımı içinde
    statik bir potansiyel ise de en ufak bir manipülasyonla dinamik
    bir güce dönüşebilir.
    İnanç, ya da İslâm’ın diliyle “iman” dediğimiz bu görünmeyen
    gücün bütün insanlardaki ortak özellikleri şu şekilde özetlemek
    mümkündür.
    1. Bir şeye, gerçek diye kesinlik derecesinde inanan insanlar,
    temelde hak ya da batıl olsun yeri ve zamanı geldiğinde bu inanç
    uğruna her şeylerini feda edebilirler. İnançlı insanlar için bu ihtimal
    daima vardır ve toplumsal yaşam açısından çok önemli bir
    noktadır. Öyle ki gölgesinden korkan nice kimseler, zaman gelmiş
    inançları uğrunda arslan kesilmişler, hayatlarını bile hiçe saymışlardır.
    Unutmamalıdır ki gerek Rahmânî zaferler, gerekse şeytânî galebeler
    seve seve canını feda eden insanların cesetleri üzerinde
    daima bina edilmiştir. Şu halde güçlü inanç, kişinin, rolünü üstlenmek
    durumunda olduğu duyarlı dakikalarda en cesur tavrı göstermek
    ya da en coşkulu bir kulluk halini yaşamak için ona gerekli
    aktiviteyi kazandırabilecek bir kaynaktır. Onun içindir ki Allah’ın
    huzurunda, huşû içinde namaza duran bir mü’minin ruh hali nasıl
    ise, bir heykel karşısında kılı kıpırdamadan dimdik duran müşrik
    bir insanın ruh hali de aynen öyledir. Her ikisi de inancın etkisiyle
    bu ibadet ve tapınmayı yapmaktadır; biri Allah’ın râzı olduğu
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 28 -
    inanç ile, diğeri ise Allah’ın şirk ve putperestlik saydığı inanç ile…
    2. Hakka ya da bâtıla inanan insan, hiçbir zaman tarafsız olamaz.
    Kişi neye inanıyorsa onu, inanmadığı şeye daima tercih eder.
    Buna bağlı olarak inandığı şeye inananları da tercih eder. İşte deneye
    tutunan ve bilimsellik iddiasında olan pozitivizm, bu noktada
    iflas etmiştir.
    Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmaktadır: “Gerçek şu ki,
    mü’minler kardeştirler...”32 Mü’minler ise Allah’a, meleklerine, kitaplarına,
    elçilerine, âhiret gününe iman eden kimselerdir. Şu halde bu gerçeklere
    içtenlikle inanan insanlar, renkleri, ırkları ve dilleri ne olursa olsun,
    hatta hangi ülkede ve hangi bayrak altında yaşıyor olurlarsa olsunlar,
    Allah’ın belirlediği bu iman ölçülerine göre kardeştirler. Bu da zorunlu
    olarak şu sonuçları doğurmaktadır:
    a) Mü’minler kardeş olduklarına göre birbirleriyle kardeşçe
    ilişkiler içinde olmak zorundadırlar. Keza bu ilişkileri bütün engellere
    rağmen sürdürmek mecburiyetindedirler. Buna bağlı olarak
    onların birlik ve beraberliğine, dayanışma ve yardımlaşmalarına
    engel olan her şey, ama her şey onları, yüreklerindeki inanca aykırı
    bir doğrultuya yönlendiren düşmanların ve şeytanların planlarıdır.
    b) Mü’min olmayan insanlara gelince bunlar, -değil yakın akraba-
    anne, baba ve öz kardeş bile olsalar, hiç akraba olmayan
    mü’minlere göre yabancı sayılırlar. Mü’min kişi, gerçekte yabancı
    olan bu yakınlarına karşı, duygularına belli bir yön vermek ve
    tedbirli olmak zorundadır. Mü’minin, gerek mü’min kardeşlerine,
    gerekse mü’min olmayanlara karşı eylemsel olarak nasıl davranacağı
    ise konumuzun dışıdır. Mü’minin uygulamalı yaşamı İslâm
    Fıkhı’nın konusudur.33
    Mü’minin İnsanlara Karşı İçsel Tutumu
    Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ölümden sonraki
    ebedî hayata ve kadere inanan kimsenin, insanlara karşı içinden
    izleyeceği tutum, elbette ki muhataplarının imânî durumlarına
    göre farklı olacaktır. Bu, bütün dinlerde ve ideolojilerde, hatta
    karşılıklı yarışan oyun takımlarında bile söz konusudur. Tarih ve
    sosyoloji bu gerçeği daima kanıtlamıştır.
    Örneğin gerçek bir yahudi, gerçek bir hıristiyan ya da gerçek
    bir budist, dinine mensup olmayan bir kişiyi veya bir topluluğu
    32] 49/Hucurât Sûresi, 10
    33] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 328-330.
    AKÎDE
    - 29 -
    kendi dindaşlarına karşı desteklemez. Keza gerçek bir komünist,
    gerçek bir faşist, “laik“ olduğuna kendini gerçekten inandırabilmiş
    biri ya da klübüne gönülden bağlı bir futbolcu, inancını ya
    da ideolojisini paylaşmayanları veya takımını tutmayanları, kendi
    yandaşlarına karşı yine desteklemez.
    Burada ince bir nokta daha vardır: Örneğin aynı insanda din
    ile ideoloji, din ile milliyetçilik, din ile akrabalık ya da din ile başka
    bir duygu karşı karşıya gelebilir. Yani, aynı insanın içindeki farklı
    iki olgu arasında bazen herhangi bir nedenle çatışma doğabilir.
    İşte müslüman kişi eğer böyle bir durumda kalacak olursa onun iç
    dünyasındaki bu çatışma, kendisinin gerçek bir imana sahip bulunup
    bulunmadığını ortaya çıkaran çetin bir sınav olur.
    Bu çetin sınavın en çarpıcı misallerini sahâbîler yaşamışlardır.
    Mesela Bedir Savaşı’nda, müşrik yakınlarına karşı kahramanca silah
    kullanmış olan, hatta kılıç darbeleri altında babasının, öz kardeşinin
    ve amcasının, parçalanmalarını serinkanlılıkla seyreden
    Ubu Huzeyfe (r.a.) ile babasını bizzat elleriyle öldüren Ebu Ubeyde
    (r.a.) gibi şanlı sahâbîler, derin bir imanın parlak örneklerini
    sergilemişlerdir.
    Bir şeye inanmak, mutlak surette en az iki şeyden birine taraf
    olmak demektir. Esasen taraftarlık, kaçınılmaz bir hayat kanunudur.
    Onun için hiçbir kimsenin, imânî ve ideolojik konuda yan tutmaması
    mümkün değildir. Hemen her insanın, bağlandığı bir din,
    bilinç ve kültür düzeyine göre benimsediği siyasal bir görüş, desteklediği
    bir örgüt, savunduğu bir ideoloji, ya da kutsal saydığı bir
    dâvâsı vardır. Ancak bu açıklama, bütün insanları ilkel bir ayırımla
    dost ve düşman diye iki kamp olarak görmek anlamına gelmez ve
    asla gelmemelidir de. Fakat her şeye rağmen Kur’ân’ın ölçüleriyle
    bütün insanlar, mü’min kişiye göre yine ikiye ayrılırlar. Bunların
    bir kısmı, Kur’ân-ı Kerîm’in tamamına inananlardır ki aralarında
    iman kardeşliği bağı vardır. Her çağda gerçek anlamdaki iman,
    bunların gönüllerinde varlığını sürdürerek sonraki kuşaklara intikal
    eder.
    İkinci kısma gelince bunlar da başlıca üç gruptur:
    a) Kur’ân’ın tamamına inanmayanlar;
    b) Kur’ân’ın içeriğini, istedikleri gibi yorumlayarak çarpıtanlar
    ya da amacından saptıranlar;
    c) Kur’ân’ın bir bölümüne inanmayanlar ya da (şeriat olarak)
    bu bölümü aşağılama cür’etini gösterenlerdir.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 30 -
    Tabiatıyla bu üç grup da kâfirdirler.
    Mü’min kişinin, insanlara karşı içsel tutumunun, nasıl olması
    gerektiğini Kur’ân-ı Kerîm çok net bir şekilde belirtmiştir. Buna
    göre mü’minin, imanından kaynayan duyguları bütün insanlara
    karşı en çok üç farklı şekilde ayrışabilir. Bunlar: “Muvâlât”, “Hazer”
    ve “Müsâleme”’dir.
    Şimdi Kur’ân-ı Kerîm’in ışığında bu kavramların ne demek olduğunu
    anlamaya çalışalım:34
    1. Muvâlât:
    Dostluk, taraftarlık ve yan tutma anlamına gelen Arapça bir
    masdardır. Bunun soyut kökünden türeyen ve (yerine göre) dost
    anlamına gelen “veli” kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’in birçok yerinde
    geçmektedir. İşte bu âyetlerden bazıları mü’minin ancak kendisi
    gibi mü’min olan kimselerle dostluk kurabileceğini35 hükme bağlamaktadır.
    Yani mü’min kişi, iman kavramının sınırları içinde ve
    gönül planında ancak ve ancak kendisi gibi imanlı kimselere karşı
    sevgi ve yakınlık duyabilir, onları dost ve kardeş sayabilir.
    Bu kişisel duyguların uygulamadaki görüntüleri ise İslâm
    fıkhının konusudur. Mesele, elbette ki bu kadar soyut değildir.
    Çünkü mü’minler arasında da istenmeyen çeşitli olaylar cereyan
    edebilir, ihtilaflar çıkabilir, hatta zaman zaman kavgalar ve savaşlar
    bile patlak verebilir. Ancak bütün olumsuzluklara rağmen
    bu gibi olaylar hak ve adalet sınırları içinde birer hesaplaşmadan
    ibaret kalmalı, mü’min kişi hiç bir zaman ve herhangi bir nedenle
    mü’min kardeşine (ancak imandan yoksun kimselere besleyebileceği)
    yabancılık duygusunu beslememelidir. Aksi halde bir iman
    tehlikesi içine girebilir. 36
    2. Hazer:
    Korunmak, olası bir tehlikeye karşı duyarlı ve tedbirli olmak
    demektir. Yine Kur’ân-ı Kerîm’in ışığında anlıyoruz ki mü’min
    kişi, -en yakın akrabaları bile olsa- mü’min olmayanlara karşı sevgi
    besleyemez, içinden onlara yakınlık duyamaz.37 Bunlar: küfrün
    çemberi içinde olan müşrikler, münafıklar, zındıklar ve mürtedlerdir.
    İslâm’ın dışında kalmış olan insanlar, kim olurlarsa olsunlar
    mü’minlere yabancıdırlar. Bu. Hz. Muhammed’den (s.a.s.) önceki
    34] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 330-332.
    35] 3/Al-i İmran, 28, 9/Tevbe, 71
    36] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 332.
    37] 58/Mücadele, 22
    AKÎDE
    - 31 -
    ümmetler için de aynen geçerli olmuştur. Nitekim büyük peygamberlerden
    biri olan Hz. Nuh’un (a.s.) çağrısını kabul etmeyen oğlu
    da diğer âsîlerle birlikte tufânın kabaran sularında boğulup gitmiştir.
    Hatta, baba olarak bir ara duygulanan Hz. Nuh (a.s.), oğlunu
    kurtarmak için Allah Teâlâ’ya yalvarmış: “Ey Rabb’im ! Oğlum
    benim aile halkımdandır...” demişse de Yüce Allah O’na: “Ey Nuh ! O
    senin ailenden değildir. O, kötü işli biridir. Hakkında bilgin olmayan bir
    şeyi benden isteme. Seni öğütlüyorum ki cahillerden olmayasın.”38 diye
    O’na sert bir karşılık vermiştir. Hz. Lût’un karısı da aynı suçu işlemiş
    ve asî yandaşlarıyla birlikte yok olup gitmiştir. 39
    Binaenaleyh, mü’min kişi, inkarcı insanın kurtuluşu için şefaat
    ve aracılık da yapamaz; Ona Allah’dan rahmet dileyemez. Ancak
    bu örnekler ve açıklamalar, mü’minin, durup dururken sebepsiz
    yere (kâfir bile olsa) insanlara karşı düşmanlık beslemesi gerektiği
    anlamına asla gelmez! Sadece onlardan gelebilecek kötülüklere
    ve tehlikelere karşı mü’minlerin duyarlı ve tedbirli olması anlamını
    taşır. Çünkü mü’minlerle kâfirler arasındaki yabancılık ne kan
    bağıyla, ne herhangi bir akrabalık bağıyla ortadan kalkar; Ne de
    onların kötülük ve tehlikeleri ihtimal olmaktan çıkar. Allah (cc)’a
    ve O’nun insanlığa en son mesajı olan Kur’ân-ı Kerîm’de bildirdiği
    gerçeklere inanan insan, bu konudaki ciddi hükmün bilincinde
    olmak zorundadır.
    Dolayısıyla bu insan, Allah Teâlâ’nın, açıkça ateşle tehdit ettiği,
    ya da pis dediği kimselere karşı asla yakınlık ve hayranlık duyamaz.
    Onların hiç bir başarısına sevinemez, ilim, kültür ve sanat
    adına yaptıktlarını içinden beğenemez, onları alkışlayıp kutlayamaz.
    Aksi halde (istediği kadar “mü’minim” desin, ya da İslâm’ın
    bütün gereklerini yapsın), onlardan biri oluvermekten kurtulamaz!
    40
    3. Müsâleme:
    Bu kelime, başkalarıyla barış içinde olmak demektir. Arapca
    “silm” kökünden gelmektedir.
    Kur’ân-ı Kerîm’in en önemli öğütlerinden biri de barıştır. Nitekim
    Allah Teâlâ, bütün mü’minleri, barış ortamına girmeye çağırmış
    41 ve düşmanın barışa eğilim göstermesi halinde onların
    bu meyline olumlu karşılık verilmesini de emretmiştir.42 Çünkü
    38] 11/Hûd, 45, 46
    39] 7/A’raf, 83; 15/Hicr, 60; 27/Neml, 57; 29/Ankebut, 33
    40] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 332-333.
    41] 2/Bakara, 208
    42] 4/Nisâ, 94, 8/Enfâl, 61
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 32 -
    Kur’ân’ın amacı, insanları her iki cihanda da mutlu kılmaktır. Mutluluk
    ise ancak barışın egemen olduğu bir ortamda yaşanabilir.
    Mü’min kişi, temelde bütün insanlarla iyi geçinen, elinden ve
    dilinden hiç kimsenin zarar görmediği örnek insandır. Elbette ki
    bu, bütün insanları sevgiye ve saygıya yaraşır görmek anlamını
    taşımaz. Allah’a iman etmiş, Kur’ân-ı Kerîm’in feyiz ve nurundan
    nasibini almış her insan çok iyi bilir ki toplum içinde müşrikler,
    münafıklar, zındıklar ve mürtedler gibi zararlı unsurlar da vardır.
    Bunların hepsi de kafirdir; Bunlar sevilmeyi, sayılmayı asla haketmiş
    insanlar değildir. Şu var ki bu insanların, yalnızca kendilerini
    ilgilendiren bulaşık vicdanları, İslâm’ın evrensel değerleri üzerinde
    yozlaştırıcı ve çarpıtıcı bir etki yapacak şekilde dışa yansımadığı
    ve mü’minlere karşı saygılı oldukları sürece onları halleriyle baş
    başa bırakmak hem mü’minlerin esenliği, hem de genelin huzuru
    için gereklidir.
    Düşünce planındaki bu barışçıl tutum, imana bağlı bir ahlâk
    kuralıdır. Bu sessiz tutumun eylemsel cephesi ise, onlara zaman
    zaman yöneltilecek tevhid ve ıslah mesajlarıdır. Bu da İslâm’ın
    öngördüğü yöntemlerle ve yüce şeriatın belirlediği sınırlar içinde
    yapılır.
    Büyük bir önemle belirtmek gerekir ki: Her çağda ve şartlar ne
    olursa olsun, Mü’minler, İslâm’ın -istisnasız- bütün emir ve yasaklarını
    yerine getirmeye ve yüce Kur’ân’ı, resmen yürürlükte ise uygulamaya,
    değilse, onu hayata geçirmeye çalışmak zorundadırlar.
    Bu yükümlülük onlar için kıyamet kopuncaya kadar süreklidir.
    Binaenaleyh (mürted, zındık ve harbî tanımına girmeyen) aslî
    müşrikler, (yani İslâm devletinin zimmî vatandaşları) ile münafıklar
    gibi kâfir gruplar, (mü’minlerin, Kur’ân’ı hayata geçirme faaliyetlerini
    sabote etmeye kalkışmadıkları sürece) bu grupların hak
    ve özgürlükleri dokunulmazdır. (Zındık, mürted ve harbi kâfirlerin
    İslâm’da hukuksal bir statüleri yoktur.) 43
    Mü’minin İnsanlar Hakkındaki Kanaati
    Mü’minin, görünürdeki gerçeklerden hareket ederek toplumda
    farklı davranış, ve kanaatlara sahip müslümanlar hakkında varabileceği
    yargı ise en çok dört şekilden ibaret olabilir. Bunlar:
    Tahsin, te’vîl, tefsîk ve tekfîr’dir. 44
    43] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 333-334.
    44] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 334.
    AKÎDE
    - 33 -
    1. Tahsîn:
    Bir eylemi uygun, normal, legal ya da güzel görmek demektir.
    Bu düşünsel değerlendirme, İslâm’ın emir ve yasaklarından hiç birini
    açıkça çiğnemeyen kimsenin dengeli, mübah ya da takdir toplayıcı
    olan davranışlarına ilişkin olumlu kanaattır. Bu kanaat, ya
    tamamen önyargısızca olur, ya da bir beğeni duygusu olarak kalben
    yaşanır. Mü’min kişi, sadece gözlemlerine ve en doğru haber
    niteliğindeki bilgilerine bakarak bu çizgideki kimseler hakkında
    bir yargıya varmak durumundadır. 45
    2. Te’vîl:
    Yorumlamak, -daha doğrusu - kuşkulu bir durumu maksatlı ve
    önyargılı yorumlamaktan kaçınmaktır. Örneğin bir müslüman eğer
    İslâm’ın ölçülerine aykırı bir düşünce ve inanca saptığını, şüpheli
    kişi ve çevrelerle ilişki içinde olduğunu ya da suç ve günahlardan
    birini işlediğini açıkça ortaya koymamışsa, yalnızca söylentilere dayanılarak
    veya ihtimallerden hareket edilerek onun aleyhinde bir
    değerlendirme yapılamaz. Tersine, bilgisizliğin, duygusallığın, ya
    da çeşitli yanlışlıkların, bu gibi söylentilere yol açmış olabileceğine
    ilişkin yorumlarda bulunmak daha doğru olur. İşte buna “te’vil”
    denir. İman ve ahlâk konusunda bu, bir kural olduğu gibi İslâm
    hukukunda da, “Berâet-ı Zimmet Asıldır.” 46 Yani aksi kanıtlanmadıkça
    suçsuzluk esastır.
    Şunu da çok iyi bilmek gerekir ki İslâm tecessüsü yasaklamıştır.
    47 Mü’min kişi, mü’min kardeşinin mahrem hayatını araştıramaz,
    araştırmayı bile düşünemez. Kişinin, düşünce ve inanç suçları gizli
    kaldığı sürece o, yalnızca kul ile Allah (cc) arasındaki bir mesele olarak
    kalır. Şu var ki eğer bir müslümanın şüpheli kanaat ve düşünceleri
    hakkında alınan duyumlar, başka bir müslümanın, veya İslâm
    Devleti’nin ya da İslâm Ümmeti’nin hayatı, sağlığı, esenliği, mutluluk
    ve başarısı ya da maddi ve manevi çıkarları açısından herhangi
    bir tehlike ihtimalini haber veriyorsa te’vîl yolu burada tıkanır. Bu
    olasılık, artık bir iman ve ahlâk konusu olmaktan da çıkar ve ciddi
    bir güvenlik sorunu olarak İslâm Fıkhı’nın, birinci derecede konusu
    haline gelir! 48
    3. Tefsîk:
    Bir kimseyi fâsıklıkla suçlamak demektir. Fâsıklığın anlamı şudur:
    45] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 334.
    46] Mecelle : Kavâid-i Külliye, Madde-8
    47] Hucurat: 49/12
    48] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 334-335.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 34 -
    Müslüman kişinin, (küfür ve şirk gibi İslâm’dan çıkmayı neticelendiren
    ağır suçlar hariç, diğer bütün) günah, yasak, çirkin ya
    da meşru örfe aykırı iş ve eylemlerden en az birini kanıtlanabilir
    şekilde işlemekle uğradığı sabıkalılık durumuna “fısk” ya da
    “fâsıklık” denir. Kur’ân-ı Kerîm’de münafıklar 49 ve kâfirler 50 de
    fâsıklıkla nitelenmişlerdir. Ancak fâsık, daha çok bir fıkıh terimi
    olarak sabıkalı müslümanlar hakkında kullanılmıştır.
    Mü’min kişi, “fâsık” ya da (yaklaşık olarak) aynı anlama gelen
    “fâcir” müslümanı dışlayamaz. Onunla ilişkerini nasıl düzenleyeceğini
    ise İslâm Fıkhı belirler. 51
    4. Tekfîr:
    Bir kimseyi kâfirlikle suçlamak demektir. İslâm âlimlerinin, çok
    dikkatli olunması uyarısında bulundukları noktalardan biri de budur.
    “Bu nedenle büyüklerden birçok zevât, “Günah işleyen hiç
    kimseyi kâfir diye suçlamayız.” dememişlerse de, “Her günah işleyeni
    kâfirlikle suçlamayız.” demişlerdir.”52
    Bunun anlamı şudur: Müslüman kişi, işlediği hemen her günah
    sebebiyle kâfir olmaz. Ama öyle günahlar, öyle suçlar vadır ki
    işlendiği zaman (Allah korusun!) İslâm Dini’nden çıkmak için yeterli
    bir neden oluşturabilir. Bunların başında ise Kur’ân-ı Kerîm’i,
    bir bütün olarak kabul etmemek; “Nas”’la yasaklanmış olan bir
    şeyin yasaklığını tanımamak, ya da yasak olmayan bir şeyi yasak
    kabul etmek gibi durumlar gelir. 53
    Küfür çok ağır bir suç olduğu için, mü’min kişi bu suçu işleyen
    kimse hakkında kesin yargıya varmadan önce bu durumdaki insanın
    gerçekten kâfir olup olmadığı hakkında duyduklarını ya da
    gördüklerini tekrar tekrar gözden geçirmeli, gerekirse âlimlere
    danıştıktan sonra bu konuda karara varmalıdır. Çünkü özellikle
    mü’min kişi eğer, babası, çocuğu, karısı ya da kardeşi gibi yakınlarından
    birini (sonradan) bu ağır suçun içinde görüyorsa, İslâm
    Fıkhı’na konu olan çok büyük bir sorunla karşı karşıya bulunuyor
    demektir! 54
    Kainatta en gelişmiş canlı yaratık insandır. Onun diğer bütün
    canlılardan en önemli ayrıcalığı ise sahip bulunduğu akıldır. Bu
    49] Tevbe: 9/67
    50] Tevbe: 9/84
    51] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 335.
    52] Ali b. Ali b. Muhammed b. Eb’il-İzz ed-Dımışkıy, El-Akıyda’tut-Tahawiyya
    Şerhi : 2/434, Muassa ar-Risâlah Beyrut-1988 (Birinci basım)
    53] Bk. Küfür, şirk, zendeka ve irtidâd kavramları.
    54] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 335-336.
    AKÎDE
    - 35 -
    yüzdendir ki bütün canlılar arasında eşya ve olayların içyüzünü
    araştıran yalnızca insan türüdür.
    Taşıdığı olağanüstü öneme ve bizzat kendisini hayretler içinde
    bırakan ilginç yapısına bakarak insan, kâinâtın karmaşık sırları
    ve olayların kalabalığı içinde hemen her şeyi öğrenmek, madde
    ötesine ulaşmak ve kendini aşmak iddiasındadır. Binlerce yıldır insanın
    merak ve heyecanla sürdürdüğü, gerçekleri yakalama yarışında
    onun bulabildikleri elbetteki küçümsenemez. Buna rağmen
    kendini keşfetmekte uzun bir yol aldığı da söylenemez.
    Aslında insanoğlu, bu hummalı arayışla ruhunun derinliğinde
    yatan bir özlemi ortaya koymaktadır. En büyük gerçeğe kavuşma
    özlemi de diyebileceğimiz bu arayışın cevabını ise kısaca şu şekilde
    vermek mümkündür:
    İnsan, hayattaki bütün avantajlarını aklına borçludur. Dolayısıyla
    insan aklı, her şeyden önce temel görevini fark etmeli ve
    bu görevi titizlikle yerine getirmeye çalışmalıdır. Bu göreve kısaca
    “Allah’a iman etmektir.” diyebiliriz. İnsan, bu suretle ancak uğrunda
    yaratıldığı amaca uygun olarak dünya hayatındaki yerini
    doldurabilir ve misyonunu tamamlayabilir. Bunu yaparken çok
    iyi bilmelidir ki onu ebedi kurtuluşa götürecek tek çığır, gerçek
    vahyin (yani Kurân-ı Kerim’in) ve aklın birlikte klavuzluk ettikleri
    yoldan başkası değildir. Bu yolda rahatça yürüyebilmek ve amaca
    ulaşmak için insanın, önce kendisini çok iyi tanıması ve özellikle
    şu gerçekleri bilmesi gerekir:
    Basit düşünenlerce sanıldığı gibi insan, sırf bir yığın et, kemik
    ve kandan oluşan basit ve sıradan bir canlı değil, bilakis zeki, bilinçli,
    sosyal ve rûhânî bir varlıktır; Düşünür, yorumlar, muhâkeme
    eder, sorgular ve tasarlar; Zamanı, mekânı ve şartları hesaplar;
    İnanır, güler ve ağlar...
    Bu harika meziyetler ve bilimin henüz sırlarını çözemediği bu
    tarife sığmaz üstünlükler insanın çok büyük bir sorumluluk taşıdığını
    kanıtlamaktadır. Bu sorumluluğun “En büyük gerçeğe
    inanmak” olduğunu keşfetmek zor değildir. İnsan, her şeyden
    önce Alemlerin Rabb’i olan Allah Teâlâ’ya ve O’nun bildirdiklerine
    inanmaktan sorumlu olduğunu idrak etmelidir. Çünkü insanın,
    bu dünya hayatında yerine getirmek durumda olduğu görevlerin
    hepsi bu noktadaki sorumluluğa dayanır. Ayrıca belirtmek gerekir
    ki Allah (cc)’a ve O’nun bildirdiği gerçeklere içtenlikle iman eden
    insan, daha bu dünya da bile pembe bir âlemin kucağında, mükemmel
    bir doyumun, erişilmez bir zevkin ve kesintisiz bir mutluluğun
    serinliği içinde yaşama imkanını elde edebilir.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 36 -
    Allah Teâlâ, Zahir ve Batın’dır. Yüce sıfatları ve “Esmâ’ül-
    Hüsnâ” sı ile gizli ve aşikar, her şeyde kendini insana tanıtmış, onu
    imana davet etmiştir. Hulûlden münezzeh olarak yaratmış bulunduğu
    her zerredeki tecellisinden yola çıkarak O’nu anlamak akıl
    ve iz’an sahibi insan için zor iş değildir.
    İhsan ettiği akıl nimetiyle birlikte son bir fırsat olarak insanlığa
    iletilmek üzere
    Muhammed Mustafa’ya (s.a.s.) indirmiş bulunduğu
    Kur’ân-ı Kerim ile Rasûlullah’ın (s.a.s.) mübarek sözleri ve
    O’nun nezih ve örnek hayatı, üzerimize nurdan huzmeler halinde
    ışık saçmakta, yollarımızı
    aydınlatmaktadır. Dolayısıyla bu son fırsatı
    kaçıranların, yarın Allah (c.c.) huzurunda hiç bir mâzeretleri
    olmayacaktır.55
    Akaidde Mezhep Olur mu?
    Usûl-i dinde (akaidde) ihtilaf zararlıdır. Akaidde ihtilaf, bid’at
    ve sapıklığa götürür. Sapıklık da büyüdüğü zaman küfre kadar
    iletir. Akaidde ihtilaf, İslâm ümmetinin birliğini bozar, dinde tefrika
    doğurur. Bu sebeple, sahabe ve bunlara güzellikle tabi olan
    selef alimleri Usul-i dinde (akaidde) ihtilafı haram saymış1ar ve
    buna asla cevaz vermemiş1erdir. Çünkü ümmetin birlik ve dayanışmasını
    aynı iman esasları etrafında ittifak etmek sağlar. Kamil
    imanın mü’minleri birbirleriyle birleştirdiği kadar başka hiç bir şey
    birleştiremez: “Ve (Allah) onların gönüllerini (iman ve Allah sevgisiyle
    birleştirendir. Sen yeryüzünde bulunan her şeyi harcamaz olsaydın yine
    onların (müslümanların) gönüllerini bu derece kaynaştıramazdın. Çünkü
    Allah onların aralarını (iman ile) birleştirip kaynaştırdı. Çünkü O mutlak
    gâlibtir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.” 56
    İslâm birliğini parçalayıcı nitelikteki akide ayrılıklarının haram
    olduğuna delalet eden ayetler çoktur: “Hepiniz toptan Allah’ın
    ipine sarılınız. Ayrılıp parçalanmayınız.” “Siz kendilerine apaçık
    deliller geldikten sonra ihtilaf ederek dağılıp parçalananlar gibi
    olmayın.” 57 Hz. Peygamber’in Allah tarafından’ getirmiş olduğu
    kesin delillerle sâbit olan bir hükmün kendisi ihtilaf konusu yapılamaz.
    Dinden olduğu kesin delillerle bilinen esaslardan (zarûrât-ı
    diniyyeden) birini veya birkaçını inkâr eden bir mezhebin İslâm ile
    alakası kesilir.
    Fıkıhtaki ihtilaflar, itikattaki ihtilaflar gibi bid’at ve dalâlete
    götürmez. Usul-i din ile füru-ı dindeki (amelî hükümdeki) ihtilaf
    55] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 336-337.
    56] 8/Enfâl, 63
    57] 3/Âl-i İmran, 103, 105
    AKÎDE
    - 37 -
    arasında büyük fark vardır. İslâm dininin akaidinde kesin delilsiz
    ihtilaf haram, bid’at ve dalâlet sayılırken; fıkhî meselelerde ictihadların
    farklılığı rahmet sayılmıştır. Böylece zaman ve mekânlara
    göre Muhammed ümmetine geniş imkânlar sağlanmış olur.
    Mezheb Konusu İtikadla İlgili Bir Konu mudur?
    Mezheb konusu i’tikadla ilgili bir konu mudur? Bu sorunun
    cevabı elbetteki ‘hayır’dır. Mezheb kavramı inançla ilgili olmayıp
    bu konu müslümanlar arasında zamanla inanç meselesi gibi görülmeye
    başlanmıştır. Mezheb konusunda bazı aşırılıklara gidilerek
    müslümanlar birbirlerini küfürle itham etmişlerdir. Mezheb
    konusunun ele alınmasının bir nedeni de İslâm dininin en önemli
    müesseselerinden biri olan ictihad’a karşı çıkılarak, dinin donuklaştırılması,
    İslâm’ın geçmişe hapsedilmesi ve sonuçta mezheblerin
    din haline getirilmesidir. Bu anlayışın doğurduğu olumsuz
    sonuçlar neticesinde câhil insanlar geçmişte ictihad yapan İslâm
    âlimlerini överken, günümüzde ictihad yapan İslâm âlimlerini
    dini değiştirmekle itham etmekte ve kolayca kâfir damgası vurabilmektedir.
    Oysa mezhebler dinin kendisi olmayıp, dini anlamada
    ve yorumlamada bir yol, bir yöntemdir. İşte bu konudaki yanlış
    anlayışları düzeltmek ve dini canlı tutmak için mezheb konusu ele
    alınmaktadır.
    Akaidde Mezhep Olur mu?
    İnanç esaslarının açıklanması hususunda, Kur’an’daki muhkem
    (hüküm ifâde eden anlamı açık âyetler) ve müteşabih
    (birden fazla anlama gelebilen) âyetlerin izah edilmesi, kulların
    fiilleri, Allah’ın sıfatları ve fiillleri v.s. gibi hususlardaki farklı anlayışların
    sonucu ortaya çıkmıştır. Meselâ; Maturidi, Eş’ari, Mutezile,
    Cebriyye gibi. Tarihî bir vâkıa olan itikadî mezheblerin varlığına
    rağmen, İslâm akaidinin bir bütün ve kesin temel esaslar olduğu
    anlayışıyla, mezheb akaidi değil; İslâm’ın itikadî konulardaki kesin
    hükümlerinin eksiksiz ve ilâvesiz kabul edilmesi anlamında İslâm
    akaidinin tüm müslümanlarca kabul edilmesi gerektiği kanaatini
    taşıyoruz. BİZE GÖRE AKAİDDE MEZHEP OLMAZ, OLMAMALIDIR.
    Akide Konularında Dikkat Edilmesi
    Gereken Bazı Hususlar
    Bakış açısı olarak Kur’an’la sağlaması yapılamayan ihtilâflı hususları
    akaid konusu olarak kabul etmemek gerekir.
    “Put ve Puta Tapma”, “Tuğyan ve Tâğut”, “Küfür”, “İrtidâd”,
    “Nifak”, “Atalar Yolu”, Bid’at ve hurâfeler, “Şefaat”, “Vesile”,
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 38 -
    “Resmî din anlayışı ve halkın din diye bildiği yanlışlar, Gayb ve bilinmezliği
    gibi akaidle direkt ilgili konular Akaid derslerinde ısrarla
    gündeme getirilmeli ve yeterli miktarda üzerinde durulmalıdır.
    Akaid açısından günümüzü ve yaşadığımız coğrafyayı yorumlayıp
    tanıtmayı ve inançla ilgili problemleri gündeme getirip doğrusunu
    işaret etmeyi önemsemeliyiz. Günümüz ortamında akaid yönüyle
    ciddi bir değeri kalmayan, zaman aşımıyla önemini yitirmiş konuların
    yerine, günümüzün problemlerini ve ihtiyaçlarını ele alan bir
    yaklaşım sergilemeliyiz. Yaşayan güncel câhiliye ve sapıklığın inanç
    yönüyle insanımıza olumsuz etkisini kırmak için, bâtılları bâtıl olarak
    yeterince tanıyıp tanıtmak gerekiyor. O yüzden şirkin, küfrün,
    tuğyânın, nifakın güncel örnekleriyle uzun şekilde ele alınmasının
    önemi büyüktür.
    Okul ders kitaplarındaki kuru ve sıkıcı anlatıma benzemeyecek
    şekilde; mesaj verecek, hikmetini açıklayacak tarzda konuların
    işlenmesi gerekir. Sadece kuru bilgi vermek değil, okuyucuya
    şuur vermek veya bilincini canlı tutmak amaçlanmalıdır.
    Akaid eserleri, insanımıza tevhidî bir iman, tevhidî bir şuur,
    tevhidî bir bakış açısı, tevhidî bir dünya görüşü, tevhidî bir yaşayış
    ve ahlâk kazandırma gayretine yönelik okunmalı ve okutulmalıdır.
    Çünkü tevhidî esaslar, Kur’an’ın en fazla önem verdiği hususlardır.
    İnsanımızda Tevhid Problemi ve Sebepleri
    Halkın Sahih İnançtan Tâviz Verme Nedenleri
    Cehâlet: Halk dini, hurâfeler ve dâvetçilerin uyarısının yetersizliği,
    ihmal, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker eksikliği.
    Trafik polisi yok yolda, hız düşkünü hırslı kimselere, acemi şoförlere
    ve câhillere uygun ortam.
    Siyâsî baskı ve dayatmalar, yönlendirmeler, tâğûtî tavır; devlet
    dini, resmî din teşkilatları, Bel’amlar, irtica/gericilik yaygaraları ve
    laiklik. Derin devletin psikolojik ve her çeşit baskı ve sindirmesi.
    Resmî din anlayışı: “Lâ”sı olmayan bir din, redsiz akaid(!) Hâlbuki
    insanın kurtulması için kutsal küfür olan tâğutu inkâr etmek, ona
    küfretmek58, varsa iyi taraflarını örtmek ve kabul etmemek gerekli
    idi. Bu kutsal küfrün yanında, çirkin iman da vardır; imana şirk karıştırmak
    gibi: “Onların çoğu Allah’a şirk koşmadan iman etmezler.”59;
    Yine imanın yanlış yere yöneldiğinin örneği olarak şöyle buyrulu-
    58] 2/Bakara, 256; 4/Nisâ, 60
    59] 12/Yusuf, 106
    AKÎDE
    - 39 -
    yor: “(Ehl-i kitap) tâğuta ve cibte (bâtıl tanrılara) iman ediyorlar…”60
    İslâm’ın hâkim olmadığı rejimlerde tâğutî düzenin tüm kurum
    ve kuruluşları müşrik vatandaş yetiştirmek için bütün güçlerini
    sarfederler.
    1- Rubûbiyet tevhidini yeterli görmek, Allah’ın varlığının isbat
    ve kabulünü merkeze almak: Ateizm, komünizm, Darvinizm
    karşıtlığını yeterli görmek. Çiçek ve böcekle, arı peteğindeki Allah
    yazısı ile tatmin olmak ve bunları aşırı önemsemek.
    2- Mürcie düşüncesi ve haksız teslîm (insanları İslâm’a nisbet):
    İman ayrı, amel ayrı deyip ittibâ yoluyla şirki fark etmemek. Mistisizm
    felsefesi, Kur’an kavramlarını te’vil, tahrif ve dejenere etmek.
    Mistik yaşayış; pasif tepki, kabuğuna çekilme, kendilerine karşı
    cihad edilecek şahısları ve zihniyetleri kendi hallerine terk edip
    sadece nefsiyle uğraşmak. Felsefî veya kelâmî tartışmalar, cedel.
    Eski Türk dinlerinin kalıntısı ve geleneğin (atalar dininin) mirası.
    3- Haksız tekfîr; antitez akaidi, mezhepçilik, grupçuluk, bağnazlık.
    4- Egemen güçlerin yönlendirmesi, özendirmesi: Sağcı,
    muhâfazakâr, demokratik İslâm anlayışları. Amerikancı, düzenci
    din yaklaşımı, ılıman İslâm, BOP vb. yaklaşımların çekim alanına
    girmek. Kafaların ve gönüllerin işgali, sömürü ve köleleştirmenin
    kurbanları.
    5- Dünyevîleşme, lüks, israf, şükürsüzlük ya da geçim sıkıntısı.
    Cihadın terki ve eylemsizlik. İlâhî emir ve tekliflerden kaçınma,
    kâfirlere özenme ve benzeme.
    6- Çevre şartları: Medya (özellikle TV), okullar (hatta din öğreten
    okullar ve kurslar), yaşama biçimleri, reklâm, dostluk ilişkileri…
    Kimlik problemi: Kimliksizlik ya da çok kimliklilik.
    7- Aşağılık duygusu, kendi dinine, Müslümanlara ve kendine
    güvensizlik, aşırı eleştiri.
    8- Kibir, gurur, istiğnâ.
    9- Dâvetçilerin örnek yaşayış sahibi olamayışları, sadece laf
    üretmeleri, tevhidin sadece siyasî yönünden bahsedilmesi.
    10- Bilgi kirliliği, gereksiz konular ve konuşmalar. Endâd edinme;
    futbol, tv. internet, müzik gibi uyutucu ve uyuşturucuların
    etkisi.
    60] 4/Nisâ, 51; yine Bk. 4/Nisâ, 60
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 40 -
    11- Laiklik: İki veya çok dinlilik. Câmideki veya namaz kılarkenki
    İlâh’la; sokaktaki, okul, iş yeri, mahkeme ve meclisteki… ilâhın
    farklılığı. Allah’ın sadece göklerin (tabiat güçlerinin) hâkimi olduğu
    anlayışı.
    Ne Yapmalı?
    Kur’an ve Peygamber ne yaptı, nereden başladı ve hangi
    şeye en çok önem verdi ise biz de öyle yapmalıyız. Her konuyu
    “tevhid”le bağlantılı anlatmalıyız. “Tevhid”i sadece siyasî çıkarım
    ve yorumlarla bağlantılı gündeme getirmek yerine; onu parçalamamalı
    ve kendimiz de “tevhid ahlâkı”na uymalı, hal dilimizle,
    her an ve herkese tebliğ edebilmeliyiz.
    Klasik Akaid Kitaplarının Eksik
    ve Hatalı Tarafları
    Tüm klasik akaid kitapları hakkında şu değerlendirmeyi yapabiliriz:
    İslâm âlimlerine karşı saygısızlık ve uluorta (dayanaksız ve
    sert) eleştiri, Müslümanların ahlak anlayışına uymaz.
    Hatasız insan olmaz. Her insanın, her âlimin hatası olabilir.
    Oysa klasik yaklaşımda, önceki büyük âlimlerin her dediklerinin
    mutlak doğru olduğu anlayışı söz konusudur. Miras aldığımız anlayışa
    göre; eski âlimler eleştirilemez, “onların vardır bir bildiği”
    denilir, anlamaya çalışılır, tevil edilir, tasdik edilir, şerh edilir. Ama
    Kur’an’la tashih edilmeye gerek duyulmaz.
    Akaidde mezhep olmaz; yani olmamalıdır. Akaidde çeşitli
    mezhepler çıkmıştır; bu bir vakıadır. Aslında tümü kelâm mezhebi
    olan bu itikadî mezheplerin akaidde bağlayıcı kabul edilmesini
    doğru bulmuyoruz. Selefi akaidi, Maturidi akaidi, Eş’ari, Haricî,
    Mu’tezilî akaidi olmaz; olmamalıdır. Klasik akaid kitaplarının
    tümü, bir mezhebin akaid anlayışını vurgular. Antitez görüşler,
    farklı mezheplerin görüşlerini çürütme amaçlı ifadeler, gereksiz
    tartışma ve konular çokça yer edinir.
    Akaid mezhepleri ve Maturidî akaidi, Selefî akaidi vb. yerine,
    İslâm akaidi, Müslümanların akaidi, Kur’an akaidi diye ad verilecek
    tüm Müslümanları kuşatan akaid olmalıdır. Akaid vahye dayanmalı.
    Akaidde ölçü olarak; Delâleti ve sübûtu kat’i deliller esas
    alınmalıdır.
    Klasik tüm akaid kitaplarında Kur’an’da hiç mevzu edilmeyen
    ve hatta Kur’an’a ters nice hükümler/görüşler yer almaktadır.
    AKÎDE
    - 41 -
    Hâlbuki Kur’an’da yer almayan, Kur’an’la sağlaması ve tashihi yapılamayan,
    Kur’an âyetleriyle % 100 uyum sağlamayan bir husus,
    tüm mü’minleri bağlayıcı itikadî esas olamaz. Akaidin Kur’an’dan
    bağımsız işlenmesi, Bir konunun Kur’an’da olup olmamasının
    önemsenmeyişi, akaid kitapları açısından ciddi bir problemdir.
    (“İman artıp eksilmez” denilmesi, Kitap verilen peygamberlere
    Rasûl, verilmeyenlere Nebî denmesi örneklerinde olduğu gibi,
    Kur’an’a ters görüşler akaid ilkesi kabul edilmiştir. Meselâ Kur’an
    net şekilde imanın eksilip artacağını söylüyor (bak. A. Kalkan,
    Müslümanın Akaidi, 6. Baskı, İman -İmanın Artıp Eksilmesi- Konusu)
    İslâm akaidi, şüpheye, zanna, beşerî görüş ve yoruma dayanmaz.
    Kişinin müslüman olabilmesi için inanmak zorunda olduğu
    hususlar, en küçük çapta veya en küçük cüz’ü reddedildiğinde kişiyi
    küfre sokan hükümler, akaid esaslarıdır. Tabii ki bunlar, vahy
    olduğunda en küçük şüphe bulunmayan Kur’an âyetleridir.
    Tarihten miras olarak devraldığımız geleneksel din anlayışında
    Akaid hükümleri diye takdim edilen Kelâmî tartışmalardaki
    problemler ve ihtilâflar, ölçüdeki genişlikle ilgilidir. Farklı mezheb
    ve görüşteki müslümanları kolayca tekfir eden bu red (anti tez)
    Kelâmı, zannî deliller veya şahsî anlayışların da akaidde ölçü olarak
    kabulüyle oluşmuş, göreceli ve zannî doğruların kesin doğrular
    yerine konulduğu eserlerden ibârettir.
    Hadisler konusunda ifrat ve her rivayetin sahih kabulü ve
    Kur’an’a ters düşse veya Kur’an’ın bahsetmediği konu olsa bile
    akaidde temel ölçü kabul edilmesi. Tefrit de: Peygamber’e akaidle
    ilgili Kur’an’da bahsedilen konuları açıklama hakkı vermemek.
    Klasik akaid kitaplarında ilk şıktaki ifrat yaklaşımını genelde görüyoruz.
    Klasik akaid kitaplarında, sadece kabulün yeterli görülüp,
    reddedilmesi gereken esasların olmadığı intibâsı söz konusudur.
    Hâlbuki din “lâ ilâhe…” ile başlıyor. Reddedilmesi gereken hususlar,
    falan mezhebin görüşü değil; kesin küfür olan şeyler olarak
    gösterilmeli.
    Felsefenin etkisi, dolayısıyla akaidin kelâmlaşması (Kur’an’ın
    mahlûk olup olmadığı, aklın naklin önüne çıkması, sıfatlar hakkında
    gereksiz izahlar, te’vil vb.)
    Ana konu: Tevhid gölgelendi. Tevhide yeterli önem verilmedi.
    Hâlbuki tevhid tüm peygamberlerin ilk ve en önemli mesajı
    idi. Kur’an’ın da ilk ve en önemli mesajıdır. Akaid ilmine “Tevhid
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 42 -
    ilmi” de denilmesine rağmen, Tevhidin bireysel, sosyal ve siyasal
    hayata yansıması gereken esaslardan hemen hiç bahsedilmemesi.
    Konular: Akaidi direkt ilgilendiren konular yerine; hiç ilgilendirmeyen
    konuların girmesi. Put ve Putperestlik, Atalar yolu,
    Hurâfe ve Bid’atler, Çağdaş Uydurma/Bâtıl Dinler (İdeolojiler ve
    Düzenler), Tuğyân ve Tâğut, İrtidad ve Şirk, Din (Halkın Din Anlayışı
    ve Resmî Din Kabulü -Ulusal Türk Dini, Diyanet Dini gibi-),
    Şefaat, Vesile, Gayb ve Bilinmezliği, Büyü, Cin vb. Konular hemen
    hiç yer almadı.
    Bunun yerine Akaidle hiç ilgisi olmaması gereken konular
    (Mesler üzerine mesh etmek, şarkı dinlemek vb.) akaidlere girdi.
    Mehdi ve mesih inancı, Kur’an’da hiç yer almadığı halde akaidin
    konusu kabul edildi.
    Tasavvufî bakış açısı: Vahdet-i Vücud ve Fenâ fillâh gibi yanlış
    görüşler, tevhide tümüyle zıt şathiyeler, evliya, yatır, gavs, kutup,
    üçler, yediler, kırklar anlayışı. Dünya-âhiret ikilemi, yanlış zühd
    ve takvâ anlayışı, siyaseti (Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyi) terk,
    kendisiyle (nefsiyle) uğraşmanın esas/büyük cihad olduğu, ilmin
    önemsenmediği… anlayışı
    Şuur verme yok, sadece bilgi ile yetinilir. Devlet yönetimiyle
    ilgili problemlere, siyasi ve sosyal tevhid anlayışına yer verilmez.
    Klasik akaid kitaplarında güncel itikadî problemleri ve bunlara
    çözümleri bulmak mümkün değildir. Kaldı ki, o eserler, kendi
    dönemlerinde bile sosyal ve özellikle siyasal problemlere duyarlı
    kalmışlardır diyemiyoruz. Akaid açısından günümüzü ve yaşadığımız
    coğrafyayı yorumlayıp tanıtmayı ve inançla ilgili problemleri
    gündeme getirip doğrusunu işaret etmeyi önemsemeliyiz.
    Günümüz ortamında akaid yönüyle ciddi bir değeri kalmayan,
    zaman aşımıyla önemini yitirmiş konuların yerine, günümüzün
    problemlerini ve ihtiyaçlarını ele alan bir yaklaşım sergilemeliyiz.
    Yaşayan güncel câhiliye ve sapıklığın inanç yönüyle insanımıza
    olumsuz etkisini kırmak için, bâtılları bâtıl olarak yeterince
    tanıyıp tanıtmak gerekiyor. O yüzden şirkin, küfrün, tuğyânın,
    nifakın güncel örnekleriyle uzun şekilde ele alınmasının önemi
    büyüktür.
    Klasik akaid kitaplarında, akaide o kitapları yazanlar tarafından
    sokulan çok sayıda Kur’an dışı inançlar sözkonusudur. Örnek
    verecek olursak;
    Suhufların Hangi Peygamber’e Kaç Sayfa Olarak Verildiği:
    AKÎDE
    - 43 -
    Kur’an’da ismi bile geçmeyen ve peygamber olduğu bilinmeyen
    Şit gibi bir zâta suhuf verildiği gibi hususlar Kur’an’dan ve sahih
    hadislerden onay almaz. Kütüb-i Sitte’de ve ikinci dereceden
    önemli hadis kitaplarının hiçbirinde 100 suhuf ve dağıtımından
    bahsedilmez. Kur’an’da anlatılanlardan yola çıkarsak meselâ Hz.
    Musa’ya da suhuf verilmiştir (bak. A. Kalkan, Müslümanın Akaidi,
    6. Baskı, Kitaplara İman -Suhuf- Konusu)
    Velî ve Keramet Anlayışı Kur’an’a ters şekilde ele alınır (bak. A.
    Kalkan, Kur’an Kavramları, Velî kavramı)
    Şefaat Anlayışında da halkın yanlış anlayışına çözüm getirilmez
    (bak. A. Kalkan, Müslümanın Akaidi, 6. Baskı, Şefaat ve Vesile
    Konusu)
    Vesile Anlayışı Kur’an’la tashih edilmez (bak. A. Kalkan, Müslümanın
    Akaidi, 6. Baskı, Şefaat ve Vesile Konusu)
    Klasik kabulde; nesih anlayışı Kur’an’dan şüpheye düşürecek
    boyutta yanlışlarla arzedilir. (bak. A. Kalkan, Kur’an Kavramları,
    Nesh kavramı)
    Akaide konu olan Kur’an kavramlarının tahrif edilmesi veya
    içinin boşaltılması (en azından belli konularda) sözkonusudur.
    İslâm Akaidine Giren Yanlışlar ve Nedenleri
    1- KUR’AN’a bakış: Kur’an ilkelerinin temel alındığı “Kur’an
    akaidi”, “İslâm akaidi” anlayışının olmaması. Akaid vahye dayanmalı.
    Akaidde ölçü olarak; Delâleti ve sübûtu kat’i deliller esas
    alınmalıdır.
    Kur’an’ın anlaşılmaz olduğu, Akaidin Kur’an’dan bağımsız işlenmesi,
    Bir konunun Kur’an’da olup olmamasının önemsenmeyişi,
    bir konunun Kur’an’la sağlamasının yapılmaması. (İMANIN
    ARTMASI, NEBÎ-RASÛL FARKI örneğinde olduğu gibi)
    2- PARÇACI YAKLAŞIM: Kur’an bütünlüğünde bir kavramın
    nasıl kullanıldığını önemsememek, Kur’an’ın en doğru tefsirinin
    yine Kur’an olduğunu unutmak. KADER örneğinde olduğu gibi.
    3- HADİSLER konusunda ifrat ve her rivayetin sahih kabulü ve
    Kur’an’a ters düşse veya Kur’an’ın bahsetmediği konu olsa bile
    akaidde temel ölçü kabul edilmesi. Tefrit de: Peygamber’e akaidle
    ilgili Kur’an’da bahsedilen konuları açıklama hakkı vermemek.
    4- ÖNCEKİ ÂLİMLERin her dediklerinin mutlak doğru olduğu
    anlayışı. Eski âlimler eleştirilemez, “onların vardır bir bildiği” denilir,
    anlamaya çalışılır, tevil edilir, tasdik edilir, şerh edilir. Ama
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 44 -
    Kur’an’la tashih edilmeye gerek duyulmaz.
    5- MEZHEP akaidi, antitez görüşler, farklı mezheplerin görüşlerini
    çürütme amaçlı ifadeler, gereksiz tartışma ve konular. Ehl-i
    Sünnet akaidi, Mâturidi akaidi, Eş’arî akaidi. Nerede İslâm Akaidi?
    6- BEŞERÎ yorum ve düşüncelerin temel akaid ilkesi gibi kabulü.
    Hâlbuki iman ilkeleri mutlak hakikate dayanmalıdır. Yorumlar,
    ictihadî, beşerî ve zannî doğrular akaidde ümmeti bağlamaz ve
    delil olmaz. Yorumlara tüm Müslümanların katılması beklenmemeli,
    bu yorumlara uymadığı gerekçesiyle mü’minler tekfir edilmemeli.
    Seyyid Kutub’un, Mevdûdî ve benzeri âlimlerin akaidle
    ilgili, sosyal yapı, siyaset ve tâğutla ilgili yorumları, ya da Akaid
    hoca(ları)mızın yorumlarını doğru kabul etmek başka, o yorumlardan
    yola çıkarak farklı tevil ve yorumlara sahip olanları tekfir
    etmek başkadır.
    7- SADECE KABULÜN YETERLİ GÖRÜLÜP REDDEDİLMESİ GEREKEN
    ESASLARIN OLMADIĞI İNTİBÂSI Hâlbuki din “lâ ilâhe…”
    ile başlıyor. Reddedilmesi gereken hususlar, falan mezhebin görüşü
    değil; kesin küfür olan şeyler olarak gösterilmeli.
    8- HAKSIZ TEKFİR VE HAKSIZ TESLÎM Hâricî veya Mürcie mantığı/
    mirası.
    9- İSRÂİLİYAT, ESKİ CÂHİLİYE İNANÇLARININ İSLÂM’A TAŞINMASI
    10- FELSEFE DOLAYISIYLA AKAİDİN KELÂMLAŞMASI (Kur’an’ın
    mahlûk olup olmadığı, aklın naklin önüne çıkması, sıfatlar hakkında
    gereksiz izahlar, te’vil vb.)
    11- KONULAR Akaidi direkt ilgilendiren konular yerine; hiç ilgilendirmeyen
    konuların girmesi.
    Put ve Putperestlik, Atalar yolu, Hurâfe ve Bid’atler, Çağdaş
    Uydurma/Bâtıl Dinler (İdeolojiler ve Düzenler), Tuğyân ve Tâğut,
    İrtidad ve Şirk, Din (Halkın Din Anlayışı ve Resmî Din Kabulü -Ulusal
    Türk Dini, Diyanet Dini gibi-), Şefaat, Vesile, Gayb ve Bilinmezliği,
    Büyü, Cin vb. Konular hemen hiç yer almadı.
    Bunun yerine Akaidle hiç ilgisi olmaması gereken konular
    (Mesler üzerine mesh etmek, şarkı dinlemek vb.) akaidlere girdi.
    12- MEHDİ VE MESİH İNANCI İsrailiyattan alındı. Kur’an’da hiç
    yer almadığı halde akaidin konusu kabul edildi.
    13- TASAVVUFÎ BAKIŞ AÇISI Vahdet-i Vücud ve Fenâ fillâh gibi
    sapık görüşler, tevhide tümüyle zıt şathiyeler, evliya, yatır, gavs,
    AKÎDE
    - 45 -
    kutup, üçler, yediler, kırklar anlayışı. Dünya-âhiret ikilemi, yanlış
    zühd ve takvâ anlayışı, siyaseti terk, kendisiyle (nefsiyle) uğraşmanın
    esas/büyük cihad olduğu, ilmin önemsenmediği… anlayışı
    14- HURÂFE VE BÂTIL İNANIŞLAR Yatır tapımı, bazı insanların
    putlaştırılması, yönetime ilgili yanlış siyasi tavır vb.
    15- ŞUUR verme yok, sadece bilgi.
    16- TEVHİD gölgelendi. Tevhide yeterli önem verilmedi.
    Hâlbuki tevhid tüm peygamberlerin ilk ve en önemli mesajı idi.
    Kur’an’ın da ilk ve en önemli mesajıdır.
    Tevhidin bireysel, sosyal ve siyasal hayata yansıması gereken
    esaslardan hemen hiç bahsedilmemesi.
    17- AKAİDDE MEZHEP OLMAZ.
    Akaid Kitaplarına Giren Kur’an Dışı İnançlar
    İmanın Artıp Artmaması: Kur’an net şekilde imanın eksilip artacağını
    söylüyor. 61
    Suhufların Hangi Peygamber’e Kaç Sayfa Olarak Verildiği:
    Kur’an’da ismi bile geçmeyen ve peygamber olduğu bilinmeyen
    Şit gibi bir zâta suhuf verildiği gibi hususlar Kur’an’dan ve sahih
    hadislerden onay almaz. Kütüb-i Sitte’de ve ikinci dereceden
    önemli hadis kitaplarının hiçbirinde 100 suhuf ve dağıtımından
    bahsedilmez. Kur’an’da anlatılanlardan yola çıkarsak meselâ Hz.
    Musa’ya da suhuf verilmiştir (bak. A. Kalkan, Müslümanın Akaidi,
    6. Baskı, Kitaplara İman -Suhuf- Konusu)
    Velî ve Keramet Anlayışı (bak. A. Kalkan, Kur’an Kavramları,
    Velî kavramı)
    Şefaat Anlayışı (bak. A. Kalkan, Müslümanın Akaidi, 6. Baskı,
    Şefaat ve Vesile Konusu)
    Vesile Anlayışı (bak. A. Kalkan, Müslümanın Akaidi, 6. Baskı,
    Şefaat ve Vesile Konusu)
    Nesih Anlayışı (bak. A. Kalkan, Kur’an Kavramları, Nesh kavramı)
    Esmâü’l-Hüsnâ’nın Hangi İsimlerden İbaret Olduğu: Kur’ân-ı
    Kerim’de yer alan esmâü’l-hüsnâ ile, Tirmizî ve İbn Mâce’de
    61] Bk. A. Kalkan, Müslümanın Akaidi, 6. Baskı, İman -İmanın Artıp Eksilmesi-
    Konusu
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 46 -
    sayılan esmâü’l-hüsnâ arasında hayli fark vardır. 62
    Hayrihî ve Şerrihî mina’llahi Teâlâ anlayışı: Kur’an’la Taban Tabana
    Zıttır. 63
    Akaide Konu Olan Kur’an Kavramlarının Tahrif Edilmesi veya
    İçinin Boşaltılması. 64
    62] Bk. Esmâü’’l-Hüsnâ Kavramı
    63] “Sana gelen hasene/iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir/
    kendindendir…” (4/Nisâ, 79) “Başınıza gelen herhangi bir musîbet,
    kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah çoğunu
    affeder.” (42/Şûrâ, 30) “İnsanların kendi elleriyle işledikleri yüzünden
    karada ve denizde (çölde, kırda ve şehirde) fesat çıkar. Böylece, onlar
    yaptıklarının bir kısım karşılığını daha dünya hayatında görürler.” (30/
    Rûm, 41) “Bu böyledir, çünkü bir millet kendilerinde bulunanı değiştirmedikçe
    Allah onlara verdiği nimeti değiştirmez. Allah işitendir, bilendir.”
    (8/Enfâl, 53) “İnsanların elleriyle kazandıklarından dolayı karada ve
    denizde (çölde, kırda ve şehirde) fesat ortaya çıktı.” (30/Rûm, 41) “Eğer
    Allah’ın, insanları bir kısmıyla bir kısmını def edip savması olmasaydı, yeryüzü
    fesada uğrardı; ama Allah âlemlere karşı lütuf sahibidir.” (2/Bakara,
    251) “İnsan, hayrı istediği gibi şerri de ister. İnsan pek acelecidir.” (17/İsrâ,
    11) “Öyle bir fitneden sakının ki, o sadece sizden zâlim olanlara isâbet etmekle
    kalmaz (herkese sirâyet ve tüm halkı perişan eder). Bilin ki Allah’ın
    azâbı şiddetlidir.” (8/Enfâl, 25) “Sizden önceki nesillerden akıllı kimselerin,
    (insanları) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan men etmeleri gerekmez
    miydi? Fakat onlar arasından, ancak kendilerini kurtardığımız pek az
    kişi böyle yaptı. Zulmedenler ise kendilerine verilen refahın peşine düşüp
    şımardılar ve suç işleyenler olup çıktılar. Halkı ıslahatçı kimseler olsaydı,
    Rabbin o şehirleri haksız yere helak edecek değildi.” (11/Hûd, 116-117)
    Yine, kötülüğün ve musîbetin insanın kendi yaptığı sebebiyle olduğu konusuyla
    ilgili Bk. 4/Nisâ, 62, 16/Nahl, 34; 28/Kasas, 27; 30/Rûm, 36; 39/
    Zümer, 51; 42/Şûrâ, 48 Allah Güzeldir; Her Yaptığı ve Yarattığı da Güzeldir:
    Allah’ın isim-sıfatlarından biri “muhsin” (güzel yapıp eden)dir. Allah
    muhsin olduğu için her yarattığını güzel yaratmıştır. O, insanı da güzel,
    hatta en güzel biçimde yaratmıştır (bkz. 32/Secde, 7; 40/Mü’min, 64; 64/
    Teğâbün, 3; 59/Haşr, 24; 95/Tîn, 4). İnsanın ürettiği tüm güzelliklerin gerçek
    sahibi ve yapıp edicisi Allah olup bu üretimde, insanın beynini, gönlünü,
    elini, dilini kullanmaktadır. Allah’tan daima güzellik zuhur eder. Kötü
    ve çirkin (seyyie), insan nefsinin ürünüdür (4/Nisâ, 79). Allah, yaratıcıların
    en güzelidir (40/Mü’min, 14; 37/Sâffât, 125). Var ettiklerine en güzel
    boyayı vuran da Allah’tır (2/Bakara, 138). Allah, aynı zamanda hüküm
    verme bakımından da en güzel olandır (5/Mâide, 50). Rızkın en güzeli
    de Allah’tan gelir. O, rızık verme yönüyle de en güzeldir (65/Talâk, 1; 11/
    Hûd, 88; 22/Hacc, 58; 16/Nahl, 75). Sözün de en güzelini bir kitap halinde
    indiren O’dur, O’nun kelâmı da tüm güzellikleri içerir (39/Zümer, 23). Bu
    yüzden insana, indirilen sözün en güzeline uyması emredilir. İnsana inen
    sözlerin en güzeli Allah’ın sözüdür (39/Zümer, 55). Bu yüzden, güzel insanların
    bir niteliği, sözü dinleyip onun en güzeline uymaktır (39/Zümer,
    18). En güzel din, güzellikler sergileyerek Allah’a teslim olanların dinidir
    (4/Nisâ, 125). Allah, fiil, söz ve hükmüyle en güzelin kaynağı olduğundan,
    en güzel isimler (esmâu’l-hüsnâ) da O’nundur (7/A’râf, 180; 20/Tâhâ, 8;
    59/Haşr, 24).
    64] Kur’an kavramlarının hayatî öneme taşıyanlarının hemen hepsinin içi
    AKÎDE
    - 47 -
    boşaltılmış, Kur’an ve Sünnet dışı anlayışlarla doldurulmuştur. Örneklendirmek
    ve örnekler üzerinde bu tahribatın ve tahrifatın yapıldığını ispatlamak
    başlı başına kitap, hatta kitapların konusu olacak kapsamda olduğundan,
    biz burada tarihsel süreç içinde yozlaştırılan belli başlı Kur’an
    kavramlarını saymakla yetinelim: İbâdet (Allah’ın emir ve tavsiyesi olmadığı,
    Rasûlulullah’ın sünnetinde bulunmadığı halde ibâdet olarak yapılan
    ve tavsiye edilen nice hususlar, bid’atler ve hurâfeler); duâ (haram, hatta
    şirk olan türden vesile anlayışıyla; sadece Allah’tan istenecek şeyleri şirk
    derecesinde başkalarından duâ edip istemek gibi); zikir (Kur’an’ın 30 civarında
    farklı anlamda kullandığı zikr’i “sadece dille belirli lafızları söylemek”
    şeklinde anlamak ve Kur’an ve Sünnette olmayan ifâdeleri zikir
    ibâdeti olarak uygulamak; Kur’an’da “Allah’ın size öğrettiği şekilde zikredin”
    (2/Bakara, 239) denildiği halde, Kitap ve Sünnette olmayan şekil
    ve usullerle tuhaf tarzlarda zikir icat etmek); şefaat (haram ve şirk şefaat
    anlayışı; Allah’a rağmen insanı kurtaracak tanrılar edinmeye benzer
    anlayışlar); takvâ ve muttakîlik (Kur’an’ın tanımladığına hiç benzemeyen
    özellikler); tâğut (sadece şeytan anlamı verip, azgın insan tipi olan haddi
    aşıp insanları saptıran yöneticileri kapsam dışı bırakmak); halife (Allah’ın
    halifesi kavramı ve cemaat liderine halife sıfatı vermek, lâyık olmayanları
    halife kabul edip, günümüzde bu kavramın gereğini unutturmak);
    ilim (vahyi reddeden teorileri ya da bilgi kırıntılarını ilim diye takdim etmek
    ve bunların tahsilinin dinin emri olduğunu iddia etmek; böyle bir
    tahsil için dinin temel farzlarını teferruat saymak); tevbe (Aracısız olarak
    Allah’a yapılması gereken tevbeyi, almak-vermek şeklinde bir insan
    karşısında yapmanın gereğine inanmak); hak ve bâtılı, hakka bâtılı karıştırmak,
    hakkı gizlemek; sabır (pasifliği, zilleti, zâlimlere seyirci kalmayı,
    görevini yapmamayı sabır zannetmek); zulüm (sadece fiziksel eziyet
    anlamına indirgeyip şirk gibi, mânevî alanlardaki tahribatı bu kavram dışına
    atmak, müşriklere ve Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenlere zâlim
    sıfatını vermekten çekinmek); tevhid ve şirk (nâfile ibâdetler kadar bile
    önemsememek, din ve takvâ adına bile bazı şirk ve haramları tavsiye etmeye
    kalkmak, Allah’ın sıfatlarını başkalarına vermekten çekinmemek);
    fitne (anlamı daraltmak, sadece karışıklık anlamına indirgemek); nesh
    (Kur’an’da nice âyetin hükmünün olmadığını, formalite icabı bulunduğunu,
    sünnetin bile âyeti nesh edebileceğini, yüzlerce âyetin mensuh olduğunu
    iddia etmek); velî-evliyâ (Kur’an’a muhâlefet ederek, bütün gerçek
    mü’minlerin vasfı olan bu kavramı, bazı özel şahıslara vermek ve onları
    tanrılaştırır gibi yüceltmek); millet (Kur’an’da din anlamına geldiği halde,
    kavim ve ırk anlamı vermek, yasaklanan ırkçılığa bu kavramı kılıf edinmek);
    nefis (Kur’an’daki hevâ kavramını nefs kelimesiyle değerlendirmek,
    nefsi aşağılamak, derecelere/basamaklara ayırmak, nefisle mücâdeleyi
    büyük cihad saymak, onu yok etmeye/öldürmeye çalışmak); sevgi (ölçüyü
    ve hedefi ayarlayamamak, Allah sevgisini nice çirkin anlayışlara zemin
    olacak şekilde “aşk” tabiriyle dillendirmek); atalar yolu (Kur’an’ın şirk sebebi
    saydığı ataları, örf ve âdeti kutsayıp İlâhî ölçülere ters olduğu halde
    onları ölçü kabul etmek); kölelik (Kur’an’ın kesin bir şekilde kaynağını
    kuruttuğu halde, 19. asrın sonlarına kadar kula kul olmayı İslâm’ın müsaadesi
    diye sunmak, câriyelere baş örtme özgürlüğü bile vermemek); hastalık
    (Kur’an’ın çoğunlukla mânevî (imanî) hususlardaki anormalliklere
    sıfat olarak verdiği halde, sadece bedensel rahatsızlıklara indirgemek);
    cihad (Allah yolunda savaşı “küçük” ve önemsiz görmek, ya da tam tersine
    cihadı sadece savaşla sınırlı tutmak); istişare ve istihare anlayışında
    Kitap ve Sünnet dışı anlayışlar geliştirmek; tevekkül (Tedbire yapışmaKUR’AN
    KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 48 -
    Akîdede Vahdet
    İslâm ümmeti, ashâb örneğinde büyük vahdetini, vahyin ortaya
    koyduğu akidede bütünleşerek, Resulullah’ın (s.a.s.) çevresinde
    kenetlenip O’nun şahitliği ile vahyi sosyalleştirmeleriyle gerçekleştirmiştir.
    Daha sonraki süreçlerde vahiyden uzaklaşılarak,
    Kur’an terk edilmiş bırakılarak oluşturulan vahiy dışı akidelerle
    ümmet parçalanmıştır. “İnsanlar bir tek ümmetti; sonra anlaşmazlığa
    düştüler. Rabbinin vermiş olduğu bir sözü olmasaydı, anlaşmazlığa
    dan, kul olarak üzerine düşeni yerine getirmeden yanlış beklenti içinde
    olmayı tevekkül sanmak); murâbata (cihad için hazırlıklı olma anlamını
    tahrif ederek, farklı uygulamaları bu kavramla dillendirip Kur’an kavramını
    tahrif etmek); ticaret (Allah’la yapılan alış-verişi, mal ve canla yapılan
    cihadı bu kapsama almayıp sadece dünyevî alış-verişi ticaret saymak);
    ülü’l-emr (Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen, hatta bizden olmayanlara
    bu vasfı vermekten çekinmemek); vesile (gayrı meşrû vesileler edinmek,
    Allah’a yaklaşacağım diye cehenneme yaklaşacak yöntemler bulmak); şeriat
    (şathiye, sekr hali, istiğrak, cezbe vb. şekillerle şeraiti çiğnemeyi normal
    saymak; şeriatı basite alacak ve onu kabuk kabul edecek ifadelerle
    esas önemli olanın tarikat ve hakikat olduğu iddiasında bulunmak, şeriatla
    hükmedilmemesine ciddi bir tepkide bulunmamak); zühd (dünyadan
    el etek çekmeyi zühd saymak, uzleti tavsiye etmek, bir lokma bir
    hırka anlayışını takvâ saymak); câhiliyye ve câhiliyye hükmü konusunda
    Müslümanlara düşen bir görevin yok sayılması); put ve puta tapma (resim
    ve fotoğrafa bir zamanlar gösterilen tepki kadar ister heykellerden
    ister soyut hususlardan putlaştırılan hususlara karşı tepki göstermemek,
    putçuları dışlamamak); ismet –mâsumiyet (bazı hocaları, âlim veya şeyhleri
    mâsum kabul etmek); kıssa (dini hikâyelere ve kerâmet masallarına
    boğmak); rüya ve ilham ilim kaynağı olmadığı halde, bunları; ayrıca keşfi,
    müşâhede, muhâdese ve benzeri şeyleri ilim kaynağı kabul etmek; Allah
    (Vahdet-i vücut, fena, beka, aşk, kadın şeklinde veya başka şekilde
    onun kendilerine tecelli ettiğini iddia etmek); bâtın (Kur’an âyetlerinin
    zâhirî anlamlarıyla bağlantısız farklı bâtınî anlamları olduğunu iddia
    etmek); nübüvvet (gerektiğinde hadis uydurmaktan çekinmemek, hadis
    rivâyetini ilmî yöntemlerle değil de rüyada, keşifte Peygamber’den
    rivâyet ettiğini iddia etmek; nûr-ı Muhammedî diye uydurma bir terim
    icat ederek Peygamberimizi yarı tanrı seviyesine çıkarmak; tam tersine
    bir anlayışla peygamberleri evliya seviyesine düşürmek); Hızır (Kur’an’da
    rahmet ve ilim verilen kul şeklinde belirtilen kişiyi ölümsüz, helak etmeye
    ve ihyâ etmeye kadir, kul bunalınca yetişecek bir tanrı şeklinde kabul etmek);
    bey’at (Bu kavramı, İslâm devlet başkanı dışındaki ahitler için kullanmakta
    bir sakınca görmemek ve bey’at edilecek bir imam (İslâmî otorite)
    edinmenin yollarını önemsememek); cin ve şeytan (cincilik, büyücülük
    ve üfürükçülüğün Müslümanlıkla ilgili olduğu imajı vermek, abartılı şekilde
    cin çarpması ve büyü değerlendirmesi yapıp bunu tedavi etmek kasdıyla
    muskacılık ve benzeri yollarla istismar)… Kavramların Tahrif Şekilleri
    a) Anlamının bilinmemesi, önemsenmemesi, (sosyal, siyasal, ahlâkî…
    olarak) içinin doldurulmaması: Tevhid, Şirk b) Anlamının daraltılması: Zikir,
    İbâdet, İmâm c) Yanlış veya Eksik Anlaşılması: Hastalık, Nefis, Belâ,
    Zulüm d) Tahrif edilip saptırılması: Cihad, Vesile, Duâ, Şefaat, Veli-Evliya,
    Halife.
    AKÎDE
    - 49 -
    düştükleri konuda hemen aralarında hüküm verilecekti.” 65
    Allah’ın insanlığın dünyadaki hayatı ve âhiretteki mutlak
    âkıbeti için belirlediği kurallar üzerine tefekkür etmeyen, Rasullerle
    kendilerine ulaştırılan İlâhî uyarı ve öğütlere kulak asmayanlar,
    kendilerine lütfedilen bu dini parçalamışlardır. Kurtuluş,
    adâlet ve mutluluk yolu olan “dinleri”ni parçalayanlarsa gruplara
    ayrılmış ve her biri kendi kişisel kazanım ve doğrularını “mutlaklaştırıp”
    dinleştirmiş; ardından da bunları bir övünç kaynağı haline
    getirmişlerdir. “Onlar ki dinlerini parçaladılar ve mezhep mezhep oldular.
    Her parti kendine ait (imam ve kitap) larla sevinip övünmektedir.” 66
    Nükseden ihtilaflar, Kur’an’ın rehberlik vasfını yerine getirmesinin
    engellenmesi, gruplaşmaları ve cepheleşmeleri beraberinde
    getirmiştir. Ümmetin birlikteliğini zedeleyen olumsuzluklar
    giderek artmış, vahyin ortaya koyduğu hükümler inançtan ve hayattan
    dışlanmış, yerlerine zanla bina edilmiş şahsi kanaatler veya
    delilden yoksun birikimler geçirilmiştir.
    “Vahdet”ve “tevhid” aynı kökten gelen iki kelimedir. Tevhid,
    kısaca “birlemek”, vahdet ise “birleşmek” demektir. Allah’ı tevhid
    ederek iman etmemiş olan bir kimsenin, tevhid ehli olanlarla
    velayet ve kardeşlik ilişkisi içinde birliği söz konusu olamayacağı
    gibi; Mü’minlerin birliği, vahdeti anlayışına uzak olan birinin de
    gerçek bir muvahhid olduğu söylenemez.
    Din ve ibâdetler hayatı bir bütün olarak kuşattığında ve bir
    bütünlük içinde birbirini desteklediğinde fonksiyoneldir, ancak
    bütünlük içinde uygulandığında dönüştürücü, inşa edici ve arındırıcı
    bir işlev görebilir. Parçalanan hakikat hakikat olmaktan çıkar.
    Parçalanan din ve ibadetler Allah’ın murad ettiği fonksiyonunu
    yitirir. Çünkü din ve hakikat bütüncül haliyle din ve hakikattir.
    Tevhid “teklemek, birlemek, bütünlemek” anlamlarına gelir.
    Yani dini ve hakikati bütünlemenin en genel ifadesidir. Dinde ayrılığa
    düşerek dini parçalamak, bir kısmını alıp bir kısmını dışlamak,
    yani hakikati parçalamak ve bir kısmını bütün yerine ikame
    edip onunla yetinmek ise şirktir. Ümmeti parçalamak ise “sosyal
    anlamda şirk”tir, “tefrika”dır, tersi ise “vahdet”tir. O halde vahdet
    tevhidin toplumsal alandaki tezahürüdür. Dinin, kitabın, hakikatin
    parçalanması ve böylece tevhidi imanın birleştiriciliğinden
    kopulması, kaçınılmaz olarak o dine, kitaba, hakikate iman ederek
    tek bir ümmet olmuş ve böyle olması kitapta beyan edilmiş
    65] 10/Yunus, 19
    66] 30/Rûm, 32
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 50 -
    bulunan ümmetin de parçalanması sonucunu kaçınılmaz olarak
    gündeme gelecektir.
    İctihat ve yorum alnındaki farklılıklar, çeşni, çok seslilik ve
    zenginlik olarak hoş görülmesi gerekirken, hakikati, dini parçalama
    anlamına gelen muhkemler, sabiteler ve akide alanındaki
    ayrılıklar, ya da değişkenleri sabite haline getiren hizipleşmeler,
    cedelleşmeler ise tefrika olup, asla hoş görülmemesi gereken ve
    Allah’ın razı olmadığı bir sapmadır. Dini parçalara ayırıp hizipleşenlerin,
    bir süre sonra, ellerindeki parçanın din olduğu iddiasıyla
    onunla diğerlerine karşı övünmeleri söz konusu olmaktadır. Allah
    bu durumu kınamaktadır.
    Allah’ın râzı olmadığı ihtilaf, bölünmemesi gereken bütünleri
    parçalamaya yol açan ihtilaflardır ki, bunların en önemlisi de
    Kur’an’ın uyardığı hakikatlerde ve dinde ihtilafa düşmektir. Mezhepler,
    meşrepler, ekoller, öbekler, gruplar, dini oluşturan herhangi
    bir rüknü, dinin bütününden koparıp kendine has kılmadığı
    ve dinin muhkemlerini, sabitelerini bütünlük içinde benimseyip
    parçalamadığı sürece akide planında tevhide, vahyin belirlediği
    ortak akidede bütünleşen İslâm ümmetinin birliğini tehdit etmediği
    sürece de sosyal planda “vahdet”e aykırı olmaz. Ancak, dinin
    sabitelerini parçalayan, değişkenlerini (zan alanındaki yorum ve
    içtihat farklılıklarını) sabite haline getirip akideleştiriyor, dinleştiriyorsa,
    varlığını kitabın müteşabih ayetlerine dayandırıyorsa,
    dini teşkil eden ana rükünleri bütünden kopararak kendini bunlardan
    biriyle tanımlıyorsa, bu yapılanma akidevi olarak tevhide,
    sosyal planda da vahdete aykırılık oluşturur ki, buna tefrika denir.
    Kitap ehlinin; âlimlerini, râhiplerini ilah edinmeleri; onların
    din adına ortaya koydukları hususları sorgulamadan, vahye
    uygunluk denetimi yapmadan, en azından fıtratın sesine kulak
    vererek, ya da akletme kabiliyetini kullanarak üzerinde düşünmeden,
    doğru ve dinden kabul edip körü körüne taklit etmeleri
    sebebiyledir. Bugün İslâm adına bir kısım alimlerin, önderlerin,
    şeyhlerin, üstadların ürettiklerinin vahye uygunluk denetimi yapılmadan,
    sorgulanmadan, dinden kabul edilip taklit edilmesiyle
    benzeşen bir konumdur bu.
    Dinlerini, kitaplarını tahrif ederek ve parçalayarak, Allah’tan
    başkalarını ilahlar, rabler edinerek şirke bulaşan kitap ehline
    Kur’an, menşelerinde, köklerinde var olan tevhide dönme, Allah’ı
    bırakıp da bazı insanları ilâh edinme ve onlara ibadet etme yanlışından
    “ortak kelime” olan tevhide rücu etme çağrısı yapmaktadır.
    AKÎDE
    - 51 -
    Yaklaşık olarak ehl-i kitapla benzer bir serüveni yaşayarak,
    önder, üstad ve şeyhlerinin ürettikleri bid’at ve hurafeleri vahiyle
    denetlemeden, Kur’an’a uygunluğunu, Resulün sahih sünnetine
    mutabakatını araştırmadan, olduğu gibi dinden sayarak iman
    eden ve din olarak uygulayan ve kendini İslâm’a nispet eden kesimlere
    de bu ayetin muhtevasında olduğu gibi bir daveti yapmalıyız.
    Demeliyiz ki; “Ey kendini İslâm’a ve Kur’an’a nispet eden, iyi
    niyetli insanlar, gelin aramızdaki ortak kelime olan tevhid kelimesinde
    buluşalım, İman ettiğimizi iddia ettiğimiz Kur’an’ı belirleyici
    kılalım. Allah’a hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz
    kimimizi ilâhlaştırmayalım (rabler edinmeyelim).”
    İşte bu sebeplerin etkisiyle, ümmetin birlik, dirlik ve düzeni
    bozuldu, bu kötü gidişe karşı direniş azmi de yok edildi. Çünkü
    vahyin açık emrine ve Rasûlullah’ın (s.a.s.) son derece açık sünnetine,
    zulme karşı açık mücadele örnekliğine ve zalim sultanlara
    karşı mücadeleye teşvik eden açık ifadelerine rağmen zalim sultana
    itaat kültürü dinin bir hükmü gibi sunuldu. İktidara geldikten
    sonra bozgunculuk yapan iktidar sahipleriyle mücadele etmek67
    ve zulmedenlere eğilim göstermemek68 gibi Kur’ani yükümlülükler,
    Müslümanların çoğunluğu tarafından unutuldu. Rabbimizin,
    “dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin”69 emrine
    uyulmadı. Özetle zamanla Kur’an terk edilmiş bırakılarak, tevhidden
    şirke, İslâm toplumundan cahiliye toplumuna doğru tersine
    bir hicret yaşandı. Bu sebeple de, birbirleriyle çekişip ayrılığa düşen
    Müslümanlar, Rabbimizin uyardığı zillete sürüklendiler, çözülüp
    yılgınlaştılar, güç, kuvvet ve izzetlerini kaybettiler.
    Tevhid Eksenli Gerçek Vahdet Henüz Çok Uzakta
    Bu sonuç ancak, tarihsel süreçte üretilmiş olanın kuşatmasından
    kurtulup, indirilmiş olan vahyi ölçülere teslim olarak sağlanabilir.
    Geleneksel ve modern cahiliyeden arınıp ayrışmadan, Batıni
    yorumları dinleştirmekten, zan alanında gayb haberi ve akide
    oluşturmaktan vazgeçip, Kur’an’ın korunmuş metnini belirleyici
    kılıp topluca vahye sarılmadıkça böyle bir vahdet mümkün görünmemektedir.
    Bu tür keyfi akide oluşturanların birbirlerini tekfir
    etmeleri de kaçınılmaz bir sonuç olmaktadır.
    Kur’an dışı akaid ve ölçüleri bırakıp ilme’l yakin olana ittiba
    ettiğimizde, Kur’an’ın muhkem ayetlerini esas aldığımızda
    ulaşacağımız yoruma açık olmayan kimliksel birlik, tevhid ortak
    67] 2/Bakara, 105
    68] 11/Hûd, 113
    69] 42/Şûrâ, 13
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 52 -
    paydasında, sabiteler planında bütünleşme kendiliğinden yaşanacaktır.
    Vahdet gerçek anlamıyla mümkün hale gelecektir.
    Kur’an’ın delaleti kati alanıyla, yaşanarak intikal eden mütevatir
    sünnet mutabakat alanımızı oluşturmak durumundadır ve bu
    alanda farklılığa müsamaha edilmemesi gerekmektedir. Bizi kardeş
    yapan akidemiz de bu alanda teşekkül etmektedir.
    Kur’an’ın delâleti zanni kısmı ile âhad haber alanı da zan taşıdığı
    için, akideleştirilmemesi, dinleştirilmemesi ve hoş görülmesi
    gereken farklılıklarımızı kapsamaktadır. Sâbiteler, muhkem naslar
    alanındaki, akide ortak paydasındaki birlik sağlandıktan sonra,
    yoruma açık, ictihat alanındaki kimliksel farklılıklarımız zenginlik
    olarak kalacaktır.
    Bugün ise İslâm’a ve Müslüman halklara yönelik saldırılar,
    zulümler, katliamlar, hakaret, tecavüz ve işkenceler, emperyalist
    güçler ve yerli işbirlikçi yönetimlerce bütün İslâm coğrafyasına
    yayılmışken, bu büyük vahşet soykırım boyutlarında bütün İslâm
    coğrafyasını kuşatmışken, her gün ve her an Kur’an ve İslâm saldırıya
    uğrarken, büyük ekseriyet, tarihsel süreçte ürettikleri hurafeleri
    sorgulamayı, Kur’an’ı belirleyici kılıp tarihsel birikimi ıslah
    etmeyi bir türlü kabullenmiyor. Çoğu da zâlimlerin, emperyalistlerin
    işbirlikçiliğini üstlenmekten çeşitli maslahatlar adına çekinmiyorlar.
    Ne yazık ki, gerek tüm İslâm coğrafyasında, gerek Türkiye’de
    yapılan zulme ve emperyalizme karşı tevhid eksenli onurlu bir itiraz
    yükselten direnen kesimler, ümmetin genel yapısı içinde hep
    azınlığı oluşturmaktadır.
    Hilâfeten saltanata doğru sapmanın sonucunda, yaşanan
    yüz yıllara sari süreçte İslâm ümmeti olma niteliğimiz kaybettik.
    Vahiyden ve Rasûl’ün güzel örnekliğini bize taşıyan sahih
    sünnetinden koptuk. Vahiy belirleyici olmaktan çıkınca heva
    ve zannın belirleyiciliğinde dünyevileşme ve hizipleşme yaşandı.
    Sahih gelenek muharref geleneğe dönüştürüldü pek çok bidat
    ve hurafeler üretildi. İste böylece İsrailoğullarının yaşadığı
    ve öyle olmamamız için uyarıldığımız Yahudileşmeyi bizde yaşadık.
    Kuranı tahrif edemedik ama anlamını ve din anlayışımızı
    tahrif ettik. Elimizde korunmuş Kur’an olduğu halde Yahudileşmenin
    bütün unsurlarını fazlasıyla gerçekleştirdik. Kuranı ve
    dini parçalayıp hizipleştik ve her birimiz elimizdeki parçayı din
    sayıp onunla övündük. Birbirimizi mahkûm edip, karalayan,
    kendi tercih ve yorumlarımızı din sayıp mutlaklaştıran düşman
    kamplara bölündük. Böylece de, mü’min olmanın kaçınılmaz
    AKÎDE
    - 53 -
    gereği olan, birbirimize karşı merhameti ve sevgiyi de yitirdik.
    Bugün, gerçek mü’minlerin uğrunda şehadeti göze aldığı, tüm
    değerlerimiz ve İslâmî kimliğimiz küresel saldırı ve kuşatmaya
    muhatap iken, zulme ve emperyalizme karşı birlikte direnmesi
    gerekenler, emperyalist projeler gereği birbirleriyle çatıştırılıyor.
    Öyle bir çelişki yaşanıyor ki, ayrı dinler arasında diyalog yaygınlaştırılırken
    aynı dinin mensupları çatıştırılıyor. İki taraftan bir çok
    ahmak ve cahil unsurlar ise bu oyuna alet olduklarını bile fark
    edip akledemiyorlar.
    Hepimiz şunu kafamıza koymalıyız ki mezhepler din değildir.
    Akide alanında mezhep olmaz. Allah katında din tektir ve adı
    İslâm’dır. Tevhid dininin akidesi de tektir. Bu ortak akideye teslimiyetimiz
    bizi kardeş yapmamaktadır. Müminler ancak kardeştir.
    Hepimiz topluca ‘Hablullah’a (Allah’ın ipi olan Kur’an’a) sarılarak
    kardeşleşmemiz gerekirken, her birimiz değişik ekol ve mezhepler
    adına tarihsel süreçte üretilmiş olan iplere tutunduk ve bu farklı
    ipler bizi Hablullah’tan ve birbirimizden kopardı, uzaklaştırdı.
    Hedefimiz Kur’an’a Dayalı Sâbitelerde Vahdet Olsa da, Bugün
    Âcil Olan Vahdet Değil, İttifaktır
    Kur’an ve mütevatir sünnet dışındaki zan alanından akide
    oluşturulması ve batini yorumların mutlaklaştırılması sonucunda
    Mezheplerin akideleri oluşmuş ve yanlış akide algıları yüzünden
    tekfirci yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. O halde Kur’an ve sahih sünnet
    ortak paydamızda kardeşleşip kucaklaşmalı, Mezhepçiliği ve
    mezhepleri dinleştirmeyi terk etmeliyiz.
    Allah’ın koruması altındaki muhteşem kitabımıza ve ondan
    neşet eden ortak akidemize sarılarak, tarihsel tüm birikimimizi
    sorgulamalıyız. Tarihsel süreçte, bütün mezhep ve ekollerin bir
    çok bidat ve hurafe uydurduğunun bilinciyle, vahyi belirleyici kılmalıyız.
    Vahyin belirleyiciliğinde ortak akidemiz olan tevhide dayalı
    yeniden inşa süreci devam ederken, tarihi sapmalarla her ekolün
    ve mezhebin de şu veya bu ölçüde kirletilmiş, hurafe ve bid’atlara
    bulaştırılmış olduğu vakasını dikkate alarak hiç bir mezhep ve
    ekolün mutaassıp taraftarı olmamalıyız. Bunlardan birisine kendimizi
    yakın hissedebilir ve amellerimizi bu ekolün içtihadına dayandırabiliriz.
    Ancak onun mutaassıbı olmak, o mezhebin yanlışı
    dahil top yekun kabulü ve karşı tarafın doğrularının dahi reddini
    getiriyor.
    Diğer taraftan bu yeniden inşa ve ortak akidede buluşma
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 54 -
    süreci devam ederken, birbirimize ilmi uyarılarda bulunabilelim
    “emri bil maruf” yapalım, ancak farklılıklarımızı düşmanlık ve kin
    vesilesi haline getirmeyelim, cedele ve şiddete sapmayalım, tam
    tersine ihtilaflarımızın kesin çözümünü, aramızda kesin hükmün
    verileceği güne bırakalım. Ama emperyalizme karşı ittifak ederek
    özgürlük mücadelesini birlikte yürütelim. Akidevi vahdete kadar
    hiç değilse zulme ve emperyalizme karşı ittifakı öne çıkarıp özgürlük
    mücadelesini birlikte yapmalıyız. Bağımsız ve özgür olunca
    da, iyi komşuluk ilişkileri içinde birbirimize adâletle muâmele
    edip, merhamet etmeliyiz. İlmî eleştiri ve uyarıların kapısını sürekli
    açık tutmalı ama çatışma ve cedel noktasına vardırmamalıyız.
    Adâleti, merhameti belirleyici kılan, fıtri insani erdemleri öne
    çıkaran, insanlık onurunu koruyan iyi insani ilişkiler kurup, barış
    içinde bir arada yaşamayı başarmalıyız. Birbirimizin kurtuluşuna
    vesile olacak emr-i bi’l-ma’ruf yolunu sürekli açık tutmalıyız. Birbirimize
    göre akidevi sapmalar içinde olduğumuzu zannetsek bile,
    öldürerek değil yaşatarak, kurtulma ihtimalimizi arttırmalıyız.
    Ciddi ihtilaf konuları örtülerek, soyut kardeşlik ve ümmet vurgusuyla
    sonuç alınmaya çalışılmaktadır. Bu sebeple diyalog konusunda
    önemli adımlar atılmış olmasına rağmen on yıllardır yapılan
    bu tür toplantılara rağmen, birbirini olduğu gibi kabul edip, akidevi
    boyutları da olan temel farklılıklar hakkında Kur’an’la ciddi
    bir sorgulama da yapılamamıştır. Temel konulara eğilme sağlanamayınca,
    akide ve din anlayışı alanında da oluşmuş farklılıkların
    Kur’an’la ıslahı ciddi bir biçimde gerçekleştirilemeyince, bu iyi niyetli
    çaba ciddi meyveler verme safhasına bir türlü taşınamamıştır.
    Halbuki vahdeti sağlayacak ortak payda, ictihada kapalı imani konular,
    muhkem naslar ve sabitelerdir. Bu konulardaki farklılıklara
    yol açan vahye aykırılıklar ayıklanmadıkça vahdet hayal olmaktan
    öte gidemeyecek, bu tür toplantılarda anlık bazı maslahatlar
    temin edilse de vahdete ulaşılamayacak ve Allah’ın yardımına
    da müstehak olunamayacaktır. Anlaşılmış olmalıdır ki, soyut
    ve duygusal temennilerle, akidevi ayrılıklara sebep olan kaynak
    kurutulmadan, vahiy dışı gayb haberleri ve Kur’an dışı akideyle
    oluşturulan karanlıklar Kur’an’la aydınlatılmadıkça, vahye dayalı
    olmayan anlayışları dinleştirenlerin hapsoldukları zindanların duvarları
    Kur’an ve sahih sünnetle yıkılıp, çeşitli hiziplerin ayaklarındaki
    birbirleriyle bütünleşmelerini engelleyen zincirler parçalanmadıkça
    gerçek anlamda bir vahdet sağlanamaz/sağlanamıyor.
    Vahdeti sağlayacak en önemli sosyal projenin ise Seyyid
    Kutub’un vurguladığı, Resulullah’ın (s.a.s.) eğittiği ilk Kur’an neslini
    örnek alan bir Kur’an Neslinin yeniden İnşa çağrısı olduğunu
    AKÎDE
    - 55 -
    söyleyebiliriz. Ve bu projeyi eğitim de ve amelde tanıklaştırmak,
    ister istemez mezhebi görüşleri alta çekecek, Kur’ani ilkeleri öne
    alacaktır.
    Kendini İslâm’a nispet eden tüm iyi niyetli insanlarla “tevhid”
    ortak paydasında buluşmaya, tarihsel süreçte üretilen ipleri
    bırakıp, indirilmiş Allah’ın ipine, Kur’an’a topluca sarılmaya yönelmeli,
    ısrarla bu hususu gündemde tutmalıyız. Çünkü hepimizi
    kurtaracak, karanlıklardan aydınlığa çıkaracak, izzet ve onur kazandıracak
    ve kurtarıcı tevhid potasında mü’min kardeşler kılacak
    olan sadece bu yoldur. Yani Allah yolu, Kur’an ve tevhid yoludur.
    Bu sonuca ulaşana kadar ise, emperyalizme, işgale, yerli zorba
    sistemlere karşı adalet ve özgürlük eksenli bir mücadelede ittifak
    öncelenmeli, ama uzun vadeli Kur’an’la ıslah çalışmasında ısrar
    ederek vahdete giden yol sürekli açık, İslâm birliği ideali de sürekli
    canlı tutulmalıdır.
    Bütün bu olumlulukların gerçekleşmesi için, her mezhep ve
    her cemaatten, bu grupların sınırlarını aşarak, taassup zindanlarının
    duvarlarını yıkarak, Kur’an’ın aydınlığına ulaşan muvahhidlerin
    ortak çabasına ihtiyaç vardır.70
    Müslümanlar ve İslâmî Duruş
    Yaşadığımız dönemde Müslümanların (çoğunluk itibarıyla)
    durumu içler acısıdır. Bunları maddeler halinde saymaya çalışalım:
    1. Müslümanlar İslâm’ı bilmiyor; ilimden uzaklar; ilimden, yani
    mutlak hakikat olan İlâhî vahiyden uzak, Kur’an’dan kopuk yaşadıkları
    için, Allah’ın Kitap’ından, birinci elden dini öğrenmiyorlar.
    2. Bilmemekten daha kötüsü; İslâm’ı yanlış biliyorlar. Ölçü yanlış.
    Kur’an terazisiyle tartılıp ölçülmüyor bilinenler.
    3. Kur’an’a dayalı iman esaslarını dosdoğru şekilde bilmiyorlar.
    Dosdoğru inanmıyor ve yaşamıyorlar. 71
    4. İnanç ve amellerine birçok şirk, hurâfe ve bid’at karışmış.
    Kimi bilinçli bilinçsiz irtidat etmiş, kimi Allah’a endâd/eşler edinmiş,
    kimi küfür içinde bir hayat sürüyorlar. “Onların çoğu Allah’a şirk
    koşmadan iman etmezler.” 72
    5. İsyan ve itaat bilinci yok. “Lâ ilâhe” deyip reddetmesi
    70] Mehmet Pamak
    71] Bk. 2/Bakara, 85-86; 4/Nisâ, 136
    72] 12/Yusuf, 106; Yine Bk. 39/Zümer, 65-66; 31/Lokman, 13
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 56 -
    gerekenleri bilmiyor; “illâ” diye teslim olması gereken zât belli
    değil. 73
    6. Siyasî bilinç yok. Tâğutlara sevgi içinde ve onlara destek ve
    yardımcı olma sözkonusu. 74
    7. Cihad ruhu yok; kardeşlik ve vahdet anlayışından uzak, ümmet
    bilincinden mahrum bir anlayış ve yaşayış. 75
    8. Tebliğ (emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker terk edilmiş.
    Bedenin ihtiyacı olan gıdaların alınıp uygun şekilde çıkarılamayınca
    ne tür hastalık oluyorsa; okunan, duyulan, sohbet ve derslerde
    öğrenilen hakikatlerin uygun şekilde dille veya elle yazılarak dışarıya
    çıkarılamaması da fikrî kabızlığa sebep oluyor. 76
    9. Câhiliyeyi yıkmak için mücadele edecekleri yerde, dinlerini
    müdafaa bile edemiyorlar.
    10. Yanlış hizmet anlayışı; haramlarla, Batılı tarzda ve sadece
    aklî ya da pragmatizm ölçülerinde hizmet anlayışı. Rabbânî tarzda
    ve nebevî ölçülerde, kulluğun içine girecek şekilde hizmet değil.
    11. Dünyevîleştiler ve kapitalistleştiler. Dünyaya aşırı meyil,
    malın kulu, paranın nesnesi olma, lüks, israf, eşya tutkunluğu.
    12. Âhirete (cennet ve cehenneme) yakînî iman ve âhireti öncelikleyip
    oraya hazır olmak yok. Tek kanatlı kuş gibiler, iki dünyalı
    değiller. Dünyalarını âhiret açısından değerlendirmeyiş.
    13. Ulusçuluk, vatancılık, ırkçılık, hemşehricilik, düzencilik
    (devletçi çizgi),
    14. Atalar dinine sarılma, gelenek ve âdetleri kutsama ve mutlak
    doğru kabul etme.
    15. Modernizm çizgisinde müsteşrike benzer din anlayışı; ılıman
    İslâm denen, içi boşaltılmış ve çağdaş cahiliye değer(sizlik)
    leriyle doldurulmuş yapay din anlayışı
    16. Geçim uğraşısından başka bir şeyi görmeyiş veya zengin
    olma hayalleri içinde zengin olmak için ne gerekirse yapmaya hazır
    olma
    17. Futbol hastalığı, müzik tutkunluğu, TV. ve özellikle dizi
    bağımlılığı, internet düşkünlüğü ve bilgi kirliliğine muhatap olma
    73] Bk. 4/Nisâ, 13-14
    74] Bk. 2/Bakara, 256-257; 4/Nisâ, 76; 16/Nahl, 36; 39/Zümer, 17-18
    75] Bk. 49/Hucurât, 15; 49/Hucurât, 10; 3/Âl-i İmrân, 103, 110; 21/Enbiyâ, 92
    76] Bk. 3/Âl-i İmrân, 104-105
    AKÎDE
    - 57 -
    18. Demokrasi ile işlerin düzeleceğini sanıyorlar. “Oyu ver, koyuver”
    anlayışı. Aslında ülkeyi kimlerin yönettiğini görememek.
    Ülkenin derin devlet denilen, başta yattığı yerden Atatürk (onun
    laiklik gibi ilkeleri) olmak üzere, silahlı kuvvetler; Yargıtay, Danıştay,
    Anayasa Mahkemesi gibi kurumlar, para ve TÜSİAD gibi para
    babaları, Amerika, Batı ve onların prensipleri yönetiyor. Halkın
    seçtikleri en son sırada. Onlar sekreter ve piyon durumunda. Halk
    bunun farkında değil. Kendi tâğutunu seçme telaşında. Allah’ın
    indirdikleriyle hükmetmeyenleri velî (dost ve yönetici) kabul etmekte.
    19. Sünnetullah’ı bilmiyorlar. Allah’ın değişmez yasalarına
    ters düşen tavırlar sergiliyorlar. Sıkıntıyla, zorluklarla, korkuyla,
    cihadla, açlıkla sınanmadan kurtuluş bekliyorlar. Rahat ve keyifleri
    (hevâlarını tanrı edinme) öne çıkıyor. Üzerine düşen görevleri
    yapmadan sadece dille duâ sâyesinde netice isteniyor. 77
    20. Din’in “asl”ında tenzilât, ayrıntılarda ilâvelerde bulunma
    şeklinde beliren yanlış dindarlık ve yanlış takvâ anlayışı, gerçek
    Müslümanlık kabul ediliyor. İnsanlar şirkten sakınmadan nâfile
    ibâdetlerle dindar olabileceklerini sanıyor. Mistisizm; pasif din ve
    dindarlık anlayışı
    21. Bilinçli-bilinçsiz tevhidî İslâm’a ve muvahhid Müslümanlara
    düşmanlık
    22. İbâdetlere önem verilmiyor; tâğutlara, putlara, bâtıla farkında
    olmadan da olsa ibâdet ediliyor. Haram-helâl, farz-vâcip
    önemsenmiyor.
    23. Her çeşit ahlâk krizi; Zulme râzı, edilgen, rüzgâr nereden
    kuvvetli esiyorsa onun götürdüğü yere sürüklenen nesneleşmiş
    insanlar
    24. Mürcie düşüncesi: İman ayrı amel ayrı diyerek amellere
    önem vermeden cenneti garanti gören zavallı anlayış
    25. Çevre şartlarına teslimiyet: Medya, düzen, okullar, moda,
    çılgınca tüketim, reklamların etkisinde kalma, yaşama biçimi yönüyle
    kâfirlere benzeyen ve onlara tavır al(a)mayan bir yaklaşım
    26. Kimlik problemi: a- Kimliksizlik (ne Müslüman olduğu belli,
    ne gâvur denilebiliyor) b- Çok kimliklilik (Her boyaya giren, her
    inanca uygun davranan, aslında hiçbirinde samimi olmayan münafık
    tipli iki yüzlülük, iki yüz yüzlülük
    77] Bk. 2/Bakara, 155; 29/Ankebût, 1-3; 49/Hucurât, 15
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 58 -
    27. Laiklik: Camide veya namazda başka İlâha; sokakta, işyerinde
    başka ilâha uyma. Tanrının hakkını (sadece ibadet gibi
    hususlarda) Tanrıya, Sezar’ın (devletin) hakkını (olmayan hakkını)
    Sezar’a verme; böylece çok tanrı edinme anlamında laiklik uygulaması
    28. Aynı Allah’a, aynı Peygamber’e, aynı Kitab’a inanmıyor
    insanlar. Herkesin kendine göre farklı bir Allah, Peygamber ve Kitab
    anlayışı var. Kur’an’ın tanıttığı şekilde özellikleri olan Allah,
    Nebî ve Kur’an anlayışı yok; kargaşa var bu konuda
    29. Vahyin ışığında aklı kullanmamak, akletmemek, düşünmemek,
    tefekkürden uzak yaşamak; buna rağmen din hakkında
    ahkâm kesmek, bilgiçlik taslamak, nutuk atmak
    30. Bütün bunların hem sebebi ve hem sonucu olarak izzet ve
    onurlarını kaybettiler, zillete mahkûm yaşıyorlar. 78
    Bu problemlere Kur’an’ın çözüm olarak sunduğu İslâmî
    Duruş
    1- İman, 2- Sâlih amel, 3-Hicret, 4- Cihad, 5- Sabır, 6- Tebliğ,
    7- Aklı kullanmak, tefekkür, 8- İlim, 9- Kur’an’ı okuyup anlama,
    yaşama ve yaşatmaya çabalama, 10- Takvâ, 11- Tâğutu reddetme
    Âyetlerde Felâh/Kurtuluş
    1- 2/Bakara sûresi 2-5. Âyetler: İman, âhirete yakînî inanç, sâlih
    amel (namaz, infak), takvâ
    2- 23/Mü’minûn sûresi 1-10. Âyetler: Namazda huşû, lağvı
    (mâlâyaniyi, boş şeyleri) terk, zekât, iffet, emanetlere ve ahidlere
    riâyet, namazı koruma (ve devam)
    3- 103/Asr sûresi, 1-3. Âyetler: İman, sâlih amel, hakkı ve sabrı
    tavsiye.
    Kur’an’da Ulaşmak İçin Gayret Edilmesi Gereken Faziletler (En
    Faziletli İnsan Olmanın Yolu)
    1- Cihad: “Mü’minlerden -özür sahibi olanlar dışında- oturanlarla
    malları ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olmaz.
    Allah, malları ve canları ile cihad edenleri, derece bakımından
    oturanlardan üstün kıldı. Gerçi Allah hepsine de güzellik (cennet)
    vaad etmiştir; ama mücâhidleri, oturanlardan çok büyük bir
    ecirle üstün kılmıştır. Kendinden dereceler, bağışlama ve rahmet
    78] Bk. 4/Nisâ, 13; 63/Münâfıkan, 8
    AKÎDE
    - 59 -
    vermiştir. Allah çok bağışlayan ve merhamet edendir.” 79
    2- İlim: “De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu
    ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür.” 80
    3- Takvâ: “Ey insanlar! Doğrusu Biz sizi bir erkekle bir dişiden
    yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere
    ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız,
    O’ndan en çok takvâlı olanınızdır, en çok korkanınızdır.” 81
    İslâmî duruş için bize çok iş düşüyor. Kur’an ve Peygamber nereden
    başladı ve hangi şeye en çok önem verdiyse; biz de oradan
    öyle yapmalıyız. Yeniden iman etmeli ve insanları yeniden tevhidî
    imana çağırmalıyız. Yapılacak şeyleri özetle saymaya çalışalım:
    1- Sahih bir iman, Kur’an’a dayalı akaid bilgisi ve yakînî inanç,
    2- Akîdemiz uğrunda gereken mücadeleyi vermekten geri
    kalmamak; inancımıza taban tabana zıt bir ortam içerisinde yaşamanın
    ıstırabını kalbimizin derinliklerinde duymak,
    3- Tevhidî imana sahip olanlarla bir ve beraber olmak; “birlemek”
    demek olan “tevhid”in, “birleşmek” demek olan “vahdet”le
    aynı kökü paylaştığını, birinin mutlaka diğerini gerektireceğini
    unutmamak,
    4- Kur’ân-ı Kerim’e ve onun hayata yansıması, canlanması
    demek olan sünnete sarılmak. Kur’an ve sahih sünnetin emir ve
    teşvik ettiği amel ve ibâdetlere önem vermek, bunları yerine getirmek
    için âzamî gayret sarfetmek,
    5- Allah’ı ve Rasûlünü yakından tanımak ve her şeyden çok
    sevmek; onların uyarılarına dikkat ederek, sakındırdıklarından
    kesinlikle uzak kalmak, hatta o yasaklara yaklaşmamak,
    6- Dinî vecîbeleri ihlâsla yerine getirmeye çalışmak, dine sonradan
    ilâve edilen bid’at ve hurâfeleri inanç ve yaşantımızdan tümüyle
    uzaklaştırmak, dinden eksiltme yapanlara da tavır almak,
    dini gizlememek, hakka bâtılı karıştırmamak, dinden taviz vermeye
    kalkmamak,
    7- Kur’an çağ kapatıp çağ açmıştır. Câhiliye çağını (orta çağı)
    kapatıp asr-ı saâdeti (âhir zamanı, son çağı) açmıştır. Toplumları
    karanlıklardan, kargaşalardan nûra, aydınlığa, kurtuluşa çıkarmıştır.
    İnsanlığın bugüne kadar bir daha göremediği en huzurlu
    79] 4/Nisâ, 95-96
    80] 39/Zümer, 9
    81] 49/Hucurât, 13
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 60 -
    çağı başlatmıştır. Dünyanın gördüğü ve göreceği en büyük inkılab,
    Kur’an’ın yaptığı inkılâbdır. Kur’an’ın bizi de hayra doğru
    değiştirmesi için bizim Kur’an’a bakışımızı değiştirmemiz gerekecektir.
    Kur’an aynı Kur’an’dır, ama Kur’an’a yönelmesi gerekenler,
    ashâb gibi yönelmediği için, anlamını öğrenmeden, düşünmeden,
    onunla amel etmeden kurtuluş beklenemez.
    Bu ülkedeki ve tüm dünyadaki Müslümanların şartları, hemen
    hiçbir peygamberin imtihan olduğu şartlardan daha ağır değil aslında.
    Peygamberimiz ve diğer peygamberlerimiz dönemlerindeki
    küfür, günümüzdekinden daha az saldırgan ve daha hoşgörülü
    değildi. Kur’ân-ı Kerim, peygamber kıssalarıyla bizi daha zor
    şartlara hazırlıyor; küfre ve zulme karşı nebîler nasıl tavır aldıysa
    bizim de onu yapmamızı istiyor.
    Müslüman, kendini, dâvâsını küçük göremez; sürekli
    mağlûbiyeti, zilleti kabullenemez. O, Allah’ın askeri olmanın bilinci,
    onuru ve sorumluluğu içinde yaşar. Dünya bir araya gelse,
    Allah dilemedikçe senin kılına zarar veremez! Güç, kuvvet sadece
    O’nundur. Yûnus ve Mûsâ aleyhimâ’s-selâm öğretir ki, dâvâ adamı
    müslümanı deniz boğamaz!
    İbrâhim (a.s.) örnektir ki, muvahhid tebliğciyi ateş yakamaz!
    İsmâil (a.s.) haykırır ki, Allah askeri mücâhidi bıçak kesemez!
    Zorba Câlût’un dev cüssesi, çocuk yaştaki Dâvud karşısında
    mağlup olacaktır. Aynı şekilde zorba İsrail ve Amerika karşısında
    çocuk yaştaki eli sapanlı Filistin’li gençler Allah’ın izniyle gâlip
    gelecektir. Ebâbil kuşlarının attığı taşların fil ordusunu yerle bir
    etmesi gibi muvahhid Filistinli çocukların attığı taşlar da fil gibi
    İsrail tanklarını silip süpürecektir.
    Şeytanın hileleri, Firavun’un sihirbazları İslâm’a ve Müslüman
    dâvâ adamına zarar veremeyecektir. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ
    billâh; Güç ve kuvvet, yalnız Allah’a aittir.
    Allah’ın dinine yardım edene Allah da yardım edecek, ayaklarını
    sâbit kılacaktır.
    Her şey Allah’ın askeridir. O dilerse deveyle, dilerse pireyle
    mü’minlere yardım eder. Dilerse, sivrisinekle Nemrutları helâk
    eder. Kuşlarla Ebreheleri mahveder. İncecik ipliklerden oluşan
    ağıyla örümcek, kâfir güçleri alt etmeye yeter; hicret-i Rasûl’de
    olduğu gibi.
    Allah, dilerse melekleriyle yardım eder, Bedir’deki gibi.
    Dilerse, rüzgârıyla yardım eder, Hendek’teki gibi.
    AKÎDE
    - 61 -
    Dilerse zâlim tâğutu bile, yetiştirmesi için sana hizmetçi kılar;
    Firavun’u Mûsâ’ya (a.s.) yardım ettirdiği gibi.
    Ne diyor Kur’an’ımız: “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer gerçekten
    dosdoğru iman ediyorsanız siz üstünsünüz, siz gâlipsiniz.”82;
    “(Gerçek) mü’minlere yardım etmek Bizim üzerimize haktır.” 83
    Kim Allah’a (O’nun yardımına) sahip o neden mahrum? Kim
    Allah’tan mahrum o neye sahip?
    82] 3/Âl-i İmrân, 139
    83] 30/Rûm, 47
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 62 -
    Akaidle İlgili Yararlanılabilecek Türkçe Eserler
    1. 20. Yüzyılda Tevhid ve Şirk, Mehmet Alagaş, İnsan Dergisi Y.
    2. Âhiret Bilinci, Hasan Eker, Denge Y.
    3. Âhiret Bilinci, Hüseyin Özkozalı, Bengisu Y.
    4. Akîde, Şeriat ve Hayat Yolu Lâ İlâhe İllâllah, Muhammed Kutub, Ravza Y.
    5. Âlemlerin Rabbi Allah, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
    6. Allah’a İman ve Altı Esası, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
    7. Câhiliyye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    8. Çağdaş Hâricilik Düşüncesi, Tekfir ve Hicret Cemaati Örneği, Ahmet Celi,
    Beyan Y.
    9. Dünden Bugüne Tekfir Olayı, N. Abdurrezzak Samarrai, Vahdet Y.
    10. Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, Mevdûdi, Risale Y.
    11. Gençlere Tevhid Dersleri, Mehmed Göktaş, İstişare Y.
    12. İman Bilinci, Mustafa İslâmoğlu, Düşün Y.
    13. İman Küfür Sınırı (Tekfir Meselesi), A. Saim Kılavuz, Marifet Y.
    14. İman ve Bilinç, Hasan Eker, Çıra Y.
    15. İman ve Salih Amel, Abdülhamid Bilali, Buruc Y.
    16. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y.
    17. İman, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
    18. İmanın Psikolojik Yapısı, Hülya Alper, Rağbet Y.
    19. İman-Küfür Sınırı (Tekfir Meselesi), A. Saim Kılavuz, Marifet Y.
    20. İslâm Akaidi, Ramazan El-Buti, Madve Y.
    21. İslâm Dininden Çıkaran Ameller, Abdulmu’min Mustafa Halime, Şehadet Y.
    22. İslâm Düşüncesinde İnkâr Problemi, İbrahim Coşkun, Tekin Kitabevi Y.
    23. İslâm Düşüncesinde Tevhid, Mevlid Özler, Nun Y.
    24. İslâm İnancı, Muhammed Kutub, Risale Y.
    25. İslâm ve Dört Terim, Ali Karlıbayır, Dünya Y.
    26. İslâm’da İman ve Esasları, Ali Arslan Aydın, Hikmet-Dava-Çağ Y.
    27. İslâm’da İnanç Esasları, Bekir Topaloğlu, Y. Şevki Yavuz, İ. Çelebi, İFAV Y.
    28. İslâm’da İnanç Konuları ve İtikadî Mezhepler, Süleyman Uludağ, Marifet Y.
    29. İslâm’da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, Kahraman Y.
    30. İslâm’da İtikadî Mezhepler ve Akaid Esasları, M. Saim Yeprem, Marifet Y.
    31. İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu,
    İhtar Y.
    32. İslâmî Kavramlar, Mevdûdi, Pınar Y.
    33. Kavramlarla İman Esasları, A. Muhsin Toprak, Buruc Y.
    34. Kelime-i Tevhid Dâvâsı, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
    35. Kelime-i Tevhid’e Nasıl İnanmalıyız? Asım Uysal, Uysal Y.
    36. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y.
    37. Kulluk Bilinci, Beşir İslâmoğlu, Denge Y.
    38. Kur’an ve Sünnet Işığında Kelime-i Tevhidin Amelî Boyutu, Ahmet Çelik,
    Ekev Y.
    39. Kur’an ve Sünnete Göre Tevhid ve Akaid, Muhammed Karaca, Ribat Y.
    40. Kur’an’a Göre Dört Terim, Mevdûdi, Beyan / Özgün / İdeal Kitaplar Y.
    41. Kur’an’da İman Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y.
    AKÎDE
    - 63 -
    42. Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, Pınar Y.
    43. Kur’an’da Tevhid Eğitimi, Abdullah Özbek, Esra Y.
    44. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y.
    45. Kur’an’da Ulûhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y.
    46. Kur’an-ı Kerim Allah’ı Nasıl Tanıtıyor, Veli Ulutürk, Nil A.Ş. Y.
    47. Kur’ân-ı Kerim’de Tevhid Esasları, Muhammed Sâlih Ali Mustafa, Ölçü Y.
    48. Lâ İlâhe İllâllah, Muhammed Kutub, Ravza Y.
    49. Lâ, Mustafa Çelik, 1, 2, Ölçü (Yenda) Y.
    50. Laiklik, Demokrasi ve Hâkimiyet, M. Beşir Eryarsoy, Buruc Y.
    51. Mekke Rasullerin Yolu, Ali Ünal, Pınar Y.
    52. Millî Din Arayışı ve Türk Müslümanlığı, Ramazan Yazçiçek, Ekin Y.
    53. Muvahhidlerin Akîdesi, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
    54. Müslümanın Akaidi, Ahmed Kalkan, Rağbet Y.
    55. Müşrik Toplumun Amentüsü, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    56. Pratik Akaid Dersleri, Heyet, Ümmülkura Y.
    57. Şirk Psikolojisi, Hamdi Kalyoncu, Marifet Y.
    58. Şirk ve Müşrik, Seyyid Kutub, Karınca Polen Y.
    59. Şirkten Korunmak, Salih el-Müneccid, Polen Y.
    60. Tanrılaştırma, Sayın Dalkıran, Yedirenk Y.
    61. Tarih Boyunca Tevhid Mücâdelesi ve Hz. Peygamber, Mevdûdi, Pınar Y.
    62. Tekfir Meselesi, Hüseyin Yûnus, Âhenk Y.
    63. Tekfirde Aşırılık, Yusuf el-Karadavi, Şura Y.
    64. Tevhid Dâveti, Seyyid Kutub, Ravza Y.
    65. Tevhid ve Değişim, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y.
    66. Tevhid, Abdulmecid ez-Zindanî, Nida Y.
    67. Tevhid, İsmail R. Faruki, İnsan Y.
    68. Tevhid, Muhammed Kutub, Risale Y.
    69. Tevhid; Rasûllerin Ortak Çağrısı, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
    70. Tevhid’e İlk Adım, Mehmet Emin Akın, Medarik Y.
    71. Tevhidî Bakış Açısı, Kul Sadi Yüksel, Misyon Y.
    72. Tevhidin Hakikati, Yusuf el-Kardavi, Saff Y. / Özgün Y.
    73. Yeryüzünün Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Hamdi Kalyoncu, Marifet Y.
    74. Yoldaki İşaretler, Seyyid Kutub, Pınar / Hikmet / Özgün Y.
    75. Eski Medreselerde Okunan Klasik Akaid Kitapları
    76. İslâm Akaidi (Şerhu’l-Akaid), Taftazani, Dergâh Y.
    77. Nesefi Akaidi (İslâm İnancının Temelleri), Ömer Nesefi, Bayrak Y./Otağ Y.
    78. Fıkh-ı Ekber Şerhi (Aliyyül Kari Şerhi), Kültür Basın Yayın Birliği Y.
    79. Mâturidiyye Akaidi, Sabuni, Diyanet İşleri Başkanlığı Y.
    80. Tahavi ve Akaid Risalesi, Arif Aytekin, Guraba Y.
    81. Akaid Risaleleri, Hzr. Ali Nar, Özel Y.
    82. Pezdevi Akaidi, Kayıhan Y.

    - 65 -
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKÂDİ KAVRAMLAR -2-
    ŞERİAT
    •
    Şeriat; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Şer’î Hüküm
    •
    Kur’ân-ı Kerim’de Şeriat Kavramı
    •
    Hadis-i Şeriflerde Şeriat Kavramı
    •
    Şeriatlerin Esasta Birliği
    •
    Şeriatte Hile Olur mu? Hîle-i Şer’iyye Denilen “Hîle-i Şerriyye“
    •
    Bazı Tasavvuf Erbâbının Şeriatı Basite İndirgemesi
    •
    Şathiye; Şeriatle Bağdaşmayan, İsyanla Dolu Tasavvufî Söz ve Şiirler
    •
    Devlet ve İslâm Devleti
    •
    Hâkimiyet/Egemenlik Kayıtsız Şartsız Allah’ındır
    “Sana da, daha önceki kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere Kitab’ı (Kur’an’ı) gönderdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet; sana gelen hakkı/gerçeği bırakıp da onların hevâlarına/arzularına uyma. (Ey ümmetler!) Herbirinize bir şeriat ve bir yol verdik. Allah dileseydi sizleri bir tek ümmet yapardı; fakat size verdiğinde (Şeriatler ve yolda sizi deneyip imtihan etmek için (böyle yaptı). Öyleyse hayırda/iyi işlerde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık size, üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeyleri (n gerçek tarafını) O haber verecektir.“ 84
    (Sana şu tâlimâtı verdik:) Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların hevâlarına/arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmında seni saptırmamalarına dikkat et. Eğer (hükümden) yüzçevirirlerse bil ki (bununla) Allah ancak, günahlarının bir kısmını onların başına belâ etmek ister. İnsanların birçoğu da zâten fâsıktır/yoldan çıkmışlardır.“ 85
    Şeriat; Anlam ve Mâhiyeti
    Şeriat; Sözlükte, insanı bir ırmağa, su içilecek bir kaynağa ulaştıran yol anlamına gelir. Din ıstılâhında ise İlâhî emir ve yasaklar toplamı demektir. Âyet, hadis ve icmâa dayanan İlâhî kanun
    84] 5/Mâide, 48
    85] 5/Mâide, 49
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 66 -
    anlamındadır. Din, dinin amele ilişkin hükümlerinin bütünü için
    kullanılır. Dinin dışa yansıyan görüntüsü ve dünya ile ilgili hükümlerinin
    tamamına şeriat denilir. Şerîatla eş anlamlı olan “şer’“ kelimesi
    yalnız “İslâm şerîatı“ anlamında kullanılırken, şerîat kelimesi
    diğer kanunlar için de kullanılabilir. “Mûsâ’nın şerîatı“, “Zerdüşt
    şerîatı“ gibi. Şer’ kelimesinin çoğulu kullanılmaz. Şerîat’ın çoğulu
    “şerâyi’“dir. Şerîat’ın eş anlamlısı olan “Şir’a“ da sözlükte;
    yol, mezhep, metot, âdet, benzer, tek, suya giden yol, anlamlarına
    gelir. Ancak şerîat sözcüğü diğerlerine göre daha çok şöhret
    kazanmış, bütün emir ve yasakları ve diğer hükümleriyle “İslâm
    dini“ karşılığında kullanılmıştır. Buna göre, İslâm şerîatı denildiği
    zaman daima, Allah’ın Hz. Muhammed (s.a.s.) aracılığı ile insanlara
    gönderdiği İslâm dini ve onun özellikle amele ilişkin hükümleri
    anlaşılır. Şâri’; Şeriât koyan, teşrî’ ise; Şerîat koymak, kanun çıkarmak
    demektir. Kelimenin terim anlamı Mekke’de inen şu âyette
    görülür: “Sonra seni bu işte apaçık bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy.
    Hakkı bilmeyenlerin heva ve heveslerine uyma.“86 Yine Mekke’de inen
    şu âyette İslâm’ın önceki şerîatların devamı olduğu belirtilir. “Allah
    dini doğru tutmanız ve onda ayrılığa düşmemeniz hususunda Nuh’a
    tavsiye ettiği, sana vahyettiğimiz, İbrahim’e, Mûsâ’ya ve İsa’ya tavsiyede
    bulunduğumuz dinle ilgili hususları size şerîat olarak koydu.“87 Yine, aynı
    sûrede inançtan yoksun olanlara hitâben; “Yoksa onların, Allah’ın
    izin vermediği hususlarda kendileri için dinden şerîat koyan ortakları mı
    var?“88 buyrulmuştur.
    Bu âyetlerden anlaşıldığı gibi şerîat ve eş anlamlısı olan kelimeler
    Allah’ın insanlar için koyduğu bütün hükümleri kapsamaktadır.
    Bu hükümleri vazedenin bizzat Allah olması itibarıyla O’na
    “Şâri-i Hâkim“ veya “Şâri-i Mübîn“ denildiği gibi, aynı isimler Hz.
    Peygamber için de kullanılır. Çünkü o da bir peygamber olarak,
    yeni hükümler koymuş veya Kur’an’ın hükümlerini tamamlayıcı
    esaslar getirmiştir. Bu yüzden Hz. Muhammed de “Şâri“ dir. Ancak
    O’nun koyduğu hükümler vahyin kontrolü altındadır. O’ndan
    vahye aykırı bir söz, fiil veya takrir zuhur ederse, Allah bunu düzeltir.
    Yanlış olan veya değişmesi gereken hükmün yerini vahiy alır.
    Kur’an’da şöyle buyrulur: “O, kendi arzu ve hevâsından konuşmaz.
    Onun her konuştuğu, Allah tarafından vahyedilen bir vahiyden başka bir
    şey değildir.“ 89
    İslâm Şerîatı temelde Kitap, Sünnet, İcmâ ve Kıyas delillerine
    86] 45/Câsiye, 18
    87] 42/Şûrâ, 13
    88] 42/Şûrâ, 21
    89] 53/Necm, 3, 4
    ŞERİAT
    - 67 -
    dayanır (Bunlardan ilk ikisi temel kaynak ve temel delil, diğer
    ikisi bunlara bağlı tâlî delillerdir). Bir hükmün İslâmî nitelik taşıması
    bu kaynaklardan birisine dayanmasına bağlıdır. Kur’an, Hz.
    Peygamber’in 12 yıl Mekke, 10 yıl da Medine dönemi olmak üzere
    toplam 22 yıl ve birkaç aylık peygamberlik süresinde tamamlanmıştır.
    “Bugün size dininizi tamamladım. Size olan nimetimi de tamamladım
    ve sizin için İslâm’ı din olarak seçtim.“ 90
    Bu dinin tamamlanması iki devrede olmuştur. Mekke’de Müslümanların
    sayısı az ve henüz kendilerini savunacak düzenli bir
    güce sahip olmadıkları için, bu devrede şerîatın dünyaya ve devlet
    düzenine ait hükümlerini uygulama imkânı yoktu. Bu yüzden
    Mekke’de inen sûrelerde daha çok inanç, ibâdet, ahlâk ve fazîlet
    konuları yer almış ve geçmiş milletlere ait ibret verici kıssalar anlatılmıştır.
    Medine döneminde ise artık evlilik, boşanma, nafaka,
    miras, ticaret, tarım, cihad, ceza hukuku müeyyideleri gibi devlet
    düzeni içinde yaşayan bir toplum için gerekli olacak bütün şer’î
    hükümler gelmiştir. Bunların bir bölümü Kur’an’da, daha geniş
    bölümü de hadislerde yer almıştır. Artık Müslümanların Şer’i hükümlerin
    uygulanmasını gerektiğinde zor kullanarak sağlayabilecek
    bir güce kavuştukları, Bedir, Uhud, Hendek gazveleri gibi
    düşmanla yapılan savaşlarda kendilerini savunabildikleri, ya da
    düşmanı yenilgiye uğrattıkları görülür. Böylece şer’î hükümler
    ekonomik, sosyal, kültürel, siyasal bir sistem olarak bir bütünlük
    içinde uygulanmaya başlanmıştır. Bu arada ekonomik alanda faiz,
    karaborsacılık, aldatmaya dayalı fâhiş kâr yasaklanırken mufâvaza,
    inan, mudârabe, vücuh ve sanâyi şirketi gibi “kâr ortaklıkları“ yoluyla
    sermaye piyasası düzenlemeleri getirilmiştir. Altın, gümüş
    gibi ölçü ya da tartı ile satılan standart malların kendi cinsleriyle
    eşit ve peşin, farklı cinsle peşin olarak mübadele edilmesi prensibinin
    getirilmesi, özellikle altın ve gümüş paranın enflasyona karşı
    satın alma gücünü korumasını sağlamıştır. Çünkü faiz yasağı altın
    ve gümüş çeşidini kendi içinde ağırlık olarak (veznen) birbirine
    eşitlemiştir. Yani 10 gr. 22 ayar altın bilezik ile 100 gr. 22 ayar altın
    para satın alma gücü bakımından eş değer sayılmıştır. Bütün altın
    ve gümüş stoklarını eşitleyen bu prensip sağlam bir para anlayışını
    ortaya çıkarmıştır.
    İslâm’ın amele yönelik esaslarını kapsayan şerîat hükümlerini
    klâsik fıkıh kaynakları üç ana bölüm içinde incelemiştir. İbâdetler,
    muâmeleler ve cezâ hukuku.
    1- İbâdetler: İbâdet genel anlamda Allah’ın hoşnut ve razı
    90] 5/Mâide, 3
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 68 -
    olduğu her çeşit ameli kapsamına alır. Özel anlamda ise, âyet ve
    hadislerde özel şekil ve şartları belirlenen ibâdetler kastedilir. Namaz,
    oruç, hac, zekât, cihat ve kurban ibâdete örnek verilebilir.
    İbâdetler Müslüman’ın ruh ve mana zenginliği kazanarak olgunlaşmasını
    sağlar. Namaz mü’minin miracı, gönüllerin sevinci, rükû
    ve secdeleriyle kulluğun görüntüsüdür. Oruç, bedeni ve ruhu açlıkta
    eğitme, nefsi sabra alıştırma, yoksulun halini anlama, yasaklara
    uyma melekesi kazanma eğitimidir.
    Hac, varlıklı mü’minlerin yeryüzünden her yıl tek kutsal bölgede
    toplanarak ırk, renk, dil, soy, devlet, ülke, belde farklarını kaldırarak
    bütün mü’minleri tek safta ve aynı çizgide birleştiren kökenleri
    ilk peygambere kadar uzanan Hz. İbrahim ve oğlu İsmail’le
    sembolleşen büyük bir ibâdettir. Zekât da zenginle yoksul arasında
    köprü vazifesi gören önemli bir sosyal güvenlik müessesesidir.
    Bir İslâm ülkesinde zenginlik sınırları içinde bulunan Müslümanların
    altın, gümüş, nakit para, döviz ve ticaret mallarının % 2,5’u
    hayvancılık sektörünün zekâtı, tarım ürünlerinden alınacak onda
    bir veya sulama yapılan yerden yirmide bir, madenlerden beşte bir
    oranında alınacak zekât yoksul kesimin mesken problemi dâhil
    bütün ekonomik sıkıntılarını çözecek güçtedir.
    2- Muâmeleler: insanlar arasında medenî, ticarî, ekonomik ve
    sosyal bütün ilişkileri, insanların devletle ve devletlerin de birbirleriyle
    münasebetleri bu bölümde yer alır. İslâm doğumdan ölüme
    kadar evlenme, boşanma, nafaka, velâyet, vekâlet, vesâyet, miras,
    nafaka, alış-veriş gibi toplum hayatının gereği olan tüm medenî
    muâmelelere ait hükümler getirmiştir. Hatta sofra âdâbından tuvalet
    âdâbına, komşuluk âdâbından, komşu ülkelerle yapılacak
    savaş ve barış hükümlerine kadar her alanla ilgili düzenlemeler
    yapmıştır. Avrupa ülkelerinin devletler hukuku alanında çok gerilerde
    olduğu bir dönemde âyet ve hadislerde bu konuda yer alan
    önemli savaş-barış ve ikili ilişkilerle ilgili hükümler burada zikredilebilir.
    3- Ceza hukuku: Bir İslâm ülkesinde İslâm emir ve yasaklara
    uymayan ve toplum düzenini bozmaya çalışanlara karşı bedenî,
    mâlî veya caydırıcı birtakım ceza hükümleri getirilmiştir. Kısas,
    recm, celde, kazf, hapis, diyet, erş, hükümetü’l-adl gibi cezalar
    bunlar arasında sayılabilir.
    İslâm Şeratının Kaynakları: Şerîat hükümleri Kitap, Sünnet,
    İcma ve Kıyastan başka fer’î deliller adı verilen istihsan, maslahat,
    örf, önceki şeratler, sahâbe kavli, istishab gibi delillere dayanılarak
    müctehitlerce bir sistem halinde açıklanmıştır. Ebû Hanîfe (ö.
    ŞERİAT
    - 69 -
    150/767), Şâfiî (ö. 204/819), Mâlik b. Enes (ö.179/795) ve Ahmed
    b. Hanbel’in (ö. 241/855) temsil ettiği fıkıh ekolleri şer’î hükümleri
    bir bütünlük içinde sistemleştirdiler. Ana prensipler ortak olmakla
    birlikte ayrıntılarda farklı yaklaşım, tefsir ve teviller İslâm
    hukukuna esneklik kazandırdı. Böylece çeşitli ülke, yöre ve kültür
    yapısı içinde yaşayan mü’minler bu esnekliklerden yararlanarak
    tercih ettikleri yönde İslâm’ı yaşama ve uygulama imkânı buldular.
    Ayrıntıdaki bu yorum zenginliği İslâm’ın her asra intibakında da
    önemli rol oynadı. II. yüzyıldan itibaren bu mezhep oluşumları yaşanırken
    Ca’feriye-İmamiye ekolü de gerek akîde ve gerekse şer’î
    hükümlerin bazısını yorumlamada çoğunluktan ayrıldı. Ehl-i beyt
    dışındaki râviler aracılığı ile gelen tüm hadislere karşı itimatsızlığını
    ortaya koydu. Böylece “ehl-i sünnet“ adı verilen çoğunluk
    tarafı ile “şîa“ denilen bu ekol arasında hadis delili farklı kapsam
    kazandı. Bir imama inanıp bağlanmayı inanç esası haline getiren
    şîa, kendine özgü farklı bir İslâm toplumu oluşturdu. Ehl-i sünnet
    tarafıyla delillerin tartışılmasına, müzâkere ve münakaşasına
    girmedikleri için de çoğu zaman gizli, kapalı devre ve tek yanlı
    kaynaklara dayalı akide ve fıkıh ekolü oluşturdular. Bu arada ehl-i
    sünnetin mensuh saydığı “mut’a nikâhı“ gibi hükümleri meşrû
    sayarken, içlerinden “gulât-ı şîa“ denilen aşırıları Hz. Ebû Bekir,
    Ömer ve Osman (r. anhum) gibi en önde gelen sahâbe büyüklerine
    sövecek derecede ehl-i sünnete karşı bir muhalefet içindedirler.
    Şeriat hükümlerinin dayandığı aslî ve tal delillerin bilimsel
    münakaşası yapılarak, İslâm dünyasındaki yorum farkından kaynaklanan
    görüş ayrılıkları giderilebilir. Çünkü Kur’an, İslâm toplumuna
    en sağlam yolu gösterir, yüce Allah âyet ve hadisleri ihlâsla
    ve iyi niyetle yorumlamaya çalışanların idrak, anlayış ve ufuklarını
    açar. Vahiy ve sünnete bozguncu ve kötü te’vl amacıyla yaklaşanları
    da saptırır, ufuklarını daraltır. 91
    ‘Şeriat’, Arapça’da ‘şeraa’ fiilinden türemiş bir masdardır. ‘Şeraa’,
    sözlükte; yol açtı, yolu açık ve dümdüz yaptı mânâsına gelir.
    Bu fiilin masdarı ‘şer’a’, açık ve dümdüz yola verilin isimdir. Bu
    masdar, ‘şer’a’ şeklinde söylendiği gibi, ‘şir’a, şeri’a veya şeriat’
    şeklinde de söylenebilir.
    ‘Şeriat’; insanı bir ırmağa veya bir su kaynağına götüren yol
    demektir. Kısaca şeriat sözlükte; açık ve düzgün yol anlamına
    gelmektedir. İslâm, bu kelimeyi bir kavram haline getirerek ona
    sözlük anlamına bağlı olarak yepyeni bir mânâ kazandırmıştır.
    91] bk. el-İsrâ', 17/9; el-Kasas, 28/56; Al İmrân, 3/7, 8; el-A'râf, 7/146; Hamdi
    Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 29-30
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 70 -
    Şeriat, İslâm’ın diğer adı olarak kullanılmaktadır. Bunu şu şekilde
    özetlemek mümkündür: insanın en sonunda kanmak, mutluluğa
    erişmek ve susuzluğunu gidermek için günlük hayatının her
    ânında izlemesi gereken yol demektir. İnsan, bu İlâhî yola girerse,
    bu yolun getirdiği ilkeleri izlerse su kaynağına ulaşır. Böylece susuzluğunu
    giderir, suya kanar ve mutluluğa kavuşur.
    Şeriat kelimesinin eş anlamlısı ‘şir’a’ da sözlükte; yol, metot,
    âdet, mezhep, suya giden yol anlamlarına gelmektedir. Şeriat kelimesi
    diğer eş anlamlılara göre daha fazla meşhur olmuş ve daha
    geniş bir kullanım alanına ulaşmıştır. Şeriat, bütün emir ve yasakları,
    bütün hükümleri ve yasaları içerisine alacak şekilde İslâm Dini
    karşılığında kullanılmaktadır. Buna göre İslâm şeriatı denildiği zaman,
    Hz. Muhammed (s.a.s.) ile gönderilen din ve onun hükümleri
    akla gelir. Şeriat kelimesinin çoğulu ‘şerâyi’ ‘dir.
    Şeriat hükümlerini gönderene ve ortaya koyana; ‘şâri’ ‘, şeriat
    koymaya da ‘teşrî’ ‘ denir. Türkçe’de günlük konuşmalarda kullanılan
    ‘meşrû’ kelimesi, şeriata, kanuna ve olması gerekene uygun
    olan demektir. Bugünkü Arapça’da büyük caddelere ‘şâria’ denilmektedir.
    Bu bağlamda bütün insan topluluklarının sahip olduğu
    kurallara ve uydukları kanunlara sözcük anlamıyla ‘şeriat’ demek
    mümkündür. Çünkü şeriat kelimesi, tâkip edilen yoldur, üzerinde
    yürünülen caddedir, uyulan kurallar bütünüdür. İnsanı bir su kaynağına
    ulaştıran yoldur, metottur, hukuktur.
    ‘Şeriat’, bir anlamda kanun, kural veya prensip demektir. Batılılar
    bunu ‘the right-hukuk’ kavramı ile karşılarlar. Kanun ve
    kurallar bir taraftan hakların sahiplerine ulaşmasını ve düzeni
    sağlarken, bir taraftan da insan ve toplumun mutluluk yoluna
    girmesine sebep olurlar. Bu bakımdan diyebiliriz ki, tarihte bütün
    insan toplulukları bir şeriata sahip olmuşlardır. Şeriatsız bir toplum;
    kaos toplumudur, düzensizlik ve zulüm toplumudur. Güçlülerin
    ve zorbaların hükmünün geçtiği toplumdur. Bugün kanun
    hâkimiyetinin olduğu bütün ülkeler, anayasası olan bütün topluluklar,
    şeriata sahip topluluklardır. Bu şeriatların insan aklına
    dayalı olup olmaması önemli değildir. Çünkü şeriat, bir anlamda
    kanun demektir, kanunsuz toplum, kargaşa toplumudur. En geniş
    anlamıyla ve kavramsal karşılığıyla ‘şeriat yanlıştır, kötüdür’ demek,
    “bir toplumun sahip olduğu kanunlar bütünü kötüdür, anayasal
    düzen iyi değildir; kargaşa, anarşi, kanunsuzluk daha iyidir“
    demektir.
    Kavram Olarak Şeriat: Türkçe’de ‘şeriat’ deyince sözlük anlamına
    ve genel olarak kullanılan mânâsına bakılmaksızın, yalnızca
    ŞERİAT
    - 71 -
    İslâm’ın toplum ve devlet düzeni için getirdiği kurallar akla getirilmektedir.
    Kimileri de bu kelime ile yalnızca İslâm ceza hukuk
    sistemini kasdetmektedir. Meseleye bilimsel bir açıdan bakılmadığı
    için de bu kavram, pek çok kesim tarafından eksik ve yanlış
    tanınmaktadır. Kimileri de bu kelimeyi kendi bakışıyla değerlendiriyorlar,
    ona olumsuz bir anlam yükleyip bununla Allah’ın aziz
    dini İslâm’ı tartışma zeminine çekmek istiyorlar.
    Bazı kimseler kendilerine göre bir ‘şeriat’ tanımı yapıyorlar,
    sonra da kendi uydurdukları tanıma göre İslâm’a karşı olumsuz
    tavır alıyorlar. Hatta müslüman olduğunu iddia eden pek çokları
    da bu yanlış bilgilenme yüzünden Allah’ın dini İslâm’ı yanlış anlıyorlar,
    yanlış tanıyorlar, bilmeden kendi değerlerine, içinde yaşadıkları
    toplumun değerlerine karşı çıkıyorlar. Kavram kargaşası
    meydana getirip kafaları karıştırıyorlar.
    Günümüzde (özellikle Türkiye’de) ‘şeriat’ kelimesi maalesef
    en yanlış tanınan, üzerinde çok fazla gürültü yapılan kavramlardan
    biridir. Kavramların yerli yerine oturmaması ve özellikle bazı
    çevrelerin resmî imkânları kullanarak meydana getirdikleri olumsuz
    hava yüzünden sapla saman birbirine karışmaktadır. Kötü
    niyetli bozguncuların ve kendi ideolojilerini topluma bir dünya
    görüşü, bir yaşama biçimi olarak dayatıp saltanat sürmek isteyenlerin
    yanlış görüşlerini bir tarafa bırakıp olaya bilimsel açıdan bakmak
    gerekir. Bilinmelidir ki, bir kavram kendi bağlamında kendi
    âit olduğu sistemde bir anlam kazanır. O kavramı alanından ve âit
    olduğu yerden koparır, içerisini kendiniz doldurmaya kalkarsanız;
    o kavramla ifade edilen şeyi insanlara arzu edildiği gibi sunmanız
    mümkün değildir.
    Terim (kavram) kelimesinin ‘ıstılâh’ sözcüğü ile karşılandığını
    hatırlayalım. Istılâh; bir topluluğun belli bir şey, bir kelimenin
    anlamı üzerinde söz birliği etmesi, sözün kullanılışı üzerindeki
    ihtilâfın giderilmesi demektir. Böyle olunca, bazıları ne derse
    desin, kavramlara ilgili ilim çevrelerinin, o ilme âit ölçülerin getirdiği
    tanım önemlidir. ‘Şeriat’, Arapça kökenli bir kelimedir ve
    İslâm geldikten sonra, sözlük anlamını aşarak kavram-terim halini
    almıştır. Öyleyse, onun ne olduğunu anlamak için onun köküne,
    sözlük anlamına, kullanılış sahasına, neler hakkında kullanıldığına
    bakmak gerekir.
    Kur’an’daki Kullanımı: Önce bu kelimenin Kur’an’da nasıl
    kullanıldığına bir göz atalım: Kur’an, insanlar için bir ‘şeriat’ ve
    bir ‘minhâc’ var edildiğini haber vermektedir: “Sana da (ey Muhammed!)
    önündeki kitap(lar)dan olanı doğrulayıcı ve ona bir şâhit-gözetleyici
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 72 -
    olarak Kitab’ı (Kur’an’ı) indirdik. Öyleyse, aralarında Allah’ın indirdiği ile
    hükmet ve sana gelen haktan sapıp onların hevâ (istek ve tutku)larına
    uyma. Sizden herbiriniz için bir şeriat ve bir minhâc (yol-yöntem) kıldık.
    Eğer Allah dileseydi, sizi bir tek ümmet kılardı; ancak (bu), size verdikleriyle
    sizi denemesi içindir. Artık, hayırlarda yarışınız...“ 92
    Görüldüğü gibi, Rabbimiz, insanların uyması gereken kaynağı
    haber veriyor. Onlar, yani gönderilen Kitab’a iman edenler;
    Allah’tan gelen hükümlere uyacaklar, inanmayanların kendi arzu
    ve kafalarından uydurdukları hükümleri, kuralları bir tarafa atacaklardır.
    Çünkü Allah (c.c.) onlara, kendilerini doğru yola ve mutluluğa
    götürecek, onların her devirdeki sorunlarını çözecek şeriatları
    (yolları, hükümleri) ve yöntemleri, çıkış yollarını göstermiştir.
    Bu âyetin iki şeye işaret ettiği belirtilmiştir: Birincisi, her insana
    verilen yol (kabiliyet ve yöntem) ki, bununla insan kendine
    faydalı olanı araştırır ve dünya işlerini yapabilir. İkincisi ise, gönderilen
    dinden şeriat kısmının açıkça bildirilmesidir. Âlemlerin
    Rabbi, yarattığı insana hem dünya hayatını nasıl yaşayacağının
    kabiliyetini, hem de uyacağı şer’î kuralları, toplumsal ve kişisel
    düzeni sağlayacak hükümleri göndermiştir. Kimilerine göre bu
    âyette geçen ‘şeriat’ kelimesi Kur’an ile bildirilen şeylere, ‘minhâc’
    ise Peygamberimizin sünnetiyle ortaya konulan dinî hükümlere
    işaret etmektedir. 93
    Dinin Eşanlamlısı Olarak Şeriat: İslâm tarihi boyunca ‘şeriat’
    kelimesi, ‘Din’in eş anlamlısı olarak anlaşılmıştır. Birçok kaynakta
    Din ile şeriatın aynı mânâda kullanıldığını görmekteyiz. Ancak,
    Kur’an bu iki kelimeyi ayrı anlamlarda kullanmaktadır. Sözgelimi,
    Dinden kaynaklanan bir şeriat’tan söz etmektedir. “Allah, dini dosdoğru
    ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin’ diye Din’den Nûh’a vasiyet
    ettiğini ve sana vahyettiğimizi, İbrâhim’e, Mûsâ’ya ve İsa’ya da vasiyet
    ettiğimizi sizin için de teşrî’ etti (şeriat yaptı). Senin kendilerini çağırmakta
    olduğun şey, müşrikler üzerine ağır geldi. Allah dilediğini buna seçer ve
    içten kendisine yöneleni hidâyete eriştirir.“ 94
    Din’in Bölümleri: Burada kastedilen ‘teşrî’ kılma’ meselesi şüphesiz
    ki Din’in ahkâm bölümüdür. Kişi ve toplum hayatını düzenleyen
    kurallardır. Bu bakımdan şeriat, daha doğrusu İslâm şeriatı
    denildiği zaman akla, İslâm’ın miras, medenî ve idare hukuku;
    idari ve toplumsal kuralları, cezaları, emirleri, yasakları, ibâdet
    ve ahlâk hükümlerini içine alan bölümü akla gelmektedir. Bunu
    92] 5/Mâide, 48
    93] Râgıb el-Isfehânî, el-Müfredât, s. 379
    94] 42/Şûrâ, 13
    ŞERİAT
    - 73 -
    şöyle ifade etmek mümkündür: İslâm iki ana bölümden meydana
    gelmektedir: a- Akaid, yani inanç esasları, tevhid ilkeleri, b- Şeriat,
    fertle ve toplumla ilgili bütün sosyal, ekonomik, hukukî, ahlâkî ve
    ibâdet hükümleri.
    İslâm bütün unsurları ve bölümleriyle bir bütündür. İnanç esaslarını
    ahlâkla ilgili kurallardan, ibâdetle ilgili hükümlerini fert ve
    aile hayatını düzenleyen kurallardan ayırmak mümkün değildir.
    İnanç ilkeleri ile ibâdeti düzenleyen kurallardan ayırmak mümkün
    değildir. İnanç ilkeleri ile ibâdeti düzenleyen İlâhî emirler arasında
    fark yoktur. Mü’minlere Allah için kulluk yapmayı emreden
    İslâm, kulluğun sınırını her alanda Allah’ın ölçüleriyle hareket
    etme noktasına kadar uzatmaktadır. Onlara namazı emreden din,
    ahlâklı olmayı da, ticarette dürüst olmayı; helâl yollardan para
    kazanmayı da emretmektedir.
    Şeriat Kavramı ve Bazı Yanlış Değerlendirmeler: Modern sistemler,
    ‘din özgürlüğü’ derken din’in iman, ibâdet ve ahlâkının
    fert vicdanında yaşatılmasını ve toplumlarda dinî ilkelerin bir kültür
    olarak kalmasını kasdetmektedirler. Onlar bu anlayışlarıyla
    Kitab’ın bir kısmını alıp bir kısmını terkettiklerini ortaya koyarlar.
    95 Bu düşünce biçimine sahip olanlar, Din’in ancak kendi sosyal
    statülerini destekleyecek, konumlarına zarar vermeyecek kısmına
    râzı olurlar. Onların yanında Din, hayata yön veren bir inanç değil,
    bir vicdanî kanaat veya bir kültürel değerdir. Böyleleri, Din’in kendilerinin
    ve toplumun hayatına yön vermesini ve bütünüyle etkin
    olmasını istemezler. 96
    Bu düşünce biçimine sahip olanlar, Allah’ın gönderdiği Din’i
    ve O’nun emirleri ve tavsiyelerini kendi toplum modellerine aykırı
    gördükleri için beğenmezler. Kendileri, insanlar ve toplumlar
    için, Allah’ın gönderdiği temel inançlardan farklı olacak şekilde
    hüküm koyarlar, yani şeriatlar oluştururlar. Allah (c.c.) böyleleri
    hakkında bakınız ne buyuruyor: “Yoksa oların birtakım ortakları mı
    var ki, Allah’ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine şeriat kıldılar?
    Eğer ‘fasıl-karar’ kelimesi olmasaydı, elbette aralarında hüküm hemen
    verilirdi. Gerçekten zâlimler için acıklı bir azap vardır.“ 97
    Allah’ın vahy ile gönderdiği Din’in iman ilkeleri Allah’ın hükmü
    olduğu gibi; namaz, oruç, zekât, iyilik etme, sadaka verme
    ve benzeri ibâdetler; aynı zamanda, ‘şöyle evlenin, mirasınızı
    şöyle pay edin, şu suçlara ceza verin, insanlarla şöyle ilişki kurun,
    95] 2/Bakara, 85
    96] 22/Hacc, 11
    97] 42/Şûrâ, 21
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 74 -
    Allah’tan şöyle korkun, adâleti yerine getirin’ gibi emirler de
    Allah’ın hükümleridir. Bunların arasında ibâdet (kulluk) olarak
    fark yoktur. Rabbimiz tarih boyunca insanlara tek bir Din’i, İslâm’ı
    göndermiştir. Bu dinin temel inanç esasları değişmemiş, hep aynı
    kalmıştır.
    Ancak bu Din’in dünya işleriyle ilgili, ferdî, âilevî, sosyal,
    hukukî ve idârî konulardaki hükümleri, yani şeriatları zamanlara
    ve toplumlara göre değişiklik göstermiştir. Esasen bu İlâhî şeriatın
    temel prensipleri de değişmemiştir. Ancak ikinci derecede önemli
    olan birtakım ibâdet, muâmelât (ilişkiler), sorumluluk ve cezalar
    tarihin akışı içerisinde az da olsa değişikliğe uğramıştır. Bu değişikliğin
    amacı, Din’in özünün farklı olması değil, farklı coğrafya
    ve şartlarda yaşayan insanların müslümanlığının daha iyi olmasını
    sağlamak, onların sorunlarını daha kolay çözmek içindir.
    İlk peygamberden son peygambere kadar bütün peygamberler
    bir şeriatla sorumlu tutulmuşlardır. Bir sonra gelen elçi, ya bir
    önceki peygamberin tebliğ ettiği şeriattan sorumlu oluyor, ya da
    bazı küçük değişikliklerle yeni bir şeriatı tebliğ ediyordu. İslâm
    şeriatı, öz açısından aynı kalmış ve Hz. Muhammed’le (s.a.s.) tamamlanmış,
    son şeklini almıştır.
    Rabbimiz Peygamberimize bu şeriatın verildiğini söyledikten
    sonra ona uymaya dâvet ediyor: “Sonra seni de bu emirden (bu işten)
    bir ‘şeriat’ üzerinde kıldık; öyleyse sen ona (o şeriata) uy ve bilmeyenlerin
    hevâ (istek ve tutku)larına uyma. Çünkü onlar, Allah’tan gelecek
    hiçbir şeye karşı kesin olarak seni bağımsız kılamazlar. Hiç şüphesiz
    zâlimler, birbirinin velîsidirler. Allah ise, muttakîlerin velîsidir.“98 Böylece
    Hz. Muhammed’in (s.a.s.) tebliğ ettiği İlâhî şeriat, kendin önceki
    bütün şeriatları yürürlükten kaldırılmıştır. Artık kıyâmete kadar
    bütün inananlar bu İslâmî şeriata uymak durumundadırlar.
    İslâm Şeriatının Özellikleri: Bu arada şunu da söylemekte fayda
    var: İslâmî şeriatlar genellikle bir peygamberin adına nisbet
    edilirler. Yani Nûh şeriatı, Mûsâ şeriatı, İsa şeriatı, Muhammad
    (s.a.s.) şeriatı denilebilir. Çünkü peygamberler tebliğ ettikleri
    Din’in, aynı zamanda kendi ümmetlerine âit şerit hükümlerini de
    tebliğ ediyorlar ve uyguluyorlardı.
    İslâm şeriatı, Kur’an’a ve Peygamberimizin sünnetine dayanır
    ve bu esaslar değişmez. Şeriat hükümleri genel hatlarıyla bu iki
    kaynakta bulunmaktadır. Ancak, bu iki kaynakta bulunmayan
    birçok sorunun cevabı icmâ ve kıyas, yani ictihad ile her zaman
    98] 45/Câsiye, 18-19
    ŞERİAT
    - 75 -
    bulunabilir. Bu da İslâm fıkhıdır ve ihtiyaca göre değişebilir. Bütün
    toplumların sorunları Kur’an’a ve Sünnet’teki temel prensiplere
    uygun olarak her devirde ve her coğrafyada çözülebilir. Unutmamak
    gerekir ki, hakkında kesin delil (nass) olan hükümler, zaman
    ve şartlara göre değişmez. Bunun dışında kalan hükümler, yerine
    ve toplumun faydasına göre değişebilir, yeni çözüm yolları bulunabilir.
    İslâm şeriatı, İslâm’ın ahkâmı olduğu için iman edenlerin
    nasıl ibâdet edeceklerini düzenler, onların toplum düzenini korur,
    hakları sahibine verir, ‘nasıl bir insan, nasıl bir toplum?’ sorularının
    cevabını karşılar.
    İslâm şeriatının şu özellikleri vardır:
    1- İslâm şeriatı, kurallarının Allah’ın koyduğu bir şeriattır.
    2- Bütün insanların yararını gözetir, belli bir grubun ve belli bir
    toplumun değil.
    3- İnsanın yaratılışına uygundur, zorlamacı değildir.
    4- Kıyâmete kadar geçerli olacaktır, çünkü Kur’an ayakta kalacaktır.
    5- İnsanla ilgili her şeyi içerisine almaktadır.
    6- Maddî ve mânevî yaptırımları aynı anda uygular.
    7- Kur’an’a dayanmak şartıyla, ictihad sâyesinde her devirde,
    her yerde uygulanabilecek bir hayat sistemini sunmaktadır. 99
    Şer’î Hüküm
    Şeriata ait amelî prensip, hakkında âyet, hadis veya icmâ bulunan
    veya temelde bu delillere dayanan ve İslâm’ın pratik yönünü
    oluşturan prensipler. Allah ve Rasûlünün emir, yasak, muhayyer
    bırakma veya bir kimsenin fiiline ilişkin iki şeyi birbirine bağlama
    özelliklerini taşıyan prensiplere “şer’î hüküm“ denir. Şer’î hükümler
    teklifi ve vaz’î hükümler olmak üzere ikiye ayrılırlar.
    1- Teklifî hüküm: Şer’î hükümleri koyan Allah ve Rasûlünün
    mükellef olan Müslüman’dan bir fiili yapmasını veya yapmamasını
    istemesi yahut onu yapıp yapmama arasında serbest bırakmasıdır.
    Şâri’in, fiilin yapılmasını istemesi kesin ve bağlayıcı tarzda
    ise buna “farz“, kesin ve bağlayıcı tarzda değilse buna “mendub“
    denir. Diğer yandan Hanefîlere göre, delil kesin olmakla birlikte
    hükme delâleti zannî olursa hüküm “vâcib“ derecesinde kalır.
    Kurban kesmek, vitir namazı gibi.
    99] Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, Beyan Y. s. 624-629
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 76 -
    Şâri’in fiilin yapılmamasını istemesi kesin ve bağlayıcı tarzda
    ise buna “haram“, kesin ve bağlayıcı tarzda değilse buna da
    “mekruh“ denir. Şâri’in, mükellefi fiilin yapılıp yapılmaması arasında
    serbest bıraktığı fiile ise “mubah“ denir.
    Buna göre, teklif hükümler farz, vacip, sünnet, müstehap, mübah,
    haram, mekruh ve müfsid (ibâdeti veya akdi bozan) hüküm
    olmak üzere çeşitli kısımlara ayrılmıştır. Bu duruma göre teklif hüküm
    bir işin yapılmasını veya yapılmamasını istemeyi yahut da iki
    seçenek arasında serbest bırakılmayı kapsamaktadır. Namaz kılmak,
    zekât vermek ve hacca gitmek yapılması istenen hükme örnek
    verilebilir. İçki ve kumar yasağı, yapılmaması istenilene örnek
    teşkil eder. Yiyip içme ve meşrû olarak gezinme de yükümlünün
    serbest bırakıldığı hususlardandır.
    2- Vaz’î hüküm: Allah ve Rasûlünün bir şeyi başka bir şey için
    sebep, şart veya mani kılmasıdır. Teklif hükümler asıl temel hüküm
    olup, vaz’î hükümler bunların uygulanması sırasında ortaya çıkar.
    Meselâ Allah Teâlâ “Namaz kılın, zekât verin.“100 buyurarak bunu
    mü’minlere farz kılmıştır. İşte bunların ifasının istenmesi “teklîfî“
    bir hükümdür. Ancak namazın farz olması için aranan birtakım
    şartlar yanında, vaktinin girmesi de gereklidir. İşte namaz vaktinin
    girmesi, onun farz oluşuna bir “sebep“ teşkil eder. Zekâtta nisap
    miktarı malın üzerinden bir yıl geçmesi de zekâtın farz olmasının
    sebebidir.
    Yine, Ramazan orucunun farz olması için, bu ayın girmesi, yani
    ramazan hilâlinin görülmesi, orucun farz kılınışına sebep teşkil
    eder. Hadiste; “Hilâli görünce orucu tutun, yine onu görünce oruca son
    verin“ denilmiştir. 101
    Şart’a örnek olarak, namaz için abdesti, mirasçılık için, mûris
    öldüğü tarihte vârisin hayatta olmasını, namazın geçerli olması
    için kıbleye dönülmesini ve nikâhın sahih olması için de şahitlerin
    bulunmasını zikredebiliriz.
    Mâni için de “öldürme“ ve “dinden dönme“yi örnek verebiliriz.
    Bir kimse Kur’an’da belirlenen hısımlarına mirasçı olabilir.
    Fakat bu hısımlardan birisini öldürdüğü takdirde, öldürdüğü bu
    kişiye mirasçı olamaz. Böylece normalde uygulanması gereken bir
    hüküm, ortaya çıkan “öldürme“ engeli dolayısıyla uygulanmamaktadır.
    Hadiste, “Öldüren için miras hakkı yoktur“ buyrulur.102 Yine
    100] 2/Bakara, 43
    101] Buhârî, Savm 11; Muslim, Sıyâm 4, 18
    102] İbn Mâce, Diyât 14
    ŞERİAT
    - 77 -
    dinden dönen kimse de Müslüman olan hısmına mirasçı olamaz.
    Burada normal şartlarda mirasçı olması mümkün iken, ortaya çıkan
    “dinden dönme“ engeli yüzünden miras alamamaktadır. Hz.
    Peygamber şöyle buyurmuştur: “Müslüman gayri müslime mirasçı
    olamaz.“103 “Ayrı dinden olanlar birbirine mirasçı olamaz.“ 104
    Teklîfi hüküm ile vaz’î hüküm bazen bir tek nass’ta birleşebilir.
    Meselâ, “Hırsızlık yapan erkekle, hırsızlık yapan kadının yaptıklarına
    karşılık Allah’tan bir ceza olarak ellerini kesin.“105 âyetinde hem hırsızlık
    suçunun cezası olan ve teklîfi nitelikte bulunan el kesme hükmü,
    hem de hırsızlık fiilinin bu cezanın sebebi kılınması yani vaz’î hüküm
    yer almıştır.
    Yine; “İhramdan çıkınca avlanabilirsiniz.“106 âyetinde, hem ihramdan
    çıktıktan sonra avlanmanın mubahlığı (teklîfi hüküm), hem
    de ihramdan çıkmanın avlanmanın mubah sayılmasına sebep kılındığı
    birlikte yer almıştır. Şu âyetlerde ise sadece teklîfi hüküm
    yer almış, sebep, şart veya mânî zikredilmemiştir: “Namazı kılın,
    zekâtı verin.“107; “Ey iman edenler, akitleri yerine getiriniz.“108 Şu hadiste
    ise yalnız vaz’î hüküm olan sebebin yer aldığı görülür: “Allah temizlik
    olmaksızın namazı kabul etmez.“ 109
    Kur’ân-ı Kerim’de Şeriat Kavramı
    Yol açmak ve düz yol anlamına gelen şeriat ve şir’ kelimesi,
    daha sonra İlâhî yol anlamında kullanılır olmuştur. Ş-r-a kökünden
    gelen kelimeler, toplam 5 âyette geçer: 5/Mâide, 48; 7/A’râf,
    163; 42/Şûrâ, 13, 21; 45/Câsiye, 18. Râgıb el-Isfehânî, Şeriatla ilgili
    5/Mâide, 48. âyette iki şeye işâret olduğunu belirtir:
    1) insanların yararı ve ülkenin bayındırlığı konusunda Allah’ın
    her insana izleyeceği yolu belirlemesi. Buna şu âyetle işâret edilir:
    “... Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini kimine derecelerle üstün kıldık...“ 110
    2) (Önceki peygamberlerle ilgili) Şeriatlerin değiştiği ve neshin
    (yürürlükten kaldırmanın) sözkonusu olduğu, Allah’ın bahşettiği/
    belirlediği ve gönüllüce izlemesini emrettiği dinî hükümler. Şu
    âyet de bunu gösterir: “Seni de din konusunda bir şeriat sahibi kıldık.
    103] Buhârî, Ferâiz 26; Müslim, Ferâiz 1
    104] Tirmizî, Ferâiz 16; Ahmed bin Hanbel, II/187, 190
    105] el-Mâide, 5/38
    106] 5/Mâide, 2
    107] 2/Bakara, 43
    108] 5/Mâide, 1
    109] Nesaî, Zekât 48; İbn Mâce, Tahâret 2; Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi,
    c. 6, s. 32-33
    110] 43/Zuhruf, 32
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 78 -
    Ona uy. Bilmeyenlerin hevâlarına/heveslerine uyma.“ 111
    42/Şûrâ, 13 ve 21.âyetlerde geçen şeriat (“şerea“ fiili) için
    Râgıb, şöyle der: Bu âyetler, bütün dinlerin/milletlerin birleştiği ve
    nesih sözkonusu olmayan usûle işâret eder; Allah’ı tanımak (iman
    etmek) gibi.112 Bütün dinlerin ortak inanç temeli, Allah’ı tek tanrı
    edinmektir.
    “Şeriat“ kelimesi ise bir âyette geçer: “Seni de din konusunda şeriat
    (alâ şerîatin mine’l-emr) sahibi kıldık. Ona uy. Bilmeyenlerin hevâlarına/
    heveslerine uyma.“113 Şeriat, İslâmî kaynaklarda, iki mânâda kullanılmıştır:
    1) Din ve millet kelimeleri gibi, bir bakış açısından İslâm’ı (din)
    ifâde etmek için kullanılır. Bu anlamda din, İslâm, şeriat, millet
    aynı mâhiyetin farklı isimleridir.
    2) Dinin ibâdet ve hayat düzeni (muâmelât) ile ilgili kısmını
    ifâde için kullanılır. Bu mânâda şeriat, İslâm’ın bütünü değil, bir
    parçasıdır. 114
    Yukarıdaki ikinci anlamıyla şeriat, Kur’an hükümlerini, sünneti
    ve tarih boyunca geliştiği biçimiyle ve çeşitliliği içinde fıkıh denilen
    İslâm hukukunu içerecek şekilde genişletilmiştir. Bu anlamda
    şeriat, Kur’an’da açıklanan ve hadislerde geçen hukukî kurallar,
    daha sonra tefsirler, şerhler, görüşler, ictihadlar, fetvâlar ve yargı
    kuralları için kullanılmaya başlanarak, şeriat denince fıkıh anlaşılır
    olmuştur. 115
    “Sana da, daha önceki kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere
    Kitab’ı (Kur’an’ı) gönderdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet;
    sana gelen hakkı/gerçeği bırakıp da onların hevâlarına/arzularına uyma.
    (Ey ümmetler!) Herbirinize bir şeriat ve bir yol verdik. Allah dileseydi sizleri
    bir tek ümmet yapardı; fakat size verdiğinde (Şeriatler ve yolda sizi deneyip
    imtihan etmek için (böyle yaptı). Öyleyse hayırda/iyi işlerde birbirinizle
    yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık size, üzerinde ayrılığa düştüğünüz
    şeyleri (n gerçek tarafını) O haber verecektir.“ 116
    (Sana şu tâlimâtı verdik:) Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve
    onların hevâlarına/arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir
    kısmında seni saptırmamalarına dikkat et. Eğer (hükümden) yüzçevirirlerse
    111] 45/Câsiye, 18; Râğıb el-Isfehânî, el-Müfredât, s. 379
    112] el-Müfredât, s. 379
    113] 45/Câsiye, 18
    114] Hayreddin Karaman, Laik Düzende Dini Yaşamak, s. 134
    115] Vecdi Akyüz, Kur'an'da Siyasî Kavramlar, s. 419-421
    116] 5/Mâide, 48
    ŞERİAT
    - 79 -
    bil ki (bununla) Allah ancak, günahlarının bir kısmını onların başına belâ
    etmek ister. İnsanların birçoğu da zâten fâsıktır/yoldan çıkmışlardır.“ 117
    “O size, dinden Nuh’a tavsiye ettiğini, sana vahyettigimizi, İbrâhim’e,
    Mûsâ’ya ve İsa’ya tavsiye ettiğimizi sizin için şeriat (hukuk düzeni) yaptı.
    Fakat kendilerini çağırdığın bu nizam, Allah’a ortak koşanlara ağır geldi.
    Allah dilediğini kendisine seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola
    iletir.“ 118
    “Yoksa onların Allah’ın izin vermediği şeyleri dinden kendilerine şeriat
    yapan (kanun koyan, Allah’a eş koştukları) ortakları mı var? Eğer
    azâbı erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilir (işleri
    bitirilir)di. Şüphesiz zâlimler için can yakıcı bir azap vardır.“ 119
    “Sonra seni de emrimizden bir şeriat üzerine kıldık. Sen ona uy ve
    bilmeyenlerin hevâlarına/istek ve tutkularına uyma.“ 120
    “Biz, her ümmete, uygulamakta oldukları bir ibâdet tarzı (mensek)
    gösterdik. Öyle ise onlar (ehl-i kitap) bu işte seninle çekişmesinler. Sen,
    Rabbine dâvet et. Zira sen, hakikaten dosdoğru bir yoldasın.“ 121
    “İnsanlar (aslında) bir tek ümmet (millet) idi. Bu durumda iken Allah,
    müjde verici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. İnsanlar arasında
    anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için, onlarla beraber
    hak yolu gösteren Kitapları da indirdi...“ 122
    “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden
    olan emir sahiplerine (ulu’l-emre) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa
    düşerseniz, -Allah’a ve âhirete gerçekten inanıyorsanız- onu
    Allah’a ve Rasûl’e götürün (onların tâlimâtına göre halledin); bu hem hayırlı,
    hem de netice bakımından daha iyidir.“ 123
    “Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri
    (münâfıkları) görmedin mi? Zira tâğutu inkâr etmeleri kendilerine
    emrolunduğu halde, tâğutun önünde muhâkemeleşmek (ve tâğutların
    kendilerine hükmetmesini) istiyorlar. Hâlbuki şeytan onları büsbütün saptırmak
    istiyor.“ 124
    “Onlara ‘Allah’ın indirdiğine (Kitab’a) ve Rasûl’e gelin (onlara başvuralım)’
    denildiği zaman, münâfıkların senden iyice uzaklaştıklarını görürsün.“ 125
    117] 5/Mâide, 49
    118] 42/Şûrâ, 13
    119] 42/Şûrâ, 21
    120] 45/Câsiye, 18
    121] 22/Hacc, 67
    122] 2/Bakara, 213
    123] 4/Nisâ, 59
    124] 4/Nisâ, 60
    125] 4/Nisâ, 61
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 80 -
    “Hayır! Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda
    (ey Rasûlüm,) seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir
    sıkıntı duymaksızın (onu) tam mânâsıyla kabullenip teslim olmadıkça
    iman etmiş olmazlar.“ 126
    “Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye
    sana Kitab’ı hak ile indirdik; hâinlerden taraf olma!“ 127
    “...İnsanlardan korkmayın, Benden korkun. Âyetlerimi az bir bedel
    karşılığında satmayın. Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse
    işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.“ 128
    “...Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar zâlimlerin,
    fâsıkların ta kendileridir.“ 129
    “Sana da, daha önceki Kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere
    Kitab’ı (Kur’ân’ı) gönderdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet;
    sana gelen gerçeği bırakıp da onların hevâlarına/arzularına uyma. (Ey
    ümmetler!) Herbirinize bir şeriat ve bir yol verdik. Allah dileseydi sizleri bir
    tek ümmet yapardı; fakat size verdiğinde (yol ve şeriatlerde) sizi denemek
    için (böyle yaptı). Öyleyse hayır işlerinde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü
    Allah’adır. Artık size, üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeyleri (n gerçek
    tarafını) O haber verecektir.“ 130
    “(Sana şu tâlimatı verdik:) Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve
    onların hevâlarına/arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir
    kısmından seni saptırmamalarına dikkat et. Eğer (hükümden) yüz çevirirlerse
    bil ki, (bununla) Allah ancak, günahlarının bir kısmını onların başına
    belâ etmek ister. İnsanların birçoğu zaten fâsıktır, yoldan çıkmışlardır.“ 131
    “Yoksa onlar (İslâm öncesi) câhiliyye hükmünü (idaresini) mü istiyorlar?
    İyi anlayan bir topluma göre, hükmü, hükümranlığı Allah’tan daha
    güzel kim vardır?“ 132
    “...Hüküm, ancak Allah’ındır. Çünkü O, gerçeğe uyar ve O, sağlam
    hüküm verenlerin en hayırlısıdır.“ 133
    “...Dikkat edin, iyi bilin ki, hüküm, yalnız O’nundur ve O, hesap görenlerin
    en çabuğudur.“ 134
    126] 4/Nisâ, 65
    127] 4/Nisâ, 105
    128] 5/Mâide, 44
    129] 5/Mâide, 45, 47
    130] 5/Mâide, 48
    131] 5/Mâide, 49
    132] 5/Mâide, 50
    133] 6/En’âm, 57
    134] 6/En’âm, 62
    ŞERİAT
    - 81 -
    “(De ki:) Allah’tan başka bir hakem mi arayacağım? Hâlbuki size Kitab’ı
    açık olarak indiren O’dur...“ 135
    “(Ey Muhammed!) Sen, sana vahyolunana uy ve Allah hükmedinceye
    kadar sabret. O, hâkimlerin en hayırlısıdır.“ 136
    “Siz Allah’ı bırakıp sadece sizin ve atalarınızın taktığı (birtakım anlamsız)
    isimlere tapıyorsunuz. Allah onlar hakkında herhangi bir delil indirmemiştir.
    Hüküm, Allah’tan başkasının değildir. O da kendisinden başkasına
    ibâdet/kulluk etmememizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat
    insanların çoğu bilmezler.“ 137
    “...Hüküm ancak Allah’ındır. Onun için ben yalnız O’na tevekkül edip
    dayandım. Dayananlar yalnız O’na dayansınlar.“ 138
    “...Bir toplum, kendilerini değiştirmedikçe Allah, onlarda bulunanı değiştirmez...“
    139
    “...Onların (göklerde ve yerde olanların) O’ndan başka bir yöneticisi
    yoktur. O, kendi hükmüne/hükümranlığına kimseyi ortak etmez.“ 140
    “(Bazı insanlar) ‘Allah’a ve Peygamber’e iman ettik ve itaat ettik’ derler;
    ondan sonra da içlerinden bir grup yüz çevirir. Bunlar mü’min değildir.
    Onlar, aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Peygamber’e çağrıldıklarında,
    bakarsın ki içlerinden bir kısmı yüz çevirip dönerler. Ama eğer
    (Allah ve Rasûlü’nün hükmettiği) hak kendi lehlerine ise, ona, gönülden
    bağlı olarak saygı ile gelirler. Kalplerinde bir hastalık mı var, yoksa şüphe
    ve tereddüt içinde midirler? Ya da Allah ve Rasûlünün kendilerine zulüm
    ve haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Hayır; asıl zâlimler kendileridir.
    Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Rasûlüne dâvet edildiklerinde,
    ‘işittik ve itaat ettik’ demek, sadece mü’minlerin söyleyeceği sözdür.
    İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir. Kim Allah’a ve Rasûlüne itaat eder,
    Allah’a huşû (saygı) duyar ve ittika edip O’ndan sakınırsa, işte asıl bunlar
    bedbahtlıktan kurtulanlardır.“ 141
    “İşte O, Allah’tır. O’ndan başka ilâh/tanrı yoktur. Önünde de, sonunda da
    hamd O’nundur; hüküm O’nundur. Ve ancak O’na döndürüleceksiniz.“ 142
    “Yoksa kötülükleri yapanlar Bizden kaçabileceklerini mi sandılar? Ne
    kadar kötü (ve yanlış) hüküm veriyorlar!“ 143
    135] 6/En’âm, 114
    136] 10/Yûnus, 109
    137] 12/Yûsuf, 40
    138] 12/Yûsuf, 67
    139] 13/Ra’d, 11
    140] 18/Kehf, 26
    141] 24/Nûr, 47-52
    142] 28/Kasas, 70
    143] 29/Ankebût, 4
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 82 -
    “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkek ve
    kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve
    Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.“ 144
    “...İnsanlar arasında hak ve adâletle hükmet. Hevâ ve hevese uyma;
    yoksa bu seni Allah yolundan saptırır. Doğrusu Allah’ın yolundan sapanlara,
    hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır.“ 145
    “...Allah’ın hükmü budur. Aranızda O hükmeder. Allah her şeyi bilendir,
    hikmet sahibidir.“ 146
    “Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?“ 147
    “Allah, hâkimler hâkimi (hüküm verenlerin en üstünü) değil mi?“ 148
    “...Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?
    Sizden böyle davrananların cezâsı, ancak, dünya hayatında rezillik/
    rüsvaylıktır. Kıyâmet gününde ise en şiddetli azâba itilmektir. Allah, sizin
    yapmakta olduğunuzdan asla gâfil değildir.“ 149
    Hadis-i Şeriflerde Şeriat Kavramı
    “Kim Bana itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur; kim Bana isyan ederse
    Allah’a isyan etmiş olur. Kim Benim emîrime itaat ederse Bana itaat etmiş;
    kim de Benim emîrime isyan ederse Bana isyan etmiş olur.“ 150
    “Dinleyin ve itaat edin! Üzerinize tâyin olunan vâli/yönetici, başı siyah
    kuru üzüm gibi Habeş’li bir köle olsa bile sizin aranızda Allah’ın kitabını
    uyguladığı müddetçe dinleyin ve itaat edin.“ 151
    “Müslüman bir kimseye, kendisine ma’siyet (Allah’a isyan, günah hususlar)
    emredilmediği müddetçe, hoşlandığı ve hoşlanmadığı (her) hususta
    (İslâm devleti yöneticisini) dinleyip ona itaat etmesi gerekir. Eğer
    ma’siyet emredilirse, ne dinlemek vardır, ne de itaat!“ 152
    “Allah’a isyan konusunda yaratılmışlara itaat edilmez.“ 153
    “Benden sonra sizin (yönetim) işinizi birtakım insanlar üzerine alacaklar,
    144] 33/Ahzâb, 36
    145] 38/Sâd, 26
    146] 60/Mümtehıne, 10
    147] 68/Kalem, 36
    148] 95/Tîn, 8
    149] 2/Bakara, 85
    150] Buhârî, Ahkâm 1; Müslim, İmâre 33; Nesâî, Bey’at 26
    151] Buhârî, Ahkâm 4; Müslim, İmâre 37; Nesâî, Bey’at 27
    152] Buhârî, Ahkâm 4; Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839; Tirmizî, Cihad 29, hadis
    no: 707; Ebû Dâvud, Cihad 96; Nesâî, Bey’at 34; İbn Mâce, Cihad 40, hadis
    no: 2864; Ahmed bin Hanbel, 6/111
    153] Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839
    ŞERİAT
    - 83 -
    sünneti söndürecekler, bid’atı ihdâs edecekler (uyduracaklar), namazı vakitlerinden
    geciktirecekler.“ Bunun üzerine İbn Mes’ud Rasûlullah’a
    sordu: “Ben onlara yetişirsem ne yapmalıyım?“ Rasûlullah şöyle
    buyurdu: “Ey Ümmü Abd’in oğlu! Allah’a isyan edene itaat olmaz!“ 154
    “Müslüman bir halka, Allah’ın görüp gözetmek üzere idâreci kıldığı
    hiçbir kul yoktur ki, onları aldatıp (zulmetmiş) olduğu halde ölürse muhakkak
    Allah ona cenneti haram etmiş olmasın.“ 155
    “Müslümanların idare işini üzerine alıp da onlar için çalışmayan ve
    hayır istemeyen hiçbir âmir yoktur ki, onlarla (müslümanlarla) birlikte cennete
    girebilsin.“ 156
    “İslâm’ın tutunulması gereken kulpları (yapılması gereken emirleri) tek
    tek çözülecek; herbir kulp koptukça insanlar önlerindekilere benzeyecekler.
    O kulpların ilki hüküm (hâkimiyetin Allah’ın olması, Kur’an’la hükmedilmesi),
    sonuncusu da namazdır.“ 157
    Hz. Peygamber’e “cihadın hangisi efdaldir?“ diye sorulunca:
    “Zâlim sultana karşı hakkı söylemektir.“ 158
    Şeriatlerin Esasta Birliği
    “O size, dinden Nuh’a tavsiye ettiğini, sana vahyettigimizi, İbrâhim’e,
    Mûsâ’ya ve İsa’ya tavsiye ettiğimizi şeriat yaptı.“159 Bu âyette bütün
    peygamberlere vahyedilen din yasalarının ruh birliğine işaret
    edilmiştir. Allah; Nûh’a, İbrâhim’e, Mûsâ’ya ve İsa’ya tavsiye ettiği
    din esaslarını, Hz. Muhammed (s.a.s.) vâsıtasıyla müslümanlara
    da meşrû kılmıştır. Din Allah’a kulluk ve ibâdet yoludur. Bütün
    peygamberlerin getirdiği inanç prensipleri aynıdır. Öteki peygamberlere
    vahyedilen temel inançlar, Hz. Muhammed’e (s.a.s.) de
    vahyedilmek sûretiyle yeni müslümanlara, tevhid ümmetlerinin
    yolunda gitmeleri emredilmiştir. Hz. Muhammed’e vahyedilenlerin
    özü, önceki peygamberlere vahyedilenlerden farklı değildir.
    Bütün peygamberlere ve ümmetlere dini doğru uygulamaları ve
    dinde ayrılığa düşmemeleri emredilmiştir.
    “Senden önce hiçbir peygamber göndermemiştik ki: ‘Benden
    154] Ahmed bin Hanbel, 5/301, hadis no: 3790; İbn Mâce, Cihad 40, hadis no: 2865
    155] Buhârî, Ahkâm 8
    156] Müslim, İman 229, hadis no: 142
    157] Ahmed bin Hanbel, 5/251; İbn Hibban, Sahih, hadis no: 257; Hâkim, el-
    Müstedrek, 4/92
    158] Ahmed bin Hanbel, 5/251; İbn Mâce, Fiten 20, hadis no: 4011-4012; Tirmizî,
    Fiten 13, hadis no: 2175; Ebû Dâvud, Melâhim 17
    159] 42/Şûrâ, 13
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 84 -
    başka ilâh/tanrı yoktur, Bana kulluk ediniz’ diye vahyetmiş olmayalım.“160
    âyetinde buyrulduğu gibi bütün peygamberlere yalnız Allah’a
    ibâdet/kulluk yapmaları vahyedilmiştir. Zâten İslâm’ın mânâsı da
    Allah’a teslim olmak demektir. Bu anlamda İslâm, bütün peygamberlere
    gönderilen dinin adıdır, anlamıdır. Bütün dinlerin özü
    İslâm, yani Allah’a tapmak, yalnız O’na teslim olmaktır. Hz. Peygamber
    (s.a.s.): “Biz peygamberler topluluğu, baba bir kardeşleriz, dinimiz
    birdir.“161 buyurmuştur.
    Mâide sûresinin 48. âyetinde her ümmet için bir şeriatın, yani
    hukuk sisteminin, bir davranış tarzının belirlenmiş olduğu bildirilmektedir.
    Bu şeriatlerin hepsi tevhid temeline dayanır. Fakat
    hukuk ve ibâdet şekillerinde farklar olması doğaldır. Toplumların
    ihtiyaçlarına göre gönderilen şeriatlerde tedrîcî değişiklikler
    yapılmıştır. Öndeki şeriatlerde haram olan bazı eylemler, sonraki
    şeriatte helâl kılınmış veya bunun tersi olmuş, gerekli şartları ortadan
    kalkan bazı hükümler neshedilmiştir (Nesh, şeriatlar arasında
    olur). Ancak inanç esasları hepsinde birdir.
    Şeriat ve Laiklik: Kur’an’a göre sadece bir tek makbul din vardır.
    O da Allah’ı birleme (tevhid) ve Allah’a kulluk/ibâdet dini olan
    İslâm’dır. İslâm kelimesi, dillere göre değişik olsa da, aynı rûhu taşıyan
    dini (tek hak dini) anlatmaktadır. Bütün peygamberler aynı
    inanç ve temel yasaları getirmişlerdir. Bu dinin temel niteliği olan
    tevhid aynı olmakla beraber, şeriat kısmı ulusların şartlarına göre
    farklılık gösterir. Şeriat ayrılığı doğaldır.
    Laikliğe gelince; Din işlerinin devlet işlerinden ayrılması, devlet
    işlerine dinin karıştırılmaması, devletin dinden bağımsız olması
    demektir. Laik devlet, bütün dinlere ve dinsizliğe eşit ve tarafsız
    bakar. (Ama Türkiye’de laiklik İslâm düşmanlığı, devletin din işlerine
    istediği gibi ve istediği kadar karışması, dini yönlendirmeye
    kalkması, sınırlarını daraltması, kendi boyasını, yorumunu, kanunlarını,
    ilkelerini dinin izahı ve yaşanması için alternatifine izin
    verilmeyen mecbûrî kabulü şeklinde anlaşılıp uygulanmaktadır.
    Dini sadece -o da kurallarını kendi belirleyerek- câmi ve vicdan
    gibi alanlara hasrederek/hapsederek güya dine özgürlük verilmiş
    ve din karşısında tarafsızlık yapılmış olmaktadır. Özgürlük verilen
    bir-iki alanda da Allah’ın dini olan İslâm’a değil; ilkelere, anayasa
    ve yasalara uygun hale getirilmiş, atmalar ve katmalarla tahrif
    edilmiş devlet dininin anlatılıp öğretilmesine bu hak(!) lutfen verilmiştir.
    Siyasal alanda, resmî kurumlarda, yasama ve yürütmede,
    160] 21/Enbiyâ, 25
    161] Buhârî, Enbiyâ 48; Müslim, Fedâil 145
    ŞERİAT
    - 85 -
    kamusal alanda resmî din Kemalizm başta olmak üzere başka
    dinlerin hâkim olmasını, İslâm’ın da bu alanlarda gündeme getirilmesine
    bile izin verilmeyeceğini dikte edip dayatmak şeklinde
    anlaşılıp uygulanmaktadır. Dini devletten ayırdığınızda dini kuşa
    benzetip güçsüzleştirdiğiniz, dini devletsiz yaptığınız gibi; dini
    devlete karıştırmayıp devleti dinden ayırdığınızda da, devleti dinsiz
    yapmış olursunuz. Laiklik de işte bu zulüm ve fâciaları gerçekleştirmek
    için vardır. Laiklik, aslında dinsizlik değil; çok dinliliktir,
    yani çağdaş şirktir.)
    Laiklik bir düzen olarak uygulanan bir sistemdir. Birey bazında
    laiklik olmaz. Çünkü özel hayatında laik olmak, hayatına dini
    karıştırmamak demektir. Bu ise din ile tüm ilgiyi kesmek anlamına
    gelir ki, dünyada dinle tüm ilişkisini kesen insan sayısı çok azdır.
    Zaman zaman Allah’ı düşünen, O’nun huzurunda sorumluluğa
    inanıp bunun gereklerini yapan, namaz kılan veya evinden besmele
    ile çıkan, Cuma ve bayramlarda olsun namaz kılan, ara-sıra
    Kur’an okuyan (veya para vererek bâtıl yollarla da olsa ölmüşlerine
    Kur’an okutan), hâsılı hayatının bazı aralıklarında da olsa
    dinsel iş yapan (yani yaşamasa ya da çok azını yaşasa dahi ‘ben
    müslümanım’ diyen) kimse, hayatına dini karıştırmaktadır. Onda
    din (şu veya bu ölçüde) vardır, öyle ise o kimse laik değildir, çünkü
    dinî duygu taşımakta; din, hayatının tamamına olmasa da bir
    kısmına egemen olmaktadır. Demek ki o, tamamen din dışı yaşamamaktadır.
    162
    “Ben hem müslümanım, hem de laikim“ diyen kimse, kendi
    özel hayatında laik olduğunu iddia ediyorsa, bu, tutarlı bir söz değildir.
    Çünkü dinin çok az kısmını ve hayatının çok az kısmında da
    olsa) dini hayatına uygularken laiklikten ayrılmaktadır. Dünyada
    çok nâdir insan dinî duygudan tamamen uzak, dinle ilgisiz, yani
    laiktir. Dininin çok küçük bir gereğini yapan kimse, hayatına dini
    karıştırdığı için laik değildir, olamaz. Ama, bilinçli olarak insan ille
    de “ben laikim!“ diyorsa, bu kimseye müslüman demek de mümkün
    olmaz; yani insan hem laik hem müslüman olamayacağı için,
    ya müslümandır, ya da laik, yani dinlere karşı tarafsız, çok dinli,
    dini kendine karıştırmayandır.
    Kur’an’a göre, toplumu Allah’ın indirdiği yasalar yönetmelidir.
    Allah, her topluma, peygamberleri aracılığı ile yasalar (şeriat)
    indirmiştir. Allah’ın indirdiği hükümleri/yasaları uygulamayanlar
    kâfir/nankör, zâlim ve fâsık/yoldan çıkmış olurlar. 163
    162] S. Ateş, Kur'an Ans., 19/326
    163] 5/Mâide, 45-47
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 86 -
    Şeriate Bağlılık ve İbâdet: “Tâğuta kulluk etmekten kaçınan ve
    Allah’a yönelenlere müjde var. Müjdele kullarımı. Onlar ki, sözü dinlerler
    ve onun en güzeline uyarlar. İşte onlar Allah’ın kendilerini hidâyete/doğru
    yola ilettiği kimselerdir ve onlar sağduyu sahipleridir.“164 “Size verdiğimizi
    kuvvetle tutun, içinde olanı hatırlayın ki, (azâbımdan) korunasınız.“ 165
    İslâm’ın, Önceki Peygamberlerin Şeriatlarıyla İlişkisi
    a) İslâm bütün peygamberlere gelen dinlerin adıdır.166 insanlık
    dünyaya peygamberle (Hz. Adem’le) gelmiştir. Zamanın şartlarına
    ve insanlığın ihtiyaçlarına göre Allahu Teâlâ peygamberleri değişik
    şeriatlere (hukuklarla) göndermesine rağmen; itikat (inanç)
    her peygamberde aynı olmuştur.
    b) Önceki peygamberlerin tebliğ ettikleri dinler bir kavme
    gönderilmişti. Hz. Muhammed’e (s.a.s.) gelen İslâm, evrensel bir
    dindir. Yani tüm evrene ve bütün insanlığa Allah (c.c.) tarafından
    sunulmuş, kıyamete kadar geçerli olacak bir hayat şeklidir.
    c) Hz. Muhammed’in (s.a.s.) tebliğ ettiği İslâm Dini, önceki
    peygamberlerin tebliğ ettiği dinlerin hükümlerini (şeriatlarını)
    nesh edip ortadan kaldırmıştır. Yani şu anda geçerli olan şeriat Hz.
    Muhammed’in (s.a.s.) şeriatıdır.
    d) İslâm dini, Hz. Muhammed (s.a.s.)’den önce Allah (c.c.) tarafından
    gönderilen tüm kitapları ve peygamberleri tasdik eder.
    Şeriatte Hile Olur mu? Hîle-i Şer’iyye
    Denilen “Hîle-i Şerriyye“
    “Cumartesi günü içinizden (yahûdilerden) azgınlık edenleri elbette
    bilmiş olacaksınız. Çünkü Biz onlara ‘aşağılık maymunlar olun!’ dedik.
    Biz onu (meshi/maymunlaşmayı), hâdiseyi bizzat görenlere ve
    sonradan gelenlere bir ibret dersi, muttakîler için de bir mev’ıza/öğüt
    kıldık.“167 Meshedilen, yani maymuna çevrilip sonra helâk edilen
    insanlar, dünyevîleştiklerinden, sırf dünya metaını elde etmek ve
    midelerini doldurmak için Allah’ın emrini yerine getirmediler;
    irâdelerini kullanmadılar. Allah da onları irâdesi olmayan, sırf midesi
    için yaşayan zelil ve maskara maymunlara çevirdi. İrâdelerini
    kullanmadan, Allah’a isyan ederek yaşayanlar, ancak hayvanlara
    benzerler. Çünkü insanlarla hayvanları birbirinden ayıran temel
    özelliklerden biri, insanların irâdelerini kullanabilme yeteneğine
    164] 39/Zümer, 17-18
    165] 2/Bakara, 63
    166] Bkz. 2/Bakara, 130-133
    167] 2/Bakara, 65-66
    ŞERİAT
    - 87 -
    sahip olmaları, hayvanların ise bu yeteneğe sahip olmamalarıdır.
    Kim, dünyevîleşerek böyle birtakım dünyevî menfaatler sebebiyle
    Allah’ın emirlerini te’villerle yerine getirmezse; âkıbeti, mesholunan
    bu insanlardan farklı olmayacaktır. Allah’ın azâbı er veya geç
    onları yakalayabilir. Dünyada olmasa da âhirette.
    İman, insanın ilâhî emir ve yasakları yüzeysel bir şekilcilikle
    değil; fikrî, rûhî ve amelî boyutlarıyla derin bir teslimiyet ve itaat
    bilinci içinde karşılaması gerektirir. Düşünceyi şekilcilikle tasmalamaya
    çalışmak, itaate dayalı hedefleri açısından düşünceyi düşünce
    adıyla oyuncak haline sokmaktır. Allah, cumartesi eylemini,
    verilen söze aykırı bir hareket saymıştır. Hâlbuki onlar emrin, şeklî
    ve harfî mânâsına karşı gelmemişlerdi. Çünkü onlardan istenen,
    cumartesi günü avlanmamalarıydı ve onlar, bu emre güya karşı
    çıkmamışlardı. Onu şeklen uygulamışlardı. Fakat onlar, cumartesi
    günündeki bu avlanmanın neticesini dolaylı bir yolla elde etmenin
    hilesini bulmuşlardı. İşte bundan dolayı dünyevî ve uhrevî cezaya
    çarptırılmışlardı.
    Çünkü emir ve yasaklara, zâhiren şekilsel olarak uyuyor görüntüsü
    verip ilâhî emirlere hileyle yaklaşmak, aslında itaatin içeriğini
    tersyüz edip isyan etmek olduğu gibi, alay anlamı da taşır.
    Emir ve yasakla ve hatta o hükmü koyan ile dalga geçmek ve onu
    hafife almak demektir. Sanki Allah’ın, kalplerden geçeni, niyetleri,
    emredilen hükümdeki hedeflerin saptırıldığını dâhil her şeyi bildiğine
    inanmamak, onun kandırılabileceğini vehmetmektir.
    Bütün bu tavırlar, üzülerek belirtelim ki İslâm tarihinde, bazı
    geleneksel din ve fıkıh yorumunda ve günümüz müslümanlarında
    da ortaya çıkmaktadır. “Hîle-i şer’iyye“ yani, “şeriat’e uygun (!)
    hile“ diye isimlendirilen bu şeytanî anlayış, aslında “hile-i şerriyye“
    (büyük şer ve kötülüğe sebep olan hile)dir. “Hîle-i şer’iyye“ yi câiz
    görenler, “hîle“nin anlamını çare, çözüm, beceriklilik, çıkış yolu
    mânasında kullandıklarını belirtirler. “Hîle“nin asıl anlamı, başkasını
    kurnazca aldatmak, yanıltıp kandırmak, sahtekârlık, düzenbazlıktır.
    İslâm tarihinde ve fıkhî tartışmalarda “hulle“ ve “iyne
    satışı“ gibi konularda daha çok görülür, yemin ve talâk konularında
    çok geniş bir alana yayılarak, hîleden (hîleye sıcak bakan
    bazı kimselerin daha çok bu konulardaki fetvâlarından) yararlanılır.
    Kanuna, şeriate karşı hilenin üç unsuru vardır. a) Yapılan
    muâmelenin şekil bakımından kusursuz ve hukuka uygun olması,
    b) Kanun koyucunun, şâriin vaz ettiği normun ruhuna ve maksadına
    aykırı bir sonuç doğurması, c) Hile kasdı.
    Meselâ, borç verdiği kişiden faiz almak isteyen bir kimsenin
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 88 -
    herhangi bir malını ona 1 milyara veresiye satıp, aynı malı 700 milyona
    peşin satın alması gibi. Burada şekil yönünden hukuka uygun
    iki alışveriş işlemi arkasına gizlenmiş, alışverişin meşrûiyetinin
    amacına aykırı bir sonuç (fâiz alma) elde edilmiş ve bu muâmele o
    maksadı gerçekleştirmek üzere yapılmıştır. Bu tür alışverişe “iyne
    satışı“ denir. Peygamberimiz, bu konuda şöyle buyurur: “İnsanlar
    dînar ve dirhemlerin (küçük ve büyük paranın) peşine düşer, iyne satışı
    yapar, havancılıkla uğraşır ve Allah yolunda cihadı terk ederlerse, Allah
    onlara bir belâ indirir ve bu belâyı yeniden dinlerine dönünceye kadar da
    kaldırmaz.“168 Mümkündür ki bu belâ, mesh kavramıyla ifade edilen
    maymunlaşma belâsıdır.
    Bu konudaki bir uygulama örneği, Hz. Âişe’den şöyle nakledilir:
    Zeyd bin Erkam’ın ümmü veledi olan bir kadın O’na dedi
    ki: “Ey mü’minlerin annesi, Zeyd’e veresiye sekiz yüz dirheme bir
    köle sattım. Sonra onu ondan altı yüz dirheme peşin satın aldım.“
    Hz. Âişe bunun üzerine şöyle dedi: “Ne kötü bir satım, ne kötü bir
    alım yaptın. Zeyd’e şunu bildir ki, eğer tevbe etmezse Rasûlullah
    (s.a.s.) ile yaptığı cihadın sevâbını kaybetmiş olur.“169 Günümüzde
    özel finans kurumlarının faizden (şeklen) kurtulup, faiz geliri
    gibi kâr elde etmek için iyne satışına tümüyle benzer şekilde kredi
    verdiğini biliyoruz. Hîle-i şer’iyye için meşhur ve kesinlikle câiz olmayan
    bir örnek olan hulle için asr-ı saâdetteki şu olayı biliyoruz:
    Rifâa el-Kurazî hanımını boşadığında kadın tekrar Rifâa’ya dönebilmek
    için Abdurrahman bin Zebîr ile nikâhlanınca Rasûlullah
    onun maksadına işaretle fiilen evlilik hayatı yaşamadıkça eski kocasına
    dönemeyeceğini ifade etmiştir. 170
    Haram olan bir şeyi, hileli yollarla şeklen ve zâhiren helâl
    görüntüsü vermenin ve bu şekilde haramları işleme suçunun ve
    cezasının çok büyük olduğunu, “mesh olayı“nın sebebi olan “cumartesi
    ashâbı“nın yaklaşımından ve daha dünyadayken başlayan
    feci cezadan öğreniyoruz. Müslüman, Allah’a, O’nun hükümlerine
    teslim olan demektir. Bu teslimiyet ve itaat bilinci, insanın ilâhî
    emir ve yasakları yüzeysel bir şekilcilikle değil; fikrî, rûhî ve amelî
    boyutlarıyla hükümleri yaşamak ve basit çıkarlarına ters düşse
    bile gönülden gelen rızâ ile boyun eğmektir.
    Bunun aksine, itaatteki ruhu görmezden gelip varsa fetvâları
    istismar etmek, fetvâsını alsa bile selîm kalbine danışmamak, hileli
    işlere sarılmak, Allah’ın rızâsını ve cenneti riske atmak demektir.
    168] Ebû Dâvud, Büyû 54, Melâhim 10; Ahmed bin Hanbel, II/42
    169] Ahmed bin Hanbel, 4/469
    170] Buhârî, Şehâdât 3, Talâk 4; Müslim, Talâk 1-2, 4
    ŞERİAT
    - 89 -
    Böyle bir anlayışın dünyadaki cezası mesh değilse bile en azından
    Peygamber lisanıyla dünyada üzerine bir belâ indirilmesine ve yeniden
    dinlerine dönünceye kadar da belânın kaldırılmamasına sebep olacaktır.
    Mümkün ki, bu inen belâ, mesh olmayacak, insan şekil olarak
    maymunlaşmayacaktır; ama karakter ve ahlâk yönünden, irâdesi
    olmayan, sırf midesi için yaşayan zelil ve maskara maymunlara
    benzeyecektir. Dünyevîleşen, sırf dünya metaını elde etmek ve
    midelerini doldurmak için Allah’ın emrini oyuncak edinenlerin
    cezası maymunlaşmaktır. Birtakım dünyevî menfaatler sebebiyle
    Allah’ın emirlerini geçersiz, gayr-ı meşrû te’villerle yerine getirmeyen,
    zâhiri/görüntüyü kurtarmakla yetinenlerin âkıbeti, mesholunan
    bu insanlardan farklı olmayacaktır.
    Mesh’e uğrayıp maymunlaşan Cumartesi yasağını çiğneyen
    kavmin suçu, kendilerine ibâdet için tahsis edilen/ayrılan güne
    hile karıştırmaları; şeklen ibâdet gününe uyar görünüp gerçekte
    uymamalarıydı. Biz de, ibâdet için tahsis edilen zamanları, meselâ
    namaz vakitlerini, cumâ saatlerini gerektiği gibi değerlendirmez,
    görevlerimizi yapmazsak bizden önceki toplumların suçunu işlemiş
    oluruz. İbâdetleri yapar görünür de istenildiği şekilde rûhen
    icrâ etmeye uğraşmayıp gerçek anlamıyla kulluğumuzu yerine
    getirmezsek, benzer cezaya uğrama endişe içinde olmalıyız.
    İbâdete ayırdıkları zamanda bile dünyayı, midelerini düşünüp
    dünyevîleşenlerin durumu ve başlarına gelenler, sonraki nesillere
    ibret, muttakîlere de öğüttür.171 Onlar, ilâhî yasağa (cumartesi yasağına)
    uymadıkları için bu cezaya çarptırıldılar; biz de İlâhî yasaklara
    uymayınca, hele bunlara mâzeret uydurup kılıflar uydurunca,
    benzer cezalara çarptırılmaktan korkmalıyız.
    Bazı Tasavvuf Erbâbının Şeriatı
    Basite İndirgemesi
    Tasavvufta şeriat, bir dış yapı olarak ele alınmış ve işin içyüzüne
    hakikat denilmiştir. Şeriatten hakikate giden yola tarikat denir.
    Şeriat, kabuk kabul edilmiş, tarikat ve hakikat öz olarak değerlendirilmiştir.
    Şeriatın emirlerine uyup tarikata girmeyen kişiler, işin
    kabuğunda kalmakla itham olunmuşlardır.
    Mutasavvıflar, şeriate direkt cephe almaktan çekinmişler, benzetmelerle
    onu hafife almayı tercih etmişlerdir: “Dinin şeriat kısmı,
    cevizin ham ve yeşil olan dış kabuğuna, tarikat kısmı, sert olan
    iç kabuğuna, hakikat kısmı yenilecek olan içine, mârifet kısmı
    ise cevizin aslına ve mâhiyetine benzer. Bal, bal denilmekle ağız
    171] 2/Bakara, 66
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 90 -
    tatlanmayacağı gibi, bir cevizin yeşil kabuğu ısırılmakla da, ondan
    ağıza bir tad gelmez. Asıl tad, cevizin içinin yenilmesindedir. Bununla
    beraber, cevizin ta kendisi olabilmek daha iyidir. İşte mutasavvıflar,
    ilme’l-yakîn (bilmek), ayne’l-yakîn (bulmak) ve hakka’lyakîn
    (olmak) gibi üç kelime ile özetle ifâde ettikleri mânânın da
    bu olduğunu söylerler. Yalnız cevizin adını işitmek, sonra onu arayıp
    bulmak, hatta yemek kâfi değil; cevizin ta kendisi olmak da
    lâzımdır. Bu dört mertebenin birincisi şeriattir, avâma (halka, aşağı
    tabaka, câhil kesim, ayak takımı) mahsustur. İkincisi tarikattir,
    havassa (üst tabaka, seçkinler, aydınlar, tarikat mensupları) mahsustur.
    Üçüncüsü hakikattir, havassü’l-havassa (seçkinlerin seçkini,
    tarikatın üst seviyesindekiler) mahsustur.“ Kastamonu’lu Şaban-ı
    Veli, bu dört yolu şu sûretle de ifâde etmiştir: Şeriat beden için;
    tarikat halk için, hakikat ruh için, mârifet Hak içindir.“ 172
    Şeriatın benzedildiği cevizin ham ve yeşil olan dış kabuğu
    yenilmez acılıktadır. Sadece cevizi korur. İçindeki gıda veren tatlı
    cevize ulaşmak için yeşil kabuğu ezmek ve kırmak gerekir. Üst kabuğu
    kırmadan içe ulaşılmaz. O yüzden cevize (hakikate) ulaşmak
    için şeriatın kırılması, o kabuktan kurtulunması gerekmektedir.
    Verdikleri örnekten yola çıkarak şeriatın ne kadar basit, kabuk ve
    aşılması gereken husus olduğu vurgulanır. İşin özü kabul edilen
    “hakikat“in ne olduğu bize göre çok belirgin değildir; kendileri
    tevil ve yorumlarla bu özün ancak tasavvufa gönül verenlere
    açılacağı gizli ve büyük hazine olduğunu belirtirler. Onlara göre,
    kabukta kalanlar zâten bunları anla(ya)maz. Bu ve benzeri örnek
    ve ifâdelerden şeriatın içinde hakikat olmadığı, hakikatin daha
    derinde ve daha başka şey olduğu anlatılmış olur. Şeriat ilmi ve
    yaşayışı, hakikat ilmine ve yaşayışına aykırı olduğu belirtilmiş olur.
    Bu hakikatin İslâm mı, küfür mü demek olduğu kimsenin aklına
    gelmez ve sorgulanmaz. Çünkü kullandıkları kelimeler, kavramlar
    hep İslâmî kavramlardır. Hakikate karşı çıkmak gibi bir suçlamayı
    göze alan pek çıkmaz. Zâten tüm toplum tarafından kabul
    görülen bu tasavvuf anlayışına karşı çıkmak cesâret isteyecektir.
    Ama şeriatın hakarete uğraması pek önemli kabul edilmez, ona
    bu sataşmalar müslümanlar tarafından bile olmadık tevil ve hatalı
    hüsn-i zanlarla müsâmaha bulur. Olan da şeriata olur. Bugün halk
    arasında şeriatı öcü gibi görülmesinde, onun gerçek İslâm’dan,
    Kur’an’dan ayrı bir şeymiş gibi kabul edilip yer yer çatılmasında
    bu geleneksel din anlayışı haline gelen yaklaşımın büyük payı vardır.
    172] Osman Ergin, Balıkesirli Abdülaziz Mecdi Tolun Hayatı ve Şahsiyeti, s. 230
    ŞERİAT
    - 91 -
    Zâhir-Bâtın Ayrımı: Dinin bir zâhiri, bir de bâtını olduğu konusunda
    Şia ile tasavvufçuların inancı aynıdır. Zâhir, avâm halkın
    nassların zâhirinden anladığı mânâdır. Bâtın ise, nasslardan
    kastedilen ve hakiki ilim kabul edilendir ki, onu da ancak şiaya
    göre imamlar, tasavvufçulara göre de velîler (evliyâ) bilir. Tasavvufçuların
    nassların bu şekilde bâtınî açıklanmasına hakikat, diğer
    zâhirî tarzda açıklanmasına şeriat adını vermiş, hakikatin velilere,
    şeriatın avam halka olduğunu söylemişlerdir. Gazâlî’nin “Lâ ilâhe
    illâllah“ın avamın imanı, “lâ huve illâ huve“nin havassın imanı olduğunu
    söylediği bilinmektedir. Şeriat âlimlerine “zâhir ve kışır
    bilgisi âlimleri“ deyişleri de meşhurdur. Şeriatta, kabukta kalmış
    olanlar, ibâdetlerini ve haramlardan kaçınmalarını cennet arzusu
    ve cehennem korkusu için yaparlar diye suçlanılır. Kendileri, cenneti
    küçük görme, onu istememeyi mârifet olarak görür ve gösterirler.
    Tabii ki şeriat kitabı Kur’an, bizden cehennemden sakınıp
    cenneti talep etmemizi ister, bizi cennete özendirir, azâbın dehşetinden
    korkutur.
    Bazı tasavvuf kitaplarında ve günümüzdeki tasavvufçuların
    önemli bir kesiminde şeriat aleyhtarı gibi görünmenin doğru olmayacağı
    yaklaşımından, gerçek tasavvufun şeriata bağlılık olduğu
    slogan halinde tekrarlandığı da görülür. Ama tuhaftır ki;
    şeriata bağlı kalmadan gerçek tasavvuf ehli olunamayacağı gibi
    ifadelerle, şeriatın hafife alınması, işin özünün şeriat aşılarak ulaşılabilecek
    hakikat olduğu gibi çelişkilerle beraber ifadelendirilir.
    Ve şeriatla, tevhidle bağdaşmayacak gavs, kutub gibi yarı tanrılar,
    tanrı özelliği gösteren kerâmet/olağanüstü haller sahibi kişilerin
    evliyâ kabulü, türbe ve bâtıl vesileye verilen önem, şefaatçilik gibi
    inanış ve anlayışlarla, Peygamberimiz’in yapmadığı şekilde zikir
    ve değişik ibâdetlerle bid’at ve hurâfeler şeklindeki uygulamalar
    değerlendirildiğinde, şeriatın kaynaklarıyla izah edemedikleri
    hususlar için de “keşif“, “ilham“, “rüyâ“ gibi birçok gayr-ı meşrû
    delile sarıldıkları bilindiğinde, yukarıdaki sloganlarındaki samimiyetlerinin
    ölçülmesi için mihenk taşı olmalıdır. Tarihte, istisnâlar
    dışında medresede eğitim görmeyen, hattâ medresede okutulan
    ilimlere ve oradan yetişen âlimlere çatıp sataşan bir olumsuz tavırla
    tekkelere dolup tasavvufa meyleden kişilerin yine medrese
    vb. yerlerde ilim tahsil etmeyen ve âlim olmayı küçük görüp daha
    kıymetli olduğu yorumuyla ârif olmayı seçmiş, şeriatı küçük görüp
    şeriat bilgisi olmamasını fazilet gibi takdim etmiş kişilerin hocalığı
    altında ne kadar şer’î bilgiler almış olduklarını düşünebiliriz.
    Hele günümüzde daha çok avamdan insanların ya da şeriat bilgileri
    tahsil etmemiş farklı alanlarda yüksek tahsil yapmış az sayıdaki
    kişilerin şeriat bilgilerinin ne kadar sınırlı ve yetersiz olduğu
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 92 -
    değerlendirilebilir. Bununla birlikte şeyhler tarafından bunlara ne
    derece şer’î eğitim tavsiye edilmektedir? Tavsiye edilen kitapların
    kahir ekseriyeti yine tasavvufçu kişilerin eseri, sohbetlerde atıfta
    bulunulan örnek kişilerin hemen hepsi o yolun yolcusu olduğu
    için, insanların şeriata bağlılığı ne kadar olabilecektir? Bazı muvahhid
    gençlerin tevhidî esaslarla bağdaşmadığını âyet ve hadisleri
    delil getirerek tasavvufçulara anlattığında hiç olumlu bir netice
    alınamadığı da, şeriatın en temel delillerinin bile onlara niçin etkili
    olamadığının altı deşinilince, konuyla ilgili bahsettiğimiz problem
    kendiliğinden ortaya çıkacaktır.
    İşi biraz daha ileriye götürüp haramı helâl, helâlı haram ilân
    edenlere de rastlanır. Allah’ın dininde, şeriatta haram-helâl bütün
    müslüman kullar için sözkonusu iken, bunların din anlayışında
    bu haram ve helâller yalnız basit ve sıradan insanları (avâmı)
    bağlayan kurallar olarak sunulabiliyor ve kendilerinin bunlardan
    muaf olduğunu ileri sürebiliyor. Bu anlayış, kamuoyunda kabul
    görmediği için bunları tüm bu ekol sahipleri direkt olarak savunmazlar.
    Ama içlerinden bu anlayışta olanları inkâr da edemezler.
    Ayrıca, bu anlayışın temelini besleyen yaklaşımları hemen bütün
    tasavvufî kitap ve sohbetlerde bulmak mümkündür: Örneğin bir
    şeyhi içki içerken ve kadınlarla işret halinde gören mürîdin bu görünenlerin
    zâhir olduğunu düşünmesi, bâtınında ise mübâreklerin
    kim bilir ne halde olduklarını düşünmeleri, şeyhinin yanlış yapma
    ihtimalini aklından bile geçirmemesi tavsiye olunur. Böyle olunca,
    helâl-haram hudûdu insana göre değişmiş olacaktır. Şeyhin şeriata
    aykırı sözleri ve davranışları varsa, mürîde düşen bunları güzel
    bir yolla tevil etmesi, tevil edemiyorsa “vardır bir hikmeti“ demesi,
    ama kesinlikle eleştirmemesi, hatta hata olarak düşünmemesi gerekecektir.
    Ama kendisi şeyhinin eline, ölünün yıkayıcısına teslim
    olması gibi teslim olup her konuda itaat edecektir.
    Kaynağı itibarıyla şeriat-hakikat ikilemi şeriatın zâhirî ve
    bâtını ikilemine râcidir. İslâm’ın başında müslümanlar bu ayrımı
    yapmamışlardır. Bu ayrım her şeyin zâhiri ve bâtını olduğu gibi
    Kur’an’ın, hatta Kur’an’dan her âyetin ve her kelimenin bir zâhiri
    bir de bâtını olduğunu söyleyen Şia ile başlamıştır.
    Marifet ve Hakikat İddiası: Tasavvufçular dinin özü ve cevherine
    ulaşma iddiâları yanında onun hükümlerini küçümsemeyi
    ve onlara muhâlefeti bayraklaştırmayı da ihmal etmemişlerdir.
    Bu hükümleri zâhir, kabuk, şekil ve benzeri sıfatlarla niteleyerek
    bunlara muhâlefetin çok önemli olmadığı, önemli olanın cevher
    ve öz dedikleri mârifet ve hakikat olduğu havasını estirmişlerdir.
    Onun için bunlar arasında kemâle erdiğini tasavvur eden yahut
    ŞERİAT
    - 93 -
    erdiğini düşünenler artık teklifin kendilerinden kalktığını ve bu
    hükümlerin avam insanlar için olduğunu söylemekten kendilerini
    alamamaktadır. Nitekim günümüzde de aşk, sevgi, mârifet, hakikat,
    hümanizm ve hoşgörü sloganları arkasına sığınan ve dinin
    hükümlerini gözardı eden, hatta onlara inanmayan sayısız tarikat
    çevreleri bulunmaktadır.
    Bu çevreler, yazılarında ve kitaplarında da bunu telkin ve
    teşvik etmekten de geri durmamaktadır. Bir-iki örnek verelim:
    “Namaz (sıtmaya yakalanmış bir hastanın) sağ elini, oruç sol elini,
    zekât ve sadaka sağ ayağını ve hac ile zikirler de sol ayağını tutsalar
    kalbi kötü ahlâklarından ileri gelen hastalıklarla mâlul olduğunda
    asla fayda vermez. Bir hâzik hekim demek olan mürşid-i
    kâmilin ilâcına muhtaçtır.“; “Buyurmuşlardır ki, ibâdetlerin yükte
    ağır, pahada hafifi ve pahada ağır, yükte hafifi vardır. Abdest, namaz,
    oruç, hasenât ve her ne kadar zâhirî ibâdet ve tâat varsa,
    bunların hepsi yükte ağır, pahada hafiftir. Allahu Teâlâ’nın rızâsı,
    Rasûlullah (s.a.s.)’in sünnetleri ve mürşidin sözleri de, eski bakır
    gibi yükte hafif ve pahada ağırdır.“ 173
    Toplumda birtakım insanlar tarafından “kalbim temizdir, kalbime
    bak. Önemli olan kalp temizliğidir“ gibi sözlerin kullanılmasının
    kaynağı, bu nevi tasavvufî hikmetler(!) olsa gerek.
    Muhammed Nazım Kıbrisî, ilim ve âlimi şu şekilde küçümsemekte
    ve aşağılamaktadır: “Ali başka, veli başka. Dünyada ne kadar
    âlim varsa, o âlimlerin hepsinin ilmini bir velinin ilim denizine
    atarsan kaybolur... Öteki ulemâların okuduğu ilimleri onların
    okudukları kitapları, Avrupa’nın papazları da okur. Bizden fazla
    okurlar onlar... İlmi dilinde olan kimselerin bildiğini onlar (oryantalistler)
    bizden fazla biliyor. Lâkin ilmi kalbinde olanların ilminden
    onlar bîhaberdir. Kalpte olan ilim ledunnî ilimdir. Ledunnî
    ilmi papazlar alamaz.“174 (Tasavvuf ilimlerinin büyük çoğunluğunun
    bu ilme dayandığı Ledunnî ilim, şeriatın ölçülerine göre buna
    ilim demek doğru olmaz. İslâm akaidiyle ilgili kitapların hemen
    tümünde yer alan “ilmin kaynakları“ arasında bu tür ilim yoktur.
    Tasavvufçular bunu Kur’an ve Sünnet ile bildirilenlerin dışında ve
    gaybdan gelen bilgi olarak kabul etmektedir. Doğrudan doğruya
    Allah tarafından tasavvufçuların kalplerine ilka edilen veya onların
    kalbinde doğan ilim olarak bilinmektedir.) “Zâhirî ilim, melekler
    arasında bulunup cennet ve cehennemi bilfiil gören şeytanı
    173] el-Hac Mehmed Nuri Şemsuddin en-Nakşibendi, Tam Miftâhu'l-Kulûb, s.
    229, 300
    174] M. Nazım Kıbrısî, Tasavvufî Sohbetler, s. 90
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 94 -
    dahi kurtarmadı. Zira ilmi gırtlaktan yukarı kafasında kalmış, kalbine
    inmemişti. (Fâsit kıyas yaptı ve cennetten kovuldu).“175 “Bilmiyorsanız
    ehl-i zikir (âlimler)’den sorun“176 âyetindeki ehl-i zikirden
    maksat, evliyâullah hazerâtıdır.“ 177
    Tasavvufçular, Kehf Sûresinde geçen Hz. Mûsâ ile “sâlih kul“
    arasındaki kıssadaki sâlih kulu Hızır adında bir ermiş kişi olarak
    nitelemiş ve anlatılan kıssanın mânâlarını, hedeflerini ve mesajını
    tahrif etmiş ve tasavvuf inancının temellerinden biri yapmışlardır.
    Bu kıssaya dayanarak zâhir bir şeriat ve ona muhâlif bâtın
    bir hakikat bulunduğunu, şeriat âlimlerinin hakikat âlimlerinin
    bazı davranış ve sözlerini yadırgaması veya eleştirmesinin yanlış
    olduğunu söylemişlerdir. Peygamber değil; Hızır adında bir velî
    kabul ettikleri “sâlih kul“a Hz. Mûsâ’nın itirazının nasıl anlamsız
    ve tuhaf bir şey ise, şeriat âlimlerinin de hakikat âlimlerini eleştirmesi
    veya onlara itiraz etmesinin yersiz ve anlamsız olduğunu
    iddia etmişlerdir. Yanlış olarak, veli olduğunu söyledikleri Hızır’ın
    (Kur’an’daki geçen ifâdeyle “sâlih kul“) vahil, ilham, akaid ve şeriat
    sahibi olduğunu söylemişler ve ilimlerinin büyük birçoğunu
    buna binâ etmişlerdir.
    Hızır’ın kıyâmete kadar yaşadığını, şeriat ilimlerinden ayrı
    olan bâtınî ilimlere sahip olduğunu, peygamber olmayıp veli
    olduğunu, peygamberlerden gelen vahiy yolundan ayrı bir yolla
    kendisine ledunnî ilim dedikleri bir ilim geldiğini, bu ilmin Hz.
    Peygamber’in peygamberliğinden önce ve sonra her zaman bütün
    velilere indiğini, bu ilimlerin peygamberlere gelen ilimden
    daha üstün ve daha büyük olduğunu iddiâ etmişlerdir. Nitekim
    “veli olan Hızır’ın işlediği bazı fiillerin anlamını ve izahını Hz. Mûsâ
    peygamber olduğu halde bilememiş ve veli olan Hz. Hızır’a uymak
    zorunda kalmıştır. Üstelik Hızır’dan birtakım bilgiler öğrenmek
    için onun yanına gitmiştir...“ diye iddia etmişlerdir.
    Yine, veli olduğu halde Hızır nasıl peygamber olan Hz.
    Mûsâ’dan daha büyük ve daha bilgili ise, ümmetin velileri de şeriatın
    zâhirini bilen peygamberden daha büyük ve daha bilgili olduğunu,
    aynı şekilde hakikat âlimleri olan evliya yahut tasavvufçuların
    şeriat (zâhirî) âlimi olan âlimlerden daha büyük olduğunu
    dolaylı olarak iddiâ etmişlerdir. Yine, Hızır’ın evliyâ ile buluştuğu,
    bu hakikatleri onlara öğrettiği, kendilerinden tasavvufî ahidler
    aldığını söylemiş, tasavvufî hakikatlerin şeriat hakikatinden farklı
    175] Ali Erol, Hâtıratım, s. 66
    176] 16/Nahl, 43
    177] Ramazanoğlu Mahmud Sami, Musâhabe, 6/145) (İbrahim Sarmış, Tasavvuf
    ve İslâm, s. 272-273
    ŞERİAT
    - 95 -
    olduğu ve bundan dolayı her velinin müstakil şeriatı bulunduğunu
    belirtmişlerdir.
    Hemen belirtelim ki, kendisine Hızır adı takılan “sâlih kul“un
    veli olduğunu söyleyen kimi âlimler olmakla beraber, âlimlerin
    cumhûru onun peygamber olduğunu söylemektedir. Nebî olduğunu
    söyleyenlerin delilleri daha açık ve kesin gibidir. 178
    İddiâ olarak, hemen tüm tasavvufçular, sözlerinin “Kur’an ve
    Sünnetle kayıtlı“ olduğunu ifade ederler. Meselâ, tasavvuf kitaplarında
    şu ifâde yer alır: “Şeriata bağlı olmayan kişilerin havada
    uçtuğunu veya su üstünde yürüdüğünü görseniz bile o velî olamaz.“
    Bu tür sözleri, tasavvufun Kur’an ve Sünnet dairesi (şeriat)
    içinde olduğuna delil gösterenler olabilir. Ama din anlayış ve yorumlarının
    bu ölçülere gerçekten bağlı olup olmadıkları herhangi
    bir tasavvuf kitabındaki ifâdeleri gözönüne getirince ortaya
    çıkmaktadır. Meselâ tasavvufun meşhurlarından en-Nablusî’nin
    vahdet-i vücûdun Kur’an ve Sünnetten alındığını söyler. Yeryüzündeki
    ve evrendeki bütün varlıkların Allah’ın kendisi veya görünen
    şekli olduğunu söyleyen putperest bir anlayışın bile Kur’an
    ve Sünnetten alındığını iddiâ edecek bir yaklaşım, sözlerinin ve
    eylemlerinin Kur’an ve Sünnete, yani şeriata bağlı olduğunu niye
    iddiâ etmesin? Örnek olarak Gümüşhanevî’nin şu sözlerine bakalım:
    “Şeriata muhâlif olan tarikat, dalâlettir, felâkettir ve hatta
    küfürdür. Herhangi bir hakikat ki Kitap ve Sünnette uymazsa,
    fâsıklık ve zındıklıktan başka bir şey değildir.“179 Bu ifadenin bir
    sayfa sonrasında yer alan şu sözlerin şeriatla bağdaştığını nasıl
    söyleyeceğiz?: “Şeriat sözler, tarikat fiiller, hakikat haller, mârifet
    de servetin başıdır.“ Şeriatın hangi hükmü hakikat değildir ki,
    diğer hükümlerine bu isim verilmiş olsun? İslâm’ın bu ayrımını
    Kur’an ve Sünnet mi yapmıştır, Rasûlullah (s.a.s.) döneminde tarikat
    mı vardı ki, şeriatı (ya da dini) bu şekilde kısımlara ayırsın
    ve değişik isimlerle isimlendirsin? Bu anlayış, şeriattan (Kur’an ve
    Sünnetten) takvâyı çıkarmışlar, onu kendi anlayışlarıyla yorumlayıp
    tasavvuf ve tarikate mal etmeye çalışmışlar; fetvâ ayrı, takvâ
    ayrı demişler, takvâyı elde etmenin yolunun şeriatten değil; tasavvuftan
    geçtiğini dillendirmişlerdir.
    Ve bu anlayışta şeriata ters, Kur’an ve Sünnetle bağdaşmayacak
    din anlayışlarını savunan nice yanlışlara şâhit oluyoruz. Birkaç
    örnek verelim: Tasavvufun en büyük hanım evliyâsı Râbia şöyle
    der: “Ateşinden korktuğum yahut cennetini umduğum için Sana
    178] Bu konudaki deliller ve tasavvuf anlayışının iddiâlarının çürütülmesi için
    bak. İ. Sarmış, Tasavvuf ve İslâm, s. 70-81
    179] Gümüşhanevî, Veliler ve Tarikatlarda Usûl, Pamuk Y. İst. 1977, s. 267
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 96 -
    ibâdet etmedim. Sana sadece zâtın için ibâdet ettim.“ Yunus
    Emre’nin de bu anlayışı şöyle tekrar ettiğini biliyoruz: “Cennet
    cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç hûri / İsteyene ver onları
    / Bana Seni gerek Seni.“ Görülüyor ki, Rabia ve Yunus (ve onların
    bu sözlerini tasvip eden tasavvuf), Allah’ın mü’minlere sâlih
    amelleri için vaad ettiği cenneti beğenmiyor veya yeterli görmüyor,
    onun yerine İsrâiloğullarının Hz. Mûsâ’ya “Biz Allah’ı açıkça
    görmedikçe sana inanmayız“180 dedikleri gibi, Allah’ın zâtını
    görmek istiyor. Hâlbuki hiçbir peygamber âhiret için böyle bir istekte
    bulunmamıştır. Kaldı ki, hayır ameller için mükâfat olarak
    Kur’an ve Sünnet cenneti vaad ederken, onları istememek veya
    Allah’ın zâtını istemek Kur’an ve Sünneti takmamak değil midir?
    Bid’at ve sapıklıklara dalan kimi tasavvufçuların Allah’ın dininden
    nasıl uzaklaştıkları açıkça görülüyor. Bu uzaklıktan dolayıdır
    ki, Şeyhu’l-İslâm Ebussuud Efendi, Yunus Emre’nin cennet ve nimetlerini
    hem istemeyen, hem küçümseyen sözleri için “küfür“
    demektedir.181 Allah’ın örnek gösterdiği kadınlardan biri olan Hz.
    Âsiye’nin duâsını Kur’an öğretiyor: “Allah, mü’minlere de Firavn’un
    karısını misal gösterdi. O, ‘Rabbim, bana katında, cennette bir ev yap,
    beni Firavn’dan ve onun yaptıklarından koru, beni zâlimleri topluluğundan
    kurtar’ demişti.“182 Yüce Allah’ın takdirle andığı ve Kur’an’ında
    zikrettiği, mü’minlere örnek gösterdiği sâliha kadın Âsiye, cennette
    kendisine bir ev yapması için Allah’a yalvarıyor ve duâ ediyor.
    Firavun’un eşi yanında adı bile anılmaya değmeyecek olan Râbia
    ise, cenneti istemiyor... 183
    “Yoksa onların Allah’ın izin vermediği şeyleri dinden kendilerine şeriat
    yapan (kanun koyan, Allah’a eş koştukları) ortakları mı var? Eğer azâbı
    erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilir (işleri bitirilir)
    di. Şüphesiz zâlimler için can yakıcı bir azap vardır.“184 Bu âyette uydurdukları
    hurâfeleri Allah’ın dini, şeriatı gibi gösterenler reddediliyor.
    Onların, Allah’ın izin vermediği, râzı olmadığı dini kendilerine
    yasalaştıran, şeriat yapan, meşrû gösteren ortakları mı olduğu,
    inkâr tarzında soruluyor. Bu sorudan Allah’tan başka kimsenin din
    hükmü koyma yetkisinin olmadığı kesin şekilde anlaşılıyor. Zira
    Allah’tan başka ilâh yoktur. Allah, insanların Kur’an’a uymayan
    geleneklerini din yapmalarına izin vermemiştir. Bu gelenekler,
    Allah’ın din hükümleri değil, şeytan öğütleridir. Allah böyle şeylerden
    râzı olmaz. Şâyet ezelde kullarına bir süre vermeyi, cezâlarını
    180] 2/Bakara, 55
    181] Bak. Ebussuud Efendi, Fetvâlar, s. 87, Mesele 353, İst. 1972
    182] 66/Tahrîm, 11
    183] İ. Sarmış, Tasavvuf ve İslâm, s. 227-232
    184] 42/Şûrâ, 21
    ŞERİAT
    - 97 -
    ertelemeyi veya âhirete bırakmayı kararlaştırmış olmasaydı derhal
    aralarında hüküm verilip helâk edilirlerdi. Fakat Allah ezelî
    kararı uyarınca onların cezâlarını ertelemekte, (hidâyetleri ve) uslanmaları
    için fırsat vermektedir. Onlar, zamanı gelince şiddetli bir
    cezâya çarpılacaklardır. 185
    Bir de şu ifâdelere bakalım: “Şeriat, tarîkat yoldur varana /
    Hakîkat, ma’rifet andan içeru.“186 Tasavvuf anlayışında, en azından
    yetersiz bir şeydir şeriat, başka şeylerle takviyesi gerekir. Yunus
    Emre’nin şu sözlerinde bu anlayış çok net görülür: “Mumlu
    baldır şeriat, yağı anın tarikat / Dost için yağı bala ya niçin katmayalar?“
    Şathiye; Şeriatle Bağdaşmayan, İsyanla
    Dolu Tasavvufî Söz ve Şiirler
    Şath: Üzerinde bönlük, saçmalama ve dâvâ kokusu olan sözdür.
    Böyle bir şeye kalkışmak, gerçeklere göre sürçmektir, suçtur.187
    Kelimenin kök anlamında sözde ölçüyü kaçırmak anlamı vardır.
    Şatah da; çelişkili ifâde, latîfe, mizah demektir; çoğulu şatâhat’tır.
    Şatah, çürük sözler olarak da tanımlanır. Şatha âit sözlere şathiye
    denir. Türk tasavvuf edebiyatında ciddi bir düşünce veya duyguyu,
    çoğunlukla da İslâm inançlarını ve şeriatın hükümlerini iğneleyici
    ve alaylı bir şekilde anlatan şiirlere şathiye denir. Bu tür şiirlere
    daha çok tekke şâirleri rağbet göstermişlerdir. Hatta bu nedenle
    şathiye yerine; şathiye-i sûfiyâne terimi kullanılır. Allah ile senlibenli,
    şakalı bir edâ ile konuşur gibi yazılan şathiyelerde daha çok
    inançlar, sözkonusu edilir ve alaylı bir dil kullanılır. Bazıları saçma
    sanılan bu sözlerin, yorumlandığında tasavvufla ilgili türlü kavramlara
    değindiği görülür. Şeriate aykırı veya mânâsız gibi söylenen
    düşüncelerin, aslında vahdet-i vücut felsefesindeki görüşleri
    bildirdiği kesindir. Tasavvuf ıstılahları arasında şathiyenin önemli
    bir yer tutmaya başlaması, vahdet-i vücut ekolünün yaygınlık kazanmasıyla
    paralellik gösterir.
    Tasavvufla ilgili eserlerde şathiyelerle ilgili çok bol malzemeler
    görülür. Hallâc-ı Mansur’un “Ene’l-Hakk“ (Ben Hakk’ım/Allah’ım)
    sözü ile; Bayezid Bestâmî’nin “Sübhânî mâ a’zame şânî“ (Kendimi
    tesbih ederim, noksan sıfatlardan tenzih ederim, şânım ne
    yüce oldu) sözü yaygın olarak bilinen ve tüm tasavvufçularca tevil
    edilerek de olsa kabul edilen iki şathiye örneği olarak verilebilir.
    Yine, Bâyezid Bistâmî’ye âit: “Bir denize daldım ki, peygamberler
    185] S. Ateş, Kur'an Ansiklopedisi, c. 19, s. 323-324
    186] Yunus Emre
    187] Seyyid Şerif Cürcânî, et-Ta'rîfât, s. 76
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 98 -
    o denizin sâhilinde durdu“ sözü de böyledir.
    Tasavvufçulara göre şathiyye, “dıştan (zâhiren) ve ortalama
    (şeriatla ilgili) bilgilerle bakıldığı zaman şeriata aykırı imiş gibi gözüken,
    fakat tasavvufî/bâtınî anlamda bir hakikati ifâde eden söz
    ve deyişlerdir.“ 188
    Şathiye adı verilen bütün bu elfâz-ı küfrü tasavvufçular hiç
    eleştirmez, savunur ve sahip çıkarlar. Te’vil etmeye çalışırlar: Bunlar
    vecd halinde, bir nevi sarhoşluk ânında söylenen sözlerdir. Bu sözleri
    söyleyenler Allah’a o kadar yakın olmuşlar ki, bu samimiyetle
    senli-benli konuşmaya başlamışlar. Bunlarınki naz makamıdır, onlar
    için bu sözler câizdir; ama o makamlara erişmeyenlerin bu tür
    sözleri câiz olmaz... “Ben Hakk’ım, -hâşâ- Allah’ım“ diyenleri savunan
    ve bu sözlere teville karışık sahip çıkan zihniyetten beklenen
    tavır farklı olamazdı, denilebilir. Bunlar, iddiâ edildiği gibi, cezbe
    ve sarhoşluk zamanında (İçki içmeden insan nasıl sarhoş olur?
    Hz. Peygamberimiz veya ashâbdan böyle bir şey hiç nakledilmiş
    midir?) söylenmiş sözler değildir. Kitaplara geçmiş, tekrarlanmış,
    tasavvufçular tarafından dillendirilip kabul edilmiş, savunulmuş,
    hatta kutsal söz gibi kabul edilmiştir. Meselâ nakşibendîlerde ve
    diğer çoğu tarikatlarda kelime-i tevhid zikri olarak şeyhler tarafından
    müridlere vird olarak verilen ifadelerden biri: “Lâ mevcûde
    illâllah“ (Allah’tan başka mevcut -varlık- yoktur) sözüdür. Bunu,
    kendilerine göre belirli aşamaya gelmiş her tasavvufçu günde
    bilmem kaç bin defa söyler, tabii ki bunlar Allah’ın öğrettiği ve
    Rasûlü’nün uygulayıp tavsiye ettiği zikir/ibâdet cinsinden değildir,
    büyük ve fecî bir bid’attir.
    Saf zihinlerin olumsuz etkilenmesi, şeytanın onlara bu sözlerle
    vesvese vermesi gibi riskler içermesinden ötürü, Allah’tan af dileyerek,
    bunlardan bir kısmını konuya örnek olması için iktibas
    etme zarûreti duyuyorum. Zâten araştıran insan, bunları bu tasavvufçu
    şâirlerin eserlerinde ve onlardan alıntı yapan birçok tasavvuf
    kitabında kolaylıkla bulabilir.
    “Sâlik, kâfir olmadıkça Müslüman olamaz, kardeşinin başını
    kesmedikçe Müslüman olamaz. Anası ile tezevvüc etmedikçe
    Müslüman olamaz.“ 189
    “Var kardaşın öldür, dahî avradın boşa, / Anana kâbin kıydır,
    Hakk’ı ıyân göresin.“ Sadeleştirip bugünkü dille söylersek: “Git,
    kardeşini öldür ve karını boşa, annenle nikâh kıydır, (Böylece)
    188] Türk Dili ve Edebiyatı Ans. Dergâh Y. c. 8, s. 108
    189] Mektubat, İmam Rabbani, 445. Mektup
    ŞERİAT
    - 99 -
    Allah’ı açıkça görmüş olursun.“ 190
    “Sekiz cennet yaptın sen Âdem için / Adın büyük, bağışla onun
    suçun / Âdem’i cennetten çıkardın, niçin? / Buğday nene lâzım,
    harmancı mısın?
    Hafâya çekilip seyrâna durdun / Aklı yetmezlerin aklını urdun /
    kıldan ince köprü yaptın da kurdun / Akar suyun mu var, bostancı
    mısın?
    Yüz bin cehennemin korkmam birinden / Rahmân ismi nâzil
    değil mi senden? / Gaffâruzzüznûbum demedin mi sen? / Affet
    günahımı, yalancı mısın?
    Şânına düşer mi noksan görürsün / Her gönülde oturursun, yürürsün
    / Bunca canı alıp yine verirsin / Götürüp getiren kervancı
    mısın?
    Bilirsin ben kulum, sen sultânımsın / Kalpde zikrim, dilde
    tercümânımsın / Sen benim canımda can mihmânımsın / Gönlümün
    yârisin, yabancı mısın?“ 191
    “Kıldan köprü yaratmışsın / Gelsin kullar geçsin deyû / Hele biz
    şöyle duralım / Yiğit isen geç a Tanrı.“ 192
    “Kıl gibi köpri gerersin geç deyû / Gel seni sen tuzağından seç
    deyû / Ya düşer ya dayanur yahut uçar / Kıl gibi köpriden âdem mi
    geçer? / Kulların köpri yaparlar hay içün / Hayrı budur kim geçerler
    seyr içün...“ 193
    “Hak Teâlâ Âdemoğlu özüdür / Otuz iki Hak kelâmı sözüdür. /
    Cümle âlem bil ki Allah özüdür / Âdem ol candır ki güneş yüzüdür.“
    194
    “Âdemi balçıktan yoğurdun yaptın / Yapıp da neylersin, bundan
    sana ne? / Halk ettin insanı saldın cihana / Salıp da neylersin
    bundan sana ne? / Bakkal mısın, teraziyi neylersin? / İşin gücün
    yoktur gönül eylersin / Kulun günahını tartıp neylersin? / Geçiver
    suçundan bundan sana ne? / Katran kazanını döküver gitsin
    / Mü’min olan kullar dîdâra yetsin / Emreyle yılana tamûyu yutsun
    / Söndür şu ateşi bundan sana ne? / Sefil düştüm bu âlemde
    nâçarım / Kıldan köprü yaratmışsın geçerim / Şol köprüden geçemezsem
    uçarım / Geçir kullarını bundan sana ne? / Behlül Dânâ’m
    190] Yunus Emre
    191] Azmi Baba
    192] Kaygusuz Abdal
    193] Yunus Emre
    194] Seyyid Nesîmî
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 100 -
    eder cennet yarattın / Nice kulları cehenneme attın / Nicesin âteş-i
    aşk ile yaktın / Yakıp da neylersin bundan sana ne?“
    “Aşk katında küfr ile İslâm birdir / Her kanda mesken eylese
    âşık emîrdir.“ 195
    “Benem Hakk’ın kudret eli / Benem belî aşk bülbülü / Söyleyip
    her türlü dili / Halka haber veren benem.“ 196
    Söylediği şathiyeler/küfür lafızları devrinde muvahhid müslümanları
    kızdırmış ve ona karşı tavır alınmasına sebep olmuş olacak
    ki, Yunus Emre şöyle der: “Yûnus bu cezbe sözlerin / Câhillere
    söylemegil / Bilmez misin câhillerin / Nice geçer zamânesi.“ Böyle
    dediği halde, duramaz, nice şathiyeler döktürür. Bunlardan kimileri,
    sadece tasavvuf çevresinde değil; müslüman halk arasında
    da şöhret bulmuştur. Şu dörtlük onlardan biridir: “Cennet cennet
    dedikleri / Birkaç köşkle birkaç hûri / İsteyene ver anı / Bana seni
    gerek seni.“
    Devlet ve İslâm Devleti
    ‘Devlet veya dûlet’, değişmek, bir durumdan başka bir duruma
    dönmek, dolaşmak, nöbetleşe birbiri ardınca gelmek ve zafer
    kazanmak gibi anlamlara gelir. Bu kelimenin aslı olan ‘devl’
    kökü, Kur’an’da bir yerde kullanılmaktadır ve dönüşümlü olmak,
    döndermek anlamındadır. “Biz o günleri insanlar arasında dönderir
    dururuz…“197 ‘Devlet ya da dûlet’ biçimiyle de yine bir âyette geçmektedir.
    Ganimet mallarının taksimiyle ilgili bir konunun sonunda
    şöyle denilmektedir: “Ta ki o ganimet (ya da genel olarak servet )
    sizden zengin olanlar arasında dolaşan bir ‘devlet-dûle’ (servet) olmasın.“ 198
    Bazı tefsirciler burada geçen kelimenin ‘devlet’ veya ‘dûlet’
    şeklinde okunabileceğini açıklıyorlar. Buna göre ‘devlet-dûlet’
    servet, baht, makam ve gâlibiyet gibi insanlar arasında bazen
    ona bazen buna devrolunan sevindirici nimet ve duruma verilen
    addır. Nitekim Türkçe’de, büyük bir nimete kavuşanlar için
    ‘başına devlet kuşu kondu’ şeklinde söylenilen bir deyim vardır.
    Kimileri de demişlerdir ki, ‘devlet’ şeklinde söylenirse devlet
    kavramı, yani zafer, galibiyet ve makam; ‘dûlet’ şeklinde söylenirse,
    mülk anlamı kasdedilir.199 Buna göre ‘devlet’ kelimesinin
    sözlük anlamında; elden ele dolaşan, bir ona bir buna geçen
    195] Seyyid Nesîmî
    196] Yunus Emre
    197] 3/Âl-i Imran, 140
    198] 59/Haşr, 7
    199] R. Isfehânî, Müfredât, s. 252
    ŞERİAT
    - 101 -
    güç, makam ve üstünlük gibi şeyler vardır.
    Siyasî Anlamıyla Devlet: Tarihî gelişimi içerisinde bu kelime
    giderek, bir siyasí yapılanma, belli bir gücü elinde bulundurma ve
    egemenliğe sahip olma durumunu ifade etmeye başlamıştır. Bugün
    ‘devlet’ diye ifade edilen gücün, kelimenin sözlük anlamıyla
    ince bir bağlantısı vardır. ‘Devlet’ bir gücü ve belli bir üstünlüğü
    temsil etmektedir. Ancak bu güç sabit değildir, bir onun bir bunun
    elinde durmakta, sürekli el değiştirmektedir.
    Bugün ‘devlet’ deyince, manevi bir kişiliği, anayasal bir düzeni
    olan, egemenlik sahibi, sınırları belli bir ülke üzerinde kurulu, bir
    hükümete ve ortak kanunlara sahip teşkilat (örgüt) akla gelmektedir.
    Devlet kavramının tanımı noktasında çok farklı görüşler vardır.
    Bunun sebebi hemen herkesin olaya kendi ideolojisi, kültürel
    kimliği ve aldığı eğitim açısından bakmasıdır. Herkes onu, kendi
    anlayışı doğrultusunda tanımlamaktadır.
    Kur’an, çok açık şekilde devletten, devletin yapısından bahsetmez.
    Böyle bir şey zaten Kur’an’ın konusu değildir. Çünkü
    Kur’an bir hidâyet rehberidir ve insanlara Allah’a nasıl kulluk yapılacağının,
    dünya hayatının nasıl yaşanacağının, hangi ilkelere
    uyacaklarının genel hatlarını gösterir. Ancak Kur’an, yönetimden,
    âdil yöneticilere itaatten, mü’minlere iktidar verilmesinden, yönetici
    peygamberlerden, saltanat sahibi kralların azgınlıklarından,
    Allah’ın indirdiği ile hükmedilmesinden, suçluların cezalandırılmasından,
    adâletle hüküm verilmesinden sık sık bahsediyor.
    Kur’an’da çok miktarda siyasí kavram ve siyasetle ilgili pek çok
    prensip olmasına rağmen ‘Íslâm’da bir yönetim şekli yoktur’ demek
    doğru değildir. Kaldı ki gönderilen bütün peygamberler, aynı
    zamanda kendi toplumlarının yöneticileri idiler. Onlar, insanları
    Din’e davet edipte sonra onları kendi halleriyle başbaşa bırakmamışlardır.
    Onları Allah’ın indirdikleriyle yönetmişler, aralarındaki
    sorunları ilâhí ilkelerle çözmüşlerdir.
    Şüphesiz devlet anlayışı ve devletin örgütlenişi tarih boyunca
    bir gelişme göştermiştir. Ancak, yönetim, kanun, hukuk,
    hâkimiyet, hükümranlık ve benzeri şeyler hep devlete beraber
    düşünülmüş şeylerdir. İslâm tarihinde ‘devlet’ kelimesinin kavram
    olarak kullanılması Abbâsîler döneminden itibaren başlamıştır.
    Sevinçli günlerin sırasının Abbâsîlere geldiğini ifade etmek üzere
    ya kelimenin sözlük anlamından hareket ederek, ya da ‘devlet’
    kelimesinin geçtiği âyetten esinlenerek ‘devlet’ sözü kullanılmıştır.
    Zira ‘devlet’ kelimesinde mutluluk ve kutlu olmak anlamları da
    vardır. İktidarın el değişmesi, mevcut yönetimlerin iyi veya kötü
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 102 -
    olarak nitelendirilmesi, yönetime bağlılıklar ve karşı oluşlar bu kelime
    ile ifade edilmiştir.
    Batılılaşma hareketlerinden sonra da İngilizcedeki ‘state’ kelimesinin
    karşılığı olarak ‘devlet’ kelimesi tam olarak yerleşmiştir.
    Biz ‘devlet’ konusundaki çok farklı görüşleri ve geniş açıklamaları
    bir tarafa bırakıp, İslâm’ın tavsiye ettiği yönetim anlayışına kısaca
    değinmek istiyoruz.
    İster ‘devlet’ diyelim, isterse başka bir ad verelim, yönetim olayının
    ilk insanla başladığı açıktır. İki insan bir araya gelse aralarında
    bir hukuk olayı meydana gelir. Toplu olarak yaşamaya mecbur
    olan insanların hukuksuz, yönetimsiz ve yöneticisiz olmaları
    mümkün değildir. Bir yöneticinin veya yönetimin yetkisinde belirli
    kurallara uyan topluluklar huzuru, toplumsal düzeni sağlarlar.
    Kuralsız, hukuksuz, yönetimsiz, başsız topluluklarda huzur ve
    düzen değil; kaos, anarşi ve düzensizlik vardır.
    Müslümanların Tarihinde Devlet: insanı başıboş bırakmayan
    Rabbimiz, onlara elçiler göndererek dünya hayatlarını nasıl
    yaşayacaklarını bildirmiş, uymaları gereken kuralları ve hukuku
    da onlara haber vermiştir. Peygamberimiz (s.a.s.) Medine’ye hicret
    ettikten sonra İslâmî yönetimin genel esaslarını bizzat kendisi
    uygulayarak göstermiştir. O, vahy doğrultusunda insanların
    dâvâlarına bakıyor, suçları önlemek için tedbir alıyor, gerekirse
    suçluların cezalarını veriyor, saldırgan düşmana karşı ordu çıkarıp
    savaşıyor, kimileriyle barış imzalıyor, çeşitli ülke yöneticilerine elçi
    gönderiyor, onlardan gelen elçileri kabul ediyordu. Allah’ın hükümlerini
    yerli yerinde uyguluyor, ticaret emniyetini sağlıyor ve
    gerekirse denetliyor, insanların eğitimleri için kurumlar tesis ediyor,
    emirler veriyor, diplomatik ilişkiler kuruyordu.
    Şüphesiz bütün bunlar bugün ‘devlet’ denilen örgütün yaptıklarının
    benzeri idi ve o günün şartlarına uygundu. Peygamberimiz
    (s.a.s.) dikkat edilirse mescidde namaz kıldırıp, insanları
    irşad etmekle kalmamış, toplumun bütün sorunlarıyla ilgilenmiş,
    mü’minler topluluğunu sevk ve idare etmişti. O, ibâdet, vaaz ve
    irşad işlerini kendine, yönetim ve hükümranlık işlerini dinle ilgisi
    olmayan siyasîlere bırakmadı. Böyle bir şey İslâm’ın ilkelerine ters
    olurdu.
    Peygamberimiz’in vefatından sonra Râşid Halifeler döneminde
    İslâmî devlet modeli daha da gelişti ve kurumsallaştı. Yönetim
    şekli Emevîlerle saltana dönüşse ve daha sonradan kurulan birçok
    İslâm devletinde saltanat kurumu korunsa bile; devlet yönetiminde
    ve hukuk alanında İslâm’ın genel prensipleri uygulanmaya
    ŞERİAT
    - 103 -
    çalışıldı. Râşid Halifelerin yönetimi, Peygamberimiz’in hayatını
    içine alacak şekilde, yani Asr-ı Saâdet hep bir model olarak düşünüldü.
    Çünkü bu model, İslâmî bir yönetimin bütün özelliklerini
    taşıyordu.
    İslâmî bir yönetim biçiminde şûra, biat ve Allah’ın hükümlerinin
    hâkimiyeti ana temeldir. Biat sıradan bir oy vermek değil, Allah
    adına bir yöneticiye, o yönetici Allah’ın emrine uyduğu müddetçe
    bir bağlılık ve itaat sözüdür. Bu söz içerisinde itaat, mü’min
    olarak kamu alanındaki görevleri yerine getirme, yöneticiye hayırlı
    işlerde yardımcı olma, hem de kendilerine yönetim emaneti
    verilenleri denetleme görevi ve anlayışı da vardır.
    Şûra, İslâmî devletin en belirgin özelliğidir. Bu yönetimde söz
    hakkı ne bir kişinin, ne bir sınıfın, ne çoğunluğun, ne de her sözü
    kanun olan diktatörlerindir. Şûra, bütün işlerde yöneticilerin yetkili
    kimselere, hatta gerekirse halka danışmasıdır. Hakka ve halkın
    yararına en uygun kararların alınma çabasıdır. İslâmî devlet
    modelinde son söz, Hakka, yani Allah’ın hükmüne aittir. Allah’ın
    insan toplulukları için gönderdiği, onların faydasına olan genel
    ve değişmeyecek hükümlerdir. İslâmî devletin kuruluş amacı ve
    siyasetinin metodu, bu hükümleri uygulamak, insanların işlerini
    bu hükümler doğrultusunda yürütmektir. Ancak bu hükümleri
    anlayacak ve uygulayacak olanlar yine insanlardır. Şûrâ, yani her
    konuyu uzmanına danışma prensibi, İslâmî hükümlerin en iyi anlaşılmasını
    ve adâletli bir şekilde uygulanmasını sağlar. İnananlar
    bunun en güzel şekilde olmasına çaba gösterirler, ama hiç kimsenin
    anladığı ve uyguladığı şey İslâmî modelin kendisi değil, İslâm’ı
    kaynaklara uygun anlama ve yaşama çabasıdır.
    Devlet Amaç Değildir: Öyleyse İslâmî devlet bir amaç değil,
    İslâm’ı daha iyi yaşamak, hakları sahiplerine ulaştırmak, dünya işlerini
    düzene koymak ve suçları önlemek için bir araçtır. Kimilerine
    göre devlet en son güç ve hâkimiyet makamıdır. Onun gücünün
    üstünde güç yoktur. Koyduğu bütün ilkeler ve kanunlar tartışmasız
    doğrudur ve itaat edilmesi gerekir. Böyleleri devleti en son güç
    makamı olarak tanıyarak, onu hak etmediği bir yere koymakta ve
    onu adeta bir ilâh haline getirmektedirler.
    İslâmî devlette, hâkimiyet; yani en son egemenlik Allah’a
    âittir. Bunun anlamı şudur: Mülk Allah’ındır. Yerde ve gökte olan
    canlı ve cansız bütün varlıklar O’nundur. İnsanlara din ve şeriat
    koyma, onlar hakkında hükümler, ölçüler ve ilkeler gönderme
    hakkı Allah’ındır. O, âlemlerin Rabbidir, her şeyi bilir ve her şeye
    hâkimdir. İnsanlara düşen, Allah’ın gönderdiği hükümleri kabul
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 104 -
    edip uygulamak ve böylece kulluk görevlerini yerine getirmektir.
    Hâkimiyeti, belli bir toprak parçasına sahip olup, orada bir
    otorite kurmak, özgürlükleri ve bazı hakları kullanabilmek; bir ülkeye,
    bir halka bir kişinin, bir zümrenin hükmetme hakkı yoktur
    anlamına alırsak, ‘hâkimiyet milletindir’ demek yanlış değildir. Bu
    söz ile ‘milletin, daha doğrusu millet adına hareket ettiğini iddia
    edenlerin görüşünün üstünde görüş yoktur, onların kararlarının
    üzerinde hiçbir hüküm tanımayız’ anlamı kasdedilirse; bu şüphesiz
    İslâm dışı bir görüştür. Çünkü bu anlayış, hüküm (helâl-haram
    ölçüleri, hukuk ilkeleri) hakkını Allah’tan alıp kullara verme anlayışıdır.
    İslâmî devlet, Allah’ın hükümlerini uygularken, günün şartlarına
    göre, insanların ihtiyacı kadar yeni kanunlar çıkarabilir, yeni
    kararlar alabilir. Teknik geliştikçe yeni kurumlar, yeni çalışma yöntemleri
    oluşturabilir. İslâmî hükümlerin uygulandığı İslâm devletine
    ‘dâru’l-İslâm’ denildiğini hatırlayalım. Öyleyse bir yönetimin
    İslâmî sayılabilmesi, o yönetimin İslâmî ilkeler üzerine kurulması
    ve işlerin ve siyasetin İslâm’a göre yapılması gerekir.
    Kimileri, ‘İslâmî yönetimin bir modeli yoktur. Yönetimle ilgili
    ilkeler ümmetin tarihí tecrübesi ve yeni gelişmelerle elde ettikleri,
    oluşturdukları sivil bir alandır’ görüşündedirler. İslâm fıkhının
    yönetimle ilgili ortaya koyduğu prensipler İslâmî yönetim modelinin
    kendisidir. Bu modelin günümüzde bilinen teknik terimlere
    uyması gerekmez. İnsanın bütün hayatını kuşatan İslâm, hükmetme,
    yönetme, kanun koyma gibi çok önemli bir alanı, her zaman
    hevâsına uyma zaafı olan insanın insafına bırakmamıştır.
    İslâmî devlet modeli hiçbir monarşik, oligarşik, teokratik, laik
    ve demokratik modellere benzemez. Çünkü İslâm’ın kaynağı İlâhî
    vahy, diğerlerinin kaynağı ise insan aklıdır. Hatırlatmak gerekir
    ki cumhuriyet anlayışı ile demokratik yönetimin bazı yöntemleri,
    ilkeleri ve işleyiş biçimi İslâmî yönetime oldukça yakındır. İnsan
    hakları, hukukun üstünlüğü, halkın görüşüne itibar etme, danışma
    yabana atılacak şeyler değildir.200 Ama bütün bunlar, onların
    beşerî ideolojiler olduğunu, içinde bazı doğrular yanında çok sayıda
    yanlışların/bâtılların bulunduğunu unutturmamalıdır. Onun
    doğru ve güzel kabul edilen nice hususlarının da kâğıt üzerinde
    kaldığını, özellikle İslâm ve müslüman sözkonusu olduğunda uygulamada
    ilkelerinden vaad ettiği güzellikten eser kalmadığı bilinen
    ve görünen bir hakikattir. Beşerî ideolojilerin hiçbiri, İslâmî
    sisteme alternatif olamaz, birlikte uzlaşmaları düşünülemez.
    200] Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 32-33
    ŞERİAT
    - 105 -
    Hâkimiyet/Egemenlik Kayıtsız
    Şartsız Allah’ındır
    Hukm kelimesi, sözlük anlamı olarak yargı ve yargıda bulunmak
    anlamındadır. Kelime, bütün kökleriyle, taraflar arasında ister
    anlaşmazlık bulunsun, isterse bulunmasın, belirli bir konunun
    gerçek değerinin anlaşılması için, bu konuda yetkili kabul edilen
    bir makama başvurma mânâsını içermektedir. Kur’ân-ı Kerim’de
    de bu anlamda kullanıldığı görülmektedir. Hukm kelimesinin
    Türkçede “egemenlik“ anlamında kullanılan “hâkimiyet“ şeklindeki
    söylenişi ise, hüküm koyma, hüküm verme yetkisi, yüksek
    egemenlik anlamıyla Arapçada yenidir.
    İslâm’a Göre Hâkimiyet: İslâm’a göre hâkimiyet ve sınırlandırılamaz
    egemenlik yalnızca Allah’ındır. Bu konuda bütün gerçek
    müslümanlar arasında tam bir fikir birliği vardır. Hüküm koymak
    Allah’a has bir yetkidir. Başkalarının bu konuda herhangi bir ortaklığı
    yoktur. Hiçbir kimsenin Allah ile birlikte hüküm koyması
    sözkonusu değildir. O, hükmüne hiçbir kimseyi asla ortak etmez.
    201 İslâm’da gerçeğin ölçüsü ve yegâne hak, Allah’ın Kitabı
    ve Rasûlü’nün sünneti olduğundan, herkesin bu hükümleri kabul
    etmesi gerekir. Kim kendiliğinden birtakım sözler ortaya koyar ve
    kendi anlayışına göre bazı kurallar ortaya atarsa ve bunu kendi
    anlayışı, hatta dini yorumlayışı sonucunda ileri sürerse, bu söylenenler
    Rasûlün getirdiklerine arz olununcaya kadar ümmetin ona
    uyması ve anlaşmazlıklarında onun hükmüne başvurması gerekmez.
    Eğer Rasûlün getirdikleri ile çatışmaz ve uygun düşerse, doğrulukları
    belgelenirse ancak o zaman kabul edilir; fakat Rasûl’ün
    getirdiklerine aykırı olursa o zaman bunların reddedilmesi gerekir.
    202 Çünkü Yüce Rabbimiz mü’minlerin geçerli bir imana sahip
    olmaları için aralarındaki anlaşmazlıklarda Rasûl’ün hükmüne
    başvurmayı şart koşmakla kalmamış; içlerinde herhangi bir sıkıntı
    duymaksızın ve tam bir teslimiyetle, verdiği hükme teslim olmayı
    öngörmüş bulunuyor. 203
    Konuyu özetlemek gerekirse; Her yönüyle kendisine has bir
    muhtevâya sahip olan İslâm Dininin, esas gayesini teşkil eden “dini
    yalnızca Allah’a has kılma“yı gerçekleştirmek için, diğer bir ifade
    ile İslâm’ı hâkim kılmak için kendine has bir yol ve yordamının
    olacağı da açıkça bilinen hususlardandır. İslâm’ı hâkim kılmak için
    yapılacak herbir doğru eylem, hatta zihinsel faâliyetler bile birer
    201] 18/Kehf, 26
    202] İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdu’l-Meâd, 1/38
    203] 4/Nisâ, 65; Hâkimiyet konusuyla ilgili geniş bilgi almak için bk. Ahmed Kalkan,
    Kur’an Kavramları, Hukm-Hâkimiyet kavramı.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 106 -
    sâlih ameldir. Yani bu maksatla yapılacak işlerimizin kabul edilebilmesi
    için, bir ameli, sâlih kılan özellikler şunlardır: 1) Yapılacak
    amel ile birlikte sahih bir akîdenin bulunması, 2) Yapılacak amelin
    ihlâsla, yani yalnızca Allah’ın rızâsı gözetilerek yapılması, 3) Bu
    amelin, şeriatin o amel için belirlemiş olduğu şekilde yapılması,
    yani Kitaba ve Sünnete uygun olması (ittibâ). Dolayısıyla İslâm’ı
    hâkim kılmak için izlenecek yolun, İslâm’ın kendi bünyesinden
    alınmış olması yahut en azından İslâm’ın açıkça yasaklamış olduğu
    gâye ve maksatlara götüren bir yol olmaması gerekmektedir.
    Buna bağlı olarak, şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Demokrasi, esas
    itibarıyla, hâkimiyeti Allah’ın bir hakkı olarak kabul etmeyip bu
    hakkı kayıtsız şartsız olarak halkta ya da millette gören bir rejimin
    adıdır. Demokratik yöntemler de bu amacı gerçekleştirmek için
    ortaya konulmuş yollardır. Müslüman bir kimse, İslâm’ı egemen
    kılmak için çalışma ibâdetini îfa ederken, hiçbir yönüyle İslâm’la
    bağdaşmayan bu yöntemleri, İslâm’ı egemen kılmanın vâsıtası
    olarak kullanamaz. Çünkü böyle bir durumda en azından sâlih
    amelde aranan “ittibâ“ şartı bulunmayacaktır. Dolayısıyla böyle
    bir amel, en azından red edilmiş olacaktır.
    Kaldı ki, herbir sistemin yöntemi de ancak kendi tabiatına uygundur.
    Amaç ile yöntem arasındaki tabiat farlılıklarının varlığının
    sağlıklı birtakım sonuçlara ulaştıramayacağı da hem mantıkî
    bir gerçektir; hem de artık gerek İslâm âleminde ve gerekse
    coğrafyamızda yaşanan deneyimleri gözönünde bulunduracak
    olursak, vâkıa daha açık ortaya çıkacaktır. Laiklik ise; en azından
    İslâm’ın devlet ve toplum hayatına dair hükümlerini red ve iptale
    dâvet ettiğinden, müslüman açısından kabul edilmesi imkânsız bir
    siyasal yaklaşımdır.
    Allah’ın indirdiği hükümleri ve öncelikle de Allah’ın
    hâkimiyetini (hangi çerçevede olursa olsun) red etmek de, İslâm
    dışında bütün sistemlerin ortak yönünü teşkil eder. Dolayısıyla
    hâkimiyeti bütün kapsam ve boyutlarıyla Allah’ın hakkı olarak
    görmeyen bir sistem ve din de, müslüman tarafından red edilmeye
    mahkûmdur. Allah’ın hüküm ve hâkimiyetini kısmen ya da tamamen
    red eden sistemlerin, İslâm’a göre başka bir şekilde değerlendirilmeleri
    mümkün olmadığı gibi; müslümanın da bunları red
    etmekten başka bir tavır takınacağını beklemek mümkün değildir.
    Müslümanlar Allah’ın Dini’ni gerçek mâhiyetiyle kavrayıp
    küllî ve cüz’î hiçbir alanda İslâm’dan başka herhangi bir sisteme
    ihtiyaç duymayıp yalnızca Rablerinin dini ile yetinerek, sadece o
    dinin gösterdiği doğrultuda, gösterdiği hedefe doğru ilerleyecek
    olurlarsa, hem kendi aralarındaki anlaşmazlıkları ıslah edip
    ŞERİAT
    - 107 -
    birbirleriyle ilişkilerini düzeltecek, hem de Rableriyle aralarını düzelterek
    O’nun rahmet ve inâyetine mazhar olacaklardır: “Uğrumuzda
    cihad edenleri, elbette Biz Onları, yollarımıza iletiriz. Muhakkak ki
    Allah, ihsân edenlerle beraberdir.“ 204
    Bu memlekette; Allah’ın hükmünün uygulanmasını istemek,
    şeriatı savunmak bile suç sayılabilir. “Şeriatçı“ kavramı bir suç, bir
    yafta olarak horlanan kimselere takılır, bazen herhangi bir olay
    bahanesiyle İslâm düşmanları sokaklara dökülür, “kahrolsun şeriat!“
    şeklinde anırmalar yükselir. Müslümanların sarılması ve savunması
    gereken şeriat, yine içlerinden bazıları tarafından “hîle-i
    şer’iyye, yani şer’î hile terimiyle hilelere âlet edilir, iş kitabına uydurulmaya,
    hilelere şeriatten kılıf bulunmaya çalışılır. Bazıları da
    şeriatı da hakikatin dışında bir kabuk kabul ederek onu küçümser,
    avâmın takılıp kaldığı ve ileriye geçemediği bir ilk aşama olarak
    düşünüp, kendileri onu aştığını ileri sürerler.
    Şeriat kavramının düşündürdüğü bir husus da; bu kavramla
    ilgili ve aynı kökü paylaşan “meşrû“ ve “gayr-ı meşrû“ terimleriyle
    ilgili câhiliyye insanının açmazıdır. Bilindiği gibi, “meşrû“ şeriata
    uygun; “gayr-ı meşrû“ da şeriata uygun olmayan demektir.
    Şimdi, biri kalkıp “bu düzen, bu hükümet, bu yöneticiler gayr-ı
    meşrûdur“ dese, bu ifâdeyi bu düzenin kurumları ve mensupları
    yanlış ve suç sayıp bu sözü söyleyenin cezâlandırılmasını isteyebilirler
    mi? Eğer “bu düzen ve mensuplarının gayr-ı meşrû“ olduğunu
    kabullenmeyip suç saysalar, o zaman kendileri bu düzenin şeriata
    dayalı olduğunu söylemiş, laik (dinsiz, daha doğrusu çok dinli),
    demokratik, İslâm dışı devleti şeriata uygun görmüş olacaklar ki,
    bu önce savundukları Atatürk ilkelerine, anayasaya ve ona bağlı
    kanunlara ters olan ciddi bir suç unsurudur. Bilindiği gibi devletin
    en küçük bir esasının bile dine ve dince mukaddes sayılan hususlara
    göre düzenlenmesini istemek bile suçtur, hele bu düzene
    tümüyle meşrû, yani şeriata uygun demek tümüyle suç olacaktır.
    Yok, eğer “bu düzen meşrûdur“ diyen çıksa, bu sözü mevcut
    düzen yanlıları doğru mu, yanlış ve suç mu kabul etsinler? Bu söz,
    bu sistemin şeriata uygunluğunu ifade etmektedir. Müslüman açısından
    bu sözün doğru olmadığı açık-seçiktir, ama bu câhiliyye
    insanı olan düzen taraftarlarınca öyle bir karmaşadır ki…
    Bütün bu kaos içinde Allah’ın dinine, Muhammed (s.a.s.)’in
    şeriatına, Kur’an’ın hükümlerine sarılmayı başarabilen, ifrat ve
    tefritler arasında şeriatı incitmeyen ve incitilmeye aday olmayan
    şeriatçı gençlere selâm olsun! O gençler ki, Rasûlullah (s.a.s.)’ın
    204] 29/Ankebût, 69
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 108 -
    şu tavsiyesine uymayı her şeyin önüne geçirmiş ya da geçirme
    gayretindedirler: “Size bir şey bırakıyorum ki, ona sarıldığınız müddetçe
    dalâlete/sapıklığa düşmezsiniz. O, Allah’ın Kitabı’dır.“205 Ne mutlu,
    Kur’an’ın hidâyetinde her türlü sapıklığa düşmeyen şuurlu muvahhidlere!
    “Şeriat kim sarây-ı Kibriyâdır / Hakikat mülküdür muhkem
    binâdır / Anın herbir taşını her kim koparsa / Yerine başını koymak
    revâdır.“ 206
    “Başını alır şerîatten koparsa kimse taş / Oldu şemşîri anın
    insâna âhenden hisar.“207
    “Şeriatın kestiği parmak acımaz.“208 (İslâmî hükümlere uymamaktan
    dolayı gelen cezâ için bir şey söylemek mümkün değildir,
    anlamında deyim)
    “Şeriat zâhire hükmeder.“209 (Şeriat/İslâm hukuku, görünene
    göre uygulanır.)
    205] Müslim, Hacc 147, hadis no: 1218; İbn Mâce, Menâsik 84, h. no: 3074
    206] İbn-i Kemal
    207] Yahya Bey
    208] Atasözü
    209] Atasözü
    ŞERİAT
    - 109 -
    Şeriat Kavramıyla İlgili Âyet-i Kerimeler
    A- Şeriat Kelimesinin Kökü “Ş-r-a“ Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (5
    Âyet): 5/Mâide, 48; 7/A’râf, 163; 42/Şûrâ, 13, 21; 45/Câsiye, 18.
    B- Hüküm Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (210 Âyet): 2/Bakara, 32,
    113, 129, 129, 151, 188, 209, 213, 220, 228, 231, 240, 251, 260, 269, 269; 3/Âl-i
    İmrân, 6, 18, 23, 48, 55, 58, 62, 79, 81, 126, 164; 4/Nisâ, 11, 17, 24, 26, 35, 35,
    54, 56, 58, 58, 60, 65, 92, 104, 105, 111, 113, 130, 141, 158, 165, 170; 5/Mâide,
    2, 38, 42, 42, 42, 43, 43, 44, 44, 45, 47, 47, 48, 49, 50, 50, 95, 110, 118; 6/En’âm,
    18, 57, 62, 73, 83, 89, 114, 128, 136, 139; 7/A’râf, 7, 87, 87; 8/Enfâl, 10, 49, 63,
    67, 71; 9/Tevbe, 15, 28, 40, 60, 71, 97, 106, 110; 10/Yûnus, 1, 35, 109, 109; 11/
    Hûd, 1, 1, 45, 45; 12/Yûsuf, 6, 22, 40, 67, 80, 80, 83, 100; 13/Ra’d, 37, 41, 41; 14/
    İbrâhim, 4; 15/Hıcr, 25; 16/Nahl, 59, 60, 124, 125; 17/İsrâ, 39; 18/Kehf, 26; 19/
    Meryem, 12; 21/Enbiyâ, 74, 78, 78, 79, 112; 22/Hacc, 52, 52, 56, 69; 24/Nûr, 10,
    18, 48, 51, 58, 59; 26/Şuarâ, 21, 83; 27/Neml, 6, 9, 78; 28/Kasas, 14, 70, 88; 29/
    Ankebût, 4, 26, 42; 30/Rûm, 27; 31/Lokman, 2, 9, 12, 27; 33/Ahzâb, 1, 34; 34/
    Sebe’, 1, 27; 35/Fâtır, 2; 36/Yâsin, 2; 37/Saffât, 154; 38/Sâd, 20, 22, 26; 39/Zümer,
    1, 3, 46; 40/Ğâfir, 8, 12, 48; 41/Fussılet, 42; 42/Şûrâ, 3, 10, 51; 43/Zuhruf, 4, 63,
    84; 44/Duhân, 4; 45/Câsiye, 2, 16, 21, 37; 46/Ahkaf, 2; 47/Muhammed, 20; 48/
    Fetih, 4, 7, 19; 49/Hucurât, 8; 51/Zâriyât, 30; 52/Tûr, 48; 54/Kamer, 5; 57/Hadîd,
    1; 59/Haşr, 1, 24; 60/Mümtehıne, 5, 10, 10, 10; 61/Saff, 1; 62/Cuma, 1, 2, 3; 64/
    Teğâbün, 18; 66/Tahrîm, 2; 68/Kalem, 36, 39, 48; 76/İnsan, 24, 30; 95/Tîn, 8, 8.
    C- Şeriat Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler:
    a- Allah’ın Şeriatı: 5/Mâide, 48; 42/Şûrâ, 13, 21; 45/Câsiye, 18.
    b- Allah’ın Şeriatına Uymak: 45/Câsiye, 18.
    c- Her Ümmete Amel Edecekleri Bir Şeriat Verilmiştir: 22/Hacc, 67.
    d- Şeriatlerin Muhtelif Olmasıyla İmtihan: 5/Mâide, 48.
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. İslâm Şeriatı, Abdülkadir Udeh, Nur Y.
    2. Yaşasın Şeriat, Abdurrahman Dilipak, Görüş/Risale Y.
    3. Şeriat ve Demokrasi, Kâzım Güleçyüz, Yeni Asya Gazetesi Neşriyat
    4. Muhteşem Şeriat ve Fikrî Mes’eleler, Ahmed Selâmî, Türkçesi Neşriyat,
    İst. 1976
    5. Kur’an’da Siyasî Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 419-421; 41-62
    6. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 116-118; 164-171
    7. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 624-629; 139-142;
    279-281
    8. Laik Düzende İslâm’ı Yaşamak, Hayreddin Karaman, İz Y., s. 134-137
    9. Kur’an’da Temel Kavramlar, Harun Yahya, Vural Y. s. 43-46
    10. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 188-191
    11. Fikrî Tevhide Doğru, Halil Atalay, Ribat Neşriyat, s. 11-23
    12. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 298-301; c. 3; 33; c. 6, s. 29-30
    13. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 19, 317-339; c. 7, s. 236-
    245; c. 9, s. 5-38
    14. İslâm Siyaset İlişkileri, Süleyman Uludağ, Dergâh Y. s. 149-156
    15. Nurdan Cümleler, Alâaddin Başar, Zafer Y. c. 1, s. 68-72
    16. Dinde Ölçülü Olmak, Abdurrahman b. El-Luveyhık, Kayıhan Y. s. 260-278
    17. İnanmak ve Yaşamak, Ercümend Özkan, Anlam Y. c. 2, s. 187-196
    18. Kur’an’da insan Psikolojisi, Hayati Aydın, Timaş Y. s. 203-207
    19. İslâmî Hareket Fıkhı, Mustafa Çelik, Yenda Y. c. 3, s. 225-227, c. 4, s. 101-109
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 110 -
    20. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y.
    21. İslâm Devlet Yapısı, M. Beşir Eryarsoy, İşaret/Bunuc Y.
    22. İslâm’da Siyasî Düşünce ve İdare, Harun Han Şirvani, Nur Y.
    23. İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu,
    İhtar Y.
    24. Câhiliyenin Hükmünü mü İstiyorlar? Ziyâeddin el-Kudsi, Hak Y.
    25. Hâkimiyet Allah’ındır, Ziyaüddin el-Kudsi, Hak Y.
    26. Hükmüllah, Heyet, Hilâl Y.
    27. Hâkimiyet Allah’ındır, Âyetullah eş-Şiran, İhtar Y.
    28. İslâm’da Hükümet, Mevdûdi, Hilâl Y.
    29. Dünya İslâm Devleti ve Prensipleri, M. Said Çekmegil, Nabi-Nida Y.
    30. Teşrîî İslâm Tarihi, Abdülvehhâb Hallâf, terc. Hüseyin Algül, Şamil Y.
    31. Osmanlı ve Safevîlerde Din-Devlet İlişkisi, Vecih Kevserânî, çev. Muhlis
    Canyürek, Denge Y.
    32. Din Bürokrasisi, Yapısı, Konumu ve Gelişi, Davut Dursun, İşaret Y.
    33. İnanç Sorunları, Hudaybi, İnkılâb Y.
    34. İslâm Siyaset İlişkileri, Süleyman Uludağ, Dergâh Y.
    35. İslâm ve Siyasi Durumumuz, Abdülkadir Udeh, Pınar Y.
    36. İslâm Siyasi Düşüncesinde Muhalefet, Nevin A. Mustafa, İz Y.
    37. İslâm’ın Siyasi Yorumu, Ebu’l-Hasan Ali Nedvi, Akabe Y.
    38. Siyasi Hutbeler, Şeyh Said Şaban, Endişe Y.
    39. Devlet ve Devrim, Münir Şefik, Dünya Y.
    40. Modern Çağda İslâm’ın Politik Sistemi, Lokman Tayyib, İlke Y.
    41. Anayasa ve Demokrasi, Abdurrahman Dilipak, Emre Y.
    42. Laiklik, Demokrasi ve Hâkimiyet, M. Beşir Eryarsoy, Buruc Y.
    43. Siyasi Hutbeler, Şeyh Said Şaban, Endişe Y.
    44. İslâm’da Hükümet, Mevdudi, Hilal Y.
    45. Gelin Bu Dünyayı Değiştirelim, Mevdudi, Özgün/İnkılâb Y.
    46. İslâm İnkılâbının Süreci, Mevdudi, Özgün Y.
    47. İslâm Nizamı, Mevdudi, Hilal Y.
    48. İslâm’da Siyasi Sistem, Mevdudi, Özgün Y.
    49. Kur’an’a Göre Dört Terim, Mevdudi, Beyan Y.
    50. İslâm Kapitalizm Çatışması, Seyyid Kutub, Bir/Arslan Y.
    51. Yoldaki İşaretler, Seyyid Kutub, Fecr/Dünya/Özgün/Pınar Y.
    52. İslâm’ın Dünya Görüşü, Seyyid Kutub, Arslan Y.
    53. İslâm Toplumuna Doğru, Seyyid Kutub, İslâmoğlu Y.
    54. İslâm – Laiklik, Yusuf Kardavi, Denge Y.
    55. İslâm, Laiklik ve Kenan Evren, N. Yücel Mutlu, Rehber Y.
    56. İslâm ve Laisizm, Nakib Attas, Pınar Y.
    57. Laik Düzende İslâm’ı Yaşamak, 1-2, Hayreddin Karaman, İz Y.
    58. Laiklik Yargılanıyor, Rauf Pehlivan, Gonca Y.
    59. Laik Vahşet, Faruk Köse, Mektup Y.
    60. Laiklik Çıkmazı, Ahmed Taşgetiren, Erkam Y.
    61. Laiklik Devrini Kapamıştır, İsmail Kazdal, İhya Y.
    62. İslâm Açısından Laiklik, Muhammed İslâmoğlu (Sadreddin Yüksel), Özel Y.
    63. Laikliğin Neresindeyiz? Safâ Mürsel, Yeni Asya Y.
    64. Laik Demokratik Cumhuriyet İlkelerine Bağlı Kalacağıma, Abdurrahman
    Dilipak, Risale Y.
    ŞERİAT
    - 111 -
    65. Laisizm, Abdurrahman Dilipak, Beyan Y.
    66. Din ve Laiklik, Ali Fuad Başgil, Yağmur Y.
    67. Türkiye’de Laiklik İdeolojisi, Ahmet Parlakışık, Objektif Y.
    68. Türkiye’de Laiklik ve Fikir Özgürlüğü, Fehmi Koru, Beyan Y.
    69. Müslüman Laik Olamaz, Ali Kemal Saran, Şelale Y.
    70. Sosyalizm Bitti Laiklik Alır mıydınız? Yavuz Bahadıroğlu, Nesil Basım Y.
    71. Osmanlı ve Safevîlerde Din-Devlet İlişkisi, Vecih Kevseranî, Denge Y.
    72. Medenî Vahşet, Hüsnü Aktaş, Ölçü Y.
    73. Çağdaş Truva Atı Demokrasi, İsmail Kazdal, İhya Y.
    74. Demokrasi Risalesi, Yaşar Kaplan, Timaş Y.
    75. Alaturka Demokrasi ve Alaturka Laiklik, İhsan Süreyya Sırma, Beyan Y.
    76. Demokrasi ve Totalitarizm, Raymond Aron, Kültür Bakanlığı Y.
    77. İzmlerin Çöküşü ve İslâm’ın Yükselişi, M. Emin Gerger, Şelale Y.
    78. İslâm Işığında Hareketler ve İdeolojiler, Fethi Yeken, İslâmoğlu Y.
    79. Değişim Sürecinde İslâm, J. Esposito, J. Donohue, insan Y.
    80. Câhiliye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    81. İlahlar Rejiminin Anatomisi, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    82. Lâ 1-2, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    83. İslâm’a Göre Partinin Hükmü, Muhammed Fatih, Tevhidî Çekirdek Y.
    84. Siyasal Katılım, Zübeyir Yetik, Fikir Y.
    85. İslâm’da İmâmet ve Hilâfet, Hasan Gümüşoğlu, Kayıhan Y.
    86. Hilâfet: Modern Arap Düşüncesinin Eleştirisi, Fehmi Şinnavi, insan Y.
    87. Halifesiz Günler, Hakan Albayrak, Denge Y.
    88. Hilâfet ve Şehâdet, Muhammed Bâkır es-Sadr, Objektif Y.
    89. Hilâfet ve Halifesiz Müslümanlar, Sadık Albayrak, Araştırma Y.
    90. Hilâfet Nasıl Yıkıldı? Abdülkadim Zellum, Hizbü’t-Tahrir Y.
    91. Hilâfet ve Kemalizm, Şeyhülislâm Mustafa Sabri, Âlem Y/Araştırma Y.
    92. Hilâfetin İlgâsının Arkaplanı, Şeyhülislâm Mustafa Sabri, insan Y.
    93. Hilâfet-i İslâmîyye ve T.B.M. Meclisi, İsmail Şükrü, Bedir Y.
    94. Hilâfet (Geçmişi ve Geleceği ile), Kadir Mısıroğlu, Sebil Y.
    95. Hilâfet ve Saltanat, Mevdudi, Hilâl Y.
    96. Hilâfetin Saltanata Dönüşmesi, Vecdi Akyüz, Dergâh Y.
    97. Hilâfet Hareketleri, Mim Kemal Öke, T. Diyanet Vakfı Y.
    98. Hilâfetin Kaldırılması Sürecinde Cumhuriyetin İlanı, 1-2, Murat Çulcu,
    Kastaş Y.
    99. Halifeliğin Kaldırılması ve Laiklik, Seçil Akgün, Turhan Kitabevi Y.
    100. İslâm Siyasî Düşüncesinde Muhalefet, Nevin A. Mustafa, İz Y.
    101. Devlet ve Din, Çetin Özek, Ada Y.
    102. Ceza Hukuku ve Demokratik Düzenin Korunmasında Laiklik İlkesi, Çetin
    Özek, 1978, İstanbul
    103. Türk Hukukunda Laikliği Koruyucu Ceza Hükümleri, Çetin Özek, 1961,
    İstanbul
    104. İslâm Nasıl Yozlaştırıldı, s. 580-582
    Sonsöz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…

     
    Salı, 12 Ocak 2021 14:30

    Müslümanın İnanç Esasları 2

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     

    MÜSLÜMANIN İNANÇ ESASLARI
    -2. CİLT-
    AHMED KALKAN
    Kitabın İsmi
    Müslümanın İnanç Esasları
    Kitabın Yazarı
    Ahmed Kalkan
    Yayın Evi
    Ma’ruf Yayınları
    Yayın Yeri ve Tarihi
    İstanbul, 2019
    Kaçınçı Baskı
    On İkinici Baskı
    Kaçınçı Cilt
    İkinci Cilt
    Tashih
    Ahmed Kalkan
    Mizanpaj
    Asım Şensaltık
    Kapak Tasarımı
    Asım Şensaltık
    Baskı - Cilt
    Dağıtım
    Kalemder ve Ma’ruf Yayınları
    İstiklal Mah. Doğruyol sok.
    No: 17 ÜMRANİYE - İSTANBUL
    Telefon: 0216 520 25 80; 0554 542 28 10
    www.marufyayinleri.com / www.kalemder.org.tr
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şikilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarının ismini vererek veye bermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hibir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir ahk telap etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar. Yararlanacak herkese helâl olsun.
    “
    “
    MÜSLÜMANIN
    İNANÇ ESASLARI
    İkinci Cild
    Ahmed KALKAN
    ≈ 5 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İçİndekİler
    İÇİNDEKİLER
    13. ÜNITE
    İSLÂM’DA BİLGİ KAYNAKLARI
    İSLÂM’A GÖRE BILGI (İLIM)--------------------------------------------------------------- --15
    GÜNÜMÜZ VE İLIM KAVRAMININ TAHRIFI-------------------------------------------------18
    BILGI KAYNAKLARI----------------------------------------------------------------------------21
    AKIL---------------------------------------------------------------------------------------------- 26
    İSLÂM’DA AKLIN ÖNEMI VE DEĞERI-------------------------------------------------------26
    KUR’ÂN-I KERIM’E GÖRE AKIL VE DUYU ORGANLARININ ÖNEMI
    VE BILGI KAYNAĞI OLMASI------------------------------------------------------------------30
    TAMAMLAYICI BILGI---------------------------------------------------------------------------30
    SORULAR-------------------------------------------------------------------------------------- 33
    14. ÜNITE
    DİN
    DININ TANIMI-----------------------------------------------------------------------------------38
    İSLÂM’A GÖRE DIN GERÇEĞI---------------------------------------------------------------39
    DIĞER İNANÇLARDA DIN-------------------------------------------------------------------- 40
    DININ KAYNAĞI-------------------------------------------------------------------------------- 40
    DIN DUYGUSUNUN MENŞEI-----------------------------------------------------------------42
    DININ GEREKLILIĞI----------------------------------------------------------------------------43
    DINLERIN TASNIFI----------------------------------------------------------------------------- 43
    HAK DIN-----------------------------------------------------------------------------------------43
    MUHARREF DINLER---------------------------------------------------------------------------44
    BÂTIL DINLER (UYDURMA DINLER)-------------------------------------------------------- 45
    BÂTIL DINLERI DE TANIMANIN GEREKLILIĞI--------------------------------------------- 50
    DIN VE BILIM------------------------------------------------------------------------------------53
    DINDE AŞIRILIK-------------------------------------------------------------------------------- 54
    KARŞI DIN; ALLAH’A DIN ÖĞRETMEYE KALKMAK--------------------------------------55
    YOZLAŞTIRILAN DİN; HALKIN DİNİ VE HAKK’IN DİNİ------------------------------------56
    BU DIN BENIM DINIM DEĞIL!----------------------------------------------------------------62
    YÖNLENDIRILEN DIN; DEVLET DINI VE DIN TEŞKILATLARI----------------------------63
    15. ÜNITE
    İSLÂM DİNİ
    İSLÂM KELIMESININ SÖZLÜK VE TERIM ANLAMI----------------------------------------72
    İSLÂM’IN MÂHIYETI---------------------------------------------------------------------------72
    KUR’AN’DA İSLÂM’A GİRMEYE,
    MÜ’MİN VE MÜSLÜMAN OLMAYA ÇAĞRI YAPILIR---------------------------------------76
    MÜ’MIN VE MÜSLÜMAN KAVRAMLARI,
    BIRBIRLERINI TAMAMLAYARAK ÖRTÜŞÜRLER------------------------------------------86
    İSLÂM DINI’NIN GÂYESI---------------------------------------------------------------------- 90
    İSLÂM DINI’NIN HÜKÜMLERI----------------------------------------------------------------90
    İSLÂM’IN GENEL ÖZELLIKLERI------------------------------------------------------------- 91
    KUR’ÂN-I KERIM’DE İSLÂM KAVRAMI----------------------------------------------------- 95
    ≈ 6 ≈
    Ahmed Kalka n
    HADIS-I ŞERIFLERDE İSLÂM KAVRAMI----------------------------------------------------97
    İSLÂM’IN RÜKÛNLARI------------------------------------------------------------------------98
    İSLÂM’IN TEBLIĞI------------------------------------------------------------------------------101
    İSLÂM’I HAYATA HÂKIM KILMAK------------------------------------------------------------102
    SORULAR-------------------------------------------------------------------------------------- 103
    16. ÜNITE
    İMAN
    İMAN KELIMESININ SÖZLÜK VE TERIM ANLAMI-----------------------------------------106
    KUR’AN’DA İMAN KAVRAMI------------------------------------------------------------------106
    İMANIN DERECELERI--------------------------------------------------------------------------107
    İMANIN ARTIP EKSILMESI--------------------------------------------------------------------109
    ALLAH’A TESLIM OLMUŞ MÜ’MINLERIN,
    KUR’AN’DA ZIKREDILEN BAZI ÖZELLIKLERI----------------------------------------------110
    İMANIN GEREKTIRDIKLERI-------------------------------------------------------------------114
    İMAN VE İSLÂM--------------------------------------------------------------------------------116
    İMAN VE AMEL----------------------------------------------------------------------------------123
    İNSANLAR NIÇIN İMAN EDER? İMANIN SEBEP VE SONUÇLARI----------------------129
    İMANLA İLGILI SÜNNETULLAH (ALLAH’IN DEĞIŞMEZ YASALARI)--------------------130
    İMAN VE İNKÂR YÖNÜNDEN İNSANLAR--------------------------------------------------132
    İMANIN SAHIH (GEÇERLI) OLMASININ ŞARTLARI---------------------------------------132
    İMANI BOZAN HALLER------------------------------------------------------------------------133
    BÂTILA İMAN-----------------------------------------------------------------------------------134
    EY İMAN EDENLER, İMAN EDIN!------------------------------------------------------------135
    SORULAR---------------------------------------------------------------------------------------137
    17. ÜNITE
    ALLAH’IN BİRLİĞİ
    “ALLAH” KELIMESININ İÇERDIĞI ANLAM--------------------------------------------------140
    ALLAH İNANCI OLMAYAN TOPLUM MODELININ ZARARLARI-------------------------141
    ALLAH’I DÜŞÜNDÜREN KÂINAT ÂYETLERI-----------------------------------------------145
    ALLAH’I İNKÂR ETMEDE ÖNEMLI OLAN ÜÇ ETKEN------------------------------------148
    ALLAH’IN KARIŞMADIĞI BIR DÜNYAYI KIMLER İSTER?---------------------------------150
    TESADÜF NEDIR? BU KÂINAT, TESADÜF ESERI OLARAK OLUŞABILIR MI?---------151
    TABIAT (DOĞA) NEDIR? TABIAT YARATICI OLABILIR MI?--------------------------------153
    ALLAH TEÂLÂ’NIN BIRLIĞI-------------------------------------------------------------------155
    NEFSINE BILE SÖZ GEÇIREMEYEN RAB TASLAKLARI---------------------------------157
    RAB OLMAYAN BIR TANRI EDINME İSTEĞI------------------------------------------------158
    SEVILENLERIN PUTLAŞTIRILMASI; ALLAH’TAN BAŞKASINI RAB EDINME--------- 159
    GÜNÜMÜZ İNSANININ ÇEŞITLI RABLERI--------------------------------------------------162
    RAB KONUSUNDA SAHIH İTIKAD-----------------------------------------------------------164
    18. ÜNITE
    ALLAH’A İMAN
    ALLAH’A İMAN--------------------------------------------------------------------------------- 170
    MÜ’MINLER KUR’AN’IN TANITTIĞI BIÇIMDE O’NA İMAN EDERLER-------------------171
    MÜSLÜMANIN ALLAH İNANCI---------------------------------------------------------------175
    ≈ 7 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İçİndekİler
    NASIL BIR ALLAH’A İMAN EDIYORUZ?-----------------------------------------------------175
    NASIL BIR ALLAH’A VE NASIL İMAN ETMEMIZ GEREKIYOR?--------------------------176
    ALLAH TEÂLÂ’NIN SIFATLARI---------------------------------------------------------------179
    A) ZÂTÎ SIFATLAR (SIFAT-I SELBIYYE)----------------------------------------------------180
    B) SUBÛTÎ SIFATLAR----------------------------------------------------------------------- 183
    ESMÂÜ’L-HÜSNÂ (ALLAH TEÂLÂ’NIN GÜZEL İSIMLERI)--------------------------------187
    ESMÂÜ’L-HÜSNÂ KONUSUNDA DOĞRU YOLDAN SAPMAK---------------------------213
    ESMÂYI SAYMAK VE EZBERLEMEK--------------------------------------------------------215
    SORULAR---------------------------------------------------------------------------------------217
    19. ÜNITE
    MELEKLERE İMAN
    MELEK; TANIMI VE MÂHIYETI--------------------------------------------------------------- 221
    MÜ’MINLER, MELEKLERE VE ALLAH’IN ONLAR VASITASIYLA
    HAYATIMIZA MÜDAHIL OLDUĞUNA İMAN EDERLER------------------------------------223
    MELEKLERIN MÂHIYETLERIYLE İLGILI KUR’AN’DAKI TASVIRLER-------------------- 224
    MELEKLERIN GÖRÜLÜP GÖRÜLMEMESI-------------------------------------------------226
    MELEKLERIN ÖZELLIKLERI------------------------------------------------------------------228
    MELEKLERIN GÖREVLERI------------------------------------------------------------------- 229
    MELEKLERIN SAYILARI VE ÇEŞITLERI-----------------------------------------------------232
    MELEKLER İNSANLARDAN DAHA FAZILETLI MIDIRLER?------------------------------ 235
    GAYBA VE MELEKLERE İMAN---------------------------------------------------------------235
    MELEK İNANCININ ETKILERI----------------------------------------------------------------236
    MELEKLER HAKKINDA TASHIH EDILMESI GEREKEN
    BAZI YAKLAŞIM VE BÂTIL İNANÇLAR------------------------------------------------------238
    SORULAR---------------------------------------------------------------------------------------239
    20. ÜNITE
    KİTAPLARA İMAN
    KITAPLARA IMAN------------------------------------------------------------------------------243
    SUHUF (SAYFALAR -KÜÇÜK KITAPLAR-)--------------------------------------------------246
    BÜYÜK KITAPLAR-----------------------------------------------------------------------------247
    KITAPLARIN GÖNDERILIŞ AMACI-----------------------------------------------------------248
    VAHY VE VAHYIN ÇEŞITLERI---------------------------------------------------------------- 248
    KITABIMIZDA “KITAB” HANGI ANLAMLARDA KULLANILIR?----------------------------248
    KUR’AN; ANLAM VE MÂHIYETI--------------------------------------------------------------249
    KUR’AN’IN TANIMI-----------------------------------------------------------------------------250
    KUR’ÂN-I KERIM’IN ÖZELLIKLERI-----------------------------------------------------------254
    TEFSIR, TE’VIL, TERCÜME VE MEAL------------------------------------------------------- 256
    KUR’ÂN-I KERIM’IN DOĞU VE BATI DILLERINDEKI TERCEMELERI------------------- 260
    KUR’ÂN’IN TEDRÎCÎ OLARAK İNZÂL EDILMESI-------------------------------------------260
    KUR’AN’IN MUHTEVÂSI VE İŞLEVI----------------------------------------------------------262
    KUR’AN’IN BÖLÜMLERI-----------------------------------------------------------------------263
    KUR’AN İLIMLERINE DAIR KIMI KAVRAM VE TERIMLER--------------------------------264
    KUR’AN KONULARI----------------------------------------------------------------------------266
    KUR’AN’DA KUR’AN---------------------------------------------------------------------------267
    KUR’AN NEYI ANLATMAKTADIR?-----------------------------------------------------------274
    GERÇEK ANLAMDA ÇAĞ KAPATIP ÇAĞ AÇAN SADECE KUR’AN’DIR---------------276
    ≈ 8 ≈
    Ahmed Kalka n
    HUZURUN KAYNAĞI KUR’AN----------------------------------------------------------------278
    KUR’AN’I NASIL OKUMALI, ONA NASIL YÖNELMELIYIZ?-------------------------------278
    KENDINI KUR’AN’A AÇMAK------------------------------------------------------------------282
    KUR’AN’I YAŞAMAK, KUR’ANLA YAŞAMAK-----------------------------------------------284
    NESH; YAŞANMAMASI GEREKEN,
    FORMALITE OLARAK KUR’AN’DA YER ALAN ÂYETLER!------------------------------- 287
    NESH KONUSUNUN ÖNEMI-----------------------------------------------------------------288
    KUR’AN-I KERIM’DE NESH KAVRAMI------------------------------------------------------288
    NESH KONUSUNDA İHTILÂFLAR
    (KUR’AN HÜKÜMLERI ARASINDA NESH VAR MIDIR?)---------------------------------- 289
    KUR’AN ÂYETLERI ARASINDA NESHIN VARLIĞINI SAVUNANLARIN DELILLERI----293
    KUR’AN ÂYETLERI ARASINDA NESHIN OLMADIĞIYLA İLGILI DELILLER-------------294
    NESH ANLAYIŞININ ORTAYA ÇIKIŞI-------------------------------------------------------- 301
    KUR’AN HÜKÜMLERI EBEDIYYEN GEÇERLIDIR----------------------------------------- 303
    NESH, ESKI ŞERIATLERIN KUR’AN ÂYETLERI TARAFINDAN
    GEÇERSIZ KILINMASIDIR--------------------------------------------------------------------310
    SORULAR---------------------------------------------------------------------------------------314
    21. ÜNITE
    PEYGAMBERLERE İMAN
    NEBÎ VE RASÛL; ANLAM VE MÂHIYETI----------------------------------------------------318
    KUR’ÂN-I KERIM’DE NEBÎ VE RASÛL KAVRAMI------------------------------------------319
    NEBÎLERE KITAP VERILMIŞTIR--------------------------------------------------------------324
    MÜTENEBBÎLERE BÜYÜK AZAP VARDIR------------------------------------------------- 325
    PEYGAMBERLERIN ÖZELLIKLERI---------------------------------------------------------- 325
    BÜTÜN RASÛLLER, TOPLUMLARININ EN ÇOK YOZLAŞTIĞI KONUYU
    ÖNE ÇIKARARAK MESAJLARINI GÜNDEMLEŞTIRMIŞLERDIR------------------------327
    İNSANLARIN PEYGAMBERLERE İHTIYACI------------------------------------------------ 336
    PEYGAMBERLERIN GÖNDERILIŞ GÂYELERI--------------------------------------------- 338
    PEYGAMBERLERIN DÂVETLERININ ÖZELLIKLERI---------------------------------------345
    SON PEYGAMBER-----------------------------------------------------------------------------348
    MÜTENEBBÎ/SAHTE PEYGAMBER---------------------------------------------------------349
    PEYGAMBERLERIN SIFATLARI--------------------------------------------------------------350
    KUR’AN’DA İSMI GEÇEN PEYGAMBERLER-----------------------------------------------351
    PEYGAMBERLERE İMAN---------------------------------------------------------------------351
    PEYGAMBERLERE İMAN, ONLARI ÖRNEK VE
    ÖNDER KABUL EDIP ONLARA İTAAT ETMEK İÇINDIR----------------------------------355
    RASULULLAH’IN HÜKÜM KOYMASI------------------------------------------------------- 358
    PEYGAMBERIMIZIN HÜKÜMLERI, KUR’AN’DAN BAĞIMSIZ MIDIR?-------------------361
    PEYGAMBERLERE VÂRIS OLABILMEK---------------------------------------------------- 361
    SÜNNET’E YAKLAŞIMIMIZ------------------------------------------------------------------- 363
    SÜNNETIN BAĞLAYICILIĞI-------------------------------------------------------------------364
    ŞEKILCI SÜNNET ANLAYIŞINA ÖRNEK----------------------------------------------------364
    HADISLER-------------------------------------------------------------------------------------- 364
    KUR’AN-SÜNNET İLIŞKISI--------------------------------------------------------------------365
    KUR’AN ADINA SÜNNETI İNKÂR EDENLERE,
    ÖNCELIKLE KUR’AN KARŞI ÇIKIYOR------------------------------------------------------366
    KUR’ÂN-I KERIM’DE PEYGAMBERLERIN KONUMU------------------------------------- 367
    NEBÎ İLE RASÛL ARASINDA FARK VAR MIDIR?------------------------------------------ 372
    ≈ 9 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İçİndekİler
    NEBÎ’YE İTAAT GEREKMEZ GÖRÜŞÜ------------------------------------------------------374
    SORULAR---------------------------------------------------------------------------------------375
    22. ÜNITE
    ÂHİRETE İMAN
    ÂHIRET; ANLAM VE MÂHIYETI-------------------------------------------------------------- 378
    KUR’AN-I KERIM’DE ÂHIRET-----------------------------------------------------------------378
    ÂHIRETE İMAN---------------------------------------------------------------------------------379
    ÂHIRETIN GEREKLILIĞI VE ÂHIRETE İNANMANIN FAYDALARI------------------------383
    YAKÎNÎ BILGI, KESIN İNANÇ------------------------------------------------------------------384
    KIYÂMET VE KIYÂMETIN ZAMANI---------------------------------------------------------- 385
    AMEL DEFTERLERI----------------------------------------------------------------------------386
    MIZAN------------------------------------------------------------------------------------------- 386
    CENNET VE CEHENNEM---------------------------------------------------------------------387
    KUR’AN’DA CEHENNEM TASVIRI----------------------------------------------------------- 388
    CENNETIN TASVIRI----------------------------------------------------------------------------389
    ÂHIRETE İMANIN İNSAN HAYATINDAKI YERI--------------------------------------------- 391
    ÂHIRET ŞUURU--------------------------------------------------------------------------------392
    YARATILIŞA İNANAN, YENIDEN YARATILMAYA DA İMAN EDER----------------------- 394
    ÂHIRET ANLAYIŞI BIZI DIRILIŞE ULAŞTIRIR/ULAŞTIRMALIDIR------------------------396
    GÜNDÜZ YAŞIYOR, GECE ÖLÜYOR, SABAH DIRILIYORUZ-----------------------------397
    HER KIŞ BIR ÖLÜM, HER BAHAR BIR DIRILIŞTIR----------------------------------------398
    SORULAR---------------------------------------------------------------------------------------408
    23. ÜNITE
    KADER
    KADER------------------------------------------------------------------------------------------ 411
    KADER VE KAZA KAVRAMLARININ ANLAMI---------------------------------------------412
    İNSANIN FII LLERI------------------------------------------------------------------------------ 414
    TEVEKKÜL-------------------------------------------------------------------------------------- 415
    HAYIR VE ŞER KAVRAMI---------------------------------------------------------------------415
    KUR’ÂN-I KERIM’DE HAYIR VE ŞER-------------------------------------------------------- 418
    HER ŞEYI YARATAN ALLAH’TIR; FAKAT ŞER İNSANLARDANDIR---------------------421
    MERHAMETLI ALLAH’A RAĞMEN DÜNYADA ŞERLERIN BULUNMASI---------------427
    HAYRIN İKI YÖNÜ------------------------------------------------------------------------------430
    MÜSLÜMANIN HAYATINDA HAYIR VE ŞER -----------------------------------------------431
    AZIM VE TEVEKKÜL---------------------------------------------------------------------------434
    TEVEKKÜL VE KADER------------------------------------------------------------------------435
    BIR KIMSE BAŞKASININ RIZKINI YIYEBILIR MI?------------------------------------------441
    RIZIK, AZALIP ÇOĞALABILIR MI?-----------------------------------------------------------441
    KISMETIMDE VARSA, RIZKIM AYAĞIMA GELIR DIYEBILIR MIYIZ?---------------------442
    KADER VE RIZIK------------------------------------------------------------------------------- 443
    ECEL VE KADER-------------------------------------------------------------------------------446
    TOPLUMLARIN ECELI-------------------------------------------------------------------------448
    SORULAR---------------------------------------------------------------------------------------448
    ≈ 10 ≈
    Ahmed Kalka n
    III. BÖLÜM
    İNANÇLA İLGILI DIĞER HUSUSLAR
    24. ÜNITE
    VELÂ VE BERÂ
    VELÂ VE BERÂ KAVRAMLARININ ÖNEMI-------------------------------------------------452
    VELÂ VE BERÂ KELIMELERININ SÖZLÜK ANLAMI-------------------------------------- 452
    VELÂ VE BERÂ KELIMELERININ ISTILAH ANLAMI---------------------------------------453
    BIR UYARI---------------------------------------------------------------------------------------454
    ALLAH’IN MEVLÂ VE VÂLI OLUŞU----------------------------------------------------------455
    ALLAH’IN VELÎ OLUŞU------------------------------------------------------------------------456
    DOSTLUK, SEVGI, UZLAŞMA----------------------------------------------------------------461
    TEVHID, ŞIRKTEN VE MÜŞRIKLERDEN BERÎ/UZAK OLMAYI ZORUNLU KILAR---- 464
    HICRET, MÜŞRIKLERDEN YÜZ ÇEVIRMEK; KÜFRÜ, ŞIRKI, HARAMLARI VE
    BUNLARA YAKLAŞTIRAN ORTAMLARI TERK ETMEKTIR------------------------------ 465
    MÜSLÜMANLARIN DÜŞMANLARI KIMLERDIR?------------------------------------------467
    ALLAH İÇIN SEVMEK VE ALLAH İÇIN BUĞZETMEK-------------------------------------468
    KUR’AN’IN HEDEFI SULH VE BARIŞTIR----------------------------------------------------474
    EHL-I KITABA KARŞI TAVRIMIZ NASIL OLMALIDIR?------------------------------------- 475
    İTAAT VEYA İSYAN; KIMLERE?---------------------------------------------------------------477
    TÂĞUTLARA İSYAN--------------------------------------------------------------------------- 480
    MÜ’MINLERIN BIRBIRLERINI VELÎ EDINMELERI ŞARTTIR------------------------------481
    MÜ’MINLERIN KÂFIRLERI VELÎ EDINMELERI YASAKTIR--------------------------------482
    VELÂ VE BERÂ İMANIN EN SAĞLAM KULPUDUR--------------------------------------- 483
    VELÂ VE BERÂ KONUSUNDA İNSANLARIN KISIMLARI---------------------------------484
    ALLAH İÇIN DOST OLMANIN (VELÂNIN) GEREKTIRDIKLERI---------------------------486
    ALLAH İÇIN DÜŞMAN OLMANIN (BERÂNIN) GEREKTIRDIKLERI----------------------486
    DOSTUN NITELIKLERI------------------------------------------------------------------------488
    DOST OLMAK; ALLAH’A, RASÛLÜNE VE MÜ’MINLERE-------------------------------- 490
    KUR’ÂN-I KERIM’DE VELÎ VE VELÂYET (DOST VE DOSTLUK) KAVRAMI-------------493
    HADIS-I ŞERIFLERDE VELÂYET/DOSTLUK------------------------------------------------505
    DÜŞMANLIK VE DOSTLUK; TEVHIDIN GEREĞIDIR, İMANIN DIŞA YANSIMASIDIR- 507
    VELÂYETIN SIYASÎ GÖRÜNTÜLERI---------------------------------------------------------521
    MÜSLÜMAN OLMAYAN AKRABALARLA DOSTLUK VE İLIŞKI------------------------- 523
    EVLIYÂULLAH / ALLAH’IN VELÎLERI KIMLERDIR?----------------------------------------525
    TASAVVUF ETKISIYLE VELÎ VE EVLIYÂ KAVRAMLARINDA ANLAM KAYMASI-------528
    SORULAR---------------------------------------------------------------------------------------540
    25. ÜNITE
    MÛCİZE VE KERÂMET
    MÛCIZE---------------------------------------------------------------------------------------- 543
    MÛCIZENIN ŞARTLARI----------------------------------------------------------------------- 543
    PEYGAMBERLERIN MÛCIZE GÖSTERMESI AKLA TERS DEĞILDIR------------------ 544
    MÛCIZE, ANCAK PEYGAMBER ELIYLE GERÇEKLEŞIR---------------------------------544
    KUR’AN’A GÖRE, PEYGAMBERIMIZE KUR’AN DIŞINDA
    BIR MÛCIZE VERILMEMIŞTIR----------------------------------------------------------------547
    PEYGAMBERIMIZE KUR’AN’DAN BAŞKA MÛCIZE VERILDIĞINE DAIR
    DELIL OLARAK İLERI SÜRÜLEN ÂYETLER------------------------------------------------554
    ≈ 11 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İçİndekİler
    PEYGAMBERIMIZ’E MÛCIZE OLARAK SADECE KUR’AN VERILMIŞTIR-------------- 555
    HADIS LITERATÜRÜNDE HZ. PEYGAMBER’E ATFEDILEN
    HISSÎ MÛCIZELERIN DEĞERLENDIRILMESI----------------------------------------------560
    KERÂMET--------------------------------------------------------------------------------------581
    KERÂMET DIYE İDDIA EDILEN OLAYLAR--------------------------------------------------583
    KERÂMET KAVRAMININ TASAVVUFÇU/TARIKATÇI BAKIŞ AÇISIYLA
    NASIL ANLAŞILDIĞINA YÖNELIK BAZI TASAVVUFÎ KAVRAMLAR-------------------- 586
    İSTIDRAC----------------------------------------------------------------------------------------594
    İHÂNET (HIZLÂN)------------------------------------------------------------------------------ 594
    MÛCIZE ILE DIĞER HÂRIKA OLAYLAR ARASINDAKI FARK-----------------------------595
    SORULAR---------------------------------------------------------------------------------------595
    26. ÜNITE
    ŞEFAAT VE VESİLE
    ŞEFAAT-----------------------------------------------------------------------------------------598
    ŞEFÂAT KELIMESININ ANLAMI--------------------------------------------------------------598
    ŞEFÂATIN MÂHIYETI--------------------------------------------------------------------------598
    KUR’AN’DA ŞEFAAT---------------------------------------------------------------------------600
    ŞEFAAT KAVRAMININ YOZLAŞTIRILMASI-------------------------------------------------607
    ŞEFAAT HAKKINDA DEĞERLENDIRME----------------------------------------------------613
    VESİLE------------------------------------------------------------------------------------------615
    KAVRAM OLARAK VESILE/TEVESSÜL-----------------------------------------------------615
    KUR’AN’DA VESILE----------------------------------------------------------------------------616
    TEVESSÜLÜN ÇEŞITLERI-------------------------------------------------------------------- 618
    KUR’AN’A GÖRE VESILE SÂLIH AMELDIR-------------------------------------------------621
    27. ÜNITE
    CİN, ŞEYTAN, BÜYÜ VE GAYB
    CIN VE ŞEYTAN--------------------------------------------------------------------------------629
    ŞEYTAN VE ÖZELLIKLERI--------------------------------------------------------------------629
    ŞEYTANIN GÖREVI----------------------------------------------------------------------------630
    CINLER VE ÖZELLIKLERI---------------------------------------------------------------------630
    CIN; MÂHIYETI VE HAKKINDAKI İSTISMARLAR, YANLIŞ KABULLER ----------------631
    CINLERIN İNSANLARIN EMRINE GIRMESI MÜMKÜN MÜDÜR?-----------------------632
    CINLERIN YARATILIŞ AMACI---------------------------------------------------------------- 637
    CINLER GAYBI BILEBILIR MI?----------------------------------------------------------------637
    CIN VE ŞEYTANIN İNSAN ILE OLAN MÜNÂSEBETLERI---------------------------------637
    ŞEYTANIN YARATILIŞ VE İNSANLARA VESVESE VERMESININ HIKMETLERI------- 638
    CIN VE ŞEYTANIN VARLIĞI AKLA TERS DEĞILDIR-------------------------------------- 639
    SIHIR (BÜYÜ)----------------------------------------------------------------------------------- 639
    BÜYÜNÜN ETKISI VAR MIDIR?--------------------------------------------------------------641
    HZ. PEYGAMBER’E BÜYÜ YAPILDI MI?----------------------------------------------------653
    SIHRIN VE BÜYÜCÜNÜN HÜKMÜ --------------------------------------------------------- 664
    VE GÜNÜMÜZ----------------------------------------------------------------------------------668
    ÜFÜRÜKÇÜLÜK--------------------------------------------------------------------------------671
    MÜNECCIMLIK, FAL VE BURÇ FALLARI---------------------------------------------------672
    FAL VE FALCILIK-------------------------------------------------------------------------------673
    BURÇ VE YILDIZ FALI-------------------------------------------------------------------------673
    ≈ 12 ≈
    Ahmed Kalka n
    HALKA VE İP TAKMAK------------------------------------------------------------------------675
    NAZAR BONCUĞU TAKMAK---------------------------------------------------------------- 675
    GAYBI BILME İDDIASI-------------------------------------------------------------------------676
    MUTLAK GAYBI ALLAH’TAN BAŞKA KIMSE BILEMEZ----------------------------------676
    ALLAH, PEYGAMBERLERINDEN DILEDIĞINI DILEDIĞI KADAR
    GAYBA MUTTALÎ KILAR----------------------------------------------------------------------677
    RUH, RUH ÇAĞIRMA VE TENÂSÜH (REENKARNASYON)------------------------------678
    RUH ÇAĞIRMA-------------------------------------------------------------------------------- 678
    TENÂSÜH (REENKARNASYON/RUH GÖÇÜ)--------------------------------------------- 679
    SORULAR-------------------------------------------------------------------------------------- 680
    28. ÜNITE
    İNANÇLA İLGİLİ TARTIŞILAN KONULAR
    CEHÂLET MÂZERET MI, DEĞIL MI?-------------------------------------------------------- 683
    RESMÎ CÂMI GÖREVLILERININ ARKASINDA CUMA NAMAZI
    VE DIĞER NAMAZLAR------------------------------------------------------------------------683
    DEVLET MEMURLUĞU VE YEMIN---------------------------------------------------------- 692
    MEMURLUKLAR ARASINDA FARK--------------------------------------------------------- 697
    İMZA (VEYA YAZI)NIN SÖZ GIBI OLUP OLMADIĞI…------------------------------------- 703
    TÂĞUTUN MAHKEMESINE MÜRACAAT ETMEK------------------------------------------705
    HILFU’L-FUDÛL---------------------------------------------------------------------------------706
    OY VERENIN HÜKMÜ KONUSUNDA BAZI ÂLIMLERIN GÖRÜŞLERI------------------ 726
    RESMÎ OKULLARDA ÇOCUKLARINI OKUTMAK----------------------------------------- 747
    DINIMIZIN DIN ANLAYIŞI----------------------------------------------------------------------749
    NELER YAPILABILIR?------------------------------------------------------------------------- 764
    EVLERIMIZ--------------------------------------------------------------------------------------767
    EĞITIM VE OKUL KELIMELERI; ALTERNATIF HAKKI-------------------------------------769
    ASKERLIK---------------------------------------------------------------------------------------776
    ASKERLIK; DEVLET TANRISINA KULLUK--------------------------------------------------777
    HAK VERILMEZ, ALINIR----------------------------------------------------------------------780
    ARZIN/ÜLKE TOPRAKLARININ KUTSALLAŞTIRILIP PUTLAŞTIRILMASI-------------791
    SORULAR---------------------------------------------------------------------------------------797
    MÜSLÜMANIN AKAİDİ KİTABININ KONULARIYLA İLGİLİ SORULAR------------------ 797
    CEVAP ANAHTARI-----------------------------------------------------------------------------838
    AKAİDLE İLGİLİ YARARLANILABİLECEK KİTAPLAR-------------------------------------839
    (TAVSİYE ETTİĞİM VEYA ETMEDİĞİM YAYINLANMIŞ TÜRKÇE ESERLER)-----------839
    ≈ 13 ≈
    II. Bölüm
    İman Esasları
    ≈ 14 ≈
    Ahmed Kalka n
    13. ÜNİTE
    İSLÂM’DA BİLGİ KAYNAKLARI
    • İslâm’a Göre Bilgi (İlim)
    • Günümüz ve İlim Kavramının Tahrifi
    • Bilgi Kaynakları:
    1) Doğru Haber;
    a-Vahy b-Mütevâtir Haber
    2) Selim Hisler
    3) Akıl
    • İslâm’da Aklın Önemi ve Değeri
    • Akletmek, Aklı Kullanmak
    • Kur’an’a Göre Akıl ve Duyu Organlarının Önemi ve Bilgi Kaynağı Olması
    • Aklın Gücü, Sınırı ve Sorumluluğu
    • İlham, Rüya ve Bunların Bilgi Kaynağı Olmadığı
    • Sorular
    Bu üniteyi bitirdiğinizde aşağıdaki amaçlara ulaşmanız beklenmektedir
    • Akıl, vahiy, mütevâtir haber kelimelerini sözlük ve terim olarak tanımlamak.
    • Bilgi kaynaklarını listeleyip özetlemek.
    • Vahyin hangi alanlarda bilgi kaynağı olduğunu açıklamak.
    • Aklın değeri ve önemini, yeterli ve yetersiz yönlerini açıklamak.
    • Aklın hangi hususlarda sınırlı bilgiye sahip olduğunu belirtmek.
    • Mütevâtir haberin neden bilgi kaynağı olduğunu açıklayabilmek.
    • Günümüzdeki yayın araçlarının verdiği haber ve bilgilerin, doğruluğunu araştırmadan,
    bilgi kaynağı olamayacağını örneklerle açıklayabilmek.
    • İlham ve r üyanın, keşif ve kerâmetin neden bilgi kaynağı olamayacağını açıklamak.
    ≈ 15 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İslâmda Bİlgİ Kaynakları
    İSLÂM’A GÖRE BILGI (İLIM)
    İlim için birçok tanımlar yapılır. Genel olarak insan zihnine (ve gönlüne)
    konu olan her şey demektir. Sözlük anlamıyla ilim, mutlak olarak bilmek,
    bir şeyin şuurda hâsıl olması, sağlam olarak bilmek, kesin olarak bilmek,
    deneyerek bilmek, bir şeyin gerçeğini bilmek mânâlarına gelmektedir.1İslâm
    âlimlerinin çoğuna göre ilim: “Bir şeyin hakikatini idrâk etmek” ve “mâlum
    olanın, olduğu hal üzere bilinmesidir.” Bu anlayışa göre, yanlış mâlûmata ilim
    (bilgi) denilemez.
    İlim, insanın vahiy, akıl ve duyu organları aracılığıyla elde ettiği kesin bilgilere
    denir. İlim, âhiret yolunu dosdoğru gösteren (kılavuzluk yapan) bilgiler
    topluluğudur. Şerif Cürcânî’ye göre ilim: Gerçeğe ve vâkıaya uygun düşen
    inanç, bilgi ve kanaattir. Bir şeyi olduğu gibi idrâk etmektir. İlim, bilinenden
    gizlilik ve kapalılığın kalkmasıdır.2 Râgıb, Müfredât’ında şu tanımı yapar: İlim,
    amelî-dinî yükümlülüklere vukuftur ki, ancak bunların yerine getirilmesi ile
    tam olur.3 İlmin zıddı, cehâlet (câhillik, bilgisizlik ve yanlış bilgi)dir. Kur’ân-ı
    Kerim’de ilim kelimesi 105 defa zikredilir. Bu kökten gelen diğer kelimelerle
    birlikte bu sayı, 854’ü bulur. Dolayısıyla “ılm” Kur’an’da en çok kullanılan birkaç
    maddeden biridir.
    İlimler, genel bir tasnife göre ikiye ayrılır:
    a) Naklî ilimler; Kur’an ve sünnete dayanan ilimler, yani Peygamberimiz’in
    vahy kanalıyla Allah’tan getirip bize ulaştırdığı ilimler.
    b) Aklî ilimler; Müsbet (deneyle kanıtlanabilen) ilimler başta olmak üzere
    naklî ilimler içine girmeyen bütün ilimler.
    Ebû Cehil’e, câhillerin atası anlamındaki bu ismin verilmesine sebep, bilinmesi
    gerekenleri hiç bilmemesi değil; yanlış bilmesidir.
    “Rabbim ilimce her şeyi kuşatmıştır.”4; “İlim ancak Allah katındadır.”5
    Kur’ân-ı Kerim’de ilim, en sık kullanılan anlamıyla, İlâhî vahiyden kaynaklanan,
    yani bizzat Allah’ın verdiği bilgidir. İlim, Allah’tan olduğuna göre, İslâm’ın
    tamamı ilimdir. Âlim de gerçek anlamıyla müslümandır. Burada ilim, Allah’a,
    1 İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, cilt: 10, İlm maddesi
    2 Seyyid Şerif Cürcani, Kitabü’t-Tarifat, Bahar Y., s. 156
    3 Râgıb, el-Müfredât, s. 19
    4 6/En’âm, 80
    5 46/Ahkaf, 28
    ≈ 16 ≈
    Ahmed Kalka n
    tam mânâsıyla tek gerçek olan hakka, hakikate dayandığı için mutlak ve
    objektif bir geçerliliğe sahiptir. Vahiyle özdeşleşen anlamıyla ilim, kesin bilgi
    demektir. Onun için; ilmi, yani hakka, hakikate dayanan İlâhî nûr olan Allah’ın
    verdiği bilgiyi kabullenmeyen insana, profesör bile olsa câhil; bu câhillerin
    en meşhurlarına Ebû Cehil; böyle kişilerin oluşturduğu toplum düzenine de
    câhiliyye denir.
    Allah’ın, kendisine eşyanın tüm isimlerini öğretmesi sayesinde insan, meleklerden
    üstün olabilmiş ve bu ilim sıfatından dolayı halife vasfını kazanmıştır.
    Hilâfet sıfatının tahakkuku için de, mutlaka kullanması gereken araçların
    başında ilim gelir.
    Kur’an’a göre yaratılış amacı, Allah’a kulluktur. Allah’a kulluk, bir tavrı ve
    bir tutumu ifade eder. Tutumlar, durup dururken oluşmaz. Bir bilgi birikimine,
    bir gözleme, bir araştırmaya ve bunların sonunda duygusal bir eğilime,
    en sonunda da irâdî bir eyleme dayanırlar. Bir tutumun oluşmasında sosyal
    psikoloji açısından üç temel ögeye ihtiyaç vardır: 1- Bilişsel (zihinsel) öge,
    2- Duygusal öge, 3- Davranışsal öge.
    Kur’an eğitiminin boyutları da bu üç temel ögeden oluşmaktadır:
    Bilgi boyutu, duygu boyutu ve amel (icrâ) boyutu. Buna zihnî, kalbî
    ve amelî boyut da diyebiliriz. Bu üç öge, ne kadar güçlü ve dengeli
    ise inanç veya kulluk o kadar güçlü; ne kadar zayıf ve dengesiz ise
    o kadar zayıftır. Hepsini ayrı ayrı, ama birbirleriyle dengeli biçimde
    beslemek, güçlendirmek gerekir. Kur’an’ın en üstün insan tanımı, ilim
    sahibi6, cihad ehli7, muttakî/takvâlı8 kişidir. Yani kafasını, bileğini ve yüreğini/
    gönlünü aynı kalitede kullanıp çalıştıran kimse. Kur’an’a göre âlim, çok bilen
    değil; esas bilinmesi gerekeni bilen ve bildiğiyle amel edip görevini yapan,
    yani Allah’tan hakkıyla korkandır. Âlimin tanımı bu şekilde yapılır. “Kulları
    içinden ancak âlimler, Allah’tan (hakkıylagerektiği gibi) korkar.”9 Allah’tan
    gereği gibi korkmayan kimse, ne kadar bilgi kırıntılarına sahip olursa olsun,
    ona âlim denilmez. Bilgisiz, duygusuz ve amelsiz bir kul, İslâm’da ne kadar
    hoş karşılanmazsa; bilgili, duygulu ve güzel davranışlara sahip bir kul da o
    kadar hüsn-i kabul görür. Bilgisiz bir ibâdet ne kadar anlamsızsa, duygusuz
    bir ibâdet de kupkurudur. Yaşanmayan bir dini düşünmek bile mümkün de-
    6 39/Zümer, 9
    7 4/Nisâ, 95
    8 49/Hucurât, 13
    9 35/Fâtır, 28
    ≈ 17 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İslâmda Bİlgİ Kaynakları
    ğildir. Bütün inanç sistemlerinde şu veya bu oranda bu üçlü anlayışa rastlamak
    mümkündür. İlim olmadan ideal anlamda müslüman olmak mümkün
    değildir. Cehâlete alternatif olarak gelen bir dinin mensupları câhil olamazlar.
    Olurlarsa perişan olurlar ve onlar adına faturayı din öder. Bunun hesabı ve
    vebâli ise çok ağırdır.
    Kendisinden önceki dönemin adını “câhiliyye dönemi” olarak açıklayan
    İslâm inancı, câhilliği temelinden reddetmiş, kendi çizgisinde yürüyen insanları
    bilgilendirmiş, bununla yetinmeyip insanlara öncelikle ilim tahsilini emretmiştir.
    İlim rehberdir; hedeflere onunla varılır. İlim ışıktır; karanlıklar onunla aydınlanır.
    İlim şifadır; bütün hastalıklar onunla tedavi edilir. Yeterli ilimden yoksun
    olan inançlar, hurâfelere boğulur. Sağlıklı ilimle beslenmeyen tutum ve tavırlar
    bir sarsıntıda yıkılıp giderler. Atasözlerindendir: “Câhilin sofusu, şeytanın
    maskarasıdır.” “Yarım doktor candan, yarım hoca dinden eder.”10
    İlmin, sıradan bir algılama olayı olarak kalmaması, kişiye maledilmesi,
    hazmedilip özümsenmesi gerekir. Aynen maddî gıdaların hazm edildiği gibi,
    zihnî gıdaların da varsa posalarının atılması, fıtrata ve bünyeye uygun hale
    getirilmesi gerekmektedir. Hazmedilen bir tavuk eti, artık tavuk eti olmaktan
    çıkıp bünyeye yararlı hale gelmektedir. Arı, her çiçekten bal özü alır ama
    o hazmedilmiş, artık çiçek olmaktan çıkmış, kendine has bir bal olmuştur.
    Kur’an da zihinde dondurulmuş ölü bilgiler istemiyor. Muhammed Kutub bu
    konuda şunları söyler: Zihinde kalan, aksiyon haline gelmeyen, donuk, ölü
    fikirlerin İslâm nazarında hiç kıymeti yoktur. İslâm’ın ve Kur’an’ın istediği ilim,
    kalpten kalbe geçen, vicdanları harekete geçiren, pratiğe dönük faydalı bilgidir.
    11
    İlim, kalbin tezkiye edilmesi (temizlenmesi) ile mümkün olur. Bu anlamdki
    ilim bir nurdur, Allah’ın nuru takvâdan uzak isyankâr ve kalbi paslı insanlara
    verilmez. Kalbin tezkiyesi, özellikle amelle, Allah’ın çizdiği sınırlara yaklaşmamakla
    mümkün olur. Bu bakımdan, ilim takvâsız olmaz ve âlimin ilmini
    yaşamaması düşünülemez; yaşamazsa âlim değildir, belki sadece bilgi kırıntılarına
    ve bazı mâlûmata sahiptir o kadar. Amelsiz tezkiye de olamayacağından
    ilim de edinilemez. O halde, Kur’anın buyurduğu gibi “Allah’tan
    10 Yaşar Fersahoğlu, Kur’an’da Zihin Eğitimi, Marifet Y., s. 174 ve 225
    11 Muhammed Kutub, İslâm’da Ferd ve Cemiyet, s. 30
    ≈ 18 ≈
    Ahmed Kalka n
    kulları içinde ancak âlimler korkar.”12 Mâlûmat sahipleri ise, hiçbir zaman
    âlim değil; amelsiz de olduklarından belki “kitap yüklü eşekler”dir.13
    İslâm; fıtrata, insanın yaratılışına en uygun bir din olduğu için bütün müslümanlara
    ilmi farz kılmıştır. Her müslümanın kulluk görevlerini (ki bütün
    dünyevî işlerini kapsar) yerine getirecek, helâl ile haramı, hak ile bâtılı ayırt
    edecek kadar bilgi sahibi olması farzdır. “İlim tahsil etmek, her müslüman
    erkek ve kadına farzdır.”14 Kişinin müslüman bir kul olarak şirkten sakınıp
    tevhid şuuruyla yaşaması için gerekli ilme sahip olması farz olduğu gibi; içinde
    bulunduğu durumlar ve yapması gereken her çeşit ibâdetle ilgili bilgileri
    öğrenmesi de yine faz-ı ayn’dır. Tıp, mühendislik, teknik ve teknoloji gibi sosyal
    hayat için gerekli olan her türlü ilimleri öğrenmek farz-ı kifâyedir. Bu tür
    ilimler, toplumun bazı fertleri tarafından öğrenilirse bu farîza yerine getirilmiş
    olur. Fakat kimse öğrenmezse toplumun bütün fertleri Allah katında sorumlu
    olurlar. Övünmek ve başkalarına karşı üstünlük taslamak için ilim öğrenmek
    ise, mekruhtur.
    İslâm kadar ilme önem veren başka bir din ve sistem yoktur. Her kötülüğün,
    hatta küfür ve şirkin baş sebebi, bilgisizlik ve cehâlettir. Küfrün ne
    demek olduğunu ve hangi kötülüklere yol açtığını bilen bir kimse kâfir olmaz.
    Şirkin ne olduğunu bilen, başka bir şeyi Allah’a ortak koşmaz, Allah’tan başkasına
    kulluk yapmaz. Bunun içindir ki Kur’an, ilimsizlikten şiddetle sakındırır:
    “Sakın ha câhillerden olma!”15; “Kulları içerisinde Allah’tan ancak
    âlimler korkar.”16 Kur’an’da ilim övülmüş, bilenlerle bilmeyenlerin bir olmayacağı
    açıkça belirtilmiştir: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”17 İslâm;
    ilmin, âlimin ve ilimle uğraşanların değerini yükseltmiştir. “Allah, içinizden
    iman edenlerle, kendilerine ilim verilenlerin değerini yükseltir.”18
    GÜNÜMÜZ VE İLIM KAVRAMININ TAHRIFI
    Müslümanın çok şeyinin gasb edildiği gibi kavramları da tâğûtî güçler
    tarafından çalınıp Kur’anî anlamından içi boşaltıldıktan sonra câhiliyyenin
    istediği şekilde tahrif edilip değişik ve çarpık muhtevâ ile Kur’an’dan uzak-
    12 35/Fâtır, 28
    13 Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Kırkambar Y., s. 419-420
    14 İbn Mâce, Mukkaddime 17
    15 6/En’âm, 35
    16 35/Fâtır, 28
    17 39/Zümer, 9
    18 58/Mücâdele, 15; Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y., 3/134-135
    ≈ 19 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İslâmda Bİlgİ Kaynakları
    laştırılan insanlara sunulmaktadır. Bu konuda örnekler sayılamayacak kadar
    çok. Din kavramından şehidlik kavramına, adâlet ve zulüm anlayışından
    İslâm, Kur’an ve sünnet anlayışına kadar yüzlerce kavramın başına gelen
    budur. Kâfirler müslümanları daha çok kendi silâhları ile vurmaktadır; Müslümanların
    sahip çıkmadıkları, kullanmasını bilmedikleri, yanlış kullandıkları
    silâhlarıyla. İlim de bundan yeterli payını almış garip, mahzun ve sahiplerinden
    şikâyetçi kavramlarımızdan.
    İlim ve bilgi, birçok resmî gün ve haftalarda mevsimlik programlarda ele
    alınıyor. Hem de dinî bir edâ ile; fakat dine uymayan bir görüş ya da ideal
    için tema ve malzeme olarak kullanılıyor. İşin tuhaflığına bakın ki, temeli dine
    dayalı bir kavram ile, dinî olmaması için gayret edilen, üstelik dine bağlanması
    uygulanan yasalar ile suç olan bir meselenin desteklenmesine, halka
    empoze edilmesine çalışılıyor.
    Bilim denilen şey, şu haliyle müslümanların felâhına ve yeryüzünde etkinlik
    kazanmasına sebep olmamakta, bilim şu vaziyetiyle insanlığı sinsice
    tehdit etmekte, hidâyetin yolunu tıkamaktadır. İlim ki, aslında Yüce Allah’ın
    yeryüzüne ilettiği haberden, yani vahyden ve Peygamber’in öğretilerinden
    ibarettir; şimdilerde Peygamber’in getirdiği İslâm’ı başka türlü göstermek
    için kullanılmaktadır. İlim ki, Allah’ın mahlûkatı olan kâinatın incelenmesinden
    ve Allah’a giden yola sarılmaktan ibarettir; şimdilerde evrenlerin Rabbinden
    uzaklaştırmak için en etkin ve geçerli bir güç olarak yürütülmektedir.
    İlim, bir ilerleyiştir; insan beyninin ve ruhunun yol alışıdır. Ama bu ilerleyişin
    uçuruma (dünya ve âhiret âfetlerine) doğru değil; cennete doğru giden
    dosdoğru yola (sırât-ı müstakime) doğru olması ilmin olmazsa olmazıdır.
    Müslüman için önemli olan ilerleyişin İslâm’a doğru ve O’nun için olmasıdır.
    Temel çaba, ilmi bir yük olmaktan, hatta vebal olmaktan çıkarıp Kur’an’ın
    gösterdiği şekilde İslâm’a uygun hayat haline getirmektir.
    Bilimin ve teknolojinin şu asırlardaki gidişi, bütünüyle evrene hükmetmeyi,
    tüm canlılara zararı hedef almış gibidir. Akıl, bilim ve teknoloji, ne kadar
    evreni insana hizmetkâr yapma ve dünyayı daha iyi yaşanır bir cennet haline
    getirme masallarıyla insanlara sunulsa da, hayatı bir zindan haline getirdiğinin
    ve ebedî hayatı mahvettiğinin farkında bile değildir. Modern insan, hevâsının
    yolundaki aklı ile icad edip semirttiği bu bilim sultasının, teknolojik aygıtların,
    makinelerin tutsağıdır. Bundan kurtuluşun yolu, önce ilim kavramının
    ≈ 20 ≈
    Ahmed Kalka n
    Kur’an’la sağlaması yapılarak tashih edilmesi, bilgi birikimleri, dinin anladığı
    şekilde “faydalı ilim” ise başa tac edilmesi, değilse kendisinden Allah’a sığınılması
    gereken bir tehlike olarak kabulü ile gerçekleşebilecektir. Vahiyden
    ve Allah’la bağlarından koparılmış bilimin ve bilim sayesinde oluşan aygıtların,
    makinelerin ve maddeci hayatın tutsaklığıdır modern insanın temel problemi;
    asrın insanının hüsrânı, çıkmaz ve açmazları, bunalım ve streslerinin temel
    sebebidir bilimi “câhil”ce, “câhiliyye” gözüyle değerlendirmek ve gerçek
    ilimden kaçmak. Bu esaretten kurtulmak, hevânın gerçek akla dönüşmesi,
    bilimin, evrenin sırlarını “halife” sorumluluğu ile öğrenme ve Allah’a kulluk
    yönünde, yani en faydalı şekilde kullanılması sayesinde olacaktır. Modern
    câhiliyyenin vahye, yani Allah’tan gelen gerçek ilme ihtiyacı, Ebû Cehillerin
    câhiliyyesinden daha az değildir.
    İnsan ömrünün sınırlı, günlerinin ve alıp verdiği nefeslerinin de ilm-i İlâhîde
    mâlum ve muayyen olduğu hesaba katılınca, öncelikle ne öğrenmemiz,
    hangi ilmi tahsil etmemiz gerektiğini tespit etmek gerekir. Olur olmaz kimseler
    tarafından “ilmin faziletleri”nin anlatıldığı, bazen bâtıl otorite sahipleri
    ve bozuk niyetli merciler güdümünde ilim kavramının bâtıl maksatlar için istismar
    edildiği vakıası da hesaba katılınca bu ilim gerçeğinin ne olup ne olmadığını
    belirlemek bir zarûret olacaktır. Peygamberimiz, “faydasız ilimden
    Allah’a sığınırım”19 diye duâ edecek kadar faydasız ilmin zararı konusunda
    hassasiyet göstermişken, mahiyetine ve kullanılış gayesine bakılmadan ve
    şer’î ölçüyü hiç hesaba katmadan sürekli ilmin övücülüğünü yapmak, ilim
    adına işlenen büyük bir cinâyettir.
    Meselâ, “İlim arayıp istemek, ilim tahsil etmek, kadın erkek her müslümana
    farzdır.”20 Hadis-i şerifini ve “İslâm’ın ilk emri oku emridir” düsturunu
    dillerine sakız edenleri bu hale örnek gösterebiliriz. Evet, ilim tahsili herkese
    farzdır, ama hangi ilim, hangi şartlarla ve ne maksatla? İşte bunu bir türlü belirtmiyorlar
    kavram istismarcıları. Okumak tavsiyesini de bir zamanlar moda
    olan okuma seferberliği girişimlerine halkı teşvik sadedinde delil getirenler,
    samimiyetsizliğin ve çifte standartın en âdi örneğini sergiliyorlar. Bu hal, aynen
    bir ağacın kökünü inkâr edip dallarını kabullenmeye benzer. İslâmiyeti
    bütünüyle ve cemiyet plânında inkâr ettikten sonra onun bazı ilke ve kavramlarını
    kendi gayelerinin gerçekleştirilmesi yönünde kullananların tutumu
    hangi mantık ve samimiyetle bağdaştırılabilir?
    19 Tirmizî, Deavât 68, hadis no: 3711; et-Tâc, Kitâbü’l Ezkâr, c. 5, s. 124
    20 İbn Mâce, Mukaddime17, hadis no: 224
    ≈ 21 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İslâmda Bİlgİ Kaynakları
    Niyet bakımından böyle olduğu gibi, içerik yönünden de İslâmî gaye esas
    alınmadan mutlak olarak kayıtsız şartsız insanlara öğütlenen, bir dereceye
    kadar da öğretilen bu malumatlar, konusu ve sonu görünüşe göre ne
    derece parlak ve verimli gibi olursa olsun, mutlak sûrette bir fuzûliyattan
    ibarettir. İşin daha kötüsü, hakiki ilmin önüne bir perde ve engel getirmek,
    insanı asıl yaratılış gayesinden uzaklaştırmaktır. Zamanın ilim anlayışı, Din’in
    esprisi içinde bir ilim değil; resmî sistemler/câhiliyye doğrultusunda bir bilim
    anlayışıdır.21
    Eğitimin amacı; Fıtrata ters düşmeden, Rabb’in öğretileri doğrultusunda
    Allah’ı ve kendini tanımak, dünya ve âhirette faydalanacağı ilim öğrenerek
    yaratıcısına kulluk yapmak, İslâm’a tâlip olmak, Kur’an ahlâkıyla yaşamaktır;
    Müslüman açısından öğrenmenin gâyesi bu olmalıdır.
    BILGI KAYNAKLARI
    Bilgi nedir? Bilginin mâhiyeti nedir? Neyi, ne kadar bilebiliyoruz? Bildiklerimizin
    doğruluk derecesi nedir? Bilgimizin kaynağı nedir? Nereden elde
    edilir? Duyularımız bize bilgi sağlayabilir mi? Aklımızın bilgi ile ilişkisi nasıldır?
    İnsan, gerçeği, varlığın hakikatini, gerçeklerin neler olduğunu ve İlâhî meselelerin
    esasını hangi yollarla bilebilir? Bilginin sebepleri nelerdir? Bu ve
    benzeri sorular insanoğlunun aklını meşgul eden ve edecek olan sorulardır.
    Kimine göre gerçeğin bilgisi sadece duyu organları vasıtasıyla bilinebilir.
    Bu inanca sahip olanlar sadece gözlenebilen, ölçülebilen, deneye tabi tutulabilen
    şeylerin bilinebileceğine inanır. Bazılarına göre bilginin elde edilme
    yolu sadece akıldır. Bilgi kaynağı olarak yalnızca aklı kabul edenler, aklın
    kavrayamadığı, idrâkin alamadığı şeylerin bilinemeyeceğine inanırlar. Sadece
    ilham, rüya veya sezgi yolu ile bilgi edinilebileceğine inananlar ise, diğer
    vasıtaları bilgi kaynağı olarak kabul etmezler.
    “Tasavvuf, aklı ve nakli belli ölçülerde bilgi kaynağı olarak kabul ettiğini
    beyan etse de, asıl doğru olan bilgi kaynaklarının keşif, ilham ve işrak olduğunu
    iddia eder. Bu üç bilgi kaynağını kısaca şöyle izah etmek mümkündür:
    Keşf, “perdenin kalkması ve arkasında saklı olan mânâların ortaya çıkmasıdır.
    Keşf, mânâ ve sırlar âlemi ile ilgili olandır. Yani kişinin önündeki
    21 Ekrem Sağıroğlu, Bilgiden Tevhide Yükseliş, Timaş Y., s. 52-53
    ≈ 22 ≈
    Ahmed Kalka n
    perdelerin kalkması ve gerçekleri görmesidir. Bu görme maddî gözle değil;
    basiret gözü ile görmedir. İlham, vahye benzetilen bir bilgi kaynağıdır.” “Yani
    tasavvufî anlayışa göre evliyânın gerek aracısız, gerekse melek vâsıtası ile
    vahiy almasına ilham denir. İlham bazen sâdık rüyalarla bazen de bazı şeylere
    muttalî kılınmakla gerçekleşir.” İşrak ise; “İnsanın kalbinde hakikat nurunun
    parlaması ve meçhul olan şeylerin bilinmesi” diye tanımlanır. İşrak bilgisi
    sezgiye dayanan bir bilgidir. Bazı tasavvufçular, kesin bilginin ancak bu yolla
    elde edilebileceğini iddia ederler.
    Sûfîler bu yolla elde edilen bilgilere ilim değil; mârifet ve irfan gibi isimler
    verirler. Onlara göre “mânevî müşâhedeye dayanan bu vâsıtasız elde edilen
    bilgiler, vâsıtalı bilgi olan nasslardan daha doğru ve daha önemlidir.”
    İlham, keşif ve işrâkı bilgi kaynağı olarak kabul eden tasavvufta sâbit bir
    bilgi kaynağının varlığından söz edilemez. Çünkü bilgi kaynağı olarak kabul
    ettikleri hususlar sübjektif olup kişiden kişiye farklılık arzeder. Sonuçta bunlar
    da felsefî ekoller gibi insan zihninin bir ürününden ibârettir. Bu bakımdan
    yöresel ve bölgesel özellikler taşır. Tasavvufun değişik kolları, bünyesinde
    değişik inançların etkisiyle farklı farklı anlayışları barındırır.”22
    Görüldüğü gibi, herkes kendi inancına uygun olanı bilgi kaynağı kabul
    etmekte; diğer vasıtaları kaynak olarak önemsememektedir. Diğer önemli
    nokta ise, yukarıda geçen vasıtaları bilgi kaynağı olarak görenlerin çoğunun
    “vahy”i bilgi kaynağı olarak kabul etmemeleridir.
    Kur’an, bilgi kaynağı olarak, vahiy başta olmak üzere, doğru haberi, duyuları
    ve akıl yürütmeyi göstermektedir. Hayatın gayesi, Allah’ı bilmek, inanmak
    ve O’na ibâdet (kulluk) yapmaktır. O’nu tanımak ve bilmek, bilgilerin en
    üstünü ve yücesidir. İnsan, ancak bilgi vasıtalarıyla Allah’a giden yolu bulabildiği
    gibi, kendisini ve çevresini de bu araçlarla tanır ve bilir.
    İslâm inancına göre insan, gerçeğin bilgisini üç yoldan elde eder. Yani,
    bilginin kaynağı üçtür. Bunlar:
    1- Doğru haber: a) vahiy b) mütevâtir haber,
    2- Selim hisler dediğimiz beş duyu,
    3- Akıl.
    22 Ömer Faruk Köse, İslâmî Hareket ve Önündeki Engeller, Fecr Y., s. 152-153
    ≈ 23 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İslâmda Bİlgİ Kaynakları
    DOĞRU HABER
    a) Vahiy: Sözlük anlamı olarak vahiy; işaret etmek, gizli ve süratli bir şekilde
    bir şeyi bildirmek, elçi göndermek demektir.
    Terim olarak vahiy; Allah Teâlâ’nın insanlar arasından seçmiş olduğu peygamberlerine
    İlâhî bir yolla mesajlarını, emir ve yasaklarını bildirmesidir.
    Bu tanımda geçen “İlâhî bir yolla” ifâdesi vahyin insan aklının kavrayışının
    üzerinde birşey olduğunu, peygamberler hâriç insanların vahyin mâhiyetini
    tam olarak bilemeyeceğini ifâde eder.
    Bizler ancak vahiy sayesinde âhireti, cenneti, cehennemi, melekleri...bilebiliriz.
    Çünkü bunlar gaybla ilgili konular olduğundan akılla, ya da duyularla
    bilinemez.
    Vahy, sadece gayb alanında bilgi kaynağı değil; aynı zamanda, bütün
    varlıkların sahibi ve yaratıcısının, her şeyi bilen Zât’ın haber verdiği her konu
    için kesin bilgi kaynağımızdır.
    “Gayb hazinelerinin anahtarları Allah’ın yanındadır. Gaybı ancak O bilir.
    O, karada ve denizde ne varsa hepsini bilir. O’nun ilmi dışında bir yaprak
    dahi düşmez. Yerin karanlıklarında tek bir tane, bir zerrecik, yaş ve kuru
    ne varsa hepsi Kitab-ı Mübin’de, Allah’ın ilmindedir.”23;“Yaratan (Allah) hiç
    bilmez mi?”24;“Allah, her şeyi en iyi bilendir.”25
    Câhiliye toplumlarında, vahyi kabul etmeyen câhilî eğitim sistemleri, vahyi
    ilim kaynaklarının, bilgi vasıtalarının içine katmazlar. Bundan dolayı, bilim
    câhiliyye düzenlerinde bir put haline dönüşmüştür. Her şeyi tümüyle bilen
    Allah’ı bilime karıştırmak istemeyenler, hiç uzlaşmaması gereken bilimle câhilliği
    (câhiliyyeyi) bir arada barındırma şerefini(!) kazanabilmişlerdir. Tabii,
    bu sentez, gerçek ilme giden yolu tıkadığı gibi, hakla bâtılın karışmasına
    yol açmaktadır. İlmin hidâyete vesile, nur ve rahmet özelliğinden soyutlanıp
    Bel’amlığa zemin oluşturmaya giden yoldur bu.
    Sözde bilim adamları, ilk insanın yaratılışından onun bilgi sahibi olmasına;
    Kalemle yazmasından fıtratıyla ilgili özelliklerine kadar birçok konuyu, vah-
    23 6/En’âm, 59
    24 67/Mülk, 14
    25 8/Enfâl, 73; Yine vahy konusunda Bak. 26/Şuarâ, 51.
    ≈ 24 ≈
    Ahmed Kalka n
    yi reddetmenin sonucu olarak faraziyelere, dayanaksız teorilere dayandırmakta,
    bunları da bilim diye kitlelere yutturmaktadırlar. Mü’minler için Allah
    Teâlâ’nın kitabında ve Rasûl-i Ekrem’in sünnetinde kat’i olarak yer alan her
    haber (vahy) ilim hükmündedir. Hatta, akıl ve duyu organları bu vahyî haberlerin
    mâhiyetini kavramasalar da vahy, kesin bilgi kaynağımızdır. Vahye ters
    düşen her türlü bilimsel teoriler de ilim tanımı dışında kalır.
    b) Mütevâtir haber: Çok sayıda güvenilir kişinin, yani yalan söylemek
    üzere bir araya gelmeleri mümkün olmayan bir topluluğun vermiş olduğu
    habere mütevâtir haber denir. Asıl bilgi kaynağımız olan Kur’ân-ı Kerim,
    nesilden nesile aktarılarak günümüze kadar tevatür yoluyla gelmiştir. Yani
    Kur’an mutevatirdir ve bu şekilde bizden sonraki nesle aktarılacaktır.
    Haberin yaşanılan çağda önemi açıktır. Görüntülü, sözlü ve yazılı iletişim
    araçları her gün sayısız haberleriyle insana bilgiler ulaştırmaktadır. Fakat,
    bunların ne kadarına ve hangi ölçü içerisinde güvenebiliriz? Bu haberlerin
    tümü, bizim bilgi kaynağımız, bilgi aracımız olabilir mi? Eğer bu araçlar uygun
    kullanılırsa evet. Asıl olan, haberin olaya uygun düşmesidir. Yalan haber,
    yani olaya uygun düşmeyen, vakaya mutabık olmayan haber bilgi ifâde etmez.
    Ancak sâdık, doğru haber bilgi kaynağıdır.
    Yani bilgi elde etmede vasıta olan bu araçların kendileri güvenilir iken,
    güvenilir olmamasının nedeni, doğru bir şekilde kullanılmamalarıdır. Kısacası
    âletler yalan söylemez; fakat insanlar yalan söyleyebilir, âletleri yalanlarına
    vasıta yapabilirler.
    Kâfirlerin, hatta fâsıkların verdiği haber ve bilgiyi, araştırmadan, kesin
    ölçülerimizle test etmeden, bilgi kaynağı olarak kabul ve tasdik etmemiz
    Kur’ân-ı Kerim’e ters düşer. “Ey iman edenler; eğer size bir fâsık bir haber
    getirirse, onu araştırın (doğruluğunu anlayıncaya kadar tahkik edin).
    Değilse bilmeyerek bir kavme sataşırsınız da yaptığınıza pişman olursunuz.”
    26 Bilginin ilim sayılabilmesi ve bize zararlı değil; yararlı olabilmesi için
    kaynağına, güvenilir olup olmadığına bakmak şarttır.
    Mütevâtir haber, çok sayıda güvenilir kişinin verdiği doğru haber olduğu
    için bilgi sebebidir (Tarihe, coğrafyaya... ait bilgilerin çoğu bu türden bilgilerdir).
    26 49/Hucurât, 6
    ≈ 25 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İslâmda Bİlgİ Kaynakları
    Tevatürün şartları üçtür:
    I) Verilen haberler sağlam duyu organlarına dayanmalı, efsâne, mitoloji
    kabilinden olmamalı,
    II) Haberi nakledenler arasında ittifak bulunmalı,
    III) Akla ve kesin dinî hükümlere aykırı olmamalıdır.
    Selim Hisler (koklama duyusu burun, tatma duyusu dil, hissetme duyusu
    deri dediğimiz duyu organlarımızdaki algılarımızdır. Selim olması bu
    organların sağlam ve sağlıklı olmalarının gerektiği içindir. Özürlü ve sakat
    olmamalıdır. Bu organlar vasıtasıyla herhangi bir yiyeceği tattığımızda acı,
    tatlı veya tuzlu olduğuna, bir şeyi içtiğimizde sıcak veya soğuk olduğuna,
    bir cisme vurunca sert veya yumuşak olduğuna, belli bir mesafedeki cismin
    uzak, yakın, uzun veya kısa olduğuna karar veririz.
    Duyu organlarıyla elde ettiğimiz bilgiler sınırlıdır. Çünkü, gözlerimiz ancak
    belirli mesafedeki cisimleri görebilirken x ışınlarını, mor ötesi ışınları,
    röntgen ışınlarını göremez. Kulaklarımız ancak belirli frekanslarda sesleri duyabilir,
    derimiz gözle görülebilen cisimleri hissederken, vucudumuzu boydan
    boya geçen ışınları hissedemez. Burnumuz belirli mesafeden koku alabilir,
    bu mesafenin dışındaki kokuları alamaz. Göz, 390-760 milimikron boyunda
    olan dalgaları alabilecek duyarlıktadır (milimikron; bir milimetrenin milyonda
    birine denir). Bunların altında veya üstünde olan dalgaları göremez. Kulak da
    her titreşimi alamaz. Ses dalgalarının frekansları binlerce Hz. olabilir. Kulağın
    işitebileceği frekanslar ise 20-2000 Hz. arasındadır. Kulak, bu rakamların
    altındaki veya üstündeki frekansları işitemez.)
    Aynı zamanda duyu organlarımızın bizi yanılttığı, bize yanlış bilgi verdiği
    durumlar da vardır. Meselâ, su dolu bardağın içindeki kaşığın kırık gözükmesi;
    sıcak sudan sonra ılık suyu, derinin olduğundan daha soğuk hissetmesi;
    hileli aynaların karşısında kendimizi birden fazla veya garip şekillerde
    görmemiz...
    Duyu organlarımız, duyarlık derecesinin altında veya üstünde olan olayları
    algılayamaz. Duyularımız, kendi sahalarına giren ve kapasiteleri dâhilinde
    olaylar hakkında bize bilgi verir. Modern Psikolojide açıklanan algı yanılmaları,
    duyularla elde edilen bilgilerin değeri konusunda tespitlerimizi kuvvetlendirmektedir.
    ≈ 26 ≈
    Ahmed Kalka n
    Bu açıklamalarımızla şunu demek istiyoruz: Selim, sağlıklı duyu organları,
    sağlam ölçüler ışığında bilgi kaynaklarımızdandır; ama verdikleri bilgiler
    bu organların kapasiteleriyle sınırlıdır. Duyu organlarımızla tesbit edemediğimiz
    şeyler, ilmin konusu olabilir. Çünkü duyu organlarımızın güçleri sınırlıdır.
    Duyu organlarımızın bizi yanılttığı durumlar da vardır. O yüzden bunlar,
    yanlışlığı ispatlanan konularda ve sınırsız bir şekilde veya tek başlarına bilgi
    kaynakları değildir. Melek, cin, şeytan gibi birtakım varlıkları duyu organlarımızla
    algılayamamamız, onların yokluğunu gerektirmez.
    AKIL
    Akıl, insanda bulunan mânevî bir kuvvettir. İnsan bu kuvvet sayesinde
    eşyayı kavrar. Akıl, insanın düşünme, bilme, davranışını belirleme, denetleme
    ve yargılaması, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırt etmesi ile ilgili
    kabiliyetidir. Kendisinde bu özel kuvvet olduğu için insan, dinin emir ve
    yasaklarını yerine getirmekle sorumludur. Aklımızla elde etmiş olduğumuz
    bilgiler de sınırlıdır. Meselâ, aklımız ölüm olayını, vahyin mâhiyetini, kabirde
    olanları, âhireti ve âhirette olacakları, Allah’ın zâtını, insanın rûhunu tümüyle
    kavrayamaz.
    İSLÂM’DA AKLIN ÖNEMI VE DEĞERI
    Kur’ân-ı Kerim’e göre insanı insan yapan, onun her türlü davranışlarına
    anlam kazandıran ve İlâhî emirler karşısında sorumluluk altına girmesini sağlayan
    şey aklıdır. Din, akıllılara gönderilmiştir. Kur’an’da akıl kelimesi 49 yerde
    ve hep fiil şeklinde geçmektedir. Bu âyetlerde genellikle akletmenin, yani aklı
    kullanarak doğru düşünmenin önemi üzerinde durulmaktadır. Kur’an’a göre
    akıl “bilgi edinmeye yarayan bir güç” ve “bu güç ile elde edilen bilgi” şeklinde
    tarif edilmiştir. Dinin sorumluluk yüklediği akıl, birinci anlamdaki akıldır.
    Düşünmek, ibret almak, öğüt almak, hidâyete ermek, cehâletten kurtulmak,
    kâinattaki ve kendi içindeki hakikatleri anlamak, gönülden kör, sağır,
    dilsiz olmamak için Kur’an’da akla vurgu yapılmaktadır. Aklın önemi, özellikle
    Kur’an’ın mânâsının, İslâm’daki emir ve yasakların ve bunların hikmetlerinin
    anlaşılması içindir. Düşünmek, doğruyu bulup ona teslim olmak içindir.
    Kur’an birçok âyetinde insanları düşünmeye, anlamaya, zikretmeye dâvet
    etmektedir. Tüm bu faâliyetler aklın birer fonksiyonudur.
    ≈ 27 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İslâmda Bİlgİ Kaynakları
    Allah’a hakkıyla kulluk edebilmek için, Kur’an’ın ne dediğini anlamak, neleri
    yapmak ve nelerden kaçınmak gerektiğini bilmek gerekir. Bu ise ancak
    akıl sayesinde mümkündür. Bu anlamda akıllı olmak, aklı kullanıp Kur’an’ı
    anlamaya çalışmak kadın - erkek her müslümanın görevlerindendir.
    İnsan, aklı sayesinde taklitten kurtulur. Neye, niçin inandığını kavrar. İslâm
    dini akıl sahibi insanları muhatab alır ve onlara sorumluluk yükler. “Aklı olmayanın
    dini de yoktur” ifâdesini bu anlamda düşünmek gerekir.
    Bütün İslâm âlimleri aklı, insanın dinin emir ve yasaklarıyla sorumlu tutulmasının
    temel şartı olarak söylemişler, akıldan yoksun olanlara hiçbir sorumluluğun
    yüklenemeyeceği görüşünde birleşmişlerdir. Meselâ; namaz,
    oruç, zekât, hac gibi ibâdetleri yerine getirebilmenin ilk şartı âkıl-bâliğ olmak,
    yani deli olmamak ve ergen olmaktır. Ayrıca zamanının en akıllısı olmayı
    (fetânet) peygamberlerin temel vasıflarından kabul etmişlerdir. İslâm âlimleri,
    imandan sonra en büyük nimet olarak gördükleri akla, dünya ve âhiret
    mutluluğunu kazanmaya vesile olması dolayısıyla büyük değer vermişlerdir.
    Aklın önemi ve değeri ile ilgili birkaç âyet meali:
    “... İlimde ileri gidenler; biz ona inandık, hepsi de Rabbimizin katındandır
    derler. Bunu ise ancak aklını isabetle kullanabilenler akledip düşünebilir.”
    27
    “Bu Kur’an insanlara bir tebliğdir. İnsanlar bununla uyarılsınlar, O’nun
    tek ilâh olduğunu bilsinler ve akıllarını kullansınlar da düşünüp ibret alsınlar.”
    28
    “... Onları müjdele, onlar ki sözü dinlerler ve o sözün en güzeline uyarlar.
    İşte onlar Allah’ın kendilerini doğru yola ilettiği kimselerdir, onlar akl-ı
    selim sahipleridir.”29
    “Onlara Allah’ın indirdiğine uyun denildiğinde ‘hayır, biz atalarımızın
    uyduklarına uyarız’ derler. İyi ama atalarınızın aklı bir şeye ermiyorsa da
    doğru yolu bulamamışlarsa? (yine de onların yoluna mı uyacaksınız?)”30
    27 3/Âl-i İmran,7
    28 14/14/İbrâhim, 50
    29 39/Zümer, 18
    30 3/Âl-i İmran, 172
    ≈ 28 ≈
    Ahmed Kalka n
    Ve akılla ilgili birkaç vecize, güzel söz:
    “Aklı olmayanın dini de yoktur.”
    “En akıllı insan öğüt alan insandır.”
    “Her nimetin bir şükrü vardır. Akıl nimetinin şükrü de düşünüp öğüt almaktır.”
    “İki şey var ki, asla sonuna erişilmez. İlim ve akıl.”
    “İlim tükenmez hazine, akıl eskimez elbisedir.”
    “Akıl ve iman ikiz kardeştir. Allah biri olmadan diğerini kabul etmez.”
    “İman kalp sayesinde inanılan ve yaşanan, akıl sayesinde de düşünülen
    ve idrâk edilen bir gerçektir.”
    “Bir saat (kısa bir an) tefekkür (düşünmek), bir gece nâfile ibâdet etmekten
    daha hayırlıdır.”
    AKLETMEK, AKLI KULLANMAK
    Akletmek gerçek ilim sahibi olanların niteliğidir. Gerçek akıl sahipleri gerçek
    âlimlerdir. “Biz meseleleri insanlar için açıklıyoruz, ama onları âlimlerden
    başkası akletmez.”31
    Aklın görevi; araştırma, düşünme ve gerçeği bulmadır. Araştırmayan,
    düşünmeyen akıl, görevini yerine getirmemiş akıldır ki, sahibini hayvandan
    daha aşağı duruma sürükler. Akıl çalışmayınca görevini yerine getiremez
    ve sahibini taklîd bataklığına düşürür. Taklîd ise, araştırma ve düşünmenin
    baş düşmanıdır. Allah, kitabında taklîdi, donukluğu kınarken; araştırıcı aklı
    övmektedir.
    İslâm taklitçiliğe karşı çıkmıştır. Çünkü taklitçilik, Allah’ın insana en büyük
    nimetlerinden olan aklı kullanmamak, başkalarına körü körüne uymaktır.
    Allah ile birlikte başka bir ilâhın olmadığını akıl bulmak zorundadır. O’nun
    asıl görevi bu yüce gerçeği bulmak ve ona göre yaşamaktır. Akıl Allah’ı bulmanın
    yanında O’na şükretmeyi de bilecektir. Aklı ile Allah’ı bulan ve O’na
    şükreden sıkıntıda olsa da bahtiyardır. Allah’ı bulamayan ise, bollukta olsa
    bile yine de bedbahttır.
    31 29/Ankebût, 43
    ≈ 29 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İslâmda Bİlgİ Kaynakları
    Aslında gerçek akletme ve bilme gücüne sahip olmayanlar, yani Allah’ın
    verdiği aklı kullanmayanlar, kafaları küflenmiş, kalpleri mühürlenmiş ve mânevî
    pisliklerle kararmış olanlar, bilgi ve kültürleri büyük zannedilse bile, gerçek
    câhillerdir.
    “Onların bu konuda ilmi yok, sadece atıp tutuyorlar.”32
    “Hevâsını ilâh edinen ve Allah’ın bir ilim üzere sapıtıp, kulağını ve kalbini
    mühürleyipgözü üzerine de perde çektiği kimseyi gördün mü?”33
    “Allah kalplerini mühürledi, artık bilmezler.”34
    “Allah bilmeyenleri işte böyle mühürler.”35
    Kâfirler ve müşrikler hiç akletmeyenlerdir; kalbî duyularını bütün bütüne
    köreltenler, kalpleri mühürlenenlerdir.
    “Allah katında hayvanların en şerlisi, akletmeyen sağırlar ve dilsizlerdir.”
    36
    “Sağır, dilsiz ve kördürler de, akletmezler.”37
    “...Bunlardan bir grup vardı, Allah’ın Kelâmı’nı işitirlerdi de, onu aklettikten
    sonra, bile bile tahrif ederlerdi.”38
    Akıllı olmayan ve aklını gereği gibi kullanamayanlar şunlardır:
    • Akıl - baliğ olmayan çocuklar.
    • Akıl bakımından reşid olmayan zekâ özürlüler.
    • Aklını yitirmiş olan deliler.
    • Aklını kullanmak istemeyip körü körüne başkalarını taklît edenler.
    • Liderlerine, büyüklerine aşırı güvenip, kendi yerine onların düşünmesini
    yeterli görenler.
    • Kâfir ve müşrikler.
    32 43/Zuhruf, 20
    33 45/Câsiye, 23
    34 9/Tevbe, 93
    35 30/Rûm, 59
    36 8/Enfâl, 22
    37 2/Bakara, 171
    38 2/Bakara, 75
    ≈ 30 ≈
    Ahmed Kalka n
    KUR’ÂN-I KERIM’E GÖRE AKIL VE DUYU ORGANLARININ ÖNEMIVE BILGI
    KAYNAĞI OLMASI
    a) Hiçbir şey bilmeden anne karnından çıkan insana Allah’ı hakkıyla tanıyıp
    şükretmesi için duyu organları verilmiştir.39
    b) Allah’tan gafil olanlar, kendi irâdeleriyle duyu organlarını ve kalplerini
    fıtratları doğrultusunda kullanmadıkları için Allah onların kulak ve kalplerini
    mühürlemiş ve gözlerine perde çekmiştir.40
    c) Duyu organlarını ve düşünce sistemini gereği gibi kullanıp Allah’a teslim
    olamayanlar, insanlıklarını kaybederler, hayvandan daha aşağı derekeye
    düşerler.41
    d) Duyu organları yaptıklarından (ve yapmak zorunda olup yapmadıklarından)
    sorumludur.42
    e) Gerçek körler, kafa gözü görmeyenler değil; kalp gözlerini, basiretlerini
    kaybedip, tarihten ibret almayan ve geçmiştekilerin işlediği hataları tekrar
    edenlerdir.43
    f) Kur’ân-ı Kerim’de âhiret hayatı ile ilgili olarak sıkça zikredilen cennet
    nimetleriyle cehennem azâbı, özellikle duyulara hitab etmektedir.44
    TAMAMLAYICI BILGI
    Aklın Gücü, Sınırı ve Sorumluluğu
    İnsan, canlı olmasının bir sonucu olarak, zorunlu temel ihtiyaçlarını karşılamak
    için çeşitli davranışlar ortaya koyar. Bu davranışlar, vücudun maddî
    yönünü tatmin etmeye dönüktür. Bu ihtiyaçları giderme hususunda, insanı
    diğer canlılardan farklı kılan özelliği, özgür seçimidir. Özgürce seçmek için
    ise akıl sahibi olmak gerekir. Yani seçme, karar verme, ortaya çıkarma gibi
    davranışların temeli akıldır. Bu özellik insanın diğer canlılar karşısındaki ayrıcalığıdır.
    39 Bak. 16/Nahl, 78
    40 Bak. 2/Bakara, 7; 16/Nahl, 108
    41 Bak. 7/A’râf, 179
    42 Bak. 17/17/İsrâ, 36
    43 Bak. 22/Hacc, 46. Yine aynı konuyla ilgili diğer âyetler için Bak. 8/Enfâl, 21; 21/Enbiyâ, 45; 10/
    Yûnus, 31; 32/Secde, 9; 45/Câsiye, 23; 5/Mâide, 83; 2/Bakara, 75; 31/Lokman, 7; 11/Hûd, 20, 23)
    44 Meselâ Bak. 2/Bakara, 25; 7/A’râf, 50; 14/14/İbrâhim, 16-17; 18/18/Kehf, 31; 22/hac, 19-22; 36/
    Yâsin, 55-57.
    ≈ 31 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İslâmda Bİlgİ Kaynakları
    Aklın nasıl kullanılacağı, gücünün ve sınırının ne olduğu, elde ettiği bilginin
    nasıl oluştuğu gibi sorular insan zihnini meşgul eden sorulardır.
    İnsanın tabiatla, çevresiyle, kendi iç dünyasıyla kurduğu ilişki onu muhataplarını
    tanımaya sevkeder. İnsanın yaratılanlar ile kendi arasında kurmuş
    olduğu bu ilişki aklî bir çabadır. Bu esnada aklını kullanarak elde ettiği değer,
    bilgi adını alır. Buradaki akıl, akletme gücünü, elde edilen bilginin doğru ya
    da yanlış olmasını, aklın gereği gibi kullanılıp kullanılmadığını gösterir. İnsan,
    aklı ile tabiatı anlarken, vahiy ile İlâhî hakikatleri bilebilir. O halde aklın görevi;
    gerek tabiattaki, gerek Kur’an’daki âyetleri anlamak ve Allah’a ulaşmaktır.
    İnsanın, tabiatı anlamaya çalışması sonucu ortaya çıkan bugünkü modern
    teknoloji, elektriğin icad edilmesi, uçak, gemi, denizaltı yapımı, tıp alanındaki
    ilerlemeler sonucu verem, tifo, kolera, kuduz gibi hastalıkların tadavisinin
    bulunması, yapılan kazılar sonucu insanlık tarihi ve dünyanın geçmişi
    hakkında elde edilen bulgular, yapılan uzay araştırmaları, deniz altında, volkanlarda
    yapılan incelemelerle gelen ve sürekli yenilenen teknoloji ile ortaya
    çıkan yeni gerçekler, başlı başına küçük bir kâinat olan insanın kendisini
    tanımaya çalıştıkça ortaya çıkan sonuçlar v.s. aklın gücünü gösteren bizzat
    yaşayarak gördüğümüz somut örneklerdir.
    Allah insanoğluna eşyanın isimlerini öğretti. İnsan tüm bu hakikatleri aklını
    kullanarak ortaya çıkarmaktadır. Zaten insanın melekten üstün olmasının
    altındaki gerçek, eşyanın isimlerini bilmesi ve zamanla bu gerçeklerin ortaya
    çıkarılmasıdır.
    Akıl, ölüm olayını, kabirde olanları, vahyin mâhiyetini, melekleri, âhireti,
    Allah’ın zâtını tam olarak kavrayamaz. Bunlar aklın idrâk sahasının dışında
    olan gayba ait hususlardır. Aklın faâliyet alanı ise bu kâinat ile sınırlıdır. Akıl
    gayba ait meselelerde mutlak gerçeğe ulaşamaz. Zaten Allah Teâlâ insana
    böyle bir görev ve sorumluluk da yüklememiştir. İnsan meraklı bir varlık olduğu
    için ölüm ve ötesi ile ilgili de yorum yapar. İster ölüm ve ötesi ile ilgili,
    isterse gaybla ilgili gereken tüm bilgiler vahiyle bildirilir; akla düşen şey ise
    vahyi tasdik edip imanın kalpte kökleşmesine katkıda bulunmaktır. Gayb ile
    ilgili meselelerde yapılan akıl yürütmelerin hiçbiri kesin doğrudur denemez.
    Yapılan yorumların tümü zihin egzersizinden öteye geçmez.
    ≈ 32 ≈
    Ahmed Kalka n
    Özetle;
    1) Aklın, Kur’an’ı ve sahih sünneti sorgulayan bir konumda olmaması,
    2) Aklın, Kur’an ve sünneti anlamaya çalışması ve onun hizmetinde olması,
    3) Tabiatı anlamaya çalışırken, tabiata, içindeki tüm canlı varlıklara ve
    kendi hemcinslerine zarar vermemesi, bunların tümüyle uyum içinde olması
    aklın sorumluluğudur.
    Akıl iki şekilde kullanılabilir. Bu kullanımlardan biri insanı dünya ve âhiret
    saâdetine götürürken; diğeri hüsranda bırakır. Eğer insan aklını her şeyden
    üstün görür, tek ölçü ve tek hâkim kabul ederse, bu düşünce onu küfre,
    dalâlet e ve sapıklığa götürür. Fakat aklını usulüne göre ve Kur’an’ın rûhuna
    uygun bir şekilde kullanır ve bu nimetin farkına varırsa, o zaman akıl, sahibini
    hakikati keşfetmeye, dünya ve âhiret saâdetine iletir.
    İLHAM VE RÜYA BILGI KAYNAĞI OLABILIR MI?
    İlham: İnsanın kalbine bir mânânın (anlamın) konmasıdır. Delilsiz olarak,
    yani bilgi vasıtalarımızdan birine dayanmayarak feyiz yoluyla kalbe doğan
    mânâdır. İlham ve rüya İslâm’da bilgi kaynağı kabul edilmemiştir.
    İlham ve rüyanın bilgi kaynağı olmamasının iki nedeni vardır:
    1) İlham ve rüya bilgi kaynağı olamaz. Çünkü, insana gelen ilham, ya da
    gördüğü rüya, şeytandan da olabilir, melekten de. Halk deyimiyle Rahmâni
    de şeytani de olabilir. Bunu tesbit etmek için elimizde güvenilir bir ölçü
    yoktur. Rahmâni ilhamlar olduğu gibi; şeytani vesveseler de vardır. Bunu
    ayırdetmek de zannedildiği kadar kolay değildir. Ayrıca görülen rüyanın gerçekleşip
    gerçekleşmeyeceği de belli değildir. Dolayısıyla gördüğümüz rüya,
    bizi tümüyle bağlamayacağı gibi, diğer insanları hiç mi hiç bağlamaz.
    Şöyle bir düşünelim; rüyamızda İstanbul-Ankara uçağının düştüğünü
    gördük. Kendimiz gitmemeye karar verdiğimiz gibi, diğer yolcuları da gitmemeleri
    için uyarıyoruz. İnsanlar, doğal olarak bize “sen deli misin?” diyecektir.
    Bu uyarımız,insanlar arasında gülünç duruma düşmemize neden olacak;
    ama biz uçağın düşeceğini ısrarla söyleyeceğiz. Bu bir anlamda gaybdan
    haber vermek olur ki, gaybı sadece Allah bilir. İnsanlar bizden bu iddiamızı
    ≈ 33 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İslâmda Bİlgİ Kaynakları
    ispat etmemizi isteyecektir. Oysa bunu ispat etmenin imkânı yoktur. Çünkü
    uçağın düşüp düşmemesi gördüğümüz rüya ile hiçbir alâkası olmayan teknik
    bir konudur. Uçak ya teknik bir arızâdan veya pilot hatasından dolayı
    düşer.
    Hayatını gördüğü rüyalar üzerine kurmak, insanı ruhsal bunalımlara sokar.
    Bunun sonucu olarak psikopat denilen hasta tipler ortaya çıkar. Bir de,
    toplumu oluşturan insanların çoğunun bu tipler olduğunu düşünürseniz, o
    zaman seyreyleyin gümbürtüyü.
    2) İlhamın delil olmamasının bir nedeni de, istismara açık olmasıdır. Nitekim
    geçmişte ve günümüzde pek çok kimse çıkarak, kendisine vahiy şeklinde
    ilham geldiğini, Peygamberimiz’le görüştüğünü, ondan hadis aldığını
    söyleme cür’etinde bulunmuştur. Bu şekilde İslâm dinine birçok hurâfe sokulmaya
    çalışılmıştır. Oysa bu dinin herhangi bir hükmünü gizleyip çıkarmak
    insanı dinden çıkaracağı gibi, dinden olmayan şeyleri bu dinin hükmü imiş
    gibi göstermek de insanı dinden çıkarır. Çünkü dinden olanı atmak da, dinden
    olmayanı katmak da küfürdür.
    Günümüzde ortaya çıkan yalancı peygamberler, mehdiler, şeyh olduğunu
    söyleyip dinini bilmeyen câhil insanları kandırarak onları maddî ve mânevî
    olarak sömüren sahtekâr tipler ve sözde zikir âyinleri tertipleyip, kamera karşısında
    şov yapan, ne olduğu belli olmayan şarlatanlar ile gelecekten haber
    verme iddiasında olan medyumlar, falcılar, astrologlar bu anlayışa sahip
    olanların günümüzdeki yansımasıdır.
    Eğer çevremizde böyle insanlar varsa, ki maalesef var, inancımızın bir
    gereği olarak bu insanlara itibar etmememiz gerekir. Şurası bir gerçektir ki,
    ilim ve aklın olmadığı yerde cehâlet, cehâletin olduğu yerde de din tüccarları
    ortaya çıkar.
    SORULAR
    1- Bir şeyin hakikatini idrâk etmeye ve mâlum olanın, olduğu hal üzere
    bilinmesine ne denir?
    a) vahy b) akaid c) ilim d) mütevâtir haber
    2- İnsan, ne sâyesinde meleklerden üstün olabilmiş ve halife vasfını kazanmıştır?
    ≈ 34 ≈
    Ahmed Kalka n
    a) ilim b) din c) namaz d) vahy
    3- Aşağıdakilerden hangisi bilgi kaynağı değildir?
    a) ilham b) akıl c) vahy d) selim hisler
    4- Kâfirlerin bilgi kaynağı olarak kabul etmedikleri şey, aşağıdakilerden
    hangisidir?
    a) akıl b) beş duyu c) vahiy d) hiçbiri
    5- Allah Teâlâ’nın insanlar arasından seçmiş olduğu peygamberlerine
    İlâhî bir yolla mesajlarını, emir ve yasaklarını bildirmesine ne denir?
    a) vahy b) gayb c) ilham d) mütevâtir haber
    6- Mütevâtir haberle ilgili olarak aşağıdaki ifâdelerden hangisi yanlıştır?
    a) Çok sayıda güvenilir kişinin verdiği doğru habere mütevâtir haber denir.
    b) Yalan söylemek üzere biraraya gelmeleri mümkün olmayan bir topluluğun
    vermiş olduğu habere mütevâtir haber denir.
    c) Allah Teâlâ’nın insanlar arasından seçmiş olduğu peygamberlerine İlâhî
    bir yolla mesajlarını bildirmesine mütevâtir haber denir.
    d) Kur’an mütevâtirdir. Yani nesilden nesile tevatür yoluyla aktarılarak
    bize ulaşmıştır.
    7- Bilgi kaynaklarımızdan biri olan duyu organlarımız hakkında aşağıdaki
    ifâdelerden hangisi yanlıştır?
    a) Duyu organlarımız kendi sahalarına giren olaylar hakkında kapasiteleri
    dâhilinde bilgi verirler.
    b) Duyu organlarımızın bizi yanılttığı, bize yanlış bilgiler verdiği durumlar
    vardır.
    c) Duyu organlarımızla elde ettiğimiz bilgiler sınırlıdır.
    d) Duyu organlarımızın verdiği bilgiler kesindir, bizi hiç yanıltmazlar.
    8- İnsanın düşünme, bilme ve davranışlarını belirlemesi, iyiyi kötüden,
    doğruyu eğriden ayırt etmesiyle ilgili kabiliyetine ne denir? (Kendisinde bu
    kabiliyet olduğu için insan, dinin emir ve yasaklarını yerine getirmekle sorumludur.
    Ona sahip olmayanın dini de yoktur.)
    a) Akıl b) Selim hisler c) Vahy d) İlim
    9- Ebû Cehil’e, “câhillerin atası” anlamındaki bu ismin verilmesinin sebebi
    nedir?
    a) Oğulları câhil olduğundan dolayı.
    b) Kendisi okuma yazma bilmediğinden dolayı.
    c) Bilgili olmadığı, özellikle Allah’ı hiç bilmediği ve inanmadığından dolayı.
    d) Yanlış bilgilere sahip olduğundan, özellikle Allah hakkında yanlış bilgi
    ≈ 35 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İslâmda Bİlgİ Kaynakları
    ve inançlarından dolayı.
    10- Akıl hangi konuları tümüyle kavrayamaz?
    a) Zor konuları b) Vahiyle ilgili konuları
    c) Gaybla ilgili konuları d) Hiçbiri
    11- Aklını ve duyu organlarını gereği gibi kullanmayanlara Kur’ân-ı Kerim
    ne demektedir?
    a) Şeytan, hatta daha aşağı b) Hayvan, hatta daha aşağı
    c) Câhil, hatta daha aşağı d) Beşer, hatta daha aşağı
    12- İslâm’a göre bilgiyi açıklayınız.
    13- İslâm’a göre bilgi kaynakları nelerdir? Açıklayınız
    14- Aklın önemini açıklayınız. Bu konuda iki âyet meali veriniz.
    15- Akıl, vahiy, mütevâtir haber kelimelerini, sözlük ve terim olarak açıklayın.
    16- İlham, rüya, keşif ve kerâmet, neden bilgi kaynağı olamaz, açıklayın.
    ≈ 36 ≈
    Ahmed Kalka n
    ≈ 37 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Dİn
    Ünite 14
    DİN
    • Dinin Tanımı
    • İslâm’a Göre Dinler
    • Diğer İnançlarda Din
    • Dinin Kaynağı
    • Din Duygusunun Menşei
    • Dinin Gerekliliği
    • Dinlerin Tasnifi: 1- Hak Din, 2- Muharref Dinler, 3- Bâtıl Dinler.
    • Bâtıl Dinleri de Tanımanın Gerekliliği
    • Din ve Bilim
    • Dinde Aşırılık
    • Karşı Din; Allah’a Din Öğretmeye Kalkmak
    • Yozlaştırılan Din; Halkın Dini ve Hakk’ın Dini
    • Bu Din Benim Dinim Değil!
    • Yönlendirilen Din; Devlet Dini ve Din Teşkilatları
    • Sorular
    Bu üniteyi bitirdiğinizde aşağıdaki amaçlara ulaşmanız beklenmektedir
    • Din kelimesinin sözlük ve terim mânâsını tanımlamak.
    • Din kelimesinin içerdiği unsurları açıklamak.
    • Kur’an’da din kelimesinin kullanılış şekillerini listelemek.
    • Din duygusunun kaynağını İslâm inancına göre açıklamak.
    • Kur’an’a göre dinleri tasnif etmek.
    • Hak dinlerin genel özelliklerini listelemek.
    • Hak dinlerin neden tahrif edildiğini izah etmek.
    • Bâtıl dinleri tanımanın bir müslüman için önemini açıklamak.
    • Din ile bilim arasındaki ilişkiyi açıklayabilmek.
    • Dinin günümüzde değişik şekilde yozlaştırılmasını örnekler vererek izah edebilmek.
    • Resmî din anlayışının ve özellikle câhilî eğitim kurumlarındaki Din Kültürü ve
    Ahlâk Bilgisi kitaplarındaki dinin, Allah’ın tek hak dini İslâm’dan farklı olduğuna
    örnekler verebilmek.
    • İslâm’ın hâkim olmadığı, yani dinin devlet olmadığı ülkelerde, devlet dininin
    ortaya çıkması ve dinî teşkilatlar tarafından dinin yönlendirilmesini örneklerle
    açıklayabilme.
    ≈ 38 ≈
    Ahmed Kalka n
    DININ TANIMI
    Din kelimesi “deyene” kökünden oluşmuş bir kelimedir. Sözlük anlamı
    olarak din; boyun eğmek, hakkını almak, ödünç almak, âdet edinmek, boyun
    eğdirmek, hesaba çekmek, cezâ ve mükâfat vermek, egemenlik, mülk,
    hüküm, idare etmek anlamlarına gelir.
    Terim olarak din; Akıl sahibi insanları kendi irâde ve arzularıyla hayırlı olan
    şeylere sevkeden İlâhî bir kanundur. Din; peygamberlerin vahye dayalı yapmış
    oldukları tebliğdir. Din; Allah Teâlâ tarafından vahiy yoluyla indirilen, insanları
    dünya ve âhiret saâdetine çağıran i’tikadî ve amelî bir nizamdır. Din;
    İslâm, iman ve ihsandan oluşan hayat şeklidir (Bu tanımların tümü vahye
    dayalı hak dinin, yani dar anlamda dinin -İslâm dininin- tanımlarıdır).
    Burada geçen din tanımları şu hususları içermektedir:
    • Dinin koyucusu ve sahibi Allah’tır. Hiçbir insan, hatta peygamberler
    dahi vahye dayalı bir din meydana getiremez. “İyi bilin ki, hâlis (gerçek) din
    Allah’ındır.”45
    • Din akıl sahibi insanlara hitap eder. Din akıl üstüdür, fakat akıl dışı değildir.
    Din akıl sahibi olmayan çocukları, delileri sorumlu tutmaz.
    • Dinde serbest seçme vardır. Yani iman edip etmeme insanların özgür
    irâdelerine bağlıdır. “ ... Dinde zorlama yoktur. Artık hak ile bâtıl açıkça
    ayrılmıştır.”46
    • Din insanları hayra ve güzelliğe iletir. Fakat din, insanları güzele iletme
    hususunda onların şahsi kanaatlerini değil; genel ve değişmez evrensel yaradılış
    kanunlarını esas alır. Bu esaslar: din, akıl, can, mal ve nesli koruma
    şeklinde formüle edilen esaslardır.
    • Vahiy kaynaklı dinler, insana kendi mâhiyetini, başlangıcını ve sonunu,
    yaratılış gayesini, yapmakla sorumlu olduğu vazifelerini bildirir.
    • İnsanların ortaya koyduğu sistemler hak din değil; bâtıl dindir.
    • Her yaşayış biçimi bir dindir. Her dinin bir yaşayış biçimi vardır.
    45 39/Zümer, 3
    46 2/Bakara, 256
    ≈ 39 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Dİn
    Bu toplumda herkesin kendine göre bir “din” tanımı, bir din görüşü ve yorumu
    vardır. Din konusunda genel kanaat; din olayının Allah ile kul arasında
    bazı ilişkileri tanzim eden, namaz, hac, oruç gibi ibâdetlerin nasıl yapılacağını
    açıklayan görüşler manzumesi olduğu şeklindedir. Halk kitlelerinin olduğu
    kadar, resmî ideolojinin din tanımı da budur.
    Bu anlayışa göre din, insanların sadece âhiretini ilgilendiren bir hâdisedir.
    Bu hâdisede insanlarla Allah arasına girmek; politik çıkarlar için dinî duygulardan
    faydalanmak, en açık ifâdesiyle dini istismar etmektir. Yine bu anlayışa
    göre, çağdaş devlet yönetimi, on dört asır önceki dinî hükümlerle değil;
    yine çağdaş ve medenî olan hükümlerle mümkün olacaktır.
    Rabbimiz, din gerçeğini kendi çıkarlarına göre tanımlamaya ve yorumlamaya
    kalkışan böylesi kimselere, Kur’ân-ı Kerim’de açıkça şöyle buyurmaktadır:
    “De ki: Siz Allah’a dininizi mi öğreteceksiniz? Oysa Allah, göklerde
    ve yerde olanları bilir. Allah her şeyi bilendir.”47
    Bu âyet-i kerimede hem bu kimseler itham edilmekte ve hem de Allah’ın
    râzı olacağı din gerçeğini öğretecek mercinin yine Allah ve Allah’ın Kitabı
    olduğu belirtilmektedir. İşte Allah’ın râzı olacağı yegâne din olan İslâm,
    Allah’tan ve Rasûlünden öğrenildiği zaman, aldatılmakta olan insanlarımız
    bu gerçekleri kavrayacak ve kendilerine yıllardır anlatılan safsataların yalan
    olduğunu kavrayabileceklerdir.
    İSLÂM’A GÖRE DIN GERÇEĞI
    Din kelimesi, sadece hak din için, yani özel ve dar anlamıyla İslâm için
    kullanılmaz. Din kelimesinin geniş olarak ele alındığı ıstılahtaki veya pratikteki
    anlamı; bir dünya görüşünü, bir hayat şeklini belirleyen görüşler, emirler
    ve yasaklar manzumesidir. Yani, üstünlüğü kabul edilen kanun ve kurallarla
    belirlenmiş yaşama şekline din denir. Dolayısıyla “her din bir hayat şeklidir ve
    her hayat şekli bir dindir” görüşü, genel itibariyle doğru bir görüştür. Nitekim
    İslâmî ıstılahta veya diğer bir deyişle İslâmî pratikte dinin anlamı; en genel ifâdeyle
    Yaratıcı ile insanların ve insanlar ile tüm yaratılmışların münâsebetlerini
    tanzim eden nizamdır.
    47 49/Hucurât, 16
    ≈ 40 ≈
    Ahmed Kalka n
    Kur’ân-ı Kerim’de “din” kelimesi, sağlam bir nizamı, eksiksiz bir düzeni
    ifâde edecek şekilde kullanılır. Söz konusu bu düzen dört unsurdan meydana
    gelir:
    1- Hâkimiyet ve yüce egemenlik,
    2- Bu yüksek egemenlik ve hâkimiyete itaat edip boyun eğme,
    3- Bu hâkimiyetin otoritesi altında meydana gelen fikrî ve amelî nizam,
    4- Bu nizama uymaya ve ihlâsla bağlanmaya karşı bu yüce egemenliğin
    verdiği mükafaat veya karşı gelmek sûretiyle isyan etmeğe verdiği cezâ.
    Kur’ân-ı Kerim, bazen bu anlamlardan biri için, bazen da tüm bu dört
    anlamdan müteşekkil nizam için “din” kelimesini kullanır. Dolayısıyla Kur’ân-ı
    Kerim’in, bu kelimeyle bir hayat nizamını kasdettiği görülür.48
    Kur’an, din konusunda iki tehlikeden bahseder. Bunlardan biri dinde azgınlık
    edip aşırı gitmek, dine ilâve etmektir. “De ki: Ey kitap ehli, haksız yere
    dininiz konusunda aşırı gitmeyin...”49
    Diğer tehlike ise, dinin koyucusu ve sahibi olan Allah’a din öğretmektir.
    “De ki: Siz Allah’a dininizi mi öğreteceksiniz?...”50
    DIĞER İNANÇLARDA DIN
    Her toplumda din kelimesini ifâde etmek için farklı kelimeler kullanılmıştır.
    Bunlar yol, mezheb, âyin, hüküm, emir, kanun, fazilet, korku ile karışık saygı
    vs. anlamına gelen kelimelerdir. Bu inançlara göre din şu alanları kapsar:
    • Din; insanın kutsal şeylerle olan ilişkisidir.
    • Din; rûhî varlıklara olan inançtır.
    • Din; mutlak itaat duygusuna dayanır.
    • Din; en yüksek toplum değerlerinin şuurudur.
    DININ KAYNAĞI
    Din de dâhil olmak üzere bütün kavramlara iki şekilde bakmak mümkündür:
    48 Geniş bilgi ve ilgili âyetler için Bak. Mevdudi, Kur’an’a Göre Dört Terim, Beyan Yayınları, s. 99 - 111
    49 5/Mâide, 77
    50 49/Hucurât, 16
    ≈ 41 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Dİn
    1) Dinin İlâhî ve yüce kudret tarafından konulduğuna inanan düşünce.
    2) İnsanın her şeyden üstün olduğuna inanarak, dini bizzat insanın ürettiğine
    inanan görüş.
    Buna göre ilerlemeci ve evrim teorisine dayanan ikinci görüşe göre, insanlık
    her geçen gün iyiye giden geri dönülmez bir akışın içindedir. İnsan
    ilkel döneminde tabiat ve tabii hadiseler karşısında çaresiz kaldığından
    birtakım görünmez güçlerin var olduğuna inanmış ve bunları maddîleştirerek
    zamanla tapınmaya başlamış, böylece putperestlik ortaya çıkmıştır.
    Bu yüzden insanlığın ilk dinine animizm (ruhlara tapma) adı vermişlerdir. Ölü
    ruhların, bedensiz varlıklarını devam ettireceği inancı atalara tapınmayı doğurmuş,
    buradan yağmur, ateş, kar gibi tabiat olaylarını idare eden çeşitli
    tanrıların varlığına inanılmış, zamanla bu tanrıların birleştirilmesiyle tek tanrı
    inancı ortaya çıkmıştır. Dinin insan tarafından uydurulup üretildiği anlayışına
    dayanan bu görüşlerin iddiaları şöyle maddeleştirilebilir:
    “Eskiden kabileler kendilerini belli bir hayvan veya bitkiyle kan bağı içinde
    akraba sayar ve onlara saygılarını tapınma biçiminde gösterirlerdi.”
    “Din toplumsal bir süreçtir. Toteme (kutsal olan şey) gösterilen saygı insanların
    kendi birliklerini temsil ettiği içindir. O halde dinin temel fikri kutsaldır.
    Kutsal olan da toplumun kutsal kabul ettiği şeydir.”
    “Din insanın kendi kişiliğini bulurken hissettiği güçsüzlüğe karşı bir şeylere
    güvenme ihtiyacından doğmuştur.”
    “Din: İnsanın kendi düşüncesini insanüstü bir plana aktarmasıyla ortaya
    çıkmıştır. Yani insanların rûhun ölmezliğine inanmaları, adâlete olan susamışlıkları,
    insanların bir adâletin tecellisine olan inançları din mefhumunu
    ortaya çıkarmıştır.
    “Din baskı altındaki insanların iç çekmesi, kalpsiz dünyanın kalbi, ruhsuz
    dünyanın rûhudur. Din halkın afyonudur.”
    “Sonuç olarak din, ilkel insanın zayıflığının ürünüdür. İlkel ve çok tanrılı
    dinler tarihin ilk dönemlerinde yaşanmış olup, din de insanla birlikte evrim
    geçirmiştir. Din herhangi bir varlığın değil, bizzat insanın kendisinin ürünüdür.
    ≈ 42 ≈
    Ahmed Kalka n
    Teknolojinin ve tabii bilimlerin gelişmesiyle insan, tabiat üstünde hâkimiyet
    kurmuş, tabiat olaylarına bilimsel açıklamalar getirmesi sonucu zamanla din,
    işlevini yitirecek, insan hayatının belli bir safhasında artık ihtiyaç olmaktan
    çıkacaktır.”
    Tüm bu ve benzeri inançlar Allah’a inanmayan, dini kabul etmeyen, ateist,
    laik, materyalist, komünist ideolojileri benimsemiş olan insanların ortak
    inancıdır.
    İslâm inancına göre dinin kurucusu Allah’tır. Bütün vahiy kaynaklı dinler
    Allah tarafından gönderilmiş, ilk günkü saflıklarını korudukları müddetçe
    yürürlükte kalmıştır. İlk insan, aynı zamanda ilk peygamberdir. Dolayısıyla
    insanlığın ilk dini çok tanrılı değil; tek tanrılıdır.Yani tevhid dinidir.
    Allah’ın varlığı ve birliği, zat ve sıfatları, melek inancı, kitap inancı, peygamber
    inancı, âhiret inancı vahiy kaynaklı dinlerde değişmemiş, sadece
    şeriatler değişmiştir. Bunun içindir ki, Hz Âdem’den, Peygamberimiz Hz.
    Muhammed (s.a.s.)’e kadar tüm peygamberlerin getirdiği hak dinlerin ortak
    adı İSLÂM’dır.
    Fakat peygamberler halkın arasından ayrıldıktan sonra, insanlar hak dinden
    uzaklaşmış, birtakım sâlih insanlara, yıldızlara, ağaçlara, hayvanlara,
    taşlara, hevâ ve heveslerine tapınmaya başlamışlardır. Hak dinlerde meydana
    gelen bu sapmayı ortadan kaldırmak için Allah Teâlâ, merhametinin bir
    sonucu olarak peygamberler göndermiş, bu elçiler insanları tevhid inancına
    tekrar tekrar dâvet etmişlerdir.
    Yani insanlığın çok tanrı inancından tek tanrı inancına doğru gelişme
    gösterdiği anlayışı İslâm inancına aykırıdır. İslâm i’tikadında insanlığın ilk dini
    tevhid dinidir.
    DIN DUYGUSUNUN MENŞEI
    Din duygusu fıtrîdir, doğuştan gelir. İnsan, inanma ihtiyacı ile yaratılmıştır.
    İnsan, yaratılışından bu güne kadar her zaman ve her yerde yüce, ulu,
    kudretli bir varlığa inanma ihtiyacı hissetmiştir. Bu ihtiyaç din duygusunun fıtrî
    olduğunun delilidir. Dolayısıyla din duygusunun kaynağını, insanın fıtratında
    aramak gerekir. Nitekim Kur’an’da şöyle buyrulmaktadır: “Sen yüzünü bir
    ≈ 43 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Dİn
    kanıt olarak dine, Allah’ın fıtratına çevir ki, O, insanları bunun üzerine yaratmıştır.
    Allah’ın yaratması değiştirilemez.”51
    Peygamberimiz bir hadisinde “Her çocuk, (İslâm) fıtrat(ı) üzerine dünyaya
    gelir. Bundan sonra anne ve babası yahûdi ise, onu yahûdi; hristiyan
    ise, hristiyan yapar.”52 buyurarak bu hususu açıklamıştır.
    DININ GEREKLILIĞI
    Yapılan çok yönlü araştırmalar da göstermektedir ki, insanlığın yaratılışından
    günümüze kadar, dinden uzak toplumların varlığına şâhit olunmamıştır.
    Din fikri insanla beraber var olmuş ve onunla birlikte yaşayacaktır. İnsan,
    fizikî ve rûhî yapısı itibarıyla dine muhtaçtır. Fiziksel varlığının devamı için nasıl
    ki, yeme içmeye, giyime, korunmaya, barınmaya muhtaçtır; Mânevî varlığının
    devamı için de dinî prensiplere muhtaçtır. Sadece maddî ihtiyaçlarını düşünen
    insanlar, hasta ve dengesiz tiplerdir, zayıf karakterli kimselerdir.
    DINLERIN TASNIFI
    Kur’an’a göre dinler üçe ayrılır:
    1- Hak Din (İslâm Dini),
    2- Muharref Dinler,
    3- Bâtıl Dinler.
    HAK DIN
    Hak Din, Allah tarafından peygamberler aracılığıyla insanlara bildirilen,
    hiçbir değişikliğe uğramadan ve bozulmadan günümüze kadar gelen hayat
    şeklidir. Bu din, yani hayat şekli; inancı, dünya görüşünü, davranış ve eylem
    biçimini, Allah’a karşı görevleri, ibâdet anlayışını, insanlara ve tüm yaratıklara
    karşı muâmeleyi, kanunları ve cezâları içermektedir. İşte, bütün peygamberlere
    Allah’ın gönderdiği din, İslâm Dini’dir. Hak din, peygamberlere günün
    şartlarına göre şeriatları farklı olarak gelmiştir. Akîde (inanç) ise, bütün peygamberlerde
    aynıdır.
    51 30/Rûm, 30
    52 Buhârî, Cenâiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22-25
    ≈ 44 ≈
    Ahmed Kalka n
    Hak Dinin Genel Özellikleri Şunlardır:
    • Allah’ın emir ve yasaklarını insanlara tebliğ eden ve nasıl uygulanacağını
    gösteren peygamberler vardır.
    • Her peygamberin, ya kendisine verilen suhuf (sayfalar -küçük kitap-)
    veya kitabı vardır. Ya da kendinden önceki peygambere inen henüz bozulmamış
    kitabın hükümlerini tatbik eder.
    • Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, âhirete inanç vardır.
    • Akla ve kesinliği ispatlanmış ilmî gelişmelere aykırı hiçbir şey yoktur.
    MUHARREF DINLER
    Muharref dinler, tahrif edilmiş, bozulmuş dinler demektir. Allah’ın gönderdiği
    İslâm Dini’nin atmalar ve katmalarla değiştirilmiş şeklidir. Yahûdilik ve
    Hıristiyanlık muharref dinlerdir.
    Dinleri bozmanın amacı: İnsanlar zamanla Allah’ın yolundan sapmış, tatmin
    olmak bilmeyen arzu ve isteklerini gerçekleştirmek isteyince de, Allah’ın
    insanlar arasında dengeyi ve huzuru sağlamak için gönderdiği din, kendilerine
    mâni olmuştur. Bu engeli ortadan kaldırmak için de iki seçenek vardır:
    a) Allah düşüncesini ve inancını reddederek, Allah’a dayalı bir dini de
    ortadan kaldırmak.
    b) Allah’ın gönderdiği dinin, kendi arzu ve istekleriyle çelişen, kendi çıkarlarına
    müsaade etmeyen kurallarını değiştirmek.
    Din düşüncesinin reddedilmesi işlerine gelmeyen veya toptan reddetmenin
    mümkün olmadığını görenler, dinin işlerine gelmeyen yönlerini kendi
    çıkarları doğrultusunda değiştirmişlerdir. Böylece hem câhil ve gafil dindarların
    tepkisinden kurtulmuşlar, hem de değiştirdikleri bu dinleri kendi sömürü
    düzenlerine koltuk değneği yapmışlardır. Bu tip insanlar, zaman zaman
    dinî merasim ve törenlere katılıp kendilerinin de dindar olduklarını, dine karşı
    olmadıklarını söyleyerek dindar ama câhil kesimin desteğini almaya çalışmışlardır.
    Kısaca, Allah’ın gönderdiği Hak Din’in bazıları tarafından kendi
    çıkarları doğrultusunda değiştirilip Allah’ın dini imiş gibi sunulduğu dinlere
    muharref dinler denir.
    ≈ 45 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Dİn
    BÂTIL DINLER (UYDURMA DINLER)
    Bâtıl dinler, insanlar tarafından konulan hayat şekilleridir. Kanun ve kuralların
    Allah’a dayanmadığı sistem ve nizamların tümü bu gruptandır. Puta tapıcılık,
    Mecusilik, Budizm gibi hayat şekilleri, eski zamanlardan beri görülen
    bâtıl dinlerdendir. Kapitalizm, komünizm, sosyalizm, materyalizm, faşizm,
    Kemalizm, laiklik gibi ideolojiler ve tüm beşerî düzenler günümüzdeki bâtıl
    dinlerdir.
    Muharref (bozulmuş) dinleri anlatırken, vahye dayalı dinin, birtakım maddecilerin
    işine mâni olduğu için, onların dini bozduklarını, değişikliğe uğrattıklarını
    görmüştük. Burada da aynı amaç söz konusudur. Uydurulan bu
    dinler, insanları ezip sömürmüşler, yaratılışlarının zıddına yaşamaya mecbur
    etmişlerdir. İnsanlık bu dinlerde, ezen ve ezilen, sömüren ve sömürülen, şımarıp
    büyüklenen ve şahsiyeti elinden alınıp köleleştirilen diye ikiye ayrılmıştır.
    Ama hep sömürülen, ezilen ve köleleştirilen kesim çoğunlukta olmuştur.
    Kısacası, bu dinler azınlıktaki grubun arzularını gerçekleştirip, onların hevâ
    ve heveslerini tatmin aracı olmuştur (Adlarına çoğunluk ve çoğulculuk rejimleri
    denen demokrasi ve benzeri hayat şekillerinde de durum farklı değildir).
    İnsanlar, zulmün ve sömürünün farkına varıp patlama noktasına geldiklerinde,
    müstekbirler, insanlara yepyeni hayat şekilleri (dinler) sunmuşlardır. Bu
    tiplerin ortak vasıfları İslâm’a düşmanlık olduğundan, Hak Din’i tebliğ edenleri
    fitneci, fesatcı, düzeni bozan, anarşistler olarak tanıtmaya çalışmışlar;
    kendilerini ise ıslah ediciler olarak göstermişlerdir.53
    Geçmişte olduğu gibi zamanımızda da insanlara yeni yeni dinler (ideolojiler)
    ileri sürülmüş, bu dinler belirli zamanlarda insanların hayatlarına hâkim
    olmuştur. Fakat bu dinler, kendi bağlılarını bile mutlu edemediği, özgürlük,
    hak ve adâlet veremediği gibi; insanların çoğunluğunu şeytanın ve bir avuç
    azınlığın kulu, kölesi yapmıştır.
    Kuvvetlinin zayıfı ezmesine, sömürmesine dayanan bu uydurma dinler
    bugün birer birer çökmekte, insanlık, yaratılışına uygun olan dini aramaktadır.
    Kapitalizme ve faşizme alternatif olarak ortaya çıkan komünizm ve
    sosyalizm gibi dinler (ki bunlar dinsizlik dinidir) 70 senede çökerek, kendi
    bağlıları tarafından tarihin çöplüğüne atılmışlardır. Bazıları, kendi elleriyle
    yaptıkları dinlerini yine kendi elleriyle yıkıp yeni yeni dinler edinmektedirler.
    Bir zamanlar elleriyle yaptıkları ve sonra taptıkları heykelleri, putları atacak
    53 Bak. 2/Bakara, 11-12 ve 40/Mü’min, 26
    ≈ 46 ≈
    Ahmed Kalka n
    çöplük arayan insanlar, kırdıkları putların yerine yenisini koymayı daha ne
    zamana kadar sürdürecektir?
    Bir hayat şekli, bir dünya görüşü, bir yol, bir yaşam tarzı olarak ifâde ettiğimiz
    şeyin en kısa adı “din”dir. Din kavramı, bütün bunları kuşatmaktadır.
    Herhangi bir toplumun, cemaatin veya bir ferdin dünya görüşü, gittiği yol ve
    yaşam tarzı Allah’ın hükümlerine göre belirleniyor, bu İlâhî hükümlere göre
    şekil alıyor ise, bu toplum, bu cemaat veya bu fert İslâm dini üzeredir.
    İslâm’ın hâkim olduğu ülkede, İslâm’ın sosyal ve ekonomik adâleti her
    şeyi kuşatır. Allah’ın râzı olacağı dini, yani İslâm’ı yaşayan toplumlarda, Allah’ın
    hükümleri karşısında herkes eşittir. Bu hükümlerden muaf tutulan, bu
    hükümler karşısında ayrıcalıklı veya dokunulmaz olan sınıflar yoktur.
    Peki, bu eşitlikten, bu adâletten, bu hükümlerden herkes memnun mudur?
    Elbette ki değildir! Dinî otorite veya siyasî iktidar adına insanları ezmek,
    insanları sömürmek isteyen müstekbirler, bu durumdan hiç memnun
    olmazlar. Çünkü yürürlükte olan İlâhî hükümlere göre insanları aldatmaları,
    insanları ezmeleri, insanları sömürmeleri mümkün değildir.
    Bu durumda yapacakları iş, kendi çıkar ve menfaatlerine dokunan İlâhî
    hükümleri te’vil veya tahrif etmek ve bununla da yetinmeyip, İlâhî hükümleri
    rafa kaldırarak, insanların yaşam şeklini belirleyecek yeni hükümler, yeni kurallar
    koyup uygulamaktır.
    İnsanların yaşam şeklini belirleyecek yeni hükümler, yeni kurallar koyup
    uygulamak! Bu ne demektir? Bu, en açık ifâdesiyle, yeni bir din ortaya koymaktır.
    Çünkü din gerçeği, insanların yaşam şeklini, hayat nizamını belirleyen
    hükümler manzumesi olduğundan; İslâm’ın hükümlerini reddedip, bu
    İlâhî hükümlere zıd hükümler koymak; İslâm’ı beğenmeyip, İslâm’ı reddedip,
    yeni bir din oluşturmaktır.
    Tarihin her döneminde bunun açık örnekleriyle karşılaşıyoruz. Zaten Allah
    (c.c.)’ın muayyen zamanlarda peygamberler göndermesinin nedeni de,
    insanların hak dinden sapmaları, hak dini tahrif etmeleri, dinlerini parçalara
    ayırmaları ve yeni yeni dinler türetmeleridir. Yoksa onlar kendilerine gönderilen
    hak din üzereyken, Allah (c.c.) “biraz da bu dini yaşayın!” diyerek, farklı
    farklı dinler göndermiş değildir!
    ≈ 47 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Dİn
    İşte insanların, hak dini tahrif ederek veya parçalara ayırarak ya da hayat
    şeklini belirleyecek hükümler, kanunlar koyarak ortaya çıkardıkları bütün bu
    dinler, hak olan İslâm gerçeğine göre bâtıl dinlerdir. Bunların adına bilimsel
    çevrelerce değişik izm’ler, değişik ideolojiler denilse de, İslâm’a göre bunlar
    birer dindir; bâtıl dindir.
    Fakat ne gariptir ki, insanlara “din” denilince, her nedense sadece âhiretle
    ilgili meseleleri dikkate alan, metafizik konularla alâkalı görüşler akla
    gelmektedir. Nitekim kaynağı itibarıyla semâvî olan Yahûdiliğe, Hıristiyanlığa
    veya İslâm’a “din” dedikleri halde, değişik dünya görüşlerinin ve ideolojilerin
    de “din” olduğunu dikkatlerden kaçırmaktadırlar. İnsanlar için düşünce
    ve yaşantılarının temelini oluşturan her sistem, inanç veya felsefe din ismini
    almasa dahi, gerçekte birer dindirler. Dolayısıyla dini olmayan hiç kimse yoktur.
    Çünkü herkesin bir hayat tarzı vardır. Biliyoruz ki, her din bir hayat şekli,
    bir yaşam nizamıdır. Bu yaşam nizamının içinde âhiretle ilgili boyut olduğu
    gibi, dünya ile ilgili boyut da bulunmaktadır. Hatta ve hatta dünyevî boyut,
    pratik düzlemde uhrevî boyuttan çok daha önce gelmektedir. Çünkü uhrevî
    boyuta yönelmek, meselenin dünyevî boyutu çözümlendikten, daha açık bir
    ifâdeyle kişinin ayakları dünyada yere bastıktan sonra gerçekleşmektedir.
    Din kavramının dünyadaki pratiğe önem veren bu genel tanımını dikkate
    alarak bir değerlendirme yapacak olursak; insanların hayat şeklini belirleyen
    her ideoloji, her izm, her dünya görüşü veya yaşam biçimi, Kur’ân-ı Kerim’e
    göre birer dindir. Çünkü bütün bunlar dinin yapısında yer alan konulara
    müdâhale etmekte, bu konularda doğru veya yanlış görüşler, hükümler ileri
    sürmektedirler. Bu ideolojilere “din” denilebilmesi için, kaynağı itibariyle İlâhî
    veya beşerî olma şartı yoktur. Meselâ Mekke’li müşrikler kendilerini İlâhî bir
    dine nisbet etmemelerine rağmen, Kur’ân-ı Kerim onların içinde bulunduğu
    hayat şekline ve onların tüm yönelişlerine “din” demektedir.
    “De ki, ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Benim taptığıma
    da siz tapacak değilsiniz. Ben de sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz
    de benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim
    bana.”54
    Nitekim aynı örnek Kur’ân-ı Kerim’deki Yusuf (a.s.) kıssasında da bulunmakta,
    Yusuf (a.s.)’ın yanında bulunduğu hükümdarın düzenine, yönetim
    hukukuna “din” denilmektedir.
    54 109/Kâfirûn, 1 - 6
    ≈ 48 ≈
    Ahmed Kalka n
    “İşte biz Yusuf için böyle bir plan düzenledik. (Yoksa) hükümdarın dininde
    (hırsıza verilecek cezâya göre) kardeşini (yanında) alıkoyamazdı.”55
    Fazlalaştırabileceğimiz bu örneklerden de anlaşılacağı gibi, Kur’ân-ı Kerim’e
    göre yegâne din İslâm değildir.
    “Allah katında din, hiç şüphesiz ki İslâm’dır.”56 âyet-i kerimesini ileri sürerek
    “Allah katında din İslâm’dır. Öyleyse İslâm’dan başka bütün yönelişler,
    bütün hayat şekilleri, bütün ideolojiler din değildir” demek; bu âyeti, Kur’ân-ı
    Kerim’e zıt yorumlamak demektir. Bu âyet-i kerimeden anlamamız gereken
    gerçek; Allah katında geçerli ve makbul olan din, Allah katında hak olan din,
    sadece ve sadece İslâm’dır.
    Kur’ân-ı Kerim’de beyan edilen bu gerçek, insanların İslâm’dan başka
    dinler üretmeleri, bu dinlere yönelmeleri realitesiyle çatışmaz. İnsanların
    ürettikleri, insanların ortaya koydukları hayat şekilleri birer din olduğu gibi,
    semâvî bir dinin insanlar tarafından parçalanan, tahrif edilen bütün şekilleri
    de yine bir dindir. Nitekim yukarıda verdiğimiz örneklerden de anlaşılacağı
    gibi Rabbimizın kelâmı olan Kur’ân-ı Kerim’de; müşriklerin ve kâfirlerin hayat
    şekline, hükümdarın yönetim hukukuna, kaynağı itibariyle hak olan dinlerini
    tahrif eden ehl-i kitabın yaşam biçimine yine “din” denilmektedir. O halde
    İslâm yegâne din değil; yegâne hak dindir. Kaynağı ve ilk dönemleri itibariyle
    hak olan Yahûdilik ve Hıristiyanlık gibi bütün İlâhî dinlerin aslını kendi kapsamına
    alan ve bunun biricik ifâdesi olan İslâm, Allah katında ve biz mü’minler
    nezdinde yegâne hak dindir.
    İslâm’ın karşısındaki diğer dinler ise yine birer din olmalarına rağmen, en
    genel ifâdesiyle bâtıl dinlerdir. Değişik izm’ler, değişik ideolojiler birer dindir;
    birer dindir ancak, hak din değillerdir. Kimilerimizin aklına şu soru gelebilir:
    Mâdem birçok ideolojiler ve birçok izm’ler birer dindir, o halde bunlara neden
    “din” denilmiyor da, başka başka isimlerle adlandırılıyor?
    Çünkü bilindiği üzere ideolojinin mânâsı, bir yaşam biçimini belirlemeyi
    amaçlayan ve kendi içinde bağlantısı olan siyasî, iktİsadî, sosyal görüşler
    bütünlüğüdür. İdeolojiye yüklenen bu tanım, dinin tanımına paralel bir tanımdır.
    O halde neden bunlara “din” denilmiyor? İşte, dünya müstekbirlerinin
    kendi koydukları dinlere bilmem ne ideolojisi veya bilmem ne izmi demeleri-
    55 12/Yûsuf, 76
    56 3/Âl-i İmran, 19
    ≈ 49 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Dİn
    nin nedeni; yönettikleri halkın iki ayrı din vakıasıyla, yani din ikilemiyle karşılaşmaması
    içindir. Çünkü bu müstekbirler halk kitlelerinin din olgusuna karşı
    tutucu yaklaşımlarını bilmekteler ve halkın tepki göstereceği bir din ikilemi
    meydana getirmemek için, kendilerinin ürettikleri veya türettikleri dinlere, bilmem
    ne ideolojisi veya bilmem ne izmi gibi isimler takmaktadırlar.
    Kurtuluşları ancak ve ancak İslâm’da olan insanlara, İslâm’ın karşıtı olarak
    bir dünya görüşü, bir yaşam tarzı, bir hayat şekli öngören her ideoloji,
    her izm, İslâm’ın karşısında bâtıl bir dindir. Bu bâtıl dinlere inanmak, bu
    bâtıl dinlerin dünya görüşünü benimsemek ve bu bâtıl dinleri yaşamak ile,
    “benim dinim bu ideoloji veya bu izm’dir” demek arasında hiçbir fark yoktur.
    “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, asla ondan kabul edilmez. O,
    âhirette de kayba uğrayanlardandır.”57
    İnsanın dünyadaki tarihi, Âdem (a.s.) ve Havvâ validemizle başlayan bir
    tarihtir. Âdem (a.s.) ise, bildiğimiz gibi hem ilk insan ve hem de ilk peygamberdir.
    Tabii ki peygamberlik görevi, ailesine yönelik bir görevdir. Dolayısıyla
    dinler tarihinin başlangıcında hak din vardır. İnsanların yaşam biçimini açıklayan
    ilk din, ilk nizam; hak olan din, hak olan nizamdır. Bâtıl dinler ise sonradan
    ortaya çıkan dinlerdir.
    Bâtıl dinlerin gerçek mimarı, hiç şüphesiz ki şeytandır. Şeytan, bâtıl dinleri
    ihdas etmek için kendi dostlarına vesveselerle yol gösterirken, hak dinin yapısını
    dikkate almıştır. Nitekim bâtıl dinleri genel olarak inceleyecek olursak,
    hak dinin iskeletine bâtıl ceset giydirildiğini görürüz.
    Şeytan ve dostları kendi çıkarlarına uygun bâtıl dinleri ihdas ederlerken,
    çoğu zaman hak dinin bazı görüşlerine hiç dokunmamışlardır. Şeytan ve
    dostlarının çıkarlarına zararlı gözükmediği için müdahale edilmeyen bu gibi
    görüşler, hak dinleri tahrif edilen toplumların, kendilerini hâlâ hak dinde sanmalarına
    ve dolayısıyla bâtıl dinlere tepki göstermemelerine neden olmuştur.
    Oysa şeytan ve dostlarının müdahale etmedikleri bu gibi görüşler, hak dinin
    bütünlüğünde anlam ve hikmet kazanan görüşlerdir. Hak dinin bütünlüğünden
    koparılan bu görüşler, ne yazık ki insanları uyarıcı niteliğini yitirip, hâkim
    otoriteler tarafından insanları uyutucu bir niteliğe dönüştürülmektedir.
    57 3/Âl-i İmran, 85
    ≈ 50 ≈
    Ahmed Kalka n
    Meselâ küfrî otoriteler tarafından yönetilen halkında müslüman olan ülkelerde,
    tâğutî otoritelerin namazı yasaklamamaları ve bunun da ötesinde bu
    yönetimlerdeki bazı Firavunların halkın karşısına namaz kılıyormuş görüntüleriyle
    çıkmaları, aldatılan halkın ülkeyi İslâm, yöneticileri de müslüman kabul
    etmelerine neden olmaktadır. İşte İslâm ülkelerinde müslümanları kötülüklerden
    uzaklaştırıcı, uyarıcı, arındırıcı ve diriltici bir niteliği olan namaz eylemi,
    böylesi ülkelerde kendi özünden ve anlamından uzaklaşarak halkların uyutulmasına
    neden olmaktadır.
    Genellikle hak dinin ismini kullanarak veya hak dinle hiçbir çelişkisi yokmuş
    gibi empozeedilerek yürürlüğe konulan bâtıl dinler, insanların ezilmesine,
    insanların sömürülmesine neden olmuştur.
    Ancak, insanı yaratan Allah, insanları böylesi zulümler, böylesi sömürüler
    içinde başıboş bırakmamıştır. Peygamberler, insanları içine düştükleri bu zilletten
    kurtarmak için gönderilmişlerdir. Zamanımızdaki zâlimleri, zamanımızdaki
    bâtıl dinleri yerle bir etmek ve Allah’ın râzı olacağı İslâm’ı hâkim kılmak
    için, yeni bir peygambere gerek yoktur. Çünkü Rasûlullah (s.a.s.) efendimizle
    birlikte gönderilen Rabbânî mesaj, ilk günkü tazeliği ve ilk günkü temizliği ile
    elimizde bulunmaktadır. İslâm Dini’nin iki temel kaynağının (Kur’an ve Sünnet)
    elimizde bulunması, bütün bâtıl dinler karşısında İslâm dinini yeniden
    tebliğ ve yeniden ikame edebileceğimizi gösterir.58
    BÂTIL DINLERI DE TANIMANIN GEREKLILIĞI
    Her dönemdeki müslümanlar, çağlarındaki bâtılları tanıyarak onlar hakkındaki
    İslâm’ın hükmünü de bilmek mükellefiyetindedirler. Böyle bir mecburiyetin
    kaynağı müslümanın, mü’min ve müslüman olan kimseler ile öyle
    olmayan kimselere, inançlarına uygun davranmak zorunda oluşudur. Yani
    onlara uygulanacak olan hukuk ile onlara karşı yapılacak olan muâmelenin,
    inançlarına göre belirlenmek durumunda olmasıdır. İslâm’ın bu inanç ve hayat
    sistemleri, yani bu dinler hakkındaki hükümleri bilinmediği takdirde tavır
    belirlemek sözkonusu olamayacağından, bunların iman açısından değer hükümlerinin
    tesbiti de kaçınılmaz bir haldir.
    58 M. Alagaş, Din Gerçeği ve İslâm, İnsan Dergisi Y.
    ≈ 51 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Dİn
    Ayrıca bâtıl dinleri tanımayan câhil müslümanların, tanımadıkları bâtıldan
    kaçınmaları da özellikle günümüzde imkânsız derecede zordur. Zamanımızda
    nice müslüman, kavram kargaşasının kurbanı olmakta, bâtıl dinlerle karışık
    bir inanç ve davranış sergilemektedir. Yani biraz müslüman, biraz laik,
    biraz materyalist... karma dinler içinde olabilmektedir. “Onların çoğu, ancak
    Allah’a şirk (ortak) koşarak iman ederler.”59
    Müslüman, Allah’ın ve Rasûlü’nün kat’i hükümlerine aykırı hükümleri kabul
    edemeyeceğinden, bu tür fikir, sistem ve ideolojileri reddetmek zorundadır.
    Dolayısıyla müslümanların, çağlarında ortaya çıkan fikir ve sistemlerle bu
    açıdan ilgilenmeleri ve bunlara dair değerlendirme yapmaları gerekmektedir.
    Hele bu fikir, ideoloji ve sistemler, özellikle müslümanların yaşadığı topraklar
    üzerinde uygulama alanı buluyor ve yayılma istidadı gösteriyor, hatta bunların
    varlığı İslâm akîdesi açısından büyük bir fitne ve tehlike teşkil ediyorsa,
    müslüman olarak görevimiz daha da büyük olacaktır.
    İslâm’ın hükmetmek istediği alanlar, eğer gayri İslâmî, câhilî ve müşrik
    güçler tarafından işgal edilmiş ise, müslümanın bu güç ve düzenlere karşı
    akîdesinin gösterdiği doğrultuda gereken mücâdeleyi vermesi, kaçınılmaz
    bir mükellefiyettir.
    İnsanlar tarafından oluşturulan dinlerin hepsinin ortak özelliği; Allah’ın vahiyle
    bildirdiği din olan İslâm’a karşı olmalarıdır. “Allah’tan bir yol gösterici
    olmadan, yalnız kendi keyfine uyandan daha sapık kim olabilir?”60
    Bir insan, ya Allah’a iman eder ve Allah’ın indirdiği hükümlere göre hayatını
    düzenler; ya da “tâğut”a teslim olup, tâğutun kurallarına, hevâ ve heveslerine
    uyar. Bu iki yolun dışında üçüncü bir yol yoktur.
    İnsanların hak olsun bâtıl olsun, dünya hayatlarında benimsemiş oldukları
    inanç ve hayat düzenlerinin, ideoloji, politika, ahlâk ve yaşayış şekil ve üsluplarının
    ifâdesi olarak “din”in, Allah tarafından kabul edileninin adı “İslâm”dır.
    Allah, kendi katında geçerli olan dinin İslâm olduğunu bildirmiş, İslâm’dan
    başka bir din arayanın, İslâm’dan başka bir inanç ve hayat düzenini benimseyenin
    bu arayış ve benimseyişinin âhirette ebedî hüsran ile sonuçlanacağını,
    bu dininin Allah tarafından kabul edilmeyeceğini açıklamıştır.61
    Allah’ın dininden başka bir din, O’nun insanlar için teklif etmiş olduğu hayat
    59 12/Yûsuf, 106
    60 28/Kasas, 50
    61 Bak. 3/Âl-i İmran, 19 ve 85
    ≈ 52 ≈
    Ahmed Kalka n
    düzeninden başka bir hayat düzeni, O’nun istediğinden başka inanç sistemi
    ve ideolojileri seçip benimsemek, kısacası Allah’ın dini İslâm’dan başka bir
    din arayışına girmek, fıtrata ve Allah’ın kâinata egemen olan kanunlarına ters
    düşmektir. “Göklerde ve yerde ne varsa ister istemez Allah’a teslim olup
    boyun eğmişken, onlar Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Hem onlar
    O’na döndürüleceklerdir.”62
    Allah, dinini kemale erdirdiğinden, bu dinin eksiksiz olarak ve bütünüyle
    alınıp kabul edilmesi, tüm hükümlerine inanılarak, bütünüyle uygulanmaya
    konulması gerekmektedir.
    “Ey iman edenler! Bütünüyle ve hepiniz İslâm’a girin. Şeytanın adımlarına
    uymayın. Gerçekten şeytan sizin apaçık bir düşmanınızdır. Size bunca
    deliller geldikten sonra kayarsanız, bilin ki Allah, hiç şüphesiz mutlak
    Gâlib ve Hâkim olandır.”63
    “Yoksa siz, Kitab’ın bir kısmına inanıyorsunuz da bir kısmını inkâr mı
    ediyorsunuz? İçinizden böyle yapanların cezâsı, dünya hayatında rezil ve
    rüsvay edilip aşağılanmaktan, âhirette de azâbın en şiddetlisine uğratılmaktan
    başkası değildir. Allah, yaptıklarınızdan gâfil değildir.”64
    Kayıtsız şartsız olarak bütün alanlarda Allah’a ve O’nun şeriatına tam bir
    teslimiyetle bağlanmadıkça ve Allah’ın dini dışında kalan her türlü düzen,
    sistem, inanç, bakış açısı, kurum, yaklaşım tarzı ve değer ölçüsü kesinlikle
    ve tam anlamıyla reddedilmedikçe, Allah tarafından kabul edilecek nitelikte
    bir imana sahip olmaya imkân yoktur. Ancak böyle bir tavır sergilenebildiği
    takdirde, Allah’a iman edilmiş, tâğut, ve tâğutî düzenler inkâr edilmiş, küfrün
    karanlıklarından kurtulup İslâm’ın nuruna, imanın aydınlığına çıkılmış olur:
    “Artık hak ile bâtıl iyice ayrılmıştır. Kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman
    ederse kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmış olur. Allah her
    şeyi işitendir, her şeyi bilendir. Allah, iman edenlerin velîsidir. Onları karanlıklardan
    aydınlığa çıkartır. Kâfir olanların velîsi ise tâğuttur, onları aydınlıktan
    karanlıklara sürüklerler. İşte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada
    temelli kalacaklardır.”65
    62 3/Âl-i İmran, 83
    63 2/Bakara, 208-209
    64 2/Bakara, 85
    65 2/Bakara, 256, 257
    ≈ 53 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Dİn
    DIN VE BILIM
    Bu konuyu açıklamadan önce ilmin Allah’ın sıfatı olduğunu belirtelim.
    İslâm dininin geçmişten günümüze kadar ilimle hiçbir meselesi olmamıştır.
    İlim ve din çatışması Hristiyan Avrupanın sorunu olmuştur.
    İslâm inancına göre üç çeşit kitap vardır:
    1) Kur’ân-ı Kerim (Vahiy): Bu kitaptan doğan ilimler; Tefsir, Hadis, Fıkıh,
    Akaid, Kıraat, Tecvid vs.
    2) Kâinat: Bu kitaptan doğan ilimler; Fizik, Kimya, Matematik, Biyoloji,
    Astronomi, Botanik, Coğrafya, Mühendislik bilimleri vs.
    3) İnsan: Bu kitaptan doğan ilimler; Tıp, Psikoloji, Sosyoloji, Tarih, Antropoloji
    vs.
    Buna göre İslâm’da din ilmi, din dışı ilim diye bir ayrım sözkonusu değildir.
    Yani bazı ilimler kutsal, bazıları ikinci, üçüncü... sınıf ilimler şeklinde bir
    ayrım yoktur. Kur’an tüm kâinatı ve insanı âyetler topluluğu olarak görür. Bu
    âyetlerin tümünü inceleme görevini insana yükler. İnsanın kendini ve kâinatı
    anlamaya çalışması sonucu ortaya çıkan ilimler ile, Kur’an’ı anlamaya çalışması
    sonucu ortaya çıkan ilimler arasında fark yoktur. Tüm ilimler, âyetleri
    anlamaya çalışmak süretiyle Allah’a yöneliştir. Bu yüzden tüm ilimler değerli
    ve tüm âlimler hürmete layıktır.
    Tabiatı, insanı ve Kur’an’ı anlamaya dönük ilimler bir arada yürütülmelidir.
    Bunlardan birine ağırlık verilip diğerleri ihmal edilirse, insanın ve tabiatın dengesi
    bozulur. Günümüzde yaşandığı gibi insanlığı türlü felâketlere sürükler.
    Bu günkü modern dünyayı kuranlar Kur’an’ı dışladıkları için insanlığı felâkete
    sürüklemişlerdir.
    Kur’an bize en küçük böceklerden en büyük hayvanlara, bir sinek kanadından
    okyanuslara kadar, denizler, göller, yağmur, güneş, bulut, rüzgâr,
    bitkiler, gece ve gündüz, kısacası yeryüzünden gökyüzüne her zerrenin ve
    kürrenin bir âyet, Allah’a götüren bir işaret olduğunu söylüyor.
    Kur’ân-ı Kerim’de sûreleri oluşturan bölümlere de âyet denir. Tüm bu
    âyetlerin anlaşılmasına dönük ilimler ve âlimler değerlidir. Zaten ilim demek,
    âyetlerin anlaşılması demektir. Bir şartla ki, bu ilimler insanlığın faydasına
    ≈ 54 ≈
    Ahmed Kalka n
    hizmet etmeli, âlimler, bilginler de iman sahibi olmalıdır. “Gerçek anlamda
    iman edenlere, yeryüzünde ve kendi içinizde Allah’ın varlığına nice deliller
    vardır; görmez misiniz?”66“O’nun hak olduğu meydana çıkıncaya kadar
    varlığımızın belgelerini onlara hem dış dünyada ve hem de kendi içlerinde
    göstereceğiz. Rabbinin her şeye şâhid olması yetmez mi?”67
    Din, maaddî âlemden daha çok, maddî âlemin dışında kalan, ölçülebilme,
    gözlenebilme özelliği olmayan bir âleme, kâinatı yaratan, şekillendiren
    bir varlığa olan inançtır. Din bu âlem ve diğer âlem hakkında bilgi verir. İnsanların
    bu dünyada nasıl yaşaması gerektiğini açıklar.
    Bilim ise, ölçülebilme ve gözlenebilme özelliği olan bu âleme dayanır. Kâinattaki
    düzeni ve bu düzenin uyduğu kuralları araştırır, keşfeder ve aralarındaki
    çeşitli ilişkileri ortaya çıkarır. Bilim elde edebilmek için, a) Bu âlemin
    bizden bağımsız olarak var olduğuna, b) Bu âlemden bilgi elde etmenin
    mümkün olduğuna, c) Bu âlemin anlaşılabilir olduğuna inanmak gerekir.
    Burada şu hususa dikkat etmek gerekir. Din ve ilim insanın dışında ve
    insandan bağımsızdır. İnsan bunları icad edemez. Sadece keşfeder veya
    idrâk eder. Bunların yerine kendi hevâ ve hevesine uygun yeni şeyler koyamaz.
    Böyle yaptığını zannetse bile sadece kendi dışında var olan bu olayları
    ortaya çıkarmış olur.
    Ayrıca kendisinden bağımsız olan, yerçekimi yasasını, sofra tuzunun formülünü,
    güneş sisteminin işleyişini, kendi yaratılış kanununu değiştirmek
    veya peygamberliği, günlük namazların sayısını beşten altıya çıkarmak ya
    da dörde indirmek vs. mümkün değildir.
    Gerçek ilim adamları, dinin ve ilmin yasalarını, bunların özelliklerini, bunlar
    arasındaki ilişkileri anlamaya ve idrâk etmeye çalışan ve sonuçta Allah’ı
    bulanlardır.
    DINDE AŞIRILIK
    Kur’an, din bahsinde bir tehlikeye dikkat çekmektedir: Bu, dinde gulüvdür/
    aşırılıktır. Dinde gulüv: Azgınlık, doymazlık, haddi aşmak, dine ilâvelerde
    bulunmak demektir. Hz. Peygamber’in gulüv konusundaki beyanları bize
    66 51/Zâriyât, 20-21
    67 41/Fussilet, 53
    ≈ 55 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Dİn
    gösteriyor ki, dinde gulüvün temelinde, birtakım insanların dinde olmayan
    bazı şeyleri Allah’a yaranmak adı altında dine yamatmaları ve esası kolaylık
    olan hak dini çekilmez hale getirmeleri vardır. Dinde aşırılık, âyetler çerçevesinde,
    öncelikle yanlış bir Allah inancında belirir. Daha sonra ise başkaldırma,
    aşırı gitme ve yapılan kötülükleri önleme çabasından yoksunluk olarak
    kendini gösterir.
    Ehl-i kitapla ilgili bu aşırılık ve taşkınlığın yasaklanışı, dinlerin en ortayolcusu/
    dengeli olanı Hz. Muhammed’in dinine uymaya teşvik amacı taşır. Kur’an,
    hıristiyanlığın dinde gulüv yüzünden Hakk’a yüz çevirip hak dini dejenere
    ettiğini söylemektedir “De ki: Ey kitap ehli, haksız/yanlış yere dininizde
    taşkınlık etmeyin, dininiz konusunda aşırı gitmeyin. Daha önce sapıtan,
    pek çok kişiyi saptıran ve doğru yoldan ayrılan bir kavmin hevâsına/keyiflerine
    uymayın. İsrâil oğullarından inkâr edenler, Dâvud’un ve Meryem
    oğlu İsa’nın diliyle lânetlenmişlerdi. Bu, başkaldırmaları ve aşırı gitmelerindendi.
    Birbirlerinin yaptıkları kötülükleri önlemezlerdi. Yaptıkları ne
    kötüydü!”68
    Kur’an, dinde aşırılıktan şiddetle kaçındırmaktadır. “Kalbini Bizi zikirden/
    anmaktan alıkoyduğumuz, keyfine uyan ve işi hep aşırılık olan kişiye itaat
    etme!”69 Bu âyet de, aşırılıktan kaçınmayı, aşırılara uymamayı emretmektedir.
    Çünkü dinde aşırılık, dini amacından saptırır. Allah’ın koymadığı hükümlerin
    konmasına, yasaklamadığı şeylerin yasaklanmasına yol açar. Bu da insanların
    hareket alanlarını daraltır. Dinin amacı, insanın elini kolunu bağlayıp
    onu vehimlerin tutsağı yapmak değil; hurâfelerden kurtarıp özgür, sadece
    Allah’a tertemiz kul yapmaktır. Din, ruhu bezeme yöntemidir. Allah’ın Rasûlü
    (s.a.s.) şöyle buyurur: “Dinde aşırılıktan sakının. Çünkü sizden öncekiler,
    dinde aşırı gittiklerinden ötürü helâk oldular.”70
    KARŞI DIN; ALLAH’A DIN ÖĞRETMEYE KALKMAK
    Din konusunda bir diğer tehlike de; insanoğlu, dinin sahibi ve koyucusu
    olan Allah’a bile din öğretme küstahlığına yeltenebilmesidir. Kur’an bu
    noktada şu ibret ve ürperti dolu ifadeyi kullanmaktadır: “Allah’a dininizi mi
    öğretiyorsunuz? Allah her şeyi en iyi bilendir.”71
    68 5/Mâide, 77; ayrıca bak. 4/Nisâ, 171
    69 18/Kehf, 28
    70 Dârimî, Siyer 45; Ahmed bin Hanbel, 4/127, 5/318, 330
    71 49/Hucurât, 16
    ≈ 56 ≈
    Ahmed Kalka n
    Allah’ın dinde izin vermediği bir şeyi meşrû kılmak, O’na karşı din üretmek
    anlamına gelir: “Yoksa, Allah’ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara
    meşrû kılacak ortakları mı var? (Allah’ın izin vermediği bir dini getiren
    ortakları mı var?) Eğer (azâbı erteleme sözü) kesin hüküm bulunmasaydı,
    derhal aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz zâlimlere can yakıcı bir azap
    vardır.”72
    YOZLAŞTIRILAN DİN; HALKIN DİNİ VE HAKK’IN DİNİ
    “Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine uyun!’ denilse, ‘Hayır, biz atalarımızı üzerinde
    bulduğumuz (yol)a uyarız!’ derler. Peki ama ataları bir şey düşünmeyen,
    doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı (atalarının yoluna
    uyacaklar)?”73 Aklı olmayan kimsenin dini de yoktur: “Allah’ın izni olmadan
    hiç kimse inanamaz ve (Allah) pisliği (azâbı ve rezilliği), akıllarını kullanmayanlara
    verir.”74
    Bizden önce yaşayan atalarımızdan bize intikal eden mirasın içinde hem
    doğruların, hem de yanlışların olabileceğini kabullenmek gerekir. Bize intikal
    eden miras, hem bazı doğruları, hem de bazı eksiklik ve yanlışları içermektedir.
    Bu miras, çeşitli siyasî ve itikadî tartışmaların yoğun olduğu bir ortamda
    doğup yine çeşitli siyasî entrikalardan geçmek sûretiyle bize ulaşmıştır.
    Bu mirasın intikalinde çok samimi kimseler olduğu gibi; çok bağnaz kimselerin
    de olduğunu unutmamalıyız. Bize intikal eden mirasın sahiplerinin de
    birer insan olduklarını, yanılabileceklerini kabul etmeliyiz. O halde bize intikal
    eden mirası analiz etmeden, araştırmadan, Kur’an ve sahih sünnet terazisinde
    tartmadan, nakil ve akıl sağlamalarından geçirmeden kabul etmemek
    gerekir.
    İslâm dünyasında insanlara, müslümanlara yön veren kimselerin değişmeyen
    dinin temel esaslarıyla değişen ve değişmesi gereken özellikleri ayırt
    edebilmesi ve kendilerini sürekli yenilemeleri gerekir. Dengelerin kısa sürede
    değiştiği bir dünyada mü’minlerin pasif kalmaları, tamamıyla nakilci/taklitçi/
    şerhçi ve düşünemeyen kimseler olmaları, din açısından üzücü bir olaydır.
    Böylesi bir tablonun sorumlusu, bu insanların kendileridir. Çünkü Allah,
    72 42/Şûrâ, 21
    73 2/Bakara, 170
    74 10/Yûnus, 100
    ≈ 57 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Dİn
    Kur’an’da hayra doğru değişmenin mutlak sûrette gerçekleştirilmesi gerektiğini
    beyan etmektedir: “Bir toplum, kendi durumlarını değiştirmedikçe
    şüphesiz Allah da onların durumunu değiştirmez. Allah bir kavme kötülük
    murad ettimi artık onu geri çevirecek yoktur. Zaten onların, O’ndan başka
    koruyup kollayanları da yoktur.”75
    Her konuda analizci, araştırıcı olmamız gerekir. Câhiliyye Araplarının yaptığı
    gibi hayra doğru değişmeye, yenilenmeye karşı olmak, ataların yolunu
    körü körüne taklit etmek demektir. Câhiliyye Araplarına tebliğ edilen gerçek
    dine karşı çıkanların tavrı, tamamıyla İslâm’a karşı mücâdele olmuştur. Âyet-i
    kerimelerde de sık sık atalar dinine körü körüne bağlılığın kötülüğünden söz
    edilir. Bu bağlılığın ne kadar tehlikeli olduğu vurgulanır. Bu tehlike, müslümanlar
    için de söz konusudur. Kur’an ve sünnete bağlı kalmakla birlikte,
    çağın dilini ve çağın gündemini kendi lehimize kullanmak zorundayız.
    “Hayır, (ne bilgileri var, ne de kitapları.) Sadece: ‘Biz, babalarımızı bir
    din üzere bulduk; biz de onların izinden gidiyoruz’ dediler (Bütün delilleri
    bundan ibâret). İşte, böyle senden önce de hangi memlekete uyarıcı
    gönderdiysek, mutlaka oranın varlıklıları: ‘Biz babalarımızı bir din üzerinde
    bulduk; biz de onların izlerine uyarız’ dediler. Ben size, babalarınızı
    üzerinde bulduğunuz (din)den daha doğrusunu getirmişsem (yine mi
    bana uymazsınız ?)’ deyince, dediler ki: ‘Doğrusu biz sizin gönderildiğiniz
    şeyi inkâr ediyoruz.”76“Onlar bir kötülük yaptıkları zaman ‘babalarımızı bu
    yolda bulduk, Allah da bize bunu emretti’ derler. De ki: ‘Allah, kötülüğü
    emretmez. Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?”77
    Hz. Peygamber (s.a.s.), müşrik Araplara yepyeni bir din sunmamıştı. Çağın
    ihtiyaçlarına cevap verecek bazı yenilikleriyle bu din; İbrâhim (a.s.)’in ve
    ondan önceki peygamberlerin getirdiği Tevhidin/hak dinin aynısı idi. Ancak
    müşrikler İbrâhim (a.s.)’in dininin kalıntıları ve kırıntıları üzerine atalarının hurâfe
    ve bâtıl inanışlarının inşâsı ile yeni bir din çıkarmış, onların tâkipçileri de
    araştırıp soruşturmadan aynı şeyi taklit etmişlerdi. Allah’ın dinine isnad edilen
    bu yanlışlıkları ortadan kaldırmak için Allah Teâlâ bir peygamber gönderdi.
    O’ndan sonra artık bir peygamber gelmeyecek ama, Hz. Muhammed
    (s.a.s.)’den bize kalan tertemiz ve dupduru iki kaynak var (Kur’an ve Sünnet).
    Bu iki kaynak, devamlı bulandırılmak istendi. İlkine kimse dokunamadı, çün-
    75 13/Ra’d, 11
    76 43/Zuhruf, 22-24
    77 7/A’râf, 28
    ≈ 58 ≈
    Ahmed Kalka n
    kü onun her her şeye kaadir bir koruyucusu var. “Kur’an’ı kesinlikle Biz
    indirdik; elbette onu yine Biz koruyacağız.”78
    Ancak, ikincisi için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Peygamberimiz
    (s.a.s.) bu konuda şöyle buyurur: “Kim Benim adıma yalan söylerse (hadis
    uydurursa) cehennemdeki yerine hazırlansın.”79 Buna rağmen insanlar bu
    kaynağı devamlı bulandırmaya çalışmış ve O’nun adına zaman zaman hadis
    uydurulmuştur. İslâm toplumunun içinde bulunan münâfıklar, İslâm kisvesi
    altında müslümanların kafasına şüpheler sokmaya çalışmış; bunun yanında
    hadis uydurma cür’et ve cesâretinde bulunamayanlar da kanaatleri doğrultusunda
    hikâye, kıssa ve menkıbeler uydurarak kafalarına göre bir İslâm
    şekillendirmeye çalışmışlardır.
    Hikâyecilerin İslâm tarihinde yaygın bir yeri vardır. Hz. Ali, bu kıssacıları
    câmiden kovmuş, onların bu yolla din kaynağını bulandırmasına izin vermemiş,
    ama ondan sonra yine bu olay devam edegelmiştir. Felsefecilerin,
    Kelâmcıların, tasavvufçuların kaynağa soktukları yanlışlar, halkın hikâye ve
    hurâfelere düşkünlüğü, İslâm’a vahiyden ayrı bir kimlik ortaya çıkardı. Her
    ne kadar, ana kaynakları bulandırmadan, dini eksiltme ve ona ilâvelerde bulunma
    gibi cinâyetleri işlemeden, sahih din anlayışı; her asırda az veya çok
    insan tarafından takip edilse de, genel halkın çoğunluğu vahyi yanlış anlamış
    insanlardı.80Bu konuda suçun büyüğü, halktan daha çok, onlara yanlış dini
    öğreten, ya da halkın yanlışlarını düzeltmeye çalışmayan etkili ve yetkililerde,
    şeyh, başkan, ağabey, hoca ve tebliğcilerdedir.
    “Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘hayır, biz atalarımızı
    üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ derler. Ya ataları bir şey düşünmeyen,
    doğru yolu bulamayan kimseler olsa da mı?”81 Bizim dinimiz, acezelerin,
    meczupların dini değildir. Geleceği beklerken bu gününü unutanlar da bize
    yabancıdır. Atalarının dinleri, yaptıkları ile öğünmekle yetinenler de. Çünkü
    peygamber oğlu olmak bile kurtuluş için yeterli değildir. Dinimiz, geçmişin
    sanıkları ve tanıkları kaybolmuş dâvâlarının kavgasından da ibâret değildir.
    Din, Allah’ın, Peygamberi vâsıtasıyla bize bildirdiği, eksiği ve fazlası olmayan
    Kitapta yazılı olandır; Peygamber’in bize tebliğ ettiğinden ibârettir. Hz. Pey-
    78 15/Hicr, 9
    79 Buhârî, İlim 38, Cenâiz 33, Enbiyâ, 50, Edeb 109; Müslim, Zühd 72; Ebû Dâvud, İlim 4; Tirmizî,
    Fiten 70, İlim 8, 13, Tefsir 1, Menâkıb 19; İbn Mâce, Mukaddime 4; Dârimî, Mukaddime 25, 46; Ahmed
    bin Hanbel, 2/47, 83, 133, 150, 159, 171.
    80 Abdurrahman Çobanoğlu, İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, İhtar Y., s. 47-52
    81 2/Bakara, 170
    ≈ 59 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Dİn
    gamber ve O’nun dostları, bize bu dinin pratiklerini göstermişler ve O’nun
    sahih sünneti tevârüs edilerek bize ulaşmıştır.
    Toplumların câhiliyye dönemlerinden kalma gelenekleri dinimizin bir parçası
    değildir. Kuşkusuz onların, tevhide/vahdâniyete karşı olmayanlarını koruyabilir
    ve geliştirebiliriz. Ancak, kendi atalarımızdan, ırkımızın ve halkımızın
    geleneklerinden gelen her özellik dinimizin bir parçasını oluşturmayacaktır.
    Atalarımızın yaşadıkları zaman, mekân ve şartlar farklıdır. Geçmiş zamanı
    tekrar etmek mümkün değildir. Biz bu gün Kur’an’ı, burada ve bu şartlarda
    yaşamak, onun için de eskiyi tekrar etmek değil; yeniden, Kur’an’da belirtilen
    sorumluluğumuzu asrın idrâkine söyletmek zorundayız.
    Özellikle uzun bir fetret döneminin, esâret, yoksulluk ve sapma döneminin
    ardından, bu gün dini anlama ve yaşama mücâdelesinde yığınla İsrâiliyat
    ve nefsimize kolay gelen, atalarımızın örflerinden yola çıkarak Kur’an’ı te’vil
    etmeye kalkışmak, bizi çok farklı mâceralara sürükleyebilir. Bugünkü iletişim
    akışı içinde, medyanın; uzun boyluları cüce, cüceleri uzun boylu gösteren,
    hâinleri kahraman, kahramanları hâin olarak tanıtan konkav ve konveks aynaları
    arasında gerçeği yakalamak için yoğun çaba göstermek zorundayız.
    Eskilerin 32 ya da 54 farzdan ibâret din telakkileri ile bu günü açıklamak
    mümkün değildir. Daha önceki dönemlerin siyasal ve sosyal şartları içinde
    şekillenen din anlayışının, günümüzde dini yeniden aslî yapısına döndürme
    gayreti içindeki insanlar için kesin ve mutlak bir örnek teşkil etmesi düşünülemez.
    Ancak, tarihî bilgi ve belgeler, tarihî tecrübeler de hiçbir zaman
    görmezlikten gelinecek olaylar değildir. Gelenekleri aynı ile tekrarlamaya çalışmak
    gibi, geleneklerden kesin olarak koparak, geçmişi, geçmişin birikim
    ve tecrübelerini görmezlikten gelmek de bize bir şey kazandırmaz; çok şey
    kaybettirir.
    Tarih, övgü ya da sövgü kitabı değildir. Sanıkları ve tanıkları kaybolmuş
    bir dâvâda kahramanlar ve hâinler üretmek, bize bir şey kazandırmaz. Onlar,
    bizden önce gelip geçen bir topluluktu, onların yaptıkları onlara, bizim yaptıklarımız
    bizedir. Tarihi, bugünümüzü inşâ ederken bir tecrübe alanı olarak
    ciddiye almamız gerekir. Kahramanlar üretmek adına ihânetleri görmezlikten
    gelmek, ihânetlerden söz ederken faziletleri görmezlikten gelmek, tarihte
    kalanlar için hiçbir şeyi değiştirmez; ama bize birçok şeyi kaybettirir. Tarihi,
    bu günlerini ispat için malzeme olarak kullananlar ve tarihî gerçekleri çarpı≈
    60 ≈
    Ahmed Kalka n
    tanlar, hem kendi geleceklerini ve hem de toplumun geleceğini karartırlar.
    Zaman içinde doğruluğunu kanıtlamış, insanların ortak faziletini oluşturmuş,
    berraklaşmış değerlere elbette sahip çıkmak, dürüst herkes için ahlâkî bir
    görevdir.
    “İnsanlardan kimi de vardır ki, ‘Allah’a ve âhiret gününe inandık’ derler;
    oysa inanmamışlardır. Allah’ı ve mü’minleri aldatmaya çalışırlar. Hâlbuki
    yalnız kendilerini aldatırlar da farkında olmazlar. Onların kalplerinde hastalıkr
    vardır... Onlara ‘yeryüzünde fesat çıkarmayın’ dendiğinde ‘biz ancak
    ıslah ediciyiz’ derler. İyi bilin ki onlar bozgunculardır.”82 Nasıl, kimi zaman
    insanlar katil ruhlarının üstüne cihad elbisesi giyerek din adına cinâyetler
    işleyebiliyorsa, kimi zaman da şeytan aklımızı çelip bize birtakım fantezileri
    din gibi göstererek onları kafamıza sokmaya çalışmaktadır.
    “Onlar kalbimiz temizdir” diyerek kendilerini aldatmaktadırlar. Hayatlarına,
    dinlerine göre yön vermek yerine, hayatın içinde buldukları şeyleri kendileri
    için din haline getirmektedirler. İslâm adına rasyonalizm, İslâm adına demokrasi,
    İslâm adına sağcılık, İslâm adına solculuk, İslâm adına Kemalizm,
    İslâm adına laiklik... İslâm’ın neyi kabul edip neyi kabul etmediğini nerede ise
    Allah’ın rızâsı değil; çağın icapları tayin etmekte ve din çağın icaplarına göre
    te’vil edilmek sûretiyle sürekli değişen bir din anlayışı ortaya çıkmaktadır.
    Elbette Kur’ân-ı Kerim, kıyâmete kadar bâki kalacağına göre, çağın getirdiği
    yeniliklere karşı İslâm’ın mesajı olacaktır. Müslümanların bilgileri ve tecrübeleri
    geliştikçe Kur’ânî anlayışları da gelişecektir. Ancak, burada çağın
    gereklerinden yola çıkarak Kur’an’ı te’vil etmek değil; Kur’an’dan yola çıkarak
    çağı yorumlayıp onu meşrû bir yoruma tâbi tutmak zorundayız. Reddettiğimiz
    şeyin doğrusunu, savunduğumuz şeyin delillerini ortaya koymamız
    gerekir.
    Birinci yolda, yani çağın gereklerini din zannetmede bireyin aktif, entelektüel
    bir katılımı yoktur. Sadece dinini te’vil etmek sûretiyle edilgen bir yola girmektedir.
    Şuurlu bir müslüman ise, İslâmî sorumluluk şuuru ile olayı yeniden
    yorumlamak ve onu tashih ederek ona yeni bir biçim vermek durumundadır.
    Sağcılığın dine eklenmesi, ya da Arap ülkelerindeki ve özellikle Libya’daki
    solcu müslümanlık iddiaları, dini te’vil gayreti, dini moda akımlarla sentez
    etme gayretini belgelemektedir.
    82 2/Bakara, 8-10
    ≈ 61 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Dİn
    Demek ki sentezcilik modası, sadece dini ırkla sentez etmek değil; dini
    şahsî kanaatlerimiz, lider ve örgütlerimizle ve de aynı zamanda, birtakım
    çağdaş felsefî akımlar, moda ideolojilerle, kavramlarla sentez etme gayretleri
    de gözükmektedir. Bütün bunlara karşı uyanık olmak zorundayız. Eğer her
    şeyi bu kadar birbirine karıştıracak olursak, sonra bu işin içinden çıkamayan
    insanlar, bal peteğindeki lafza-i celâl yazısının hikmeti üzerinde gereğinden
    fazla kafa yorarak, imtihan olmak için geldikleri dünyanın gerçeklerinden
    koparlar ve sorumluluk duygusunu yitirerek inançlarını eyleme dönüştürme
    irâdesini kaybederler.
    Hacca giden biri teraziye el sürmemeli imiş. Artık o, Allah adamı olduğundan,
    dünya menfaati ile işi olmazmış. Kim uydurmuşsa... İyi bir tüccar,
    nebîlerle birlikte haşrolmayacak mı? Bizim dinimiz, bu dünya ile ilgilidir. Bize
    âhiretin sırlarını açıklar; ama ve bu dünyada yaşanmak üzere, bu dünyadaki
    insanlar için inmiştir.
    Câmide dünya kelâmı konuşulmazmış. “Din nasihattir (nasihatten ibârettir).”
    83 diyen bir dinin tebliği, anlaşılması için dünya kelâmı konuşmadan
    nasıl nasihatleşeceğiz? Câminin asr-ı saâdetteki hayatın hemen her alanıyla
    ilgili fonksiyonu, dünyayı ve dünya kelâmını dışlayarak nasıl icrâ edilecektir?
    Din ve dünya işlerini birbirine karıştırmayacakmışız. Gerçeğini bilmediğimiz
    âhiret işlerine bu dünyayı nasıl karıştırabiliriz ki!? Bizim dinimiz konuşmamızı,
    ticaretimizi, ekonomik ve sosyal ilişkilerimizi, her şeyi kapsar. Yaptığımız ve
    yapmamız gerekirken yapmadığımız, söylediğimiz ve söylememiz gerekirken
    söylemediğimiz her şeyi!
    Kimine göre din sadece vicdan özgürlüğü gibi bir şey. Bunlar din ve vicdan
    özgürlüğünün ayrı ayrı şeyler olduğunu bile bilmeyecek kadar zekâ sorunu
    olan insanlar... Din Allah’la kul arasında imiş. Bu din, kimin dini ise, kim
    uydurdu ise... Her din, kendi bağlılarını birbirleri arasında hukuk sahibi kılar.
    Onlarınkisi şeytanın uydurduğu hayal âleminde olan bir din... Elbette kimsenin
    kalbini yarıp bakmadık ama, Allah’ın kitabı Kur’an, müslümanları kardeş
    yapmak sûreti ile birbirleri üzerinde hak sahibi yapmadı mı?
    Dini dünya hayatının dışına itme iddiası, şeytanı bile güldüren bir komedi
    olsa gerekir. Allah, peygamberlerini bizim gibi birer beşer olan insanlardan
    seçip gönderdi. Dinin bütün hükümleri, bu dünya içindir, bu dünyada uygu-
    83 Müslim, İman 55; Ebû Dâvud, Edeb 67
    ≈ 62 ≈
    Ahmed Kalka n
    lanır. Âhiret, sadece geleceğe ilişkindir; cennet ve cehennem, bu dünyadaki
    amellerimizin sonucu olarak varacağımız yerdir. Bu gün yaşanacak gerçek,
    bu dünya ile ilgilidir. Öbür kısmı, haber verilen gerçektir. Dini dünya hayatından
    soyutlamak, dini yok etmekle eş anlamlıdır. Bu bir inkârdır, küfürdür!
    Onlar bilmedikleri bir dine iman ettiklerini sanıyorlar. Onu kendi gönüllerince
    süslüyor ve ona şeytanlarının söylediği şekilde bir muhtevâ kazandırıyorlar.
    Eski putperest toplumlarda zenginlerin kendi adlarına özel tanrılar,
    özel putlar edinmeleri gibi... Din, onlar için bir nazar muskası gibi bir şeydir.
    Kalplerinin temiz olduğunu sanıyorlar, ama şeytan kalplerine yuva yapmış.
    84
    BU DIN BENIM DINIM DEĞIL!
    Bugün okullarda öğretilen mecburî din ve aynı şekilde câmilerden halka
    empoze edilmeye çalışılan, yine dinde reform gayreti sahiplerinin yaymaya
    çalıştıkları sahte bir din sözkonusudur. Bu sahte dinle bırakın müslüman
    olmayı, hıristiyan olmak bile mümkün değil. Hatta dinsiz bile olunamaz, ancak
    din düşmanı olunabilir. Bugün hıristiyan misyonerliğinden daha korkunç
    olan radyodan, TV’den, kimi bürokratların, sözde aydınların ağzından kafasını
    uzatan şeytanın tebliğ etmeye çalıştığı bu sahte dindir.
    Amaç, devletle uyumlu yeni bir müslüman(!) tip yetiştirmek. Yeni Türk
    müslümanının standartlarını düzen ve kemalist ilkelerle tesbit edip TSE damgalı
    bir din oluşturmak. Bu standartların dışındaki dine “irticâ” damgası/yaftası
    vurarak onu yasaklamak. Cumhuriyet çocuğu, demokrat, laik, Atatürk
    ilkelerini benimsemiş, Türk standartlarına uygun, düzenle uyum içinde, etliye
    sütlüye (tabii zâlimlere ve sömürücü tâğutlara) karışmayan müslüman(!) vatandaşlar
    yetiştirmek.
    Laiklik, batı kökenli bir kelime... Batı şartlarında ortaya çıkmış ve o şartlarda
    mümkün olan bir şey. Kaldı ki, bugün birçok batılı ülke laiklik ilkesine bağlı
    değil. Hele Türkiye’deki laiklik, onlar için çok yabancı. Ama müslüman Türk
    halkı ille de laik olmak zorunda... Laikliği batı şartlarında bile mümkün kılmak
    sorunken, müslüman bir toplumda nasıl mümkün olabilir? 23’den beri
    bunun yolu aranıyor. Önce dini yasaklamak istediler, olmadı. Kaleyi içeriden
    84 Abdurrahman Dilipak, Bu Din Benim Dinim Değil, İşaret/Ferşat Y., s. 49-52
    ≈ 63 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Dİn
    fethetme yolunu denediler, tutmadı. Okullara zorunlu din dersi koyarken,
    maksatları, dini yaymak ve güçlendirmek değil; halkın elindeki kitabı almak
    mümkün olmadığına göre, dini öğreten kitabı kendileri yazıp öğretmek, dini
    yeniden yorumlamak ve standardize etmek.
    Türkiye ille de laik olacaktı ya, devlet değişmeyeceğine göre, din devlete
    uymalıydı. Batılı anlamda bir laikliği mümkün kılmak için imamın papaza, caminin
    kiliseye, Kur’an’ın da İncil’e benzemesi gerekiyordu. Bütün gayret de
    onun için… Yani, hıristiyan gibi (hatta dinsiz gibi) yaşayacak, yine de müslüman
    gibi ölüp törenle müslümanca gömülecektiniz… Âhiret, dinin alanına
    girdiği için, öldükten sonra imama teslim olacaktınız; yaşarken Sezar’lara,
    tanrının tüzel kişilik kazanmış hali olan iktidar irâdesine! Bu, aslında laiklik
    filan değil; doğrudan doğruya din düşmanlığı idi aslında.
    YÖNLENDIRILEN DIN; DEVLET DINI VE DIN TEŞKILATLARI
    İslâm’ın, sosyal ve siyasal hayatı hayra doğru değiştirip dönüştürmesinin
    önünde en büyük engellerden biri, resmî/laik İslâmizasyon anlayışları ve
    bu işlevi gören kurumlardır. Müslüman, her çeşit tâğutu, her çeşit kurum
    ve kuruluşlarıyla reddetmeli, onların (varsa) olumlu taraflarını örtmeli, inkâr/
    küfr etmelidir ki, kurtuluşa erebilsin, sağlam kulpa yapışabilsin.85 Resmî din
    teşkilâtları, işgal altındaki bütün İslâm dünyasında büyük bir kambur, ayak
    bağı ve pranga durumundadır. İslâm dışı düzenler açısından ise, bir koltuk
    değneği, bir emniyet sibobu, bir drenaj kanalıdır. İslâm dışı (hatta düşmanı)
    güçlerin desteği/maaşı olmadan ayakta duramayacak olan bu grup, çoğu
    zaman kendilerini hak dinin temsilcileri olarak görürler. Bu da müslümanların
    cezası olarak yetmektedir.
    Dünyadaki tüm küfür sistemleri, açık cephe alıp fertlerin içinden sökemedikleri
    Allah inancını köreltmek, saptırmak ve bu yolla insanları dalâlete düşürüp
    köleleştirmek için kendilerine Bel’amlar bulmak zorunda hissetmişlerdir.
    Tarihin çok eski devirlerinden itibaren, Kur’an’ın bildirdiğine göre meselâ
    Hz. Mûsâ döneminden bu yana, küfürle hükmeden düzenler, edindikleri bu
    yardımcılara para ve makam vererek onları toplumun önüne sürmüşlerdir.
    Bir taraftan da, dinî konularda bunların yetkili olduklarını yaymaya ve bu imajı
    toplumun kafasında yaşatmaya çalıştılar. Böylece, bu yolla halkın onlara tâbi
    85 Bak. 2/Bakara, 256
    ≈ 64 ≈
    Ahmed Kalka n
    olmasını sağlayarak, halk üzerinde kendi egemenliklerini ve baskılarını kurdular.
    İslâm’a göre insan, yeryüzünün halîfesidir. Allah, insanı yeryüzünde meşrû
    icrâatta bulunması için, yani Allah’a kulluk için yaratmıştır. Bu anlamda
    halifelik; sadece namaz kılma, oruç tutma, zekât verme, hacca gitme gibi
    ibâdetleri yerine getirmekle sınırlı olmayıp, her hususta Allah’ın rızâsına uygun
    hareket edilmesini zorunlu kılar. Yani, Kur’an’ın hayat ve hüküm kitabı
    kabul edilerek tatbik edilmesi gerekir.
    Kur’an’da bu gerçek, apaçık belirtildiği halde, müslümanların yaşadığı
    ülkelerdeki rejimler, “din”i kendi kontrolleri altına almak, dinin emir ve yasaklarından
    kendilerini soyutlamak; devletin dinsiz olmadığını göstermek için
    dinle ilgili resmî teşkilâtlar kurdular. Bu kurumlar vâsıtasıyla halka belli konularda
    serbestlik verilirken, “hak din”in temel/asıl konularından haberdar
    edilmemesine özen gösterdiler.
    Ortadoğu ülkeleri, resmî din kurumları oluşturup bunları tâğûtî düzenlerine
    bağlayınca ve kendilerine uygun gördükleri bir başkanı da o makama
    atayınca, dinle ve dolayısıyla hayatla ilgili bütün ipleri ellerine almış oldular.
    İşi daha da sağlama almak için imamların, müezzinlerin, vâiz ve müftülerin
    maaşını laik devletin bütçesinden ödemeye başladılar. Böyle yapmakla,
    kendilerinden maaş alanların kendilerine hesap sorma yolunu da kapatmaya
    çalıştılar. Bu durumda din, artık ortada oyuncak haline gelmiş oluyordu.
    Laik rejim İslâm’la çatışmayı göze alamadı. Ancak, bu engel kaldırılmalı,
    ama, çatışma olmadan bu iş halledilmeliydi. Çünkü böyle bir çatışma laik
    rejimin sonu demekti. O halde, laikliğe zarar verilmeden bu iş gerçekleştirilmeliydi.
    Ve formül bulundu: İslâm isim olarak var olmalıydı, ancak, hüküm/
    uygulama olarak kaldırılmalıydı. Laik rejimin çok güveneceği bir teşkilat kurulmalı,
    bu kuruluş, dinin vicdanlara hapsedilme işini en iyi şekilde yerine
    getirmeliydi.86
    Yüce Allah’ın indirdiği hükümlerin bir kısmını gizleyerek saklayanların ve
    hükümleri istemeyenlerin câhil olduğunu bildiren Kur’an, en güzel hükmedenin
    Allah Teâlâ olduğunu haber vermektedir: “Yoksa câhiliyye hükmünü/
    idaresini mi istiyorlar? İyice bilen bir toplum için Allah’tan daha güzel
    86 Abdurrahman Çobanoğlu, İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, İhtar Y., s. 55-69
    ≈ 65 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Dİn
    hüküm veren kim olabilir?”87 Yüce Allah’ın indirdiği hükümleri gizlemek ve
    bunlarla hükmetmemek, ya da İslâmî esasların günümüzde geçerli olmadığını
    düşünmek ve söylemek; dini yalanlamak, inkâr etmektir: “Artık bundan
    sonra hangi şey, sana dini yalanlatabilir? Allah hükmedenlerin en güzel
    hükmedeni değil mi?”88
    Aldıkları birkaç kuruş için İslâmî hakikatleri örtbas edenler, aslında İslâmî
    esaslardan ne kadar uzak olduklarını ortaya koymaktadırlar. Hakkı ortaya
    koymanın yolu, başta câhilî bütün sistemleri reddetmekten, daha sonra İslâmî
    esasları çok iyi öğrenmekten geçer. Bunun için hakkın ve bâtılın net
    olarak ortaya konulması gerekmektedir. “Dinde ikrâh/zorlama yoktur. Çünkü
    doğruluk, sapıklık ve eğrilikten ayrıt edilmiştir. O halde, kim tâğutu
    (Allah’tan başka hüküm koyanı) reddedip Allah’a iman ederse, kopması
    mümkün olmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah (her şeyi) işitir ve bilir.”89
    Yüce Allah, indirdiği açık delillerin tümünün açıklanmasını istemekte ve
    bir kısmını gizleyenlere lânet edileceğini bildirmektedir: “İndirdiğimiz açık
    delilleri ve hidâyeti, Biz Kitap’ta insanlara açıkça belirttikten sonra, gizleyenler
    (var ya), işte onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet edebilenler
    lânet eder.”90; “Allah’ın indirdiği Kitap’tan bir şey gizleyip onu az
    bir paraya satanlar var ya, işte onlar karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar.
    Kıyâmet günü Allah onlarla ne konuşacak ve ne de onları
    temize çıkaracaktır. Orada onlar için acı bir azap vardır. Onlar hidâyeti/
    doğru yolu bırakıp sapıklığı, mağfirete karşılık olarak da azâbı satın almış
    kimselerdir. Onlar ateşe karşı ne kadar da dayanıklıdırlar!”91
    Kitab’a vâris olanlar, Kitab’ı açıp okuyanlar, onu açıklamakla mükellef tutulmuşlardır.
    “Allah, kendilerine Kitap verilenlerden: ‘Onu mutlaka insanlara
    açıklayacaksınız, gizlemeyeceksiniz!’ diye söz almıştı. Fakat onlar,
    verdikleri sözü kulak ardı ettiler, onu az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları
    alışveriş ne kadar kötü!”92
    Müslümanların yaşadığı değişik ülkelerdeki resmî din kurumunun görevlileri,
    dinin toplum tarafından anlaşılmasını, dinin sosyal ve siyasal yönlerini,
    87 5/Mâide, 50
    88 95/Tîn, 7-8
    89 2/Bakara, 256
    90 2/Bakara, 159
    91 2/Bakara, 174-175
    92 3/Âl-i İmrân, 187
    ≈ 66 ≈
    Ahmed Kalka n
    iyilikleri emretmek ve kötülüklerle mücâdele etmenin her müslümanın görevi
    olduğunu anlatmayarak, kötülüklerin toplum hayatına egemen olmasına
    destek oldular. Bu görevliler, kötülüklerin toplum hayatına hâkim olması için,
    elbette ki kötülüğü övüp halkı teşvik etmediler; zaten onlara bu görev de
    verilmemişti. Kötülükleri başkaları, rejimin bizzat kendisi toplumun önüne çıkardı;
    fakat toplumdaki dinî inanç, bu kötülüklerin yayılmasını engelliyordu.
    Bu dinî inanç toplumdan kalkmadıkça kötülük yayılmayacaktı. Öyleyse bu
    dinî inanç kalkmalıydı, ya da vicdanlara hapsedilmeliydi ki, kötülüklere meydan
    açılabilsin ve her çeşit şer (şirk, küfür, isyan, tuğyan, fesat ve ahlâksızlıklar)
    ortalıkta özgürce işlenebilsin. Dini vicdanlara itebilme işi, toplum içinden
    çıkan, toplumun güveneceği kişilere verilmeliydi ki, toplum uyanıp laik ve
    tâğutî rejimlere, şerlerin egemen olduğu sisteme ve yapıya karşı gelmesin.
    Evet, bu resmî görevliler, büyük çoğunlukla, dini vicdanlara hapsederek
    gerçekleri gizlemişler, hakkın toplum tarafından anlaşılmasına engel olmuşlardır.
    Bu ise, yapılabilecek en kötü işti: “Onlar, işledikleri kötülükten, birbirlerini
    vazgeçirmeye çalışmıyorlardı. Andolsun yaptıkları ne kötüdür!”93;
    “Allah’ın âyetlerini az bir paraya sattılar da O’nun yoluna engel oldular.
    Onların yaptıkları, gerçekten ne kötüdür!”94 Bu görevliler, bunu ister bilerek
    yapsınlar, isterse bilmeden; bâtılı emretmeleri, bundan da kötüsü, hakla bâtılı
    karıştırmaları, cinâyet olarak yeter! “Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın;
    yalnız Benden (Benim azâbımdan) korkun. Hakkı bâtıl ile karıştırmayın;
    bilerek hakkı gizlemeyin.”95
    Yine, hangi sebeple olursa olsun, hakkı gizleyerek belli konuları işlemeleri,
    onların Kur’an’ı böldüklerinin açık bir delilidir. Bunun hesabı, elbette sorulacaktır.
    “Onlar ki Kur’an’ı bölük bölük ettiler. Senin Rabbin hakkı için
    Biz onların hepsine, yaptıkları şeylerden soracağız. O halde sen emrolunduğun
    şeyi açıkça söyle ve müşriklere aldırma!”96 Kur’an’ı parça parça
    ederek bir bölümü ile hareket edenler için Kur’an’ın öngördüğü ceza, dünya
    hayatında laik düzenlerin isteklerine göre hareket ettiklerinden dolayı rezillik,
    rezillerin âhiret cezası ise, azâbın en şiddetlisine atılmaktır. “...Yoksa siz
    Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu
    93 5/Mâide, 79
    94 9/Tevbe, 9
    95 2/Bakara, 41-42
    96 15/Hicr, 91-94
    ≈ 67 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Dİn
    yapanın cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka nedir? Kıyâmet
    gününde de (onlar) azâbın en şiddetlisine itilirler. Allah, yaptıklarınızı bilmez
    değildir.”97
    Müslümanların yaşadıkları ülkelerdeki dinle ilgili memurlar, kendilerine
    emredilen gayr-i meşrû da olsa her çeşit emre itaatkâr tavırlarıyla, bilerek
    veya farkında olmadan; tâğutî ve laik düzenlerin emir ve yasaklarını Allah
    ve Rasûlünün emir ve yasaklarının üstüne çıkarmış oluyorlar. Bu nedenle,
    Kur’ânî emirler bunlar için pek bir şey ifade etmeyebiliyor. Bunun en açık
    örneği, cenaze namazları ile ilgili tutumlarıdır. Kur’ân-ı Kerim, Allah’ın dininden
    hoşlanmayanların, fâsıkların ve münâfıkların namazlarının kılınmamasını,
    mezarları başında durulmamasını isterken, bu namaz memurları, bırakın
    münâfıkları, Allah’ın dinine ve müslümanlara düşman olan dinsizlerin (daha
    doğrusu, farklı din mensupları müşriklerin) bile namazlarını kılmakta, onlar
    için duâ etmektedirler. Namazdan sonra da bu müşriklerin ölüsünü almaya
    gelenlerin bazılarınca, “kahrolsun şeriat!” diye İslâm’a saldırdıkları durumlar
    bile olabilmektedir. “Onlardan ölen hiçbirine asla namaz kılma, onun kabri
    başında da durma. Çünkü onlar, Allah ve Rasûlünü inkâr ettiler de fâsık
    olarak öldüler.”98 Şimdi, bir tarafta Yüce Allah’ın emri, diğer tarafta İslâm
    dışı sistemin emri var. Bu ülkelerdeki namaz memurları, düzenin emrine tâbi
    olduklarını ortaya koyarak, Yüce Allah’ın bu emrinin tersine hareket ediyorlar.
    Bu davranışlarıyla da Kitab’ın hükümlerini arkalarına atmış oluyorlar.
    Laik ve tâğûtî düzenlere hizmeti ibâdet kabul eden her çeşit görevliler,
    tevbe ederek Allah’a ve O’nun yüce Kitabına tam teslim olmadıkları
    ve Kur’ânî gerçekleri insanlara olduğu gibi anlatmadıkları sürece, ne müslümanlarla
    beraber olabilirler ve ne de Yüce Allah tarafından bağışlanırlar.
    “İşte onlar, âhireti verip dünya hayatını satın alan kimselerdir. Onlardan
    azap hiç hafifletilmez ve onlara hiç yardım edilmez.”99; “Ancak, tevbe edip
    düzeltenler, (hakkı) açıklayanlar başka. Onları bağışlarım. Çünkü Ben tevbeyi
    çok kabul eden ve merhametli olanım.”100
    Hamdolsun, bu âyete göre durumlarını düzeltenler, günden güne çoğalmakta
    ve Müslümanların yaşadığı ülkelerde dinle ilgili görev yapan nice
    insan, yalnızca Yüce Allah’a kul olma şerefine ulaşmak için çalışmaktadır.
    97 2/Bakara, 85
    98 9/Tevbe, 84
    99 2/Bakara, 86
    100 2/Bakara, 160
    ≈ 68 ≈
    Ahmed Kalka n
    Ancak, rızık endişesiyle hâlâ gerçekleri gizleyen büyük bir grup resmî görevli
    bulunmaktadır.101
    Özetlersek; İslâm’a göre din, sadece ölüm ötesi ile ilgili bir mezarlık dini
    olmayıp, insan hayatının bütün yönlerini kapsayan, onun ruhsal olduğu kadar,
    sosyal ve siyasal yönlerden de Kur’an’a ve Hz. Muhammed (s.a.s.)’in
    sünnetine göre düzenlemeler öngören bir hayat anlayışı, bir dünya görüşüdür.
    Gerçekten dinin, yani İslâm’ın nasıl uygulanacağını öngören ve emreden
    Kur’an, müslümanın bütün iç ve dış dünyasını, maddî ve mânevî hayatını
    düzenleyecek ilkeleri de içermektedir. Bu anlamda din, Allah’ın rızâsına
    uygun gelecek biçimde düzenlenmiş bir toplumsal bütün ya da sistemdir ki,
    beşerî olan diğer sistemler içerisinde, Allah’ın kabul ettiği tek sistem olarak
    kabul edilmektedir. Öyleyse genel bir değerlendirmeyle İslâm’a göre din, insanın
    bu dünyadaki hayatını bir bütün olarak kapsaması yanında, ölüm sonrası
    hayatını da anlamlı kılan temel ilkeler ortaya koymaktadır. Ayrıca insanın
    eşyayla ilişkisini, evrene bakış tarzını kuran özü de vermektedir.102
    Fıtrata uygun tek din olan hak dinin egemenliği için, bu dinin mensupları
    sonuna kadar mücâdele etmelidir.103 Çünkü hak dine karşı olanlar, bu dini
    ortadan kaldırıncaya kadar mücâdele etmekten geri kalmayacaklardır.104 Ve
    onlar hak dini sürekli alay ve eğlence konusu yapacaklardır. O halde hak din
    mensupları bunları gönül dostu edinemezler.105 Böyleleriyle duruma göre ya
    mücâdele edilir, yahut da onlara: “sizin dininiz size, benim dinim bana!”106
    denir.
    Hakk’a ve hak dine inanmayan insanların bize din biçmelerine, kendi bâtıl
    dinlerini bize dayatmalarına, hak dini tahrif etmeye çalışmalarına, Allah’a ve
    Allah’ın dinine iftira etmelerine göz yumacak ve boyun eğecek değiliz. Onların
    ilâhlıklarını, rabliklerini reddedeceğiz; onların tuzaklarına düşmeyeceğiz.
    Onların (b)alıkları avlamak için oltalarına taktıkları sahte “din”i yutmayacağız.
    101 Ramazan Yılmaz, Tevhidin Düşmanı Tefrika, Mücahede Y., s. 155-171
    102 İhsan Süreyya Sırma, Sosyal Bilgiler Ansiklopedisi, c. 1, s. 373
    103 Bak. 2/Bakara, 193; 8/Enfâl, 39
    104 Bak. 2/Bakara, 217
    105 Bak. 5/Mâide, 57; 6/En’âm, 70; 7/A’râf, 51
    106 109/Kâfirûn, 6
    ≈ 69 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Dİn
    SORULAR
    1- Dinin sözlük ve terim mânâsını açıklayınız.
    2- Dinler kaça ayrılır? Bunlar nelerdir?
    3- Hak Din, Muharref Dinler ve Bâtıl Dinleri açıklayınız.
    4- Dinleri kimler, niçin bozmak istemişlerdir?
    5- Günümüzde meşhur olan bâtıl dinlere örnekler veriniz.
    6- Bâtıl dinleri tanımanın bir müslüman için hangi yönlerden önemli olduğunu
    açıklayınız.
    7- Din ile bilim arasındaki ilişkiyi açıklayınız.
    8- Dinin günümüzde değişik şekilde yozlaştırıldığına dair örnekler veriniz.
    9- Resmî din anlayışının ve özellikle câhilî eğitim kurumlarındaki Din Kültürü
    ve Ahlâk Bilgisi kitaplarındaki dinin, Allah’ın tek hak dini İslâm’dan ne yönüyle
    farkları olduğunu örneklerle açıklayınız.
    10- İslâm’ın hâkim olmadığı, yani dinin devlet olmadığı ülkelerde, nasıl devlet
    dininin ortaya çıktığı ve dinî teşkilatlar tarafından dinin nasıl yönlendirildiğini
    örneklerle açıklayınız.
    11- “Sizin dininiz size; benim dinim bana!” (109/Kâfirun, 6) âyeti, bize aşağıdaki
    seçeneklerden hangisini öğretmektedir?
    a) Müslümanların dininin o günkü dinlerden farklı olmadığını
    b) Ebû Cehil ve benzerlerinin dinlerinin de hak olduğunu
    c) İslâm’ın dışındaki yaşama şekillerinin bir din olmadığını
    d) İslâm’ın dışındaki yaşama şekillerinin de bir din olduğunu
    12- Kanunların ve kuralların Allah’ın kitabına dayanmayıp, insanların kendi
    akıllarından ortaya attıkları her hayat şekline ne denir?
    a) Hak din b) Hıristiyanlık
    c) Bâtıl din d) Muharref din
    13- Kapitalizm, Kemalizm, Sosyalizm, Demokrasi ve Laiklik için aşağıdakilerden
    hangisi tam doğrudur?
    a) Bunlar çağımızın idare şekillerindendir. İyisi de olur, kötüsü de.
    b) Bunlar bâtıl (uydurma) dinlerdendir. Bâtıl dinlerdeki tüm özellikler bunlarda
    da vardır.
    c) Bunlar muharref dinlerdir.
    d) Bunlar, din olarak kabul edilmez. Sadece yönetim şekli ve ideolojik
    anlayışlardır. Bunların, varsa kötülüklerinden sakınmalıyız.
    14- Aslı İslâm olduğu halde, sonradan katmalar ve atmalarla tahrif edilen
    (bozulan) dinler vardır. Bu muharref dinler hangileridir?
    a) Hıristiyanlık b) Hıristiyanlık ve Yahûdilik
    c) Yahûdilik d) Kapitalizm ve Komünizm
    ≈ 70 ≈
    ≈ 71 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İslâm Dİnİ
    15. ÜNİTE
    İSLÂM DİNİ
    • İslâm Kelimesinin Sözlük ve Terim Anlamları
    • İslâm’ın Mâhiyeti (İçeriği)
    • İslâm’ın Gayesi
    • İslâm’ın Hükümleri
    • İslâm’ın Genel Özellikleri
    • İslâm’ın Eski Şeriatlerle İlişkisi
    • Kur’ân-ı Kerim’de İslâm Kavramı
    • Hadis-i Şeriflerde İslâm Kavramı
    • İslâm’ın Rükûnları (Temelleri)
    • İslâm’ın Tebliği
    • İslâm’ı Hayata Hâkim Kılmak
    • Sorular
    Bu üniteyi bitirdiğinizde aşağıdaki amaçlara ulaşmanız beklenmektedir:
    • İslâm kelimesinin sözlük ve terim anlamlarını tanımak.
    • İslâm’ın içeriğini izah etmek.
    • İslâm Dini’nin gayesini açıklamak.
    • İslâm Dini’nin hükümlerini listelemek.
    • İman, amel, ahlâk ve muâmelat (hukuk) terimlerini tanımlamak.
    • İslâm’ın genel özelliklerini listelemek.
    • İslâm’ın, önceki şeriatlerle ilişkisini açıklamak.
    • İslâm’ın rükûnlarını, temellerini listeleyip açıklamak.
    • Cibril hadisini izah etmek.
    • İslâm - amel-i sâlih ilişkisini açıklamak.
    • İslâm’ın tebliğcisi olmanın önemini ifâde etmek.
    • İslâm’ı ferdî, sosyal ve siyasal hayatımıza hâkim kılmanın gerekliliğini izah
    etmek.
    ≈ 72 ≈
    Ahmed Kalka n
    İSLÂM KELIMESININ SÖZLÜK VE TERIM ANLAMI
    İslâm kelimesi sözlükte; teslim olmak, boyun eğmek, itaat etmek anlamlarına
    gelir. Allah Teâlâ’nın emirlerine teslim olup itaat etmeğe dayanan bir
    din olması sebebiyle bu dine İslâm denilmiştir.
    İslâm’ın terim anlamı: Allah tarafından peygamberler aracılığıyla insanlara
    bildirilen dünyada ve âhirette insanları mutluluğa ulaştıracak hayat şekli, itikadî
    ve amelî bir nizamdır. İslâm, akıl sahibi insanları kendi tercihleriyle bizzat
    hayırlı olan şeylere götüren İlâhî bir sistemdir, kanundur.
    İSLÂM’IN MÂHIYETI
    İslâm’ın mânâsı, teslim olmaktır; Allah’ın emir ve yasaklarına teslim olmak.
    Allah’ın hükümlerine teslim olmaksızın İslâm olmaz.107İnsan, Allah’ın yarattığı
    kuldur. Allah, ilmiyle her şeyi kuşattığından ve hikmet sahibi olduğundan
    kulluğun gereği, O’na teslim olmaktır. Hayatın kanunları insanın Allah’a teslim
    olmasını gerektirir. Çünkü bu kanunları da, insanı da en iyi bilen, Allah’tır.
    Bütün kâinat ve içindeki her şey o yaratıcının kanunlarına itaat etmektedir.
    O yüzden bütün kâinatın dini İslâm’dır. Güneş, ay, yıldızlar hep müslümandır.
    Dünya, hava, su, ışık, ağaçlar, taşlar ve hayvanlar da müslümandır.
    İslâm, Allah’a itaat edip teslim olmak demek olduğu için, bütün bu varlıkların
    isyan etmeden Allah’a itaat ettiklerini görmekteyiz. Yani teslim oluşlarına,
    müslüman oluşlarına şâhidiz. “Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Oysa
    göklerde ve yerde olanların hepsi ister istemez O’na teslim olmuştur ve O’na
    döndürülüp götürüleceklerdir.”108 B u â yette g ökte v e y erde o lanların t eslimiyeti
    insana örnek olarak gösteriliyor ve deniliyor ki “Ey insan, İşte sen de
    böyle teslim olmalısın!” Hz. Ali’nin de dediği gibi “İslâm teslimdir, teslimiyettir.”
    Allah’a teslim olmayan kimse, müslüman sayılmaz. İnsan neye teslim
    olmuşsa ona kul olmuş demektir. İslâm, imanın bir tezâhürü, dışa yansımasıdır.
    İman etmeden teslimiyet, yani imansız İslâm olur mu? Olsa bile makbul
    değildir. Münâfıklar inanmadan teslimiyet gösteren insanlardır. Günümüzde
    de gerektiği şekilde iman etmediği, Allah’ın hükümlerini içine sindiremediği,
    başka ideolojileri (dinleri) benimsediği halde kendilerini “müslüman” olarak
    107 Bak. 6/En’âm, 162 ve 4/Nisâ, 65
    108 3/Âl-i İmran, 83
    ≈ 73 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İslâm Dİnİ
    tanıtan insanlar bu sınıfa girerler. İslâmîyetin (teslimiyetin) geçerli olabilmesi
    için gönül rızâsıyla, kayıtsız ve şartsız tam bir teslimiyetle Allah’ın şeriatına
    teslim olmak gerekir.
    İnsan da kendi hür irâdesi ve tercihiyle Allah’a teslim olursa, İslâm’ı seçip
    müslümanca yaşarsa, kâinatın boyun eğdiğine teslim olduğundan artık o,
    kâinatla barışıp uyum sağlar. Böylece bu insan, dünyada halife olur.
    İslâm dinini, kapsamlı olarak kısaca tanımlamak mümkün değildir. Onun
    kapsamlı tarifi ancak Kur’an ve sünnetin tamamıyla yapılabilir. Çünkü İslâm’ın
    muhtevâsı ve sınırları Kur’an ve sünnetle çizilmiştir. İslâm, Kur’an’dan
    ve sünnetten öğrenilebilir. Yüce Allah bu dini her yönden mükemmel ve kapsamlı
    kılmıştır. Öyle ki, İslâm’da hükmü açıklanmamış hiçbir mesele yoktur.
    Bir m esele m ubah m ıdır, h aram m ıdır, m ekruh v eya s ünnet m idir, v acip
    veya f arz mıdır; y apılan h erhangi b ir eylem v eya i nancın h ükmü belirtilmiştir.
    İnanç, ibâdet, siyaset, ekonomi, savaş, barış, hukuk veya insanı
    ilgilendiren başka herhangi bir mesele olsun; onunla ilgili dinde mutlaka bir
    hüküm vardır veya müctehidler, hükmünü Kur’an ve sünnetten yola çıkarak
    tesbit ederler. Allah, Kur’ân-ı Kerim’in özelliğini şöyle açıklar: “Sana bu kitabı
    (Kur’an’ı) her şeyi beyan etmek, açıklamak için gönderdik.”109 Kur’an
    ve sünnette hükmü açıkça belirtilmeyen meseleler hakkındaki hükmü, İslâm
    ümmetinin müctehid âlimleri, kitap ve sünnete dayanarak çıkarırlar.
    Peygamberimiz İslâm’ı değişik şekillerde tanımlamışlardır. Bu tanımlardan
    biri şu şekildedir: “İslâm, beş esas üzerine bina edilmiştir (kurulmuştur).
    Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in (s.a.s.) O’nun kulu
    ve Rasûlü olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, Beyt’i
    (Kâbe’yi) haccetmek ve Ramazan orucunu tutmaktır.”110
    Yukarıdaki hadis, İslâm binasının bu beş temel üzerinde kurulu olduğunu
    açıklamaktadır. Dikkat edilmesi gereken husus, bu beş esas, İslâm’ın temelleridir
    ama, İslâm’ın tamamı değildir. Bir evin sadece temellerden ibâret
    olduğu nasıl söylenemezse, İslâm’ın bu beş temelden ibâret olduğunu iddia
    etmek de aynı şekilde yanlıştır. Kur’ân-ı Kerim’i açıp okuyan görecektir ki, bu
    beş hususun dışında ahlâktan, iktisattan, sosyal meselelerden, siyasetten,
    barıştan, savaştan, hayırdan, şerden... söz edilmiştir. İslâm, temel ve binadan
    meydana gelmiştir. Temel, bu beş rükundur. Bina ise, insan hayatıyla
    109 16/Nahl, 89 ve yine Bak. Yusuf, 111
    110 Buhârî, İman 1; Müslim, İman 22; Nesâî, İman 13; Tirmizî, İman 3
    ≈ 74 ≈
    Ahmed Kalka n
    ilgili İslâm’ın diğer hükümleridir. Müslümanın görevi, İslâm’ı tümüyle tanımak
    ve tüm olarak ikame etmek, ayakta tutmaktır.
    Bu meşhur hadis-i şerifin ışığı altında İslâm’ın temellerini ikiye ayırabiliriz:
    Şehâdet kelimeleriyle özetlenen iman ve önemine binâen dört amelin zikredilmesinden
    anlaşılan amel-i sâlih.. İslâm, şehâdet kelimesi ve imanın rükûnlarıyla
    ortaya çıkan inançtır. İslâm; namaz, zekât, oruç ve hac ile ortaya çıkan
    ibâdetlerdir. Bunlara İslâm’ın rükûnları, temelleri denilir. İslâm’ın geri kalanı
    ise, bu temeller üzerine kurulan binadır. Bu binayı meydana getiren unsurlar
    İslâm’ın hayat sistemleri, nizamlarıdır: Siyasî nizam, ekonomik nizam, ahlâkî
    nizam, askerî nizam, sosyal nizam, öğretim nizamı vs. İslâm’ın hâkimiyetini
    sağlaması için ayrıca müeyyideleri vardır (Müeyyide: Kanun ve ahlâkî emirlerin
    yerine getirilmesini temin eden kuvvet, yaptırımla ilgili kural demektir.) Bu
    müeyyideler; cihad, marufu emredip münkerden sakındırmak; fıtrî cezâlar,
    Allah’ın dünya ve âhirette verdiği Rabbânî cezâlardır. O halde İslâm; inanç,
    ibâdet, hayat sistemleri ve müeyyidelerdir.
    İslâm, insanın içi ve dışı, kalbi ve kalıbı, aklı ve vicdanı, arzusu ve nefreti,
    duygusu ve hassâsiyetiyle Allah’a teslim olup boyun eğmesidir. Kalbini ve
    aklını, elini ve eteğini, içini ve dışını Allah’ın hükmü dışındaki her türlü etkiden
    kurtarmaktır. İslâm, genel nizam, hayatın her cephesiyle ilgili kanun ve vahiyle
    emredilip, peygamberle tebliğ edilen, insan davranışlarının programıdır.
    Bu programa uyana sevap; uymayana cezâ vardır. İslâm, Allah Teâlâ’nın
    indirdiği ahkâm (hükümler), akîde, ibâdet, ahlâk, muâmelât, Kur’an ve sünnetteki
    haberlerin bütünüdür.
    İslâm’ın zıddı, câhiliyyedir. Câhiliyye küfür demektir; bir inanç ve yaşama
    biçimi olarak İslâm’ın dışındaki her türlü küfrün ortak adıdır. İslâm’ın her
    parçasının karşısında mutlaka câhiliyye vardır. Hz. Ömer’in dediği gibi, “İslâm’la
    câhiliyyeyi bilmeyenler türeyince, İslâm’ın düğümleri teker teker çözülür.”
    İslâm tüm ayrıntılarıyla câhiliyyenin karşıtıdır. Çünkü İslâm’dan her bir
    cüz, Allah’ın her şeyi içine alan ilminin eseridir. Ona karşı olan her düşünce
    ve hareket de, mutlaka câhiliyyedir. Çünkü o, sınırlı insan ilminin eseridir. Üstelik
    insanın hevâ ve arzuları kendisine gâlip gelebilir; güzeli çirkin, çirkini de
    güzel görebilir. “Yoksa onlar câhiliyye idaresini mi istiyorlar? İyi anlayışlı bir
    toplum için, hüküm koyma yönünden Allah’tan daha güzel kim vardır?”111
    111 5/Mâide, 50
    ≈ 75 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İslâm Dİnİ
    Bazı insanlar, câhiliyye yolunda gidenlerin bir kısmının hareket, yaşayış
    veya bazı sistemlerinde ortaya çıkan güzellik ve olgunluğu görünce, şüpheye
    düşerler. Bunun sebebi, İslâmîyetten olan bir şey, bazen câhiliyye ile
    karışır. İslâm’dan olan o şey, orada da güzel görünür. Câhil kişi, İslâm’ın
    hakikatini bilmediği için bu düzene bağlanır. Şâyet bu insanhakkı bilseydi, o
    câhiliyye düzeninde gördüğü kısmî iyiliklerin İslâm’a ait olduğunu anlayacak,
    kaynağa ve asla yönelecekti.
    İnançlarda İslâm ve câhiliyye vardır. İbâdetlerde İslâm ve câhiliyye vardır.
    Ahlâkta, siyasette, öğretimde, savaş, barış ve sosyal meselelerde İslâm ve
    câhiliyye vardır. İnsanla ilgili bütün meselelerde, bütün kanun ve kurallarda
    İslâm ve câhiliyye vardır. İnanç ve ibâdetlerdeki câhiliyye, câhiliyyelerin en
    tehlikelisidir. Onun için Allah Teâlâ, sağlam itikatla beraber bazı câhiliyye
    hareketlerinde bulunanları affeder ama, inanç ve ibâdetleri câhiliyye inanç
    ve ibâdetleri olan kimseyi, İslâm’ın tüm ahlâkıyla ahlâklansa dahi kesinlikle
    affetmez. “Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez. Ama bunun dışında
    dilediğini affeder.”112
    Allah Teâlâ İslâm’ı bir bütün olarak göndermiştir. Kim tümünü alırsa, İşte
    o müslümandır. Kim onun bir kısmını alır ve bir kısmını almazsa, İslâm’la
    câhiliyyeyi birbirine karıştırmış olur. “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp
    bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanların cezâsı dünyada
    rezil ve rüsvay olmaktan başka bir şey değildir. Kıyâmet gününde ise
    azâbın en şiddetlisine atılacaklardır. Allah sizin yaptıklarınızdan gâfil değildir.”
    113 Her müslümanın, câhiliyyenin bütün âdet ve kurallarından arınmış
    olması ve İslâm’ın bütününü alması gerekir. İslâm ümmeti de, İslâm devleti
    için mükemmel bir örnek olmalı ve yeryüzünden câhiliyye düzenini silmeye
    çalışmalıdır.
    İslâm devlet düzeninden sapma ve giderek İslâm’ın hukuka, muamelâta
    dair ahkâmının kaldırılması, müslümanlar arasında câhiliyye düzeninin yayılmasına
    vesile oldu. “İslâm’ın halkaları teker teker çözülecek. İlk olarak
    yönetim halkası çözülecek ve en sonunda da namaz halkası sökülecektir.”
    Câhiliyye düzenini tüm yeryüzünden söküp atmak, fitneyi kaldırmak için
    hücum edenin İslâm olması gerekirken, hücuma uğrayan kendisi oldu. Câhiliyye
    düzeni onu tamamen söküp atma çabasındadır. Bu gün İslâm topraklarında
    ne kadar çok câhiliyye idareleri vardır ve bu câhiliyyelere uyan
    112 4/Nisâ, 48
    113 2/Bakara, 85
    ≈ 76 ≈
    Ahmed Kalka n
    ne kadar çok müslüman vardır. Câhiliyye düzenlerinin (bâtıl dinlerin) ortak
    özellikleri, İslâm’a, tevhide düşman olmalarıdır.114
    KUR’AN’DA İSLÂM’A GİRMEYE, MÜ’MİN VE MÜSLÜMAN OLMAYA ÇAĞRI
    YAPILIR
    “Müslüman” olduğunu söyleyen çoğunluk, Kur’an’ı hakkıyla okumadığı
    ve Rasûlün şahidliğini dikkate almadığı için Allah yolunda gerektiği gibi cehd
    ve gayret göstermekten uzak düşmüştür. Kur’an’ı ve Rasûlün güzel örnekliğini,
    mücadele sünnetini anlamayı ve rehber edinmeyi ihmal edince, nasıl
    ve neler yapması gerektiğinin, nefsine ve içinde yaşadığı topluma karşı sorumluluklarının
    bilincine varamamıştır. Kur’an’ın şartlarını belirlediği ölçülerde
    “Müslim” olup gerçek anlamda Allah’a teslim olunsaydı, bu tevhidî İslâmî
    kimlikle gerçekleştirilecek bütün ibadetler ve ameller kişiyi Allah’a yakınlaştırmanın,
    onu arındırıp inşa etmenin vesilesi olacaktı. Ancak, Kur’anî ölçülerde
    Müslim olmaktan ve Rasûlün sünnetinden uzaklaşarak takva yitirilip ibadetler
    ve ameller anlam ve eksen kaybına uğrayınca, ubudiyet bütünlüğünden
    kopuk parça ibadetler içi boş formlara indirgenir. Böyle ibadetler ve ameller
    ise, Allah’a yakınlaştıracak yerde, mümkün ki Allah’tan uzaklaştıracak bir
    işlev görmeye bile başlar.
    “Ey İman Edenler! Topluca İslâm’a Girin”
    “Ey iman edenler, hepiniz topluca (bütün varlığınızla) ‘Silm’e, İslâm’a,
    (barışa, güvenliğe, kurtuluşa)’ girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin.
    Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.”115
    Bu âyetinde Rabbimiz, “Ey iman edenler” hitabının ardından, iman
    ettiğimiz değerleri, ölçüleri, hükümleri, yani Kur’ân’ın bütününü hayatımızın
    bütününe hâkim kılıp yaşayarak imanımızı ispata, yani Müslim/Müslüman olmaya
    çağırmaktadır. Yani imandan sonra, bütün varlığımızla, bütün bir hayatımızla
    Müslim olmaya (Allah’a teslim olmaya) dâvet etmektedir. İman ancak
    bu halde yaşanabilir. Hayat Allah’a teslim edilmez ve iman edilen değerler
    hayata hâkim kılınmazsa başlangıçta teorik olarak oluşan iman da korunamaz.
    O hâlde hayatımız ve amellerimiz iman iddiamızı ispat eder mahiyette
    olmalıdır. Mü’minler, bütünüyle Allah’a teslim olmalı, varlıklarını tümüyle O’na
    114 Bak. Din ünitesi
    115 Bakara, 2/208.
    ≈ 77 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İslâm Dİnİ
    adamalıdırlar. Bu teslimiyet, yüce Allah’a boyun eğmeyen, O’nun hükmüne
    ve yazgısına razı olmayan en ufak bir düşünce, duygu, niyet, eylem, arzu ve
    endişe kırıntısını geride bırakmayan, hayatın hiçbir alanını Allah’tan ve dininden
    soyutlamayan kesin bir teslimiyet olmalıdır.
    Yüce Allah burada mü’minleri topyekûn varlıkları ile silm’e/barışa/İslâm’a
    girmeye çağırırken, aynı zamanda onları şeytanın peşinden gitmemeleri hususunda
    uyarmaktadır. Yani ortada sadece iki istikamet vardır. Ya topyekûn
    barışa/İslâm’a girmek, ya da şeytanın izinden gitmek. Ya doğru yol, ya sapıklık.
    Ya İslâm, ya cahiliye. Ya Allah’ın yolu ve şeriatı, ya Şeytanın yolu ve
    nefsin hevası. Ya Allah’ın rehberliği, ya Şeytanın saptırması. İşte mü’min olan
    müslüman, durumunu böylesine bir kesinlikle kavramalı ve bu kavrayışın
    sonucu olarak sağa sola yalpalamamalı, tereddüde düşmemeli; değişik yollar,
    değişik istikametler arasında şaşırıp kalmamalıdır. Kim bütün varlığı ile
    silm’e/barışa/İslâm’a girmez, kim kendini bütünü ile yüce Allah’ın ve O’nun
    şeriatının hâkimiyetine teslim etmez, kim diğer bütün düşüncelerle, diğer
    bütün sistemlerle ve gücü yettiği kadar diğer bütün yasal düzenlemelerle
    ilişkisini kesmez ise, bu kimse Şeytanın yolundadır, onun adımlarını izlemektedir.
    Rabbimiz, “Hem Allah’a iman ettiğinizi iddia edip hem de şeytanın
    adımlarını izlemeyin, şeytan sizin düşmanınızdır” hatırlatması
    yapmaktadır. Yüce Allah (c), mü’minleri ilk plânda bütün varlıkları ile silm’e/
    barışa/İslâm’a girmeye çağırmakta ve daha sonra da onları şeytanın adımlarını
    izlememeleri hususunda uyarmaktadır. Hemen arkasından da, şeytanın
    kendilerine düşman olduğunu hatırlatmaktadır. Bu öyle açık ve bâriz bir
    düşmanlıktır ki, onu ancak gafiller hatırlarından çıkarabilirler. Oysa gaflet ile
    iman birbiri ile bağdaşmaz.
    O hâlde, sürekli Rabbimize sığınmak, bütün varlığımızla silme/İslâm’a
    girmek, O’na teslim/Müslim olmak, sadece O’ndan istemek, O’na yalvarıp
    yakarmak zorundayız. Çünkü Rabbimiz, “Hayatınızı ve dininizi Allah ve
    şeytan arasında bölmeyin, parçalamayın, bütün varlığınızla ve hayatınızın
    bütünüyle İslâm’a girin” diyor. Aksi takdirde, hem Allah’a hem de
    şeytana kulluk/itaat edilmesi hâlinde, arzda fesad çıkarıp barışı yok etmeye
    kalkan, kendine ve Rabbine yabancılaşmış insan türü ortaya çıkacaktır. O
    zaman da, haksızlık, hukuksuzluk, zulüm ve zillet, bugünkü gibi kaçınılmaz
    olacaktır.
    ≈ 78 ≈
    Ahmed Kalka n
    Kur’ân’da Emredilen, Kitaba Uyarak Takvayı Kuşanmak, “Müslim”/
    Müslüman Olmak ve “Müslim olarak ölmeye” çalışmaktır
    Rabbimiz ayetlerinde bizim için İslâm’ı din olarak seçtiğini ve dinimizi tamamladığını
    ve bizim için hayat tarzı olarak İslâm’dan razı olduğunu bildirmektedir:
    “…Bugün sizin dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi
    tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’dan razı oldum.”116
    Rabbimiz bize şu mesajı vermektedir: Bugün sizin dininizi kemale erdirdim.
    Böylece üzerinize olan nîmetimi tamamladım, din olarak sizin için
    İslâmiyet’i seçip beğendim. İslâm’ı, teslimiyet dinini sizin için hayat programı
    yaptım. Teslimiyet dini olan İslâm’ı sizin için hayat tarzı olarak belirledim ve
    sizin için sadece bundan razı oldum. Âl-i İmrân Sûresi 85. âyetin beyanıyla
    söyleyecek olursak Rabbimiz şöyle buyuruyor: “kim teslimiyet dini olan İslâm’dan
    başka bir din, İslâm’dan başka bir hayat tarzıyla Bana gelirse asla
    ondan razı olmayacağım. Sizin Bana karşı konumunuz; kayıtsız şartsız teslimiyettir,
    yâni İslâm’a girmek, bütün hayat alanlarında sadece bana itaat
    etmek, bütün hayatınızla bana teslim olmak ve Müslim olmaktır.”
    Tüm peygamberler tek bir ilaha çağırmışlardır ki bu tevhiddir. Sadece, bu
    tek ilaha kulluk edilmesini istemişlerdir ki bu da dindir. Hepsi her şeyi bu tek
    ilahtan almaya ve bu tek ilâha boyun eğmeye çağırmışlardır ki bu İslâm’dır.
    Allah, insanlığa gönderdiği risaleti sona erdirmeyi dilediği zaman, tüm insanlara
    özel bir zaman ve mekân ile ve belirli bir toplumla sınırlandırmaksızın
    bütün “insan”ları muhatap alan risalet ile peygamberlerin sonuncusu olan Hz.
    Muhammed’i gönderdi. Mekân, çevre ve zaman faktörlerinin ötesinde, tüm
    “insan”ı muhatap alan bir risâlet. Çünkü bu risalet, değişmez, bozulmaz ve
    iptal edilmez “insan fıtratı”nı muhatap almaktadır. “Allah’ın yaratma kanununa
    uygun olan dine dön ki insanları ona göre yaratmıştır. Allah’ın
    yaratması değiştirilemez. İşte dosdoğru din budur.”117 Bu din, insanın
    hayatını her yönüyle ve bütün kapsamıyla kuşatan bir şeriattır. Bu şeriat her
    şeyi ayrıntılarıyla açıklanmış, hayatın zaman ve mekân değişkenlerine bağlı ve
    dönemsel olarak ortaya çıkan sorunları için genel prensipler ve temel kurallar
    koymuştur. Zaman ve mekân faktörleriyle değişmeyen ve sürekliliğini koruyan
    sorunların her biri için ayrı ve ayrıntılı kurallar getirmiştir. Bir mü’minin bu dinin
    eksik olduğu vehmine kapılarak, onu tamamlamaya kalkışması, bir kusur
    bularak onu gidermeye çalışması zaman ve mekâna uygun olarak değiştir-
    116 Maide, 5/3.
    117 Rum, 30/30.
    ≈ 79 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İslâm Dİnİ
    meye veya geliştirmeye yönelmesi mümkün değildir. Böylesi bir durumda,
    o, Allah’ın doğru sözlülüğünü kabul etmemiş ve müslümanlar için seçtiğini
    beğenmemiş olduğundan bir mümin olamaz. Kur’an’ın indirildiği dönemdeki
    bu şeriat her zaman için geçerli olan dindir. “İnsan”ı yaratan Allah, yarattığını
    da en iyi bilendir. Allah insanı yaratmış -ki O ne yarattığını çok iyi bilir- ve ona
    bu şeriatı içeren bu dini seçmiştir. “Dünkü şeriat, bu günkü şeriat değildir” denemez.
    Çünkü bu durumda kişi, insanın ihtiyaçlarını ve durumlarını Allah’tan
    daha iyi bildiğini iddia etmiş olur. 118
    “Şüphesiz Allah katında din İslâm’dır.”119 Burada sözü edilen İslâm,
    teslim olmakla gerçekleşen İslâm’dır... İtaat ve bağlılıkla gerçekleşen İslâm’dır.
    Kulların aralarında Allah’ın kitabını hakem tayin etmekle gerçekleşen
    İslâm’dır...
    Allah’a göre sadece bir tek doğru sistem ve insan için bir tek doğru hayat
    tarzı vardır. Bu şu demektir: İnsan Allah’a ibadet etmeli, O’nu mâbud olarak
    tanımalı, tamamen O’na teslim olmalı, kendisini O’na ibadet ve hizmete
    adamalıdır. Ayrıca keyfine göre bir ibadet şekli de icat etmemelidir. Bilâkis
    hiçbir şey ekleyip eksiltmeksizin Allah’ın rasûllerine indirdiği hidayet’i rehber
    edinmelidir. Bu düşünce ve davranma şekline “İslâm” denir. Allah’ın, kulları
    ve yarattıkları için İslâm’dan başkasını meşru kabul etmemesi, O’nun kulları
    üzerindeki mutlak hakkıdır. Allah tarafından tarih boyunca dünyanın hangi
    köşesine gönderilmiş olursa olsun, her peygamberin sadece ve sadece
    İslâm’ı tebliğ ettiği anlamına gelir. O halde herhangi bir topluluğa, herhangi
    bir dilde indirilen her kitap, aynı İslâm’ı öğretmiştir. Sonraları insanlar bu dini
    bozmuşlar ve ona ya kendi çıkarlarını korumak ya da nefislerini yüceltmek
    için bazı şeyler eklemişler, çıkarlarına uymayan bazı bölümleri de kitaptan
    çıkarmışlardır. Belirlenen sınırları aşmak, adaletsiz kazanç, imtiyaz ve haklar
    elde etmek istedikleri için yeni dinler icad etmişlerdir. Böylece bu dine tâbi
    olan kişiyi, kendi istek ve arzularına uydurmak için doğru Din’in prensipleri,
    inançları ve emirlerinde değişiklikler yapmışlardır.120
    Hâlbuki dinin özü, tevhid inancı çerçevesinde, her yönüyle ve gerçek anlamıyla
    İslâm’dır. “Kendisinden başka ilah olmayan” Allah’ın emrettiği gerçek
    dindarlığın gereği de bu tevhide şehadet ve bu tevhid çerçevesinde bir olan
    Allah’a teslimiyet ve itaattir. Allah katında din, halis din olan “Allah’a teslimi-
    118 Seyyid Kutup, Fî Zilâli’l Kur’ân Tefsiri.
    119 Âl-i İmran, 3/19.
    120 Mevdudi, Tefhimu’l Kur’ân Tefsiri.
    ≈ 80 ≈
    Ahmed Kalka n
    yettir”. Allah Teâlâ’ya ortak tasavvuru, muhal ve bâtıl olan bir şeyolduğu gibi,
    İslâm’dan başka bir hak din tasavvur etmek de bâtıldır.121
    “Yoksa onlar Allah’ın dininden başka bir din mi arıyorlar. Oysa
    göklerde ve yerde bulunanların tümü ister-istemez O’na teslim/İslâm
    olmuşlardır ve O’nun huzuruna döndürüleceklerdir.”122 Açıktır ki,
    evrensel olan İslâm; emre boyun eğiş, düzene uyma ve yasaya itaattir. Bütün
    evren, evrendeki bütün varlıklar ve fıtrat işte bu ilâhî yasaya itaat etmekte
    ve din olarak İslâm olup sadece Allah’a itaat/secde etmektedir. Rabbimiz
    insandan da bu evrensel âhenge uyarak İslâm’a girmesini sadece Allah’a
    teslim olmasını istemektedir.
    “De ki: ‘Biz Allah’a, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup
    ve torunlarına indirilene, Musa’ya, İsa’ya ve peygamberlere Rablerinden
    verilenlere iman ettik. Onlardan hiç biri arasında ayrılık gözetmeyiz.
    Ve biz O’na teslim/İslâm olmuşlarız (Müslimleriz).”123 “Kim
    İslâm’dan başka bir din ararsa, (bilsin ki o din) ondan kabul edilmeyecek
    ve o âhirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.”124
    Bu, bütün evrenin boyun eğdiği İslâm’dır. Evren, Allah’ın belirlediği ve
    idare ettiği nizama boyun eğerek bu İslâm’a uymaktadır. Öyleyse, anlamını
    ve gereğini yerine getirmeden “Allah’tan başka ilah yoktur” şehadetine uymadan,
    kelime-i şehadeti sadece diliyle söylemek asla İslâm olmayacaktır.
    Şehadetin anlamı ve gerçeği, ilahlığı ve hâkimiyeti, “Bir”e indirgemek, kulluk
    ve yönelişte birliği sağlamaktır. “Muhammed, Allah’ın Elçisidir” şehadetinin
    anlamı ve gereği olmadan da İslâm olmaz. Bu şıkkın manası ve hakikati
    O’nun, ilahından hayat için getirdiği sisteme bağlılık, Allah’ın gönderdiği yasaya
    uymak, kullara getirdiği kitabı hakem kabul etmektir, Allah’a ve Rasûlüne
    itaat edip, Rasûlün güzel örnekliği ve şahidliğiyle Allah’a teslim olmak/
    Müslim olmaktır.125
    Rabbimiz, Nahl Sûresi 81. âyette, lütfettiği nimetleri sıralayıp Müslim olma
    sorumluluğumuzu hatırlatıyor: “Allah, yarattıklarından sizin için gölgeler
    yaptı ve dağlarda da sizin için barınaklar var etti. Sizi sıcaktan
    121 Emalılı M. Hamdi Yazır Tefsiri.
    122 Âl-i İmran, 3/83.
    123 Âl-i İmran, 3/84.
    124 Âl-i İmran, 3/85.
    125 Seyyid Kutup, Fî Zilâli’l Kur’ân Tefsiri.
    ≈ 81 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İslâm Dİnİ
    koruyacak elbiseler ve savaşta sizi koruyacak zırhlar verdi. Böylece
    Allah, Müslim olasınız diye üzerinizde olan nimetini tamamlıyor”.
    İşte tüm bu nîmetlerin ve lütufların sahibi olan Rabbimizin biz kullarından
    istediği tek şey vardır. O da; O’nun emirlerine teslim olan Müslimlerden olmamızdır.
    Bu nîmetlerin sahibini bilmek ve tüm bu nîmetleri, onları verenin
    yolunda kullanmaktır. Tüm bu nîmetlerle sadece O’na kulluğa tahsis edilmiş
    bir hayatı yaşamaktır. Özetle Rabbimizin bizden istediği; tüm hayatımızı, o
    hayatın sahibinin istediği gibi yaşamaktır. Hayatın ve ölümün sahibi olan Allah’a
    boyun eğerek, Onun arzularına teslim olmak, O’nun koyduğu hüküm
    ve ölçülere teslim olarak gerçek anlamda “Müslim” olmaktır.
    Rabbimiz Al-i İmran Sûresi 102 ve 103. âyetlerde şöyle buyurmaktadır:
    “Ey iman edenler! Allah’tan, O’na yaraşır şekilde korkup sakının
    (O’nun emir ve yasaklarına uyma sorumluluk bilincini/takvayı kuşanın)
    ve ancak Müslimler olarak can verin. Hep birlikte Allah’ın ipine
    (Kur’ân’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin…”
    Bu âyetinde Rabbimiz, iman edenlere hitap ederek, “iman ettiğinizi beyan
    edip kalple tasdik etmeniz yetmez, imanınızı takvanızla ispat edin. Allah’ın
    azabından korkup sakınarak, O’nun emir ve yasaklarına itaat etme sorumluluğunuzu
    hakkıyla yerine getirin.” buyurur. İman edenlerden istenen, Allah’ın
    emir ve yasaklarına uymak üzere takvayı hakkıyla kuşanmak ve böyle bir
    hâl üzere, yani Müslim olarak ölmektir. Ama maalesef yüzyıllara sâri tarihsel
    süreçte takva terk edildi ve Müslim kimliği yozlaştı. Allah’ın inzal ettiği ipi olan
    Kur’ân’a hep birlikte sarılmak yerine her grup bu tarihsel süreçte ürettikleri
    kendi iplerine sarıldılar ve diğer insanları da bu üretilmiş iplere tutunmaya
    çağırdılar. Bu sebeple Hak dinin izzeti yerine Hak-bâtıl karışımından oluşan
    şirke bulaşmış din anlayışlarının zilletine sürüklenilmiş ve parçalanma, dağılma
    kaçınılmaz olmuştur. Kur’ân’dan uzaklaşıp geleneksel cahiliyeyi İslâm
    zanneden kitleler ise, Kur’ân’da Rabbimizin beyan ettiği nitelikte Müslimler
    olamamışlardır. Allah’a teslim olmak ve vahyin emrettiği takvayı kuşanmak
    yerine, Allah’tan uzaklaştıracak yanlış ve üretilmiş din anlayışlarına sürüklenmişlerdir.
    Sonuçta da akîdelerini, takip etmeleri istenen yollarını, yöntemlerini
    kaybetmişler ve zulümat içinde, karanlıklarda kaybolmuşlardır. Nasıl Müslim
    olacaklarını da, bunun için ne yapmaları, nasıl yapmaları gerektiğini de bilemez
    hale gelmişlerdir.
    ≈ 82 ≈
    Ahmed Kalka n
    Hâlbuki, Kur’ân’da açıkça ortaya konulan mücadele yönteminde, “iman,
    sâlih amel, rükû, secde, ibadet, cihad, hayırlı işler işlemek, takvayı hakkıyla
    kuşanmak, hakkı ve sabrı tavsiye etmek, yardımlaşarak zulme karşı
    mücadele etmek” gibi hayatı kuşatan ilke, emir ve kavramlarla, iman ettikten
    sonra neler yapmamız gerektiği ve nasıl gerçek bir Müslim olunacağı
    anlaşılır bir biçimde ifade edilmiş ve Rasûlüllah’ın (s.a.s.) güzel örnekliğinde
    de uygulamaya konmuştur.
    Rabbimiz, bir âyetinde, tek bir ilâh olarak yalnız kendisine kulluk yapma
    sorumluluğumuzu hatırlatarak Müslim olmaya çağırıyor: “De ki: ‘Bana ancak,
    ilâhınızın yalnızca bir tek ilâh olduğu vahyolunuyor. Artık Müslim
    oluyor musunuz?”126
    Rasûlullah’a (s) şöyle bir dâvet yapması emrediliyor: “Rabbim bana kendi
    bilgisinden vahiy göndermektedir. Onunla hayatımızı düzenleyelim
    diye bana kitap gönderiyor. Rabbim bana vahyediyor ve bildiriyor ki, kendisinden
    başka ilâh yoktur. Kulluk edilmeye lâyık tek İlâh O’dur. O’ndan
    başkalarını ilâh bilmeyin. O’ndan başkalarına kulluk ve ibadet yapmayın.
    O’ndan başkalarına sığınmayın ve dua etmeyin. O’ndan başkalarının koyduğu
    kanunlara ve kurallara itaat etmeyin. Hayatınızın bütün alanlarını
    düzenlerken sadece Allah’ın hükümlerini esas alın ve O’dan başka ilahlara
    itaat etmeyin. Artık teslim olmayacak mısınız? Artık Müslim/Müslüman
    olmayacak mısınız?”
    Rabbimiz, Kur’an’da vahyin mesajının kimlere ulaştırılabileceğini ve kimlerin
    Müslim olacaklarını şöyle açıklıyor: “Sen, ölülere şüphesiz ki işittiremezsin;
    arkalarını dönüp giden sağırlara da çağrıyı duyuramazsın.
    Ve sen körleri düştükleri sapıklıktan çekip hidayete erdirici değilsin;
    sen ancak, ayetlerimize iman edenlere (söz) dinletebilirsin, işte
    Müslim olanlar bunlardır.”127
    Bu ayette de şu söylenmiş oluyor: “Sen bu kurtarıcı İslâm mesajını,
    Rabbin vahyine kalbini kapatıp kulaklarını tıkamış ölülere işittiremezsin.
    Arkasını dönüp giden sağırlara da duyuramazsın. Hidayet yoluna gözlerini
    kapatmış olan körleri de sen bu sapıklıktan kurtarıp hidayete erdiremezsin.
    Onların Hakk’ı görmeleri ve Müslim olmaları konusunda hiçbir
    126 Enbiya, 21/108.
    127 Neml, 27/80-81.
    ≈ 83 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İslâm Dİnİ
    zaman senin etkin ve yetkin yoktur. Sen ancak âyetlerimize iman eden
    kimselere işittirebilirsin. Ancak Allah’a teslim olup mesaja kulak verenler
    bu kitabı işitirler, dinlerler, anlarlar ve Müslim/mü’min olurlar ve hayatlarını
    bu hükümlere göre düzene koyarlar.”
    Rabbimiz Kur’ân’da; Hz. İbrahim’in (a.s.) şu duasını bize örnek olmak
    üzere bildirir: “Rabbimiz, ikimizi sana teslim olmuş (Müslimler) kıl ve
    soyumuzdan sana teslim olmuş (Müslim) bir ümmet (getir)…”128
    İbrahim ve İsmail (a.s.), “Rabbimiz, bizim zürriyetimizden de her şeyiyle
    sana teslim olmuş, sadece sana iman edip sadece sana itaat eden ve
    senin istediğin hayat tarzından başka hayat tarzlarına razı olmayan, sana
    kulluktan başka kimseye kulluk yapmayan bir ümmet çıkar” diyorlar.
    Başka bir âyetinde de Rabbimiz, Hz. İbrahim’in (a.s.) Hıristiyan veya
    Yahudi olduğunu iddia edenlere karşı onun Müslim olduğuna şahidlik etmektedir:
    “İbrahim, ne Yahudi idi, ne de Hıristiyan. Fakat o, hanif (Allah’ı
    bir tanıyan, hakka yönelen) bir Müslimdi. Allah’a ortak koşanlardan
    da değildi”.129
    Allah (c), İbrahim’in (a.s.) fıtratı bozulmamış, Allah’a kulluk ve teslimiyet
    yolunun, İslâm yolunun dışındaki tüm yolları, tüm şirkleri reddedip İslâm’ı
    seçmiş bir Müslim olduğunu bildirmektedir. Allah’tan başka hiçbir şeye ibâdet
    ve itaat etmeyen fıtratı tertemiz bir Müslim olduğunu ve hayatının hiçbir
    döneminde asla müşriklerden de olmadığını beyan etmektedir.
    Ayrıca daha birçok ayette diğer bütün Peygamberlerin de İslâm
    Peygamberi oldukları, kendilerinin de, onların davetine icabet
    edenlerin de “Müslimler” olduğu ifade edilmektedir:
    Rabbimiz Kur’ân’daki birçok âyetinde, aslında bütün rasullerin Allah katında
    makbul tek din olan İslâm’a davet ettiklerini ve aynı duayı yaparak
    “Müslimler” olarak ölmeye çağırdıklarını haber vermektedir. “Rabbi ona
    ‘Eslim/İslâm ol/Teslim ol’ dediğinde, ‘Âlemlerin Rabbine teslim oldum(
    eslemtu)’ demişti.”130 “Bunu İbrahim de kendi oğullarına vasiyet
    etti, Ya’kub da, ‘Oğullarım! Allah sizin için bu dini (İslâm’ı) seçti.
    O halde sadece Müslimler/Müslümanlar olarak ölünüz.’ (dediler).”
    128 Bakara, 2/128.
    129 Âl-i İmran, 3/67.
    130 Bakara, 2/131.
    ≈ 84 ≈
    Ahmed Kalka n
    Âyetteki Arapça kelime, “Müslüman ol” veya “İslâm’ı kabul et” (Allah’ın
    isteğine boyun eğ) anlamlarına gelen “eslim”dir. O halde Müslim/Müslüman,
    kendisini tamamen Allah’a teslim eden ve O’na itaat eden, Rab, Mâlik,
    Hâkim, Yönetici, Kanun koyucu ve Mâbud olarak yalnız Allah’ı kabul eden
    O’nun koyduğu hayat düzenini yaşayan kimsedir. İslâm, bu inanç ve tutum
    üzerine kurulan bir dinî sistemdir.
    “Ey oğullarım, Allah sizin için bu dini (İslâm’ı) seçti.”131 Demek
    ki, bu din ilâhî bir seçim ve bir tercih ürünüdür. Buna göre herkesin, ama
    özellikle Hz. İbrahim ile Hz. İsmail’in soyundan olduklarını ileri sürenlerin bu
    konuda tercih yapmaya, alternatif aramaya yetkileri yoktur. Yüce Allah’ın (c)
    kendilerine yönelik bu gözetiminin ve bağışının gerektirdiği asgari şey, O’nun
    bu seçim ve tercih nimetine karşı şükretmek, ona dört elle sarılmak ve bu
    emaneti koruyarak şu yeryüzünden yüz akıyla ayrılmaya çalışmaktır. “Mutlaka
    müslüman olarak ölünüz.”
    Bir âyette; “İsa, onların inkârlarını sezince, ‘Allah yolunda yardımcılarım
    kim?” dedi. Havariler, “Biziz Allah yolunun yardımcıları.
    Allah’a iman ettik. Şahit ol, biz Müslimleriz/(Müslümanlarız)’ dediler.”
    132 bilgisi verilirken bir diğerinde ise, Hz. Nuh’un (as) kavmine şöyle seslendiği
    bildiriliyor: “Eğer yüz çeviriyorsanız, sizden zaten hiçbir ücret
    istemedim. Benim ücretim, ancak Allah’a aittir. Bana Müslimlerden
    olmam emredildi.”133
    “De ki: “Bize yararı ve zararı olmayan, Allah’tan başka şeylere mi
    tapalım? Allah bizi hidayete erdirdikten sonra, şeytanların ayartarak
    yerde şaşkınca bıraktıkları, arkadaşlarının da: ‘Doğru yola, bize gel’
    diye kendisini çağırdığı kimse gibi topuklarımız üzerinde gerisin geri
    mi döndürülelim?” De ki: ‘Hiç şüphesiz Allah’ın yolu, asıl yoldur. Ve
    biz âlemlerin Rabbine (kendimizi) teslim etmekle (Müslim olmakla)
    emrolunduk.”134 “Bir de, bize, “Namazı dosdoğru kılın ve Allah’a karşı
    gelmekten sakının” diye emrolundu. O, huzurunda toplanacağınız
    Allah’tır.”135
    Rabbimiz, rasûlünden ve elçinin yolundaki tüm davetçilerden, davetin
    muhataplarına şunları söylemelerini istiyor: “Eğer seninle çekişip tartı-
    131 Bakara, 2/132.
    132 Âl-i İmran, 3/52.
    133 Yunus, 10/72.
    134 En’am, 6/71.
    135 En’am, 6/72.
    ≈ 85 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İslâm Dİnİ
    şırlarsa, de ki: “Ben, bana uyanlarla birlikte, kendimi Allah’a teslim
    ettim (Müslim oldum).” Ve kitap verilenlerle ümmilere de ki: “Siz de
    teslim (Müslim) oldunuz mu?” Eğer teslim (Müslim/Müslüman) oldularsa,
    gerçekten hidayete ermişlerdir. Fakat yüz çevirdilerse, artık
    sana düşen yalnızca tebliğ(etmek)dir. Allah, kulları hakkıyla görendir.”
    136
    Görüldüğü üzere bütün Nebiler, Rasûller aynı dine, İslâm’a çağırmışlar
    ve onlar ile onların davetine icabet edenler (Allah’a boyun eğip teslim olan
    anlamında) Müslim adını almışlardır. Diğer insanları da Allah’a teslim olmaya,
    Müslim/Müslüman olmaya çağırmışlardır. Bu sebeple, kendimizi, bizzat
    Allah tarafından verilmiş ve bütün Rasûllerin davetine icabet edenlerin de
    ortak ismi olan Müslim dışındaki başka isimlere nispet etmekten ısrarla kaçınmalıyız.
    İnzal edilmiş “Müslim” yerine ikame edilmek üzere üretilmiş “İslâmcı”
    da dâhil farklı isimlerle kendimizi isimlendirmekten uzak durmalıyız.
    Aksi takdirde kıyamete kadarki sürede gelecek diğer İslâm dini müntesipleriyle
    aramızdaki bu ortak isim bağımızın sürekliliğine zarar verilebilecektir. O
    hâlde ey “Müslümanlar”! Gelin Allah’a teslim olalım ve Kur’ân’a ve Sünnete
    göre “Müslimler” olalım.
    Kur’an’da, “Allah’a çağıran, sâlih amel işleyen ve ‘Kuşkusuz ben
    Müslimlerdenim’ diyenden daha güzel sözlü kimdir?”137 denilir. Bu
    âyette de ifade edildiği üzere, en güzel sözlü Müslimlerden olabilmek için,
    hâl ve kal ile Allah’a davet eden ve sâlih ameller işleyerek hayatı ibadet kılan
    bir imanî pratiği ortaya koymak gerekmektedir.
    Başka âyetlerde ise, Rabbimizin, kıyamet gününde, tevhîdî anlamda
    iman edip Müslim olmayı başarmış kullarını “kullarım” hitabıyla sahiplenerek,
    onlara şu müjdeli haberi vereceği bildirilmektedir: “Ey âyetlerimize
    iman eden ve Müslim olan kullarım! Bugün size korku yoktur, siz
    üzülmeyeceksiniz de.”138
    Rabbimiz hepimize, Kur’ânî ölçüye uygun biçimde Müslimlerden (Müslümanlardan)
    olmayı ve kendisine teslim olarak, yukarıdaki ayette zikredilen
    lütufkâr ilâhi hitaba muhatap olmayı nasip etsin. Sadece kendisine kulluğa
    tahsis edilmiş bir hayatı yaşayıp rızasını kazanmak suretiyle mü’min/Müslim
    olarak ölmeyi lütfetsin inşaAllah.
    136 Âl-i İmran, 3/20.
    137 Fussilet, 41/33.
    138 Zuhruf, 43/68, 69.
    ≈ 86 ≈
    Ahmed Kalka n
    MÜ’MIN VE MÜSLÜMAN KAVRAMLARI, BIRBIRLERINI TAMAMLAYARAK
    ÖRTÜŞÜRLER
    Hucurat Sûresinde, “iman ettik demeyin, teslim/Müslim olduk deyin”
    ifadesinde lugâvi anlamıyla kullanılan Müslim kelimesinden hareketle mü’min
    ve Müslim kavramlarının birbirinden bağımsız iki farklı kavram olduğunu iddia
    edenler olmuştur. Hâlbuki bu iki kavram, Kur’an’da kullanıldıkları yerler
    ve bütün anlamlar dikkate alındığında asla birbirinden ayrılamazlar ve biri,
    diğeri olmadan var olamazlar. Bunlar, biri diğerini tamamlayarak örtüşen iki
    kavramdırlar. Mü’min olunmadan Müslim olunamaz. Müslim olmadan da
    mü’min kalınamaz. Sözlü iman iddiasının ispatı, ancak fiilî iman olan Müslim
    olmakla, Allah’a teslim olup hayatı ibadet kılmakla gerçekleştirilebilir. “Ey
    iman edenler iman edin…”139 ve “Ey iman edenler topluca İslâm’a
    girin…”140 âyetlerinde de, “iman iddianızı hayat tarzınız ve amellerinizle ispat
    edin, hayatınızın bütününde Allah’a teslim olup Kur’an’a uygun yaşayarak
    Müslim olun” denilmiş olmaktadır. Müslim/Müslüman olmanın şartı olarak
    Allah’a teslim olmuş bir hayatta işlenen sâlih amellerin Allah indinde makbul
    ve geçerli olabilmesi için de, öncelikle tevhidî bir imanla iman etmiş olmak
    şartı vardır. Çünkü Allah “şirk koşanların amellerinin boşa gideceğini” bildirmiştir.
    141
    Şimdi Hucurat Sûresinin ilgili âyetini ele alalım: “Bedevîler ‘İman ettik’
    dediler. De ki: “İman etmediniz. (Öyle ise, “iman ettik” demeyin.)
    “Fakat boyun eğdik, teslim olduk/Müslüman olduk” deyin. Henüz
    iman kalplerinize girmedi. Eğer Allah’a ve Peygamberine itaat ederseniz,
    O, yaptıklarınızdan hiçbir şeyi eksiltmez. Allah, çok bağışlayandır,
    çok merhamet edendir.”142
    Medine’de Rasûlullah ve beraberindeki Müslümanlar zafer kazanıp devletlerini
    kurarak güçlerini ortaya koyunca, çevredeki bedevi kabileler gelip
    İslâm devletine teslim oluyorlar. Zafer kazanıp gücünü ispat etmiş İslâmi otoriteye
    boyun eğiyor, bu güce teslim olmak biçimindeki lugâvi anlamıyla (harbin
    zıddı olan sulha girmek ve bağlanmak mânâsına İslâm) Müslim oluyorlar,
    ama “iman ettik” diyerek geliyorlardı. Aslında ise, “Biz teslim olduk, biz sizin
    gücünüzü kabul ettik,” demiş oluyorlardı. Allah da buyuruyor ki, “siz teslim
    olduk, deyin. (Siz barışa girme ve zafer kazanan güçlü tarafa teslim
    139 Nisa, 4/136.
    140 Bakara, 2/208.
    141 Muhammed, 47/33; Âraf, 7/147; Kehf, 18/103-105; Tevbe, 9/17.
    142 Hucurat, 49/14.
    ≈ 87 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İslâm Dİnİ
    olma anlamında Müslim oldunuz.) Sizin kalplerinize henüz iman girmemiştir.”
    Artık ey teslim olanlar, ey iman edenler, eğer Allah ve Resûlüne
    itaat ederseniz bundan sonraki hayatınızda kesinlikle bilesiniz ki Allah sizin
    amellerinizden hiçbir şeyi eksiltmeyecektir. Amellerinizden hiçbir şey zayi olmayacaktır.
    Bilesiniz ki Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir.
    Merhum Mevdudi, âyeti şu şekilde açıklamaktadır: Burada, bütün bedeviler
    değil, aksine İslâm’ın gelişen gücünü görerek, sadece müslümanların
    hücumundan korunmaları ve İslâm zaferlerinin kazançlarından faydalanabilmeleri
    için müslümanlığı kabul eden birkaç bedevi kabilesi kastedilmiştir. Bu
    insanlar gerçekte can u gönülden iman etmemişler idi, sadece dil ile söyleyerek
    işlerine öyle geldiği için kendilerini müslüman sayıyorlardı. Bunların
    içyüzleri, Hz. Peygamber’e (s) gelerek çeşitli isteklerde bulunmaları ve sanki
    müslüman olarak başkalarına büyük iyilik yapmışlar gibi mükâfat talep etmeleri
    sonucunda ortaya dökülüyordu. Hadislerde çeşitli kabilelerin tutumları
    anlatılmaktadır. Onlar açıkça Allah’ın Rasulü ile savaşmadan İslâm’ı kabul
    etmelerinin, onların Hz. Peygamber’e ve müslümanlara yaptıkları büyük bir
    lütuf olduğunu, karşılığını da almaları gerektiğini söylemek istiyorlardı. Medine
    civarındaki küçük bedevi topluluklarının işte bu hareket tarzlarına bu
    ayetlerde ışık tutulmaktadır.
    Ayette “kuulû eslemnâ” lafzı kullanılmıştır. Bu “biz müslüman olduk deyiniz”
    diye de tercüme edilebilir. Bu lafızdan bazı kimseler, “Kur’an-ı Kerim’in
    dilinde “mü’min” ve “müslim” iki ayrı kavramdır; mü’min can u gönülden iman
    edendir, müslüman ise iman etmeden sadece dış görünüşü ile müslüman
    olandır,” manasını çıkarmışlardır. Böyle bir iddia serâpâ yanlıştır, temelden
    sakattır. Burada “iman” kelimesinin kalp ile tasdik için ve “İslâm” kelimesinin
    de dışa yansıyan ameller ve itaat için kullanıldığında şüphe yoktur. Fakat
    buradaki “İslâm ve İman”, diğer bir ifadeyle “Müslim ve Mü’min” kelimelerinin
    Kur’an-ı Kerim’in birbirinden bağımsız iki ayrı kavramı olduğunu söylemek
    doğru değildir.
    Kur’an-ı Kerim’in İslâm ve Müslim kelimelerinin kullanıldığı ayetleri incelenince,
    Kur’an ifadesinde İslâm’ın, Allah’ın insan cinsine ve bütün beşere
    indirdiği hak dinin adı olduğu görülmektedir. İman ve emre itaatin ikisini de
    içine almaktadır. “Müslim” ise can u gönülden iman eden ve fiilen itaat eden
    kişi demektir. Örnek olarak şu ayetleri gösterebiliriz: “Allah katında din
    ≈ 88 ≈
    Ahmed Kalka n
    ancak İslâm’dır.” 143 “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, o istediği
    din asla kendinden kabul olunmaz.”144; “Ben sizin için İslâm’ı din
    olarak beğendim.”145; “Allah kimi doğru yola sevketmeyi isterse göğsünü
    İslâm ile genişletir”146 Bu ayetlerde “İslâm”dan maksadın iman etmeden
    itaat etmek olmadığı meydandadır. Yine bakınız yer yer bu konunun
    ayetleri gelmektedir. “(Ey Rasûl!) De ki: Müslüman olanların ilki olmam
    bana emredildi”147; “Onlar müslüman olurlarsa şüphesiz doğru yolu
    bulmuş olurlar.”148; “Müslüman olan bütün Nebiler Tevrat’a (Kitab’a)
    göre hükmederlerdi.”149
    Burada bunun gibi ve diğer yerlerde daha birçok örnekler göz önüne
    serilince, artık İslâm’ı kabul etmek, “İslâm’a girmek, iman etmeden itaat etmek
    demektir” denilebilir mi? Bunun gibi “Müslim” kelimesinin de defalarca
    kullanıldığı manaya örnek olarak aşağıdaki ayetlere bakılabilir: “Ey iman
    edenler! Allah’tan korkulması gerektiği şekilde korkunuz ve siz ancak
    müslüman olarak can veriniz.”150, “O, sizi önceki kitaplarda da
    müslümanlar olarak isimlendirmişti, bu kitapta da öyle isimlendirmiştir.”
    151. “İbrahim, ne yahudi ne de hıristiyandı, fakat o, Allah’ı bir
    tanıyan gerçek bir müslümandı.”152 Hz. İbrahim ve İsmail’in Kâbe’yi inşa
    ederken yaptıkları dua: “Ey Rabbimiz! Bizim ikimizi sana teslim ve ihlas
    sahibi (müslim) olmakla sabit kıl, soyumuzdan bir topluluğu da
    müslüman bir ümmet yap.”153 Hz. Yakub’un çocuklarına vasiyeti: “Ey çocuklarım!
    Allah sizin için bu dini seçmiştir. Öyleyse artık siz ancak
    müslüman olarak can verin.”154 B u ayetleri o kuduktan sonra a rtık k im
    bu ayetlerde “Müslim”den maksat gönülden inanmayıp sadece dıştan İslâm’ı
    kabul eden kişidir diye iddia edebilir? Bu ayetleri inceledikten sonra,
    Kur’an-ı Kerim’in ifadesinde İslâm’dan maksat, iman etmeden itaat etmek ve
    Kur’an’ın dilinde müslüman, “Sadece zahiren İslâm’ı kabul eden kimsedir”
    demek, baştan yanlış ve kesin hatadır.155
    143 Âl-i İmran, 3/19.
    144 Al-i İmran, 3/85.
    145 Maide, 5/3.
    146 En’am, 6/125.
    147 En’am, 6/14.
    148 Al-i İmran, 3/20.
    149 Maide, 5/44.
    150 Al-i İmran, 3/102.
    151 Hac, 22/78.
    152 Al-i İmran, 3/67.
    153 Bakara, 2/128.
    154 Bakara, 2/132.
    155 Mevdudî, Tefhimu’l Kur’ân Tefsiri.
    ≈ 89 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İslâm Dİnİ
    Fahreddin Râzî, “mü’min ile müslim birdir. Nasıl olup da aralarında fark
    varmış gibi anlaşılabiliyor?” diye sorarak şöyle bir cevap verir: “Genel ile
    özel’in farkı vardır. İman ancak kalp ile olur. Bazen kalple beraber lisanla
    olur. İslâm ise daha geneldir, fakat özel şeklinde genel ile özel birleşmiş olur.”
    İbrahim (a.s.) hakkında “Rabbi ona: ‘İslâm ol’ dediği anda, ‘Âlemlerin
    Rabbine teslim oldum.’ dedi.”156 buyurulması böyledir. Bunun gibi “Allah
    nezdinde hak din ancak İslâm’dır.” âyeti ve “Beni müslüman olarak
    vefat ettir.”157 âyeti de bu mânâyadır. Beni rızana teslim olan kullarından
    eyle, demektir. İmam-ı Âzam’a nisbet edilen Fıkh-ı Ekber’de de şöyle denilmiştir:
    “İman, ikrar ve tasdiktir, İslâm Allah Teâlâ’nın emirlerine teslim olmak
    ve bağlanmaktır. Bundan dolayı iman ile İslâm arasında lügat yönünden fark
    vardır. Fakat şer’î hükümde İslâm’sız iman, imansız İslâm olmaz. Bu ikisi
    zahir ile bâtın, yüz ile astar gibidir. “Din” de iman ve İslâm ve şeriatın hepsine
    birden konulan isimdir...”.158
    “Mü’min olanlar, ancak o kimselerdir ki, onlar, Allah’a ve Resûlü’ne
    iman ettiler, sonra hiçbir kuşkuya kapılmadan Allah yolunda
    mallarıyla ve canlarıyla cihad ettiler. İşte onlar, sâdık (doğru) olanların
    ta kendileridir.”159
    O mü’minler ki, artık teslim olmuşlar, imana, takvaya doğru yücelmişlerdir.
    İşte onlar Allah ve Resûlü’ne iman etmişlerdir. İmanlarında asla bir
    şüpheye düşmediler ve mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda savaştılar. İşte
    gerçek sâdıklar bunlardır. İşte iman ve teslimiyet iddialarında sadakat sahipleri
    bunlardır. Teslimiyet iddialarını söz planında bırakmayıp bu uğurda mallarını
    ve canlarını ortaya koyarak sâdık olduklarını, samimi olduklarını ortaya
    koyanlar bunlardır. Eğer bu imanlarınızda, bu iddialarınızda sadık kalır, Allah
    ve Rasûlü’ne itaat ederek bir hayat yaşarsanız o zaman sizler sâdıklarsınız,
    imanlarınızda doğrusunuz, gerçek Müslümanlarsınız. İşte bunlar, verdikleri
    ikrara kalpleriyle ve fiilleriyle içten bağlılık göstermiş, bütün hayat alanlarında
    Allah’a teslim olmuş samimi müslümanlardır. İşte bunlar, artık biz de iman
    ettik diyebilecek, biz de Müslüman olduk diyebileceklerdir.160
    156 Bakara, 2/131.
    157 Yusuf, 12/101.
    158 Elmalılı M. Hamdi Yazır Tefsiri.
    159 Hucurat, 49/15.
    160 Mehmet Pamak, İman ve İslam, 122-142
    ≈ 90 ≈
    Ahmed Kalka n
    İSLÂM DINI’NIN GÂYESI
    İslâm’ın getirdiği hükümler, insanların mutluluğunu amaçlamaktadır. Bu
    hükümlere uygun hareket edenler, hem dünya hem de âhiret saâdetini kazanacaktır.
    İslâm, kişinin kalbini, aklî düşüncelerini ve amellerini ıslah ederek,
    onları yükselterek bu saâdetlere ulaştırır. Toplumun saâdeti de ferdin
    saâdetine bağlı olduğundan, kişinin mutluluğu aynı zamanda cemiyetin de
    mutluluğudur. İslâm, bu hedefi gerçekleştirmek için birtakım hükümler koymuştur.
    Bunlara şer’î hükümler denir.
    İSLÂM DINI’NIN HÜKÜMLERI
    İslâm Dininin hükümleri dört kısımdır:
    a-) İman (İtikadî hükümler): İnsanın dinde kabul etmesi ve reddetmesi
    gereken hususlarla ilgili hükümlerdir. İnsana neleri kabul etmesi, neleri reddetmesi
    gerektiğini bu hükümler öğretir. İnsan, iman esaslarına inanmakla
    mânevî gıdasını almış, kalbini yanlış inançlardan temizleyerek gerçek değerini
    kazanmış olur.
    b-) Amel: Amel, insanların yaptığı işlerdir. Yapılması veya yapılmaması
    gereken fiillerdir. Hangi amellerin, hangi şartlarla nasıl yapılacağını ve nasıl
    sahih olacağını açıklayan hükümlere amelî hükümler denir. Duâ etmek,
    zekât vermek, cihad etmek, ilim tahsil etmek gibi.
    c-) Ahlâk: Hal ve hareketleri, davranışları, İslâmî ve insanî ilişkileri açıklayan
    hükümlere denir. Ahlâkın güzelleşmesine ve vicdanın terbiyesine ait
    bulunan hükümlerdir. Kötü söz ve yalan söylememe, kendisi için istediğini
    başkası için de isteme... gibi.
    d-) Hukuk (Muamelât, Ukubat): iman, ahlâk ve şahsî amel gibi konuların
    dışında kalan, özellikle devlet yönetimini, toplum idaresini ve ekonomik
    durumları içeren konuları, evlenme, boşanma, miras dağıtımı, ticarî ve siyasî
    işleri, kısaca İslâm devletinin kanun ve kurallarını belirleyen bütün hükümlerdir.
    Bu dört hüküm (iman, amel, ahlâk, hukuk) İslâm dininin bir bütün ve homojen
    bir yapıya sahip olduğunu göstermektedir. Böyle olmasına rağmen,
    özellikle yirminci yüzyıl müslümanları hukukla (muâmelâtla) ilgili hükümleri
    ≈ 91 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İslâm Dİnİ
    terk ettikleri veya terk ettirildikleri için İslâm’ın bütünlüğü hayata yansıyamamıştır.
    İslâm bütün olarak yaşanamamaktadır. Bunun sonucu olarak, imanî
    konular saptırılmış, ameller (ibâdetler) yozlaştırılarak, ruhsuz ve anlamsız bir
    şekilde ifa edilen bir gelenek halini almıştır. Yine aynı şekilde müslüman topluluklar
    İslâm ahlâk ve edebini yitirmişlerdir.
    Bu dört hüküm parçalanmaz bir bütündür. Yani birisi olmadığı zaman
    İslâm’ın bütünlüğü bozulduğu gibi; başka herhangi bir şeyle (düşünceyle,
    hukukla, dinle) sentezi (karışımı) halinde de bütünlüğü ve safiyeti bozulur;
    Ortaya apayrı başka bir din çıkar. İslâm sosyalizmi, Türk-İslâm sentezi... gibi.
    Zaten sentez de ayrı iki şeyin bir araya getirilmesiyle yepyeni bambaşka bir
    şeyin oluşması demektir.
    İslâm, insan hayatının vazgeçilmez de olsa bir parçası değil; her yönüyle
    insan hayatının bütünüdür. İslâm, insanın günlük yirmi dört saatini ve doğumdan
    ö lümüne h er a landaki h er y önünü k apsar ve b elirler. Tuvalet
    âdâbından devlet yönetimine varıncaya kadar insanın tüm hayatını kuşatır.
    İslâm, insan hayatının bütünüdür. İnancı, ibâdeti, ahlâkı ve hukukuyla bir
    bütündür. Parçalanmaz veya herhangi bir şeyle sentez yapılamaz. Atma ve
    katmaları, hurâfe ve bid’atları kabul etmez. Allah tarafından tamamlanmış
    eksiksiz bir nizamdır.
    İSLÂM’IN GENEL ÖZELLIKLERI
    1- Rabbânîlik: (Rabbe ait olmak, İlâhî olmak) İslâm, hak ve İlâhî dindir.
    Vahye dayanır. Hedef ve gayede Rabbânîdir. Allah’ın rızâsı bir müslüman için
    her şeyde vazgeçilmez amaçtır. İslâm’ın kaynağı ve metodu da Rabbânîdir.
    2- İnsanîlik: (İnsan fıtratına uygunluk) Kur’an insanlara indirilmiş, peygamberler
    insanlar arasından seçilmiştir. İslâm insana, insanın aklına büyük
    önem vermiş, fıtratına uygun hükümler koymuştur. İslâm’a göre insan, yeryüzünde
    en güzel biçimde ve halife olarak yaratılmış, rûhî unsur ile seçkin
    kılınarak evren kendi hizmetine verilmiştir. İslâm, insanın hiçbir güç ve enerji
    odağını ihmal etmez. Onların hepsini ıslâha, çalışmaya ve gelişmeye doğru
    yönlendirir. İnsan, taşıyabileceği ölçülerde yüklenen bu yükümlülükleri
    omuzlayarak barış, güven ve huzur içinde yoluna devam eder. Bu yükümlülükler
    insanın kendi fıtratıyla uyumludur. Gönlünün ve vicdanının sesiyle bü≈
    92 ≈
    Ahmed Kalka n
    tünleşir. Fıtratını ıslâh etmeyi hedef alır. İslâm’ın tüm hükümleri insanın dünya
    ve âhiret saâdetine yöneliktir.
    3- Kapsamlılık ve evrensellik: İslâm, ebediyeti kapsayacak uzunlukta,
    bütün insanları kuşatacak genişlikte, dünya ve âhiret işlerini içerecek derinliktedir.
    Mesajı ve hükümleri bütün zamana, bütün dünyaya, bütün insanlığa
    yöneliktir. İnsan hayatının beşikten mezara tüm aşamalarını ve hayatın tüm
    alanlarını tanzim eder. İslâm’ın öğretileri de kapsamlıdır. Bu kapsam, inançta,
    ibâdette, tasavvurda, ahlâk ve fazilette, düzenleme ve yasalarda kendini
    gösterir.
    4- Vasatlık ve denge: İslâm; denge, orta yol, adâlet, ölçü gibi temel
    dinamikleri olan bir dindir. İfrat ve tefritten uzaktır. Aşırılıklar yoktur. İnsanı
    azdırmaz ve ezdirmez. İnsanın gücü böyle dengeli bir nizam kurmaya yeterli
    değerlidir. İnanç, ibâdet, ahlâk ve teşrîde vasat (adâlet ve denge) unsurlarını
    kolaylıkla görebiliriz. Dünya - âhiret, madde - mânâ, zengin - fakir arasında
    denge vardır. İnsanın içi ve dışını, rûhu ve bedenini, birey ve toplumu, fert ve
    devleti, kadın ve erkeği, aile ve toplumu dengeler. Her birinin birbirine karşı
    hak ve görevlerini düzenli, dengeli ve uyumlu bir biçimde belirler.
    5- Açıklık ve netlik: İslâm’ın inanç esasları, dinî kavramlar sade ve açık
    seçiktir. Anlaşılması, anlatılması ve kabulü kolaydır. Aklı, mantığı zorlamaz.
    6-) Hâlis din: Analiz ve sentez, atma ve katma kabul etmeyen, kaynağı
    sağlam ve değiştirilemez olduğundan tahrif edilemeyecek bir dindir. Bid’at
    ve hurâfelere kapılarını kapamıştır. Allah tarafından tamamlanmış ve râzı
    olunmuş tek hak dindir.
    7- Tevhid: İslâm, her şeyden önce tevhid dinidir. En mükemmel Allah
    inancını yerleştirir. İslâm’da Allah’ın sıfatları insanlara ve diğer varlıklara verilmez.
    Allah’ın hiçbir şeye benzemediği vurgulanır. İnsan ve başka yaratıklar
    tanrılaştırılamaz. Allah’tan başkasına tapınılmaz, duâ edilmez.
    8- Tüm peygamberleri tasdik: Allah tarafından gönderilen bütün peygamberlere
    inanılır. Peygamberler arasında ayrım yapılmaz. Tanrılaştırma ve
    yakışık almayan isnatlar gibi aşırılıklardan uzak olarak, Allah’ın elçisi ve kulu
    oldukları kabul edilir.
    ≈ 93 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İslâm Dİnİ
    9- Egemenlik Allah’ın: Yasa, hukuk ve prensip belirleme, kanun koyma
    işi sadece Allah’a aittir. İslâm; hüküm, hâkimiyet, egemenlik ve otoritenin
    Allah’a verildiği, ezen ve ezilenin, kula kulluk yapanın olmadığı bir toplum
    oluşturur.
    10- Sağlam kaynak: İslâm’ın temel kaynağı Kur’ân-ı Kerim’dir. Kur’an,
    kıyâmete kadar tahrif edilemeyecek bir kitaptır. Dünyanın her tarafındaki
    Kur’an nüshaları aynıdır.
    11- Evrenle uyum: Evren ve içindeki varlıkların tümü Allah’a teslim olup
    itaat ettiklerinden müslüman sayılırlar. İslâm’ı seçip teslim olan insan da kâinatla
    uyum içinde, aynı yasalara itaat etmiş olur. Böylece insanın emeği ve
    enerjisi evrenin imkânlarıyla bütünleşir. İslâm, insanı evrendeki doğal güçlerle
    çatışmaya ve boğuşmaya sokmaz.
    12- Tek toplum (ümmet) oluşturur: İslâm, uyumlu, tutkun ve dayanışma
    içinde hareket eden bir toplum (ümmet) oluşturur. Akîde bağıyla bir araya
    gelen, ırk, renk, vatan, ülke ve sınıf ayrımı yapmayan bu toplumun temel
    dinamikleri (harekete geçiren özellikleri) kardeşlik, yardımlaşma, eşitlik, adâlet,
    hakkı ve sabrı tavsiye etme, iyiliği yayma, kötülüğe karşı mücâdele etmedir.
    Zina, fuhuş, hırsızlık, haksızlık, fâiz... gibi kötü ahlâk ve çirkin geleneklerin
    ortadan kaldırıldığı, insanların yeme içme, barınma ve cinsel oburluklarının
    engellendiği erdemli, iffetli bir toplum oluşturur. Küfrün tek millet olduğu gibi;
    bütün müslümanlar da, birbirlerini ancak kardeş kabul eden tek bir millettir.
    13- Kolaylık ve müjde: İslâm; dili, ırkı, mazisi ne olursa olsun kelime-i
    şehâdet getirip buna uygun yaşayan herkesi müslüman sayar. Eşitlik ve
    adâlet esasına dayanır. Kimsenin zorla müslüman yapılmasını kabul etmez.
    Kalpleri fethederek yayılmayı esas alır. Hükümleri yaşanılacak kolaylıktadır.
    İbâdetlerin yapılmasında gücümüz dikkate alınarak birçok kolaylıklar
    gösterilmiştir. Gücün yetirilemeyeceği zorluklar emredilmez. İslâm’ın rahmet,
    af ve müjde tarafı ağır basar. İslâm, insanın rûhî ve bedenî tüm ihtiyaçlarını
    hoşgörüyle karşılayıp, kolaylıkla ve basit biçimde çözüm getirir. Ama bütün
    bu kolaylıklara rağmen, tembellik ve dünyaya aşırı meyilden dolayı kulluğunu
    ihmal edenler Allah’ın azâbıyla ikaz edilirler.
    14- Akla ve ilme önem verir: İslâm vahiy dini olmasıyla birlikte, akla
    büyük önem verir. Akla hitap eder, akıllıyı sorumlu tutar. Bilime de üstün
    ≈ 94 ≈
    Ahmed Kalka n
    değer vermiş, ilim öğrenmenin her müslümana farz olduğunu bildirmiş, çalışma,
    öğrenme ve düşünce gibi konulara gereken yeri vermiştir. Yalnız unutmamak
    lâzım ki, İslâm akılcı değildir, akıllıların dinidir.161
    15- İnsan hakları: Hiçbir düzende (dinde) görülemeyecek kadar insan
    haklarını gözeten İslâm, insanın şu haklarını korumaya alır:
    a) Din emniyeti: İslâm, din hakkını ve dini yaşama hürriyetini güvence
    altına alır.
    b) Nefis (can) emniyeti: İslâm, yaşama hakkını temin eder.
    c) Akıl emniyeti: İlim ve tefekkürü emreden İslâm, içki ve uyuşturucu
    gibi akla zarar verecek şeyleri yasaklar ve aklı her türlü arızâlardan koruyucu
    tedbirler alır.
    d) Nesil emniyeti: Irzın, şeref ve namusun korunmasını ve sağlıklı nesiller
    yetiştirilmesini temin için İslâm gerekli her türlü ortamı hazırlar.
    e- Mal emniyeti: İslâm malı korumak için, hırsızlık vb. suçlara giden
    yolları tıkadığı gibi, insanlara yeterli geçim kaynaklarına sahip olma hakkını
    ve imkânını tanır.
    Özetle İslâm, her insanın onurunu, namusunu, özgürlüğünü, dinini, malını,
    canını, geçimini ve işini garanti altına alır.
    İslâm, insan hakları konusunda hâlâ ulaşılamaz durumdadır. İnsanî kardeşlik
    prensibine yer verir. Irkçılığı ve takvânın dışında üstünlük anlayışlarını
    reddeder. İslâm’ın emir ve yasakları, hükümleri, ibâdetleri, cezâ anlayışı...
    eşitliği isbat etmektedir. Diğer düzenlerde bu denli eşitlik teoride bile yoktur.
    Eşitlik adına adâletsizliğe de göz yummaz. Kadın-erkek eşitliği diyerek
    cinsel farklılıkların gözardı edilip istismar edilmesine, insanların sömürülerek
    zulmedilmesine yol açacak aşırılıklara da geçit vermez.
    İslâm’ın, Önceki Peygamberlerin Şeriatleriyle İlişkisi
    a) İslâm bütün peygamberlere gelen dinin adıdır.162İnsanlık dünyaya peygamberle
    (Hz. Âdem’le) gelmiştir. Zamanın şartlarına ve insanlığın ihtiyaçlarına
    göre Allah Teâlâ peygamberleri değişik şeriatlerle (hukuklarla) göndermesine
    rağmen; itikat (inanç) her peygamberde aynı olmuştur.
    b) Önceki peygamberlerin tebliğ ettikleri din bir kavme gönderilmişti. Hz.
    161 Bak. İslâm Nizamı, Yusuf el Kardavi, Esra Y.
    162 Bak. 2/Bakara, 130 - 133
    ≈ 95 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İslâm Dİnİ
    Muhammed’e (s.a.s.) gelen İslâm, evrensel bir dindir. Yani tüm evrene ve bütün
    insanlığa Allah (c.c.) tarafından sunulmuş, kıyâmete kadar geçerli olacak
    bir hayat şeklidir.
    c) Hz. Muhammed’in (s.a.s.) tebliğ ettiği İslâm Dini, önceki peygamberlerin
    tebliğ ettiği dinin hükümlerini (şeriatlerini) nesh edip ortadan kaldırmıştır.
    Yani şu anda geçerli olan şeriat Hz. Muhammed (s.a.s.)’in şeriatidir.
    d) İslâm dini, Hz. Muhammed (s.a.s.)’den önce Allah (c.c.) tarafından gönderilen
    tüm kitapları ve peygamberleri tasdik eder.
    KUR’ÂN-I KERIM’DE İSLÂM KAVRAMI
    “el-İslâm” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 6 âyette geçer.163 “İslâm” ve “müslim”
    kelimeleri, çekimleriyle birlikte Kur’an’da toplam 50 yerde kullanılır. İslâm
    ve müslim kavramlarının kökü olan “silm” kelimesi ve türevleri ise, toplam
    157 yerde kullanılır.
    “Ey Rabbimiz! Bizi Sana teslim olanlardan/müslümanlardan kıl, neslimizden
    de Sana teslim olan müslüman bir ümmet çıkar, bize ibâdet yerlerimizi
    göster, tevbemizi kabul et; zira, tevbeleri kabul eden, çok merhametli
    olan ancak Sensin.”164
    “Bunu İbrâhim de kendi oğullarına vasiyet etti, Ya’kub da: ‘Oğullarım!
    Allah sizin için bu dini (İslâm’ı) seçti. O halde sadece müslüman olarak
    ölün’ dedi.”165
    “Biz, Allah’a ve O’nun yanından bize indirilene; İbrâhim, İsmâil, İshak,
    Ya’kup ve esbât’a (torunlarına) indirilene, Mûsâ ile İsa’ya verilenlerle Rableri
    tarafından diğer peygamberlere gelenlere, onlardan hiçbiri arasında
    fark gözetmeksizin iman ettik ve biz sadece Allah’a teslim olduk, O’nun
    için müslümanız’ deyin.”166
    “Allah katında gerçek din İslâm’dır.”167
    163 3/Âl-i İmrân, 19, 85; 5/Mâide, 3; 6/En’âm, 125; 39/Zümer, 22; 61/Saff, 7
    164 2/Bakara, 128
    165 2/Bakara, 132
    166 2/Bakara, 136
    167 3/Âl-i İmran, 19
    ≈ 96 ≈
    Ahmed Kalka n
    “İbrâhim, ne Yahûdi, ne de Hıristiyan idi; fakat o, Allah’ı bir tanıyan
    (hanîf) dosdoğru bir Müslüman idi; müşriklerden de değildi.”168
    “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, ondan (bu din) asla kabul olunmaz
    ve o, âhirette de en büyük zarara uğrayanlardandır.”169
    “Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim. Üzerinizdeki nimetimi tamamladım
    ve size din olarak İslâm’ı verip ondan râzı oldum..”170
    “Allah kimi doğru yola hidâyet etmek/iletmek isterse, onun göğsünü
    (kalbini) İslâm’a açar, gönlüne genişlik verir; kimi de dalâlete bırakmak/
    saptırmak isterse, onun göğsünü/kalbini daraltır ve göğe çıkıyormuş gibi
    meşakkatlendirir. Allah iman etmeyenlerin üstüne işte böyle murdarlık verir.
    Bu (İslâm), Rabbinin dosdoğru yoludur. Biz öğüt alacak bir kavim için
    âyetleri ayrıntılı bir şekilde açıkladık.”171
    “(Yusuf şöyle duâ etti:) ‘…Beni Müslüman olarak öldür ve beni sâlihler
    arasına kat.”172
    “Kim nefsini (tümüyle) Allah’a, O’nu görür gibi teslim ederse (gerçek
    müslüman olursa) muhakkak ki o, en sağlam kulpa yapışmıştır. Bütün
    işlerin sonu ancak Allah’a dayanır.”173
    “Allah kimin gönlünü İslâm’a açmışsa o, Rabbinden bir nûr üzerinde
    olmaz mı? Kalpleri Allah’ı zikretmek husûsunda katılaşmış olanlara yazıklar
    olsun! İşte bunlar apaçık bir dalâlet/sapıklık içindedirler.”174
    “İslâm’a çağrılırken, Allah’a karşı yalan uydurandan daha zâlim kimdir?
    Allah, zâlimler topluluğunu hidâyete/doğru yola erdirmez.”175
    168 3/Âl-i İmrân, 67
    169 3/Âl-i İmran, 85
    170 5/Mâide, 3
    171 6/En’âm, 125-126
    172 12/Yûsuf, 101
    173 31/Lokman, 22
    174 39/Zümer, 22
    175 61/Saff, 7
    ≈ 97 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İslâm Dİnİ
    HADIS-I ŞERIFLERDE İSLÂM KAVRAMI
    “İslâm, beş esas üzerine binâ edilmiştir (kurulmuştur). Allah’tan başka
    ilâh olmadığına ve Muhammed (s.a.s.)’in O’nun kulu ve rasûlü olduğuna
    şehâdet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, Beyt’i (Kâbe’yi) haccetmek
    ve Ramazan orucunu tutmak.”176
    “Her çocuk, İslâm fıtratı (Allah’ı tanıma ve O’na teslim olma) yaratılışı
    üzere doğar.”177
    “Bir kul İslâm’a girer ve bunda samimi olursa, daha önce yaptığı bütün
    hayırları Allah, onun lehine yazar, işlemiş olduğu bütün şerleri de affeder.
    Müslüman olduktan sonra yaptıkları da şu şekilde muâmele görür: Yaptığı
    her hayır için en az on misli olmak üzere yedi yüz misline kadar sevap
    yazılır. İşlediği her bir şer için de, -Allah affetmediği takdirde- bir günah
    yazılır.”178
    “Sizden biri içiyle dışıyla müslüman olursa, yaptığı her bir hayır, en
    az on mislinden yedi yüz misline kadar sevabıyla yazılır. İşlediği her bir
    günah da sadece misliyle yazılır. Bu hal, Allah’a kavuşuncaya kadar böyle
    devam eder.”179
    “İmanın tadını; Rab olarak Allah’ı, din olarak İslâm’ı, peygamber olarak
    Muhammed’i seçip râzı olanlar duyar.”180
    “Kim bizim namazımızı kılar, bizim kıblemize yönelir, bizim kestiğimizi
    yerse işte o, müslümandır.”181
    “Kim İslâm’dan başka bir din adına yalan yere yemin ederse o kimse,
    dediği gibidir.”182
    Bazı kimseler Hz. Peygamber’e: “Yâ Rasûlallah, biz câhiliyet devrindeki
    yaptıklarımızdan mes’ul olacak mıyız?” diye sordular. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle
    cevap verdi: “İslâm’da sizden kim iyi ameller işlerse câhiliyet devrindeki
    176 Buhârî, İman 1; Müslim, İman 22; Nesâî, İman 13; Tirmizî, İman 3
    177 Müslim, Kader 25; Ahmed bin Hanbel, 4/24
    178 Buhârî, İman 31; Nesâî, İman 10 -8, 105-
    179 Buhârî, İman 31; Müslim, İman 205, hadis no: 129
    180 Müslim, İman 56, hadis no: 34; Tirmizî, İman 10, hadis no: 2625
    181 Nesâî, İman 9, hadis no: 8, 105; Buhârî, Salât 28
    182 Müslim, İman 176, hadis no: 110
    ≈ 98 ≈
    Ahmed Kalka n
    yaptıklarından dolayı muâhaze olunmaz; ama kim kötülük ederse, hem
    câhiliyet devrindeki hem de İslâm’da yaptıklarından dolayı muâhaze olunur.”
    183
    “Din nasihatten ibarettir!” Yanındakiler sordu: ‘Kimin için ey Allah’ın
    Rasûlü?’ “Allah için, kitabı için, Rasûlü için, müslümanların imamları ve
    hepsi için! Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona yardımını kesmez,
    ona yalan söylemez, ona zulmetmez. Herbiriniz, kardeşinin aynasıdır;
    onda bir ezâ/rahatsızlık görürse, bunu ondan gidersin.”184
    Bir adamın, “hangi müslüman hayırlıdır?” sorusuna karşılık; Peygamberimiz
    (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Diğer müslümanların elinden ve dilinden
    emin olduğu (zarar görmediği) kimsedir”185
    “Müslümana sövmek fısk’tır (büyük günahtır), onu öldürmek ise küfür
    (kâfir olmak) gibidir.”186
    “Müslüman sevdiğini Allah için seven, Allah ve Rasûlünü her şeyden
    çok seven, kendisine imanı nasip ettikten sonra küfre dönmeyi, cehenneme
    yüzüstü atılmaktan daha kötü gören kimsedir.”187
    İSLÂM’IN RÜKÛNLARI
    İslâm’ın rükûnları (temelleri) beştir: Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in
    Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmek, namazı ikame etmek,
    zekât vermek, Beyti haccetmek, Ramazan orucu tutmak.
    Peygamberimiz’in İslâm’ı tarif ettiği hadis-i şerifte ve konunun başında
    zikrettiğimiz İslâm’ın beş temel üzere bina edildiğini bildiren hadiste (câhil
    halkın yanlış olarak İslâm’ın beş şartı dediği) bu beş temelin sayıldığını biliyoruz.
    Şehâdet veya tevhid kelimeleri dediğimiz imanın rükûnlarını (temel
    ilkelerini) daha önce “Tevhid” ünitesinde işledik. Burada, bu ibâdetlerin öne-
    183 Müslim, İman, 189, hadis no: 120
    184 Tirmizî, Birr 17, 18, hadis no: 1927, 1928, 1930; Müslim, İman 95, hadis no: 55
    185 Müslim, İman 14, hadis no: 40; Ebû Dâvud, Cihad, hadis no: 2481; İbn Mâce, Fiten 2, hadis no:
    3934
    186 Buhârî, İman 36; Müslim, İman 27, hadis no: 116; İbn Mâce, Fiten 4, hadis no: 3939-3941
    187 Nesâî, İman 3-4
    ≈ 99 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İslâm Dİnİ
    mine binaen prototip örnekler olarak belirtilen ve diğerleriyle birlikte amel-i
    sâlih olarak etrafını câmi sûrette tanımlayabileceğimiz rükûnlardan kısaca
    ve akaidi ilgilendirdiği yönleriyle bahsedeceğiz. Bu amellerin nasıl yapılması
    gerektiğiFıkıh, İlmihal kitaplarında ve Fıkıh derslerinde konu edinilmektedir.
    Amel-i sâlih nedir? Sâlih amel, Allah katında râzı olunan amellerdir. Bu
    amel (davranış) iki özellik taşır: Biri, İslâm şeriatına uygun olması, ikincisi; niyetin
    Allah rızâsı için ve O’na ibâdet kasdıyla, bu bilinçle olmasıdır. Bir amel,
    bu iki özelliği veya bunlardan birini taşımazsa Allah katında râzı olunan amellerden,
    yani amel-i sâlihten olmaz. Böyle bir amelin ecri ve sevâbı da yoktur.
    Yüce Rabbimiz buyuruyor ki: “Kim Rabbine kavuşmayı ümid ederse, sâlih
    amel işlesin, Rabbine ibâdette hiçbir kimseyi şirk/ortak koşmasın...”188
    Amel-i sâlihin İslâm’daki yeri cidden pek büyüktür. Çünkü bu ameller Allah’a,
    âhiret gününe iman etmenin meyvesidir. Kelime-i şehâdetin (tevhidin)
    mânâsı, amel-i sâlih işlemek ve bu yola girmekle meydana çıkar. İslâm kelimesinin
    teslimiyet anlamına geldiğini ve bu teslimiyetin de Allah’ın emirlerine
    itaat edip teslim olma demek olduğunu hatırladığımızda amelsiz, itaatsız,
    ibâdetsiz İslâm’ın olamayacağı ortaya çıkar. Amel-i sâlihin İslâm’daki öneminden
    dolayı birçok âyet onu övmektedir. Bu âyetlerin bazısı onu imana
    yaklaştırır, bazısı güzel mükâfatını açıklar, bazısı da özellikle âhiret hayatında
    vereceği faydadan bahseder. “Andolsun Asra ki, Muhakkak insan ziyandadır
    (zarar görecektir). Ancak iman edip amel-i sâlih işleyenler, birbirlerine
    hakkı ve sabrı tavsiye edenler hâriç.”189
    Amelin kabulü için İslâm’ı benimsemek şarttır. Bundan dolayı Allah, iman
    ile amel-i sâlihi beraber zikretmiştir. Bir kimse, Allah rızâsı niyyetiyle ve İslâm
    şeriatına uygun bir amel de işlese, eğer o kişi Kur’an’da belirtilen gerçek
    İslâm’ı tümüyle kabullenip benimsemedikçe o ameli Allah onun yüzüne çarpacaktır.
    Böyle bir amel için ne bir sevap, ne de bir mükâfat vardır.190
    Amel-i sâlih çok çeşitlidir. İbâdet olsun, muâmelât olsun, Cenâb-ı Hakk’ın
    emrettiği şeylerin hepsidir. Müslüman, Rabbine itaatı, Şeriata boyun eğmeyi
    ve Allah’ın rızâsını taleb etmeyi düşünerek hayırlı bir amel işlediği zaman,
    amel-i sâlih ehlinden olur.
    188 18/Kehf, 110
    189 103/Asr, 1-3. Diğer örnek âyetler için meselâ Bak. 5/Mâide, 9; 13/Ra’d, 29; 16/Nahl, 97; 18/Kehf,
    30; 19/Meryem, 76; 29/Ankebût, 7, 9.
    190 Bak. 3/Âl-i İmran, 85
    ≈ 100 ≈
    Ahmed Kalka n
    Bu amel-i sâlihin başında (dar anlamıyla) ibâdetler gelir. İbâdetlerin de
    başında namaz, oruç, hac ve zekât gelir. Bunlar İslâm’ın temelleridir. Bu ibâdetlerde
    ihmal veya önemini küçümseme kesinlikle câiz değildir. Bunun için
    İslâm’ı tanımlayan meşhur hadiste bu ibâdetler açıkça bildirilmiştir.
    İslâm’da ibâdetlerin önemi büyüktür. İbâdetler, kişinin Rabbiyle olan ilişkisini
    düzenler ve belli bir şekilde Allah’a karşı kulluğunu ortaya koyar. İbâdetler,
    Allah’ın kulları üzerindeki özel hakkıdır. Bu ibâdetlere özen göstermek ve
    başkalarını önce imanî esaslara, sonra ibâdetlere dâvet etmek gerekir. İbâdetler
    eksik olduğu halde, insanın imanının kuvvetlenmesi ve kalbinde kök
    salması mümkün değildir. Hatta küfrün egemenliğinin çevre şartlarının tümüne
    uzandığı günümüzde namaz başta olmak üzere ibâdetlere gevşeklik
    gösteren insanların imanları çok büyük tehlikelere girer. Yani kişinin namaz
    ve diğer ibâdetleri hakkıyla yerine getirmeden mü’min kalması çok zordur.
    Bunlar, balık için su, insan için hava mesabesindedir.
    Bu ibâdetler içinde namazın akaid açısından daha büyük önemi vardır.
    İslâm; namazı, müslüman ve kâfir arasını ayırt edici bir alâmet olarak açıklamıştır.
    Ne yolculuk, ne savaş, ne hastalık halinde namazda ihmal câizdir.
    Onu terk etmek ve bu konuda tembellik göstermek münâfıkların âdetidir.
    Kul, Rabbine döndüğü zaman kendisine ilk sorulacak şey namazdır. Namaz,
    Allah’a olan kulluğunu ve kelime-i tevhidin mânâsını kişiye devamlı hatırlatan
    bir ibâdettir. Namaz, sahibini her türlü çirkinliklerden, fuhşiyattan ve
    kötülüklerden meneder. Namazın önemi konusunda Kur’an’da birçok âyet
    vardır.191
    Müslüman, namaza “Allahü Ekber” ile çağrılır; onunla namaza başlar, namaz
    süresince sık sık onu tekrarlar. Çünkü Allah, her büyükten daha büyük,
    her kuvvet ve kudret sahibinden daha yücedir. Kul, her şeyden daha büyük
    ve aziz olan Allah’a bağlandıkça, O’ndan başka hiçbir kimseden korkmaz.
    Başkasına kulluk etmekten sakınır.
    Oruç, hac, zekât ve diğer bütün ibâdetler, imanı takviye eder, nefsi kötülüklerden
    arındırır, kulu Rabbine bağlar. Oruçta, Allah sevgisini bedenin
    isteklerine tercih etme hali vardır. Müslümanı, ihlâs, irâde ve sabır hallerine
    alıştırma özelliklerini taşır. Zekât, müslüman için cimrilik ve hasislik hastalığından
    temizlenmeyi sağlayan mâlî bir ibâdettir. Malın esas sahibinin Allah
    191 Bu âyetlerden bazıları şunlardır: 30/Rûm, 31; 2/Bakara, 1-3, 153, 238; 4/Nisâ, 103, 142; 29/
    Ankebût, 45...
    ≈ 101 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İslâm Dİnİ
    olduğu, kendisinin ise bir emânetçiden başka biri olmadığını insan zekâtla
    daha iyi kavrar. Zekât, mal sevgisine, Allah rızâsını ve sevgisini tercih etmektir.
    Toplumun muhtaç kesimine hisse ayırmak, böylece sosyal adâletin
    sağlanmasına hizmet etmektir. Hac ise, müslümanın amelî eğitimidir. Hac
    ibâdetiyle müslümanın fiilen açık ve muayyen bir şekilde kulluğunu ortaya
    koyduğunu görüyoruz. İlim, cihad, iyiliği emir, kötülükleri yasaklamak, sabır,
    tevekkül, takvâ, Allah sevgisi ve O’nun azâbından korkmak... gibi emirler,
    Kur’an’ın üzerinde ısrarla durduğu sâlih amellerin başında gelir.
    Amelin imanla münâsebetini ileride geniş olarak işleyeceğiz.
    İSLÂM’IN TEBLIĞI
    İnsanlık tarihi devam ettiği müddetçe, İslâm, herkese tebliğ edilmelidir.
    Bu dâvet ve tebliğin asıl gayesi, insanları kula kulluktan kurtarıp sadece tek
    olan Allah’a bağlamaktır. Bu görevi yapacak insanlar mutlaka olmalıdır. “İçinizden
    insanları hayra çağıracak, iyiliği emredip kötülükten alıkoyacak bir
    cemaat bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”192 âyet-i kerimesi bu durumu
    te’yid etmektedir. İslâm, herkese, ama özellikle “Müslümanım” diyenlere
    götürülmelidir. Çünkü onların İslâm bildikleri şeyler İslâm olmayabilir. Bu
    durum mutlaka düzeltilip onlara hakikat gösterilmelidir.
    İslâmî dâvetin gayelerinden biri de, İslâm’ı tekeline alıp onu kimseye ulaştırmayanların
    elinden İslâm’ı alıp herkesin ona ulaşmasını sağlamaktır. İslâm,
    hiçbir gücün tekelinde olamaz. Hiçbir güç İslâm’ın bazı ibâdetlerini elinin altına
    alıp zorlaştıramaz. Bunu yapanlar, ister İslâm adına yapsınlar, isterse câhiliyye
    adına yapsınlar; her iki durum da Allah’a karşı büyük bir edepsizliktir.
    Çünkü Allah Teâlâ, kendisine ulaşma yolunda ne kadar engeller varsa kaldırılmasını
    ister. Hatta o engellere karşı cihadı her müslümana farz kılmıştır. Ta
    ki, insanlar saf ve berrak olan İslâm’ı kendi istekleriyle tanısınlar, öğrensinler
    ve onu kabullensinler. İnsanları, insanların hâkimiyet ve sultasından, değer
    verdikleri ağalardan, ağabeylerden, atalardan, babalardan, efendilerden ve
    bağlanıp kaldıkları âdetlerden kurtarıp, hayatın her safhasında Allah’ın nizam
    ve hâkimiyeti olan İslâm’a ulaştırmak... İşte, İslâm budur ve bütün peygamberler
    de bunun için gönderilmişlerdir.
    192 3/Âl-i İmran, 104
    ≈ 102 ≈
    Ahmed Kalka n
    İSLÂM’I HAYATA HÂKIM KILMAK
    İnsanlık tarihi boyunca, İslâm’ın esas dayanağı olan temel ilke “Lâ ilâhe
    illâllah” kuralıdır. Yani ulûhiyeti, rubûbiyeti, saltanat ve hâkimiyeti sadece
    Allah’a tahsis etmek kuralı. Bu kaide gönülde ve kalpte inanç; duygu ve
    hareketlerde ibâdet; hayat sahasında da kanun ve nizam olarak tezâhür
    etmelidir. Allah’tan başka ilâh olmadığına şehâdet etmek, böyle kâmil bir
    şekilde olmadıkça Allah’a ve İslâm’a saygısızlık yapılmış olur.
    Bu kaidenin tatbiki insan hayatının bütünüyle Allah’a yönelmesidir. Böylece
    insanoğlu bütün işlerinde ve hayatın her safhasında Allah’ın hükmüne
    müracaat ederek buna tâbi olur ve Allah’ın hükmünü kendi düşünce ve görüşüne
    tercih eder.
    Allah’ın hükümlerini insanlara ulaştırıp tebliğ eden Rasûlullah’dır (s.a.s.).
    Bu kaide ise İslâm’ın ilk şartı olan şehâdet kelimesinin ikinci rüknünü temsil
    eder. “Şüphesiz Muhammed (s.a.s.) Allah’ın Rasûlüdür.”193 İşte İslâm’ın
    dayandığı ve temsil ettiği temel ilkenin ikincisi. Bu kaide bütün yönleriyle hayata
    tatbik edildiği zaman, en mütekâmil bir nizam ortaya çıkar. İşte Allah’ın
    râzı olduğu nizam budur.
    İslâm, hiçbir zaman nazarî inanç ve birtakım ibâdetlerden ibâret değildir.
    Bir yandan birtakım ibâdetler yapmak, diğer taraftan da fiilen mevcut olan
    câhiliyye toplumunun faal bir üyesi şeklinde çalışmak bir arada bağdaşamaz.
    İslâm’ın hedefi, câhiliyeyi ortadan kaldırmaktır. Bunun için de yeni ve faal
    bir kadronun oluşturulması lâzımdır. Bu kadro, yaşama tarzıyla, düşünce
    yapısıyla, sosyal düzeniyle, değer yargısı ve kaynağıyla, kısaca her şeyiyle
    İslâm metoduna uygun hareket eden bir cemaattir. İşte, böyle bir kadro ancak
    yeniden İslâm ümmetini oluşturur ve Allah’ın şu beyânâtına mazhar olur:
    “Siz, insanlar içinden seçilip çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. Çünkü
    iyiliği emreder, kötülüğe karşı çıkar ve Allah’a inanırsınız.”194“İşte böylece
    sizleri orta (mûtedil, dengeli) bir ümmet kıldık. İnsanlara şâhid (örnek) olasınız
    ve Peygamber de size örnek olsun diye...”195
    193 48/Fetih, 29
    194 3/Âl-i İmran, 110
    195 2/Bakara, 143
    ≈ 103 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İslâm Dİnİ
    SORULAR
    1- İslâm, kelime olarak hangi anlamlara gelir?
    2- İslâm kavramının terim anlamı nedir?
    3- Allah’a teslim olmayan kimse müslüman sayılır mı? Niçin?
    4- İslâm’ın üzerine bina edildiği beş temel esas nedir?
    5- İslâm dininin gayesi nedir?
    6- İslâm dininin hükümleri kaça ayrılır? Tariflerini misallerle açıklayınız.
    7- İslâm, insan hayatının bir parçası mıdır?
    8- İslâm’ın genel özellikleri nelerdir?
    9- İslâm konusunda iki âyet meali ve iki hadis belirtiniz.
    10- İslâm’ı hayata hâkim kılmak için Müslüman olarak hepimize ne tür
    görevler düşmektedir, açıklayınız.
    11- Allah tarafından, peygamberler aracılığıyla insanlara bildirilen, dünyada
    ve âhirette insanları mutluluğa ulaştıracak hayat şekline ne denir?
    a) İman b) Amel c) Hukuk d) İslâm
    12- Aşağıdakilerden hangisi İslâm için doğru değildir?
    a) İslâm dini, insanın fıtratına (yaratılışına) uygundur.
    b) İslâm’ın mesajı ve hükümleri sadece Peygamberimiz’in yaşadığı zamana
    yöneliktir.
    c) İslâm inanç esasları herkesin anlayabileceği şekilde açık ve nettir.
    d) İslâm’a göre egemenlik sadece Allah’a aittir.
    13- İslâm’ın hükümleri; 1- iman 2- amel 3- ahlâk 4- hukuk olmak üzere
    dört kısımdır. Buna göre “Devlet yönetimi, toplum idaresi, evlenme, boşanma,
    ticaret, cezâlar, dâvâlar ve mirasla ilgili hükümler” ifâdesi, yukarıdaki
    hükümlerden hangisine girer?
    a) Ahlâk b) İman c) Hukuk d) Amel
    14- İslâm’ın hükümleri; 1- iman 2 - Amel 3 - Ahlâk 4 - Hukuk olmak
    üzere dört kısımdır. Buna göre “Söz, davranış, hal ve hareketlerimizle alâkalı
    hükümler” ifâdesi hangi kısma girer?
    a) Amel b) Ahlâk c) Hukuk d) İman
    15- Allah’ın, peygamberleri aracılığı ile göndermiş olduğu İslâm dinini kabul
    eden, bu inancını amelleriyle göstermeye çalışan kimseye ne denir?
    a) Müslüman b) Münâfık c) Müşrik d) Kâfir
    ≈ 104 ≈
    Ahmed Kalka n
    ≈ 105 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İman
    16. Ünite
    İMAN
    • İman Kelimesinin Sözlük ve Terim Anlamı
    • Kur’an’da İman Kavramı
    • İmanın Dereceleri
    • İmanın Artması, Eksilmesi
    • İmanın Gerektirdikleri
    • İman ve İslâm
    • İman ve Amel
    • İnsan Niçin iman Eder? İmanın Sebep ve Sonuçları
    • İmanla İlgili Sünnetullah (Allah’ın Değişmez Yasaları)
    • İman ve İnkâr Yönünden İnsanlar
    • İmanın Sahih (Geçerli) Olmasının Şartları
    • İmanı Bozan Haller
    • Bâtıla İman
    • Sorular
    Bu üniteyi bitirdiğinizde aşağıdaki amaçlara ulaşmanız beklenmektedir
    • İman kelimesinin sözlük ve terim anlamlarını belirtmek.
    • İmanın derecelerini, imanın artıp eksilmesini izah etmek.
    • İmanın gerektirdiklerini ve iman-amel ilişkisini açıklamak.
    • İman ve İslâm kavramlarının benzer ve farklı yönlerini belirtmek.
    • İmanın sebep ve sonuçlarını, insanın niçin iman etme gereği duyduğunu açıklamak.
    • İmanla ilgili sünnetullah’ı/Allah’ın değişmez yasalarını listeleyebilmek.
    • İman ve inkâr yönünden insanların ayrıldığı grupları açıklamak.
    • İmanın sahih/geçerli olması için gerekli şartları izah etmek.
    • İmanı, hangi hallerin bozacağını, güncel tavır ve sözlerle bağlantı k urarak
    açıklamak.
    ≈ 106 ≈
    Ahmed Kalka n
    İMAN KELIMESININ SÖZLÜK VE TERIM ANLAMI
    Sözlük anlamı olarak iman: İman, emn kökünden bir mastardır. Sözlük
    anlamı, birini sözünde tasdik etmek, onaylamak, kabullenmek itimat etmek,
    gönülden benimsemek, güvenmek/güvenilmek anlamlarına gelir. Türkçedeki
    inanmak kelimesi bunu aşağı yukarı karşılar.
    Terim olarak iman: Kavram olarak, Rasûlüllah’ı Allah’ın katından getirmiş
    olduğu bilinen haber ve hükümlerin tümünde, kat’i olarak tasdik etmek,
    bunu diliyle ikrar edip, tatbik etmeye çalışmaktır. İman, küfrün zıddıdır. Âlemlerin
    Rabbi olan Allah’ı tanımak ve O’na yönelmektir. İman: Allah’ın gönderdiği
    peygamberleri tasdik etmek, getirdikleri vahyi benimsemektir. Allah’ın
    buyruklarını yerine getirerek, O’nun güven çemberine girmektir. Âyetleri kabul
    edip bağlanmak ve yaşamaktır.
    İman’ın filolojik açıdan iki anlamı vardır: Başkalarına güven vermek, güven
    içinde olmak. İman sahibi kişi, yani mü’min, hem inandığı gücün sağladığı
    güvenin içinde emin olan; hem de kendisi başkalarına güven veren
    demektir.
    KUR’AN’DA İMAN KAVRAMI
    İman kelimesi Kur’an’da 45 yerde geçer. İman kelimesinin kökü olan
    “emn” türevleriyle birlikte Kur’an-ı Kerim’de 878 yerde kullanılır. Kur’an’ın
    onda birinden fazlasının imanla direkt ilgili ifâdeler olması, konunun önemini
    göstermek için yeterlidir.
    Kur’an, peygamberlerin emin (güvenilen) kişiler olduğunu ifâde ediyor.196
    Aynı zamanda, peygamberlere vahyi ulaştıran gök habercisi Cebrail’in de
    emin olduğunu belirtiyor.197 Yine Kur’an, insanın büyük sorumluluğundan
    bahsederken onu emaneti yüklenen varlık olarak tanıtıyor. Emanet de imanla
    aynı kökten gelen ve güvene tevdi edilmiş şey anlamı taşıyan bir kelimedir.198
    İman sahibine mü’min denir ki, bir anlamı da emanet taşıyan kişi demektir.
    Mü’min, hem Allah’ın, hem de insanın sıfatıdır. Esmaü’l-Hüsnadan biri, El-
    Mü’min’dir. Allah’ın mü’minliği, güven verici, güven kaynağı olmayı; insanın
    mü’minliği de El-Mü’min’e (Allah’a) güvenmeyi ifâde eder. İman, bu karşılıklı
    196 7/A’râf, 68; 26/Şuarâ, 107...
    197 26/Şuarâ, 193
    198 Bak. 33/Ahzâb, 72
    ≈ 107 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İman
    güvenin işleyişidir. Allah’a güven tam olmadan iman olmaz. Allah’a güvenin
    tam olması için, O’nu her şeyden fazla sevmemiz, O’nun emir ve hükümlerini
    de her şeye tercih etmemiz gerekir. “İman edenlerin Allah’a olan sevgileri
    çok fazladır.”199
    İmanın gündeme geldiği Bakara sûresinin ilk âyetlerinde müttakîlerin vasıfları
    açıklanırken, yapılması gerekenler de açıklanmış oluyor. Bu açıklama,
    aynı zamanda nelere iman edilmesi gerektiğini de topluca içermektedir.
    Kurtulmak isteyen, gayb diye ifâde edilen çıplak gözle göremediği, kendini
    aşan konulara kesin iman edecek, salât şeklinde anılan amellerden ilkiyle
    bazı görevleri yerine getirmeye başlayacaktır. İnfak şeklinde ifâde olunan
    inandığı ve bağlandığı bir dine hizmet için çaba ve gayretlerin ilkiyle bu esasları
    başkalarına da götürecektir.
    “Elinizdekini tasdik etmek üzere indirdiğim Kur’an’a iman edin.”200
    “Allah’a ve Peygamberine iman edin. Eğer iman eder ve takvâlı olursanız
    en büyük mükâfaat sizindir.”201
    “Ey iman edenler, Allah’a, Peygamberi’ine, Peygamberi’ne indirdiği
    Kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini,
    kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr ederse, son derece
    büyük bir sapıklığa düşmüş olur.”202
    “Benim kalbim temiz, kimseye kötülük düşünmem, herkesin iyiliğini isterim”
    diyerek kendini kandıranlara gerçek iyiliğin ne olduğunu Kur’an şöyle
    açıklar: “Gerçek iyilik, yüzünüzü doğuya veya batıya döndürmeniz değil;
    Allah’a, âhirete, meleklere, kitaplara ve Rasullere iman etmenizdir...”203
    İMANIN DERECELERI
    1. İcmâlî İman: İman edilecek esaslara kısaca ve toptan iman etmektir.
    Yani, Allah (c.c)’ın göndermiş olduğu haber ve hükümlerin hepsine birden
    inanmaktır. Bu da “lâ ilâhe illâllah Muhammedu’r-Rasûlullah” cümlesi ile ifâde
    edilir. İmanın en basit mertebesi budur. Çünkü bu iki cümlede iman edilmesi
    gerekli olan her şey özet olarak bulunmaktadır.
    199 2/Bakara, 165
    200 2/Bakara, 41
    201 3/Âl-i İmran, 179
    202 4/Nisâ, 136
    203 2/Bakara, 177
    ≈ 108 ≈
    Ahmed Kalka n
    2. Tafsîlî İman: İman edilecek esasların herbirine açık ve geniş bir şekilde
    iman etmektir. Allah’a ve Peygambere imandan sonra, Peygamberin
    haber verdiği hüküm ve esasları teker teker öğrenip onların hak olduklarını
    tasdik etmek tafsili imandır.
    İman, küfrün zıddıdır. Âlemlerin Rabbi olan Allah’ı tanımak ve O’na yönelmektir.
    İman: Allah’ın gönderdiği peygamberleri tasdik etmek, getirdikleri
    vahyi benimsemektir. Allah’ın buyruklarını yerine getirerek, O’nun güven
    çemberine girmektir. Âyetleri kabul edip, bağlanmak ve yaşamaktır.
    İman’ın filolojik açıdan iki anlamı vardır: Başkalarına güven vermek, güven
    içinde olmak. İman sahibi kişi, yani mü’min, hem inandığı gücün sağladığı
    güvenin içinde emin olan; hem de kendisi başkalarına güven veren insandır.
    Bakara sûresinin ilk beş âyetinde özetlenen İslâm’ın temel binası ve
    üçüncü âyetinde “gaybe iman” şeklinde çatısı çatılan inanç temelleri, sûrenin
    son âyetinde de perçinlenir: “O Rasûl, kendisine Rabbinden indirilene
    (Kur’an’a) iman etti. Mü’minler de Allah’a, Onun meleklerine, kitaplarına ve
    bütün peygamberlerine inandı. Rasullerden hiçbirini diğerinden ayırmayız,
    dinledik, itaat ettik. Ey Rabbimiz mağfiret isteriz, dönüş ancak sanadır,
    derler.”204 “Gaybe iman” olarak tavsif edilen bu inanç temelleri Kur’an’ın
    değişik yerlerinde topluca veya tek tek veya ikisi üçü birlikte zikredilmiştir.
    “Elinizdekini tasdik etmek üzere indirdiğim Kur’an’a iman edin.”205; “Allah’a
    ve Peygamberine iman edin. Eğer iman eder ve takvâlı olursanız
    en büyük mükâfaat sizindir.”206;“Ey iman edenler, Allah’a, Peygamberi’ine,
    Peygamberi’ne indirdiği Kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman
    edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü
    inkâr ederse, son derece büyük bir sapıklığa düşmüş olur.”207;“Gerçek
    iyilik, yüzünüzü doğuya veya batıya döndürmeniz değil; Allah’a, âhirete,
    meleklere, kitaplara ve Rasullere iman etmenizdir...”208
    İman, insanı kopmaz, çürümez bir bağa kavuşturur ve boşluklara yuvarlanmasını
    önler.209 İmandan yoksun kalanları Kur’an, hayvanların en şerlisi
    204 2/Bakara, 286
    205 2/Bakara, 41
    206 3/Âl-i İmran, 179
    207 4/Nisâ, 136
    208 2/Bakara, 177
    209 Bak. 2/Bakara, 256
    ≈ 109 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İman
    olarak anmaktadır.210 Fakat, ne yazık ki, insanlığın çoğunluğu bu imandan
    uzak bulunmuştur, bulunacaktır.211 Mü’min, Allah’ın yardımcısı, Allah’ın dostu,
    velîsi olarak nitelendirilmiştir.212
    İMANIN ARTIP EKSILMESI
    İmanı, kalbin ve benliğin onayladığı ve bağlandığı bir durum olarak kabul
    ettiğimizde, bu bağlılık ve onayın güçlenmesi ve zayıflaması yönünde bir
    artış ve eksilmesi elbette mümkündür. Münâfık karakterli kimselerde imanın
    azaldığı ve küfre yaklaştığı görülür. Gerçek mü’minlerde ise imanın artışı
    ve bağlılığın güçlenmesi, olgunlaşması göze çarpar. Kur’an’da bunu açıkça
    görebiliriz: “Bir sûre indirildiği zaman, münâfıklar arasında ‘bu sûre, hanginizin
    imanını artırdı?’ diyenler vardır. İşte o sûre iman edenlerin imanını
    artırmıştır ve bunu birbirlerine müjdelerler.”213; “Onlara bazı kimseler, ‘insanlar
    size karşı birleştiler, onlardan korkun.’ demişlerdi de bu, onların
    imanını artırmış ve ‘Allah bize yeter, O, ne güzel vekildir.’ demişlerdi.”214;
    “Ve bu, onların ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı.”215;“Mü’minler o
    kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir, kendilerine Allah’ın
    âyetleri okunduğu zaman bu, imanlarını artırır.”216;“Kitap verilmiş olanlar
    iyice inansın, iman edenlerin imanını artırsın.”217;“Allah onların hidâyetini
    artırmış ve onlara takvâlarını vermiştir.”218;“Allah, onları küfürleri dolayısıyla
    lânetlemiştir. Bu sebeple çok az inanırlar.”219
    İman muhtevâ (içerik) yönünden ise, yani iman edilmesi gereken hususlara
    parça parça peyderpey inanma gibi bir artış veya bunda bir azalma kabul
    etmez. Çünkü doğru iman, ancak tam teslimiyet ve bütünüyle kabul etmekle
    geçerli olur. Kısmî iman, kısmî küfür demektir. Bir kısmını inkâr da tamamını
    inkâr gibidir. İman edilmesi gereken unsurlar birbirine bağlı bir bütündür. Dolayısıyla
    ya tam iman, ya da küfür var demektir. Küfrün az veya çok olması
    küfür olmasını değiştirmez. “Siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını küfr
    210 Bak. 8/Enfâl, 55
    211 Bak. 11/Hûd, 17; 13/Ra’d, 1, 31; 10/Yûnus, 99; Yusuf, 16, 103
    212 Bak. 47/Muhammed, 7-11; 61/Saff, 14; 3/Âl-i İmran, 68
    213 9/Tevbe, 124
    214 3/Âl-i İmran, 173
    215 33/Ahzâb, 22
    216 8/Enfâl, 2
    217 74/Müddessir, 31
    218 47/Muhammed, 17
    219 4/Nisâ, 46
    ≈ 110 ≈
    Ahmed Kalka n
    (inkâr) mü ediyorsunuz? Sizden böyle yapanın cezâsı, dünya hayatında
    zillet, kıyâmet gününde azâbın en şiddetlisine uğratılmaktır.”220Hoşuna giden
    şeylere iman eden, hoşlanmadığı ve zor gelen şeyleri inkâr eden, ancak
    arzularını ilâh edinen menfaatperest kimsedir.
    ALLAH’A TESLIM OLMUŞ MÜ’MINLERIN, KUR’AN’DA ZIKREDILEN BAZI
    ÖZELLIKLERI
    Mü’minler ancak Allah’a ibadet ve kulluk ederler, yalnız O’ndan yardım
    dilerler. Günde beş vakit âlemlerin Rabbi ve din gününün sahibi olan Allah’a
    bu taahhütte bulunarak Sırat-ı müstakim ve hidayet üzere ayaklarını sabit
    kılmak için çaba sarf ederler. Bütün hayat alanlarında Allah’ın emir ve yasaklarına
    uymak için çırpınırlar. Zihinlerinde Allah’tan başka ilahlaştırdıkları
    hiçbir varlık yoktur.221
    2- “Onlar, sözün en güzeline iletilmişlerdir ve övülen doğru yola
    iletilmişlerdir.”222 “Onlar; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren kimselerdir.
    Onlar âhirete de kesin olarak inanırlar. İşte onlar, Rablerinden gelen
    bir hidayet üzeredirler ve işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”223
    “Rablerinden bağışlanma (salat) ve rahmet bunların üzerinedir ve
    hidayete erenler de bunlardır.”224
    3- “Mü’min erkeklerle mü’min kadınlar da birbirlerinin velisidirler. Onlar
    iyiliği emreder, kötülükten meneder, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı
    verirler, Allah ve Rasûlüne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir…”
    225
    4- Kalpleri ancak Allah’ın zikriyle, Kur’an ile mutmain olur ve İmanın ön
    şartı olan Kitabı hakkıyla okumayı gerçekleştirip öğüt alarak ona uyarlar.
    Allah’ın en güzel hükümleriyle hayatlarına yön vererek Allah’ın boyasıyla boyanırlar.
    226
    5- Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir, namazı dosdoğru kılıp kendilerine
    220 2/Bakara, 85
    221 Fatiha, 1/1-7; Nisa,4/36; Furkan, 25/68.
    222 Hac, 22/24.
    223 Lukman, 31/4-5.
    224 Bakara, 2/157.
    225 Tevbe, 9/71.
    226 Rad, 13/28; Bakara, 2/121; Maide, 5/50; Bakara, 2/128.
    ≈ 111 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İman
    verilen rızıkları Allah yolunda harcarlar. Sözü dinleyip en güzeline uyarlar.
    Allah’a çağırıp sâlih amel işler ve ondan sonra da ben müslümanlardanım
    derler.227
    6- Allah’ı sürekli gündemlerinde tutarlar ve her durumda Allah’la bağlarını
    korurlar, Allah’ın her şeyi gören ve işiten olduğunu bilir, Allah’ın sonsuz kudretini
    sürekli hatırda tutarlar. Hayatlarının bütün alanlarında Allah’ı unutmadan
    her iş ve amellerinde O’na verilecek hesabın bilinciyle hareket ederler.228
    7- Allah karşısında acizliklerini bilirler. Yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürüyen
    kimselerdir. Mütevâzıdırlar. (Ancak, bu, insanlara karşı âciz görünmek
    ve ezik tavırlar sergilemek demek değildir.)229
    8- Her şeyin Allah’tan olduğunu bilirler. Allah istemedikçe hiç kimseye
    hiçbir musibetin isabet etmeyeceğine iman ederler. Bu nedenle hiçbir olay
    karşısında telaşa kapılmaz, her zaman serinkanlı ve Allah’a tevekkül halindedirler.
    Kâfirlerin her türlü baskısına rağmen, Allah’a tevekkül ile sadece Allah’ı
    veli ve vekil edinerek sabredip direnirler.230
    9- Allah’tan korkup sakınarak takvâyı kuşanırlar. Allah’ın yasakladığı veya
    rızasına aykırı olan bir şeyi yapmaktan çok çekinirler. Rablerinin lutfettiklerine
    hamdeder ve Allah huzurunda verilecek hesabı dikkate alarak, hevaya
    uymaktan, dünyevileşme ve dünyayı âhirete tercih etme sapmasından uzak
    dururlar.231
    10- Âhirete yönelmişler, asıl hedef olarak âhireti belirlemişlerdir. Dünya
    hayatını, âhiretin tarlası olarak görüp dünya hayatını âhiret eksenli olarak
    değerlendirirler. Ancak, dünya nimetlerinden de vahyin ölçüleri içinde faydalanırlar.
    232
    11- Sadece Allah’ı ve mü’minleri veli/dost/yönetici ve sırdaş edinirler.233
    12- Hakkı söylemekten çekinmezler. İnsanlardan çekindiklerinden dolayı
    227 Enfal, 8/2-3; Bakara, 2/43; Zümer, 39/18, Fussilet, 41/33.
    228 Âl-i İmran, 3/191; Nur, 24/37; Ankebut, 29/45; Haşir, 59/19.
    229 Furkan, 25/63, 72; Ahzab, 33/35.
    230 Tevbe, 9/51; Ahzab, 33/48; Tegabun, 64/11; Hadid, 57/22.
    231 Âl-i İmran, 3/102; Yasin, 36/11; Tegabun, 64/15-16; Bakara, 2/172; İbrahim, 14/7; Maide, 5/49.
    232 Nisa, 4/74; Â’raf, 7/31-32;
    233 Maide, 5/55; Mücadele, 58/22; Tevbe, 9/23, Âl-i İmran, 3/28; Nisa, 4/139.
    ≈ 112 ≈
    Ahmed Kalka n
    Hakkı açıklamaktan geri kalmazlar. İnkâr edenlerin haklarında söylediklerine,
    alay ve saldırılarına aldırmazlar, kınayıcıların kınamasından korkmazlar.234
    13- Allah’ın dinini, Hakkı tebliğ ederler, çeşitli biçimlerde insanları Allah’ın
    dinine davet ederler. Baskıcı değillerdir. Merhametli ve yumuşak huyludurlar.
    Öfkelerine kapılmazlar, hoşgörülü ve bağışlayıcıdırlar.235
    14- Zorluklarla sınanırlar, badirelerden geçerler; korkuyla, canlarıyla, mallarıyla
    imtihan olurlar ve sınavdaki zorluklara sabredip katlanırlar.236
    15- Mü’minler, Allah’a yakınlaşmak, örnek bir mü’min olmak için gayret
    sarfederler. Allah yolunda cihad edenler, dünyada iman ve amelde önde
    olanlar ve âhirette de öne geçenler bunlardır.237
    16- Onlar Allah yolunda ve mustaz’aflar (zayıf bırakılmışlar) için Allah’ın
    düşmanlarına ve tâğutlara karşı savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. Canlarını
    ve mallarını cennet karşılığında Allah’a satarlar, Allah yolunda fedakârlıktan
    kaçmazlar, öldürülmekten korkmazlar. Firavunun karşısında iman eden
    sihirbazların ağır işkenceyle öldürme tehdidine karşı söyledikleri gibi “Zararı
    yok, (biz) mutlaka Rabbimize döneceğiz.” özgüven ve teslimiyeti içindedirler:
    238
    17- Mü’minler, inkârcıların saldırı ve tuzaklarına muhatap olur, onlar tarafından
    alaya alınırlar.239
    18- Onlar, Allah’ın koruması altındadırlar. Mü’minler sabırlı olup Allah’a
    karşı gelmekten sakındıkları ve doğru yolda sebat ettikleri vakit inkârcıların
    hile ve tuzakları mü’minlere zarar vermez. Allah, aleyhlerinde kurulan tüm
    tuzakları boşa çıkarır. Allah, onları tüm iftira ve tuzaklara karşı koruyarak,
    onları üstün kılar.240
    19- Allah’a ve Rasûlüne davet edildiklerinde mü’minlerin özelliği; “İşittik
    ve itaat ettik” demeleridir. Onlar, İslâmiyeti kabul edip iman ederler, Allah’a
    234 Maide, 5/54; Bakara, 2/14-15
    235 Asr, 103/3; Nahl, 16/125; Müzzemmil, 73/10; Şuara, 26/214; Âl-i İmran, 3/134; Â’raf, 7/199; Şura,
    42/43.
    236 Ankebut, 29/2-3; Bakara, 2/155-156, 214; Âl-i İmran, 3/142, 195; Muhammed, 47/31.
    237 Maide, 5/35; Vakıa, 56/10-11.
    238 Tevbe, 9/11; Âl-i İmran, 3/169, 173; Nisa, 75-76; Tevbe, 9/20.
    239 Bakara, 2/212.
    240 Âl-i İmran, 3/110-111, 120; İbrahim, 14/46; Enfal, 8/30; Hac, 22/38; Maide, 5/105; Nahl, 16/99.
    ≈ 113 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İman
    ve Rasûlüne itaat ederler, sabırlı ve sadıktırlar, ibadetlerini yerine getirir, namuslarını
    korur, zulme karşı topluca mücadele eder ve tüm hayat alanlarında
    Allah’ı çokça zikrederler.241
    20- Onlar, emanetleri ehline verir ve insanlar arasında hükmettikleri zaman
    adaletle hükmederler. Allah’a ve Rasûlüne kayıtsız şartsız, kendilerinden
    olan emir sahiplerine ise onlar Allah’a ve Rasûlüne itaat ettikleri sürece
    itaat ederler. İhtilaf vukuunda, meselelerini Allah’a ve Rasûlüne arz ederler.242
    Allah ve Rasulü bir meselede hüküm vermişse başka tercihte bulunma haklarının
    olmadığı bilinciyle, o hükme kalplerinde hiçbir darlık hissetmeksizin
    tam bir teslimiyetle teslim olurlar.243
    21- Allah’ın ipine topluca sarılıp tefrikaya düşmekten uzak durular, Emr-i
    bi’l ma’ruf ve ney-i ani’l münker yaparlar, yani iyiliği emredip kötülükten alıkoyarlar.
    244
    22- Mü’minler, kurtuluşa erenlerden olmak için namazı huşu içinde kılar,
    boş söz ve işlerden yüz çevirirler. Zekât görevlerini yerine getirip ırzlarını
    korurlar. Emanete riâyet eder, sözlerinde dururlar. Namazlarını titizlikle
    muhafaza ederek ısrarla sürdürürler. İşte bunlar Firdevs cennetlerine vâris
    olacaklardır.245
    23- Onlar, Allah’a şirk koşmazlar. Anne ve babalarına ihsanda bulunup
    iyilikle davranırlar, meşru isteklerine itaat eder, “öf” bile demezler, asla ve
    hiçbir sebeple onları azarlamazlar.246
    24- Onlar, ölçüyü tartıyı tam yapar, yetimlerin hakkını korur, birbirinin mallarını
    haksızlıkla yemez, faizden, cimrilik ve israftan kaçınırlar. Allah’ın haram
    kıldığı cana kıymazlar ve zina etmezler. Allah’ın ahdine vefa gösterir ve adil
    şahidlik yaparlar.247 “(Onlar), yalan yere şahitlik etmezler, boş sözlerle
    karşılaştıklarında vakar ile (oradan) geçip giderler.”248
    25- Onlar Rablerine tevekkül edip büyük günahlardan kaçınır, öfkelen-
    241 Nur, 24/ 51-52; Şuar#f, 26/227; Ahzab, 33/35.
    242 Nisa, 4/58-59.
    243 Ahzab, 33/36; Nisa, 4/65.
    244 Âl-i İmran, 3/102-104, 110; Tevbe, 9/71, 112; Tevbe
    245 Mü’minun, 23/1-11; Nahl, 16/91, Rad, 13/20.
    246 İsra, 17/23; En’am, 5/151; Nisa, 4/36; Ahkâf, 46/15; lukman, 31/14-15; Ankebut, 29/8.
    247 Bakara, 2/188, 275-279; A’raf, 7/31; Nisa, 4/2, 135; En’am, 6/152; Furkan, 25/67-68.
    248 Furkan, 25/72.
    ≈ 114 ≈
    Ahmed Kalka n
    diklerinde bağışlarlar. İşlerini aralarında şûrâ ile yürütürler, istişare ile karar
    verirler. Haklarına tecavüz olduğunda birlikte karşı koyarlar.249
    İMANIN GEREKTIRDIKLERI
    İman, insana dünyada çok büyük onur ve âhirette ebedî mükâfat sağlar.
    Hiçbir hayalin ulaşamayacağı güzellikler yurdu cennet bedava değildir.
    Kur’an, imanın bir imtihan, ıstırap ve çile işi olduğuna dikkat çeker.
    “İnsanlar, sandılar mı ki, ‘iman ettik’ demeleriyle bırakılacak, inceden
    inceye imtihan ve ıstıraba çekilmeyecekler. Andolsun, Biz onlardan öncekileri
    de inceden inceye deneylerden geçirmişizdir.”250
    “Andolsun ki, sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden
    biraz azaltma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. Sabredenleri müjdele”
    251
    “(Ey mü’minler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler
    size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz? Yoksulluk ve
    sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki, nihâyet Peygamber
    ve beraberindeki mü’minler: ‘Allah’ın yardımı ne zaman?!’ dediler.
    Biliniz ki, Allah’ın yardımı yakındır.”252
    Kâmil iman sahibi mükemmel mü’minin bir özelliği de kınayanların kınamasına
    ve haksız eleştirilere aldırmamaktır ki, Kur’an, bunu şöyle ifâde eder:
    “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği
    ve kendisini seven, mü’minlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere
    karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad
    ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına
    aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütufdur. Allah’ın
    lütfu ve ilmi çok geniştir.”253
    249 Şûrâ, 42/36-39; Mehmet Pamak, İman ve İslâm
    250 29/Ankebût, 2
    251 2/Bakara, 155
    252 2/Bakara, 214
    253 5/Mâide, 54
    ≈ 115 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İman
    “Bir kısım insanlar, mü’minlere: ‘düşmanlarınız olan insanlar, size karşı
    asker topladılar; aman sakının onlardan!’ dekilerinde bu, onların imanlarını
    bir kat daha arttırdı ve ‘hasbünallahu ve ni’me’l vekîl’, yani, ‘Allah bize
    yeter. O ne güzel vekildir!’ dediler.”254
    Gerçek mü’minlerin bir özelliği de birbirlerine sürekli hakkı ve sabrı tavsiye
    etmeleridir.255 Mü’minlerin gönül dostları, yalnız kendilerinden olanlar, yani
    mü’minler olacaktır.256 Mü’min erkekler ve mü’mine hanımlar da birbirlerinin
    dostu ve kardeşidirler. Dostluk ve kardeşlikte cinsiyet ayırımı yapılmayacaktır.
    257 Mü’minler, birbirlerinin ancak kardeşleridir.258 İmanda ortak olmayan,
    mü’min olmayan akraba, yakınlığı ne olursa olsun (ana-baba da dâhil) gönül
    dostu olma, kardeş olma hakkını kaybeder. Onlara karşı hukukî sorumluluklar
    yerine getirilir, ama gönül dostu olarak benimsenemezler.259 Kur’an,
    böylece kan bağlarından ayrı, şuur beraberliğine dayalı bir akrabalık getirmektedir.
    Bu bir gönüldaşlık, iman kardeşliğidir.
    Hayatın anlamı ve insanın mahlûkat içerisinde taşıdığı bir imtiyaz olan
    imanı bir ağaca benzetirsek, bu ağacın kökü kalpte, gövdesi akılda ve dalları
    organlardadır. Bu ağacın meyvesi ise amellerdir. Ağacı kökü, gövdesi, dalları
    ya da meyvesi olmadan tanımlamaya kalkanlar, onu eksik ve yanlış tanımlamak
    zorunda kalacaklardır.
    İman, aslında insanın şerefinin en büyük delilidir. İnsanın fizikötesi boyutunun
    fizikî boyutundan çok daha yüce ve anlamlı olduğunu, onun iman
    edebilirliğiyle açıklayabiliriz. İman, insanı fiziğin dar ve statik sınırlarından kurtarıp
    onu kendi dışındaki âlemlerle bütünleştiren muharrik güçtür. İman gibi
    muazzam bir imkânı kullanmayan insan, bedeninin daracık kabuğuna sıkışıp
    kalmış, meleklerle ve diğer aşkın varlıklarla yarıştığı bir kulvarı terkederek
    kendisini, hayvanlarla paylaştığı fiziğin dünyasına mahkûm etmiş demektir.
    Akıl imanın aracıdır. Eğer bu araç gayesine ulaşamamışsa akıl sahibi olmak
    insan için bir meziyet olmaktan çıkar, bilakis en vahşi hayvanların dahi
    başaramayacağı bir vahşete kılavuzluk yapabilir. Bu durumda insan, hemcinsleri
    için diğer tüm yaratıklardan daha tehlikeli olabilir. İmana araç olsun
    254 3/Âl-i İmran, 173
    255 Bak. 103/Asr sûresi
    256 Bak. 3/Âl-i İmran, 28
    257 Bak. 9/Tevbe, 71
    258 Bak. 49/Hucurât, 10
    259 Bak. 9/Tevbe, 20; 58/Mücâdele, 22
    ≈ 116 ≈
    Ahmed Kalka n
    diye verilen akıl, kimi zaman haddini aşarak imanın koltuğuna oturur ve kendisi
    “amaç” olur. Aklın putlaştırılması, ilâhlaştırılması, İşte bu durumun bir sonucudur.
    Aklın imana “yoldaş” değil de; “rakip” olarak çıkartıldığı bir yerde
    dengeler bozulmuştur. Çünkü akıl imansız, ya da iman akılsız kalmıştır.
    İman şereftir. Bugün müslümanın en büyük sorunu kimlik bunalımıdır.
    Bunun farklı tezâhürleri olan kişilik erozyonu, şahsiyetsizlik, zillet ve meskenettir.
    Müslümanın kimlik bunalımı imanını iktidar edemeyişinden, müslüman
    oluşuyla iftihar edemeyişinden, daha doğrusu iftihar edebilecek bir imana
    sahip olamayışındandır. Bu durum, kâfirleri sevmeyi ve onlara gıpta etmeyi
    getirecektir. Tabii olay, sadece kâfiri sevmek sınırında kalmayacak; onun
    küfrüne lâkayıtlıkla başlayan süreç küfre rızâ ve küfre gıpta etmenin ardından
    küfre sevgi ve hayranlığa kadar varacaktır. Küfre rızâ küfürdür, bu kesin!
    Ya küfre hayran olmak nedir? Başka değil, bu bir akîde sorunudur ve çözümü
    de imanla ilgilidir. İmanla, yani bilgi, tasdik, ikrar ve amelin toplamı olan
    imanla. Ve elbette İslâm’ı olan imanla...
    İMAN VE İSLÂM
    “Taşralılar (bedeviler) ‘iman ettik’ dediler. De ki: ‘Siz iman etmediniz,
    fakat ‘ İslâm o lduk’ d eyiniz. Ç ünkü d aha i man k alplerinize g irmedi.”260
    Âyetten de açıkça anlaşılacağı üzere iman ve İslâm birbirini tamamlayan,
    lakin birbirinden farklı anlamlara sahip kavramlar olarak kullanılmaktadır.
    Âyetteki “İslâm olduk” ifâdesi, “müslüman olduk” demektir ve imandan
    farklı olarak değerlendirilmiştir. Bunu, Buhârî ve Müslim dâhil birçoklarının
    naklettiği şu haber pekiştirmektedir: Sâd b. Ebi Vakkas’tan: “Allah Rasûlü
    bir topluluğa ganimet paylaştırıyordu. Onlardan bir adama vermemesi beni
    şaşırttı. Kalktım ve dedim ki ‘Falan adama niçin ganimetten pay vermediniz?
    Vallahi ben onu mü’min olarak görüyorum.’ Allah Rasûlü şöyle cevapladı:
    “Hayır, belki müslim!” Sâd üç kez aynı sözü söyledi ve üçünde de Nebî’den
    aynı cevabı aldı. En sonunda Allah Rasûlü buyurdu ki: “Ey Sâd, kuşkusuz
    ben bir adama ondan daha çok sevdiklerin dururken yardım edebilirim.
    Bu onun yüzüstü ateşe atılmasından daha hayırlıdır.”261 Hadisin devamın-
    260 49/Hucurât, 14
    261 Buhârî, İman 27
    ≈ 117 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İman
    da Zührî’nin bir açıklaması var: “Biz görüyoruz ki İslâm kelime-i tevhid; iman
    ise ameldir.”
    İman ve İslâm ayrımı, bir başka âyette de yapılır: “Müslüman erkekler
    ve müslüman kadınlar, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar...”262 Allah
    Rasûlü, iman ve İslâm’ı şöyle açıklamışlardır: “İslâm, dışta ve görünürde;
    iman, içte ve kalpte olandır.”263 Bu hadiste de iman ve İslâm bir şeyin iki
    yüzü gibi birbirinden ayrılmayan, lâkin birbirinin aynı da olmayan bir olgu
    olarak tanımlanmaktadır. İmanla İslâm’ın birbirinden ayrı ve bağımsız olmadığının
    en güzel delili, sonradan “İslâm’ın şartı beştir” gibi yanlış bir zihniyetle
    sayıların sultasına kurban edilen şu hadistir: “İslâm beş şey üzerine bina
    edildi: Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in de Allah’ın Rasûlü
    olduğuna şehâdet etmek, namazı kılmak, zekâtı vermek, hac ve Ramazan
    orucu.”264 Bu meşhur hadiste beş madde var. Bunlardan dördü organlarla
    ilgili eylem: Namaz, zekât, hac ve oruç. Bunlar ameli ilgilendiren maddeler.
    Geriye bir madde kalıyor ki, o da kelime-i şehâdette ifâdesini bulan Allah’ın
    tekliğini ve Hz. Muhammed’in O’nun Rasûlü olduğunu ikrar. Diğer dört
    madde, bu birinci maddeye bağlı. Şehâdet olmadan ne namaz ve zekât, ne
    hac ve oruç olur. Yalnız bu beş madde arasında temel bir benzerlik var. O da
    bunların tümünün zâhirde olup biten şeyler olması. Hadisteki birinci madde
    insanı yanıltmamalı. Orada “iman etmek” değil; “şehâdet etmek” şart koşulmaktadır.
    Şehâdet etmek ise, sözle yapılan zâhirî bir eylemdir, yani ameldir;
    dilin ameli.
    O halde İslâm bütünüyle imanın dış bükeyidir ve amele taalluk eden boyutudur.
    İslâm, teslim olmak, müslümanlardan sayılmak, şer’î hukuka tâbi
    olmak, müslümanların sahip olduğu haklara sahip olmak demektir. İslâm,
    imanın aynısı da değildir. Öyle olsaydı, Cebrâil, Allah’ın Rasûlü’ne bir “iman
    nedir?” b ir de “ İslâm nedir?” d iye ayrı ayrı sormazdı ve Nebî de ayrı ayrı
    cevaplar vermezdi. Hem sorular, hem de cevaplar farklı ise, imanla İslâm’ın
    birbirinin aynı olmadığına bundan daha güzel delil olur mu? İman sorulduğunda
    “Allah’a, meleklere, kitaplara, Rasullere, âhirete ve kadere iman
    etmek”265 olarak tarif eden Allah Rasûlü, kendisine İslâm sorulduğunda “namaz,
    zekât, oruç ve haccı” zikretmiştir.266
    262 33/Ahzâb, 35
    263 Ahmed bin Hanbel, Müsned
    264 Buhârî, İman 1; Müslim, İman 19-21
    265 Buhârî, İman 47, 48; Müslim, İman 1, Ebû Dâvud, Sünnet, hadis no: 4695; Tirmizî İman 27-38
    266 Buhârî, İman 47, 48; Müslim, İman 1
    ≈ 118 ≈
    Ahmed Kalka n
    İmanı, iç güvenlik olarak tanımlarsak; İslâm da dış güvenliktir. Bu nedenle
    Allah Rasûlü toplumsal güvenin sağlanmasında ferde düşeni “iman”la değil;
    “İslâm”la tanımlamış ve buyurmuştur ki: “Müslüman, müslümanların elinden
    ve dilinden emin olduğu kimsedir.”267 Bu uyarı da gösteriyor ki “İslâm”,
    mü’min bireyin müslüman toplumla ilişkilerini belirleyen kavramlar dizgesinin
    başında gelmektedir. Yani “müslüman kimdir?” sorusuna bu nasslardan
    yola çıkarak şu cevabı verebiliriz: İslâm’a sarılıp kurtuluşa (selâmet) eren,
    insanların da elinden ve dilinden selâmette olduğu; varlığı, bireysel ve toplumsal
    barışın (selâm) garantisi ve bu garantiyi, karşılaştığı her insana selâm
    vererek peşinen taahhüd eden insandır. İşte bu hadis, mü’min bireyin sözkonusu
    barış garantisinin taahhüdüdür. Onun için selâm vermek “en hayırlı
    İslâm” olarak tanımlanmıştır: “Bir adam Nebî’ye sordu: ‘Hangi İslâm daha
    hayırlıdır?’ Buyurdu ki: “Açları doyurursun, ister tanı ister tanıma selâm
    (barış ve güven taahhüdü) verirsin, İşte en güzel İslâm budur.”268
    İslâm’ın en güzel sembollerinden biri olan selâmın günümüzde içi boşaltılmış
    ve öz mânâsından soyutlanmış bir şekilde geleneksel bir dil alışkanlığı
    olarak verilmesi, rûhundan soyutlanan diğer imanî ve İslâmî şiarların âkıbetine
    onun da uğradığının bir görüntüsüdür. Oysa ki selâm, mü’minin mü’mine
    verdiği barış ve güven parolasıdır. Bu parolayı veren de alan da birbirleri için
    mü’min (güvenilir) kimselerdir. Birbirlerine karşı güven ve barışı taahhüd etmişlerdir.
    Bu nedenledir ki “selâm”, aynı kökten geldiği “İslâm”ın bir tezâhürü
    olarak ortaya çıkar. İslâm’sa, imanın bir tezâhürüdür.
    Din, hem imanın hem İslâm’ın ortak adıdır. İmansız İslâm mümkündür, lâkin
    makbul değildir. Hucurat sûresinin 14. âyet-i kerimesi de bunun delilidir.
    Bugün de iman etmediği, Allah’ın ahkâmını içine sindiremediği halde,
    kendilerini “müslüman” olarak tanımlayan insanlar bu kategoriye girerler.
    İman etmeden “İslâm olmak” kendi içerisinde iki kısımda mütâlea edilir:
    1- İmana ulaşmadan müslüman olanlar: Bunun örneği Hucurât, 14’deki
    bedevilerdir. Onlar, bazılarının iddia ettiği gibi bilinen mânâda münâfık değildiler.
    Onlar, çeşitli sosyal ve siyasal nedenler yüzünden imana ermeden
    İslâm’ın siyasal hâkimiyetine teslim olmuş insanlardı. Bu nedenle sözkonusu
    âyette Allah, onların iman olarak niteledikleri şeyin gerçek adının “İslâm”
    olduğunu izah etmiş ve iman etmeleri gerektiğini, ancak o zaman mü’min
    267 Buhârî, İman 10
    268 Ebû Davûd, Edeb, hadis no: 5194; Buhârî, İman 6, 20
    ≈ 119 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İman
    olabileceklerini, şimdiki durumda “müslim” olduklarını duyurmuş ve ardından
    şu garantiyi vermiştir: “Eğer Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ederseniz, O
    yaptıklarınızdan hiçbir şeyi eksiltmez. Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.”
    269
    2- İmana ulaştıktan sonra onu reddedip müslüman görünenler: Bu da
    iman etmeden müslüman olmak olarak adlandırılabilir. Ne ki, birincisiyle bu
    ikinci arasında derin bir fark vardır. Birinciler imandan habersizken; ikinciler
    haberlidir. Birinciler bilinçsizken; ikinciler bilinçlidir. Çünkü bedeviler gerçekten
    teslim olmuşlar ve bunu da “iman” zannetmişlerdir. Bu ikinci kesime
    giren müslüman tipi olan münâfıklarsa, ya imana girip onun gereğini yerine
    getirmedikleri için (Uhud’un ve Tebük’ün ortaya çıkarttığı münâfıklar gibi)
    münâfık olmuşlar; ya da bilinçli bir biçimde küfrü tercih ettikleri halde dıştan
    müslüman görünmeyi menfaatleri açısından daha yararlı buldukları için
    müslüman olmuşlardır. Şu âyet, bu tür münâfıklığı iyi açıklamaktadır: “Onlar
    ki inandılar, sonra inkâr ettiler; daha sonra inandılar yine inkâr ettiler, sonra
    inkârları arttı.”270
    Din, iman ve İslâm’ın her ikisinin ortak adıdır. Çünkü iman tasdik, İslâm
    ameldir. İman, kalbin ameli; İslâm, bedenin imanıdır. İman, muharrik kuvvet;
    İslâm, bu kuvvetin harekete dönüşmesidir. Bu nedenle İslâm, “şeriat”le
    eşleştirilir ve “İslâm şeriatı” olarak kullanılır; “iman şeriatı” biçiminde değil.
    İman ise “hakikat” ile eşleştirilir ve “imanın hakikati” denilir; “İslâm’ın hakikati”
    değil. İslâm’sız imanın hükmü ne ise; şeriatsız hakikatin hükmü de odur.
    Hakikatsiz şeriat, kuru bir kabuk ve şekilcilik; şeriatsız hakikat, gizemcilik
    ve sapıklıktır. Hakikat, varlığını imandan; şeriat, meşrûiyetini İslâm’dan alırsa
    makbul olur.
    İmanla İslâm arasındaki ilgi, imanla amel arasındaki ilginin aynısıdır. Halkın
    dilinde “İslâm’ın şartı” olarak bilinen beş rükûn, ameli ilgilendiren (şehâdet,
    dilin amelidir) maddelerdir.
    Bütün bunlardan ortaya çıkan sonuç şudur: Şuurun dört mertebesinden
    iç bükey ve bâtınî olan marifet ve tasdik ile iman ortaya çıkmakta; dış bükey
    ve hâricî boyutu olan ikrar ve amel ile de İslâm ortaya çıkmaktadır. Özetin
    de özeti; imanla ameli ayırmak, imanla İslâm’ı ayırmak demektir ki, bu durumda
    ortada ne iman kalır, ne İslâm! Pezdevî der ki: “Ehl-i Sünnet icmâ etti:
    269 49/Hucurât, 14
    270 4/Nisâ, 137
    ≈ 120 ≈
    Ahmed Kalka n
    İman, İslâm’dan; İslâm da imandan ayrılamaz. Bununla birlikte iman ve İslâm
    mânâ olarak ayrıdırlar. Zira iman tasdiktir. İslâm ise ikrar, inkıyad, itaat, boyun
    eğme ve teslimiyettir. Mü’min, Allah’ı ve Rasûlü’nü tasdik eden; Müslim,
    Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edendir.”271
    Kuru bir “iman ettim” sözü elbette yeterli değildir. imanın gerçeği de bu
    değildir. Söz, kalbin tasdiki ve beynin kabulü ile bağlılığın ifâdesi olmalıdır. Bu
    da yaşamayı gerekli kılar. İman sözünün verildiği anda, kişi “ben, Allah’tan
    başka ilâh olmadığına şâhit olarak, bütün benliğimle Allah’a bağlanıyorum.
    O’nun otoritesine giriyorum.” demiş olur. Sonra da O’nun otoritesini hiçe
    sayıp, hevâ ve hevesleri doğrultusunda hayatını sürdürürse, bu kişi imanı anlamamış
    ve benimsememiş demektir. Aslında onun imanı, kendi arzularının
    otorite olarak kabulü yönündedir. Çünkü o Allah’ın isteklerini değil; kendi isteklerini
    kayıtsız şartsız yerine getiriyor. Kim, kimin isteklerini kayıtsız şartsız
    yerine getirirse, o, onun kuludur. İmanı, yani bağlılığı onadır.
    İman, itaat ve teslimiyet ile birlikte varlığını korur.
    “İnsanlardan öyle kimseler vardır ki: ‘Allah’a ve âhiret gününe iman
    ettik’ derler; Hâlbuki onlar, mü’min değillerdir.”272
    “Allah’a ve Peygamber’e iman ve itaat ettik derler. Sonra da onlardan
    bir grup, bunun ardından yüzçevirir, bunlar mü’min değillerdir.”273
    “Ey iman edenler, Allah’a ve Peygamberi’ne itaat ediniz. İşitip dururken,
    itaatten yüz çevirmeyin. İşitmedikleri halde ‘işittik’ diyenler gibi olmayın.
    Zira Allah katında hayvanların en şerlisi, akıl etmeyen sağırlar ve
    dilsizlerdir.”274
    Görüldüğü gibi âyet, Allah’a itaat etmeyenleri işitmeyen ve görmeyen, aynı
    zamanda akılsız, en aşağılık mahluklar olarak tanımlıyor. “Ey iman edenler,
    Allah’tan korkulması gerektiği gibi korkun ve ancak O’na teslim olmuş
    olarak can verin.”275 İman, gerçek olup olmadığı ortaya konması için Allah
    tarafından imtihan edilir: “İnsanlar, ‘iman ettik’ demekle bir imtihana çekil-
    271 Pezdevî, Ehl-i Sünnet Akaidi, Kayıhan Y. s. 221; İman Risalesi, M. İslâmoğlu, Denge Y., s. 302-
    308
    272 2/Bakara, 8
    273 24/Nûr, 47
    274 8/Enfâl, 20-22
    275 3/Âl-i İmran, 102
    ≈ 121 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İman
    meden bırakılıvereceklerini mi zannediyorlar? Hâlbuki Biz, kendilerinden
    öncekileri de denemiştik. Allah, elbette imanlarında doğru/sâdık olanları
    ortaya çıkaracaktır ve elbette yalancı olanları da belirleyecektir.”276
    Allah’a iman, insan ile yaratıcısı arasında en şerefli bağı teşkil etmektedir.
    Zira yeryüzünde en şerefli varlık insandır. İnsanın en şerefli yeri kalbidir. Kalbin
    de en şerefli şeyi imandır. Bu bakımdan iman ve hidâyet, nimetlerin en
    üstünü ve Allah’ın en büyük lutfudur. “Allah imanı size sevdirdi. Onu kalplerinizde
    süsledi. Küfrü, fâsıklığı ve isyanı size çirkin gösterdi. İşte rüşdünü
    bulanlar da onların ta kendileridir.”277
    İmanın amellerle tezâhürü olmalıdır. Güneşten ısı, gülden koku saçıldığı
    gibi, imandan da ameller saçılmalıdır. İmanın söz, fiil ve eylemlerle ispatlanması
    gerekir. Yoksa iman, birtakım istek ve temennilerden ibâret değildir.
    “İman, istek ve süsten ibâret değildir. Ancak iman, kalpte yerleşip amelde
    kendisini gösterendir.” İman, Allah ve Rasûlünü sevmeden olmaz. Hem öyle
    ki, bir mü’min için, Allah ve Rasûlü’nün her şeyden sevimli olması lâzımdır.
    Bu sevginin mutlaka amel ve fiillerle isbâtı lâzımdır. Yoksa, sadece söz ile
    sevgi olmaz. Allah’ı ve Rasûlünü sevmek demek, Allah’ın hükümlerine ve
    Rasûlullah’ın tebliğâtına fiilen bağlanmak demektir. Bu konuda Allah şöyle
    buyurmaktadır. “De ki, eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz,
    elinize geçirdiğiniz mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret
    ve hoşunuza gitmekte olan meskenler size Allah’tan, Onun Peygamberi’nden
    ve O’nun yolundaki cihaddan daha sevimli ise, artık Allah’ın emri
    gelinceye kadar bekleye durun. Allah, fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.”
    278 İman, ancak gerçek bir sevgiyle; Allah’a karşı sevgi, Rasûlü’ne karşı
    sevgi ve şeriatın tümüne karşı sevgi ile tamamlanır.
    Rasûlullah, bu konuda şöyle buyurur: “Şu üç şey kimde olursa, o kimse
    imanın zevkini alır: 1- Kendisine, Allah ve Rasûlü’nün her şeyden sevimli
    olması, 2- Sevdiği kişiyi sadece Allah için sevmesi 3- Ateşe atılmaktan
    nefret ettiği gibi, küfre dönmekten de nefret etmesi.”279;“Sizden biriniz
    beni, anasından, babasından, çocuğundan, kendi nefsinden ve bütün insanlardan
    daha çok sevmedikçe iman etmiş olamaz.”280
    276 29/Ankebût, 2-3
    277 49/Hucurât, 7
    278 9/Tevbe, 24
    279 Buhârî, İman 14; Müslim, İman 67-68; Tirmizî, İman 10; Nesâî, İman 2
    280 Buhârî, İman 9; Müslim, İman 67-68; Tirmizî, İman 10
    ≈ 122 ≈
    Ahmed Kalka n
    İman dediğimiz şey, Allah ve Rasûlü’ne karşı sevgide şekillendiği gibi, Allah’ın
    dinini yüceltmek ve üstün kılmak için cihad etmede, yeryüzünde zulmü
    ve fesâdı önlemek için mücâdele vermede de şekillenmelidir. Allah’a yaklaşmak
    için namaz ve oruca devam etmede, haram ve helâle ittiba etmede
    de iman kendini göstermelidir. Allah, imandan söz ederken, iman ile birlikte
    amellerden de söz ediyor. Bu amellerin ekseriyeti de cihad kavramında
    birleşir. Çünkü cihad, imanın rûhu ve ameli olarak ortaya çıkar. “Mü’minler
    ancak o kimselerdir ki, Allah’a ve Rasûlü’ne iman ettikten sonra şüpheye
    sapmayıp, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad ederler. İşte onlar,
    imanlarında sâdık (doğru) olanların ta kendileridir.”281
    İman, meyvesiz, kurumuş, çürümüş, odun kütüğü olmuş bir ağaç değildir;
    iman ağacının mutlaka eseri ve meyvesi görülmelidir. İmanın meyvesi,
    Allah’tan korkup Allah’ın murâkabesi altında olduğumuzu bilmektir. Şüphesiz
    Allah’ı tanıyan kişi, kendi kusurlarını idrâk eder ve O’ndan korkar ve
    ona göre hazırlık yapar. “Allah’ın gönderdiği risâleti tebliğ edenler, O’ndan
    korkanlar ve başka hiçbir kimseden korkmayanlar var ya, İşte bu, Allah’ın
    dinine dosdoğru uyan hak ehlinin sıfatıdır.”282
    İmanın varlığının en güzel isbâtı, vahye sarılmaktır. Çünkü vahy, en temiz,
    en sağlam kaynaktır. Vahye sarılmak, Allah’a bağlanıp, araya aracılar
    koymadan, doğru olanı kendisinden almaktan başka bir şey değildir. Vahye
    sarılmaksızın Allah’a bağlanmak mümkün değildir. Vahyin mü’minlerden istediği
    onu dinlemek ve ona tâbi olmaktır.
    “Aralarında hükmetmek üzere, Allah’ın Rasûlü’ne dâvet olundukları
    zaman, mü’minlerin sözü ancak, ‘dinledik ve itaat ettik’ demelerinden
    ibârettir. İşte asıl amaçlarına erenler bunlardır. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne
    itaat ederse, Allah’tan korkar ve O’ndan sakınırsa, İşte bunlar kurtuluşa
    erenlerin ta kendileridir.”283
    “Allah ve Rasûlü bir işte hüküm verdikleri zaman, mü’min erkek ve
    mü’mine bir kadın için işlerinde muhayyerlik (başka şeyi tercih etme özgürlüğü)
    yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne isyan ederse, muhakkak ki o,
    apaçık bir sapıklığa sapmıştır.”284
    281 49/Hucurât, 15
    282 33/Ahzâb, 39
    283 24/Nûr, 51-52
    284 33/Ahzâb, 36
    ≈ 123 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İman
    “Öyle değil, Rabbine and olsun ki, onlar aralarında çekiştikleri, tartıştıkları
    şeylerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden dolayı
    yürekleri hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça
    iman etmiş olmazlar.”285
    Görüldüğü gibi, mü’min erkek ve mü’mine kadınlara muhayyerlik hakkı
    yoktur. İman ettikten sonra, kendi hevâ ve hevesine göre hareket edemezler.
    Allah’a ve Rasûlü’ne itaat etmek zorundadırlar. Allah’a iman, sonra arkasından
    isyan, apaçık bir sapıklıktır. Allah’a iman, teslimiyetle beraber bütün
    işlerde Allah Rasûlü’nün hakemliğini şart koşar. İman ettiğini iddia eden
    herkesin mutlaka hakemi, hükmünü kabul edip uygulayacağı ölçüsü, tercihi
    Allah ve Rasûlü olmalıdır. Aksi, sapıklıktır.
    İman ile amel, birbirini tamamlayan iki husustur. İman olmadan amel, Allah
    katında kabul edilmeyeceği gibi; güzel amellerle süslenmeyen kalpteki
    imanın mânevî zevk vermekten uzak olduğu da bellidir. İman, kalp toprağına
    atılan bir tohumdur. İbâdetler, güzel ahlâk, iyi davranışlar onun yeşermesini
    ve hayatiyetini devam ettirmesini sağlayan vasıtalardır. Sâlih amel ve güzel
    ahlâkla bezenmemiş iman, bir hücreye kapatılan ve kimseyle görüştürülmeyen
    bir din âliminin, mürşid ve vâizin, hitabettiği topluma faydasızlığı gibi;
    kişiyi olgunlaştırıp manen geliştirmekten yoksun bir cevherdir. O halde iman
    olmadan amelin kabul olunması söz konusu edilemezse; sâlih amellerle
    desteklenmeyen imanın kemale ermekten mahrum olacağı da unutulmamalıdır.
    Hatta bu konuda “imanı korumak, kazanmaktan daha zordur.” sözü
    meşhur olmuştur.
    İMAN VE AMEL
    Kur’an’ın, imanı tanımladığı âyetlere dikkat edecek olursak, hemen tamamında
    imanla amelin yan yana geldiğini görürüz. Özellikle iman ve sâlih
    amelin birlikte kullanıldığına şâhit oluruz. Kur’an, amelin imandan bağımsız
    olmadığının delilleriyle doludur. Hatta kinaye olarak Kur’an’da amel, iman
    olarak adlandırılmıştır. “Allah imanlarınızı zâyi edecek değildir.”286 Bu âyetteki
    iman’dan kasıt “namaz”dır.
    285 4/Nisâ, 65
    286 2/Bakara, 143
    ≈ 124 ≈
    Ahmed Kalka n
    Sahih sünnette de iman-amel münâsebetlerini ele veren birçok rivâyete
    rastlamak mümkün. İşte şu hadiste iman-amel iç içe: “Nebî’ye soruldu:
    ‘Hangi amel daha efdaldir?’ “Allah ve Rasûlü’ne iman” buyurdu. ‘Sonra
    hangisi?’ diye soruldu. “Allah yolunda cihad” buyurdu. Ardından yine soruldu:
    ‘Sonra hangisi?’ Cevapladı: “Hayır üzere yapılmış bir hac.”287 Rasûl’ü
    sevmek imandandır: “Nefsim elinde olan Allah’a yemin olsun ki, ben, içinizden
    herhangi birine babasından ve evladından daha sevimli olmadıkça
    iman etmiş olamazsınız.”288 Allah yolunda cihad, imanın bir parçasıdır:
    “Allah, bir kimseye kendi yolunda cihadı nasip ederse ve o da Allah’a ve
    Rasûlü’ne iman ediyorsa çıksın. Ya ecri, ya ganimeti, ya da şehâdeti elde
    eder. Eğer ümmetime lâzım olmasaydım hiçbir çarpışmadan geri kalmazdım.
    Andolsun Allah yolunda öldürülüp sonra dirilmeyi, sonra öldürülüp
    bir daha dirilmeyi ve yine öldürülmeyi ne kadar isterdim.”289 Hayâ da imandandır:
    “Hayâ imandandır.”290
    Allah için sevmek, kızmak, vermek ve engel olmak da imandandır: “Allah
    için seven, Allah için kızan, Allah için veren, Allah için engel olan kuşkusuz
    imanını tamamlamıştır.”291 Allah Rasûlü, imanın parçalardan meydana
    gelen bir bütün olduğunu, bunların içinde amellerin de yer aldığını açık bir
    biçimde ifâde etmiştir: “İman yetmiş küsür şubedir. En üst derecesi lâ ilâhe
    illâ’llah, en alt derecesi, çevreyi rahatsız edici bir engeli yoldan kaldırmaktır.”
    292 Bu hadiste nazarî iman olan “lâ ilâhe illâ’llah” ile, amelî iman olan
    “eziyet veren şeyi ortadan kaldırmak” bir bütünün farklı ağırlıktaki parçaları
    olarak geçiyor. İşte o bütünün adı “iman”dır.
    İmanın ve İslâm’ın şartlarını sayılarla ve belli maddelerle sınırlamanın yanlışlığının
    delili olan şu sahih hadiste namaz, zekât, oruç “iman nedir?” sorusunun
    cevabı olarak zikredilmektedir: “Allah Rasûlü, kendisine gelen bir
    elçiler grubuna “yalnızca Allah’a iman etmeyi” emretti ve sordu: “Yalnızca
    Allah’a iman nedir, bilir misiniz?” ‘Allah ve Rasûlü daha iyi bilir’ dediler. Bunun
    üzerine buyurdu ki: “Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in
    O’nun Rasûlü olduğuna şehâdet etmek, namazı kılmak, zekâtı vermek,
    Ramazan orucunu tutmak ve beşte biri (humus) vermektir.”293
    287 Buhârî, İman 26
    288 Buhârî, İman 14
    289 Buhârî, İman 37
    290 Buhârî, İman 24
    291 et-Tâc, c. 5, s. 78
    292 Buhârî, Mezâlim 24; Müslim, İman 58
    293 Buhârî, İman 53
    ≈ 125 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İman
    İman ağacının meyvesidir amel. Mü’minlik iddiasının isbâtı, vahyin hayata
    dönüşmesidir amel. İmanın, zihinde hapsolunan soyut bir düşünce, kalpte
    mahkûm olan zavallı bir akîde, dilde söylenilegelen kuru bir iddia olmaktan
    çıkarak göze fer, bileğe güç, dize derman olarak yürümesidir amel. İmanın
    beden ülkesinde şeytanın ve nefsin iktidarını yıkarak iktidara geçtiğinin göstergesidir
    amel.
    “Bizim âyetlerimize yalnızca o kimseler inanır ki, onlar kendilerine
    hatırlatıldığı zaman hemen secdeye kapanırlar. Rablerini överek tesbih
    ederler, büyüklük taslamazlar.”294;“Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah’a
    ve Peygamberi’ne inanırlar, toplumsal bir iş (görüşmek) üzere onunla
    buluştukları zaman ondan izin almadan gitmezler.”295
    Konumuzun eksenini teşkil eden “amel” den kasıt, Allah’a itaattir. Burada
    sözkonusu ettiğimiz amel, nâfile olan ameller değildir; Allah’ın emir ve yasaklarıdır.
    Allah’a inandığını söylediği halde O’nun emirlerini yapmayanın durumu
    şu askerin durumu gibidir: Komutan, kendisine hayatî önemi olan bir plânı
    verdikten sonra plânın yerine getirilmesi için gerekli emirleri de vermiştir. O
    plânın doğru olduğunu bilen, buna kalbiyle de inanan ve diliyle komutanın
    emirlerine uyacağını taahhüd eden bu adamın verilen emir ve tâlimatların
    hiçbirini tutmamasının iki sebebi olur: Ya inanmamıştır, ya da inandığı halde
    zaafları yüzünden emri aksatmıştır. İki halde de cezâya çarptırılır; Birinci durumda
    inanmayanların cezâsına, ikinci durumda da âsîlerin cezâsına.
    Bu noktada İmam Ebû Hanife’nin şu tesbitini aktarmak yerinde olacaktır:
    Allah Teâlâ mü’mine ameli, kâfire imanı, münafığa da ihlâsı farz kılmıştır. “Ey
    insanlar, Rabbinizden korkun.”296 âyetinde “Ey mü’minler Allah’a itaat edin!”,
    “Ey kâfirler Allah’a iman edin!”, “Ey münâfıklar, ihlâslı ve samimi olun!” anlamı
    vardır.297 İman hem amel, hem marifet, hem tasdik ve hem de ikrardır. Bunların
    her biri farklı ağırlıklarla imanı oluşturan boyutlardır. Bunlardan birini,
    ikisini ya da üçünü kaybeden kimse, imanî dengesini kaybeder. Yapması
    gereken işlevi ifa edemez. İşlevini ifa edemeyen iman da iman olmaktan
    çıkmış demektir.
    İmanın vicdanlara hapsedildiği bir çağda, bundan zarar gören yalnızca
    mü’minler olmayacaktır. Bilakis bütün insanlık zarar görecektir. Çünkü
    294 32/Secde, 15
    295 24/Nûr, 62
    296 22/Hacc, 1
    297 Vasıyet, İmam Azam’ın Beş Eseri, s. 75
    ≈ 126 ≈
    Ahmed Kalka n
    imanın hâkim olduğu toplumda ahlâk, adâlet, fazilet, muhabbet, muâvenet,
    sadakat ve iffet baştacı edilen değerler olarak yerini alacak; imanın hâkim
    olmadığı toplumda ise rezâlet, nefret, sefâlet, sefâhat, atâlet, ihânet, bencillik
    ve her türlü dalavere ortalığı kaplayacaktır. Kimsenin unutmaması gereken
    bir gerçek var: İman, atom ve nötron bombasını yapan “ insan” a dlı muazzam
    silâhın emniyet anahtarıdır. Onun olmadığı bir yerde her an herkesin
    ‘kaza’ya kurban gitme ihtimali çok yüksektir. Bütün bunlar imanın dünyevî
    kazancına dâhildirler. Bir de onun uhrevî kazancı vardır ki o başka hiçbir
    şeyle elde edilemeyen bitimsiz mutluluğun ta kendisidir.298
    İmanın sahih ve kabule şâyan olması için bazı şartlar vardır. Birincisi;
    iman, ölüm döşeğinde iken, yeis ve ümitsizlik sebebiyle vâki olmamalıdır.“
    Azâbımızın şiddetini gördükleri zaman imanları kendilerine fayda verecek
    değildir.”299 Fir’avn bile boğulma anında iken iman etmiştir (İngiltere
    Brıtısh Museum’daki ona ait olduğu belirtilen bozulmamış ceset de secde
    halindedir). Ölüm üzere iken azâbın şiddeti ve dehşetini görerek iman, artık
    gayba iman olmaktan çıkar. İkincisi; zarûrât-ı diniyyeden olan hükümlerden
    herhangi birini inkâr veya tekzib etmemelidir. Meselâ; bir kimse Allah’ın varlığına,
    meleklerine, âhiret gününe inandığını ikrar etse, ancak peygamberlere
    inanmadığını söylese, bu kimsenin imanı sahih değildir. Çünkü iman bir
    bütündür, tecezzi (cüzlere, parçalara ayrılmayı) kabul etmez. Yine Kur’ân-ı
    Kerim’e inandığını beyan eden bir kimse, onun herhangi bir âyetini reddetse
    mü’min olamaz. Çünkü Kur’ân-ı Kerim’den olduğu sâbit olan herhangi bir
    âyeti inkâr etmek küfürdür. Bu durumda, “efendim çoğuna inanıyor ya?”
    diye itirazda bulunulamaz. Zira Kur’an, Allah tarafından vahy yoluyla indirilmiştir.
    Bir âyeti yalanlayan kimse, vahyi yalanlama durumundadır. Bu sebeple,
    insanı küfre götüren sözler (elfâz-ı küfür) ve haller (ef’âl-i küfür) bilinmelidir.
    Mü’minler; bilmedikleri herhangi bir mesele ile karşılaştıkları zaman; ileri geri
    herhangi bir söz söylemeden “ben bunu bilmiyorum. Allah ve Rasûlü nasıl
    bildirmişse öyledir” demelidirler.
    Rabbimiz, Heva ve Zanna Uyan Cahillerden Olmamayı,
    Vahiyle Bildirdiği İlme Göre İman ve Amel Etmeyi Emretmiştir
    Zümer Sûresi 8 ve 9. âyetlerde, biri kendisine bir musibet geldiğinde sadece
    Allah’a yönelip O’na yalvaran, başka zamanlarda O’nun dışındaki kimselere
    kulluk yapan kimseler, diğeri her durumda Allah’a yönelen ve sadece
    298 İman Risalesi, M. İslâmoğlu, Denge Y., s. 311-313, 346-348
    299 40/Mü’min, 85
    ≈ 127 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İman
    O’na secde, itaat/ibadet eden kimseler olmak üzere iki tip insan arasında bir
    mukayese yapılmaktadır. Allah Teâlâ, birinci grubu, dünyevi bakımından okumuş
    bilgili kimseler olsalar da cahil; ikincileri ise, okuma yazma bilmeseler de
    âlim olarak nitelemektedir. İkinciler âlimdirler, zira asıl ilim, hakikatin ilmidir ve
    bu ilme göre amel etmektir. İnsanın kurtuluşu buna bağlıdır. “…De ki: ‘Hiç
    bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Şüphesiz, temiz akıl sahipleri öğüt
    alıp düşünürler.”300 Sanki şöyle denmek isteniyor “Bu iki grubun eşit olması
    mümkün mü?” Temiz akıl ve temiz fıtrat sahibi olup vahyin mesajını bilen ve
    ona tâbi olan kimseyle, aklını ve fıtratını kirletip heva ve zanna uyan cahil kimse
    aynı olabilir mi? Bu insanların dünyada bir araya gelmeleri nasıl mümkün
    değilse, âhirette de bir araya gelmeleri mümkün olmayacaktır.301 Kur’an, ilmi
    ve ilim adamını övmüştür; tüm insanlardan ilmin adamları olmalarını istemiştir.
    “Bil” (i’lem) veya “bilin” (i’lemû) şeklindeki emir kipleri hep bununla ilgilidir.
    İlim ve ondan türemiş terimler Kur’an’da 865 defa geçmiştir. Kuşku yok ki,
    bu, Kur’an’ın ‘ilm’e verdiği önemin bir göstergesidir. Üstelik bu sayıya, ilimle
    yakınlığı olan, ma’rifet, hudâ, akıl, fikir, tedebbür, tezekkür vb. terimler dâhil
    değildir.302
    Allah (c), Rasûlünü ve onun yolundan giden mü’minleri şöyle uyarmaktadır:
    “… Sana gelen bu ilimden sonra eğer sen onların heva ve heveslerine
    uyarsan, Allah tarafından senin için ne bir dost vardır, ne de
    bir koruyucu.”303 Rabbimiz, vahiyle gelen ilme tâbi olmamızı, heva ve zanna
    uymaktan sakınmamızı emretmektedir. Kur’an’da yer alan ilme göre bir iman
    ve hayat tarzı sahibi olmamızı istemektedir. Vahyin getirdiği ilimle teçhiz olup
    ona uygun hayat yaşamayanların, bilgileri hevâ ve zanna, hayat tarzları ise
    cahiliyeye dayanır. “Onların çoğu ancak zannın ardından gider. Oysa
    zan, hak namına hiçbir şeyin yerini tutmaz. Şüphesiz Allah, onların
    yapmakta olduklarını hakkıyla bilendir.”304
    İşte Rabbimizin cehaletten kurtulup hidayete ulaşmak için hakkıyla okunmasını
    ve buradan elde edilecek ilme uygun bir iman ve hayat tarzına sahip
    olunmasını istediği Kur’an’ın birçok âyetinde mü’minlerin vasıfları ve iman etmenin
    temel şartları ve gerekleri ifade edilir. “Rasûl, kendisine Rabbinden
    indirilene iman etti, mü’minler de. Tümü, Allah’a, meleklerine, Kitaplarına
    ve elçilerine inandı. ‘O’nun elçileri arasında hiç birini (diğerin-
    300 Zümer, 39/9.
    301 Mevdudi, Tefhimu’l Kur’an Tefsiri.
    302 Prof. Celaleddin Vatandaş, “Hz. Peygamberin (sav) hayatı ve İslâm Daveti” “Zandan İlme-
    Kuşkudan Güvene”.
    303 Rad, 13/37.
    304 Yunus, 10/36.
    ≈ 128 ≈
    Ahmed Kalka n
    den) ayırdetmeyiz. İşittik ve itaat ettik. Rabbimiz bağışlamanı (dileriz).
    Varış ancak Sanadır’ dediler.”305
    Bu âyete göre; Rasûlullah (s), Rabbinden kendisine indirilmiş olanın hepsine
    iman etti, Rabbinden gelene öncelikle kendisi inandı, sonra da onun
    ümmeti olan mü’minler iman ettiler. Dâvetçinin, başkalarını vahyin mesajına
    çağırmadan bu tebliğ edeceği mesaja önce kendisinin köklü bir biçimde
    iman etmesi lâzımdır.306 Aksi takdirde o mesaj muallakta kalacak, o dâvet
    icâbet görmeyecektir. “Doğruyu getiren ve doğrulayanlara gelince; işte
    onlar muttaki (takva sahibi) olanlardır.”307 Rasûl tüm insanlara seslenerek
    Rabbine, kendi elçiliğine ve kendisinin de iman ettiği Allah’a ve Kitabına
    iman etmeye ve hidayete çağırır. “De ki: “Ey insanlar, ben Allah’ın sizin
    hepinize gönderdiği bir elçisi (peygamberi)yim. Ki göklerin ve yerin
    mülkü yalnız O’nundur. O’ndan başka ilah yoktur, O diriltir ve öldürür.
    Öyleyse Allah’a ve ümmi peygamber olan elçisine iman edin. O da
    Allah’a ve O’nun sözlerine inanmaktadır. Ona iman edin ki hidayete
    ermiş olursunuz.”308
    Onların hepsi, önce Rasûl ve sonra davete icabet eden mü’minler Allah’a
    ve Allah’ın meleklerine, kitaplarına, Rasûllerine, inandılar, iman getirdiler.
    “Allah’a, bize indirilene ve bizden önce indirilene... inandık, deyin”309
    benzeri emirlere uyarak biz Allah’ın Rasûllerinden hiç birisinin arasını ayırmayız.
    Birinin peygamberliğini kabul ve tasdik edip, bir diğerini inkâr ederek
    aralarında fark gözetmeyiz dediler. Dinledik ve itaat ettik, Hak’tan gelene
    kulak verdik, iyice dinledik ve anladık; kerhen değil tav’an, kendi rızamızla,
    seve seve söz tuttuk, emre uyduk. Affını niyaz ederiz ey Rabbimiz! Ölüm,
    âhiret, yeniden diriliş, bunların hepsi hak ve gerçektir ya Rabbi! Öldükten
    sonra dönüp sana varılacak, sana hesap verilecek, sen de dilediğine mağfiret
    ihsan edip, dilediğine azap edeceksin; işte biz şimdiden sana sığınıyoruz
    ve senin bağışlamanı diliyoruz.310
    Aynı iman esasları, Bakara Suresinin 177. âyetinde de yer almaktadır:
    305 Bakara, 2/285.
    306 Bakara, 2/44.
    307 Zümer, 39/33.
    308 ‘A’raf, 7/158.
    309 Bakara, 2/136: “Deyin ki: ‘Biz Allah’a, bize indirilene (Kur’an’a), İbrahim, İsmail, İshak, Yakub
    ve Yakuboğullarına indirilene, Mûsâ ve İsa’ya verilen (Tevrat ve İncil) ile bütün diğer peygamberlere
    Rab’lerinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz ona teslim
    olmuş kimseleriz.”
    310 Elmalılı M. Hamdi Yazır Tefsiri.
    ≈ 129 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İman
    “Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik değildir. Ama iyilik,
    Allah’a, âhiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman
    eden; mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara,
    yolda kalmışa, isteyip dilenene ve kölelere (özgürlükleri için)
    veren; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve ahidleştiklerinde
    ahidlerine vefa gösterenler ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı
    zamanlarda sabredenler(in tutum ve davranışlarıdır). İşte bunlar,
    doğru olanlardır ve müttaki olanlar da bunlardır.”
    Bu âyet tüm insanlığa diyor ki; ibâdetlerin dış formlarına
    önem vermenizin
    fazla bir değeri yoktur. Namazda yüzünüzü şekil olarak doğuya ya da
    batıya döndürmeniz gerçek iman değildir,
    gerçek birr ve iyilik değildir. Yâni
    ruhsuz bir biçimde, sadece şekil olarak bazı dini formalite ve törenleri icra
    ederek dindarlık gösterisinde bulunmanız
    gerçek iman ve gerçek takva
    değildir. Gerçek iman, birtakım hareketleri
    yapmak, şuraya ya da buraya
    dönmek, Kâbe’ye ya da Mescid-i Aksa’ya yönelmek, yahut da içi boş şeklî
    bir namazla yatıp kalkmak
    değildir. “Ama iyilik, Allah’a, âhiret gününe,
    meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman edip…” ondan sonra da bu
    iman iddiasını ispat için harekete geçerek gereğini yapmaktır. Bu imanın gereği,
    hayatın bütün alanlarında, iman ettiği Allah’ın, iman ettiği melekleriyle,
    iman ettiği Rasûlüne indirdiği iman ettiği Kitabın hükümlerine uymak, tam bir
    teslimiyetle Allah’ın emir ve yasaklarına itaat etmektir.311
    İNSANLAR NIÇIN İMAN EDER? İMANIN SEBEP VE SONUÇLARI
    İnsan niçin iman eder? İman, doğal bir ihtiyaçtır. İnsanın fıtratında inanma,
    bağlanma ve güvenme hisleri temel özelliklerdir. İnsan, inanmadığı zaman,
    bağlanmadığı ve güvenmediği zaman yaşamanın bir anlamı ve değeri
    kalmaz. Her insan bir şeylere inanır, ama kurtarıcı olan iman, hakka/doğruya
    inanmaktır. İman hissini kötüye ve olumsuz olana kullanarak şeytana tâbî
    olmak ve azgınlaşıp kendini Allah’a muhtaç görmemek, kendi kendine yeterli
    olduğuna inanıp her dakika soluduğu havayı verene nankörlük/küfr etmek,
    cehenneme dâvetiye çıkarmaktır. Fakat, doğru bir şekilde iman edip, Allah’ın
    hidâyetine uymak, cennete adım adım yaklaşmaktır. “Biz insanı karışık bir
    nutfeden yarattık. Onu imtihan ediyoruz. Bu sebeple, onun işitmesini ve
    görmesini sağladık. Sonra da ona gideceği yolu gösterdik. Ya şükreder
    311 Mehmet Pamak, Kur’an ve Sünnete Göre Müslüman Olalım, 78-83
    ≈ 130 ≈
    Ahmed Kalka n
    (bu yoldan gider) ya da küfreder. Kâfirler için elbette zincirler, halkalar ve
    alevli cehennem hazırladık.”312;“İman edenlere ve doğru hareket edenlere
    müjdele ki, onlara altından nehirler akan cennetler vardır.”313
    İman, kişiye yalnızca âhirette mutlu bir hayat sağlamakla kalmaz; bu dünyada
    da huzur, saâdet ve büyük bir güç kazandırır: “Allah, sizden iman
    edenlere ve sâlih amel işleyenlere, kendilerinden öncekileri halife/hükümran
    kıldığı gib, onları da yeryüzünde halife/hükümran kılacağını, kendileri
    için râzı/hoşnut olduğu dinlerini, yine onlar için uygulamaya koyacağını
    ve korkulu hallerini güvene çevireceğini vaad etmiştir. Çünkü onlar, yalnız
    bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi şirk koşmazlar.”314
    Müjdeler, mü’minler içindir.315 Allah, onların kalbine imanı yazmış ve onları
    kendisinden bir ruhla desteklemiştir.316 Şeytanî güçler onları ezmeye yol
    bulamaz.317 Onlara yardımcı olmak Allah’ın bizzat kendi üzerine yazdığı bir
    görevdir. “Mü’minlere yardım etmek, bize haktır (bize düşen görevdir).”318
    Allah, iç huzuru ve doygunluğu onlara nasib etmiştir.319 Korkmak, üzülmek,
    kedere yenik düşmek onlara uzaktır.320 Allah’ın lütuf ve bağışı mü’minler içindir.
    321 Mü’min, böylesine onurlu olduğu içindir ki, bir mü’mini kasten öldüren,
    ebedîyyen cehennemde kalır.322“Şu bir gerçek ki, iman edip sâlih amel
    işleyenler, varlıklar dünyasının en hayırlılarıdır.”323
    İMANLA İLGILI SÜNNETULLAH (ALLAH’IN DEĞIŞMEZ YASALARI)
    “Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer (gerçekten) iman ediyorsanız, mutlaka
    siz üstün geleceksiniz.”324 Yani, her durumda düşmanınızla cihaddan korkmayınız.
    Kuvvetten düşmeyiniz. Siz üstünsünüz, yani iman ediyorsanız, sonunda
    zafer sizindir. Çünkü iman, kalbe güç verir, Allah’la olan irtibatı artırır ve
    düşmanlarına aldırış etmemeyi öğretir.
    312 76/İnsan, 2-4
    313 2/Bakara, 25
    314 24/Nûr, 55
    315 13/Ra’d, 29
    316 58/Mücâdele, 22
    317 16/Nahl, 99; 34/Sebe’, 20
    318 30/Rûm, 47
    319 Bak. 9/Tevbe, 26; Feth, 4
    320 Bak. 3/Âl-i İmran, 139
    321 3/Âl-i İmran, 152
    322 4/Nisâ, 93
    323 98/Beyyine, 7
    324 3/Âl-i İmran, 139
    ≈ 131 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İman
    “Ve mü’minlere karşı kâfirlere asla yol vermeyecektir.”325 Yani, Allah,
    kâfirlerin bazı zamanlar üstünlük sağlasalar da, dünyada mü’minlere musallat
    olarak, tamamen ortadan kaldıracak şekilde istilâ ve işgal etmelerine yol
    vermez. Âyet, dünya ve âhireti kapsamaktadır. Dünya ve âhirette mutlu son
    mü’minlerindir. Mü’minler, imanın hakikatinı yüreğinde yaşatan, sonra Allah’ın
    râzı olduğu ameller, teslimiyet ve cihadla imanı dışa akseden insanlardır. Bazı
    zamanlarda kâfirlerin, intikam olarak mü’minlere yol bulmaları, imanlarının
    hakikatinda meydana gelen gedikten olmuştur. Savaş araçları, Allah yolunda
    cihad niyyetiyle kuvvet hazırlığı, her türlü nisbet ve bağımlılıktan arınmış
    olarak sadece iman sancağı altında bulunmak imandan ve imanın lüzum ve
    gereklerindendir. Müslümanlara zamanla yapışan yenilgi, imanın hakikatinde
    meydana gelen gedik ölçüsündedir. Daha sonra, gerçek iman üzere bulunduklarında
    yardım, mü’minlere hak olarak döner.326
    “Andolsun Tevrat’tan sonra Zebûr’da da: ‘Arza mutlaka sâlih (iyi) kullarım
    vâris olacak’ diye yazmıştık.”327
    “Kim mü’min olarak sâlih işlerden yaparsa, onun çalışmasına nankörlük
    yok ve biz (onun çalışmasını) yazanlarız.”328
    “Kim kötülük yaparsa, sadece onun kadar cezâlanır; ama kadın ve erkekten
    kim mü’min olarak faydalı bir iş yaparsa, onlar cennete girerler ve
    orada kendilerine hesapsız rızık verilir.”329
    “Erkek ve kadından her kim mü’min olarak sâlih amel işlerse, onu hoş
    bir hayatla yaşatırız. Onların ücretlerini yaptıklarının en güzeliyle veririz.”330
    Mü’min erkek ve kadınlara Allah, bu dünyada iyi bir geçim hazırlar. İman
    ve sâlih amelin mükâfatı olarak böyle bir hayatı ona kolaylaştırır. Âhiretteki ecri
    ise daha güzeldir. Mü’min olup sâlih amel işleyenlere vaad edilen dünyadaki
    güzel hayat, birçok şeyle gerçekleşir. Rızâ, gönül huzuru (itmi’nan), iç rahatlığı
    (inşirâh-ı sadr), mutluluğu hissetmek ve rahat geçim. Bunlar, maddî ve dış
    etkenlere bağlı değil; iç etkenlere, gönle bağlı hususlardır. Gönüllere tasarruf
    edebilen de ancak Allah’tır. İmanla beraber olan sâlih amelin mükâfatı, dün-
    325 4/Nisâ, 141
    326 Fî Zılâli’l Kur’an
    327 21/Enbiyâ, 105
    328 21/Enbiyâ, 94
    329 40/Mü’min, 40
    330 16/Nahl, 97
    ≈ 132 ≈
    Ahmed Kalka n
    yada tertemiz, hoş bir geçimdir. Nimetlerle donatılmış, varlıklı ve zengin olmak
    önemli değildir. Bazen zenginliğin tertemiz, hoş bir geçimi engelleyen dünya
    ve âhiret belâsı olduğu bilinmelidir. Hayatta yetecek kadar maldan başka,
    geçimi güzel kılan çok şey vardır. Allah’a bağlanma ve O’nun gözetimine,
    himayesine ve rızâsına sığınma vardır. Sıhhat, sükûnet, bereket, evde rahatlık
    ve gönülden sevgi vardır. Amel-i sâlihle huzur bulmak, onun gönüldeki ve
    hayattaki izleri vardır. Mü’min olarak sâlih amel işleyenin dünyada nâil olacağı
    hoş ve güzel geçim, onun âhiretteki sevâbını azaltmaz. Tersine, Allah onun
    sevâbının, dünyadaki amelinin en güzeli üzerine olacağını va’detmiştir. Cömert
    ve Kerim olan Rabbimizın hazineleri, sevâbı ne büyüktür!
    İMAN VE İNKÂR YÖNÜNDEN İNSANLAR
    İman ve inkâr yönünden insanlar 3’e ayrılır:
    1. Mü’min: Allah Teâlânın peygamber aracılığı ile göndermiş olduğu haber
    ve hükümleri kalbi ile tasdik, dili ile de tasdik ettiğini (ikrar) söyleyen
    kimseye Mü’min denir.
    2. Kâfir: Allah Teâlâ’nın peygamber aracılığı ile göndermiş olduğu haber
    ve hükümleri kalbi ile tasdik etmeyip, dili ile de tasdik/ikrar etmediğini söyleyen
    kimseye Kâfir denir.
    3. Münâfık: İman esaslarına kalbi ile inanmadığı halde, dili ile inandığını
    söyleyen kimseye Münâfık denir. Bu insanlar, içten kâfir ama dıştan müslüman
    görünürler.
    İMANIN SAHIH (GEÇERLI) OLMASININ ŞARTLARI
    1. İnanılması gereken esasların hepsini ya da bir kısmını inkâr olmamalı.
    2. Dinî hükümlerden herhangi birisini beğenmemek veya hafife almak
    olmamalı.
    3. İman, ümitsizlik halinde olmamalı. Önceden iman etmemiş olan kimsenin
    ölüm korkusu ile iman etmesinin hiçbir faydası olmayacaktır. Mûsâ’yı
    (a.s.) öldürmek için giden Firavun, boğulacağını anlayınca iman etti, ama
    kabul edilmedi.
    ≈ 133 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İman
    İMANI BOZAN HALLER
    İmanın, bâtıl hale gelmemesi için, doğru ve tam olmasını sürdürmesi gerekir.
    Kur’an ve sahih sünnet dışı olmaması ve imanı bozucu bir davranışın
    yapılmaması gerekir. İmanı bozan hallerin en önemlileri şunlardır:
    a) Cibt ve tâğuta da inanmak: Cibt: Asılsız ve bâtıl olan hurâfeler, Allah’tan
    başka kulluk edilen her şey, put vb. şeylerdir. Tâğut ise: Allah’ın çizdiği
    sınırları aşan, sapmış, azgın kimseler; Allah’ın hükmüne alternatif olma
    iddiasındaki anlayış, düzen, put veya şahıslardır. Bunlar Allah’ın çizdiği sınırları
    aşan, sapmış ve azmış kimselerdir. Bunlar, Allah’ın Kitabında olmayan
    ve Kitab’a aykırı olan hükümleri ve kanunları insanlara Allah’ın kanunları gibi
    sunarlar. Câhil kimseler de bunlara aldanırlar. Böylece imanlarını boşa çıkarırlar.
    “Kitaptan bir nasip verilenleri görmüyor musun? Cibt ve tâğuta
    (putlara ve bâtıl tanrılara) iman ediyorlar. Sonra da kâfirler için ‘bunlar,
    Allah’a iman edenlerden daha doğru yoldadır’ diyorlar. İşte bunlar, Allah’ın
    lânetledikleridir. Allah’ın rahmetinden uzaklaştırdığı (lânetli) kimseye
    gerçek bir yardımcı bulamazsın.”331;“Sana indirilene ve senden önce
    indirilenlere iman ettiklerini iddia edenleri görmedin mi? Tâğutun önünde
    mahkemeleşmek istiyorlar. Oysa onu tanımamakla emrolunmuşlardı.
    Şeytan onları uzak bir sapıklığa düşürmek istiyor.”332
    b) Şirk koşmak: Şirk koşma imanı bozan ve insanın bütün iyi amellerini
    yok eden ve ebedî cehennemlik olmasına neden olan bir davranıştır. “Sana
    da, senden öncekilere de vahyolunmuştur ki ‘eğer şirk koşarsan, şüphesiz
    bütün amellerin boşa gider ve hüsrana uğrayanlardan olursun.”333;
    “Allah, kendisine şirk (ortak) koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını
    (günahları) dilediği kimse için bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse büyük
    bir günah ile iftira etmiş olur. Kim Allah’a şirk koşarsa büsbütün sapıtmıştır.”
    334
    c) Kâfirleri velî ve yönetici tanımak: Velî kelimesi, Arapçada hem
    dost, hem de sahip, yönetici anlamına gelir. Mü’minler birbirlerinin dostudur.
    Allah da mü’minlerin sahibi ve yöneticisidir. Mü’min, mü’minleri bırakıp kâfirleri
    dost ve yönetici olarak kabul ederse imanı boşa çıkar ve kâfir olur.
    331 4/Nisâ, 51-52
    332 4/Nisâ, 60
    333 39/Zümer, 65
    334 4/Nisâ, 48 ve 116
    ≈ 134 ≈
    Ahmed Kalka n
    “Allah, mü’minlerin velîsidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin
    velîsi ise tâğuttur. Onları aydınlıktan karanlıklara çıkarırlar. Onlar
    ateş arkadaşlarıdırlar. Orada temelli kalacaklardır.”335
    “Ey iman edenler, kendilerine Kitap verilenlerden herhangi bir gruba
    itaat ederseniz, onlar sizi, imanınızdan sonra çevirip kâfir yaparlar.”336
    “Ey iman edenler, mü’minleri bırakıp kâfirleri velî edinmeyin. Allah için
    kendi aleyhinizde apaçık bir delil vermek ister misiniz?”337
    BÂTILA İMAN
    Kur’an, imanı sadece olumlu alanlar için kullanmaz. Gönülden benimseme
    ve tasdik etmenin, yani imanın olumsuz görünümlerinin bulunabileceğine
    de dikkatimizi çeker. İman, Allah’ın inanılmasını istediği şeylere olursa
    doğru; hakkında Allah’ın hiçbir delil indirmediği şeylere olursa bâtıl olur.
    “De ki: Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. O, göklerde ve
    yerde ne varsa bilir. Bâtıla iman eden ve Allah’ı inkâr edenler var ya, işte
    ziyana uğrayacaklar onlardır.”338
    “Tek Allah’a ibâdete çağrıldığı, duâ edildiği zaman küfrederdiniz. O’na
    şirk koşulunca (buna) iman ederdiniz. Artık hüküm, yüceler yücesi Allah’ındır.”
    339
    “Onların çoğu, ancak şirk koşarak Allah’a iman ederler.”340
    Bu âyetlerden anlaşılıyor ki, mutlak anlamda aldığımızda inkâr da bir
    imandır. İnkâr, imansızlığa imandır. Yani, her imanda bir inkâr, her inkârda
    bir iman vardır. Mü’min de Allah’a iman etmiş olmak için, hatta imandan
    önce, bazı şeyleri inkâr etmesi, küfür etmesi gerekir. Küfür edip reddetmesi
    gerekenlerin başında tâğut gelir.341 Doğru iman, Kur’an’ın gösterdiği imandır.
    Bu iman insanlara Allah’tan başka ilah olmadığını, Allah’ın âlemlerin Rabbı
    olduğunu, Allah’tan başkasına duâ ve kulluk edilmemesi gerektiğini öğretir.
    335 2/Bakara, 257
    336 3/Âl-i İmran, 100
    337 4/Nisâ, 144
    338 29/Ankebut, 52
    339 40/Mü’min, 12
    340 12/Yûsuf, 106
    341 Bak. 2/Bakara, 256
    ≈ 135 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İman
    Doğru imanın zıddı, bâtıla iman, yani şirktir. Şirk, doğru olduğunu isbatlamak
    için Allah’ın, hakkında delil/âyet indirmemiş olmasına rağmen; insanların uydurdukları
    bâtıl inançlardır. “Allah’tan başka kulluk ettiğiniz şeyler, sizin
    ve atalarınızın uydurduğu putlardan başka bir şey değildir. Allah, onların
    doğru olduğuna dair bir delil indirmemiştir. Hükmetmek/egemenlik, yalnızca
    Allah’a aittir. O’ndan başkasına değil!”342
    Kur’an, imanlarını zulümle (şirkle) lekeleyenler için kurtuluş kapısını kapatmıştır.
    “İman edip de imanlarına herhangi bir zulüm bulaştırmayanlar var
    ya, işte emn (güven) onlarındır. Ve onlar hidâyeti (doğru yolu) bulanlardır.”
    343 Kur’an, imandan sonra küfre sapanlara karşı çok sert ve şiddetli bir
    tavır takınmaktadır. Kur’an, bu olaya tebdil veya irtidat demektedir. Tebdil,
    imanı küfürle değiştirmek; irtidat ise, İslâm dininden çıkmak, geriye dönmek
    demektir. Tebdil ve irtidat Kur’an’a göre en iğrenç ve onur kırıcı hastalığın
    adlarıdır.344
    EY İMAN EDENLER, İMAN EDIN!
    “Ey iman edenler iman edin!” İmanın hakkını verin, nasıl iman edilmesi
    gerekiyorsa öyle iman edin. Sadece sözde değil; özde de, davranışta da
    teslimiyet gösterin. Bütün organlarınıza iman ettirip onları Allah’a teslim olan
    müslüman yapın. İmanınızı itaatle ispatlayın. Mü’minlerin geçirileceği sınavlara
    hazır olun. Ve imanda sebat edin. “Ey iman edenler! Allah’tan O’na yaraşır
    şekilde, hakkıyla, nasıl korkulması gerekiyorsa öyle korkun ve ancak
    müslümanlar olarak can verin.”345
    Müslüman olarak ölmek istiyorsak, yeniden müslümanlaşmak ve müslümanca
    yaşamak zorundayız.
    “Ey iman edenler, iman edin...”346
    Yani, ey pazarlıklı iman edenler, yüzdelikli iman edenler, yarım yamalak
    iman edenler! Pazarlıksız, yüzde yüz, adam gibi iman edin.
    342 12/Yûsuf, 40
    343 6/En’âm, 82
    344 Bak. 3/Âl-i İmran, 86, 90; 2/Bakara, 217
    345 3/Âl-i İmrân, 102
    346 4/Nisâ, 136
    ≈ 136 ≈
    Ahmed Kalka n
    Ey, biraz müslüman, biraz lâik olmak için Allah’la pazarlık edenler!
    Ey, göklerin hâkimiyetini Allah’a, yeryüzünün hâkimiyetini tâğutlara verenler!
    Ey, Allah’ıma da inanırım, falcıma ve burcuma da diyenler!
    Ey, Allah’a da kul olurum, devlete de diyen, Kemalist düzeni ve kutsallarını
    savunanlar!
    Ey, Allah rızası için yaptığını söyleyip, karşılığının tümünü kullardan bekleyenler!
    Ey, Allah yolunda çektiği eziyet ve belâların faturasını Allah’a çıkarıp Rabbine
    şantaj yapanlar!
    Ey, ölünceye kadar isyan içinde yaşayıp sonunda vereceği “sus payı”
    (iskat) ile kurtulacağını sananlar!
    Ey, mücadelesinde başarıya ulaşamayınca işi tam yahudiler gibi Allah’a
    kahredemediği için dâvâsına kahredenler!
    Önce muvahhit iken, sonra her şeye musait, daha sonra da “musa”sız
    musait haline gelen, tevhidi terk edip demokrasiyi tercih edenler!
    Bu tavırlarınız hep birer yahudileşme alâmetidir. Yahudileşmeyin; imanda
    pazarlık olmaz. İman etmek, gök oluğunun altına başı tutmaktır. O oluktan
    ne akarsa kabul etmektir. İman etmek, Allah’a kayıtsız şartsız teslim olmaktır,
    tıpkı Hz. İbrahim gibi: “Rabbi, kendisine ‘teslim ol!’ dediğinde, dedi:
    ‘teslim oldum âlemlerin Rabbine!”347
    Batılı bâtılın şoförlüğünde helâke doğru son sürat sürülen dünya arabasının
    tek kurtuluş şansı vardır. Tüm birikimlerini harcayan, bütün umutlarını
    yitiren çağdaş insanın tek umudu kalmıştır. O da müslümanların müslümanlaşması.
    Müslüman gibi inanıp müslümanca yaşayan müslüman göremediği,
    o boy aynasında boyunun ölçüsünü alıp kendine bakamadığı için insanlık,
    kendi yanlışlarının farkına varamamaktadır.
    347 2/Bakara, 131
    ≈ 137 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İman
    SORULAR
    1. İmanın sözlük ve terim anlamını açıklayınız.
    2. İmanın derecelerini açıklayınız.
    3. İmanın erkânını/esaslarını sayınız.
    4. İmanın sahih (kabul) olmasının şartlarını açıklayınız.
    5- İmanı, hangi hallerin bozacağını, güncel tavır ve sözlerle bağlantı kurarak
    açıklayınız.
    6- İman ve İslâm kavramlarının benzer ve farklı yönlerini açıklayınız.
    7- İmanın gerektirdiği hususları ve iman-amel ilişkisini izah ediniz.
    8- İmanın sebep ve sonuçlarını, insanın niçin iman etme gereği duyduğunu
    belirtiniz.
    9- İmanla ilgili sünnetullah’ı/Allah’ın değişmez yasalarını maddeler halinde
    sayarak açıklayınız.
    10- İman ve inkâr yönünden insanlar kaça ayrılır? Bu gruplar hakkında
    bilgi vererek açıklayınız.
    11- Kelime-i Tevhidi kalb ile tasdik etmediği halde, yalnız diliyle söyleyen
    kimseye ne denir?
    a) Müslüman b) Fâsık c) Müşrik
    d) Münâfık
    12- Allah’ın, peygamberleri aracılığıyla göndermiş olduğu İslâm dinini kabul
    eden, bunu amelleri ile göstermeye çalışan kimseye ne denir?
    a) Müslüman b) Fâsık c) Müşrik
    d) Münâfık
    ≈ 138 ≈
    Ahmed Kalka n
    ≈ 139 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Allah’a Bİrlİğİ
    17. Ünite
    ALLAH’IN BİRLİĞİ
    • Allah’a İnanmak
    • “Allah” Kelimesinin İçerdiği Anlam
    • Allah İnancı Olmayan Toplum Modelinin Zararları
    • Allah’ı Düşündüren Kâinat Âyetleri
    • Allah’ı İnkâr Etmede Önemli Olan Üç Etken:
    a) Kibir ve İnat, b) Cehâlet, c) Tâğutların İfsâdı
    • Okuma Parçası: Allah’ın Karışmadığı Bir Dünyayı Kimler İster?
    • Tesadüf Nedir? Bu Kâinat Düzeni Tesadüfle Oluşabilir mi?
    • Tabiat (Doğa) Nedir? Tabiat Yaratıcı Olabilir mi?
    • Allah Teâlâ’nın Birliği
    • Sorular
    Bu üniteyi bitirdiğinizde aşağıdaki amaçlara ulaşmanız beklenmektedir
    • “Allah” kelimesinin içeriğini açıklamak.
    • Mü’minlerin Allah’a nasıl inanması gerektiğini açıklayabilmek.
    • Kâinattaki âyet (işaret)lerle Allah’a iman konusu arasındaki ilgiyi örneklerle ifâde
    edebilmek.
    • Kibir, inat, cehâlet, tâğut, tesadüf, doğa, müşrik kelimelerini tanımlamak.
    • Allah inancı olmayan toplum modelinin kendilerine ve başkalarına zararlarınıörneklerle
    açıklayabilmek.
    • İnsanların Allah’ı inkâr etmelerinin nedenlerini izah edebilmek.
    • Allah’ın birliğini kabul etmenin yaşamımıza olan etkisini açıklamak.
    • Müşriklerin Allah’ın varlığını kabul ettikleri halde, neden birliğini kabul etmediklerini
    izah edebilmek.
    ≈ 140 ≈
    Ahmed Kalka n
    İslâm’da inanılması gereken esasların ilki Allah’ın varlığına ve birliğine
    inanmaktır. Allah inancı olmadan O’nun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine
    ve diğer iman esaslarına inanmak mümkün olmaz. Bunların hepsi
    Allah inancına bağlıdır.
    Akıl sahibi olup da ergenlik çağına gelmiş olan her insana düşen ilk görev,
    yaratıcısı olan Allah Teâlâ’yı tanımak, O’na iman ve kulluk etmektir. “O,
    göklerin, yerin ve bunların arasındaki her şeyin Rabbidir. O’na kulluk et
    ve O’na kullukta sabret. Hiç O’nun adıyla anılan (başka) birini biliyor musun?”
    348
    “ALLAH” KELIMESININ İÇERDIĞI ANLAM
    “Allah”, varlığı zarûri olan ve bütün övgülere lâyık bulunan zâtın ismidir.
    “Allah’ın varlığının zarûri olması”, O’nun yokluğunun düşünülemeyeceği, var
    olması ve varlığını devam ettirmesi için kimseye muhtaç olmaması, O’nun
    kâinatın yaratıcısı olması demektir. “Bütün övgülere lâyık bulunması” ise, Allah
    Teâlâ’nın en güzel isim ve sıfatlara sahip olması anlamına gelir.
    Allah, gerçek ma’bûdun ve tek yaratıcının özel ismidir. Bu kelimenin
    çoğulu yoktur. Başka dillere tercüme edilemez. Bu yüzden O’ndan başka
    hiçbir varlığa isim olarak verilemez. O’nun diğer isim ve sıfatları, yaratmış
    olduğu varlıklara (gerçek anlamda değil) mecazî anlamda verilebildiği halde,
    Allah ismi verilemez.
    Meselâ, insanlar için şefkatli, merhametli, âlim, âdil, halîm gibi sıfatlar
    kullanıldığı halde, “Allah” ismi, hiçbir varlık için kullanılmaz, kullanılmamıştır
    da. Nitekim tanrılık iddiasında bulunan Fir’avn bile: “ben sizin Rabbiniz değil
    miyim?” dediği halde, “ben sizin Allah’ınızım” dememiştir. Mekke’li müşrikler,
    Kâbe’deki putlarına birçok isim verdikleri halde, hiçbirisine Allah ismi vermemişlerdir.
    Zaten müşriklere, “kâinatı kim yarattı?” diye sorulduğunda “Allah”
    cevabını vermektedirler.
    Câhiliyye döneminde Araplar arasında “Allah” kavramı mevcuttu. Fakat
    Allah inancı sönük bir inançtı. Onların inancına göre de Allah, Kâbe’nin Rabbi,
    dünyanın yaratıcısı, yeryüzündeki her şeye hayat veren idi. Putlarına ise,
    348 19/Meryem, 65
    ≈ 141 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Allah’a Bİrlİğİ
    kendilerini Allah’a yaklaştıracağı, Allah indinde kendilerine şefaatçı olacağı
    inancıyla tapınıyorlardı.
    Câhiliyye Arapları, hayatları tehlikede olunca geçici bir tevhide başvuruyor,
    dini yalnız Allah’a hâlis kılarak O’na yalvarıyorlar, Allah onları tehlikeden
    kurtarınca tekrar eski putperest inancına geri dönüyorlardı.
    Hristiyanların inancındaki Allah kavramı, Baba-oğul-kutsal ruh olmak
    üzere üç unsurdan meydana gelmekte idi. Yahûdilerin inancındaki Allah
    kavramı ise, tek bir kavmin (İsrâiloğullarının) tanrısıydı. Oysa Allah ne câhiliyye
    Araplarının, ne hristiyanların, ne de yahûdilerin inandığı gibi değildir.
    Her şeyi yaratan, hiç kimseye muhtaç olmayan, herkesin kendisine muhtaç
    olduğu, hiçbir toplumun özel tanrısı olmayıp, insanlar da dâhil tüm kâinatın
    Rabbi olan tek ilâhtır.
    “Rahmân ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Hamd (övme ve övülme) âlemlerin
    Rabbi Allah’a mahsustur. O, Rahmân ve Rahim’dir. Cezâ gününün
    sahibidir. Ancak Sana kulluk ederiz ve yalnız Senden medet umar, yardım
    isteriz. (Ey Allah’ım) Bize doğru yolu göster. Kendilerine nimet verdiklerin
    kimselerin yolunu; gazâba uğramışların ve sapmışların yolunu değil!”349
    “De ki: O Allah birdir. Allah sameddir (Hiçbir şeye muhtaç olmayandır,
    aksine her şey O’na muhtaçtır). O, doğurmamış ve doğurulmamıştır (O,
    baba da değildir, oğul da değildir). Hiçbir şey O’na eş ya da denk değildir.”
    350
    ALLAH İNANCI OLMAYAN TOPLUM MODELININ ZARARLARI
    Allah Kuran’da insanları belli bir fıtrat (yaratılış) üzerine yarattığını “Öyleyse
    sen yüzünü Allah’ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah’ın o fıtratına çevir
    ki insanları bunun üzerine yaratmıştır.”351 âyetiyle bildirmiştir. İnsanların bu
    fıtratı Allah’a kul olma ve Allah’a güven üzerine kuruludur. İnsan sınırsız istek
    ve ihtiyaçlarını kendi kendine karşılamak imkânına sahip olmadığı için, doğal
    olarak Allah’a bağlanmaya, yönelmeye muhtaçtır.
    349 1/Fâtiha, 1-7
    350 112/İhlâs, 1-4
    351 30/Rûm, 30
    ≈ 142 ≈
    Ahmed Kalka n
    Eğer insan bu fıtrata uygun olarak yaşarsa, gerçek güvene, huzura, mutluluğa
    ve kurtuluşa ulaşır. Bu fıtratı reddedip, Allah’tan yüz çevirdiğinde ise,
    sıkıntı, korku, endişe ve azap dolu bir hayat sürer.
    İnsanlar için geçerli olan bu kural, toplumlar için de geçerlidir. Eğer bir
    toplum, Allah’a iman eden insanlardan oluşuyorsa; âdil, huzurlu, mutlu ve
    akıllı bir toplum olur. Kuşkusuz bunun tersi de geçerlidir. Eğer bir toplum Allah’tan
    bîhaberse, o toplumun düzeni de temelden bozuk, çürük ve ilkeldir.
    Allah’tan yüz çevirmiş olan toplumlar incelendiğinde bu kolaylıkla görülür.
    Dinsiz düşüncenin doğurduğu en önemli sonuçlardan biri, her şeyden
    önce ahlâk kavramının yok edilmesi ve tamamen dejenere olmuş toplumların
    meydana gelmesidir. Dinî ve ahlâkî sınırları çiğneyen ve yalnızca insan
    isteklerinin tatminine dayanan bu kültür, aslında gerçek anlamda bir zulüm
    sistemidir. Böyle bir sistemde cinsel sapkınlıktan uyuşturucuya kadar her
    türlü dejenerasyon teşvik görür. İnsan sevgisinden uzak, egoist, câhil, düşünemeyen
    ve aklını kullanamayan toplumlar oluşur.
    Yalnızca kendi isteklerini tatmin etmek için yaşayan insanlardan oluşan
    bir toplumda huzur, sevgi ve barışın oluşması elbette mümkün değildir. İnsan
    ilişkileri çıkara dayalıdır. Müthiş bir güvensizlik ortamı mevcuttur. İnsanın
    samimi, dürüst, güvenilir, güzel ahlâklı olması için hiçbir sebep olmadığı gibi,
    sahtekârlık yapmaması, yalan söylememesi, arkadan vurmaması için de bir
    engel yoktur. Çünkü bu toplumların insanları, Allah’ı “arkalarında unutuluvermiş
    bir şey”352 olarak kabul etmişlerdir, dolayısıyla da Allah korkusunu
    bilmeyen kişilerdir. Üstelik bu kişiler Allah’ın gücünü takdir edemedikleri için
    kıyâmetten ve hesap gününden de habersizdirler. Cehennem ise onlar için
    sadece din kitaplarında anlatılan bir kavram olmaktan öteye geçmez. Hiçbiri
    ölümden sonra Allah’ın huzuruna çıkıp dünya hayatında işledikleri her suçun
    hesabını vereceklerini ve bunun sonucu olarak da ebedi bir cehennem
    hayatı yaşayabileceklerini düşünmezler. Veya düşünseler bile, “Bu onların
    ateş bize sayılı günler dışında kesinlikle dokunmayacak demelerindendir.
    Onların bu iftiraları, dinleri konusunda kendilerini yanılgıya düşürmüştür.”
    353 âyetiyle bildirildiği gibi “günahlarının cezasını çekip” cennete gireceklerini
    zannederler. Tüm bunların bir sonucu olarak da dünyadaki yaşamlarını
    mümkün olduğunca istek ve tutkularını tatmin etmeye çalışarak geçirirler.
    352 11/Hûd, 92
    353 3/Â-li İmrân, 24
    ≈ 143 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Allah’a Bİrlİğİ
    Hal böyle olunca da, doğal olarak bugün pek çok toplumda yaşanan ahlâki
    dejenerasyon ve mânevî çöküntü ortaya çıkar. Kendi mantıklarına göre
    şöyle düşünürler; “Mâdem dünyaya bir kere geldim, 50-60 yıl yaşayıp ölüp
    gideceğim, o halde hayatın tadını çıkarayım.” Bu çürük mantık temeli üzerine
    kurulan düşünce sisteminde ise her türlü adâletsizlik, fuhuş, hırsızlık, cinâyet,
    ahlâksızlık ortaya çıkabilir. Her türlü suç işlenebilir, adam öldürülebilir,
    dolandırıcılık yapılabilir. Zira her birey kendi istek ve tutkularını tatmin etmekten
    başka birşey düşünmeyecektir. Her kim olursa olsun -ailesi, arkadaşları
    da dâhil- onun için ikinci derecede önem taşır. Toplumun diğer fertlerinin ise
    hiçbir önemi yoktur.
    Nitekim geniş çaplı menfaat ve çıkar ilişkileri üzerine kurulu olan toplum
    yapısında, insanların birbirlerine duydukları güvensizlik, hem toplumsal hem
    de bireysel huzurun oluşamamasına; bu insanların birbirleri hakkında sürekli
    şüpheci, endişeli ve kararsız bir ruh hali içinde yaşamalarına sebep olur.
    Böyle bir toplum içinde kimin, ne zaman ve ne şekilde sahtekarlık yapacağı
    belli olmadığından şahıslar, ruhen büyük bir korku ve endişe içerisindedirler.
    Karşılıklı yaşanan güvensizlik ve şüphe, hayatlarını büyük bir mutsuzluk
    içinde sürdürmelerine sebep olmaktadır. Her türlü ahlâki değerin gözardı
    edildiği bu toplumda, Allah korkusu olmadığından kişilerin, aile kurumuna,
    namus ve iffet gibi kavramlara bakış açısı da son derece ürkütücü bir görünümdedir.
    Ayrıca bu tür toplumlarda kişiler arasında saygı ve sevgiye dayalı bir hayat
    da mevcut değildir. Toplum bireylerinin birbirlerine saygı göstermelerinin hiçbir
    gerekliliği yoktur. Karşılarındaki insana değer veren bir tavır sergilemeleri
    için ancak bir çıkarlarının olması gerekir. Üstelik böyle bir tavır göstermek
    için kendi câhiliye mantıklarına göre haklıdırlar da. Zira hayatları boyunca,
    hayvandan evrimleşerek varoldukları, ruhlarının ölümle birlikte yokolacağı
    gibi telkinler alırlar. Maymun soyundan gelme, toprağın altında çürüyüp gidecek
    ve belki de bir daha görmeyecekleri bir bedene ise doğal olarak
    saygı göstermeyi anlamsız görürler. Kendi bozuk mantıklarına göre, “Nasılsa
    karşılarındaki insan da kendileri de ölüp toprağın altına girecek, beden olarak
    çürüyüp gidecek ve ruh olarak da tamamen yok olacaklardır; o halde
    neden diğer insanlara iyilik yapmak, fedâkâr olmak gibi zahmetlere katlansınlar
    ki...” Evet, gerçekten de Allah, dolayısıyla da âhiret inancı olmayan her
    insanın bilinçaltında bu fikirler yatar. Bu sebeplerle de Allah inancı olmayan
    toplumlarda asla huzur, mutluluk, güven ortamı oluşamaz.
    ≈ 144 ≈
    Ahmed Kalka n
    Tüm bu ifade ettiklerimizin amacı, “Allah inancı olmadığı durumlarda toplumda
    dejenerasyon olur, o halde Allah inancı olmalıdır” gibi bir mantık kurmak
    değildir elbette. Allah inancı olmalıdır, çünkü Allah vardır ve O’nu inkâr
    eden O’na karşı büyük bir suç işlemiş olur. Allah inancının olmadığı durumda
    toplumların çürüdüğüne işaret etmekteki mantığımız ise, bu toplumların temelden
    yanlış bir bakış açısına sahip olduklarını vurgulamaktır. Yanlış bakış
    açıları, kötü sonuçlar doğurur. Allah’ı inkâr gibi en büyük yanlışı yapan bir
    toplum da, en kötü sonuçlarla karşılaşır. Bu sonuçlar, o toplumun ne denli
    büyük bir yanılgı içinde olduğunun göstergesi oldukları için önemlidirler.
    Bu tür toplumların ortak özelliği, kitlesel bir aldanış içinde olmalarıdır. “Yeryüzünde
    olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan şaşırtıp
    saptırırlar...”354 âyetinden de anlaşıldığı gibi, toplumun bireylerinin pek
    çoğunun aynı yapıda olması, bir tür “sürü” psikolojisi yaratır ve zaten var olan
    inkârı daha da kuvvetlendirir. Allah’tan ve âhiretten habersiz olan bu tür toplumları
    Allah Kuran’da “câhiliye” toplumu olarak tanımlar. Çünkü toplumun üyeleri
    her ne kadar fizik, tarih, biyoloji ya da benzeri bir bilimle ilgileniyor olsalar da,
    Allah’ın gücünü ve büyüklüğünü tanıyabilecek akıl ve vicdana sahip değildirler.
    Ve bu anlamda câhildirler.
    Câhiliye toplumunun bireyleri, Allah’a bağlı olmadıklarından dolayı O’nun yolundan
    farklı yollara saparlar. Aynı kendileri gibi âciz birer kul olan insanlara
    tâbi olur, o insanları örnek alır, o insanların düşüncelerini mutlak doğru olarak
    kabul ederler. Ve sonuçta câhiliye topluluğu gittikçe kendi kendini körleştiren,
    kendi kendini akıl ve vicdandan koparan kapalı bir sistem oluşturur. Başta da
    belirttiğimiz gibi bu sistemin en belirgin özelliği, bu insanların dinsizlik telkinleri
    doğrultusunda hareket etmesidir.
    Allah Kuran’dan böyle bir yaşamın boş ve çürük bir temele dayandığını, yıkımla
    bitmeye mahkûm olduğunu çarpıcı bir benzetmeyle anlatır: “Binasının
    temelini, Allah korkusu ve hoşnutluğu üzerine kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa
    binasının temelini göçecek bir yarın kenarına kurup onunla birlikte kendisi
    de cehennem ateşi içine yuvarlanan kimse mi? Allah, zulmeden bir topluluğa
    hidâyet vermez.”355
    Ancak bu arada unutulmaması gereken bir nokta vardır; her toplum, her insan
    câhiliye sisteminin bu telkinlerinden, yaşam şeklinden ve felsefesinden kur-
    354 6/En’âm, 116
    355 9/Tevbe, 109
    ≈ 145 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Allah’a Bİrlİğİ
    tulma fırsatına sahiptir. Zira Allah onlara, kendilerini uyaran, kendilerine Allah’ın
    ve âhiretin varlığını, hayatlarının gerçek anlamını bildiren elçiler ve elçileriyle beraber
    insanların vicdanen sordukları her soruya cevap veren hak kitaplar gönderir.
    Bu, Allah’ın başından beri süregelen bir kanunudur. Nitekim günümüzde
    de doğru yolu gösteren, karanlıktan aydınlığa çıkaran hak kitap olarak Kuran,
    tüm insanların rehberidir. Ancak bundan sonra insanlar tercihlerine göre karşılık
    göreceklerdir. Nitekim o kitabı insanlara getiren elçi, şu çağrıyı yapmıştır: “De ki:
    Ey insanlar, şüphesiz size Rabbinizden hak gelmiştir. Kim hidâyet bulursa, o
    ancak kendi nefsi için hidâyet bulmuştur. Kim saparsa, o da, kendi aleyhine
    sapmıştır. Ben sizin üzerinizde bir vekil değilim.”356
    ALLAH’I DÜŞÜNDÜREN KÂINAT ÂYETLERI
    Allah’ın varlığı, fiil ve sıfatları ile apaçık iken; zâtı ile gizlidir. Zâtı duyularla ve
    akılla idrâk edilemez. Bununla birlikte Allah’ın varlığı akıl ile bulunabilir.
    Öncelikle şu soruyu sorarak konumuza girelim: Acaba insanın Allah’ın
    varlığına inanması için, O’nun varlığını akılla ispat etmeye gerek var mı? Bu
    soruya şu şekilde cevap verilebilir: Çevresindeki tüm varlıklara ibret gözüyle
    bakan, olayların gerisindeki gerçeği düşünen insan için, Allah’ın varlığı apaçıktır.
    Veya şöyle bir soru aklımıza gelebilir. Allah’ın varlığını aklen ve ilmen
    ispat etmek mümkün müdür? Hayır mümkün değildir. Çünkü ispatı istenen
    varlık aklı aşmaktadır.
    Allah’ın varlığını gösteren aklî deliller gaflet içindeki insanları uyandırmak
    içindir.
    Geçmişten günümüze kadar Allah’ın varlığını, çok az insan dışında, toplum
    olarak inkâr eden olmamıştır.
    Allah’ın varlığına ve birliğine, görülen, işitilen ve bilinen her şey şâhidlik
    etmektedir. İnsan bir damla su iken, ana rahmindeki oluşumu ve aşamaları,
    dünyaya gelişi, bebeklik ve çocukluk dönemi, gençlik, ihtiyarlık ve nihâyet
    ölümü, düşünen insan için Allah’ın varlığına en kesin delillerdir.
    Çevresindeki tüm varlıklara ibret gözüyle bakan, olayların gerisindeki
    gerçeği düşünen insan için, Allah’ın varlığı apaçıktır
    356 10/Yunus, 108
    ≈ 146 ≈
    Ahmed Kalka n
    İnsan, etrafına bakıp kâinatı incelediğinde mükemmel bir düzen ve ahengin
    olduğuna şâhit olmaktadır. Güneş, ay, gezegenler ve diğer tüm gök
    cisimleri birbirlerine çarpmadan kendi yörüngelerinde hareket etmektedir.
    Dünyamız da hem kendi çevresinde hem de güneşin çevresinde dönmektedir.
    Dünya bu dönüş esnasında güneşe bulunduğu yerden çok az bir mesafe
    yaklaşsa alevler içinde kalır; tersine çok az bir mesafe uzaklaşsa buz
    kesilip donardı.
    Havada direnç kuvveti olmasa, yağmur taneleri yeryüzüne bir mermi gibi
    inerdi. Suyun kaldırma kuvveti olmasa, denizlerde gemiler ve insanlar yüzemezdi.
    Yeryüzünde dağlar olmasa dünyamız sürekli sarsıntı geçirirdi.
    Dünyanın da içinde bulunduğu gezegenlerin uzaya fırlayıp savrulmasını
    engelleyen, yer çekim kuvveti adı verilen İlâhî bir kanundur.
    En küçüğünden en büyüğüne tüm hayvanlar, bitkiler, ırmaklar, nehirler,
    denizler, okyanuslar, dağlar yeryüzünü bir vitrin gibi süslemekte, aynı zamanda
    yaratılışları icabı, Allah’a teslim olup tesbih etmekte ve insana hizmet
    etmektedirler.
    İnsan, büyük âlem olan kâinattan, küçük âlem olan kendisine bakıp incelediğinde
    şunlara şâhit olur: Saçlarımızdan ayak parmaklarımıza kadar
    vucudumuzun şekli, boyun, parmak, el, kol, diz, ayak gibi organlar kendilerinden
    beklenen görevleri yapabilecek şekilde düzenlenmiştir.
    Kalbimizin çalışması, gözümüzün görmesi, kulağımızın işitmesi, derimizin
    hissetmesi, kanın vücutta dolaşması, yiyeceklerin sindirilmesi, zararlı atıkların
    vücuttan dışarı atılması ve diğer tüm organlarımızın çalışması önceden
    programlandığı şekilde aksamadan belirli bir düzen içinde devam etmektedir.
    Vücudumuzdaki herhangi bir organ rahatsızlandığında diğer tüm organlar
    bu rahatsızlığı hissederler.
    Bütün bu düzen ve ahenk kendi kendine olmayıp, üstün özelliklere sahip
    tabiat üstü bir varlık tarafından yaratılmıştır. Biz müslümanlar bu yüce varlığa
    ALLAH (c.c.) diyoruz.
    Görüldüğü gibi Allah’ın varlığı meselesinde izlenen metod “eserden müessire
    geçiş” metodudur. Yani resimden ressama, şiirden şaire, Selimiye ca≈
    147 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Allah’a Bİrlİğİ
    miinden Mimar Sinan’a geçiş metodu. Burada resim eser; ressam müessir,
    şiir eser; şair müessir, cami eser; camii yapan müessirdir. İşte canlı cansız
    tüm kâinat ve içindeki varlıklar Allah’ın eseridir.
    Kur’an, Allah’ın her bir eserine “âyet” diyor. Âyet yol kenarındaki trafik
    işaretleri gibidir. Bu işaretler sürücünün hedefine ulaşmasında ona yardımcı
    olduğu gibi gerçek akıl sahipleri de Allah’ın âyetlerine bakarak O’na ulaşır.
    Allah Teâlâ kendi varlığını gerek Kur’an âyetleriyle, gerek kâinat âyetleriyle
    her an göstermektedir. Bu yüzden tabiattaki her olay basit birer hadise olmaktan
    çıkmakta, dikkatimizi kendilerine değil; olayların gerisindeki gerçeğe
    çekmektedirler. Nasıl ki, yol üzerindeki trafik levhaları dikkatimizi kendilerine
    değil de, gideceğimiz yöne çekerse; kâinat olayları da dikkatlerimizi kendilerine
    değil; olayların gerisindeki gerçeğe çekmektedir. Bu gerçek, Allah’ın
    varlığı, birliği ve kudretidir.
    Bu anlamda kâinattaki her olay da, insanın kendisi de, Allah’ın varlığına,
    birliğine ve kudretine işaret eden âyetlerdir. Burada s özlü âyet olan vahiy
    (Kur’an) ile, sözsüz âyet olan kâinat âyetleri arasında fark yoktur. Her ikisi de
    Allah’ın eseridir.
    Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın varlığıyla ilgili olan âyetlerde, O’nun hak olduğunu
    isbat eden delillerin, hem kâinatta, hem de insanın kendi varlığında
    olduğu ifâde edilmektedir: “Biz onlara ufuklarda ve kendilerinde âyetlerimizi
    göstereceğiz ki, O (Kur’an)’ın gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun.
    Rabbinin her şeye şâhit olması yetmez mi?”357;“Kesin inanacak olanlar
    için yeryüzünde ve kendi canlarınızda (Allah’ın varlığını ve kudretini gösteren)
    nice deliller vardır. Görmüyor musunuz?”358
    Kur’ân-ı Kerim Allah’ın varlığını, insanlar tarafından doğal kabul edilmesi
    gereken bir konu olarak görmektedir. Bu yüzden konuyla ilgili âyetler genellikle
    soru şeklinde veya hayret bildiren uyarı ve kınama biçimindedir.
    Allah’ı bulmanın, O’nu kabul edip O’na inanmanın bozulmamış akıl için
    mecburiyet olduğu açık bir hakikattir. Sağlam bir akıl, yaratıcı, yoktan var
    edici, tabiat olaylarını yönlendirici, âleme nizam verici bir zâtı, yani Allah’ı kabul
    etmek zorundadır. Akıl, zarûri olarak Allah’ın varlığına inanmak durumun-
    357 41/Fussılet, 53
    358 51/Zâriyât, 20-21
    ≈ 148 ≈
    Ahmed Kalka n
    dadır. Ancak çok az sayıda da olsa bazı insanlar, Allah’ı inkâr edebilmekte,
    O’na hiç inanmamaktadır. Bu tipteki anormal insan(!)lara uzun uzadıya Allah’ın
    varlığını isbat etmeye çalışmak gereksiz, hatta yanlıştır. Bu insanlara
    karşı tavrımız müdafa değil; hücum olmalı, bunlara: “Öyleyse insanlar, varlıklar,
    bütün evren nasıl meydana geldi? Kendisinde can bile bulunmayan
    doğa veya tesadüf denilen şey hiç yaratıcı olabilir mi?...” gibi sorular sormalı,
    Allah’ın var olmadığını onların isbatlaması istenmelidir. Görülecektir ki bir şeyin
    yokluğu isbat edilemez. Hele Allah’ın -hâşâ- var olmadığı hiç mi hiç isbat
    edilemez. İnsan sadece kendini kandırır.
    ALLAH’I İNKÂR ETMEDE ÖNEMLI OLAN ÜÇ ETKEN
    a) Kibir ve inat: Kibir büyüklük taslamaktır. İnsanın Rabbine karşı kendini
    yeterli görmesi, O’na karşı gelmesidir. Kibir, insanı Rabbine ibâdet etmekten
    alıkoyar. Ayrıca insanlara karşı kendini üstün görmenin, hased etmenin
    (çekememezliğin), kötülük yapmak için başvurulan hilelerin arkasında hep
    kibir duygusu yatmaktadır. Kibir, insanı Allah sevgisinden alıkoyduğu gibi,
    diğer insanları Allah için sevmekten de alıkor. Ayrıcainsanın kalbinin mühürlenmesine
    sebebiyet verir. Kalbi mühürlenen insan da ebedî cehennemliklerden
    olur. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de: “Âyetlerimizi yalanlayıp, onlara karşı
    büyüklük taslayanlar, işte onlar cehennemliklerdir, orada temelli kalacaklardır.”
    359buyrulmaktadır.
    İnat da, Allah’ın varlığını bildikleri halde, kibirlerinden veya makam, şöhret
    gibi dünyevî çıkarlarından dolayı, bazı insanların bile bile inkâr etmeleridir. Bu
    durumdaki insanlar, Kur’an tabiriyle “mele’”, “mütref” ve “müstekbir”dirler.
    Yani, yaşadıkları toplumda genellikle yönetici ya da maddî güç sahibidirler.
    Maalesef bu insanların bir kısmı, Allah önünde diğer insanlarla aynı konumda
    olmayı içlerine sindirememekte, bu yüzden Allah’a inanmamaktadırlar.
    Bu husus, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle ifâde edilmektedir:
    “Eğer biz onlara melekleri indirsek, ölüler onlarla konuşsa ve her şeyi
    karşılarına toplasaydık, Allah dilemedikçe, yine de inanmazlardı; fakat
    onların çoğu bunu bilmiyorlar.”360
    359 7/A’râf, 36
    360 6/En’âm, 111
    ≈ 149 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Allah’a Bİrlİğİ
    “Gönülleri kesin olarak kabul ettiği halde, haksızlık ve büyüklenmelerinden
    ötürü onlar bile bile inkâr ettiler. Bozguncuların sonunun nasıl
    olduğuna bir bak!”361
    b) Cehâlet: Allah’ı inkâr eden ateistin biri arkadaşına “Allah nerede?”
    diye sormuş. Arkadaşı ise bu soruya şu ibretli cevabı vermiş: “Allah senin
    gözlerinin önündeki cehâlet perdesinin arkasındadır.”
    Her çağda bazı insanlar, Allah’ı bilme ve O’na gereği gibi inanma hususunda
    hataya düşmüşler, cehâletlerinden dolayı Allah’ı inkâr etmişlerdir.
    Burada cehâlet kelimesinden okuma yazma bilmemek anlaşılmamalıdır.
    Geçmişte Allah’ı inkâr eden bilgili insanlar olduğu gibi, bu gün de az sayıda
    da olsa kendilerine doktor, doçent, profesör ünvanlarıyla hitap edilen bazı
    insanlar bile Allah’ı inkâr edebilmektedirler. Sahip oldukları bilgiler dolayısıyla
    belli önyargılar taşıyan bu insanlar, âyetlere bu önyargılarıyla baktıklarından
    âyetlerin sahibini (Allah’ı) görememektedirler. Demek ki cehâlet, insanın sahip
    olduğu yanlış ve eksik bilgiden de kaynaklanabilir. Bilgiden kaynaklanan
    cehâleti gidermek, bilgisizlikten kaynaklanan cehâleti gidermekten daha
    zordur. Asıl câhil olanlar, esas bilinmesi gerekeni, yani Allah’ı gereği gibi bilmeyen
    ve O’na hakkıyla iman etmeyenlerdir. Bu husus, Kur’an’da şöyle ifâde
    edilmektedir: “Bilmeyenler, ‘Allah bizimle konuşmalı veya bize bir âyet
    gelmeli değil miydi?’ dediler. Onlardan öncekiler de onların söylediklerinin
    tıpkısını söylemişlerdi. Kalpleri birbirine benzedi. İnanan kimseler için
    âyetleri açıkladık.”362
    c) Tâğutların ifsâdı: Egemenliklerini sürdüren tâğutların, insanları kandırarak
    sömürmek için, onları Allah’ı tanıyıp O’na kul olmaktan çıkararak;
    kendilerine kul ve köle yapmak nedeniyle, halkı ifsâd edip kandırmaları, ezip
    sömürdükleri insanlara kendi akıllarını kullanmaya ve fıtratlarının sesini dinlemeye
    engeller koymalarıdır.
    Kur’ân-ı Kerim bu konuda çeşitli örnekler verir. Bu örneklerden birinde
    şöyle buyrulur: “Yemin olsun, Biz Mûsâ’yı mûcizelerimizle ve açık bir delil
    ile, Fir’avn’a, Haman’a ve Karun’a gönderdik. Onlar (Mûsâ için) ‘bu bir
    sihirbaz, bir yalancı!’ dediler. Bunun üzerine Mûsâ, onlara, tarafımızdan
    hakkı getirince, ‘onunla beraber iman edenlerin oğullarını öldürün de,
    karılarını sağ bırakın!’ dediler. Ama kâfirlerin hilesi, ancak yok olmaya
    361 27/Neml, 14; Ayrıca Bak. 15/Hıcr, 14-15; 6/En’âm, 7, 63, 64
    362 2/Bakara, 118
    ≈ 150 ≈
    Ahmed Kalka n
    mahkûmdur. Fir’avn, ‘bırakın beni, Mûsâ’yı öldüreyim. O Rabbine duâ
    etsin. Çünkü ben, onun, sizin dininizi değiştireceğinden yahut yeryüzünde
    fesat çıkararacağından (anarşistlik yapacağından) korkuyorum.’ dedi.
    Mûsâ da, ‘ben hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim de sizin de
    Rabbimiz olan Allah’a sığındım” dedi.”363
    OKUMA PARÇASI
    ALLAH’IN KARIŞMADIĞI BIR DÜNYAYI KIMLER İSTER?
    Allah’ın varlığını inkâr eden hiçbir dünya görüşü ve ideolojisi yoktur ki,
    O’nun yerine uyduruk bir tanrı koymamış olsun. Bu nedenledir ki mutlak
    inkâr neredeyse imkânsız gibidir. Ve yine bu sebeple Kur’an mutlak münkiri
    adam yerine dahi koymaz ve en çok şirki muhatap alır. Allah’ın varlığını
    inkâr edip O’nun yerine ilkel müşriklerin yaptığı gibi insandan da aşağı olan
    maddeyi yerleştiren materyalizm bu anlamda mutlak inkâr ve dinsizlik değil,
    en pespaye cinsinden bir şirktir. Daha doğrusu, Kur’an’ın üzerine gittiği ilkel
    şirkin çağdaş ve geliştirilmiş şeklidir.
    Şuurlu, akıllı ve ruhlu bir varlık olan insanın kaynağına maddeyi yerleştiren
    materyalizm (maddecilik) Allah’ın yaratma kudretini maddeye hasretmiş
    olmaktadır. Yani Allah’ı inkâr edeyim derken maddeyi ilâhlaştırmıştır. Şu
    durumda materyalizm adı verilen bu ilhad (inkâr ve dinsizlik) felsefesi de
    sanıldığı gibi mutlak inkâr değil; Allah’ı inkâr edeyim derken insandan daha
    bayağı olan maddeyi tanrılaştıran çağdaş bir şirk; onu savunanlar da çağdaş
    müşriklerdir.
    Materyalizmi, bu yeni moda Allah’sızlığı himaye eden ve kabul eden insanların
    kalitesine bakınca, insan Allah’sız bir dünyayı kimlerin, niçin arzuladıklarını
    daha iyi anlıyor.
    Evet, Allah’sız bir dünyayı kimler, niçin ister? Bu soruya doğru cevap bulabilmemiz
    için Allah’ın koyduğu yasalara, emir ve yasaklara, özetle Allah’ın
    nizamına bakmak gerekir.
    Allah her türlü zulmü, kula kulluğu, zinayı, içkiyi, fuhşu, kumarı, hırsızlığı,
    hayasızlığı, sefahati, hevâ ve hevesi tanrı edinmeyi, adâletsizliği, cehâleti,
    363 40/Mü’min, 23 - 27
    ≈ 151 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Allah’a Bİrlİğİ
    kibri, hasedi, kötü zannı, dedikoduyu, asabiyeti, laf taşımayı yasaklıyor ve
    hoşlanmıyor. Adâleti, iyiliği, sabrı, çalışmayı, ilmi, fazileti, infakı, zekâtı, namazı,
    orucu, haccı, düşkünlere vermeyi, zayıfları gözetmeyi, yetime iyi davranmayı,
    dilenciyi azarlamamayı, yoksulu doyurmayı, ahde vefa göstermeyi,
    emânete sadakati, boş konuşmamayı, ana-babaya ihsan ile muâmeleyi,
    kadınlara iyi davranmayı, insanları sabırla dinleyip sözün en güzeline tabi
    olmayı ve daha birçok şeyi emir ve tavsiye ediyor.
    Allah, emirlerine uyanları ödüllendireceğini, karşı gelenleri hâkimi kendisinin
    olduğu, hiçbir şeyin gizli kalmadığı, iltimas ve rüşvetin geçmediği, hiç
    kimseye haksızlığın yapılmadığı âdil bir mahkemede yargılayıp cezâlandıracağını
    söylüyor.
    Şimdi sormak gerek: Böyle bir Allah’ı kimler istemez? Ya da yukarıdaki
    biçimiyle: Allah’sız bir dünyayı isteyenler kimlerdir?
    Zâlimlerdir... Namussuzlardır... Ahlâksızlardır... Soygunculardır... Kısaca
    suçlulardır... Çünkü hiçbir suçlu muhakeme edilmeyi istemez. Zâlimler adâleti,
    katiller mahkemeyi, soyguncular yargılanmayı sevmezler.
    Elbette faziletsizler, fazilete çağıran Allah’a düşman olacaklardır. Sorumsuzca
    bir hayat sürmek isteyenler Allah’sız bir dünyanın özlemiyle yanıp kavrulacaklardır.
    Materyalistlerden “dinsiz” olduklarını söyleyecek kadar “dürüst” olanlar,
    inkâr ettikleri Mutlak Varlığın yerine başka şeyleri koyarak “dinsizim” dedikleri
    halde, yalancı konumuna düşüyorlar. Gördüğümüz bütün bu varlıkların
    nasıl ve kim tarafından yaratıldığı sorununu biraz kurcaladığınızda, sözkonusu
    laik “ate”lerin biraz önce inkâr ettikleri Allah’ın yerine alelacele bir tanrı
    peydahlama telaşına düştüklerini göreceksiniz. O takıp takıştırdıkları, yakıp
    yakıştırdıkları “cici” tanrı, en az inkârları kadar ciddi “tesadüf tanrısı”dır.364
    TESADÜF NEDIR? BU KÂINAT, TESADÜF ESERI OLARAK OLUŞABILIR MI?
    Tesadüf teorisi, hesap kurallarının hiçbiriyle uyuşmayan nizamsız, şuursuz,
    kendi kendine, rastgele bir olayın meydana gelmesidir. Oysa Yüce
    Allah şöyle buyuruyor: “O’nun (Allah’ın) yanında her şey bir mikdar (ölçü)
    364 M. İslâmoğlu, İman Risalesi, Denge Y., 4. bsk, s. 127-133 -özetlenerek≈
    152 ≈
    Ahmed Kalka n
    iledir.”365; “Biz her şeyi bir kadere (bir ölçü, bir plan ve bir düzene) göre
    yarattık.”366; “...Şüphesiz Allah her şey için bir ölçü yaratmıştır.”367
    Atom sisteminden güneş sistemine kadar uzay boşluğundaki tüm sayısız
    yıldız ve galaksilerde bulunan ince ve hassas nizam, atmosferdeki gazların
    belli bir oranda bulunuşları, insanlarla bitki ve hayvan arasındaki şaşmayan
    gaz alış verişi, özetle, değil ayrıntılarını bir bir dile getirmek; fihristini vermekten
    âciz kaldığımız şu evrende yürürlükte olan baş döndürücü olaylar ve
    bu olaylara yön veren eşsiz nizam kendi kendine var olup devam edebilir
    mi? Evet, insanları hayrete düşüren bu şaşmaz düzen, ince plan ve hassas
    nizam, acaba “tesadüf” denilen şuursuz, hiçbir hesap kuralına tabi olmayan
    bir rastlantı eseri mi? Yoksa ilmi, kudreti bütün kâinatı kuşatan ezelî, ebedî,
    her şeye kadir bir yaratıcı tarafından mı yaratılmıştır?
    Tesadüf teorisinin tutarsızlığını şöyle bir örnekle açıklayalım: “Yeryüzünün
    çeşitli bitkilerinden ve eczanenin raflarında bulunan şişelerin içindeki
    ilaçlardan, eczacı tarafından hassas terazi, ince hesap ve ölçülerle bir macun,
    yani bir ilaç hazırlanıyor. Bir birine katılan ilaçların oranları az bir miktar
    değiştiği takdirde umulan etkinin tam tersi görülecektir. Şimdi bir deprem
    sonucunda, raflar üzerinden düşüp kırılan şişelerden akıp bir araya toplanarak
    biri birine karışan ilaçların, eczacı tarafından belirli oranda terkip edilen
    macunu, aynı ölçüde meydana getirmesi mümkün mü? Akılla bunu kabul
    etmek mümkün değildir. Öyle ise, ince bir hesap, hassas bir ölçü, şaşmaz
    bir düzenle yaratılmış şu kâinat kör ve şuursuz bir tesadüf eseri değil; her
    şeye kadir, âlim, muktedir olan Yüce Allah tarafından yaratılmıştır.
    Aritmetik bir gerçektir: İnsanın cebine koyduğu 1’den 10’a kadar numaralı
    10 adet markayı cebinden sırasıyla çekebilme ihtimali on milyarda birdir. Bu
    kadar basit bir işlemde dahi, bir eksiğiyle on milyar yanılma payı olan tesaadüf
    tanrısı, acaba nasıl oldu da, nizam ve intizamı zerreden kürreye akıllara
    durgunluk veren bu evreni bunca muazzam bir düzen içine sokabildi?
    İşin ilginci, evrenin çok muazzam bir plan dâhilinde saat gibi tıkır tıkır
    işleyişini, bu evren içinde bir özge evren olan insanın fizikî ve fizikötesi boyutlarının
    da en az evren kadar ince hesaplar çerçevesinde yaratılıp yaşatılışını
    tesadüfle açıklayan materyalistler, değil şuursuz madde eliyle; şuurlu insan
    365 13/Ra’d, 8
    366 54/Kamer, 49
    367 65/Talâk, 3
    ≈ 153 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Allah’a Bİrlİğİ
    eliyle dahi bir sineğin yapılamadığını, yapılamayacağını görüp “tesadüf tanrılarını”
    neden yardıma çağırmazlar?
    “Ey insanlar! Size bir misal verildi; Şimdi onu dinleyin: Allah’ı bırakıp
    da yalvardıklarınız, o maksatla hepsi bir araya gelseler bile, bir sineği dahi
    yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, onu da geri alamazlar. İsteyen
    de âciz, kendinden istenen de!”368
    TABIAT (DOĞA) NEDIR? TABIAT YARATICI OLABILIR MI?
    Tabiat (doğa): Yaratılmış olan her şey, maddî âlem ve maddî âlemin özellikleri,
    onda işleyen kanun ve düzendir. Materyalistlere göre, yaratılış olayı tabiat
    tarafından meydana gelmektedir. Oysa ki tabiat denilen şu varlık âlemi,
    yaratan değil; yaratılandır.
    Tüm ilmî veriler, tarafsız olarak evrenin bir başlangıcı olup sonradan var
    olduğunu ortaya koymaktadır. Sonradan var olan bir şey, kendi kendini yaratamayacağı
    gibi, hiçbir şey de yaratamaz. Öyleyse tabiatın (varlık âleminin)
    bir ilk yaratıcıya ve bir muharrike (hareket ettirene) ihtiyacı vardır. O da ezelî,
    ebedî ve bir olan Allah’tır (c.c.).
    Akıl, idrâk, ilim ve irfan sahibi olan insan yokluktan, hiç yoktan bir toplu
    iğne, bir sivri sinek yaratamadığı halde; akıl ve idrâkı olmayan “tabiat” kendi
    kendini veya herhangi bir şeyi nasıl yaratabilir? Bunu iddia edenler, düşünme
    kabiliyetini yitiren, beyni gözleri üzerine inmiş bakar körlerdir.
    Vahye değil de materyalizm dinine inanan kimseler, bütün bu muazzam
    nizam ve intizamı ve bunca varlıkların yaratılışını tesadüfle veya doğayla
    açıklamaya çalışmaktadırlar. Bu durumda, bunlar dinsiz (mülhid) olamazlar;
    bunlar tam bir “müşrik”; yaptıkları da “şirk”dir. Çünkü inkâr ettikleri Allah’ın
    sıfatlarını (en önce yaratma sıfatını) O’ndan alıp, “tesadüf” veya “doğa”
    adını verdikleri bir tanrıya vermiş oluyorlar. Kendilerine yanlış olarak, “dinsiz”
    denen bu “çok dinli”, “çok tanrılı” kimseler, ellerinde tuttukları medya
    aracılığıyla dinlerinden edip sürüleştirdikleri yığınları ifsâd edip kandırmaya
    çalışmaktadırlar. “Doğa öyle yaratmış”, “tabiat ananın lütfu”, “burcunuz...”,
    “yıldızınız...”, “astrologunuz diyor ki...” gibi ifâde ve başlıkları altında reklamını
    368 22/Hacc, 73
    ≈ 154 ≈
    Ahmed Kalka n
    yaptıkları hurâfelerin, çağdaş üfürükçülerin ve falcıların peşine takmayı ihmal
    etmiyorlar. Dünyanın güneşten kopup içinde canlıların oluşmasını, insanın
    ortaya çıkışını tesadüfe bağlamaya çalışıyorlar.
    Çağdaş dünyada değişiklik olsun diye ortaya atılan felsefe ve dünya görüşlerinin,
    ahlâk ve erdem açısından en tahripkâr olanı, hiç kuşkusuz dinsizliktir,
    ateizmdir. Bu tavrın yaygınlaşmasında en büyük pay, elbette düzenin
    ve egemen güçlerindir.
    Bu inkâr hastalığının pençesine düşenler dahi, eğer tamamıyla öldürüp
    yok edememişlerse vicdanlarının ta derinliklerinde Allah’ın varlığını hissederler.
    Bu his, Allah’ın da hidâyetiyle kimi zaman kişinin varlığını kuşatarak hayatının
    tamamına hâkim olur. Kimi zaman da bir felâket, bir korku sırasında
    geçici olarak ortaya çıkar. Gerçek şu ki, olmayan bir şey hissedilmez. Sonlu
    ve yaratılmış olan insan zihni, sonsuz ve yaratılmamış bir varlığı icad edemez.
    Bizi koruyan kim ise var eden de odur. Varlığımız, Allah’ın varlığının en
    kesin delilidir.
    Her şeylerini Allah’a borçlu olan ve buna rağmen ihanetin zirvesine çıkıp
    O’nu inkâr eden Allah’sız materyalistlere sormalı: Allah’sız bir dünyada
    faziletli olmanın, kurallı yaşamanın, dürüst davranmanın, yani özetle ahlâklı
    olmanın sebebi ne? Allah ve âhirette ödül yoksa, bütün bu zahmetlere insan
    niçin katlansın?
    Allah’ın, âhiretin, hesabın, sorgunun, sualin olmadığı bir hayat namuslulara,
    ahlâklılara, dürüstlere, hakkı hukuku gözetenlere, erdemlilere bir cehennem;
    namussuzlara, hırsızlara, canilere, ahlâksızlara bir cennet olurdu.
    Öylesi bir dünyada insanları erdemli ve ahlâklı yaşamanın gerekliliğine nasıl
    iknâ edecektiniz ve onlar neden iknâ olsunlar? Olmuyorlar zaten. Allah’ı hayatına,
    siyasetine, devletine, okuluna karıştırmak istemeyen laiklerin, materyalistlerin
    yaşantıları bunun en açık delili değil midir?
    İnsanlık tarihi Allah’ını, dinini, imanını kaybedenlerin şeref, ahlâk, fazilet,
    birlik, dirlik, özetle insanı insan yapan her şeylerini kaybettiklerinin örnekleriyle
    doludur. Yine tarih, gerçek anlamıyla iman edenlerin kahramanlıklarını,
    her konudaki erdem ve faziletlerini gıptayla hatırlamakta ve hatırlatmaktadır.
    ≈ 155 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Allah’a Bİrlİğİ
    ALLAH TEÂLÂ’NIN BIRLIĞI
    Kur’ân-ı Kerim’de Allah Teâlâ’nın varlığını belirten pekçok âyet-i kerime olmakla
    beraber, O’nun birliğinden bahseden âyetler, varlığını ifâde eden âyetlerden
    daha çoktur. Allah Teâlâ’nın birliğinden bahseden ve çoğu Mekke’de
    inen â yetler, ş irki r eddedip t evhidi e mreder. B u â yetlerin b ir k ısmı A llah
    Teâlâ’nın ilâhlık vasfına yakışmayan yaratılmışlık, âcizlik ve eksiklik ifâde eden
    özellikleri reddetmek sûretiyle O’nu tenzih eder. Bir kısmı da O’nun kâinatın
    yaratıcısı, nimet vericisi, tek sahibi ve hâkimi olduğunu belirtir.
    Meselâ; Kur’an’da “Allah kendine ortak koşulmasını bağışlamaz, bundan
    başkasını dilediğine bağışlar. Allah’a ortak koşan da gerçekten büyük
    bir günah işlemiştir.”369 buyurularak şirk reddedilirken; diğer bir sûrede:
    “De ki: O Allah birdir. Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, her şey O’na
    muhtaçtır. Kendisi baba değildir ve doğurulmamıştır (evlât da değildir).”370
    buyurularak tevhid en özlü biçimde vurgulanmaktadır.
    Ebû Cehil gibi en azılı müşrikler, hatta şeytan bile Allah’ı inkâr edememiş,
    O’nu yaratıcı, tabiata hükmedici olarak kabul etmeye kendilerini mecbur hissetmişlerdi.
    Ama, Allah’a sadece inanmak yeterli değildir. O’na hiçbir şeyi,
    hiçbir şekilde şirk koşmamak şarttır.
    İnsanlar tarih boyunca Allah’ın varlığını doğrudan inkâr yerine ya müşrikler
    gibi O’na ortak koşarak şirke düşmüşler, ya da laiklik anlayışıyla O’nun
    bazı sıfat ve fiillerini inkâr ederek küfre düşmüşlerdir. Bu iki inkâr, iki şirk çeşidi
    arasındaki benzerlik ve farkları şöyle ifâde etmek mümkündür:
    Müşrikler Allah’ın varlığını, yaratıcılığını, rızık vericiliğini kabul ettikleri halde,
    vahdâniyyetini inkâr ediyorlar, O’na putları ortak koşuyorlardı. Laiklik ise,
    Allah’ın Rabbânîyetini inkâr ederek O’nu dünya hayatına, insanın gündelik
    yaşamına, toplumların yönetimi demeye gelen siyasete karıştırmak istememektir.
    Özetle, şirk vahdâniyyeti; laiklik Rabbânîyyeti inkâr etmektir.
    Şirk, Allah’ın zâtında O’na ortaklar koşmakken; laiklik de Allah’ın sıfatlarında
    O’na ortaklar koşmak ve O’nun olan teşrî, terbiye etme, hüküm koyma
    yetkilerini yaratandan alıp yaratılanlara devretmektir.
    369 3/Âl-i İmran, 48
    370 112/İhlâs, 1-4
    ≈ 156 ≈
    Ahmed Kalka n
    Şirkle laikliğin bu uygulamaları neticede aynı kapıya çıkıyordu: Hevâ ve
    heveslere uygun bir hayat sürmek; canları çekince çiğnedikleri, ya da değiştirdikleri,
    kurallarını kendilerinin belirlediği bir hayat...
    Şirk de laiklik gibi hakkı ikiye paylaştırıp Allah’ın hakkını Allah’a, “Sezar”ları
    olan tâğutlarının hakkını da putlarına vermektir.
    “Allah’ın birliği” konusu, Akaid’in temel ve en önemli konusudur. Akaid
    ilmine bu yüzden Tevhid ilmi de denir (Tevhid, birlemek, Allah’ı bir kabul etmek
    demektir. Yani, Allah’ın zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde eşsiz olduğunu
    bilmek ve öylece inanmaktır). İslâm Dini’ndeki tüm hükümlerin bir noktada
    Allah’ın birlenmesine (tevhide) dayandığı için, İslâm’a Tevhid dini; müslümanlara
    da muvahhid denilir.
    Günümüzde Allah’ı sözde bir olarak kabul eden nice insanlar, hâkimiyet
    ve mutlak otorite konusuna gelince Allah’a ortaklar koşmaktadırlar. Allah’a
    ait bazı vasıfları başkalarına veren, başka şeyleri Allah’ı sever gibi seven,
    başkasından Allah’tan korkar gibi korkanlar Allah’ı gerçekten birlemiş olmazlar.
    Allah’ı kanunlarına, idarelerine, işlerine... karıştırmak istemeyenler
    tevhid eri vasfını kaybedip müşrik vasfını kazanırlar. “Onların çoğu, Allah’a,
    şirk koşmaksızın iman etmezler.”371
    Allah’ın varlık ve birliğini kabul etmenin, fert ve toplum hayatının her alanında
    ortaya çıkması zorunlu olan birtakım sonuçları vardır. Bir olan Allah’a
    iman etmek: Sadece O’nun hâkimiyetini kabul etmek, mutlak itaat edilecek
    otorite olarak O’nu tanımak, O’na ve emirlerine boyun eğmektir. Bir olan
    Allah’a iman; Allah’ın öngördüğü nizama aykırı olan her şeye karşı bir inkılap
    hareketidir; bir başkaldırıdır. Allah’tan başka ilâhları reddettiğimiz, Allah’ı birlediğimiz
    yaşantımızın tüm boyutlarında kendini göstermelidir. Allah’a iman,
    çevreyi etkilemeyen, gayr-ı İslâmî vakıayı kabullenen kuru ve edilgen yahut
    etkisiz bir iddia olamaz. Bir olan Allah’a iman etmenin zorunlu gereği; Allah’ın
    nizamını hayatına, düşünce ve inançlarına, bireysel, sosyal, siyasal,
    ekonomik, ahlâkî ve teabbudî (ibâdetle ilgili) bütün ilişkilerine hâkim kılmaya
    çalışmaktır.
    371 12/Yûsuf, 106
    ≈ 157 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Allah’a Bİrlİğİ
    NEFSINE BILE SÖZ GEÇIREMEYEN RAB TASLAKLARI
    Âlemlerin tek Rabbi Allah’tır. Yarattıklarını besleyen, rızıklandıran, koruyan,
    gözeten... O’dur. Suyun derinliklerinde, ormanın ıssızlığında, toprağın
    altında, dağın tepesinde yaşayan, hasta, sakat veya sağlam, gözü olan-olmayan
    nice varlıklara rızık veren O’dur. İnsanın hizmetine sunulan sayısız nimetler
    bize Rabbimizi tanıtıyor. Bütün âlemler, tüm varlıklar; Rabbini tanıyor,
    O’na itaat ve kulluk ediyor.372 Bizim de fıtratımızda Rabbi tanıyıp kabul etmek
    ve O’na ibâdet etmek var. Kur’an bize Rabbimizi tanıtıyor.
    İnanmayan insanlar, eğer güçsüz (müstaz’af) iseler, çevrelerindeki
    rab taslaklarından birini rab olarak kabul ederler. Bu kula
    kulluk ve rab kabulü, çok farklı şekillerde ortaya çıkar. İnançsız ve
    güçsüz kişi, bazen özgür irâdesiyle, bazen reklâm ve aldatmacalarla
    kandırılarak, bazen tâğutların zorlamalarıyla piyasadaki rablerden
    birine veya birkaçına boyun eğer. Piyasada tedâvülde bulunan
    çeşit çeşit rab(!) vardır. Müzik ilâhından tutun, fuhuş tanrısına, futbolcudan
    tutun, artiste, yöneticilere kadar. Demokrasi var: Herkes
    istediği tâğutu, beğendiği putu seçmekte serbesttir. Allah’a gerçekten
    inanıp teslim olmayanlar, eğer kendilerinde güç ve otorite
    vehmediyorlarsa, başka bir Rabbe boyun eğmezler; kendileri rablik
    taslarlar.
    Rablik taslayan güçlüler (müstekbirler) üç kısma ayrılır: Siyasî, dinî ve
    iktisadî güçlüler. Siyasî güçlerin rablik taslamalarına örnek; Fir’avn, Nemrut
    ve onların izinden giden çağdaş yöneticilerdir. “(Fir’avn,) ‘Ben sizin en
    yüce rabbinizim’ dedi.”373 “Allah kendisine mülk (hükümdarlık ve zenginlik)
    verdiği için şımararak Rabbi hakkında İbrahim ile tartışmaya gireni
    (Nemrut’u) görmedin mi? İşte o zaman İbrahim: ‘Rabbim hayat veren ve
    öldürendir’ demişti. O da: ‘Ben de hayat verir ve öldürürüm’ demişti. İbrahim:
    ‘Allah güneşi doğudan getirmektedir. Haydi sen de onu batıdan
    getir’ d edi. Bunun üzerine kâfir apışıp kaldı. Allah zâlim kimseleri hidâyete
    erdirmez.” 374
    Dinî yönden ellerinde güç bulundurup rablik taslayanların örnekleri
    de Kur’an’dan öğrendiğimiz şekilde haham, papaz gibi din
    adamları, kutsallık atfedilen ölü veya diriler, yatırlar, efendiler. İkti-
    372 41/Fussılet, 11
    373 79/Nâziât, 24
    374 2/Bakara, 258
    ≈ 158 ≈
    Ahmed Kalka n
    sadî rab taslakları da Karun’lar, emperyalistler, sömürücü azgınlar,
    azan, ezen ve üzenler ve de düzenler. Rablik iddiasında bulunanlar ve
    onları piyasaya sürenler aslında samimi değillerdir. Onlar sadece basit çıkarlarının
    peşinde olan, menfaat çarklarını döndürmek için böyle bir sahtekârlık
    düzeni kurup devam ettirmeye çalışanlardır. Ebû Leheb’in Peygamberimiz’e
    (s.a.s.) gelip “Müslüman olursam bana ne var, benim elime ne geçecek?”
    diye sorması üzerine Efendimiz cevap verir: “Başka müslümanlara ne varsa,
    sana da o var.” İnsanları sömüren düzenlerini ve çıkarlarını müslüman olunca
    devam ettiremeyeceğini anlayan Ebû Leheb’in karşılığı şöyledir: “Bir köleyle
    beni eşit gören din olmaz olsun!” Kendisini güçlü gösteren insan, sanki bilmez
    mi, başkalarına ve her şeyden önce Allah’a muhtaç âciz biri olduğunu.
    “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyi’l-azîm: Güç ve kuvvet kimseye ait
    değildir; ancak yüce ve büyük olan Allah, güç ve kuvvet sahibidir.”
    RAB OLMAYAN BIR TANRI EDINME İSTEĞI
    Kur’an’da “ilâh” ifadesi putlar için de kullanılırken; “Rab” ismi putları ve
    tâğutları ifade için kesinlikle kullanılmaz. Kur’an, rablik vasfını sırf Allah’a hasretmiş,
    başkası için bu sıfatı kullanmamıştır. “Rab” olmayan bir tanrı edinme
    isteği, insanoğlunun en eski sapkınlıklarından ve de açıkgözlülüklerinden
    biridir. Çünkü rab olan bir tanrı, insanın varlığını kuşatan bir tanrıdır. Yapısı
    itibarıyla zulme ve cehle aşırı meyyal olduğunu vahiyden öğrendiğimiz insan,
    kendi varlığını kuşatan bir tanrı yerine; varlığını kuşattığı ve kontrol altında
    tuttuğu sahte bir tanrı edinmeyi şeytanî menfaatlerine ve nefsânî zaaflarına
    daha uygun bulmaktadır.
    Bu nedenledir ki hep işine karışmayan, nefsi, malı, vicdanı, duygusu, düşüncesi
    ve eylemi üzerinde söz ve karar, güç ve kuvvet sahibi olmayan bir
    uyduruk ilâh aramış; bulamamışsa kendi elleriyle icat ve imal etmiştir. Güneş,
    ay, deniz, nehir, inek, kurt, taş, tunç, ateş insanoğlunun bulduğu bu türden
    “rab olmayan” ilâhlarıdır. Gök tanrısı(!) gibi, hükmü göklere geçen, yağmur
    yağdıran, tabiata hükmeden; ama sokağa, okula, devlete, kanunlara, yaşayışa...
    karışmayan bir tanrı anlayışı var kimi çevrelerde. Rab olmayan tanrı;
    göklerde hâkim ve vicdanlarda mahkûm bir tanrı. Rabliği kabul edilmeyen,
    câmilere hapsedilmiş bir tanrı; câmilerin ve vicdanların dışına çıkamayan bir
    tanrı!
    ≈ 159 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Allah’a Bİrlİğİ
    Tabii bu da kurtarmamış, insan en sonunda Rab olan bir Allah’a inanmak
    zorunda kalınca, bu kez de laiklik sapkınlığına başvurarak varlığını ve birliğini
    tasdik ettiği İlâhın rabliğini inkâra kalkışmıştır. İşte böylece şirk, laiklik adı
    altında tedavüle sürülerek çağdaş insanın Rabbiyle olan ilişkisi bir kez de
    böylesine çağdaş bir yöntemle koparılmaya çalışılmıştır. Nasıl Allah’ın vahdâniyetini
    inkâra kalkışan antik müşrikler Hz. İbrahim’in hanif dinini tahrif ve
    tahrib etmişlerse, Allah’ın rabliğini inkâra kalkışan çağdaş müşrikler olan laikler
    de Hz. Muhammed (s.a.s.)’in hanif dinini tahrif ve tahribe yeltenmişlerdir.
    SEVILENLERIN PUTLAŞTIRILMASI; ALLAH’TAN BAŞKASINI RAB EDINME
    Allah’ın rab oluşu konusunda insanoğlunun düştüğü tek şirk, rubûbiyeti
    inkâr şirki değildir. Bu konuda düşülen bir başka şirk türü de, Allah’ın bu
    sıfatını Allah’tan başkasına vermek, O’ndan başkasını rabler edinmek biçiminde
    ortaya çıkmaktadır. “Hahamlarını ve râhiplerini Allah dışında rabler
    edindiler; Meryem oğlu Mesih’i de. Oysa kendilerine tek ilâh olan Allah’a
    ibâdet etmeleri emredilmişti. O’ndan başka tanrı yoktur. O, onların şirk
    koştukları şeyden uzaktır.”375 Burada sorun “rab” edinilenin kimliği değildir.
    Bu, İsrâil oğullarının yaptığı gibi din adamları, zâhid ve âbid
    kullar, velîler ve hatta Hz. İsa gibi bir peygamber de olabilir. Sorun
    eylemin kendisidir ve o da Allah’tan başkasını rab edinmektir. İşte
    bunu Kur’an Allah’tan başkasına kulluk yapmak olarak niteliyor ve bu tavra
    da doğrudan şirk diyor. Yahûdileşme temayüllerinden biri olan Hz. Mûsâ ve
    Hz. İsa ümmetinin bu şirk türü aynen Hz. Muhammed ümmetine de geçmiş,
    bu ümmet de ulularını, din büyüklerini, velîlerini, evliya kabul edilen bazı diri
    ve ölüleri Allah’tan başka rabler edinme sevdasına düşmüşlerdir.
    Elbette bu rab ediniş, onların önünde secde etmek, onlara doğrudan
    ibâdet etmek biçiminde gerçekleşmiyordu. Yukarıdaki âyet nâzil olduğunda
    eski bir Hıristiyan din adamı olan Adiy b. Hâtem’i boynunda altın bir haçla
    gören Allah Rasûlü, onu bir put olarak nitelemiş ve atmasını öğütlemiş,
    ardından yukarıda meâlini verdiğimiz âyeti okuyarak şöyle tefsir etmişti:
    “Kuşkusuz onlar din adamlarına ve ulularına tapmıyorlardı. Lâkin onlar,
    şu sınıfların helâl kıldığını helâl kabul ediyorlar, yasakladıklarını da haram
    kabul ediyorlardı.”376 Başka bir âyet-i kerimede de Allah’tan başkalarını rab
    375 9/Tevbe, 31
    376 Tirmizî’, Tefsir 10
    ≈ 160 ≈
    Ahmed Kalka n
    edinmek, isterse bu başkaları melekler ve nebîler olsun, müslüman olduktan
    sonra küfre dönmek olarak adlandırılır: “Hiçbir insana yakışmaz ki Allah
    ona Kitap, hüküm ve peygamberlik versin de ardından insanlara dönüp
    ‘Allah’ı bırakıp bana kullar olun’ desin. Fakat ‘öğrendiğiniz ve okuduğunuz
    Kitap gereğince Rabbe hâlis kullar olun’ der. Ve size ‘melekleri ve
    peygamberleri rabler edinin’ diye de emretmez. Siz müslüman olduktan
    sonra size inkârı emreder mi?” 377
    Diriler yanında ölüleri bile nasıl rableştirmiş insanoğlu?! Kendine bile faydası
    olmayan bir ölüyü, bir yatırı nasıl rableştirerek putlaştırıyor? Yatırlara
    kurban kesmek, onlara karşı duâ etmek, ölülerden çocuk, nasip veya yardım
    istemek, çelenk koyar gibi, deftere yazı yazar gibi, dilekçe sunar gibi
    bez bağlamak, mum yakmak, Fir’avun’lar için yapılan piramitlere özenerek
    anıtmezarlar, kümbetler, kubbeler yapmak, tavaf eder gibi kabrin etrafında
    dönmek, kabre karşı kıyâma durmak, namaz kılmak, onun yüzü suyu hürmetine
    deyip Allah’la arasına aracı koymak, putperestlerin putlarını şefaatçi
    kabul etmelerine benzer bağımsız şefaat anlayışına sahip olmak ve buna
    benzer tavırlar ölüleri rab kabul etmenin örnekleridir. Yaşayan bazı insanlara
    kerâmet veya kutsallık atfetme adına Allah’a ait bazı vasıflar vermek de rableştirmeye
    ayrı örneklerdir.
    İnsanların önderlerini, din ulularını, büyüklerini, hatta peygamberlerini
    rabler edinmeleri sevginin ve bağlılığın cinayet derecesine vardığı bir aşırılık
    örneği. Allah bundan müslümanları şiddetle nehyediyor. Bir yahûdileşme
    temâyülü olan üstadını, ustasını, efendisini, şeyhini, hocasını Allah dışında
    rab edinme ifrâdının zıddı da, itaat halkasını boynundan atıp hevâsını ve
    nefsini ilâh edinme tefrîdidir. Elbette her ikisi de aşırılıktır. Bu ifrât ve tefrît
    aşırılıklarını iyi anlamak için rab edinmeyi nehyeden hemen tüm âyetlerde
    gelen “min dûnillâh” (Allah’ın dışında) lafzını iyi anlamak gerek.378 Değilse,
    bu yaklaşım nefsi, hevâ ve hevesi rab edinmek379 d emek olan mürebbîsizlik,
    ustasızlık, büyüksüzlük ve kılavuzsuzluğa delil olamaz.
    Kur’an’da nehyedilen rablik, Allah’a mahsus olan bir sıfatı O’nun dışında
    başkalarına vermek demeye gelen rabliktir. Terbiyesinde Allah’ı dışarıda
    bırakan bir terbiyecinin terbiyesini kabul, Allah dışında bir Rabbi
    377 3/Âl-i İmrân, 79-80
    378 3/Âl-i İmrân, 64; 9/Tevbe, 31
    379 45/Câsiye, 23
    ≈ 161 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Allah’a Bİrlİğİ
    kabulle eş tutulmuştur. Ancak mutlak mürebbî olan Allah’ın ilkeleriyle terbiyecilik
    yapmak, isterse bu terbiye mânevî değil de; besleyip büyütmekten
    ibâret maddî bir terbiye olsun, bu sınıfa girmez. Ortada Allah’la iddialaşmak
    yoksa orada terbiye eden de, terbiye edilen de suçlanamaz. 380
    Allah’tan başkasını rabler edinme ifrâdının tefrîdi olan terbiyesizlik ve terbiyecisizlik,
    seviyesizlik ve hercailik de bir akîde sorunu olarak çıkıyor önümüze.
    Bu durumda kişi ipsizdir belki, ama zannettiği gibi hür değildir. Büyük
    bir kesimin birinci türden hastalığına karşı gösterilen tepki, bu ikinci tür hastalığı
    doğurmaktadır. 381
    Rab konusunda, televizyonlarla evlere rahatlıkla giren misyonerlik, mitoloji
    ve süpermenliği, he-man (hîmen)liği de sorgulamak gerekiyor. Filmleri,
    dizileri, çocuk filmlerini, çizgi filmleri değerlendirdiğimizde çoğunda “gökler
    hâkimi, kâinatın sahibi, filân tanrısı-tanrıçası...” gibi rab vasıflarının bir insana
    unvan olarak verildiğini ve uydurma tanrılıkları, rablikleri; tepkisiz, benimseyerek
    seyretmenin inançlardaki tahrib ve tahrifini düşünüverin.
    Kur’an, Allah’ın rab oluşundan söz ederken, O’nun göklerin, yerin ve ikisi
    arasındakilerin, doğunun batının, doğuların ve batıların; en fazla olarak da
    âlemlerin Rabbi olduğunu ısrarla vurgular. Allah, evreni yaratmakla kalmamış,
    âlemleri yetiştirip, kemâle erdirmiş, hükmünü icrâ etmiştir. Bazı filozoflar,
    “Allah, evreni yarattı ve bıraktı” gibi yanlış, yanlış olduğu kadar gözlem ve
    tecrübelere de zıt bir anlayışa düşmüşlerdir. Bu yanlış anlayış, sonunda, filozofların
    koyacakları kurallarla da yeryüzünde ilâhî ve ideal bir devlet ve hükümet
    kurulabilir düşüncesine varmıştır. Laikliğin temeli de bu sakat anlayıştır.
    Kur’an “Allah, âlemlerin Rabbidir”, “Sizi ve yaptıklarınızı yaratan Allah’tır.”
    âyetleriyle Allah’ın evreni kendi haline bırakmadığını açıklıyor.
    Allah, âlemlerin Rabbidir. Makro anlamda, şehâdet âlemi, gayb âleminin,
    yerlerin, göklerin, galaksilerin, güneşlerin, sular, okyanuslar âleminin, gezegenler
    ve yıldızlar âleminin... Rabbi Allah’tır. Mikro anlamda, bitkiler âleminin,
    insanlar, melekler, cinler âleminin, böcekler âleminin, kuşlar âleminin,
    milyonlarca tür ve cinsteki hayvanlar âleminin, mikroplar âleminin, görülen
    ve görülmeyen âlemlerin... Rabbi Allah’tır. Rivâyete göre, toplam sayısı on
    sekiz bin, ya da sayısını bilmediğimiz binlerce âlemi, bütün âlemleri yarattığı
    380 12/Yûsuf, 23
    381 M. İslâmoğlu, İman Risalesi, Denge Y., s. 176 vd.
    ≈ 162 ≈
    Ahmed Kalka n
    gibi; yetiştiren, hükmünü geçiren, tümünü yöneten Allah’tır. Allah açısından
    evrendeki her hareket Allah’a aittir.
    Allah’ı sadece ilk yaratıcı veya ilk hareket ettirici olarak görmek, O’nu
    evrenden çekip çıkarmak, sonuçta O’nun rabliğini inkâr etmek demektir.
    Oysa Kur’an’ın ısrarla vurguladığı gibi, Allah, evreni ve içindeki bütün varlıkları
    “kudret elinde” tutmakta olup, dilediği biçimde yönetmektedir. Doğuda
    da, batıda da, yerde de gökte de idare yalnızca Allah’a aitttir. Her şey O’nun
    irâdesi, hükmü ve bilgisi altındadır. Hiçbir varlık, kendiliğinden bir hareket,
    yaşama ve davranma gücüne sahip değildir. Besleyen, büyüten, yediren,
    rızıklandıran, üreten, öldüren, dirilten hep O’dur. O âlemlerin Rabbidir.
    GÜNÜMÜZ İNSANININ ÇEŞITLI RABLERI
    Günümüzde, insanların, vicdanlarında inanıp kabul ettikleri rable, yaşantılarında,
    hükümlerine teslim oldukları rabler aynı değildir. Teorik olarak
    inandıklarını ifade ettikleri Allah’ın rabliğini, vicdanlarına hapseden günümüz
    insanlarının pek çoğu, pratik hayatlarında Allah’tan başka rablerin emirlerine
    ve hükümlerine teslim olmaktadırlar. Üzülerek belirtelim ki, insanların pek
    çoğunun mâruz kaldığı en büyük tehlike, Allah’ı günlük yaşantılarında rab
    kabul edemeyişleridir. Onlar, bir yandan mü’min ve müslüman olduklarını
    söylerlerken, diğer yandan da Allah’ın emir ve yasaklarını bir tarafa atarak
    çeşitli varlıkların ve rehber edindikleri önderlerinin emirlerine uyarlar. Onların
    koyduğu gayr-ı meşrû hükümlere gönüllü olarak itaat ederler; böylece
    Allah’tan başkalarını rab edinmiş olurlar. “Lâ”sı olmayan bir inanç yaygınlaştırılıyor;
    her şeyle, özellikle egemen tüm güçlerle ve onların rab anlayışlarıyla
    uzlaşan, tepkisiz, laik müslümanlık(!) Allah’a inanan, ama tâğuta itaatten ayrılmayan,
    Allah’a inanan ve tâğutların ilke ve hükümlerini kabul ettiğini ifade
    eden, hakla bâtılın karıştığı bir din!
    Kur’an’ın eski kavimleri ve peygamberleri anlattığı âyetlerinden anlaşılmaktadır
    ki, en eski asırlardan, kendi nüzûlü zamanına kadar, sapıklık ve
    inanç bozukluğu ile tanıttığı tüm toplumların, doğrudan Allah’ın varlığını inkâr
    etmediklerini görüyoruz. Ancak onların hepsinin müşterek sapıklıkları; Allah’ın
    mutlak rabliğini kabul etmeyişleri, Allah’ın yaratıcı olduğuna inansalar
    da O’nun tek rabliğine pek çok varlıkları ortak etmeleridir. Rabliğin bir kısım
    özelliklerini Allah’tan başkalarında görmeleri, ahlâkî, sosyal ve kişisel
    ≈ 163 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Allah’a Bİrlİğİ
    hayatları için gerekli olan emir ve kuralları, Allah’tan başkalarından almalarıdır.
    Bunun için, insanların pek çoğu, ya doğrudan doğruya Allah’tan başka
    rabler olduğuna inanıyorlar veya Allah’ın rabliğine teorik olarak inansalar da
    pratik hayatlarında Allah’tan başkalarının rabliğine teslim oluyorlar. İşte rab
    konusunda, peygamberlerin her asırda yıkmak istedikleri asıl sapıklık budur.
    Hükmü sadece göklere geçen; dünyaya, insanlara, yönetime, sosyal
    ve siyasal hayata... karışmayan bir Allah inancı. Yani göklerin Rabbi. Hâlbuki
    Allah; göklerin, yerin, bütün âlemlerin Rabbidir.
    Önceden hıristiyan olan Adiyy b. Hâtem, boynunda altından bir haç olduğu
    halde Rasûlüllah’ın huzuruna geldi. Peygamberimiz ona: “Yâ Adiyy,
    boynundan şu putu çıkar.” buyurdu. Bu sırada Rasûlüllah “Yahûdiler ve
    hıristiyanlar, haham ve râhiplerini Allah’tan başka rabler edindiler.”382
    meâlindeki âyeti okuyordu. Adiyy: “Ey Allah’ın Rasûlü, hıristiyanlar, râhiplere
    ibâdet etmediler ki (onları rab edinmiş olsunlar)” dedi. Peygamberimiz: “Evet
    ama onlar (hıristiyan râhipleri ve yahûdi hahamları) Allah’ın helâl kıldığını
    haram; haram kıldığını da helâl saydılar. Onlar da bunlara uydular. İşte
    onların bu tutumları, onlara ibâdet etmeleri ve onları rab edinmeleridir.”383
    buyurdu.
    Bu hadis-i şerif açık olarak gösterir ki, herhangi birini rab edinmiş olmak
    için, ona rab adı vermek şart değildir. Allah’tan başkalarının emrine, Allah’ın
    dinine uyup uymadığı hiç hesaba katılmaksızın isteyerek itaat etmek, hükümle
    ilgili konularda Allah’tan başkalarının sözünü dinleyip kabullenmek,
    Allah’tan başkasına itaat ederek O’nun dininin emir ve hükümlerine başkasını
    tercih ederek muhalefet etmek, Allah’tan başkalarını rab edinmek ve
    onlara tapmak demektir.
    Putlara, şeytanlara ve tâğutlara tapmak nasıl şirk ise; Allah’ın emrine,
    Hakk’ın hükmüne uymayan kişilerin ortaya attıkları görüşleri benimsemek ve
    onları Allah’a tercih edip onlara uymak da öylece bir şirktir. Bu durum, onlara
    kulluk mertebesinden fazla değer vermek, Allah’ın ilâhî hükümlerine uymayan
    görüş ve fikirlerini benimsemek olduğu için, hem bir çeşit şirk, hem de
    Allah’ı bırakıp onları rab edinmektir. Onlara her ne kadar dil ile rab denilmese
    de durum, onları rab tanımanın ta kendisidir.
    382 9/Tevbe, 31
    383 Tirmizî, Tefsir 10
    ≈ 164 ≈
    Ahmed Kalka n
    Onların sözlerine itaat edip, Allah’ın emirlerini terk etmenin puta ve tâğuta
    tapmakla aynı olmasının sebebi ise açıktır. Çünkü gerçek âlim, Hakk’ın kulu
    ve ilâhî hükümlerin mahkûmu olan kişidir. Hakkı bâtıl, bâtılı da hak yapmaya
    çalışıp, insanlara helâli haram, haramı da helâl tanıtarak Allah’ın hükümlerini
    değiştirmeye çalışanlar, ilmî haysiyetten uzak birer tâğutturlar. Bunlara
    uymak da onları rab kabul etmektir. Çünkü bu duruma düşenler, Allah’ın
    hükmüne değil de onların isteklerine uyarak onlara Allah’a tapar gibi tapmış
    olanlardır.
    Günümüzde de insanların hayatına hâkim pek çok rab kabul edilenler
    var. Her insan, hangi Rabbin kulu olduğunu kendisi tayin edebilir. Ancak,
    bunu yaparken, kimin mülkünde yaşadığını, hangi Rabbe kulluk etmesi gerektiğini
    iyice düşünmelidir. Şu iyi bilinmelidir ki, inanılan ve hayatın her safhasında
    emrine uyulan tek rab Allah olmadıkça O’na kullukta bulunulmuş
    olunamaz. Peygamberimiz’in: “Rabbim Allah de ve bu sözünde dosdoğru
    ol” anlamındaki mübarek sözü, Kur’an’daki rab kavramının ve O’na kulluğun
    en veciz ifadesidir.
    Kabirde sorulacak insanlara: “Rabbin kim?” Dünyada rab anlayışı ve bu
    konudaki davranış ve eylemlerine göre cevap çıkacak o insandan. “Rabbim
    filandır” diyecek insan. Dil, irâdemizin emrinden çıkacak orada. Dünyada
    kimi rab kabul etti veya eylemleriyle bu görüntüyü verdiyse, onu söyleyecek
    dil. Orada “Rabbim Allah’tır” diyebilmek için, burada “Rabbim Allah’tır” deyip
    bu sözünü yaşantı olarak ispatlamak gerekiyor. Evet, kurtuluşun tek reçetesi:
    “Rabbim Allah” deyip dosdoğru olmak...
    RAB KONUSUNDA SAHIH İTIKAD
    Allah, âlemlerin Rabbidir. Her varlığın geçek sahibi Allah’tır. Varlıkların tümünü
    yaratan, eğiten, geliştiren, besleyen yegâne Rab Allah’tır. Allah’tan
    başka ma’bud kabul edilecek hiçbir varlık olamaz. Sevilerek kendisine ibâdet
    ve itaat edilecek tek rab ve ma’bud ancak Allah’tır. Rubûbiyet ve ülûhiyet
    sadece O’nun hakkıdır. İnsanlığın ilerlemesi ve medenîleşmesi, Rabbini tanımasıyla
    mümkündür. Allah’ı tek ve gerçek rab olarak tanımak; O’nun
    emir ve hükümlerine göre yürümek, Allah’a güvenerek başkalarının
    arzusunu O’nun emrinden üstün görmemek, O’nun hükümlerine
    uymayan her düşüncenin ve her işin bâtıl olduğuna inanmak
    demektir. Allah’ın yegâne rab olduğuna inanmak; her işi yönetip tanzim
    ≈ 165 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Allah’a Bİrlİğİ
    edenin, yine her şeye sonsuz kudretiyle gâlip olanın ancak Allah olduğunu
    kabul etmek demektir.
    İnsana yakışan, bütün evrenin ve kendisinin yaratıcısı, sahibi, rızık vericisi,
    yetiştiricisi olan Allah’ı tek rab kabul edip O’na ibâdet ve itaat etmektir.
    Ulûhiyet Tevhidi: Ulûhiyet tevhidi, Allah’a, Onun belirlediği ibâdet şekilleri
    ile ibâdet etmektir. İbâdette Allah’ı birlemek, başkasını O’na ortak kabul
    etmemektir. Kalbin korkarak ve ümit ederek Allah’a bağlanmasıdır. Ulûhiyet
    tevhidi; ibâdette, boyun eğmede, hüküm koymada, kesin itaatte tek ve ortağı
    olmayan Allah’ı birlemektir.
    Rubûbiyet ve ulûhiyet tevhidi beraber olmalıdır. Bunlardan biri bulunmazsa
    kişi muvahhid olamaz ve şirke düşer. Müşrikler, rubûbiyet tevhidini kabul
    ediyorlardı. Ancak bununla birlikte putlara tapıyorlar ve yeryüzünde Allah’ı
    tek hüküm koyucu olarak kabul etmiyorlardı. Aynı şekilde ehli kitap da, Allah’ın
    yeryüzünü yarattığını kabul ediyor, fakat O’na oğul isnat ederek ve
    helâl-haram kılma yetkilerini din adamlarına vererek şirke düşmüşlerdir. Ulûhiyet
    tevhidi çok önemlidir. Bütün peygamberlerin tebliğlerinde en çok vurguladıkları
    husus ulûhiyet tevhididir: “Biz her kavme: ‘Allah’a ibâdet edin;
    sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur’ (diye tebliğ etmesi için) bir peygamber
    gönderdik.”384 “(Nuh): ‘Ey kavmim! Allah’a kulluk/ibâdet edin, sizin O’ndan
    başka ilâhınız yoktur’ dedi.” 385
    Tevhidin şiarı, Lâ ilâhe illâllah’tır. Bu ifâde, ulûhiyeti Allah’tan başka her
    şeyden kaldırıp atmayı ve ulûhiyeti sadece O’na has kılmayı içermektedir.
    “Böyledir. Allah, hakkın ta kendisidir. O’nu bırakıp taptıkları ise bâtıldan
    başka bir şey değildir. Doğru-
    Bunun en açık tezahürü, Allah’ın emirleri ile, sevilen kişi veya herhangi
    bir şeyin istekleri çatıştığında, Allah’ın emirlerini tercih etmemektir. “İnsanlar
    arasında Allah’ı bırakıp, O’na koştukları eşleri ilâh olarak benimseyenler
    ve onları Allah’ı severcesine sevenler vardır. Mü’minlerin Allah’ı sevmesi
    ise hepsinden kuvvetlidir.” 386
    384 (16/Nahl, 36)
    385 (7/A’raf, 59). (Diğer peygamberlerin aynı mesajı için bk. 7/A’râf, 65, 73, 85; 12/Yûsuf, 40; 11/Hûd,
    1-2.)
    386 (2/Bakara, 165)
    ≈ 166 ≈
    Ahmed Kalka n
    Peygamberlerin görevleriyle ilgili âyetler, tevhid’in temelinin Allah’a ibâdet
    etmek olduğunu açıkça beyan ediyor. Peygamberlerin gönderilişlerindeki
    temel amaç, insanları Allah’a ibâdet etmeye çağırmaktır.
    ibâdet: Yapılması sevap olan, Allah’a yakınlık ifâde eden, yalnız O’nun
    emirlerini yerine getirmiş olmak ve rızâsını kazanmak niyetiyle yerine getirilen
    her türlü harekete ibâdet denir. Kısaca ibâdet, Allah’ın râzı olduğu her söz
    ve fiile verilen isimdir. İbâdet, Kur’ân-ı Kerim’de hiç bir zaman sadece namaz
    kılmak, oruç tutmak, haccetmek mânâlarında kullanılmamıştır. İbâdet dinin
    tamamıdır. Din ise hayatın programını çizer, insanların yaşam tarzını belirler.
    Yemek yemek, devlet kurmak, ahlâk, evlilik, hukuk, mâlî işler... kısaca hayatın
    tamamı dindir, dinin tamamı da ibâdettir.
    İbâdet 5 anlama gelmektedir. Bunlar:
    1-) Kul olmak, kulluk etmek,
    2-) Boyun eğmek, itaat etmek,
    3-) İlâh tanımak (otorite tanımak, hükmüne teslim olmak ),
    4-) Herhangi birine ya da bir şeye bağlanmak,
    5-) Yönelmek, meyletmek.
    Herhangi bir davranışın Allah’a ibâdet olabilmesi için dört şart vardır:
    a) İman: Şirkten arınmış şekilde iman etmeyen kimsenin yaptığı hiçbir şey
    ibâdet olmaz.
    b) Meşrûiyet: Yapılan amelin Allah’ın müsaade ettiği veya emrettiği bir şey
    olması.
    c) Usûl/Metod: Allah’ın emrettiği ve Rasûlullah’ın yaptığı şekilde yapmak..
    d) Niyet/kasd: Allah rızâsı için yapmak; başka bir çıkar veya riyâ gibi sebeplerle
    yapmamak.
    İbâdet kelimesinin ifâde ettiği esas mânâ; kişinin yüksek güç, kuvvet ve
    iktidar sahibi birine karşı itaat etmesi, kendi hürriyet ve bağımsızlığından
    ferâgat etmesi, onun karşısında her türlü mukavemet ve isyanı terk etmesi
    ve tam bir bağlılıkla isteyerek ona boyun eğmesidir.
    ≈ 167 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Allah’a Bİrlİğİ
    SORULAR
    1- “Allah” kelimesinin içeriğini açıklayınız.
    2- Mü’minlerin Allah’a nasıl inanması gerektiğini izah ediniz.
    3- Müşrikler, Allah’ın varlığını mı, yoksa birliğini mi inkâr ediyorlar? Neden?
    4- Müslümanlar Allah’a nasıl inanırlar?
    5- Tevhid ne demektir? İslâm Dini’ne niçin tevhid dini denir?
    6- Muvahhid ne demektir? Muvahhid kelimesinin zıddı olan kelime nedir?
    7- Allah’ın birliğini kabul etmek, hayatımıza nasıl etki etmektedir, açıklayınız.
    8- Allah’ı inkâr etmede önemli etkenleri sayınız.
    9- Allah inancı olmayan toplumun, kendilerine ve başkalarına zararlarını
    örneklerle açıklayınız.
    10- Tesâdüf nedir? Yaratıklar tesadüfen (kendi kendilerine) yaratılmış olabilir
    mi?
    11- Tabiat nedir? Tabiat/doğa, kendini ve başkalarını yaratabilir mi? Niçin?
    12- Kibir, inat, cehâlet, tâğut ve müşrik kelimelerinin tanımlarını yapınız.
    13- Allah’ın varlığıyla ilgili olarak aşağıdaki ifâdelerden hangisi yanlıştır?
    a) Allah’ın varlığını kabul eden herkese müslüman denir.
    b) Kâinattaki muazzam düzen ve nizam, yaratıcının tek olduğunu gösterir.
    c) Bozulmamış, sağlam akıl Allah’ın varlığını kabul etmek zorundadır.
    d) Allah’ın varlığına inanmak fıtrîdir (yaratılış gereğidir).
    ≈ 168 ≈
    Ahmed Kalka n
    ≈ 169 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Allah’a İman
    18. Ünite
    ALLAH’A İMAN
    • Allah’a İman
    • Müslümanın Allah İnancı
    • Nasıl Bir Allah’a İman Ediyoruz?
    • Nasıl Bir Allah’a ve Nasıl İman Etmemiz Gerekiyor?
    • Allah Teâlâ’nın Sıfatları
    • Allah’ın Zâtî Sıfatları
    • Allah’ın Subûtî Sıfatları
    • Esmaü’l-Hüsnâ (Allah Teâlâ’nın Güzel İsimleri)
    • Esmâü’l-Hüsnâ Konusunda Doğru Yoldan Sapmak
    • Esmâü’l-Hüsnâyı Saymak ve Ezberlemek
    • Sorular
    Bu üniteyi bitirdiğinizde aşağıdakiamaçlara ulaşmanız beklenmektedir
    • Temel iman esaslarıyla ilgili bir âyet meali ve Cibril hadisini mealen ifâde edebilmek.
    • Bir müslümanın Allah’a nasıl inanması gerektiğini anlatabilmek.
    • Halkın Allah inancı Kur’an’ın bizden istediği Allah inancı arasındaki farkları
    açıklayabilmek,
    • Allah Teâlâ’nın sıfatlarını ve beşerî sıfatlardan farklarını izah edebilmek.
    • Allah’ın zâtî ve subûtî sıfatlarını sayıp kısaca açıklayabilmek
    • Esmâü’l-Hüsnâ konusundaki âyet mealini ifâdelendirerek, Esmâü’l-Hüsnâ’ya
    açıklayıcı örnekler verebilmek.
    • Esmâü’l-Hüsnâ’yı saymak ve hıfzetmek kelimelerini ve bu konudakendilerini
    terk etmemiz gereken ilhâd edenleri açıklayabilmek.
    ≈ 170 ≈
    Ahmed Kalka n
    ALLAH’A İMAN
    “Rasûlullah, Rabbinden kendisine indirilene (Kur’an’a) iman etti,
    mü’minler de. Hepsi; Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine
    iman ettiler.”387
    “Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü
    inkâr ederse, muhakkak ki hidâyetten uzak bir sapıklığa düşmüştür.”388
    Bir insanın mü’min olması için, Rasûlullah (s.a.s.)’in Allah’tan getirdiği dinin
    tümüne inanması şarttır. Bir mü’min, Kur’an’da belirlenen inanç esaslarının
    tümüne inanmak zorundadır. Cibril hadisi diye meşhur olan Peygamberimiz’in
    imanı tarif etmesinden, bu akîdenin ana muhtevâsını öğrenmekteyiz.
    Bu ifâdenin izah edilip açıklanması iman esaslarını oluşturur.
    İman esasları: Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret
    gününe, kadere (her şeyin Allah’tan geldiğine) inanmaktır. Bunlar topluca
    mü’minin akîdesini teşkil eder. Fakat sayılan bu esasın ayrıntıları vardır. Dolayısıyla
    “imanın şartı altı” yerine; “iman, altı ana maddeden oluşur” demek
    daha doğru olur.
    Allah’a İman: İslâm’da inanılması gereken esasların birincisi Allah’ın varlığına
    ve birliğine inanmaktır. Allah inancı olmadan O’nun meleklerine, kitaplarına,
    peygamberlerine ve diğer iman esaslarına inanmak mümkün olmaz.
    Bunların hepsi Allah inancına bağlıdır.
    Akıl sahibi olup da ergenlik çağına gelmiş olan her insana düşen ilk görev,
    yaratıcısı olan Allah Teâlâ’yı tanımak, O’na iman edip kullukta bulunmaktır.
    “O göklerin, yerin ve bunların arasındaki her şeyin Rabbidir. O’na
    kulluk et ve O’na kullukta sabret. Hiç O’nun adıyla anılan (başka) birini
    biliyor musun?”389
    Mükellef olan herkese ilk önce farz olan; Allah’a iman etmektir. Bu iman
    Allah’ın varlığına ve birliğine, O’ndan başka ilâh olmadığına imandır.
    387 2/Bakara, 285
    388 4/Nisâ, 136
    389 19/Meryem, 65
    ≈ 171 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Allah’a İman
    MÜ’MINLER KUR’AN’IN TANITTIĞI BIÇIMDE O’NA İMAN EDERLER
    Allah’a iman etmenin en öncelikli şartı Allah’ı doğru tanımak ve zihnimizde,
    kalbimizde ve hayatımızda doğru biçimde konumlandırmaktır. Sahih
    bir imanın oluşması için, öncelikle Allah’ı gerçek nitelikleriyle ve bir ilme
    dayalı olarak tanımak ve O’na kendisini tanıttığı biçimde iman edip teslim olmak
    şarttır. Çünkü ilah ve rab edinilmeye layık tek otorite Allah’tır. Bu yüzden
    çeşitli ilahlar türeterek, Rabbimizden başka varlıklarda ilmî hiçbir dayanağı
    olmayan zanna dayalı üstünlükler vehmedenler, beşeri ölçüler içinde en büyük
    bilim adamı unvanını da alsalar cahildir. “Allah, her şeyin yaratıcısıdır.
    O, her şey üzerinde vekildir. Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur.
    Allah’ın âyetlerini inkâr edenler var ya, işte onlar ziyana uğrayanların
    ta kendileridir. De ki: ‘Ey cahiller! Siz bana Allah’tan başkasına
    ibadet etmemi mi emrediyorsunuz?”390 Bu ayetlerde de ifade edildiği
    üzere, Rabbimiz, hevâ ve zanna uyup yalan üreterek ve dünyanın geçici
    menfaatlerini arzulayarak sahte ilahlar ve putlar üretenlerin cahil olduklarını
    beyan etmektedir.
    Gerçek birr sahibi, gerçek iyilik ve takva sahibi kimse; Allah’a, Allah’ın
    istediği gibi iman eden kimsedir. Allah Kur’an’da kendisini nasıl tanıtmışsa
    o içerikle Allah’a iman gerekir. Aristo’nun inandığı gibi değil, Ebu Cehil’in
    inandığı gibi değil, şeytanın inandığı gibi, ya da müşrik ehl-i kitap dünyanın
    inandığı gibi değil. “Eğer onlar (Hıristiyan ve Yahudiler de), sizin inandığınız
    gibi inanırlarsa şüphesiz doğru yolu bulmuş olurlar; yüz çevirirlerse
    de derin bir çıkmaza saplanmış olurlar. Bu takdirde de Allah
    onlara karşı, sana yeter. Zira yalnız O’dur her şeyi işiten ve her şeyi
    bilen.”391 Bunlar da Allah’a inandıklarını iddia ediyorlardı. Meselâ Aristo,
    Allah’a inandığını iddia ediyor ve inandığı Allah’ı bakın bize şöyle tarif ediyor:
    “Benim inandığım Allah, dünyayı yarattı. Sonra yarattığı dünyaya
    dönüp bir baktı ve beğenmedi onu. Dünyayı çok basit, çok bayağı
    buldu ve ondan
    geri durdu, el etek çekti, onunla ilgilenmekten
    vazgeçti ve dünya işini bize bıraktı, ne haliniz varsa kendiniz görün
    dedi.” İşte sekülerizm, laiklik, Kemalizm, demokrasi, kapitalizm, sosyalizm
    vb. bütün beşeri ideoloji ve modeller bu zihniyetin ürünüdür. Demokratik
    ülkelerin Tanrısı, Aristo’nun Tanrısıdır. Dünyayı yaratan, ama onunla ilgilenmeyip
    dünya işlerini insanlara, insanların egemenliğine bırakan bir Tanrı anlayışına
    sahiptirler. Hâşâ hukuktan, ekonomiden, yönetimden anlamayan,
    390 Zümer, 39/62-64.
    391 (2/Bakara,137).
    ≈ 172 ≈
    Ahmed Kalka n
    eğitim konusunda bilgi sahibi olmayan, yaşantıya, kılık kıyafete karışmayan,
    dünya işiyle ilgilenmeyen ve dünyanın idaresini insanlara bırakan bir Tanrı!
    Yahut Ebu Cehil’in inandığı gibi yeryüzünde birtakım putlara,
    birtakım tâğutlara
    yönelik kulluğa da ses çıkaramayacak, göklerin
    ve yerin yaratılışı konusunda
    söz sahibi olan; ama hayata karışmayan,
    yerde birtakım varlıkların
    hâkimiyetine de rıza göstermek zorunda
    olan bir Tanrı. Peki, şeytan nasıl bir
    Allah’a inanıyordu? Hayatının bazı bölümlerine
    karışan; ama bazı bölümlerine
    karışmayan bir Allah’a inanıyordu. Kendisini tekliften âzâde sayıyor, bazı
    emirlerini
    yok farz ediyor,
    hayatının bazı bölümlerinde kendisini özgür zannediyordu.
    Bugün müslümanlardan pek çoğu da sanki şeytanın inandığı gibi
    inanıyor Allah’a. Müslümanım diyen insanlardan pek çoğu, tıpkı şeytan gibi
    kendilerini tekliften âzâde sayıyorlar. Hayatlarının bazı bölümlerinde sanki o
    konuda Allah’ın bir teklifi, emri, hükmü yokmuş gibi davranıyorlar.
    Meselâ
    kimi müslümanların hayatında namaz, tesettür, yalan söylememek, ölçüyü
    tartıyı tam yapmak vb. ibadetler ancak hacca gidip geldikten sonra başlar.
    Bu yüzden hacca gidip gelinceye kadar bu konularda kendisine Allah’ın
    bir
    teklifi, emri yokmuş gibi hevasına göre davranır. Hatta biraz genç yaşta hacca
    gidecek olanlara, “ne acelen var biraz yaşlan öyle gidersin, şimdi
    hacca gidersen gelince onu nasıl muhafaza edeceksin, namaz kılman
    vb. Allah’ın emirlerine uyman gerekecek.” diye cahilce uyarılar
    bile yapılır. Veya kimi müslümanların hayatında İslâm, kırk yaşından sonra
    başlar. Sanki o yaşa kadar Allah sorumlu tutmuyormuş ya da ölmeyecek ve
    hesaba çekilmeyecekmiş gibi serbestçe hareket edilir.
    Kimi müslümanlar Ebu Cehil gibi hayatlarının bazı bölümlerine
    Allah’ı karıştırırlar;
    ama hayatlarının bazı bölümlerine kesinlikle Allah’ı karıştırmamaktan
    yanadırlar. Kimileri öyle bir Allah’a inanıyor ki, nereden kazanacağına,
    nerede harcayacağına karışmaz. Kimileri öyle bir Allah’a
    inanıyor ki; ne iş
    yapacağına, nasıl yaşayacağına, nasıl evlenip nasıl bir aile oluşturacağına
    karışmaz. Yemesine içmesine, okumasına yazmasına,
    alışverişine, ticaretine
    karışmaz. İnandıklarını iddia ettikleri Allah’ın, tüm bu alanlarda bir ölçü
    koymadan ve bir hudut belirlemeden kendilerini şeytanları ve hevâlarıyla baş
    başa serbest bıraktığına inanırlar.392
    Hâlbuki, Rabbimiz bu tür bâtıl bir Allah inancını, Allah’ın dünya hayatına
    ya da bu hayatın bazı alanlarına karışmadığı iftirasıyla bu alanlarda başka
    392 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an Tefsiri.
    ≈ 173 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Allah’a İman
    ilahlar edinen eski ümmetler, müşrikler ve kitap ehli üzerinden “Allah’ı hakkıyla
    takdir edememek” ifadesiyle önemli bir sapkınlık olarak nitelemiş
    ve kınamıştır: “Ey insanlar! Size bir örnek verildi. Şimdi ona iyi kulak
    verin. Sizin Allah’tan başka taptıklarınız bir sinek dahi yaratamazlar,
    hepsi bunun için toplansalar bile. Eğer sinek onlardan bir şey kapsa,
    bunu ondan kurtaramazlar. İsteyen de âciz, istenen de. Onlar,
    Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah, güç sahibidir,
    azizdir. Allah, meleklerden elçiler seçer ve insanlardan da.
    Şüphesiz Allah, işitendir, görendir. O, önlerindekini ve arkalarındakini
    bilir. Bütün işler Allah’a döndürülür.”393
    “Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Oysa kıyamet
    günü yer, bütünüyle O’nun avucu (kabzası)ndadır; gökler de sağ
    eliyle dürülüp bükülmüştür. O, şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir.”
    394
    Yani, onlar Allah’ın yüceliğini idrak edemedikleri için, en hakir mahlûkları
    O’na ortak koşmakta ve Allah’ı bırakarak onlara kulluk etmektedirler.
    Yerin ve göğün, Allah’ın kudret ve tasarrufu altında olduğunu izah etmek
    için, arzın Allah’ın avucu içinde olacağı, göklerin de sağ elinde dürüleceği,
    bunun da O’na hiç güç gelmeyeceği şeklinde bir ifade kullanılmıştır. Tıpkı
    bir kimsenin küçük bir topu eline almasının ve mendili buruşturmasının zor
    olmayacağı gibi. “Bugün inkar etmekte oldukları Allah’ın kudretini, o gün
    geldiğinde öyle göreceklerdir ki, yer ve gök O’nun elinde basit bir top ve
    mendil gibi olacaktır.” İmam Ahmed, Buhari, Müslim, Nesei, İbn Mace, İbn
    Cerir’in Abdullah b. Ömer’den naklettiklerine göre, Hz. Peygamber bir gün
    bir hutbe irad ederken bu ayeti okumuş ve şöyle demiştir: ‘Allah Teâlâ gök
    ve yıldızları küçük bir çocuğun topu elinde çevirdiği gibi çevirecek ve o
    gün şöyle diyecektir: “Ben bir tek ilahım, Hükümdarım, Cebbarım, Kibriyayım.
    Yeryüzündeki hükümdarlar nerededirler? Nerededirler, yeryüzündeki
    cebbarlar, mütekebbirler?’ Hz. Peygamber (s) bunları söylerken öyle
    titremeye başladı ki, biz minberin yıkılacağını sanarak korktuk.”395
    Rabbimiz, kendisini hakkıyla takdir edemeyenlere, akılla kavranamayacak
    kadar muazzam olan gücünü aklımızın alabileceği boyutlara indirgeyerek
    hatırlatıyor: “Göğü kitap dürer gibi düreceğimiz gün, ilk defa
    393 Hac, 22/73-75.
    394 Zümer, 39/67.
    395 Mevdudi, Tefhimu’l Kur’an Tefsiri.
    ≈ 174 ≈
    Ahmed Kalka n
    yaratmaya başladığımız gibi yine onu tekrar ederiz. Söz veriyoruz,
    elbette bunu yapacağız.”396
    Allah’ı hakkıyla takdir edip kadrini bilen gerçek bir iman, Allah’a
    Allah’ın istediği biçimde inanmak,
    yâni kitabında bizden istediği biçimde,
    tüm bu muhteşem evreni yaratıp yönettiği gibi evren içinde bir zerre bile
    olamayacak kadar küçük olan bizim hayatımızın da tümüne karışan, hayatımızın
    tümünde bizden kulluk isteyen, ilahlık ve rablikte tek olan, bir Allah’a
    iman etmektir. Bu da ancak tevhid inancıyla mümkündür. Bir şeyi tevhid
    etmek, o şeyi birlemektir. Şirkin zıddıdır. Lugat anlamıyla Tevhid; bir şeyin
    tek olduğunu bilmek ve buna hüküm vermektir.397 Kavram olarak ise, Allah’ı
    yaratılmışların bütün tasavvurlarından ve tahayyüllerinden tenzih etmektir.
    Tevhidin insanlarla ilgili yönü ise, kulların yaratıcı ile olan ilişkilerinde istiğnadan
    vazgeçip takva ile Rabbine boyun eğip O’ndan başka boyun eğilecek
    güç, O’ndan başka ilah ve rab tanımamasıdır.
    Hayatımızın tümünde; yiyip içerken, kazanıp harcarken, soyunup giyinirken,
    alıp satarken, sevip küserken; özetle tüm hayatımızda yalnız kendisini
    dinlememizi isteyen ve kendisiyle
    birlikte başkalarını da dinleyip onlara da
    itaat etmememiz konusunda bizi ciddi biçimde uyaran bir Allah’a inanmak
    demektir. Gerçek iman sahipleri, gerçek birr ve takva sahipleri Allah’a
    Allah’ın
    istediği şekilde, Allah’ın razı olduğu biçimde iman edenlerdir.
    Allah’a iman, Allah’tan gelenlerin tümüne iman demektir. Allah’a iman,
    O’nun tüm evreni ve evrendekileri yaratıp hepsine emrettiği gibi yarattığı insana
    da emredeceğine ve insanın hayatına çeki düzen verecek bir hayat
    tarzı belirleyeceğine iman etmek demektir. Allah’a iman, O’nun Rab, Melik
    ve İlah oluşuna, dünya ve âhiretin tek sahibi, maliki, hükümranı, ilahı ve Rabbi
    olduğuna ve sadece kendisine itaat ve ibadet edilmesi gerektiğine iman
    etmek demektir. Allah’a iman, Allah’ın emir ve yasakları çerçevesinde bir
    hayat yaşama sorumluluğuna iman etmek demektir. Allah’a iman, Allah’ın
    belirlediği hayat programına uyma mükellefiyetine iman etmek demektir. Allah’a
    iman, insanın sadece O’na kulluk yapmak için yaratıldığına iman etmek
    demektir.
    “Hepsi birlikte Allah’a... inandılar.” Allah’a iman, O’nun ulûhiyet, rubûbiyet
    ve kulluk edilme hususunda birlenmesi, dolayısıyla insanın vicdanı-
    396 Enbiya, 21/104.
    397 Lisanu’l-Arab, 3/450.
    ≈ 175 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Allah’a İman
    na ve hayatla ilgili herhangi bir konudaki tavrına tek başına O’nun egemen
    olması-anlamına gelmektedir. Buna göre ulûhiyet ya da rubûbiyette ortağı
    olmadığı gibi, yaratma ve düzenlemede, tasarrufunda da ortağı yoktur. Varlık
    âlemi ve hayat üzerindeki tasarrufuna kimse müdahale edemez. İnsanlara
    onunla birlikte rızık veren başka biri yoktur. O’nun dışında kimse zarar
    ya da yarar dokunduramaz kimseye. O’nun izni ve rızası olmadan varlık âleminde
    küçük-büyük hiçbir şey meydana gelemez. Gerek sembolik kulluk
    davranışları şeklinde olsun, gerekse boyun eğme ve itaat etme şeklinde olsun
    insanların kullukta yönelecekleri ortaklar yoktur. Bu imana göre, insanların
    vicdanları ve davranışları üzerindeki egemenlik tek başına Allah’a aittir.
    Buna göre şeriat, ahlâk kuralları, toplumsal ve ekonomik düzen tek başına
    egemenlik sahibi olan yüce Allah’tan alınmalıdır. İşte Allah’a imanın anlamı
    budur. Artık insan; Allah’ın dışında herkesin yanında özgür, Allah’ın koyduğu
    şeriatten kaynaklanmayan sınırlamaların bağından serbest ve otoritesini Allah’tan
    almayan her gücün karşısında son derece güçlü olur.398
    MÜSLÜMANIN ALLAH İNANCI
    Müslümanlar Allah’a Şöyle İnanır: Allah vardır ve birdir. Varlığının
    başlangıcı ve sonu yoktur. Allah yaratıklardan hiçbirisine benzemez. Allah’ın
    varlığı kendisindendir. O hiçbir şeye muhtaç değildir, bütün her şey ona
    muhtaçtır.
    Allah daima diridir. Her şeyi bilir, görür, işitir, dilediğini yapar. Allah sonsuz
    kudret (güç) sahibidir, yaratıcıdır, dilediğini yoktan var eder.
    Allah’a böyle inanan kimse, hiç kimsenin görmediği bir yerde bile olsa
    ahlâksızlık yapamaz. Çünkü Allah’ın onu gördüğünü, duyduğunu ve cezâlandıracağını
    bilir ve ona göre hareket eder.
    NASIL BIR ALLAH’A İMAN EDIYORUZ?
    Daha çok politikacıların halkın ağzını tatlandırmak için sunmak istedikleri
    şerbet cinsinden topluluklara konuşurken söyledikleri bir söz vardır: “İnandığımız
    Allah bir, peygamber bir, kitap bir… Aynı Allah’a, aynı peygambere ve
    398 Seyyid Kutup, Fî Zilâli’l Kur’an Tefsiri.
    ≈ 176 ≈
    Ahmed Kalka n
    aynı kitaba iman eden insanlarımız…” Keşke öyle olsa ama, kesinlik hayır!
    Bu toplumun bireylerinin, cemaatlerinin ve hocalarının inandıkları Allah, aynı
    Allah değildir. O kadar farklı Allah anlayışı ve inancı var ki… İnsanlarımız Allah
    inancını da Allah’tan, yani direkt olarak Kur’an’dan öğrenmiyorlar, “nasıl bir
    Allah?” sorusunu Kur’an’a sorarak Kur’an’ın verdiği cevabı en doğru cevap
    olarak görmüyorlar. Atalarının aktardıkları, toplumun birbirinden öğrendiği,
    kulaktan dolma bilgilerle Allah inancını oluşturuyorlar. Bu Allah inancının
    içinde doğrular olduğu gibi, nice yanlışlar da var.
    NASIL BIR ALLAH’A VE NASIL İMAN ETMEMIZ GEREKIYOR?
    Diri olan, ilmi her şeyi kuşatan (bilmediği hiçbir şey bulunmayan, gelmişi
    de geleceği de, olmuşu da olacağı da bilen, kişinin kiminle evleneceğini
    daha evlenmeden bilen, Kendisi için zaman mefhumu olmayan), her şeyi
    görüp işiten, dilediğini yapma kudretinde olan, her şeye gücü yeten (güç
    geçiremeyeceği hiçbir şey olmayan), Hiçbir şeye ihtiyaç duymayan, her şeyin
    Kendine muhtaç olduğu ezelden beri var olan, sonu olmayan, bir olan,
    babası ve oğlu, ortağı ve yardımcısı olmayan, sonradan yaratılanlara hiçbir
    şekilde benzemeyen zât…
    Esmâü’l-Hüsnâsı olan, en güzel isimlerin ve en güzel vasıfların Kendisine
    ait olduğu,
    Rahmân ve Rahim olan,
    Tek ilâh,
    Tek rab olan,
    Şirki yasaklayıp tevhidi emreden,
    İbâdet edilmeye, tapılmaya sadece Kendisinin Hakkı Olan,
    Bütün varlıkların kendisine itaat (secde) ettiği zat olan,
    Kur’an’ı indiren,
    Peygamberleri gönderen,
    Mutlak şekilde ve en fazla sevilen, Kendisinden mutlak olarak korkulan
    ve ümit edilen,
    Yeisi/ümitsizliği (Kendi rahmetinden ümit kesmeyi) kâfirlik olarak ilan
    eden,
    Kendisiyle çok kârlı ticaret yapılması gereken,
    Kendisine tevekkül edilen, vekil kabul edilen,
    Dinin ve Din Gününün Sahibi,
    Nimet veren,
    ≈ 177 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Allah’a İman
    İmanı sevdiren, küfrü, fâsıklığı ve isyanı çirkin gösteren,
    Tevbeleri kabul eden,
    Öldüren, dirilten,
    Tabiat güçlerine, yere göğe, tüm evrene ve tüm varlıklara hükmedip boyun
    eğdiren, Hüküm sahibi, Hükmü ve hâkimiyeti her yerde geçen,
    Yaratan,
    Emreden,
    Rızık veren, zengin veya fakir kılan, mülkün tek sahibi olan,
    Cennet ve cehennemin sahibi,
    Şifa veren,
    Gazap ve Rahmet sahibi,
    Azab eden ve Affeden,
    Dini Kolay kılan, kolaylık dileyen,
    Bireyken cemaat, cemaatken vahdet içinde tek ümmet olmamızı isteyen,
    Kâfirleri ve küfrü sevmeyen ve bize de sevdirmeyen,
    Zulmü sevmeyen, zâlimlere düşman olan,
    Kitap indiren,
    Peygamber gönderen,
    Tevekkül edilen,
    Kendisiyle ticaret yapılması gereken,
    İnsanı yeryüzünde halife kılan,
    İhsâna ihsanla cevap veren,
    İhtilâfı, özellikle tefrikayı yasaklayan ve vahdeti emreden,
    Duâ edenin duâsına icâbet eden,
    İzzet ve şefaatin tümü O’na ait olan,
    Uğrunda cihad edilmesi gereken,
    Uğrunda infak edilmesi gereken, Kendisi için feda edilemeyecek hiçbir
    şey olmayan,
    Mü’minlerin velîsi olan, onlara yardım ve zafer vaad eden,
    Gâlibiyet ve mağlûbiyet elinde olan, dilediğini gâlip kılan ve dilediğini
    mağlûb edecek olan,
    Haram ve Helâl koyma yetkisi Kendisinde olan,
    Gayb bilgisi sadece Kendisine ait olan,
    İtaat edeni ödüllendirip isyan edeni cezalandıracak olan,
    Hamdin kendisine ait olduğu,
    Hayır ve şerle imtihan eden, her şeyle herkesi her zaman imtihana tâbi
    tutan,
    Hesap Gününün tek sahibi, Yaptıklarımızdan (ve yapmadıklarımızdan)
    ≈ 178 ≈
    Ahmed Kalka n
    hesap soracak olan,
    Hidâyet veren, Hidayet ettiği kimseyi yoldan çıkaracak kimsenin bulunmadığı,
    Sapıtmayı hak eden kimseyi saptırınca, ona hidayet edecek kimsenin
    bulunamayacağı,
    Dünya bir araya gelse O istemeyince kimsenin kimseye zerre kadar fayda
    veya zarar veremeyeceği,
    Tâğutları inkârı emreden,
    İlmi, cihadı ve takvâyı insanlar için fazilet ölçüsü kılan,
    Her türlü olumlu özelliğin sahibi, hiçbir olumsuz özelliğinin bulunmadığı,
    Hiçbir yaratığın kendisine hiçbir şekilde benzemediği, baba, oğul gibi bir
    özelliğinin bulunmadığı bir zât…
    Her şeyden önce tek rabbimiz ve tek ilâhımız olan, Kendinden başka rab
    ve ilâh olmayan zâta iman ediyoruz.
    Kur’an’da Rab ismi, sonsuz kudreti ile her şeyi idaresi altına alan, yöneten,
    terbiye eden ve bunları yapabilecek kudrete mâlik olan Allah anlamına
    gelmektedir. Ayrıca, Rab ismi, her şeyi idare eden, koruyup gözeten, hâkimiyeti
    altında bulunduran ve gerçek Rab olan Allah’a, O’nun rubûbiyet bağına,
    mutlak tevhid ve tam bir kulluk şuuru ile bağlanmayı da ifade etmektedir.
    Allah’tan başkasının hükmünü hüküm edinmemek, O’nun dinini her şeyden
    üstün tutmak, bütün mahlûkatı O’nun mutlak hâkimiyetine teslim olmuş bilmek,
    Allah’ı gerçek Rab olarak tanımak demektir.
    Allah, kendi katında tek geçerli din olan İslâm’ı, insanları, kullara ve diğer
    varlıklara ibâdet etmekten kurtarıp, Allah’a kulluk etmeleri için göndermiştir.
    İslâm, insanları kulların zulmünden, Allah’ın adaletine götürür. Tevhid gerçeğinin
    birinci şartı, Rubûbiyette tevhiddir. Yani gerçek Rab ve Hâkim olanın
    tek bir Allah olduğuna inanmaktır. İkinci şartı da, kullukta tevhiddir; bu da
    Allah’tan başkasına kulluk etmemektir. İnsan, Rabbine ibâdet etmekle yükümlüdür.
    Müslüman, yalnızca Allah’a ibâdet eden kimsedir. Sadece Allah’a
    ibâdet ise, Allah’tan başkasını rab edinmemek, O’na hiçbir varlığı ortak koşmamak
    demektir.
    Kur’an’da rabliğin belirgin özellikleri açık olarak bildirilmiştir. Bunların başında,
    insanlardan mutlak itaat ve kulluk istemek, insanlık hayatını ve varlıklar
    âlemini düzenleyen ilâhî nizamlar koymak, mutlak değer ölçüleri belirtmek
    ≈ 179 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Allah’a İman
    gibi özellikler gelir. Bunlardan birini kendine tahsis eden insan, rablik iddiasında
    bulunmuş olur. Allah, Kur’ân-ı Kerim’de, ibâdet edilecek tek rab olduğunu
    açık bir şekilde bildirmiş ve kendisine bu konuda şirk/ortak koşulmamasını
    istemiştir. Buna rağmen, insanların yine de Allah’tan başka varlıkları
    rab edindikleri görülmektedir. Bir kısım insanlar çıkıyor, Rabbe ait olan özellikleri
    kendilerine mal etmeye kalkışıyorlar. Sonra da insanları gerçek Rabbin
    emir ve yasakları dışında kendi koydukları kurallara, ilkelere, değer ölçülerine
    ve kendi düşüncelerine kayıtsız şartsız uymaya çağırıyorlar. Oysa bu durum,
    rablik iddia etmenin ta kendisidir. Bazı insanlar her ne kadar onlar için secdeye
    varmasalar da Allah’ın koyduğu hükümleri bırakıp, onların gayr-ı meşrû
    emirlerini benimseyerek dinlemek suretiyle onlara kul olma derekesine
    düşerler. Onların bu durumu Allah’tan başkalarını rab edinmeleri demektir.
    Kur’an’daki rable ilgili âyetler bu konuyu açıkça ortaya koymaktadır.
    Kur’ân-ı Kerim, sık sık, insanların ve bütün evrenin Rabbinin Allah olduğunu
    vurgulamaktadır. O, kendi irâdesiyle evreni ve içindekileri yaratıp şekil
    vermiş, biçimlendirmiştir. Yarattığı her şeyin tek sahibi ve maliki O’dur. O aynı
    zamanda yarattığı evreni ve içindekileri yönetmektedir, her şeye tasarruf etmektedir.
    Bu tasarruf etmenin içerisinde elbette yaratılmışların ihtiyacı olan
    şeyleri onlara karşılıksız vermek de vardır.
    ALLAH TEÂLÂ’NIN SIFATLARI
    Allah’a iman etmek için Allah’ı bilmek lâzımdır. Fakat Allah’ın zâtı ve mâhiyeti
    bilinemez. İnsanlar bu konuda düşünmekten men olunmuşlardır. Allah
    ancak isimleri, sıfatları ve fiilleri (yaratmak, rızık vermek gibi) ile bilinir. O halde
    Allah’a iman O’nda bulunması ve bulunmaması gereken sıfatları ve O’na
    mahsus isimleri bilmek ve inanmaktır. Allah Teâlâ’ya doğru olarak inanmak
    ve yüce varlığını iyi tanıyabilmek için O’nun sıfatlarını ve isimlerini bilmek gerekir.
    Sıfat konusunda selefiyye, mutezile, şia ve ehl-i sünnet farklı sayıda ve
    farklı sıfatları öne çıkarmışlardır. Ehl-i Sünnetin meşhur sınıflamasına göre
    Allah Teâlâ’nın (aslında sonsuz sayıda olan) sıfatlarından 14 tanesi bize bildirilmiştir.
    Bunlardan 6 tanesi zâtî, 8 tanesi ise subûtî sıfatlarıdır. Zâtî sıfatlar
    sadece ve sadece Allah Teâlâ’da bulunan, O’nun hâricinde hiçbir varlıkta
    ≈ 180 ≈
    Ahmed Kalka n
    bulunmayan sıfatlardır. Ama subûtî sıfatları ise, Allah’tan başka bazı varlıklarda
    da sınırlı bir şekilde bulunabilen sıfatlardır.
    A) ZÂTÎ SIFATLAR (SIFAT-I SELBIYYE)
    Sıfat-ı Zâtiyye: Yüce Allah’ın zâtı için vâcib olan, zorunlu olan sıfatlar.
    Bunlara sıfât-ı nefsiyye de denir. Diğer bir tabirle “zâtî veya nefsî sıfatlar” da
    denilen bu sıfatlar, Yüce Allah’ın varlığını ve hakikatini anlayıp kavramada biz
    kullarına yardım eden sıfatlardır. Bu sıfatlar sayesinde Allah Teâlâ’nın yüce
    zâtını ve varlığını O’na yaraşır bir tarzda anlayıp, imanımızı da o oranda kuvvetlendirebiliriz.
    Yüce Allah’ın kendine mahsus bir zâtı vardır ve bu zâtının
    gereği olan, bu zâtından ayrılması düşünülmeyen sıfatları vardır. Bunlardan
    bir kısmına “Zâtî sıfatlar” , bir kısmına da “sübûtî sıfatlar” denir.
    Zâtî sıfatlar, hiç bir sebebin eseri olmayan, Allah Teâlâ’nın hakikatini ortaya
    koyan sıfatlardır. Bu sıfatlar Yüce Allah’ın zâtıyla, varlığıyla doğrudan doğruya
    alâkalı oldukları için ve sadece Allah’ın yüce zâtına mahsus oldukları
    için zâtî sıfatlar diye isimlendirilmişlerdir. Zat veya varlık olmadan bu sıfatların
    varlığını düşünmek ve bu sıfatlardan söz etmek imkânsızdır. “Sıfât-ı Zâtiyye”
    denilen bu zâtî sıfatlar 6 tanedir:
    1) Vücud: Var olmak demektir. Bütün bu kâinatı yaratan ve düzenleyen
    Allah vardır. Vücûd sıfatı; Yüce Allah’ın mevcûdiyeti, varlığı demektir ki; bazı
    âlimlere göre, asıl zâtî veya nefsî sıfat budur. Zira Yüce Allah’ın mevcûdiyeti,
    varlığı kabul edilmeden, diğer sıfatlarından bahsetmek mümkün olmaz.
    Yüce Allah’ın varlığına, mevcûdiyetine işaret eden pek çok âyet-i kerime
    mevcuttur.399 Bunlardan birisi şöyledir: “O Yüce Allah, görüleni de görülmeyeni
    de bilen, Kendisinden başka ilâh olmayan, ancak kendisi var olan
    Allah’dır.”400
    Allah Teâlâ’nın varlığı, mevcûdiyeti kendi zâtının gereğidir. O’nun yüce
    zâtı, yaratıklarda olduğu gibi başkasından dolayı değildir. O kendi zâtı ile
    vardır, kendi zâtıyla kaimdir, varlığı için bir başkasına, bir başka şeye muhtaç
    değildir. Zira muhtaç olan, İlâh olamaz.
    2) Kıdem: Allah’ın varlığının öncesinin olmamasıdır. Yani, önceden yok
    399 6/En’âm, 75-79; 12/Yûsuf, 105; 27/Neml, 59-64; 28/Kasas, 71-72; 29/Ankebût, 61, 63; 57/Hadîd,
    3; 67/Mülk, 19, 30.
    400 59/Haşr, 22
    ≈ 181 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Allah’a İman
    iken sonradan yaratılmış değildir. Allah Ezelîdir, öncesi yoktur. Her yaratılan
    şeyin muhakkak evvelî vardır. Allah Teâlâ tek yaratıcı olduğundan O’nun
    evvelî yoktur. Allah Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “O ilktir (kendinden
    önce hiçbir varlık yoktur.), sondur (kendinden sonra bir varlık yoktur, her
    şey yok olurken O kalacaktır), O zâhirdir (varlığı aşikârdır), bâtındır (gerçek
    mâhiyeti insan için gizlidir). O, her şeyi bilir.”401
    3) Beka: Allah’ın varlığının sonu olmaması demekıir. Allah Teâlâ ebedîdir.
    O’nun ne geçmişte ne gelecekte var olmadığı ve var olmayacağı bir zaman
    düşünülemez. Tek yaratıcı olan Allah’tan başka bütün her şey yok olmaya
    mahkûmdur ve yok olacaktır. “Yer üzerinde bulunan her canlı fânîdir (sonludur),
    yok olacaktır; Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zâtı bâki
    kalacak.”402“Allah ile birlikte başka bir ilâha tapıp yalvarma! O’ndan başka
    ilâh/tanrı yoktur. O’nun zâtından başka her şey helâk olacaktır. Hüküm
    O’nundur ve siz ancak O’na döndürüleceksiniz.”403
    4) Vahdâniyyet: Bir olmak demektir. Allah zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde
    (işlerinde) eşi, dengi ve benzeri olmayan birdir. “De ki: O, Allah birdir.”
    404O’nun eşi ve ortağı, yardımcısı yoktur; O bir ve tek’tir. Allah Teâlâ mutlak
    birdir. Bir kağıdı veya tebeşiri ikiye, üçe, dörde veya daha fazla parçaya
    bölebilirsiniz. Alah Teâlâ iki veya daha fazla olması düşünülemeyen birdir.
    Hıristiyanlar Allah’ın; kutsal ruh, oğul, ve babadan meydana geldiği inancı
    yüzünden sapıtmışlar ve şirke düşmüşlerdir.
    Allah Teâlâ sıfatlarında da birdir. Allah’tan başka hiçbir varlık sıfatlarında
    tek/bir değildir. Mutlaka bir veya birkaç sıfatıyla diğer varlıklarla ortak durumdadır.
    Meselâ, güneş ve ay bir tanedir. Fakat onlar gibi parlak ve yuvarlak
    başka gök cisimleri vardır ve onlara benziyordur. Allah Teâlâ böyle değildir,
    O’nun sıfatları öyle “bir”dir ki, aynı sıfatların başka bir varlıkta bulunmasına
    imkân yoktur.
    Allah, fiilleri itibariyle de birdir. Meselâ, yaratmak Allah’ın fiillerindendir.
    O’ndan başka hiçbir varlığın, bir şeyi yoktan var etmesi düşünülemez. O’nun
    hiç bir benzeri, ortağı, örneği ve cüzleri (parçaları) ve yardımcıları yoktur.
    401 57/Hadîd, 3; Yine bak. 2/Bakara, 255
    402 55/Rahmân, 26-27
    403 28/Kasas, 88; Yine bak. 2/Bakara, 255; 25/Furkan, 58; 28/Kasas, 88; 57/Hadîd, 3.
    404 112/İhlâs, 1; Yine bak. 2/Bakara, 163, 255; 3/Âl-i İmrân, 2, 6, 18; 4/Nisâ, 87, 171; 6/En’âm, 10,
    102; 9/Tevbe, 31; 11/Hûd, 14; 13/Ra’d, 16, 30; 16/Nahl, 22, 51; 17/İsrâ, 42-43; 20/Tâhâ, 8, 98; 21/
    Enbiyâ, 22-25; 23/Mü’minûn, 91, 116; 28/Kasas, 70, 88; 35/Fâtır, 3; 37/Sâffât, 1-5; 38/Sâd, 65-66; 39/
    Zümer, 4, 6; 40/Mü’min, 3, 16, 62, 65; 41/Fussılet, 6; 43/Zuhruf, 84; 44/Duhân, 8; 59/Haşr, 22-23; 64/
    Teğâbün, 13; 73/Müzzemmil, 9.
    ≈ 182 ≈
    Ahmed Kalka n
    İbâdete lâyık yegâne tek mâbud, Allah’tır. İşte “Vahdâniyet” sıfatını bütün bu
    hususları içine alan bir teklik (ehadiyet) olarak anlamak gerekir. O her bakımdan
    en mükemmel, bütün eksiklik ve noksanlıklardan uzak (münezzeh)
    bir varlıktır.
    5) Muhâlefetün lil-havâdis: Sonradan var olanlara benzememek demektir.
    Allah (c.c.) sonradan var olanlara, yani yaratılmış varlıklardan hiçbirine,
    hiçbir yönden benzemez. Yüce Allah’ın benzeri hiç bir şey yoktur. O’na
    eşit ve denk olan hiç bir varlık yoktur. Zaten kadîm, bâkî ve bir tek olan
    varlığın sonradan olanlara benzememesi, yine O’nun bu sıfatlarının bir sonucudur
    ve O’nun yüce zâtına mahsustur. İnsanın aklına geldiği, düşüncesinin
    ulaşabildiği her şeyden Allah mutlak sûrette başkadır. İnsan aklı Allah’ın
    zâtının mâhiyetini anlayamaz. Bu yüzden insanlar bu konuda düşünmekten
    men olunmuşlardır. Başka şeyler mümkin, varlıklarında muhtaç, hâdis
    ve fânîdirler. Cenâb-ı Hak ise, vâcib li-zâtihî (zâtından dolayı varlığı zorunlu),
    ihtiyaçsız, ezelî ve ebedîdir. Her şey O’na muhtaçtır. Yüce Allah, mümkin
    olan varlıkların bütün özelliklerinden münezzehtir. “O’nun benzeri hiç bir
    şey yoktur. O her şeyi işiten ve görendir.”405
    6) Kıyam bi-nefsihî: Allah’ın varlığı ve varlığının devamlı olması kendindendir.
    Allah Teâlâ, var olması ve varlığını devam ettirmesi için hiçbir şeye
    muhtaç değildir. Allah, İhlâs Sûresinde de belirttiği gibi Samed’dir, yani bütün
    varlıklar O’na muhtaçtır, O hiçbir şeye muhtaç değildir. Yine Kur’ân-ı Kerim’de
    Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah elbette bütün âlemlerden ganî ve
    müstağnîdir.”406; “Allah, O’ndan başka ilah olmayan, diri ve kendi kendine
    kaim (var) olandır.”407; “Allah, O’ndan başka ilâh/tanrı yoktur. O, hayydir,
    kayyûmdur.”408
    Vâcibu’l-vücûd (varlığı zorunlu, varlığı kendi zâtının gereği) olan Allah’ın
    zatı düşünüldüğü zaman, bu varlıkla beraber bu zâtî sıfatların da düşünülmesi
    zaruridir (vâcibtir). Varlık, yani mevcudiyet ve sıfatlar O’ndan ayrılmaz.
    Allah Teâlâ kadîm, ezelî, ebedî ve her yönden en mükemmel olduğu için, ne
    zamana, ne mekâna, ne bir yardımcıya muhtaçtır. O bunların hepsinin üstünde,
    varlığı zâtının gereği, mutlak ve en mükemmel ve vâcib bir Allah’tır.409
    405 42/Şûrâ, 11; Yine bak. 112/İhlâs, 4; 2/Bakara, 22; 6/En’âm, 101; 19/Meryem, 65.
    406 29/Ankebût, 6
    407 3/Âl-i İmrân, 2
    408 2/Bakara, 255
    409 Cihad Tunç, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 406
    ≈ 183 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Allah’a İman
    B) SUBÛTÎ SIFATLAR
    Sıfat-ı Sübûtiyye: Yüce Allah’ın zatının gereği olan ve bu zattan ayrılmayan,
    ezelî ve ebedî olan vâcib sıfatlar. Bu sıfatların hepsi Kur’an âyetleriyle
    sabit oldukları ve bu âyetlerden çıkarıldıkları için ve varlıkları Yüce Allah’ın
    zâtında isbat edilmiş olduğu için, “sübûtî sıfatlar” diye isimlendirilmişlerdir.
    Bu sıfatlardan her biri Yüce Allah’ın zâtıyla kaimdir. O’nun Yüce zâtı ve varlığı
    düşünülmeden bu sıfatlardan bahsetmek de mümkün olmaz. Allah Teâlâ’nın
    subûtî sıfatları 8 tanedir:
    1) Hayat: Allah’ın canlı, diri, yani hayat sahibi olması demektir. O devamlı
    olarak diridir, ölümsüzdür. Sonsuza kadar diri olarak kalacaktır. Allah, canlı
    olarak hayatta kalması için, yaratılmış varlıklar gibi bazı şeylere muhtaç
    değildir. Bu sıfatın zıddı olan ölü ve cansız olmak, Allah hakkında düşünülemez,
    mümtenîdir. Allah Teâlâ’nın bu sıfatına işaret eden pek çok âyet vardır.
    Bunlardan biri şu âyettir: “Ölümsüz, diri olan Allah’a güven ve O’nu hamd
    ile tesbih et!...”410
    Her şeye can veren, ölü gibi görünen toprağa, kuru sanılan ağaçlara can,
    hayat ve tazelik veren Allah Teâlâ’dır. Bütün canlıların hayatı sonradandır ve
    Yüce Allah’ın yaratmasıyladır. Hâlbuki Yüce Allah’ın “Hayat” sıfatı da; zâtı gibi
    kadimdir, ezelî ve ebedîdir; zâtından ayrılmayan, zâtı ile var olan vâcib bir
    sıfattır. Zira hayat olmadan diğer sıfatları düşünmek, onlarla Allah’ı vasıflandırmak
    abes olur. Bu bakımdan sübutî sıfatların ilki “hayat” sıfatıdır.
    2) İlim: Allah’ın, geçmiş ve gelecekteki her şeyi en küçük ayrıntısına kadar
    bilmesidir. Allah; olmuşu olacağı, açığı gizliyi, kalplerden geçenleri, her
    şeyi ezelî ilmiyle bilir. O’nun ilmi, kâinattaki her şeyi kuşatmıştır. Evrendeki
    hiç bir şey O’nun ilminin dışında meydana gelemez. O’nun ezelî olan ilim
    sıfatıyla muttasıf olduğunu gösteren pek çok âyet-i kerime vardır: “İçinizde
    (sinelerinizde) olanı gizleseniz de açıklasanız da Allah onu bilir. Göklerde
    olanları da yerde olanları da bilir...”411
    410 25/Furkan, 58; Yine bak. 2/Bakara, 255; 3/Âl-i İmrân, 2
    411 3/Al-i İmrân, 29; Yine bak. 2/Bakara, 29, 33, 231, 244, 255-256, 282; 3/Âl-i İmrân, 5, 29; 4/Nisâ,
    24, 111; 5/Mâide, 7, 99; 6/En’âm, 3, 13, 59, 73, 101; 11/Hûd, 5; 13/Ra’d, 8-10; 14/İbrâhim, 38; 16/Nahl,
    19, 23; 20/Tâhâ, 7, 98, 111; 21/Enbiyâ, 110; 22/Hacc, 70, 76; 23/Mü’minûn, 92; 26/Şuarâ, 220; 27/
    Neml, 6; 28/Kasas, 69; 29/Ankebût, 45, 52, 61; 31/Lokman, 16, 23, 34; 32/Secde, 6; 33/Ahzâb, 1; 34/
    Sebe’, 1-2; 35/Fâtır, 38, 44; 36/Yâsin, 81; 39/Zümer, 7, 46; 40/Mü’min, 3, 19, 65; 41/Fussılet, 47; 42/
    Şûrâ, 17, 24-25; 43/Zuhruf, 84; 48/Feth, 4; 49/Hucurât, 1, 8, 13; 57/Hadîd, 3-4, 6; 58/Mücâdele, 7; 59/
    Haşr, 22; 64/Teğâbün, 4, 11, 18; 66/Tahrîm, 2; 67/Mülk, 13-14; 76/İnsan, 30.
    ≈ 184 ≈
    Ahmed Kalka n
    Şu halde Allah’ın ilmi gizli açık her şeyi kuşatmıştır. Kalplerimizden geçenler
    de O’na mâlumdur. Bütün gayb âlemi, bizim sınırlı ve sonradan kazanılma
    bilgimizin ulaşamadığı o âlem, Allah’ın bilgisi dâhilindedir. O’nun ilmi, zâtı
    ile kaim olan, ezelî ve ebedî, bilinenlerle değişmeyen bir ilimdir. Kulların ilmi
    gibi kazanılmış, sonradan elde edilmiş bir ilim değildir.
    3) Semî’: Allah’ın her şeyi işitmesidir. O’nun duymayacağı hiçbir ses, hiçbir
    fısıltı yoktur. İnsanların duyamadıkları, ama gerçekte var olan tüm sesleri
    duyar. O, her çeşit, her kuvvette ve zayıflıktaki sesleri işitir, duyar. İşitilmek
    şânından olan her şeyi işitir. Allah Teâlâ’nın işitip duyması, kulların işitmesi
    gibi, birtakım kayıt ve şartlara, vâsıtalara ve organlara bağlı değildir. O, işitilme
    özelliğinde olan her şeyi, en gizli ve pek hafif sesleri, fısıltıları bile duyar.
    Özellikle kullarının duâlarını, zikirlerini, gizli ve âşikâr niyazlarıyla yalvarışlarını
    işitir, kabul eder ve mükâfatlandırır. Bu sıfatla ilgili pek çok âyet vardır, ekserisi
    görmek sıfatıyla beraber yer almaktadır. “...Allah her şeyi işiten ve
    görendir.”412
    4) Basar: Allah’ın her şeyi görmesidir. Allah Teâlâ küçük büyük, gizli açık,
    uzak yakın, her şeyi görür. Hiçbir şey O’na gizli kalmaz. O görmek için hiçbir
    araç, organ ve bağıntılara ihtiyaç hissetmez. O’nun görmesi, göz gibi bir
    organa, ışığa, uzaklığa ve yakınlığa bağlı değildir. Yüce Allah’ın görme sıfatı
    da ezelîdir, sonradan olma değildir. Bu sıfat da bütün mevcûdâta, görmek
    şânından olan her şeye tealluk eder. O’nun görmesinin dışında kalan hiç bir
    mahlûk yoktur.
    İnsanın görmesi sınırlıdır, görme organından mahrum olanlar göremezler:
    Ayrıca aydınlık, karanlık, uzaklık, yakınlık ve daha dünyadaki nice olay,
    görmeye veya görmemeye etki etmektedir. Allah Teâlâ’nın görmesi hiç bir
    şeyden etkilenmez. Bu sıfatla ilgili Kur’ân-ı Kerim’de yüzlerce âyet yer almaktadır.
    Meselâ;. âyet meâlen şöyle son bulmaktadır: “...Biliniz ki, Allah,
    şüphesiz yaptıklarınızı görür.”413
    412 4/Nisâ, 134; Yine bak. 2/Bakara, 127, 137, 181, 224, 227, 244, 256; 3/Âl-i İmrân, 34-35, 38, 121;
    4/Nisâ, 58, 134, 148; 5/Mâide, 76; 6/En’âm, 13, 115; 7/A’râf, 200; 8/Enfâl, 17, 42, 53, 61; 9/Tevbe, 98,
    103; 10/Yûnus, 65; 11/Hûd, 24; 12/Yûsuf, 34; 14/İbrâhim, 39; 17/İsrâ, 1; 21/Enbiyâ, 4; 22/Hacc, 61, 75;
    24/Nûr, 21, 60; 26/Şuarâ, 220; 29/Ankebût, 5, 60; 31/Lokman, 28; 34/Sebe’, 50; 40/Mü’min, 20, 56;
    41/Fussılet, 36; 42/Şûrâ, 11; 44/Duhân, 6; 49/Hucurât, 1; 58/Mücâdele, 1; 76/İnsan, 2.
    413 2/Bakara, 233; Yine bak. 2/Bakara, 96, 110, 233, 237, 265; 3/Âl-i İmrân, 15, 20, 156, 163; 4/Nisâ,
    58, 134; 5/Mâide, 71; 6/En’âm, 50; 7/Enfâl, 39, 72; 11/Hûd, 24, 112; 12/Yûsuf, 93, 96; 13/Ra’d, 16; 17/
    İsrâ, 1, 17, 30, 96; 20/Tâhâ, 35, 125; 22/Hacc, 61, 75; 25/Furkan, 20; 31/Lokman, 28; 33/Ahzâb, 9;
    34/Sebe’, 11; 35/Fâtır, 19, 31, 45; 40/Mü’min, 20, 44, 56, 58; 41/Fussılet, 40; 42/Şûrâ, 11, 27; 48/Feth,
    24; 49/Hucurât, 18; 57/Hadîd, 4; 58/Mücâdele, 1; 60/Mümtehine, 3; 64/Teğâbün, 2; 67/Mülk, 19; 76/
    İnsan, 2; 84/İnşikak, 15.
    ≈ 185 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Allah’a İman
    5) İrâde: Dilemek demektir. Allah dilediğini yaratır, O’nun irâdesi (dilemesi)
    dışında hiçbir şey olmaz. İrâde, Allah’ın istediğini dileyip tercih etmesi
    demektir. Yani O’nun, bir işin şöyle olmasını değil de, böyle olmasını veya
    böyle olmasını değil de, şöyle olmasını dilemesi, dilediği gibi tâyin ve tahsis
    etmesidir. Evrende olmuş ne varsa, hepsi O’nun dilemesi, irâdesi ile olmuştur.
    O’nun irâdesi ve isteği dışında hiç bir şey var veya yok olamaz. Cenâb-ı
    Hakk’ın “irâde” sıfatı, mümkün veya câiz olan şeylere tealluk eder. O’nun
    irâdesi, bir şeyin olması veya olmaması şıklarından birini tercih eder. Tercih
    ettiği yöne irâdesini tealluk ettirince, o şey de ya hemen oluverir veya olmamasını
    tercih etmiş ise, o şey olmaz, yok olur.
    Bu anlamda Yüce Allah’ın irâdesini iki şekilde anlamak kabildir:
    a) Tekvinî (kevnî) irâde: Bu irâdeye “meşiyyet” de denir ki; bütün yaratılmışlara
    şâmildir. Bir şeye tealluk edince, o şey olmamazlık edemez, her
    durumda vuku bulur. Bu anlamda Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Bir şeyin
    olmasını istediğimiz zaman, sözümüz ona sadece ‘ol!’ demektir ve o hemen
    oluverir.”414
    b) Teşrîî (dinî) irâde: Bu irâde Cenâb-ı Hakk’ın muhabbet ve rızâsı demektir
    ki; bu mânâda irâde ettiği şeyin her durumda meydana gelmesi vâcib
    değildir. Çünkü kulların işleriyle ilgilidir. Bu mânâda Yüce Allah; “...Allah size
    kolaylık murat eder, zorluk istemez”415 buyuruyor. Bunun anlamı “şâyet siz
    kullar, Allah’ın rızâ ve muhabbetinin hilâfına zorluk, kötülük isterseniz; kendisi
    bunları istemediği (râzı olmadığı) halde, siz istediğiniz için yaratır; zorluğa ve
    kötülüğe rızâsı yoktur” demektir.
    Allah’ın irâde sıfatı ile ilgili Kur’an’da birçok âyet vardır.416
    6) Kudret: Gücü yetmek demektir. Allah’ın her yerde her şeyi yaratma
    güç ve kuvveti. Allah’ın gücü, dilediği her şeyi yapmaya yeter. Gerçek anlamda
    güç ve kuvvet, ancak, sadece Allah’a aittir.
    Kudret sıfatı, Allah Teâlâ’nın bütün mümkünâta gücünün yetmesi, her türlü
    tasarrufta bulunması demektir. İrâdesiyle bütün mümkünâtı kuşattığı gibi,
    kudretiyle irâde ettiklerini bir fiil meydana getirerek, yaratarak bunlara kadir
    olur. Allah Teâlâ’nın nihâyetsiz, bitmek tükenmek bilmeyen kudreti vardır. Bu
    414 16/Nahl, 40
    415 2/Bakara, 85
    416 İrâde konusuyla ilgili âyetler: 2/Bakara, 185, 253; 3/Âl-i İmrân, 26, 40; 5/Mâide, 1; 11/Hûd, 107;
    14/İbrâhim, 27; 22/Hacc, 14, 18; 24/Nûr, 45; 28/Kasas, 68; 30/Rûm, 54; 42/Şûrâ, 49; 85/Bürûc, 16;
    68/Kalem, 17-19; 18/Kehf, 23-24.
    ≈ 186 ≈
    Ahmed Kalka n
    sıfat da diğerleri gibi ezelî ve ebedîdir. Ezelî olan bu kudret sıfatıyla, herhangi
    bir şeyi dilediği gibi yapmaya kadirdir. O’nun kudretinin erişemeyeceği, bu
    kudretin dışında kalan hiç bir şey yoktur. “Muhakkak ki, Allah her şeye kaadirdir,
    gücü yetendir.”417
    7) Kelâm: Söylemek, konuşmak demektir. Allah’ın harften ve sesten
    münezzeh olarak konuşması. Allah Teâlâ dile ihtiyaç duymadan dilediğini
    söyler. Allah’ın “Kelâm” sıfatı, ezelî ve ebedîdir. O’nun söz söyleyememesi,
    konuşamaması düşünülemez. İşte Yüce Rabbimiz bu sıfatıyla peygamberlerine
    vahyederek sözlerini söylemiş, emirler vermiştir. Kitablarını ve şeriatini
    bu kadîm kelâmıyla bildirmiştir. O, kelâmını dilediği zaman, kendi zâtına ve
    şânına lâyık bir şekilde meleklerine bildirir, işittirir ve anlatır. Bunu yaparken
    harflere, seslere, hecelere ve yazıya muhtaç değildir.
    Yüce Allah’ın dilediği şeyleri, emir ve yasaklarını peygamberlerine ya
    Cebrâil vasıtasıyla veyahut doğrudan doğruya vahy ve ilham etmiş olması
    da bu “kelâm” sıfatının bir tecellisidir. Cenâb-ı Hakk’ın, peygamberleriyle tekellüm
    ettiğini (konuştuğunu) gösteren âyetler vardır. Meselâ; Cenâb-ı Allah
    meâlen şöyle buyurmaktadır: “Allah Mûsâ’ya hitabetti, onunla gerçekten
    konuştu”418; “...Onlardan (peygamberlerden) Allah’ın kendilerine hitab
    edip konuştuğu, derecelerle yükselttikleri kimseler vardır...”419
    8) Tekvîn: A llah’ın y oktan v ar e tmesi, yaratması. H er ş eyi A llah y aratmıştır.
    Allah, yaratmak istediği şeye “ol” der ve hemen o şey oluverir. Tekvin
    sıfatı, irâde sıfatının muktezâsına göre, Allah mümkünâta tesir eder, yaratır
    ve icad eder. Nitekim Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurur: “Bir şeyi dilediği
    zaman, O’nun buyruğu, sadece o şeye ‘ol!’ demektir ve o, hemen oluverir”
    420İşte bütün bu kâinatın ve içindeki varlıkların yaratanı, icad edeni Yüce
    Allah’tır. Bunları varedip etmemeye muktedir olan (gücü yeten) Allah Teâlâ,
    417 2/Bakara, 20; Yine bak. 2/Bakara, 106, 109, 148, 259, 284; 3/Âl-i İmrân, 26, 29, 65, 189; 4/Nisâ,
    133, 149; 5/Mâide, 17, 19, 40, 120; 6/En’âm, 17, 37, 41, 65; 8/Enfâl, 41; 9/Tevbe, 39; 11/Hûd, 4; 16/
    Nahl, 70, 77; 17/İsrâ, 99; 22/Hacc, 6, 39; 23/Mü’minûn, 18; 24/Nûr, 45; 25/Furkan, 54; 29/Ankebût,
    20; 30/Rûm, 54; 33/Ahzâb, 27; 35/Fâtır, 1, 44,; 36/Yâsin, 81; 41/Fussılet, 39; 42/Şûrâ, 9, 29, 50; 46/
    Ahkaf, 33, 48/Feth, 21, 57/Hadîd, 2; 59/Haşr, 6; 60/Mümtehine, 7; 64/Teğâbün, 1; 65/Talak, 12; 66/
    Tahrîm, 8; 67/Mülk, 1; 70/Meâric, 40; 75/Kıyâme, 4, 40; 77/Mürselât, 23; 86/Târık, 8.
    418 4/Nisâ, 164
    419 2/Bakara, 253; Yine bak. Kelâm; Allah’ın söylemesi ve konuşmasıyla ilgili âyetler: 2/Bakara, 37,
    77, 124; 6/En’âm, 34, 115; 7/A’râf, 158; 9/Tevbe, 6; 18/Kehf, 27, 109; 31/Lokman, 27.
    Allah’ın Kelâmı ve Kelimeleri: 2/Bakara, 37, 124; 3/Âl-i İmrân, 39, 45; 4/Nisâ, 171; 6/En’âam, 34, 115;
    7/A’râf, 137, 158; 8/Enfâl, 7; 9/Tevbe, 40; 10/Yûnus, 19, 33, 64, 82, 96; 11/Hûd, 110, 119; 18/Kehf, 27,
    109; 20/Tâhâ, 129; 31/Lokman, 27; 37/Sâffât, 171, 40/Mü’min, 6; 41/Fussılet, 45, 42/Şûrâ, 14, 24; 66/
    Tahrîm, 12.
    420 36/Yâsin, 82
    ≈ 187 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Allah’a İman
    “irâde” sıfatıyla ezelî ilmine uygun olarak; var olmasını, icad edilmesini irâde
    buyurmuş (dilemiş) ve tekvîn sıfatıyla yaratıp icad eylemiştir. Yüce Allah’ın
    âlemleri yaratmak, rızık vermek, nimetler ihsan etmek, yaşatmak, öldürmek,
    diriltmek, azab etmek, mükâfatlandırmak gibi bütün fiilleri tekvîn sıfatına râcîdir.
    Allah’ın tekvîn sıfatıyla ilgili çok sayıda âyet-i kerime vardır.421
    Bütün bu sıfatlar Allah Teâlâ’nın yüce zâtına mahsustur. O’nun yüce zâtı
    için vâcib olan sıfatların hepsi, görüldüğü gibi, âyetlerle sâbit olduğundan,
    bütün İslâm âlimleri arasında bu konuda ittifak vardır. O’nun bu sıfatlarla
    ezelde muttasıf olduğunda şüphe yoktur.
    Yüce Allah, zâtında, sıfatlarında, fiillerinde/işlerinde bir tekdir; O’nun eşi,
    ortağı ve benzeri yoktur. O’nun sıfatları ve işleri de yüce zâtına mahsustur.
    O’nun yüce zâtı ve varlığı kabul edilip tasdik edilmeden, yukarıda sayılıp
    açıklanan sıfatlardan ve O’nun güzel isimlerinden sözetmek de mümkün
    olamaz. Zira bu sıfatlar ve isimler, O’nun yüce zâtının ve varlığının zorunlu
    bir gereğidir. Ne bu zat, bu sıfatlarsız; ne de bu sıfatlar, bu zatsız olur. Yine
    dikkat edilecek olursa, bu sıfatların her biri açık ve seçik olarak Kur’ân âyetlerine
    dayanmaktadır. Yani, bizzat Yüce Allah, kendisini bu sıfatlarla vasıflandırmıştır.
    Böylece O’na olan inancımız daha da kuvvetlenmektedir. Çünkü
    bu sıfatlarıyla O’nu daha iyi anlayabiliyoruz. Bütün bu sıfatlar O’nun yüce
    zâtına yaraşır bir tarzdadır. Biz bütün bu sıfatların asıllarına iman ederiz; fakat
    keyfiyetlerine, nasıl ve nice olduklarına dair herhangi bir şekilde söz söylemeyiz.
    Bu konuda söz etmeye de bilgilerimiz yeterli değildir.422
    ESMÂÜ’L-HÜSNÂ (ALLAH TEÂLÂ’NIN GÜZEL İSIMLERI)
    Kur’an, marifetullah (Allah’ı tanıma) bilgisini Allah’ın isim ve sıfatları yoluyla
    vermektedir. Kur’an’da yüz civarında isim ve sıfat bulunmaktadır.
    421 Tekvîn; Allah, Yaratıcıdır: 2/Bakara, 28-29, 117; 3/Âl-i İmrân, 47; 5/Mâide, 17; 6/En’âm, 73, 95,
    101-102; 7/A’râf, 54; 10/Yûnus, 31; 13/Ra’d, 16; 15/Hıcr, 86; 16/Nahl, 40; 17/İsrâ, 99; 19/Meryem, 35;
    23/Mü’minûn, 17; 24/Nûr, 45; 28/Kasas, 68; 29/Ankebût, 61, 63; 30/Rûm, 27, 40, 54; 31/Lokman, 28;
    32/Secde, 7; 35/Fâtır, 1; 36/Yâsin, 81-82; 39/Zümer, 62; 49/Mü’min, 62, 68; 42/Şûrâ, 49; 54/Kamer,
    49-50; 56/Vâkıa, 57-59, 63-65, 68-73; 59/Haşr, 24; 64/Teğâbün, 2.
    Yaratan Yalnız Allah’tır: 6/En’âm, 102; 13/Ra’d, 16; 15/Hıcr, 28; 23/Mt’minûn, 17; 35/Fâtır, 3; 38/Sâd,
    71; 39/Zümer, 62; 40/Mü’min, 62; 59/Haşr, 24.
    Allah’ın “Kün -Ol-” Emri: 6/En’âm, 73; 16/Nahl, 40; 19/Meryem, 35; 36/Yâsin, 82; 40/Mü’min, 68.
    422 Cihad Tunç, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 405
    ≈ 188 ≈
    Ahmed Kalka n
    Bu isim ve sıfatların birçoğu müşrik ve münkirlerin Allah (c.c.) hakkındaki
    düşüncelerini reddetmek ve doğrusunu göstermek için zikredilmiştir. Birçoğunda
    da Allah, kendi kendisini tanıtmaktadır. “Nasıl bir Allah?” sorusu,
    Kur’an’da zikredilen “esmâü’l-hüsnâ ve sıfatların bildirdiği ve tanıttığı Allah”
    şeklinde cevaplandırılabilir. Allah’ın isimleri konusunda da temel kaynak kabul
    ettiğimiz Kur’ân-ı Kerim’deki isimlerle ilgili değerlendirmeye geçmeden,
    halk arasında çok meşhur olan Tirmizî’nin Ebû Hüreyre’den rivâyet ettiği
    hadisteki423 sıralamaya göre 99 isim şunlardır:
    1) ALLAH: Kâinatı yaratıp yöneten, bütün övgü ve ibâdetlere lâyık, varlığı
    zorunlu olan, ulûhiyete mahsus sıfatların hepsini kendinde toplamış bulunan
    Yüce Zât’ın, Rabbimiz’in özel ve en kapsamlı adı, lafza-i celâl. Kur’ân-ı
    Kerim’de 2697 kez tekrar edilmiştir. “Bil ki, Allah’tan başka ilâh yoktur.”424
    2) er-RAHMÂN: İlâhî rahmet, lütuf ve koruyuculuğu bütün mahlûkatı kapsayan,
    dünyada iman eden ve etmeyen herkese merhamet edip nimetlendiren.
    “Rahmân” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 57 yerde geçer. “(O) Rahmândır.”
    425
    3) er-RAHÎM: Çok merhamet edip bağışlayan, dünyada kendisine iman
    edip emirlerine uyanları âhirette ebedî nimetlerle mükâfatandıracak olan.
    “Rahîm” ismi Kur’an’da 115 yerde tekrar edilir. “O, size (mü’minlere) karşı
    merhametli (rahîm) olandır.”426; “(O) Rahmândır, Rahîmdir.”427
    4) el-MELİK: Görünen ve görünmeyen bütün âlemlerin sahibi ve yöneticisi.
    “De ki insanların Rabbine sığınırım. İnsanlarınmelikine.”428; “O Allah’tır
    ki, O’ndan başka ilâh yoktur. Melik’tir...”429
    5) el-KUDDÛS: Her türlü eksiklik ve noksanlıktan münezzeh (uzak), bütün
    kemal sıfatlarıyla muttasıf bulunan. “Göklerde ve yerde olanların tümü,
    Melik, Kuddûs, Azîz, Hakîm olan Allah’ı tesbih etmektedir.”430; “O Allah’tır
    ki, O’ndan başka ilâh yoktur. Melik’tir, Kuddûs’tür...”431
    423 Tirmizî, Deavât 83, Hadis no: 3507
    424 47/Muhammed, 19
    425 1/Fâtiha, 3
    426 17/İsrâ, 66
    427 1/Fâtiha, 3
    428 114/Nâs, 1-2
    429 59/Haşr, 23
    430 62/Cum’a, 1
    431 59/Haşr, 23
    ≈ 189 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Allah’a İman
    6) es-SELÂM: Esenlik veren, barış ve emniyetin kaynağı, kullarını tehlikelerden
    selâmete çıkarıp sâlim kılan. “O Allah’tır ki, O’ndan başka ilâh
    yoktur. Melik’tir, Kuddûs’tür, Selâm’dır...”432
    7) el-MÜ’MİN: Güven veren, vaadine güvenilen, güven kaynağı; Kendine
    sığınanları rahata, huzura erdiren. Gönüllerde iman ışığı uyandıran. “O Allah’tır
    ki O’ndan başka ilâh yoktur... Mü’mindir.”433
    8) el-MÜHEYMİN: Evrenin bütün işlerini düzenleyen, gözeten ve yöneten;
    insanları murâkabe edip koruyan. “O, Allah’tır ki, O’ndan başka ilâh yoktur…
    Müheymin’dir.”434
    9) el-AZİZ: Eşi, benzeri ve dengi bulunmayan; değerli, şerefli ve güçlü;
    hiçbir zaman yenilmeyen, daima gâlip olan; İzzetli, değerli ve güçlü olan. Bu
    ism-i celâl, Kur’ân-ı Kerim’de 99 yerde geçer. “Sen, o güçlü ve üstün (Azîz),
    çok merhametli olan (Rahîm) (Allah)’a tevekkül et/güvenip dayan.”435
    10) CEBBÂR: Mutlak irâdesini her durumda yürüten, dilediğini zorla yaptırmağa
    muktedir olan; düzeni bozulan her şeyi tanzim eden, her güçlüğü
    kolaylaştıran. “O Allah’tır ki, O’ndan başka ilâh yoktur… Cebbâr’dır.”436
    11) el-MÜTEKEBBİR: Her şeyde ve her işte azamet ve yüceliğini gösteren;
    büyüklükte eşi ve benzeri olmayan. “O, Allah’tır ki, O’ndan başka ilâh
    yoktur… Mütekebbir’dir.”437; “Göklerde ve yerde büyüklük (el-Kibriyâ’)
    O’nundur, O, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.”438
    12) el-HÂLİK: Her şeyi takdirine uygun şekilde yaratan, yoktan var eden.
    “O Allah ki Hâlik’tır, (en güzel biçimde) kusursuzca var edendir, şekil ve
    sûret verendir.”439; “İşte Rabbiniz Allah O’dur. O’ndan başka ilâh/tanrı
    yoktur. O, her şeyin yaratıcısıdır (Hâlik). Öyle ise O’na kulluk edin…”440
    13) el-BÂRİ’: Herhangi bir modele bağlı kalmadan, örneksiz olarak bütün
    432 59/Haşr, 23
    433 59/Haşr, 23
    434 59/Haşr, 23
    435 26/Şuarâ, 217
    436 59/Haşr, 23
    437 59/Haşr, 23
    438 45/Câsiye, 37
    439 59/Haşr, 24
    440 6/En’âm, 102
    ≈ 190 ≈
    Ahmed Kalka n
    varlıkları yaratan; eşyayı, her şeyin âzâ ve cihazlarını birbirine uygun olarak
    yaratan. “O Allah’tır ki Hâlik’tır, Bâri’’dir...”441
    14) el-MÛSÂVVİR: Yarattığı her varlığa ayrı bir şekil ve özellik veren. “O
    Allah’tır ki Hâlik’tır, Bâri’’dir, Mûsâvvirdir...”442; “Ana rahminde size dilediği
    gibi sûret veren (yusavviruküm) Allah’tır.”443
    15) el-ĞAFFÂR: Mağfireti, affı çok; daima affeden, tekrarlanan günahları
    da bağışlayan. “Gerçekten Ben, tevbe eden, iman eden, sâlih amellerde
    bulunup da sonra doğru yola erişen kimseyi şüphesiz mağfiret ederim,
    bağışlarım (Ğaffâr’ım).”444
    16) el-KAHHÂR: Yenilmeyen, yegâne gâlip; varlıkları emir ve irâdesi altında
    tutan. “O, kulları üzerinde Kahhâr’dır/kahredici olandır.”445
    17) el-VEHHÂB: Her çeşit nimeti hiçbir karşılık beklemeden bol bol bağışlayıp
    veren. “Yoksa güçlü ve üstün olan, karşılıksız bağışlayan (el-Vehhâb)
    Rabb’inin hazineleri onların yanında mıdır?”446
    18) er-RAZZÂK: Ruh ve bedenlerin gıdasını yaratıp veren; yaratılmışlara
    faydalanacakları şeyleri ihsan eden. “Şüphesiz rızık veren (Razzâk) güç vekuvvet
    sahibi olan ancak Allah’tır.”447; “Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki,
    rızkı Allah’a ait olmasın.”448
    19) el-FETTÂH: İyilik kapılarını açan; kullarına rahmet kapılarını açan ve
    müşkülleri çözüp kolaylaştıran. “De ki: ‘Rabbiniz (Kıyâmet günü) bizi, bir
    araya toplayacak, sonra da hak ile aramızı ayıracaktır. O, (gerçek hükmü
    vererek, hak ile bâtılın arasını) açan (el-Fettâh)’dır, (her şeyi hakkıyla) bilendir.”
    449
    441 59/Haşr, 24
    442 59/Haşr, 24
    443 3/Âl-i İmrân, 6
    444 20/Tâhâ, 82
    445 6/En’âm, 61
    446 38/Sâd, 9
    447 51/Zâriyât, 58
    448 11/Hûd, 6
    449 34/Sebe’, 26
    ≈ 191 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Allah’a İman
    20) el-ALÎM: Her şeyi hakkıyla (en doğrusunu, en iyi şekilde) bilen. İlminde
    sınır olmayan. “Bu, üstün ve güçlü olan, bilen (el-Alîm) Allah’ın takdiridir.”
    450
    21) el-KÂBIZ: Daraltan, rızkı belli ölçüde tutup veren; canlıların rûhunu
    alan. Kâbız ismi Kur’an’da geçmez. Ancak, Allah’ın bu ismi fiil olarak
    Kur’an’da zikredilir: “Allah, daraltır (yakbizu) ve genişletir ve siz, O’na döndürüleceksiniz.”
    451
    22) el-BÂSIT: Açan, genişleten, rızkı, lütuf ve keremini bol bol veren, ruhları
    bedenlere yerleştirip yayan. Bâsıt ismi de bu şekilde Kur’an’da geçmez.
    Ancak, Allah’ın bu ismi fiil olarak Kur’an’da zikredilir: “Allah dilediğine rızkını
    genişletir, yayar (yebsutu) ve daraltır da...”452
    23) el-HÂFID: Alçaltan, zillete düşüren. “O, alçaltan ve yükseltendir (Hâfidatun
    Râfiah).”453
    24) er-RÂFİ’: Yücelten, izzet ve şeref bahşeden. Aynen bu şekilde
    Kur’an’da geçmiyorsa da, benzer kelime ve anlamda birkaç âyette bu isim
    Allah için kullanılır: “Derecelerle yükselten (Rafî’), Arş’ın sahibi Allah…”454;
    “Allah buyurdu ku: Ey İsa! Seni vefat ettireceğim, seni nezdime yükselteceğim
    (râfiuke)…”455; “O, sizi yeryüzünün halifeleri kıldı ve size verdikleriyle
    sizi imtihan etmek için kiminizi kiminize göre derecelerle yüceltti
    (rafea).”456; “…Rafe’nâhu/Onu üstün kıldık.”457
    25) el-MUİZZ: Aziz kılan, yücelten, izzet ve şeref veren. Bu isim de bu
    şekilde Kur’an’da yoktur. Ama Allah’ın aziz kılıp yüceltmesi, yani muız olması
    fiil şeklinde Kur’an’da kullanılır: “De ki: ‘Ey mülkün sahibi Allah’ım, dilediğine
    mülkü verirsin ve dilediğinden mülkü çekip alırsın, dilediğini aziz kılar
    yüceltirsin (tuızzu), dilediğini alçaltırsın. Hayır Senin elindedir. Gerçekten
    Sen her şeye güç yetirensin.”458
    450 6/En’âm, 96; 36/Yâsin, 38
    451 2/Bakara, 245
    452 13/Ra’d, 26; 17/İsrâ, 30
    453 56/Vâkıa, 3
    454 40/Mü’min, 15
    455 3/Âl-i İmrân 55
    456 6/En’âm, 165
    457 43/Zuhruf, 32
    458 3/Âl-i İmrân, 26
    ≈ 192 ≈
    Ahmed Kalka n
    26) el-MÜZİLL: Alçaltan, zillete düşüren, hor ve hakir eden. Bu isim de
    bu şekilde Kur’an’da geçmez. Ancak, Allah’ın zelil kılıp alçaltması, yani müzill
    olmasını ifade eden âyetler vardır: “De ki: ‘Ey mülkün sahibi Allah’ım… dilediğini
    alçaltırsın (tüzillü)…”459; “Hiç şüphesiz, Allah’a ve Rasûlü’ne karşı
    başkaldıranlar, işte onlar en çok zillete düşenler (ezellîn) arasındadır.”460
    27) es-SEMÎ’: Her şeyi hakkıyla işiten, işitmesinde sınır olmayan. Bu isim,
    Kur’ân-ı Kerim’de 47 yerde geçer. “Rabbimiz, bunu bizden kabul buyur.
    Sen (her şeyi) işiten (es-Semî’) ve (her şeyi) bilensin (el-Alîm).”461; “Yoksa
    onlar, gerçekten Bizim, sır tuttuklarını ve aralarındaki fısıldaşmalarını işitmediğimizi
    mi (lâ nesmeu) sanıyorlar? Hayır (işitiyoruz) ve onların yanlarındaki
    elçilerimiz de (her şeyi) yazıyorlar.”462
    28) el-BASÎR: Her şeyi hakkıyla gören; Görmesinde hiçbir sınır olmayan.
    Bu isim, Kur’ân-ı Kerim’de 51 yerde geçer. “Siz, her nerede iseniz, O, sizinle
    beraberdir. Allah, yapmakta olduklarınızı görendir (Basîr).”463
    29) el-HAKEM: Hükmeden, hakkı yerine getiren; Hüküm verme yetkisini
    elinde tutan; son hükmü verecek olan. “De ki: ‘Allah’tan başka bir hakem
    mi arayacağım?”464; “O, hâkimlerin en iyisidir (Hayru’l-hâkimîn).”465
    30) el-ADL: Mutlak adâlet sahibi, hiçbir şeyde aşırılığa düşmeyen; her
    şeyi yerli yerinde yapan. “Rabbinin sözü, doğruluk bakımından da, adâlet
    (adl) bakımındanda tastamamdır.”466
    31) el-LATÎF: Sonsuz lütuf ve kerem sahibi; Yaratılmışların ihtiyaçlarını en
    ince noktasına kadar bilip karşılayan. Kur’ân-ı Kerim’de bu isim 7 yerde geçer.
    “Allah, kullarına karşı lütuf sahibi olandır (Latîf), dilediğini rızıklandırandır.
    O, kuvvetlidir, Aziz’dir.”467
    32) el-HABÎR: Her şeyin içyüzünden haberdar olan. Bu isim, Kur’ân-ı Kerim’de
    45 yerde geçer. “Allah, işlediklerinizden haberi olandır (Habîr’dir).”468
    459 3/Âl-i İmrân, 26
    460 58/Mücâdele, 20
    461 2/Bakara, 127
    462 43/Zuhruf, 80
    463 57/Hadîd, 4
    464 6/En’âm, 114
    465 7/A’râf, 87
    466 6/En’âm, 115
    467 42/Şûrâ, 19
    468 2/Bakara, 234
    ≈ 193 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Allah’a İman
    33) el-HALÎM: Acele ve kızgınlıkla davranmayan; cezâ vermede acele
    etmeyen, teenî sahibi. Bu isim, Kur’ân-ı Kerim’de 15 yerde geçer. “Allah
    bağışlayandır, yumuşak davranandır (Halîm).”469
    34) el-AZÎM: Azamet sahibi, büyük; Zâtının ve sıfatlarının mâhiyeti tüm
    kapsamıyla anlaşılamayacak kadar ulu. Bu isim, Kur’ân-ı Kerim’de 107 yerde
    geçer. “O, çok yücedir (Aliyy), çok büyüktür (Azîm).”470
    35) el-ĞAFÛR: Mağfireti çok; bütün günahları bağışlayan. Bu isim,
    Kur’ân-ı Kerim’de 95 yerde geçer. “Senin Rabbin rahmet sahibi (ve ) bağışlayandır
    (el-Ğafûr).”471
    36) eş-ŞEKÛR: Az iyiliğe bile çok mükâfat veren. Şükredene nimetlerini
    arttırarak karşılık veren. Bu ism-i şerif, Kur’ân-ı Kerim’de 10 yerde geçer.
    “Çünkü (Allah) ecirlerini noksansız öder ve kendi fazlından onlara arttırır.
    Şüphesiz O, bağışlayandır, Şekûr’dür/şükrü kabul edendir.”472
    37) el-ALİYY: İzzet, şeref ve hükümranlık bakımından en yüce. Bu isim,
    Kur’ân-ı Kerim’de 11 yerde geçer. “Doğrusu Allah, yücedir (Aliyy), büyüktür
    (Kebîr).”473
    38) el-KEBÎR: Çok büyük; Ululuğu karşısında her büyüğün küçüldüğü
    mutlak büyük; zat ve sıfatlarının mâhiyeti tüm kapsamıyla anlaşılamayacak
    kadar ulu. Bu kelime, çoğunluğu Allah’ın ismi olarak kullanılmak üzere
    Kur’ân-ı Kerim’de toplam 36 yerde geçer. “Gerçekten Allah yücedir (el-Aliyy),
    büyüktür (el-Kebîr).”474
    39) el-HAFÎZ: Koruyup gözeten ve dengede tutan; Belâdan saklayan. Bu
    isim, Kur’ân-ı Kerim’de 11 yerde geçer. “Doğrusu benim Rabbim her şeyi
    gözetip koruyandır (Hafîz).”475
    469 2/Bakara, 225
    470 2/Bakara, 255
    471 18/Kehf, 58
    472 35/Fâtır, 30
    473 4/Nisâ, 34
    474 22/Hacc, 62
    475 11/Hûd, 57
    ≈ 194 ≈
    Ahmed Kalka n
    40) el-MUKIYT: Bedenlerin ve ruhların gıdasını yaratıp veren, her şeyi
    koruyan. “Kim güzel bir aracılıkla aracılıkta (şefaatte) bulunursa ondan,
    kendisine de bir hisse vardır. Kim de kötü bir aracılıkla aracılıkta bulunursa,
    ondan da kendisine bir pay vardır. Allah her şeyin karşılığını verendir,
    her şeyin üzerinde koruyucudur (Mukît).”476
    41) el-HASÎB: Kullarını hesaba çeken ve onlara kâfi gelen, yeten; herkesin
    ve her şeyin hesabını en iyi bilen. Bu isim, Kur’ân-ı Kerim’de 4 yerde geçer.
    “…Hesap sorucu olarak da (Hasîb) Allah yeter.”477
    42) el-CELÎL: Azamet ve ululuk sahibi. Kur’ân-ı Kerim’de bu isim geçmez.
    Buna yakın anlamda Zü’l-celâl-i ve’l-ikrâm (Büyüklük ve ikrâm sahibi) ismi 2
    yerde geçer: “Celâl ve ikram sahibi Rabbinin yüzü (zâtı) bâkî kalacaktır.”478
    43) el-KERÎM: Keremi bol ve sonsuz; Fazilet türlerinin hepsine sahip. Bu
    isim, Kur’ân-ı Kerim’de, çoğu Allah’a nisbet edilerek toplam 27 yerde geçer.
    “Gerçekten benim Rabbim Ğaniy’dir (zengindir), Kerîm (çok cömert)
    olandır.”479
    44) er-RAKIYB: Murâkabe eden, her şeyi gözetleyip kontrolü altında tutan.
    Bu isim, Kur’ân-ı Kerim’de 5 yerde geçer. “Şüphesiz Allah sizin üzerinizde
    Rakıyb’dir/gözeticidir (Rakîbâ).”480
    45) el-MÜCÎB: Dilek ve duâlara karşılık veren; Kendine niyaz edip yalvaranlara
    isteklerini veren. Bu isim, Kur’ân-ı Kerim’de 1 yerde geçer. “… Allah’a
    kulluk edin. Sizin O’ndan başka ilâhınız/tanrınız yoktur. O sizi yerden
    (topraktan) yarattı. Ve sizi orada yaşattı. O halde O’ndan mağfiret isteyin;
    sonra da O’na tevbe edin. Çünkü Rabbim (kullarına) çok yakındır, (duâlarını)
    kabul edendir (Mucîb).”481; “Kullarım Beni, sana soracak olurlarsa,
    işte Ben (onlara) pek yakınım. Bana duâ ettiği zaman, duâ edenin duâsına
    cevap veririm (kabul ederim -ucîbu-).”482
    476 4/Nisâ, 85
    477 4/Nisâ, 6
    478 55/Rahmân, 27 ve Bak. 55/Rahmân, 78
    479 27/Neml, 40
    480 4/Nisâ, 1
    481 11/Hûd, 61
    482 2/Bakara, 186
    ≈ 195 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Allah’a İman
    46) el-VÂSİ’: İlmi, ihsanı, mağfiret ve merhameti her şeyi kuşatan. Bu isim,
    Kur’ân-ı Kerim’de 9 yerde geçer. “Şüphe yok ki Allah, Vâsi’’dir/kuşatandır,
    bilendir (Alîm).”483
    47) el-HAKÎM: Bütün emir ve işleri yerli yerinde olan. Hüküm ve hikmet
    sahibi. Bu isim, Kur’ân-ı Kerim’de toplam 97 yerde geçer. “Size apaçık deliller
    geldikten sonra, yine de kayarsanız (isyâna ve küfre dalarsanız), şunu
    iyi bilin ki Allah azizdir, hakîmdir.”484
    48) el-VEDÛD: Çok seven ve çok sevilen. Bu ism-i şerif, Kur’ân-ı Kerim’de
    2 yerde geçer. “Rabbinizden istiğfâr ederek bağışlanma dileyin; sonra
    O’na tevbe edin. Muhakkak ki Rabbim çok merhametlidir, (mü’minleri)
    çok sever (Vedûd).”485; “O (Allah), Ğafûrdur/çok bağışlayandır, Vedûd’dur/
    çok sevendir.”486
    49) el-MECÎD: Yüce, şanlı ve şerefli; lütuf ve keremi bol. Mecîd ismi
    Kur’ân-ı Kerim’de 2’si Kur’an’ın özelliği ve ikisi de Allah’ın isim-sıfatı olarak
    toplam 4 yerde geçer. “Şüphesiz O, övülmeye lâyık olandır (Hamîd’dir),
    Mecid’dir.”487; “(O Allah) Arş’ın sahibidir, çok yücedir (el-Mecîd).”488
    50) el-BÂİS: Ölümden sonra dirilten; ölüleri diriltip kabirlerinden çıkaran.
    Bu isim, Kur’ân-ı Kerim’de geçmez. Ancak, anlamı fiil olarak Kur’an’da geçer.
    Allah’a nisbet edilerek O’nun ölüleri dirilten (Bâis) olduğu belirtilir. “Kıyâmet
    vakti de gelecektir; bunda şüphe yoktur. Ve Allah kabirlerdeki kimseleri
    diriltip kaldıracaktır (yeb’asu).”489; “Yahut görmedin mi o kimseyi ki, evlerinin
    duvarları çatıları üzerine çökmüş (alt üst olmuş) bir kasabaya uğradı.
    ‘Ölümünden sonra Allah bunları nasıl diriltir acaba?!’ dedi. Bunun üzerine
    Allah onu öldürüp yüz sene bıraktı; sonra tekrar diriltti (bease)…”490; “De
    ki: ‘Onları bir defa yaratıp inşâ eden (ölümden sonra) diriltecek. O, her
    türlü yaratmayı gâyet iyi bilir.”491
    51) eş-ŞEHÎD: Her şeyi gözleyip bilen; her zaman ve her yerdeki mahlû-
    483 2/Bakara, 115
    484 2/Bakara, 209
    485 11/Hûd, 90
    486 85/Burûc, 14
    487 11/Hûd, 73
    488 85/Burûc, 15
    489 22/Hacc, 7
    490 2/Bakara, 259
    491 36/Yâsin, 79
    ≈ 196 ≈
    Ahmed Kalka n
    katını bilip gören. Bu isim, Kur’ân-ı Kerim’de toplam 35 yerde geçer. “Şüphesiz
    Allah, her şeye şâhit olandır (Şehîdâ).”492
    52) el-HAKK: Fiilen var olan, varlığı ve ulûhiyeti gerçek olan; Hiç değişmeden
    duran; Hakkı izhar eden. El-Hakk kelimesi, çoğu Allah’ın ismi olarak
    Kur’an’da toplam 227 yerde geçer. “İşte böyle hiç şüphesiz Allah, Hakk’ın
    tâ kendisidir (huve’l-Hakku).”493
    53) el-VEKÎL: Kendisine güvenilip dayanılan; Kendisine havale olunan işleri,
    kulların işini düzeltip onların yapacağından daha iyi temin eden. Vekîl
    ismi, çoğu Allah’ın ismi olarak Kur’an’da toplam 24 yerde geçer. “Allah’a
    tevekkül et, vekil olarak Allah yeter.”494; “…Sana Rabbin vekîl olarak yeter.”
    495
    54) el-KAVÎ: Kudretli, her şeye gücü yeten. Bu isim, Kur’ân-ı Kerim’de 11
    yerde geçer. “Şüphesiz Allah, en büyük kuvvet sahibidir (Kaviy), sonuçlandırması
    da pek şiddetlidir.”496
    55) el-METÎN: Çok sağlam ve çok güçlü; Her şeye gücü yeten, kudretli.
    İkisi Allah’ın tuzağının özelliği ile ilgili olmak üzere bu isim 3 yerde geçer.
    “Şüphesiz rızk veren, metîn (kuvvet sahibi) olan Allah’tır.”497
    56) el-VELÎ: Yardımcı ve dost. Kur’ân-ı Kerim’de bu isim 43 yerde kullanılır.
    Bu ismin çoğulu evliyâ kelimesi ise 42 yerde zikredilir. “Allah iman edenlerin
    velîsidir (dost ve yardımcısıdır), onları karanlıklardan nûra (aydınlığa)
    çıkarır.”498
    57) el-HAMÎD: Her bakımdan övgüye lâyık. Bütün varlığın diliyle övülen.
    Bu isim, Kur’ân-ı Kerim’de toplam 17 yerde geçer. “Ey iman edenler! Kazandıklarınızın
    iyilerinden ve rızık olarak yerden size çıkardıklarımızdan
    infak edin/hayra harcayın. Size verilse, gözünüzü yummadan alamayacağınız
    kötü malı, hayır diye vermeye kalkışmayın. Bilin ki Allah zengindir
    (Ğaniy), övgüye lâyıktır (Hamîd).”499
    492 4/Nisâ, 33
    493 22/Hacc, 6
    494 4/Nisâ, 81
    495 17/İsrâ, 65
    496 8/Enfâl, 52
    497 51/Zâriyât, 58
    498 2/Bakara, 257
    499 2/Bakara, 267
    ≈ 197 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Allah’a İman
    58) el-MUHSÎ: Her şeyi tek tek bütün ayrıntılarıyla bilen; İlmiyle her şeyin
    sayısını bilen. El-Muhsî ismi, bu şekliyle Kur’an’da geçmez. Ancak, fiil şeklinde
    Allah’ın muhsî olduğu ifade edilir. “Andolsun onların tümünü kuşatmış
    ve o nları s ayı o larak d a s aymış b ulunmaktayız ( ahsâhum).”500; “O gün
    Allah onların hepsini diriltecek ve yaptıklarını kendilerine haber verecektir.
    Allah onları (onların yaptıklarını) bir bir saymıştır (ahsâhu). Onlar ise
    unutmuşlardır. Allah her şeye şâhiddir.”501; “Şüphesiz ölüleri ancak Biz
    diriltiriz. Onların yaptıkları her işi, bıraktıkları her izi yazarız. Biz, her şeyi
    apaçık bir kitapta (levh-i mahfûz’da) sayıp yazmışızdır (ahsaynâhu).”502
    59) el-MÜBDÎ: Varlıkları orijinal şekilde yaratan; Mahlûkatı maddesiz ve
    örneksiz olarak ilk baştan yaratan. Bu isim de Kur’an’da geçmez. Ama Allah’ın
    eşsiz şekilde yaratması (mübdî olması), fiil olarak birkaç yerde zikredilir.
    “O, ilkin var eden (yübdiü), (sonra dirilterek) döndürecek olandır.”503
    60) el-MUÎD: Ölümden sonra tekrar yaratan. Bu isim de Kur’an’da geçmez;
    fiil olarak Allah’ın ölümden sonra tekrar yarattığı (muîd olduğu) ifade
    edilir. “Allah’ın gerçek bir vaadi olarak hepinizin dönüşü ancak O’nadır.
    Çünkü O, mahlûkatı önce (yoktan) yaratır (yebde’ü), sonra da iman edip
    sâlih/iyi ameller yapanlara adâletle mükâfat vermek için (onları huzuruna)
    geri çevirir (yuîduhû)…”504; “(Rasûlüm!) De ki: (Allah’a) şirk/ortak koştuklarınız
    arasında, (birini, yokken) ilk defa yaratacak, arkasından onu (ölümünden
    sonra hayata) yeniden döndürecek biri var mı? De ki: Allah ilk
    defa yaratıp (yebdeü) (ölümünden sonra) onu yeniden (hayata) döndürür
    (yuîduhû). O halde nasıl saptırılırsınız?”505
    61) el-MUHYÎ: Can veren, hayatı halk eden, sağlık ve afiyet veren. Muhyî
    ismi Kur’an’da 2 yerde geçer. “Allah’ın rahmetinin eserlerine bir bak: Arzı,
    ölümünün ardından nasıl diriltiyor?! Şüphesiz O, ölüleri de mutlaka diriltendir
    (Muhyî). O, her şeye kadirdir.”506; “Ona (yeryüzüne) can veren,
    elbette ölüleri de diriltendir (Muhyî). O, her şeye kadirdir.”507
    500 19/Meryem, 94
    501 58/Mücâdele, 6
    502 36/Yâsin, 12
    503 85/Burûc, 13
    504 10/Yûnus, 4
    505 10/Yûnus, 34
    506 30/Rûm, 50
    507 41/Fussilet, 39
    ≈ 198 ≈
    Ahmed Kalka n
    62) el-MÜMÎT: Ölümü yaratan, ecelleri geldiğinde canlıları öldüren. Mümît
    ismi de Kur’an’da yoktur. Fakat, Allah’ın eceli gelen canlıları öldürmesi
    (mümît olduğu) birçok âyette bahsedilir. “Dirilten (yuhyî) ve öldüren (yumît)
    Allah’tır.”508
    63) el-HAYY: Ezelî ve ebedî hayatla daima diri; her şeyi bilen ve her şeye
    gücü yeten. Kur’an’da bir kısmı Allah’ın isim-sıfatı olarak geçen Hayy kelimesi
    toplam 19 yerde geçer. “Allah, O’ndan başka ilâh/tanrı yoktur; O,
    hayydir, kayyûmdur.”509; “Sen asla ölmeyen ve daima diri olan (Allah)’a
    (el-Hayy) tevekkül et ve O’nu hamd ile tesbih et.”510
    64) el-KAYYÛM: Her varlığın kendisine bağlı olduğu, kâinatı yöneten en
    yüce varlık; Her şeyi tutan. Kayyûm ismi Kur’an’da hepsi Allah için olmak
    üzere toplam 3 yerde geçer. “Allah, O’ndan başka ilâh yoktur. Hayy’dır,
    Kayyûm’dur.”511; “Hayy ve Kayyûm olan Allah’tan başka ilâh yoktur.”512
    65) el-VÂCİD: Dilediğini dilediği zaman bulabilen, hiçbir şeye muhtaç olmayan,
    müstağnî. El-Vâcid ismi Kur’an’da yoktur. Ama, Allah’ın hiçbir şeye
    muhtaç olmayıp, istediğini bulup yapması anlamında Kur’an’da bazı âyetler
    vardır. “Bir yoksul iken, seni bulup (vecede-ke) zengin etmedi mi?”513
    66) el-MÂCİD: Şanlı, şerefli; kadri ve keremi bol olan. Bu ism-i şerif Kur’ân-ı
    Kerim’de geçmemektedir. Aşağı yukarı aynı anlamda olan ve aynı kökü paylaşan
    el-Mecîd ismi 2 yerde Allah’ın isim-sıfatı olarak kullanılır: “Şüphesiz O,
    övülmeye lâyık olandır (Hamîd’dir), Mecid’dir.”514; “(O Allah) Arş’ın sahibidir,
    çok yücedir (el-Mecîd).”515
    67) el-VÂHİD: Tek, zâtında, sıfatlarından, işlerinde, isimlerinde, hükümlerinde
    asla ortağı veya benzeri olmayan; Bölünüp parçalara ayrılmaması
    ve benzerinin bulunmaması anlamında tek. Çoğu Allah’ın isim-sıfatı olarak
    kullanılan Vâhıd kelimesi Kur’an’da toplam 30 yerde geçer. “… De ki: Allah
    her şeyi yaratandır. Ve O, birdir (el-Vâhid), karşı durulamaz güç sahibidir
    508 3/Âl-i İmrân, 156
    509 2/Bakara, 255
    510 25/Furkan, 58
    511 2/Bakara, 255
    512 3/Al-i İmran, 2 ve Bak. 20/Tâhâ, 111
    513 93/Duhâ, 8
    514 11/Hûd, 73
    515 85/Burûc, 15
    ≈ 199 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Allah’a İman
    (el-Kahhâr).”516; “Sizin İlâhınız tek bir İlâhtır (İlâhun vâhid), O’ndan başka
    ilâh yoktur. O bağışlayandır, merhametlidir.”517
    68) es-SAMED: Arzu ve ihtiyaçları sebebiyle her varlığın kendisine yöneldiği,
    ancak kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan. İhtiyaçların giderilmesi için
    tek mercî. Kur’an’da 1 yerde geçer: “Allah, samed’dir.”518
    69) el-KAADİR: Her şeye gücü yeten, tam kudret sahibi; İstediğini istediği
    gibi yapmaya gücü yeten. Bu isim, Kur’an’da 7 yerde geçer. Bu ismin bir
    benzeri (aynı kökten ve aynı anlamda olan) Kadîr ismi de Kur’an’da toplam
    45 yerde geçer. “De ki: ‘Allah’ın size üstünüzden (gökten) veya ayaklarınızın
    altından (yerden) bir azap göndermeye ya da birbirinize düşürüp bazınıza
    bazınızın hıncını tattırmaya gücü yeter (el-Kaadir).”519; “Gerçekten O,
    her şeye güç yetirendir (Kadîr).”520
    70) el-MUKTEDİR: Her şey gücü yeten, kudretli; Kuvvet ve kudret sahipleri
    üzerinde istediği gibi tasarruf eden. Bu isim, Kur’ân-ı Kerim’de 2 yerde
    geçer: “Onlar bütün âyetlerimizi yalanladılar. Biz de onları güç ve kudretimize
    lâyık bir şekilde (muktedir) yakaladık.”521;“Takvâ sahipleri cennetlerde
    ve ırmakların kenarlarında, Muktedir/Güçlü ve Yüce Allah’ın huzurunda
    hak meclisindedirler.”522
    71) el-MUKADDİM: Öne alan; Arzu ettiğini ileri geçiren, Cennet’e yaklaştıran.
    Bu ism-i şerif Kur’an’da geçmez.
    72) el-MUAHHİR: İstediğini geriye koyan, arkaya bırakan. Bu ism-i şerif
    de Kur’an’da geçmemektedir, ancak hadis-i şerifte geçmektedir.523
    73) el-EVVEL: İlk, O’ndan öncesi olmayan evvel; Varlığının başlangıcı olmayan.
    Evvel kelimesi, bazısı Allah’ın isim ve sıfatı olarak Kur’an’da toplam
    23 yerde kullanılır. “O, Evveldir.”524
    74) el-ÂHİR: Son, Bâki olan, O’ndan sonrası olmayan son; Varlığının sonu
    olmayan. Bazısı Allah’ın isim ve sıfatı olarak, çoğunluğu da farklı durumla-
    516 13/Ra’d, 16
    517 2/Bakara, 163
    518 112/İhlâs, 2
    519 6/En’âm, 65
    520 46/Ahkaf, 33
    521 54/Kamer, 42
    522 54/Kamer, 55
    523 Bak. Buhârî, Teheccüd 1
    524 57/Hadîd, 3
    ≈ 200 ≈
    Ahmed Kalka n
    rı anlatan şekilde Kur’an’da âhir kelimesi toplam 28 yerde zikredilir. “…Ve
    Âhirdir.”525
    75) ez-ZÂHİR: Varlığını ve birliğini belgeleyen birçok delilin bulunması
    açısından apâşikâr; Kudret ve saltanatıyla âşikâr olan/gizli olmayan. “…Ve
    Zâhirdir.”526
    76) el-BÂTIN: Gizli; Zâtının görülmesi ve mâhiyetinin bilinmesi açısından
    gizli. El-Bâtın ismi, Kur’an’da 1 yerde geçer:“…Ve Bâtındır.”527
    77) el-VÂLÎ: Kâinatın hâkimi ve yöneteni. “Vâl” şeklinde bu isim, Kur’an’da
    1 yerde geçer: “Onlar için O’ndan (Allah’tan) başka vâlî yoktur.”528
    78) el-MÜTEÂLÎ: İzzet, şeref ve hükümranlık bakımından en yüce, erişilmesi
    mümkün olmayan. El-Müteâl ismi, Kur’an’da 1 yerde geçer: “O, gaybı
    da, müşâhede edileni de bilendir. Çok büyüktür, yücedir (el-Müteâl).”529
    79) el-BERR: İyilik ve ihsânı bol olan. Kullarına karşı iyiliği ve bahşişi bol
    olan. Bütün iyilik, güzellik ve ihsânın tek kaynağı. Kur’ân-ı Kerim’de el-berr
    kelimesi toplam 12 yerde geçer. Fakat bunların çoğu kara (yeryüzü) anlamındadır.
    Sadece 1 âyette Allah’ın sıfatı olarak kullanılır: “Gerçekten O, iyiliği
    bol (el-Berr) merhameti çok olandır.”530
    80) et-TEVVÂB: Tevbeleri çokca kabul edip günahları bağışlayan; Kullarını
    tevbeye teşvik edip onların tevbelerini kabul eden. Tevvâb ismi Kur’an’da
    toplam 11 yerde geçer. “Şüphesiz O Tevvâb’dır/tevbeleri kabul edendir,
    merhametlidir (Rahîm’dir).”531
    81) el-MÜNTAKIM: Suçluları lâyık ve müstahak oldukları şekilde adâleti
    ile cezâlandıran. “Gerçekten Biz, suçlu günahkârlardan intikam alıcılarız
    (müntakımûn).”532
    525 57/Hadîd, 3
    526 57/Hadîd, 3
    527 57/Hadîd, 3
    528 13/Ra’d, 11
    529 13/Ra’d, 9
    530 52/Tûr, 28
    531 2/Bakara, 37
    532 32/Secde, 22
    ≈ 201 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Allah’a İman
    82) el-AFÜVV: Çok affedici; İnsanların günahlarını kendilerinde sorumluluk
    kalmayacak şekilde affeden. Afüvv ismi Kur’an’da toplam 5 yerde geçer.
    “Şüphesiz Allah affedendir (Afüvv), güç yetirendir (Kadîr).”533
    83) er-RAÛF: Şefkatli, çok merhametli, pek müşfik. Raûf ismi Kur’an’da
    toplam 11 yerde geçer. “Çünkü O, onlara (karşı) çok şefkatlidir (Raûf), çok
    merhametlidir (Rahîm).”534
    84) MÂLİKÜ’L MÜLK: Mülkün hakiki ve ebedî sahibi. Bu isim Kur’an’da 1
    yerde geçer: “De ki: ‘Ey mülkün sahibi (Mâlike’l-mülk) Allah’ım, dilediğine
    mülkü verirsin ve dilediğinden mülkü çekip alırsın, dilediğini Aziz kılar,
    dilediğini alçaltırsın, hayır Senin elindedir. Gerçekten Sen her şeye güç
    yetirensin.”535
    85) ZÜ’L-CELÂLİ VE’L-İKRÂM: Azamet ve kerem sahibi; Büyüklük ve ikram
    sahibi. Bu isim, Kur’ân-ı Kerim’de 2 yerde geçer. “(Yer) üzerindeki her
    şey yok olucudur, Celâl ve ikram sahibi (zü’l-celâli ve’l-ikrâm) Rabbinin
    yüzü (zâtı) bâki kalacaktır.”536; “Büyüklük ve ikram sahibi (zü’l-celâli ve’l-ikrâm)
    Rabbinin adı yücelerden yücedir.”537
    86) el-MUKSIT: Adâletle hükmeden, bütün işlerini denk ve birbirine uygun
    ve yerli yerinde yapan. Kur’ân-ı Kerim’de el-Muksıt ismi geçmez. Ama,
    Allah’ın kıst ile davrandığı (yani muksit olduğu) ifade edilir. “Oysa onlar, haksızlığa
    uğratılmadan aralarında adâletle (bi’l-kıst) hükmedilmiştir.”538
    87) el-CÂMİ’: İstediğini istediği zaman istediği yerde toplayan; Bütün
    övgü ve erdemleri zâtında toplayan; evrendeki tüm varlıkları tüm bir âhenk
    içinde toplayıp düzenleyen; bütün mahlûkatı hesaba çekmek üzere kıyâmet
    gününde bir araya getiren. Câmi’ ismi Kur’an’da 2 yerde kullanılır. “Rabbimiz,
    kendisinde şüphe olmayan bir günde insanları muhakkak Sen toplayacaksın
    (câmiu’n-nâs). Doğrusu Allah, va’dinden cayıp dönmez.”539; “O
    (Allah,) Kitap’ta size şöyle indirmiştir ki: Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini
    yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar bundan başka bir söze
    533 4/Nisâ, 149
    534 9/Tevbe, 117
    535 3/Âl-i İmrân, 26
    536 55/Rahmân, 26-27
    537 55/Rahmân, 78
    538 10/Yûnus, 54
    539 3/Âl-i İmrân, 9
    ≈ 202 ≈
    Ahmed Kalka n
    dalıncaya (başka konuya geçinceye) kadar kâfirlerle beraber oturmayın;
    yoksa siz de onlar gibi olursunuz. Elbette Allah, münâfıklarları ve kâfirleri
    Cehennemde bir araya getirecektir (câmi’).”540
    88) el-ĞANÎ: Çok zengin; Kendisi her şeyden müstağnî, kendi dışındaki
    her şey O’na muhtaç. Ğanî ismi Kur’an’da toplam 20 yerde geçer. “Şüphesiz
    Allah hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır (el-Ğaniyy), övülmeye lâyık olandır.”
    541
    89) el-MUĞNÎ: Zenginlik veren; kullarından dilediğini keremiyle zengin
    eden. Muğnî ismi Kur’an’da geçmez. Fakat, Allah’ın zengin kılması (muğnî
    olması) bazı âyetlerde vurgulanır. “Allah dilerse sizi kendi fazlından zengin
    kılar (yuğnîkümullah).”542
    90) el-MÂNİ’: Bir şeyin olmasına mâni olan; Kötülüklere engel olan, hikmeti
    gereği dilemediği şeylerin gerçekleşmesine izin vermeyen. Bu isim de
    Kur’ân-ı Kerim’de geçmez. Ancak, bu anlamda âyetler vardır: “Allah sana,
    bir zarar dokunduracak olursa, O’ndan başka bunu senden kaldıracak
    yoktur. Ve eğer sana bir hayır isterse O’nun bol fazlını geri çevirecek de
    yoktur. Kullarından dilediğine bunu isâbet ettirir. O, bağışlayandır, merhametlidir.”
    543
    91) ed-DÂRR: Zarar verici olanlar dâhil olmak üzere her şeyi yaratan.
    Bu isim de Kur’ân-ı Kerim’de geçmez. Ancak, bu ism-i celilin mânâsı, bazı
    âyetlerde beyan buyrulur.544 Hadis-i şerifte de şöyle buyrurlur: “Zarar verene
    Allah zarar verir. Güçlük çıkarana Allah güçlük çıkarır.”545
    92) en-NÂFİ’: Fayda veren; Faydalı ve menfaat verici şeyleri yaratan. Bu
    ism-i celil de Kur’an’da geçmez. Ama, mânâsı bazı âyetlerde kullanılır: “De
    ki: Allah’ın dilemesi dışında kendim için zarardan veya faydadan (hiçbir
    şeye) mâlik değilim.”546
    93) en-NÛR: Nurlandıran, nûr kaynağı; Âlemleri ve gönülleri nurlandıran.
    540 4/Nisâ, 140
    541 2/Bakara, 267
    542 9/Tevbe, 28
    543 10/Yûnus, 107; 6/En’âm, 17
    544 6/En’âm, 17; 10/Yûnus, 107; 39/Zümer, 38
    545 Ebû Dâvud, Akdiye 31, Hds no: 3635; İbn Mâce, Ahkâm 17, Hadis no: 2342; Tirmizî, Birr ve’s- Sıla
    27, Hadis no: 2005
    546 10/Yûnus, 49; 48/Fetih, 11; 7/A’râf, 188
    ≈ 203 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Allah’a İman
    Nûr kelimesi Kur’an’da Allah’ın kitabı, aydınlık gibi anlamlarla birlikte Allah’ın
    nûru anlamında da kullanılır. Toplam 43 yerde geçer. “Allah, göklerin ve
    yerin nurudur.”547
    94) el-HÂDÎ: Yol gösteren, murada erdiren; Hidâyet yaratan, istediği kulunu
    hayırlı yollara muvaffak kılan. Hâd(î) kelimesi Kur’an’da toplam 10 yerde
    geçer. “Hiç şüphe yok ki Allah, iman edenleri dosdoğru yola yöneltip iletmektedir
    (hâd).”548
    95) el-BEDÎ’: Bütün varlıkları eşi ve örneği olmadan sanatkârâne bir şekilde
    yaratan; hayret verici âlemler icad eden. Her ikisi de “Bedî’u’s-semâvâti
    ve’l-arz” şeklinde olan Bedî’ ismi Kur’an’da 2 yerde geçer. “(O,) Gökleri ve
    yeri eşsiz yaratandır (Bedî’). O, bir işin olmasını dilediğinde, ona yalnızca
    ‘ol’ der, o da hemen oluverir.”549; “O, göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır.”
    550
    96) el-BÂKÎ: Varlığının sonu olmayan, daima var olan. Bâkî ismi de
    Kur’an’da bu şekilde geçmez. Ancak anlamı bazı âyetlerde zikredilir: “Allah,
    daha hayırlıdır ve daha süreklidir, kalıcıdır (ebka).”551
    97) el-VÂRİS: Varlığının sonu olmayan; Varlığı devamlı olan servetlerin hakiki
    sahibi; Her şey yokluğa döndükten sonra da varlığı ve saltanatı devam
    eden. El-Vâris kelimesinin çoğulu el-Vârisûn ve el-Vârisîn şeklinde Allah’ın
    isim-sıfatı olarak 2 yerde geçer. “Şüphesiz Biz, gerçekten Biz yaşatır ve öldürürüz
    ve vâris olanlar Biziz (Vârisûn).”552“…Sen vârislerin en hayırlısısın
    (her şey sonunda Senindir).”553
    98) er-REŞÎD: Bütün işleri isâbetli ve hedefine ulaşan, kullarını doğru yola
    irşad edici. Birkaç âyette başkası için kullanılan reşîd kelimesi, Allah için
    Kur’an’da kullanılmamıştır. Ama, bu ismin anlamı, Kur’an’ın bazı âyetlerinde
    geçer: “Andolsun, bundan önce İbrahim’e rüşdünü (ruşdehû) vermiştik ve
    Biz, onu (doğruyu seçme yeteneğinde olduğunu) bilenlerdik.”554
    547 24/Nûr, 35
    548 22/Hacc, 54
    549 2/Bakara, 117
    550 6/En’âm, 101
    551 20/Tâhâ, 73 ve Bak. 55/Rahmân, 27
    552 15/Hicr, 23
    553 21/Enbiyâ, 89
    554 21/Enbiyâ, 51; Yine Bak. Ruşd kelimesi: 18/Kehf, 66
    ≈ 204 ≈
    Ahmed Kalka n
    99) es-SABÛR: Çok sabırlı. Esmâü’l-Hüsnâ hadisinde yer alan bu ism-i
    celil, Kur’ân-ı Kerim’de geçmez. Şu âyet-i kerime, es-Sabûr ism-i celilinin
    mânâsını beyan etmektedir: “Eğer Allah, insanları zulümleri nedeniyle sorguya
    çekecek olsaydı, onun üstünde (yer yüzünde) canlılardan hiçbir şey
    bırakmazdı. Ancak onları, adı konulmuş bir süreye kadar ertelemektedir.
    Onların ecelleri gelince ne bir saat ertelenebilir ne de öne alınabilir.”555
    Allah’ın çok sabırlı, yani sabûr olduğundan bahseden bir hadis-i şerif de
    şöyledir: “Yüce Allah’tan daha sabırlı ve aleyhinde (bâtıl iddiaların verdiği)
    ezâya hilimli hiçbir kimse, yahut hiçbir şey yoktur. Çünkü insanların bir
    kısmı O’na oğul isnad edip çağırıyorlar. Böyleyken şüphesiz Allah, onları
    âfiyette kılıyor ve onları tüm türlü nimetlerle rızıklandırıyor.”556
    Âlimlerin ittifakıyla Güzel İsimler 99’a münhasır değildir. Allah’a
    ait her şey sınırsız ve sonsuz olduğu gibi, isimleri de sınırsızdır.
    Kur’ân-ı Kerim’de isim sigası halinde bulunduğu halde, Tirmizî’nin
    yukarıda saydığımız meşhur listesinde görülmeyen vasıflar/isimler
    vardır. Bunlar 27 adettir.
    Bilmekte fayda var: Tirmizî, kendi rivayet ettiği, isimlerin tek tek sayıldığı
    99 isimli hadise “garîb” demektedir. Garîb hadis: Bir râvînin yalnız başına
    rivâyet ettiği, rivâyette tek kaldığı hadis demektir.
    Yukarıdaki listenin dışında, Kur’an’daki Diğer İsimler:
    1. er-RAB: Varlıklar âlemini yaratan, terbiye ederek geliştiren, onları maddî
    ve mânevî olgunluğa götüren, terbiyenin bütün gereklerine mâlik ve her
    şeye sahip olan. (Kur’an’da 970 yerde kullanılır) “Hamd (övülme), âlemlerin
    Rabbi Allah’a mahsustur.”557; “Yaratan Rabbinin adıyla oku.”558
    2. el-İLÂH: İbâdet edilen, mâbud, ilâh. Kur’an’da çoğu Allah için, bazen
    de müşriklerin sahte tanrıları için olmak üzere toplam 147 yerde geçer. “Sizin
    ilâhınız tek bir İlâhtır.”559; “Allah’tan başka ilâh yoktur; O, Rahmân’dır,
    Rahîm’dir.”560
    3. el-MUHIYT: Kuşatan, ilim ve kudretle ihâta eden. Muhıyt ismi, Allah’ın
    555 16/Nahl, 61; Allah’ın sabûr olmasıyla ilgili yine Bak. 18/Kehf, 58; 35/Fâtır, 45; 22/Hacc, 48.
    556 Buhârî, Edeb 124; Müslim, Münâfıkîn 9, Hadis no: 49-50
    557 1/Fâtiha, 2
    558 96/Alak, 1
    559 2/Bakara, 163
    560 2/Bakara, 163
    ≈ 205 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Allah’a İman
    isim-sıfatı olarak Kur’an’da 8 âyette geçer. “…Allah, kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır.”
    561
    4. el-KADÎR: Kudreti tam olan, Her şeye gücü yeten. Hikmetin gereğine
    göre istediğini yapan. Kur’an’da 45 yerde geçer. “Allah, şüphesiz her şeye
    kadirdir.”562
    5. el-KÂFÎ: Kifâyet eden, yeten, üzerine alan. Kullarına yardım eden, vekil
    olan, yol gösteren, yaptıklarını bilen, gören, hesaba çeken. O, her şeye kâfi
    olduğundan ibâdet, ümit, rağbet, tevekkül ve duâ yalnız O’ndan olur. El-
    Kâf(î), Kur’an’da yalnız 1 yerde Allah hakkında zikredilir. “Allah kuluna kâfi
    değil midir? Seni O’ndan başkalarıyla korkutuyorlar. Allah, kimi saptırırsa
    artık onun yolunu doğrulayacak, hidâyet verecek biri yoktur.”563
    6. eş-ŞÂKİR: Kullarına, yaptıkları ibâdet ve şükürlerinin karşılığı olarak
    çok mükâfat ve nimet veren, az veya çok her itaati ödüllendiren, bol, çok
    ve devamlı nimet ihsan eden. Kur’an’da 4 âyette geçen şâkir kelimesinin
    2’si insanlar hakkında kullanılır. 2 âyette Allah’ı tavsif eder. “Her kim gönüllü
    olarak bir iyilik yaparsa, şüphesiz Allah kabul eder (şâkir) ve (yapılanı)
    hakkıyla bilir.”564
    7. el-HAKÎM: Hâkim olan, karar veren, hükmeden, hikmetli, her şeyi yerli
    yerince yapan, yöneten, men eden, sağlam yapan. Kur’an’da toplam 97
    âyette geçen el-Hakîm kelimesi, 91 âyette Allah’ı tavsif eder. “… Allah dileseydi,
    sizi de zahmet ve meşakkate sokardı. Çünkü Allah güçlüdür (Azîz),
    hakîmdir (Hakîm).”565
    8. el-KÂHİR:
    Gâlip gelen, zelil eden, istediğini yapan, üstün gelen, gücü her şeyi kuşatan,
    kuvvet ve kudretine güç yetirilemeyen, yarattıklarını dilediği gibi yöneten,
    dilediğini yapmaktan hiçbir şey kendisini âciz bırakamayan. Allah’ın
    sıfatı olarak 2 âyette geçer. “O, kullarının üstünde tam gâliptir, her türlü
    tasarrufa sahiptir (kâhir). O, hüküm ve hikmet sahibidir (Hakîm), her şeyden
    haberdardır. (Habîr).”566
    561 2/Bakara, 19. Diğer âyetler: 3/Âl-i İmrân, 120; 4/Nisâ 108, 126; 8/Enfâl, 47; 11/Hûd, 92; 41/
    Fussılet, 54; 85/Burûc, 20.
    562 2/Bakara, 20
    563 39/Zümer, 36
    564 2/Bakara, 158 ve Bak. 4Nisâ, 147
    565 2/Bakara, 220
    566 6/En’âm, 18 ve Bak. 6/En’âm, 61
    ≈ 206 ≈
    Ahmed Kalka n
    9. el-MEVLÂ: Rab, dost, yardım eden, ihsân eden. Kur’an’da 18 yerde
    geçen mevlâ kelimesi, 12 yerde Allah’ın isim-sıfatı olarak zikredilir. “Ey Rabbimiz!
    Bize gücümüzün yetmediği işleri yükleme. Bizi affet. Bizi bağışla.
    Bize acı. Sen bizim mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım
    et.”567; “… Namazı kılın, zekâtı verin ve Allah’a sımsıkı sarılın. O, sizin mevlânızdır.
    Ne güzel mevlâdır, ne güzel yardımcıdır (O).”568
    10. en-NASIYR: Çok yardım eden, sürekli yardım eden, te’yid ve takviye
    eden, kurtaran, zafer veren. Kendisinin yardımından mahrum etmeyeceğinden
    emîn olunan. Nasıyr kelimesi Kur’an’da toplam 24 yerde geçer. Çoğu
    Allah için isim-sıfat olarak kullanılır. Rabbin yol gösteren (hâdî) ve yardım
    eden (nasıyr) olarak yeter.”569; “Sizin Allah’tan başka ne dostunuz (velîy)
    ne de yardımcınız (nasıyr) vardır.”570
    11. el-HÂLIK: Yaratıcı, Düzgün biçimde takdir edip bir şeyi örnek almaksızın
    icad etmek. Allah’ın hâlık sıfatı, Kur’an’da 8 âyette geçer ve her şeyi
    yaratanın Allah olduğu bildirilir. “De ki: Allah, her şeyin yaratıcısıdır (hâlık).
    O tektir, kahhârdır.”571; “Allah’tan başka yaratıcı mı var?”572
    12. el-MELİK: Kâinatın mâliki, sahibi ve yöneticisi. Kur’ân-ı Kerim’de çoğu
    Allah’ın isim-sıfatı olmak üzere toplam 13 yerde geçer. “Hak/gerçek melik
    Allah, yücedir.”573; “De ki: İnsanların Rabbine, insanların Melikine (mutlak
    sahip ve hâkimine), insanların İlâhına sığınırım.”574
    13. el-KEFÎL: Şâhit, vekil, referans. Kur’ân-ı Kerim’de 1 yerde geçer. “Antlaşma
    yaptığınız zaman, Allah’ın ahdini yerine getirin ve Allah’ı üzerinize
    şâhit tutarak (Kefîl), pekiştirdikten sonra yeminleri bozmayın. Şüphesiz
    Allah, yapacağınız şeyleri çok iyi bilir.”575
    14. el-HALLÂK: Mükemmel yaratan, devamlı yaratan. Kur’ân-ı Kerim’de
    2 yerde geçer ve Allah’ın isim-sıfatı olarak kullanılır. “Şüphesiz Rabbin hak-
    567 2/Bakara, 286
    568 22/Hacc, 78
    569 25/Furkan, 31
    570 9/Tevbe, 116
    571 13/Ra’d, 16
    572 35/Fâtır, 3
    573 20/Tâhâ, 114
    574 114/Nâs, 1-3
    575 16/Nahl, 91
    ≈ 207 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Allah’a İman
    kıyla yaratan (Hallâk), çok iyi bilendir (Alîm).”576
    15. el-EKREM: Çok ikram eden, ikrâmı en çok olan. Allah’ın sıfat-ismi olarak
    Kur’ân-ı Kerim’de bu isim, 1 yerde kullanılır. “Oku ve Rabbin, en büyük
    kerem sahibidir (el-Ekrem).”577
    16. el-A’LÂ: Çok yüce, en şerefli, Şânı ve kadri yüksek, kudreti çok büyük
    olan. Kur’an’da toplam 2 âyette Allah’ın isim-sıfatı olarak kullanılır. “Yüce
    (A’lâ) Rabbinin adını tesbih (ve takdis) et.”578
    17. el-MÜBÎN: Varlığı âşikâr olan, hakkı izhar eden, gerçeği beyan eden.
    Mübîn kelimesi, değişik birçok şeyin sıfatı olarak Kur’an’da toplam 119 yerde
    geçer. Bunlardan sadece 1 âyette Allah’ın sıfatı olarak geçer: “…Ve bilirler
    ki Allah haktır, apaçıktır (Mübîn).”579
    18. el-HAFÎ: Çok ikram eden, son derece iyilik ve lütuf sahibi, her şeyi
    bilen. Kur’an’da 2 yerde geçer. Bunlardan biri Allah’ın sıfat-ismi olarak kullanılır.
    “…O (Allah) bana karşı çok lütufkârdır (Hafî).”580
    19. el-KARÎB: Yakın; Affı, mağfireti, rahmeti, bilmesi, görmesi ve duyması
    itibariyle kullarına yakın olan. Karîb kelimesi Kur’an’da 25 âyette geçer, bunlardan
    5’i Allah’ın sıfatı olarak kullanılır. “(Ey Peygamberim! Kullarım, sana
    Benden sorarlarsa (onlara bildir ki): Ben (onlara) yakınım (karîb). Bana
    duâ edince, duâ edenin duâsına icâbet ederim…”581; “… Şüphesiz O,
    işitendir (Semî’), yakındır (Karîb).”582
    20. el-EHAD: Bir, tek, yegâne. Eşi,benzeri ve ikincisi bulunmayan bir tek.
    Allah’ın Ehad ismi sadece 1 âyette geçer: “De ki: ‘O Allah tektir/birdir.”583
    21. ĞÂFİRU’Z-ZENB: Günahları bağışlayan. Kur’an’da 1 âyette geçer. “…
    (Allah,) Günahı bağışlayandır (Ğâfiru’z-zenb)…”584
    22. ŞEDÎDU’L-IKAAB: Cezalandırması çok şiddetli olan. Bu isim-sıfat,
    576 15/Hıcr, 86 ve Bak. 36/Yâsin, 81
    577 96/Alak, 3
    578 87/A’lâ, 1 ve Bak. 92/Leyl, 20
    579 24/Nûr, 25
    580 19/Meryem, 47
    581 2/Bakara, 186
    582 34/Sebe’, 50
    583 112/İhlâs, 1
    584 40/Mü’min, 3
    ≈ 208 ≈
    Ahmed Kalka n
    Kur’ân-ı Kerim’de 14 yerde geçer. “Bilin ki, şüphesiz Allah, cezalandırması
    şiddetli olandır…”585; “Allah, kuvvetlidir, azâbı şiddetlidir.”586
    23. FÂTIRU’S-SEMÂVÂTİ VE’L-ARD: Yeri ve gökleri yaratan; Yoktan var
    eden. Kur’an’da 6 âyette geçer. “De ki, gökleri ve yeri yoktan var eden, besleyen
    fakat, kendisi beslenmeyen Allah’tan başka dost mu tutayım?...”587
    24. RAFÎU’D-DERECÂT: Dereceleri yükselten; Peygamber ve mü’minlerin
    itibar, derece, şan ve şereflerini artıran. Gökleri tabaka tabaka yükselten,
    kullarının dünyada derecelerini veya cennetteki mevkilerini yükselten.
    Kur’an’da 1 âyette geçer. “Dereceleri yükselten, Arş’ın sahibi Allah, kavuşma
    günüyle korkutmak için kullarından dilediğine irâdesiyle ilgili vahyi
    indirir.”588
    25. ĞÂLİB ALÂ EMRİH: Emrinde, işinde ve hükmünde gâlip olan, üstün
    gelen. Kur’an’da 1 yerde Allah’ın sıfatı olarak geçer. “Allah emrinde gâliptir,
    fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler.”589
    26. KÂİM ALÂ KÜLLİ NEFS: Varlıkları, tüm yaratıkları görüp gözeten, koruyan
    ve yöneten. Allah’ın sıfatı olarak Kur’an’da 1 yerde geçer. “Her nefsin
    kazandığını görüp gözeten, koruyan (Allah), hiç böyle olmayan gibi olur
    mu?”590
    27. HAYRUN HÂFIZAN: En iyi koruyup gözeten. Allah’ın sıfatı olarak
    Kur’ân-ı Kerim’de 1 yerde geçer. “Allah en hayırlı koruyucudur. O, acıyanların
    en merhametlisidir.”591
    İbn Mâce592 rivâyetinde bulunup da, yukarıda sayılıp açıklanan Tirmizî’nin593
    meşhur rivâyetinde bulunmayan esmâü’l-hüsnâ şunlardır:
    1- el-BÂRR: Kullarına iyilik yapan, çok lutufkâr, çok merhametli, çok şefkatli
    demektir. Bârr şeklinde Kur’an’da geçmez; aynı anlamda Berr şeklinde
    585 5/Mâide, 98
    586 8/Enfâl, 52
    587 6/En’âm, 14
    588 40/Mü’min, 15
    589 12/Yusuf, 21
    590 13/Ra’d, 33
    591 12/Yusuf, 64
    592 Duâ, 10
    593 Deavât, 82
    ≈ 209 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Allah’a İman
    Allah için 1 âyette geçer.594 Kıta ve geniş kara parçası anlamında 12 âyette
    berr kelimesi kullanılmıştır.
    2- el-CEMÎL: Allah’ın söz, fiil ve işlerinin iyi ve güzel, O’nun iyilik ve ihsan
    sahibi olduğunu ifade eder. Allah’ın her eseri, her yaptığı ve her davranışı
    güzeldir. Allah’ın ismi olarak Kur’an’da geçmez. Bir hadiste şöyle buyrulur:
    “Allah cemîldir/güzeldir, cemâli/güzeli sever.”595
    3- el-KÂHİR: Kur’an’da Allah’ın sıfatı olarak 2 âyette geçmiştir: “O, kullarının
    üstünde tam gâliptir, hakîmdir.”596
    4- el-KARÎB: Yakın. Zaman, mekân ve cihet itibarıyla değil; kullarına
    onların hallerini, yaptıklarını, söylediklerini, düşündüklerini, duâlarını bilmesi,
    görmesi, duyması, şâhit olması, yardım etmesi, koruması itibarıyla yakın
    demektir. Karîb kelimesi Kur’an’da 25 yerde geçmiş ve bunlardan 5 tanesi
    Allah’ı nitelemede kullanılmıştır. “Kullarım, sana Benden sorararlarsa (onlara
    bildir ki): Ben (onlara) yakınım (karîb).”597
    5- er-RÂŞİD: Söz ve fiillerinde isâbetli olan, hakîm, doğru yolu gösteren,
    öğreten; yardımcısı olmadan bütün işleri en güzel bir şekilde yöneten, tedbirli
    olan demektir. Allah’ın isim veya sıfatı olarak bu şekilde geçmemekle
    birlikte; Allah’ın doğru yolu gösterici olduğu birçok âyette bildirilmiştir.
    6- er-RABBU: Kur’an’da 970 yerde geçer. Varlıklar âlemini yaratan, terbiye
    ederek geliştiren, onları maddî ve mânevî olgunluğa götüren, terbiyenin
    bütün gereklerine mâlik ve her şeye sahip olan.
    7- el-MÜBÎN: Varlığı gizli olmayan, apaçık olan, hakkı izhar eden, gerçeği
    beyan eden demektir. Kur’an’da 119 yerde geçer. Allah’ın sıfatı olarak sadece
    1 âyette kullanılır: “… Ve bilirler ki Allah haktır, mübîndir/apaçıktır.”598
    8- el-BURHÂN: Hak ile bâtılı, doğru ile yanlışı ayıran, bütün şüpheleri gideren
    kesin delil anlamında Kur’an’da 8 âyette geçer. Kur’an’da Allah’ın sıfatı
    olarak kullanılmaz.
    594 52/Tûr, 28
    595 Müslim, Birr 57
    596 6/En’âm, 18; 61
    597 2/Bakara, 186
    598 24/Nûr, 25
    ≈ 210 ≈
    Ahmed Kalka n
    9- eş-ŞEDÎD: Şiddetli olan demektir. Allah hakkında Kur’an’da “Şedîdu’-
    azâb” (1 âyette,599 “Şedîdu’l-ıkâb” şeklinde ise 14 âyette geçer. Her ikisi
    de cezalandırması, azâbı şiddetli olan anlamına gelir.
    10- el-VÂKIY: Allah’ın yaratıklarını tehlikelerden koruduğunu ifade eder.
    Mü’minleri dünya ve âhirette koruyup kollayan. Kur’an’da Allah’ın sıfatı olarak
    bu şekilde geçmez.
    11- ZÜ’L-KUVVETİ: Kadir, çok güçlü, kuvveti tam olan, asla âcizliği bulunmayan
    demektir. Kur’an’da Allah’ın sıfatı olarak 1 âyette geçer: “Gerçekten
    rızık veren, sağlam, kuvvet sahibi olan ancak Allah’tır.”600
    12- el-KAİM: Her şeyi görüp gözeten, koruyan. Kur’an’da Allah’ın sıfatı
    olarak 1 âyette geçmiştir: “Her nefsin kazandığını görüp gözeten, koruyan
    (Allah), hiç böyle olmayan gibi olur mu?”601 Kayyûm şeklinde ise 3 âyette
    geçer.
    13- Ed-DÂİM: Sürekli var olan, ölümlü olmayan, Bâki. Kasas sûresinin 28
    ve Rahmân sûresinin 26-27. âyetleri Allah’ın bu sıfatına delâlet eder.
    14- el-HÂFIZ: Koruyan, esirgeyen/merhamet eden, gözeten, gizliyi bilen
    anlamına gelir. Kur’an’da tekil ve çoğul olarak 28 defa kullanılmıştır. “Kur’an’ı
    Biz indirdik ve Onu koruyacak olan da Biziz (Hâfızûn).”602 “En hayırlı koruyucu
    Allah’tır. O, merhametlilerin en merhametlisidir.”603
    15- el-FÂTIR: Yaratan, icad eden, yokken var eden demektir. Kur’an’da
    6 yerde geçer. Hepsi de gökleri ve yeri yaratmasıyla ilgilidir. “De ki, gökleri
    ve yeri yoktan var eden, besleyen, fakat kendisi beslenmeyen Allah’tan
    başka dost mu tutayım?”604
    16- es-SÂMİ’: Sözlerin açığını da gizlisini de işiten demektir. Allah, insanların
    fısıltılarına varıncaya kadar iyi veya kötü her sözünü işitir ve gereğini yapar,
    duâ ve niyazları duyar ve icâbet eder. Sâmi’ şeklinde Kur’an’da geçmez.
    Aynı anlamda Semî’ şeklinde Kur’an’da 47 âyette geçer.
    599 2/Bakara, 165
    600 51/Zâriyât, 58
    601 13/Ra’d, 33
    602 15/Hıcr, 9
    603 12/Yusuf, 64
    604 6/En’âm, 14
    ≈ 211 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Allah’a İman
    17- el-MU’TIY: Nimet veren, ihsanda bulunan demektir. Allah’ın bu vasfı,
    Kur’an’da “a’tâ - yu’tî” fiiliyle ifade edilmiştir: “(Ey Muhammed!) Biz sana
    kevseri verdik.”605
    18- el-KÂFÎ: Yeten, koruyan demektir. Allah’ın kuluna kâfi olması; hem
    yardım etmesi, vekil olması, yol göstermesi, hem de yaptığını bilmesi, görmesi,
    şâhit olması, günahından haberdar olması ve hesaba çekmesi demektir.
    Allah’ın sıfatı olarak 1 âyette geçer: “Allah kuluna kâfi değil mi?”606
    19- el-EBED: Sonsuz olarak yaşayan, ölümü olmayan demektir. Bâkî ve
    Dâim sıfatlarıyla aynı anlamı ifade eder.
    20- el-ÂLİM: Çok bilen, her şeyi bilen demektir. Bu sıfat, Allah’ın sırları,
    gizli olanları, olmuşu ve olacağı, görünen ve görünmeyen âlemi, yerde ve
    göklerde olup bitenleri, geçmişi, hali ve geleceği, canlı ve cansız bütün varlıkları,
    insanların gizli ve âşikâr bütün yaptıklarını, küçük ve büyük her şeyi
    bildiğini ifade eder. Âlim ismi Kur’an’da 13 âyette geçer. “Allah, göklerin ve
    yerin gaybını bilendir. O göğüslerin özünü çok iyi bilendir.”607
    21- es-SÂDIK: Söz, iş, vaad ve vaîdinde doğru olan; her sözünü yerine
    getiren; yalanı, yanlışı, hilesi, aldatması bulunmayan demektir. Allah’ın bu
    sıfatı, Kur’an’da azamet çoğulu olarak “sâdıkûn” şeklinde bir âyette geçer:
    “Biz şüphesiz sâdık olanlarız.”608
    22- el-MÜNÎR: Aydınlatan, nurlandıran. Varlıklara nurunu veren, nurlandırıcı
    olan Allah’tır. Nur kelimesi Kur’an’da 43 âyette geçer. Allah’ın sıfatı olarak
    Münîr Kur’an’da geçmez.
    23- et-TÂM: Tam ve kâmil olan, eksiksiz ve mükemmel. Allah’ın zât, isim,
    sıfat ve fiilleriyle mükemmel olduğunu; eksiksiği, kusuru, acziyeti ve za’fiyeti
    olmadığını, her şeyi ile tam olduğunu ifade eder. Kur’an’da geçmez.
    24- el-KADÎM: Önlerine geçmek, cesur olmak, eski olmak, bir işe yönelmek
    ve râzı olmak anlamındaki “k-d-m” kökünden türeyen kadîm; eski,
    evvelî olmayan, her şeyin önü ve evvelî demektir. Kadîm; Allah’ın evvelînin,
    605 108/Kevser, 1
    606 39/Zümer, 36
    607 35/Fâtır, 38
    608 6/En’âm, 146
    ≈ 212 ≈
    Ahmed Kalka n
    başlangıcının olmadığını, yaratılmadığını ve ezelî olduğunu ifâde eder.
    25- el-VİTR: Tek ve eşsiz. Allah’ın sıfatı olarak Kur’an’da geçmez. Hadis-i
    şerifte şu şekilde geçer: “Şüphesiz Allah tektir (vitr), teki sever.”609
    26- el-EHAD: Bir, tek, yegâne, biricik. Kur’an’da 85 defa geçer. “De ki O
    Allah tektir.”610
    Tirmizî611 r ivâyetinde b ulunup d a İ bn M âce’de612 yer almayan
    isimler de 25 tanedir. Bunlar: el-Kuddûs, el-Ğaffâr, el-Kahhâr, el-Fettâh,
    el-Hakem, el-Adl, el-Kebîr, el-Hafîz, el-Mukıyt, el-Hasîb, er-Rakîb, el-Vâsi’,
    el-Hamîd, el-Muhsî, el-Muktedir, el-Mukadim, el-Muahhir, el-Berr, el-Muntekım,
    Mâlikü’l-Mülk, zü’l-Celâli ve’l-İkrâm, el-Muğnî, el-Bedî’, er-Reşîd,
    es-Sabûr.
    Yukarıda sayılan (Tirmizî, İbn Mâce ve ilâve olarak Kur’an’daki 27 isim),
    yani toplam 145 isimle, yine Kur’an ve hadislerden derlenen 138 isimle birlikte
    283 isim Esmâü’l-Hüsnâ olarak değerlendirilebilir. Tabii, Allah’ın tüm
    isimlerinin bunlardan ibâret olup başka isminin olmadığını söylemek
    doğru olmaz. Allah’ın her şeyi sonsuz olduğu gibi isimleri de
    sonsuz ve sınırsızdır.
    Esmâü’l-hüsnâ, en güzel isimler demektir. Bu tâbir âyet ve hadislerde
    geçer. “Allah, O’ndan başka ilâh yoktur. En güzel isimler O’nundur.”613“Esmâü’l-
    Hüsnâ (En güzel isimler) Allah’ındır. O’nu o isimlerle duâ edin, çağırın
    (adlandırın)...614; “Allah, O’ndan başka ilâh yoktur. En güzel isimler
    O’nundur.”615
    Tirmizî’nin Ebû Hureyre’den rivâyetine göre o şöyle demiştir: ‘Allah’ın
    Rasûlü (s.a.s.) dedi ki: “Allah’ın doksan dokuz ismi vardır. Kim onları öğrenir
    bellerse (ahsâhâ / hayatı boyunca Allah’ı bu şekilde tanıyarak yaşar
    ve bu iman ve yaşayış üzere ölürse, inşâallah) Cennete girer.”616(Hadis
    rivâyetinin devamında, yukarıda sayıp Türkçe anlamlarını verdiğimiz 99 İlâhî
    isim sayılır.)
    609 Buhârî, Deavât 68; Müslim, Zikr, 5-6
    610 112/İhlâs, 1
    611 Deavât, 82
    612 Duâ, 10
    613 20/Tâhâ, 8
    614 7/A’râf, 180
    615 20/Tâhâ, 8
    616 Tirmizî, Deavât 83, Hadis no: 3507
    ≈ 213 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Allah’a İman
    Buhârî, Müslim ve İbn Mâce, hadisin sadece baş tarafını rivâyet eder,
    isimleri ayrı ayrı sıralamazlar. Hadis-i şerifte Ebû Hureyre’nin (r.a.) rivâyetiyle
    Rasûlullah’ın (s.a.s.) şöyle buyurduğu nakledilir: “Allah’ın doksan dokuz,
    yani bir müstesna olmak üzere yüz ismi vardır. Bunları (şirk koşmadan,
    mânâlarına uygun tarzda amel etmek sûretiyle) ezber eden her bir kişi
    muhakkak Cennet’e girer. Yüce Allah tektir, tek olanı sever.”617
    Âyet ve hadislerde zikredilen esmâü’l-hüsnâ, Allah’ın nasıl bir varlık olduğunun,
    O’nun niteliklerini, özelliklerini ve hangi vasıflara sahip olup olmadığını
    beyan eden isim ve sıfatlardır.
    Allah’a ait olan bu isimlerin aynen bir başkasında da olduğuna inanmak
    insanı şirke götürür. Tevhidin bir anlamı da Allah’ın isim ve sıfatlarında tek bir
    olduğunu, başkalarının Allah’a, Allah’ın da başkalarına (yarattığı varlıklara)
    benzemediğine inanmaktır. “O’nun (Allah’ın) benzeri gibi olan hiçbir şey
    yoktur. O, işitendir, görendir.”618
    “Esmâü’l-Hüsnâ (En güzel isimler) Allah’ındır. O’nu o isimlerle duâ
    edin, çağırın (adlandırın). O’nun isimleri konusunda ilhâd’a (eğriliğe) sapanları
    bırakın. Onlar yaptıklarının cezâsını göreceklerdir.”619
    ESMÂÜ’L-HÜSNÂ KONUSUNDA DOĞRU YOLDAN SAPMAK
    Kur’an, esmâü’l-hüsnâ konusunda ilhad adını verdiği tavrı yasaklamıştır.
    620 Bu ilhâd kavramıyla, Allah’ın isimleri ve nitelikleri konusunda ciddiyet
    göstermeyen, lâubâli davranan, Allah hakkında zan ile konuşan ve bilmediğini
    söyleyenler621 kast edilmiştir. Birçok müfessir, âyette dile getirilen ilhâdı,
    “Allah’ı kendi zâtına vermediği, naslarda yer alan esmâü’l-hüsnâ içerisinde
    bulunmayan isimlerle adlandırmak” şeklinde anlamışlardır.
    Allah’ın isimleri konusunda doğru yoldan sapmak, hiç şüphesiz, sadece
    isimlerin lafızlarıyla ilgili bir durum değildir. Belki de âyetin sakındırdığı
    617 Buhârî, Şurût 18, Deavât 68, 103; Müslim, Zikr 2, hadis no: 5, 6; Tirmizî, Deavât 83, Hadis no:
    3507; İbn Mâce, Duâ 10, hadis no: 3860
    618 42/Şûrâ, 11
    619 7/A’râf, 180
    620 7/A’râf, 180
    621 2/Bakara, 80
    ≈ 214 ≈
    Ahmed Kalka n
    asıl sapma, Allah tasavvuru konusundaki sapmadır. Zaten isimler konusundaki
    sapma, tasavvurdaki sapmanın bir sonucudur. Tasavvurdaki sapma
    muhtevâya yönelik, isimlerdeki sapma ise biçime yöneliktir. Allah’ın isimleri
    konusunda doğru yoldan sapmanın farklı boyutlarını şu başlıklar halinde
    toplayabiliriz:
    1- Allah’a isim koyma yoluyla, Allah’ı tanımlamaya kalkmak: Bu Allah’ı
    tanımanın önündeki en büyük engeldir. Kul, haddini aşmadan, bu işe kalkışamaz.
    2- Allah’ın kendi zâtı için seçip beğendiği isimleri veya onların mânâlarını
    reddetmek: Birinci maddenin tersi bir sapmadır. Zaten Allah’a O’nun şânına
    yaraşmayan isimler ve sıfatlar yakıştıran biri, O’nun kendi zâtı için seçip beğendiği
    isim ve sıfatlarla sorunlu demektir.
    3- Allah’ın isim ve sıfatlarını, onların içeriklerini görünür görünmez varlıklara
    vermek: Allah dışında herhangi bir varlığa, sadece Allah’a ait olan
    mükemmelliklerden birini veya birkaçını yakıştırmak. Yakıştırılan ister bir peygamber,
    ister bir aziz, ister bir velî, isterse bir put olsun, fark etmez.
    4- Allah’ın isimlerinin anlamlarını tahrif etmek ve onlara kendilerinde bulunmayan
    anlamlar yüklemeye veya var olan anlamlarını eksiltmeye yeltenmek:
    Bu tahriftir ve tahriflerin en büyüğü, Allah hakkında yapılanıdır.
    5- Esmâü’l-hüsnânın içeriğini boşaltmak: Bu, genellikle mutlak tenzihe
    sapanların ihlâdıdır. İsimsiz ve vasıfsız bir Allah tasavvuru, Allah’ın âlemden
    bağımsız varlığını inkâra çıkar. Böyle bir tasavvurda Tanrı, sanal bir varlık
    halini alır.
    6- Allah’ın, esmâsıyla hayatın tüm alanlarına tecellisini inkâr edip O’nu hayattan
    dışlayan bir tasavvura sapmak: Modern sekülerlik/laiklik, sapmanın
    bu türünü içinde en yoğun bir biçimde barındırmaktadır.
    Allah’ın isimleri konusunda doğru yoldan sapmamak için bu konuda
    doğru yolun ne olduğunu bilmek gerekir. Peki, Allah’ın isimleri konusunda
    doğru yol nedir? Bu sualin cevabını birkaç maddede sıralayalım:
    1- Allah’a isimler koymak Allah’ın hakkıdır.
    ≈ 215 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Allah’a İman
    2- Allah’ın kendisi için seçip beğendiği isimler İlâhî kelâmda (ve sahih
    hadislerde) yer almışlardır.
    3- Allah’ın kendisi için kullandığı isimler Kur’an’da isim kalıbıyla gelenlerdir.
    Kur’an’da Allah’a izâfe edilen fiiller, ismin yerini tutmazlar.
    Kur’an’da Allah’a izâfe edilen fiillerden isim türetmenin baştan beri bir
    usûlü ortaya konamamıştır.622
    Esmâü’l-Hüsnâ ile ilgili bu âyette geçen “eğriliğe sapanlar” diye tercüme
    olunan “yulhıdûn”, genel olarak Allah’a isim ve vasıf vermekte kayıtsız, lâubali
    kimseleri ifâde eder. İlhâd: Allah’ı, Kendisini isimlendirmediği, hakkında
    Kur’an’da veya sahih sünnette nass gelmemiş olan bir isimle adlandırmaktır.
    Allah’ı güzel isimleriyle tanımak ve anmak, O’na lâyık olmayan nitelikleri
    isnat etmemek, insanın başta gelen görevidir. Allah’ın isimleri hakkında Allah’a
    lâyık olmayan isimler isnat etmek, Allah’a “baba” veya “oğul” gibi Allah’a
    yanlış isimler takmak, Kur’an’da ve sahih sünnette beyan edilen Allah’ın bazı
    isimlerini kabul etmemek veya Allah’a özgü isimleri Allah’tan başka varlıklara
    vermek Kur’an’da ilhâd, yani doğru olandan, haktan sapmak demektir. Allah’a
    cisim, cevher, akıl ve illet gibi isimler vermek ilhaddır.
    ESMÂYI SAYMAK VE EZBERLEMEK
    Hadislerde geçen ihsâ (saymak)623 ve hıfz (ezberlemek)624 kelimeleri ile
    maksat; Allah’ı güzel isimleriyle tanımak, O’na O’nun istediği şekilde ibâdet
    ve itaat etmektir. Yoksa bu isimleri anlamadan ezberlemek ve tekrarlamak
    değildir. Meselâ bir insan yaptığı bir işte Allah’ın kendisini gördüğünü, yaptıklarını
    bildiğini, ameline göre ödül veya ceza vereceğini düşünmesi ve ona
    göre hareket etmesi Allah’ın isimlerini hıfz ve ihsâdır.
    Esmâü’l-Hüsnâya gönülden bağlanmak, mânâlarını düşünmek, davranışlarına
    bu isimler istikametinde yön vermek isimler konusunda mü’minlerin
    görevi ve cennet vesilesidir. Meselâ Allah’ın Basîr (her şeyi gören), Semî’ (her
    622 M. İslamoğlu, Âlemlerin Rabbi Allah, Denge Y., s. 100-102
    623 Tirmizî, Deavât 83, Hadis no: 3507
    624 Buhârî, Şurût 18, Deavât 68, 103; Müslim, Zikr 2, h. no: 5, 6
    ≈ 216 ≈
    Ahmed Kalka n
    şeyi işiten) ismini unutmayıp gönülden bu inanca sahip olan kişi, elini ve dilini
    kötülüklere uzatmaya devam eder mi?
    Tirmizî, Ebû Hüreyre’den yaptığı bir rivâyette, Allah’ın 99 ismini zikretmiş
    ve bu hadis için “garib” demiştir.625 Tirmizî Ebû Hüreyre’den aynı anlamda iki
    hadis daha rivâyet etmiş, ancak bu rivâyetlerde isimler sayılmamıştır. Buhârî
    ve Müslim’in esâmü’l-hüsnâ ile ilgili rivâyetlerinde de isimler sayılmamıştır.
    İbn Mâce, esmâü’l-hüsnâ ile ilgili rivâyetinde 101 isim zikretmiştir.626
    Tirmizî ve İbn Mâce’nin esmâü’l-hüsnâ ile ilgili rivâyetlerinin dışında başka
    hadislerde de Allah’ı tanıtan isim ve sıfatlar geçmektedir. Hadislerde geçen
    Kâbid, Bâsıt, Hâfid, Râfi’, Mu’ızz, Müzill, Sabûr; Muhsî, Mübdî, Mümît, Vâcid,
    Reşîd, Mukaddim, Muahhir, Muğnî, Mâni’, Dârr, Nâfi’ ve Mâcid gibi bazı
    sıfatlar, isim şeklinde Kur’an’da geçmemektedir. Ancak bu sıfatların ifade
    ettiği mânâlar, fiiller ile ifade edilmiştir. Yukarıda da belirtildiği ve sayıldığı
    gibi Allah’ın isimleri/sıfatları 99 adetten ibâret değildir. 99 Rakamı çokluktan
    kinâyedir. Nitekim esmâü’l-hüsnâ ile ilgili hadisler, Allah’ın isimlerinin 99’dan
    ibaret olduğunu da belirtmemekte, sadece bu isimleri sayanların cennete
    gireceklerini bildirmektedir. Ayrıca hadislerde geçmeyen, ancak, Kur’an’da
    geçen yukarıda sayıldığı gibi Allah’ın güzel isim ve sıfatları vardır. Bu isim ve
    sıfatların sayısı, bizim tesbit ettiğimiz kadarıyla 283 civarındadır.
    Bütün bu isimleri alfabetik olarak sayarsak şöyle bir tablo çıkar:
    Allah, A’lâ, A’lem, Adl, Aduvvun li’l-Kâfirîn, Afüvv, Âhızu’n bi Nâsiyetih,
    Âhir, Ahkemu’l-Hâkimîn, Ahsenu’l-Hâlikîn, Akrabu, Alîm, Âlimu Ğaybi’s-
    Semâvâti ve’l-Ard, Âlimu’l-Ğaybi ve’ş-Şehâdeti, Âlimu’l-Ğaybi, Aliyy,
    Allâm, Allâmu’l-Ğuyûb, Asdaku Hadîsen, Asdaku Kıylen, Asdaku Mekren,
    Azîm, Aziz, Bâis, Bâkî, Bâliğu Emrih, Bâri’, Bârr, Bâsıt, Basîr, Bâtın, Bedî’,
    Bedîu’s-Semâvâti ve’l-Ard, Berîün mine’l-Müşrikîn, Berr, Burhân, Câıl(ûn),
    Câmi’, Câmiu’n-Nâs, Cebbâr, Celîl, Cemîl, Cevâd, Dâim, Dârr, Dehr, Deyyân,
    Ebed, Ebkâ Ehad, Ehlü’l-Mağfire, Ekber, Ekrem, Erhamu’r-Râhımîn,
    Esra’u Ferahan, Esra’u’l-Hâsibîn, Eşeddü Be’sen, Eşeddü Kuvveten, Eşeddü
    Tenkîlen, Evvel, Fa’âlun Limâ Yürîd, Fâil(ûn), Fâliku’l-Habbi ve’n-Nevâ,
    Fâliku’l-Isbâh, Fâtın, Fâtır, Fâtıru’s-Semâvâti ve’l-Ard, Ferd, Fettâh, Ğaffâr,
    Ğâfir, Ğâfiru’z-Zenb, Ğafûr, Ğâlib Alâ Emrih, Ğâlib, Ğanî, Habîr, Hâdî, Hâfıd,
    Hâfız, Hafî, Hafîz, Hakem, Hâkim, Hakîm, Hakk, Hâlık, Hâlik, Halîm, Hallâk,
    Hamîd, Hannân, Hasbü, Hasîb, Hâsib, Hayî, Hayr, Hayru’l-Fâsılîn, Hay-
    625 Tirmizî, Deavât 83, h. no: 3506
    626 İbn Mâce, Duâ 10, 11, h. no: 1269, 1270
    ≈ 217 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Allah’a İman
    ru’l-Fâtihîn, Hayru’l-Ğâfirîn, Hayru’l-Hâkimîn, Hayru’l-Mâkirîn, Hayru’l-Münzilîn,
    Hayru’l-Vârisîn, Hayru’n-Nâsırîn, Hayru’r-Râhımîn, Hayru’r-Râzikîn,
    Hayrun Hâfızan, Hayy, Hüvallahullezî Lâ İlâhe İllâ Hû, İlâh, İlâhü’n-Nâs, Kadir,
    KÂbız, Kâbilü’t-Tevbi, Kâdî, Kâdî’l-Umûr, Kadîm, Kadîr, Kâfî, Kahhâr, Kâhir,
    Kâim, Kâim Alâ Külli Nefs, Kâin, Karîb, Kâşif, Kâşifu’l-Azâb, Kâtib(ûn), Kavî,
    Kayyûm, Kebîr, Kefîl, Kerîm, Kuddûs, Latîf, Mâcid, Mâhid(ûn), Mâlik, Mâlikü
    Yevmi’d-Dîn, Mâlikü’l Mülk, Mâni’, Mecîd, Melîk, Melik, Melîk, Mennân,
    Metîn, Mevlâ, Mu’tıy, Muahhir, Muazzib(în), Muğîs, Muğnî, Muhıyt, Mûhinü
    Keydi’l-Kâfirîn, Muhîtun bi’l-Kâfirîn, Muhric, Muhsî, Muhsin, Muhyî, Muhyî’l-
    Mevtâ, Muhzî’l-Kâfirîn, Muîd, Muizz, Mukaddim, Mukallibü’l-Kulûb, Mukıyt,
    Muksıt, Muktedir, Musavvir, Mûsi’(ûn), Mutahhir, Mü’min, Mübdî, Mübîn,
    Mübrim(ûn), Mübtel(în), Mücîb, Müdebbir, Müheymin, Mühlik, Mükevvin,
    Mümidd, Mümît, Müneccî, Münezzil, Münîr, Münşi(ûn), Münzil(în), Müntakım,
    Münzilü’t-Tevrâti ve’l-İncîli ve’l-Furkan, Münzir(în), Mürsil(în), Müsa’ır, Müsteân,
    Müstemi’(ûn), Müteâlî, Mütekebbir, Müteveffî, Mütimmü Nûrihî, Müzill,
    Nâfi’, Nâsır, Nasîr, Nazîf, Nûr, Rab, Rabbü Külli Şey’in, Rabbü’l-Âlemîn,
    Rabbü’l-Ard, Rabbü’l-Arş, Rabbü’l-Felak, Rabbü’l-Izzeti, Rabbü’n-Nâs,
    Rabbü’s-Semâvâti, Rabbü’ş-Şi’râ, Râfi’, Rafî’,Rafîu’d-Derecât, Rahîm, Rahmân,
    Rakıyb, Râşid, Raûf, Razzâk, Refîk, Reşîd, Sabûr, Sâdık, Sâil, Samed,
    Sâmi’, Sâni’, Selâm, Semî’, Semî’u’d-Duâ, Serî’u’l-Hısâb, Serî’u’l-Ikâb, Setîr,
    Seyyid, Sübbûh, Şâfi’, Şâhid, Şâkir, Şedîd, Şedîdu’l-Ikaab, Şedîdü’l-Azâb,
    Şedîdü’l-Mihâl, Şefî’, Şehîd, Şekûr, Şey’, Tâm, Tayyib, Tevvâb, Vâcid, Vâhıd,
    Vâkıy, Vâlî, Vâris, Vâsi’, Vâsi’u’l-Mağfire, Vedûd, Vehhâb, Vekîl, Velî, Vitr, Zâhir,
    Zâri’, Zâri’ûn, Zi’t-Tavl, Zû Fadl, Zu’l-İzzeti, Zû-İntikam, Zü’l-Arş, Zü’l-Celâli
    Ve’l-İkrâm, Zü’l-Fadli’l-Azîm, Zü’l-Ikâb, Zü’l-Kuvveti, Zü’l-Mağfireti, Zü’l-Me’âric,
    Zü’l-Mecd ve’l-İkrâm, Zü’r-Rahmeti.
    SORULAR
    1- Temel iman esaslarıyla ilgili bir âyet mealini ve Cibril hadisini belirtiniz.
    2- Bir müslümanın Allah’a nasıl inanması gerektiğini açıklayınız.
    3- Allah Teâlâ’nın sıfatlarını ve beşerî sıfatlardan farklarını açıklayınız.
    4- Allah Teâlâ’nın zâtî sıfatlarını sayarak, her birini açıklayınız.
    5- Allah Teâlâ’nın subûtî sıfatlarını sayarak hepsini kısaca izah ediniz.
    6- Allah Teâlânın Zâtî sıfatları ile Subûtî sıfatları arasında ne fark vardır?
    7- Allah’ın isimleri ve sıfatları, yaratmış olduğu varlıklardan hangilerine
    benzer?
    ≈ 218 ≈
    Ahmed Kalka n
    a) Meleklere benzer b) Bazısına benzer
    c) Cinlere benzer d) Hiçbirine benzemez
    8- “Allah, her şeyin iç yüzünden, gizli taraflarından haberdardır.” Bu ifâdede
    geçen Allah’ın ismi, aşağıdakilerden hangisidir?
    a) Habîr b) Kuddüs c) Mucî d) Kadîr
    9- Kur’an’ın, Allah’tan başka ilâhları reddederken ve yalnızca O’nun ilâhlığını
    belirtirken en çok üzerinde durduğu konu hangisidir?
    a) Rızık verici Allah’tır.
    b) Yaratıcı Allah’tır
    c) Göklerde ve yerde egemenlik Allah’ındır.
    d) Kâinattaki bütün düzeni Allah yönetmektedir.
    10- Aşağıdakilerden hangisi Allah Teâlâ’nın zâtî sıfatlarındandır?
    a) Hayat b) Tekvin c) Kelâm d) Vahdâniyet
    11- “Var olması ve varlığını devam ettirmesi için, hiçbir varlığa muhtaç
    olmaması” ifâdesi, Allah Teâlâ’nın hangi sıfatının açıklamasıdır?
    a) Vücud b) Muhâlefetün lil havâdis
    c) Kıyam bi-nefsihî d) Vahdâniyet
    12- Aşağıdakilerden hangisi Allah Teâlâ’nın zâtî sıfatlarındandır?
    a) Kudret b) Kıdem c) Basar d) Tekvin
    13- “Allah Teâlâ’nın, yarattıklarından hiçbirine benzememesi” ifâdesi, Allah
    Teâlâ’nın hangi sıfatının açıklamasıdır?
    a) Muhâlefetün lil-havâdis b) Kıyam bi-nefsihi
    c) Vahdâniyet d) Kelâm
    14- Aşağıdakilerden hangisi, Allah Teâlâ’nın subûtî sıfatlarından değildir?
    a) Beka b) Hayat c) Semi d) Tekvin
    15- Allah Teâlâ’nın dilediğini yapma gücüne sahip olmasına ne denir?
    a) İrâde b) Basar c) Kıyam bi-nefsihi d) Kudret
    16- Esmâü’l-Hüsnâ konusundaki âyet mealini ifâdelendirerek, Esmâü’l-
    Hüsnâ’dan 30 tane güzel ismi sayarak açıklayınız.
    17- Esmâü’l-Hüsnâ’yı “saymak” ve “hıfzetmek” kelimelerini açıklayarak
    bu konuda
    kendilerini terk etmemiz gereken “ilhâd edenler”den ne kast edildiğini
    belirtiniz.
    ≈ 219 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Allah’a İman
    ≈ 220 ≈
    Ahmed Kalka n
    19. Ünite
    MELEKLERE İMAN
    • Melek; Tanımı ve Mâhiyeti
    • Meleklerin Mâhiyetleriyle İlgili Kur’an’daki Tasvirler
    • Meleklerin Özellikleri
    • Meleklerin Görevleri
    • Meleklerin Sayıları ve Çeşitleri
    • Melekler İnsanlardan Daha Faziletli midirler?
    • Gayba ve Meleklere İman
    • Melek İnancının Etkileri
    • Melekler Hakkında Tashih Edilmesi Gereken Bazı Yaklaşım ve Bâtıl
    İnançlar
    • Sorular
    Bu üniteyi bitirdiğinizde aşağıdaki amaçlara ulaşmanız beklenmektedir
    • Gayba imanın izahını yapabilmek.
    • Meleklerin nasıl bir varlık olduklarını tanımlayabilmek.
    • Gaybî varlıklardan olan meleklerin özelliklerini açıklayabilmek.
    • Bazı meleklerin isim ve görevlerini listeleyebilmek.
    • Hafaza, mukarrabûn, kirâmen kâtibîn gibi melekleri ve bunların vazifelerini
    açıklayabilmek.
    • Meleklerin faziletini ve insanlardan üstün olup olmadıklarını izah edebilmek.
    • Meleklerin insanlar tarafından dünyada görülüp görülemeyeceği hususuna
    açıklık getirebilmek.
    • Meleklere iman etmenin insan hayatı üzerinde nasıl etkiler uyandırdığını açıklayabilmek.
    • Melekler hakkında günümüzdeki yanlış inanç ve kabulleri örneklerle izah
    edebilmek.
    ≈ 221 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Meleklere İman
    MELEK; TANIMI VE MÂHIYETI
    Melek kelimesi, “elûk”, “elûke” veya “mülk” kelimesinden türemiş Arapça
    bir kelimedir. Türediği bu kelimeler, risâlet, yani elçilik, (postacılık, aracılık) ve
    kudret, kuvvet anlamlarına gelir. Dolayısıyla “melek” de, elçi, güçlü, kuvvetli
    idare eden anlamındadır. Bundan dolayı Allah, bu kelimeyi; kulları, peygamberleri
    ve diğer yaratıkları ile kendi arasında elçilik-habercilik görevini yapan
    ve evrendeki olayların meydana gelmesi için verilen görevleri yerine getiren
    güçlü-kuvvetli yaratıklarına isim olarak vermiştir. Çoğulu “melâike”dir. Istılahta
    melekler, Allah tarafından yaratılmış, çeşitli şekillerde peygamberlere
    görünebilen, zor işlere gücü yeten, yemeyen içmeyen, erkeklik ve dişilikleri
    olmayan, Allah’a devamlı ibâdet ve itaatten ayrılmayan lâtif varlıklar olup İslâm’da
    iman esaslarından birini oluşturmaktadır.
    Kur’ân-ı Kerim’de tekil ve çoğul olarak 87 yerde melek kavramı geçmektedir.
    “Melek” kelimesi yanında Kur’ân-ı Kerim’de, çoğu âyette, meleklerden
    aynen peygamberler gibi, “rasûl” ve bunun çoğulu olan “rusul” diye de söz
    edilmektedir. Bu kelimeler, elçi ve elçiler mânâsındadır. Aynı zamanda bu
    kelimeler, meleklerin esas vazifelerinin, elçilik olduğunu da gösteriyor. Bu elçilik,
    bazen Allah ile peygamberler arasında, bazen de Allah ile diğer varlıklar
    arasında oluyor. Onlar, vahiy getiriyor, kâinattaki hâdiseleri, Allah Teâlâ’dan
    aldıkları emirler çerçevesinde yürütüyor ve böylece aracılık-elçilik görevini
    çok değişik şekillerde yerine getiriyorlar. 627
    Allah, bir âyet-i kerimede iman edilmesi gerekli olan esasları özlü bir şekilde
    bildirerek şöyle buyurur: “Peygamber de, mü’minler de kendilerine
    Rablerinden indirilene iman ettiler. Her biri Allah’a, O’nun meleklerine, kitaplarına
    ve peygamberlerine iman etti.”628İman edilmesi gereken şeylerin
    âyetteki sıralanışı içinde meleklerin yeri, onlara imanın önemini
    göstermektedir.
    Bu sıranın, Allah isminden sonra, kitaplar ve peygamberler’den önce oluşu,
    meleklerin Allah ile peygamberler arasında elçilik-habercilik yaptıklarına,
    Allah’ın kitaplarını getirmede aracı olduklarına, yani vahiy getirme görevlerine
    işaret eder mâhiyettedir. Melekler, Allah’ın insanlara bir lutfu ve keremi
    sayılan “peygamberlik müessesesi”nin temeli olan Allah’ın ilâhî vahyini, gö-
    627 Lutfullah Cebeci, Kur’an’a Göre Melek Cin Şeytan, Şûle Y., s. 25
    628 2/Bakara, 285
    ≈ 222 ≈
    Ahmed Kalka n
    rülmeyen gayb âleminden insanlara, onlar arasından seçilen peygamberlere
    indiren Allah’ın İlâhî elçileridir.
    Kur’an’da meleklerin varlığını kabul etmeyenler açık bir şekilde kâfir ve
    sapık olarak nitelendirilmiştir: “Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini
    ve âhiret gününü inkâr ederek kâfir olursa, hiç şüphesiz ki uzak
    bir dalâletle sapıp gitmiştir.”629
    Vahye ve peygamberliğe, hatta âhirete ve gaybiyyât denilen âhiret hallerine,
    cennet ve cehenneme inanmak, ancak meleklere iman etmekle
    mümkün olur. O halde peygamberlere ve onlara indirilen semavî kitaplara
    inanmadan önce, onlara peygamberliği getiren, vahyi ve kitapları indiren
    “meleklerin varlığı”na kesin olarak inanmak şarttır. Meleklere gerektiği
    şekilde iman etmeyen, diğer tüm iman esaslarını kabul etse bile mü’min
    vasfını kaybeder. Zaten böyle bir kimse, melekler aracılığıyla gerçekleşen
    diğer iman esaslarına da ister istemez inanmamış olacaktır. Melekleri inkâr
    eden kimse, dolayısıyla vahyi, İlâhî kitapları, peygamberleri, ruhları ve kıyâmeti
    inkâr etmiş olur.
    İman, ibâdetten önce geldiğine ve gerçek anlamda iman etmeyen kimsenin
    ibâdetleri de geçersiz olacağına göre, müslümanlar için meleklere
    iman, diğer tüm inanç esaslarıyla birlikte öncelikli bir öneme sahiptir.
    Melekler, gaybiyyât denilen görülmeyen âlemde mevcut nuranî
    latif varlıklar olduklarından; biz onları göremezsek de, var oldukları,
    dinî-naklî delillerle sâbit olduğundan, insan aklı da onların varlığını
    inkâr edemez. Gerçi akıl, meleklerin ne varlığını, ne de yokluğunu kesin
    delillerle isbat edemez. Fakat, akl-ı selim, gözle görülmeyen bu gibi latif varlıkların
    varlığının imkânsız olmadığına, aksine onların da, vücudu câiz olan
    şeylerden olduğuna delalet eder. Çünkü, meleklerin varlığını inkâr edebilmek
    için, aklî, felsefî veya ilmî verilere dayanan hiçbir delil ortaya
    konulamaz. Aksi halde; gözümüzle göremediğimiz ve bu gün ilmin mâhiyet
    ve hakikatini tesbit edemediği hayat cevherinin, insan ruhunun ve aklımızın
    da varlığını inkâr etmemiz gerekir. Fakat göremiyoruz veya mâhiyetini bilemiyoruz
    diye ne ruhu, ne aklı, ne hayat gerçeğini ve ne de görünmeyen, fakat
    varlığı ilmen bilinen kuvvet ve enerji gibi gerçekleri inkâr edemeyiz. O halde,
    ruh ve akıl gibi maddî olmayan ve maddeden mücerret soyut, mânevî, gaybî
    629 4/Nisâ, 136
    ≈ 223 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Meleklere İman
    varlıklara da inanmaya mecburuz. Bu gibi soyut varlıklar, gözlem ve tecrübeye
    dayanan müsbet ilmin sınırları dışında kalan fizik ötesi, gaybî, mânevî
    yaratıklardır.
    Nitekim, özellikle Sokrat ve Eflatun gibi birçok eski filozoflar, fizik ötesi ruhanî
    varlıkların var olduğuna inanmak zorunda kalmışlardır. Bu günkü müsbet
    ilimlerle uğraşan meşhur bilginlerin büyük çoğunluğu, fizik ötesi birtakım
    kuvvet ve varlıkların bu maddî-kevnî âlemde görülen bazı olayların meydana
    gelmesine sebep olduğunu kabul ve itiraf etmektedirler. Bütün bu gerçekler
    ve ilmî veriler, meleklerin varlığının aklen câiz ve mümkün görüldüğüne kesin
    olarak delalet etmektedir. Özet olarak diyebiliriz ki, melekler de, aklımız
    ve ruhumuz gibi vardır. Gerçi biz onları göremiyoruz ama, peygamberler
    görmüşler ve büyük bir melek olan Cebrâil (a.s.)’in elçiliği ile Allah Teâlâ’nın
    vahyine mazhar olmuşlardır. Onlar, vahiy meleği aracılığı ile Allah’ın emir ve
    yasaklarını alıp öğrenmişler ve insanlığı hidâyete ve saadete yöneltmişlerdir.
    Nitekim Kur’ân-ı Kerim de, Peygamberimiz’e aynı şekilde indirilmiş ve
    bize meleklerin varlığını haber vermiştir. Onun içindir ki bütün müslümanlar,
    Kur’an’ın haber verdiği ve aklın da varlığını inkâr edemediği meleklere iman
    ederler.
    Kur’an’da geçen pek çok âyetlerde meleklerin çeşitli görevleri belirtilmiş,
    yaptıkları işlerin önemine ve özelliğine göre aldıkları özel isimler beyan
    olunmuştur. Yerlerde ve göklerde, Kürsî’de ve Arş etrafında, Beytu’l Ma’mur
    ve Sidre-i Müntehâ’da, cennet ve cehennemde sayısız melekler vardır.
    Kur’an’da isimleri geçen Cebrâil ve Mîkâil, meleklerin büyüklerindendir.
    MÜ’MINLER, MELEKLERE VE ALLAH’IN ONLAR VASITASIYLA HAYATIMIZA
    MÜDAHIL OLDUĞUNA İMAN EDERLER
    Meleklere iman, Allah’ın melekleri vasıtasıyla sürekli bizimle diyalog
    halinde
    olduğuna iman etmek demektir. Allah’ın dünyayı yaratmış, sonra da
    “ne haliniz varsa görün! Ben sizinle ilgilenmiyorum. Hukukunuz,
    ticaretiniz,
    kılık kıyafetiniz, kazanıp harcamanız, eğitiminiz nasıl olursa olsun, nasıl bilirseniz,
    keyfinize nasıl uygun gelirse öylece yaşayın!” diyerek kendi köşesine
    çekilmiş bir ilâh olmadığına ve her ân melekleri
    vasıtasıyla bizi kontrol altında
    tuttuğuna, dünya işlerini idare ettiğine iman etmek demektir. Melekleri vasıtasıyla
    her ân yanımızda
    olduğuna, bu melekleri vasıtasıyla yeryüzüne ka≈
    224 ≈
    Ahmed Kalka n
    rıştığına, yeryüzünde seçtiği peygamberlerine bu melekleri vasıtasıyla bizim
    hayatımızı düzenlemek
    üzere mesajlar gönderdiğine, vahiy gönderdiğine
    ve
    bizi bununla sorumlu tuttuğuna iman demektir. Melekler
    vasıtasıyla bizim
    amellerimizi tespit ettiğine, melekleri vasıtasıyla
    bizi bize isabet edecek belâlar
    ve musîbetlerden koruduğuna
    iman etmek demektir. Meleklere iman,
    bu demektir. Yoksa sadece meleklerin varlığına iman demek değildir.630
    Rabbimiz bu hususu âyetlerinde açıkça ifade etmiş bulunmaktadır:
    “Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de
    biz biliriz. Çünkü biz, ona şah damarından daha yakınız. Üstelik, biri
    insanın sağ tarafında, biri sol tarafında oturmuş iki alıcı melek de
    (onun yaptıklarını) alıp kaydetmektedir. İnsan hiçbir söz söylemez ki
    onun yanında (yaptıklarını) gözetleyen (ve kaydeden) hazır bir melek
    bulunmasın. O, ölüm sarhoşluğu, bir gerçek olarak gelip de, (insana)
    ‘İşte bu, senin yan çizip kaçmakta olduğun şeydir’ (denildiği zaman
    da). (İnsanlar öldükten sonra tekrar dirilmeleri için) Sûr’a üfürülecek.
    İşte bu, tehdidin gerçekleşeceği gündür. Herkes beraberinde
    bir sevk edici, bir de şahitlik edici (melek) ile gelir. Beraberindeki
    (melek) şöyle der: ‘İşte bu yanımdaki hazır’.”631
    “O’nun (insanın) önünden ve arkasından izleyenleri (melekler)
    vardır, onu Allah’ın emriyle gözetip korumaktadırlar…”632
    Meleklere iman, onlar tarafından sürekli amellerimizin tespit edildiğine
    iman demektir. Meleklere iman hesap ve kitaba iman demektir.
    Meleklere
    iman âhiret hesabına göre bir hayat yaşamak gerektiğine
    iman demektir.
    Sonra bu melekler vasıtasıyla Allah’ın gönderdiği kitaplara da iman etmişlerdir
    o mü’minler.
    MELEKLERIN MÂHIYETLERIYLE İLGILI KUR’AN’DAKI TASVIRLER
    Meleklerin hangi şeyden yaratıldığına dair Kur’ân-ı Kerim’de herhangi bir
    bilgi yoktur. Fakat bir hadis-i şerifte “cinlerin ve şeytanların ateşten, Hz.
    Âdem’in Kur’an’da bildirildiği gibi toprak ve çamurdan, meleklerin ise
    nurdan yaratıldığı”633 bildirilmektedir. Kur’an’dan, meleklerin insanlardan
    630 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an Tefsiri.
    631 Kaf, 50/16-23.
    632 Rad, 13/11.
    633 Müslim, Zühd 10; Ahmed bin Hanbel, VI/168
    ≈ 225 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Meleklere İman
    önce yaratıldıkları634, güçlü ve kuvvetli oldukları635, Allah’ın hitabına muhatap
    olup O’nunla konuştukları636, Hz. İbrahim, Lût, Zekeriyyâ ve Meryem ile
    konuştukları637 ve âhirette cehennemliklerle konuşacakları638, arşın etrafında
    tavaf ettikleri639, iri gövdeli ve sert tabiatlılarının bulunduğu640 kanatlarının ve
    ellerinin mevcut olduğu641 anlaşılmaktadır. Kur’an ve hadislerde yer alan bu
    ve benzeri ifadeler yanyana konulduğu zaman meleklerin farklı ve özel varlıklar
    oldukları anlaşılmaktadır.
    Kur’ân-ı Kerim’de meleklerin “kanatlı” oldukları belirtilir.”Gökleri
    ve yeri yoktan var eden, melekleri ikişer, üçer ve dörder kanatlı elçiler
    yapan Allah’a hamd olsun. O, yaratmada dilediğine artırır. Muhakkak ki
    Allah her şeye kaadirdir.”642 Bu âyetten anlıyoruz ki, meleklerin, nurânî mâhiyetlerine
    uygun (yaptıkları iş ve vazifelerine göre) ikişer, üçer, dörder kanatları
    vardır. Ancak; gayb (görülmeyen) âlemden olan, maddî kesâfetten
    soyutlanmış, mâhiyeti bilinmeyen melekleri kuşlar gibi kanatlı, maddî varlıklar
    olarak tasavvur etmek, yanlış bir anlayıştır. Çünkü onlar Allah Teâlâ’nın
    irâde ve takdiri ile bizim gözlerimizle görülecek şekilde yaratılmamış, Kur’ân-ı
    Kerim’de bu konuda açık bilgi verilmemiştir. Sözü edilen kanat, meleğin yaratılış
    gayesi ve nurânî mâhiyeti ile bağdaşan, vazifelerini en süratli bir şekilde
    yerine getirmelerine delalet eden mânevî bir kanat, bir kuvvet ve iktidar
    sembolüdür. Bu söz, temsilî ve mecazî bir ifade tarzıdır.
    Kur’an’da kanat anlamına gelen “cenah” kelimesi, kuşların kanatları gibi
    somut ve maddî varlık anlamına alınabileceği gibi, mânevî varlıkların görevlerini
    en serî şekilde yapabilmelerini sağlayan kudretin sembolü olarak da
    anlaşılabilir. Kuşlar için kanat, nesneler için taraf anlamına gelen “cenah”
    kelimesi, insan için kullanıldığında “el” ve “yardım” gibi anlamlara gelir. Nitekim
    Cenâb-ı Hakk’ın Hz. Peygamberimiz’e “Mü’minlere kanat ger”643 emri,
    onları “himaye et” anlamındadır. Din ve dünya ilimlerine sahip olan bir kimseye,
    mecazen “zü’l-cenâhayn/iki kanat sahibi” dendiği gibi, anaların çocukları
    için şefkat ve merhamet kanatlarından bahsedilir. “Çocukların ana babaları
    634 2/Bakara, 30-34
    635 53/Necm, 53
    636 2/Bakara, 30; 7/A’râf, 11
    637 15/Hicr, 59-69; 11/Hûd, 77-82; 3/Âl-i İmran, 39, 42-45
    638 4/Nisâ, 97
    639 39/Zümer, 75
    640 66/Tahrim, 6
    641 35/Fâtır, 1; 6/En’âm, 93
    642 35/Fâtır, 1
    643 15/Hıcr, 88; 26/Şuarâ, 285
    ≈ 226 ≈
    Ahmed Kalka n
    üzerlerine kanat germeleri”644istenir. Hıristiyanlar ise melekleri, bir kuş gibi
    kanatlı olarak düşünür ve tasvir ederler. Onların İslâm itikadından ayrıldıkları
    bir husus da budur.
    Kur’an ve hadis metinlerinde yer alan bazı ifadelerde meleklerden tabiat
    kanunlarının kast edildiğini söyleyenler yanında, onları maddenin mikrodalga
    boyutundan salt enerji boyutuna kadar uzanan kuantsal bir yapı olarak niteleyenler
    de bulunmaktadır. Bu yorumlar, çağın teknik terimlerini kullanarak
    melekleri tanımlama çabaları ve bilinmeyen şeyleri merak edip gaybın sınırlarını
    zorlama gayretleridir. Hâlbuki kaynaklardaki melek kavramına dikkatli
    ve doğru bir çerçeve içinde bakıldığında onların vahiy getirme, suçluları cezalandırma,
    eylemleri yazma, insanlara yardım etme, canları alma, cehennemi
    koruma, cenneti yönetme gibi görevleri bulunduğuna ilişkin ifadeler bir
    araya getirilince, mâhiyetlerinin böyle çağdaş bilimsel yaklaşımlar doğrultusunda
    olmadığı, gerçek yapılarının hiçbir zaman şimdiye kadar bilinemediği
    ve bundan sonra da keşfedilemeyeceği ortaya çıkar.
    MELEKLERIN GÖRÜLÜP GÖRÜLMEMESI
    Meleklerin mâhiyetiyle ilgili farklı görüşler, beraberinde onların görülüp
    görülemeyeceği tartışmasını getirmiştir. Kur’ân-ı Kerim’de meleklerin önce
    Hz. İbrahim’e gelip onu bir erkek evlat ile müjdeledikleri, ardından Lût (a.s.)’a
    giderek adamları ile şehri terketmelerini söyledikleri645, Cebrâil’in Hz. Meryem’e
    insan şeklinde görünerek ona tertemiz bir erkek çocuk bağışlaması
    için Allah’ın elçisi olduğunu söylediği646 ve Hz. Peygamber’in onu apaçık
    ufukta ve sidretü’l-müntehânın yanında gördüğü haber verilmektedir.647
    Bununla birlikte Kur’an, Peygamber’e itiraz ederek bir melek görmek istediklerini,
    yahut peygamber/elçi olarak melek gönderilmesinin gerektiğini
    söyleyenlere cevap olarak meleklerin görünür varlıklar olmadığını, eğer dünyada
    insanlar değil de melekler yaşasaydı ancak o zaman elçi olarak gönderilebileceğini,
    meleklerin fermân-ı ilâhî ile indirildiği zaman onlara mühlet
    verilmeyeceğini ve meleklerin görüleceği gün günahkârlara hiçbir sevinç
    haberinin olmayacağını vurgular.648İnsanlara, görmedikleri askerler gönde-
    644 17/İsrâ, 24
    645 15/Hicr, 59-69; 11/Hûd, 77-82
    646 19/Meryem, 17-21
    647 81/Tekvir, 23; 53/Necm, 13-17
    648 17/İsrâ, 92-95; 15/Hicr, 8; 25/Furkan, 21-22; 6/En’âm, 8
    ≈ 227 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Meleklere İman
    rildiğini649, aynı türden varlıklar olan cin ve şeytanların da insan gözüyle görülmediğini
    beyan eder.650
    Ancak, yukarıda ismi geçen zatların meleklerle yaptıkları görüşmelerin
    keyfiyeti bilinmemektedir. Bu olaylar, tartışmayı meleklerin görülüp görülmemesinden
    çıkarıp, peygamber olmayan kişilerin onları görüp göremeyeceği
    noktasına getirmiştir. Zira peygamber, meleği görmekle kalmaz, sesini de
    işitir. Bu sebeple melek onun için elle tutulur, gözle görülür bir realitedir. Melek,
    gayr-i maddî bir varlık olduğu için peygamber onu bazen insan şeklinde,
    bazen de başka şekillerde görür. Cebrâil, ekseriya insan şeklinde görülmüştür.
    Fakat Peygamber’in onu kendi şekliyle gördüğü de olmuştur.651 Ancak
    bunun nasıl gerçekleştiği belirtilmemiştir. Belki de bu mânevî gözle ve tasviri
    imkânsız bir şekilde olmuştur. Bir defasında da Peygamber, Cebrâil’i altı yüz
    kanadı ile birlikte görmüştür.652 Bu da meleğin muazzam kudretine bir işarettir.
    Bir başka seferinde ise melek, bulutun içinde görülmüştür.653
    Bu rivâyetlere temas eden bazı âlimler, Cebrâil’i Hz. Peygamber dışındaki
    insanların göremedikleri yorumunu yapmaktadırlar. Bizce, melekler mâhiyet
    itibariyle bizim görme duyumuzun sınırları dışında bir yapıda yaratılmış
    varlıklardır. Zaten bu özellikleri dolayısıyladır ki onlara iman, bir âmentü esası
    olmuştur. Duyularımızın gayb âlemine ait varlıkları müşâhedesi bir kenara,
    madde âlemine ait birçok varlığı görme eşiği dışında olması dolayısıyla
    müşâhede edemediğini bildiğimize göre, “görememe” gibi bir savunma ile
    onları inkâra kalkışmak tutarlı ve ilmî değildir. Aksi takdirde görülemeyen
    şeylerin hepsini inkâr etmek gerekir ki bu müşâhede ettiğimiz fizik âlemin
    kat kat fazlasını inkâr demektir.
    Gaybî konularda akîdenin kaynağı Kur’an olup melek inancı da Kur’an’ın
    kesin bildirimleri ile sâbit bir konudur. Temel itibariyle melekler, insanoğlunun
    beşerî idrak vasıtalarıyla tanınamayacak yapıda varlıklardır. Bu nedenle onların
    yaratılış biçimleri, cevherleri, görünme şekilleri gibi konulara dalmamak
    gerekir. Böyle teferruatlardan sorumlu olmadığımız gibi sâdık haber dışında
    geliştirilecek bütün yorumların herhangi bir yararı ve dinî değeri de yoktur.654
    649 9/Tevbe, 26; 33/Ahzâb, 9
    650 7/A’râf, 27
    651 Buhâri, Bed’ü’l-halk 7
    652 Buhâri, Bed’ü’l-halk 7
    653 Buhâri, Bed’ü’l-halk 6
    654 B. Topaloğlu, Y. Ş. Yavuz, İ. Çelebi, İslâm’da İnanç Esasları, İFAV Y., s. 234 ve devamı
    ≈ 228 ≈
    Ahmed Kalka n
    MELEKLERIN ÖZELLIKLERI
    Meleklerin kendilerine has yapı ve özelliklerini şu şekilde sıralamak mümkündür:
    1. Nurdan yaratılmış olup erkeklik-dişilik, yeme-içme, yorulma,
    usanma gibi maddî özelliklerden arınmış varlıklardır.655
    2. İtaatkâr varlıklar olup Allah’ın kendilerine verdiği görevleri yaparlar,
    O’nun emrinin dışına çıkmazlar.656
    3. Son derece güçlü, kuvvetli ve süratle hareket edebilen varlıklardır.
    657
    4. Allah’ın emir ve izni ile çeşitli şekillere girebilmektedirler.658
    5. Normal şartlarda gözle görülmezler. Peygamberler onları aslî sûretleri
    ve büründükleri biçimleri ile görebilirler.659
    6. Gaybı, bilgisi sadece Allah’a ait bulunan konuları bilemezler. Onlar,
    Allah’ın tâlim ettiği hususları, öğrettiği kadarıyla bilebilirler. Kur’ân-ı Kerim
    mutlak gayb bilgisinin Allah’a has olduğunu beyan etmekte ve O, bu bilgileri
    meleklerle bile paylaşmamaktadır. Nitekim Hz. Âdem’in yaratılışını dile getiren
    âyetlerde melekler “Bizim, Senin bize öğrettiklerinden başka bilgimiz yoktur”
    demek sûretiyle acziyetlerini itiraf etmişlerdir.660
    “Onlar, Allah’ın şerefli kullarıdır. Onlar, Allah’ın sözünden önce söz söylemezler
    ve O’nun emrettiklerini (hemen) yaparlar.”661
    “Onlar, Allah’ın emirlerine (isyan edip) karşı gelmezler ve emr olundukları
    şeyleri (aynen) yaparlar.”662
    655 Bak. 11/Hûd, 70; 21/Enbiyâ, 19-20; 37/Sâffât, 149-153; 43/Zuhruf, 19; Müslim, Zühd 10; Ahmed
    bin Hanbel, IV/168
    656 Bak. 16/Nahl, 50; 21/Enbiyâ, 27; 66/Tahrim, 6
    657 Bak. 35/Fâtır, 1; 69/Hâkka, 17; 70/Meâric, 4
    658 11/Hûd, 69-70; 19/Meryem, 16-17; 15/Hicr, 51-52; 51/Zâriyât, 24-28; Buhâri, İman 37; Müslim,
    İman 1
    659 Bak. 7/A’raf, 27; 17/İsrâ, 92-95; 9/Tevbe, 26; 33/Ahzâb, 9; Buhâri, İman 37; Müslim, İman 1; Ebû
    Dâvud, Sünnet 15
    660 Bak. 2/Bakara, 30-33
    661 21/Enbiyâ, 26-27
    662 66/Tahrim, 6
    ≈ 229 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Meleklere İman
    “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. O’nun katındakiler O’na ibâdet
    etmekte (asla) kibir göstermezler ve (asla) yorulmazlar. Gece ve gündüz
    durmadan (yorulmadan) O’nu tesbih (ve takdis) ederler.”663
    “Onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Biz de Ruhumuzu (Cebrâil’i)
    ona gönderdik. (O,) ona düzgün bir insan şeklinde göründü.”664
    MELEKLERIN GÖREVLERI
    Melekler, Allah tarafından verilen görevleri eksiksiz yerine getiren itaatkâr
    varlıklardır. İnsanlarla ilgili görev alanlar ise, onların ruhî ve mânevî hayatı ile
    ilgilenmektedirler. Bazıları ortak, bazıları da müstakil olmakla beraber, Allah tarafından
    meleklere verilen görevler şöyle sıralanabilir:
    1. Allah’ı hamd ile tesbih etme, O’na secdede bulunma665, Allah’ı
    gece gündüz övme666 ve takdis etme667, emr olundukları diğer şeyleri yapma.
    668
    2. Peygamberlere vahiy getirmek. Allah Teâlâ insanlar gibi meleklerden
    de elçiler seçtiğini669, Nuh’a ve ondan sonraki peygamberlere vahiy indirildiği
    gibi Hz. Muhammed’e de vahiy gönderildiğini670 ve Cebrâil’in, Kur’an’ı
    Peygamber’in kalbine indirdiğini671 haber vermektedir.
    3. Peygamberleri salât ve selâm ile yüceltmek, mü’minlere âhirette
    şefaat etmek ve bütün insanlara dünyada hayır duâda bulunmak.”
    Allah ve melekleri Peygamber’e salevat getirirler. Ey iman edenler!
    Siz de O’na salât ve selâm getirin”672 Şefaat, kıyâmet gününde günahkârlar
    hesabına Allah’a yalvarmak olup Kur’an’da, “Göklerde nice melekler vardır
    ki Allah dilemedikçe onların şefaatleri hiçbir fayda vermez”673 buyurulmakta,
    hadiste de meleklerin şefaatlerinden söz edilmektedir.674 Bunun
    663 21/Enbiyâ, 19-20
    664 19/Meryem, 17
    665 42/Şûrâ, 5; 7/A’râf, 206
    666 21/Enbiyâ, 19
    667 2/Bakara, 30
    668 16/Nahl, 50; 66/Tahrim, 6
    669 22/Hacc, 75
    670 4/Nisâ, 163
    671 2/Bakara, 97; 26/Şuarâ, 193-194
    672 33/Ahzâb, 5-6
    673 53/Necm, 26
    674 Buhari, Tevhid 24
    ≈ 230 ≈
    Ahmed Kalka n
    yanında meleklerin bu dünyada da insanlar için duâ ettikleri ifade edilmektedir:
    “Melekler yerde bulunanlar için mağfiret dilerler. ‘Ey Rabbimiz! Senin
    rahmetin ve ilmin her şeyi kapsamıştır. Artık tevbe edip yolunda gidenleri
    bağışla. Ey Rabbimiz! Onların babalarından, zevcelerinden, zürriyetlerinden
    salâh halde bulunanlara vaad ettiğin cennete sok. Onları kötülüklerden
    koru’ derler.”675
    Onların duâlarının sonucu olarak sâlih kulların her çeşit karanlıktan aydınlığa
    çıkarıldığı bildirilmektedir: “Sizi zulumâttan nûra (karanlıklardan aydınlığa)
    çıkarmak için lutuf ve inâyette bulunan O’dur. Melekler de sizin için
    salât getirir, rahmet ve merhamet dilerler.”676 Ayrıca melekler, şeytanların
    aksine insanları iyi işlere sevkederler. Her insanın biri melek, biri de şeytan
    olmak üzere iki arkadaşı bulunmakta olup, Kur’an, birincisine “şâhid”, ikincisine
    “sâik” (sevkeden) demektedir.677 Hadiste ise insana refakat eden bir
    melek ve bir de şeytanın olduğu ve her ikisinin de insana telkinde bulunduğu678
    beyan edilmektedir. Ayrıca hem Kur’an’da679 hem de hadislerde insanı
    takip eden bir refakatçinin (“karîn”in) bulunduğundan söz edilmektedir.
    4. Peygamberlere ve mü’minlere destek olup mânevî güç vermek,
    onları sıkıntılı ve üzüntülü anlarında teselli etmek, kâfirleri ise
    sıkıntıya sokmak.680 Kur’an’da Hz. İsa’nın Rûhulkudüs ile desteklendiği681,
    meleklerin Allah’a inanıp doğru yolda istikametle yürüyenlerin üzerine inerek
    onlara moral ve mânevî güç verecekleri682, Allah’ın, kendisine ve âhiret
    gününe inananları katından bir ruh ile desteklediği683, melekler göndererek
    düşmanlarına karşı mü’minleri takviye ettiği684, iman edenlere destek olmalarını,
    kâfirlerin boyunlarına ve parmaklarına vurmalarını emrettiği685 haber
    verilmektedir.
    5. İnsanı koruyup, ona bir anlamda hizmet ederler. Kur’an’da önünde
    ve arkasında insanı koruyan takipçilerin bulunduğu bildirilmektedir.686
    675 40/Mü’min, 7-9)
    676 33/Ahzâb, 43
    677 50/Kaf, 21
    678 Tirmizî, Tefsir 2, 364
    679 50/Kaf, 23
    680 16/Nahl, 28, 32
    681 2/Bakara, 253; 5/Mâide, 110
    682 41/Fussılet, 30-32
    683 58/Mücadele, 22
    684 3/Âl-i İmran, 124-125
    685 8/Enfâl, 12
    686 13/Ra’d, 11
    ≈ 231 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Meleklere İman
    6. İnsanların fiillerini kaydederler. Kur’an’da, üzerinde bir koruyucu
    ve denetleyici bulunmayan hiçbir kimsenin bulunmadığı687, insanların üzerinde
    muhafızlık eden değerli kâtiplerin mevcut olduğu ve onların yapmakta
    olduklarını bilip yazdıkları688 haber verilmektedir. İki melek, kişinin yaptıklarını
    yazmaktadır. İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında gözetleyen, yazmaya hazır
    bir melek bulunmasın.689”Sizden söz gizleyen ileonu açığa vuran, geceleyin
    gizlenen ile gündüzün yürüyen eşittir. Onun önünde ve arkasında
    Allah’ın izniyle kendisini koruyan takipçileri vardır.”690
    7. Kâinatın idaresi ve İlâhî kanunların icrâsıyla görevlidirler.
    Kur’an’da çeşitli fonksiyonlarıyla âlemi idare edenlere yemin edilmesi691, insanların
    canını alan “ölüm meleği”nden söz edilmesi692, meleklerin yalancı
    peygamberlerin ve kâfirlerin canını pençelerini onlara uzatarak693, yüzlerine
    ve arkalarına vurarak ve “tadın yakıcı cehennem azabını” diyerek694 alacaklarının
    bildirilmesi; hadiste ana rahminde teşekkül eden her canlı için bir
    doğum meleğinin mevcut olduğundan söz edilmesi695, Cenâb-ı- Hakk’ın
    insanı yaratacağı zaman bu irâdesini meleklere açması ve yarattığında ona
    secde etmelerini istemesi696 onların dünya ile irtibatlarının bulunduğunu ve
    İlâhî irâdenin yerine getirilmesinde vasıta olarak kullanıldıklarını gösterir. Aksi
    takdirde kendilerine insanın yaratılacağı isteğinin açıklanmasının bir anlamı
    olmaz. Ayrıca arşı taşıyan ve arşın etrafında dolaşan meleklerin697 fonksiyonları
    da düşünüldüğünde meleklerin tabiat kanunlarının yerine getirilmesinde
    çok etkili oldukları görülür. Çünkü arş, kâinatın İlâhî varlık tarafından idaresini
    gösteren bir semboldür ve bunu taşıyan melekler de bu idarenin temini hususunda
    kullanılan vasıtalardır.
    8. Melekler, İlâhî cezaları icrâ eden elemanlardır. Mü’minlere destek
    oldukları gibi; kâfirler hakkında takdir edilen cezaları da icra etmektedirler.
    Kur’an, kendilerine elçi olarak melek gönderilmesini isteyen kâfirlere698 şöyle
    cevap vermektedir: “Gökyüzünün beyaz bulutlar ile yarılıp meleklerin bö-
    687 86/Târık, 4
    688 82/İnfitar, 10-12
    689 50/Kaf, 17-18
    690 13/Ra’d, 10-11
    691 79/Nâziât, 5
    692 32/Secde, 11
    693 6/En’âm, 93
    694 8/Enfâl, 50
    695 Buhâri, Bed’ü’l-halk 6
    696 2/Bakara, 30-34; 15/Hicr, 28-31
    697 39/Zümer, 75; 40/Mü’min, 7
    698 25/Furkan, 21; 2/Bakara, 210
    ≈ 232 ≈
    Ahmed Kalka n
    lük bölük indirildikleri gün, gerçek mülk, çok merhametli olan Allah’ındır.
    O gün kâfirler için de pek çetin bir gündür.”699Bu âyet, meleklerin inmesi
    ile söz konusu olan şeyin günahkâr kulların başına geleceği söylenen ceza
    olduğunu gösterir. Başka bir yerde ise, “Meleklerin, kâfir olanların canlarını
    aldıkları zaman, yüzlerine, arkalarına vurup ‘cayır cayır yakıcı ateş azabını
    tadın’ dediklerini”700, onların yüzlerine, arkalarına vurarak canlarını alacakları701,
    “meleklerin ancak hak ile indirileceği ve o zaman onlara mühlet
    verilmeyeceği”702 bildirilmektedir.703
    MELEKLERIN SAYILARI VE ÇEŞITLERI
    Meleklerin sayısını ancak Allah Teâlâ bilir. Kur’ân-ı Kerim’de cehennem
    işleri ile görevli melekler bulunduğu belirtildikten sonra onların sayısının
    on dokuz diye belirlenmesinin sadece bir imtihan vesilesi olduğu beyan edilmekte
    ve “Rabbinin ordularını, kendisinden başkasıbilemez”704 buyurulmaktadır.
    Bu ifadelerden meleklerin sayısının çok fazla olduğunu anlamakla
    beraber herhangi bir rakam vermenin mümkün olmadığını ve onların sayısını
    ancak Allah Teâlâ’nın bildiğini anlamaktayız.
    Meleklerin çeşitlerine gelince, Kur’an, göklerin ve yerin ordularının Allah’a
    ait olduğunu705, mü’minleri görünmeyen ordularla desteklediğini706 beyan
    etmekte; göklerde ulular meclisi anlamına gelen “mele-i a’lâ”nın bulunduğunu707,
    cin ve şeytanların burada olup bitenleri ve meleklerin kendi aralarındaki
    konuşmaları dinlemelerine mâni olmak üzere göklerin muhâfaza altına
    alındığını708 kaydetmektedir. Bununla beraber naslarda çeşitli görevlerle
    vazifeli meleklerin bulunduğu beyan edilmiş, bunların bir kısmı özel adlarla
    isimlendirilirken (Cebrâil, Mikâil gibi), bir kısmı da görevleri ile zikredilmiştir
    (Ölüm meleği, arşı taşıyanlar gibi). Şimdi bunları sıralayarak kısaca görev ve
    özelliklerinden söz edelim:
    699 25/Furkan, 25-26
    700 8/Enfâl, 50
    701 47/Muhammed, 27
    702 15/Hicr, 7-8
    703 B. Topaloğlu, Y. Ş. Yavuz, İ. Çelebi, a.g.e., s. 239 ve devamı
    704 74/Müddessir, 31
    705 48/Fetih, 4, 7
    706 9/Tevbe, 26, 40; 33/Ahzâb, 9
    707 37/Sâffât, 8; 38/Sâd, 69
    708 37/Sâffât, 6-10; 15/Hicr, 18; 67/Mülk, 5
    ≈ 233 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Meleklere İman
    Cebrâil: Vahiy meleğinin özel adıdır. Kur’ân-ı Kerim’de üç yerde Cibrîl
    şeklinde geçmektedir.709 Ayrıca Cibrîl kast edilmek üzere er-Rûh,710 Rasûlün
    kerîm,711 Rasûlü rabbik,712 er-Rûhu’l-emîn713 ve Rûhulkuds714 isimleri de
    zikredilmektedir. Hadiste ise Cebrâil, bunlara ilâveten “en-Nâmus” diye isimlendirilmektedir.
    715
    Mîkâil: Kur’ân-ı Kerim’de sadece bir âyette Mîkâil ismi geçmekte olup
    şöyle buyrulmaktadır: “Kim Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, Cibrîl’e
    ve Mîkâil’e düşman olursa bilsin ki Allah da kâfirlerin düşmanıdır.”716
    Azrâil: Ölüm meleğinin özel adı olduğu genel kabuldür. Kur’ân-ı Kerim’de
    Azrâil ismi geçmez. Bunun yerine ölüm meleği anlamında melekü’l-mevt,717
    eceli gelen ve vadesi yetenlerin ruhunu kabzeden meleklerden söz edilir.718
    İsrâfil: Kur’an’da İsrâfil adı geçmemektedir. Birçok yerde, sûra üfleneceği
    haber verilmektedir.719 Kıyâmetin kopması ve yeniden diriliş ve mahşerde
    toplanılması için sûra iki defa üfleyecek olan melek olduğu hadis rivâyetlerinde
    ifade edilmektedir. Hadis-i şeriflerde onun adı dört büyük melek içinde
    zikredilmiştir.720
    Mukarrabûn Melekleri: Bunlara “illiyyûn” ve “kerûbiyyûn” melekleri de
    denilmektedir. Nisâ sûresinin 172. âyetinde Mesih ve Allah’a yakın meleklerin
    (el-melâiketü’l-mukarrabûn) Allah’ın kulu olmaktan çekinmedikleri bildirilmektedir.
    Enbiya sûresinde ise göklerde ve yerde bulunanların O’nun
    hizmetinde oldukları beyan edildikten sonra; O’nun huzurunda bulunanların
    O’na ibâdet hususunda kibirlenmedikleri, ibâdetten usanmadıkları, gece
    gündüz O’nu tesbih ettikleri bildirilmektedir.721 Kur’an’da arşı taşıdıkları ve
    onun çevresinde bulundukları722 ifade edilen, Allah’ı hamd ve tesbih eden
    melekler de bunlar içinde sayılmaktadır.
    709 2/Bakara, 97, 98; 66/Tahrim, 4
    710 70/Meâric, 4; 78/Nebe’, 38; 97/Kadr, 4; Rûhunâ: 19/Meryem, 17
    711 81/Tekvir, 19
    712 19/Meryem, 19
    713 26/Şuarâ, 193
    714 2/Bakara, 87, 253; 5/Mâide, 110; 16/Nahl, 102
    715 Buhâri, Bed’ü’l-vahy 3
    716 2/Bakara, 98
    717 32/Secde, 11
    718 4/Nisâ, 97; 6/En’âm, 61, 93; 8/Enfâl, 50; 47/Muhammed, 27
    719 6/En’âm, 73; 18/Kehf, 99; 20/Tâhâ, 102...
    720 Müslim, Müsâfirîn 200; Ebû Dâvud, Salât 119
    721 21/Enbiyâ, 19-20
    722 40/Mü’min, 7-8; 69/Haakka, 17
    ≈ 234 ≈
    Ahmed Kalka n
    Hafaza ve Kirâmen Kâtibîn Melekleri: İnsanların iyi ve kötü fiillerini
    kaydeden, onları koruyan meleklerdir. Kur’an’da “hafaza”723, “muakkıbât”724,
    “rusulünâ... yektubûn”725, “el-mütelekkıyân”726, “rakıybun atîd”727, “hâfizıyn”
    728, “kirâmen kâtibîn”729 kelimeleri ile ifade edilmektedirler.
    Cennet ve Cehennemde Görevli Melekler: Kur’an’da meleklerin
    cennetlikleri “İşte bu, size vaad edilmiş olan (mutlu) gününüzdür”730 diye
    karşılayacakları, müttakîler bölük bölük cennete sevkedilip kapılar kendilerine
    açıldığında, “Onun bekçileri (hazenetuhâ): Selâm size! Tertemiz
    geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere girin buraya!”731 diyecekleri, meleklerin
    adn cennetlerine babalarından, eşlerinden ve çocuklarından sâlih olanlarla
    beraber gireceklerin yanına her kapıdan vararak, “Sabrınıza karşılık size
    selâm olsun! Dünya yurdunun sonu ne güzeldir!”732 diyecekleri haber verilmektedir.
    İnkâr edenleri ise bölük bölük cehenneme sürülecekleri, kapıların
    açılacağı ve cehennem bekçilerinin onlara, “Size, içinizden Rabbinizin
    âyetlerini okuyan ve bugüne kavuşacağınızı ihtar eden peygamberler
    gelmedi mi?”733 diyecekleri, cehennemin başında iri gövdeli, sert tabiatlı,
    Allah’ın buyruklarına karşı gelmeyen ve emredildiklerini yapan meleklerin
    bulunacağı734 ifade edilmektedir.
    Hazene-i Cennet ve Cehennem de denilen bu melekler cennet ve cehennemin
    bekçileri durumundadır. Cennet meleklerinin başındaki meleğin
    adı “Rıdvan” dır. Cehennem meleklerine “Zebânî” denir. Başındakine ise
    “Mâlik” adı verilir.
    Hârût - Mârût: Bunlar hakkında farklı görüşler olmakla beraber, “Babil’de
    insanlara bilgi öğretmek sûretiyle onları imtihan etmek üzere gönderilen
    iki melek” oldukları, en yaygın görüştür. Kur’ân-ı Kerim, bu olayla
    ilgili daha başka bilgi vermemektedir. Mûteber hadis kitaplarından Buhari’de
    Kitabu’t-Tıbb’ın sihre tahsis edilen 47. babının başlığında Bakara sûresinin
    723 6/En’âm, 61
    724 13/Ra’d, 11
    725 43/Zuhruf, 80
    726 50/Kaf, 17
    727 50/Kaf, 18
    728 82/İnfitar, 10
    729 82/İnfitar, 12
    730 21/Enbiyâ, 103
    731 39/Zümer, 73
    732 13/Ra’d, 23
    733 39/Zümer, 71
    734 66/Tahrim, 6; 43/Zuhruf, 77; 40/Mü’min, 49-50; 96/Alak, 18
    ≈ 235 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Meleklere İman
    102. âyeti zikredilmekte, bu münâsebetle âyet içinde Hârût ve Mârût adı
    geçmektedir. Bunun dışında söz konusu isimlerle ilgili bir bilgiye rastlanmamaktadır.
    Ahmed bin Hanbel’de ise, insanlar gibi birtakım arzu ve istekleri
    bulunan varlıklar olarak tasvir edildiği görülmektedir.735
    Fakat bu rivâyeti, müfessirler bozuk ve merdûd kabul edip reddederler.736
    Kur’an, bu iki melekle ilgili olarak yahûdiler arasında meşhur olan hikâyeleri
    onaylamaz.
    MELEKLER İNSANLARDAN DAHA FAZILETLI MIDIRLER?
    Bütün peygamberler, meleklerin rasulleri sayılan dört büyük melek dâhil
    tüm meleklerden efdal; yani Allah katında dereceleri daha yüksek ve daha
    faziletlidir. İnsanlardan takvâ sahibi olan mü’minler de, meleklerin rasulleri
    hâriç tamamından daha faziletli, dereceleri daha yüksek sayılmıştır. Çünkü
    melekler, yaratılış bakımından günah işleyemezler. Allah’a itaat ve ibâdet etmek
    onlar için fıtrî ve zorunludur. Onları böyle olmaktan alıkoyacak hiçbir iç
    ve dış tesir yoktur. Hâlbuki insan, akıl ve nefis sahibi olup, her türlü iç ve
    dış etkiler altındadır. Buna rağmen insan, bütün menfî engelleri aşar, Allah’a
    itaatli ve takvâ sahibi bir kul olursa, elbette meleklerden daha faziletli olur.
    GAYBA VE MELEKLERE İMAN
    Meleklere iman gaybîdir. Gayb: Hislerle veya akılla bilinmeyen, görülmeyen
    şeydir. Mü’min gayb âlemine inanmakla yükümlüdür.737 Allah’ın ve
    Rasûlünün bildirdikleri ister zâhirî, isterse gaybî olsun mü’min ona inanandır.
    Bazı kâfirlerin gaybe iman etmediklerini, “ben gözümle göremediğim varlıklara
    inanmam; melek, cin gibi varlıklar uydurmadan ibarettir” dediklerini
    biliyoruz. Gaybe iman büyük bir imtihandır. Çünkü insanlar gördükleri şeylere
    inanmak zorundadırlar; Bunlara karşı gözlerini yumamazlar. Fakat Hz.
    Allah’ın imtihanı öyle değildir. İnsanların görmediği ve göremediği şeyleri yaratması
    ve sonra da bunlara ‘inanın’ demesi büyük bir imtihandır. Mü’min,
    sadece Allah’ın ve Rasûlünün haber vermesiyle onlara inanır ve teslim olur.
    Mü’minlere düşen ‘dinledik ve itaat ettik’ demeleridir. Zaten, gözüyle göremediğinin
    varlığını kabul etmeyenlere; akıllarını, duygularını, düşünceleri-
    735 Ahmed bin Hanbel II/134
    736 Bak. Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, 2/Bakara, 102. âyetin tefsiri
    737 Bak. 2/Bakara, 3
    ≈ 236 ≈
    Ahmed Kalka n
    ni, rüzgârı, elektrik akımını... göremedikleri halde varlıklarını nasıl kabul edip
    kendileriyle çelişkiye düştükleri sorulabilir. Böylece görülecektir ki, onlar görmedikleri
    için inkâr etmiyorlar, görseler bile hakkı kabul etmeyecek sapıklar
    olduklarından şeytana ve nefislerine uyarak küfrü tercih ediyorlar.
    Mü’minler gaybe inanmakla yükselme ve ilerleme yolundaki ilk adımlarını
    atmış olacaklardır. İnsanlar, hevâ ve hevesinden, hayvanlık mertebesinden
    ancak bu ilk adımla kurtulabilir ve gerçek insanlık mertebesine yükselirler.
    Bir hayvana gaybı anlatamazsınız. O daha kıymetli de olsa göremediğini tercih
    etmez; önündeki otları her şeye tercih eder. Kâinat, mevcut olan, bilinen
    ve görünen varlıklardan ibaret değildir. Bu görünüp bilinen şeylerden daha
    başka varlıklar da mevcuttur; ki biz bunları görmeden sadece doğru haber
    üzerine verilen bilgiyle bilir ve kabul ederiz.
    İnsan aklının bilinmeyen âlemleri/evrenleri idrâk edememesi, onların mevcûdiyetinin
    inkârını gerektirmez. Bu konuda mü’mine düşen; işi, akıl kuvvetinin
    üstündeki diğer kudrete (doğru habere) bırakmasıdır. Mü’min, öğrenmek
    istediklerini Alîm ve Habîr olan, görüneni ve görünmeyeni, gizli ve âşikârı bilen
    Allah’tan ve O’nun Rasûlünden öğrenmesi lâzımdır. Fakat eskiden olduğu
    gibi, bugün de materyalist kafalılar Allah’ın ilmini önemsemeyerek, insanoğlunu
    gerilere, hayvanlık mertebesine götürmek istemektedirler. Mü’min,
    sadece meleklere değil, gaybî olan ne varsa hepsine Allah ve Rasûlünün
    bildirdiği şekilde iman eder. “Onlar ki, gaybe inanırlar, namazı dosdoğru
    kılar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de infak ederler.”738
    MELEK İNANCININ ETKILERI
    İnsan, yeryüzündeki diğer canlılardan farklı olarak irâde sahibi bir varlık
    şeklinde yaratılmıştır. İrâde, “farklı seçeneklerden birini tercih etmek” demektir.
    Allah, insana irâdî fiillerinde farklı alternatifler sunmuş ve onun dünyaya
    gelişinin gayesini “imtihan olmak”739 şeklinde tespit etmiştir. İnsan, bu
    imtihana giren alanda kendisini iyilik veya kötülüğe teşvik eden, irâdesini
    daha özgürce kullanmasını sağlayan mânevî menajerlerle (yardımcı, düzenleyici)
    karşı karşıyadır. Allah insanı şerre ve kötülüğe çağırmak üzere şeytanı,
    iyilik ve hayra dâvet etmek üzere de melekleri yaratmıştır. İnsanın meleklere
    738 2/Bakara, 3
    739 67/Mülk, 2
    ≈ 237 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Meleklere İman
    inanması demek, önünde şeytan ve meleklerin sunduğu seçeneklerle dolu
    ruhî bir hayat olduğunu, meleklerin telkin ve teşviklerine göre hareket edip
    mevcut yeteneklerini bu yönde yükseltmesi gerektiğini kabul etmesi, Allah’ın
    görevlendirdiği meleklerin kendisini daima gözetlediğini ve yaptıklarını kaydettiklerini
    unutmaması demektir. İnsana iyi düşünceler aşılayan meleklerin
    yanı sıra, ona vesveseler telkin eden şeytanın varlığı da bir gerçek olmakla
    beraber, Kur’an, şeytana değil; meleklere imanı öne çıkarmak740, tâğutu
    inkâr edip Allah’a iman edenin sağlam bir kulpa sarılmış olacağını bildirmek
    sûretiyle741 şeytanın varlığını ikinci dereceye almış, onunla hemhal olmayıp
    aksine meleklere kulak vermeyi öngörmüştür.
    “Onu (insanı), önünden ve ardından izleyiciler vardır; Onu Allah’ın emrinden
    (kazalarından, belalarından ve musibetlerinden) korurlar.”742 Gerçekten
    de insan, risklerle ve tehlikelerle dolu bir dünyada yaşamaktadır.
    Bunlara, ayrıca kötülüklerin karşılığı olarak Allah’tan her an gelebilecek
    intikam darbelerinin ihtimallerini de ekleyecek olursak, onun, yaşadığı yıllar
    boyu ne büyük bir mânevî koruma altında bulunduğunu kestirebiliriz. Bu
    girift olayın içyüzünü daha derinlemesine bilmek bizim için mümkün değildir.
    Ancak bu kadarıyla bile Rabbimizin bizi ne çetin bir sınavdan geçirdiğini,
    bizzat hayatımıza karşı yaratmış bulunduğu tehlikelerin bile gelip bizi bulmasına
    melekleri engel yaparak bu sınavda bize nasıl süre tanıdığını bu âyetlerden
    ibretle öğreniyoruz. Doğrusu bu bize bir İlâhî lutuf ve bir müjde olsa
    gerektir. Dolayısıyla insanın, bu hârika nöbetçilerini her zaman hatırlayarak
    özellikle kuytu köşelerde, zifiri karanlıklarda ve tehlikelerle burun buruna olduğu
    anlarda onların kendisini korumaya devam etmeleri için Allah’a dilekte
    bulunması, Allah’ın izniyle belaların bertaraf olmasına bir vesile oluşturabilir.
    Bu, aynı zamanda insanın, Rabbiyle olan irtibatının güçlülüğünü ve sürekliliğini
    kanıtlamış olur. Kur’an’da “Kesinlikle üzerinizde koruyucular vardır.
    Onlar değerli yazıcılardır. Yaptığınız her şeyi bilirler.”743 diye kendilerinden
    söz edilen melekler vardır ki, bunlar söylediğimiz her sözü yazarlar. Dolayısıyla
    insanoğlunun havada kaybolup giden tek kelimesi bile yoktur.
    Evren öyle kesin bir disiplin içindedir ki, bu disiplinin gözümüzle görebildiğimiz
    veya daha doğrusu ilmin ve aklın kanıtlayabildiği bir cephesi vardır,
    740 2/Bakara, 177, 285
    741 2/Bakara, 256
    742 13/Ra’d, 11
    743 82/İnfitar, 10-12
    ≈ 238 ≈
    Ahmed Kalka n
    bir de ilmin ve aklın asla ulaşamayacağı, açıklayıp tanımlayamayacağı diğer
    bir cephesi daha vardır. İşte bu görünmeyen cepheyi melekler ordusu oluşturmaktadır.
    Mü’min olabilmenin olmazsa olmaz şartlarından biri de bu gerçeğe
    inanmaktır. Dolayısıyla meleklere inanmamak, Allah’a, peygamberlere,
    kitaplara ve âhiret gününe inanmamakla eş değerdedir.
    Meleklere inanan bir müslüman, meleklerin kendisini takip ettiğini, gözetlediğini,
    iyilik ve kötülüklerinin yazıldığını bilir. Ve bu bilinçle davranışlarına
    çeki düzen verir. Böylece, meleklere olan inancımız bizi kötülük ve günah
    yapmaktan vazgeçirir.
    MELEKLER HAKKINDA TASHIH EDILMESI GEREKEN BAZI YAKLAŞIM VE
    BÂTIL İNANÇLAR
    Müşrikler Allah’a şirk koşarlarken, bazıları görünen maddî cisimleri, bazıları
    da görünmeyen mânevî cisimleri Allah’a eş tutuyorlardı. İşte, mü’minin
    melek kabul ettiği varlığı müşrikler tanrı, tanrı çocukları veya tanrı kızları
    olarak kabul edebilmektedir. Mü’min, onların dişi veya erkek olmadıklarına
    inandığı gibi, o meleklerin kendi nam ve hesaplarına hiç bir yetkiye sahip
    bulunmadığına da inanır. Onlara tapmak, onlardan yardım istemek, yani onlara
    duâ etmek insanlar için küçüklük olur. Çünkü ilk insanın yaratılışında Allah,
    onları Âdem (a.s.)’in önünde secde ettirdi. Ve Hz. Âdem’e onlardan fazla
    bilgi verdi. Sonra da Hz. Âdem’i yeryüzüne halife yaptı. İnsan için, kendisine
    secde etmiş bir mahlûktan yardım istemek ve ona tapmaktan daha büyük
    bir zillet olur mu?
    Meleklerin erkeklik ya da dişilik gibi bir özellikleri sözkonusu değildir.
    Buna rağmen câhiliyye döneminde meleklerin dişi olduğu ileri sürülüyor,
    hatta onlara -hâşâ- Allah’ın kızları deniliyordu. Allah, bu yakışıksız isnadları
    şu âyetlerle reddetmiştir: “Onlar Rahmân’ın kulları olan melekleri dişi
    sayıyorlar. Yoksa nasıl yaratıldıklarını mı gördüler?! Bu (yalan) şâhitlikleri
    yazılacak ve onlar sorgulanacaklardır.”744; “Şimdi de sor onlara: ‘Rabbine
    kızlar da onlara oğlanlar mı?!”745 Günümüzde de batılılardan esinlenerek
    melekleri bayan gibi düşünen, kızlarına “Melek” ismi veren, güzel bir bayanın
    meleğe benzediğine dair şiirler yazıp söyleyen, şarkılar mırıldanan insanlara
    rastlayabilmekteyiz. Bunlar, İslâm itikadı açısından çok vahim manzaralardır.
    744 43/Zuhruf, 19
    745 37/Sâffât, 149
    ≈ 239 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Meleklere İman
    Ölüm meleği olduğu için Azrâil’in adı insanlar arasında adeta korku sembolü
    haline gelmiştir. Dolayısıyla bazı kimselerin bu meleğe karşı duyguları
    olumsuzdur. Ancak bu düşünce hem yersizdir, hem de iman gerçeğiyle
    uyuşmaz. Çünkü iman, ayrıca sevgi, saygı, bağlılık ve teslimiyet ister. Azrâil,
    Allah’ın, can almak için görevlendirdiği bir melektir. Dolayısıyla can almak
    onun görevidir. Her şey gibi, canımızın da sahibi Allah’tır. Can, Allah’ın bize
    bir çeşit ödünç olarak verdiği bir emanetidir. Emanet, bir gün gelir, asıl sahibine
    iade edilir. “Her nefis, ölümü tadacak, her emanet sahibini bulacaktır.
    Ölüm meleği, bu konuda sadece görevini yapmaktadır. Onun hiç kimseye
    karşı özel bir düşmanlığı da yoktur. Bu nedenle, Allah’ın bütün elçileri
    gibi Ölüm meleğini de saygıyla anmak imanımızın gereğidir. Allah’ın selâmı
    O’nun ve diğer bütün elçilerinin üzerine olsun.
    Ölüm meleğinin bu kadar kalabalık bir dünyada kıtalar ve ülkeler arasındaki
    büyük mesafeleri nasıl aştığı ve aynı anda birçok insanın ruhunu nasıl
    alabildiği bazı kimseler tarafından daima merak konusu olmuştur. Mânevî
    âlemi, maddî durumlara bire bir uydurmanın getirdiği yanlıştır bu. Eski çağların
    insanları için düşünce ve teknik açılımları yönüyle bu soru, bir yönüyle
    mâkul olsa bile; günümüzün baş döndürücü açılımları, dünyanın bir ucundan
    bilgisayarlara bilgi aktarılabildiği veya virüsler ulaştırılabildiği bir zaman
    diliminde bu tür soruların cevap vermeye değmeyecek yersizlikte olduğunu
    vurgulamak gerekmektedir.
    SORULAR
    1- Gaybe iman ne demektir? İman edilecek gayb alanına neler girer?
    2- Gaybî varlıklardan olan meleklerin özelliklerini açıklayınız.
    3- Hafaza, mukarrabûn, kirâmen kâtibîn meleklerinin görevlerini açıklayınız.
    4- Meleklerin faziletini ve insanlardan üstün olup olmadıklarını belirtiniz.
    5- Melekler, insanlar tarafından dünyada görülebilir mi?
    6- Melekler hakkında günümüzdeki yanlış inanç ve kabulleri örneklerle
    izah ediniz.
    7- Dört büyük meleği görevleri ile beraber açıklayınız.
    8- İsmi bilinen bazı melekleri, görevleri ile beraber açıklayınız.
    9- Meleklere inanmanın faydaları nelerdir?
    10- Mutlak gaybı kimler bilebilir?
    a) Melekler b) Allah ve melekler
    ≈ 240 ≈
    Ahmed Kalka n
    c) Cinler d) Sadece Allah
    11- Aşağıdakilerden hangisi meleklerin özelliklerindendir?
    a) İnsanlar gibi yer, içer, çoğalır ve ölürler.
    b) Allah’a karşı gelme irâdeleri vardır.
    c) Gaybı bilirler.
    d) Allah’a daima itaat ederler, O’na karşı gelmezler.
    12- Aşağıdakilerden hangisi melekler için doğru değildir?
    a) Melekler nurdan yaratılmış varlıklardır.
    b) Güzel kokulardan, güzel sözlerden hoşlanırlar.
    c) Erkeklik ve dişilikleri yoktur.
    d) Bazen günah işleyebilirler.
    13- Aşağıdakilerden hangisi, Cebrâil (a.s.) adlı meleğin görevidir?
    a) Sura üflemek
    b) Tabiat olaylarını düzenlemek.
    c) Allah’ın emir ve yasaklarını peygamberlere ulaştırmak.
    d) Eceli gelenlerin ruhlarını bedenlerinden ayırmak.
    14- Tabiat olaylarını düzenlemek aşağıdakilerden hangi meleğin görevidir?
    a) İsrâfil b) Azrâil c) Cebrâil d) Mikâil
    ≈ 241 ≈
    ≈ 242 ≈
    Ahmed Kalka n
    20. Ünite
    KİTAPLARA İMAN VE KUR’AN
    • Kitaplara İman
    • Suhuf (Sayfalar -Küçük Kitaplar-)
    • Büyük Kitaplar
    • Kitapların Gönderiliş Amacı
    • Vahy ve Vahyin Çeşitleri
    • Kitabımızda “Kitab” Hangi Anlamlarda Kullanılır?
    • Kur’an; Anlam ve Mâhiyeti
    • Kur’ân-ı Kerim’in Tanımı
    • Kur’ân-ı Kerim’in Özellikleri
    • Tefsir, Te’vil, Tercüme ve Meal
    • Kur’ân-ı Kerim’in Doğu ve Batı Dillerindeki Tercemeleri
    • Kur’ân’ın Tedrîcî Olarak İnzâl Edilmesi
    • Kur’an’ın Muhtevâsı ve İşlevi
    • Kur’an’ın Bölümleri
    • Kur’an İlimlerine Dair Kimi Kavram ve Terimler
    • Kur’an Konuları
    • Kur’an’da Kur’an
    • Kur’an’ı Kim Göndermiştir?
    • Kur’an Niçin Gönderilmiştir?
    • Kur’an Neyi Anlatmaktadır?
    • Gerçek Anlamda Çağ Kapatıp Çağ Açan Sadece Kur’an’dır
    • Huzurun Kaynağı Kur’an
    • Kur’an’ı Nasıl Nasıl Okumalı, Ona Nasıl Yönelmeliyiz?
    • Kendini Kur’an’a Açmak
    • Kur’an’ı Yaşamak, Kur’anla Yaşamak
    • Nesh; Yaşanmaması Gereken, Formalite Olarak Kur’an’da Yer Alan
    Âyetler!
    • Nesh Konusunun Önemi
    • Kur’an-ı Kerim’de Nesh Kavramı
    • Nesh Konusunda İhtilâflar (Kur’an Hükümleri Arasında Nesh Var mıdır?)
    • Kur’an Âyetleri Arasında Neshin Varlığını Savunanların Delilleri
    • Kur’an Âyetleri Arasında Neshin Olmadığıyla İlgili Deliller
    • Nesh Anlayışının Ortaya Çıkışı
    • Kur’an Hükümleri Ebediyyen Geçerlidir
    • Nesh, Eski Şeriatlerin Kur’an Âyetleri Tarafından Geçersiz Kılınmasıdır
    • Sorular
    ≈ 243 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kİtaplara İman
    Bu üniteyi bitirdiğinizde aşağıdaki amaçlara ulaşmanız beklenmektedir:
    • İlâhî mesajın peygamberler vâsıtasıyla kitap ve suhuf/sayfalar halinde
    insanlara ulaştırılmasının hikmetini dillendirebilmek.
    • Suhuf hakkında bilgi verebilmek.
    • Kur’ân-ı Kerim’de “Kitab” kavramıyla nelerin kast edildiğini belirtebilmek.
    • Büyük Kitapların hangi peygamberlere gönderildiğini listeleyebilmek.
    • Kur’an’ın temel özellikleri ve gönderiliş amacı hakkında doyurucu bilgi
    verebilmek ve günümüzdeki durumu tahlil edebilmek.
    • Vahyin anlam ve çeşitlerini ifadelendirebilmek.
    • Kur’an’ın ana konularını listeleyebilmek.
    • Kur’an’ı nasıl okumamız gerektiğini, ondan nasıl yararlanılabileceğini
    açıklayabilmek.
    • Neshin ne anlama geldiğini ve akaid açısından önemini açıklayabilmek.
    • Kur’an âyetleri arasında neshin var olduğunu ve olmadığını savunanların
    delillerini izah edebilmek.
    • Neshin, Kur’an âyetleri arasında değil; eski şeriatlerin Kur’an âyetleri
    tarafından geçersiz kılınması anlamına geldiğini açıklayabilmek.
    KITAPLARA IMAN
    “O takvâ sahipleri ki, onlar sana indirilene de, senden önce indirilene
    de iman ederler.”746 İman esaslarından biri de Kur’an’a ve Kur’an’dan önceki
    kitap ve suhuflara (küçük kitaplara) inanmaktır. O kitaplar ki Allah tarafından
    Rasullerine gönderilmiş ve Rasuller de hiçbir kapalılık bırakmadan o kitaplardaki
    hükümleri insanlara tebliğ etmişlerdir. Bu kitaplarda Allah insanlara
    emirlerini, yasaklarını, mükâfatını ve azâbını açıklamıştır. Müslümanlar Allah’ın
    indirdiği kitaba göre hayatlarını düzenler.
    Biz müslümanlar, peygamberlere gönderilen kitapların hepsine inanırız.
    Ancak, Kur’ân-ı Kerim hâricindeki kitaplar sonradan insanlar tarafından bozulmaya
    uğramışlardır. Bu sebeple biz onların bozulmuş haline değil bozulmamış
    haline inanıyoruz.
    746 2/Bakara, 4
    ≈ 244 ≈
    Ahmed Kalka n
    Mü’minlerin Kur’an’a ve önceki kitaplara inanması, Hz. Âdem’den kıyâmete
    kadar insanların tek bir dini, tek bir Rabbi olduğunu ispatlıyor. Onun
    için de bu inanç büyük bir değer taşır. Bu akîde, mü’minlerin ruhlarından
    kötü taassubu kökünden söküp attığı için büyük öneme sahiptir. Bu akîde
    sahibi her mü’min, hak olan geçmiş bütün din ve peygamberlere inanır.
    Bu inanca sahip olan insanlar, peygamberden peygambere intikal eden
    tek dini (İslâm’ı) bulmuş olurlar. Böylece sağlam bir akîdeye sahip olduktan
    sonra Kur’an’a uymaları ve onu pratik hayatlarında yaşamaları kaçınılmaz bir
    görevdir. Çünkü hayat tarzını ancak Kur’an tesbit eder. Kur’an’ın dışındaki
    bütün hayat modelleri yanlıştır ve sapıklıktır. Eğer Kur’an ölçüsüne göre değil
    de, insanların akıllarına göre hayat modelleri tesbit edilmeye çalışılırsa, o
    zaman ne kadar insan kafası varsa o kadar da hayat modeli ortaya çıkar. Bu
    modellerin hiçbiri vahye dayanmadığı gibi, aynı zamanda her biri değersizdir.
    Mü’minin hayat modeli, onu yaratan Allah tarafından çizilmiştir. Mü’min
    ondan başkasını kabullenemez. Bu gerçeği Allah Teâlâ şöyle ifâde ediyor:
    “Kim İslâm’dan başka bir din (yol) ararsa, o istediği din kendisinden kabul
    olunmayacaktır. Ve o, âhirette de ebedî zarar çekenlerdendir.”747
    Mü’minler bilmelidir ki, İslâm dille söylenen laflardan ibâret olmadığı gibi,
    sadece kalple tasdik edilen bir inanç da değildir. İslâm, Allah’ın dinine teslimiyet
    demektir. Bu teslimiyet pratik hayatta bizzat görülmelidir. Yukarıdaki
    âyette görüldüğü gibi, mü’minin dini sadece İslâm’dır; İslâm’ın ana kaynağı
    da Kur’an’dır.
    Kur’ân-ı Kerim, kendinden önceki kitapları tasdik eder, fakat onlarla amel
    etmeyi emretmez. Kur’an geldikten sonra artık önceki kitapların hükmü tamamen
    neshedilmiştir (kaldırılmıştır).
    Allah Teâlâ hiçbir insanı tebliğsiz bırakmamıştır. Her topluma kendi dinini
    bildirmiştir. Beşer hayatını peygamberlerine gönderdiği kitaplarla tanzim etmiştir.
    Her topluma itikad, şeriat, ahlâk ve edeplerini gösteren hak kitaplar
    göndermiştir.
    Tarih boyunca kimileri bu kitapları alıp kabul etmişler, kimileri de reddetmişlerdir.
    Kimileri ise alıp kendilerine göre değiştirmişlerdir. Bugün yahûdilerde
    bulunan Tevrat ve hıristiyanlarda bulunan İncil tamamen değişikliğe
    747 3/Âl-i İmran, 85
    ≈ 245 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kİtaplara İman
    uğratılmıştır. Birçok kısımlar çıkartılmış, birçok kısımlar da ilave edilmiştir.
    Dolayısıyla önceki İlâhî kitapların aslı kalmamıştır. Allah Teâlâ da onları neshetmiştir.
    Öyleyse bu kitaplara tabi olan hiç kimse hak yolda (İslâm’da) değildir.
    Hatta bir defasında Hz. Ömer’in elinde Tevrat sayfalarını veya Tevrat’ın
    tefsiri kabul edilen rivâyetleri içeren Mişna kitabını gören Rasûlullah (s.a.s.):
    “Ey Ömer, vallahi Hz. Mûsâ da aramızda olsaydı bana uymaktan başka
    bir şey yapmazdı.”748 d iyerek o nun e lindeki Tevrat (veya o nun yorumunu
    içeren) sayfalarını yok etmesini buyurmuştur.
    Öyleyse Mü’min de Kur’an’dan başka hiçbir kaynağa bağlanamaz. Çünkü,
    Kur’an geldikten sonra -ister değiştirilsinler, ister değiştirilmesinler- hiçbir
    eski kitabın hükmüne uyulmaz. Onların hükmü kalmayıp nesholunmuşlardır.
    Allah’ın peygamberlerine indirdiği kitaplar büyüklüklerine göre iki kısımda
    incelenirler: Suhuflar (Küçük Kitaplar) ve Büyük Kitaplar.
    Mü’minler, Hayat Programı Olduğunu Kabul Ederek, Anlamak
    ve Uygulamak Zorunda Oldukları Bilinciyle Kitaba İman Ederler
    Mü’minler ve birr sahipleri, Allah’ın kitaplarına da iman eden
    kimselerdir. Kitaba
    iman demek; hayatı onunla düzenlemek üzere kitaba
    iman demektir. Kitaba iman demek; içindekilere iman demektir. İçindekilerin
    doğruluğuna ve uygulanılırlığına, uygulanması gerektiğine iman demektir.
    Kitaplara iman Allah’ın vahiy gönderdiğine
    iman demektir. Allah’ın
    bizi kanunsuz,
    yolsuz, yordamsız, plansız, programsız bırakmadığına iman
    demektir. Onlarla sorumlu olduğumuza,
    Onların içindekilere göre bir hayat
    yaşamaya ve onlardan hesaba
    çekilmeye imandır. Kitaba iman demek; Allah
    kitabında böyle buyurdu, ben de bunu aynen anladım ve kabul ettim demektir.
    Yâni Allah kitabında
    ne dedi? Bizzat Allah’la diyalog kurarak, Allah’ın
    kelâmıyla diyalog kurarak,
    ama bunu Peygamber örnekliğinde anlayarak
    onu amele dönüştürmektir.
    Kitaba iman için, Kitapla yol bulabilmek, Kitabı hayat programı
    yapabilmek
    için Kitabı tanımak zorundayız. Kitabı tanımayan bir adamın
    onunla
    amel etmesi ve onu hayat programı yapması mümkün değildir. Bilelim ki,
    ancak uygulayacak kadar Kitaptan tanıdığımız
    âyetler, bizim
    âyetlerimizdir.
    Hani bizim külli bir imanımız vardı. İslâm’a ilk girişteki
    imanımızdı bu. Ben bu
    748 Ahmed bin Hanbel, III, 378
    ≈ 246 ≈
    Ahmed Kalka n
    Kitabın tümüne inandım demiş ve böylece
    müslüman olmuştuk. Hani ya bu
    Kitabın tümünün
    nesine inandık?
    Ya Rabbi şu anda onu tanıyamadığım için
    toptan inandım! Ama inşallah birim birim, tek tek, âyet âyet onu tanıyıp hayatıma
    uygulayacağım
    diye inanmıştık. Hani öyleyse? Toptan inandığımız bu
    kitaba imanımız, Kitabın bütünü hayatımızın bütününe egemen kılınıp amele
    dönüşmedikçe
    bilelim ki; o imanın bir anlamı kalmayacaktır. Kaldı ki, inandık
    dedikten sonra da denenecektik, değil mi? Sınanmadan sadece iman ettik
    demekle bırakılmayacaktık,749 öyle değil mi?750
    “…O’nun kitaplarına ve O’nun peygamberlerine... inandılar,
    `O’nun peygamberlerinden hiçbirini diğerlerinden ayırmayız’ dediler.”
    751
    SUHUF (SAYFALAR -KÜÇÜK KITAPLAR-)
    Allah tarafından gönderilen kitaplardan bazıları birkaç sayfadan meydana
    gelen küçük kitaplardır. Bunlara sahifeler (sayfalar) anlamına gelen “suhuf”
    denilir.
    Kur’ân-ı Kerim’de açıklanan bazı öğütlerin “es-suhufu’l-ûlâ (ilk suhufta/
    sayfalarda)” mevcut olduğu752 bildirilmiştir. Yine benzer öğüt ve hükümlerin
    İbrâhim ve Mûsâ’nın suhufunda/sayfalarında753 da bulunduğu bildirilerek suhuf
    denilen küçük ebatlı İlâhî kitapların mevcûdiyeti Kur’ân-ı Kerim’de ifâde
    edilmiştir. Sayfalar halinde kayda geçirildiği için Kur’an, Kur’an’a da suhuf
    der.754 Bununla birlikte hangi peygambere ne kadar suhuf verildiği açıklanmamıştır.
    Kur’ân-ı Kerim, Hz. İbrâhim’in soyundan İshak, Yakup, Süleyman,
    Yusuf, Zekeriyya, Yahya Peygamberler’e kitap verildiğini belirtir.755
    Meşhur 100 suhuf ve Peygamberlere bu sayfaların dağılımı ile ilgili rivayete
    dayanılarak “şu kadar sayfa şu peygambere…” diye taksim yapılması
    doğru olmaz. Bu konuda Kütüb-i Sittede bir hadis yoktur. Hadislerde de
    suhuf hakkında fazla bilgi yoktur. Bazı rivâyetlerde Hz. Âdem’e 10, Hz. Şit’e
    749 Ankebut, 29/2.
    750 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an Tefsiri.
    751 2/Bakara, 285
    752 20/Tâhâ, 133; 87/A’lâ, 18
    753 87/A’lâ, 19
    754 80/Abese, 13; 98/Beyyine, 2
    755 4/Nisâ, 54; 6/En’âm, 89; 57/Hadîd, 26
    ≈ 247 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kİtaplara İman
    50, Hz. İdris’e 30, Hz. İbrâhim’e 10 sayfa (suhuf) verildiği nakledilirse de, bu
    konuda kesin bilgi ifâde eden sahih hadisler mevcut değildir.
    Kur’an’da ismi bile geçmeyen ve peygamber olduğu kesin bilinmeyen
    Şit gibi bir zâta suhuf verildiği gibi hususlar Kur’an’dan ve sahih hadislerden
    onay almaz. Kütüb-i Sitte’de ve ikinci dereceden önemli hadis kitaplarının
    hiçbirinde 100 suhufdan ve kime kaç sayfa verildiğinden bahsedilmez.
    Kur’an’da anlatılanlardan yola çıkarsak Hz. Musa’ya da suhuf (Tevrat’ın bir
    bölümü) verilmiştir.756
    Peygamberlerin sayısını bilemediğimiz gibi suhuf ve kitapların tümü ve
    hangi peygamberlere ne miktarda verildiği de Kur’an’da bildirilmemiştir. Peygamberlere
    indirilen küçük-büyük bütün kitaplara (suhuf ve büyük kitaplara)
    icmâlî olarak iman şarttır.
    BÜYÜK KITAPLAR
    Kur’ân-ı Kerim’in haber verdiği büyük kitaplar dört tanedir. Bu kitaplar şu
    peygamberlere gönderilmiştir:
    1) Tevrat(’ın bir bölümü -Kitab-) Hz. Mûsâ’ya,
    2) Zebûr, Hz. Dâvud’a,
    3) İncil, Hz. İsa’ya,
    4) Kur’ân-ı Kerim, Hz. Muhammed’e indirilmiştir.
    Zebûr, Tevrat ve İncil’in aslı bozulmuş, insanlar tarafından tahrif edilip değiştirilmişlerdir.
    Kur’ân-ı Kerim, kendinden önceki kitapların hükmünü nesh
    etmiş, yani ortadan kaldırmıştır. Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Mûsâ’ya kitap verildiğinden
    ve Mûsâ’nın sahifelerinden bahsedilir, ama hiçbir âyette Tevrat ona
    nisbet edilmez. Tevrat da Mûsâ (a.s.)’dan bağımsız şekilde ayrı yerlerde bahsedilir.
    Bizim Tevrat dediğimiz Ahd-i Atîk’in bugünkü Hıristiyan ve yahûdilerin
    kutsal kitabında çoğunun bir peygambere nisbet edildiği 39 ayrı kitabın ilk
    beş kitabının Hz. Mûsâ’ya indirilen kitap olduğuna inanılır. Tevrat (Ahd-i Atîk)
    diye Benî İsrâil’e gönderilen kitapların tümü kast edilir. Onun bir bölümü (39
    kitabın 5’i) Hz. Mûsâ’ya indirilen kitap (suhuf) kabul edilir.
    756 87/A’lâ, 19
    ≈ 248 ≈
    Ahmed Kalka n
    KITAPLARIN GÖNDERILIŞ AMACI
    Kitapların gönderiliş amaçlarının başında insanların dünya ve âhiret mutluluğunu
    sağlamak gelir. İnsanı yaratan Allah, insanın hayatı boyunca takip
    edeceği itikat, ibâdet, ahlâk, emir ve yasakları içine alan kitap ve sahifeleri
    ilk insandan itibaren göndermiştir. Bu kitaplar sayesinde insanlar hidâyeti,
    dünya huzuru ve âhiret saâdeti gibi pek çok gerçeği anlamışlardır.
    VAHY VE VAHYIN ÇEŞITLERI
    “Vahy”in sözlük anlamı: Bir şeyi gizli ve çabuk bildirmek demektir.
    Vahyin terim anlamı: Allah Teâlâ tarafından doğrudan doğruya, ya da elçi
    melek vasıtası ile peygamberlere bildirilen ve kesinlik ifâde eden bilgilere
    vahiy denir.
    Vahyin Çeşitleri
    1) Sâdık Rüya: Allah dilediği bilgileri doğru bir bilgi ile peygamberlerine
    bildirmiştir. Peygamberlerin rüyalarında gördükleri şeyler aynen gerçek çıkmıştır.
    Peygamber Efendimize de zaman zaman vahiy böyle gelmişti.
    2) İlham Yoluyla Vahiy: Allah’ın dilediği şeyleri peygamberin kalbine
    koyması şeklindeki vahiy çeşididir.
    3) Perde Arkasından Vahiy: Allah ile peygamber arasında bir vasıta
    olmadan ve söyleyeni görmeden Allah kelâmının işitilmesidir.
    4) Melek Aracılığı İle Gelen Vahiy: Allah Teâlâ’nın, bildirmek istediği
    bilgileri bir melek ile peygamberine bildirmesi şeklidir. Bu melek Cebrâil
    (a.s.)’ dir.
    KITABIMIZDA “KITAB” HANGI ANLAMLARDA KULLANILIR?
    Kur’an’ın temel kavramlarından biri olan “kitab” Kitabımızda 255 yerde
    geçmektedir. Türkçedeki ‘kitap’ anlamı yanında; yazılı şey, yazı, yazılan ve
    yazdırılan anlamlarına da gelir. “El-Kitab”: Allah’ın Kitabı demektir. Kur’an
    ıstılahında Kitab; Allah tarafından yazdırılan şey anlamında kullanılır ve bu
    anlamda imanın temel konularından biri de Kitaplara imandır.
    ≈ 249 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kİtaplara İman
    Kur’an’ın “kitab” la ilgili ifâdelerinden şunların kast edildiği anlaşılır:
    Genel anlamda vahy757
    Son Peygamber’e gelmiş bulunan vahiyler toplamı758
    Bütün kâinat
    İnsan
    Levh-ı Mahfuz’daki Evrensel kayıt kitabı (evrensel kompütür)759
    Her ferdin fiillerinin kaydedildiği bireysel disket760
    Kur’an’a göre insanın önüne, okunmak üzere konan üç temel kitap vardır:
    Kâinat kitabı, vahy kitabı (Kur’an) ve insanın bizzat kendisi. Kur’an, diğer
    iki kitabın gereğince okunup değerlendirilmesini kolaylaştıran bir nurdur
    (ışık). Evren ve insan adlı kitapların gerektiği şekilde okunabilmesi için, bizzat
    Allah, vahy kitabı aracılığıyla insana yardımcı olmak için devreye girmektedir.
    Kur’an, bu üç kitabın belirli pasaj ve parçalarını “âyet” olarak anmaktadır.
    Kur’an, bir âyetler topluluğu olduğu gibi, kâinat ve insan da âyetler topluluğudur.
    761 Ne vahy kitabı, insan ve eşyaya ait ilimler olmaksızın çözülebilir; ne
    de eşya ve insan, vahy kitabı olmadan layıkıyla anlaşılabilir.
    KUR’AN; ANLAM VE MÂHIYETI
    Kur’an, Allah’ın Kitabı’nın özel adıdır. Kur’an’da, Kur’an için birkaç isme
    daha yer verilmekle birlikte; en çok Kur’an adı geçmektedir. Bu ad Kur’an’da
    70 defa geçer. Kur’an kelimesi için iki ayrı kök gösterilir. Bunlardan biri, okumak
    anlamındaki kıraat; ikincisi toplamak, kompoze etmek anlamındaki
    karn köküdür. Kur’an, ilk emri olan “ikra’ “ yani oku anlamındaki kelimeyle
    aynı kökten bir isim taşıyarak okumaya ve ilme en büyük değeri verdiğini
    belirttiği gibi, neyi ve nasıl okumamız gerektiğini de gösterir. Birçok inceliği
    ve gerçeği topladığı için de toplamak mânâsındaki bir köke dayanması ayrı
    bir hikmet sergiler.
    Allah’ın kendisine hitap ettiği en son peygamber, Hz. Muhammed (s.a.s.);
    insanlığa gönderilen son kitap ise Kur’ân-ı Kerîm’dir.762 Kur’an, İslâm’ın orta-
    757 43/Zuhruf, 4; 13/Ra’d, 39
    758 2/Bakara, 2; 38/Sâd, 29; 41/Fussılet, 3; 43/Zuhruf, 2; 44/Duhan, 2
    759 18/Kehf, 47-49; 45/Câsiye, 29
    760 17/İsrâ, 13-14
    761 51/Zâriyât, 20-21; 41/Fussılet, 53
    762 33/Ahzâb, 40
    ≈ 250 ≈
    Ahmed Kalka n
    ya koyduğu her tür inanma, düşünme ve davranma biçimlerini belirleyen tek
    temel dayanaktır. Hz. Peygamber, bu dayanağa istinaden ve onun doğrultusunda
    hareket etmiş, insanlara ulaştırmakla görevli olduğu bu mesajı öncelikle
    hayatında kendisi uygulayarak fiilî hâle getirmiştir. Bu hususta Hz. Âişe’nin
    şu tanıklığı yeterli ve anlamlıdır: “Allah Resulü’nün ahlâkı, Kur’an’dı.”763
    Bundan daha doğal bir sonuç olamazdı; zira genelde bütün elçiler, özelde
    de Hz. Peygamber, aldığı haberi/mesajı sadece duyurmakla görevli bir postacı
    değildir. Aldığı mesajı öncelikle kendi hayatına dinamik bir şekilde yansıtabilmelidir
    ki ancak o zaman söylediği ile eylediği arasındaki uyum gün gibi
    âşikâr olabilsin. Dolayısıyla “Kitab”ı, “peygamber”den kopuk ve ayrı bir metin
    olarak algılamak, en başta bu metnin kendisine ihânet olacaktır. Peygamber,
    insanlar için hem bir “uyarıcı”, hem de “en iyi model”dir. 764
    KUR’AN’IN TANIMI
    Allah’ın, Hz. Peygamber’e indirdiği Kur’an ile ilgili olarak çeşitli tanımlar
    yapılmıştır. Âlimler tarafından yapılan bu tanımlardan her biri Kur’an’ın belirli
    yönlerini vurgulamaktadır. Bunlar arasından en kapsamlı olan tanım şudur:
    Kur’an; Hz. Muhammed’e vahiy yoluyla indirilmiş, mushaflarda
    yazılmış, Hz. Peygamber’den bizlere tevâtür yoluyla nakledilmiş,
    okunmasıyla ibâdet edilen, benzerini getirmekten insanların âciz
    kaldığı Allah kelâmıdır.
    Bu tanımda yer alan temel özellikleri şimdi ayrıntısıyla ele alalım:
    Allah’ın Kelâmı: Kur’an’ın en önde gelen bu niteliği, hiç şüphesiz onun
    sahip olduğu hakikatlerin ve bilgilerin kaynağına işaret etmektedir. Bu da
    ona inanmanın en temel gerekçesidir. Yaratan tarafından söylenmiş bir söz
    elbette ki diğer bütün sözlerin üstündedir ve bu özelliğinden dolayı bir kutsallık
    kazanır. Zira yaratan, diğer bütün lütuf ve ihsanlarına ilâveten, yarattığı
    insana tenezzül buyurarak söz söyleme lütfunda bulunmuş ve bu vesileyle
    de insan diğer yaratıklar arasında bir imtiyaza sahip olmuştur. Kur’an’ın,
    Allah’ın Kelâm’ı oluşunda dikkat edilmesi gereken bir husus da onun bir
    beşer tarafından uydurulmadığı, dolayısıyla da ihtivâettiği hakikatlerin herhangi
    bir beşerin ortaya koyabileceğinin çok ötesinde olduğudur. Kur’an’a,
    763 Buharî, Edeb 309; Müslim 1/514, 746; Hâkim, 2, 342
    764 33/Ahzâb, 21
    ≈ 251 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kİtaplara İman
    peygamber de olsa hiçbir insanın sözü karışmamıştır, karışamaz da: “Eğer
    o (peygamber), bize birtakım sözler isnat etmiş olsaydı onu sağ elinden
    yakalardık ve şah damarını koparırdık ve hiçbiriniz onu koruyamazdı.” 765
    Hz. Muhammed’e İndirilmiş: Bu ifade Allah’ın, daha önce başka peygamberlere
    indirmiş olduğu kitapları (Tevrat, Zebur, İncil gibi) dışarıda tutarak
    yalnızca Peygamber Efendimiz’e indirilen vahyin Kur’an olarak isimlendirileceğini
    vurgulamaktadır. 766
    Mushaflarda Yazılmış: Mushaf terimi iki kapak arasında toplanmış
    sayfalar anlamına gelir ki Kur’an’ın elimizde tuttuğumuz kitap biçimini ifade
    eder. Kur’an, Hz. Peygamber’den sonra kitap hâline getirilmiş; ezberlenmesinin
    yanı sıra yazıya da geçirilerek günümüze kadar ulaştırılmıştır.
    Tevâtür Yoluyla Nakledilmiş: Bir haber veya sözün, bir araya gelerek
    yalan söylemeleri mümkün olmayan çok sayıda kimse tarafından aynı şekilde
    aktarılmasına tevâtür denir. Kur’ân-ı Kerîm, mushaflarda yazılı olmasının
    yanı sıra ayrıca ezberlenmiş ve insanlarca kuşaktan kuşağa şifâhen/sözlü
    olarak da aktarılmıştır. Kur’an, bu özelliğiyle yeryüzünde hiçbir kitaba -ne
    İlâhî, ne de insanî hiçbir kitaba) nasip olmayan bir ayrıcalığa sahiptir.
    Okunuşuyla İbadet Edilen: Kur’an, insan hayatının her alanıyla ilgili
    temel ilkeleri ortaya koyarak bunların uygulanmasını talep eder. Bununla
    birlikte Kur’an bir ibâdet dilidir de aynı zamanda. Onun içindir ki namazın,
    namaz olması Kur’an’dan bir parçanın -kişinin güç yetirebildiği kadarının- 767
    okunmasıyla mümkündür. Kur’an dışında bir şeyin okunması bu şartı yerine
    getirmez.
    İnsanları Âciz Bırakan: Kur’an, hem lâfız hem mana hem de bu ikisinin
    oluşturduğu nazım/düzen/armoni itibarıyla bir bütünlük oluşturur. Gerek
    indiği dönemde gerekse sonraki dönemlerde ne lâfız ne de mânâ açısından
    onun benzeri bir kitap meydana getirilmemiştir, getirilememiştir. Kendisinin
    İlâhî kaynaklı olduğunu iddia ederken Kur’an, bir sûresinin benzerini getirmelerini
    isteyerek hasımlarına meydan okumuş, bunu yapamadıklarını ve de
    yapamayacaklarını kesin bir dille ifade etmiştir.768 Kur’an’ın bu özelliği, onun
    765 69/Haakka, 44-47
    766 2/Bakara, 185; 10/Yûnus, 37; 17/Isrâ, 73-75
    767 73/Müzzemmil, 20
    768 2/Bakara, 23-24; 11/Hûd, 13; 17/Isrâ, 88; ayrıca Bak. 15/Hicr, 9
    ≈ 252 ≈
    Ahmed Kalka n
    en son kitap oluşunu ve Kıyâmete kadar da bu şekilde devam edeceğini
    göstermektedir.
    Kur’an’ın önsözü durumundaki Fâtiha’dan sonra, Kitab’ı ilk açan okuyucu
    için; “Bu Kitap kendisinde şek ve şüphe bulunmayan bir Kitaptır. Müttakîler
    için rehber/kılavuzdur (huden).”769 açıklaması yapılarak okuyucunun
    Kitap hakkında endişe etmemesi gerektiği âdeta teyid edilmiştir. Lâ raybe
    fih denilerek Kitabın varlığı; Huden denilerek de kitabın ne amaçla gönderildiği
    anlatılmaktadır. Böylece Kitabı eline alan mü’min, Allah’tan olduğu kesin
    olan Bu Kitab’ı rehber/kılavuz edinerek yolunu bulabilecektir.
    Devam eden ikinci âyette yapılması gerekenler topluca özetlenmiştir.
    Gayb diye ifâde edilen çıplak gözle göremediği, kendini aşan birkaç konuya
    kesin iman edecek, Salât şeklinde anılan amellerden ilkiyle bazı görevleri
    yerine getirmeye başlayacaktır. İnfak şeklinde ifâde olunan inandığı ve bağlandığı
    bir dine hizmet için çaba ve gayretlerinin ilkiyle bu esasları başkalarına
    da götürecektir. Bunlara ilk kendisinin inanmadığını, devam edegelen
    tarihî mücâdelenin izleyicisi olduğunu hatırlaması için kendinden öncekilerle
    de irtibatını kuracak, son olarak inzal olunan Bu Kitab’a, Kitabın indiği şahsa
    (Hz. Muhammed (s.a.s.) ve önceden inzal olan Kitaplara ve Rasullere de
    iman edecektir. Bütün bu inanç, amel ve gayretleri hayatın ikinci ve ebedî
    bölümü olan Âhiret için yapacak, onun varlığına sanki görüyormuşçasına
    inanacaktır. Eğer böyle yaparsa hayatın dünyadaki bölümünün imtihanını
    başaracak ve kurtulmuş olacaktır.
    “Bu o Kitaptır ki, kendisinde hiçbir şüphe yoktur. Müttakîler için rehber/
    kılavuzdur (huden).”770 Bu âyet, Kur’an açıldığında Fatiha’dan sonra ilk okunan
    âyettir. Kur’an’ı eline alan okuyucu için elinde tuttuğu Kitabın ne olduğu,
    ne işe yarayacağı ve kime fayda vereceğinin açıklanmasıyla başlamaktadır.
    Bu Kitap, “lâ raybe fih”, kendisinde şüphe bulunmayan bir Kitaptır. Allah’tan
    (c.c.) geldiği kesindir. Kitabı okuyan kişinin ilk öğrenmesi gereken onun bir
    Allah kelâmı olduğunu şeksiz ve şüphesiz kabul etmesidir. Allah’tan geldiği
    konusunda meydana gelebilecek bir “acaba?” endişesi, Kitap ile kul arasındaki
    irtibatı zayıflatacağından, öncelikle bu konudaki endişenin giderilmesi
    ve tam bir güvenle Allah ile konuşuyormuşcasına Kitapla uyum sağlanılmalıdır.
    Zira tüm Kitap boyunca birçok açıklama yapılacak, yol gösterilecektir.
    Ona yaklaşan kişinin, Kitabı bu bakışla değerlendirmesi gerekir.
    769 2/Bakara, 2
    770 2/Bakara, 2
    ≈ 253 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kİtaplara İman
    Rayb; r-y-b kökünden şu anlamda kelimeler geliyor: Râbehû-rayben:
    Şüpheye düşürmek, şüphe vermek; Rayb: Zan, şüphe, töhmet; İrtâbe: Şüphe
    etti, itham etti. Âyette geçen “Lâ raybe fih (onda şek, şüphe yoktur)”un
    anlamı, “Bu Kitabın Allah’tan olduğunda en ufak bir tereddüt bile geçersizdir”
    şeklinde olmalıdır. Zira Kitabı eline alan bir okuyucu ilk önce bu Kitabı
    kimin yazdığını ve nereden geldiğini merak eder. İşte bu şüphe, daha ilk
    cümlede ortadan kaldırılıyor. Bu Kitap açık, apaçık bir hakikat olarak işte
    elimizin altındadır.
    “Lâ raybe fih” ifâdesiyle Kitabın “hak” olduğu; “huden” ifâdesiyle “ne
    işe yarayacağı”, “li’l-muttekıyn” ifâdesi ile de “kime” yarayacağı açıklanmış
    oluyor.
    H-d-y kökünden şu anlamlarda kelimeler geliyor: Hidâyet: Doğru yolu
    bulmak, yoluna girmek. Huden (li): Yol tarif etmek, yol göstermek; Ehda:
    Mekke’ye kurbanlık sevketmek; Hâdâ: Hediyeleşmek, sulh yapmak; İhtedâ:
    Doğru yolu buldu, doğru yol üzerinde durdu; Hâdî: Yol gösteren, boyun, aslan;
    Hâdiye: Önde olan; Hudâ: Yol gösterme, itaat ve kulluk; Hedy: Saygıdeğer
    kişi, hal ve gidiş. Bu kitabın ne işe yarayacağının “Huden” lafzı ile anlatılışı
    genel bir yol gösterme ve rehberlik-kılavuzluk fonksiyonuna işaret etmektedir.
    Ayrıca şu veya bu konuda diyerek kısıtlama yapılmayarak sadece yol
    göstericidir denilmesi, akla gelebilecek her alanı kapsamaktadır. Arapçada,
    devenin önünde yularını tutup ona çölde yol gösteren kişiye “Hâdî” denilmektedir.
    Bu Kitab’ın yol gösterişi genel ve temel esaslardadır. O her şeyin
    genel rotasını çizer. Temel yönleri belirtir. Meselâ; doğu, batı, kuzey, güney
    gibi temel yönleri bildirir. Rasuller, güneybatı, kuzeydoğu vb. ara yönleri gösterir.
    Bunlar doğrultusunda müttakî fakih de daha iç yönleri bulabilir.
    Bu Kitabın kime yararlı olacağı ise li’l-muttekıyn (Allah’tan sakınanlar
    için) ifâdesi ile açıklanır. V-k-y kökünden şu kelimeler gelmektedir: Vekaa:
    Sakınmak, korkmak, korumak, düzene koymak; İttikaa: Korku, saygı;
    et-takvâ: Allah’ın emirlerini tutup yasaklarından kaçınma; Muttekıy: Allah’tan
    sakınan; Takıyye: Korkmak, gerçek durumunu gizlemek. Bu kitap Allah’tan
    sakınan, O’nun koyduğu kuralları çiğnemekten çekinen ve bu hissi taşıyan
    kişilere fayda verecektir. Diğerleri için ise sadece okunan, ezberlenen, araştırılan,
    bilgi sahibi olunan bir Kitap konumunda kalacaktır.
    ≈ 254 ≈
    Ahmed Kalka n
    Bu kitabın gerçekten Huden olabilmesi, onu eline alan kişinin niyet ve
    hisleri ile gerçekleşebilecektir. Zira burada canlı olan okuyucudur. Niyeti ne
    ise, ameli de ona göre olacaktır. Kitabı eline almaktan, okumaktan maksadı
    ne ise, yararı da ona göre olacaktır.
    Bu Kitabın fayda verişi kişinin kasdına göre değişmektedir. Eğer kasdı
    kafasında önceden edindiği bir fikre delil bulmaksa, kasdı beğenmediği ve
    uymak istemediği bir ilkeyi, kuralı değiştirmekse, kasdı bilgi sahibi olmaksa,
    kasdı Bu Kitabı sermaye yapıp üzerinden geçinmekse, bu niyetler ona zarar
    vermeyecek; bu kasdı taşıyana zarar verecektir. Kasdı Allah’tan sakınmak,
    kalbi titreyerek gerçekten hayatına onunla yön çizmekse Bu Kitap işte bu
    kişiye huden olacak, fayda verecektir. Bütün bunlar Bu Kitaba hiçbir zarar
    vermeyecek, o tazeliğini ve zindeliğini daima koruyacak, ona yaklaşanlar
    eskiyecek, gelip geçecek; Bu Kitap ebediyete kadar yaşayacaktır.
    “Rablerinden korkanların derileri ondan ürperir. Sonra derileri de kalpleri
    de Allah’ın zikriyle yumuşar. İşte Bu Kitap Allah’ın insanlar için gönderdiği
    bir rehberdir (huden). Allah onunla dilediğini hidâyete erdirir. Kimi
    de Allah saptırırsa ona hidâyet edecek yoktur.”771
    KUR’ÂN-I KERIM’IN ÖZELLIKLERI    Kur’an; âlemlerin Rabbi tarafından son peygamber Hz. Muhammed
    (s.a.s.)’e indirilen kitabın en çok söylenen ismidir. Kur’an’ın diğer isimlerinden
    bazıları da şunlardır: Zikir, Furkan, Mushaf, Kitabu’l-Mübin, Kelâmullah, Nur,
    Hüdâ, Şifa, Mev’ize... Bazı müfessirler, Kur’an veya Kitaba sıfat olarak gelen
    tabirleri de sıralayarak, bu isimlerin sayısını yüze kadar çıkarmışlardır.
    Kur’an-ı Kerim, yirmi üç senede peyderpey nazil olmuştur. Kitab’ın hepsi
    bir defada indirilmemiştir. Kur’an, bölüm olarak 114 sûreye ayrılır. Bu sûrelerin
    hepsi aynı uzunlukta değildir. Elli sayfalık bir sûre olduğu gibi, bir satırlık
    sûre de vardır. Sûreler de âyetlere ayrılır. En kısa sûre üç âyet, en uzun sûre
    de iki yüz seksen altı âyettir. Âyetlerin uzunlukları da eşit değildir. Bir sayfalık
    bir âyet olduğu gibi bir kelimelik âyetler de vardır. Kur’an, sayfa adedine göre
    de cüzlere ayrılır. Her cüz yirmi sayfadır. Kur’an, toplam otuz cüzdür. Her cüz
    de kendi içinde dört hizb’e ayrılır. Her hizb, beş sayfadır.
    771 39/Zümer, 23
    ≈ 255 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kİtaplara İman
    Kur’ân-ı Kerim, Peygamberimize verilen tek mûcizedir. Kur’ân-ı Kerim Allah’ın
    koruması altındadır. O’nun bir kelimesi bile değiştirilmemiştir ve değiştirilemeyecektir.
    Dünyanın bir ucundaki Kur’an (Mushaf) ile diğer ucundaki
    Kur’an aynıdır. Allah, Kur’an’da şöyle buyuruyor: “O’nu Biz indirdik,O’nun
    koruyucusu elbette Biziz.”772
    Kur’ân-ı Kerim’in Peygamberimize gönderilmesi 23 senede tamamlanmıştır.
    Kur’ân-ı Kerim, Hz. Ebû Bekir zamanında yazılı sayfalar birleştirilerek
    mushaf haline getirilmiş, Hz. Osman zamanında çoğaltılmıştır. Kur’ân-ı Kerim’de
    114 sûre vardır. Kur’ân-ı Kerim, yeryüzünde en çok okunan, ezberlenen
    ve yazılıp basılan kitaptır.
    Kur’an’ın âyetleri ruhları çoşturur, kalplere huzur verir. Kur’an, insanları
    dalâletten hidâyete, karanlıklardan nûra, bâtıldan hakka kavuşturur. Kur’ân-ı
    Kerim baştan sona hikmet hazinesidir. O’nun delilleri açık ve ikna edicidir.
    Haberleri doğru, hükümleri sağlamdır. Çünkü Kur’ân-ı Kerim Allah kelâmıdır.
    Bu y üzden Kur’ân-ı Kerim’de ç elişki veya h atalar b ulunmaz. K ur’ân-ı Kerim
    insanlar için bir rehber, bir yol göstericidir. Allah Kur’ân-ı Kerim’de şöyle
    buyurmaktadır: “Bu kitapta asla şüphe yoktur. O müttakîler (Allah’tan
    korkanlar) için yol göstericidir.”773;“Sana indirdiğimiz bu kitap mübârektir;
    âyetlerini düşünsünler, aklı olanlar da öğüt alsınlar.”774
    Kur’ân-ı Kerim’deki sûreler Mekkî ve Medenî olmak üzere ikiye ayrılır.
    Mekkî sûreler; Peygamberimiz Medine’ye hicret edene kadar nâzil olan sûrelerdir.
    Medenî sûreler; hicretten başlayarak Peygamberimizin vefatına kadar
    nâzil olan sûrelerdir.
    Mekkî sûrelerde daha çok inancı kuvvetlendirici âyetler nâzil olmuştur.
    Medenî sûrelerde ise, daha çok ahkâm âyetleri, yani dinin dünyada nasıl
    yaşanacağını gösteren âyetler nâzil olmuştur.
    İlk inen âyetler Alak sûresinin ilk 5 âyetidir. Son inen âyet ise (müfessir
    ve araştırmacıların çoğunluğuna göre) Mâide sûresinin 3. âyetidir. Kur’ân-ı
    Kerim Fâtiha sûresi ile başlar, Nâs sûresi ile sona erer.
    Kur’ân-ı Kerim’in birçok ismi daha vardır. Bu isimlerden bazıları şunlardır:
    772 15/Hıcr, 9
    773 2/Bakara, 2
    774 38/Sâd, 29
    ≈ 256 ≈
    Ahmed Kalka n
    Furkan (hak ile bâtılı ayıran), Hüdâ (hidâyet veren), Hakîm (hüküm koyan),
    Nûr, Şifâ, Rahmet, Zikir...
    Kur’ân-ı Kerim Allah kelâmıdır. Hiç kimse Kur’ân-ı Kerim’in dengi bir kitap
    meydana getirememiştir ve getiremeyecektir. Kur’ân-ı Kerim bu konuda
    birçok âyette insanlara ve cinlere meydan okumaktadır: “Bu Kur’an gibi bir
    kitap meydana getirmek için bütün insanlar ve cinler bir araya gelseler ve
    birbirlerine yardım etseler, yine O’nun bir eşini meydana getiremezler.”775
    TEFSIR, TE’VIL, TERCÜME VE MEAL
    Tefsir, İlâhî muradı kesin olarak beyan ettiği için çok daha hassâsiyet ve
    itinâ gerektiriyor. Aynı zamanda tefsiri yapanı derin ve ağır bir sorumluluk altına
    sokmuş oluyor. Bu yüzden, Hz. Peygamber’den veya sahâbeden sahih
    bir rivâyetle menkul olmayan haber ve izahlara itibar edilmemelidir.
    Te’vil, muhtemel mânâlardan birini tercih etmek olduğuna göre, burada
    te’vili yapanın tercihi önem kazanıyor. Şüphesiz ki, âyeti te’vil eden kişinin
    bilgi ve kabiliyeti, İlâhî kelâma ve Hz. Peygamber’in sünnetine vukufu, Arap
    dili ve edebiyatına hâkimiyeti, bağlı bulunduğu mezhebi, hatta yaşadığı çevrenin
    sosyo-ekonomik ve politik yapısı, kurumsal faktörler... onun tercihinde
    etkili olacaktır. Burada beşerî bir tercih söz konusu olduğu için, tercümesinin
    de daha rahat ve endişeden uzak olarak yapılabileceği söylenebilir.
    Her biri Kur’an ilimlerinin birer dalı olan Tefsir, Te’vil ve Tercüme; bunların
    üçü de, İlâhî mesajın insanlara en güzel şekilde anlatılıp kavratılmasını hedeflemektedir.
    TEFSIR
    Bir şeyi iyice açıklamak, keşfetmek anlamında “el-Fesr” masdarından tef’il
    babında bir kelime. Istılâhta beşerî takat oranında, Allah Teâla’nın muradına
    delâlet etmesi yönünden Kur’ân-ı Kerim’i inceleyen bir ilimdir.
    Konusu, Kur’an ayetleridir. Gâyesi, iki cihanda selâmete ve mutluluğa ulaşmak
    için Allah Teâla’nın kitabını yine O’nun murâdına uygun bir şekilde anlamak,
    anlatmak ve yararlı hükümler çıkarmaya kudret kazanmaktır.
    775 17/İsrâ, 66
    ≈ 257 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kİtaplara İman
    Tefsir ilminin şerefi: Bu ilmin şerefi, bilinen bir gerçektir. Allah Teâlâ; “Dilediğine
    hikmeti verir, hikmet verilen kimseye çok şeyler verilmiştir”776 buyurur.
    İbn Abbas (r.a.)’dan gelen bir rivâyete göre ayet-i kerimede geçen “hikmet” kelimesi,
    Kur’an’ın nâsihini, mensûhunu, muhkem ve müteşâbihini, ilk ve son inen
    âyetlerini, helâl ve haramını, mesellerini bilmek anlamındadır. Âlimlerin icmâ’ına
    göre Tefsir ilmini öğrenmek farz-ı kifayedir. Bu itibarla Tefsir ilmi Şer’î ilimlerin en
    yücelerindendir. Mevzû, gâye ve kendisine duyulan ihtiyaç yönünden de ilimlerin
    en şereflisidir. 777
    Tefsire olan ihtiyaç: Kur’ân-ı Kerîm’in tefsirine büyük bir ihtiyaç vardır. Vakıa,
    Kur’ân-ı Kerîm bir belâğat mûcizesidir, birçok meseleleri, hükümleri pek
    açık lafızlarla beyan buyurmuştur. Fakat ilmî, edebî, ahlâkî, hukukî, sosyal hakikatlerine
    kadar açık bir tarzda yazılmış olurlarsa olsunlar; yine bunları herkes
    gereği gibi anlayamaz; bu hususta şerhlere, izahlara ihtiyaç görülür. Bunun içindir
    ki, en beliğ ediplerin, en güçlü yazarların eserleri hakkında birçok şerhler,
    haşiyeler yazılmıştır.
    Bununla beraber, herhangi bir mesele, birçok meselelerle ilgili olabilir. Mütehassıs
    olmayanlar bu ilgiyi göremezler. Bu meseleleri bir arada düşünmeye
    ve mütalâaya muktedir olamazlar. Müfessirler ise, her meseleyi izah eder ve o
    mesele ile ilgili olan diğer meseleleri de ortaya koyar. Artık bu hususta bilinmesi
    gereken maddeler bir tablo halinde gözler önüne serilir. Böylece mütalâa sahipleri
    fazla araştırmalardan kurtulmuş olur; az zamanda çok bilgi sahibi olurlar.
    Bir de herkes, Kur’an lafızlarının, ibarelerinin inceliklerini anlayamaz ve en ibret
    verici noktasına işaret edilen bir kıssanın, bir olayın teferruatına vakıf olamaz.
    Müfessirler ise, lafızlara ait incelemeleri yaparlar, kelimelerin ve terkiplerin hakiki,
    mecazî ve kinayeli mânâlarını, işaretlerini, delâletlerini gösterirler, Kıssalara,
    olaylara dair yeterli derecede bilgi verirler. Böylece Kur’an’ın hakikatları, güzellikleri
    büyük bir açıklıkla ortaya çıkarmış olur.
    Tefsirler başlıca iki kısma ayrılır:
    1- Rivâyet tefsirleri: Bu tefsir, selefden nakledilegelen eserlere dayanan
    tefsir-i naklîdir ki, buna et-Tefsir bi’l-me’sur veya Bi-Tariki’r-Rivâye Tefsir
    de denir. Bu tefsirlerde ayetlerin mânâları, nüzûl sebepleri, nâsıh ve mensuh
    olanları gösterilir. Böylece rivâyet yolu ile yapılan tefsirlerin başlıca kaynakları,
    Hadis-i Şerif kitapları ile Siyer ve Tarih kitaplarıdır. Bunlara muhalif, aklın
    hükmüne aykırı olan rivâyetlere itimat edilmez.
    776 Bakara, 269
    777 Mennâ’ el-Kattan, Mebâhis Ulumi’l-Kur’an, Beyrut, 1408/1987, s. 327
    ≈ 258 ≈
    Ahmed Kalka n
    2- Dirâyet Tefsirleri: Buna rey ile tefsir de denir. Bu tefsirde müfessir,
    ayet hakkında açıklayıcı bir nakil bulamayınca reye başvurur. Yani ictihad
    eder, ve Lugat, Belâğat gibi lisan ilimlerinden yararlanır. Müfessir bunu yaparken,
    müfessirde aranan bazı şartları taşıması tabiidir. Gerek rivâyet ve
    gerekse dirâyet sahasında oldukça faydalı birçok tefsir te’lif edilmiştir.
    Terceme: Bu kelimenin kökü dört harfli (rubâî) “Terceme” fiilidir. Cevheri
    bu kelimenin “Raceme”den geldiğini söylemektedir. Lügat mânâsı bir çok
    manaya gelmekle birlikte; bir kelâmı, bir dilden başka bir dile çevirmek, demektir.
    Istilâhi mânâsı ise, bir kelâmın mânâsını diğer bir lisanda dengi bir
    tabir ile aynen ifade etmektir. Tercüme yapılırken, kelâmın bütün mânâ ve
    maksatlarına itina gösterilmesi icab etmek gerekir. 778
    Terceme iki kısımda incelenebilir:
    1) Harfi veya lafzi terceme: Aslına benzemesi gözetilen, başka bir deyimle
    eş anlamlılardan birinin yerine konulmasını hedefleyen tercemedir. Lafızları
    çeşitli yönlerden incelenmesini gerektiren zor bir terceme türüdür. Kur’an
    için mümkün değildir. Çünkü bütün insanlar ve cinler bir araya gelseler benzerini
    meydana getiremezler. Aksi taktirde Kur’an’ın belâğat hususiyetleri ve
    i’cazı kaybolur.
    2) Mânevî veya tefsiri terceme: Nazmında ve tertibinde aslına benzemesi
    gözetilmeyen tercemedir. Bunda asıl gaye, mânânın güzel bir şekilde ifade
    edilmesi olduğu için uygulaması kolaydır. Üstelik harfi tercemeye tercih edilmiştir.
    Kur’an’ın Tercemesi yapılabilir mi?: Bu hususta alimler farklı görüşler
    ileri sürmüşlerdir. Fakat hepsinin ittifak ettikleri nokta Kur’an’ın harfi tercemesinin
    yapılamıyacağıdır. Buna karşılık tefsiri tercemenin yapılacağına
    izin verilmiştir. Çünkü bu tün terceme, lafzın mânâsını daha geniş bir sözle
    mümkün olduğu kadar ifade etmektedir. Üstelik bu terceme aslının da aynı
    sayılmamaktadır.Yalnız yapılan tercemenin Kur’an’ın yerine geçmeyeceği
    ve Kur’an’ın değer hükmünü taşımayacağı da bilinmelidir. Kur’ân-ı Kerim’in
    zengin olan Avrupa lisanlarına yapılan tercümeleri bile, asıl mânâyı ifade etmekten
    çok âcizdir. 779
    778 Cevherî, Sıhah, 5/1928; Zebidî, Tâcu’l-Arûs, 8/211; Menâhil, 2/16; Zehebî, et-Tefsîr ve’l-Müfessirîn,
    1/23; Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, 215-216
    779 Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, 217-218; Ali Turgut, Tefsir Usûlü ve Kaynakları, 222-223
    ≈ 259 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kİtaplara İman
    MEAL
    Yaşadığımız ülkede Kur’ân-ı Kerim tercümesi yerine, daha çok “meal”
    lafzı kullanılmaktadır. Özellikle son zamanlarda yapılan Kur’an tercümelerinin
    hemen hepsi “meal” diye isimlendirilmişlerdir. Meal kelimesi, “döndü, aslına
    rucû etti” anlamına gelen âle fiilinden türemiştir.780 Meâl; “Evl” kökünden
    mimli masdardır. Bir şeyin varacağı yer ve gâye mânâsında ism-i mekân da
    olur.781 Mânâsı ise, “bir şeyin hülâsası, zübdesi, neticesi”, âkıbeti ve dönüp
    varacağı yer (masîr) demektir. “İşte dayanamadığın işlerin te’vili/içyüzü budur.”
    782Bu âyette geçen te’vilin aslının “meal” olduğu ve bu mânâda kullanıldığı
    da söylenmiştir. 783
    Meal kelimesi lügatte “evl” kökünden mimli mastardır. Bir şeyin varacağı
    yer ve gâye mânâsına mekân ismi de olur. Bir şeyin koyulaşıp katı hale gelmesine
    de meal denir. Istilâhta ise, bir sözün mânâsının her yönüyle aynen
    değil de, biraz noksanıyla ifade edilmesine meal denir. İşte Kur’ân-ı Kerim’in
    tercemesi için kullanılan meal kelimesi, onu aynen terceme etmeye imkan
    olmadığını, daha doğrusu yapılan işte bir eksikliğin mevcud olduğunu belirtmek
    içindir. Arapça bilmeyen müslümanlara, mümkün mertebe Allah’ın
    kelâmını kendi dilleriyle anlatmak ve müslüman olmayanlar arasında İslâm’ı
    yaymak için Kur’ân-ı Kerimin tercemesi zaruridir. Salahiyetli veya salahiyetsiz
    şahısların yaptıkları tercemelerde, fahiş hatalar yapıldığı göz önünde bulundurulacak
    olursa, müslümanlar tarafından doğruya en yakın bir şekilde,
    Kur’an’ın bütün dillere tercemesi şartı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bunun
    da selâhiyetli heyetler tarafından yapılması gereklidir. 784
    Buraya kadar serdedilen mâlumattan, Kur’an’ın bütün özellik ve inceliklerini,
    mânâ ve maksatlarını edâ ederek tercümesinin mümkün olmadığı
    anlaşılıyor. Bu durumu ileri sürerek Kur’an’ın başka dillere çevrilmesine itiraz
    edenler olabilir. Nitekim böyle de olmuştur. Ancak, unutmamak gerekir ki,
    Kur’an sadece Araplara nâzil olmamıştır. Hz. Peygamber evrensel bir mesaj
    sunmuştur. Onun bu misyonu, Kur’ân-ı Kerim’de “âlemlere rahmet”,785”-
    tüm insanlara beşîr/müjdeleyici ve nezîr/uyarıcı”786olarak gönderilmiş olmak
    gibi ifâdelerle belirtilmektedir. Tebliğ ettiği Kur’an’ın da bütün beşeriye
    780 İbn Teymiyye, Meccmeu’ Fetâvâ, 13/291; Mennâ’ el-Kattan, Mebâhis fî Ulûmi’l-Kur’an, 325
    781 Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, I (Mukaddime, 30; Cerrahoğlu, Tefsir Tarihi, I/33
    782 18/Kehf, 80
    783 Mennâ’ el-Kattan, 326
    784 Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, 220-221
    785 21/Enbiyâ, 107
    786 7/A’râf, 158; 34/Sebe’, 28; 35/Fâtır, 24
    ≈ 260 ≈
    Ahmed Kalka n
    indirildiğini beyan eden pek çok âyet mevcuttur. 787 Dolayısıyla, Kur’an’daki
    emir ve yasaklar, kural ve kaideler, hüküm ve hikmetler Araplar kadar, dilleri
    farklı olan diğer müslümanları da, hatta bütün insanları da ilgilendirmektedir.
    O halde Kur’an, Arapların dışındaki müslümanların onu anlayıp kavramalarıy,
    emir ve yasaklarına şuurlu bir şekilde uymaları, kıssa ve hikmetlerinden ibret
    almaları... diğer insanların da üzerinde düşünüp tedebbür etmeleri, tahkik
    ve tedkiklerde bulunmaları... için, eksik ve yetersiz de olsa onların dillerine
    tercüme edilmeli; ancak bunun “meal” olduğu da belirtilmelidir.
    Kur’ân-ı Kerim, sadece Türkçe değil; hiçbir dile aynen çevrilemez. Her ne
    kadar Farsça, Fransızca, İngilizce gibi bazı diller, kelime hazinesi açısından
    zengin iseler de, yine de Kur’an’ın tüm mânâ ve maksatlarıyla bu dillere tercüme
    edilmesi mümkün olmamakta, bu açıdan bu diller de yetersiz kalmaktadır.
    Buna rağmen, hemen hemen tüm bu dillere yapılan çevirilere “Kur’an
    tercümesi” denmiş, sadece içinde yaşadığımız toplum, Kur’an’a duyduğu
    sevgi ve saygının bir gereği olarak tercümeye “meal” deme nezâket ve inceliğini
    göstermiştir. 788
    KUR’ÂN-I KERIM’IN DOĞU VE BATI DILLERINDEKI TERCEMELERI
    Kur’ân-ı Kerim’in İslam’ın ilk devrinden itibaren başka dillere tercüme
    edildiğine dair örneklere rastlamaktayız. Kur’ân-ı Kerim hemen hemen bütün
    Avrupa dillerine terceme edilmiştir. Doğu ve Afrika dillerinin de çoğuna
    tercüme edilen Kur’an’ın hemen her dilde meali vardır. Osmanlı Türkçesiyle
    yazılmış ve kelime kelime yapılmış olan tercemelerin, muhtelif kütüphanelerimizdeki
    sayısının 60’a vardığını biliyoruz. Latin harfleriyle yapılmış meallere
    gelince, sayıları hayli çoktur ve gittikçe artmaktadır. Günümüzde yayınlanan
    Türkçe meal sayısının 200’ün üzerinde olduğunu ifade edebiliriz. Türkçe yazılmış
    veya Türkçeye tercüme edilip yapılanmış tefsir sayısının da 50 civarında
    olduğunu belirtelim.
    KUR’ÂN’IN TEDRÎCÎ OLARAK İNZÂL EDILMESI
    Kur’an, peyderpey, parça parça indirilmiştir. Kur’an, Hz. Peygamber’in
    yirmi üç yıllık risaleti süresince âyet âyet, bazen birkaç âyet, bazen de kısa
    787 Bak.2/Bakara, 158; 6/En’âm, 19; 17/İsrâ, 82, 89; 18//Kehf, 54; 30/Rûm, 58; 39/Zümer, 27; 41/
    Fussılet, 44
    788 Hidâyet Aydar, Kur’ân-ı Kerim’in Tercümesi Meselesi, s. 73-75
    ≈ 261 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kİtaplara İman
    sûreler hâlinde, ama aralarında mutlaka zaman boşlukları bulunarak nâzil
    olmuştur. Bunun önemli bir yönü bulunmaktadır; zira Kur’an’ın bu şekilde
    indirilişi, bizlere, onun anlaşılması ve uygulanmasına dair bir yöntem/usul de
    sunmaktadır.
    Kur’an, Hz. Peygamber’e ilk defa Ramazan ayında,789 mübârek bir gecede,
    790 Hira mağarasındayken indirilmeye başlanmıştır. Hz. Peygamber’e inen
    ilk âyetler Alâk Sûresi’nin ilk âyetleridir.791 Kur’an’ın bu ilk inişinin -yaklaşık
    olarak- hicretten önce on üçüncü yılda (ki milâdî Temmuz veya Ağustos 610
    tarihine denk gelmektedir), Hz. Peygamber kırk yaşlarında iken gerçekleştiği
    belirtilir.
    Kur’an’ın peyderpey indirilişinde, önemli hikmetler mevcuttur. Kur’an’ın
    peyderpey indirilişine, bizzat Kur’an’ın kendisi tanıklık etmektedir: “Kâfirler
    ‘Kur’an ona bir bütün olarak bir kerede indirilseydi ya!’ derler. Oysa Biz
    onu kalbine iyice yerleştirelim diye indirdik ve böyle belli bir düzen içinde
    ağır ağır okuduk.” 792
    “Biz bunu (Kur’an’ı) hakikatle indirdik ve o da sana hak olarak indi. Biz
    seni yalnızca bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Ve ayrıca onu insanlara
    yavaş yavaş okuyasın diye bir okuma/kur’an olarak bölüm bölüm
    ayırdık ve parça parça indirdik”793
    “Parça parça inene (Kur’an’a) ant olsun!”794
    “(Kur’an’ın) parçalar hâlinde indirilişini tanıklığa çağırırım. Eğer bilirseniz
    bu büyük bir yemindir. O gerçekten değerli bir okumadır/kur’andır.
    Sağlam korunan kelâm içindedir. Ona ancak arındırılmış olanlar dokunur.
    Âlemlerin Rabbinden indirilmedir!”795
    Bu âyetler hem Kur’an’ın Hz. Peygamber’in yirmi üç yılı bulan peygamberliği
    süresince peyderpey (müneccemen) vahyedilmiş olmasındaki tarihî
    789 2/Bakara, 185
    790 49/Duhân, 3; ayrıca Bak.97/Kadr, 1
    791 Buharî, Bed’ü’l-vahy, 1
    792 25/Furkân, 32
    793 17/Isrâ,105-106
    794 53/Necm, 1
    795 56/Vâkıa, 75-80
    ≈ 262 ≈
    Ahmed Kalka n
    gerçeği, hem de bununla birlikte kendi içinde tutarlı bir bütün olduğunu796 ve
    dolayısıyla ancak bir bütün olarak ele alınırsa, yani her bölümü diğer bütün
    bölümler göz önünde bulundurularak okunursa tam olarak anlaşılabileceğini
    ifade etmektedir.
    KUR’AN’IN MUHTEVÂSI VE İŞLEVI
    Bütün peygamberlerin getirdiği din, İslâm/Teslimiyet olduğundandır ki
    onlara uyanları da Allah “Müslüman/Teslim olan” diye adlandırmıştır: “Ve Allah
    uğrunda gösterilmesi gereken çabayı gösterin. O sizi seçti ve din konusunda
    üzerinize bir zorluk yüklemedi. Atanız Ibrâhim’in milletini/inancını
    izleyenler olarak, elçinin size, sizin de bütün insanlara tanık olmanız için
    sizi önceden Müslüman/Teslim olanlar diye isimlendirdi. Öyleyse namaz
    kılın ve zekât verin ve sımsıkı Allah’a bağlanın. Sizin efendiniz odur. O ne
    yüce Efendi, ne yüce Yardımcıdır.”797
    Allah’ın, Müslümanlar olarak adlandırdığı kimselerin oluşturduğu topluluğun,
    çevresinde halkalandığı inanç merkezi (ümmet) de ortaktır: “Gerçek
    şu ki bu sizin ümmetiniz tek bir ümmettir; çünkü hepinizin Rabbi benim.
    Öyleyse bana kulluk edin.”798; “Muhakkak ki bu sizin ümmetiniz bir tek
    ümmettir, çünkü hepinizin Rabbi benim. Öyleyse Benden sakının.” 799
    Farklı zamanlarda ve farklı coğrafyalarda yaşamalarına rağmen, kendilerini
    Allah’a teslim edenlerin, içinde yaşadıkları şartlar gereği getirilen özel
    durum ve uygulamalar dışında (“Biz her biriniz için bir yol/sistem (şir’a) ve
    bir hayat tarzı/yöntem (minhac) belirledik. Eğer Allah dileseydi hepinizi
    bir tek topluluk yapardı, ama size indirdikleri aracılığıyla sizi sınamak için
    böyle diledi. O hâlde hayırlı işlerde yarışın! Hepinizin dönüşü Allah’adır;
    o zaman Allah farklı olduğunuz hususları size bildirecektir.”800 tek Allah
    inancına dayanan bütün dinler, evrensel bir bütünlüğe ve ortak bir yapıya
    sahiptir: “O, sizin için dinden Nûh’a emrettiğini ve sana vahyettiğimizi,
    Ibrâhim’e, Mûsâ’ya ve Îsâ’ya emrettiğimizi teşrî buyurdu. Dini tastamam
    yerine getirin ve bu konuda ayrılığa düşmeyin.”801
    796 4/Nisâ, 82
    797 22/Hac, 78
    798 21/Enbiyâ, 92
    799 23/Mü’minûn, 52
    800 5/Mâide, 48
    801 42/Şûrâ, 13
    ≈ 263 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kİtaplara İman
    Allah’ın bütün peygamberleri aracılığıyla gönderdiğive adına İslâm dediği
    bu dinin temel ilkelerini de yine Allah kendisiaçıklamaktadır. Bu ilkeler kurtuluşun
    temel ve yegâne şartıdır. Bu şartlarpeygamberlere gelen bütün vahiylerin
    ortak paydasıdır.Bu sebeple Kur’an’ın getirmiş olduğu her türlü mesaj,
    emir, nehiy ve açıklama,bu şartlar altında ele alınabilir. Işte bütün inananların
    ortak olaraküzerinde birleştikleri şartları Kur’an bize şöyle açıklar: “Hiç kuşku
    yok ki (bu ilâhî kelâma) inananlar ile Yahûdi inancının takipçilerinden,
    Hristiyanlardan ve Sâbiîlerden her kim Allah’a ve âhiret gününe inanır ve
    (bu inanca) uygun ve doğru işler yaparsa elbette onların, Rableri yanında
    mükâfatları vardır. Onlara hiçbir korku yoktur. Ve onlar üzülmeyeceklerdir
    de.”802
    KUR’AN’IN BÖLÜMLERI
    Âyet: Sözlükte işaret, delil, alâmet anlamlarına gelen âyet kelimesi
    Kur’an’da mûcize, alâmet, ibret, delil ve benzeri anlamlarda kullanılır. Kâinatta
    bulunan her şey bir âyettir; zira Allah’ın varlığına ve yüceliğine işaret eder.
    Kur’an’ın en küçük birimi de âyettir; zira o da Allah’ın mesajını göstermektedir.
    Bazı sûrelerin başında bulunan müstakil harflerin (hurûf-ı mukattaa) âyet
    sayılıp sayılmamasından ve iki âyeti birbirinden ayıran durakların tespitindeki
    değişik yaklaşımlardan dolayı Kur’an âyetlerinin sayısı hakkında farklı görüşler
    ileri sürülmüştür. Bu görüşlere göre âyetlerin sayısı, 6204, 6214, 6219
    şeklinde farklılık göstermektedir ki, elimizde mevcut olan Kur’ân-ı Kerîm
    mushafları 6236 âyetten oluşmaktadır. Bir sûrenin içindeki âyetlerin sıralanışı/
    tertibi Hz. Peygamber’in talimatına dayanmaktadır.
    Sûre: Sözlükte yüksek rütbe, mevki, yüksek bina, etrafı surlarla çevrili
    şehir anlamlarına gelen sûre kelimesi Kur’an’ın, en az üç âyetten oluşan,
    farklı uzunluklara sahip her bir özel bölümüne verilen addır. Kur’an’da 114
    sûre bulunmaktadır. En uzun sûre 286 âyetli Bakara, en kısası ise 3 âyetli
    Kevser’dir. Mushaflarda ilk sûre Fâtiha, son sûre de Nâs’dır. Sûrelerin isimleri
    tevkıfî (Hz. Peygamberin emri ve işaretine bağlı) olmadığından bazen bir
    sûrenin birden fazla ismi bulunmaktadır.
    Cüz: Altı yüz sayfalık Kur’an mushafının yirmi sayfalık her bir bölümüne
    denir. Kelime anlamı parça, bir bütünü oluşturan bölüm demektir. Kur’an
    otuz cüze bölünmüştür.
    802 2/Bakara, 62; 5/Mâide, 69
    ≈ 264 ≈
    Ahmed Kalka n
    Aşr veya Rukû‘: Her bir sûrenin içinde bir pasaj tarzında konu bütünlüğüne
    sahip olan ve âyet sonundaki duraklarda “ayn” harfiyle gösterilen kısa
    bölümlerin adıdır. Yaklaşık onar âyetten oluşurlar.
    KUR’AN İLIMLERINE DAIR KIMI KAVRAM VE TERIMLER
    Kur’an’ın inişinden itibaren, ona inananlar bu İlâhî kelâmı anlamaya ve
    hayatlarındacanlı kılmaya çabalamışlardır. Ancak Kur’an’ın inişinin üzerinden
    zamangeçtikçe Kur’an’ın indiği dönemde yaşayan insanların karşılaşmadığı
    kimianlama sorunları ortaya çıkmaya başlamıştır. Her kuşak kendinden
    öncekinesillerin Kur’an’a dair anlayış ve yorumlarını öğrenmiş ve kendinden
    sonrakilereaktarma ihtiyacı duymuştur. Kur’an’ın indiği dönemde yaşayan
    insanlar(sahabe) elbette bu inişe tanıklık etmiş; hangi şartlarda hangi âyetlerinindiğini,
    dolayısıyla âyetlerin delâlet ettiği anlamların neler olduğunu
    herhangibir sorun yaşamadan anlamışlardır. Zaten Kur’an, onların kullanageldiklerive
    hiçbir sûrette yabancılık çekmeyecekleri bir dil formunda nâzil
    olmuştur.Ancak yıllar geçtikçe ve farklı din ve milletlerden insanlar İslâm’a
    girdikçeİslâm toplumunda çeşitli görüşler ortaya çıkmaya ve bunlar tartışma
    konusuyapılmaya başlanmıştı. Bu etkiyle insanlar sorunları çözmek üzere-
    Kur’an’a başvurmak durumunda kalmış; ancak her düşünce sahibi kendi
    düşüncesiniKur’an’da bulmaya ya da kendi görüşünü Kur’an’a dayanarak
    benimsetmeyekalkışmıştı. Bu ve benzeri sebeplerden ötürü sahabeden itibarenher
    çağda yaşayan ilim adamları Kur’an’la ilgili çalışma ve araştırmalar
    yapmayave bu çalışmalarını belirli bir yönteme göre ortaya koymaya çaba
    göstermişlerdir.Yapılan bu çalışmalara Ulûmu’l-Kur’an/Kur’an Ilimleri denmiş,
    bu ilimlerde takip edilen yönteme de Usûl-i Tefsir/Tefsir Yöntemi adı verilmiştir.
    Şimdi Kur’an Ilimlerine dair birtakım kavram ve terimlere değinelim:
    Sebeb-i Nüzûl: Kur’an âyetlerinin iniş sebebi demek olan bu ifade,
    Kur’an’ın peyderpey inen parçalarının, belirli bir olgu veya olay üzerine belirli
    bir maksadı elde etmek üzere indirildiğini işaret etmektedir. Kur’an’ın ahkâm
    (hukukî hükümler) ve ahlâka ait olan âyetlerinin çoğu, sebeb-i nüzûl adı verilen
    ortamlarda inmiştir. Kur’an’ın yirmi üç yıllık bir süre zarfında bölük bölük,
    âyet âyet inmesindeki çeşitli hikmetlerden biri de yeni oluşmaya başlamış
    bir İslâm toplumunun, gelen vahiyleri özümsemesini kolaylaştırmak ve bu
    suretle insanları tekâmülî bir tarzda yavaş yavaş, tedricen eğitmek ve biçimlendirmektir.
    İşte sebeb-i nüzûl, vahyin hangi durumlarda nasıl bir tavır al≈
    265 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kİtaplara İman
    dığını göstermektedir ki bu da âyetler arasındaki münasebetleri anlamamızı
    kolaylaştırıcı bir etkiye sahiptir.
    Âyetlerin inişiyle ilgili olarak bahsedeceğimiz iki kavram daha bulunmaktadır:
    1. Mekkî âyetler: Hicretten önce inen ve genellikle iman ve ahlâkla alâkalı
    olan âyetlerdir.
    2. Medenî âyetler: Hicretten sonra inen ve genellikle ibâdet, hukuk ve
    diğer semavî din mensuplarıyla münasebet gibi konuları ele alan âyetlerdir.
    Bu ayrımın bilinmesi hangi hükümlerin hangi olgu ve şartlara göre nâzil
    olduğunu öğrenmeyi sağlar ki bu da Kur’an metnini daha iyi anlamamıza
    yardımcı olur.
    Muhkem ve Müteşâbih: Âl-i Imrân Sûresi’nin yedinci âyetinde Kur’an
    âyetleri iki kısma ayrılmıştır:
    1. Muhkem: Kelime mânâsı sağlamlaştırılmış, berkitilmiş demek olan
    muhkem, mânâsı ve lâfzı itibarıyla herhangi bir şüpheye yer bırakmayacak
    şekilde belirgin ve belli olan anlamına gelir.
    2. Müteşâbih: Sözlükte birbirine benzeyen, benzeşen anlamına gelir.
    Müteşâbih âyet ise ya lâfız ya da mana yönünden başkasına benzemesi
    sebebiyle anlaşılmasında kapalılık bulunan, bu sebeple ilk anlaşılan mânâsı
    kastedilmeyen âyetler demektir.
    Bu durumda muhkem, lâfzın zahirî anlamı itibarıyla yoruma ihtiyaç duymazken
    müteşâbih, ilk bakışta anlamı kapalı geldiği/göründüğü için ancak
    muhkeme başvurarak anlaşılabilir. Müteşâbih âyetleri, genellikle, gayb âlemiyle
    ilgili olan durum ve olguların sembolik ve benzetme yoluyla anlatımı
    şeklinde ifadelendirmek daha uygun bir anlayış olacaktır. Allah’ın sıfatları ile
    âhiretteki mükâfat ve azap durumlarını anlatan âyetler müteşâbih grubuna
    girer. Örneğin, bize cennet ve cehennemden bahseden âyetler, tamamıyla
    bizim bildiğimiz ve idrâk dünyamıza dâhil olan olgu ve olaylardan yola çıkarak
    yapılan tasvir ve anlatımları içermektedir. 803
    803 13/Ra‘d, 35; 47/Muhammed, 15
    ≈ 266 ≈
    Ahmed Kalka n
    Hurûf-ı Mukattaa: Kelime anlamı bölünmüş, ayrık harfler demek olan
    hurûf-ı mukattaa, Kur’an’ın yirmi dokuz sûresinin başında bulunan ve elifbâ
    (alfabe) harflerinin tek olarak kullanılmasıyla ya da ikili, üçlü, dörtlü veya beşli
    bir kompozisyon çerçevesinde bir araya gelmesiyle oluşan; harflerin sesleriyle
    değil, kendi adlarıyla “Nûn”, “Yâ. Sîn”, “Elif. Lâm. Mîm”, “Tâ. Sîn. Mîm.”,
    “Elif. Lâm. Mîm. Râ.”, “Kâf. Hâ. Yâ. Ayn. Sâd.” şeklinde okunan harf-sembollerdir.
    Bu harfler hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bu tür bir kullanımın
    o dönemki Arap şiir/söz söyleme geleneğinde mevcut olduğu, hatibin/
    şairin muhatabın dikkatini söze/şiire çekmek gayesiyle eserine alfabenin bir
    veya birkaç harfiyle başladığı bize kadar ulaşan bilgiler arasındadır. Dolayısıyla
    Arap diliyle inen bir kitabın diğer durumlarda olduğu gibi burada da
    Arap edebiyat kültüründen faydalanması kadar tabiî bir şey düşünülemez.
    Ayrıca şunu da hemen belirtelim ki hurûf-ı mukattaa hakkında ileri sürülen
    her türlü düşünce ve yorum nihayetinde birer içtihattır. Bu harflerin aslını ve
    esasını Allah bilir.
    KUR’AN KONULARI
    Kur’an’ın dış yapısıyla ilgili bu bilgileri verdikten sonra iç yapısına, konularına
    geçebiliriz. Kur’an, ülûhiyet ve ubûdiyet konularını içerir. Rabbimiz ve
    sıfatları, yaratıklar, özellikle de insan ve onun Rabbiyle ve diğer yaratıklarla
    ilişkileri Kur’an’ın ana konusudur. Kur’an, Rabbimizin bize mesajları olduğu
    için, konuları da kul ile Rab arasındaki ilişkiler bağlamında, kulun varlık âlemindeki
    konumu, kendisini yaratan Rabbin özellikleri, insanın ilişki içerisinde
    olduğu ve olabileceği her şeyi içermektedir. Kısaca maddeler halinde sıralayacak
    olursak:
    • Allah Teâlâ,
    • İnsanlar,
    • Tabiat ve evren,
    • Rasuller, Nebîler ve iyi kulların örnekliği,
    • Toplum ve tarih,
    • Göremediğimiz, fakat etkilendiğimiz varlıklar (melek, cin),
    • Kötülük örnekleri, isyancı kullar (şeytan, Fir’avun, Karun, Ebu Leheb, kâfirler,
    müşrikler, zâlimler, fâsıklar, münâfıklar...),
    • Helâklar, kıyâmet, âhiret, cennet, cehennem,
    • Allah’ın gönderdiği kitaplar ve konuları,
    ≈ 267 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kİtaplara İman
    • İnsandan yapması istenen emirler, tavsiyeler; yapmaması istenen yasaklar,
    uyarılar ve sakındırmalar,
    • Dünya, evren ve hayatla ilgili hükümler.
    KUR’AN’DA KUR’AN
    Kur’an, kendisini bir kılavuz, rehber olarak tanıtıyor. Kur’an, insanlara hayatları
    boyunca takip etmeleri gereken esasları, yasaları gösteren ve onları
    teşvik eden bir kitaptır. Kur’an, akleden insanlar için bir öğüt ve hatırlatmadır.
    Kur’an’ı, kendi dilinden tanımaya çalışalım:
    “Elif Lâm Râ; Bunlar, gerçeği açıklayan Kitab’ın âyetleridir. Biz, onu
    anlayasınız diye Arapça bir Kur’an olarak indirdik. Biz, bu Kur’an’ı sana
    vahyederek en güzel kıssaları anlatıyoruz. Oysa, daha önce sen bunlardan
    habersizdin.”804
    “Bu, Allah’ın izniyle, insanları karanlıklardan aydınlığa, güçlü ve hamde
    lâyık olan, göklerde ve yerde olanların sahibi Allah’ın yoluna çıkarman için
    sana indirdiğimiz kitaptır.” 805
    “Kur’an, âlemler için bir öğüt ve hatırlatmadan başka bir şey değildir.”
    806
    “Bu Kitap, hiç şüphesiz müttakîler için rehberdir.”807
    “Bu Kur’an, onunla uyarılsınlar, tek bir İlâh bulunduğunu bilsinler ve
    akıl sahipleri öğüt alsınlar diye insanlara tebliğ edilmiştir.”808
    “De ki, Kur’an’ı Ruhul Kudüs (Cebrâil) Rabbinin katından mü’minlerin
    imanlarını pekiştirmek, müslümanlara doğruluk rehberi ve müjde olmak
    üzere hak olarak indirmiştir.” 809
    “Bu Kur’an, insanlara bir açıklama, müttakîlere yol gösterme ve bir
    öğüttür.”810
    804 12/Yûsuf, 1-2
    805 14/İbrahim, 1-2
    806 68/Kalem, 52
    807 2/Bakara, 2
    808 14/İbrahim, 52
    809 16/Nahl, 102
    810 3/Âl-i İmran, 138
    ≈ 268 ≈
    Ahmed Kalka n
    “Doğrusu size Allah’tan bir nûr/ışık ve apaçık bir Kitap gelmiştir. Allah,
    rızâsını gözetenleri onunla selâmet yollarına eriştirir ve onları, izni ile karanlıklardan
    aydınlığa çıkarır, onları doğru yola iletir.”811
    “O halde Allah’ın indirdiği Kitap ile aralarında hükmet. Allah’ın sana
    indirdiği Kur’an’ın bir kısmından seni vazgeçirmelerinden sakın. Onların
    heveslerine uyma. Eğer yüzçevirirlerse bil ki, Allah, bir kısım günahları
    yüzünden onları cezalandırmak istiyor. İnsanların çoğu gerçekten fâsıktırlar.”
    812
    “Biz sana onu böyle Arapça bir Kur’an olarak indirdik ve onda tehditleri
    türlü biçimlerde açıkladık. Belki sakınırlar veya onlara bir öğüt olur.”813
    “Andolsun, bu Kur’an’da insanlara her çeşit misali türlü şekillerde
    açıkladık. Ama insanların çoğu inkâr ederek yüzçevirirler.”814
    “Âlemlere uyarıcı olsun diye kuluna hak ile bâtılın arasını ayıran ölçüyü
    indiren ne yücedir!”815
    “De ki, bu, mü’minlere doğruluk rehberi ve şifâdır.”816
    “Kur’an’ı insanlara ağır ağır okuman için bölüm bölüm indirdik.” 817
    “Rabbinizden size indirilen Kitaba uyun; ondan başka velîler edinerek
    onlara uymayın. Pek az öğüt dinliyorsunuz.” 818
    “O gün zâlim kişi ellerini ısırıp ‘keşke Peygamber’le beraber bir yol
    tutsaydım, vay başıma gelene, keşke falancayı dost edinmeseydim, and
    olsun ki beni, bana gelen Kur’an’dan o saptırdı. Şeytan insanı yalnız ve
    yardımcısız bırakıyor.’ der. Peygamber: ‘Ey Rabbim, doğrusu kavmim/
    toplumum bu Kur’an’ı terk etmişti.’ der.”819
    811 5/Mâide, 16
    812 5/Mâide, 49
    813 20/Tâhâ, 113
    814 17/İsrâ, 89
    815 25/Furkan, 1
    816 41/Fussılet, 44
    817 17/İsrâ, 106
    818 7/A’râf, 3
    819 25/Furkan, 27-30
    ≈ 269 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kİtaplara İman
    “Benim Kitabımdan yüzçeviren bilsin ki, onun dar bir geçimi olur ve
    kıyâmet günü de onu kör olarak haşrederiz. O zaman, ‘Rabbim, beni niye
    kör olarak haşrettin? Oysa ben gören bir kimseydim’ der. Allah: ‘İşte böyle,
    âyetlerimiz sana gelmişti de sen onları unutmuştun (önemsememiştin,
    arkana atmıştın) bugün de öylece unutulursun’ der.”820
    “Gerçekten, indirdiğimiz belgeleri ve doğru yolu Kitapta insanlara
    açıkladıktan sonra, onu gizleyen kimselere hem Allah lânet eder, hem de
    bütün lânet edenler lânet ederler. Ancak tevbe edip hallerini düzeltenler
    hâriç. Onların tevbesini kabul ederim.” 821
    “Gerçekten, Allah’ın indirdiği Kitaptan bir şeyi gizlemede bulunup da
    onu az bir değere değişenler var ya, onların karınlarına tıkındıkları ancak
    ateştir. Allah, kıyâmet günü onlarla konuşmaz ve onları günahlarından
    arındırmaz. Onlara elem verici bir azap vardır.”822
    “Kur’an’ı işlerine geldiği gibi bölenlere de azabı indirmişizdir. Onlar
    Kur’an’ı bölüp ayıranlardır. Rabbine and olsun ki mutlaka yaptıklarının hesabını
    hepsine soracağız. Sana emrolunanı açıkça söyle ve müşriklerden
    yüzçevir!” 823
    “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?
    Sizden öyle davrananların cezası dünya hayatında ancak rüsvaylık; kıyâmet
    gününde ise en şiddetli azaba itilmektir. Allah sizin yapmakta olduklarınızdan
    asla gafil değildir.”824
    “Onlar Kur’an’ı düşünmezler mi, yoksa kalpleri mi kilitli?”825
    KUR’AN’I KIM GÖNDERMIŞTIR?
    Şu âyetlere dikkatle göz atalım: “Bu Kur’an, Allah’ındır. O’ndan başkasına
    nispet edilemez. Ancak o daha önceki inen Kitapları tasdik edici ve
    820 20/Tâhâ, 124-126
    821 2/Bakara, 159-160
    822 2/Bakara, 174
    823 15/Hicr, 90-94
    824 2/Bakara, 85
    825 47/Muhammed, 24
    ≈ 270 ≈
    Ahmed Kalka n
    hükümleri açıklayıcı, âlemlerin Rabbinden indirilmiştir. Bunda hiç şüphe
    yoktur.”826
    “Onlar hâlâ Kur’an’ın Allah kelâmı olduğunu ve mânâsını düşünmeyecekler
    mi? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından olsaydı muhakkak ki
    içinde birbirini tutmayan çok söz ve ifâdeler bulurlardı.”827
    “Bu Kur’an, sana, hükmünde hikmet sahibi olup her şeyi bilen Allah
    katından veriliyor.”828
    “Bu Kur’an, Rahman, Rahim tarafından indirilmedir.”829
    “O, bir şâir sözü değildir, bir kâhin sözü de değildir. Siz pek az düşünüyorsunuz.
    O âlemlerin Rabbinden indirilmedir.”830
    “Eğer o peygamber bazı sözler uydurup bize isnat etmeye kalkışsaydı,
    biz onu kuvvetle yakalar ve ondan intikam alırdık. Sonra da onun kalp damarlarını
    keserdik. O vakit, sizden hiç biriniz ona siper de olamazdınız.”831
    “Kur’an’ı şeytanlar getirmedi; Kur’an’ı indirmek onlara uygun düşmez;
    hem de buna güçleri yetmez.”832
    Bu Kitab’ın Allah’tan geldiğinde şüphesi olanlara lâ raybe fih ifâdesini
    teyid için yukarıdaki âyetlerle tafsilatlı açıklamalar yapılmaktadır. Kur’an’ın
    Allah kelâmı olmadığı, olamayacağı yolundaki itirazlar şu noktalarda toplanıyordu:
    Onun bir şair sözü olabileceği, Onun bir kâhin sözü olabileceği, Onun
    bir şeytan ilhamı ve vesvesesi olabileceği, Peygamberin uydurması olduğu.
    Yukarıdaki âyetlerde bu iddialara bir bir cevap verilerek reddedilir. Ve doğru
    olan ortaya konur. İnanan inanır; inanmayan inanmaz. “Bu Kur’an, bir Peygamberin
    (Allah’tan) getirdiği sözdür.” 833
    Rasûlullah (s.a.s.) bir toplum içinde yaşıyordu. Onlardan biriydi. Ancak
    ona vahy olunuyordu. O da aldığı vahyi açıklıyor, insanları buna çağırıyordu.
    826 10/Yûnus, 37
    827 4/Nisî, 82
    828 27/Neml, 6
    829 41/Fussılet, 2
    830 69/Haakka, 41-43
    831 69/Haakka, 44-47
    832 26/Şuarâ, 210- 211
    833 69/Haakka, 40
    ≈ 271 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kİtaplara İman
    Ona iman edenler, karşı çıkanlar oluyordu. Rasûl (s.a.s.) bu şekilde toplum
    içinde 23 yıl yaşadı. Bunun 13 yılını Mekke’de; 10 yılını Medine’de geçirdi.
    Kur’an bu süre içerisinde peyderpey nâzil oldu. Onun ölümü ile birlikte Bu
    Kitap tamamlanmış oldu.
    Kur’an’daki âyetlerin olaylarla iç içe nâzil olduğunu bilmemiz bize Kitabın
    indiği toplum ve çevreden bağımsız anlaşılmayacağı gerçeğini öğretir. Zira o
    bir toplum hareketine öncülük etmiş, yönlendirmiş Kitaptır. Onu masa başı
    kitabı olarak ele almak yanlış sonuçlara götürür.
    İlâhî vahy insana ve içinde yaşadığı topluma hitap etmektedir. Onu anlayacak,
    hayata geçirecek, toplum düzeni olarak bir sisteme dönüştürecek
    insandır. Bu Kitap’ta insanın düşünce, duygu, irâde ve ünsiyet gibi yeteneklerini
    harekete geçirici âyetler vardır. Bu yeteneklerini kullanan insan, toplum
    içinde diğer insanları da etkileyecek, Şeytanın ilhamına kulak verenlerle Allah’tan
    gelen vahy ile mücâdele edecek; canını, malını bu yolda feda edecektir.
    Böylelikle İlâhî vahye olan bağlılığını ve imanını ispat etmiş olacaktır.
    Mücâdele, Allah’ın sözünün Şeytanın sözüne galebe çaldığı, İlâhî vahyin toplumda
    “ekber” hale geldiği âna kadar devam edecek, sonra dünyadaki tüm
    toplumlarda da bu İlâhî hedef gerçekleşinceye kadar sürecektir. İşte Allah’ın
    kitabı Kur’an, bütün bunları yapacak insana-topluma hitap etmektedir. İnsan
    bu mücâdele içinde yetişecek, olgunlaşacak, kemal noktasına ulaşacaktır.
    KUR’AN NIÇIN GÖNDERILMIŞTIR?
    “Elif, Lâm, Râ. Bu Kur’an, öyle bir Kitaptır ki, insanları Rablerinin izniyle
    zulumâttan nura, her şeye galip ve hamde layık olan Allah’ın yoluna çıkarmak
    için onu sana indirdik.”834
    “O (Kur’an) sizi zulumâttan nura çıkarmak için apaçık âyetler olarak
    kuluna (Peygamber’e) indirilmiştir.”835
    “O bir peygamber gönderdi; Allah’ın açıklayıcı âyetlerini sizlere okuyor
    ki iman edip sâlih amel işleyerek zulumâttan nura çıkasınız.”836
    834 14/İbrahim, 1
    835 39/Zümer, 39
    836 65/Talâk, 11
    ≈ 272 ≈
    Ahmed Kalka n
    Bu Kitab’ın niçin gönderildiğini açıklayan birçok âyetten bazıları bunlar.
    Buna göre Kitabın inzal amacının şu esaslar üzerine kurulduğu söylenebilir:
    Âyetlere göre şeytanın egemenliği altına giren herhangi bir durum zulumât
    (karanlıklar) olarak vasıflandırılmaktadır.
    Rasuller bu zulumâttan nura çıkışı gerçekleştirmek (dönüşüm-değişim)
    için seçilmişlerdir. Kitap ve âyetler bu ihrac (çıkış)ın sağlanması için gönderilmişlerdir.
    Bu çıkış, Allah’ın izniyle Kur’an ve sâlih amelle, yani çaba ile gerçekleşecektir.
    “Zulumâttan nura çıkarmak için” ifâdesi bu Kitabın niçin gönderildiğini
    en veciz bir şekilde açıklamaktadır. Kur’an’a göre, aslolan toplumun
    karanlıklardan aydınlığa çıkmasıdır. Faziletli toplumun inşa edilmesidir. Bu
    arada fertler de bu mücâdele esnasında yetişip ahlâkî faziletlerle donanacaklardır.
    837
    Zulumât, karanlıklar demektir. Zulüm kelimesi de aynı kökten gelmektedir.
    Dolayısıyla Nur kaynağından gelen aydınlığı kendine veya başkalarına
    engelleyip karanlıkları tercih, bir zulümdür aynı zamanda. O yüzden “Allah’ın
    indirdiği ile hükmetmeyenler, zâlimlerin ta kendileridir.”838Nur, tek
    olduğu halde; karanlıklar, yanlışların sayısı kadar çoktur. Allah, yeryüzünü
    maddî ışık kaynağı güneşten mahrum yaratmadığı, bir an olsun mahlukatını
    ışıksız bırakmadığı gibi; gönlümüzü ve yolumuzu aydınlatan nur’dan da bizi
    mahrum bırakmamış, elçi ve Kitap göndermiştir. Karanlık, fıtrî değil; ârızîdir.
    Karanlıklar, ışık kaynağıyla irtibatın kesilmesi olduğundan zâlim insanın
    nur düşmanlığının neticesi oluşturduğu zindanlardır. Zindan; ışıktan, nurdan
    uzak yaşansın diye insanın kendi eliyle ördüğü duvarlardır. Âhiretteki cezanın
    sebebi, dünya hayatını kendine ve başkalarına zindan etmektir. İnsan,
    asr-ı saadetteki insanı mutlu eden kuralları değil de; zindanı, zindanları tercih
    ediyorsa, kendisi bilir. Ama, başkalarına zindan hayatı yaşatmaya kimsenin
    hakkı yoktur. Saâdet asrı insanının saâdetine benzer bir mutluluğu, burada
    başlayıp orada bitmeyen mutluluğu, insana çok gören tâğutlar tarafından
    binâ edilmiştir zindanlar. “Allah, mü’minlerin dostudur, onları karanlıklardan
    nura (aydınlığa) çıkarır. İnkâr eden kâfirlere gelince, onların dostları
    da tâğuttur. O, onları nurdan (aydınlıktan) alıp karanlığa götürür.” 839 Zâlim
    837 İhsan Eliaçık, İtikad Üzerine, Şafak Y., s. 20 vd.
    838 5/Mâide, 45
    839 2/Bakara, 257
    ≈ 273 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kİtaplara İman
    insan, ışığa karşı gözlerini kapatmış, karanlıklar içinde yaşamayı tercih etmiş,
    Allah’ın “gözleri vardır, onlarla (görülmesi gerekeni) görmezler”840 dediği
    körlüğü seçmiş, kendine de yazık (zulüm) etmiş insandır. Zâlimlerin en büyükleri
    olan tâğutlar ise, gören göze düşman olan, başkalarını da körlüğe
    zorlayan ışık (nur) düşmanı vahşilerdir.
    Karanlıklar, korkuyu meydana çıkarır. Bu korku, yanlış bir korkudur. Allah
    korkusu, yani takvâ değil; vehimlerden oluşan korkudur; fobidir, aç kalmaktan,
    insanlardan... kısacası korkulmaması gerekenlerden korkmaktır.
    Karanlıklar, şeytanların faaliyetleri için uygun bir ortam oluşturur. Karanlıklar,
    insanın önünü ve ilerisini (istikbalini) görmesine engeldir. Yolda ne gibi tehlikelerin
    olduğunu görüp bilemez karanlıkların insanı. Işığın yardımını reddettiğinden,
    nurla, göz nuruyla görerek işini yapamaz; yapıp ettiklerini ancak el
    yordamıyla yapar, körebe gibi tuttuğunu yakalar. Fili de tuttuğu yeriyle tanır
    ve tanıtır.
    Aydın insan, münevver insan, câhiliyye karanlıklarını reddedip, bir adı da
    “Nur” olan Allah’ın Kitabıyla nurlanıp başkalarını aydınlatmaya çalışan insandır.
    Kur’an’la bağı kopmuş insan, aydın değil; olsa olsa kara karanlıkların kapkara
    adamıdır. Kur’an’sız hayat, karanlıkların nuru boğduğu vahşi bir hayattır,
    zindan hayatıdır, körlerin hayatıdır. “Kim Benim zikrimden (Kur(an’dan) yüz
    çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu, kıyâmet günü
    kör olarak haşredeceğiz. O: ‘Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin?
    Oysa ben, hakikaten görür idim!’ der. (Allah) buyurur ki: İşte böyle. Çünkü
    sana âyetlerimiz geldi; ama sen onları unuttun. Bugün de aynı şekilde sen
    unutuluyorsun. Doğru yoldan sapanı ve Rabbinin âyetlerine inanmayanı
    işte böyle cezalandırırız. Âhiret azâbı, elbette daha şiddetli ve daha süreklidir.”
    841
    Bugün fert ve toplumları Kitap yönlendirmiyor. Vatandaşa “Kitapsız!” denildiğinde
    hemen herkes bu sözü büyük bir hakaret kabul eder ama, yaşayışıyla
    bu sözü hak edip etmediğini düşünmez. Kitapsız toplumdur câhiliyye
    toplumu. Devlet, Kitapsız devlettir. Öldükten sonra “Kitabın ne?” diye sorulunca,
    kitapsız şekilde yaşayan günün insanı ne cevap verir dersiniz? “O
    gün onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını bize elleri anlatır, ayakları
    da şâhitlik eder.”842 “Kitabın ne?” sorusuna o gün ellerimiz “falan gazete”,
    840 7/A’râf, 179
    841 20/Tâhâ, 124-127
    842 36/Yâsin, 65
    ≈ 274 ≈
    Ahmed Kalka n
    “filânın nutku”, “falan anayasası”, ya da “şu kanal”, “bu televizyon”... diyebilir.
    Yani, Kitabımız diye iddia ettiğimiz Allah’ın Kitabı yerine, bize yön veren, bizim
    O Kitap’tan fazla okuyup baktığımız, etkilendiğimiz, uyduğumuz ne ise
    vücudumuz yalan da söyleyemeden onları itiraf edecektir. “Kitabım Kur’an”
    sözü bir tekerleme ve bir iddiadan mı ibârettir, yoksa tümüyle yaşayışımıza
    yön veren gerçeği mi yansıtmaktadır? İnanmak, inandığını yaşamaktır. Ateşin
    yakıcı olduğuna inanan, kolay kolay elini ateşe uzatmaz.
    KUR’AN NEYI ANLATMAKTADIR?
    Tüm peygamberler ve Allah’tan getirdikleri kitapların anafikri insanoğlunu
    ulûhiyet ve ubûdiyet konusunda aydınlatmaktır. Hz. Adem ve Havva’nın
    yeryüzüne indirilişinden bu yana binlerce sene geçmiş ve insan nüfusu altı
    milyara ulaşmıştır. Bu rakam şu anda diri olanların sayısıdır. Geçmişte yaşayıp
    ölenler de eklenince milyarları bulmaktadır. Allah, yeryüzünü hiçbir zaman
    rehbersiz ve kılavuzsuz bırakmamış, daima elçilerle kitaplar göndererek
    insanlara yol göstermiştir. Kitaplar bu rehberliğin yazılı metinleridir. Allah’ın
    insanlara çağrısı ve onlar için gösterdiği hayat tarzı kitaplara kaydedilerek
    insanoğlunun elinde vesika olarak bulunması sağlanmıştır. Ancak bu rehberlik
    en son “Bu Kitap” ile sona ermiştir. Bir daha Nebî seçilmeyecek, yazılı
    metinlerden oluşan Kitap gönderilmeyecektir. Artık insanlık son Rasûl’ün
    (s.a.s.) getirdiği Kitapla yükümlü olacaklardır.
    Kur’an, Hz. İsa’dan 610 yıl sonra yeni ve son bir Rasûl (s.a.s.) ile başlayan
    zulumâttan nura çıkış hareketinin kılavuz kitabıdır. 23 yıl süren bir devrim
    hareketinin yol gösterici metinlerinin (âyetlerinin) bir araya getirilmesiyle oluşmuştur.
    Bu açıdan Kur’an 23 yıllık bir toplumsal değişme mücâdelesi içinde
    anlaşılabilir. Âyetlerin inmesiyle beraber Rasûlullah harekete geçmiş, içinde
    yaşadığı toplumu bu âyetlerle değiştirmek için gece gündüz çalışmıştır.
    Nihâyet çağrısı kendi doğup büyüdüğü Mekke’de değil; Medine’de yankı
    bulmuştur. Orada toplumun lideri olarak Peygamberliğine devam etmiş, 10
    yıl içinde insanlık için örnek bir toplum modeli kurulmuştur. Bu esnada yüzlerce
    âyet nâzil olmuş, ilk günden son güne kadar harekete sürekli Kur’an
    rehberlik etmiş, Rasûlullah da uygulamış, âyetlerin pratiğe geçirilmesinde
    Kur’an’ın mücessem bir ifâdesi olmuştur.
    ≈ 275 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kİtaplara İman
    Kur’an, Peygamberimiz’e verilen tek mûcizedir. Diğer peygamberlere verilen
    mûcizeler, belirli bir zamanda ve belirli bir yerde yaşayan sınırlı sayıdaki
    insanın şâhid olduğu olağanüstülükler olduğu halde; Kur’an, her coğrafyada,
    Peygamberden sonra her tarih diliminde yaşayanlar için apaçık görülen
    bir mûcizedir. Edebiyat yönüyle mûcizedir, benzerinin yazılamayacağı için
    mûcizedir, problemlere çözüm getirip ölümcül hastalıklara şifa olduğu için
    mûcizedir, evrensel hakikatleri ihtiva etmesi yönüyle mûcizedir. Değiştirilmesi
    gerekmeyen, eskimeyen ve en âdil kanunları içermesi yönüyle mûcizedir.
    Tarih, coğrafya, cinsiyet, maddî farklılıklara rağmen tüm insanları her yönüyle
    kuşatması, her topluma ve her bireye çıkış yolları göstermesi yönüyle
    mûcizedir. Okunmasıyla, kolay öğrenilmesiyle, okunuşunda ruhları arındıran,
    dinlendiren âhengi, musikisi ile, ruhları huzura kavuşturan, gönülleri titreten
    nağmeleriyle mûcizedir. En çok okunan kitap olması, en çok ve en
    kolay ezberlenen kitap olması yönüyle mûcizedir. Anlamlarının derinliğiyle
    mûcizedir. En doğru, en güzel kelâm olması, bıktırmaması, okundukça güzelliğinin
    artması yönüyle mûcizedir. Bitmeyen hazineleriyle, gaybdan verdiği
    haberlerle mûcizedir...
    Bütün mûcizelerinin yanında Kur’an, tarihin akışını değiştirmiş, en köklü
    değişiklikleri gerçekleştirmiş, en sağlam nizamı oluşturmuş, pratikte muhteşem
    meyvelerinin görüldüğü, her isteyene nimetlerini sunan bir ağaçtır.
    Kendisine yönelenlere sırlarını açan, hazinelerini saçan gökten inen muazzam
    bir sofradır. Göklere doğru tırmanmak, yükselmek isteyenlere Allah’ın
    uzattığı kopmaz bir iptir. Tarihin şâhid olduğu en büyük devrim, Kur’an’ın
    gerçekleştirdiği inkılabdır. Kur’an, kişileri kısa zamanda, tepeden tırnağa
    değiştirdiği gibi; toplumları da nuruyla ihya etmiş, diriltmiş, değiştirmiş, dönüştürmüştür.
    Fert planında sözgelimi, Ebu Cehil’in samimi arkadaşı, eli silahlı katil adayı
    Ömer, Peygamber’i öldürmeye giderken kendisi dirilmiş, dinlediği Kur’an
    onu bir anda değiştirivermiştir. Kızını toprağa diri diri gömen Ömer, Kur’an
    sayesinde insanları ihya eden, karıncayı ezmemek için yere dikkatli basan
    merhamet ve adâlet timsali Hz. Ömer oluvermiş. Fert planında tek tek yaşanan
    bunun gibi sayısız örnekler yanında, Kur’an, toplumu da, düzeni de
    kökten değiştirmiştir. Kabile halinde yaşayıp, sık sık birbirlerine saldıran, o
    güne kadar tarihte ciddi varlık gösteremeyen, devlet ve medeniyet nedir bilmeyen
    baldırı çıplak insanlar, Kur’an’ın gerçekleştirdiği inkılap sayesinde çok
    ≈ 276 ≈
    Ahmed Kalka n
    kısa bir zaman içinde üç kıtada at koşturan, en büyük devlet ve medeniyet
    olmuşlar.
    GERÇEK ANLAMDA ÇAĞ KAPATIP ÇAĞ AÇAN SADECE KUR’AN’DIR
    Kur’an çağ kapatıp çağ açmıştır. Hemen her konuda olduğu gibi,
    câhiliyyenin çağ anlayışı da câhilcedir. İnsanlığın hattındaki en büyük
    fay kırılmasını da hakkı görmek istemediği için görmezden gelir,
    farklı çağ anlayışını zanna ve uydurmalara dayanarak değerlendirir.
    İslâm’ın çağ anlayışı, tevhid mücâdelesini yansıtan olaylarda,
    vahyin verdiği doğru haberler ışığındadır. İlk insan, aynı zamanda ilk
    peygamberdir. Ülü’l-azm denilen büyük peygamberler de çağ kapatıp çağ
    açmış devrimci liderlerdir. Nuh tufanı, o tarihte ve sonraki etkileriyle yeni
    bir çağı belirler. İbrahim (a.s.) putperest çağa destansı meydan okumaları
    ve mücâdeleleriyle tevhid çağını yeniden oluşturan inkılabın köşe taşıdır.
    Mûsâ (a.s.) ve İsa (a.s.) da öyle. Ve en büyük inkılab, Kur’an’ın yaptığı inkılab;
    en büyük inkılabçı da Hz. Muhammed (s.a.s.)’dir. Kur’an’la câhiliyye çağı
    kapanmış; mutluluk çağı başlamıştır. Kur’an’la birlikte Kur’an’ın oluşturduğu
    yeni çağın adı asr-ı saadet; inkılabçı insanın adı da müslüman’dır artık.
    Diğer devrimler, adına inkılab denilemeyecek basit, sınırlı, sahte, avutucu
    değişimlerdir. Daha doğrusu zindanları değiştirmenin adına devrim denilmeye
    başlanmıştır. Karanlıklar, zulümler, zindanlar arasındaki değişikliğin adına
    devrim; kaçük değişikliklerin veya tahmine ya da uydurmaya dayanan zaman
    dilimlerinin adı çağ olamaz.
    İnsanlık, bugün bilmem kaçıncı câhiliyye çağının karanlıklarında yaşıyor.
    Kur’an’da “câhiliyye” kelimesi dört yerde geçer. Bu dört âyet, câhiliyyenin
    dört özelliğini belirtir. Câhiliyye, İslâm’a zıt, putçu bir inanç sistemidir.843 Câhiliyye
    bir hayat felsefesi, taassup içeren bir yaşam biçimidir.844 Câhiliyye ahlâksızlık,
    hayâsızlıktır.845 Ve câhiliyye bir devlet anlayışı, bir yönetim biçimidir:
    “Yoksa onlar, câhiliyye hükmünü, idaresini mi istiyorlar? İyi anlayan bir
    topluma göre, hükmü Allah’tan daha güzel kim var?”846 Câhiliyyenin temel
    vasıflarından kölelik hâlâ hükmünü sürdürmektedir. İnsanlar bugünkü modern
    câhiliyyede şeytanın, nefislerinin, heva ve heveslerinin kölesi durumun-
    843 bak. 3/Âl-i İmran, 154
    844 bak. 48/Fetih, 26
    845 bak. 33/Ahzâb, 33
    846 5/Mâide, 50
    ≈ 277 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kİtaplara İman
    da yaşarlarken; bir yandan da kullara kulluk-kölelik yapmaktalar. Yabancı
    emperyalistler ve yerli sömürücüler modern köleliği devam ettiriyorlar. Eski
    câhiliyye devrinde bazı insanlar kızlarını diri diri toprağa gömüyorlar, kızlarının
    dünya hayatlarını yok ediyorlardı. Günümüzdeki modern câhiliyyede
    kız-erkek bütün çocuklar, öldürülmelerin en kötüsüne mahkûm ediliyor. Çocukların
    fıtratları bozulduğu ve mü’mince yaşatılmadığı için âhiretleri, ebedî
    hayatları mahvediliyor (Tabii, kürtaj, intihar, uyuşturucu gibi şeyleri saymaya
    gerek görmüyorum). Kısaca, Kur’an gelip câhiliyyeyi değiştirmeden neler
    varsa, modern biçimde bugün de, buralarda da arz-ı endam etmektedir.
    Peki, Kur’an, aynı Kur’an olduğuna göre, bugünkü câhiliyyeyi niye değiştiremiyor?
    Bugünkü insanlar Kur’an okudukları halde, niçin karanlıklardan
    sıyrılıp değişik bir kimliğe bürünemiyor? Yani Kur’an, niye artık inkılab yapamıyor?
    Kur’an değişmemiştir ama, Kur’an okuyanlar başkalaşmıştır. Kur’an
    anlayışı, Kur’an’a bakış, Kur’an’a yaklaşım değişmiştir. Kur’an, aynı Kur’an’dır
    ama, Kur’an’a yönelmesi gereken insan, Kur’an’a sahabe gibi yönelmiyor.
    Çeşme, bindört yüz yıldır akmaktadır. Bu güne kadar onun hayat veren
    lezzetli suyunu içenleri suladığı, nimetlendirip dirilttiği gibi, hâlâ canlandıran
    rahmet suyunu sunmaya devam etmektedir. Ama biz, kabımızı o çeşmenin
    altına tutmuyor, çeşmeden yararlanmayı bilmiyorsak suç elbette çeşmenin
    değil; bizimdir. Karanlıklarda yaşayan insan çeşmenin yolunu unutmuş olabilir,
    ama çeşmenin suyundan az da olsa tatmış olanların yapmaları gereken
    büyük görevleri olmalıdır. Hele o çeşmenin yanı başındaki yangınları farkeden
    itfaiyeci (dâvet ve tebliğci) görevini yapmıyorsa, karanlıktan yararlanarak
    yangını çıkaran ve değişik araçlarıyla yangını körükleyenler kadar, o da suçlu
    değil midir? Kendilerini ve toplumlarını değiştirmek isteyenlere Kur’an yardıma
    hazırdır; referansları, örnekleri ortadadır. Değişim ve dönüşüm projelerini,
    kendisine yöneleceklere sunmaya, yol göstermeye, yollarını aydınlatmaya
    hazır beklemektedir.
    Bir ilâcın şifaya vesile olması için, o ilacın kullanılması gerekir. Sadece
    reçetenin veya prospektüsün okunmasıyla şifa beklenemez. “Kur’an şifadır.”
    847 Hem ferdî hastalık, problem, stres ve buhranlarımıza; hem de sosyal
    kargaşamıza. Aynı zamanda devlet yönetiminin ölümcül hastalıklarına şifadır.
    Bunun böyle olduğu sayısız deney ve tecrübelerle kanıtlanmış tarihî ve
    847 10/Yûnus, 57; 17/İsrâ, 82; 41/Fussılet, 44
    ≈ 278 ≈
    Ahmed Kalka n
    güncel bir vâkıadır. Aynı ilaç, bayatlamadan bozulmadan duruyor. Raflarda,
    kabından açılmadan tutuluyor. Uygulayacak hastaları bekliyor.
    HUZURUN KAYNAĞI KUR’AN
    Kur’an anlamamız için kolaylaştırılmıştır. Bunu bize haber veren bizzat
    Allah’tır.848 Anlaşılması için kolaylaştırılan Kur’an, hayata aktarıldığı ve canlı
    kılındığı durumda insana mutluluk ve huzur verir; sıkıntı ve darlık değil:
    “Kur’an’ı sana, bedbaht olasın diye indirmedik. Yalnızca saygısı olana,
    yeri ve yüce gökleri yaratan Allah katından bir öğüt, bir uyarıcı olsun diye
    indirdik.” 849
    KUR’AN’I NASIL OKUMALI, ONA NASIL YÖNELMELIYIZ?
    Kur’an’ı okumaktan bahsederken burada onu Arapçasından ezbere veya
    yüzüne okumayı kastetmiyoruz. Elbette yerine getirene bu tarz bir okuyuşun
    faydası vardır. Ancak bizim burada üzerinde durduğumuz husus, Kur’an’ın
    anlaşılması olduğundan dolayı Arapça bilmeyen ya da Arapça bilgisi Kur’an’ı
    orijinal metinden okuyup anlayacak bir düzeyde olmayan kişinin bu okuyuşu
    bizim konumuz dışında kalmaktadır. “Kur’an’ı okumak” ifadesiyle onun mushaftan,
    yani Arapçasından anlamaksızın yüzünden veya ezbere okunmasını
    değil, anlamının okunmasını kastettiğimizin altını çizmek istiyoruz.
    Kur’an, anlaşılmak için okunur. Zira Allah’ın, Rasûlullah’a Kur’an’ı indirmesinin
    amacı onu insanlara duyurması ve iletmesidir.850 İnsanlar da kendilerine
    duyurulan ve iletilen bu mesajı anlamakla yükümlüdürler.851 Zira hayatlarını
    Allah’ın istediği istikamette düzenlemekle sorumlu tutulan insanlar bunu ancak
    kendilerinden isteneni anladıkları zaman yerine getirebilirler. Bu yüzden
    Kur’an okumak farzdır: “Bir de Kur’an’ı okumakla emrolundum.”852
    848 54/Kamer, 17, 22, 32, 40; 19/Meryem, 97; 44/Duhân, 58
    849 20/Tâhâ, 2-4; ayrıca Bak.13/Ra’d, 28; Kur’an Anlaşılsın Diye, Heyet, Yekder Y., s. 10-39
    850 16/Nahl, 44, 64; 5/Mâide, 15,19; 14/Ibrâhîm, 4
    851 2/Bakara, 219, 221, 243, 266; 24/Nûr, 61; 7/A’râf, 176; 10/Yûnus, 24; 16/Nahl, 44; 38/Yâsîn, 29;
    4/Nisâ 82; 47/Muhammed, 24; vd.
    852 27/Neml, 92
    ≈ 279 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kİtaplara İman
    Kur’an okuyor veya dinliyor olmamız, tek başına, bizi aldatmasın. O İlahi
    Kelâm’ı okurken, dinlerken, üzerinde düşünürken, sahih bir niyet taşıma gereği
    de unutulmasın. Bilelim ki Kur’an’a gerçekten muhatap olmamız, doğru
    bir niyetle, samimiyet ve ihlasla ona yönelme şartına bağlanmış bulunuyor.
    Bizatihi Kur’an’ın tarifiyle, âlemlerin Rabbinden gelen;853insanları hidâyete
    erdiren ve hakkı bâtıldan ayıran;854 sonsuz hikmetler yüklü;855 sonsuz derecede
    kerim856 bir ezelî Kelâm’dır Kur’an. “Onun ahlâkı Kur’an’dı”857diye
    tarif edilen Ümmî Nebî (s.a.s.) kendi hayatıyla, Kur’an’ın bu sıfatlara hakkıyla
    mazhar olduğunun en birinci delilidir. Keza, ondan aldıkları hidâyet dersiyle
    bütün insanlık tarihine manidar ubûdiyet örnekleri sunan sahabiler de. Ve
    her biri ondan aldığı hakikat nuruyla kemale eren milyonlarca asfiya ve sâlih
    kullar ile, hayatları onunla nurlanan yüz milyonlarca mü’min de onun tüm bu
    özellikleri hakkıyla taşıdığının şâhidi ve delilidir.
    Fakat, bizatihi Kur’an, muhatabı olan bizleri, kendisine sahih bir niyet ve
    sağlam bir itikad ile, samimiyet ve ihlas içinde muhatap olma konusunda
    uyarır. Meselâ Âl-i İmran sûresinin yedinci âyetinde, kalbinde ‘kaypaklık’ taşıdığı
    halde ‘saptırma ve fitne için’ onu okuyanların varlığına dikkat çeker.
    Bir sonraki âyette ise, hidâyet bulduktan sonra kalbimizi eğriltmenin mümkün
    olduğunu bildiren bir duâyla yüz yüze geliriz. Böylesi dehşetli bir tehlikeye
    karşı insan, acziyet ve tevazu içinde Rabbine sığınma durumundadır:
    “Ey Rabbimiz! Bize doğru yolu gösterdikten sonra kalbimizi kaydırma,
    bize katından bir rahmet ver. Gerçekten her şeyi veren Sen’sin.”858 Tüm
    bu hususlar şunu açıkça gösterir:
    Kur’an, gerçekten âlemlerin Rabbi namına bir İlâhî hitaptır. Bütün
    kâinatın Sahibi, bütün mahlûkatın Hâlikı namına bir ezelî konuşmadır.
    Hakîm, Kerîm ve Rahîm bir Rabbin kelâm-ı Ezelîsi olarak sonsuz hikmet,
    kerem ve rahmet yüklüdür. Furkan’dır ve mu’cizü’l-beyandır. Dolayısıylaonu
    okumak, okumaların en güzelidir. Onu dinlemek, dinlemelerin
    en güzelidir. Onunla düşünmek, tefekkürün en güzelidir. Ona
    göre yaşanan bir hayat, hayatların en güzelidir. Tüm bunlarla birlikte,
    853 56/Vâkıa, 80
    854 2/Bakara, 185
    855 36/Yâsin, 2
    856 56/Vâkıa, 77
    857 Müslim, Musâfirîn, B. 18, Hds. 139; Ebû Dâvud, Tatavvu, B. 26, Hds. 1342; Nesâî, K. Leyl, B. 2,
    Hds. 1601; Dârimî, Salât B. 165, Hds. 1342
    858 3/Âl-i İmran, 8
    ≈ 280 ≈
    Ahmed Kalka n
    unutulmaması gereken husus, eşsiz bir hidâyet rehberi olan Kur’an’ın doğru
    bir niyetle okunmasıdır.
    Kur’an’dan öğrendiğimize göre, ona yönelirken dikkat edilecek
    hususlar şunlardır: İyi niyet, istiaze, Kur’an’a temiz olarak dokunup
    yaklaşmak, Kur’an’a kulak verip susmak, onu tane tane, özümseyerek
    okumak.
    Kur’an’a yönelirken dikkat edilecek ilk husus, recmedilmiş şeytana karşı,
    Rabbimize sığınmaktır: “Kur’an okumaya başladığın zaman, kovulmuş
    şeytandan Allah’a sığın.”859 İlk iş budur. Neden? Çünkü Kur’an’ın defaatle
    ders verdiği üzere, şeytanı şeytan kılan şudur: O, kendince bir ‘üstünlük’
    vehmi üreterek Allah’ın yarattıklarını iyi-kötü, eksik-mükemmel ayrımına tabi
    tutmuştur. Bu şekilde, hem kendine bir üstünlük vermiş, hem de Allah’ın
    kudretine kusur ve noksan yüklemeye kalkışmıştır. Kendince açtığı bu yoldan
    yürüyerek, nefis ve esbab şirkine zemin hazırlamış; böylece, Rabbine
    karşı isyan ve inkâr cür’etini bulmuştur. İnsanı nefisperest olmaya sevkeden
    de, esbabperestliğe meylettiren de odur. Bütün kötülüklerin, bütün bâtıl düşünce
    ve hayat tarzlarının gerisinde şeytanın bir dahli vardır. Bu bakımdan
    şeytandan istiaze etmek, tüm kötülüklerden uzaklaşma anlamını taşır.
    Kur’an’ı böylesi bir sığınma içinde okumak, onu bütün menfiliklerden Allah’a
    sığınarak okuma anlamını barındırır. Şahsi bir menfaat için okuma da
    bu anlama dâhildir; bir dünya menfaati için okumak da. Onu okurken nefsin
    aldatmalarından uzak durma da bunun içindedir; dünyevî bir ideolojinin
    gözlüğünü takmak da. Ona şöhret için muhatap olmak da bunun içindedir;
    kendi aklına güvenip, aklını doğrulama mercii, Kur’an’ı ise aklın kölesi kılmak
    da. Zaten istiaze’nin bir esprisi, acziyetin kabulüdür. Acziyetini kabul
    etmeyip sadece kendisine güvenen kimse, başkasına sığınmaz. Dolayısıyla
    istiaze eder etmez, şeytanın bacağını Allah’ın izniyle kırmış oluruz. Kendisi
    bir üstünlük vehmiyle Allah’a isyan eden, Kur’an’da belirtildiği üzere kibirlenerek
    kâfir olan şeytanın ürettiği en büyük tuzak, bizde de böyle bir üstünlük
    vehmi ve bir kibir hali uyandırmak; nefsimizi okşayarak, enaniyetimizi
    kamçılamaktır. “Şeytanlar ene’nin gaga ve pençesiyle akılları havaya kaldırıp
    insanı dalâlet derelerine atıyorlar.” İstiaze sayesinde, bu tehlike, yolun daha
    başında bertaraf edilmektedir.
    859 16/Nahl, 98
    ≈ 281 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kİtaplara İman
    İkinci bir husus, ona ‘temiz’ olarak yönelmektir. “Temizlerden başkası
    ona (Kur’an’a) dokunamaz.”860 Yani ‘ancak temiz olanlar ona dokunabilir.’
    Bu âyetle emredilen bu temizlik, iki yönlü bir hazırlık niteliğindedir. En basit
    anlamıyla, bu temizlik şartı, insana sıradan bir kitap ve sıradan bir hitap ile
    yüzyüze olmadığını hatırlatır. O âna dek iştigal olunan ve muhtemelen nefsânîlik
    ve dünyevîlik karışmış hallerden arınma tâlimi yapılır. Böylece, kalpler
    ve akıllar, Rabbin pak, saf, temiz, bozulmamış, münezzeh, mukaddes ve ulvi
    Kitab’ına lâyıkınca muhatap olmaya hazırlanır. Bu arınma gerçekleşmeden o
    muhâtabiyetin sağlanması zaten mümkün değildir. Onun nuruna açılmamız,
    ancak dünyevîlik ve nefsânîliklerden temizlenmemizle mümkün olacaktır.
    Âyette geçen ‘dokunma’yı bu açıdan da dikkate almak gerekir. Bu ifâde,
    dünyevî kirlerden, nefsânî vehimlerden âzâde olamayan bir insanın, okusa
    bile onun hakikatini kavrayamayacağını da ihsas eder. Temiz bir kalple, selim
    bir fıtratla ona muhatap olmayan, o hakikat okyanusundan maalesef hissesiz
    kalmaktadır.
    Kur’an’a yaklaşım konusunda bir üçüncü husus: “O Kur’an okunduğunda
    ona kulak verin ve susun ki rahmet edilesiniz.”861 Bu âyette, ‘okuma’
    ve ‘dokunma’ nın yanına, iki husus daha eklenir: ‘Dinleme’ ve ‘susma.’ Dinlemek,
    tüm Kur’an’da en çok sözkonusu edilen insanî fiillerden biridir. Anlamanın
    ilk şartı odur. Kur’an okunurken dinlemeyen biri, onu nasıl anlayabilir
    ki? Yine dinleme, saygılı olmanın ve ciddiye almanın işaretidir. Kulun edebine
    yakışan da budur. En küçük bir âmiri konuşurken dahi dinlemeye memur
    olan insan, bütün âlemlerin Rabbi, bütün yaratıkların yaratıcısının kelâmı karşısında
    nasıl dinlemez, nasıl susmayıp konuşmayı sürdürür?
    Âyette zikredilen ‘dinleme’ ve ‘susma’ yalnız şu maddî kulağımıza ve
    dilimize ait değildir. İstenen, aynı zamanda, her vakit şeytanı dinleyen nefsin,
    hep gelip geçici zevklerin zebunu olan hevâ ve hevesin susmasıdır. Ayrıca,
    semavî bir hitap karşısında dünyevî fikriyat ve felsefelerin asıl tutulmamasıdır.
    Hüdâ’nın karşısına dehâ(!) ile çıkmamaktır. Bütün bir felsefe tarihinin
    ana tavrı olan, vahye sırtını çevirip yalnızca kendi aklıyla hakikatı bulma iddia
    ve inadında olmamaktır. Bilakis, bizi yaratan, bize bu sûreti, bu sîreti, bu
    fıtratı, bu aklı ve tüm bu duyguları veren; bizim yüz yüze olduğumuz, her
    bir mevcudundan gerek gözümüzle, gerek dilimizle, gerek fikrimizle, gerek
    kalbimizle istifâde ettiğimiz şu kâinatı da yaratan bir Rabbin bir âlet olarak
    860 56/Vâkıa, 79
    861 7/A’râf, 204
    ≈ 282 ≈
    Ahmed Kalka n
    yarattığı aklı o şekilde kullanmaktır. Onu sürücü değil, binek; hâkim değil,
    hizmetkâr yapmaktır.
    Diğer bir husus, tüm bu şartlara azamî derecede riâyet gayretiyle okumaya
    başladığımız Kur’an’ı, her bir harfine hakkını vererek, tane tane okumaktır.
    “Kur’an’ı tertil ile, tane tane oku.”862 Her sûresi, her âyeti, her kelimesi
    ve her harfi böylesine i’cazlı ve îcazlı bir Kitab, ancak ve ancak tane tane
    okunur. Düşüne düşüne, sindire sindire okunur. Onu hızla okuyup geçmek,
    dil kıpırdarken aklı, kalbi ve pek çok duyguyu hissesiz bırakmak demektir.
    “Kur’an’ı tertil ile, tane tane oku” buyrulması; sözkonusu özümsemenin
    usûlünü de bildirmektedir. Hızlıca okunup geçilen hangi şey özümsenir ki?
    Tane tane okuma, okunan şeyi özümseme, sindirme, benimseme ve hayatının
    her anını ona göre yaşama niyetini yansıtır. Nitekim, Kur’an, nûrânî
    sırlarını, “fıtratımın kemâli sensiz olamaz” diyerek ona ciddiyetle muhatap
    olanlara açmaktadır.863
    KENDINI KUR’AN’A AÇMAK
    Kur’an’ı okumaya niyetlenen kişinin ondan faydalanması için öncelikle
    kendisini Kur’an’a açması gerekir. Bu da ancak kendisine yapılan uyarı ve
    hatırlatmaya kulak veren için söz konusudur: “Sen ancak uyarıyı/hatırlatmayı
    izleyeni ve gıyaben Rahmân’dan korkan kişiyi uyarabilirsin.”864Bu sebeple,
    Kur’an okumaya yönelen kimsenin onu okumakla neyi amaçladığını
    çok iyi belirlemesi gerekir. Kur’an’ı anlamak için okumalıyız; kendi düşünce
    ya da emellerimizi destekleyeceğini umduğumuz âyetleri bulmak için değil.
    “Gerçekten bu Kur’an, insanları en doğru yola iletir. (Bildirdiği) hayırlı
    amelleri yapan mü’minlere kendileri için pek büyük mükâfatın olduğunu
    da müjdeler.”865 İnanmak ve kanunlarına göre yaşamak mecburiyetinde olduğumuz
    Kur’an nedir?
    Kur’an; Allah’ın insanlığa son peygamber ve önder olarak gönderdiği Hz.
    Muhammed’in, Cebrail isimli melek aracılığı ile Yüce Rabbimizden vahiy yoluyla
    alıp insanlığa sunduğu hayat nizamıdır. Hayatın başlangıcı ve sonucunu
    862 73/Müzzemmil, 4
    863 Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları, Karakalem Y., s. 15 vd.
    864 36/Yâsîn, 11
    865 17/İsrâ, 9
    ≈ 283 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kİtaplara İman
    açıklayan âyetleri, sunduğu hayat kanunları, felâket ve mutlulukla neticelenen
    yaşayış şekillerine ait tarihî belgeleri, kâinatla ilgili ilmî mûcizeleri ve
    Hakk’ı, bâtıllardan ayırıcı düsturları ile Kur’an-ı Kerim bütün akıl sahipleri için
    hidâyet kaynağıdır.
    Kur’an; kâinat nizamının son bulacağı zamana kadar yaşayacak bütün
    insanların muhtaç olacakları itikadî, ictimaî, iktisadî, hukukî ve ahlâkî en üstün
    hayat kanunlarını ihtiva eden bir Hak Kitaptır. Kur’an; bütün insanlığın
    bilginleri, aydınları, teknokratları, sosyologları, hukukçuları, edebiyatçıları,
    ahlâkçıları ve devrimcileri ile bir araya gelseler dahi bir benzerini meydana
    getiremeyecekleri İlahî kanunlar manzumesidir. Kur’an; lafızları ve insanlığı
    kuşatıcı hayat düsturları ile İlâhî, edebî ve ebedî bir Hak Kitap olduğu
    içindir ki, zaman aşımı, mekân değişimi onu eskitemez, yürürlükten
    düşüremez. O, her zaman yeni, her dem taze, her devirde eksiksiz
    ve mükemmeldir. Bunlara rağmen, yaşadığımız câhiliyye toplumunda
    Kur’an’ın sunduğu hayat düsturlarına göre yaşanılması, egemen güçlerce
    engellenmekte, otoritesi yıkılmaya çalışılmakta ve o, nesillerimize bir mâzi ve
    ölü kitabı şeklinde tanıtılmak istenmektedir.
    Mü’min, Kur’an insanıdır. O’nu okumak, anlamak ve yaşamakla emrolunmuştur.
    İnandığı ve hayat nizamı edindiği Kur’an’a karşı mü’minin ilk
    vazifesi, O’nu sık sık okumaktır. Kur’an’ın ilk emri “oku” iken O’nu
    okuyamamanın mâzereti olamaz. Her mü’min, asgari olarak günde beş
    defa namaz aracılığı ile Kur’an’la doğrudan doğruya bir bağlantı kuracaktır.
    İslâm’ın iman, ahlâk, iktisat, hukuk vs. düsturlarını teşkil eden Kur’an âyetlerini,
    Rabbinin huzurunda, Rabbinden indirildiği şekliyle okuyarak ve dinleyerek
    Allah’a ibâdet edecektir. Kur’an’ı okumak, mü’min için ne derece
    lüzumlu ise, öğrendiklerini korumak ve unutmamak da o nisbette
    zarûrîdir. Kur’an’ı okumaktan asıl gaye, onu anlamaktır. İslâm, ana
    kanunlarını teşkil eden Kur’an’ın anlaşılmasını belirli bir zümrenin
    tekeline bırakmamıştır. Kur’an, her bir kişi için gönderilmiştir ve
    Kur’an mesajı ana hatlarıyla herkes tarafından anlaşılacak kadaraçıktır.”
    Andolsun ki Biz, Kur’an’ı anlaşılması; üzerinde düşünülmesi için
    kolaylaştırmışızdır. O halde bir düşünen (ibret alan) var mı?”866 Kur’an’ı biraz
    olsun anlayarak okumuş olmak için, Kur’an’ın orijinal harfleriyle yazılmış
    metnini ihtivâ eden meal ve tefsirlerden sıra ile günlük dersler takip etmeliyiz.
    Bir sayfa metin, akabinde de okunan sayfanın meal ve tefsirini okumalıyız.
    866 54/Kamer, 17
    ≈ 284 ≈
    Ahmed Kalka n
    Ayrıca, çeşitli konulardaki Kur’an âyetlerini açıklayan ilmî eserleri de ciddi bir
    gayretle takip etmeliyiz. Kur’an’ı okumanın, onu anlamak için olacağı gerçeğini
    kavrayamayan birçok mü’min, Kur’an’ı yıllarca okudukları, defalarca
    hatmettikleri halde, meal ve tefsirlere rağbet etmedikleri için, Kur’an’ın mânâ
    zenginliklerinden feyz alamamışlar, ellerindeki Kitab’ı hayatlarına geçirememişlerdir.
    Biz, bu duruma düşmemeliyiz.
    KUR’AN’I YAŞAMAK, KUR’ANLA YAŞAMAK
    Kur’an okumaktan maksat onu anlamak, onu anlamaktan maksat ise
    onu yaşamak, pratiğe dökmek, “yap” dediklerini yapmak, “yapma” dediklerinden
    de kaçınmaktır. Okuyup anladığımız hâlde eğer onu uygulamaz isek
    Peygamber’in Kur’an’da zikredilen şu sitemine maruz kalanlardan oluruz:
    “Ve (o gün) Resul şöyle diyecek: Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı terk
    edilecek bir şey olarak gördü.”867
    Kur’an’ımızı okumak, anlamak için olacağı gibi; anlamak da şüphesiz
    tatbik etmek için olacaktır. Mü’minin Kur’an’a imanı, zaten onu
    yaşamak içindir. “İşte bu Kur’an, indirdiğimiz mübarek bir Kitabdır. Artık
    Kur’an’a uyun, (onun emir ve yasaklarına aykırı davranıştan) sakının
    ki merhamet olunasınız.”868 Mü’min, Kur’an’ı, musikisinden yararlanmak ve
    kültürünü artırmak için okumayacaktır. Onu yaşamak için öğrenecek, okuyacak
    ve dinleyecektir. “Allah, şu Kur’an’la amel eden toplumları yükseltir.
    Onun izinden gitmeyenleri de alçaltır.”869
    Tatbik olunmayan bilgilerden bir menfaat edinilemeyeceği gibi; inanılan,
    okunan, anlaşılan, fakat yaşanmayan Kur’an’dan da özlenen faydalar sağlanamayacaktır.
    “Benim zikrimden (Kur’an’ımdan) yüzçeviren kişi(ler) için
    (buhranlarla dolu) dar bir hayat ve geçim sıkıntısı vardır.”870
    Bir ilke, bir kanun fert ve cemiyet hayatında ilgi ve saygı görüyor,
    tatbik olunuyorsa onun varlığının anlamı ve değeri vardır. Yok sadece
    varlığına ve gerekliliğine inanılmakla yetiniliyor da fertlerin irâdelerine ve
    867 25/Furkan, 30
    868 6/En’âm, 155
    869 Riyâzü’s-Sâlihin ve Terc. II, 341
    870 20/Tâhâ, 124
    ≈ 285 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kİtaplara İman
    toplum hayatının akışına yön vermiyorsa onun mevcudiyetinin fiilî bir önemi
    yoktur. İnanılan ve kabul edilen bu ana kaideyi iman ve amel hayatımıza uygulayarak
    şu soruları kendimize yöneltebiliriz:
    Yüce Allah’ın varlığına, birliğine, yaratıcılığına, bilgisi ve gücü sınırsız, ortağı
    olmayan bir Rab olduğuna inanmamızın hayatımızdaki rolü nedir? Onun
    bildirdikleri, emirleri ve yasaklarını ihtivâ ettiğine inandığımız Kur’an-ı Kerim’in
    kişisel ve sosyal hayatımızdaki etkinliği nedir? Kur’an-ı Kerim
    vicdanların hâkim düzeni ve pratik hayatın tatbik edilir nizamı olmadan mâziyi,
    hali, istikbali bilen Allah’ı fiil ve hayatımızda biricik ma’bud; ortaksız ilâh tanımamız
    mümkün müdür? Elbette ki değildir. Zira Allah’ın haram kıldıklarını
    helâl kılan, helâl kıldıklarını da haram kılan kişileri ve sosyal kurumları meşrû
    tanımak, onları ma’bud edinmektir. İlâhî yasaları yürürlükten düşürmek ve
    bu yasalarla çelişen prensipleri yüceltmek ise Allah’a şirk koşmaktır.
    Devrimiz müslümanları, ilâhlar edinip Allah’a ortak koşmayı, sadece putlara
    tapmak gibi eksik ve kısır bir anlayış içinde kabul eder olmuşlardır. Bu
    kabulden ötürüdür ki, Allah’ın ferdî, ailevî ve ictimaî hayatı tanzim edecek
    emir ve yasaklarını içeren Kur’an-ı Kerim, düzenleyicisi olması gereken günlük
    hayattan çekilmiştir. Dirileri canlılığa ve ebedîlik aşkına erdirmesi gerekirken
    mezarlık kitabı olmuştur. “Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en
    korkutucu olanı, Allah’a şirk koşmalarıdır. Dikkat edin, ben size onlar aya,
    güneşe ve puta tapacaklar demiyorum. Fakat Allah’tan başkasının emirlerine
    ve arzularına göre iş yapacaklar. (Bu da onlar için Allah’a bir nevi
    şirk koşmak olacak.)”871
    Allah’ın yanı sıra ilâhlar tanımak, bağışlanmayacak ve cehennem azabına
    uğratacak pek büyük bir suç olduğu içindir ki, ilk mü’minler ilâhlar edinme
    anlamına gelebilecek davranışlardan şiddetle kaçınıyorlardı.
    Bu sebepledir ki Kur’an’la bildirilen helâllar ve haramlarla çelişen
    inançları, gelenekleri ve uygulamaları hemen bırakıyorlardı. Kur’an-ı
    Kerim’in yasalarına uymayı Allah’ı ma’bud tanımanın gereği görüyorlardı. Bu
    şuurlarından ötürüdür ki Rabbimizin Kur’an’da “Namaz kılınız” emri gelince
    bütün mü’minler namaz kılmaya başlamıştı. “Zekât veriniz” emri gelince,
    şartlarını taşıyan mü’minler, vermeyi bir iman zevki ve vicdan neşesi haline
    getirmişlerdi. “Savaşınız” buyruğu ise bütün mü’minleri iman saflarında savaşmaya
    hazırlamıştı.
    871 İbn Mâce, Hadis no: 4205
    ≈ 286 ≈
    Ahmed Kalka n
    Allah’ı biricik ma’bud; ortaksız İlâh kabul etmeyi, O’nun kitabı Kur’an’ın
    düsturlarına göre yaşamak mânâsına anlayan ilk mü’minlerin hayatından iki
    örnek verelim:
    Asrımızın câhiliyyeti gibi karanlık bir câhiliyyet hayatı yaşayan miladi 6.-7.
    asır Araplarında alkollü içkiler her dudağın sevgilisi, her merasimin protokol
    gereğiydi. Böyle bir cemiyetin insanı olan Ebû Büreyde şöyle nakleder: “Bir
    gün oturmuş içki içmeye başlamıştık. Ben bir ara kalktım, Peygamber’in
    huzuruna çıktım, selâm verdim ve orada içkinin haram edildiğini bildiren
    âyetin indirildiğini öğrendim. Derhal arkadaşlarımın yanına döndüm ve
    alkollü içkileri içme yasağını bildiren âyetleri “...Artık bu iptilâdan vazgeçersiniz
    değil mi?” 872cümlesine kadar okudum. Arkadaşlarım hemen
    kadehlerindeki içkileri döktüler, küpleri devirdiler ve ‘Vazgeçtik ya Rabbi!
    Vazgeçtik ya Rabbi!’ dediler.”873
    Kur’an’ın bu yasağından sonra Medine yolları günlerce içki aktı. Artık İslâm
    toplumunun içki diye bir problemi kalmamıştı. Annemiz Hz. Aişe (r.a.)
    de şöyle anlatıyor:”Allah’a yemin ederim ki ben Allah’ın Kitabına iman ve
    onu tasdik etme bakımından Ensar kadınlarından daha gayretlisini görmedim.
    Nur sûresinin ‘Baş örtülerini yakalarına vursunlar (başlarını, saçlarını,
    kulaklarını, gerdanları ve sinelerini sımsıkı örtsünler)’874anlamındaki âyeti
    nâzil olup da erkeklerin her biri evlerine dönerek karısı, kızı, kızkardeşi ve
    akrabasına Allah’ın indirdiği âyeti okuyunca onların her biri Allah’ın Kitabına
    iman ve onu doğrulamakiçin örtülerine büründüler. Bu âyetin nüzûlünü takip
    eden sabah örtülerine bürünmüş olarak Hz. Peygamber’in arkasında namaza
    durdular. Örtülerine sımsıkı büründükleri için sanki başlarında kargalar
    varmış gibiydiler.”875
    Kısaca kadın ve erkek, Peygamber devrinin her mü’mini, Kur’an’ın ferdî
    ve ailevî hayatı tanzim eden her emrini, sosyal, iktisadî ve hukukî münâsebetleri
    düzenleyen her düsturunu aynı iman ve şuurla derhal tatbik ediyor ve
    Kur’an’ı yaşanan bir nizam haline getiriyordu. Onlar biliyorlardı ki, Kur’an’ın
    yüce emir ve yasaklarını tatbik etmemek; şanlı Peygamber’in önderliğinde
    yaşamamak, imanı anlamsız kılmak, hayatı gayesiz bir mâceraya sürüklemek,
    âhiret saâdetini putperestliğe feda etmektir. Biz de bugün kişilerin
    872 5/Mâide 90
    873 İbn Kesir, 5/Mâide 90 âyetinin tefsiri
    874 24/Nûr, 31
    875 İbn Kesir, 24/Nûr, 31. âyetinin tefsiri
    ≈ 287 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kİtaplara İman
    putlaştırıldığı, düzenlerin ilâhlaştırıl-dığı modern câhiliyette yaşıyoruz. Dünya
    ve âhirette hor ve hakir olmaktan kurtulmak için ashâbın Kur’an’a yaklaştığı
    gibi yaşamalıyız. Sadece Allah’a kul olabilmek, özgürlüğe kavuşup yükselmek
    için Kur’an’ı harfiyyen ve aynı heyecanla hayatımıza geçirmeliyiz. “(Siz)
    O’nun Kitabı Kur’an’a uyun. O’nun emirleri ve yasaklarına aykırı gitmekten
    de sakının ki merhamet olunasınız (da dünya ve âhirette mutluluğa eresiniz).”
    876 Ne mutlu Kur’an gölgesinde hayatını sürdüren canlı Kur’an’lara!
    NESH; YAŞANMAMASI GEREKEN, FORMALITE OLARAK KUR’AN’DA YER
    ALAN ÂYETLER!
    Nesh; lügatta bir şeyi iptal etmek ve onun yerine başka bir şeyi getirmek,
    yok etmek, nakletmek, kaldırmak, hükümsüz kılmak, istinsah etmek, yazdırmak,
    değiştirmek gibi anlamlara gelir. Istılahta ise, şer’î bir delil ile sâbit
    şer’î bir hükmün daha sonra gelen yeni şer’î bir delille kaldırılması, ilgâsı,
    değiştirilmesidir. Bu şekilde kendinden önceki hükmü kaldıran delile “nâsih”,
    hükmü kaldırılan delile de “mensûh” denilir. Mensuh olan hükümle amel
    edilmez.
    Klâsik görüşte nesh, genel olarak bu şekilde anlaşılmakla birlikte, bazı
    âlimler, bu kavramı başka anlamlarda kullanmışlardır. Meselâ, İbn Mes’ud’a
    göre müteşâbih âyetler mensûh, muhkem âyetler nâsih olarak isimlendirilmiştir.
    Zerkeşî ise, Kur’an’ın Levh-i Mahfuz’dan indirilişini nesh olarak tanımlamıştır.
    İbn Hazm ise, beyan ve istisnânın nesh olduğu konusunda ısrar
    etmiştir. Kendisine Tercümanü’l-Kur’an denilen İbn Abbas, “muhkem” ve
    “müteşâbih”i nesh saydığı gibi, bazı rivâyetlerde “istisnâ”yı bile nesh saymıştır.
    Şâtıbî’nin Muvâfakat’ında belirttiği gibi, İbn Abbas, içinde istisnâ edatı
    bulunan birçok âyete mensûh demiştir. İbn Mes’ud’a göre de, müteşâbih
    âyetler mensûh; muhkem âyetler nâsih olarak isimlendirilmiştir. Hz. Âişe ve
    Abdullah bin Zübeyr’in nesh anlayışları da bunun gibidir. Zerkeşî ise Kur’an’ın
    Levh-i Mahfuz’dan indirilişini nesh olarak tanımlamıştır. İbn Hazm, beyan ve
    istisnânın nesh olduğu konusunda ısrar etmiştir. Yani, klâsik anlayıştaki nesh
    kavramı üzerinde bile tam bir ittifak yoktur. Neshin câiz olup olmadığı ve
    vukuu konusunda İslâm âlimleri arasında değişik görüşler vardır.
    876 20/Tâhâ, 98; 6/En’âm, 155; Ali Rıza Demircan, İslâm Nizamı, Eymen Y., 1/88-
    92
    ≈ 288 ≈
    Ahmed Kalka n
    NESH KONUSUNUN ÖNEMI
    Nesh, Kur’ânî hükümlerin hayata geçirilme çabası ile -aynı zamanda
    akîde ile- ilgili bir meseledir. Ve Kur’an’ın hükümlerini yaşama azmi taşıyan
    herkesin bu konu ile yüzyüze gelmesi kaçınılmazdır. Genelde, Kur’an’da bir
    âyetin hükmünü diğer bir âyetin iptal etmesi şeklinde yaygın kabul gören
    “nesh” anlayışının gerek tanımında, gerekse kapsamı hususunda âlimlerin
    ittifak sağlayamamış olmaları ve yine konunun Kur’an’ın “ebediyete kadar
    hükmü geçerli” olma özelliği ile çelişiyor olması, meselenin önemini ve doğru
    tahlilini zorunlu kılmaktadır.
    Kur’an’ın çelişkisizliği açısından akîdevî bir boyut taşımakta ve şer’î hükümlerin
    sürekliliği bakımından hayatî öneme hâiz bulunmaktadır. Nesh
    konusunda Somali’deki hükümetin 1970’lerdeki uygulaması, ibret vericidir.
    Somali’deki tâğutî iktidar, geleneksel tefsir usûlünün yargılarından kalkarak
    Kur’an’ın bazı âyetlerinin nesh edildiğini iddia etmiş ve geleneksel ulemânın
    bu iddiasına dayanarak, Kur’an’ın bazı muhkem âyetleriyle çelişen kanunlar
    çıkartmıştır. Bu iddialara karşı çıkan bazı müslümanlar ise idam edilmiştir. Bu
    olay karşısında Kahire Ezher Üniversitesine bağlı İslâmî İlimler Araştırmalar
    Akademisi, Şubat 1975’te bir toplantı düzenleyip idamları kınamış ve konuyu
    tartışmıştır.877
    KUR’AN-I KERIM’DE NESH KAVRAMI
    Kur’an’da “nesh” kelimesi ve türevleri 4 âyette geçer. Bu âyetler: 2/Bakara,
    106, 7/A’râf, 154, 22/Hacc, 52 ve 45/Câsiye, 29 âyetleridir. “Nesh”
    kelimesi geçmemesine rağmen, neshten bahsettiği kabul edilen bir başka
    âyet de, 16/Nahl, 101 âyetidir. Kur’an’ın hiçbir yerinde “şu âyet veya âyetler
    neshedilmiştir” diye açık veya işaretle anlatılan bir ifade yoktur.
    “Biz, bir âyeti nesh eder (yürürlükten kaldırır) veya onu unutturursak
    (ertelersek), mutlaka daha iyisini veya benzerini getiririz. Bilmez misin ki,
    Allah her şeye kadirdir.” 878
    “Mûsâ’nın öfkesi dinince, levhaları aldı. Onlardaki yazıda (nüshada)
    Rablerinden korkanlar için hidâyet ve rahmet vardır.” 879
    877 Ezher Dergisi, 48/3; s. 265-268, Mısır, 1975
    878 2/Bakara, 106
    879 7/A’râf, 154
    ≈ 289 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kİtaplara İman
    “(Ey Muhammed!) Biz, senden önce hiçbir rasûl ve nebî göndermedik
    ki, o, bir temennide bulunduğunda, şeytan onun dileğine ille de (beşerî
    arzular) katmaya kalkışmasın. Ne var ki Allah, şeytanın katacağı şeyi iptal
    (nesh) eder. Sonra Allah, kendi âyetlerini (peygamberlerin kalbinde
    ve zihninde) sağlam olarak yerleştirir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve
    hikmet sahibidir.” 880
    “Bu bizim kitabımızdır; sizin hakkınızda gerçeği söylüyor. Çünkü Biz,
    yaptıklarınızı kaydediyorduk (istinsah ediyorduk).” 881
    “Allah neyi indireceğini çok iyi bildiği halde, Biz bir âyeti başka bir
    âyetin yerine değiştirdiğimiz (tebdîl ettiğimiz) zaman, ‘sen ancak bir iftirâcısın’
    derler. Hayır, onların çoğu bilmezler.” 882
    NESH KONUSUNDA İHTILÂFLAR (KUR’AN HÜKÜMLERI ARASINDA NESH
    VAR MIDIR?)
    1- Nesh konusunda başlıca üç mesele ortaya çıkmaktadır:
    2- Prensip olarak nesh keyfiyeti, aklen câiz midir?
    3- Câiz ise, herhangi bir şekilde vuku bulmuş mudur?
    4- Kur’ân-ı Kerim âyetleri arasında nesh var mıdır?
    İlk iki madde konusunda İslâm âlimleri arasında pek tartışma olmamış;
    esas ihtilâf, Kur’an’ın ahkâmla ilgili bazı âyetlerinin, başka bir âyet veya hadisle
    nesh edilmesi konusunda ortaya çıkmıştır.
    Neshin Aklen Câiz Olması ve Eski Şeriatlerde Vuku Bulması: Neshin
    aklen câiz olmasıyla ilgili günlük hayatımızdan bazı misaller verilir. Doktorun
    hastalarını tedâvi ederken uyguladığı prensipler, annesinin çocuğunu
    büyütürken tatbik ettiği büyütme usûlleri, öğretmenin öğrencilerini eğitirken
    basitten zora doğru bir yöntem uygulaması ileri sürülen aklî deliller arasında
    yer almaktadır.
    880 22/Hacc, 52
    881 45/Câsiye, 29
    882 16/Nahl, 101
    ≈ 290 ≈
    Ahmed Kalka n
    İlk peygamber Hz. Âdem ile son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.) arasında
    görev yapan her peygamberin tebliğ ettiği iman esaslarının bir olduğu
    bilinmektedir.883 Her peygamber inanç konusunda aynı hakikatleri insanlığa
    iletmiştir. Bu temel meselede nesh mümkün değildir. Diğer taraftan iman
    esasları aynı kalmakla beraber; her peygambere gelen emirler arasında
    birtakım farklılıklar olduğu bilinir. Tevrat, İncil ve Kur’an arasında da bunu
    görmek mümkündür. Meselâ, Tevrat’ta Hz. Âdem’in çocukları hakkında
    birbirleriyle evlenmesi câiz görülmüşken, sonradan bu neshedilmiştir. Yine
    yahûdiler için cumartesi günleri iş yapmak yasaklanmışken, İncil’de böyle bir
    yasak mevcut değildir. İşte bu gibi örnekler neshin pratik olarak şeriatler arasında
    vuku bulduğunu göstermektedir. Son olarak Kur’ân-ı Kerim gönderilir.
    Kur’an, kendinden önceki kitap ve şeriatlerdeki hüküm ve âyetleri neshetmiştir.
    Kur’an’ın ehl-i kitabın elindekileri tasdik edici olarak geldiğini söylemesi
    884 bu tesbitle çelişmez. Çünkü genel esaslar bakımından peygamberlerin
    tümünün mesajı aynıdır. Bunlarda nesh sözkonusu olmaz. Nesh, muâmele
    ve pratik yaşayışta olur. Bu anlamda her peygamber yeni hükümler getirmiştir.
    Kur’an’ın kendinden öncekileri tasdik ediciliği genel ve temel hükümler
    bakımındandır; muâmelât sözkonusu olduğunda Kur’an, kendinden önceki
    bütün hükümleri neshetmiştir. Bunun aksini söylemek, “Kur’an olsa da olurdu,
    olmasa da” şeklinde bir sonuca götürür ki, bu, Kur’an’ın gereksizliğini
    ilân etmektir.
    Kur’an’ın gelmesiyle önceki ilâhî kitapların yürürlükten kalkmış olması,
    tabiî olmaktadır. Zira Yüce Allah; “Muhammed, Allah’ın rasûlü ve peygamberlerin
    sonuncusudur. Allah her şeyi bilir.”885 buyurur. Dolayısıyla
    Kur’an’ın diğer kitapları nesh ettiğinde müslümanların ittifakı vardır.
    Bu anlamdaki neshi kabul etmeyenlerin başında yahûdiler gelir. Onlar,
    kendi kitaplarının geçerliliğini ileri sürerler. Nesh konusundaki en önemli iki
    âyet 886 âyetlerinin siyak ve sibakları ile (önceleri ve sonralarıyla) değerlendirildiğinde,
    yahûdilerin bu itirazlarına cevap mâhiyetinde ve bu anlamda (eski
    din ve şeriatlerin neshedildiği şeklinde) neshin vuku bulduğu anlaşılır.
    Yüce Allah, insanlara önce iman esaslarını emir buyurmuş, daha sonra
    tedrîcî emirler göndermiştir. Kur’an’ın 23 sene gibi bir zamanda gönderilmesi,
    insanlığın kabulünü daha da kolaylaştırmış olmaktadır. Kötülükleri yavaş
    883 16/Nahl, 36; 21/Enbiyâ, 25 vb.
    884 Bkz. 2/Bakara, 41, 91, 97; 4/Nisâ, 47; 5/Mâide, 48
    885 33/Ahzab, 40
    886 2/Bakara, 106 ve 16/Nahl, 101
    ≈ 291 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kİtaplara İman
    yavaş kaldırması, birden haram kılmayışı, İslâm’ın uygulanabilirliğini kolaylaştırdığı
    gibi, iman edenlerin bağlılığını artırmıştır. Bunlar, Allah’ın, kullarına olan
    rahmetinin neticesi olmaktadır.
    Hz. Muhammed (s.a.s.)’in son peygamber olması, getirdiği dinin/şeriatin
    en üstün oluşu, bütün insanlığı İslâmî emirlerden sorumlu kılmaktadır. İslâm’ın
    herkesi kapsadığı açık şekilde bilinmektedir. Bu durumda diğer dinlerin
    tamamı nesh edilmiş olmaktadır. Nesh, aklen mümkün olmamış olsaydı,
    sözkonusu ilâhî dinlerin de yürürlükte olması gerekirdi. Bunun sonucu Hz.
    Muhammed (s.a.s.)’in risâleti, belirli bir kavme münhasır olurdu ki, bu, İslâm’ın
    bünyesine ters düşmektedir. Oysa Allah; “Allah indinde tek din İslâm’dır”
    887 buyurmakta, ancak İslâm’dan râzı olacağını888 ifade etmektedir.
    Kur’an âyetleri arasında neshin olup olmadığı konusuna gelince; Kur’an’da
    neshi kabul etmeyenler olduğu gibi; Kur’an’ın yüzlerce âyetinin mensûh olduğu,
    hükmünün uygulanamayacağını ileri sürenler de olmuştur. Hatta
    sadece “seyf (kılıç) âyeti”yle,889 üç yüz âyetin neshedildiğini savunanlar olmuştur.
    Klâsik eski İslâm müfessirlerinin cumhûru (çoğunluğu) Kur’an âyetleri
    arasında neshin vuku bulduğunu kabul ederler. Fakat, özellikle sahâbe
    ve tâbiîn âlimlerinin nesh konusundaki tanımları, yer yer farklı olduğu için,
    Kur’an’da nesh olduğunu söyleyen mütekaddimîn ulemâ, bununla Kur’an’da
    istisnâ, tahsis ve müteşâbihin mevcûdiyetini kasdetmiş olabilirler. (İstisnâ, bir
    kısım âyetlerin hükmünü “illâ” gibi bir edatla hâriç bırakma demektir. Tahsis
    ise, âmm (genel) olan bir sözü, içine aldığı fertlerden bazılarına hasretmektir.
    “Namaz her müslümana farzdır, fakat bâliğ olmayanlara farz değildir”
    denilince, yalnız ergenlik çağına gelenlere farz olduğu anlaşılır. Müteşâbih
    de, lafzı ve mânâsı anlaşılamayan, anlamı çeşitli ihtimaller taşıyan, akıl ve
    mantık bakımından açıklanması güç olan âyetler anlamında kullanılır.) Ayrıca,
    hadis-i şerifin veya genel olarak sünnetin âyeti neshetmesi konusunda,
    müctehid ve âlimler arasında ihtilâflar bilinmektedir.
    Eski âlim ve müfessirlerden, Ebû Müslim el-İsfahanî, Kur’an’da neshin
    olmadığını kesin bir şekilde savunmuştur. Bazı âlimler, Fahreddin Râzi’nin
    de -çok belirgin bir şekilde ifade etmemiş olsa da) nesih konusundaki üslûbundan
    dolayı, Kur’an’da neshi aslında kabul etmiyor değerlendirmesini
    yapmışlardır. Son devir Kur’an araştırmacıları, müfessir ve âlimlerinden ise
    887 3/Âl-i İmrân, 19
    888 5/Mâide, 3
    889 9/Tevbe, 5
    ≈ 292 ≈
    Ahmed Kalka n
    Kur’an’da neshin varlığını kabul etmeyenler hayli çoktur. Muhammed Gazâli
    şöyle der: “Karşılaştığım, dinlediğim veya kitaplarını okuduğum bütün çağdaş
    âlimlerin nesh konusundaki görüşü, neshi Kur’an’da bulunan bazı âyetlerin
    iptali olarak algılayan müteahhir müfessirlerin görüşünden farklıdır.”890
    Muhammed Ebû Zehra, Muhammed Esed, Muhammed Draz, Muhammed
    el-Behiy, Muhammed Gazâli, İzzet Derveze, Seyyid Ahmed Han, Muhammed
    el-Hudarî, Eslem Cayrapûrî, Reşid Rıza, Mustafa İslâmoğlu, M. Sait
    Şimşek, Süleyman Ateş, Ömer Rıza Doğrul, Ali Ünal, Abdullah Yıldız, Şemseddin
    Özdemir, Arif Özel, Necmettin Şahinler... gibi bu konuyla ilgili araştırma
    yapan, eser yazan niceleri klasik anlayışın yanlışlığını vurgulamış, kesin
    bir dille Kur’an’da, bir hükmün diğer bir hükümle neshinin olmadığı görüşünü
    savunmuşlardır.
    Bunlardan Süleyman Ateş ve Mustafa İslâmoğlu, Kur’an’da neshin sadece
    Peygamber’in unuttuğu, Allah tarafından unutturulan ve o yüzden
    Kur’an’a geçmeyen vahiyle sınırlı olduğunu kabul etmişler, bunun dışında,
    Kur’an’daki hiçbir âyetin hükmünün neshini kabul etmemişlerdir. Diğer ismi
    geçen isimler ise böyle bir unutma ile de olsa, Kur’an’da neshin gerçekleşmediği
    görüşündedirler denebilir. İsimleri çoğaltılabilecek bu araştırmacı
    ve âlimlere göre, nesh, eski şeriatlerin hükümlerinin Kur’an’la nesh edilmesi
    şeklinde gerçekleşmiştir.
    Klasik Usûl-i Fıkıh ve Tefsir Usûlünde nesih meselesi ayrıntılarıyla incelenir
    ve şu sınıflama yapılır:
    Hem lafız (söz, metin) ve hem hüküm bakımından neshedilip kaldırılan,
    ilgâ edilen âyetler. Bunların hükmü kalmamış, Kur’an’a lafızları da geçmemiştir.
    (Bu konu hakkında münâkaşa yoktur.)
    b) Lafızları (sözleri, metinleri) Kur’an’da olduğu halde hükümleri nesh edilmiş,
    geçersiz kılınmış âyetler olduğu (Esas tartışma, bunlar hakkındadır).
    c) Lafızları (sözleri) Kur’an’dan silinmiş, Kur’an’da lafızları olmayan fakat
    hükümleri bâki ve geçerli olan Kur’an dışında âyetlerin olduğu. Buna Hz.
    Ömer’e atfedilen recm âyeti denilen bir rivâyetle örnek verilir. Arapça dil kullanılışı
    yönüyle bile hatalı ve farklı kelimelerle rivâyet edilen bu ifadenin âyet
    olduğu, ama Kur’an’a geçmediği (Bu konu da tartışmalıdır).
    890 M. Gazâlî, Kur’an’ı Anlamada Yöntem, s. 107
    ≈ 293 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kİtaplara İman
    Neshin şartları: Usûl kitaplarında, neshin şartlarıyla ilgili bazı bilgiler yer
    alır. Bu şartları taşımayan âyetlerin nesh edilemeyeceği kabul edilir. Bu şartları
    şöyle sıralayabiliriz:
    a) Neshedilen hüküm, şer’î bir hüküm olmalı, mensûh âyetin ebedî olduğuna
    dair bir ifade bulunmamalıdır. (Cihad hükmünün nesh edilemeyeceği,
    kıyamete kadar bâki olduğu örnek verilir.)
    b) Nâsih-mensûh arasında zaman bakımından fark olmalıdır. İkisi de aynı
    anda gelirse nesh olmaz. İki emrin bir arada kullanılması mümkün olmadığı
    zaman, tarih yoluyla âyetlerin nüzûlü tesbit edilir. Tarih itibarıyla daha sonra
    gelen emir nâsih olarak kabul edilir.
    c) Her iki nass arasında neshi gerektirecek bir zıtlığın bulunması gerekmektedir.
    Nasslar arasında neshe konu olabilecek zıtlık yoksa, nesh mümkün
    görülmez. Diğer taraftan nâsihin de şer’î bir delil olması gerekmektedir.
    d) Neshe konu olan hüküm, iyi ve kötü olduğuna dair, akıl erbâbının üzerinde
    ittifak ettiği şeylerden olmamalıdır. Ana-babaya iyilik, zulüm ve ahlâksızlık
    gibi hükümlerin neshi sözkonusu değildir.
    KUR’AN ÂYETLERI ARASINDA NESHIN VARLIĞINI SAVUNANLARIN
    DELILLERI
    Allah, kullarını çok sevmektedir. Herhangi bir hükmü geçici olarak onlara
    emreder, onları eğittikten sonra fıtratlarına ve bulundukları ortama uygun
    diğer yeni bir hükmü emretmesi maslahata aykırı değildir. Kaldırılan hükmün
    tilâvet edilmesi de onlara önceki durumlarını hatırlatması açısından yarardan
    hâlî değildir. Allah’ın bazı âyetleri kaldırıp yerine başkasını koyması, hikmetinin
    gereği kabul edilmekte, bu durum zâtının yüceliği ve kullarına olan
    merhametinin sonsuzluğunu ifade ettiği belirtilmektedir. Neshin Kur’an’da
    varlığını savunanlar, Kur’an’dan şu âyetleri delil getirirler:
    “Biz bir âyeti başka bir âyetin yerine değiştirdiğimiz (tebdîl ettiğimiz)
    zaman, ‘sen ancak bir iftirâcısın’ derler.”891;“Biz, bir âyeti nesh eder (yürürlükten
    kaldırır) veya onu unutturursak (ertelersek), mutlaka daha iyisini
    891 16/Nahl, 101
    ≈ 294 ≈
    Ahmed Kalka n
    veya benzerini getiririz.”892;“Allah istediğini silip iptal eder, dilediğini de
    sâbit bırakır, ana kitap (bütün kitapların aslı) O’nun yanındadır.” 893
    İmam Şâfiî’nin kabul etmemesine karşılık, Kur’an’da neshin varlığını kabul
    edenlerin hemen hepsi, sünnetin/hadisin de âyeti nesh edebileceğini kabul
    ederler. 24/Nûr sûresinde yer alan zina edenlere yüzer değnek vurulması
    emri, Hz. Peygamber’in hadisinde (ki, bazıları bunu lafzı neshedilmiş ama
    hükmü bâki kalmış âyet kabul eder) ve sünnetinde yer alan “recm” cezâsıyla
    nesh edildiği değerlendirilir.
    KUR’AN ÂYETLERI ARASINDA NESHIN OLMADIĞIYLA İLGILI DELILLER
    Kur’an âyetleri arasında nesih yoktur diyenlerin delilleri, şu maddelerle
    özetlenebilir:
    1- Nesh, Kur’ân-ı Kerim’de bilfiil vaki olmamıştır.
    2- Mensûh âyetlerden maksat, Tevrat ve İncil’deki, yani eski şeriatlerdeki
    hükümlerdir.
    3- Neshi kabul edenler, mensûh âyetin önce, nâsihin ise sonradan nâzil
    olduğuna dair çok defa kesin bir delile sahip değillerdir.
    4- Kur’ân-ı Kerim’de şu veya bu âyetin, şu veya bu âyeti nesh ettiğine dair
    bir ifade yoktur. Şüphesiz ki Allah, kitabının hangi âyetinin geçerli, hangisinin
    geçersiz olduğunu kullarının ictihadına bırakmamıştır. O’nun kitabının tümü,
    “Âyetleri sağlamlaştırılmış, sonra da güzelce açıklanmıştır.”894 O ’nun k itabı,
    içinde hiçbir tenâkuz ve eğrilik,895 şüphe olmayan 896 ve içine bâtılın
    karışmadığı,897 eşsiz898 bir kitaptır.
    5- Şu veya bu âyetin, şu veya bu âyet ile neshedildiğini açık ve kesin bir
    şekilde ifade eden Hz. Peygamber’den rivâyet edilen sahih hiçbir hadis-i
    şerif yoktur.
    892 2/Bakara, 106
    893 13/Ra’d, 39
    894 11/Hûd, 1
    895 18/Kehf, 1
    896 2/Bakara, 2
    897 41/Fussılet, 42
    898 41/Fussılet, 41
    ≈ 295 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kİtaplara İman
    6- Nâsih ve mensuh âyetlerin sayıları hakkında bile ittifak hâsıl olmuş
    değildir.
    7- Neshi kabul edenler, bir taraftan neshin ancak emir veya nehiylere ait
    hükümlerle sınırlı olduğunu iddia ederlerken; diğer taraftan “ahbâr”a (haberler)
    ait lafızların bile nesh olduğunu kabul etmektedirler. Meselâ “Ademoğlunda
    mal dolu iki vâdi de olsa...”
    8- Âhad rivâyetle Kur’ân-ı Kerim’im âyetleri isbat olunamadığı gibi, inkâr
    da olunamaz. Bu sebepten, bazı âyetlerin vahiy olarak Peygamber’e indiği
    halde, Kur’an’a yazılmadığı veya Kur’an’da olduğu halde hükmünün geçersiz
    olduğuna dair rivâyet ve görüşler, Kur’an’ın korunmuşluğuna, eksiklik ve
    fazlalıktan uzak olma inancına aykırıdır.
    9- Bu nesh anlayışı, Kur’an’ın ebediyete kadar hükmünün geçerli olma
    özelliği ile çelişmektedir.
    10- Hz. Peygamber, kendisine nâzil olan Kur’ân-ı Kerim’i halka tebliğ etmiş,
    kâtiplere yazdırmış, diğer bazı sahâbiler de kendileri için bu mukaddes
    metni çoğaltmış, birçoğu da ezberlemiş bulunuyordu. Kurân-ı Kerim metinleri
    namazlarda, hutbelerde ve diğer durumlarda Hz. Peygamber tarafından
    pek çok defa tekrarlanmış olduğu gibi, esasen daha hayatta bulunduğu
    sıralarda bütün sûrelerin hangi âyetlerden teşekkül ettiği de tesbit edilmiş
    bulunuyordu. Hz. Peygamber’in vefatından sonra da Kur’an metinleri bir araya
    toplanmıştı. Hz. Osman döneminde elimizdeki şekilde yazılıp çoğaltıldı,
    muhtelif bölgelere gönderildi. Bu mushaflar, Hz. Peygamber tarafından tebliğ
    edilen Kur’an’ın aynısıdır. Bu konuda en küçük bir ihtilâf, tartışma sözkonusu
    değildir. İçinde mensûh ve nâsih âyetlerin mevcut olduğunu isbat etmek için,
    ileri sürülen delillerden çok daha kuvvetli deliller getirmek icap eder.
    Şimdi, bu konuları biraz daha açalım; Kur’an bünyesinde neshin
    varlığını savunanların delil olarak getirdikleri âyetleri inceleyelim:
    “Allah neyi indireceğini çok iyi bildiği halde, Biz bir âyeti başka bir
    âyetin yerine değiştirdiğimiz (tebdîl ettiğimiz) zaman, ‘sen ancak bir iftirâcısın’
    derler. Hayır, onların çoğu bilmezler.” 899 Bu âyet hakkında ilk dikkate
    alınacak husus, âyetin Mekkî oluşudur. Emir ve nehiy bildiren âyetler ise
    899 16/Nahl, 101
    ≈ 296 ≈
    Ahmed Kalka n
    genellikle Medenîdir. Dolayısıyla bunların yer değiştirmesi (neshi) sözkonusu
    olamaz. Nesh meselesini Kur’an’a dayandırmak isteyenlerin bu âyeti delil
    getirmeleri bu yüzden geçerli değildir. Nitekim bu âyetler, İslâm’dan önce
    gönderilen şeriatlerin neshinden ve İslâm’ın onların yerine gelmesinden bahsetmektedir.
    Âyetin indiği sıralarda yahûdi ve hıristiyanlar kendi dönemlerinin
    ve büyük oranda tahrif edilmiş bulunan dinlerinin son bulmasını kabullenemedikleri
    için Hz. Peygamber’e karşı çıkıyorlar ve çeşitli ithamlarda bulunuyorlardı.
    Yine bütün bunlarla ilgili olarak, bu âyet, onların şeriatlerinin
    yerine artık Hz. Muhammed’in şeriatinin geldiğini ve onun geçerli olduğunu
    bildirmiştir.
    Burada dikkat edilmesi gereken bir husus da “âyet” kelimesinin kullanılmasıdır.
    Âyet kelimesi, Kur’an’da tekil sigayla kullanıldığında “delâlet, hüccet,
    mûcize, işâret ve geçmiş risâletler” anlamı kastedilir. Bu âyette de bu kelime,
    geçmiş risâletler anlamında kullanılmıştır. Nitekim İbn Abbas’ın talebesi
    müfessir Mücâhid, buradaki âyetin “şeriat” anlamında olduğunu söyler.
    Buradan da âyetteki değiştirmenin/neshin önceki risâletlere işaret ettiğini
    rahatlıkla anlayabiliriz. Dolayısıyla bu âyet, Kur’an’daki âyetlerin birbirini iptal
    etmesi anlamında neshe delil olamaz. Kur’an’da neshin varlığını kabul
    edenler, burada geçen “âyet” kelimesini Kur’an âyeti mânâsında anlayarak
    hataya düşmüşlerdir. Hâlbuki, Kur’an dilinde âyet, sadece Kur’an’ın belirli
    parçaları değil; varlık ve oluştaki her şey anlamındadır. Allah’ın varlığının
    ve söylediklerinin ispatı olan her şey için “âyet” lafzı kullanılır. Kur’an’a göre
    Allah’ın yarattığı her şeyde, bitkilerde, insanda, eski kavimlerin başlarına gelenlerde,
    gece ile gündüzde “âyet”ler vardır. “Ayet” kelimesinin çoğulu olan
    “âyât”, Kur’an’da, mûcize, belge, delil, işaret, Kur’an âyetleri mânâlarında
    kullanıldığı halde; bu kelimenin tekili olan âyet kelimesi, Kur’an’ın hiçbir yerinde
    Kur’an âyeti mânâsında kullanılmamıştır. Âyetteki nesh/değiştirme ve
    daha iyisini getirmenin, kâinattaki sürekli oluşun Kur’an diliyle bir ifadesi olduğu
    anlaşılır. Nesh, sürekli yaratış ve oluşun, tekâmül seyri boyunca her an
    bir öncekinden daha iyiyi ortaya koymasını da ifade eder.
    Bu âyet-i kerîmeye dikkat edersek, Peygamberimiz’in burada hasımları
    tarafından iftirâcı olarak itham olunduğunu görürüz ve hasımlarının onu bu
    tarzda itham etmelerinin sebebi, Kur’an’dan şu veya bu âyetin nesholunmuş
    olması değildi. Söylediği sözün ilâhî vahy olduğunu bildirmesi idi. Hasımların
    buna karşı iddiâlarını da biliyoruz. Bunlar aynı sûrenin 103. âyetinden anlaşıldığına
    göre şu sözleri söylüyorlardı: “Muhammed’e bütün bunları öğreten
    ≈ 297 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kİtaplara İman
    bir beşerdir.”900 Hz. Peygamber, Kur’ân-ı Kerim’i bildiriyor ve bunun Allah
    tarafından vahyolunduğunu söylüyordu. Hasımları ise bunu kabul etmiyor,
    bunun uydurma bir şey olduğunu, Peygamber’in ancak bir başkasından öğrendiği
    şeyleri tekrarladığını iddiâ ediyorlardı. Buna mukabil, Hz. Peygamber
    de bunun bir uydurma olmadığını, bilâkis Allah tarafından daha önce gönderilen
    kitapların yerini tutacak yeni bir kitap olduğunu anlatıyordu.
    Konuyla ilgili delil olarak gündeme gelen diğer âyet de Bakara sûresinde,
    içinde “nesh” kelimesi geçen âyettir: “Biz, bir âyeti nesh eder (yürürlükten
    kaldırır) veya onu unutturursak (ertelersek), mutlaka daha iyisini
    veya benzerini getiririz. Bilmez misin ki, Allah her şeye kadirdir.”901 Burada
    “nesh”, “daha iyisini veya benzerini getirme” şartına bağlanıyor. Daha
    iyisi veya benzeri getirilince zâten o âyetin iptali demek olmaz; aksine sağlamlaştırılması
    sözkonusu olur. Dolayısıyla buradaki nesh, bizim anladığımız
    şekilde -ıstılahî mânâdaki, klasik anlayıştaki- nesh değildir. O halde burada
    neyin neshi anlatılıyor? Âyeti, siyak ve sibakıyla ele alır, nüzul ortamını da
    göz önünde bulundurursak, buradaki neshin de daha önceki âyette902 olduğu
    gibi, geçmiş risâletlerin iptali anlamında olduğunu kolaylıkla anlarız.
    Şöyle ki, âyet, yine yahûdilerin durumlarının anlatıldığı bir ortamda geçiyor.
    Kendi şeriatlerinin geçerliliğinin kaldırılmasına, Peygamber’in kendi soylarından
    gelmemesini bir türlü hazmedemeyen yahûdiler, çeşitli şekilde itham ve
    itirazlarda bulunuyorlardı. “Allah yaptığını bozar mı? İndirdiğini iptal eder mi?
    Öğretilerinin unutulması mümkün mü?” şeklinde karşı çıkıyorlardı. Kıblenin
    değiştirilmesi olayını da dillerine dolamışlar, “Muhammed ashâbına bir şey
    emrediyor, ertesi gün ondan vazgeçiyor” diyorlardı. Rabbimiz bu âyetle onların
    şeriatlerinin son bulduğunu, onun yerine gönderdiği Hz. Muhammed
    (s.a.s.)’in şeriatine uymaları gerektiğini emir buyurmuştur. İslâm’dan önceki
    şeriatin sembolü olan Kudüs’ün kıbleliğinin neshedilmesi, değiştirilmesi de
    bunun bir işaretidir.
    Bakara sûresinin, Hicretin ilk yıllarında Medine’de nâzil olduğu bilinen bir
    gerçektir. Dolayısıyla âyet, müşriklerin iddialarına cevap olarak inmiş olmamalıdır.
    Kurân âyetlerini anlamak için, âyetin nüzûl ortamını, hem de içinde
    bulunduğu âyet grubuyla irtibatını iyi tahlil etmek gerekir. Bakara sûresinde
    insanlar; mü’min, kâfir ve münâfık olarak, Allah ile, İslâm ile irtibatlarının
    kuvvet ve zaafına göre sınıflandırıldıktan ve dünyada varoluş amaçları
    900 16/Nahl, 103
    901 2/Bakara, 106
    902 16/Nahl, 101
    ≈ 298 ≈
    Ahmed Kalka n
    bildirildikten sonra, tarihin ikinci perdesinin aktörleri olan İsrâiloğulları sözkonusu
    edilir ve onların din karşısında sergiledikleri tutumlar, yalpalamalar
    derinlemesine tahlillerle ele alınır. Bakara sûresi, 40-141 âyetleri benî İsrâilin
    yahûdileşme sürecini anlatır. İşte, nesh âyeti de, bu âyetler grubu arasında
    yer alır. O yüzden, âyetin bağlamı, nüzul ortamı bu gerçeklerden koparılırsa,
    yanlışlığa yol açabilir.
    Kıblenin Kudüs’ten Kâbe’ye değiştirilmesiyle birlikte, özellikle yahûdiler
    açısından gündemin ilk sırasına oturan bir sorun ortaya çıktı: Yeni bir şeriatin
    gelmesi ve Tevrat’ın bazı hükümlerini geçersiz kılması. Yahûdiler, Allah’ın
    irâdesinin tek olduğunu, indirmiş olduğu hükümlerde bir değişiklik olmaması
    gerektiğini söylerler. Gerekçe olarak da, böyle bir değişmenin, İlâhî irâdede
    bir değişmeyi doğuracağını; değişmenin, yaratılmışların bir niteliği olduğu
    ve ulûhiyetin şânına halel getirdiğini ileri sürüyorlardı. Onlara göre bunun
    diğer bir anlamı da, ilm-i İlâhînin kemâlini inkâr etmek, Allah’a -hâşâ- câhillik
    atfetmektir. Madem Allah, hükümlerin değiştirileceğini biliyor; o halde neden
    önceki hükmü vaz’etmiştir? Veya, önceki hüküm doğruysa neden ikinci
    hükmü indirmiştir? Bu gibi sorularla Hz. Peygamber’i sıkıştırarak, geçmiş
    şeriat(ler)in bâki olduğunu, neshin vukuunun mümkün ve câiz olmadığını
    isbâta çalışmışlar ve neticede Hz. Muhammed (s.a.s.)’in onlara göre çelişkilerini
    ızharla, O’nun peygamberliğini inkâr etmeye ve ettirmeye gerekçe
    göstermişlerdir. İşte, “Eğer Biz bir âyeti nesheder veya...” âyeti, bunlara
    cevap teşkil etmektedir.
    Âyetteki “nunsihâ” kelimesi hakkında iki anlam zikredilir: 1- Unutturursak,
    2- Erteler, bırakırsak. Rivâyete göre, İbn Abbas, “hükmünü bırakır, değiştirmez
    ve kaldırmazsak” şeklinde anlam vermiş903 ve neshedilmeyen hükümleri
    ifade ettiğini söylemiştir. “Unutturulma” anlamını verenler ise, eseri kalmayan
    sayfalardaki hükümlerin veya sürgün ve hicretler yüzünden yurtsuz
    kalan İsrâiloğullarının ellerinde kaybolan, yazılı kültürün olmadığı uzun bir
    dönemden sonra unutulan Tevrat sayfalarının kastedildiğini söylemişlerdir.
    Çoğunluk, “hem hükmen, hem de metin olarak kaldırılan, dolayısıyla Allah
    tarafından unutturulan âyetlerden bahsederler. Ama bunun âyetin bağlamı
    ve olayın bize göre imkânı yönüyle doğru olmadığı kanaatini taşıyoruz. Bu
    âyette geçen “insâ (unutturulma)” kelimesi, Kur’an için düşünülmez. Bilâkis
    Kur’an’ın saklanmış ve korunmuş olduğu904 bildirilmekten başka, Hz. Pey-
    903 Sâbûnî, Kur’an İlimleri, s. 82
    904 15/Hıcr, 9
    ≈ 299 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kİtaplara İman
    gamber’e “Biz sana Kur’an’ı okutacağız ve sen asla unutmayacaksın.”905
    deniliyor. Esasen Kur’ân-ı Kerim’in âyetleri vahyoldukça hemen yazıldığı ve
    çok sayıda insan tarafından ezberlendiği için, onun unutulmasına imkân
    yoktur. Buna mukabil, İslâm’dan önceki dinlerden ve şeriatlerden mühim
    kısımların unutulmuş olduğu tarihî bir gerçektir. Onun için Kur’an, bu âyetle,
    daha önce gönderilen şeriatlerin unutulmuş ve neshedilmiş, fakat ondan
    daha hayırlısının İslâm dini ile gönderilmiş olduğunu bildirmektedir.
    “Biz, bir âyeti nesh eder veya onu unutturursak (ertelersek), mutlaka
    daha iyisini veya benzerini getiririz.” Klasik anlamda neshi kabul edenler,
    nâsih ile mensûh âyetler arasında benzerlik değil; tenâkuz, telif edilemeyen
    bir çelişki olması gerektiğini belirtirler. Hâlbuki, neshedilen âyetle yeni âyet
    (nâsih) arasında bir aykırılık sözkonusu değildir. Öyle olsaydı, ikincisi birincisinin
    “benzeri” olmazdı. Âyette belirtildiği gibi benzeri olduğuna, olması gerektiğine
    göre, önceki ile sonraki arasında anlam karşıtlığı yoktur. Yani âyetin
    bu cümle parçası da klasik nesh anlayışına müsaade etmez.
    Ayrıca, bir önceki âyette; “Kitap ehlinden kâfirler ve müşrikler, Rabbinizden
    size bir hayır indirilmesini istemezler. Hâlbuki Allah rahmetini
    dilediğine tahsis eder. Allah büyük fazl/lütuf sahibidir.” 906 buyuruluyor.
    Fahreddin Râzi, bu âyetteki “rahmet” kelimesinin “vahy” demek olduğunu
    söylüyor ve “Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar?” 907 âyetini de
    buna delil getiriyor 908. Yani yahûdiler kendi soylarından olmayan birine “rahmet”
    in indirilmesini kıskanıyorlar. Allah ise rahmetini dilediğine tahsis edeceğini
    haber veriyor. Zaten âyetin siyak ve sibakı da bunları tamamlayıcı bir
    seyir çiziyor. Kısacası bu âyette de Kur’an bünyesindeki nesh değil; geçmiş
    şeriatlerin neshi ve unutturulması anlatılmaktadır. Nitekim 6/En’âm sûresinin
    146. âyetinde yahûdilere tırnaklı her hayvanın, sığır ve davarın sırt, bağırsak
    ve kemik yağları hâriç, iç yağlarının haram kılınmasından bahsedilir. Bu hükümler
    Hz. Muhammed (s.a.s.)’in risâletiyle neshedilmiştir ve bu yiyecekler
    müslümanlara helâl kılınmıştır. Âyetin Medine dönemi başlarında, yani neshe
    konu olacak âyetlerin henüz inmediği bir ortamda inzâl edilmesi de bu görüşü
    kesinleştirmektedir.
    905 87/A’lâ, 6
    906 2/Bakara, 105
    907 43/Zuhruf, 32
    908 F. Râzi, T. Kebir, 3/295
    ≈ 300 ≈
    Ahmed Kalka n
    Kur’an’da klasik anlamda neshin olduğunu ileri sürenlerin delilerinden biri
    de; “Allah istediğini silip iptal eder, dilediğini de sâbit bırakır, ana kitap
    (bütün kitapların aslı) O’nun yanındadır.”909 âyetidir. Bu âyete geçmeden,
    bir önceki âyeti de okumamız yerinde olur: “Andolsun senden önce de
    peygamberler gönderdik ve onlara da eşler ve çocuklar verdik. Allah’ın
    izni olmadan hiçbir peygamber için mûcize (âyet) getirme imkânı yoktur.
    Her müddetin (yazıldığı) bir kitap (hüküm, son) vardır.”910 Burada yine Allah
    Teâlâ, tespit edilmiş bir sürenin sonundan haber veriyor. Yani yine Kur’an’ın
    vahyedilmesine itiraz eden ehl-i kitaba dönemlerinin son bulduğu ve Allah’ın
    dilediğini silip dilediğini bırakacağı haber veriliyor. Âyetin Mekkî oluşu da
    üzerinde durduğumuz neshe delil olamayacağı konusunu belirlemektedir.
    Şurası açıktır ki, âlimlerin âyet üzerinde tartışıp ihtilâf etmeleri, hükmü
    kalkmış veya kalkmamış şeklinde görüş bildirmeleri, Kur’ân-ı Kerim âyetleri
    üzerinde herhangi bir değiştirme ve tesir gücüne sahip değildir. Tüm İslâm
    âlimleri, bir âyete mensûh deseler, onu Kur’an’dan çıkarma yetkisine sahip
    olamazlar. Ancak, “bu âyetin hükmü kaldırılmış, fakat gözlere şifâ olması
    için Kur’an’da vardır” demenin de hiçbir anlamı yoktur. Kaldı ki Kur’an’da
    herhangi bir âyetin hükmünü kaldırma yetkisi Hz. Peygamber’e bile verilmemiştir.
    Rasûlullah’tan bize ulaşan haberlerin hiçbirinde, “şu âyet, şunu
    neshetmiştir” şeklinde tek bir hadis-i şerif nakledilmemiştir. Bunun aksine;
    Rasûlullah (s.a.s.), bir âyet hakkında tartışan bir cemaatin yanına gelmiş ve
    “size ne oluyor? Sizden evvelki milletler böyle davranmakla ve peygamberlerine
    muhâlefet etmekle ve kitabın bir kısmını bir kısmıyla çarpıştırmakla
    helâk oldu. Muhakkak ki Kur’an, bir kısmı bir kısmını yalanlar olarak
    inmedi. Aksine birbirini doğrular olarak indi. Ondan anladığınızla amel
    edin ve bilmediğinizi bilene havâle edin.” 911 buyurmuştur. Bu konuda Hz.
    Peygamber, ashâbının bir âyet hakkında ortaya çıkan anlaşmazlığı, diğer bir
    âyet-i kerîme ile gidermiş olduğunu kasdetmiştir.912
    Kur’an âyetlerinde neshin vuku bulduğu anlayışı, müslümanların ve İslâm’ın
    önüne iki temel açmaz çıkarmaktadır: Birincisi, İslâm’ın evrensel karakterine
    gölge düşürmekte, onun her zaman ve zeminde müslümanların
    sorunlarına çare olma özelliğine zaafiyet, hatta zâiliyet düşürmektedir. “İşte
    bu Kur’an, en doğruya hidâyet eder.”913;“O ancak âlemlere bir öğüt/hatır-
    909 13/Ra’d, 39
    910 13/Ra’d, 38
    911 Ahmed bin Hanbel, Müsned II/181
    912 F. Candan, Nesh Tartışması Akîdevî Bir Konudur, Haksöz, 13
    913 17/İsrâ, 79
    ≈ 301 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kİtaplara İman
    latmadır.”914 İkincisi, Kur’ân-ı Kerim’i bir çelişkiler ve anlamsızlıklar hazinesi
    durumuna düşürmektedir. “Hâlâ Kur’ân’ı düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah’tan
    başkası tarafından olsaydı, onda birçok ihtilâf (tutarsızlık, çelişki)
    bulacaklardı.”915 Mevcut haliyle, içinde bulunduğumuz döneme çözümsüzlükten
    başka bir şey önermeyen “nesh” konusu, Kur’an’ın şâmil ve hâdî vasıflarıyla
    ortaya konacak şekilde, yine Kur’an’ın mantukuna göre açıklanıp
    yorumlanması mutlak bir zorunluluktur.
    NESH ANLAYIŞININ ORTAYA ÇIKIŞI
    Nâsih-mensûh ilişkisi içerisinde değerlendirilen âyetlerde ikinci âyet, birinci
    âyetin ya müşkilini beyan etmekte, ya mutlaklığını kayıtlamakta veya
    genel hükmü tahsis ya da ondan istisnâ etmektedir. Yahut her iki âyet de
    farklı durumların hükümlerini bildirmektedir. İddialar birleştirildiğinde 564 rakamını
    bulan mensûh âyetler üzerinde geçmiş âlimler, tahkikte bulunarak bu
    rakamı 5’e kadar indirmişler ve diğer âyetlerde tahsîs, takyîd vs. olduğunu
    ortaya koymuşlardır. Ancak, yine de Kur’an içinde neshin vukuuna çoğunlukla
    muhâlefet etmemişler, azaltma yoluna gitmişlerdir. Nesh teorisinin farklı
    anlaşılmış olması, birçok karışıklığa yol açmıştır. Ashâbın bir kısmının ve ilk
    devir ulemânın neshi; istisnâ, tahsîs veya âyetin kendinden önceki bir âyeti
    açıklaması şeklinde anladıkları biliniyor. Böylece, bir âyetin başka birini neshettiğini
    söyledikleri zaman onlar, onu açıklamayı ve belli bir âyeti onunla ilgili
    başka bir âyetle karşılaştırmaktan doğabilecek bir yanlış anlamayı gidermeyi
    amaçlamakta idiler. Yoksa birinci âyetin ikinci âyet tarafından tamamıyla
    neshedilip hükmünün kaldırılmasını kasdetmiyorlardı. Ne var ki, kelimenin
    bu farklı anlamları, daha sonraki yüzyıllarda karıştırıldı ve nesh kavramıyla
    kullanılan ifadeler aralarında hiçbir fark görülmedi. Kur’an’ın bazı ifadelerinin
    âmm (genel) olduğu ve diğerlerinin bunları açıkladığı âşikârdır. Kur’an’ın,
    Kur’an’ı tefsir etmesi de zaten budur. Rivâyetler doğru ise, ilk devirlerde, bu
    açıklayıcı (müfesser) âyetlere nâsih adı veriliyordu. Şâtıbî bu konuya Muvâfakat’ta
    başlıbaşına bir bölüm ayırmış ve bu görüşü açıklamak için çok sayıda
    örnek vermiştir. Bu örnekler, bazı ashâbın ve tâbiînin neshi, kelimenin
    daha sonraki anlamından çok farklı bir anlamda kullandıklarını ortaya koymaktadır.
    Bu karışıklık, nesh teorisinin ortaya çıkmasına sebep oldu. Şah
    Veliyyullah’a göre nesh teriminin ilk nesillerce genel anlamında kullanılması
    mensûh âyetlerin sayısını fazlasıyla artırıp beşyüze kadar çıkmasına sebep
    914 81/Tekvîr, 27
    915 4/Nisâ, 82
    ≈ 302 ≈
    Ahmed Kalka n
    oldu. Buna dayanarak o, daha sonraki yüzyıllarda, mensûh âyetlerin sayısının
    daha öncekilere göre daha az olduğunu düşünmektedir.
    Ashâbın hangi âyetlerin nesh edildiğinde kendi aralarında ittifak etmedikleri
    rivâyet edilmiştir ki, bu sahâbenin nesh konusuna verdikleri anlam
    açısından da farklılıklar olması yönüyle doğrulanan bir özelliktir. Ashâbın konuyla
    ilgili ihtilafları, onların Peygamber’den bu konuda bir bilgi almadıklarını
    göstermektedir. 916
    Aslında neshin bu derece yaygınlık kazanmasında etkili sebep, bir kısım
    sahâbinin ve onları tâkip eden ulemânın tutumu olmuştur. Onlar neshi bir
    Kurânî ıstılah olarak değil; günlük dilin bir kelimesi olarak kullanmışlar ve
    Kur’ân-ı Kerim’in, geçmiş şeriatlerin bazı hükümlerini neshini genişleterek,
    Kur’an âyetlerine de teşmil etmişler ve tenâkuz/çelişki gördükleri hususları
    bu yolla izah etmişlerdir. Tabii ki Hz. Peygamber’in, zamana ve zemine uygun
    olarak hükmettiği bazı konular da, böyle düşünmelerinde etkili olmuştur.
    Meselâ, kabir ziyaretinin ve şarap saklanan kapların kullanımının önce
    yasaklanıp sonra câiz görülmesi, hükmü belli olmayan konularda “Biz önceleri
    şöyle şöyle yapardık, sonra Hz. Peygamber şöyle emretti veya bunu
    yasakladı” şeklindeki rivâyetlerden anlaşılan Hz. Peygamber’in aldığı tavır
    değişiklikleri, mümkün ve câiz iki tür uygulamada bulunması.
    Sahâbeden bazıları, eski hükümlerin geçerli olduğu ortamı bir daha yaşamadıkları
    için, yeni hükümlerin asıl, bâki ve tek geçerli hüküm olduğu gibi
    bir düşünceye kapılmış olmalıdırlar. Şurası unutulmamalıdır ki, zaten nesh
    konusunda gelen haberler, yalnızca belli sayıdaki sahâbilerden gelmekte ve
    biz, diğer sahâbilerin bu hususa nasıl yaklaştıklarını bilmemekteyiz. Gelen
    rivâyetlerden anlaşıldığına göre sahâbe, o dönemde usûl ıstılahları/terimleri
    oluşmadığı için; tahsis, beyan, istisnâ, takyîd gibi âyetler arası münâsebetleri,
    hep “nesh” kelimesiyle karşılamışlardır. Asr sûresinin 3. âyetinin, 1. ve
    2. âyetini neshettiğinin söylenmesi, bu konuda ilginç bir örnektir. Hicrî 3. ve
    4. yüzyıllarda da müfessirlerin ve fakihlerin eserlerinden anlaşıldığına göre,
    bu nesh telâkkisi egemen olmuştur.917 Kur’an’ı Kur’an’la tefsir etmeyi ihmal
    eden ve Kur’an hükümlerinin tedrîc özelliğine sahip olduğunu unutan bazı
    bilginler, birbirini tutmadığını zannettikleri iki âyet karşısında, bunlardan birinin
    diğerini neshettiğini sanmışlardır. Hâlbuki Kur’an, nasıl tefsir edilmesi ge-
    916 Ahmad Hasan, Nesh Teorisi, İslâmî Araştırmalar, sayı 3, s. 108
    917 Arif Özel, Nesh Meselesi, Evrensel Mesaj, Haziran 99
    ≈ 303 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kİtaplara İman
    rektiğini anlatan kuralları beyan ederken bütün Kitap’ta birbirine uymayan,
    birbirini tutmayan iki âyet bulunmadığını belirtmiştir.918 Mâdemki Kur’an içinde
    hiçbir ayrılık, âhenksizlik, tutarsızlık ve çelişki yoktur, nâsih ve mensûhun
    da bulunmaması icap eder. Allah’ın kitabının bir kısım âyetlerinin diğer bir
    kısmını hükümsüz ve geçersiz ilan ettiğini ileri sürmek, Kur’an’da çelişmenin
    varlığını peşinen kabullenmek olur. Allah’ın kitabı böyle şeylerden uzaktır.
    KUR’AN HÜKÜMLERI EBEDIYYEN GEÇERLIDIR
    Kur’an’da neshedilmiş gibi görünen âyetler, bir boyutta hükmü değişmiş
    bir manzara arzederken, daha başka boyutlarda birinci derecede hüküm
    ifade edebilir. Bir durum, şart ve mekâna, ortama göre kullanamadığımız
    bir hüküm, başka şartlar ve zeminlerde en ileri derecede kullanma alanı bulabilmektedir.
    Burada sözkonusu olan nesh değil; değişik ortamlara cevap
    verme esnekliğidir, Kur’an’ın evrenselliği ve çağlar üstülüğüdür, hayat kitabı
    olmasıdır. Bu da Kur’an’ın kelâm mûcizesi olmasının özelliklerinden biridir.
    Kur’an, 23 yılda inmiştir ve kıyâmete değin her müslümanın, her müslüman
    toplumun her çağda, her dönemde ve her yerde sorunlarına cevap
    verecek niteliktedir. Kur’an İslâm’ın hem yönetim dini olmadığı Mekkî dönemi,
    hem de yönetim dini olduğu Medenî dönemi içermekte ve her iki dönem
    için de kurallarını sergilemektedir. Sözgelimi, inanmayan, imanın gerçeğini
    bilmeyen bir insana “içki içme, kumar oynama, çalma!” demek abes olur.
    İslâm’ın tevhidî düzlemde hâkim olmadığı, İslâm’ın yasakladığı bir siyasal ve
    ekonomik düzenin egemen olduğu yerde de, şeriatın haddlerini uygulamaya
    kalkmak, hırsızlık yapanların elini kesmek, zina edenlere ağır cezalar vermek
    İslâm adına en büyük zulmü işlemektir. O halde nesh konusu oldukça
    önemlidir ve neshin çok iyi kavranılması gerekmektedir.
    Kur’an’da mensûh âyetler, hükümler bulunduğunu kabul etmek, İslâm’ı
    belli bir zamana ve yere mahkûm etmek anlamına geleceği gibi; İslâm’ın dinamizmini
    de kavramamak anlamına gelir. Aslında, nesh konusu Kur’an’da
    oldukça açıktır.
    Cihad, İslâm’ı yaşayıp yaşatma mücâdelesine verilen addır. Cihad, gerektiğinde
    salt sözle olur, gerektiğinde kalple olur, gerektiğinde elle olur. Elle,
    kılıçla yapılan cihadın adı “kıtâl”dir. Kur’an, Medine’de kıtâle izin vermiş, belirli
    918 4/Nisâ, 82
    ≈ 304 ≈
    Ahmed Kalka n
    durumlarda bu izni “farz” hale getirmiştir. Ama, bu âyetler, bir yandan da,
    sözlü cihadın gerektirdiği durumlarda, yeni bir Mekke’de veya kıtâlin gerekmediği
    durumlarda sözlü cihadı şart koşar ve kıtâlin yasak olduğunu ortaya
    kor. Zamanı gelir, kıtâl gerekir; öyle bir zaman da gelir ki, kıtâl zulüm olur.
    Aynı şekilde, Kur’an, “kâfirler üzerinde ezici bir üstünlük sağlayıncaya kadar,
    özel olarak, savaşta onları iyice perişan edinceye kadar esir almayı yasaklar”
    919. Ama, kâfirler karşısında ezici üstünlük sağlandığında bu yasak kalkar
    ve esir alma izni doğar. Bütün bunlar, İslâm’ın hükümlerinin her zaman ve
    şartlardaki uygulanabilirliğini ve dinamizmini ortaya koymaktadır. Nesh gerçeğinin
    iyi kavranmaması, İslâm’ı en açık ve bilinmesi en gerekli yanlarından
    birinden yoksun bırakmak olacaktır.920
    “Biz (Kur’an’ı) kısımlara ayıranlara azabı indirmişizdir. Onlar ki Kur’an’ı
    bölüp ayırdılar, parça parça yaptılar. Rabbin hakkı için, mutlaka onların
    hepsini yaptıklarından dolayı sorguya çekeceğiz.”921;“Yoksa siz Kitabın
    bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?...”922;“Rabbinin kitabından
    sana vahyedileni oku. O’nun kelimelerini değiştirebilecek yoktur.
    O’ndan başka bir sığınak da bulamazsın.” 923
    Mustafa İslâmoğlu, klasik nesh anlayışını kabul etmez ve şöyle der: “Allah’ın
    hükümlerinden bazılarını tutmamanın ya da geçersiz saymanın adı;
    Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr etmek” olarak konulmaktadır.
    Ümmet-i Muhammed de “nesh” meselesinde İsrâiloğullarının düştüğü yanlışa
    düştü. Bazılarına göre nesh üç tür olur: 1) Metni bâki hükmü mensûh,
    2) Metni mensûh hükmü bâki, 3) Metni de hükmü de mensûh. Bu görüşte
    olanlar (Kur’an’da, hükmü mensuh olan âyetler olduğunu kabul edenler) nesih
    konusunda öyle aşırı şeyler söylemişler, öyle iddialarda bulunmuşlardır
    ki, bu görüşün kabulü halinde Kur’an’dan onlarca, hatta yüzlerce âyetin hükmünün
    kalktığını kabullenmek gerekecektir.
    Hayatta nesh vardır. Gecenin gündüzü, yazın baharı, sonraki neslin önceki
    nesli neshetmesi bunun bâriz delilleridir. Şeriatler arasında nesih vardır.
    Yahûdiler Rasûlullah’ın peygamberliğini reddetmek için neshi inkâr ettikleri
    halde Tevrat’ta neshin olduğuna dair birçok örnek vardır. Örneğin önceki
    919 Bkz. 8/Enfâl, 67
    920 Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, 97-98
    921 15/Hıcr, 90-93
    922 2/Bakara, 85
    923 18/Kehf, 27
    ≈ 305 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kİtaplara İman
    şeriatlerde Cumartesi yasağı yokken Tevrat’ta Cumartesi gün dünya işi yapmak
    yasaklanmıştı.924 Hz. Nuh şeriatinde kan hâriç tüm hayvanlar helâl iken
    Tevrat’ta bazı hayvanların eti yasaklanmıştır.925 Tevrat’ta buzağıya tapanların
    öldürülmeleri emredildikten sonra, bu emir sonradan neshedilmiştir.926 İncil
    de Tavrat’ın bazı hükümlerini neshetmiştir. Bunun en bâriz örneği, Tevrat’ta
    Cumartesi yasağı olduğu halde İncil’de bu yasağın neshedilmiş olmasıdır.927
    İslâm şeriatinde nesh vâki olmuştur. Ancak, bu tamamen kaldırılma ya da
    unutturulma şeklinde gerçekleşmiştir. Sahâbe ve tâbiinden birçokları da bu
    görüştedir. Kur’an’ın iki kapağı arasında yazılı olup da hükmü geçersiz olan
    hiçbir âyet yoktur. Şeriatlerin maksatlarından biri olan “tedrîcîlik” sünnetini
    göz önüne almayan bir kısım ulemâ, bazı âyetler arasında çelişki olduğunu
    zannedip bir kısmını bir kısmıyla mensûh addetmişlerdir. Lâkin, Hz. Peygamber’den
    Kur’an’da metni bulunan hiçbir âyet için “bu âyet mensûhtur” biçiminde
    sahih bir rivâyet gelmemiştir. Bizce bu, çok önemlidir. Ayrıca, mensûh
    olduğu üzerinde tüm ümmet âlimlerinin ittifak ettikleri bir tek âyet yoktur. Bu
    durumda, nasıl zannî bir delil ya da yaklaşımla subûtu kat’î olan bir âyetin
    hükmü iptal edilir? Bu, eğer iyi düşünülürse çok büyük bir vebaldir. Hele
    zannî bir delil olan “hadis” ile kat’î bir delil olan “âyet”i neshetmenin ne şer’î
    ne de aklî izahı yapılabilir. “Onlara açık açık âyetlerimiz okunduğu zaman,
    Bizimle buluşmayı ummayanlar: ‘Bundan başka bir Kur’an getir veya bunu
    değiştir’ derler. De ki: ‘Onu kendi tarafımdan değiştiremem. Ben sadece
    bana vahyolunana uyarım. Şâyet ben Rabbime karşı gelirsem, büyük
    bir günün azâbından korkarım!”928 âyeti de Peygamber (s.a.s.)’e, kendisine
    vahyedilene uymasını emretmiş ve ona vahyi değiştirme yetkisi vermemiştir.
    Eğer Kur’an’a farklı bir yaklaşımla “tedrîcilik” ilkesi göz önünde bulundurularak
    yaklaşılırsa, neshçi ulemâ tarafından mensûh sayılan tüm âyetlerin
    Kur’an’ın bütünlüğü ve İlâhî vahyin evrenselliği içerisinde muhakkak bir yere
    oturtulacaktır. Neshçi ulemâ nezdinde dahi mensûh addedilen âyet sayısı
    ihtilâflıdır. Bu gruptan bazılarına göre Kur’an’da neshedilen âyet sayısı 300’e
    ulaşmaktadır. Bu gruptan öylesine ilginç görüşler ileri sürenler olmuştur ki,
    örneğin Pezdevî’ye göre savaşa izin veren 2/Bakara, 216 âyeti, kendisinden
    önce nâzil olup sabrı, dâveti, öğüdü, güzel davranmayı emreden 100 küsür
    âyeti neshetmiştir. Nesh konusundaki bu keşmekeş, “Kitabın bir kısmına
    924 Çıkış, 16/25-30
    925 Levililer, 7/22-26; 6/En’âm, 146
    926 Çıkış, 32/21-33
    927 Markos, 2/23-28; 3/Âl-i İmrân, 50
    928 10/Yûnus, 15
    ≈ 306 ≈
    Ahmed Kalka n
    inanıp bir kısmını inkâr etmek” gibi bir sonucu getirmektedir. İşte bize bu
    âyeti hatırlatan garip yaklaşımlara bir örnek: Kadı İbn el-Arabî; “Ey iman
    edenler, siz nefislerinizi ıslah etmeye bakın. Siz doğru yolda olduğunuz
    takdirde sapıtan kimse size zarar veremez. Tümünüz Allah’a döneceksiniz.
    O size ne yapacağınızı haber verecektir.”929 âyetinin son tarafı baş tarafındaki
    “siz nefislerinizi ıslah etmeye bakın” cümlesini neshetmiştir. Aynı
    müellife göre “Af yolunu tut, iyiliği emret, câhillerden yüz çevir”930 âyetinin
    başı ve sonu mensûh, ortası muhkemdir.931 İbn el-Arabî, 9/Tevbe, 5 âyetindeki
    “haram ayları çıktığı zaman” cümleciğinin Kur’an’dan tam 114 âyetin
    hükmünü geçersiz kıldığını söyler.”932
    Başka bir müfessir Süleyman Ateş de bu konuda sert ifadelerle Kur’an
    âyetlerinin birbirini nesh etmesi anlayışına karşı çıkar. “Bazı müfessirler, metni
    Kur’an’da durduğu halde hükmün kaldırılması ve hükmü durduğu halde
    âyetin metninin Kur’an’dan kaldırılması şeklinde iki nesih türünden söz ederler
    ve bunlardan örnekler verirler. Bu görüşler Allah’ın kitabına iftirâdır. Evvelâ,
    “Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Eğer Allah’tan başkası tarafından (indirilmiş)
    olsaydı, onda birbirini tutmaz çok şey bulurlardı.”933 âyetine göre Allah’tan
    gelen sözde ihtilâf (çelişki) olmaz. Çelişki olmayan yerde müfessirlerin ortaya
    attıkları türden bir nesih de olmaz. Çünkü bu tür nesh, ancak çelişkili sözler
    arasında olabilir. Ayrıca Allah’ın, sözünü değiştirmeyeceği de vurgulanmıştır:
    “Lâ mübeddile li kelimâtillâh; Allah’ın kelimelerini değiştirecek yoktur.”934
    Allah’ın kelimelerini başkası değiştiremeyeceği gibi, kendisi de sözlerini ve
    kararlarını değiştirmez: “Benim katımda söz değiştirilmez.”935“Allah’ın kelimeleri
    değişmez.”936 Görüldüğü üzere Kur’an, Allah katında sözün değiştirilmeyeceğini,
    Allah’ın sözlerinde birbirine aykırı şeyler bulunmadığını vurguluyor.
    Allah’ın buyruğu ile, indirilen Kur’an’da çelişki yoksa, mevcut bir âyetin
    hükmünü yürürlükten kaldırma anlamında bir nesih de yoktur.
    Hükmü uygulandığı halde âyetin metninin kaldırılmasının hiçbir hikmeti
    olamaz. Çünkü önemli olan, âyetin anlamı, hükmüdür. Hükmü uygulanırken
    âyetin metni neden Kur’an’dan çıkarılsın? Bu konuda recm âyeti adı altında
    verilen örnek doyurucu değildir. Çünkü Kur’an âyetleri, bir iki kişinin rivâyeti
    929 5/Mâide, 105
    930 7/A’râf, 199
    931 İbnu’l-Arabî, Ahkâmu’l-Kur’an, 1/388
    932 A.g.e, 1/102; Mustafa İslâmoğlu, Yahûdileşme Temâyülü, 195-200
    933 4/Nisâ, 82
    934 6/En’âm, 34, 115; 18/Kehf, 27
    935 50/Kaf, 29
    936 10/Yûnus, 64
    ≈ 307 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kİtaplara İman
    ile değil; tevâtürle sâbit olmuştur. Kur’an âyetinin neshedilmiş olduğu, ancak
    Peygamber tarafından bildirildiği takdirde geçerli olur. Bu konuda Peygamber’den
    gelen tek sağlam söz yoktur.
    Metni Kur’an’a yazılmış olan bir âyetin hükmünün kaldırılmış olduğu iddiâsının
    da sağlam bir delili yoktur. Bu, müfessirlerin kendi görüşlerinin yayılmasından
    doğmuştur. Bu konuda da Hz. Peygamber’den sağlam bir söz
    gelmemiştir. Nesh sorununa kendilerini iyice kaptırmış olanlardan kimi, neshedilen
    âyetlerin sayısını artırma gayretine girmişler, kimi bunları 200’e, hatta
    565’e kadar çıkarma başarısını göstermişken(!), kimi 20’ye kadar indirmiştir.
    Bu meseleyi inceleyen Şah Veliyyullah Dehlevî, aslında neshedilmiş âyetlerin
    sadece 5 olduğunu söylemektedir ki, Ömer Rızâ Doğrul’un da söylediği gibi,
    bu beş âyetin de uygulanacak hükmü vardır. Bunlar, kendilerini neshettiği
    söylenen âyetlere aykırı değildir.”937
    Muhammed Esed, Bakara 106. âyeti yorumlarken, klasik nesh anlayışını
    şiddetle eleştirerek şöyle der: “Bu pasajda ortaya konulan prensip –Kitab-ı
    Mukaddes öğretisinin, yerini Kur’an’ın getirdiği öğretiye bırakması- birçok
    müslüman âlimin yanlış yorumlarına sebep olmuştur. Bu bağlamda kullanılan
    “âyet”(mesaj) kelimesi, aynı zamanda Kur’an’ın bir “hükmü”nü ifade
    etmek için de kullanılmaktadır (Çünkü bu hükümlerin her biri, bir mesaj taşır).
    Âyet terimini bu sınırlı anlamda alan bazı âlimler, yukarıdaki pasajdan,938
    Kur’an’ın bazı âyetlerinin vahiy tamamlanmadan önce Allah’ın tâlimatı ile
    “nesh” edildiği (yürürlükten kaldırıldığı) sonucunu çıkarmaktadırlar. Bu iddianın
    –ki, yazdıklarını tashih için ikinci defa okurken bazı bölümleri atan veya
    başkaları ile değiştiren herhangi bir yazarı akla getirmektedir- saçmalığının
    yanısıra, Kur’an’ın herhangi bir âyetinin “nesh” edilmiş olduğunu bildiren tek
    bir sahih hadis bile bulunmamaktadır. Sözde “nesh doktrini”nin temelinde
    bazı eski müfessirlerin Kur’an’ın bir pasajını diğeri ile uzlaştırmadaki yetersizlikleri
    yatmaktadır: Sözkonusu âyetlerden birinin “neshedildiği” yargısına
    vararak altından kalkılmaya çalışılan bir yetersizlik. Bu keyfî değerlendirme,
    “nesh doktrini”nin taraftarları arasında kaç Kur’an âyetinin ve hangilerinin
    neshedildiği; ayrıca bu sözde nesih ile, sözkonusu âyetin Kur’an’ın tertibinden
    tamamen çıkarıldığı mı yoksa yalnızca o âyet ile konulan özel hükmün
    veya beyanın mı iptal edildiği konusunda neden hiçbir görüş birliği olmadığını
    da açıklamaktadır. Kısacası, “nesh doktrini” hiçbir tarihsel olguya dayanmamaktadır
    ve bu nedenle de reddedilmelidir. Diğer taraftan, yukarıdaki
    937 Süleyman Ateş, Kur’an’da Nesh Meselesi, s. 21-23
    938 Bakara, 206 âyetinden
    ≈ 308 ≈
    Ahmed Kalka n
    Kur’an pasajını939 yorumlamadaki zâhirî güçlük, âyet teriminin “mesaj” olarak
    anlaşılması ve bu âyetin, yahûdilerin ve hıristiyanların Kitab-ı Mukaddes’in
    yerini alan herhangi bir vahyi kabul etmediklerini ifade eden önceki pasaj940
    ile bağlantılı olarak okunması halinde derhal ortadan kalkar; çünkü onu bu
    şekilde okumamız halinde, neshin, bizzat Kur’an’ın herhangi bir bölümü ile
    değil; sadece geçmiş ilâhî mesajlar ile ilgili olduğunu görürüz.941
    Çağımız âlimlerinden Muhammed Gazâli de neshi, sadece eski şeriatlerin
    kaldırılması şeklinde anlar ve Kur’an âyetleri arasındaki klasik nesh anlayışını
    kabul etmez: “Kur’an’ın ebedîliği (metninin bâki ve korunmuş kalacağı
    ve hükmünün sonsuza kadar geçerliliği), onun her durum ve şarta cevap
    verebileceği anlamına gelmektedir. Âyetler ebedî olduğu gibi problemler de
    süreklidir. Böylece problemlerle âyetler arasında bir denge bulunmaktadır.
    Bundan dolayı, küfür, nifak, gerileme, yükselme arasında bocalayan beşeriyetin
    Kur’an’a ihtiyacı devam etmektedir. Asr-ı saâdetteki, âyetlerin indiği
    durum ortadan kalktığı için bazı âyetlerin neshedildiğini kabul edersek, bu
    inançla İslâm nasıl ebedî olabilir?
    Kur’an’ın indiği eski toplum, beşerî bir toplumdur. Bu toplumun yaşamış
    olduğu durumlar, insan hayatı sona erene kadar beşeriyetin yaşayıp geçireceği
    durumların bir benzeridir. Herhangi bir durum hakkındaki hüküm,
    tabiatı nedeniyle ebedîdir; çünkü bu hüküm, kıyâmete kadar yenilenecek
    olan her benzer durum için de aynıyla geçerlidir. Kur’an’ın ebedîliği buradan
    gelmektedir. Çeyrek asır süren Hz. Peygamber devrinde insanlığın yaşadığı
    durumlar, (daha sonraki) tarih boyunca da devam edecektir. Çeyrek asırda
    nefret ve sevginin neler yaptığının örnekleri sunulabilmiştir. Her insanın karşılaştığı
    durumlar, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in çevresinde birer örnekti. Bu örnekler,
    âdetâ gelecekte olacağı gayb âleminden bildiren somut birer temsilci
    gibiydi. Böylece bunlar, yakın ve uzak gelecekte meydana gelecek olayların
    ihtiyaç duyabileceği şeyleri Hz. Peygamber döneminde bildirmektedir. Bu
    gerçek, İslâm risâletinin (şeriatinin) insanî olduğunun sırrıdır. Hz. Peygamber
    döneminde insanlığın karşı karşıya kaldığı durumlar kıyâmete kadar da devam
    edecektir. Kur’an bu durumların tamamına hitap etmekte, sorunlar için
    kıyâmete kadar aynı çareleri sunmaktadır. Bundan dolayı zaman içerisinde
    meydana gelecek şeylere, Kur’an’ın çözüm bulamayacağına inanmıyorum;
    çünkü iniş yöntemi onu problemler için çözüm kılmıştır.
    939 Bakara, 106. âyeti
    940 Bakara, 105
    941 Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, İşaret Y. 1/30-31
    ≈ 309 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kİtaplara İman
    “Bir âyet, belirli bir meseleyi çözümlemek için gelen başka bir âyeti, Hz.
    Peygamber döneminde mesele geçerliliğini yitirdiği için neshetti” demek, o
    meselenin artık bir daha tekrarlanmayacağı ve neshedilen çözüme de ihtiyaç
    duyulmayacağı anlamına gelmez mi? Böyle bir şeyin Kur’an’da bulunması
    mümkün değildir. Geçerliliği sonara erdiği, ilgili şahıs veya hâdise bertaraf
    olduğu için hükmü kaldırılan bir âyet, kesinlikle Kur’an’da bulunmamaktadır.
    Belirli bir dönemde, herhangi bir soruna çözüm içeren veya bir olaya binâen
    nâzil olan bazı âyetlerin, daha sonraki dönemde toplumun ilerlemesinden
    dolayı neshedildiğini söyleyenler bulunmaktadır. Hâlbuki sonraki toplumlarda,
    neshedildiği söylenen benzer durumlar sürekli tekrarlanmaktadır.
    Bu, Hz. Peygamber’in kurban etlerini muhâfaza etmeyi yasaklamasına
    benzemektedir. Hz. Peygamber bir hadislerinde şöyle demişlerdir: “Kurban
    eti yemenizi -üç günden sonra) zayıf insanların gelmesinden dolayı yasaklamıştım.
    Artık kurban etlerinizden yiyip muhâfaza edebilir ve sadaka
    da verebilirsiniz!”942 Hz. Peygamber (s.a.s.)’in kurban eti muhâfaza etmeyi
    (depolamayı) yasakladığı yıl, halk arasında sıkıntı vardı. Bundan dolayı kurban
    kesenlerin kesmeyenlere yardım etmelerini istediği için etlerin depolanmasını
    yasaklamıştır 943“Kurban etleri depolanamaz!” denmiştir. Neden?
    Çünkü bu söz söylendiğinde insanlar sıkıntı içerisinde olup yardıma ihtiyaçları
    bulunmaktaydı. Daha sonra “etlerinizi depolayabilirsiniz” denmiştir.
    Çünkü insanlar artık kesilen her ete muhtaç değillerdir. Bundan dolayı,
    “ikinci söz, ilk sözü neshetti” denildi. Hâlbuki gerçek hüküm şudur: Toplum
    ihtiyacı açısından mevcut et az ise depolanmayıp ihtiyaç sahiplerine dağıtılır;
    çok ise depolanabilir. Ebedî hüküm budur. “Eti depolamak yasaktı, sonra
    serbest bırakıldı” demek ise yanlış ve cüz’î (parçacı) bir hükümdür. Bu doğru
    değildir ve neshin varlığını iddia edenlerin bir ayıbıdır. Onlar aynı meselenin
    tekrarlanmayacağı düşüncesiyle hükmünün sona erdiğini zannediyorlar.
    Hâlbuki şartlar tekerrür ettiğinde ona bağlı olan hüküm de tekerrür eder.
    Ebedî âyetleri, sürekli hâdiseler karşılamaktadır. Neshedildiği iddia edilen
    âyetlere ihtiyaç duyabileceğimiz problemlerle karşılaşabiliriz. Karşılaştığım,
    dinlediğim veya kitaplarını okuduğum bütün çağdaş âlimlerin nesh konusundaki
    görüşü, neshi Kur’an’da bulunan bazı âyetlerin iptali olarak algılayan
    müteahhir müfessirlerin görüşünden farklıdır. Meselâ fakîh ve tarihçi üstad
    Muhammed el-Hudarî neshi tamamen reddetmektedir. O neshi, umûmî bir
    hükmün tahsîsi, mutlak bir emrin takyîdi veya mücmel bir âyetin tafsîli olarak
    görmektedir. Şeyh Reşid Rızâ da aynı görüşü daha net ifade eder.
    942 Müslim, Edâhî 5, hadis no: 1971
    943 Buhârî, Edâhî 16
    ≈ 310 ≈
    Ahmed Kalka n
    Seyf âyetinin,944 120 âyeti neshettiği sözü tipik bir aptallık örneğidir. Bu
    söz, müslümanların gerek düşünce ve gerekse uygulama açısından gerilediği
    dönemlerde Kur’an’ı anlamadıklarının göstergesidir. Nesh, başka bir
    deyişle bazı âyetlerin, Kur’an’da bulunmasına rağmen hükmü geçerli olmayarak
    âdetâ mumyalanması yanlıştır, kabul edilemez. Kur’an’da hükmü
    kaldırılarak ölüme terkedildiği söylenebilecek hiçbir âyet yoktur. Aksi bir görüş
    bâtıldır. Her âyetin hükmü geçerlidir. O âyetin geçerli olabileceği şartları
    ancak hikmet sahipleri bilir. Böylece Kur’an âyetleri, insanların durumlarına
    göre onlara hikmet ve güzel sözle hitap etmektedir. “Bir âyeti neshedersek
    veya onu unutturursak...”945 âyetinin siyâkı, geçmiş şeriatlerin yeni bir şeriat
    ile neshedildiğine işaret eder. Bu âyet, teklifî ahkâm ile ilgili olmayıp kudret ile
    ilgilidir. Yoksa Cenâb-ı Hak, âyetin devamında “...bilmedin mi ki, Allah her
    şeye kaadirdir.” yerine “Allah her şeyi bilmektedir ve hikmet sahibidir” derdi.
    Yani Kur’an, önceki peygamberlere vermiş olduğu mûcize destekli kitaplardan
    farklı bir kitaple yeni bir risâlet vermiştir. Kevnî âyetlerin neshi yanısıra,
    Kur’an’ın nüzûlü, ehl-i kitabın bazı şeriatlerinin de neshedilmesi demektir. 946
    NESH, ESKI ŞERIATLERIN KUR’AN ÂYETLERI TARAFINDAN GEÇERSIZ
    KILINMASIDIR
    İlk insandan günümüze insan toplumunun içinde bulunduğu şartlar sürekli
    değişmelere mâruz kalmıştır. İlk dönemlerdeki toplumların sosyal yapıları,
    ihtiyaçları ve onları kuşatan şartlar, günümüz toplumlarındakinden farklıdır.
    Bu farklılıklar vâki oldukça toplumların hukuk, iktisat ve benzeri sosyal kurumlarının
    da ihtiyaç oranında değişmesi kaçınılmaz olacaktır. Bu sebeple
    insanlara hak yolu göstermek; dünya ve âhiret saâdetini temin etmekle görevli
    peygamberlerin sosyal kurumlar açısından farklı ilkelerle gönderilmeleri
    doğaldır. Risâletle gönderilen her peygamber, önceki risâletin sosyal kurumlarla
    ilgili ilkelerini kısmen veya tamamen yürürlükten kaldırmıştır. İşte sonraki
    bir peygamberin, öncekinin risâletini yürürlükten kaldırmasına nesh
    diyoruz. Kur’an, bu anlamdaki neshin vuku bulduğundan bahseder.
    Her ne kadar yahûdilerin büyük bir kesimi ile hıristiyanlardan bazıları, sonraki
    bir peygamberin, öncekinin risâletini yürürlükten kaldıramayacağını; Allah
    neyi emretmişse bunun kıyâmete kadar kalıcı olması gerektiğini savunmuş-
    944 9/Tevbe, 5
    945 2/Bakara, 106
    946 Muhammed Gazâli, Kur’an’ı Anlamada Yöntem, 105-111
    ≈ 311 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kİtaplara İman
    larsa da, insanlığın tarihî seyri içerisinde yeni birtakım problemlerle karşılaşması;
    toplumlara hâkim şartların değişmesi bunu zorunlu kılmaktadır.
    Kur’ân-ı Kerim’in inişinden kıyâmete kadar geçecek dönem içerisinde
    toplum ihtiyaçlarının farklılıklar göstereceğini de şüphesiz hesaba katmamız
    gerekiyor. Bunun bir sonucu olarak birtakım hükümlerinin bazı zaman
    ve mekânlar açısından askıda kalacağını kabul etmemiz gerekir. Ancak bu
    askıda kalma işi kıyâmete kadar devam etmez. Yani, askıya alınan hüküm,
    tümden yürürlükten kalkmaz. Onları gerektiren şartlar sözkonusu olduğunda
    aynı hükümler tekrar yürürlüğe girer. 947
    Klasik nesh teorisi, Kur’an’ın sonsuza dek geçerliliğine aykırıdır. Bundan
    şu sonuç çıkmaktadır: Kur’an’ın neshedilmiş olan hükümleri neshedilişlerinden
    önce ebediyyen yürürlükte sayılıyordu, ama neshedilmekle ebedîliklerini
    yitirmiş oldular. Kur’an’da bulunmakla birlikte bu âyetler, şimdi fonksiyonlarını
    yitirmiş, kullanılmaz durumdadırlar. Pratik bir değer taşımadıkça, bu âyetlerin
    sırf Kur’an’daki varlıkları ile ebedî olamayacakları belirtilmelidir. Kur’an’ın ebedîlik
    kavramı, onun bütün hükümlerinin ümmet içinde sonsuza kadar yürürlükte
    kalmasını gerekli kılmaktadır. İşte bu yüzden, bazı âyetlerin ilgâ edilmiş
    olduğu iddiasının makul bir temeli olmadığı ortaya çıkmaktadır.
    Kur’an, yirmi üç yılda parça parça vaheyedildi. Genellikle her âyet, kendine
    ait sosyal şartları içinde indi. Oluşum halindeki İslâm topluluğu geliştikçe,
    Kur’an vahyi de değişen şartlara ve çevreye ayak uydurmakta idi. Belli
    durumlarda inen âyetler daha sonra değiştirildiklerinde ve geliştirildiklerinde
    neshedildiklerini belirtmediler. Bu yüzden Kur’an’ın hükümlerini farklı zaman
    ve yerlerde uygulamak için, her âyetin vahyedildiği tarihî ortam öğrenilmeli ve
    daha sonra, Kur’an bir bütün olarak uygulanmalıdır. Böylece, Kur’an hükümlerinin
    belli bir durumda vahyedildiğini genelleştirebiliriz. Bir hükmü, ardından
    gelen ile neshetmek yerine; onu, vahyedildiği andakine benzer şartlarda uygulamak
    daha doğru görünmektedir.
    Bir örnek vermek gerekirse; Mekkî sûrelerde müşriklerin saldırılarına karşı
    müslümanlardan sabırlı ve tahammüllü olmalarını isteyen birçok âyet vardır.
    948 Buna mukabil Medenî sûrelerde, müslümanları müşriklere saldırmayı ve
    buldukları yerde onları öldürmeye çağıran birkaç âyet vardır. Bu iki grup âyet
    arasında açık bir fark vardır. Müfessirlerin bu iki grup âyeti uzlaştıramadıkları
    947 M. Sait Şimşek, Kur’an’ın Anlaşılmasında İki Mesele, s. 83-84
    948 Meselâ, 16/Nahl, 126
    ≈ 312 ≈
    Ahmed Kalka n
    ve bu yüzden, öncekinin sonra gelen tarafından neshedildiğine kail oldukları
    anlaşılmaktadır. Bu noktada şu soruyu sormak gerekir: Sözkonusu Mekkî
    âyetler gerçekten ilgâ edildiler mi? Başka bir deyişle, müslümanlar hiçbir durumda,
    gayri müslimlerin saldırılarına savaş dışında başka türlü tavır alamazlar
    mı? Ya da, şartlar ne olursa olsun, daima onlarla dövüşüp savaşmalı ve
    onları öldürmeliler mi? Kur’an’ın amacının bu olduğunu düşünmüyoruz. Sabır
    ve tahammülü, cihadın savaş dışındaki boyutlarını emreden Mekkî âyetlerin,
    müslümanların, müşriklerin saldırılarına karşılık veremeyecek durumda ve zayıf
    oldukları zaman vahyedildiği bilinmektedir. Oysa savaşı emreden âyetler,
    müslümanların güçlerinin hayli büyüdüğü bir döneme aittir. Görülüyor ki, bu
    farklı hükümler farklı durumlara aittir ve bu yüzden bunlar arasında bir çelişki
    yoktur. Buradan ilk olarak şu sonuca varılabilir: Müslümanlar bir yerde güçsüz
    iseler müslüman olmayanların saldırılarına geçici olarak tahammül edebilirler,
    savaşın dışında farklı tavırlar sergileyebilirler. Ancak aynı anda, hazırlık yapmalı
    ve güçlerini geliştirmelidirler. İkinci olarak ise, güçlendiklerinde, savaşa
    hazır bir durumda bulunmaları ve İslâm düşmanlarının güçlerini kırmaları gerekmektedir.
    Böylece farklı şartlarda vahyedilmiş hükümlerin, vahyedildikleri
    zaman içinde bulundukları şartlar ve bakış açıları göz önünde tutularak uygulanabilecekleri
    açıklıkla ortaya çıkmaktadır.949
    Klasik nesh anlayışının Kur’an’a ve Kur’an’ın ruhuna uygun olmadığını
    şöyle özetleyebiliriz:
    Kur’ân-ı Kerim, kendisinin her türlü çelişkiden uzak olduğunu söylüyor:
    “Hâlâ Kur’ân’ı düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından olsaydı,
    onda birçok ihtilâf (çelişki) bulacaklardı.”950 Nâsih ve mensûh âyetlerin
    varlığı, çelişkili hükümler anlamına gelir ve bu âyetle çelişir.
    Bazı âyetleri ebediyyen mensûh kabul etmek, Kur’an’ın muhkem oluşuyla,
    yani evrensellik vasfıyla uyuşmaz ve onu, yalnızca milâdî 7. yüzyılın şartlarına
    hapseder. Hâlbuki 23 yıllık bir nüzul süreci, Peygamber toplumuna
    hasredilmemeli, tedrîcîlik prensibi, tarihin bütün zamanları için uygulanmalı;
    Kur’an, her şartın müşküllerine derman olmalıdır. Bu bağlamda siyer ve
    esbâb-ı nüzûl ilimleri, yardımcı unsurlardır. Neshin varlık nedeni olarak ileri
    sürülen toplumsal değişim olgusu, Hz. Peygamber’in vefatı ile sona ermiş
    değildir. İlâhî irâde bunu, bir sünnetullah olarak bütün insanlık için öngörmüştür.
    949 Ahmad Hasan, Nesh Teorisi, İslâmî Araştırmalar, sayı 4, s. 106-107
    950 4/Nisâ, 82
    ≈ 313 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kİtaplara İman
    Kur’an’da ve hadis-i şeriflerde, bu konuya delil olacak açık bir nass yoktur.
    İddia edilenler de geçmiş şeriatleri konu edinmektedir. Sahâbeden bazı
    rivâyetler, bize kadar gelmişse de, birkaç âhad rivâyetle, mütevâtir olan
    Kur’an âyetleri mensûh sayılamaz.
    Neshin vâki olduğu iddia edilen âyetlerden bazısında Kur’an’da mensûh
    hüküm bulunmamaktadır. Neshedildiği iddia edilen uygulama, ya bir örftür
    ya da İbrâhim veya Mûsâ şeriatinin devamıdır. Meselâ, kıblenin tahvîli, âşûra
    orucu, oruç gecesinde kadınlara yaklaşmak vs.
    Âyetlerin nesh bağlamında kategorizasyonu da ilâhî kelâmın korunmuşluğu
    esasına aykırıdır. Şöyle ki: Usûl kitaplarında ve tefsirlerde âyetler, hüküm
    ve metnin neshi yönüyle dört kategoriye ayrılır:
    a) Hem hükmü, hem tilâveti mensûh âyetler: Sahâbeden âhad bir
    rivâyet: “Ahzâb sûresi, Bakara sûresi uzunluğundaydı. Sonra Ahzâb sûresinden
    birçok âyet neshedildi.” 951. Hz. Âişe’den rivâyet edildiği iddia olunan
    aşağıdaki rivâyetse, bu madde ve gelecek madde için bir örnek teşkil etmektedir:
    “Bilinen on emzirme, hurmete yol açar.” âyeti, Kur’an’da indirilenler
    arasında idi. Sonra bu âyet, “bilinen beş emme” ile neshedildi. Hatta Rasûlullah
    (s.a.s.) vefat etti. Bu “bilinen beş emme” insanlar arasında okunuyordu
    952 (Hanefîler ve Mâlikîler, bu rivâyeti nazar-ı itibara almamışlardır).
    b) Tilâveti mensûh, hükmü bâki âyetler: Hz. Ömer’den rivâyet edildiği
    ve Nur sûresi’nin bir âyeti olduğu iddia edilen âyet(!), bu maddeye örnektir:
    “Şeyh ve şeyha (-ihtiyar- evli erkek ve kadın) zinâ ederlerse, hemen ikisini
    de Allah’tan bir ceza olmak üzere recmedin. Allah azizdir, Hakimdir.” Hem
    Kur’an’a, hem de, “Ömer Kur’an’a ilâve ediyor’ denmesinden korkmasam,
    bu recm âyetini Kur’an’a yazardım” dedirterek, Allah’tan değil de insanlardan
    korktuğu iddia edilerek Hz. Ömer’e iftira edilen bu recm âyeti(!) ile ilgili
    rivâyetler için bkz. Buhârî, 93/21; Müslim, Hudûd 8, hadis no: 1431; Ebû
    Dâvud, 41/1. Bu recm âyetini nesheden, rivâyete göre bir keçidir. “Keçi, Hz.
    Âişe’nin evinde bulunan ‘recm âyeti’ni yedi, böylece nesh oldu.” 953
    c) Hükmü mensûh, tilâveti bâki âyetler.
    d) Hem hükmü, hem tilâveti bâki âyetler.
    951 Ubey bin Kâ’b’dan, Sahih-i İbn Hibbân
    952 Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî
    953 İbn Mâce, Nikâh 36, hadis no: 1944; Ahmed bin Hanbel, 5/131, 132, 183; 6/269
    ≈ 314 ≈
    Ahmed Kalka n
    Ayrıca, Kunut duâlarının Kur’an sûreleri olduğu ile ilgili Ubeyy bin Kâ’b’ın
    sözleriyle, Muavvizeteyn sûreleri ile ilgili Abdullah bin Mes’ud’un sözleri, rivâyetler
    doğru ve bu sözler onlara aitse, kendi kanaatleri olmaktan öteye
    gitmez. Ancak bu tür rivâyetlerde, Kur’an’ın korunmuşluğunu zedelemek ve
    İslâm’dan öç almak kasdıyla sinsi İslâm düşmanları eliyle bunların uydurulup
    piyasaya sürüldüğünü söylemek gerçeğe daha uygundur. 954
    Kur’an’ın bütünlük ve çelişmezlik ilkesine uygun olarak, âyetler arasında
    nesh cereyan etmemiştir. Nesh olduğu iddia edilen âyetler, genellikle ya iki
    ayrı konuyu ifade etmektedir ya da hükümler, içinde bulunulan şartlara uygun
    olarak zaman, önem sırasıyla ve kesinliğe doğru bir seyirle tedrîcî olarak
    indirilmiştir. Buna da nesh denmemelidir. Şeriatler arasında da akîdeyle ilgili
    hükümler, temel hak ve hürriyetler, temel ahlâk kuralları ve tarihî ve melekûtî
    gayb haberleri konularında neshin cereyan etmesi düşünülemez. Nesh, bazı
    alâmetlerde (kıblenin değişmesi), imtihana yönelik vaz edilen hükümlerde
    (Cumartesi günü yasağı), ilişki biçimlerinin değişmesi sonucu yeni düzenleme
    lüzumunda (boşanmanın cevâzı) veya bazı yiyeceklerde (deve etinin
    veya içyağının helâl kılınması) cereyan etmiştir.
    Eldeki Kur’an’ın bütün âyetleri, hem hükmen, hem de metin olarak geçerlidir,
    bâkîdir. Farklı gibi görünen hükümler, farklı toplumlarda, farklı şartlarda
    uygulanabilecek hükümlerdir ve hiç kimsenin, Kur’an’a leke sürmeye
    veya bazı âyetlerinin formalite icabı, süs olarak durup hükmünün geçersiz
    olduğunu ifade edip Kitabın bir kısmını reddetmeye hakkı yoktur. Allah’ın
    kelimeleri, insan düşüncesi ile nesh edilemeyecek kadar yücedir.
    SORULAR
    1- Kitapların ve suhufun gönderiliş amaçları, hikmetleri nelerdir?
    2- Suhuf ne demektir?
    3- Kur’ân-ı Kerim’de “Kitab” kavramıyla neler kast edilmektedir, sayarak
    açıklayın.
    4- Kur’ân-ı Kerim’in özelliklerini açıklayınız.
    5- Kur’ân-ı Kerim’in temel konularını maddeler halinde açıklayın.
    6- Kur’an’ı nasıl okumamız gerektiğini, ondan nasıl yararlanılabileceğini
    izah ediniz.
    7- Vahyin sözlük ve terim anlamlarını açıklayınız.
    954 Arif Özel, Nesh Meselesi, Evrensel Mesaj, Haziran 99, s. 29-30
    ≈ 315 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kİtaplara İman
    8- Vahyin çeşitlerini yazarak her birinin hakkında bilgi veriniz.
    9- Aşağıdakilerden hangisi vahyin çeşitlerinden değildir?
    a) Velîlerin elinden olağan üstü olayların meydana gelmesi
    b) Meleğin görünmeden getirdiği hükümler
    c) Cebrâil (a.s.)’ın kendi şekliyle gelerek getirdiği hükümler
    d) Arada hiçbir araç olmadan Peygamberimiz’in (s.a.s.) direkt Allah’tan
    aldığı hükümler.
    10- Tevrat, Zebûr, İncil, Kur’ân-ı Kerim; Bu dört büyük kitap, sırasıyla
    hangi peygamberlere gelmiştir?
    a) Hz. Mûsâ, Hz. İsa, Hz. Dâvud, Hz. Muhammed.
    b) Hz. İsa, Hz. Dâvud, Hz. Mûsâ, Hz. Muhammed.
    c) Hz. Mûsâ, Hz. Dâvud, Hz. İsa, Hz. Muhammed.
    d) Hz. Muhammed, Hz. İsa, Hz. Dâvud, Hz. Mûsâ
    11- Kur’ân-ı Kerim hakkında aşağıdaki seçeneklerden hangisi yanlıştır?
    a) Kur’an bizzat Allah’ın koruması altındadır.
    b) Kur’an’da 114 sûre vardır.
    c) Kur’an Fâtiha sûresi ile başlar, İhlâs sûresi ile sona erer.
    d) Peygamberimiz’in en büyük mûcizesi Kur’an’dır.
    ≈ 316 ≈
    ≈ 317 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Peygamberlere İman
    21. Ünite
    PEYGAMBERLERE İMAN
    • Nebî ve Rasûl; Anlam ve Mâhiyeti
    • Kur’ân-ı Kerim’de Nebî ve Rasûl Kavramı
    • Peygamberlerin Özellikleri
    • İnsanların Peygamberlere İhtiyacı
    • Peygamberlerin Gönderiliş Gâyeleri
    • Peygamberlerin Dâvetlerinin Özellikleri
    • Son Peygamber
    • Mütenebbî/Sahte Peygamber
    • Peygamberlerin Sıfatları
    • Kur’ân-ı Kerim’de İsmi Geçen Peygamberler
    • Peygamberlere İman
    • Peygamberlere İman, Onları Örnek ve Önder Kabul Edip Onlara İtaat
    Etmek İçindir
    • Peygamberlere Vâris Olabilmek
    • Nebî ve Rasûl Kelimeleri Arasında Fark Var mıdır?
    • Sorular
    Bu üniteyi bitirdiğinizde aşağıdaki amaçlara ulaşmanız beklenmektedir
    • Nebî, Rasûl ve mütenebbî kavramlarını açıklayabilmek.
    • Peygamberlerin özelliklerini listeleyebilmek.
    • İnsanların peygamberlere ihtiyacını ve peygamberlerin gönderiliş amaçlarını
    izah edebilmek.
    • Peygamberlerin sıfatlarını listeleyip açıklayabilmek.
    • Kur’an’da ismi geçen peygamberlerin isimlerini listeleyebilmek.
    • Son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.) hakkında doyurucu bilgiler verebilmek.
    • Tarihte ve günümüzde sahte peygamberlere örnekler verebilmek.
    • Peygamberleri örnek almanın nasıl olacağını ve peygamberlere nasıl vâris olunacağını
    açıklayabilmek.
    ≈ 318 ≈
    Ahmed Kalka n
    NEBÎ VE RASÛL; ANLAM VE MÂHIYETI
    “Nebî” sözlükte haber getiren, haberci demektir. Nebe’ fiilinin fâil ismidir.
    “Nebe’”, kendisiyle ilim meydana gelen, çok faydalı ve önemli haber demektir.
    “Nebî”, önemli ve faydalı, aynı zamanda sağlam bir haber getiren elçi demektir.
    Bazılarına göre nebî kelimesi, yükseklik anlamına gelen “nübüvvet”
    kelimesinden türemiştir. Buna göre “nebî”, her bakımdan yüksek bir makam
    sahibi, insanlara doğru ve önemli haber getiren kimse demektir.
    “Rasûl” kavramı “risl” kökünden türemiştir. “Risl” sözlükte; yerine getirmek
    üzere gitmek, yumuşaklık ve kolaylık üzere göndermek demektir.
    “Rasûl”, hem gönderilen mesaj, hem de mesaj yüklenip götüren anlamında
    kullanılmıştır. Kur’an’da daha çok ikinci anlamda geçmektedir. Allah (c.c.)
    insanlar arasından bazılarını seçer ve onları özel bir görevle gönderir. Bu
    gönderme işine “irsâl”, gönderilen elçiye “rasûl”, rasullerin görevlerine de
    “risâlet” denir. İslâm literatüründe “nebî” ile “rasûl” aynı anlamı ifade ederler.
    Kur’an her iki kelimeyi de aynı anlamda kullanmaktadır.
    Türkçe’de ise, Farsçadan gelen “peygamber” kelimesi daha yaygın olarak
    kullanılmaktadır. Sözlükte (Allah’tan) haber getiren demektir. Her üç
    kelime de “Allah’ın elçisi” anlamında kullanılır. Nebî’nin çoğulu “enbiyâ” ve
    “nebîyyûn”dur. Kur’an’da, nebîlerden/peygamberlerden çokça bahseden
    21. sûrenin adı: “Enbiyâ” sûresidir. “Rasûl” veya “mürsel”, haber ve mesaj
    götüren anlamında elçi demektir. “Rasûl”ün çoğulu; rusül, mürsel’in çoğulu
    ise; mürselîn’dir.
    Rasuller tıpkı nebîler gibi Allah’ın seçtiği elçilerdir. Ancak nebîler, haber
    getiren anlamında yalnızca insanlardan seçilirken; rasuller hem insanlar arasından,
    hem de insan dışındaki varlıklardan seçilebilir. Rasûle aynı zamanda
    mürsel de denilmektedir. “Rasûl”, risâlet görevini Allah ile insan arasında yürüten
    kimsedir. Rabbimizin mesajlarını bir plana bağlı olarak, yumuşaklıkla,
    ürküntüye yer vermeden yerine ulaştıran elçidir.
    Rasuller haberci anlamında elçi oldukları için bazen şuursuz varlıklar
    arasından da seçilmiş olabilirler. Şuursuz elçilere yağmur ve rüzgâr, şuurlu
    rasullere melekler ve nebîler örnek olarak verilebilir. “Allah, meleklerden
    de elçiler seçer, insanlardan da. Şüphesiz Allah, işitendir, görendir.”955
    955 22/Hacc, 75
    ≈ 319 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Peygamberlere İman
    Kur’an, rüzgârın aşılayıcı elçi olarak gönderildiğini ifade etmektedir.956 Elçi,
    bir işle görevlendirilen ve görevi konusunda yetkisi olan kimsedir. O, kendisini
    gönderen makama karşı sorumludur. Hangi iş için gönderilmişse, o işi
    yapmaya memurdur. Nitekim rüzgârın veya yağmurun elçi olarak gönderilmesi,
    onların belli bir işlevi yerine getirmeleri ile sınırlıdır. Rüzgâr aşılayıcı,
    yağmur yeryüzünü diriltici bir fonksiyon gösterir; onların elçilikleri bunlarla
    sınırlıdır.
    Nebî, Allah’ın kendisine vahyettiği şeyleri insanlara aktaran, onları bu
    vahye inanmaya ve itaat etmeye dâvet eden kişidir. Onlar insanları, vahiyle
    terbiye eden terbiyecidirler. Onlar, Allah tarafından seçildikleri için, en temiz
    insanlardır. İnsanlık için örnek kişilerdir. Onlar, Allah’ın kendilerine vahyettiği
    şeyi canlı olarak yaşıyorlardı. Peygamberler, aldıkları vahyin canlı örnekleridir.
    Her nebî, kendi döneminin insanları için, Allah tarafından seçilmiş örnek
    (numûne) idi. Nebîler, Allah’a hakkıyla kulluk yaparlar ve ubûdiyyetin (kulluğun)
    nasıl yapılması gerektiğini gösterirler.
    Allah’ın insanlar arasından seçtiği elçiler de belli bir mesajı insanlara ulaştırmak,
    bazı şeyleri haber vermek ve aldıkları vahiyle insanlara örnek olmak
    üzere görevlidirler. Risâlet, bir anlamda nübüvvettir ve Allah’ın insanlara haber
    ulaştırma yoludur. İnsanları hidâyete götürmenin, onları dünya hayatında
    yaşantılarını düzenlemenin, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarmanın, onları
    âhiret hayatına hazırlamanın bir yoludur.
    Risâlet, insanları Allah’ın vahyi ile terbiye etmenin sistemidir. İnsanlık bu
    kurum sayesinde Allah’a kulluğu ve fıtratındaki güzelliği keşfedebilir. Rasuller,
    aldıkları vahiy ve yüklendikleri görevle; insan fıtratının derinliklerindeki güzellikleri,
    iyilikleri ve Hakk’a bağlılığı pratik hayata geçirirler; insan hayatından
    çirkinlik ve kötülükleri uzaklaştırmaya çalışırlar.
    KUR’ÂN-I KERIM’DE NEBÎ VE RASÛL KAVRAMI
    Kur’ân-ı Kerim’de “nebî” kelimesi, tekil ve çoğul olarak 75 defa, “nübüvvet”
    5 defa geçer. Bu sayı, aynı kökten fiillerle toplam 160’a çıkar. “Rasûl”
    ve “mürsel” kelimeleri ise Kur’an’da toplam 383 yerde kullanılır. Buna aynı
    kökten fiiller de eklenince bu sayı 513’e yükselir. Nebîlerin soyları, ahlâkları,
    hayatları ve yürekleri pak ve aydınlıktır. Onlar selâm üzerine doğar, selâm
    956 15/Hicr, 22
    ≈ 320 ≈
    Ahmed Kalka n
    ile ölürler.957 Yani onlar her türlü kirden ve pislikten, isyandan ve sapıklıktan
    korunmuşlardır. Emniyet ve güven, itimat ve barış onların karakteridir. Çevrelerine
    selâm (güven ve barış) ortamı sunarlar. “Ve selâmün ale’l mürselîn
    = Gönderilen bütün peygamberlere selâm olsun!”958
    Peygamberler, insanları cennet ve Allah’ın nimetleriyle müjdelemek, cehennem
    ve Allah’ın azabıyla korkutmak için gönderilmişlerdir.959 En güzel
    biçimde yaratılan insan,960 irâde sahibidir. Tüm davranışlarından mes’uldür.
    Allah’ın verdiği nimetlere karşı şükretmek ve O’na ibâdet etmekle yükümlüdür.
    İnsan, tek başına, nasıl şükredileceğini, nasıl kulluk yapılması gerektiğini
    bilemez; bu görevlerini yerine getirme noktasında birçok engelle ve zorluklarla
    karşılaşır. O yüzden insanın bir mürşide, rehber ve kılavuza ihtiyacı vardır.
    İşte bu mürşid ve rehber, peygamberdir.961
    İnsanlar arasından seçilmiş rasullerin görevleri, diğer elçilerden farklıdır.
    Şu âyet onların işlevini en güzel bir şekilde açıklamaktadır: “Nitekim, kendi
    içinizden size âyetlerimizi okuyan, sizi tezkiye eden (temizleyen), size Kitabı
    ve hikmeti öğreten ve size bilmediklerinizi öğreten rasuller gönderdik.”
    962Rasuller, açık deliller ile gelirler. Yanlarında ilâhî adâletin ölçüsü vardır.
    Kitab’ı ve onunla gelen gerçekleri mü’minlere öğretirler. Gücün, kuvvetin ve
    malın nasıl kullanılacağını bildirirler. Allah (c.c.), bu anlamda insanlardan kimin
    peygambere yardım edeceğini, kimin onun dâvetine uyup uymayacağını
    imtihan etmektedir.963
    Allah (c.c.) bazı peygamberlere, nasıl yaşayacaklarını, hangi prensiplere
    göre hareket edeceklerini ve ibâdetlerini nasıl yerine getireceklerini bildiren
    şeriatler göndermiştir.964 Ama bütün peygamberler, insanlara yalnızca Allah’ın
    dini olan İslâm’ı anlatmakla görevli idiler. Allah’ın rasulleri arasında da
    bir ayrım yoktur; Hepsi de seçilmiş, şerefli elçilerdir.965 Mü’minler, peygamberlerin
    tümüne iman ederler. Peygamberlere itaat etmek Allah’a itaat etmektir.
    966 Peygamberler bir şeye hüküm verdikleri zaman mü’minler “işittik
    957 19/Meryem, 15, 33
    958 37/Sâffât, 181
    959 5/Mâide, 19; 7/A’râf, 184, 188; 11/Hûd, 2, 12; 4/Nisâ, 165
    960 95/Tîn, 4
    961 5/Mâide, 16
    962 2/Bakara, 151
    963 57/Hadid, 25
    964 42/Şûrâ, 13
    965 2/Bakara, 285
    966 4/Nisâ, 59, 64
    ≈ 321 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Peygamberlere İman
    ve itaat ettik” derler. Son Peygamber’e iman eden mü’minler, O’nun herhangi
    bir konuda verdiği hükme itirazda bulunmazlar ve O’nun verdiği hükme
    teslimiyetle rızâ gösterirler.967
    Mü’minler, Allah’ı sevdikleri için son Peygamber’e uyarlar, onu tâkip ederler.
    968 Peygamberler, insanlar için seçilmiş en güzel örneklerdir.969 Mü’minler,
    Peygamber’in getirdiği her şeyi almak, yasakladığı her şeyden de kaçmak
    zorundadırlar.970 Son peygamber olan Hz. Muhammed (s.a.s.), mü’minleri
    sever, onların üzerine titrer, sıkıntıya düşmelerinden dolayı üzülür.971 Bütün
    peygamberler rahmet; Son Peygamber de âlemlere rahmettir.972
    “Kendi içinizden, size âyetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size Kitab’ı
    ve hikmeti getirip size bilmediklerinizi öğreten bir Rasûl gönderdik.”973
    “İnsanlar (aslında) bir tek ümmet (millet) idi. Bu durumda iken Allah,
    müjde verici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. İnsanlar arasında
    anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için, onlarla beraber
    hak yolu gösteren kitapları indirdi.”974
    “Gönderilen peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman
    etti, mü’minler de iman ettiler. Onlardan her biri Allah’a, O’nun meleklerine,
    kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. (Biz de onun için) Allah’ın
    peygamberlerinden hiç birini ayırmayız (hepsine inanırız). Onlar ‘işittik,
    itaat ettik; ey Rabbimiz mağfiretini niyaz ederiz, dönüş yalnızca sanadır’
    dediler.”975
    “Hiç bir beşerin, Allah’ın kendisine Kitap, hikmet ve peygamberlik vermesinden
    sonra (kalkıp) insanlara: ‘Allah’ı bırakıp bana kul olun’ demesi
    mümkün değildir. Bil’akis (şöyle demesi gerekir ve der:) Okumakta ve
    öğretmekte olduğunuz Kitap uyarınca Rabbe hâlis kullar olunuz.”976
    967 24/Nûr, 51; 33/Ahzâb, 36
    968 3/Âl-i İmrân, 31
    969 33/Ahzâb, 21
    970 59/Haşr, 7
    971 9/Tevbe, 128
    972 21/Enbiyâ, 107
    973 2/Bakara, 151
    974 2/Bakara, 213
    975 2/Bakara, 285
    976 3/Âl-i İmrân, 79
    ≈ 322 ≈
    Ahmed Kalka n
    “İçlerinden, kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden ve
    inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir
    peygamber göndermekle Allah, mü’minlere büyük bir lütfuta bulunmuştur.”
    977
    “Biz her peygamberi, ancak Allah’ın izniyle kendisine itaat edilmesi
    için gönderdik.”978
    “Hayır! Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda
    seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın
    (onu) tam mânâsıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.”979
    “Müjdeleyici ve sakındırıcı olarak peygamberler gönderdik ki, insanların,
    peygamberlerden sonra Allah’a karşı bir bahaneleri olmasın! Allah
    azizdir, hakîmdir.”980
    “Ey Rasûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan
    O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır.
    Doğrusu Allah, kâfirler topluluğunu hidâyete erdirmez.”981
    “İşte o peygamberler, Allah’ın hidâyet ettiği kimselerdir. Sen de onların
    yoluna uy.”982
    “Şüphesiz her ümmete bir peygamber gelmiştir. Peygamberleri geldiğinde,
    aralarında adâletle hümolunur. Onlara asla zulmedilmez.”983
    “Andolsun Biz, ‘Allah’a kulluk edin, tâğuttan sakının’ diye (emretmeleri
    için) her kavme bir peygamber gönderdik.”984
    “Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki, ona; ‘Benden başka
    ilâh yoktur; o halde Bana kulluk edin’ diye vahyetmiş olmayalım.”985
    “Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Rasûlü’ne dâvet edildikle-
    977 3/Âl-i İmrân, 164
    978 4/Nisâ, 64
    979 4/Nisâ, 65
    980 4/Nisâ, 165
    981 5/Mâide, 67
    982 6/En’âm, 90
    983 10/Yûnus, 47
    984 16/Nahl, 36
    985 21/Enbiyâ, 25
    ≈ 323 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Peygamberlere İman
    rinde, ‘işittik ve itaat ettik’ demek, sadece mü’minlerin söyleyeceği sözdür.
    İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne itaat
    eder, Allah’a saygı duyar ve O’ndan sakınırsa, işte asıl bedbahtlıktan kurtulanlar
    onlardır.”986
    “O gün, zâlim kimse ellerini ısırıp şöyle der: ‘Keşke o peygamberle
    birlikte bir yol tutsaydım! Ne yazık bana! Keşke falancayı dost edinmeseydim.’
    Çünkü zikir (Kur’an) bana gelmişken o, hakikaten beni ondan saptırdı.
    Şeytan, insanı (uçuruma sürükleyip, sonra) yapayalnız ve yardımcısız
    bırakmakta.”987
    “Andolsun, size, Allah’ı ve âhiret gününü umanlara ve Allah’ı çokça
    zikredenlere Allah’ın rasûlü’nde güzel bir örnek vardır.”988
    “O peygamberler ki Allah’ın emirlerini insanlara tebliğ ederler, Allah’tan
    korkarlar ve O’ndan başka kimseden korkmazlar.”989
    “Muhakkak ki Biz, peygamberlerimizi açık delillerle/mûcizelerle gönderdik.
    İnsanlar, aralarında adâleti hâkim kılsınlar diye, o peygamberlere
    kitap ve ölçü/nizam indirdik. Biz demiri de indirdik ki onda büyük bir
    kuvvet ve insanlar için faydalar vardır. Bu, Allah’ın, dinine ve peygamberlerine
    görmeden yardım edenleri belirlemesi içindir. Şüphesiz Allah
    kuvvetlidir, daima üstündür.”990
    Nebî, “değeri Allah tarafından yükseltilmiş kişi” anlamına gelir. Nebî olmak
    insanın elinde değildir. Allah bu makama getirdiklerine Kitap ve hikmet verir.
    En’âm 83 ve devamı ayetlerde Nuh’tan İsa’ya kadar 18 nebînin991 adı
    sayılmış, sonra şöyle buyrulmuştur:
    “Bunların babalarını, soylarını ve kardeşlerini de seçtik; onlara doğru yolu
    gösterdik.”
    Sayıları 124 bin olarak rivayet edilen992 nebîlerden her biri, âyette
    adı geçen 18 nebînin ya babalarından ya kardeşlerinden ya da soy-
    986 24/Nûr, 51-52
    987 25/Furkan, 27-29
    988 33/Ahzâb, 21
    989 33/Ahzâb, 39
    990 57/Hadîd, 25
    991 Ayetlerdeki sıralama şöyledir: “İbrahim, İshak, Yakub, Dâvûd, Süleyman, Eyyub, Yusuf, Musa,
    Harun, Nuh, Zekeriya, Yahya, İsa, İlyas, İsmail, Elyesa, Yunus ve Lut. (aleyhimusselâm).
    992 Ahmed b. Hanbel, Müsned V. S. 266.
    ≈ 324 ≈
    Ahmed Kalka n
    larındandır. Böylece kendine işaret edilmemiş nebî kalmamaktadır.
    Allah Teâlâ daha sonra şöyle buyurmuştur:
    NEBÎLERE KITAP VERILMIŞTIR
    “Seçilenlerin hepsi, kendilerine kitap, hikmet ve nebilik verdiğimiz
    kimselerdir.” 993
    Gelenekte dört ilahi kitabın indiği kabul edilir. Bunlar Tevrat, İncil, Zebur
    ve Kur’an’dır. Nebîmize dayandırılan bir rivayette Âdem’e 10 suhuf, Şît’e 50
    suhuf, İdris’e 30 suhuf ve İbrahim aleyhimusselama 10 suhuf olmak üzere
    100 suhufun indiği de iddia edilir.994 Böylece toplam sekiz nebîye kitap verilmiş
    olur. Hâlbuki yukarıdaki âyetler, bütün nebîlere kitap ve hüküm verildiğini
    açıkça bildirmektedir. Onlara verilen hüküm, diğer âyetlerde hikmet diye
    ifade edilmiştir.995 Buradaki hüküm kelimesinin ne anlama geldiğini şu âyet
    açıklamaktadır:
    “İnsanlar tek bir toplumdu. Allah, onlara müjde veren ve uyarılarda
    bulunan nebîler gönderdi; onlarla birlikte, gerçekleri içeren
    kitap da indirdi ki ayrılığa düştükleri konularda insanlar arasında o
    kitap hükmetsin. Kendilerine kitap verilenlerden başkası ayrılığa düşmedi.
    Açık belgeler geldikten sonra birbirlerine hâkimiyet kurmak istedikleri
    için böyle oldu. Sonra anlaşamadıkları konuda, Allah, müminleri,
    kendi onayıyla doğruya ulaştırdı. Allah, doğruları tercih edeni doğru yola
    yöneltir.” 996
    Kitaba göre verilecek hüküm, hikmet olur.
    İsmail (a.s.) şu âyete göre o, hem nebî hem de resuldür:
    “Bu Kitap’ta İsmail’i de anlat. O, sözünü tutmuştu; nebi olan(resul) elçiydi.
    997
    993 6/En’âm, 89
    994 Ebu Cafer Muhammed b. Cerîr et-Taberî (310 h.), Tarih’ul-Umem ve’l-Mülûk (Tarih’ut-Taberî)
    Beyrut 1407, c. I s. 187, ez-Zemahşerî (467-538 h.), el-Keşşaf, A’lâ Suresinin tefsiri.
    995 Bkz. 3/Al-i İmran, 81
    996 2/Bakara, 213
    997 19/Meryem, 54
    ≈ 325 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Peygamberlere İman
    Muhammed aleyhisselâm da hem nebî, hem rasul olarak zikredilir:
    “Onlar, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları bu rasûle, bu
    ümmî nebîye uyanlardır. O, onlara marufa uymayı emreder, münkeri yasaklar.
    Temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar. Isr’larını, üzerlerindeki
    bağları/yükü kaldırır/söküp atar. Ona güvenen, onu destekleyen, ona yardımcı
    olan ve onunla birlikte indirilen nûra (Kur’ân’a) uyanlar umduklarına
    kavuşacak olanlardır.” 998
    Muhammed aleyhisselam’dan sonra nebî gelmeyecektir. Allah
    Teâlâ şöyle buyurur:
    “Muhammed, içinizden her hangi bir erkeğin babası değildir, ama Allah’ın
    elçisi ve nebîlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilir”.(999)
    Bundan sonra kim, Allah’tan vahiy aldığını iddia eder veya kendi
    kitabını, bir şekilde Allah’ın kitabı gibi göstermeye çalışırsa şu âyetin
    kapsamına girer:
    MÜTENEBBÎLERE BÜYÜK AZAP VARDIR
    Uydurdukları bir yalanı Allah’a mal eden veya kendisine bir şey vahiy edilmediği
    içine bir şey doğmadığı halde “Bana bildirildi” diyen yahut “Allah’ın indirdiği
    gibisini ben de indireceğim” diye bir söz söyleyen kişinin yaptığından
    daha büyük yanlışı kim yapabilir? Ölümün bütün etkileri ortaya çıktığında
    yanlışlar içindeki o kimseleri bir görsen! Melekler ellerini uzatıp şöyle derler:
    “Çıkarın ruhlarınızı! Bugün alçaltıcı bir ceza ile karşılanacaksınız. Bu ceza,
    Allah’a karşı gerçek dışı şeyler söylemiş olmanıza ve büyüklük taslayarak
    âyetlerinden uzaklaşmanıza karşılıktır.”1000
    PEYGAMBERLERIN ÖZELLIKLERI
    Peygamberler, “nübüvvet/peygamberlik” kurumunu hayata geçiren elçilerdir.
    Onlar, Allah’tan aldıkları dini, insanlara öğretirler. Her türlü zorluğa
    998 7/A’râf, 157
    999 33/Ahzab, 40
    1000 6/En’am, 93
    ≈ 326 ≈
    Ahmed Kalka n
    katlanarak insanları tevhîde, kurtuluşa dâvet ederler. Bu dâvetleri için insanlardan
    hiç bir karşılık beklemezler. Kendilerini dinlemeyen inkârcıların ve
    haddi aşanların kınama ve eziyetlerine aldırmazlar. Peygamberleri, insanı ve
    insanla ilgili her şeyi bilen Allah seçer. İnsanlar kendi istekleriyle peygamber
    olamazlar. Peygamberleri insanlar kendi aralarından seçselerdi, şüphesiz en
    uygununu değil; belki en kuvvetlisini, kendilerine hoş geleni veya makam
    sahiplerini, üstünlük taslayan zorbaları seçerlerdi.
    İnsanlara önderlik etmeye kalkışan nice bilginler, filozoflar, nice sultanlar,
    onları bölmüşler, onları lâyık olmadıkları halde kendilerine itaate çağırmışlar,
    hatta zorlamışlardır. Üstünlük ölçüsü olarak renkleri, zenginliği, sosyal statüleri
    temel almışlardır. Peygamberler ise insanları yalnızca Allah’a ve takvâya
    çağırmışlardır. Allah (c.c.) bütün insanlara peygamberler göndermiştir. Bütün
    peygamberler de, insanlara tevhid dinini anlatmıştır. Hiç bir peygamber diğer
    nebîleri yalanlamamış; bir sonra gelen bir öncekini doğrulamıştır.
    Peygamberler insanları en doğru yola, ahlâka, şerefe, insanlığa, dünya ve
    âhiret mutluluğuna dâvet etmişlerdir. Kendileri en yüce ahlâka sahip oldukları
    gibi, insanları da o üstünlüğe çağırmışlardır. Onlar, insanların hayatına güzellikleri,
    adâleti, yardımlaşmayı hâkim kılmaya çalışmışlardır. Zulmü, haksızlığı,
    sömürüyü, cehaleti, düşmanlığı, ahlâksızlığı kaldırmaya gayret etmişlerdir.
    Onlar, peygamber olarak gönderildikleri toplumun öncüsü idiler. Kavimlerine
    hem vahyi öğretiyor, hem de din ve dünya işlerine ait sorunlarını çözüyorlardı.
    Peygamberler birer beşer/insandırlar. Hepsi de Allah’ın kullarıydı.
    Ancak onların peygamber olmalarına sebep olacak üstün özellikleri vardı.
    Bu özellikleri (sıfatları) sebebiyle, diğer insanlardan farklılaşıyorlar ve risâlet
    (peygamberlik) görevini yükleniyorlardı.
    Nübüvvet kurumu Allah’a aittir. Rabbimiz, yarattığı insanın tüm ihtiyaçlarını
    ve zayıf taraflarını bildiğinden dolayı, onun için gerekli İlâhî bilgileri, şeriatleri
    ve prensipleri nübüvvet yoluyla göndermiştir. Bu kurum, Rab ile O’nun
    kulları arasında haberleşmenin yoludur. Bu haberleşme Allah’tan insana
    doğru “vahy” ile; insandan Allah’a doğru “duâ ve ibâdet” ile olmaktadır.
    ≈ 327 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Peygamberlere İman
    BÜTÜN RASÛLLER, TOPLUMLARININ EN ÇOK YOZLAŞTIĞI KONUYU ÖNE
    ÇIKARARAK MESAJLARINI GÜNDEMLEŞTIRMIŞLERDIR
    Her ümmete bir Rasûl gönderildiğinde, o Rasûl tevhidi daveti götüreceği
    toplumun öne çıkan sapma noktasına dikkat çekip uyarmakta ve topluma
    tebliğ yaparken bu ağırlıklı sapma noktasını hedef yaparak mesajını aktarmaya
    özen göstermektedir. Çünkü toplumun hevasını ilahlaştırıp şeytana
    uyarak yaşadığı sapma bu noktadan bütün toplumu kuşatmış bulunmaktadır.
    Tevhid, teoride kalmakla yetinilecek bir düşünce değil; değil hayatın
    içinde her an yaşanan ve yaşanması gereken bir inançtır. Toplumsal sorunlardan
    ve toplumsal pratikten soyutlanmış teorik bir tevhide davet, hayat
    içindeki fesada dikkat çekmeden, toplumun sapma noktalarına itiraz edip
    eleştirmeden yapılacak teorik bir tebliğ, hiçbir peygamberin mücadelesiyle
    örtüşmemektedir.
    Kur’an’dan birkaç örnek verecek olursak: Mesela Lût kavmi, ağırlıkla cinsel
    sapkınlık ve ahlaksızlık konusunda isyan etmiş, cahiliye bu zaviyeden
    toplumu kuşatmıştı. Bu sebeple Lût (a.s.) Bu sapma konusunda uyarılarda
    bulunup bu ahlaksızlığı hedef yaparak toplumuna tevhidi mesajı götürmüştür.
    “Lût’u da Peygamber olarak gönderdik. Hani o kavmine şöyle demişti:
    ‘Sizden önce âlemlerden hiçbir kimsenin yapmadığı çirkinişi mi (hayâsızlığı/
    ahlaksızlığı mı) yapıyorsunuz?”1001 “Hakikaten siz kadınları bırakıp, şehvetle
    erkeklere yaklaşıyorsunuz. Hayır, siz haddi aşan bir toplumsunuz.”1002
    Medyen kavmi ise, adaleti çiğneyip insanların mallarını haksızlıkla sahiplendiler,
    ölçüyü tartıyı tam yapma ilahi emrini çiğneyip haksız kazanç peşine
    düştüler. Onların azgınlığı, tuğyanı da bu konuda ortaya çıkmıştı ve bu sebeple
    tevhidi davet de bu konu öne çıkarılarak gündemleştirildi. Hz. Şuayb
    (a.s.) ise, “İnsanların mallarını ve haklarını kısanlara” karşı mücadeleyi tevhid
    bağlamında öne çıkarmıştır.
    “İnsanların mallarını ve haklarını eksiltmeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak
    karışıklık çıkarmayın.” 1003
    “Medyen halkına da kardeşleri Şu’ayb’ı peygamber olarak gönderdik.
    Dedi ki: ‘Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka hiçbir ilâh
    1001 Â’raf, 7/80.
    1002 Â’raf, 7/81.
    1003 Şuara, 26/183.
    ≈ 328 ≈
    Ahmed Kalka n
    yoktur. Rabbinizden size açık bir delil gelmiştir. Artık ölçüyü ve tartıyı tam yapın.
    İnsanların mallarını eksiltmeyin. Düzene sokulduktan sonra yeryüzünde
    bozgunculuk etmeyin. İnananlar iseniz bunlar sizin için hayırlıdır.”1004
    “Dediler ki: ‘Ey Şuayb, atalarımızın taptığı şeyleri bırakmamızı ya da mallarımız
    konusunda dilediğimiz gibi davranmaktan vazgeçmemizi senin namazın
    mı emrediyor? Çünkü sen, gerçekte yumuşak huylu, aklı başında (reşid
    bir adam)sın.”1005
    Musa (a.s.) da, kardeşi Harun ile birlikte Firavun’un karşısına dikildiğinde,
    “biz âlemlerin Rabbi’nin elçileriyiz” diyerek öz bir tevhîdi tebliğden hemen
    sonra “zulmün durdurulmasını”, Firavun tarafından köleleştirilmiş olan
    İsrailoğullarının “köleliğinin sona erdirilmesini” öne çıkarmış ve onların serbest
    bırakılıp kendileriyle birlikte gönderilmesini istemişti. Üstelik “Âlemlerin
    Rabbi’nin elçisi” oldukları hatırlatması dışında henüz kapsamlı bir tebliğ bile
    yapmadan kölelik sorununu gündeme getirip Allah’ın hükmü gereği bu zulme
    son vermesini istemiştir.
    “Mûsâ dedi ki: ‘Ey Firavun! Şüphesiz ki ben âlemlerin Rabbi tarafından
    gönderilmiş bir peygamberim.” “Bana, Allah’a karşı sadece gerçeği söylemem
    yaraşır. Ben size Rabbinizden açık bir delil (mucize) getirdim. Artık İsrailoğullarını
    benimle gönder.”1006
    “Firavun’a gidin ve deyin: ‘Şüphesiz biz âlemlerin Rabbi’nin elçisiyiz’, İsrailoğullarını
    serbest bırakıp bizimle birlikte göndermen için (sana geldik).”1007
    Hayattan kopuk soyut kelâmî tartışmalar yerine, ezilen, zulüm ve işkence
    gören, köleleştirilen insanların, Allah için ve ancak O’nun adına kurtarılması,
    mücadelenin merkezini oluşturmuştur. En büyük ve şüphesiz en tesirli tebliği
    de, pratikte, hayatın içinde, haksızlığa ve zulme karşı adalet mücadelesi
    vererek peygamberler yapmışlardı. En tesirli, en güçlü tebliğ; pratiğin içinde
    yapılan, en verimli bilgilenme ve bilgilendirme de bu şekilde hayatın içinde
    yaşanarak elde edilendir. Bu sebeple Kur’an, ilk inen ayetlerden itibaren
    tevhide davet ettiği insanları, toplumsal hayat içinde İslami kimliği tezahür
    ettirecek eylemlere ve toplumsal, siyasal, sosyal olaylar, durumlar karşısında
    imanın gerektirdiği tavırları almaya da yönlendirmiştir. İnsanların arasında
    1004 Â’raf, 7/85.
    1005 Hud, 11/87.
    1006 Â’raf, 7/104-105.
    1007 Şuara, 26/16-17.
    ≈ 329 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Peygamberlere İman
    ve toplumsal sorunların tam ortasında yer alarak ve ilgilenerek, paylaşarak
    vahyin şahidliğini yapmak, şüphesiz fildişi kuledeki seyircinin teori üretmesinden
    daha üstün, tesirli, verimli ve başarılıdır. Allah’ın rızasına da daha
    uygun olandır.
    Şuayb (a.s.) kavminde öne çıkan “ekonomik ifsad”a, Lût (a.s.) kavminde
    yaygın olan “cinsel-ahlâkî ifsad”a, Musa (a.s.) ise kavminde egemen olan
    “kölelik ve insanın temel hakları konusundaki ifsad”a karşı çıkmak suretiyle,
    yani kavimlerindeki ifsadın en temel ve en yaygın noktasına dikkat çekip
    ıslah mücadelelerini gündemleştirmiş ve tevhîdî mesajı muhataplarına yaymaya
    çalışmışlardır. Bütün bu ifsad örneklerinin hepsinin birlikte ve ilaveleriyle
    geçerli olduğu Mekke’de ise, Rasûlullah (s), davetinin ilk muhatabı olan
    Mekke cahiliye toplumunda tevhide çağrısını gündemleştirirken, bir yandan
    o günün geleneksel cahiliyesi olan ve ataları İbrahim’e nispet ettikleri “Atalar
    dini”ne karşı çıkarak mesajını aktarmaya çalışmıştır. Mekke müşriklerinin bu
    dini, tıpkı bugün bid’at ve hurafelerle tahrif edildiği halde Hz. Muhammed’e
    nispet edilip “İslam” olduğu iddia edilen geleneksel din gibi, Hz. İbrahim’in
    (a.s.) tevhîdî mesajını ürettikleri bid’at ve hurafelerle tahrif ederek, gaybı bilme,
    insanlara zarar ya da fayda verme ve şefaat etme yetkisini Allah’tan gayrı
    ilah edindikleri bazı varlıklara tanıyan, onlardan yardım ve medet umarak
    dua eden, hem İbrahim’in dininden bazı unsurları hem de putperestliğe dair
    unsurları sentez etmek suretiyle oluşturdukları bir şirk dinidir. İşte Rasûlullah
    (s), bir yandan bu geleneksel cahiliye dinine karşı çıkıp İbrahim’in dininin de
    kendi tebliğ ettiği “İslam” olduğunu vurgulayarak tevhid dinini, Hak mesajı
    gündemleştirmekte ve uydurulmuş bid’at ve hurafelere eleştiri getirmektedir.
    Diğer yandan da, o günün modern cahiliyesi olarak nitelenebilecek “kabilecilik
    taasubuna dayalı çatışma kültürü”, “kölelik zulmü”, “müstekbirlerin, mutaz’af
    (zayıf bırakılmış) kesimlere yönelik sömürü ve adaletsizliklerine”, “yetimin
    itilip kakılması, hakkının, malının gasbı”, “birbirlerinin malını haksız yere
    yemeleri, ölçü ve tartının tam yapılmaması, faizle sömürü”, “kız çocuklarının
    diri diri toprağa gömülmesi” vb. haksızlıklara, zulümlere ve putların arkasındaki
    “tağutlara” “müstekbirlere” karşı mücadele gibi hususlarda eleştirel bir
    tutum ve ıslah çabasıyla vahyin mesajını yaymaya çaba sarf etmiştir. Ama en
    temelde o günün bâriz ve yaygın sapması olan “putperestliğe” karşı çıkarak
    tevhidi mesajı yaymaya çalışmıştır. Ayrıca, Rasûl’ün, toplum içinde “emin,
    güvenilir, adil ve insanlara hayırlı” bir tutumla “Muhammedü’l Emin” kimliğini
    daha vahiy öncesi hayatından beri kazanmış olduğu da unutulmamalıdır.
    ≈ 330 ≈
    Ahmed Kalka n
    Bugün de Toplumun En Yaygın Sapma Alanı Olan Sekülerleşme
    ve Demokratikleşmeyi Hedef Alarak Tevhidi Gündemleştirmeliyiz
    Bizler de, öncelikle Rasûlullah’ın “emin” kimliğinin nasıl oluştuğunun bilincine
    vararak, o kimliği, o tavrı ve onun güvenilir, adil, emin şahsiyetini çağımıza
    taşımayı başarmalıyız. Müslümanlar olarak bilmeliyiz ki, İslami kimliğimizin
    imajını oluşturacak olan, hayat ve onun sorunları karşısında koyacağımız
    tavırlardır. İnsanlar için yapmakla yükümlü olduğumuz “şahid”lik, ancak bu
    şekilde verimli, tesirli ve fonksiyonel olabilecektir. Bu sebeple, tıpkı Mekke’de
    inen sûre ve ayetlerden anlaşıldığı, Rasûlullah’ın (s) ve bütün peygamberlerin
    örnekliğinde görüldüğü gibi, tüm toplumsal sorunlarla ilgilenmek de
    gerekmektedir.
    O halde bizler de, tevhidi davet, eğitim ve yanlış din anlayışlarını ıslaha
    yönelik çalışmalarımızın yanında, Allah rızası için, tevhidi ve adaleti ikame
    yükümlülüğümüzün bir gereği olarak ve ibadet bilinciyle tüm toplumsal sorunlarla
    yakından ilgilenmeliyiz. Zalimleri ifşa edip, mağdurlarına sahip çıkıp
    haklarını savunmak, gücümüz yettiği kadar yardım etmek sorumluluğumuzu
    idrakle, gereğini en güzel biçimde ve Kur’an ölçüleri içerisinde yerine
    getirmeliyiz. En önemlisi de, içinde bulunduğumuz toplumun en çok hangi
    noktalarda saparak vahye aykırı konumlara sürüklendiği hususunu doğru
    teşhis edip tevhîdî davetimizin zemini haline getirmeliyiz. Tıpkı bütün Rasûllerin
    yaptıkları gibi, öncelikle bu temel sapma konularında net bir muhalif
    ve eleştirel tutum takınarak, bu zemin üzerinden topluma vahyin mesajını
    götürmeye çalışmalı ve ıslah mücadelemizi de işte bu temel sapma konuları
    üzerinden gerçekleştirmeliyiz.
    Özellikle Türkiye toplumunda ve bugünkü tüm Müslüman halklardaki bozulma
    ve ifsad, temelde iki kanaldan toplumları kuşatmış ve İslam’ın akıdevi
    ve ameli istikametinden sapmalarına yol açmıştır. Bunlardan birincisi, yüzyıllar
    boyunca Kur’an ve sünnet terk edilerek üretilen ve aktarıla gelen “bid’at
    ve hurafelere dayanan, tasavvuf ve saltanat kültürünü de içeren” “geleneksel
    cahiliye”dir. İkincisi ve bugün toplumu en yaygın biçimde ifsad etmiş
    olan ise, “sekülerleşme ve protestanlaşma, laikleşme ve rasyonalizm,
    ulusçuluk ve ulus devletçilik, kapitalistleşme ve demokratikleşme” olarak
    özetlenebilecek “modern cahiliye”dir. Rasûlün davetine muhatap olan
    toplumda var olan bütün sapmalar bugünün toplumlarında da yaygın olarak
    vardır. Günümüz toplumlarında, geleneksel ve modern sapmaları kuşatan
    ≈ 331 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Peygamberlere İman
    en temel ve en yaygın sapma noktası ise, hevayı ilah edinen sekülerleşme,
    laiklik ve demokrasi putperestliğidir.
    Geleneksel muhafazakâr kitleleri ve hatta Müslüman kesimleri demokratikleştirme
    ve laikleştirmede en etkili iktidar, suret-i haktan görünmesinden
    dolayı AKP iktidarı olmuştur. Bunu bizzat kendileri de itiraf etmiş bulunmaktadırlar:
    AKP kurucusu ve milletvekili Mehmet Ali Şahin’in “Dindarları biz
    laikleştirdik” dediği gibi bir sonuç oluşmuş ve “dindar muhafazakâr
    kitleler (büyük oranda) laikleştirilmiştir”. İşte M. Ali Şahin’in o sözleri:
    “Bir kere laiklik, devletin, herhangi bir dinin kurallarıyla yönetilmemesidir.
    Zaten İslam dininin muhatabı devlet değil, insandır. İslam insanı olur ama
    İslam devleti olmaz… Artık halkımızın cumhuriyetle, başta laiklik olmak
    üzere onun temel ilkeleriyle hiçbir sorunu yoktur… Büyük Atatürk, arkadaşlarıyla
    birlikte cumhuriyeti kurarken ve onun temel niteliklerini belirlerken
    son derece isabetli hareket etmiştir…” “Benimki ‘tahkiki laiklik’tir,
    ‘taklidi’ değil. Tahkik ederek devletin laik karakter taşıması gerektiği sonucuna
    vardım ve bunu her yerde, en radikal uçların bulunduğu yerde
    söylerim. İtiraz eden olursa ona derim ki ‘söylediğin tipte bir toplumda
    herkes din adına birbirini keser. Yakın bölgemizde bunu görüyoruz. Bırak
    bunları.’ Genel Başkanım başta olmak üzere tüm arkadaşlarımın da bu
    düşüncede olduğunu görmekten memnuniyet duyuyorum.”1008
    AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Mahir Ünal da 10. 08.
    2017 tarihinde “Kılıçdaroğlu’nun CHP’sinin ve kendisinin Mustafa Kemal
    Atatürk’le uzaktan yakından bir ilgisi yoktur… Atatürk’ün ortaya koyduğu
    ideali kim gerçekleştirmiştir diye dönüp bakın, AK Parti gerçekleştirmiştir.”
    “Cumhurbaşkanımız devletin uzun yıllar mağdur ettiği Müslümanları,
    dindarları, öfkesi ve kızgınlığı artmış bir kesimi, sorunsuz bir şekilde rehabilite
    etti, sisteme dâhil etti.”1009 Zaten Tayyip Erdoğan’ın, bölgeyi Batı
    seküler kültürü, küresel kapitalizm ve laiklik ile uyumlu “ılımlı İslam” anlayışı
    istikametinde dönüştürmek amacıyla uygulamaya konan BOP’un (Büyük
    Ortadoğu Projesinin) eşbaşkanı yapılmasının sebebi de, ülkede sağladığı bu
    dönüşümü Türkiye modelliği üzerinden bölgeye de yaymaktı. Filistin, Mısır,
    Tunus ve Libya başta olmak üzere bütün ülke ve bölge müslümanlarına laikleşmeyi
    “İslam ile bağdaştığı” iddia ve tahrifiyle ve “laikliğin demokrasinin
    güvencesi olduğu” yani “laiklik olmadan demokrasinin olamayacağı” doğru
    1008 Haksözhaber.net. http://www.haber7.com/siyaset/haber/175647-bakan-sahin-dindarlarilaiklestirdik.
    - http://www.gazetevatan.com/-dindarlari-biz-laiklestirdik--83315-gundem/
    1009 http://www.milliyet.com.tr/yazarlar/serpil-cevikcan/-ataturk-un-idealini-ak-parti-2499341/
    ≈ 332 ≈
    Ahmed Kalka n
    beyanıyla yaymaya çalışan AKP iktidarı bu konuda epey başarılı olmuş görünmektedir.
    O halde, bugün kendini İslam’a nispet eden, ancak geleneksel ve modern
    iki ifsad kaynağı tarafından kuşatılarak İslâmî kimlik, değer, ölçü ve
    ilkelerden saptırılıp uzaklaştırılmış bulunan iyi niyetli ama bilmeyen topluma,
    Kur’an ve sünnete dayalı sahih İslam’ın tevhîdî mesajını, Allah’ın yardımını da
    hak ederek etkili biçimde ulaştırabilmek için, mutlaka iki ifsad kaynağından
    da, geleneksel ve modern cahiliyeden de açıkça ve net bir biçimde berî
    olmak, ayrışmak ve asla ikisiyle de yakınlık kurmamak, uzlaşmamak gerekmektedir.
    Davetçi mü’minler, bu iki ifsad kaynağına karşı da aynı derecede
    mesafeli, muhalif ve açık biçimde karşıt tutum içinde olmadıkça, kendilerince
    ürettikleri birtakım maslahatlarla birine ya da diğerine yakınlık kurmanın
    sağlayacağı kirlilikten uzaklaşıp arınmadıkça, bugünün toplumunun tevhîdî
    mesajla buluşmasına asla vesile olamazlar, olamamaktadırlar.
    Ancak maalesef, günümüzde tevhidi uyanış süreci bakıyesi grupların ve
    şahsiyetlerin çok büyük ekseriyeti bu bağımsız İslami kimlikli duruşu koruyamamışlardır.
    Büyük çoğunluk, kendilerince ürettikleri birtakım maslahatlar
    ve abarttıkları bazı “kazanım”lar uğruna ve İslâmi ölçülere aykırı bir duygusallıkla;
    bizzat kendisi laik-demokratik, ulusçu neo-kemalist ve kapitalist
    olan AKP iktidarının yanında yer almışlardır. Kimisi “demokrasiden başka
    çaremiz mi var?” diyerek, kimisi “demokrasiyi ödünç alıp kullanacağız”
    diyerek, kimisi de “demokrasi seçim yöntemidir ya da şûradır”
    hakikate aykırı söyleminin arkasına gizlenerek demokratik siyasete destekçi
    bir konuma savrulmuşlardır. Hâlbuki, demokrasi ideolojik boyutu olan bir
    kavram olarak, vahyin mutlak belirleyiciliğini reddederek insanın ve toplumların
    kendi hayatları üzerinde nihâi belirleyici olduğuna inanan, yani heva ve
    hevesi ilahlaştıran bir hayat tarzıdır. Müslüman zihin, siyasal alanda demokratikleşip
    hevayı nihai belirleyici yaptığında, zihne giren demokrasi kavramının
    dönüştürme etkisiyle, zamanla diğer hayat alanlarında da heva ve hevese
    tabi olmaya yönelir ve bütün hayat alanlarından vahyi dışlayıp hevasına
    tâbi olarak tam anlamıyla sekülerleşip yozlaşır. Yaşanan büyük yozlaşmanın
    sebebi, işte öncelikle bu zihinsel değişim, sonra da ahlaki dönüşüm ve bâtıla
    benzemedir.
    ≈ 333 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Peygamberlere İman
    Hâlbuki, Rasûlullah (s) Müslüman olmayanlara benzeme konusunda şöyle
    uyarmıştır: “Her kim, bir topluluğa benzerse o da onlardandır.”1010 “Kâfirlere
    benzeyen, onları yüceltmiş, onlardan olmuş olur.”1011 “(İnançta ve
    amelde) Bizden başkasına benzeyen Bizden değildir.”1012 Kur’an’da birçok
    âyette vurgulandığı üzere, Hak din olan İslam, bâtıla benzemek ve bâtıl ile
    iç içe geçen yönetimlerle birlikte olmak için değil, bâtılı zâil etmek, Hakk’ı
    bâtıla üstün kılmak, bâtılı yok edip Hakk’ı ikame emek üzere gelmiştir. “De
    ki: ‘Hak geldi, batıl yok oldu. Şüphesiz batıl, yok olmaya mahkûmdur.”
    1013 “Müşrikler istemese de O dini (İslam’ı) bütün dinlere üstün
    kılmak için elçisini hidayetle ve hak dinle gönderen O’dur.”1014
    AKP iktidarı ise, bir yandan geleneksel kesimleri, “tasavvuf ve Osmanlı
    saltanat kültürüne” dayalı geleneksel cahiliye ekseninde yeniden inşa eden
    ve diğer yandan da toplumu geçmişe göre en fazla sekülerleştirip kapitalist
    tüketim kültürüyle yozlaştıran, laikleştirip demokratikleştirerek ve Hak ile
    bâtılı karıştırıp Hak diye sunarak bireyi, aileyi ve toplumu ifsad etmede zirveyi
    yakalayan bir iktidar olmuştur. Böyle olmasına rağmen, bu müfsid iktidara
    sözde tevhidî uyanış süreci bakıyesi olan bu kesimler, yukarıda belirtilen
    mesnetsiz ve delilsiz uyduruk düşünce ve “maslahat”larla yıllarca “aktif
    destekçilik” yapmışlardır. Bu sebeple de, Rasûllerin örnekliğinden kopmak
    suretiyle hem tevhîdî daveti yayma inisiyatifini kaybederek istikamet krizine
    sürüklenmişlerdir, hem de AKP yandaşı görünerek yıpranmaları sebebiyle
    davetin muhataplarının yaşanan büyük ifsaddan korunmalarına vesile olmak
    yerine tam tersine bu ifsadın daha etkili olmasına ve yaygınlaşmasına sebep
    olarak büyük bir vebalin altına girmişlerdir.
    Böyle bir fecaatin gerçekleştiğini, söz konusu kesim içinde yer alan birçok
    öncü şahsiyet ve yazar da artık itiraf ve şikâyet etmeye başlamışlardır.
    Ama olan olmuş ve büyük bir yozlaşma Müslümanları kuşatmıştır. Mesela,
    uzun yıllar AKP destekçisi Anadolu Platformu çevresinin bir yazarı olan ve
    şimdi de AKP’ye eklemlenmiş çevrelere yakın duran, “İslamcı”lığı olumlu tanımlamadığı
    halde hâlâ AKP’yi de “İslamcı” olarak niteleyecek kadar İslam
    konusunda netlikten uzak olan Abdülaziz Tantik bile itiraf etmiştir: “İslamcılık
    muhalif bir hareketti ve devletle çok fazla örtüşmezdi. Ve hep eleştirel
    bir tavır takınırdı. O yüzden de sürekli kavgalıydı. AK Parti süreç içerisin-
    1010 İmam Ahmed, hadis no: 2/50. Ebu Davud, hadis no: 4/314.
    1011 Tirmizî, hadis no: 2696.
    1012 Tirmizî, hadis no: 2696; Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5347.
    1013 İsra, 17/81.
    1014 Tevbe, 9/33; Fetih, 48/28.
    ≈ 334 ≈
    Ahmed Kalka n
    de devletle İslamcılığın psikolojisini uzlaştırdı. Psikolojik olarak uzlaşınca
    devlet meşru bir zemine geldi. Devlet meşru bir zemine geldiyse ve ben
    de devlette artık görev alıyorsam, devleti de zihnimde meşrulaştırmışsam,
    doğal olarak o imkânları kullanmak gibi bir meşruiyet de kendiliğinden
    geliyor. Modernizmle birlikte zaten bir yozlaşma vardı. İslamcılık ya
    da bizim İslami davet dediğimiz gruplar, bu yozlaşmaya karşı panzehir
    olarak faaliyet gösteriyorlardı, ulaşabildikleri insanları o tip şeylerden koruyorlardı.
    Sonra bu gruplar da siyasal olana eklemlenince, bu sefer daha
    iyiye, daha güzele daha ahlaklı olana davet edecek bir zemin kalmadı.
    Yozlaşma diyelim ki yüzde 50 olacaksa, yüzde 80-90’a çıktı.”1015
    Abdülaziz Kıranşal ise, yaşanan büyük yozlaşmayı ibret verici bir içerikle
    özetlemiş. Son derece isabetle vakıayı yansıtan bu doğru tespitleri olduğu
    gibi alıntılamak istiyorum:
    “Uzun bir nöbetti bizimkisi… Ümmetin umudu olmak için çıkılan uzun
    ve zorlu bir yolculuğun nöbeti… Şehir şehir, mahalle mahalle, ev ev tutulacak
    bir nöbet... Kimimiz terk etti tepeyi, ganimetlerin peşinden koşup
    gittik. Ne zafere ulaşabildik, ne de ganimet toplayabildik… Ne evlerimizi
    koruyabildik, ne şehirlerimizi, ne de nesillerimizi... Tüm tepeleri kaybettik…
    Kimimiz karaya çıkınca Allah’ı unuttu... Ne gemide verdiğimiz sözü
    tutabildik ne de karada adam gibi durabildik… Kimimiz bahçe sahiplerinin
    imtihanına tutuldu… Kimse görmeden toplayacaktık mahsulümüzü.
    Büyük bir musibete duçar olduk. Ne mahsul toplayabildik, ne de kimse
    gördü bizi… Her şeyimizi kaybettik… Kimimiz amansız bir “vehn” hastalığına
    yakalandı bu yolda… Dünya sevgisi ve ölüm korkusu kapladı yüreklerimizi.
    Yürürken mal, makam, şan, şöhret, güç, kuvvet ne varsa topladık
    yoldan. AVM’lerin, lüks İslami otellerin, milyarlık iftar sofralarının pençesinde
    tükenip gittik… Dünya selinin önünde sürüklenen çer çöp gibi olduk…
    Allah düşmanımızın kalbinden söküp aldı korkumuzu… Dünyalık
    kazanımlarımızı kaybetmeme adına, ahiretimizi kaybettik…
    “Kimimiz Tâlut ordusunun imtihan edildiği nehirle imtihan edildi yolda…
    Bir avuç içmemiz gereken nehirden kana kana, tıksıra tıksıra içtik...
    Ne sabit kalabildi ayaklarımız, ne de gökten sabır yağdı üzerimize… Dizlerimizin
    bağı çözüldü… Bizim bu zalimlerle, bu kalabalıklarla başa çıkacak
    takatimiz yok, biz bu medeniyet karşısında yenildik demekten başka bir
    1015 Abdülaziz Tantik, “İslamcılar Nereye Koşuyor”, Sevda Dursun Röportajı, Gerçek Hayat Dergisi,
    Ekim 2018.
    ≈ 335 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Peygamberlere İman
    şey gelmedi elimizden… İzzetimizi kaybettik… Onurumuzu kaybettik…
    Kimimiz Samiri’lerle karşılaştı yolda… Buzağıların peşine takılıp gittik…
    Sahte böğürtülerin, göz kamaştıran parıltıların büyüsüyle yoldan çıktık.
    Yola çıktıklarımızı, yolda bulduklarımızla değiştirdik. Düşmanlarımızı yakın,
    dostlarımızı uzak tuttuk. Yakınlaşan düşman dost olmadı amma uzaklaşan
    dostlarımızı düşman ettik sonunda… Kardeşliğimizi kaybettik…
    “Kimimiz Züleyha’lara rastladı yolda… Nefsimizin ardına düşüp gittik. Ne
    Yusuf olabildik ne de ben Allah’tan korkarım dedik… Zindanlar bize göre
    değildi, yırtılmasına bile fırsat vermeden çıkarıp attık gömleklerimizi…
    Apart dairelerin tek odalarında, gizli nikâhlarla ve sonu gelmez yalanlarla
    tükenip gittik… Ahirete bir şey bırakmadan ne varsa yaşadık bu dünyada…
    İffetimizi kaybettik…
    “Kimimiz Salebe’lere katıldı yolda… Dava için çıktığımız yolda davarların
    peşine takılıp gittik. Vadi dolusu mallar doyurmadı gözümüzü…
    Tırnaklarımızla kazanmıştık her şeyi… Allah’ın verdiğini itinayla esirgedik
    onun yolundan… Daha çok biriktirdik, biriktirmekten vakit bulamadık dağıtmaya,
    her şeyi anladığımız zaman dağıttığımızı kabul edecek kimse
    kalmamıştı yanımızda… Şuurumuzu kaybettik… Kimimiz Kuzman’lara
    dönüştü yolda… Nice Uhud’lar gördük amma, desinler, görsünler, bilsinler,
    sevsinler, övsünler diye savaştık… Reklamcılık kapladı tüm benliğimizi…
    Şan ve şöhretin ardında eriyip gittik… Canımız dâhil her şeyimizi verdik
    ancak ne şehit olabildik sonunda, ne de kimse övdü bizi… İhlâsımızı
    kaybettik… Allah’ın rızasından başka kaybedecek bir şeyi olmayanlardık
    yolun başında… Şimdi ellerimizde kaybetmekten korkacağımız çok şey
    var amma her şeyimiz olan “o bir şeyi” kaybettik sonunda…”1016
    İşte bu büyük yozlaşma, dünyevileşip sekülerleşerek, hevayı esas alıp
    demokratikleşme sürecinde zihnî ve ahlâkî dönüşüm yaşayarak, zevklerin,
    hazların, hırsların, servet, şöhret ve servetin, makam, mevki sahibi olmanın,
    mal, mülk biriktirmenin peşinde savrularak İslami kimlik ve ilkeleri terk edenlerin
    serüvenidir. Topluma Kur’an mesajını tebliğ edecek mü’min davetçilerin,
    demokrasi ve laik siyaset karşısında net bir karşı tavır ve bağımsız İslami
    kimlikli muhalif bir duruş sergilemek konusunda zaaf göstermeleri, üstelik
    laik demokratik siyasete aktif destekçi olmaları, hem demokratik siyasete
    toplum nezdinde meşruiyet sağlayarak toplumun en fazla şirke sürüklendik-
    1016 https://www.milligazete.com.tr/makale/1223049/abdulaziz-kiransal/okcular-tepesini-terk-edenlere
    ≈ 336 ≈
    Ahmed Kalka n
    leri sapma alanında daha da mutmain olarak kalmalarına yol açmıştır. Hem
    de tevhîdî uyanış süreci kesimlerinin de bir kısmının zamanla yaşadıkları gibi
    inanmaya başlayarak sapmalarına, büyük çoğunluğun da en azından kirlenmelerine
    sebep olmuştur.
    İNSANLARIN PEYGAMBERLERE İHTIYACI
    Nübüvvet, insanın yeryüzündeki konumunu, görevlerini, geliş yerini ve
    varacağı yeri, gücünü ve kapasitesini gösterir, öğretir. Bu durum, insanlık
    için bir okul gibidir. Hayatın nasıl yaşanacağını insan bu okulda öğrenir. Nübüvvet,
    insanlar için bir “örneklik” kurumudur. İnsanın Allah karşısındaki konumunu
    bu kurum tanıtır. İnsanın nasıl olması gerektiğini bu kurum canlı
    örnekler halinde ortaya koyar. Vahy, insanları hayal olan bir hayata değil,
    önlerinde canlı olarak kendi cinslerinden (beşer) peygamberlerin gösterdiği
    somut örneğe dâvet eder.
    İnsan, fıtrattan/yaratılıştan getirdiği birtakım duygulara sahiptir. İrâdesiyle
    bu duygularını istediği gibi yönlendirir. Kendisine verilen nefis, iyi şeyleri de
    isteyebilir; kötü şeyleri de. Toplu olarak yaşayan insanlar belli kurallara bağlı
    olmazsa; huzur olmaz, haklar yerini bulmaz. İnsan, tutkularının esiri olarak
    haddi aşabilir, mal ve dünyalığa haksız yere sahip olmak isteyebilir, diğer
    insanlara hükmetmek, onları sömürmek isteyebilir. Bu aşırı davranışlar ise
    insanlar arasında düşmanlığa ve huzursuzluğa sebep olur. Bu karışıklığın
    çaresi topluma adâletin yerleştirilmesidir. Peki bu nasıl olacaktır ve bunu kim
    gerçekleştirecektir?
    Adâletin sağlanması için birtakım ölçülere, kurallara ve prensiplere ihtiyaç
    vardır. Bu ölçüleri koyan, insan mı olmalı, yoksa insandan daha farklı bir üstün
    güç mü? Bu ölçüleri insan kendisi koyarsa, şu ihtimaller akla gelebilir: Bu
    ölçüleri koyan, diğer insanlar üzerinde haksız, bazen de sınırsız otorite kurar.
    Ölçüyü koyanlara, kendi koydukları ölçü genellikle uygulanmaz. Konulan
    ölçülere uymak zorunda olanlar arasından daha güçlü birisi çıkar, o ölçüleri
    tanımaz ve kendisi yeni ölçüler koymak ister. İnsanlar hiç bir zaman mutlak
    adâlet ölçülerini bulamazlar. Çünkü insanın zayıf tarafları ve kapasitesinin
    yetersizliği söz konusudur.
    İnsanlar için ölçü koyan öyle birisi olmalı ki, bütün bu sorunlar olmasın. O,
    insanı tamamen bilen ve insandan güçlü biri olsun. Ölçüye uyanlara mükâ≈
    337 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Peygamberlere İman
    fat, uymayanlara ceza verebilsin. Gücü ve kudreti tartışılmaz ve hükmünde
    asla yanılmasın. Hiçbir noksanı bulunmasın, mutlak ve gerçek adâlet sahibi
    olsun. Böyle birisi elbette insanlar arasından çıkmaz. Bu sıfatları ancak
    âlemlerin rabbi Allah taşımaktadır. O Allah, insanın dünya ve âhiret mutluluğunu
    sağlayacak İlâhî prensipleri, yeryüzünün halifesi olarak yarattığı insanlar
    arasından seçtiği peygamberleri aracılığıyla bildirmektedir.
    Peygamberlik kurumu olmasaydı, şüphesiz insanlar doğru yolu bulamazlardı.
    İnsan, beşer olması dolayısıyla kendi aklı ve irâdesiyle nasıl hareket
    edeceğini, nasıl kulluk yapacağını bilemez. Üstelik zayıf tarafları vardır, hırs
    ve aşırı isteklere sahiptir. Bu şekilde yaratılan insanın sürekli “irşâd” edilmesi
    gerekir. Kendisine doğru yol gösterilmeli, iyi ve kötü şeyler anlatılmalı, fenalıklardan
    sakındırılmalı, hayırlı olan şeylere ve kulluğa teşvik edilmeli. İnsana,
    hiç şaşırmayacağı, mutlak doğru olan prensipler verilmeli. Peygamberler bu
    anlamda insanları irşâd eden mürşidlerdir. Öyleyse nübüvvet, İlâhî irşâd kurumudur.
    Risâlet veya nübüvvet, Allah’ın insana olan rahmetinin bir tecellisidir. Başıboş
    bırakılan insan tek başına, ne hidâyeti ne de güzel davranışları bulabilir.
    İnsan, kendi kendine İlâhî güzelliklere ulaşamaz. Yaratılışı gereği bir rehbere,
    üstün nitelikli bir imama/öndere muhtaçtır. Peygamberler, bu mânâda
    insanların önderleridir.
    Peygamberler, yeryüzünde canlı vahiylerdir. Allah’ın kullarından istediği
    insan tipinin somut örnekleridir. Risâlet/peygamberlik görevi çalışılarak,
    okuyarak elde edilebilecek bir makam değildir. Allah (c.c.) kulları içerisinden
    üstün niteliklere sahip kimseleri elçi olarak seçer ve onlar vasıtasıyla insanlara
    mesajını gönderir. Elçilerinin diğer insanları vahiyle terbiye etmesini ister.
    Son Rasûl de diğer şerefli elçiler gibi, yalnızca mektup getiren postacı
    benzeri, yani sadece mesajı (vahyi) getirip haber veren kimse değildir. O,
    vahyi getirip haber verir, onu tebliğ etmek için çaba sarf eder ve o vahyi
    bizzat uygular. Daha doğrusu vahyin hedefini bizzat yaşayarak gösterir.
    Mü’minler O’na bakarak müslümanlığı nasıl yaşayacaklarını ve Allah’ın kendilerinden
    ne istediğini öğrenirler. Rasûl, Allah’ın mesajını insanlara ulaştırırken
    her türlü eziyet ve sıkıntıya göğüs gerer. Gerekirse vahyin düşmanları ile
    mücâdele de eder.
    ≈ 338 ≈
    Ahmed Kalka n
    Peygamberler, insanlar arasında en emin/güvenilen insanlardır. Ahlâk ve
    davranış bakımından üstün özellikleri vardır. Onlarda herhangi bir ahlâk düşüklüğü,
    çirkin bir davranış veya günah işlemek yoktur. Onlar Allah’ın vereceği
    mükâfâtın müjdecisi, azgınlara vereceği cezanın da korkutucusudurlar
    (beşîr ve nezîrdirler).1017İnsanların sorunları ancak onların getirdiği ölçülerle
    çözülebilir. İnsanlık ancak onların getirdiği mesaj ile gerçek huzura, insanlığa
    ve kurtuluşa ulaşabilir.
    Dünya hayatını nasıl yaşayacağımız konusundaki prensipler Allah tarafından,
    peygamberleri ile bize bildirilmeseydi, insanların hepsi bugünkü İslâm
    dışı görüşlere sahip olanlar gibi; kendi kafalarına, yani kendi hevâlarına uyacaklar
    ve sayısız uydurma dinlerin peşinden gitmek zorunda kalacaklardı.1018
    PEYGAMBERLERIN GÖNDERILIŞ GÂYELERI
    1- Allah’a Dâvet:İnsanoğlunun dünyaya gönderilmesindeki asıl gâye,
    Kur’an’ın da bize bildirdiği gibi, Yaratıcı’sını tanıyıp O’na hakkıyla kulluk etmektir.
    “Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk/ibâdet etsinler diye yarattım.”
    1019 İşte peygamberlerin gönderiliş sebeplerinin başında, bu kulluğun
    nasıl yapılacağı, en açık bir şekilde insanlara öğretmek gelmektedir. Aslında
    Allah’a inanmak, her doğan insanın fıtratında var olan bir gerçektir.1020 Her
    insan, fıtratında, kendinden yüce, güçlü ve kuvvetli birine inanmayı ihtiyaç
    olarak hisseder. Bazıları bu yüce varlığı, “tabiat güçleri” olarak algılarken,
    diğer bazıları, kendi elleriyle yapıp taptıkları “put” olarak telakki eder. Gönderilen
    her peygamber, kendi kavmini bu yüce gerçeğe dâvet etmiş, onlara,
    inanılması gerekli olan Zât’ı bildirmiştir. “Senden önce hiçbir peygamber
    göndermedik ki, ona; ‘Benden başka ilâh yoktur; o halde Bana kulluk
    edin’ diye vahyetmiş olmayalım.”1021; “Andolsun Biz, ‘Allah’a kulluk edin,
    tâğuttan sakının’ diye (emretmeleri için) her kavme bir peygamber gönderdik.”
    1022
    Tarih de açıkça ortaya koymuştur ki, insan, tek başına doğru bir şekilde
    Yaratıcı’sını tanıyamamakta, O’na kulluk yollarını bilememektedir. Gönderilen
    1017 6/En’âm, 48
    1018 Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 487-489; 506-508
    1019 51/Zâriyât, 56
    1020 Buhâri, Cenâiz 92; Ebû Dâvud, Sünnet 17; Tirmizî, Kader 5
    1021 21/Enbiyâ, 25
    1022 16/Nahl, 36
    ≈ 339 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Peygamberlere İman
    peygamberler arasındaki devrede bile insan, pek çok bâtıl ve hurâfelere tapmış,
    herhangi bir fayda ve zararı olmayan putlara, cansız varlıklara, yıldızlara
    vs. ibâdet etmiştir. Gönderilen her peygamber, ümmetini Allah’a dâvet etmiş,
    bu konuda büyük gayretler sarfetmiş, onlara gerçek Mâbud’u anlatmıştır.
    Bütün peygamberler, hayatları boyunca bunun mücâdelesini vermiştir. Hz.
    Nûh’un 950 sene gece-gündüz, gizli-açık bir şekilde, bütün yolları deneyerek
    kavmini hidâyete çağırdığını, ancak toplumun buna yanaşmadıklarını1023
    örnek verebiliriz.
    2- Allah’ın Emirlerini Tebliğ: Peygamberlerin gönderiliş amaçlarından
    bir diğeri, dini tebliğdir. Eğer onlar gelmeseydi biz, ibâdete ait meseleleri
    bilemez, Allah’ın emir ve yasaklarını hiçbir zaman alamaz ve mükellefiyetlerimizi
    kavrayamazdık. Namaz, oruç, zekât, hac gibi görevlerimizi; içki, kumar,
    zina, ihtikâr/karaborsa ve faiz gibi haramları bilemezdik. Bütün bunları ve
    bunlara benzer birçok meseleleri peygamberler vâsıtasıyla öğrenmiş bulunuyoruz.
    Hayat ve medeniyetle beraber insan düşüncesinin de ilerlediği öne sürülür.
    Asırlar içerisinde ve nesiller boyunca insanda meydana gelen değişikliğe
    rağmen, ilk insanla bugünkü insan, insan olma bakımından müşterek, hatta
    aynı mâhiyete sahiptir. İlk insanlarla günümüz insanının ortak ihtiyaçları ve
    ortak kaderleri vardır. İnsanda değişmeyen bu ihtiyaçların çözümü için, insanlığın
    ebedî kurallara bağlanması ve öyle tanzim edilmesi bir zarûrettir. Bu
    ihtiyacın, durmadan değişen ve olgunlaştığı kabul edilen akıl ve ilim yoluyla
    değil; mutlak ve ebedî esaslara sahip olan din yoluyla tanzim edilmesi gerekmektedir.
    İlâhî emir ve yasakları insanlara ulaştıracak bir insana ihtiyacın varlığı inkâr
    edilemez. Ve aynı zamanda bu elçinin bir insan olması da gereklidir. Allah
    da bu elçileri insanlardan seçmiştir. Seçilen bu peygamberler, bu yüce görevi
    tamamen yerine getirmiş, hiçbiri insanları Allah’a dâvetten geri kalmamışlardır.
    “O peygamberler ki Allah’ın emirlerini insanlara tebliğ ederler,
    Allah’tan korkarlar ve O’ndan başka kimseden korkmazlar.”1024; “Ey Rasûl!
    Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini
    yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah,
    kâfirler topluluğunu hidâyete erdirmez.”1025
    1023 29/Ankebût, 14; 71/Nûh, 9, 21
    1024 33/Ahzâb, 39
    1025 5/Mâide, 67
    ≈ 340 ≈
    Ahmed Kalka n
    3- İnsanları Doğru Yola Dâvet: İnsan, kendisinde bulunan birtakım
    özelliklerden dolayı, zaman zaman “sırât-ı müstakim” dediğimiz, doğru yoldan
    sapabilir. Ancak ona, bu sapmasını haber vererek, onun yeniden
    fıtratına dönmesine, iyilikleri yakalayıp onları işlemesine yardımcı olacak birtakım
    uyarıcılar gelmiştir. İşte bunlar, Allah’ın kendilerini seçip görevlendirdiği
    peygamberlerdir. Evet, gelen her peygamber, etrafındaki insanları uyarmış,
    yanlış yolların kötülüğünü izah etmiş, onları sırât-ı müstakime yönlendirmeye
    çalışmıştır. “Elif Lâm Râ. (Bu Kur’an,) Rablerinin izniyle insanları karanlıklardan
    nûra/aydınlığa, yani her şeye gâlip (ve) övgüye lâyık olan Allah’ın
    yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır.”1026
    4- İnsanlara Örnek Olmak: Peygamberlerin gönderiliş gâyelerinden
    birisi de, her konuda insanlara örnek olmalarıdır. Nebîlerin fıtratları temiz,
    rûhî yönden pek yüksek, irâdeleri ise, çok güçlüdür. Kur’an da Rasûlullah’a,
    diğer peygamberlerin yolunu takip etmesini emretmekle, aynı zamanda diğer
    insanları da bu konuda uyarmıştır. “İşte o peygamberler, Allah’ın hidâyet
    ettiği kimselerdir. Sen de onların yoluna uy!”1027 Buradan da, her
    konuda peygamberlere uymanın ve onları örnek almanın, insanlar için bir
    emir olduğunu anlıyoruz.
    Her şeyden önce, peygamberlerin kendi hayatları, hakikaten çok büyük
    bir ahlâkî temizlik ve dürüstlük örneğidir. Bunlar, insanlara dinî ve ahlâkî
    hakikatleri bildirmekten, onlara her bakımdan faydalı olmak ve hizmet etmekten
    başka bir şey düşünmemişler, hiçbir menfaat hırsı gütmemişlerdir.
    Onların hayatlarını ve davranışlarını düşünürken, insan gerçekten heyecan
    duymaktadır. Sonra onların din ve ahlâk namına getirdikleri ölmez prensiplerin
    doğruluğu, asırlar sonra dahi meydandadır. Kur’an, “onların hepsi de
    sâlih kimselerdendi.”1028 demekle, peygamberlerin bütünü hakkında değer
    hükmünü bildirmiştir.
    Allah, olgunluk ve fazilette, onları birer örnek ve numûne kılmıştır. Çünkü
    onlar, akıl yönüyle mükemmel, hedef ve yöneliş yönüyle tertemiz, şeref ve
    rütbe yönüyle de bütün insanlardan üstündürler. “Andolsun, size, Allah’ı ve
    âhiret gününü umanlara ve Allah’ı çokça zikredenlere Allah’ın rasûlü’nde
    güzel bir örnek vardır.”1029 Peygamberler, bütün insanlık için, en güzel birer
    1026 14/İbrahim, 1
    1027 6/En’âm, 90
    1028 6/En’âm, 85
    1029 33/Ahzâb, 21
    ≈ 341 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Peygamberlere İman
    önder, en güzel birer örnektirler. Herkes, onlara uymak ve onların metodlarını
    tâkip etmekle yükümlüdür.
    5- İnsanları Bâki Âleme Yönlendirme: İnsanoğlu, yaratılışı gereği
    dünyaya karşı aşırı bir şekilde sevgi beslemektedir. Hz. Peygamber’den rivâyet
    edilen şu hadiste de, onun bu yönüne dikkat çekilmiştir: “Şâyet insanoğlunun
    bir vâdi dolusu altını olsa, yine o, iki vâdi dolusu olmasını
    arzu eder. İnsanoğlunun ağzını (aç gözlülüğünü) topraktan başkası doyurmaz.”
    1030 Âhiret hayatı, peygamberler olmaksızın aklın hakikatini anlayamayacağı,
    gaybe âit işlerdendir. İşte peygamberler, devamlı olarak dünyaya
    meyilli olan insanları, bu âleme doğru yönlendirmeye çalışmışlardır.
    Kur’ân-ı Kerim’in pek çok âyetinde, dünya hayatının bir aldanma metâı olduğu,
    1031insanlar için çok süslü gösterildiği,1032 oyun ve oyalanmadan ibaret
    olduğu,1033 dünyadaki nimetlerin geçici olup asıl bitmeyen ve tükenmeyenlerin
    âhiret yurdunda olacağı1034 üzerinde durulmuştur.
    Günümüzde şu gerçeğin görülmemesi mümkün değildir: Âhiret inancının
    olmadığı toplumlarda, huzur ve mutluluktan söz etmek hiç de kolay değildir.
    Zira insanoğlunun hemen yarısını teşkil eden çocuklar, yalnız cennet fikriyle,
    onlara dehşetli ve ağlatıcı görünen ölümlere karşı dayanabilirler ve bu ümitle
    sevinçli bir şekilde yaşayabilirler. İnsanlığın azımsanamayacak bir bölümünü
    teşkil eden ihtiyarlar, uhrevî hayatla yakınlarında bulunan kabre karşı
    tahammül gösterebilirler. Toplumun önemli bir kesimini oluşturan gençler,
    delikanlılar aşırı bir şiddette olan duygularını, nefislerini, hevâ ve isteklerini;
    tecavüzlerden, zulüm ve haksızlıklardan, ancak cennet düşüncesi ve
    cehennem korkusuyla dizginleyebilirler. Böyle mutlu bir toplumu da ancak,
    getirmiş oldukları prensiplerle insanları istikamete götüren peygamberler kurabilmişlerdir.
    6- Dünya-Âhiret Dengesini Sağlama: Peygamberler, dünya ve ukbâ
    dengesini kurmak için gelmişlerdir. Onların getirdiği muvâzene/denge ile insanoğlu,
    ifrat ve tefritten kurtulacak ve istikameti bulacaktır. Ne papazlar ve
    ruhbanlar gibi bütün bütün dünyayı terkedip manastırlara çekilme, ne de
    her şeyiyle dünyaya dalıp ona kul-köle olma değil; sürekli orta yolu bulma
    1030 Buhârî, Rikak 10; Tirmizî, Menâkıb 32, 64
    1031 3/Âl-i İmrân, 185; 13/Ra’d, 26; 31/Lokman, 33
    1032 2/Bakara, 212; 3/Âl-i İmrân, 14; 57/Hadîd, 20
    1033 6/En’âm, 32; 29/Ankebût, 64; 47/Muhammed, 36
    1034 4/Nisâ, 77; 16/Nahl, 96; 35/Fâtır, 5
    ≈ 342 ≈
    Ahmed Kalka n
    ve yaşama ki, bu da ancak vahyin aydınlık dünyasında elde edilebilecek bir
    nasiptir. Yoksa akıl ve vicdanla böyle bir denge kurulamaz.
    İslâm’da insanın dünyadan tamamen çekilmesi ve kendini sadece namaza
    oruca vermesi istenmediği gibi; aynı zamanda kendini tamamen maddeye
    kaptırıp onun arkasından devamlı koşması da tavsiye edilmemiştir. Bilakis,
    dünya-ukbâ uygunluğu, dünyanın âhirete bir tarla kılınması tavsiyesinde
    bulunulmuştur. Mü’minin dünya ve âhiret mutluluğunu beraber istemesi,1035
    Karun gibi sadece dünyaya takılıp kalınmaması,1036 ama bununla birlikte,
    çeşitli nimetlerden istifade edilebilmesi1037 de, yine İslâm’ın, dolayısıyla bütün
    peygamberlerin prensipleri arasındadır.
    7- İtiraz Kapısını Kapatma: Peygamberlerin gönderiliş sebeplerinden
    biri de, insanların âhirette Allah’a karşı herhangi bir itirazlarının olmasını önlemektir.
    “Müjdeleyici ve sakındırıcı olarak peygamberler (gönderdik) ki, insanların,
    peygamberlerden sonra Allah’a karşı bir bahaneleri olmasın. Allah
    azizdir, hakimdir.”1038 Yani iman ve itaat edenlere, âhirette ecir ve sevap
    ile müjde vermek; küfür ve isyan edenlere, cehennem azâbını haber verip
    çekindirmek üzere elçiler gönderilmiştir ki, azâbı gördükleri zaman mâzeretleri
    kalmasın: “Eğer Biz, bundan önce onları helâk etseydik, muhakkak ki
    şöyle diyeceklerdi: ‘Ey Rabbim! Bize bir peygamber gönderseydin de, şu
    aşağılığa ve rüsvaylığa düşmeden önce âyetlerine uysaydık!”1039 Peygamber
    gönderilmemiş olsaydı, demek ki insanlar, bunu bahane edeceklerdi:
    “Vaktiyle bize bunları bildirseydin, hükümlerini, şeriatını, kanunlarını bildiren
    bir peygamber gönderseydin de, bilmediklerimizi öğrenip onlara tâbi olsaydık
    ve felâketler başımıza gelmeseydi ne olurdu; bize bir elçi gönderseydin
    de böyle alçak ve rezil olmadan önce, senin âyetlerine uysaydık” diyebileceklerdi.
    İşte bu mâzeret kapısını Allah, peygamber göndermekle kapatmıştır.
    Kıyâmet gününde Allah, bütün insanları toplayacak, her peygamberi de
    aynı zamanda kendi ümmetine tebliğde bulunduğuna dair şâhit olarak getirecektir:
    “Kıyâmet gününde, her ümmete bir şâhit getirdiğimizde halleri
    ne olacaktır? O gün, inkâr edip peygambere isyan edenler, yerle bir ol-
    1035 2/Bakara, 200-201
    1036 28/Kasas, 81
    1037 7/A’râf, 31-32, 157
    1038 4/Nisâ, 165
    1039 20/Tâhâ, 134
    ≈ 343 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Peygamberlere İman
    mayı isterler. Allah’tan hiç bir sözü gizleyemezler.”1040 Yine onlar, kıyâmet
    gününde, cehenneme atılmadan önce, o korkunç âkıbete götürülürken,
    kendilerine işlemiş oldukları suçlardan sorulur da, onlar, bunu itiraf ederler:
    “Cehennem, öfkeden parçalanacak bir hale gelir. Cehenneme her
    topluluk atıldığında, zebâniler onlara: ‘Size bir uyarıcı gelmemiş miydi?’
    diye soracaklardır. Onlar da: ‘Evet, uyarıcı gelmiş, fakat biz yalanlamıştık
    ve Allah hiçbir şey indirmedi; siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz’
    demiştik diye cevap verirler. ‘Eğer dinlesek veya düşünseydik, alev alev
    yanan cehennemin ehlinden olmazdık’ derler. İşte böylece günahlarını
    itiraf ederler. Kahrolsun alev alev yanan o cehennem ehli!”1041
    Her peygamber, insanları inandırmak ve inanmayanların da bahanelerine
    meydan vermemek için bazı mûcizelerle gelmiştir. Artık bundan böyle
    kimsenin itiraza hakkı yoktur. Allah, inanmamızı istediği hakikatleri, peygamberleriyle
    gâyet açık bir şekilde gözler önüne sermiştir. Zaten bu da, onların
    gönderiliş gayelerinden biridir. Ayrıca önemli bir nokta da, Allah, “Biz, peygamber
    göndermedikçe azab edici değiliz.”1042 buyurmaktadır. Demek ki,
    peygamberler gönderildiği için mizan ve terazi kurulacak ve kimsenin mâzeretine
    (daha doğrusu bahanesine) bakılmadan herkesin hesabı sorulacaktır.
    8- İnsan Fıtratına Uygun Olan Gerçek Din Duygusunu Öğretme:
    İlk insanla beraber ortaya çıkan Hak din, çağlar boyunca inanların rûhunu
    tatmin etmiş, meraklarını gidermiştir. Dinin bu vasfı, kaynağının sağlamlığındandır.
    Günümüz dünyasında da, bütün eski dönemlerde olduğu gibi, insanların
    büyük çoğunluğu Allah’a inanmakta ve tüm varlıkları O’nun eseri
    olarak kabul etmektedir. Din, insanlığın en önemli gereksinimlerindendir.
    İnsanlar, İlâhî ve uhrevî hakikatleri, kendi akıllarıyla idrâk edemezler. Zira
    aklın kapasitesi sınırlıdır. Akıl, insanları çeşitli yollara götürebilir. Büyük hakikatlere
    dair söz söylemek iddiasındaki filozofların, insanlığa ne kadar değişik,
    hatta birbirini yalanlayan, zıt yollar çizdikleri bilinir ve bilinmesi gerekir.
    Allah, lütfu ile zaman zaman yeryüzünün çeşitli bölgelerinde, İlâhî tebliği alıp
    kavimlerine ulaştıracak insanlar seçmiştir. Zira, hayatın, yaşayış tarzının, İlâhî
    tâlimata göre tanzim edilmesi gerekmektedir. İnsan fıtratı da, bu evreni var
    eden bir yaratıcıya ibâdet etmekle donatılmış gibidir ki, bunu, Kur’ân-ı Kerim,
    şu âyetiyle kullara ifade etmektedir: “Sen, yeryüzünü, hanîf (tevhid eri,
    1040 4/Nisâ, 41-42; 16/Nahl, 89
    1041 67/Mülk, 8-11
    1042 17/İsrâ, 15
    ≈ 344 ≈
    Ahmed Kalka n
    Allah’ı birleyici) olarak dine, yani Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış
    ise o fıtrata çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din
    budur; fakat insanların çoğu bilmezler.”1043İnsanlar, fıtraten sağlam, fikir
    ve düşünce yönüyle düzgün oldukları müddetçe, dine yönelmeleri devam
    edecektir. Çünkü insanın duygu ve düşüncelerinin yöneldiği en kıymetli şey,
    dindir. Aynı zamanda onu, diğer yaratıklardan ayıran en belirgin öge de din
    ve onu yaşamadır. İşte peygamberler de, insanların muhtaç oldukları gerçek
    dini getirerek, onların bu ihtiyaçlarını en güzel bir şekilde karşılamışlardır.
    9- İnsanlara, Doğru Kuralları Gösterme: Nübüvvet görevlerinden birisi
    de, Allah’tan almış oldukları dosdoğru kurallar vasıtasıyla, hem bu, hem
    de öbür dünyada insanları saâdete götürecek, faziletli davranışlara yönlendirmektir.
    İnsanların tek başlarına, iyi şeylerin tamamını kavrayıp onların gerektirdiği
    doğrultuda hareket etmeleri söz konusu değildir. Zira insanların
    arzu, istek ve menfaatleri farklı farklıdır. Buna en büyük delil, bugünkü dünyanın
    içinde bulunduğu durumdur. Pek çok zulüm işlenmesine, haksızlıklar
    yapılamasına, insan hakları çiğnenmesine rağmen birçokları, medeniyetin
    zirvesinde olduğunu pek rahat bir şekilde söyleyebiliyorlar. İşte bundan dolayıdır
    ki, peygamberlerin risâleti, toplumu düzeltip insanları Allah’a kul olma
    noktasına getirecek kuralları açıklamak ve yine toplumu felâkete sürükleyip
    Allah’ın gazabını gerektirecek, kötü hareketlere dikkat çekmektir.
    Kur’ân-ı Kerim’i incelediğimizde, her peygamberin, kendi dönemindeki
    insanları doğruya sevk edip, kötü şeylerden sakındırdığını görürüz. Hz.
    Nûh, insanları putlara tapmaktan sakındırmış, tutmaları gereken yolu göstermiş,
    1044 Hz. İbrahim, kavmiyle büyük mücâdeleler vermiş, akıl yönünden
    değişik metodlar kullanarak doğruları göstermeye çalışmış,1045 Hz. Sâlih,
    kavmini kötü şeylerden ve kötü kimselere uymaktan sakındırmış,1046 H z.
    Lût, kavmi arasında yaygın olan livâtadan (homoseksüellikten) vazgeçirmeye
    çalışmış ve bu uğurda çetin mücâdeleler vermiş,1047 Hz. Şuayb, ölçü ve
    tartıda eksiklik yapan kavmini bu davranışlarından caydırmaya uğraşmıştır.
    1048 N etice i tibariyle h er p eygamber, k avmiyle b una b enzer n ice m ücâdelelerde
    bulunmuştur. “Şüphesiz her ümmete bir peygamber gelmiştir.
    Peygamberleri geldiğinde, aralarında adâletle hümolunur. Onlara asla
    1043 30/Rûm, 30
    1044 7/A’râf, 59-64; 10/Yûnus, 71-73...
    1045 6/En’âm, 76-79, 80-83; 21/Enbiyâ, 58-67...
    1046 7/A’râf, 73-79; 11/Hûd, 61-68...
    1047 7/A’râf, 80-82; 11/Hûd, 77-80...
    1048 7/A’râf, 85-86; 11/Hûd, 84-85...
    ≈ 345 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Peygamberlere İman
    zulmedilmez.”1049”Muhakkak ki Biz, peygamberlerimizi açık delillerle/mûcizelerle
    gönderdik. İnsanlar, aralarında adâleti hâkim kılsınlar diye, o
    peygamberlere kitap ve ölçü/nizam indirdik.”1050
    10- Ahlâk Eğitimini Gerçekleştirme: İnsan için hem iyilik, hem de
    kötülük yolu açıktır. “Biz, ona her iki yolu da (hayır ve şerri) göstermedik
    mi?”1051; “Gerçekten de nefis, kötülüğü emreder.”1052 Ancak insan, arzu
    ve isteklerini yönlendirme, sınırlama ve frenleme gücüne sahiptir. “Rabbinin
    azametinden korkup kendini şehevî arzulardan koruyana gelince, onun
    da varıp kalacağı yer mutlaka cennettir.”1053
    Fakat her insan, nefsine hâkim olamayabilir. Demek ki insanda, bir şeyi
    emreden veya yasaklayan gizli bir güç vardır. Kötülüklere karşı insanı dizginleyen
    en önemli faktör, Allah’a inanma ve yaptıklarının hesabını verme düşüncesidir.
    Ahlâk eğitimi de diyebileceğimiz bu davranışları en iyi, peygamberler
    vermiştir. Onlar, getirdikleri kanunlarla,insanlar arası münasebetleri en
    iyi bir şekilde ayarlamaya çalışmışlar, onları güzel ahlâka yönlendirmişler ve
    bu konuda en güzel birer örnek olmuşlardır. Kur’ân-ı Kerim de, peygamberimizin
    bu yönüne dikkatleri çekmiş, O’nun yüce bir ahlâkla yaratıldığını vurgulamıştır.
    1054 Ayrıca peygamberimiz de, kendisinin, “güzel ahlâkı tamamlamak
    için gönderildiğini”1055 ifade etmiştir.1056
    PEYGAMBERLERIN DÂVETLERININ ÖZELLIKLERI
    1- Rabbânîlik: Kur’an’da peygamberlik, Allah’ın kulları arasından seçtiği
    şahıslara verdiği bir lütuf ve rahmet olarak takdim edilir. İnsanların kendi istek
    ve çabalarıyla bu unvânı elde etmeleri mümkün değildir. Peygamberlerin,
    Allah tarafından bu görev için tercih edildiğini,1057 onların seçkin1058 kişiler olduğunu
    belirten âyetlerin yanında; Allah’ın, peygamberliği dilediği kimselere
    vereceğini ifade eden âyetler de vardır.
    1049 10/Yûnus, 47
    1050 57/Hadîd, 25
    1051 90/Beled, 10
    1052 12/Yûsuf, 53
    1053 79/Nâziât, 40-41
    1054 68/Kalem, 4
    1055 Ahmed bin Hanbel, II/381; Muvattâ, Hüsnü’l-Hulk 8
    1056 Muhittin Akgül, Kur’ân-ı Kerim’de Peygamber, Işık Y., s. 28-36
    1057 3/Âl- İmrân, 33; 7/A’râf, 144...
    1058 27/Neml, 59; 38/Sâd, 47
    ≈ 346 ≈
    Ahmed Kalka n
    Hiçbir peygamber, düşünüp taşınıp kendi aklına göre, “şöyle bir sistem
    ortaya koyayım” diyerek işe başlamamıştır ve başlamaz. Doğrudan doğruya
    Allah, insanlar içinden bir kimseyi peygamber yapmayı diler. Vakti gelince,
    tamamen peygamberlik için yaratılmış bu seçkin insana, peygamberlik vazifesini
    duyurur, o da peygamberliğini ilân eder. Nübüvvet, Allah’ın istediğine
    verdiği bir görevdir. O, ne akıl, ne çalışma, ne çok ibâdet ve ne de verâset
    yoluyla ulaşılacak bir şeydir. Onların getirmiş olduğu her şey, vahiyden ibarettir.
    Onlardan her biri, şöyle der: “Ben yalnızca bana vahy olunana uyuyorum.”
    1059
    Bulundukları çevre şartları, ekonomik ve sosyal hâdiseler, onların konumlarını
    asla değiştiremez. Onlar, bildikleri yolda hedeflerine varmaya çalışırlar.
    Vazifelerini yaparlarken de, muhâtaplarının kabul veya reddi onları pek bağlamaz.
    Onların vazifesi, sadece tebliğ edip anlatmak ve İlâhî emirleri tatbik
    etmekten ibarettir. Muhâliflerin dedikleri, söyledikleri veya yaptıkları, onların
    tavırlarını değiştirmez. Mesajlarını, çarpıtmadan, eğip bükmeden net bir şekilde
    toplumlarına iletirler. Dâvâları adına tâviz vermeleri, kat’iyyen düşünülemez.
    “Ayı bir eline, güneşi diğer eline koysalar, peygamberler, bu dâvâlarından
    kesinlikle vazgeçmezler.”
    2- Tevhide Çağrı: Bütün peygamberlerin tebliğ ettiği din olan İslâm’da
    temel nokta, tevhid bayrağı altından toplanmaktır. Bunun da esası, kelime-i
    tevhiddir. “...Yalnız Allah’a kulluk edelim ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayalım...”
    1060 Bütün peygamberlere baktığımızda, hepsinin temel gayeleri
    olan, insanları Allah’ın varlığına ve birliğine çağırdıklarını görürüz. Her
    peygamber, çevresindekilere şunları söylemiştir: “Ey kavmim! Allah’a kulluk
    edin. Sizin için O’ndan başka ilâh yoktur.”1061
    Bütün peygamberlerin dâvetlerindeki esas tema, temel vurgu, insanları
    sadece Allah’a kulluğa ve O’na inanıp teslim olmaya yöneliktir. “Andolsun
    Biz, her ümmet/millet içinde; ‘Allah’a kulluk edin; tâğuttan (ona itaatten)
    kaçının’ diyen bir rasûl gönderdik.”1062 Bunlardaki söz birliği ve hepsinin
    tevhid hakikatiyle gelmesi de, yine peygamberlik kurumuna ait bir özelliktir.
    Onun içindir ki, Allah Rasûlü: “Ben ve benden evvel gelen bütün peygamberlerin
    söylediği en faziletli söz: ‘Lâ ilâhe illâllahu vahdehû lâ şerîke
    1059 6/En’âm, 50; 7/A’râf, 203...
    1060 3/Âl-i İmrân, 64
    1061 5/Mâide, 72, 117; 7/A’râf, 59, 65, 73, 85...
    1062 16/Nahl, 36
    ≈ 347 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Peygamberlere İman
    lehû”(Bir tek olan ve hiç ortağı bulunmayan Allah’tan başka ilâh/tanrı yoktur)
    sözü veya bu anlama gelen sözdür.”1063 buyurmuştur.
    3- Ücret İstememe: Peygamberlerin, yaptıkları hizmetler karşılığında
    insanlardan hiçbir beklentileri yoktur. Diğer insanların böyle bir şeyi arzulamaları
    mümkün olabilir. Ancak Kur’an, peygamberlerin böyle bir istekte
    bulunmadıklarını söylemektedir. Onlardan her birinin, bu konudaki yegâne
    sözü: “Ben sizden hiçbir ücret/karşılık istemiyorum. Benim ücretim/
    mükâfatım ancak Allah’a aittir.”1064 cümlesi olmuştur. Onlar, bunun karşılığını
    Allah’tan beklerler. Nasihatleri ve irşadları karşılığında, insanlardan bir
    övgü de beklemezler. Yegâne istekleri, Allah rızâsı ve âhiret sevabıdır.
    4- Kavimlerinin Diliyle Gelme: Allah, insanlara olan merhametinden
    dolayı, gönderdiği her peygamberi, insanlar ondan, anlaşılması gerekli olan
    şeyleri kolaylıkla kavrayabilsinler ve anlasınlar diye, kendi kavminin diliyle
    göndermiştir. Allah’ın âdeti, sünneti böyledir. Öteden beri, her peygamber,
    gönderildiği ümmetin ve özellikle içlerinde oturduğu topluluğun dili ile gönderilmiştir.
    Tâ ki, tebliğine emredilmiş olduğu şeyleri kavmine anlatsın, anlattırsın.
    Çünkü bir peygamberin peygamberliği, gerek kavmine ait olsun ve
    gerek daha başkalarını da kapsasın, mutlaka o peygamber, öncelikle kavmini
    dâvet edecek ve ilk işi onlara peygamberliğini anlatmak olacaktır. Bu
    ise, onların en iyi, en kolay anlayabilecekleri kendi dilleriyle açıklamaya bağlıdır.
    Şâyet Kur’an, başka bir dille indirilseydi, peygamberin de içlerinde bulunduğu
    ve ilk önce hitap edeceği kavmi anlamayacaktı. Kur’an, bu durumu
    şöyle dile getirir: “Eğer Biz bu Kur’ân’ı, yabancı bir dille indirseydik, iman
    etmeyenler, mutlaka diyeceklerdi ki, ‘âyetleri uzun uzadıya açıklamalı değil
    miydi? Arap bir peygambere yabancı dil, öyle mi?”1065 Peygamberler,
    içinden çıktıkları toplumlarının diliyle gönderilmeseydi, diğer kavimlere tebliğ
    etmek ve mesajı umûmileştirmek için, ilk neşredenler yetişmeyecek ve bundan
    dolayı, hiçbir topluluk hakkında Allah’ın kesin delili gerçekleşmeyecekti.
    “Allah, her peygamberi kendi kavminin diliyle göndermiştir.”1066
    5- Hedef ve Gâyenin Açıklığı: Bütün peygamberler, insanların fıtratlarına
    uygun bir şekilde hareket eder, onlara akıllarının alabileceği sadelikte
    hitap ederlerdi. Çünkü dâvetçinin, konuşmalarında, sohbetlerinde sözünün
    1063 Muvattâ, Kur’an 32, Hacc 246
    1064 10/Yûnus, 72; 11/Hûd, 29, 51...
    1065 41/Fussılet, 44
    1066 Ahmed bin Hanbel, V/158
    ≈ 348 ≈
    Ahmed Kalka n
    muhâtapları tarafından anlaşılır netlikte ve sadelikte olması gerekir. Aksi takdirde
    dediği anlaşılmaz, sözleri hedefini bulamaz. “(Ey peygamber!) Sen,
    insanları Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel
    şekilde mücâdele et.”1067
    İnsanlar, çoğu hususta birbirinden farklıdır. Zekâ ve ilimleri farklı olduğu
    gibi, karakter ve duyguları da farklıdır. Ayrıca düşünce ve tasavvurlarında
    farklı oldukları gibi, eğilim ve yönelişlerinde de farklılık gösterirler. Bütün bu
    farklılıklar, dâvet ve dâvetçilerin, onları etkileyecek ve karakterlerine münasip
    düşecek bir şekilde giriş yapmalarını mecburi kılmaktadır. Bu noktayı çok iyi
    bir şekilde bilen peygamberler, gâyet açık ve net bir şekilde, aktaracakları
    şeyleri aktarmış, insanların anlamakta güçlük çekecekleri bir metottan uzak
    durmuşlardır. Tekellüfe/zorluğa girilmemiş,1068 en kolay ve açık deliller ileri
    sürülmüş,1069 anlatılacak şeylerde bir kapalılık bırakılmamıştır.1070
    6- İhlâs ve Samimiyet: İhlâsı, “yapılan bir şeyi Allah için yapma ve bunu
    Allah’tan başkasının görmesini istememe” şeklinde tanımlayabileceğimiz
    gibi, “yapılan bir harekette, diğer insanların değerlendirmelerini göz ardı
    etme ve onların düşüncelerinden kaçınma” diye de tarif edebiliriz. İşte peygamberler,
    bütün işlerinde ihlâsa erdirilen şahsiyetlerdir. İhlâs ve samimiyetin
    zirvesini onlar tutmuştur. Kur’an, onların bu yönlerini bazı peygamberlerin
    şahsında şöyle anlatmaktadır: “Kitab’da Mûsâ’yı da an! Gerçekten o, ihlâsa
    erdirilmiş bir rasûl, nebî idi.”1071 Hz. Yusuf için: “Şüphesiz o, ihlâsa erdirilmiş
    kullarımızdandır.”1072 Ve Hz. Peygamber’e ise: “Şüphesiz ki Kitab’ı
    sana hak olarak indirdik. (O halde sen de) dini O’na has kılarak, ihlâs ile
    Allah’a kulluk et!”1073; “De ki: ‘Ben dinimde ihlâs ile (dini O’na has kılarak)
    ancak Allah’a ibâdet ederim.”1074
    SON PEYGAMBER
    Allah son peygamber olarak Hz. Muhammed (s.a.s.)’i göndermiştir. Ondan
    sonra artık peygamberlik kapısı kapanmıştır. Yani, bir daha peygamber
    gelmeyecektir. Peygamberlerin en üstünü ve en faziletlisi Hz. Muhammed’dir.
    1067 16/Nahl, 125
    1068 38/Sâd, 86
    1069 2/Bakara, 258
    1070 12/Yûsuf, 108
    1071 19/Meryem, 51
    1072 12/Yûsuf, 24
    1073 39/Zümer, 2
    1074 39/Zümer, 14; Muhittin Akgül, a.g.e., s. 37-40
    ≈ 349 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Peygamberlere İman
    “Biz Seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.”1075 “Şüphesiz Allah ve melekleri
    Peygamber Muhammed’i överler/salât getirirler). Ey iman edenler!
    Siz de O’nu övün (O’na yardım edin), O’na salât ve selâm getirin.”1076
    Müslümanların örnek alması gereken kişi, tek önderimiz Hz. Muhammed’dir.
    Müslümanlar yaşayış tarzını, en ufağından en büyüğüne bütün hal
    ve hareketlerini O’nu örnek alarak düzenlerler. Allah Kur’an’da şöyle buyuruyor:
    “Ey inananlar! And olsun ki, sizin için, Allah’a ve âhiret gününe
    kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için Rasûlullah en güzel
    örnektir.”1077
    Peygamber’e itaat Allah’a itaattir. Allah Kur’an’da şöyle buyuruyor: “(Ey
    Muhammed) de ki, Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi ve
    günahlarınızı bağışlasın. Allah affeder ve merhamet eder. De ki Allah’a ve
    Peygamber’e itaat edin. Yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah, inkâr edenleri
    sevmez.”1078
    MÜTENEBBÎ/SAHTE PEYGAMBER
    Mütenebbî: Son peygamber olarak Hz. Muhammed (s.a.s.)’in gelmesi
    ve O’ndan sonra başka peygamberin gelmeyecek olmasına rağmen, Hz.
    Muhammed (s.a.s.)’den sonra peygamberlik iddiasında olan kimselere verilen
    isimdir. Bunlara yalancı peygamber de denir. Bu kişiler; ya deli, ya şöhret
    düşkünü veya basit çıkar peşinde koşan insanlardır.
    İlk mütenebbi, Peygamberimiz zamanında ortaya çıkan Müseylimetü’l-
    Kezzab’tır. Bu yalancı peygamber, Hz. Ebu Bekir’in halifeliği zamanında
    yapılan savaşta öldürülmüştür. Son zamanların sahte peygamberlerinden
    Hindistan’da Sör Seyyit Ahmet nice fitnelere sebep olmuş bir İngiliz ajanıdır.
    Yine 20. asrın mütenebbîlerinden Reşad Halife de, Amerika’daki bir mescidde
    meçhul birisi tarafından öldürülmüştür. Ankara’daki İskender Evrenesoğlu
    (İskender el-ekber) gibi, içinde Demirel’den, bazı bakanlardan isim isim
    bahseden Allah’tan “kitap” getirdiğini iddia eden meczup insanlar da câhil
    halkı kandırarak bu tür komik iddialarda bulunabilmektedir.
    1075 21/Enbiyâ, 31
    1076 33/Ahzâb, 56
    1077 33/Ahzâb, 21
    1078 3/Âl-i İmrân, 31-32
    ≈ 350 ≈
    Ahmed Kalka n
    PEYGAMBERLERIN SIFATLARI
    1-) S ıdk; Doğruluk demektir. Peygamberler, hem sözlerinde hem de
    işlerinde doğru sözlüdürler. Asla yalan söylemezler. “Kitapta İbrahim’i de
    an. O, dosdoğru (sıddîk) bir nebî idi.”1079 Yine bütün peygamberlerin doğru
    olduklarını, örneklendiren benzer âyetlerde, Hz. İsmâil,1080 Hz. İdris,1081 Hz.
    Yusuf1082 için sıdk sıfatı verilir; diğer peygamberlerin de sâdık oldukları başka
    ifadelerle anlatılır.
    2-) Emanet; Güvenilir olmak demektir. Peygamberler güvenilir insanlardır.
    Peygamberler asla emanete hıiânet etmezler. “Bir peygamber için,
    emanete hiyanet etmek olur şey değildir.”1083 Mekke müşrikleri Peygamberimize
    “Muhammedü’l-emîn” diyorlardı. Peygamberimizin en azılı düşmanı
    olan bu müşrikler, en değerli eşyalarını Peygamberimize emanet ediyorlardı.
    3-) Fetânet; Peygamberler, insanların en zekileri ve en akıllılarıdır.
    4-) İsmet; Günah işlememek demektir. Peygamberler küçük veya büyük
    günah işlemezler. Ancak, insan olduklarından dolayı “zelle” denilen çok
    küçük hatalar yaparlar. Bu küçük hatalar derhal Allah tarafından düzeltilir.
    5-) Tebliğ; Bildirmek demektir. Peygamberler Allah’tan almış oldukları
    emirleri mutlaka insanlara bildirmişlerdir. Hiçbir şeyi gizlememişler; hiçbir şey
    ilave etmemişlerdir. “O peygamberler ki Allah’ın emirlerini insanlara tebliğ
    ederler, Allah’tan korkarlar ve O’ndan başka kimseden korkmazlar.”1084
    Bütün peygamberler, tebliğ görevini yapmak için büyük meşakkat ve çilelere
    göğüs germişlerdir. Hatta bazıları bu uğurda canlarını feda etmişlerdir.
    Peygamberler, gördükleri tüm kötülükleri mutlaka elleriyle veya dilleriyle düzeltmeye
    çalışmışlardır.
    Peygamberler âdil kimselerdir. Adâlete ters hiçbir iş yapmazlar. Peygamberler,
    görevlerinden azl olunmazlar. Peygamberlik çalışmakla elde edilmez.
    Allah, onu dilediğine vermiştir. Peygamberler seçilmiş, seçkin insanlardır;
    soyları temizdir. Güzel ahlâk sahibidirler. Yaratılışları ve sûretleri de güzeldir.
    1079 19/Meryem, 41
    1080 19/Meryem, 54
    1081 19/Meryem, 57
    1082 12/Yusuf, 46
    1083 3/Âl-i İmrân, 161
    1084 33/Ahzâb, 39
    ≈ 351 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Peygamberlere İman
    Allah’tan başkasından korkmazlar. Bütün bunlarla birlikte, peygamberler,
    beşerdir, yani bizim gibi insandırlar. İnsanlar için tabii olan yeme-içme, evlenme,
    uyuma, yanılma, unutma, hastalanma... gibi hususlar peygamberler
    için de mümkündür. Fizikî bünye ve ihtiyaçları itibariyle diğer insanlardan
    farksızdırlar.1085
    KUR’AN’DA İSMI GEÇEN PEYGAMBERLER
    Peygamberlik makamı Hazreti Adem ile başlayıp Hazreti Muhammed
    Mustafa ile son bulmuştur. Bu iki peygamber arasında ne kadar peygamber
    gelip geçtiğini Allah’tan başka hiç kimse bilemez. Bütün peygamberler
    Kur’an-ı Kerim’de açıklanmamıştır. “Bir kısım peygamberleri sana anlattık,
    bir kısmını ise anlatmadık.”1086 Fakat, her ümmete (topluma) peygamber
    gönderildiği ifade edilmektedir. Kur’an’da ismi geçen 25 peygamber vardır.
    Bu peygamberler şunlardır:
    Âdem, İdris, Nuh, Hud, Sâlih, Lut, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub, Yusuf,
    Şuayb, Harun, Mûsâ, Davud, Süleyman, Eyyub, Zülkifl, Yunus, İlyas, Elyasa,
    Zekeriyya, Yahya, İsa, Muhammed Mustafa (s.a.s.).
    Ayrıca Kur’an-ı Kerim’de ismi geçtiği halde peygamber olup olmadıkları
    hakkında bilgi bulunmayanlar vardır. Bunlar: Uzeyir, Lokman ve Zülkarneyn’dir.
    PEYGAMBERLERE İMAN
    Bilindiği gibi, peygamberlere inanmak imanın esaslarından biridir. Peygamberlerin
    birini bile inkâr eden kişi dinden çıkar. Yüce Allah, her topluma
    İslâm’ı tebliğ için peygamberler göndermiştir ki, Allah’ı bilsinler ve O’ndan
    başkasına kulluk etmesinler. Allah, kendilerine peygamber göndermediği
    bir topluma azab etmez. “Biz bir peygamber göndermedikçe azab etmeyiz.”
    1087 Peygamberlere imanla alâkalı olarak Kur’an-ı Kerim’de birçok âyet
    vardır. “Allah’a ve peygamberlerine iman eden ve peygamberlerden hiç
    birisi arasında (kendisine iman etme bakımından) fark gözetmeyen kim-
    1085 bak. 25/Furkan, 20; 13/Ra’d, 38
    1086 4/Nisâ, 164
    1087 17/İsrâ, 15
    ≈ 352 ≈
    Ahmed Kalka n
    selere gelince, işte onların mükâfatını Allah kıyâmette verecektir. Allah
    çok bağışlayıcı ve merhametlidir.”1088
    “O kimseler ki, Allah’ı ve peygamberlerini inkâr ederek kâfir olurlar. Allah
    ile peygamberlerinin arasını açmak isterler. Ve ‘peygamberlerden bir
    kısmına inanırız, bir kısmını inkâr ederiz!’ derler. Böylece iman ile küfür
    arasında bir yer tutmak isterler.”1089 Peygamberlere imanla ilgili çok sayıda
    âyet vardır.1090 Peygamberlere itaat etmeyenlere azâbın ulaşacağı konusunda
    Kur’an uyarıda bulunur.1091
    Kendilerine peygamber gönderilen toplumların çoğu, peygamberlerini
    yalanlamış ve onlara uymamışlardır. Bugün olduğu gibi, geçmişte de peygamberlerine
    tâbi olan insanlar çok az olmuştur. Meselâ Hz. İsa’ya on iki
    kişilik “havâriler” dediğimiz kimseler inanıp tâbi olmuştur. Diğer insanlar, tâbi
    olmadığı gibi onu öldürmek istemişlerdir.
    Bütün peygamberlerin getirdiği dinin adı İslâmiyet idi. Ne Hz. İsa’nın dini
    hıristiyanlık; ne de Hz. Mûsâ’nın dini yahudilikti. Hz. İsa’nın da Hz. Mûsâ’nın
    da, bütün peygamberlerin de dini ancak İslâm idi ve bütün peygamberler
    müslüman idiler. Bu gerçek, Kur’an’ın dilinden şöyle ifade edilir: “İbrahim ne
    bir yahudi, ne de bir hıristiyandı. Fakat Allah’ı bir tanıyan gerçek bir müslümandı.
    Ve müşriklerden de değildi.”1092“Mûsâ da kavmine şöyle dedi:
    Ey kavmim, siz gerçekten Allah’a iman ettiyseniz O’nun birliğine teslim olmuş
    müslümansınız. Artık Allah’a tevekkül edin.”1093“Hani havarilere (Hz.
    İsa’ya bağlı olanlara): ‘Bana ve peygamberlerime iman edin’ diye ilham
    etmiştim de onlar, ‘iman ettik, bizim hakiki müslümanlar olduğumuza şâhid
    ol’ demişlerdi.”1094
    Görüldüğü gibi, Allah tarafından gönderilen bütün dinlerin adı İslâm, peygamberlerinin
    ve onlara tâbi olanların da adı müslüman idi. Fakat sonradan,
    bu saf ve temiz olan isim (İslâm), çeşitli isimler adı altında değiştirilmiştir.
    İslâm, her asır ve her peygamberin dinidir. Fakat çoğu peygamberin şeriatı
    1088 4/Nisâ, 152
    1089 4/Nisâ, 150
    1090 Bu konudaki âyetler için bak. 2/Bakara, 4-5; 4/Nisâ, 14-15, 59, 80; 7/A’râf, 35
    1091 Bu konu ile ilgili bak. 6/En’âm, 11; 13/Ra’d, 32; 5/Mâide, 33; 3/Âl-i İmrân, 32.
    1092 3/Âl-i İmrân, 67
    1093 10/Yunus, 84
    1094 5/Mâide, 112
    ≈ 353 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Peygamberlere İman
    ayrıdır. Buna göre din (İslâm) geniş, şümullü bir kavram; şeriat ise, bu dinin
    içerisinde her bir peygamberin tâkip ettiği yoldur.
    Bu ümmet ile geçmiş ümmetlerin şeriatları ayrı olabilir; fakat bizim ile
    onlar arasında müsavi (aynı) olan bir kelime vardır ki o özdür, temeldir, hiç bir
    zaman ve hiç bir şarta göre değişmez. Bu gerçeği Yüce Allah şöyle beyan
    ediyor: “De ki, ey ehl-i kitap, hepiniz bizimle sizin aranızda müsavi olan bir
    kelimeye gelin; şöyle diyerek: Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim; O’na
    hiç bir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi rabler tanımayalım.”
    1095; “Senden önce gönderdiğimiz her peygambere: ‘Benden
    başka ilah yoktur, Bana kulluk edin’ diye vahyetmişizdir.”1096; “Andolsun
    ki her ümmete; ‘Allah’a ibâdet edin ve tâğutlardan kaçının’ diye peygamberler
    gönderdik.”1097
    İşte, Hz. Adem’den kıyâmete kadar her insanın ve her cinnin, hatta bütün
    kâinatın uyması gereken kural ve gerçek budur. Mü’min bilir ve inanır ki,
    geçmişte ne kadar nebî ve rasûl varsa, onlara uyanlarla beraber müslüman
    idiler. Onlar Allah’tan başkasına kulluk etmiyorlardı.
    Tevhid dininin (İslâm’ın) son halkasını Hz. Muhammed (s.a.s.) teşkil etmektedir.
    Artık Rasûlullah gönderildiğinden itibaren, Rasûlullah’sız bir din,
    Rasûlullah’sız bir akîde ve inanç olamaz. Öyleyse, yeryüzünde Allah’a bağlanmak
    isteyenlerin ve müslüman olarak kalmak isteyenlerin rehberi, kılavuzu
    Rasûlullah’tan başkası olamaz. Zira Rasûl’e itaat Allah’a itaattır. Bu
    konuda Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Kim Rasûl’e itaat ederse, muhakkak
    ki Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, bu seni üzmesin. Zira seni
    onlara koruyucu ve gözetici olarak göndermedik (ancak tebliğci olarak
    gönderdik).”1098
    Allah Teâlâ bu âyet-i kerimede Rasûlüne itaat edenin Allah’a itaat etmiş olduğunu,
    Rasûl’e isyan edenin de Allah’a isyan etmiş olduğunu haber veriyor.
    Bunun sebebi, Rasûlullah (s.a.s.)’in kendi hevâ ve hevesinden konuşmaması
    ve Allah’ın dinini tebliğ etmesidir.1099 Rasûlülah, hiç bir zaman Allah adına
    kendi kafasından bir şey konuşmaz; kendisine vahyedileni bildirir. Onun için
    Allah ile Rasûlü’nün hükümleri arasında ayrılık, zıtlık, farklılık olamaz.
    1095 3/Âl-i İmrân, 64
    1096 21/Enbiyâ, 25
    1097 16/Nahl, 36
    1098 4/Nisâ, 80
    1099 Bak. 53/Necm, 3-4
    ≈ 354 ≈
    Ahmed Kalka n
    İslâm akîdesi açısından peygamberlik kurumu gerçekten büyük değer
    taşır. Bu müessese, akîdenin ikinci yarısıdır. Peygambere iman, tevhid kelimesinin
    ikinci kısmıdır. Peygamberlik inancının tezahürleri pratik hayatta
    mutlaka görülmelidir. Normalde her insan, peygamberlere inandığını söyleyebilir.
    Fakat bu akîde gerçeklere dayandırılırsa görülür ki, mü’min olduklarını
    iddia eden pek çok insan bu bağdan kopmuştur. Rasullere iman olsun,
    diğer iman esaslarına iman olsun, her zaman kulluk ve itaat gerektirir. İtaat
    ve kullukla beslenmeyen bir iman, iman olarak kalamaz. Günün birinde tamamen
    söner veya yön değiştirir. Bunun içindir ki, itaat imana bağlı kılınmıştır.
    Böylece, Allah’a inanan kimse, Rasûl’e bağlanmak zorundadır. Rasûl’e
    bağlanmayanlar, Allah’a da bağlanmamışlardır.
    Kur’an-ı Kerim, peygamberler ve itaat konusunu şöyle açıklıyor: “Ey
    iman edenler, Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin ve sizden olan
    ülü’l-emre (emir sahiplerine) de. Eğer bir hususta çekişirseniz, onu Allah’a
    ve Rasûlüne götürünüz. Eğer Allah’a ve âhiret gününe inanmışsanız;
    bu hem hayırlı ve hem de netice itibariyle en güzeldir.”1100;“Hayır, Rabbine
    and olsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip, sonra
    haklarında verdiğin hükümden dolayı içlerinde bir sıkıntı duymadan (onu)
    tam mânâsıyla kabullenmedikçe iman etmiş olamazlar.”1101; “Biz peygamberleri
    ancak itaat olunsunlar diye gönderdik.”1102; “Allah’a ve O’nun
    rasûlüne itaat edin ve onların emirlerine ve yasaklarına aykırı hareket etmekten
    sakının. Eğer itaat etmekten yüz çevirirseniz, bilin ki, Peygamberimiz’e
    düşen sadece açık bir tebliğdir.”1103
    Bu âyetlerde mü’minlerin, Allah ile beraber Rasûlü’ne de itaat etmeleri
    şart koşuluyor. Rasûl’e itaat etmeden İslâm yaşanamaz. Zira, “Rasuller
    sadece kendilerine itaat edilsin diye izn-i İlâhî ile gönderilmişlerdir.”1104
    İtaat, imanın ve İslâm’ın şartı ve hudududur. İman edip de Allah’a ve Rasûl’e
    itaat etmemek boş bir iddiadan başka bir şey değildir. Bu yalan, tâğutla
    hükmetmek isteyen her yalancının iddiasıdır. Çünkü, münâfıkların alâmeti,
    devamlı sûrette itaatten kaçınmaktır. Zira Yüce Allah münâfıklar hakkında
    şöyle buyurur: “Onlara Allah’ın indirdiğine ve Peygamber’e gelin denildiği
    zaman, senden büsbütün kaçtıklarını görürsün.”1105 İtaat, bir akîde mese-
    1100 4/Nisâ, 59
    1101 4/Nisâ, 65
    1102 4/Nisâ, 64
    1103 5/Mâide, 92; Ve yine bak. 3/Âl-i İmrân, 132; 47/Muhammed, 33.
    1104 4/Nisâ, 64
    1105 4/Nisâ, 61
    ≈ 355 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Peygamberlere İman
    lesidir. Mü’min, akîdesini sağlam temeller üzerine oturtmalıdır. İslâm’ın ve
    imanın hududunu çok iyi bilmelidir.
    PEYGAMBERLERE İMAN, ONLARI ÖRNEK VE ÖNDER KABUL EDIP
    ONLARA İTAAT ETMEK İÇINDIR
    Peygamberlerin en büyük ve en önemli görevleri, insanların, hakkında
    ihtilâfa düşerek kendi imkânlarıyla hakkı bulamayacakları alanlarda ihtilâflarını
    çözümleyici hükümler getirmeleridir: “İnsanlar (aslında) bir tek ümmet
    (millet) idi. Bu durumda iken Allah, müjde verici ve uyarıcı olarak peygamberleri
    gönderdi. İnsanlar arasında anlaşmazlığa düştükleri hususlarda
    hüküm vermeleri için, onlarla beraber hak yolu gösteren kitapları
    indirdi.”1106 İşte bunun için Yüce Allah, her bir kavim için bir nezîr/uyarıcı
    göndermiştir.1107 Peygamberlere iman, onların çağrısını kabul etmek, onların
    izinden gitmek, “olsa da olur, olmasa da” kabilinden insanların tercihine
    bırakılmış bir tutum değildir. İnsanlar, peygamberlere iman etmekle, onların
    izinden gitmekle yükümlüdürler. Aksini yaptıkları takdirde her peygamberden
    ümmeti hakkında şâhitlik etmesi de istenecek ve bu şehâdet, onların
    kesinleşmiş ceza ve azaplarını daha bir pekiştirici anlam taşıyacaktır. “Allah
    yolunda hakkıyla cihad edin. O, sizi seçti. Dinde size güçlük vermedi.
    Babanız İbrahim’in milletine/dinine (uyun). Sizi daha önceden ve bunda
    (Kur’an’da) ‘müslümanlar’ diye adlandırdı ki Peygamber size şâhit olsun;
    siz de insanlar üzerine şâhitlik edesiniz. O halde namazı dosdoğru kılın,
    zekâtı verin ve Allah’a güvenin. O’dur sizin Mevlânız. O, ne güzel mevlâ ve
    ne güzel yardımcıdır.”1108 Böylece peygamberler, ümmetlerine karşı, peygamberlere
    iman edenler de diğer insanlara karşı şâhitlik edecek ve hakkında
    şehâdet ettikleri kimselerin peygamberlerin gösterdikleri yoldan gidip gitmedikleri
    hususunda beyanda bulunacaklar; ya da bulunmaları istenecektir.
    Peygamberlere uymakla yükümlü olmanın yanında, insanın başka sorumlulukları
    da vardır: Peygamberlerin mesajını yaymak, bu mesajı insanlar
    arasında uygulanan yegâne din ve şeriat haline getirmek yolunda, peygamberî
    metod istikametinde cihad etmek, gereken gayreti gösterip hakkıyla
    mücâdele vermek.
    1106 2/Bakara, 213
    1107 35/Fâtır, 24
    1108 22/Hacc, 78
    ≈ 356 ≈
    Ahmed Kalka n
    Peygamberlerin gösterdiği yoldan başka yolda gitmenin, dünya hayatında
    sayılamayacak kadar çok olumsuz sonucu ve cezasından ayrı olarak,
    âhirette de büyük bir cezası vardır. Bu ceza o kadar büyük olacaktır ki, kâfirler
    dünyada iken peygamberlerin izinden gitmediklerinden, kendilerinden
    farklı hiçbir meziyetleri olmayan, haktan uzak sapık önderlere uyduklarından
    dolayı, -faydasını göremeyecekleri bir zamanda) pişman olacaklar ve pişmanlıklarını
    dile getireceklerdir. Bu durumu Yüce Rabbimiz şöyle tablolaştırmaktadır:
    “...O gün kâfirlere çok zordur. O günde zâlim, ellerini ısırıp:
    ‘Keşke peygamberle birlikte yol almış olsaydım!’ der. ‘Eyvah bana, keşke
    filanı dost edinmeseydim. Andolsun ki o, bana geldikten sonra beni haktan
    saptırdı.’ Şeytan insanı yardımsız ve zelil bırakandır.”1109 İşte bu dünyada
    şeytanın ardından giderek peygamberlerin yolunu terk edenler, âhirette
    bu dünyada iken uydukları kimselerden uzaklaşmak isteyecekler; böylelikle
    azaptan kurtulmayı deneyeceklerdir. Ancak bunun da kendilerine bir faydası
    olmayacaktır.1110
    Allah, insanlara insan olarak, kendi aralarından peygamberler göndermiş
    ve onların yolundan gitmelerini, peygamberlerine her hususta itaat etmelerini
    emretmiştir. Peygamberlerin izinden gitmeyenlere uymak, ya da onların
    izinden gidilmeyen hallerde baştakilere, ileri gelenlere itaat, Allah’ın yolundan
    sapmak için gösterilecek geçerli bir mâzeret değildir. Yüce Rabbimiz,
    peygamberlerin yolundan sapmak için gösterilecek hiçbir mâzereti kabul
    etmeyecektir. Peygamberlerin getirdikleri yola aykırı yol izleyenlere itaat,
    -kim olursa olsunlar- meşrû bir itaat değil; “Yaratan’a isyanı gerektiren hususlarda
    yaratılmışa itaat yoktur”1111şeklindeki nebevî düstur ile ve “mârufu
    emredip münkeri nehyetmek” ilkesi gereğince böylelerini hizaya getirmek
    gerekir; Onların sapıklıklarının peşinden gitmek değil. Peygamberlerin dışında,
    uyulan kimsenin büyük yanılgılara düştüğü önemli bir husustur. Uyulan
    kimselerin peygamberlerin yolundan gitmemeleri halinde kimlikleri, sıfatları,
    nitelikleri, makamları, yakınlıkları ne olursa olsun, uyanlara âhirette hiçbir
    fayda sağlayamayacakları, ebedî azaptan kurtaramayacakları herkes tarafından
    gâyet açık ve net bir şekilde bilinmelidir. “Yüzleri ateşte (bir taraftan
    bir tarafa) çevrileceği o günde diyeceklerdir ki: ‘Ne olaydı, biz Allah’a ve
    Rasûl’e itaat etseydik!’ Ve diyecekler ki: ‘Rabbimiz, gerçekten biz baş-
    1109 25/Furkan, 26-29
    1110 Bak. 2/Bakara, 165-167
    1111 Müslim, İmâre 38-40, hadis no: 1839; Buhârî, Cihad 107, Ahkâm, 4; İbn Mâce, Cihad 40, hadis
    no: 2863-2865
    ≈ 357 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Peygamberlere İman
    kanlarımıza, efendilerimize itaat ettik de, onlar da bizi saptırdılar. Rabbimiz,
    onlara azaptan iki kat ver ve onları en büyük lânet ile lânetle!”1112
    İşte âhirette durum böyle olacaktır; peygamberlerden başkalarının yolunu
    izleyenler için. Dünyada her iki tür önderliğin ve bu önderliğe tâbi olmanın
    farklı sonuçları olduğu gibi; âhirette de aynı farklılık sözkonusu olacaktır;
    hatta daha da geniş boyutlarda...
    Gerçekten akıl sahibi olanlar, peygamberlerden başkalarının yolundan
    gitmeyi düşünmek, akıllarının en ücra köşesinden geçirmek şöyle dursun;
    bu hayırlı ve biricik doğru yoldan gitmeyenleri gafletlerinden uyandırmak için
    peygamberlerin açtıkları yolda, gösterdikleri istikamette ve onların metoduyla
    mücâdele eder, cihad ederler...
    Peygamberlerin ve -günümüz için söyleyecek olursak- son peygamber
    Hz. Muhammed (s.a.s.)’in getirmiş olduğu şeriate aykırı bir hüküm ya da
    hükümleri, düzen ya da düzenleri, kurum ya da kurumları, değer ya da değerleri
    alternatif olarak göstermek, kabul etmek, onlara çağırmak; bunlar insanlara
    hükmetmekte iseler, bunları kabul edip rızâ göstermek, izâleleri için
    çalışmamak, onlara gereken tepkiyi göstermemek; bütün bunlar peygamberin
    getirdiği şeriatı reddetmek anlamına geleceğinden, iman ile bağdaşamaz.
    Yani, böyle bir tutum, anlayış ve davranış küfürdür. Çünkü İslâm’ın ve
    Kur’an’ın üzerinde hassasiyetle durduğu “peygamberlere iman” ilkesine ve
    kelime-i şehâdetin ikinci bölümü olan “Muhammed (s.a.s.)’in Allah’ın Rasûlü”
    olduğunu kabul ve ikrar etmeye aykırıdır.
    Peygamberlere iman, onlara karşı belli bir edeple edeplenmeyi de gerektirir.
    Onların dâvetlerini kabul etmek, onların izinden gitmek, uymakla yükümlü
    olduğumuz bütün hususlarda, yani peygamberlik makamları gereği,
    kendilerine has olan hususlar dışında kalan bütün alanlarda onlara uymak,
    bu edebin en önemli yanıdır.
    Peygamber Efendimiz’e karşı -hayatta iken- ümmet fertleri seslerini yükseltmemekle1113
    y ükümlü o ldukları g ibi, v efatından s onra d a k ayıtsız
    şartsız ona uyarak, hükmüne teslim olarak, önüne geçmemekle yükümlüdürler.
    1114 Hiçbir zaman kendilerini ona tercih edemezler. O kendilerine öz
    1112 33/Ahzâb, 66-68; ve yine bak. 7/A’râf, 38
    1113 49/Hucurât, 2
    1114 49/Hucurât, 1
    ≈ 358 ≈
    Ahmed Kalka n
    canlarından daha yakındır. Onun zevceleri, mü’minlerin anneleridir.1115 Bu
    bakımdan onun hanımları, mü’minler için bir kadının saygı ve ihtiram noktasının
    en zirvesindedirler. Mü’min bir kimsenin onlara annelik nazarından
    başka türlü bakması mümkün değildir.1116
    Mü’minin Allah’ın peygamberlerine ve özellikle de son peygamber Hz.
    Muhammed Mustafâ’ya (s.a.s.) karşı konumu şudur: Katıksız, şeksiz, şüphesiz
    tam bir tasdikin yanında; ona tam anlamıyla uymanın mutlak bir farz
    olduğunu kabul etmeli; hükümlerini tam bir tasdik ve teslimiyetle karşılayarak
    dünyada hidâyet üzere olmanın, âhirette de vaad olunan cennete girmenin
    onun sünnet-i seniyyesine tâbi olmakla mümkün olacağına tam bir yakîn
    ile inanmalı ve bunu amelî hayatında da ortaya koymalıdır. Onun dışında
    hiçbir yol gösterici ve önder aramamalı; kendisini, kendisine emir verenleri,
    emri ve sorumluluğu altındakileri hep onun gösterdiği yol ile, getirdiği şeriat
    ile, uyguladığı ve söylediği sünnet ile ölçüp değerlendirmelidir. Kendisinde
    ve çevresinde bu ölçülere aykırı gördüklerini ilk fırsatta ve en güzel yolla
    düzeltme yoluna gitmelidir.1117
    RASULULLAH’IN HÜKÜM KOYMASI
    Sünnet, Allah Rasûlü’nün, ümmetine örnek olmak üzere ortaya koyduğu
    uygulama, dini doğru anlama ve yaşamada örnek alınacak davranışlar
    bütünüdür. Sünnet, Kur’an’ın yaşanmış en doğru tefsiri, İslâm’ın pratik ve
    örnek tatbikidir. Peygamberimiz tefsir olunmuş canlı bir Kur’an’dı, yaşayan
    bir İslâm’dı. Hz. Âişe (r.a.) anamızın meşhur sözünü hatırlayalım. Ona Hz.
    Peygamber’in ahlâkından sorulunca şöyle cevap vermişti: “O’nun ahlâkı
    Kur’an’dı.”1118 Kur’an ve sünnet bir bütünlük arzetmektedir. Sünnet bir taraftan
    delil olma özelliğini Kur’an’ın onayından almakta, öbür taraftan da
    Kur’an’ın beyânı, onun açılımı, fiilî hayata geçirilişi olmaktadır.
    İnsanlar arasından seçilmiş rasûllerin görevleri, diğer elçilerden farklıdır.
    Şu âyet onların işlevini en güzel bir şekilde açıklamaktadır: “Nitekim, kendi
    içinizden size âyetlerimizi okuyan, sizi tezkiye eden (temizleyen), size Ki-
    1115 33/Ahzâb, 6
    1116 33/Ahzâb, 53
    1117 M. Beşir Eryarsoy, İman ve Tavır, Şafak Y., s. 59-91
    1118 Müslim, Müsâfirûn 139; Ebû Dâvud, Salât 316; Nesâî, Kıyâmu’l-Leyl 2; Ahmed bin Hanbel,
    VI/54, 111
    ≈ 359 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Peygamberlere İman
    tabı ve hikmeti öğreten ve size bilmediklerinizi öğreten rasûller gönderdik.”
    1119 Rasûller, açık deliller ile gelirler. Yanlarında İlâhî adâletin ölçüsü vardır.
    Kitab’ı ve onunla gelen gerçekleri mü’minlere öğretirler. Gücün, kuvvetin
    ve malın nasıl kullanılacağını bildirirler. Allah (c.c.), bu anlamda insanlardan
    kimin peygambere tâbî olup ona yardım edeceğini, kimin onun dâvetine
    uyup uymayacağını imtihan etmektedir.1120
    Mü’minler, peygamberlerin tümüne iman ederler. Peygamberlere itaat
    etmek Allah’a itaat etmektir.1121 Peygamberler bir şeye hüküm verdikleri zaman
    mü’minler “işittik ve itaat ettik” derler. Son Peygamber’e iman eden
    mü’minler, O’nun herhangi bir konuda verdiği hükme itirazda bulunmazlar
    ve O’nun verdiği hükme teslimiyetle rızâ gösterirler.1122
    Mü’minler, Allah’ı sevdikleri için son Peygamber’e uyarlar, onu tâkip ederler.
    1123 Peygamberler, insanlar için seçilmiş en güzel örneklerdir.1124 Mü’minler,
    Peygamber’in getirdiği her şeyi almak, yasakladığı her şeyden de kaçmak
    zorundadırlar.1125
    Kur’an’ın Peygamberimiz’e yüklediği görevlerden biri vahyi/mesajı okuma
    ve beyan/açıklamadır “Ve Biz sana da bu Kitabı indirdik ki, kendilerine indirdiğimiz
    mesajı onlar(ın anlaması, yaşaması) için beyan edesin ve onlar
    da böylece belki düşünürler.”1126 Peygamberimiz, beyan görevini ya eyleme
    dönüştürülerek açıklanması gereken mesajları eylemle açıklamak veya eylemi
    desteklemek amacıyla veya farklı konularda söylemle açıklayarak eksiksiz
    yerine getirmiştir.
    Bazı insanlar, Kur’an’cılık/mealcilik yaparak Kur’an adına sünneti reddetmeye
    kalkmışlardır. Bu tavır, öncelikle Kur’an’ın reddettiği bir tavırdır. Son
    Rasûl de diğer şerefli elçiler gibi, yalnızca mektup getiren postacı benzeri,
    yani sadece mesajı (vahyi) getirip haber veren kimse değildir. O, vahyi getirip
    haber verir, onu tebliğ etmek için çaba sarf eder ve o vahyi bizzat uygular.
    Daha doğrusu vahyin hedefini bizzat yaşayarak gösterir. Mü’minler O’na ba-
    1119 2/Bakara, 151
    1120 57/Hadid, 25
    1121 4/Nisâ, 59, 64
    1122 24/Nûr, 51; 33/Ahzâb, 36
    1123 3/Âl-i İmrân, 31
    1124 33/Ahzâb, 21
    1125 59/Haşr, 7
    1126 16/Nahl, 44
    ≈ 360 ≈
    Ahmed Kalka n
    karak müslümanlığı nasıl yaşayacaklarını ve Allah’ın kendilerinden ne istediğini
    öğrenirler.
    Sünnet nedir? Bu konuda da ifrat ve tefrit olarak iki aşırı yaklaşım sözkonusudur.
    Peygamberimizin her davranışının sünnet olduğunu savunmak
    veya sünnet denilince birkaç davranış ve şekilsel özelliği anlamak, ya da
    daha ileri giderek sünneti dışlamak. Peygamberimiz, kendisinin her davranışının
    sünnet sayılmaması gerektiği ile ilgili açıklamalar yapma ihtiyacını duymuştur.
    1127 Peygamberimiz de bizim gibi bir insandı. Onun da beşer olarak,
    Arap toplumunun miladî 7. asırda yaşayan bir ferdi olarak yediği, giydiği ve
    yaşadığı bazı şeyler vardı ki, bunlar dinî bir amaçla yapılmamıştı. Meselâ
    Peygamberimiz sıcak iklimde yaşayan bir kimse olarak kavminin diğer insanları
    gibi hiç çorap giymemiştir. Çorap giymemek sünnet olarak kabul
    edilemez. Bir eş olarak hanımlarının bazı tavırlarına gücendiği için, bir kimsenin
    eşine gücenmesi sünnet olarak değerlendirilemez.
    Rasûlullah’ın hüküm koyması ve o hükümlere uyulması gerektiğiyle ilgili
    âyetleri görelim:
    “Allah ve Rasûlü bir konuda hüküm verdiği zaman artık mü’min bir
    erkeğin veya kadının o işi kendi isteklerine göre seçme yapmaya (farklı bir
    alternatif arama) hakkı yoktur. Zira kim Allah’a ve Rasûlüne karşı gelirse
    apaçık bir dalâlete/sapıklığa düşmüş olur.”1128
    “Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Rasûlüne dâvet edildikleri zaman
    mü’minlerin cevabı “işittik ve itaat ettik” sözünden başka bir şey
    olmaz. Kim Allah’a ve Rasûlüne itaat eder, Allah’tan korkar ve O’nun
    azâbından korunursa, işte sonunda kazanacak olanlar onlardır. Kim Allah’a
    ve Rasûlüne itaat eder, Allah’a saygı duyar ve O’ndan sakınırsa, işte
    asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir.” 1129
    “Hayır! Rabbine andolsun ki, onlar aralarındaki ihtilâflı konularda seni
    hakem yapıp, sonra da içlerinde hiçbir hoşnutsuzluk duymadan senin
    verdiğin hükme boyun eğip tam anlamıyla teslim olmadıkça iman etmiş
    olmazlar.” 1130
    1127 Bu konuyla ilgili bkz. Müslim, Edâhî 35/5; Ebû Dâvud, Salât 90, Hacc 50; İbn Mâce, Hacc 81 vb.
    1128 33/Ahzâb, 36
    1129 24/Nûr, 51-52
    1130 4/Nisâ, 65
    ≈ 361 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Peygamberlere İman
    PEYGAMBERIMIZIN HÜKÜMLERI, KUR’AN’DAN BAĞIMSIZ MIDIR?
    Peygamberimizin hükümleri, sünneti, Kur’an’dan bağımsız değildir. Ya
    Kur’an’daki hükümlerin izahı veya Kur’an’daki hükümlere kıyasla, Kur’an’dan
    yola çıkarak Rasulullah’ın ortaya koyduğu uygulamalardır. Yönetimle ilgili olarak;
    “Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler”in hükmü Kur’an’da vurgulanır.1131
    Diğer hükümler câhiliyye hükmü olarak damgalanır. Rasulullah da Kur’an
    kanunlarına tâbi olmuş, o kanunları uygulamıştır. Rasulullah’ın hükümleri/
    kanunları da Kur’an’dan direkt veya endirekt alınmadır. Peygamberimizin
    hükümleri/kanunları Kur’an kanunu (onun açılımı, onun günlük hayata yansıması)
    olduğundan, Kur’an başka kanunlara kapısını tümüyle kapatır: “O, hiç
    kimseyi hükmüne (kanunlarına) ortak yapmaz.”1132; “Hüküm (kanun koyma
    yetkisi), ancak Allah’ındır.”1133; Bu iki âyet, mutlak olarak hüküm hakkına
    sadece Allah’ın sahip olduğunu bildirir. “İnsanlar arasında Allah’ın sana
    gösterdiğine göre hükmedesin diye hakkı içeren kitabı sana indirdik; hainlerden
    taraf olma!”1134 Bu âyet, Kur’an’ın ve Rasulullah’ın temel fonksiyonlarını
    belirtir. Bu âyet, Rasûlullah’ın nasıl hükmettiğini açıklıyor. Rasul, Allah’ın
    Kitapta gösterdiği şekilde hükmetsin diye Allah, Kitabını göndermiştir.
    Bu ayet, mutlak hüküm koyma hakkının son tahlilde yalnızca Allah’a ait
    bir hak olduğunu gösteriyor. Peygamberimiz “sünnet” dairesinde hüküm
    koyma yetkisine sahip ise, bu, Allah’ın ona verdiği bir yetkidir ve Allah’ın ona
    gösterip öğrettiği gibi hükmetmek zorundadır. Hüküm konusunda Peygamberimizin
    (s.a.s.) durumu bu iken, diğer insanların durumu, kendi başlarına
    hüküm koymaya kalkışmaları ne ile izah edilebilir.
    PEYGAMBERLERE VÂRIS OLABILMEK
    İnsanları ıslahın bedeli ağır, fiyatı çok yüksektir. Bu yüksek fiyatı ödeyecek
    bir varlık vardır ki o da Yüce Allah’tır (c.c.). Rabbi ile irtibatı zayıflamış veya
    kopma noktasına gelmiş yahut da tamamen kopmuş olan insanları tebliğ
    ve dâvetleriyle irşad eden bu güzel insanlar, ücretsiz gönül erleridir. Ücretleri
    tamamen Rabbimiz’e aittir.
    İlk peygamber Hz. Âdem’den, son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.)’e
    kadar gelmiş olan peygamberler bugün yine tüm tazelikleriyle insanları irşad
    1131 5Mâide, 44, 45, 47
    1132 18/Kehf, 26
    1133 12/Yusuf, 40
    1134 4Nisâ, 105
    ≈ 362 ≈
    Ahmed Kalka n
    etmekte, onları Yüce Allah’ımızla barıştırmanın mücâdelesini vermektedirler.
    Gerek hayatları ve gerekse temiz sicilleri bizzat Rabbimiz tarafından açıklanmış
    olan bu gönül erleri kitabımız Kur’ân-ı Kerim’de sık sık anlatılır ve tüm
    insanlığa numune olarak gösterilir.
    Her biri Allah’ın yolu dediğimiz sırât-ı müstakimin kenarlarında bir nevi
    nöbet tutmakta ve bu mübarek yoldan çıkmak ve sapmak isteyenlere güzel
    usulleriyle, temiz tavırlarıyla engel olmaktadırlar.
    Gün olmuş insanlar kendi içlerinden bazı büyükleri rab edinmişler, bu
    sapıtmış kimselere Hz. Nuh gönderilmiş... Gün olmuş insanlar dünyaya
    meyletmiş, köşk ve saraylarda, yüzme havuzları olan villalarda zevk ve sefaya
    dalmışlar, Rabbimiz Hz. Sâlih’i görevlendirmiş. Yine gün olmuş insanlar
    cinsî sapıklığa düşmüş, nikâh yoluyla meşrû olan kadın ve kızları dışlayarak
    hemcinsleriyle düşüp kalkmaya başlamışlar, derhal Hz. Lut görevlendirilmiş.
    Saltanat ve müstekbir yaşayışlarıyla yoldan çıkmış olanlara Hz. Süleyman;
    Allah’a göklerin hâkimiyetini verip yeryüzü egemenliğini vermeyen Firavun’a
    Hz. Mûsâ; ölçü, tartı ve adâlet mekanizmasını tahrip eden bir topluma Hz.
    Şuayp; köleliğin, insanı sömürmenin ve sınıfsal bir toplumun yapısını ortaya
    koymanın zirvesini yaşayan bir topluma Hz. Yusuf; akla ve hayale gelebilecek
    tüm kötülükleri hayatlarına geçirmiş olan bir başka topluluğa ve hak yol
    arayışında olan tüm insanlığa ise Hz. Muhammed (s.a.s.) gönderilmiştir.
    Gönderilmiş olan tüm peygamberler, sırât-ı müstakimde yürüyen yolcuları,
    Allah adına kollamak ve sapmalara karşı ikaz ve irşad görevlerini noksansız
    olarak ifa etmişlerdir. Allah’ın selâmı hepsinin üzerine olsun.
    Batının kendi toplumsal problemlerini çözmek için geliştirdiği formül ve
    çözüm yollarını olduğu gibi aynen müslüman bir ümmete uygulamak için
    baskıcı ve dayatmacı zihniyete karşı çıkmak, bir iman borcudur. Bu borcu
    ödemek durumunda olan her İslâm tebliğcisi ve dâvetçisi bir peygamber
    vârisidir/olmalıdır.
    Sözgelimi, fâize yenik düşmüş bir toplumu, kapitalist sisteme karşı reaksiyoncu
    bir seviyeye getirmeye çalışan, İslâm’ın bölünmez bir bütün olduğunu
    söyleyerek bunu icabında hayatıyla ödeyen bir müslüman, peygamber
    vârisidir.
    ≈ 363 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Peygamberlere İman
    “Âlimler peygamberlerin vârisleridir.”1135 buyuran Rasûlullah Efendimiz’e
    tam mânâsı ile vâris olmak meselesine gelince; Kur’ân’ı öğrenip öğreten,
    insanları İslâmî yaşayış esasları üzerinde eğiten, nefisleri şirkten ve diğer
    hastalıklardan temizlemek mücâdelesini sürdüren, bütün bunları gerçekleştirmek
    için ilim, amel, kesin tavır ve numûne olmayı ihmal etmeyen, tefsir, hadis,
    fıkıh halkaları kurarak, insanları sohbet ve dersleriyle yetiştiren insanlar,
    peygamberin vârisleridir.1136
    Örnekleri çoğaltmak mümkün. Kur’ân-ı Kerim, peygamberlerin hayatından
    bazı enstantaneler, kesitler sunar. Bundaki temel amaç, o örnekleri
    müslümanlar güncelleştirsin, benzer konumdaki örnekleri yaşayışlarına geçirsinler;
    böylece peygamberlerin bıraktığı mirası bölüşsünler. O miras, öyle
    büyük bir hazinedir ki, o birikimle hem dünyanın hem âhiretin tüm güzel
    kapıları açılacak, her hastalığa nebevî reçeteler şifâ verecek, her probleme
    nebevî çözümler çare olacaktır. Nu mutlu peygamber vârislerine!
    SÜNNET’E YAKLAŞIMIMIZ
    Sünnet; Yüce Peygamber’in Kur’ân-ı Kerim’i hayata aktarış pratiğidir.
    Sünnet; evrensel nitelikte bir model, bir yaşayış tarzı, bir dünya görüşüdür.
    Sünnet; Kur’an’ın amaç ve ilkeleri istikametinde, Hz. Peygamber’in ortaya
    koyduğu uygulamaların bütününü teşkil eder. Sünnet; İslâm’ı sadece fert
    planında Hz. Peygamber gibi yaşamak olduğu kadar, aynı zamanda -hem
    de daha önemli olarak- toplumsal bir var oluş modelidir. Sünnetin temel
    amacı; sadece iyi ahlâklı birer Müslüman birey yetiştirmek değildir. Çünkü
    Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bütün gayretleri, Kur’an’ın ilkelerini esas alan,
    Kur’an’a dayalı bir toplum oluşturma gayesine yönelikti. Âşikârdır ki, bu gayenin
    günümüzde gerçekleşmesi, sadece Müslümanların bireysel düzeyde
    iyi birer Müslüman olmalarıyla mümkün değildir. Bilâkis Müslümanların oluşturduğu
    bir toplum; siyasî, ictimaî, iktisadî, hukukî vb. gibi alanlarda, yani
    toplumsal planda da Hz. Peygamber’in göz önünde bulundurduğu ilkeleri
    esas almadıkça ve bu ilkelere dayanarak onun gerçekleştirdiği hedefleri gerçekleştirmedikçe,
    o toplumun ve toplumu oluşturan fertlerin “sünnet”e tâbî
    olduklarından bahsetmek mümkün değildir.
    1135 Keşfü’l-Hafâ, hadis no: 1751
    1136 Abdullah Büyük, Müslümana Mesajlar, Suffe Y., s. 79-80
    ≈ 364 ≈
    Ahmed Kalka n
    SÜNNETIN BAĞLAYICILIĞI
    Sünnetin mü’minleri bağlayıcı olduğu, genel olarak kabul edilmekle birlikte,
    sünnete uymaktan kasıt, Hz. Peygamber’den gelen her şeyi, hiçbir
    ayrıma tâbi tutmaksızın ve bağlayıcılık açısından hepsini aynı düzeyde görerek,
    harfi harfine ve âdeta robot gibi taklit etmek değildir. Sünnetin, bağlayıcı
    olan ve olmayan türleri bulunduğunu göz önünde bulundurmak ve bunları
    birbirinden ayırt etmek büyük bir önem arzetmektedir. Sünnet, aslında, Hz.
    Peygamber’in “farz, mendup, mubah, mekruh, haram” türünden davranış
    ve hükümlerini içeren bir şemsiye kavramdır. Dolayısıyla sünnetin uyulması
    kesin gerekli olan farz ve haram kısımları yanında, yapılması zorunlu olmayan
    “mendup, müstehap, mubah,” kısımları da bulunmaktadır.
    Sünnet; Hz. Peygamber’in (s.a.s.) akîde, ibâdet, tebliğ, eğitim, ahlâk, hukuk,
    siyaset, ekonomi gibi hayatın her alanında, kısacası bireysel, toplumsal,
    evrensel olmak üzere bütün hayatta, yönlendirip yönetmede esas aldığı ilkelerin
    oluşturduğu bir dünya görüşüdür. Sünnet, sadece bir şekil, lafız değil;
    şekil ve lafzın altında yatan mânâ, ruh, ilke, hikmet ve amaçtır.
    ŞEKILCI SÜNNET ANLAYIŞINA ÖRNEK
    Meselâ, Hz. Peygamber’in (s.a.s.); zekâtın sadece buğday, arpa, hurma
    ve kuru üzümden alınmasını emrettiğine dair bir rivâyetin zahirî anlamına
    takılarak, tarım ürünlerinden zekât sadece bu dört hububata hasredilmiştir.
    Oysaki, zekâttan maksat, üreticilerin elde ettikleri ürünlerin bir kısmını fakirlere
    dağıtmalarıdır. Durum bu olunca; Hz. Peygamber’in buğday ve arpa
    üreticilerine zekâtı vâcip kılıp da, pirinç, nohut, mercimek gibi diğer ürünlerden
    üreticileri bu farziyetten muaf tutması düşünülemez.
    Günümüzdeki işçi hakları, asgarî ücret, çalışma şartları gibi konularda
    sünnetin öngördüğü ilkeler nelerdir? Bu soruya benzer nice güncel konuların
    sünnetle, sünnetin güncel hayatla bağlantı kurulup sünnetin güncellenmesi
    hususunda ilkesel rehberliğe büyük ihtiyaç duyulduğu kesindir.
    HADISLER
    Hadislerin, sünneti bize aktaran araç olarak güvenilir olanlarının tespiti
    meselesi, ümmetin en çok tartışa geldiği alanlardan birisini oluşturur. Hadis
    ≈ 365 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Peygamberlere İman
    ilminin başta gelen amacı, hadislerin, Peygamber’e aidiyet sorununu çözmektir.
    Bu konuda ifrat ve tefrit olarak iki uca kaymalar olmuştur. Bazı illetli
    hadislerden hareketle bütün hadisleri toptan reddetmek uçlardan birini, sahih-
    zayıf ayırt etmeksizin hepsini Peygamber’e söylettiren taraf da diğer bir
    tarafı teşkil etmektedir.
    Âhad hadis, zannî bilgi ifade eder. Onun için Akaid’de delil olmaz. Bununla
    birlikte, akaid hükümlerinde Kur’an’dan delili olan bir konunun açıklanması
    ve yorumu hususunda âhad haberlerin birinci derecede önceliği
    ve önemi vardır. Mütevâtir hadislerin dışındaki hiçbir hadis’e “bu rivayet, bu
    lafızlarla kesinlikle, hiç şüphesiz Peygamber’in sözüdür” denilemez. Ancak
    Peygamberin sözü olma ihtimali vardır denilebilir, ihtimaller de inanca esas
    teşkil etmeyeceğine göre1137 hadislere ancak yararlanma amacıyla gidilmelidir.
    Bu anlayış, sünneti ve hadisi dışlayıcı bir anlayış değil; tam aksine onlara
    gerçek anlamlarını, işlevlerini kazandıran bir anlayıştır.
    Amelî konularda şâz bir durum yoksa, bu hadislerle amel edilebilir. Âhad
    haberlerin Peygamber’e âidiyetinde tam bir kesinlik bulunmaması, bu haber
    ya da hadislerin toptan reddine yol açmamalıdır.
    Haber-i vâhidin toptan reddini kabul etmediğimiz gibi, herhangi bir ilmî
    gerekçe olmadan herhangi bir hadisin ulu orta ya da sadece basit gerekçelerle,
    delilsiz, mesnetsiz reddini de hoş görmemekteyiz.
    KUR’AN-SÜNNET İLIŞKISI
    Klasik bazı tanımlarda Kur’an ve Sünnet, birbirinden ayrı ve müstakil iki
    ayrı kaynak gibidir. Hatta Sünnet teşrîde müstakil (bağımsız) bir delil olarak
    gösterilmektedir. Oysa bizce doğru olan; Kur’an ve Sünnet’in iç içe olduğu,
    daha doğrusu, Sünnet’in merkezinde, çekirdeğinde Kur’an’ın yer aldığı ve
    Kur’an merkezli bir hayat tarzı, dünya görüşü ve yaşam biçimi olduğu yönündedir.
    Diğer bir deyişle Sünnet, kendisinin çekirdeğini oluşturan Kur’an’ın
    yaşanan hayatta açılımı, pratik bir tezâhürüdür.
    Kur’an’ı Sünnetsiz, Sünneti Kur’ansız anlamaya çalışmak, yanlışlara götürür.
    Dinin teorik kaynağı Kur’an, pratik kaynağı da Hz. Muhammed’dir
    (s.a.s.). Kur’an’la Peygamberimizin sünnetini birbirinden ayırmaya kalkmak,
    1137 10/Yûnus, 36; 53/Necm, 28
    ≈ 366 ≈
    Ahmed Kalka n
    dinin sadece teori sistemi halinde kalıp hayata yansımasına engel olmak
    demektir. Kur’an’la sünnet, insan açısından etle kemik gibidir. Sünnete karşı
    tavır, Kur’an’ın hayata geçirilmesine karşı olmak demektir.
    Kur’an, bütünüyle bir hükümler manzûmesidir; hükümlerin hayata geçirilmesi,
    uygulanır hale gelmesi Sünnet’le mümkündür. Çünkü, eğer hükmün
    uygulanması, hayata geçirilmesi her ferdin kendi anlayışına bırakılmış olsa
    idi, bu durumda Kur’an’ın uygulanmasında birçok farklı biçimler, birçok sünnetler
    çıkardı ki, bu durum da İslâm toplumunda vahdet oluşması mümkün
    olmazdı. Kur’an, vahdeti öngörmekte ve emretmektedir. O halde, pratiklerde
    de, uygulamalarda da bir vahdet örnekliği gerekir. İşte, Sünnet, herkesin
    kendi Kur’an yorumuyla gittiği anarşik bir toplum değil; Kur’an’ın ortak bir
    yaşama modeli olarak fonksiyon gördüğü homojen bir toplum kurmanın da
    teminatı olmaktadır. 1138
    Bazı insanlar, mealcilik yaparak Kur’an adına sünneti reddetmeye kalkmışlardır.
    Bu tavır, öncelikle Kur’an’ın reddettiği bir tavırdır. Son Rasûl de diğer
    şerefli elçiler gibi, yalnızca mektup getiren postacı benzeri, yani sadece
    mesajı (vahyi) getirip haber veren kimse değildir. O, vahyi getirip haber verir,
    onu tebliğ etmek için çaba sarf eder ve o vahyi bizzat uygular. Daha doğrusu
    vahyin hedefini bizzat yaşayarak gösterir. Mü’minler O’na bakarak müslümanlığı
    nasıl yaşayacaklarını ve Allah’ın kendilerinden ne istediğini öğrenirler.
    Kur’an, Hz. Peygamberin (s.a.s.) hükümlerine boyun eğmeyi emreder.
    1139
    Kur’an, Hz. Peygambere isyan etmemeyi, ona karşı çıkmamayı emreder.
    Sünnete karşı çıkan azâbı hak eder.1140
    KUR’AN ADINA SÜNNETI İNKÂR EDENLERE, ÖNCELIKLE KUR’AN KARŞI
    ÇIKIYOR
    Dinin iki temel kaynağından biri Kitab, diğeri Sünnet’tir. Sapık sayılanlar
    dışındaki bütün İslâm mezhepleri dinin iki temel kaynağının Kur’ân ve Sünnet
    olduğu görüşünde ittifak halindedir. Dinin teorik kaynağı Kur’an, pratik
    kaynağı da Hz. Muhammed’dir (s.a.s.). Kur’an’la Peygamberimizin sünnetini
    1138 33/Ahzâb, 21
    1139 4/Nisâ, 59; 33/Ahzâb, 36; 24/Nûr, 51-52; 4/Nisâ, 65
    1140 4/Nisâ, 13-14; 4/Nisâ, 115; 8/Enfâl, 13
    ≈ 367 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Peygamberlere İman
    birbirinden ayırmaya kalkmak, dinin sadece teori sistemi halinde kalıp hayata
    yansımasına engel olmak demektir. Kur’an’la sünnet, insan açısından
    etle kemik gibidir. Sünnete karşı tavır, Kur’an’ın hayata geçirilmesine karşı
    olmak demektir. Sünnet, Kur’an’ın öz kardeşidir. Sünnet, şer’î hükümleri
    beyan bakımından Kitab’ın/Kur’an’ın yardımcısıdır. Peygamberimiz Kur’an’ı
    en güzel şekilde hayata dönüştüren örnek şahsiyettir, canlı vahiydir. O, yok
    sayıldığı zaman, vahyin hayata yansıması, her şahsın kendi anlayışına göre
    olacağından, dinde anarşi ve kaos ortaya çıkacaktır. Peygamberin sünneti
    devreden çıkınca, Kur’an’ın doğru anlaşılması ve hayata doğru şekilde geçirilmesi
    nasıl gerçekleşir? İster istemez, bu boşluk doldurulacak; sünnet görevi
    üstlenmeye kalkan anlayışlar ve peygamberlik/örneklik görevi yapmaya
    kalkan insanlar ortaya çıkacaktır. Gerçeğini reddedince sahtelerine davetiye
    çıkarılacaktır. Sünneti reddeden zihniyet, kendi anlayış ve pratiğini sünnet
    yerine koymaya kalkacak; bilinçli veya bilinçsiz, hevâsını sünnetleştirecek,
    kendini de önder ve örnek olarak sunmuş olacaktır.
    Sünnet, Allah Rasûlü’nün, ümmetine örnek olmak üzere ortaya koyduğu
    uygulama, dini doğru anlama ve yaşamada örnek alınacak davranışlar
    bütünüdür. Sünnet, Kur’an’ın yaşanmış en doğru tefsiri, İslâm’ın pratik ve
    örnek tatbikidir. Peygamberimiz tefsir olunmuş canlı bir Kur’an’dı, yaşayan
    bir İslâm’dı. Hz. Âişe (r.a.) anamızın meşhur sözünü hatırlayalım. Ona Hz.
    Peygamber’in ahlâkından sorulunca şöyle cevap vermişti: “O’nun ahlâkı-
    Kur’an’dı.”1141 Kur’an ve sünnet bir bütünlük arzetmektedir. Sünnet bir taraftan
    delil olma özelliğini Kur’an’ın onayından almakta, öbür taraftan da
    Kur’an’ın beyânı, onun açılımı, fiilî hayata geçirilişi olmaktadır.
    KUR’ÂN-I KERIM’DE PEYGAMBERLERIN KONUMU
    Peygamberler, insanları cennet ve Allah’ın nimetleriyle müjdelemek, cehennem
    ve Allah’ın azabıyla korkutmak için gönderilmişlerdir.1142 En güzel biçimde
    yaratılan insan,1143 irâde sahibidir. Tüm davranışlarından mes’uldür. Allah’ın
    verdiği nimetlere karşı, şükretmek ve O’na ibadet etmekle yükümlüdür. İnsan,
    tek başına, nasıl şükredileceğini, nasıl kulluk yapılması gerektiğini bilemez; bu
    görevlerini yerine getirme noktasında birçok engelle ve zorluklarla karşılaşır. O
    1141 Müslim, Müsâfirûn 139; Ebû Dâvud, Salât 316
    1142 5/Mâide, 19; 7/A’râf, 184, 188; 11/Hûd, 2, 12; 4/Nisâ, 165
    1143 95/Tîn, 4
    ≈ 368 ≈
    Ahmed Kalka n
    yüzden insanın bir mürşide, rehber ve kılavuza ihtiyacı vardır. İşte bu mürşid
    ve rehber, peygamberdir.1144
    İnsanlar arasından seçilmiş rasûllerin görevleri, diğer elçilerden farklıdır. Şu
    âyet onların işlevini en güzel bir şekilde açıklamaktadır: “Nitekim kendi içinizden
    size âyetlerimizi okuyan, sizi tezkiye eden (temizleyen), size Kitabı
    ve hikmeti öğreten ve size bilmediklerinizi öğreten rasûller gönderdik.”
    1145 Rasûller, açık deliller ile gelirler. Yanlarında İlâhî adâletin ölçüsü vardır.
    Kitab’ı ve onunla gelen gerçekleri mü’minlere öğretirler. Gücün, kuvvetin ve
    malın nasıl kullanılacağını bildirirler. Allah (c.c.), bu anlamda insanlardan kimin
    peygambere tâbî olup ona yardım edeceğini, kimin onun dâvetine uyup uymayacağını
    imtihan etmektedir.1146
    Mü’minler, peygamberlerin tümüne iman ederler. Peygamberlere itaat etmek
    Allah’a itaat etmektir.1147 Peygamberler bir şeye hüküm verdikleri zaman
    mü’minler “işittik ve itaat ettik” derler. Son Peygamber’e iman eden mü’minler,
    O’nun herhangi bir konuda verdiği hükme itirazda bulunmazlar ve O’nun verdiği
    hükme teslimiyetle rızâ gösterirler.1148
    Mü’minler, Allah’ı sevdikleri için son Peygamber’e uyarlar, onu tâkip ederler.
    1149 Peygamberler, insanlar için seçilmiş en güzel örneklerdir.1150 Mü’minler,
    Peygamber’in getirdiği her şeyi almak, yasakladığı her şeyden de kaçmak zorundadırlar.
    1151 Son peygamber olan Hz. Muhammed (s.a.s.), mü’minleri sever,
    onların üzerine titrer, sıkıntıya düşmelerinden dolayı üzülür.1152 Bütün peygamberler
    rahmet; Son Peygamber de âlemlere rahmettir.1153
    Bazı insanlar, Kur’an’cılık/mealcilik yaparak Kur’an adına sünneti reddetmeye
    kalkmışlardır. Bu tavır, öncelikle Kur’an’ın reddettiği bir tavırdır. Son
    Rasûl de diğer şerefli elçiler gibi, yalnızca mektup getiren postacı benzeri, yani
    sadece mesajı (vahyi) getirip haber veren kimse değildir. O, vahyi getirip haber
    verir, onu tebliğ etmek için çaba sarf eder ve o vahyi bizzat uygular, vahyin
    1144 5/Mâide, 16
    1145 2/Bakara, 151
    1146 57/Hadid, 25
    1147 4/Nisâ, 59, 64
    1148 24/Nûr, 51; 33/Ahzâb, 36
    1149 3/Âl-i İmrân, 31
    1150 33/Ahzâb, 21
    1151 59/Haşr, 7
    1152 9/Tevbe, 128
    1153 21/Enbiyâ, 107
    ≈ 369 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Peygamberlere İman
    hedefini bizzat yaşayarak gösterir. Mü’minler O’na bakarak müslümanlığı nasıl
    yaşayacaklarını ve Allah’ın kendilerinden ne istediğini öğrenirler.
    Sünnet nedir? Bu konuda da ifrat ve tefrit olarak iki aşırı yaklaşım sözkonusudur.
    Peygamberimizin her davranışının sünnet olduğunu savunmak veya
    sünnet denilince birkaç davranış ve şekilsel özelliği anlamak, ya da daha ileri
    giderek sünneti dışlamak. Peygamberimiz, kendisinin her davranışının sünnet
    sayılmaması gerektiği ile ilgili açıklamalar yapma ihtiyacını duymuştur.1154
    Peygamberimiz de bizim gibi bir insandı. Onun da beşer olarak, Arap toplumunun
    miladî 7. asırda yaşayan bir ferdi olarak yediği, giydiği ve yaşadığı bazı
    şeyler vardı ki, bunlar dinî bir amaçla yapılmamıştı. Meselâ Peygamberimiz
    sıcak iklimde yaşayan bir kimse olarak kavminin diğer insanları gibi hiç çorap
    giymemiştir. Çorap giymemek sünnet olarak kabul edilemez. Bir eş olarak hanımlarının
    bazı tavırlarına gücendiği için, bir kimsenin eşine gücenmesi sünnet
    olarak değerlendirilemez.
    Sünneti reddedenlere karşı çıkan genel yaklaşım, aynı tavrı sünneti birkaç
    şekilsel özelliğe indirgeyen anlayışa maalesef göstermemiştir. Takvâ sahibi
    kabul edilenlerin sünnet adına savunup diğer insanları dâvet ettikleri şeyler
    iki elin parmağını geçmeyecek şeylerdir ve din açısından da özü, Kur’an’ın
    hayata geçirilmesi cinsinden olmayan tâlî (sünnet olup olmadığı tartışılabilecek
    olan Kur’an’ın önemsemediği) şeylerdir. Sünnet diye çoğu insanın ısrarla yapıp
    başkalarına tavsiye ettiği şeyler: Yemeğe tuzla başlamak, yedikleri şeyleri tek
    sayıya uygun düşürmek, sakal, sarık, çarşaf, bazı nâfile namazlar ve ilâve edilebilecek
    bunlara benzer bir-iki şeydir; ha bir de erkek çocukların küçük yaşta
    hıtan denilen operasyon yani sünnet etmek ve yemek tabaklarını sıyırmak yani
    yemekleri sünnetlemek. Halk açısından sünnet denilince akla gelen ya sünnet
    düğünüdür, ya yemekleri sünnetlemek veya farz namazların öncesinde
    veya sonrasındaki sünnet namazlar, bir de (belki) sakal. Kur’an’ın hayata hâkim
    kılınması için gayretler, putlarla ve putçularla cihad, İslâmî devlet oluşturma
    çabaları, Kur’an hükümlerinin topluma hâkim kılınması için nebevî tavırlar,
    Kur’an’ın şirke karşı nasıl tavır alınması gerektiğine ilişkin emirlerinin hayata
    geçirilmesi, toplumun hayra doğru değiştirilip dönüştürülmesi gibi hususlar hiç
    de “sünnet” kavramı içinde değerlendirilmez ve insanlar bunlara dâvet edilmez.
    Hâlbuki sünnet, Peygamberimizin ahlâkî, amelî, şahsî, siyasal ve sosyal
    davranışlarının tümünü kapsar. Peygamberimizin sîreti, hayatın her safhasını
    içerir. Bütün hayata şâmildir. Hz. Peygamber’in din olarak ortaya koyduğu her
    1154 Bu konuyla ilgili bkz. Müslim, Edâhî 35/5; Ebû Dâvud, Salât 90, Hacc 50; İbn Mâce, Hacc 81 vb.
    ≈ 370 ≈
    Ahmed Kalka n
    şey demek
    olan Sünnet, Allah’ın kitabıyla gönderdiği dinin hayata yansıması,
    Kur’an’ın pratize edilip uygulama alanına Nebevî metodla uygulama alanına
    çıkmasıdır. Sünnet anlayışının, hayatı bir bütün olarak kucaklaması gerekir.
    Dolayısıyla ‘’sünnet” kavramı: “Rasûl-i Ekrem’in Kur’an’da Allah tarafından emredilen
    hususları nebevî tarzıyla hayata geçirmesi, davranış ve sözleriyle ortaya
    koyduğu örnek/model” diye en geniş mânâsıyla kullanılmalıdır.
    Bugün çekilen bütün problem ve sıkıntıların sebebi, Kur’an ve sünnetin bireysel,
    sosyal ve siyasal hayatımıza yeterince hâkim olmayışıdır. Kur’an’ı temel
    ölçü ve Peygamber’i de model ve örnek almadığı için toplum bin bir problemle
    karşı karşıyadır. Bir peygamber sadece kurye vazifesi gören bir postacı değil,
    fakat kâmil bir modeldir. Kur’ân’da Hz. Peygamber’e birtakım görevler verildiği
    anlaşılmaktadır.
    Bu görevler: Şâhit olma, uyarıcı olma, müjdeleyici olma, öğüt
    verme, dâvet etme, tebliğ etme, tilâvet etme, ta’lim etme, beyan etme, tezkiye
    etme şeklinde sayılabilir.1155 Bu görevleri kendisine yükleyen de Allah’tır. Zira,
    görevlendirmenin olduğu yerde, görevlendirenin varlığını görmemek mümkün
    değildir.
    Dinin yaşanmasında, bir modelin, bir sünnetin varlığı gereklidir. Peygamberlere
    iman, onlara itaat etmek içindir.1156 Müslümanlığın özü ve esası kelime-
    i tevhidle ifade edilir. Tevhid kelimesinin ikinci bölümü, Hz. Muhammed’in
    (s.a.s.) Allah’ın rasûlü/elçisi olduğunu kabul etmektir. Bu inanç, bizi peygamberin
    örnek ve önderliğinin kabulüne götürür.
    Peygamberlere iman, onları örnek ve önder kabul edip onlara itaat etmek
    içindir. Kur’an’da mü’minlerin, Allah ile beraber Rasülü’ne de itaat etmeleri şart
    koşuluyor. Rasül’e itaat etmeden İslâm yaşanamaz. Zira, “Rasüller sadece
    kendilerine itaat edilsin diye Allah’ın izniyle gönderilmişlerdir.”1157 Kur’an’a
    ve sünnete itaat, imanın ve İslam’ın ilkelerindendir. İman edip de Allah’a ve Rasül’e
    itaat etmemek boş bir iddiadan başka bir şey değildir. Bu yalan, tâğutla
    hükmetmek isteyen her yalancının iddiasıdır. Çünkü münâfıkların alâmeti, devamlı
    sûrette itaatten kaçınmaktır. Zira Yüce Allah münâfıklar hakkında şöyle
    buyurur: “Onlara Allah’ın indirdiğine ve Peygamber’e gelin denildiği zaman,
    senden büsbütün kaçtıklarını görürsün.”1158 Kur’an ve Sünnete itaat, bir akîde/
    inanç meselesidir. Mü’min, akîdesini sağlam temeller üzerine oturtmalıdır.
    1155 2/Bakara, 125, 129; 3/Âl-i İmrân, 164; 5/Mâide, 67; 16/Nahl, 44; 62/Cum’a, 2 vb
    1156 4/Nisâ, 64
    1157 4/Nisâ, 64
    1158 4/Nisâ, 61
    ≈ 371 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Peygamberlere İman
    Peygamberlerin gösterdiği yoldan başka yolda gitmenin, dünya hayatında
    sayılamayacak kadar çok olumsuz sonucu ve cezasından ayrı olarak, âhirette
    de büyük bir cezası vardır. Bu ceza o kadar büyük olacaktır ki, kâfirler
    dünyada iken peygamberlerin izinden gitmediklerinden, kendilerinden farklı
    hiçbir meziyetleri olmayan, haktan uzak sapık önderlere uyduklarından dolayı,
    -faydasını göremeyecekleri bir zamanda- pişman olacaklar ve pişmanlıklarını
    dile getireceklerdir. Bu durumu Yüce Rabbimiz şöyle tablolaştırmaktadır: “...O
    gün kâfirlere çok zordur. O günde zâlim, ellerini ısırıp: ‘Keşke peygamberle
    birlikte yol almış olsaydım!’ der. ‘Eyvah bana, keşke filanı dost edinmeseydim.
    Andolsun ki o, bana geldikten sonra beni haktan saptırdı.’ Şeytan
    insanı yardımsız ve zelil bırakandır.”1159 İşte bu dünyada şeytanın ardından giderek
    peygamberlerin yolunu/sünnetini terk edenler, âhirette bu dünyada iken
    uydukları kimselerden uzaklaşmak isteyecekler; böylelikle azaptan kurtulmayı
    deneyeceklerdir. Ancak bunun da kendilerine bir faydası olmayacaktır.1160
    Allah, insanlara insan olarak, kendi aralarından peygamberler göndermiş
    ve onların yolundan gitmelerini, peygamberlerine her hususta itaat etmelerini
    emretmiştir. Peygamberlerin izinden gitmeyenlere uymak, ya da onların
    izinden gidilmeyen hallerde baştakilere, ileri gelenlere itaat, Allah’ın yolundan
    sapmak için gösterilecek geçerli bir mâzeret değildir. Yüce Rabbimiz,
    Peygamberimizin yolundan sapmak için gösterilecek hiçbir mâzereti kabul
    etmeyecektir. Peygamber’in getirdiği yola aykırı yol izleyenlere itaat, -kim
    olursa olsunlar- meşrû bir itaat değildir. “Yaratan’a isyanı gerektiren hususlarda
    yaratılmışa itaat yoktur”1161 şeklindeki nebevî düstur ile ve “mârufu
    emredip münkeri nehyetmek” ilkesi gereğince böylelerini hizaya getirmek
    gerekir; onların sapıklıklarının peşinden gitmek değil. Peygamberlerin dışında,
    uyulan kimselerin büyük yanılgılara düşme ihtimali büyüktür. Uyulan
    kimselerin peygamberlerin yolundan gitmemeleri halinde kimlikleri, sıfatları,
    nitelikleri, makamları, yakınlıkları ne olursa olsun, uyanlara âhirette hiçbir fayda
    sağlayamayacakları, ebedî azaptan kurtaramayacakları herkes tarafından
    gayet açık ve net bir şekilde bilinmelidir.
    “Yüzleri ateşte (bir taraftan bir tarafa) çevrileceği o günde diyeceklerdir
    ki: ‘Ne olaydı, biz Allah’a ve Rasûl’e itaat etseydik!’ Ve diyecekler
    ki: ‘Rabbimiz, gerçekten biz başkanlarımıza, efendilerimize itaat ettik de,
    1159 25/Furkan, 26-29
    1160 Bkz. 2/Bakara, 165-167
    1161 Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839
    ≈ 372 ≈
    Ahmed Kalka n
    onlar da bizi saptırdılar. Rabbimiz, onlara azaptan iki kat ver ve onları en
    büyük lânet ile lânetle!”1162
    Gerçekten akıl sahibi olanlar, Peygamber’den başkasının yolundan gitmeyi
    düşünmek, akıllarının en ücra köşesinden geçirmek şöyle dursun; bu
    hayırlı ve biricik doğru yoldan gitmeyenleri gafletlerinden uyandırmak için
    peygamberlerin açtıkları yolda, gösterdikleri istikamette ve onların metoduyla
    mücadele eder, cihad ederler...
    Peygamberlerin ve -günümüz için söyleyecek olursak- son peygamber
    Hz. Muhammed’in (s.a.s.) getirmiş olduğu şeriate aykırı bir hüküm ya da
    hükümleri, düzen ya da düzenleri, kurum ya da kurumları, değer ya da değerleri
    alternatif olarak göstermek, kabul etmek, onlara çağırmak; bunlar
    insanlara hükmetmekte iseler, bunları kabul edip rızâ göstermek, yok edilmeleri
    için çalışmamak, onlara gereken tepkiyi göstermemek; bütün bunlar
    Peygamber’in getirdiği şeriatı reddetmek anlamına geleceğinden, iman ile
    bağdaşamaz. Yani, böyle bir tutum, anlayış ve davranış küfürdür. Çünkü
    İslâm’ın ve Kur’an’ın üzerinde hassâsiyetle durduğu “peygamberlere iman”
    ilkesine ve kelime-i şehâdetin ikinci bölümü olan “Muhammed’in (s.a.s.) Allah’ın
    Rasûlü” olduğunu kabul ve ikrar etmeye aykırıdır.
    NEBÎ İLE RASÛL ARASINDA FARK VAR MIDIR?
    (Geleneğin Yanlışından Modern Küfre/Sahte Peygamberliğe)
    Nebî ve Rasûl kavramları müteradif, yani eşanlamlı ifadelerdir. Kur’an’da
    “nebî” ve “rasûl” kelimeleri peygamberler için kullanılmıştır. Ancak klâsik
    anlayışa göre, ikisi arasında şöyle bir fark olduğu belirtilir: Rasûl, kendisine
    kitap ve şeriat gönderilen peygambere denir. Nebî ise, kendisine kitap ve
    şeriat gönderilmeyip, kendisinden önceki rasûlün kitap ve şeriatını insanlara
    tebliğ eden peygambere denir. O halde her rasûl aynı zamanda nebîdir,
    ama her nebî rasûl değildir. Çağımızda bazı yalancı peygamberler ve onları
    savunanlar da bu farkları tersine çevirirler.
    Modern mütenebbiler, sahte peygamberliklerinin dine ters düşmediğini
    güya kanıtlamak için, nebî ile rasûl kavramı arasında olduğunu kabul ettikleri
    farktan yola çıkarlar. Nebî, kitap verilenlere; rasûl ise, bu mesajı taşıyanlara
    verilen ad olduğunu ileri sürerler. Hindistan’da Sör Seyyit Ahmet’in başını
    1162 33/Ahzâb, 66-68 ve yine bkz. 7/A’râf, 38
    ≈ 373 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Peygamberlere İman
    çektiği modernist akım, bunu iddia eder. Bunlara göre, her nebî aynı zamanda
    rasûldür; fakat her rasûl nebî değildir. Nebî, hem kendinden önceki
    kitapları doğrulayıcı, hem de aldığı yeni kitabı insanlara ulaştırıcıdır. Her kitap
    verilen nebî bir elçidir/rasûldür; fakat her elçiye/rasûle kitap verilmemiştir.
    Kur’an’dan uydurma deliller bulmaya çalışan bu sahtekârlar, Peygamberimiz
    (s.a.s.)’in “hâtemu’l enbiyâ/nebîlerin sonuncusu”1163 olduğunun kesin
    biçimde ifade edildiğini görüp bir teville bunu çürütemedikleri için, sahte
    peygamberlerini, nebî değil de rasûl olarak isimlendirirler. Nebî ve rasulle ilgili
    geleneksel yanlışı, tersinden başka bir yanlışla sürdüren bu kimseler, yalancı
    peygamberlik kurumunu yeniden işletmeye çalışırlar. Hâlbuki Kur’an, nebî ile
    rasûl arasında bir fark gözetmiyor.
    Kur’an’a Göre Nebî ile Rasûl Arasında Fark Yoktur. Nebî, peygamberlerin
    haber alma, vahiy alma vasıflarına, rasûl ise, alınan mesajın elçiliğini
    yapma, aktarma vasıflarına işaret etmektedir. Tıpkı adâletli davranmayı ve
    takvâlı olmayı şahsında birleştiren mü’min gibi. Yani nasıl bir mü’minin aynı
    anda âdil ve muttakî olması, çelişki arzetmiyorsa, bir peygamberin de aynı
    anda nebî ve rasûl olması da tenâkuz teşkil etmez. Nebî ile rasûl arasındaki
    fark, sadece kelime anlamları itibariyledir. Yoksa, şeriat alıp almaması, kitap
    getirip getirmemesi açısından aralarında anlam farkı yoktur. Geleneksel bazı
    iddialara göre, Hz. İsmail gibi peygamberler sadece nebîdir; kendilerinden
    önceki rasûlü tekrar ederler. Oysa Kur’an, Hz. İsmail için, hem rasûl, hem
    de nebî sıfatlarını kullanmaktadır: “Kitap’ta İsmail’e dair anlattıklarımızı da
    an. Çünkü o sözünde duran rasûl nebî idi.”1164 Hz. Hârun için de Kur’an,
    Hz. Mûsâ ile beraber her ikisine rasûl demektedir: “Fir’avn’a giderek (ona)
    deyin ki: ‘Biz âlemlerin Rabbinin rasûlüyüz.”1165
    Geleneksel görüşün nebî’yi önceki kitabın ve rasûlün mukallidi durumuna
    indirgemesi çok yanlıştır. Çünkü birçok âyette nebî kavramına kitap nispet
    edilmiştir. “Allah, nebîlerden şöyle söz almıştı: ‘Bakın, size kitap ve
    hikmet verdim, şimdi yanınızda bulunanı doğrulayıcı bir rasûl geldiğinde,
    ona mutlaka yardım edeceksiniz; bunu kabul ettiniz mi? Ve bu hususta
    ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?’ demişti. Kabul ettik dediler. O halde
    şâhit olun, Ben de sizinle beraber şâhit olanlardanım dedi.”1166 Bu âyetten
    kesin olarak anlaşılmaktadır ki, nebî, kitap ve şeriatı olmayan biri değildir.
    1163 33/Ahzâb, 40
    1164 19/Meryem, 54
    1165 26/Şuarâ, 16
    1166 3/Âl-i İmrân, 81
    ≈ 374 ≈
    Ahmed Kalka n
    Yine Kur’an’da kendilerine kitap verildiği muhkem olarak Kur’an’da anlatılan
    peygamberleri nebî olarak vasfetmektedir. “Nebîlerden söz almıştık. Senden,
    Nuh’tan, İbrâhim’den, Mûsâ’dan, Meryem oğlu İsâ’dan sağlam bir
    söz (misak) almışızdır.”1167 Dolayısıyla Kur’an, nebî ile rasûl arasında kitap
    alıp almamak açısından bir ayrım yapmamaktadır. Kur’an, bazı nebîlere kitap
    verildiğini belirttiği gibi, rasullere de kitap verildiğini açıklar: “Andolsun
    Biz rasullerimizi açık delillerle gönderdik. Ve onlarla beraber Kitab’ı, mizan’ı/
    nizâmı indirdik ki, insanlar adâleti yerine getirsinler.”1168 Görüldüğü
    gibi âyet-i kerimede rasûl kavramına kitap nispet edilmiştir. Bu da gösteriyor
    ki, Kur’an, nebî ile rasûl arasında kavramsal fark gözetmemektedir. Fakat
    peygamberlerin genel Kur’anî tanımı nebîdir; rasûl, gönderilmekle (irsâl) ve
    tebliğle, görevin icrâsıyla ilgili bir kavramdır.
    Kur’an, Hz. İsmail, Hz. Mûsâ ve Hz. Muhammed (s.a.s.)’e aynı âyetlerde
    hem nebî, hem rasûl demektedir.1169 Hâtemiyetin (son nebî olmanın) sadece
    nebîlik için söz konusu olduğunu, rasûllük için söz konusu olmadığını
    iddia etmek, hastalıklı kalplere sahip olanların bir tahrif çabasından ibarettir.
    Kur’an nebî ile rasûl arasında bir ayrım gözetmediği gibi, şu peygamberler
    nebî; şunlar da rasûldür diye Kur’an’ın bir beyanı da yoktur. Nebî, genellikle
    peygamberlerin haber alma, vahiy alma yönünü, rasûl ise genellikle, alınan
    vahyin elçiliğini yapma yönünü ifade eden kavramlardır. Her peygamber vahiy
    almıştır (nebî); ve aldığı vahyi tebliğ etmiştir (rasûl). Bu iki vasfı bünyesinde
    bulundurmayan birine de peygamber denemez. Yani kalbine indirilen vahyin
    elçiliğini (rasûllüğünü), insanlara iletimini üstlenmeyen birine nebî denemeyeceği
    gibi, vahiy almayan (nebî olmayan) birine de rasûl denemez. Hz.
    Muhammed (s.a.s.)’den sonra bir insan, kavramsal anlamda ister rasûl olduğunu,
    isterse nebî olduğunu iddia etsin, yalancı peygamberdir, müseylimetü’l
    kezzâbtır. Çünkü nebî de rasûl de ıstılahî açıdan peygamberliğe delâlet
    etmektedir. Her nebî rasûldür; her rasûl de nebîdir.1170
    NEBÎ’YE İTAAT GEREKMEZ GÖRÜŞÜ
    Bu başığın açılımı olarak değerlendirmemizi birinci cildin ilk ünitesi Akaidin
    Usûlü başlığında işledik. Oraya bakılabilir
    1167 33/Ahzâb, 7
    1168 57/Hadîd, 25
    1169 19/Meryem, 54, 51; 7/A’râf, 157; 33/Ahzâb, 40
    1170 Fevzi Zülaloğlu, Nebî İle Rasül Arasındaki Fark, Haksöz, sayı 66
    ≈ 375 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Peygamberlere İman
    SORULAR
    1- Nebî, Rasûl ve mütenebbî kavramlarını açıklayabilmek.
    2- Peygamberlerin gönderiliş amaçları nelerdir?
    3- İnsanlar içerisinden peygamberleri kim seçer?
    4- Nebî ile Rasûl arasındaki fark nedir?
    5- Peygamberlerin sıfatları nelerdir?
    6- Son peygamber kimdir ve özellikleri nelerdir? Onun hakkında doyurucu
    bilgiler veriniz.
    7- Kur’an’da ismi geçen peygamberlerin isimlerini sayınız.
    8- Kur’an’da ismi geçtiği halde peygamber olup olmadıkları şüpheli olanlar
    kimlerdir?
    9- Tarihte ve günümüzde sahte peygamberler çıkmış mıdır? Çıktıysa
    bunlara örnekler veriniz.
    10- Peygamberleri örnek almanın nasıl olacağını ve peygamberlere nasıl
    vâris olunacağını açıklayınız.
    11- Aşağıdakilerden hangisi peygamberlerde bulunması gereken sıfatlardandır?
    a) Tebliğ b) Yalan söylemek
    c) Günah işlemek d) Emânetlere riâyet etmemek
    12- Aşağıdakilerden hangisi peygamberlerin gönderiliş amacı olamaz?
    a) İnsanları Allah’ın dinine dâvet etmek
    b) İnsanlara Allah’a nasıl ibâdet edeceklerini göstermek
    c) İnsanların eski inanç, adet ve geleneklerini devam ettirmek
    d) İnsanlara ahlâki yönden güzel örnek olmak
    13- “Peygamberler insanların en zeki ve en akıllılarıdır.” Bu ifâdede geçen
    özellik, peygamberlerin hangi sıfatıdır?
    a) sıdk b) emânet c) fetânet d) ismet
    ≈ 376 ≈
    Ahmed Kalka n
    ≈ 377 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Ahİrete İman
    22. Ünite
    ÂHİRETE İMAN
    • Âhiret; Anlam ve Mâhiyeti
    • Kur’an-ı Kerim’de Âhiret
    • Âhirete İman
    • Âhiretin Gerekliliği ve Âhirete İnanmanın Faydaları
    • Yakînî Bilgi; Kesin İnanç
    • Kıyâmetin Zamanı
    • Amel Defterleri
    • Mizan
    • Cennet ve Cehennem
    • Âhirete İmanın İnsan Hayatındaki Yeri
    • Âhiret Şuuru
    • Yaratılışa İnanan, Yeniden Yaratılmaya da İman Eder
    • Âhiret Anlayışı Bizi Dirilişe Ulaştırır/Ulaştırmalıdır
    • Gündüz Yaşıyor, Gece Ölüyor, Sabah Diriliyoruz
    • Her Kış Bir Ölüm, Her Bahar Bir Diriliştir
    • Sorular
    Bu üniteyi bitirdiğinizde aşağıdakiamaçlara ulaşmanız beklenmektedir
    • Âhiretin gerekliliğini ve âhirete inanmanın fayda ve hikmetlerini dillendirebilmek.
    • Kıyâmetle ve kopma zamanı ile ilgili Kur’an’ın temel vurgularını özetleyebilmek.
    • Kur’an’ın âhirete iman konusunu niçin yakîn kelimesi ile ifade ettiğini açıklayıp
    yakînî bilgi ve inancı açıklayabilmek.
    • Âhiret inancının insan hayatındaki önemini dillendirebilmek.
    • Yeniden dirilmenin akla ters düşmediğini örneklerle açıklayabilmek.
    • Ölümü ve ölüm sonrasını Kur’an’ın nasıl değerlendirip bizi nasıl ölüm ötesine
    hazırladığını izah edebilmek.
    • Ölüm sonrası, yeniden dirilişle birlikte başlayacak olan haşrin, mizanın ve amel
    defterlerinin mâhiyetleri hakkında bilgi verebilmek.
    • Cennet ve cehennem hakkında doyurucu açıklamalarda bulunabilmek.
    • Âhiret şuuruna sahip olup bu bilinçle hayatına çeki düzen verecek şekilde nefis
    muhâsebesinin nasıl yapılabileceğini izah edebilmek.
    ≈ 378 ≈
    Ahmed Kalka n
    ÂHIRET; ANLAM VE MÂHIYETI
    Âhiret, kelime olarak Arapçada son, diğer, sonra gelen demektir. Âhiret,
    dünya hayatını takip eden, ona benzeyen yönler olduğu kadar, benzemeyen
    yönlerin de olduğu daha değişik ve ölümsüz bir hayattan, ebediyet âlemine
    ait çeşitli merhaleler ve hallerden ibarettir. “Yakîn” ise, gerçeğe uygun ve
    herhangi bir şüphe ile ortadan kalkmayacak şekilde şek ve şüpheden uzak
    olan sabit ve kesin bir inanış, şüphe karışmayan kesin bilgi demektir.
    Âhiret inancı, Allah’ın varlığını kabul eden hemen hemen bütün din ve düşünce
    sistemlerinde (tabii bu arada hıristiyanlık ve yahudilikte de) mevcuttur.
    Kur’an’da Hz. Nuh, İbrahim, Yusuf, Mûsâ, İsa ve diğer peygamberlerin kendi
    ümmetlerine âhiret akidesini telkin ettikleri ifade edilir.1171
    KUR’AN-I KERIM’DE ÂHIRET
    Âhiret kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 115 yerde geçer. Kur’an’da son gün
    anlamında yevmü’l-âhir şeklinde, dünya ile karşılaştırmalı olarak veya yalın
    halde geçer. Yalın halde el-âhire şeklinde kullanıldığı yerlerde ed-dâru’l-âhire
    tamlaması, yani “âhiret yurdu”, “diğer ülke” anlamında olduğu veya âhiret
    hayatı demek olduğu kabul edilir. Bu kullanılış şekillerinden de anlaşılacağı
    gibi âhiret kavramı ile dünya kavramı arasında sıkı bir münasebet vardır.
    Kur’ân-ı Kerim’de yüzden fazla terim ve deyim kullanılarak âhiret akidesi
    işlenir. Âhiretle ilgili âyetler hem Mekkî, hem de Medenî sûrelerde sık sık
    tekrarlanmaktadır. Bu tekrarın, konunun önemini vurgulamak, sorumluluk
    duygusunu pekiştirmek, dünya ile âhiret arasındaki psikolojik mesafeyi kısaltarak
    mü’minin ruhunu yüceltmek ve hayatını ebedîleştirmek gibi hedeflere
    yönelik olduğunu söylemek mümkündür. Birçok sûrede kâinatın, özellikle
    insanın yaratılışından ve hayatın akışından bahseden âyetlerle âhiret hayatını
    tasvir eden âyetler yan yana yer almıştır. Kur’an’ın tasvirine göre dünya
    hayatı bir “oyun ve eğlence”1172 bir “süs ve öğünüş”tür;1173“mal, evlât ve
    nüfuz yarışı”dır.1174 N etice i tibariyle o g eçici b ir f aydalanış v e a ldanış v esilesidir.
    Asıl hayat, âhiret hayatıdır. Gerçek anlamda huzur ve sükûn sadece
    ölümsüz âlemdedir.1175 Her ne kadar ölüm, geride kalanlar için acı ve hasret
    dolu bir olay ise de, imanlı gönüller için fânîlikten ebedîliğe geçişi sağlayan
    1171 Bak. 12/Yûsuf, 101; 19/Meryem, 33; 20/Tâhâ, 55; 26/Şuarâ, 81-102; 71/Nuh, 17-18
    1172 6/En’âm, 32; 29/Ankebût, 64; 47/Muhammed, 36; 57/Hadîd, 20
    1173 57/Hadîd, 20
    1174 57/Hadîd, 20
    1175 Bak. 29/Ankebut, 64 ; 40/Mü’min, 39; 57/Hadîd, 20
    ≈ 379 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Ahİrete İman
    bir vasıtadır. O yüzden birçok âyette ölüm ve âhiret hayatı “buluşmak, sevdiğine
    kavuşmak” anlamındaki “lika (likaullah, likau’l-âhire)1176 kelimesiyle
    ifade edilmiştir.
    Asıl hayatın ikinci âlemde başlayacağına iman edenler, ölümün ebedî yokluk
    olmadığını kabul ederler. Henüz hayattayken, bu gerçek vatanın, baba
    yurdunun, sonsuz mutluluk hayatının özlemini duyar ve ona göre yaşarlar.
    Kur’an-ı Kerim’in âhireti ispat metodu, “nereden geldim, nereye gidiyorum?”
    sorusuna tatminkâr bir cevap bulmaya dayanır. Düşünen her insanın
    sormaya mecbur olduğu bu sorunun birinci kısmında, kendisine ve içinde
    yaşadığı tabiata hâkim, mutlak kudrete sahip bir yaratıcının varlığına inanan
    kimse, sözkonusu sorunun ikinci kısmında da aynı düşünce tarzını devam
    ettirerek öbür âlemin ölümsüzlüğünü kolaylıkla benimser. Bundan dolayı Allah’a
    imanla âhiret gününe iman Kur’an’da sık sık ve birlikte zikredilmek
    sûretiyle bunun ne kadar önemli bir ilke olduğuna dikkat çekilmiştir.
    Dünyaya ilk gelişinde pek âciz bir canlı olan insan, hayatının daha sonraki
    devrelerinde fizyolojik ve psikolojik yönden gelişip tabiat içindeki en mükemmel
    yaratık haline gelir. Ondaki ruhî ve fikrî gelişme devam ederek, fıtratındaki
    özellik ortaya çıkarak kendisinde ebediyet duygusu meydana getirir.
    İnsanın, iyi düşünmeden, ilk bakışta yok oluş (fenâ) gibi telakki ettiği ölümden
    korkması veya öbür âleme inanmayanlarla ona hazırlıklı olmayanların
    ölümden ürkmesi de bu ebediyet duygusuna bağlanabilir. O halde daha
    mükemmel ve ölümsüz bir âlem olan âhiretin varlığını benimsemek insanın
    tabii yaratılışında, fıtratında bulunan bir özelliktir. Ancak, dünya hayatının câzibesi,
    kişinin fıtratındaki ölümsüzlük duygusunu unutturup tabiatındaki seyri
    durdurabilir.
    ÂHIRETE İMAN
    Mü’minlerin akîdelerini teşkil eden iman esaslarından birisi de “âhiret gününe
    inanmak”tır. Kur’an, bizden gaybî olan âhiret âlemine yakînen, (kesin
    inançla) inanmamızı istemektedir. İsrâfil (a.s.) birinci defa sura üfürdüğünde
    kıyâmet kopacak, her şey yok olacaktır. İkinci defa üfürdüğünde ise herkes
    dirilecektir. İnsanların tekrar dirilmesiyle başlayan ve ebediyyen devam
    edecek olan zamana âhiret denir. “Sonra siz kıyâmet gününde muhakkak
    1176 6/En’âm, 31; 7/A’râf, 147…
    ≈ 380 ≈
    Ahmed Kalka n
    diriltileceksiniz.”1177; “Onlar sana indirilene de, senden önce indirilenlere
    de inanırlar, âhirete de kesin inanç ile inanırlar.”1178
    Âhiret gününde, dünyada kim ne işlemişse karşılığı tam olarak verilecektir.
    Bir âyet-i kerimede şöyle buyuruluyor: “Kâfirler öldükten sonra hiç
    dirilmeyeceklerini zannederler. Ey Muhammed! De ki, Hayır! Rabbime
    yemin ederim ki öldükten sonra yeniden dirileceksiniz. Sonra da yaptıklarınız
    size bildirilecektir. Bu Allah’a çok kolaydır.”1179
    Her şey gibi dünyanın da bir sonu vardır. Bir gün gelecek her yaratılan
    şey gibi dünya da yok olacaktır. Her şey yok olduktan sonra insanlar Allah’ın
    emriyle tekrar dirilecektir. Herkes dünyada işlediğinden sorguya çekilecek,
    her yaptığının karşılığını görecektir. O gün insana iman ve sâlih amelden
    başka hiç bir şey fayda vermeyecektir. İslâm’ı seçen ve gereklerini yerine
    getirenler cennete; bâtılı seçenler ise cehenneme gidecektir.
    “Güneş dürülüp ışığı kalmadığı zaman;
    Yıldızlar düşüp söndüğü zaman;
    Doğurması yaklaşmış develer başıboş bırakıldığı zaman;
    Yabani hayvanlar bir araya toplatıldığı zaman;
    Denizler kaynatıldığı zaman;
    Canlar bedenlerle birleştirildiği zaman;
    Kız çocuğun hangi suçtan ötürü öldürüldüğü kendisine sorulduğu zaman;
    Amel defterleri açıldığı zaman;
    Gök yerinden oynatıldığı zaman;
    Cehennem alevlendirildiği zaman;
    Cennet yaklaştırıldığı zaman;
    İnsanoğlu ne yaptığını görecektir.”1180
    Âhiret âlemine iman, Kur’an’da çoğunlukla Allah’a imandan hemen sonra
    zikr edilmektedir. Yani Allah’a iman ile âhirete iman birbirine bağlı olarak ifâde
    edilmiştir. Biri başlangıç, öbürü ise sonuç. Çünkü yapılan her amel, her
    iyilik, işlenen her suç, çiğnenen her emir ve reddedilen her hükmün karşılığı
    ancak o âdil mahkemede hallolunacaktır. O mahkemede hiç bir şey karşılık-
    1177 23/Mü’minûn, 16
    1178 2/Bakara, 4
    1179 64/Teğâbûn, 7
    1180 81/Tekvîr 1-14
    ≈ 381 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Ahİrete İman
    sız bırakılmayacaktır. “Kim zerre miktarı bir hayır işlerse, onun mükâfatını
    görecek; kim de zerre miktarı bir kötülük işlerse, onun cezâsını görecektir.”
    1181
    Evet, dünya bir imtihan yeri, âhiret de o imtihanın değerlendirileceği bir
    başka yerdir. O yerde Allah’tan başka hiç bir yardımcı, O’nun izni olmadan
    hiç bir şefaatçı bulunamaz. Artık bütün işlemler bitmiş ve bütün hesaplar neticelendirilmiştir.
    Kur’ân-ı Kerim bu manzarayı şöyle dile getirmektedir: “Bir
    de öyle bir azâb gününden sakının ve korunun ki, o günde (Kıyâmette) hiç
    bir kimse, hiç bir kimse adına bir şey ödeyemez. Kimseden şefaat da kabul
    edilmez. Azâbdan kurtulmak için kimseden bedel ve karşılık alınmaz.
    O kâfirlere yardım da yapılmaz.”1182
    Mü’minler bilmelidir ki, o gün mesuliyet ferdîdir, hesaplar şahsîdir. Herkes
    kendi nefsinden sorumludur. Hiç kimse başkasının günahını taşıyamaz. Hiç
    kimse kimseyi kurtaramaz.
    Âhirete iman, mü’mine, mutlak adâlete dayanan ferdî mesuliyeti yükler.
    Bu prensip, mü’mine, kendi değerini öğreten ve iç âleminde uyanıklığı hâkim
    kılan en kuvvetli bir prensiptir. Âhirette mü’mini kurtaracak, onu himaye edecek
    ancak sahih imanı ve sâlih amelidir. Hiçbir fidye onu küfür ve masiyetinin
    cezâsından kurtaramaz. Bunun içindir ki, âhirete imanın, mü’minin hayatında
    büyük bir etki yapacağı kaçınılmazdır. Öyle ise mü’min, bütün hazırlık ve
    çalışmasını âhirete yönelik yapmalıdır. İslâmî çalışma ve ibâdet hayatında
    bunun dışında hiç bir menfaat beklememelidir. Çünkü, icraatında başkasını
    ortak eden (yani, Allah’tan başkası için ibâdet edip, başkaları takdir etsin
    diye kulluk yapan) âhirette de kimi ortak yapmış ise, ecrini ondan isteyecektir.
    Âhirette Allah’tan başkası mükâfat ve cezâ veremeyeceğine göre, o
    halde mü’min Allah’tan başkası için kulluk yapamaz.
    Âhirete iman, insanoğlunun başıboş olmadığını, lüzumsuz yere yaratılmadığını,
    kendi hevâ ve hevesiyle baş başa bırakılmadığını insana öğretir. Bu
    akîde, ameli karşılığı ile birleştiren bir inançtır. Bu inanç, insanoğluna kesin
    olarak bildiriyor ki, mutlak bir adâlet kendisini beklemektedir. Mü’min bu
    inanç sayesinde hesap ve adâlet gününe kendini hazırlar.
    Bu inanç, mü’min ile kâfiri birbirinden yaşantı itibariyle de ayırır. Mü’min,
    1181 99/Zilzâl, 7-8
    1182 2/Bakara, 48
    ≈ 382 ≈
    Ahmed Kalka n
    âhirete inandığı için dünyayı bir imtihan yeri olarak kabul eder ve çalışmasını
    da ona göre yapar. Kâfirler ise, âhirete inanmadıkları için, hayatı sadece bu
    dünyadan ibâret sayar ve çalışmasını da hep bu dünyaya ait kılar. Böylece
    onlar, âhirete eli boş olarak gider ve orada onlara sadece ateş arkadaşlık
    eder. Başka yardımcıları yoktur onların.
    Âhirete iman, onun için çalışmayı da beraberinde getirir. Yani âhirete inandığını
    iddia eden herkes, çalışmasını ona göre yapmalıdır. Allah’a ve âhirete
    inanıp mü’min olduğunu iddia eden kimse, karşısındaki kim olursa olsun,
    onun sevgisi Allah’adır, Rasûlünedir ve mü’minleredir. Kalbinde diğerlerine
    en ufak bir sevgi besleyemez. Allah’ın mü’minlerden istediği budur.1183
    İnsanın, bir şeyin kârını ve zararını düşünmesi fıtrattandır. Bu âlemden
    başka âlem tanımayan kimse, yalnızca bu dünyadaki kârı ve zararı düşünür;
    dünyevî faydalar beklemediği hiç bir işe yanaşmaz. Fakat, âhiret gününe
    inanan kimse, dünyevî fayda ve zararlara pek aldanmaz. Çünkü onun bütün
    kazancı âhirete yöneliktir. O mükâfatını sadece Allah’tan bekler. Ona
    hayırlı bir iş götürüldüğünde, madden kaybedeceği bir şey olsa bile onu
    kaçırmamaya çalışır. Karşısına kötü bir iş çıktığında da, maddî faydası ne
    kadar olursa olsun ondan kaçınır. Kısaca mü’min âhirete yönelik çalışmalarda
    bulunarak, geçici dünya menfaatinin para, servet, mal, mülk, mevki,
    şöhret gibi aldatıcı meta’larına aldanmaz. O bilir ki, dünya üzerinde bulunan
    bütün varlıklar, tüm dünyevî faydalar geçicidir; günün birinde hepsi yok olup
    gidecektir.
    Yine insan, günün birinde, güneşin soğuyup bütün enerjisini kaybedeceğini,
    yıldızların dökülüp yok olacağını ve bütün kâinatın altüst olacağını yakinen
    bilmelidir. Kıyâmetten sonra da insana yeni baştan hayat bahşedileceği,
    insanların bu dünyadaki fiillerinin kayıtlar altında tutulup, kıyâmet gününde
    ortaya konulacağı, kıyâmette herkesin Allah tarafından hesaba çekileceği,
    bir kısım insanların (iman ve amel-i sâlih sahiplerinin) Cennet’e; bir kısım
    insanların (isyankârların) da Cehennem’e gireceğini yakinen bilir ve inanır.
    Kur’ân-ı Kerim’de Cennet ve Cehennem ehlinin tasviri şöyle yapılmaktadır:
    “Kıyâmet gününde birtakım yüzler ak, birtakım yüzler de kara olacak.
    O vakit yüzleri kara olanlara şöyle denilecek: ‘İmanınızdan sonra küfrettiniz
    ha! İşte o küfrün cezâsı olarak tadın azâbı.’ Ama yüzleri ak olanlar
    1183 Bak. 58/Mücâdele, 22
    ≈ 383 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Ahİrete İman
    Allah’ın rahmeti içindedirler. Onlar orada (Cennet’te) ebedî olarak kalacaklardır.”
    1184
    Mü’min âhirete iman ederken, bunu sözde bırakmayarak âhiret için ne
    gerekirse onu yapar, âhiret mutluluğunu kazanabilmek için önceden âhirete
    yönelik gayret ve çalışmalarda bulunur. Çünkü Alah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
    “Kim de mü’min olduğu halde âhireti ister ve çalışmasını da onun
    için yaparsa, işte bunların çalışmaları makbuldür.”1185
    ÂHIRETIN GEREKLILIĞI VE ÂHIRETE İNANMANIN FAYDALARI
    1-) Dünya insan için bir imtihan yeridir. İnsan akıl ve irâde sahibidir. Allah,
    gönderdiği peygamberler ve kitaplarla insanlara hakkı ve bâtılı açıklamıştır.
    İnsan imtihan olunmaktadır, eğer İslâm’ı seçerse cennete girecektir, yok
    bâtıl bir din seçerse cehenneme girecektir. “Hanginizin daha iyi amellerde
    bulunacağını denemek için, ölümü ve hayatı yaratan O’dur.”1186
    İnsana kendisine verilen nimetleri nerede kullandığı mutlaka sorulacaktır:
    “Sonra, yemin olsun ki, o gün (Kıyâmet günü) mutlaka nimetlerden sorulacaksınız.”
    1187
    2-) Dünyada birçok haksızlıklar yapılmaktadır. Yapılan zülumlerin hesabı
    âhirette, dünyadan çok daha ağır bir şekilde görülecektir.
    3-) Yaptığı amellerin hesabını vereceğine inanan kimse hareketlerine dikkat
    eder. Çünkü, bilir ki yaptığı işlerden mes’uldür, âhirette hesap verecektir.
    Bu yüzden kendisi ve insanlık için iyi amellerde bulunur.
    4-) Âhirete inanmak insanlık için bir huzur ve teselli kaynağıdır. İnsan da
    her canlı gibi ölecektir. Bu yüzden insan için öldükten sonra dirileceği inancı
    büyük bir nimettir.
    1184 3/Âl-i İmran, 106 - 107
    1185 17/İsrâ, 19
    1186 67/Mülk, 2
    1187 102/Tekâsür, 8
    ≈ 384 ≈
    Ahmed Kalka n
    YAKÎNÎ BILGI, KESIN İNANÇ
    Yakînî bilgi, kendisinde şüphe olmayan bilgidir. Müttakiler, âhireti gözleriyle
    görmemişlerdir ama gözlerini yaratan Allah, âhiretin varlığını haber verdiği
    için şüphesiz iman ederler. Gözün görmesinde yanılma ve yanlışlık olabilir,
    fakat Allah’ın verdiği haberde yanlışlık olmaz. Çölde su görüp de ona doğru
    koşan insan, çoğu zaman su yerine serapla karşılaşabiliyor. Bu sebeple
    biz Allah’ın haberine gözlerimizle gördüğümüzden daha fazla inanırız. “Bu
    dünya hayatından başka hayat yoktur. Ölürüz ve yaşarız. Biz, diriltilecek
    değiliz.”1188 diyen insanlar, mevsimlik böcekler gibi hiç görmedikleri baharı
    inkâr etmekteler. Ama, bu kışın bir baharı, bu dünyanın da bir âhireti var.
    Ana rahmindeki bebeğe “buradan daha geniş bir dünya var” deseniz,
    gülüp geçebilir. Bu dünya da, âhiretin ana rahmidir. Bu toprak ana üzerinde
    yaşar, büyür ve ölerek âhirette doğarız. Baharda doğan, yazın gençliğini
    yaşayan, güz mevsiminde ölen, kardan kefenlerle toprağa gömülen çekirdeklerin
    baharda İsrâfil’in surunu andıran ılık rüzgârlarla çiçeğe dönüşmeleri,
    âhiretin varlığını bize hatırlatan âyetlerdir.1189
    Âhiret konusu, İslâm’ın olmazsa olmaz ilkelerinden biridir ve sanıldığından
    çok daha fazla pratik değerlere sahiptir. Müslümanın arz üzerinde küçük
    ve büyük günahlardan kaçınabilmesi, dünyayı gözünde küçültüp, şehid
    cesâretini elde edebilmesi, dünya müstekbirlerine meydan okuyabilmesi
    ancak bu inancın sağlamlığı ölçüsünde mümkündür. Âhiret inancı, kesin bir
    kanaat, bir bilinç, bir şuurdur. Yani, insan hayatına yön veren yerleşik bir
    idrak etmedir. Bu yüzden âhiret kelimesinin geçtiği ilk âyet olan 2/Bakara
    sûresi 4. âyette “yûkınûn (yakînen iman)” ifâdesi yer almış; Kur’an’ın hidâyetine
    erip kurtuluşa erecek muttakîlerin özellikleri arasında “âhirete yakînî
    iman” şartı aranmıştır.
    Bir bilginin, ya da fikrin insanda, yakînen iman olması, şuur/bilinç haline
    gelmesi, o düşüncenin kişi gözüyle görüyor, şâhid oluyor gibi konuyla kendi
    arasında yakınlık kurmasıyla, o düşüncenin kişiye mal olmasıyla mümkündür.
    Bir konu hakkında yakîne, şuura sahip olan kişi, o konu hakkında fikrî
    üretkenliğe ulaşabilir, bunu rahatlıkla başkalarına aktarabilir. Bundan da
    önemlisi, bundan elde ettiği bakış açısı ve yönelişi kendini ilgilendiren diğer
    1188 6/En’âm, 29; 23/Mü’minûn, 39; 45/Câsiye 24
    1189 Mahmut Toptaş, Şifâ Tefsiri, Cantaş Y., 1/87
    ≈ 385 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Ahİrete İman
    alanlara da taşıyabilir. Öyleyse, çoğu insan tarafından ilme’l- yakîn olarak
    bilinen âhiret konusunun ayne’l- yakîn seviyesine taşınması gerekir.
    Hayata birkaç damla su ile başlayıp ölümden sonra sonsuzluğa uzanan
    biz insanların ölüm sonrası hakkında ciddi endişelerimiz yoksa; bu, hem
    dünyevî hayatımız, hem de uhrevî hayatımız için büyük bir tehlikedir. Bugün
    insanların kafalarında taşıdıkları endişelerine bakın; tamamının veya tamamına
    yakınının dünyevî endişeler olduğunu göreceksiniz. Kalabalık bir şehrin
    en yoğun noktasında durun ve oradan geçen binlerce insandan her birine
    şu soruyu yöneltin: “Şu anda neyi düşünüyordunuz?” Hiçbir insanın, “şu
    anda, bir gün öleceğimi ve yaşadığım hayatın hesabını vereceğimi düşünüyordum”
    dediğini kolay kolay duyamayacaksınız. İnsan, başına yüzde yüz
    gelecek ölüm olayını ve hesaba çekilmeyi düşünmeden nasıl yaşar? Fakat,
    maalesef yaşıyorlar; buna yaşamak denirse.
    Müslüman, hayata tevhid penceresinden bakmak zorundadır. Tevhid,
    birlemek demek olduğuna göre, laik bir anlayışla dünya ile âhiret arasını
    ayırmak bu inanca zıt olacaktır. Âhiretten ayırdığımız dünyayı, tekrar âhiretle
    birleştirmek zorundayız. Sadece ölüme kadar olan süre olarak algıladığımız
    istikbal (gelecek) kavramını, ölümden sonrasını da içine alacak şekilde anlamaya
    ve bu anlayışı gündelik yaşayışa geçirmek, kulluk görevimizdir.
    Bir ayağımız âhirette; bir ayağımız dünyada, bir gözümüz âhirette; bir gözümüz
    dünyada ve bir kulağımız İsrâfil’in surunda; bir kulağımız dünyada
    olarak yaşarsak dünya-âhiret dengesini kurmuş oluruz. Yoksa hem kendimiz,
    hem de bizden etkilenen her şey fesada uğrayacaktır. “Öyle binalar
    ediniyorsunuz ki, sanki içinde ebedî kalacaksınız!”1190
    KIYÂMET VE KIYÂMETIN ZAMANI
    Kıyâmetin ne zaman kopacağı, bu düzenin ne zaman bozulacağı konusu
    insanları çokça meşgul etmiştir. Bu zamanı bilebileceğini tahmin ettikleri
    kişilere her zaman sormuşlardır. Ama kıyâmetin zamanı, sadece Allah’ın bileceği
    bir sırdır.
    1190 26/Şuarâ, 129
    ≈ 386 ≈
    Ahmed Kalka n
    “Sana kıyâmeti sorarlar: ‘Gelip çatması ne zamandır?’ (derler.) Sen
    onu nereden bilip bildireceksin? Onun nihâî ilmi yalnız Rabbine aittir. Sen
    ancak ondan korkanları uyarırsın. Kıyâmet gününü gördüklerinde (dünyada)
    sadece bir akşam vakti ya da kuşluk zamanı kadar kaldıklarını sanırlar.”
    1191
    “(Ey Muhammed!) Sana, kıyâmet saatinin ne zaman gelip çatacağını
    soruyorlar. De ki, onu ancak Rabbim bilir, onun vaktini O’ndan başka belirtecek
    yoktur. Göklerin ve yerin, ağırlığını kaldıramayacağı o saat, sizlere
    ansızın gelecektir.”1192
    AMEL DEFTERLERI
    Âhirette insanlara yapmış olduğu ameller, yazılmış bir defter/kitap halinde
    verilir. Bu defterler Kirâmen Kâtibîn melekleri tarafından yazılmış kitaplardır.
    Benzetme yerindeyse, dünyada her yaptığımız amel bu melekler tarafından
    kamerayla videoya çekilmektedir. D efter veya kitap denilen bu filmler âhirette
    cennetlik olanlara sağdan, cehennemlik olanlara ise soldan ve arkalarından
    verilecektir.
    Cennetlik olanlar büyük sevinç yaşayacaklar ve herkese kitabını göstermek
    isteyeceklerdir. Cehennemlik olanlar ise elindeki kitaplarda her şeyin
    yazıldığını görüp hayret edecekler ve pişman olacaklardır. Bu defterlerde;
    insanın dünyada yaptığı her şey büyüğüyle, küçüğüyle eksiksiz olarak yazılmış
    olacaktır. “Kitap ortaya konmuştur: Suçluların, onda yazılı olanlardan
    korkmuş olduklarını görürsün. ‘Vay halimize! Derler, bu nasıl kitapmış?
    Küçük-büyük hiçbir şey bırakmaksızın (yaptıklarımızın) hepsini sayıp dökmüş!’
    Böylece yaptıklarını karşılarında bulmuşlardır. Senin Rabbin hiç
    kimseye zulmetmez.”1193
    MIZAN
    Mizan: Âhirette, amellerin tartılması için Allah’ın kıyâmet günü ortaya koyacağı
    terazilerdir. Âhirette hesaptan sonra insanların amellerini tartacak
    1191 79/Nâziât, 42-46
    1192 7/A’râf, 187
    1193 18/Kehf, 49
    ≈ 387 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Ahİrete İman
    olan İlâhî adâlet ölçüsü demektir. Her insanın yapmış olduğu ameli bu terazide
    tartılacak, sevâbı ağır gelenler cennete; hafif gelenler ise cehenneme
    girecektir.
    Mizan, her ne kadar terazi ve ölçü âleti demek ise de mizan, bu dünyadaki
    ölçü âletlerine benzetilemez. Nasıl olduğunu kavramamız mümkün
    değildir. Mizan tam mânâsıyla doğru bir terazi olacaktır. Birilerinin hakkının
    yenmesi veya birilerinin kayırılması asla olmayacaktır. Çünkü, o terazinin sahibi,
    âdil olanların en adâletlisi Allah (c.c.)’tır. Allah Teâlâ bir âyet-i kerimede
    şöyle buyurmaktadır: “Biz kıyâmet gününe mahsus adâlet terazileri koyacağız.
    Artık hiç bir kimse, hiçbir şeyle haksızlığa uğramayacaktır. O şey
    bir hardal tanesi de olsa onu getirir, mizana koyarız. Hesap görücü olarak
    Biz yeteriz.”1194
    Allah, âhiret günü tartının hak olduğunu,1195 kimin tartılan ameli ağır gelirse
    onun râzı edecek bir yaşayış içinde olacağını,1196 kurtuluşa ereceğini;1197
    ameli hafif olanların ise hâllerinin yaman olacağını, 1198 bunlar Allah’ın âyetlerini
    inkâr ettikleri için kendilerini ziyana soktuklarını,1199 amellerinin boşa
    gittiğini, kıyâmet gününde onlar için hiçbir ölçünün tutulmayacağını bildirmektedir.
    1200
    CENNET VE CEHENNEM
    Cennet: Allah’ın iman edenleri ve imanlarının gereklerini yerine getirenleri
    mükâfatlandıracağı yerdir. Cehennem ise Allah’a isyan edenlerin cezâlarını
    görecekleri mekândır.
    Cennet ebedîdir (sonsuzdur). Cennetin nimetleri hiç sona ermeyecektir.
    Kur’an âyetlerinden cennetin ve cehennemin sonsuz olduğu ve girenlerin bir
    daha çıkmayacağı anlaşılmaktadır.
    1194 21/Enbiyâ, 47
    1195 7/A’râf, 8
    1196 101/Karia, 6-7
    1197 7/A’râf, 8
    1198 101/Karia, 8-9
    1199 7/A’râf, 9; 23/Mü’minûn, 103
    1200 18/Kehf, 105
    ≈ 388 ≈
    Ahmed Kalka n
    KUR’AN’DA CEHENNEM TASVIRI
    Cehennem: Ateşten ve azaptan bir dünyadır. Orada her insan azap yönüyle
    eşit değildir. Sekiz ayrı cehennem tabakası vardır. Her insan suçunun
    büyüklüğüne göre farklı seviyede farklı azap görecektir.
    Cehennem ve oradaki hayat, Kur’an-ı Kerim’de şu şekilde tasvir edilir:
    Suçlular cehenneme vardıklarında, cehennem onlara büyük kıvılcımlar
    saçar,1201 uzaktan gözüktüğünde onun kaynaması ve uğultusu işitilir.1202
    İnkârcılar için bir zindan olan cehennem,1203 ateşten örtü ve yataklarıyla,1204
    cehennemlikleri her taraftan kuşatan,1205 yüzleri dağlayan ve yakan,1206 deriyi
    soyup kavuran,1207 yüreklere çöken,1208 kızgın ateş dolu bir çukurdur.1209
    Yakıtı insanlarla taşlar olan cehennem,1210 kendisine atılanlardan bıkmayacaktır.
    1211İnsanın içine işleyen bir sıcaklık ve kaynar su içinde, serin ve hoş olmayan
    bir kara dumanın gölgesinde bulunacak cehennemliklerin1212 derileri,
    her yanışında, azabı tatmaları için başka derilerle değiştirilecektir.1213 Onların
    yiyeceği zakkum ağacı,1214içecekleri kaynar su ve irindir.1215 Orada serinlik
    bulamadıkları gibi, içecek güzel bir şey de bulamayacaklardır.1216
    Allah’ı görmekten mahrum kalacak kâfirlere1217 Allah rahmet edip bağışlamayacak,
    1218 cehennem azabı onları kuşatacaktır. “Küfre sapanlar grup
    grup cehenneme sürülmüştür. Nihâyet oraya gelince kapıları açılmıştır.
    Onun (cehennemin) bekçileri onlara: ‘İçinizden Rabbinizin âyetlerini size
    okuyan ve bu gününüze kavuşacağınız hakkında sizi uyaran peygamberler
    gelmedi mi?’ derler.”1219
    1201 77/Mürselât, 32-33
    1202 25/Furkan, 12
    1203 17/İsrâ, 8
    1204 7/A’râf, 40-41
    1205 18/Kehf, 29
    1206 14/İbrahim, 50; 23/Mü’minun, 104
    1207 70/Meâric, 16
    1208 104/Hümeze, 7
    1209 101/Karia, 9-11
    1210 66/Tahrim, 6; 2/Bakara, 24
    1211 50/Kaf, 33
    1212 56/Vâkıa, 42-44
    1213 4/Nisâ, 56
    1214 37/Saffat, 64-66
    1215 56/Vâkıa, 53-55; 78/Nebe’, 25
    1216 78/Nebe’, 24
    1217 83/Mutaffifin, 15
    1218 4/Nisâ, 137, 168
    1219 39/Zümer, 71
    ≈ 389 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Ahİrete İman
    CENNETIN TASVIRI
    Cennette ise mutluluğun her türlüsü vardır. Orada sıcak ve soğuk yoktur,
    ebedî yeşilliklerle devamlı ilkbahar mevsimi hüküm sürer. Evler, köşkler, saraylar
    ve meyvelerin her türlüsü vardır. Orada korku, üzüntü ve keder yoktur.
    “Rablerinin azâbından sakınanlar da grup grup cennete sevkolunmuşlardır.
    Nihâyet oraya geldiklerinde ve kapıları açıldığında cennetin bekçileri onlara:
    Selâm size! Tertemiz geldiniz. Artık sonsuz kalmak üzere oraya girin derler.”
    1220; “İman edip sâlih ameller işleyenlere, içinden ırmaklar akan cennetler
    olduğunu müjdele! O cennetlerdeki bir meyveden kendilerine rızık olarak yedirildikçe:
    ‘Bundan önce dünyada bize verilenlerdendir bu, derler. Bu rızıklar
    onlara (bazı yönlerden dünyadakilere) benzer olarak verilmiştir. Onlar için
    cennette tertemiz eşler de vardır. Ve onlar orada ebedî kalırlar.”1221
    Genel olarak İslâm âlimlerinin cennet tasviri hakkında benimsedikleri görüş,
    onun mahiyetinin bilinemeyeceği şeklindedir. Çünkü Kur’an, mü’min kullar
    için âhiret hayatında hazırlanmış mutluluk vesilelerinin hiç kimse tarafından
    tahayyül edilemeyeceğini ifade eder: “Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için
    ne mutluluklar saklandığını hiç kimse bilemez.”1222 Yine, bir hadiste, Allah’ın,
    sâlih kullar için, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı ve hiçbir
    beşer zihninin tasavvur edemeyeceği mutluluklar hazırladığı.”1223 bildirilmiştir.
    Dünya hayatında beş duyu ve akıl alanlarındaki idrâkler, tabiat şartlarıyla kayıtlı
    olduğuna göre naslarda geçen tasvirleri aynı şartlar çerçevesinde veya hayal
    gücüyle değiştirerek algılamak gerekir. Nitekim bazı âyetlerde, cennet ve nimetleriyle
    ilgili dünya ve âhiret idrakleri arasında benzerliklerin bulunduğu ifade
    edilmiştir.1224
    Cennetin sekiz kapısının olduğu ilk dönemlerden beri kabul edilegelmiştir.
    Ancak, cehenneme ait yedi kapının mevcûdiyeti Kur’ân-ı Kerim’de açıkça zikredildiği
    halde1225 cennetin sadece kapılarının (ebvâb) bulunduğu ifade edilmiş
    ve sayıları hakkında herhangi bir işarette bulunulmamıştır. Ancak, bazı hadis-i
    şeriflerde cennetin sekiz kapısı olduğu belirtilmektedir.
    Cennet, sadece bağ ve bahçelerden ibaret olmayıp bunların yanında kendilerine
    has maddelerden oluşan nesneleri ve tesisleri de mevcuttur. İman ve sâ-
    1220 39/Zümer, 73
    1221 2/Bakara, 25
    1222 32/Secde, 17
    1223 Buhâri, Tefsir 1; Müslim, Cennet 2-5
    1224 2/Bakara, 25; 47/Muhammed, 6
    1225 15/Hıcr, 44
    ≈ 390 ≈
    Ahmed Kalka n
    lih amel sahibi kimselerin ebediyet âleminde ravzâtü’l-cennâtta (cennetlerin has
    bahçelerinde) yaşayacaklarını ifade eden ayette1226 yer alan ve sözlük anlamları
    bakımından her ikisi de bahçe anlamına gelen ravzât ile cennât kelimelerinden
    ikincisine “tesis” manasını vermek gerekir. Birçok ayette sâlih mü’minlere vaad
    edilen cennetin çoğul şekliyle kullanıldığına bakılırsa, birden fazla tesisin bulunduğu
    ve her mü’mine bir mesken hazırlandığı anlaşılır. Cennetin, göklerin ve
    yerin “arz”ı/genişliği kadar olduğunu ifade eden ayetlerin1227 tefsiri için şu farklı
    görüşler ileri sürülmüştür: 1- Cennetin tasavvur edilemeyecek kadar geniş olduğunu
    ifade eden bir benzetmedir. Buna göre arz; en, yani genişlik demektir.
    Bir alanın dar cephesini genellikle onun genişliği oluşturduğuna göre cennetin
    uzunluğu bu teşbih çerçevesinde çok daha fazla olacaktır. 2- Cennet, dünya
    hayatında insanoğlu tarafından kavranabilen kâinat kadar değerlidir. 3- Madde
    âleminin insan idrâkine sunuluşu gibi cennet de onun bilgi ve idrâkine sunulmuştur.
    Bu yorumlar içinde en çok tercih edilen, birinci görüştür.
    Kur’an-ı Kerim’de cennet için “güzel meskenler”1228, “üst üste kurulmuş
    konaklar”1229 ve “ev”1230 kavramları kullanılmak sûretiyle onun maddî mânâda
    eleman ve tesislerden oluştuğu belirtilmiştir. Cennet hayatıyla ilgili bazı
    tasvirler de bu gerçeği vurgulamaktadır. Naslardan anlaşıldığına göre cennet
    ehli için çadırlar da kurulacaktır.1231
    Rahmân suresinde, “Rabbinin huzuruna suçlu olarak çıkmaktan korkan
    kimseler için iki cennet (cennetân) vardır.”1232 denildikten sonra, bu
    cennetlerin imkânlarından bahsedilmekte, ardından, o iki cennetten başka
    (veya onların altında) iki cennet daha bulunduğu1233 belirtilerek bunların da
    benzer imkânları tasvir edilmektedir. Müfessirler, bu iki (veya dört) cennet
    hakkında cin ve insan türlerine verilecek cennetler, iyiliklerin yapılması ve
    kötülüklerin terkedilmesine karşılık verilecek iki cennet, iman ve sâlih amel
    için verilecek cennet ile lutf-ı İlâhî olarak fazladan ikram edilecek cennet gibi
    bazı yorumlar yapmışlardır.
    1226 42/Şûrâ, 22
    1227 3/Âl-i İmran, 133; 57/Hadîd, 21
    1228 9/Tevbe, 72; 61/Saff, 12
    1229 39/Zümer, 20
    1230 66/Tahrim, 11
    1231 55/Rahman, 72; Müslim, Cennet 23-25
    1232 55/Rahmân, 46
    1233 55/Rahmân, 62
    ≈ 391 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Ahİrete İman
    Dünya hayatında mü’minlerin Allah’a itaat ve bağlılıklarının aynı derecede
    olmadığı bilinmektedir; bunun sonucu olarak ceza ve mükâfat derecelerinin
    de aynı olmayacağı haber verilmektedir.1234
    ÂHIRETE İMANIN İNSAN HAYATINDAKI YERI
    İnsanlara bakıyorsunuz, sulu ve yeşillik bir yer görünce, hemen hafta
    sonu orada birkaç saat zevkli anlar geçirmek için piknik programları yapıyorlar.
    Ama nice insan, Allah’ın, altından ırmaklar akan yeşillik mekânında
    (cennette) ebedî piknik yapmanın programını yapmıyorlar. Veya yazın sıcak
    günlerinde 40-50 derecelik sıcağa dayanamayıp kaçan insanlar, o dehşetli
    günün ve yerin (cehennemin) bilmem kaç bin derecelik sıcağından korunmuyorlar.
    Şu hayatta apartmanlar ve villalar yaptırmaya kalkan insanlar, öbür
    tarafta bir gecekondu olsun yapmaya kolay kolay kalkışmıyorlar. Sanki bir
    gün oraya gitmeyeceklermiş gibi. Yine bu insanlar, şu hayatta, boğazlarından
    kısarak kooperatiflere yazılıyorlar. Yazıldıkları daireyi elde edip içinde
    rahat bir şekilde oturmak için canları çıkarcasına yıllarca taksit ödüyorlar. İyi,
    olsun, ev dünyada bir ihtiyaçtır, ama aynı kişiler cennet kooperatifinden bir
    köşke talip olup da “taksitlerini düzenli bir şekilde ödeyeyim; günü gelince
    bana anahtarı teslim edilsin” diye düşünmüyorlar. Yine bu insanlar, mahkemeye
    düştüklerinde berat etmek için ellerinden geleni yapıyorlar. En iyi avukatı
    tutuyorlar, hâkimi görmek gerekiyorsa görüyorlar... Ama aynı insanlar,
    birgün kurulacak olan İlâhî mahkemede berat etmek için pek de fazla bir
    çaba harcamıyorlar.
    Biz birine iyilik yapsak, adam karşılığında teşekkür etmeden çekip gitse
    “ne karaktersiz bir adam; o kadar iyilik yaptım, bir teşekkür bile etmedi.
    Nankör, sen bundan sonra görürsün!” deriz. Ama biz aynı şeyi Allah’a karşı
    yapmıyor muyuz? Evet, bütün meseleler gelip âhirete ve dirilişe ciddi mânâda
    iman (yakînî bir bilgi ve kesin bir inanç) noktasında düğümleniyor. “O
    (Allah), hanginizin daha güzel amel işleyeceğini denemek için ölümü ve
    hayatı yarattı.”1235 Bu âyetin ifadesiyle hayata baktığımızda sanki bir terslik
    varmış gibi görebiliriz. Çünkü biz insanlar, önce yaşar sonra ölürüz; ama
    âyette önce ölüm, sonra hayat denilmiş. Burada Allah bize şunu ima ediyor:
    “Hayatı anlamak ve doğru yaşamak istiyorsanız, önce ölümü anlamalısınız.”
    İnsanın hayatı nasıl anladığı, her şeyden önce ölümü nasıl anladığına bağlıdır.
    Eğer siz ölümü bir bitiş ve yok olma şeklinde anlarsanız, hayatı da “nasıl
    1234 4/Nisâ, 96; 8/Enfâl, 4
    1235 67/Mülk, 2
    ≈ 392 ≈
    Ahmed Kalka n
    olsa ölüm var; o halde ölmeden önce ne yaparsam kârdır” şeklinde anlar
    ve öyle yaşarsınız. Ama ölümü bir bitiş değil de, aksine bir diriliş ve gerçek
    hayat olarak anlarsanız, o zaman hayatı; “en ince teferruatına kadar hesabının
    verileceği bir olay” olarak anlar ve o şekilde yaşarsınız. Herhangi bir
    şey yapmadan önce, onun hesabını yapar, hesaba çekileceğiniz bilinciyle
    hesaplı ve ölçülü davranırsınız.
    ÂHIRET ŞUURU
    Kur’an’ın, üzerinde en fazla durduğu konuların başında âhirete iman gelir.
    İnsanların İslâm’a girmeleri, Allah’ın dinine teslim olmaları ancak bu iman ile
    mümkündür. Bunun için âhiret konusunun en fazla işlendiği sûreler Mekkî
    sûrelerdir. Bunun böyle olması kaçınılmazdı. Çünkü müşrik, kâfir ya da
    putçu her ne olursa olsun, insanların her tür şirk, küfür ve cahiliyye düşüncesinden
    temizlenmeleri ve hayatlarının bütününde İslâm’ı kendilerine bir
    yaşam biçimi edinmeleri, bu iman ile mümkündür. Her şeyden önce Allah’a
    ve bu dünyadan sonra gelecek ebedî âhiret hayatına inanmayan bir insanın,
    yeryüzünde şeytanın oyunlarına karşı sebat etmesi, canı ve malı pahasına
    mustaz’afların haklarını savunup zâlimlere karşı durması beklenemez. Bu
    insanlar, yaşadıkları hayat gereği, tüccarca bir felsefeyi kendilerine rehber
    edinmişlerdir. Yaptıkları her tür iyilik ya da yardımın karşılığını bu dünyada ve
    dünyanın geçer akçesiyle almak isterler. Oysa İslâm, müslümanlara böyle
    bir şey va’detmez. Aksine insan, akidesi için sadece malını ve dünyevî zevklerini
    değil, canını bile feda etse, bunun karşılığını yalnızca âlemlerin Rabbi
    olan Allah’tan beklemek zorundadır. Allah’a teslimiyet, dünyevî zevk,
    rahat ve menfaatlerden ferâgat anlamına geldiğine göre sağlam bir
    âhiret inancı, mü’minde olmazsa olmaz bir özellik demektir.
    Sağlam bir âhiret inancına sahip olmayan bir insanın, cahilî düşünce
    ve yaşayışlardan uzak durması, imkân hâricindedir. Bu yüzden
    Kur’an, her konuda olduğu gibi, bu konuda da en doğru yolu takip etmiş ve
    yeryüzünde Allah’ın hilâfetini yüklenecek ve İlâhî adâletini arz üzerinde tesis
    edecek insanları somut haram ve helâllerden uzaklaştırmadan önce, yakînî
    bir âhiret (ceza-mükâfat) inancına dâvet etmiştir. Nitekim Mekke’de de böyle
    olmuş ve namaz, oruç, hac, içki, zina gibi konularla ilgili hükümler gelmeden
    önce bu inancın sağlamlaştırılmasına uğraşılmıştır.
    ≈ 393 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Ahİrete İman
    İnsanın fıtratından uzaklaşıp, gittikçe artan bir hızla nefsini, dünyevî ve
    hayvanî zevkini öne çıkartan bir anlayışla gücü yettiği her şeye hükmetme
    istemesi her yerde fesadı artırmıştır. Bunun sonucu olarak, İslâm’dan uzak
    anlayış ve yaşayış; insandan tabiata, felsefeden bilime, dinden siyasete hemen
    hemen her şeyin dengesini altüst etmiştir. İşin garibi, modern insan,
    bu altüst olmuş dengenin hâlâ en iyi olduğunu ve ilerleme felsefesi gereği
    daha da iyi olacağını söylüyor. Bu dengenin bozulması sonucu adâletin arz
    üzerindeki tesisi de ortadan kalkmıştır. Ve artık yeryüzünde suç işleyen, zulmeden,
    milyonlarca mustaz’af insanı sömüren müstekbirler, emperyalistler,
    çağdaş firavunlar cezalandırılmadan bu dünyadan ayrılıyorlar. İşte bunların
    nihaî cezasını Allah, âhirete saklamıştır. Adâlet konusu, sadece kâfir ve mücrimlerin
    suçlarıyla değil, aynı zamanda müslümanların ecirleriyle de ilgilidir.
    “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık; bu, inkâr edenlerin
    bir zannıdır. Bu yüzden o inkâr edenlere ateşten helâk vardır. Yoksa biz,
    iman edip iyi işler yapanları yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi
    tutacağız? Yoksa muttakîleri, yoldan çıkaranlar gibi tutacağız?”1236
    Bu dünyada sırf Rabbinin rızâsını gözeterek her tür meşakkate katlanan,
    Allah’ın dâvâsı için işkence, hapis, kınanma, işinden edilme gibi her tür zorluğa
    göğüs geren insanların, Allah’ın bir lütfu olarak âhirette bir karşılığının
    bulunması gerekir. Gerçi bir müslüman, dünyadasırf Rabbine olan bağlılığından
    dolayı gördüğü eza ve cefalarla hiçbir zaman alçalmaz; aksine O’nun
    katında daha fazla yükselir.
    MÜ’MINLER ÂHIRETE KESIN BIÇIMDE İMAN EDIP HAYATI BU İNANÇ
    EKSENINDE YAŞARLAR
    Mü’min olanlar, âhiret gününe iman eden kimselerdir. Âhiret gününe
    iman, hesap kitap konusuna iman demektir. Âhirete inanan kişi, hesap
    kitap konusunda korku sahibi olan kişi demektir. İnsanlar
    neden korkarlarsa
    ona karşı titiz davranırlar. İşte mü’min, böyle bir korkuyu sürekli diri
    tutan kişidir. Her adım atışında, her duruşunda, yâni olumlu ve olumsuz her
    eyleminde, Allah’a verilecek hesabı dikkate alarak korku ile umut arasında
    dengede duran kişidir. Yani mü’min, “Ya bu konuda hesaba çekilirsem!
    Ya
    bu amelim yarın karşıma bir dosya olarak çıkarsa, ya bu hareket
    yarın hesaba
    çekilirken aleyhime
    çıkarsa, ya bu duruşum, tutumum beni cehenneme
    1236 38/Sâd, 27-28
    ≈ 394 ≈
    Ahmed Kalka n
    sürüklerse”
    diye sürekli
    bir duyarlılık içinde bulunur. Herkes kendisini sorgulamalı,
    böyle bir korkumuz var mı, yok mu diye. Müslümanım diyenlerin
    büyük çoğunluğunda, âhirette verilecek hesap korkusundan daha fazla ve
    daha çok belirleyici olan, “aç kalma korkusu,
    borcumuzu ödeyememe
    korkusu, ele âleme rezil olma korkusu, dünyevi imkânlarımızın
    elimizden alınma korkusu, polis korkusu, maliyeci korkusu, hapse
    girme korkusu, çek-senet protesto korkusu, işten atılma, statümüzü
    kaybetme korkuları” değil mi?
    Hâlbuki Allah, kitabının başka bir âyetinde müttakıleri anlatırken:
    “Onlar,
    kesinlikle Rablerine kavuşacaklarını ve O’na döneceklerini düşünen
    ve bunu kabullenen kimselerdir.”1237 buyurmuştur. Her ân Allah’la karşı
    karşıya gelivereceğine inanan
    insanlar. Çünkü samimi ve kesin bir âhiret
    inancı Allah’la beraber olmayı, her an Allah’la karşı karşıya gelmeyi gündeme
    getirecektir. Böylece kişi sürekli Allah’la beraber olduğunu hissederek, kendini
    kontrol edebilme imkânı bulacaktır. Çünkü âhirete iman bunu sadece
    söz planında söylemek değil, hayat programını
    bu inancı belirleyici kılarak
    yapmak demektir. Ancak, Allah korusun da bugün müslümanım diyenlerin
    çoğunluğu, diliyle âhirete imanı gündeme getirirken, hayat programlarıyla
    onu yalanlamaktan çekinmemektedir. Dünyevi hesap, hırs, hedef ve beklentiler,
    âhiret eksenli hesap ve duyarlılıkları yok etmiş ve âhirete iman iddiasını
    çürütmüş bulunmaktadır. Maalesef çoğunluk Müslümanlar, âhiret ve
    hesaba imanı dilleriyle
    ikrar ederken, hayatlarıyla yalanladıkları halde, bunun
    farkında bile değiller. Âhirete gerçek anlamda yakîn bir imanın varlığından
    söz edilebilmesi için, hem diliyle hem de hayat programıyla âhirete inanmak,
    hem sözlü hem de fiilî manada imana sahip olmak gerekir. Rabbimiz hepimize
    bu imanı nasip etsin inşaAllah.
    Bu mesele en önemli mesele olup, âhirete iman konusunu, öncelikle kendimiz,
    sonra da davetimizin muhatabı çevremizdeki tüm insanlar için sürekli
    gündemde tutmak zorunda olduğumuzu, asla ve hiçbir sebeple unutmamalı
    ve ihmal etmemeliyiz.
    YARATILIŞA İNANAN, YENIDEN YARATILMAYA DA İMAN EDER
    Yaratılış olarak da âhiretin varlığında şüphe edilemez. Müşriklerin kesin
    inkârlarına getirdikleri en büyük delil; yok olan, toprağa karışan insan bir
    1237 Bakara, 2/46.
    ≈ 395 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Ahİrete İman
    daha nasıl diriltilebilir? Oysa âlemlerin rabbi olan Allah’ın buna gücü elbette
    yeter. “Elbette gökleri ve yeri yaratmak, insanları yaratmaktan daha
    büyük (bir şey)dir. Fakat insanların çoğu bilmezler. Kör ile gören bir olmaz.
    İnanıp sâlih ameller yapanlarla kötülük yapan bir olmaz. Ne kadar az
    düşünüyorsunuz! (Kıyâmet) saat(i) mutlaka gelecektir. Bunda asla şüphe
    yoktur. Fakat insanların çoğu inanmazlar.”1238”Yaratılışça siz mi daha çetinsiniz,
    yoksa gök mü? (Allah) onu yaptı. Kalınlığını (tavanını) yükseltti,
    onu düzenledi.”1239; “De ki: ‘Allah sizi yaşatıyor, sonra sizi öldürüyor, sonra
    sizi kendisinde şüphe olmayan günde toplayacaktır. Fakat insanların
    çoğu bilmezler.”1240
    Öldükten sonra dirilme; bir de insanın yaratılış felsefesi ile ilgilidir. Peygamberimiz:
    “insanın dünyada bir yolcu, dünyanın da ağaç altında bir
    solukluk dinlenme yeri”1241 olduğunu söylemiştir. Yani başı O’ndan gelen
    ve sonu yine O’na ulaşacak olan bir yolculuk (İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn).
    1242 Bu yolculukta insan başıboş bırakılmamıştır. “İnsan, başıboş bırakılacağını
    mı sanır?”1243; “Bizim sizi boş yere, bir oyun ve eğlence olarak
    yarattığımızı ve sizin bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sandınız?”1244
    Allah, insanı boş yere yaratmadığına göre, helâkını da boş yere yapmayacaktır.
    Bu dünyada kendisine bu kadar nimet ve hasletler verilen, mahlûkatın
    en şereflisi kılınan ve tüm bunların karşılığında sadece Allah’a kulluk etmesi
    istenen insanın, tüm bu imkân ve lütufları boş yere harcaması, ya da sırat-ı
    müstakim doğrultusunda kullanması karşılıksız kalmayacaktır.
    “...(O müttakiler) âhirete yakîn olarak iman ederler. İşte onlar, Rablerinden
    bir hidâyet üzeredirler ve kurtuluşa erenler de onlardır.”1245 Âyette
    geçen yakînen iman önemlidir. İslâm’ın temel özelliklerinden birisi, insanları,
    gaybe imana dâvet etmesidir. Bu gaybın varlığı, bizim duyularımızla müşahede
    edilmez; aklî çıkarsamalar ya da mantıksal önermelerle de bilinmez.
    Aksine gaybe imanın en sağlam teminatı, sadık habere duyulan güvendir.
    Kur’an gibi sadık bir haberde herhangi bir yanlışlık ya da tezatlık olmayacağına
    göre, gaybin varlığı da kesindir. Âhiret gaybî olduğuna göre, ona yakînî
    iman da ancak Allah’a olan imanla mümkündür. Çünkü gerçek yakîn, biza-
    1238 40/Mü’min, 57-59
    1239 79/Nâziât, 27-28
    1240 45/Câsiye, 26
    1241 İbn Mâce, Zühd 3, hadis no: 4109; Tirmizî, Zühd 44, hadis no: 2377
    1242 2/Bakara, 156
    1243 75/Kıyâme(t), 36
    1244 23/Mü’minûn, 115
    1245 2/Bakara, 1-5
    ≈ 396 ≈
    Ahmed Kalka n
    tihi müşahede iledir. Oysa âhiret konusunda böyle bir imkân yoktur. Dolayısıyla
    konu, Allah’ın sözüne iman ile alâkalıdır.
    ÂHIRET ANLAYIŞI BIZI DIRILIŞE ULAŞTIRIR/ULAŞTIRMALIDIR
    Bugün yaşadığımız toplumda âhiret inancı, bir mit ve hurâfeler yığını olarak
    yaşamaktadır. İnsanlar bu inancın getirdiği her tür dinamizm, coşkunluk
    ve gayretten fersah fersah uzaktadırlar. Bu avamî anlayış, tevhid bilincine
    sahip mücâdeleci müslümanlar için geçerli değildir. Avamdan, ya da ehl-i
    dünyadan birisi yaşadığı hayat ve sahip olduğu hayat felsefesince âhirete
    inanmaktadır ve büyük bir ihtimalle de kendini cennette görmektedir.
    Gerçek müslümanlar için durum çok farklıdır. Çünkü müslümanlar ‘dünyadadırlar’
    ama, ‘dünyadan ve dünyevî’ değildirler. Dünyada, bütün ömürleri
    boyunca bir yolcu ya da garip gibidirler. Yani onlar, niçin yaratıldıklarını,
    nasıl yaşayacaklarını ve buna bağlı olarak sonlarının nereye ulaşacağını bilen
    insanlardır. İnsan, şu anda yaşadığına göre, öncelikle bilmesi gereken; nasıl
    yaşayacağı ve sonunun ne olacağıdır. Aslında son dediğimiz şeye, fazla
    uzak gözüyle bakılmamalıdır. Çünkü “Dünya” kelimesi, denâ’dan gelir ve
    ‘yakınlaştırılmış şey’ demektir. Demek ki dünya, insanın akıl ve idrak tecrübesine
    ve bilincine yakınlaştırılmış bir şeydir. Yakına getirilen şeyin (dünyanın)
    tabir câizse bizi kuşatması ve etkilemesi gerçeği, bilincimizi, son varış
    yerimizden (âhiretten) başka yöne çevirir. Bu son gidilecek yer, ‘daha sonra’
    geldiğinden; bize ‘uzak’ gibi gelir. Hâlbuki bu, ‘yakın’ olanın (dünyanın) sebep
    olduğu yanılsama ve şaşırtmacadan dolayı böyledir. Yani, son, âhiret
    bize o kadar uzak değildir. Uzak sanmamız, duyularımızın bizi yanıltması
    nedeniyledir. Öyleyse yaşadığımız ile ulaşacağımız sonu düşünmek ve her
    ânımıza bir muhâsebe yapmak durumundayız.
    Müslüman birey, kendi bilinç ve dimağını devamlı diri tutmak zorundadır.
    Bir taraftan cahilî yaşamın, diğer taraftan nefsin/şeytanın öne sürdüğü zaaf
    ve oyalanmalar arasında kalan birey, cihadın her şeyden önce bunlara karşı
    verilmesi gereken bir mücâdele olduğunu bilmelidir. Bunun sağlanabilmesi
    ise ancak yaşanılan dünyadan ve hayattan daha yüksek, yüce ilkelere, hedeflere
    bağlanmakla mümkündür. Bu ilke ya da hedef, günlük yaşamadan
    ve denîlikten uzak ve yüce olduğu ölçüde bu hayatı anlamlı kılabilecektir.
    Hangi düzeyde olursa olsun, müslüman birey için mücâdele zorunlu olduğundan,
    mücâdeleye liyakat için fertlerin dimağlarını her zaman diri tutacak
    donanımlara, eskimeyen kaynaklara ihtiyacı vardır. İşte bu kaynakların ba≈
    397 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Ahİrete İman
    şında âhiret inancı gelir. Kişi, dünyanın geçici zevklerinden, korku ve umutsuzluktan,
    hedef sapmalarından ve hilâfet görevini unutmaktan, ancak bu
    inanç ile uzaklaşabilir. İnsanoğlu nisyâna (unutmaya) meyillidir ve nisyan
    arttıkça i syan v e s apma d a a rtar. D ahası, i nsanın g önlünde i ki ayrı
    (üstelik zıt) ilkenin, idealin ya da duygunun bulunması mümkün değildir. Bir
    yandan hilâfet görevini yerine getirmeye çalışmak, özgürlük ve adâlet için
    mücâdele etmek, bir yandan da dünyanın ve şeytanın geçici oyunları, hileleri
    karşısında aldanmak, korkmak ve zavallı yaşam biçimlerine istek duymak,
    bir müslümanın şahsında birleşemez. “Dünya hayatını âhiret hayatı karşılığında
    satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da
    öldürülür ya da galip gelirse, biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.”
    1246 Allah’ın yolunda mücâdele, -alanı ve biçimi ne olursa olsun- ancak
    dünya hayatının satılmasından sonradır. Sağlam bir irâde ve direnme duygusuna
    sahip olmayan insanların, düşmanın güç ve oyunları karşısında kısa
    zamanda umutsuzluk ve korkuya düşmesi mümkündür. Hâlbuki sorgulama,
    tahkir edilme, işkence görme ve nihâyet şehidlik ile kaybedecek hiçbir şeyi
    olmadığını; aksine cennetlere ve bunun ötesinde temiz ve özgür bir ruha
    sahip olacağını ve Rabbinin huzuruna bu tertemiz haliyle çıkacağını bilen bir
    insan için, korku son derece ârızî bir şeydir.
    GÜNDÜZ YAŞIYOR, GECE ÖLÜYOR, SABAH DIRILIYORUZ
    “Niçin varsın?” şeklindeki soruya “yok olmak için” şeklinde cevap vermek,
    var olan ve yaşanılan her şeyi bir anda anlamsız kılmak demektir. Öyle
    ya, siz bir şey icad eder, bir şey var edersiniz; ardından size sorarlar: “Bunu
    niçin var ettin?” Cevap verirsiniz: “Var etmiş olmak için var ettim!” Neticede
    her iki cevap da oldukça anlamsız olup, kişinin kendisini, hayatı ve varlığı tanımadığını,
    olup bitenlerden gaflet içinde yaşadığını gösterir. “Onlar, ayakta,
    oturarak ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı
    üzerinde düşünürler. Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın (derler).
    Sen yücesin, bizi ateş azabından koru.”1247
    Her şeyin bir anlamı vardır. Hayatın, ölümün, ağaçların, dağların, insanların,
    hayvanların... Ölümü anlamlandırdığımız zaman, her şey bir anlam kazanacaktır.
    Ölüm, bir yok olma değil; yeni bir hayatın başlangıcıdır. Ölümlü,
    fani sıkıntılarla dolu bir diyardan, ölümün olmadığı, ebedî, mükâfatlarla dolu
    zahmet ve sıkıntının bulunmadığı, sevdiğimiz her şeyin bulunduğu bir diyara
    1246 4/Nisâ, 74
    1247 3/Âl-i İmran; 191
    ≈ 398 ≈
    Ahmed Kalka n
    yolculuktur. Onun için müslüman ölümden korkmaz; sadece ona hazır olur.
    Hatta, yeri geldiğinde seve seve canını verir, âhiret karşılığında dünyayı satar.
    “Ölüm yok olmak değil; bir diriliştir, yeni bir hayata geçiştir” cümlesinden
    hareketle, yaşadığımız hayatı ve varlıkları seyredelim:
    Her gece bir ölüm, her sabah bir diriliştir. Gece olur uyuruz. Uyku,
    ölümün kardeşidir, ölmenin provasıdır. Bir müddet sonra uyanırız. Yani
    ölümden dirilişe geçeriz. Bunu her gün tekrarlarız. Gündüz yaşar, gece
    ölür, sabah diriliriz.
    HER KIŞ BIR ÖLÜM, HER BAHAR BIR DIRILIŞTIR
    Güneşin her batışı bir ölüm, her doğuşu bir diriliştir. Her gün tekrarlanan
    bu batış ve doğuş gösterileri, bize şu gerçeği fısıldar: Ey insan!
    Tıpkı benim gibi sen de bir gün böyle batıp sonra tekrar doğacaksın, yani
    öleceksin ve dirileceksin. Bu gerçeği unutturmamak için Rabbimiz hergün
    bu manzarayı bize seyrettiriyor. Bakmasını bilenler, baktıklarında görenler
    için güneşin doğuş ve batışı da âhirete imanı içeren bir âyettir.
    Mevsimler de bize ölüm ve ardından dirilişi anlatır. Her kış bir ölüm, her
    bahar bir diriliştir. Kış geldiğinde toprağı ve hayatı ölü görürüz. O yeşil
    yeşil canlı bitkiler ve toprağın üstünde kaynaşan, devinen, gezinen böcekler,
    hayvanlar yoktur artık. Ama baharın gelip yağmurların inmesiyle birlikte
    toprağın dirilişe geçtiğini görürüz. Kışın, nice sineklerin kaybolması bir
    ölüm, baharla ortaya çıkması bir diriliştir. Kışın odun haline gelen
    ağaç için bu bir ölüm, baharla çiçek açıp meyve vermesi bir diriliştir.
    Tabiat, kendi diliyle haykırır: “Ey insan! Bir gün sen de böyle ölecek ve
    dirileceksin!” Rabbimiz, kış ve bahar mevsimlerini yaşatırken aynı zamanda
    ölümleri ve dirilişleri de aylarca seyrettirir. Tohumların toprağa atılışı bir
    ölüm, günler sonra topraktan çıkışı bir diriliştir. Tohumun toprağın
    içinde yok olduğunu zannederiz; hâlbuki yokluk yoktur. O, toprağın altında
    diriliş sürecini yaşamaktadır. Nihâyet bir müddet sonra, bahar rüzgârı borusunu
    öttürecek, tohum, kıyâmeti yaşayarak kıyam edecek, yeşillikler içinde
    yeni bir hayata kalkacaktır. İnsan da böyle bir tohum gibidir. Yaşarken bir
    gün toprağın altına düştüğünü görürüz. İnsanın düştüğü yer, onun kabridir.
    Tohum gibi o da bir gün düştüğü yerden kalkacaktır. Kıyâmet günü, zaten
    kalkış günü demektir. “Gökten bereketli bir su indirdik. Kullara rızık olmak
    ≈ 399 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Ahİrete İman
    üzere onunla bahçeler, biçilecek taneli ekinler, küme küme tomurcukları
    olan hurma ağaçları yetiştirdik. O su ile ölü yeri dirilttik. İşte insanların
    diriltilmesi de böyledir.”1248; “O (Allah), ölüden diri, diriden ölü çıkarır;
    yeryüzünü ölümünden sonra o canlandırır. Ey insanlar! İşte siz de böyle
    diriltileceksiniz.!1249
    Doğum da bir diriliştir. Doğum, ölü gibi olan bebeklerin ana rahminde
    dirilişe geçip dünyaya adım atmasıdır. Bakmasını ve görmesini bilenler için bir
    damla suyun (atılan pis suyun milyonlarca parçasından birinin) dirilişe geçmesidir.
    “Allah’ı nasıl inkâr edersiniz ki, siz ölüler idiniz; O sizi diriltti. Yine
    öldürecek, yine diriltecek, sonra O’na döndürüleceksiniz.”1250; “İnsan görmez
    mi ki, biz onu meniden yarattık. Bir de bakıyorsun ki, apaçık düşman
    kesilmiş. Kendi yaratılışını unutarak bize karşı misal getirmeye kalkışıyor ve:
    ‘şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?’ diyor. De ki: ‘Onları ilk defa yaratmış
    olan diriltecek. Çünkü O, her türlü yaratmayı gâyet iyi bilir.”1251
    İçinde yaşadığımız hayatın kuruluş düzeni de ölümden sonra dirilişin
    ve hesaba çekilmenin gerçekleşeceğine başlı başına bir delildir.
    Çünkü yaşadığımız hayatta güçlü ve zalim insanlar var. Çoğu kez bunlar, “ben
    istediğimi yaparım ve kimseye hesap vermem!” havası içinde yaşıyorlar. Diğer
    taraftan zavallı, güçsüz, her türlü haksızlığa maruz kalıp hakkını alamayanlar
    var. Günün birinde, zalim cezasını, mazlum da hakkını alamadan ölüp gidebiliyor.
    Hayat, bu kadar dengesiz ve anlamsız, zâlimlerin yaptıklarının yanına
    kâr kalacağı adâletsiz olamaz. Hemen insanın aklına şu geliyor: “Ölümden
    önce haklıya hakkı, suçluya cezası tümüyle verilmediğine göre, demek
    ki ölümden sonraya bırakılıyor.” İşte ancak bu değerlendirmeden
    sonra hayat anlam kazanıyor. İnsan, dirilişin sancılarını çekmektedir. Vicdan
    azabının da temelinde “öldükten sonra bir gün dirilme ve yaşanılan
    hayatın hesabını vermenin getirdiği endişeler” vardır.
    Sadece bu dünyada yaşayacağınızı düşünerek yaşarsanız ölü yaşarsınız.
    Ama öleceğinizi düşünerek yaşarsanız diri yaşarsınız. Çevremizdeki
    insanlar hep dirilişin etkisiyle, âhiret şuuruyla yaşasalar!.. Seyredin o zaman
    hayatın güzelliğini. İkinci asr-ı saadet olur çağımız. İnanın, iman ettiğimiz cenneti
    daha burada iken yaşamaya başlarız. Fakat biz, tüm yatırımlarımızı bu
    1248 50/Kaf, 9-11
    1249 30/Rûm, 19
    1250 2/Bakara, 28
    1251 36/Yâsin, 77- 79
    ≈ 400 ≈
    Ahmed Kalka n
    dünyaya yönlendirerek yaşadığımız hayatı ve yeri sahte cennet haline getirmeye
    koyulunca cenneti de unuttuk. Özlemez olduk. Nasıl özleyebiliriz ki;
    lüks, israf demeden yaşadığımız hayatı, materyalistlerin uydurma cenneti gibi
    yapmak için bir ömür boyu gece gündüz koşturunca. Sahabe, cenneti öyle
    bir özlüyordu ki! Enes bin Nadr, Uhud savaşında “cennetin kokusunu Uhud’un
    arkasından duyar gibi oluyorum” diyordu. Bilirsiniz, insan çok acıkınca yemeğin
    kokusunu çok uzaktan duyar. Sahabe de cennete öyle acıkıyordu ki,
    daha dünyada iken kokuları geliyordu cennetin.
    İmam Gazali diyor ki: “Mezardakilerin pişman oldukları şeyler yüzünden
    dünyadakiler birbirlerini kırıp geçiriyor.” Ölüm öncesindeki
    kavgaların ölümden sonra pişmanlık getireceğini hissederek yaşayan insan,
    hiç pişman olacağı şeyin kavgasını verir mi? Hırsla hayatın ve eşyaların, burada
    kalacak şeylerin ardına bir ömür boyu düşer mi? “Onlar, geride nice şeyler
    bıraktılar; bahçeler, çeşmeler, ekinler, güzel makamlar ve zevk ü sefa
    sürecekleri nice nimetler. İşte böyle oldu ve biz onları başka topluma miras
    verdik.”1252; “Ey iman edenler, size ne oldu ki: ‘Allah yolunda topluca savaşa
    çıkın’ denildiği zaman yere çakılıp kaldınız? Âhirettense dünya hayatına
    mı râzı oldunuz? Ama dünya hayatının geçimi (zevki), âhiret yanında pek
    azdır.”1253
    Gerçek özgürlük, Allah’a koşmakta ve Allah’a yakın olmaktadır. İnsan, Allah’a
    ne kadar yakın olur, O’na ne kadar bağlanırsa o kadar özgür sayılır.
    Allah’tan uzak yaşayan insanlar köle insanlardır. Meselâ; mobilyalarının ve
    arabalarının çizilmesine hiç dayanamazlar. Çünkü o çizilen şeylerin kölesi durumundadırlar.
    Efendilerinin zarar görmesinden rahatsız olurlar. Ama her gün
    dinleri, imanları, şerefleri, namusları çizilir, hiç rahatsız olmazlar. Başörtüsüne
    uzanan ellere kızmaz; yeter ki o el, kendi putlarına, efendilerine zarar vermesin.
    Menfaatine dokunulduğunda etrafı velveleye boğanlar, dinlerine ve âhiretlerine
    yapılan hücumdan hiç rahatsızlık duymamaktalar. Böyle insanların
    özgürlükten bahsetmeleri, kölelerin özgürlük dersi vermesine benzer.
    Peygamberimiz’in tavsiyesi şöyle idi: “Bu dünyada, sanki gurbete gitmiş,
    birgün yuvasına tekrar dönecek biri gibi ol veya gelip geçici bir yolcu gibi
    yaşa.”1254 Hayatın geçiciliğini kalbine ve kafasına oturtmuş bir müslüman geçici
    şeylere sevgi beslemez ve kendini bağlamaz. Zaten şu bir gerçektir ki;
    1252 44/Duhân, 25-28
    1253 9/Tevbe, 38
    1254 Buhârî, Rikak 2; Tirmizî, Zühd 25, hadis no: 2334
    ≈ 401 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Ahİrete İman
    Allah’ın dışındaki şeylere olan ilgi ile Allah’a olan ilgi arasında ters
    orantı vardır. Bir kimsenin Allah’ın dışındaki varlıklara, eşyaya ilgisi
    ne kadar fazla ise, Allah’a olan ilgisi o kadar azdır. Böyle bir durumda
    ilgi duyulan şeyler Allah ile kul arasında engel t eşkil ederler. Bu yüzden İslâm,
    insanın duygularını âhirete yönetmek için Kur’an’da çok sık şekilde ölüm,
    âhiret, kıyâmet, hayatın geçiciliği üzerinde durur. Mekkî sûrelerin aşağı yukarı
    tamamında, diğer sûrelerin de genelinde bu havanın verilmeye çalışıldığını
    görürsünüz. “Bilin ki, dünya hayatı bir oyun, eğlence, süs, kendi aranızda
    övünme, mal ve evlat çoğaltma yarışıdır. (Bu) tıpkı bir yağmura benzer ki,
    bitirdiği ot ekincilerin hoşuna gider, sonra kurur, onu sapsarı görürsün,
    sonra çerçöp olur. Âhirette ise çetin bir azab; Allah’tan mağfiret ve rızâ
    vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir.”1255
    Kur’an’a baktığımız zaman âdeta tüm azgınlık, isyan ve başkaldırıların
    sebeplerinin tek sebebe bağlandığını görürüz. O da âhireti
    hesaba katmadan ve âhiretten korkmadan yaşamak. “Hayır, doğrusu
    onlar âhiretten korkmuyorlar.”1256 Kur’an, terbiye etmeye çalıştığı insanda
    ilk etapta âhiret endişesi oluşturmaya çalışır. Bu endişe belli bir boyuta
    ulaştığı zaman insanların hayatlarında inkılabların gerçekleştiğine şâhit oluruz.
    Meselâ; içki Medine döneminde ve yaklaşık Uhud savaşı yıllarına kadar
    yasaklanmamıştır. Fakat o tarihlerde içkiyi kesin olarak yasaklayan âyet inince
    evdeki şarap küplerinin kırılarak içkili hayata son verildiğini görürüz. Peki,
    bu neden kaynaklanıyor? Tabii ki âhiret ve Allah korkusundan. O insanlar o
    güne kadar öyle eğitilmiş ki, yaptıkları işin âhirette kendilerine çok pahalıya
    malolacağı söylendiği anda hemen o işten vazgeçiyorlar.
    Âhirete imanı, âhiret endişelerini, cennet ve cehennem mefhumlarını ortadan
    kaldırdığınızda insanları gerçek anlamda motive edemezsiniz. Yani iyi
    şeyleri kendiliklerinden yaptırıp, kötülüklerden de kendiliklerinden vazgeçiremezsiniz.
    Âhirete iman; en büyük ve gerçek anlamda tek otokontrol mekanizmasıdır.
    Âhiret ve Allah korkusu olmadan insanları neye göre ahlâklı
    ve dürüst olmaya sevkedeceksiniz? Eğer bir insan, yaptığı bir kötülüğün
    cezasını görmeyeceğini bilse, niye o kötülükten vazgeçsin veya yapacağı bir
    iyiliğin karşılığında mükâfat yoksa niçin o iyiliği yapsın? Denilebilir ki; insanlık
    için. Ben ölür ölmez bu insanlar çok kısa bir süre içinde beni unutacaklar.
    Unutmasalar bile, öldükten sonra bana ne faydaları dokunabilecek ki?
    1255 57/Hadîd, 20
    1256 74/Müddessir, 53
    ≈ 402 ≈
    Ahmed Kalka n
    Ama düşünün ki “bir varlık” var ve “bir gün” var. O varlık, o günde yaptığınız
    tüm iyiliklerin karşılıklarını kat kat fazlasıyla verecek ve yaptığınız kötülüklerin
    de cezasını verecek. O varlık ki, hiçbir iyiliği unutmaz, adâletli, kimseye
    zerre kadar zulmetmez, hiçbir şeye ihtiyacı yok. Her şeyin yaratıcısı ve sahibi,
    çok merhametli, çok affedici. İnsan, böyle bir varlığa iman edip sadece
    O’nun rızâsını kazanmak idealiyle yaşadığı zaman artık siz bu insanları “Allah’ın
    rızâsını kazanma” amacıyla iyi şeylere kolayca yönlendirebilir ve kötü
    şeylerden de kolayca sakındırabillirsiniz. Aksi takdirde bütün çabalarınız sonuçsuz
    kalır. Âhiret korkusu olmadan insanlar, fırsat bulduklarında kötülük
    yapabilecekleri için kimsenin kimseye güveni olmaz.
    İnsanın ve insanlığın kemali, âhirete iman olmadan mümkün olamazdı.
    Toplumsal huzurun ve ferdin saadetinin âhiret inancına bağlı olduğunu bize
    saadet asrının örnek toplumu öğretti. Hiçbir ahlâkî kural tanımayan, fuhşun
    alenen işlenip suç sayılmadığı, birçok insanın babasının tombala usulü belirlendiği,
    kokuşmuş gelenek dışında kanun ve nizamın bulunmadığı, hak
    ve hukukun değil; gücün egemen olduğu, güçlünün hep haklı olduğu, kız
    çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü, faizin ve her türlü haksız kazancın
    normal sayıldığı, ezmeyene ezilmekten başka bir seçenek tanınmadığı cahiliyye
    toplumundan dünya tarihinin ender şâhid olduğu faziletli bir toplum
    çıkarılmasında, âhiret inancının payı sanıldığından da daha büyüktür.
    Kur’an ve Sünnette Allah’a iman ile âhirete iman birlikte zikredilir.
    Zaten ikisini birbirinden ayırmak mümkün değildir. Ayırdığımız
    zaman bir anlamı kalmaz. Örneğin, laiklerin inandığı gibi bir Allah’a inanıyorsunuz.
    Yani Allah’ın, kendi varlığınızı ve her şeyi yarattığını kabul ediyorsunuz.
    Fakat Allah’ı hayatınıza karıştırmıyorsunuz. Kötülük yaptığınızda ceza
    vermiyor; iyi ve dürüst davrananlara da ödül vermiyor. Allah aşkına bana
    söyler misiniz böyle bir Allah’a inanmakla inanmamak arasında ne fark var?
    Hiçbir fark yok. Ama Allah’ın iyileri mükâfatlandıran, suçluları cezalandıran
    bir varlık olduğuna iman eden, ayrıca zalimin cezasını görmediği, mazlumun
    da hakkını şu hayatta alamadıklarını gören bir insan, elbette ölümden sonra
    bu işlerin tamamlandığı bir günün olduğuna zorunlu olarak iman eder. Zaten
    âhiret gününün bir başka adı da “din günü”dür. Din’in sözlük anlamlarından
    birisi de mükâfat ve ceza olduğuna göre din günü; yapılan işlerin karşılıklarının
    verileceği gün mânâsına gelir.
    ≈ 403 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Ahİrete İman
    İki insan düşününüz. Birincisi hep onun bunun hakkını gasbetmiş, başkalarının
    alın teri ve emeği üzerinde keyif çatmış, ikincisi, başkalarının hukukuna
    tecavüz etmediği gibi bir ekmeğini ikiye bölerek tasadduk etmiş.
    Birincisi zulmetmiş, ezmiş, sömürmüş ve semirmiş. İkincisi yardım etmiş,
    gönül yapmış, onarmış ve mazlumu kollamış. Birincisi cana, mala, ırza tecavüz
    etmiş; ikincisi canı, malı, ırzı aziz ve muhterem bilmiş v e k orumuş.
    Birincisi her türlü ahlâkî kurallardan ve insanî faziletlerden uzak, arzularının
    ve tutkularının esiri olarak yaşamış; ikincisi Allah’ın kendisi için çizdiği sınırları
    yine O’nun sevgisi ve korkusuyla çiğnememiş ve hep ahlâkî, insanî değer ve
    faziletleri koruyarak kuralları yaşamış.
    Evet, şimdi bu iki kişinin de öldükten sonra aynı sonuçla karşılaşıp yaptıklarının
    yanlarına kalacağını düşünmek hangi akla, hangi vicdana ve hangi
    adâlete sığar?1257
    Dünyanın; ekolojik anlamda tabii dengenin bozulması sınırından; ahlâkî,
    kültürel, siyasi, ekonomik vb. anlamlarda da toplumsal dengenin deformasyonu
    sınırına kadar, İlâhî olan her tür dengenin, tabiiliğin, sünnetullahın sınırlarını
    zorlayıcı bir sona doğru hızla yaklaştığını gördüğümüz bu dünyanın her
    şeye rağmen “halifesi” olarak seçilmişleri olan insanlarının, bu İlâhî misyonlarını
    yerine getirebilmeleri için hâlâ bir fırsatları, bir şansları var.
    Batı uygarlığının; insanı ve tabiatı tahrip eden, baş döndürücü bir ilerleme-
    kalkınma yarışı ile büyüleyici çağdaşlık, modernlik sendromu ile ifsad
    edici iletişim-medya hegemonyası, iğfal edici gayri ahlâkî yaşam tarzı ile artık
    âşina olduğumuz bu şeytanî uygarlığın sağına, soluna, ortasına bakmaksızın
    bütün yorumları, uzantıları ve sonuçları ile dünyayı ve insanlığı tehdit
    etmesine son verebilmek için hâlâ insanlığın en erdemlilerinin yapacakları
    bir şeyler var.
    Bu erdemlilerin ve daha doğrusu insana üflenen İlâhî ruhun bütün erdemlerini
    temsil eden İslâm inancının insanlığa sunacağı İlâhî hikmetin bir
    ayağını tevhid; diğer ayağını âhiret bilinci oluşturuyor. Batının şeytanî hegemonyasına
    alarak İlâhî olana yüz çevirttiği, hikmeti ve İlâhî bilgiyi unutturduğu,
    insanî olan, tabii olan, hak olan her şeye sırtını döndürdüğü insanlık,
    içine düştüğü şeytanî bataktan ancak tevhid ve âhiret ayaklarına
    basarak doğrulabilir. Bu gerçek, yeryüzünün her yöresinde her gün her
    1257 Mustafa İslâmoğlu, İman Risalesi, Denge Y., s. 287-288
    ≈ 404 ≈
    Ahmed Kalka n
    saat her an kendini gösteren trajik âkıbetin farkına varan, farkında olan müslümanlar
    için üstlenilmesi gereken ağır sorumluluklar mânâsına geliyor.
    Dünya ve içindekilerin gelip geçici olduğunu, bir sınama ve imtihan aracı
    olduğunu bilen ve böyle inanan İslâm insanı, bu bilgisini ve bu imanını, kuru
    ve şematik, içi boş ve vicdanî inanç kofluğundan çıkartıp, olması gereken
    yere, âlemlerin rabbi olanın, dünya ve âhiretin sahibi olanın istediği yere,
    hayatın tam ortasına oturtmak zorundadır.
    Âhiret inancını hayatın tam ortasına oturtmak ne demektir? Ve bu, nasıl
    olabilir? Bu sorulara müslümanın, her müslüman topluluğun âhiret inancını
    gözden geçirmesi, içi boş bir inanç olmaktan çıkartıp, hayatına yön veren bir
    şuur/bilinç düzeyinde ele alması ve müslüman insanın dünyevî yaşantısının
    bu bilinçle nasıl şekilleneceğini ortaya koyması ile cevap verilebilir. Bu da,
    elbette ki dünyaya değer vermeyerek, bir oyun ve eğlence gözüyle görerek
    dünyevî olana itibar etmeyerek, gelip geçici değerlerden yüz çevirip, o büyük
    gün için, Rabbimiz’in karşısına tek tek çıkacağımız, titreyerek ya da açık
    alınla çıkacağımız hesap günü için yaşamakla mümkündür. Bu mümkünü,
    hayatın tam ortasına oturmuş bir gerçekliğe dönüştürebilmek, yani gerçekten
    hesap günü için, hesap gününe ayarlanmış bir biçimde yaşayabilmek
    için de âhiretin bilincine varmış olmak gerekiyor.
    Ufukları ölümle sınırlı, ölüme kadar uzanabilen bir yaşam felsefesine inanan,
    ölüm öncesini de Allah’sız, âhiretsiz, ed-Din’siz beşerî ideolojilerin yaşam
    projeleriyle tasarlayan şeytanın kemalist ve batıcı dostlarının egemen
    olduğu bir toplumda hem bu bilince ulaşabilmek, hem de bu bilincin gerektirdiği
    tarzda yaşayabilmek -işin doğrusu- o kadar da kolay değil. Çünkü iki
    yüz yıldır ümmetin başına bela olan batı işbirlikçisi egemen güçlerin, ezerek,
    zulmederek, hile, dolap ve desiseler kurarak, batı batağına sürüklemeye
    çalıştığı ümmetin ve bir parçası olan yaşadığımız toprakların insanlarını,
    inkârın, şirkin, sapmanın, yüz çevirmenin, yalanlamanın, küçümsemenin,
    hor görmenin anaforundan baktığı İlâhî değerlere, ed-din gerçeğine, felah
    (kurtuluş) yoluna yeniden, bıkmaksızın, usanmaksızın çağırmak ve bununla
    birlikte işbirlikçilerin, satılmışların, sömürücülerin, insanlık düşmanlarının,
    Allah düşmanlarının düzenlerine karşı bitmez tükenmez bir kin pınarından
    beslenerek savaşmak, bir ve en büyük olan Allah’a, âhiret gününe yakînen
    iman edenlerin mesleğidir. Âhiret bilincinin gerektirdiği tarzda yaşayabilmek
    bu mesleği icra etmektir ve onun için kolay değildir.
    ≈ 405 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Ahİrete İman
    Yaşadığımız toplumda bir asra yakın ifsad ve inkâr kaynaklı zulüm düzeninin,
    pozitivist ve modernist paradigmalar temelinde ürettiği kemalist, sağcı,
    solcu, milliyetçi, kapitalist vb. ideolojilerin kıskacında bulunan insanların
    arasından çıkan müslümanların, bu kıskacın etkilerini tamamen silebildiğini
    söyleyebilmek çok zordur. Şu veya bu şekilde tevhid bilincine erişmiş insanların
    aynı oranda ve önemde âhiret bilincine de ulaşabildiklerini ne yazık ki
    iddia edemiyoruz. Eğer tevhid bilinci insanlara beyinlerdeki ve kalplerdeki
    putları, tâğutları yıktırıyorsa; âhiret bilinci de hayattaki putları
    ve tâğutları yıkma mücâdelesine sevkeder. Dünyayı değiştirmenin,
    toplumu değiştirmenin, insanı değiştirmenin en doğal, en sıradan faturası
    ve bedeli olan ölümü göze almanın, ölüme atılabilmenin, ölümden korkmamanın
    insanı dâvâsı uğruna mücâdeleye sevkeden en güçlü sâik olduğunu
    görürüz.
    Eğer insanlar tevhid bilinciyle yorumlayabildikleri dünyayı değiştirebilmek
    için kıllarını dahi kıpırdatmıyorlarsa, ya da sadece kıllarını, ya da dillerini kıpırdatıyorlarsa,
    işte o zaman insanların iç dünyalarına inip oradaki tortuyu,
    toplumun kültüründen kalmış gizli kalıntıları, yani o çıplak ölüm korkusunu,
    o açık dünya sevgisini bulup çıkarmak gerekir; zira insanları, tevhide ulaştığı
    halde yerinde tutacak olan, hâlâ yaşamaya, yalnızca yaşamaya sevkedecek
    olan tek sebep, bütün teorik, ilmî, fikrî izahların, yorumların, anlayışların aldatıcı
    perdesi arkasına gizlenen tek sebep; dünya sevgisi ve ölüm korkusudur.
    İslâmî bilincine rağmen bu içgüdüsel tortuyu barındıran insanların ölüm
    korkusu diğer insanlardan daha fazla, dünya sevgisi diğer insanlarınkinden
    daha yoğun ve kalıcı olur. Çünkü, bir içgüdü olarak, bilinçaltında sürekli beyin,
    kalp ve dildeki gerçeklerin perdesiyle örtülüp, bir biçimde bu gerçeklere
    inanıyor olmanın rahatlatıcı, yeterli gördürücü, tatmin edici işleviyle oyalanıyor
    olarak dünyayı sevmek daha meşrû, ölümden korkmak daha doğal hale
    gelir ve bu insanlar âhiretin bilincine daha uzak bir noktaya düşerler. Çünkü
    bu bilinci de taşıdıklarını var saymakta ve kendilerini de başkalarını da buna
    inandırabillmektedirler. Oysa âhiret bilincini sıradan bir insana kavratabilmek
    daha kolay; bu tür insanların yeniden kavrayabilmeleri daha zordur.
    “Lâ ilâhe illâllah”ın bütün bir tarihi, bütün bir dünyayı, bütün bir toplumu
    izah eden esprisini kavrayıp da, yeryüzünde işlenen bunca zulme, bunca
    haksızlığa, bunca iğrençliğe şâhid olup da, içinde yaşadığı toplumda ne
    yapmasını ve ne yapmamasını açık ve net bir şekilde kavrayıp da, hiçbir
    şey yokmuş gibi yaşamanın, hiçbir şey bilmiyormuş gibi davranmanın, hiç
    ≈ 406 ≈
    Ahmed Kalka n
    bir sorumluluğa sahip değilmiş gibi ömür tüketmenin başka bir izahı yoktur.
    Mücâdelesiz, kavgasız, çilesiz, hapissiz, işkencesiz, kansız, şehidsiz geçen
    günlerin; daha fazla küfür, daha fazla zulüm, daha fazla tuğyan, daha fazla
    zillet demek olduğunu bilen insanların, bilmesi gereken insanların hâlâ
    yerlerinde durabilmeleri, hâlâ mücâdeleye atılmamaları, hâlâ kavgayı yarınlara
    erteleyici çözümlere sarılmaları, hâlâ kolay ve rahat yolları bayraklaştırabilmeleri,
    başka bir şeyle izah edilemez. Mücâdelenin, kanın, şehidin
    olmadığı yerde âhiret bilinci de gereği kadar yoktur demektir. Âhiret
    bilincinin gereği kadar olduğu bir yerde insanlar günlerini meydanlarda,
    sokaklarda, karakollarda, mahkemelerde, cezaevlerinde, mezarlarda ya da
    mezar başlarındaki şehâdet andlarında doldururlar.
    Oysa düşmanın açık seçik belli olduğu, kavganın bütün yakıcılığıyla kendini
    dayattığı, inancın kan, ter ve gözyaşı ile ispat istediği bir zamanda, insanlar
    hâlâ kaybetmekten korkacakları şeyleri biriktirmekle meşgullerse,
    hâlâ sıradan bir vatandaş olarak yaşamak için çaba gösteriyorlarsa, hâlâ
    hayatın yutucu gerçekleri hesap gününün ürpertici gerçeğinin önüne geçebiliyorsa,
    hâlâ şerefsizce yaşamanın sermayesi olan dünyalık şeyler peşinde
    koşmak, âhiret kazanma çabasına girmemenin mazereti olabiliyorsa, o zaman
    Allah’ın ipine tutunarak ayağa kalkabilmenin bir ayağı yani âhiret bilinci
    eksik demektir. Zaten yüce Rabbimiz de Kur’an-ı Kerim’de sık sık “Allah’a
    ve âhiret gününe iman edenler” diyerek, iki ayağın kopmaz birliğini vurgulamıyor
    mu?
    Her gün ve her gece, namaz sonlarında, işimizin arasında özellikle
    ölümü, dirilişi, kıyâmeti, mahşeri, cenneti, cehennemi, günahlarımızı,
    Allah’ın nimetlerine teşekkürdeki kusurlarımızı derin derin
    düşünelim. Bunu kendimize görev edinelim. Bu dünyadaki rahatımızdan
    fedakârlık yapalım. Hem burada tam bir rahat etme, hem de orada rahat
    etme gibi imkânsız ve gülünç olan sevdadan vazgeçelim. Sahâbeler, Hz.
    Peygamber’e, biraz rahatına bakması, kendini fazla yormaması yolunda birtakım
    şeyler söyleyince, Önder ve Örneğimiz’den şu cevabı alırlar: “Nasıl
    refah ve nimetin tadını bulurum ki, boynuz sahibi (İsrâfil) boynuz (sur)u
    ağzına koymuş, alnını eğdirmiş ve kulağını vermiş, ne zaman üfleyeceğine
    dair emir bekliyor.”1258
    1258 Tirmizî
    ≈ 407 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Ahİrete İman
    Kabirlere, hele gece karanlığında gidip, oralarda ölümle kolkola yaşayacağımız
    günleri düşünelim. Ölüm ve şehâdet râbıtası yapalım. Allah’ın
    dinini yaşayamıyor, müslümanca hayat süremiyorsak müslümanca
    ölmenin de zor olduğunun bilincine varalım. Mezarlarda ve hayalinde
    düşünerek canlandırdığın kabir hayatında düşün ki, bir-iki metrelik çukur,
    içinde birkaç kemik parçası ve mezar taşında da senin adın, evet senin adın,
    benim adım yazılı. Artık Rabbinle karşı karşıyasın. Büyük kıyâmetin kopmasını
    bekliyordun veya beklemiyordun. Ama öldün, yani senin kıyâmetin
    koptu. İşte bu kıyâmete hazırlandın mı? Yaptın mı yapacaklarını? Sakındın
    mı yapmaman gerekenlerden? Hazır mısın ölüme? Borçların-harçların,
    ümitlerin, beklentilerin, yatırımların... neresi için? Ölüm... Ne zaman?
    Evet ey insan! Tohumun toprağın üstüne yeni bir hayatla çıktığı gibi bir gün
    kabrinden çıkartılacağını, Rabbinin huzuruna gidip yaptıklarının ve yapmadıklarının
    hesabını vereceğini düşün ve hayatını ona göre düzenle: Çünkü,
    ölüm bir yok oluş değil; diriliştir. Ölüm uzakta değil; çok yakınımızdadır.
    Âhirete iman etmiş olmak, âhiret bilincine erişmiş olmak, yalnızca kafalarda
    âhiretle ilgili bilgileri arttırmakla, kalplerde âhirete olan inancı tazelemekle
    gerçekleşmez. Çünkü âhiret bilinci kafa ve kalpte başlayıp biten işlevsiz
    bir olgu değil; insan hayatının bütün boyutlarını ve ömrünün bütün
    anlarını belirleyen canlı ve dinamik bir olgudur. O yüzden Bakara
    sûresi 4. âyette Kur’an’ın doğru yola kılavuzluk edeceği muttakîlerin vasıfları
    sayılırken “âhirete inananlar” değil; “âhirete yakînen (şuurlu / bilinçli olarak)
    iman ederler.” denilir. O yüzden âhiret bilincinin varlığını ve derecesini
    ölçebilmenin bir yolu sürekli olarak kafa ve kalbi gözden geçirmekse,
    bir diğer yolu da bizatihi yaşanan hayatı gözden geçirmek
    ve hesap günündeki İlâhî sorguya uyup uymadığının muhâsebesini
    yapmaktır. Bu muhâsebe de, dünya ve içindekilere bağlılık, dünyevî zevk
    ve değerlere iltifat, ölüm duygusu ve gerçeğinden uzaklaşmak olumsuz;
    âhirete ve hesap gününe ayarlı bir hayat yaşamaya çalışmak, dünyadan,
    içindekilerden, geçici zevk ve değerlerden -Allah’ın istediği vasatın dışında)
    uzaklaşabilmek ve hayatı, enerjiyi, yetenekleri, bilgiyi, gücü, bedeni, kafayı
    Allah’ın dâvâsı için harcamak olumlu olarak değerlendirilmelidir. Birey olarak
    muhâsebesinde olumsuz hanesi ağır basanlar istedikleri kadar tevhid
    bilincine ulaştıklarını iddia etsinler, yaşadıkları hayatın yüzlerine çarpılacağını
    unutmamak zorundadırlar.
    ≈ 408 ≈
    Ahmed Kalka n
    Muhâsebesinde olumlu hanesi ağır basanlar ise, zaten içiçe yaşadıkları
    ölümle gerçek hayata geçtikleri andan itibaren Rablerine kavuşmanın
    mutluluğunu tadarlar. Ne mutlu onlara! Ne mutlu, ölümden korkmayan,
    ölümü sevebilen, ölümü arzulayabilen, ölümle dostluk kurabilen,
    ölümün koynunda ömür tüketebilen Allah erlerine! “Rabbinizin mağfiretine
    (bağışına) ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler
    ve yer kadar olan cennete koşun!”1259Âhiret bilinci; ölümü sevmek,
    ölümle bir yaşamak ve nasıl gelirse gelsin, ama müslümanca yaşayış
    üzerine gelsin, müslümana yakışır şekilde ölüme, yani cennete
    koşabilmektir.1260
    SORULAR
    1- Âhirete imanın faydaları, insan hayatındaki önemi ve hikmetleri nelerdir?
    2- Kıyâmet ne zaman kopacaktır? Bu konuda kim veya kimler bilgi sahibidir?
    3- Amel defterleri ve mizan hakkında bilgi veriniz.
    4- Cennet ve Cehennemi âyetlerle açıklayınız.
    5- Kur’an, âhirete iman konusunu niçin yakîn kelimesi ile ifade etmiştir?
    Bunun hikmeti ne olabilir? Yakîni bilgi ve yakînen inanmak ne demektir?
    6- Yeniden dirilmenin akla ters düşmediğini örneklerle açıklayınız.
    7- Ölümü ve ölüm sonrasını Kur’an nasıl değerlendirip bizi ölüm ötesine
    nasıl hazırlamaktadır? Âyet mealleriyle izah ediniz.
    8- Ölüm sonrası, yeniden dirilişle birlikte başlayacak olan haşr, mizan ve
    amel defterlerinin mâhiyetleri hakkında bilgi veriniz.
    9- Cennet ve cehennem hakkında Kur’an’dan âyet mealleri ışığında doyurucu
    bilgi veriniz.
    10- Âhiret şuuruna sahip olup bu bilinçle hayatına çeki düzen verecek
    şekilde nefis muhâsebesinin nasıl yapılabileceğini açıklayınız.
    1259 3/Âl-i İmran, 133
    1260 Bu konunun son bölümü, Hüseyin Özhazar (Bengisu Y.) ve Hasan Eker’in (Denge Y.) Âhiret
    Bilinci adlı eserlerinden kısmen yararlanılıp birkaç sayfası yer yer özetlenerek oluşturulmuştur.
    ≈ 409 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Peygamberlere İman
    ≈ 410 ≈
    Ahmed Kalka n
    23. Ünite
    KADER
    • Kader
    • Kader ve Kaza Kavramlarının Anlamı
    • İnsanın Fiilleri
    • Tevekkül; Anlam ve Mâhiyeti
    • Hayır ve Şer Kavramı
    • Kur’ân-ı Kerim’de Hayır ve Şer
    • Her Şeyi Yaratan Allah’tır; Fakat Şer İnsanlardandır
    • Kur’ân-ı Kerim’de hiçbir âyette “şer” Allah’a nispet edilmez
    • Merhametli Allah’a Rağmen Dünyada Şerlerin Bulunması
    • Hayrın İki Yönü
    • Müslümanın Hayatında Hayır ve Şer
    • Tevekkül ve Kader
    • Bir kimse Başkasının Rızkını Yiyebilir mi?
    • Rızık, Azalıp Çoğalabilir mi?
    • Kısmetimde Varsa, Rızkım Ayağıma Gelir Diyebilir miyiz?
    • Rezzâk (Rızık Veren) Allah’tır; Kader ve Rızık
    • Sorular
    Bu üniteyi bitirdiğinizde aşağıdaki amaçlara ulaşmanız beklenmektedir
    • Kader ve kaza kavramlarını açıklayabilmek.
    • İnsanın ihtiyârı (tercihi) yönüyle fiillerini sınıflandırabilmek.
    • Tevekkül kavramını açıklayabilmek, azimle ilgisini açıklamak.
    • Tevekkülle kader arasındaki ilişkiyi izah edebilmek.
    • İnsanın tevekküle ihtiyacını açıklayabilmek.
    • Hayır ve şerrin mâhiyetini açıklayıp, bunların yaratma ve kesbetme yönünden
    kimlere ve niçin nisbet edilmesi gerektiğini açıklamak.
    • Allah’ın niçin şerlere müsaade ettiğini, bunun imtihan ve rızâ kavramlarıyla ilişkilerini
    izah edebilmek.
    • Müslümanın hayatında hayır ve şerrin ne gibi roller oynadığını örneklerle açıklayabilmek.
    • Rızık kavramının mâhiyetini açıklamak ve Kur’an’da rızık konusundaki önemli
    vurguları izah edebilmek.
    • “Rızık azalıp çoğalabilir mi?”, “bir kimse başkasının rızkını yiyebilir mi?” gibi
    sorulara doğru cevaplar verebilmek.
    • Çalışmadan rızkın ayağına gelmesini beklemenin doğru olmadığını açıklamak.
    • Rızıkla kader arasındaki ilişkiyi izah edebilmek.
    • Ecelin ne demek olduğunu ve kısımlara ayrılıp ayrılmadığını izah ederek kaderle
    ilişkisini anlatabilmek.
    • Kur’ân-ı Kerim’de ecel ve ölümle ilgili önemli vurgulara örnekler verebilmek.
    ≈ 411 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kadere İman
    KADER
    “Biz her şeyi bir kader ile (bir ölçüye göre) yarattık.”1261
    Kur’ân-ı Kerim’de “kader” kelimesi, iman esasları içinde sayılan hepimizin
    bildiği anlamıyla kullanılmamaktadır. Kur’an, bu kelimeyi, evrenin Allah tarafından
    belirlenmiş kurallar ve ölçüler içerisinde yarattığı; rastgele ve tesadüfî
    bir şekilde yaratılmadığı anlamında kullanmaktadır. Bu arada Kur’an’ın, kaderi
    imanın bir prensibi olarak sunmadığı da kabul edilmelidir. Ancak, bu,
    Kur’an’da kader konusunun yer almadığı anlamına gelmez.
    Kur’an’da, hadis rivâyetlerinde iman esasları içinde sayılan kaderin reddedildiğine
    rastlanmaz; aksine, kaza ve kader inancı ile ilgili çok sayıda âyetler
    vardır. Bu âyetlerin toplamından, Allah’ın insanlar için bir kaza ve kader
    tayin ettiğini ve bu takdire iman edilmesi gerektiği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla
    sadece Kur’an’dan yola çıkılınca bile, vahyin belirttiği şekilde kadere
    iman etmek gerekmektedir. Kaza ve kader konusunda temel esas, Allah’ın
    bir kaderi, kazâsı ve takdiri olduğuna iman’dır. Fakat, bu kaza ve kaderin ne
    olduğu ve nasıl cereyan ettiği konuları, tarihten beri tartışılagelmiştir.
    Kur’an’da kader konusunun yer alışı, olayların anlatım akışı içerisinde sözkonusu
    edilmektedir ve bu nedenle anlatım içerisindeki bağlamları gözardı
    edilmeden, konuyla ilgili bütün âyetler bir araya getirilmek ve onları dikkatli
    bir değerlendirmeye tâbi tutmak sûretiyle ancak Kur’an’ın kader konusundaki
    bakış açısı tespit edilebilir. Kur’an’ın değişik yerlerinde kader konusuna
    değinilirken kimi âyetlerden cebr, kimilerinden de tam bir özgürlük anlamı çıkarılabilir.
    Nitekim kimi mezhepler kader konusunda cebr ifâde eden âyetleri
    esas almış ve diğer âyetleri buna göre te’vil etmiş, bazıları tam bir hürriyet
    ifâde eden âyetleri esas alarak diğerlerini te’vil etmiş, diğerleri de orta bir yol
    takip etmiştir.
    Kur’ân-ı Kerim, kâinatta olup biten her şeyin yüce Allah’ın irâdesiyle ve
    takdiri ile olduğunu beyan etmekle birlikte; insanın kendi irâdesiyle yaptıklarından
    yine kendisinin sorumlu olduğunu açıkça belirtmektedir. Kur’an, iman
    etmek ve inanmamak, iyi ameller işleyip cennete girmek, ya da yaptıkları
    kötü amel sonucu cehenneme girmeyi bir kader olarak ileri sürmemektedir.
    Kişinin iman etmesi de, etmemesi de kendi hür seçimine bağlıdır. “De ki:
    ‘Gerçek, Rabbinizdendir.’ Dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin. Şüp-
    1261 54/Kamer, 49
    ≈ 412 ≈
    Ahmed Kalka n
    hesiz zâlimler için, duvarları çepeçevre onları içine alacak bir ateş hazırladık.
    Onlar yardım istediklerinde, erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir
    su kendilerine sunulur. Bu ne kötü bir içecek ve cehennem ne kötü bir
    duraktır! İyi hareket edenin ecrini zâyi etmeyiz. Doğrusu iman edip sâlih
    iş yapanlara, İşte onlara, içlerinden ırmaklar akan Adn cennetleri vardır.
    Orada altın bilezikler takınırlar, ince ve kalın ipekliden yeşil elbiseler giyerek
    tahtları üzerinde otururlar. Ne güzel bir mükâfat ve ne güzel yaslanacak
    yer!”1262
    Âyetlerde iman etmenin de, inkâr etmenin de insanın hür irâdesine bırakıldığı
    ve cennete girmenin de, cehennemi hak etmenin de, kişinin yaptıklarının
    sonuçları olduğu açık bir şekilde anlatılmaktadır. Allah’ın, yaptıklarımızı
    önceden bilmiş olması, bizi, o yaptıklarımızı yapmaya zorladığı anlamında
    değildir. Bilakis Allah’ın bilgisindeki o mâlumat, yaptıklarımız sebebiyledir.
    KADER VE KAZA KAVRAMLARININ ANLAMI
    Kader: Ezelden sonsuza kadar olmuş veya olacak şeylerin hepsinin zamanının,
    yerinin ve nasıl olacaklarının Allah tarafından bilinmesidir. Her şey
    bu bilgiye göre Allah tarafından takdir edilir.
    Kader, Allah’ın ilim ve irâde sıfatı ile ilgilidir. Allah ilim sıfatı ile olmuş ve olacak
    şeyleri bilir. İrâde sıfatı ile şöyle veya böyle olmasını tercih ve takdir eder.
    Kazâ: Ezelde Allah tarafından bilinen ve takdir edilen şeylerin, zamanı ve
    yeri geldiğinde Allah tarafından ortaya çıkarılmasıdır.
    Kâinatta her şey kaza ve kadere bağlıdır. Allah’ın takdir ve irâdesinin dışında
    hiçbir şey olmaz. O’nun takdiri ve irâdesi olmadan bir yaprak bile yerinden
    kımıldayamaz.
    Allah Teâlâ, bu âlem için kanunlar, esaslar ve düzenler koymuştur ve
    bütün eşya bu kanun ve esaslara göre hareket etmektedir. Bunlar hiçbir zaman
    zorlama anlamına gelmez. Kaderde icbar (zorlama) diye bir şey yoktur.
    Kader, kulun işleyeceği şeyleri Yüce Allah’ın ezelde bilmesi ve hayrı yarattığı
    gibi, insanların şerre dönüştüreceği şeyleri de O yaratmıştır. Meydana gelecek
    şeyleri Allah’ın bilmesi ve bu bilmeye göre o şeylerin meydana gelme-
    1262 18/Kehf, 29-31
    ≈ 413 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kadere İman
    sinin insan üzerinde hiçbir etkisi yoktur. Çünkü bilme (ilim), tesir (etki) sıfatı
    değil; meçhul olan şeyleri açığa çıkarmanın sıfatıdır. Meselâ, güneş veya ay
    tutulmasının çok önceden astronomi ilmiyle uğraşanlarca bilinip takvimlere
    yazılması, güneş veya ay tutulmasının sebebi değildir. Bu bilginler bilmeseydi,
    bu takvimler yazmasaydı güneş veya ay tutulmayacaktı denilemez.
    Allah sonsuz ilmi ile, dünyaya gelen ve gelecek insanların, iyiyi mi yoksa
    kötüyü mü seçeceklerini bilir. Ancak insanlar, kendilerinin Allah’ın ne şekilde
    hareket edeceklerini bildiği ve takdir ettiği için hareket ediyor değillerdir.
    İnsan hak ile bâtılı seçme durumundadır. Hakkı seçerse cennete girecektir;
    Bâtılı seçerse cehenneme girecektir. Bu kararı imtihan için Allah insana bırakmıştır.
    İnsan sonucuna katlanmak şartıyla, seçiminde hürdür.
    Kadere iman, insana kâinatta her şeyin yüce bir hikmete göre cereyan
    ettiğini gösterir. Mü’min, kendisine bir zarar geldiği zaman feryadı basmaz.
    Başarı ve iyilik dokunduğu zaman da her şeyi unutarak sevinip şımarmaz.
    Böylece mü’min kadere inanmakla dengeli ve mutedil bir olgunluk kazanır.
    Dünyada da mutluluğun ve üstünlüğün zirvesine ulaşır. Bu konuda Yüce
    Allah şöyle buyurur: “Gerek yeryüzünde, gerek nefislerinizde meydana
    gelen hiçbir musibet yoktur ki, bizim onu yaratmamızdan evvel bir kitapta
    yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır. Allah bunu, elinizden
    çıkana üzülmeyesiniz ve O’nun size vereceği ile sevinip şımarmayasınız
    diye yazmıştır. Allah kendini beğenen kibirli kimseleri sevmez.”1263
    Kaza ve kadere inanmak insanın körü körüne kendini olayların akışına
    bırakması ve kurtuluş çaresi aramaması değildir. İnsan her şeyin bir sebebe
    bağlı olduğuna inanarak, sebepleri uygulamalıdır. Meselâ; bir deprem
    sonrasında, insanlar evsiz kalsa bu durumdan kurtulmanın çarelerini aramalıdırlar.
    Rasûlullah (s.a.s.) her zaman kaderi yanlış anlayanlara karşı konulmasını
    istemiştir. Kader, hiçbir zaman tembelliğin sebebi, masiyetlerin vesilesi ve
    mecburiyetin varlığını iddia etmenin yolu yapılamaz. Aksine büyük işlerin ardında
    büyük gayelerin gerçekleştirilmesi için bir yol kabul edilmesi lâzımdır.
    Hz. Ömer (r.a.)’in karşısına hırsızın biri getirildiğinde ona niçin hırsızlık yaptığını
    sorar. Hırsız: “Allah böyle takdir etti, kaderimde hırsızlık yapmak varmış,
    1263 57/Hadîd, 22 - 23
    ≈ 414 ≈
    Ahmed Kalka n
    ne yapayım” deyince, Hz. Ömer: “Buna otuz kamçı vurun ve elini kesin.” diye
    emir verir. Sebebi sorulduğunda da şöyle cevap verir: “Hırsızlık yaptığı için eli
    kesilir, Allah’a iftira ettiği için de kamçı vurulur.”
    Kader, ancak kader ile önlenir. Meselâ, açlık kaderi, yeme kaderiyle giderilir.
    Susuzluk kaderi, su içme kaderiyle önlenir. Hastalık kaderi, tedavi ve
    sağlık kaderiyle önlenir. Tembellik kaderi, çalışma ve gayret kaderiyle önlenir.
    Dolayısıyla kaderin baskı aracı olması söz konusu olamaz. Mü’min,
    kaderi bahane ederek tembellik edemez. Mü’min; fakirliğe karşı çalışma ile,
    cehâlete karşı ilim ile, hastalığa karşı ilaç ve tedavi ile, küfür ve isyana karşı
    cihad ile karşı koymasını bilen insandır. Mü’min, keder ve hüzünden, âcizlik
    ve tembellikten her türlü nifak ve şirkten Allah’a sığınır.
    Ebû Ubeyde bin Cerrah, veba hastalığından kaçan Hz. Ömer’e şöyle sordu:
    “Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun?” Bu soruya Hz. Ömer: “Evet, Allah’ın
    kaderinden yine Allah’ın kaderine sığınıyorum.” diye cevap verdi. “Bulaşıcı
    veba hastalığından, yine sıhhat ve afiyet kaderine kaçıyorum” demek istemiştir.
    Sonra, çorak arazi ile verimli araziyi örnek verdi ve develerinin otlaması
    için çorak araziden verimli araziye geçmesiyle bir kaderden diğer bir
    kadere intikal ettiğini ifâde etti.
    Kader konusunda, bir mü’min için, bunları bilmek yeterlidir. Bunun dışında
    kader konusunda çatışıp çekişmek, münakaşalar yapmak câiz değildir.
    Çünkü mutlak kader Allah’ın bir sırrıdır, sınırlı kapasitesi olan insan aklının bu
    konudaki tüm sırları idrâk etmesi mümkün değildir.
    Ebû Hüreyre’nin şöyle dediği rivâyet olunur: “Biz kader konusunda tartışırken
    Rasûlullah (s.a.s.) yanımıza çıkıp geldi. Kaderi tartıştığımızı görünce,
    öfkelendi ve yüzü kızardı, sonra şöyle buyurdu: “Size bununla mı gönderildim?
    Sizden önceki kavimler bunu tartışma konusu yaptıkları için helâk
    oldular. Bu konuda tartışmanızı istemiyorum.”1264
    İNSANIN FII LLERI
    İnsanın fiilleri 2’ye ayrılır:
    a) Gayri ihtiyârî (Kendi isteği dışında) yaptığı fiiller: İnsanın elinde
    olmadan meydana gelen hareketlerdir. İnsanın açlık hissetmesi, vücu-
    1264 Tirmizî, Kader 1, Hadis no: 2216; İbn Mâce, Mukaddime 85
    ≈ 415 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kadere İman
    dundaki kanın dolaşımı, saçlarının uzaması v.s. gibi işler böyledir. İnsanlar
    bunlardan ne sevab kazanır, ne de günaha girerler. Dolayısıyla insan bu tür
    fiillerinden sorumlu değildir.
    b) İhtiyârî (İsteği ile yaptığı) fiiller: İnsanın yapıp yapmaması kendine
    kalmış fiillerdir. Burada insanın nasıl bir harekette bulunacağını seçme şansı
    vardır. İyi amellerde bulunursa sevab kazanır; kötü amellerde bulunursa
    günah kazanır. Meselâ, namaz kılmak. Kişi namaz kılarsa Allah’ın rızâsını
    kazanır, namaz kılmazsa günaha girer. Namaz kılmaya karar vermek insanın
    kendi isteğine kalmıştır.
    TEVEKKÜL
    Tevekkül: Bir iş için gerekli olan maddî, mânevî sebeplerin hepsini yaptıktan
    ve başka yapılacak hiçbir şey kalmadıktan sonra, neticeyi Allah’a bırakmak
    demektir.
    İnsan işini götürebileceği noktaya götürdükten sonra, işinin sonunu Allah’a
    bırakacaktır. Çünkü Allah istemedikten sonra hiçbir şey olmaz. Meselâ;
    Bir çiftçi tarlasını güzelce sürer, tohumunu eker, gerektiğinde sular,
    yapabileceği her şeyi yapar, ondan sonra da Allah’a tevekkül eder. Çünkü
    bilir ki, Allah istemedikten sonra, ne yaparsa yapsın ekin bitmez. Allah Teâlâ
    Kur’an’da şöyle buyuruyor: “Bir kere azmettin mi artık Allah’a tevekkül
    et.”1265 Bu âyet-i kerimede görüldüğü gibi, Allah’a tevekkül etmeden önce
    azmetme (çalışma, o işin gereklerini yerine getirme) şarttır.
    HAYIR VE ŞER KAVRAMI
    Hayır
    Türkçe’de “hayır” ve “şer” olarak kullandığımız kelimelerin Arapça asılları
    “hayr” (noktalı hı ile) ve “şerr”dir. “Hayr” taşıdığı özellik dolayısıyla istenilen,
    arzu edilen, değerli, dünya ve âhirette faydalı, yarayışlı olan her şeydir. Hayr,
    ister bir davranış, ister bir ibâdet, ister mal, yani dünyalık yönünden olsun;
    dünya ve âhirete ait meselelerde faydalı olan, arzu edilen şeyleri ifade eder.
    Hayır; istenilen, kötü karşılanmayan, kendisine rağbet edilen bir değerdir.
    “Hayr”ın karşıtı “şerr”dir. Hayr, iyi ve faydalı, rağbet edilen tercihleri ifade ettiği
    1265 3/Âl-i İmran, 159
    ≈ 416 ≈
    Ahmed Kalka n
    için; ibâdet, iyilik etmek, Allah yolunda harcamak, faydalı mal, kişiye sevap
    veya şeref kazandıran şeyler hakkında da kullanılmaktadır.
    Aynı kökten gelen ‘hayrât’, beğenilen özellikler, davranışlar, sevap amacıyla
    yapılan iyilikler ve sadaka-i câriye (devam eden sadaka) olan şeyler
    demektir. Yine aynı kökten gelen ‘ihtiyar’, seçmek, dilemek, irâdesini kullanmak;
    ‘muhtar’, özgür iradeyle seçilen, beğenilen şey; ‘istihâre’, hayırlı bir işi
    dilemek; ‘hıyare (çoğulu ahyâr)’, hayırlı kimseler, seçilmişler demektir.
    Kur’an’ın geniş kapsamlı kavramlarından biri, hayır kelimesidir. Bu kelimenin
    hem dünya işlerini, hem de âhiretle ilgili değerleri anlatan birkaç boyutu
    bulunmaktadır. Hayır ve onun karşıtı olan şer meselesi İslâm tarihinde
    üzerinde çokça tartışılan konulardan biridir. İslâm ıstılahında “ma’rûf”, her
    türlü hayrı; “münker” de her türlü şerri ifade eder.
    Şer
    ‘Şerr’ sözlükte, istenmeyen, arzu edilmeyen, her açıdan kendisinden
    kaçınılan şey demektir. Bunun yanında fesat, bozukluk, kötülük, kötü şey,
    zulüm, cezayı gerektiren iş anlamında da kullanılmaktadır. Bazen de sıkıntı,
    belâ ve musîbet mânâsına gelir. ‘Şerr’in çoğulu “şurûr” ve “eşrâr”dır. Şer her
    türlü hayrın ve iyiliğin karşıtıdır.
    Hayır ve şer ölçüleri, ya mutlak olur, ya da izafi (göreceli) olur. Meselâ,
    akıl, adâlet, iyilik duygusu her zaman mutlak olarak hayırdır. Zulüm, kötülük,
    hırsızlık gibi şeyler de mutlaka şerdirler. Bazı şeyler bazıları için geçici olarak
    hayır veya şer olabilir. Meselâ, mal sahibi olmak şer olmadığı halde, bazıları
    için şer olabilir. Birisi mal ile kötülük veya zulüm yapıyorsa mal o insan için
    hayır değildir. Şer, istenmeyen, arzu edilmeyen durumları anlattığı gibi, kötü
    olan ve insana zararı dokunan şeyleri de ifade etmektedir. Kur’an, akletmeyen
    sağır ve dilsizleri (inkârcıları) yerde debelenen varlıkların en şerlisi
    saymaktadır. 1266 Çünkü onların yaptıkları hayır olmaz, tuttukları yol yanlıştır.
    Azgınlıkları yüzünden yeryüzünde hep fesat ve şer olmaktadır.
    Şer, bir yönüyle insanın kendisine isâbet eden kötülüktür, yani mutsuzluk
    veya talihsizlik halidir. İnsan sürekli kendine göre iyi şeyleri ister; ancak, kendisine
    bir şer (kötülük) dokunursa ümitsizliğe düşer. Biraz rahata kavuşunca
    1266 8/Enfâl, 22, 55
    ≈ 417 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kadere İman
    da nimetin kimden geldiğini unutur, nankörlük yapar.1267 Hayır, Allah rızâsı
    düşünülmüş ve takvâya uygun bütün davranış ve işlerdir. Şer ise, Allah’ın
    rızâsına uymayan bütün işlerdir. Birisi mü’minin halini ortaya koyarken, diğeri
    de günahı ve kâfirin amellerini nitelendirmektedir. Şirk, küfür, nifak, zulüm
    gibi tavırların hepsi de şerdir. Bunun sonucu olarak kim zerre miktarı hayır
    işlerse onun karşılığını, kim de zerre miktarı şer işlerse onun karşılığını görecektir.
    1268
    Şer, bazen sû’ yani günah işleme duygusunu anlatır. Hayır ve şer kavramları
    iman ve küfür, itaat ve isyan yerine de kullanılır. Âmentü’de hayrın da
    şerrin de Allah’tan geldiğine, yani her ikisinin de Allah (c.c.) tarafından yaratıldığına
    iman ettiğimizi söyleriz. Burada akla şöyle bir soru gelebilir: Hayır ve
    şer Allah’tan geldiğine göre bizim çabamız ne işe yarar? İnsan, hür irâdeyle
    yaratılmış ve dünyaya gönderilmiştir. Hayrı da şerri de seçme yeteneği vardır.
    Allah (c.c.) onu başıboş bırakmamış, hayrı ve şerri anlatan peygamberler de
    göndermiştir. Bundan sonra dileyen hayır işler, dileyen şer işler. Ancak hayrı
    da şerri de yaratan Allah’tır. Bu bir anlamda denemek için Allah’ın insana izin
    vermesi ve onu hareketlerinde serbest bırakmasıdır.
    Allah (c.c.) insanı hayır ve şer konusunda denemektedir.1269 Cimrilik edip
    de mallarını Allah yolunda harcamayanların bu yaptıkları kendileri hakkında
    bir hayır değil, şerdir.1270 Bazı insanlar mü’minlerden hoşlanmazlar. Allah onlara
    bundan daha şer olan bir sonucu haber veriyor; Allah’ın lânet ettiği, kızdığı,
    başka şekillere çevirdiği, tâğuta tapanlar yaptığı kimselerin durumu1271
    daha kötüdür. Cehenneme gidecek olanlar, halk arasında en şerli kimselerdir.
    1272 Mü’minler, şeytanın şerrinden, yaratıkların, gecenin, düğümlere üfleyenlerin,
    hasetçilerin, vesvese verenlerin şerrinden Allah’a sığınırlar. 1273
    Çevremizde olup bitenlere ve insanların işledikleri fillere hayır ve şer hükmünü
    verebilmemiz için elimizde sağlam bir ölçü olmalıdır. Bu ölçü de ancak
    Allah tarafından bütün insanlara gönderilen son din İslâm’dır. İnsanların aklı
    ve tarihsel tecrübeleri bu konuda kesin bir ölçü olamaz. Ancak hayır ve şer
    hükümleri akılla anlaşılır ve uygulanır.1274
    1267 41/Fussilet, 49-50
    1268 99/Zilzâl, 7-8
    1269 21/Enbiyâ, 35
    1270 3/Âl-i İmrân, 180
    1271 5/Mâide, 60
    1272 98/Beyyine, 6
    1273 113/Felâk ve 114/Nâs Sûreleri
    1274 Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 623-624
    ≈ 418 ≈
    Ahmed Kalka n
    KUR’ÂN-I KERIM’DE HAYIR VE ŞER
    “Hayr” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 176 yerde, türevleriyle birlikte ise toplam
    196 yerde geçer. “Şerr” kelimesi ise 31 yerde zikredilir. Kur’ân-ı Kerim’de
    hayır kavramı, “iyi, güzel, değerli, faydalı ve mal mülk gibi arzulanan
    şeyler” anlamlarında kullanılır. Hayır, kavram olarak bazen hem mal, hem de
    o malı Allah yolunda sarf etme iyiliğini veya infak anlayışını ifade etmektedir.
    Allah’ın insana verdiği mal, -her ne kadar bazıları için şer olsa da) bizzat
    hayrın kendisidir. Meselâ, Kur’an, Hz. Süleyman’a (a.s.) verilen atlara “hayır”
    demektedir. Bir başka yerde, ölen birisinin geride bir hayır/mal bırakması
    durumunda onunla ilgili vasiyette bulunması gerekir denilmektedir. 1275
    Mü’minler, Allah yolunda hayırdan ne infak ederlerse; bu, kendileri içindir.
    Onlar hayır olarak infak ettiklerinin karşılığını tastamam alacaklardır.1276 Görüldüğü
    gibi burada hayır, hem sahip olunan mal, hem de bu maldan Allah
    yolunda infak edilen pay, sadaka anlamına gelmektedir. Bir başka âyette
    ise ‘hayr’ yine ikili bir anlam ifade ederek hem sahip olunan şey, hem takvâya
    bağlı olarak yapılan amel (iş) yerinde kullanılmaktadır: “Sana neyi infak
    edeceklerini soruyorlar. De ki: ‘Hayır olarak infak edeceğiniz şey, ana-babaya,
    yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışadır. Hayır olarak
    ne yaparsanız, Allah onu şüphesiz bilir.”1277 Hayır, yine maddî anlamlarda
    refah, bolluk, zenginlik gibi anlamlarda kullanılır. 1278
    Hayır kavramı Kur’an’da şu anlamlarda da kullanılmaktadır:
    a) Allah’ın sayısız (maddî ve mânevî) nimeti anlamında,1279
    b) Bütün hayırların kaynağı olan vahy ve peygamberlik anlamında, ki vahye
    uyan mü’minler birçok nimetlere, güzelliklere, sağlam bir inanca ve aralarında
    kardeşlik duygularına sahip olurlar. Bütün bunlar hayrın ta kendisidir, 1280
    c) Gerçek iman, ya da iman etme eğilimi, samimiyet ve iyi niyet anlamında,
    1281
    d) İman etmenin güzel sonucu, imanın olumlu etkisi anlamında,
    e) Sâlih amel, hayırlı iş, kulluk ve sonucu güzel olan işler anlamında, 1282
    f) İslâm,1283
    1275 2/Bakara, 180
    1276 2/Bakara, 272-273
    1277 2/Bakara, 215
    1278 6/En’âm, 17; 10/Yûnus, 107; 21/Enbiyâ, 35; 70/Meâric, 21
    1279 3/Âl-i İmrân, 26
    1280 2/Bakara, 105 ayrıca Bk. 16/Nahl, 30
    1281 8/Enfâl, 70
    1282 2/Bakara, 110; 5/Mâide, 48; 21/Enbiyâ, 90
    1283 3/Âl-i İmrân, 104; 68/Kalem, 12
    ≈ 419 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kadere İman
    g) hikmet1284 anlamında “hayır” kavramı kullanılır. Bütün bu açıklamalardan
    sonra, hayır kelimesinin Kur’an’da “ma’rûf (iyilik)”, şer kelimesinin de “münker
    (kötülük)” anlamında kullanıldığını söyleyebiliriz.
    Hayır ve karşıtı olan şer, şu âyette birlikte kullanılmıştır: “İnsan, hayrı istediği
    gibi şerri de ister (Hayra duâ eder gibi şerre de duâ etmektedir). İnsan
    pek acelecidir.” 1285 Âyette aceleci olan insanın, hayrı ister gibi şerri istediği;
    hayra duâ eder gibi şer için duâ ettiği belirtilmektedir. İnsanın hayrı ister
    gibi şerri istemesi, üç anlama gelebilir:
    1) Bundan kasıt, Kur’an’a inanmayan kişilerin: “Allah’ım, eğer bu hak ise
    başımıza taş yağdır” gibi sözlerle Hz. Peygamber’le alay edip azap istemelerini
    kınamaktır. Allah Teâlâ, o insanların Kur’an’a inanıp doğru yola gelecekleri yerde
    bu hayrı bırakıp şerri istedikleri anlatılmakta, böyle doğru yoldan ayrıldıkları
    için türlü azaplara, sıkıntılara uğrayan yahûdilerin sonlarına benzer bir cezaya
    çarpılacaklarını îmâ etmektedir. Âyetlerin söz akışına en uygun mânâ budur.
    2) İkinci ihtimale göre, insanın şer istemesi, bunaldığı zaman kendi aleyhine
    duâ (bedduâ) edip lânet okumasıdır. Bazı insanlar bunalınca “ölsem de kurtulsam!”
    gibi sözler söyler. Veya çoluk çocuğuna bedduâ eder. Hâlbuki o istediği
    şey, kendi lehine değil; aleyhinedir, yani şerdir. Hz. Peygamber (s.a.s.): “Canınız
    ve malınız aleyhine duâ (bedduâ) etmeyin. Sonra Allah’ın kabul saatine
    (zamanına) rastlarsınız da duânızı kabul eder.” 1286 buyurmuştur.
    3) Üçüncü ihtimale göre insan, bazen aleyhine olacak bir şeyi hayır sanarak
    ister, olması için duâ eder, yalvarır, olmayınca üzülür. Gerçekten onun olması,
    kendi aleyhinedir, şerdir; olmaması hayırdır. Ama insan, işlerin içyüzünü bilmediği
    için farkına varmadan aleyhine olacak şeyleri ister. Hayrı istediği gibi o şerli
    şeyi de hayır sanarak ister. Âyette bu üç anlam da muhtemeldir. Daha doğrusu,
    âyet, bu mânâların hepsini kapsar; fakat siyak ve sibaka göre daha uygun
    ve temel anlam, birincisidir.1287“Eğer Allah, insanlara, onların hayrı çabukça
    istemeleri gibi şerri de acele verseydi, elbette onların ecelleri bitirilmiş olurdu
    (ve hepsi de helâk olurlardı). Fakat Biz, Bize kavuşmayı beklemeyenleri
    azgınlıkları içinde bocalar bir halde (kendi başlarına) bırakırız.” 1288
    1284 2/Bakara, 269
    1285 17/İsrâ, 11
    1286 Müslim, Zühd 74; Ebû Dâvud, Salât
    1287 Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, c. 8, s. 29-30
    1288 10/Yûnus, 11
    ≈ 420 ≈
    Ahmed Kalka n
    “Hoşunuza gitmediği halde üzerinize savaş yazıldı (farz kılındı). Olur ki
    hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki sevdiğiniz bir şey
    de sizin için şerdir. Allah bilir de siz bilemezsiniz.”1289 Bu âyette, hoşlarına
    gitmese de savaşın, mü’minlere farz kılındığı; hoşlarına gitmeyen bazı şeylerin
    yararlarına; hoşlarına giden bazı şeylerin de zararlarına olabileceği, işlerin
    içyüzünü ancak Allah’ın bildiği belirtilmektedir. Evet, insan ne kadar bilgili olsa
    da, onun bilgisi, ancak duyuların verilerine bağlıdır. Duyulara çarpan olaylardan
    gelir. Yargısı da görünüşlere göredir. İnsan, olayların iyi veya kötü olduğu,
    bunlardan doğacak yarar veya zararları deney ile bilir. Çoğu kez bir olayı
    denemeye imkân olmaz. Denemeye kalkıldığı zaman da iş işten geçmiş olur.
    İnsan, olayların ancak dışyüzünü bilir; hâlbuki Allah, her şeyi yaratan kendisi
    olduğundan, her şeyin dışını da içini de bilir. Bu bilgisi uyarınca insanın yararına
    olan şeyleri emreder, zararına olan şeyleri de yasaklar. O’nun emrettiği her
    şey, zâhiren hoş görünmese de gerçekte hoştur, hayırdır.
    Savaş da görünüşte hoş değildir; çünkü insanın ölümüne sebep olabilir.
    Ama birkaç kişinin ölümüyle bir toplumun hürriyeti, şeref ve nâmusu kurtarılır.
    Ölenler de cennette ebedî diriliğe ve mutluluğa erişirler. Peygamberlere arkadaş
    olmak şerefine ererler. Gerçekten, cihad eden İslâm toplumları yükselmişler,
    cihadı bırakınca dünya haritasındaki yerleri küçülmeye başlamış, sonunda
    güzelim ülkeleri yabancılar ve onların güdümündeki yerliler tarafından sömürülmüştür.
    Cihadı bırakmak, yalnız cepheye gitmemek değildir. Düşmana karşı
    kuvvet hazırlamayı ihmal etmek, düşman atom bombası yaparken piyade
    tüfeğiyle yetinmek de cihadı bırakmak demektir.
    Âyetten çıkarılacak birinci hüküm, birinci ders cihada katılmak ve cihadı
    sürdürmektir. İkinci ders de, bazı hoşumuza gitmeyen şeylerin hakkımızda
    hayırlı olabileceğidir. Nice üzüldüğümüz şeyler vardır ki, sonunda bizim için
    çok hayırlı olmuş ve nice sevdiğimiz şeyler vardır ki, bizim için kötü sonuç doğurmuştur.
    O halde, biz elimizden geldiği, gücümüzün yettiği kadar yararlı işler
    yapıp durumumuzu düzeltmeğe, kötü sonuç doğuracak işlerden kaçmaya,
    tehlikelerden sakınmaya çalışmalıyız. Fakat Allah’tan başımıza bir olay geldiği,
    hoşumuza gitmeyen, bizi üzen bir olayla karşılaştığımız zaman da kendimizi
    üzüntü girdâbına atmak yerine sabretmeli, işin sonunu beklemeliyiz. Bir babanın,
    küçük çocuğunu bazı şeylerden men etmesi, çocuğun zoruna gitse
    de onun yararınadır. Doktorun verdiği ilâç acı da olsa hastanın şifasına sebep
    olabilir. Doktor, zulmünden değil; şefkatinden ötürü o ilâcı hastasına vermek-
    1289 2/Bakara, 216
    ≈ 421 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kadere İman
    tedir. Her arzu ettiğini vermek, hastayı ölüme sürükleyebilir. Şâyet Yüce Allah
    da sana istediğin bir şeyi vermiyorsa, seni yoksul yaşatıyorsa, seni çocuksuz
    yapmışsa veya çok sevdiğin bir şeyi elinden almışsa üzülme, sabret; bu hoşuna
    gitmeyen işlerin içinde senin için kim bilir nice faydalar, hayırlar olabilir. Ya
    bu vesile ile Allah sana ileride çok yararlı şeyler verecek yahut seni bu olaylarla
    deneyip ruhunu olgunlaştıracak, mânevî dereceni yükseltecektir.
    Biz Rabbimizin her an, her nefes bin türlü nimetiyle besleniyoruz. Bir nefes
    alış, vücuda oksijen götürür; nefes veriş, vücutta biriken zehirli gazı dışarı atar.
    Bir nefes alış verişte Allah’ın bize iki lütfu, iki nimeti var. Bir vakit de O’ndan bir
    sınavla karşı karşıya kalırsak elbette sabretmemiz gerekir. Sabredersek acı
    olaylar tatlılaşır, Allah olayları hikmetle örmüştür. Bazen hayırlı sonuçları görünüşte
    insanın hoşuna gitmeyen olaylara bağlamıştır. Şerri hayır yapacak yine
    O’dur. “Allah tevbe edip güzel iş yapanların kötülüklerini iyiliklere çevirir.”
    1290 Meyveler güneşin karşısında dura dura tatlılaşır. Hakkın rızâsına boyun
    eğenler de rûhen olgunlaşır, iki cihan mutluluğuna ererler. 1291
    HER ŞEYI YARATAN ALLAH’TIR; FAKAT ŞER İNSANLARDANDIR
    Her şeyi yaratan ancak Allah’tır. Fakat hayra rızâsı olduğu halde, şerre yoktur.
    Kaldı ki hayır ve şer dediğimiz, yapılan işin, işlenen fiilin Allah’ın emir ve
    rızâsına uygun olup olmamasıyla ilgili. Yani, fiilin kendisiyle değil; sıfatıyla alâkalı.
    Konuşma, görme, işitme, yürüme... hepsi birer fiil; Hayır olsun şer olsun
    bütün bu fiilleri yaratan Allah’tır. İşlenen fiil, İslâm’a uygun ise hayır; aksi halde
    şer olur. Zaten Allah’ın birliğine iman eden bir insan, O’nu bütün bu işlerin, bu
    fiillerin tek yaratıcısı olarak bilmiş olmuyor mu?
    İnsan bir işi yapmayı sadece arzu eder ve cüz’î irâdesini o işi yapmaya sarfeder.
    Neticeyi yaratan ise Allah’tır. Hakikat böyle bilinmezse ortaya şöyle bir
    tezat çıkar: Aynı fiil hayır olunca Allah tarafından yaratılır, aksi halde... Görme fiilinin
    yaratıcısı Allah’tır. Göz fabrikası O’nun. Işık ham maddesi O’nun. Görülen
    bütün eşya da O’nun. O halde bir insan neye bakarsa baksın görmeyi yaratan
    Allah’tır. Baktığı helâl ise, bu bakış hayır olur, haramsa şer.
    Gerek fenalık ve kötülük anlamında olsun; gerek musîbet, belâ, felâket ve
    1290 25/Furkan, 70
    1291 S. Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, c. 19, s. 308-309
    ≈ 422 ≈
    Ahmed Kalka n
    sıkıntı anlamlarında olsun insanların şerre dönüştüreceği şeyleri de yaratan
    Allah’tır. Çünkü her mümkini ve her işi yaratan Allah’tır. O’ndan başka yaratıcı
    yoktur. Zâtı ekmel olup mutlak kemal sıfatlarıyla muttasıf olduğu için Allah’ın
    zat, esmâ (isimler), sıfat ve fiillerinde hiçbir şer yoktur. Şer, insanlarda, insanların
    işlerinde ve insanın zannına göre yaratıklardadır. Allah insanların şerre
    dönüştüreceği şeyleri de hikmet ve İlâhî adâletin bir gereği olarak yaratmıştır.
    Yüce Allah, insanı bu dünyaya akıl ve irâde vererek imtihan etmek için getirmiştir.
    Bu sınav âleminde şerrin bulunmaması, dünyanın ve içindeki insanın
    yaratılış hikmetine aykırı düşerdi. Allah bu evrende insanlara, içlerinden
    peygamberler göndererek doğru yolu göstermiştir: “Biz ona (insana) iki yol
    gösterdik.”1292 Üstelik insanın ruhuna şerden sakınmanın ve şerri tanımanın
    bilgilerini koymuş ve ilham etmiştir: “Her nefse (insan ruhuna) ve onu düzenleyene,
    sonra da ona kötülüğü (n ne olduğunu) ve bundan sakınmayı ilham
    edene and olsun ki onu (nefsini/ruhunu günah ve şerden) temizleyen felâha
    ermiştir.”1293
    Allah, insanlara şer ve kötülük yaptırmasaydı, zorlasa ve şer için fırsat
    vermese, onların hepsini kendisine iman eden, tâat ve hayırda/iyilikte bulunan
    kimseler yapsaydı, daha iyi olmaz mıydı? Allah, böyle yapsaydı, insanın
    sözgelimi arıdan veya başka herhangi bir hayvandan farkı kalmazdı. Arı, Allah’ın
    nefsine (canına) koyduğu bir ilham (içgüdü) ile baldan başka bir şey
    yapamaz. Onun ne aklı ne de hür bir irâdesi vardır. Fakat Allah, insana akıl,
    şuur, bilgi edinme ve irâde özellikleri olan bir ruh vererek onu hayvanlardan
    üstün kılmış ve yeryüzüne halife yapmıştır. İyilik ve hayrın kıymeti, zorlayarak
    ortaya çıkarılan değildir; şuur ve serbest bir tercih ile yapılmayan hayrın/
    iyiliğin kıymeti yoktur. “Eğer Rabbim dileseydi, yeryüzünde bulunan bütün
    insanların hepsi iman ederlerdi.”1294 Allah böyle yapsaydı, insanlar akıllarını
    kullanarak, vicdanlarına tâbi olarak serbest irâdeleriyle hürriyet içinde iman
    ve hayrı seçmeselerdi, imanın küfre karşı ne değeri olurdu? Küfür ve şer
    olmasaydı, irâde ve istekle iman ve hayır uğrunda çekilen meşakkatin ne
    kıymeti kalırdı? Küfrün bilfiil varlığı olmasaydı iman ve kelimetullah nasıl bu
    kadar yüce ve değerli olurdu? Her şeyin kıymeti, zıddı ile bilinir. Eğer Nuh
    kavminin küfrü olmasaydı Tûfan mûcizesi meydana gelmezdi. Diğer peygamberlere
    iman etmeyen kavimlerde helâk âyetleri kendini göstermezdi.
    1292 90/Beled, 10
    1293 91/Şems, 7-9
    1294 10/Yûnus, 99
    ≈ 423 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kadere İman
    İnsanların şerre dönüştüreceği şeyleri yaratmak şer değildir. Fakat şerri
    kazanıp şer ile vasıflanmak şerdir. İnsan, aklını kullanarak irâdesini şerre
    yöneltip kudretini buna sarf ederse, Allah da bunu yaratır. Her şey, Allah’ın
    dileyip yaratmasıyla vukua geldiği için, kulun irâdesini yöneltip kudretini sarf
    ederek işlediği işi de sırf husûle gelmesi ve imtihanın gerçekleşmesi için
    yaratır. Ancak, Allah’ın şerre yardımı ve rızâsı yoktur.
    Bazen insan, bir şeyi hayırlı bulmayıp şer zanneder. Fakat Allah kula terbiye
    olması, aklını başına alması için musîbet verir; günahlarının affolması
    veya bir kısmından vazgeçilmesi ve o kişinin ecirler kazanması için hastalık,
    musîbet veya bazı sıkıntılar verir. Allah, bize şer şeklinde görünen sıkıntı ve
    musîbetleri hayra vesile olması için yaratır. Eşya ve olayların mâhiyet ve kıymetleri,
    zıtlarıyla anlaşılır. Hastalık olmazsa sıhhatin, cehâlet olmazsa ilmin
    kıymeti anlaşılamazdı. Yağmur ve karın yağmasında, rüzgârların esmesinde,
    insanlara zararlı mikrop ve hayvanların yaratılmasında görülen cüz’î şerler,
    bunların hayır ve faydaları yanında yok gibidir.
    Yüce Allah’ın âhirette kâfirler ve günahkârlara vereceği cezalar da adâlet
    ve hayırdır. Çünkü cezaları hak edenlere verir. Cezayı hak eden ve buna lâyık
    olan kimselere verilen cezalar, bu kimselere nisbetle şerdir. Çünkü kendilerine
    acı ve sıkıntı verir.
    Eski İran’da mecûsîler ve zındıklar, “âlemdeki bütün hayırları yaratan âlemin
    tanrısı Hürmüz’dür (Ahura Mazda). Kötülüklerin kaynağı/yaratıcısı ise Ehrimen’dir
    (Angra Mainyu)” derlerdi. Bunların iddialarına göre, dünyada bu iki
    kuvvet mutlak hâkimiyeti sağlamak için sürekli mücâdele halindedirler.1295 Her
    şeyin yaratıcısının Allah olduğu unutulan tahrif edilmiş veya uydurulmuş bâtıl
    dinlerde hayrı yaratan Allah, şerri yaratmaz denilerek, şer için başka hâlık kabul
    edilmiştir. Bazıları da şerri şeytanın yarattığını ileri sürmüşlerdir. Bunlar, şerrin
    yaratılmasını Allah’a yüklemenin hata olacağı düşüncesiyle hareket edenlerdir.
    Bu yüzden Kur’an, Allah’tan başka yaratıcı bulunmadığını anlatmak için her şeyin
    hâlıkı Yüce Allah’tır1296 buyurarak, fiilin kulun eseri olduğu bildirilirken, hâlıkının
    Kendisi olduğunu açıklamıştır. “Ona iki yolu (hayrı ve şerri) göstermedik
    mi?”1297 buyrulur. Şerri seçenin, kötülüğü yapanın kul olduğu bildiriliyor. O
    yüzden şerri meydana getirenin Allah olduğunu söylemek doğru olmaz. Şerri
    meydana getirenin insan olduğunu, Allah’ın ise tek yaratıcı olmasından dolayı
    1295 Muhiddin Bağçeci, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 28
    1296 13/Ra’d, 16
    1297 90/Beled, 10
    ≈ 424 ≈
    Ahmed Kalka n
    insanı ve onun fiillerini yaratan olduğu, birbirine karıştırılmamalıdır. Hayır da şer
    de kulun fiilidir. Ama imkânları ve fiili meydana getiren kulu, Cenâb-ı Hakk’ın
    yaratmış olması yönüyle hâlıkı Allah olur.
    Kâinatta olan biten her şey Allah’ın meşîeti (yaratması/dilemesi) dâhilindedir.
    Ama Allah şerri irâde etmez, kâinatta şerrin olmasını, insanların şerde bulunmalarını
    dilemez. İnsanların hoşuna gitmeyen bazı şeylerin hayır olabileceği
    Kur’an’da açıklandığı gibi,1298 şerrin de kesb, yani insanların kazanmalarının/
    amellerinin sonucunda var edildiği belirtilir ve “insanın, işlediği zerre miktarı
    hayır ve zerre miktarı şerrin karşılığını göreceği”1299ilân edilir. Dolayısıyla Allah’ın,
    insanın şerre dönüştüreceği şeyleri yaratması şer değil; tümüyle hayırdır;
    fakat kulun şerri kazanması, yani kesbi şerdir. Eğer, kulun şerri kesbi neticesinde
    Allah onu yaratmamış olsaydı, bu defa, kul irâde sahibi olmuş olmazdı.
    Kâinatta şeytan gibi, mutlak şer olan (insan açısından mutlak şer değil; hayrı
    şerrinden fazla olduğundan) yaratıkları da yaratan ve netice itibarıyla onun azmasına
    fırsat veren de Allah’tır. Yani, şeytanın azması, Allah’ın meşîeti dâhilindeydi.
    İnsan yeryüzüne imtihan için gönderilmiş ve kendisine irâde verilmiştir; o
    bu irâdesini kullanarak en alçak bir mevkîye düşebildiği gibi, en yükseğe de çıkabilir.
    Ortada yüz yumurta olsa, sadece yüz yumurta olarak değer ifade eder;
    ama bir tavuğun altına konulsa ve yirmisi civciv olup sekseni bozulsa, o zaman
    yirmi civciv mi daha kıymetlidir; yoksa yüz yumurta mı? Civcivlerin yumurta yanındaki
    değerleri bir yana, ileride her civciv tavuk olduğunda belki yüzlerce yeni
    yumurta verecektir. İşte, yeryüzünde insanların belki yüzde sekseni şeytana
    uyar, ama yüzde yirmisi gerçekten insan olur ve yüceliklere ulaşır; ama hepsi ot
    gibi kalsa, o zaman insana ne gerek olacaktır? Bu noktada, şeytan gibi mahzâ
    şer varlıkların varlığı tavzîfîdir (görevlendirme icabıdır). Kaldı ki, şeytanı şeytan
    yapan, onun kendisidir. Meleklerle birlikte tâbi tutulduğu bir imtihanda bir daha
    geri dönüşü ve telâfisi mümkün olmayacak bir kayba uğramıştır. Demek oluyor
    ki, Allah’ın yaratması yönüyle her şey, hayırdır; melekût cihetinde şer yoktur; şer
    kesb iledir ve mülk cihetindedir.1300
    Allah için yapılan her amel hayır; bunun dışındaki ameller ise şerdir. Kul,
    Allah Teâlâ’nın yarattığı imkânları, emirlerine uygun olarak kullanırsa, hayır; emrinin
    aksine kullanırsa şer olur. Bunlardan herhangi birini seçmek ve yapmak,
    kulun yetkisindedir. Eğer kötülüğü yapmak imkânına sahip olmasaydı, elbette
    yapamazdı. Şu halde yaratılan, aslında hayır ve şer değil; bunların yapılmasına
    1298 2/Bakara, 216
    1299 99/Zilzâl, 7-8
    1300 Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Nil Y. s. 257-258
    ≈ 425 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kadere İman
    elverişli imkânlardır. Bu sebeple de bu imkânları yaratan, fiilin hâlıkı olur. Çünkü
    O’ndan başka yaratan, imkân sağlayan yoktur. Halk etme Allah’a mahsus olduğundan,
    kulun fiili için bu tâbir kullanılamaz. Çünkü kul, fiilin meydana gelişini
    sağlayan çeşitli sebeplerden yalnız birinin (işi meydana getiren gücün) sahibidir.
    Kula fiilin hâlıkıdır demek, işin oluşmasında rol alan diğer bütün âmilleri hesap
    dışı bırakmak olur.
    Kâinatta, gerçek mânâda “şer” vasfına lâyık olanlar, insanların dalâletleri ve
    günahlarıdır. Bu noktada, “kader sırrı” karşımıza çıkıyor. Dalâlet ve günahlarda
    insanın fâil ve muhtar olduğunu kabul etmek zorundayız. Bir insan olarak düşündüğümüzde,
    vicdânî bir muhâsebeye giriştiğimizde, fiillerimizdeki, bu arada
    kötü eylemlerimizdeki rolümüzü idrâk etmekten kendimizi alıkoyamayız. Yani
    sorumluluğumuzu ve mahcûbiyetimizi içimizde yaşarız. Fiillerimizin yaratıcısı Allah
    Teâlâ olduğuna istinad ederek, kötülüklerimizi O’na izâfe etmeye kalksak
    bile, bunu bir suçluluk hissi ile, aşağılık duygusu ve bahane arama anlayışıyla
    yaparız.
    Kadere inanıyoruz. Ama takdiri önceden bilemediğimize göre ve işlerimizde
    güç yetirebileceğimizi hissettiğimize göre, kaderi bahane ederek sorumluluğumuzu
    atamayız. Dünyada hiçbir insan, kendisine yapılan haksızlık
    ve zulümler karşısında, “ne yapayım, kader böyle imiş!” diye, başına gelene
    rızâ göstermez; elinden geliyorsa, hakkını almaya uğraşır. Yani, pratikte kader
    inancı kimseyi bağlamamaktadır. Aleyhimize bir hükmü gerektirdiği zaman,
    nazar-ı itibara almadığımız bu inancı, Allah’a karşı kullanmak, böylece
    mes’ûliyeti atmayı ummak, olsa olsa, insan fıtratındaki bencillik ve haksız
    yere nefsini müdâfaa çabasıdır. O yüzden, insanların kâinatta “şer” olarak
    isimlendirdikleri keyfiyetler, ya aslında şer değildir; veya, onun sorumlusu insandır.
    Bundan dolayı bu şerler ile Cenâb-ı Allah’ın rahmân, alîm, hakîm, kadîr,
    mahlûkatına hiç zulmetmez oluşu bir tenâkuz/zıtlık arzetmemektedir.1301
    Kur’ân-ı Kerim’de hiçbir âyette “şer” Allah’a nispet edilmez:
    “Sana gelen hasene/iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir/
    kendindendir…” 1302
    “Başınıza gelen herhangi bir musîbet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir.
    (Bununla beraber) Allah çoğunu affeder.” 1303
    1301 Lütfullah Cebeci, Kur’an’da Şer Problemi, Akçağ Y., s. 307-311
    1302 4/Nisâ, 79
    1303 42/Şûrâ, 30
    ≈ 426 ≈
    Ahmed Kalka n
    “İnsanların kendi elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde (çölde,
    kırda ve şehirde) fesat çıkar. Böylece, onlar yaptıklarının bir kısım karşılığını
    daha dünya hayatında görürler.”1304
    “Bu böyledir, çünkü bir millet kendilerinde bulunanı değiştirmedikçe
    Allah onlara verdiği nimeti değiştirmez. Allah işitendir, bilendir.”1305
    “İnsanların elleriyle kazandıklarından dolayı karada ve denizde (çölde,
    kırda ve şehirde) fesat ortaya çıktı.”1306
    “Eğer Allah’ın, insanları bir kısmıyla bir kısmını def edip savması olmasaydı,
    yeryüzü fesada uğrardı; ama Allah âlemlere karşı lütuf sahibidir.”1307
    “İnsan, hayrı istediği gibi şerri de ister. İnsan pek acelecidir.” 1308
    “Öyle bir fitneden sakının ki, o sadece sizden zâlim olanlara isâbet etmekle
    kalmaz (herkese sirâyet ve tüm halkı perişan eder). Bilin ki Allah’ın
    azâbı şiddetlidir.” 1309
    “Sizden önceki nesillerden akıllı kimselerin, (insanları) yeryüzünde
    bozgunculuk yapmaktan men etmeleri gerekmez miydi? Fakat onlar arasından,
    ancak kendilerini kurtardığımız pek az kişi böyle yaptı. Zulmedenler
    ise kendilerine verilen refahın peşine düşüp şımardılar ve suç işleyenler
    olup çıktılar. Halkı ıslahatçı kimseler olsaydı, Rabbin o şehirleri haksız
    yere helak edecek değildi.”1310
    Yine, kötülüğün ve musîbetin insanın kendi yaptığı sebebiyle olduğu konusuyla
    ilgili bak. 4/Nisâ, 62, 16/Nahl, 34; 28/Kasas, 27; 30/Rûm, 36; 39/
    Zümer, 51; 42/Şûrâ, 48
    Allah Güzeldir; Her Yaptığı ve Yarattığı da Güzeldir:Allah’ın isim-sıfatlarından
    biri “muhsin” (güzel yapıp eden)dir. Allah muhsin olduğu için her yarattığını
    güzel yaratmıştır. O, insanı da güzel, hatta en güzel biçimde yaratmış-
    1304 30/Rûm, 41
    1305 8/Enfâl, 53
    1306 30/Rûm, 41
    1307 2/Bakara, 251
    1308 17/İsrâ, 11
    1309 8/Enfâl, 25
    1310 11/Hûd, 116-117
    ≈ 427 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kadere İman
    tır.1311 İnsanın ürettiği tüm güzelliklerin gerçek sahibi ve yapıp edicisi Allah
    olup bu üretimde, insanın beynini, gönlünü, elini, dilini kullanmaktadır.
    Allah’tan daima güzellik zuhur eder. Kötü ve çirkin (seyyie), insan nefsinin
    ürünüdür.1312 Allah, yaratıcıların en güzelidir.1313 Var ettiklerine e n g üzel b oyayı
    vuran da Allah’tır.1314 Allah, aynı zamanda hüküm verme bakımından da
    en güzel olandır.1315 Rızkın en güzeli de Allah’tan gelir. O, rızık verme yönüyle
    de en güzeldir.1316 Sözün de en güzelini bir kitap halinde indiren O’dur, O’nun
    kelâmı da tüm güzellikleri içerir.1317 Bu yüzden insana, indirilen sözün en
    güzeline uyması emredilir. İnsana inen sözlerin en güzeli Allah’ın sözüdür.1318
    Bu yüzden, güzel insanların bir niteliği, sözü dinleyip onun en güzeline uymaktır.
    1319 En güzel din, güzellikler sergileyerek Allah’a teslim olanların dinidir.
    1320 Allah, fiil, söz ve hükmüyle en güzelin kaynağı olduğundan, en güzel
    isimler (esmâu’l-hüsnâ) da O’nundur. 1321
    MERHAMETLI ALLAH’A RAĞMEN DÜNYADA ŞERLERIN BULUNMASI
    İnsanlar, bazıları meraklarından, bazıları ateist anlayışları için fırsat ve bahane
    kabul ettiklerinden dolayı, şeytana bir kapı açmışlar ve şu soruya cevap
    aramaya çalışmışlardır: Merhametli Tanrı’nın şerleri yaratması veya O’na
    rağmen kâinattta şerlerin bulunmasını nasıl izah ederiz? Hâlbuki, insanların
    çoğunluk itibarıyla bedbaht ve kötü oldukları, şerrin kol gezdiği bir dünyada
    yaşıyoruz. Şer, dünyada olanca dehşetiyle vâki olduğuna göre, Allah’ın
    mutlak kudretini ve sırf hayır olan iyiliğini nasıl telif edebiliriz? Bazıları, bu kapıdan
    şeytana daha fazla dâvetiye çıkararak, şöyle demeye yeltenmişlerdir:
    “İnsana Tanrı yokmuş gibi geliyor. Çünkü, eğer iki zıttan birisi mutlak olursa,
    diğerinin mevcut olmaması gerekir. Bundan dolayı eğer Tanrı var idiyse, şer
    olmamalıydı. Fakat dünyada şer var, öyle ise Tanrı yok mu?” Bu yoldan giderek
    bazı insanlar, şerrin varlığının Tanrı’nın yokluğuna delil olduğunu ileri sürmüşler,
    Tanrı’nın hayır isteyen ve ancak hayırların menbaı olması gerektiğine
    1311 Bk. 32/Secde, 7; 40/Mü’min, 64; 64/Teğâbün, 3; 59/Haşr, 24; 95/Tîn, 4
    1312 4/Nisâ, 79
    1313 40/Mü’min, 14; 37/Sâffât, 125
    1314 2/Bakara, 138
    1315 5/Mâide, 50
    1316 65/Talâk, 1; 11/Hûd, 88; 22/Hacc, 58; 16/Nahl, 75
    1317 39/Zümer, 23
    1318 39/Zümer, 55
    1319 39/Zümer, 18
    1320 4/Nisâ, 125
    1321 7/A’râf, 180; 20/Tâhâ, 8; 59/Haşr, 24
    ≈ 428 ≈
    Ahmed Kalka n
    kail olmuşlardır. Günümüzün ateist, materyalist, hümanist Batı dünyasında
    bu anlayış(sızlık), giderek yayılıyor.
    Kur’an, şerri bir vâkıa olarak kabul etmektedir. İster insanların isimlendirmelerine
    göre, ister hakikî mânâsında olsun “şer”, birtakım olay ve eşyanın
    vasfı olarak Kur’an’da geçmektedir. Fakat Kur’an’ın tenzih esasına dayanan
    ulûhiyet telâkkisi, bu gerçekle zıt gibidir. Çünkü rahmeti, kudreti, irâdesi ve
    ilmi sonsuz, zerrece zulmetmekten münezzeh olan Allah Teâlâ’nın, kâinattaki
    şerleri dileyip yaratmış olması, izaha muhtaçtır. Bu müşkil şu şekilde
    çözülür:
    Şerlerin bulunduğu mekân kâinattır. Allah, kâinatı insan için yaratmıştır.
    İnsan da, Kur’an’ın ifadesiyle, ibâdet etsin diye yaratılmıştır.1322 İbâdet, çok
    geniş mânâlara gelmektedir. Bazı âyetlerde, insanın, imtihan içinde olduğu
    beyan edilmiştir. “İmtihan” ile “ibâdet” içiçedir. İnsana, ibâdet mükellefiyetinden
    önce, kabiliyetler verilmiştir ve böylece, teklifin icaplarını yerine getirmeye
    hazırlanmıştır. İnsanın yetenekleri çift yönlüdür; hem hayra, hem şerre
    imkân verir. İnsan, bu çift özelliğiyle, bir savaş meydanını andırır. İnsanlara,
    Allah, iyilik yapmalarını emretmiş, kötülüklerden de onları nehyetmiştir. Ama
    O, iyilik yapmak için, kötülüğe meyilli nefsini ve onun en büyük destekçisi
    şeytanın vesveselerini altetmesi gerekmektedir. Bunun için, melek ilhamları
    desteğindeki kalbinin, aklının ve ruhunun kuvvetlendirilmesi şarttır. Peygamberlerin
    tebliğiyle sınırları belirtilmiş sorumluluklarının îfâsı için Allah’tan istimdât
    penceresi açıktır.
    İnsan, ibâdet dışında, bazı belâlarla denenerek terbiye edilir. Böylece çeşitli
    merhalelerden geçirilip kendisi için mukadder kemâle yöneltilir. Bunda
    insanın en büyük silâhı sabırdır. İnsanın terbiyesinde mühim bir yeri olan bu
    belâlar, şerrin bir çeşididir. Cenâb-ı Allah, insanı hayırlarla ve şerlerle terbiye
    ederek, rubûbiyetinin “terbiye” vechesini en güzel bir biçimde göstermektedir.
    Bu, müslümanlar içindir. Her ne kadar buna, insanların perspektifinden
    bakılarak “şer” ismi verilmişse de, bu belâlar hakikatte sırf hayırdır. Bu durumda,
    imtihanın bitişi demek olan “ölüm”, mühim iki unsur olarak karşımıza
    çıkan “nefs” ve “şeytan”, şer olmaktan öte, birçok kemâlâtın tezâhürünü temin
    eden, hayırlı vesilelerdir.
    1322 51/Zâriyât, 56
    ≈ 429 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kadere İman
    İnsan, imtihanında ve sorumluluklarında hatalar yapmaktadır. Ya âfâkî ve
    enfüsî çeşitli sebeplerle Allah’ı inkâr ederek, yaratılış gâyesinden tamamen
    sapmakta veya inanmakla birlikte, mükellefiyetini hakkıyla yerine getirememektedir.
    Kur’an’ın telâkkisinde bunlar da “şer”dir. Gerek dalâleti, gerekse
    kötü fiilleri yaratan bizzat insan olmayıp, Allah Teâlâ ise de, İslâm âlimlerince
    “kesb” ve “irâde-i cüz’iyye” denilen hisse insana aittir. Dolayısıyla insan fâildir
    ve yaptıklarından mes’uldür.
    Şerrin üçüncü ve sonuncu çeşidi, kötülüklerimizin cezası olarak karşımıza
    çıkan ve nefsimize “şer” görünen musîbetlerdir. Allah Teâlâ, kâinattaki
    sünneti çerçevesinde, insanların kötü fiil ve fikirlerine, kalbin mühürlenmesi
    gibi, aynı cinsten cezâlar vermektedir. Kur’an’da bu kabil “şer”ler, “şu işiniz
    sebebi ile”, “bu suçunuzdan dolayı” gibi kalıplarla takdim edilmiştir ki, bunların
    birer cezâ olduğu anlaşılsın. Buna göre de, gerek fert, gerek toplum
    olarak başımıza gelen felâketler; zelzeleler, kıtlıklar, salgın hastalıklar, seller
    ve savaşlar, ya şerle imtihanın bir unsuru veya kötülüklerimizin cezâlarıdır.
    Binâenaleyh bunlar aslında şer değillerdir.
    Hâdise ve fiillere “hayır” veya “şer” gibi bir vasıf verebilmek için, elimizde
    sağlam bir ölçü olmalıdır. Bu ölçü, ancak “din”dir. Bu ölçüye göre, şerrin
    ilk ve sonuncusu esasında şer değildir. İşaret ettiğimiz üzere, imtihan ve
    özellikle de terbiye vâsıtası olan hiçbir şey, selim akıl sahiplerince “şer” olarak
    tavsif edilemez. Adâletin tahakkuku demek olan cezâlandırma da, suçlu
    açısından hoş karşılanmadığı için şer olarak nitelendirilmiş olmakla birlikte,
    aslında “hayır”dır. Bunların Kur’an’da “şer” diye isimlendirilmesinin, Kur’an’ın
    bir üslûp özelliği olarak, Allah’ın “tenezzülât-ı ilâhiyye”lerle, bazı kavramları,
    insanların anladığı veya anlayabilecekleri şekillerde beyan etmesinin neticesi
    olduğunu söyleyebiliriz. Fakat bunun yanısıra, (kaynağı beşerî olan ve
    göreceli hayır ve şer anlayışları açısından) insanların yanılmamaları için, şer
    olduğu halde hayır zannedilen, hayır olduğu halde şer zannedilen hallerin
    bulunduğu da hatırlatılmıştır.
    Bu durumda, kâinatta, gerçek mânada “şer” vasfına lâyık olanlar, insanların
    dalâletleri ve günahlarıdır. Bu noktada, “kader sırrı” karşımıza çıkıyor.
    Dalâlet ve günahlarda insanın fâil ve muhtar olduğunu kabul etmek zorundayız.
    Bir insan olarak düşündüğümüzde, vicdânî bir muhâsebeye giriştiğimizde,
    fiillerimizdeki, bu arada kötü eylemlerimizdeki rolümüzü idrâk etmekten
    kendimizi alıkoyamayız. Yani sorumluluğumuzu ve mahcûbiyetimizi
    ≈ 430 ≈
    Ahmed Kalka n
    içimizde yaşarız. Fiillerimizin yaratıcısı Allah Teâlâ olduğuna istinad ederek,
    kötülüklerimizi O’na izâfe etmeye kalksak bile, bu bir suçluluk hissi ile, aşağılık
    duygusu ve bahane arama anlayışıyla yaparız.
    Kadere inanıyoruz. Ama takdiri önceden bilemediğimize göre ve işlerimizde
    güç yetirebileceğimizi hissettiğimize göre, kaderi bahane ederek sorumluluğumuzu
    atamayız. Dünyada hiçbir insan, kendisine yapılan haksızlık
    ve zulümler karşısında, “ne yapayım, kader böyle imiş!” diye, başına gelene
    rızâ göstermez; elinden geliyorsa, hakkını almaya uğraşır. Yani, pratikte kader
    inancı kimseyi bağlamamaktadır. Aleyhimize bir hükmü gerektirdiği zaman,
    nazar-ı itibara almadığımız bu inancı, Allah’a karşı kullanmak, böylece
    mes’ûliyeti atmayı ummak, olsa olsa, insan fıtratındaki bencillik ve haksız
    yere nefsini müdâfaa çabasıdır. O yüzden, insanların kâinatta “şer” olarak
    isimlendirdikleri keyfiyetler, ya aslında şer değildir veya onun sorumlusu insandır.
    Bundan dolayı bu şerler ile Cenâb-ı Allah’ın rahmân, alîm, hakîm, kadîr,
    mahlûkatına hiç zulmetmez oluşu bir tenâkuz/zıtlık arzetmemektedir. 1323
    HAYRIN İKI YÖNÜ
    Hayrın mânâlarına bakarsak onun iki yönü bulunduğunu görürüz: Birincisi,
    kaynağı Allah olan hayır; ikincisi, kaynağı insan olan hayır. Bu iki durumda
    da hayrın anlamı, İslâm’ın bakış açısıyla faydalı, değerli olduğuna hükmedilecek
    bir şeydir.
    Hayır ve şer ya mutlaktır (kesin), ya da izâfîdir (göreceli). Sözgelimi, adâlet,
    iyilik duygusu, akıl, erdem sahibi olmak gibi şeyler her durumda herkes için
    hayır’dır. Zulmetmek, haklara tecavüz, yalan, hırsızlık gibi şeyler de herkes
    için her zaman şerdir. İzâfî (göreceli) hayır ve şer nitelemesi, kişilere ve onların
    durumlarına göre değişiklik gösterebilir. İzâfî hayrın başında mal sahibi
    olmak gelir. Mal, servet, dünyalıklar bazılarına hayır olabilir, bazılarına da
    şer. Helâldan kazanılıp helâla harcanmayan bir mal, sahibi için hayır değildir.
    Kendisinden İslâm’ın çizdiği sınırlar içerisinde faydalanılmayan mala “hayırlı
    mal” denilemez. Meselâ, cimrilik yüzünden Allah yolunda harcanmayan bir
    malda, onun sahibi bir hayr olduğunu sanmamalıdır.1324 Demek ki helâldan
    kazanılan ve Allah rızâsı uğruna harcanabilen bir mal veya kazanç, az da
    olsa, sahibi için hayırdır.
    1323 Lütfullah Cebeci, Kur’an’da Şer Problemi, s. 307-311
    1324 3/Âl-i İmrân, 180
    ≈ 431 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kadere İman
    Allah (c.c.) mü’minlere gerektiği zaman kendi yolunda, kendi dini uğruna
    cihad etmeyi, savaşmayı emretmektedir. Mü’minlerden bazıları böyle bir
    şeyi kendileri için şer (zorluk, meşakkat, ağır bir imtihan, zararlı) sayabilirler.
    Ancak Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: “…Olabilir ki hoşunuza gitmeyen bir şey,
    sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için şerdir. Allah bilir,
    siz bilemezsiniz.”1325 Kur’an, kadınlara güzel davranılmasını emrettikten
    sonra şöyle ilâve ediyor: “…Şâyet onlardan hoşlanmadınızsa, belki, bir şey
    hoşunuza gitmez, ama Allah onda (sizin için) çok hayr yaratır.” 1326
    Kur’an’ın ifadesine göre imtihan için yaratılan insan, çeşitli olaylarla, sıkıntı
    ve belâlarla imtihan edilir. Başına felâket gelir, zorluğa uğrar, malı elinden
    gider, yakını ölebilir, zulme uğrayabilir, baskı ve işkence görebilir, dinini yaşamak
    uğruna zorluklarla karşılaşabilir. Hepsi de denemek içindir. O yüzden
    insan çoğu zaman kendisi için neyin hayır, neyin şer olduğunu bilemez. Allah
    (c.c.) insanları bir sınav olmak üzere hayır ve şer ile denemektedir.1327 Bazı
    insanlar kendisi hakkında hayırlı olanı, faydalı olanı durmadan ister. Bir şerle
    karşılaştığı zaman ümitsizliğe kapılır. Bir bolluğa ulaştığı zaman da Allah’ın
    nimet verici olduğunu unutur ve inkârcılığa kalkışır. 1328
    Mutlak hayır insan tarafından bilinebilir. Daha doğrusu Büyük Yaratıcı görevlendirdiği
    elçiler aracılığıyla bütün insanlara hayrı da şerri de açıklamıştır.
    Bunun dışında olan ve insanların zaman zaman karşılaşacakları olayların,
    elde ettikleri şeylerin ve kendilerinden kaynaklanan bazı davranışların hayır
    olup olmadığını bilmek zordur. Ancak iman edip, imanın nuruyla basiret sahibi
    olan müttakî mü’minler, çoğunlukla kendileri hakkında hayır olan şeyleri
    anlarlar. Örneğin, bu gibi mü’minler başlarına gelen bir musibeti şer sayıp
    isyan etmezler. Bilakis onu bir imtihan sebebi sayar, sabreder ve o denemenin
    gereğini yaparlar.
    MÜSLÜMANIN HAYATINDA HAYIR VE ŞER
    Mü’minler, kendileri şerre sebep olmazlar, şerri üretmezler. Hayır sayılan
    işlerin takipçisi olurlar. Kendi irâdeleri dışında bir şerle karşılaştıkları zaman
    sabrederler, ya da şerri hayra çevirmeye çalışırlar. Hayrı ve şerri yaratan Allah’tır.
    İnsan, kendi özgür irâdesiyle bunlardan birini isteyerek yapar. Ancak
    1325 2/Bakara, 216
    1326 4/Nisâ, 19
    1327 21/Enbiyâ, 35
    1328 41/Fussilet, 49-50
    ≈ 432 ≈
    Ahmed Kalka n
    onun tercih ettiği hayır ve şer işlerin yaratıcısı Allah’tır. Bir başka deyişle hayır
    ve şer olan işlerin yapılmasına izin veren, bu konuda insana hürriyet veren
    Rabbimizdir. Kimilerine göre Allah (c.c.) hayrı yaratır, şerre râzı olmaz. İnsanın
    hayır ve şer ile denendiğini, onun yaptığı bütün hareketlerden dolayı
    hesaba çekileceğini düşünürsek; insana şer işleme irâdesinin verilmesini
    anlarız. Şüphesiz ki mutlak yaratıcı yalnızca Allah’tır.
    Hayır, bir anlamda Allah’tan ittika etme (korkup sakınma) şuuruyla işlenen
    bütün sâlih ameller, yapılan iyilikler, faydalı işlerdir. Bunun zıddı olan şer
    ise, bütün kötülükler, faydasız ve zararlı işlerdir. Bu bağlamda denilebilir ki,
    hayır imanın gereği, şer ise, inkârın ve isyânın diğer adıdır. Kur’an şöyle diyor:
    “Artık kim zerre ağırlığınca hayır işlerse, onu(n karşılığını) görür. Kim de
    zerre ağırlığınca şer işlerse, onu(n karşılığını) görür.”1329
    Allah (c.c.) kullarının şer işlemlerine izin verse bile, şer yapılmasını istemez;
    buna râzı değildir. O yüzden kullarını sürekli hayra ve hayır işlemeye
    dâvet eder. Kullarının yanlışlarını ve hatalarını hatırlatarak hayır olanı onlara
    göstermektedir.1330 Kur’an, bazı amelleri, davranışları ve pozisyonları daha
    hayırlı saymaktadır. Meselâ, en hayırlı azık, takvâdır.1331 Yetime bakmak,1332
    başa kakılan bir sadakadan daha fazîletli olan güzel bir söz,1333 A llah yolunda
    tasaddukta bulunmak,1334 inkârcıların hilelerine karşı Allah’ın kurduğu
    tuzak, Allah’ın mü’minlere olan yardımı,1335 âhiret hayatı,1336 rızık verici olarak
    Allah,1337 eşler arasındaki sulh/barış 1338 ve bunlara benzer birçok şey, daha
    hayırlıdır.
    İslâm ümmeti insanlar arasından çıkarılmış en hayırlı topluluktur. Çünkü
    onlar Islâma iman eder, ma’rûfu emreder, münkerden sakındırırlar.1339
    Kur’an, “Sizden, insanları hayra çağıran bir topluluk bulunsun…”1340 buyurmaktadır.
    Tefsircilere göre buradaki hayır, İslâm’dır; İslâm’ın ilkeleridir, sâlih
    ameldir, faydalı olan her türlü iş ve ahlâktır.
    1329 99/Zilzâl, 7-8
    1330 2/Bakara, 54, 103, 184, 281; 4/Nisâ, 25; 7/A’râf, 85 vd.
    1331 2/Bakara, 198
    1332 2/Bakara, 220
    1333 2/Bakara, 236
    1334 2/Bakara, 280
    1335 3/Âl-i İmrân, 150
    1336 6/En’âm, 32
    1337 5/Mâide, 114
    1338 4/Nisâ, 128
    1339 3/Âl-i İmrân, 110
    1340 3/Âl-i İmrân, 104
    ≈ 433 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kadere İman
    Kur’an, her türlü hayrın kaynağı olarak vahyi göstermektedir. Hayra
    ulaşmak, hayırlı ameller işlemek ve bunların sonunda da hayırlı bir neticeye
    ulaşmak isteyen insan, vahyin doğrultusunda hareket etmek zorundadır.
    Toplumların işlerinin hayır olması da iş başında hayra gönül vermiş kimselerin
    olmasına bağlıdır. En şerlilerin yönettiği toplumlarda hayır barınamaz.
    Dünyada da âhirette de gerçek kurtuluşun yolu, hayır sayılan amelleri işlemekle
    mümkün olur. Bu anlamda hayır, sâlih amelin ta kendisidir. “Ey iman
    edenler! Rukû edin, secdeye varın, Rabbinize ibâdet edin ve hayır işleyin;
    umulur ki kurtuluşa erersiniz.”1341
    İnsanlar farklı farklı hedeflere yönelirler. Kendilerince önemli buldukları işleri
    yaparlar. Birçokları da kendi yaptıklarıyla övünür. İslâm’a göre ise hayat
    bir hayır işleme yarışıdır: “Herkesin yüzünü kendisine doğru çevirdiği bir
    yön vardır. Öyleyse hayırlarda birbirinizle yarışın…”1342 Mü’minlere düşen
    Allah’ın gösterdiği hayrı işlemek, hayırda yarışmak, hayrât sahibi olmak, hayırlı
    mal kazanıp hayra sarfetmek, hayırlı evlat yetiştirmek, ölmeden önce
    elinden geldiği kadar hayır olan şeyleri tercih etmek ve bütün bu güzel amellerle
    beraber Kur’an’ın övdüğü “ahyâr”dan/hayırlılardan olmaktır.1343 Mü’min,
    ölüm gelmeden önce hayırlı ameller konusunda acele eder. 1344
    Kur’ân-ı Kerim ve hadislerle diğer İslâmî kaynaklarda hayır kelimesinin,
    başta mâlî fedâkârlıklar olmak üzere her türlü yardım severliği ifade eden bir
    anlamda kullanılması ve müslümanların bu tür faâliyetlere teşvik edilmesi, erken
    dönemlerden itibaren müslümanlar arasında güçlü bir dayanışma ruhu
    geliştirdiği gibi çeşitli kişi ve kuruluşlarca başta vakıf kurumu olmak üzere,
    dâruşşifâ (hastane ve sağlık ocağı), dâruleytâm (yetimler yurdu), dârulaceze
    (düşkünler yurdu, huzur evi), dâruşşafaka (şefkat yurdu, öksüz, yetim
    ve mağdur çocuklar yurdu ve okulu), imâret (külliye, yoksullara yardım
    maksadıyla meydana getirilen kuruluş, fakirlere ve öğrencilere yiyecek
    verilen yer), sebil (yol kenarlarında kurulmuş olan Allah rızâsı için su dağıtılan
    yapı), köprü, câmi, mektep, medrese, Kur’an Kursu, İmam-Hatip
    gibi kamuya hizmet veren birçok hayır eserinin meydana getirilmesini sağlamıştır.
    İslâm dünyasının ekonomik, sosyal, kültürel ve siyâsî krizlere mâruz
    bulunduğu 20. yüzyılda bu tür faâliyetlerde bir gerileme süreci yaşanmışsa
    1341 22/Hacc, 77
    1342 2/Bakara, 148
    1343 38/Sâd, 47
    1344 T irmizî, Z ühd 3 , h adis n o: 2 306, 4 /552; N esâî, C enâiz 123; K ütüb-i S itte,
    15/181; Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 259-262
    ≈ 434 ≈
    Ahmed Kalka n
    da, yine de hayır faâliyetleri kesilmemiştir. Sosyal yardımlaşma ve dayanışma
    vakıfları gibi çağdaş yöntemlerle faâliyet gösteren kurumlar günümüzde de
    oluşturulmakta; bunun yanında özellikle sivil toplum anlayışının yaygınlaşmasına
    paralel olarak sivil toplum kuruluşu olarak pek çok gayr-ı resmî kişi
    ve kurumlarca, başta eğitim ve öğretim olmak üzere pek çok alanda hayır
    faâliyetlerinde bulunan vakıf ve dernekler kurulmaktadır. 1345
    AZIM VE TEVEKKÜL
    Azim (azm); Sözlükte “ısrarla istemek, kasdetmek, karar vermek, kesin
    karar, irâde, sabır” gibi anlamlara gelir. Kur’ân-ı Kerim’de beş âyette1346 “iyilikte
    sebat ve kararlılık”, dört âyette de1347 fiil şekliyle “kesin karar vermek”
    anlamında olmak üzere toplam dokuz yerde geçmekte, bunlardan birinde1348
    Hz. Peygamber’e “azimli peygamberler” gibi sabırlı olması, acelecilikten
    sakınması emredilmektedir. Hadislerde azim ve bundan türemiş fiillerle
    “azme”, “azîme” veya “azâim” gibi müştakları “kararlılık, sabır, niyet, hayırlı iş,
    farz” gibi mânâlarda kullanılmıştır.
    Bir işin yapılmasından önceki aklî teemmüllerle psikolojik arzu ve eğilimlerin
    doğurduğu tereddüt döneminden sonra o işi şu veya bu şekilde
    yapmak husûsunda bir tercihe ulaşılırsa bundan azim, ulaşılmazsa tereddüt
    ve şaşkınlık hali (tehayyür) doğar. Müslüman düşünürler, dinî ve ahlâkî
    davranışlar için, zihinde tasavvur edilmelerinden başlamak üzere, fiilen gerçekleşinceye
    kadar birtakım safhalar kabul ederler. Gazzâlî bunları hadis-i
    nefs (fiilin zihinde doğması), tabii ilgi, hüküm, azim veya kasıt, amel şeklinde
    sıralamış ve incelemiştir.1349 İlk üç safhada henüz kesin bir karar ve niyet
    bulunmadığı ve bunlar irâde dışı olduğu için insan, bu safhalarda sorumlu
    tutulamaz. Azim, aynı zamanda niyet ve kasıt safhası olduğundan insanın
    sorumluluğu bu noktada başlar. Buna göre kötü bir işe azmetmekle birlikte
    iyi niyete dayanan bir sebeple bu işi yapmayan veya yapamayan kişi azminden
    dolayı sorumludur. Ancak, Allah korkusu, günah endişesi gibi dinî ve
    ahlâkî faktörlerle kötülük yapma kararından dönmek de yeni bir azimdir ve
    böyle bir kimse, önceki azminden dolayı sorumlu değildir.
    1345 Mustafa Çağrıcı, T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, c. 17, s. 46
    1346 3/Âl-i İmrân, 186; 20/Tâhâ, 115; 31/Lokman, 17; 42/Şûrâ, 43; 46/Ahkaf, 35
    1347 2/Bakara, 227, 235; 3/Âl-i İmrân, 159; 47/Muhammed, 21
    1348 46/Ahkaf, 35
    1349 İhyâ, III/41
    ≈ 435 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kadere İman
    Azim insanın hâdis kudretinin eseridir. Böylece fiiller yaratma açısından
    Allah’a, karar açısından insana nisbet edilir; bu sûretle dinî ve ahlâkî yükümlülük
    ve sorumluluklar geçerlilik kazanır. Gerçi şeytanın veya bencil arzu ve
    ihtirasların etkisinde kalan kula, iyilik yönünde kesin karara ulaşabilmesi için
    Allah tarafından hemen her zaman bir yardım sözkonusudur. Fakat bu yardım,
    asla cebrî bir müdâhale anlamına gelmez; dolayısıyla kul için İlâhî bir
    lütuf olan tevfîkın bulunmaması, onu azm-i musammemden mahrum bırakmaz;
    böylece fâsıkların Allah’ın kazâ ve kaderini günahlarına mâzeret göstermelerinin
    de anlamı kalmaz.1350 Azim, bütün maddî-mânevî, bedenî-rûhî
    kuvvetleri toplayıp hedefe yöneltmektir.1351
    TEVEKKÜL VE KADER
    Tevekkül; Âcizlik gösterme, başkasına güvenip dayanma, Allah’a güvenme,
    O’nun hükmünün mutlaka meydana geleceğine kesin olarak inanma ve
    alınması gereken tedbirleri alma anlamında Kur’anî bir terimdir.
    “Müvekkil” vekil edinen, “tevkîl” ise vekil kılma, vekil edinme demektir.
    Aynı kökten olan “ittikâl” biraz da tembellik içeren ve boşa gidebilecek bir
    güvenme ve dayanmayı anlatır. Tevekkülde, kelimenin Arap dilindeki kalıbı
    gereği bir zorlama vardır. Bu da herhangi bir konuda aklî ve bedenî gücü,
    yani metot ve eylem fonksiyonunu kullanmayı, dayanılıp îtimat edilecek yere
    bunun sonucunda dayanmayı ifade eder.
    Tevekkülün ıstılâhî/terim anlamı ise: “Kişinin, şartlarını yerine getirerek,
    işlerini Allah Teâlâ’ya bırakması bir işe başlarken sebeplere yapıştıktan sonra
    O’na güvenmesi; kalbin, her işte Allah’a îtimat etmesi, güvenmesidir.” Tevekkül,
    dine veya dünyaya ait herhangi bir hususta, alınacak bütün tedbirler
    alındıktan, konu ile ilgili tüm girişimler yapıldıktan sonra, o işin neticesinin
    Allah’a bırakılmasıdır. Tevekkül, insanın kendine yüklenen bütün görevleri
    yaptıktan sonra işin sonucunu Allah’a bırakması, O’nun yaratacağı neticeyi
    güven ve rızâ ile karşılayıp, insanlardan bir beklenti içerisinde olmaması;
    kısaca Allah’a güvenip, âkıbetinden endişe etmemesidir. Tevekkül, kalbin
    Allah’a tam îtimat ve güveni, hatta başka güç kaynakları düşünmekten rahatsızlık
    duyması mânâsına gelir. Bu ölçüde bir güven ve îtimat olmazsa,
    1350 İbnü’l-Hümâm, el-Müsâyere, Kahire, s. 133
    1351 Mustafa Çağrı, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 328-329
    ≈ 436 ≈
    Ahmed Kalka n
    tevekkülden söz edilemez; kalp kapıları Allah’tan başkasına açık kaldığı sürece
    de hakîkî tevekküle ulaşılmaz.
    Tariften de anlaşıldığı gibi tevekkül; müslümanın, yapacağı işlerde tüm
    zâhirî sebeplere sarılması, alınması gereken tedbirleri alması, çalışıp çabalaması,
    ama gönlünü bunlara bağlamayıp sadece Allah’a dayanmasıdır; İşin
    sonucunu Allah’a bırakması, Allah’a güvenip sonuçtan endişe etmemesidir.
    Tevekkül, hiç bir zaman, çalışmayı ve sebebe sarılmayı terkedip, “Allah’ın
    dediği olur” diyerek kenara çekilmek değildir. Nitekim Hz. Peygamber, devesini
    salıvererek Allah’a tevekkül ettiğini söyleyen bir bedeviye “Onu bağla da
    öyle tevekkül et.”1352 buyurmuştur.
    İslâm inancına göre; yaratıkların bütün fiilleri, halleri ve sözleri Yüce Allah’ın
    kazâ ve takdîri ile meydana gelir. Onun için İslâm alınması gereken tedbirleri
    aldıktan sonra, insanlara ve aracılara değil, sadece Allah’a dayanma anlamındaki
    bir tevekkülü emreder. Bir âyette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Müslümanlar
    sadece Allah’a tevekkül etsinler, O’na dayanıp güvensinler.”1353
    Hz. Peygamber de şu sözleri ile müslümanlara tevekkülü tavsiye etmektedir:
    “Eğer siz Allah’a hakkıyla tevekkül ederseniz, o sizi kuşu rızıklandırdığı gibi
    rızıklandırır.”1354
    Hz. Ömer (r.a.), Medine’de boşta gezen bir gruba: “Siz necisiniz?” diye
    sordu. Onlar da: “Biz mütevekkilleriz” dediler. Bunun üzerine büyük halife:
    “Hayır, siz mütevekkil değil, müteekkil (yiyici)lersiniz. Siz yalancısınız, tohumunu
    yere atıp (toprağa ekip) sonra tevekkül edene mütevekkil denir” dedi.
    Bu olay tevekkülden ne anlaşılması gerektiğini çok güzel ifade etmektedir.
    Gerçek tevekkül güzel bir davranış, ahlâkî bir fazilettir. Cenâb-ı Hak,
    müslümanlara tevekkülü emretmiş ve mütevekkil olanları sevdiğini haber
    vermiştir: “Bir de, daima diri olup, hiçbir zaman ölmeyen Allah’a tevekkül
    et.”1355; “Kim Allah’a tevekkül ederse, O, ona yeter.”1356; “Mü’minler,
    ancak o kimselerdir ki Allah anılınca kalpleri ürperir, onlara Allah’ın ayetleri
    okunduğunda o ayetler onların imanlarını artırır ve Rablerine tevekkül
    ederler.”1357
    1352 Tirmizî, Sıfatü’l-Kıyâme 60
    1353 3/Âl-i İmrân, 122
    1354 İbn Mâce, Zühd 14
    1355 25/Furkan, 58
    1356 65/Talâk, 31
    1357 8/Enfâl, 2
    ≈ 437 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kadere İman
    Tevekkül, müslümanların kadere olan inançlarının bir sonucudur. Tevekkül
    eden kimse, Allah’a kayıtsız şartsız teslim olmuş, kaderine râzı kimsedir.
    Fakat, nasıl kadere inanmak tembel tembel oturmayı, herşeyden el etek
    çekmeyi gerektirmiyorsa, tevekkül de tembellik ve miskinliği gerektirmez.
    Gerçek mütevekkil, çalışmadan kazanılamayacağını, ekmeden biçilemeyeceğini,
    amelsiz Cennet’e girilemeyeceğini, ihlâsla ibâdet ve tâatte bulunmadan
    Allah’ın rızâsına kavuşulamayacağını bilir.1358
    Şüphesiz ki ‘tevekkül’ bazılarının anladığı gibi, havadan ekmek beklemek,
    gayret etmeden bir başarıya ulaşmak, yerinde oturarak Allah’tan bir
    şey beklemek değildir. Bu anlamda Allah (c.c.) kimsenin ‘vekil’i değildir. Bazı
    kimseler, insan olarak üzerlerine düşeni yapmazlar, gerekli çabayı göstermezler,
    emek sarfetmezler, sonra da işlerini Allah’a havâle ederler. Tâyin ettikleri
    ‘vekil’in, kendilerinin tüm işlerini görmesini beklerler. İslâm’da böyle
    bir tevekkül inancı yoktur. Kur’an şöyle diyor: “Allah’tan bir rahmet olarak,
    onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden
    dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlar için mağfiret dile ve iş
    konusunda onlarla danış (müşâvere et). Bir kere azmettinmi (kesin karar
    verdinmi) de Allah’a tevekkül et. Çünkü Allah, tevekkül edenleri sever.”1359
    Görüldüğü gibi tevekkül’ün oluşum süreci açıktır. Yukarıdaki âyet belli bir
    konuda yapılması gerekenleri söyledikten sonra tevekkülün gereğine işaret
    ediyor. “Bir kere azmettinmi” ifâdesi, gerekli kararlılığı ve yapılması gerekli
    çalışmaları haber veriyor. İman edenler, Rablerinin kendilerini ne ile sorumlu
    tuttuğunu bilirler. Bunun şuurundadırlar. Bütün kulluk görevlerinin yerine
    getirilmesi, bu işin şartıdır. Zaten insan bunun için yaratılmıştır. Görevler yerine
    gelmeden, sonucu büyük mükâfat ve kazanç olarak beklemek mümkün
    değildir. Mü’min, gerekeni yapar, sonuç konusunda Allah’a güvenip dayanır,
    O’nun vereceği karşılığa râzı olur. İslâm mü’minlere, ilim öğrenmelerini,
    emirlere uymalarını, rızıklarını aramalarını, Allah yolunda çalışma yapmalarını,
    düşmana karşı hazırlıklı olmalarını, din ve dünya işlerinde şûrâya başvurmalarını,
    işleri kolaylaştıracak metodları bulmalarını, haksızlıktan kaçınıp her
    işlerinde adâlete uymalarını ve bunlara benzer bir çok güzel şeyi yapmalarını
    emrediyor. Elbette bu çalışmalar yapılırsa sonuç da güzel olacaktır.
    Tevekkül bu anlamda, bütün çalışmaları yaptıktan, bütün görevleri
    yerine getirdikten sonra duyulan bir iç huzur ve doyumluluk, bir
    1358 Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 211
    1359 3/Âl-i İmrân, 159
    ≈ 438 ≈
    Ahmed Kalka n
    yönden de Allah’ın vereceğine râzı olma ahlâkıdır. ‘Tevekkül’, güçlü
    bir iman ve Allah’ın emrine uymada sürekli bir kararlılıktır. Tevekkül
    eden (mütevekkil), yaptığı tevekkülle bir faydayı elde eder, bir zarardan kurtulur.
    Onun hakkıyla yapacağı tevekkül ona böyle bir sonuç kazandırır ki,
    böyle bir sonucu başka bir şeyle elde etmek mümkün değildir.
    Allah’a tevekkül, O’nun yardım ve desteğine güvenmedir, en uygun çalışmayı
    yapan, kulluk görevlerini yerine getirenlere iyi sonuç vereceğinden
    emin olmaktır. Kulun tevekkülü, Allah’ın o kuluna yeterli oluşunun bir sebebidir.
    Kur’an, mü’minleri tıpkı takvâda olduğu gibi, böyle bir tevekküle teşvik
    ediyor.1360 Tevekkül, hakka tam bağlılık, azimli ve kararlılık sahibi olma unsurları
    ile güçlenir, yerine getirilir. Mü’minler yalnızca Allah’a tevekkül ederler.
    1361 Onlar sürekli olarak ‘Hasbuna’llahu ve ni’me’l-vekîl; Allah bize yeter,
    O ne güzel vekildir’ derler.1362 Kur’ân-ı Kerim’de “azm” kelimesi ve türevleri
    toplam 9 yerde geçer. Tevekkül kelimesinin türediği “v-k-l” ve türevleri ise
    toplam 70 yerde kullanılır.
    Peygamberimiz (s.a.s.) de buyuruyor ki: “Siz Allah’a hakkıyla tevekkül
    edebilseydiniz, sizleri de kuşları rızıklandırdığı gibi rızıklandırırdı; sabahleyin
    aç çıkar, akşama tok dönerdiniz.”1363 Bu demektir ki kuşlar gibi çaba
    sarfedenler, bu gayretlerinin sonuçlarını en güzel şekilde görürler.
    Her şey bir sebebe bağlıdır. İnsanın kaderi; hedefini, amacını ve bu amacı
    gerçekleştirecek olan sebebi de içerisine alır. Bu, toprağın mahsul verebilmesi
    için, onun sürülmesi, ekilmesi, gübrelenmesi ve sulanması gerektiği
    gibi bir sebep-sonuç ilişkisidir. “Duâ ve tevekkül, işlerin sonucuna etki etmez!”
    diyen, amel işlemekle emredilmeyi, sebeplere yapışmayı görmezlikten
    geliyor demektir. Bir amel işlemeden, bir amaca ulaşmak için bir çaba
    sarfetmeden, emredilen şeyleri yerine getirmeden bir başarıya veya Allah’ın
    insana vaad ettiklerine kavuşmak mümkün değildir. Allah (c.c.), mü’min kullarının
    yalnızca Kendisine tevekkül etmelerini emrediyor.1364
    “Tevekkül”, öteden beri amaçlı ve tek taraflı yorumlara konu olmuş
    bir
    kavramdır. Bunun nedenini, yalnızca tevekkül sözcüğünün verdiği
    esnek an-
    1360 73/Müzzemmil, 8-9; 17/İsrâ, 2
    1361 3/Âl- i İmrân, 122, 160; 5/Mâide, 11; 9/Tevbe, 51; 12/Yusuf, 67 vd.
    1362 3/Âl-i İmrân, 173
    1363 Tirmizî, Zühd, 33, Hadis no: 2344
    1364 5/Mâide, 11; 9/Tevbe, 51; 14/İbrâhim, 11 vd.; Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel
    Kavramları, s. 708-711
    ≈ 439 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kadere İman
    lamda değil, bu anlamın insanlar tarafından çarpık algılanmasında
    aramak
    gerekir. Çünkü tevekkülü, kimileri kasıtlı, kimileri
    de kasıtsız
    olarak yanlış yorumlamışlardır.
    Böylece bu kavram hakkında
    ikisi yanlış, biri ise doğru olmak
    üzere üç ayrı düşüncenin var olduğunu söyleyebiliriz.
    Bu çarpık yorumlardan birincisi, İslâm’a ve Kur’ân’a karşı önyargılı olanlara
    aittir. Daha çok şartlanmışlık etkisiyle İslâm’a karanlık bakanlara
    göre
    tevekkül, kelimenin tam anlamıyla; “her şeyi boşvermişlik
    demektir.
    Bu da
    tembel, miskin, amaçsız ve idealsiz insan tipinin
    hayat anlayışıdır.
    Bu anlayışın
    kaynağı ise dindir.” Tabiatıyla dinden
    İslâm’ı amaçlamaktadırlar.
    Bu görüşün doğruluk derecesini anlayabilmek için Kur’ân-ı Kerim’i incelemek
    yeterlidir. Gerçekte de Kur’ân-ı Kerim, bütün emir ve yasaklarıyla
    ve birçok öğütleriyle müslüman kişiye aktif, hareketli, dinamik
    ve üretken
    olması için ruh vermektedir. İslâm’ın ahlâk değerlerinden
    ilham alarak yola
    çıkan müslümanların tarihte elde ettikleri başarılar ve zaferler,
    sanat ve bilim
    alanında gerçekleştirdikleri eserler de onların tevekkül anlayışının böyle
    olmadığını ayrıca kanıtlamaktadır.
    Tevekkülü, her şeyi boşvermek gibi yorumlayanların
    yanıldığını
    kanıtlayan bir gerçek de onların
    bu kavramı
    yorumlarken
    hiç bir kaynağa
    dayanmamış olmalarıdır. Nitekim:
    “Bu kelimenin mânâsı: Her şeyi kadere ve kısmete bağlayarak gayret
    harcamadan tam bir tevekkül içinde yaşamak demektir”1365 diyen bir yazar
    bu tanımı neye dayanarak yaptığını açıklamamıştır, Çünkü açıklayamamıştır.
    Ayrıca bu tanımda şöyle bir çelişki vardır: “Her şeyi kadere
    bağlamak”
    ile
    “gayret harcamadan yaşamak” birbirinden farklı şeylerdir. Çünkü her şeyi
    kadere bağlamak sanıldığı gibi boşvermişlik değil, bilakis Allah’ın ezelde her
    şeyi bildiğine inanmaktır. Bu ise, imanın şartlarındandır. Dolayısıyla Allah’ın
    (c.c.) ezelde her şeyi bildiğine
    inanmayan insan zâten mü’min değildir.
    “Gayret
    harcamadan
    yaşama“
    nın ise “her şeyi kadere bağlamak”la hiç bir ilişkisi
    yoktur. Bu olsa olsa bazı kimselerin bilgisizlikten kaynaklanan
    kişisel görüşüdür.
    Kişisel görüşlerin
    ise Kur’ân’ın evrensel değerlerini
    anlatmak için bir
    kaynak ya da bağlayıcı
    bir kanıt olamayacağı açıktır.
    Tevekkül konusundaki yanlış görüşlerden ikincisi ise bazı mistiklere
    aittir.
    Bu görüşün temeli, eski stoacı Yunan filozoflarından Antistenes ve Sinop’lu
    Diogenes’in düşüncelerine kadar dayanmaktadır.
    Roma döneminde
    de
    1365 Meydan Larousse, Tevekkül Maddesi, H. Rahmi Gürpınar’dan naklen
    ≈ 440 ≈
    Ahmed Kalka n
    Epiktetos’un ihyâ ettiği bu düşünce İslâm’ın gelişinden sonra bazı tasavvufçular
    tarafından benimsenmiştir. “Kinizm” denen bu felsefenin zâten adı
    üstündedir. Çünkü kinik yaşam
    tarzı, köpek gibi yaşamak demektir. Bu anlayışa
    göre: Nasıl ki köpeğin,
    çalışmak
    gibi bir gâilesi, bir endişesi ve geleceğe
    dönük bir amacı ve ideali yoksa -sözde- insan da böyle olmalıdır; Mutluluk
    böyle bir yaşam
    tarzıyla ancak elde edilebilir. Tabiatıyla bir kısım tasavvufçular
    Helen
    kökenli maddeci
    filozofların bu görüşünü İslâm toplumuna sunabilmek
    için onu kendilerince
    İslâmlaştırmış ve bunu da tevekkül kavramını
    yorumlayarak
    yapmışlardır.
    Tevekkül hakkındaki bu anlayışın yabancı kaynaklardan sızdığı, İslâm’daki
    tevekkülün ise bu olmadığı noktasında İslâm âlimleri görüş
    birliği
    içindedirler.
    Tevekkül kavramının en doğru anlamını Kur’ân-ı Kerim vermektedir.
    Bunu, özellikle şu âyetten çok iyi anlıyoruz: “… (Bir iş için) karar verdiğinde
    Allah’a tevekkül et.”1366
    Bir iş için karar vermek, o konuda gerekli önlemleri almak ve ön hazırlıkları
    yapmakla olur. Bu zâten doğal bir şeydir. Nitekim insanların,
    işlerine
    güçlerine gitmeden önce yanlarına birtakım kanıtlayıcı belgeler almaları,
    araç ve gereçler, ihtiyaç duydukları para, malzeme, silâh, ilâç, koruyucu
    madde, yiyecek ve içecek gibi şeyleri taşımaları, iş yerlerinde güvenlik
    önlemleri
    almaları hep bu gerçeği kanıtlamaktadır.
    Herhangi bir konuda karar
    veren aklı başında bir insanın, o işten beklenen
    sonucu alabilmek
    için gerekli
    ön hazırlıkları yapmış olması en mantıklı şeydir.
    Dikkat edilecek olursa, yukarıda
    sözü edilen âyet-i kerimede
    iki önemli
    nokta vardır. Bunlardan birincisi
    karar vermek, ikincisi ise Allah’a tevekkül
    etmektir. Ancak “tevekkül etmek” âyet-i kerimedeki ifade içinde karar vermeye,
    (hatta bir anlamda önlem almaya
    bağlanmış) ve ondan sonra söz
    konusu edilmiştir. Bu da kişinin
    boş yere, gaflet içinde ve bilinçsiz
    olarak Allah’a
    tevekkül edemeyeceğini
    kanıtlamaktadır. İnsan elbette
    ki önce bir şey
    planlamış olmalı
    ve bunun için birtakım hazırlıklar yapmış, önlemler almış
    olmalıdır ki gerisini Allah Teâlâ’ya bırakması bir anlam ifade etsin. Bu ölçüler
    içindeki
    gerçek tevekkülün aykırı şekline ise “tevâkül” denir.
    İnsanın bu dünyadan nasibini alabilmesi için sebeplere sarılması konusunda
    İlâhî öğüt vardır.1367Ancak Allah Teâlâ mü’min
    kişiye,
    alacağı bü1366
    3/Âl-i İmrân, 159
    1367 28/Kasas, 77; 53/Necm, 40; 67/Mülk, 15
    ≈ 441 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kadere İman
    tün önlemlerden ve yapacağı bütün hazırlıklardan
    sonra yine de işini O’na
    havâle etmesini emretmiş, “Eğer mü’minseniz
    Allah’a tevekkül ediniz.”1368
    buyurmuştur. Çünkü şu bir gerçektir ki, insan ne kadar
    tedbirli ve hazırlıklı
    olursa olsun Allah eğer dilerse onun bütün tedbirlerini
    ve hazırlıklarını
    boşa
    çıkarıp işini gücünü altüst edebilir; Bunu, hikmetinin
    ve takdirinin
    bir sonucu
    olarak yapabileceği
    gibi, kendine ve aldığı
    önlemlere güvenen
    gâfil
    insana
    bir ceza olarak
    da yapabilir. Şu halde yapılacak bütün hazırlıklardan
    ve alınacak
    bütün
    tedbirlerden sonra Allah’a tevekkül etmek İlâhî bir emirdir.
    Mü’minin,
    gaflet içinde olmadığının
    da ayrıca kanıtıdır. İşte Kur’ân’ın bize öğrettiği
    ve öğütlediği tevekkül budur.1369
    BIR KIMSE BAŞKASININ RIZKINI YIYEBILIR MI?
    Kimse, kimsenin rızkını yiyemez. Yaşantımız, teferruatı ile bilinmekle, her
    birimizin neyi elde edeceği, neyi yiyeceği bilinmekle Allah’ın ilminde bellidir.
    Ona göre kayda geçmiştir. Eğer başka bir şey elde edeceksek, o da kaydedilmiştir.
    Elde edemeyeceksek, tabii ki kaydı yapılmamıştır. Onun için biri,
    diğerinin rızkını yiyemez.
    RIZIK, AZALIP ÇOĞALABILIR MI?
    Rızkımız azalıp çoğalabilir mi sorusuna, evet cevabı veririz. Çünkü Kur’an,
    bu konuda net cevap vermektedir: “Allah, kimi dilerse, onun rızkını genişletir,
    daraltır.”1370; “Allah, rızıkta kiminizi diğer bir kısmınıza üstün kıldı.”1371
    Allah, kulunun gidişatına göre, mükâfat olarak rızkını çoğaltır veya ceza
    olarak daraltır. “Hatırlayın ki, Rabbiniz size: Eğer şükrederseniz, elbette
    size (nimetimi) artıracağım ve eğer nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz
    azabım çok şiddetlidir! diye bildirmişti.”1372; “Allah, faizi tüketir, sadakaları
    ise artırır (faiz karışan malın bereketini giderir, sadaka verilen malın bereketini
    artırır).”1373
    1368 5/Mâide, 23
    1369 F. Aydın, a.g.e., s. 299-303
    1370 13/Ra’d, 26
    1371 16/Nahl, 71
    1372 14/İbrahim, 7
    1373 2/Bakara, 276
    ≈ 442 ≈
    Ahmed Kalka n
    Rızıklarını elde etmede insanların çalışkanlıklarının rolü vardır. Kulun rızkının
    genişliğinin sebeplerinden birisi de, günahlardan kaçınmak ve namazı
    dosdoğru ve devamlı kılmaktır. “Kim Allah’tan sakınıp korkar ve günahlardan
    kaçınırsa, (Allah) ona bir çıkış (yolu) yaratır ve onu ummadığı yerden
    rızıklandırır. Kim Allah’a güvenirse, O, ona yeter.”1374”Ailene namaz
    kılmakla emret ve kendin de ona sebat ile devam et. Biz senden rızık istemiyoruz.
    Seni biz rızıklandırırız. Güzel âkıbet takva ehlinindir.”1375; “Eğer
    Allah rızkı kulları için bolca yaysaydı, yeryüzünde taşkınlık yapar ve azarlardı.
    Fakat dilediği kadar bir ölçüyle indirir.”1376; “Allah, kullarından dilediği
    kimsenin rızkını genişletir ve dilediğine de kısar. Şüphesiz Allah her
    şeyi hakkıyla bilir.”1377 Rızıklanmadaki üstünlükte çalışma, sa’y ve gayretin
    rolü pek büyüktür. Rızkımız, tutacağımız yola göre değişir; tutacağımız yolun
    Allah’ın ezelî ilmiyle bilinip kaydı ona göre yapılmış olmasıyla, levh-i mahfuz
    kaydında değişme olmaz.
    KISMETIMDE VARSA, RIZKIM AYAĞIMA GELIR DIYEBILIR MIYIZ?
    “Kısmetimde varsa, rızkım ayağıma gelir” diyemeyiz. Kısmeti ayağına
    gönderilenler, kendi imkânlarıyla rızıklarını elde edemeyenlerdir. Meselâ, hareketi
    sınırlı mikro organizmalar, insan ve hayvan yavruları ki bunlar anaları
    babaları tarafından beslenir. Yetişkin ve sağlıklı bir insan, çalışarak rızkını
    elde edecek yeteneğe sahip kılınmıştır. O yüzden kendi gayretiyle rızkını elde
    etmek zorundadır. Allah’ın koyduğu nizam budur.
    Peygamber Efendimiz: “Siz Allah’a hakkıyla tevekkül edebilseydiniz,
    sizleri de kuşları rızıklandırdığı gibi rızıklandırırdı; sabahleyin aç çıkar, akşama
    tok dönerdiniz.”1378 buyurmuştur. Yani kuş, nasıl rızkını aramaya gidip
    bulmuş ve ondan yararlanmış ise, siz de Allah’a güvenip kuş gibi rızkınızı
    elde etmeye uğraşırsanız sizi de rızıklandırır buyurmaktadır.
    Demek ki rızkın temin edilmesi; aranıp bulunmasına, çalışıp elde edilmesine
    bağlıdır. Rızkı ayağına gönderilenler; bağırsaklarımızdaki saprofitler,
    vücudumuzdaki mikroplar, uzuvlarımızı oluşturan hücreler, yapraklarda yaşayan
    ufak böcekler gibi, kendi gayretiyle bunu elde edemeyecek olanlardır.
    1374 65/Talak, 2-3
    1375 20/Tâhâ, 132
    1376 42/Şûrâ, 27
    1377 29/Ankebut, 82
    1378 Tirmizî, Zühd 33, Hadis no: 2344; İbn Mâce, Zühd 14
    ≈ 443 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kadere İman
    Yoksa, bu imkâna sahip kılınmış olan canlılar; arayıp bulmak, kendi gayretiyle
    elde etmek zorundadır. Allah, işlerini koyduğu nizam ve kanunlar çerçevesinde
    yürütmekte olup hiçbir şeyi başıboş bırakmamıştır. Biz bunların
    tâbi olduğu nizam ve kanunları öğrenirsek, hareketlerimizi onlara uydururuz.
    Gerisi kendi bileceği iştir. O kısma bizim aklımız tümüyle ermez. Diler, rızkımızı
    çoğaltır; dilerse azaltır. İşte, bilmediğimiz; bunu nasıl yaptığıdır. Çalışma,
    ilk planda gelir, ondan sonrası tevekkülle Allah’a bağlanmaktır.
    Rızık temin etme yollarını, meşru hudutlar içinde aramalıdır. Rızık elde
    etme yollarından herhangi birisinin ihmali, mü’minleri zor duruma düşürür.
    Zira her mü’min, kendi rızkını temin ederken, diğer mü’minlerin menfaatine
    olan hizmetleri de üretmek durumundadır. Ancak en efdal ve en temiz olan
    rızık elde etme yolunun cihad olduğu unutulmamalıdır. Nitekim Peygamberimiz:
    “Fâiz yemek için hileli yollara saptığınız, öküzlerin kuyruğuna yapışıp
    ziraatle geçindiğiniz ve cihadı terkettiğiniz zaman, Allah Teâlâ, üzerinize
    zilleti musallat kılar. Dininize dönmedikçe o zilleti üzerinizden sıyırmaz.”1379
    diyerek, cihadın asla terk edilmemesini ısrarla tebliğ etmiştir.
    KADER VE RIZIK
    Özellikle yiyecek ve içecek cinsinden Allah’ın canlıya ihsan ettiği her
    besleyici şey rızıktır. Kur’ân-ı Kerim’deki çeşitli açıklamalar bu tanımı
    kanıtlamaktadır:
    “Allah’tır ki sizi yarattı; Sonra sizi besledi; Sonra sizi öldürecek; Sonra
    sizi diriltecektir.”1380; “Nice canlı vardır ki rızkını taşıyamaz. Onları da sizleri
    de besleyen Allah’dır. O, tümü duyandır, tümü bilendir.”1381;“İnkâr edenlere
    dünya hayatı parlak gösterilmiştir. Onlar mü’minlerle
    alay ederler. Oysa
    sakınanlar, kıyâmet gününde onlardan üstündürler.
    Allah dilediğine hesapsız
    rızık verir.”1382
    Rızık da her olay gibi kaderin kapsamına girer. Çünkü canlının hangi şartlarda,
    nerede, nasıl, hangi yollarla ve ne gibi bir besin maddesini
    alacağı
    ve
    ondan nasıl yararlanacağı ezelde Allah tarafından bilinmektedir.
    Dolayısıyla
    onun, yiyecek ve içecek maddesi olarak bir şeyi alması,
    kazanması
    ve onu
    1379 Ebû Dâvud, K. Büyû, c. 3, s. 740
    1380 30/Rûm, 40
    1381 29/Ankebût, 60
    1382 2/Bakara, 212
    ≈ 444 ≈
    Ahmed Kalka n
    tüketmesi, yaşadığı diğer olaylardan farklı bir şey değildir.
    Ne var ki, insanın
    örneğin, ağzına koymak üzere eline aldığı
    bir lokmayı
    herhangi
    bir nedenle
    yiyememesi, insanlar arasında öteden beri çok farklı bir olay gibi algılanmış,
    bu nedenle de yiyilip içilen
    şeylerin rızık adı altında özel bir konu olarak işlenmesi
    âdet olagelmiştir.
    Bu konuda olup bitenler arasında gerçekten de
    insanı şaşkınlık
    içinde bırakan bazı olaylar yaşanmıştır.
    Örneğin, bir çocuğun, tam ağzına koymak istediği et lokmasının, o sırada
    kedi tarafından kapılması, ya da elindeki süt bardağının devrilmesi
    belki pek
    şaşırtıcı değildir. Ama kazılar sırasında çıkarılan bir insan kafatasının
    dişleri
    arasında henüz çürümemiş bir darı tanesi şaşkınlık
    içinde seyredilirken,
    kenara konduktan az sonra bir kuş tarafından
    gagalanarak kapılması
    daha
    büyük bir şaşkınlığa yol açabilmiştir.
    Bu da rızık meselesinin
    kader olayları
    arasında özelleştirilmiş bir konu olarak işlenmesine neden olmuştur.
    Hâlbuki
    rızık da, yaşanan diğer bütün
    olaylar gibi kaderin
    sıradan bir parçasıdır. Öyle
    ki, haram lokma da rızıktır.
    Örneğin hırsızlık
    malı bir yiyeceğin,
    gerek hırsız tarafından
    bilinçle
    yenmesi,
    gerekse -farkında olunmadan-
    diğer biri tarafından
    yenmesi arasında
    kader açısından
    hiç bir fark yoktur.
    Haram ya da helâl,
    ikisine de yedikleri
    nasip olmuştur. İkisi de kendi irâde ve seçimleriyle
    bu fiili işlemişlerdir.
    Aralarındaki
    fark: Hırsızın sorumlu,
    diğerinin
    ise mâsum olmasıdır. Bu ise yenen
    şeyin, kader ya da rızık olmasıyla
    çelişmez. Daha doğrusu böyle bir olayın,
    Kur’ân’ın üslûbu dışında“
    rızık” olarak adlandırılmasının hiç bir özelliği yoktur.
    Çünkü kişinin
    bir şey yiyip içmesi ile onun, giyinip kuşanması,
    yürümesi,
    okuması, ya da herhangi bir hareket yapması arasında
    kader bakımından
    hiç bir fark yoktur.
    Mu’tezilîler bu noktada da Ehl-i Sünnet’ten farklı düşünmüşlerdir. Onlara
    göre haram lokma rızık değildir. Çünkü “Allah, kötülüğü ve yasaklamış
    olduğu davranışları yaratmaktan münezzehtir.” Bu nedenle
    rızık
    için “Allah’ın,
    insanı yararlanmaktan yasaklamadığı şeyler”
    diye spekülatıf
    bir tanım
    yapmışlardır. Hâlbuki insanlar, Allah’ın yasakladığı birçok
    şeyleri de yiyip
    içmekte ve bunlardan yasaklı yollarla yararlanmaktadırlar. Dolayısıyla bu tanımın
    tutarsız
    olduğu açıktır.
    ≈ 445 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kadere İman
    Aslında rızık meselesinin taşıdığı önemi, onu, kader zinciri içinde pek
    anlamı olmayan yorumlarla özel bir konu haline getirmekte aramamak
    gerekir.
    Fakat rızkın asıl başka yönden taşıdığı bir önem vardır. O da şudur:
    Allah (c.c.), rızkın yaratıcısıdır, kişi ise onu, kendi irâdesiyle arayıp kazanandır.
    Helâli de haramı da hikmetiyle yaratan Allah, insana neyin helâl, neyin
    haram, neyin iyi, neyin kötü, neyin serbest ve neyin yasak olduğunu açıklamış,
    ancak onu, istediğini seçmekte
    özgür bırakarak ileride
    kendisini hesaba
    çekmek üzere de sorumlu
    tutmuştur.1383
    Rızık hakkında bilinmesi gereken önemli bir nokta da şudur: Kişi, bilgisini,
    enerjisini ve imkânlarını seferber ederek, çalışıp didinmek,
    çabalayıp rızkını
    aramak ve bununla birlikte olanca dikkatiyle
    helâlinden
    kazanmak durumundadır.
    Bu, hem iman, hem ahlâk,
    hem de hayat açısından zorunludur.
    Yani kişi her şeyden önce helâla
    helâl, harama
    da haram
    olarak inanmalı,
    bu iki şeyi vicdanında asla bir tutmamalıdır;
    Buna bir toplum baskısı ya da
    bir gelenek diye değil, bir Kur’ân gerçeği
    olarak inanmalıdır.
    1384İnsanın böyle
    bir inançla rızık arayışı içine girmesi ise hem bir ahlâk gereği hem de yaşayabilmek
    için kaçınılmaz bir zorunluluktur.
    Çalışmakla rızık arasındaki ilişkiye gelince bu nokta, akılları durduran
    bir
    sırla örtülüdür. Bu gizemi sonsuza dek hiç kimse çözemeyecektir.
    Çünkü bu
    dünyada canını fedâ edercesine çalışıp çabalayan, akıllı, zeki, bilgili, atılgan,
    enerjik ve ahlâklı insanlar vardır ki, hayatları boyunrca bir türlü iki yakaları bir
    araya gelmez. Aynı zamanda öyle tembel, sünepe,
    mendebur, geçimsiz ve
    ahlâktan yoksun kimseler de vardır ki, nimet ve servet içinde âdetâ yüzerler.
    Öyle ise akıl, zekâ, enerji, disiplin, dürüstlük, ya da iman ve ahlâk ile rızık
    ilişkisinin arka planını deşmek veya merak etmek yerine, Allah (c.c.)’ın,
    insanlara uyguladığı bu gizemli sınavdan ibret almak ve bu sınav
    için hazırlıklı
    olmak daha doğru olur.1385
    Seni yaratan, seninle beraber rızkını da yaratmıştır. O Rezzâk’tır. Senin
    için takdir edilen rızkı bir başkasının yemesine imkân ve ihtimal yoktur. Sen,
    kendi rızkını bitirmedikçe ömrün de son bulmaz. Allah Teâlâ, bir kulunu yaşatmak
    istemediği zaman rızkını kesiverir; bir kere de rızkı kesince, kimsenin
    sana rızık vermesine imkân bulunmaz.
    1383 5/Mâide, 4; 16/Nahl, 114-116
    1384 16/Nahl, 116
    1385 Ferid Aydın, İslâm’da İnanç Sistemi, Kahraman Y., s. 296-298
    ≈ 446 ≈
    Ahmed Kalka n
    ECEL VE KADER
    Ecel de, insanın hayatında yaşadığı sıradan herhangi bir olay gibi, rızık
    gibi kaderin bir parçasıdır. Allah Teâlâ her canlının, ne kadar yaşayacağını,
    nerede ve nasıl öleceğini kesinlikle ve ezelî ilmiyle bilir. Dolayısıyla canlının
    öleceği saatlerde onun hayatının sona ermesi için gerekli
    olan bütün nedenler
    bir araya gelir. Öyle ki bu nedenler onun yaşamını
    durdurmak için âdetâ
    birbirlerini tamamlarlar.
    Örneğin çok yaşlanmış bazı insanların, hiçbir hastalık belirtisi göstermeden
    bir mumun yavaş yavaş sönmesi gibi öldükleri bir gerçektir.
    Bu demektir
    ki, vücutta bulunan sistemler çok eskimiş ve yıpranmış
    olmaktan
    dolayı artık normal görevlerini yapamazlar. Bu sistemlerden
    bazıları bir süre
    daha çalışabilecek durumda olsa bile, diğerleri
    fonksiyonlarını
    yerine getiremediklerinden,
    kısa bir süre için bir tür direnip faâliyetine
    devam eden
    sistem de bu genel duraklamadan
    olumsuz yönde etkilenerek
    o da durur.
    Böylece ezelden beri Allah’ın bilgisi içinde olan yaşama
    süresi bitmiş olur
    ki işte ecel, pek olağan gibi göremediğimiz ancak bu son derece doğal
    nedenlere
    bağlı olarak zamanında
    gerçekleşir.
    Bundan şu sonucu çıkarmalıyız: Bir tek olan ecelin, bir değil; bilâkis
    aynı
    zamanda birçok zincirleme nedeni vardır. Bunlar Allah’ın ezeldeki
    takdirine
    ve O’nun kurmuş bulunduğu kâinât disiplinine bağlı olarak
    sebep-
    sonuç
    zincirinin akışı içinde birbirlerini farklı ölçülerde
    etkiler ve ecel saati yaklaştıkça
    yoğunlaşırlar.
    Örneğin, bir trafik kazasında sürücünün, gideceği yere bir an önce ulaşmak
    istemesi, ecel için bir ilk neden oluşturabilir; bu psikoloji içerisinde
    yapacağı
    aşırı hız, onu bir an gelir ki -bir riski atlatmak için- hatalı
    sollamaya
    iter. Bu da nedenlerin ikincisi olur; Hatalı sollama kaçınılmaz
    bir kaza ile sonuçlanırsa
    bu üçüncü bir neden olur; Çarpışma ya da devrilme
    gibi bir olaydan
    sonra vücutta meydana gelen
    ezilme, kırılma ve yaralanmalar
    dördüncü
    bir nedeni oluşturur; Eğer kan kaybı ya da hastaneye
    geç ulaşmak gibi bir
    durum
    yaşanırsa bu da elbetteki başka bir neden
    olur ve böylece bir hayatın
    sona ermesi, âdetâ eceli hazırlayan sebeplerin birbirini izlemesiyle
    gerçekleşir.
    Ölüm hâdisesi
    dâhil, ard arda meydana gelen bu olayların
    hiçbiri, aslında
    diğerinden
    farklı değildir. Çünkü bunların her biri, aynı doğrultudaki kaderin
    birer halkasıdır. Buna rağmen insanlar, ecel için genellikle (kalp krizi, trafik
    kazası, zehirlenme,
    boğulma, intihar ve sûikast) gibi bir tek neden
    üzerinde
    ≈ 447 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kadere İman
    dururlar.
    Bu, ezelî kaderin bir çeşit özetlenmesidir.
    Ecel ve Ömür: Ömür, canlının bu dünyada var olmasıyla başlayan ve
    ecelinin gelip
    çatmasıyla ya da canlının ölmesiyle son bulan belirli süredir.
    Bu tanımdan
    hareket
    ederek, “öyle ise her canlının ömrü biçilmiştir” demek
    doğrudur;
    ancak
    bu, yeterli ve doyurucu bir açıklama değildir. Önce şunu
    düşünmeliyiz:
    Değil yalnız canlılar, Allah’tan başka her şey sürelidir, fânîdir,
    sonludur. Çünkü her şey Allah Teâlâ’nın ezelî ve kuşatıcı bilgisine, O’nun kurmuş
    bulunduğu
    kâinat disiplinine ve bu disiplini ayakta tutan
    evrensel yasalara
    bağlı olarak (fizik sınırlarda) sebep-sonuç ilişkisi içinde değişikliğe uğrar.
    Her şey, kendi temel niteliklerinin çizdiği sınırlar içinde bağımsız bir bütünlükle
    ortaya çıkar ve Allah’ın sünneti dediğimiz kâinattaki sistemlerinden
    birine bağlı olarak aşamalarla
    gelişir,
    yıpranır, eskir ve sonunda köklü bir
    değişikliğe daha uğrar. İşte ilk var oluştan sonraki bu iki değişim arasında
    geçen süre her varlığın kesin ömrünü
    ifade eder.
    Örneğin toprağa atılan bir tohumun, ekildiği andan itibaren yeşerip bir
    zaman sonra kurumasıyla ya da kesilip biçilmesiyle sona eren süre o bitkinin
    ömrüdür. Keza bir sanatkâr tarafından yapılan herhangi bir eserin
    gerçekleştirildiği
    andan itibaren kullanımdan kaldırıldığı saate kadar geçen süre
    yine o eserin ömrüdür. Ancak ömür ve ecel kavramları
    bu basit
    ve soyut
    açıklamayı aşarak insan idrâkinin ulaşamayacağı İlâhî irâdeye bağlı özel bir
    anlam taşırlar. Bu da, ecel ve ömür, birbirlerinden
    pek soyutlanamayan
    (ancak
    materyalıstlerin ileri sürdüğü gibi bir evrim
    olarak değil), Allah’ın izni ve
    ezelî irâdesiyle
    birbirini doğuran,
    birbirini tamamlayan
    devr-i dâim içindeki
    hayat ve kâinât olaylarının birer parçasıdırlar.
    “Allah’ın emir ve kazası (izni) olmadıkça hiçbir kimseye ölmek yoktur. O
    (ölüm), belli bir süreye/ecele göre yazılmıştır...”1386İnsan, kendisine tanınan
    süreden eksik veya fazla yaşayamayacağına göre, ölmemek için savaştan
    kaçmakla ölümden kurtulamaz.1387
    1386 3/Âl-i İmrân, 145
    1387 3/Âl-i İmrân, 145, 154, 156-158, 168-170, 185; 4/Nisâ, 78; 33/Ahzâb, 16; F. Aydın, a.g.e., s.
    304-306
    ≈ 448 ≈
    Ahmed Kalka n
    TOPLUMLARIN ECELI
    Bireylerin belli bir ömrü olduğu gibi, toplumların da belli bir ömrü vardır.
    İnsan gibi toplum ve devletler de doğar/kurulur, büyür/yükselir ve ölür. Sürelerini
    dolduran ümmetler ve uluslar, tarih sahnesinden silinir ve egemenliklerini
    kaybeder, başka ulus ve yönetimlerin egemenliği altına girerler. “Her
    ümmetin (takdir edilmiş) bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an geriye
    atabilirler, ne de bir an ileriye alabilirler (Allah’ın takdir ettiği vakitte yok
    olup giderler).”1388
    Yükselme ve egemenlik sürelerini dolduran uluslar, ahlâkî dejenerasyona
    uğrayınca Allah’ın cezasını hak eder, ya tamamen helâk edilip tarih sahnesinden
    silinir veya egemenliklerini yitirirler.1389
    Ecel meselesini Allah’ın bilgisi açısından ele alacak olursak; Allah’ın her
    şeyi nasıl olacaksa öyle bildiğinden; “eceli de, meydana geliş şartları nasıl
    olacaksa olsun, bütün mâhiyeti ile bilip takdir etmiştir” diyebiliriz.
    Ecele inanç, insanları korkaklıktan, haklarının gasbedilmesine
    karşı tepkisiz olmaktan, zulme seyirci kalmaktan kurtardığı için,
    sosyal hayat için de çok faydalı bir unsurdur. Kişileri tembelliğe ve
    tedbirsizliğe değil; aksine, daha cesur ve atak çalışmaya ve gayrete
    yöneltir. Sebepleri putlaştırmanın önüne geçer. Yakınlarından biri öldüğünde
    kişinin “keşke”ler içinde boğulmasına, başkalarına ve kendine gereksiz
    suçlamalar yapmasına engel olur. Ölüm gibi doğal ama ölünün yakınlarına
    acı veren bir olayı daha rahat kabullenip Allah’a, O’nun kaderine teslim olmayı
    sağlar. Dolayısıyla ecel inancı, insanın dünya ve âhiret mutluluğuna
    engel olacak yanlışlıklardan kurtulmasına sebep olur.
    SORULAR
    1- Kaza ve kader kavramlarını sözlük ve terim olarak tanımlayınız.
    2- İnsanın ihtiyârı (tercihi) yönüyle fiilleri kaça ayrılır? Açıklayınız.
    3- Tevekkül kavramını açıklayarak bunun azimle ilgisini açıklayınız.
    4- Tevekkülle kader arasındaki ilişkiyi izah ediniz.
    5- İnsanın tevekküle ihtiyacını açıklayın ve tevekkülün faydaları hakkında
    bilgi veriniz.
    1388 7/A’râf, 34; Aynı konuyla ilgili âyetler için Bak. 10/Yunus, 49; 15/Hicr, 5; 23/Mü’minûn, 43
    1389 7/A’râf, 135, 185; 10/Yûnus, 11; 11/Hûd, 104; 13/Ra’d, 38; 14/İbrâhim, 10, 44; 16/Nahl, 61; 17/
    İsrâ, 99; 20/Tâhâ, 128-129; 29/Ankebût, 5; 35/Fâtır, 45; 42/Şûrâ, 14
    ≈ 449 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Kadere İman
    6- Hayır ve şerrin mâhiyetini açıklayıp, bunların yaratma ve kesbetme
    yönünden kimlere ve niçin nisbet edilmesi gerektiğini açıklayınız.
    7- Allah’ın şerlere niçin müsaade ettiğini, bunun imtihan ve rızâ kavramlarıyla
    ilişkisini izah ediniz.
    8- Müslümanın hayatında hayır ve şerrin ne gibi roller oynadığını örneklerle
    açıklayın.
    9- Rızık kavramının mâhiyetini açıklayın ve Kur’an’da rızık konusundaki
    önemli vurguları belirtiniz.
    10- “Rızık azalıp çoğalabilir mi?”, “bir kimse başkasının rızkını yiyebilir
    mi?” Bu konularla ilgili bilgi veriniz.
    11- Çalışmadan rızkın ayağına gelmesini beklemenin doğru olup olmadığını
    açıklayınız.
    12- Rızıkla kader arasındaki ilişkiyi izah ediniz.
    13- Ecelin ne demek olduğunu ve kısımlara ayrılıp ayrılmadığını izah ederek
    kaderle ilişkisini açıklayınız.
    14- Kur’ân-ı Kerim’de ecel ve ölümle ilgili önemli vurgulara örnekler veriniz
    ≈ 450 ≈
    III. BÖLÜM
    İNANÇLA İLGILI
    DIĞER HUSUSLAR
    ≈ 451 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Velâ ve Berâ
    Ünite 24
    VELÂ VE BERÂ
    (DOSTLUK VE DÜŞMANLIK)
    • Velâ ve Berâ; Anlam ve Mâhiyeti
    • Velî Ne Demektir?
    • Allah’ın Velî Oluşu
    • Mü’minlerin Birbirlerini Velî Edinmeleri Şarttır
    • Mü’minlerin Kâfirleri Velî Edinmeleri Haramdır
    • Velâ ve Berâ Konusunda İnsanların Kısımları
    • Allah İçin Dost Olmanın (Velânın) Gerektirdikleri
    • Allah İçin Düşman Olmanın (Berânın) Gerektirdikleri
    • Dostluk, Sevgi, Uzlaşma
    • Dostun Nitelikleri
    • Dost Olmak; Allah’a, Rasûlüne ve Mü’minlere
    • Kur’an-ı Kerim’de Velî ve Velâyet Kavramı
    • Hadis-i Şeriflerde Velâyet/Dostluk
    • Düşmanlık ve Dostluk; Tevhidin Gereğidir, İmanın Dışa Yansımasıdır
    • Velâyetin Siyasî Görüntüleri
    • Müslüman Olmayan Akrabalarla Dostluk ve İlişki
    • Evliyâullah / Allah’ın Velîleri Kimlerdir?
    • Tasavvuf Etkisiyle Velî ve Evliyâ Kavramlarında Anlam Kayması
    Bu üniteyi bitirdiğinizde aşağıdaki amaçlara ulaşmanız beklenmektedir
    • Velâ ve Berâ kelimelerinin anlamlarını dillendirebilmek.
    • Velî’nin Kur’an’da kullanılan gerçek anlamını ifade edip Allah’ın velî oluşunu izah
    edebilmek.
    • Mü’minlerin birbirlerini velî edinmeleri, kâfirleri ise velî edinmemeleri icap ettiğini
    delilleriyle açıklayabilmek.
    • Velâ ve berâ konusunda insanların kaç kısma ayrıldığını ve bunların içeriklerini
    örneklerle açıklayabilmek.
    • Allah için dost ve düşman olmanın gereklerini sayabilmek.
    • Dost olmanın niteliklerini sayarak, Allah’a, Rasûlüne ve mü’minlere nasıl dost
    olunabildiğini izah etmek.
    • Velâ ve berâ ile ilgili birkaç âyet meali ve hadis tercümesi verebilmek.
    • Düşmanlık ve dostluğun tevhidin gereği ve imanın dışa yansıyan yönü olduğunu
    açıklayabilmek.
    • Velâyetin siyasete yansımasını, tevhidî siyaseti açıklayabilmek.
    • Müslüman olmayan akrabalarla ilişkinin nasıl olması gerektiğini dillendirebilmek.
    • Evliya kavramının tasavvufun etkisiyle nasıl dejenere ve tahrife uğradığını açıklayabilmek.
    ≈ 452 ≈
    Ahmed Kalka n
    VELÂ VE BERÂ KAVRAMLARININ ÖNEMI
    Bu iki kavram İslâm inanç sisteminde son derece önemli bir yere haizdir.
    Her Müslüman bu iki kavramı, bu kavramların bizden neler istediğini ve
    buna bağlı olarak bizlere ne gibi bir sorumluluklar yüklediğini çok iyi bilmek
    durumundadır.
    “Her şey zıddı ile bilinir” kuralından hareketle bu iki kavramın bir arada
    incelenmesi daha uygundur. İslâm ile İslâm dışı sistemlerin birbirine karıştığı
    şu dönemde yaşayan insanlar bu iki kavramı ve içeriğini hakkıyla bilmemesi
    sonucunda kimlerin sevilip kimlerin sevilmeyeceğini, kimlerin desteklenip
    kimlerin desteklenmeyeceğini ve kimlere velâyet verilip kimlere velâyet verilmeyeceğini
    hep birbirine karıştırmış durumdadırlar. Bu karışıklığın altında
    yatan temel unsur; velâ ve berâ kavramlarının bihakkın bilinmemesidir. Bu
    kavramları ve içerdiği muhtevayı öğrenmek “Ben Müslümanım” diyen her
    insanın temel vazifesidir. Çünkü bu iki kavram -bazı âlimlerinde ifade ettiği
    gibi-Kur’an’ın üzerinde durduğu en önemli konuların başında gelmekte ve
    Kur’an’da zikri en çok geçen meseleler arasında yerini almaktadır. İşte bundan
    dolayı bu kavramların iyice öğrenilmesi zorunludur.
    VELÂ VE BERÂ KELIMELERININ SÖZLÜK ANLAMI
    “Velâ” kelimesi sözlükte sevmek, dostluk göstermek, yardım etmek, iki
    şey arasında tercihte bulunmak, azalarla destek vermek, müttefik olmak
    ve arkadaşlık yapmak manalarına gelmektedir. Buna “Muvâlât” da denir.
    Muvâlât -İbn-i Arabî’nin de dediği gibi- “İki kişi anlaşmazlığa düştüğünde
    üçüncü bir kimse aralarını bulmak için araya girmesi ve tercihini iki taraftan
    birisi arasında yapmasıdır.”1390Mevlâ, velî ve evliya gibi kelimeler hep aynı
    kökten türemiştir.
    “Berâ” kelimesi ise beri olmak, uzaklaşmak, mesafeli durmak gibi manalara
    gelmektedir. Velâ kelimesinin tam zıddıdır. Yani; “sevmemek, dostluk
    göstermemek, yardım etmemek, azalarla destek vermemek, müttefik olmamak
    ve arkadaşlık yapmamak” gibi anlamları ihtiva eder.
    1390 Bkz. “Lisânu’l Arab”, “ve-le-ye” maddesi. 15/405.
    ≈ 453 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Velâ ve Berâ
    VELÂ VE BERÂ KELIMELERININ ISTILAH ANLAMI
    “Velâ” söz, fiil ve niyet ile bir şeye yakın olma ve onun tarafında bulunma
    demektir. “Berâ” ise söz, fiil ve niyet ile bir şeyden uzak olma ve onun tarafında
    yer almama manasındadır. Bu iki kelime baştan sona birbirine zıtlığı ifade
    etmektedir. Yani biri ne ise öbürü onun tam zıddıdır.
    Bazı âlimler velâ ve berâ kelimelerinin lügat ve ıstılah anlamlarının aynı olduğunu
    ve aralarında neredeyse hiçbir fark bulunmadığını ifade etmişlerdir.
    “Velî” kelimesinin kökü “velâ”; bunun masdarı da ‘velâyet’tir. Velâ ve velâyet,
    sözlükte, arada bir şey bulunmadan bitişiklik, yan yana olma ve yaklaşma
    mânâsına gelir. Bu anlamdan hareketle ‘velâyet’ kavramına; arkadaşlık,
    yardımda, inançta tam bir yakınlık anlamları verilmektedir.
    Böylece “velâyet”e nusret (yardım) ve işi üzerine alma mânâları da
    eklenmiştir. Aynı kökten gelen ‘vilâyet’, yardım; ‘velâyet’ ise, bir işi yüklenme,
    emirlik, riyâset (yönetim ve yetki) mânâsındadır. ‘Velâyet’ aynı zamanda
    yardım işini üzerine almak, destek olmak, yardım etmek, sevgi/dostluk ve
    muhabbet göstermek, yakınlık duymak, hükmü altına almak, tasarrufta bulunmak
    ve yönetmek anlamlarına da gelir.
    Velî kelimesi, sözlük anlamlarına uygun olarak, bir kimsenin veya bir topluluğun
    menfaatleri ve elde etmek istedikleri amaçlar doğrultusunda her türlü
    işlerini üzerine alan ve bu konularda tam bir tasarruf hakkına sahip olan
    idareci, hâkim otorite, koruyucu, gözetici, mâlik, yardımcı, sırdaş ve dost
    anlamlarında kullanılan bir kavramdır.
    Velâyet kavramı, sözlük anlamına uygun olarak; “bir kimsenin veya bir
    topluluğun bir başkasına kendisini ilgilendiren her konuda tasarruf hakkını
    devretmesi ve bu hakkı devralan şahsın, aralarında meydana gelen hukukî
    bağa dayanarak kimseden izin alma ihtiyacı duymaksızın bu hakkı kullanması
    ve onu kendisine tevdî edenler üzerinde, koruma, gözetme, yardım
    etme, işlerine müdâhale ve üzerine aldığı işi onun adına idare etme bakımından
    tam bir yetkiye sahip olması anlamına terim olmuştur.
    Fıkıh ıstılahında velâyet; “istese de istemese de başkası üzerindeki tasarruf
    hakkını yerine getirmek” şeklinde tanımlanmaktadır. İslâm hukukunda
    ‘velâyet’, başkası üzerine ister istemez sözünü geçirmeyi, itaat edenle işi
    ≈ 454 ≈
    Ahmed Kalka n
    üzerine alan arasındaki ilişkiyi konu alır. İçerisinde sevgi ve yardım mânâlarını
    da barındıran velâyet; genel olarak, aile içerisinde akrabalık, ümmet içerisinde
    ise imâmet (önderlik-halifelik) sebebiyle gündeme gelmektedir. Aile
    içerisinde öncelikli olarak baba velâyet hakkına sahiptir. Baba yoksa diğer
    yakın akrabalar bu hakkı elde ederler. Ümmet içerisinde (müslümanlar arasında)
    ise velâyet hakkı, müslüman olup diğer müslümanlar tarafından biat
    ile seçilen yetkili kimsenindir.
    Bu nedenle babaya, çocuğun velîsi denir. Aynı şehirde oturanların meşrû
    haklarını koruyan ‘velî’ye, “vâli” denmektedir ki, Türkçe’de bu anlamda kullanılmaktadır.
    Şehrin vâlisi, o kentte oturanların tümünün velîsidir (bu vasıfta ve
    liyakatte olmak zorundadır). Hukukî anlamda velî, daha çok, bir çocuğun her
    türlü hareket ve halinden sorumlu olan kimse demektir. Bugün Türkçe’de de
    bu anlamda “çocuğun velîsi” olarak baba veya babanın yerini tutan, çocuğun
    sorumluluğunu üstlenen kişi için kullanılır. Bu velâyet haklarıyla ana babaların,
    kazanmış oldukları tecrübe ile evlâtlarının geleceği hakkında karar
    vermesine yardımcı olmaktadırlar. Evlâtlarına fikir bazında yardım etmeleri,
    evlâdın müsbet ve menfî karar vermesi, velâyet konusu içinde değerlendirilir.
    Bunlara ilâve olarak, bir de nikâhta velîlik vardır ki, bu durum, ana babanın
    evlâdı hakkındaki tasarrufudur.
    Toplumda, halk arasında “velî” ve bu kelimenin çoğulu olan “evliyâ” kelimesi,
    ne lügat mânâsı, ne de Kur’an’da kullanıldığı anlam ile değil; daha çok
    bu kelimenin mânâsının tarihî süreç içerisinde kaydırılmasıyla oluşan şekliyle
    kullanılmaktadır. Geleneksel anlamda velî ve evliyâ; benliğini Allah’ta yok etmek
    sûretiyle birtakım üstün vasıflar kazanarak hârikulâde şeyler gösterebilen
    büyük insan anlamında kullanılmaktadır. Hatta daha da ileri gidilerek, Allah
    adına kâinatın idaresini düzenlemeye yetkili kişiler olarak algılanmaktadır.
    BIR UYARI
    Velâ kavramıyla alakalı diğer mevzûlara geçmeden önce burada meal
    okuyucularına bir uyarıda bulunmanın yararlı olacağına inanıyorum. Bu gün
    bazı mealler “velâyet” kelimesini sadece “dost edinmek”şeklinde anlamlandırmaktadırlar.
    Hal bu ki bu kelimenin sadece bu anlamla tercüme edilmesi
    eksiktir. “Velâyet” kelimesi Arap dilinde “dostluk” anlamına geldiği gibi -üstte
    de ifade edildiği üzere- kalben sevgi duyma, azalar ile yardım etme, destek
    verme, müttefik olma, arkadaşlık kurma anlamlarına da gelmektedir.
    ≈ 455 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Velâ ve Berâ
    Kişi velâyet ile ilgili ayetleri okuduğu zaman örneğin Allah ona “Kâfirlere
    velâyetini verme” diyorsa o sırf bu yanlış anlamlandırma neticesinde bu ayeti
    “kâfirlerle arkadaş olma” şeklinde anlayacak ve Allah’ın kendisinden nehyetmiş
    olduğu muvâlâtı bihakkın yerine getirmemiş olacaktır. Hâlbuki böylesi
    bir emirde Allah kendisinden kâfirlere yardım etmemesini, onlara destek
    vermemesini, onları sevmemesini, onlardan uzak olmasını, Müslümanlar
    aleyhinde onlarla beraber çalışmamasını, onlara Müslümanların sırlarını, gizliliklerini
    ve mahrem bilgilerini vermemesini ve buna benzer bir takım şeyleri
    yerine getirmesini istemektedir. Ancak meallerde yapılan bu hata kişiyi tüm
    bu manalardan uzaklaştırmakta ve onu, velâyeti sadece dostluk manasında
    anlamaya sevk etmektedir. İşte bu nedenle mealler okunurken bu noktaya
    dikkat edilmeli ve ayetleri anlamada hataya düşülmemelidir.
    ALLAH’IN MEVLÂ VE VÂLI OLUŞU
    “el-Vâlî” aynı zamanda Allah’ın güzel isimlerinden biridir. Bütün varlıklar
    üzerinde hükmü olan ve onları çekip çeviren anlamına gelir. Bazı tefsircilere
    göre ise ‘Vâlî’ velî demektir, onun taşıdığı mânâları taşır. Vâlî olan Allah,
    hem bütün hükümranlığı (hükmetmeyi) elinde bulundurur, hem de kullarına
    devamlı nimet verir. Kur’an’da bir âyette geçmektedir: “…Gerçekten Allah,
    kendi nefislerinden olanı değiştirip bozmadıkça, bir toplulukta olanı
    değiştirip bozmaz. Allah bir topluluğa kötülük istedimi, artık onu geri çevirmeye
    hiç bir (biçimde imkân) yoktur. Onlar için O’ndan başka bir Vâlî
    (yardımcı, dost veya hükmü geniş olan) yoktur.” 1391
    Velâ kökünden gelen bir başka kelime de “mevlâ”dır. Mevlâ, Wanlam
    olarak ‘velâ ve velâyet’ kelimelerine yakındır. Ancak mevlâ’nın birçok anlamı
    vardır. Bunların içerisinde, dost, efendi, sahip, âzât edilmiş köle, Rabb, yardımcı,
    iyilik yapan anlamları daha yaygındır.
    Kur’an’da ‘mevlâ’ kelimesinin üç anlamda kullanıldığını görmekteyiz: 1-
    Velî, 2- Yardımcı, ni’met veren, koruyup kollayan, işini üzerine alan, 3- Uygun,
    yakışan, münasip.
    Velî ve mevlâ kelimeleri hemen hemen aynı anlamda kullanılmaktadırlar.
    Allah (c.c.) müslümanlar için ne güzel mevlâ’dır (Ni’me’l mevlâ ve ni’me’n na-
    1391 13/Ra’d, 11
    ≈ 456 ≈
    Ahmed Kalka n
    sîr)1392“Allah’a sarılın, O sizin Mevlâ’nızdır, O ne güzel Mevlâ’dır.”1393Müslümanlar;
    inkârcıların peşinden gider, din işinde onlara itaat ederlerse; onlar
    da mü’minleri kendi dinlerine çevirirler. Hâlbuki müslümanlar için en güzel
    mevlâ (velî) Allah’tır.1394Mü’minler her türlü çalışmayı yaptıktan sonra yalnızca
    Allah’a güvenip tevekkül etmelidirler. Onlar Allah (c.c.) için; “...O bizim Mevlâmızdır...”
    derler. 1395
    Kur’an, mevlâ sıfatını olumsuz anlamda da kullanmaktadır. Zararı faydasından
    çok olan ve kendisine tapınılan putlara Kur’an, “ne kötü mevlâ”
    sıfatını verir.1396 Kıyâmet gününde insanların ‘mevlâ’ sandıkları kimselerden
    hiç bir fayda gelmez.1397 Allah (c.c.) âhirette de mü’minlerin mevlâ’sıdır, kâfirlerin
    ise mevlâsı yoktur.1398 Kâfirlerin, kendilerine yakın ve yardımcı olacak bir
    mevlâları yoktur. Allah (c.c.) ise mü’minlerin mevlâsı/dostudur. 1399
    Müslümanlar, ölümün Mevlâ’ya bir kesin dönüş olduğuna inanırlar.1400
    ‘Mevlâ’, kendisinden yardım umulandır. Nitekim mü’minler duâlarında;
    “….Bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet et. Sen bizim Mevlâ’mızsın (mevlânâ).
    Kafirler topluluğuna karşı bize yardım et”1401 derler. Aynı kökten
    gelen ‘evlâ’ ise, velî anlamına geldiği gibi; en uygun, en yaraşan, dost olarak
    en yakın olan demektir. “Peygamber mü’minlere öz nefislerinden ‘evlâ’dır
    (onların mevlâsıdır).”1402 Kıyâme(t) sûresi, kırk dördüncü âyetteki ‘evlâ’yı ise,
    gereken şey, uygun olan şey diye ifade etmek mümkündür. 1403
    ALLAH’IN VELÎ OLUŞU
    Allah’ın Sıfatı Olarak el-Velî: Allah’ın vasfı olarak el-Velî: “Yardım eden,
    kâinatın ve mahlûkların işlerini tekeffül eden, koruyan, sahip çıkan, seven,
    yardım eden” diye tanımlanır. Birine yardımcı olmak, onun işini üzerine almak,
    şüphe yok ki, sevgi ile yakından ilgilidir. “Velî”nin “dost, seven” anlam-
    1392 8/Enfâl, 39-40
    1393 22/Hacc, 78; 66/Tahrim, 2
    1394 3/Âl-i İmrân, 149-150
    1395 9/Tevbe, 51
    1396 22/Hacc, 13
    1397 44/Duhân, 41
    1398 47/Muhammed, 11
    1399 47/Muhammed, 11
    1400 10/Yûnus, 30; Ayrıca bk. 6/En’âm, 62
    1401 2/Bakara, 286
    1402 33/Ahzab, 6
    1403 Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 747-748
    ≈ 457 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Velâ ve Berâ
    ları dikkat çeker; Kur’an’ın da bazı kullanışları bu mânâyı desteklemektedir.
    Meselâ: “Allah, mü’minlerin velîsidir; onları karanlıklardan aydınlığa
    çıkarır.”1404 âyetinin tefsirinde el-Beydavî: “Onları seven ve işlerini deruhde
    eden” anlamını vermektedir. Birçok âyette Velî ve Nasîr (yardım eden)
    vasıfları yan yana birbirine atfedilmiş olarak zikrolunmuşlardır. Bu, az da olsa
    bu kelimeler arasında bir farklılığı gerektirir.
    Bu vasfın Kur’an’da geçtiği muhtevâlara göz atmak faydalı olacaktır. 42/
    Şûrâ, 28’de Allah’ın kullarını gözettiği ve O’nun nimetleri sıralandıktan sonra,
    ancak O’nun hamde lâyık Velî olduğu bildirilir. Allah’tan başka Velî aramanın
    boşuna olduğu bildirildikten sonra, ancak O’nun hamde lâyık Velî olduğu belirtilir,
    “hâlbuki, Velî ancak Allah’tır.”1405 denir. Kavminin buzağıya tapmasından
    sonra, Allah’ın rahmet ve bağışlamasını isteyen Hz. Mûsâ, niyazında,
    umduğu rahmeti “Sensin bizim Velîmiz!”1406 diye belirtir. Melekler, kendilerine
    tapma iddiasında olanlardan teberrî edip kaçınırken Allah’a hitâben:
    “Seni tenzih ederiz, Sensin bizim Velîmiz.”1407 derler. Müşriklerin velî edindiği
    putların aczleri belirtildikten sonra, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) lisanından:
    “Benim Velî’m Kitabı indiren Allah’tır; O, iyilere sahip çıkar (dost edinir
    -yetevellâ-)”1408 dediği nakledilir. Allah’ın kendisine vermiş olduğu nimetlere
    şükreden Hz. Yûsuf: “Dünyada ve âhirette benim Velîm (yardımcım ve
    işimi deruhde eden) Sensin.”1409 der. Allah, mü’minlerin,1410 muttakîlerin1411
    velîsidir. “Sizin velîniz, ancak Allah’tır, Rasûlüdür ve iman edenlerdir.” 1412
    el- Mevlâ: Kelime anlamı olarak velî demek olan bu vasıf, Allah hakkında
    da, genellikle “velî” ile aynı mânâda sayılmıştır. Ancak, mânâ yönüyle
    değilse de, Kur’an’ın kullanışında, bu ikisi arasında şöyle bir fark gözetildiğini
    müşâhede ediyoruz: Velî vasfı, karşılıklı olarak hem Allah’ı, hem de
    kulu nitelemektedir. Birinci şık fazla, ikinci şık nâdirdir. Meselâ, 10/Yûnus,
    62’de “evliyâullah -Allah’ın velîleri-” tâbiri geçmektedir. Taberî’ye göre bu;
    “Allah’ın, yani O’nun dininin yardımcıları olan iman ve takvâ erbâbıdır.” Yani,
    “velî” bazen kullar için de kullanılmıştır. Fakat “Mevlâ”, yalnız Allah’ı tavsif
    1404 2/Bakara, 257
    1405 42/Şûrâ, 9
    1406 7/A’râf, 155
    1407 34/Sebe’, 41
    1408 7/A’râf, 196
    1409 12/Yûsuf, 101
    1410 2/Bakara, 257; 3/Âl-i İmrân, 68
    1411 45/Câsiye, 19
    1412 5/Mâide, 55
    ≈ 458 ≈
    Ahmed Kalka n
    etmektedir. “Allah, Mevlânızdır”1413 diye vârid olduğu halde; kul hakkında
    “Allah’ın mevlâsı” tâbiri hiç kullanılmamıştır. Mevlâ, Rab diye de tefsir olunur.
    Mevlâ, kendisinden yardım umulandır; zira O mâliktir, memlûkün, mâlikinden
    başka sığınacağı kimsesi yoktur.”
    el-Vâli: Allah hakkında, “bütün varlıkların hükümranı ve onların üzerinde
    mutasarrıf olan” anlamına gelir. Öyle anlaşılıyor ki, vilâye: İdare, kudret
    ve icraatı çağrıştırmaktadır; Kendisinde bunları toplamayana vâlî vasfı verilemez.
    Bazı âlimlere göre “vâlî”, velî demektir; yani “idareye mâlik olandır.
    Bundan dolayı yetimi tekeffül eden kimseye “yetimin velîsi, emîre de vâli
    denmiştir. Hattâbî ise, vâlî vasfında tasarruf ve hâkimiyet kavramından başka
    “devamlı surette in’âm eden” mânâsını da görmektedir. Kur’an’da yalnız
    bir âyette zımnî bir sûrette Allah’ı tavsif eder.1414 Burada vâlî, “işlerine sahip
    çıkan, azabı onlardan uzaklaştıran” demektir, bazı âlimlere göre ise “Mevlâ”
    anlamını ifade eder. 1415
    “Velî” kelimesinin; sözlükte, dost, yardımcı, birinin işini üstlenen, yönetici,
    yakınlık, bir şeyin sahibi anlamlarına geldiğini biliyoruz. Allah’ın güzel isimlerinden
    biri olan “el-Velîyy” isminin anlamı, yardım eden, insanların ve evrenin
    işlerini üzerine alan demektir. Kimileri bunu, seven ve yardım eden şeklinde
    açıklamışlardır. ‘Velî’ kelimesi doğrudan doğruya sevgi anlamı taşımasa bile,
    sevgi, velâyetin gereği sayılır. Birine yardım etmek, onun işini üzerine almak
    sevgi ile yakından ilgilidir.
    “Velî” sözlükte bazen, seven, dost anlamıyla da kullanılır. Allah’ın isimlerinden
    olan Velî, birçok âyette ‘Nasîr/yardımcı’ ismi ile beraber geçmektedir.
    Velî kelimesinde yardım etmek, işini üzerine almak ile Nasîr/yardımcı ismi arasındaki
    bağlantı dikkat çekicidir. Allah (c.c.) hem Velî/insanların velâyetlerini
    üstlenendir, hem de onlara her açıdan yardım edendir.1416 Velî kelimesi, on
    üç âyette Allah’a ait olarak geçmektedir. Bazı âyetlerde ise “size veya sana
    Allah’tan başka velî yoktur” şeklinde yer almaktadır ki, bu da, Allah’ın velî
    oluşuna işarettir. Birkaç âyette ise Velî isminin mürşid (yol gösteren),1417‘şefí’
    (şefaat eden),1418 vaak (koruyucu)1419 ve hamîd (övülen)1420 sıfatlarıyla beraber
    1413 3/Âl-i İmrân, 150
    1414 13/Ra’d, 11
    1415 Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, s. 188-191
    1416 2/Bakara, 107, 120
    1417 18/Kehf, 17
    1418 6/En’âm, 51, 71; 32/Secde, 4
    1419 13/Ra’d, 37
    1420 42/Şûrâ, 28
    ≈ 459 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Velâ ve Berâ
    geçtiğini görmekteyiz. Şüphesiz “velî” kavramının bunlarla yakın ilişkisi vardır.
    Bunlar aynı zamanda gerçek dostun/velînin de belirgin nitelikleridir.
    Mü’minlerin velîsi ve mevlâ’sı Allah’tır. Allah’ın mü’minlere velî oluşunun
    sonuçları çeşitli şekillerde görünür. O, kullarını gözetir, nimet verir. Dolaysıyla
    O hamd edilmeye lâyık bir velî’dir (dosttur).1421 Allah’tan başka velî aramak
    boştur, çünkü gerçek velî ancak O’dur.1422 O, bağışlayan ve merhamet eden
    bir yardımcıdır (velîdir).1423 O, mü’minleri karanlıktan nûra (aydınlığa) çıkarır.
    1424 Mülkünde, kudretinde ve yüceliğinde ortağı yoktur.1425 O yüce Velî,
    Kitab’ı indirendir ve O, sâlih kimseleri korur ve gözetir. 1426
    Allah’ın velîliği diğer sıfatları gibi mutlaktır ve süreklidir. O, insan idrâkinin
    ötesinde bir velîliğin, dostluğun ve yardımcı olmanın kaynağıdır. İnsanlara ait,
    aldatma, vefâsızlık, hıyânet, aldırmazlık, acımazlık gibi küçültücü sıfatlardan
    uzak, iman edip de kendisine “velî” olan mü’minlere her türlü nimeti ve rahmeti
    veren, onlara izzet, mülk, muhabbet ve Hakk’ın şâhitleri olma şerefini
    bağışlayan, sürekli affeden, kendisine karşı yapılan hata ve kusurları araştırmayan
    en yüce dosttur, velîdir.
    Hz. Mûsâ (a.s.), kavmi arasından seçtiği yetmiş kişiyi bir sarsıntı tutunca
    Rabbine, beyinsizler yüzünden kendilerini helâk etmemesini diledi, içinde
    bulundukları durumun bir imtihan olduğunu ve Allah’ın, dilediğini doğra yola
    iletebileceğini itiraf ettikten sonra; “...Bizim mevlâmız ancak Sensin. Bizi
    bağışla, bize merhamet et. Sen bağışlayanların en iyisisin.”1427 şeklinde
    duâda bulundu. Melekler de Allah’a ibâdet ederlerken; “Seni tenzih ederiz
    (noksanlıklardan uzak tutarız), Sen bizim Velîmizsin”1428 derler. Kur’an,
    Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (s.a.s.) diliyle şöyle diyor: “Benim Velî’m
    Kitabı indiren Allah’tır. O, sâlihleri dost edinir, onlara yardım eder.”1429
    Kendisine verdiği nimetlere şükreden Hz. Yusuf (a.s.) şöyle niyaz etmişti:
    “Dünyada ve âhirette benim Velî’m Sen’sin.” 1430
    1421 42/Şûrâ, 28
    1422 42/Şûrâ, 8-9
    1423 7/A’râf, 155
    1424 2/Bakara, 257
    1425 17/İsrâ, 111
    1426 7/A’râf, 196
    1427 7/A’râf, 155
    1428 34/Sebe’, 41
    1429 7/A’râf, 196
    1430 12/Yusuf, 101
    ≈ 460 ≈
    Ahmed Kalka n
    Velî olmak, velî olunan üzerinde hak ve yetki sahibi olmayı gerektirir. Velâyetin
    doğasında bu vardır. Yalnız bu velî edinilen üzerinde bir baskı ve hükmetme
    değil; aksine her açıdan onun iyiliği için çalışma, onun için gerekli
    yardımı yapma yetkisidir. Allah, mü’minlerin velîsi olarak onlara hidâyet verir,
    onları karanlıklardan nûra (aydınlığa) çıkarır, onlara elçiler gönderir, Kitaplar
    indirir, yardım eder, destekler, korur, gözetir, affeder ve rahmetiyle her yönden
    onları kuşatır.
    Allah Kimlerin Velîsidir? Allah, mü’minlerin velîsidir, yardımcı ve dostudur.
    1431 Mü’minler rablerine hakkıyla iman ettikten sonra O’nun râzı olacağı
    sâlih amel işlerler. Bundan dolayı da Allah onlara velî olur.1432 Allah
    sâlih kimselerin velîsi/dostudur. “Benim velîm, Kitab’ı indiren Allah’tır. O
    sâlih insanları velî/dost edinir (onları gözetip korur).”1433 Allah müttakîlerin
    de dostudur. Dünya hayatında kendilerini Allah’a muhtaç saymayan ve
    O’nun rabliğine saygı duymayan zâlimler birbirlerinin velîsidirler. Bazıları farklı
    zannetseler de aslında kulların hiç biri, Allah’tan müstağnî kalamaz (O’na
    muhtaç olmaksızın yaşayamaz). Zâlimler özellikle zulüm ve günah işlerinde
    karşılıklı dostturlar. Buna karşın Allah, kendisine karşı kulluk ve sorumluluk
    bilinci duyan, O’ndan hakkıyla korkup sakınan takvâ sahibi kullarının dostudur,
    velîsidir.1434İnsanlar için Allah eşsiz, benzersiz ve sonsuz velîdir. İnsanlar
    Allah’tan başka mutlak velî/dost ve yardımcı bulamazlar.1435“Allah, mü’minlerin
    düşmanlarını çok iyi bilir. Allah onlara velî/dost olarak da yeter, yardımcı
    olarak da.” 1436
    Allah Bazı Kimselere Dost Değildir: Allah (c.c.) mutlak anlamda velîdir,
    dost ve yardımcıdır. Ancak bu velâyet, insanlar açısından sınırlı bir velîliktir.
    Kur’an’ın haber verdiğine göre, kullardan bazıları Allah’ın “velîliğini” kaybederler.
    Onlar kendi yanlış seçimleri ve yaptıkları kötü ameller yüzünden bu
    ilâhî dostluğu elde edemezler.
    Allah, dalâlette olanların velîsi değildir. Bazıları Allah’ın gönderdiği elçilere
    ve onların hak dâvetlerine rağmen sapıklıkta direnirler. Allah bu kimseleri
    kendi sapıklıkları ile baş başa bırakır, onların başka bir velîsi de olmaz.1437
    1431 2/Bakara, 257; 3/Âl-i İmrân, 68
    1432 6 En’âm, 127
    1433 7/A’râf, 196
    1434 45/Câsiye, 19
    1435 9/Tevbe, 116; 6/En’âm, 70; 18/Kehf, 26; 29/Ankebût, 22
    1436 4/Nisâ, 45
    1437 42/Şûrâ, 44; 17/İsrâ, 97
    ≈ 461 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Velâ ve Berâ
    Allah, kendisine karşı kulluk etme noktasında büyüklük taslayan müstekbirlerin
    velîsi değildir.1438 Allah, kötülük yapanların, fenalıkta bulunanların dostu
    ve yardımcısı değildir.1439 Allah’tan gelen hakkı ve dini inkâr eden kâfirler, Allah’ın
    dostluğunu kaybederler ve lânete uğrarlar.1440 Kendilerine hakkı bâtıldan
    ayıran bir ilim, hak bir dâvet geldikten sonra hevâ ve heveslerine (tutku
    ve arzularına) uyanlar Allah’tan başka dost ve velî bulamazlar.1441 Allah, iman
    nimetinden sonra inkâra sapan ve dinde ikiyüzlü davranan münâfıkların
    dostu (velîsi) değildir. Onlar yeryüzünde kendileri için bir yardımcı da bulamazlar.
    1442 Allah, inkâr ederek ya da şirk koşarak hak dinden yüz çeviren,
    Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen ve yeryüzünde haksızlık yapan zâlimlerin
    velîsi değildir. Zâlimler ancak birbirlerinin velîsi/dostudurlar.1443 Allah,
    zâlimlere meyledenlere, onları onaylayan, ya da destek olanlara da dostluk
    göstermez: “Sakın zulmedenlere en ufak bir meyil duymayın, aksi halde
    size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka velîleriniz yoktur. Sonra, (Allah
    tarafından da) size yardım edilmez.” 1444
    DOSTLUK, SEVGI, UZLAŞMA
    “Biz onları, insanları ateşe çağıran önderler yaptık”1445; “Günü geldiğinde,
    her sınıf insanları önderleri ile birlikte çağıracağız.”1446 Allah Rasûlü’nün,
    “Kişi dostunun dini üzeredir; onun için her biriniz kime dostluk
    ettiğine iyi baksın” sözünden de anlıyoruz ki, insanlar, önderlerinin sadece
    şahsına değil; görüşlerine de dost oluyorlar, itaat edip bağlanıyorlar. Onların
    yollarını kendilerine izlenilecek yol edinmek suretiyle, bâtıl dinlerini kendilerine
    din ediniyorlar. Dünyadaki ideolojik veya hevâî temele dayalı işbirlikleri,
    kesinlikle görüş beraberliğine delâlet ediyor. Bunun için Yüce Hakk’ın fermanı,
    “toplayın o zâlimleri ve onlarla beraber işbirliği edenleri, aynı yoldaki
    arkadaşlarını ve Allah’tan başka tapmış oldukları putları”1447 şeklinde
    tecelli edecek.
    1438 4/Nisâ, 173; 45/Câsiye, 7-10
    1439 4/Nisâ, 123
    1440 48/Fetih, 22; 33/Ahzâb, 64-65
    1441 2/Bakara, 120; 13/Ra’d, 37
    1442 9/Tevbe, 74; 33/Ahzâb, 17
    1443 42/Şûrâ, 8; 11/Hûd, 20
    1444 11/Hûd, 113; Hüseyin K. Ece, a.g.e., s. 749-751
    1445 28/Kasas, 41
    1446 17/İsrâ, 71
    1447 37/Saffât, 22-23
    ≈ 462 ≈
    Ahmed Kalka n
    “İman ipinin (kulpunun) en güçlüsü, Allah için dostluk ve Allah için
    düşmanlıktır. Yine Allah için sevmek ve Allah için nefret duyup buğzetmektir.”
    1448
    “Kişi dostunun dini üzeredir; onun için her biriniz kimle dostluk kurduğuna
    dikkat etsin!”1449
    Kişi, (kıyâmet günü) sevdiği ile beraberdir.”1450
    “Amellerin en faziletlisi Allah için sevmek, Allah için buğzetmektir.”1451
    Bâtıl zihniyetin özelliğidir bu; kendi çıkarlarını sürdürmek için her zaman
    ve her mekânda hak dâvâyı savunanları tâviz ve uzlaşmayla etkisiz hale getirmeye
    çalışmak. “Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da
    sana yumuşak davransınlar.”1452
    İslâm’la câhiliyyenin kesişmesi, uyuşması mümkün değildir. Hakla bâtılın,
    imanla küfrün birleşip bir araya gelmesi eşyanın tabiatına aykırıdır. Aralarında
    tarih boyunca süren ve Kıyâmete kadar da sürecek olan uzlaşmaz bir mücâdele
    söz konusudur. Hakla bâtılın bu mücâdelesi, elbette hak taraftarları
    olan müslümanlarla bâtıl taraftarı olan gayri müslimler ve şirkin herhangi bir
    çeşidi üzerinde bulunanlar arasında olacaktır. Bu iki farklı kutup arasında
    uzlaşmayı, kesin nasslara rağmen kabul edenler, neticede Allah’ın hor gördüğü
    kâfirleri hoş görmeye, beşerî düzenleri kutsallaştırmaya, İslâm demokrasisinden
    veya demokratik İslâm’dan bahsetmeye kadar vardılar.
    Müslümanın İslâm’dan tâviz vererek, başka beşerî görüşlerle uzlaşıp İslâm’ın
    bazı cüzlerini, bazı esaslarını pazarlık aracı görmesi mümkün değildir.
    Uzlaşma neticesinde kâfirlerin ve küfrün egemenliği -şeklen ve kısmen de
    olsa) kabul edilmiş olur ki, bu da tevhidî akîde ile bağdaşmaz. İslâm, Allah’a
    teslim olmak ve O’nun dışında bir güç ve hâkimiyet tanımamaktır. Kelime-
    i tevhidde bu ifade tüm kapsamıyla belirdiğinden dolayı, müslüman için
    her türlü tâğutun her çeşit egemenliğini reddetmek; Allah’a iman ve O’nun
    tek ilâh olduğunu kabul etmenin en önemli şartıdır. Hatta, İslâm’ın dışındaki
    bütün sistem, görüş ve bunların uygulayıcıları anlamına gelen “tâğut”ları
    reddetmek; Allah’a imandan da önce gelir ki; kalp, dil ve kafadaki tüm sa-
    1448 Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî, El-Kebîr
    1449 Tirmizî, Zühd 45, h. no: 2379
    1450 Buhârî, Edeb 96, Ahkâm 10; Müslim, Birr 161, 165
    1451 Ebû Dâvud, hadis no: 4599
    1452 68/Kalem, 9
    ≈ 463 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Velâ ve Berâ
    pıklıklar ve sahte ilâhların egemenlikleri öncelikle “lâ = hayır” süpürgesi ile
    temizlenmiş olsun ve boşalan yere de hak/gerçek İlâhın kabulü yerleşsin.
    “Kim tâğuta küfreder (onu tanımaz, reddeder) ve Allah’a iman ederse
    o muhakkak kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa tutunmuştur.
    Allah kemâliyle işiten ve bilendir.”1453
    İslâm, “lâ (hayır)” kılıcıyla tâğutlarla işbirliğini, onunla yardımlaşmayı, ona
    tâviz vermeyi, onunla uzlaşmayı kesip atar. Bir tevhid eri için “lâ” ile isyan
    bayrağını çektiği küfür ve şirkle uzlaşma nasıl mümkün olabilir? Uzlaşma
    olursa küfre ve tâğutlara kıyam nasıl gerçekleşir? Tevhidin gereği olan câhiliyyeye
    ve tâğutlara kıyam olmadan da İslâm’ın hâkimiyeti hayal olur. Tevhidin
    bu esasını en iyi anlayan ve en güzel uygulayan peygamberler de kendi
    çağlarındaki tâğutlarla hiç bir uzlaşmaya yanaşmamışlar ve Allah’ın dininden
    zerre kadar tâviz vermemişlerdir. Firavun, Nemrut ve Ebû Cehillerle pazarlığa
    oturmamışlar, onlarla Avrupa Birliği tarzında birlik oluşturmaya yanaşmamışlar
    ve onların hevâlarının ürünü olan kural ve kanunlarla, aynen onların yönetimi
    gibi bir yönetim oluşturmaya kalkmamışlardır. İlke ve kurallarını onların
    isteklerine göre değiştirip belirlememişler, tam tersine onları kendi doğru ilke
    ve kanunlarına uymaya çağırmışlar, bir mutlak otorite olarak sadece Allah’ı
    kabul etmeyen tâğutlarla savaşmışlardır.
    Her çeşit İslâmî mücadele ve hizmetlerin esasları, ancak Müslümanların
    istediği şekillerde ve İslâmî esaslara göre tanzim edilir. Bugün Firavunların
    tesbit ve müsaade ettiği, yönlendirdiği, sınırlarını çizdiği alanda mücadele
    ve çalışmayı tercih eden müslümanlar, Firavun’lara açıkça cephe almadan
    onları nasıl altedeceklerdir?
    Hıristiyanlığın tevhid dini olma vasfından saparak, her türlü kapitalistçe
    sömürünün, zâlim güçlerin, şirkin emrine ve hizmetine girmesiyle sonuçlanan
    tahrifatına sebep, Kostantinius’un 325 yıllarında hıristiyanlıkla Roma
    despotizmini uzlaştırması olmuş, bugün de kolaylıkla her şeyle, her sistemle
    uzlaşabilecek mirası hıristiyanlık, o zamanlardan muharref bünyesine almıştır.
    Küfrün ve şirkin çeşitlerinden herhangi biriyle uzlaşma ve tâvizi red; bâtılla
    “uyuşma”yı red anlamına geldiği gibi, “uyuşukluğu” da reddetmek demektir.
    Tâviz, hoşgörü, diyalog ninnileriyle uyutulan, uzlaşma afyonuyla uyuşturulan
    devin, hipnotizörü ve doktor kıyafetindeki katili farkedip şahlanışıdır bu red.
    1453 2/Bakara, 256
    ≈ 464 ≈
    Ahmed Kalka n
    Uyanış ve diriliştir. Kötülüğe/Bâtıla elle, dille ve hiç olmazsa kalple karşı çıkıp
    değiştirme bilinci ve görevi ile bâtılla/münkerle uzlaşmayı, “bundan sonrasında
    hardal tanesi kadar iman yoktur.” hükmüyle değerlendirmektir. Tâvizi
    ve uzlaşmayı red: “Kim Allah’a sahip, o neden mahrum; kim Allah’tan mahrum
    o neye sahip?” diyebilmektir. Câhiliyyenin zorladığı uzlaşmaya direnmek,
    İslâmî hareket ve ümmet güçlerinin yardımlaşması ve dayanışmasıyla
    gerçekleşebilir.
    Uzlaşmayı reddetmek deyince, insanca münasebetleri, sosyal ilişkileri
    kesip uzlet içinde yaşamayı, toplumsal bağları koparmayı kast etmiyoruz;
    İbrahimî ve Muhammedî tavrı hayata geçirmeyi kast ediyoruz. Onlar küfürle/
    bâtılla uzlaşsalardı ateşe atılır, memleketlerini terk etmeye mecbur kalır,
    ölümle burun buruna olurlar mıydı?
    Mü’min nasıl olur da Kur’an’ın “neces (pislik)”1454 dediği müşriklere inanç,
    fikir, dil veya eylemlerinde tâviz vererek, tevhidle uzlaşması ve tevhide bulaşması
    mümkün olmayan pisliğe kapısını açar? Küfrün azına veya pisliğin
    küçüğüne bile olsa, nasıl tahammül edip rıza gösterir? Hele o pislikle iç içe
    yaşayıp, o pisliği hoş görebilir? Mü’min nasıl olur da hayvanlardan daha
    aşağıda olanlarla1455 işbirliğine, uzlaşmaya, birleşmeye, birlik oluşturmaya girer?
    Nasıl olur da o hayvanların ahırlarında, onlarla beraber oturup kalkar,1456
    beraber aynı yemlikten yemlenir?
    Mü’min nasıl olur da kâfirlerin önüne attıkları dünyevî geçici çıkarları gözünde
    büyüterek, onların çürük iplerine yapışmayı, Allah’ın kopmaz ipine1457
    tercih eder? Tâğutu reddederek sağlam ipe yapışması gerektiği halde, onların
    uzattığı çürük ipin kendisini Allah’a ve cennete ulaştıracağını, kendisini
    yükseltebileceğini nasıl ümit edebilir?
    TEVHID, ŞIRKTEN VE MÜŞRIKLERDEN BERÎ/UZAK OLMAYI ZORUNLU
    KILAR
    “Bir zaman İbrâhim, babasına ve kavmine demişti ki: ‘Ben sizin taptıklarınızdan
    uzağım. Ben yalnız beni yaratana kulluk yaparım. Çünkü O,
    1454 9/Tevbe, 28
    1455 7/A’râf, 179
    1456 4/Nisâ, 140
    1457 2/Bakara, 256
    ≈ 465 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Velâ ve Berâ
    beni doğru yola iletecektir.’ Bu sözü, ardından geleceklere devamlı kalacak
    bir miras olarak bıraktı ki, insanlar (onun dinine) dönsünler.” 1458;
    “İbrâhim’de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir
    örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki: ‘Biz sizden ve Allah’ı bırakıp
    taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz/reddediyoruz. Siz bir tek Allah’a
    inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık, nefret ve
    öfke belirmiştir…”1459 Allah’a ve âhiret gününe gönülden iman edenlerin,
    İbrâhim (a.s.) ve arkadaşları gibi, müşriklerden, onlarla birlikteliklerden, onların
    câhilî değerlerinden kesin bir kopuşla ayrılıp beraat ilân etmeleri gerekir.
    HICRET, MÜŞRIKLERDEN YÜZ ÇEVIRMEK; KÜFRÜ, ŞIRKI, HARAMLARI VE
    BUNLARA YAKLAŞTIRAN ORTAMLARI TERK ETMEKTIR
    Şirkten, küfürden ve kendisini olumsuz şekilde etkileyecek her türlü fesat
    ortamından hicret farzdır. Bu anlamda her mü’min, muhâcir olmak zorundadır.
    Bu hicret, en azından onlarla kaynaşıp uzlaşmamak, onlara benzeyip
    onlara itaat etmeme yönüyle ortaya konmalıdır. Allah’a iman etmek, şeytanî
    olan her şeyden hicret etmek demektir. Toplumun kirliliklerine bulaşmamak,
    şirk ortamından, fesat ve günahlardan kaçınmak, mânevî pisliklerden uzaklaşmaktır,
    en büyük amaç. Ahlâkî hicret; mânevî kirliliklerin sembolü olan
    putlara uzak durma konusunda sebat edip, onlarla cihadı sürekli kılmaktır.
    Bu cihadın amacı, öz benliklerimizde ve toplumsal yaşamın içinde var olan
    bütün mânevî pisliklerden berî olmaya devam etmektir. “Muhakkak ki iman
    edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler, işte onlar Allah’ın
    rahmetini umabilirler.”1460
    Öteki dünyaya kesin iman eden mü’minler, maddî kazançlar umarak Allah’ın
    gazabına uğramış zâlim toplumlarla dostluk kurmamalıdırlar. Çünkü
    ilâhî hoşnutluktan nasibi olmayan kimselerle dost olmak, “sürekli hicret” bilincine
    sahip olan mü’minlere yakışmaz. Mü’minler onları terk ederek Rabbânî
    hoşnutluğun elde edilebileceği güzel ameller yurduna hicret etmelidir.
    Sadece müşrikleri, hıristiyan ve yahûdileri değil; aynı zamanda, dünya
    ile âhiret arasında tam tercih yapamayan, kâfirlerle yardakçılık mânâsında
    1458 43/Zuhruf, 26-28
    1459 60/Mümtehıne, 4
    1460 2/Bakara, 219; 9/Tevbe, 20
    ≈ 466 ≈
    Ahmed Kalka n
    ilişkiler kuran, münâfıklarla dost olan kişiliksiz insanları velî edinmek de biz
    mü’minler için haramdır. Onlarla bizim aramızda güzel bir ayrılışla öte yanına
    geçtiğimiz hicret duvarları vardır. Allah’ın gazabına uğrayan bir toplum ile
    dostluk kurmak “kötülükten hicret etmemek” anlamına geldiği için, mü’minlere
    yasaklanmıştır. “Sürekli hicret şuuru” ilâhî rızâdan nasibi kalmamış kimseleri
    terk etmeyi gerektirir. Kur’an’a kulak verelim: “Ey mü’minler! Allah’ın
    gazabına uğrayan toplum ile dost olmayın! Onları dost edinenlerin öteki
    dünya ile ilgili hiçbir ümitleri kalmamıştır. Tıpkı kâfirlerin (şimdi) mezarlarında
    yatanları tekrar görme ümitlerini kaybetmiş bulunmaları gibi.”1461
    Kur’an, başkalarıyla değil; ancak mü’minlerin birbiriyle kardeş olduğunu
    vurgular.1462 Dostluk da ancak, mü’minlerin birbirleri arasında olur: “Mü’min
    erkekler ve mü’min hanımlar birbirinin velîleri/dostlarıdır.”1463
    Kur’an’da İslâm’a ve müslümanlara karşı düşmanca ve zâlimâne tavır
    takınanlar, insanların İslâm’dan haberdar olmasını önlemeye çalışanlar iki
    yerde “Allah’ın ve sizin düşmanlarınız” şeklinde nitelendirilmiştir.1464
    Yeryüzünde düşmanlık kaçınılmazdır; insanların bir kısmı, diğerlerine
    düşman olacaktır: “Birbirinize düşman olarak oradan (cennetten) inin!
    Artık, Benden size hidâyet geldiğinde, kim Benim hidâyetime uyarsa, o
    sapmaz ve şakî/bedbaht olmaz.”1465
    İnsanın, düşmansız şekilde yaşaması, ulaşılamayacak bir hedeftir, ütopyadır.
    İnsan, yaratılışından itibaren çevresini Allah’ın izniyle koruyucu güçler
    (melekler) yanında; zararlı varlıklar (şeytanlar, mikroplar) da sarar. Düşmanlığa
    yol açan pek çok sebep vardır. Eğer düşmanı olmayan insanlar olsaydı,
    peygamberler olurdu; Hâlbuki tüm peygamberlerin hayli düşmanları, hem
    da azılı düşmanları vardır.1466 Önemli olan Allah’ın ve bizim gerçek düşmanlarımız
    dışındakileri, kendi hatalarımızdan dolayı kendimize düşman yapmamak
    ve düşmanlarla olan imtihanımızı kazanmaktır.
    Müslümanların kimlerle nasıl dostluk yapabilecekleri ve düşmanlarına
    da barış zamanında ve savaşta nasıl davranmaları gerektiği Kur’an’da net
    1461 60/Mümtehine, 13
    1462 49/Hucurât, 10
    1463 9/Tevbe, 71
    1464 8/Enfâl, 55-61
    1465 20/Tâhâ, 123
    1466 6/En’âm, 112-113; 25/Furkan, 31
    ≈ 467 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Velâ ve Berâ
    şekilde açıklanmıştır. Müslümanların tarihi de farklı inançtan insanlara nasıl
    davranıldığının güzel örnekleriyle doludur. Bütün bunları bal gibi bilen Papa,
    İslâm ve Peygamber düşmanlığını kustuğu zehirle müslümanlara kimleri
    dost ve düşman kabul etmeleri gerektiğini göstermiştir.
    Allah’ın bizim için râzı olduğu dinin adı olan1467 ve bütün peygamberlerin
    dini olan 1468 İslâm, kelime olarak, “barış” anlamına gelen “silm”, “selâm” ve
    “selâmet”le aynı kökü paylaşır. Dolayısıyla “İslâm”ın kelime olarak anlamlarından
    biri de “barış”tır. Tüm insanlar, fitneyi terk edip Allah’ın dini olan
    İslâm’a teslim olsalar, her taraf selâmete kavuşup tümüyle barış ve kardeşlik
    hüküm sürer.
    MÜSLÜMANLARIN DÜŞMANLARI KIMLERDIR?
    Allah’ın “Dost Olmayın!” Dediklerini Düşman Kabul Etmek Zorundayız.
    Allah, Düşmanlarımızı Bizden Daha İyi Bilir: “Allah, düşmanlarınızı
    sizden daha iyi bilir. Gerçek bir dost olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak
    da Allah kâfidir.”1469 Bu âyetin bir öncesinde, Allah’ın bizim zararımızı isteyenleri
    haber vermekte, bize önemli düşmanlarımız olan ehl-i kitabı tanıtmaktadır:
    “Kendilerine Kitab’dan nasib verilenlere baksana!Sapıklığı satın alıyorlar ve
    sizin de yoldan çıkmanızı istiyorlar.”1470
    Kâfirler, apaçık düşmanımızdır.1471 Putlar ve putperestler mü’minlerin düşmanıdır.
    1472 Mü’minlere en fazla düşmanlık yapanlar yahûdiler ve müşriklerdir.1473
    Allah’ın düşmanlarını ve mü’minlerin düşmanlarını dost edinmek yasaklanmıştır.
    1474 Müslümanların müşriklerden ve taptıklarından uzaklaşmaları ve onları tanımayıp
    onlara düşman olduklarını açıklamaları gerekir.1475
    Peygamber ve onun yolunu izleyenler dışındakileri dost kabul edenler, âhirette
    büyük pişmanlık duyacaktır:“O gün, zâlim kimse ellerini ısırıp şöyle der:
    ‘Keşke o peygamberle birlikte bir yol tutsaydım! Yazıklar olsun bana! Keşke
    falancayı dost edinmeseydim! Çünkü zikir (Kur’an) bana gelmişken o, haki-
    1467 5/Mâide, 3
    1468 2/Bakara, 130-133
    1469 2/Bakara, 45
    1470 2/Bakara, 44
    1471 4/Nisâ, 101
    1472 26/Şuarâ, 75-77
    1473 5/Mâide, 82
    1474 60/Mümtehine, 1-2
    1475 60/Mümtehine, 4
    ≈ 468 ≈
    Ahmed Kalka n
    katen beni ondan saptırdı. Şeytan, insanı (uçuruma sürükleyip sonra) yapayalnız
    ve yardımcısız bırakmaktadır.”1476
    Zâlimlerle Dostluk: Kur’an, hiç bir şekilde zâlimlerle dostluğa izin vermez.
    “...Zâlimler için hiç bir velî/dost ve yardımcı yoktur.”1477; “...Onlar, Allah’a karşı
    sana hiçbir fayda veremezler. Doğrusu zâlimler birbirlerinin dostlarıdır. Allah
    da takvâ sahiplerinin dostudur.”1478 Zâlim ise, sadece insanların bedenlerine
    zarar verip acı çektirenler değil; insanların kafalarını ve gönüllerini işgal edenlerdir.
    Şirk en büyük zulümdür;1479 dolayısıyla Allah’a herhangi bir şekilde şirk
    koşan müşrikler en büyük zâlimlerdir. Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler de
    zâlimlerin ta kendileridir.1480 Düşmanlık da öncelikle bu zâlimlere karşı sözkonusu
    olmalıdır: “...Zâlimler hâriç (hiç kimseye) düşmanlık ve saldırı yoktur.” 1481
    Umulur ki Allah, Gerçek Müslümanları, Düşmanlarına Gâlip Kılacaktır:
    “...Umulur ki Rabbiniz düşmanınızı helâk edecek ve onların yerine
    sizi yeryüzüne hâkim kılacak da nasıl hareket edeceğinize bakacaktır.”1482;
    “...Nihayet Biz iman edenleri, düşmanlarına karşı destekledik. Böylece
    üstün geldiler.”1483; “Gevşeklik göstermeyin; üzüntüye kapılmayın. Eğer
    gerçekten iman etmiş sağlam mü’minler iseniz, üstün gelecek olan sizsiniz.”
    1484; “Andolsun ki, Peygamber kullarımıza söz verdik: ‘Şüphesiz onlar,
    mutlak mansûr ve muzafferdirler. Bizim ordumuz şüphesiz üstün gelecektir.”
    1485; “Kim Allah’ı, Rasûlünü ve iman edenleri dost edinirse (bilsin
    ki:) üstün/gâlip gelecek olanlar şüphesiz Allah’ın tarafını tutanlardır.”1486;
    “...İyi bilin ki, kurtuluşa erecek olanlar sadece hizbullahtır, Allah’ın tarafında
    olanlardır.”1487
    ALLAH İÇIN SEVMEK VE ALLAH İÇIN BUĞZETMEK
    Allah’tan başka ilâh olmadığına dair şehâdetin ve tanıklığın gerçekleşmesi
    için, kişi sevdiğini sadece Allah için sevecek, buğzettiğine de Allah için
    1476 25/Furkan, 26-29
    1477 42/Şûrâ,
    1478 45/Câsiye, 19
    1479 31/Lokman, 13
    1480 5/Mâide, 45
    1481 2/Bakara, 193
    1482 7/A’râf, 129
    1483 61/Saff, 14
    1484 3/Âl-i İmrân, 139
    1485 37/Sâffât, 171-173
    1486 5/Mâide, 56
    1487 58/Mücâdele, 22
    ≈ 469 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Velâ ve Berâ
    buğzedecektir. Dost ve velî edindiği kimseyi Allah rızâsı için dost edinecek,
    düşman kabul ettiklerini de, onlar Allah’a karşı oldukları için düşman tanıyacaktır.
    Müslüman, Allah’ın sevdiklerini sevecek, O’nun gazab ettiklerine,
    buğzettiklerine de buğzedecektir. Nerede bulunursa bulunsun, her çeşit
    kâfire düşmanlık gösterecek, onun velâyetini tanımayacaktır. Bu kâfir, en
    yakını/akrabası bile olsa, onu dost kabul edip sevemeyecektir.
    İbn Abbas şöyle der: “Kim Allah için sever, Allah için buğzeder ve Allah
    için dostluk ve velâyet yetkisini kullanır, Allah için düşmanlık beslerse, o
    kimse bu yaptıkları sâyesinde gerçekten Allah’ın dostluğuna erişir (Allah’ın
    dostluğunu, velîliğini kazanmış olur). Bir kimse de, bu nitelikleri taşımadığı
    sürece, ne kadar çok namaz kılıp oruç tutsa da, imanın hazzına ve tadına
    erişemez. Çünkü böyle insanlarla olan kardeşliğini (münâsebetini) sırf dünya
    ilişkilerine bağlamıştır. Böyle bir hal ise kişiye asla hiçbir şey kazandıramaz.”
    1488
    Mü’min, bazı dünyevî ilişkiler kurmak, alış-veriş yapmak mecbûriyetinde
    de olsa, yardımlarını da görse, hâkimiyetleri altında da bulunsa, tüm kâfirleri
    sevilen dostlar edinmeyecektir. Kâfirleri düşman kabul etmek, bazı görevleri
    yerine getirmeyi zorunlu kılar. Onları düşman kabul eden kimse, kâfir
    ve münâfıkları taklit edemez, onlara benzeyemez. Onlara benzeyen, onları
    yüceltmiş, onlardan olmuş olur.1489 Mü’min, zelîl olduğuna inandığı kâfirleri,
    onlara karşı davranışlarıyla bilfiil aşağılarda tutmaya çalışacaktır. Bu sebeple
    onların ticarî kurumlarını boykot edecek, siyasî kadrolarını onaylamayacak,
    onları yönetici olarak kabul etmeyecek, onların câhilî kültür veren kurumlarına
    karşı çıkacaktır. Mü’minin düşmanlığını isbat edebilmesi için, onlardan
    korkmaması gerekir. “...Eğer iman ediyorsanız onlardan korkmayın;
    Benden korkun.”1490 Onlardan korkuldukça onları fiilen zelîl/aşağılık görmek
    mümkün değildir. Mü’min bilir ki, Allah istemedikçe bütün kâfirler bir araya
    gelse kendisine en küçük bir zarar veremezler. O yüzden korkulmaya
    lâyık zat, tüm güç ve kuvveti elinde bulunduran Yüce Allah’tır. Düşman olmak,
    zarûretin dışındaki beraberliğe engeldir. Bir mü’min, onların emrine
    girip onların hizmetinde çalışmayı çok çirkin görüp reddedeceği gibi; kendi
    kurumlarında da onları çalıştırmayacaktır. Diğer kuruluşlarda görev alarak
    yüceltilmelerine kalben rızâ göstermeyecektir.
    1488 Hilyetü’l-Evliyâ, 1/312
    1489 Tirmizî, hadis no: 2696
    1490 3/Âl-i İmrân, 175
    ≈ 470 ≈
    Ahmed Kalka n
    Hz. Ömer’in Hîre’li bir gencin iyi yazı bildiğini söyleyip onu kâtip olarak istihdam
    etmesini tavsiye edenlere: “Müslümanlardan başkasını kendime dost
    mu edineyim?” dediği ve bunu şiddetle reddettiği rivâyet edilir.1491 Bir hıristiyanı
    memur kadrosuna alan vâlilik görevinde bulunan sahâbi Ebû Mûsâ el-
    Eş’arî’ye halife Hz. Ömer çok sert bir şekilde: “Canı çıkasıca adam! Yanında
    çalıştıracak bir mü’min bulamadın mı?” diye azarlamıştır. Ebû Mûsâ el-Eş’arî:
    “Yâ Ömer! Onun dini kendisine, işbirliği bizedir. Bundan ne çıkar?” deyince,
    Hz. Ömer şöyle cevap vermiştir: “Hayır, yanılıyorsun! Allah’ın küçülttüklerini
    biz yüceltemeyiz. (Sen de yapma!)”1492 Yine Hz. Ömer (r.a.), vâli Ebû Hüreyre’ye
    (r.a.) de bir mektup yazıyor ve diyor ki: “...Müslümanların işleriyle ilgili bir
    işte sakın müşrik ve putperest kimselerden yararlanma. Müslümanlara ait
    işlerle bizzat kendin ilgilen. Çünkü sen onlardan birisin. Diğer taraftan Allah
    seni onların yüklerini sırtlamanla görevli kılmıştır.” 1493
    Günümüz müslümanlarının önemli bir kesimi, dostluk ve düşmanlıktaki
    ölçüyü unutup farklı görüşteki müslümanlara düşman gibi davranıp onları
    itiyor; kendilerine şimdilik dokunmayan ılımlı kabul ettikleri kâfirlere sempati
    besleyerek dost gibi yaklaşabiliyor. “Kişi, dostunun dini üzeredir.”1494Allah
    için düşmanlığın gerekleri vardır: Kur’an’da belirtilen düşmanlara
    en azından buğz etmek imanın gereğidir.1495 Kalben buğz edip Allah için
    tavır alarak düşmanlığı açık ve net bir şekilde ortaya koymak; meselâ Allah
    düşmanlarına karşı cephe almak, onlarla cihad etmek, onlarla (hayatî ve
    zarûri olan durumların dışında) tüm ilişkilerini kesip uzak durmak, kalben
    muhabbet göstermediğini davranışlarına yansıtmak. Onları emîn/güvenilir
    görmemek,1496 onlara benzememek, onlara güler yüz göstermemek, samimiyet
    kurmamak, onlara ikramda bulunmamak, onların zulümlerine destekçi
    olmamak, onlara saygı göstermemek, onları güzel sıfat ve lâkaplarla
    isimlendirmemek, onlarla birlikte oturmamak. Kâfirlere şirin gözükmek için
    onlara müdâhane/yağcılık yapmamak, kendisine gerici gibi yaftalar vurmasınlar
    diye onlara şirin gözükmeye çalışmamak, onları sırdaş edinmemek
    şarttır. Aksine davranışlar, insanı tevhidden uzaklaştırır.
    1491 İbn Kesir, Tefsir, 1/398
    1492 Beyhakî, es-Süneu’l-Kübrâ, Kitâbu Âdâbi’l-Kadı, 10/127; İbn Teymiyye, Sırât-ı Müstakîm, s. 50;
    Fahreddin Râzi, Mefâtihu’l-Gayb, 3/611
    1493 İbn Kayyım, Ahkâmu Ehli’z-Zimme 1/212
    1494 Tirmizî, Zühd 45; Ahmed bin Hanbel, 16/178
    1495 Müslim, İman 20
    1496 3/Âl-i İmrân, 75
    ≈ 471 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Velâ ve Berâ
    “Ey iman edenler! Kendi dışınızdaki sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar
    size fenalık etmekten asla geri durmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler.
    Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerinden) belli
    olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür.
    Eğer düşünüp anlıyorsanız âyetlerimizi size açıklamış bulunuyoruz.”1497 Ve
    iki hadis-i şerif: “Siz mutlaka sizden öncekilerin yollarını karış karış, arşın
    arşın izleyeceksiniz. Öyle ki onlar bir kelerin deliğine girseler, siz de onlara
    uyacaksınız.” Ashâb dedi ki: “Ey Allah’ın rasûlü! Bu (izleyeceklerimiz
    yahûdi ve hıristiyanlar mı?” Peygamberimiz şöyle buyurdu: “Ya kimler olacak?”
    1498;“Kişi, dostunun dini üzeredir. İnsan kiminle dostluk kurduğuna
    dikkat etsin!” 1499
    “Ben kalben buğzediyorum” diye bunu sadece kalple yaptığını söylemek,
    isbata muhtaç kuru bir iddiadan ibarettir. Buğzun ve düşmanlığın gerekleri
    ne ise, bir mü’minin onları da yerine getirmesi gerekmektedir. Bu konuda
    İbrâhim’in (a.s.) örnekliğini Kur’an öne çıkarır.1500
    “...İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır!”1501Kâfirleri dost kabul
    etmek, iman ile çelişmektedir. Hem iman, hem de onları dost edinme
    olayı, ikisi beraber bir kalpte toplanamazlar. İman, onları dost edinmemeyi
    gerektirmektedir. Düşmanlık ve dostluğun imanla ilgisi değerlendirilmediğinden,
    bugün müslümanların çoğunluğu açısından dost-düşman karışmış,
    düşmanlarının oyununa gelen müslüman yığınlar, bunca zararlarına rağmen
    hâlâ Allah’ın düşmanlarının ve kendisinin düşman olması gerekenlerin yardımcısı,
    destekleyicisi, emrindeki memuru, hizmetçisi, kulu-kölesi, askeri...
    olabilmektedir. “Müslümanım!” diyen nice insan, kâfirlerin koyduğu küfür
    kanunlarına, onların ortaya attığı felsefî düşünce ve dünya görüşlerine, ideolojilerine
    sevgi besleyebilmekte, onlara gönül rızâsıyla uyup teslim olabilmekteler.
    Hanımlarını, kâfirlerin hanımlarına benzetebilmekte, onlar gibi giyinmelerini
    (soyunmalarını) ilericilik ve çağdaşlık kabul edebilmekteler. Allah
    ve Rasûlü’yle savaş demek olan fâiz 1502 olmaksızın ticarî hayatı düşünememekteler...
    Ve her halleriyle kâfirlere benzeyip onların yanında yer almalarına rağ-
    1497 3/Âl-i İmrân, 118
    1498 Buhârî, İ’tisâm 14, Enbiyâ 50; Müslim, ilm 6; İbn Mâce, Fiten 17
    1499 Tirmizî, Zühd hadis no: 2379; Ahmed bin Hanbel, 16/178
    1500 60/Mümtehine, 4
    1501 5/Mâide, 51
    1502 2/Bakara, 279
    ≈ 472 ≈
    Ahmed Kalka n
    men; hâlâ kendilerini müslüman saymaları düşündürücüdür. Bırakın, kâfir
    olanlara tavır alıp “ey kâfir!” demeyi ve Kur’an’ın emrine uyup “De ki: ‘Ey kâfirler!
    İbâdet edip tapmam sizin taptıklarınıza.!”1503 diye haykırmayı, Allah’ın
    düşmanlarından korkmak, onlara sevgi ve saygı duymak, onları ve makamlarını
    büyük görmek gibi imanını mahveden “şirk” adlı hastalık alabildiğince
    yaygınlaşmaktadır. Bazı kâfirlere, dost olmanın ötesinde, hatta hayranlık duyanlar,
    destekleyip alkışlayanlar, onları velî kabul ederek seçip işbaşına getiren,
    yetki verenler, onların izini takip eden, itaat eden, onları örnek alanlara
    ne demeli!? Keler deliğine girseler bile onlara imrenip taklit etmeye çalışan,
    onları model kabul edip modalarına uyanlara nasıl bir sıfat bulmalı!?
    “(İnançta ve amelde) Bizden başkasına benzeyen Bizden değildir.”1504
    diyen Rasûlün onları reddettiğini, daha doğrusu onların bu davranışlarıyla
    Rasûlün yolunu reddetmiş olduklarını görmek zorundayız.
    Gerçek mü’min, İslâm şahsiyetini ve müslüman kimliğini yüce ve aziz tanımak,
    bütün kâfirleri ve münâfıkları zelîl/aşağılık bilmek; bu sebeple onlara
    karşı onurlu ve zorlu olmak mecbûriyetindedir. “İzzet (yücelik, kuvvet ve hâkimiyet)
    yalnız Allah’ın, O’nun Peygamberinin ve gerçek mü’minlerindir.
    Ne var ki, münâfıklar bu gerçeği bilmez, anlayamazlar.”1505 Mü’min, İslâm
    şahsiyetinin yüceliğine inanmak zorunda olduğu gibi, bütün kâfirlerin aşağılık
    olduklarına, hayvanlardan daha sapık ve pislik olduklarına inanmakla da
    yükümlüdür. “(Ey Peygamber!) Sen onların çoğunluğunu (Hakkı) dinler,
    akıllarını kullanır mı sanırsın? Onlar ancak hayvanlar gibidirler; hatta yolca
    daha da sapıktırlar.”1506; “Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir...”
    1507
    “Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları,
    kardeşleri yahut akrabaları da olsa) Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla
    dostluk ettiğini göremezsin...”1508
    Kâfirlerle dostluk kurmanın tehlikesi bütün müslümanlaradır. Böyle bütün
    müslümanlara zarar getiren bir olay, bir kimsenin sadece kendisinin kâfir
    olmasından da büyük bir tehlike ortaya koyar. Birinin zararı, topyekûn müs-
    1503 109/Kâfirûn, 1-2
    1504 Tirmizî, hadis no: 2696; Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5347
    1505 63/Münâfıkûn, 8
    1506 25/Furkan, 44
    1507 9/Tevbe, 28
    1508 58/Mücâdele, 22
    ≈ 473 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Velâ ve Berâ
    lümanlara iken, diğerinin sadece kendisinedir. Kâfirlere karşı olan dostluğun
    özellikleri şunlardır: Kâfirlerin küfrüne rızâ göstermek, onları tekfir etmemek,
    onların bâtıl dünya görüşlerini tasdik etmek, onları velî, yani dost ve yönetici
    olarak kabul etmek, onları işbaşına geçirmek, onları sevmek, onlara uyup
    itaat etmek. İşte bütün bunlar, kişinin kâfirleri dost kabul ettiğini, yetkisini
    onlara verdiğini göstermektedir. Kişi, dostluk, sevgi ve rızâyı kâfirlere gösterirse,
    bu küfrü gerektirir. Şayet sevgi ve rızâ, mü’minlere karşı ise, bu da
    imanın gereğidir.
    İnsanın ilk yanlışı, düşmanını dost zannetmesiyle oldu; İnsanın cenneti
    kaybetmesinin sebebi, düşmanına karşı tedbir almayışı, onun hile ve tuzaklarına
    kanmasıdır. Bırakın insanı, hayvanlar bile düşmanlarını bilir; kendisini
    ve neslini düşmanından korumaya çalışır. Bir tavuk, özellikle yavrusunu düşmanından
    sakınmak için, nasıl fedâkârlık ve kahramanlık yapar, gözleyenler
    bilir.
    Dostluk-düşmanlık konusunda hatırımızdan çıkarmamamız gereken
    özelliklerden biri de, “gâvurun atına binen, onun kılıcını kuşanır” atasözünün
    ve “bugün yardım alan, yarın emir alır” vecîzesinin gerekleridir. Hırsızı yakaladığımızı
    zannederken, hırsız tarafından yakalanan konumuna düşmemeli,
    ava giderken kendimiz avlanmamak için tedbirler almalıyız.
    “Düşmanınızın silâhıyla silâhlanın” sözü, bazılarınca hadis olarak ifade
    edilmekte ve İslâm dışı çalışmaların, metod ve yöntemlerin delili olarak sunulmaktadır.
    Bu söz, kesinlikle hadis-i şerif değildir; Kur’an’a da selim akla
    da aykırı, yanlış ve gayr-i meşrû bir tavsiye ve yönlendirmedir. Düşmanlar,
    İslâm’ın cevaz vermediği araçları silâh olarak kullanırsa müslüman ne yapacaktır?
    Sözgelimi, bazı düşmanlar, dâvâları için kendi karılarını ve kızlarını
    bile fesat ögesi şeklinde silâh olarak kullanabilmektedir. Ayrıca Kur’an, düşmanları
    korkutacak silâhlar hazırlamayı emrediyor. “Onlara (düşmanlara)
    karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar
    hazırlayın, onunla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka
    sizin bilmediğiniz, Allah’’n bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz.
    Allah yolunda ne harcasanız size eksiksiz ödenir, siz asla haksızlığa uğratılmazsınız.”
    1509 Düşmanının silâhıyla silâhlanan bir mü’minden, kendisinde
    de aynı ve belki daha gelişmişi olan düşman nasıl korksun? İsrâil, kendisinin
    sahip olduğu cinsten benzer silâhlara sahip olduğu halde yönetimi yahûdiyle
    1509 8/Enfâl, 60
    ≈ 474 ≈
    Ahmed Kalka n
    dost olan ülkelerdeki müslüman askerlerden mi, yoksa ölümden korkmayan,
    iman eri ve şehâdet adayı olan taştan başka silâhı olmayan çocuk yaşlardaki
    fedâilerden mi korkmaktadır?
    Hiç düşmanı olmamak da bir kusurdur. Meziyetleri olanın, sosyal faâliyetlerde
    bulunan, kişiliği olan ve izzet sahibi kişilerin mutlaka düşmanları
    da vardır. Düşmanı bulunmayan kimse, ot gibi yaşayan kimsedir. Düşmanı
    olmamak fazilet olsaydı, peygamberlerin düşmanı olmazdı. Hâlbuki onların,
    diğer insanlardan daha azılı ve daha çok düşmanı vardı. “Böylece Biz, her
    peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık.”1510“(Rasûlüm!) İşte
    Biz böylece her peygamber için günahkârlardan düşman(lar) kılarız.”1511
    İyilik ve erdem, düşmanı olmamak değil; düşmanlarına haksızlık etmemek,
    haddi aşmamaktır. Onlara sövme ve çirkin hakaret düşmana bile yapmamak,
    bu kötü tavırları silâh olarak kullanmamaktır.
    Düşmanların bazı faydaları da vardır. Mikropların alyuvarların savaşçılığını,
    canlılığını arttırdığı gibi. Düşmanlar, kişilere görevlerini hatırlatır, hızlarını ve
    derecelerini arttırır. Düşman, kişiye boyunun ölçüsünün ne kadar olduğunu
    gösteren iyi bir ölçüttür. Düşmanı, insanın kendi hatalarını görmesini sağlar.
    Cihad gibi, gazilik ve şehitlik gibi, yiğitlik ve kahramanlık gibi faziletler, düşman
    sâyesinde elde edilir.
    KUR’AN’IN HEDEFI SULH VE BARIŞTIR
    “...Sulh daha hayırlıdır.”1512 Düşmanlık ve kötülük, aslında ve temel olarak
    Allah’ın istemediği, şeytanın arzu ve isteklerinden ibarettir. Dolayısıyla
    insanlar arasında fesadın, fitnenin, kötülüğün olması, insanların Allah’ın
    emirlerinin dışına çıkmalarından kaynaklanır. “Ey iman edenler! Hep birden
    silm’e/barışa girin. Şeytana ayak uydurmayın. O sizin apaçık düşmanınızdır.”
    1513 Âyette geçen “silm” kelimesi, hem İslâm, hem de barış anlamına
    gelmektedir. Hz. Peygamber’in yaptığı savaşları incelediğimizde, savaşların
    hakkın önüne konulan engellerin kaldırılması amacını güttüğünü, saldırılara
    karşı müdâfaa özelliği taşıdığını, savaşa mecbur kalındığı için böyle bir yola
    başvurulduğunu görürüz. Bu savaşların birtakım haklı gerekçeleri vardır.
    1510 6/En’âm, 112
    1511 25/Furkan, 3
    1512 4/Nisâ, 128
    1513 2/Bakara, 208
    ≈ 475 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Velâ ve Berâ
    Bugün müslümanların kâfirler arasında bir selin içindeki köpük ve çerçöp
    gibi olmasının temel sebeplerinin başında, düşman edinmeleri gereken
    kâfirleri dost kabul etmeleri yatmaktadır. Dünyada izzetin, onurun, devletin;
    âhirette cennetin bedeli, Allah’ı ve Allah taraftarlarını dost; şeytanı ve şeytanın
    askerlerini düşman kabul etmek ve dostluk ve düşmanlığını ispatlayacak
    davranışlarda bulunmaktır.
    EHL-I KITABA KARŞI TAVRIMIZ NASIL OLMALIDIR?
    İslâm dini, karşılıklı menfaat ve müsamahaya dayalı müslüman-ehli kitap
    ilişkisine izin verirken; yahûdi ve hıristiyanların müslümanlara karşı dost
    görünebileceklerine dikkat çekmekte,1514 bu hususta gizli emellerinin olabileceğini
    haber vererek onların dost edinilmemesini öğütlemektedir.1515 Müslümanları
    ehl-i kitap karşısında sık sık uyaran Kur’an, onlara tâbi olunmasını
    yasaklar.1516 Kur’an, ehl-i kitabın temel yanlışlarını düzeltir ve onları Allah’ın
    birliği (tevhid) inancına dayalı ortak bir ilkede müslümanlarla birleşmeye çağırır.
    1517
    “Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden bir gruba uyarsanız,
    imanınızdan sonra sizi çevirip kâfirler haline getirirler.” 1518
    “Sen onların milletine/dinine uyuncaya kadar yahûdiler de hıristiyanlar
    da senden râzı olmazlar. De ki: ‘Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur.’ Sana
    gelen ilimden sonra eğer onların hevâlarına/arzularına uyacak olursan,
    andolsun ki, Allah’tan sana bir dost ve yardımcı yoktur.”1519
    “Ey iman edenler! Yahûdileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar
    birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost kabul
    edenler, onlardandır. Şüphesiz Allah, zâlimler topluluğuna yol göstermez.”
    1520
    1514 5/Mâide, 51
    1515 5/Mâide, 57
    1516 2/Bakara, 109, 120; 3/Âl-i İmrân, 100; 4/Nisâ, 44-45; 57/Hadîd, 16
    1517 3/Âl-i İmrân, 64
    1518 3/Âl-i İmrân, 100
    1519 2/Bakara, 120
    1520 5/Mâide, 51
    ≈ 476 ≈
    Ahmed Kalka n
    “Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi
    alay ve oyun konusu edinenleri ve kâfirleri dost edinmeyin. Allah’tan korkun;
    eğer mü’minler iseniz.” 1521
    “Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve âhiret gününe iman etmeyen,
    Allah ve Rasûlü’nün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini
    (İslâm’ı kendine) din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye
    kadar savaşın.”1522
    “Eğer onlar da sizin iman ettiğiniz gibi inanırlarsa hidâyeti/doğru yolu
    bulmuş olurlar; dönerlerse mutlaka anlaşmazlık içine düşerler. Onlara
    karşı Allah sana yeter. O işitendir, bilendir.”1523
    “De ki: ‘Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda anlamı eşit bir kelimeye
    gelin: Allah’tan başkasına tapmayalım; O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve
    Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse
    işte o zaman, ‘Şâhit olun, biz müslümanlarız” deyin. 1524
    “Ehl-i kitaptan bir kısmı istediler ki, ne yapıp edip sizi saptırabilsinler.
    Oysa onlar, sadece kendilerini saptırırlar da farkına bile varmazlar.”1525
    “Ey ehl-i kitap! (gerçeği) görüp bildiğiniz halde niçin Allah’ın âyetlerini
    inkâr edersiniz?”1526
    “De ki: ‘Ey ehl-i kitap! Allah yaptıklarınızı görüp dururken niçin Allah’ın
    âyetlerini inkâr edersiniz? De ki: ‘Ey ehl-i kitap! (Gerçeği) görüp bildiğiniz
    halde niçin Allah’ın yolunu eğri göstermeye yeltenerek mü’minleri Allah
    yolundan çevirmeye kalkışıyorsunuz? Allah yaptıklarına tamamıyla şâhittir.”
    1527
    Müslümanlar izzetin nerede aranmasını bilmek zorundadır. İzzeti kâfirlerin
    yanında, ABD’ye abd olmakta, ya da Avrupa Birliği’nde arayanlar, tâğûtî yönetimde
    ya da onlara yakınlaşmakta arayanları Allah dünyada bile zelil kılar.
    1521 5/Mâide, 57
    1522 9/Tevbe, 29
    1523 2/Bakara, 137
    1524 3/Âl-i İmrân, 64
    1525 3/Âl-i İmrân, 69
    1526 3/Âl-i İmrân, 70
    1527 3/Âl-i İmrân, 98-99
    ≈ 477 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Velâ ve Berâ
    Cellâdına âşık olan mahkûm gibi dünya ve âhiret saâdetine engel olan gayrı
    müslimleri sevip onların değer yargılarını tercih etmek, onlara benzemek,
    Kur’an tâbiriyle “aşağılık maymun olmak”1528 demektir. Verilen güzel nimetleri
    beğenmeyip soğan-sarımsak (Allah’ın hidâyetini ve âhiret saâdeti yerine
    dünyanın basit çıkarlarını) isteyenlere meskenet damgası vurulur.1529 Kâfirlere
    fitne olarak verilen geçici dünyevî metâları Allah’ın müslümanlara verdiği
    başta iman olmak üzere gerçek nimetlere tercih, zillet sebebidir. Mü’minleri
    bırakıp kâfirleri velî/dost edinenler, izzeti onların yanında arayan ve tüm izzetin
    Allah’a ait olduğunu bilmeyenlerdir.1530 Mürtedler bilsinler ki, Allah onların
    yerine mü’minlere karşı alçakgönüllü, kâfirlere karşı aziz ve insanların kınamasına
    aldırış etmeyen gerçek mü’minler ortaya çıkarır.1531 İslâm’ın askerleri,
    Allah hizbi/erleri iki cihanda da en büyük izzete sahip olduğu halde, tâğutların
    askerleri zilletin her çeşidine muhâtap olur. Müslümanları aşağılayan,
    dini suçlayan, “gerici, bağnaz, çember sakallı, yarasa, kara fatma...” diyenler
    âhirette Allah nazarında aşağılanacakları gibi, dünyada da mü’minler nazarında
    aşağılanmalıdır.
    Allah’ın küçülttüklerini gözlerinde büyüten ve dünyayı âhirete tercih etmenin
    alçaltıcı zilletini tadan insanların dünyada aziz olma hakları yoktur. Tâğûtî
    şahsiyet ve makamları önemseyip benimseyen, dolayısıyla Allah nazarında
    zelil olan kimseleri aziz/şerefli kabul edenler, onların boyunlarına taktıkları zillet
    tasmalarını nasıl çıkarabilirler? Kurtuluşu İslâm’da arayacaklarına, Batıda
    arayanlar, kâfirlerin ölçülerini İslâmî esaslara tercih edenler iki dünyada da
    azîz olamazlar. Üstünlüğün Kur’anî ölçüsünün takvâ, ilim ve cihad olduğunu
    bilmek istemeyenler; dış görünüşte, parada, maddede, hatta kâfirlerde ve
    küfürde izzet aramaya kalkarlar. Bu arayışlarının cezası olarak yücelttikleri
    bu değersiz şeylerin altında kalır, değersiz bir şekilde yaşarlar. En büyük
    zararı kendilerine verirken, dâvâlarını küçük duruma düşürdüklerinin vebalini
    de öteki dünyaya götürürler.
    İTAAT VEYA İSYAN; KIMLERE?
    Kelime-i tevhid, “lâ” ile, yani isyanla başlar. Tüm sahte ilâhlara, tâğutlara
    isyan söz konusudur tevhid mesajında. Yani, Allah’a isyan edenlere
    isyan. Bütün peygamberler bu anlamda kutsal isyan ateşini tutuşturan isyan
    önderleridir.
    1528 2/Bakara, 65
    1529 2/Bakara, 61
    1530 4/Nisâ, 139
    1531 5/Mâide, 54
    ≈ 478 ≈
    Ahmed Kalka n
    Mü’min olmak ve mü’min kalmak için mutlak anlamda, kayıtsız ve şartsız
    itaatin yalnız Allah’a yapılması gerekir. Âlemlerin rabbi olan Allah evrende
    mutlak tasarruf sahibidir. Yaratıklar arasında yalnızca insan teşrii alanda bu
    rabliğe karşı çıkabilir. Yeryüzündeki tasarrufunu Allah’ın hükmüne göre değil;
    kendi iradesi doğrultusunda yapmaya kalkışabilir. Bu zâlim insan, yeryüzündeki
    hayatı, istediği biçimde yönlendirmeye kalkar. Bunun için Allah’ın
    kurallarına rağmen kendinden kurallar koyar. Böylece insan, kendi arzularını
    ilahlaştırmış olur. Arzularının doğrultusunda yeryüzüne şekil vermeğe kalkınca
    da yeryüzünde rableşmiş olur. Bunun sonucunda, böylesi insanlara
    isteyerek itaat edenler de, Allah’ı değil; bu insanları rab kabul etmiş olurlar.
    Günümüz insanlığının rab anlayışını, onların inançlarında ve pratik hayatlarında
    çok açık bir şekilde görmek mümkündür. Dinin ilk şartı, Allah’a,
    O’nun emirlerine teslim ve tâbi olmaktır. Allah’a rağmen Allah’tan başkalarının
    koyduğu gayrı meşru hükümlerine seve seve uyup itaat edenlerin, “Allah’ın
    rabliğine ve ilâhlığına inandık” demeleri kendilerini kurtarmaz. Çünkü
    İslâm; rab olarak sadece Allah’a inandıktan ve O’na karşı kulluk vecibelerini
    yerine getirdikten sonra, O’nun koyduğu hüküm ve kurallara itaat edilmesini
    de ister. Bunun için, insanlar, Allah’ın kesin olarak bildirdiği hükümleri
    bırakıp, ilâhî emirlere ters olarak başkalarının ortaya koyduğu hükümlerine
    isteyerek itaatleri halinde, her ne kadar dâvâları Allah’a iman olsa da, bu
    imanları geçerli olamaz.
    Günümüzde, insanların, vicdanlarında inanıp kabul ettikleri ilâhla, yaşantılarında,
    hükümlerine teslim oldukları ilâhlar aynı değildir. Teorik olarak inandıklarını
    ifade ettikleri Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini, vicdanlarına hapseden
    günümüz insanlarının pek çoğu, pratik hayatlarında Allah’tan başka rablerin
    emirlerine ve hükümlerine teslim olmaktadırlar. İnsanların pek çoğunun maruz
    kaldığı en büyük tehlike; Allah’ı günlük yaşantılarında rab kabul edemeyişleridir.
    Onlar, bir yandan mü’min ve müslüman olduklarını söylerlerken,
    diğer yandan da Allah’ın emir ve yasaklarını bir tarafa atarak çeşitli varlıkların
    ve rehber edindikleri önderlerinin emirlerine uyarlar. Onların koyduğu gayri
    meşru hükümlere gönüllü olarak itaat ederler; böylece Allah’tan başkalarını
    rab edinmiş olurlar.
    “Lâ”sı olmayan bir inanç yaygınlaştırılıyor; itaat ve isyanı olmayan,
    mevcut İslâm dışı düzene, Avrupa’nın normlarına, Danimarka
    kriterlerine her yönüyle uygun bir din ve hayat dayatılıyor. Her şey≈
    479 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Velâ ve Berâ
    le, özellikle egemen tüm güçlerle ve onların rab ve hâkimiyet anlayışlarıyla
    uzlaşan, Allah’ın hor gördüklerini hoş görmek için bin
    dereden su getiren, tepkisiz, laik müslümanlık(!) hâkim kılınmak
    isteniyor. Allah’a inanan, ama tâğuta itaatten ayrılmayan, Allah’a
    iman eden, ama tâğutların ilke ve hükümlerini kabul ettiğini ifade
    eden bir din, İlâhî olmaktan öte beşerî bir din!..
    Putlara, şeytanlara ve tağutlara tapmak nasıl şirk ise, Allah’ın emrine,
    Hakk’ın hükmüne uymayan kişilerin ortaya attıkları görüşleri benimsemek
    ve onları Allah’a tercih edip onlara uyup itaat etmek de öylece bir şirktir.
    Bu durum, onlara kulluk mertebesinden fazla değer vermek, Allah’ın İlâhî
    hükümlerine uymayan görüş ve fikirlerini benimsemek olduğu için, bir şirk
    çeşididir. Onların sözlerine itaat edip, Allah’ın emirlerini terk etmenin puta
    ve tâğuta tapmakla aynı olmasının sebebi açıktır. Hakkı bâtıl, bâtılı da hak
    yapmaya çalışıp, insanlara helâli haram, haramı da helâl tanıtarak Allah’ın
    hükümlerini değiştirmeye çalışanlar, ilmî haysiyetten uzak birer tâğutturlar.
    Bunlara uyup itaat etmek de onları rab kabul etmektir. Çünkü bu duruma
    düşenler, Allah’ın hükmüne değil de onların isteklerine itaat ederek onlara
    Allah’a tapar gibi tapmış olanlardır.
    Günümüzde şirkin her çeşidinin yaygın olduğunu görüyoruz. Müslüman
    mahallede pazarlanan bin bir çeşit şirk içinde, çok yaygın olmasından ötürü,
    belki en önemli örneklerinden biri itaat ve isyan konusuyla ilgili şirktir. Hani
    meşhur fıkradaki ifadeyle, taşlar beşerî yasalarla bağlı ve itler de “özgürlük
    tanrısı”nın salıvermesiyle her önüne gelene saldırmak için ortalıkta koştururken,
    fincancı katırları ürkütme riskini göze alamayanlarca bu çeşit şirke vurgu
    yapılamamakta, hatta bu şirk canavarı, ehlîleştirilmiş ve mâsum gösterilmektedir.
    Müslümanların sırât-ı müstakim’i şaşırıp yanlış işaretlerle mecburi
    istikamet diye gösterilen cehennem yolu üzerinde “dur!” diye ellerini makas
    gibi açanlar çıkmadıkça ve yoldaki işaretleri doğrusuyla değiştirme çabasına
    yeterli sayıda insan girmedikçe, uçurumlara yuvarlananlara ağıt yakacaklar
    bile kalmayacaktır.
    “Rabbinizden size indirilene (Kur’ân’a) uyun. Ondan başkasını evliyâ/
    dostlar edinip peşlerine düşmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!”1532;
    “Bunlar, Allah’ın (koyduğu) sınırlarıdır. Kim Allah’a ve Peygamberi’ne itaat
    ederse Allah onu, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada
    1532 7/A’râf, 3
    ≈ 480 ≈
    Ahmed Kalka n
    devamlı kalıcıdırlar; işte büyük kurtuluş budur. Kim Allah’a ve Peygamberi’ne
    karşı isyan eder ve sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir
    ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azâb vardır.” 1533
    TÂĞUTLARA İSYAN
    Rabbimiz, kendi hudutlarını tanımayarak hükümlerini benimsemeyerek
    aşırı gidenleri, tuğyan edenleri, “tâğut” olarak nitelendiriyor. Tâğût, İslâm
    dışı tüm güçleri, laik devleti, laik iktidarı, laik yöneticileri, laik partileri, laik
    kadroları, laik politik ve bürokratik mevki sahiplerinin tamamını kapsamına
    almaktadır. Rabbimiz: “Kim tâğutu inkâr edip (reddederek) Allah’a iman
    ederse, muhakkak ki o kopmayan, sağlam bir kulpa yapışmıştır.”1534 buyurmaktadır.
    Peki, red ve inkâr etmedikçe gerçek bir iman sahibi olmamız
    bile mümkün olmayan, tâğûtî önderleri, müşrik ve Batılı yönetimleri, Batıyla
    birlikteliği, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen kadroları nasıl benimseyebilir,
    kucaklayabiliriz? Nasıl onlara meşrûiyet kazandıracak birliktelikler oluşturabiliriz?
    Onları nasıl üstün görebilir, onlarla birlikte olmaktan nasıl izzet ve
    itibar bekleyebiliriz?
    Gerçek üstünlük sebebinin “takvâ” olduğunu bildiren bir dinin1535 müntesipleri
    olarak nasıl olur da açıkça kâfir olan Batıları veya onların yerli işbirlikçi
    ve dostları olanları dost kabul edebiliriz? Laik, batıcı, ulusalcı, sağcı, solcu
    liderlerin, mevkî sahiplerinin, entelektüellerin üstün olduğu zehâbına nasıl
    kapılabiliriz ve nasıl olur da onlarla birlikte olmaktan itibar umabiliriz? “Kim
    Allah’ı, O’nun Rasûlünü ve mü’minleri dost tutarsa (bilsin ki), gâlip gelecek
    olanlar, yalnızca Allah’ın taraftarlarıdır.”1536 Görüldğü gibi, gâlip ve üstün
    gelecek olanlar, kâfirleri dost edinip onların yanında yer alanlar değildir;
    gâlip ve üstün gelecek olanlar, sadece Allah’ı, O’nun elçisini ve mü’minleri
    dost edinip Allah taraftarı olma vasfı kazanmış olanlardır.
    İtaat edilen Allah ise, kişi, yüce mertebe olan “Allah’ın kulu” olmayı tercih
    etmiş; O’na isyan edenlere itaati tercih edince de, “emir kulu”, “kapı kulu”
    olmayı, yani iki dünyada rezillik ve zilleti seçmiş olur.
    Allah’a itaatle birlikte Allah’ın itaat için izin vermediği, itaat etmemizi istemediği
    ilke ve şahıslara itaat, birbiriyle bağdaşmaz. Biri varsa, öteki yok de-
    1533 4/Nisâ, 13-14
    1534 2/Bakara, 256
    1535 49/Hucurât, 13
    1536 5/Mâide, 56
    ≈ 481 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Velâ ve Berâ
    mektir. Tâğutu reddetmeden Allah’a imanın geçerli olmadığı1537 gibi, tâğuta
    isyan olmadan, tâğuta kayıtsız şartsız itaatle birlikte Allah’a itaat de gerçekleşmez.
    Kayıtsız şartsız itaat edilecek mercî olarak kişi neyi tercih ediyorsa,
    ilâh olarak onu kabulleniyor demektir.
    İtaat, imanın test edilmesidir. Allah’ı tek ilâh kabul eden kimse, O’na kulluğunu,
    O’na kayıtsız şartsız itaat etme zorunluluğu duyarak gösterecektir.
    İtaat olmadan cennet yoktur.1538 Allah ve Peygamber, mü’minleri kurtaracak,
    onlara hayat verecek şeylere çağırmaktadır. Bu dâvete icabet etmektir itaat.
    “Ey iman edenler, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’a
    ve Rasûlü’ne icâbet edin.” 1539
    Allah’a itaati terk eden isyankâr ve kendine zulüm/yazık edenlere dünyevî
    cezalardan biri, kendileri gibilerin onları yönetmesidir. “Zâlimlerin bir
    kısmını, bir kısmının başına geçiririz.”1540; İnsanlar bozuldukları, Allah’a âsi
    oldukları zaman, onların kötüleri başlarına getirilir: “Nasılsanız, öyle yönetilirsiniz.”
    1541
    Allah’ın emirlerini öğrenir öğrenmez “dinledik ve itaat ettik” deyip hemen
    eyleme geçen; Allah’ın itaati yasakladığı ilke, görüş, kural ve kişilere karşı da
    “ne dinliyoruz, ne de itaat ediyoruz!” deyip sözünün eri olan cihad erlerinden
    olmak ümidiyle, isyanınız kâfirlere, zâlimlere ve hevânıza; itaatiniz Rabbinize
    olsun!
    MÜ’MINLERIN BIRBIRLERINI VELÎ EDINMELERI ŞARTTIR
    Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde Mü’minlerin birbirlerini velî
    edinmelerini farz kılmıştır. Mü’minlerin birbirlerini velî edinmeleri; birbirlerini
    sevmeleri, desteklemeleri, tercih etmeleri ve yardım etmeleri anlamına gelmektedir.
    Bir kimse “Ben Mü’minim” dediği andan itibaren artık velâyetini
    kendisi gibi inanan kimselerden başkasına veremez. Bu onun imanının bir
    gereği ve akidesinin bir zorunluluğudur. Şimdi bu konuya ilişkin bazı ayetleri
    zikredelim. Rabbimiz şöyle buyurur:
    1537 2/Bakara, 256; 16/Nahl, 36
    1538 4/Nisâ, 14
    1539 8/Enfâl, 24
    1540 6/En’âm, 129
    1541 Aclûnî, Keşfu’l Hafâ, 2/126-127
    ≈ 482 ≈
    Ahmed Kalka n
    “Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ederlerse, babalarınızı ve
    kardeşlerinizi (bile) velî (dost, yardımcı, önder, lider) edinmeyin. İçinizden
    kim onları velî edinirse, işte onlar, zalimlerin ta kendileridir.” 1542
    “Mü’min erkeklerle mü’min kadınlar birbirlerinin velîleri (yardımcıları,
    destekleyicileri) dirler. İyiliği emrederler, kötülükten menederler; namazı
    vaktinde kılarlar, zekâtı (yerli yerince) verirler ve Allah’a, Peygamberine
    itaat ederler. İşte bunları Allah rahmetine eriştirecektir. Şüphesiz ki Allah
    azizdir, hakîmdir.” 1543
    “İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad
    edenler ve (muhacirleri) barındırıp (onlara) yardım edenler var ya, işte onlar
    birbirlerinin velîleridirler…” 1544
    “Sizin velîniz (dost, yardımcı ve destekçiniz), ancak Allah, O’nun Resulü,
    rükû ediciler olarak namaz kılan ve zekâtı veren Mü’minlerdir.” 1545
    “Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir toplumun; babaları, oğulları,
    kardeşleri veya yakınları dahi olsa, Allah’a ve Rasûlüne muhalefet eden
    kimseler için bir sevgi beslediklerini göremezsin. İşte Allah onların kalplerine
    imanı yazmış ve onları kendi katından bir ruh ile desteklemiştir.” 1546
    Bu ayetlerden açıkça anlaşıldığı üzere iman eden birisi ancak kendisi gibi
    iman eden kimseleri dost, yardımcı, destekçi, sırdaş, önder ve lider edinebilir.
    Böylesi kimselerin haricindeki kimseleri velî edinmesi iman ilkesi ile
    bağdaşmayan bir tutumdur.
    MÜ’MINLERIN KÂFIRLERI VELÎ EDINMELERI YASAKTIR
    Allah celle celâluhu Mü’minlerin sadece birbirlerini velî edinmelerini vacip
    kılmıştır. Kendilerinin dışında kalan kimseleri -bu kimseler ister Ehl-i Kitap
    olsun, ister kâfirler olsun isterse de münafıklar olsun fark etmez- velî edinmelerini
    kesin bir dille yasaklamıştır. Rabbimiz şöyle buyurur:
    “Ey İman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları
    velî (dost, yardımcı, sırdaş) edinmeyin. Siz onlara sevgi gösteriyorsunuz.
    1542 9/Tevbe, 23
    1543 9/Tevbe, 71
    1544 8/Enfâl, 72
    1545 5/Mâide, 55
    1546 58/Mücâdele, 22
    ≈ 483 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Velâ ve Berâ
    Hâlbuki onlar size gelen hakkı inkâr ettiler. Rabbiniz olan Allah’a inandınız
    diye Peygamberi ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer rızamı kazanmak
    üzere benim yolumda cihad etmek için çıktıysanız (böyle yapmayın).” 1547
    “Onlardan çoğunun, kâfirlere velâyet verdiklerini görürsün. Nefislerinin
    onlar için önceden hazırladığı şey ne kötüdür. Allah onlara gazap etmiştir
    ve onlar azap içinde devamlı kalıcıdırlar! Eğer onlar, Allah’a Peygambere
    ve ona indirilene iman etmiş olsalardı, kâfirlere velâyetlerini vermezlerdi.
    Fakat onların çoğu fasık (imandan çıkmış) kimselerdir.” 1548
    “Ey iman edenler! Yahudi ve Hıristiyanları velî edinmeyiniz. Onlar birbirlerinin
    dostudurlar. Sizden kim onları velî edinirse o da onlardandır.
    Şüphesiz ki Allah zulmeden kimseleri doğru yola eriştirmez.” 1549
    “Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kâfirleri velîler edinmesinler. Kim
    böyle yaparsa onun artık Allah ile bir ilişiği kalmaz…” 1550
    Bir kimse inananları bırakıp ta başka akide de olan kimselere velâyetini
    verecek olursa artık iman ile bir alakası kalmaz. Böylesi bir kimse artık her ne
    kadar Mü’min olduğunu iddia etse de Allah tarafından kabul görmez. Çünkü
    böylesi bir kimse ayetin açık ifadesiyle “onlardandır.”Yani Mü’min değil
    kâfirdir; Müslüman değil mürtetdir. Yine diğer ayetin ifadesine göre “Allah
    ile bir ilişiği kalmaz.”1551Bu, gerçekten de çok kötü bir âkıbettir. Bu âkıbete
    duçar olmamak için kimlere velâyet verdiğimizi iyi gözden geçirmeliyiz.
    VELÂ VE BERÂ İMANIN EN SAĞLAM KULPUDUR
    Velâ ve berâ Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in ifadesiyle İslâm’ın
    en sağlam kulpudur. Kişi velâyetini kimlere verip -vermeyeceğini iyi tayin ettiği
    ve berâsını kimlere göstereceğinin sınırlarını iyi çizdiği zaman İslâm’ın en
    sağlam kulpuna tutunmuş olur. Bu kulpun kopması mümkün değildir. Kim
    bu kulpa tutunursa şirk ve küfür bataklığına düşmekten kurtulur, kimde bu
    1547 60/Mumtahine, 1
    1548 5/Mâide, 80,81
    1549 5/Mâide, 51
    1550 3/Âl-i İmran, 28
    1551 Taberî bu ayetin tefsirinde şöyle der: “Kim böyle yaparsa onun artık Allah ile
    bir ilişiği kalmaz…”Yani, dininden irtidat edip küfre girdiği için Allah’tan uzaklaşmış,
    Allah da ondan uzaklaşmış olur.” Bkz. 6/313.
    ≈ 484 ≈
    Ahmed Kalka n
    kulpa tutunamazsa şirk ve küfür bataklığına düşmekten kendisini koruyamaz.
    Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:
    “İman kulplarının en sağlamı Allah uğrunda dostluk kurmak (muvâlât),
    Allah uğrunda düşmanlık etmek, Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir.”
    1552
    Başka bir hadisinde de şöyle buyurur: “Kim Allah için sever, Allah için
    buğz eder, Allah için verir ve Allah için engel olursa imanını kemale erdirmiş
    olur.”1553
    VELÂ VE BERÂ KONUSUNDA İNSANLARIN KISIMLARI
    İslâm âlimleri velâ ve berâ açısından insanları üç kısma ayırmışlardır
    1-) Her yönüyle (mutlak olarak) sevilmeyi hak edenler:1554
    Bunlar Allah’a ve Rasûlüne iman eden, İslâm’ın tüm görevlerini titizlikle
    tatbik etmeye çalışan, İslâm’ın tüm esas ve prensiplerini hem ilmî hem de
    itikadî bakımdan yerine getirmek için uğraşan, amellerini, fiillerini ve sözlerini
    Allah için samimi ve ihlâslı bir şekilde ortaya koyan ve Allah’ın emirlerine
    boyun eğip nehiylerinden kaçınan kimselerdir. Bütün Müslümanların bunları
    sevmesi, yardım etmesi, nerede ve hangi asırda yaşamış olursa olsunlar
    bunlara dostluk beslemeleri gereklidir.Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Sizin velîniz
    (dost, yardımcı ve destekçiniz), ancak Allah, O’nun Rasûlü, rükû ediciler
    olarak namaz kılan ve zekâtı veren Mü’minlerdir. Kim Allah’ı, Resûlü’nü
    ve iman edenleri velî edinirse, hiç şüphe yok, galip gelecek olanlar,
    Allah’ın taraftarlarıdır.” 1555
    2-) Bir yönden sevgi ve dostluğu hak ettikleri halde başka bir
    yönden düşmanlığı hak edenler:
    Bunlar da Mü’min kimselerdir. Ancak bunlar ilk grupta anlatılanlar gibi her
    yönüyle Allah ve Rasûlüne itaat eden kimseler değillerdir. Allah’ın kendilerinden
    istemiş olduğu bazı şeyleri yaparken bazılarını da ihmal etmek suretiyle
    yapmamaktadırlar. Bunlar hakkında hem sevgi hem de düşmanlık duygu-
    1552 “Silsiletü’l-Ehâdîsi’s-Sahîha”, 998.
    1553 Ebu Davud, hadis no: 4681
    1554 Bu taksimat için bkz. “el-Velâu ve’l-Berâu fi’l-İslâm”, Kahtânî, 1/109; “el-Îmân,
    Hakikatuhu, Havarimuhu, Nevakiduhu”, Abdullah el-Eserî, “velâ” maddesi.
    1555 5/Mâide, 55, 56
    ≈ 485 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Velâ ve Berâ
    ları beslenmesi caizdir. İmanın gereği olarak yapmış oldukları salih ameller
    miktarınca sevilir, işlemiş oldukları günah ve masiyetler ölçüsünce de buğz
    edilirler. Bize düşen böylesi kimselere nasihat etmektir.
    3-) Her bakımdan buğz ve düşmanlık edilmeyi hak edenler:
    Bunlar Allah’ın kendilerinden istemiş olduğu imanı yerine getirmeyen kimselerdir.
    Yahudiler, Hıristiyanlar, müşrikler, dinsizler ve münafıklarda bu gruba
    dâhildir. İslâm’a intisap ettiği halde küfrü gerektiren söylem ve eylemlerde
    bulunan kimseler içinde aynı şey söz konusudur. Mesela Allah’ın indirdiklerine
    alternatif kanunlar yapan, İslâm’ın bu çağa uygun olmadığını söyleyen,
    beşer ürünü sistemleri benimseyen, ibadet nevilerinden bir tanesini Allah’tan
    başkasına yapan, kâfirlere velâyet vererek onları dost, yardımcı ve sırdaş
    edinen, Müslümanların aleyhinde onlara yardım eden, Müslümanlarla sırf
    tevhitlerinden ötürü savaşan ve buna benzer ameller yapan kimseler gibi…
    Böylelerine mutlak anlamda buğz etmemiz ve kendilerini düşman bilmemiz
    Allah ve Rasûlünün bizlere kesin emridir. Böylelerini seven, destekleyen,
    yardım eden, koruyan, kollayan ve velâyet kapsamına giren şeyleri bunlara
    veren kimselerin Allah ile bir ilişiği kalmaz. Bunlar her ne kadar iman iddiasında
    bulunsalar da bu onlardan kabul edilmez; zira imanla küfür bir arada
    bulunmaz. Bunlar samimi bir tevbe ile tevbe etmedikleri sürece içine düşmüş
    oldukları küfürden kurtulamazlar.
    İbn Teymiyye, şöyle der: “Bilinmelidir ki, sana haksızlık edip saldırsa da
    Mü’minle dost olmak gerekir. Sana verse ve iyilik yapsa da kâfir birisine düşman
    olmak gerekir. Çünkü din tamamen Allah’ın olsun da Allah’ın dostları
    sevilsin, düşmanlarına buğz edilsin, dostlarına saygı gösterilsin, düşmanları
    aşağılansın, sevap dostlarının ve ceza da düşmanlarının olsun diye Allah
    Teâlâ peygamberlerini göndermiş ve kitaplarını indirmiştir. Bir adamda hem
    hayır hem şer, hem isyan hem taat, hem sünnet hem bid‘at bir arada bulunduğu
    zaman kendisindeki hayır ve iyilik miktarınca dostluğu ve sevabı hak
    eder, kendisindeki şer ve kötülük miktarınca da düşmanlığı ve cezayı hak
    eder. Bir adamda kendisine hem iyilik yapılmasını hem de hakareti gerektiren
    şeyler bir arada bulunabilir. Mesela fakir bir hırsızın hırsızlık yaptığı için
    hem eli kesilir hem de Beytülmalden ihtiyacını karşılayacak kadar bir şeyler
    verilir. Ehl-i Sünnet’in üzerinde görüş birliği sağladığı, Haricîler, Mutezile ve
    onlarla aynı görüşü paylaşanların karşı çıktıkları esas budur.”1556
    1556 İbn-i Teymiyye, “Mecmuu’l-Fetâvâ”, c.28, s. 208, 209
    ≈ 486 ≈
    Ahmed Kalka n
    ALLAH İÇIN DOST OLMANIN (VELÂNIN) GEREKTIRDIKLERI
    Allah için dost olmanın ve velâyeti Müslümanlara vermenin bir takım gereklilikleri
    ve sorumlulukları vardır. Bunlardan bazıları şunlardır.
    1-) Meşrû bir gerekçe olmadığı sürece küfür diyarlarından Müslümanların
    diyarlarına hicret etmek,
    2-) Müslümanların cemaatine katılmak, onlardan ayrılmamak,
    3-) Kendisi için istediği iyilikleri Müslümanlara da istemek, kendisi için
    istemediği kötülükleri onlar için de istememek,
    4-) Onların kusur ve yanlışlıklarını araştırmamak, gizliliklerini düşmanlara
    haber vermemek ve onlara zarar vermekten uzak durmak,
    5-) Düşmanları karşısında Müslümanlara destek vermek, onları yalnız bırakmamak,
    canla başla onlara yardım etmek,
    6-) Onlardan hasta olanları ziyaret etmek, cenazelerine katılmak, nazik
    davranmak, dua etmek, bağışlanmalarını dilemek, zayıflarına yardım etmek,
    selam vermek, muamelatta onları aldatmamak, mallarını haksız yere yememek
    ve üç günden fazla küs durmamak,
    7-) Onların mukaddesatına ilişmemek. Örneğin onların mallarına, canlarına
    ve ırzlarına dokunmak ve zulmetmekten, sövmekten, gıybet yapmaktan,
    laf taşımaktan ve su-i zanda bulunmaktan uzak durmak gibi.
    ALLAH İÇIN DÜŞMAN OLMANIN (BERÂNIN) GEREKTIRDIKLERI
    Allah için dost olmanın nasıl ki bir takım yükümlülükleri varsa aynı şekilde
    Allah için düşman olmanın da bir takım sorumluluk ve yükümlülükleri vardır.
    Müslüman bunlara riayet etiği zaman kendisini küfür ve şirkten muhafaza
    etmiş olur. Bunlardan bazısı şunlardır.
    1-) Muvahhidlerin babası Hz. İbrahim gibi şirkten, küfürden, kâfir ve müşriklerden
    nefret etmek, onlara karşı düşmanlık beslemek; onların bizzat kendilerinden,
    küfür, şirk ve inançlarından, kanunlarından, şirke dayalı sistem≈
    487 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Velâ ve Berâ
    lerinden, ilahlarından ve Allah’tan başka tapmış oldukları mabutlardan beri
    olduğunu ve bunların hiçbirisinden râzı olmadığını ilan etmek.1557
    2-) Küfre girmiş insanları dost, yardımcı, önder, lider, yönetici edinmemek;
    onlara sevgi beslememek ve onlardan uzak olmak.
    3-) Dini yayma ve İslâm’ı tebliğ etme gibi şer‘î bir maslahat söz konusu
    olmadığı sürece küfrün hâkim olduğu diyarları terk etmek, kâfirlerin sayısını
    çok göstermemek. Aksi halde Rasûlullâh’ın (s.a.s.) şu sözüne muhatap
    olabiliriz: “Ben müşriklerin arasında ikamet eden her Müslümandan beriyim!”
    1558
    4-) Dinî ve dünyevî yönden onlara benzememek.
    Dinî yönden onlara benzemek şu şekilde olur:
    Dinî şiarlarda ve ibadet yöntemlerinde onlara benzemek,
    Kitaplarını tercüme etmek ve okunmasını kolaylaştırmak
    Şer‘î süzgeçten geçirmeksizin onların ilimlerini almak, yönetimde ve eğitimde
    onların kanunlarını almak ve uygulamak.
    Dünyevî İşlerde onlara benzemek ise şu şekilde olur:
    Yeme, içme gibi hususlarda onlara benzemek,
    Giyim, kuşam gibi hususlarda onlara benzemek,
    Onların isim ve künyelerini kullanmak,
    Âdet ve geleneklerini Müslümanlar arasında yaygın hale getirmek.
    5-) Kâfirlere yardım etmemek, onları övmemek, onların üstünlük ve
    yardımlarının propagandasını yapmamak, Müslümanlar aleyhinde onlara
    yardım etmemek, Müslümanların sırlarını onlara vermemek, onları sırdaş
    edinmemek, mecbur kalmadıkça onlardan yardım istememek, onların sohbetlerine
    ve meclislerine katılmamak.
    6-) Kâfirlerin bayram ve törenlerine katılmamak ve böylesi günler münasebetiyle
    tebrikte bulunmamak, söz ve fiil ile onları tebcil etmemek, “efendimiz,
    liderimiz, seyyidimiz” gibi lafızlarla onlara iltifatta bulunmamak.
    1557 Nitekim Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “İbrahim ve onunla beraber
    olanlarda, sizin için uyulacak güzel bir örnek vardır. Hani onlar kavimlerine şöyle
    demişlerdi, ‘Biz sizden ve Allah’tan başka taptıklarınızdan uzağız; biz sizi tekfir
    ediyoruz; bizimle sizin aranızda bir olan Allah’a iman edene dek ebedi düşmanlık
    ve öfke baş göstermiştir.” (60/Mumtahine, 4)
    1558 Tirmizî, hadis no: 1604
    ≈ 488 ≈
    Ahmed Kalka n
    7-) Onlar için bağışlanma ve istiğfarda bulunmamak.
    8-) Onlara yağcılık, dalkavukluk ve yaltaklık yapmamak, onların batıllarına
    ve kötü fiillerine sessiz kalmamak.
    9-) Onların hakemliğine müracaat etmemek, onların hükümlerine rıza
    göstermemek, onlara tabi olmamak ve peşlerinden gitmemek.
    10-) Onların emir ve yasaklarına uymamak.
    11-) Kendileri ile karşılaştığımız zaman İslâm’ın selamı ile onları selamlamamak.
    1559
    DOSTUN NITELIKLERI
    Velâyette/Dostlukta Aranan Özellikler: Kur’an’ın haber verdiği velîde/
    dostta bulunan nitelikleri, Kur’an’dan yola çıkarak belirleyebiliriz. Zira
    dostu tanımadan istenilen hedefe ulaşmak mümkün değildir.
    a) Dost, dostunun sıkıntılarını gideren ve gelecek belâları önleyebilendir.
    Böyle bir dost, sadece Yüce Yaratıcı’dır. Zira bütün ümitlerin kesildiği bir
    anda yardım etme imkânına sahip olan sadece O’dur. 1560
    b) Dost, Yüce Yaratıcı’yı tanıtan, dünya ve âhiretle ilgili doğru bilgiler veren,
    lehimize ve aleyhimize olanları tanıtarak doğru karar vermede yardımcı
    olan, insanların sıkıntıya düşmesine üzülen, yaratılanlara acıyan ve hatalarını
    affedendir.1561 Böyle bir dost, rahmet peygamberi ve diğer nebîler olabilir. 1562
    c) Allah’a ve Peygamberine gönülden bağlı olup Allah’ın rızâsının dışına
    çıkmayan1563 ve her konuda örnek olarak insanların hayrını düşünen, iyiliği
    emredip kötülükten sakındırmaya çalışan, sevgisini ve buğzunu Allah için
    yapan, kötülüğü iyilikle önleyendir. Böyle insanlar Allah’ın dostluğunu kaza-
    1559 “el-Îmân, Hakikatuhu, Havarimuhu, Nevakiduhu”, “velâ” maddesi; Faruk Furkan.
    1560 Bk. 58/Mücâdele, 22; 2/Bakara, 107, 120, 257; 3/Âl-i İmrân, 150; 4/Nisâ, 45; 6/En’âm, 51;
    7/A’râf, 196
    1561 5/Mâide, 55; 9/Tevbe,16
    1562 9/Tevbe, 61, 128; 21/Enbiyâ, 107; 28/Kasas, 46; 44/Duhân, 6
    1563 3/Âli- İmrân, 110; 41/Fussılet, 34; 2/Bakara, 112; 6/En’âm, 4; 3/Âl-i İmrân, 150; 22/Hacc, 78
    ≈ 489 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Velâ ve Berâ
    nanlardır. Zira onların hedefi, Allah’ın rızâsı ve sevgisini kazanmaktır. Bunlar,
    Kur’an diliyle velî olanlar, Allah’ın velî kullarıdır.
    d) İmanda birlik içinde bulunarak Allah’a, Peygamber’e ve mü’minlere
    karşı gelebilecek tehlikeleri önlemede can ve mallarıyla yardım içinde olabilenlerdir.
    1564 Kur’an, bu durumda olanları mü’min olarak değerlendirir.
    e- Dostun dostluğu dünya menfaati ile sınırlı olmamalıdır.1565 Dostların,
    birbirlerini Allah için sevmeleri gerekir. Böyle insanların birbirleriyle olan sevgileri
    geçici bir menfaate dayanmaz. 1566
    Allah’ın velîsi/dostu olmanın da birtakım özellikleri belirtilir. Allah
    dostu (velî ve evliyâ) olmanın birtakım özellikleri ve şartları da
    vardır. Onları şöyle sayabiliriz:
    a) Müslüman olmak,
    b) Allah’a ve Peygamberine İslâm’ın istediği şekilde inanmak,
    c) Namaz kılmak,
    d) Zekât vermek,
    e- Yaptıklarının hesabını verecek şekilde ihsan sahibi olmak. 1567
    Bu maddelerde özetlenen müslümanın vasfı dostluktur. Ondan dosta
    yaraşacak hareketler beklenir. Müslümanın görevi, insanlara Allah ve rasûlünün
    yaklaştığı şekilde ve ölçüde yaklaşmaktır. İslâm’ın tüm insanlara da
    tanıtılması gerekmektedir. Bir müslüman, Allah’a vereceği hesabı ikinci plana
    alarak, maddî çıkarlara öncelik verirse, Allah’ın istediği dostluğu ve kardeşliği
    oluşturması mümkün değildir. Âyetlerin ortaya koyduğu dostluğu ve
    kardeşliği sağlayacak insanlarda iman olmadan, sâlih amel ve ihsan; amel
    olmadan da diğerlerinin istenen şekilde olması düşünülemez. İnsanlar arasında
    istenilen dostluğun oluşması için, Allah’ın aradığı takvâ özelliklerinin
    bulunması gerekir. Bu özelliklere sahip olanların ellerinden ve dillerinden,
    yaratılanlara ancak fayda gelir. İslâm’ın istediği budur.
    DOST OLMAK; ALLAH’A, RASÛLÜNE VE MÜ’MINLERE
    1564 60/Mümtehıne, 1, 8, 9; 8/Enfâl, 60; 9/Tevbe, 71; 3/Âl-i İmrân, 118
    1565 Bk. Ebû Dâvud, Büyû’, 78; krş. 10/Yûnus, 62
    1566 Remzi Kaya, Kur’an’da Dostluk İlişkileri, s. 65-66
    1567 5/Mâide, 55-56; 2/Bakara, 112
    ≈ 490 ≈
    Ahmed Kalka n
    Allah ve Rasûlüne Dost Olmak: Allah ve Rasûlü, iman edenlerin dostudur.
    Haliyle, iman edenler de, Allah’ı ve Paygamberini kendilerine her şeyden
    ve herkesten önce dost edinmiş kimselerdir. Dostun dosttan râzı olması,
    onu sevmesi, sevdiğini incitmemesi gerekmektedir. İman eden insan,
    hakiki değer ve yüceliğin Allah ve Paygamberinin dostluğunda olduğunu
    bilir. Onun çalışması bu doğrultuda olur. Allah’ın rızâsı ve dostluğu, verilen
    söze bağlılıkla ve Hz. Peygamber’e tâbi olmakla oluşur. Böyle bir müslüman,
    Peygamber’in şu sözüne tâbi olur: “Bana uyanlarla birlikte ben, özümü Allah’a
    teslim ettim.”1568 Bunun aksini düşünmek, günahkâr olmak demektir.
    Rasûlüne tâbi olmak, Allah’ın sevmediği şeylerden uzaklaşıp, râzı olduğu
    şeylere yaklaşmakla olmaktadır. Nitekim Hz. Allah, yahûdilerin kendilerini Allah’ın
    sevgilisi ve oğulları görmelerinden, müşriklerin putları bir vâsıta kabul
    etmelerinden ve hıristiyanların Hz. İsa’yı peygamberlikten ilâhlığa yükseltmelerinden
    hoşlanmaz. Yüce Allah, sevdiği insanların böyle tehlikelerden
    kurtulmaları için son peygamberinin emirlerini dinlemelerini ve ona uymalarını
    ister: “(Rasûlüm!) De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah
    da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.’ Allah son derece bağışlayıcı ve
    merhamet edicidir. De ki: Allah’a ve Rasûlüne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse
    bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.”1569 Bu âyet, aynı zamanda dostluğun
    ve sevginin kuru bir iddiâdan ibâret olmadığını, mutlaka bir bedel istediğini
    gösterir; dostsanız, seviyorsanız, dostunuzu râzı etmeye çalışacaksınız.
    Hz. Peygamber’in Allah’ın râzı olmayacağı bir şeyi yapması, O’nun dostluğunun
    dışına çıkması mümkün değildir. İman edenlerin de, peygamberlerine
    tâbi olarak hem Yüce Yaratıcı’nın, hem de nebîsinin dostluğunu kazanmaları
    gerekmektedir. Bu da, Peygamber’e tâbi olmakla mümkündür.
    Bu inanış, Hz. Muhammed’in de (s.a.s.) insan olduğunu bilerek, bu çerçeve
    içinde O’na uymadır. Yoksa, onu kulluktan soyutlayacak bir kabul değildir.
    Zira o, her şeyiyle bir insandır.1570 Diğer insanlardan farkı, ona vahiy gelmiş
    olmasıdır. 1571
    Dost, dostunun devamlı iyiliğini isteyendir. Bu açıdan bakıldığında, yaratılanlara
    dostluğu, yardımı ve rahmeti sonsuz ve sınırsız olan sadece Allah’tır.
    İkinci derecede velî/dost, Hz. Peygamber ve mü’minlerdir. Allah Teâlâ,
    dostluğun temsilcisi olarak fıtrat dini üzerinde olanları göstermektedir. Velî
    1568 3/Âl-i İmrân, 20
    1569 3/Âl-i İmrân, 31-32
    1570 18/Kehf, 110
    1571 2/Bakara, 286; Remzi Kaya, a.g.e., s. 190-191
    ≈ 491 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Velâ ve Berâ
    kavramını imanları istikametinde değerlendirenler, Allah’ı ve Peygamberini,
    ana baba ve kendi evlatlarından daha çok sevmektedirler. Bu tip insanlar,
    Kur’an’ın emirleri doğrultusunda, Allah’ı râzı etmeye çalışırlar. 1572
    Süreklilik ve geçerlilik açısından hakiki dost; Allah, Peygamber ve mü’minlerdir.
    Tevhid ekseni etrafında dönen velâyet/dostluk, hakiki dostluğun odak
    noktasıdır.
    Müslümanların Birbirleriyle Dostlukları: Allah, Kur’an’da mü’minlerin
    kimlerle gerçek anlamda dost olabileceğini “velî” kavramıyla açıklar.
    Müslümanların birbirleriyle olan ilişki ve dostluklarına İslâm çok önem verir.
    Çünkü karşılıklı iyi ilişkiler, İslâm’ın güzel hasletlerini yaşamak için olmakta;
    üstünlük, Allah’ın emirlerini yerine getirmede aranmaktadır. Bu duygu
    ve düşünce içinde olan insanların hedefi, İslâm’ı yaşayıp tebliğ etmek ve
    insanlar arasında barışı, sulh ve salâhı, müslümanlar arasında da kardeşliği
    oluşturmaktan geçmektedir. Kardeşlik duyguları gelişmeden Allah’ın istediği
    dostluk meydana gelmez. Bu yüzden Kur’an, mü’minlerin karşılıklı iyi ilişkilerine
    çok önem vermektedir. Din kardeşliği, kan kardeşliğinin önüne geçmektedir.
    İslâm, bir taraftan ana baba ve akrabaların önemini belirtirken,1573
    diğer taraftan küfrü imana tercih eden babayı, kardeşleri velî/dost edinmeyi
    yasaklar.1574 Dostluk ve kardeşliğin ancak tevhid inancı çevresinde olacağını
    vurgulamış olur.
    Kur’an, mü’minlerin birbirleriyle dostluklarını emretmektedir. “Mü’minler
    ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan
    korkun ki rahmete eresiniz.”1575; “Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, birbirlerinin
    velîsidirler. İyiliği (ma’rûfu) emrederler, kötülükten (münkerden)
    alıkorlar, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah’a ve Rasûlüne itaat ederler.
    İşte Allah onlara rahmet edecektir. Allah daima Aziz’dir (üstündür),
    Hâkim’dir (hüküm ve hikmet sahibidir).”1576; “Ey mü’minler! Bir topluluk
    diğer topluluğu alaya almasın; belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler.
    Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar, kendilerinden daha iyidirler.
    Kendi kendinizi ayıplamayın., birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın.
    İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işte
    1572 58/Mücâdele, 21-22
    1573 17/İsrâ, 23-24
    1574 9/Tevbe, 23-24
    1575 49/Hucurât, 10
    1576 9/Tevbe, 71
    ≈ 492 ≈
    Ahmed Kalka n
    onlar zâlimlerdir.”1577; “Kim Allah’ı, Rasûlünü ve iman edenleri velî/dost
    edinirse (bilsin ki) üstün gelecek olanlar şüphesiz Allah’ın tarafını tutanlardır.”
    1578; “Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a, İslâm’a) sarılın, parçalanmayın.
    Allah’ın size olan nimetini hatırlayın; hani siz birbirinize düşman
    kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O’nun nimeti sâyesinde
    kardeşler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken,
    oradan da sizi O kurtarmıştı...” 1579
    Kardeş, nesep ve din bakımından olmak üzere ikiye ayrılır. Din kardeşliğinin
    hedefi, insanların mutluluğunu temindir. İslâm’ın istediği dostluk ve
    kardeşlik ise, Allah korkusu ve sevgisi etrafında odaklaşır. Bu tür kardeşliği
    İslâm’ın dışında başka bir dinde bulmak mümkün olmaz. Diğer taraftan Hucurât
    sûresinde yer alan âyetin ihtivâ ettiği kardeşlik, belirli bir bölgeyle sınırlandırılmaz.
    Dünyanın neresinde Allah ve Rasûlüne inanan bir müslüman
    varsa, doğu-batı, kuzey-güney ayrımı gözetilmeden hepsi birbirinin kardeşi
    ve dostudur. Zira bu kardeşlik, bütün müslümanların birleştiği Allah’a ve Hz.
    Peygamber’e verilen bir ahittir. Bu kardeşliğin maddî ve mânevî açıdan kuvvetli
    olabilmesi için, dostluğa mâni alay, gıybet, kötü lakap, zan, ayıplama,
    gurur, kibir ve kardeşini küçük görme gibi hallerden uzaklaşılması teşvik
    edilmektedir. 1580
    Hz. Peygamber döneminde kurulan İslâm kardeşliği öyle bir noktaya gelmiştir
    ki, kendi evinde zarûret içinde kıvranan bir müslümanın, diğer müslüman
    kardeşini kendine tercih etmesini sağlamıştır. “Kendileri ihtiyaç/zarûret
    içinde bulunsalar bile onları (misâfir ve muhâcirleri) kendi nefislerine
    tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa
    erenlerdir.”1581 âyeti, müslümanın her konuda din kardeşini kendisine tercih
    eder duruma getirdiğinin delilini teşkil etmektedir. Bu durumdan Yüce Yaratıcı
    memnun olmaktadır.1582 Diğer taraftan İslâm’ın oluşturduğu kardeşlik ve
    dostluk, yüz yirmi yıl birbirini öldüren iki düşman kabilenin kalplerini yumuşatmış,
    1583 vahşîlik, yerini sevgi, merhamet ve affetmeye bırakmıştır.
    1577 49/Hucurât, 11
    1578 5/Mâide, 56
    1579 3/Âl-i İmrân, 103
    1580 49/Hucurât, 11-12
    1581 59/Haşr, 9
    1582 Bk. S. Buhârî, Tecrîd-i Sarîh Terc. 10/15-17, hadis no 1327
    1583 3/Âl-i İmrân, 103
    ≈ 493 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Velâ ve Berâ
    Nesep bakımından olan kardeşlik, İslâm kardeşliğiyle pekiştirilirse, akrabalar
    arasındaki dostluk ve sevgi daha da iyi olmaktadır. Din kardeşliği
    olmadan meydana gelen yakınlık, tamamen maddî çıkarlar üzerine kurulmaktadır.
    Böyle kardeşlerin mal mülk için birbirlerine ne kadar hasım oldukları
    bilinmektedir. Kur’an’ın haber verdiği Evs ve Hazrec kabilelerinin aynı ırka
    mensup kabileler olduğu bilinir. Bunların aralarına giren düşmanlık yaklaşık
    120 sene devam eder. Neticede İslâm’ı kabul etmeleri sâyesinde ırk ve din
    bakımından kardeş olurlar. Konuyla ilgili insanların dikkatini çeken Yüce Allah:
    “Sen yeryüzünde olan her şeyi toptan harcasan, yine de onların kalplerini
    birleştiremezdin. Fakat Allah onların aralarını bulup kaynaştırdı.”1584
    buyurarak İslâm’ın nasıl bir rol oynadığını haber vermektedir. Buna göre,
    insanlar arasında dostluğu kurmak, yüzünü Hakk’a ve onun peygamberine
    çevirmekle mümkündür. Nerede dünya sevgisi birinci sırayı almışsa, orada
    maddî çıkarlar, kin ve düşmanlık da ilk sırayı almıştır. Kur’an’ın önemle
    üzerinde durduğu İslâm kardeşliğinin ve dünya barışının oluşması, İslâm’ın
    istediği dostluk ve kardeşliğin ilk sırayı almasıyla mümkün görülür. Konuyla
    ilgili Hz. Peygamber’in insanlara birtakım uyarıları bulunmaktadır. Bunlardan
    ilki Kur’an’ın; doğru ve yanlışı, dost ve düşmanı tanımada mihenk taşı olmasıdır.
    1585
    KUR’ÂN-I KERIM’DE VELÎ VE VELÂYET (DOST VE DOSTLUK) KAVRAMI
    “Velî” kelimesi, türevleriyle birlikte Kur’an’da toplam 232 yerde geçmektedir.
    “Velî” kelimesi, Kur’an’da 24 âyette geçer. Velî’nin çoğulu olan “evliyâ”
    kelimesi ise 62 yerde kullanılır. “Velâyet” kelimesi de iki âyette zikredilir. “Velî”
    kavramı, Kur’ân-ı Kerim’de şu mânâlara gelir: Dost,1586 y ardımcı v e t araftar,
    1587 hâkim/vâli/yönetici/sırdaş anlamında.1588 Kur’an, bu son anlamda
    kullanılan velî ve evliyâ kavramlarını kullanırken; bazı âyetlerde yine hâkim/
    vâli/yönetici/sırdaş anlamına gelen “bitâne” ve “meveddet” gibi değişik kavramları
    da kullanır. 1589
    Kur’ân-ı Kerim’de “velî” kelimesinin anlamlarını iki maddede toplayabiliriz.
    a) Yandaş, taraftar, dost, b) Başkası adına onun işlerini yöneten yetkili. “Velâ-
    1584 8/Enfâl, 63
    1585 R. Kaya, a.g.e., s. 194-196
    1586 2/Bakara, 257; 3/Âl-i İmrân, 68; 4/Nisâ, 45, 76, 119, 5/Mâide, 55 vd
    1587 2/Bakara, 107; 3/Âl-i İmrân, 122; 4/Nisâ, 139; 5/Mâide, 51; 9/Tevbe, 71 vd
    1588 2/Bakara, 282; 3/Âl-i İmrân, 28; 9/Tevbe, 23; 18/Kehf, 26; 60/Mümtehıne, 1 vd
    1589 58/Mücâdele, 22; 3/Âl-i İmrân, 118
    ≈ 494 ≈
    Ahmed Kalka n
    yet” ve onun türevleri olan “velî” ve “mevlâ” kavramlarının Kur’an’da kullanıldığı
    bütün yerlerde, dostluk, sırdaş, yardımcı, taraftar, hâkim, vâli, yönetici,
    koruyucu, sahip ve gözeten, yol gösterici, aydınlatıcı, mürşid, şefaat eden,
    koruyucu ve yücelten gibi sıfatlarla birlikte kullanılarak velâyetin mutlaka ilişkili
    olacağı kavramlara dikkat çekilmiş olduğunu görürüz.
    “Bilmez misin, göklerin ve yerin mülkiyet ve hükümranlığı yalnızca Allah’ındır.
    Sizin için Allah’tan başka bir velî/dost ve bir yardımcı yoktur.” 1590
    “Sen onların milletine/dinine uyuncaya kadar yahûdiler de hıristiyanlar
    da senden asla râzı olmazlar. De ki: ‘Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur.’
    Sana gelen ilimden sonra eğer onların hevâlarına/arzularına uyacak olursan,
    andolsun ki, Allah’tan sana ne bir velî/dost, ne de bir yardımcıvardır.”
    1591
    “Allah iman edenlerin velîsi (dostu ve yardımcısı)dır. Onları küfrün karanlıklarından
    (kurtarıp iman) nûr(un)a çıkarır. Küfredenlerin dostları ise
    tâğuttur. O da onları (insanî fıtratları olan İslâm’ın) nûrundan (ayırıp) karanlıklara
    çıkarır. İşte onlar ateş ashâbıdır (cehennemliktir). Onlar orada
    (bir daha çıkmamak üzere) ebedî kalıcıdırlar.” 1592
    “Mü’minler mü’minleri bırakıp da kâfirleri velî/dost edinmesinler. Kim
    bunu yaparsa Allah’tan ilişiği kesilmiş olur (artık O’ndan hiçbir şey beklemesin).
    Ancak onlardan (gelebilecek bir zarardan) korunmanız (takıyye)
    başkadır. Allah sizi kendisinin emirlerine karşı gelmekten sakındırıyor (Sakın
    hükümlerine aykırı davranıp düşmanlarını velî edinerek O’nun gazabına
    uğramayın). Dönüş, yalnızca O’nadır. De ki: ‘İçinizdekileri gizleseniz
    de, açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde ve yerde olanları da bilir.
    Allah her şeye gücü yetendir.” 1593
    “Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a, Kur’an’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın.
    Allah’ın size olan nimetlerini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman
    kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmiş ve O’nun nimeti sâyesinde kardeş
    olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan
    da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu
    bulasınız.” 1594
    1590 2/Bakara, 107
    1591 2/Bakara, 120
    1592 2/Bakara, 257
    1593 3/Âl-i İmrân, 28-29
    1594 3/Âl-i İmrân, 103
    ≈ 495 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Velâ ve Berâ
    “Ey iman edenler! Sizden olmayanı dost, sırdaş edinmeyin. Onlar sizi
    şaşırtmaktan, size fenâlık etmekten geri kalmazlar. Sıkıntıya düşmenizi
    isterler. Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır; sînelerinin gizlediği (içlerinde
    sakladıkları düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Size âyetlerimizi açıkladık,
    eğer düşünürseniz.” 1595
    “Mevlânız (Dost ve sahibiniz) Allah’tır. O, yardımcıların en hayırlısıdır.”
    1596
    “Allah, düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Gerçek bir velî/dost olarak
    Allah yeter, yardımcı olarak da Allah kâfidir.” 1597
    “Münâfıklara, kendileri için acı bir azap olduğunu müjdele! Mü’minleri
    bırakıp da kâfirleri velî/dost, taraftar edinenler, onların yanında izzet (güç,
    onur ve şeref) mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet, yalnızca Allah’a aittir.”
    1598
    “Ey iman edenler! Mü’minleri bırakıp kâfirleri velîler edinmeyin. Kendi
    aleyhinize Allah’tan apaçık olan kesin bir delil vermek mi istersiniz?” 1599
    “Ey iman edenler! Yahûdileri ve hıristiyanları velî/taraftar, dost edinmeyin,
    onlar birbirlerinin velîleridir/taraftarıdır. Sizden kim onları velî edinirse
    o da onlardandır…” 1600
    “Sizin velîniz, ancak Allah, (O’nun) Rasûlü, rukû’ ediciler olarak namaz
    kılan ve zekâtı veren mü’minlerdir.” 1601
    “De ki: ‘Gökleri ve yeri yoktan var eden, yedirdiği halde yedirilmeyen
    Allah’tan başkasını mı velî/dost edineyim? De ki: ‘Bana müslüman olanların
    ilki olmam emrolundu.’ Ve ‘sakın Allah’a şirk/ortak koşanlardan olma!’
    (denildi.)” 1602
    “Şüphesiz Biz şeytanları, iman etmeyenlerin velîleri/dostları kıldık.” 1603
    1595 3/Âl-i İmrân, 118
    1596 3/Âl-i Imrân, 150
    1597 4/Nisâ, 45
    1598 4/Nisâ, 138-139
    1599 4/Nisâ, 144
    1600 5/Maide, 51
    1601 5 Mâide, 55
    1602 6/En’âm, 14
    1603 7/A’râf, 27
    ≈ 496 ≈
    Ahmed Kalka n
    “Sensin bizim Velîmiz! Bizi bağışla ve bize acı; Sen bağışlayanların en
    iyisisin.” 1604
    “Şüphesiz ki benim velîm/koruyucum, Kitabı indiren Allah’tır. Ve O,
    bütün sâlihlere/iyilere de velîlik/koruyucu ve kollayıcılık eder.” 1605
    “Kâfirler, inkâr edenler birbirlerinin dostlarıdır. Eğer siz aranızda dost
    olmazsanız yeryüzünde büyük fesat/kargaşa, büyük bozgun ve fitne çıkar.”
    1606
    “Ey iman edenler! Eğer iman yerine küfrü beğenip tercih etmişlerse
    babalarınızı ve kardeşlerinizi bile velî/dost kabul etmeyin. Sizden kim onları
    dost edinirse, işte onlar zâlimlerin kendileridir.” 1607
    “De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız,
    kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret,
    hoşlandığınız meskenler (evler, konaklar, köşkler) size Allah’tan, Rasûlünden
    ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini
    getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.”
    1608
    “Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, birbirlerinin velîsidirler. İyiliği
    (ma’rûfu) emrederler, kötülükten (münkerden) alıkorlar, namazı kılarlar,
    zekâtı verirler, Allah’a ve Rasûlüne itaat ederler. İşte Allah onlara rahmet
    edecektir. Allah daima Aziz’dir (üstündür), Hâkim’dir (hüküm ve hikmet
    sahibidir).” 1609
    “İyi bilin ki, Allah’ın velîlerine/dostlarına (evliyâullah), korku yoktur,
    onlar mahzun da olacak değillerdir. Onlar, iman edenler ve takvâ sahibi
    olanlar (Allah’tan korkup sakınanlar)dır. Müjde, dünya hayatında ve âhirette
    onlarındır. Allah’ın sözleri için değişiklik yoktur. Işte büyük kurtuluş
    budur.” 1610
    1604 7/A’râf, 155
    1605 7/A’râf, 196
    1606 8/Enfâl, 73
    1607 9/Tevbe, 23
    1608 9/Tevbe, 24
    1609 9/Tevbe, 71
    1610 10/Yûnus, 62-64
    ≈ 497 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Velâ ve Berâ
    “Sakın zulmedenlere en ufak bir meyil duymayın, aksi halde size ateş
    dokunur. Sizin Allah’tan başka velîleriniz yoktur. Sonra (Allah tarafından
    da) size yardım edilmez.” 1611
    “Dünyada ve âhirette benim Velî’m (yardımcım ve işimi deruhde eden)
    Sen’sin. Beni müslüman olarak öldür ve sâlihler arasına kat.” 1612
    “İşte o gün, gerçek hükümranlık, çok merhametli olan Allah’ındır. Kâfirler
    için ise, o pek çetin bir gündür. O gün, zâlim kimse ellerini ısırıp
    şöyle der: ‘Keşke o peygamberle birlikte bir yol tutsaydım! Yazıklar olsun
    bana! Keşke falancayı dost edinmeseydim! Çünkü zikir (Kur’an) bana gelmişken
    o, hakikaten beni ondan saptırdı. Şeytan, insanı (uçuruma sürükleyip
    sonra) yapayalnız ve yardımcısız bırakmakta.” 1613
    “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O
    zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki
    yakın bir dost oluverir. Bu (haslete) ancak sabredenler kavuşturulur. Buna
    ancak (hayırdan) büyük pay sahibi olan kimse kavuşturulur.” 1614
    “Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları,
    kardeşleri yahut akrabaları da olsa) Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla
    dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, imanı yazmış ve
    katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan
    cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan râzı olmuş,
    onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, hizbullahtır, Allah’ın
    tarafında olanlardır. İyi bilin ki, kurtuluşa erecekler de sadece Allah’ın tarafında
    olanlardır.” 1615
    “Olur ki Allah sizinle düşmanlarınız arasında yakında bir dostluk meydana
    getirir. Allah, gücü (her şeye) yetendir, çok bağışlayan, çok merhamet
    edendir.” 1616
    Kur’ân-ı Kerim’de Arapların İslâm’dan önceki dönemde birbirinin düşmanı
    oldukları hatırlatılarak Allah’ın onların gönüllerini uzlaştırdığı ve böylece İs-
    1611 11/Hûd, 113
    1612 12/Yusuf, 101
    1613 25/Furkan, 26-29
    1614 41/Fussılet, 34-35
    1615 58/Mücâdele, 22
    1616 60/Mümtehine, 7
    ≈ 498 ≈
    Ahmed Kalka n
    lâm dini sâyesinde dost ve kardeş oldukları bildirilmiştir.1617 Kur’an’da sosyal
    barış ve uzlaşma, “Mü’minler ancak kardeştir,”1618; “Mü’min erkekler ve
    mü’min hanımlar birbirinin velîleri/dostlarıdır.”1619 gibi ifadelerle hükümlere
    bağlandığı için müslümanlar arasında düşmanlığın zuhur etmesine yol açacak
    tutum ve davranışların önlenmesi, kardeşlik ve dostluğun pekişmesi için
    tedbirler getirilmiştir. Nitekim çeşitli maddî ve mânevî hakların korunmasına
    yönelik ahlâkî, hukukî ve siyasî tedbirlerin öngörülmesi yanında;
    toplumda düşmanlık duygularının kabarmasına yol açacak
    kötülükler de yasaklanmıştır.
    İslâm, kelime olarak, “barış” anlamına gelen “silm”, “selâm” ve “selâmet”-
    le aynı kökü paylaşır. Dolayısıyla “İslâm”ın kelime olarak anlamlarından
    biri de “barış”tır. Tüm insanlar, fitneyi terk edip Allah’ın dini olan
    İslâm’a teslim olsalar, her taraf selâmete kavuşup tümüyle barış ve
    kardeşlik hüküm sürer.
    “Şüphesiz Biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostları kıldık.”1620; “Allah,
    düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Gerçek bir dost olarak Allah yeter, bir
    yardımcı olarak da Allah kâfidir.” 1621
    Peygamber ve Onun Yolunu İzleyenler Dışındakileri Dost Kabul
    Edenler, Âhirette Büyük Pişmanlık Duyacaklar: “İşte o gün, gerçek
    hükümranlık, çok merhametli olan Allah’ındır. Kâfirler için ise, o pek çetin
    bir gündür. O gün, zâlim kimse ellerini ısırıp şöyle der: ‘Keşke o peygamberle
    birlikte bir yol tutsaydım! Yazıklar olsun bana! Keşke falancayı dost
    edinmeseydim! Çünkü zikir (Kur’an) bana gelmişken o, hakikaten beni
    ondan saptırdı. Şeytan, insanı (uçuruma sürükleyip sonra) yapayalnız ve
    yardımcısız bırakmakta.” 1622
    O Gün Dostlar, Düşman Kesilecek: “Allah’a saygı duyup kötülükten
    sakınanlar (müttakîler) müstesnâ olmak üzere, (dünyada iken kötülükte)
    dost olanlar, o gün birbirlerine düşman kesilirler.” 1623
    1617 3/Âl-i İmrân, 103
    1618 49/Hucurât, 10
    1619 9/Tevbe, 71
    1620 7/A’râf, 27
    1621 2/Bakara, 45
    1622 25/Furkan, 26-29
    1623 43/Zuhruf, 67
    ≈ 499 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Velâ ve Berâ
    Başta Yahûdiler Olmak Üzere Ehl-i Kitab’ın Çoğu, Kâfirlerle/
    İnkârcı Ateistlerle Dostluk Ederler: “De ki: ‘Ey Kitab ehli! Dininizde
    haksız yere haddi aşmayın. Daha önceden sapan, birçoklarını saptıran
    ve yolun doğrusundan uzaklaşan bir topluma uymayın. İsrâiloğullarından
    kâfir olanlar, Dâvud ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle lânetlenmişlerdir. Bunun
    sebebi, söz dinlememeleri ve sınırı aşmaları, taşkınlık yapmalarıdır.
    Onlar, işledikleri kötülükten, birbirini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Andolsun
    yaptıkları ne kötüdür! Onlardan çoğunun, inkâr edenlerle dostluk
    ettiklerini görürsün. Nefislerinin onlar için (âhiret hayatları için) önceden
    hazırladığı şey ne kötüdür. Durum şu ki, Allah onlara gazab etmiştir ve
    onlar azap içinde devamlı kalıcıdırlar. Eğer onlar Allah’a, Peygamber’e ve
    Ona indirilene iman etmiş olsalardı, onları dost edinmezlerdi; fakat onların
    çoğu fâsıktır/yoldan çıkmışlardır.” 1624
    Tâğutları Velî/Dost Edinmek: “Allah iman edenlerin velîsi (dostu ve
    yardımcısı)dır. Onları küfrün karanlıklarından (kurtarıp iman) nûr(un)a çıkarır.
    Küfredenlerin dostları ise tâğuttur. O da onları (insanî fıtratları olan
    İslâm’ın) nûrundan (ayırıp) karanlıklara çıkarır. İşte onlar ateş ashâbıdır
    (cehennemliktir). Onlar orada (bir daha çıkmamak üzere) ebedî kalıcıdırlar.”
    1625 Zulumât, yani karanlıklar, gözlerin eşyayı idrâk ve onun varlığını tespite
    engel olduğu için küfre örnek olarak zikredilmiştir. Zira aynı şekilde küfür
    de kalp gözlerinin imanın hakikatini ve kendi akıl ve ruh sağlığını idrâke engel
    teşkil etmektedir.
    Bu sebeple Allah, kullarına kendisinin mü’minlerin velîsi olduğunu, onlara
    imanın hakikatini, yollarını ve kaynaklarını, delillerini gösterdiğini, onları hidâyete
    erdirdiğini, küfrü gerektiren şeyleri giderip kalp gözlerinden karanlık
    perdelerini kaldırarak kendilerini şüpheleri giderecek delillere muvaffak kıldığını
    haber verir. Sonra, vahdâniyetini inkâr eden küfür ehlinden de haber
    vererek; onların velîlerinin, yardımcı ve savunucularının, Allah’ı bırakarak tapındıkları
    putlar ve kendisine şirk koştukları kimselerden ibaret tâğutlar olduğunu
    ve bu tâğutların onları iman nurundan çıkararak basîretlerini kör edip
    iman ışığının hakikatlerini, delil ve yollarını görmelerine engel olan küfrün
    şüphe karanlıklarına iteceklerini ifade ederek tâğutların velî edinilmemesini
    tâlim buyurmaktadır.
    Tâğutlar, itikatlarına uygun olarak insanları sırât-ı müstakîmden çıkarır,
    1624 5/Mâide, 77-81
    1625 2/Bakara, 257
    ≈ 500 ≈
    Ahmed Kalka n
    karanlıklara çekerler. Çünkü onlar aydınlıkta iş yapmak istemezler. Her tuttuklarını,
    aksine ve tersine sürüklerler. Devamlı karanlığa, gidilmedik çıkmaz
    sokaklara giderler. Akıl, mantık ve ilmi sevmezler; düşünceyi suç sayarlar,
    tefekküre giden yolları tıkarlar, fikirleri ve irâdeleri ifsâd eder, ahlâkları bozar,
    ardına taktıkları kimseleri, içinden çıkılmaz belâlara sürüklerler. Allah’a iman
    etmeyen kâfirler, tâğutlara küfür bile etseler, yani hiçbir kulpa yapışmayıp
    kendi kendilerine kalmak isteseler bile, yeni tâğutların tasallutundan kurtulamayacak,
    her durumda tâğutlara takılmaya mecbur olacaklardır. Çünkü
    insanın toplumsuz, emirsiz, yasaksız yaşaması mümkün olmadığından Allah’ın
    teklifini, Allah’ın emirlerini dinlemeyenler, kesinlikle tâğutların emirlerine
    mahkûm olacaklardır. İşte bu sebeple Allah Teâlâ, mü’minlerden, kendisini
    inkâr eden ve imanın hakikatini idrâke engel olan, dost edinmek sûretiyle
    peşinden gidenleri küfrün karanlıklarına çekecek olan tâğutu velî edinmemelerini
    istemektedir. Çünkü tâğutun velîlerinin kâfirler olduğunun haber verilmesi,
    mü’minlerin Allah’ın koyduğu hudûdu aşan, kendilerini veya düzenlerini
    Allah’ın nizamına alternatif olarak sunan tâğutları velî/dost kabul etmesi,
    aklın ve mantığın da mümkün görmeyeceği bir çelişkidir. Çünkü “Allah, bir
    insanın göğüs boşluğunda iki kalp yaratmamıştır.”1626 Kişi ya Allah’ı ve Allah’ı
    sevenleri, Allah tarafından sevilenleri dost kabul edecek; ya da tâğutları
    dost kabul ederek Allah’ın dostluğunu, yani mü’minliği kaybedecektir.
    Allah’ın Düşmanlarını ve Mü’minlerin Düşmanlarını Dost Edinmek:
    “Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları
    dost edinmeyin. Onlar size gelen hakkı/gerçeği inkâr etmişken, onlara
    sevgi gösteriyorsunuz. Hâlbuki onlar Rabbiniz olan Allah’a inandığınızdan
    dolayı, Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer siz Benim yolumda
    savaşmak ve rızâmı kazanmak için çıkmışsanız, onlara nasıl sevgi
    gösterirsiniz? Oysa Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim.
    Sizden kim bunu yaparsa, doğru yoldan sapmış olur. Şayet onlar sizi
    ele geçirirlerse, size düşman kesilecekler, size ellerini ve dillerini kötülükle
    uzatacaklardır. Zaten inkâr edip kâfir olmanızı istemektedirler.” 1627
    Zâlimlerle Dostluk: Kur’an, hiç bir şekilde zâlimlerle dostluğa izin vermez.
    “...Zâlimler için hiç bir velî/dost ve yardımcı yoktur.”1628; “...Onlar,
    Allah’a karşı sana hiçbir fayda veremezler. Doğrusu zâlimler birbirlerinin
    1626 3/Ahzâb, 4
    1627 60/Mümtehine, 1-2
    1628 42/Şûrâ, 8
    ≈ 501 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Velâ ve Berâ
    dostlarıdır. Allah da takvâ sahiplerinin dostudur.”1629; “...Zâlimler hâriç (hiç
    kimseye) düşmanlık ve saldırı yoktur.” 1630
    Onursuz Kâfirleri Dost Edinenler, İzzet ve Şerefi Onların Yanında
    mı Arıyor? “Münâfıklara, kendileri için acı bir azap olduğunu müjdele!
    Mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet (güç,
    onur ve şeref) mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet, yalnızca Allah’a aittir.”
    1631; “Kim izzet ve şeref istiyorsa bilsin ki izzet ve şerefin hepsi Allah’ındır...”
    1632; “...İzzet, üstünlük ancak Allah’ın, Peygamberinin ve mü’minlerindir.
    Fakat münâfıklar bunu bilmezler.” 1633
    Mü’minlerin Kâfirleri Velî/Dost Edinmesi: İslâm dini, insana, insan
    olma hak ve hürriyetini en doğru ve âdil şekilde veren ve herkese insanca
    muâmele edilmesini emreden ilâhî bir dindir. Bununla beraber bu dinin,
    müslümanları gayr-ı müslimlerin bâtıl inanç ve sultası altına bırakmayacağı
    da açıktır. Nitekim Kur’an, müslümanların, İslâmî nizama halel getirecekleri
    ve müslümanları doğru yoldan saptıracakları endişesiyle sırlarına vâkıf olacak
    şekilde gayr-ı İslâmî unsurlarla samimiyet kurup dost ve ahbap olmalarını
    uygun görmemiştir.
    “Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları,
    kardeşleri yahut akrabaları da olsa) Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla
    dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, imanı yazmış ve
    katından bir ruh ile onları desteklemiştir...” 1634“Ey iman edenler! Eğer
    iman yerine küfrü beğenip tercih etmişlerse babalarınızı ve kardeşlerinizi
    bile velî/dost kabul etmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar
    zâlimlerin kendileridir.”1635; “Mü’minler mü’minleri bırakıp da kâfirleri velî/
    dost edinmesinler. Kim bunu yaparsa Allah’tan ilişiği kesilmiş olur (artık
    O’ndan hiçbir şey beklemesin)...” 1636
    Bu ve benzeri âyetler, çok net bir üslûpla, mü’min sayılmak için her çeşit
    müşrik ve kâfiri velî edinmekten kaçınmanın şart olduğunu ifade etmektedir.
    Allah sevgisiyle Allah düşmanlarının sevgisini kalbinde birleştirmesi mümkün
    1629 45/Câsiye, 19
    1630 2/Bakara, 193
    1631 4/Nisâ, 138-139
    1632 35/Fâtır, 10
    1633 63/Münâfıkûn, 8ve yine bk. 10/Yûnus, 65
    1634 58/Mücâdele, 22
    1635 9/Tevbe, 23
    1636 3/Âl-i İmrân, 28
    ≈ 502 ≈
    Ahmed Kalka n
    olmadığından kâfirleri velî edinmek mü’mine yakışmaz. Allah’ı seven, O’nun
    düşmanlarına buğzetmek zorundadır. İmanla küfür arasında hiçbir yakınlık
    ve ilişki yoktur. Âyetler, kâfir ve müşriklere karşı muhabbet ve samimî dostluk
    gösterilmesine müsâade etmediği gibi, sorumluluğunu onlara bırakıp onları
    yönetici kabul etmelerine de izin vermez. Allah Teâlâ, mü’minleri, Allah’ın
    âyetlerini inkâr eden veya onlarla alay eden kâfirlerle birlikte oturmayı yasaklamakta1637
    ve onların dünyadaki konforlarına ve servetlerine bakıp imrenmekten
    de nehyetmektedir: “Sakın kendilerini denemek için onlardan bir
    kesimi faydalandırdığımız dünya hayatının süsüne gözlerini dikme! Rabbinin
    (âhiretteki) rızkı hem daha hayırlı, hem de daha süreklidir.” 1638
    Kâfirleri dost kabul etmemek, onlarla devamlı kavgalı ve savaş şartları
    içinde yaşamak değildir. Mü’minler, kâfirlere karşı güzel davranış, adâlet ve
    ihsan ile hareket etmekten men edilemezler. Çünkü kâfirleri velî edinmemek
    başka; onlara karşı hüsnü muâmele, adâlet ve ihsan ile hareket etmek daha
    başka bir şeydir. Haklara riâyet, verilen sözde durmak, ciddiyet, merhamet
    ve imanın gereği olan her çeşit güzel huylar müslümanın şiarıdır. Fakat
    mü’minin her şeyden önce din ve imanında samimi olması gerekir. Allah’tan
    başkasına nefsini teslim etmeyecek olan mü’minin, kendisini herhangi bir
    sebepten dolayı kâfirlerin dostluğuna kaptırması, imanına ve ciddiyetine aykırıdır.
    Dünyevî hususlarda kâfirlerle zâhiren güzel davranış ve insanî ilişkilerde
    bulunmak haram değildir. Ama onlara meyletme, günahta yardım etme
    ve onlara arka çıkma mânâsında kâfirleri velî/dost edinmek, meselâ akrabalık
    sebebiyle bu tür yakınlık, küfrü icap ettirmese bile, haram kabul edilmiştir.
    Çünkü bu anlamda kâfir kimseyi sevmek, bazen mü’mini onun yolunu güzel
    görmeye ve dinine râzı olmaya cezbedebilir. Bu da onu İslâm’dan çıkarır.
    “Mü’minler mü’minleri bırakıp da kâfirleri velî/dost edinmesinler...”1639
    hitâbından maksat, onlarla her türlü dünyevî ilişkileri kesip devamlı düşmanca
    davranmak değil; onların hükümranlıklarını ve yönetim şekillerini desteklemek,
    müslümanların sırlarını onlara ifşâ ve müslümanların aleyhine onlarla
    ittifak edecek şekilde gönül dostu olmak ve onların inançlarını benimsemekle
    olur.
    Mü’minlerle kâfirler arasındaki velâyet ilişkisini durum ve şartlara
    göre mubah, haram ve küfür olmak üzere üç kategoride ele
    almak mümkündür:
    1637 4/Nisâ, 140
    1638 20/Tâhâ, 131
    1639 3/Âl-i İmrân, 28
    ≈ 503 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Velâ ve Berâ
    1- Mubah sayılan ilişki: Kalben sevgi ve muhabbet beslemeksizin insan
    olmaları hasebiyle dünyevî hususlarda zâhiren güzel ilişkilerde bulunmak
    ve insan haklarına saygılı davranarak adâletle muâmele etmek.
    2- Haram sayılan velâyet: Dinlerinin bâtıl olduğunu kabul etmekle
    birlikte akrabalık veya kişisel muhabbet sebebiyle kâfirlerle karşılıklı olarak
    yardımlaşmak, işbirliği yapmak ve onlara meyletmek şeklinde ortaya çıkan
    velâyet, yani dostluktur. İşte bu durum, küfrü gerektirmese de şer’an yasaklanmıştır.
    Zira bu çerçevede birbirleriyle ilişkiyi sürdürmek, bazen mü’minlerin
    onların yolunu benimsemesine ve dinlerine rızâ göstermesine sebep
    olabilir. Bu da neticede kendilerini dinlerinden çıkarabilir.
    3- Küfrü gerektiren velâyet: Kâfirlerin dinlerini ve yaşantılarını benimseyip
    kalben onlara sevgi ve muhabbet göstermek, mü’minlerin aleyhine
    onlara arka çıkmak, mü’minlerin gizli ve mahrem sırlarını onlara ifşâ edecek
    şekilde onları velî/dost edinmektir. Bu, onların küfrünü tasvip etmek ve ona
    râzı olmak anlamına gelir. Küfrü tasvip ve küfre rızâ, küfür olduğundan, onlarla
    bu çeşit velâyet/dostluk ilişkisi kurmak küfrü gerektirir. “Ey iman edenler!
    Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin...
    Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim. Sizden kim bunu
    yaparsa, doğru yoldan sapmış olur.”1640; “Sen, zikrimize iltifat etmeyen ve
    dünya hayatından başka bir şey istemeyenlerden yüz çevir.” 1641
    İman edenler, bütün dünya görüşlerini ve hayatlarını tanzim edecekleri
    esasları Kur’an’dan almaları gerektiği gibi; sevgi, muhabbet, buğz ve nefret
    ölçülerini de Kur’an’dan almak zorundadırlar. Allah’ın dini, tevhid dini olduğuna
    göre mü’minin muhabbet ve dostluğu, yalnız bu dairenin içerisinde
    cereyan etmelidir. Hem Allah’ı, hem de O’nun düşmanlarını sevmek, mantıkî
    bir çelişkidir. 1642
    Düşmanlıkta Aşırı Gidilmemesi, Düşman Bir Toplumun Bir Gün
    Dost Olabileceği:“Olur ki Allah sizinle düşmanlarınız arasında yakında
    bir dostluk meydana getirir. Allah, gücü (her şeye) yetendir, çok bağışlayan,
    çok merhamet edendir.”1643Bu âyette Allah, düşmanlıkta aşırı gidilmemesini,
    düşman bir toplumun, bir gün dost olabileceğini bildirmiştir. Nitekim
    1640 60/Mümtehine, 1
    1641 53/Necm, 29
    1642 Mikdat Öccü, Kur’an’da Velî ve Velâyet, s. 95-96
    1643 60/Mümtehine, 7
    ≈ 504 ≈
    Ahmed Kalka n
    Peygamber’in ve müslümanların can düşmanı olan Mekke ve çevresi müşriklerinin
    çoğu sonradan İslâm’a girmişler, onların çocukları, Allah yolunda
    cihad eden mü’minler olmuşlardır. Böylece âyette belirtilen ilâhî vaad gerçekleşmiştir.
    Bizim için de aynı uyarı geçerlidir ve aynı netice mümkündür. O
    yüzden müslümanlar, düşmanlarına karşı ölçülü olmaya, aşırı düşmanlıktan
    sakınmaya, adâlet ve insafa yöneltilir.
    Peygamberimiz (s.a.s.) de bu konuda şöyle buyurur: “Sevdiğini ölçülü
    sev; bir gün düşmanın olabilir. Sevmediğine de ölçülü buğz et; bir gün
    dostun olabilir.” 1644
    Kişinin günah ve haksızlık yapmasına sebep olan her şey, düşman sayılır.
    Kişi için en tehlikeli düşman ise dost gözüken düşmandır. Allah’a yaklaştıran
    her şey mü’minin dostu, Haktan uzaklaştıran her şey de onun düşmanıdır.
    Müslüman, eşi ve çocuklarıyla ayrıca iman kardeşliği oluşturmalı ki, onlarla
    gönülden samimi bağ, candan sevgi oluşsun.
    Düşmanı Yakın Bir Dost Haline Getirmek İçin Güzel Tavır: “İyilikle
    kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O zaman (görürsün
    ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın bir dost
    olur.”1645 Bu âyete göre kötülük, en güzel haslet ne ise onunla önlenmelidir.
    Bu davranış, her kişinin değil; er kişinin yapabileceği özelliktir: “Bu (haslete)
    ancak sabredenler kavuşturulur. Buna ancak (hayırdan) büyük pay sahibi
    olan kimse kavuşturulur.”1646 Bu âyetlere göre müslümanların hareketleri
    hasene (iyilik), kâfirlerinki ise seyyie (kötülük) şeklinde nitelendirilir. Fahreddin
    Râzî, âyette geçen “(hayırdan) büyük pay sahibi olan kimse”leri, yüksek
    ahlâkî erdemlere sahip kişiler olarak anlar ve bu âyetlerin, insanlara hakkı
    kabul ettirmeye, onları düşmanlıktan vazgeçirmeye yönelik dâvet ve irşad
    faâliyetlerinde sabır, sevgi ve hoşgörü ile davranmanın önemini ortaya koyduğunu
    belirtir.1647
    “Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a, Kur’an’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın.
    Allah’ın size olan nimetlerini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman
    kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmiş ve O’nun nimeti sâyesinde kardeş
    olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan
    1644 Tirmizî, Birr 60
    1645 41/Fussılet, 34
    1646 41/Fussılet, 35
    1647 Mefâtihu’l-Gayb, 41/Fussılet, 35 âyetinin tefsiri
    ≈ 505 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Velâ ve Berâ
    da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu
    bulasınız.” 1648
    “...İyilik ve takvâ (Allah’ın yasaklarından sakınma) üzerinde yardımlaşın;
    günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü Allah’ın
    cezası çetindir.” 1649
    “Ey iman edenler” Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları
    dost edinmeyin. Onlar size gelen hakkı/gerçeği inkâr etmişken, onlara
    sevgi gösteriyorsunuz. Hâlbuki onlar Rabbiniz olan Allah’a inandığınızdan
    dolayı, Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer siz Benim yolumda
    savaşmak ve rızâmı kazanmak için çıkmışsanız, onlara nasıl sevgi
    gösterirsiniz? Oysa Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim.
    Sizden kim bunu yaparsa, doğru yoldan sapmış olur. Şayet onlar sizi
    ele geçirirlerse, size düşman kesilecekler, size ellerini ve dillerini kötülükle
    uzatacaklardır. Zaten inkâr edip kâfir olmanızı istemektedirler.” 1650
    Bu âyetlerde mü’minlere hitâben hem Allah’ın, hem de kendilerinin düşmanı
    olan, Allah’tan gelen hakkı inkâr edenleri dost edinmemeleri, onlara
    sevgi beslememeleri; şayet onlar mü’minlere gâlip gelseler, yaman düşman
    kesilip elleriyle, dilleriyle mü’minlere zulmedecekleri ve onların inkâr etmelerini
    isteyecekleri; âhirette akrabanın veya çoluk çocuğun bir faydası olmayacağı
    belirtilmektedir.
    HADIS-I ŞERIFLERDE VELÂYET/DOSTLUK
    “Amellerin en faziletlisi Allah için sevmek, Allah için buğzetmektir.” 1651
    “Dostunu/sevdiğini ölçülü sev; bir gün düşmanın olabilir. Sevmediğine
    de ölçülü buğz et; bir gün dostun olabilir.” 1652
    “İman ipinin (kulpunun) en güçlüsü, Allah için dostluk ve Allah için
    düşmanlıktır. Yine Allah için sevmek ve Allah için nefret duyup buğzetmektir.”
    1653
    1648 3/Âl-i İmrân, 103
    1649 5/Mâide, 2
    1650 60/Mümtehine, 1-2
    1651 Ebû Dâvud, 3, hadis no: 4599
    1652 Tirmizî, Birr 60
    1653 Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî, El-Kebîr
    ≈ 506 ≈
    Ahmed Kalka n
    “Kişi, dostunun dini üzeredir. İnsan kiminle dostluk kurduğuna dikkat
    etsin!” 1654
    “Üç konuda müslümanın kalbi kin tutmaz, hıyânet etmez: Amellerde
    ihlâs, devlet adamlarına nasihat, cemaatten ayrılmama” 1655
    “İnsan, sevdiği ile beraberdir.” 1656
    “Kim, insanların kızması pahasına Allah’ı dost edinmekle O’nu râzı
    ederse Allah o kimseyi insanların nazarında yüceltir. Kim de Allah’ın gazabına
    rağmen insanları râzı ederse, artık onu Allah’ın azabından hiçbirşekilde
    kurtarmak mümkün olmaz.” 1657
    “Kim bir müşrikle ittifak yapar ve onunla birlikte ikamet ederse, o da
    onun gibidir.” 1658
    “Sakın zanna yer vermeyin; zira zan, sözlerin en yalanıdır. Tecessüs
    etmeyin (gizli kusurları araştırmayın), rekabet etmeyin, hasetleşmeyin,
    birbirinize buğzetmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları, Allah’ın
    emrettiği şekilde kardeş olun. Müslüman müslümanın kardeşidir.
    Ona zulmetmez, onu mahrum bırakmaz, onu tahrik etmez. Kişiye kötülük
    olarak, müslüman kardeşini hakir görmesi yeterlidir. Her müslümanın
    canı, malı, kanı ve ırzı diğer müslümanlara haramdır. Allah sizin sûret ve
    kalıplarınıza bakmaz, fakat kalplerinize ve amellerinize bakar. Sakın ha,
    birbirinizin satışı üzerine satış yapmayın. Ey Allah’ın kulları kardeş olun.
    Bir müslümanın kardeşine üç günden fazla küsmesi helâl olmaz.” 1659
    “Nefsim yedinde olan Allah’a yemin ederim ki, iman etmedikçe cennete
    giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız.” 1660
    “Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu tehlikede
    yalnız bırakmaz. Kim kardeşinin ihtiyacını görürse, Allah da onun ihtiyacını
    görür. Kim bir müslümanın sıkıntısını giderirse Allah da o sebeple
    1654 Tirmizî, Zühd 45 hadis no: 2379; Ahmed bin Hanbel, 16/178
    1655 İbn Mâce, Mukaddime, 18; Ebû Dâvud, İlim 10; Tirmizî, İlm 7; Ahmed bin Hanbel, 3/225
    1656 Müslim, Birr 161
    1657 Tirmizî, Zühd 64
    1658 Ebû Dâvud, III/93, hadis no: 2787
    1659 Buhârî, Nikâh 45, Edeb 57, 58, Ferâiz 2; Müslim, Birr 28-34; Ebû Dâvud, Edeb 40; Tirmizî, Birr
    18
    1660 Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66; Kütüb-i Sitte Terc. 10/133
    ≈ 507 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Velâ ve Berâ
    onu kıyâmet gününün sıkıntısından kurtarır. Kim bir müslümanın ayıbını
    örterse, Allah da onun ayıbını kıyâmet gününde örter.” 1661
    DÜŞMANLIK VE DOSTLUK; TEVHIDIN GEREĞIDIR, İMANIN DIŞA
    YANSIMASIDIR
    Düşmanlık ve dostluk, “Lâ ilâhe illâllah”ın ayrılmaz bir özelliğidir. Dinin
    temeli ve özü olan bu kelime, aynı zamanda dost ve düşmanlığı da belirler.
    Dostluğun temeli sevgi, düşmanlığın temeli buğz ve kindir. Din de sevgi ve
    buğzdur; kabul ve reddir. Bundan dolayı, kâfirlerle dostluk; Allah’ın dostluğunu
    kaybettiren, O’nunla ilişiğinin kesilmesini gerektiren1662 büyük bir suç
    olduğu gibi, dalâlettir/doğru yoldan sapmaktır1663, zâlimlerden olmaktır1664
    ve kâfirler safına geçmek, “onlardan olmak”tır.1665 Allah’a düşmanlık yapanları,
    Allah’ın düşmanlarını dost kabul etmek; Allah’ın düşmanlığını kazanmak
    ve imanı küfre değişmektir. Kâfirleri düşman kabul edip onlardan uzak
    durmak, İslâm akîdesinin bir parçasıdır. “Tâğutu reddedip (yaptığı olumlu
    şeyleri) inkâr etmek” olmadan Allah’a iman, yeterli değildir, eksiktir, insanı
    kurtarmaz. “Kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse, o kesinlikle
    kopması mümkün olmayan sapasağlam bir kulpa sarılmıştır.”1666 Tâğuta
    küfretmeyen, yani onu inkâr edip reddetmeyen kimse, asla mü’min olamaz.
    Tâğut ise, Allah’tan başka, O’na alternatif olarak ortaya konan düşünce,
    hayat görüşü, sistem, kişi veya şeytanlardır. Allah’ın dışında ve O’na rağmen
    uyulan, kendisine tâbi olunan, arzulanan, ya da kendisinden çekinilip korkulan
    her şeydir.
    Kişi, tevhid kelimesini gönülden benimseyip diliyle ikrar etmekle, câhiliyye
    ve şirk inançlarının tümünü reddettiğini, şuurlu bir şekilde onlardan
    uzaklaştığını göstermektedir. Aynı şekilde, tevhidi benimsediği için, artık
    câhiliyye insanından, her çeşit müşrikten de sevgi, bağlılık, itaat ilişkilerini
    koparması, yani onlara dostluk sayılabilecek davranışlardan kaçınma sözü
    vermiş olmaktadır. O, kendi safını ve cephesini belirlemiş olmaktadır. Allah’ın
    ve O’nun sevdiklerinin tarafını tuttuğu için; kâfirlerden yüz çevirmek ve
    1661 Ebû Dâvud, Edeb 46, hadis no: 4893; Tirmizî, Hudûd 3, hadis no: 1426; Kütüb-i Sitte Terc.
    10/147; Benzer bir hadis için bk. Müslim, Zikr 38, hadis no: 2699; Kütüb-i Sitte Terc. 10/149
    1662 3/Âl-i İmrân, 28
    1663 60/Mümtehine, 1
    1664 9/Tevbe, 23; 60/Mümtehine, 9
    1665 5/Mâide, 51
    1666 2/Bakara, 256
    ≈ 508 ≈
    Ahmed Kalka n
    onlarla ilişkiyi kesmek zorunluluğu hissedecektir. “Onun için sen zikrimize
    (Kur’an’a) iltifat etmeyip sırt çeviren ve dünya hayatından başka bir şey
    istemeyenlerden yüz çevir.” 1667
    Allah’tan başka ilâh olmadığına dair şehâdetin ve tanıklığın gerçekleşmesi
    için, kişi sevdiğini sadece Allah için sevecek, buğzettiğine de Allah için
    buğzedecektir. Dost ve velî edindiği kimseyi Allah rızâsı için dost edinecek,
    düşman kabul ettiklerini de, onlar Allah’a karşı oldukları için düşman tanıyacaktır.
    Müslüman, Allah’ın sevdiklerini sevecek, O’nun gazab ettiklerine,
    buğzettiklerine de buğzedecektir. Nerede bulunursa bulunsun, her çeşit
    kâfire düşmanlık gösterecek, onun velâyetini tanımayacaktır. Bu kâfir, en
    yakını/akrabası bile olsa, onu dost kabul edip sevemeyecektir.
    Rasûlullah (s.a.s.) buyurmuştur ki: “İman ipinin (kulpunun) en güçlüsü,
    Allah için dostluk ve Allah için düşmanlıktır. Yine Allah için sevmek ve
    Allah için nefret duyup buğzetmektir.”1668 İbn Abbas şöyle der: “Kim Allah
    için sever, Allah için buğzeder ve Allah için dostluk ve velâyet yetkisini kullanır,
    Allah için düşmanlık beslerse, o kimse bu yaptıkları sâyesinde gerçekten
    Allah’ın dostluğuna erişir (Allah’ın dostluğunu, velîliğini kazanmış olur). Bir
    kimse de, bu nitelikleri taşımadığı sürece, ne kadar çok namaz kılıp oruç
    tutsa da, imanın hazzına ve tadına erişemez. Çünkü böyle insanlarla olan
    kardeşliğini (münâsebetini) sırf dünya ilişkilerine bağlamıştır. Böyle bir hal ise
    kişiye asla hiçbir şey kazandıramaz.” 1669
    Mü’min, bazı dünyevî ilişkiler kurmak, alış-veriş yapmak mecbûriyetinde
    de olsa, yardımlarını da görse, hâkimiyetleri altında da
    bulunsa, tüm kâfirleri sevilen dostlar edinmeyecektir. Kâfirleri düşman
    kabul etmek, bazı görevleri yerine getirmeyi zorunlu kılar. Onları
    düşman kabul eden kimse, kâfir ve münâfıklarıtaklit edemez,
    onlara benzeyemez.Onlara benzeyen, onları yüceltmiş, onlardan
    olmuş olur. 1670
    Her din ve ideolojinin dostluk ve düşmanlık anlayışı kendine hastır:
    Komünizmin, enternasyonalizmin, hümanizmin dost-düşman anlayışı
    kendi bâtıl dinleri, yani ideolojileriyle ilgilidir. Kendi yoldaşları onlar için sı-
    1667 53/Necm, 29
    1668 Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî, El-Kebîr
    1669 Hilyetü’l-Evliyâ, 1/312
    1670 Tirmizî, hadis no: 2696
    ≈ 509 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Velâ ve Berâ
    nır tanımaz dost; kendi ulusu, farklı ideolojiye mensupsa düşmandır. Nâzım
    Hikmet’in deyişiyle “Vatanım rûy-ı zemîn, milletim nev-i beşer” anlayışı.
    (Müslümanın vatanı, İslâm’ın hâkim olduğu yer, yani dâru’l-İslâm; milleti, bütün
    Muhammed ümmeti, yani tüm müslümanlar olmalı.) Batı dünyasının ve
    özellikle ABD’nin dostluğu düşmanlığı yok, çıkarları, ülke menfaatleri vardır.
    Ama, bununla beraber, onları bizden ve hatta onlardan iyi tanıyan Rabbimiz’in
    hükmü: “Onların milletine/dinine uymadıkça yahûdiler de hıristiyanlar
    da senden asla râzı olmayacaklardır.”1671 Batıyı örnek almaya çalıştığı
    halde ne batılı olabilen ne doğulu kalabilen ülkelerdeki dostluk-düşmanlık
    anlayışı da kaypak mı kaypaktır. Tarih kitaplarına bile bu renksiz ve kimliksiz
    bakış yansır. “Düşmanlar, ülkeyi işgal etti, düşmanlar şunları yaptı...” Ama,
    düşmanların kim olduğu net değildir. Kurtarıcılar, ülkeyi düşmanlardan kurtardılarsa,
    düşmanların işgal ettiğinde uygulayacakları kanun, ahlâk, eğitim
    vb. icraat niye onlardan daha katı ve baskıcı şekilde uygulanır ve İslâm birinci
    tehlike ve büyük düşman ilân edilir? Bu kimliksiz yaklaşım, hangi ülkelerle
    dost, hangileriyle düşman olunduğu belli olmayacak zikzaklar çizen tavırları
    getirir... Irkçı milliyetçilere göre dostluğun ölçüsünü kan belirleyecektir. Düşman
    da başka ırklardır: “Türk’e Türk’ten başka dost yoktur!”, “her şey Türk
    için, Türk’e göre, Türk tarafından!”, “Tanrı Türkü korusun!”
    Mü’min için ölçü nettir: Allah için sevgi, Allah için buğz; Allah için dostluk
    ve Allah için düşmanlık. Dost, gerçek Velî’ye, ölümsüz Dost’a bizi yaklaştıran;
    düşman da, bizi O’ndan uzaklaştırandır. Allah’ı gerçek anlamda “tek
    dost” kabul eden, hiç O’nun düşmanlarını, O’na dost olamayanları sevebilir
    mi?! “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği
    ve kendisini seven, mü’minlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere
    karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad
    ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiç kimsenin kınamasına
    aldırmazlar). Bu, Allah’ın dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu
    ve ilmi geniştir.”1672; “Muhammed Allah’ın rasûlü/elçisidir. Beraberinde
    bulunanlar da kâfirlere karşı çetin (şiddetli), kendi aralarında ise merhametlidirler...”
    1673
    Günümüz müslümanlarının önemli bir kesimi, dostluk ve düşmanlıktaki
    ölçüyü unutup farklı görüşteki müslümanlara düşman gibi davranıp onları
    itiyor; kendilerine şimdilik dokunmayan ılımlı kabul ettikleri kâfirlere sempati
    1671 2/Bakara, 120
    1672 5/Mâide, 54
    1673 48/Fetih, 29
    ≈ 510 ≈
    Ahmed Kalka n
    besleyerek dost gibi yaklaşabiliyor. İctihadî yorumlar ve göreceli doğrular,
    grup taassubundan dolayı mutlak doğru kabul edilip farklı müslümanlara
    düşmanca tavırlar, şiddetli eleştiriler, hatta haksız tekfirler ve onlarla dostluğa
    tenezzül etmemeye varan bağnazlıklar sergilenebiliyor. Bütün müslümanlarla
    samimi olmayabiliriz; ama samimi olduklarımız, mutlaka samimi
    müslümanlardan olmalı. Bütün kâfirlerle ilişkimizi koparmayabiliriz, ama onlarla
    gönül dostu olmamız onlardan olmak, onların dinine girmek kabul edilmeli.
    Dost, imandaştır, gönüldaştır, fikirdaştır çünkü. “Kişi, dostunun dini
    üzeredir.” 1674
    Ve dostluk, sevgi kuru bir iddia değildir. Allah’a dost olmak, Allah’ı
    sevmek, davranışla isbatlanmadıkça, kuru bir iddiadan, insanı kurtarmayan
    bir avuntudan ibarettir. Allah’la ve müslümanlarla dost olduğumuzu,
    dillendirmekten öte davranışımızla göstermeliyiz. “Rasûlüm! De ki:
    ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı
    bağışlasın.”1675 Düşmanlık da dostluk da; bedeli olan, ispatlanması gereken
    bir bağlılık ya da red; ilişki veya bağları koparmaktır. “Allah size imanı
    sevdirmiş ve onu gönüllerinize süslemiş, sindirmiştir. Küfrü, fıskı ve isyanı
    da size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar bunlardır.”1676; “Hep
    birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a, İslâm’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın.
    Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler
    idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O’nun nimeti sâyesinde kardeş
    olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da
    sizi O kurtarmıştı.” 1677
    Sevgi ve dostluğun gerekleri vardır. Bunları şöyle sayabiliriz: Allah için
    yardım, ikram, saygı, gerek kalple ve gerek dış görünüş ve tavırlarla kişinin
    sevdiğiyle beraber olması. Hayatın zorluklarına ve kâfirlerin baskılarına karşı
    ona destek olup moral vermek, onu küfre ve kâfirlere karşı güçlü ve hâkim
    kılmak, üzüntüsüne ve sevincine ortak olmak. Allah’ı sevmek ve Allah’la dost
    olmak demek; Allah’ın dostlarını sevmek, onlara yardımcı olmak, onların yanında
    yer almak, Allah’ın dinine yardım etmek demektir.
    “Kişi, dostunun dini üzeredir. İnsan kiminle dostluk kurduğuna dikkat
    etsin!” 1678
    1674 Tirmizî, Zühd 45; Ahmed bin Hanbel, 16/178
    1675 3/Âl-i İmrân, 31
    1676 49/Hucurât, 7
    1677 3/Âli- İmrân, 103
    1678 Tirmizî, Zühd hadis no: 2379; Ahmed bin Hanbel, 16/178
    ≈ 511 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Velâ ve Berâ
    Kur’an, dostlukları ve dostları ikiye ayırır: Allah’ın dostları ve şeytanın
    dostları. Her insan, bu iki sınıftan birine mensuptur. Allah’ın
    velîsi/dostu, yani “evliyâullah” ol(a)mayan, mutlaka şeytanın velîsi/
    dostu, yani “evliyâu’ş-şeytan”dır; üçüncü bir grup yoktur.“Allah iman
    edenlerin velîsi (dostu ve yardımcısı)dır. Onları küfrün karanlıklarından
    (kurtarıp iman) nûr(un)a çıkarır. Küfredenlerin dostları ise tâğuttur. O da
    onları (insanî fıtratları olan İslâm’ın) nûrundan (ayırıp) karanlıklara çıkarır.
    İşte onlar ateş ashâbıdır (cehennemliktir). Onlar orada (bir daha çıkmamak
    üzere) ebedî kalıcıdırlar.”1679; “İman edenler Allah yolunda savaşırlar.
    Kâfir olanlar da tâğut yolunda savaşırlar. (Ey mü’minler!) siz şeytanın evliyâsı
    (velîleri, dost ve yandaşları, ordusu olan kâfirlerle) savaşın. Şüphesiz
    şeytanın hilesi zayıftır.” 1680
    “Eğer onlar Allah’a, Peygamber’e ve ona indirilene iman etmiş olsalardı,
    onları (müşrik, kâfir, hıristiyan, yahûdi ve münâfıkları) dost edinmezlerdi.
    Fakat onların çoğu fâsıktır, yoldan çıkmışlardır.”1681; “...İçinizden
    onları dost tutanlar, onlardandır!”1682 Kâfirleri dost kabul etmek, iman
    ile çelişmektedir.Hem iman, hem de onları dost edinme olayı, ikisi
    beraber bir kalpte toplanamazlar.İman, onları dost edinmemeyi gerektirmektedir.
    Düşmanlık ve dostluğun imanla ilgisi değerlendirilmediğinden,
    bugün müslümanların çoğunluğu açısından dost-düşman
    karışmış, düşmanlarının oyununa gelen müslüman yığınlar,
    bunca zararlarına rağmen hâlâ Allah’ın düşmanlarının ve kendisinin
    düşman olması gerekenlerin yardımcısı, destekleyicisi, emrindeki
    memuru, hizmetçisi, kulu-kölesi, askeri... olabilmektedir. “Müslümanım!”
    diyen nice insan, kâfirlerin koyduğu küfür kanunlarına, onların ortaya
    attığı felsefî düşünce ve dünya görüşlerine, ideolojilerine sevgi besleyebilmekte,
    onlara gönül rızâsıyla uyup teslim olabilmekteler. Hanımlarını, kâfirlerin
    hanımlarına benzetebilmekte, onlar gibi giyinmelerini (soyunmalarını)
    ilericilik ve çağdaşlık kabul edebilmekteler. Allah ve Rasûlü’yle savaş demek
    olan fâiz1683 olmaksızın ticarî hayatı düşünememekteler...
    Bazı kâfirlere, dost olmanın ötesinde, hatta hayranlık duyanlar, destekleyip
    alkışlayanlar, onları velî kabul ederek seçip işbaşına getiren, yetki verenler,
    onların izini takip eden, itaat eden, onları örnek alanlara ne demeli!?
    1679 2/Bakara, 257
    1680 4/Nisâ, 76
    1681 5/Mâide, 81
    1682 5/Mâide, 51
    1683 2/Bakara, 279
    ≈ 512 ≈
    Ahmed Kalka n
    Keler deliğine girseler bile onlara imrenip taklit etmeye çalışan, onları model
    kabul edip modalarına uyanlara nasıl bir sıfat bulmalı!?
    “(İnançta ve amelde) Bizden başkasına benzeyen Bizden değildir.”1684
    diyen Rasûl’ün onları reddettiğini, daha doğrusu onların bu davranışlarıyla
    Rasûl’ün yolunu reddetmiş olduklarını görmek zorundayız. Bu tesbit, câhil
    müslümanları dışlayıp tekfir etmek, onları kendi hallerine terketmek için
    değil; muhâtaplarımızı tanımak, hastalığı teşhis edip tedavi için bize çok
    şeyler düştüğünü, görevimizin ve sorumluluğumuzun çok büyük olduğunu
    kabullenmek için olmalı. Bu değerlendirme, konum tesbiti açısından önemli;
    çevremizde bize ve yakınlarımıza da sirâyet etme ihtimali olan bulaşıcı şirk
    mikroplarının tanınması ve tedbir alınması için...
    Gerçek mü’min, İslâm şahsiyetini ve müslüman kimliğini yüce ve aziz tanımak,
    bütün kâfirleri ve münâfıkları zelîl/aşağılık bilmek; bu sebeple onlara
    karşı onurlu ve zorlu olmak mecbûriyetindedir. “İzzet (yücelik, kuvvet ve hâkimiyet)
    yalnız Allah’ın, O’nun Peygamberinin ve gerçek mü’minlerindir.
    Ne var ki, münâfıklar bu gerçeği bilmez, anlayamazlar.”1685 Mü’min, İslâm
    şahsiyetinin yüceliğine inanmak zorunda olduğu gibi, bütün kâfirlerin aşağılık
    olduklarına, hayvanlardan daha sapık ve pislik olduklarına inanmakla da
    yükümlüdür. “(Ey Peygamber!) Sen onların çoğunluğunu (Hakkı) dinler,
    akıllarını kullanır mı sanırsın? Onlar ancak hayvanlar gibidirler; hatta yolca
    daha da sapıktırlar.”1686“Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir...”
    1687
    “Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları,
    kardeşleri yahut akrabaları da olsa) Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla
    dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, imanı yazmış ve
    katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan
    cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan râzı olmuş,
    onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, hizbullahtır, Allah’ın tarafında
    olanlardır. İyi bilin ki, kurtuluşa erecekler de sadece Allah’ın tarafında
    olanlardır.”1688 Bu âyet-i kerime, Allah taraftarlarıyla şeytan yandaşları
    arasında tam ve kesin bir ayrılığın olması gerektiğini ortaya koymuş oluyor.
    Mü’minin her türlü câzibeden ve her çeşit tarafgirlikten sıyrılarak müslümanların
    safında yer alması, bir tek kulpa sarılması ve bir tek ipe bağlanması
    1684 Tirmizî, hadis no: 2696; Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5347
    1685 63/Münâfıkûn, 8
    1686 25/Furkan, 44
    1687 9/Tevbe, 28
    1688 58/Mücâdele, 22
    ≈ 513 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Velâ ve Berâ
    gerekir. İslâm’ın olduğu yerde ırkçılık, nesebcilik, akraba savunuculuğu, aile
    asabiyeti ve yakınlık dâvâsı yok; vatan, cins, asabiyet ve kavmiyetçilik, bölgecilik
    vb. bir şey yok. Allah’ın istediği şeylerin dışında hiçbir şeyi tabulaştırmak
    yok. Sadece ve sadece akîde ve onun bayrağı altında durmak vardır.
    Kâfirlerle dostluk kurmanın tehlikesi bütün müslümanlaradır.
    Böyle bütün müslümanlara zarar getiren bir olay, bir kimsenin sadece
    kendisinin kâfir olmasından da büyük bir tehlike ortaya koyar.
    Birinin zararı, topyekün müslümanlara iken, diğerinin sadece kendisinedir.
    Kâfirlere karşı olan dostluğun özellikleri şunlardır: Kâfirlerin
    küfrüne rızâ göstermek, onları tekfir etmemek, onların bâtıl
    dünya görüşlerini tasdik etmek, onları velî, yani dost ve yönetici
    olarak kabul etmek, onları işbaşına geçirmek, onları sevmek, onlara
    uyup itaat etmek. İşte bütün bunlar, kişinin kâfirleri dost kabul
    ettiğini, yetkisini onlara verdiğini göstermektedir. Kişi, dostluk,
    sevgi ve rızâyı kâfirlere gösterirse, bu küfrü gerektirir. Şayet sevgi
    ve rızâ, mü’minlere karşı ise, bu da imanın gereğidir.
    İman, kabul etmeye ve sözleşmeye dayalı bir dostluk simgesidir. Bunun
    neticesi de Yaratıcı’ya teslim olmaktır. Bu teslimiyet, ahd, mîsak ve velâ kavramlarıyla
    ifade edilir. İnsan, dostunu ve düşmanını tanımak zorundadır. Hz.
    Âdem ve Havvâ’ya, yaratıldıkları ilk zamanlarda Allah düşmanlarını tanıttı,
    onları uyardı. “Muhakkak bu (İblis) sana ve zevcene düşmandır. Sakın sizi
    cennetten çıkarmasın; sonra zahmet çekersin. Çünkü senin acıkmaman
    ve çıplak kalmaman ancak burada mümkündür ve sen burada susamazsın
    ve sıcaktan bunalmazsın.”1689İnsanın ilk yanlışı, düşmanını dost zannetmesiyle
    oldu; İnsanın cenneti kaybetmesinin sebebi, düşmanına karşı
    tedbir almayışı, onun hile ve tuzaklarına kanmasıdır. Bırakın insanı, hayvanlar
    bile düşmanlarını bilir; kendisini ve neslini düşmanından korumaya çalışır. Bir
    tavuk, özellikle yavrusunu düşmanından sakınmak için, nasıl fedâkârlık ve
    kahramanlık yapar, gözleyenler bilir.
    Dostluk-düşmanlık konusunda hatırımızdan çıkarmamamız gereken
    özelliklerden biri de, “gâvurun atına binen, onun kılıcını kuşanır” atasözünün
    ve “bugün yardım alan, yarın emir alır” vecîzesinin gerekleridir. Hırsızı yakaladığımızı
    zannederken, hırsız tarafından yakalanan konumuna düşmemeli,
    ava giderken kendimiz avlanmamak için tedbirler almalıyız.
    1689 20/Tâhâ, 117-119
    ≈ 514 ≈
    Ahmed Kalka n
    Velîliği Gerekli Olanlar: Müslümanlar Allah’ı, O’nun elçisini ve mü’minleri
    velî/dost olarak bilmek zorundadırlar. Allah’ı, Peygamberi ve mü’minleri
    velî edinenler “hizbullah/Allah taraftarı” ünvânını kazanırlar ve onlar şüphesiz
    bâtıl taraftarlarına karşı üstün gelirler. Velâyet gerçeğini anlamış olan iman
    sahibi kimse, gerçek ve değişmez velî olarak Allah’ı tanır.1690 Bu şuura eren
    bir mü’min, Allah’ın dışındaki kimselerle kuracağı dostlukta hareket noktası
    Allah’a ait velîlik ölçüsüdür. Yani o, Allah’a velî olanlarla velîlik bağını kurar,
    ama Allah’ın düşmanlarına velî gözüyle bakamaz.
    Kur’an, mü’minlerin dostlarını (velîlerini) şöyle açıklıyor: “Sizin velîniz, ancak
    Allah, (O’nun) Rasûlü, rukû’ ediciler olarak namaz kılan ve zekâtı veren
    mü’minlerdir.”1691 Velâyet, her şeyden önce bir iman, duygu ve birbirine
    destek olma beraberliğidir. Bundan dolayı bütün müslümanlar karşılıklı velî
    olmak durumundadırlar. Bunun ilk örneğini sahâbe toplumunda görüyoruz.
    İman edip Allah için hicret eden Muhâcirler ile onlara yardım eden Ensar
    birbirlerinin velîsidirler. 1692
    “Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, birbirlerinin velîsidirler. İyiliği
    (ma’rûfu) emrederler, kötülükten (münkerden) alıkorlar, namazı kılarlar,
    zekâtı verirler, Allah’a ve Rasûlüne itaat ederler. İşte Allah onlara rahmet
    edecektir. Allah daima Aziz’dir (üstündür), Hâkim’dir (hüküm ve hikmet
    sahibidir).”1693 Müslümanlar nerede olurlarsa olsunlar, İslâm’ı ihlâsla yaşayan
    takvâ sahibi mü’minlerle velî/dost olmak zorundadırlar. Bu tavır imanın
    gereğidir.
    Velî Edinilmesi Yasak Olanlar: Allah’ı bırakıp, ya da O’nun yanında
    özellikle kendisine kulluk yapma anlamında velîler (putlar) bulmak câiz değildir.
    Böyle yapanlar Allah’a şirk koşmuş olurlar. Allah’tan başkalarını velî
    (dost-yardımcı) tutanların hali örümceğin yuvasının durumuna benzer. Örümceğin
    yuvası hem çok zayıftır hem de emniyetli değildir.1694 Müslümanlar
    da insanlardan bazılarını velî (dost-yardımcı) edinemezler. Çünkü Rabbimiz
    müslümanlarla diğer insanlar arasında olması gereken velâyetin sınırlarını
    çiziyor, mü’minlere kimden fayda, kimden de zarar geleceğini haber veriyor.
    Kur’an, İslâm’a karşı mücâdele eden ve müslümanlara düşmanlık bes-
    1690 3/Âl-i İmrân, 68
    1691 5 Mâide, 55
    1692 8/Enfâl, 72
    1693 9/Tevbe, 71
    1694 29/Ankebût, 41
    ≈ 515 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Velâ ve Berâ
    leyen kitap ehlinin velî/dost ve sırdaş edinilmesini yasaklıyor.1695“Ey iman
    edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve oyun
    (konusu) edinenleri ve kâfirleri velî olarak tutmayın. Ve eğer inanıyorsanız,
    Allah’tan ittika edin (korkup sakının).”1696; “Ey iman edenler! Yahûdileri ve
    hıristiyanları velî edinmeyin, onlar birbirlerinin velîleridir. Sizden kim onları
    velî edinirse o da onlardandır…” 1697
    Müslümanlar, kendi din kardeşlerini bırakıp Kur’an’ın kâfir dediği kimseleri
    velî/dost edinemezler.1698 Hatta mü’minler, küfrü imana tercih eden,
    İslâm’dan yüz çeviren ana babaları bile olsa onları velî edinemezler.1699“Ey
    iman edenler! Mü’minleri bırakıp kâfirleri velîler edinmeyin. Kendi aleyhinize
    Allah’tan apaçık olan kesin bir delil vermek ister misiniz?” 1700
    Kur’an, şeytanın da velî edinilmesini yasaklıyor. Onu velî edinen şüphesiz
    büyük zarara uğrar.1701 Onu velî edinenler Kıyâmet gününde ondan başka
    velî (yardımcı) bulamazlar.1702 Şeytan ancak iman etmeyenlerin velîsidir.1703
    Üstelik şeytanlar kendi velîlerine (dostlarına) mü’minlerle mücâdele etsinler
    diye telkinde bulunurlar. Mü’minler, şeytanların dostlarına itaat ederlerse
    müşriklerden olurlar. 1704
    Hiç bir faydası ve zararı olmayan putları velî haline getiren müşrikler büyük
    bir yanılgı içerisindedirler.1705 Putları velî edinenler, onların şefaatlerini,
    yardımlarını ve desteklerini beklerler.1706 Buradan hareketle denilebilir ki, putlardan
    ilâhî yardım, destek ve sevgi, yakınlık ve iyilik beklemek, onları tanrı
    haline getirmenin göstergesidir. Allah’a ‘Velî’ denilmesi, tıpkı O’na ‘Rab’ denilmesi
    gibidir. Çünkü ilâhî yardım, destek, dostluk, yakınlık ancak O’ndan
    gelir, O, bütün insanların işlerinin velîsidir. Bu anlamda velâyet hakkı sadece
    O’nundur.
    1695 5/Mâide, 80-82
    1696 5/Mâide, 57
    1697 5/Maide, 51
    1698 3/Âl-i İmrân, 28; 18/Kehf, 102 vd.
    1699 9/Tevbe, 23
    1700 4/Nisâ, 144
    1701 4/Nisâ, 119
    1702 16/Nahl, 63
    1703 7/A’râf, 27
    1704 6/En’âm, 121
    1705 13/Ra’d, 16
    1706 22/Hacc, 13; 39/Zümer, 3
    ≈ 516 ≈
    Ahmed Kalka n
    Tapınılmak için uydurulan tanrılar, ya da kendini tanrı yerine koyan, Allah’ın
    hükümleri yerine kendi ilkelerini uygulayan tâğutlara velî/dost gözüyle
    bakılamaz. “Allah, mü’minlerin velîsidir (dostu ve yardımcısıdır). Onları
    karanlıklardan nûra çıkarır. Küfredenlerin velîleri ise tâğuttur. O da onları
    nûrdan karanlıklara çıkarır. İşte onlar ateşin (cehennemin) arkadaşıdırlar,
    orada devamlı kalıcıdırlar.” 1707
    Allah’ın gazap ettiği topluluklarla da velâyet bağı kurulamaz. Çünkü onlar
    yaptıkları büyük hatalarla yoldan çıkmışlardır ve Allah’ın gazabını hak etmişlerdir.
    1708 Müslümanların düşmanı oldukları gibi, Yüce Allah’ın ve O’nun
    dininin de düşmanı olan müşrik kimselere velî olunmaz. Allah rızası için yola
    çıkmış mü’minler, haktan ayrılmış bu gibilere velî/dost gözüyle bakamazlar.
    1709 Dinde ikiyüzlü davranan münâfıklar da müslümanlara velî olamazlar.
    Mü’minler, çevrelerinde münâfıkların zararlı faaliyetlerini gördükleri, onların
    müslümanları aldatıp çıkar sağladıklarını bildikleri halde onları velî/dost edinemezler.
    Toplumun velâyetini, yani yönetim yetkisini bu iki dinli kimselere
    emanet edemezler. 1710
    Farsça’da “seven, sevgili, yâr” anlamındaki “dost” kelimesinden dilimize
    geçen dostluk, İslâmî literatürde sadâkat, uhuvvet, meveddet, sohbet gibi
    değişik kelimelerle ifade edilmiş, ayrıca “velî” ve “rafîk” kelimeleri başka anlamları
    yanında, dost mânâsında da kullanılmıştır. Kur’ân-ı Kerim’de bu anlamda
    en çok geçen kelime, “velî”dir. İnsanlar arasındaki samimiyet ve sevgiye
    dayalı bağlılık haline dostluk diyoruz. Kur’ân-ı Kerim’de dostluk, bütün
    mü’minlerin şiarı ve özelliği olarak gösterilir: “Mü’min erkekler ve mü’min
    hanımlar birbirlerinin dostudurlar.”1711 Dostluk, ancak Allah içindir. İslâm
    dışı bir gâye için dostluk kurulmamalıdır. “Sizin dostunuz Allah, O’nun elçisi
    (Hz. Muhammed) ve iman edenlerdir.”1712 Dostlukların kurulmasında kan
    bağı yerine inanç birliğinin esas alınması gerekir: “Ey iman edenler! Eğer
    iman yerine küfrü beğenip tercih etmişlerse babalarınızı ve kardeşlerinizi
    bile velî/dost kabul etmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar
    zâlimlerin kendileridir.” 1713
    1707 2/Bakara, 257
    1708 6/Mümtehıne, 13; 58/Mücâdele, 14-15
    1709 60/Mümtehıne, 1-2
    1710 4/Nisâ, 88-91
    1711 9/Tevbe, 71
    1712 5/Mâide, 55
    1713 9/Tevbe, 23
    ≈ 517 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Velâ ve Berâ
    Allah’ın iman edenlerin dostu olduğunu bildiren âyetlerin çoğunda “velî”
    kelimesinden sonra “nasîr”, “şefî’”, “vaak”, “hamîd” , “mürşid” gibi sıfatlara
    veya benzer mânâlar ihtivâ eden ifadelere yer verilerek dostun sevdiği için
    bir yardımcı, koruyucu, kurtarıcı, yüceltici, iyiliğe yöneltici olması, bu şekilde
    dostluğun sevgiye dayanması ve pratik ahlâkî sonuçlar doğurması gerektiğine
    işaret edilmiştir. Mü’minlerin kardeş olduğu,1714 vaktiyle onlar birbirine
    düşman iken Allah’ın gönüllerini kaynaştırmasıyla dost ve kardeş olduklarını1715
    bildiren âyetler de geniş kapsamlı dostluğun önemini anlatmaktadır.
    Kur’ân-ı Kerim’de yine dostluk anlamında kullanılan “hulle” kelimesi, sözlüklerde
    genellikle “kalbin derinliklerine nüfuz ederek kökleşen engin dostluk”
    şeklinde açıklanmaktadır. Allah’ın Hz. İbrâhim’i dost (halîl) edindiğini,1716
    âhirette zâlimlerin “keşke falanı dost edinmeseydim!”1717 şeklindeki pişmanlığını
    anlatan âyetlere göre hulle kelimesi, ilgili diğer terimlerden daha dar
    kapsamlı, fakat daha içten, güçlü bir dostluğu ifade etmektedir.
    Hadis-i şerifteki “Kişi, dostunun (halîl) dini üzeredir.”1718 ifadesi, dostluğun
    ancak ahlâkî, psikolojik vb. yönlerden uyuşabilenler arasında kurulabileceği
    şeklindeki görüşün özlü bir ifadesidir. İnsanların farklı tabiat ve
    karakterlerde yaratılmış olmasının bu uyuşma ve kaynaşmadaki rolünü belirten
    “Ruhlar bir araya getirilmiş gruplar gibidir; tanışıp uyuşanlar birleşir,
    uyuşmayanlar ayrılır.”1719 meâlindeki hadis, dikkat çekicidir. 1720
    Kur’an, kâfirleri dost edinmeyi yasaklar: “Mü’minler, mü’minleri bırakıp
    da kâfirleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa Allah’tan ilişiği kesilmiş
    olur, artık Allah’tan hiçbir şey beklemesin. Ancak onlardan (kâfirlerden
    gelebilecek tehlikelerden) sakınma haliniz (takıyye) başkadır. Allah, kendisine
    karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Dönüş, yalnızca O’nadır. De ki:
    ‘İçinizdekileri gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde ve
    yerde olanları da bilir. Allah her şeye gücü yetendir.”1721 Müfessir Beyzavî,
    bu âyetin tefsirinde şöyle diyor: Eğer kalplerinizde kâfirlere karşı bir sevgi ve
    dostluk meyli varsa, onu saklasanız da, açığa vursanız da Allah bilir. Zira
    göklerde ve yerde olan her şeyi bilen Allah, elbette sizin gizlinizi de âşikârınızı
    da bilir. Ayrıca O, kâfirlere dost olmanızı yasaklamasına rağmen, yine de
    1714 49/Hucurât, 10
    1715 3/Âl-i İmrân, 103
    1716 4/Nisâ, 125
    1717 25/Furkan, 28
    1718 Tirmizî, Zühd 45, hadis no: 2379; Ahmed bin Hanbel, 16/178
    1719 Buhârî, Enbiyâ, 3; Müslim, Birr 159
    1720 Mustafa Çağrıcı, TDV İslâm Ansiklopedisi, 9/511-512
    1721 3/Âl-i İmrân, 28-29
    ≈ 518 ≈
    Ahmed Kalka n
    siz bundan vazgeçmezseniz, sizi cezalandırmaya da kadirdir. Kısaca, O’nun
    muttalî olmadığı ve cezalandırmaya gücünün yetmediği hiçbir kötülük ve
    isyan bulunmadığına göre, O’nun emrine âsi olmak cür’etini göstermeyin.
    Allah düşmanlarını sevmek, mü’mine yakışmaz; zaten kâfirler de mü’minleri
    sevmezler: “Ey iman edenler! Sizden olmayanı dost, sırdaş edinmeyin.
    Onlar sizi şaşırtmaktan, size fenâlık etmekten geri kalmazlar. Sıkıntıya
    düşmenizi isterler. Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır; sînelerinin gizlediği
    (içlerinde sakladıkları düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Size âyetlerimizi
    açıkladık, eğer düşünürseniz.”1722; “Kâfirler de birbirlerinin dostudurlar.”
    1723 Mü’minler, birbirlerine kızıp da kâfirlere yönelemezler: “Ey iman
    edenler! Mü’minleri bırakıp da, kâfirleri dost edinmeyin.”1724 Peygamber
    Efendimiz de şöyle buyurmuştur: “İnsan, dostunun dinindedir. Bundan
    dolayı dost edineceği kişiye dikkat etsin.”1725; “İnsan, sevdiği ile beraberdir.”
    1726 Mü’minler birbirleriyle dostluk yapmazlarsa ne olur? “Kâfirler, inkâr
    edenler birbirlerinin dostlarıdır. Eğer siz aranızda dost olmazsanız yeryüzünde
    büyük fesat/kargaşa, büyük bozgun ve fitne çıkar.” 1727
    Dünya hayatında her insanın onunla samimi olacağı, duygularını paylaşacağı,
    seveceği ve sevileceği, görüş birliğinde bulunacağı dostlara ihtiyacı
    vardır. Dostluklar, Allah rızâsı için ve çıkarsız olursa sürekli olur. Bir mü’minin
    genel olarak bütün mü’minlere dostluk göstermesi gerekir. Ayrıca, fert olarak
    her mü’minin en çok sevdiği, bağlandığı dostları, arkadaşları da bulunur.
    Hz. Muhammed (s.a.s.) ile Hz. Ebû Bekir arasındaki dostluk gibi...
    İslâmî dostluk kavramı, batılı hayat tarzındaki dostluk kavramından
    apayrıdır. Çünkü bu dostluk, yüzeysel bir dostluk olmayıp
    sorumluluk, ahde vefâ, kendisi için istediğini kardeşi için de istemek
    gibi derin mânâlara sahiptir. Kur’ân-ı Kerim velâyet kelimesi
    ile dostluğu, kâmil anlamda tek kelimede zikreder. Dostluk, velâyetin
    izahıdır ve müslümanlar velâyeti müslümanlara verirler. Bunun
    anlamı, dostluğun getirdiği bütün maddî ve mânevî sorumluluktur,
    birlikteliktir, yardımdır, sevgidir, kardeşliktir.
    1722 3/Âl-i İmrân, 118
    1723 8/Enfâl, 73
    1724 4/Nisâ, 144
    1725 Riyâzü’s-Sâlihîn, 1/398
    1726 Müslim, Birr 161
    1727 8/Enfâl, 73
    ≈ 519 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Velâ ve Berâ
    Dostluğun itikadî, amelî ve ahlâkî yönleri vardır. Dostluğun itikadî yönlerini,
    müslümanların tevhid anlayışı belirler. Amel olarak, müslümanların birbirini
    sevmesi ve birliktelik oluşturmaları zorunludur. Cemaat, Allah’ın rahmetine,
    rızâsına, af ve mağfiretine, dünya ve âhiret mutluluğuna sebep olur. Ayrılık
    ise, yüzleri karartır, Allah’ın azabını çağrıştırır. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
    “Üç konuda müslümanın kalbi kin tutmaz, hıyânet etmez: Amellerde
    ihlâs, devlet adamlarına nasihat, cemaatten ayrılmama.”1728Müslümanın
    sorumlu olduğu haklar ikidir: Allah hakları, kul hakları. Bunlar birbiriyle
    içiçedir. Dostluğun temeli sevgiye dayanır. Hiç kimse Allah’tan
    başka bir şeyi gerçek ve mutlak anlamda sevemez ve O’ndan başkasını
    mevlâ ve dost edinemez. Dost olarak Allah yeter. Mü’minler
    birbirlerini Allah rızâsı için severler.
    Kul, Allah’tan başkasına güvenirse, sonunda zararlı çıkar. Kim bir insanı
    bir üstünlüğünden, mevkiinden, güzelliğinden, asâletinden veya zenginliğinden
    dolayı seviyorsa, bu sevgi çıkar amaçlıdır. Yapılanlar Allah rızâsı için
    olmayınca mutlaka bir çıkar içindir ve bu, insanı kötülüklere sürükler. Hz.
    Peygamber (s.a.s.): “Zengine zenginliği için saygı duyan kimsenin dininin
    üçte biri (diğer rivâyette, üçte ikisi) gider.” buyurmuştur. O halde mü’minler,
    en güzel ahlâk üzere olan Rasûlullah’ı her insandan daha çok sevmedikçe
    tam mü’min olamazlar. Başkalarına bel bağlayan zarardadır. Allah’ın hoşuna
    gitmeyeceğini bildiği halde insanlara şirin gözükmeye çalışmak imanın zayıflığındandır.
    Allah, sâlih kullarını dost edinir. “Kim, insanların kızması pahasına Allah’ı
    dost edinmekle O’nu râzı ederse Allah o kimseyi insanların nazarında
    yüceltir. Kim de Allah’ın gazabına rağmen insanları râzı ederse, artık onu
    Allah’ın azâbından hiçbir şekilde kurtarmak mümkün olmaz.”1729 Demek
    ki, dostluğun itikadî temeli budur. Bazen insanlar birbirlerine karşı haksız ve
    zâlim olurlar.
    “Ancak bu şeytan, dostlarını korkulu gösteriyor.”1730 Şeytana uyanlar
    düşmanla dostluk kurar ve münâfık olur. Oysa dostluk için ölmek de vardır:
    “Nice peygamberler var ki, beraberlerinde rabbânîler savaş yaptılar
    1728 İbn Mâce, Mukaddime, 18; Ebû Dâvud, İlim 10; Tirmizî, İlm 7; Ahmed bin Hanbel, 3/225
    1729 Tirmizî, Zühd 64
    1730 3/Âl-i İmrân, 175
    ≈ 520 ≈
    Ahmed Kalka n
    da başlarına gelenlerden dolayı gevşemediler, güçsüzlük göstermediler,
    boyun eğmediler.” 1731
    Cemaat dostluğu konusunda önemli bir konu da, isim sorunudur. Müslümanın
    “İslâm”dan başka bir kimliği, “müslüman”dan başka bir adı yoktur.
    İsimlendirmeler sebebiyle dostluk göstermek veya düşmanlık yapmak
    müslümana yakışmaz. Üstünlük, öncelikle takvâ ile ile olduğu gibi, Allah
    Kur’an’da “müslüman”, “mü’min”, “Allah’ın kulları” diye ad vermiştir. Bir başka
    deyişle, müslümanların cehâletleri yüzünden meydana getirdikleri ad sorunu;
    mezhebe, tâbi olunan imama, ırka, öndere, ideolojilere göre insanları
    dost-düşman diye ayırma sorunudur. Adı müslüman olmayan hiçbir inanç
    ve düşünce akımıyla dostluk kurulmaz; dostluk ancak akîde ve inanç birliğinde
    sözkonusudur.
    Mü’minlerin içinde nefsine uyan öyle kimseler vardır ki, az bir menfaat
    karşılığında müşriklere meylederler. Müşrikler, Hz. Muhammed (s.a.s.) ile
    böyle câzip dünyevî tekliflerle dostluk kurmak istemişlerdi de Allah onu korumuştu:
    “Onlar seni sana vahyettiğimizden çevirip başka şeyi uydurmayı
    ve Bize atfetmeyi istediler ki, o zaman seni öz dost edineceklerdi. Biz seni
    sağlamlaştırmamış olsaydık, sen belki onlara biraz meyledecektin.” 1732
    Müşriklerin bu metodu, her zaman İslâm dâvetçilerine uygulanmaktadır.
    Onlar, her zaman İslâm dâvetçilerine nüfuz edip yolundan saptırmaya, dâvânın
    kuvvetini bozmaya çalışırlar. Şeytan birçok mü’mini bu yolla avlar ve bazıları
    rahatça kendilerini aldatarak müşriklerin dostluğuna yanaşır. Ne yazık
    ki tevhidden çok uzaklarda bulunan çağdaş müslümanları, kâfirler tek tek
    avlayarak İslâm ümmetini tümüyle parçalamışlardır. Müslüman, kimle dostluk
    edecektir? “Gerçek dostum!” diye hakikaten gösterebileceği kim veya
    kimler olabilir? Kur’ân-ı Kerim’in hakiki dostun Allah olduğunu belirtmesi, bu
    dostluğun çerçevesini kesin olarak belirlemiştir. 1733
    Bugün insanlar eliyle üretilen fikir ve düşünce sistemleri, düzenler, eğitim
    ve çevre şartları gibi insanları derinden etkileyen araçlar, Allah ve Rasûlüne
    savaş açmış durumdadır. Eğitim ve öğretim, düşünce sistemleri, fikir akımları,
    ırkçılık, beşerî ideolojiler, misyoner faâliyetleri, dinsizlik propagandaları,
    Darwinizm, materyalizm, sosyalizm, siyonizm, hümanizm, laiklik, özgürlük
    1731 3/Âl-i İmrân, 146
    1732 17/İsrâ, 73-74
    1733 Sami Şener, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, 1/414-416
    ≈ 521 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Velâ ve Berâ
    anlayışı, sanat faâliyetleri, sinema, tiyatro, medya, ilân ve reklâm araçları,
    dünya görüşleri, futbol ve müzik tutsaklığı, kapitalizm ve tüketim alışkanlıkları,
    insanları fıtratlarından ve Allah’ın dostu olma özelliklerinden sıyırmak için
    en dehşetli silâhlar ve şeytanî araçlar olarak kullanılıyor. Bu kadar çok yönlü
    ateş altında kalan savunmasız, câhil ve her şeyden önemlisi kâmil imandan
    mahrum bırakılan halk, elbette Allah’a dostluğa giden yolu bulamıyor, bilinçsiz
    de olsa şeytanın dostluğuna meylediyor.
    Lâ ilâhe illâllah diyen bir müslümanın, İslâm akîdesi ile çelişen her türlü
    fikir ve akımdan uzaklaşması, Allah’ın indirdiğine aykırı her kanun, yasa, nizam,
    tüzük, düzenleme ve düzenden uzak olduğunu açıkça bildirmesi ve
    yaşayışıyla göstermesi gerekir ki, gerçekten tüm ilâhları reddetmiş olsun.
    Pyegamber’in amcası Hz. Abbas’ın dediği gibi, lâ ilâhe illâllah diyen kimse,
    bu sözüyle bütün (kâfir) dünyaya savaş açmış olduğunu bilmelidir. Kâfirler
    bütün güçleriyle İslâm’a ve gerçek müslümanlara saldırırken, müslümanın
    gündelik işlerle uğraşıp savaşçı olmaması düşünülebilir mi? “İman edenler
    Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut (bâtıl dâvâlar ve şeytan) yolunda
    savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın
    düzeni ve tuzağı zayıftır.”1734 Çağdaş müslümanın öyle bir derdi yok. O
    işiyle, aşıyla ve keyfiyle meşgul. Bahâneler de çok: “İmkânlarımız yok, taşlar
    da bağlı...” Filistin’li çocuklardan öğrenin bağlı taşları koparıp fırlatmanın yolunu,
    imanın en büyük imkân olduğunu, Allah’ın tarafını seçenin direnişini...
    Bugün müslümanların kâfirler arasında bir selin içindeki köpük
    ve çer-çöp gibi olmasının temel sebeplerinin başında, düşman
    edinmeleri gereken kâfirleri dost kabul etmeleri yatmaktadır. Dünyada
    izzetin, onurun, devletin; âhirette cennetin bedeli, Allah’ı ve
    Allah taraftarlarını dost; şeytanı ve şeytanın askerlerini düşman kabul
    etmek ve dostluk ve düşmanlığını ispatlayacak davranışlarda
    bulunmaktır.
    VELÂYETIN SIYASÎ GÖRÜNTÜLERI
    Kur’an, velîliği kan ve soy bağına değil, iman bağına bağlar. Yakın ve uzak
    akrabayla kurulacak olan iman ve velâyet bağı, onlar arasındaki dostluk ve sevgi
    atmosferi oluşturacaktır. İslâm, mü’minleri hangi renkten, hangi ülkeden ve
    hangi soydan olurlarsa olsunlar, velî ilân eder. Onların birbirleri üzerinde velâyet
    1734 4/Nisâ, 76
    ≈ 522 ≈
    Ahmed Kalka n
    hakları vardır. Onlar bu hakkını bir iman borcu olarak almaktadırlar. Bilindiği
    gibi mutlak velâyet yetkisi Allah’a aittir. O’nun Rasûlü Muhammed (s.a.s.) de,
    mü’minlere kendi öz nefislerinden daha “evlâ”dır, dostluk ve yardım bakımından
    daha yakındır. Peygamberimiz (s.a.s.), bütün mü’minlerin öncelikli velîsidir. O,
    mü’minler üzerindeki bu velâyet hakkını, peygamberlik görevini yerine getirerek,
    mü’minleri irşâd ederek, onlara doğru yolu göstererek kullanır.
    Birbirlerinin velîsi olan mü’minlerin de birbirleri üzerinde velâyet hakları bulunmaktadır.
    Onlar bu hakkı, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye ederek, ma’rûfu
    emrederek, münkerden alıkoyarak, birbirlerine yardım ederek, dostluğu ve sevgiyi
    birbirlerine göstererek, haklarını koruyarak, velâyet yani yönetim makamına
    mü’min olanlardan başkasını geçirmeyerek, mü’minler aleyhine kâfirlere/inkârcılara
    ve bozgunculara destek olmayarak kullanırlar.1735 B u â yetle, k âfirler v e
    ehl-i kitapla velâyeti yasaklayan âyet, yan yana düşünüldüğü zaman ‘velâyet’
    kavramı ‘dostluk, koruma ve yardım’ anlamlarından, ‘temsil ve yönetme yetkisi’
    anlamlarına doğru genişler. Bu anlamda velâyet ‘kamu velâyeti’dir, yani toplumun
    yönetimi için birine yetki vermedir. Mü’minler, bu velâyeti-yönetim yetkisini
    iman edip sâlih amel işleyen kimselere verirler. Müslümanlar adına tasarrufta
    bulunma yetkisi iman eden ve imanın getirdiği ilkelere her alanda uyan, kararları
    ve icraatlarıyla İslâm’a bağlılıklarını isbat etmiş kişilerde olmalıdır. 1736
    Şüphesiz küfredenler, inanmamakta direnenler ve İslâm’a karşı her araca
    başvurarak mücadele edenler de birbirlerinin velîleridir.1737 Onlar, her türlü günah
    işinde birbirlerine destek olurlar, yardım ederler. Dünyada iken Allah’tan
    başkasını velî edinenler, hem dünyada hem de Kıyâmette bir velî ve yardımcı
    bulamayacaklardır.1738 İslâmî yönetim sisteminde ‘ulu’l emr’in diğer adı ‘velîyyü’l
    emr’dir. İşin velîsi anlamındaki bu deyim, oldukça anlamlıdır. Mü’minlerin din
    ve dünya işlerinin emânetini yüklenen emir sahipleri, onların velâyetini almış,
    onların velîleri durumuna gelmiş kişilerdir. Bu velâyet hakkının da gerçek Velî
    olan Allah’ın hükümlerinin uygulanmasıyla elde edileceği açıktır. İman etmeyen,
    müslümanların gittiği yoldan gitmeyenlere bu işleri yapma velîliği (velîyyü’l emr
    emâneti) verilmez.
    Görüldüğü gibi “velî” kavramı, Allah, peygamber, melek, mü’minler hakkında
    kullanıldığı gibi; şeytan, inkârcılar ve münâfıklar hakkında da kullanılmaktadır.
    1735 9/Tevbe, 71
    1736 Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasî Kavramlar, s. 77
    1737 9/Tevbe, 73
    1738 4/Nisâ, 173; 18/Kehf, 17; 33/Ahzâb, 65
    ≈ 523 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Velâ ve Berâ
    Bütün kullanılışlardaki ortak nokta; yardım, dostluk, yakınlaşma, işini üslenme,
    idaresini başkasına verme anlamlarıdır. Velâyet, bu anlamda kullanıldığı gibi,
    İslâm kültüründe daha farklı bir mânâya da sahiptir. Velâyet, bir yönüyle siyâsî
    bir kavramdır ve yönetimle ilgilidir. Kelimenin sözlük anlamı, aile içinde babanın
    velî oluşunu, müslümanların din ve dünya işlerini emanet ettikleri yetki ve hak
    sahibini işaret ediyor. Mü’minler, bu velâyet hakkını kendilerinden olmayan kimselere
    veremezler. Yukarıda geçtiği gibi inkârcılar, bozguncu müfsitler, haddi
    aşanlar, münâfıklar, şeytanın dostları ve tâğutlar, mü’minlerin velîsi değildirler,
    olamazlar.
    Öyleyse mü’minlerin, kendilerine asla velî olmayacak bu gibi kimselere,
    yönetim yetkilerini, dinlerine müdâhaleyi, bireysel ve sosyal hayatlarını bırakmamaları
    gerekir. Yalnız, şunu da hatırlatmak lâzımdır ki, mü’minlerin dışındaki
    insanların velî/dost edinilmemesi, asla kötü muâmele, hak ihlâli ve sürekli kavga
    hali demek değildir. Bilakis dinimiz, bütün insanlara iyi muâmele etmeyi emrediyor.
    Ancak velâyet bağı iman ile oluşan bir bağdır. Mü’minler inkârcılar ile bir
    arada yaşayabilirler, ama işlerini onlara emânet etmemeleri, onları sırdaş ve velî
    edinmemeleri şarttır.
    MÜSLÜMAN OLMAYAN AKRABALARLA DOSTLUK VE İLIŞKI
    İslâm’da esas bağ, din bağıdır. Hangi ırktan, hangi soydan olursa olsun
    sadece müslümanlar birbirlerinin kardeşidir,1739 velîsidir.1740 Bir mü’min, aralarında
    din bağı bulunmayan yakın akrabalarını velî/dost kabul edemez.
    “Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve
    kardeşlerinizi velî/dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte
    onlar zâlimlerin kendileridir.”1741; “De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız,
    kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından
    korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler (evler, konaklar,
    köşkler) size Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten
    daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar
    topluluğunu hidâyete erdirmez.”1742; “Allah’a ve âhiret gününe iman
    eden bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri veya akrabaları da olsa)
    1739 49/Hucurâct, 10
    1740 9/Tevbe, 71; 5/Mâide, 55
    1741 9/Tevbe, 23
    1742 9/Tevbe, 24
    ≈ 524 ≈
    Ahmed Kalka n
    Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte
    onların kalbine Allah, iman yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir.
    Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî
    kalacaklardır. Allah onlardan râzı olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır.
    İşte onlar, hizbullahtır/Allah’tan yana olanlardır. İyi bilin ki hizbullah/
    Allah taraftarları, kuşkusuz felâha/kurtuluşa erenlerdir.” 1743
    Ashâb-ı kiram, Allah ve Rasûlüne dostluğun, onların düşmanlarına düşmanlığın
    en güzel örneklerini vermişlerdir. Meselâ Ebû Ubeyde, Uhud’da babası
    Cerrah’ı öldürmüş, Hz. Ebû Bekir de savaşta oğlu Abdurrahman’a karşı
    çıkmak istemiş, ama Hz. Peygamber izin vermemiş, Mus’ab bin Umeyr,
    Uhud’da kardeşi Ubeyd bin Umeyr’i öldürmüştü. Aynı şekilde Ömer bin
    Hattâb, Bedir’de dayısı Âs bin Hişam’ı, Hz. Ali, Hz. Hamza ve Ebû Ubeyde
    amcazâdeleri olan Utbe, Şeybe ve Velîd bin Utbe’yi öldürmüşlerdi.
    İnsanlar arasındaki yakınlığın asıl sebebi din birliğidir. Allah’ın dinine inanmış
    ve peygamberleri tasdik etmiş kimseler birbirlerinin mânevî akrabası,
    yakını ve dostudurlar. Bunların aralarında mânevî bir birlik (vahdet) vardır.
    Mü’minlerle kâfirler ırk ve soy bakımından birbirlerinin akrabası olsalar bile,
    bu akrabalığın Allah katında hiçbir değeri yoktur. Nitekim Hz. Nûh’un oğlu
    iman etmediği için, Allah Teâlâ onu Nûh peygamberin âilesinden saymamıştır:
    “Nûh Rabbine duâ edip dedi ki: ‘Ey Rabbim! Şüphesiz (boğulmuş
    olan) oğlum da âilemdendir. Senin vaadin ise elbette haktır. Sen hâkimler
    hâkimisin.’ Allah buyurdu ki: EyNûh! O asla senin âilenden değildir. Çünkü
    o, sâlih olmayan bir amel sahibi idi (kâfirdi). O halde hakkında ilmin
    olmayan bir şeyi Benden isteme. Ben sana câhillerden olmamanı tavsiye
    ederim.” 1744
    Bütün bunlarla birlikte İslâm, âile bağlarına çok önem verir. Mü’min olmayan
    akrabalarla her durum ve şartta ilginin kesilmesini emretmez. Onlardan
    İslâm’a ve müslümanlara düşmanlık gelmez ise, İslâm onlara karşı iyilik yapmayı
    ve onları ziyâret etmeyi yasaklamaz. “Allah’a ibâdet edin ve O’na hiçbir
    şeyi şirk/ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara,
    yakın komşuya (eş dost ve arkadaşa), uzak komşuya, yolcuya, ellerinizin
    altında bulunanlara iyi davranın; Allah kendini beğenen ve daima böbürlenen
    kimseyi sevmez.”1745 Özellikle müşrik de olsalar, ana babaya ihsanla/
    1743 58/Mücâdele, 22 ve yine bk. 64/Teğâbün, 14.
    1744 11/Hûd, 45-46
    1745 4/Nisâ, 36
    ≈ 525 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Velâ ve Berâ
    iyilik ve güzellikle davranmayı, onlarla sıcak ilişkiler içine girilmesini arzular:
    “Biz insana ana babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası
    onu nice sıkıntılarla taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte
    bunun için) önce Bana, sonra da ana babasına şükretmesini tavsiyede
    bulunmuşuzdur. Dönüş ancak Banadır. Eğer onlar seni, hakkında bilgin
    olmayan bir şeyi (körü körüne) Bana şirk/ortak koşman için zorlarlarsa,
    onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin...” 1746
    Bu âyette de görüldüğü gibi, şirk konusunda ana baba dâhil hiçbir kimseye
    itaat edilmemesi, ama müşrik bile olsalar ana babaya iyilik yapılması
    emredilmektedir. Nitekim Hz. Âişe’nin kardeşi Esmâ’ya (r.a.), müşrik annesini
    ziyâret edip iyilik yapması için Hz. Peygamber’in izin verdiği bilinmektedir. 1747
    Müslüman olmayan ebeveyne de infak vâciptir; dinleri farklı da olsa, kişi
    muhtaç olan anne babasına bakmakla yükümlüdür. Bir müslümanın durumu
    müsait iken, ana babasını sıkıntı ve zorluk içinde kıvranır vaziyette bırakması,
    tabii ki, bir iyilik ve ihsan sayılmaz. Hâlbuki Kur’an, her şartta ana babaya
    ihsan ve iyiliği emretmektedir.1748 Allah, akraba ile ilgisini keseni kötülemiş,1749
    akrabanın haklarına riâyet etmeyenin günah işlediğini bildirmiş, yakınları kâfir
    de olsalar, Allah, bunların haklarını yakınlarına vâcip kılmıştır.”Akraba ile
    alâkayı kesen cennete giremez.”1750 Demek ki, sevgi, velî kabul etmek,
    onları sırdaş edinmek başka şeydir; kâfir akrabaya nafaka temin etmek,
    onları ziyâret etmek, onlara ihsanda bulunmak ise daha başka
    bir şeydir; bunlar birbirine karıştırılmamalıdır.
    EVLIYÂULLAH / ALLAH’IN VELÎLERI KIMLERDIR?
    Velî’nin çoğulu “evliyâ”dır. Halk arasında velî veya evliyâ denilince yukarıda
    anlatılanlar pek akla gelmez. Kafalarda biraz daha özel bir insan grubu
    şekillenir. Bir taraftan evliyâ göklere uçurulur, onlara karada ve denizde, yerde
    ve gökte Allah’a ait nice görevler havâle edilir; fakat böyle bir anlayıştaki
    yanlışlıklar düşünülmez. Buna karşın Kur’an’ın şiddetli yasaklamasına
    rağmen kimileri inkârcıları, zâlimleri veya tâğutları velî/dost ve sırdaş edinir.
    1746 31/Lokman, 14-15
    1747 Buhârî, Hîbe hadis no: 2620; Müslim, Zekât hadis no: 1003
    1748 2/Bakara, 83; 4/Nisâ, 36; 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 23; 31/Lokman, 14
    1749 4/Nisâ, 1
    1750 Buhârî, Edeb, hadis no: 5984; Müslim, Birr, hadis no: 2556
    ≈ 526 ≈
    Ahmed Kalka n
    Böylelerine toplumun velâyet-yönetim yetkisini seve seve verir. Hatta onların
    müslümanların aleyhine olan düşmanlıklarına ortak olur. Bazıları da Kur’an’a
    göre velâyeti caiz olmayan zorbaların İslâm ülkelerinde kurdukları gayri İslâmî
    düzenlere ses çıkarmazlar, onların siyasetlerinden memnun kalırlar.
    Onların zulüm sistemlerine destek olur ve bunun ne anlama geldiğini hiç
    akıllarına getirmezler.
    Birçokları ömürlerini aslı astarı olmayan velî-evliyâ menkıbeleriyle (hikâyeleriyle)
    tüketirken, müslümanların velâyetini gasbedenlerin İslâm âlemini
    ne hale getirdiklerini, müslümanlara nasıl davrandıklarını hiç düşünmezler.
    Yanlış velî-evliyâ düşüncesi sebebiyle niceleri Tevhid dininin dışına çıkarlar
    da farkında bile olmazlar. Bu konuyu Kur’an’ın ve sünnetin çerçevesi dışında
    değerlendirenler, özel bir statü verdikleri evliyâda olağanüstü güçler ve yetkiler
    görürler. Onların peşine takılır, bir dediklerini iki etmezler. Ağızlarından,
    ya da kalemlerinden çıkan sözleri doğru mu yanlış mı diye düşünmeden
    benimserler. Evliyâ dedikleri kimselerde mutlaka tabiatüstü bir güç ve kerâmet
    görmek isterler. Göremeyince de kendileri uydururlar. Ya da önceden
    uydurulmuş malzemeyi kendi şeyhleri için kullanırlar.
    Her konuda olduğu gibi bu konuda da şaşmaz ölçü Kur’an’dır. Öyleyse
    velî veya evliyâ kimdir, özellikleri nelerdir? “Haberiniz olsun; Allah’ın velîeri
    (evliyâullah), onlar için korku yoktur, onlar mahzun da olacak değillerdir.”
    1751 Onlar Allah’tan hakkıyla korkup çekindikleri için, onlara dünyada ve
    âhirette korku yoktur. Onların ilerisi güzel olduğu için geçmişle ilgili hüzünleri
    (üzüntüleri) kalmamıştır. Hesapları sebebiyle korkmayacaklar ve hesaplarının
    kötü olmaması sebebiyle de üzülmeyecekler.
    Bu müjdeye kavuşacak olan “evliyâ” kimdir? Cevabı bu âyeti takip eden
    ikinci âyet veriyor: “Onlar iman edenler ve (Allah’tan) korkup sakınanlardır.
    Müjde, dünya hayatında ve âhirette onlarındır. Allah’ın sözleri için değişiklik
    yoktur. İşte büyük kurtuluş budur.”1752 Ölçü iman ve takva. Kim hakkıyla
    iman eder, imanını şirk veya riyâ gibi şeylere bulaştırmazsa ve arkasından
    da Kur’an’ın tanımladığı takvâya ulaşırsa, işte böyleleri Allah’ın velîleridir.
    Yukarıda ifade edildiği gibi, Kur’an ‘velî’ kelimesini hem olumlu hem de
    olumsuz anlamda kullanmaktadır. Şeytanın velîsi olabildiği gibi, putların da
    velîsi olabilir. İnkârcılar ve zâlimler her bakımdan birbirlerinin velîsidirler. Buna
    1751 10/Yûnus, 62
    1752 10/Yûnus, 63-64
    ≈ 527 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Velâ ve Berâ
    karşın Allah mü’minlerin velîsi/dostu ve yardımcısıdır. O, müslümanların kendi
    aralarında da velâyet ilişkisinin olmasını emretmektedir. Bunun yanında
    Rabbimiz iman edip takvâ sahibi olan kullarını kendine ‘velîler-evliyâu’llah’
    olarak seçiyor. Demek ki mü’münler için sıradan bir velî olmak değil; Allah’ın
    velîlerinden, evliyâullahtan olmak önemlidir.
    Mü’min zaten İslâm’a bütün benliği ile iman edendir. Buna bağlı olarak
    bütün mü’minler de takvâ üzere yaşamak zorundadırlar. İman takvâyı gerektirir.
    Takvâsız mü’min olunamayacağına göre, Allah’ın râzı olduğu bütün
    mü’minler evliyâdır, Allah’ın velîsidir. Allah da onların mevlâsıdır. Yukarıda
    mü’minlerin hepsinin birbirlerinin velîsi olduğu açıklanmıştı. Elbette mü’min
    deyince, akla, Allah’tan hakkıyla korkup çekinen teslim olmuş müslüman
    gelir.
    Peygamberimiz’den gelen bir rivâyet konuyu daha anlaşılır bir şekilde
    açıklıyor. Peygamberimize Allah’ın velîleri kimlerdir diye sorulmuş, O da şöyle
    buyurmuştur: “Onlar öyle kimselerdir ki, görüldükleri zaman Allah hatırlanır,
    zikredilir.”1753Hz. Ömer’den (r.a.) rivâyet edilen bir hadiste de, kendileri
    şehid veya nebî olmadıkları halde nebîlerin ve şehidlerin gıpta ettiği, aralarında
    ticaret ve akrabalık olmadığı halde birbirlerini Allah için seven kimselerden
    bahsedilmektedir. 1754
    Evliyâullah (Allah’ın velî kulları), Allah için severek birbirlerine dost, yârân,
    ahbap olurlar.1755 Ya da onlar Allah uğruna, O’nun adıyla, O’nun celâli için
    birbirlerini severler. Bu sevgi ile beraber birbirlerine ilgi gösterirler. 1756
    Takvâ sahibi mü’minler, Hakk’ın canlı şâhitleridir. Onlar, İslâm’ın güzelliklerini
    pratik hayatlarında gösterirler. Onlar İslâm’ı öylesine güzel yaşarlar
    ki, onlara bakıldığı zaman Rabbimizin ve O’nun verdiği nimetlerin hatırlanmaması
    mümkün değildir. İşte Allah’ın velî kulları, müttakî mü’minlerdir. Bu
    gibi mü’minler özel bir sınıf değillerdir. Bu velîlik sıfatını onlar iman ettikleri
    ve uydukları Kur’an’dan alırlar. Ne peşlerine gelenlerden, ne de yukarılarda
    olduğu zannedilen ve olağanüstü şahsiyet olarak düşünülen kimselerden.
    1753 Dürrü’l Mensur, 4/370; naklen Elmalılı, 4/495
    1754 Müstedrek, 4/170; naklen Elmalılı, 4/495
    1755 Ebû Dâvud, Sünne 2, hadis no: 4596, 4/197
    1756 Müslim, Birr 38, Hadis no: 2567, 4/1988; Tirmizî, Zühd 53; Dârimî, Rekaik 44, hadis no: 2760,
    2/221; Ahmed bin Hanbel, 2/237, 328, 338, 370, 533; 3/87, 4/128, 386
    ≈ 528 ≈
    Ahmed Kalka n
    Bilindiği gibi İslâm’da ruhbanlık ve özel bir sınıf statüsü yoktur. Herkes
    Allah’ın önünde eşittir ve herkes Rabbine kulluk yapmakla yükümlüdür. Kimsenin
    Allah katında bir imtiyazı (ayrıcalığı) yoktur. Üstünlük, derece ve sevap
    kazanma ölçüsü yalnızca takvâdır. Kimin takvâlı olduğunu da yalnızca Allah
    bilir. Allah’ı râzı etmeye çalışan kullara Allah’ın pek çok yardım ettiğini, onlara
    çok hayırlar verdiğini, görünen ve görünmeyen nimetlerle desteklediğini,
    mü’min topluluklarla çeşitli yardımları ulaştırdığını Kur’an haber vermektedir.
    Mü’minler zaten kerem sahibi insanlardır; Allah dilerse onlara daha fazla
    kerâmette bulunabilir.
    Kerâmet, velî olmanın şartı değildir. Allah dilediği kuluna dilediği nimeti
    değişik şekillerde ulaştırır. Tekrar edelim ki, velî olmanın, yani ‘evliyâullah’tan
    olmanın şartı iman ve takvâdır. Velî olmak evliyâ sayılmak için başka törenlere,
    şartlara, uzun boylu açıklamalara, tarîkat silsilelerine, başkaları tarafından
    verilecek ünvanlara ihtiyaç yoktur. Kur’an, kimin velî olduğunu açık açık
    anlatmaktadır. 1757
    TASAVVUF ETKISIYLE VELÎ VE EVLIYÂ KAVRAMLARINDA ANLAM KAYMASI
    Müslümanım diyenlerce tahrif edilen Kur’an kavramlarından biri, “velî”
    kavramıdır. Kur’an ve sünnetteki gerçek mânası yönüyle bu kavramın içi boşaltılarak
    tevhidî konumundan soyutlanıp velâyet, ayrıcalıklı bir sınıfa nisbet
    edilmiştir. Yaşadığımız toplumda, “tevhid”e zarar vermeye müsâit vesîle, şefaat
    ve velî anlayışları vardır. Eğer nefsimizi ve çevremizi Kur’an’ın gözlüğüyle
    görmeye çalışırsak, yanlışlıkların önüne geçebiliriz. Tasavvufun etkisiyle, geleneksel
    anlamda velî (veya evliyâ); benliğini Allah’ta yok etmek sûretiyle birtakım
    üstün vasıflar kazanarak, hârikulâde şeyler gösterebilen büyük insan
    anlamında kullanılmaktadır. Hatta daha da ileri gidilerek Allah adına kâinatın
    idaresini düzenlemeye yetkili kişiler olarak algılanmaktadır.
    Hicretin ilk asrında başlayan zühd ve takvâ anlayışı, giderek tasavvufî bir
    şekle bürünmüş ve 9. yüzyıldan sonra ise geniş ve renkli bir tefekkür meydana
    getirmiştir. Velî kavramının, Türkler’in İslâm’a girişinden sonra, İslâm
    öncesi dinlerinden taşıdıkları Şamanizm, Budizm, Zerdüştlük, Mazdeizm,
    Maniheizm ve Hıristiyanlık gibi inançların tesiriyle ıstılahlaştığı görülmektedir.
    Öyle ki, Allah’a yakın olduğu kabul edilen, velî diye vasfedilen bu kişilerin
    1757 Hüseyin K. Ece, a.g.e., s. 755-757
    ≈ 529 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Velâ ve Berâ
    fevkalâde kuvvet ve kudretlerle mücehhez olduğuna ve herhangi bir konuda
    -sağ veya ölü iken- yardımlarının söz konusu olacağına inanılmaktadır. Böyle
    bir anlayış, velînin takdis olmasıyla sonuçlanmaktadır. Yukarıdaki anlamıyla
    müslümanlar arasında yaygınlaşan bu velî kavramının menşe’ itibarıyla
    İslâmiyet’le ilişkisi olmadığı söylenir. Aynen hıristiyanlıktaki saint/aziz kültü
    gibi, müslümanlar arasında yaygınlaşan bu velî kelimesinin İslâm’dan önceki
    putperest kültürlerle yakın alâkası olduğu ifade edilir.1758
    Eski Türk şamanları incelendiğinde bunların Türk velî tipine çok benzediği
    anlaşılır. Gelecekten haber veren, hava şartlarını değiştiren, felâketleri
    önleyen, yahut bunları düşmanlarına Mûsâllat eden, hastaları iyileştiren,
    göğe çıkıp uçabilen, ateşte yanmayan, yani bu özelliklere sahip olduklarına
    inanılan Türk şamanları bu hüviyetleriyle âdetâ İslâm sonrası eserlerde velî
    veya evliyâ olarak tanındı. Şamanist Türkler, şamanların hârikulâde insanlar
    olduklarına, ruhlar ve gizli güçler ile ilişki kurup onlara istediklerini yaptırabildiklerine
    inanırlardı. Türklerin velî telakkisinin oluşmasında eski atalar kültürünün
    de önemi vardır. Ata öldükten sonra onun ruhunun üstün birtakım
    güçleri olduğuna inanılır ve ondan şefaat beklenir. Bu üstün rûhânî güçlerle
    donanmış insan tipinin müslümanlıktaki velî tipiyle ilgi kurulmasında güçlük
    çekilmedi. Kur’ân-ı Kerim’deki çeşitli mûcizeler gösteren peygamberlerin
    şahsiyetini kendi din adamlığıyla benzeştirdiler. Velî ve evliyâ kültürünün
    oluşmasına sebep olan unsurlar şunlardır: a) Eski Türk inançları, b) Budizm
    ve Şamanizm, c) İslâm öncesi kültür, d) Kitab-ı Mukaddes kaynaklı inançlar,
    d) İslâm’ın (Kur’an ve hadisler) yanlış yorumu.
    10-12. asırlarda İslâmiyet, Orta Asya’da yayılırken tekkelerin çoğu eski
    Budist manastırlarının yerine, yahut yakınlarına yapılıyor, zamanla manastırdaki
    azize ait menkıbeler, yerli halkla ilişkiler kurmada kolaylık olması için
    İslâmî bir hüviyete dönüştürülüyordu. Bu usûl, hem Anadolu’da, hem de
    Rumeli’de tatbik edildi. Meselâ, Hacı Bektaş’ın Sulucakarahöyük’te kurduğu
    tekke, burada yaşayan Hıristiyanların takdis ettiği Saint Charalambus’a ait
    kilise ve kültürü İslâmî bir havaya büründürüldü. Bu örnekler çoğaltılabilir.
    Bu velî veya evliyâların neler yaptıklarını Abdurrahman Câmî’ye ait, tasavvuf
    kitaplarının meşhurlarından olan eseri Nefehâtü’l-Üns min Hazerâti’l-Kuds
    isimli eserden takip edelim:
    1758 Bk. E. A. Westermarck, İslâm Medeniyetinde Puta Tapma Devrinden Artakalan İtikatlar, Ankara,
    s. 11, 19-20; Haksöz, sayı: 11 (Şubat 92), s.14
    ≈ 530 ≈
    Ahmed Kalka n
    1) Yoğu var etmek, varı yok etmek,
    2) Gizli şeyleri açığa çıkarmak, açıkta olanları gizlemek,
    3) Ölüyü diriltmek, diriyi öldürmek,
    4) Duâyı gerçekleştirmek,
    5) Gıyâben söylenenleri işitmek,
    6) Gaybden ve gelecekten haber vermek,
    7) Su üzerinde yürümek, mekân aşmak,
    8) Aynı anda muhtelif yerlerde görünmek,
    9) Hayvan, bitki veya cansız maddelerin tesbih ettiklerini duymak,
    10) Havada dolaşmak,
    11) Vahşi hayvanları emrine almak.
    Yukarıda sayılan özelliklere uygun, tarihte ve günümüzde var sayılan velîlere
    örnekler veren külliyât bir hayli yaygındır. Örnek olarak; Hacı Ubeydullah
    Ahrar denilen şahıs Semerkant’ta otururken, aynı anda İstanbul’u fetheden
    Fâtih’in ordusuna yardım eder şeklindeki olay, bütün klasik kaynaklarda çok
    rahat bir şekilde anlatılır.1759 Bazıları da “insanın kalbinden geçirdiğini bilir,
    gelenin sormadan cevabını verir, istemeden ihtiyaç sahibinin muhtaç olduğu
    şeyi bağışlardı. Gönüllere ve rüyalara tasarrufu vardı. Bereket gittiği yerlere
    yağardı. 1760
    Bazıları da Allah ile konuşabiliyor, hatta O’nu da emri altına alıyor: “Hak
    Teâlâ dedi: ‘Yâ Cüneyd, ben seninim, sen benimsin. Şimdiye değin sen benim
    dediğimi tutardım; şimdiden sonra ben senin dediğini tutarım.”1761 Bir
    başkası: “Evliyâdan bazıları vardır ki, sâdık mürîde vefâtından sonra, hayattayken
    olduğundan daha fazla menfaat eriştirir. İsterse o velî, kabrinde
    meyyit olsun. Kabrindeyken müridini yetiştirir. Müridin kabrinden onun sesini
    işitir. Nitekim Ebu’l-Hasan Hırkani, Beyazıd Bestami’den bu şekilde feyz almıştır.
    1762 Bazıları işi daha da ileri götürerek; “Allah beni över, ben de onu. O
    bana kulluk eder, ben de O’na. Bir halde O’nu ikrar eder ve eşyadaki çokluk
    ve değişikliği görünce inkâr ederim.” 1763
    Velî (veya şeyh) ile sohbetin usûlü: “Evvelâ mümkün ise gusl ile, olmazsa
    taze bir abdestle iki rekât namaz kılmak, anlayamadığı bir şey varsa,
    onu kendi kusuruna haml etmek, hiçbir sûrette şeyhin kavl, fiil ve ahvâline
    1759 İrfan Gündüz, Osmanlılar’da Devlet-Tekke Münâsebetleri, Sehâ Neşriyat, s. 43-44
    1760 Mehmed Zâhid Kotku, Ehl-i Sünnet Akaidi, Sehâ Neşriyat, s. 7
    1761 Feridüddin Attar, Tezkiretü’l-Evliyâ, Erkam Y. s. 158
    1762 Es-Seyyid Abdülhakim Arvasî, Râbıta-i Şerife, Büyük Doğu Y. s. 19
    1763 Muhyiddin-i Arabî, Fusûsu’l-Hikem, M.E.B. Y. s. 48
    ≈ 531 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Velâ ve Berâ
    kat’iyyen itiraz etmemek, şeyhin kelâmını hakdır diye itikad etmek... Sohbet
    bitince çok oturmayıp hemen kalkıp izin istemek ve ellerini dizlerini öpüp geri
    geri gitmek...”1764; “Allahu Teâlâ’nın ism-i zâhirleri o kadar çok tecelli etti ki,
    her şeyde ayrı ayrı göründü, hatta nisâ (kadınlar) şeklinde, onların organları
    halinde ayrı ayrı zâhir oldu. Bu tâifeye o kadar bağlandım ki, nasıl bildireyim,
    kendimi tutamıyordum. Onların şeklindeki zuhur başka hiçbir şeyde yoktu.”
    1765
    Örnekleri çoğaltmak mümkün. Allah adına, din adına bu anlatılanların
    İslâm’la bir ilgisi olmadığı halde, bu eserlerin Kur’an rehberliğinde yeniden
    okunması ve yeniden değerlendirilmesi gerekir.
    Yukarıda görüldüğü gibi, Kur’an-ı Kerim’e göre, gerçek velî Allah’tır, Birçok
    âyette Allah’ın mü’minlerin velîsi ve yardımcısı olduğunu görmekteyiz.1766
    Yine Kur’an, Allah’tan başka velî edinmeyi yasaklar. “Onların Allah’ın dışında
    kendilerine yardım edecek velîleri yoktur.”1767; “Yoksa O’nun dışında
    birtakım velîler mi edindiler? İşte Allah, velî olan O’dur. Ölü olanları da diriltir.
    Her şeye güç yetiren O’dur.”1768; “Haberin olsun, hâlis (katıksız) olan
    din, yalnızca Allah’ındır. O’ndan başka velîler edinenler (şöyle derler): ‘Biz
    bunlara bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz.’ Hiç
    şüphesiz Allah kendi aralarında ihtilâf ettikleri şeylerden hüküm verecektir.
    Gerçekten Allah, yalancı kâfir olan kimseyi hidâyete eriştirmez.” 1769
    Kur’an, insan vasfı olarak velî konusunda da mü’minlerin birbirlerinin
    velîleri olduğunu belirtir. “Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, birbirlerinin
    velîleridirler; iyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru
    kılarlar, zekâtı verirler. Allah’a ve rasûlüne itaat ederler. İşte Allah’ın
    kendilerine rahmet edeceği bunlardır.”1770; “İyi bilin ki Allah’ın dostlarına
    korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir. Onlar Allah’a iman etmiş ve
    muttakî olmuşlardır.”1771 Allah’ın dostları olduğu gibi, şeytanın da dostları
    vardır. “Şeytanları inanmayanların evliyâsı kıldık.”1772 Takvânın özelliklerini
    de Kur’an, özellikle Bakara, 3-5 ve 177. âyetlerde açıklar. Bu âyetlere göre
    1764 M. Zâhid Kotku, Tasavvufî Ahlâk, c. 1, s. 90
    1765 İmam-ı Rabbâni, Mektubat Tercümesi, 1. Mektup, Sönmez Neşriyat, s. 6
    1766 2/Bakara, 257; 3/Âl-i İmrân, 68; 7/A’râf, 155; 9/Tevbe, 116
    1767 42/Şûrâ, 46
    1768 42/Şûrâ, 9
    1769 39/Zümer, 3
    1770 9/Tevbe, 71
    1771 10/Yûnus, 62-63
    1772 7/A’râf, 27
    ≈ 532 ≈
    Ahmed Kalka n
    takvâ, iman ve sâlih amellerdir. İslâm’ın yaşanması ve hayata geçirilmesidir.
    Kur’an’ın, Rasûlün hayatıyla örnek davranışlar haline, yaşayan Kur’an haline
    gelmesidir. Mü’min ve müslüman olmanın yolu, velî olmanın yolu, Kur’an
    ve sünnete uygun yaşamaktan geçer. Kur’an, takvâ sahibi olmamızı istiyor.
    Hatta daha da ileri giderek, gerçek mü’minlerin, takvâ sahiplerine önderler
    olmasını öneriyor. Bu da yaşanan hayata yön verip İslâm’a uygun bir şekilde
    örneklik yapmakla mümkündür. Allah’ın dostlarının kerâmeti, ihsânı ve takvâsı;
    Kur’an’ı, yaşanan bir hayat haline getirmesidir. Bazılarının anladığı gibi,
    kâinata tasarrufta bulunma, duâlara icâbet etme, öldüklerinde geri kalanları
    mezardan idare etme, mezarları üzerinde kubbeler inşâ edilme şeklinde
    değlidir.
    Kur’an, Hz. Peygamberimiz’e şöyle buyurur: “De ki: ‘Ben kendime Allah’ın
    dilediğinden başka ne bir yarar, ne de bir zarar verme gücüne
    sahibim. Eğer gaybı bilseydim, elbette çok hayır elde ederdim ve bana
    kötülük dokunmazdı. Ben sadece iman edenler için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.”
    1773 Yine Kur’an’da insanların kalplerine tasarrufta bulunmak,
    hakka meyletmeyen kimselerin kalplerine imanı yerleştirmek ve buna benzer
    hususlarda peygamberlere bile yetki verilmediği1774 halde, birtakım insanlara
    takvâ adına Kur’an dışı ilâhî sıfatlar vermek, İslâm’ı bilmemek veya bile bile
    düşmanlık etmek demektir. Kur’ân-ı Kerim, peygamberlerin bile sahip olduğu
    bütün kudret, azamet, üstünlük ve şerefin Allah’a itaat edip tamamıyla
    O’nun hükümlerini uygulamada olduğunu belirtir.
    Hz. Peygamber, Kur’an’dan yüzçevirir, Allah’ın kelâmını değiştirmeye
    kalkar ve kendi sözlerini ona ilâve edecek olursa; onun başkası üzerinde
    hiçbir üstünlüğe sahip olamayacağı açıklanır. “Sana gelen ilimden sonra,
    eğer onların hevâlarına/arzularına uyacak olursan, andolsun ki Allah’tan
    sana ne bir dost, ne de bir yardımcı olur.”1775; “De ki: ‘Onu kendi tarafımdan
    değiştirmek benim için imkânsızdır. Ben, sadece bana vahyolunana
    uyarım. Şayet ben Rabbime karşı gelirsem büyük bir günün azâbından
    korkarım.”1776 Kur’an’da açıklanan bu tür âyetlerin hepsi, Rasûlullah’ın herhangi
    bir muhâlefeti, sapması veya âyetleri gizlemesinden korkulduğu için
    indirilmemiştir. Bu âyetlerin indirilmesinden maksat, insanlara, peygamberin
    Allah’a olan yakınlığının sebebinin peygamberin -hâşâ- Allah ile bazı ortak
    1773 7/A’râf, 195
    1774 27/Neml, 80; 35/Fâtır, 22-24
    1775 2/Bakara, 120
    1776 10/Yûnus, 15
    ≈ 533 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Velâ ve Berâ
    sıfatlara sahip olması veya akrabalık -hıristiyanlıktaki oğul anlayışı gibi- bağı
    olmadığını göstermektir. Böylece, peygamberin özelliğinin, uyarıcı, müjdeleyici
    olması ve Allah’ın hükümlerine kayıtsız şartsız bağlanması olduğu açıklanmaktadır.
    Velî olmak, eşyanın tabiatını tersine döndürmek sûretiyle değil; bilakis
    eşyanın tabiatı gereğince, sünnetullahın açığa çıkması, fıtratın gelişmesi ve
    Allah’ın râzı edilmesiyle mümkün olmaktadır. Allah katında yalnızca takvâ ile
    insanlar birbirlerinden ileride olabilmektedirler. Bu da, azâbından korunmak
    ve rızâsını kazanmakla mümkündür. Kim Allah’a, O’nun bildirdiği gibi inanır
    ve sâlih amel işlerse, işte kurtulanlar yanız bunlar olacaklardır. Peygamberlerin
    hepsi, Allah’ın velî kullarıdır. Onlar Allah’ı râzı etmişler, tevhidi hayatlarında
    uygulamışlar ve en güzel şâhitler olmuşlardır. Mü’minler de Allah’ın velî
    kullarıdır. Allah, iman eden ve sâlih amel işleyen kullarını velî/dost edinmektedir.
    Velînin büyüklüğü buraya kadardır. Müslümanlar da ayrıca, birbirinin
    velîsidirler. Birbirine yardım eden, bağışlayan, malından yediren, koruyan,
    kollayan insanlardır. Muhâcir ve esârın birbirlerini velî kabul etmeleri ve uygulamaları
    ile elimizdeki sağlam bilgiler, bizler için örnek teşkil etmektedir.
    İslâm akaidinde, bazı dinî çevrelerde bilinen anlamda kişilere kutsallık
    izâfe edilerek, hatta onları insanlık vasıflarının da üzerine çıkarmak gibi hayâlî
    ve mitolojik tipler icat etmek anlayışına yer yoktur. Kur’an’da net bir şekilde
    açıklanan “evliyâ”nın diğer insanlardan farkı; beşer tabiatının üzerine çıkması,
    fevkalâdelikler göstermesi veya günahları bağışlaması değil; tevhidî bir
    inanca sahip olması, münkerden kaçınması ve ma’rûfu emretmesi, her türlü
    şirke, zulme, haksızlığa karşı tavır sahibi olmasıdır. 1777
    Velî/ermiş kabul edilen rûhânîler hakkında birçok menkabeler yazılmıştır.
    Bu kişilerin hayat öyküleri ve onlara mal edilen olağanüstülükler dikkat ve ibretle
    incelenmeye değer. Bu mitolojik hikâyeler, velî kabul edilenlerle ilgili inanış
    biçiminin eksenini oluşturmaktadır. Bu hikâyelerde insanüstü özellikler o
    kadar astronomiktir ki Allah’ın kitabı ve Rasûl’ün sünnetiyle aydınlanmış aklı
    başında hiçbir mü’min, bunların gerçekliğini kabul edemez. Çünkü evliyâlık,
    ermişlik denen inanış kadar, sünnetullahı (Allah’ın evrendeki değişmez kanunlarını)
    kökünden inkâr eden, Allah’ın kâinat üzerindeki sınırsız egemenliğini
    yok sayan ve O’na açıkça kafa tutan başka bir inanış biçimi hemen
    hemen yoktur. Herhangi bir halifenin, kendi şeyhi hakkında rivâyet edilen bu
    1777 Arif Çiftçi, Veli ve Evliya Terimleri Üzerine, Haksöz, 11
    ≈ 534 ≈
    Ahmed Kalka n
    mitolojileri hiçbir zaman yalanlamamış olması, tarîkat liderleri hakkında ciddî
    bir ahlâk sorununun varlığını ortaya koymaktadır. Gerçekten de hemen hiçbir
    şeyh, kendisini mezun etmiş olan mürşidinin göklere çıkarılmasına şimdiye
    kadar itiraz etmemiştir.
    Aslında menkabe geleneği, yabancı kaynaklıdır. Özellikle şamanlıktaki
    “kam” kültünün, budizmdeki “arhanı” kültünün ve hıristiyanlıktaki “azizler”
    kültünün etkisi altında peydahlanan velîlik/ermişlik inancına bağlı olarak bu
    gelenek yerleşmiş ve zamanla kurumlaşmıştır.
    Tasavvuftaki Evliyâ Nasıl Bir Kişiliktir? Tasavvuftaki anlayışa göre
    bazı yüce ruhlu insanlar, keskin bir sezgiye, olağanüstü ve gizemli güçlere
    sahiptir. Bu kişilere, her dinin mistik toplulukları tarafından verilen bazı
    sıfatlar vardır. Evliyâ, aziz, saint, surp, ermiş gibi. Kalabalıkların çok büyük
    saygı ve bağlılık gösterdiği bu şahısların, çilehâne, manastır, savmia ve stupa
    gibi özel ve kutsal sayılan mekânlarda seyr u sülûk, mücâhede, çile, riyâzet
    ve yoga gibi her dine göre çeşitli adlar altında mistik egzersizler yaparak
    günahlarından arındığına ve bir ruh temizliğine kavuştuğuna inanılır. Bunlar
    artık himmet, bereket ve tasarruf sahibidirler. Allah adına, kâinat ve tabiat
    olaylarını yönetirler (!)
    Evliyâ denilen bu insanlar hakkındaki inanışlardan bazıları şöyledir: Bunlar
    günahsız, yüce ve yanılmaz şahsiyetlerdir; kutsal birer kişiliğe sahiptirler.
    Gizliyi ve özellikle gönüllerden geçenleri bilirler. Duâları makbuldür; ne
    dilerlerse Allah o dileği yerine getirir. Aynı anda birkaç yerde bulunabilirler.
    En uzak mesâfeleri en kısa bir zamanda katederler. İslâm ordularının (veya
    bugünkü ordunun) ön saflarında düşmana karşı çarpışır ve zafer sağlarlar...
    Bu inanç çerçevesinde şartlandırılmış duygusal insanlar, evliyâ diye niteledikleri
    kişilerin, böylesine olağanüstü güçlerine kendilerini inandırmış, onların
    hayalleri zorlayan mitolojik hikâyelerini kaleme almışlardır. Tarih boyunca bu
    konuda “menâkıbnâme” adı altında yazılan kerâmet hikâyeleri, ciltler dolusu
    birikim oluşturmuştur. (Bunların bazıları, filmlere konu olmuş, “İhlâs”lı müridlerce
    menkabeler senaryolaşmıştır.)
    Her zâtın velîlik derecesi, ona mal edilen menkabelerle ölçülmeye başlanmıştır.
    Mürîd, üstünlük, olağanüstülük, yücelik ve kerâmet olarak mürşidi
    için tasavvur edebileceği her meziyet ve olayın, eylemsel biçimde yaşanmış
    ve gerçekleşmiş olduğundan asla kuşkulanmaz. Ondan sonra da bunları,
    ≈ 535 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Velâ ve Berâ
    hayâlinin enginliği ve dilinin zenginliği oranında anlatmaya ve yaymaya başlar.
    İşte menkabeler böyle oluşmuştur.
    Hayatta olduğu sürece “Efendi Hazretleri”, “Efendi Baba”, “Efendi” unvânı
    verilen bu zatların her konuştuğunda hikmetler aranır, her sözü sayfalar
    dolusu yorumlara konu olur, attığı her adımdan, yaptığı her hareketten, göz
    atmasından, nazar etmesinden, gülümsemesinden, ya da hapşırmasından
    bile türlü anlamlar çıkarılır. Meselâ, bir kaza mı oldu, “Efendi Hazretleri bunu
    işaret buyurmuştu”, yağmur mu yağdı, “Efendi Hazretleri biraz önce duâ
    etmişti”, çevrelerinde sevilmeyen birinin başına bir belâ mı geldi, “Efendi onu
    çarptı” vs. Öldükten sonra üzerine saltanatlı bir türbe inşâ edilir; mezarının
    üzerine süslü bir sanduka kurulur; adı, hayat tarzı, sözleri ve ona ait hemen
    her şey kurumlaşır ve kutsallaşır.
    Hâlbuki İslâm’da böyle bir evliyâ telâkkisi yoktur ve olamaz. Nitekim ilk
    zâhidler olarak bilinen Hasan el-Basrî, Süfyan es-Sevrî, Abdullah bin el-Mübârek,
    Fudayl bin İyad, Şakıyk-ı Belhî, Ma’rûf el-Kerhî, Ebû Süleyman ed-
    Dârânî, Bişr el-Hafî, Seriyy es-Sakatî, Hâris el-Muhâsibî ve Sehl bin Abdullah
    et-Tüsterî gibi şahsiyetlere, yaşadıkları çağda böyle bir kişilik mal edilmemiştir.
    Velî kavramı, müslümanların ilk üç kuşağı tarafından tamamen Kur’an’ın
    tanımladığı şekilde benimsenmiştir.
    Bazılarının tebliğ adına gündeme getirdikleri dinin merkezini şekiller ve
    hayâller cümbüşü süsler. Din onlar için âyindir, tesbihtir, sarıktır, takkedir,
    cübbedir, kavuktur, sakaldır, çarşaftır, türbedir, tekkedir, mezar taşlarıdır,
    kıssa ve menkabelerdir. Bulutlar üstünde uçuşan pembe kanatlı evliyâlardır.
    Halk açısından da din, yine şekilcilik ve teferruatın merkezde olduğu
    bir anlayış ve yaşayıştır. Halka göre de İslâm, büyük kubbeli dev câmilerdir,
    kandildir, mevlittir, ilâhîdir, ezgidir, mehter marşıdır, fetih kutlama törenleridir,
    festir, kılıçtır, tuğradır, bid’attır, hurâfedir... İslâm’ın, esas olarak Kur’an ve
    Sünnet’ten ibaret olduğu, dolayısıyla bu iki kaynağın, hayata geçirilmesiyle
    ancak İslâm’dan söz edilebileceği, hemen hiç kimsenin ilgisini çekmemektedir.
    Onun için eğer kutsallaştırılmış eşya ve kavramlar hakkında en ufak
    bir olumsuz düşünceniz varsa dindar kabul edilen toplumun ölçülerine göre
    belki müslüman bile sayılmazsınız, en azından sapıksınız.
    Bilindiği gibi, İslâm’ın temeli imandır ve imanın da ağırlık merkezi Allah
    Teâlâ’ya Kur’an’da bize kendini tanıttığı sıfatlarıyla inanmaktır. Bu inancın özü
    ≈ 536 ≈
    Ahmed Kalka n
    ise, kâinatın yaratıcısı, yöneticisi, yönlendiricisi ve düzenleyicisi olarak Yüce
    Allah’ın bir, eşsiz, benzersiz, ortaksız, vekilsiz, başlangıçsız, sonsuz ve ölümsüz
    olduğu; ezelden ebede her şeyi bildiği, gördüğü, duyduğu ve her şeye
    egemen olduğudur. Tevhîdin en kısa özeti budur ve bununla birlikte Allah
    Teâlâ’nın sonsuz ve sınırsız egemenliği üzerinde hiçbir kimsenin ve herhangi
    bir gücün hiçbir halde asla etkili olamayacağıdır. Dolayısıyla, yaratığın sebep
    olduğu herhangi bir etki, yalnızca Allah tarafından yönetilen kâinat düzeninin,
    birbirine bağlı disiplinleri ve kuralları çerçevesinde ancak meydana gelebilir.
    Gerçek bu iken, tarihin akışı içinde ve çeşitli etkenler altında zamanla
    “ermişlik” diye bir inanç peydahlanmış, böylece “evliyâ” diye -sözde- üstün
    güçlere sahip bazı kimselerin, Allah adına kâinat olaylarına yön verebileceklerine
    inanılmaya başlanmıştır. Bütün bu anlayışlar, Kur’an ve sahih sünnet
    çerçevesi içinde sorgulanmalı, inançlardan şirk kalıntıları temizlenmeli, velî
    kavramı da, diğer İslâmî kavramlar gibi, Kur’an’la sağlaması yapılarak i’tidal
    içinde yeniden değerlendirilmelidir. Müslümanım diyenlerin kendilerini, inanç
    ve amelleriyle elden geçirmesi, sağlam teraziyle tartması gerekmektedir. 1778
    Bilindiği gibi, “Velî” Allah’ın isimlerinden biridir. Allah kendisinin velî olduğunu
    söylemektedir; yani koruyucu, kollayıcı, dost, yardımcı, yakın, sahip,
    efendi mânâsında. Velîyyullah olarak kullanıldığında ise Allah’ın dinini koruyucu,
    O’nun dininin yardımcısı, O’nun dostu, O’nu sahip ve efendi edinen,
    yani özetle Allah’ı râzı eden kimse demektir. Bu durumdaki kimseyi Allah
    yakın edinmekte, O’nu sevmekte, O’ndan râzı olmaktadır. Kullarının arasında
    Allah’a yakınlığı ile mümtâz bir mevkii bulunmaktadır velîyyullahın. Bu
    seçkinlik, o kişinin Kur’an’ı ahlâk edişinin doğal bir sonucu olarak güzel ahlâkı
    sebebiyle insanlar tarafından sevilmek, beğenilmek, imrenilmek halidir.
    Allah’ın ona yardımı, sünnetullahı, eşyanın tabiatını tersine döndürmek sûretiyle
    değil; bilakis eşyanın tabiatı gereğince onun işlerinin kolay olmasının,
    başarıya ulaşmasının gerçekleşmesidir.
    Bir müslümanın, diğer müslümanların velîsi olduğuna gelince, mesele hiç
    de halkın anladığı gibi değildir. Zira, âyetlerde geçen “velî” kelimesi, birbirinin
    yardımcısı, birbirine hak yolunda yardım eden, malından yediren, birbirini
    bağışlayan, bir vücudun parçaları arasındaki uyum gibi uyum içinde ve aynı
    vücudun sağlığını korumaya yönelik bir birliktelik kastedilmektedir. Muhâcir
    ve Ensâr’ın Hz. Peygamber’i velî olarak kabullenmeleri, birbirlerinin velîsi
    olduklarıyla ilgili uygulamalar, karşılıklı tavırları, sözleri ve Peygamber’in de
    1778 Geniş bilgi için bkz. Ferit Aydın, Tarikatta Râbıta ve Nakşibendilik, s. 285-305
    ≈ 537 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Velâ ve Berâ
    onları velî/dost edinmesiyle ilgili bilgiler, bu velîliğin boyutlarını gösterir. Bu
    gerçek velîlerin hiç biri gaybı bilmediği gibi, hiç birinin gezdiği yerlere bereket
    yağdırdıklarına, kızgınlık duyduklarının ölümünü isteyip öldürdüklerine, onları
    çarptıklarına veya taş yaptıklarına, denizin üzerinde yürüdüklerine, kuru
    ağacı yeşerttiklerine ve benzeri kerâmetlerine rastlamamaktayız. O kadar
    rastlamamaktayız ki, Hz. Hamza, Uhud Harbinde kendisini öldürmek için
    fırsat kollayan ve en çok on-onbeş adım ötesinde bulunan eli mızraklı Vahşi’nin
    varlığından habersizdir. Hz. Ömer, iki adım gerisinde, safta namaza
    durarak kendisini öldürmek için hazırlanan ve hançerleyerek bunu gerçekleştiren
    Firuz isimli Ebû Lü’lü künyeli Zerdüştî kölenin niyetinden (kalbinden
    geçenden) habersizdi. Hz. Ali, kendisini öldürmek için aylardır plan kuran ve
    anlaştığı arkadaşlarıyla kararlarının bir parçası olarak kendisini öldürmek için
    namaz kıldığı câmide bulunan ve onu hançerleyerek emelinin gerçekleşmesini
    sağlayan Abdurrahman İbn Mülcem’in yanına kadar sokulan varlığından
    habersiz idi.
    Rasûlullah’ın (s.a.s.) kendilerine İslâm’ı öğretmeleri için gönderilmesini istedikleri
    tebliğcileri tuzak kurarak yolda öldürenlerin niyetlerinden habersiz
    olduğu tarihî bir vâkıa olarak karşımızda durmaktadır. Peygamber’in ve Hz.
    Ebû Bekir (r.a.) ve Hz. Ömer (r.a.) gibi özellikle ileri gelen sahâbenin, Muhâcirlerin
    ve Ensârın, âyetlerle sâbit bulunduğu üzere yaptıkları amellerden ötürü
    Allah’ın dostluğunu kazandıklarını biliyoruz. Velâyetlerinden emin olduğumuz
    bu insanların hiç birinin uçtuğu, su üzerinde yürüdüğü, gaybı bildiği ile
    ilgili sahih mâlûmâta sahip değiliz. Müslümanlık lâfla değil; iman ve yaşayışla
    isbat edilir. Nasıl ki Rasûlullah, amelleriyle, örnek yaşayışıyla1779 İslâm’ı
    bize öğretmiştur. Rasûlullah’ın Uhud’da dişi kırılır, bu velîlere bir şey olmaz;
    Rasûlullah gaybı bilmez, bu velîler bilir. Rasûlullah ölüleri (meselâ amcası
    Hz. Hamza’yı, oğlu İbrahim’i) diriltemez, bu velîler diriltir. Rasûlullah kılıçla,
    kalkanla savaşır, bu velîler üfürükleriyle savaşır... 1780
    “O’nun berisinden çağırdıklarınız kendilerine yardım edemezler ki size
    yardım etsinler.”1781; “Belki kendilerine yardımları dokunur diye Allah’ın
    berisinden ilâhlar/tanrılar edindiler. Ama onların yardıma güçleri yetmez.
    Oysa ki kendileri onlar için hazır askerdirler.”1782; “De ki, Allah’ın berisinden
    çağırdıklarınıza bakın bakalım. Gösterin bana, yeryüzünde yaratmış
    1779 33/Ahzâb, 21
    1780 Geniş bilgi için bkz. Ercüment Özkan, Tasavvuf ve İslâm, özellikle s. 51-100
    1781 7/A’râf, 197
    1782 36/Yâsin, 74-75
    ≈ 538 ≈
    Ahmed Kalka n
    oldukları ne vardır? Yoksa onların göklerde bir ortaklığı mı bulunuyor?
    Eğer doğru iseniz, bu konuda bana, bundan önce gelmiş bir Kitap veya
    bir bilgi kalıntısı getirin bakalım. Allah’ın yakınından kendisine kıyâmete
    kadar cevap veremeyecek olanı yardıma çağırandan daha sapık kim olabilir?
    Oysa ki bunlar onların çağrısından habersizdirler.”1783; “Şunu bilin ki,
    göklerde kim varsa ve yerde kim varsa hepsi Allah’ındır. Allah’ın dûnundan/
    yakınından birtakım ortaklar çağıranlar neyin peşindedirler? Bunların
    peşine takıldığı belli bir kuruntudan başka bir şey değildir. Onlarınkisi
    sadece saçmalamadır.” 1784
    Bu âyetlerde geçen “dûne” kelimesine, çoğu mealde “başka, gayrı” anlamı
    verilmektedir. Bu mânâ, “dûne” kelimesinin anlamlarından biridir. Ama
    bu kelimenin asıl anlamı, “fevka”nın zıddı, yani en üst mertebeden beri, ondan
    aşağıca demektir. Bir şey, öbüründen biraz aşağıda olunca, bunu ifade
    için “dûne” kelimesi kullanılır. Buna göre, âyetlerde geçen “min dûnilâllâh”,
    yani “Allah’ın dûnundan” ifadesi, Allah’ın en yakınından, yani berisinden demek
    olur. Zaten Allah’tan başka velîlere tutananlar, hep onların Allah’a çok
    yakın olduğuna inanmışlardır.
    Tasavvufî anlamda velî olmak için aranan şartların başında kerâmet gelmektedir.
    Hemen bütün tasavvuf kitaplarında velîliğin alâmetlerinden sayılan
    kerâmet, yani velîlerin izhar edebileceği birtakım hârikulâde olaylar
    dolayısıyla velîliğin, peygamberliğe benzer bir statü kazandığı dikkat çeker.
    Mevcut olan bu paralellik, daha 9. yüzyılda, peygamberlerin sonuncusu olması
    sebebiyle Hz. Muhammed (s.a.s.) için kullanılan “Hâtemu’l-Enbiyâ” terimine
    benzer bir “Hâtemu’l-Evliyâ” (Velîlerin mührü/sonuncusu) kavramının
    doğmasına sebep olmuştur.
    Burada, bir de velîler arasındaki mertebeler silsilesinden bahsetmek
    gerekir. Velâyet kavramı, 9. yüzyılda kendi içinde bir mertebelenmeye tâbi
    tutulmuştur. Şüphesiz velî telâkkisindeki gelişmelerden kaynaklanan bu duruma
    göre velîler, bir piramid şeklinde muhtelif derecelere ayrılmışlardı. Bu
    piramidde en alt tabakadan başlayarak sayıları gittikçe azalmak üzere sırayla
    Recebiyyûn, Müfredûn, Asâib, Nukabâ, Nücebâ, Abdal, Efrâd,
    Evtâd, İmâmân yer alır ve tepede ise, hepsinin başı olan Kutb bulunur.
    Dolayısıyla Kutb, bir devirde yeryüzünde mevcut bütün velîlerin en büyüğü
    olup kâinat, onun otoritesi altında, zikredilen tabakaları oluşturan velîler tara-
    1783 46/Ahkaf, 4-5
    1784 10/Yûnus, 66
    ≈ 539 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Velâ ve Berâ
    fından yönetilir. Velî kavramındaki, Kur’an’daki anlamdan sapma ve gelişme,
    sonraki bazı mistik etkilerin, meselâ Yeni Eflâtunculuk’un ve Gnostisizm’in
    rolüne dikkat çekmek gerekir. Aynı etkilere mâruz kalan hıristiyan mistisizmindeki
    “saint (aziz)” telâkkisiyle, tasavvuftaki “velî” telâkkisi arasında benzer
    noktalar hayli fazladır. Meselâ, hıristiyan mistisizminde “saint”, “Allah
    adamı” ve “Allah dostu”dur. Genel mânâda da, bütün dürüst hıristiyanlar
    Allah dostudur. Fakat özel anlamda asıl Allah dostu olan, saint/aziz, yani
    bütün dünyevî zevk ve bağlardan kurtularak birtakım riyâzet ve mücâhede
    usûlleriyle kendini Allah’a adayan, Ona ulaşabilen hıristiyandır. Hıristiyan mistisizmindeki
    bu telâkki, tasavvuftaki “velâyet-i âmme” (bütün müslümanların
    genel mânâda velî olduğu) ve “velâyet-i hâssa” (dar mânâsıyla tasavvuftaki
    velî) telâkkisini andırmaktadır. Ayrıca, tasavvufta olduğu gibi “saint” (aziz)in
    kerâmet (miracle) kavramıyla sıkı ilişkisi de dikkat çeker.
    Velî telâkkisindeki bu farklı statünün, ilk zamanlarda İslâm ulemâsı muhitlerinde
    ve onlara bağlı halk çevrelerinde birden bire kabul görmeyip tepki ile
    karşılandığını biliyoruz. Özellikle sûfî çevrelerin bütün gayretlerine rağmen,
    peygamberlik ile velîlik arasındaki paralel noktalar şiddetle reddedilmiştir.
    Aynı şekilde mu’tezile mezhebi, birtakım üstün vasıflarla techiz edilmiş böyle
    bir insan telâkkisini, dinin esasına aykırı olduğu düşüncesiyle asla benimsememiştir.
    Fakat zamanla bu tepkilerin mutasavvıflar tarafından değerlendirilip
    hesaba katılması sonucu, uyuşma için gösterilen gayretler boşa çıkmadı.
    İlk tepkilerin giderek şiddetini kaybettiği ve hatta sünnîliğin, velîlik telâkkisini
    sadece benimsemekle kalmayıp savunduğu bile görüldü. Hiç şüphesiz bu
    değişmede İmam Gazâlî’nin unutulmaz çabasının büyük rolü olmuştur. Artık
    günümüzde, halkın büyük çoğunluğu, tasavvufî anlamdaki velî telâkkisini
    kabul etmeyenleri, eksik (sapık) müslüman sayar; bazı çevrelerde ise bunlar
    müslüman bile kabul olunmaz.
    Türklerin İslâmiyet’e girişinden sonra tasavvufun velî telâkkisi, Türk mutasavvıflarınca
    da aynen benimsenerek devam ettirilmiştir. Velînin peygambere
    denk tutulduğu ve onun gibi, söylediği her sözün mutlak kabul gördüğü
    sözkonusu olmuştur. 1785
    1785 A. Yaşar Ocak, Türk Halk İnançlarında ve Edebiyatında Evliyâ Menkabeleri,
    s. 3-4
    ≈ 540 ≈
    Ahmed Kalka n
    SORULAR
    Velâ ve berâ ne demektir? Sözlük ve ıstılah anlamlarını açıklayın.
    Allah’ın mevlâ, vâlî ve velî olması ne demektir?
    Tevhid, şirk ve müşriklerle ilgili nasıl bir tavrı zorunlu kılar?
    Müslümanların düşmanları, düşman olarak kabul etmesi gerekenleri sayın.
    Kur’an’ın hedefi savaş mıdır, yoksa sulh ve barış mıdır? Niçin?
    Ehl-I Kitaba karşı tavrımız nasıl olmalı?
    Kur’ân-ı Kerim kimlere itaat etmemizi ve kimlere de isyan etmemizi emreder?
    Mü’minlerin kimleri velî edinmeleri şart; kimleri velî edinmeleri de yasaktır?
    Velâ ve berâ konusunda insanlar kaç kısımdır, kısaca bilgi verin.
    Allah için dost olmanın ve düşman olmanın gerektirdikleri hususlar nelerdir?
    Dostun Nitelikleri nelerdir?
    Velî ve velâyetle ilgili üç tane âyet meâli, 3 tane de hadis tercümesi veriniz.
    Velâyetle siyaset ilişkisini açıklayın.
    Müslüman olmayan akrabalara nasıl davranmak gerekir?
    Allah’ın evliyâsı, velîleri kimlerdir, açıklayın.
    Tasavvufun etkisiyle velî kavramındaki anlam kayması ve çarpıtma hakkında
    bilgi verin
    ≈ 541 ≈
    ≈ 542 ≈
    Ahmed Kalka n
    ÜNİTE 25
    MÛCİZE VE KERÂMET
    • Mûcize
    • Mûcizenin Şartları
    • Peygamberlerin Mûcize Göstermesi Akla Ters Değildir
    • Mûcize, Ancak Peygamber Eliyle Gerçekleşir
    • Kur’an’a Göre, Peygamberimize Kur’an Dışında Bir Mûcize Verilmemiştir
    • Peygamberimiz de Kendisine Kur’an Dışı Mûcize Verilmediğini Söylüyor
    • Müşriklerin Mucize Olarak Neler İstemediler ki
    • Peygamberimize Kur’an’dan Başka Mucize Verildiğine Dair Delil Olarak İleri
    Sürülen Âyetler
    • Peygamberimiz’e Mucize Olarak Sadece Kur’an Verilmiştir
    • Hadis Literatüründe Hz. Peygamber’e Atfedilen Hissî Mûcizelerin Değerlendirilmesi
    • Sonuç
    • Kerâmet
    • Kerâmet Diye İddia Edilen Olaylar
    • Kerâmet Kavramının Tasavvufçu/Tarikatçı Bakış Açısıyla Nasıl Anlaşıldığına
    Yönelik Bazı Tasavvufî Kavramlar
    • İstidrac
    • İhânet (Hizlân)
    • Mûcize ile Diğer Hârika Olaylar Arasındaki Fark
    Bu üniteyi bitirdiğinizde aşağıdaki amaçlara ulaşmanız beklenmektedir
    • Mûcizeyi sözlük ve terim anlamlarıyla tanımlamak.
    • Mûcizenin şartlarını listeleyebilmek ve mûcizenin akla ters düşmediğini açıklamak.
    • Peygamberlerin mûcizelerine örnekler verebilmek.
    • Peygamberimize Kur’an’dan başka mûcizenin verilip verilmediği ile ilgili olarak
    Kur’an’dan birkaç âyet meali okuyabilmek.
    • Hissî mucizeleri kabul ve reddedenlerin delilleri hakkında kısa açıklama yapabilmek.
    • Hissî mûcizelerle Kur’an mûcizesi arasındaki farkları sayabilmek.
    • Kerâmeti tanımlayıp, Kur’an’da kerâmet diye takdim edilen olayların kerâmete
    hangi yönlerle benzeyip benzemediğini açıklamak.
    • Kerâmet kavramının nasıl istismar edildiğini örneklendirebilmek.
    • İstidrac ve ihanet (hızlan) kavramlarını örneklerle tanımlayabilmek.
    • Mûcize ile diğer hârika olaylar arasındaki farkı açıklayabilmek.
    ≈ 543 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Mûcize ve Karâme t
    MÛCIZE
    Sözlükte; âciz bırakan, yapılması insan gücünün üstünde olan şey demektir.
    Terim olarak ise; peygamber olan insanların peygamberliklerini ispat
    etmeleri için Allah’ın izni ile göstermiş oldukları hârikulâde (olağanüstü) şeylere
    mûcize denir.
    Kur’ân-ı Kerim’de, mûcizeye çok defa “âyet” denmektedir. Âyet; belli olan
    bir alâmet, bir şeyi belli eden bir işarettir. Bu kelimenin, hem İlâhî bir haberi
    (Kur’an’ı) ifâde için, hem de onun isbâtı için kullanılması, mühim bir esasa
    işarettir. O da; İlâhî bir tebliğ olan Kur’an’ın, hak ve doğru olduğuna bizzat
    kendisinin en kuvvetli bir delil olmasıdır. Nitekim Peygamberimiz’in tek mûcizesi,
    Kur’ân-ı Kerim’dir.
    Mûcize, gerçekte bilinen tabiat kanunları ve âdetler dışı fevkalâde bir
    olaydır. Allah Teâlâ, peygamber olarak seçtiği zâtı tasdik ve peygamberlik
    iddiasını te’yid için, onun elinde fevkalâde bir şey gösterir. İşte bu, onun
    peygamberliğini isbat eden bir delil, bir mûcizedir.
    MÛCIZENIN ŞARTLARI
    1) Mûcize, Allah’ın fiilidir. Yani mûcizeyi Allah, peygamberin elinde yaratır,
    yoksa peygamberin kendisi mûcizeyi meydana getiremez.
    2) Mûcize, peygamberin istediği şekilde gerçekleşir, onun isteğine ters
    meydana gelmez.
    3) Mûcize, hârikulâde (olağanüstü) bir şeydir. Yani tabiat kanunlarının üstündedir.
    4) Mûcizeyi peygamber olan insanlar hâricinde hiç kimse gösteremez.
    5) Mûcizenin bir benzerini meydana getirmek imkânsızdır.
    ≈ 544 ≈
    Ahmed Kalka n
    PEYGAMBERLERIN MÛCIZE GÖSTERMESI AKLA TERS DEĞILDIR
    Mûcize göstermenin aklen mümkün olduğuna en açık delil; Allah Teâlâ’nın
    her şeye kaadir olmasıdır. Kâinata, yer ve göklere dikkatle bakılıp, onlardaki
    incelik, güzellik, şaşmaz nizam ve düzen seyredilince, her şeyin yaratıcısı
    olan Yüce Allah’ın, peygamberlerini tasdik için her birinin elinde, ezelî ilim
    ve irâdesine uygun olarak dilediği fevkalâde bir şey yaratmasının mümkün
    olduğu kolayca anlaşılır. Allah’a, kudret ve azametine inanan, mûcizeye de,
    mûcizelerin imkân dâhilinde olduğuna ve gerçekleştiğine de, dolayısıyla
    peygamberliğe ve peygamberlere de inanır.
    Bazı şahısların usûl ve kaidelerini öğrenmek sûretiyle yaptıkları sihir, bir
    nevi mûcize sayılmaz. Çünkü sihir, bir insanın zâhiren maddî gücü dışında
    görünse de, insanın rûhî ve nefsî güç ve tâkati dışında olan bir hâdise vasfında
    değildir. Zira öyle olsaydı, öğrenilemez ve bir meslek haline getirilemezdi.
    Mûcize ise, insanların her türlü güçleri dışında kalan, çalışılarak elde
    edilemeyen ve ancak Allah Teâlâ’nın irâdesi ve verdiği güçle yapılan, daha
    doğrusu peygamberleri eliyle Allah’ın yaptığı harikulâde bir olaydır. Sihir gibi
    kesbî değil; vehbîdir. Yani çalışılarak elde edilemez; Allah’ın lutuf ve ihsanıdır.
    Bu bakımdan, kötü maksatlarla ve şerir kimseler tarafından öğrenilerek
    bir meslek ve geçim aracı haline getirilen sihirbazlık, haram kılınmış ve büyük
    günahlardan sayılmıştır. Çalışılarak elde edilen sihirbazlıkla yapılan sihirlerde
    bulunan şartlar, yani; meydan okumak (Tahaddî) ve insanları benzerini yapmakta
    âciz bırakmak ve peygamberlik iddiası mevcut değildir. Bu bakımdan
    sihir, mûcizeye benzemez, kuvvetini zayıflatmaz ve mûcizelerin peygamberliğe
    delâletini iptal eden bir engel teşkil etmez.
    MÛCIZE, ANCAK PEYGAMBER ELIYLE GERÇEKLEŞIR
    Enteresan bir olay olduğunda, “bir mûcize gerçekleşti”, “mûcize olay”
    gibi, ancak peygamberler eliyle meydana gelen mûcize’nin diğer olaylar için
    kullanılması, herhangi bir insanın mûcize göstermesi gibi sakat ifâdeler, akîdeyi
    tehlikeye düşürecek elfâz-ı küfür cinsinden ve mutlaka kaçınılması icap
    eden büyük yanlışlardandır. Câhiliyyenin türettiği câhillerin bu tür câhilce
    sözlerini benimsememek ve kullanmamak şarttır.
    ≈ 545 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Mûcize ve Karâme t
    Kur’an, Muhammed aleyhisselâm’ın da aynen bizim gibi bir beşer
    olduğunu belirtir:
    “De ki: Ben de ancak sizin gibi bir beşerim, ölümlü bir insanım. (Ne var
    ki) bana, ‘Sizin ilâhınız ancak bir tek ilâhtır’ diye vahyolunuyor. Kim Rabbine
    kavuşmayı umuyorsa sâlih amel işlesin, dürüst ve erdemli davranışlar
    ortaya koysun ve Rabbine ibâdette, O’na özgü kullukta hiç kimseyi, hiçbir
    şeyi (O’na) şirk koşmasın, ortak kabul etmesin.”1786
    “Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler
    gelip geçmiştir. Şimdi o ölür ya da öldürülürse, gerisin geriye (eski dininize)
    mi döneceksiniz? Kim (böyle) geri dönerse, Allah’a hiçbir şekilde zarar
    vermiş olmayacaktır. Allah, şükredenleri mükâfatlandıracaktır.”1787
    “De ki (ey Peygamber) Ben size Allah’ın hazineleri bendedir, demiyorum;
    ne insan idrakini aşan şeyleri bildiğimi söylüyorum ve ne de size Ben
    bir meleğim, diyorum. Ben sadece bana vahyedileni yerine getiriyorum.
    De ki, hiç gören ile görmeyen bir olur mu? Siz düşünmez misiniz?”1788
    “(Ey peygamber) De ki: Allah dilemedikçe, kendime bir yarar sağlamak
    ya da kendimden bir zararı uzaklaştırmak benim elimde değil. Eğer insan
    kavrayışının ötesinde olanı bilseydim, muhakkak ki, bahtiyarlık adına ne
    varsa ondan payıma daha çoğu düşerdi ve kötülük asla yaklaşamazdı
    bana. (Ama) ben sadece bir uyarıcıyım ve inanan bir topluma iyi haberler
    getiren bir müjdeci.”1789
    Bazı geleneksel anlayışa göre, Peygamberimizin her attığı adımın, her
    yaptığı işin bir mûcize gibi insanüstü özelliklere sahip olduğu iddia edilmektedir.
    Onu aşırı yüceltmeci ve insanüstü gösterme ifrâtı yanında, onu sıradanlaştıran
    modernist yaklaşımın tefrit çizgisi de bir aşırılıktır. Hz. Peygamber’in
    bizzat kendi ifadelerinden hareket ederek, onun beşeri yönünü ön
    plana çıkarırken peygamberliğini, insanlara Kitab’ı ve hikmeti öğrettiğini ve
    onları temizlediğini unutup onu sıradanlaştırmaya çalışanlar, onun kendisine
    vahiy gelen bir peygamber olduğunu, bizzat Allah’ın övgüsüne mazhar olan,
    seçkin bir insan olduğunu düşünmeli; ona insanüstü vasıflar ve özellikler at-
    1786 18/Kehf, 110
    1787 3/Âl-i İmrân, 144
    1788 6/En’âm, 50
    1789 7/A’râf, 188
    ≈ 546 ≈
    Ahmed Kalka n
    federek, onu yücelttiğini zannedenler de yine bizzat onun dikkat çektiği, Hz.
    İsa’nın Hristiyanlarca yüceltilmesi hatasında olduğu gibi bir hataya düşmemelidir.
    Vasat ümmet olmanın bir gereği ve sonucu olarak, adil ve dengeli bir
    yaklaşımla ve yine Kur’an’da ve onun ifadelerinde geçtiği şekliyle “Allah’ın
    kulu ve rasûlü” olduğuna dikkat edilmelidir. Son derece sorumluluk sahibi,
    müttaki ve seçkin bir kul; âlemlere rahmet olarak gönderilen mütevazı bir
    rasûl. İnsanlığı ele alınırken rasüllüğü, vahye muhataplığı ele alınırken tevazuu
    devreye giren örnek şahsiyet.
    Peygamber Efendimiz (s.a.s.), her konuda olduğu gibi kulluk ve ubudiyet
    konusunda da ümmetine örnek olmuş; peygamberliği onun bir beşer olduğu
    gerçeğini ortadan kaldırmadığı gibi, bir kulun yaratıcısına ibâdet etmesi
    mükellefiyetinden de azade kılmamıştır. Hz. Peygamber de ümmetin diğer
    fertleri gibi her türlü emir ve yasağın muhatabı olmuş, hatta bazı durumlarda
    (mesela gece namazı) bizlere göre ek mükellefiyetlerle daha ağır bir sorumluluk
    üstlenmiştir.
    Peygamber oluşundan dolayı hiçbir zaman ayrıcalıklı biriymişçesine tavır
    ve davranışlarda bulunmayan Efendimiz, “Hristiyanların Meryem oğlu İsa’yı
    övmede haddi aştıkları gibi beni övmede siz de haddi aşmayın. Bilin ki
    ben sadece bir kulum. Benim hakkımda Allah’ın kulu ve elçisidir deyin”1790
    buyurarak kul olma bilincinde de bizlere güzel bir örneklik sergilemiştir.
    “Hz. Peygamber’in (s.a.s.) kulluk konumuna Kur’an perspektifinden bakıldığında
    şunları söylemek mümkündür: “O, Rabbinden indirilene tâbi olan” ,
    “ona sımsıkı sarılan”, “sırat-ı müstakim üzere olmakla emrolunan” , “ilk müslüman
    olan” , “kulluğunu yerine getirmek için elinden geldiğince amel eden”
    , “Allah’ı zikreden” , “muvahhid olarak hak dine yönelen” , “Allah’a tevekkül
    eden” , “isyan ve şirk durumuna düşüp de Allah’ın azabına uğramaktan
    korkan” , “Allah’a sığınan” , “eda etmekle emrolunduğu namazı” ve “bütün
    ibâdetleri, hayatı, ölümü âlemlerin Rabbi olan Allah için olan” , “Allah’a iman
    eden” , “O’na kulluk eden” , “sıkıntılara sabreden” , “Allah’a şükreden” ,
    “O’na duâeden” , “Allah’ı hamd ile tesbih eden” , “secde yapan” , “Kur’an
    okuyan” , “Allah’tan bağışlanma dileyen” , “ahirete yönelmiş” ve “şeriata tâbi
    olmuş” bir kulluk konumu vardır.”1791
    1790 Buhârî, Enbiyâ 48
    1791 Yasin Pişgin, İnsan ve Peygamber Olarak Hz. Muhammed (s.a.s.). İlahiyat Y. Ankara 2002. s. 59
    ≈ 547 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Mûcize ve Karâme t
    Kur’an-ı Kerim’de Hz. Peygamber (s.a.s.), hamd, tesbih, secde, ibâdet,
    sabır gibi emirler; müşriklere itaat etmeme, aceleci olmama gibi nehiylerle
    muhatap olmuş, bu türden emir ve nehiyler karşısında samimi ve ihlaslı bir
    kulun nasıl davranması gerekiyorsa Hz. Peygamber de o şekilde davranmış,
    sorumluluklarını en güzel bir şekilde yerine getirmeye gayret etmiştir.
    Bazı modernistlerin Kur’an’da çeşitli örnekleri sunulan peygamberlerin
    mûcizelerini aklî olarak izah edip mûcizeleri inkâr etmeleri, Kur’an ifadeleriyle
    bağdaşmaz. Peygamberlerin mûcizelerini inkâr, bu konudaki Kur’an âyetlerini
    kabul etmemek anlamına gelir. Bu ifratın yanında, peygamberimizin her
    yaptığının mûcize ve olağanüstülük taşıdığını kabul eden anlayış da Kur’an’la
    çelişir.
    KUR’AN’A GÖRE, PEYGAMBERIMIZE KUR’AN DIŞINDA BIR MÛCIZE
    VERILMEMIŞTIR
    Önce, Kur’an bu konuda neler söylüyor, bir bakalım:
    «Ona Rabbinden mûcizeler indirilmeli değil miydi?» derler. De ki:
    Mûcizeler ancak Allah’ın katındadır. Ben ise sadece apaçık bir uyarıcıyım.”
    1792
    “Kendilerine okunmakta olan Kitab’ı sana indirmemiz (mûcize
    olarak) onlara yetmemiş mi? Elbette iman eden bir kavim için onda
    (Kur’an’da) rahmet ve ibret vardır.”1793
    “Onlar: (Muhammed) bize Rabbinden bir mûcize getirmeli değil miydi?
    dediler. Önce gelen kitaplardakinin apaçık delili (Kur’an) onlara gelmedi
    mi?”1794
    “Eğer okunan bir Kitapla dağlar yürütülseydi veya onunla yer parçalansaydı
    yahut onunla ölüler konuşturulsaydı (o Kitap yine bu Kur’an olacaktı).
    Fakat bütün işler Allah’a aittir...” 1795
    1792 29/Ankebût, 50
    1793 29/Ankebût, 51
    1794 20/Tâhâ, 133
    1795 13/Ra’d, 31
    ≈ 548 ≈
    Ahmed Kalka n
    “Yahut da altından bir evin olmalı, ya da göğe çıkmalısın. Bize, okuyacağımız
    bir kitap indirmediğin sürece (göğe) çıktığına da asla inanmayız.’
    De ki: Rabbimi tenzih ederim. Ben, sadece beşer bir elçiyim.”1796
    “Kâfirler diyorlar ki: Ona Rabbinden bir mûcize indirilseydi ya!
    (Hâlbuki) sen ancak bir uyarıcısın ve her toplumun bir rehberi vardır.”
    1797
    “O’na Rabbinden bir mûcize indirilseydi ya! dediler. De ki: Şüphesiz
    Allah mûcize indirmeye kadirdir. Fakat onların çoğu bilmezler.”1798
    “Onlara bir âyet geldiğinde, Allah’ın rasullerine/elçilerine verilenin
    benzeri bize de verilmedikçe kesinlikle inanmayız, dediler. Allah,
    peygamberliğini kime vereceğini daha iyi bilir. Suç işleyenlere, yapmakta
    oldukları hilelere karşılık Allah tarafından aşağılık ve çetin bir azap erişecektir.”
    1799
    “Eğer onların yüz çevirmesi sana ağır geldi ise, yapabilirsen yerin
    içine inebileceğin bir tünel ya da göğe çıkabileceğin bir merdiven
    ara ki onlara bir mûcize getiresin! Allah dileseydi, elbette onları hidayet
    üzerinde toplayıp birleştirirdi, o halde sakın cahillerden olma!”1800
    “(Rasûlüm!) Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse kendine kıyacaksın!
    Biz dilesek, onların üzerine gökten bir mûcize indiririz de, ona boyunları
    eğilip kalır.”1801
    “Eğer seni yalanlıyorlarsa (üzülme), onlardan öncekiler de yalanlamışlardı.
    (Oysa ki) peygamberleri onlara açık âyetler (mûcizeler), sahifeler
    ve aydınlatıcı kitap getirmişlerdi.”1802
    “De ki: «Ben, Allah’ın dilediğinden başka kendime herhangi bir fayda
    veya zarar verecek güce sahip değilim. Eğer ben gaybı bilseydim elbette
    1796 17/İsrâ, 93
    1797 13?Ra’d, 7
    1798 6/En’âm, 37
    1799 6/En’âm, 124
    1800 6/En’âm, 35
    1801 26/Şuarâ, 3-4
    1802 35/Fâtır, 25
    ≈ 549 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Mûcize ve Karâme t
    daha çok hayır yapmak isterdim ve bana hiçbir fenalık dokunmazdı. Ben
    sadece inanan bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.”1803
    “Muhammed’e (görebileceğimiz) bir melek indirilseydi ya! dediler.
    Eğer biz öyle bir melek indirseydik elbette iş bitirilmiş olur, artık kendilerine
    göz bile açtırılmazdı.”1804
    “De ki: Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum.
    Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, sadece
    bana vahyolunana uyarım. De ki: Kör ile gören hiç bir olur mu? Hiç
    düşünmez misiniz?”1805
    “De ki: Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. O, göklerde ve
    yerde ne varsa bilir. Bâtıla inanıp Allah’ı inkâr edenler (var ya), işte ziyana
    uğrayacaklar onlardır.” 1806
    Peygamberimiz de Kendisine Kur’an Dışı Mûcize Verilmediğini
    Söylüyor
    “Bana verilen şey, sadece Allah’ın bana indirdiği vahyidir.” 1807
    “Her peygambere toplumları etkileyip onların iman etmelerine vesile
    olacak mûcizeler verilmiştir. Bana verilen mûcize ise Allah’ın gönderdiği
    vahiyden ibarettir. Bu sebeple ben Kıyâmet gününde mensubu (iman
    eden bağlıları) en çok olan peygamber konumunda bulunacağımı umarım.”
    1808
    Müşriklerin Mûcize Olarak Neler İstemediler ki
    “Onlar: ‘Sen, dediler, bizim için yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana
    asla inanmayacağız.”1809
    1803 A’râf, 188
    1804 6/En’âm, 50
    1805 6/En’âm, 50
    1806 29/Ankebût, 52
    1807 Buhârî, Fezâilu’l-Kur’an 1; Müslim, İman 239; Ahmed bin Hanbel, Müsned II/341, 451
    1808 Buhârî, İ’tisâm 1; Fezâilu’l-Kur’an 1; Müslim, İman 239
    1809 17/İsrâ, 90
    ≈ 550 ≈
    Ahmed Kalka n
    “Veya senin bir hurma bahçen ve üzüm bağın olmalı; öyle ki, içlerinden
    gürül gürül ırmaklar akıtmalısın.”1810
    “Yahut, iddia ettiğin gibi, üzerimize gökten parçalar yağdırmalısın veya
    Allah’ı ve melekleri gözümüzün önüne getirmelisin.”1811
    “Yahut da altından bir evin olmalı, ya da göğe çıkmalısın. Bize, okuyacağımız
    bir kitap indirmediğin sürece (göğe) çıktığına da asla inanmayız.’
    De ki: Rabbimi tenzih ederim. Ben, sadece beşer bir elçiyim.”1812
    “Muhammed’e (görebileceğimiz) bir melek indirilseydi ya!’ dediler.
    Eğer biz öyle bir melek indirseydik elbette iş bitirilmiş olur, artık kendilerine
    göz bile açtırılmazdı.”1813
    “Eğer peygamberi bir melek kılsaydık muhakkak ki onu insan sûretine
    sokar onları yine düşmekte oldukları kuşkuya düşürürdük.”1814
    “O’na Rabbinden bir mûcize indirilseydi ya!’ dediler. De ki: Şüphesiz
    Allah mûcize indirmeye kadirdir. Fakat onların çoğu bilmezler.” 1815
    “Kendilerine bir mûcize gelirse ona mutlaka inanacaklarına dair kuvvetli
    bir şekilde Allah’a and içtiler. De ki: Mûcizeler ancak Allah katındandır.
    Ama mûcize geldiğinde de inanmayacaklarının farkında mısınız?”1816
    “Onlara bir âyet geldiğinde, Allah’ın elçilerine verilenin benzeri bize de
    verilmedikçe kesinlikle inanmayız, dediler. Allah, peygamberliğini kime
    vereceğini daha iyi bilir. Suç işleyenlere, yapmakta oldukları hilelere karşılık
    Allah tarafından aşağılık ve çetin bir azap erişecektir.”1817
    “Onlar ancak kendilerine meleklerin gelmesini veya Rabbinin gelmesini
    yahut Rabbinin bazı alâmetlerinin gelmesini bekliyorlar. Rabbinin bazı
    alâmetleri geldiği gün, önceden inanmamış ya da imanında bir hayır kazanmamış
    olan kimseye artık imanı bir fayda sağlamaz. De ki: Bekleyin,
    1810 17/İsrâ, 91
    1811 17/İsrâ, 92
    1812 17/İsrâ, 93
    1813 6/En’âm, 8
    1814 6/En’âm, 9
    1815 6/En’âm, 37
    1816 6/En’âm, 109
    1817 6/En’âm, 124
    ≈ 551 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Mûcize ve Karâme t
    şüphesiz biz de beklemekteyiz!”1818
    “Belki de sen (müşriklerin:) «Ona (gökten) bir hazine indirilseydi veya
    onunla beraber bir melek gelseydi!» demelerinden ötürü sana vahyolunan
    âyetlerin bir kısmını (duyurmayı) terk edeceksin ve bu yüzden ruhun
    daralacaktır. (İyi bil ki) sen ancak bir uyarıcısın. Allah ise her şeye vekîldir.”
    1819
    “Kâfirler diyorlar ki: Ona Rabbinden bir mûcize indirilseydi ya! (Hâlbuki)
    sen ancak bir uyarıcısın ve her toplumun bir rehberi vardır.”1820
    “Kâfir olanlar diyorlar ki: Ona Rabbinden bir mûcize indirilmeli değil
    miydi? De ki: Kuşkusuz Allah dilediğini saptırır, kendisine yöneleni de hidayete
    erdirir.”1821
    “Eğer okunan bir Kitapla dağlar yürütülseydi veya onunla yer parçalansaydı,
    yahut onunla ölüler konuşturulsaydı (o Kitap yine bu Kur’an olacaktı).
    Fakat bütün işler Allah’a aittir. İman edenler hâla bilmediler mi ki,
    Allah dileseydi bütün insanları hidayete erdirirdi? Allah’ın vaadi gelinceye
    kadar inkâr edenlere, yaptıklarından dolayı ya ansızın büyük bir belâ gelmeye
    devam edecek veya o belâ evlerinin yakınına inecek. Allah, vaadinden
    asla dönmez.”1822
    “Peygamberleri dedi ki: Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe
    mi var? Hâlbuki O, sizin günahlarınızdan bir kısmını bağışlamak ve sizi
    muayyen bir vakte kadar yaşatmak için sizi (hak dine) çağırıyor. Onlar
    dediler ki: Siz de bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsiniz. Siz bizi
    atalarımızın tapmış olduğu şeylerden döndürmek istiyorsunuz. Öyleyse
    bize, apaçık bir delil getirin!”1823
    «Eğer doğru söyleyenlerden idiysen, bize melekleri getirmeliydin.
    »1824
    1818 6/En’âm, 158
    1819 11/Hûd, 12
    1820 13/Ra’d, 7
    1821 13/Ra’d, 27
    1822 13/Ra’d, 31
    1823 14/İbrâhim, 10
    1824 15/Hıcr, 7
    ≈ 552 ≈
    Ahmed Kalka n
    “Onlar: ‘(Muhammed) bize Rabbinden bir mûcize getirmeli değil
    miydi?’ dediler. Önce gelen kitaplardakinin apaçık delili (Kur’an) onlara
    gelmedi mi?”1825
    “Hayır, dediler, (bunlar) saçma sapan rüyalardır; bilakisonu kendisi
    uydurmuştur; belki de o, şairdir. (Eğer öyle değilse) bize hemen, öncekilere
    gönderilenin benzeri bir âyet getirsin.”1826
    “Eğer okunan bir Kitapla dağlar yürütülseydi veya onunla yer parçalansaydı,
    yahut onunla ölüler konuşturulsaydı (o Kitap yine bu Kur’an olacaktı).
    Fakat bütün işler Allah’a aittir. İman edenler hâla bilmediler mi ki,
    Allah dileseydi bütün insanları hidayete erdirirdi? Allah’ın vaadi gelinceye
    kadar inkâr edenlere, yaptıklarından dolayı ya ansızın büyük bir belâ gelmeye
    devam edecek veya o belâ evlerinin yakınına inecek. Allah, vaadinden
    asla dönmez.”1827
    “Onlar (bir de) şöyle dediler: Bu ne biçim peygamber; (bizler gibi)
    yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor! Ona bir melek indirilmeli, kendisiyle
    birlikte o da uyarıcı olmalıydı!”Yahut kendisine bir hazine verilmeli veya
    içinden yeyip (meşakkatsizce geçimini sağlayacağı) bir bahçesi olmalıydı.
    (Ayrıca) o zalimler (müminlere): ‘Siz, ancak büyüye tutulmuş bir adama
    uymaktasınız!’ dediler.”1828
    “Bizimle karşılaşmayı (bir gün huzurumuza geleceklerini) ummayanlar:
    Bize ya melekler indirilmeliydi ya da Rabbimizi görmeliydik, dediler. Andolsun
    ki onlar kendileri hakkında kibire kapılmışlar ve azgınlıkta pek ileri
    gitmişlerdir.”1829
    “Sen de ancak bizim gibi bir insansın. Eğer doğru söyleyenlerden
    isen, haydi bize bir mûcize getir.” 1830
    “Fakat onlara tarafımızdan o hak (Peygamber) gelince: ‘Musa’ya verilen
    (mûcizeler) gibi ona da verilmeli değil miydi?’ dediler. Peki, daha
    önce Musa’ya verileni de inkâr etmemişler miydi? ‘Birbirini destekleyen
    1825 20/Tâhâ, 133
    1826 21/Enbiyâ, 5
    1827 13/Ra’d, 31
    1828 25/Furkan, 7-8
    1829 25/Furkan, 21
    1830 26/Şuarâ, 154
    ≈ 553 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Mûcize ve Karâme t
    iki sihir!’ demişler ve şunu söylemişlerdi: Doğrusu biz hiçbirine inanmıyoruz.”
    1831
    “Ona Rabbinden (başkaca) mûcizeler indirilmeli değil miydi?’ derler.
    De ki: Mûcizeler ancak Allah’ın katındadır. Ben ise sadece apaçık bir uyarıcıyım.”
    1832
    “Peygamberler onlara: Önlerinden ve arkalarından gelerek Allah’tan
    başkasına kulluk etmeyin, dedikleri zaman, ‘Rabbimiz dileseydi elbette
    melekler indirirdi. Onun için biz sizinle gönderilen şeyleri inkâr ediyoruz’
    demişlerdi.”1833
    “Ona altın bilezikler verilmeli veya yanında ona yardımcı melekler gelmeli
    değil miydi?” 1834
    “Daha doğrusu onlardan her biri, kendisine, (önünde) açılmış sahifeler
    (ilâhî vahiy) verilmesini istiyor.”1835
    “Bilmeyenler dediler ki: Allah bizimle konuşmalı ya da bize bir âyet
    (mûcize) gelmeli değil miydi? Onlardan öncekiler de işte tıpkı onların dediklerini
    demişlerdi. Kalpleri (akılları) nasıl da birbirine benzedi? Gerçekleri
    iyice bilmek isteyenlere âyetleri apaçık gösterdik.”1836
    “Onlar, ille de buluttan gölgeler içinde Allah’ın ve meleklerinin gelmesini
    mi beklerler? Hâlbuki iş bitirilmiştir. (Allah nizamı artık değişmez.)
    Bütün işler yalnızca Allah’a döndürülür.”1837
    “Onlara bir mûcize getirmediğin zaman, ‘(ötekiler gibi) onu da derleyip
    getirseydin ya!’ derler. De ki: Ben ancak Rabbimden bana vahyolunana
    uyarım. Bu (Kur’an), Rabbinizden gelen basîretlerdir (kalp gözlerini açan
    beyanlardır); iman eden bir kavim için hidayet ve rahmettir.”1838
    1831 28/Kasas, 48
    1832 29/Ankebût, 50
    1833 41/Fussılet, 14
    1834 43/Zuhruf, 53
    1835 74/Müddessir, 52
    1836 2/Bakara, 118
    1837 2/Bakara, 210
    1838 7/A’râf, 203
    ≈ 554 ≈
    Ahmed Kalka n
    “Ehl-i kitap senden, kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyor. Onlar
    Musa’dan, bunun daha büyüğünü istemişler de, «Bize Allah’ı apaçık
    göster» demişlerdi. Zulümleri sebebiyle hemen onları yıldırım çarptı.
    Bilâhare kendilerine açık deliller geldikten sonra buzağıyı (tanrı) edindiler.
    Biz bunu da affettik. Ve Musa’ya apaçık delil (ve yetki) verdik.”1839
    “Doğrusu Allah bize, (gökten inen) ateşin yiyeceği (yakıp kor edeceği)
    bir kurban getirmedikçe hiçbir peygambere inanmamamızı emretti’
    diyenlere şöyle de: ‘Size, benden önce mûcizelerle, (özellikle) dediğiniz
    (mûcize) ile nice peygamberler geldi. Eğer doğru insanlar iseniz, ya onları
    niçin öldürdünüz?”1840
    PEYGAMBERIMIZE KUR’AN’DAN BAŞKA MÛCIZE VERILDIĞINE DAIR
    DELIL OLARAK İLERI SÜRÜLEN ÂYETLER
    “Ey insanlar! Şüphesiz size Rabbinizden kesin bir delil geldi ve size
    apaçık bir nur indirdik.”1841
    “Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık âyetler indiren
    O’dur. Şüphesiz Allah, size karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.” 1842
    “O (Allah) bütün gaybı (görülmeyenleri) bilir. Sırlarına kimseyi muttalî
    kılmaz. Ancak, (bildirmeyi) dilediği peygamber bunun dışındadır. Çünkü
    O, bunun önünden ve ardından gözcüler salar.” 1843
    “Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed)
    kulunu Mescid-i Harâm’dan, çevresini mübarek kıldığımız
    Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten
    işitendir, görendir.” 1844
    “Hani sana: Rabbin, insanları çepeçevre kuşatmıştır, demiştik. Sana
    gösterdiğimiz o görüntüleri ve Kur’an’da lânetlenen ağacı, ancak insanları
    sınamak için meydana getirdik. Biz onları korkuturuz da, bu onlara,
    1839 4/Nisâ, 153
    1840 3/Âl-i İmrân, 183
    1841 4/Nisâ, 174
    1842 57/Hadîd, 9
    1843 72/Cinn, 26-27
    1844 17/İsrâ, 1
    ≈ 555 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Mûcize ve Karâme t
    büyük bir azgınlıktan başka bir şey sağlamaz.” 1845
    “Andolsun onu, Sidretü’l-Müntehâ’nın yanında önceden bir defa daha
    görmüştü.
    En uçtaki ağacın (Sidret- ül Münteha’nın) yanında.
    Cennetü’l-Me’vâ da onun yanındadır.
    Sidre’yi kaplayan kaplamıştı.
    Gözü kaymadı ve sınırı aşmadı.
    Andolsun o, Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını gördü.” 1846
    “Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı.” 1847
    PEYGAMBERIMIZ’E MÛCIZE OLARAK SADECE KUR’AN VERILMIŞTIR
    İslâm âlimleri, Hz. Peygamber’e hissî mûcize verilmeyişinin sebepleri
    hakkında bazı bilgiler vermişlerdir.1848 Yukarıda zikredilen âyetleri de dikkate
    alarak, bu konudaki görüşleri şu şekilde özetlemek mümkündür:
    I)Mûcize talepleri Hz. Peygamber’e yöneltilmiş ve onun tabiatüstü güçlere
    sahip olması gerektiği inancından hareketle bizzat kendisinden
    istenmiştir.
    Müşriklerin böyle bir talepte bulunması, Yahudilik ve Hıristiyanlıktaki
    peygamber imajından etkilendiklerini göstermektedir.
    1849 Allah, bu ümmetin
    -önceki milletlerde olduğu gibi- peygamberin
    ilâhlaştmiması gibi yanlış bir
    îtikada düşmesini istememiştir.
    II) Peygamberlerin aslî vazifesi hârikulâde şeyler göstermek değil kendilerine
    vahyedilen emir ve yasakları tebliğ etmektir. Kur’ân’da Hz. Peygamber’in
    önce beşer sonra resul olduğuna vurgu yapılmış, insan gücünü aşan
    birtakım hârikaların istenmesinin nübüvvetle ilişkisinin
    olmadığına dikkat
    çekilmiş ve bu tür hârikaların sadece Allah’ın
    dilemesiyle olabileceği belirtilmiştir.
    Hissî mûcize taleplerini dile getiren inkârcıların bu tavrı sosyo-psikolojik
    sebeplerden kaynaklanabileceği
    gibi nübüvvetin özünü ve gayesini
    bilmemelerinden de kaynaklanmış
    olabilir. Bu itibarla söz konusu taleplere
    1845 17/İsrâ, 60
    1846 53/Necm, 13-18
    1847 54/Kamer, 1
    1848 Müfessirler, ilgili âyetlerin yorumunda Hz. Peygamber’e hissî mucize verilmeyişinin
    sebepleri
    üzerinde durmuşlar ve bazı açıklamalar yapmışlardır. Örnek olarak bk. Râzî, a.g.e., XX, 234-235; XXIV,
    67-72.
    1849 Tabatabâî, el-Mîzan, XV, 199-200;
    ≈ 556 ≈
    Ahmed Kalka n
    cevap olarak Kur’ân’da, peygamberlerin gönderiliş gayeleri açıklanmış; onların
    Allah’a
    davet ettikleri, insanlara doğru yolu gösterdikleri, güzel örnekler
    sergiledikleri, dünya ve âhiret dengesini sağladıkları bildirilerek nübüvvetin
    özü ve gayesi açıklanmıştır.1850
    III) Hissî mûcizelerle imanın oluşumu arasında bir doğru orantı yoktur.
    Kur’ân’da geçmiş kavimlerden örnekler verilerek, bunların söz konusu mûcizeleri
    gördükleri halde yine de inanmadıklarına vurgu yapılmıştır.
    1851 Çünkü bu
    kimseler, sahip oldukları dini ve entellektüel değerleri
    koruma ve savunma hususunda
    taassup içindedirler. Bunlar, İçinde yaşadıkları toplumun inanç, ahlâk
    ve alışkanlıklarının yanı sıra sosyal, kültürel ve siyâsî değerlerini de ısrarla savunurlar.
    Bunu yaparken
    öncelikle kendi çıkarlarını düşünürler ve sahip oldukları
    sosyoekonomik
    üstünlükleri kaybetmekten korkarlar. 1852 Bütün bu Özelliklere
    sahip olanlar, peygamberlere ve getirdikleri mesaja karşı çıkmışlardır.
    Onları zor
    durumda bırakmak ve insanlar nezdindeki itibarlarını zedelemek için olmadık
    tekliflerde bulunmuşlardır. 1853 Allah, hidâyet mûcizelerini gördükleri halde inanmayan
    ve başka deliller isteyen inkârcıların bu İsteklerinde samimi olmadıklarını
    bildiği için mûcize tek-liflerini geri çevirmiştir. 1854 Çünkü onlar, eğer inanmaya
    meyilli olsalardı
    inanmalarını sağlayacak birçok delilin Hz. Peygamber’e verilmiş
    olduğunu göreceklerdi.1855
    IV) Hissî mûcize taleplerine olumlu cevap verilmeyişi aslında inkârcılar için
    bir lütuf ve mühlettir.1856 Çünkü mûcize gönderildikten sonra inanmayan kavimlerin
    helak edileceği bildirilmiş ve bunun değişmeyen
    ilâhî bir kanun olduğu
    belirtilmiştir.1857 Hâlbuki inkârcılardan veya onların çocuklarından bazılarının za-
    1850 Kâsımî, Mehâsmü’t-te’vîJ, 10/3999; krş. Muhittin Akgül, Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Peygamber,
    28-37. Hissî mucizelerin delâleti konusunda önemli bir itiraz İslâm filozofu
    İbn Rüşd tarafından dile
    getirilmiştir. O, hissî mucizelerin imkânını kabul etmekle
    birlikte bunların nübüvvetin İspatında yegâne
    delil olmalarına itiraz etmiştir. Ona göre, peygamberlik ile olağanüstü fiiller arasında bir ilişki yoktur.
    Örneğin. asanın yılana dönüşmesi, ölülerin diriltilmesi ve benzen hadiseler her ne kadar olağanüstü
    haller ise de, bunların Hz. Mûsâ ve isa’nın nübüvvetine delâlet edebilmesi
    için başka delillere ihtiyaç
    vardır. Tek başlarına bu tür fiiller peygamberliğinin
    kanıtı sayılamazlar. Ancak bu tür hârikalar,
    peygamberlik mesleği icra edildikten
    sonra zuhur ederse, ikinci dereceden delil sayılabilirler... (bk. İbn
    Rüşd, ei-Keşf, 116-119.)
    1851 Bâkıllânî, Î’câzü’l-Kur’ân, 35; Kâsımî, a.g.e., 10/3943; Tabatabâî, a.g.e., 15/ 131; Reşîd Rızâ,
    Tefsîrü’l-menâr, XI, 160; Derveze, et-Tefsîrü’l-hadîs, I, 113-115; Fahreddin er-Razî, en-Nübüuuâf,
    Mukaddime, 13.
    1852 İbn Teymiyye, en-Nüfahât, 360-362; Reşîd Rızâ, a.g.e., IX, 196; Derveze, Kur’an Cevap Veriyor,
    41-46; Lârî, Usûlü l-’akâ’id, 45-47.
    1853 Meydânî, el-’Aktdetü’l-İslâmiyye, 300.
    1854 İsmail Fennî Ertuğrul, İzâle-i şükük, 113 vd.; Çâyiş, İslâm dînü’l-fıtra, 124-128 Derveze, a.g.e.,
    40-41; Meydanî, el-Akîdetü’l İslâmiyye, 301-303.
    1855 Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-gayb, XXIV, 68.
    1856 Ömerî, a.g.e., 61-62-, Mustafa Müslim, Mebâhis fi İ’câzi’l-Kur’ân, 26-31.
    1857 el-İsrâ 17/59; Taberî, a.g.e., 15/74; Kasımî, a.g.e., X, 3943; Tabatabâî, a-9-e-XV, 131; Elmalılı,
    ≈ 557 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Mûcize ve Karâme t
    manla İslâm’ı tercih etmesi mümkündür. Nitekim başlangıçta Hz. Peygamber’e
    karşı çıkan birçok kişinin, sonradan imanla şereflenip dini tebliğ hususunda
    yaptıkları hizmet düşünüldüğünde, toplu helakin gerçekleşmemesinin bu ümmet
    için büyük bir lütuf olduğu anlaşılır. Bu durum, Rasûl-i Ekrem’in rahmet
    peygamberi1858 olmasının bir tezahürü olsa gerektir. Allah, onların
    bu durumunu
    bildiği için isteklerine cevap vermemiş ve böylece onlara büyük bir lütufta
    bulunmuştur.1859 Bu nevi talepte bulunanların çoğu, söz konusu hârikaların
    zuhur etmesi durumunda kendilerine ulaşacak belâ ve musibetleri bilmezler.
    Allah’ın bunları indirmeyi terk edişindeki hikmeti de anlamazlar.1860
    V) Hissî mûcizeler, inanç hürriyetini kısıtlayan ve insanları inanmaya
    zorlayan
    delillerdir. Peygamberler, ilâhî mesajı tebliğ eder ve insanları
    ona inanmaya davet
    ederler. Bu davetin kabul edilmesinde Allah’ın
    onları semavî bir mûcizeyle
    zorlaması imtihan anlayışına ters düşer. Allah, inkârcıların iman etmesini istemiş
    olsaydı, elbette bütün kâfirler O’na boyun eğmek zorunda kalırdı. 1861 Hâlbuki
    bu dünya irâde
    ve tercih dünyasıdır. Allah insanı yaratmış, ona akıl vermiş,
    neyin iyi neyin de kötü olduğunu bildirmiştir. O, aklıyla iyi ve güzeli tercih edebilecek
    durumdadır. Böyle olduğundan dolayıdır ki, insan sorumlu tutulmuştur.
    İman eden de, inkâr eden de bu fiili kendi İradesiyle yapmalıdır.
    Bu bağlamda
    mûcizeler, insanlara ancak bir fikir sunabilir, yoksa onları inanmaya zorlayamaz.
    1862Hâlbuki teklifi mûcizelerin gerçekleşmesi
    durumunda, İnkârcıların ya
    iman etmeleri ya da helak edilmeleri
    kaçınılmaz olduğundan, her iki durumda
    da irâde ve inanç hürriyetinin
    kısıtlanması söz konusudur. 1863 Maddî veya manevî
    zorlamalar
    neticesinde oluşan bir iman ve itaatin dini açıdan hiçbir değerinin
    olmadığı bilinmektedir. 1864 Kur’ân bütün âyetleriyle çok net bir şekilde
    dinde zorlama olmadığını açıklamaktadır. Nitekim teklifi mûcizelerin zikredildiği
    âyetlerde, insanların İnanç ve irade hürriyetine vurgu yapılmıştır.
    Allah’ın imana
    zorlayacak ve dini daveti kabul etmeyi zorunlu
    kılacak bir mûcize indirmesi her
    ne kadar mümkün ise de, hikmete
    muhaliftir. Çünkü Allah’ın bütün insanların
    iman etmesini istemesi gibi bir irâdesi yoktur. Öyleyse niçin insanları imana
    zorlayacak bir mûcize indirsin.1865
    a.g.e., V, 3184; 332; İsmail Fennî Ertuğrul, e.g.e., II, 115.
    1858 bk.el-Enbiyâ 21/107.
    1859 el-İsrâ 17/59; Râzî, a.g.e., XX, 234-235; Reşîd Rızâ, a.g.e., XI, 332; İsmail Fennî
    Ertuğrul, a.g.e.,
    II, 113 vd.
    1860 Fahreddin er-Râzî, a.g.e., XX, 234-235.
    1861 bk. eş-Şu’arâ 26/4.
    1862 Kâdî Abdülcebbâr, el-Muğnî, XV, 148-149.
    1863 Çâviş, a.g.e., 131-150; Elmalılı da, hidâyet mûcizesiyle yetinmeyip, teklifî mucizeler
    isteyen
    inkârcıların bu mucizelerine “cebir mucizesi” demektedir.(bk. Elmalılı,
    Hak Dini, N, 2961-2.)
    1864 Lârî, a.g.e., 45-47.
    1865 Tabatabâî, a.g.e., Vli, 66-67.
    ≈ 558 ≈
    Ahmed Kalka n
    VI) Kur’ân’ın hissî mûcize taleplerine olumlu cevap vermeyişinin bir sebebi
    de, bu tür mûcizelerin tarihî hadiseler oluşlarıdır. Bunlar, zamanın
    geçmesiyle
    aktivitelerini kaybederler. İlk muhatapları üzerindeki
    etkileri tartışılmakla birlikte,
    sonraki nesillerin hissî mûcizeler hakkındaki
    bilgisi ancak rivayetlerle mümkün
    olmaktadır. Bu bilgi aklî mûcizelerde olduğu gibi doğrudan bir bilgi değil dolaylı
    bir bilgidir. 1866 Kur’ân’da zikredilen hissî mûcizeler, belli bir zamanda, özel şartlar
    altında
    ve muayyen kimselere yönelik olarak zuhur etmişlerdir. 1867 Şüphesiz
    asanın ejderhaya dönüşmesi, Ölünün diriltilmesi büyük bir mûcizedir. Ancak
    bütün bu hissî mûcizelerden daha büyük olanı vardı ki, o da; cehalet ve rezalete
    gömülmüş ümmi bir toplumu ihya etmek, diriltmek,
    çok kısa bir zamanda
    medeniyetin gıpta ettiği bir konuma yükseltmektir. 1868 Önceki dinlerde hissî
    mûcizeler, İnkârcıları ikna için bir vasıta olarak kullanılırken İslâm’da aynı şeyin
    bilgi mûcizesi olan Kur’ân ile yapıldığı görülmektedir. Yani iman etmeye giden
    yol hisler-den değil, tefekkür ve irâdeden dolayısıyla akıldan geçmektedir. 1869
    Bu itibarla Kur’ân, Hz. Peygamber’in şahsında hissî mûcizelere iltifat etmemiş
    ve bu tür isteklere cevap vermeyi gerekli görmemiş.1870
    VII) Düşünen kimseler için Kur’ân’ın yeterli olacağı belirtilir. Nitekim
    ümmî bir
    kimsenin böyle bir kitap getirmiş olması büyük bir mûcizedir. 1871 En iyi bildikleri
    bir konuda bütün Araplara meydan okuyan Hz. Peygamber, bu ilâhî kelâm ile
    nübüvvetini ispat etmiş ve inkârcıları
    aciz bırakmıştır. Şu halde Kur’ân’ın aklî
    bir mûcize olduğu anlaşılınca
    bunun dışında ikinci bir mûcizeye gerek yoktur.
    İslâm âlimleri, iddiayı tespit için tek bir delilin yeterli olacağı kanaatindedir. Eğer
    insan
    doğrulan kabule meyilli ise hakikati kabul etmesi İçin tek bir delil yeterlidir.
    1872
    VIII) Hissî mûcizelerde her zaman için bir şüphe payı vardır. Bunların
    neye
    delâlet ettiği hususunda insanlar farklı sonuçlara varabilmektedirler.
    1873 Ni-
    1866 Cafer Sübhânî, el-İlâhîyyât, II, 96-97; Elmalılı, a.g.e.. I, 267-268; Mustafa Müslim,
    a.g.e., 25-26.
    1867 Bâkıllânî, İcâzü’l-Kur’ân, 31; a.mlf., el-Beyân, s. 31-32.
    1868 Seyyid Sabık, el-’Akîdetü’l-İslâmiyye, 220. Ayrıca bk. Gazzâlî, el-Munkiz, 58; Harpûtî, Tenkîhu’lkelâm,
    298-299.
    1869 Tabbârâ, Ma’a’l-enbiyâ, 259; Mustafa Müslim, a.g.e., 25-26,
    1870 Abdülcelil Şelebî, “Mu’cizât”, Mecelletü’l-Ezher, c. 38-39, sayı, 2, sayfa 163-171, Kahire 1966.
    1871 bk. el-’Ankebût 29/50-51.
    1872 Bâkıliânî, Hz. Peygamber’in düşmanlarına karşı sadece Kur’âıYın icazıyla meydan okuduğunu
    ve bunun dışında başka hiçbir şeyi delil olarak kullanmadığını söylemiştir,
    (bk. İ’câzü’l-Kur’ân,, 35-
    38). Fahreddin er-Râzî de, Kur’ân’ın mucize olduğunun
    anlaşılmasından sonra başka hiçbir mucizeye
    ihtiyaç kalmayacağını belirtir. {bk. Mefötîhu’1-gayb, XXIV, 68-69. Benzer bir İzah için bk. Elmalılı, a.g.e.,
    III, 2024-2027)
    1873 Bâkıllânî Kur’ân’ın i’câzının diğer bütün mucizelerden daha belirgin olduğunu açıkladıktan
    sonra, hissî mucizelerin vukuu durumunda insanların zihnine bazı şüphe ve tereddütlerin gelebileceğini
    söylemiştir. Halbuki Kur’ân’ın mucize oluşuyla ilgili böyle bir şüphenin ortaya çıkması söz konusu
    değildir.(bk. el-Beyân, 25-31)
    ≈ 559 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Mûcize ve Karâme t
    tekim peygamberlere; sihirbaz, kâhin ve benzeri şekillerde
    karşı çıkılması da
    bunu göstermektedir. Çünkü hissî mûcizelerle
    diğer hârikalar arasında yakın
    bir ilişkinin olduğu, bu sebeple inatçı ve ısrarcı kâfirlerin mûcizelere sihir ve
    benzeri iftiralarda bulundukları
    bilinmektedir. İslâm dini, dine davette olağanüstü
    şeylere itibar etmemesi, usûl olarak nazar ve tefekkürü tercih etmesiyle
    diğer dinlerden
    ayrılmaktadır. 1874 B u s ebeplerden ö türü K ur’ân’da H z. P eygamber’in
    hissî mûcizelerine yer verilmemiştir.
    Sonuç olarak, Kur’ân’ın pek çok yerinde Hz. Peygamber’in sözlü mesajını
    desteklemek veya pekiştirmek İçin hissî mûcizeler gösterme
    gücüyle donatılmadığı
    ısrarla belirtilir. Denilebilir ki, O’nun tek mûcizesi; açıklığıyla, ahlâkî
    kapsam ve mahiyetiyle kusursuz; İnsanlık tarihinin her çağına, her gelişim safhasına
    uygun; insanların hem duygularına
    hem akıllarına hitap eden; kıyamet
    gününe kadar değişmeden
    kalacak olan Kur’ân’ın kendisiydi ve bugünde böyle
    olmakta devam
    etmektedir. Önceki peygamberler kendi toplumlarına ve kendi
    çağlarına tebliğ etmekle görevlendirildikleri için onların tebligatı ister istemez
    kendi toplumlarının şartlarıyla sınırlıydı. Hitap ettikleri insanlar,
    henüz bağımsız
    düşünme evresine varmamış olduğundan, bu peygamberler, üstlendikleri
    görevin hakikatini ve amacını kavrayabilmeleri yönünde insanların dikkatlerini
    uyandırmak için hissî birtakım alâmetlere
    ve mûcizelere ihtiyaç duymuşlardır.
    Ama Kur’ân, insanlığın aklî olgunluğa ulaştığı, dolayısıyla birtakım hissî
    mûcizelere ve işaretlere
    ihtiyaç duymadan nübüvvetin hakikatini ve amacını
    anlayabileceği
    bir çağda vahyedilmiştir. Bu itibarla İslâm’ın daimi mûcizesi; belli
    bir donem ve mekanla sınırlandırılmayan, her dönem ve zamanda etkili
    olan,
    muhatapların her zaman müracaat edip değerlendirebilecekleri
    ve bir kanaate
    varabilecekleri Kur’ân mûcizesidir. 1875 Konunun özetini
    vermesi bakımından
    Hz. Peygamber’in şu sözü oldukça anlamlıdır:
    “Her peygambere kitleleri etkileyip onların iman etmelerine vesile olacak
    mûcizeler verilmiştir. Bana verilen mûcize ise Allah’ın gönderdiği vahiyden ibarettir.
    Bu sebeple ben Kıyamet gününde mensubu en çok olan peygamber
    konumunda bulunacağımı umarım.”1876
    1874 Çâviş, İslâm Dînü’l-fıtra, 128 vd..
    1875 Suyutî, el-İtkân, II, 256; Çâviş, a.g.e., 13-17;
    1876 Buhârî, “İ’tisâm”, 1; Fedâilu’l-Kıır’ân”, 1; Müslim, “İmân”, 239. Dr. Halil İbrahim Bulut, Kur’ân
    Işığında Mucize Ve Peygamber, Rağbet Yayınları, İstanbul, 2002: 220-232.
    ≈ 560 ≈
    Ahmed Kalka n
    HADIS LITERATÜRÜNDE HZ. PEYGAMBER’E ATFEDILEN HISSÎ
    MÛCIZELERIN DEĞERLENDIRILMESI
    Kur’ân’da Hz. Peygamber’e hissî mûcize verilmediği açıkça ifade edilmesine
    rağmen, geleneksel kaynaklarda hissî mûcize rivayetlerinin var olduğu
    bir realitedir. Bazı âlimler, Hz. Peygamber’in söz konusu mûcizelerinin üç
    bin, bazıları da altı-yedi bin kadar olduğunu söylemiştir.
    1877 Her halükarda
    bu rakam muazzam bir mûcize rivayetinin varlığını
    göstermektedir. Kur’ân’ın
    olumsuz tavrına rağmen bu denli çok mûcize rivayetinin varlığının sebepleri
    nelerdir? Bu rivayetleri nasıl anlamak
    lazımdır? Söz konusu rivayetlerin hepsini
    reddetmek veya kabul
    etmek mümkün müdür? Hissî mûcize rivayetlerini
    anlamada bir üçüncü bakış açısı olabilir mi? Eğer Kur’ân’ın yaklaşımıyla
    hadislerde ifade edilen hârikalar arasında bir zıtlık yok ise, bunlar nasıl telif
    edilebilir?
    İslâm dünyasında, Hz. Peygamber’in hissî mûcizeleri konusunda üç farklı
    eğilimin olduğu görülmektedir. Bunlardan ilki, Hz. Peygamber’e atfedilen
    hissî mûcizeleri tamamen reddetmektedir. Bunun tam karşısında olan ikinci
    eğilim ise, Hz. Peygamber’e atfedilen hârikaların
    hepsini kabul etme taraftarıdır.
    Bu iki görüşün ortasını bulan üçüncü
    eğilim ise, Hz. Peygamber’den
    hârikulâde olayların zuhur edebileceğinin
    imkânını kabul etmekle birlikte,
    bunların nübüvvetin ispatında delil olarak kullanılamayacağı inancındadır.
    Şimdi bu üç eğilimin iddia ve delilleri izah edilecektir:1878
    I- Hadis Literatüründe Nakledilen Hissî Mûcizeleri Reddedenler
    Nübüvvet bahislerinin en önemli konusu şüphesiz mûcize meseleleridir.
    Mûcize, peygamberliğin ispatı için klasik kelâm eserlerinde en fazla kullanılan
    delil olmuştur. İlk dönemden itibaren mûcizeleri hissî ve manevî ayrımına
    tabi tutan kelâmcılar, Hz. Peygamber’in en büyük mûcizesinin Kur’ân olduğu
    hususunda ittifak etmişler ve bu meseleye ayrı bir önem vermişlerdir. 1879
    1877 Hasan ‘Itr, Nübüvvetü Muhammed fi’l-Kur’ân, 236; Ayrıca bk. Meclisî, Bihârü’l-envâr, XVII, 347-
    362; Sefârînî, Levâihu’l-Envâr, [I, 278-279.
    1878 Dr. Halil İbrahim Bulut, Kur’ân Işığında Mucize ve Peygamber, Rağbet Yayınları, İstanbul, 2002:
    232-233.
    1879 Bâkıllânî, el-Beyân adıyla mucizenin mahiyeti, nübüvvete delil oluşu ve benzeri olaylardan farkını
    ortaya koyan müstakil bir eser telif etmiştir. Ayrıca kelâm eserlerinde
    Kur’ân’ın i’câzı konusuna Önem
    vermişler ve Hz. Peygamber’in nübüvvetini
    ispat ederken bunu Ön plana çıkarmışlardır. Örnek olarak
    şu eserlere bakılabilir:
    Câhız, Hücecü’n-nübüuve, III, 270-278; Mâtürîdî, Tevhîd, 204-210; Bağdadî,
    Usûlu’d-dîn, 183-184; Bâkıllânî, İ’câzü’l-Kur’ân, 31-56; Kâdî Abdülcebbâr, Şerhu’l-usûli’l-hamse,
    568-572; a.mlf., ef-Muğnî, XVI, 407-433; Cüveynî, el-İrşâd, 338-353; a.mlf., Luma’u’l-edille, 197-198;
    Nesefî, Tebsıra, I, 509-522; Fahreddin er-Râzî, el-Muhassal, 490-491; a.mlf., Usuİü’d-din, 91-100;
    Gazzâlî, eİ-İktisâd, 129-130; İbn Rüsd, el-Keşf, 109-120; Ebû Yala el-Ferrâ, el-Mu’temed, 158-160; İbn
    Fûrek, Mücerredu’l-makâlât, 179480; Amidî, Gâyetü’l-merâm, 342-346; Şehristânî, Nihâyetu’l-ikdâm,
    446-462; Sâbûnî, el-Bidâye, 47-48; Cürcânî, Şerhu’l-Mevâkıf, III, 389-391; Teftâzânî, Şerhu’l-Makâsıd,
    ≈ 561 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Mûcize ve Karâme t
    Bununla birlikte bazı İslâm âlimleri, aklî-mânevî bir mûcize olan Kur’ân’ın
    dışında Hz. Peygamber’e herhangi
    bir hissî mûcizenin verilmediğini iddia
    etmiştir.
    İslâm dünyasında Hz. Peygamber’e hissî mûcize verilmediğini iddia
    edenlerin
    başında ilk dönem Mu’tezile kelâmcılarmdan İbrahim en-Nazzâm’ın
    (ö.221/835) geldiği belirtilir.1880 İbrahim en-Nazzâm’ın zaruri ilim gerektirmeyen
    haberlerden kaynaklanan delilleri kabul etmediği bilinmektedir. Hz.
    Peygamber’e atfedilen hissî mûcizelerin de tevatür derecesine ulaşmadığı
    ve zorunlu bir bilgi ifade etmedikleri kabul edilir.1881 Nazzâm da, tevatür derecesine
    ulaşmayan bütün hissî mûcize haberlerini reddetmektedir. Ancak
    Kur’ân’in mûcize olduğunu -diğer âlimlerden farklı da olsa) kabul etmekte
    ve Hz. Peygamber’in nübüvvetini ispat konusunda Kur’ân’ı yeterli görmektedir.
    1882
    Batıdaki ilim ve felsefenin gelişmesiyle birlikte bilimsel bilginin objektif
    kurallara dayandırılması anlayışı zamanla İslâm dünyasında da taraftar bulmuştur.
    Böylece pozitivizmin etkisinde kalan çağdaş İslâm mütefekkirleri,
    tabiat ve tabiat kanunları hakkındaki görüşlerini bu bağlamda değerlendirme
    temayülü içine girmişlerdir. Tabiat kanunlarının
    değişmezliği prensibine
    uymadığı gerekçesiyle mûcizeleri inkâr etmek veya yorumlamak ihtiyacı
    hissetmişlerdir. Bunlar, hadis kaynaklarında
    nakledilen hissî mûcizeleri açıkça
    reddetmekle birlikte, Kur’ân’da diğer peygamberlere nispet edilen hissi
    mûcizeleri büyük zorlamalarla tevil etmeye çalışmışlardır. Böylece bu görüşe
    meyledenler,
    din adına uydurulmuş hurafelere tepki olarak ya mûcizenin
    varlığını
    inkâr etme ya da onu rasyonelleştirme temayülü içine girmişlerdir.
    Son dönem İslâm dünyasında bunların en Önemli temsilcisi Hindistanlı
    Seyid
    Ahmed Han’dır (1817/1898). XIX. yüzyıl Avrupa’nın akılcılığından ve felsefesinden
    büyük ölçüde etkilenen Seyid Ahmed, inanç sistemlerinin mahiyetini
    değerlendirmek için Tabiata Uyma diye
    adlandırdığı bir ölçü ortaya
    attı ve İslâm’ın bu ilkeye göre en yüksek
    derecede doğrulandığı sonucuna
    V, 23-35; Reşîd Rızâ, Tefsiü’l-Menâr, I, 190-215.
    1880 Bağdadî, el-Fark, 131-132, 149
    1881 Kelâmcıların genel kanaati, Hz. Peygamber’e atfedilen hissî mucizelerin hiçbirinin tevatür
    derecesine ulaşmadığı şeklindedir- Bununla birlikte kelâmcılar, söz konusu rivayetlerin bütününden
    hareketle, Hz. Peygamberden birtakım hârikaların zuhur ettiği hususunda manevî tevatürün oluştuğunu
    kabul ederler. Örnek olarak bk. Bâkıllânî, İcâzü’l-Kur’ân, 31, 38; Cüveynî, el-İşâd, 296; Nesefî, a.g.e.,
    I, 491; İbn Fûrek. a.g.e., 178; Beyhakî, el-İ’tikâd, 168; Sâbûnî, a.g.e,., 52; Beyâzîzâde, İşâretü’l-Merâm,
    311, 318; İbnu’l-Hümmâm, el-Musâyera, 206-207; Cisrî, Risâle-’ı Hamidiyye, 50-51.
    1882 bk. Câhız, el-Hayevân, IV, 30-32; VI, 85vd.; Ebû Rîde, İbrahim b. Seyyar ebu Nazzâm ve
    ârâuhu’l-kelâmiyyeti’l-felsefiyye, 32-39.
    ≈ 562 ≈
    Ahmed Kalka n
    vardı. Böylece o, tabiatın ve tabiat
    kanunlarının bağımsızlığını ortaya koymak
    gayesiyle sadece Hz. Peygamber’e atfedilen hissî mûcizeleri inkâr etmekle
    kalmadı, aynı zamanda Kur’ân’da önceki peygamberlerle ilgili olarak zikredilen
    hissî
    mûcizeleri de yorumladı ve bunların hakîkî değil ancak mecazî
    anlatımlar
    olduğu sonucuna vardı.1883 Diğer taraftan Mısır ulemâsından Muhammed
    Heykel (1888-1956) 1884 ve Ferid Vecdi1885 de hissî mûcizeleri reddedenler
    arasında gösterilmektedir.1886 Muhammed Heykel, Kur’ân’da Hz.
    Peygamberin tabiat kanunlarına uymayan hiçbir hal ve hareketinden bahsedilmediğini
    belirterek, eski müslümanlardan bir kısmının Hz. Peygamber’e
    maddî birtakım hârikalar atfetmesinin sebeplerini
    araştırmıştır. Bunun sebebi
    olarak, önceki peygamberlere nispet edilen hissî mûcizelerin, müslümanlar
    tarafından, peygamberliğin
    bir parçası olarak algılandığını, mûcizelerin sayısı
    ne kadar çoğalırsa peygamberliğin de o nispette kemâl bulacağı ve insanların
    peygambere
    daha fazla inanacakları düşüncesinden kaynaklandığını
    açıkladıktan
    sonra, Hz. Peygamber’in diğer peygamberlere benzetilmesinin
    yanlış olduğunu söylemiştir. Çünkü Hz. Muhammed’e verilen mûcizenin eşi
    yapılamayacak bir mükemmellikte, insanî ve aklî bir mûcizedir. Allah, Son
    Peygamber’i bu aklî mûcizeyle teyit etmeyi murat etmiştir.
    Elbette yüce Allah,
    Hz. Muhammed’i maddî bir mûcizeyle desteklemek
    isteseydi onu yapardı
    ve kitabında bundan söz ederdi, demiştir.
    1887 Hasan Hanefî de, Hz.
    1883 Fazİur Rahman, İslâm, 300-305; krş. Özervarlı, Kelâmda Yenilik Hareketleri, 102.
    1884 Mustafa Sabrı, Müslüman olduğu halde Kur’ân mucizesini inkâr eden birilerinin olmadığın:
    söyledikten sonra, Ferid Vecdî ve Heykel Paşa gibi kimselerin, -tevatürle
    sabit olmadığından- Hz.
    Peygamber’in hayatından kevnî mucizeleri çekip çıkardıklarını
    ya da bu tür hârikaları normal
    hadiselermiş gibi yorumlama yoluna gittiklerini
    söylemektedir. Örnek olarak Heykel Paşanın “Surâka”
    hadisesini yorumlamasını
    göstermektedir. Buna göre, Heykel Paşa, atın ayağının kuma saplanmasının
    normal bir durum olduğunu, burada her hangi bir hârikanın bulunmadığını söylemiştir, (bk. Mevkıfu’lakl,
    IV, 43)
    1885 Ferid Vecdî, hissî mucizelerin aklen muhal olduğu görüşündedir. Bu tür mucizelerin
    geçmişte
    vuku bulduğunu haber veren ilgili âyetlerin hepsinin müteşâbih olduğunu
    söylemiştir, (bk. Mustafa
    Sabrî, a.g.e., IV, 98-99).
    1886 Mustafa Sabri, son dönem İslâm mütefekkirleri arasında hissî mucizelerin kabul edilmemesi
    şeklindeki anlayışı şiddetle tenkit eder ve hissî mucizeleri inkâr etmenin
    nübüvveti inkâr etmeyi
    beraberinde getireceğini belirtir (Mevkıfu’l-Akl, IV, 41-43). Kevnî mucizeler konusunda, Kur’ân ile
    hadisler arasında tezat olduğunu iddia eden müsteşrik ve modernistleri bilgisizlikle suçlar. Çünkü
    hadisleri toplayan imamlar, örneğin Buhârî, Kur’ân’ı onlardan daha çok okuyan ve daha iyi bilen
    kimselerdi. Eğer bu konuda bir tezat olduğunu görselerdi, hissî mucizeleri rivayet konusunda olumsuz
    bir tavır takınırlardı. Onların bu tür rivayetleri aktarmış olması,
    hissî mucizeler konusunda Kur’ân ile
    hadisler arasında bîr tezadın olmadığını gösterir, demiştir.{a.g.e., IV, 123-124}
    1887 Heykel, Hz. Muhammed, 56-58 vd.; Müsteşrik Dozy, buna benzer bir iddiayı dile
    getirmektedir:
    Şöyle ki; İslâm mûcizesiz bir dindi. Ancak Araplar, diğer din mensuplarıyla
    görüştükten sonra bu
    eksikliklerini anladılar ve kendi peygamberlerine birçok hârika yakıştırmaya başladılar, demektedir.
    Örnek olarak şerh-i sadr olayını gösterir. Buna göre iki melek gelip Hz. Muhammed’in kalbini çıkarmış,
    temizledikten
    sonra tekrar yerine koymuştu. Bu olayın ne zaman gerçekleştiğine dair farklı rivayetlerin
    varlığıyla birlikte, bununla Hz. Peygamber’in nübüvvet öncesi putperestlikten uzak olduğu, günah
    işlemediği anlatılmak istenmektedir. Hâlbuki Kur’ân’da, nübüvvet öncesi O’nun dalâlette olduğu
    bildirilmektedir.(bk. Dozy, Târîh-i İslâmiyet, I, 166; krş. İsmail Fennî Ertuğrul, İzâle-i Şukük, II, 113-114.)
    ≈ 563 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Mûcize ve Karâme t
    Peygamber’e atfedilen hissî mûcizelerin halk muhayyilesinin bir ürünü olduğunu
    ve bunların sahih akılla çeliştiğini söylemiştir.1888
    Mustafa Sabri, aklî mûcizeleri ispata çalıştıkları halde, hissî mûcizeleri
    kabul etmeyen İslâm mütefekkirleri hakkında; onların pozitivizmin
    etkisinde
    kaldıklarını, bu sebeple tabiat kanunlarının değişmeyeceğini
    iddia ettiklerini
    ve bu İddialarını teyit etmek üzere “Allah’ın sünnetinde
    bir değişiklik bulamazsınız”
    şeklindeki âyetleri delil gösterdiklerini
    söyler. 1889 H z. Peygamber’in
    hissî mûcizesi olmadığı hususunda Kur’ân’da bunlara yer verilmediğini
    söyleyen Muhammed Heykel ve Ferid Vecdî gibi âlimlere; Kur’ân’ın bir siyer
    ve mağazi kitabı olmadığını,
    dolayısıyla bu tür hadiselere yer vermediğini
    söyleyerek cevap verir. 1890 Mustafa Sabrî, Reşîd Rızâ, Merağî, Ferid Vecdî,
    Heykel Paşa
    gibi âlimlerin hissî mûcizeler konusundaki görüşlerine, öncelikle
    hadislerin güvenilirliği hususunda şüphe uyandıracağı, ikinci olarak da
    “Hz. Peygamber’in hiçbir mûcizesi yoktur” şeklindeki müsteşrik iddiasına
    malzeme temin edeceği fikrinden hareketle bu anlayışı tehlikeli bulur ve karşı
    çıkar.1891
    İslâm modernistlerinin hissî mûcizeleri reddetmeleri veya rasyonelleştirme
    ihtiyacı hissetmelerinin kabul edilebilir bazı sebepleri vardır.
    Bunları tahlil
    etmeden, söz konusu âlimlerin hepsini İslâm düşmanı
    ilan etmek ya da
    garplaşmış düşünürler olarak isimlendirmek isabetli
    olmayacaktır. 1892 Şimdi
    bu fikri savunanların temel çıkış noktaları
    sıralanacaktır:
    1) Bunların temel çıkış noktası, Kur’ân’ın hissî mûcizeler konusundaki
    olumsuz tutumudur. Kur’ân’da, inkârcıların müteaddit taleplerine rağmen
    Hz. Peygamber’e her hangi bir hissî mûcize verilmediği vurgulanır.
    Hadis
    kaynaklarında bildirildiği şekilde, eğer Hz. Peygamber’e
    bir hissî mûcize ve-
    1888 Hasan Hanefî, İsiâmî İlimlere Giriş, 86-87.
    1889 Mustafa Sabrî, a.g.e., IV, 122 vd.
    1890 Mustafa Sabrî, a.g.e., IV, 93-95.
    1891 Mustafa Sabrî, a.g.e., IV, 126-127.
    1892 Kur’ân’ın mucize oluşu kabul edildikten sonra, Hz. Peygamber’e hissî mucizeler verilmediğini
    iddia edenlerin art niyetli oldukları ya da ölüm korkusundan dolayı açıktan nübüvveti inkâr
    edemediklerinden hissî mucizeleri inkâr etmek suretiyle bunu gerçekleştirmek istediklerini iddia
    etmek bilimsel olmadığı gibi, mâkul ve mantıklı da değildir. Örneğin Ehl-i sünnet kaynaklarında, Hz.
    Peygamber’e hissî mucize verilmediğini savunan Nazzâm’a karşı ortaya konulan tepkiler bu çerçevededir
    (Örnek olarak bk. Bağdadî, el-Fark, 131-132; krş. Karadeniz, Mucize, 119) Hz. Peygamber’in
    hissî mucizeleri konusunda geleneksel anlayışın dışında görüş beyan edenlerin bu şekilde itham
    edilmeleri, hatta tekfir edilmeleri doğru değildir.
    Çünkü Kur’ân’ın bizzat kendisinden kaynaklanan
    bir yorum farklılığı söz konusudur.
    Genel olarak hissî mucizelerin imkânı kabul edildikten sonra bazı
    olayların
    farklı değerlendirilmesi mümkündür. Zaten aynı olay karşısında İnsanların farklı
    kanaatler
    ortaya koyması bunun imkan dahilinde olduğunu göstermektedir.
    ≈ 564 ≈
    Ahmed Kalka n
    rilmiş olsaydı bu mutlaka belirtilirdi. Bunun yerine Kur’ân’da Hz. Peygamber’in
    beşeri özelliklerine, tebliğ vazifesiyle
    görevli olduğuna, imanın oluşumunda
    hârikulâde olayların yapıcı
    bir katkısının olmadığına dikkat çekilir.
    2) Hissî mûcizeleri kabul etmeyenlerin ileri sürdükleri ikinci önemli
    gerekçe,
    bu hârikaların tevatürle değil, âhad yolla rivayet edilmiş olmasıdır.
    1893
    Eğer bu olaylar gerçekleşmiş olsaydı, tevatürle nakledilmeleri
    gerekirdi.
    Çünkü insanlar, garip şeyleri nakletme hususunda heveslidir.
    Buna rağmen
    hadislerde belirtilen hissî mûcizeler, âhad yolla bize ulaşmıştır. 1894 Anlarız ki
    bunlar sahih rivayetler değillerdir.1895
    3) Son dönem İslâm âlimleri, batıdaki ilim ve felsefeden, pozitivizm
    gibi
    fikri akımlardan ister istemez etkilenmişlerdir. Bunlar, tabiatta
    değişmeyen
    bir nizam ve sünnetullah’ın olduğunu belirterek Allah’ın
    kendi koyduğu kanunları
    değiştirmeyeceğini savunmuşlardır. Çünkü tabiattaki carî kanunlar,
    değişmeden ve bozulmadan korunmuştur.
    Kur’ân’da “Allah’ın sünnetinde bir
    değişiklik bulamazsınız” şeklindeki âyetlerde bu hususa işaret edilmektedir.
    1896 Şu halde tabiat kanunlarının hilafına birtakım hârikaların meydana gelmesi
    mümkün değildir, demişlerdir.
    4) Hz. Muhammed son peygamberdir, onun mesajı da kıyamete kadar
    bakî kalacaktır. Öyleyse onun peygamberliğini ispat eden deliller,
    sadece
    kendi dönemiyle sınırlı kalacak türden olmamalıdır. Nitekim
    onun hidâyet
    mûcizesinin bütün zaman ve mekânlarda geçerli olan bir aklî ve bilgi mûcizesi
    olmasının hikmeti de bundandır. Ayrıca Kur’ân, insanların akıl ve mantıklarını
    kullanmalarını istemektedir. İnsanların
    iman etmelerini de inkâr et-
    1893 Reşîd Rızâ, kevnî/maddî mucizelerin rivayeti, sıhhat ve delâleti hususunda birçok şüphe ve
    ihtilafın olduğunu söyledikten sonra bu tür mucize rivayetlerinin asrımızdaki bazı bilim adamlarının
    dinden soğumasına sebep olduğunu söylemiştir(bk. Te’sîrü’l-Menar, XI, 155; el-Vahyu’l-Muhammedî,
    71)
    1894 Fahreddin er-Râzî, el-Muhassal, 492-493; Ayrıca bk. a.mlf., en-Nübüvvât, 141 vd.; Nasırüddin
    et-Tûsî, Telhîsü’I-Muhasssat, 352.
    1895 Câhız, mucizelerin ahad yolla rivayetinden duyduğu rahatsızlığı şu sözleriyle ifade eder: “Selef,
    Kur’ân’ı toplamada gösterdiği titizliği, hadislerin toplanmasında -daha
    özel anlamda mucizelerle
    ilgili rivayetlerin değerlendirilmesinde- göstermiş olsaydı
    bugün karşılaşılan sıkıntıların hiçbiri zuhur
    etmeyecekti. Şayet onlar, Hz. Peygamber’in alâmet, burhan, delil ve âyetlerini, zuhur eden hârikalarını,
    İster seferde
    isterse hazerde olsun büyük topluluklar içinde göstermiş olduğu mucizelerini
    toplamış
    olsalardı, bugün her hangi bir şüpheye mahal kalmaz ve inkârcıların eline de fırsat verilmemiş olurdu...”
    (Câhız, Hücecü’n-nübüvve, III, 227-228}
    1896 Kur’ân’da, “Allah’ın sünnetinde bir değişiklik bulamazsın’’ şeklindeki âyetler öncesi
    ve sonrasıyla
    tetkik edildiğinde, bunların tabiat kanunlarından daha ziyade sosyal ve ahlâk kanunlarıyla ilgili
    olduğu anlaşılır (bk.Sabrî, a.g.e., IV, 117). Ayrıca
    Ömer Özsoy’un Sunnetullah Bir Kur’ân İfadesinin
    Kavramlaşması adlı çalışmasında
    konunun bu yönüne dikkat çekilmekte ve ilgili âyetlerin sosyal
    olaylarla
    bağlantılı olduğu vurgulanmaktadır (bk. a.g.e., 137-182).
    ≈ 565 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Mûcize ve Karâme t
    melerini de onların hür iradesine bırakmıştır. Hâlbuki hissî mûcizeler, inanç
    hürriyetini kısıtlamaktadır. Kur’ân, bu sebeple hissî mûcizeleri önemsememiş,
    Hz. Peygamber’in nübüvvetiyle ilgili olarak bunlara yer vermemiştir.1897
    II- Hadis Literatüründeki Hissî Mûcize Rivayetlerini Kabul Edenler
    Kur’ân’dan sonra müslümanların en fazla itibar ettiği kaynak şüphesiz
    Kütüb-ü Sitte diye isimlendirilen hadis kitaplarıdır. Bunlardan Buharî ve Müslim’in
    Sahih’leri ayrı bir önemi haizdir. Bu iki kaynakta,
    Resûl-ü Ekrem’e atfedilen
    hissî mûcizelerin miktarı oldukça sınırlıdır.
    Buna rağmen Hz. Peygamber’in
    mûcize ve faziletlerinden bahseden
    eserlerde ona atfedilen hârikaların
    muazzam rakamlara ulaştığı görülür.1898
    Klasik musannifler tarafından bağımsız birer disiplin gibi değerlendirilen
    Siyer, Meğazi, Hasâis, Mu’cizât, Şevâhit, Şemail, Hilye, Delâil,
    A’lam, Meulîd
    ve benzeri tür eserlerde Hz. Peygamber’in nübüvvet
    öncesi ve sonrası zâtından,
    söz ve fiillerinden kaynaklandığı belirtilen
    hârikalara yer verilmiş, her söz
    ve fiilinde olağanüstülük aranmıştır.
    1899 Delâil, Hasâis, A’lâm ve Fedâil türü
    eserler, hadis kaynaklarını
    bir tarafa bırakarak sadece mûcizelerle meşgul olmuşlardır.
    Olur-olmaz
    her şeyi mûcize diye nakletmişlerdir. Bunların yazarlarının
    gayesi,
    mûcizeler hakkında muteber rivayetleri toplamak değil, en garip
    ve hayret verici olaylardan müteşekkil eserler meydana getirmek ve bu surette
    son Peygamber’in fazilet ve menkıbeleri hakkında malzeme hazırlamaktır.
    1897 Dr. Halil İbrahim Bulut, Kur’ân Işığında Mucize ve Peygamber, Rağbet Yayınları, İstanbul, 2002:
    233-238.
    1898 Örneğin Buhârî, Menâkıb kitabının “İslâm’da Peygamberlik Alâmetleri” babında (25. bab) elli
    yedi rivayet nakleder. Burada peygamberlik alâmeti olarak gösterdiği
    hadisler şu konuları içerir: Suların
    çoğalması (7), yemeğin bereketlenmesi (3), duasının
    hemen akabinde yağmur yağması, kütüğün
    inlemesi (3), Sürâka’nın atının tökezlemesi ve de geleceğe yönelik bir takım ihbarlar. Buhârî’nin
    peygamberlik alâmeti olarak gösterdiği olaylar ile Siyer, Meğazi, Hasâis, Mu’cizât, Şevâhit, Şemail,
    Delâil, A’lâm ve Mevlit gibi eserlerde ortaya konulan hissî mucizeler arasında
    çok önemli farklar
    mevcuttur. Buhârî ve Müslim’in peygamberliğin ispatında
    kullandıkları deliller ile diğer muhaddislerin
    kullandıkları deliller arasındaki farkları
    ortaya koyacak bilimsel çalışmaların yapılması gereklidir. Bu
    çalışmalarda sadece
    isnad tenkidiyle yetinilmemeli, metin kritiği de yapılmalıdır. Kur’ân’ın genel
    tutumuna aykırı düşen, İslâm’ın evrensel mesajını gölgeleyen hissî mucize rivayetlerinin
    ayıklanması ve
    peygamberliğin kanıtlanmasında Kur’ânî metodun ön plana
    çıkarılması zarureti vardır.
    1899 Örneğin Hz. Peygamber’in faziletleri anlatılırken; sesinin herkesten gür çıktığı, orta
    boylu
    olmasına rağmen herkesten daha uzun göründüğü, teninin misk ü amber koktuğu, küçük abdestinin
    şifa, büyük abdestinin ise temiz olduğu, erkekliğinin kırk erkek gücüne denk olduğu ve benzeri
    hususlar dile getirilmiştir (Süyûtî, Hasâis,
    I, 113-122). Bu rivayetler zamanla taraftar bulmuş, câhil
    Müslümanlar tarafından
    baş tacı edilmiştir. Hz. Peygamber’i sevmenin ve desteklemenin bir ölçüsü olarak
    algılanmıştır. Kur’ân’ın yaklaşımına taban tabana zil düşen bu tür rivayetlerin doğru olması mümkün
    değildir. Çünkü Kur’ân’da Hz. Peygamber’in inananlara Örnek teşkil edeceği belirtilmiştir. Örnek olarak
    sunulan objenin diğer insanlar tarafından
    örnek alınabilmesi esastır. Hâlbuki bu özelliklere sahip bir
    kimsenin örnek
    alınması mümkün değildir.
    ≈ 566 ≈
    Ahmed Kalka n
    1900 Hz. Peygamber’in mûcizelerini konu edinen ve hârikalarının
    ne denli çok
    olduğunu kanıtlamaya çalışan eserîer arasında:
    Ebû Nu’aym el-İsfahânî’nin
    Ö.430/1038) Delâilü’n-Nübüvve’si, Beyhakî’nin ö.458/1066) Delâliü’n-Nübüvvesi,
    Kâdî İyâz’ın (Ö.544 /1140) eş-Şifâsı, İbnu’1-Cevzî’nin (5.597/1200)
    el-Vefâ bi Ahvâl-i Mustafa’sı, İbn Kesîr’in (ö.774/1373) Mu’cizâtü’n-Nebî’si,
    Suyûtî’nin (Ö.911/1505) el-Hasâisü’l-Kübrâ’sı, Nebhânî’nin (ö.1350/1931)
    Huccetülllâhi ale’l-Âlemîn’i gibi eserleri saymak mümkündür.
    İbn Kuteybe (276/889), hadisçilerin bazı mevzû rivayetlerde bulunduklarını
    belirttikten sonra ‘”(Hadisçiler) bütün bu ahmakça rivayetleriyle İslâm düşmanlarını
    kışkırtmış ve zındıkları güldürmüşlerdir. İslâm’a
    girmeye meyilli
    olanları soğutmuş, şüphede olanların şüphelerini
    artırmışlardır” 1901 diyerek
    onların bu konuda ciddi hatalar yaptıklarını açıklar. Şah Velîyullah ed-Dihlevî
    (ö.1176/1762) de, hadis kaynaklarını
    güvenilirlik açısından değerlendirirken
    Delâil, Hasâis türü eserleri en son sıraya yerleştirir ve bunların en zayıf hatta
    uydurma rivayetlerle dolu olduklarını belirtir.1902 Şiblî ise, zayıf rivayetlere
    dayanan
    mûcizeler başlığı altında-, sağlam ve muteber kabul edilen
    bazı hadisçilerin
    Hz. Peygamber’in mûcizeleri konusundaki rivayetleri
    hiç tenkid ve
    tahkik etmeden kaydettiklerini söyledikten sonra, Beyhakî ile Ebû Nu’aym’ı
    örnek vererek bunların eserlerinde sadece zayıf değil, uydurma rivayetlerin
    de olduğunu belirtir. Bu âlimler, hadisle
    ilgili eserlerinde tenkit edip almayı
    uygun bulmadıkları birçok rivayeti,
    mûcizelerle ilgili eserlerine almakta sakınca
    görmemişlerdir.1903 Hz. Peygamber’in hârikaları konusunda aşırı gitmek,
    ondan hiçbir
    hârikanın zuhur etmediğini iddia etmek kadar tehlikelidir.
    Çünkü bu gibi rivayetler, Hz. Peygamber’i örnek almak yerine ona sadece
    hayranlık duyulmasına ve insanüstü bir konuma yükseltilmesine yarar. Bu
    anlayış, Kur’ân’ın yaklaşımına tamamen terstir. Bu durumda, Yahudi
    ve Hıristiyanların
    kendi peygamberleri hakkında düştükleri tehlikeye
    müslümanların
    da düşmesi kaçınılmaz bir sonuç olacaktır. Hz. Peygamber’e yönelik
    bu tür rivayetlerin ayıklanması, cahil insanların bu konuda bilgilendirilmesi,
    Kur’ân’ın belirlediği çerçevede peygamberlik
    delillerinin yeniden ortaya
    konulması ve çağın bilgi ve felsefesinden
    faydalanarak bunların anlaşılabilir
    izahının yapılması gereklidir. Şimdi, müslümanlar arasında bu tür rivayetlerin
    çoğalması ve taraftar bulmasının sebepleri üzerinde durulacaktır:
    1900 Şiblî, Asım Saadet, III, 153.
    1901 İbn Kuteybe, Te’vîlu muhtelifi’l-Hadis, S, 80-84.
    1902 Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa, I, 135.
    1903 Şiblî, a.g.e., III, 154-159.
    ≈ 567 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Mûcize ve Karâme t
    1)Mûcizeler hakkında yanlış ve uydurma rivayetlerin türemesine sebep,
    bu gibi rivayetlerin halk tarafından hüsnü kabul görmesidir. Sağlam dini tahsil
    almamış imam ve hatipler; cahil halkın dikkatini çekmek, onları merak ve
    heyecana düşürmek suretiyle hoşnut etmek için bu tür hikâyeleri uydurup
    yaymışlardır. Halk arasındaki kıssacı ve hikâyeciler de bu hikâyeleri abartarak
    aktarmışlardır. 1904 Bu tür rivayetler,
    zamanla kabul görmüş hatta hadis
    mertebesine çıkarılmıştır. Bazı âlimler bu tehlikeyi görmüş, işin ehli olmayan
    vaiz ve hikâyecilerin halkın inanç ve itikadında büyük tahrifler yaptığını açıklamış,
    ancak
    bunun önü bir türlü alınamamıştır.1905
    2)Müslümanların kendi peygamberlerini diğer peygamberlerden
    her yönüyle üstün görme arzuları1906 bu tür rivayetlerin kabul görmesine
    zemin hazırlamıştır. Aslında müslümanların Hz. Peygamber’i
    bütün
    peygamberlerin en üstünü saymaları, bütün faziletlerin onda
    toplandığına
    inanmaları kabul edilebilir bir husustur. Ancak bu itikada
    yanlış bir derinlik kazandırılmış, bütün peygamberlere verilen
    mûcizelerin
    bir benzerinin hatta daha büyüğünün Hz. Peygamber’e
    verildiği iddia edilmiştir. Çünkü o, peygamberlerin sonuncusudur
    ve diğer bütün
    peygamberlerden üstün ve faziletlidir, öyleyse onun
    mûcizeleri de diğer peygamberlerin mûcizelerinden hem daha çok
    hem de daha büyük
    olmalıdır.1907 Bu anlayış doğrultusunda, her
    peygamberin mûcizesine
    karşılık Hz. Peygamber’in bir mûcize gösterdiği,
    söz konusu mûcizenin diğerlerinden daha büyük ve etkili
    olduğu iddia edilmiş ve kanıtlanmaya
    çalışılmıştır.1908 Ümmetin bu
    psikolojik durumu, Hz. Peygamber’e
    de hissî mûcizeler verildiği hususunda
    rivayetlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.1909 Nitekim
    1904 Bu konuda M. Yaşar Kandemir’in Mevzu Hadisler adlı çalışmasına bakılabilir. Burada,
    hadis
    uydurma sebepleri ve kıssacıların hadis uydurulmasındaki etkileriyle ilgili detaylı bilgi verilmiştir, (bk.
    a.g.e., 62-92)
    1905 İbn Kuteybe, a.g.e, 8, 80-84.
    1906 Mâverdî’nin A’lâmü’n-nübüuue adlı eserindeki yorum bize ışık tutmaktadır. Müellif,
    Hendek
    savaşında vuku bulduğu belirtilen “yemeğin bereketlenmesi” şeklindeki
    rivayeti zikrettikten sonra
    “Bu, Hz. İsa’nın sofra mucizesine naziredir’’ açıklamasını
    yapar, (bk.a.g.e., 78-79) Yine “az bir suyun
    çoğalması’’ ile ilgili rivayeti aktardıktan
    sonra da, bunun Hz. Mûsâ’nm taştan su akıtması mucizesine
    nazîre olduğunu
    söyler, (bk. A.g.e., 80. Diğer örnekler İçin bk. a.ge., 78-83)
    1907 Hûî, el-Beyân, 116-118.
    1908 Örneğin Hz. Süleyman’a rüzgâr verilmişti, Hz. Peygamber’e ise ondan daha hızlı
    olan
    Burak verilmiştir. Hz. Mûsâ, taştan su çıkarmıştı. Hz. Peygamber ise parmaklarından
    su akıtmıştır.
    Aslında taştan suyun akması normal bir şeydir, ancak parmaklardan suyun akması ise görülmemiş
    bir durumdur. (Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, III, 96-97) Hz. îsâ, su üzerinde Hz. Peygamber ise havada
    yürümüştür.(Subhî, Fî İlmi’l-Kelâm, II, 134) Hz. îsâ, henüz defnedilmemiş ölüleri diriltmiştir, Hz. Peygamber
    İse yıllarca Önce ölmüş insanları diriltmiştir. Örneğin annesini kabrinden çıkarmıştır.
    (Süyûtî,
    a.g.e...II, 110-114; Bu konuda ayrıca bk.İbn Kesîr, Mu’cizâtü’n-Nebî, 423-467; Ebû Nu’aym el-İsfahânî,
    Delâilû’n-Nübüvve, II, 587-609}
    1909 Akbulut, Nübüvvet Meselesi Üzerine, 29.
    ≈ 568 ≈
    Ahmed Kalka n
    Önceki peygamberlere verilen mûcizelerin daha büyüklerinin Hz.
    Peygamber’e verildiğine dair müstakil eserler kaleme alınmış1910,
    nübüvvete dair eserlerde bu konuya yer verilmiştir.1911
    3) Beşâretü’n-nebiyle ilgili birçok hadis uydurulmuştur. Kur’ân’da ve
    sahih hadislerde, Hz. Peygamber’in geleceğine dair mukaddes
    kitaplarda
    bilgiler bulunduğu, Yahudi ve Hıristiyanların son Peygamber’i bekledikleri
    haber verilmiştir. 1912 Yalancı râviler, bu haberleri
    genişleterek Yahudilerin,
    Hz. Muhammed’in ne zaman, nerede,
    hangi saatte ve nasıl zuhur edeceğini
    bildiklerine dair açıklamalar yapmışlardır. Nitekim Hz. Peygamber’in doğum
    anını anlatan eserler, onun dünyaya geldiği anda vuku bulan hârikaları en
    ince detayına kadar
    anlatmaktadır.1913 B u r ivayetlere b akıldığında Hz. Peygamber’in
    henüz doğduğu andan itibaren bütün insanlar tarafından çok
    iyi tanındığı,
    peygamberliğini bir an Önce ilan etmesinin beklendiği anlaşılmaktadır.
    Hâlbuki Kur’ân’da, Resûl-ü Ekrem’in peygamber olacağını bilmediği,
    böyle bir beklenti içinde olmadığı bildirilmektedir.1914
    4) Birçok olay vardır ki, olağanüstü sayılmamakla beraber sırf mûcizeleri
    çoğaltmak için mûcizeymiş gibi kaydedilmiştir. Mesela, Hz. Câbir bir gün
    hastalanmış ve Hz Peygamber onu ziyarete gitmiştir. Hz. Câbir, hastalığı sebebiyle
    kendinden geçmiş bir halde yatarken Hz. Peygamber yüzüne biraz
    su serpmiştir. Bunun üzerine hasta birden bire ayılmıştır. Hadise, gayet normal
    bir olaydır. Fakat Delâil ve benzeri kaynaklarda bu olayın mûcize olarak
    nakledildiği görülür.1915
    1910 Örneğin Ebû İshâk İbrahim b. Hamdan, Kitâbü’l-Mu’cizât, (trc. Ömer Ziyâeddin Efendi), Evkaf
    Matbaası 1338-1340. Bu eserde, peygamberlerin her bir mucizesine
    karşılık Hz. Peygamber’in
    bir mucize gösterdiği örneklerle anlatılır. Aynı anlayışla
    telif edilmiş diğer bir eser de Mehmet Şakir
    Çörüş’ün Mu’cizâtu’l Enbiyâ’sıdır. (İstanbul 1978, s. 19-178}
    1911 bk. Bağdadî. Usûlu’d-din, 164-167: Nebhânî, Huccetuliâhi ‘ale’l-âlemin, 14-27; Ömer Harpûtî,
    Asidetu’ş-Şehda Ala Kasideti’l-Bürde, 102 vd.
    1912 bk. el-Bakara 2/164; el-A’raf 7/156-157; es-Sâff 61/6. Ayrıca bk. İbn Hişâm. es-Sîre, 1, 204,
    232; Beyhakî, Delâil, II, 74-86; Süyûtî, Hasâis, I, 31-50; Ebû Nu’aym el-İsfahânî, Delâ’ilü’n-nübüvve, II,
    587-609; Rahmetullah Hindî, İzhâru’l-Hak, IV, 1078-1210; Ebû Şehbe, es-Sîre, I, 247-254; İsmail Yahya,
    Mukaddimâtü’n-nübüvve, 103-105; Mehmet Aydın, “Beşâirü’n-nübüvve”. DİA, V, 549-550.
    1913 Mesela Ebû Hatim el-îsfahânî, Hz. Peygamber’in doğum anında hayvanların dile gelerek bu
    anı müjdelediklerine dair bazı rivayetler nakleder.(bk. A’lâmü’n-nübüvve, 201-203) Mâverdî de, onun
    doğumu anında zuhur eden bazı hârikaları aktarır.
    (A’lâmü’n-nübüvve, 175-180) Ayrıca bk. İbn Hişâm,
    a.g.e., I, 158-167; Beyhakî,
    a.g.e., I, 126-130; Kâdî İyâd, eş-Şifa, I. 366-368; İbn Kesîr, el-Bidâye, 262-
    272; Süyûtî, a.g.e, I, 78-89; Şiblî, Asr-ı Saadet, III, 162-165.
    1914 el-Kasas 28/86; ayrıca bk. Yûnus 10/16; eş-Şûrâ 42/52.
    1915 Süyûtî, a.g.e., II, 118.
    ≈ 569 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Mûcize ve Karâme t
    5) Birtakım sahih rivayetlere eklemeler yapılarak veya farklı iki rivâyet karıştırılarak
    normal hadiseler mûcize olarak sunulmuştur. Meselâ,
    Hz. Peygamber’in
    omuzları arasında “Peygamberlik Mührü” diye
    bilinen bariz bir
    gudde vardı. Diğer taraftan O’nun yüzüğü üzerinde
    “Muhammed Rasûlullah”
    yazılıydı. Birtakım ihtiyatsız râviler, bunları
    birbirine karıştırarak “Hz. Peygamber’in
    omuzları üzerindeki peygamberlik
    mührü üzerinde “Muhammed
    Rasûlullah” yazılıdır, demişlerdir.
    1916
    III- Hissî Mûcizelerin Nübüvvetin İsbatında Delil Olmayacağını
    Savunanlar
    Kaynakların belirttiğine göre, İslâm düşüncesinde hissî mûcizelerin
    imkânını
    kabul etmekle birlikte bunların nübüvvete delâlet etmeyeceğini
    savunan
    ilk âlim Hişâm el-Fuvatî’dir.1917 O, denizin yarılması, âsânın yılana dönüşmesi,
    ayın yarılması gibi hârikaların peygamberliğe
    ait bir delil sayılamayacağı kanaatindedir.
    Ona göre bunlar, arızî hallerdir ve arazlar ancak nazarî deliller vasıtasıyla
    bilinirler. Bu gibi hadiseler peygamberliğin delili kabul edilirse, o halde
    her bir delil, kendi dışında başka bir delile ihtiyaç duyar ve bunun da sonu
    gelmez, demiştir.1918 Muhtemelen İlk defa Hişâm el-Fuvatî tarafından ifade
    edilen
    bu görüş, sonraki dönemlerde taraftar bulmuştur. Örneğin İbn Rüşd
    (520-595/1126-1198), bu görüşü daha anlaşılır ve kabul edilebilir
    bir şekilde
    ortaya koymuştur. O, kelâmcıların mûcize anlayışının bazı karışıklıklara sebebiyet
    verebileceğini belirttikten sonra, mûcizeden
    hareketle iddia sahibinin
    peygamber olduğunun bilinmesinde bazı
    güçlüklerin olduğunu söylemiştir.
    Öncelikle hârikulâde olaylar ile nübüvvet sıfatı arasında doğrudan bir ilişkinin
    olmadığını savunmuş, söz konusu olayların tek başına peygamberliğe delil
    olamayacağını belirtmiştir.
    Ona göre bir insan peygamberliğini ilan ettiği zaman
    onun hedefi, insan ve toplumun ıslah edilmesi olmalıdır. Asanın yılana
    dönüşmesi,
    ölülerin diriltilmesi ve benzeri hadiseler her ne kadar olağanüstü
    haller ise de, bunların Hz. Mûsâ ve İsa’nın nübüvvetini ispat edebilmesi
    için başka delillere ihtiyaç vardır. Çünkü bu gibi hissî hârikalar,
    peygambere
    peygamber ismi verilmesini gerekli kılan sıfatın dışındaki
    fiillerdir. Hz. Peygamber’e
    atfedilen hissî hârikalara gelince, İbn Rüşd bunları mümkün görür.
    Ancak bunlar vasıtasıyla peygamberliğin
    kanıtlanmasını isabetli bulmaz. O,
    bu konuda şunları söyler: “Malumdur
    ki, Hz. Peygamber insanlardan hiç
    kimseyi, ümmetlerden hiçbir
    ümmeti, kendi peygamberliğine ve tebliğ ettiği
    1916 Suyûtî, a.g.e., I, 102; Şiblî, Asr-ı Saadet, 165. Dr. Halil İbrahim Bulut, Kur’ân Işığında Mucize Ve
    Peygamber, Rağbet Yayınları, İstanbul, 2002: 238-243.
    1917 bk. Bağdadî, el-Fark, 162.
    1918 Eş’arî, a.g.e., 225-226; Bağdadî, a.g.e.,, 162-163.
    ≈ 570 ≈
    Ahmed Kalka n
    ahkâma iman etmeleri
    için bir maddeyi başka bir maddeye dönüştürmek
    gibi olağanüstü
    şeyler göstermek suretiyle dine davet etmemiştir. Ondan
    zuhur eden hârikalar, kimseye meydan okumaksızın, normal işler arasında
    zuhur etmiştir.”1919 Özetle İbn Rüşd, hissî mûcizelerin mantıkî ve kat;î deliller
    olmadığını savunmuş, peygamberlik sıfatıyla bunlar arsında mantıkî bîr bağlantının
    bulunmadığını belirtmiştir. Hz. Peygamber, sadece
    Kur’ân’ın mûcize
    olduğu hususunda muhataplarına meydan okumuş
    ve Kur’ân’ı hem öğretisinin
    hem de peygamberliğinin dayanağı yapmıştır. Bunun dışında her hangi
    bir hissî mûcize gösterme girişiminde
    bulunmamıştır.1920
    Tarihî süreç içerisinde, nübüvvet konusuyla ilgili tartışmalar -özellikle
    Batıdaki
    felsefî akımların etkisiyle- mûcizelerin imkânsızlığı hususunda
    yoğunlaşmıştır.
    Bunun için son dönem İslâm âlimleri, nübüvvet konularına ve daha
    özel anlamda mûcize meselesine ayrı bir önem vermişlerdir. Konuyla İlgili
    müstakil eserler kaleme almışlardır. Önceki
    dönemlere ait kelâm eserlerinde
    nübüvvet bahisleri çok sınırlı bir yer tutarken son dönemlerde kaleme alınan
    kelâm eserlerinde nübüvvet
    bahislerinin çok daha hacimli olduğu görülür.
    Yakın dönem kelâmcıları, günün ilmî ve felsefî literatürünü de kullanarak,
    mûcizenin aklen imkânsız olmadığını izaha çalışırlar. Buna göre, mevcut
    tabiat kanunlarına
    muhalif bir olayın meydana gelmesinin muhal olduğuna
    dair
    bir kanıt olmadığı gibi, bunların başka bir tabiat kanununa bağlı olarak
    meydana geldiğini iddia etmeye de gerek yoktur. Şüphesiz bütün tabiat
    kanunlarını koyan güç, yeni bir kanun koymaya da muktedirdir.
    1921 Nitekim
    Batılı filozoflardan bir kısmı, determinist anlayışı kabul etmeyerek tabiat kanunlarının
    zorunsuzluğunu savunmaktadır.1922 Şu halde modern düşünürlerin
    felsefî yorumlarında hissî mûcizelere yer bulunduğu ve asla muhal görünmediği
    anlaşılmaktadır.1923
    1919 İbn Rüşd, a.g.e., 113.
    1920 Bu konuda benzer bir görüşü de Hamîdullah dile getirmiştir. Mucize, keramet ve istidracla ilgili
    bir konferansında, mucizelerin tarihî realiteler olduklarını ve bunlara
    inanılması gerektiğini belirttikten
    sonra bu tür hârikaların peygamberliğe delâlet
    etmeyeceğini, hissî mucizelerle peygamberlerin talimleri
    arasında hiçbir ilişkinin
    bulunmadığını vurgular. Sonra konuyu açıklamak için şöyle bir örnekverir:
    Ben, iki kere ikinin dört değil de beş ettiğini iddia etsem ve bunun doğru olduğunu
    ispat için “elime
    alacağım şu kor ateş elimi yakmayacaktır” desem, siz bu iddiaya
    karşılık hemen “iki kere iki asla beş
    yapmaz; elinizin yanmaması olağanüstü
    bir şeydir, bunun bilemediğimiz bir sebebi olsa gerek. Ancak
    ateşin elinizi yakmamasıyla iki kere ikinin beş edeceği arasında hiçbir ilişki kurulamaz” diyeceksiniz.
    Peygamberlerin hissî mucizeler göstermek suretiyle doğruluklarını ispat etmeleri
    de böyledirc
    (Hamîdullah, Mucize, Keramet ve îstidrac, s. 3-4).
    1921 Muhammed Abduh, er-Risâle, 84-85.
    1922 Örnek olarak bk. Lewis, Miracles, 56-58; Hume, “Of Miracles”, 23-40; Boutroux, Tabiat
    Kanunlarının Zorunsuzluğu Hakkında”, 12-27; Swimburne, ‘Violation of a law of nature”,75-84.
    1923 İzmirli, Yeni İlm-i Kelâm, I, 242-244.
    ≈ 571 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Mûcize ve Karâme t
    Başlangıçtan itibaren kelâmcıların genel tutumu, Hz. Muhammed’in
    peygamberliğinin ispatında asıl kanıt olarak Kur’ân mûcizesinin
    ön plana
    çıkarılması şeklindedir. Nitekim kelâm eserlerinde, Hz. Peygamber’in hissî
    mûcizelerine birkaç cümleyle değinilirken, manevî mûcizelere ağırlık verilmiş
    ve bunların nübüvveti ispatta önemli olduklarına vurgu yapılmıştır. 1924 Son
    dönem kelâmcıları da bu geleneği
    takip etmiş, Hz. Peygamber’in nübüvvetinin
    ispatında aklî mûcizelere
    ağırlık vermişlerdir.1925 Burada Şiblî Nu’mânî,
    Muhammed Abduh, M. Reşîd Rızâ,1926 İzmirli, İsmail Fennî Ertuğrul1927, İsmail
    Hakkı Manastırlı, Hüseyin Cisrî, Abdülaziz Çaviş, Harpûtî, İzzet Derveze1928
    gibi âlimleri örnek vermek mümkündür. Bunlar, Hz. Peygamber’in
    nübüvvetiyle ilgili olarak manevî mûcizelere ağırlık vermişlerdir. Mesela
    Şiblî
    Nu’manî, eserinde en uzun bölümü mûcize konusuna ayırır, âlimlerin hissi
    mûcize üzerine kurulu yaygın geleneksel nübüvvet anlayışına
    karşı çıkarak,
    Hz. Peygamber’in getirdiği mesaj ve öğretiden hareketle onun güvenilir ve
    uyulması gereken bir peygamber olduğunun
    anlaşılacağını söyler. Ayrıca o,
    nübüvvet ve ilâhî mesajın kabulü için hissî mûcizelerin gerekliliğini ve önemini
    İslâm’ın ortadan kaldırdığını
    da dile getirir.1929 Muhammed Abduh da,
    er-Risâle adlı eserinde
    önce nübüvvetin mahiyetini ve imkânını izah eder,
    sonra da Hz. Peygamber’in risâletini tamamen aklî deliller kullanarak ispata
    çalışır. Kur’ân’ın icazına, içerdiği bilgi ve haberlere, getirdiği sistemin mükemmelliğine
    vurgu yaparak Hz. Muhammed’in gerçek peygamber olduğu-
    1924 Örneğin Mâtürîdî, Hz. Peygamber’in hissî mucizelerine birkaç cümle ile değinmiş (s.203),
    sonra aklî delillere yer vermiştir. Ona göre Hz. Peygamber’in nübüvvetiyle ilgili en büyük aklî mucize,
    muhataplarına Kur’ân ile tehaddî etmesi ve onların buna cevap verememiş olmasıdır.(bk. Kitâbü’t-
    Tevhîd, 191-192, 202-210; krş. M. Saim Yeprem, Mâtürîdî’nin Akide Risalesi ve Şerhi, 29-32)
    1925 bk. İsmail Hakkı Manastırlı; Abduh, a.g.e,, 88-129; Reşîd Rızâ, el-Vahyü’l-Muhammedî, s. 35-37.
    1926 Mustafa Sabrî, Reşîd Rızâ ve Merâği gibi âlimlerin ısrarlı bir şekilde Hz. Peygamber’in
    tek
    mucizesinin Kur’ân olduğunu savunduklarını belirttikten sonra, bu anlayışın
    günün pozitivizm akımının
    bir sonucu olduğunu açıklar. Ona göre böyle bir görüş, siyer ve ilgili kaynakları tartışılır kılabileceği gibi
    hadislerin güvenilirliğini de zedelemektedir (bk. Mevkıfu’l-Akl, IV, 168-170).
    1927 İsmail Fennî Ertuğrul, Kur’ân’ın ebedî ve kalıcı bir mucize olması itibarıyla İslâm’ın başka bir
    mucizeye muhtaç olmadığını, bununla birlikte Resul-i Ekrem’den birçok mucize rivayet edildiğini,-
    bunların rivayetlerinde insanların tabii hadiseleri harikulade
    görme ya da gösterme meyli her ne kadar
    çok yüksek ise de- yine de Resul-ü Ekrem’in bir hayli mucizesinin olduğunu belirttikten sonra bu
    rivayetlerin hepsinin inkâr edilmesinin gayri kabil bir durum olduğunu söyler (İzâle-i Şukük, II, 115-116).
    1928 Derveze, Hz. Peygamber’e atfedilen hissî mucizeler konusunda şunları dile getirir; Mucizelerin
    vukuu meselesine Allah’ın kudreti açısından bakanlar, bunların mümkün
    şeyler olduğunu söylerler.
    Zaten Allah’a ve peygambere inanan bir kimsenin bunun aksini söylemesi mâkul değildir. Ancak
    meseleye bir sistem dâhilinde yaklaşanlar,
    Kur’ân’ın hissî mucizeler konusunda bir olumsuzlama
    ve reddetme tavrının
    olduğunu görürler. Bu tutum Hz. Muharnmed ile ilgilidir. Yoksa geçmiş peygamberlerin
    hissî mucizeleri Kur’ân ile sabittir. Bunlara iman etmek Kur’ân’a inanmanın ayrılmaz bir
    parçasıdır. Ancak Hz. Peygamber’e önceki peygamberlere
    verilenler gibi bir mucizenin verilmediğini
    bildiren yine yüce Allah’tır. Hz. Peygamber’in
    mûcizeleriyle ilgili rivayetlerin çoğu, kendileriyle çıkarım
    yapılamayacak kusurlar taşımaktadır. Bunlara dayanarak Kur’ân’ın hissî mucizelerle ilgili genel tavrına
    aykırı bir tutum içerisine girmek isabetli değildir. (Hz. Peygamber’in Hayatı, II. 226-227)
    1929 Şiblî Nu’mânî, İlm-i Kelâm-ı Cedîd, 74-76.
    ≈ 572 ≈
    Ahmed Kalka n
    nu anlatır. Bununla birlikte O’nun hiçbir hissî mûcizesine yer vermez. 1930 M.
    Reşîd Rızâ ise, Hz. Peygamber’in nübüvvetinin hissî mûcize ve garipliklerle
    değil her dönem ve mekânda geçerli olan ilmî ve aklî burhanlarla sabit olduğunu
    belirtir.1931
    Sonuç olarak söylenebilir ki, hadis kaynaklarında rivayet edilen hârikaların
    hepsini kabul etmek veya reddetmek mâkul ve mantıklı bir tutum değildir.
    Öncelikle bunların, klasik anlamda mûcize tanımına uymadıklarını belirtmek
    gerekir. Çünkü kelâm literatüründe mûcize denildiğinde, peygamberlik iddiası,
    tehaddî ve davaya uygun tarzda meydana gelen ve inkârcıların huzurunda
    onları İman etmeye sevk etmek
    gayesiyle gösterilen hârikulâde olaylar
    kastedilir. Hâlbuki hadis kaynaklarında rivayet edilen hârikalar, -sübût açısından
    ileri sürülen itirazlar dikkate alınmışa bile- en azından kelâmcıların mûcize
    tanımıyla
    örtüşmemektedir. Bu itibarla burada sorulması gereken
    Hz. Peygamber’den hârikulâde bir durumun zuhur edip etmediğidir.
    İlgili âyetlerden
    anlaşıldığı üzere, Hz. Peygamber’e risâlet vazifesinde
    kullanacağı
    ve doğruluğunun bir delili olarak gösterebileceği
    herhangi bir hissî mûcize verilmemiştir. Bununla birlikte, Hz. Peygamber’e
    hidâyet mûcizesinin dışında herhangi bir hissî mûcize verilmemiş
    olması, onun elinde olağanüstü bir durumun zuhur etmediği
    anlamına gelmemelidir.
    Klasik anlamda mûcizenin temel özelliklerini
    taşımamakla birlikte;
    etrafındaki mü’minleri hayrete düşüren, onların iman ve
    itmi’nânlarını arttıran birtakım hârikaların Allah’ın izniyle zuhur ettiğini
    kabul
    etmek gerekir. Şöyle ki; Kur’ân’da önceki peygamberlerin hidâyet
    mûcizelerinin
    yanı sıra birtakım İlâhî yardımlar da bildirilmiştir. Hz. Mûsâ ve İsa’nın
    kendisine iman edenlere yönelik, -çok zorda kaldıkları bazı durumlarda veya
    imanlarını kuvvetlendirme gayesiyle- bazı hârikalar
    gösterdikleri açıklanmıştır.
    Nasıl ki, İsrailoğulları ve havariler Allah’ın birtakım lütuflarına muhatap olmuşlarsa,
    tıpkı bunun gibi Hz. Peygamber ve onun ashabı da bazı lütuf
    ve inayetlere muhatap olmuşlardır.
    Bedir, Hendek ve Huneyn savaşlarında
    Allah’ın görünmeyen
    ordularla mü’minlere yardım etmesi, Hendek harbinde
    çok bunaldıkları
    bir sırada fırtınanın çıkması, umulmadık bir anda Bedir’de
    yağmurun
    yağması gibi örnekler Kur’ân’da mevcuttur. Yine Tebük seferine
    çıkan müslümanlar, uzun ve sıkıntılı bir yolculuk geçirmişlerdi. Bu yolculuk
    sırasında suları tükenmiş, zor durumda kalmışlar ve ümitsizliğe
    düşmüşlerdi.
    Tam bu sırada Hz. Peygamber, bulabildikleri kadar çok suyu getirmelerini
    ve bir leğenin içine boşaltmalarını emretmişti. Leğenin içindeki suya elini
    1930 bk. Abduh, a.g.e., s.88-129.
    1931 Reşîd Rızâ, el-Vahyu’l-Muhammedî, 79vd.
    ≈ 573 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Mûcize ve Karâme t
    koyan Hz. Peygamber, çevredeki insanlara
    diledikleri kadar su alabileceklerini
    bildirmişti. İnsanlar leğendeki suyun tükenmediğine şahit olmuşlardı.
    1932 Şimdi bu olay haddi zatında
    bir hârikadır. Ancak Hz. Peygamber’in bunu
    mü’minlerin huzurunda,
    çok ihtiyaç hissedilen bir zamanda, herhangi bir
    iddia ve meydan okuma olmaksızın yapmıştı. Olay öncesinde bir hârika göstereceğini
    bildirmediği gibi, bu hadiseyle peygamberliği arasında bir bağlantı
    da kurmamıştı.
    Hadis kaynaklarında belirtilen hârikulâde olaylarla Kur’ân’da önceki
    peygamberlere yönelik belirtilen hissî mûcizeler arasında çok
    önemli farklar mevcuttur. Bunları şöylece özetlemek mümkündür:
    Birinci olarak hedef farklılığı gösterilebilir. Çünkü mûcize, henüz iman
    etmemiş insanların huzurunda, onları imana sevk etmek üzere; bir benzerini
    başkalarının yapamayacağı iddiasına binaen ortaya konur
    ve nübüvvet
    iddiasında bulunan şahsın doğruluğunun kanıtı kabul edilir. Peygamberlerin
    hidâyet mûcizelerinin hepsi bu özelliğe sahiptir. Hâlbuki Hz. Peygamber’den
    zuhur ettiği rivayet edilen hârikalar, kâfirlerin huzurunda değil mü’minlerin
    yanında meydana gelmiştir. Burada
    bir meydan okuma yoktur. Sadece Allah’ın
    bir inayeti ve lütfu vardır.
    Mü’minlerin ihtiyaçlarının giderilmesi maksadına
    yönelik olan bu tür hârikaların neredeyse hepsinin Medîne döneminde
    zuhur etmiş olması
    da dikkat çekicidir. İslâm’ın güçlenip devlet seviyesine
    ulaştığı ve rüştünü ispat ettiği bir dönemde bu tür hârikaların zuhur etmiş
    olması,
    söz konusu hârikaların bir tebliğ metodu olarak kullanılmadığını, dinin
    esaslarından her hangi bir rüknü oluşturmadıklarını göstermektedir.
    İkinci olarak, hissî mûcizeler uyarma ve korkutma amacıyla gönderilirler.
    1933Hâlbuki nusret/ yardım türü hârikaların hedefi, mü’minlere yardım etmek,
    ihtiyaçlarını gidermek ya da imanlarını olgunlaştırmaktır.
    Nitekim sahabe, bu
    tür hârikaları bir bereket vesilesi olarak görmekteydi.1934
    Üçüncü olarak, Hz. Peygamber’den zuhur ettiği rivayet edilen hârikaların
    muayyen bir zaman ve mekânla sınırlı olduğu, sadece olaya
    şahit olanlara
    yönelik zuhur ettiği ve bu tür rivayetlerin haberden öte bir değerinin olmadığı
    1932 bk. Buhârî, Menâkıb”, 25; Müslim, “Fedâil”, 4, 5, 6; Nesâî, ‘Taharet’1, 60.
    1933 bk. İsrâ, 17/59; Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, XX, 233-235; Elmalılı, a.g.e., V, 3184; Tabatabâî, el-
    Mîzân, XV, 132-133.
    1934 İlgili bir rivayette Hz. Abdullah b. Mes’ûd şöyle demiştir: “Biz âdet hilâfına olan şeyleri bereket
    ve hayır sayardık. Siz ise bunları(n hepsini) korkutmak (için izhar edilir) sanıyorsunuz. Biz bir seferde
    Rasulullah ile beraber bulunduk. Suyumuz azalmıştı...” (bk. Buhârî, Menâkıb, 25)
    ≈ 574 ≈
    Ahmed Kalka n
    bilinmektedir. İslâm âlimleri, bu tür olaylardan
    hareketle Hz. Peygamber’in
    peygamberliğini ispata kalkışmanın isabetli olmadığı kanaatindedir. Bu tür
    rivayetlerin çokluğu peygamberin
    fazilet ve üstünlüğü hususunda bir delil
    sayılamayacağı gibi, bunların
    yokluğu da onun fazilet ve değerini düşürmez.
    Dördüncü olarak, Hz. Peygamber inkârcılarla mücadelesinde sadece
    Kur’ân’ın delil oluşuyla yetinmiş, bu tur hârikaları bir tebliğ metodu olarak
    kullanmamıştır. Hayatı boyunca Allah’ın koyduğu tabiat
    kanunlarına tabi olmuş
    ve bunu tavsiye etmiştir. Onun başarılarının hiçbiri söz konusu hârikalara
    dayanmamaktadır.1935
    SONUÇ
    Kur’ân’da Hz. Muhammed’in Allah elçisi olduğu aklî ve mantıkî delillerle
    izah edilmektedir. İslâm âlimleri başlangıçta Kur’ân’ın bu metoduna
    bağlı
    kalmışlar ise de, zamanla Yahudi ve Hıristiyan etkileri başta olmak üzere
    dış kültürlerin tesirleriyle peygamberliğin kanıtlanmasında hissî mûcizelere
    ağırlık vermeye başlamışlardır, özellikle hadislerin
    tedvin edilmeye başlandığı
    dönemden itibaren bu konudaki her tür rivayet mûcizeymiş gibi ele alınmış,
    bunlara dayanılarak Hz. Peygamber’in nübüvvetini ispat eden eserler telif
    edilmiş ve zamanla a’lâmü’n-nübüvve, delâilü’n-nübüvve, mu’cizâtü’n-nebî,
    hasâisü’n-nebî, şemâilü’n-nebî, fedâilü’n-nebî, mevlidü’n-nebî türünde birçok
    eser ortaya çıkmıştır. Bu eserlerde Hz. Peygamber’den zuhur ettiği belirtilen
    pek çok mûcizeye yer verilmiş ve onun peygamberliği bu tür olaylarla
    kanıtlanmaya çalışılmıştır. Mûcizelerin çokluğuyla peygamberlerin
    fazilet ve
    üstünlükleri arasında doğrudan bir ilişki kurularak, geçmiş peygamberlere
    verilen mûcizelerin daha büyüğünün Hz. Peygamberce
    verildiği ısrarla savunulmuş
    ve bu iddiayı desteklemek üzere Kur’ân ve sahih hadislerden yeterince
    delil bulunamadığından mevzû rivayetlere de yer verilmiştir. Sonuçta
    karşımıza büyük bir mûcize literatürü
    çıkmıştır. Hâlbuki Kur’ân’ın -Hz. Peygamberle
    ilgili olarak- hissî
    mûcizeler konusundaki tavrı son derece açıktır.
    Buna rağmen ilk dönem
    sonrası kaynaklarda ona atfedilen hissî mûcizelerin
    çokluğu dikkat
    çekmektedir. Hissî hârikalarla peygamberliğin kanıtlanması
    şeklinde
    özetlenecek bu anlayışın Kur’ân’ın genel tavrı dikkate alınarak
    değerlendirilmesi
    ve nübüvvetin ispat edilmesinde Kur’ânî metodun ortaya
    konulmasının dinî açıdan bir zorunluluk olduğu açıktır.
    1935 Dr. Halil İbrahim Bulut, Kur’an Işığında Mucize ve Peygamber, Rağbet Yayınları, İstanbul, 2002:
    243-249.
    ≈ 575 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Mûcize ve Karâme t
    Allah ile insanlar arasında elçilik vazifesi yapan peygamberlerin, insanlar
    tarafından kabul edilebilmesi İçin öncelikle doğruluk ve güvenilirliklerini
    kanıtlamaları gereklidir. Vahiy ve nübüvvetin duyularla algılanamayan gaybî
    bir husus oluşu, gerçek peygamber ile sahtekârları
    ayırt etmeyi sağlayan
    bir kriterin ortaya konulmasını gerekli kılmıştır.
    İslâm âlimlerinin büyük bir
    kısmı -Ehl-i sünnet, Mu’tezile ve İslâm filozoflarının ekseriyeti-, peygamberin
    tanınıp bilinmesi, emir ve yasakların
    geçerlilik kazanması ve İnsanların
    dinen sorumlu tutulabilmesi
    için mûcizenin gerekli olduğu kanaatindedir.
    Her ne kadar mûcizenin
    dışında peygamberin doğruluğunu gösteren başka
    deliller varsa da bunlar ancak hidâyet mûcizesinin zuhuruyla birlikte anlam
    kazanır ve destekleyici deliller haline gelirler. Peygamberlerin doğruluklarını
    kanıtlayan
    bu deliller Kur’ân-ı Kerim’de âyet, beyyine, burhan, sultan, furkan
    ve hak kelimeleriyle ifade edilirken kelâm terminolojisinde mûcize olarak
    isimlendirilmiştir. Bu bakımdan Kur’ân ve hadislerde peygamberliğin ispatını
    ifade etmek üzere kullanılan kelimelerle kelâmcıların terminolojisi arasında
    önemli farklılıklar vardır. Nitekim kelâm
    literatürüne göre bir olayın mûcize
    sayılabilmesi için onun İlâhî bir fiil olması, hârikulâde bir tarzda zuhur etmesi,
    nübüvvet iddiası ve tehaddî ile (meydan okumayla) birlikte gerçekleşmesi,
    iddiadan sonra ve belirtildiği şekilde peygamberin elinde vuku bulması ve
    aynı zamanda peygamberin doğruluğunu
    gösteren bir tarzda zuhur etmesi
    gerekir. Bunlar, mûcizede bulunması gereken temel özelliklerdir.
    Kelâm kaynaklarında mûcizeler, konusuna göre aklî, haberi ve hissî olmak
    üzere üçe ayrılmış ve genellikle bu tasnife bağlı kalınmıştır.
    Burada mûcizeler
    konusuna göre tasnif edildiği gibi, gaye, tabiat kanunları, davetteki
    konum, tehaddî özelliği ve benzeri şekillerde de tasnif edilmiştir. Özellikle,
    Kur’an’da zikredilen mûcizeler, peygamberliğin
    ispat edilmesindeki önem ve
    belirleyicilikleri açısından gayesine göre ele alınmış ve hangi mûcizelerin bu
    konuda delil olabileceği tespit
    edilmiştir.
    Kelâmcıların mûcize tanımıyla tam olarak örtüşen deliller hidâyet mûcizeleridir.
    Bunlar, peygamberlerin tebliğe başladıkları ve daha ziyade
    aklî deliller
    kullandıkları ilk dönemin hemen ardından, doğruluklarını
    kanıtlamak ve insanları
    ikna etmek için ortaya koydukları hârikulâde olaylardır. Tehaddî şartı
    başta olmak üzere inkârcıların huzurunda
    ve onları âciz bırakacak şekilde
    zuhur eden bu mûcizeler, peygamberlerin
    nübüvvetini ispat eden en önemli
    delillerdir. Kur’ân’da bütün peygamberlerin hidâyet mûcizeleri belirtilmemekle
    birlikte, nübüvvetle
    ilgili âyetlerin genelinden çıkarılan sonuç -şekil ve ma≈
    576 ≈
    Ahmed Kalka n
    hiyeti farklı olmakla birlikte- her peygambere bir hidâyet mûcizesi verildiği
    yönündedir. Nitekim Kur’ân’da zikredilen Hz. Salih’in devesi, Hz. Mûsâ’nın
    asasının ejderhaya dönüşmesi, elinin beyaz bir ışık saçması, Hz. İsa’nın çamurdan
    yaptığı kuşu canlandırması, doğuştan körlerle alacalı hastaları iyileştirmesi,
    ölüleri diriltmesi hissî hidâyet mûcizesine;
    Hz. İbrahim’in hücceti ve
    Hz. Muhammed’in Kur’ân mûcizesi aklî
    hidâyet mûcizesine; Hz. İsa’nın evlerde
    biriktirilen her şeyi bileceğini
    söylemesi ve Hz. Muhammed’in Rumların
    galibiyetini bildirmesi de haberi hidâyet mûcizesine örnek teşkil etmektedir.
    Diğer taraftan, mü’minlerin maddî ve manevî birtakım ihtiyaçlarını gidermeye
    yönelik
    olarak zuhur eden olaylar vardır ki, bunlar hârikulâde olmakla birlikte
    klasik anlamda mûcizenin temel niteliklerini taşımazlar. Peygamberler,
    önceden bildirmeden ve tehaddîde bulunmadan (meydan okumadan) ilâhî
    bir lütuf olarak bunları gösterirler ve bu tür olaylara dayanarak nübüvvetlerini
    kanıtlama yoluna gitmezler. Öte yandan, peygamberlerin şahıslarına veya
    çevrelerindeki sınırlı sayıdaki mü’minlere hitap eden hârikulâde olaylar vardır
    ki, bunlar da ikram mûcizeleri diye isimlendirilmiştir. Nitekim Hz. İbrahim’in
    isteği üzerine ölü kuşların dirilişinin ona gösterilmesi,
    havarilere gökten sofra
    indirilmesi ve İsrâ olayı burada örnek
    verilebilir. İnkârda ısrar eden kâfirlerin,
    hidâyet mûcizelerini görmelerine
    rağmen peygamberleri zor durumda bırakmak,
    bazen de alay etmek için ileri sürdükleri talepler vardır ki, bunlara da
    teklifi mûcizeler denilmiştir. Kur’ân’da hem geçmiş peygamberlere hem de
    Hz. Peygamber’e yöneltilen bu tür taleplere genişçe yer verilmiş ve bunlar
    imanın oluşumunda müspet bir katkılarının olmadığı gerekçesiyle reddedilmişlerdir.
    Kelâmcılar, şartlarına uygun olarak zuhur eden mûcizenin Allah’ın kendi
    elçisini “Sen peygamberlik dâvanda doğrusun, benim elçimsin!” anlamına
    gelen fiilî tasdik ile teyit ettiğini ve bunun sözlü tasdik yerine
    geçtiğini kabul
    ederler. Onlar, bu delâleti anlatmak üzere genellikle
    hükümdar-elçi örneğini
    verirler ve böylece gaibin şahide kıyas edilmesi
    yöntemiyle mûcizenin delâletini
    izah etmeye çalışırlar. Kelâmcılar,
    mûcizenin zorunlu veya istidlali bir
    bilgi ifade edip-etmediği hususunda
    ihtilaf etmişlerdir. Onlardan bazılarına
    göre şartlarına uygun tarzda zuhur eden mûcize, peygamberin doğruluğunu
    göstermesi açısından
    zorunlu bilgi İfade ederken bazıları da bunun istidlali
    bilgi verdiğini
    iddia etmiştir. Bize göre bu bilgi, olayın keyfiyeti ve meydana
    geliş şeklinden ziyade muhatapların konumlan ve psikolojik halleriyle yakından
    ilgilidir. Şayet mûcizeler, matematiksel anlamda kesin ve şüphe edilmez
    zorunlu bir bilgi ifade etmiş olsalardı, bu durumda insanların
    hepsinde aynı
    ≈ 577 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Mûcize ve Karâme t
    kanaatin oluşması lâzım gelirdi. Nitekim muayyen bir mûcize, bazı kimselerde
    peygamberin doğruluğuna dair kesin
    ve zorunlu bir bilgi meydana getirirken
    aynı olay diğer insanların inkârını artırmaktadır. Aslında bu durum
    mûcizelerin imana zorlayıcı deliller olmadıklarını, olsa olsa inanmaya müsait
    kimselere düşünüp karar vermede yardım ettiklerini göstermektedir.
    Kur’ân-ı Kerim’de, peygamberlerin nübüvvet Öncesi yaşantılarına fazla
    yer verilmemekle birlikte, genel olarak onların kendi toplumlarında
    sevilen,
    doğru sözlü ve dürüst kimseler olduklarına vurgu yapılır.
    Buna rağmen onlar,
    vahiy almaya başladıkları andan itibaren daha önce söz konusu edilmeyen
    birçok itham ve iftiralara muhatap olmuşlardır.
    Bu durumun, onların peygamber
    olduklarını açıklamaları, aklî ve mantıkî delillerle insanları uyarmaları
    ve ayrıca doğru sözlü olduklarına
    dair hidâyet mûcizelerini getirmelerinden
    sonra ortaya çıktığı dikkate alınırsa, inkârcıların peygamberlere yaptıkları itirazların,
    Kur’ân’da da işaret edildiği üzere onların şahıslarına değil, getirdikleri
    vahiy ve ortaya koydukları mûcizelere karşı olduğu daha iyi anlaşılır.
    Bu
    itibarla söz konusu itirazlar, her ne kadar peygamberin şahsına yöneltilmişse
    de, bunun asıl sebebi onların misyon, doktrin ve mûcizevî delillerini reddetmektir.
    İnkârcılar tarafından dile getirilen birçok mûcize talebinin varlığı Kur’ân-ı
    Kerim’de bildirilmektedir. Geçmiş peygamberlerden istenilen teklîfî mûcizelerin
    yanı sıra özellikle Mekke’li müşriklerin dile getirdikleri
    hissî mûcize talepleri
    de Kur’ân’da tafsilatlı bir şekilde verilmiştir. Hidâyet mûcizesine rağmen
    inanmayan kâfirlere, ikinci bir mûcize verilmemiştir. Bu durum, Allah’ın bütün
    peygamberleri için geçerli olan bir sünnetidir.
    İnkârcıların mûcizeleri dolayısıyla peygamberleri kabul etmeyişlerinin
    sosyal, siyasî, ekonomik ve dinî olmak üzere birçok sebebi vardır.
    Bunlar
    arasında onların büyüklenme ve hakkı kabul etmeme şeklindeki
    ruh yapılarının
    önemli bir yerinin olduğu aşikârdır. Öte yandan inkârcıların peygamberi
    çekememeleri, liderlik ve siyasî üstünlüğü elden
    bırakmama arzulan, sahip
    oldukları maddî imkânlara güvenmeleri,
    benimsedikleri inançları muhafaza
    etmek istemeleri gibi hususlar, inkârda ısrarcı davranmalarının sebepleri arasında
    gösterilebilir.
    İslâm âlimleri, Hz. Peygamber’e ait hissî mûcizelerin Kur’ân’da mevcudiyeti
    hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bazı âlimler, Hz. Peygamber’e hissî
    mûcizelerin verildiğine dair örneklerin Kur’ân’da zikredildiğini savunurken,
    ≈ 578 ≈
    Ahmed Kalka n
    bazıları da ona hiçbir hissî mûcize verilmediğini ve Kur’ân’da bu yönde bir
    İşaretin bulunmadığını iddia etmiştir. Hz. Pey-gamber’in hissî mûcizelerinin
    Kur’ân’da zikredildiğini ileri sürenler, bu iddialarını desteklemek üzere İsrâ,
    Mi’rac, İnşikâku’l-kamer (ay’ın yarılması), meleklerin
    Bedir savaşında tecessüm
    edip müşrikleri öldürmek suretiyle müslümanlara yardım etmeleri, Hz.
    Peygamberin eline alıp serptiği bir avuç kumun düşmanların gözüne isabet
    etmesi, göğsünün yarılıp kalbinin
    yıkanması gibi örnekleri gösterirler. Bu
    çalışmada inşikaku’l-kamer, meleklerin yardımı ve savaş sırasında bir avuç
    toprağın düşmanlara
    serpilmesi örnekleri üzerinde durulmuştur. Diğer örneklerin
    yukarıda
    açıklanan mûcize kavramına girmediği aşikârdır. Çünkü
    İsrâ ve Mi’rac gibi hadiselerinin nübüvveti ispat etmek gibi bir hedefi
    yoktur ve bunlar sadece Hz. Peygamber’in şahit olduğu hârikalardır.
    Dolayısıyla
    bu olayların hissî mûcizeler arasında sayılması
    isabetli değildir.
    İnşikâku’l-kamer haberi, Kur’ân’da sadece Kamer sûresinin ilk âyetinde
    zikredilir. Bu âyetin delâleti konusunda farklı yorumlar vardır. Müfessirlerin
    büyük çoğunluğunun benimsediği görüşe göre “inşikaku’l-kamer” ifadesiyle
    Mekke’de Hz. Peygamber zamanında gökteki ay’ın ikiye yarılması hâdisesi
    kastedilmektedir. Bu görüşü savunanların en önemli delili, Kur’ân’ın zahirî
    anlamı ve konuyla ilgili hadis rivayetleridir.
    Diğer taraftan bu haberi ileride
    vuku bulacak bir olay olarak değerlendirenler
    ise bunun, Kıyamet yaklaştığı
    bir sırada vuku bulacağını
    ve kıyametin kopacağının bir işareti sayılacağını
    ileri sürmüşlerdir. Bu görüşü savunanların delilleri ise, Kur’ân’da gelecekte
    vuku bulacağı
    kesin olarak bilinen bazı hâdiselerin geçmiş zaman kipiyle
    ifade edilmesi, hissî mûcize talepleri konusunda Kur’ân’ın tavrı ve bu olayın
    âhad rivayetlerle bize ulaştırılması şeklindedir. Kur’ân’ın hissî mûcizeler
    konusundaki
    genel tutumundan hareketle “inşakka’l-kamer” ifadesi değerlendirilirse
    bu ifadenin geçtiği pasajda nübüvvet-mûcize ilişkisini hatırlatan, Hz.
    Peygamber’in doğruluğunu ispat etme gayesi güden bir hedefin olmadığı ve
    böyle bir yorumu haklı gösterecek bir işaretin bulunmadığı sonucuna varılır.
    Bu âyetlerde kıyametin yaklaşmasıyla ayın yarılması arasında bir ilişki kurulmuştur.
    Ayrıca Kur’ân’ın bu ifadeye
    atfetmiş olduğu kıymet de önemlidir. Siyer
    ve tefsir kaynaklarında
    nakledildiği gibi olay müşriklerin talebi üzerine Hz.
    Peygamber’in nübüvvetini ispata yönelik olarak ortaya konulmuş bir mûcize
    olmuş olsaydı, şüphesiz daha sonra inen âyet veya sûrelerde buna işaret
    edilirdi.
    Kamer sûresinin Mekke’de ve bi’setin dört ya da beşinci yılında indiği
    ve ilk sûrelerden olduğu hususu dikkate alınırsa, daha sonraki sûrelerde bu
    ≈ 579 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Mûcize ve Karâme t
    olaya atıfta bulunulmamış olması önemlidir. Kur’ân’da geçmiş peygamberlerin
    hissî mûcizelerine onlarca yerde atıfta bulunulurken inşikak-ı kamer’e
    başka âyetlerde işaret edilmemesi, bu ifadelerle mûcizenin kastedilmediği
    görüşünü teyit etmektedir. Mekke dönemi boyunca birçok mûcize talebiyle
    karşılaşan Hz. Peygamber’in inkârcıları susturmak
    için bu olayı delil getirip
    inanmadıklarını yüzlerine vurmamış olması
    da dikkat çekicidir. Diğer taraftan
    “ve’nşakka’l-kamer” ifadesi kıyametin
    kopuşunu tasvir eden âyetlerle paralellik
    göstermektedir. Nitekim
    Kur’ân’da kıyamet sahnesini tasvir eden âyetlerde
    geçmiş zaman kipinin kullanıldığı görülmektedir. İnşakka’l-kamer ifadesinin
    de bu şekilde
    anlaşılması mümkündür. Ayrıca burada geçen “âyet”
    kelimesinin âlemdeki düzenin bozulup kıyametin vuku bulacağına, dolayısıyla
    yeniden
    dirilişin gerçekleşeceğine işaret eden bir delil anlamında kullanılmış
    olması da muhtemeldir. Bu itibarla söz konusu âyetin hedefi, evrenin
    düzeninin ebedî olmadığı, bunun bozulabileceği ve kıyametin kopacağı, dolayısıyla
    ahiret hayatının vuku bulacağının anlatılması olmalıdır.
    Bu ve benzeri
    âyetlerde, yeniden dirilişin olmayacağını iddia eden müşriklere, düşünmeleri
    için deliller sunulmuştur. Aklını kullanan mâkul ve mantıklı kimselerin, bu tür
    delillerden hareketle hakikati bulmaları
    mümkündür. İnşakka’l-kamer âyetinin
    bu şekilde yorumlanması
    daha isabetli görünmektedir.
    Hz. Peygamber’e atfedilen hissî mûcizelerden biri de, Bedir
    Savaşında
    meleklerin müslümanların yardımına gelmeleri ve tecessüm
    ederek
    bilfiil savaşa katılmaları şeklindedir. Bunu kabul
    edenler, görüşlerini
    desteklemek üzere bazı hadis ve sahabe kavillerini
    delil getirmişlerdir.
    Savaş sırasında meleklerin tecessüm ederek savaşa
    müdahale
    etmeleri ve bu durumun insanlar tarafından algılanmış olduğu
    şeklindeki
    rivayetler Kur’ân’ın hissî mûcizeler konusundaki genel tavrıyla
    uyuşmamaktadır. İlgili âyetler incelendiğinde, Bedir Savaşında melekler
    vasıtasıyla
    mü’minlere yardım yapıldığının açık bir şekilde ifade edildiği görülür.
    Ancak bu yardımın bazı kaynaklarda ileri sürüldüğü gibi hissî bir yardım olmadığı,
    tamamen manevî bir şekilde gerçekleşmesi
    muhtemeldir. Zira meleklerin
    tecessüm edip müşriklerle savaştığını
    ifade eden her hangi bir âyet
    olmadığı gibi bu konuda sahih bir rivayet de bulunmamaktadır. Onların bilfiil
    harbe katılıp bir kâfiri öldürmeleri de Allah’ın sünnetine aykırıdır. Şu halde,
    meleklerin mü’minlere yardım etmek üzere gönderilmesinin manası, kâfirlerin
    gözünde
    müslümanların sayısının savaştan önce az, savaşmak üzere
    karşılaştıklarında
    ise çok gösterilmesi, kalplerinin sakinleştirilmesi ve güven
    duygusunun aşılanması, aynı zamanda düşmanların yüreklerine korku ve
    ≈ 580 ≈
    Ahmed Kalka n
    ümitsizliğin salınması şeklinde manevî ve ruhî bir yardım olmalıdır.
    Bedir’de
    elde edilen başarının, Hz. Peygamber’in doğruluğunu
    gösteren aklî bîr delil
    olarak sunulması Kur’ân’ın ruhuna daha uygundur.
    Zira o, henüz nübüvvetinin
    başlangıcında Allah’ın elçisi olduğunu,
    getirdiği dinin bütün dinlere
    üstün geleceğini, sonunda kazananın
    kendi taraftarları olacağını açıklamış,
    taraftarlarının azlığı ve bütün zayıflığına rağmen düşmanları ona zarar verememiş
    ve onu mağlup edememiştir. Özellikle Bedir günü, az sayıdaki İslâm
    ordusunun güçlü Mekke, ordusunu hezimete uğratması, çok kısa sayılabilecek
    bir dönemde
    hiç yoktan bir devlet kurması ve tüm Arabistan’a hâkim
    olması
    hususları dikkate alındığında, onun Allah tarafından desteklendiği ve
    dolayısıyla haber verdiği hususlarda doğru söylediği rahatlıkla bilinir.
    Hadislerdeki hissî mûcize rivayetlerine gelince, haber verilen
    hârikaların
    hepsini kabul veya reddetmenin isabetli olmadığı
    kanaatindeyiz.
    Burada öncelikle Hz. Peygamber’den hârikulâde bir durumun
    zuhur
    edip-etmediği hususuna açıklık kazandırmak gerekir. İlgili
    âyetlerden
    anlaşıldığı üzere, Hz. Peygamber’e risâlet vazifesinde
    kullanacağı ve doğruluğunun bir delili olarak gösterebileceği herhangi
    bir hissî mûcize verilmemiştir. Bu bakımdan onun yegâne
    hidâyet mûcizesi Kur’ân-ı Kerim’dir ve nübüvvetini ispat etmek üzere
    sadece onu delil olarak ileri sürmüştür. Bununla birlikte onun elinde olağanüstü
    bazı olayların zuhur ettiği de kabul edilmektedir. Klasik anlamda
    mûcizenin temel özelliklerini taşımamakla birlikte Hz. Peygamber’in elinde,
    etrafındaki
    mü’minleri hayrete düşüren, onların iman ve itmi’nânlarmı artıran
    birtakım hârikaların Allah’ın izniyle zuhur ettiği hususunda manevî
    tevatürün
    varlığı benimsenmiştir. Nitekim Kur’ân’da önceki peygamberlerin
    hissî hidâyet
    mûcizelerinin yanı sıra birtakım ilâhî yardımlarla
    desteklendikleri bildirildiği
    gibi Hz. Peygamber ve ashabının da bazı lütuf ve inayetlere nail oldukları
    belirtilir. Hem Kur’ân’da hem de hadislerde belirtilen bu tür olaylar, hadd-i
    zâtında olağanüstü olmakla
    birlikte bunların hemen hepsinin mü’minlerin
    huzurunda, çok İhtiyaç hissedilen bir zamanda, her hangi bir iddia ve meydan
    okuma olmaksızın vuku bulmuş olmaları dikkat çekicidir.
    Kur’ân’da zikredilen hissî hidâyet mûcizeleri ile hadislerdeki hissî
    hârikalar arasında bazı farklılıklar vardır. Hissî hidâyet mûcizelerinin
    henüz iman etmemiş insanların huzurunda, onları imana sevk
    etmek üzere ortaya konulan ve iddia sahibinin doğruluğunu kanıtlayan
    ilâhî fiiller olduğu hususu dikkate alınırsa, hadis kaynakların≈
    581 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Mûcize ve Karâme t
    da nakledilen hissî hârikaların bu özellikten yoksun olduğu görülür.
    Mü’minlerin maddî veya manevî bazı ihtiyaçlarının giderilmesi maksadına
    yönelik olan bu tür hârikaların neredeyse hepsinin Medine döneminde zuhur
    etmiş olması da bunların hedefinin nübüvveti ispat etmek ve Hz. Peygamber’in
    doğruluğunu kanıtlamak olmadığını göstermektedir. Öte yandan hissî
    hidâyet mûcizeleri uyarma ve korkutma amacıyla gönderilirler.
    Hâlbuki nusret
    türü hârikaların hedefi, mü’minlere yardım etmek,
    ihtiyaçlarını gidermek
    veya imanlarını olgunlaştırmaktır. Ayrıca bu hârikalar, muayyen bir zaman ve
    mekânla sınırlıdır ve sadece olaya
    şahit olanlar için bir anlam ifade ederler.
    Bunları görme imkânına sahip olmayanlar için bu rivayetlerin haberden öte
    bir değerleri yoktur.
    İslâm dininin evrensel olduğu ve Kur’ân mesajının bütün
    zaman ve mekâna hitap ettiği hususu dikkate alınırsa, Hz. Peygamber’in
    nübüvvetini
    kanıtlayan delillerin her dönemde geçerliğini muhafaza edecek
    türden olmasının Kur’ân’ın ve İslâm’ın ruhuna daha uygun olduğu
    anlaşılır.
    Zira Hz. Peygamber, inkârcıların birtakım vehim ve vesveselerini
    bastırmak,
    akıl ve idraklerini saf dışı bırakacak hârikulâde olaylar göstermek için gelmemiştir.
    O, ilâhî mesajı insanlara ulaştırmak,
    en güzel ve örnek davranışları insanlığa
    sunmak için gönderilmiştir.
    Akıllı, basiretli, önyargıdan uzak ve hakkı
    kabule meyilli insanlar,
    onun gerçek peygamber olduğunu; mesaj ve öğretisini
    incelemek, ahlak ve faziletlerini araştırmak ve bütün hayatını tetkik etmek
    suretiyle
    anlayabilirler. Öyle ki Hz. Peygamber, nübüvvetinin başlangıcında
    ortaya koyduğu hedefleri tek tek gerçekleştirmiş; putperestliği kaldırmış
    ve
    tevhit inancını yerleştirmiş; erdemli bir toplum oluşturmuş ve sonuçta mükemmel
    bir din getirmiştir. Böylece o, şimdiye kadar hiçbir kimseye nasip
    olmayan büyük bir başarı elde etmiştir. İşte Hz. Peygamberin bütün bunları
    -peygamberlik iddiasıyla birlikte- tek başına
    gerçekleştirmiş olması, onun
    Allah tarafından desteklendiğini gösteren en büyük mûcizesidir.1936
    KERÂMET
    Kerâmet, sözlükte üstün, değerli, güzel gibi anlamlara gelir. İslâm kültüründe
    ‘kerâmet’, Allah’ın ikramıdır. Allah’ın mü’minlere yardım vaadi kapsamında
    onlara lütuf ve ihsânı olarak hemen her Müslüman üzerinde görülen
    İlâhî yardımdır.
    Kerâmet, tasavvufçuların iddia ettiği gibi, kendilerine velî denilen olağanüstü
    insanların, yarı tanrıların ortaya koydukları sünnetullahı değiştiren
    olağanüstülükler değil; Allah’ın mü’min kullarına bir hediyesidir. Günlük ha-
    1936 Dr. Halil İbrahim Bulut, Kur’ân Işığında Mucize ve Peygamber, Rağbet Yayınları, İstanbul, 2002,
    s. 253-260.
    ≈ 582 ≈
    Ahmed Kalka n
    yatımızda bu türlü ikramlara her zaman değilse bile, sık sık tanık olmaktayız.
    Birçok müslüman zaman zaman kerâmet denilecek şekilde enteresan olaya
    ve iyiliklere kavuşabilmektedir. Hiç beklemediğimiz bir yerde sıkıntıdan kurtulmamız,
    beklediğimiz bir kimsenin ansızın gelmesi, zor durumlarda birden
    bire çıkış yolları bulmamız, beklemediğimiz bir yerde iyi bir başarı göstermemiz
    ve bunlara benzer yüzlerce olağanüstü durumlarla karşılaşırız. Bir
    tehlikeden kurtulan için yanlış olarak ‘mûcize eseri kurtuldu’ denir. Aslında o
    Allah’ın o insana bir ‘kerâmeti’dir, yani bir ikramıdır. Ancak çoğu insan bunun
    farkında değildir.
    Kerâmet, özel insanların özelliği değildir. Allah, Kur’an’da kimlerin ‘velî’
    olduğunu anlatmaktadır. Kur’an’ın anlattığına göre Allah’ın koyduğu sınırlara
    uyan, takvâ sahibi bütün müslümanlar Allah’ın velîsidirler. Kur’an’ın özelliklerini
    belirttiği velî olmak için ‘kerâmet’ göstermek gerekmez. Velî olmanın
    böyle olağanüstülüklere ihtiyacı yoktur.
    İşin aslı böyle olmasına rağmen çağlar boyu, özellikle câhil halk tarafından
    kerâmet çok yanlış anlaşıldı. Öyle ki, Allah’ın kullarına her zaman ikram
    edeceğini (kerâmet vereceğini) unutan kimseler, kerâmeti belli velîler sınıfına
    verdiler. Kim hangi üstada (şeyhe) bağlı ise, şeyhinin üstünlüğünü isbat
    edebilme uğruna yahut çok sevdikleri için yahut normal olayları olağanüstü
    görmek istedikleri için, ha bire kerâmet hikâyelerine başvurdular. Bağlandıkları
    insanları böyle görmeyi arzu ettiler.
    Halk, bağlandığı hocasının kerâmetinin tâkipçisi, hatta hastasıdır. Ders
    aldığı, yararlandığı, öğütlerini tuttuğu insanın olağanüstü durumlarını da görmek
    ister. Görmese bile uydurmaya başlar. Hâlbuki insan kim olursa olsun
    âcizdir. Kendiliğinden hiç bir olağanüstü iş yapamaz. Bize olağanüstü gibi
    gelen birtakım şeyler Allah’ın o insana ikrâmıdır. O kimsenin -halkın anladığı
    mânâda) velîliğinin isbâtı değildir.
    Kerâmet hikâyelerinin çoğu uydurma olmakla birlikte; doğru olanlar için
    de bu kerâmetin Allah katında kerâmet gösterenlere bir üstünlük verildiğinin
    işareti şeklinde anlaşılması doğru değildir. Allah’ın kendilerine bazı ikramlar
    sunduğu insanlar kerâmete sahip oldukları için üstün insanlar sayılamazlar.
    Üstünlük takvâ iledir. Kerâmet Allah’ın sâlih kullarına zaman zaman bağışladığı
    ikramdır. Halk arasında anlatılan, kitaplarda yer alan kerâmet hikâyelerine
    ihtiyaç olmadığı gibi, bunlara inanmak akaid açısından da doğru değildir.
    ≈ 583 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Mûcize ve Karâme t
    KERÂMET DIYE İDDIA EDILEN OLAYLAR
    Kur’ân-ı Kerim’de; peygamber olmadıkları halde hârikulâde hallere ve güzel
    nimetlere kavuşan bazı sâlih kimselerin kıssaları anlatılmıştır. Meselâ, Hz.
    Meryem hakkında şu âyetlere rastlarız: “Bunun üzerine Rabbi onu (Meryem’i)
    güzel bir şekilde kabul etti ve yetiştirdi. Zekeriyya’yı da ona bakmaya
    memur etti. Zekeriyya ne zaman (Meryem’in bulunduğu) mihraba
    girdiyse, onun yanında bir yiyecek buldu: ‘Ey Meryem, bu sana nereden
    geliyor?’ dedi. O da, ‘Bu Allah tarafından geliyor. Şüphesiz ki Allah dilediğini
    hesapsız rızıklandırır’ dedi.”1937 Burada üzerinde durulması gereken
    mesele şudur: Bu rızık, normal bir şekilde mi, yoksa hârikulâde bir yolla mı
    gelmektedir? Bu konu, her iki şekilde de anlaşılabilir; ama bunun tasavvufî
    anlamda kerâmet olduğunu iddia etmek, tasavvufun Hz. İsa zamanına kadar
    uzandığını iddia etmek, Hz. Meryem’i bir tarikatçı gibi değerlendirmektir
    ki Allah’a sığınırız.
    Hz. Süleyman’ın (a.s.) vezirlerinden birisinin, Saba kraliçesi Belkıs’ın tahtını,
    Yemen’den Filistin’e, göz açıp kapayıncaya kadar getirmesi de ilginç
    bir bir hâdisedir. 27/Neml sûresi, 40. âyette anlatılan bu olayın da tasavvuf
    kavramı olan kerâmetle ilgisini kurmak doğru olmaz. Ortada ne şeyh vardır,
    ne mürid, ne tekke vardır, ne tarikat… O yüzden tasavvufun içini doldurduğu
    ve tarikat yoluyla elde edilen kerâmetten bahsetmek doğru olmaz.
    Yine Kehf sûresinde “fetâ (genç yiğitler)” olarak vasıflandırılan ve tâğutî
    güçlere itaat etmemek için mağaraya sığınan kimselerin de peygamber olmadıkları
    bellidir. Ashâb-ı Kehf olarak zikredilen bu gençlerin, 300 kusür
    yıl süren uykusunu, Rabbimizin Kur’an’da iman edip sâlih amel işleyenlere
    vaad ettiği yardımla izah etmek mümkündür; tasavvufun şeyh-mürid ilişkisi
    ve birsürü Kur’an dışı inançla ördüğü kerâmet anlayışıyla değil…
    Yalnız, Allah’ın bazı kullarına ikram etmesiyle ilgili bu örnekler, bu konunun
    çokça istismar edilmediği anlayışına götürmemelidir. Tarih boyunca ve
    günümüzde nice uydurmalar, efsâne ve hurâfeler, kerâmet maskesi takılarak
    ve bir şeyhin faziletine delil olarak zihinleri bulandırmıştır. Bu konuda dikkatli
    ve uyanık olmalıdır. Kerâmet, Allah’ın insan eliyle ortaya koyduğu olağanüs-
    1937 3/Âl-i İmran, 37
    ≈ 584 ≈
    Ahmed Kalka n
    tü bir özellik kabul edilmeli ve bunun akaidle ilgili direkt bir konu olmadığı
    bilinmelidir. Akaidle ilgisi, bazı insanlara tanrılık vasfı verilerek, sünnetullah
    diye ifadelendirilen Allah’ın kâinattaki değişmez yasalarını canlarının istediği
    gibi değiştirme gücüne sahip, istedikleri şekilde olağanüstü işler yapabilme
    kudretine sahip olan Süpermenler, yarı tanrılar oluşturmalarıdır.
    Şirk konusunda büyük tehlikelerden biri, evliyâ kültüdür. Allah’a ulaştıracak
    vâsıtalar halinde birilerine tanrılık vasfı verilir. Allah’ın evliyâsı konusundaki
    Yûnus, 62. âyette Kur’an, ilk iş olarak bir evliyâ tanımı vermektedir. Bu
    tanım, “gözünüzü açın, dikkat edin, sakın oyuna gelmeyin, uyanık olun!” anlamındaki
    “Elâ” edatıyla başlar. Bu ifade biçimi de gözden uzak tutulmaması
    gereken mesaj vermekte; yani “dikkatli olmazsanız ayağınız kayar, aldatılır,
    hüsrâna uğrarsınız” denilmiş olmaktadır. “Gözünüzü açın! Allah’ın evliyâsı
    için korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir de. Onlar iman eden ve takvâ
    sahibi olanlardır...”1938 Bu âyete ve velî konusundaki diğer âyetlere göre,
    iman ve takvânın dışında bir evliyâ alâmeti yoktur. İman ve takvâdan tâviz
    verildiği, bunların yozlaştırıldığı durumda Rahmân’ın evliyâsı yok; şeytanın
    evliyâsı vardır.
    “Gözünüzü açıp kendinize gelin! Hâlis (arı-duru) din yalnız Allah’ındır.
    Onun yanında birilerini daha velîler edinerek ‘Biz onlara, bizi Allah’a yaklaştırmaları
    dışında bir şey için kulluk-kölelik etmiyoruz’ diyenlere gelince,
    hiç kuşkusuz Allah onlar arasında, tartışıp durdukları konuyla ilgili hükmü
    verecektir. Şu bir gerçek ki“Allah, yalancı ve nankör kimseyi doğru yola
    iletmez.”1939 Bu âyet, velî kabul edilenleri “Allah ile insan arasında yakınlaştırıcı
    ve şefaatçi” kabul etmenin tevhid açısından yanlışlığını açıklar. Allah
    insana şah damarından daha yakındır1940 ve şefaat tümüyle ve sadece Allah’ın
    elindedir.1941 Dolayısıyla Allah ile kul arasında herhangi bir mesâfeden
    ve herhangi bir şefaatçıdan söz edilemez ki yaklaştırıcıya veya şefaatçıya
    ihtiyaç duyulsun. “Yaklaştırma” iddiası, temelden çürüktür. Çünkü Allah’ın
    kulundan ayrı ve uzak olduğunu iddia etmek de Kur’an’a aykırıdır. Evliyâ
    kültünün sosyal ve hukuksal dayanağı yapılabilecek oluşumlara da imkân
    verilmemiştir. Din sınıfı, din kıyafeti yoktur. Din adamı tâbiri yoktur. Aforoz ve
    vaftiz yoktur. Allah’a kul olmak için birilerinin tesciline, okuyup üflemesine
    ihtiyaç bırakılmamıştır.
    1938 10/Yûnus, 62-63
    1939 39/Zümer, 3
    1940 50/Kaf, 16
    1941 39/Zümer, 44
    ≈ 585 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Mûcize ve Karâme t
    Halk, tarihin her döneminde ortalama kültür seviyesinin üstüne çıkamamış,
    bazı dönemlerde ise içlerinde okuma ve yazma bilen insanların bile
    azlığı, ekonomik, sosyal ve siyasal sebeplerle zihnî olarak çocuksu vasfa
    daha yakın olmuştur. Halk muhayyilesi, özellikle böyle toplumlarda çocuk
    psikolojisi gibidir. Çocuğun masala ve kahramanlara ihtiyacı vardır. Bunu
    kitaptan, kulaktan, televizyondan temin edemiyorsa, kendi hayalinde üretir,
    diğer çocuklarla yardımlaşarak böyle bir dünya oluşturur. Çocuktaki masal
    kahramanlarının yerini, halk arasında destan kahramanı, efsâneleştirilmiş
    kahramanlar, mitler alır; bunlar hayâlî kahramanlar olabildiği gibi; daha çok
    eski devirlerde yaşamış, ama hayatı masallaşmış, içine hayâlî unsurlar karışmış
    yüce kişilikler de olabilir. Efsânelerin, destanların, masalların, mitolojik
    tanrıların, evliyâ menkabelerinin, nice kıssa ve fıkraların kaynağında bu çocuksu
    halk muhayyilesinin zenginliği ve saflığı yatar. Halk, aynen çocuk gibi
    “soyut”u anlamakta zorlanır, onu somutlaştırarak benimser. “Büyük insan”
    denilince, takvâ gibi daha çok, iç/gönül özelliği olan tarafı anlayamaz; onu
    insanüstü olarak düşünüp büyüklüğünü gözle görülür hale getirir. Büyük insan
    demek, normal insandan farklı olarak havada uçan, denizde yürüyen insandır.
    Halkın ve özellikle çocukların bu anlayışı, “Malkoçoğlu”, “superman”
    filmlerine ve yarı tanrı yarı insan mitolojik figürlere (Herkül, Zeyna vb.) konu
    edilir.
    Velî/evliyâ kabul edilen şeyhlerin kerâmeti diye öyle hikâyeler anlatılır ki;
    Kur’an’da anlatılan birçok peygamber mûcizesinin bile bu kerâmetler kadar
    olmadığı görülür. “Şeyh uçmaz, mürit uçurur” deyimiyle halkın arasında ifadesini
    bulan bu gerçek, ayrı tarikatların müritlerinin birbirlerine karşı hava
    atma sistemleridir. En çok ve en büyük kerâmeti gösteren şeyhin müridi
    olmanın gururunu tatmak isteyen müridler, böylece her seferinde şeyhlerini
    diğer şeyhten biraz daha fazla uçurarak bu yarışı karşılıklı devam ettirirler.
    Hayvanları, insanları canlandıranlar, denizlerin üstünde yürüyenler, aynı anda
    birçok yerde gözükenler, neler, neler... Superman velîler kalplerden geçeni
    bilir, uzaktan kumandalı yönlendirmelerde bulunur, bir bakışıyla hidâyete
    erdirir, dilediğini çarpar, üfürüğüyle şifâlar saçar, dokunuşlarıyla âlemlere
    nurlar yağdırır, âlemlerin mülkü ellerindedir, her şeye tasarruf ederler. Bu
    anlayışlar, akaidi ilgilendiren konulardır. Sahih bir inanca, Kur’an’ın açıkladığı
    tevhidî ilkelere ters anlayışlardır. Tasavvufun savunduğu kerâmet anlayışı,
    çoğunlukla bazılarını putlaştırmaya, Allah gibi sünnetullahı değiştirebilmeye,
    her şeye güç yetirebilmeye, tanrı gibi tasarrufta bulunabilmeye yönelik ka≈
    586 ≈
    Ahmed Kalka n
    buller dolayısıyla, put ve şirk kavramını ilgilendirir.
    KERÂMET KAVRAMININ TASAVVUFÇU/TARIKATÇI BAKIŞ AÇISIYLA NASIL
    ANLAŞILDIĞINA YÖNELIK BAZI TASAVVUFÎ KAVRAMLAR
    Kerâmet ve “kerâmet” gösterdiği kabul edilen“velî” kavramlarının başına
    gelen tahrîfât, nice Kur’ânî kavramın da başına gelmiştir. Tasavvufî anlayışla
    tahrife uğramış diğer kavramlara örnek olması açısından, kerâmet kavramının
    arka planını anlamak için, bu kavramla akrabalığı olan bazı kavramları
    birlikte değerlendirmek gerekmektedir. Aşağıdaki kavramların tasavvufî içerikleri,
    kerâmet ve kerâmet gösteren velî kavramlarının tasavvufî anlamdaki
    özel mânâsını daha anlaşılır kılacaktır.
    Tasavvuf, farklı inanç ve yaşayışını ifade edebilmek için kendine has terim
    üretmiş veya bazı Kur’ânî kavramları alarak, onların içini değişik biçimde
    doldurup, kendi anlayışına uygun tarzda anlamlandırmıştır. Kerâmet ve kerâmet
    sahibi olduğuna inanılan velî kavramındaki tahrifi daha iyi anlayabilmek
    için, bu kavramla ilişkili bazı tasavvufî kavramları tanımanın faydası olacağı
    açıktır. Aşağıdaki kelime ve terimler, tasavvuf ve tasavvuf tarihi uzmanı,
    Uludağ Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Tasavvuf anabilim dalı öğretim üyesi
    Süleyman Uludağ’ın Tasavvuf Terimleri Sözlüğü’nden alınmıştır (Marifet y. 3.
    Baskı). Uludağ, bu ansiklopedik sözlüğü, meşhur tasavvuf kitaplarına dayanarak
    hazırlamış, hemen tüm yorumlarla ilgili tasavvufun kaynak eserlerine
    atıflarda bulunmuştur. Gerekli gören okuyucu, (kelime açıklamalarının sonunda
    parantez içinde verilen) kitaptaki sayfa numaraları yardımıyla daha
    geniş bilgi alabilir, kaynaklarını öğrenebilir. Küçük bir seçkisini sunduğumuz
    bu tasavvufî kavramların tasavvufî anlam ve yorumlarının bilinmesi, kerâmet
    ve velî kavramını olduğu kadar, tasavvufu da yakından tanımaya vesile olacaktır.
    Arâis-i Hak: Hakk’ın gelinleri. (Arûs; gelin, güveyi, düğün) Tasavvufta;
    Başkalarından kıskandığı için Hakk’ın, kimliklerini halka açıklamadığı ve gizli
    tuttuğu velîleri. Hakk’ın harîm-i ilâhideki has dostları, özel ilgisine mazhar
    olan kulları. Gerdek gecesi gelini damaddan başkası görmediği gibi bunları
    da ilâhî haremde Hak’tan başkası görmez. Bunlara “arûs-i azrâ” (bâkire gelinler,
    dilber gelinler) ismi de verilir. (s. 50-51)
    ≈ 587 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Mûcize ve Karâme t
    Beşler: Cebrâil’in kalbi üzere bulunan (rûhânî his ve bilgilerini ondan
    alan) beş ermiş. Ruhların hükümdarı olan Cebrâil’in nefesinden ve ilminin
    feyzinden kalpler hayat bulduğu gibi, tarik ehlinin hükümdarları olan beşlerin
    nefes ve ilim feyzinden de gönüller hayata kavuşur. (s. 96)
    Çarpmak: Bir ermişin veya yatırın gazabına uğramak. Velîlere, ermişlere,
    yatırlara veya kutsal şeylere hakaret edilip bu gibi kişiler ve nesneler aşağılanınca
    ermişlerin ve yatırların mâneviyâtı ve rûhâniyeti onları cezalandırır. (s.
    127)
    Evliyâ: Velîler, dostlar. Tasavvufta; ermişler, erenler. Özel anlamda sadece
    Allah’ın kendilerine kerâmet ve ilham ihsan ettiği kâmil mü’minler evliyâdır.
    Evliyânın çeşitli varlıklar üzerinde etkli olan bir mânevî gücü vardır. Duâları
    Allah katında makbul olur. (s. 180-181)
    Evliyâiye: Allah’ın velîsi ve dostu olma seviyesine yükselenlerden mükellefiyetin
    ve ibâdetlerin düşeceğine inanan mutasavvıflar zümresi. (s. 181)
    Evtâd: Direkler, sütunlar. Tasavvufta; biri doğuda, diğeri batıda, üçüncüsü
    kuzeyde, dördüncüsü güneyde bulunan dört büyük velî. İbn Arabî, Allah
    bu bölgeleri bu ermiş kulları aracılığı ile korur, der. (s. 181)
    Fal: Uğur, kadem, meymenet; ileride yapılması düşünülen bir işin hayırlı
    ve faydalı sonuçlar verceğine dair bazı ipuçlarının ve işaretlerin bulunduğuna
    inanmak. Şeyhin hâl, hareket ve tavırlarını ileride iyi şeylerin olacağının işareti
    olarak kabul etmek de faldır. Fakat mutasavvıflar bu çeşit fallara “işâret”,
    “beşâret” gibi isimler verirler. (185)
    Fenâ fillâh: Fenâ; yokluk, hiçlik demektir. Fenâ fi’l-vücûd: Varlıkta fâni
    olmak, her şeyi hem Allah olarak görmek, hem Allah olarak bilmek, bu hale
    zevkle ulaşmak. Bu mertebede bulunanlar; “lâ mevcûde illâllah (Allah’tan
    başka varlık yoktur; her şey Allah’tır)” derler. Fenâ fillâh; Allah’ta fâni olmak.
    Kulun, beşerî vasıflardan ve aşağı arzulardan sıyrılıp ilâhî vasıflarla donanması.
    (s. 188)
    Fenâ fişşeyh: Müridin mürşidde, dervişin, pîrinde fâni olması. Mürîdin
    kendi şahsî irâde ve arzularını yok edip yerine şeyhinin irâde ve arzusunu
    koyması. Şeyhinin hatasını kendi isâbetli fikrine tercih edecek derecede ona
    ≈ 588 ≈
    Ahmed Kalka n
    uyması. Şeyhte fâni olmak, Allah’ta fâni olmanın mukaddimesi ve başlangıcıdır.
    (s. 188-189)
    Gavs: Sığınma, ilticâ etme demektir. Tasavvufta; kendisine sığınıldığı zaman
    kutba “gavs” denir (Kâşânî, Ta’rîfât). Sûfîler darda ve sıkışık durumda
    kaldıkları zaman: “Yetiş yâ Gavs!”, “Meded yâ Gavs!”, “İmdâd yâ pîr!” diye
    feryad eder ve kutbun mânevî himâyesine ilticâ ederler. “Gavs-ı a’zam”: En
    ulu gavs, buna “kutb-ı ekber” de denir. Hz. Peygamber’in bâtınından ibârettir.
    Velîliğin en yüce mertebesi budur. Abdülkadir Geylânî’ye özellikle Gavs-ı
    a’zam denir. (s. 201)
    Himmet: Ermiş kişilerin maksadı hâsıl eden, iş bitiren ve dilediklerini yerine
    getiren mânevî gücü. Himmet-i ricâl: Erenlerin himmeti. Erlerin himmeti
    dağları yerinden oynatır. Pirler, dervişlerini himmetleriyle terbiye ve idâre
    ederler. (s. 243)
    İnsân-ı Kâmil: Yetkin insan, kâmil insan. Tasavvufta; Allah’ın zât, sıfat,
    isim ve fiilleriyle en mükemmel biçimde kendisinde tecellî ettiği insan. Gavs,
    kutup, hakiki mürşid. İnsân-ı kâmil, Allah’ın sûreti, Allah da onun rûhu gibidir.
    Diğer taraftan insân-ı kâmil, âlemin rûhu; âlem de onun sûretidir. İnsân-ı kâmil,
    Allah’ın gözü (aynullah) dür, âlemin nûrudur. (s. 269-270) 1942
    İstiğâse: Sığınmak, ilticâ etmek, meded ve yardım istemek, imdad demek.
    Tasavvufta; darda kalan bir tarîkat ehlinin şeyhini yardıma çağırması
    veya ölü ermişlerin ruhlarından imdat dilemesi. Sıkışık durumda kalan bir
    kimsenin Allah’tan veya peygamberin rûhâniyetinden yardım istemesi de
    istiğâsedir. Son dönem mutasavvıfları, şeyhlerden ve yatırlardan daima istiğâsede
    bulunmuşlardır. Kendisinden medet umulan en büyük velî “gavs”tır.
    (s. 276)
    İstimdâd: İmdat istemek, medet ummak, âcil yardım talebinde bulunmak.
    Tasavvufta; tarîkat ehlinin şeyhlerden veya ölü velîlerin ruhlarından yardım
    istemeleri. “Meded yâ şeyh!” “meded yâ gavs-ı a’zam!” demeleri. “Zikir
    1942 Meselâ, Abdülkadir Geylânî şöyle der: “Mürîdim ister doğuda olsun ister batıda / Hangi yerde
    olsa da yetişirim imdâda.” A. Geylâni’ye ait olan bu şiir için (bkz. S. Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî,
    Risâle-i Nur Külliyatı, Nesil Y. c. 2, s. 2083)
    Kur’ân-ı Kerim ise şöyle der: “Darda kalmış kişi duâ ettiği zaman onun yardımına kim yetişiyor da
    sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzünün hâkimleri yapıyor? Allah ile beraber başka bir ilâh mı var? Ne
    kadar az düşünüyorsunuz.” (27/Neml, 62); “De ki: Allah’ın dışında kuruntusunu ettiklerinizi çağırın
    bakalım; onlar, sıkıntınızı ne gidermeye, ne de bir başka tarafa çevirmeye güç yetirebilirler.” (17/
    İsrâ, 56)
    ≈ 589 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Mûcize ve Karâme t
    murâd eden kimse, iki dizi üzerine oturup ağzını kapatır, gözlerini yumar,
    bütün his ve kuvvetlerini faâliyetten menederek şeyhin rûhâniyetine teveccüh
    edip ondan istimdâdda bulunur.” (s. 279)
    Istişfâ’: Şefaat istemek, bir işin görülmesi için birinin aracı (vâsıta, vesîle)
    olmasını istemek. Tasavvufta; tarîkat ehlinin yatırlardan ve ermişlerin ruhlarından
    Allah katında şefaatçı ve aracı olmalarını istemeleri. (s. 280) 1943
    İşrâf: Bilmek, haberdar olmak, vâkıf olmak, Tasavvufta; bâtınî hallere vâkıf
    olmak, insanların rûhî hallerini ve kalplerinden geçirdiklerini bilmek. Firâsetten
    farkı, firâsetin geçici, işrâfın kalıcı olmasıdır. (s. 283)
    Keşf: Açığa çıkarma, perdenin açılması. Örtülü olanı açma, gizli olanı
    meydana çıkarma, sezme, tahmin etme. Tasavvufta; a) Perdenin ötesindeki
    gaybî hususlara ve hakiki şeylere, bunları yaşayarak ve temâşâ ederek vâkıf
    olmak. Mükâşefe, beden ve his perdesinin kalkması ve ruh âleminin seyr
    edilmesi. b) İlham. Doğrudan ve aracısız Allah’tan alınan bilgi. Bu bilgi ya
    ilâhî hitabı işitmek ve dinlemek veya gayb âlemini görmek sûretiyle elde edilir.
    c) İbn Arabîye göre velîler, bilgileri peygamberlere vahiy getiren meleğin
    aldığı kaynaktan doğrudan alırlar. Bazı keşifler kesin bilgi verir. Sûfîlere göre
    maddî ve duyulur âlemden gelen tesir, kir ve pas kalbin gayb âlemini görmesine
    engel olan bir perde (hicâb) oluşturur. Riyâzet ve tasfiye ile bu perde
    kalkınca gayb, ayân-beyân olarak görülür. Bu perdenin açılmasına, yani
    kalp gözünün açılmasına keşf denir. Keşf-i zamâir: Bir velînin başkalarının
    kalbinden ve zihninden geçen şeyleri bilmesi. Keşf-i ahvâl-i kubûr: Bir velînin
    mezarlarda gömülü olan ölülerin o âlemdeki hallerini bilmesi. (s. 310-311)
    Kıtmîr: Köpek. Ashâb-ı Kehf’in köpeği. Tasavvufta; sûfî olmadığı halde,
    sûfîlerin arasında bulunan kimseye kıtmîr denir. Dervişler ve müridler
    bir köpek sadâkatı ile şeyhlerinin kapısında beklemeyi ve ulumayı en büyük
    şeref bilirler. M. Bahâeddin Nakşbend, Abdülkadir Geylânî’nin türbesine şu
    ibârenin yazılmasını emretti: “Pirlerin kapısında köpek ol, / Eğer Hakk’a yakın
    olmak istersen. / Zira arslanlardan daha şereflidir. / Geylânî’nin kapısındaki
    köpek.” (s. 315-316)
    1943 Konuyla ilgili iki âyeti hatırlatayım (A. Kalkan): “Yoksa onlar Allah’tan başkasını şefaatçiler
    mi edindiler? De ki: Onlar hiçbir şeye güç yetiremezler ve akıl erdiremezlerse de mi (şefaatçi
    edineceksiniz)? De ki: Bütün şefaat Allah’ındır. Göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur. Sonra
    O’na döndürüleceksiniz.” (39/Zümer, 43-44) “İzni olmadan O’nun katında kimmiş şefaat edecek?...”
    (2/Bakara, 255)
    ≈ 590 ≈
    Ahmed Kalka n
    Kutb (kutub): Medâr, değirmenin alt taşına yerleştirilen ve üst taşın dönmesini
    sağlayan demir. Tasavvufta; a) En büyük velî, b) Her zaman, âlemde
    Allah’ın nazar kıldığı yer olan tek kişi (Kâşânî). c) Kutub, âlemin rûhu, âlem de
    onun bedeni gibidir. Her şey kutbun çevresinde ve onun sâyesinde hareket
    eder. Yani her şeyi o idare eder (Tehânevî, II/1268; İbn Arabî, Fusus, 39, 73).
    Kutbu’l-aktab: Kutubların kutbu, kutbu’l-ekber: En ulu kutub. Kutbu’l-irşâd:
    Rehber kutub. Tasavvufta; Her üç terim de halkı irşad etmek ve hidâyete erdirmek
    işiyle görevli velî anlamına gelir. Bu velî, arştan ferşe kadar tasarrufta
    bulunur. (s. 325-326)
    Râbıta: Bağ, ilişki. Tasavvufta; mürîdin, rûhaniyetinden feyz alacağına
    inanarak kâmil şeyhinin sûretini (şeklini) zihninde tasavvur etmesidir. Râbıta:
    Müridin şeyhini severek yâdetmesi ve sûretini zihninde canlandırmasıdır.
    Râbıta, müridin kalben şeyhi ile beraber olmasıdır. Müridin ilk hedefi, şeyhinde
    fâni olmaktır. Zira şeyhte fâni olmak, Allah’ta fâni olmanın mukaddimesidir.
    Sâlik, râbıta vâsıtasıyla önce şeyhi ile, sonra Allah ile mânevî ve bâtınî bir
    ilişki kurar. (s. 425) 1944
    Sekizler: Gayb erenlerden olan sekiz evliyâ. Bunlara kahr ricâli, kuvvet
    ricâli de denir. Şiddetli ve hiddetli velîlerdir, himmetleri faal ve tesirlidir. Teveccüh
    ettikleri ruhları etkileri altına alırlar. Tasarruf sahibidirler, murad ettikleri
    nesneler vücuda gelir, teveccühlerinin semeresi hâsıl olur. Bunlara hürmet
    edilir, ama yakınlarında olmaktan sakınmak lâzımdır. (s. 458)
    Selâm secdesi: Sûfîlere göre, ibâdet secdesinin dışında secde-i tahiyyât
    denen, saygı ve sevgi duyulan bir insana selâm secdesi vardır. Sonraki
    bazı mutasavvıflar selâm secdesini câiz görmüşlerdir. Mevlevî şeyhleri ve
    dervişleri, baş keserek birbirine secde ederler. Secdeyi Hz. Mevlânâ teşrî etmiştir
    (meşrû kılmıştır). Bazı tarîkatlarda dervişler şeyhlerinin eteklerini öper,
    ayak bastıkları yere yüz sürer. Hükümdarlara ve din ulularına secde etmek,
    öteden beri şark kavimlerinde âdettir. (s. 460)
    Şeyh: Çoğulu; Meşâyih, şüyûh, eşyâh. Yaşlı, ihtiyar, pîr, bey, önder, kabile
    başkanı. Tasavvufta; a) Nefsinden fâni Hak’ta bâki velî, Hak dostu. b)
    Tâliplere rehberlik etmek ve onları irşâd etmek ehliyetine ve liyâkatine sahip
    olan insan-ı kâmil, rehber, delil, mürşid. Şeyh, kâmil ve mükemmildir; başkalarını
    da kemâle erdirir. Şeyh-i tarikat: Mürid ve müntesiblerini, bir annenin
    bebeğini terbiye etmesi ve yetiştirmesi gibi terbiye edip yetiştiren şeyh. Tarî-
    1944 Rabıta konusunu anlamak için saygıdeğer dostum Ferid Aydın’ın Rabıta adlı kitabına bakılabilir.
    ≈ 591 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Mûcize ve Karâme t
    kat şeyhleri böyledir. Bunlar mürid ve müntesiblerinin mal, beden ve ruhları
    üzerinde mutlak olarak söz sahibidirler. Mürid ne dil, ne kalb ile şeyhine
    itiraz edebilir. Şeyhine “hayır!” diyen bir mürid iflâh bulmaz. Şeyhe karşı işlenen
    günahın tevbesi olmaz. Şeyhin önündeki mürid, gassâlin önündeki
    cenâze gibidir, irâdesi yoktur; şeyh ona hangi şekli verirse onu muhâfaza
    eder, şeyhte fâni olmak Allah’ta fâni olmanın mukaddimesidir. Allah’a giden
    yol, şeyhten geçer. Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır. Şeyh keşif ve kerâmet
    sahibidir. Allah’ın arz üzerindeki halifesidir. Allah adına hareket eder. Şeyh,
    Hz. Peygamber’in nâibidir, Onun temsilcisidir. (s. 496-497)
    Tasarruf: Faâliyet göstermek, yetki kullanarak iş yapmak. Tasavvufta;
    Kerâmet göstermek, olağanüstü yollardan iş yapmak ve tesir etmek, insanlara
    ve eşyaya hükmetmek ve onları idare etmek, Allah’ın eşyayı ve bütün
    varlıkları velîsine musahhar kılması. Hakikatte tasarrufta bulunan (mutasarrıf)
    Allah’tır. Fakat velîler de himmetleriyle varlıklar üzerinde tasarrufta bulunurlar.
    Zira Allah her şeyi onlara musahhar kılmıştır. Velîler himmetleri ile tasarrufta
    bulunurlar. Fakat ism-i a’zamla tasarrufta bulunduklarına da inanılır.
    Bazı velîlerin öldükten sonra da tasarrufta bulunduklarına inanılır. (s. 512)
    Tayy-i mekân: Yerin dürülmesi, mesâfenin kısalması sûretiyle gerçekleşen
    kerâmet, uçmak. Bast-ı zaman: Zaman içinde zaman yaratmak. (s.
    514). (Tayy-ı mekân, yerin, evliyâ için katlanarak küçülmesi demektir. Evliyâ,
    aynı saatlerde birkaç yerde bulunabilir; yani yerin katlanmasıyla, velî olan
    zat, aynı saatlerde dünyanın, birbirinden son derece uzak birçok yerlerinde
    bulunabilir. -F. Aydın, s. 287-)
    Tayy-i zaman: Zaman içinde zaman yaratmak. (s. 514). (Tayy-ı zaman,
    zamanın durdurulması anlamına gelir. Velî, bu sûretle, bir yandan bulunduğu
    yerde zamanı durdurarak, ya da zamanın akışını, bir diğer yerdeki zamanın
    akışına göre yavaşlatarak yaşar. Zamanın katlanmasıyla, -ya da durdurulmasıyla)
    evliyâ, örneğin birkaç saniye içinde başka bir ülkeye intikal ederek
    orada yıllarca kaldıktan, hatta ev, bark, çoluk çocuk sahibi olduktan sonra
    tekrar eski yerine döner ve hayatına, kaldığı noktadan devam eder. Öyle ki
    döndüğü zaman, meselâ, gitmeden önce önüne konmuş olan yemek hâlâ
    sıcacık durmaktadır. Onu sofrada bekleyenler sadece birkaç saniye içinde
    ortadan kaybolmuş olmasına hayret ederler vb. -F. Aydın, s. 287-)
    ≈ 592 ≈
    Ahmed Kalka n
    Tecellî: Âşikâr olmak, açığa çıkmak, görünmek, zuhûr etmek. Tasavvufta;
    gaybden gelen ve kalbe zâhir olan nurlar. Görünmeyenin kalpte görünür
    hale gelmesi. (s. 514-516)
    Tecessüd: Cesedleşme, maddeleşme, bedenleşme. Tasavvufta; Rûhun
    ceset ve madde haline gelmesi, bedenleşmesi. a) Bir velînin rûhu başka
    bir yerde, ayrı bir beden ve madde kalıbı ile zâhir olabilir. b) Ölen bir velînin
    rûhu eskisinin tıpkısı olan bir beden kalıbı ile zâhir olabilir. Tecessüd, reenkarnasyon
    ve tenâsühten ayrı bir olaydır. (s. 516)
    Teferrüc: Seyretme, temâşâ etme. Tasavvufta; mânen yükselen sâlikin
    rûhî bir mi’râc yapması, ulvî-süflî, maddî-mânevî bütün âlemlerde seyahat
    etmesi, her şeye yukarıdan bakması. (s. 519)
    Teveccüh: Yönelme, öz alâka. Tasavvufta; a) Şeyhin Hakk’a, müridin
    mürşide yönelmesi, gönlünü ona bağlaması. b) Nakşîlikte muhabbet râbıtasının
    bir şekli. Mürid, şeyhin rûhâniyetine muhabbet yoluyla teveccüh eder,
    teveccüh esnâsında öyle bir istiğrak (trans) haline geçer ki, beşerî ve bedenî
    varlığından haberdar olmaz. Bu durumda şeyhin rûhâniyeti müridin bâtınında
    faâliyete geçip onun beşerî vasıflarını ortadan kaldırır, tedrîcen mürid,
    mürşidinin rûhânî vasıflarıyla sıfatlanır. Şeyhin müridine teveccühü, bütün
    mânevî gücünü ve rûhânî tesirini müridin kalbi üzerine yoğunlaştırarak ona
    feyz akıtması, onu büyük bir mânevî değişime uğratmasıdır. (s. 530-531)
    Türbe: Toprak, hâk. Tasavvufta; Bir ermişin ve yatırın kabrinin bulunduğu
    üstü kapalı mekân, ziyâret yeri. Buralara adaklar adanır, mumlar yakılır,
    dilekler dilenir, serili postlarda namaz kılınır, duâ edilir, paralar verilir, çapıtlar
    bağlanır. Ermişin ve yatırın sağ insanlara mânen, ama gerçekten yardımcı
    olacağına inanılır. (s. 538-539)
    Üçler: Üç büyük velî. Gayb erenlerden üç ulu ermiş. Üçler, Hak’tan istimdad
    eder, halka imdad eder, insanlara şiddet ve kahr ile değil; mülâyemet
    ve merhametle muâmele ederler. Üçler, erkeklerden de kadınlardan da olabilir.
    Üçlerden biri aralıksız ve kesintisiz Hak’tan aldığı feyzi halka akıtır. Üçler
    bir kutub, iki imamdan oluşur. Kutb veya gavs-ı a’zam, Alah adına mülk
    ve melekût âlemini idâre eder. Kutbun iki vezîri (yardımcısı) vardır. Bunlara
    imâmân denir. Pekçok yöre, türbe, mahalle, semt ve kasaba; ismini üçlerden
    alır. (s. 545)
    ≈ 593 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Mûcize ve Karâme t
    Vahiy: Hakk’ın hitâbı. Sûfîlere gelen ilhâm. İbn Arabî; “Sözlerimiz vahy-i
    kelâm değildir ama vahy-i ilhamdır” der. (s. 554)
    Velâdet: Doğum. Tasavvufta; Tâlibin mürşide intisab etmesi ve tarîkate
    girmesi. Buna velâdet-i sâniye (ikinci doğum, mânevî doğum) denir. Şeyh ile
    mürîdi arasında öyle bir kaynaşma (teellüf) hâsıl olur ki neticede mürîd şeyhin
    parçası olur, tıpkı tabiî velâdette oğul babanın parçası olduğu gibi. “İnsan
    iki kere doğmadan melekût âlemine yükselemez.” İlk doğumla madde âlemi
    ile irtibat kuran insan, ikinci doğum ile melekût âlemi ile irtibat kurar. Mürîdin
    babası, onun bedeninin, şeyhi ise rûhunun var oluş sebebi olduğundan,
    şeyh baba, mürîd onun oğludur. Mürid, babasının bel, şeyhinin yol evlâdıdır.
    Şeyh, bir anne bebeğini nasıl sütü ile beslerse, öylece onu irfânı ve feyzi ile
    besler. Buna redâ (süt emme süresi) denir. Seyr ve sülûkünü tamamlayan ve
    rûhen olgunlaşarak bâliğ ve reşîd olan mürîde şeyh icâzetnâme (hilâfetnâme)
    verir. Buna fitâm (sütten kesme) denir. Bu yüzden müridler, şeyhlerine
    baba (eb, vâlid, peder); şeyhler ise müridlerine evlâdları nazarıyla bakarlar.
    (s. 563-564
    Vesîle: Vâsıta, aracı, sebep, bahâne. Tasavvufta; a) Allah’a yaklaşmak
    veya bir dileğin kabul edilmesini veya bir musîbetin defedilmesini sağlamak
    için ermişlerin türbelerine gidip onların ruhlarında ve yatırlardan meded ummak.
    Tasavvufî anlamda vesîle ve tevessül budur. (s. 568)
    Yatır: Ermişlerin gömülü olduğuna ve ziyâretçilerine fayda ya da (çarparak)
    zarar verdiğine itikad edilen mezarlar. (s. 578)
    Yediler: Yedi büyük velî, gayb erenlerden yedi ulu ermiş. Bunlara ricâl-i
    ûlâ da derler. Her nefeste mi’râc yapıp Allah’ın huzûrundan marifet-ilim tahsil
    ederler. Yediler, yedi abdal denilen Ricâlu’l-gaybden ayrıdır. Pek çok semt,
    türbe ve mahalle; ismini yedilerden alır. (s. 579)
    Zıllullah: Tanrı’nın gölgesi. Tasavvufta; vâhidiyet mertebesini kendi
    gerçeği haline getiren insan-ı kâmil. (s. 587)
    Ziyâret: Mübârek ve kudsal olduğuna inanılan ermişlere ait kabir ve türbelerin
    ziyâret edilmesi; Buralarda duâ ve ibâdet edilmesi, kurban kesilmesi.
    Ziyâret edilen yere ziyâretgâh (mezar) denir. (s. 591)
    ≈ 594 ≈
    Ahmed Kalka n
    Not: Tüm bu kavramların yukarıdaki anlamları, tasavvuf felsefesine göredir.
    Tasavvuf erbâbının kendi inançları doğrultusunda bu kelimelere yükledikleri
    anlam ve yorumları aksettirmektedir.
    “Ve derler ki: ‘Rabbimiz biz efendilerimize, büyüklerimize itaat ettik de,
    böylece onlar bizi yoldan saptırdılar.” 1945
    “Rabbinizden size indirilene uyun. O’ndan başka evliyânın/dostların
    peşlerinden gitmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz.” 1946
    İSTIDRAC
    Kâfir ya da fâsık insanların ellerinden ortaya çıkan hârikalara istidrac denir.
    İstidrac kişinin gurur ve kibrini artırır, Allah’a şükretmeyi unutturur ve o
    şahsın azâbının ziyadeleşmesine sebep olur.
    Bu, Allah’ın o şahsa dalâlet ve günaha devam ederek daha çok azâba
    müstahak olmasını temin hikmetine mâtuf bir nevi fırsat vermesidir. Bu gibi
    zâlim ve fâsık kimselerin dünyevî emellerine kavuşmaları, istek ve duâlarının
    kabulü istidrac cinsindendir.
    Şeytanın, kıyâmete kadar kendisine müsaade edilmesi için yaptığı duânın
    kabul edilmesi, rivâyete göre Firavun’un uzun yıllar yaşayıp da başının
    bile ağrımaması istidraca birer örnektir.
    İHÂNET (HIZLÂN)
    Küfrü ve fıskı açık olan birtakım şahıslar elinde, arzularına aykırı olarak
    vukua gelen hârikalardır. Bu hale, ihanet veya hizlân adı verilir.
    Bu tip şahıslar elinde zuhur eden menfi hârikalar, Allah’ın o şahsı yalanlamak
    ve rezil etmek maksat ve hikmetlerine mebnidir. Nitekim rivâyete
    göre; peygamberlik iddiasına kalktığı için Müseylemetü’l-Kezzâb diye anılan
    1945 33/Ahzâb, 67
    1946 7/A’râf, 3
    ≈ 595 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Mûcize ve Karâme t
    yalancı bir sapık, mûcize göstermek gayesiyle bir şahsın kör bulunan gözüne
    tükrüğünü sürünce, adamın o gözü açılacağı yerde, diğer gözü de kör
    olmuş.
    MÛCIZE ILE DIĞER HÂRIKA OLAYLAR ARASINDAKI FARK
    Mûcize, ancak peygamberlik şerefine mazhar olan zevat tarafından ve
    iddialarına uygun olarak meydana gelir.
    Mûcize, çok defa halkın isteği üzerine izhar olunur. Bu esnada halka;
    “haydi, bir mislini de siz getirin” diye meydan okunûr ve diğer insanlar bundan
    âciz kalır.
    Mûcize izhar eden peygamberler, her türlü kemâlât ile muttasıf birer ahlâk
    ve fazilet timsali kimselerdir.
    SORULAR
    1- Mûcizenin sözlük ve terim anlamı nedir?
    2- Mûcizenin şartları nelerdir?
    3- Mûcizeye bir örnek veriniz.
    4- Peygamber olmayan herhangi bir kimsenin başından geçen olaya mucize
    denilir mi? Niçin?
    5- Kur’an’a Göre, Peygamberimize Kur’an Dışında Bir Mûcize Verilmiş midir?
    6- Müşriklerin Peygamberimizden mûcize olarak yapmasını istedikleri şeylerden
    iki örnek veriniz.
    7- Hissî Mûcizeleri kabul edenlerle etmeyenlerin dellillerinden üçer tanesini belirtin.
    8- Kerâmeti ve istidracı örnekleri ile beraber açıklayınız.
    9- Kerâmet kavramının tasavvufçular eliyle yozlaştırılması, şeyhlerini aşırı yüceltmeleri
    hakkında bilgi veriniz.
    10- İhanet ile hızlan arasında fark var mıdır, bu kavramları açıklayınız.
    11- Mûcize ile diğer hârikulâde olaylar arasındaki farkları belirtiniz.
    ≈ 596 ≈
    ≈ 597 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Şefaat ve Vesile
    Ünite 26
    ŞEFAAT VE VESİLE
    • Şefaat Kelimesinin Anlamı
    • Şefaatin Mâhiyeti
    • Kur’ân-ı Kerim’de Şefaat
    • Şefaat Kavramının Yozlaştırılması
    • Şefaat Hakkında Değerlendirme
    • Vesîle; Lügat Anlamı
    • Kavram Olarak Vesile
    • Kur’ân-ı Kerim’de Vesile
    • Tevessülün Çeşitleri
    • Kur’an’a Göre Vesile Sâlih Ameldir
    • Duânın İstismar Edilmesi ve Muskacılık
    • Sorular
    Bu üniteyi bitirdiğinizde aşağıdakiamaçlara ulaşmanız beklenmektedir
    • Şefaat kavramının lügat ve ıstılah anlamlarını tanımlayabilmek.
    • Şefaatin mâhiyetini Kur’an’daki vurgulardan yola çıkarak açıklayabilmek.
    • Tarihsel süreç içinde ve mistik yaklaşımlarla şefaat kavramının nasıl ve
    hangi yönlerle yozlaştırıldığını ifadelendirebilmek.
    • Sözlük ve terim olarak vesile kavramını tanımlayabilmek.
    • Kur’an’da vesile kavramı ile ilgili âyet meallerini ifadelendirebilmek.
    • Tevessül kaç çeşittir, sınıflandırarak içeriklerini izah edebilmek.
    • Kur’an’a göre vesilenin ne olduğunu açıklayabilmek.
    • Duânın istismar edilmesi ve muskacılık, üfürükçülük hakkında bilgi verebilmek.
    ≈ 598 ≈
    Ahmed Kalka n
    ŞEFAAT
    ŞEFÂAT KELIMESININ ANLAMI
    “Şefâat”in aslı “şef’” kelimesidir. Bunun anlamı da bir şeyi benzeri olan
    şeye eklemek, yan yana getirmektir. Şef’ kelimesinden türeyen şefâat ise,
    sözlükte, bir kimsenin bağışlanmasını istemek, başkası adına yardım istemek,
    duâ etmek, rica etmek demektir. Şefâat, bir mü’minin günahlarının
    bağışlanması için Allah’a duâ edip yalvarmaktır. Bir başka deyişle,
    bir kimsenin yardım etmek veya yardım dilemek gayesiyle, bir başka kişiye
    nisbet edilmesi, onunla birlikte anılmasıdır. Daha çok yüksek makamdan
    aşağı makama doğru bir kullanılışı ifade eder. Şefâat edene Şâfi’ veya Şefî’;
    şefaat edilene meşfû’ (şefaat bekleyen) denilir. “Şefâat”in çoğulu şüfeâ’ olarak
    gelir.
    Şefaat, kişinin yardım edeceği, kendisi için istekte bulunacağı kimsenin
    yanında yer alması ve onu tek bırakmamasıdır. Şefaat kavramı en çok saygı
    ve rütbe yönünden yüksek olanın kendisinden daha aşağı birinin yanında
    yer alıp yardımıyla onu yalnız başına bırakmamasında kullanılır.1947
    Şefâat, aynı zamanda aracı olmak, yardım etmek, öncülük yapmak gibi
    anlamlara da gelir. Bu çeşit şefaat, âhiretle ilgili değil; dünyada olan aracılıktır.
    ŞEFÂATIN MÂHIYETI
    Allah’ın şefaat için kimlere izin verdiği veya vereceği konusunda kesin bir
    şey söylemek mümkün değildir. Çünkü bu Rabbimizin bileceği bir konudur.
    Şu kadar var ki, şefaati yardım etmek, birinin zarardan kurtulması için duâ
    etmek, iyi bir şeye öncülük mânâsıyla alırsak, mü’minlerin ve sâlih insanların
    diğer kimseler hakkındaki duâlarını, şehidlerin ve çocukların yakınlarına duâ
    etmelerini, peygamberlerin ümmetleri için yalvarmalarını bu şefaat kapsamı
    içerisinde düşünebiliriz.
    Şefaati, bir kimseyi azaptan kurtarmak için Allah’a aracı olmak
    şeklinde düşünürsek; bu, olmayacak bir şeydir. Hiç kimsenin bir
    başkasını azaptan kurtarmaya yetkisi olmadığı gibi gücü de yoktur.
    1947 Râğıb el-Isfahanî, El-Müfredât fî Garîbi’l-Kur’an, s. 263
    ≈ 599 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Şefaat ve Vesile
    Birçok hadis-i şerifte geçtiği gibi Peygamberimiz (s.a.s.) ümmeti için şefaat
    etmeye izinlidir. O, mü’minlerin günahlarının bağışlanması için Allah’a duâ
    etmiştir ve Âhirette yine duâ edecektir.1948“Her peygamberin kabul edilen
    bir duâsı vardır. Diğer peygamberler o duâyı yapmakta acele ettiler. Ben
    ise bu duâmı Kıyâmet gününde ümmetime şefaat için sakladım. Ona,
    ümmetimden şirk koşmayanlar kavuşacaklardır.”1949
    Buna benzer birçok hadis rivayetinde Peygamberimiz’in şefaat izni olduğunu
    görmekteyiz. Bu şefaat elbette onu hak edenler içindir. Kur’an’da ise,
    hiçbir insanın şefaat yetkisinden bahsedilmez. Tümüyle Allah’ın elinde olan
    şefaat yetkisini, Allah izin verdiklerini onore etmek için isterse kullanır.
    İnkâr edenler için şefaat kapısı kapalıdır. Allah’a şirk koşanlar
    şefaatten yararlanamazlar. Onlar, dünyada iken kendilerine gelen elçileri
    ve onların haber verdiği Âhireti kabul etmiyorlardı. O elçileri alaya alıyorlar,
    Rablerine isyan ediyorlar, ya da Allah’tan başka ilâhlar ediniyorlardı. Bu nedenle
    onların orada yardımcıları ve bir şefaat edicileri yoktur. Onları azaptan
    kurtaracak, ya da cezalarını hafifletecek bir velîleri de olmayacaktır.
    Allah izin verirse, Peygamberimizin şefaati, mü’minlerin bağışlanması için
    bir duâ ve yakarış olarak gerçekleşecektir. Veya dünyadayken gerçekleşmiştir.
    Şefaat olunacak mü’minlerin de şefaat edilmeye lâyık olmaları şarttır.
    Şüphesiz ki Allah’ın affetmeyeceği bir kimse için Peygamber af ve bağışlanma
    dilemez.
    Şefâat, bir yönüyle de yardımdır; Bir kimseye faydalı olmak, ona iyiliğin
    gelmesine aracı olmak, bir kötülüğün ondan uzaklaşmasına yardımcı olmaktır.
    Bu şefâat çeşitli şekillerde olabilir. Nitekim Peygamberlerin tebliği,
    insanları Hakka dâveti bir şefaat olduğu gibi onların, ümmetleri için
    duâ edip affedilmelerini istemeleri de bir şefâattir.1950
    Mü’minin, mü’min kardeşinin günahlarının affı için duâsı Allah
    katında ona şefaati türündendir. Allah katında hayırlı bir kulun bu
    duâsı ister dünyada iken sağ olan mü’min için olsun, ister ölmüş
    mü’min için olsun veya âhirette meydana gelsin aynıdır. Dünyada
    1948 Müslim, Cenâiz 102-103, Hadis no: 974
    1949 Buhârî, Deavât 1; Müslim, İman 334-342, Hadis no: 198-199; İbn Mâce, Sünnet 37, H. no: 4307;
    Tirmizî, Deavât 141
    1950 Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 607
    ≈ 600 ≈
    Ahmed Kalka n
    iken Hz. Peygamber’in (s.a.s.) mü’minlere duâsı, onlara bir çeşit şefaatidir.
    O daha bu dünyada hayatta iken mü’minlere duâ ederek
    şefaatte bulunmuştur. Nitekim Hz. Âişe’nin (r.a.) naklettiğine göre, Rasulullah
    (s.a.s.) çok defa geceleri yatağından kalkar, mü’min ölülere Allah’tan
    mağfiret istemek için Bâkiu’l-Ğarkad mezarlığına giderdi.1951
    KUR’AN’DA ŞEFAAT
    Kur’an’da şefaat kelimesi 30 yerde geçer. Bu âyetlerden 13 tanesi, genel
    olarak şefaatin geçersizliği, kabul edilmeyeceği ile ilgilidir. Bu âyetler, doğrudan
    şefaat düşüncesini devre dışı bırakır. Bu âyetleri, Kur’an bütünlüğünde değerlendirdiğimizde,
    bu kabul edilmeyen şefaat, âhirette kâfirler için fayda vermeyen
    şefaattir. Yine bu şefaatin, Allah’ın izin vermediği durumlarla ilgili olduğu görülür.
    Çünkü Kur’an’ın şefaatle ilgili olarak vurgu yaptığı önemli bir konu,
    şefaatin Allah’a ait olduğu, O izin vermedikçe kimsenin şefaat edemeyeceğidir.
    Yine herkese şefaat edilemeyecek, Allah’ın dilediği ve
    râzı olduğu kişilere şefaat edilebilecektir. Kur’an’ın şefaat kavramının
    da tevhid akidesiyle ilgisini kurarak şefaati Allah’ın iznine bağlaması
    gösteriyor ki, hakikatte şefaat eden de, şefaati kabul eden de Yüce
    Allah’tır. “De ki: ‘Şefaatin tamamı Allah’a aittir.”1952 Şefaat dilekleri de,
    mü’minlerin şefaatten yararlanmaları da Allah’ın iznine bağlanmıştır.
    Bu yüzden şefaat isteği ve duâsı sadece Allah’a yapılmalıdır.
    Şefaat İzni: Kur’an, şefaat olayının daha çok Âhiretteki durumunu anlatmaktadır.
    “...O’nun izni olmadan, O’nun katında şefaat edecek kimdir?...”1953
    âyeti, eğer Allah izin verirse başkalarının da şefaat isteğinde bulunabileceği anlamına
    geldiği gibi; müşriklerin şefaat umdukları bütün putlar ve benzerleri asla
    şefaatçi olamazlar, çünkü Allah (c.c.) onlara böyle bir yetki vermemiştir mânâsına
    da gelir. Yûnus Sûresi 3. âyette de benzer ifadeleri görüyoruz. Allah (c.c.),
    kendi katından ahid (söz) almışlara,1954 Hakka şâhidlik edenlere,1955 dilediği ve
    râzı olduğu kimselere1956 şefaat etmeleri için izin vermektedir.
    1951 Müslim, Cenâiz 35
    1952 39/Zümer, 44
    1953 2/Bakara, 255
    1954 19/Meryem, 87
    1955 43/ Zuhruf 86
    1956 53/Necm 26
    ≈ 601 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Şefaat ve Vesile
    Âhirette Kimsenin Şefaati Fayda Vermez: Bir âyette, mü’minlere mallarından
    ‘infak’ etmeleri emrediliyor. Bu infakın, hiç bir dostluğun veya şefaatin
    olmadığı Âhiret günü gelmeden önce gerçekleşmesi gerekir.1957 Bu ifade şefaat
    izniyle çelişmiyor. Esasen kullara şefaat edecek olan, onları kurtaracak olan
    Allah’tır. O’nun şefaatinin dışında hiç bir şey fayda vermez. Kişi başkalarının yapacağı
    şefaate güvenmemelidir. Fakat Rabbimiz dünyada veya Âhirette şefaat
    için bazı kullarına izin verebilir. İnkâr edenlere ve Hak’tan yüz çevirenlere hiçbir
    şefaatçinin şefaati fayda vermez.1958
    Tapınılan Sahte Tanrıların Asla Şefaati Olmaz: Allah (c.c.) inkârcılara,
    puta tapanlara şöyle soruyor: “Yoksa onlar Allah’tan başka şefaatçiler mi
    edindiler?”1959 Bazıları kendilerine şefaatçi olsunlar diye putları, Allah’ın dışındakileri
    ilâh edinirler.1960 Ancak bu putlar onlara asla şefaat edemeyecektir.1961 O
    inkârcıların ve dünyada iken İslâm’dan yüz çevirenlerin ne yardımcıları ne de bir
    şefaatçileri vardır.1962 Kendilerine şefaat edecek kimsenin olmadığını kendi ağızlarıyla
    itiraf ederler.1963 Allah’ın dâvetine uymayıp Kitap’tan yüz çevirenler o gün
    “bize şefaat edecek bir şefaatçi yok mudur?” diye yalvaracaklar veya dünyaya
    geri dönmeyi arzu edecekler.1964
    Kur’ân-ı Kerim, Allah’a şirk koşulan şeylerin/putların şefaat yetkisine sahip
    olmadıklarını vurgular.1965 Müşrikler, bir yandan Allah’a şirk koşuyorlar, bir
    yandan da koştukları ortakların Allah katında mutlaka şefaat edeceklerini iddia
    ediyorlardı. Kur’an’ın reddettiği şefaat, Allah’ın iznine bağlamadan birtakım
    varlıklardan beklenilen ve istenilen şefaattir. Yoksa Yüce Allah’ın, bizzat kendi
    yetkisinde olan şefaat nimetini, sevdiği bazı kullarına ihsan edeceğini Kur’an
    açıklamaktadır. Yine Kur’an’dan anlaşılmaktadır ki, kâfirler için şefaat söz konusu
    değildir. Yine kendisine şefaat izni verilen şefaatçi, öyle herkese şefaat talebinde
    bulunamaz; Ancak Allah’ın râzı olduğu iyi kimseler için şefaat konusunda
    aracılık yapabilir.1966
    1957 2/Bakara, 254
    1958 2/Bakara, 48, 123
    1959 39/Zümer, 43
    1960 10/Yûnus, 18
    1961 30/Rûm, 13; 6/En’âm, 94
    1962 6/En’âm, 51, 70; 32/Secde, 4
    1963 26/Şuarâ, 100
    1964 7/A’râf, 53
    1965 5/Mâide, 72, 94; 7/A’râf, 53; 10/Yûnus, 18
    1966 20/Tâhâ, 109; 53/Necm, 26
    ≈ 602 ≈
    Ahmed Kalka n
    Kur’an’daki birçok âyet, Haşir gününde şefaatte bulunma fiilini reddeder.1967
    Başka âyetlere göre ise, bu dünyada işledikleri kötü ameller nedeniyle âhirette
    cezalandırılmaktan şefaatçileri sayesinde kurtulacaklarını düşünenler, Haşir
    günü, telâkkilerinin yanlış olduğunu anlayacaklardır.1968 Bu tür âyetler, mahşerde
    adâlet ilkesinin sıkı sıkıya uygulanacağını ve herkesin kendi fiillerinin sorumluluğunu
    yükleneceğini ifade etmektedir. Kur’an, şefaatin Allah’ın izin ve müsaadesine
    bağlı olduğunu belirtir.1969
    Allah’ın en seçkin kulları melekler ve peygamberlerin bile Allah izin vermeden
    şefaatleri sözkonusu değildir.1970 Ancak mü’minler için bir hak olan şefaat,
    1971 sadece Allah’a ait olup,1972 O’ndan başkası şefaat edemez, ama başkasına,
    şefaatte bulunmak müsaadesini vermek sûretiyle Allah şefaat eder. Kur’an
    âyetlerinde1973 şefaat iki şarta bağlanarak, Allah’ın, kendisi için şefaat dilenilen
    kimsenin kavlinden hoşnut olması ve şefaat ediciye de şefaat için izin vermesi
    halinde bu yoldan istifade edilebileceği anlatılır.
    Şefaat yetkisi ancak Allah’a aittir. Şefaat, sadece Allah’tan istenmelidir.
    Ölmüş kimseler isterse peygamber olsun, direkt olarak onlardan
    asla şefaat istenemez. “Yani, “şefaat yâ Rasûlallah” demek hem
    “şefaatin tamamının Allah’a ait olduğu”1974 âyetine, hem de “ancak
    Senden yardım isteriz”1975 âyetine ters düşeceği için câiz değildir. Peygamber’den
    bile şefaat istemek câiz olmadığına göre, Allah’ın dostu olduğu
    zannedilen kimselerden şefaat talep etmek ya da böyle bir şeyi garanti gibi
    bilmek hiç mi hiç câiz olmaz. “De ki: ‘Şefaatin tamamı Allah’a aittir.”1976 Ancak,
    “Ey Allah’ım, Rasûlullah’ı bana şefaatçi eyle” diyerek Allah’a duâ edilebilir. Tirmizî’nin
    rivâyet ettiği bir hadiste peygamberimiz bir sahâbîye şefaatini istemesini
    şöyle öğretmiştir: “Allah’ım O’nu (Rasulullah’ı) hakkımda şefaatçi kıl.”
    Büyük müfessir Elmalılı, âyet el-kürsî’nin1977 tefsirinde şunları söyler: Tüm
    sebep O, tüm gaye O, her şeyin mâliki olan O; Allah’ın mülkü olan yaratıklardan
    kimin haddi ki Allah’ın izni olmaksızın yüce huzurunda şefaat edebilsin?
    1967 2/Bakara, 48, 123, 254
    1968 6/En’am, 94; 7/A’râf, 53; 26/Şuarâ, 100; 30/Rûm, 13; 74/Müddessir, 48
    1969 2/Bakara, 254, 255; 10/Yûnus, 3; 20/Tâhâ, 109; 34/Sebe’, 23
    1970 53/Necm, 26
    1971 44/Duhân, 41; 74/Müddessir, 48
    1972 6/En’am, 51; 32/Secde, 4
    1973 20/Tâhâ, 109; 21/Enbiyâ, 28, 53/Necm, 26
    1974 39/Zümer, 44
    1975 1/Fâtiha, 5
    1976 39/Zümer, 44
    1977 Bakara, 255
    ≈ 603 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Şefaat ve Vesile
    Bu halde hangi budaladır ki Allah’ın emri olmadan bunların birinden şefaat dilenebilsin.
    Bizzat O’nun izni ve emri olmadıkça herkes başından korkmadan
    nasıl şefaate kalkabilir? Herhangi bir şeyde ister bir parça olsun tasarrufa kimin
    yetkisi olabilir? Bilindiği üzere şefaat, hürmete lâyık birinin kendinden düşük bir
    diğeri hesabına rica ve yakarma ile yardım ederek O’na katılması demektir ki,
    bu bir bilinmezi bildirmek veya bir isteği ortaya çıkarma ile bir beraberlik anlamını
    kapsar. Bunu da kendini ve kıymetini bilen ve şefaat olunan kimseye şefaat
    istenenden daha çok bir ilişkisi bulunan ve zarar getirmeyeceğinden emin olan
    kimse yapabilir.
    Oysa Allah’ın mülkü olan şu yaratıklardan herhangi biri ile Allah’tan daha çok
    birlikte bulunmaya ve O’na bilgiçlik satmaya ve ilerisini gerisini tamamen idrâk
    etmeden ve önünü ardını hesap etmeden ilâhî huzurda kendine bir mertebe
    verip de şefaate kalkışmak, gerek şefaat eden ve gerek şefaat olunan için ne
    kadar tehlikelidir? Eğer Allah bildirmemiş ise şefaat edecek olanın hali, şefaat
    edilecek olandan daha çok endişeye değer olmadığı nereden bilinir? Bu hal
    içinde, isterse melekler ve peygamberler olsun, kimdir o ki Allah’ın izni ve güç
    vermesi olmadan önünü ardını hesaplamayıp Allah’ın kullarına Allah’tan daha
    çok sahip çıkmak, koruma yetkisini kendinde görsün de şefaate cesaret edebilsin.
    Ancak Cenâb-ı Hak dilerse, özel veya genel şefaate ilâhî irâde çıkar da
    kendilerine bildirilmiş bulunursa o başka...
    Demek ki Yüce Allah’ın ululuğundan şefaat umulamaz değildir. Fakat
    şefaat de herkesten önce O’nun kendi elindedir ve O’nun izni ve emri ile
    gerçekleşebilir. O zaman şefaat kapısı açılır ve şefaat etmesine izin verilenler
    kendi dilediklerine değil; yine Allah’ ın dilediklerine şefaat imkânını bulabilir.
    Bundan anlaşılır ki önce, hak tanımayan Allah düşmanlarının kendilerine şefaat
    etmesi umulan bir Allah dostu bulabilmelerine, bunun gibi müşriklerin
    putları gibi ilim şanından olmayanların şefaatçi olabilmelerine, asla ihtimal
    yoktur.1978
    “İleride gelecek bir günden korkun ki, o günde hiçbir kimse başkası
    için herhangi bir ödemede bulunamaz. Hiç kimseden şefaat kabul olunmaz
    ve fidye (bedel) de alınmaz. Onlara asla yardım yapılmaz.”1979 Konumuzun
    temelini teşkil eden bu âyetin tefsirinde Min Vahyi’l-Kur’an adlı tefsirde
    şu açıklama yapılmaktadır:
    1978 Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c.2, s. 155-156
    1979 2/Bakara, 48
    ≈ 604 ≈
    Ahmed Kalka n
    Bu âyette şefaat, dünyadaki beşerî zihniyetin iptal edilmesi, kaldırılmasıdır.
    Yani dünyadaki zihniyet ve yaklaşıma göre insan tamamen sorumluluktan
    kurtulmak için bireysel bağlar ve kişisel umutlarla âhiretteki hayatını garanti
    altına almaya çalışmaktadır. Âhiret işlerini dünya işlerine benzetmektedir.
    Burada birisinin problemi olduğunda bir başkası onu halledebilmekte veya
    araya vâsıta/aracı koymakta. Ya da malî veya başka bir bedel karşılığında
    işini başkasına gördürmektedir. Bunlar genel bir kurala dayanmayan, kişisel
    seviyelerin durumlarına göre değişebilen çözüm yollarıdır. Bu tür hareketler
    ve girişimler kanun dışına çıkmaya neden olabilir. Eğer şefaat edecek olan
    kişiler şan, şöhret, makam ve mevki sahibi kimselerden oluşuyorsa orada
    kanun işlemez. İşte âyet, âhirette böyle bir şefaat anlayışını reddetmektedir.
    İlke olarak şefaat meselesine gelince; pek çok cahil insanın anladığı
    gibi, mesele bireysel sevgiden kaynaklanan kişisel ilişkilerle
    hiç de ilgili değildir. Genellikle câhil insanlar, bu yanlış anlayışlarından
    dolayı peygamberlere ve velî zannettiklerine kişisel birtakım
    üstünlükler vererek adaklar, sadakalar ve benzeri şeylerle onlara
    yaklaşmaya çalışırlar. İnsanlar aynı mantıkla liderlere, şöhret ve makam
    sahibi kimselere hediyelerle yaklaşmaya çalışırlar ve onların şefaatlerini elde
    etmeye uğraşırlar. Peygamberlere vevelî zannettiklerine yakınlaşma ile liderlere
    ve makam sahiplerine yakınlaşma arasındaki tek fark, velîlere ve
    peygamberlere karşı beslenen bu duygunun kutsallık bilinciyle beraber olmasıdır.
    1980
    Şefaat konusunda bazı insanların aklına şöyle bir soru gelebilir: Yüce Allah’ın
    şefaat vaadinde bulunması ve peygamberlerin bunu duyurmuş olmaları,
    insanların günah işlemeye devam etmeleri ve Allah’ın koyduğu haramları
    çiğnemeleri yönünde teşvik edilmeleri sonucunu doğurmaz mı? Kitap ve
    sünnette şefaatle ilgili olarak yer alan nasları, dinin temel esası olan ortak
    koşmaksızın Allah’a kulluk sunmaya ve O’na itaat etmeye yöneltmeyle nasıl
    bağdaşır?
    Öncelikle, sorudaki bu yaklaşım, bağışlamanın kapsamlılığını ve rahmetin
    genişliğini gösteren âyetlerle çelişmektedir: “Allah kendisine şirk/ortak koşulmasını
    bağışlamaz, bundan başkasını dilediğine bağışlar.”1981 Bu âyet,
    tevbe olayının söz konusu olmadığı durumlara işaret ediyor. Bunun kanıtı
    1980 Muhammed H. Fadlullah, Min Vahyi’l-Kur’an, Akademi Y., II/38-39
    1981 4/Nisâ, 48
    ≈ 605 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Şefaat ve Vesile
    da tevbe edilmiş olması durumunda bağışlanan günahlar kapsamına giren
    “şirk”in bu âyette istisnâ edilmiş olmasıdır.
    İkincisi; Yüce Allah tarafından dile getirilen şefaat vaadinin insanlara duyurulmasının
    insanları günaha sürüklemesi, dikbaşlılık ve isyankârlık yapmaya
    teşvik etmesi iki şarta bağlıdır:
    1- Suçlunun şahsı ve nitelikleriyle birlenmesi. Ya da hakkında şefaat edilen
    günahın hiç bir şüpheye yer bırakılmayacak şekilde belirginleştirilmesi.
    Yani şu şahıs veya bu günah hakkında kesin olarak şefaat sözü verilmesi.
    2- Şefaatin her türlü cezayı, tüm zamanlarda temelden yürürlükten kaldıracak
    şekilde etkin bir rol oynaması.
    Eğer, “falanca gruptan olan insanlar veya bütün halk, işledikleri suçlardan
    dolayı cezalandırılmazlar, günahlarından dolayı kesinlikle sorgulanmazlar”
    veya, “falanca günahtan dolayı hiç bir zaman azab görülmez” şeklinde
    iddialar ortaya atılacak olursa, bu kesinlikle bâtıl bir iddiadır, yükümlülere
    yöneltilen hüküm ve sorumluluklarla alay etmektir. Fakat, eğer her iki şart
    açısından konu müphem bırakılırsa; şefaatin hangi günahlar ve hangi günahkârlar
    hakkında geçerli olacağı belirtilmezse; ya da yürürlükten kaldırılacak
    cezaların, tüm zaman ve durumlardaki cezalar olacağı şeklinde bir iddia
    ortaya atılmazsa, kişi vaad edilen şefaatin kapsamına girip girmeyeceğini
    bilmez, dolayısıyla Yüce Allah’ın koyduğu yasakları çiğnemeye cesaret etmez.
    Tersine, bu durum, kişide ilâhî rahmete yönelik bir duyarlılık meydana
    getirir. İşlediği günahlardan ve kötülüklerden dolayı ümitsizliğe ve Yüce Allah’ın
    rahmeti hakkında karamsarlığa kapılmaz.
    Ayrıca Yüce Allah şöyle buyurmuyor mu? “Eğer size yasaklanan büyük
    günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz.”1982 Âyet-i kerime,
    büyük günahlardan kaçınma şartına bağlı olarak küçük günahlar ve
    suçlar için öngörülen cezaların kaldırılacağını ifade etmektedir. Eğer, “büyük
    günahlardan sakınırsanız, küçük günahlarınızı affederiz” demek doğru ise,
    bu durumda, “eğer imanınızı korur da Kıyâmet gününde sağlam bir imanla
    bana gelirseniz, şefaatçilerin sizinle ilgili şefaatlerini kabul ederim” demek de
    doğru ve yerinde olur. Bütün mesele de zaten nihâyet imanı koruyabilmektir.
    1982 4/Nisâ, 31
    ≈ 606 ≈
    Ahmed Kalka n
    Çünkü günahlar imanı zayıflatır, kalbi taşlaştırır ve nihâyet şirke götürür.
    Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Hüsrâna uğrayan topluluktan başkası, Allah’ın
    tuzağından (onlara mühlet verip de sonra ansızın yakalanmasından)
    emin olmaz.”1983”Hayır, onların işleyip kazandıkları şeyler, kalplerinin üzerine
    pas olmuştur.”1984”Sonra kötülük edenlerin sonu, Allah’ın âyetlerini
    yalanlamak oldu.”1985 Bu uyarılar günahkârı günahlardan uzaklaştırmaya,
    takvâ yolunu izleyip muhsinlere ulaşmasını sağlamaya yeter ve böylece bu
    anlamdaki şefaate bile ihtiyaç duymaz. Bundan daha büyük yarar, en güzel
    sonuç budur. Aynı şekilde hakkında şefaat edilen suçlu veya şefaate konu
    olan suç belirlenir de, ancak azabın bazı yönlerini veya bazı zamanlarını
    kapsadığı vurgulanırsa, bu da, kesinlikle suçluların cesaretlenmesine, suç
    işlemeye teşvik edilmesine yol açmaz. Kur’ân-ı Kerim, şefaate konu olacak
    suçluları da günahları da belirginleştirmez. Cezanın kaldırılmasını da, ancak
    bazı durumlar için söz konusu eder.1986
    Şefaatle İlgili Şu Dört Nokta Gözönüne Alınmalıdır:
    1-) Şefaat sırf Allah’a ait olan bir haktır. Allah’ın izni olmadan hiç kimse şefaat
    edemez. Hiç kimse, hiç bir konuda Allah’ı zorlayamaz. Mekke müşrikleri
    taptıkları putların Allah’a rağmen kendilerine şefaat edecekleri gibi sapık bir
    inanca sahiptiler. Şefaat etme yetkisine sahip olan peygamberler, âlimler ve
    şehitler ancak Allah’ın izniyle ve takdir ettiği kadar şefaat edebilirler.
    2-) Şefaat, yalnız günahkâr müslümanlar içindir. Kâfirler için şefaat yoktur.
    Âyet-i kerimede Allah Teâlâ bu konu hakkında şöyle buyurmaktadır: “Onlara
    (Kâfirlere) şefaat edicilerin şefaati fayda vermez.”1987
    3-) Günahı az olan varken çok olana, imanı kuvvetli olan varken imanı
    zayıf olana şefaat edilmeyecektir.
    4-) Müslümanlar, Allah’ı râzı etmeden, önceliği Allah’a değil de başkalarına
    vererek şefaat hakkı kazanamaz. Müslümanlar Allah’ın izniyle Peygamberimiz’in
    şefaatine hak kazanabilmek için de Peygamberimiz’in sünnetine
    uymalıdır. Hal ve hareketlerinde O’nu örnek almalıdır. Peygamber örnek alınmadan
    yaşanan hayat İslâmî bir hayat değildir.
    1983 7/A’râf, 99
    1984 83/Mutaffifîn, 14
    1985 30/Rûm, 10
    1986 Tabatabaî, El-Mîzân Fî Tefsiri’l-Kur’an, I/234-235
    1987 74/Müddessir, 48
    ≈ 607 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Şefaat ve Vesile
    ŞEFAAT KAVRAMININ YOZLAŞTIRILMASI
    Tevhid akîdesinin anlaşılmasında en önemli kavramlardan birisi
    de şefaat kavramıdır. Tevhid ve şirk kavramları yeterince anlaşılmadan
    şefaat de anlaşılamaz. İşte bu sebeple şefaat kavramı, kimi
    istismarcılar tarafından ustalıkla çarpıtılmakta ve müslümanların
    temiz duyguları bazı çevreler yararına sömürülmektedir.
    Kur’an’ın genel hatlarıyla anlattığı “tevhid”den habersiz olanların, sadece
    şefaat kavramını değil; diğer akîdevî kavramları da anlayabilmesi ve toplumsal
    yaşam içerisindeki istenilen yere oturtabilmesi mümkün değildir. Müslümanların,
    Allah’ın koymuş olduğu sınırları ve insanların o sınırlar içerisindeki
    yerini bilmesi gerekir. İnsanın yapısı, özellikleri ve gücü çok iyi bilindiği takdirde
    toplum içerisinde bazı insanların tuğyan edip haddi aşmaları, müstekbirleşerek
    Allah’ın sıfatlarına müdahale etmeleri de anlaşılabilecektir.
    Şefaat kelimesinin anlamı, o günkü câhiliyye toplumunda çok iyi biliniyor
    ve kullanılıyordu. Müşrikler kendi putlarını Allah’a yaklaştırıcı olarak kabullendikleri1988
    gibi, âhiret gününde şefaat edeceklerine ve kendilerini azaptan
    kurtaracaklarına da inanıyorlardı. “Onlar Allah’ı bırakıp kendilerine hiçbir
    zarar ve fayda veremeyecek şeylere tapıyorlar ve ‘bunlar, Allah katında
    bizim şefaatçilerimizdir’ diyorlar. De ki: ‘Siz Allah’a göklerde ve yerde bilemeyeceği
    bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Hâşâ! O, onların şirk/ortak
    koştukları her şeyden uzak ve yücedir.”1989 Allah katında (Allah’a rağmen,
    O’nun izin vermediği) şefaatçiler olduğunu söylemek, Allah’ı gereği gibi tanıyamamaktan
    kaynaklanır. Bu davranış, Allah’a iftira etmektir ki, bu da büyük
    bir sapıklıktır.
    Böyle bir iddia, dünkü câhiliyye toplumunda olduğu gibi, bugünkü toplumda
    Kur’an’dan habersiz, gelenek ve hurâfeleri kendisine din edinmiş kesimlerde
    de vardır. Kur’an dışı bir geleneği din olarak kabul edip bunu
    yaşamaya çalışan bazı insanlar, kurtuluşlarının Allah’a gerçek iman
    ve sâlih amellerde değil; sâlih veya velî zannedilen zatlara bağlanmakta
    olduğunu, o insanların Allah’ın yanında özel bir konumlarının
    bulunduğunu, bu sebeple onların isteklerini Allah’ın geri çevirmeyeceğini
    iddia ediyorlar. Kur’an, putlara ve putlaştırılan insanlara güvenmenin
    şirk olduğunu değerlendirerek “Allah, onların şirk/ortak koştukları
    1988 39/Zümer, 3
    1989 10/Yûnus, 18
    ≈ 608 ≈
    Ahmed Kalka n
    her şeyden uzak ve yücedir.” buyuruyor. İnsanlara güvenmekten ziyade,
    sâlih amel işlemeye dâvet ediyor. “İleride gelecek bir günden korkun ki, o
    günde hiçbir kimse başkası için herhangi bir ödemede bulunamaz. Hiç
    kimseden şefaat kabul olunmaz ve fidye (bedel) de alınmaz. Onlara asla
    yardım yapılmaz.”1990; “Ve öyle bir günden sakının ki, o günde kimse kimseden
    yana bir şey ödeyemez, kimseden fidye kabul edilmez, hiç kimseye
    şefaat fayda vermez, onlara hiçbir yardım da edilmez.”1991
    O gün, öyle dehşetli bir gün ki, herkes kendisini kurtarabilmek için çırpınıyor,
    özürler sayılıp dökülüyor, güvenilen kişilerin veya şeylerin de kendileri
    gibi âciz olduğu anlaşılıyor. Sapanlar ve saptıranlar birbirlerini suçluyor, bu
    yapılan ve söylenilenlerin fayda vermediği anlaşılıyor. Herkes kazandıklarıyla
    rehin tutularak hesaba çekiliyor, zerre miktarı hayır ve şer karşılık görüyor,
    kimseye orada iltimas geçilmiyor, haksızlık edilmiyor. İşte bu sebeple Allah
    Teâlâ bizi o günün dehşetiyle uyarıp korkutuyor. Dünyada iken o gün için
    bir şeyler yapmamızı, şefaatçiler edinmeye çalışmanın faydasız olduğunu,
    ancak kendi amellerimizle korunabileceğimizi bildiriyor.
    “Sizin O’ndan (Allah’tan) başka ne bir şefaatçiniz, ne de bir velîniz vardır.
    Hâlâ düşünüp öğüt almıyor musunuz?”1992 Kur’an, o gün, hâkimiyetin
    tümüyle, tek hâkim olan Allah’a ait olduğunu bildirerek, bu hâkimiyette hiçbir
    ortak ve aracının olmadığını, o gün insanların birbirlerinden farklılığının bulunmadığını,
    özel statüye sahip hiçbir kimsenin olmadığını belirtiyor. “O’nun
    izni olmadan kimse konuşamaz.”1993; “Onlar Allah’tan önce söz söyleyemezler.”
    1994“O gün öyle dehşetli bir gündür ki, kimse konuşmaya cesaret
    edemez; Ancak o gün ruh ve melekler, sıra sıra dizilirler. Rahmân’ın
    izin verdiğinden başkası konuşamaz. (Rahmân’ın izin verdiği) konuşan da
    doğruyu söyler.”1995 “Konuşmak” kelimesi ile şefaat kast edilmektedir. Şefaat
    için ise iki şart vardır. Birincisi, Allah kime izin verirse o konuşacaktır;
    ikincisi ise, konuşan kimse doğru ve gerçek olanı söyleyecektir. Diğer bir
    husus ise şöyle belirtilmiştir: “Allah’ın huzurunda, izin verdiği kimselerden
    başkasının şefaati fayda vermez. Öyle ki, onların kalplerinden korkuları
    1990 2/Bakara, 48
    1991 2/Bakara, 123
    1992 32/Secde, 4
    1993 11/Hûd, 105
    1994 21/Enbiyâ, 27
    1995 78/Nebe’, 38
    ≈ 609 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Şefaat ve Vesile
    giderilince denilir ki, ‘Rabbiniz ne buyurdu?’ Onlar da: ‘Hakkı buyurdu, O
    çok yücedir, çok büyüktür’ derler.”1996
    Fayda verecek şefaat Allah’ın izin verdiğidir. Kur’an’dan, tevhidden
    habersiz insanlar, kendilerine şefaatçi edindiklerinin de Allah’ın
    azâbından korktuklarını anlayamıyor veya anlamak istemiyorlar.
    Peygamberlerin bile “nefsî, nefsî” diyecekleri, kendi kurtuluşlarını düşünüp
    korkacakları bir günde kolay sığınak arıyorlar. Hâlbuki şefaat ancak Allah’tan
    gelecek izinle olacaktır. Ondan önce de insanların kendi sınavlarını vermeleri
    ve korkularının giderilmesi gerekir. Eğer sınavını başarıyla vermiş, korkuları
    giderilmemişse, o da kendisi için yardım bekleyecektir. Zira kazandıklarıyla
    helâke sürüklenenler için şefaatçi yoktur. Onlar için çılgın alevli bir azap
    vardır.1997 Çünkü onlar iman etmemişlerdi, iman edenleri ise hayatlarını isyan
    içerisinde geçirmişlerdir. Onlar kazandıklarıyla helâke uğramışlardır.
    Peygamberimiz, kızına şöyle söyler: “Yâ Fâtıma! Nefsini ateşten kurtar.
    Çünkü ben, senin için Allah’tan bir şeyi savamam.”1998 Görüldüğü gibi,
    Allah’a yakın olmak için, Peygamberimiz’in kızı dahi olmak yetmiyor. Mutlaka
    Allah’ın râzı olacağı ameller içinde olmak gerekiyor.
    Âyetlerde geçen Allah’ın şefaat için izin verdiği kimselerin kimler
    olduğu, bunların bu izne ulaşmalarının sebebi, verilecek iznin hangi
    boyutta olduğu gibi hususlar Kur’an ışığında açıklığa kavuşturulması
    gereken hususlardır. Bu meseleler aydınlanmadığı sürece, nice insan
    “Medet yâ Abdülkadir Geylânî! Yetiş yâ Hızır, yardım et! Ey şeyhim bana
    şefaat et!” demeye devam edecektir.
    Birinci mesele, Allah tarafından kime şefaat etme izni verileceğidir.
    Öncelikle şunu unutmamalıyız ki; “şefaatin tamamı Allah’ındır.”1999 Yani hiç kimsenin
    böyle bir yetkisi yoktur ve böyle bir cesarette de bulunamaz. Kime şefaat
    için izin verip vermeyeceği ise tamamen Allah’a aittir. Şefaat izni verileceklerden
    birisi meleklerdir. “Göklerde nice melek var ki, onların şefaatleri, dilediği ve
    râzı olduğu kimse için Allah’ın izin vermesi dışında bir işe yaramaz.”2000
    1996 34/Sebe’, 23
    1997 6/En’am, 70
    1998 Buhâri, Müslim, Tirmizi
    1999 39/Zümer, 44
    2000 53/Necm, 26
    ≈ 610 ≈
    Ahmed Kalka n
    Diğer bir âyette ise, “Onlar şefaat etmeye mâlik değillerdir. Ancak bilerek
    Hakka şehâdet edenler müstesnâdır.”2001 denilmektedir. Âyette belirtildiği gibi,
    şefaat edebilme yetkisi verilecek insanın, bilinçli bir şekilde hakka şehâdet etmesi,
    kelime-i tevhidin anlamını bilerek iman etmesi ve ihtivâ ettiği anlamı bilinçli
    bir şekilde yaşantısına aktarması gerekir. Şâhit olanın tâğuta, tâğutî sisteme
    karşı tevhidin mücadelesini yükseltmesi, kâfir düzenleri reddederek Allah’ın dinini
    yeryüzünde hâkim kılma çabasını Kur’anî bir üslûpla sergilemesi gerekiyor.
    “O gün, Rahman olan Allah’ın kendisine izin verdiği ve sözünden râzı olduğu
    k imseden b aşkasının ş efaati f ayda v ermez.”2002 Fayda verecek şefaat,
    kendisine izin verilen, sözünden hoşnut olduğu, dilindeki şehâdetle tavırları bütünleşen,
    âlemlerin rabbine iman ederek tâğutu reddeden, kopması mümkün
    olmayan sapasağlam bir kulpa/tevhide yapışarak Allah’ın dininin mücadelesini
    verenin şefaatidir.
    İkinci mesele; kimlere ve niçin şefaat edileceğidir. Kimlerdir bu aziz
    insanlar? Allah’ın merhamet ve ihsanına ulaşacak olan bu insanlar, hangi amelleri
    ile bu rahmete ulaşabilmişlerdir? “Rablerinin huzurunda toplanacaklarından
    korkanları Kur’an’la inzâr et/uyar. Onlar için Allah’tan başka ne bir velî
    (dost), ne de şefaatçi vardır. Umulur ki, Allah’tan korkup sakınırlar.”2003 Allah
    ilk şefaat edilecek topluluğu ve onların şefaatçilerini açıklıyor. Onlar ki; âhirete
    iman etmiş, o gün Rablerinin huzurunda toplanacaklarının bilincinde ve o günün
    hesabının dehşetinden korkan insanlardır. Bunlar Kur’an’la uyarılıyorlar. Kur’an
    onların dünya hayatındaki yaşantılarını düzenliyor. Bunlar Kur’an’la şekilleniyor
    ve bulundukları ortamı da Kur’an’la şekillendirmeye çalışıyorlar. İşte bunlar, hesabı
    nasıl verebilecekleri hususunda korkarak, korktukları şeye uğratılmamak
    için korunmaya çalışanlar ve korunarak muttakî (takvâ sahibi) olanlardır. İşte
    onların velîsi ve şefaatçisi Allah’tır. Çünkü şefaat izni veren Allah’tır ve şefaat
    edilecek insanlar da Allah’ın râzı olduklarıdır.
    “(Onlar) Allah’tan önce söz söyleyemezler; ancak O’nun emri üzerine iş
    yaparlar. Alah onların yaptıklarını ve yapmakta olduklarını bilir. Onlar Allah’ın
    râzı olduğundan başkasına şefaat edemezler. O’nun korkusundan titrerler.”
    2004 O gün Allah’tan önce konuşabilecek hiçbir kimse yoktur, onlar Allah
    korkusundan tir tir titrerler. Acaba bugün kurtulabilecek miyiz derler. Değil birilerine
    şefaat edebileceklerini düşünmek, bu düşünce akıllarının ucundan bile
    2001 43/Zuhruf, 86
    2002 20/Tâhâ, 109
    2003 6/En’am, 51
    2004 21/Enbiyâ, 27-28
    ≈ 611 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Şefaat ve Vesile
    geçmez. Öncelikle kendi hesaplarını vermeye çalışırlar, ne zaman ki onların
    korkuları giderilir; ancak o zaman biraz olsun rahatlarlar; işte o zaman huzura
    kavuşturulurlar. Ama onlar o durumdayken bile Allah’ın önüne geçemez, ondan
    önce söz söyleyemezler. Ne zaman ki Allah bu durumlarından sonra onlara
    izin ve emir verir, ancak o zaman iş yaparlar, alîm olan Allah onların yaptıkları
    ve yapacakları işi çok iyi bilir. Onlara orada, kimseye iltimas geçmek için
    izin verilmez. Cennete girecek insanları tesbit etmek için onlara yetki
    verilmemiştir. Allah’ın cennete koymayı murad ettiği kişilerin haberini
    müjde şeklinde ilgili şahıslara bildirirler; bu onların şefaatidir.
    Ancak bu insanları biz dünyada iken isimleriyle, falan insandır şeklinde tanıyamayız.
    Zira bu yetki Allah’a aittir, tesbit edecek olan da Allah’tır. Filan velî, falan
    sâlih insan şefaat edecektir iddiasında bulunmak, Allah adına konuşmaktır
    ve Allah’a yalan isnadında bulunmaktır. Allah Kıyâmet günü bu görevi vereceği
    insanı kendisi belirleyecek ve o insan da bu görevi yerine getirirken Allah’tan
    bağımsız hareket etmeyecektir; davranışlarını Allah’ın hoşnut olmasına göre
    ayarlayacaktır. Şefaat edilecek insanlar da, Allah’ın kendilerinden râzı olduğu
    kimselerdir. Onlar, Allah’ın istediği şekilde iman etmiş, dünyada iken kendi nefsî
    istek ve arzularına göre değil; Allah’ın Kur’an’da bildirdiği şekilde yaşamışlardır.
    Zayıf düşürülmüş olmalarına rağmen imanın verdiği güçle Allah’ın dinini yeryüzüne
    hâkim kılabilmek için mücadele etmişlerdir. Bu mücadele esnasında karşılarına
    çıkan zorlukları aşmasını bilmiş, yapılan dünyevî teklifleri kabullenmeyip
    sadece Rablerinin rızâsını dilemişlerdir. Böylece Allah da onlardan râzı olmuştur.
    İşte şefaat olunacak insanlar, işte kurtuluşa erecek insanlar bunlardır. Şefaat
    etme yetkisi verilecek olanlar, bu vasıflara sahip olanlara şefaat edecektir.
    Üçüncü mesele; şefaate ulaşamayacak insanların kimler olduğudur.
    Bu insanları Kur’an bize şöyle tanıtıyor: “Dünya hayatını ve onun güzelliklerini
    isteyenlere, orada işlediklerinin karşılığını tam olarak veririz ve
    onlar orada hiçbir eksikliğe de uğratılmazlar. İşte onlar, âhirette kendileri
    için ateşten başka hiçbir şeyleri olmayan kimselerdir. (Dünyada) yaptıkları
    da boşa gitmiştir. Hâlen yapmakta oldukları şeyler zaten bâtıldır.”2005
    Dünyayı ve güzelliklerini arzulayıp onun için çalışıp çırpınanlar, dünyada
    yaptıklarının karşılığını eksiksiz olarak alacaklardır. Kazandıklarıyla Allah’a
    şükretmeleri, O’nun yolunda infakda/harcamalarda bulunmaları gerekirken;
    ölümü, âhireti unutarak dünyanın geçici zevklerine aldananları ölüm yaka-
    2005 11/Hûd, 15-16
    ≈ 612 ≈
    Ahmed Kalka n
    ladığı zaman onlar için ateşten başka bir şey yoktur. Onlar kazandıklarıyla
    nefislerine zulmetmiş, kendilerini helâke sürüklemişlerdir.
    “Ey Muhammed! Onları yüreklerin ağza geleceği, tasadan yutkunacakları,
    yaklaşan Kıyâmet günü ile inzâr et/uyar. Zâlimlerin ne bir dostu,
    ne de sözü dinlenecek bir şefaatçisi olur.”2006
    “Ey iman edenler, alışverişin, dostluğun ve şefaatin olmayacağı gün
    gelmeden evvel, sizi rızıklandırdıklarımızdan infak edin. Kâfirler, onlar
    kendilerine yazık edenlerdir.”2007
    “Onlar Kitabın haber verdiği sonuçtan başka bir şey mi bekliyorlar?
    Sonuç gelip çattığı gün, önceleri onu unutmuş olanlar, ‘Rabbimizin peygamberleri
    şüphesiz bize gerçeği bildirmişti, şimdi bize şefaat edecek
    var mı ki, şefaat etsin; yahut geriye döndürülsek de yaptıklarımızın başka
    türlüsünü yapsak’ derler. Doğrusu uydurdukları şeyler onları bırakıp kaçmışlardır.”
    2008
    “Koştukları ortakları, artık şefaatçileri değildir. Ortaklarını inkâr ederler.”
    2009
    “Orada putlarıyla çekişerek, ‘vallahi biz apaçık sapıklık içerisinde idik,
    çünkü biz sizi âlemlerin rabbine eşit tutmuştuk, bizi saptıranlar ancak
    suçlulardır. Şimdi bizim için ne bir şefaatçi var, ne de yakın bir dost. Keşke
    geriye dönüşümüz olsaydı da, iman edenlerden olsaydık’ derler.”2010
    Allah’a, birtakım putları ve put edinilen şeyleri ortak koşan müşrikler için
    şefaat edilmeyecektir, onlar orada birbirlerini suçlayacaklar, şefaatçi edinenler
    ise dünyaya döndürülmeyi arzulayacaklar, yaptıkları yanlışları bir daha
    yapmamak için ve yapmaları gerekirken yapmadıkları şeyleri yapabilmek
    için. Ancak onlar için bir daha dönüş olmayacaktır. Âyetlerden anlaşıldığı
    gibi kâfirler, zâlimler, müşrikler ve müşrik müstaz’aflar için şefaatçi yoktur.2011
    2006 40/Mü’min, 18
    2007 2/Bakara, 254
    2008 7/A’râf, 53
    2009 30/Rûm, 13
    2010 26/Şuarâ, 97-102
    2011 Cafer T. Soykök, Haksöz 67, s. 35-38
    ≈ 613 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Şefaat ve Vesile
    “Artık onlara şefaatçilerin şefaati fayda vermez.”2012
    “O’nu bırakıp da ilâhlar edinir miyim? Eğer Rahman olan Allah bana
    bir zarar vermek istese, onların şefaati bana fayda vermez, beni kurtaramazlar.”
    2013
    “Gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa hükmeden Allah’tır. O’ndan
    başka bir velî ve şefaatçiniz yoktur. Düşünüp öğüt almaz mısınız?”2014
    ŞEFAAT HAKKINDA DEĞERLENDIRME
    Şefâat, aynı zamanda aracı olmak, yardım etmek, öncülük yapmak gibi
    anlamlara da gelir. Bu çeşit şefaat, âhiretle ilgili değil; dünyada olan aracılıktır.
    Nitekim şefaat kavramı, Kur’an’da bu mânâda da kullanılmaktadır: “Kim
    güzel bir şefâatte bulunursa (güzel bir şeye aracı olursa), ondan kendisine
    bir hisse vardır. Kim de kötü bir şefâatte bulunursa (kötü bir işe aracılık)
    yaparsa, ondan da kendisine bir pay vardır. Alllah (c.c.) her şeyin üzerinde
    koruyucudur.”2015 Burada ‘şefâat’ olarak ifade edilen aracı olmayı, Peygamberimiz,
    “Kim güzel bir sünnet (âdet, tavır, çığır) başlatırsa, onunla amel
    edildiği müddetçe ilk yapana ecir (sevap) yazılır. Buna karşı o sünneti
    yapanların sevaplarında bir eksiklik olmaz...”2016diye ortaya koymuştur.
    Buradaki şefaat; hayır olsun, şer olsun, insanların bir yola girmesini sağlamak,
    onların o yola girmesine aracı olmaktır. ‘Hasene olan şefaat’, insanların
    iyiliği için, onların faydasına uğraşmak, onlardan zararı uzaklaştırmaya gayret
    göstermek, kötülükleri önlemeye çalışmaktır. Rasûlullah, dünyevî işlerde
    şefaatte bulunmayı tavsiye ve teşvik eder. Bir başkasının hukukunu zâyi etmeye
    sebep olmayan ve hadlerle ilgisi bulunmayan her çeşit konuda şefaat
    teşvik edilmiştir. Ebû Mûsâ (r.a.) anlatıyor: Peygamber (s.a.s.), bir ihtiyacının
    giderilmesini isteyen birisi gelince arkadaşlarına döner ve “Şefâat edin, ecir
    kazanın. Allah da Rasûlünün diliyle dilediğine hükmetsin” derdi. 2017
    2012 74/Müddessir, 48
    2013 36/Yâsin, 23
    2014 32/Secde, 4
    2015 4/Nisâ, 85
    2016 Müslim, Zekât 69, Hadis no: 1017, 2/705 ve 4/2059; İbn Mâce, Mukaddime 14, Hadis no: 207,
    1/75
    2017 Müslim, Birr 145, Hadis no: 2627, 4/2026; Ebû Dâvud, Edeb Hadis no: 5131, 4/334; Buhârî,
    Edeb 37, 8/14; Tirmizî, İlim 14, Hadis no: 2672, 5/42; Nesâî, Zekât 65, 5/58
    ≈ 614 ≈
    Ahmed Kalka n
    “Seyyie olan şefâat” ise, insanların kötü yollara gitmesi için çalışmak, onların
    kötülüğü ve sapıtması için çaba harcamak, onların zararı için gayret
    etmektir. İnsanların kötü yollara sapması için sebep hazırlamak, yardımcı
    olmaktır.
    Şefaati yardım etmek, birinin zarardan kurtulması için duâ etmek, iyi bir
    şeye öncülük mânâsıyla alırsak, mü’minlerin ve sâlih insanların diğer kimseler
    hakkındaki duâlarını, şehidlerin ve çocukların yakınlarına duâ etmelerini,
    peygamberlerin ümmetleri için yalvarmalarını bu şefaat kapsamı içerisinde
    düşünebiliriz. Ancak, şefaat tümüyle Allah’a ait olduğundan, onlar Allah’ın
    râzı olduğu2018insanların dışında dünyada yakınlıkları ne olursa olsun hiç
    kimse için şefaat anlamında dua etmezler, edemezler; etseler de kabul görmez:
    “Onlar Allah’ın râzı olduğundan başkasına şefaat edemezler. O’nun
    korkusundan titrerler.”2019
    Şefaati, bir kimseyi azaptan kurtarmak için Allah’a aracı olmak şeklinde
    düşünürsek; bu, olmayacak bir şeydir. Hiç kimsenin bir başkasını azaptan
    kurtarmaya yetkisi olmadığı gibi gücü de yoktur. Şefâat, bir mü’minin günahlarının
    bağışlanması için Allah’a duâ edip yalvarmaktır.
    Peygamberlerin tebliği, insanları Hakka dâveti bir şefaat olduğu
    gibi onların, ümmetleri için duâ edip affedilmelerini istemeleri
    de bir şefâattir. Mü’minlerin ve sâlih insanların diğer kimseler hakkındaki
    duâlarını, şehidlerin ve çocukların yakınlarından Allah’ın râzı olduğu kimseler
    hakkında duâ etmelerini de, Allah’ın izin vereceği şefaat olarak düşünebiliriz.
    Mü’minin, mü’min kardeşinin günahlarının affı için duâsı Allah
    katında ona şefaati türündendir. Allah katında hayırlı bir kulun bu
    duâsı ister dünyada iken sağ olan mü’min için olsun, ister ölmüş
    mü’min için olsun veya âhirette meydana gelsin aynıdır. Dünyada
    iken Hz. Peygamber (s.a.s.)’in mü’minlere duâsı, onlara şefaatidir.
    O daha bu dünyada hayatta iken mü’minlere duâ ederek şefaatte
    bulunmuştur. Nitekim Hz. Âişe (r.a.)’nın naklettiğine göre, Rasulullah (s.a.s.)
    çok defa geceleri yatağından kalkar, mü’min ölülere Allah’tan mağfiret istemek
    için Bâkiu’l-Ğarkad mezarlığına giderdi. 2020
    2018 53/Necm, 26
    2019 21/Enbiyâ, 28
    2020 Müslim, Cenâiz 35
    ≈ 615 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Şefaat ve Vesile
    Şefaat, imtihanı kazanan bir insanın diplomasının imtihanı yapan
    zât tarafından verilmesi yerine, o zâtın isteği doğrultusunda bir
    başkasını onore etmek için onun eliyle vermesidir. Ödül, din gününün
    tek sahibi2021 Allah’ın elindedir. O’nun hükmünü bozacak kimse yoktur. Şefaat,
    cenneti hak eden Allah’ın râzı olduğu kimseye Allah’ın istediği
    bir kulu vâsıtasıyla Allah’ın cennet müjdesini verme müsaadesidir.
    Allah, bu ödülü ister kendisi verir, ister bir başka kulunu ödül müjdesi için
    şefaatçi kılar. Yoksa, Allah’ın cehenneme atacağı, bu konuda hüküm verdiği
    kimseyi, Allah’ın elinden ve hükmünden alıp onu Allah’a rağmen azaptan
    kurtararak cennete koymak anlamında bir şefaat anlayışı kesinlikle tevhidle
    bağdaşmayan şirktir. Böyle bir şefaatçi anlayışı Allah’tan başka ikinci bir ilâh
    tanımak demektir. Bu anlamda şefaat kesinlikle yoktur.
    VESİLE
    Vesile; Lügat Anlamı
    “Vesile”, sözlükte, bir şeye arzu ile ulaşmak demektir. Bir başka deyişle
    “vesile”, kendisiyle bir maksada ulaşılan, yaklaşma sebebi, bir şeye yaklaşmak
    için ona yakınlığından faydalanılan şey demektir. Kavram olarak “vesile”,
    Allah’a yaklaşmada kendisinden yararlanılan şeydir. ‘Tevessül’ ise, vesileye
    başvurmak, Allah’a yaklaşmak için bir sebep veya bir imkân aramak
    demektir. Vesile’nin çoğulu ‘vesâil’dir.
    KAVRAM OLARAK VESILE/TEVESSÜL
    Vesile, maksadın meydana gelmesine sebep olan şey olduğuna göre
    kişiyi Allah rızâsına götürecek bütün sâlih ameller, bütün hayırlı işler bir “vesile”
    dir. Bu sâlih amellerin adının değil; ölçüsünün ve ilkelerinin Hz. Peygamber
    tarafından konulması önemlidir. Bu yola başvurmak da ‘tevessül’dür.
    Mü’min, ‘Allah bizi imanımız ile sever’ deyip, bir köşeye çekilmez. O, Rabbinden
    ittika eder (korkup çekinir). Bununla da kalmaz, haram işlerden ve
    yasaklardan kaçınır, kötü ahlâkı terkeder, irâdesini kullanarak Allah’ı râzı
    edecek diğer sâlih amellere devam eder. Mü’min, farzlar ve vacipler dışında,
    nâfile ibâdetlerle bu vesile yollarını arar. Peygamberimiz, mü’minin nâfile
    ibâdetlerle Allah’a yaklaşmaya devam edeceğini haber vermektedir.2022
    2021 1/Fâtiha, 4
    2022 Buhârî, Rikak 38
    ≈ 616 ≈
    Ahmed Kalka n
    KUR’AN’DA VESILE
    “Vesile” Kur’an’da iki âyette geçmektedir. Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Ey
    İman edenler! Allah’tan ittika edin (korkup sakının) ve O’na (yaklaşmaya) vesile
    arayın ve O’nun yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.”2023 Tefsirciler
    buradaki “vesile”yi, emirlerine itaat, yasaklarından kaçınmak, ya da O’nun rızâsını
    kazandıracak sebeplerle mü’mini Allah’a yakınlaştıracak şey diye açıklamışlardır.
    2024 Yalnız buradaki yakınlık mekân yönünden bir yakınlık değil, sevgi ve
    O’nun rızâsına bir yakınlıktır. Kimileri de buradaki “vesile”yi, “sevgi ile kendinizi
    Allah’a sevdirmeye çalışınız” şeklinde açıklamışlardır. Nitekim “vesile” kelimesinin
    geçtiği diğer âyette şöyle buyuruluyor: “Onların taptıkları da, -hangisi
    daha yakındır diye- Rablerine (yaklaşmak için) bir vesile arıyorlar. O’nun rahmetini
    umuyorlar ve azâbından korkuyorlar. Şüphesiz senin Rabbinin azâbı
    korkunçtur.”2025
    Putperestlerin taptıkları putlar veya putların arkasında var zannedilen ruhlar,
    cinler ve melekler, bazı insanların medet umduğu ölmüşler ve azizler bile; bırakın
    başkalarına yardım etmeyi, kendileri Allah’ın rahmetini umarak O’na yaklaşmak,
    O’nun sevgisini kazanmak için bir vesile arıyorlar. Öylese mü‘minler de,
    Allah’ın sevgisine götürecek sebepleri, imkânları arayıp bulmalılar. Bu vesilenin
    anlamı, Allah’a boyun eğerek, O’ndan korkarak ve O’nu râzı edecek ameller
    işleyerek O’nun yakınlığını kazanmaya çalışmak demektir.
    Mü’mini vesileye ulaştıracak yol iman ve takvâdır. Asıl vesile de, Allah’a yaklaşma
    niyeti ve O’nu sevme arzusudur. Mü’min bu kasıt ve niyet ile güzel ahlâk
    sahibi olmaya çalışır, sâlih amellere devam eder, Allah’ın rızâsına uygun işlerle
    meşgul olur. Âyetin devamında Allah yolunda cihad etmek emredilmektedir.
    Allah’a yakınlık kazandıracak “vesile”nin cihad ibâdetiyle yakından ilgisi bulunmaktadır.
    Bu noktanın altını çizmek gerekiyor. Kimileri “vesile”yi Allah’a yaklaştıracak
    yol gösterici bir mürşid diye anlarlar. Hâlbuki âyetin ifâdesi gâyet açıktır
    ve onların dediği gibi anlamanın imkânı yoktur. İlim ehli kimseler insana yol
    gösterebilirler, güzel ahlâk örneği olabilirler; ama kul ile Allah arasında kimse
    aracı olamaz. Buradaki ‘vesile’, ibâdet cinsinden bir şeyle Allah’a yakınlık arama
    arzusudur.
    Mü’mini Allah’a yaklaştıracak vesile; ilim, ibâdet ve şeriatın güzelliklerini
    arama ve yaşamadır. Bu, kişiyi mânevî olarak Rabbine bağlar. Kul ile Allah
    2023 5/Mâide, 35
    2024 Muh. İbn Kesir, 1/511
    2025 17/İsrâ, 57
    ≈ 617 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Şefaat ve Vesile
    arasındaki bağ, kulluk, Allah’a ihtiyaç duyma, O’nun önünde boyun bükme,
    O’nun Rubûbiyetinin (Rabliğinin) karşısında ubûdiyet (kulluk) yapmadır. Kaldı
    ki, Allah’ı bilme ve O’na ibâdet etme, Allah’a olan yakınlaşmanın olmazsa
    olmaz şartıdır.
    Allah’a tevessül etmeyi sağlayan şeylerden biri de cihad’dır. Âyet, önce
    takvâyı, arkasından Allah’a yaklaşmak için vesile aramayı, arkasından da
    cihadı emrediyor ve bunların kurtuluş sebebi olacağını açıklıyor. Bu bir anlamda
    iman edenlerin takvâ sahibi olup, sâlih amel işleyerek, Allah yolunda
    cihad etmelerini, kulluk görevi olarak sıralamaktır.
    İman takvâ ile, takvâ vesileyi aramak ile, vesileyi aramak da cihad ile
    tamam olmaktadır. Öyleyse, Allah’a vesile aramayı, Allah yolunda cihad’dan
    ayrı düşünmek, âyeti eksik anlama olur. Bu cihad ister İslâm’ın düşmanlarıyla
    olsun, isterse azgın nefse karşı, isterse aldatıcı şeytana karşı olsun;
    farketmez. Kur’an şöyle buyuruyor: “Artık her kim Rabbine kavuşmak istiyorsa,
    sâlih amel işlesin ve Rabbine olan ibâdetinde hiç bir şeyi ortak
    koşmasın.”2026 Bu âyet de “vesile” konusunda önemli ipuçları veriyor. Allah’a
    mânevî olarak kavuşmanın yolu, sâlih amel işlemek ve ibâdette hiç kimseyi
    ortak koşmamaktır. Bu demektir ki ilâhlara tapınmak sapıklık olduğu gibi,
    ibâdette aracı bulmak da sapıklıktır. Tevessül, ibâdette bir aracı, bir torpilci
    bulmak değil; ibâdet cinsinden bir sâlih ameli ihlâsla yaparak, takvâya sarılarak
    ve Allah yolunda cehd ederek (çalışarak) O’nun rızâsını kazanmaya
    çaba harcamaktır.
    İbâdette, zikirde, duâda başkalarını aracı yapmak doğru değildir. Ölmüşleri,
    aziz zannedilenleri, yaşayan kimseleri ‘falancanın yüzü suyu hürmetine’
    diyerek işin içine katmak vesile değildir. Duâların ve zikirlerin kabulü için
    uzaklarda yaşayanları veya mezarlarda un ufak olmuş ölmüşleri araya koymak
    tevhide aykırıdır. Kimileri duâlarını ve zikirlerini önce hocalarına (şeyhlerine)
    sunuyorlar, onların da bu duâ ve zikirlerini Allah’a arzetmesini istiyorlar.
    Bu yolla duâ ve zikirlerinin kabul göreceğini hayal ediyorlar. Hâlbuki Allah
    (c.c.) kuluna, onun şahdamarından daha yakındır, duâ edenin duâsını işitir
    ve karşılığını verir.2027 Rabbimiz (c.c.) kulun ibâdetinde başkalarını ortak etmesini
    kesinlikle yasaklıyor.2028
    2026 18/Kehf, 110
    2027 50/Kaf, 16; 2/Bakara, 186
    2028 bak. 18/Kehf, 110
    ≈ 618 ≈
    Ahmed Kalka n
    TEVESSÜLÜN ÇEŞITLERI
    Tevessül konusunda şöyle bir soru ile karşı karşıyayız: Peygamberimizin,
    sahâbîlerinin veya diğer sâlih mü’minlerin adıyla tevessül yapılabilir mi?
    ‘Falancanın yüzü suyu hurmetine, falancanın hatırı için, falancanın yüce makamı
    için’ şeklinde duâ edelebilir mi? Tevessül deyince birçoklarına göre
    bu anlam anlaşılmaktadır. Yani duâ ve ibâdette birinin adıyla hareket etmek
    şeklinde. Kimileri de tevessül’ü, kişiyi doğru yola götürecek bir mürşid bulma
    diye anlamaktadır. Bu konuyu kısa da olsa açıklamakta fayda var:
    Hatırlayalım ki, yukarıda geçtiği gibi, tevessül yapmak, yani Allah’a yaklaşmak
    için sebep aramak Kur’an’ın emridir. Bu sebepler de ibâdet cinsinden
    bir şey olmalı, takvâ ve cihad ile çoğaltılmalıdır. Din’e sonradan sokulmuş
    ve bid’at halini almış şeylerle tevessül yapılamaz. Çünkü Peygamberimiz
    (s.a.s.), din adına sonradan uydurulmuş bütün âdetlere bid’at diyor ve hepsini
    de reddediyor.2029
    Âlimler tevessülü üçe ayırmışlardır:
    a) Meşrû Olan Tevessül
    1- Allah’ın yüce isimleriyle veya O’na ait sıfatlarla vesile aramak. Rabbimiz,
    Kendi isimleriyle duâ etmemizi söylüyor.2030 Öyleyse, ‘Allah’ım, senin rahmetinle,
    lütfunla, ilminle, vb. bağışlanma istiyorum’ gibi duâlar meşrûdur. İslâm’ın
    temellerinden biri, Rasûlullah’a iman ve O’na itaat etmektir. O’na itaat etmek
    Allah’a itaat etmektir.2031 Peygambere itaat ederek Allah’a tevessül etmek farzdır
    ve iman bu itaatle tamamlanır.
    2- Duâ edenin işlediği sâlih bir amelle tevessülde bulunması. Kur’an’da2032
    buna işaret vardır. Bir hadiste geçtiği gibi, bir mağarada, mağaranın ağzını kapatan
    bir kaya sebebiyle mahsur kalan üç kişi işledikleri sâlih amelleri anlatarak
    Allah’tan yardım istediler ve mağaradan kurtuldular.2033
    3- Sâlih bir insanın duâsıyla tevessülde bulunmak. Rasûlullah’ın duâsııyla
    ‘tevessül’de bulunmak da câizdir. Müslümanlar O’nun sağlığında duâsıyla,
    Kıyâmet gününde de O’nun şefaatiyla tevessül ederler. Bazı kimseler Peygamberimize
    gelerek kendileri için yağmur duâsı yapmasını istemişlerdi. O da onlar
    2029 Müslim, Cum’a 13, Hadis no: 867
    2030 7/A’râf, 180
    2031 4/Nisâ, 80
    2032 3/Âl-i İmran, 16, 53
    2033 Müslim, Zikir ve Duâ 27, Hadis no: 2743; Buhârî, İcâre 12
    ≈ 619 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Şefaat ve Vesile
    için duâ etmişti.2034 Peygamberimizin vefatından sonra başta Hz. Ömer olmak
    üzere bazı sahâbîler Hz. Abbas’a giderek onun kendileri için duâ etmesini istemişlerdir.
    Burada kastedilen Peygamberimizin duâsıdır.2035 Peygamberimiz kör
    bir adama duâ öğreterek bu duâ ile tevessül yapmasını söylemiştir.2036
    b) Bid’at Olan Tevessül: Peygamberimizin kendi zâtıyla, Kâbe’nin veya
    bir makamın, kişilerin adıyla, “yüzü suyu hürmetine”, ya da Peygamberimiz’in
    zâtına yemin ederek tevessül yapmak birçok âlime göre câiz değildir. Sahâbîler
    ne yağmur duâsında, ne sağlığında veya vefatından sonra başka işlerinde, ne
    mezarı başında bu şekilde tevessül yaptılar. Bununla ilgili gelen rivâyetler zayıftır.
    Ancak, bu şekilde tevessül yapılabileceğini söyleyen âlimler de vardır. Kesin
    bir haram söz konusu olmadığı için, bu şekilde tevessül yapanlara kâfir, müşrik,
    sapık gibi ağır ithamları yöneltmekten kaçınmak gerekir.
    c) Şirk Olan Tevessül: Allah’ın dışında başka kişilerden, ölülerden, mezarlardan,
    yatırlardan, şeyhlerden ve somut veya soyut putlardan, Allah’tan
    istenebilecek şeyleri onlardan istemek, bu anlamdaki sıkıntıların onlar tarafından
    giderilmesini beklemek Tevhid inancına aykırıdır. Allah’tan istenebilecek bir
    şey kesinlikle ne sağ ne de ölmüş kullardan istenir. Ölmüş kişilerin kendisi için
    Allah’a duâ etmelerini istemek de aynıdır. Bilindiği gibi ölenlerin böyle şeylere
    güçleri yetmez. Çünkü dünyada iken fani ve gücü çok sınırlı olan insan, öldükten
    sonra çürüyüp toprak olur. Kendisine bile bir hayrı olmayan kemiklerin,
    dirilere ne faydası dokunabilir? Ölmüşlerden medet umanların bu anlayışlarını
    anlamak mümkün değildir. Böyle bir tavır Allah’a ortak koşmaktır ve İslâm’la
    bağdaşmaz.
    İbâdette ve duâda zaten aracı olmaz. İslâm inancı buna izin vermemektedir.
    İbâdetlerinde herhangi bir şeyi, ölmüşleri veya putlarını aracı kılanlar, onlarla Allah’a
    yaklaşmak isteyenler müşriklerdir. Onlar, Allah’ın dışındaki birtakım varlıklardan,
    ya da tanrı edindikleri şeylerden istekte bulunurlar, onlara duâ ederler.
    Bir kulun Allah’tan istemesi gereken şeyleri onlardan isterler. Şüphesiz bütün
    bunlar şirk olan ‘tevessül’ yollarıdır. Kur’an şöyle diyor: “De ki: Allah’ı bırakıp
    da O’nun yerine kendinize ilâh edindiklerinizi çağırın yardımınıza. Onlar sizin
    herhangi bir sıkıntınızı gideremeyecekleri gibi, size gelecek herhangi bir
    belâyı da savamazlar.”2037
    2034 Buhârî, nak. El-Bâni, Tevessül, s: 58, Şamil İslam Ans. 6/346
    2035 nak. İbn Teymiyye, Tevessül, s. 252
    2036 Şamil İslam Ans. 6/346
    2037 17/İsrâ, 56
    ≈ 620 ≈
    Ahmed Kalka n
    Duâ ve ibâdette bir başka varlığı aracı koyma sapıklık olduğu gibi buna ihtiyaç
    da yoktur. Tekrar edelim ki Allah (c.c.) kullarına, kendilerinden daha yakındır.
    Duâ veya ibâdet edenin duâsını işitir, ibâdetini bilir ve karşılığını verir. İhlâsla
    ibâdet edenlerden haberi vardır ve onların yaptıkları sâlih amellerin mükâfatını
    fazlasıyla onlara öder.2038 Ebû Hureyre (r.a.) Peygamberimiz’in (s.a.s.) şöyle dediğini
    rivâyet ediyor: “Allah (c.c.) buyuruyor ki: ‘Ben kulumun Beni zannı ile
    beraberim. Bana duâ ettiği (zaman da) onun yanındayım.”2039
    Bu, Allah’tan (c.c.) başka ölülerle, dirilerle ve hali hazırda bulunmayanlarla
    duâ etmek ve menfaat sağlamak, sıkıntıları gidermek için onlardan yardım
    istemek şirk olan tevessüldür. Bu gibi kimselerden şefaat ve duâ dilemek de
    aynıdır. Çünkü şefaat de duâ çeşitlerindendir. Bu, doğru anlamda tevessül olmamasına
    rağmen, halkın câhil kesimi ve bazı ilim mensupları bu tevessül’ün
    (en azından) ihtilâflı tevessül olduğu imajını vermek amacıyla halkın kafasını
    bulandırıyorlar. Hâlbuki işin gerçeği, bu haram kılınan ve haramlığında icma
    edilen tevessüldür. Allah (c.c.) şöyle buyurur: “Mescidler şüphesiz Allah’ındır.
    O halde, Allah ile birlikte kimseye yalvarmayın.”2040 “Ehadâ/kimseye” ifadesi
    belirsiz isimdir ve olumsuzluk ifadesinden sonra geliyor, dolayısıyla Allah (c.c.)
    dostu her kişiyi ve gönderilmiş her peygamberi kapsıyor. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
    “De ki: ‘Öyleyse Bana bildirin, Allah bana bir zarar vermek isterse,
    Allah’ı bırakıp da taptıklarınız, onun verdiği zararı giderebilir mi? Yahut Allah,
    bana bir rahmet dilerse, onlar onun bu rahmetini önleyebilir mi? De ki: Bana
    Allah yeter. Güvenip dayanacaklar, ancak O’na tevekkül ederler, güvenip
    dayanırlar.”2041
    İbn Teymiye bu konuda şöyle der; “Her kim Allah ile mahlûkatı arasında
    -hükümdar ve teba’ası arasındaki aracılar gibi- aracılar oluşturursa, kişi kâfir
    ve müşriktir. Öyle ki; kulların sorunlarını onlar Allah’a (c.c.) iletiyorlar, Allah
    (c.c.) da kullarını onların aracılığıyla hidâyete erdiriyor ve rızıklandırıyor. Halk
    önce onlardan dilekte bulunuyor, onlar da Allah’tan (c.c.) diliyorlar. Kralların
    yanındaki aracılar gibi. Onlar halka (da) yakın oldukları için ihtiyaçları krallara
    onlar dile getirirler. Halk da edep göstererek kraldan dileklerini onların yapmalarını
    isterler. Veya halkın onlardan (önce) dilekte bulunması, belki direkt
    kraldan dilekte bulunmalarından daha faydalı olabilir. Çünkü o aracılar ihtiyaçlı
    (sıradan halk)’dan daha krala yakındır (dosttur). Her kim bu tarzda ara-
    2038 2/Bakara, 186
    2039 Müslim, Zikir 19, Hadis no: 2675; Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 711-716
    2040 72/Cinn, 18
    2041 39/Zümer, 38
    ≈ 621 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Şefaat ve Vesile
    cılar oluşturursa o kişi kâfirdir, müşrikdir. Ondan tevbe etmesi istenir; eğer
    tevbe etmezse öldürülür.”2042 İşte bu, önceki müşriklerin şirkinin aynısıdır.
    Nitekim Allah (c.c.) şöyle buyurur: “Onlar Allah’ı bırakıp kendilerine ne zarar
    ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve ‘Bunlar, Allah katında bizim
    şefaatçilerimizdir’ diyorlar.”2043 Bunun Allah’a (c.c.) şirk koşmak olduğunu
    söyleyenler çoğunluktadır.2044
    Biz, Allah’a yakın olmayı arzu ediyorsak, bu, Allah’a yakın olmuş herhangi
    bir kişiye, bedenen yakın olmakla gerçekleşmez. Allah’a yakın olmuş kimseler
    nasıl yaşıyorlarsa biz de ancak onlar gibi yaşamak suretiyle Allah’a yakın
    olabiliriz. Şüphesiz Allah’a yakın bildiğimiz şahıslar da bu yakınlıklarını Allah’ın
    râzı olacağı amellere borçludurlar. Yani Allah’a sâlih amel işleyerek yakınlık
    kazanmışlardır. Peygamberimiz, kızına şöyle söyler: “Yâ Fâtıma! Nefsini
    ateşten kurtar. Çünkü ben, senin için Allah’tan bir şeyi savamam.”2045
    Görüldüğü gibi, Allah’a yakın olmak için, Peygamberimiz’in kızı dahi olmak
    yetmiyor. Mutlaka Allah’ın râzı olacağı ameller içinde olmak gerekiyor.
    Kısacası, Kur’an ve sünnetin bizden yapmamızı istediği en uygun ve en
    güzel duâ, herhangi bir kimseyi vesile edinmeksizin, direkt Allah’a yalvararak
    yapmamız gereken duâlardır.
    KUR’AN’A GÖRE VESILE SÂLIH AMELDIR
    İnsan, fıtratının gereği Allah’a inanmaya meyilli yaratılmıştır. Zihinsel olarak
    O’nu inkâra yeltenenler için sebepler zinciri bir noktada mutlaka sona
    ermektedir. Her insanın müşâhede alanı içerisinde yer alan kevnî/âfâkî ve
    enfüsî âyetler fıtrî yeteneklerle bütünleştiğinde Allah’a teslimiyet (müslüman
    oluş) gerçekleşmektedir. Fakat yaratıcı olarak Allah’ı inkâr etmeye fıtratı elvermeyen
    nankör insan, ortaklar koşarak kendi özüne ve Allah’a ihânet etmekte,
    örtülü şirkle O’nu hayatından uzaklaştırmaya yeltenmektedir.
    Rabbimiz Kur’an’da insanın şirk/ortak koşmadan inanmama inadını şöyle
    haber vermektedir: “Onların çoğu Allah’a şirk/ortak koşmadan inanmaz-
    2042 Mecmu’ul-Fetâvâ, I/126
    2043 10/Yunus, 18
    2044 Allâme es-Süveydî el-İkdü’s-Semîn adlı kitabında, Şeyh Nu’man el-Âlûsî de ondan nakletmiştir.
    Cilâül Ayneyn, s. 442
    2045 Buhâri, Müslim, Tirmizî
    ≈ 622 ≈
    Ahmed Kalka n
    lar.”2046 Ortak koşmanın çeşitli biçimleri vardır: Duâ yapmada, ibâdette, itaatte,
    sevgide, gayb biliciliğinde, hüküm koymada, ayrıca Allah ile kendisi
    arasına aracı koymada gerçekleşen ortak koşmalar en yaygın şirklerdir.
    Allah ile kendisi arasında aracı koymak şeklinde gerçekleşen şirk, mâsum
    gözüken, ama tevhid’in yeryüzündeki temel amacını, Allah’tan başkasına
    kulluğu engelleme amacını içten içe yok etmeye yönelik sinsi bir karakter
    arzetmektedir.
    İnsanın şirk/ortak koşmadan inanmama karakterinden dolayı tevhid üzerinde
    yapılan kültürel tahrifler insanın hem dünya ve hem de esas olarak
    âhiretini etkilemektedir. Konu ile ilgili olarak vesile, şefaat ve velî kavramları,
    Kur’ânî düzlemde, Allah’ın irâdesine uygun bir şekilde anlaşılmayınca, inanç
    ve ona dayalı hayat da sağlam olmayacak, ebedî saâdet de sağlanamayacaktır.
    Bu üç terim, bazı kültürel ve itikadî tahriflere uğratılarak aracılık düşüncesini
    savunanlarca yanlış bağlamlar içinde kullanılmış ve tevhid’e zarar
    verici sonuçlara yol açan bir akîdevî sapma meydana gelmiştir. Sahih İslâm
    itikadının temel kaynağı olan korunmuş, yakînî, kesin İlâhî bildirimi içeren
    Kur’an, her tür ifsâda, bozulmaya, zihinsel ve pratik bulanıklığa karşı gönlümüzü
    ışıtan bir rehber olarak bu konuda da bize yol gösterecektir.
    Vesile, Sâlih Ameldir: Vesile, kendisiyle bir amaca ulaşmak için yapılan
    yakınlaştırıcı ameldir. Birçok müfessir vesileyi yakınlık diye yorumlamıştır. Diğer
    bir ifâdeyle vesile, yaklaşma vâsıtası, Allah katında yakınlık kazandırıcı,
    sevâba nâil kılıcı hususlardır. O halde Allah katında yakınlık kazandırıcı her
    güzel iş, O’na bağlılığı pekiştiren her amel vesilenin konusuna dâhildir.
    Vesile, Kur’ân-ı Kerim’de iki âyette geçmektedir: “Ey iman edenler, Allah’tan
    ittika edin/sakının. O’na vesile arayın ve O’nun yolunda cihad edin
    ki, kurtuluşa eresiniz.”2047; “O yalvardıkları da, onların (Allah’a) en yakın
    olan(lar)ı da Rablerine yaklaşmak için vesile ararlar. O’nun merhametini
    umarlar, azâbından korkarlar. Çünkü Rabbinin azâbı, cidden korkunçtur.”
    2048 Bu âyet-i kerimelere göre insanların Allah’a yakın diye yarar umdukları,
    şefaat bekledikleri, hatta duâ ile yönelip yalvardıkları varlıklar bile O’na
    yaklaşmak için vesile aramaktadırlar. O halde vesile, sâlih amel yapmaktır.
    Yoksa yakınlık kursun diye Allah ile kendimiz arasında aracılar bulmak değildir.
    2046 12/Yûsuf, 106
    2047 5/Mâide, 35
    2048 17/İsrâ, 57
    ≈ 623 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Şefaat ve Vesile
    Mâide Sûresi 35. âyette vesile aramaya yapılan çağrının hemen ardından
    gelen “Allah yolunda cihad” bu kavramın en iyi tefsiridir. Yani Allah yolunda
    her tür gayret, vesilenin kapsamına girmektedir. Mü’minleri kendisinden
    sakınmaya dâvet eden Allah Teâlâ, takvânın vesilelerini/yollarını da bu ve
    benzeri birçok âyette göstermiştir. Mü’minleri mü’min yapan, Allah’a dost ve
    yakın yapan mücerred/soyut iman değildir. Bizi müslüman yapan, Allah’tan
    lâyıkıyla korkmak, Kur’an ahlâkına göre eylemlerimizi biçimlendirmek, kötü
    işlere, münkere bulaşmamak, iyiliği yaygınlaştırmaktır. Allah’tan sakınmak
    (takvâ) da soyut bir vicdan işi değildir. Muttakî olmak, eldeki tüm olanaklarla
    O’na yaklaşma vesileleri (yolları) aramaktan geçer. Her fırsatta yapılacak sâlih
    ameller Allah ile olan yakınlığımızın teminatıdır.
    Allah’a yaklaşmak, yakın olmak fiziksel değildir. Zâten Allah insana şahdamarından
    daha yakındır.2049 O halde sözkonusu yakınlık mânevî ve değer
    açısından yakınlıktır. Allah duâ ve isteklere cevap verme bakımından da insana
    yakındır. Nerede olursak olalım bizi işitir. O halde duâ ve istekte bulunurken
    de aracı koymak anlamsızdır: “Kullarım, sana Benden sorar(lar)sa
    (söyle): Ben (onlara) yakınım. Bana duâ ettiği zaman onun duâsına karşılık
    veririm. O halde onlar da Bana yönelsinler, Bana inansınlar ki, doğru yolu
    bulsunlar.”2050
    Allah ile insanlar arasında zaman açısından da uzaklık yoktur: “Allah’a
    göre, şu kimselerin tevbesi makbuldür ki, câhillikle bir kötülük yapıp hemen
    ardından döner tevbe ederler. İşte Allah onların tevbesini kabul eder.
    Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”2051
    İnsanlara Allah katında ne zenginlik, ne evlât çokluğu bir yakınlık sağlar.
    Allah katında yakınlık sağlayıcı vesile, iman edip sâlih amel işlemektir.
    Kur’an’da şöyle buyrulmaktadır: “Mallarınız da evlâtlarınız da size katımızda
    bir yakınlık sağlamaz. Ancak iman edip sâlih ameller yapanlar başka.
    Onlara yaptıklarının kat kat fazlası mükâfat vardır ve onlar saraylarda güven
    içindedirler.”2052
    Burada tasavvuf erbâbının vesile ve kurbet kavramları üzerinde yaptıkları
    2049 50/Kaf, 16
    2050 2/Bakara, 186; Ayrıca bak. 7/A’râf, 56; 11/Hûd, 61; 34/Sebe’, 50.
    2051 4/Nisâ, 17; Ayrıca bak. 2/Bakara, 214; 4/Nisâ, 77; 11/Hûd, 64-81; 14/İbrâhim, 44; 21/Enbiyâ,
    109; 42/Şûrâ, 17; 61/Saff, 3; 63/Münâfıkun, 10; 72/Cinn, 25.
    2052 34/Sebe’, 37; Ayrıca bak. 3/Âl-i İmrân, 45; 5/Mâide, 27; 9/Tevbe, 99; 11/Hûd, 6; 46/Ahkaf, 28;
    56/Vâkıa, 11; 83/Mutaffifîn, 21-28; 96/Alak, 19.
    ≈ 624 ≈
    Ahmed Kalka n
    tahriften söz etmeden geçmek doğru olmaz. Tasavvuf felsefesine göre, Allah’a
    yaklaşmak için vesile olarak şeyhin eteğine yapışmak gerekir. Bu aşamadan
    (fenâ fi’ş-şeyhten) sonra, fenâ fi’r-Rasûl (Peygamberde yok olmak) ve fenâ fi’llâh
    (Allah’ta yok olmak, O’na ulaşmak) aşamaları gelmekte ve artık yeni bir aşamadan
    söz edilmemektedir.
    Peki, Allah bir mekâna mı sahiptir ki, O’na ulaşma çabası içerisine girilmekte,
    bu boş amaç için de şeyh, vesile ittihaz edilmektedir? Şüphesiz Allah mekânsal
    ve zamansal olarak insana uzak değildir. O halde O’na takvâ ile yaklaşmak
    yerine, O’nda yok olmak idealini kendisine yol olarak seçenler ciddi bir değer
    bulanıklığına neden olmaktadırlar. O’na yaklaşmak için sâlih amelden başka bir
    vesile ittihaz etmek yanlıştır.2053
    Allah’tan Başka Velî Yoktur: “Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır, diriltir
    ve öldürür. Sizin Allah’tan başka velîniz ve yardımcınız yoktur.”2054; “Onların
    Allah’ın dışında kendilerine yardım edecek velîleri yoktur.”2055; “Yoksa O’nun
    dışında birtakım velîler mi edindiler? İşte Allah, velî olan O’dur. Ölü olanları
    da diriltir. Her şeye güç yetiren O’dur.”2056; “Haberin olsun, hâlis olan din yalnızca
    Allah’ındır. O’ndan başka velîler edinenler (şöyle derler): ‘Biz bunlara
    bizi Allah’a daha yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz.’ Hiç şüphesiz Allah kendi
    aralarında, hakkında ihtilâf ettikleri şeylerde hüküm verecektir. Gerçekten
    Allah yalancı, kâfir olan kimseyi hidâyete eriştirmez.”2057
    Allah katında aracılığın, iltimasın mümkün olduğuna inananların hakiki anlamını
    tahrif ettiği kavramlardan biri de velî’dir. Dost, ahbap, arkadaş, yardımcı
    gibi anlamlara gelen velî, yukarıda alıntıladığımız âyetlerde de görüldüğü gibi,
    Allah’tan başkasına izâfe edilemeyecek bir yapıya sahiptir. Allah ile insanlar arasında
    şefaatin, velâyetin var olduğuna inanılan muharref kültürlerde bu kavramın
    gerçek mânâsının içi boşaltılmış, ayrıcalıklı bir sınıfa nisbet edilir olmuştur.
    Kur’ân-ı Kerim’in birçok âyetinde Allah’ın tüm mü’minlerin velîsi olduğu
    vurgulanmaktadır. O halde tasavvuf kültüründe olduğu gibi velîlik, evliyâ sınıfına
    âit değildir: “Bizim velîmiz Sensin, öyleyse bizi bağışla, bize mer-
    2053 Bak. 39/Zümer, 3
    2054 9/Tevbe, 116
    2055 42/Şûrâ, 46
    2056 42/Şûrâ, 9
    2057 39/Zümer, 3
    ≈ 625 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Şefaat ve Vesile
    hamet et. Sen bağışlayanların en hayırlısısın.”2058; “Allah iman edenlerin
    velîsidir.”2059
    Mü’minlerin tek ve gerçek velîsi Allah’tır. Allah’a dost olmak bakımından
    mü’minler de birbirinin velîsidirler: “İman eden erkekler ve iman eden kadınlar,
    birbirlerinin velîsidirler. İyiliği emrederler, kötülükten men ederler,
    namazı kılarlar, zekâtı verirler. Allah’a ve Rasûlüne itaat ederler. İşte onlara
    Allah rahmet edecektir. Allah daima üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir.”
    2060
    Bazı âyet-i kerimelerde de mü’minlere, kâfirlerin, zâlimlerin, şeytanların,
    yahûdi ve hıristiyanların velî ve yardımcı olamayacakları bildirilmektedir.2061
    Bütün bu âyet-i kerimelerden çıkardığımız sonuç, peygamberlerin,
    mü’minlerin hepsi Allah’ın velîsidirler. Allah’a dost oluş, O’nu râzı etmekten
    dolayıdır. Yani Allah Teâlâ, iman eden ve sâlih amel işleyen kullarını velî olarak
    kabul etmektedir. Aynı ilkelere inanan, aynı dâvâ için kalpleri çarpan,
    gönül birliği yapan mü’minler de birbirlerinin velîsidirler. Birbirlerini zâlimlere
    karşı koruyup kollarlar.
    Sözün özü, Kur’ân-ı Kerim’de muhkem bir şekilde açıklanan velî ve evliyânın
    vasıfları, beşer tabiatının üzerine çıkması, fevkalâdelikler göstermesi
    veya günahları bağışlayan şefaatçi olması değil; tevhidî bir inanca sahip
    olması, sâlih amel yapması, münkerden kaçınıp iyiliği yaygınlaştırması, her
    türlü şirke, zulme ve haksızlığa karşı açıktan mücâdele etmesidir.2062
    Sonuç: İtikadımızın temel kaynağı Kur’an, mü’minleri tevhid konusunda
    hassas davranmaya yöneltmektedir. Allah’a ortak koşmaya yol açacak tüm
    girişimler İlâhî bildirimin ışığında önlenmiştir.
    Yaşadığımız toplumda “tevhid”e zarar vermeye müsâit vesile, velî ve şefaat
    telâkkîleri vardır. Eğer nefsimizi ve çevremizi Kur’an’ın gözüyle görmeye
    çalışırsak, yanlışlıkların önüne geçebiliriz. Böylece düşüncelerimizi, zihnimizi
    2058 7/A’râf, 155
    2059 2/Bakara, 257
    2060 9/Tevbe, 71; Ayrıca bak. 9/Tevbe, 74; 10/Yûnus, 62-63; 13/Ra’d, 37; 29/Ankebût, 22; 32/
    Secde, 4; 42/Şûrâ, 31.
    2061 3/Âl-i İmrân, 28; 4/Nisâ, 139-144; 5/Mâide, 51-57, 81; 45/Câsiye, 19; 60/
    Mümtehıne, 1.
    2062 Hak Söz, sayı 11, Şubat 92
    ≈ 626 ≈
    Ahmed Kalka n
    ve eylemlerimizi şirkin kirlerinden uzak tutmamız mümkün olabilir. İslâm’ın
    temel esaslarını oluşturan konularda Rabbimizin âyetleri şüpheye ve bulanıklığa
    yol açmayacak derecede açıktır. Yeter ki, sadece O’na teslim olalım.
    İtikadımızı şuna göre, buna göre değişir hale getirmeyelim.2063
    SORULAR
    1- Şefaat kavramının lügat ve ıstılah anlamlarını açıklayınız.
    2- Şefaatin mâhiyetini Kur’an’daki vurgulardan yola çıkarak açıklayınız.
    3- Tarihsel süreç içinde ve mistik yaklaşımlarla şefaat kavramının nasıl ve
    hangi yönlerle yozlaştırıldığı hakkında bilgi veriniz.
    4- Vesile kavramını sözlük ve terim olarak açıklayınız.
    5- Kur’an’da vesile kavramı ile ilgili iki âyette ne anlatılmaktadır?
    6- Tevessül kaç çeşittir, sınıflandırarak içeriklerini izah ediniz.
    7- Duânın istismar edilmesi ve muskacılık, üfürükçülük hakkında bilgi
    veriniz.
    8- “Âhiret günü, günahı sevâbından fazla olduğu için cehenneme girme
    durumundaki günahkâr müslümanlar için Allah’ın râzı olduğu kimselere ve
    Allah’ın izin verdiği kişiler tarafından Allah’a yalvarmak ve onların affedilip
    cennete girmeleri için duâ etmeye ne denir?
    a) Mükâfaat b) Cezâ c) Şefaat d) Duâ
    2063 Fevzi Zülaloğlu, Hak Söz, Sayı 57, Aralık 95
    ≈ 627 ≈
    ≈ 628 ≈
    Ahmed Kalka n
    Ünite 27
    CİN, ŞEYTAN, BÜYÜ VE GAYB
    • Cin ve Şeytan
    • Şeytan ve Özellikleri; Şeytanın Görevi
    • Cinler ve Özellikleri
    • Cin; Mâhiyeti ve Hakkındaki İstismarlar, Yanlış Kabuller
    • Cinlerin İnsanların Emrine Girmesi Mümkün müdür?
    • Cinler Kaybolan ya da Çalınan Şeyleri Bilebilir mi?
    • Cinlerin Yaratılış Gayesi
    • Cinler Gaybı Bilebilirler mi?
    • Cin ve Şeytanın İnsan ile Münâsebetleri
    • Şeytanın Yaratılması ve İnsanlara Vesvese Vermesinin Hikmetleri
    • Cinler ve Şeytanın Varlığı Akla Ters midir?
    • Sihir (Büyü)
    • Büyünün Etkisi Var mıdır?
    • Hz. Peygamber’e Büyü Yapıldı mı?
    • Sihrin ve Büyücünün Hükmü
    • Ve Günümüz
    • Üfürükçülük
    • Müneccimlik, Fal ve Burç Falları
    • Halka ve İp Takmak
    • Nazar Boncuğu
    • Gaybı Bilme İddiası
    • Mutlak Gaybı Allah’tan Başka Kimse Bilmez
    • Ruh, Ruh Çağırma ve Tenâsüh (Reenkarnasyon)
    • Sorular
    Bu üniteyi bitirdiğinizde aşağıdaki amaçlara ulaşmanız beklenmektedir
    • Cin ve şeytan kelimelerinin lügat ve terim anlamlarını tanımlamak.
    • Cin ve şeytanın özelliklerini ve görevlerini açıklayabilmek.
    • Kur’an’da şeytan kıssasıyla ilgili âyet meallerini belirtip açıklayabilmek.
    • Cinlerin gaybla ilgilerini ve cinlere peygamber gönderilip gönderilmediğini izah
    edebilmek.
    • Cin ve şeytanın insanla münâsebetlerini, şeytanın insana vesvese vermesinin
    hikmetlerini açıklamak.
    • Cinler ve şeytanın varlığının akla ters düşmediğini izah etmek.
    • Sihir (büyü), üfürükçülük, müneccimlik yapmanın, fal ve burç fallarıyla meşgul
    olmanın, medyumluk yapmanın hükümlerini açıklayabilmek.
    • Nazar boncuğu, muska, halka ve ip takan ve bunlardan medet umanların akaid
    açısından hükmünü açıklayabilmek.
    • Gaybı bildiğini iddia edenlere ve bu görüşü tasdik edenlere karşı nasıl bir tavır
    takınılması gerektiğini izah edebilmek.
    • Ruh, ruh çağırma ve tenâsüh (reenkarnasyon) hakkında bilgi verebilmek ve
    bunları akaid açısından değerlendirebilmek.
    ≈ 629 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Cİn, Şeytan, Büyü ve Gayb
    CIN VE ŞEYTAN
    Cin ve Şeytan Kelimelerinin Lügat ve Terim Anlamları
    “Cin” ismi, Arapça “cenne” kelimesinden gelir. Cenne: Örttü, gizledi, gölgeledi
    demektir. Kelimenin aslı, bir şeyi duyulardan gizlemek anlamındadır.
    Nitekim, toprağı örtülmüş bağ ve bahçeye, aynı kökten gelen cennet adı
    verilir. Cenin, ana rahminde saklı kalan çocuk, cenan, göğüs içinde gizlenen
    kalp, cinnet ve cünûn, nefis ile akıl arasında perde olan delilik anlamına gelir.
    Bu kelimelerin hepsinde histen gizleme anlamı vardır. Bu esasa göre cin,
    gizli yaratıklar cinsine delâlet eden bir cins isimdir.
    İslâm’a göre rûhânî varlıklar üç kısımdır. Birinci kısma girenler, Allah’a itaat
    ve ibâdet eden meleklerdir ki, bunlar Allah’a hiç isyan etmezler, yanlış iş
    yapmazlar ve insanı aldatmazlar. İkinci kısımdakiler, şerir ve isyankâr olan
    şeytanlardır. Bunlar, insanları aldatırlar, şer ve kötülük için çalışırlar. Üçüncü
    nevi rûhânî yaratıklar ise, ikisi ortası olan gizli yaratıklardır. Bunların hayırlıları
    ve Allah’a itaat edenleri olduğu gibi; şerlileri ve Allah’a isyan edenleri de vardır.
    Özel anlamıyla cin, bunlara denir. Cin denince, mü’mini de kâfiri de olan
    rûhânî varlıklar anlaşılır.
    ŞEYTAN VE ÖZELLIKLERI
    “Şeytan” kelimesi ise; azgınlıkta, şer ve kötülükte emsalsiz olan, şerir ve
    inatçı anlamına gelen her azgına verilen bir cins isimdir. Şeytan kelimesinden,
    daha çok, cin cinsinden olan cin şeytanı anlaşılırsa da, kötü ruhlu insanlara
    da bu ad verilir. Dolayısıyla, kötü ruhla alakası olan, görülen veya
    görülmeyen her kötü ve haktan uzak ve insanları sapıttıran şeylere şeytan
    ismi verilir. Cin şeytanı olduğu gibi, insanlardan da şeytanlar vardır. İnsan ve
    insan şeytanı görüldüğü halde, ruhta gizlenen kötülük görülmez; eserleri ile
    bilinir. Bu sebeple, şeytan isminden, genel olarak, gizli ve kötü bir kuvvet,
    kötü ve habis ruh anlaşılır.
    İnsan şeytanı, cin şeytanına tabi, ona bağlıdır. Yaratılışta her cins, bir “ilk
    fert” ile başladığından, “şeytan” denilince, bu cinsin ilk ferdi olan ve atası
    sayılan ilk şeytan, yani “İblis” akla gelir. İblis, şeytanın özel ismidir. Allah’a
    isyan ederek kibirlenip böbürlenen ve insan neslinin ilk ferdi Âdem (a.s.)’e
    secde etmeyen İblis, ilk şeytandır, şeytanların atasıdır. Şeytan cinlerdendir.
    “Hani Biz meleklere, ‘Âdem’e secde edin’ demiştik de, İblis’ten başkası
    hemen secde etmişti. O, cin’den idi. Rabbinin emrine karşı gelmişti.” 2064
    2064 18/Kehf, 50; 2/Bakara, 34
    ≈ 630 ≈
    Ahmed Kalka n
    Şeytan, kötülüğün, küfrün, zulmün, şirkin temsilcisidir. Allah’a ilk isyan eden
    varlık şeytandır. Allah şeytana kıyâmete kadar yaşama hakkı vermiştir. Yani
    kıyâmete kadar ölmeyecek, devamlı olarak Allah’ın kullarını doğru yoldan
    çıkarmak için çalışacaktır.
    ŞEYTANIN GÖREVI
    Âyet-i kerimeden net olarak anlaşıldığı gibi, şeytan, insanları doğru yoldan,
    Allah’ın yolundan saptırmaya çalışacaktır; bu onun görevidir. İnsanlar
    içerisinde ona uyanlar olacağı gibi, ona uymayıp reddedenler de olacaktır.
    Allah Teâlâ Kur’an’da, şeytanın bizim düşmanımız olduğunu bizlere
    defalarca bildirmiştir. Bu düşmanlık kıyâmete kadar devam edecektir. Biz
    mü’minler, devamlı olarak şeytandan uzak durmalıyız ve kesinlikle ona uymamalıyız.
    Aksi halde biz de onun gibi Allah’a isyan edenlerden oluruz.
    “Ey İnsanlar! Yeryüzündeki temiz ve helâl şeylerden yiyin, şeytana ayak
    uydurmayın, zira o sizin için apaçık bir düşmandır. Muhakkak size, kötülüğü,
    hayâsızlığı, Allah’a karşı da bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.”
    2065
    Şeytan insanları kötülüğe ve isyana çağırırken “Ben şeytanım” dememekte,
    bunu saklamaktadır. Bu işi başka bir kimlikle yapmaktadır.
    Günümüzde birçok insan farkına varmadan ya da bile bile şeytanın tavırlarını
    sergilemektedir. İnsanları medeniyet adına şeytanî metodlarla hayasızlığa
    götürenler günümüz dünyasının birer şeytanlarıdırlar. Ayrıca çoğu
    iletişim araçları da aynı görevi üstlenmiş durumdadır.
    Allah, her insanı, yol gösteren bir melekle desteklediği gibi; ona vesvese
    veren bir de şeytan vermiştir. Müslümana düşen görev, şeytana değil meleğe
    uymaktır.
    CINLER VE ÖZELLIKLERI
    Cinler dumansız alevli ateşten yaratılmıştır. Onların yaratılışı insanın yaratılışından
    önce olmuştur. Cinler akıllı, gözle görülmez ve çeşitli şekillere
    girebilen varlıklardır.
    2065 2/Bakara, 168-169
    ≈ 631 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Cİn, Şeytan, Büyü ve Gayb
    Cinler yerler, içerler, evlenip, çoluk-çocuk sahibi olurlar, ibâdet ederler.
    Cinlerin mü’minleri ve kâfirleri vardır. Mü’minleri cennete; kâfirleri cehenneme
    gidecektir. Cinlerin mü’minleri insanlara faydalı, kâfirleri de zararlı olurlar.
    Cinler de insanlar gibi Allah’ın emir ve yasaklarına uymak zorundadırlar.
    Kur’ân-ı Kerim onların da kitabıdır, onlar da Kur’ân-ı Kerim’i dinlerler.
    “Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi okuyan ve bu karşı
    karşıya geldiğiniz gününüzle sizi uyarıp korkutan peygamberler gelmedi
    mi?”2066“(Rasûlüm!) De ki: ‘cinlerden bir topluluğun (benim okuduğum
    Kur’an’ı) dinleyip de şöyle söyledikleri bana vahyolunmuştur: ‘Gerçekten
    biz, doğru yola ileten hârikulâde güzel Kur’an’ı dinledik. Biz de ona iman
    ettik. (Artık) kimseyi Rabbimıza asla ortak koşmayacağız. Doğrusu bizim
    beyinsiz olanımız (İblis veya azgın cinler), Allah hakkında pek aşırı yalanlar
    uyduruyormuş. Şu da gerçek ki, insanlardan bazı kimseler, cinlerden bazı
    kimselere sığınırlardı da, onların (şımarıklıklarını ve) azgınlıklarını arttırırlardı.
    Doğrusu, biz cinler, göğe erişmeye çalıştık; fakat onu sert bekçilerle,
    alevler ve meş’alelerle doldurulmuş bulduk. Gerçekten biz, -kimimiz
    sâlih kişiler, kimimiz ise bunlardan aşağıda) türlü türlü yollar tutmuştuk.
    İçimizde, (Allah’a) teslimiyet gösterenler de var, hak yoldan sapanlar da
    var.”2067
    CIN; MÂHIYETI VE HAKKINDAKI İSTISMARLAR, YANLIŞ KABULLER
    “Cin”, gözle görülmeyen canlı varlık; “ins”in (insan) mukabili demektir.
    Kur’an’da bildirildiğine göre, cinler de İnsanlar gibi ibâdet için yaratılmıştır.2068
    Bu yüzden cinler de İnsanlar gibi mükelleftir, sorumludur. Müslüman olanları
    ve kâfirleri vardır. Erkeği, dişisi, evlenmeleri ve çoğalmaları sözkonusudur.
    Her fânî gibi ölümlüdürler, dumansız ateşten (ışın) yaratılmışlardır. Bu yüzden
    vücut yapıları İnsanlardan farklıdır. İnsanlarla evlenmeleri, cinsleri ayrı olduğu
    için mümkün değildir. İnsanların cinlerle evlenmeleriyle ilgili olarak kaydedilenler,
    eski din ve kültürlerden geçen birtakım hurâfelerdir. İslâm hukuku
    böyle bir durumu kabul etmez. Onlarla cinsel temas yapıp çocuk sahibi
    olmak mümkün değildir. Zinâ yaparak hâmile kalıp doğum yapan bir kadına:
    “bu çocuğun babası kimdir?” diye sorulduğunda bu kadının, “cindir” şeklinde
    cevap vermesi kabul edilecek bir husus değildir.
    2066 6/En’âm, 130
    2067 72/Cinn, 1-2, 4, 6, 8, 11, 14
    2068 51/Zâriyât, 56
    ≈ 632 ≈
    Ahmed Kalka n
    Bunun gibi, “şurayı cinler soydu, şu eşyamı aldılar, kızımı onlar kaçırdı”
    gibi iddiaların geçersizliği ortadadır. Toplumumuzda, cinlerle evli olduğunu
    söyleyenler ya şarlatandır, ya da ruhsal açıdan rahatsız kimselerdir, tedaviye
    ihtiyaçları vardır. Cinlerin kâfir olanlarına “şeytan” denilmektedir. İblis (Şeytan)
    da cinlerdendir.2069 Onların gaybı bilmeleri sözkonusu değildir. Cinlerin ve
    onlarla irtibat halinde bulunduğunu iddia eden kâhin, falcı, cinci diye anılan
    kimselerin gaybı bilme iddiaları yalandan ibarettir. Bunların verdikleri haberlere
    dayanılarak birtakım insanlar suçlanamaz, böyle kişilerin sözleri mahkemelerde
    delil olamaz; bunlar iftiradan ibarettir.
    Bu tür şahıslara gelecekle veya kayıp eşya ile ilgili sorular yöneltmek ve
    cevaplarına inanmak haramdır. İslâm’a göre, mahkemede cinlerin verdiği
    bilgiler değil; insan cinsinden âdil tanıkların şâhitliği geçerlidir. Cinlerle irtibat
    kurmak, peygamberlerle ilgili olmak şartıyla ve mûcize şeklinde mümkündür.
    Diğer İnsanların onlarla irtibat kurdukları, emirleri altına aldıkları hususu,
    kendi iddialarından ibarettir ve bize göre yalandır. Kur’an ve hadislerden bu
    işin Hz. Süleyman’a mahsus bir mûcize olduğu anlaşılmaktadır.
    Cinlerin eşyanın yerini değiştirmeye güçleri yetse bile, Cenâb-ı Hakk’ın
    buna izni yoktur ve bu iş “sünnetullah”a aykırıdır. Böyle bir şeye müsaade
    edilseydi, insanoğlunun tâbi olduğu hukuk sistemi altüst olurdu. Onların canları
    istediği zaman şekil değiştirmeleri de mümkün değildir. Peygamberlerin,
    âlimlerin veya diğer İnsanların kılığına girmeleri de, Allah’ın koymuş olduğu
    öteden beri devam edip gelen kanunlara aykırıdır. Böyle bir şey insanoğlunun
    dinini ve hukuk düzenini bozacağından Yüce Allah tarafından buna izin
    verilmemiştir. 2070
    CINLERIN İNSANLARIN EMRINE GIRMESI MÜMKÜN MÜDÜR?
    Bazı âlimler, cinlerin Hz. Süleyman’a hizmet etmeleriyle ilgili âyetleri delil olarak
    alıp cinlerin diğer insanlara da boyun eğip onların emrinde bulunmalarının
    mümkün olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu konuyla ilgili olarak ilmu’l-Azâim adlı bir
    bilim dalının meydana getirildiği de öne sürülmektedir. Cinlerin Hz. Süleyman’a
    boyun eğmelerinden bahseden âyetler 21/Enbiyâ, 82; 27/Neml, 17, 38-39; 34/
    Sebe’, 12-13; ; 38/Sâd, 36-38 âyetleridir. Cinlerin insanlara boyun eğmelerinin
    mümkün olduğunu savunan âlimlerin delil gösterdiği bu âyetler, Hz. Süleyman’la
    ilgilidir ve bu işin sadece ona mahsus olup, daha sonra gelen kimselere
    2069 18/Kehf, 50
    2070 A. Osman Ateş, ı.g.e. s.-337-338
    ≈ 633 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Cİn, Şeytan, Büyü ve Gayb
    böyle bir imtiyazın verilmediği Kur’ân-ı Kerim ve hadislerden anlaşılmaktadır.
    Kanaatimizce bu durum, cinlerin insanlara itaat etmelerinin mümkün olduğunu
    ileri süren ve bu görüşlerine bu âyetleri delil gösteren âlimlerce gözardı edilmiştir.
    Kur’ân-ı Kerim’de, Hz. Süleyman’ın bu konuda şöyle duâ ettiğinden bahsedilmektedir:
    “Süleyman: ‘Rabbim! Beni bağışla, bana benden sonra kimsenin
    ulaşamayacağı bir mülk/hükümranlık ver. Şüphesiz Sen daima bağışta
    bulunansın’ dedi.”2071
    Hz. Süleyman’a verilen bu mülk ve hükümranlık konusunda Kitab-ı Mukaddes’de
    bir kayıt vardır ve burada şöyle denilmektedir: “Ve Allah dedi: ...Hikmet
    ve bilgi sana verildi. Ve Ben sana öyle zenginlik, mal ve şeref vereceğim ki, senden
    önce olan krallarda onun benzeri yoktu, ne de senden sonra onun benzeri
    olacaktır.” 2072
    Sonuç itibarıyla, Hz. Süleyman’ın emrine verilen cin ve şeytanların, ondan
    sonra başkalarının emir ve hizmetine verilmesinin söz konusu olmadığı anlaşılmaktadır.
    Hz. Peygamber için bile böyle bir durum söz konusu olmadığına
    göre, bunun diğer sıradan İnsanlar için mümkün olabileceğini ileri sürmek doğru
    olmasa gerektir. Çünkü âyet ve hadislerde cinlerin Hz. Peygamber’in emrine
    verilip Ona da Hz. Süleyman’a yaptıkları gibi kaleler, mâbedler, havuzlar vs. yaptıklarından
    bahsedilmemektedir. Hz. Peygamber’in cinlerden hizmetçileri yoktu,
    Mescid-i Nebeviyye’yi ashâbıyla beraber bizzat kendisi çalışarak inşâ etmişti.
    Düşmana karşı korunmak için Medine’nin etrafına kazılan hendekte bizzat kendisi
    de kazma-kürek çalışmıştı. Ev işlerini de hanımları ve kendisi görmüştü. Bu
    husus gözden uzak tutulmamalıdır.
    Günümüzde ve daha sonraki asırlarda müslümanlar, cin ve şeytanları kendilerine
    boyun eğdirip onları çalıştırmayı hayal etmek yerine; kendileri çalışmayı
    öğrenmeli, dünya ve âhirette hor ve zelil olmaktan kurtulmalıdırlar. Hz. Peygamber’in
    yukarıda sayılan davranışlarında, ümmeti için bu konuda gerekli olan
    uyarı vardır. Müslümanlar, cehâlet, hurâfe ve saflık içinde, tarlasının burçağını
    yoldurduğunu, ekip biçtirdiğini ileri süren, yerin altında gizli altın ve gümüşlerin,
    definelerin, hazinelerin yerini cinlerden öğrendiğini iddia eden cinci denilen
    yalancı kimselerin kendilerinde kudret ve üstünlük olduğunu göstermek için
    ortaya attıkları sözlerine kanmamalıdır. Aksine kafa ve gönüllerini Kur’an’ın aydınlığına
    açmalı, bu tür hayâlî şeylerden medet beklemekten vazgeçerek çalışmalı,
    ilmin verilerine kulak vermelidir. Cinlerden yerin altındaki hazinelerin yerini
    2071 38/Sâd, 35
    2072 II. Krallar I/11-12
    ≈ 634 ≈
    Ahmed Kalka n
    öğrenmeyi bekleyeceklerine, yerin altındaki cevherleri, madenleri, petrolü keşfedip
    yeryüzüne çıkartarak zenginleşmek ve zilletten kurtulmak için bunların ilmî
    yollarını öğrenip tatbik etmelidir.
    Hz. Süleyman’ın Kur’ân-ı Kerim’de haber verilen durumu hâriç, dünya kuruldu
    kurulalı cinlerin insanlara itaati söz konusu olmamalıdır. Elimizde bunun
    aksini ortaya koyacak deliller bulunmamaktadır. Cinlerin insanlara itaati, onların
    tabiatlarına da aykırıdır. Onlar kendi arzularıyla insanın emrine girmemişlerdir.
    Kur’ân-ı Kerim’den, onların Hz. Süleyman’ın emrine de kendi istekleriyle girmediklerini
    anlıyoruz: “Rabbinin izniyle yanında iş gören cinleri onun buyruğu
    altına verdik ki, bunlar içinde buyruğumuzdan çıkan olursa ona alevli ateşin
    azabını tattırdık.” 2073
    Bu âyetten, cinlerin Hz. Süleyman’ın emrine girmelerinin ancak Allah’ın izin
    ve müsaadesiyle, yani emriyle mümkün olduğu anlaşılıyor. O zaman, cinleri
    emirleri altına aldığını iddia eden İnsanların bu konuda kendilerinin delilleri nelerdir?
    Allah’ın izin vermediği bir şeyi yapmaya muktedir olduklarını nasıl iddia
    edebiliyorlar? Âyette, cinlerin Hz. Süleyman’ın (a.s.) emrine, Allah’ın buyruğuyla
    girdikleri, buna itaatsizlik edenlerin alevli bir ateşle cezalandırıldıkları haber veriliyor.
    Demek ki cinler isteseler de Hz. Süleyman’ın emrinden çıkamazlardı; aksi
    takdirde azab olunarak imhâ ediliyorlar, ya da zorla itaate sokuluyorlardı. Yine,
    Kur’an’da cinlerin zorla Hz. Süleyman’ın emrine verildikleri ve o vefat edinceye
    kadar bu durumdan kurtulamadıkları bildirilmektedir: “Süleyman’ın ölümüne
    hükmettiğimiz zaman, ancak değneğini yiyen kurt onun vefatını fark ettirdi.
    O, ölü olarak yere düşünce ortaya çıktı ki, şâyet cinler gaybı/görülmeyeni
    bilmiş olsalardı alçak düşüren bir azabın içinde kalmazlardı.” 2074 Şu halde,
    Allah’ın zorla Hz. Süleyman’ın buyruğuna verdiği, ondan sonra da kimsenin emrine
    vermediğini Peygamberleri Süleyman (a.s.) ve Hz. Muhammed’in (s.a.s.)
    diliyle haber verdiği cinleri, başkalarının emri ve hizmetine verdiğini iddia etmek,
    büyük bir yalan olmalıdır.
    Cinlerin kendi istekleriyle insanoğluna itaati ta ilk baştan beri söz konusu değildir.
    Çünkü onların büyükleri olan İblis, Hz. Âdem yaratıldığı zaman, Cenâb-ı
    Hakk’ın ona boyun eğmesi konusundaki emrini dinlemeyerek isyan etmiş, büyüklük
    taslayarak kâfirlerden olmuştur. Bu durum, Kur’ân-ı Kerim’in çeşitli âyetlerinde
    haber verilmektedir.2075 İslâm âlimlerinin çoğu, bu âyet-i kerimelerdeki
    2073 34/Sebe’, 12
    2074 34/Sebe’, 14
    2075 Bkz. 15/Hıcr, 28-46; 2/Bakara, 34-38; 7/A’râf, 11-25; 17/İsrâ, 61-65; 18/Kehf, 50; 38/Sâd, 71-
    ≈ 635 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Cİn, Şeytan, Büyü ve Gayb
    “secde” kelimesi ile, Hz. Âdem’e ibâdetin değil; ona itaat ve boyun eğmenin
    kastedildiğini söylemektedirler. Bu durumda, yaratıldığı günden beri İnsana karşı
    büyüklenen, kendisini üstün gören İblis ile onun soyu olan cinlerin, kendi istek
    ve arzularıyla bazı İnsanların emrine girdiğini, onlara hizmet ettiğini ileri sürmek
    boş bir iddia olmaktan öteye gidemez. Bu konularda yazılan ve halkın elinde
    dolaşan kitaplar, İslâm’dan önceki câhiliyye toplumlarının inanç, gelenek ve kültürlerinden
    geçmiş aslısız şeyler ve hurâfelerle doludur. Bunlar, Yıldıznâme, Gizli
    İlimler Hazinesi vb. adlarla İnsanların ellerinde bulunan derlemelerdir. Yıldıznâme
    denilen kitaplardaki bilgilerin yıldızlara tapan Sâbiîlerden geçen hurâfelerle
    dolu olduğunda şüphe yoktur. Gizli İlimler Hazinesi denilen kitaplar da Bâbil,
    Âsur, Sümer, Hitit, Eski Mısır vs. kültürlerden geçmiş safsatalarla doludur. 2076
    CINLER KAYBOLAN YA DA ÇALINAN ŞEYLERI BILEBILIR MI?
    Kur’ân-ı Kerim’in çeşitli âyetlerinde gaybı Allah’tan başkasının bilemeyeceği
    haber verilmektedir. “Gaybın anahtarları O’nun katındadır, onları
    ancak O bilir. Karada ve denizde olanı bilir. Düşen yaprağı, yerin karanlıklarında
    olan daneyi, yaşı kuruyu -ki apaçık kitaptadır- ancak O bilir.”2077;
    “Göklerin ve yerin gaybı Allah’a aittir.”2078; “De ki: ‘Göklerde ve yerde gaybı
    Allah’tan başka bilen yoktur.”2079; “O, gaybı bilendir, gaybına da kimseyi
    vâkıf kılmaz.”2080; “Ona Rabbinden bir mûcize indirilmeli değil mi?’ diyorlar.
    De ki: ‘Gayb Allah’ındır. Bekleyin, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.”
    2081
    Bu âyetlerin ışığında gaybı Allah’tan başkasının bilmesinin mümkün olmadığı
    ortaya çıkmaktadır. Yine Kur’ân-ı Kerim’den, kendisinden başkasının
    vâkıf olması mümkün olmayan gaybın bir kısmını, Allah’ın, dilediği peygamberlerine
    bildirdiğini öğrenmekteyiz: “Allah size gaybı bildirecek değildir;
    fakat O, peygamberlerden dilediğini seçip ona gaybı bildirir.” 2082
    Cinler de gaybı bilme konusunda İnsanlardan farklı durumda değildir.
    Onlar da gaybı bilmezler, bilgileri de gördükleri şeylerle sınırlı olup geleceği
    ve meydana gelen olaylardan kendilerine gizli kalan şeyleri bilemezler. Cin-
    85; 20/Tâhâ, 116-125
    2076 A. Osman Ateş, a.g.e. s. 252-259
    2077 6/En’âm, 59
    2078 16/Nahl, 77
    2079 27/Neml, 65
    2080 72/Cin, 26
    2081 10/Yûnus, 20
    2082 3/Âl-i İmrân, 179
    ≈ 636 ≈
    Ahmed Kalka n
    lerin gök katlarına çıkarak meleklerin konuşmalarını dinleyip kulak hırsızlığı
    yapmaları, çaldıkları haberleri kâhinlere iletmeleri Allah tarafından yasaklanmış,
    gökler şihâblarla korunmuştur. Kurân-ı Kerim’de yer alan âyetlerden,
    kulak hırsızlığına teşebbüs eden cinlerin şihâblarla imhâ edildiği anlaşılmaktadır.
    2083 Bunun hikmetinin, gaybdan haber verdiklerini ileri süren kâhinlerin,
    İnsanları saptırmalarının engellenmesi olduğu açıktır.
    Hz. Süleyman’ın vefatından bahseden bir âyet, cinlerin gaybı bilmediklerini
    açıkça ifade etmektedir: “Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimiz zaman,
    ancak değneğini yiyen kurt onun vefatını cinlere farkettirdi. O, ölü olarak
    yere düşünce ortaya çıktı ki, şâyet cinler, gaybı/ görülmeyeni bilmiş olsalardı
    alçak düşüren bir azab içinde kalmazlardı.”2084 Âlûsî, bu âyetin tefsîriyle
    ilgili olarak, gaybın sadece istikbalde meydana gelecek olaylara tahsis
    edilemeyeceğini, vukua geldiği halde kişinin bilgi sahibi olmadığı şeylerin de
    gaybın muhtevâsına girdiğini söylemektedir.
    İslâm öncesi çağlardan günümüze kadar birtakım kimseler, cinlerle irtibat
    kurduklarını, kendilerinin dostu olan ya da emirleri altına girmiş olan
    cinlerin onlara birtakım gaybî haberleri bildirdiklerini iddia edegelmişlerdir.
    Ancak Hz. Peygamber, kâhin denilen bu kimselerin verdikleri haberlere inanılmamasını
    emrederek onlara bir şey sorulmasını yasaklamışlardır: “Kim bir
    kâhine, ya da arrâfa gider ve onun sözlerini tasdik ederse, Hz. Muhammed’e
    indirilene küfretmiş olur.”2085 Bu durumda, ister yıldızlara bakarak
    (burçlardan ve astrolojik haritalardan yola çıkarak), ister cinle konuşarak,
    isterse remil yoluyla gaybdan haber verdiğini iddia etsin, kâhine, müneccime,
    arrâfa bir şey sormak, onların, kaybolan ya da çalınan şeylerin yerleri
    hakkında söylediklerini tasdik etmek şiddetle yasaklanmış oluyor. Bu
    yüzden de cinlere, çalınan şeyler hakkında soru sormak câiz olmadığı gibi,
    onlardan alındığı iddia edilen haberlere inanmak da doğru olmaz. Cinlerden
    alındığı ileri sürülen bu tür haberler şer’î ve hukukî bir delil olamaz. İslâm’ın
    bu tür konularda beyyine/delil olarak kabul ettiği husus, âdil kimselerin (tabii
    ki İnsanların) şâhitliğidir. Bu açıdan, günümüzde birtakım şahısların, cinlerle
    irtibatlı olduğunu söyleyen kimselere başvurarak onlardan kayıp ve çalınan
    şeyler hakkında bilgi istemeleri apaçık bir hatadır. Sorularına karşılık olarak
    aldıkları cevapların da şer’î/hukukî bir delil olması söz konusu olamaz. 2086
    2083 Bkz. 67/Mülk/5
    2084 34/Sebe’, 14
    2085 Ebû Dâvud, Tıb 21, hadis no: 3904; Tirmizî, Tahâret 102; hadis no: 135; İbn Mâce, Tahâret 122,
    hadis no: 639
    2086 A. Osman Ateş, a.g.e. s. 263-267
    ≈ 637 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Cİn, Şeytan, Büyü ve Gayb
    CINLERIN YARATILIŞ AMACI
    Cinler de insanlar gibi Allah’a ibâdet etsinler diye yaratılmışlardır. “Ben,
    cinleri ve insanları yalnızca bana ibâdet/kulluk etsinler diye yarattım.”
    2087
    CINLER GAYBI BILEBILIR MI?
    Cinler gaybı bilemezler. Çünkü gaybın bilgisi sadece Allah’a aittir. Ancak
    Allah, peygamberlerden dilediklerine gaybdan bazı bilgiler verebilir.
    “...Gaybı bilen ancak O’dur... Ancak dilediği peygamber bunun dışındadır.”
    2088“...Eğer cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde
    kalmazlardı.”2089
    CIN VE ŞEYTANIN İNSAN ILE OLAN MÜNÂSEBETLERI
    İnsanları aldatarak, küfre ve sapıklığa yöneltmeye ve onların ahlâkını bozmaya
    çalışan şeytan, insanın açık bir düşmanıdır.2090
    Eskiden müşrikler, İlâhî sırları bildiğini sandıkları ve bu sebeple korktukları
    cinleri ilâhlık derecesine çıkarırlardı. Dev, gulyabani, şeytan, peri, cin ve
    melek adıyla andıkları, hayra veya şerre kaadir sandıkları esrarengiz rûhânî
    yaratıkları ilâh kabul ederek, onlara tapınırlardı. Her birine çeşitli tılsımlar,
    sihirler yapan Sabiîler, câhiliyye Arapları ve diğer müşrikler, görülmeyen gizli
    yaratıklar olan cin ve şeytanları Allah’a ortak koşar, O’na oğullar ve kızlar
    uydururlardı.
    Cinler ve şeytanlar, insanların görmediği ve bilmediği bir çok mânevî ve
    âdi olayları görür ve bilirler. Fakat, cinlerin şeytanlıklarına kapılarak ve gaipten
    sırlar öğrenmek sevdasıyla onların istilâsına düşmemeli, kötü tasarrufuna
    girmemelidir. Cinlere verilen tasarruf kudreti, insanlara verilen idrâk
    kuvvetinden daha yüksek değildir ve bunların hepsi İlâhî kudret önünde bir
    hiçtir. Onun içindir ki, Allah’a ihlâsla iman eden gerçek mü’minler onlardan
    korkmazlar ve istilâlarına uğramazlar. Çünkü Kur’ân-ı Kerim’in nûru onları
    yakar.
    2087 51/Zâriyât, 56
    2088 72/Cinn 26-27
    2089 34/Sebe’, 14; ve bak. 72/Cin, 8-10
    2090 2/Bakara, 168; 5/Mâide, 91; 36/Yâsin, 60-61
    ≈ 638 ≈
    Ahmed Kalka n
    ŞEYTANIN YARATILIŞ VE İNSANLARA VESVESE VERMESININ HIKMETLERI
    İnsanın apaçık düşmanı olduğu bildirilen ve gayesi insanı doğru yoldan
    çıkararak küfre ve dalâlete sevke çalışmak olduğu anlaşılan şeytan, acaba
    niçin yaratılmıştır?
    Şüphe yok ki, süflî duygu ve arzular, insanın fiziksel varlığı için şarttır. Fakat
    bunlar çığırından çıkıp kontrol edilmez bir hale gelirse, insanın iyi ve yüce
    bir hayata doğru yönelmesine ve yükselmesine engel olur. İslâm, bu duygu
    ve arzuları görmezlikten gelmez; ama bunlara istikamet ve sınır çizer. Insanın
    bu cins duygu ve arzularını kontrol etmesi, yöneleceği yeri helâl olanlara
    göre belirlemesi ve haddi aşmaması gerekir. Eğer bunu yapmakta başarıya
    ulaşırsa, ne bu fizikî arzular, ne de onu tahrik eden şeytan insana zarar verebilir.
    Tam aksine, bu beşerî duygu ve arzular, mânevî cephesinin emrine
    girer ve onun yükselmesine hizmet eder. İnsan için bir sınanma alanı olan
    bu dünyada insanı iyiliğe sevketmek için melek, vicdan, fıtratın varlığı nasıl
    lüzumlu ise; fizikî varlığı için de onun süflî arzularını kamçılayan kuvvetler,
    kontrol altına alınmak şartı ile zararsız; hatta faydalı olabilir.
    Aslında şeytan, önce insana itaati kabul etmez. Babamız Âdem’e vesvese
    verdiği gibi, hepimizi yoldan çıkarmaya çalışır. Onun niyeti, insanoğlunu
    parlak sözlerle ve yalanla süflî arzularını uyandırarak, onu yanlış yola sevketmektir.
    İnsan, rûhî gelişmesinin ilk aşamasında, şeytanın içinde uyandırdığı
    süflî ve kötü arzuları susturmak için onunla savaşmak zorundadır. Fakat
    insan, bu mücâdelede azimli olursa, İlâhî vahiy sayesinde sonunda şeytanı
    yenecektir. İnsan, bu safhayı atlatıp gâlip çıkar, ihlâs sahibi samimi mü’min
    olursa, artık yükselir. Şeytan, vesvese vermeye çalışsa da kâmil imana sahip
    ihlâslı insanlara güç yetiremez. Artık, şeytanla imtihan edildiği ve onu sürekli
    yendiği için, şeytan böyle bir insanın -istemese de- takvâsını, derecesini
    artırmış olur. Bu düşman sayesinde insan, meleklerden de üstün seviyeye
    çıkar. Şeytan ve onun içimizdeki vesvesesi olmamış olsaydı, insanın bu yücelmesi
    de mümkün olmayacaktı. “Benden size bir hidâyet rehberi geldiğinde
    kim ona uyar, yolundan giderse, onlar için artık korku yoktur, onlar
    mahzun da olmayacaktır.”2091
    2091 2/Bakara, 38
    ≈ 639 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Cİn, Şeytan, Büyü ve Gayb
    CIN VE ŞEYTANIN VARLIĞI AKLA TERS DEĞILDIR
    Saf ateşten yaratılan ve insan gözüyle görülemeyen cinler ile, aynı cinsten
    olduğu Kur’an’da haber verilen şeytanın gizli varlıklar oldukları, varlıkları
    Kur’an’la sâbittir. Bu konuda birçok âyet ve Kur’an’da “Cin sûresi” adıyla
    anılan müstakil bir sûre vardır. Cinlerin varlığını Hz. Peygamber de haber
    vermiştir. O halde, bizim müslüman olarak, muhkem âyetler ve sahih hadislerle
    var olduğu bildirilen cin ve şeytanın, Allah’ın görülmeyen gizli yaratıkları
    olduğuna inanmamız gerekir.
    Şer’an sâbit olan meleklerin varlığını inkâr etmeyen insan aklı, aynı sebepten,
    varlığı şer’an sâbit olan cin ve şeytanı da inkâr edemez. Çünkü bu
    husus, aklen muhal değildir. Cinlerin de cismanî bir bünyesi olabilir. Fakat,
    bizim her bünyeyi görmemiz zarûri olmadığı gibi, gördüğümüz cisimlerin de
    her cüz’ünü göremediğimiz bilinen bir gerçektir. O halde, gözlerimizin önünde,
    bir bünyeye sahip birçok varlıklar olduğu halde, biz onları görmeyebiliriz.
    Nitekim mikroplar var olduğu halde, onları çıplak gözle göremeyiz. Bu bakımdan,
    hava içinde hiç hissetmediğimiz dalgalar ve ışınlar bulunduğu gibi,
    araç ve âletle bile hissedemeyeceğimiz gizli varlıklar bulunabilir.
    Esasen, bütün cismanî ve fizikî kuvvetleri henüz keşfedemediğimiz bir
    gerçektir. O halde çok geniş olan kâinatta, duyularımızdan gizli ve görme
    gücüne sahip olmadığımız rûhânî varlıkların bulunduğunu inkâr etmek doğru
    olmaz. Her türlü varlığı yaratmaya kaadir olan Allah’ın yarattıklarının, yalnız
    gözümüzle veya âletlerle görüp bildiğimiz şeylerden ibâret olduğunu sanmak,
    büyük gaflet olur. Bu ise, yüce Allah’ın İlâhî kudretini ve evrenin kapladığı
    alanı bilmemekten başka bir şey değildir.
    SIHIR (BÜYÜ)
    “...Fakat şeytanlar kâfir oldular; insanlara sihir öğrettiler.”2092
    “Helâk edici yedi şeyden korunun! Allah’a şirk koşmaktan ve sihirden....”
    2093
    “Düğüm atarak üzerine üfleyen kimse sihir yapmıştır. Sihir yapan ise
    2092 2/Bakara, 102
    2093 Buhârî, Vesâyâ 23, Tıb 48, Muhâribîn 31; Müslim, İman 38, 4; Ebû Dâvud, Vesâyâ 10, 1; Nesâî,
    Vesâyâ 11
    ≈ 640 ≈
    Ahmed Kalka n
    şirk koşmuştur. Üzerine (muska, nazarlık gibi) bir şey takan kimse, (Allah’a
    değil; taktığı şeye) güvenmiş olur.”2094
    Türkçede büyü denilen sihir, sebebi gizli olan ince şey demektir. Sebebi
    gizli olmakla birlikte gerçeğin tersi olarak hayallendirilen el çabukluğu, yaldızcılık,
    hilekârlık yoluyla oluşturulan şeydir. Sihir, yalın olarak söylendiğinde
    göz bağcılık ve esrarengiz bir şekilde hakkı bâtıl, bâtılı hak, gerçeği hayal,
    hayali gerçek göstermek şeklinde anlaşılır. Bu yüzden yerilmiş ve kötü bir
    şey olarak nitelendirilmiştir.
    Sihir bizâtîhi harika bir şey değildir. Kur’an’da, bunun göz yanılması ve
    hayallendirme olarak belirtildiğine rastlarız: “...Bir de ne görsün: Büyülerinden
    ötürü onların ipleri ve sopaları (hakikaten) koşuyor gibi ona hayallendiriliyordu.”
    2095 Yani sihir, halkın göz boyama dediği cinsten, duyuları yanıltarak,
    hayal görmelerini sağlamaktır. Sihir, hakikati hayal; hayali hakikatmiş
    gibi göstermektir. Sihrin her an yapılabileceği özel bir yol ve sebebi, kendi
    içinde tutarlı bir açıklaması vardır. Yalnız, o sebep herkesçe bilinmediği için
    hârika imiş gibi düşünülür. Sihrin, şarlatanlık ve hilekârlık denilen ve gerçek
    dışı olanın yanında, sanat, teknoloji ve bilim yoluyla sihirbazların, bilinmeyen
    bir nedenle gerçek olan bir mâhiyeti olağanüstü bir mâhiyetmiş gibi insanları
    kandırmaya çalıştıkları da çok görülenlerdendir. Tarihçilerin ve tefsirlerin
    anlattığına göre Firavun’un sihirbazları ip ve değneklerini yılanlar şeklinde
    yürütürken cıvadan istifâde ederek bunu yapmışlardır. Cıvanın genleştiğini
    bilmeyen insanlar, ipleri hareket ederken görmüşler, sebebini bilmedikleri
    için bu olayı, hârika zannederek kandırılmışlardır. Bu ister istemez, bir korku
    ve heyecana sebep olacaktır. Sonra Allah’ın yardımı yetişerek, onların bu
    aldatmalarını boşa çıkarmıştır.
    Sihir boş ve hayali şeyler olmakla beraber, ondan korkup ürkenlere, psikolojik
    olarak etkilenenlere zarar verebilir. “Allah’ın izni olmadıkça onlar,
    hiçbir kimseye onunla (sihirle) asla zarar verici olamazlar.”2096
    Kur’an, üfürükçülük ve sihir yapanları, “düğümlere üfleyenler” olarak
    tanıtır ve şerlerinden Allah’a sığınılmasını tavsiye eder.2097 Düğümlere üfleyenler,
    sihir yapan kimselerdir. Sihirler neye yapılmış olursa olsun, o şeyin
    2094 Nesâî, Tahrîmu’d-Dem 199, 7/117
    2095 20/Tâhâ, 66
    2096 2/Bakara, 102
    2097 113/Felâk, 4
    ≈ 641 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Cİn, Şeytan, Büyü ve Gayb
    aslında veya şeklinde bir değişiklik yapamaz. Meydana gelen şey, sadece
    sihirbazın, duyguları etki altına alarak o nesneyi farklı şekilde gösterebilmesi,
    telkin vb. yollarla hayal göstermesinden, insanları kandırmasından ibârettir.
    Sihir küfür, sihir yapan da kâfirdir. Kur’an insanlara, her konuda Allah’a sığınmayı
    öğretmektedir. Bu sebepten dolayı da, bunun aksine olan her türlü
    düşünce ve fiili yasaklamıştır. “Onların yaptığı bir büyü hilesidir. Büyücü ise
    nereye varsa, asla başarıya ulaşamaz.”2098
    BÜYÜNÜN ETKISI VAR MIDIR?
    Sihir ya da büyünün insanlık tarihinde fiilen var olduğu, Bâbil döneminden
    beri bilinip bazı çeşitlerinin uygulandığını biliyoruz. Ancak, sihirbazlar,
    büyücüler tarafından çeşitli maksatlarla yapılarak bazı etki ve sonuçları iddia
    edilen, kendilerine diğer İnsanlardan üstünlük, ayrıcalık, maddî-mânevî çıkar
    sağladığı görülen sihir ya da büyünün İnsanlar veya eşya üzerinde gerçekten
    tesiri var mıdır? Bu soruya tarihten bu yana açık, net ve kesin bir cevap üzerinde
    uzlaşılamadığı görülmektedir. Sihrin çeşitlerinden bahsedilen bölümde
    sonuç olarak sihrin başlıca iki kısma ayrıldığını, bir grubun sırf yalan-dolan,
    üçkâğıtçılık, göz boyama ve el çabukluğu, göz bağcılığı türünden şeyleri
    içerdiğini, diğer grubun da bilimsel, teknolojik bazı gerçeklere dayandığını ve
    bu bilimsel gerçeklerin istismar edilmesi sûretiyle ortaya konulan bazı olayları
    kapsamına aldığını belirtmiştik. Bu durumda birinci grup sihir ya da büyünün
    hiçbir şekilde gerçekle ilgisi olmadığı ortaya çıkmaktadır. İkinci grup
    sihirde ise, bazı bilimsel gerçekler yer almakta, eşya ya da Allah’ın tabiatta
    yarattığı bazı kanunların özellik ve inceliklerinden yararlanıldığı, bunların kötü
    maksatlarla kullanılarak şirk ve küfre âlet edildiği görülmektedir. Bu açıdan,
    birinci gruba giren ve aslı olmayan, yalana-dolana dayanan sihrin herhangi
    bir tesirinin olmayacağı açıktır. İkinci gruba giren sihirlerin birtakım bilimsel
    gerçekleri içinde barındırdığını belirten bazı âlimler, bu çeşit büyülerin tesir
    edebileceğini söylemişlerdir.
    İslâm, sihirle uğraşmayı, büyü yapmayı şirk ve küfür derecesinde bir fiil
    saymış, bu konuda çok şiddetli bir tutum sergilemiştir. Bu açıdan, sihir ya da
    büyü kitaplarında yer alan ve az çok bilimsel bir gerçeği olduğu ileri sürülen,
    insanlara ve eşyaya tesir ettiği iddia olunan bu sihirlerin hurâfe mi yoksa
    gerçek mi olduğunu deneyerek, tecrübe ederek ortaya koymaya da cesaret
    2098 20/Tâhâ, 69
    ≈ 642 ≈
    Ahmed Kalka n
    edilememiş, günümüze kadar bu konuda kesin ilmî sonuçlara varılamamış
    olduğu kanaatindeyiz.
    Kur’ân-ı Kerim’de yer alan âyetlerle, bazı hadislere dayanan bir kısım İslâm
    âlimleri büyünün bir hakikati olduğunu ve tesir ettiğini, bunun şerrinden
    Allah’a sığınmak gerektiğini söylemişlerdir. Mu’tezileye ve ehl-i sünnete
    mensup bazı âlimlere göre ise büyü, gerçek değildir. Sihir diye bir
    şey yoktur. İnsan hiçbir şekilde, dokunmadan başkasına etki yapamaz.
    Ancak mu’tezile ve bazı ehl-i sünnet âlimlerinin, bir kimseye dokunmadan
    etki edilemediği görüşünün, devirlerindeki fen ve teknik uygulamaların, çağımızdaki
    seviyeye ulaşmamış olmasından dolayı bu şekilde ortaya konduğu
    da bir gerçektir. Çünkü günümüzde fizikî birtakım yollarla, ses dalgaları,
    elektrik, kızıl ya da mor ötesi ışınlar kullanılarak eşyaya ya da herhangi bir
    İnsana etki etmenin mümkün olduğu anlaşılmıştır. Artık zamanımızda ses,
    ışık, elektrik dalgalarıyla el değmeden birtakım cihazlar çalıştırılabilmektedir.
    Tv., uydular, uzaktan kumandalı silâhlar, füzeler vs. araç ve gereçler buna
    bir örnektir. Ancak bunların fizikî birtakım kanunlarla, bilimsel yollarla yapıldığı,
    bir sihir ya da büyü olmadığı ortadadır. Ehl-i sünnet âlimlerinden
    İmam Ebû Hanife, Ebû Bekir er-Râzî, İbn Hazm, Ebû Câfer el-Esterebâzî,’
    ye göre büyünün aslı yoktur. Hepsi göz boyamadan ve İnsanları
    aldatıp kandırmadan ibarettir. Yine kaydedildiğine göre, ehl-i sünnet
    âlimlerinin bir kısmına göre büyü vardır. Bunlara göre, bazı kimseler riyâzet,
    isimlerin ve rakamların özellikleri, efsun ve uzlet gibi yollara başvurarak başka
    varlıklar üzerinde etki yapabilecek duruma gelebilirler. Cinlerin kötüleriyle
    temas kurup onlar aracılığıyla olağanüstü şeyleri yaratan yine Allah’tır. Sihirbaz,
    büyüsüyle bir olayın sebeplerini bir doğrultuda düzenlemeye sevkeder.
    O isimlere ve rakamlara o özellikleri veren de Allah’tır. Böylece her işin fâili
    Allah olmaktadır. 2099
    Sihir konusunu, birtakım saçmalıklardan, asılsız uygulamalardan ve hurâfelerden
    arındırarak Kur’an ve sahih sünnetin ışığında düşünürsek, âlimlerimizin
    de belirttiği gibi, bunlardan bir kısmında gerçek payı olmalıdır. O halde
    sihrin bu gerçek kısmı ve tesiri nedir? Kanaatimizce bu, günümüzde
    geçmiş asırlara nispetle gâyet iyi bilinen ve kullanılan “telkin”dir.
    Telkin, yaldızlı sözlerle, aldatıcı davranış ve yalan-dolan haberlerle muhâtabın
    kafasını ve gönlünü bulandırmak, fikirlerini çelmek, kanaatini değiştirmek
    ya da arzu edilen görüş veya kanaate sahip olmasını sağlamaktır. Telkin,
    2099 Fahreddin Râzi, Mefâtihu’l-Gayb Terc. 263; S. Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, 1/209; A.
    Osman Ateş, a.g.e. s. 232
    ≈ 643 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Cİn, Şeytan, Büyü ve Gayb
    günümüzde söz, propaganda, yazı, resim, film, mozik, spor, yalan haber vs.
    yollarla çok modern bir şekilde yapılmaktadır. Bunun için kaset, disket, cd.,
    bant, resim, yazı, tv., telefon vs. araçlarla muhâtaba ulaşılmakta, onun fikirleri
    çelinmekte, belli bir kanaate sahip olması temin edilmektedir.2100 Tâbir câizse
    kişi, yavaş yavaş şartlandırılmakta, beyni yıkanmakta, yani büyülenmektedir.
    Bu şekilde telkin sahiplerinin isteği doğrultusunda, insanlara doğrular
    yanlış, yanlışlar doğru, hak bâtıl, bâtıl hak, yalanlar doğru gibi gösterilmekte,
    kabul ettirilmektedir. Geçmişte bir insan ya da cin şeytanının, sihirbazının
    bir ya da birkaç kişiyi, bir kabile veya site halkını büyüleyip kandırarak küfre
    götürebilmesine karşılık, günümüzün modern sihirbazları, sahip oldukları
    iletişim araçlarıyla milyonlarca İnsanı, az geliş(tiril)miş veya geri bıraktırılmış
    toplumları, ulusları, câhil kitleleri istedikleri biçimde şartlandırmakta, zehirlemekte,
    yalan yanlış fikirler empoze ederek, kendi benliklerinden koparmaya
    çalışmaktadırlar.
    Yalan haberler, reklâmlar, seks filmleri, pembe diziler, spor ve özellikle futbol
    maçları, müzik vs. yollarla İnsanların beyinleri dumûra uğratılıp uyuşturulmakta,
    İnsanlar düşünemez, doğruyu yanlışı, faydalıyı zararlıyı ayırt edemez
    hale getirilmektedir. İletişim araç ve gereçlerinin yoğun baskısı, sihirleyici,
    büyüleyici gücü altında İnsanlar cinsel ihtiyaçlarıyla midelerinden başkasını
    düşünemez, akıl ve irâdelerini kullanamaz, silkinip kendilerine gelemez duruma
    sokulmaktadır. Bu gerçeği inikâr edemediklerinden Batılılar bile, tv.ye
    magic box (büyüleyici kutu) demektedir. Eski büyücülerin/sihirbazların yerini
    alan tv., seyirciyi efsunlayıp hipnotize etmekte, aptallaştırmaktadır. Bu sihirli
    iletişim gücünün sahipleri ve yönlendiricileri, çıkarlarını tehlikede hissettikleri
    anda kamuoyu oluşturmakta, halk kitlelerini harekete geçirerek hükümetleri
    devirmek, ya da onlara arzuladıkları kararları aldırtmak istemektedir.
    Eski ve Modern Büyünün Etkisi İçin Bir Örnek: Karı-Koca Arasını
    Ayırmak: “...Onlar karı ile koca arasını açan şeyleri öğreniyorlardı...”
    2101Geçmişte, şeytan karakterli kişiler ya da sihirbazlar, İnsanların, karı-kocanın,
    akrabaların arasını açmak için sınırlı çapta faâliyette bulunabilmekte, dünya
    çapında düşünüldüğü zaman küçük zararlara sebebiyet vermekteydiler.
    Bunlar, belki bin bir şeytanlık ya da kurnazlıkla, halktan yana görünerek karıyı
    kocasına, kocayı karısına karşı kışkırtıp aralarına geçimsizlik sokmakta, belki
    ayrılmalarına sebep olmaktaydılar. Kim bilir, kadınların kulaklarına kocalarının
    kendilerini sevmediğini, aralarında başka bir kadın bulunduğunu, ya da koca-
    2100 İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 8/88
    2101 2/Bakara, 102
    ≈ 644 ≈
    Ahmed Kalka n
    nın kendisine haksızlık yaptığını, yeterli gezdirmediğini, güzel giydirmediğini,
    istenildiği şekilde yedirmediğini, ona karşı cimrilik yaptığını fısıldıyorlar, huzursuzluk
    ve münâkaşalara, mutsuzluklara sebep oluyorlardı. Kocanın kulaklarına,
    karısının kendisini istemediğini, evlenmeden önce bir başkasını sevdiğini,
    zorla kendisiyle evlendirildiğini, hâlâ o eski şahsı sevdiğini, karısının onunla ilişki
    kurduğunu söylemekte, ya da “hanımın ev işlerini iyi yapmıyor, güzel yemekler
    yapmıyor, israf ediyor...” gibi araya kırgınlık ve kızgınlık sokacak düşünceleri
    fısıldıyor, vesvese veriyordu. Böylece huzurlu ve mutlu ruhlar, gönüller altüst
    oluyor, canlar sıkılıyor, ruhlar daralıyor, sonu ayrılıklarla neticelenecek fâcialar
    meydana getiriyor, yavruları ana-babalı öksüz bırakabiliyorlardı.
    Günümüzün modern ve çok daha güçlü büyücüleri, artık gizli gizli kişilerin
    kulaklarına fısıldayarak onları büyülemiyorlar. Onlar, toplumlara, fıtratlarında ve
    benliklerinde yer almayan, değerlerine zıt fikirleri ve hevâlara hoş gelecek özgürlük
    anlayışlarını pompalıyorlar. Kadın-erkek eşitliğini, kadınların ezildiğini,
    horlandığını, kocaların onları ezdiğini, erkeklerin onları köle haline getirdiğini,
    kızların evlenip koca kahrı çekmeye, çocuk doğurup bakmaya, büyütüp terbiye
    etmeye mecbur olmadıklarını, evlilik denilen kurumun kutsal olduğuna
    inanmaya gerek olmadığını, cinsel özgürlük olması gerektiğini, iffet, nâmus,
    bâkirelik gibi kavramların gereksiz ve boş şeyler olduğunu, kadının da istediği
    zaman, istediği süre, istediği erkekle serbeste yaşayabilme hakkı olduğunu,
    onun da erkek gibi her işte çalışıp kazanarak özgürce harcayabilmesi gerektiğini
    sûret-i haktan görünerek, güya kadınların hakkını savunarak, şuursuz
    kesimlere “telkin” ediyorlar. Onları şartlandırıyor, büyülüyorlar. Bunun sonucu
    olarak âileler çöküyor, karı-koca arasında kavga ve gürültüler, nifak tohumları
    atılıyor, boşanmalar çoğalıyor, yapısı ve sağlamlığı âileye dayanan toplumlar
    çatırdıyor. Sağlıklı nesiller yetiştirebilmek imkânsız hale getirilmek isteniyor.
    Zina, fuhuş ve benzeri çirkinlikler, Allah’ın haram kıldığı fiiller yayılıyor, ahlâken
    çöküş başlıyor. Toplumlar zayıflıyor, İnsanların fıtratları yozlaşıyor, kimlik ve
    benlikleri kayboluyor, başka toplumların ve devletlerin hâkimiyeti altında yok
    olmaya aday hale geliyorlar.
    Boşanmaların oranı konusunda, tv. öncesi ile tv. sonrası karşılaştırmalı
    istatistikler, olayın vehâmetini ve modern büyünün etkisini belgeler. İşi gücü
    güzel gözükerek fitneye sebep olmak, erkekleri tahrik etmek, kışkırtmak olan,
    çağdaş hile ve aldatma araç ve öğeleri olarak eski sihirbazların değneklerinin
    yerini tutan kozmetik ürünler, fotoğraf hileleri, vücutları teşhir eden giyinmeler/
    soyunmalar, müzik ve dansın katkıları vb. ile erkekleri büyüleme işini başarıyla
    ≈ 645 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Cİn, Şeytan, Büyü ve Gayb
    gerçekleştiren “sanatçı”, “yıldız” denilen aktrist ve şarkıcıların eski zamandaki
    büyücü kadınlara, cadılara benzerlikleri değerlendirilmelidir. Bu starları/sanatçıları
    (!) izlerken, erkek, onları kendi karısıyla ister istemez mukayese etmekte,
    ahlâksız kadınların teknikle takviye edilen, şeytanın nefislere, olduğundan
    çok daha güzel gösterdiği yalancı güzelliğine vurularak karısından soğuyabilmektedir.
    Yine, yakışıklı ve ağzı güzel (büyüleyici) lâf yapan aktörler, şarkıcılar
    kadınları teshir edip büyülemekte, o da kocası ile filmdeki, pembe dizideki,
    magazin adlı büyü showlardaki şeytanın allayıp pulladığı oğlanla/jönle, kendi
    kocasını karşılaştırmakta, etkisinde kaldığı bu büyünün bedelini, günlük hayattaki
    çatırdayan yuvasıyla ödemektedir. Günümüzde “sanat”, çağdaş büyü
    aracı olarak kullanılmakta, sanatçı da modern büyücü rolünü üstlenmektedir.
    Sanat, ruhun güzelliklerinin dışa yansıması olmaktan çıkarılmış; toplumları
    maddî yönden sömürme, mânevî yönden de uyuşturma görevi almış emperyalizmin
    cadısıdır. Bu çirkin büyücünün kendisini güzel gösteren maskesinin
    sırıtan makyajını göremeyen gâfil gençler, yalancı güzelliğine âşık oldukları bu
    cadının kollarına atılır atılmaz can vermekteler. Şimdi sanat adlı bu cadı, büyüsüyle
    arkasından koşturduğu gençlerin ruhunu almakla yetinmemekte, bu
    cinâyetten önce kendi tanrılığına iman ettirip kendine taptırmakta. Bize düşen
    görev, gücümüzün yettiği oranda, işi ilâhlık taslamaya kadar vardıran bu
    büyücünün maskesini düşürmek ve çevremizdeki kurbanlarını azaltmak için
    çalışmak. Bunun da yolu, maskesini takarak onun rolünü oynadığı “gerçek
    güzel”i insanlara tanıtmaktan geçiyor. Sahtekârlar ne ile kandıracaklarsa, o
    şeyin gerçeğini hakkıyla tanımayanları kandırabilirler sadece. Gerçeğin apaçık
    ortaya çıkması gerekir ki sahtekâr bâtıl eriyip yok olsun. 2102
    Bu yönüyle, modern sihirbazlar ve büyücüler tarafından uygulanan, toplumlara
    yöneltilen sihrin ne kadar etkileyici ve tahrip edici olduğu, âileleri yıkmada,
    karı ile kocanın arasını ayırmada ne kadar güçlü rol oynadığı ortadadır.
    Bunların şerrinden, zararından emin olabilmek için de her şeyin yaratıcısı
    Yüce Allah’a sıkı sıkıya bağlanmak, O’nun emir ve yasaklarına kulak vermek,
    gönderdiği Kitab’ına ve Peygamberinin tavsiyelerine uymak, fitne saçan ortamlardan
    sakınmak, insan ve cin şeytanlarının kulaklarımıza fısıldadığı telkinlere
    kapılmamak gerektiği açıktır. Politikacıların yalan vaatleriyle halkı nasıl
    büyüleyip kandırdıkları, medyanın nasıl akı kara, karayı da ak gösterdiğini ve
    toplumu nasıl etkilediği ortadadır. Hz. Peygamber’in bu konuda: “Belâğatlı
    sözlerden bir kısmı sihirdir.”2103 buyurması da konuyu kavramamıza katkıda
    2102 Ahmed Kalkan, Sanat Bilinci, s. 7
    2103 Buhârî, Tıb 51, Nikâh 47; Müslim, Cum’a 47
    ≈ 646 ≈
    Ahmed Kalka n
    bulunmaktadır. Böyle yıkıcı tesirleri olabilen sihrin tesirinden korunabilmemiz
    için Kur’ân-ı Kerim’de bir sûre yer almaktadır: “De ki: ‘Yaratıkların şerrinden,
    bastırdığı zaman karanlığın şerrinden, düğümlere nefes eden büyücülerin
    şerrinden, hased ettiği zaman hasedçinin şerrinden, tan yerini ağartan
    Rabbe sığınırım.”2104
    Bu sûrede konumuzla direkt ilgili âyet şudur: “düğümlere üfleyip tüküren
    büyücü kadınların şerrinden”2105; “Düğümlere üfleyen kadınlar” ifadesiyle,
    sihir yapmak için bağladıkları düğümlere üfleyen kadınlar kast edilmiştir. Bu
    ibâre, “erkeklerin kadınlara düşkünlüğünden yararlanıp, naz ve işve ile onların
    zihinlerini çelerek istedikleri görüşe döndüren kadınlar” şeklinde de anlaşılmıştır.
    “Bunlar, düğüm gibi açılması zor olan erkekleri naz ve işveleriyle fikirden
    fikre döndürürler. Böylelerin, erkeklerin fikirlerini çelmek için döktükleri dil,
    yaptıkları işve, erkeklerin düğüm gibi düşüncelerini üfleyerek çözmeleri, onları
    çeşitli fitnelere düşürmeleri” şeklinde de tefsir edilmiştir.2106 Âyetin bu şekilde
    yorumlanması, telkinin sihir olduğuna, sihrin de telkinden ibaret olduğuna dair
    yukarıda kaydettiğimiz hususlara uygundur.
    İslâm’a rağmen müslümanların içinde icrâ-yı faâliyet gösteren büyücü ve
    sihirbazların, kaynağı Bâbil, Âsur, Eski Mısır, yahûdilik vs. gibi İslâm öncesi
    küfür ve şirk dönemlerine ulaşan efsun, tılsım ve büyüleri, onlara İslâmî bir
    kimlik vermek sûretiyle müslümanların câhil halk tabakası arasına yaydıkları
    bilinmektedir. Bunda da en çok şamanlar, budist râhipler, maniheist din
    adamları, yahûdiler rol oynamış, karşı gelemeyince, ellerinde mevcut birtakım
    tılsım, efsun, vefk vs. büyü cinsinden hurâfeleri İslâm’a sokmaya çalışarak,
    bu yüce dini tahrif etme, Kur’an’ı topluma, anlaşılmaz bir sihir kitabı
    olarak algılatma yoluna gitmişlerdir. Böylece Kur’an’ı hükümsüz bırakma ve
    Onun denetiminden uzak kalan toplumlar üzerinde eski hâkimiyetlerini sürdürme
    maksadı gütmüşlerdir. Bunu gerçekleştirmek için, âyetlerden, hadislerden,
    esmâ-i hüsnâdan, bazı İslâmî duâlardan yararlanmışlar, bunları
    istismar ederek büyü yapmada kullanmışlardır. Hâlbuki İslâm büyüyü yasaklamış,
    bunun şirk ve küfür olduğunu bildirmiştir. Cinci olduğunu iddia
    eden muskacı, üfürükçü ve büyücüleri “hoca” sıfatıyla adlandırmışlar, dinin
    şirk ve küfür kabul ettiği bu sahtekârlıkları, müslümanlığın sahip çıktığı imajı
    vererek dine büyük darbeler indirmişlerdir.
    2104 113/Felak, 1-5
    2105 113/Felak, 4
    2106 Bkz. Fahreddin Râzi, Elmalılı ve S. Ateş’in Tefsirleri, Felak sûresi tefsiri
    ≈ 647 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Cİn, Şeytan, Büyü ve Gayb
    Görüldüğü gibi, “düğümlere üfleyenler”, İslâm’ı iptal ederek, Kurân-ı Kerim’i
    devre dışı bırakmak isteyen, içine sokuşturmak istedikleri hurâfe ve büyülerle
    tevhid dinini tahrif etme arzusunda olan İslâm düşmanlarıdır. Kur’ân-ı
    Kerim’in inmesi ve İslâm’ın bunların faâliyet alanlarında hâkim olmasıyla
    menfaatleri haleldâr olmuş bu tür kimseler, hem intikam almak, hem de eski
    sömürü çarklarını işletmeye devam edip, bu zavallı halkı pençelerinde tutmak
    için sihre meşrûiyet kazandırmak istemişlerdir. Yüce Allah’ın, “düğümlere
    üfleyenlerin şerrinden” kendisine sığınılmasını isteyerek, mü’minleri
    onların bu sinsi ve çok tehlikeli faâliyetlerine karşı uyarmasına bu açıdan da
    bakmak gerektiği kanaatindeyiz. Kısacası düğümlere üfleyerek sanat icrâ
    eden sihirbaz ve büyücülerin asıl tehlikesi, Kur’an’ı ve islâm’ı tahrif etmeye ve
    onları kötü amaçlarına yönelik istismar etmeye yönelik faâliyetleridir.
    Kur’ân-ı Kerim indiği zaman, dünyada mevcut tüm toplumlarda olduğu
    gibi, câhiliye Araplarında da karanlık korkuları vardı. Onlar, gece karanlığında
    cinlerin ortaya çıkıp kendilerini çarpacaklarına inandıklarından geceleyin
    bir dereye indiklerinde o derenin en büyük cinine sığınıyorlar ve böylece
    güven içinde olduklarına inanıyorlardı. Yine bu dönemde Araplar arasında,
    İnsanları hasta yapmak, onları istediği yöne sevketmek, onlara zarar vermek
    amacıyla sihir yapan erkek ve kadınlar vardı. Bunlar büyü yaparken, okuyup
    üfleyerek düğüm bağlarlardı. Yine toplum içinde, haset eden İnsanların nazarlarının
    değeceğine inanılır ve bunun için çeşitli tılsımlara, hurâfe yollarına
    başvurulurdu. Bu açıdan bu âyetlerin amacı, gecenin karanlığında cinlerin
    çarpacağını yahut büyücülerin İnsana zarar vereceğini veya mutlaka göz
    değeceğini anlatmak değil; tek kuvvet ve kudret sahibinin Allah olduğunu,
    O’na sığındıktan sonra hiç kimsenin ve hiçbir şeyin zarar veremeyeceğini,
    başkasına değil; yalnız Allah’a sığınmak gerektiğini anlatmaktır. 2107
    Cinlerin insanlara zarar verebileceği, çarpacağı, büyü yaparak cinler vasıtasıyla
    diğer İnsanların etki altına alınıp istenilen yöne sevkedileceği, öldürülebileceği,
    hastalandırılabileceği, hayvan şekline dönüştürülebileceği
    iddiaları, câhiliye döneminin birtakım yanlış kanaatleri olmalıdır. Bize göre,
    günümüzde bazı bilim dallarınca da kullanılan hipnoz vs. yollarla telkin, iknâ,
    şartlandırma, beyin yıkama durumları hâriç bir insanın irâdesinin etki altına
    alınması söz konusu değildir. Bir insan, bir konuda şu ya da bu yolla iknâ
    olabilir, etki altında kalabilir, ama attığı her adımda, her davranışında cüz’î
    irâdesini kullanması söz konusudur. Deli değilse, irâdesini kullandığı şeyler-
    2107 İzzet Derveze, Tefsîru’l-Hadis 1/197-198; S. Ateş, a.g.e. 11/191
    ≈ 648 ≈
    Ahmed Kalka n
    den de sorumludur. Çünkü Allah, irâdesini hayır ya da şerde kullanmakta
    serbest bırakmış, insanın davranışlarından sorumlu tutulacağını bildirmiştir.
    Ayrıca bir insanın hipnoz vs. yollarla devamlı bir sûrette telkin altında tutulup,
    başkasının emri altına girmesi de mümkün olmamalıdır. Çünkü bu durum,
    bir nevi uyku halidir. Bir kimseyi irâdesi dışında hipnotize etmek de mümkün
    değildir.2108 Bu sebeple de cinlerle irtibat kurarak ya da onları emri altına
    alarak, başkalarını öldürecek, eşinden boşattıracak ya da birisini istemediği
    bir kimseye âşık edecek davranışları yaptırtabilmek pek mümkün değildir.
    Bu iddialarda bulunanlar, ilgili şahısla doğrudan irtibatta bulunup onlara
    söz vs. yollarla telkinde bulunmuyorlar. Yazdıkları birtakım muskalarla ya da
    yaptırdıkları birtakım hurâfe mahsûlü, Bâbil, Âsur, Süryânî kalıntısı büyülerle
    hedef şahsı etki altına alabildiklerini ileri sürüyorlar. Bu iddialarını desteklemek
    için de cinleri kullandıklarını, onların kendi emirleri altında bulunduğunu
    iddia ediyorlar. Cinlerin İnsanların emrine girmeleri mümkün olmadığına
    göre, geriye bu iddiada bulunan sihirbaz ve büyücülerin cinler ve şeytanlarla
    dost olmaları kalıyor. Bu durumda, bu tür kimselerin cin ve şeytanlarla irtibat
    kurduklarını kabul etsek bile, başka İnsanları hasta ettirip hatta öldürebileceklerini,
    onları tesir altına alıp istedikleri her şeyi yaptırabileceklerini kabul
    etmek de mümkün değildir. Çünkü hayat veren ve öldüren yegâne güç Allah’tır.
    Bunlar O’na mahsus fiillerdir. 2109
    Ayrıca insanın koruyucu melekleri (hafaza melekleri) olduğunu da hatırdan
    çıkarmamak gerekir. Cin ya da şeytanların bu konuda bir gücü ve
    fonksiyonu yoktur. Kur’ân-ı Kerim’in çeşitli yerlerinde Yüce Allah, “Kullarımın
    üzerinde senin bir nüfûzun olamaz. Ancak sana uyan sapıklar bunun
    dışındadır”2110 buyurarak bu hususa işaret etmiştir. O zaman kâfir cin ya
    da şeytanların İnsanlar üzerindeki etkisi, gücü, sadece onları doğru yoldan
    saptırıp azdırmak, haram ve yanlış yollara sevkederek, Allah’ın kendilerine
    buğzetmesini temin etmek için kalplerine vesvese vermek, kötü telkinlerde
    bulunmaktır. Bu açıdan cin şeytanları ile, insan şeytanları aynı görevi yapmakta,
    her iki grup da telkin yoluyla İnsanları etkilemeye, tesir altına alıp
    kandırmaya çalışmaktadırlar. Şeytanların insanlara vesvese verdiği, onların
    insanın gönlüne getirdiği bu vesveselerin, gizli fısıltıların şerrinden, kandırmasından
    Allah’a sığınmak gerektiği Kur’an’da haber verilmektedir.2111 Nâs
    2108 Tahir Örs Özakkaş, Gerçeğin Dirilişine Kapı Hipnoz, s. 158/159
    2109 Bkz. 2/Bakara, 258; 15/Hıcr, 23
    2110 15/Hıcr, 42; benzer ifade için bkz. 14/İbrâhim, 22; 16/Nahl, 99; 17/İsrâ, 65
    2111 6/En’âm, 112, 121; 41/Fussılet, 36
    ≈ 649 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Cİn, Şeytan, Büyü ve Gayb
    sûresinde ise bu konuda şöyle buyrulmaktadır: “De ki: ‘İnsanlardan ve
    cinlerden ve İnsanların gönüllerine vesvese veren o sinsi vesvesecinin
    şerrinden, İnsanların İlâhı, İnsanların Hükümrânı ve İnsanların Rabbi olan
    Allah’a sığınırım.” 2112
    Yine Kur’an, şeytanın kıyâmet günü Allah’ın huzûrunda şöyle diyeceğini
    haber vermektedir: “İş olup bitince şeytan, ‘doğrusu Allah size gerçek
    vaad etti. Ben de vaad ettim, ama sonra caydım. Esasen sizi zorlayacak
    bir nüfûzum da yoktu; sadece çağırdım, siz de geldiniz. O halde beni
    değil; kendinizi kınayın. Artık ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız.
    Beni Allah’a şirk/ortak koşmanızı daha önce kabul etmemiştim.
    Doğrusu zâlimlere can yakıcı bir azap vardır’ der.” 2113
    Yine bu konuda: “Doğrusu şeytanın iman edenler ve yalnız Rablerine
    güvenenler üzerinde bir nüfûzu yoktur. Onun nüfûzu sadece, kendisini
    dost edinenler ve Allah’a şirk/ortak koşanlar üzerindedir. (O, sadece onları
    kandırabilir).”2114 buyurulmuştur. Bu âyetten cin ya da şeytanların telkin
    ve vesveselerine şirk koşanlarla şeytanı dost edinen günahkâr kimselerin
    kapılabileceğini anlıyoruz. İster büyücü, ister sihirbaz tarafından gönderilsin,
    ister cin ya da şeytan kendisi gitsin, kulağına fısıldayarak, gönlüne vesvese
    vererek etki altına aldığı kimse, demek ki şeytanın dostudur. Ona dost olanın
    da şu veya bu zorlamayla değil; yukarıdaki âyette2115 kendisinin de itiraf ettiği
    gibi özgür arzu ve irâdesiyle bunu yaptığı, şeytanın telkinine kapıldığı açıktır.
    Bu durumda da uğranılan zarardan sorumlu ve suçlu yine büyücü vs.
    değil; cüz’î irâdesini o yönde kullanan insandır. Sihirbazın sorumluluğu ayrı
    bir konudur. O zaman ister nüsha (muska) yazarak, ister çeşitli yollarla sihir
    yaparak, isterse düğümlere üfleyerek faâliyette bulunsun, büyücü ya da sihirbazların
    şerrinden Allah’a sığınmak gerekir. Cin ya da insan şeytanlarının
    şerri de, insanlara vesvese vermesi, kulaklarına fena şeyleri fısıldaması, onlara
    yanlış ve zararlı hususları telkin ederek dünya ve âhirette hüsrâna uğratmasıdır.
    Nitekim Ebu’l-Yüsr el-Pezdevî, ehl-i sünnet âlimlerinin çoğunun,
    cinlerin vesvese vermek sûretiyle insanlara etkili olabileceklerini söylediklerini
    kaydetmektedir. 2116
    2112 114/Nâs, 1-6
    2113 14/İbrâhim, 22
    2114 16/Nahl, 99-100
    2115 14/İbrâhim, 22
    2116 Pezdevî, Usûlü’d-Dîn, s. 226; Krş. Kılavuz, TDV. İslâm Ansiklopedisi, Cin
    Maddesi, 8/9
    ≈ 650 ≈
    Ahmed Kalka n
    İnsan şeytanlarının telkin vs. yollarla, medyayı kullanarak, ya da ferdî hareket
    ederek, kişide, âilede, toplumda nasıl tahribat yapabildiklerini yukarıda
    açıklamaya çalıştık. Eski sihirbazların daha dar imkânlarla hakkı bâtıl, bâtılı
    hak göstererek küfrü yaymaya, hâkim kılmaya çalıştıkları gibi, günümüzde
    de daha geniş çapta İnsanları telkin altına alıp gözlerini boyayarak, beyinlerini
    yıkayarak, hakkı bâtıl, bâtılı hak gösterip şerri, fitne ve fesâdı hâkim
    kılmaya çalışan modern büyücü ve sihirbazlar vardır. Bunların zarar ve etkisinden
    korunmak için Allah’ın yardımını dilemek, O’na sığınmaktan başka
    çare yoktur. O zaman, eski sihirbazların da, yeni büyücülerin de, şeytanların
    da başvurdukları yol “telkin”dir ve hedefleri de İnsanları şirk ve küfre düşürmektir.
    Onların dünyada mutsuzluğa, âhirette azâba uğratmak, devamlı
    ruh sıkıntıları, stres ve bunalımlar içinde yaşatarak, sonuçta hastalandırıp
    delirtmek, inkâra, intihara kadar götürmektir. Küfre ve şirke, inançsızlığa,
    ahlâksızlığa sevketmektir.
    Buraya kadar saydığımız şu hususların şerrinden Yüce Yaratıcı’ya sığınılmasını
    gerektirecek büyük felâketler olduğu açıktır. İnsanoğlu bu felâketlere,
    bu acı sonuçlara kendisini insan ya da cin şeytanlarının telkinlerine teslim
    etmesi, irâdesini bu yönde kullanması sebebiyle uğramaktadır. O halde kişi,
    suçu büyücü ve sihirbazda, şeytan ya da cinde değil; kendisinde aramalıdır.
    Tarih boyunca Cenâb-ı Hakk’ın bu konudaki Sünnetinin, sihrin iptal edilmesi
    (tesirsiz bırakılması), büyücülerin perişan ve mağlûp edilmesi şeklinde tecellî
    ettiğini hatırdan çıkarmamak gerekir.2117 Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de bu konuda,
    “büyücü nereden gelirse gelsin, başarı kazanamaz.”2118; “Sihirbazlar
    gelince Mûsâ onlara, ‘atacağınızı atın’ dedi. Attıklarında Mûsâ ‘Yaptığınız
    sihirdir, fakat Allah onu boşa çıkaracaktır. Allah fesatçıların/bozguncuların
    işini elbette düzeltmez. Suçlular/günahkârlar istemese de Allah sözleriyle
    hakkı gerçekleştirecektir’ dedi.”2119 buyurulmaktadır.
    Burada konuyla ilgili olarak Hz. Peygamber’den nakledilen bir hadisi kaydetmenin
    yerinde olacağını düşünmekteyiz: Hz. Peygamber, devamlı içki
    içen ayyaş kimselerin, sihre inanan ve doğru olduğunu tasdik edenlerin,
    sıla-i rahmi kesenlerin, kâhinlerin, yaptığı iyilikleri başa kakan kimselerin cennete
    giremeyeceğini söylemiştir.2120 Bir diğer hadislerinde ise Rasûlullah, sihir
    yapan kimsenin Allah’a şirk/ortak koşmuş olacağını bildirmiştir. 2121
    2117 F. Râzi, T. Kebir, 3/273
    2118 20/Tâhâ, 69
    2119 10/Yûnus, 80-81
    2120 Ahmed bin Hanbel, 3/14, 83; 4/399
    2121 Nesâî, Tahrîm 19, hadis no: 4076; A.Osman Ateş, a.g.e. s. 230-250
    ≈ 651 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Cİn, Şeytan, Büyü ve Gayb
    Günümüzde halk, sihirbazların yaptıkları çoğu şeyin duyu organlarının
    yanıltılmasına dayandığını, kendisini seyreden ya da kendilerine program
    yaptıranların verdikleri para olmadan sihirbazların, büyücülerin karınlarını
    bile doyurmaktan âciz olduklarını bilmektedirler. Geçmişte sihir ya da büyü
    olarak takdim edilen pek çok olay, artık müsbet bilimlerin ilgi alanına girmiş,
    sebebi, mâhiyeti, sonucu açıklanabilir konuma gelmiştir. Yukarıda saydığımız
    sihir çeşitlerinin ikinci grubu olan güçlü ruh sahiplerinin büyüsüyle ilgili
    olarak müfessirlerin kaydettiği bazı hususlar vardır ki günümüzde bunları
    kabul etmek, pek mümkün görünmemektedir. Meselâ bu gruba giren güçlü
    ruh sahibi kimsenin, kendi bedeninin dışında etki edebilecek kadar irâdesinin
    güçlendiği, eşyada, hayvanlarda, İnsanlarda kendi vücuduymuş gibi
    tasarruf yapabildiği, dilediği zaman başkalarının bünye ve şeklini değiştirebildiği,
    İnsanı öldürecek, diriltecek ya da sözgelimi eşek haline getirebilecek
    hüner elde edebildiği, havada uçup suda yürüyebildiği ileri sürülmektedir.
    Artık çağımızda, bir eşyaya ya da insana dokunmadan, ya da belli fizikî
    kanunlara göre çalışan araçların yardımı olmadan uzaktan etki etmenin
    mümkün olduğunu ileri sürmek çok güçtür. Bu husus, son derece tartışmaya
    müsâit bir konudur. Biyoenerji olayında olduğu gibi, makul bilimsel bir
    açıklaması mevcut olmalıdır. Bir eşyayı dokunarak kaldırabilir, yerini değiştirebilir,
    ya da imha edebilirsiniz. İnsan da buna dâhildir. Ancak, günümüzde
    onlara uzaktan tesir etmenin, zarar vermenin, ya da imha etmenin yolları
    bellidir. Ya top-tüfek vs. atarsınız, ya uçakla, füzeyle bombalarsınız, ya da lazer
    vs. gibi ışınlarla çalışan silâhlar geliştirerek elinizi dokunmadan hedefiniz
    olan varlığı imha edersiniz. Veya o eşya ya da canlı ışınlarla bombardımana
    tâbi tutarsınız. Onu hasta eder veya ölümüne sebep olursunuz. Uzaktan kumandalı
    bombalarla, evinde oturan birini, uçakta veya arabasında yolculuk
    yapanları havaya uçurabilirsiniz. Geçmişte sihir olarak nitelendirilebilecek bu
    olayların hemen hepsinin bilimsel bir açıklaması mevcuttur. Eğer İnsanları
    uzaktan büyü ve sihir yoluyla öldürmek mümkün olsaydı, dünyanın dört bir
    yanına dağıtılmış, sürülmüş, katliama, soykırıma uğratılmış yahûdiler, sihir işlerini
    en iyi bilen bir millet olarak bunu düşmanlarına tatbik eder, onların baskı
    ve zulümlerinden kurtulurlardı. Hâlbuki tarih bize bunun aksini söylüyor.
    Bu açıdan sihir yoluyla insanlara zarar vermek, onları öldürmek hususundaki
    iddialar, düşmanlarından savaş vs. yollarla doğrudan intikam alamayan,
    onların karşısına çıkamayan, ezilmiş, mağlup olmuş zavallı kişi ve
    toplumların, hasımlarının kalbine korku salmak, onların zararlarından emin
    ≈ 652 ≈
    Ahmed Kalka n
    olmak maksadıyla çaresizlik içinde başvurdukları, sığınıp teselli aradıkları bir
    husus olmalıdır. Yukarıda da belirtildiği gibi, sihir ve büyünün İsrâiloğulları,
    Süryânîler gibi güçsüz toplumlarda, ilkel kabilelerde yayılması, Mısır’da,
    İran’da Bâbil’de tevhid devirlerinde yasaklandığı için el altından gizli gizli devam
    etmesi, bu görüşümüzü destekleyen hususlardandır.
    İnsana hayat vermek, ya da onu öldürmek, ancak Cenâb-ı Hakk’ın irâdesiyledir.
    Bu iş, Allah’ın elindedir ve O’nun emriyle meydana gelmektedir.
    İnsanların ya da başka nesnelerin bu hususta, sebep olmaktan öteye bir
    fonksiyonu yoktur. Bu konularda insan diler, Allah da onun sonucunu yaratır.
    Bu sebeple, öldürmek maksadıyla bir İnsana ateş eden kimse de, Allah
    dilemedikçe karşısındakini öldüremez. Kurşun seker, isabet etmez, öldürücü
    şekilde yaralayamaz vs. sebeplerden dolayı kişi bu arzusuna erişemez.
    Öldürme ve diriltmenin Allah’a ait olduğuna dair birçok âyet vardır. Meselâ:
    “Doğrusu, dirilten ve öldüren Biziz. Hepsinin gerisinde de Biz kalırız.” 2122
    Kısacası herhangi bir zahmet, tehlike ya da gayret ve çalışmaya girmeden
    oturduğu yerden büyü yaparak bir kimsenin hasımlarını bertaraf etmesi,
    imha etmesi sözkonusu değildir. Bu, “sünnetullah”a, Allah’ın kâinata koyduğu
    değişmez tabiî kanunlara ve irâdesine aykırıdır. İnsanlar açısından bu, mümkün
    de değildir. Eğer böyle bir şey mümkün ve câiz olsaydı, Hz. Peygamber,
    düşmanlarıyla savaşa çıkmaz, ordular tertip etmez, müslümanlar kendilerini
    tehlikeye atmaz, şehid vermezlerdi. Hasımlarını daha kolay ve zahmetsiz,
    tehlikesiz olan bu yolla ortadan kaldırmaya çalışırlardı. Yahûdiler, hıristiyanlar,
    müşrikler, münâfıklar, İslâm düşmanları da bu yolla Hz. Peygamber’i,
    sonraları müslümanların liderlerini, komutanlarını ortadan kaldırmaya muvaffak
    olurlardı. Hâlbuki böyle bir şey sözkonusu olmamıştır. Hz. Peygamber,
    düşmanlarının karşısına silâhıyla, ordusuyla çıktığı gibi, düşmanları da O’nun
    karşısına silâhlarıyla, askerleriyle çıkmışlar ve çarpışmışlardır.
    Sihirbazların, eşyaların şeklini değiştirebildikleri, bir İnsanı eşek yapabildikleri
    iddiası da artık günümüzde komik kabul edilen bir husustur. Bunun
    mümkün olamayacağını herkes bilir. Bir canlının anatomisini değiştirmek, onu
    başka kılıklara sokmak, onun hayatına son vermek demektir. Bu, Kur’an’da
    “mesh” diye bahsedilen olaydır ki, bunun gerçekleşebilmesi, ancak Cenâb-ı
    Hakk’ın kudreti dâhilindedir. Allah’tan başka varlıkların, kendileri de âciz birer
    varlık olan sihirbazların bunu yapabilmesi mümkün değildir.
    2122 15/Hıcr, 23
    ≈ 653 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Cİn, Şeytan, Büyü ve Gayb
    Günümüzde, artık havada uçmanın, denizde yürümenin de orijinal bir tarafı,
    sihir diye nitelendirilebilecek bir yönü kalmamıştır. Sıradan İnsanlar bile,
    biraz pilotluk eğitiminden sonra uçabilmekte, kanat, ya da paraşüt takarak
    tehlikesizce aşağılara süzülmekte, ayağına deniz paleti takan herkes bir
    motorun arkasından iple tutunarak denizin üstünde süratle kayabilmektedir.
    Bunların, tabiatta mevcut olan birtakım denge kanunlarına bağlı olduğunu
    da herkes idrâk etmektedir. 2123
    HZ. PEYGAMBER’E BÜYÜ YAPILDI MI?
    Başta Buhârî ve Müslim olmak üzere, hadis kitaplarında Peygamberimiz’e
    (s.a.s.) büyü yapıldığına dair rivâyetler vardır. Önce bu rivâyetleri görelim:
    Hz. Âişe şöyle demiştir: “Benî Zureyk yahûdilerinden Lebîd bin el-A’sam
    adlı bir kimse, Hz. Peygamber’e büyü yaptı. O kadar ki, Rasûlullah bir şeyi
    yapmadığı halde kendisine onu yaptığı hayali gelirdi. Nihâyet günün yahut
    gecenin birinde Rasûlullah (s.a.s.) duâ etti, sonra tekrar duâ etti, sonra tekrar
    duâ etti; sonra bana şöyle dedi: “Yâ Âişe, kendisinden fetvâ istediğim
    şey hakkında Allah’ın bana fetvâ verdiğini bildin mi? Bana iki kişi geldi, birisi
    başucumda, diğeri de ayakucumda oturdu. Daha sonra başucumda
    oturan ayakucumda oturana yahut ayakucumdaki başucumdakine: ‘bu
    zâtın rahatsızlığı nedir?’ diye sordu. O da: ‘Büyülenmiştir’ diye cevap verdi.
    Öteki. ‘Ona kim sihir yapmıştır?’ diye sordu. Diğeri de: ‘Lebîd bin el-
    A’sam’ cevabını verdi. Sonra: ‘Büyü hangi şeye yapılmıştır?’ dedi. Öteki:
    ‘Bir tarakla, saç döküntüsüne ve bir de erkek hurma tomurcuğunun içine’
    dedi. Diğeri: ‘O büyü nerededir?’ diye sordu. Öteki: ‘Zû Ervân kuyusunda’
    diye cevap verdi.” Hz.Âişe dedi ki: ‘Daha sonra Rasûlullah ashâbından
    bazı kimselerle beraber oraya gitti. Sonra bana: “Yâ Âişe! Vallahi o kuyunun
    suyu kına ıslatılmış gibi kırmızımtırak, etrafındaki hurması da şeytanların
    başları gibiydi” dedi. Bunun üzerine ben: ‘Yâ Rasûlullah, sen o sihri çıkarıp
    yakmadın mı?’ diye sordum. Rasûlullah: “Hayır, Bana Allah âfiyet verdi. İnsanlara
    bir kötülük getirmekten çekindim. Emrettim de o kuyu kapatıldı”
    buyurdu.” 2124
    2123 A. Osman Ateş, Kur’an ve Hadislere Göre Cinler-Büyü, s. 224-229
    2124 Müslim, Selâm 43; Karşılaştırın: Buhârî, Bed’ü’l-Halk 11, Tıb 47; İbn Mâce, Tıb 45, hadis no:
    3545; Ahmed bin Hanbel, Müsned VI/57
    ≈ 654 ≈
    Ahmed Kalka n
    Bu konuda Hz. Âişe’den gelen rivâyetlerin birçoğunda sihir yapan kimsenin
    yahûdi Lebîd bin el-A’sam olduğuna dair bir bilgi yoktur. Bu hadislerde
    sadece Hz. Peygamber’e büyü yapıldığından bahsedilmemektedir.2125 Bu
    rivâyetlerin tamamına göre, Lebîd bin el-A’sam ya da bir başkası tarafından
    yapılan bu sihir Hz. Peygamber’e tesir etmiştir. Hadis rivâyetindeki “Sihirlenmesi
    dolayısıyla, Hz. Peygamber’e, bir şeyi yapmadığı halde onu yaptığı
    hayali gelirdi” ifadesiyle işaret edilen hususa diğer bazı rivâyetlerde açıklık
    getirilmiştir. Bunlara göre, Rasûlullah’a yapmadığı halde yapıyormuş hayali
    gelen hususun, hanımlarıyla cinsel ilişkide bulunmasıyla ilgili olduğu anlaşılmaktadır.
    Nitekim Buhârî ve Ahmed bin Hanbel’in kaydettiklerine göre Hz.
    Âişe: “Rasûlullah’a sihir yapılmıştı. Bu durumda, kendisi hanımlarına cinsî
    münasebet için yaklaşmadığı haldeyken, onlara yaklaşır durumda olduğunu
    zannederdi” demiştir. Râvi Süfyan bin Uyeyne de, “İşte bu, büyüden meydana
    gelebilecek rahatsızlığın en şiddetlisidir” demektedir.2126 Diğer bir rivâyete
    göre ise Hz. Peygamber’in bu rahatsızlığı yaklaşık altı ay kadar sürmüştür.
    2127
    Hz. Peygamber’e sihir yapıldığından bahseden diğer bir rivâyet, Zeyd bin
    Erkam’dan (r.a.) nakledilmiştir. Ahmed bin Hanbel tarafından kaydedilen bu
    rivâyet de şöyledir: Zeyd bin Erkam’dan, “Yahûdilerden bir adam Rasûlullah’a
    sihir yaptı. Bunun üzerine Hz. Peygamber birkaç gün rahatsız oldu.
    Nihâyet Cebrâil (a.s.) gelerek Rasûlullah’a: ‘Sana yahûdilerden bir adam
    büyü yaptı. Bir ipe düğümler atarak filan kuyuya attı, oraya o sihri çıkartıp
    getirecek bir adam gönder’ dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber Hz. Ali’yi
    gönderdi. Hz. Ali de o ipi çıkararak getirdi ve çözdü. Bundan dolayı Hz. Peygamber
    sanki bağlarından çözülmüş gibi rahatladı. Bunu o yahûdiye söylemediği
    gibi, ölünceye kadar onun yüzünü de görmedi.”2128 En-Nesâî’nin
    Zeyd bin Erkam’dan yaptığı bu konudaki rivâyetinde ise sihri çıkarmak üzere
    gönderilen kimsenin Hz. Ali olduğu belirtilmemiştir. 2129
    Zeyd bin Erkam’dan yapılan bu rivâyetlerde büyüyü kuyudan çıkarmak
    için Hz. Ali’nin veya bir başka sahâbînin gönderildiğinden söz edilirken; bu
    konuda Hz. Âişe’den yapılan yukarıda kaydedilen hadislerde ise, Hz. Peygamber’in
    yanına ashâbından bazı kimseleri alarak sihrin bulunduğu kuyuya
    kendisinin gittiğinden bahsedilmektedir. Bu durum, söz konusu rivâyetlerde
    2125 Bkz. Buhârî, Cizye 14; Tıb 49, 50; Edeb 56; Ahmed bin Hanbel, VI/63-64, 96
    2126 Buhârî, Tıb 49, Edeb 56; Ahmed bin Hanbel, VI/63
    2127 Ahmed bin Hanbel, Müsned VI/63
    2128 Ahmed bin Hanbel, Müsned IV/367
    2129 Nesâî, Tahrim 20, hadis no: 4077
    ≈ 655 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Cİn, Şeytan, Büyü ve Gayb
    zabt yönünden bazı kusurların mevcut olduğunu hatıra getirmektedir. Yani,
    râvîlerin olayı iyi zapt edemedikleri ortaya çıkmaktadır. Zeyd bin Erkam’dan
    nakledilen ve Ahmed bin Hanbel ile Nesâî tarafından kaydedilen son hadiste,
    düğümler atılarak sihir yapılan ipin kuyudan çıkarılıp getirildiği, “bu
    düğümler çözülünce, Hz. Peygamber’in sanki bağlarından kurtulmuşçasına
    ferahladığı”ndan söz edilmektedir. Bu ifade, Buhârî’nin de aralarında olduğu
    kaynaklardaki başka bir hadis rivâyetinde Fâtiha okuyarak üflenen bir delinin
    bağdan çözülür gibi olduğundan, aynı kelimelerle söz edilmektedir.2130 Bu
    durumda, bir yahûdinin yaptığı büyünün, Hz. Peygamber’de bir delide gözlenebilecek
    bir tesir meydana getirebileceğini, doğrusu insanın gönlü kabul
    edemiyor. Peygamberimiz’e büyü yapıldığından bahseden bu rivâyetlerin
    sadece Hz. Âişe ve Zeyd bin Erkam’dan (r.a.) gelen âhad haberler olduğu
    görülmektedir.
    Felak ve Nâs sûrelerinin nüzul sebebi olarak, bazı müfessirler bu konudaki
    hadis rivâyetlerini gösterirler. Peygamberimiz’in, kendisine yapıldığı ileri
    sürülen büyüden kurtulması için bu iki sûrenin indiği iddia edilir. Bu âlimlere
    göre bu sûreler Medine’de nâzil olmalıdır. Çünkü Peygamberimiz’e büyü
    yaptığı ileri sürülen Lebîd bin el-A’sam, Medine’li bir yahûdidir ve meydana
    geldiği ileri sürülen bu olayın, hicretten çok sonra olduğunu rivâyet sahipleri
    belirtir. Ancak, Felak ve Nâs sûreleri Mekkîdir, Fîl sûresinden sonra
    Mekke’de nâzil olmuştur. Bu durumda Hz. Peygamber’e sihir yapıldığından
    bahseden mezkûr rivâyetlerin bu sûrelerin inmesiyle herhangi bir ilgisi söz
    konusu değildir.
    Mu’tezile, bu konuyla ilgili rivâyetleri Hz. Peygamber’in ismetine aykırı olduğu
    gerekçesiyle tamamen reddetmiştir. Ehl-i sünnet’e mensup bir kısım
    âlimler, sihrin hakikatinin olmadığını, büyü adına görülen şeylerin bâtıl birtakım
    hayaller olduğunu söylemişlerdir. Bunlar arasında Ebû Ca’fer Esterebâzî
    ile hanefî âlimlerden Ebû Bekr er-Râzî de vardır. Zâhirîlerden İbn Hazm’ın da
    bu görüşte olduğu kaydedilmektedir. Dolayısıyla bu âlimler de, bu rivâyetlerin
    sahih olmadığını kabul etmektedirler.
    2130 Buhârî, İcâre 16, Tıb 39; Ebû Dâvud, Büyû’ 37, Tıb 19; Ahmed bin Hanbel, V/211
    ≈ 656 ≈
    Ahmed Kalka n
    Peygamberimiz’e Sihir Yapılmadığına, Yapılmışsa Tesir Etmediğine
    Dair Deliller:
    Müşriklerin Peygamberimiz’e “meshûr = büyülenmiş” dediklerini
    ve bu ithamların kesinlikle yanlış olduğunu Kur’an vurgular:“...Zulmedenler
    dediler ki: ‘siz olsa olsa, ancak büyülenmiş (meshûr) bir adama
    uymaktasınız.’ Bir bakıver; senin için nasıl örnekler verdiler de böylece
    saptılar. Artık onlar hiçbir yol da bulamazlar.”2131; “Biz onların seni dinlediklerinde
    ne için dinlediklerini, gizli konuşmalarında da o zâlimlerin ‘siz
    büyülenmiş (meshûr) bir adamdan başkasına uymuyorsunuz’ dediklerini
    çok iyi biliriz.” 2132
    Peygamberimiz, bir kâhin olmadığı gibi, mecnûn (cinlenmiş, cinler
    tarafından deli edilmiş) de değildir:“ (Ey Muhammed!) Sen öğüt
    ver. Rabbinin nimetiyle sen ne bir kâhinsin, ne de cinlenmiş bir deli. Yoksa
    onlar ‘Muhammed bir şâirdir; onun, zamanın felâketlerine çarpılmasını
    gözetliyoruz’ mu diyorlar?”2133; “(Rasûl’üm), sen -Rabbinin nimeti sâyesinde-
    mecnun değilsin.”2134; “(Sizin yakînen tanıdığınız) arkadaşınız (Muhammed)
    mecnun değildir.”2135
    Kur’an, Peygamberimiz’i İnsanların şerlerinden Allah’ın koruyacağını net
    biçimde ifade ediyor. “...Allah seni İnsanlardan korur.” 2136
    Sihir ve büyü yapanlar iflâh olmaz, başarılı olamaz: “...Yaptıkları, sadece
    bir büyücü hilesidir. Büyücü nereye varsa iflâh olmaz”2137; “Mûsâ, ‘size
    hak geldiğinde onun için (hep böyle) mi dersiniz? Bu bir sihir midir? Hâlbuki
    sihirbazlar/büyücüler iflâh olmazlar’ dedi.” 2138; “Onlar (iplerini) atınca,
    Mûsâ dedi ki: ‘Sizin getirdiğiniz sihirdir. Allah onun bâtıl olduğunu
    mutlaka açığa çıkaracaktır. Çünkü Allah fesatçıların/bozguncuların işini
    2131 25/Furkan, 8-9
    2132 17/İsrâ, 47
    2133 52/Tûr, 29-30
    2134 68/Kalem, 2
    2135 81/Tekvîr, 22
    2136 5/Mâide, 67
    2137 20/Tâhâ, 69
    2138 10/Yûnus, 77
    ≈ 657 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Cİn, Şeytan, Büyü ve Gayb
    düzeltmez.”2139 Hz. Peygamber’e büyü yapılıp bunun tesir ettiğiyle ilgili rivâyetler,
    büyücülerin başarılı olamayacağını ifade eden âyetlere ters düşmektedir.
    Hz. Mûsâ karşısında başarısızlıkları ortaya serilen büyücülerin Peygamber’e
    karşı başarılı olmaları da düşünülemez.
    Cinlerin ve büyük cin şeytanın gücü ve egemenliği yoktur: Büyünün
    en etkin şekilde ve İnsana zarar verecek tarzda kullanılmasının (kara
    büyü), kötü ve kâfir cinlerle yapılan büyü olduğu söylenir. Hâlbuki, kâfir ve
    şerli cinlerin lideri İblis’tir, şeytandır. Onun, tüm insanlara ve özellikle mü’minlere
    karşı ne yapıp yapamayacağını Kur’an tartışmaya gerek bırakmayacak
    kadar net bir şekilde açıklar. “Kur’an okuduğun zaman, (önce) o kovulmuş
    şeytandan Allah’a sığın! Gerçek şu ki: İman edip de yalnız Rablerine
    tevekkül edenler üzerinde onun bir saltanatı/hâkimiyeti yoktur.”2140Allah,
    İblis’in kıyâmet günü, kendisine uyanlara söyleyeceğini haber verdiği ifade
    şöyledir: “Zaten benim sizin üzerinizde hiçbir hükmüm ve nüfûzum da
    yoktu. Yalnız, ben sizi (bâtıla) çağırdım (size vesvese verdim), siz de bana
    hemen icâbet ettiniz.”2141; “Doğrusu o Benim kullarım yok mu, ey şeytan
    senin onlar üzerinde hiçbir hâkimiyetin yoktur. (Çünkü onlar için) vekil olarak
    Rabbin yeter.”2142 “Benim hâlis kullarıma karşı senin bir gücün yoktur.
    (Senin gücün) ancak sana uyan azgınlara (yeter).”2143; “Şeytanların kime
    ineceğini size haber vereyim mi? Onlar, günaha, iftiraya düşkün olan herkesin
    üstüne inerler. Bunlar (şeytanlara) kulak verirler ve onların çoğu yalancıdır.”
    2144
    Seyyid Kutub, bu konuda şöyle der: “Peygamberimiz (s.a.s.) hakkında
    -sahih, fakat mutevâtir olmayan- bazı hadisler rivâyet edilmiştir... Evet, bu
    türlü rivâyetler var. Fakat bu zayıf rivâyetler peygamberliğin fiil ve tebliğlerindeki
    “ismet” sıfatına muhâlif düşmektedir. Peygamber (s.a.s.)’in her sözü ve
    her hareketi birer sünnettir ve şeriattır. Bu itikat esasıyla o hadislerin bağdaştırılması
    mümkün değildir. Müşrikler Peygamberimiz’e büyülenmiş, sihir
    yapılmış bir kimse gözüyle bakınca Allah Teâlâ derhal âyet inzal buyurarak
    onda sihir ve büyü gibi şeylerin bulunmadığını haber verdi. Mezkûr hadisler
    Kur’an’daki bu habere de muhâlif düşmektedir. Onun için bu rivâyetler uzak
    görülmektedir. İnanç ve akîde ile ilgili meselelerde bu türlü “âhad” hadisler-
    2139 10/Yûnus, 81
    2140 16/Nahl, 98-99
    2141 14/İbrâhim, 22
    2142 17/İsrâ, 65
    2143 15/Hıcr, 42
    2144 26/Şuarâ, 221-223 Yine bkz. 16/Nahl, 100.
    ≈ 658 ≈
    Ahmed Kalka n
    le hükmolunamaz. Akaidde yegâne kaynak Kur’an’dır. Hadis kaynaklarına
    gelince; inanç mevzûunda sadece “mütevâtir” olan hadislerle amel edebiliriz.
    Mezkûr hadisler ise mütevâtir değildir. Bütün bunların dışında şunu da
    belirtelim ki, Felak ve Nâs sûrelerinin Medine’de nâzil olduğuna işaret eden
    zayıf rivâyetlerin yanında, Mekke’de nâzil olduğuna dair çok daha kuvvetli
    rivâyetler vardır; tercih edilen rivâyetler de bunlardır.” 2145
    Mevdûdi de, Felak ve Nâs sûrelerinin Peygamberimiz’e yapıldığı iddia
    edilen sihirle ilgisinin olmadığı kanaatini taşır. Bu konuda şunları söyler: “Muavvizeteyn
    (Felak ve Nâs) sûrelerinin Mekkî olduğu çok kuvvetle muhtemeldir.
    Hasan Basrî, İkrime, Atâ, Câbir bin Zeyd ve İbn Abbas’dan bir kavle
    göre Mekke’de nâzil oldu. Bu sûrelerin sadece sihir hakkında nâzil olduğunu
    düşünmeye; Felak sûresinde sadece bir tek âyetin “Ve düğümlere üfleyip
    büyü yapan üfürükçüleri şerrinden”2146 âyetinin sihirle ilgili olması, diğer
    âyetlerin ise sihirle ilgili olmaması engeldir. Ayrıca Nâs sûresinin bütününün
    de sihirle ilgisi yoktur. Dolayısıyla Mekkî olduğunu söyleyenlerin sözü daha
    kuvvetlidir.” 2147
    Elmalılı Hamdi Yazır ise, Hz. Peygamber’e sihir yapılmasıyla ilgili rivâyetler
    hakkında şunları söyler: “Bu rivâyetlerin hepsinin sıhhati kabul edildiği takdirde
    bile Rasûlullah’a velev bir an için olsun bir sihir yapılmış olduğuna mutlaka
    itikadın vücûbunu ifade edecek kuvveti hâiz değildir. Zira esas itibarıyla
    haber-i âhad hudûdunu geçmiş değillerdir. Haber-i âhadın sıhhati ise itikadın
    cevâzını ifade etse bile vücûbunu ifade eylemez. Hâlbuki bunda itikadın vücûbu
    şöyle dursun, Kur’an’ın nassına muhâlif olduğundan dolayı câiz bile
    olamayacağına kaail olanlar vardır. Nitekim İmam Mâturidî’den nakledildiğine
    göre Ebû Bekir Esam, “burada, rivâyet edilmiş olan sihir hadisi metrûktür,
    çünkü bu, kâfirlerin Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm’a meshûr demelerinin doğru
    olmasını gerektirecektir. Bu ise, Kur’ân-ı Azîmü’ş-Şân’ın nassına muhâliftir”
    demiştir. 2148
    Müfessir M. İzzet Derveze de, “Şeyhayn’ın Hz. Âişe’den naklettikleri bu
    hadis rivâyeti karşısında hayret ediyoruz”2149 demektedir.
    Hamdi Yazır, bu konuda, “Peygamber’e ‘sihirbaz’ ve nübüvveti yönünden
    2145 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, Hikmet Y. c. 16, s. 445-446
    2146 113/Felak, 4
    2147 Mevdûdî, Tefhîmu’l Kur’an, c. 7, s. 312
    2148 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y. c. 9, s. 6356
    2149 İzzet Derveze, et-Tefsîru’l-Hadîs c. 1, s. 199-200
    ≈ 659 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Cİn, Şeytan, Büyü ve Gayb
    ‘sihirlenmiş’ diyenin küfründe şüphe yoktur. Burada üç mesele vardın: Birincisi
    sihrin vukuu, ikincisi Peygamber’in bu sihirden etkilenmesinin vukuu,
    üçüncüsü bu sûrelerin (Felak ve Nâs) nüzûl sebebi olup olmaması... Peygamber’e
    bir sihir yapıldığına ve O’nun hasbelbeşeriyye ondan biraz müteessir
    ve müteellim (etkilenmiş ve acı duyup rahatsızlanmış) olduğuna itikad
    etmek câiz olabilirse de, vâcip değildir”2150 demektedir.
    Bu konudaki hadis rivâyetleri doğru olsa; büyücülerin, bütün peygamberlere,
    sâlihlere zarar vermeye, kendilerine büyük mülk sağlamaya güç yetirebilmeleri
    gerekir. Allah, Peygamber’e “büyülenmiş” diyenleri reddetmektedir.
    Bu rivâyet doğru olsa, müşriklerin Hz. Peygamber hakkındaki bu sözlerinin
    doğru olması gerekir ve kendisi bu kusurla illetli olur. Bu ise Peygamberlik
    makamı için câiz değildir. Peygamber’e büyü yapıldığı kabul edilirse, Peygamberin
    getirdiği tüm şeriatten şüpheye düşülebilir. Muhâlifleri, cin ve büyü
    aracılığıyla Rasûlullah’a istediklerini söyletip yaptırabilir. Rasûlullah’ın getirdiklerinin
    ne kadarının Allah’a ait olduğu, ne kadarının sihir etkisiyle söyletene
    ait olduğu bilinemez.
    Felak sûresinin âyetleri, bir tek âyet hâriç, büyücülerle ilgili değildir. Bu
    sûredeki âyetler, karanlıktan, hasetçilerden, her türlü yaratıkların şerrinden
    Allah’a sığınmayı emretmektedir. Bundan sonra gelen Nâs sûresinde de insanlara
    kötülük aşılayan, onları kötü yollara sürmeğe çalışan insan ve cin
    vesvecilerinden Allah’a sığınmak emredilmektedir. Bütün rivâyetler, Felak ile
    Nâs sûrelerinin beraber indiğini söylemektedir. Cin ve insan vesvesecilerinden
    Allah’a sığınmayı emreden Nâs sûresinin bu rivâyetlerde anlatılan büyü
    olayıyla bir ilgisi yoktur.
    Bu, özellikle Mekke’de müslümanları kandırıp İslâm’dan döndürmeğe çalışan
    Mekke müşriklerinin telkinlerine, fiskoslarına işarettir. Orada bir avuç
    müslüman, bir yandan her biri birer şeytan gibi kendilerini dinlerinden döndürmek
    için kandırmağa çalışan müşrik İnsanların, bir yandan da görünmez
    cin şeytanlarının kötü vesvese ve telkinleriyle karşı karşıya idiler. Onun için
    Nâs sûresinde müslümanlara cin ve insan şeytanlarının vesveselerinden Allah’a
    sığınmaları emredilmektedir. Bu, Mekke şartlarında bir yandan müşrik
    telkinleri, bir yandan da görünmez şeytan vesveselerinin tesiri altında kalan
    bazı müslümanların durumlarını yansıtmaktadır. “Böylece Biz, her peygambere
    insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Bunlar aldatmak için birbir-
    2150 Elmalılı Hamdi Yazır, a.g.e. 9/6358
    ≈ 660 ≈
    Ahmed Kalka n
    lerine yaldızlı sözler fısıldarlar...”2151 âyeti, insan ve cin şeytanlarının, insanlara
    kötü düşünceler aşıladıklarını bildirmekte, “Ne zaman şeytandan bir kötü
    düşünce seni dürtüklerse Allah’a sığın.”2152 âyeti de bu gibi telkinlerden Allah’a
    sığınmayı emretmektedir. Bu âyetlerin hepsi Mekke şartlarında inmiştir.
    Ayrıca bu konudaki hadis rivâyetleri çelişkilerle doludur. Çünkü, birinde
    büyü yapan Lebîd’in yahûdi, ötekinde yahûdilerin antlısı (onlarla antlaşmalı)
    bir münâfık olduğu; bir başkasında ise Peygamber’e hizmet eden bir yahûdi
    çocuğunun, Peygamber’in tarağındaki kılları ve tarağının dişlerini alıp yahûdilere
    verdiği, yahûdilerin de bunları Lebîd’e verdiği anlatılır.
    Hz. Peygamber’e hangi yahûdi çocuğu, ne zaman hizmet etmiştir? Gâyet
    ihtiyatlı hareket eden, kendisine gelen İbrânîce mektupları dahi, güvenmediğinden
    dolayı yahûdilere okutmamak için Zeyd bin Sâbit’e İbrânîceyi
    öğrenmesini emreden Peygamber (s.a.s.) bir yahûdi çocuğunu nasıl harîm-i
    ismetine alır? Ona hizmet edecek pek çok müslüman evlâdı varken -ki bunlardan
    biri de Enes bin Mâlik’tir- yahûdi çocuğunun hizmetine ne gerek vardır?
    Tarihte Peygamber’e hizmet eden bir yahûdi çocuğu bilinmediği, siyerle
    ilgili hiçbir kitapta bundan bahsedilmediği gibi, Peygamber’in altı ay hasta
    yattığı, hâşâ ne yaptığını bilmez bir şaşkınlık içine düştüğü de bilinmemektedir.
    Bu rivâyetlerin, büyünün etkisini desteklemek ve İnsanları bundan korkutmak
    amacıyla ortaya atıldığında şüphe yoktur. Verilmek istenen temel
    düşünce şudur: Büyü Peygamber’e bile tesir etmiştir; onun için büyücülerden
    çekinmek lâzımdır.
    Allah, Peygamberini İnsanların zarar ve şerlerinden koruyacağını vaad
    etmiştir.2153 Peygamber (s.a.s.), e ğer yapılan b üyünün etkisinde k alıp, yapmadığını
    yaptı, yaptığını yapmadı zannedecek kadar bir aklî denge bozukluğuna
    uğrarsa, ne onun mâsumluğu, ne de vahiylerin korunma garantisi
    kalır. Peygamber (s.a.s.) elbette böyle kusurlardan uzaktır, münezzehtir.
    Kur’an, Peygamber’e büyülenmiş diyenleri “zâlimler” diye nitelendirmektedir.
    “O zâlimlerin, ‘siz büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz!’ dediklerini
    biliyoruz...”2154“O zâlimler: ‘Siz, sadece büyülü bir adama uyuyorsunuz’
    2151 6/En’âm, 112
    2152 7/A’râf, 200
    2153 5/Mâide, 67
    2154 17/İsrâ., 47
    ≈ 661 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Cİn, Şeytan, Büyü ve Gayb
    dediler...”2155 Peygamber’e meshûr, yani büyülü, büyüye uğramış diyen
    kimseler zâlim olduklarına göre, Peygamber’e büyü yapıldığı hakkındaki bu
    rivâyetlerin hepsi zâlimlerin anlatımıdır. Bunu çıkarıp uydurdukları senet zinciriyle
    Peygamber’in (s.a.s.) seçkin bir sahâbesine dayandıranlar, müslüman
    görünseler de, gerçekte Peygamber düşmanı yalancılardır. Bir müslüman,
    Kur’an’a tamamen ters olan, Peygamber’in mâsumluğunu/korunmuşluğunu
    dinamitleyen bu yalanlara nasıl inanır?
    Sihrin etkisini kabul eden bilginlerin anlatımına göre esas büyü, cinlerin
    etkisiyle olur. Büyücü, yaptığı tılsımlarla kötü cinleri etkisi altına alıp büyülemek
    istediği kişiye kötülük yaptırır, aklını çeldirir, sağlığını bozar ve benzeri
    kötü işler yapar. Yani, büyünün tesirini kabul edenlere göre, büyünün kötü
    etkisini yapan, cinlerdir. Büyülü kişi, cinlerin etkisi altına girer. İsrâ sûresinin
    47, Furkan sûresinin 8-9. âyetleri Peygamber’in büyülü olmadığını, ona büyü
    yapılmadığını, onun bu tür iftiralardan uzak olduğunu belirttiği gibi; Peygamber’in
    asla cinli olmadığını, cinnin etkisi altına girmediğini bildiren birçok âyet
    de2156 bu büyü yalanını reddetmektedir. 2157
    Kadı Iyâd ve benzeri bazı İslâm âlimleri, Peygamberimiz’e yapılan büyünün
    Peygamber’in aklına, kalbine, itikadına değil de bedenine, dış uzuvlarına
    tesir ettiğine dair iddialar sunar ve bunların Peygamber’in diğer fizikî hastalıklardan
    sâlim olmaması gibi, mâsumluğuna ve peygamberlik makamına
    zarar vermediğini söyler. Bu görüş, tutarlı değildir. Çünkü hadis rivâyetlerindeki
    büyünün etkisiyle ilgili en hafif ifade olarak, “kadınlarına varmadığı halde
    vardığını, yapmadığı şeyi yaptığını sandığı ve bu halin altı ay böyle sürdüğü”
    anlatılıyor. Bu, altı ay Peygamber’in hayal gördüğü anlamına gelir. Bu, bir
    beden hastalığı değil; hâşâ O’nun akıl gücünün zayıflaması, işlevini yapamaması
    demektir. Bu esnâda O’nun, -hâşâ-gelen vahiyleri zaptedememesi,
    başka şeylerle karıştırma ihtimali gündeme gelebilir. Hadis rivâyetlerinde yer
    alan “Sihirlenmesi dolayısıyla, Hz. Peygamber’e, bir şeyi yapmadığı halde
    onu yaptığı hayali gelirdi” gibi “hayal görme” lafızlarından anlaşılan bu olayın
    akıl ve zihinle ilgili bir husus olduğunu tespit edebilmek için derin bir psikoloji
    bilgisine ihtiyaç olmadığı ortadadır. Bugün, bir insanın hayal görme olayını
    kaslarıyla, kollarıyla, bacaklarıyla değil; aklıyla, zihniyle, beyniyle gerçekleştirdiğini
    herkes bilir.
    2155 25/Furkan, 8
    2156 52/Tûr, 29-30; 68/Kalem, 2; 81/Tekvîr, 22
    2157 S. Ateş, Gerçek Din Bu, s. 174-177; Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, c. 11, s.
    194-195
    ≈ 662 ≈
    Ahmed Kalkaka n
    Tüm rivâyetlerdeki ifadelere göre, bir yahûdi Hz. Peygamber’e sihir yaparak,
    halk arasındaki deyimiyle O’nun erkekliğini bağlamış, hanımlarına yaklaşamamasını
    temin etmiştir. Büyü yoluyla, Hz. Peygamber üzerinde böyle bir
    etki meydana getirilebildiğini kabul etmek mümkün görünmüyor. Bu hususu
    doğru kabul etmek, yahûdi, kâfir ya da müşriklerin sihir/büyü yoluyla Hz.
    Peygamber üzerinde istedikleri etkiyi meydana getirebildikleri düşüncesine
    kapı açar. Büyü yoluyla Hz. Peygamber altı ay boyunca iktidarsızlaştırılabildiği
    durumda O’nun mübârek hanımları olan annelerimize kocalık haklarını
    yerine getiremiyor, onların cinsel arzu ve ihtiyaçlarını gideremiyordu gibi
    iftiralara varacak yanlış düşünce ve ithamlara yol açabilecek tehlikede bir
    bühtandır.
    Ne Hz. Peygamber’in cinsel gücünün abartılmasına, İnsanüstü boyutlara
    çıkartılmasına hizmet eden rivâyetlere, ne de O’nun sihir yoluyla cinsel
    yönden iktidarsızlaştırılabileceği fikrine zemin teşkil eden rivâyetlere itibar
    edilmelidir. O’nu değerlendirmek için ifrat ve tefritlerden arınıp en doğru ve
    dengeli yolu tutmak gerekir. Hz. Peygamber’e büyü yapıldığından bahseden
    bu rivâyetleri toptan reddetmek, kanaatimize göre doğru değildir.
    Bunlar Hz. Peygamber’in hayatı, mûcizesi, Allah’ın Onu düşmanlarının
    şerrinden koruması açısından tarihî bir değere sahiptirler. Bu hadisler bize,
    Hz. Peygamber’e, kimliği ne olursa olsun bir düşmanı tarafından
    zarar vermek maksadıyla sihir yapıldığını haber veriyor. Bu husus,
    tarihî açıdan doğru olabilir, kanaatimizce de doğrudur. Çünkü sihir, çok eski
    çağlardan beri var olagelmiş bir uygulamadır. Yahûdilerin bununla fazlaca
    meşgul oldukları, düşmanlarından bu yolla intikam almaya çalıştıkları da bir
    gerçektir. Bu sebeple Hz. Peygamber’e de zarar vermek kasdıyla Lebîb bin
    el-A’sam’a başvurarak sihir yaptırtmış olabilirler. Bu rivâyetler olayın bu yönüne
    işaret etmektedir. Bu durum, hadis rivâyetlerinin incelenmesinden de
    anlaşılacağı gibi Allah tarafından Cebrâil vâsıtasıyla Hz. Peygamber’e bildirilmiştir.
    Rasûlullah üzerinde bu sihrin bir etkisi söz konusu değildir.
    Allah (c.c.), bunu Hz. Peygamber’e bildirmek ve o büyüyü atıldığı kuyudan
    çıkarttırmak sûretiyle, büyüyü yapan ve bundan medet uman İslâm
    düşmanlarını rezil, rüsvay ve mağlûp etmeyi arzu etmiş ve bunu gerçekleştirmiştir.
    Hz. Peygamber, Allah tarafından durum kendisine bildirilince, yanına
    ashâbından bir grubu almış, ya da bir ekiple Hz. Ali’yi göndermiş ve sihri
    yapan Lebîd bin el-A’sam adlı yahûdinin arazisi içinde olduğu kaydedilen
    Zû Ervân kuyusundan o büyüyü bulup çıkartmıştır. Bu büyüyü imhâ için,
    ≈ 663 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Cİn, Şeytan, Büyü ve Gayb
    halk arasında yaygın olan inanç doğrultusunda da hareket etmemiş, buna
    gerek görmemiştir. Böylece sihirden medet uman, ondan bir silâh olarak
    yararlanmak isteyen İslâm düşmanlarına, maksatlarına eremeyeceklerini, bu
    tür şeylerin kendisine ve müslümanlara herhangi bir tesir yapamayacağını,
    Allah’ın kendilerini koruyacağını göstermiştir. Büyüyü yapan şahsı cezalandırmaya
    da (onu kahramanlaştırmamak için) gerek görmemiş, böylece iyice
    rezil olmasını, yahûdi ve müşrikler arasında itibardan düşmesini sağlamıştır.
    Bu rivâyetler bu yönüyle doğru olabilir. Ancak, bunlarda zabt kusuru olduğu,
    bu sihrin etkisi konusundaki farklı ve çelişkili anlatımlardan da anlaşılmaktadır.
    Rivâyetin metnini problemli hale sokan ve âlimler arasında münakaşalara
    yol açan sihrin, Hz. Peygamber üzerinde nasıl bir tesir meydana
    getirdiğine dair ifadeler, kanaatimizce daha sonra râvîlerin yaptığı açıklamalardır.
    Nitekim râvîlerden Süfyan’ın, bu konudaki bir açıklaması, bu rivâyetlerden
    birinin içinde yer almaktadır. Buna göre Süfyan, “İşte bu, sihirden
    olabilecek rahatsızlığın en şiddetlisidir.”2158 demektedir.
    Ayrıca İslâm âlimlerinden Ebû Bekr Ahmed bin Ali el-Cessâs da aynı
    görüşte olup, rivâyetleri problemli hale sokan bu ilâvelerin aslının olmadığını,
    bunların sonradan râviler tarafından hadislerin metnine eklendiğini söylemiştir.
    2159 Büyünün Hz. Peygamber’e tesiri konusundaki “Sihirlenmesi dolayısıyla,
    Hz. Peygamber’e, bir şeyi yapmadığı halde onu yaptığı hayali gelirdi.
    Kendisi hanımlarına yaklaşmadığı halde, onlara yaklaşır durumda olduğunu
    zannederdi” tarzındaki bu ifâdelerin râvî Hişam bin Urve’den, ya da babası
    Urve’den kaynaklanmış olması çok muhtemeldir. Urve’nin veya Hişam’ın bu
    açıklamaları Hz. Âişe’ye mal edilmiş, onun sözlerinin arasına dâhil edilmiş
    olabilir. Bu konularda ihtiyatlı davranmakta yarar vardır.
    Hz. Peygamber’e sihrin etki ettiğini kabul ettiğimizde karşımıza çıkacak
    bir problem de şudur: Sihrin bir kısmının cinlerle irtibat yoluyla, onları kullanarak
    yapıldığı ileri sürülmektedir. Bu iddiada bulunanlara göre cin, sihir
    yapılan kimseye gelerek onu etkilemekte, çarpmakta, hastalandırmaktadır
    ki, bunun isbâtı mümkün değildir. Geriye diğer bir yol kalıyor ki, o da, cin ya
    da şeytanların vesvese/telkin yoluyla bir kimseyi etki altına almalarıdır. Her
    iki yolla da Hz. Peygamber’e, sihir yapılarak, cinler kullanılarak sihirbazlarca
    tesir edilmesi söz konusu olamaz. Rasûlullah’a, cinlerin ya da şeytanların
    çarpmasını, ya da telkinde bulunmasını, kendilerinin bundan etkilenmelerini
    2158 Buhârî, Tıb 49
    2159 Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’an I/60
    ≈ 664 ≈
    Ahmed Kalka n
    kabul etmek mümkün değildir. Buna peygamberlik makamı engeldir, bunu
    tartışmaya gerek yoktur; yukarıda zikredilen konuyla ilgili âyetlere aykırıdır.
    Yine bazı sahih hadislerde de, Hz. Peygamber’in Allah’ın izniyle şeytanın
    şerrinden emin olduğu haber verilmektedir. 2160
    SIHRIN VE BÜYÜCÜNÜN HÜKMÜ
    Kur’ân-ı Kerim’de Yüce Allah, büyü ile uğraşmayı küfür olarak nitelendirmiştir
    2161. Hz. Peygamber de müslümanların büyü ile meşgul olmalarını şiddetle
    yasaklamıştır. Bir hadislerinde, “Helâk edici yedi şeyden sakının” buyurmuşlar,
    ashâb, “Bu yedi şey nedir, yâ Rasûlallah?” diye sorduklarında, “Allah’a
    şirk koşmak, sihir yapmak, haksız yere bir cana kıymak, fâiz ve yetim malı
    yemek, düşmana hücum esnâsında savaştan kaçmak, iffetli mü’min hanımlara
    zinâ isnâdında bulunmak” 2162 buyurmuştur. Bir diğer hadislerinde
    de, büyü yapan kimsenin Allah’a şirk koşmuş olacağını bildirmişlerdir 2163. Bir
    başka hadislerinde ise, sihre inanan, onun doğruluğunu tasdik eden kimselerin
    Cennete giremeyeceklerini haber vermişlerdir 2164
    Büyü yapmanın büyük günahlardan olduğu konusunda İslâm âlimleri arasında
    ittifak vardır. Sihri öğrenmek ve öğretmek de haramdır. Büyüyü meslek
    edinen ve sihirbazlığı küfre vardıran kimselerin şiddetle cezalandırılması
    gerektiği kaynak kitaplarda kaydedilmektedir.2165 Yapılan büyü küfrü gerektiriyorsa,
    bunu yapanın küfre gireceği açıktır. Küfrü gerektirmiyorsa, Şâfiî mezhebine
    göre, sihir yapan ta’zîr olunur, tevbe etmesi istenilir. İmam Mâlik, “sihir
    yapan kâfirdir, sihir yapmasından dolayı öldürülür. Tevbe etmesi istenilmez;
    etse bile kabul olunmaz, mutlaka öldürülür” görüşündedir. Kadı Iyâd’ın bildirdiğine
    göre, Ahmed bin Hanbel de aynı fikirdedir. Ashâb ve tâbiîn’e mensup
    birçok âlimin kanaatinin de böyle olduğu nakledilmiştir. İmam Ebû Hanîfe ile
    İmam Muhammed’in görüşlerine göre, büyü yapan kâfir olur. Böyle bir kimsenin
    tevbe etmesi istenilmez. 2166
    2160 Müslim, Münâfıkîn 69-70; Tirmizî, Radâ’ 17, hadis no: 1172; Nesâî, İşretü’n-
    Nisâ 4, hds no: 3958; Ahmed bin Hanbel, 3/309; A. Osman Ateş, a.g.e. s. 268-291
    2161 2/Bakara, 102
    2162 Buhârî Vesâyâ 23, Tıb 48, Hudûd 44; Müslim, İman 145; Ebû Dâvud, Vesâyâ 10, hadis
    no: 2874
    2163 Nesâî, Tahrim 19, hadis no: 4076
    2164 Ahmed bin Hanbel, Müsned, 3/14, 83; 4/399
    2165 Tirmizî, Hudûd 27, hadis no: 1460; Ebû Dâvud, Harâc 31, hadis no: 3043; Cessâs,
    Ahkâmu’l-Kur’an, I/61-68
    2166 A. Osman Ateş, a.g.e. s. 333-334
    Ahmed Kalka n
    ≈ 665 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Cİn, Şeytan, Büyü ve Gayb
    Çok eski zamanlardan beri İnsanlar, gayb âlemini merak etmiş, hakkında
    bilgi edinmek istemiş, bazı açıkgözler de bunu istismar ederek gâibden haber
    vermeye başlamışlardır. Eskiden bu işle meşgul olan kâhinler, arrâflar, falcılar,
    cinciler vardı; günümüzde bunlara ek olarak medyumlar ve ruhçular da var. Bu
    kişiler, çeşitli yol ve vâsıtalardan istifade ederek İnsanların geçmişi, geleceği,
    ruhlar âlemi gibi gayb haberleri vermişlerdir, vermektedirler. Bunlara inanmayanlar
    yanında, inananlar da vardır. Hâlbuki Peygamberimiz (s.a.s.), Allah’ın en
    seçkin kulu olmasına rağmen, O’nun hakkında Kur’an diliyle şöyle buyrulmuştur:
    “De ki: ‘Allah’ın dilemesi dışında ben kendim bir fayda ve zarar verecek
    durumda değilim. Gaybı/görülmeyeni bileydim, daha çok iyilik yapardım ve
    bana kötülük de gelmezdi.” 2167 Allah’tan başka hiçbir varlığın gaybı bilmediğini
    şu âyet kesin bir şekilde ortaya koyar: “De ki: ‘Göklerde ve yerde gaybı,
    Allah’tan başka bilen yoktur...” 2168
    Peygamber Efendimiz (s.a.s.): “Gayb habercisine (arrâfa, kâhine) inanan
    kimsenin kırk gün namazının kabul olunmayacağını”2169 haber vermiştir.
    Yine şöyle buyurmuştur: “Kâhin ve arrâfa inanan kimse, kendisine gönderilen
    (Kitabı, vahyi) inkâr etmiştir.”2170 Peygamber Efendimiz’e, “ama, bazı
    söyledikleri doğru çıkıyor” diyenlere, Rasûl-i Ekrem: “Allah’a âsi olan cinlerin,
    edindikleri bazı bilgileri, bir doğrunun yanına yüz yalan katarak bu kâhinlere
    ulaştırdıklarını, bunlar vâsıtasıyla halkın inancını bozduklarını, onları sapıklığa
    düşürdüklerini” söylemiştir. 2171
    Bu kesin deliller karşısında müslümanların, gâipten haber verdiğini iddia
    eden kimseleri dinlemeleri haramdır.2172 Onlara değer verip, onlara danışmaya,
    onlardan yardım istemeğe gitmenin de haram olduğunda şüphe yoktur.
    Ruh Çağırma: Günümüzde, özellikle sosyete denilen tabaka arasında
    yaygın olan ruh çağırma olayı da bir nevi modern kâhinliktir. Birçok tecrübeler,
    medyumların madde ötesi bir varlıkla temas kurdukları kanaatini vermektedir.
    Ancak bunun ruh olduğu ve söylediğinin gerçeğe uygunluğu sâbit değildir. Elmalılı
    merhûmun ifadesiyle “bunların büyük ruhları ve şahsiyetleri çağırıp getirme
    iddiaları yalan olduğunda şüphe yok ise de, habis ruhları ve sefil şahsiyetleri
    afsunlayıp topladıkları ve bu sûretle yüce ruhlara zarar vermeye çalıştıkları
    2167 7/A’râf, 88
    2168 27/Neml, 65
    2169 Müslim, Selâm 125; Ahmed bin Hanbel, 2/429, 4/68
    2170 Tirmizî, Tahâret 102; İbn Mâce, Tahâret 122
    2171 Buhârî, Bed’ü’l-Halk 6, 11, Tıb 46, Edeb 117; Müslim, Selâm 122, 123
    2172 Hayreddin Karaman, Günlük Hayatımızda Helâller Haramlar, s.137-139
    ≈ 666 ≈
    Ahmed Kalka n
    muhakkaktır.2173 Ruh çağırma seanslarında, gelenin ruh olduğu belli değildir;
    bunun cin olma ihtimali daha kuvvetlidir. Cin çağırma işi, toplumumuzda öteden
    beri bilinmekte idi; şimdikiler bunu biraz daha modernize ederek “ruh
    çağırma” dediler. Aynı zamanda gelen varlığın veya hayalin, ya da sesin verdiği
    haber ve bilgiler, yalan ve yanlış ile karışıktır.
    Dinimiz ruh ve diğer madde ötesi varlıklar üzerine ilmî araştırma yapmayı
    engellemez; aksine teşvik eder.2174 Ancak maddî mânevî menfaat sağlamak
    gâyesiyle ve İslâm inancına uymayan telâkkîler, anlayışlar içinde bu işlerle uğraşmayı
    ve mesnedsiz iddialara inanmayı meneder.
    Fal ve Falcılık: Eskiden yazılı oklarla, günümüzde yıldız, kahve, bakla, iskambil
    kâğıdı gibi vâsıtalarla yapılan falcılık da bir nevi gâipten haber vermedir;
    çünkü gelecek (müstakbel) gaybdır; bu sebeple her nevî falcılık ile bunlara
    inanmak haramdır. 2175
    Sihir/büyü: Sihir itikadı bozduğu, tevhid inancına zarar verdiği, kontrolü
    mümkün olmadığı için kötüye kullanıldığı ve aldatma, iğfâl, ızrar vâsıtası olduğu
    için haram kılınmış, sihirbazın felâh bulamayacağı ifade buyrulmuştur.
    2176
    Nazarlık, nal, muska vb. kullanmak: Birden ortaya çıkan veya sebebi
    bilinmeyen hastalıklara yakalanmamak veya tedâvi etmek üzere başvurulan
    birtakım tedbirler vardır; nazarlık, at nalı, at kafası, çeşitli muskalar takma,
    kurşun dökme, tütsü yapma bunun bazı örnekleridir. Bunlar, tıp yönünden
    bir faydası olmadığı, üstelik bâtıl inançları devam ettirdiği için haram kılınmışlardır.
    Peygamberimiz (s.a.s.) nazarlık kullanmayı menetmiş, bu gibi şeyleri
    asan kimselerin bey’atlerini kabul etmemiştir. 2177
    Uğursuz saymak: İnsanlar, eskiden beri bazı yer, zaman, şahıs ve şeyleri
    uğursuz veya uğurlu saymışlar, bu inanca göre karar verdikleri, hareket
    ettikleri olmuştur. Hiçbir ilmî ve dinî esasa dayanmayan bu inanç İslâm’da
    reddedilmiş, uğur veya uğursuzluğu İnsanların kendi inanç ve davranışlarında
    aramaları istenmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.), buna benzer başka inanışları
    da zikrederek şöyle buyurmuştur: “Hastalığın bir başkasına geçmesi,
    2173 Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y. c. 8, 6365
    2174 51/Zâriyât, 20-21
    2175 5/Mâide, 3
    2176 20/Tâhâ, 69
    2177 Nesâî, Zînet 17; İbn Mâce, Tıb 39
    ≈ 667 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Cİn, Şeytan, Büyü ve Gayb
    uğursuzluk, (ölü ruhunun temsilcisi) baykuş, karındaki yılan diye bir şey
    yoktur; cüzzamlıdan -arslandan kaçar gibi- kaçın.”2178 Hadisin başında
    “hastalığın birinden diğerine geçmesi (sirâyet, salgın) diye bir şey yoktur”
    derken, sonunda cüzzamlıdan uzak durulması” emrolunuyor. Hadis açıklayan
    bilginler burada biri inanç, diğeri davranış ile ilgili iki noktanın bulunduğunu
    söylemişlerdir;
    a) İnanç: Hastalığı yaratan, İnsanı hasta eden, bunu belli kanunlara bağlayan
    Allah’tır. Bir hasta ile temas eden iki kişiden biri hastalığa yakalanıp
    diğeri sağlıklı kalabilir; bu Allah’ın irâdesine bağlıdır.
    b) Davranış; Salgın hastalığın birinden diğerine geçmesi Allah’ın takdir ettiği,
    yarattığı bir tabiat kanunudur. Hasta ile temas, hastalanmanın sebebidir;
    sebepleri olaylara bağlayan Yaratıcı, bunu böyle dilemiştir; şu halde insanın
    bu sebeplerden kaçınması gerekir (“Hastalıklı hayvanları, sağlıklı hayvanlara
    katmayı” meneden Buhârî hadisi de aynı hükmü desteklemektedir.)
    Câhiliyye devrinde Araplar baykuşun, ölünün kemikleri veya ruhundan
    meydana geldiğine, insanın karnında bir yılanın bulunduğuna ve aç kalınca
    İnsanı öldürdüğüne, ürküttükleri hayvanların sağ veya sollarından karşı yöne
    gidişlerine göre uğur veya uğursuzluğa inanırlardı. Hadis bunların da aslı
    astarı bulunmadığını bildirmektedir. Bazı gün, şahıs, eşya ve yerleri uğursuz
    saymak, ölüm veya felâketten söz ederken kulak çekip tahtaya vurarak korunmaya
    çalışmak da aslı astarı olmayan inanç ve davranışlar arasındadır.
    Buhârî’nin bir başka rivâyetinde “kadın, ev ve binekte uğursuzluktan” bahsedilmiştir.
    Fakat bu hadisin baş tarafını Hz. Âişe annemiz açıklıyor: Peygamberimiz’in
    (s.a.s.) câhiliyye âdetlerini söylediğini, “onlar, bu üç şeyde
    uğursuzluk bulurlardı” dediğini açıklıyor.
    Uğurlu saymak: Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) Efendimiz, uğursuzluk inancını
    reddederken “en iyisi, uğurlu saymaktır (fe’l, tefe’ül)” buyurmuş, “Tefe’ül
    nedir yâ Rasûlallah?” dediklerinde; Herhangi birinizin duyduğu güzel, hayırlı
    bir sözdür”2179cevabını vermiştir. Buna göre bir kimsenin iyi bir söz duymasını,
    bir şeye yönelince ilk olarak “başarı, esenlik, mutluluk” gibi bir kelime
    işitmesini uğurlu saymasında mahzur yoktur. Uğur inancının hedefi, İnsanların
    hayatlarını, mânâsız ve mesnetsiz vehimlere göre değil; gerçeklere göre
    düzenlemesi ve idare etmesidir. 2180
    2178 Buhârî, Tıb 19, 25, 43-45; Müslim, Selâm 102
    2179 Buhârî, Tıb 43, 44; Müslim, Selâm 110
    2180 Hayreddin Karaman, a.g.e., s. 139-151
    ≈ 668 ≈
    Ahmed Kalka n
    VE GÜNÜMÜZ
    Sihir ve büyünün hiçbir çeşidi, İslâm toplumunda yer bulamaz. Bu tür
    sapıklıklar, ancak câhiliyye toplumlarında yaygınlaşabilir. İçinde yaşadığımız
    toplumun câhiliyye toplumu olup olmadığıyla ilgili bir yargıya varmak için
    gelin, bu konuda aynamızı topluma tutalım:
    Düzen ve çevrenin, fıtrata müdâhale edip İslâm’ı bireysel ve toplumsal
    alanlardan tümüyle uzaklaştırma mücâdelesi ve yer yer başarısı, İnsanımıza
    ağır bedeller ödetiyor. İslâm’ın çoğu hükümlerinin yaşan(a)madığı günümüzde
    stres ve psikolojik bunalımların hemen her çeşidi giderek hemen her
    İnsanı kemiriyor. Ve denize düşen yılana sarılıyor: Dinini bilmediği, ilkel ve
    modern hurâfeleri de reddedemediği için câhil İnsanlar, çözümü de cincilerde,
    üfürükçü ve muskacılarda arıyor. Medyada; medyumlardan, falcılardan,
    astrologlardan yani modern müneccimlerden, cinci ve büyücülerden geçilmiyor.
    Boyalı basın dediğimiz, yazıdan daha çok resimlerin yer aldığı gazetelerin
    tümünde her gün burç ve fal köşeleri yayınlanmaktadır. Buralarda
    “yıldızınız diyor ki” , “burcunuz” , “elektronik burç falı” , “bilgisayarlı astrolojik
    fal” gibi köşelere ne demeli? (Bu hurâfeler, irticâ kavramına girmediğinden
    kimsenin bir şey dediği yok. Peki müslümanların da mı diyeceği yok?!)
    Günümüzde başta televizyon kanalları olmak üzere medya, yani dünkü
    adlandırma ile sihirbazlık/büyücülük, halkın bağlılığını sağlamak ve sürdürmek
    yolunda Firavunların ve firavunî düzenlerin vazgeçemedikleri bir araçtır.
    Müneccimlik, sanıldığı gibi tarihe karışmış değil; sadece modernleşmiştir
    o kadar. Astrolog veya medyum denilen müneccimler, yıldız falına bakan
    kimselerdir. Horoskop denilen yıldızların, burçların bulundukları yerin haritasını
    çıkarıp, falına bakacakları kimsenin doğum tarihleriyle kıyaslayarak geleceği
    -gayb) hakkında hüküm çıkartırlar. Eski Yıldızname’lerin yerini günlük
    burçlar, astrolojik hurâfeler almış; müneccimin adı da astrolog veya medyum
    olmuştur artık.
    Açıkça kâfir olanların yanında, nice müslümanım diyen insan, hâlâ yıldızların,
    burçların insan kaderinde etkili olduklarına inanmaktadır. Müneccimin,
    kâhinin; geleceği (her şeyi değilse bile, çok şeyi) bileceğine hâlâ inanılır ki,
    gelecekle ilgili değerlendirmelerde bulunanlara “sen müneccim misin, nereden
    biliyorsun?”diye sorulur; “adam sanki kâhin” denilir.
    ≈ 669 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Cİn, Şeytan, Büyü ve Gayb
    Yine, bu sapık düşünceye göre yıldızlar konuşur, vahyeder; onların rasülleri/
    elçileri ise astrologlar, medyumlar ve cincilerdir. Yıldızların konuşma
    dilini anlayan bu sivri akıllılar, bu mesajları “yıldızınız diyor ki...” , “burcunuzun
    durumuna göre başınıza şu, şu gelecek” diye insanlara para karşılığı tebliğ
    eder ki, bu mesaja göre bilinçlensinler ve ona göre davransınlar.
    Müneccimlik, gelecekte meydana gelecek, özel ve genel olaylara, yıldızlara
    bakarak haber vermektir. Hz. Peygamber’in bu konuyla ilgili şöyle bir
    ikazı vardır: “Bazı İnsanlar, Allah’ın nimetiyle geceyi geçiriyor, sabah olunca
    da, ‘bize şu yıldız sebebiyle yağmur yağdırıldı’ diyor. Böyle demeleri
    sebebiyle onların çoğu kâfir olmuştur.”2181 Yine bir başka hadis rivâyeti de
    benzer bir ikazdır: “Kim yıldızlarla haber vermeye çalışırsa, sihir ile haber
    vermiş olur.” 2182
    Gelecekte olacak şeyler hakkında bilgi sahibi olmak için başvurulan çeşitli
    yolların en belirginlerinden biri faldır. Daha çok baht, uğur ve talihi, genel
    olarak da gelecekte olacak şeyleri anlamak için birtakım garip yollara başvurarak
    bunlardan anlam çıkarma ve kişilik okuma işine fal; bu işi yapmaya
    da falcılık denir. Gelecek zamanda vuku bulacak olayları haber vererek gayb
    sırlarını bildiğini iddia edene de falcı, medyum denir.
    Câhiliyye Arapları, bir yolculuğa, bir savaşa, bir ticarete, evlenmeye yahut
    herhangi önemli bir işe teşebbüs edecekleri zaman üç zar (veya ok) çekerler
    yahut kuş uçururlardı. Bu zar veya okların birinde, “Rabbim emretti”, yahut
    “yap” diye emir; diğerinde “Rabbim nehyetti” veya “yapma” diye nehy kelimeleri
    yazılı olurdu; biri de boş bulunurdu. Birisi torbaya elini sokar, zarlardan
    birini çeker, emir çıkarsa yaparlar, nehy çıkarsa yapmazlar, boş çıkarsa
    bir daha çekerlerdi. Kur’an, bunu şiddetle yasaklamıştır. “Ey iman edenler!
    İçki, kumar, putlar ve fal okları şeytan işi birer pisliktir; bunlardan kaçının
    ki, kurtuluşa eresiniz.”2183
    Bugün yaygın olan fal çeşitlerinden biri de, modern câhiliyyenin itibar
    ettiği yıldız falıdır. Gökteki burçlardan yola çıkılarak yapılan bu falcılığın aslı,
    Sâbiîlere dayanır. Sâbiîler, gökyüzünü on iki burca taksim etmişler ve eflâkten/
    göklerden yalnız tapındıkları ve heykellerini diktikleri “sebaî” gezegenlerin
    durumlarına göre, yeryüzünde meydana gelecek olayları bildireceği
    2181 Buhâri, Megazi 35; Müsned, Ahmed b. Hanbel, II/525
    2182 Ebû Dâvud
    2183 5/Mâide, 90
    ≈ 670 ≈
    Ahmed Kalka n
    iddiasıyla yıldızlarla ilgili birtakım hükümleri yazmışlardı. Onların bu inançları,
    günümüze kadar gelmiş bulunmaktadır. 2184
    Dinimizin kesinlikle yasakladığı falcılık, bir çeşit gaybdan haber vermektir.
    Hâlbuki Kur’an; gaybı, Allah’tan başka hiçbir kimsenin bilemeyeceğini, peygamberlerle
    meleklerin dahi kendilerine vahyedilmedikçe gaybdan haber
    veremeyeceklerini açıkça bildirmektedir. “De ki: ‘Göklerde ve yerde olan
    gaybı, Allah’tan başka bilen yoktur.”2185; “De ki: Size ‘Allah’ın hazineleri
    elimdedir demiyorum, gaybı da bilmiyorum.”2186; “Eğer gaybı bilseydim,
    daha fazla hayır yapardım.”2187 âyetleri buna yeterli delildir.
    Kendilerine “arrâf”, “kâhin” veya “medyum” denilen falcıları ve bu falcılara
    gidip fal açtıran, onlara inanan veya destekleyenleri Peygamberimiz, ağır bir
    dille kınamış, hatta küfürle nitelemiştir. “Kim bir arrâfa gidip de ona bir şey
    sorarsa, kırk gecelik namazı kabul olmaz.”2188; “Kim bir kâhine gider, dediklerini
    doğrularsa; şüphesiz ki Muhammed’e indirilmiş olanı inkâr etmiş
    olur.”2189
    Burç falı, “İnsanları, doğdukları burçlara göre gruplayarak geleceğini okumaya,
    kaderine dair konuşmaya” denir. Modern cahiliyyenin yaşandığı günümüzde
    kendini aydın sanan birtakım gazete ve televizyon programcıları,
    her gün yıldız falı hurâfesiyle İnsanların kaderi hakkında birtakım yorumlar
    yapmaktadırlar ki bunlar hiçbir bilimsel dayanağa sahip değildir. Ayrıca bu
    asılsız yorumlar, okuyucuların ruhsal dengelerine olumsuz yönde etki yapmaktadır.
    Bu bir atma, saçma ve aldatmadan ibarettir. İslâm âlimleri, Sâbiîler
    gibi, tesiri yalnız yıldızlardan, burçlardan bilerek onlardan birtakım hükümler
    çıkarmaya kalkışmanın küfür ve şirk olduğunda ittifak etmişlerdir.2190; “Onların
    çoğu, şirk koşmadan Allah’a inanmazlar.” 2191
    Konuyla ilgili yanlış itikad veya hurâfeler sebebiyle dilimize giren deyimlerden
    bazıları: “Cadı kazanı”, “gözün faltaşı gibi açılması”, “müneccim misin?”,
    “kâhin gibi”, “yıldızı kaymak”, “yıldızları barışmak”, sanatçılara: “star/yıldız”,
    2184 Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, c. 7, s. 5208
    2185 27/Neml, 65
    2186 6/En’âm, 50
    2187 7/A’râf, 188
    2188 Müslim, Selâm 125
    2189 Tirmizî, Tahâret 102; İbn Mâce, Tahâret 122; Ebû Dâvud, Tıb, hadis no: 3904; Ahmed
    bin Hanbel, II/ 408
    2190 Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, c. 1, s. 5207
    2191 10/Yûnus, 106
    ≈ 671 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Cİn, Şeytan, Büyü ve Gayb
    “yıldızınız diyor ki”, “burcunuza göre...”, “felek”, “cingöz”, “cini tepesine çıkmak”,
    “cin fikirli”, “cin çarpması”, “denize düşen yılana sarılır”, “tahtaya vurup
    eli kulağa götürmek” vb.
    Hayatın her alanını kuşatan İslâm’ın kişisel, toplumsal ve siyasal boyutu
    gerektiği şekilde yaşanmadığından, psikolojik hastalıklar ivme kazanarak
    İnsanı her yönüyle pençesine alıyor. Stres ve bunalımın bin bir çeşidi
    altında ezilen insan, yeterli inanç ve bilinçten yoksun ise, düştüğü ıstırap
    denizinden kurtulmak için sarıldığının yılan olduğunu düşünmüyor bile. Her
    türlü üfürükçülerden, vesvese verenlerden Allah’a sığınması gerektiği halde,
    şeytanlara ve şeytanlaşan üfürükçülere sığınabiliyor. Kur’an’ın fıtrî prensiplerine
    sarılıp ibâdet, zikir ve tefekkürle ruhunu arıtacak ve gıdalandıracak
    yerde, ruhundaki hastalığı artıracak zehirlere ve mikroplara yöneliyor. Yine,
    müslüman psikolog ve psikiyatristlerden yararlanıp tıp ilminin imkânlarından
    istifade edeceğine istismarcılara teslim oluyor. Vahye teslim olmayan, aklını
    ve mantığını da kullanmayan enâyiler bulundukça; adlarına hoca, muskacı,
    cinci, büyücü, sihirbaz, arrâf, medyum, kâhin, astrolog, falcı... denen kimseler
    de bulunacak, kendisinden yardım isteyenleri sömürmekle kalmayacak,
    onları dünyada ve âhirette perişan etmeye çalışacaktır. Suç, bu istismarcılardan
    daha çok, bunların oltalarına takılan zavallılardadır. İslâm’ın yaşanmadığı
    yerde bu çeşit istismarcıların, sahtekârların önüne geçilmesi de imkânsızdır.
    ÜFÜRÜKÇÜLÜK
    Tevhid inancına ters düşen hususlardan biri de üfürükçülüktür. Câhiliye
    devrindeki insanlar, cinlerden yardım bekleyerek, bazı musibet ve felâketleri
    önlemek amacıyla, Arapça olmayan anlamsız bazı kelimeleri, ağızlarında
    geveleyip dururlardı. İslâm geldi, bunları yasakladı. Nitekim hadis-i şerifte:
    “Şüphesiz üfürükçülük, mavi boncuk, muska, her türlü sihir ve tılsım şirktir.”
    2192 buyurulmaktadır. Kur’an, üfürükçülük ve sihir yapanları, “düğümlere
    üfleyenler”2193 olarak tanıtır ve şerlerinden Allah’a sığınılmasını tavsiye eder.
    Düğümlere üfleyenler, sihir ya da büyü yapan kimselerdir. Bunlar, telkine
    müsait olan kişileri kandırabillirler. Bunu gerçekleştirmek için, büyülerinde
    iplik veya mendil gibi bir şeye düğümler atarak üzerine üflerler.
    2192 Ebû Dâvud, İbn Mâce
    2193 113/Felâk, 4
    ≈ 672 ≈
    Ahmed Kalka n
    Rivâyete göre; Bir gün Abdullah bin Mes’ud, hanımının boynunda bir iplik
    gördü. Bu nedir?” deyince, hanımı: “sıtma için okunmuş bir iptir.” dedi. İbn
    Mes’ud, ipi çekerek kopardı, attı. Sonra şöyle dedi: “Andolsun ki, Abdullah
    ailesi şirkten uzaktır. Rasûlullah’tan işittim, buyurdu ki; “Şüphesiz üfürükçülük,
    nazar boncuğu, muska, sihir ve tılsım şirktir.” Hanımı dedi ki: “Gerçekten
    gözüm atıyordu, filan yahudiye tedavi için gidip geliyordum. Gözümü
    afsunladı; atması durdu. Abdullah bin Mes’ud dedi ki: “Bu, şeytanın işidir.
    Şeytan eliyle dokunuyor, afsunladığı zaman elini çekiyor. Hâlbuki Rasûlullah’ın
    okuduğunu okusaydın, sana kâfi idi. Allah’ın rasûlü şu duâyı okurdu:
    “Ey insanların Rabbi! Rahatsızlığı gider, şifâ ver, şifâ veren Sensin! Senin
    şifândan başka şifâ yoktur. Hastalık bırakmayan şifâ ver!”2194
    Şirk unsuru taşımayan okumada bir sakınca yoktur. Ama, unutulmamalıdır
    ki, kişinin kendisi ve çok yakınları, inanarak, okuduğu duânın anlamını
    bilip şuurla Allah’a duâ etmeleri duânın kabulü için daha uygun şartlar oluşturur.
    Bununla birlikte bir başkası da âyetlere veya Peygamberimizin uygulamalarına
    dayalı olarak hiçbir şirk unsuruna bulaşmadan ve sadece Allah’a
    duâ edip şifayı O’ndan isteyerek hastaya okuyabilir.
    MÜNECCIMLIK, FAL VE BURÇ FALLARI
    Sihrin bir çeşidi de müneccimliktir. Müneccimlik, gelecekte meydana gelecek,
    özel ve genel olayları, yıldızlara ve burçlara bakarak haber vermektir.
    Günümüzde astroloji adıyla, gök cisimlerinin konumu, horoskop denilen haritalarla
    ve yapanlara göre bilimsel olduğu ileri sürülen, insanların geleceğiyle
    ilgili uydurma bilgiler veren medyumluk veya astrologluk da modern müneccimliktir.
    Hz. Peygamber’in bu konuyla ilgili şöyle bir ikazı vardır: “Bazı
    insanlar, Allah’ın nimetiyle geceyi geçiriyor, sabah olunca da, ‘bize şu
    yıldız sebebiyle yağmur yağdırıldı’ diyor. Böyle demeleri sebebiyle onların
    çoğu kâfir olmuştur.”2195 Yine bir başka hadis rivâyeti de benzer bir ikazdır:
    “Kim yıldızlarla haber vermeye çalışırsa, sihir ile haber vermiş olur.”2196
    Bu hadisler, yıldızların uzaklığını, yerlerini, yörüngelerini gözlem ve araçlarla
    inceleyen astronomi ilmi hakkında değildir. Bu ilim, ilkeleri, kuralları ve
    araçları olan bir ilimdir. Kur’an zaten, baştan sona insanları gözleme, düşün-
    2194 Müslim, Selâm 46; Tevhid’in Hakikatı, Yusuf El-Karadavî, Saff Y. s. 70-75
    2195 Buhârî, Megazi 35; Müsned, Ahmed bin Hanbel, II/525
    2196 Ebû Dâvud, Tıb 22, hadis no: 3905
    ≈ 673 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Cİn, Şeytan, Büyü ve Gayb
    meye, araştırmaya ve evrenin sırlarını keşfetmeye dâvet etmektedir. Ancak,
    ilimleri, gaybı biliyormuş gibi yorumlamak, insanı şirke götürür. Çünkü gaybı
    bilen sadece Allah’tır.
    FAL VE FALCILIK
    Gelecekte olacak şeyler hakkında bilgi sahibi olmak için başvurulan çeşitli
    yolların en belirginlerinden biri faldır. Daha çok baht, uğur ve talihi, genel
    olarak da gelecekte olacak şeyleri anlamak için birtakım garip yollara başvurma,
    atılan boncuk ve baklaya, tesadüfen açılan bir kitabın bir satırına, koyunun
    kürek kemiğine, kahve fincanına vb. şeylere bakıp bunlardan anlam
    çıkarma ve kişilik okuma işine fal; bu işi yapmaya da falcılık denir. Gelecek
    zamanda vuku bulacak olayları haber vererek gayb sırlarını bildiğini iddia
    edene de falcı, medyum denir.
    Câhiliyye Arapları, bir yolculuğa, bir savaşa, bir ticarete, evlenmeye yahut
    herhangi önemli bir işe teşebbüs edecekleri zaman üç zar (veya ok)
    çekerler, yahut kuş uçururlardı. Bu zar veya okların birinde, “Rabbim emretti”,
    yahut “yap” diye emir; diğerinde “Rabbim nehyetti” veya “yapma” diye
    nehy kelimeleri yazılı olurdu; biri de boş bulunurdu. Birisi torbaya elini sokar,
    zarlardan birini çeker, emir çıkarsa yaparlar, nehy çıkarsa yapmazlar, boş
    çıkarsa bir daha çekerlerdi. Kur’an, bunu şiddetle yasaklamıştır. “Ey İman
    edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şeytan işi birer pisliktir; bunlardan
    kaçının ki, kurtuluşa eresiniz.”2197
    BURÇ VE YILDIZ FALI
    Bugün yaygın olan fal çeşitlerinden biri de, modern câhiliyyenin itibar
    ettiği yıldız falıdır. Gökteki burçlardan yola çıkılarak yapılan bu falcılığın aslı,
    Sâbiîlere dayanır. Sâbiîler, gökyüzünü on iki burca taksim etmişler ve eflâkten/
    göklerden yalnız tapındıkları ve heykellerini diktikleri “sebaî” gezegenlerin
    durumlarına göre, yeryüzünde meydana gelecek olayları bildireceği
    iddiasıyla yıldızlarla ilgili birtakım hükümleri yazmışlardı. Onların bu inançları,
    günümüze kadar gelmiş bulunmaktadır.2198
    2197 5/Mâide, 90
    2198 Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, VII/5208
    ≈ 674 ≈
    Ahmed Kalka n
    Dinimizin kesinlikle yasakladığı falcılık, bir çeşit gaybdan haber vermektir.
    Hâlbuki Kur’an; gaybı, Allah’tan başka hiçbir kimsenin bilemeyeceğini, peygamberlerle
    meleklerin dahi kendilerine vahyedilmedikçe gaybdan haber
    veremeyeceklerini açıkça bildirmektedir. “De ki: ‘Göklerde ve yerde olan
    gaybı, Allah’tan başka bilen yoktur.”2199; “De ki: Size ‘Allah’ın hazineleri
    elimdedir demiyorum, gaybı da bilmiyorum.”2200;“Eğer gaybı bilseydim,
    daha fazla hayır yapardım.”2201 âyetleri buna yeterli delildir.
    Kendilerine “arrâf”, “kâhin” veya “medyum” denilen falcıları ve bu falcılara
    gidip fal açtıran, onlara inanan veya destekleyenleri Peygamberimiz, ağır bir
    dille kınamış, hatta küfürle nitelemiştir. “Kim bir arrâfa gidip de ona bir şey
    sorarsa, kırk gecelik namazı kabul olmaz.”2202;“Kim bir kâhine gider, dediklerini
    doğrularsa; şüphesiz ki Muhammed’e indirilmiş olanı inkâr etmiş
    olur.”2203
    Burç falı, “insanları, doğdukları burçlara göre gruplayarak geleceğini okumaya,
    kaderine dair konuşmaya” denir. Modern câhiliyyenin yaşandığı günümüzde
    kendini aydın sanan birtakım gazete ve televizyon programcıları,
    her gün yıldız falı hurâfesiyle insanların kaderi hakkında birtakım yorumlar
    yapmaktadırlar ki bunlar hiçbir bilimsel dayanağa sahip değildir. Ayrıca bu
    asılsız yorumlar, okuyucuların ruhsal dengelerine olumsuz yönde etki yapmaktadır.
    Bu bir atma, saçma ve aldatmadan ibârettir.
    İslâm âlimleri, Sâbiîler gibi, tesiri yalnız yıldızlardan, burçlardan bilerek
    onlardan birtakım hükümler çıkarmaya kalkışmanın küfür ve şirk olduğunda
    ittifak etmişlerdir.2204
    Bunun yanında insanın, girişeceği önemli bir iş için, uzman kişilerle istişare
    yaptıktan sonra istihâre yapması meşrûdur, sünnettir. Bunun, İslâm’da
    yasak edilen falcılık ve kehânetle hiçbir ilgisi yoktur.
    2199 27/Neml, 65
    2200 6/En’âm, 50
    2201 7/A’râf, 188
    2202 Müslim, Selâm 125
    2203 Tirmizî, Tahâret 102; İbn Mâce, Tahâret 122; Ebû Dâvud, Tıb, hadis no: 3904; Ahmed bin
    Hanbel, II/408
    2204 Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y., VII, 5207
    ≈ 675 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Cİn, Şeytan, Büyü ve Gayb
    HALKA VE İP TAKMAK
    Tevhid, Allah’ın kâinatta koyduğu kanunlar çerçevesinde sebeplere sarılmaya
    asla karşı çıkmaz; bilakis teşvik eder. Elbette ki açlığı gidermek için yemek,
    susuzluğu gidermek için su, tedavi için ilaç, savunma için silâh gereklidir. Insan
    hastalandığı zaman doktora gidecektir. Bütün bunlar ve benzerleri İslâm’da
    meşrûdur. Ne var ki, meydana gelen veya meydana geleceği sanılan tehlikeleri
    defetmek için, birtakım bilinmeyen ve gizli olan sebeplere sarılarak esrarengiz
    yollara başvurmak, asla meşrû sayılmaz. Bazı toplumlarda görülen madenî halkalar
    takmak, kollara ip bağlamak, bu türdendir. Bir keresinde Hz. Peygamber,
    zayıflıktan kurtulmak için koluna demir takan sahâbîye bunu çıkarttırmıştır. Yine
    Hz. Peygamber, sıtmayı önlediğine inanıldığı için koluna ip takan hastanın kolundan
    da aynı şekilde bunun çıkarılmasını istemiş ve arkasından şu âyeti okumuştur:
    “Onların çoğu, şirk koşmadan Allah’a inanmazlar.”2205
    Görüldüğü gibi, Rasûlullah’ın bunların üzerinde durmasının yegâne sebebi,
    şirkten ve şirke giden yollardan insanları uzaklaştırmaktır. Burada hatırımıza
    şöyle bir soru gelebilir: Acaba deneysel bilim, birtakım araştırmalar yaparak,
    kola takılan bu madenlerin fizikî faydasını ispat etse, yine yasak olur mu? Şüphesiz
    hayır! Çünkü bunun yasaklanmasının sebebi, bu gibi şeylere, birtakım
    bilinmeyen güçler atfedilerek sığınılmasıdır. Meselâ, bakır bilezik cinsinden bazı
    halkaların romatizmanın tedavisindeki faydası bilimsel olarak da ortaya çıktığı
    için, ilaç kullanılır gibi kola veya ayağa takılmasında hiçbir sakınca yoktur.
    NAZAR BONCUĞU TAKMAK
    Nazar boncuğu ve içinde yazılar, tuhaf şekiller bulunan muska takmak
    da, insanı (küçük) şirke götüren yollardan biridir. Câhiliyye döneminde Araplar,
    özellikle çocuklara boncuk ve muska takarlar, bu yolla cinlerden ve nazardan
    korunacaklarını sanırlardı. Halk arasında nazardan korunmak için,
    nazarlık, at nalı, at kafası, çeşitli muskalar takma, kurşun dökme ve tütsü
    yapma gibi yollara başvurulduğu görülür. Bu gibi bâtıl yolların yasak olduğunu
    Hz. Peygamberimiz bildirmiştir.2206
    Bunların tıbbî hiçbir yararı da yoktur. Aynı zamanda, Allah’tan başkasından
    zararı defetmesini istemek de söz konusudur. Hâlbuki Kur’an’da bu konuda
    önemli ikazlar vardır. “Allah sana bir sıkıntı verirse, O’ndan başkası
    2205 12/Yusuf, 106
    2206 İbn Mâce, Tıb 39
    ≈ 676 ≈
    Ahmed Kalka n
    bunu gideremez. Sana bir iyilik verirse, başkası onu engelleyemez. O, her
    şeye gücü yetendir.”2207
    Muska takılması da aynı şekilde câiz görülmemiştir. İçinde Kur’an âyetleri
    yazılı olsa da takmamak gerekir. Yeri gelmişken, Mehmed Âkif’in şu mısrâlarını
    hatırlamamak olmaz:
    “Ya açar bakarız Nazm-ı Celîl’in yaprağına,
    Ya üfler geçeriz bir ölünün toprağına.
    İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakkıyla bilin.
    Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için.”
    GAYBI BILME İDDIASI
    Gayb; duyularla algılanamayan, insanın deney ve gözlemlerine konu olmayan
    şeylerdir. Câhiliyye dönemi Arapları, tanrı olarak taptıkları putlarının
    gaybı bildiğine inanırlardı. Yalnız, onların bu bilgisine direkt yollarla değil, endirekt
    yolla ulaşmaya çalışırlardı. Meselâ Mekke’liler, Hübel putunun yanındaki
    okları çekerek, başvurdukları iş hakkında tanrılarının ne düşündüğünü
    anlamaya çalışırlardı.
    Kur’an, gaybı bildiği iddia edilen sahte tanrıların gaybı bilemeyeceklerini
    şöyle ifâde eder: “Onlar, diriler değil; ölülerdir. Ne zaman diriltileceklerini
    de bilmezler.2208 Gaybı bilmek, ulûhiyetin özelliklerindendir. Psikolojik bir
    gerçektir ki, insanoğlu taptığı varlığın gaybı bilmesini istemektedir. Çünkü
    gaybı bilmek, tek başına bir üstünlüktür. Aynı zamanda başkalarına üstünlük
    kurmanın yollarından birisidir. Tabii ki insanın bu merakı, birçok bâtıl
    ve hurâfenin de kaynağını oluşturmaktadır. İnsanoğlunun bu zaafı, gaybı bildiğini
    iddia eden birçok insanın da ortaya çıkıp diğer insanları kandırarak
    sömürmesine sebep olmuştur.
    MUTLAK GAYBI ALLAH’TAN BAŞKA KIMSE BILEMEZ
    “De ki, Allah’tan başka yerde de gökte de kimse gaybı bilemez.”2209
    “Kim bir arrâfa veya kâhine gider, gaybdan verdiği haberi tasdik eder-
    2207 6/En’âm, 17
    2208 16/Nahl, 21
    2209 27/Neml, 65
    ≈ 677 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Cİn, Şeytan, Büyü ve Gayb
    se; şüphesiz ki o Hz. Muhammed (s.a.s.)’e indirilmiş vahyi inkâr etmiştir.”
    2210
    “Gaybın anahtarları O’nun yanındadır. O’ndan başka kimse gaybı bilmez.”
    2211
    “De ki: ‘Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum.
    Gaybı da bilirim demiyorum.”2212
    “De ki: Allah’tan başka göklerde ve yerde (bulunan) hiç kimse gaybı
    bilmez.”2213
    ALLAH, PEYGAMBERLERINDEN DILEDIĞINI DILEDIĞI KADAR GAYBA
    MUTTALÎ KILAR
    “Allah, sizi gayba muttali kılacak değil; fakat Allah, Rasûllerinden dilediğini
    (gaybe muttali kılmak için) seçer.”2214
    “Allah, gaybı bilendir. Hiç kimseyi gaybına vâkıf etmez. Ancak beğenip
    seçtiği Rasûl(ler müstesnâ.)”2215
    “De ki: Allah’ın dilediği müstesnâ, kendi nefsim için bir zarar def edip
    bir menfaat sağlayamam. Eğer gaybı bilseydim hayırdan çok (şeyler) yapardım
    ve bana kötülük dokunmazdı. Ben, başka değil, ancak inanan bir
    toplum için müjdeleyici ve bir uyarıcıyım.”2216
    Müşrikler, çeşitli vesilelerle, beşer tâkatinin ulaşamadığı bazı şeylerin bilgisini
    veya onların icadını Rasûlullah’tan istiyorlardı. Zira onlar, peygamberlik
    iddiasında bulunan kimsenin insanüstü bir güce sahip olması, sebepler
    kanununun dışında, istediği zaman gayb haberlerine vâkıf olması ve olağanüstü
    işleri yapmaya her an muktedir olmasının gerekliliğine inanıyorlardı.
    Bundan dolayı, Allah’ın Rasûlü, Rabından aldığı vahiylerle gaybı bilen ve her
    2210 Tirmizî, Tahâret 102; İbn Mâce, Tahâret 122
    2211 6/En’âm, 59
    2212 6/En’âm, 50
    2213 27/Neml, 65
    2214 3/Âl-i İmran, 179
    2215 72/Cinn, 26
    2216 7/A’râf, 188
    ≈ 678 ≈
    Ahmed Kalka n
    şeye gücü yetenin ancak Allah olduğunu, Allah bildirmedikçe gaybı bilemediğini
    onlara tebliğ ediyordu.
    Bâtıl ve sapık inançlardan biri de gayb âleminde birçok tasarruflar yapmaya
    yetkisi bulunan İlyas, Hızır, Gavs, Kutup ve Ricâlu’l-Gayb gibi ölmüş
    veya hayalî varlıklara inanmaktır. Çoğu kez bu hayalî şahıslara olan inanç
    bağı ve bağlılık onların ilâhlaştırılmasına kadar gidiyor, dolayısıyla tevhidden
    saptırıp şirk batağına sürüklüyor.
    RUH, RUH ÇAĞIRMA VE TENÂSÜH (REENKARNASYON)
    Ruh
    Ruh; İnsan ve hayvanlardaki dirilik kaynağı, sürekli hayat, can anlamlarında
    kullanılır. İnsandaki canlılığın ve diriliğin, irâdeyle ilgili ve irâde dışı hareketlerin
    ve idrâk kabiliyetinin kaynağı ve nefis anlamına da gelir. Bazı İslâm
    âlimleri, rûhun iyiyi kötüden ayırdetme denen temyiz ve düşünme tarafını
    karşıladığını belirtmişlerdir.
    Ruh, Allah’ın yaratma işlerindendir; sırlarından bir sırdır. Gerçek mahiyetini
    ve tüm özelliklerini bilmek mümkün değildir. “Sana ruhtan sorarlar. De
    ki: ‘ruh, Rabbimin emrindendir. Size (bu hususta) ilimden pek az bir şey
    verilmiştir.”2217
    Rûhun kendisi görülemiyorsa da, yaptığı işlerden varlığını anlıyoruz. Her
    şeye canlılık veren, hayat ve dirilik kaynağı olan ruh, Allah’a en yakın yaratıktır.
    Genel olarak, peygamberlere, meleklere ve özellikle Cebrâil’e “ruh” denilir.
    Rûhu’l-Emîn, Rûhu’l-Kuds (Emin Ruh, Mukaddes Ruh) isimleri de Cebrâil’in
    isimlerindendir.2218
    RUH ÇAĞIRMA
    Rûhun varlığını kabul eden, fakat hakkında sapık ve gerçek dışı bir anlayışa
    sahip olan kimseler, ölmüş insanların ruhlarıyla irtibat kurabileceğini ve
    böylece, gayb âleminden bilgi alınabileceğini ileri sürmüşlerdir. Bu kimseler,
    2217 17/İsrâ, 85
    2218 26/Şuarâ, 193; 2/Bakara, 87
    ≈ 679 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Cİn, Şeytan, Büyü ve Gayb
    düzenlemiş oldukları ruh çağırma seanslarıyla insanları kandırmakta ve onların
    cehâletlerinden istifâde ederek menfaat elde etmektedirler. Ruh, Allah
    Teâlâ’nın emrinde ve denetiminde olan bir varlıktır. Onun insanlar tarafından
    çağrılıp bazı istekleri yerine getirmesinin mümkün olduğuna inanmanın hiçbir
    dayanağı yoktur. Ruh çağırma seanslarında, çoğunlukla cinlerin kullanıldığı,
    bir cin, kendini bir insanın rûhu diye tanıtıp insanların kandırılmasında
    rol oynadığı söylenmektedir.
    TENÂSÜH (REENKARNASYON/RUH GÖÇÜ)
    Rûhun bir bedenden başka bir bedene geçmesi inancına tenâsüh / ruh
    göçü denir. Rûhun bir cisimden diğerine, bazen insandan hayvana ve hayvandan
    insana geçmesi şeklindeki bu bâtıl inanç, Hint dinlerinden, eski Mısır inançlarından
    günümüze kadar taşınmıştır. Bu anlayış, İslâm âlimlerince reddedilmiş,
    bunun Kur’an ve Sünnet’e ters düşen bir inanç olduğu belirtilmiştir.
    “Ateşin karşısına durdukları vakit bir görsen! ‘Ah, keşke dünyaya geri çevrilsek
    de Rabbimiz’in âyetlerini inkâr etmesek ve mü’minlerden olsak!’ diyecekler.
    Hayır! Evvelce gizleyip durdukları şeyler karşılarına çıktı da ondan
    böyle söylüyorlar. Yoksa geri çevrilselerdi mutlaka yasak edildikleri fenalığa
    yine dönerlerdi. Şüphesiz onlar yalancıdırlar.”2219
    “Onlar, nereye varacak diye ancak onun te’vilini gözetirler. Onun te’vilinin
    geleceği gün, daha önce onu unutanlar: ‘gerçekten Rabbimizin peygamberleri
    hakkı getirmişler. Şimdi acaba hiçbir şefaatçı var mı ki bize şefaatte
    bulunsun veya dünyaya döndürülür müyüz ki, yaptıklarımızdan başkasını yapalım’
    diyecekler. Gerçekten onlar, kendilerine yazık ettiler. Ve o uydurdukları
    şeyler onlardan kaybolup gitti.”2220
    “Orada onlar: ‘Ey Rabbimiz, bizi çıkar da eskiden yapageldiklerimizden
    başka yararlı bir iş yapalım!” diye feryad ederler. Kendilerine: ‘size düşünecek
    bir kimsenin düşüneceği kadar ömür vermedik mi? Hem sizi uyaran
    peygamber de geldi. O halde tadın azâbı. Çünkü zâlimler için hiçbir kurtarıcı
    yoktur’ denir.”2221
    2219 6/En’âm, 27-28
    2220 7/A’râf, 53
    2221 35/Fâtır, 37
    ≈ 680 ≈
    Ahmed Kalka n
    “Nihâyet o müşriklerin birine ölüm geldiği vakit: ‘Ey Rabbim! Beni dünyaya
    döndür. Ta ki, o zâyi ettiğim ömürde yararlı işler göreyim’ der. Hayır!
    Bu sadece onun söylediği boş bir kelimedir. Önlerinde ise, ta diriltilecekleri
    güne kadar bir perde vardır.”2222
    SORULAR
    1- Cin ve şeytan kelimelerinin lügat ve terim anlamları nelerdir?
    2- Şeytanla cin arasında nasıl bir bağ vardır?
    3- Şeytan hangi şeyden yaratılmıştır?
    4- Şeytanın cennetten kovuluş sebebi nedir?
    5- Cinler hangi şeyden yaratılmışlardır?
    6- Cinlerin yaratılış amacı nedir?
    7- Cinler gaybı bilebilirler mi?
    8- Şeytanın yaratılış sebebi nedir?
    9- Cin ve şeytanın özellikleri nelerdir?
    10-Cin ve şeytanın insanla münâsebetlerini, şeytanın insana vesvese verip
    onu kandırmak istemesindeki hikmetler nelerdir?
    11- Şeytanın bir mü’mine fayda ve zararları nelerdir?
    12- Sihir / büyü ne demektir? Etkisi var mıdır? Dindeki hükmü nedir?
    13- Peygamberimize büyü yapıldığına dair rivayeti nasıl değerlendirirsiniz?
    14- Fal, yıldız falı, burç falı neye denir? Bunu yapanların hükmü nedir?
    15- Üfürükçülük, nazar boncuğu ve muska takma konusunda bilgi veriniz.
    16- Gayb bilinebilir mi? Peygamberler gaybdan haber vermişler midir?
    17- Ruh nedir? Ruh çağırma doğru mudur?
    18- Reenkarnasyon/ruh göçü inancı İslâm inanç esaslarıyla bağdaşır mı,
    bir âyet mealiyle açıklayın.
    2222 23/Mü’minûn, 99-100
    ≈ 681 ≈
    ≈ 682 ≈
    Ahmed Kalka n
    Ünite 28
    İNANÇLA İLGİLİ TARTIŞILAN KONULAR
    • Cehâlet Mâzeret mi, Değil mi?
    • Resmî Câmi Görevlilerinin Arkasında Cuma Namazı ve Diğer Namazlar
    • Devlet Memurluğu ve Yemin
    • Memurlar Arasında Fark
    • Tâğutun Mahkemesine Müracaat Etmek
    • Oy Vermek ve Demokrasiyi Savunmak
    • Oy Verenin Hükmü Konusunda Bazı Âlimlerin Görüşleri
    • Resmî Okullarda Çocuklarını Okutmak
    • Eğitim ve Okul Kelimeleri; Alternatif Hakkı
    • Askerlik
    • Sorular
    Bu üniteyi bitirdiğinizde aşağıdaki amaçlara ulaşmanız beklenmektedir
    • Cehâletin mâzeret olup olmadığını, insana, şartlara, mevcut konuma ve içinde
    yaşanılan düzenin İslâmî olup olmamasına göre değişkilki arzedip etmediğini
    izah edebilmek ve şeytan kelimelerinin lügat ve terim anlamlarını
    tanımlamak.
    • Resmî câmi görevlilerinin arkasında beş vakit ve Cuma namazlarının kılınıp
    kılınamayacağını, sebepleriyle izah edebilmek.
    • Tâğutun emrinde memurluğun hükmünü açıklayabilmek ve hangi çeşit memurluğun
    tehlikesinin daha büyük olduğunu örneklere izah açıklayabilmek.
    • Oy vermenin hükmünü ve oy verenle ilgili hükmü verebilmek.
    • Resmî okullarda çocukların okumasının hükmünü ve hangi şartlara riayet
    edilirse küfür ithamından uzak kalınabileceğini açıklayabilmek.
    • Askere gitmenin hükmünü ve askerde nelerden sakınılması gerektiğini açıklayabilmek.
    ≈ 683 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    CEHÂLET MÂZERET MI, DEĞIL MI?
    Bu konu birinci cildin ilk ünitesinde işlendiği için oraya bakılabilir.
    RESMÎ CÂMI GÖREVLILERININ ARKASINDA CUMA NAMAZI VE DIĞER
    NAMAZLAR
    Müslüman, her şeyden önce Kur’an’a kulak vermeli, onun emirlerini hayata
    geçirmelidir. Ona ters düşen yorum, te’vil, anlayış ve uygulamalardan kaçınmalıdır.
    “Sana bu Kitab’ı her şeyi açıklayan ve müslümanlara bir rehber,
    bir rahmet ve bir müjde olarak gönderdik.” 2223; “...Bu Kur’an, her şeyin
    açıklanması ve mü’minler için bir kılavuz ve rahmettir.”2224 Müslümanlar,
    herhangi bir konuda anlaşmazlığa düştüklerinde, onu Allah’a ve Rasûlü’ne
    arzetmekle mükelleftirler.2225
    Kur’an, Cuma namazını kesin şekilde emretmektedir. Müslüman da,
    Kur’anın hükümlerini uygulamak zorundadır. Allah, insanlara “niye falan müctehidi,
    filan fetvâyı uygulamadın?” diye sormayacak, ama mutlaka Kur’an’ın
    emrini uygulayıp uygulamadığından soracaktır. Kur’an Cuma namazını çok
    net bir şekilde emretmekte, bu konuda herhangi bir şart ileri sürmemekte,
    herhangi bir durum sözkonusu olduğunda Cuma namazının kılınmayacağından,
    işaret yönüyle bile olsa bahsetmemektedir. Müslümanların, Kur’an’ın
    herhangi bir hükmüne karşı nasıl davranmaları gerektiği de Kur’an’da çok
    net şekilde açıklanır.
    Peygamberimiz’in Cuma namazının faziletiyle ilgili onlarca hadisi hadis
    kitaplarını doldurduğu halde, Rasûlullah’tan zayıf bile olsa, herhangi bir durumda
    Cuma namazı kılınmaması gerektiğine dair bir rivâyet sözkonusu değildir.
    Yani, o, Cumanın şartlarıyla ilgili kesin bir şey söylememiş, hele hele
    “şu şu şartlar yoksa, Cuma namazı kılmayın!” gibi bir söz onun ağzından
    kesinlikle çıkmamıştır.
    Yani, hutbe ve cemaat dışında ve öğle namazının vaktinde kılınması şartı
    Kur’an ve Sünnetten çıkan şartlardır. Bunların dışında cemaat olarak kaç kişi
    bulunmalıdır, mutlaka camiide kılınmalı, başka yerlerde kılınmamalıdır” gibi
    hiçbir şart Kur’an ve Sünnette bulunmamaktadır. Daha sonraki dönemlerdeki
    müctehidler, kendi dönemlerindeki cuma namazlarına disiplin getirme
    2223 16/Nahl, 89
    2224 12/Yusuf, 111
    2225 4/Nisâ, 59
    ≈ 684 ≈
    Ahmed Kalka n
    ihtiyaçlarından dolayı bazı şartlar ileri sürmüşlerdir. Dolayısıyla, cuma namazını
    aynen ikindi namazını kılan insanlar gibi bir evde, bir işyerinde kılabilirsiniz.
    Aradaki tek önemli fark Cuma namazında mutlaka hutbe okunmalıdır.
    Ayrıca cemaatle kılınır ve öğle namazı vakti içinde kılınır. Kazaya bırakılması
    sözkonusu değildir. Yine, aynen ikindi namazı gibi iki-üç kişi ile birlikte de
    kılabilirsiniz. “Kılabilirsiniz” tabirim, aslında “kılmalısınız” anlamına geliyor.
    Sünnetten anlaşıldığı şekilde, Cuma namazı, kadınlara, kölelere, hasta ve
    yolculara farz değildir. Bu kimseler Cuma namazı kılarlarsa üzerlerinden
    öğle namazı düşmüş olur. Cuma namazına katılamamışlarsa, bu kimseler
    öğle namazı kılarlar.
    Cuma namazının illâ camide kılınmasını emreden bir âyet veya hadis
    yoktur. Sayı mecburiyeti de öyle. Yeryüzü, bu ümmete mescid kılınmıştır.
    Mü’minler, akidesi sağlam olduğuna kanaat getirdikleri bir imamın arkasında
    Cuma namazını kılarlar, kılmalıdırlar. Bu, olmasa da olabilir denilecek bir
    konu değildir; Kur’an ve Sünnet bizden Cuma namazını kılmamızı emretmektedir.
    Pireye kızıp yorgan yakmak kabilinden tâğutlara kızıp namaz terk
    edilmez. Daha fazla kızıp diğer beş vakit namazı da terk etmek nasıl doğru
    bir mantık değilse, tâğutlara kızanlar Cuma’yı onların önemsemeyeceği şekilde
    terk etmek yerine, onları daha rahatsız edecek şekilde açık havada,
    parklarda kılsınlar. Ya da cami yerine kullandıkları, müslümanlara açtıkları
    evlerinde, işyerlerinde, dernek ve vakıflarında eda etsinler. Cuma namazını
    terk ederek tâğutlar devrilecekse, beş vakit namaz da kılmayan, Cuma da
    kılmayan insanlar, demek ki düzeni yıkmak üzere olan kahramanlar sayılır
    ve düzen de bunlardan korkar, düzen kendini sağlama almak için sokaktaki
    serserileri Cuma kılmaya çağırır. Yok böyle bir şey…
    Cemaatle kılınan namazın sahih olması için öncelikle imamın Müslüman
    olması gerekir. Mutlaka cemaatle kılınması gereken Cumanamazı da, ancak
    mü’min imamlar arkasında kılınırsa caiz olur. Bir imamın mü’min olup olmadığını,
    onun konuşmalarından, hutbe ve vaazlarından anlayabiliriz. Camideki
    imamlar (daha doğrusu, namaz kıldırma memurları), “hutbede (kendilerince)
    İslâm’ı anlatıyorlar, hutbenin sonunda da İslâmî olmayan sisteme dua ediyorlarsa,
    bu kimsenin inanç yönüyle durumu belli olmuş, açığa çıkmıştır.
    Şöyle ki: “Kendilerince İslâm’ın anlatılması”, kendi kafalarına göre suç olan,
    suç olmayan tasnifi yapıp suç olmadığını düşündükleri T.C.nin istediği (yasaklamadığı)
    bazı hakikatleri anlatmak ise durum şudur: Gerçeğin yarısını
    söylemek, hiç bir şey söylememektir. Yarım hakikat, çok kere muazzam bir
    ≈ 685 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    yalandır. “Kendilerince İslâm’ın anlatılması”, kendi görüş ve kabullerine göre,
    ki bu görüş devlet dinini ölçü kabul eden Diyanet’in kabullerini ve yasaklarını
    içeriyor ise, Kur’an’ın en fazla önem verdiği tevhid ve şirk gibi dinin temel
    esaslarını, bunların güncel yansımalarını anlatmıyor, açıklanması gereken
    hakkı gizliyorlarsa, hakla bâtılı karıştırarak anlatıyorlarsa, İslâm’a düşman
    kişileri veya düzenleri övüyor ya da onlara dua ediyorlarsa, bu kimselerin
    itikatları/inançları açığa çıkmış demektir. Böyle bir kimsenin arkasında ne
    vakit namazı, ne de Cuma namazı kılınabilir. Tâğuta karşı çıkmak, onu red
    ve inkâr etmek Kur’an’ın emridir.2226 Böyle bir red ve inkârı göremediğimiz,
    tam tersine tâğutu kabul ettiğiyle ilgili gösterge olarak onlara dua ettiğine
    şahit olduğumuz kişi, arkasında namaz kılınamayacak kişidir.
    Câmilerdeki görevlilerin tâğutları inkâr ettiklerine dair davranışta bulundukları
    veya sözle bunu gösterdikleri pek şahit olmadığımız bir durumdur.
    Ama, tâğutların istediği tarzda hutbe okudukları, tevhid ve şirki güncel boyutlarıyla
    anlatmadıkları, günümüzdeki putları hiç eleştirmedikleri, yani hakkı
    gizleyip lanetlik bir suç olan hakkı gizledikleri, hakla bâtılı karıştırdıkları bir
    vâkıadır. Yine, hutbe esnasında onlara dualar ettikleri, onların emrinde bir
    memur oldukları, galiz/kaba küfür lafızları içeren memurluk yemini yaptıkları
    bilinmektedir. Bütün bunlara rağmen, bu özelliklere sahip bir kimsenin arkasında
    namaz sahih olur” denilebilir mi? Pireye kızıp yorgan yakmak diye tabir
    edilen şekilde davranıp Cuma namazını terk etmek de sorumluluk getirir.
    Yapılması gereken; mü’minlerin kendi aralarında birkaç kişi bir araya gelip
    herhangi bir işyerinde, evde, parkta Cuma namazını edâ etmeleridir.
    İyi niyetli halk tarafından büyük fedâkârlıklarla yapılan câmilere Diyânet
    hemen el koyar. Maksat, orada kendisinin anlattığı devletin dininden farklı bir
    dinin anlatılmasına, yaşanmasına engel olmaktır. Câmiler, Diyanet eliyle devlet
    dairesi haline gelmiştir; İmamlar da namaz kıldırma memuru. İşgal edilen
    bu mekânlar, mü’minler için zararlı mıdır, tartışılmalı, ama devlet için öylesine
    faydalı yerlerdir ki, devlet bu yerlerin kendi kontrolünde olmak şartıyla sayılarının
    artmasından memnun bile oluyor. Haftada bir gün, o kadar insana
    Cuma günü anlatacağı mesajları neden fırsat bilmesin? O kadar insan zorla
    toplanmaya çalışılsa bu kadar başarılı olunmaz.
    2226 Bak. 2/Bakara, 256; 4/Nisâ, 60 vb. âyetler
    ≈ 686 ≈
    Ahmed Kalka n
    Bu konuda Abdurrahman Dilipak şöyle diyor “Şimdi modern din adamı
    adına, Kemalist imam görüntüsü altında İslâm’a ve müslümanlara karşı bir
    tehdit odağı oluşturulmak isteniyor. İslâm’da din adamı, ruhban sınıfı yok,
    ama bu düzen içinde bunlar var. Bu tip insanlar, sadece Cuma namazında
    imama ihtiyaç duyuyor olsa gerekir. Ömürleri boyunca İslâm’a ve müslümanlara
    saldırdıktan sonra, bir maaş karşılığı susturulmuş imamların öncülüğünde,
    ne olur ne olmaz, yarın âhirette belki lâzım olur diye, biraz da Allah’ı
    kandırmak istercesine müslümanların kendileri hakkında iyi şahitlik yapmasını
    isterler. Müslüman mezarlığına gömülmek, garip bir tutkudur onlar için.
    Bu iş için, fazla baş ağrıtmayan, ölülerin arkasından kırkıncı günlerinde şen
    şakrak mevlitler okuyacak bir aydın imama ihtiyaçları vardır.”
    Hutbeler ve vaazlar sivil karakterli, dinin özünden alınan ilhamlarla günün
    problemlerine çözüm getiren şeyler değil. Çoğu câmide okunan hutbe ve
    vaazları bir başka şekli ile bir kilise papazının ya da budist bir râhibin vaazlarında
    duyabilirsiniz. On emir”den ibaret ya da hıristiyanlaştırılmış, sadece
    kişisel ahlâka indirgenmiş bir din.
    Bir insanin arkasinda ne zaman namaz kilinmaz?” Kâfir mürted olunca
    veya küfrü ortada olunca. Hayır, sadece kâfir ve mürted olunca değil; İmamın
    arkasında namaz kılınacak özellikleri olmadığında, şüpheli durumlarda,
    insanlara dinin özünü anlatmadıklarında, fiilen İslâm dışı devleti, rejimi
    destekliyor görünümü verdiklerinde bir imamın arkasında namaz kılınmaz.
    Olaya dar pencereden bakmak bizi yanlışlığa götürür. Bugün bütün dünyada,
    Amerika’nın ve Batının etkisiyle “dine karşı din” projeleri geliştiriliyor.
    Lâ’sı olmayan bir din, isyanı barındırmayan, mevcut şirk düzenlerine karşı
    çıkmayan bir din anlayışı. Halkın ve devletin doğru yolda olduğunu haliyle
    ve tavrıyla göstermeye çalışan namaz kıldırma memurlarının da arkasında
    Cuma ve vakit namazları kılınmaz.
    Halkının önemli bir kesimi müslüman olan ülkelerdeki Diyanet görevlileri,
    büyük çoğunlukla, dini vicdanlara hapsederek gerçekleri gizlemişler,
    hakkın toplum tarafından anlaşılmasına engel olmuşlardır. Bu ise, yapılabilecek
    en kötü işti: “Onlar, işledikleri kötülükten, birbirlerini vazgeçirmeye
    çalışmıyorlardı. Andolsun yaptıkları ne kötüdür!” 2227; “Allah’ın âyetlerini az
    bir paraya sattılar da O’nun yoluna engel oldular. Onların yaptıkları, gerçekten
    ne kötüdür!”2228 Bu görevliler, bunu ister bilerek yapsınlar, isterse
    2227 5/Mâide, 79
    2228 9/Tevbe, 9
    ≈ 687 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    bilmeden; bâtılı emretmeleri, bundan da kötüsü, hakla bâtılı karıştırmaları,
    cinâyet olarak yeter! “Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın; yalnız Benden
    (Benim azâbımdan) korkun. Hakkı bâtıl ile karıştırmayın; bilerek hakkı gizlemeyin.”
    2229 Atasözünde denildiği gibi; “Dinini paraya satan, dininden de olur,
    paradan da.” Paradan olmasa ne çıkar, paralandıkça paramparça âhireti
    paralanır.
    İmamlara bunca maaşı niye veriyorlar dersiniz? Çok sevdikleri için, dine
    imana hizmet olsun diye mi? Yoo, onlara maaş verenler, onların ellerine kendi
    bildirilerini tutuşturup okutmak için... 2230
    İmam denilince, sözlük anlamına da uygun olarak, çevresine önderlik ve
    öncülük eden kimse anlaşılır. Bunun için imamın, hem namaz ibâdetinin,
    hem de her türlü hayırlı hizmetin yerine getirilmesinde toplumuna önderlik
    etmesi, ilim ve ahlâkıyla, söz ve davranışlarıyla insanların takdirini kazanması
    beklenir. Tabii, her şeyden önce, imâmet-i kübrâ için olduğu gibi, namaz
    imamının da müslüman olması gerekir. Bazılarının, “bu da mevzû mu
    edilir, tabii ki imamların hepsi müslümandır” diyecekleri büyük ihtimaldir.
    Ama günümüzde imamlarda aranacak ilk şart, onların her çeşit şirkten arınmış,
    sadece Allah’tan korkan muvahhid birer müslüman olmalarıdır. İmamlar
    ve cemaatler, gereği gibi muvahhid mü’min olsalar, nihâi tercihlerini Allah’tan
    ve âhiretten yana yapsalar, her şey bir başka olacaktır.
    Mü’minlerin imamı/lideri, ancak mü’minlerden olur. Herhangi bir kâfirin
    mü’minlere yönetici olma hakkı yoktur. “Allah kâfirlere mü’minler üzerine
    asla velâyet hakkı tanımamıştır.” 2231 Ümmetin ekserisi, müslüman olduğu
    halde fâsık veya zâlim olan birisinin de imam ve yönetici olma hakkına sahip
    olmadığı görüşündedir. Bu anlayış, Kur’an’da “imam” ve “itaat” kavramıyla
    ilgili âyetler değerlendirildiğinde tercih etmek zorunda olduğumuz bir tavırdır.
    Kur’an’da kâfirlerin, ancak kâfirlere imam olduğu, kendisine uyanları ateşe/
    cehenneme ulaştıracağı ifade edilir. Fâsık ve zâlimlerin de, ancak kendileri
    gibi imamları olacaktır. Çünkü insanlar nasıl iseler, öyle idarecilere/imamlara
    müstahak olacak ve o şekilde yönetileceklerdir.
    Mü’min imamlar ise, imamların imamı Hz. İbrâhim örnekliğinde ortaya
    konulur. O, put ve putçulara karşı tek başına bir ümmettir. Ve aynı zamanda
    2229 2/Bakara, 41-42
    2230 Abdurrahman Dilipak, Bu Din Benim Dinim Değil, İşaret/Ferşat Yay., s. 36-37
    2231 4/Nisâ, 141
    ≈ 688 ≈
    Ahmed Kalka n
    ümmetin imamıdır. O’nun İshak, İsmail gibi oğulları, Ya’kub, Dâvud, Mûsâ,
    İsa, Muhammed (salevâtullahi aleyhim ecmaîn) gibi torunları imamdır. Kur’an,
    apaçık bir imam/rehber olduğu gibi, yol (hidâyet yolu, sırât-ı müstakîm) da
    imamdır. İmam hakkındaki Kur’an’ın bu tanımlarından yola çıkarak diyebiliriz
    ki; iyilik imamı, peygamberlerin izinden ayrılmayan, Kur’an’ın ahkâmını
    inanarak uygulayan ve İslâm hidâyeti üzere, sırât-ı müstakîm yolunda önder
    kişidir. Bu özellikleri taşımayan kimse, mü’minlerin imamı olamaz; olsa olsa,
    küfür imamı/önderi olabilir.
    Sadece Cuma değil, beş vakit farz namazlar da tabii ki müslümanların
    arkasında kılınabilir. Akaidinin sağlam olduğunu zannettiğimiz,
    yani küfre girdiğine dair kesin delillerimizin olmadığı her kıble ehlini müslüman
    kabul etmek zorundayız. Hutbesinde tâğutun dostu olduğunu (te’vil
    edilemeyecek açıklıkta) ifâde eden bir imama rastladığında müslümanlar
    câmiyi terkeder, bir daha o imamın arkasında namaz kılmazlar. Bu konuda
    diğer namazlarla Cuma namazı arasında fark yoktur.
    Namaz kılanların imamlığa geçecek kişiyi seçmeleri haklarıdır. Mescit
    ehli, devamlı namaz kıldıracak kişiyi kendileri seçer. Eğer ihtilâf ederlerse,
    çoğunluğun seçtiği namazı kıldırır. Kişinin, cemaat istemediği takdirde
    imamlığa yeltenmesi doğru değildir. “Üç kişinin namazları kabul olmaz.
    Bunlardan birisi, cemaat istemediği halde imamlık yapmak iseteyen kişidir...”
    2232; “Üç kişi vardır ki, namazları kulaklarını aşmaz: Kerih gördükleri
    halde bir cemaate imamlık yapan kişi...” 2233 İmam olacak kişi, namaz
    kılanların rızâsı esasına göre seçilir. Namaz imamlığı, “din adamları” denilen
    bir gruba tahsis edilen dinî bir makam değildir. Herhangi bir müslüman bu
    vazifeyi üstlenebilir.
    Konuyla İlgili Âyet-i Kerimeler:
    “Kim tâğuta küfreder (onu tanımaz, reddeder) ve Allah’a iman ederse
    o muhakkak kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa tutunmuştur.
    Allah kemaliyle işitici ve bilicidir.” 2234
    “Hakka bâtılı karıştırmayın, bile bile hakkı gizlemeyin.” 2235
    2232 Ebû Dâvud
    2233 Tirmizî
    2234 2/Bakara, 256
    2235 2/Bakara, 42
    ≈ 689 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    “Ey ehl-i kitap! Neden hakka bâtılı karıştırıyor ve bile bile hakkı/gerçeği
    gizliyorsunuz?” 2236
    “Allah’ın indirdiği kitap’tan bir şeyi gizleyip onu az bir paha ile değişenler
    yok mu, işte onların yiyip de karınlarına doldurdukları, ateşten başka
    bir şey değildir. Kıyamet günü Allah, ne kendileriyle konuşur ve ne de onları
    temize çıkarır. Orada onlar için can yakıcı bir azap vardır. Onlar doğru
    yol karşılığında sapıklığı, mağfiret bedeli olarak da azabı satın almış
    kimselerdir. Onlar, ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar! O azabın sebebi,
    Allah’ın, kitabı hak olarak indirmiş olmasıdır. (Buna rağmen farklı yorum
    yapıp) kitap’ta ayrılığa düşenler, elbette derin bir anlaşmazlığın içine düşmüşlerdir.”
    2237
    “Allah, kendilerine Kitap verilenlerden, ‘Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız,
    onu gizlemeyeceksiniz’ diyerek söz almıştı. Onlar ise bunu
    kulak ardı ettiler, onu az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alışveriş ne
    kadar kötü!” 2238
    “İndirdiğimiz açık delilleri ve hidâyeti Biz Kitaptan insanlara açıkça belirttikten
    sonra gizleyenler var ya; işte onlara hem Allah lânet eder, hem
    de bütün lânet edebilenler lânet eder. Ancak tevbe edip, durumlarını düzeltenler
    ve gerçeği açıklayanlar başkadır. Onları bağışlarım; çünkü Ben
    tevbeyi çok kabul eden ve çokça merhamet edenim.” 2239
    Hadis-i şerif rivâyetlerinde de şöyle buyrulur:
    “Kendisine bir ilim sorulup da bunu gizleyen kimseye kıyamet gününde
    ateşten bir gem vurulacaktır.” 2240
    “En fazletli cihad, zâlim sultana karşı hakkı söylemektir.” 2241”Haksızlık
    karşısında susan dilsiz şeytandır.”
    “Kıyamet gününde bir adam getirilir ve cehenneme atılır da cehennem
    değirmen merkebinin taşlarıyla (buğday) öğütmesi gibi onu öğütür.
    2236 3/Âl-i İmran, 71
    2237 2/Bakara, 174-176
    2238 3/Âl-i İmran, 187
    2239 2/Bakara, 159-160
    2240 Ebû Dâvud, İlm 9, hadis no: 3658; Tirmizi, İlm 3, hadis no: 2651; Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi,
    c. 11, s. 501
    2241 Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 538
    ≈ 690 ≈
    Ahmed Kalka n
    Bunun üzerine cehennem halkı onun başına toplanır da: ‘Ey filan, sen
    ma’rufla emrediyor ve münkerden nehyediyor değil miydin?’ derler. O da:
    ‘Evet, ben ma’rufla emrederdim de onu kendim yapmazdım ve yine ben,
    münkerden nehyederdim de, onu kendim işlerdim’ der.” 2242
    Allah’a isyan edene itaat olmaz!” 2243
    Câmi görevlileri, İslâm’la devletin gayr-ı İslâmî ilke ve kanunlarını uzlaştırmada
    çok büyük gayretleri olan ve bu konuda düzene büyük destek sağlayan
    şahıslardır. Uzlaşma; iki zıddın (karşıt gücün) birleştirilmek istenmesi
    demektir ki, bunun gerçekleşmesi aslında imkânsızdır. Eğer gerçekleşirse,
    artık bu iki şey, zıd/karşıt olmaktan çıkar, eşitsizliği aleyhinde olan, diğerinin
    hâkimiyetini kabul edip, onun içerisinde erir gider. Tâvizden kazançlı çıkanlar,
    gücü elinde bulunduranlardır, etkili ve yetkili çevreler, egemen güçlerdir.
    Mevcut ortama boyun eğip bâtılla uzlaşan statükocu kimse, gücünü kabul
    ettiği çevre ve zihniyetin boyasına girer. Bir müslümanın kâfirlerin şekil ve
    rengine girmesi mümkün müdür? “Ey mü’minler, deyiniz ki: ‘Biz Allah’ın
    boyasına (dinine) girmişiz. Allah’ın boyasından daha güzel ne olabilir? İşte
    biz O’na ibadet edenleriz.” 2244
    Hakkı bâtılla örtüp hakka bâtılın katıldığı bu sentez ve tâvizci yaklaşım,
    Allah’ın insana fıtrat boyasıyla sürdüğü rengi, bâtılın çirkin renkleriyle karıştırarak
    alaca bulaca olmak, çok renkli olacağım diye renksizleşmektir. Bukalemun,
    bir hayvandır, düşmanından korunmak için renk değiştirmesi onunla
    ilgili olarak ilâhî sanatın tecellisidir. Ama, insan için bulunduğu ortama göre
    renk alan yapı, iki yüzlülüktür; onurlu müslümanın değil, şahsiyetsiz münafığın
    karakteridir.
    Müslümanın, sadece kendi zâtından korkmasını isteyip, başkalarından
    korkmasını yasaklayan Rabbimiz,2245 bu emrine uymayan kimseye çoğu
    zaman korktuklarını musallat eder ki, kendinden başkasından korkmanın
    cezasını çeksin. İşte tâviz ve uzlaşma, bâtıldan korkmanın sonucu gerçekleştiği
    için tâvizkâr tutumlar, bir müslümanı, kurtulmak için yılana sarılanın
    konumuna düşürmektedir.
    2242 Buhâri, Fiten, 17; hadis no: 46; Müslim, Zühd 7, hadis no: 51 (2989)
    2243 Ahmed bin Hanbel, 5/301, hadis no: 3790; İbn Mâce, Cihad 40, hadis no: 2865
    2244 2/Bakara, 138
    2245 2/Bakara, 40, 41; 3/Âl-i İmran, 175
    ≈ 691 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    İslâm’la câhiliyyenin kesişmesi, uyuşması mümkün değildir. Hakla bâtılın,
    imanla küfrün birleşip bir araya gelmesi eşyanın tabiatına aykırıdır. Aralarında
    tarih boyunca süren ve Kıyamete kadar da sürecek olan uzlaşmaz bir
    mücadele söz konusudur. Uzlaşmayı, kesin nasslara rağmen kabul edenler,
    neticede Allah’ın hor gördüğü kâfirleri hoş görmeye, beşerî düzenleri kutsallaştırmaya,
    İslâm demokrasisinden veya demokratik İslâm’dan bahsetmeye
    kadar vardılar. Artık resmî devlet İslâm’ı, Atatürk tipi, onun ilkelerine uygun
    İslâm(!) gibi tuhaf sentezler uygulama alanları bulmakta. Hıristiyanlık benzeri,
    uzlaşarak tahrif edilmiş bu İslâm’ların elbette Allah’ın dini olan İsl’am’la hiç bir
    ilgisi yoktur, bazı benzer yönleri olsa da.
    Müslümanın İslâm’dan tâviz vererek, başka beşerî görüşlerle uzlaşarak,
    İslâm’ın bazı cüzlerini, bazı esaslarını pazarlık aracı görmesi mümkün değildir.
    Uzlaşma neticesinde kâfirlerin ve küfrün egemenliği -şeklen ve kısmen
    de olsa) kabul edilmiş olur ki, bu da tevhidî akîde ile bağdaşmaz. İslâm,
    Allah’a teslim olmak ve O’nun dışında bir güç ve hâkimiyet tanımamaktır.
    Kelime-i tevhidde bu ifade tüm kapsamıyla belirdiğinden dolayı, müslüman
    için her türlü tâğutun her çeşit egemenliğini reddetmek; Allah’a iman ve
    O’nun tek ilâh olduğunu kabul etmenin en önemli şartıdır. Hatta, İslâm’ın
    dışındaki bütün sistem, görüş ve bunların uygulayıcıları anlamına gelen “tâğut”
    u reddetmek; Allah’a imandan da önce gelir ki, kalp, dil ve kafadaki tüm
    sapıklıklar ve sahte ilâhların egemenlikleri öncelikle “lâ = hayır” süpürgesi
    ile temizlenmiş olsun ve boşalan yere de hak/gerçek ilâhın kabulü yerleşsin.
    “Kim tâğuta küfreder (onu tanımaz, reddeder) ve Allah’a iman ederse
    o muhakkak kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa tutunmuştur.
    Allah kemaliyle işitici ve bilicidir.” 2246
    Beş çeşit devlet sisteminde din-devlet ilişkileri
    İslâmî Devlet
    Saltanat Sistemi
    Komünist Sistem
    Batı Tipi Laiklik
    TC Tipi Laiklik
    2246 2/Bakara, 256
    ≈ 692 ≈
    Ahmed Kalka n
    DEVLET MEMURLUĞU VE YEMIN
    Memurluk Allah’ın memurluğu (O’nun emrine girme) ise ne güzeldir. Tâğutun
    memurluğu ise, onların âmirliği ve muvahhid bir mü’minin de onların
    emrine girip, onların memuru olması, onlara itaati ise…
    Muvahhid Müslümanlar olarak biz, öncelikle kendimiz her çeşit küfür ve
    şirkten korunmak ve gerçek anlamda iman etmekten sorumluyuz. İmanımıza
    şüphe bulaştırmamak, riskli alanlardan uzaklaşmak zorundayız. Kendini
    ateşten koruyamayan insan, başkalarını nasıl korusun? Bireysel tevhidini uygulayamayan
    kimsenin yaptığı ne kadar hayır cinsinden olursa olsun, Allah
    indinde boşa çıkacak ve hiçbir karşılık alamayacaktır. Biz, geçim, hizmet ve
    benzeri şey için değil, kulluk için yaratıldık. Allah, hiç kimseye “niye tağutların
    veya yarı yarıya tâğutî kurumların emrinde çalışmadın?” diye hesaba çekmeyecek,
    ama (farkına ve bilincine varsa da var masa da) böylesi vahyi reddeden
    düzenlerin çarkını çeviren, istemese de uzlaşma çizgisiyle çevresindeki
    demokrat kafalıların emrine, tavsiyesine ve tavırlarına muhatap olmaktan,
    muvahhid bir kimsenin takınması gereken izzete halel getirmesinden hesaba
    çekilecektir.
    Devlet memurlarının yapmak zorunda tutulduğu yemin metni:
    Devlet Memurları Kanunu
    Kanun Numarası: 657
    Kanun Kabul Tarihi: 14/07/1965
    Yayımlandığı Resmi Gazete Tarihi: 23/07/1965
    Yayımlandığı Resmi Gazete Sayısı: 12056
    Bölüm 2: Ödevler ve Sorumluluklar
    Sadakat:
    Madde 6 - (Değişik madde: 12/05/1982 - 2670/1 md.)
    Devlet memurları, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına ve kanunlarına sadakatla
    bağlı kalmak ve milletin hizmetinde Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını
    sadakatla uygulamak zorundadırlar. Devlet memurları bu hususu “Asli
    Devlet Memurluğuna” atandıktan sonra en geç bir ay içinde kurumlarınca
    düzenlenecek merasimle yetkili amirlerin huzurunda yapacakları yeminle
    belirtirler ve özlük dosyalarına konulacak aşağıdaki “Yemin Belgesi” ni imzalayarak
    göreve başlarlar.
    ≈ 693 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına, Atatürk İnkılap ve İlkelerine, Anayasada
    ifadesi bulunan Türk Milliyetçiliğine sadakatla bağlı kalacağıma; Türkiye
    Cumhuriyeti kanunlarını milletin hizmetinde olarak tarafsız ve eşitlik ilkelerine
    bağlı kalarak uygulayacağıma; Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve
    kültürel değerlerini benimseyip, koruyup bunları geliştirmek için çalışacağıma;
    insan haklarına ve Anayasanın temel ilkelerine dayanan milli, demokratik,
    laik, bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını
    bilerek, bunları davranış halinde göstereceğime namusum ve
    şerefim üzerine yemin ederim.”
    Memurluk Allah’ın memurluğu (O’nun emrine girme) ise ne güzeldir. Tâğutun
    memurluğu ise, onların âmirliği ve sizin de onların emrine girip, onların
    memuru olmanız, onlara itaatiniz ise…
    Müslümanlar olarak biz, öncelikle kendimiz her çeşit küfür ve şirkten korunmak
    ve gerçek anlamda iman etmekten sorumluyuz. Kendini ateşten
    koruyamayan insan, başkalarını nasıl korusun? Bireysel tevhidini uygulayamayan
    kimsenin yaptığı ne kadar hayır cinsinden olursa olsun, Allah indinde
    boşa çıkacak ve hiçbir karşılık alamayacaktır. Biz, hizmet ve benzeri şey
    için değil, kulluk için yaratıldık. Kulluğun içine ne kadar hizmet girerse o
    kadarından sorumluyuz. Ama “hizmetin içine ne kadar kulluk girerse o bize
    yeter” diyemeyiz. Meselâ bir öğretmenin öğrencileri puta tapma törenlerine
    yönlendirdiği, onları bu âyin için sıraya koyduğu fiilini düşünelim. Küfür davranışları
    içindeyken veya o tür uygulamaları masum çocuklara emreder ve
    yaptırırken ölüm gelmiş olsa… Ölüm o anda gelmese bile, en küçük bir şerrin
    hesabının sorulacağı bir yerde ve zamanda, bir başkasını küfre yönlendirmenin
    hesabının nasıl verileceği… Kendini ateşten koruyamayan kimsenin
    başkasını nasıl koruyacağı… değerlendirilmeli. Allah, hiç kimseye “niye
    tağutların emrinde öğretmenlik yapmadın?” diye hesaba çekmeyecek, ama
    (farkına ve bilincine varsa da varmasa da) böylesi vahyi reddeden düzenlerin
    (eğitim) çarkını çeviren ve müşrik vatandaş yetiştirme görevi üstlenen kimselere
    “niye imanına şirk karıştırdın? Niye hakla bâtılı karıştırdın, çocukları küfre
    teşvik edip onları kâfirleştirdin?” diye hesaba çekecektir?
    Küfre rıza küfürdür. Küfrü emreden, küfrü bir başkasına mecbur edip
    dayatan kişiye mü’min muamelesi yapılamaz, o kimsenin cenaze namazı
    kılınamaz. Olayın küfür ve şirk olması ayrı bir şey. Belirli bir şahsa müşrik de≈
    694 ≈
    Ahmed Kalka n
    mek ayrı bir şeydir. Biz olayın vehâmetini anlatırız, insanları ondan sakındırmaya
    çalışırız, ama belirli şahsı açıkça bir inkârını görmedikçe tekfir etmeyiz.
    Bu hususta açıklığa kavuşturulması gereken beş ayrı husus var: 1- Elfâz-ı
    küfür (ve ef’âl-i küfür), 2- Allah adı dışında başka bir kutsal(!) adına yemin,
    3- Memurluk ve memurluklar arasında fark, 4- İmza (veya yazı)nın söz gibi
    olup olmadığı, 5- Belirli bir şahsı tekfir etmek.
    Elfâz-ı küfür, küfür lafızları, insanı küfre götüren sözler demektir.
    Bir terim olarak, kişiyi küfre düşüren ve dinden çıkmasına sebep olan
    sözlere “elfaz-ı küfür” adı verilir. İbn Hacer el-Askalânî şöyle der: “Kim putlara
    tapınırsa, secde ederse İslâm’a inansa bile küfre girer. Sübkî bu konuda
    icmâ olduğunu söylemiştir.” 2247
    Ebû Bekir el-Cessas ise şöyle der: “İkrah hali olmaksızın küfür lafzını şaka
    ya da ciddi olarak dillendiren bir kimse kâfir olur.” 2248
    Allâme Keşmirî şöyle der: “Sonuç olarak kim ciddi ya da şaka olarak
    küfür kelimesini söylerse kâfir olur. O kişinin inancına bakılmaz.” 2249
    Aliyyu’l Kari, Fıkh-ı Ekber Şerhi’nde: Kişi, ikrah altında olmadan mânâsını
    bilerek bir küfür sözü söylerse, söylediğine inanmasa dahi kâfir olur”
    der. İbn Âbidin de: “Kim küfür kelimesini ister şakayla, ister oyun olsun diye
    telaffuz ederse, tüm ilim adamlarımıza göre kâfir olur; neye inandığına bakılmaz”
    demektedir. Şâfii âlimlerinden büyük hadis bilgini İmam Nevevî;
    “Kim dâru’l-harpte esir olmadığı halde küfür kelimesini telaffuz ederse, onun
    mürtedliğine hükmedilir. Zira kişinin dâru’l-harpte yaşaması ikrah altında olmasına
    delâlet etmez” der. Mâlikî âlimlerinden Kadı Ebu Bekir İbnu’l-Arabî;
    “Küfür sözlerini ister şaka ile ister ciddi bir şekilde söyleyen kimsenin kâfir
    olduğu hususunda ümmet içinde ihtilâf, görüş ayrılığı yoktur” der.2250 Hanbelî
    âlimlerinden İbn Kudâme el-Makdisî ise; “Kişinin inanarak küfre girmesi,
    şüpheye düştüğü için küfre girmesi ya da ister alay ederek ister ciddi olarak
    fark etmeksizin küfür lafzını söylemekle küfre girmesi arasında fark yoktur”
    demektedir. İkrah hali olmaksızın küfür kelimelerini telaffuz eden bir kimse
    2247 el-Askalânî, Fethu’l Bârî, c. 12, s. 299
    2248 Ahkâmu’l Kur’an, c. 4, s. 348
    2249 İkrâfu’l Mulhidîn, s. 59
    2250 Kurtubî Tefsiri, Tevbe sûresi 65. âyetinin tefsirinde nakledilir.
    ≈ 695 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    kâfir olur. Bu konuda ümmet arasında icmâ vardır. Dolayısı ile bir kimsenin
    birkaç kuruşluk dünya menfaati uğruna küfre girmesi düşünülemez.
    Söyleyeni dinden çıkaran küfür sözlerinin bu sonucu meydana getirmesi
    için hür bir irade ve ihtiyarla söylenmesi gerekir. Tehdit, zor ve baskı altında
    küfür sözlerini söyleyen kimse, zorlama tam ise, yani öldürme, kesme, bedene
    zarar verme ve şiddetli dövme tehdidi varsa küfür sözü söyleyebilir.
    Ayette şöyle buyurulur: “Kalbi imanla dolu olduğu halde, küfre zorlanan
    müstesna olmak üzere, kim iman ettikten sonra, küfre sine açarsa Allah’tan
    onlara bir azap vardır.”2251 Bu âyet, küfre zorlanan kimsenin dinden
    çıkmayacağını gösterir. Nitekim Mekke müşrikleri, Yâsir ile hanımı Sümeyye’yi
    İslâm’dan dönmeleri için zorlamış, işkence altında ikisini de öldürmüştür.
    Yâsir’in oğlu Ammâr’ı da bir kuyuya atarak işkence yapmışlar, Ammar
    işkenceye dayanamayarak, kalbi imanla dolu olduğu halde, diliyle İslâm’dan
    döndüğünü söylemiş ve canını kurtarmıştır. Haber Hz. Peygamber’e ulaşınca,
    kendisiyle görüşmüş ve yine işkenceye maruz kalırsa aynı sözleri söylemesine
    ruhsat vermiştir. Yukarıdaki ayet-i kerîme bu olay üzerine inmiştir. 2252
    Gönüllü olarak memur olan bir kimsenin ikrah (zorlama) altında olduğunu
    iddia etmek mümkün değildir. Kimseye zorla memur olması için baskı ve
    zorlama yapılmamaktadır. Şiddetli baskı, yani işkence altında olmadan bir
    mü’minin bir küfür lafzı söylemesi, onu imandan çıkarır.
    Ef’âl-i küfür de, küfür fiilleri, insanı küfre sokan davranışlar, eylemlerdir.
    Puta tapmak gibi. Bu tür davranışlardan biri de, yine şiddetli zorlama (ikrâh-ı
    mülcî) bulunmadığı takdirde, kişiyi küfre sokar.
    Yemin meselesine gelince…
    Babalar, anneler, melekler vs. gibi Allah’tan başka varlıklar adına edilen
    yeminler: Bu şekilde yemin etmek câiz değildir. Hz. Peygamber, böyle yemin
    etmeyi men etmiştir. Aynen bu varlıklar gibi, “namus, şeref üzerine yapılan
    yapılan yeminler, yemin ederim, ant içerim” gibi ifadelerle de yemin etmek
    câiz değildir. Bu ifadeler, şer’an yemin hükmüne girmez; bu tür yemin eden
    kimse, yeminini bozsa kefaret gerekmez. Ama, Vallahi, billâhi, tallahi ifadeleriyle
    yapılması meşrû olan yemini, bu tür geçersiz ifadelerle yapan, yani
    Allah’ın dışında başka varlıklar veya farklı kutsallar adına yemin eden kişi,
    büyük günah işlemiş, küçük de olsa şirke bulaşmış olur.
    2251 16/Nahl, 106
    2252 İbnü’l-Esir, Üsdü’l-Gâbe, I V, 130 vd.
    ≈ 696 ≈
    Ahmed Kalka n
    Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.): “Kim yemin edecekse ancak Allahû Teâla
    (cc)’nın adı ile yemin etsin!.. Aksi takdirde bıraksın” buyurduğu bilinmektedir.
    Kureyş halkı genellikle “Babamın hakkı için, annemin hakkı için” ve
    bunun gibi sözlerle yemin ediyordu. Nitekim Resûlullah (s.a.s.): “Babalarınız
    üzerine yemin etmeyin”2253 emrini verdi. Dolayısıyla yemin; kitap, sünnet ve
    icmâ ile sâbit olan bir hâdisedir. İnsanlar genellikle; zor duruma düştükleri
    zaman, haklı olduklarını ispat için “Vallahi, Billâhi” gibi yemin lafızlarını kullanırlar.
    Yemin’in lûgat manası; “sağ el” demektir. Halk arasında hayır ve
    bereket sağ ele nisbet olunur. Yemin “kuvvet” manasına da kullanılır. Nitekim
    Molla Hüsrev: “Yemin; lûgat yönünden kuvvet manasınadır” hükmünü
    zikreder. Kur’ân-ı Kerîm’de; yemin kelimesi, kuvvet manasına da kullanılmıştır.
    İslâmî ıstılahta: “Allahû Teâla (cc)’nın adını zikrederek, haberin takviyesidir.”
    Ayrıca yemin eden kimse; bir şeyi yapmaya veya yapmamaya, Allahû
    Teâlâ’yı şâhid tutarak karar verir. Meselâ: “Vallahi ben şu işi yapmam” gibi!..
    Fûkaha; yapılış şeklini esas alarak yemini iki kısma ayırmıştır. Birincisi: Allahû
    Teâla veya O’nun sıfatı ile yapılan yemin. İkincisi: Allahû Teâlâ’dan başkasıyla
    yapılan yemin. Allah Teâlâ’dan gayrısıyla yapılan yemin câiz değildir.
    “Kim İslâm’dan başka bir din adına bilerek yalan yere yemin ederse, o
    kişi dediği gibi (yalancının biri)dir. Kim, ne ile intihar ederse, kıyâmet günü
    onunla azâb olunur. Sahip olmadığı bir şeyi adayanın adağı geçersizdir.
    Mü’mine lânet etmek, onu öldürmek gibidir.”2254
    “Dikkat! Gerçekten Allah (azze ve celle) sizi babalarınıza yeminden
    nehyediyor; kim yemin edecekse Allah’a yemin etsin yahut sussun!”2255
    “Annelerinize ve putlara da yemin etmeyin, Allah’a da ancak doğru
    söylemek şartıyla yemin edebilirsiniz.”2256
    “Her kim Allah’tan başkasına yemin ederse muhakkak şirk koşmuştur
    yahut küfretmiştir.”2257
    “Senin y eminin a rkadaşın s eni n e ü zerine t asdik e tti i se o na g öredir.”
    2258
    2253 Müslim, Eymân 1, 4
    2254 Buhârî, Cenâiz 84, Edeb 44, 73, Eymân 7; Müslim, İman 176, 177; Tirmizî, Nüzûr 16; Nesâî,
    Eymân 7, 11, 31; İbn Mâce, Keffârât 3
    2255 Müslim, Eymân 3, hadis no: 1646
    2256 Müslim, Eymân 4; S. Müslim Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu, c. 8, s. 218
    2257 Müslim, Eymân 4; S. Müslim Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu, c. 8, s. 218
    2258 Müslim, Eymân 20, hadis no: 1653
    ≈ 697 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    “Yemin, yemin isteyenin niyetine göredir” Bir diğer rivâyet: “Senin yeminin
    arkadaşının seni kendisiyle tasdik ettiği şeye göredir.”2259
    Sözün özü: “Yemin, (sonuç itibarıyla) ya günaha girmektir veya pişman
    olmaktır.”2260;“... İnsanları yüzüstü cehenneme sürükleyen, ancak dillerinin
    ürettikleridir.”2261
    MEMURLUKLAR ARASINDA FARK
    “Şeytanlar, dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar.
    Eğer onlara itaat ederseniz muhakkak ki şirk koşan müşriklerden
    (Allah’a ortak koşanlardan) olursunuz.”2262 Bu âyeti tefsir edersen Seyyid
    Kutub şöyle der: “Yani siz Allah’ın emrettiği hususlardan yüzçevirip şeriatını
    tatbik edip başkalarının sözüne uyarsanız, Allah’ın hükmünün yerine başkalarının
    hükmüne koşarsanız, işte bu yaptığınız şirktir. Kim bir insanın kendisinden
    uydurduğu hükümlere itaat ederse, bu hüküm çok küçük ve basit bir
    mesele dahi olsa o şüphesiz müşriklerdendir. Müslüman olup da böyle bir fiil
    işleyen doğrudan doğruya İslâm’dan çıkıp şirke girmiş demektir. Ne kadar
    kelime-i şehâdet getirirse getirsin fark etmez… Mademki o Allah’tan başkasının
    hükmüne uymakta, Allah’tan başkasının hükmüne itaat etmektedir, bu
    onun durumunu değiştirmez.
    Bu kesin hükümlerin ışığı altında bugün yeryüzündeki toplumlara göz attığımızda
    tamamen şirk ve câhiliyyeden başka bir şey göremeyiz. Kitlelerin
    ve yığınlarca insanın şirk ve câhiliyye bataklığı içinde yüzdüğünü müşâhede
    ederiz. Allah’ın muhâfaza ettiği kimseler yeryüzünde ilâhlık taslayan zâlim
    putlara karşı gelirler, cebir hududu dışında kalan hiçbir halde onların hüküm
    ve şeriatına itibar etmezler.” 2263
    Bir başka âyette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Gerçekten, doğru yol kendilerine
    açıkça belli olduktan sonra gerisin geriye küfre dönenlere şeytan,
    kötülüklerini güzel göstermiş ve onları uzun emellere düşürmüştür. Çünkü
    onlar Allah’ın indirdiğini beğenmeyen kimselere: ‘Bazı işlerde biz size
    2259 Müslim, Eymân 21, hadis no: 1653; Ebû Dâvud, Eymân 8, h. no: 3255; Tirmizî, Ahkâm 19, h.
    no: 1354
    2260 Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 236
    2261 Tirmizî, İman 8, İbn Mâce, Fiten 12
    2262 6/En’âm, 121
    2263 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, c. 5, s.415-416; Âyete dair diğer nakiller için bk. İbn Kesir Tefsiri,
    c. 2, s. 272; Ebu’s Suud, c. 2, s. 438; şaravî, c. 7, s. 3910; Kasımî, c. 6, s. 2491
    ≈ 698 ≈
    Ahmed Kalka n
    itaat edeceğiz’ demişlerdi. Oysa Allah onların gizlediklerini biliyordu.”2264
    Görüldüğü gibi bu âyette Allah Teâlâ bazı kimseleri, Allah’ın indirdiğini hoş
    karşılamayanlara karşı sadece dilleri ile itaat edeceklerini söylemelerini, onların
    arkalarına dönmelerine yani irtidat etmelerine bir sebep olarak göstermektedir.
    Âyette geçen “arkalarını döndüler” ifadesi, “imanı terk ederek
    küfre döndüler” demektir. 2265
    Muhammed Şenkıtî Kehf sûresinin 26. âyetine yaptığı tefsirde şöyle demektedir:
    “Kur’ân-ı Kerim’in naslarından açıkça anlaşılmaktadır ki, şeytanın
    dostları vasıtasıyla koydurduğu, İslâm şeriatına muhâlif beşerî kanunlara tâbi
    olanların kâfir ve müşrik olduklarından anca onlar gibi Allah’ın basiretlerini
    kör ettiği, vahyin nurundan kör olan kâfir ve müşrik kimseler şüphe ederler.”
    2266
    Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Mûsâ, ‘Rabbim! Bana lutfettiğin nimetlere and
    olsun ki, artık suçlulara asla arka çıkmayacağım’ dedi.”2267 Müfessir Âlûsi,
    bu âyetin tefsirinde şöyle der: “İlim ehli bu âyete dayanarak zâlimlere yardım
    ve hizmet etmeyi câiz görmemişlerdir. İbn Ebî Hatim, Cabir bin Hanzala’dan
    şöyle dediğini nakletmiştir: Birisi Amr’a: “Ben bir kâtibim. Gireni çıkanı
    yazarım. Bunun karşılığında da maaş alırım. Siz bu konuda ne dersiniz?”
    diye sordu. Ebû Amr: “Dökülen kanı da yazar mısın?” deyince adam “hayır!”
    dedi. “Zorla alınan malı da yazar mısın?” dreyince adam “hayır!” dedi. Ebû
    Amr adama “acaba sen Mûsâ’nın (a.s.) sözünü işitmedin mi?” diyerek bu
    âyeti okudu. Âyeti dinleyen bu kişi Ebû Amr’a: “Vallahi çok güzel tebliği ettin
    yâ Ebâ Amr! Bundan böyle ben bu kişilere bir satır bile yazmam!” dedi. Ebû
    Amr da: “Vallahi Allah seni rızıksız bırakmaz” dedi.
    Bir hadiste şöyle geçer: “Kıyâmet gününde zâlimler ve yardımcıları, hatta
    onların kalemini açanlar çağrılır ve demirden tabutlara konularak cehenneme
    atılırlar.” Şayet bu hadis, sahih ise zâlimlerin yardımcıları korksunlar. Ölmeden
    evvel uyansınlar.
    Terzinin biri âlime: “Ben zâlimlerin elbisesini dikiyorum. Acaba ben Kasas
    sûresinin 17. âyeti gereği zâlimlere yardım edenlerden olur muyum?” diye
    sorar. Âlim şöyle cevap verir: “Hayır, sen zâlimlere yardım eden değilsin.
    2264 47/Muhammed, 25-26
    2265 İbn Kesir Tefsiri, c. 13, s. 7307
    2266 Şenkıtî, Edvâu’l Beyan, c. 3, s. 383
    2267 28/Kasas, 17
    ≈ 699 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    Bilakis sana iğne satanlar zâlimlere yardım edenlerdir. Sen ise bizzat zâlim
    olmuşsun” 2268
    Allah Rasûlü (s.a.s.) şöyle buyurur: “Âhir zamanda zâlim emirler, fâsık
    bakanlar, hâin kadılar, yalancı âlimler olacaktır. Kim onlara yetişirse onlara
    başkan, vergi toplama memuru, bekçi, polis olmasın.”2269 Bir başka hadiste
    ise şöyle buyrulur: “Birtakım zâlim emirler gelecektir. Kim bunlara muhâlefet
    ederse kurtulur. Kim bu emirler ile içli-dışlı olursa helâk olur.”
    Burada şu noktayı gözden kaçırmamak gerekir. Bazı durumlarda tâğutlardan
    görev almak aslen şirktir. Meselâ tâğutların yasama meclisinde bakan,
    milletvekili olmak ya da hâkim, savcı, polis, istihbarat memuru, subay
    gibi tâğutî düzeni ayakta tutan, tâğutî düzenin küfrünü destekleyen kurum
    ve kuruluşlarda çalışmak sahibini İslâm’dan çıkarır. Tüm bu görevler kâfirlere
    itaat ve onlarla velâ bağı kurmak kapsamındadır.
    Bazen tâğuttan görev almak onu meşrû gösterdiğinden dolayı haramdır.
    Meselâ şu anda tâğutî düzenler tarafından görevlendirilmiş hocalar ve din
    adına kurulmuş olan Diyanet teşkilatı gibi teşkilattan görev alan kişiler, hiçbir
    şirk ilkesini kabul etmeseler, 657 sayılı kanunun belirlediği sözleri (yemin)
    söylemeseler bile, toplumun nazarında tâğutu meşrûlaştırdıklarından dolayı
    en azından haram işlerler. Bazı âlimlerin fetvâsına göre ise müşrik olurlar.
    Alâme Takıyyuddin, gerçekten çok değerli eseri Kifâyetu’l Ahyâr’da bu
    konu hakkında şöyle der: “Çağımızdaki bazı âlimler şöyle bir tahkikte bulunmuşlardır.
    Kim bir haram iş yaparak bu işin toplumda meşrûlaştırılmasına
    sebep olursa Kur’an’ı pisliğe atanlar gibi kâfir olurlar. ‘Ben müslümanım’
    demesi bu kişiye bir fayda sağlamaz. Zira bu yaptıkları İslâm şeriatının yok
    olmasına neden olur. Aslen bu tür kişilerin tekfiri daha çok gereklidir. Çünkü
    bunların halini avam bilmez. Fakat Kur’an’ı pisliğe atan kişi böyle değildir.
    Şüphesiz bu hareketin küfür olduğu herkes tarafından bilinir. Zira bu konu
    oldukça açıktır. 2270
    2268 Âlûsî, Ruhu’l Meânî, c. 20, s. 49
    2269 Ebû Hureyre’den, Mecmûu’s Sağîr, s. 398
    2270 Kifâyetu’l Ahyâr, s. 455
    ≈ 700 ≈
    Ahmed Kalka n
    Zâlimlerden görev almayı mutlak olarak haram gören âlimlerin bazıları
    şunlardır: Yusuf Erdebilî, 2271 İmam Gazâlî, 2272 Ebu’l Ferec İbn Cevzî… 2273
    Kurtubî, tefsirinde şunu nakletmektedir: “İslâm âlimleri şöyle demişlerdir:
    ‘Kim zâlimlerden imamlık görevini alırsa arkasında namaz kılınmaz. Ancak
    özrünü beyan etmesi veya tevbe etmesi durumu müstesnâdır.” 2274 Dikkat
    edilirse, buraya kadar aktarılan fetvâlarda âlimler kişinin haram bir fiili meşrûlaştırması
    hakkında fetvâ vermişlerdir. Maalesef zamanımızda, özellikle Diyanet
    İşlerinde görev alan hocalar, haramı değil, mutlak küfrü meşrûlaştırmaktadırlar.
    Evet, zamanımızdaki hoca geçinen kişiler mekruhu, haramı değil;
    mutlak küfrü meşrû göstermektedirler. İslâm’a yaptıkları zarar bununla da
    bitmez. 657 sayılı kanunun tüm maddelerini kabul edip imzaladıktan sonra,
    yaşantılarını tâğutî düzenin emirlerine göre tanzim ederler. Onların emirlerine
    göre oturup kalkarlar, onların istediği şekilde fetvâ verip onların istedikleri
    (emrettikleri) hutbeleri okurlar. Tâğutu meşrû gösterip itaat ederler ve halka
    da tâğuta itaat etmeleri için telkinde bulunurlar. Acaba allâme Takıyyuddin’in
    bahsettiği âlimler zamanımızdaki bu kişileri görseydi ne derlerdi?
    Mevdûdi’ye müşriklerden görev alınıp alınamayacağı sorulduğunda cevaben
    şöyle demiştir: “Bireysel muâmeleler ile ilgili olarak bir müslümanın,
    herhangi bir gayri Müslim ile ücret ya da maaş karşılığında hizmette bulunmak
    üzere anlaşması durumunda herhangi bir sakınca yoktur. Ancak,
    burada yapılacak olan hizmetin herhangi bir haram ile doğrudan ilişkisinin
    olmaması durumu aranır. Üzülerek belirtmeliyim ki bir kısım ulemânın bireysel
    muâmeleler ile ilgili bu fetvâya dayanarak küfür hükümetlerinde memurluk
    yapmayı câiz göstermeye kalkışmaları doğru değildir. Bu cevâzı veren
    âlimler gayri Müslim birisinin şahsî işi ile gayri İslâmî bir rejimin toplumsal işi
    arasındaki temel farkı göz ardı etmektedirler. Gayri İslâmî rejim İslâm yerine
    İslâm dışı olanı, itaat yerine ma’siyeti, İlâhî adâlet yerine insan hayatında Allah’a
    isyanı amaçlamakta ve icrâ ettiği tüm işlerde bu amaç saklı olmaktadır.
    Böyle bir şeyin haram olduğu ve hatta diğer bütün haramlardan daha da
    şiddetli bir haram olduğu açıktır. Bu yüzden böyle özelliklere sahip bir zulüm
    düzenini ayakta tutan ve yürüten bölümler arasında ‘falan bölümde iş yapmak
    câizdir. Filan bölümde iş yapmak câiz değildir’ gibi bir ayrım yapılamaz.
    Çünkü bütün bu bölümler birleşerek büyük bir ma’siyeti ortaya çıkarmakta-
    2271 el-Envâr, Hîbe Bâbı, -1/663-
    2272 Gazali, İhyâu Ulûmi’d Din, c. 2, s. 139-150
    2273 Telbîsu’l İblis, s. 118
    2274 Kurtubî, Tevbe sûresi 108. âyetin tefsiri
    ≈ 701 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    dır. Bu meseleyi daha güzel bir şekilde anlamak için şu misal kâfi gelecektir.
    Herhangi bir kuruluşun, kamuoyunda küfrün yayılması ve Müslümanların
    irtidadının sağlanması amacıyla kurulmuş olduğunu düşünelim. Bu kuruluşta
    haddi zâtında helâl olan, ama bu kuruluşun güçlenmesi ve gelişmesine
    katkısı kaçınılmaz olan bir işte çalışmak hiçbir müslümana câiz olmaz.” 2275
    Yemin konusu hâriç tutulmak üzere; tüm memurluk çeşitleri aynı hükme
    tâbi tutulamaz. Memurluğun kesinlikle yasak olduğu alanlar vardır, bazı
    şartlarla câiz ve mubah kabul edilecek (ya da şartlara göre bazı memurlara
    müsamaha ile bakılması gereken) çeşitleri vardır.
    Düzenin üç temel sacayağı olan “yasama, yürütme ve yargı” alanlarında
    görev almak, tâğuta yardımcı olmak, onu güçlendirmek anlamına geleceği
    ve Allah’ın indirmediğiyle hüküm konusu ile bağlantılı olacağı için kesinlikle
    câiz görülemez. Bunları görev ve memurluk olarak isimlendirirsek, şunları
    sayabiliriz: Milletvekilliği, hükümet üyeliği, parlamentoda memurluk, devletin
    İslâm’a ters kanunlarını uygulamak ve insanları bunlarla yönetmek kapsamına
    girecek her çeşit bürokratlık, yöneticilik, âmirlik yasama ile ilgili alanı
    kapsar.
    Yürütme de; TC’nin temel ilkeleri doğrultusunda, insanları devletin verdiği
    güçle kanunları uygulayan, devlete mutlak itaati isteyen kurumlarda görev;
    meselâ Emniyet Müdürlüğünde görev, polislik vb.
    Yargı da hâkim, savcı vb. görevleri kapsar. Bunlar da Allah’ın indirdiğiyle
    değil; beşerin uydurduğu ilke ve kanunlarla insanları yönetmeye çalışırlar.
    Ayrıca yapılması küfür veya haram olan bir işle, görevle ilgili herhangi bir
    alanda görev almak veya böyle bir konumdaki memurluk; insanları küfre
    veya harama teşvik edecek veya kendisi için kesinlikle küfür veya haram
    olan bir işte görevli memurluk da kesinlikle câiz olmaz.
    Demek ki, Emniyet’te görevli bir memur ile meselâ belediyede bir memur
    farklıdır. Yine Belediye’de zabıta görevlisiyle itfaiyeci aynı değildir. Zabıta, zulüm
    olan bazı uygulamalar yaptığına ve polise benzer bir görevi olduğundan
    câiz kabul edilemezken, itfaiyeciliğin hiçbir sakıncası yoktur. Bazı memurluklar
    da duruma göre değerlendirilir: Vergi memurluğu câiz görülmezken,
    2275 Mevdûdi, Fetvâlar, c. 1, s. 439
    ≈ 702 ≈
    Ahmed Kalka n
    meselâ nüfus müdürlüğünde memurluk câiz kabul edilir. Tabii, bütün bu
    câiz denilen hususlar, herhangi bir küfür ve haramla, ancak bazı haramlar
    işlemekle o memurluk yapılıyorsa, câiz olmaktan çıkar.
    Belki en riskli memurluklar da halkın “namaz kıldırma memuru” dediği
    imamlık ve halkın peygamber mesleği dediği öğretmenlik sözkonusudur.
    Cami görevlisinin tâğutları hiçbir şekilde ve hiçbir zaman övmemesi, onlara
    dua ettirmemesi, İslâm dışı bir düzeni savunmaması, tâğutları reddettiğini
    davranışları ve uygulamalarıyla ispatlaması ve hakkı (tevhidi, şirki, çağdaş
    putperestliği…) gizlemeyip bâtıla karıştırmadan insanlara duyurması gerekmektedir
    ki, yaptığı görev, câiz kabul edilebilsin; aksi takdirde câiz değildir.
    Okullarda görevli öğretmenlerin ise, öğrencileri putperest âyinlere yönlendirmemesi,
    hiçbir öğrenciye tâğutu övecek şekilde görevler vermemesi,
    bu tür konuları okutmaması, kendisinin de küfür davranışı olan hafta başı ve
    sonundaki törenlere, bayram törenlerine vb. katılmaması şarttır.
    Yine buna benzer küfür davranış ve sözlerinden tümüyle kaçınmak şartıyla
    yapılan öğretmenliğin câiz olduğu söylenebilir veya en azından bu konu
    tartışılabilir.
    Bütün bunların yanında, dâva adamı olan veya olmaya çalışan samimi
    mü’minlerin, zâlim bir düzenin çarklarını çevirecek bir memurlukla ömürlerini
    tüketmeleri, pasifize olmaları tavsiye edilmez, yakışmaz, şık olmaz.
    Kur’an ve Sünnette bugünkü memurlukla ilgili direkt bir ifadenin bulunması
    sözkonusu değildir. Kur’an ve Sünnet temel ilkeleri verir. Gerisi Kur’an
    ve Sünneti ölçü kabul eden ve bu konuda doğru hükümler çıkarabilen seviyeli
    insanların değerlendirmelerine yönelinir. Kimin Kur’an ve Sünnetten delili
    kuvvetliyse o hükme uyulur. Kur’an ve Sünnet, tâğutun red ve inkâr edilmesini
    emreder. Putperestliğin ve şirkin her çeşidini yasaklar. Haram işlenmesini
    yasaklar. Ayrıca küfre vesile olan, yardımcı olanın küfre, harama yardımcı
    olan kimsenin harama düştüğünü belirtir.
    Şahsî kanaatim, mecburi ve çok özel bir durum olmadıkça dâva adamı
    hiçbir müslümanın memurluğu veya resmî dairelerde çalışmayı tercih etmemesidir.
    Ülkedeki Müslümanlar, çoğunlukla iki aşırı uca kaymış durumda. Tarihte
    bu iki aşırı ucun adları: Mürcie ve Hâricîlik. Günümüzdeki insanlar, kendileri≈
    703 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    nin dâhil oldukları grubu bile tanımazlar, o da ayrı bir konu. Çağdaş Müslümanların
    bir kısmı, hemen her şeyi mubah görür, amellerin imana hiç zarar
    vermeyeceğini ifade eder, şirk ve küfür olan hususlara bile sert tavır takınmaz;
    bunları çağdaş mürcie kabul edebiliri. Halk yığınlarının geneli ve bazı
    cemaatler bu anlayıştadır. Diğer taraftan tüm halkı tekfir eden, ya da meselâ
    oy verdiği için (hangi niyetle ve hangi seviyedeki insan olursa olsun) onları
    tekfir eden gruplar var; bunlara da çağdaş Hâricîler denebilir.
    İşte bu zihniyetteki insanlar memurluğa da diğer hususlara da kendi din
    anlayışları doğrultusunda bakacak, kimi tüm memurları tekfir ederken, diğeri
    memurluğun tümünün hiçbir sakıncası olmadığını söyleyecektir.
    Bize göre her iki yaklaşım da doğru değildir. Memurluğun kesinlikle yasak
    olduğu alanlar vardır, bazı şartlarla bazı memurlara müsamaha ile bakılması
    gereken çeşitleri vardır. (Yemin konusu hâriç tutulmak üzere).
    İMZA (VEYA YAZI)NIN SÖZ GIBI OLUP OLMADIĞI…
    Dört mezhep arasında yazı noktasında bir ihtilâfın olduğu mâlumdur.
    Bundan dolayı küfür maddelerinin altına imza atan kişinin bizzat tekfirinden
    uzak durmak gerekir. Ancak elimizden geldiği kadar böyle metinleri imzalamamak
    lâzımdır. Mutlak sûrette başka alternatifler aramak gerekir. Böyle
    bir metni imzalamak ancak alternatif olmadığı zaman zarûret halinde söz
    konusu olabilir. Zira bazı durumlarda ihtiyaçlar zarûret durumundadır.2276
    Fıkıhtaki talâk konusunun yazı ile geçerli olup olmamasıyla ilgili tartışmalardan
    yola çıkarak yazının sözden daha etkisiz olduğu bakış açısıyla
    verilmiş bu fetvalar bir tarafa, yazının bağlayıcılığı, vesika olma özelliği daha
    belirgindir ve sözlü ifadeden daha önemli ve delil olma yönünden daha güçlüdür.
    O yüzden yazı ile de elfâz-ı küfür söylenmiş olur. Yazılı ve imzalı olan
    bir belge, sözlü ifadeden daha önemli olduğundan, yemin belgesine olumlu
    bakmak mümkün değildir.
    “Belediyede yalnız ve yalnız çöpçülük yapan bir insana sırf bir imzadan
    dolayı müşrik diyebilir miyiz?”
    2276 Alaaddin Palevi, Mühim Soruların Cevabı, s. S. 37
    ≈ 704 ≈
    Ahmed Kalka n
    Belirli bir şahsı tekfir etmek. Akaid konusunda uzman araştırmacı âlimler,
    tekfir konusunda şahıs ile grubu birbirinden ayrı değerlendirmenin gerekli
    olduğunu vurgularlar.
    Bunun mânâsı şudur: Biz meselâ materyalistler, komünistler kâfirdir veya
    İslâm şeriatının hükümlerini reddeden laik devlet adamları kâfirdir veya kim
    şöyle derse yahut şuna davet ederse kâfirdir demeliyiz. Çünkü bütün bunlar
    nevi (topluluk, grup) üzerine hüküm vermek demektir. Fakat bu saydığımız
    gruplara mensup olan belli bir şahsa iş taalluk ettiğinde, o zaman onun
    gerçek konumunu tahkik ve tesbit etmek için orada durmak ve onu sorgulamak,
    onunla tartışmak gerekir. Ta ki onu tekfir edebilmemiz için onun
    aleyhine deliller ortaya çıksın, onun hakkındaki şüpheler giderilsin ve onun
    ileri sürdüğü mâzeretler yok olsun...
    Bu konuda İbn Teymiyye şöyle demektedir: “Şüphesiz ki bazen belli bir
    söz küfür olur. Bu sebeple söyleyen tekfir edilir ve “kim şöyle derse kâfir olur”
    denilir. Fakat böyle bir sözü söyleyen belirli bir şahsın aleyhinde terk eden
    kişiyi kâfir kılan delil, tam olarak ortaya çıkmadıkça o şahsın kâfir olduğuna
    hükmedilmez. İşte bu, kâfirleri tehdit eden vaid âyetlerindeki hüküm gibidir:
    Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Gerçekten, yetimlerin mallarını zulmederek
    yiyenler, karınlarına ancak ateş doldurmuş olurlar. Onlar, çılgın bir ateşe
    gireceklerdir.”2277
    Bu ve benzeri vaid âyetleri haktır. Fakat muayyen bir şahıs aleyhine
    azâba müstahak olduğuna dair şahâdet edilmez, ehl-i kıbleden belirli birinin
    cehenneme gireceği söylenemez. Çünkü bu vaid nassları ona ulaşmamış
    olabilir, tahrim âyetleri ona iletilmemiş olabilir ve işlemiş olduğu haramdan
    dolayı tevbe etmiş olabilir... Veya onun işlediği haram fiilin cezasını silecek
    büyük iyilikleri olabilir ya da işlediği suça keffâret olarak başına birtakım
    musîbetler gelmiş olabilir.
    Söyleyeni küfre sokan sözleri dillendiren adama belki hakikati bildiren
    nasslar tebliğ edilmemiş olabilir. Veya ona ulaşmış da, ona göre sâbit olmamış
    (hadisi sahih kabul etmemiş) veya onu iyice anlamamış olabilir. Bazen
    de Allah Teâlâ’nın affettiği şüpheler ona ârız olmuş olabilir...”
    Daha sonra şöyle demektedir: “İşte müctehid imamların mezhepleri, zik-
    2277 4/Nisâ, 10
    ≈ 705 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    retmiş olduğumuz bu tafsilâtta olduğu gibi belli bir şahıs ile grubu birbirinden
    ayırt etme üzerine binâ edilmiştir.” 2278
    Bunlardan da anlaşıldığı gibi, küfür olan bir fiili veya şirk olma ihtimali
    olan bir davranışı açıkça ortaya koyanlar hakkında böyle ihtiyatla davranmak
    gerektiğine göre, nasıl olur da bir müslüman “Lâ ilâhe illâllah Muhammedun
    Rasûlullah” diyerek Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Hz. Muhammed’in
    onun elçisi olduğuna şahâdet eden çoğunlukları, sâlih amelleriyle kötü fiilleri
    birbiriyle karıştırsalar bile, tekfir etmeye cür’et edebilir?
    Hâlbuki insanların şehâdeteyni ikrar etmeleri, hak ve hukukları müstesnâ
    olmak üzere, onların canlarının ve mallarının korunmuş olmasını sağlar.
    Onların hesapları ise Allah’a (c.c.) aittir. Biz ise, zâhire göre hükmetmekle
    emrolunduk. Kişinin gizli olan sırlarını sadece Allah (c.c.) bilir.
    TÂĞUTUN MAHKEMESINE MÜRACAAT ETMEK
    Kur’an’da şöyle buyrulur: “(Ey Muhammed!) Sana indirilen Kur’an’a ve
    senden önce indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun?
    Reddetmekle emrolunmuşken tâğuta muhakeme olmak istiyorlar. Oysa
    şeytan onları derin bir sapıklığa saptırmak istiyor. Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine
    (kitaba) ve rasule gelin (onlara başvuralım)’ denildiği zaman münafıkların
    senden iyice uzaklaştıklarını görürsün.” 2279
    Tâğutun mahkemesine müracaatla ilgili bu âyetten farklı hükümler çıkarılmakta
    ve farklı yorumlar yapılmaktadır. Bu âyette dikkatimizi çekmesi gereken
    odak kelime, bana göre “yurîdûne/isterler (istiyorlar)” ifadesidir. Bir
    kimse İslâm devletinde bile yaşasa, sadece tâğutun hükümleriyle muhakeme
    olmak istese bu isteğiyle küfre girmiş olur. Tersine; bir kimse istemeden
    böyle bir mahkemede muhakeme olsa bu, küfür olmaz. Meselâ bir müslümanı
    polisler evinden alıp götürüyorlar. Sonra mahkemeye çıkartıyorlar. Bu,
    elbette küfür de değildir, haram da değildir. Zulmen mahkemeye çıkarılmak.
    Benzer şekilde bir zulümle karşı karşıya kalsa ve hakkını İslâmî bir kurum
    (Allah’ın hükmüne göre işleyen bir İslâm mahkemesi) olmadığı için müslümana
    has şekilde alamıyorsa, zulme rıza göstermenin de haram olduğunu
    değerlendirip bir zulmün def edilmesi için (başka alternatif bulamadığı için)
    2278 İbni Teymiyye, er-Resaili’1-Merdaniyye
    2279 4/Nisâ, 60-61
    ≈ 706 ≈
    Ahmed Kalka n
    istemeye istemeye mahkemeye gitmesi yukarıdaki âyetteki tehdidin içine
    insanı koymaz diye hükmedilebilir. Ama, bu husus kişinin gönlünün tatmin
    olmasına bağlıdır. Hadiste “Fetvâyı alsan da kalbine danış” buyrulmaktadır.
    Mümkün ki, azimet-ruhsat ayrımı yapılabilir.
    İslâm’ın temel ilkelerinden biri, tâğutu reddetmek olduğu kadar, bir diğeri
    zulme engel olmaktır. Zulüm, ancak mahkeme yoluyla engellenebiliyorsa,
    dinin ölçülerine uymak kaydıyla ondan yararlanılabilir. Delil, hılfu’l-fudûl kurumudur.
    Hılfu’l-Fudul nedir, bu konuyu görelim:
    HILFU’L-FUDÛL
    Hılfu’l-Fudûl; Zulme karşı İslâm öncesi Arapların yaptığı Hz. Peygamber’in
    de katıldığı antlaşma demektir.
    Bütün cahili toplumlar gibi İslâm öncesi Arap toplumu da kuvvet sahibi
    zorbaların hâkim olduğu, zulüm ve haksızlığın kol gezdiği bir toplumdu. Fil
    olayının yirminci yılında Ficâr savaşı olarak adlandırılan kanlı kabile kavgalarından
    sonra Mekke’de hiçbir yabancı ve koruyucusuz kimsenin mal, can
    ve namus güvenliği kalmamıştı. İşler çığırından çıkmıştı. Yabancı tacirlerin
    malları alınır, parası ödenmezdi. Hac için gelenlerin hoşa giden kadın ve
    kızları zorla ellerinden alınır, kimsenin feryadına kulak asılmazdı.
    Böyle bir ortamda Yemen Zebid kabilesinden bir adam Mekke’ye satmak
    için bir deve yük mal getirmişti. Mekke’nin ileri gelenlerinden As b. Vail,
    Zebidî’nin mallarını almış fakat parasını ödememişti. Zavallı Zebidî parasını
    almak için Mekke’nin güçlü ailelerine başvurdu ise de bir sonuç alamadı.
    Başvurduğu kimseler yardım etmek bir yana, aşağılayarak kovmuşlardı
    adamı.
    Uğradığı zulümden bağrı yanan Zebidî, bir sabah Ebu Kubeys dağına
    çıkarak Kâbe çevresinde toplanan Mekke halkına, “ey Fihr halkı” hitabıyla
    uğradığı zulmü şiir biçiminde haykırdı. Bunun üzerine Hz. Peygamber’in amcası
    Zübeyr bir daha böyle olayların tekrarlanmasını engellemek düşüncesiyle
    girişimlerde bulundu. Kendisine katılan Hâşim, Muttalib, Zühre, Esed,
    ≈ 707 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    Hâris ve Teymoğullarının ileri gelenleri ile birlikte Mekke’nin zengin ve saygı
    değer adamlarından Abdullah b. Cud’an’ın evinde toplandılar. Uzun görüşmelerden
    sonra Mekke’de hiçbir yabancı ve yerli kimsenin zulme uğramasına
    meydan verilmemesi, hakları alınıncaya kadar mazlumların yanında hareket
    edilmesi yolunda karar aldılar.
    Yakubî’ye göre antlaşma şu şekilde gerçekleştirildi: Abdulmuttalib’in kızı
    Atike veya Beyda ortaya hazırladığı bir çanak koku koydu. Oradakiler birer
    birer ayağa kalkıp elini çanaktaki kokuya batırarak, “Vallahi, bundan böyle
    Mekke’de yerli olsun, yabancı olsun, zulme uğramış hiç bir kimse bırakmayacağız.
    Zulme meydan vermeyeceğiz. Mazlumlar zalimlerden haklarını alıncaya
    kadar mazlumlarla birlikte hareket edeceğiz. Denizlerin bir kıl parçasını
    ıslatacak suları kalmayıncaya, Hira ve Sebir dağları yerlerinden silinip gidinceye,
    Kâbe’ye istilam ibadeti ortadan kalkıncaya kadar bu ahdimizde sebat
    edeceğiz” diye and içtiler.
    Bu antlaşma, daha önceki zamanlarda aynı amaçla Cürhüm ve Katura
    kabilesinde Fadl ve Hidayl adlı bir kaç kişinin yaptıkları andlaşmaya çok benzediği
    için onların adına izafe edilerek “Fadl’ların andlaşması” anlamındaki
    “Hıtfu’l-Fudûl” olarak adlandırılmıştır. Fudûl kelimesi “fazlalık şey” anlamına
    da gelmektedir. Bu antlaşmayı yapanlar zulmedenlere fazladan zulmen
    alınan mallarını geri vermek üzere yemin ettikleri için bu isimle anılmıştır da
    denilir.
    Andlaşmaya katılanlar ilk iş olarak As b. Vail’in kapısı önüne dikilmiş
    ve ondan Zebidî’nin hakkını almışlardır. Daha sonra da benzeri olaylarda
    zulmün ortadan kaldırılması yolunda başarılı girişimleri olmuştur. Bunlara örnek
    olarak anılan iki olay şöyledir:
    Has’am kabilesinden birisi kızı ile birlikte Hac için Mekke’ye gelir. Mekke’nin
    güçlü kişilerinden Nübeyh b. Haccac çok beğendiği kızı babasının
    elinden zorla alarak evine kapatır. Kızını kurtarmak için çırpınıp duran adama
    Hılfu’l-Fudûl’a başvurması tavsiye edilir. Adamın başvurusu üzerine hemen
    Nubeyh’in evi kuşatılır ve çaresiz kalan zalim, kızı babasına teslim eder.
    Sumale kabilesinden bir tacir mallarını bir kısmını Mekke reislerinden
    Ubey b. Halef’e satar. Ancak Ubey üzerinde anlaştıkları bedeli tacire ödemez.
    Hılfu’l-Fudûl’a başvuran adama, “şimdi sen hemen Ubey’e git ve ona
    Fudulî’lerden geldiğini, ödemeyi derhal yapmazsa biıim gelişimizi bekleme≈
    708 ≈
    Ahmed Kalka n
    sini söyle” derler. Bu haber Ubey’e ulaşınca vakit geçirmeden adamın parasını
    öder.
    “Fadl’lar Andlaşması”na, o zaman yirmi yaşlarında olan Rasul-i Ekrem
    (s.a.s) de katılmıştır. Ahmed b. Hanbel’in rivayetine göre Hazret-i Peygamber
    bu antlaşma hakkında şöyle demiştir: “Abdullah b. Cud’an’ın evinde
    yapılan And’da ben de bulundum. Bence o and kırmızı tüylü bir deve
    sürüsüne malik olmaktan daha sevgilidir. O zaman Haşim, Zühre ve Teym
    Oğulları, deniz bir kıl parçasını ıslatacak kadar suya malik oldukça mazlumlarla
    birlikte bulunacaklarına and içmişlerdi. Ben ona İslâm devrinde
    bile çağrılsam icabet ederdim” 2280
    Andlaşmaya katılanlar sonradan aralarına başka kimseleri alamadıkları
    için onların ölümüyle “hılfu’l-fudûl” son bulmuştur. Fakat fiilen devam etmese
    de yıllarca sonra bile hılfu’l-Fudûl’dan söz etmek zalimleri korkutmaya
    yetmiştir. Nitekim Muaviye’nin yönetimi döneminde Medine valisi Velid b.
    Utbe, bir meseleden dolayı kendisine zulmetmeye kalkışınca Hazreti Hüseyin,
    “vallahi, ya adalete riayet eder hakkımı verirsin, yahut kılıcımı sıyırarak
    Rasûlullah’ın Mescidi’nin kapısına dikilir halkı Hılfu’l-Fudûl’a davet ederim.”
    diyerek onu tehdit etmiştir. Bunu duyan Abdullah b. Zübeyr, “Vallahi, eğer
    Hüseyin böyle bir davette bulunacak olursa, ben de kılıcımı çeker, ona adalet
    üzerine hakkı verilinceye kadar onunla birlikte ayaklanırım, yahut hep
    ölürüz” demiş, buna daha başkaları da katılınca Velid çaresiz Hazreti Hüseyin’e
    hakkını teslim etmiştir. 2281
    Bir müslüman, günümüz şartlarında mahkemede kendini savunabilir.
    Mahkemeye zorla çıkarılabilir. Çıkmak zorunda bırakılabilir. Bu konularda
    şirk ve haram olduğu kesin olan şeylerden sakınmak kaydıyla mahkemelerden
    yararlanabilir. Aynen belediyeden yararlandığı gibi. Esnafın vergi karnesini
    işyerine asıp ondan yararlanması (ceza gibi zararlardan korunması) gibi.
    Bütün bunlar yasak kapsamına girme ihtimali olan hususlar olduğu için
    sonra da istiğfar ve tevbe etmesi, aynı zamanda İslâmî devlet için çalışması
    ve bu tür İslâm açısından riskli şeyleri zorlayan gayri İslâmî düzene tavır alması
    (varsa, bu konudaki) günahlarına kefaret için terk edilmemesi gereken
    önemdedir.
    2280 Ahmed b. Hanbel, I,190, 193
    2281 Ahmed Özalp, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 440-441
    ≈ 709 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    Mahkemeye gitmenin akaidi ilgilendiren bir problem olduğunu iddia etmek
    yerine, insanların zulümlerine toptan engel olmak için, sivrisinekle uğraşmaktan
    ziyade bataklığı kurutmaya odaklanmak daha doğrudur. Allah’ın
    indirdiğiyle hükmetmeyen düzenlere karşı yapmamız gereken görevler nelerdir?
    Allah bizden bu zulmü toptan kaldırmak için neler bekliyor? Birey
    olarak birkaç fedakâr muvahhid mü’min, hayatı boyunca kazanıp biriktirdiği
    tüm parasını birine kaptırsa, mahkemeye müracaatı zillet görüp hakkını
    aramayabilir. Ama bunu kaç insan göğüsleyebilir? Kaldı ki, göğüslemeli mi
    gerçekten? Yani, muvahhid mü’minlerin mahkemeye müracaat etmeyeceklerini
    duyan, bilen zâlim üçkâğıtçı insanlar (ki, çevrede bu tür insanlar hiç de
    az sayılmaz), hile veya zorla bir mü’minin elindeki paraları, işyerindeki malları
    gasbederek zulmedebilirler. Mü’minler de kendi aralarında bir güç (cemaat
    gücü, küçük bir devlet, haksızlıkları zorla da olsa engelleyecek şekilde) oluşturamamışlar.
    O zaman zalimlerin yaptıkları yanlarına dünyada kâr kalacak.
    Müslümanlar da hep mazlum olacak. İslâmi bir devlet olmadığı müddetçe
    Din, müslümanların mazlum olmasını mecbur kılacak. Böyle bir din, yeryüzünden
    haksızlığı gidermek üzere gelen İslâm olabilir mi? Hıristiyanlık böyle
    tahrif edilmemiş miydi? Emperyalist zalimlerin istediği bir çizgiye tahrife uğrayıp
    gelerek: “Bir yüzüne tokat vururlarsa öteki yüzünü çevir; ceketini alırlarsa
    sen gömleğini de çıkar ver!” Tam, kapitalist sömürücülerin istediği bir
    din. İslâm da bu çizgi içine girsin mi isteniyor? Mescid-i takvâ olmadan, bir
    yer mescid-i dırar ilan edilemez. Bir kötülüğe sadece engel olmak değildir
    İslâm’ın tavsiyesi; “kötülüğü (iyilikle) değiştirmektir.” Meşhur hadisi bilirsiniz:
    “Sizden biriniz bir kötülük gördüğünde...” Âlimlerin görevi, sadece yasakları
    göstermek, insanları çıkmaz sokağa sokmak değildir, onlara (imanları ve
    fedâkârlıkları oranında) çıkış yolları göstermektir. Unutmayın, bu din sadece
    azimeti tercih edecek (hüsn-i zanla ve takdir ederek ifade edeyim: Sizin
    gibi) yiğitlerin, kahramanların dini değildir. Aynı zamanda (“kelime-i şehadet,
    namaz, oruç, hac, zekât’tan başka bir şey yapmam!” diyen) bedevilerin,
    dağlı insanların, halktan/avamdan cahil insanların da dinidir. Onların önünü
    açmazsanız: O küfür, bu küfür, öyleyse küfürsüz yaşanmıyor, diğer küfürleri
    de yapsam ne olur?” diyebilir. Ya da “İslâm bu devirde yaşanmaz. O eskidenmiş.
    Baksana, zulme uğrayınca zulme engel olacak imkânları bile yasaklıyor...”
    diyebilirler. Âlim, sadece bir âyetten hüküm çıkaran mealcilerden
    farklı olmak, Kur’an bütünlüğü, İslâm’ın genel prensiplerini, aynı zamanda
    insanların konumlarını iyi tahlil eden insan demektir.
    ≈ 710 ≈
    Ahmed Kalka n
    “Müslüman olanlardan haksızlığa uğradığında Müşriklerin mahkeme
    vb. kurumlarına başvurarak hakkını almak isteyene bir örnek
    var mıdır?”
    Müşriklerin bugünkü anlamda bir devletleri, mahkemeleri yoktu. Olmadığı
    için bu soru, doğru bir soru değildir. Olmuş olsaydı da haksızlığa uğrayan
    müslümanlar oralara büyük ihtimalle (belki istisnalar dışında) başvurmazdı.
    Çünkü başlarında Peygamber’in olduğu bir otoriteleri, birbirleriyle sağlam
    irtibatları olan cemaatleri, birbirlerine her şeylerini verebilecek fedâkârlık yapabilecek
    kardeşlik bilinçleri, laf üretmekten çok, dinlerini tümüyle yaşayan
    iman erleri vardı. Bizim çevremizde ise, sadece laf üreten slogancılar, âlim
    beğenmeyen iki ayet okuyup ahkâm kesenler, tevhidi anlatıp kendisini düzeltemeyenler,
    üç kişiyle bile geçinemeyenler, birbirlerine destek olamayan,
    güçlerini birleştiremeyenler, yardım edilecekse önce bana edilmeli diyenler...
    var. Hayır, öyle değilse, zaten soruya gerek kalmaz. Mü’minler kendi aralarında
    bu tür zulümlere engel olurlar, alternatif mahkemelerini oluştururlar.
    Sözün özü: zarar büyükse, zarardan/zulümden sakınmak için hilful fudul
    örnek alınabilir. Bu ifadeler, kesinlikle bir fetva mahiyeti taşımaz. Mü’minler,
    kalbine danışmalı ve kendileri karar vermelidir.
    OY VERMEK VE DEMOKRASIYI DESTEKLEMEK
    “Allah ve Rasûlü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık iman etmiş bir
    erkek ve kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim de
    Allah ve Rasûlüne karşı gelip isyan ederse, apaçık bir dalâlete/sapıklığa
    düşmüş olur. “2282
    “...Dikkat edin, yaratmak da emretmek/hükmetmek de O’na mahsustur.
    Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir!”2283; “...Hüküm/egemenlik sadece
    Allah’a aittir.”2284; “Hiç yaratan, yaratmayan gibi midir? Hiç düşünmüyor
    musunuz?”2285; “Allah’tan başka size gökten ve yerden rızık verecek bir
    yaratıcı mı var? O’ndan başka ilâh yoktur. O halde, nasıl oluyor da (tevhidden)
    çevriliyorsunuz (imanı istemeyip küfre dönüyorsunuz)?”2286
    2282 33/Ahzâb, 36
    2283 7/A’râf, 54
    2284 12/Yûsuf, 40
    2285 16/Nahl, 17
    2286 35/Fâtır, 3
    ≈ 711 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    “Rabbinizdan size indirilen Kitab’a uyun. O’ndan başka dostlar edinerek
    onlara uymayın.”2287
    “Yoksa, Allah’ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara meşrû kılacak ortakları
    mı vardır?”2288
    “Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek, Allah’a aittir.”
    2289
    “...Doğrusu, şeytanlar, sizinle tartışmaları için dostlarına fısıldarlar.
    Eğer onlara itaat ederseniz, şüphesiz siz müşrik olursunuz.”2290
    “Hayır, Rabbin hakkı için onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni
    (Hz. Muhammed’i) hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı
    içlerinde bir burukluk duymadan tam anlamıyla teslim olmadıkça iman
    etmiş olmazlar.”2291
    “(Münâfıklar,) ‘Allah’a ve Rasûlüne inandık ve itaat ettik’ diyorlar. Sonra
    onlardan bir grup, bunun ardından dönüyor. Bunlar mü’min değillerdir.
    Onlar, aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Rasûlüne çağrıldıkları zaman,
    hemen onlardan bir grup yüz çevirir.”2292
    “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.”
    2293
    “Yoksa câhiliyye hükmünü mü istiyorlar? İyice bilen bir toplum için
    Allah’tan daha güzel hüküm veren (hüküm koyan) kim olabilir?”2294
    “Allah, hüküm verenlerin en üstünü değil midir?”2295
    “Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin ve sizden
    olan ülü’l-emre. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a
    2287 7/A’râf, 3
    2288 42/Şûrâ, 21
    2289 42/Şûrâ, 10
    2290 6/En’âm, 121
    2291 4/Nisâ, 65
    2292 24/Nûr, 47-48
    2293 5/Mâide, 44
    2294 5/Mâide, 50
    2295 95/Tîn, 8
    ≈ 712 ≈
    Ahmed Kalka n
    ve âhirete gerçekten iman ediyorsanız, onu Allah’a ve Rasûlüne götürün
    (onların tâlimâtına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından
    daha güzeldir.”2296
    “Allah ve Rasûlü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık iman etmiş bir
    erkek ve kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim de
    Allah ve Rasûlüne karşı gelip isyan ederse, apaçık bir dalâlete/sapıklığa
    düşmüş olur. “2297
    “...Dikkat edin, yaratmak da emretmek/hükmetmek de O’na mahsustur.
    Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir!”2298
    “İman edip de imanlarına herhangi bir zulüm (şirk) bulaştırmayanlar
    var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır.”2299
    “...Hüküm/egemenlik sadece Allah’a aittir. O size kendisinden başkasına
    ibâdet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların
    çoğu bilmezler.”2300
    “Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır. (Ey
    Muhammed!) Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte
    Allah’ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.”
    2301
    “…De ki: ‘Allah’a ve Rasûlüne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler
    ki Allah kâfirleri sevmez.”2302
    “Allah, hüküm koymada kendine ortak kabul etmez.”2303
    “Rabb’in, yalnız kendisine kulluk etmenizi... emretti.”2304“Hüküm, hâkimiyet/
    egemenlik yalnız Allah’ındır. O, yalnız Kendisine ibâdeti/kulluk yapmanızı
    emretmiştir. İşte dosdoğru din budur.”2305
    2296 4/Nisâ, 59
    2297 33/Ahzâb, 36
    2298 7/A’râf, 54
    2299 6/En’âm, 82
    2300 12/Yûsuf, 40
    2301 39/Zümer, 17-18
    2302 3/Al-i İmrân, 31-32;Yine Bak. 4/Nisâ, 60, 61, 64; 49/Hucurât, 15; 29/Ankebût, 2-3; 2/
    Bakara, 214; 24/Nûr, 50-54; 3/Âl-i İmrân, 142; 9/Tevbe, 16; 23/Mü’minûn, 115.
    2303 18/Kehf, 26
    2304 17/İsrâ, 23
    2305 12/Yûsuf, 40
    ≈ 713 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    “Hevâsını ilâh edinen kimseyi gördün mü? Onun koruyucusu (bekçisi,
    vekili) sen mi olacaksın?”2306
    “De ki: Şüphesiz ki bu, Benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun.
    Diğer yollara uymayın. Sonra o yollar sizleri O’nun yolundan ayırıp darmadağın
    eder. İşte sakınasınız diye size bunları emretti.”2307
    “Yoksa siz Kitab’ın (ve ahkâmın) bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr mı
    ediyorsunuz? Şimdi sizden bunu yapanların cezâsı, ancak, dünyada rezillik,
    rüsvaylık ve bayağılık; kıyâmette de en şiddetli azâba atılmaktır. Allah,
    sizin yaptıklarınızdan gâfil değildir.” 2308
    “Allah’ın indirdiği Kitap ile aralarında hükmet. Onların arzularına uyma.
    Allah’ın sana indirdiği Kur’an hükümlerinin bir kısmından seni şaşırtırlar,
    vazgeçirirler diye kendilerinden sakın. Eğer onlar, hükümleri kabulden
    yüzçevirirlerse bil ki Allah, onların bazı günahları sebebiyle onları cezalandırıp,
    başlarına bir musîbet getirmek istiyor. İnsanların çoğu gerçekten
    fâsıktır.” 2309
    “Hakkı bâtıla karıştırmayın. Ve bile bile hakkı gizlemeyin.” 2310
    “Allah, mü’minlerin velîsidir (dostu ve yardımcısıdır). Onları karanlıklardan
    nûra çıkarır. Küfredenlerin velîleri ise tâğuttur. O da onları nûrdan
    karanlıklara çıkarır. İşte onlar ateşin (cehennemin) arkadaşıdırlar, orada
    devamlı kalıcıdırlar.”2311
    “Zâlimlerin bir kısmını, bir kısmının başına geçiririz.”2312
    “Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği bir şeriatı, dini getiren ortakları
    mı var? Eğer erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi.
    Şüphesiz zâlimlere can yakıcı bir azap vardır.” 2313 Yani, onların önünde
    müşriklik, İslâm dışı sistemlere uymak, zulüm, aslı astarı olmayan ibâdet ve
    2306 25/Furkan, 43
    2307 6/En’âm, 153
    2308 2/Bakara, 85
    2309 5/Mâide, 49
    2310 2/Bakara, 42
    2311 2/Bakara, 257
    2312 6/En’âm, 129
    2313 42/Şûrâ, 21
    ≈ 714 ≈
    Ahmed Kalka n
    inançlar, kutsal kişiler, günler, mekânlar icat etmek gibi Allah’ın meşrû kılmadığı
    birtakım şeyleri emreden ve diledikleri gibi din yapan birileri mi var?
    “Dinde zorlama yoktur, hak batıldan iyice ayrılmıştır. Tağûtu inkâr edip,
    Allah’a inanan kimse kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa sarılmıştır. Allah
    (her şeyi) işitendir, bilendir.”2314
    “Andolsun ki her ümmete Allah’a ibadet edin, tağuttan kaçın diye peygamberler
    gönderilmiştir.” 2315
    “Onlar ki, dinlerini parçalara ayırdılar, böylece grup grup, parti parti olmuşlardır.
    Her hizip (her parti), kendindekine güvenmekte, onunla övünmektedir.”
    2316
    Adiy bin Hâtem, Rasûlullah’ın yanına girdi. Peygamberimiz şu âyeti okuyordu:
    “Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler (ilâhlar) edindiler
    ve Meryem oğlu Mesih’i de... Oysa onlar, tek olan bir ilâh’a ibâdet
    etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh yoktur. O,
    bunların şirk koştukları şeylerden yücedir.” 2317 Adiy: “Ya RasûlAllah, hıristiyanlar
    din adamlarına ibâdet etmiyorlar, onları rab ve ilâh edinmiyorlar ki”
    dedi. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Onlara haramı helâl, helâlı da haram yaptılar,
    onlar da uymadılar mı din adamlarına?” Adiy: “Evet” dedi. Efendimiz
    buyurdu ki: “İşte bu, onlara ibâdettir.” 2318 Evet, Allah’ın haram kıldıklarını
    serbest kılanlar, helâl kıldıklarını ve hatta emrettiklerini yasaklayanlar rablik
    iddia etmiş, onların bu durumlarını kabul edenler de onları rab kabul etmiş
    oluyorlar.
    “Emrolunduğun şeyi çatlatırcasına (tam bir cesâretle ve hiç çekinmeden)
    açık açık bildir, tebliğ et. Ve müşriklerden yüzçevir (sözlerine ve tehditlerine
    aldırma). Muhakkak Biz, o müstehzîlere karşı sana kâfîyiz, seni
    korumaya Biz yeteriz.” 2319
    2314 2/Bakara, 256
    2315 16/Nahl, 36
    2316 30/Rûm, 32
    2317 9/Tevbe, 31
    2318 Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hadis no: 3292; Tirmizî şerhi Tuhfetu’l-Ahvezî, hadis no:
    5093
    2319 15/Hıcr, 94-95
    ≈ 715 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    Ve bir hadis-i şerif: “Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucusu
    Allah’a şirk/ortak koşmalarıdır. Dikkat edin; ben size ‘onlar aya,
    güneşe ve puta tapacaklar’ demiyorum. Fakat onlar (hâkimiyet hakkını
    bazı fertlerde, zümrelerde meclis ve toplumlarda görecekler), Allah’tan
    başkasının emirlerine ve arzularına göre iş yapacaklardır.” 2320
    “Ahir zamanda zâlim emirler, fâsık vezirler (bakanlar), hâin kadılar (hâkimler),
    yalancı âlimler olacaktır. Kim onlara yetişirse onlara başkan, vergi
    toplama memuru, bekçi, polis olmasın.” 2321
    “Benden sonra sizin (yönetim) işinizi birtakım insanlar üzerine alacaklar,
    sünneti söndürecekler, bid’atı ihdâs edecekler (uyduracaklar), namazı
    vakitlerinden geciktirecekler.” Bunun üzerine İbn Mes’ud Rasûlullah’a
    sordu: “Ben onlara yetişirsem ne yapmalıyım?” Rasûlullah şöyle buyurdu:
    “Ey Ümmü Abd’in oğlu! Allah’a isyan edene itaat olmaz!” 2322
    “İslâm’ın tutunulması gereken kulpları (yapılması gereken emirleri) tek
    tek çözülecek; her bir kulp koptukça insanlar önlerindekilere benzeyecekler.
    O kulpların ilki hüküm (hâkimiyetin Allah’ın olması, Kur’an’la hükmedilmesi),
    sonuncusu da namazdır.” 2323
    Hz. Peygamber’e “cihadın hangisi efdaldir?” diye sorulunca: “Zâlim sultana
    karşı hakkı söylemektir.” 2324
    “Birtakım zâlim emirler gelecektir. Kim bunlara muhâlefet ederse kurtulur.
    Kim bu emirler ile içli-dışlı olursa helâk olur.”
    “Kim bir kişinin zâlim olduğunu bilerek ona yardım etmek üzere zâlim
    ile birlikte yürürse, İslâm’dan dışarı çıkmış olur.” 2325
    “Kim bir zâlime yardım ederse, Allah Teâlâ, o zâlimi ona musallat
    eder.” 2326
    2320 İbn Mâce, Zühd 21, hadis no: 4204, 4205
    2321 Mecmûu’s Sağîr, 398, Ebû Hureyre’den
    2322 Ahmed bin Hanbel, 5/301, hadis no: 3790; İbn Mâce, Cihad 40, hadis no: 2865
    2323 Ahmed bin Hanbel, 5/251; İbn Hibban, Sahih, hadis no: 257; Hâkim, el-Müstedrek, 4/92
    2324 Ahmed bin Hanbel, 5/251; İbn Mâce, Fiten 20, hadis no: 4011-4012; Tirmizî, Fiten 13, hadis no:
    2175; Ebû Dâvud, Melâhim 17
    2325 İbn Kesir, Hadislerle K. K. Tefsiri, c. 5, s. 2089
    2326 Deylemî; İbn Aslâkir, Tarih
    ≈ 716 ≈
    Ahmed Kalka n
    “Bir kimse bilerek zâlime yardım kastı ile onunla beraber yürürse, o
    kimse İslâmiyet’ten çıkmıştır.” 2327
    Yukarıdaki âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerden anlaşılmaktadır ki; kim
    hükmetme, kanun koyma hakkını Allah’tan başkasına verirse, Allah’tan başkasını
    rab edinmiş olur. Bu hakkı verdiği otoriteyi Allah’a şirk koşmuş olur.
    “Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilen kitaplara iman ettik
    diye boş iddiâda bulunanlara bakmaz mısın? O azgın şeytana, tâğûta
    muhâkeme olmak, onun hükümlerini kabul etmek istiyorlar. Hâlbuki onu
    tanımamakla emrolunmuşlardı. Şeytan ise onları çok uzak bir sapıklığa
    düşürmek ister. Onlara, ‘Allah’ın indirdiği Kur’an’a ve Peygamberim hükmüne
    gelin’ denildiği zaman münâfıkları görürsün ki, senden düşmanca
    bir dönüşle yüzçevirirler.” 2328“... Hüküm (hâkimiyet, egemenlik ve kanun
    koyma hakkı) ancak Allah’ındır. Ve O yalnız, sadece Kendisine kulluk ve
    ibâdet etmenizi emretmiştir. İşte doğru ve gerçek din budur. Fakat insanların
    çoğu bunu bilmezler.” 2329
    Kur’an, peygamberlerin tavrını da, bize örnek olması için, açıkça belirtiyor:
    “Celâlim hakkı için, Biz, her ümmete ‘Allah’a kulluk/ibâdet edin ve tâğutlardan
    sakının’ diye bir peygamber gönderdik...”2330 Düşünelim ki, Hz.
    İbrâhim, devrindeki tâğutlarla nasıl mücâdele etti? Putlara ve Nemrut’a karşı
    nasıl tavır aldı? İnsanları bu tâğutlardan nasıl sakındırmaya gayret etti? Firavun’a
    karşı Hz. Mûsâ’yı ve mücâdelesini bir gözönüne getirelim. Nemrut’un,
    Firavun’un emrine girmek isteyen, onun sarayında, onun düzenine ve ona
    yardımcı olmayı düşünen bir tavır gözünüzün önüne gelebiliyorsa, bugün
    tâkip edilen yol meşrûdur; yoksa... Ve son peygamber, esas örnek ve liderimiz,
    ki hakkında “Gerçekten Allah’ı, âhiret gününü arzulayanlar ve Allah’ı
    çok zikredenler için size Allah’ın Rasûlünde (tâkip edeceğiniz) pek güzel
    örnek vardır.”2331 hükmü bulunan zâtın, bize örnek olması gereken bu konudaki
    tavırları... Rasûlullah, her türlü düşmanca tavra rağmen açıkça Allah’a
    kulluğa ve tâğutlara isyana (itaat etmemeye) devam edince, Mekke müşrikleri
    Hz. Peygamber’le uzlaşma yolları aradılar. Bazı tâvizlerine karşılık bazı
    tâvizler istiyorlardı. Bu tâvizler arasında “dilersen bir sene sen hükümdar ol
    ve bizi yönet, bir sene de biz yönetelim” teklifi de vardı. Ama Rasûlullah, tüm
    2327 Râmuz el-Ehâdis, c. 2, s. 445
    2328 4/Nisâ, 60-61
    2329 12/Yusuf, 40
    2330 16/Nahl, 36
    2331 33/Ahzâb, 21
    ≈ 717 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    bu tekliflere Kur’ân-ı Kerim’den âyetler okuyarak kesin red cevabı veriyordu.
    Oysa müşrikler “bizim sistemimize dokunma, ama onu gel sen yürüt” diyorlardı.
    Temelinde şirk ve adâletsizlik olan bir rejimin yönetimi Peygamber’in
    eline tümüyle veya iki yılda bir geçseydi ne değişirdi ki? Müşrikler de tekliflerinin
    bilincindeydiler. Çünkü “biz sana uyarsak, yerlerimizden (mevkîlerimizden)
    hızla çekilip alınacağız.”2332 diyorlardı. Zâten Rasûlullah’ın amacı da
    buydu: Hâkimiyet hakkını onlardan almak, taptıkları putları ortadan kaldırmak
    ve şirkin yerine tevhidi, zulmün yerine İslâm adâletini ikame etmek, yani
    Kureyş düzenini kökünden yok etmek, darmadağın etmek, devirmekti. Yine
    bir defâsında amcası Ebû Tâlib aracılığıyla, müşriklerin, Efendimiz’e teklif ettikleri
    birkaç husustan biri de “istersen gel, seni başımıza kral yapalım” teklifi
    idi. Bugünkü siyasîlerin bırakın kırallığa, bakanlığa; milletvekilliği teklifine bile
    nasıl can attıklarını bir düşünelim. Efendimiz ise: “Vallahi, bir elime güneşi,
    bir elime de ayı verseniz, dâvamdan vazgeçmem” diyordu; dâvâ hiçbir
    tâviz ve dünyevî beklentiyi kabul etmiyordu. Efendimiz’in reddettiği anlayış,
    şimdilerde “bırakın birkaç sene de biz idare edelim” şeklinde hem de çok
    harâretli tek taraflı isteklere dönüşüvermişti. Müslümanlar çok oy oyununa
    gelmişlerdi: Devlete, rejime tâlip olmak ve bunun için Rabbânî mücâdele
    yapmak yerine; hükümete, kâfir rejimin idaresine tâlip olmuştu müslüman.
    Müslümanların çokça oy verdikleri partilerdeki insanlar yönetici olduklarında
    İslâm nâmına neler değişmişti acaba? Değiştiğini düşünelim: İsterse, şeriat
    100 esasta toplanmış olsa, 99’unu uzlaşma veya küfürle koalisyonlarla kabul
    ettirerek tâviz koparsalar müslümanların 1 tek esası bile küfürden almaları,
    bir esasta tâviz vermeleri câiz miydi? Bu tür tâvizci sistem İslâm olabilir miydi
    acaba? “Yoksa siz Kitab’ın (ve ahkâmın) bir kısmına inanıp, bir kısmını
    inkâr mı ediyorsunuz? Şimdi sizden bunu yapanların cezâsı, ancak, dünyada
    rezillik, rüsvaylık ve bayağılık; kıyâmette de en şiddetli azâba atılmaktır.
    Allah, sizin yaptıklarınızdan gâfil değildir.”2333 Amelden tâviz vere
    vere Müslümanlar, inanç ve dâvâlarından da tâviz vermeye başladılar: Rejim
    devam etsin, küçük ıslahatlarla hatta takviye edilsin, ama yöneticiler namaz
    kılanlardan olsun. Hamam ve tas aynı olsun, tallâklar değişsin.
    Bu anlayışlarımızı değiştirmeden Rabbimizin devlet nimeti vererek, toplumumuzu
    değiştireceğini beklemek İlâhî hükme, sünnetullaha ters olur:
    “...Muhakkak ki Allah, bir kavmi, onlar kendi nefislerini değiştirmedikleri
    müddetçe değiştirmez...”2334
    2332 28/Kasas, 57
    2333 2/Bakara, 85
    2334 13/Ra’d, 11
    ≈ 718 ≈
    Ahmed Kalka n
    Kâfirler, düzenbazlar, müslümanların da ancak kendi istedikleri sahada,
    kendi istedikleri metotlarla mücâdele etmelerini istiyorlar. Hâlbuki İslâm’da
    savaşlar, kâfirlerin değil, müslümanların istediği sahalarda kabul edilir. Her
    çeşit İslâmî mücâdele ve hizmetlerin esasları, ancak müslümanların istediği
    şekillerde ve İslâmî esaslara göre tanzim edilir. Bugün ise, Firavunların tesbit
    ve müsâade ettiği, yönlendirdiği, sınırlarını çizdiği sahada mücâdele ve çalışmayı
    tercih eden müslümanlar, Firavunlara açıkça cephe almadan, onları
    nasıl alt edeceklerdir?
    Parti ile İslâm’a giden, bu yolla Kur’an ahkâmını tatbik eden dünyada
    hiçbir örnek gösterilemez; aksi ise, dâima olagelen vâkıadır. Kur’an bu gerçeğe
    ışık tutar mâhiyette şöyle diyordu: “Hepiniz, toptan Allah’ın ipine (dinine,
    şeriatına) sımsıkı sarılın. Birbirinizden ayrılıp dağılmayın, fırka fırka
    olmayın...” 2335 Fırka fırka, hizip hizip olmak yasaklanıyordu. Bu âyetleri bilmiyor
    muydu bu kardeşler, biliyorlar, hatta başkalarına da okuyorlardı, ama
    buna rağmen kendi partilerine çağırıyorlardı insanları. Fırkalaşmayı reddeden
    âyetle, bir fırkaya dâvet ederek çelişkiler sergiliyorlardı. Osmanlı’nın son
    zamanlarında ve T.C.’nin ilk yıllarında parti kelimesinin Türkçe karşılığı olarak
    “fırka” kelimesi kullanılıyordu hatta. “İttihad ve Terakki Fırkası”, “Halk Fırkası”,
    “Serbet Fırka” gibi. Rabbimiz fırka fırka olmayın demesine rağmen fırkalar,
    hizipler kendi yaptıklarıyla övünüp tefrikaları hızlandırıyor, ümmetin vahdetine
    engel oluyordu. “Onlar ki, dinlerini parçalara ayırdılar, böylece grup grup,
    parti parti olmuşlardır. Her hizip (her parti), kendindekine güvenmekte,
    onunla övünmektedir.”2336 Eski Türkçe’de fırka, Arapça’da hizip (hızb) diye
    karşılık bulan, bugünkü Türkçe’de Avrupa’daki kullanılışı gibi aynen kullanılan
    “parti” zâten parça demekti. Partinin bu anlamı, âileleri, samimi insanları
    bile nasıl parçalayıp birbirine düşman ediyor, müslümanlar nasıl parça parça
    olup, kardeşliğini unutup düşman hale geliyor, özellikle seçim atmosferinde
    daha berrak gözükmektedir.
    İslâm ise, kelime-i tevhid’deki lâ=hayır kılıcıyla tâğutla işbirliğini, onunla
    yardımlaşmayı, ona tâviz vermeyi, onunla uzlaşmayı kesip atar. Bir tevhid
    eri için “lâ” ile isyan bayrağını çektiği küfür ve şirkle uzlaşma nasıl mümkün
    olabilir? Uzlaşma olursa Rabbimizin emri cihad ve kıyam nasıl gerçekleşir?
    Tevhidin gereği olan, tâğutlara isyan ve kıyam olmadan da İslâm devleti,
    İslâmî değişim ve dönüşüm hayal olur. Rabbimiz bu konuda bakın ne buyuruyor:
    “(Yâ Muhammed!) Az kalsın seni bile, sana vahyettiğimizden başka
    2335 3/Âl-i İmrân, 103
    2336 30/Rûm, 32
    ≈ 719 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    bir şeyi Bize karşı uydurman için fitneye düşüreceklerdi. İşte o zaman
    seni dost edinirler. Eğer Biz sana sebat vermemiş olsaydık, muhakkak,
    az da olsa sen onlara meyledecektin (tâviz verecektin). O takdirde dünya
    ve âhiret azâbını kat kat tattırırdık. Sonra Bize karşı kendin için hiçbir yardımcı
    bulamazdın.” 2337 Yine tâvizci anlayışa yukarıda zikrettiğimiz Bakara
    Sûresi âyet 85 tokat gibi inmektedir. Tâvizci bir edâ ile, hak-bâtıl karışığı
    dâvet, tebliğ ve hizmet yolunu Hz. Allah yasaklamaktadır: “Hakkı bâtıla karıştırmayın.
    Ve bile bile hakkı gizlemeyin.” 2338
    İslâm’ın istediği devlet olmadığında, eğer İslâm’ı temsil iddiâsındaki müslümanlarla
    küfür düzenleri arasında uzlaşma ve düzenin emrine ve hizmetine
    girme varsa, devletin istediği İslâm(!) olacak, bu tip İslâm, tâğutların yönlendirdiği,
    Amerikanvari özellikler taşıyacaktır, tevhîdî özellik değil.“Allah’ın indirdiği
    Kitap ile aralarında hükmet. Onların arzularına uyma. Allah’ın sana
    indirdiği Kur’an hükümlerinin bir kısmından seni şaşırtırlar, vazgeçirirler
    diye kendilerinden sakın. Eğer onlar, hükümleri kabulden yüzçevirirlerse
    bil ki Allah, onların bazı günahları sebebiyle onları cezalandırıp, başlarına
    bir musîbet getirmek istiyor. İnsanların çoğu gerçekten fâsıktır.”2339 Tam
    bir açıklıkla, cesâretle tebliğ ve hizmet emredilmektedir: “Emrolunduğun
    şeyi çatlatırcasına (tam bir cesâretle ve hiç çekinmeden) açık açık bildir,
    tebliğ et. Ve müşriklerden yüzçevir (sözlerine ve tehditlerine aldırma). Muhakkak
    Biz, o müstehzîlere karşı sana kâfîyiz, seni korumaya Biz yeteriz.”
    2340
    Biz, Rabbimizin gösterdiği yolda kulluk vazifemizi yapar, hiçbir şeyi O’na
    şirk/ortak koşmazsak, devlet nimetini Cenâb-ı Hak, bir meyve olarak bize
    Kendisinin ihsân edeceğini beyan ediyor: “Sizden iman edip sâlih ameller
    işleyenlere Allah vaad etti: Kendilerinden öncekileri nasıl halîfeler kıldıysa,
    şüphesiz onları da yeryüzünde halîfeler kılacak, onlar için seçtiği dini
    (İslâm’ı) kendilerine kuvvetlendirip icrâ imkânı verecek, onları korkularının
    ardından emniyete kavuşturacaktır. Bana ibâdet ederler ve Bana hiçbir
    şirk/ortak koşmazlar. Kim de bundan sonra nankörlük ederse, işte onlar
    fâsık olanlardır.” 2341 Bu âyetin tefsirinde Mevdûdî diyor ki: “Burada Allah’ın
    yeryüzünde halîfelik verme sözünün, adı müslüman olanlar için değil, imanda
    samimi, amelde müttakî, sadâkatte içten ve Allah’ın dinine uymada şir-
    2337 17/İsrâ, 73-75
    2338 2/Bakara, 42
    2339 5/Mâide, 49
    2340 15/Hıcr, 94-95
    2341 24/Nûr, 55
    ≈ 720 ≈
    Ahmed Kalka n
    kin her türlüsünden uzak ve ihlâslı olanlar için olduğu belirtilerek münâfıklar
    uyarılmaktadır. Kendilerinde bu nitelikleri ve İslâm’a yalnızca dillerinin ucuyla
    hizmet edenler bu sözün muhâtabı ve lâyığı değildirler. O halde, bu sözde,
    payları olduğu ümidini beslememelidirler. Bu nimeti kazanmak için ileri
    sürülen şart: Mü’minlerin her türlü şirkten kaçınarak imanlarında ve Allah’a
    bağlılıklarında sağlam ve sarsılmaz olmaları gerektiğidir. Hakiki mânâda bu
    imana sahip kimseler Allah’tan bir vaad üzeredir ve Allah vaadini yerine getiren
    ve ordusuna yardım edendir. Allah’a karşı savaşanları Allah daha iyi bilir.
    Müslümanlar, çok olduklarından dolayı değil, Allah’ın nusret ve yardımıyla
    savaşarak gâlip gelir.” 2342
    Kendi nefsinde ve ailesinde... yaşayabileceğinin en son noktasına kadar
    Şeiratı yaşamayan, bu noktada yüzlerce tâvizler veren, devlete şeriatı
    nasıl uygulayacak? Biz, kendi vazifemizi (şirkin hiçbir şûbesine bulaşmayıp
    tâğutlardan kaçınarak, Allah’a kulluk) yapalım. Allah’ın vaadini beklemeye
    hakkımız olsun. Tabii ki, tâğutlardan kaçınmanın ve Allah’a kulluğun fiilî cihadsız,
    yani kıyamsız da olmayacağını bilelim. Onun için biz Şeriat’ı getirmekle
    değil, zâten 1400 sene önce gelmiş olan Şeriat’ın hükümlerini yaşamakla
    mükellefiz. Devlet olarak halîfeliği de biz değil, Allah kendi tekeffül ederek,
    Nur Sûresi, 55. âyetteki şartları yerine getirenlere vaad ederek üzerine alıyor.
    Dokunulmazlıkları, makamları, koltukları... yani partinin imkânları olduğu
    halde, şeriatın adını bile anamayanlar, lâfı eveleyip gevelemek zorunda kalanlar,
    “İslâm Devleti istiyoruz” demeye bile güç yetiremeyenler, tâğutlardan
    korktukları için sloganlara bile sansür koyanlar, putları ürkütmemeye özen
    gösterenler, demokrasinin bir sürü geleneğini yerine getirenler, zâhiren kanunlara
    teslim olan, hatta kanun koyan ya da kanunları halka uygulatanlar,
    bu küfür kanunlarının çerçevesinde, kanunları, işgal ettikleri o makamları nasıl
    devirecekler? Düşünelim, böyle bir şeye teşebbüs isbat edilebildi mi diye?
    On iki Eylül sonrası, düzene yardım görevini devamlı ifâde eden Türkeş bile
    şu kadar yıla mahkûm olurken, “kanunlarınızdan adâlet bekliyoruz” diyen,
    anayasal düzeni İslâmî eseslarla değiştirme suçundan yargılananların suçları
    sâbit görülmedi ve beraat ettiler, düzen nezdinde temize çıktılar.
    Bir insanın veya teşkilâtın “biz peygamberlerden ve Peygamberimiz’den
    daha kolay, daha kestirme, daha rahat bir yol bulduk. O zâtlar İslâm devletine
    gitmek için memleketlerinden kovuldular, olmadık zulme, işkencelere
    mâruz kaldılar, tâğutlarla, maddî güçleri çok az olduğu halde savaştılar, put-
    2342 Mevdûdî, Tefhîmu’l-Kur’an, c. 3, s. 497-499
    ≈ 721 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    lara ve tâğutlara boyun eğmeyeceğiz diye nice tehlikelere atıldılar. Biz ise
    çok daha kolay yol biliyoruz. Onlar bilememişler. Veya bu devirdeki bu tür
    kolaylıkların bir benzerini onlar yapmamakla hata etmişler...” dese, bu sözleri
    söyleyenlere tepkiniz ne olur? Peki, bunları diliyle söylemeyip davranışlarıyla
    söylüyorlarsa? Öyle ya, “bugün devlete gidiş yolu ancak budur; günümüzün
    cihadı böyle olur” diyerek rahat koltuklarda nutuk atma, 4-5 yılda bir oy
    atma, sonra yan gelip yatma: Al sana modern cihad, sen de böyle yap, ol
    bir mücâhid, sonra bekle, gelsin Şeriat!
    Din tamamlanmış, Kur’an’ın ve Sünnet’in ahkâmı Kıyâmete kadar değişmeden
    uygulanmayı beklemektedir. “Bugün kâfirler, dininizi söndürebilmekten
    ümitlerini kestiler; artık onlardan korkmayın, yalnız Ben’den
    korkun. Bugün sizin için dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi
    tamamladım ve size din olarak İslâm’ı seçip ondan râzı oldum.” 2343 Asrımızın
    en büyük bid’atlerinden biri particiliktir. Kâfirler tarafından Batıdan,
    önce Türkiye’ye, oradan da İslâm âlemi denilen tâğutların hâkim olduğu
    hemen tüm memleketlere yayılma gösterdiği gibi, dine hizmet, cihad vs.
    diye takdim edildiğinden tehlikesi çok büyük bir bid’at olmuştur. Çünkü
    bid’atin târifi: Dine, Peygamberimiz’den sonra sokulan herhangi bir şeydir.
    Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “(Dinde) Sonradan ortaya çıkan
    her şey bid’at’tır; her bid’at dalâlettir/sapıklıktır ve sapıklık insanı ateşe
    sürükler.”2344“Allah (c.c.) bid’at sahibinin, orucunu, namazını, sadakasını,
    haccını, umresini, cihadını, (hayır yoluna) harcamasını, şâhidliğini kabul
    etmez. O kılın yağdan çıktığı gibi dinden çıkar.”2345“Yoksa onların, dinden
    Allah’ın izin vermediği şeyleri dinî kaide kılan ortakları mı var? Eğer azâbı
    erteleme sözü olmasaydı, derhal ralarında hüküm verilir (işleri bitirilir)di.
    Şüphesiz zâlimler için can yakıcı bir azap vardır.” 2346 Bid’at ve bid’atçılara
    karşı fıkhî hükümleri de müslümanlar araştırıp öğrensinler.
    Müslümanlar! Boş, lüzumsuz, hatta nice yönden zararlı şeylerle vakit geçirip
    oyalanmayı bırakalım. Dünya inkılâbî hareketlerinin en gerisinde kalan,
    İslâmî harekette adı bile anılmayan T.C. topraklarında ciddî inkılâbî faâliyetlere
    girelim ki, şu imtihan dünyasında “Rabbimiz’in “Cihad edenlerle oturanları
    ayırt etmeden cennette gireceğinizi mi sanıyorsunuz?” 2347 hitâbını
    2343 5/Mâide, 3
    2344 Müslim, Cum’a 43, hadis no: 867, 2/592; Ebû Dâvûd, Sünne hadis no: 4606, 3/201; İbn Mâce,
    Mukaddime 7, hadis no: 45-46, 1/17; Nesâî, Iydeyn 22, 3/153
    2345 İbn Mâce, Mukaddime 7, hadis no: 49
    2346 42/Şûrâ, 21
    2347 3/Âl-i İmrân, 142
    ≈ 722 ≈
    Ahmed Kalka n
    ve yine “(Ey mü’minler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçmiş kavimlerin
    başlarına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?
    Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokundu ve öyle sarsıldılar ki, Peygamber
    ve onunla beraber iman edenler nihâyet ‘Allah’ın yardımı ne zaman
    gelecek?’ dediler. İşte o zaman (onlara), ‘Şüphesiz Allah’ın yardımı
    yakın’ (denildi).” 2348 Bu âyette eşsiz bir faâliyet metodu ve terbiye örneği
    vardır. Müslümanlara dünyada ve dolayısıyla âhirette başarılı olmanın yolu,
    iman ve şuurla çalışmak, çabalamak, sıkıntılara katlanmak, güçlüklerden yılmamak,
    daima tembelliği, zevk ve safâyı, rahat ve eğlenceyi tercih eden nefisten,
    şeytandan uzak olmaktır. Ey müslümanlar! Sıkıntı çekmeden, kurban
    vermeden zafere ulaşamazsınız, cennete giremezsiniz.
    Unutmayın, iktidara gelmek müslüman görünümlü partiler için kesinlikle
    imkânsızdır. Unutmamak lâzım ki; iktidar olmak ayrı, muktedir olmak ayrıdır.
    Hükümeti ele geçirmek çok önemli değil, devleti ele geçirmek önemlidir.
    Hükümet, davulu tutar, tokmağı devlet (askerler başta olmak üzere, bürokratlar,
    holding sahipleri, medyayı elinde bulunduranlar, Amerika ve İsrâil ve
    de derin devlet) tutar. İnsanlar, milletvekili seçtiklerini zannederler, aslında
    birer sekreter seçmektedirler. Uygulatıcılar değildir seçilenler, uygulayıcıdırlar.
    Bir dâvâ partisi, hiçbir yerde iktidara gelemez. Gelmesi için değişmesi,
    egemen güçlerin tehlikeli saymaması gerekir. İktidara gelmek için; dinin dışında
    yollar bulan kalabalıkların çoğunu memnun ederek oy almalısınız ki,
    o zaman da zâten onların partisi, kitle partisi olmayı kabul etmiş olursunuz.
    Öyle ya, egemenliği kalabalıklar tâyin ediyor, siz de bunu kabulleniyorsunuz.
    Aslında Türkiye gibi ülkelerde egemenlik, kayıtsız şartsız paranındır. Paraya
    sahip olan devlet düdüğünü öttürür. Egemenliğin para babalarından kalan
    tarafı da halkın değil; yahûdilerindir, askerlerindir, medyanındır. Kimin olursa
    olsun, Allah’a âit olmadığı müddetçe biz bu tür egemenliği istememeli, reddetmeliyiz.
    Kaldı ki, iktidar olsanız, bir düdük çalınınca işiniz bitecek.
    Neyse... Eski bir şâirin bir şiirini hatırlayalım:
    “Muîni zâlimin erbâb-ı denâettir. / Köpektir zevk alan sayyâd-ı bî-insâfa
    hizmetten.” (Zâlimlerin yardımcısı ancak alçaklar grubundandır. Çünkü insafsız
    avcıya hizmet etmekten zevk alan köpektir.) Bu şiirde başka şey kast
    edilebilir, ama siz İslâm’a göre “zâlim”, “zâlime yardımcı olmak”, “insafsız
    avcı” ve “köpek karakterliler”i değerlendirme ferâsetinde olun. “Kim Allah’ın
    2348 2/Bakara, 214
    ≈ 723 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zâlimlerin tâ kendisidir.” 2349“Zâlimlere
    az da olsa meyletmeyin. Aksi halde size ateş dokunur (cehennemde
    yanarsınız). Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra da size yardım
    edilmez.” 2350 Bundan önceki âyette de “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!”
    2351 uyarısı yapılır.
    Bu particilik konusunda en önemli problemlerden biri, “elfâz-ı küfür” meselesidir.
    Oy vererek seçtiğiniz tüm milletvekilleri: “Atatürk ilkelerine bağlı kalacağına,
    Cumhuriyet’i koruyacağına, laikliği ve rejimi savunacağına...” yemin
    etmekte, nâmusu ve şerefi üzerine söz vermektedir. Hem de bu yemine
    tüm vatandaşları şâhit tutmaktadır düzen, televizyon kanallarından naklen
    vermektedir bu yemin denilen küfür sözlerini. Konuyla ilgili bir hadis-i şerif:
    “Kim Allah’tan başkası üzerine yemin ederse muhakkak şirk koşmuştur
    yahut küfretmiştir.” 2352
    Bir hadis-i şerif de, “yemin ederken, başka şeye dâir niyet etse, niyeti
    (nasılsa) sağlam olsa, ne olur?” sorusuna cevap veriyor: “Yemin, yemin isteyenin
    niyetine göredir” Bir diğer rivâyet: “Senin yeminin arkadaşının seni
    kendisiyle tasdik ettiği şeye göredir.”2353
    Ayrıca, parti tüzüğünde açıkça “Atatürk ilkelerine ve partiler kanununa...
    bağlı kalacağınıza” dair yazılı teminat verme ve kendinize tüzük olarak kabul
    etme durumundasınız. Parti binalarına putların resmini asacak, zaman
    zaman, bazı bayramlarda seyranlarda anıtkabirlere gidecek, putların karşısında
    divan duracaksınız. Cumhuriyet Bayramı denilen, Şeriat’ın kaldırıldığı
    günleri, 23 Nisanları kutlayacak, Cumhuriyet, demokrasiyi, Allah’ın indirmediği
    kanunları hazırlayan meclisleri öven beyanatlar vereceksiniz. “Atatürk
    yaşasaydı, bizim partimizden olurdu” diyeceksiniz. Şirk olan düzenin unsurlarına
    ve düzene sahip çıkan sözler söyleyip uygulamalar yapacaksınız.
    Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyeceksiniz. Küfrün kurumlarına sahip çıkacak,
    polisini, ekonomisini... güçlendirecek, yıkılası rejimin iskeletine kan pompalayacaksınız.
    2349 5/Mâide, 45
    2350 11/Hûd, 113
    2351 11/Hûd, 112
    2352 Müslim, Eymân 4; S. Müslim Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu, c. 8, s. 218
    2353 Müslim, Eymân 21, hadis no: 1653; Ebû Dâvud, Eymân 8, h. no: 3255; Tirmizî, Ahkâm 19, h.
    no: 1354
    ≈ 724 ≈
    Ahmed Kalka n
    Bunların İslâmî hükmünü öğrenmek, tâğut adaylarına olduğu kadar, onları
    en azından oylarıyla destekleyenler için de şarttır. Kolaylık olsun diye
    ifade edelim: Zikredeceğimiz âyetin tefsirinde bu konuda hüküm mevcuttur.
    Meselâ, Elmalılı Hamdi Yazır, tefsirinde şöyle der: “Her kim imanından sonra
    Allah’a küfrederse, yani kelime-i küfrü (küfür lafızlarını) ağza alır, söylerse
    -kalbi iman ile mutmain olduğu halde ikrâh olunan hâriç, yani canını veya
    âzâsından bir uzvunu, telef edilmesinden korkulan bir emir ile ikrâh edilmek
    (zorlanmak) sûretiyle değil- lâkin küfre sinesini açan, yani ikrâh olunmadığı
    halde rızâsıyla kelime-i küfrü söyleyen kimseler üzerine Allah’tan bir gazap
    ve bir de azîm bir azap vardır. Çünkü cürümleri en büyük cürümdür... İkrâh-ı
    mülcî halinde, yalnız lisânıyla kelime-i küfrü söylemek câizdir.” 2354
    Gümüşhanevî’nin Ehl-i Sünnet İtikadı adlı akaid kitabının 69 ve 70. sayfalarında
    aynen şu cümleler yer alıyor: Bir kimse kendi isteği ile elfâz-ı küfürden
    bir söz sarfeder de, bu sözün küfür olduğuna inanmadığını veya bilmediğini
    söylerse, bütün âlimlerce kâfirdir. Zira bilmemek özür değildir. Bir kimse zorlama
    olmadığı halde, dili ile küfrü icap ettiren bir söz söyler ve kalbi de iman
    ile mutmain olursa yine kâfirdir.” Diğer akaid, fıkıh ve tefsirlerde de bu konu
    açıkça beyan edilir. Zorlamanın, yani ikrâhın, mülcî olması, yani ölüm veya
    uzuvlardan birinin kopacağı kadar bir işkence olmasına ruhsat vardır. Böyle
    bir şey yoksa bu, zorlama kabul edilmez denir. “Kelime-i küfrü söylemek için
    ölüm ve âzânın kesilmesinden başkasında şer’î ruhsat yoktur.” 2355
    Müslümanlar, zâhire göre değerlendirmek zorundadır. Kalpleri bilen yalnız
    Allah’ındır. Reagan’ın, Evren’in, İnönü’nü... sözlerine ve davranışlarına (zâhirlerine)
    göre bakıp müslüman-kâfir diye hüküm verenler, benzeri küfür lâfızlarını
    sevdikleri şahıslar söyleyince de aynı hükmü vermek zorundadır. Yoksa
    Efendimiz’in “kalbini yarıp baktın mı?” sözü ile muhâtap olurlar. Önce belirttiğimiz
    gibi, Mâide sûresi 44, 45, 47. âyetler konusunda da, sevdiklerinizi
    hangi şer’î ölçüye göre istisnâ edeceğinizi iyi tesbit etmeli ve araştırmalısınız.
    Ya T.B.M.M. denilen yere ne dersiniz? Yine önce bir âyet-i kerimeden yola
    çıkalım: “Allah size kitabında (Kur’an’da) şunu da indirmiştir: Allah’ın âyetlerinin
    inkâr edildiğini ve onlarla eğlenildiğini işittiğiniz zaman, o kâfirlerle
    beraber oturmayın, tâ ki başka söze dalsınlar (başka bir söze geçmedikçe
    onlarla bir arada oturmayın). Yoksa, orada kalırsanız siz de onlar gibi olursunuz.
    Şüphe yok ki Allah, münâfıklarla kâfirlerin hepsini cehennemde
    2354 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 5, s. 3130, 16/Nahl, 106 âyeti ve tefsiri
    2355 Mülteka, c. 4, s. 11
    ≈ 725 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    toplayacaktır.”2356 Ve bu âyetin bir öncesi: “Mü’minleri bırakıp, kâfirleri dost
    edinen münâfıkları acı bir azap ile müjdele. Şerefi, izzeti kâfirlerin yanında
    mı arıyorlar? Oysa bütün şeref ve izzet tamâmen Allah’a âittir.” 2357 Müctehid
    ve fukahâya göre: Meselâ kumar oynanan, bira içilen bir kahvede, içkili
    lokantada, içen veya oynayanların yanındaki ayrı bir masada bir müslümanın
    çay içmesi, yemek yemesi (yanında, aynı mecliste haramı görüp önlemeye
    çalışmadığı için) câiz olmuyor, haram oluyor. Bu, harama rızâ kabul ediliyor.
    Harama rızâ haram olur; Küfre rızâ ise küfür. Yanındaki masada içilen haram
    olan bira veya şaraba seyirci olmaktan çok daha kötüdür “egemenliğin
    kayıtsız şartsız ulusa âit olduğu” küfür ifâdesine -ki, Kur’an hükmüne tümüyle
    terstir: “Hüküm (egemenlik, hâkimiyet) ancak (kayıtsız şartsız) Allah’ındır.”
    2358- devamlı seyirci olmak. Mescis’i düşünün: Kapı gibi (belki de
    altından dökme) harflerle tüm milletvekillerinin gözüne sokarcasına, kafasına
    ve kalbine koyarcasına devamlı, tam karşısına bu hükmü diken meclis. Bu
    mecliste her Allah’ın günü Allah’la ve O’nun diniyle, hükümleriyle alay etmek,
    O’nu inkâr edip kaale bile almamak, O’nun hâkimiyetini zerre kadar tanımamanın
    isbâtı olarak; ilâhlık taslanacak, kanun koymaya, teklif edilmeye
    çalışılacak, düzenin aksayan yönlerine tedbirler alınacak, nice küfür ve şirk
    olan kelimeler sık sık söylenecek, İslâm’ı temsil etme konumunda gözüken
    lidere, İslâmî anlayışa düşmanlıktan dolayı açıkça alay edilecek, müslüman
    da bütün bunlara rızâ gösterip seyredecek. Seyretmeyip ne yapabilir, dersiniz?
    Günde binlerce defa değişik ifâdelerle gündeme gelen küfür kelimelerinin
    hangisine, nasıl tepki gösterecek, hangisi söylenince en azından dışarı
    çıkacak? Küfür ahkâmının nasıl icrâ edileceği konuşulup, tâğutların Allah’a
    rağmen kanun koymaya kalktıkları... yerde oturmanın hükmünü müslümanlar
    mutlaka öğrenmek zorundadır.
    Yanlış anlaşılmasın, biz hâricî filân değiliz. Ulu-orta tekfir müessesesinin
    işletilmesinin, delilsiz olarak, müslümanların birbirlerine, hele grup, hizip ve
    parti taassubu ile kâfir demelerine şiddetle karşıyız. Biliyoruz ki, karşımızdakine
    kâfir deyince, o kâfir değilse, söylediğimiz söz bize döner. Biz aşırılığa
    karşıyız, itidalden yanayız. Hatta mecbur olmadan, ihtilâflı meselelerin,
    metot tartışmalarının gündeme gelmesini esas düşmanlara karşı gücümüzü
    azaltacağı için, vahdeti engelleyeceği için tasvip etmeyiz. Evet, küfre düşecek
    kesin delil olmadan hiçbir mü’mine kâfir demenin câiz olmadığı bilinci
    içindeyiz. Amma, Kur’an ve hadis-i şerifler ışığında tevhidî akîde çerçeve-
    2356 4/Nisâ, 140
    2357 4/Nisâ, 138-139
    2358 12/Yusuf, 40
    ≈ 726 ≈
    Ahmed Kalka n
    sinde tüm olayları değerlendirmek zorundayız. Bazı kimselerin hatırına veya
    ihtilâf çıkmasın diye açık şer’î hükümlere ters olan, küfür veya şirk kabul
    edilen tavırları sergilemekten çekinmenin de vebal olduğunu bilmekteyiz.
    Yoksa, Kur’an ve Sünnette bu hükümlerin yer almasına gerek olmazdı. Bu
    konuda kardeşlere tavsiyemiz; açıkça küfrüne şâhit olmadıkları hiçbir şahsı
    tekfir etmemeleri, ama şahıs ille de ben Kur’an’ın kâfir dediği sınıflardanım
    diye diliyle veya tavrıyla diyorsa, ona da mü’min demenin kimsenin hakkı
    olmadığı anlayışıyla hareket etmeleridir. Biz falan veya filân şahsı değil, zihniyeti
    ve grubu İslâm’a göre eleştirdik, İslâm’ın hükmü, küfür denmesini icap
    ettiriyorsa, ancak onu dedik. Peygamberimiz (s.a.s.) öyle yapardı. Çünkü
    “münâfıkların alâmeti şunlardır...”, “şöyle yapan şirke düşmüştür”, “şu câhiliyye
    alâmetidir”, “şunu söyleyen bizden değildir” veya “kâfirlerdendir”
    gibi genelleme yapar, açık delil olmadan muayyen bir ismi tekfirden kaçınırdı.
    Yalnız bu konuda da aşırı gitmemeli, dost-düşman bilinmeli, tebliğ ve dâvet
    ona göre yapılmalı, tavırlar muhâtabın akîde durumunun bilinmesini gerektireceğinden
    dolayı, kâfire mü’min demenin de günahı bilinmelidir. Bütün
    bunlara rağmen, bizim için geçerli olmasa bile, bir te’vil ile İslâmî hükümleri
    farklı yorumlayan ve açık bir inkâr içinde olmayan kimseleri mü’min kabul etmenin
    gerekli olduğuna inanıyoruz. Kâfir olma ihtimali olan bir mü’mine kâfir
    demenin vebalinin, mü’min olma ihtimali olan bir kâfire mü’min demekten
    daha büyük ve geridönüşlü olduğunu değerlendiriyoruz. Oy verenlerle oy
    verilenlerin de ayrı değerlendirilmeleri gerektiğini düşünüyoruz.
    OY VERENIN HÜKMÜ KONUSUNDA BAZI ÂLIMLERIN GÖRÜŞLERI
    Şankıtiy şöyle demektedir: “Allah hüküm koymada kendine ortak kabul
    etmez.” 2359 âyeti ve benzeri ayetlerden anlaşılıyor ki; Kur’an ve sünnetin
    dışında kendi heva ve heveslerine göre kanun koyanlara uyanlar Allah’a şirk
    koşmuşlardır. Bu manayı destekleyen birçok ayet de vardır. Örneğin; Şeytana
    ve kendi hevalarına göre teşri (kanun) koyarak, haram olan ölü hayvan
    etini “Allah öldürmüştür” diye helâl sayanlara uyanlar hakkında Allah (c.c)
    şöyle diyor: “Üzerine Allah’ın adının anılmadığı kesilmiş hayvanları yemeyin.
    Bunu yapmak Allah’ın yolundan çıkmaktır. Doğrusu şeytan sizinle
    tartışmaları için dostlarına fısıldar. Eğer onlara itaat ederseniz şüphesiz
    siz müşrik olursunuz.” 2360 Bu âyette Allah’ın haram kıldığı eti helâl sayan-
    2359 18/Kehf, 26
    2360 6/En’âm, 121
    ≈ 727 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    lara itaat etmenin şirk olduğu apaçık bir şekilde bildiriliyor. Bu şirk, Allah’ın
    kanunlarına muhalif olan kanunlar koyanlara itaat edilerek işlenmiş bir şirktir.
    “(Ey Muhammed!) Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilenlere
    inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tâğuta küfretmeleri (ona
    inanmayıp onu inkâr edip reddetmeleri) emrolunduğu halde, tâğutun
    önünde muhâkeme olmak, onların hükümleriyle hükmedilmek istiyorlar.
    Hâlbuki şeytan onları derin bir dalâlete/sapıklığa saptırmak istiyor.”2361
    Bu zikrettiğimiz âyetlere göre apaçık belli oluyor ki; şeytanın kendilerini
    kandırdığı ve insanların kafalarından çıkarılmış Allah’ın şeriatine muhâlif
    kanunlara tâbi olan kimselerin kâfir ve müşrik olduklarında şüphe edenler;
    hakkı görmek hususunda basireti kör olmuş kimselerden başkaları değildir.
    2362
    Hasan el-Bennâ: “İhvân yine inanır ki, İslâm’ın getirdiği ve gerektirdiği
    fikir ve oy verme hürriyeti ile particiliğin gerektirdiği oy verme taassubu, toplulukların
    karşısına çıkıp oy avcılığı yapma, ümmeti parçalama, birliği bozma
    ve iktidar gücünün sarsılmasına ve parçalanmasına sebep olma arasında
    fark vardır ki, İslâm, particiliğin getirdiği bu gibi şeyleri şiddetle haram kılmıştır.”
    2363
    Seyyid Kutub: “… Bazı müslümanlar câhiliyye toplumuna tâviz verip
    onun yaşayışına ayak uydurmak sûretiyle politika yapacaklarını ve içlerine
    girerek İslâ dâvâsına bir şey kazandıracaklarını zannediyorlar. Bunlar, ne İslâm
    akîdesinin (inancının) karakterini anlamışlar, ne de kalplerin kapısının
    nasıl açılacağını öğrenmişlerdir.”2364
    “Siz, Allah’ın emrettiği hususlardan yüz çevirip şeriatını terk edip başkalarının
    sözüne uyarsanız, Allah’ın hükmünün yerine başkalarının hükmüne
    koşarsanız, işte bu yaptığınız şirktir. Kim bir insanın kendisinden uydurduğu
    hükümlere itaat ederse, bu hüküm çok küçük ve basit bir mesele dahi olsa o
    şüphesiz müşriklerdendir. Müslüman olup da böyle bir fiil işleyen doğrudan
    doğruya İslâm’dan çıkıp şirke girmiş demektir. Ne kadar kelime-i şehadet
    getirirse getirsin fark etmez… Madem ki o Allah’tan başkasının hükmüne
    2361 4/Nisâ, 60
    2362 Şankıtî, Edvâü’l Beyan, c. 4, s. 83-84
    2363 İmam Hasan el-Bennâ, Mecmuatu’r-Resâil, s. 287-290
    2364 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, Yusuf Sûresi, âyet 108’in tefsiri
    ≈ 728 ≈
    Ahmed Kalka n
    uymakta, Allah’tan başkasının hükmüne itaat etmektedir, bu onun durumunu
    değiştirmez…”2365
    Muhammed Emin Şenkıtî, Kehf sûresinin 26. âyetine yaptığı tefsirde
    şöyle demektedir: “Kur’an-ı Kerim’in nasslarından açıkça anlaşılmaktadır ki,
    şeytanın dostları vasıtasıyla koydurduğu, İslâm şeraitine muhâlif beşerî kanunlara
    tâbi olanların kâfir ve müşrik olduklarından ancak onlar gibi Allah’ın
    basiretlerini kör ettiği, vahyin nurundan kör olan kâfir ve müşrik kimseler
    şüphe ederler.”2366
    Said Nursi: “Partiler muzırdır (zararlıdır); çünkü, meleği şeytan, şeytanı
    melek gösterir. Seviyye-i irfan bir olmadığından, fırkalar da (pardiler de)
    husûmet, taassub ve taraftarlık intâc eder (meydana getirir).”2367
    Mehmed Zahid Koktu: “Partiler hiç de doğru olmayan teşkilatlardır;
    Zira, birinci zararları, memleketteki vahdeti, birliği bozmaktır. Herkes mensub
    olduğu partiye, onu müdafaa sadedinde çok gayret sarfeder; muhâlifi
    olan partiyi devirmek ister ve onu haksız çıkarmaya çabalar. Bu hususta
    yalan yanlış her türlü propagandayı meşrû sayar.” 2368
    Necip Fâzıl Kısakürek: “Bîçare demokrasi karanlıkta körebe / Parti,
    bölücü âlet; Batıdan bize hîbe!”
    Şeyhul İslâm Mustafa Sabri Efendi şöyle der: “Şayet hükümet dinin
    hudûdundan çıkar ve ‘dine tâbi olmak fertlerin işidir’ derse, bu söz dini devletten
    ayırmaktır. Bu da hükümetin irtidadıdır. Böyle bir hükümetten râzı olan
    ümmet de irtidat etmiştir. Bu hükümete itaat edenler tek tek mürtedleşmiştir.
    Bunların hepsi, şu âyetin kapsamına girmektedir: “Kim Allah’ın indirdiği ile
    hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” 2369
    Seyyid Kutub şöyle der: “… Allah’a ortak koşmak, sadece yasama hakkını
    Allah’tan başkasına vermekle de tahakkuk eder. Böyle bir fiil, sahibini
    müşrik yapmaya kâfîdir.”2370
    2365 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, 9/Tevbe, 31.âyetin tefsiri, c. 5, s. 415-416; Âyete dair diğer
    nakiller için bk. İbn Kesir, 2/272; Kasımî, 6/2491; şaravi, 7/3910; Ebu’s-Suud, 2/438
    2366 Edvâu’l Beyan, c. 4, s. 73-74
    2367 Said Nursi, Hutbe-i Şâmiyye, s. 98; Kastamonu Lahikası, s. 86
    2368 Mehmed Zahid Koktu, Mü’minlerin Vasıfları, Seha Neşriyat, İst. 1982, s. 77 (Kotku’nun
    ölümünden (1980) sonra, 1985’de basılan nüshasında bu ifadelerin önemli bir kısmı çıkarılmıştır.)
    2369 5/Mâide, 44; Mustafa Sabri, Mevkıfu’l Akl, c. 1, s. 123
    2370 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an, c. 7, s. 264
    ≈ 729 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    Allâme İbnu’l Arabî ş öyle d er: “İster ş aka i sterse c iddi o lsun fark etmeksizin
    küfür lafzını söyleyen kimse küfre girer. Ümmet arasında bu konuda
    hiçbir görüş ayrılığı yoktur.”2371
    Ebû Bekir el-Cessas ise şöyle der: “İkrâh hali olmaksızın küfür lafzını
    şaka ya da ciddi olarak ikrar eden bir kimse kâfir olur.”2372
    Allâme Keşmirî de şöyle der: “Kim ciddi ya da şaka olarak küfür kelimesini
    söylerse kâfir olur. O kişinin inancına bakılmaz.”2373
    Abdullah Azzam şöyle diyor: “Allah’ın şeriatını tümüyle reddetmek insanların
    kanlarıyla, ırzlarıyla ve mallarıyla ilgili konularda kâfirlerin kanunlarıyla
    hükmetmek, daha sonra da müslüman olduğunu iddia etmek sahabenin
    aklından geçmiyordur.”2374
    Aliyyu’l Kari şöyle der: “Kişi, mânâsını bilerek, ikrâh hali olmaksızın
    inanmadan dahi küfür kelimesini söylerse ona kâfir hükmü verilir.”2375
    Allâme Keşmirî de şöyle der: “Kim ciddi ya da şaka olarak küfür kelimesini
    söylerse kâfir olur. O kişinin inancına bakılmaz.”2376
    İslâm’da gerçeğin ölçüsüve yegâne hak, Allah’ın Kitabı ve Rasûlü’nün
    sünneti olduğundan, herkesin bu hükümleri kabul etmesi gerekir. Kim kendiliğinden
    birtakım sözler ortaya koyar ve kendi anlayışına göre bazı kurallar
    ortaya atarsa ve bunu kendi anlayışı, hatta dini yorumlayışı sonucunda ileri
    sürerse, bu söylenenler Rasûlün getirdiklerine arz olununcaya kadar ümmetin
    ona uyması ve anlaşmazlıklarında onun hükmüne başvurması gerekmez.
    Eğer Rasûlün getirdikleri ile çatışmaz ve uygun düşerse, doğrulukları belgelenirse
    ancak o zaman kabul edilir; fakat Rasûl’ün getirdiklerine aykırı olursa
    o zaman bunların reddedilmesi gerekir. 2377
    Mevdûdi diyor ki: “Demokrasi insanın ilâhlaştırılması, kitlelerin egemenliğidir.
    Demokraside yasama halkındır. Halk parlamentoda milletvekillerinin
    2371 İmam Kurtubî, Tevbe Sûrsi 65. âyetin tefsiri.
    2372 Ebû Bekir el-Cessas, Ahkâmu’l Kur’an, c. 4, s. 348
    2373 İkrafu’l Mulhıdîn, s. 59
    2374 Abdullah Azzam’a Göre hâkimiylet Mefhumu, s. 112
    2375 Aliyyu’l Kari, Fıkhu Ekber Şerhi, s. 124
    2376 İkrafu’l Mulhıdîn, s. 59
    2377 İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdu’l-Meâd, 1/38
    ≈ 730 ≈
    Ahmed Kalka n
    çoğunluğu ile temsil edilir. Parlamentonun yaptığı kanunlar bütün halk için
    bağlayıcıdır. Bu nedenle demokrasi, Allah’a şirk koşmaktır ve açık bir küfürdür.
    Çünkü Allah’ın yasama hakkını alıp insanlara vermektedir. Hâlbuki
    Allahu Teâlâ: “Hüküm ancak Allah’ındır. O size ancak kendisine ibâdet
    etmenizi emretti.” 2378buyurmaktadır. Parlamento kararlarının Allah’ın adıyla
    değil de insanların adıyla çıkmış olması, demokrasinin küfrünü göstermeye
    yeterlidir. Demokratlar bu yaptıklarıyla halkı Allahu Teâlâ’nın yerine koymaktadırlar.
    Bu nedenle demokrasi, Allah’ı bırakıp insanları ilâhlaştırmanın bir
    şeklidir. Alluhu Teâlâ; “Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi rabler edinmeyelim”
    2379 buyruğu ile onu haram kılmıştır.”2380
    Seyyid Kutub şöyle der: “Allah’a ortak koşmak, sadece yasama hakkını
    Allah’tan başkasına vermekle de tahakkuk eder. Böyle bir fiil, sahibini müşrik
    yapmaya kâfidir.”2381
    İmam Taberî: “Allahu Teâlâ kendi kanunlarından hâriç kanun yapanların
    kâfir olduğunu haber veriyor.” diyor.2382
    Abdullah Azzam diyor ki: “Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen, Allah’ın
    şeriatına ve Rasûlullah’ın sünnetine taban tabana zıt kanun koyan, o kanunu
    uygun gören, destekleyip imzalayan kimseler kesinlikle kâfir olurlar ve
    İslâm milletinden çıkarlar. Allah’ın indirdikleri dışında kanun yapmak insanı
    kesinlikle dinden çıkarır. İslâm’a zıt sadece tek bir kanunu dahi desteklemek,
    doğrulamak, imzalamak, parlamentonun hakkı değildir. Kim ki İslâm’a zıt
    sadece tek bir kanunu dahi uygun görürse -erkek ve kadın eşittir, gibi- İslâm
    milletinden çıkar.”2383
    Mahmud Şâkir: “Allah’ın şeriatına muhâlif kanun koyanların küfründe
    zerre kadar şüphe yoktur.”2384
    Abdülkadir Udeh: “Çağımızda İslâm şeriatını değil de, onun yerine, insanların
    koymuş oldukları kanunları uygulamak, bugün küfrün en bâriz örneklerindendir.”
    2385
    2378 12/Yûsuf, 40
    2379 3/Âl-i İmrân, 64
    2380 Mevdûdi, el-İslâm ve’l Medeniyyetü’l-Hâdise, s. 33
    2381 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, c. 7, s. 264
    2382 Taberî Tefsiri,c. 10, s. 357
    2383 Abudllah Azzam, hâkimiylet Mefhumu
    2384 Mahmud Şâkir, Taberanî Tefsirinin Hâşiyesi, c. 1, s. 34
    2385 Abdülkadir Udeh, Teşrî’l-Cinâî, s. 196
    ≈ 731 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    Seyyid Kutub: “Bir kimsenin Allah’ın şeritanı hükümsüz hale getirmesi,
    başka bir kaynağın hükümlerini tatbikata koyması yahut Allah’tan başka
    herhangi bir kimseye hâkimiyet hakkı tanıyarak onun bu konuda söz sahibi
    olduğunu kabul etmesi… Evet, sadece bu kadarı dahi bir kimsenin kâfir olması
    için yeterli bir fiildir. Hâkimiyet yetkisini kendi üzerinde gören bir kimse,
    bu hareketinden dolayı Allah’ın dininden çıkmış olur. Aynı şekilde hâkimiyet
    vasfına sahip olduğunu iddia eden kimsenin bu iddiasını kabul edenler de
    küfre girmişlerdir.”2386
    Muhammed Kutub: “Allah’ın kanunundan hâriç kanun yapan İslâm milletinden
    çkar. Bu konuda tüm fukahâ ittifak etmiştir. Acaba dâvetçiler Allah’ın
    hükümleri dışında kanun yapmanın imandan çıkardığını ve bu kanunlardan
    râzı olmanın küfür olduğunu öğrenmediler mi?2387
    Muhammed Kutub: “Böyle parlamentolara girmek bazı kaymalara sebep
    olur. Dâvâya karşı büyük tehlike ifade eder. Öncelikle böyle parlamentolara
    girmek akîdeyi bozar. Bir müslümanın dini ona: ‘Allah’ın şeriatı dışındaki
    tüm kanun ve yasaları reddet. Beşerî sistemlerin hepsi cahilî sistemlerdir. Bu
    beşerî sistemleri kabul etme ve bunlara rızâ gösterme’ der. Buna rağmen bir
    müslüman, Allah’ın şeriatını reddeden kendi istekleri doğrultusunda kanun
    vaz’ eden parlamentoda nasıl olur da onlarla oturur? Nasıl onlarla birlikte
    hükümet kurar? Bir müslüman nasıl onların ilkelerini kabul ettiğine dair söz
    verir ve yemin eder? Hâlbuki Allah Teâlâ kitabında şöyle buyurmaktadır: “O
    (Allah), Kitab’da size şöyle indirmiştir ki: Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiği
    yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar bundan başka bir söze
    dalıncaya kadar (başka konuya geçinceye kadar) kâfirlerle beraber oturmayın;
    yoksa siz de onlar gibi olursunuz.”2388 Kesinlikle bilinmelidir ki; bu
    gibi şeyler İslâm akîdesine apaçık terstir.”2389
    Said Havva: “Şehâdet kelimesini bozan hallerden bir tanesi de Allah’tan
    başkasına teşrî’, hâkimiyet, emretme ve nehyetme yetkisi vermektir. Çünkü
    Allah Teâlâ Kur’an’da “Hâkimiyet ancak Allah’ındır.”2390 buyurmaktadır. Bu
    hususa öncelikle demokrasi girmektedir. Zira demokrasi parlamentolarda
    2386 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, c. 8, s. 403
    2387 Muhammed Kutub, Keyfe Ned’u-n Nâs, s. 38
    2388 4/Nisâ, 140
    2389 Muhammed Kutub, Vâkıunâ el-Muâsır, s. 423
    2390 12/Yusuf, 40
    ≈ 732 ≈
    Ahmed Kalka n
    çoğunluğun hevâ ve hevesine dayalı bir şekilde kanun koymaktır ki, bu da
    direkt olarak teşrîdir. Ve şirkin ta kendisidir.2391
    Kurtubi şöyle diyor: “Ebu Ali dedi ki: ‘Allah’ın kanunlarından yüz çevirip
    onların dışında başka hükümleri isteyen kâfir olur.” 2392.
    İbn Teymiye şöyle diyor: “Bütün âlimlerin ittifakıyla; her Müslümanın bilmesi
    gerekir ki; Her kim İslâm’dan başka bir dine tâbi olur veya Muhammed’in
    (s.a.s) şeriatından (kanunundan) başka şeriatlara (kanunlara) tâbi
    olmayı serbest bırakıp câiz görürse kâfir olur.”2393
    “Rabbine andolsun ki aralarında ayrılığa düştükleri şeylerde seni hakem
    tayin etmedikçe, verdiğin hükümden dolayı kalplerinde hiçbir sıkıntı
    duymadan teslim olmadıkça onlar iman etmiş olmazlar.” 2394
    İbn Kesir, Nisâ sûresi 65. âyetinin 2395 tefsirinde şöyle diyor: “Allah (c.c.)
    tüm işlerde Rasûlullah’ı (s.a.s.) hakem tayin etmeyenin iman etmiş olmayacağını
    kendi adına yemin ederek belirtiyor. Allah’ın rasulü (s.a.s.) hükmederse
    o haktır. Zahiren ve batınen yalnız ona bağlanmak gerekir.” 2396
    İbni Kesir,“İhtilafa düştüğünüz her meselede hüküm verecek olan Allah’tır.”
    2397 âyetinin tefsiriyle ilgili şunları söyler: Yani Allah ve rasûlünün verdiği
    hüküm haktır. Hakkın dışında sapıklıktan başka ne vardır? Bu sebeple
    Allah, bu âyetin hemen ardından: “Eğer Allah’a ve âhiret gününe iman
    ediyorsanız” buyurmaktadır. O zaman bu; “Allah’a ve âhiret gününe iman
    ediyorsanız aralarınızda olan ihtilaflarda, anlaşmazlıklarda çözümü Kur’an
    ve sünnetten isteyin ve o iki kaynağı hakem tayin edin” demektir. Bu âyetler
    gösteriyor ki yalnız Kur’an’a ve sünnete muhâkeme olmayan kişi Allah’a ve
    âhiret gününe iman etmiyor demektir. 2398
    İbn Kesir, bir başka eserinde şöyle diyor: “Kim Muhammed’e (s.a.s) inen
    2391 Said Havva, İslâm, s. 83
    2392 Kurtubi Tefsiri, s. 2185
    2393 İbn Teymiyye, Fetvalar c. 4, Mesele 515
    2394 4/Nisâ, 65
    2395 “Rabbine andolsun ki aralarında ayrılığa düştükleri şeylerde seni hakem tayin etmedikçe,
    verdiğin hükümden dolayı kalplerinde hiçbir sıkıntı duymadan teslim olmadıkça onlar iman etmiş
    olmazlar.” (4/Nisâ, 65)
    2396 İbn Kesir Tefsiri, c. 1, s. 520
    2397 42/Şûrâ, 10
    2398 İbn Kesir Tefsiri, c. 1, s. 518
    ≈ 733 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    şeriatı bırakıp bunun dışında neshedilmiş (iptal edilmiş Tevrat ve İncil gibi)
    şeriatlere bağlanırsa küfre girer. Kur’an ve sünnete muhakeme olmayıp da
    Ye’sak’a (Yes’ak: Cengizhan’ın Kur’an, Tevrat, İncil ve Kendi düşüncesinin bir
    sentezi olarak ortaya koyduğu bir yasadır.) muhakeme olanın hükmü nedir?
    Şüphesiz ittifakla küfürdür.” 2399
    “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, rasule itaat edin ve sizden olan
    emir sahiplerine itaat edin. Eğer birşeyde çekişirseniz Allah’a ve ahiret
    gününe inanıyorsanız onun çözümünü Allah’a ve rasulüne bırakın. Bu en
    hayırlı ve netice itibarıyle en güzeldir.” 2400
    İbn Kesir bu âyetin tefsirinde şöyle diyor: “Bu ayet apaçık bir şekilde;
    ihtilaf vukuunda Kur’ an’a ve sünnete muhakeme olmayan kişinin Allah’a ve
    ahiret gününe iman etmediğini gösteriyor.” İbni Kesir (r.a)’in sözünü görüyor
    musun? Ne kadar imanlı olduğunu iddia etse de Kur’an ve sünnete muhakeme
    olmayan kişinin imandan çıktığını söylüyor. Dolayısıyla ondan sonraki
    ayet bu meseleye ihtilafa mahal bırakmayan kesin bir hüküm getirmektedir.
    Yani; iman iddiasıyla beraber Kur’an ve sünnetin hükümlerini bırakıp başka
    hükümlere başvurmak yalan bir iddiadan başka bir şey değildir.
    Allah (c.c) şöyle buyuruyor:“Ey Muhammed! Sana indirilen Kur’an’a ve
    senden önce indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun?
    Reddetmekle emrolunmuşken tağuta muhakeme olmak istiyorlar. Oysa
    şeytan onları derin bir sapıklığa saptırmak istiyor. Onlara: “Allah’ın indirdiğine
    (kitaba) ve rasule gelin (onlara başvuralım)” denildiği zaman münafıkların
    senden iyice uzaklaştıklarını görürsün.” 2401
    Bu âyetlerden anlaşılıyor ki; tağuta muhakeme olmak ile Allah’a iman birarada
    bulunamaz. Böyle bir iddia geçersizdir. Çünkü tağuta muhakeme (Allah’ın
    kanunlarından başka kanunlara muhakeme) iman değildir. Sapıklığın
    ta kendisidir. Allah (c.c) bu ayetin devamında; Allah’ın şeriatine muhakeme
    olmamanın ve muhakeme olmak isteyenleri engellemenin, kalbinde iman
    olmayan münafıkların sıfatlarından olduğunu bildiriyor. Daha sonra gelen
    ayette de Allah (c.c), rasullerin yalnız tebliğ için değil, hem tebliğ etmeleri,
    hem de kendilerine itaat olunmaları için gönderildiklerini belirtiyor.
    2399 Bidaye Ve En-Nihaye c: 13 s: 119
    2400 4/Nisâ, 59
    2401 4/Nisâ, 60-61
    ≈ 734 ≈
    Ahmed Kalka n
    “Biz rasulleri Allah’ın izniyle kendilerine itaat edilsin diye gönderdik.”
    2402
    Sonra, “Hayır Rabbine andolsun ki aralarında çekiştikleri şeylerde seni
    hakem tayin etmedikçe, sonra haklarında verdiğin hükümden dolayı kalplerinde
    bir sıkıntı duymadan kabul etmedikçe iman etmiş olmazlar.” 2403
    ayeti tam yerinde geliyor. Nefislerde hiçbir tartışmaya mahal bıraktırmayan
    bir hükümle geliyor. İşte bu hüküm; İslam şeriati dışında başka kanunlarla
    muhakeme olan kimsenin imanının sözkonusu olamayacağı gerçeğidir.
    Bütün bu anlatılanlar ve zikredilen âlimlerin yasama sultasına ilişkin izahlarından
    sonra şu gerçek apaçık olarak ortaya çıkmaktadır; İslâm’ın dışındaki
    tüm idari nizamlar, hayat sistemleri küfürdür, tağutidir, çağdaş tağutları
    temsil etmektedir. Onları inkâr etmek, tekfir etmek, tanımamak ve onlardan
    uzak durmak gerekir. Aynı şekilde onları destekleyenler de tekfir edilip
    reddedilmelidir.
    Şu apaçık bir gerçek ki; Kur’an ve sünneti bırakıp insanların hayatlarını
    düzenleyen beşeri mahreçli kanunları her kim vaz’eder, va’zedilmesine katkıda
    bulunur, yasalaştırır, tatbik eder ve reddetmezse kâfirdir.
    Bu durumda yasama meclisi (ki teşrii de bulunur) yasamayı tasdik eden
    parlamenterler, uygulama safhasına koyan yürütme organları (ki bakanlar bu
    çerçevededir) ve yürütme organı başkanı, yürütme organının yapısı içinde
    yer alan hâkim, savcı ve avukatlar, yine bu kanunlara dayanarak soruşturma
    yapan istihbarat ve güvenlik kuvvetleri ve kâfir sistemi koruma ve kollamayla
    görevli olanlar kâfirdirler.
    Halka gelince, her kim böyle bir şeye rıza gösterir ve inkâr etmezse, nemelazımcı
    bir tavır takınırsa kâfir olur. Çünkü bu insanlar küfrün tahakkümüne
    rıza göstermekte, İslam şeriatının kaldırılmasına, uygulanmamasına ilgisiz
    kalmaktadırlar. Hatta bazıları Müslüman olduklarını iddia etseler bile. Onların
    kâfir oluşu tağutu inkâr etmemelerinden kaynaklanmaktadır.
    İşte bazı İslâm âlimlerinin görüşleri budur! Evet, Allah’ın kitabı ve rasulünün
    sünneti dışında ister yargılayan (hüküm veren), ister yargılanan (muhakeme
    olunan) olsun Allah’ın hükmü dışında bir hükme râzı olan, bu hükmü
    kendi rızası ile kabule yanaşan veya reddetmeyen kesinlikle kâfirdir. İster
    2402 4/Nisâ, 64
    2403 4/Nisâ, 65
    ≈ 735 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    fert, ister devlet olsun hukuki, iktisadi, içtimai ve siyasi bir konuda Allah (c.c.)
    ve rasulünün (s.a.s.) şeriatı dışında adı ne olursa olsun, herhangi bir şeriata
    (kanuna) muhakeme olmaya rızâ gösteren başka bir deyimle kendi isteği ile
    muhakeme olan kâfirdir.
    Bu konuda önemli bir noktaya değinmek gerekir:
    İslâm’la çelişmeyen idari kanunları tatbik etmek ayrı, haramı helâl, helâlı
    haram yapan kanunları tatbik etmek ayrıdır. Birincisi câizdir, ikincisi ise
    küfürdür. İslam ile çelişmeyen idari kanunlardan kasıt; haramı helâl, helâlı
    haram yapmayan, fertlerin menfaatini ve topluluğun düzenini sağlayan idari
    kanunlardır. Trafik, binaların şekli, yolların şekli, su dağıtma şekli, mahallede
    bulunanların kaydedilmesi, işçilerin tanzimi, fabrikalar kurma vb. ve düzenleme
    gibi halkın genel maslahatına uygun olan ve şeriate karşı gelmeyen
    kanunları yapmak ve uygulamak câizdir.
    Emin Şankıtiy şöyle diyor: Hevâ ve heveslerinden kaynaklanan Kur’an’a
    zıt olan kanunları uygulamak ki bu açık bir küfür ile Kur’an’a ve sünnete zıt
    olmayan, insanların hayatını düzene sokan kanunları uygulamak arasındaki
    farkı ayırmak lazım. Kanunlar iki türlüdür: İdari ve şer’i kanunlar. İdari kanundan
    maksad; İnsanların durumlarını Kur’an ve sünnete muhalif olmayacak
    şekilde düzenlemektir. Bu gibi kanunların insanlar tarafından konulması
    câizdir. Sahabeler ve ondan sonra gelen Müslümanlar da bunu yapmışlardır.
    Ömer b. Hattab Rasûlullah (s.a.s) zamanında olmayan bunun gibi idari birçok
    kanunlar koymuştur. Örneğin; Askere katılanlarla katılmayanları tespit
    etmek için askerlerin kaydedilmesi gereken bir kuruluş kurmuştur. Hâlbuki
    Rasûlullah (s.a.s) böyle bir şey yapmamıştır. Dolayısıyla Ka’b İbn-i Malik ve
    onun gibi Tebük savaşına katılmayan kimseleri ancak sonra öğrenebilmiştir.
    Ayrıca Ömer b. Hattab Saffan b. Umeyye’nin evini hapishane yapmıştır.
    Hâlbuki Rasûlullah (s.a.s) ve Ebu Bekir zamanında hapishane yoktu. İşte
    bu gibi İslam’a zıt olmayan ve insanların hayatını düzene koyucu kanunları
    koymak câizdir. Şeriate muhalif olmayan işçilerin işlerini düzenleyen kanunlar
    koymak da bunlardandır. Fakat gökleri ve yerleri yaratan Allah’ın şeriatine
    muhalif bir kanun koymak ve bunu insanlara uygulamak bu gökleri ve yeri
    yaratanı inkârdır, küfürdür. Mirasta erkek ve kızın eşit tutulması, tek hanımla
    yetinme, boşanma gibi hususlarda yeni kanun koymak, recim cezasını kaldırmak,
    hırsızların elini kesme cezasını değiştirmek ve bunun gibi şeriatte
    bulunan cezaları ortadan kaldırmak ve bu cezalar hakkında: “Artık bunlar
    zamanımıza uymaz” demek gökleri ve yeri yaratanı inkâr etmek demektir.
    ≈ 736 ≈
    Ahmed Kalka n
    Böyle yapmak Allah’ın koyduğu nizama başkaldırmaktır. Hâlbuki Allah (c.c)
    insanların maslahatını en iyi bilendir. Teşri konusunda Allah (c.c.) ortaktan
    münezzehtir. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “Yoksa onların Allah’ın dinde izin
    vermediği bir şeyi onlara meşru kılacak ortakları mı vardır?” 2404; “De ki:
    ‘Allah’ın size indirdiği rızkın bir kısmını haram bir kısmını helâl kıldığınızı
    görmüyor musunuz?’ De ki: ‘Size Allah mı izin verdi. Yoksa Allah’a karşı
    yalan mı uyduruyorsunuz?” 2405; “Diliniz yalana alışmış olduğu için her şeye
    bu haram, bu helâl demeyin. Zira Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz.
    Allah’a karşı yalan uyduranlar ise şüphesiz saadete erişemezler.” 2406
    İslâm’ın dışındaki tüm idari nizamlar, hayat sistemleri küfürdür, tâğutîdir,
    çağdaş tağutları temsil etmektedir. Onları inkâr etmek, tekfir etmek, tanımamak
    ve onlardan uzak durmak gerekir. Aynı şekilde onları bilinçli olarak
    destekleyenler de tekfir edilip reddedilmelidir.
    Kur’an ve sünneti bırakıp insanların hayatlarını düzenleyen beşerî kanunları
    kim koyar, böyle kanunlar konulmasına katkıda bulunur, yasalaştırır, tatbik
    eder ve reddetmezse kâfirdir.
    Bununla birlikte sadece oy verdiğinden dolayı halkı tekfir etmenin doğru
    olmadığını birkaç sebepten dolayı, bu konuda hüküm vermemeyi doğru
    görüyorum. Halk, bu konuda cahildir, cahillik de özellikle İslâm’ın hâkim
    olmadığı zaman ve yerlerde mazeret teşkil eder. Dolayısıyla onlar hakkında
    hüküm vermede acele edilmemelidir. Zira bir şeyin mahiyetinin bilinmemesi,
    hükmün verilmesine engel teşkil eder. Ayrıca, halkın İslâm âlimi kabul ettiği
    nice şahısların, oy vermeyi câiz görmeleri, bu konu hakkındaki şüphelerin
    artmasına ve konunu içinden çıkılmaz hale gelmesine sebep olmuştur.
    Ebu Katade bu konu hakkında şöyle der: Kanaatime göre seçimlere
    katılanların hepsi kâfir olmaz Bunun sebepleri ise:
    Birincisi: Kanunlarında belirtilen seçim mahiyeti toplumun önde gelen birçokları
    tarafından bilinmediğinden dolayı hiç şüphesiz ortada cehalet özrü
    bulunmaktadır. Bu nedenle seçimlerin mahiyetini anlayan kardeşlerimizin,
    diğer insanlar hakkında hüküm vermeye çalışırken onları da bu konuda kendileri
    gibi sanarak hüküm vermeye kalkışmamaları gerekir. Özellikle seçim
    2404 42/Şûrâ, 21
    2405 10/Yunus, 59
    2406 16/Nahl, 116; Edvaül Beyan c. 4, s. 84
    ≈ 737 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    konusunun sonradan meydana çıkan bir hadise olması ve selef tarafından
    üzerinde durulmaması nedeniyle halkın bu konuda yeterince bilgi sahibi olmaması,
    onlar için mazeret teşkil eder. Dolayısıyla onlar hakkında hüküm
    vermede acele edilmemelidir. Zira bir şeyin mahiyetinin bilinmemesi, hükmün
    verilmesine engel teşkil eder.
    Ebu Basir bu konuda şöyle diyor: Müslümanlardan milletvekillerine oy
    verenlerin hükmü şöyledir:
    1) Oy vermek fiil olarak Allah Teâlâ’nın dininde küfürdür. Çünkü Allahtan
    başka bir mahlûkun ulûhiyyetine ve seçimlerin önceden belirtmiş olduğumuz
    yanlış yönlerine rıza ve kabul içermektedir.
    2) Bu fiili işleyen kişinin ise iki hali vardır. Birincisinde muayyen olarak kâfir
    olur. İkincisinde ise mazeret ve tevilden dolayı kâfir olmaz.
    Birincisi; oy verenin muayyen olarak kâfir olduğu hal: Kişinin kendi sözünden
    veya halinden milletvekilinin mecliste yaptığı işin gerçeğini, düştüğü şeri
    yanlışları, şeriatla çeliştiğini bilip de, buna rağmen hür ve isteyerek seçimlerde
    milletvekiline oy verdiğini gördüğümüz zaman. Yani bu kişi milletvekilinin,
    Allahtan başka kanun koyma özelliği olduğu ve teşrii yapma hakkı olduğu
    için oy vermektedir. Böyle bir kişinin muayyen olarak tekfir edilmesi kaçınılmaz
    bir şeydir.
    İkincisi; oy verenin muayyen olarak tekfir edilmediği hal: Bu halde bu
    kişiye cehalet ve muhalefet ettiği konudaki âcizliği gideren şer’î delil kendisine
    ulaşana kadar bu kişi mazeret ve te’vil kapsamındadır. Bu durum söz
    konusu çirkin fiile katılan insanların çoğunluğunun halidir. Yani oy veren kimsenin
    sözünden veya halinden milletvekilinin işinin gerçeğini ve düştüğü şer’î
    yanlışları bilmediğini gördüğümüz zamandır. Bilakis bu insan demokrasinin
    hocaları ve davetçilerinden işitmiş olduğu sözlerden, demokrasinin güzel ve
    parlak olduğunu sanmakta ve ona göre seçimlere katılıp oy vermektedir.
    Böyle bir kişinin tekfir edilmesinden sakınmak kaçınılmaz bir şeydir. Şer’î
    hüccet/delil ikame edilene kadar ona öğretmek ve işlerin gerçeğini göstermek
    gerekir.
    Mutlak bir şekilde aktarmış olduğumuz ayrıntılara bakmadan ikinci kategoriye
    giren kişileri tekfir, yerilen aşırılığın bir çeşididir. Aynı zamanda âkıbeti
    ≈ 738 ≈
    Ahmed Kalka n
    ve sonucu iyi olmayan, ilimsizce Allah’ın dininde cüret etmektir. Buna binaen
    halkın maksatlarına riayet etmeden hamasetli kardeşlerin vermiş olduğu;
    seçimlere katılan insanların genelini tekfir eden fetvaları kabul etmiyoruz ve
    ondan râzı değiliz.
    Tekfir konusu dikenli, dikkate, ilme, takvaya, ictihada, titiz davranmaya
    ve meselenin gerçeklerinin bilinmesine ihtiyaç duyan bir meseledir. Bunun
    için bu ilmi yeni öğrenmiş kişilerin muayyen insanlara küfür hükmü ve fetva
    vermeye cüret etmesini doğru bulmuyorum. Kişinin mesele olarak fiilin küfür
    olduğundan bahsetmesiyle yetinmesini, insanın dini ve nefsinin selameti için
    gerekli olduğunu düşünüyorum.
    Bir şahsın şerri (kötülüğü) ve zararı yaygın olduğu halde, hakkında islam
    hükmünün bilinmesi gerekiyorsa -illaki bazı durumlarda zaruri olacaktır- ilim
    ve dirayet ehline sorulur. Çünkü fetva onlara aittir. Bu konuda ehil olanlar
    onlardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Bilmiyorsanız zikir ehline sorunuz.” 2407
    Tavsiye ettiğimiz davranışlar tekfir edilmesi vacip olan kâfiri, yani onu tekfir
    etmeyen veya küfründe şüphe eden kimsenin kâfir olduğu kişiyi tekfir
    etmekten çekinmek değildir. Ancak bu meselede durmak ilimsizce müteşabih
    ve problemli konulara girmekten çekinmek babındandır. Selamet; nefsi
    onu ilgilendirmeyen veya ihtisası olmayan şeye sokmamayı gerektirir. (Bir
    arab atasözünde şöyle der) ‘’Şeyi bilmeyen kişi onu bulmayan kişi gibidir.
    Dolayısıyla şeyi bulmayan onu veremez. (Yani kişi sahip olamadığı bir şeyi
    veremez.) Selamete denk tutulacak bir şey yoktur. 2408
    Şeyh Makdisi Oy kullanma fiilinin küfri yönlerini saydıktan sonra şöyle
    dedi:
    ‘’Meclislerin görevinin, insanlara hizmet vermek olduğunu düşünüp kandırılarak
    oy verenleri tekfir etmediğimiz gibi, akrabalarını veya tanıdıklarını bu
    sebeple başa getirmek için oy veren avamları tekfir etmiyoruz... Ancak ister
    yaşlı olsun isterse başkaları olsun küfrî kanunlar koyan meclislerin gerçek
    yüzünü bilmemektedirler ve teşrii hakkına sahip olan sahte rableri seçmek
    için bu seçimlere katılmamaktadırlar. Bunların yerine sorunlarını çözecek,
    kendilerine veya bölgelerine hizmet edecek birilerini seçmek için bunu yapmaktadırlar.
    Onların çoğunun kastı ve muradı böyledir. Bu şekilde oyunu
    tasvir etmekte ve oynamaktadırlar.
    2407 16/Nahl, 43
    2408 Ebu Basir, Demokraside ve Çok Partili Rejimlerde İslâm’ın Hükmü, s.190-191
    ≈ 739 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    Dolayısıyla tevhidin aslına sahip olup tâğutu ve şeriatını inkâr eden kimse
    bu zan ve kast ile seçime katılırsa deriz ki; yaptığı amelin zahiri küfürdür.
    Çünkü yaptığı ameli açıklamadığı sürece ne kast ettiğini bilemeyiz. Hâkimiyeti
    Allaha değil, halka veren demokrasi oyununa zahiren katılanlar küfür
    amellerinden bir amel işlemişlerdir. Ancak insanların hallerinde zikrettiğimiz
    karışıklıklar bulunduğu için küfür hükmünü avamların muayyenlerine indirmiyoruz.
    Ta ki onlardan birisi kanun koyanları seçmeyi ve gerçeğin ne olduğunu
    bildiği zaman (onu tekfir etmek söz konusu olur.) Aksi takdirde kanun koyan
    bu meclislerin hakikati kişiye beyan edilene kadar tekfir edilmez. Bundan
    sonra ısrar ederse ona muayyen olarak küfür hükmü vermekten çekinmeyiz.
    Dolayısıyla kim kanun koyma hakkını kendisine veya başkasına vermeyi
    kast eder ve isteyerek çabalar ise hemen kâfir olur. Çünkü küfür fiiline niyet
    etmekte, hatalı olmadan bilerek ve isteyerek onu seçmektedir.
    Aynı şekilde intifaul kast (kasıtsızlık), sakallı milletvekillerinin bazısı tarafından
    kandırılan cahil ve avamların çoğunun haline uymaktadır. Bu milletvekilleri
    hakkı batılla karıştırırlar. Allah’ın şeriatını hâkim kılmaya davet ederler.
    Parlamentoya girmelerinin gayesinin bu olduğunu söylerler. Seçim afişlerine
    yalan ibareler ve ‘’çözüm İslâm’dır’’ diye parlak, kandıran şiarları yazarlar.
    Bunun gibi boş vaatlerle avamları kandırırlar.
    Yaşlılar veya avamlardan getirilip, kandırılıp, bu sakallıları seçtiği veya oy
    verdiği takdirde Allah’ın şeriatının hâkim olacağı anlatılıyorsa, aynı zamanda
    onların kanun koyan küfri amellerinin hakikatini bilmiyorsa, parlamentonun
    hakikatinin kanun koyan bir meclis olduğunu bilmiyorsa, Yani anayasanın
    açıkladığı gibi hâkimiyet ve kanun koymayı millete sarf etmek için değil, Ancak
    ona anlatıldığı gibi Allah’ın râzı olduğu islamla hükmetmek isteyenleri
    seçmek için bunu yapıyorsa, bu kişiler küfür fiiline düşen ya da düşürülen
    cahil, sapık insanlardır. Ancak bu insanlara kanun koyan bu meclislerin hakikatini,
    milletvekillerinin yapmış olduğu vazifenin hakikatini ve sürüklenmiş
    oldukları oyunun hakikatini bildirene kadar onların muayyen fertlerini tekfir
    etmiyoruz. Bütün bunları bilipte bu küfri dine katılmaya, üzerinde birleşmeye
    ve kanun koyanları seçmeye ısrar ederlerse onları tekfir etmekten çekinmeyiz.
    ≈ 740 ≈
    Ahmed Kalka n
    Bu ayrıntıyı bilmek kaçınılmaz bir şeydir. Yani burada söz konusu mazeret
    veya küfür hükmünü muayyenlere indirilmesini engelleyen mani ‘’intifaul
    kasttır’’(kasıtsızlıktır)İntifaul kastın sureti: bir kişinin mubah ve hatta haram bir
    şeyi yapmayı kast ederek veya isteyerek; kastı veya seçmesi olmadan küfre
    ve şirke düşmesidir. Bu hatanın kaynağı meclislerin hakikatinin bilinmemesidir.
    Bize göre mani olan, kanun koyanı seçmek, kanun koyma hakkını
    ona vermek kastıyla birlikte kanun koymakta itaat etmenin büyük küfür ve
    şirk olduğunu bilmemek değil; (meclislerin hakikatini bilmemektir.) Önceden
    geçtiği gibi Peygamber (s.a.s.) bu babda (tevhidde) mâzeret hakkı vermemiştir.
    Yine şu meselede dikkatli olmak gerekiyor ki: tek meselede olsa kanun
    koyanlara yapılan itaat ancak kanun koymak ve küfür konusunda yapılan
    itaat olduğu zaman küfür olur. Aksi takdirde mubahta ve masiyette bu kanun
    koyanlara yapılan itaat küfür olmaz. 2409
    Demokrasi oyunu neredeyse islam ülkelerinin çoğunda oynanmaktadır.
    Halkın büyük bir kısmı bu oyunun içindedir. Yine Müslümanların yaşadığı
    ülkelerin çoğunda dinin giysilerini giyip İslâm’ı istismar ederek şeriat getireceğiz
    diye insanların dinini bozan münafıklarda vardır. Örnek: Mısır, Ürdün,
    Suriye, Pakistan vs. gibi ülkeler Hatta Türkiye’de İslâm’ı istismar ederek iktidara
    gelen şahısların benimsediği fikrin babaları Mısır’da ve Ürdün’de çok
    yaygın olan İhvan-ı müslimindir. Bundan dolayı cihad âlimlerinin yapmış olduğu
    ayrıntılar Türkiye için de geçerlidir.
    Abdul Mun’im Mustafa Hâlime ise şöyle söylemektedir: “Asıl tehlike
    parlamentoya girmek değil, asıl tehlike bazı kaymalar ki bunlar İslam’ın kabul
    etmediği akideyi bozan şeylerdir.
    Birincisi: Parlamentoya giren milletvekili gayri islami sistemi kuracağına
    söz verir ve yemin eder. Bu apaçık akideyi bozan bir konudur. Zira zorlama
    olmadan küfür maddelerini kabul etmek imanı bozar. Bu kişilerin suçu
    hayatını tanzim etmek için tağutların mahkemesine başvuranlardan daha
    kötüdür.
    İkincisi: Parlamentoya giren kişi Allah’ın dinine düşmanlık eden parti ve
    şahısların meşruluğunu itiraf etmeye mecbur kalır. Hangi parti oy çokluğuna
    2409 el-İşraka, s.26-27
    ≈ 741 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    sahip olursa memleketi o idare eder. Tüzük ve düşünceleri ne olursa olsun
    fark etmez. O partinin meşruluğunu kabul etmeye mecbur kalır. Mâlum bu
    kabuller imanı bozar ve yok eder.
    Üçüncüsü: Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen kâfir hâkimlere itaat etmektir
    ki, bu da vela ve bera akidesi ile resmen çelişmektedir.
    Dördüncüsü: Tüm yapılan kanunlar çoğunluğa bağlıdır. Yani çoğunluk ne
    derse o olur. Çoğunluk helâli haram, haramı da helâl kabul ederse çoğunluğun
    dediği haktır. Bu da apaçık bir şekilde İslam akidesine terstir. Zira bu
    atmosferde şeriatın hükümleri ile tağutun hükümleri aynı konuma girerler.
    Çoğunluğun dediği olur deyip de Allah’ın hükmünden yüz çevirmek açıkça
    insanları iman dairesinden çıkarır. Velev ki bu suçu işleyen insanlar dilleriyle
    defalarca “ben müslümanım” dese de fark etmez.” 2410
    Mustafa Çelik bu konuda “Dar’ul Erkam Dar’un Nedve” çarpışması
    isimli eserinde şunları söylemektedir: “Bugün Dar’un Nedve çağdaş parlamento
    türünden devam etmektedir. Her müslüman bilmelidir ki; Dar’un
    Nedve insanların hayatını cüce ilahların iradesine bağlayan parlamentodur.
    Kısaca Dar’un Nedve insanların iradesinin Allah’ın iradesine tercih edildiği
    çağdaş müşriklerin bir parlamentosudur.” 2411
    Bu noktada şunu da belirtmekte fayda vardır. Rasulullah (sav) hayatının
    ne risalet öncesi döneminde ne de risaletten sonraki döneminde kesinlikle
    bu Dar’un Nedve’ye girmemiş, onların hiçbir ilke ve maddelerini kabul
    etmemiştir. Dar’un Nedve’nin isteklerine karşı asla taviz vermemiş, onların
    isteklerini “Sizin dininiz size, benim dinim banadır” temel ilkesiyle karşılamıştır.
    Burada şöyle bir soru akla gelmektedir: Bugün müslüman geçinen, kendilerini
    müslüman olarak isimlendiren, çağdaş Dar’un Nedve konumunda
    olan parlamentolara girip onların ilkelerini kabul edenlerin bu müslümanlık
    iddiaları ne kadar tutarlıdır? Bu konuda İslam’ın hükmü nedir?
    Şimdi kısaca, yukarıda Dar’un Nedve hakkında bilgi verdikten sonra,
    çağdaş Dar’un Nedve konumundaki parlamentolarda milletvekili ya da bakan
    olarak görev almanın hükmü hakkında bilgi vermekte fayda vardır.
    Bilinmesi gerekir ki, insanın yaratıldığı ilk günden bugüne kadar tevhid
    2410 Hükmü’l İslâm fî Demokratıyye, s. 92
    2411 Dar’ul Ekam Dar’un Nedve Çarpışması, s. 85
    ≈ 742 ≈
    Ahmed Kalka n
    taraftarları ile şeytanın yandaşları arasında süregelen bir savaş mevcuttur ve
    bu savaşın temelini hâkimiyet meselesi oluşturmaktadır. Bu savaşta şeytan
    ve yandaşları her daim hâkimiyeti, idareyi ve yetkiyi ellerinde tutmak istemişlerdir.
    Nitekim aşağıda zikredeceğimiz ayetlerde bu gerçek çok açık bir
    şekilde görülmektedir:
    “Firavun: -Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka bir ilâh tanımıyorum.
    Ey Hâmân, haydi benim için çamur üzerine ateş yak (ve tuğla imal
    et), bana bir kule yap ki, Musa’nın ilâhına çıkayım; ama sanıyorum, o mutlaka
    yalan söyleyenlerdendir.- dedi.”2412
    “Firavun: -Benden başkasını ilâh (otorite) tutarsan, andolsun ki seni
    zindana kapatılmışlardan ederim- dedi.”2413
    Aynı şekilde risaletle gönderilen Muhammed (sav)’e Mekke ileri gelenlerinin
    son derece amansızca savaş açmalarının altında yatan en büyük etken,
    bu yeni dinin otoriteyi ve yetkiyi ellerinden alacağı ve sadece yüce Allah’a
    tahsis edeceği olmasıdır. Nitekim Lâ İlâhe İllâllah çağrısını duyan bir bedevi
    bu gerçeği, şu şekilde dile getirmiştir: “Vallahibu kelimeye karşı bütün ileri
    gelenler toplanacaktır.”
    Buna karşılık tevhid dini olan İslam’ın asıl gayesi de hâkimiyeti, otoriteyi,
    yönetme hakkını kulların elinden alıp sadece yüce Allah’a tahsis etmek olmuştur.
    Böylece kullar kendileri gibi kullara kulluk yapmaktan kurtulacaklar,
    sadece yerlerin ve göklerin Rabb’i olan Allah’a kulluk edeceklerdir.
    Allah Teâlâ, Kitabında kendisini hakîm sıfatı ile sıfatlandırmış, hükmün,
    otoritenin, insanları yönetme hakkının sadece kendisine ait olduğunu açık
    bir şekilde bildirmiştir. Aynı şekilde kendi hükmünün dışındaki hükümleri
    “cahili hükümler” olarak sıfatlandırmış, kendi hükmü ile hükmetmeyenleri de
    kâfir, zâlim ve fasık olarak isimlendirmiştir.2414
    “Sizin Allah’ı bırakıp da o taptıklarınız, sizin ve atalarınızın uydurduğu
    bir takım isimlerden başka bir şey değildir. Bunlara tapmanız için Allah
    hiçbir delil indirmiş değildir. Hüküm ancak Allah’a aittir: O, size, kendi-
    2412 28/Kasas, 38
    2413 26/Şuarâ, 29
    2414 Bk. 5/Mâide, 44, 45, 47
    ≈ 743 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    sinden başkasına tapmamanızı emretti. İşte dosdoğru din budur. Fakat
    insanların çoğu bunu bilmezler.”2415
    “...Göklerin ve yerin gaybı O’na aittir. O ne güzel görendir! O ne mükemmel
    işitendir! Onların, O’ndan başka bir yardımcısı yoktur. O, kendi
    hükümranlığına kimseyi ortak etmez.”2416
    “Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin,
    zâlimlerin, fasıkların ta kendileridir.”2417
    Aslen hâkimiyet ile ulûhiyet (ilahlık) arasında sıkı bir ilişki vardır. Hâkimiyet,
    ilahlığın temel özelliklerindendir. Hâkim olan ilâh olandır. Hâkimiyet yetkisi
    kimin elinde ise ya da kime verilmiş ise ilah olarak belirlenen de odur. Bakınız
    bu konuda büyük İslam şehidi Seyyid Kutub şöyle demektedir: “Hâkimiyet;
    insanları kul edinme hakkı ve onlara kanunlar koyma yetkisi... İşte bunlar
    ilahlığın temel özelliklerindendir. Allah’a inanmış birisi bunları kendisi için
    iddia edemeyeceği gibi, başkasının iddiasını da doğrulayamaz. Hâkimiyet
    hakkı, insanları kendisinin koyacağı kanuna boyun eğdirme hakkıdır. Burada
    söz sahibi olduğunu iddia edenler ilahlık iddia etmektedirler.”2418
    Bu meselenin daha iyi anlaşılabilmesi adına burada yaklaşık aynı anlamı
    içeren iki ayetin tefsiri üzerinde durmakta fayda vardır: “Firavun: -Ey ileri
    gelenler! Sizin için benden başka bir ilâh tanımıyorum (dedi)...”2419; “(Firavun)
    Derhal (adamlarını) topladı ve (onlara) bağırdı: Ben, sizin en yüce
    Rabb’inizim! dedi.”2420
    Bu iki âyette Firavun’un uluhiyet (ilahlık) ve rububiyet (rabb’lik) iddia ettiği
    açık bir şekilde belirtilmiştir. Acaba Firavun’un bu ilahlık ve rabb’lik iddiasının
    mahiyeti nedir? Bakınız büyük müfessir Fahreddin er-Râzi Firavun’un bu
    iddiasının, kendisinin göklerin, yerin, dağların, bitkilerin, hayvanların ve insanların
    yaratıcısı anlamına gelmediğini, böyle bir iddianın ancak kendisinde
    delilik bulunan bir insandan sadır olabileceğini belirttikten sonra, Firavun’un
    bu ilahlık iddiasını şu şekilde yorumlamaktadır: “Hiç kimse üzerinde benden
    2415 12/Yusuf, 40
    2416 18/Kehf, 26
    2417 5/Maide, 44, 45, 47
    2418 Seyyid Kutub, İslam Düşüncesi, s.11
    2419 28/Kasas, 38
    2420 79/Nâziat, 23-24
    ≈ 744 ≈
    Ahmed Kalka n
    başkasına ait bir emir ve yasak koyma hakkı yoktur.” 2421
    Aynı âyetin tefsirinde Âlûsi ise şöyle demektedir: “Firavun topladığı kalabalığının
    içinde kalkıp hitap etmek suretiyle bir nutuk çekerek o büyük lafı
    etmiş, böylece kendisini halkı yönetenlerin hepsinden üstün tutmuştur.” 2422
    Ebu’l Alâ el-Mevdudi firavun’un bu iddiasını “Bu Mısır ülkesinin sahibi
    benim. Tüm emir ve yasakların çıkış kaynağı ben kabul edilebilirim. Benden
    başka hiç kimse emir vermede yetkili değildir.” şeklinde tefsir ettikten sonra
    şunları eklemektedir: “Firavun’un durumu peygamberler tarafından getirilen
    İlâhî kanundan bağımsız olarak siyasi ve hukuki hâkimiyet iddiasında bulunan
    devletlerin durumundan hiç de farklı değildir. Bu devletler, kanun koyucu, emir
    ve yasakları belirleyici olarak ister bir kralı görsünler, isterse millet iradesini...
    Ülkenin Allah’ın koyup Peygamberin tebliğ ettiği kanunla değil de kendi koymuş
    oldukları kanunlarla yönetilmesi durumunda Firavun’un durumu ile kendi durumları
    arasında hiçbir fark kalmaz.” 2423
    Elmalılı Hamdi Yazır ise ayette geçen bu ilahlık ve rablik iddiasını şu şekilde
    tefsir etmektedir: “Böylece Firavun hukuk ve hukuk koyuculuğu kendi yaparmış,
    ne isterse o olurmuş, hükmünü ve idaresini bozacak bir üst makam
    yokmuş gibi gösteriyor. Bu sebepten insanlar onun idaresine boyun eğmekten
    başka bir şey tanımasınlar.” 2424
    Yukarıda gördüğümüz âyetlerden ve bu âyetlere ilişkin müfessirlerin yorumundan
    da açıkça anlaşılmaktadır ki “kim kendi hevasına göre yasama veya
    kanun koyma yetkisine sahip olduğunu iddia ederse, ancak ilahlık iddiasında
    bulunmuştur. Her ne kadar dili ile böyle bir iddia da bulunmasa da fiili olarak
    ilahlık yetkisine yeltenmiş olur. Bilinmelidir ki; hâkimiyet yetkisini kendi üzerinde
    görerek ilahlık iddiasında bulunanlar ister halktan bir tabaka, ister halkın hepsi,
    ister bir parti ya da partiyi organize eden bir grup, isterse de bir kurul veya tek
    bir fert olsun değişmez. Bu iddia (kanun ve yasa çıkarma iddiasının parlamenterlerin
    elinde olduğu iddiası) Allah’ın kanun koyma yetkisine yeltenmektir ve
    şirktir. Sahibini dinden çıkarır ve tağut hükmüne sokar.”2425
    Mâlum olduğu üzere parlamento kanunların çıkarıldığı, yeni yeni hükümlerin
    ihdas edildiği bir kurumdur. Halk tarafından seçilen vekiller parlamento
    2421 Tefsiri Kebir, 22/476
    2422 Alusi, Ruh’ul Meani, 15/38
    2423 Tefhim’ül Kur’an, 4/184
    2424 Elmalılıl Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 6/87
    2425 Abdullah Azzam, hâkimiylet Mefhumu, s. 5-6
    ≈ 745 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    da Allah’ın indirdiklerini söz konusu dahi etmeden kendi görüşlerine göre
    yasa ve kanun çıkarırlar. İşte böyle parlamentolarda vekil ya da bakan olarak
    bulunmak İslam itikadını iptal eden bir tutumdur. Bundan ziyade böyle bir
    tavır açık bir şekilde rabb’lik ve ilahlık iddiasında bulunmaktan başka bir şey
    değildir. Her ne kadar bu kimseler dilleri ile rabb’lik iddiasında bulunmasalar
    da fiilleri apaçık bir şekilde rabb’lik iddiasıdır. Nitekim Elmalılı Hamdi Yazır
    tefsirinde Tevbe Suresi’nin 31. ayetini açıklarken yahudi ve hrıstiyanlarda
    rabblik meselesini anlattıktan sonra aynen şöyle demektedir: “Daha sonra
    bu rabb’lik imtiyazı, yahudi din adamlarının elinden çıkmış parlamenterlere
    geçmiştir.” 2426
    Fıkıh usulü üzerine güzel ve önemli çalışmaları olan Abdülkerim Zeydan
    hüküm koyma ve kanun çıkarma noktasında şunları söylemektedir:
    “Tüm müslümanlar icma etmişler ki; kanun koyucu tek Allah’tır. Allahü Teâlâ
    En’am Suresinin 57. ayetinde idare ve hükmün ancak kendisine ait olduğunu
    belirtmektedir. Bu esasa dayanarak diyoruz ki; Allah’ın şeriatından hariç
    yasama yapmak küfürdür. Çünkü Allah’tan hâriç hiç kimsenin kanun koyma
    yetkisi yoktur.” 2427
    “Yoksa onlar cahiliye hükmünümü istiyorlar? İyi anlayan bir topluma
    göre, hükümranlığı Allah’tan daha güzel kim vardır?”2428 Bu ayetin tefsiri
    hususunda büyük müfessir İbn Kesir şöyle demektedir: “Allahü Teâlâ, her
    hayrı kapsayıcı, her şerri yasaklayıcı olan hükümlerinden yüz çevirip, bunun
    yerine cahiliyede olduğu gibi kişilerin görüşlerine, dalalet ve sapıklığı ihtiva
    eden değer yargılarına ya da çeşitli dinlerin karışımı ve beşeri görüşlerden
    meydana gelen Cengiz Han’ın vaaz ettiği yes’ak gibi İslam dışı hükümlere
    yönelenin imanını kabul etmiyor. Yes’ak; Cengiz Han’ın Kur’an, Tevrat, İncil
    ve kendi görüşlerine dayanarak ortaya koymuş olduğu kanunları ihtiva eden
    bir kitaptır. Cengiz Han öldükten sonra yerine geçen çocukları İslam’a girdikleri
    halde bu kitabı anayasa kitabı olarak görmeye devam ettiler. Allah’ın
    kitabı ve Rasulullah’ın sünnetini bir kenara atarak bu kitaptaki hükümlerle
    tatarlara hükmettiler. İşte böyle davranan kimseler kâfirdir. Bunlarla büyük
    küçük her meselede yalnız Allah’ın hükmüne dönünceye kadar savaşmak
    farzdır.” 2429
    2426 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 4/320
    2427 El-Veciz fî Usûli’l -Fıkh, s. 69
    2428 5/Maide, 50
    2429 İbn Kesir Tefsiri, 2/67
    ≈ 746 ≈
    Ahmed Kalka n
    İbn-i Kesir’in bu açıklaması üzerine Said Havva şöyle demektedir: “Allame
    İbn-i Kesir’in söylediği bu fetvaya karşı çıkan hiçbir âlim tasavvur etmem.
    Biz aslen şunu açıkça söyleriz. Bir parti İslam nizamını terk ederse ya
    da kendi tüzüğüne küfür maddelerini katarsa veya hangi hükümet Lâ İlâhe
    İllâllah kelimesine ters kanun ve dustur vaaz ederse biz onlara kâfir deriz.
    Aynı şekilde kim de böyle hükümete yardım edip onları kollarsa biz ona da
    kâfir deriz.” 2430
    Ahmed b. Ali b. Atik en-Necdi bu ayetin tefsiri hakkında şunları şunları
    söylemektedir: “Bunların misali, bugün bedeviler arasında aşiret meclisi
    dedikleri geleneksel, lanetlenmiş bir yasayı Allah’ın kitabına ve rasulünün
    sünnetine tercih edenler gibidir. Bunların hepsiyle, Allah’ın şeriatına dönüp
    onunla hükmedinceye kadar cihad etmek zaruridir.” 2431
    Aynı ayetin yorumu üzerine Seyyid Kutub ise şöyle demektedir: “İnsanlar
    ya Allah’ın şeriatı ile hükmederler. Onu kabul edip kendilerini ona teslim
    ederler ve Allah’ın dinine girerler. Veya kul yapısı bir sistemi tatbik ederler
    ve cahiliyet bataklığına düşerler. İnsanlar, kimin hükmünü tatbik ediyorlarsa,
    onun dinindendirler. Allah’ın değil… Cahiliyet hükmünün arandığı yerde
    Allah aranmaz… İlâhî şeriatın terk edildiği yerde cahiliyet prensibi bulunur,
    yaşanan hayatta cahiliyet hayatı olur.”2432
    Seyyid Kutub Yusuf Suresi’nin 40. ayetine yaptığı tefsirde ise şöyle demektedir:
    “Bir kimsenin Allah’ın şeriatını hükümsüz hale getirmesi, başka bir
    kaynağın hükümlerini tatbikata koyması yahut Allah’tan başka herhangi bir
    kimseye hâkimiyet hakkı tanıyarak onun bu konuda söz sahibi olduğunu kabul
    etmesi... Evet, sadece bu kadarı dahi bir kimsenin kâfir olması için yeterli
    bir fiildir. Bir kere daha tekrarlamış olâlim. Hâkimiylet yetkisini kendi üzerinde
    gören bir kimse bu hareketinden dolayı Allah’ın dininden çıkmış olur. Aynı
    şekilde hâkimiyet vasfına sahip olduğunu iddia eden kimsenin bu iddiasını
    kabul edenler de küfre girmişlerdir.” 2433
    Yine Seyyid Kutub İbrahim Suresi’nin sonunda “Put ve Purçuluk” başlıklı
    yazısında şöyle demektedir: “Herhangi bir yerde ve herhangi bir zamanda
    birtakım idareciler ve din adamları, Allah’ın izin vermediği alanlarda kendi
    2430 El’Esasü Fi’Tefsir, Maide Suresi 50. ayetin tefsiri
    2431 Ömer Abdurrahman’ın Kelimet’ül Hakk isimli kitabından alıntı, s. 57
    2432 Fizilal-il Kur’an, 4/269
    2433 Seyyid Kutup Fizilali’l Kur’an, 8/403
    ≈ 747 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    uydurdukları semboller adına yasalar, kanunlar, değer yargıları ve hareket
    biçimleri vaz’ ediyorlarsa… İşte bunların hepsi içeriği ve görevi itibarı ile birer
    putturlar.” 2434
    Halk kendi kendini yönetir ilkesini savunan demokratik felsefe, şirk ve
    küfürden başkası değildir. (İslâm’ın Anlaşılması Üzerine, Ali Bulaç)
    İslâmî devlette parti nizamı olamaz. İslâm parçalanmayı ve çeşitli hile kullanılmasını
    istemez. (Mevdudi, İslâm Anayasası)
    Bu tür düzenlerin içerisinde İslâm adına mücadele verileceğini sanmak,
    hatta bunun gereğini ileri sürmek, âyet-i kerimenin bizleri takınmayı emrettiği
    açık ve seçik yolla ne kadar bağdaşabilir?
    “De ki: Ey Kitap Ehli! Bizimle sizin aranızda eşitliği sağlayacak bir sözde
    birleşmeye gelin. Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim. O’na (hüküm,
    din ve değer yargıları koymak yetkisini başkalarına tanımak suretiyle) hiç
    bir şeyi eş koşmayalım. Kimimiz kimimizi de (uluhiyyet ve Rububiyyete
    has herhangi bir sıfat veya yetkiye sahip kabul etmek suretiyle) Rabler
    edinmesin. Eğer yüz çevirirlerse ‘Bizim muhakkak müslümanlar olduğumuza
    şahid olun’ deyin.”2435
    Âyet bizlere açıklığı, netliği, yolların ayrılışını vurgulamayı ve buna dikkat
    çekmeyi emrederken, bizim demokrasiye ve demokratik saflarda mücadeleye
    davette bulunmamız ve bunu -kendi adımıza değil- İslâmın öngördüğü
    ve tavsiye ettiği mücadele şekil ve metodu diye sunmamız, hiçbir zaman
    açık ve net bir şekilde yolların ayrıldığı noktada “eşitlikçi bir kelimeye” davet
    değildir.. Demokratik düzenler tarafından “çoğulculuk esasına göre alınan
    kararlar, yapılan yasamalar adeta yanılmaz, hatasız ya da en ideal olarak
    takdim edilir ve böyle oldukları kabul edilmeye çalışılır.
    RESMÎ OKULLARDA ÇOCUKLARINI OKUTMAK
    Hepimizin okullarla şu veya bu şekilde bir ilişkisi var. Ya kendimiz veya
    çocuklarımız ya da en yakınlarımızdan birileri eğitim adına eritiliyor, öğütülüyor.
    Yeni neslin kafaları düzene uygun hale getirilmek için yontuluyor, fıtratları
    2434 Fizilali’l Kur’an, 9/89
    2435 3/Âl-i İmran, 64
    ≈ 748 ≈
    Ahmed Kalka n
    bozuluyor. Ve bu konuda Müslümanlar olarak çıkış yolu bulamamanın bin bir
    zilletini yaşıyor ve vebalini taşıyoruz.
    Problemi anlamadan çözüm mümkün olmaz. Hastalığı doğru teşhis etmeden
    tedavinin mümkün olmadığı için, önce problemin adını koymamız
    gerekiyor: Okullar, devlet kurumları olduğuna ve bu ülkede yaşayan her çocuk,
    8 yıl zorunlu eğitime tâbi tutulduğuna göre, ilk olarak devleti/düzeni din
    açısından teşhis etmeyle işe başlamamız lâzımdır.
    Türkiye, bir din devletidir. Okullara ve her türden resmî kurumlara
    baktığınızda bunu kabullenmek zorunluluğu var. Kemalizm dini, tek dindir ve
    kimse Atatürk’e hiçbir şeyi ortak koşamaz.
    Laik olduğunu iddia eden T.C., aslında Kemalist bir teokrasidir.
    Devletin resmî lügatinde bu ilan edilir: 1948’de basılan Türk Dil Kurumu’nun
    Türkçe Sözlüğüne göz atılırsa sadece devletin değil, tüm Türklerin de dini
    Kemalizm’dir. Bu resmî sözlüğe göre; “Kemalizm: Türklerin dini”dir. Türkiye
    Devletinde Atatürk tek ulusal lider kabul edilir ve halkın da bu tercihi alternatifsiz
    kabul etmesi istenir. Sanıldığının aksine, resmî inanışa göre o, yalnız
    askerî ve siyasî bir dehâ değil, aynı zamanda dinî liderdir de. Günümüzde,
    devletin okullarında okutulan Din Dersi (Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi) kitaplarının
    kapağına ve içeriğine, âyet ve hadisten daha fazla onun referans gösterildiğine
    bakmak yeterlidir. O, devlet inancında “ulu önder”dir. T.C., 1923’den
    beri Atatürk’ün en büyük olduğuna inandığı için her Türk vatandaşının onu
    sevmek ve ilkelerine itaat etmek zorunda olduğunu düzen, din yaklaşımı
    içinde tartışmasız kabul eder ve ettirir. Anayasa, partiler kanunu ve tüm yasalar
    onun ilkelerinin hiç birine ters düşemez. Hangi parti yönetim rolünü
    üstlenirse üstlensin, aslında Atatürk her dönemde tek başına iktidardadır ve
    iktidarını başkalarıyla paylaşması, yani Atatürk’e şirk koşulması kabul edilemez.
    Bu ülkede egemenlik kayıtsız şartsız Atatürk’ündür. Bu ülkede din
    devletinden bahsedilemez, ama devlet dininin egemenliğinden rahatlıkla söz
    edilebilir. Ne diyordu Celal Bayar: “Atatürk’ü sevmek ibâdettir.” Evet, devletin
    gözünde Atatürkçülük bir dindir. Devletin anayasasında, Allah, Peygamber,
    Kur’an, İslâm gibi kelimeleri bulamazsınız. Bunun yerine sadece Atatürk’e
    ve onun ilkelerine atıfta bulunulur. Devletin bu mutlak sevgisi ve bağlılığı, bir
    tapınmanın göstergesi kabul edilebilir.
    ≈ 749 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    Kur’an, müşriklerin, “biz atalarımızın yolundan ayrılmayız, onların izinden
    gideriz” dediğini belirtir. T.C. de kendine özgü bir atalar rejimidir. Türkiye
    düzeni, tüm Türk vatandaşlarının atası kabul ettiği için, atasını sevmeme
    hakkını kimseye vermez. Atatürk sevgisinden daha büyük sevgi olmaması
    gerektiğini, onun ilkelerinin tartışılmaz doğru olduğunu bir akîde ve davranış
    biçimi olarak ilân eder ve çeşitli âyinlerle bu tavır, İlköğretimin ilk sınıfından
    itibaren tüm vatandaşlara uygulattırılmaya çalışılır. Düzene göre, onun hata
    yaptığı kabul edilemez. Kimse Atatürk’ü eleştiremez, heykellerine ve fotoğraflarına
    yan gözle bakamaz.
    DINIMIZIN DIN ANLAYIŞI
    Din kelimesi, sadece hak din için, yani özel ve dar anlamıyla İslâm için
    kullanılmaz. Din kelimesinin geniş olarak ele alındığı ıstılahtaki veya pratikteki
    anlamı; bir dünya görüşünü, bir hayat şeklini belirleyen görüşler, emirler
    ve yasaklar manzûmesidir. Yani, üstünlüğü kabul edilen kanun ve kurallarla
    belirlenmiş yaşama şekline din denir. Dolayısıyla “her din bir hayat şeklidir ve
    her hayat şekli bir dindir.” Kur’ân-ı Kerim’, din kelimesiyle bir hayat nizamını,
    inanç ve yaşama biçimini gündeme getirir.
    İslâm inancına göre, üç çeşit din vardır. Biri hak din olan İslâm, ikincisi
    muharref dinler olan Hıristiyanlık ve Yahûdilik, üçüncüsü de bâtıl dinler. Bâtıl
    dinler, insanlar tarafından konulan hayat şekilleridir. Kanun ve kuralların Allah’a
    dayanmadığı sistem ve nizamların tümü bu gruptandır. Puta tapıcılık,
    Mecusilik, Budizm gibi hayat şekilleri, eski zamanlardan beri görülen bâtıl
    dinlerdendir. Kapitalizm, komünizm, sosyalizm, materyalizm, faşizm, Kemalizm,
    laiklik gibi ideolojiler ve tüm beşerî düzenler günümüzdeki bâtıl dinlerdir.
    Bir hayat şekli, bir dünya görüşü, bir yol, bir yaşam tarzı olarak ifâde ettiğimiz
    şeyin en kısa adı “din”dir. Din kavramı, bütün bunları kuşatmaktadır.
    Herhangi bir toplumun, cemaatin veya bir ferdin dünya görüşü, gittiği yol ve
    yaşam tarzı Allah’ın hükümlerine göre belirleniyor, bu İlâhî hükümlere göre
    şekil alıyor ise, bu toplum, bu cemaat veya bu fert İslâm dini üzeredir.
    Kur’an’ın hükümlerini bir tarafa bırakarak insanların yaşam şeklini belirleyecek
    hükümler, kurallar, kanunlar koyan ya da bunları uygulayanlara İslâmî
    literatürde “tâğut” denilir. Bakara sûresi 256. âyette mü’minlerin öncelikle
    tâğutu inkâr etmeleri, yani onun varsa iyi taraflarını görmezlikten gelmeleri,
    ≈ 750 ≈
    Ahmed Kalka n
    küfredip üstünü örtmeleri istenmektedir. Çünkü Allah’ın indirdiğiyle hükmetmediği
    için tâğutlar, yoldan çıkmış fâsık, zâlim ve kâfirdirler, onlar en büyük
    haksızlık olan şirki sadece kabul etmekle yetinmeyip, yönettikleri halka da
    dayatmaktadırlar. Bir insanın Müslüman olması ve Müslüman kalabilmesi
    için, öncelikle Allah’tan başka ilâhlık taslayan her görünümdeki tâğutu (tüm
    kuralları ve kurumlarıyla) reddetmesi gerekmektedir.
    İnsanların hayat şeklini belirleyen her ideoloji, her izm, her dünya görüşü
    veya yaşam biçimi, Kur’ân-ı Kerim’e göre birer dindir. Çünkü bütün bunlar
    dinin yapısında yer alan konulara müdâhale etmekte, bu konularda doğru
    veya yanlış görüşler, hükümler ileri sürmektedirler. Bu ideolojilere “din” denilebilmesi
    için, kaynağı itibariyle İlâhî veya beşerî olma şartı yoktur. Meselâ
    Mekke’li müşrikler kendilerini İlâhî bir dine nisbet etmemelerine rağmen, dinler
    tarihi içinde onların adı konulmuş bir dinleri olmadığı halde, Kur’ân-ı Kerim
    onların içinde bulunduğu hayat şekline ve onların tüm yönelişlerine “din”
    demektedir. “De ki, ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam… Sizin
    dininiz size, benim dinim bana.”2436
    O halde neden laikliğe, Atatürkçülüğe, materyalizm ve kapitalizm gibi düzenlere
    “din” denilmiyor? İşte, dünya müstekbirlerinin kendi koydukları dinlere
    Kemalizm ideolojisi veya kapitalizm gibi adlar verip bunlara din demeyişlerinin
    nedeni; yönettikleri halkın iki farklı din vakıasıyla, yani din ikilemiyle
    karşılaşmaması içindir. Çünkü bu müstekbirler halk kitlelerinin din olgusuna
    karşı tutucu yaklaşımlarını bilmekteler ve halkın tepki göstereceği bir din ikilemi
    meydana getirmemek için, kendilerinin ortaya atıp ilkelerini belirledikleri
    dinlere, falan ideolojisi veya filan izmi gibi isimler takmaktadırlar.
    Düzenin ve okulların farklı bir dini dayattığı için, Müslüman çocuklarımız
    iki dinli yetişiyor. Evdeki din ile okuldaki din farklı; birbirine tümüyle
    düşman iki inanç ve yaşam tarzı sunuyor. Çocuklar, çifte standartlı yetişiyor.
    Ana ve babaların “aman oğlum, şunu sevme, şuna inanma, ama bunları
    okulda öğretmenine filan da belli etme!” diye tavsiyesi, çocuğun karakterini
    daha küçük yaşta anormalleştiriyor.
    Bu ülkedeki tüm problem, çatışma ve gerginliklerin sebebinin
    dinler arası çatışma olduğunu söyleyebiliriz. Hayır, kısa zaman önce
    ülkeyi karıştırmak ve belki de tekrar askerî darbeye zemin hazırlamak için
    2436 109/Kâfirûn, 1, 2, 6
    ≈ 751 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    öldürülen Hrant Dink’ten, Ermenilerden, azınlıklardan bahsetmiyorum. Onlar
    özgür olarak kendi dinlerini öğrenebiliyor, papazların öğretmen olarak görev
    yaptığı özel okullarda kendi dinlerine uygun eğitim alabiliyor, kendi dinlerini
    özgürce yaşayabiliyorlar. Devlet dini olan laiklik ve Kemalizm ile çoğunluğun
    dini İslâm arasındaki çatışmadan bahsediyorum. En önemli Kemalist devrimlerden
    biri tevhid-i tedrisattır. Yani, eğitim ve öğretimin tekel olarak devlete
    ait olduğu ilkesi. Tevhid eri Müslümanlar olarak biztevhid-i tedrisat
    değil; tevhîdî tedrisat istiyoruz. Eğitim, tümüyle devlet tekelinde olduğu
    için, okullarda şikâyet edilen tüm problemlerden öncelikle bu düzen sorumludur.
    Bu ilkeden yola çıkarak düzen, eğitim kurumlarında kendi dinini, kendi
    kutsallarını bütün Müslüman çocuklara dayatmakta, bütün çocukların laik
    ve Kemalist olmasından başka bir seçenek ve özgürlük tanımamaktadır. İslâm’ın
    putperestlik olarak kabul ettiği uygulamalar, törenler, âyinler, övgüler
    okutulan derslerden de önemli, en öncelikli ders kabul edilmektedir. Siyer
    dersi işlenir gibi ama farklı bir kişinin hayatı işleniyor; uydurma coşkularla
    döne döne her yıl ezberlettirilip körpe beyinlerin yıkanması için anlatılıyor,
    anlatılıyor. Tüm derslerin içeriği Batıcı, laik ve Kemalist inanca uygun olarak
    veriliyor okul denilen tapınakta. Okullar, düzene uygun kafalar yetiştiren birer
    torna atölyesi konumunda işlev yapmaktadır. Uysal ve düzene itaatkâr nesiller,
    tâğuta kulluk yapmaya hazır insanlar yetiştirmek okulların temel görevi
    olmaktadır.
    Bu topraklardaki tüm okullarda verilen eğitim Kitapsız bir eğitimdir, tıpkı
    devletin Kitapsız bir devlet olduğu gibi. Buradaki Kitab’ı tırnak içinde ve
    Kur’an anlamında ifade ediyorum. Yoksa, fırlatılınca ekonominin yerle bir olduğu
    düzenin sarsıldığı Anayasa adında kutsal bir kitabı vardır devletin. Okullarda
    da bu kutsal Anayasa ve kutsal Nutuk kitabına uygun o paralelde farklı
    kitapların varlığını elbette herkes bilmektedir. Evet, insanlar tâğutî kurumlar
    aracılığıyla Kitapsız yapılmakla da kalmıyor, farklı kutsallarla yönlendiriliyor.
    Eğitim, Rab kavramını gündeme getirir. İnsanların mutlak eğiticisi, terbiye
    edip yetiştiricisi Allah’tır. O’nu temel almayan eğitim, eğitim değil öğütüm olur.
    Pansuman tedaviler yerine; radikal değişim ve çözümler olmadan eğitimden
    hayır beklemek, okyanusu yürüyerek geçmeyi düşünmek demek. Câhilî
    eğitim kurumlarında bilginin temel kaynağı olarak vahy kabul edilmeyip sadece
    akıl ve duyu organları kabul edilir. Laik devlet yönetime, laik eğitim de
    bilime Allah’ı karıştırmaz. Oralara başka ilâhlar(!) yön verir. Hâlbuki Kur’an’a
    göre yönetmek ve eğitmek sadece Allah’a ve izin verdiklerine aittir, bunların
    ilkelerini tesbit yalnız O’nun hakkıdır. Vahyi, eğitime müdâhale ettirmemek,
    ≈ 752 ≈
    Ahmed Kalka n
    hem eski Arap câhiliyyesinde, hem de günümüzdeki şirke dayalı düzenlerin
    güdümündeki modern câhiliyyede ortak şirk kaynağıdır. Dünyanın oluşumu
    ve insanın ortaya çıkışı gibi konularda ortaya atılan teorilerden tutun, hiçbir
    konu Allah’a dayandırılmaz. Eğitim, aynı zamanda besmelesizdir. Bismillâh
    deyip besmele çekerek başlamak bile yasaktır derse, Es-selâmu aleyküm’le
    sınıfa girmek gibi. Başörtüsü yasağı da gâyet doğaldır bu zihniyette. Ama
    besmele ile başlama, başörtüsüne göz yumma câhiliyyenin veremeyeceği
    tâvizler değildir. Ve bana göre câhiliyyenin o zaman tehlikesi daha büyük
    olur. İçinde haktan bazı basit hususlar taşıyan bâtıl daha tehlikeli olacaktır,
    hakka hiç yer vermeyen bâtıldan. Günümüz bilimleri ve eğitim anlayışları,
    yaratmayı ve eğitip terbiye etmeyi (rabliği) Allah’a hiç dayandırmadığından;
    yoktan var edici, yarattıklarını yönetici bir ilâh ve eğitici bir rab olarak başka
    tanrılara inanıp kul olmaya hazır müşrik tip yetiştirmek için çabalar. Kur’an’ın
    ilkelerine hiç yer vermeyen, O’nun emir ve yasaklarını, hükümlerini bilimsel
    bulmayan anlayışta neyi eleştirecek, nasıl düzelteceksiniz?
    Yaratma konusunda Arap müşrikleri kadar bile Allah’ı kabul etmeyen şirk
    zihniyeti, bize göre kendisine küçük bir Kitap (suhuf, vahy) verilmiş bir peygamber
    olan ilk insanı, okuyup-yazması olmayan, hatta konuşamayan, çiğ
    et yiyen mağara insanı olarak tanıtır. Şirk zihniyeti, ilk insanların yaşayışını,
    karanlık çağ safsatası ile başlatır. Çağ tasnifleri ve tarihe bakış, tevhidî
    inanıştan tümüyle farklıdır. Hz. Âdem’den beri devam eden tevhidî hayat
    ve hak-bâtıl mücadelesi unutturulmak istenir. Peygamberler değil, krallardır,
    tâğutlardır vahyi kabul etmeyen tarihin öne çıkarttığı; hak-bâtıl mücâdelesi
    değildir. Savaşlar, antlaşmalar ve uyduruk uygarlıklardır üzerinde durulan.
    Müşriklerin hâkim olduğu devlet düzenleri, ileri medeniyetler olarak tanıtılır,
    câhiliyye hayatı ideal toplum modelleri olarak sunulur. Câhiliye eğitiminden
    geçmiş ve İslâm’ı hakkıyla öğrenememiş her ırktan insanın asr-ı saâdeti;
    Roma, Atina ve Isparta uygarlığı, Mısır veya Bâbil medeniyetidir, şimdiki örneği
    de Batı, yani zulüm ve sömürü merkezi Amerika ve kokuşmuş Avrupa.
    Genel Coğrafya, Allah’tan bağımsız işlenir, dünya kendi kendine güneşten
    kopmuş, kendi kendine içinde canlılar belirmiş olarak körpe beyinlere sunulur.
    Diğer tüm derslerde de aynı ateist ve ataist bakış açısı sözkonusudur.
    Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersinin adından da anlaşılacağı gibi, Din,
    sadece kültür ve ahlâktan ibârettir bu zihniyete göre. Tevhidî Müslümanlar
    olarak “keşke olmasa” dediğimiz Din Dersi, daha doğrusu “Din Kültürü ve
    Ahlâk Bilgisi” dersi için durum, biraz farklıdır. Dersin isminden de anlaşıla≈
    753 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    cağı gibi, din, bir kültür olarak; ahlâk da bir bilgi olarak sözkonusu edilirken,
    yine ders kitaplarına Kemalist ve laik bakış açısı baştan sona hâkimdir. Bu
    ders kitaplarındaki ve müfredattaki farklılık, bu derste Atatürkçülüğün şirki
    kabul etmesidir. Yani diğer derslerde Atatürk’e eş ve benzer hiçbir güç, ideoloji,
    inanç kabul edilmez ve ona en küçük çapta bir ortaklık verilmezken;
    Din dersinde Atatürk’le beraber, Allah’tan ve Peygamber’den de bahsedilerek,
    Atatürk’e şirk koşulmasına müsaade edilir. Her ne kadar Atatürk’ün
    cümleleri, âyet ve hadislerden daha fazla ise ve Atatürkçü bakışla konular
    ele alınsa da, yine de, Atatürkçülüğe ters düşmeyen ve ona uygun yorumlanan
    başka bir dinle ilgili bazı hususlar kültür olarak da verilmeye çalışılır. Bu
    ders, câhil halkın çoğuna göre çok önemlidir. Bir şuurlu genç Müslüman,
    marangoz hatası olarak nasılsa çıksa ve bu kitapların daha kapaklarındaki
    resimleri, içindeki referansları, Kur’an’dan fazla Nutuk’tan alıntıları göstererek
    “bu din benim dinim değil; bu kitaptakiler Kur’an’ın anlattığı İslâm değil!”
    deyip halk tabiriyle “din dersi”ne girmek istemese -ki düzen sadece bu dersi
    isteğe bağlı kabul eder- başta babası ve yakın çevresi tarafından nasıl dışlanacaktır?
    Evet, bu ders, hakla bâtılın, putperestlikle İslâm’ın sentezinden
    ibaret ve şirk kabul edilmesi gereken anlayış doğrultusunda düzenin oltaya
    taktığı bir yemdir.
    Bu konular, halkımızın gündeminde yoktur. Aydınlar ve Müslüman yazarlar,
    hocalar da tartışamaz bile. Câmiler de devlet dairesine benzediğinden
    oralarda da bahsedilmez bu hususlar. Abdesti bozan konular, tevhidi bozan
    konuların önüne geçirilir hep. Kur’an’ın en fazla önemsediği, bütün peygamberlerin
    en büyük mücadeleyi bu konuda verdiği putperestlik ve şirk konusu,
    artık çağdaş müslümanı(!) hiç ilgilendirmemektedir.
    Bazı çevreler, yani laiklik ve Kemalizm dinine mensup olanlar, bu yapılanın
    gayet doğal ve doğru olduğunu, bizim istediğimiz İslâmî bir sistem
    olmuş olsa, tersinden aynısını bizim de yapacağımızı ileri sürebilirler. Hayır,
    bu yapılanlar hiçbir özgür vicdanın kabul edemeyeceği bir köleleştirme,
    başka dinden hiçbir şahsın kabul edemeyeceği dinî baskı ve dayatmadan
    ibarettir. Tâğutların, Atatürk ilkelerine uygun olarak kendi hevâlarından kanun
    ve hükümler çıkarıp insanlara dayattıkları bu tür despot yönetim yerine,
    Allah’ın indirdikleri hâkim olsaydı, böyle İslâmî bir yönetimde kesinlikle biz
    Müslümanlar dinimizi başkalarına zorla uygulatma yoluna gitmezdik. İnsanlar
    hangi dini özgürce seçiyorsa o dini rahatlıkla öğrenip uygulayabilecekleri
    ortamlar hazırlamak zorunluluğu hissederdik. Tabii ki, okullarımızda, radyo
    ≈ 754 ≈
    Ahmed Kalka n
    ve tv. programlarımızda kendi dinimizi tebliğ ederiz, ama başka dinden hiç
    kimseyi bizim gibi ibadete zorlamayız. “sizin dininiz size, benim dinim bana”
    der, onların taptıklarına ibâdet etmeyip, onların da bizim ibadet ettiğimiz zâta
    kulluk yapmayacaklarını kendi dinlerinin gereği kabul ederiz. Etmek zorundayız.
    Çünkü Kur’an bunu emrediyor, dinde ikrâhın/zorlamanın olamayacağını
    vurguluyor. Biz, dinimizi uygun olan ortamlarda açık ve net şekilde tebliğ
    ederiz, başkalarının dinine sövmeyiz. Kendimizin Müslümanlığı tümüyle
    yaşama hakkımız olduğu gibi, başkalarının da kendi dinlerinin gereklerini
    yerine getirmelerine kesinlikle müdâhale etmeyiz. Tebliğ ettiğimiz dinimizin
    adını net olarak koyar, insanları net olarak ona dâvet ederiz. Bugün şikâyet
    ettiğimiz şey, uygulanan resmî dinin, başta eğitim olmak üzere, yargı, ticaret,
    insanlar arası ilişki gibi hemen her alanda İslâm’a hak tanımaması ve baskı
    altında tutup kendi bâtıl dinini zorla dayatmasıdır. Ayrıca, bütün bunlar, kaypakça
    ve kalleşçe, yani bizim kavramlarımızla söylersek münâfıkça tavır içinde
    uygulanmaktadır. Avrupa’da çocuğunu okutmak zorunda kalan gurbetçi
    vatandaşlarımızın işi daha kolaydır. Onlar, okulların İslâm okulu olmadığını,
    öğretmenlerin de Müslüman olmadıklarını biliyorlar, rahatlıkla çocuklarına
    anlatabiliyorlar. Oradaki okullar ve öğretmenler de münâfıkça davranıp “biz
    de sizin dininizdeniz” demedikleri için çocuklar da okullarda öğrendiklerinin
    İslâm’a ters düşen çokça yönleri olduğunu rahatlıkla biliyor, gerekli görüyorsa
    kendi dinini başka ortamlarda ve gerçekten Müslüman olan kimselerden
    öğrenmeye çalışıyor. Buradaki eğitimin İslâm’la uyuşmadığı ve farklı bir dinin
    çerçevesi içinde eğitim verildiği gerçeği ısrarla göz ardı ediliyor. Açıkça, “biz
    Müslümanlığa düşmanız, irticadan kastımız İslâm’dır, İslâm’ın kamusal alan
    dediğimiz toplum hayatında en küçük bir görüntüsüne bile müsaade edemeyiz.
    Eğitim kurumlarımızda ve diğer tâğutî kurumlarımızda İslâm’ın açığa
    çıkan hiçbir ibâdetine, hiçbir emrine izin veremeyiz, biz tüm insanları devletin
    adı konulmamış dini olan Kemalizm kurallarına uymalarını zorunlu görüyor,
    dayatıyor ve İslâm’ı düşman kabul ediyoruz” deseler, nifak çizgisinden kurtulmuş,
    maske takmadan erkekçe mücadele etmiş olacaklar. Böyle yapmış
    olsalar cahil ama kendisini Müslüman kabul eden halkın şiddetli tepkisiyle
    karşılaşacaklarından korkuyorlar.
    Câhillik kötüdür, dolayısıyla “çocuğumu nerede, hangi şartlarla nasıl olursa
    olsun okutayım” demek, daha da kötü olabilir. Fazla ilim sahibi olmamak
    anlamında kullanılan câhillik kötüdür ama, küfür mânâsına gelen câhillikten
    çok ama çok ehvendir. Halkın birinci tip câhillikten/bilgisizlikten ağzı yıllardır
    yandığından, çocuğunu ikinci tip câhil yapmaya yeltendi. Yani câhilliğe rızâ
    ≈ 755 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    göstermeyeyim diye, câhilî eğitime râzı oldu, yağmurdan kaçarken doluya
    tutuldu.
    Mehmed Âkif Ersoy’un bir Müslüman köylü ağzından ifade ettiği gibi;
    “Bırakın çocuğumu, câhilliğe râzıyım ben” diyesi geliyor veya demesi bazı
    durumlarda şart oluyor müslümanın. Ama tabii, en güzeli ve günümüzde
    farz üstü farz olanı çocuğun câhilliğine de câhiliye eğitimine de rızâ göstermeyip
    onu İslâm’ı iyi bilen ve tam yaşamaya çalışan sağlam bir Müslüman
    olarak yetiştirmektir.
    Mehmed Âkif, niçin bir köylünün ağzından “bırakın oğlumu, câhilliğe râzıyım
    ben” diyordu? Âkif’in Safahat adlı şiir kitabının Âsım adlı bölümünde şiir
    diliyle anlattığı olayın bir kısmını hikâye edip sözü Âkif’e bırakalım:
    Anadolu vilâyetlerinden birinde, bir kasaba halkı, çocuklarını tümüyle
    okuldan almışlar, onları okutan öğretmeni de köyden kovmuşlar, o zamanlar
    mekteb denilen okulu kapatmışlar. Bunu duyan Hocazâde (Mehmed Âkif)
    kasabadan öğretmenin kovulması ve çocukların okulda okutulmamasını büyük
    bir hata olarak kabul eder. Köylüleri uyarmak için, yakınında bulunduğu
    o kasabaya gider. Kürsüye çıkıp âyet ve hadislerle ilmin fazîletini anlatır
    ve köylülerin büyük bir nimeti teptikleri, öğretmeni kovdukları için sert dille
    onları eleştirir. Bunun üzerine vaazdan sonra köylü, bu ithama cevap verir.
    Cevabı Safahat’tan aynen aktaralım:
    ………………
    Köylü câhilse de hayvan mı demektir? Ne demek!
    Kim teper ni’meti? İnsan meğer olsun eşşek.
    Koca bir nâhiye titreştik, odunsuz yattık;
    O büyük mektebi gördün ya, kışın biz çattık.
    Kimse evlâdını câhil komak ister mi ayol?
    Bize lâzım iki şey var: Biri mektep, biri yol.
    Neye Türk’ün canı yangın, neye millet geridir;
    Anladık biz bunu, az çok, senelerden beridir.
    Sonra baktık ki hükûmetten umup durdukca,
    Ne mühendis verecekler bize, artık, ne hoca.
    Para bizden, hoca sizden deyiverdik… O zaman,
    Çıkagelmez mi bu soysuz, aman Allah’ım aman!
    Sen, oğul, ezbere çaldın bize akşam, karayı…
    Görmeliydin o muallim denilen maskarayı.
    Geberir, câmie girmez, ne oruç var, ne namaz;
    Gusül abdestini Allah bilir amma tanımaz.
    Yelde izler bırakır gezdi mi bir çiş kokusu;
    ≈ 756 ≈
    Ahmed Kalka n
    Ebenin teknesi, ömründe pisin gördüğü su!
    Kaynayıp çifte kazan, aksa da çamçak çamçak,
    Bunu bilmem ki yarın hangi imam paklayacak?
    Huyu dersen, bir adamcıl ki sokulmaz adama…
    Bâri bir parça alışsaydı ya son son, arama!
    Yola gelmez şehrin soysuzu yoktur kolayı.
    Yanılıp hoşbeş eden oldu mu, tınmaz da ayı,
    Bir bakar insana yan yan ki, uyuz olmuş manda,
    Canı yandıkça, döner öyle bakar nalbanda.
    Bir selâm ver be herif! Ağzın aşınmaz ya… Hayır,
    Ne bilir vermeyi hayvan, ne de sen versen alır.
    Yağlı yer, çeşmeye gitmez; su döker, el yıkamaz;
    Hele tırnakları bir kazma ki, insan bakamaz.
    Kafa orman gibi, lâkin, o bıyık hep budanır;
    Ne ayıptır desen anlar, ne tükürsen utanır.
    Tertemiz yerlere kipkirli fotinlerle dalar;
    Kaldırımdan daha berbad olur artık odalar;
    Örtü, minder bulanır hepsi, bakarsın, çamura.
    Su mühendisleri gelmişti… Herifler gâvur a,
    Neme lâzım bizi incitmediler zerre kadar;
    İnan oğlum, daha insaflı imiş çorbacılar!
    Tatlı yüz, bal gibi söz… Başka ne ister köylü?
    Adam aldatmayı âlâ biliyor kahbe dölü!
    Ne içen vardı, ne seccâdeye çizmeyle basan;
    Ne deyim dinleri bâtılsa, herifler insan.
    Hiç ayık gezdiği olmaz ya bizim farmasonun…
    İçki yüzler suyu, ahlâkını bir bilsen onun!
    Şimdi ister beni sen haklı gör, ister haksız,
    Öyle devlet gibi, ni’met gibi lâflar bana vız!
    İlmi yuttursa hayır yok bu musîbetlerden…
    Bırakın oğlumu, câhilliğe râzıyım ben.” 2437
    Âkif’in bunları anlatmasından bugüne yıllar geçti, ama, istisnâları saymazsak,
    bu öğretmen kişiliğinde, değişen müsbete doğru bir şey yok, menfîye
    doğru çok mu çok. Evet, Âkif’in anlattığı öğretmen tipi, hiç de abartılı
    kabul edilmemelidir. Bugün yüz binlerce ilköğretim öğretmeninden tutun
    üniversite profesörüne kadar her çeşit resmî ve özel okul, kolej denen yarı
    resmî okullarda görev yapan bunca öğretmen içinde İslâmî örtüye sahip
    2437 M. Âkif, Safahat, Âsım, Şule Y., s. 354-355
    ≈ 757 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    bir hanım öğretmen; zinâdan, içkiden, haramların her çeşidinden kaçan
    namazlı-niyazlı kaçta kaç öğretmen çıkacaktır? Belirli oranda haramlardan
    kaçanlar çıksa da, onlar da ekmeğini yediği düzenin kılıcını sallama zorunda
    bırakılmaktadır.
    Eğitim, “Rab” kavramını tümüyle içeren bir olgudur. Rab, terbiye edip yetiştiren
    demektir. Allah’ın eğitim konusundaki prensipleri kabul edilmeyince,
    O’ndan bağımsız ve O’na rağmen eğitim yapan kişi rablik iddiasında bulunmuş,
    bu kimsenin Allah’ın ilkelerine ters eğitimini kabul eden, onda bu hakkı
    gören kişi de o şahsı rab kabul etmiş olur. Vahyi tümüyle reddeden kurum
    tâğut hükmündedir ve Müslümanların reddetmesi gereken yapıdır.
    “Ne yapmalı?” sorusu bu teşhisin içinde. Hastalık doğru teşhis edilmeden
    tedâvi mümkün değildir. Doğru teşhise katılan, hatanın nerede olduğunu
    tesbit eden, çözümü bulmakta zorlanmayacaktır. Çocuk, anne ve
    babaya emânet olarak teslim edilmiş bir fitnedir/sınavdır. Ana-baba, kendisi
    veya vekilleri eliyle çocuğun ya İslâm fıtratını koruyacak, ya da şirke bulaştırılacak.
    İkincisi olursa, âhirette de kendisini bu şekilde yetiştiren büyüklerine
    şöyle diyecek: “Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün, ‘Eyvah bize! Keşke
    Allah’a itaat etseydik, Peygamber’e itaat etseydik!’ derler. ‘Ey Rabbimiz!
    Biz reislerimize/beylere ve büyüklerimize itaat edip uyduk da onlar bizi
    yoldan saptırdılar’ derler. ‘Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onları büyük
    bir lânetle lânetleyip rahmetinden kov.”2438
    “Eğitim konusunda neler yapılmalı?” sorusuna verilecek cevabın şekli,
    öncelikle bizim nerede durduğumuz ile alâkalıdır. Nihâî tercihimizi Allah’tan,
    âhiretten, cennetten, İslâm’dan, Kur’an’dan yana yapıp yapmadığımızla ilgilidir.
    İmkân ondan sonraki mesele. Zaten Allah, nihâî tercihini Kendinden
    yana yapanlara, yollarını açacak, onları güçlerinin dışındakinden zaten hesaba
    çekmeyecek. Ama önce biz bu tercihi yapmış mıyız, ya da böyle bir
    arayış içerisinde miyiz, onu sorgulamamız lâzım. Yani, Allah’a kulluğu birinci
    sıraya alıyor muyuz? İşimizi seçerken, eşimizi, aşımızı seçerken, evlâdımızla
    ilgili tercihimizi yaparken, kendimizle ilgili kararlar verirken Allah’ı merkeze
    alarak mı hareket ediyoruz? Yoksa, kulluk görevlerimizle ilgili çoğu alanda
    mâzeret adıyla bahânelere mi sığınıyoruz?
    Okul gibi, askerlik gibi konuları çözmek için devlet gücü lâzım-
    2438 33/Ahzâb, 66-68
    ≈ 758 ≈
    Ahmed Kalka n
    dır. Müslümanlar günümüzde dünyanın hemen hiçbir yerinde siyasî
    otorite oluşturamadılarsa, bunu mâzeret sayıp kesin haram olan,
    hatta haramın ötesinde şirkle bağlantılı olan hususlara bahane
    arama lüksüne sahip olamazlar. Siyasî otoriteleri yoksa cemaatleri
    vardır (olmalıdır). Mekke’de camii yoktu, okul yoktu; ama Erkam’ın
    evi vardı. Ümmetin evleri vardı. Yani camii, okul fonksiyonunu icra edecek,
    insanlara vahyi öğretebilecek, çocuklarını bu noktada korumalarını sağlayacak,
    imkânların elverdiği en uygun çözümlere gidilmişti. Yine Hz. Musa,
    Firavun gibi azgın bir zorbanın her uygulamasıyla tanrılık tasladığı bir yerde
    risâlet görevine muhâtap olmuştu. Hz. Musa’yla ve O’na iman edenlerle ilgili
    bir âyet-i kerime var; meâli şöyle: “Mûsâ’ya ve kardeşine, ‘kavminiz için
    Mısır’da evler hazırlayın ve evlerinizi namaz kılınacak yerler yapın. Namazı
    dosdoğru kılın. Mü’minleri müjdele’ diye vahyettik.”2439 Zaferle müjdelenecek
    mü’minlerin yapmaları gereken zafere yönelik faâliyetler gündeme
    gelir. Nedir o? Evleri mescid edinmek. Mescid tâbirini bugünkü vâkıadan
    yola çıkarak sadece namaz kılınıp dağılınan yerler değil; otuz civarında işlevi
    bulunan, siyasal, sosyal, ailevî ve eğitimle ilgili her türlü düzenlemeyi
    içeren bir muazzam kurum olarak düşündüğümüzde, evlerin mescid, yani
    mektep, okul ve insanların ihtiyaçlarına cevap verecek kurumlar haline getirilmesi
    emri ile karşı karşıyayız. Dolayısıyla hantal yapıların modası da geçti.
    Müslümanlar ne kaybettilerse araçlardan, metotlardan kaybettiler. Halen de
    yeterince ibret almıyorlar. Çoğunluk olarak 1969’dan sonra bir partinin arkasında
    faâliyetler yaptılar. Bir düdük öttü, bütün müslümanların faâliyetleri
    kesiliverdi. Sonra Kur’an Kursu, İmam Hatip faâliyetleri oldu. Bir yönetmelik
    çıktı, bir başörtüsü yasağı oldu, sekiz yıllık zorunlu eğitim başladı; Kur’an
    Kurslarının kapıları kapanıverdi. Katsayı değişti, İmam Hatipler câzibesini yitirmeye
    başladı. Yeni ve köklü alternatifler oluşturulmadı. Vakıflara bazı zorluklar
    getirildi, tavizler ve geri adımlar hızlandı. Müslümanlar dar ve engelli
    alanlarda sıkıştılar kaldılar. Yani çok yönlü mobil hizmet alanları oluşmadı.
    Çok yönlü kullanılabilecek ve değişik planlara müsâit faâliyet için cemaatlere,
    dernek ve vakıflara çok iş düşüyor.
    Okullarda Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersini zorunlu saymayarak ateist
    bir insanın çocuğuna din dersini mecbur etmeyen bir düzen, bir müslümana
    da ateist ve İslâm’ı dışlayan eğitim anlayış ve uygulanışını mecbur etmeme
    eşitliği tanımalı değil midir? Okulsuz olma özgürlüğü, okul reddetme hakkı,
    insan hakları kapsamına girmiyor mu? Böyle hukuk anlayışı ve özgürlük olur
    2439 10/Yûnus, 87
    ≈ 759 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    mu? Bir Müslüman kalksa, “her istediğiniz bâtılı, zihnine yerleştirmek ve onu
    düzene uygun bir tarzda bir müşrik vatandaş haline getirmek için çocuğumu
    zorla elimden alıyorsunuz, bu bizim özgürlüğümüzü yok sayan bir durumdur;
    okul dediğiniz şey, bizim için hapishane ve zindan konumundadır”
    dese, ne cevap verir yetkililer? Bir hak mıdır eğitim, yoksa vatandaş açısından
    bir sorumluluk ve zorunluluk mu; devletin uyguladığı tek tipleştirme
    dayatmasından önce bunu hukukçularına danışıp anayasaya uygunluğunu
    değerlendirmesi gerekir. Dayatmacı bir düzen hukukun üstünlüğünü tanıyarak
    özgürlükçü ve eşitlikçi davranır mı; zaten problemin özü bu sorunun
    cevabında yatıyor.
    ABD’de, Avrupa’da okulları ve askerliği protesto eden vicdanî retçiler,
    “anarşistler”, sıkhlar, Yehova şahitleri ve benzerleri var. Buralarda da benzer
    hak arayışı olmalı. Müslümanların okullara karşı çıkıp alternatif oluşturma çabası,
    çözümlerden bir tanesi olarak değerlendirilebilir. Bu tavrı beğenmesek,
    ya da bedelinin zor olduğunu düşünsek bile, içimizden bazılarının yapmaları
    gereken bir seçenektir bu. On defa başarısız olsalar da, on birincide başarılı
    olmak niyetiyle denemeleri, eskilerden tecrübe alarak, bazı müslümanların
    evlerini Erkam evlerine, küçük çaplı mescid ve okul sistemine benzetmeleri
    gerekiyor. Bunu deneyenler nerelerde hatalar yaptı? Sadece antitez öne
    çıkarıldığı için çocuklar eksik, yarım yetişti. Okulun yerini başka şeyler doldurdu.
    Ya da çocuğun kafasında okulun bir eksikliği vardı, bu giderilemedi;
    hatta okul putlaştı, yüceldi, büyük bir değer oldu. Diploma kutsal bir kitaba
    dönüştü. Bunlara alternatif neler olabilirdi, başka hatalar nelerdi ve nasıl düzeltilebilirdi?
    Çok ilkel usuller ile, dayak ve baskı ile Kur’an Kurslarımızda hâfızlık yaptırılıyorsa
    bu köhne ve gayrı İslâmî metotla çocuklarımızın patolojik ruh hali
    sergilememesi veya Kur’an sevgisinden mahrum, ibâdetlere soğuk olmaması
    mümkün değil. Çocuk yaştaki öğrenciler için onsuz olunamayacak
    kadar önemi olan oyun alanı yoktur, okul olmaya uygun bina yoktur, uygun
    bahçe yoktur, öğretmende pedagojik formasyon ve sevdirme gayreti yoktur,
    daha nice şeyler yoktur. Peki, böyle oldu diye biz Kur’an’ın eğitimine soğuk
    mu bakmalıyız? Yani “Kur’an Kursu faâliyetlerimiz tıkandı, çalışmıyor artık;
    bir daha böyle bir şey yapmamalıyız, başarısız olduk”mu demeliyiz? Yoksa
    daha güzel bir Kur’an Kursu modelini oluşturmaya, en azından teori planında,
    yeşil ışık mı yakmalıyız? Okul meselesi de böyle, sekiz on tane müslüman
    bir araya gelebilir, eski tecrübelerden yola çıkarak, belirli bir yaşa kadar
    ≈ 760 ≈
    Ahmed Kalka n
    çocuklarını yetiştirmek için özel hocalar tutabilir. Ama bu, çok az bir kesimin
    büyük bedeller ödemeyi göze alarak yapabilecekleri bir tercihtir. İngiltere’de
    bile daha dün müslüman olmuş Yusuf İslâm kalkıp İslâm Okulu kurarak işe
    başlıyorsa, bu ülke insanı çok geride kalmış demektir.
    Öncelikle vurgulamalıyız ki, İslâm’ın hâkim değil mahkûm olduğu ülkelerdeki
    okullarda müşrik olmama özgürlüğü yok.Öğrenci ve öğretmen
    olarak şirk tornasından geçmeme hakkı için mücâdele gerekiyor.
    Bir manifestomuz yok. Bir müslümanın her çeşit eğitim kurumlarında yapmasının
    kesinlikle câiz olmadığı şeyler, câiz tâbirinden de öte insanlık suçu
    olduğunu ilan edecekleri, resmî âyinlerde şirk unsuru olan hususlar varsa
    bu törenler, bazı derslerde kabulü ve dillendirmesi şirk olan durumlar varsa
    onlar, kamuoyuna hâlâ yansıtılmamıştır. Burada ben, tartışmalı olan, yoruma
    tâbi olan hususları kastetmiyorum. Çok net olarak, eğitimle ilgili İslâm’la
    bağdaşmayacak şirk unsurları şunlardır diyerek maddeleştirip kamuoyuna
    veli, öğrenci ve öğretmenlere ilan ve tebliğ bile edememişiz. Her vatandaşın
    ve her düzenin bunları rahatlıkla bilmesi ve zulmün boyutlarının sergilenmesi
    gerektiğini düşünüyorum. Varsa yoksa sadece başörtüsü yasağı gündemde.
    ABD gibi, Avusturya ve diğer Avrupa ülkeleri gibi, başörtüsünün suç
    olmadığı memleketlerde yaşasaydık, bizim okullardan istediğimiz olmayacak
    mıydı? Yani sadece üniversitelerde ve sadece başörtüsünden başka.
    Başörtüsüne bile müsaade etmeyen bir zihniyet aracılığıyla, başın içine koyduğu
    bilgi ve kültürün ne olup olmadığı, ciddi mânâda maddeler halinde net
    olarak dosta düşmana ilan edilebilmiş bile değildir ki, ona göre eylem planı
    hazırlansın.
    Okullarda Darwin teorisinin ve benzeri özgül ağırlığı fazla olmayan birkaç
    meselenin, bir de ahlâkî problemlerin dışında karşı çıkılması gereken meseleleri
    yok gibi davranıyor müslümanlar. Yani kim neye niçin karşı çıkıyor, kim
    neyi niçin istiyor; belli değil. Karşı çıkılan şeyler olmazsa olmaz şeyler midir,
    olmazsa güzel olur cinsinden midir, bu da net değil.
    Çocuk, anne ve babaya emânet olarak teslim edilmiş bir fitnedir/sınavdır.
    Ana ve baba, kendisi veya vekilleri eliyle çocuğun ya İslâm fıtratını koruyacak,
    ya da şirke bulaştıracak. İkincisi olursa, âhirette de kendisini bu şekilde
    yetiştiren büyüklerine evlât şöyle diyecek: “Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği
    gün, ‘Eyvah bize! Keşke Allah’a itaat etseydik, Peygamber’e itaat etseydik!’
    derler. ‘Ey Rabbimiz! Biz reislerimize, beylerimize ve büyüklerimize
    ≈ 761 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    itaat edip uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar’ derler. ‘Rabbimiz, onlara
    iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle lânetleyip rahmetinden kov.”2440
    Çağımız, bilgi çağı değil, bilgi kirliliği çağıdır. Modern yaşam biçiminde
    insanların beyni çöp kutusuna döndü. Vahiyle bağları koparılan insana eğitim
    kurumları, medya, teknoloji, çevre bırakın âhireti, dünya için bile gereksiz,
    hatta zararlı şeyleri bilgi ve kültür adına (insan istemese bile) dayatarak
    depoluyor. İnsanlar, vahye dayalı gerçek ilimden koparılıp lügat ve itikadî
    anlamlarıyla cehâlete itilirken, diğer yandan bilgi kirliliğinin kurbanı oluyorlar.
    Kurumlardan ve çevreden öğrenilenlerin hepsi de yanlış ve zararlı değil
    elbette. Ama vahiyle, dünyada ve âhirette insanı kurtaracak “ilim”le karşılaştırılınca
    küçük bilgi kırıntıları şeklinde kalmaktadır bunlar. Bırakın zararlısını,
    “faydasız ilimden” bile Allah’a sığınmaktadır tek önderimiz.2441 Bilgi kırıntılarının
    “ilim” haline gelmesi için vahiyle sağlamasının yapılması, hazmedilip
    özümsenmesi, posasının çıkarılması, pratikte faydalı hale gelip uygulanması
    gerekmektedir. Yine illet ve gâyesinin belirlenmesi, Allah rızâsına hizmet etmesi,
    bütün içindeki yerinin uygunluğu ve insanlığın hayrına/salâhına hizmet
    etmesi lâzımdır. Kur’an’a göre âlim kuru bilgi sahibi, hele kitap yüklü merkep2442
    değil; Allah’tan huşû duyup titreyen muttakî kimsedir.2443 O yüzden
    takvâdan uzak bilgi ilim sayılmaz, hele vahiyden kopuk ve kişiyi Allah’tan
    uzaklaştıran şeyin adı kesinlikle “ilim” olamaz. Eğitim, insana yön vermek,
    onu yönlendirmektir. Terbiye (eğitim) insanı inşâ etmek demek olduğundan
    mutlak terbiyeci/eğitimci ancak Allah’tır. O’ndan kopuk bir eğitimci farkında
    olmasa bile rablik iddiasındadır. Osmanlı dedelerinin yaptıklarının tam tersi
    bir uygulama ile karşı karşıyadır bugün bu topraklarda yaşayan nesiller; tersine
    bir devşirme söz konusudur.
    Evler, sadece çocukların değil; anne ve babanın da okuludur.
    Ama ana ve babaları yetiştirecek ehil ve emin yerlere büyük ihtiyaç var. Müslüman
    cemaat ve teşkilâtlara düşen önemli bir görev, çocuklardan önce ana
    ve babaları yetiştirmek olmalıdır. Evlilik ve ana baba okulları açmalı, geliştirmelidirler.
    Eğer baba evinde ve evlilik öncesinde anne adayı, kendini yeterince
    yetiştirmediyse, evlilikten sonra sorumluluk hanımın kendisiyle birlikte
    2440 33/Ahzâb, 66-68
    2441 Tirmizî, Deavât 68, hadis no: 3711
    2442 62/Cum’a, 5
    2443 35/Fâtır, 28
    ≈ 762 ≈
    Ahmed Kalka n
    kocaya âittir. Zarûri olan hususları ya bizzat kocası öğretecek, ya da öğrenmesine
    imkân ve fırsatlar oluşturacaktır.
    Dernek, vakıf ve kursların durumu da gözden geçirilmelidir. Dine
    hizmet iddia ve amacıyla ortaya çıkan İslâmî eğitime katkı hedefindeki kurumlar
    giderek bu araçların amaçlaşması ve motor olmak yerine fren görevi
    üstlenmeye başlaması riskine karşı çok uyanık olmalıdırlar. İnsanları Allah’ın
    dininden uzaklaştırıp kendi sapık anlayışlarını topluma dayatan câhiliyyenin
    hâkimiyetinde, onların yönlendirmesine açık kurumlar ve hantal yapılanmalar
    yerine; ciddi, özgür ve özgün alternatifler, gerekli değişime çabuk uyum
    sağlayabilecek mobil çalışma sistemleri ve farklı seçenekler oluşturulmalıdır.
    Eğitim, hevâî isteklere (vahyin tesbit ettiği şekilde) istikamet ve sınır tâyin
    edebilecek irâde eğitimini, tevhidî bilinci, ibadete devamı ve ahlâkî özellikleri
    ihmal etmeyecek şekilde, daha doğrusu bunların temel alındığı bir ölçüde
    değerlendirilmelidir. Bunların, vahyi merkeze almadan yerine getirilemeyeceği
    gibi, ümmet planında ve ideal tarzda yerine getirilmesi ve eğitim problemlerinin
    kesin çözümü için İslâmî bir otoriteye ihtiyaç vardır. Bununla birlikte
    cemaatler ve riskleri göze alabilen müslümanlar, kendi çocuklarıyla ilgili
    radikal (tâğutun kurumlarını reddedip onlarla uzlaşmayan) tavırlar alabilmeli;
    lokal, kısmî ve yüzeysel de olsa çözümler üretmek için işbirliğine gidebilmelidir.
    Yakın yaşlarda çocukları olan beş on ebeveyn birleşerek ev ortamını
    okula dönüştürecek çalışmalar yapabilmelidir. Ama, riskleri göze alamayan
    mü’minleri bırakın tekfir etmeyi, onları kıracak tavırlardan bile kaçınmalı, halleriyle
    örnek ve alternatif olmaya çalışmalıdır. Unutmayalım, bu din, sadece
    kahramanların dini değildir. Herkesten kahramanlık beklenemez. Kaldı ki,
    günümüzdeki kahramanlar, bu özelliklerini hayatın tüm alanlarına da taşıyamadıklarını
    itiraf etmelidir. Unutulmamalı ki eğitim, hayatın sadece bir parçasıdır;
    tümü değil.
    Çözüm konusunda azîmet veya ruhsat olarak iki çizgiden biri seçilmelidir.
    İlki, yanlış olarak radikallik denilen savaşçı kimliği, Allah askeri olmak ile; diğeri
    de en asgarî bir tevhid eri Müslüman kimliğiyle alâkalıdır. Birincisi toptan
    reddetmektir, tüm tâğutları ve tâğûtî kurumları. Bedeli vardır elbette bu tavrın.
    Mümkün ki, bu tavır savaş ilanı kabul edilecek, sürgünler yani hicretler,
    mahrûmiyetler, sıkıntılar, cezalar gibi karşı tarafın zulmüne göğüs germeyi
    gerektirecektir. Ayrıca, alternatifler oluşturmadan sadece tavır almak yeterli
    olmadığı için imkânlar oranında çözüm üretmeyi, müslümanca bir eğitim
    ≈ 763 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    arayış ve çabalarını da mutlaka oluşturma mecburiyetini de ebeveynin sırtına
    yükleyecektir.
    Her müslümanın kahraman olması beklenemeyeceği, İslâm’ın bedevîlerin,
    ihtiyar kadınların, âciz müstaz’afların da dini olduğu için, ruhsat yolu da
    tercih edilebilir. Bu konuda, tâviz verilebilecek hususlarla tâviz verilmesi bir
    Müslüman için mümkün olmayan şeyleri ayırt etme mecbûriyeti karşımıza
    çıkmaktadır. Müslüman, İslâm’ın hâkim değil mahkûm olduğu ülkelerde ve
    böyle ortamlarda belki zâhiren tâğutların egemenliğini kabul etmiş gözükerek
    Allah’ın affetmesini umacağı günahlarla bu konuda tâviz vererek kurtulabilir.
    Ama, yeterli bir ikrâh olmadığı müddetçe küfür lafız söyleyemez ve küfür
    davranışlarını sergileyemez. Bülûğa ermemiş olan temyiz yaşındaki çocukların
    mürtedliği de geçerlidir Hanefî fıkhınca. O yüzden çocuğunu kendi elleriyle
    ateşe atmamak için ebeveyn, onu kurumlardaki küfre karşı uyarmalı,
    Müslüman kimliğini nasıl taşıyıp nasıl koruyabileceğini iyi öğretmelidir. Cezalar
    da verilse, tâğutların övgüsü niteliğindeki şiirleri okumayacak, onların
    övüleceği bayram ve törenlere katılmayacak, en azından ağzından tâğutların
    kutsallarını över anlamda sözler çıkmayacak ve bu tür davranışlardan her ne
    pahasına olursa olsun uzak kalacaktır. Bu konuda ant törenleri ve bayramlar
    çözüm getirilmesi gereken problemler olarak karşısına çıkacaktır Müslüman
    ebeveynin. Derslerdeki terslikler, yani bir Müslüman açısından küfür olan
    hususlar tesbit edilmeli ve zihin ve gönüllere o tür zehirli gıdaların girmemesine
    özen gösterilmelidir. Okullarda nasıl gıdalar verildiği, her akşam çocuk
    eve geldiğinde kontrol edilmeli ve varsa zehirler iyice yerleşmeden hemen
    temizlenmelidir.
    Radikal çözümlere ve resmî olarak riskli tavırlara hazır değilse ebeveyn,
    yine yapabileceği hayli tedbirler vardır. En azından cumartesi ve pazar günleri,
    hiç değilse bir günün yarısı, çocukların İslâmî eğitimine ayrılabilmelidir.
    Mahallenin çocukları her hafta ayrı bir öğrencinin evinde velîlerin tâyin edeceği
    şuurlu bir veya birkaç öğretmenin eğitim ve terbiyesine teslim edilir. Bir
    mahallede beş on velî bir araya gelip imkânlarını birleştirerek çocukları için
    alternatif çözümler üretebilir. Üretmiyorlarsa, samimi ve gayretli olmadıklarındandır,
    diğer gerekçeler bahaneden öte bir değer taşımaz. Bireyler olarak
    bu işlerin üstesinden gelinemiyorsa, cemaatleşerek, eğitimin sancısını duyan
    insanlar birleşerek bu hayatî meseleye kısmî de olsa çözümler getirebilir.
    Zâten Allah, kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemediğinden, ancak
    ≈ 764 ≈
    Ahmed Kalka n
    devlet otoritesiyle çözülebilecek ideal ve kesin çözümler de acele olarak
    beklenmemelidir.
    Müslümanım diyenlerin genelini bağlayacak şekilde yine de çok şeyler
    yapılabilir.
    NELER YAPILABILIR?
    1- Evler okul olmalıdır. Çocuğun eğitiminden dinimize göre direkt olarak
    ebeveyn sorumlu olduğundan esas muallim ve mürebbi (öğretmen ve
    eğitici) anne ve baba olmalı, evler de esas okul haline gelmelidir. Kişilik/
    karakter eğitimi esas olarak ancak evde ve aile ortamında verilip inşâ edilebileceği
    gibi; müslümanlık da, ahlâk, sevgi ve samimiyet gibi erdemler de
    çocuğa mükemmel olarak ancak evde kazandırılabilir. “Koca”, aynı zamanda
    “hoca” olmalı; evin reisi, liderliğini evde imamlık, muallimlik ve muhtesiblik
    yaparak da yerine getirmelidir. Çocuğunu canından fazla seven anne, onun
    cehennemde yanmasına rızâ göstermediğini davranış ve fedâkârlığıyla ispat
    etmelidir. Çocuğunu cehenneme götüren inanç, düşünce ve eylemlerden
    koruyacak şekilde onu eğitmenin yollarını bulabilmelidir.
    İnançlar, değerler, gelenekler ve iyi alışkanlıklar, daha çok aile içinde kazanılır.
    Çünkü çocuğun şahsiyetini kazandığı devre, aile içinde geçer. Çağdaş
    tüm pedagoglar, “altı yaşa kadar çocuğun karakteri nasılsa, ondan
    sonraki yaşantısında fazla ekleme yapılmadan aynı izler devam eder” görüşünde
    birleşirler. Bu sebeple, ilk yıllardaki eğitim ve terbiye, hayâtî ve hayat
    boyu önem taşır.
    2- Münkerden nehy görevi yapılmalı, çocuk evde karantinaya alınıp,
    günlük ve haftalık arındırmalardan geçirilmelidir. Okulun, iletişim
    araçlarının, medyanın, sokağın/çevrenin münkerlerinden çocuklar evde
    arındırılmalı, gönül ve zihinlerine bulaşmış tortuların atılması sağlanmalıdır.
    Çocuklarımız, okul sonrası, seyrediyorlarsa tv. sonrası ve giriyorlarsa internet
    sonrası virüs taramasından geçirilmelidir. Çocuk eve geldiğinde, yanlış
    bilgilerden, câhilî kültürden, kötü ahlâktan, çirkin alışkanlıklardan temizlenmelidir;
    çamurda oynayan çocuğun eve girer girmez temizliği yapılıp mikroplardan
    arındırıldığı gibi. Küfür ve şirk başta olmak üzere kötülüklerden,
    Allah’a isyan sayılacak davranışlardan, yalan ve hayâsızlık gibi her çeşit kötü
    ≈ 765 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    alışkanlıklardan ve tiryakiliklerin her türünden koruma faâliyetleri yapılmalı,
    çocukları doğru ve faydalı kaynaklarla temasa geçirmelidir. Okuduğu kitapları,
    gazeteleri, konuştuğu arkadaşlarını, terbiye ve eğitim verenleri, seyrettiği
    filmleri, oynadığı oyunları... kontrol etmeli; gerektiğinde ambargo koymalıdır.
    Bütün bunları kendi yerine ve daha güzel yapacak Allah korkusunu, ihsan
    bilincini, tevhid şuurunu gönlüne yerleştirmelidir. Anne ve babalar gecesini
    gündüzüne katıp, “çocuğumu nasıl müslümanca yetiştirebilirim?” diye planlar,
    programlar yapmalıdır.
    3- Emr-i bi’l-ma’rûf yapılmalı, hakkı tavsiye etmeli ve tevhidî eğitim
    ve şuur verilmeye çalışılmalıdır. Bütün bunlar mutlaka sevdirilerek
    yapılmalı; eğer dinden nefret ettirecekse usûl/metod mutlaka değiştirilmeli,
    dini sevdirme ve dinî bilgi konusunda mutlaka birinden tâviz verilmesi gerektiğinde
    sevgiden/sevdirmekten kesinlikle taviz verilmemelidir. Çocuklara
    özgüven ve güzel ahlâk kazandırılmalıdır.
    4- Helâl haram ayrım ve bilincini aşılarken, haram lokmadan
    uzak şekilde temiz gıdalarla beslemenin eğitimle çok yakın ilişkisi
    unutulmamalıdır. İsrâfın her çeşidine ve özellikle zaman savurganlığına
    meyletmeyecek bilinç verilmelidir. Çocuklarının gıda ihtiyaçlarını karşılamayan
    ya da tamamen hastalık taşıyan mikroplu pis gıdalarla onları besleyen
    anne ve babanın suçluluğu kabul edilir de, midelerinden çok daha önemli
    olan kafa ve gönüllerini aç bırakan veya ondan daha kötüsü, hastalıklı düşünce
    ve inançlarla doldurulmasına sebep olan ebeveyn suçlu sayılmaz mı?
    Ebeveynin çocuklarının midesini doldurup kafa ve kalbini ihmali, kapitalistçe
    bir zulümdür elbet. Ama şunu da unutmayalım: Nasıl midelerini mikropsuz,
    zehirsiz gıdalarla, dengeli beslenme kurallarıyla doldurmak zorundaysak;
    kafalarına ve gönüllerine giden gıdaların da mikroplardan arınmış, çocukları
    zehirlemeyecek ve dengeli beslenmeyi sağlayacak temel gıdalardan seçmemiz
    gerekmektedir. Abur cuburla midenin doldurulması gibi, abur cuburların
    okunması veya seyredilmesi de insanı hasta eder. Bazı ana ve babalar, çocuğuna
    okul ders kitapları dışında kitap almayı, oyuncak kadar bile önemli
    görmemekte; çocuğunun tevhîdî iman ve ibâdet bilincine sahip olmasını,
    güzel duygularının güçlendirilip doğru yönlere kanalizesini lüks saymaktadır.
    Kendi çocukluğunda kitapla büyümediği için, çocuklarının kitap ihtiyacını
    umursamamaktadır. Hâlbuki öyle acâyip bir düzen ve ortamda çocuklarımız
    hayata atılıyor ki, bu devirde okumayanların, canına okuyorlar. Tabii, neyi
    nasıl okuyacağını bilemeyenler de intihar etmiş oluyor.
    ≈ 766 ≈
    Ahmed Kalka n
    5- İslâm’ı sevdirmeli, çok küçük yaştan itibaren Allah sevgisi,
    Peygamber sevgisi vermeli; her sevgiden önce ve en büyük sevgi
    olarak. İlâhî emirleri, ibâdetleri niçin yapması gerektiğini anlatmalı,
    her konuda şuurlandırmaya çalışmalı, okuduğu Kur’an’ın ne olduğunu,
    ne emirler içerdiğini, anlamını, namaza niçin ihtiyacı bulunduğunu...
    öğretip sevdirmeli. Bir yandan cihad sevgisi ve hazırlığı, diğer
    yandan sanat sevgisi kamçılanmalıdır. Balık avlayıp vermek yerine, balık
    tutmayı öğretmeli, Allah sevgisi ve belirli yaştan sonra da Allah korkusu ve
    takvâ bilinci verilmeye çalışılmalıdır. Sorumluluk ve görev şuuru aşılanmalıdır.
    Kız çocuklara küçük yaşlardan itibaren tesettür ve hayâ bilinci, kız ve erkek
    çocuklara ibâdet ve özellikle namaz şuuru kazandırılmalı ve bu konuda çok
    titiz olunmalı.
    Görüldüğü gibi esas iş, ana ve babaya düşmektedir. Bunun yanında
    elbette çözüme katkı cinsinden cemaat ve kurumların da büyük sorumlulukları
    vardır. Mü’minler, böyle bir konuda birbirleriyle yardımlaşmayacak
    da hangi konuda yardımlaşacak? Bu alanda kimler neler yapabilir, özetin
    özeti olarak ona temas edelim:
    Cemaat ve kanaat önderleri, yazarlar ve hocalar eğitimi ciddiye
    almalıdır; faâliyetlerinin birinci sırasına, merkezine yerleştirmelidir.
    Yapılabilecekleri tavsiye etmekle, sempatizanlarını yönlendirmeyle de yetinmemeli,
    bu konularda öne düşmeli, örnek olmalı, organizelere katkıda bulunmalıdır.
    Asr-ı saâdette eğitimin merkezi olan câmilerimizin bugünkü şartlarla bu
    alanda bir boşluğu doldurabileceklerini sanmıyorum. Elif be öğretiminden
    (öğretir gibi yapmaktan) ibâret olan câmi kursları, hiçbir şekilde alternatif
    özelliklere sahip değildir; “yetersiz” bile değildir. Kur’an eğitimini daha farklı
    mekânlara taşımanın şu ortam için daha doğru olduğunu düşünüyorum.
    Yayınevleri, tevhidî duyarlığa sahip uzmanlara eğitimle ilgili alternatif kitaplar,
    dergiler, broşürler hazırlattırıp bunları yayınlayabilir. Sesli ve görsel
    malzemeler alanında faâliyet yapabilenler bu alanda hizmet verebilir.
    Radyolara da büyük iş düşmektedir. Radyo okulu şeklinde çalışmalar
    yapılabilir. Okul ciddiyeti ve programıyla müfredatlar hazırlanıp sunulabilir.
    Okullarda uygulanan ders konularının tashihi yapılabilir.
    ≈ 767 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    Cemaatler, dernekler, vakıflar ana baba okulları/kursları açabilir.
    Ders araç ve gereçleri hazırlayabilir. Sadece kendi mekânlarında eğitime
    katkıda bulunmakla yetinmeyip evlerdeki çalışmalara yön verecek katkılar ve
    destekler sağlayabilir. Her yaş dilimine yönelik kitap, dergi, CD, kaset, hatta
    radyo ve TV faâliyeti yapabilir.
    Allah, Kitab’ında Kendi yolunda cihad edenlere yollarını açacağını
    vaad ediyor.2444 “Kim Allah’tan korkar takvâ sahibi olursa, Allah
    ona bir çıkış yolu verir.”2445 Yeter ki samimi olunsun ve gönülden
    istensin…
    İnsanımızda yeterli şekilde savaşçı kimliği yok. Truva atının içerisinde,
    karşı tarafın savaşçısı olarak bir misyon yüklenmeliyiz; Hz.
    Musa’nın Firavun’un sarayında üstlendiği bir misyon gibi. Bu noktada
    biz çocuklarımıza dâvâ adamı kimliğini verirsek, çocuk kendiliğinden
    yola girer diye düşünüyorum. Tamam da bu kimliği vatandaşa ne kadar
    verebilmişiz ki, o çocuğuna versin?
    EVLERIMIZ
    Acaba hangi kurumlar Ali’leri ve Fâtıma’ları oluşturdu, bunlar
    hangi kurumun ürünleriydi? Dolayısıyla burada evi merkeze alarak değerlendirirsek,
    İslâmî bir toplumda, üç sacayağı kurum vardır. Bu ev, cami ve
    medresedir. Medrese yerine bugün dernek vs. diyebiliriz. Ama işte Hz. Musa
    ile ilgili ayete2446 ve Mekke dönemindeki Hz. Peygamber’in uygulamalarına
    baktığımızda, ev dışında bir kurum yok. Ev, başkalarının müdahale edemeyeceği
    bir alan. Dolayısıyla tek kurum var. Hz. Musa’ya vahyedildiği gibi,
    “evlerinizi mescid edinin” ki, ben mescidi genel anlamda geniş fonksiyonlu
    bir yer olarak düşünüyorum.
    Darul Erkam bir evdi. Bu gün eğitimin de yön vericisi, bel kemiği olması
    gereken yerlerimiz evlerimiz olmalı. Biz, kurumları olmazsa olmaz gibi gördük.
    Alternatifleri, illa bir kurum vasıtası ile düşünmenin çıkmazlarını hesaba
    2444 29/Ankebût, 69
    2445 65/Talâk, 2
    2446 10/Yûnus, 87
    ≈ 768 ≈
    Ahmed Kalka n
    katmalıyız. “Okullarla nasıl yarışabilirim?” diyoruz. Bu, imalâthaneye bile
    sahip olamayan sadece el tezgâhı olan birinin fabrika ile yarışma zorunluluğu
    duyması gibi bir şey. Dolayısıyla yarışmaya kalkıyoruz, galip olamayacağımız
    bir savaşa giriyoruz, yaralarımız büyüyor, çıkmaz sokaklara kendimizi
    mahkûm ediyoruz.
    Burada yine Hz. Peygamber’in olumlu bir vasfı olarak “ümmî” vasfını
    ele almak lâzım. Ümmî, “okuma yazma bilmeyen”den ziyade,
    “anneye mensup olmak” demektir. Yani, anneden doğduğu gibi,
    fıtrî yapısını koruyan demektir ümmî. Câhiliyyenin hiçbir pisliğine bulaşmamış,
    fıtratına uyan demek. Ümmet kelimesi de aynı ümm kelimesinden
    türemiştir ve anne kavramının olumlu yapısını içerir. Çocukların yetişmesinin
    sorumluluğu, anne ve babaya ait olması gerekirken, bu işi anne ve babanın
    vekillerinin merkeze alındığı ve yarışamayacağımız bir alan olan kurumlar ile
    halletmeyi öncelikliyoruz. Hâlbuki, Hz. Fâtıma’yı babası Hz. Peygamber yetiştirdi.
    Hz. Ali’yi de Erkam’ın evi ve Peygamberin öğretileri yetiştirdi. Herkes
    kendi çocuğunu evvelâ kendisi, diğer müslümanlarla yardımlaşarak yetiştirmeye
    çalıştı. Bu durumda kurumların hegomanyası olmayacak, mağlup
    olma riski büyük olan bir alana müslümanın kendisini sıkıştırması söz konusu
    edilmeyecektir. Okullar sadece belirli saatlerde, sadece belli mekânda,
    sadece uzmanı olan öğretmenin, sadece kendi müfredatı ve konusuyla ilgili,
    sadece eğitim (aslında sadece öğretim) verdiği bir kurum. Hâlbuki insan
    yetiştirmenin bireyle, zamanla, mekânla, konuyla, öğretmeyle sınırlanamayacak
    kapsamda yüceliği vardır.
    Bunun yanında hiçbir öğretmen, öğrencisini bir anne ve babanın evlâdını
    sevdiği kadar sevemez, onların fedâkârlık yapacağı kadar yapamaz. Fıtratta
    bu denli sevgi ve özverililik yok çünkü. Belki öğretmen de çok gayretli olabilir,
    ama fedâkârlık ve sevgi anlamında anne ve babanın yerini hiçbir eğitimci,
    hiçbir öğretmen tutamaz. İşte biz bu yedeği, vekili asıl yapı yerine koyduk.
    Yani Musa (a.s.) döneminde de, Mekke döneminde de evin merkez teşkil
    ettiği bir yapı var. Camiler de, bugün İslâmî merkez ve eğitim mekânı olarak
    kullanamadığımız dışlanmış bir yer haline geldi. Yani câmiler bir devlet kurumu
    durumunda. K anunlar var, yönetmelikler var, devlet buraları nasıl işleteceğini
    belirliyor. Hatta imam olmak için kanun açısından müslüman olma
    şartı aranmıyor. Hatırlayın, Turan Dursun gibi ateist ve İslâm düşmanı biri
    yıllarca müftülük yaptı, imamların âmiri oldu. .
    ≈ 769 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    Demek ki, bugün tarihe karışmış medresenin yerini tutan özgür ve bağımsız
    İslâmî bir eğitim kurumu olmadığı gibi, câmiler de bu özelliklerden
    aynı derecede uzak. Tek kurum kalıyor; o da ev. Zaten insan eğitiminde ana
    ve babanın rolü başkasına devredilemez. Ailenin merkezî bir rol üstlenmek
    zorunda olduğunu söylemek istiyorum. Çocuğunun eğitiminin kendisini direkt
    ilgilendirdiği kişi, anne ve babadır. Her doğan çocuk İslâm fıtratı üzerine
    doğar, annesi ve babası onu hıristiyanlaştırır, yahudileştirir (hadisin bir rivâyetinde),
    müşrikleştirir. “Müslümanlaştırır” denmiyor. Zaten müslüman fıtratı
    ile doğmuş. Bu aslî yapı korunup kirletilmezse, zaten müslüman olacak.
    İkinci olarak “çevre şartları, okul, çocuğu hıristiyanlaştırır…” da denmiyor;
    anne ve babasının bu işlevi gördüğü söyleniyor. Dolayısıyla okul, çevre, televizyon
    dediğin şey, anne ve babanın seçtiği, kendine bir vekil olarak görev
    ve yetki verdiği şeylerdir. Anne ve baba, çocuğunu İran’da ya da Mekke’de
    yetiştirmek isterse, televizyon ya da çevre faktörleri (arkadaş, okul, medya,
    oyun, iş, komşu ve benzeri) de çok farklı olabilecek, hatta çevresel sorunlar
    çözüme dönüşebilecektir.
    EĞITIM VE OKUL KELIMELERI; ALTERNATIF HAKKI
    “Eğitim” kelimesine gelince; Bu kelime kaç yılında ortaya çıkmış araştırdım.
    1935 Yılında türetilmiş, yani uydurulmuş. Okul kelimesi de 1934 yılında
    türetilmiş. Türkçe “okumak” fiilinden türetilmiş. Ne var ki, kelime köklerinin
    sonuna “-il/-ul” eki, 1934’e kadar hiç kullanılmadığından ek Türkçe yapım
    ekine, “okul” da kelime yapısına uygun değil. İngilizcesi school olan écolé
    (ekol)ün karşılığı yerine bozuntusu tercih edilmiş; aynen Batı kavram ve yaşayış
    tarzının biraz bozulmuşu ithal edildiği gibi. Türkçe okul haline getirilen
    “ekol”ün aslı da ilk olarak Yunanlılarda ortaya çıkmış Milat öncesi Atina adındaki
    uygarlık kabul edilen yaşam biçiminde. Tuhaftır, “aristokratların hayatta
    getirisi olmayan uğraşlara vakit ayırabilmesi”ni ifade eden bir anlamı var.
    Helenistik devirde bu kelime, eski Atinalılar gibi entel tarzda sohbet etmenin
    tekniklerini öğreten kurs anlamı kazanmış. Çağdaş Batıda ancak her türlü
    okul anlamında kullanılmaya başlanmış. Okul karşılığındaki ekol kelimesi;
    ilk ve esas olarak insanları etkileyecek, retorik ve söz sanatları tabir edilen
    söz canbazlığını, nutuk atmayı entel tabakaya öğretme amaçlı olan, paralı
    kurumlara deniliyordu. Yani zannedildiğinin aksine okul kurumu, toplumun
    bireylerini, uyumlu vatandaş hale getirmek amaçlı, insanı düşünen, çocuğu
    düşünen, kendi sistemleri açısından da olsa onları topluma faydalı bir birey
    haline getirmek isteyen bir kurum değil. Entel bir zevk için bir kültürel etkinlik
    ≈ 770 ≈
    Ahmed Kalka n
    amaçlı, zengin ve şımarık aristokrat sınıfına, hitabet ağırlıklı, daha çok da laf
    ebeliğine dayanan faydasız (faydasızın altını kendileri çiziyorlar, kelime bu
    anlama geliyor) şeylerin öğretildiği bir kurum olarak işlev görmüş. Giderek
    bu anlayışla, alternatif denilen okullar açılmış, Atina’dan Isparta’ya ve Roma’ya
    ihraç edilmiş; sonra da Ortaçağ zihniyetinde dogmaların öğretildiği bir
    kurumlar haline getirilmiştir.
    Bugün bizim kendisinden aldığımız ekol kelimesi ile kurumun iç işleyişiyle,
    müfredatıyla etkilendiğimiz Batı, söz gelimi “okulsuz toplum” çağrılarına
    müsamahalıdır, aynı zamanda alternatif okullara da yeşil ışık yakar. Bugün
    ABD dâhil Batı ülkelerinin hemen hepsinde, ilkokuldan üniversiteye kadar,
    Hristiyanlara, yahudilere komünistlere, ateistlere ve hatta bir kaşık suda
    boğmak istedikleri Müslümanlara okul açma özgürlüğü var. Yani siz belirli
    sayıdaki farklı ideoloji veya din mensubu insanlar müracaat ediyorsunuz, o
    devlet size finansmanını sağlıyor, binasını temin ediyor, imkânlarını veriyor.
    Ne yaparsan yap, Tevrat Kursu, Kur’an Kursu gibi faaliyetini yap; hatta öğretmenini
    ben seçeceğim, müfredatını da ben tespit edeceğim bile demiyor.
    Siz şartlara uygun hangi öğretmenleri istiyor, nelerin okutulmasını talep
    ediyor, eğitim sisteminizin nasıl olmasını arzu ediyorsanız, çoğu tercihi size
    bırakıyor. Düzenin kendisinin belirlediği çok az şeyler var. Söz gelimi, eğitim
    dilinin o ülkenin dili olmasını şart koşuyor, anayasasının zorunlu kıldığı ırkçılık
    yapılmaması gibi üç - beş madde ile sınırlanabilecek şeyler istiyor ve alternatif
    eğitim modellerine tümüyle açık olduğunu ifade ediyor. Hatta daha öte,
    “ben bu alternatifleri de beğenmiyorum ya da benim alternatifim yok” diyen
    bir kimseye, okula gitmeme özgürlüğünü nice Batılı ülke tanıyor. Meselâ
    kendilerine “anarşistler” denen kimseler okulları protesto ederler ABD’de,
    Avrupa’da; okulları ve askerliği protesto etme hakkı vardır bazı bedellerini
    ödemekten kaçmayan insanların. Böyle bir özgürlüğü tanıyor. Yani kendilerinden
    hem “okul”un adını hem yapısını aldığı sistemden çok daha fazla
    dayatmacı olmuş Ortadoğu ülkeleri. Kraldan daha fazla kralcılıktır bu.
    Onların bile tümüyle dışlamadığı, alternatif olarak müsaade ettiği bir sistemi,
    özgürlüğü müslümanların yaşadığı ülkelerde küçük çapta bile göremiyoruz.
    Bilmem bilir misiniz Hollanda’da 40’ın üzerinde İslâm ilkokulları vardır,
    iki tane İslâm üniversitesi vardır. Birinin başında rektör olarak Ahmet Akgündüz,
    diğerinin Süleyman Ateş (hâlâ başında mı bilmiyorum?) var.
    Acıdır ki müslümanlar da bu sistemden râzı pozisyonunu üstleniyor. “Çocuğun
    yaramazlığından kurtulalım da, okulda vakit geçirsin de ne olursa
    ≈ 771 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    olsun” diye düşünüyor, çocuğu başından savmak istiyor. Camiye çocuğunu
    gönderen anne ve babanın düşüncesi de farklı değil. Aslında şu var; biz çocuklarımıza
    iyi bir eğitim verebilsek, ister o çocuk Truva atında olsun, isterse
    başka bir yerde olsun büyük zararlara uğramayacak. Meselâ bir Amerikan
    okulunda okuyan İslâmî açıdan eğitilmiş şuurlu bir çocuk, bu eğitimin zararlarından
    büyük ölçüde etkilenmeyebilir. Ama, işin bir de takvâya, hatta
    fetvâya/fıkha uygun olup olmaması ve ne kadar ideal olup olmadığı konuları
    var; o yüzden hiç zararının olmayacağını söylemek de zor. Ancak, mevcut
    şartlar içinde bu tavır, ehven sayılabilir. Yahûdiler, ırkçılık öz güveniyle istiğnâ
    ve istikbar psikolojisi ile çocuklarını şekillendiriyor. Bizde durum çok farklı.
    Seviyeli, güvendiğimiz yüz Müslüman kişiyle bir anket yapsak, çocukları
    ile ilgili sorunları olup olmadığını araştırsak, çocuklarının müslümana yakışır
    bir durumda olup olmadığını sorsak, fotoğraf, durumun çok ciddi olduğunu
    gösterecektir.
    Çocuğu dört bir yanından kuşatan tuzakları değerlendirdiğimizde; eğitimcilerin,
    hocaların bile kendi çocuklarını tam yetiştirdiklerini iddia etmek
    zor. Belki başka çocuklarla meşgul olurken, kendi çocuklarını ihmal ediyor.
    Ama, bu eğitim işini, en yakınlarımızı kuşatacak şekilde dahi beceremiyoruz.
    Bu bir vâkıa. Birisi; “ben gemisini kurtaran kaptanım” dese bile bu bir
    istisnadır. Bu sorun ciddi olarak ev merkezlerine alınmalı, hafta sonları ya
    da her boş zamanlarda câmi ve medrese fonksiyonunu kısmen üstlenen
    derneklerde, uygun yerlerde sistemli çalışmalar yapılmalı.
    Tanışılan bir çocuğa hemen şöyle sorular sorulur: “Hangi okula gidiyorsun,
    kaçıncı sınıftasın, derslerin nasıl?” Ama: “Namaz kılıyor musun? Kaç
    sûre ezberinde? Kur’an okumasını öğrendin mi? Televizyon seyrettiğin kadar
    Kur’an meali niye okumuyorsun? Kimin hayatını daha iyi biliyorsun: Filan
    devlet adamı, falan sanatçı veya futbolcunun mu, Peygamberimiz’in mi?”
    gibi soruları müslümanlar müslüman çocuklarına sormayı akletmezler.
    Okuldaki başarı mı, hayattaki başarı mı; dersler mi, ahlâk mı; notlar mı
    ibâdet mi? Yani, lise sınavı, üniversite sınavı mı, yoksa Allah’ın dünyadaki
    kulluk sınavı mı? Bunlardan hangileri daha öncelikli olmalıdır? Çocuğunun
    sabah namazına kalkıp keyifle, zevk alarak namaz kıldığına şâhit olmak,
    yüksek notlarla dolu karnesini görmekten daha mı az öneme sahiptir? Evet,
    bir delikanlı, üniversite sınavına hazırlandığı gibi, âhiret sınavı için
    de aynı şekilde çalışsa kesinlikle cenneti hak eder.
    ≈ 772 ≈
    Ahmed Kalka n
    Okul gibi, askerlik gibi konuları çözmek için devlet gücü lâzımdır. Müslümanlar
    günümüzde dünyanın hemen hiçbir yerinde siyasî otorite oluşturamadılarsa,
    bunu mâzeret sayıp kesin haram olan, hatta haramın ötesinde
    şirkle bağlantılı olan hususlara bahane arama lüksüne sahip olamazlar.
    Siyasî otoriteleri yoksa cemaatleri vardır (olmalıdır). Bununla birlikte tekfir
    konusunu da çok ihtiyatlı işletilecek bir kurum olarak görmek gerektiğini
    ifade edelim.
    Biz, şahısların zâhirine, görünüşüne değer verir, görünüşüne göre hükmederiz.
    Dinde, yani din tercihinde, iman meselesinde zorlama yoktur. Ama
    hukukî meselelerde elbette zorlama olacaktır.
    Önüne gelene, ‘kâfir’ damgası vurmak demek olan “tekfir hastalığı”na
    düşmemek, rastgele câhil müslümanlara ‘mürted’ mührü vurmamak gerekir.
    İnsanların yetişme tarzı, bilgilerinin azlığı, o bilgileri kullanma tavrı, İslâm’ı
    öğrenme kaynakları göz önüne alınmadan ‘tekfir’ etmek çok yanlıştır. Bir
    müslümanı onu dinden çıkaran davranış ve söz üzerinde bulursak, onun
    yanlışlığını düzeltmeye çalışmamız gerekir. Rastgele ‘kâfir’ damgası vurmak
    hem görevimiz değil, hem de müslümanların sayısını azaltmaktır. Sayımızın
    azlığı ancak düşmanlarımızı sevindirir.
    Bugün; oy vermek, askere gitmek, çocuklarını gayri İslâmî okullarda
    okutmak, az zararlı gördükleri bir partiyi desteklemenin kesin hükmü gibi
    nice husus, emin, ehil ve muvahhid âlimlerin fetvâya bağlamaları gereken
    konulardır. Günümüzde tekfir konusunda da ihtilâf edilen birçok ictihadî durumlar
    vardır. Günümüzde de tüm mü’minlerin otorite kabul ettiği her yönüyle
    güvenilir bir müctehid olmadığı, şer’an fetvâsı tüm ümmeti bağlayacak bir
    yetkin zât bulunmadığı için yapılması gereken, bu tür konularda “ihtiyatlı bir
    tavır” takınmaktır. Böyle ihtilâflı, ama şirk ihtimali de olan hususlarda ihtiyat
    iki şekilde olur: Birincisi, şirk olma ihtimalini gözden uzak tutmamaktır. Binde
    bir ihtimalle bile olsa ihtiyatlı olmak, o küfrü işlememek, ondan şiddetle
    sakınmak gerekir. Ve o küfür olma ihtimali olan hususu işleyenlerle (tekfir
    etmeden) ileri derecede samimiyet kurmamak, onlarla cemaat, sırdaşlık,
    akrabalık ve muhabbetle yakınlık gibi ilişkilere gücümüz nisbetinde girmemek
    gerekir. İhtiyatın ikinci şekli ise: Onların İslâm’ın hâkim olmadığı câhiliye
    düzenlerinde yetiştiğini, bu konuları yeterince ve ehil kabul ettikleri kişilerden
    duyup öğrenmedikleri, yeterli ve yetkili kişilerin onlara doğru bir İslâm anlayışı
    vermedikleri vb. durumlardan dolayı onların Allah indinde mümkün ki mâ≈
    773 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    zur olabileceği, bizim ise, böyle bir durumda onların kâfir ve müşrik olmama
    ihtimali binde bir bile olsa onları tekfir ettiğimizde, binde bir ihtimalle de olsa
    bizim kâfir olacağımız hesaba katılmalıdır.
    Bugün yapılması gereken, “falanca adam küfür sözü söyledi ve mürted
    oldu, ona hangi ağır cezayı verelim?” diye fetvâ arayışı değil; askere gitmek
    zorunda kalanı ve alternatif çözüm bulamadığı için çocuğunu küfür uygulamalarından
    korumaya çalışan ebeveyni tekfir etmek değil; İslâm’ın, güzellikleri
    ve kurtuluş yolu olduğunu en güzel yolla bu tür insanlara ulaştırmak,
    hatayı biraz da kendimizde arayıp zayıf müslümanların dinden uzaklaşma
    sebeplerini azaltmaya çalışmaktır. Haksız ve gereksiz tekfîr mantığı, adâletsiz
    ve kolaycı bir davranıştır. Hiç bir yararı da yoktur.
    Şirk ve küfür olarak haklarında çok net bir hüküm olmadığı halde, biz
    Kur’an’ı ve sünneti kendi bilgimiz ve tevhid anlayışımızla yorumlayıp bir konu
    hakkında şirk ve küfür hükmünü verebilir miyiz? Eğer böyle bir konunun şirk
    olduğuna hüküm veriyorsak, onu her nasılsa işleyen kimsenin, gerekçelerini,
    bu konudaki nassların kendisine ulaşıp ulaşmadığını, ulaştı ise onlardan
    nasıl bir anlam çıkardığını, bize göre geçersiz de olsa te’vil yapıp yapmadığını,
    başka bir mâzeretinin olup olmadığını değerlendirmeden tekfir edebilir
    miyiz?
    Bir kimseyi tekfir etmek, ne demektir? Kendisine selâm verilemeyecek,
    dostluk ve samimiyet kurulamayacak, gönülden sevilemeyecek, kız alıp
    verilemeyecek, ortaklık gibi yakınlık isteyen ilişkilere girilemeyecek, cenazesine
    katılınamayacak ve evliyse eşiyle nikâhı düştüğünden devamlı zina
    ediyor hükmü verilecek, âhirette de sonsuz bir şekilde ceza çekecek, ebedî
    cehennemde kalacak şeklinde bir hüküm verilmiş olmaktadır. Böyle bir
    hüküm öyle alelusûl verilemez. Bir kimseye “kâfir” demekten daha küçük
    bir isnad olan meselâ “fâhişe” demek, hangi şartlarda mümkündür? Kendimizle
    birlikte üç güvenilir müslümanın da apaçık şekilde zina fiilini işlerken
    görmediğimiz ve hepimizin şahitlikte ısrar etmeyeceği bir durumda “fâhişe”
    demenin dünyada bile cezaya çarptırılacağı sözkonusudur. Meselâ, bir adamın
    diğer bir adamı öldürdüğüne şahit olsak, bu adamın hangi şartlarda o
    suçu işlediği, olayın içyüzünde başka ne tür durumlar olduğu uzun uzadıya,
    şahitlerle, savunmalarla ortaya konulur, uzunca mahkemesi sürer ve sonunda
    onun suçlu olup olmadığı da bizim tarafımızdan değil, hâkim tarafından
    karar verilip hükme bağlanır. Öyle bir durumda bile, İslâm’ın hâkim olmadığı
    ≈ 774 ≈
    Ahmed Kalka n
    topraklarda had dediğimiz ağır cezalar uygulanmaz. Çünkü ortam, haramları
    işlemeye çok elverişlidir. Haramlara ve küfre gidecek yollar (İslâm devleti
    olmadığı için) tıkanmamıştır.
    “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin.” 2447
    Normal şartlarda bile, kişinin birini tekfir etme hususunda çok ölçülü olmak
    gerekir. Günümüzdeki gibi her şeyin anormalleştiği, hakkın bâtıl, bâtılın
    hak diye öğretildiği, anlatıldığı, yaşandığı bir toplumda tekfir konusuna daha
    fazla ihtiyat gösterilmelidir.
    Kur’an’da şirk ve küfür olarak açıklanan, puta tapmak gibi çok net çirkinliklerle
    ilgili hususlar elbette böyle değildir. “Biz, sizlerden ve Allah’ın dışında
    taptıklarınızdan gerçekten uzağız…”2448 Bu ve benzeri âyetler, kesin
    küfür fiilleri hakkındadır. Gerçekten, apaçık bir şekilde Allah’ın dışında bir
    tapma olayı olunca bu hükmü verebiliriz. Onun dışında, küfür olup olmadığı
    konusunda İslâm âlimlerinin ve ümmetin ittifak etmediği konularda biz kendimiz
    o olayın küfür olduğuna dair delillerimiz çok kuvvetli olduğu zaman bu
    fiilin küfür olduğunu kabul edebiliriz. Ama bu durum, bize bu küfrü işleyenleri
    hemen tekfir etmemiz hakkını vermez. Evet, Peygamberimiz’in hadislerinde
    de çokça yer aldığı gibi, nice küfür ve şirk vardır ki, sahibini kâfir ve müşrik
    yapmaz. Nice hadiste, “şunu yapmayan bizden değildir, mü’min değildir,
    iman etmiş olmaz” denildiği halde, o işi yapmayanı hiçbir İslâm âlimi tekfir
    etmemiştir. Meselâ, hiçbirimizin kendimiz için istediğimiz her şeyi, başka bir
    mü’min kardeşimiz için de istememiz, onu kendimize her konuda tercih etmemiz
    gücümüzü aşan bir husustur. Ama bu durum hadis-i şerifte “iman
    etmiş olmaz” ifadesiyle bildiriliyor. Nifak alâmetleri konusunda da hüküm
    böyledir.
    Yine, küfrünü apaçık ortaya koymayan, ama içten içe İslâm’a ters inançlara
    sahip olan kişileri, zâhiren şehâdet kelimesi getirip namaz gibi sâlih
    ameller de yapıyorlarsa, bunları tekfir etmeyi Allah Rasûlü yasaklamış, şehâdet
    kelimesi getiren kimsenin öldürülmesine çok şiddetli tepki göstermiş ve
    “kalbini yarıp baktın mı?”2449diyerek zâhiren Müslümanlığına hükmedilmesini
    istemiştir. Eğer her kâfirin mutlaka kâfir olarak bilinip hüküm verilmesi
    gerekseydi, Peygamberimiz’in, vahiyle kendisine bildirilen münâfıkları ümmetine
    bildirmesi ve onların da o kişileri mü’min kabul etmemelerini istemesi
    2447 Buhârî, İlim 11; Müslim, Cihad 5
    2448 60/Mümtehine, 5
    2449 Buhârî, Diyât 2; Müslim, İman 158, hadis no 96; Ebû Dâvud, Cihad 104, hadis no 2643
    ≈ 775 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    gerekirdi. Hâlbuki ashâbdan Huzeyfe’ye (r.a.) (kimseye söylememesi şartıyla,
    sır olarak bildirmesi) hâriç, hiç kimseye onların kâfir olduğunu bildirmemiş
    ve ashâbın onlara Müslüman muâmelesi yapmasına rızâ göstermiştir.
    Bir kimsenin kâfir olduğuna kim karar verebilir? Böylesine önemli ve bumerang
    gibi hükmün tekfir edenin kendine dönme ihtimali yönüyle riskli kararı
    sıradan herhangi bir mü’min verebilir mi? İhtilâfsız, te’vil edilemeyecek
    tarzda kesin ve net konuların dışında herhangi bir mü’minin böyle bir karar
    veremeyeceğini söyleyebiliriz. Bugün bizim derdimiz, uğraşımız ona buna
    kâfir damgası vurmak olmamalı, doktorluğa (gönül hekimliğine) soyunmak
    olmalı. Doktor, hastasını tedavi etmeye çalışır. Ona kızmaz, ona düşman
    olmaz, ona acır. Teşhiste bulunur, ama yine de şüpheyi, ihtiyatı elden bırakmaz.
    O yüzden tıp biliminde yılan simgedir. Yılan, niye tıpta simge kabul
    edilmiştir? Yılanın çok şüpheci bir yaratık olduğundan dolayı; tıp adamı da
    şüpheci olmalı, teşhisinde ihtiyat payı bırakmalı, bağnaz olmamalı, hemen
    kestirip atmamalı, her ihtimalli şeyden şüphe edip teşhisini kesinleştirmek
    için tahlil, röntgen vb. delillere mutlaka müracaat edip, teşhisindeki isabeti
    devamlı kontrol etmeli, gerektiğinde teşhisini değiştirebilmelidir. Birkaç tıp
    kitabı okuyan veya doktorların sohbetine katılıp onlardan bir şeyler duyan
    bir kimse doktorluğa soyunabilir mi? Hele (madden veya mânen ölümüne
    sebep olabilecek şekilde) ameliyatlık hastalara neşter vurabilir mi? Doktorluk
    için şu kadar tahsil ve tecrübe gerekiyor da, mânevî doktorlar için ilim
    gerekmez mi?
    Kendimiz veya yakınlarımız eğer çocuklarımızı okula gönderiyorsak, böyle
    tehlikeli durumdan korunup itikadımızı muhafaza etmek için;
    Okullarda birinci iş olarak müşrik bir vatandaş yetiştirilmek istendiğini
    unutmamak,
    İ
    mkân ve gücü varsa, çocuklarını okula göndermemek, alternatif eğitim
    oluşturmak
    Okulların hafta başı ve sonundaki törenlerine çocukları katmamak,
    Resmî Bayramlara çocukları göndermemek,
    Derslerde ve ders dışı etkinliklerde elfaz-ı küfür ve ef’al-i küfürden şiddetle
    sakınmak,
    ≈ 776 ≈
    Ahmed Kalka n
    Derslerde büyük tâğutu öven şiirler, okuma parçaları ve benzeri şeyleri
    okumamak,
    Büyük tâğutu öven veya küfrü içeren ödevleri yapmamak
    Okuldan geldiğinde mutlaka virüs taraması yapmak, Okulda öğrendiği
    yanlışları gösterip doğrularıyla yer değiştirmesini sağlamak, hafta sonları İslâmî
    eğitimi üzerinde titizce durmak.
    Çocuklarımıza küçük yaşlarından itibaren tevhid akidesini öğretip sevdirmek,
    Kur’an’la tanıştırmak gerekir.
    Cumartesi, Pazar günleri ve tatilleri çocukların İslâmî eğitimleri ve câhilî
    eğitimden arınmaları için gayret gösterip fırsatlar ve alternatif imkânlar oluşturmak.
    Okul ve öğretmen tercihi yapmak, öğretmenin ve idarenin İslâm düşmanı
    olmayanlarını arayıp bulmak; gerekirse uzak bir okula kayıt yaptırmanın yollarını
    bulmak.
    Çocuklarımıza Kur’an eğitimi verdirmek; Kur’an’ın metni ile birlikte mealini
    okutmaya çalışmak, evde Kur’an eğitimi yaparak Kitabımızın günlük hayatla
    ve kendimizle bağlantısını kurmaya çalışmak ve çocuğa da bu bakış açısını
    kazandırmaya gayret etmek.
    Evlerimizi İslâm okulu haline getirmeye çalışmak.
    Bu durum, muvahhid mü’minlere çok iş düştüğünü gösteriyor. Kâfir denilip
    onlarla tüm ilişkileri koparıp onlardan uzaklaşmak, onlara tevhidi ve
    Kur’ânî hakikatleri tebliğ etmeden kendi köşesine çekilmek herhalde dâvet
    usûlü açısından ve sorumluluk bilinci yönüyle de doğru olmaz. Her iki yönüyle
    ihtiyat tavrı, ilişkilerimizde tutarlı ve yeterli olmaya bizi mecbur eder.
    Böyle konularda cesaret, ilimden değil; câhillikten ve mümkün ki, şeytanın
    sağ taraftan yaklaşmasından meydana gelir. Biz insanlar arasında hüküm
    vermek için dünyaya gelmedik. Kulluk görevimizi yapmaya geldik. Bu kulluk
    içinde, tabii hakkı yaşayıp başkalarına da güzelce tebliğ etmek de vardır.
    Unutmayalım; küfrü çok açık olanlar dışında insanlara küfür damgası vurmayı
    emreden hiçbir âyet ve hadis yoktur; ama bundan sakındıran nasslar
    vardır.
    ASKERLIK
    ≈ 777 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    ASKERLIK; DEVLET TANRISINA KULLUK
    Sistem Açısından Zorunlu Askerlik: Türkiye’de zorunlu askerlik uygulaması
    sistem açısından bir vatandaşlık görevi kabul edilmektedir. Yani
    devlet, kendini vatandaşın tanrısı konumunda görür. Vatandaşa düşen de
    kayıtsız şartsız devlet tanrısına kulluk yapmaktır. Devlet tanrı, “yat” deyince
    yatacak, “sürün” deyince sürünecek, “öldür” deyince öldürecek bir kul istemektedir.
    Karşılığında bırakın yalancı da olsa bir cenneti, teşekkür bile etme
    zorunluluğunu duymaz devlet; çünkü vatandaş buna mecburdur, kendisini
    de bu kulluğa lâyık görür. Cenneti yoktur, ama cehenneme benzetmeye
    çalıştığı zindanları vardır, bu kulluğu kabul etmeyenler için.
    Sistem, askerî vesayet ve velâyet yönetimidir. Memleketi hep askerler
    yönetir. Asker Atatürk yattığı yerden ilke ve devrimleriyle, ihtilal yapan askerler
    anayasaları ile, yaşayan rütbeli askerler de her şeyleriyle. Her şehrin en
    mûtena yerinde askeriye konuşlanır, en güzel ve en geniş yerleri onlar parsellemiştir.
    “Bu memleketin (ve vatandaşların) sahibi biziz” diyen tavırları ile
    âdeta haykırırlar: Subay olmayanlar kiracıdır bu ülkede, kira parasını ev sahiplerine
    gerektiğinde canlarıyla bile ödemek zorunda olan bu basit insancıklar,
    istedikleri zaman kapı dışarı edilebilecek yabancıdır, zencidir, ötekidir.
    Zaman zaman hadleri bildirilir; inançlarına, yaşayış ve kıyafetlerine hakaret
    etme hakkını kendinde bulur ev sahibi(!) İşin tuhafı, kiracının, çok çalışsa da
    ev sahibi olma hakkı yoktur; o hep alttadır, emir eridir. Rejimin (İslâm’dan ve
    Müslümanlardan) korunup kollanması onlara aittir. Halkın yanlış tercih yapıp
    silahlı kuvvetlerin istemediklerini başa geçirdiğinde, ya da vatanseverlikleri
    depreşip canları istediğinde ihtilal yapmaya hazırdırlar. Can atarlar vatanı
    kurtarmaya(!), kesmez artık postmodern darbeler, 28 Şubatlar…
    Sistem, okullarında okuyan öğrencileri de askerî disiplinle yetiştirir. “Sıra
    ol, rahat, hazırol, rap rap rap!” (“Rab, Rab!” değil, ona benzemesin; irticanın
    ayak sesi diye darbe olur)
    Halk Açısından Anlamı: Halk (istisnâlar dışında) gönüllü köleliği/kulluğu
    kabul eden yığınlardır. Onlar rüzgâr nereden kuvvetli esiyorsa oraya
    meyleder. “Cehennem”den daha kötüdür “hapis”, “haram”dan daha önemlidir
    “yasak”, “günah”tan daha korkutucudur “suç”. O yüzden “Allah eri” olmak,
    “Allah’ın askeri” vasfına bürünmek de neyin nesi? Halka göre sadece
    devletin askeri olunur. Bu, bir vatan borcudur, namus borcudur. “Askere
    gitmezsek halkın namusunu kim koruyacak?” der; ama askere gidince bı≈
    778 ≈
    Ahmed Kalka n
    rakın memleketin namusunu, kendi karısının ve anasının bile namusunu koruyamaz.
    Ana-avrat her gün kendisine sövülür, kılı bile kıpırdamaz. Önce
    onurunu yok ederler, sonra isyan bilincini. Alışır, hiç tepki göstermeyecek
    şekilde tam asker olur; artık namus filan umurunda değildir. Zaten her Türk
    askerdir, asker doğar, asker gibi yaşar.
    Halka göre askerlik “peygamber ocağı”dır. Biz de kabul edebiliriz askerliğin
    peygamber ocağı olduğunu. Doğru, ama bu peygamber, bizim peygamberimiz
    Mustafa değildir, başka bir Mustafa’nın peygamber (ve tanrı)
    kabul edildiği bir ocaktır bu askeriye ocağı. Bizim Peygamberimiz’in imanı,
    cihadı, küfür ve şirkle mücadelesi sadece suçlamalara konu edilirken; resmî
    peygamber her şeyiyle ocak başındadır. Akşamları ibâdet yaklaşımı içinde
    Atatürkçülük dersleri, en önemli kulluk icraatı olarak cemaatle (bölükle) birlikte
    edâ edilir.
    Askerlik de ibâdettir, halk dinine göre. Hem de namaz gibi ibâdetleri iptal
    ettirecek daha büyük bir ibâdet. Allah’a yapılan ibâdetlere askerdeki tanrılar
    izin verirse, verdiği oranda yer verilebilir. Ama öncelik, askerlik ibâdetinindir.
    İnandığını iddia ettiği Allah’ın imandan sonra en önemli emri olan namazı
    terk etmeyi pek önemsemez halk; ama devletin askerlik gibi emirlerini her
    türlü zorluğuna rağmen baş tacı eder, terk etmeyi aklından bile geçirmez.
    Namaz kılmayanı değil, ama askere gitmeyeni adam saymaz. Bu bir tercih
    sayılabilir; tanrılar arasında.
    Sadece Allah’a kul olmaya çalışan azın azı (muvahhid) azınlık, bu köleliği
    kabul etmek istemez, ama onlar da çözüm bulamaz, alternatif oluşturamaz.
    Organize olamamanın, sistemli hareket edememenin, vahdetten uzak yaşamanın
    verdiği zilletle istemeye istemeye köleler kervanına katılır.
    Hak Açısından: Bu konuda tâğut, müstekbir, müstağnî, zâlim, ceberut,
    diktatör, zorba, megaloman, ilahlık ve rablik taslayan küstah gibi kavramlar
    gündeme getirilebilir. Ve bunlara itaatin hükmü, Allah’tan başkasına kulluk,
    velâ ve berâ, Nisâ 76, Bakara 256, 257 ve konu Firavun’un askerleriyle ilgili
    âyetler açısından ele alınabilir.
    Tâğutları reddeden, onların (varsa) olumlu taraflarını da yok sayıp inkâr
    etmelidir. Ben, modern câhiliyyenin insan yerine koymadığı müslümana
    lutfettiği varsayılan haklarını değil; Cenâb-ı Hakk’ın verdiği hakların öne çıkartılması
    gerektiğini düşünüyorum. Uluslararası küfür dünyasının, en büyük
    ≈ 779 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    zulüm olan şirki ve diğer nice zulüm çeşitlerini dayattığını, cennete gitme
    özgürlüğümüzü elimizden almaya çalıştığını, öncelikle bunların vurgulanması
    gerektiğini, küfrün tek millet olduğunu, kısaca, bizim önce her alanda müslümanca
    yaşama hakkımızı gasbettiğini düşünüyorum. O yüzden onların verir
    gibi yaptıkları haklarımızdan küçük bir bölümünü değil, tüm insanî ve İslâmî
    haklarımızı Hakk’a dayanarak direnip elde etmeyi savunuyorum. Ama, şu
    kadarını söyleyelim ki, Müslümanların başındaki tâğutlar ve düzenler, insan
    haklarına ve İslâm haklarına gâvur denilen Avrupa’dan daha çok düşmanlık
    yapmakta ve kendi halklarına gâvurlardan daha fazla zulmetmektedir.
    Hak: İslâm kültürünün ve Kur’an kavramlarının en önemlilerinden ve en zengin
    anlam taşıyanlarından biri de ‘hak’ kelimesidir. ‘Hak’ sözlükte, bâtılın zıddı,
    yerine getirilen hüküm, adâlet, varlığı sâbit olan, doğruluk, gerçeklik (hakikat),
    İslâm, mal-mülk, hisse, pay, bir emek ve zahmet karşılığı alınması gereken şey,
    iddiaya uygunluk, vâcip, sâdık, yaraşır, kesin şey mânâsındadır. ‘Hak’ kelimesinin
    aslı, uygunluk ve denk gelmektir.
    İslâmî literatürde, hakkın kendisi olan Yüce Allah, insanları mutlu kılmak için
    kendi katından kitabını da hak olarak indirmiştir. Onun için mutlak hak/doğru
    veya asıl gerçekler ancak Allah’ın vahyi ile sınırlıdır. Yani, Allah’ın indirdiği
    ve O’nun bildirdiği doğrular haktır. Hakikat, doğruluk, gerçeklik, adâlet kişilere
    göre değil; Allah’ın bildirdikleri ölçüde haktır.
    “Hak”; Cenâb-ı Hakk’ın bir ismidir. Hak, Kur’ân-ı Kerim’in bir adıdır. Hak,
    mutlak doğru; şahsa, zamana ve yere göre değişmeyen kesin doğru anlamındadır.
    Beşerî doğrular, göreceli yaklaşımlar, teori ve zanlarla; hak, farklı şeylerdir.
    Allah’tan bize gönderilen kanuna da hak diyoruz. Çünkü Hak olan Allah’tan
    geldiği için haktır. Hak kelimesinin çoğulu “hukuk”tur. O yüzden haklar, yani
    hukuk da, Hakk’a dayanmalı, mutlak doğru hükümler olmalı; şahsa, zamana ve
    yere göre değişen, beş on sene içinde eskiyip değiştirilen, nice haksızlıklara/zulümlere
    kılıf olan şekilde olmamalıdır. “Kim Allah’ın indirdiği (“hak”la, “hukuk”-
    la) hükmetmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.”2450 Hak ve hukuk, Hak
    olan Cenâb-ı Hak’tan gelirse hak ve hukuk olur. Yoksa, bunu insan belirlemeye
    kalkarsa o, hak ve hukuk olmaz. Çünkü insanın kendisi hak değildir. Kendisi
    hak olmayandan, hak türeyip ortaya çıkmaz. İnsanoğlunun geçmişi ve sonu,
    evveli ve yokluğu vardır. Belirli zaman içinde yaşar, belirli düşüncelerin etkisinde
    kalır. Her an düşüncesini değiştirebilir. Onun içindir ki, kendisi hak olmayanın
    2450 5/Mâide, 45
    ≈ 780 ≈
    Ahmed Kalka n
    söylediği de mutlak anlamda hak ve hukuk olamaz; insanları bağlamaz. Ama
    Hak olan Allah ve indirdiği kitap, Haktır, hukuktur.
    Bugün yaygın olarak kullanılan ‘insan, hayvan, çocuk hakları’ deyimleri 19.
    yüzyılda Avrupa’da ortaya çıkmaya başladı. İlk insan hakları evrensel beyannamesi
    ise ancak 1947 yılında ilân edilebildi. Hâlbuki İslâm’da haklar ve yükümlülükler,
    insanlar için bizzat Hakîm olan Allah tarafından belirlenmiştir. İlâhî
    irade tarafından belirlenen bütün haklar sâbittir, yani değişmez. Haklarla ilgili
    prensipler Kur’an ve Sünnet’te zaten bulunmaktadır. İslâm hukuku (fıkıh) bu
    konuyu geniş bir biçimde ele almıştır. Bu hakların nasıl korunacağını, hak ihlali
    olursa nasıl ceza verileceğini detaylı bir şekilde sistemleştirmiştir. Hatta İslâm
    fıkhı, batılıların hiç aklına gelmeyecek kişi ve varlıkların bile haklarını belirlemiştir.
    Kitaplarda ‘hukuk devleti’, ‘insan hakları’ gibi kavramların geçmemesi, onların
    olmadığı anlamına gelmez. Ayrıca, ta İslâm’ın başından beri bilinen, uygulanan
    böyle bir hukukun ayrıca bayraklaştırılmasına İslâm âleminde ihtiyaç olmamıştır.
    Batılılar, kendilerinin uzun yıllar arayıp da buldukları bazı prensipleri, bütün
    dünyaya yeni bulunmuş ve yalnızca kendilerine ait gibi göstermeleri tarihî gerçeklerle
    bağdaşmıyor.
    Tekrar edelim ki hakların kaynağı ilâhî irâdedir. İnsanlara ve varlıklara ait haklar,
    bencil, çıkarcı, unutkan, bazen de zâlim olan insanın eline verilemez. Üstelik
    insan kafasına dayalı olan hak kaynakları, yine insanlar tarafından değiştirilebilir.
    Zaman geçtikçe insanların anlayışları değişiyor. Dolayısıyla onların hak tanımları
    da değişikliğe uğruyor. Öyleyse hak gibi önemli bir şey, her şeyi hakkıyla
    bilemeyen insanın hükmüne dayanmamalı. Haklar, ancak Hak olan Allah’ın hak
    hükmüne göre yerine getirilebilir, korunabilir. Hakk’a rağmen konulan bütün ölçüler,
    bütün hükümler bâtıldır, geçersizdir, boştur, temelsizdir.
    HAK VERILMEZ, ALINIR
    Allah, âlemlerin Rabbidir; O, Rahmân ve Rahîmdir. Kullarına büyük merhametinden
    dolayı, onlara sayılmayacak nimetler vermiştir. Bu nimetlerin bir
    kısmına temel insan hakları denir. Bunlar, din emniyeti, nefis emniyeti/can
    güvenliği, akıl emniyeti, nesil emniyeti, mal emniyetidir. İslâm, her insanın
    onurunu, namusunu, özgürlüğünü, dinini, malını, canını, geçimini ve işini
    garanti altına alır. Bütün insanlar, doğuştan bu haklara sahiptir; bu hakları
    yaratıcıları Allah vermiştir, kimsenin bu hakları insanın elinden almaya hakkı
    yoktur.
    ≈ 781 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    İslâm’ın dışındaki bütün beşerî düzenler, bu hakların bir kısmını insanlara
    lutfediyor gözükürken, kendi çıkarlarını zedelediğini düşündükleri nice hakları
    gasbetmektedirler. O yüzden İslâm’ın dışındaki tüm düzenler ve dünya
    görüşleri zulüm; bunları uygulayanlar da zâlimdir. “Allah’ın indirdiği (hükümler)
    ile hükmetmeyenler, zâlimlerin ta kendileridir.”2451 Totaliter rejimlerde
    kişilere ve gruplara verilecek, tanınacak hakların belirleyicileri, iktidarı elinde
    bulunduranlardır. Onların lutfedip verdikleri alınır ve kullanılır, vermedikleri ise
    talep bile edilemez. Demokrasilerde ise, haklar, kanunlarla verilir, kanunlar
    da halkın irâdesine dayanır.
    Hakk’ın değil de; halkın irâdesine dayanan sistemin Hak düzeni olamayacağı
    bir tarafa, iddia edildiği gibi, kanunların yapılışında olsun, işleyiş ve uygulanışında
    olsun halk iradesinin dışında güçler devreye girmektedir. Kurtlar
    sofrasında dişini gösterecek kadar gücü olanlar hak alırken, diğerleri avuçlarını
    yalarlar. Silâhı, sermayeyi, medyayı, locaları, örgütleri ve iktidarı elinde
    tutanlar, aralarında uzlaşarak haklarını (hak etmediklerini) alırken, bunlardan
    mahrum olanlar açıkta kalmaktadır. Demokrasilerde de, faşizan ve totaliter
    rejimlerde de olduğu gibi hak verilmemekte, gücü olanlar tarafından alınmaktadır.
    Zulüm yönüyle temelde beşerî düzenler arasında bir fark yoktur;
    sadece hakları paylaşan sınıflar, zâlim ve sömürücü gruplar değişmektedir.
    Uluslararası sözleşmelerde de bir insan hakkı olarak kabul gören
    “vicdani ret” hakkı Avrupalılara, anarşistlere, Yehova Şahitlerine
    verilen haktır. Müslümanlar hiçbir hakka lâyık görülmez. Kâğıt
    üzerinde kalan, insanları susturmaya ve kandırmaya yarayan bazı anayasal
    haklar, uluslararası haklar, insan hakları evrensel bildirileri, insan hakları kurumları...
    koyunları belirli istikamete sürmek için çobanın elinde tutarak sadece
    göstermekle yetindiği otlara benzemektedir. Medyanın haktan hukuktan
    bahsetmesi, bazılarının nutukları, insan hakları savunucuları(!) da kaval
    çalan çobanlar, çoban yardımcıları ve işbirlikçileri.
    “İnsanların, inanç hürriyetleri sınırlandırılamaz, herkesin inandığı gibi yaşama
    hakkı vardır, herkesin okuma hakkı ve hürriyeti vardır...” anayasalarda
    buna benzer daha nice madde vardır ki, haksızlık/zulüm hak maskesi taksın.
    Uygulamalar ise... Başörtüsü ile okumak isteyen, ya da öğretmenlik, doktorluk...
    yapmak isteyen kızların durumu bile örnek olarak yeter. Ama egemen
    2451 5/Mâide, 45
    ≈ 782 ≈
    Ahmed Kalka n
    güçler (medya, kapitalist sermaye, bürokratlar ve iktidar) benimsemiş olsa,
    bunları hak kabul etseydi, başörtülü bayanların kamu haklarından veya öğrenim
    haklarından mahrum kalmaları söz konusu olmazdı. Hak anlayışı ve
    hakkın hâkimiyeti en azından bu konuda farklı olurdu.
    Güçlülerin insafa gelip müslüman halka haklarını vermelerini bekleyenler,
    cehennemde köşk bekleyenler gibidir. “Hukuk devletinin kurumları hakları
    korur, demokrasi, halkın yönetimidir, mahkemeler, hâkimler, kanunlar...” mı?
    Güldürmeyin insanı. Bunlar, haksızlıkların emniyet sibobudur, barajlarıdır. İç
    ve dış hukuk konusunda yine yukarıda sayılan grupların hevâ ve istekleri söz
    konusudur. Demokrasiler dâhil, bütün beşerî düzenlerde, etkili ve yetkili kimseler,
    insanların haklarını kendi hevâlarıyla kanunlaştırmışlar, bunun dışında
    kimsenin bir hakkını kabul etmeyecek düzenleme ve yasaklar koymuşlardır;
    Bu da yetmemiş, eski müşrikler gibi acıktıklarında elleriyle yapmış oldukları
    helvadan kanunları/putları yiyivermişlerdir. Doymayan iştah sahibi oldukları
    ve helvayı da çok sevdikleri bilinirse, kendiliğinden bunun sona ereceğini
    beklemek, kıyameti beklemektir.
    İnsanı en iyi tanıyan Rabbimiz, insana hiçbir ideolojinin veremeyeceği gerçek
    haklarını vermiştir; kadın-erkek, Arap-Acem, beyaz-zenci, yönetici-yönetilen,
    zengin-fakir, soylu-garip... gibi ayrımların tümünü reddederek. Kula
    kulluğun her çeşidini, tahakküm, zulüm ve sömürüyü yasaklayan Rabbimiz,
    kul hakkını ihlâl etmeyi af kapsamı dışında tutmuş, insanı yaratıklar içinde
    en yüce mevkiye yerleştirmiştir. O yüzden, Allah’ın hudûdunu korumadan,
    şeriatın emir ve yasaklarını dikkate almadan, Kur’an ahlâkını tatbik etmeden
    insan haklarını, kul hakkını savunmak, demogoji yapmaktan, yapılan zulümleri
    maskelemekten öte bir anlam ifade etmeyecektir. Unutulmamalıdır ki,
    “hudûdullah” korunmadan “hukukunnâs” korunamaz.
    Allah’ın verdiği hakları, müslümanlardan ve mazlum tüm insanlardan almaya
    kimsenin hakkı yoktur. Ama, mazlumların dilenerek haklarını geri alabildiklerini
    tarih kaydetmez. Hakları Allah vermiştir. Beşer, hakkın tanımında
    Hakk’ı ölçü kabul etmediği müddetçe hakları hak sahibine dağıtamaz/dağıtmaz.
    Hak verilmez, alınır. Zâlimlerden hakkı, söke söke almak istiyorsak,
    Hakk’ın emri doğrultusunda cihad, hem hakkımız hem görevimizdir.
    İslâm, her insanın onurunu, nâmusunu, özgürlüğünü, dinini, malını, canını,
    geçimini ve işini garanti altına alır. İslâm, insan hakları konusunda hâlâ
    ≈ 783 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    ulaşılamaz durumdadır. İnsanî kardeşlik prensibine yer verir. Irkçılığı ve takvânın
    dışında üstünlük anlayışlarını reddeder. İslâm’ın emir ve yasakları, hükümleri,
    ibâdetleri, ceza anlayışı... eşitliği ispat etmektedir. Diğer düzenlerde
    bu denli eşitlik teoride bile yoktur. Ama eşitlik adına adâletsizliğe de göz
    yummaz. İslâm, kadın-erkek eşitliği diyerek cinsel farklılıkların gözardı edilip
    istismar edilmesine, insanların sömürülüp zulmedilmesine yol açacak aşırılıklara
    da geçit vermez.
    İman’ın filolojik açıdan iki anlamı vardır: Başkalarına güven vermek ve
    güven içinde olmak. İman sahibi kişi, yani mü’min, hem inandığı gücün sağladığı
    güvenin içinde emin olan; hem de kendisi başkalarına güven veren
    demektir. Allah’ın buyruklarını yerine getirerek, O’nun güven çemberine giren
    mü’min, içinde yaşadığı toplumda da güvenilen, kendisinin sahip olduğu
    her şeyi emanet olarak kabul eden ve hiçbir emanete asla ihanet etmeyen
    kimsedir, öyle olmalıdır. İslâm, her şeyden önce, kendi bağlılarını, her konuda
    ve her konumda Allah’tan korkan, O’na vereceği hesaba hazırlanan,
    sahip olduğu nimetlere sınav bilinciyle bakan ve o nimetleri başkalarıyla paylaşmaya
    çalışan inançla eğitir.
    İslâm’ın dışındaki rejimler anlamında câhiliye ise; insan hakları, hümanizm,
    özgürlük gibi içini boşalttığı sloganlar altında insana çeşitli yönlerden
    zulmetmekte, bireysel ve sosyal adalete ters uygulamalarla yeryüzünde fesat
    üretmektedir. İslâm’ın yaşanmadığı, câhiliyyenin hâkim olduğu yerlerde
    ise emniyet/güven yoktur! Bugün insanlık câhiliye egemenliğinde böylesine
    haksızlık ve adâletsizliği küresel biçimde yaşamaktadır.
    Bazı çevreler, yani laiklik ve Kemalizm dinine mensup olanlar, bu yapılanın
    gayet doğal ve doğru olduğunu, bizim istediğimiz İslâmî bir sistem
    olmuş olsa, tersinden aynısını bizim de yapacağımızı ileri sürebilirler. Hayır,
    bu yapılanlar hiçbir özgür vicdanın kabul edemeyeceği bir köleleştirme,
    başka dinden hiçbir şahsın kabul edemeyeceği dinî baskı ve dayatmadan
    ibarettir. Tâğutların, Atatürk ilkelerine uygun olarak kendi hevâlarından kanun
    ve hükümler çıkarıp insanlara dayattıkları bu tür despot yönetim yerine,
    Allah’ın indirdikleri hâkim olsaydı, böyle İslâmî bir yönetimde kesinlikle biz
    Müslümanlar dinimizi başkalarına zorla uygulatma yoluna gitmezdik. İnsanlar
    hangi dini özgürce seçiyorsa o dini rahatlıkla öğrenip uygulayabilecekleri
    ortamlar hazırlamak zorunluluğu hissederdik. Tabii ki, okullarımızda, radyo
    ve tv. programlarımızda kendi dinimizi tebliğ ederiz, ama başka dinden hiç
    ≈ 784 ≈
    Ahmed Kalka n
    kimseyi bizim gibi ibadete zorlamayız. “sizin dininiz size, benim dinim bana”
    der, onların taptıklarına ibâdet etmeyip, onların da bizim ibadet ettiğimiz zâta
    kulluk yapmayacaklarını kendi dinlerinin gereği kabul ederiz. Etmek zorundayız.
    Çünkü Kur’an bunu emrediyor, dinde ikrâhın/zorlamanın olamayacağını
    vurguluyor. Biz, dinimizi uygun olan ortamlarda açık ve net şekilde tebliğ
    ederiz, başkalarının dinine sövmeyiz. Kendimizin Müslümanlığı tümüyle yaşama
    hakkımız olduğu gibi, başkalarının da kendi dinlerinin gereklerini yerine
    getirmelerine kesinlikle müdâhale etmeyiz. Tebliğ ettiğimiz dinimizin adını
    net olarak koyar, insanları net olarak ona dâvet ederiz. Çünkü bizim dinimiz,
    sonucuna katlanmak kaydıyla her insana istediği dini seçme ve o dine göre
    yaşama özgürlüğü vermiştir.
    Bir müslümanın, İslâmî olan bir otoriteye (ülü’l-emr, halife, İslâm Devlet
    Başkanı) itaati bile sınırlıdır, kayıt ve şarta tâbidir. Ancak, meşrû alanda,
    Kur’an’a ve Sünnete uygun hususlarda itaat edilir. Allah’a isyan edenin hakkı,
    kendisine isyan edilmesidir.”Allah’a isyan konusunda yaratılmışlara itaat
    edilmez.” 2452
    Hz. Peygamber’e “cihadın hangisi efdaldir?” diye sorulunca: “Zâlim sultana
    karşı hakkı söylemektir.” 2453
    Tirmizî’nin bir rivayeti şöyle: “Benden sonra bir kısım (kötü) emîrler başınıza
    geçecek. Kim onlarla hemhâl olur, onların yalanlarını tasdik eder
    ve zülumlerinde onlara yardımcı olursa o benden değildir, ben de ondan
    değilim. Böyleleri cennette Havz-ı Kevser’in başında benimle buluşamaz
    da. Her kim onlarla hemhâl olmaz, zulümlerinde onlara yardımcı olmaz,
    yalanlarını da tasdik etmezse o bendendir, ben de ondanım. O, benimle
    Havz-ı Kevser’in başında buluşacaktır.” 2454
    “Müslüman bir kimseye, kendisine ma’siyet (Allah’a isyan, günah hususlar)
    emredilmediği müddetçe, hoşlandığı ve hoşlanmadığı (her) hususta
    (İslâm devleti yöneticisini) dinleyip ona itaat etmesi gerekir. Eğer
    ma’siyet emredilirse, ne dinlemek vardır, ne de itaat!” 2455
    2452 Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839; Ahmed bin Hanbel, 5/301, hadis no: 3790; İbn
    Mâce, Cihad 40, hadis no: 2865
    2453 Ahmed bin Hanbel, 5/251; İbn Mâce, Fiten 20, hadis no: 4011-4012; Tirmizî, Fiten 13,
    hadis no: 2175; Ebû Dâvud, Melâhim 17
    2454 Tirmizî; İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 2/276-302
    2455 Buhârî, Ahkâm 4, Cihad 108; Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839; Tirmizî, Cihad 29,
    hadis no: 1708; Ebû Dâvud, Cihad 86, h. no: 2626; Nesâî, Bey’at 34, h. no: 7 -160-; İbn
    Mâce, Cihad 40, hadis no: 2864; Ahmed bin Hanbel, 6/111
    ≈ 785 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    Haksızlığa karşı insanî ve İslâmî hakkına sahip çıkmak olarak anlıyorum.
    Müslümanca bir tavır, izzetli, vakarlı, çığır açan bir tavır. Aslında, sıradan her
    mü’minin yapması gereken bir tavır olduğu halde, diğer muvahhid mü’minlerin
    bu doğal görevlerini yapmamaları sebebiyle büyük bir kahramanlık gibi
    gözüküyor. Sıradan bir mü’mince davranış, ama ihmal edilen bir görevin ilk
    uygulanması yönüyle çığır açma sevabına gireceği, bu izi takip edenlerin
    sevaplarına ortak olacağı umulur. Bir hadis rivâyeti şöyledir: “İslâm’da iyi bir
    çığır açan kimseye, bunun sevabı vardır. O çığırda yürüyenlerin sevabından
    da kendisine verilir. Fakat onların sevabından hiçbir şey noksanlaşmaz.
    Kim de İslâm’da kötü bir çığır açarsa, o kişiye onun günahı vardır.
    O kötü çığırda yürüyenlerin günahından da ona pay ayırılır. Fakat onların
    günahından da hiçbir şey noksanlaşmaz.” 2456
    Askerlik, içinde yaşadığı rejimi korumak amacıyla yapılan görevlerin adıdır.
    Bu eylemi yapana da asker denir. Bir kimse, İslâm için, İslâm devleti/rejimi
    için askerlik yapıyorsa, “Müslüman” ismini ve hükmünü hak eder. Küfür
    sistemi için askerlik yapıyorsa… “İman edenler Allah yolunda savaşırlar.
    Kâfirler ise tâğut yolunda savaşırlar.”2457
    Mü’min sayılmak için tâğutu (tüm kurum ve kurallarıyla birlikte) inkâr etmek
    zorunda olan2458 bir kimse, tâğûtî sistem için, onu korumak ve kollamak,
    rejimin düşmanlarıyla savaşmak amacıyla askerlik yapıyorsa, tâğûtun askeri
    sayılır. Tâğûtî düzenlerin kurumsallaştırdığı askerlik teşkilatı; tâğûtî rejimleri
    ayakta tutan en büyük direklerden birisidir; tâğût ve düzen bu askerî güçle
    ayakta durabilmektedir. Burada askere istemeden de giden mü’minleri aceleci
    bir yaklaşımla tekfir etme gibi bir suçu işlemek de doğru değildir. Müstaz’af
    mü’minlerin başka çıkış yolu bulamadığı halde askere gitmek zorunda
    kaldığı halde Müslüman kalabilmesi için gerekli şartlar vardır: Tâğuta hizmet
    niyeti taşımaması, orada işlenmesi muhtemel olan şirk, küfür ve haramları ve
    bunlardan kendisini nasıl koruyacağını bilmesi, küfür olan söz, düşünce ve
    amellerinden kendini koruması, onlara hiçbir konuda velâyet hakkı vermemesi,
    İslâm’ın temel inanç ve esaslarından tâviz vermemesi gerekir.
    “İman edenler Allah yolunda savaşırlar; kâfirler ise tâğut yolunda savaşırlar.”
    2459 Mü’minlerin tâğuta mutlak itaatleri, yani onlara kulluk yapmaları
    2456 Müslim, Zekât 69; Nesâî, Zekât 64
    2457 4/Nisâ, 76
    2458 2/Bakara, 256; 4/Nisâ, 60
    2459 4/Nisâ, 76
    ≈ 786 ≈
    Ahmed Kalka n
    Kur’an’la yasaklanmış ve onları reddedip inkâr etmeleri emredilmiştir.
    Onların gönüllü askeri olmaları küfürdür. Kim, gönül rızasıyla, isteyerek,
    seve seve kâfirlere askerlik yaparsa kâfir olur.
    Ancak, istemeyerek askerlik yapmak zorunda bırakılanlar (eğer askerlik
    yaparken yemin etmezler, marşlarda ve derslerde küfür kelimelerini söylemezlerse)
    tekfir edilmemelidir.
    “Mü’minler mü’minleri bırakıp da, kâfirleri dost ve idareci edinmesinler.
    Kim bunu yaparsa, ona Allah’tan hiçbir şey (yardım) yoktur. Onlardan
    gelebilecek bir tehlikeden dolayı sakınmış olmanız hâriç. Allah size, asıl
    kendisinden korkmanızı emrediyor. Nihayet gidiş de ancak Onadır.” 2460
    Hz. Peygamber, bir rivâyette; “Şüphesiz Allah, ümmetimden hata, unutma
    ve üzerine zorlandıkları şeyin hükmünü kaldırmıştır”2461 buyurmuştur.
    Bu nasslar ışığında diyebiliriz ki; Bir mü’min, askerlik yapmamak için
    elinden gelen imkânları kullanacaktır. Eğer başka hiçbir yol bulamadıysa,
    kerhen (istemeye istemeye), zorla askere götürülmesinde kendisi için tekfir
    edilecek bir durum olmaz. Bu durum, aynen bazı mü’minlerin hapse atılmasına
    benzer. Nasıl hapiste yatmak küfür kabul edilmezse, aynı şekilde kişinin
    haksız yere hapse atılır gibi, belirli yaşa geldiğinde askere atılması (alınması)
    da (orada küfür olan davranış ve sözlerden sakındığı müddetçe) küfür sayılmaz.
    Bu durum, ruhsattır ve mü’minlerin güçlerinin yetmemesiyle ilgilidir.
    Azimet ise, her ne pahasına olursa olsun askere gitmemektir. Buna gücü
    yeten insan, övgüye lâyıktır. Ama bunu her mü’minin yapmasının istenmesi
    doğru değildir. Askere gitmemek için gücü yetmeyip mecburen gitmek
    zorunda kalanlara anlayışla bakmak gerekir. İslâm, sadece kahramanların
    dini değil, aynı zamanda bedevilerin, zayıf ve güçsüzlerin de dinidir. “Allah
    her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar. Allah, kimseye
    kaldıramayacağı yükü yüklemez.”2462 “Allah sizin için kolaylık diler, zorluk
    dilemez.”2463
    2460 3/Âl-i İmrân, 28
    2461 Buhârî, Talâk 11, İlim 44, Şurût 12, Enbiyâ 27
    2462 2/Bakara, 286
    2463 2/Bakara, 185
    ≈ 787 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    Elbette, kâfirler safında mü’minlere karşı savaşmak, savaşa katılmak
    farklıdır. Hiçbir mü’min kâfirler safında savaşamaz. Tâğutlar safında savaşmak
    küfürdür. 2464
    Askerlik; belli bir sistemi muhâfaza ve müdâfaa etmek amacıyla yapılan
    eylemin adı, bunu yapan da asker olduğuna göre; bir Müslüman tâğûtî
    sistemi korumak amacıyla tâğûtun askerî teşkilatına katılmışsa elbetteki o
    da tâğûtun askeri olmuştur. Ama tâğûti sistemi muhâfazâ ve müdâfâ etmek
    amacıyla değil, bir an önce onların zulmünden kurtulmayı düşünerek
    askere giden ve onu küfre düşürecek durumlardan hiçbirini yapmayan bir
    Müslüman, elbette böyle yaparak yine de Müslüman kalabilir ve tâğûtun
    askeri sayılmaz. Bu söylenen şeyler zor olmasına rağmen imkânsız şeyler
    değildir. Bu sebeple tâğûti sistemde her askere giden müslümana, “tâğûtun
    askeri oldun” denilmez. O halde tâğûti düzende askere gitmek bizatihi küfür
    olmayıp, orada işlenmesi muhtemel olan ameller, söylemler veya inançlar
    sebebiyle küfür olur. Tâğûtun askeri olmak ise bizatihi küfürdür.
    “Hatırlayın o zamanı ki, sizi Fir’avn’ın soyundan (onun taraftarlarından)
    kurtardık...” 2465; “...Firavun taraftarlarını denizde boğduk. 2466Bu âyetlerde
    geçen Firavun’un ehli/yakın çevresi konusunda Elmalılı şu açıklamaları yapar:
    “Âl” kelimesi, başlıca şan ve şöhret sahiplerine denir. Âl-i Firavun, Firavun’un
    dininin ehli, kavmi ve özellikle tâbileri (askerleri) ve köleleri demektir.
    Âyette “Firavun’dan kurtarmıştık”denilmeyip de “Firavun’un âlinden (soyundan
    ve taraftarlarından) kurtarmıştık” buyrulmasında önemli bir nükte
    anlaşılıyor ki, bununla yapılan zulümlerin temsilcisi Firavun ise de, bunda
    asıl sorumluluğun ondan daha çok ona uyanlara ait olduğu ifade edilmiştir.
    Çünkü Firavun, yaptıklarını bunların eli ve bunların hizmeti ile yapmıştır. Yine,
    devamındaki âyette “Âl-i Firavnı/Firavun taraftarlarını denizde boğduk.”2467
    buyrulur. Firavun’un boğulması bu âyette açıkça beyan edilmemiş ve yukarıda
    geçtiği şekilde, asıl Firavun ehlinin cezası gösterilmiş ve Firavun da
    bunların içine dâhil edilmiştir. Başka âyetler, Firavun ve taraftarlarının boğulmasını
    daha fazla açıklar.” 2468
    2464 4/Nisâ, 76
    2465 2/Bakara, 49
    2466 2/Bakara, 50
    2467 2/Bakara, 50
    2468 Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, c. 1, s. 294, 296
    ≈ 788 ≈
    Ahmed Kalka n
    “Âl-i Firavun” hem Firavun’un ailesinden olan kişileri, hem de ülkenin yönetici
    sınıfına mensup olan kimseleri ihtivâ eder.2469 Bakara sûresi 49 ve 50.
    âyetlerde işlenen bu zâlimce fiilin, Firavun ehline nisbet edilme sebebi -onun
    emriyle ve onun otoritesinden güç alarak- bu işi bizzat yapmalarından ve
    doğrudan bu fiili işleyen kimsenin yaptığı bu işinden dolayı sorumlu tutulacağının
    bilinmesi içindir. Taberî der ki: İfadenin bu şekilde olması şunu gerektirir:
    Bir zâlim, birisine herhangi bir kişiyi öldürme emrini verse, emrolunan kişi
    de o şahsı öldürse, öldüren kişi bundan sorumlu tutulur. Zâlim ile katil birlikte
    öldürülürler. Zâlim emir verdiği için katil de fiilen bu işi yaptığı için öldürülür.
    Bu görüş, en-Nehâî’nin görüşüdür, İmam Şâfiî ve Mâlik’in görüşüdür. İmam
    Şâfii der ki: Hükümdar, bir kimseye birisini öldürme emrini verse, emrolunan
    kişi de hükümdarın öldürme emrini haksızca verdiğini bilse, emri yerine getirene
    de hükümdara da birlikte kısas uygulanır. 2470
    Kur’an-ı Kerim’de çeşitli âyetlerin, Firavun’u fert olarak ele almaktan çok
    onu erkânıyla birlikte zikretmesi dikkat çekicidir. Birçok âyette Firavun’un
    ailesi (âl-i Fir’avn), avanesi (mele’), kavmi ve askerleriyle (cünûd) birlikte anılması,
    onun tek bir kişi olmaktan ziyade, bir sembol olarak takdim edildiğini
    göstermektedir. Kur’an, Firavun’un en önemli suç ortağı olarak onun askerlerinden/
    cunûdundan birçok âyette 2471 bahseder. Hz. Mûsâ, insanlık tarihinde
    hak, adalet ve sağduyuyu temsil eden nübüvvet zincirinin bir halkasını
    oluştururken Firavun da, Karun, Hâmân ve askerleri bunun karşısında yer
    alan bir zihniyeti temsil etmektedirler.
    Kur’an’da Hz. Mûsâ ve döneminden, Firavun ve çevresinden uzunca
    bahsedilmesi, hak-bâtıl mücadelesinde baş örneklik oluşturmasıyla ve evrensel
    İlâhî kanunlara, toplumsal sünnetlere numune olmasıyla ilgilidir. Mûsâ
    ve Hârun hak dâvâyı temsil ettikleri gibi, karşı cephenin tüm elemanları da
    mevcuttur bu yapıda.
    Tarihî kişiliklerinden çok, sembol karakterleri oluşturur Firavun, Hâman,
    Karun, Bel’am, Sâmirî, hatta yahudileşme süreciyle benî İsrâil. Firavun, zâlim
    yöneticiye örnektir, tuğyan ve ifsâdın sembol kişisidir. Hâmân, zâlim yönetimin
    bürokrat ve askerî yetkililerine örnek şahsiyettir. Cünûd: Firavun’un
    askerleri, ajanları ve polislerinin; Karun da, mal ve servet düşkünü emperyalist
    ve kapitalist para babalarının sembolüdür. Allah ve Peygamber adıyla
    2469 Mevdûdi, Tefhimu’l Kur’an, c. 1, s. 75
    2470 Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l Kur’an, c. 2, s. 79
    2471 10/Yunus, 90; 20/Tâhâ, 28/Kasas, 6, 8, 39, 40; 51/Zâriyât, 40
    ≈ 789 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    insanları aldatmayı da Bel’am ve Sâmiri temsil etmektedir. Bunlar, zulmün
    duayenleridir. Kur’an, başta bunlara ve yardımcılarına “âl-i Fir’avn” ve “mele-i
    Fir’avn” demektedir. Bütün bunlar, her tarih kesitinde ve her toplum kesiminde
    ortaya çıkan zâlimlerin ortak ve örnek isimleri olmuştur.
    “O (Firavun) ve askerleri, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve
    gerçekten Bize döndürülmeyeceklerini sandılar. Biz de onu ve askerlerini
    yakalayıp denize atıverdik. Bir bak, zâlimlerin sonu nasıl oldu? Onları ateşe
    çağıran öncüler kıldık. Kıyâmet günü onlar yardım görmeyeceklerdir.
    Bu dünyada arkalarına lânet taktık. Onlar, Kıyâmet gününde de kötülenmişler
    arasındadır.” 2472
    “Şüphesiz Firavun ile Hâmân ve askerleri yanılıyor, yanlış yapıyorlardı.”
    2473
    Kur’an’a baktığımızda, Firavun ve çevresi arasında organizeli bir uyum
    görürüz. Bu, davranış ve yaşayışta birlikte olmanın ve bir diğerine ayak uydurmanın
    ötesinde “uyarlanma” ürünü bir uyum, danışıklı bir uyumdur. Tepede
    oturuyor olmasına karşın Firavun, bu çevresi içinde kendince kararlar alıp
    uygulayan ve diğerlerini de kendine uydurmak ve karşı çıkmaktan alıkoymak
    üzere “baskı” altında tutan bir ceberut olarak gözükmez. Öyle ki, en küçüğünden
    en büyüğüne dek yapılan işlerin hemen hemen tümü bu mele’nin/
    çevrenin sözbirliği ve işbirliği ile gerçekleştirilir; neredeyse Firavun, yaptıkları
    ve yapacakları için onlardan “onay” alır. Görünen bir Firavun saltanatı olmakla
    birlikte, gerçek olan Mısır’da bir firavunlar saltanatının bulunduğudur.
    Nemrud’da gözlenen “tek adam” imajı, Firavun için pek sözkonusu değildir;
    Bu tarafıyla Firavun idaresi, günümüzdeki demokrasi yönetimine benzetilebilir.
    Firavun, tüm yetkiyi kendinde toplayan diktatörlerden çok, meclisinin ve
    kanunlarının kararlarını uygulayan basbayağı bir demokrat kişiliktir. Oradaki
    mele’in yerini üyelerinin şeklen birbiriyle uyumlu gözüktüğü günümüzdeki
    meclisler almış, sihirbazların yerini de medya. Karun’un yerini kartel ve holdingler,
    Hâmân’ın yerini de rütbeli subaylar ve üst kademe bürokratları; anlayacağımız
    Firavunî yönetim cephesinde yeni bir şey yok.
    Hz. Musa ve Hârun, diğer peygamberlerin aksine, Firavun kavmine değil;
    Firavun’a ve Firavun’un mele’ine/erkânına gönderilir. Bu erkân arasında
    Hâmân’ı, Karun’u ve bunların sahip bulunduğu askerleri sayabiliriz. Doğal
    2472 28/Kasas, 39-42
    2473 28/Kasas, 8
    ≈ 790 ≈
    Ahmed Kalka n
    olarak bir de “aile” vardır. Kur’an’ın “Firavun ve erkânının kendilerine kötülük
    etmelerinden korktukları için, kavminin bir kısım gençleri dışında, kimse
    Musa’ya inanmamıştı”2474mealindeki âyetinde gözlemlediğimiz bu çevre,
    öylesine etkin ki, Hz. Mûsâ ile tartışması sırasında Firavun, onlara dönerek
    “ne buyurursunuz?” diye sorma gereğini duymakta ve gösterdikleri önlemleri
    uygulamaya koymaktan da geri kalmamaktadır. Büyücülerin İslâm’ı
    kabullenmeleri üzerine İsrâiloğullarının Mısır’dan çıkmaları için izin vermeye
    niyetlenen Firavun’a, bu çevre “Mûsâ ve kavmini yeryüzünde bozgunculuk
    yapsınlar, seni ve tanrılarını bıraksınlar diye mi koyuveriyorsun?” sözleri ile
    karşı çıkınca, karar hemen değişebilmekte ve öneriler doğrultusunda “oğulları
    öldürüp kızlarını alıkoymak” türünden bir uygulama başlatılmaktadır.
    Firavun ailesinden olan gizli mü’min ile Firavun’un yanında değeri büyük
    olan eşi Asiye’nin, imanlarının açığa çıkması üzerine şehid edilmiş olmaları
    ise, bu mele’nin (güncel deyimle etkili ve yetkili çevrenin, egemen güçlerin),
    aileden daha güçlü, daha baskın ve Firavun nezdinde daha sayılır olduğunu
    göstermesi açısından önemli bir noktadır.
    Dâru’l-İslâm; “Müslümanların idâre ve hâkimiyetleri altındaki yerdir.”2475
    Üzerinde İslâm’ın hâkim olduğu yerleri (dâru’l-İslâm’ı) her türlü tehdit ve tehlikeden
    korumaya çalışmak şarttır. Çünkü orada yaşayan İslâm toplumunun
    mal, can ve ırzını koruma, selîm aklını ve fıtratını muhâfaza edecek tedbirler
    alma, din ve vicdan özgürlüğünün devamını sağlama ile eş değerdedir.
    Elbette İslâm’da vatanın korunması ve bunun için insanların sorumluluk
    yüklenmesi gerekli bir iştir, farzdır. Ama vatan neresidir? Vatan İslâm’ın hâkim
    olduğu yerdir. Bu ülke ise İslâm’ın dışlandığı, Allah’ın hükmüyle hükmedilmeyen,
    şirkin egemen olduğu bir ülkedir. Bu durumda bu sisteme inanmayan
    insanların sistemin muhâfazası için silah altına alınması saçma ve
    haksız bir iş olmaktadır.
    İslâm devletinde gayri müslimlere askerlik zorunluluğu yoktur. Laik veya
    liberal geçinen rejimlerin de Müslümanlara zorla askerlik yaptırmaları kabul
    edilemez.
    Bulunduğumuz konumda yaşamakla ve yansıtmakla
    mükellef olduğumuz
    Rabbânî tavırlar, güç yetireceğimiz tavırlardır. Câhilî sistemlerin empoze
    2474 10/Yûnus, 83
    2475 es-Serahsî, el-Mebsût, X,81, Şerhu’s-Siyer, IV,1253
    ≈ 791 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    ettiği
    güç anlayışı ile “Bunlara gücümüz yetmez” demek,
    câhilî bir mâzeretle
    Rabbânî bir yoldan çıkmak demektir. Çünkü bizlere bu tavırları yükleyen
    şânı yüce Rabbimiz “Allah hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez”
    2476 hükmü ile, bulunduğumuz
    konumda bizlere yüklenen tavırların,
    güç yetirebileceğimiz tavırlar olduğunu beyan etmektedir.
    Müslümanlar, hangi coğrafyada yaşarlarsa yaşasınlar, dünyadaki bütün
    Müslümanlar esas itibarıyla bir tek millet/ümmet teşkil ederler. Bir müslümanı
    bağlayan hukuk, içinde yaşadığı devlete “vatandaşlık” değil; Allah’ın
    hükmüne tâbi olmak, yani O’na, yalnız O’na “kulluk”tur.
    “Vatan sevgisi”, cennet sevgisi demektir. Müslümanın esas vatanı, ana
    vatanı, baba ocağı orasıdır. Babamız Âdem ve anamız Havvâ, ilk olarak orayı
    vatan edinmişlerdi ve esas gideceğimiz yer, hazırlandığımız ve yatırımlarımızı
    yaptığımız mekân orasıdır. Dünyanın hiçbir yeri bizim gerçek vatanımız
    olamaz, burada misafiriz, yolcuyuz. Kaldı ki hiçbirimiz doğacağımız yeri
    kendimiz seçmedik. Her insan için doğduğu yer kutsal sayılınca, her insana
    göre kutsal olan da değişecek, aralarındaki üstünlük de göreceli olacaktır.
    Ölçü, insanın kendisi olursa, İlâhî ölçüleri kendi sübjektif ölçülerine göre tahrif
    eder.
    ARZIN/ÜLKE TOPRAKLARININ KUTSALLAŞTIRILIP PUTLAŞTIRILMASI
    Bir insan, belli bir yerde değil; tüm yeryüzünde halife olması için yaratılmıştır.
    İslâm’ı, bulunduğu yerde yaşayıp oraya hâkim kılmak için çalıştığı gibi,
    dünyanın ulaşabildiği her tarafına da götürme zorunluluğu vardır. Bir insan,
    doğacağı yeri seçme hakkına sahip olmadığından, tercihinde olmayan bir
    konudan dolayı ne ayıplanır, ne de şereflenir. Allah, bizi bu topraklarda değil
    de; çok farklı hatta sevmediğimiz bir yerde dünyaya getirebilirdi; diğer
    insanların oralarda dünyaya gelmesi gibi. O zaman o yaratıldığımız yerin mi,
    yoksa şimdi yaşadığımız yerin mi kutsal olması gerekecekti? Müslüman için
    tüm arz Allah’ın mülküdür. Hepsi aynı değerdedir. Bir yerin fazileti, orada
    inanılıp uygulanan inançla ilgili olmalıdır. Toprak, üstünde yaşayan insanların
    inançlarıyla bütün olarak değerlendirilmelidir. Bu arada nice insanın hadis
    diye ileri sürdüğü “Hubbu’l vatan mine’l îman (Vatan sevgisi imandandır)”
    2476 2/Bakara, 286
    ≈ 792 ≈
    Ahmed Kalka n
    ifadesinin hadis olmadığını, mevzû/uydurma olduğunu söyleyelim.2477 İnsanın
    ırkına, doğduğu yere göre bir toprak parçasına kutsallık atfetmesi, Allah
    için değil de; o toprak parçası için ölümü göze alabilecek hale gelmesi, vatanın
    -üzerinde hangi hükümlerin uygulandığına bakılmadan- yüceltilmesi bu
    açıdan değerlendirilmelidir. Vatan kelimesi Kur’an’da geçmez. İslâmî açıdan
    yurt veya vatan “dâr” kelimesiyle ifade edilir. İslâm toplumunun yaşadığı ve
    hâkim olduğu yerler için klasik ve meşhur değerlendirmeye göre “dâru’l-İslâm”
    kabul edilirken; müslümanların idâre ve hâkimiyetleri altında olmayan,
    câhiliyye toplumunun yaşadığı yerler ise İslâm vatanı sayılmaz. İslâm’laşması
    gereken yerdir orası. Eğer bir kimse, yaşadığı ülkede İslâmî inancını, tevhidî
    duruşunu ve dinini yaşama hürriyetini kaybetmişse; gücü yetiyorsa cihad
    ederek bu temel haklarını yerli veya yabancı işgalcilerden geri alması gerekir.
    Cihadın Kur’an’da ve Sünnette çok büyük önemi vardır.
    Ayrıca, içinde Kâbe’nin bulunmasından dolayı müslüman açısından dünyanın
    en kutsal yeri sayılmaya müsâit olan bir vatanda, Hak Dinin yaşanamadığı
    için oradan hicret eden Rasûlullah ve ashâbının, aynı zamanda
    gerçek vatanları olan Mekke’deki yönetime karşı inanç savaşı yaptıkları unutulmamalıdır.
    Medine için, oradaki hurmaları için savaşan kimsenin mücâdelesinin
    ise Allah için olmadığı, ancak Allah yolunda savaşanların cennetle
    müjdelenen şehitler olabileceğini Rasûlullah’ın hadislerinden öğreniyoruz.
    Kur’an’da iki çeşit yönetici vardır. Biri, hoşlanmadığımız durumlarda bile
    itaat etmek zorunda olduğumuz, Allah’ın indirdiğiyle hükmeden bizden olan
    yönetici, yani “ülü’l-emr.”2478 İkincisi, hiçbir halde itaat edemeyeceğimiz,
    onun iyi taraflarını bile kabul edemeyeceğimiz kötülük odağı, şeytanın siyasal
    versiyonu “tâğut”. İşte bu ikinci yöneticiyi aynı zamanda inkâr etmemiz,
    iyiliklerini örtmemiz iman için şart koşuluyor.2479 Güne kâfirlere ültimatomla
    başlamamız Peygamberimizin sünneti: Her sabah ilk işimiz namaz kılmak.
    Sabah namazının ilk kıldığımız sünnetinin ilk rekâtında Fâtiha’dan sonra “Kâfirûn”
    sûresi okumak sünnettir. Bu sûrede “De ki: ‘Ey kâfirler! Tapmam sizin
    taptıklarınıza… Sizin dininiz size, benim dinim bana!”2480 Günümüzü de
    benzer bilinçle kapatıyoruz: Gece, en son kıldığımız namaz yatsıdan sonra
    2477 Bk. Uydurma Hadisler, Harun Ünal, Mirac Y., c. 1, s. 79-86; Aliyyü’l Kari, Uydurma
    Olduğunda İttifak Edilen Hadisler, İnkılâb Y., s. 126; Sehâvî, Makasıd, s. 183; Suyûtî, ed-
    Düreru’l-Muntesıre, s. 108; Sâğânî, Mevduât, s. 53; Semhudî, Gammaz, s. 60; İbnü’d-
    Deybâ, Temyîz, s. 77, Aliyyu’l-Kari, Kübrâ, s. 189; Aclûnî, Keşfu’l Hafâ, I/413.
    2478 4/Nisâ, 59
    2479 2/Bakara, 256
    2480 109/Kâfirûn, 1, 2, 6
    ≈ 793 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    vitir namazı. Onun da en son rekâtında okuduğumuz kunut duâsı. Bu duada
    “ve nahlau ve netrukü men yefcuruk” diye Allah’a söz veriyoruz. Yani
    diyoruz ki: “(Ey Allahım!) Biz Sana isyan eden (fâsıklık, fâcirlik yapan) kişiyi
    (yönetimden, liderlikten) hal’ edip alaşağı ederiz, onu kendi haline terk
    ederiz.” Nahlau (hal’ ederiz) derken kullandığımız hal’ kelimesi, “ehl-i hal’
    ve’l-akd” denilen yöneticiyi azletme ve yeni bir yönetici atama konusunda
    ehil olan şahısların yaptığı iştir. “Yöneticiyi makamından indirmeye, alaşağı
    etmeye” hal’ etme denir. Ve netrukü: Terk ederiz, onu yardım(cı)sız bırakır,
    onunla ilişkilerimizi keseriz, ona destek olmayız, onu inkâr ederiz. Dikkat edilirse,
    Allah’a isyan eden (fâsıklık, fâcirlik yapan) kişiyi, sadece bu vasıflarıyla
    hal’ etme sözü veren müslüman, yüz binlerce insanı Allah’a isyan etmeye
    sevk eden, onların fâsık ve fâcir, hatta müşrik olmasına zorlayıp yönlendiren
    tâğutlara karşı haydi haydi hal’ etme sözü vermiş olacaktır. İşte, bizim namazımız
    bile tâğutlara bir ültimatom ve onlara karşı nasıl tavır takınacağımıza
    dair bir ahid ve söz verme, bir siyasî bilinçtir.
    “İman edenler Allah yolunda savaşırlar; kâfirler ise tâğut yolunda savaşırlar.”
    2481 Mü’minlerin tâğuta mutlak itaatleri, yani onlara kulluk yapmaları
    Kur’an’la yasaklanmış ve onları reddedip inkâr etmeleri emredilmiştir.
    Onların gönüllü askeri olmaları küfürdür. Kim, gönül rızasıyla, isteyerek,
    seve seve kâfirlere askerlik yaparsa kâfir olur.
    Ancak, istemeyerek askerlik yapmak zorunda bırakılanlar (eğer askerlik
    yaparken yemin etmezler, marşlarda ve derslerde küfür kelimelerini söylemezlerse)
    tekfir edilmemelidir.
    “Mü’minler mü’minleri bırakıp da, kâfirleri dost ve idareci edinmesinler.
    Kim bunu yaparsa, ona Allah’tan hiçbir şey (yardım) yoktur. Onlardan
    gelebilecek bir tehlikeden dolayı sakınmış olmanız hâriç. Allah size, asıl
    kendisinden korkmanızı emrediyor. Nihayet gidiş de ancak Onadır.”2482
    Hz. Peygamber; “Şüphesiz Allah, ümmetimden hata, unutma ve üzerine
    zorlandıkları şeyin hükmünü kaldırmıştır”2483 buyurmuştur.
    Bu nasslar ışığında diyebiliriz ki; Bir mü’min, askerlik yapmamak için elin-
    2481 4/Nisâ, 76
    2482 3/Âl-i İmrân, 28
    2483 Buhârî, Talâk 11, İlim 44, Şurût 12, Enbiyâ 27
    ≈ 794 ≈
    Ahmed Kalka n
    den gelen imkânları kullanacaktır. Rapor alma veya benzeri yolları denemek
    zorundadır. Eğer başka hiçbir yol bulamadıysa, kerhen (istemeye istemeye),
    zorla askere götürülmesinde kendisi için tekfir edilecek bir durum olmaz. Bu
    durum, aynen bazı mü’minlerin hapse atılmasına benzer. Nasıl hapiste yatmak
    küfür kabul edilmezse, aynı şekilde kişinin haksız yere hapse atılır gibi,
    belirli yaşa geldiğinde askere atılması (alınması) da (orada küfür olan davranış
    ve sözlerden sakındığı müddetçe) küfür sayılmaz. Bu durum, ruhsattır ve
    mü’minlerin güçlerinin yetmemesiyle ilgilidir.
    Azimet ise, her ne pahasına olursa olsun askere gitmemektir. Buna gücü
    yeten insan, övgüye lâyıktır. Ama, bunu her mü’minin yapmasının istenmesi
    doğru değildir. Askere gitmemek için gücü yetmeyip mecburen gitmek
    zorunda kalanlara anlayışla bakmak gerekir. İslâm, sadece kahramanların
    dini değil, aynı zamanda bedevilerin, zayıf ve güçsüzlerin de dinidir. “Allah
    her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar. Allah, kimseye
    kaldıramayacağı yükü yüklemez.”2484; “Allah sizin için kolaylık diler, zorluk
    dilemez.” 2485
    Elbette, kâfirler safında mü’minlere karşı savaşmak, savaşa katılmak farklıdır.
    Hiçbir mü’min kâfirler safında savaşamaz. Tâğutlar safında savaşmak
    küfürdür. “İman edenler Allah yolunda savaşırlar; kâfirler ise tâğut yolunda
    savaşırlar.”2486 Mü’minlerin tâğuta mutlak itaatleri, yani onlara kulluk yapmaları
    Kur’an’la yasaklanmış ve onları reddedip inkâr etmeleri emredilmiştir.
    Yolların ayrılış noktasındayız: İnsan, ya tâğuta tâbi olup geçici zevkler peşinde
    koşacak; o zaman sonuç, dünyada zillet ve kullara kulluk; tâğuta kalben
    teslim olmak (iman etmek) suretiyle hevâ ve heveslerine göre yaşamanın
    sonucu âhirette de varış, cehennem olacaktır. Veya tâğutları reddedip
    Allah’a dostluk; hayatını İslam’ın hükümlerine göre tanzim edip izzetli, onurlu
    bir hayat ve cennet: “Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere
    müjde vardır. (Ey Muhammed!) Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı
    müjdele. İşte Allah’ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl
    sahipleri de onlardır.”2487 Bu iki inanç ve yaşama biçiminin dışında üçüncü
    bir durumdan söz etmek mümkün değildir!
    2484 2/Bakara, 286
    2485 2/Bakara, 185
    2486 4/Nisâ, 76
    2487 39/Zümer, 17-18
    ≈ 795 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İnanç İle İlgİlİ Tartışmalı Konular
    SORULAR
    1- Cehâlet, mâzeret midir, değil midir? Yoksa; insanın konumuna, bulunduğu
    mekâna, çevresine, eğitimine, devletin durumuna ve kendisine tebliğ
    ulaşıp ulaşmadığına göre hüküm değişir mi? Durum böyle ise kimler mazurdur,
    kimler sayılmaz?
    2- Resmî câmi görevlilerinin arkasında Cuma Namazı kılınır mı, kılınmaz
    mı? Bu konuda seçici mi davranmak gerekir? Çoğunluğun dini ketmetmesi,
    hakla bâtılı karıştırması, düzeni koruması gibi problemlerinden yola çıkarak
    çoğunluğun hükmü mü verilir? Camilerde Cuma namazı kılmak caiz olmazsa,
    nerede ve nasıl Cuma kılabilirler Müslümanlar? Bu durumda Cum namazını
    terk edip öğle namazı mı kılsınlar? Diğer Namazlar konusunda resmi
    görevliye uyabilirler mi?
    3- Devlet Memurluğu, reddedilmesi farz olan tâğutun emrine girmek mi
    sayılır? Memurluk caiz mi, yoksa haram mı kabul edilmeli? Her türden memur
    aynı mıdır, yoksa memurlar arasında farklı hüküm vereceğimiz alanlar
    mı vardır? Bir mü’min, Allah’tan başka bir şey üzerine yemin edebilir mi,
    ederse hükmü nedir? Memur yemini içinde küfür lafızları var mıdır? İkrah
    yokken küfür lafızları söyleyenin hükmü nedir?
    4- Tâğutun mahkemesine müracaat etmek zorunda kalan ile isteyerek ve
    adalet sağlanacağı ümidiyle müracaat arasında fark var mıdır? Mecbur kalan
    bir mazlum ve mağdur, hakkını başka şekilde alamıyorsa ne yapmalıdır?
    5- Oy vermek meşru mudur? Bir mü’min demokrasiyi savunabilir mi? Oy
    verenin hükmü nedir? Oy vereni sırf bu hareketinden dolayı tekfir etmek yerine,
    oy vermenin hükmünü öne çıkarma konusunda nasıl düşünüyorsunuz?
    6- Resmî okullarda çocuklarını okutmanın hükmü nedir? Alternatif oluşturmadan
    okula gönderilmeyen çocuğa ne yaptırmalı?
    7- Askerlikten hep kaçıp durmalı mıyız? Askere gitmek her şartta küfür
    müdür, hangi sebeplerden dolayı küfürdür? Askerlikle hapishane arasında
    nasıl bir ilişki kurulabilir?
    ≈ 796 ≈
    Ahmed Kalka n
    MÜSLÜMANIN AKAİDİ
    KİTABININ KONULARIYLA
    İLGİLİ SORULAR
    ≈ 797 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Müslümanın Akaİdİ Kİtabının Konularıyla İlgİlİ Sorular
    SORULAR
    1- Aşağıdakilerden hangisi Akaid ilminin tanımıdır?
    a) İnsanın yararına ve zararına olan şeyleri bilmesine Akaid denir.
    b) İnsanın nasıl namaz kılacağını açıklayan ilim dalına Akaid denir.
    c) Dinde inanılması ve reddedilmesi gereken esasları konu alan ilim dalına Akaid
    denir.
    d) Peygamber Efendimizin hayatını anlatan ilim dalına Akaid denir.
    2- Aşağıdakilerden hangisi, kelime anlamı olarak “yol, şeriat, itaat,
    millet” mânâlarına gelir?
    a) Akaid b) Din c) İman d) Vahiy
    3- İnsanların kendi kafalarından uydurmuş oldukları dinlere ne ad verilir?
    a) Hak din b) Muharref dinler
    c) Bâtıl dinler d) Dinsizlik dini
    4- Seçeneklerden hangisi Allah Teâlâ’nın zâtî sıfatlarındandır?
    a) Kıdem b) Basar c) İlim d) Tekvin
    5- Aşağıdakilerden hangisi Allah Teâlâ’nın “vahdâniyyet” sıfatının tanımıdır?
    a) Allah Teâlâ, sonradan varolmuş hiçbir şeye benzemez.
    b) Allah Teâlâ’nın bilmesi demektir.
    c) Allah Teâlâ’nın dile ihtiyaç duymadan konuşması demektir.
    d) Allah Teâlâ’nın bir olması demektir.
    6- Aşağıdaki seçeneklerden hangisi meleklerin özelliklerindendir?
    a) Yemezler ve içmezler b) Erkeklik ve dişilikleri vardır
    c) Evlenip çoğalırlar d) Ateşten yaratılmışlardır
    7- Tabiat olaylarını düzenleyen melek, seçeneklerden hangisidir?
    a) Azrâil b) İsrâfil c) Mîkâil d) Cebrâil
    8- Allah’ın emir ve yasaklarının dışına çık(a)mayan varlıklar, aşağıdakilerden
    hangisidir?
    a) Melekler b) Cinler c) İnsanlar d) Şeytanlar
    9- İnsanların sağ ve sol omuzlarında bulunup onların sevaplarını ve
    ≈ 798 ≈
    Ahmed Kalka n
    günahlarını yazan melekler hangisidir?
    a) Münker Nekir b) Kirâmen Kâtibîn
    c) Cebrâil d) Mîkâil
    10- 16/Nahl sûresi 36. âyete göre, peygamberlerin gönderiliş sebebi
    nedir?
    a) Allah’a ibâdet/kulluk edilmesi ve tâğutlardan kaçınılmasını tebliğ etmek
    b) İnsanlara güzel ahlâk örneklerini göstermek
    c) Allah’ın varlığını kabul ettirip tek yaratıcı olarak Allah’ı tanıtmak
    d) Yeryüzünde halife olarak yaratıldıklarını insanlara öğretmek
    11- Allah tarafından doğrudan doğruya veya elçi aracılığı ile peygamberlere
    bildirilen ve kesinlik ifâde eden bilgilere ne denir?
    a) Kitap b) Vahiy c) Suhuf d) Şeriat
    12- Allah’ın dilediği şeyleri, vâsıtasız olarak peygamberlerin kalbine
    koyması, vahyin hangi çeşididir?
    a) Sâdık rüya ile b) Perde arkasından
    c) Melek aracılığı ile d) İlham yolu ile
    13- Allah Teâlâ, Kitapları insanlara niçin göndermiştir?
    a) Makamıyla okusunlar diye b) Okuyup amel etsinler diye
    c) Diğer insanlara aktarsınlar diye d) Ölülere okusunlar diye
    14- Seçeneklerden hangisi Kur’ân-ı Kerim’in özelliklerinden değildir?
    a) Kur’ân-ı Kerim hiçbir bozulmaya uğramamış ve uğramayacaktır.
    b) Kur’ân-ı Kerim toplu olarak değil; parça parça indirilmiştir.
    c) Kur’ân-ı Kerim bütün insanlara gelmiştir.
    d) Kur’ân-ı Kerim’den sonra yine kitap gelecektir.
    15- Aşağıdakilerden hangisi Kur’ân-ı Kerim’i toplayıp kitap haline getiren
    kimsedir?
    a) Peygamber Efendimiz b) Hz. Ömer
    c) Hz. Ebû Bekir d) Hz. Osman
    16- Seçeneklerden hangisi Akaid ilminin amaçlarındandır?
    a) Peygamber Efendimiz’in hayatını doğru şekilde öğretmek.
    b) Müslümanların ibâdetlerini nasıl yapacaklarını öğretmek.
    c) Kur’ân-ı Kerim’in tefsirini doğru olarak öğretmek.
    d) Müslümanların imanlarını yanlış ve bâtıl inançlardan korumak.
    17- Aşağıdakilerden hangisi Akaid ilminin konusudur?
    ≈ 799 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Müslümanın Akaİdİ Kİtabının Konularıyla İlgİlİ Sorular
    a) Ahlâkî esaslar b) Amelî esaslar
    c) İtikadî esaslar d) Hukukî esaslar
    18- Üstünlüğü kabul edilmiş, kanun ve kurallarla belirlenmiş olan dünya
    görüşü ve hayat biçimine ne ad verilir?
    a) Akaid b) Din c) Fıkıh d) Devlet
    19- Seçeneklerden hangisi İslâm dininin hükümlerinden değildir?
    a) Din b) İman c) Amel d) Hukuk
    20- Aşağıkilerden hangisi İslâm’ın özelliklerinden değildir?
    a) Rabbânîdir b) Evrenseldir
    c) Tevhid dinidir d) Arapların dinidir
    21- Aşağıdaki seçeneklerden hangisi, sözlük karşılığı olarak; “teslim
    olmak, boyun eğmek, itaat etmek” anlamlarına gelir?
    a) İman b) İslâm c) İtikat d) Din
    22- Aşağıdakilerden hangisi, sözlük mânâsı olarak; “tasdik etmek, kabul
    etmek, onaylamak” anlamlarına gelir?
    a) Din b) Rasûl c) Mûcize d) İman
    23- Aşağıdakilerden hangisi Allah Teâlâ’nın subûti sıfatlarındandır?
    a) Tekvin b) Kıdem c) Beka d) Vücud
    24- Allah’ın “sonradan yaratılmış olan şeylere benzememesi” demek
    olan sıfatına ne denir?
    a) Kıyam binefsihi b) Muhâlefetün lilhavâdis
    c) Tekvin d) Vahdâniyet
    25- Gaybla ilgili aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
    a) İman esaslarının tümü gaybtır. Gaybe iman da takvâ sahiplerinin ilk vasfıdır.
    b) Peygamberler gaybla ilgili özel konumdadırlar. Onlara gaybdan vahy gelmektedir.
    c) Gayb, yalnız insanın duyularıyla fark edilmeyen, ama önemli bir kısmı burç
    falıyla ve Allah dostu evliyâ’ya verilen keşif ile bilinebilen şeylere denir.
    d) Peygamberler de beşerdir. Kendiliklerinden gaybı bilemezler.
    26- Aşağıdakilerden hangisi birkaç sayfadan oluşan kitaplara verilen
    isimdir?
    a) Suhuf b) Fâsıkül c) Vahiy d) Kitap
    ≈ 800 ≈
    Ahmed Kalka n
    27- Seçeneklerden hangisi peygamberlerde bulunması gereken sıfatlardan
    biri değildir?
    a) Kıdem b) Tebliğ c) Fetânet d) Sıdk
    28- Peygamberlerde bulunması gereken ismet sıfatının anlamı nedir?
    a) Güvenilir olmak b) Büyük günah işlememek
    c) Akıllı ve zeki olmak d) Doğru olmak
    29- Lügat anlamı misil, denk, eş ve benzer demek olan; açıkça tapınılsın
    veya tapınılmasın ilâh yerine konan, tanrı olarak benimsenen aşırı
    bir sevgi ve kayıtsız şartsız bir itaatle yönelinen Allah’ın dışındaki şeylere
    Kur’an terminolojisinde ne ad verilir?
    a) İ’câz b) Endâd c) Entât d) Tâğut
    30- Bazı büyük zatların Kur’ân-ı Kerim’de ismi geçtiği halde kendilerinin
    peygamber olup olmadığı şüphelidir. Seçeneklerden hangisi bunlardan
    biri değildir?
    a) Zekeriyya b) Lokman c) Zülkarneyn d) Üzeyr
    31- Âhirette amellerin tartılması için kurulacak olan teraziye ne ad verilir?
    a) Sırat b) Amel defteri c) Mîzan d) Şefaat
    32- Aşağıdakilerden hangisi vahiy çeşitlerinden değildir?
    a) Sâdık rüya ile vahiy b) Perde arkasından gelen vahiy
    c) İsrâfil (a.s.) aracılığı ile vahiy d) İlham yoluyla vahiy
    33- İslâm’ın tüm hükümlerini kabul edip, nefsine ağır geldiği için bazılarını
    yerine getirmekte ihmali olan kimseye ne denir?
    a) Münâfık b) Günahkâr Müslüman c) Müşrik d) Kâfir
    34- Bâtıl dinlerin gerçek mimarı kimdir?
    a) Firavun b) Nemrut c) Ebû cehil d) Şeytan
    35- Aşağıdakilerden hangisi bâtıl dinlerden değildir?
    a) Komünizm b) Yahûdilik c) Laiklik d) Sosyalizm
    36- İslâm dininin vahye dayalı olması, onun hangi özelliğindendir?
    a) İnsanî oluşu b) Rabbânî oluşu c) Evrensel oluşu d) Kolay oluşu
    37- Allah’ın varlığının sonu olmaması demek olan sıfat aşağıdakilerden
    ≈ 801 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Müslümanın Akaİdİ Kİtabının Konularıyla İlgİlİ Sorular
    hangisidir?
    a) Beka b) Kıdem c) Vücud d) Vahdâniyyet
    38- Cehennem meleklerinin başındaki meleğin ismi nedir?
    a) Zebâni b) Rıdvan c) Mâlik d) Mîkâil
    39- Bir müslümanın yaptığı herhangi bir davranışın Allah’a ibâdet sayılabilmesi
    için gerekli üç şart vardır. Aşağıdakilerden hangisi bunlardan
    biri değildir?
    a) Meşrûiyet: Yapılan davranışın Allah’ın müsâade ettiği veya emrettiği bir şey
    olması
    b) Usûl/Metod: Allah’ın emrettiği ve Rasûlullah’ın yaptığı şekilde yapılması
    c) Hizmet: Yapılan eylemin Allah’ın dinine hizmet ve yardım özelliği taşıması
    d) Niyet: Allah rızâsı için yapılması; başka bir çıkar veya riyâ gibi sebeplerle yapılmaması
    40- Aşağıdakilerden hangisi hak dinin özelliklerinden değildir?
    a) Tüm peygamberlerin şeriatini kabul b) Meleklere inanmak
    c) Âhirete inanç d) İtikatta değişmezlik vardır
    41- Sözlükte gayret göstermek, tüm gücünü kullanmak anlamına gelen,
    terim olarak İslâm âlimlerinin Kur’an ve Sünnetteki hükümlerinden
    yola çıkarak zamanının ve toplumunun sorunlarına çözüm getirmek için
    vermiş oldukları fetvâlara ad olan kavram, aşağıdakilerden hangisidir?
    a) İlim b) Fetvâ c) Mezhep d) İctihad
    42- Peygamberlerin “zeki ve akıllı olmaları” diye tarif edilen sıfata ne
    ad verilir?
    a) İsmet b) Sıdk c) Emânet d) Fetânet
    43- Lügatta, faydalanılması için verilen bağış, pay, hisse, nasip gibi anlamlara
    gelen; Allah’ın canlılara zevk ve yararlanma nasip ettiği faydalanılan
    gıda, mal, evlât, eş, iş, ilim gibi şeylere ne denir?
    a) Rızık b) Nimet c) Felâh d) Hidâyet
    44- Gaybla ilgili olarak aşağıdaki cümlelerden hangisi yanlıştır?
    a) Gaybın bir kısmını, Allah, vahy yoluyla peygamberlerine bildirmiştir.
    b) Cinler gaybı bilmezler. Cinciler de gaybden haber verdikleri konularda kesin
    yalancıdırlar.
    c) Yıldızlar gaybı bilmezler, ama yıldızların, burçların insanların geleceğiyle ve
    kaderiyle ilgili bağlantıları vardır.
    ≈ 802 ≈
    Ahmed Kalka n
    d) Gaybla ilgili olarak mü’minlere lâzım olacak kadar, yani çok az bilgi verilmiştir.
    45- “Yoksa siz Kitaptan bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?
    Sizden bunu yapanların cezâsı, dünya hayatında rezil olmaktan
    başka bir şey değildir. Onlar kıyâmet gününde de azâbın en şiddetlisine
    itilirler” (2/Bakara, 85) âyeti aşağıdakilerden hangisine delil olabilecek bir
    âyettir?
    a) İtikad esasları değişmez
    b) İtikad esasları bölünme kabul etmez bir bütündür
    c) İtikad esasları evrenseldir
    d) İtikad esasları, insana mutluluk verir
    46- Cehennemin üzerine kurulmuş olan köprüye ne ad verilir?
    a) Mizan b) Kevser c) Sırat d) Mahşer
    47- Küfürle ilgili olarak aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
    a) Küfrün bir şekli, kutsal denebilecek olumlu küfürdür. Müslüman, tağuta küfr
    etmeli, tağutun kâfiri olmalıdır.
    b) Küfür, fıtrata ters düşünce ve davranıştır. Bir anormallik, nankörlük ve hastalıktır;
    Kalpte başlayan ve diğer organlara sirayet eden bulaşıcı bir mikroptur.
    c) Müslümanın küfrü, küfr-i berâedir. Yani, küfr edilmesi gereken şeyden teberrî
    etmek, uzaklaşmak, reddetmek, otorite ve hâkimiyetini kabul etmemek şeklinde
    olur.
    d) Küfür, kalple ilgili inançsızlıktır. İnsanın amel yönüyle hiçbir davranışı onu küfre
    sokmaz, kâfir kılmaz.
    48- Allah (c.c) insanlara kaç tane peygamber göndermiştir?
    a) 25 peygamber b) 28 peygamber
    c) 124 000 peygamber d) Sayısını ancak Allah bilir
    49- “Varlıklar âlemini yaratan, terbiye ederek geliştiren, onları maddî
    ve mânevî olgunluğa götüren, terbiyenin bütün gereklerine mâlik ve her
    şeye sahip olan” anlamına gelen Allah’ın ismi, hangi kavramdır?
    a) Allah b) Rahman c) Rab d)Din gününün sahibi
    50- “Varlığını devam ettirmesi için hiçbir şeye muhtaç olmaması”, Allah
    Teâlâ’nın hangi sıfatının açıklamasıdır?
    a) Vücud b) Kıyam bi-nefsihi
    c) Muhâfetün-lil havâdis d) Vahdâniyyet
    51- Aşağıdakilerden hangisi, Allah’ın bir özelliği/sıfatı değildir?
    ≈ 803 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Müslümanın Akaİdİ Kİtabının Konularıyla İlgİlİ Sorular
    a) Din büyüklerinin, Allah dostlarının vâsıtasıyla kendisinden yardım istenilendir.
    b) Evrenin, bütün varlıkların ve tüm insanların Rabbidir.
    c) Hesap ve hüküm gününün hâkimidir.
    d) Çok merhamet eden ve âhirette mü’minlere sonsuz nimetler verendir.
    52- Kur’an’da Allah’tan başka rab kabul edilen veya bu iddiada bulunan
    kimselerden bahsedilmektedir. Seçeneklerden hangisi bu anlamda
    Kur’an’da geçmez?
    a) Ebû Cehil b) Fir’avn c) Râhipler d) Hz. İsa
    53- Kur’an-ı Kerim’de, ancak Allah’a ibadet edilmesi gerektiği ifade
    ediliyor. Bazı insanların Allah’tan başka ibâdet ettiği varlıklar sayılmaktadır.
    Aşağıdakilerden hangisi Kur’an’da tapınılan bir varlık olarak direkt
    söylenmemiştir?
    a) para b) tâğut c) şeytan d) putlar
    54- Aşağıdaki seçeneklerden hangisi “tevhid” kelimesinin tanımıdır?
    a) Allah’a zâtında, sıfatlarında, isimlerinde ve fiillerinde ortak güçler tanımak.
    b) Allah’ın, insanlara, yapmalarını kesin bir şekilde emrettiği fiillere tevhid denir.
    c) Kişinin leh ve aleyhinde olan hükümleri, fıkıh kurallarını öğreten ilmin adıdır.
    d) Allah’ın zâtında, sıfatlarında, isimlerinde ve fiillerinde bir tek olduğuna inanmak.
    55- Seçeneklerden hangisi, Allah’tan başkasını rab kabul etme şirki
    anlamına gelmez?
    a) Yatırlara kurban kesmek, onlara duâ etmek.
    b) Din adamlarının helâl kıldığını helâl kabul etmek.
    c) Önderleri, din büyüklerini sevmede ve onlara bağlanmada aşırı gitmek.
    d) Oruç, zekât, hac gibi ibâdetleri zaman zaman ihmal edip terk etmek.
    56- “Lâ ilâhe illâllah Muhammedün Rasûlullah” ifâdesinin anlamı, aşağıdakilerden
    hangisidir?
    a) Allah’tan başka ilâh yoktur. Muhammed (s.a.s.)’den başka peygamber yoktur.
    b) Ben şâhitlik ederim ki, Allah’tan başka ilâh yoktur ve ben yine şâhitlik ederim
    ki, Hz. Muhammed (s.a.s.) O’nun kuludur.
    c) Allah’tan başka ilâh yoktur. Hz. Muhammed (s.a.s.) O’nun Rasûlüdür (peygamberidir).
    d) Allah birdir, O’ndan başka tanrı yoktur. Muhammed bir tek peygamberdir.
    57- “ Kanun v e h üküm k oyan, o torite v e g üç s ahibi, k endisinden y ar≈
    804 ≈
    Ahmed Kalka n
    dım istenilen, ibâdet edilen, güvenilen, sevilen ve korkulan, itaat edilen ve
    emirlerine uyulan ihtiyaçları gideren, duâya karşılık veren, belâları gideren”
    gibi anlamlara gelen kelime, aşağıdakilerden hangisidir?
    a) Rab b) İlâh c) Tâğut d) Bel’am
    58- “Ancak Senden yardım isteriz” (1/Fâtiha, 5) âyetinde belirtildiği şekilde
    duâ, sadece Allah’a yapılır. Yalnız Allah’a yapılan dua konusunda vesile
    (onun hürmetine demek) konusunda aşağıdaki hükümlerden hangisi
    tam doğrudur?
    a) Hiçbir insanı vesile yapmamak en uygun, en emin yoldur. Vesile yapacaksak,
    sadece sâlih amelle yapmalıyız.
    b) Ameller ve Peygamberimiz dâhil, hiçbir şeyi Allah’a duâ ederken vesile yapamayız.
    c) Amellerle vesile yapılabilir; ama, hiçbir insanla vesile yapılamaz. Bu kesinlikle
    şirktir.
    d) Ashâb, Peygamberimiz öldükten sonra da Peygamberimiz’le vesile yapmışlardır.
    59- Şerrinden Allah’a sığındığımız şeytan hakkında, aşağıdaki ifadelerden
    hangisi yanlıştır?
    a) Şeytanın mü’minler üzerinde fısıldamanın (sessizce günaha teşvik etmenin)
    dışında bir gücü ve egemenliği yoktur.
    b) İnsanı içinden tahrik edip, onu Allah’a isyana sevk eden her türlü duygu ve
    düşünce şeytanîdir, şeytandandır.
    c) Ş eytan vesvese vermekle kalmaz; insana dediğini yaptırmak için baskı yapar.
    d) Şeytan, hem cinlerden; hem de insanlardan olur.
    60- Aşağıdakilerden hangisi bir adı İslâm olan Hak dinin bozulmuş
    (tahrif edilmiş) şeklidir?
    a) Yahûdilik b) Budizm c) Laiklik d) Mecusilik
    61- “Çok merhamet edici, verdiği nimetleri iyi kullananları daha büyük
    ve ebedî nimetler vermek suretiyle mükâfatlandırıcı” anlamına gelen güzel
    isim aşağıdakilerden hangisidir?
    a) Rahman b) Rahîm c) Allah d) Din gününün sahibi
    62- Aşağıdakilerden hangisi müşrikler için doğru değildir?
    a) Müşrikler, göklerin ve yerin yaratıcısının Allah olduğuna inanırlar.
    b) Allah’ın ilâhlık vasıflarını başkasına vermezler.
    c) Yeryüzündeki otoriteyi Allah’a ait görmezler.
    ≈ 805 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Müslümanın Akaİdİ Kİtabının Konularıyla İlgİlİ Sorular
    d) Allah’ın, göklerde hükmü geçen bir zât olduğunu kabul ederler.
    63- Kıyâmet konusunda, aşağıdaki anlayışlardan hangisi yanlıştır?
    a) Kıyâmet alâmetlerini bilip saymak dinin önemli esaslarındandır.
    b) Kıyâmetin ne zaman kopacağını Peygamberimiz dâhil hiçbir kimse bilmez;
    sadece Allah bilir.
    c) Önemli olan, kıyâmetin ne zaman kopacağı değil; kıyâmet ve sonrasına neler
    hazırladığımızdır.
    d) Kendi ölümümüz küçük kıyâmet sayılır.
    64- Aşağıdakilerden hangisi “tâğut”ların özelliklerinden biri değildir?
    a) İnsanları Allah’a isyana dâvet eder.
    b) İnsanları zorla da olsa kendine itaat ettirmeye çalışır.
    c) Allah’ın kanunları yerine, kendisi kanunlar koyar.
    d) Yaratıcının Allah değil; kendisi olduğunu ileri sürer.
    65- Aşağıdakilerden hangisi Bel’am’ların en belirgin özelliğidir?
    a) İnsanları Allah’ın adını kullanarak aldatırlar.
    b) İslâm düşmanlarına hakkı açık ve tâvizsiz anlatırlar.
    c) Zâlime karşı mazlumun hakkını savunurlar.
    d) İnsanlara Allah’ın dinini hiç değiştirmeden tebliğ ederler.
    66- “Benim .............. her şeyi içine alıp kuşatmıştır.” mealindeki 7/A’raf
    sûresi 156. âyette geçen bu ifadede, boş bırakılan kelime hangisidir?
    a) azâbım b) affım c) rahmetim d) rızkım
    67- Aşağıdakilerden hangisi “iman” kelimesinin tanımıdır?
    a) Bir şeyi kalp ile kabul etmek.
    b) Bir şeyin varlığını dil ile söylemek.
    c) Kalp ile kabul edip dil ile söylemek ve gereğini yapmaya gayret etmek.
    d) Ahlâken güzel olmak.
    68- Allah Teâlâ’nın sıfatları ve isimleri, yaratmış olduğu varlıklardan
    hangisine benzer?
    a) bazısına benzer b) meleklere
    c) peygamberlere d) hiçbirine benzemez
    69- Seçeneklerden hangisi meleklerin özelliklerindendir ?
    a) İnsanlar gibi yer, içer, çoğalır ve ölürler.
    b) İnsanlar gibi Allah’a karşı gelme kabiliyetleri vardır.
    c) Gaybı bilirler.
    ≈ 806 ≈
    Ahmed Kalka n
    d) Allah’a daima itaat ederler, O’na karşı gelmezler.
    70- Aşağıdakilerden hangisi, Cebrâil (a.s.) adlı meleğin görevidir?
    a) Sura üflemek
    b) Tabiat olaylarını düzenlemek
    c) Eceli gelenlerin ruhlarını bedenlerinden ayırmak
    d) Allah’ın emir ve yasaklarını Peygamberlere ulaştırmak
    71- Seçeneklerden hangisi şeytanın özelliği değildir?
    a) İnsanlara musallat olarak onların içine girer; zorla da olsa insana egemenlik
    sağlar.
    b) İnsanların arasına fitne sokarak birbirine düşman etmeye çalışır.
    c) Toplumda içki, kumar, zina, fuhuş, uyuşturucu gibi kötülüklerin yayılması için
    mücâdele eder.
    d) İnsanların Allah’a ibâdet eden sâlih kul olmalarını engellemeye çalışır.
    72- Aşağıdakilerden hangisi vahyin çeşitlerinden değildir?
    a) Velîlerin elinden olağanüstü olayların meydana gelmesi
    b) Meleğin görünmeden getirdiği hükümler
    c) Cebrâil (a.s.)’in kendi şekliyle gelerek getirdiği hükümler
    d) Arada hiçbir vâsıta olmadan Peygamberimiz’in direkt Allah’tan aldığı hükümler
    73- Aşağıdakilerden hangisi peygamberlerde bulunması gereken sıfatlardandır?
    a) Tebliğ b) Günah işlemek
    c) Yalan söylemek d) Emânetlere riâyet etmemek
    74- Seçeneklerden hangisi peygamberlerin gönderiliş amacı olamaz?
    a) İnsanları Allah’ın dinine dâvet etmek
    b) İnsanlara Allah’a nasıl ibâdet edeceklerini göstermek
    c) İnsanların eski inanç, âdet ve geleneklerine hiç dokunmadan onları devam
    ettirmek
    d) İnsanlara ahlâkî yönden güzel örnek olmak
    75- Allah Teâlâ’nın dilediğini yapma gücüne sahip olmasına ne denilir?
    a) Kelâm b) Kıyam bi-nefsihî c) Kudret d) Basar
    76- Şefaat, Allah’ın izin verdiği zatlar tarafından, aşağıdakilerden hangisine
    yapılabilir?
    a) Müşrik b) Günahkâr müslüman
    c) Münâfık d) Râhip
    ≈ 807 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Müslümanın Akaİdİ Kİtabının Konularıyla İlgİlİ Sorular
    77- Aşağıdakilerden hangisi kaza ve kader konusunda insanı küfre
    sokmaz?
    a) Musîbetlere karşı çare aramak b) Kadere sövmek
    c) Kaza ve kaderi inkâr etmek d) Kaderle alay etmek
    78- İslâm’ın hükümleri; 1 ) İman, 2 ) Amel, 3 ) Ahlâk, 4 ) Hukuk olmak
    üzere dört kısımdır. Buna göre, “söz, davranış, hal ve hareketlerimizle
    alâkalı hükümler” hangi kısma girer?
    a) 1 b) 2 c) 3 d) 4
    79- Kur’an’a göre, insanın önüne okunmak üzere konan 3 temel kitap
    vardır. B u ü ç k itabın b elirli p asaj v e p arçalarını K ur’an, “ âyet” o larak
    belirtmektedir. Kur’an; diğer iki kitabın gereğince okunup değerlendirilmesini
    kolaylaştıran bir nurdur. Nedir bu 3 kitap?
    a) Kur’an, İnsan, Evren c) Zebur, Tevrat, İncil
    b) Kur’an, Kâinat, Anayasa d) Kur’an, Hukuk, Nutuk
    80- Âhiret günü, günahı sevâbından fazla olduğu için cehenneme girme
    durumundaki günahkâr müslümanlar için Allah’ın râzı olduğu ve izin
    verdiği kimseler tarafından ve yine Allah’ın izin verdiği kişilere yönelik
    Allah’a yalvarmak ve onların affedilip Allah’ın izniyle cennete girmelerini
    sağlamaya ne denir?
    a) Mükâfat b) Niyaz c) Şefaat d) Duâ
    81- Allah emrettiği zaman kıyâmetin kopması ve ikinci olarak da ölülerin
    dirilmesi için “Sûr”a üfürecek olan melek hangisidir?
    a) Cebrâil b) Mikâil c) İsrâfil d) Azrâil
    82- Aşağıdakilerden hangisi bilgi kaynağı değildir?
    a) İlham b) Selim hisler c) Vahiy d) Akıl
    83- Allah’ı inkâr etmede önemli etkenler, seçeneklerden hangisinde
    doğru olarak sayılmıştır?
    a) Zulüm ve fesad – Bilgisizlik – Şirk
    b) Kibir ve inat – Cehâlet – Tâğutların ifsâdı
    c) Küfür – Şirk – Nifak
    d) İsyan – Haramlara dalma – Küfrün hâkimiyeti
    84- Bir şeyin hakikatini idrâk etmeye ve mâlum olanın, olduğu hal üzere
    bilinmesine ne denir?
    a) Vahy b) Mütevâtir Haber c) İlim d) Akaid
    ≈ 808 ≈
    Ahmed Kalka n
    85- İslâm’a göre bilgi kaynaklarının en temelini teşkil ettiği halde, kâfirlerin
    tarihsel süreç içinde ve günümüzde bilgi kaynağı olarak kabul etmedikleri
    ve câhilî eğitim kurumlarında gündem dışı tuttukları şey, aşağıdakilerden
    hangisidir?
    a) Selim hisler b) Beş duyu c) Vahy d) Akıl
    86- Rızık konusunda fiilî dua, aşağıdakilerden hangisiyle en uygun şekilde
    yapılır?
    a) Sabrederek c) Çalışarak
    b) Rızık için dua ederek d) Er-rızku alâ’llah deyip, buna inanarak
    87- Bilgi kaynaklarımızdan biri olan duyu organlarımız hakkında aşağıdaki
    ifâdelerden hangisi yanlıştır?
    a) Duyu organlarımız kendi sahalarına giren olaylar hakkında kapasiteleri dâhilinde
    bilgi verirler.
    b) Duyu organlarımızın bizi yanılttığı, bize yanlış bilgiler verdiği durumlar vardır.
    c) Duyu organlarımızla elde ettiğimiz bilgiler sınırlıdır.
    d) Duyu organlarımızın verdiği bilgiler kesindir, bizi hiç yanıltmazlar.
    88- İnsanın düşünme, bilme ve davranışlarını belirlemesi, iyiyi kötüden,
    doğruyu eğriden ayırt etmesiyle ilgili kabiliyetine ne denir? (Kendisinde
    bu yetenek olduğu için insan, dinin emir ve yasaklarını yerine getirmekle
    sorumludur. Ona sahip olmayanın dini de yoktur.)
    a) Akıl b) Selim hisler c) Vahy d) İlim
    89- Ebû Cehil’e “câhillerin atası” anlamındaki bu ismin verilmesinin sebebi
    nedir?
    a) Oğulları câhil olduğu için
    b) Kendisi okuma yazma bilmediğinden dolayı
    c) Bilgili olmadığı, özellikle Allah’ı hiç bilmediği ve inanmadığı sebebiyle
    d) Yanlış bilgilere sahip olduğundan, özellikle Allah hakkında yanlış bilgi ve
    inançlarından ötürü
    90- Aslı İslâm olduğu halde, sonradan katmalar ve atmalarla tahrif edilen
    (bozulan) dinler vardır. Bu muharref dinler hangileridir?
    a) Mecûsîlik ve Şâmanizm b) Hıristiyanlık ve Yahûdilik
    c) Putperestlik ve Şirk d) Kapitalizm ve Komünizm
    91- “Sizin dininiz size; benim dinim bana!” (109/Kâfirûn, 6) âyeti, bize
    aşağıdaki seçeneklerden hangisini öğretmektedir?
    a) Müslümanların dininin o günkü dinlerden farklı olmadığını
    ≈ 809 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Müslümanın Akaİdİ Kİtabının Konularıyla İlgİlİ Sorular
    b) Ebû Cehil ve benzerlerinin dinlerinin de hak olduğunu
    c) İslâm’ın dışındaki yaşama şekillerinin bir din olmadığını
    d) İslâm’ın dışındaki hayat tarzlarının da bir din olduğunu
    92- Kapitalizm, Kemalizm, Demokrasi ve Laiklik için, aşağıdakilerden
    hangisi tam doğrudur?
    a) Bunlar çağımızın idare şekillerindendir. İyisi de olur, kötüsü de.
    b) Bunlar bâtıl (uydurma) dinlerdendir. Bâtıl dinlerdeki tüm özellikler, bunlarda
    da vardır.
    c) Bunlar muharref dinlerdir.
    d) Bunlar, din olarak kabul edilmez. Sadece yönetim şekli ve ideolojik anlayışlardır.
    Bunların, varsa kötülüklerinden sakınmalıyız.
    93- İslâm inancına göre insan, gerçeğin bilgisini üç yoldan elde eder.
    Yani bilginin kaynağı üçtür. Seçeneklerden hangisinde bu bilgi kaynakları
    doğru olarak belirtilmiştir?
    a) Doğru haber (vahy ve mütevâtir haber) – Selim hisler – Akıl
    b) Vahy – Mütevâtir haber – Doğru haber (selim hisler)
    c) Vahy – Akıl – Mütevâtir haber (doğru haber)
    d) Selim hisler – Beş duyu – Vahy (mütevâtir haber)
    94- Allah tarafından, peygamberler aracılığıyla insanlara bildirilen,
    dünyada ve âhirette insanları mutluluğa ulaştıracak hayat şekline ve dünya
    görüşüne ne denir?
    a) İman b) Amel c) Hukuk d) İslâ
    95- Tevrat, Zebûr, İncil ve Kur’ân-ı Kerim; Bu dört büyük kitap, sırasıyla
    hangi peygamberlere gelmiştir?
    a) Hz. Mûsâ, Hz. İsa, Hz. Dâvud, Hz. Muhammed
    b) Hz. İsa, Hz. Dâvud, Hz. Mûsâ, Hz. Muhammed
    c) Hz. Mûsâ, Hz. Dâvud, Hz. İsa, Hz. Muhammed
    d) Hz. Muhammed, Hz. İsa, Hz. Dâvud, Hz. Mûsâ
    96- Kur’ân-ı Kerim hakkında aşağındaki seçeneklerin hangisi yanlıştır?
    a) Kur’an bizzat Allah’ın koruması altındadır.
    b) Kur’an’da 114 sûre vardır.
    c) Kur’an Fâtiha sûresi ile başlar, İhlâs sûresi ile sona erer.
    d) Peygamberimiz’in en büyük mûcizesi Kur’an’dır.
    ≈ 810 ≈
    Ahmed Kalka n
    97- Kelime-i Tevhidi kalp ile tasdik etmediği (gönülden inanmadığı) halde,
    bunu yalnız diliyle söyleyen kimseye ne denir?
    a) Müslüman b) Fâsık c) Müşrik d) Münâfık
    98- Allah’ın varlığıyla ilgili aşağıdaki ifâdelerden hangisi yanlıştır?
    a) Allah’ın varlığını kabul eden herkese müslüman denir.
    b) Kâinattaki muazzam düzen ve nizam, yaratıcının tek olduğunu gösterir.
    c) Bozulmamış, sağlam akıl Allah’ın varlığını kabul etmek zorundadır.
    d) Allah’ın varlığına inanmak fıtrîdir (yaratılış gereğidir).
    99- Aklını ve duyu organlarını gereği gibi kullanmayanlara Kur’ân-ı Kerim
    ne demektedir?
    a) Şeytan, hatta daha aşağı b) Hayvan, hatta daha aşağı
    c) Câhil, hatta daha aşağı d) Beşer, hatta daha aşağı
    100- Kur’an’da ve ıstılahta “din” kelimesi, sadece hak din için, yani özel
    ve dar anlamıyla İslâm için kullanılmaz. Din kelimesinin geniş olarak ele
    alındığı ıstılahtaki veya pratikteki anlamı; “bir dünya görüşünü, bir hayat
    şeklini belirleyen görüşler, emirler ve yasaklar manzûmesidir. Yani, üstünlüğü
    kabul edilen kanun ve kurallarla belirlenmiş yaşama şekline din
    denir.” Dolayısıyla “her din bir hayat şeklidir ve her hayat şekli bir dindir”
    görüşü, genel itibarıyla doğru bir görüştür. Buna göre, dinlerin tasnifi konusunda
    aşağıdakilerden hangisi doğrudur?
    a) Dinler dörde ayrılır: İslâm – Hıristiyanlık – Yahûdîlik – Putperestlik
    b) Dinler üçe ayrılır: Hak Din – Bâtıl din – Tâğûtî din
    c) Dinler üçe ayrılır: Hak din – Muharref dinler – Bâtıl dinler
    d) Dinler dörde ayrılır: Hak din (İslâm) - Muharref Dinler, (Kapitalızm, Kominizm)
    - Batıl Dinler (Uydurma Dinler)
    101- Endâd kavramıyla ilgili olan aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
    a) Endâd edinmek, kâfir insanlara, bâtıl görüş ve İslâm dışı kurallara aşırı sevgi
    besleyip mutlak itaat etmektir; Peygamberlere, Allah’ın velî kullarına, takvâ sahibi
    âlim ve evliyalara sevgi beslemek, hiçbir şekilde endâd/şirk koşma anlamına gelmez.
    b) Allah’ın belirli nitelik ve güçlerini başkalarına atfetmek, mesela kayıtsız şartsız
    itaat edilecek Allah’tan başka otorite kabul etmek endâd kapsamına girer.
    c) Endâd edinmek şirk koşmak demektir. Şirkin küçüğü ve gizli olanı da vardır.
    Meselâ sebepleri yüceltmek (şoför frene basmasaydı ölmüştüm, filan doktor hayatımı
    kurtardı gibi sözler söylemek, bu sözlerle mecazı değil, gerçeği kasdetmek;
    ≈ 811 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Müslümanın Akaİdİ Kİtabının Konularıyla İlgİlİ Sorular
    sebepleri olayı gerçekleştiren asıl unsur görmek).
    d) Allah’ın kulları üzerindeki hakkı, insanların sadece O’na ibadet edip hiçbir
    şeyi Allah’a endâd/ortak koşmamalarıdır. Allah, bu endâd kabul etmeyi kesinlikle
    affetmez.
    102- Bir hadis-i şerife göre zulüm üç türlüdür. Bir zulüm vardır ki Allah
    onu affetmez. Bir zulüm vardır Allah onu affeder. Bir zulüm de vardır ki
    Allah onun mutlaka hesabını sorar. Seçeneklerden hangisi sırasıyla ve
    doğru olarak bu zulüm çeşitlerini açıklamaktadır?
    a) 1- Şirk, 2- Kendi nefsine karşı işlediği zulüm, 3- Allah’ın emir ve yasaklarına
    isyan edilerek işlenmiş zulüm.
    b) 1- Başkalarına karşı yapılan zulüm, 2- İnsanın kendi nefsine karşı işlediği
    zulüm, 3- Şirk.
    c) 1- Şirk, 2- İnsanın kendi nefsine karşı işlediği zulüm, 3- Başkalarına yapılan
    zulüm
    d) 1- İnsanın kendi nefsine karşı işlediği zulüm, 2- Başkalarına yapılan zulüm,
    3- Şirk.
    103- Kur’an’da Firavun’la ilgili âyetlerden yola çıkarak Firavnî düzenlerin,
    İslâm dışı rejimlerin temel özellikleri olarak aşağıdakilerden hangisi
    doğrudur?
    a) Allah’ın yeryüzündeki hâkimiyetini reddetmek
    b) Firavunu/tâğutu kanun koymaya, istediği gibi insanları yönetmeye yetkili ve
    itaat edilecek güç kabul etmek
    c) Tevhid, adalet, özgürlük gibi nebevî çağrıları baskı ve işkencelerle susturmaya
    çalışmak
    d) Hepsi
    104- Hz. Mûsâ ile ilgili âyetlerden öğrenmekteyiz ki, tevhid önderleri,
    İslâmî öğretilerin veya müslümanların selâmeti için yapmak istedikleri
    fiillerin mâhiyetini, ortaya koymak istedikleri işlerin ana gayesini net bir
    şekilde açıklamak zorundadırlar. Hz. Mûsâ, Firavun’un önüne iki mesajla
    çıktı. Bu iki şey ne idi?
    a) 1- Müslüman olsun, 2- Yönetimi Hz. Mûsâ’ya bıraksın.
    b) 1- Allah’a itaat edip tevhid akidesini kabul etsin, 2- Eskiden müslüman olan
    İsrâil oğullarına yaptığı baskı ve zulme son versin.
    c) 1- Müslüman kölelere zorla yaptırdığı anıtkabirleri, piramitleri yıktırsın, 2- Putlara
    tapmaktan vazgeçsin.
    d) 1- Saraydaki ahlâksızlıklara son versin, 2- Halkını aç bırakmasın ve onları
    küfre zorlamasın.
    ≈ 812 ≈
    Ahmed Kalka n
    105- Zulüm konusunda aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
    a) Emaneti yüklenen insan; göklerin, arzın ve dağların kaçındığı bu kabulle zâlimlikten
    ve câhillikten kurtulmuştur.
    b) Aslında şirk, en büyük zulümdür. Buna rağmen müşrikler, putlarını kıran Hz.
    İbrâhim’e bu eyleminden dolayı zâlim diyorlar, kendi suçlarını ona atıyorlardı.
    c) Allah, kendisine karşı yapılan en büyük zulmü bile, bu zulümden tevbe edilirse
    affeder.
    d) İnsanın, başka insanlara karşı yaptığı zulmün affedilmesi için sadece Allah’a
    tevbe etmek yeterli değildir.
    106- Kur’ân-ı Kerim’de Firavun’dan uzunca bahsedilmesi, onun Allah’ın
    hükmünü kabullenmeyip kendini ilâh yerine koyan tâğutların/azgınların
    ve müfsidlerin/bozguncuların prototipi/baş örneği olmasındandır. Her zaman
    diliminde ve her coğrafyada görülebilecek küfür rejiminin sembol
    tipleri de yine Firavun zamanından örneklenir. İslâm dışı rejimlerin temel
    direklerini oluşturan bu simge şahıslar kimlerdir?
    1) Bürokrat, bakan, üst rütbeli subay sembolü ...........
    2) Kapitalist ve emperyalist para babası, kartel ve holding sahiplerinin sembolü
    .............
    3- Hakka bâtılı karıştırarak, dünyevî çıkar ve tâğutî yönetimlerin istekleri doğrultusunda
    dini istismar edip kullanan, Allah ve rasulü adına insanları aldatan sembol
    ...............
    4- İslâm dışı rejimin emniyet güçleri, silâh zoruyla düzeni koruyan tâğutun askerlerinin
    sembolü ............
    Yukarıdaki boşlukları sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir? Yani, bu
    sembol şahısların Firavun döneminde vurgulanan isimleri, aşağıdakilerden
    hangisinde doğru olarak sıralanmıştır?
    a) Cünûd/asker, Karun, Hâmân/kâfir medya mensubu, büyücü ve kâhinler
    b) Hâmân, Karun, Sâmirî/Bel’am, cünûd/asker
    c) Hâmân, K arun/sihirbazlar, B el’am/kâfir medya mensubu, c ünûd/hizbuşşeytan
    d) Firavun, Karun/Hâmân, Bel’am/Sâmirî, cünûd/asker
    107- Allah’a, sanki O’nu görüyormuş gibi ibâdet etmeye ne ad verilir?
    a) muhsin b) ibâdet c) ihsân d) takvâ
    108- İslâm, din işi - dünya işi diye laiklikte olduğu gibi amelleri ikiye
    ayırmadığı için, belirli çerçeve içinde yapılma şartıyla her yapılan müsbet
    işi ibâdet kabul eder. Aşağıdakilerden hangisi, yeme içmenin ibâdet olabilmesi
    için gerekli şartlardan biri değildir?
    a) Yenilip içilen şey, helâl yiyeceklerden olmalı
    ≈ 813 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Müslümanın Akaİdİ Kİtabının Konularıyla İlgİlİ Sorular
    b) Yenilip içilen şeye tuzla başlamalı
    c) Yenilip içilen şeyde isrâfa ve oburluğa kaçmamalı
    d) Yenilip içilen şey, helâl kazançla temin edilmiş olmalı
    109- “Mü’minin işi tuhaftır; her işi hayırdır. Bu, yalnız mü’mine özgüdür.
    Sevindirici bir işle karşılaşırsa ............ , o işi kendisi hakkında ............ olur.
    Üzücü bir işle karşılaşsa ........ , o işi kendisi için hayırlı olur.” Sahih-i Müslim’de
    ve Ahmed bin Hanbel’in Müsned’inde yer alan bu hadis-i şerifteki
    boş bırakılan yerlere sırasıyla seçeneklerden hangisi gelmelidir.
    a) şükreder, hayırlı, sabreder c) ihsân eder, hayır, dayanır
    b) sevinir, sevap, üzülür d) şımarmaz, ibâdet, sabreder
    110- Bilindiği gibi zulmün anlamı ve sahası hayli geniştir. Farklı yönlerden
    ele alınan zulmün İslâmî ıstılahta farklı tanımları yapılmıştır. İslâmî
    terminolojide/ıstılahta zulüm kelimesinin esas anlamı olarak aşağıdaki
    tanımlardan hangisi yanlıştır?
    a) Allah’ın koyduğu sınırı, haddi tecavüz etmek, tayin ettiği sınırın dışına taşmak
    b) Bir şeyi (veya bir hakkı) kendi yerinden başka bir yere koymak
    c) Hak edenin hakkını vermemek, haksıza hak etmediği bir şeyi vermek
    d) Herkese her konuda eşit davranmamak, tüm insanları eşit görmeyip ayrımcılık
    ve bölücülük yapmak
    111- Aşağıdakilerden hangisi şeytanın başvurduğu yöntemlerden biri
    değildir?
    a) İnsanı Allah’la aldatır, O’nun affının geniş olduğunu, nasıl olsa günahları affedeceğini
    insana fısıldayarak vesvese verir.
    b) Haramları süsler, bâtılı hak gösteren telkinlerde bulunur. Süslü, yaldızlı ve
    çekici, ama saptırıcı/çarpık sözlerle insanları kandırmaya çalışır.
    c) İmanı güçlü olan, ihlâslı kullara zararı ve etkisi daha büyük olur. Onlara düşman
    olduğundan onları Allah yolundan saptırmaya çalışır, çoğunda da başarılı olur.
    d) Mal ve dünyalık konusunda korkuya düşürür. İnfak ve sadaka konusunda
    cimrilik ve açgözlülüğü emreder. Bâtıl yollarda ise isrâfı teşvik eder.
    112- Cinler hakkındaki aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
    a) Onlar da insanlar gibi Allah’a ibâdet edip kulluk yapmak için yaratılmıştır.
    b) Cinlerden şerli olanlar, kendilerine tâbî olan insanları da yoldan çıkarırlar.
    c) Göğün gizlediği sırları öğrenmek isterler; ama buna asla güçleri yetmez.
    d) Ö zel yaratılışlarından ötürü, istikbali, insanların başına neler geleceğini bilirler.
    113- “İblis: ‘Ben, onları (insanları) saptırmak için Senin doğru yolun üs≈
    814 ≈
    Ahmed Kalka n
    tünde tuzak kuracağım. Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından,
    sağlarından, sollarından sokulacağım. Sen onların çoklarını şükredenlerden
    bulamayacaksın’ dedi.” (7/A’râf, 16-17).Bu âyet mealinde şeytanın insana
    farklı yönlerden yaklaşıp vesvese vermesi konusunda, seçeneklerden
    hangisi yanlıştır?
    a) Şeytan insana önden yaklaşır: Dünyada yaşayacağımız önümüzdeki istikbâli
    yanlış değerlendirterek dünyaya düşkün, âhirete ise önem vermez hale getirmeye
    çalışır.
    b) Arkadan yaklaşır: Arkada kalan ataları, geleneği, tarihi kötüler, hangi zihniyette
    olursa olsunlar atalarımızın yolundan gitmemize, onların izini takip etmemize
    engel olmaya çalışır.
    c) Sağdan yaklaşır: Yani, ibâdet ve hayırlı işlerinde şüpheye düşürür, onları zor
    gösterir, geciktirtir veya ihmal ettirir.
    d) Soldan yaklaşır: Her çeşit günahı güzel gösterir, haramlara karşı aşırı bir arzu
    ve iştah uyandırır.
    114- Bilindiği gibi, Kur’an’ın ilk inzâl olan âyetlerinde okuma-yazma ve
    ilim emredilmektedir. Kur’an’a göre ilim, hakkı/gerçeği idrâk etmektir ve
    vahiyle özdeşleşmiştir. Buna göre, ilmin sınıflandırılması konusunda aşağıdaki
    seçeneklerde belirtilen tasniflerin hangisi en doğrudur?
    a) Naklî ilimler - aklî ilimler
    b) Dünyevî ilimler - uhrevî ilimler
    c) Dinî ilimler - din dışı ilimler
    d) Müsbet ilimler - menfî ilimler
    115- İblis hakkında aşağıdaki ifadelerden hangisi tümüyle doğrudur?
    a) İblis, meleklerin hocası idi. Melek değildi ama ilmi ve takvâsı sayesinde meleklerle
    beraber yaşıyordu.
    b) İblis bir melekti. Allah, meleklere secde etmelerini emrettiğinde diğer melekler
    secde etti; o etmedi.
    c) İblis kibirli olduğu kadar, aynı zamanda cahil/bilgisizdi. O secde emrindeki
    İlâhî hikmeti ve Âdem’in mânevî yapısını ve üstünlüğünü anlamadı.
    d) İblis, cennete yılanın ağzında girdi ve önce Havvâ’yı kandırdı; Havvâ da kocasını.
    116- Bilindiği gibi, vesveseci şeytanın ilk atasına İblis denilir. Şeytanın
    kurumlaşmış şekline, yani şeytanın insanları Allah’ın yolundan uzaklaştırma
    gayretine, özellikle siyasî otorite ve yöneticinin tuğyânını, isyan ve
    azgınlığını başkalarına ulaştırarak Allah’ın indirdiği hükümlere alternatif
    olmak ve onların yerine geçmek üzere hükümler koyan varlıklara ne ad
    verilir?
    ≈ 815 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Müslümanın Akaİdİ Kİtabının Konularıyla İlgİlİ Sorular
    a) zâlim b) tâğut c) kâfir d )
    müfsid
    117) Kur’an’da emredilen “ilim” hususunda aşağıdaki ifadelerden hangisi
    yanlıştır?
    a) İnsanın şirkten sakınıp tevhid şuuruyla yaşaması için gerekli ilimler edinmesi,
    hak ile bâtılı, helâl ile haramı ayırt edecek kadar bilgi öğrenmesi, içinde bulunduğu
    durumları ve yapması gereken her çeşit ibâdetle ilgili bilgiler edinmesi farzdır.
    b) Tâif tebliğinden sonra Rasulullah oradaki müşrikler konusunda şöyle demişti:
    “Onlar bilmiyorlar.” O yüzden her kötülüğün, küfür ve şirkin baş sebebi, cehâlet/
    bilgisizliktir.
    e) İlim, kadın-erkek her insana farz olduğundan çocuklarımızı bulunduğumuz
    yerdeki okullara göndermeli ve en üst seviyede öğretim veren üniversitelere kadar
    her ne pahasına olursa olsun okutmalıyız.
    d) İlim, iman etmeyi, müslümanca yaşamayı gerektirir. İlim, amel etmek için öğrenilir.
    İlmi gizlemek câiz değildir.
    118- Bilindiği gibi, okuma yazma emri, mü’minleri ilme teşvik eder. Yine
    bilmekteyiz ki, günümüzde eğitim kurumlarında öğretilen bilimle Kur’an’ın
    övdüğü ilim aynı değildir. Bilim kırıntılarının “ilim” haline gelmesi için yapılması
    gerekenler konusunda aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
    a) Bilgilerin doğruluğunun vahiyle sağlamasının yapılması
    b) Bilgilerin bilimsel esaslara uygun olup müspet ilim tanımına girmesi
    c) Bilgilerin anlaşılıp hazmedilmesi ve özümsenmesi
    d) Bilgilerin pratikte faydalı hale gelmesi ve uygulanması
    119- Bazı sebepler yüzünden içindeki küfrü gizlemesine rağmen müslüman
    görünen, kalbiyle inanmadığı halde, “ben de mü’minim” diyenlere
    Kur’an terminolojisinde münâfık dendiği mâlumdur. Münâfıklar aslında
    kâfir oldukları halde, kâfirlerden bazı farklı özelliklere sahiptirler. Aşağıdakilerden
    hangisi bu farklılık konusunda tümüyle doğru değildir, yanlıştır?
    a) Kâfir, inanç konusunda açık olduğu halde; münâfık casus gibi kendini gizler.
    b9 Kâfirler, genellikle muslih/islah edici oldukları halde; münâfıklar, fesatçı/müfsid
    insanlardır.
    c) Kâfirler, inanç konusunda mert ve net oldukları halde; münâfıklar, duruma
    göre renk alan kaypak, kalleş bir karaktere sahip kimselerdir.
    d) Kâfir, İslâm’a düşmanlığını açıkça gösterebildiği halde; münâfık yalancıdır,
    müstehzîdir, müslümanlarla alay etmektedir.
    ≈ 816 ≈
    Ahmed Kalka n
    120- “Her doğan insan, …… üzere doğar. Sonra anne ve babası onu
    ……, hıristiyan, …… yapar.” B uhârî ve Müslim’in rivâyet ettiği ve müslüman
    halk arasında da meşhur olan bu hadis-i şerif mealinde boş bırakılan
    yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
    a) İslâm; müşrik; yahûdi b) sünnetullah; yahûdi; dinsiz
    c- iman; kâfir; yahûdi d) fıtrat; yahûdi; Mecûsi
    121- Alevli ateşten, başka bir ifade ile enerjiden yaratılmış olan ve 72.
    sûreye isim olan gözle görülmeyen varlıklar, aşağıdakilerden hangisidir?
    a) Melek b) Cin c) Ruh d) şeytan
    122- Hızır hakkında tevhide ters birçok inanış ve anlayış vardır. Aşağıdakilerden
    hangisi bunlardan biri değildir?
    a) Hızır, hâlen hayattadır ve kıyâmete kadar yaşayacaktır. Bazı insanlara ve
    özellikle Allah dostlarına gözükür, sonra âniden kayboluverir.
    b) Hızır, Hz. Mûsâ’nın içyüzünü bilemediği için ilk anda itiraz edip sorular sorduğu
    bazı gaybî konularda Mûsâ (a.s.)’a dersler veren ilim ehli ve büyük ihtimalle
    peygamber olan bir zâttır.
    c) Bazı kulların imdâdına yetişen, her yerde bulunabilen ve her kılığa girebilen,
    insanlara bereket ve bolluk saçan ya da kahredip helâk eden bir zâttır.
    d) Baharı İlyas’la birlikte Hızır getirir; çiçekleri o açar, yeşillikleri onun attığı adımlar
    bitirir. Tabiattaki varlıkları kendi emrine alarak hizmetinde kullanabilir.
    123- Allah’ın mutlak birliğini (tevhidi) ifade eden, putçuluğu ve şirki
    reddeden, mutlak gerçeğin ve doğrunun tanımını yapan, Kur’an’da İbrâhim
    (a.s.)’in milleti/dini olarak da belirtilen dinî nitelik, aşağıdakilerden
    hangisidir?
    a) kulluk b) muvahhid c) ibâdet d) hanîf
    124- İman-ahlâk ilişkisi konusunda aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
    a) İslâm dinindeki iman ve ibâdet esaslarıyla ahlâkî buyrukları kesin çizgilerle
    birbirinden ayırmak mümkün değildir; bunlar Kur’an ve sahih hadislerde birbiriyle
    kaynaşmış durumdadır.
    b) İmanı kâmil olan mü’minlerin ahlâkı gâyet güzel ve mükemmeldir; ahlâkı gerçekten
    ve tümüyle güzel olanların da imanları kâmildir.
    c) İman ve amel ayrı olduğu gibi, imanla ahlâk da ayrıdır; biri olup diğeri olmayabilir.
    d) Ahlâkî problemler, nice hadiste çoğu kez imanla irtibatlandırılarak ifade edilmiştir.
    ≈ 817 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Müslümanın Akaİdİ Kİtabının Konularıyla İlgİlİ Sorular
    125- Özellikle siyasî otorite ve yöneticinin tuğyanını başkalarına ulaştıracak
    şekilde kurumlaşan şekline ve bunu uygulayanlara, Allah’ın indirdiği
    hükümlere alternatif olmak ve onların yerine geçmek üzere hükümler
    koyan varlıklara ne ad verilir?
    a) tâği b) tâğut c) kâfir d) müfsid
    126- Fıtrat konusuyla ilgili olarak aşağıdaki hükümlerden hangisi yanlıştır?
    a) İslâm’ın yaşanmadığı ortamlarda fıtrat bozulmaya ve aşınmaya başlar.
    b) Fıtratın doğru çizgide ilerlemesini engelleyen en tehlikeli etken şirktir. Allah’ı
    unutmak ve hevâya uymak da fıtratı saptırır.
    c) İslâm; insan yaratılışına, yaratılışındaki İlâhî yasalara veya başka bir ifadeyle
    Allah tarafından insan bünyesine uygun olarak konulmuş olan fıtrat dinidir.
    d) Kâfirlerle müslümanların fıtratları çok farklıdır. Daha doğuştan itibaren bu
    farklılık kendini gösterir.
    127- “Hıdırellez” konusuyla ilgili aşağıdaki ifadelerden hangisi, tümüyle
    doğru değildir?
    a) Hıdırellez, Hızır ve İlyas isimlerinin halk ağzında aldığı şekilden ibarettir. Hıdırellez,
    kökü İslâm öncesi eski Orta Asya, Ortadoğu ve Anadolu yaz (bahar) bayramlarına
    dayanan câhiliye törenidir.
    b) Hıdırellez, İslâm’a göre kutsal kabul edilen bir gündür. Bütün dünyada 1 Mayıs’ta
    kutlanılan, bazılarına göre bahar bayramı denilen önemli bir gündür. Bu günü
    nâfile oruçla geçirmek ve gecesini de teheccüdle değerlendirmek gerekir.
    c) Hıdırellez, halk arasında ölümsüzlük sırrına erdiklerine ve biri karada, diğeri
    denizde darda kalanlara yardım ettiklerine inanılan Hızır ve İlyas peygamberlerin
    yılda bir defa bir araya geldikleri gün olarak kabul edilir.
    d) Baharın geldiğini müjdeleyen gün olarak kabul edilen Hıdırellez törenlerinde,
    yeşillik, su ve ateş hususlarıyla ilgili uygulamalar, bu halk bayramının putperest köklerini
    çok belirgin şekilde ortaya koymaktadır. Dilek tutma, uğursuzlukları giderme,
    adak adama ve ateşle ilgili bazı uygulamalar, genç kızların bu güne yükledikleri
    anlam ve eylemlerden dolayı tevhide ters nice inanış ve davranışlara şâhit olunan
    büyük bir bid’attir.
    128- Allah’ın kâinatı idare ederken koyduğu kurallar, yaratıkları hakkındaki
    ve özellikle insan toplumlarıyla ilgili hüküm ve âdetlerine Kur’an
    kavramı olarak ne ad verilir?
    a) Hikmetullah b) Hükmullah c) Sünnetullah d) Kaderullah
    129- Eski dönemlerde Arap câhiliyyesinde, İslâm öncesi Türklerde ve
    ≈ 818 ≈
    Ahmed Kalka n
    günümüzde değişik ülkelerde hâlâ bazı hayvanlar putlaştırılıp bunlara tapılmaktadır.
    Kur’ân-ı Kerim, putlaştırılarak tapılan bu hayvanlardan hangisini
    hangi dönemlerde ve hangi kavimle ilgili olarak örnek verir?
    Sığır (ve buzağı); Mûsâ (a.s.) döneminde; İsrâiloğulları
    Deve; Sâlih (a.s.) döneminde; Semûd kavmi
    Fil; Peygamberimizin doğumundan az önce; Ebrehe’nin kavmi
    Balık; Yunus (a.s.) döneminde; Yûnus kavmi
    130- Bir sünnetullah olarak ifâde edilen bireysel ve toplumsal değişme
    konusunda Ra’d sûresindeki âyet-i kerimede vurgulanan hususla ilgili
    olarak aşağıdaki seçeneklerden hangisi doğrudur?
    a) Kişinin içinde yaşadığı kavim (toplum) değişmedikçe Allah onların içindeki
    kişilerin durumunu değiştirmez.
    b) Bir kavim ve içindeki kişiler toplum olarak değişmedikçe Allah onlarla ilgili
    sünnetini (sünnetullahı) değiştirmez.
    c) Allah bir kavmi (toplumu) değiştirmedikçe, toplumdaki kişiler kendini değiştiremez.
    d) Bir toplumun bireyleri kendindekini (kendi durumunu) değiştirmedikçe Allah
    onlarda bulunanı (o toplumu) değiştirmez.
    131- Ra’d sûresi 11. âyetten yola çıkarak aşağıdaki değerlendirmelerden
    hangisi yanlıştır?
    a) Bir toplum, kendinde bulunan iyi yaşayışı ve güzel ahlâkını kötüye değiştirmedikçe,
    daha genel tâbirle bir toplum kendini bozmadıkça Allah onlara verdiği
    nimetleri değiştirmez.
    b) Bir toplum kötü ahlâkını düzeltmedikçe Allah onları düzeltmez. Toplum gittiği
    yanlış yoldan döner, doğru yola girer, ahlâkını düzeltirse Allah da onların durumunu
    düzeltir, kötü hallerini iyiye, sıkıntılarını mutluluk ve refaha çevirir.
    c) Bir toplum ahlâkını bozar; şerlere, kötülüklere, fesatlara dalar, isyan ederse
    Allah da onlara lutfettiği nimetleri ellerinden alır, onları perişan eder. Böylece güçlerini
    kaybeder, felâketlere uğrar, küçülürler.
    d) Allah’ın toplumlara koyduğu hüküm vardır. Bazı toplumlar Allah’a itaat eden
    İslâm toplumu, bazıları da isyan eden câhiliyye toplumudur. Bu durum değiştirilemez.
    Toplumlarla ilgili bu kadere sünnetullah denilir.
    132- “Ümit ve güvenle bağlanacağı şeyden umudunu kesmek, ümitsiz
    olmak” anlamına gelen ve “Allah’la ilgili olarak bir mü’minin yapamayacağı,
    yapmış olsa küfre gireceği şey” demek olan Kur’an kavramı aşağıdakilerden
    hangisidir?
    a) Yeis b) Tağyîr c) Nankörlük d) Şirk
    ≈ 819 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Müslümanın Akaİdİ Kİtabının Konularıyla İlgİlİ Sorular
    133- Bilindiği gibi tasavvuf rüyalara çok önem vermiş, özellikle Allah
    dostu kabul ettikleri kimselerin rüya aracılığıyla ilim ve hadis alabildiklerini
    ısrarla ileri sürmüştür. Bu rüyalarla ilgili olarak İslâm âlimlerinin değerlendirmeleri
    içinde aşağıdakilerden hangisi doğrudur?
    a) Rüya hali, insanlar arası bilgi akışının mümkün olduğu zaman dilimidir. Bu
    bilgiye güvenilir. Çünkü insan, rüyâsında melekûta ulaşır, eşyayı müşâhede eder.
    b) Hz. Peygamber’den vefatı sonrasında rüya ile bilgi almak, O’ndan rüyada
    hadis rivâyet etmek ya da rüya aracılığıyla bir hadisin sıhhatini test etmek mümkün
    ve kabul edilen bir durumdur. Bütün bunları İslâm âlimleri onaylayıp tasdik eder.
    c) Rüya, bilgi kaynağı değildir, rüya ile amel olunmaz. Şeytanî de olabilecek
    ilhamlara ve rüyalara İslâm dini dayandırılamaz. Rüya, ahkâm konusunda da delil
    olmaz. Rüya ile çok uğraşmak, ona önemli misyonlar yüklemek doğru değildir.
    d) Rüya da, keşif ve ilham gibi bilgi araçlarından biridir. Aynı zamanda ölen bir
    kimsenin âhiretteki ahvâli ile ilgili olarak, rüya aracılığı ile dünyadakilere bilgi verilir.
    134- Yeis hali ve bu haldeki iman ve tevbe konusundaki değerlendirmelerle
    ilgili olarak aşağıdaki ifâdelerden hangisi yanlıştır?
    a) Bir kimsenin yeis (ümitsizlik ve korku) halinde iman etmesi, kendisine yönelen
    ve yakasına yapışan azâbı gidermek için olup ihtiyârî, yani özgür seçmeye dayanan
    ve hakiki iman değildir. Hakiki iman ihtiyâr ve istek ile Allah’a yaklaşmak ve O’nun
    rızâsını elde etmek için sahip olunan imandır.
    b) Kâfir bir kimse, ölürken ölümün şiddetli halleri kendisine gelip çattığı ve İlâhî
    azâbı müşâhede ettiği vakit iman ederse, bu imana iman-ı yeis denilir.
    c) Yeis halinde de iman ve tevbe geçerlidir. Dünyada imanın ve tevbenin geçerli
    olmadığı hiçbir zaman yoktur. Ancak insan ölünce artık son pişmanlık fayda etmeyecek,
    sadece öldükten sonra iman ve tevbenin faydası görülmeyecektir.
    d) Önceden iman etmeyen bir kâfir, üzerinde ölümün emâreleri belirip ölümün
    şiddetli halleri kendisini sardığı zaman; helâk işaretleri gelip iman etmeyenleri yakalayınca;
    güneşin Batıdan doğması gibi kıyâmetin açık ve büyük alâmetleri zuhur
    ettiğinde veya kıyâmet kopmaya başlayınca bütün bu durumlarda iman edenlerin
    imanları kabul edilmez, bu imanları kendilerine bir fayda getirmez. Bu zamanlardaki
    imana iman-ı yeis denilir.
    135- Her müslüman, yakınlarından başlayarak çevresindeki insanlara
    dinini tebliğ etmek ve İslâm’ı hâkim kılmaya çalışmak zorundadır. Ancak,
    insan bu dâvet, tebliğ ve iyiliği emretme görevini yerine getirmeye çalıştığı
    halde, bazen en yakınlarının bile müslüman olmasını sağlayamayabilir.
    Hz. İbrâhim’in babası, Hz. Nûh’un oğlu, Peygamberimiz’in amcası bu örnekler
    arasındadır. Allah, kâfir Firavun’un hanımını müslüman hanımlara
    örnek verirken, iki peygamberin hanımının da kâfir kadınlardan olduğunu
    vurgular (66/Tahrîm, 10). Allah’ın tek rab ve yegâne ilâh olduğuna ve pey≈
    820 ≈
    Ahmed Kalka n
    gamber kocalarına inanmayan bu kadınların müşrik kavimleriyle birlikte
    helâk olduklarını Kur’an haber verir. Hanımları müslüman olmayan ve kâfir
    eşleriyle sınanan bu peygamberler kimlerdir?
    a) Nûh (a.s.) ve Lût (a.s.)
    b) Lût (a.s.) ve Şuayb (a.s.)
    c) Sâlih (a.s.) ve Hûd (a.s.)
    d) Süleyman (a.s.) ve Yûsuf (a.s.)
    136- Esmâü’l-Hüsnâdan el-Müızz ve el-Müzill ne demektir?
    a) El-Müızz: İzzet ve kuvvet veren, yükselten, onurlandıran demektir. El-Müzill:
    (Daha çok âhirette) Zillete düşüren, hor ve hakir eden demektir.
    b) El-Müızz: Hesap gören, kullarının yaptıklarını muhâsebeye
    tâbi tutan, amellerinin
    karşılığını verme hususunda kâfi olan demektir. El-Müzill: Keremi ve bağışı bol
    olan, cömert ve bir karşılık gözetmeden inâyetiyle ihsan eden anlamına gelir.
    c) El-Müızz: Bütün varlık üzerinde gözcü olan, bütün işler kendisinin kontrolü
    altında bulunan; kullarının her şeyini gözeten ve müşâhedesi altında tutan demektir.
    El-Müzill de: Duâ ve isteklere cevap veren; Kendine yalvaranların isteklerini veren
    anlamına gelir.
    d) El-Müızz: Geniş; bütün sıfatları sonsuz ve sınırsız olan, geniş rahmeti ile
    bütün varlıkları kuşatan demektir. El-Müzill ise: Mahlûkatını seven ve onların hayrını
    isteyen, iyi kullarını seven, onları rahmet ve rızâsına erdiren; sevilmeye ve dostluğu
    kazanılmaya tek lâyık olan anlamına gelir.
    137- Varlıkları daha önce bir misli ve benzeri olmaksızın ilk defa yaratan
    anlamına gelen güzel isim (esmâü’l-hüsnâdan biri) aşağıdakilerden
    hangisidir?
    a) El-Muhsî b) El-Mümît c) El-Mübdî d) El-Müheymin
    138- Kendilerine hak din tebliğ edildiği halde, tevhidî bir imana yönelmeyen
    geçmiş toplumların başlarına gelenler Kur’ân-ı Kerim’de niye anlatılmaktadır?
    a) Tarih bilgisi verilmek ve kültür artırmak için
    b) İnsanların hoşlanacağı bir hikâye/kıssa olsun diye
    c) Eski toplumların büyük uygarlık ve medeniyetlerine atıfta bulunmak için
    d) İbret ve ders alınması için ve benzer suçların fecî sonuçları bilinsin diye
    139- Kullarına muâmelesi, tam adâlet ve merhamet üzere olan; adâletini
    dünyada ve âhirette kullarına gösterecek olan anlamına gelen güzel
    isim (esmâü’l-hüsnâdan biri) aşağıdakilerden hangisidir?
    a) El-Muğnî b) El-Muksit c) Er-Raûf d) El-Metîn
    ≈ 821 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Müslümanın Akaİdİ Kİtabının Konularıyla İlgİlİ Sorular
    140- Esmâü’l-Hüsnâ ile ilgili aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
    a) Esmâü’l-Hüsnâ, en güzel isimler demektir, Allah’a ait isimler bu tâbirle ifâde
    edilmektedir.
    b) Kur’ân-ı Kerim’de doksan dokuz isimden bahsedilmektedir; Kur’an’dan yola
    çıkarak Allah’ın isimlerinin kesinlikle 99 olduğunu belirtmek gerekir.
    c) Meşhur hadis-i şerifte, esmâü’l-hüsnâyı ihsâ eden kimsenin cennete gireceği
    belirtilir. “İhsâ” kelimesi, lügatta ezberleyip sayan, anlayan, benimseyen demektir.
    Ama burada “İslâm’ın ulûhiyyet inancını nasslara başvurmak sûretiyle
    tesbit
    edip anlamak, benimsemek ve bu inanca uygun bir ruhî yetkinlik kaydetmek”
    anlamını
    içermektedir.
    d) A’râf sûresi 180. âyetinde “Allah’ın isimleri konusunda ilhâda düşen kimseleri
    bırakın, terk edin, onlardan uzak durun!” denmektedir. İlhâd; sapmak, inkâr
    etmek, O’nun niteliklerinin anlamını eğip bükmek, hafife almak, tahrif etmek, bu
    sıfat ve isimleri başka varlıklara yakıştırmak, ya da Allah’ı bu güzel isim ve sıfatlarla
    belirtmekten kaçınmak demektir. Bu tür ilhâdı işleyenlerden uzaklaşmak, onları
    sevmemek mecbûriyetimiz vardır.
    141- Dünyevî çıkarı için imanını ve ilmini satan, atmalar veya katmalarla
    dini tahrif etmeye çalışan, Firavnî düzenleri devirmeye çalışan muvahhidlere
    hırlayan karakteriyle her devirde ve her ülkede görülebilecek olan ve
    belli bir şahıs olmaktan çok, bir karakter/tip olan Bel’am Kur’an’da köpeğe
    benzetilir; tâğutî düzenin kapılarında ev sahibinden kemik bekleyen
    ve kuyruk sallayan bir köpeğe. Kur’an’ın çeşitli âyetlerinde hakka bâtılı
    karıştıran, hakkı gizleyen, ilmiyle amel etmeyen, başkalarına iyiliği emretse
    bile kendini unutan, Allah’ın âyetlerini azâba karşılık çok ucuza satan;
    menfaatçi, uzlaşmacı ve menfaatçi tip, şiddetle sakınılması gereken bir
    karakter olarak tanıtılır. A’râf sûresi, 179. âyette hayvanlar gibi, hatta daha
    aşağı ve sapık oldukları belirtilen bu tiplerin aynı sûrenin 175-176. âyetlerinde
    köpeğe benzetildiğini biliyoruz. Cum’a sûresi, 5. âyette ise sorumluluklarını
    yerine getirmeyen ve ilmiyle amel etmeyen bu bilginler hangi
    hayvana benzetilir?
    a) Kitap yüklü eşeklere
    b) Kitaptan beslenip kitaba zarar vermeye çalışan böceklere
    c) İnsanları zehirleyen akreplere
    d) Dilediği yerde bağırıp dilediği yeri pislediği halde akılsızların kendisine taptığı
    kutsal(!) ineklere
    142- Esmâü’l-Hüsnâdan en-Nâfi’ ve ed-Dârr ne demektir?
    a) En-Nâfî’: Daraltıp sıkan, kıtlık veren; Ruhları kabzeden demektir. Ed-Dârr:
    Genişleten, açan ve bolluk veren anlamında güzel isimdir.
    b) En-Nâfi’: Dilediğine fayda veren demektir. Ed-Dârr: Dilediği kuluna zarar ve≈
    822 ≈
    Ahmed Kalka n
    ren; O’nun takdiri olmadan kimseye zarar verilemeyen, elem verici şeyler yaratan
    anlamındadır.
    c) En-Nâfi’: Allah’ın her şeye, her istediğini yapacak sûrette gâlip ve hâkim
    olması, en zorlu zâlimlerin bile O’na boyun eğmek mecburiyetinde oldukları, hükmünün
    dışına hiçbir şeyin çıkamayacağı anlamına gelir. Ed-Dârr: Çok rızık veren ve
    yeteri kadar rızıklandırıp yiyecek ve içecek veren anlamında güzel isimdir.
    d) En-Nâfi’: Her şeyde ve her olayda büyüklüğünü gösteren demektir. Ed-Dârr:
    Hidâyet lütfederek bâtıldan ve dalâletten uzaklaştıran anlamına gelir.
    143- Evrenin bütün işlerini
    düzenleyen, gözeten, koruyan ve yöneten;
    insanları murâkabe eden, üstün gelen anlamına gelen güzel isim (esmâü’l-
    hüsnâdan biri) aşağıdakilerden hangisidir?
    a) El-Musavvir b) El-Kaviyy c) Er-Reşîd d)El-Müheymin
    144- Basit dünya karşılığında dinini satan, bir çanak yal uğruna sahibinin
    onca itip kakmasına kuyruk sallayan it gibi ilminin izzetini yok eden,
    dinî bilgisini kâfir yöneticilerin hizmetine veren resmî ulemâ tipi, saray
    mollası, makam sevdâlısı, yüzsüz ve onursuz, ırkçı, her şeye dilini sarkıtarak
    salya akıtan köpek karakterli, dünya arzularının peşinden koşup
    asla tatmin olmayan, doymayan, Kitab bilgisine rağmen azgınlaşan, istismarcı
    bir din bilgini karakterinin anlatılmasını ister Kur’an. Kitabımız’da
    adı geçmediği halde, A’râf sûresinin 175-176. âyetlerinde işaret edilip bazı
    özellikleri açıklanan bu kişinin kabul görmüş adı nedir?
    a) Bel’am b) Karun c) Sâmirî d) Münâfık âlim
    145- Kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddî-mânevî şeylere
    ne denir?
    Tâğut b) Küfür c) İsyan d) Put
    146- “Helâk” kavramıyla aynı kökten türeyen tehlüke (tehlike), helâke
    sebep olan, helâke/ölüme götüren şey demektir. Kur’ân-ı Kerim’de: “…
    Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın…” (2/Bakara, 195) buyurulmaktadır.
    Bu âyetin nüzul sebebini açıklayan Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin izah
    ettiği şekilde, Kur’an’ın esas tehlike olarak kabul ettiği şeyler hakkında
    aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
    a) Cihadın mal ve canla tüm şûbelerini hayata geçirmede gayret sarfetmemek
    b) Allah yolunda fedâkârlık yapmamak, infak görevini hakkıyla yerine getirmemek
    c) Cimrilik yapmak gibi Allah’ın yasaklarından kaçmamak, Allah’a teslim olup
    itaate yönelmemek
    ≈ 823 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Müslümanın Akaİdİ Kİtabının Konularıyla İlgİlİ Sorular
    d) Düşman saflarına hücum edip ölümün büyük ihtimal olduğu bir ortama korkusuzca
    atılmak
    147- Sözlükte bilgisizlik anlamına gelen; genellikle, İslâm’ın hâkim olmasından
    önceki hayatı içine alan ve İslâm’ın ortaya çıkmasından önceki
    küfür ve sapıklık hali için kullanıldığı halde aslında her dönem için geçerli
    olan; ıstılah olarak “Allah’ın indirdiği hükümleri ve bilgileri kabul etmeyip
    bunların yerine insanlar tarafından konulan hükümlere, düşüncelere ve
    düzenlere inanma ve yaşama”ya ne ad verilir?
    a) Şirk b) Küfür c) Câhiliyye d) Fısk
    148- Bilindiği gibi, İslâm âlimleri “tevessül”ü hüküm bakımından genellikle
    üçe ayırırlar: 1- Allah’ın güzel isimlerinden veya yüce sıfatlarından
    biriyle O’na tevessül veya duâ eden kişinin işlediği sâlih amelle tevessül
    şeklindeki “meşrû tevessül”, 2- “Peygamberimiz’in hürmetine, Kâbe’nin
    hürmetine Allah’ım Senden şunu istiyorum” gibi sözler şeklinde “bid’at
    olan tevessül”, 3- Ölülerle, Allah’tan başka dirilerle ve hâl-i hazırda bulunmayanlarla
    yardım istemek şeklinde ortaya çıkan tevessül. Bu son şekildeki
    tevessülün hükmü nedir?
    a) Mekruh b) Haram c) Mubah d) Bid’î
    149- Enbiyâ sûresi 21. âyette ifâde edildiği üzere: “Yuh olsun size ve
    Allah’tan başka taptıklarınıza! Siz aklınızı kullanmaz mısınız?” diye putperestlerin
    yüzüne haykıran zât kimdir?
    a) İbrâhim (a.s.) b) Mûsâ (a.s.) c) Nûh (a.s.)
    d) Yâsir (r.a.)
    150- Kur’ân-ı Kerim’de câhiliyye kelimesi dört âyette geçer ve her birinde
    câhiliyyenin temel dört görüş ve görünüşü açıklanır. Aşağıdakilerden
    hangisi bunlardan biri değildir?
    a) Câhiliyyenin kendine has (İslâm’a zıt) inanç sistemi ve Allah hakkında (yanlış)
    zannı vardır.
    b) Câhiliyyenin (İslâm’ın zıddına) bir ahlâk anlayışı, ahlâksızlığı, özellikle kadınların
    toplum içindeki kıyafet ve davranışlarıyla cinsel fitne unsuru olması sözkonusudur.
    c) Câhiliyyenin (İslâm’ın zıddına) peygamber, melek, âhiret anlayışı ve kader
    inancı vardır.
    d) Câhiliyyenin (İslâm’ın zıddına) hüküm, yönetim ve devlet anlayışı, yani câhiliyye
    hükmü/yönetimi vardır.
    151- “...Hakikatte onlar, sadece kendilerine zulm ediyorlardı.” Bakara
    sûresi, 57. âyetinde geçen bu ifade için, aşağıdakilerden hangisi en doğru
    ≈ 824 ≈
    Ahmed Kalka n
    açıklamadır?
    a) Zulümle adâlet arasındaki temel fark belirtilmektedir.
    b) O insanların kendi kendilerine eziyet ve sıkıntı çektirdikleri ifade edilmektedir.
    c) Bumerangın dönüşü gibi, başkalarına yapılan zulüm, yapana döner; mazlumlar,
    her zaman zâlimlerden intikamını alır.
    d) Onlar bu yaptıklarıyla, her şeyden önce kendilerine zarar vermekte, kendilerine
    yazık etmektedir.
    152- Putlar, çeşit olarak çok fazla olmakla birlikte, genel olarak iki kısımda
    mütâlea edilebilir: 1- Herhangi bir şekil düşünmeksizin kafalara,
    gönüllere dikilen veya tâbî olunan (hayatın amacı kılınan, aşırı sevilen
    veya korkulan) modern putçuluk, 2- İnsan, hayvan, kuş veya bunların karışımı
    bir şeklin; ağaç, taş ve madenden yapılarak tapınılması biçiminde
    ortaya çıkan ilkel putçuluk. Bu ikinci tür putlara Kur’ânî kavram olarak
    hangi adlar verilir?
    a) Küfür veya şirk
    b) Endâd veya tâğut
    c) Tapma veya tapınma
    d) Sanem veya vesen
    153- “Bey’at sonucu mü’minler adına tasarruf (yönetme) yetkisine sahip
    olan ve Allah’ın indirdiği hükümlerin adâlet ve istişâre ile uygulanmasını
    sağlayan ve Kur’an’ın itaat edilmesini emrettiği müslümanların müslüman
    liderine ne ad verilir?
    a) Âmir b) Sultan c) Ülü’l-Emr d) Vekil
    154- Lügatta “kalkmak, dikilmek, ayaklanmak, doğrulmak ve dirilmek”
    anlamına gelen, terim olarak İslâm inancında, evrenin düzeninin bozulması,
    her şeyin altüst olarak yok olması ile ölen tüm insanların yeniden
    dirilerek ayağa kalkması olayını dile getiren Kur’ânî kavram, aşağıdakilerden
    hangisidir?
    a) âhiret b) kıyâmet c) ba’sü ba’de’l-mevt d) mahşer
    155- Kur’an’daki ülü’l-emr kavramından ve Allah’a isyan edene itaat
    konusuna açıklık getiren âyet ve hadislerden yola çıkarak, zâlim ve fâsığın
    emir sahipliği, yöneticiliği konusunda, mürcie adlı sapık grubun dışında
    tüm İslâm âlimlerinin görüşü olarak, aşağıdakilerden hangisi doğrudur?
    a) Zâlim ve fâsık yönetici, gayr-ı meşrûdur; ümmet, -eğer imkânı varsa) onu
    hemen alaşağı eder.
    b) Zâlim ve fâsık yönetici, mekruh görülmekle birlikte, yöneticiliği câizdir/geçerlidir.
    ≈ 825 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Müslümanın Akaİdİ Kİtabının Konularıyla İlgİlİ Sorular
    c) Zâlim ve fâsık yönetici, “ülü’l-emr” olduğu için kendisine itaat gerekir, isyan
    edilmez.
    d) Özellikle günümüzde bu vasıflara sahip olmayan imam, yani yönetici bulunamayacağından,
    mecbûren ve fiilî durum olarak kabul edilir.
    156- Kur’ân-ı Kerim’de nefsin olumsuz yönü “nefs” veya “nefs-i emmâre”
    ifâdesiyle değil; başka bir kelime ile belirtilir. Lügat anlamı olarak; boş,
    sonuçsuz, değersiz gibi anlamlara gelen, terim olarak da; bir şeye karşı
    aşırı sevgi ve bağlılık duyarak arzularını tatmin için Şeriatın dışındaki şeylere
    meyletmesi anlamına gelen bu kavram nedir?
    a) Fısk b) Nefs-i Levvâme c) Fesat d) Hevâ
    157- Kur’ân-ı Kerim’de (9/Tevbe sûresi, 12. âyete göre) insanları ateşe
    çağıran küfür imamlarına (kâfirlerin liderlerine/önderlerine) karşı müslümanların
    nasıl davranmaları emredilmektedir?
    a) Onlarla savaşmak, dinimize saldırırlarsa onları öldürmeye çalışmak.
    b) Onlara emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapmak.
    c) Onlara tekrar tekrar dâvet ulaştırmak ve nasihat etmek.
    d) Onları sevmemek ve onlarla beraber olmamak.
    158- Lügat anlamı “emir sahipleri” demek olan “ülü’l-emr”, bilindiği
    gibi Nisâ sûresinin 59. âyetinde müslümanlardan olması ve Allah’a ve
    Rasûlüne itaat etmesi şartıyla kendisine itaat edilmesi gereken bir otoritedir.
    Ashâb, tâbiûn ve müfessirler ülü’l-emr kavramıyla kimin kastedildiği
    konusunda farklı şeyler ileri sürmüşlerdir. Aşağıdakilerden hangisi bunlardan
    değildir? Yani, itaat edilmesi Kur’an’la emrolunan ülü’l-emr tanımı
    içine girmez?
    a) İmamlar, fâzıl ve âdil fakîhler, şer’î hükümlerle ilgili fetvâ veren müctehidler
    b) Hangi inanca sahip olursa olsun ve hangi hükümlerle hükmederse etsin müslümanların
    başındaki idareciler
    c) Râşid halifeler veya müslümanların başındaki müslüman ordu komutanları
    d) Ehl-i hall ve’l-akd denilen müctehid bilginlerinin icmâları
    159- Aşağıdakilerden hangisi “kıyâmet”in Kur’an’da zikredilen diğer
    isimlerinden biri değildir?
    a) es-Sâatu b) el-Yevmu’l-Hısâb
    c) el-Yevmu’l-Ûlâ d) el-Yevmu’l-Âhır
    160- Kur’ân-ı Kerim’in kıyâmetle ilgili olarak vurguladığı esaslar konusunda,
    aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
    a) Kıyâmetin zamanını Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği
    ≈ 826 ≈
    Ahmed Kalka n
    2b) Kıyâmet alâmetlerinin belirdiği ifâde edilir, ama bunlar hakkında bilgi verilmez
    c) Kıyâmetin yaklaştığı, zamanının yakın olduğu ve ansızın geleceği
    d) Her insanın ölümünün kendisi için kıyâmet olduğundan, tek bir kıyâmet değil,
    birçok kıyâmetlerin olduğu
    161- Âcizliğini kabul edip Allah’a güvenip dayanma, O’nun hükmünün
    mutlaka meydana geleceğine kesin olarak inanma ve alınması gereken
    tedbirleri alma anlamında Kur’anî terim, seçeneklerden hangisidir?
    a) İman b) Tevekkül c) Müşâvere d) Azim
    162- Lügat anlamı; belli bir zaman parçası ve bu parçanın sonu, vakit
    ve son demek olan; terim olarak, insanın veya herhangi bir canlının, kendisine
    tâyin edilen ömür ve ömrün son bulması anlamına gelen Kur’an
    kavramı, aşağıdakilerden hangisidir?
    a) Ölüm b) Mevt c) Ömür d) Ecel
    163- Tevekkül kavramına mesnet olan ve Allah’ın, kendisine dayanılıp
    güvenilmesi gereken tek zât olduğunu belirten esmâü’l-hüsnâsından olan
    ismi, seçeneklerden hangisidir?
    a) el-Vekîl b) el-Azîz c) er-Razzâk d) er-Rahmân
    164- Gâlibiyet kavramıyla ilgili aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
    a) Allah Teâlâ, mü’minleri gâlip getireceğine dâir söz vermiştir.
    b) Allah’ın yardımını bekleyenler, Allah’ın dinine yardım etmelidir.
    c) Gâlibiyet, zafer ve başarı, çok ile değil; Hak ile birlikte olmakla mümkündür.
    d) Allah, mü’minlere dünyada asla mağlûbiyet vermeyecektir. Gâlip gelemeyen
    mü’minler gerçek mü’min olmadıklarından mağlûp olmaktadırlar.
    165- Ahzâb Sûresi, 21. âyetinde “Rasûlullah’ta sizin için çok güzel örnekler
    vardır” deniliyor ve bazı özellikler sayılarak bu vasıftaki kişiler için
    örnek olduğu vurgulanıyor. Sayılan bu özelliklerle ilgili aşağıdakilerden
    hangisi yanlıştır?
    a) Allah’a kavuşmayı umanlar b) Âhiret güne kavuşmayı umanlar
    c) Namaz kılanlar d) Allah’ı çok zikredenler
    Sözlükte “ısrarla istemek, kasdetmek, karar vermek, irâde, sabır” gibi
    anlamlara gelen; Kur’an’da ve terim anlamı olarak “iyilikte sebat, kararlılık”
    ve “kesin karar vermek” mânâlarına gelen Kur’an kavramı, seçeneklerden
    hangisidir?
    a) Tevekkül b) Az(i)m c) Nusret d) Sabır
    ≈ 827 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Müslümanın Akaİdİ Kİtabının Konularıyla İlgİlİ Sorular
    167- Ecelle ilgili olarak verilen aşağıdaki hükümlerden hangisi yanlıştır?
    a) Ecel değişmez. Allah Teâlâ, insanın ne zaman doğacağını ve ne zaman öleceğini
    ezelî ve kuşatıcı ilmiyle kesin olarak bildiği için ömrün uzaması, ya da kısalması,
    yani ecelin öne alınması veya ertelenmesi mümkün değildir. b) İnsan bireylerinin
    eceli, yani Allah tarafından belirlenmiş ömürleri olduğu gibi; ümmetlerin,
    toplumların da bir eceli vardır. Ecelleri geldiği zaman ne bir an geciktirilir, ne de bir
    an öne alınır.
    c) Azrâil ismi Kur’ân-ı Kerim’de ölüm meleğinin ismi olarak açık şekilde ifâde edilir.
    O yüzden ölüm meleğinin Azrâil’den başkası olduğunu iddiâ etmek küfür sayılır.
    d) Hayat veren ve öldüren, ölümü yaratıp takdir eden Allah’tır. Cenâb-ı Hakk’ın
    iki özelliği, esmâü’l-hüsnâdan “el-Muhyî” ve “el-Mümît” isimleriyle ifâde edilir.
    168- Vahdetle ilgili âyet-i kerîmede hep birlikte neye yapışmamız emredilir?
    a) Allah’ın ipine, yani Kur’an’a, İslâm’a
    b) Allah’ın hükmüne, yani Kur’an ve Sünnete
    c) Allah’ın Peygamberine, yani Müslüman devlet başkanı ve emîrlere
    d) Allah’ın rızâsı için vahdete, yani birlik ve bütünlüğe
    169- Vahdetle ilgili olarak aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
    a) “Vahdet” kelimesi “tevhid” ile aynı kökü paylaştığından, ikisi arasında kopmaz
    bir bağ vardır.
    b) Tevhid birlemek; vahdet de birleşmek demektir. Allah’ı birleyen muvahhid
    kimse, tevhide iman etmeyenlerle birleşemez.
    c) Vahdet anlayış ve ahlâkından mahrum insan, gerçek muvahhid olamaz.
    d) İslâm, bütünmüslümanların her konuda tek bir görüş etrafında birleşmelerini
    ve hiçbir konuda en küçük fikir ayrılığına gitmemelerini kesin bir şekilde emreder.
    170- Kur’ân-ı Kerim’de belirtilen sünnetullaha göre Allah’ın, kendilerine
    yardım etmesi için, mü’minlerin ne yapması gerekmektedir?
    a) İbâdet ve duâ etmesi
    b) İman edip sâlih amel işlemesi
    c) Allah’a (Allah’ın dinine) yardım etmesi
    d) Kâfirlere karşı cihad bilincinde olması
    171- Kur’ân-ı Kerim’e göre, müteşâbih âyetlere uyanlar kimlerdir?
    a) Kalplerinde eğrilik bulunan, te’vil edip çarpıtarak toplumda fitne çıkarmak
    isteyenler
    b) Kur’an ilimlerinde derinliğe ulaşmak isteyen âlimler
    c) Kur’an’dan hüküm çıkararak insanların problemlerine çözüm getirmek iste≈
    828 ≈
    Ahmed Kalka n
    yenler
    d) Bu âyetlerle ictihad edip fetvâ verme gayretinde olan ilim ehli
    172- Kur’ân-ı Kerim, iftirâ konusuyla ilgili olarak “ondan daha büyük
    zâlim kim olabilir?” (6/En’âm, 21, 93, 144 vb.) dediği insanların özellikleri
    nelerdir?
    a) Rasûlullah’ın iffet timsâli eşine iftirâ atan münâfıklar
    b) Allah’a yalan uydurup şirk koşarak iftirâ eden müşrikler
    c) İslâm’a hakaret eden ve dine iftirâ atan müfterîler
    d) Peygamberimiz’in söylemediği sözleri O’na isnâd edip hadis uyduranlar
    173- Tahrif konusundaki aşağıdaki ifâdelerden hangisi yanlıştır?
    a) Tahrif, bir kelimede harflerin yerini veya bir harfi değiştirme, bozma demektir.
    Bir ibârenin anlamını değiştirme, İlâhî kitaplar üzerinde herhangi bir kelimenin bile
    bile değiştirilmesi demektir.
    b) Kur’ân-ı Kerim metnini tahrif ettirmeyerek Kıyâmete kadar aslını aynen korumayı
    Allah Teâlâ üzerine almıştır. Ama Tevrat ve İncil, o dönemlerdeki bilginlere
    havâle edilmiş, onlar da bazı çıkarlar ve kıskançlıktan dolayı bu emânetleri koru(ya)
    mayıp tahrif edilmesine sebep olmuşlardır.
    c) Kur’an, metin olarak tahrif edilmemiştir ve edilmeyecektir, ama hadisler için
    bu sözkonusu değildir. Peygamber sözü olmayan nice uydurma hadisler ortaya
    atılmış ve bazı hadislere ilâvelerde bulunulmuş, yani hadisler yer yer tahrife uğramıştır.
    d) Bugünkü Tevrat ve İncil, İslâm inancına göre tümüyle tahrif edilmiştir. Asıl
    Tevrat ve İncil’le bugünkü kutsal kitaplar arasında hiçbir ilişki kalmamıştır. Bugünkü
    Tevrat ve İncillerde, Kur’ân-ı Kerim’in tasdik ettiği hiçbir hüküm yoktur.
    174- Kur’an’da bazı âyetler vardır ki, mânâlarını en doğru olarak sadece
    Allah bilir. Derin bilgi sahipleri ise, onlar hakkında ayrıntıya girmek
    istemezler ve yanlış konuşmaktan Allah’a sığınırlar. Hükmü kesin olmayan
    bu âyetlerde acziyetlerini kabul edip mânâ zorlamasına gitmezler.
    Kur’an’daki bu türden âyetlere ne ad verilir?
    a) Mecaz b) Müteşâbih c) Kinâye d) Furkan
    175- Esmâü’l-Hüsnâ konusundaki aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
    a) Esmâü’l-Hüsnâ, âlimlerin ittifakı ile sadece 99 tanedir. Hadis rivâyetlerinde
    99 olarak belirtilen ve Tirmizî’de tek tek sayılan bu isimlere Kur’an başka ilâvelerde
    bulunmaz.
    b) Kur’ân-ı Kerim’de esmâü’l-hüsnâ ile Allah’a isim verilmesi ve duâ edilmesi
    emredilip O’nun isimleri konusunda eğriliğe saparak O’nu yanlış şekilde isimlendirenleri
    terk etmek emredilir ve onların Allah tarafından cezalandırılacakları belirtilir.
    ≈ 829 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Müslümanın Akaİdİ Kİtabının Konularıyla İlgİlİ Sorular
    c) Tanrı kelimesi esmâü’l-hüsnâdan biri değildir. O yüzden Allah hakkında bu
    ismin kullanılması güzel ve doğru olmaz.
    d) Esmâü’l-hüsnâ, Allah’ın isimleri olduğundan, bunlardan birini insanlara isim
    olarak aynen vermek doğru değildir. Özellikle, “el” belirtme takısıyla bu isimler Allah’ın
    dışındakiler için kullanılamaz. Yine, anlam yönüyle sadece Allah’a ait olan bir
    sıfatı içeren ismin, insanlara verilmesi çok yanlıştır.
    176- “Lâ ikrâhe fi’d-dîn (dinde zorlama yoktur)” meâlindeki Bakara sûresi
    256. âyetten anlaşılması gereken nedir?
    a) Hiç bir insan, diğer insanlara karşı yaptıklarından dolayı dünyada cezâ görmez,
    görmemelidir.
    b) İnsanlar, dinî ve ahlâkî davranışlarında tümüyle özgürdür, hiçbir kınama ve
    suçlama ile karşılaşmamalıdır.
    c) İnsanlar, din tercihlerinde ve inançlarında tam bir özgür irâde ile seçim yapma
    hakkına sahiptirler. Bu konularda herhangi bir baskıya uğramamalıdır.
    d) Kimse kimseye karışmamalı, hiçbir konuda zorlama, baskı, yönlendirme ve
    tavsiyelerde bulunmamalıdır. Herkes yaptıklarının karşılığını sadece âhirette görecektir.
    177- Kur’ân-ı Kerim’e göre Allah’ı tümüyle inkâr edenler, önemsenmeyecek
    kadar azdır. Kur’ân-ı Kerim Allah’a hiç inanmayanlardan çok daha
    fazla, esas olarak Allah’a inandığı halde O’na şirk koşanlardan bahseder
    ve vurguyu en fazla tevhid konusuna yapar. Bununla birlikte Kur’an, Allah’ı
    inkâr etmede (ve O’na şirk koşmada) üç temel etkeni belirtir. Nedir
    bunlar?
    a) Kibir ve inat, cehâlet ve tâğutların ifsâdı
    b) Putlar ve endâd, nifak ve şirk
    c) Bel’am, Karun ve Firavun zihniyeti
    d) Aile, çevre, düzen ve devlet
    178- Lügat anlamı; zorlamak, bir kimseyi istemediği ve çirkin gördüğü
    bir işi yapmaya mecbur tutmak olan, İslâm hukuku terimi olarak; bir kimsenin
    başkasına yaptığı, ondaki rızâyı kaldıran veya ehliyetini yok etmediği
    halde onun seçme özgürlüğünü bozan ya da şer’î yükümlülüğü kaldıran
    korkutma hali, yani bir kimseyi korkutmak sûretiyle rızâsı olmaksızın bir
    iş işlemek üzere haksız yere zorlamaya bir Kur’an kavramı olarak ne ad
    verilir?
    a) teklif b) ısr c) karz d) ikrâh
    179- Bilindiği gibi insanlar ya Allah’ın velîsi/dostu veya tâğutun velîsi/
    dostudur. Âyetü’l-Kürsî’den bir âyet sonra bu hüküm zikredilir. Bu konu≈
    830 ≈
    Ahmed Kalka n
    da, aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
    a) Allah, kendisine gereği gibi iman edenlerin velîsi, tâğut ise kâfirlerin velîsi/
    dostudur.
    b) Allah, bütün yarattıklarının velîsidir; kâfirlerin velîsi/dostu ise kendileri gibi kâfir
    olanlar ve kendilerini sevenlerdir.
    c) Allah, iman edenleri karanlıklardan nûra çıkarır; tâğut ise, dostlarını aydınlıktan
    karanlıklara ulaştırır.
    d) Allah’ın dostlarına korku ve üzüntü yoktur; kâfirlerin hayatı karanlıklar içinde
    geçeceği gibi, âhirette de ebedî azap onlaradır.
    180- Allah’a, O’nun zâtında, sıfatlarında, isimlerinde, fiillerinde ortağı
    ve dengi olmadığına, O’nun doğmadığına ve çocuğu olmadığına iman
    edip O’nu birlemek demek olan tevhid, klasik kabul içinde en genel şekliyle
    hangi kısımlara ayrılır?
    a) Rubûbiyet ve ubûdiyet tevhidi olmak üzere ikiye ayrılır.
    b) Zât, sıfat ve esmâ tevhidi olmak üzere üçe ayrılır.
    c) Kâinattaki tevhid, toplumda tevhid ve kişide tevhid olmak üzere üçe ayrılır.
    d) Tâğutların reddi olarak tevhid ve bel’amların reddi olarak tevhid olmak üzere
    ikiye ayrılır.
    181- Allah’ın, mükâfatlarının kendi katında olduğunu; kendileri için
    hiçbir korkunun ve üzüntünün asla olmayacağını müjdelediği kimselerin
    özellikleri hakkında, aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
    a) Nâfile ibâdetleri ihmal etmemek b) İman edip sâlih amel işlemek
    c) Namazlarını dosdoğru kılmak d) Zekâtlarını hakkıyla vermek
    182- Sözlükte; Kararlı ve şuurlu bir şekilde gayret etmek, zorluklara
    karşı çaba göstermek, çalışmak, iç ve dış düşmanlara karşı koymak
    üzere elinden geleni yapmak, bütün gayreti harcamak anlamlarına gelen
    Kur’an kavramı, seçeneklerden hangisidir?
    a) Cihad b) Kıtâl c) Müctehid d) Cidâl
    183- Bilindiği gibi her dönemde ortaya konabilecek cihadın farklı şekilleri
    vardır. Aşağıdaki seçeneklerden hangisi Allah yolunda cihadın çeşitlerinden biri
    değildir?
    a) Nefsî isteklere karşı cihad
    b) İlim ve dil ile yapılan cihad
    c) Mal ile ve bedenle, canla yapılan cihad
    d) Politika ile ve kâfirlerin silahını kullanıp onlardan gözükerek yapılan cihad
    184- Sözlük anlamı; reddetmek, geri çevirmek ve bir işten rücû etmek, dönmek
    ≈ 831 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Müslümanın Akaİdİ Kİtabının Konularıyla İlgİlİ Sorular
    olan ve terim olarak; iman ettikten sonra İslâm’dan dönüp başka bir dine geçmeye
    veya dinsizliği/ateizmi tercih etmeye Kur’ânî kavram olarak ne ad verilir?
    İrtidâd b) Şirk c) Küfür d) Dalâlet
    185- Aşağıdakilerden hangisi, insanı tevhid inancından çıkarıp mürted
    yapmaz?
    a) Allah’tan başkasına ibâdet ve mutlak anlamda itaat etmek
    b) Allah’tan başkasına duâ ve tevekkül etmek
    c) Mü’min olduğu halde bazı günahlar işlemek
    d) Kur’an’daki hükümlerden bazısının günümüzde geçersiz olduğunu söylemek
    186- Rasûlullah (s.a.s.)’ın vefatından sonra dinden dönüp İslâm devletine
    savaş açanların isyanlarının bastırılması için yapılan askerî harekâtlara
    ne ad verilir?
    a) Seriyye Savaşı c) Mürted Savaşı
    b) Ridde Savaşları d) Şirk Savaşları
    187- Bilindiği gibi, müslümanın dinden çıkıp irtidad etmesine sebep
    olan çirkin davranışlar sözkonusudur. Allah’a ibâdette O’na şirk koşmak,
    kâfirlerin uyduğu İslâm dışı ideolojilerin doğru olduğuna inanmak, şirk düzenlerini
    doğrulamak, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in getirdiklerinden bir şeyi
    uygunsuz görmek, İslâm’ı, dinin haram veya farzlarından birini alaya alıp
    eğlence konusu yapmak, mü’minlere karşı kâfirlere yardım etmek gibi.
    Aşağıdakilerden hangisi, bunlardan biridir, yani insanı tevhid inancından
    çıkarıp mürted yapar?
    a) Dinî emirleri yerine getirmede gevşek davranmak
    b) Namaz ve sabır gibi hayırlı amellerini Allah’a yaklaşmada vesile edinmek
    c) İslâm’ın hükümlerinden birini kabul etmemek
    d) Tâğutları beğenmeyip onlara isyan etmek
    188- İslâm’a ve müslümanlara karşı savaş açanlarla ne zamana kadar
    savaşma izni ve emri verilmiştir?
    a) Müslümanlar, dünyevî çıkarlarını teminat altına alıncaya, rahat edinceye kadar
    b) (Yeryüzünde) Fitne kalmayıp, din sadece Allah için tatbik edilinceye kadar
    c) Bütün inkârcılar tamamen öldürülüp yok edilinceye kadar
    d) İslâm devleti kuruluncaya, Allah’ın hükmü ile hükmedilinceye kadar
    189- “Hoşunuza gitmediği halde savaş size yazıldı/farz kılındı...” (2/
    Bakara, 216). Bu âyetin devamında aşağıdakilerden hangi insanî gerçek
    vurgulanmaktadır?
    a) Sizin şer zannettiğiniz hayır, hayır zannettiğiniz şer olabilir. İnsanların hayır ve
    ≈ 832 ≈
    Ahmed Kalka n
    şer bilgisi ölçü değildir.
    b) İnsanlar, bir şeyin arka planını araştırma gayreti içerisinde olmamalıdır. İnsanların
    savaş gibi İlâhî emirlerdeki hikmeti kavramaları mümkün değildir. Hikmet
    arayışı ölçü değildir.
    c) Sizin için doğru zannettikleriniz yanlış, yanlış zannettikleriniz doğru olabilir.
    Sizin bilginiz hayır ve şer için ölçü değildir.
    d) Sizin hoşunuza gitmeyen bir şey hayırlı, hoşunuza giden bir şey de şerli olabilir.
    İnsanların hevâsı, yani hoşuna gitme duygusu ölçü değildir.
    190- Sevgi konusundaki değerlendirmelerle ilgili olarak aşağıdaki seçeneklerden
    hangisi yanlıştır?
    a) İmanın kemâli, Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir.
    b) Allah’ı seven Rasûlullah’a tâbi olur.
    c) Sevgi, bir şeyi Allah’ı sever gibi sevmektir. Herhangi bir şeyi Allah’ı sever gibi
    sevmeyen bir insanın sevgisi, gerçek sevgi sayılmaz.
    d) Sevgi bir fedâkârlıktır, bedel ödemektir. Eylemi olmayan kuru sevgi, sevgi
    değildir.
    191- Çoğu kimselere göre, yanlış olarak, hasenesi ve seyyiesi (güzeli-
    çirkini) olduğu ileri sürülen, “Hz. Peygamber’den sonra ortaya çıkan,
    din ile ilgili olup bir eksiltme ve daha çok da bir ilâve mâhiyetinde olan,
    Rasûlullah’ın sünnetini/yolunu ve dini tahrip ve tahrif eden sapıklıklar”a
    dinî bir kavram olarak ne ad verilir?
    a) Hurâfe b) Atalar yolu c) Câhiliyye d) Bid’at
    192- Âyet kavramı konusunda aşağıdaki değerlendirmelerden hangisi
    doğru değildir?
    a) Kur’an kültürüne göre, insanın önünde okunması gereken üç İlâhî kitap vardır:
    Kur’an, insan ve evren. Bu üç kitabın âyetlerini bir bütünlük içinde, birbirleriyle
    bağlantılı olarak okuyup gereğini yapmak, dünya ve âhiret saâdetinin temel sebebidir.
    b) Allah’ın yarattığı insan ve kâinat âyetleri ve inzâl ettiği Kur’an âyetleri, aşamalı
    olarak ve zamana yayılmış şekilde değil; birden ve topyekün ortaya konulmuştur.
    Bu kitaplardaki âyetlerin okunması da zamana yayılmamalı, bir çırpıda okunup uygulanmalıdır.
    c) Allah’ın varlığını, birliğini ve kudretini isbatlayan işaret ve delillere âyet denir.
    d) Kur’an ilimlerinde âyet; sûrelerin içinde, başı ve sonu belli bir veya birkaç
    cümleden meydana gelmiş İlâhî sözlere denir.
    193- Bakara sûresi âyet 159’da belirtildiğine göre Allah ve bütün lânet
    ediciler, kimlere lânet ederler?
    ≈ 833 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Müslümanın Akaİdİ Kİtabının Konularıyla İlgİlİ Sorular
    a) Namazlarında eksikleri bulunanlara
    b) Allah yolunda şehid düşmemiş olanlara
    c) Musîbetlere sabretmeyenlere
    d) Açık delilleri ve Kitapta gösterilen hidâyet yolunu gizleyenlere
    194- Şehidlik konusunda aşağıdaki değerlendirmelerden hangisi yanlıştır?
    a) Vatanı uğrunda kahramanca savaşıp düşman tarafından öldürülen kimseye
    şehid denir.
    b) Şehid, Allah’ın bir sıfatı ve ismidir; “Eş-Şehîd”, Esmâu’l-Hüsnâ’dan biridir.
    c) Şehid, Allah’la alışveriş yapmış, cennet karşılığında canını Allah’a satmış kimsedir.
    d) Allah nazarında şehid kabul edilmek için mutlaka savaşta ölmek gerekmez.
    195- Aşağıdaki seçeneklerden hangisi “tevhid” kelimesinin tanımıdır?
    a) Allah’ın, insanlara, yapmalarını kesin bir şekilde emrettiği fiillere denir.
    b) Allah’ın zâtında, sıfatlarında, isimlerinde ve fiillerinde bir tek olduğuna inanmaktır.
    c) Kişinin leh ve aleyhinde olan hükümleri, fıkıh kurallarını öğreten ilmin adıdır.
    d) Allah’a zâtında, sıfatlarında, isimlerinde ve fiillerinde ortak güçler tanımaktır.
    196- “Kanun ve hüküm koyan, otorite ve güç sahibi, kendisinden yardım
    istenilen, kendisine ibâdet edilen, güvenilen, sevilen ve korkulan, itaat
    edilen ve emirlerine uyulan ihtiyaçları gideren, duâya karşılık veren,
    belâları gideren” gibi anlamlara gelen kelime, seçeneklerden hangisidir?
    a) İlâh b) Rab c) Tâğut d) Bel’am
    197- İnsanın yüce ve hâkimiyet sahibi birine boyun eğmesi, itaat etmesi,
    ona isyan etmeden kulluk etmesine ne denir?
    a) İlâh b) İtaat c) İbâdet d) Şükür
    198- Aşağıdakilerden hangisi müşrikler için doğru değildir?
    a) Müşrikler, göklerin ve yerin yaratıcısının Allah olduğuna inanırlar.
    b) Allah’ın, göklerde hükmü geçen bir zât olduğunu kabul ederler.
    c) Yeryüzündeki otorite hakkını Allah’a âit olarak görmezler.
    d) Allah’ın ilâhlık vasıflarını başkasına vermezler.
    199- Atalar yoluna uymakla ilgili olarak seçeneklerdeki değerlendirmelerden
    hangisi yanlıştır?
    a ) G eçmişi t ümüyle a tmak, o nunla b ağları k oparmak g erektiğinden, d oğru
    ≈ 834 ≈
    Ahmed Kalka n
    yaptıklarını bilmiş olsak bile ataların yolunu tâkip etmek, onların âdet ve geleneklerini
    benimsemek, Kur’an’da kesin bir şekilde yasaklanmıştır.
    b) Hakkın ve iyiliğin ölçüsü, ne eski ne de yenidir; ataların yolunun ölçü olarak
    kabul edilmesi de, onların her şeyiyle reddedilmesi de doğru değildir.
    c) Allah’ın indirdiği delillere bakmayıp da ataların inanç ve yaşayışını, onlar bizim
    atamız olduğu için taklit etmek; hakkı bırakıp kuruntulara ve şeytanın izine uymak
    ve Allah’a eşler koşmak demektir.
    d) Atalar yoluna körü körüne taassupla uyulmasını yasaklayan Kur’an, dinin
    esasları ve özellikle akîde hususunda İlâhî vahyin dışında başka kesin ölçüler kabul
    etmeyi yasaklar; Bâtıl din ve ideolojilerin Kur’an’a ters düşen prensip ve hükümlerinin,
    ataların veya çağdaş insanların kabulü, ya da halk çoğunluğunun yolu da olsa,
    kesin bir şekilde reddedilmesini ister.
    200- Seçeneklerden hangisi ümmet bilincine en fazla zarar veren câhiliyye
    anlayışıdır?
    a) Sosyalizm-komünizm b)Irkçılık-milliyetçilik/ulusalcılık
    c) Ahlâksızlık-hayâ eksikliği d) İbâdetlerde ihmâlkârlık
    201- Allah’ın insan için koyduğu aşılmaması gereken hududu aşan, ölçüyü
    kaçıran, haddini bilmeyip taşkınlık yapan, fakat yönetici olmadığı için tuğyânını
    topluma dayatma durumunda olmayan azgın kimseye ne ad verilir?
    a) tâğî b) müfsid c) nezîr d) tâğut
    202- Gerçeği örten, nimeti inkâr eden, Yaratıcı’nın en büyük nimetleri
    olan âyetleri, din, peygamberlik ve hidâyet gibi hususları görmezlikten
    gelen kimseye Kur’an terminolojisinde ne ad verilir?
    a) tâği b) ifsad c) kâfir d) münzir
    203- Küfrün ve tuğyânın temel sebeplerinden biri olan “istiğnâ” ne demektir?
    a) Büyüklük taslayarak insanlara zulmetmek, haksızlıkla hükmetmek; Büyüklüklenip
    kibirlenerek yeryüzünde fesat ve fitne çıkarmak, müstekbirlik
    b) Kendini her yönden zengin kabul edip kimseye muhtaç olmadığı anlayışına
    sahip olarak kibir ve gurur içinde bulunmak
    c) Ayartma, azdırma, baştan çıkarma, fesat, ara bozma, karışıklık ve dinsizlik
    d) Fesat çıkarmak, bozmak, faydalanılan bir şeyin bozulması, insanların inanç ve
    yaşayışını doğrudan saptırmak
    204- Lügat olarak; eşyaya rağbeti olmak, tükenmek, ölmek, tünel, tarla
    faresinin (köstebek) deliğinden çıkıp girmesi anlamlarına gelen ve inanç
    yönünden Kur’an’da anlatılan üç gruptan birinin tavrını ifade eden kelime,
    seçeneklerden hangisidir?
    a) ifsad b) infak c) nifak d) inzar
    ≈ 835 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Müslümanın Akaİdİ Kİtabının Konularıyla İlgİlİ Sorular
    205- Günümüzde asr-ı saâdetteki çeşitli fonksiyonları elinden alınmış,
    tevhidî bilinç ve anlayışa katkı sağlamayan, gösteriş ve israf mantığıyla
    inşa edilmiş, müslümanları düzene asimile etmeye çalışan devlet dairesi
    halinde işlevi olan bazı camilerin varlığı tartışma konusudur. Bu tartışmanın
    odak kavramı, asr-ı saâdette münâfıkların yaptığı bir mesciddir. Tevbe
    suresi 107. ayette belirtildiği gibi, münâfıklardan bir topluluk, İslâm cemaatini
    bölmek, zarar vermek, hakkı tanımamak, yani fesat ve fitne için,
    Kuba mescidine karşılık olarak bir mescid/cami yapmışlardı. Bu mescidin
    Kur’an’da ifade edilen şekliyle adı nedir?
    a) Mescid-i Kuba b) Mescid-i Nifak c) Mescid-i Fitne d) Mescid-i Dırar
    206- Âhiretle ilgili olarak aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
    a) Âhiret inancı, hemen bütün din ve düşünce sistemlerinde de mevcuttur.
    b) Dünya ayrı, âhiret ayrıdır. Din ve âhiret işleriyle dünya işlerini birbirine karıştırmamak
    gerekir.
    c) Reenkarnasyon, Hindu dininden geçen, ruhların, insan ölünce başka bedenlere
    geçeceğine inanılan, temelde de âhireti ve yeniden dirilişi inkâr anlayışıdır.
    d) Kur’an’da âhirete sadece inanmak yeterli görülmemekte, ona kesin bilgi, şuur
    ve şehâdet, yani yakînî inanç istenmektedir.
    207- İman konusunda aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
    a) İman (imanın gücü, kemâli), ibâdet ve tâatlerle artar ve günahlarla eksilir.
    b) Şizofreni (çift şahsiyetli akıl hastalığı) olanlar hâriç, normalde kişi, inandığı gibi
    davranır, inancına uygun şekilde yaşar.
    c) Takvâ sahiplerinin ilk ve en büyük özelliği, iman etmektir.
    d) İman ile İslâm; mü’min ile müslüman aynı anlamdadır. Kur’an’ın tüm âyetlerinde,
    her iki kavram aynı anlamda kullanılır.
    208- “O, insanları ve toplumları karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için
    gönderilmiştir. Bir adı da Nur’dur. Onun hâkim olmadığı yerler zulumatla
    (karanlıklar ve zulümlerle) kaplıdır.” Bu özellikler, aşağıdakilerden hangisine
    aittir?
    a) Kur’an b) Hz. Muhammed (s.a.s.) c) Hidâyet d) Peygamberler
    209- Seçeneklerden hangisi, imanın sahih olması için gerekli şartlardan
    biri değildir?
    a) Ölüm döşeğinde ve can çıkmak üzereyken değil; daha önce iman edilmelidir.
    b) Dinin, Kur’an’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr etmemek şarttır.
    c) Gücü yettiği kadar elfâz-ı küfür ve ef’âl-i küfür ihmal edilmemesi gerekir.
    d )Din veya dince mukaddes sayılan şeylerle alay, hakaret, inkâr ve küçük gör≈
    836 ≈
    Ahmed Kalka n
    mek gibi hususlardan kaçınılması gerekir.
    210- Rızık konusunda aşağıdaki hüküm cümlelerinden hangisi yanlıştır?
    a) Rızık artıp eksilmez, ama rızkı helâl veya harama dönüştürmek bize bağlıdır.
    b) Çok çalışarak çok para kazanılabilir, ama yararlanılmayan para rızık değildir.
    c) Kendisinden yararlanılan iman, ibâdet, takvâ, güzel ahlâk ve ilim de rızıktır.
    d) İslâm, helâl yoldan kazanılan para ve malı, çalışıp kazanana ait kabul eder;
    yani mülk ve para, helâl kazanç sahibinindir; Kimse müdâhale edemez.
    211- Âhiret bilincine sahip olmak ve dünya-âhiret dengesi sağlamak
    için dünya, doğru değerlendirilmelidir. Bu konuda aşağıdaki değerlendirmelerden
    hangisi yanlıştır?
    a) Dünya oyun ve eğlenceden, süs ve övünmeden geçici bir faydalanmadan
    ibarettir.
    b) Dünya, hakiki mânâda huzur ve rahatın bulunduğu gerçek vatanımız değildir.
    c) Dünyada imtihan vesilesi olarak kadınlar, evlatlar, altın ve gümüşler, iyi binekler
    sevdirilmiştir.
    d) Müslüman, âhiret endişesiyle yaşaması gerektiği için dünya ile ilgilenmemeli;
    dünyayı, onu tercih edenlere bırakmalıdır.
    212- Dünyadaki en büyük devrim, onun eseridir. O, gerçek anlamda, bir
    çağı kapatıp yepyeni bir çağ açmıştır. Cahiliyye, onunla kovulmuş, mutluluk
    çağı onunla başlamıştır. Tarihin şahit olduğu en muhteşem topluluk,
    onun sayesinde oluşmuştur. Tüm mûcizeler içinde baş sırayı o alır. Bu,
    seçeneklerden hangisidir?
    a) Din b) Kur’an c) Hz. Muhammed (s.a.s.) d) Allah’ın halifesi
    213- “Varlıklar âlemini yaratan, terbiye ederek geliştiren, onları maddî
    ve mânevi olgunluğa götüren, terbiyenin bütün gereklerine mâlik ve her
    şeye sahip olan” anlamına gelen Allah’ın ismi, hangi kavramdır?
    a) Allah b) Rahman c) Dingününün sahibi d) Rab
    214- Sözlükte; itaat etmek, boyun eğmek, tevazu göstermek, bağlanmak
    ve hizmet etmek anlamlarına gelen kavram aşağıdakilerden hangisidir?
    a) istiâze b) istiâne c) ibâdet d) hamdele
    ≈ 837 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Müslümanın Akaİdİ Kİtabının Konularıyla İlgİlİ Sorular
    215- Allah’a ibâdetin eksiksiz ve doğru tanımı, aşağıdakilerden hangisidir?
    a) Allah’ın farz kıldığı İslâm’ın beş şartına (namaz, oruç, hac, zekât ve kelime-i
    şehadet getirmeye) ibâdet denir.
    b) Yapılması sevap olan, Allah’a yakınlık ifade eden, yalnız O’nun rızasını kazanmak
    niyetiyle yapılan her türlü harekete ibâdet denir.
    c) Allah’ın yüceliği karşısında kulun aczini itiraf etmesi, sevgi ve ta’zim duyguları
    içinde Allah’tan lütuf ve yardım dilemesine ibâdet denir.
    d) Kulların Allah’a karşı memnuniyet ve sevinçlerini O’na şükürlerini bildirmelerine
    ibâdet denir.
    ≈ 838 ≈
    Ahmed Kalka n
    CEVAP ANAHTARI
    1 C 41 D 81 C 121 B 161 B 201 A
    2 B 42 D 82 A 122 B 162 D 202 C
    3 C 43 A 83 B 123 D 163 A 203 B
    4 A 44 C 84 C 124 C 164 D 204 C
    5 D 45 B 85 C 125 B 165 C 205 D
    6 A 46 C 86 C 126 D 166 B 206 B
    7 C 47 D 87 D 127 B 167 C 207 D
    8 A 48 D 88 A 128 C 168 A 208 A
    9 B 49 C 89 D 129 A 169 D 209 C
    10 A 50 B 90 B 130 D 170 C 210 D
    11 B 51 A 91 D 131 D 171 A 211 D
    12 D 52 A 92 B 132 A 172 B 212 B
    13 B 53 A 93 A 133 C 173 D 213 D
    14 D 54 D 94 D 134 C 174 B 214 C
    15 C 55 D 95 C 135 A 175 A 215 B
    16 D 56 C 96 C 136 A 176 C
    17 C 57 B 97 D 137 C 177 A
    18 B 58 A 98 A 138D
    19 A 59 C 99 B 139 B 179 B
    20 D 60 A 100 C 140 B
    21 B 61 B 101 A 141 A 181 B
    22 D 62 B 102 C 142 B 182 A
    23 A 63 A 103 D 143 D 183 D
    24 B 64 D 104 B 144 A 184 A
    25 C 65 A 105 A 145 D 185 C
    26 A 66 C 106 B 146 D 186 C
    27 A 67 C 107 C 147 C 187 C
    28 B 68 D 108 B 148 B 188 B
    29 B 69 D 109 A 149 A 189 D
    30 A 70 D 110 D 150 C 190 C
    31 C 71 A 111 C 151 D 191 D
    32 C 72 A 112 D 152 D 192 B
    33 B 73 A 113 B 153 C 193 D
    34 D 74 C 114 A 154 B 194 A
    35 B 75 C 115 C 155 A 195 B
    36 B 76 B 116 B 156 D 196 A
    37 A 77 A 117 C 157 A 197 C
    38 C 78 B 118 B 158 B 198 D
    39 C 79 A 119 B 159 C 199 A
    40 A 80 C 120 D 160 D 200 B
    180 A
    178 D
    ≈ 839 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Akaİd İle Alakalı Kİtap Lİstesİ
    AKAİDLE İLGİLİ YARARLANILABİLECEK KİTAPLAR
    (TAVSİYE ETTİĞİM VEYA ETMEDİĞİM YAYINLANMIŞ TÜRKÇE ESERLER)
    1. 20. Y.Y.da Tevhid ve Şirk, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
    2. Âhiret Bilinci, Hasan Eker, Denge Y.
    3. Âhiret Bilinci, Hüseyin Özkozalı, Bengisu Y.
    4. Âhiret Günü, Abdulkadir Rahbavî, Beka Y.
    5. Âhiret ve Cennet-Cehennem, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    6. Akaid Dersleri, Ebu Hanzala, Furkan Y.
    7. Akaid Dersleri, Rüştü Erkal, Özel Y.
    8. Akaid Risaleleri, Hzr. Ali Nar, Özel Y.
    9. Akaid ve Fıkıh Risaleleri, Heyet, İstikamet Y.
    10. Akaid ve Kelâm İlminde Vahyin ve Aklın Yeri, Ensar Neşr.
    11. Akaid ve Şeriat, Mahmut Şeltut, Yöneliş Y.
    12. Akait Dersleri, Muhammed Taki Misbah, Kevser Y.
    13. Akîde ve Şeriat, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    14. Akîde, Şeriat ve Hayat Yolu Lâ İlâhe İllâllah, Muhammed Kutub, Ravza Y.
    15. Akîdede Âhad Haberin Delil Olması, M. bin Abdullah el-Vuheybî, Guraba Y.
    16. Akidemiz Budur, Ebu Muhammed el-Makdisi, Beyaz Minare Y.
    17. Âlemlerin Rabbi Allah, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
    18. Allah Erinin Ahlâk ve Kültürü, Said Havvâ, Petek / Hilâl Y.
    19. Allah Vardır ve Birdir, H. Rahmi Yananlı, Divan Y.
    20. Allah, Kur’an, İnsan, Şerafeddin Gölcük, Esra Y.
    21. Allah’a İman ve Altı Esası, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
    22. Allah’ın Varlığı ve Tevhidin Hakikati, Yusuf el-Karadavî, İhtar Y.
    23. Antik İnançlar, Modern Hurâfeler, Martin Lings, İşaret Y.
    24. Asrımızın Yesakı, Ziyaeddin el-Kudsî, Hak Y.
    25. Atalar Yolu, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    26. Ateizm ve Eleştirisi, Aydın Topaloğlu, DİB Y.
    27. Bel’am, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    28. Bilgiden Tevhide Yükseliş, Ekrem Sağıroğlu, Timaş Y.
    29. Bitmeyen Laiklik Kavgası, Rauf Pehlivan, Motif Y.
    30. Biz Böyle İnanıyoruz!, İbn Useymin, Guraba Y.
    31. Biz Müslüman mıyız? Muhammed Kutub, Hilâl Y.
    32. Bütün Yönleriyle Tevhid, Muhammed et-Temimi, Karınca Polen Y.
    33. Büyük Şirkte Cehalet, İsmail Haliloğlu, Nakil Y.
    34. Caferi, Şii ve Rafızil eri n İnanç Esasl arı, Seni n Ağzı ndan Seni n Di ni n Ey Şii,
    Abdullah bin Muhammed es-Salih, Yedi İklim Kitabevi
    35. Cahiliyenin Hükmünü mü İstiyorlar? Ziyaeddin el-Kudsî, Hak Y.
    36. Câhiliyye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    37. Câhiliyye, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    38. Cehalet Özrü, Murat Gezenler, Şehadet Y.
    39. Cehalet Özürdür, Bid’atçı Tekfircilere Reddiye, Ahmed Ferid, Guraba Y.
    40. Çağdaş Hâricilik Düşüncesi, Tekfir ve Hicret Cemaati Örneği, Ahmet Celi, Beyan Y.
    ≈ 840 ≈
    Ahmed Kalka n
    41. Çağdaş İnançlar Düşünceler, 1-2, Heyet, Beka Y.
    42. Çağdaş Kavramlar ve Düzenler, Ali Bulaç, Endülüs Y.
    43. Çağımızda İtikadî İslâm Mezhepleri, Ethem Ruhi Fığlalı, Selçuk Y.
    44. Çağımızın Bâtıl İnançları, Yüksel Kanar, Beyan Y.
    45. Çocuk Eğitiminde Nebevî Yöntem ve Fesad Medreseleri, Ebu Muhammed
    el-Makdisi, Şehadet Y.
    46. Darü’l Erkam Darü’n Nedve Çarpışması, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    47. Delilleriyle İslâm İtikad ve İnanç Esasları, İsmail Hakkı Zeyrek, Sönmez Y.
    48. Demokrasi Bir Dindir, el-Makdisî, el-Mukrî, Şehâdet Y.
    49. Demokrasi Küfür Nizamıdır, Hizbut Tahrir Y.
    50. Demokrasiye Eleştiri, Süleyman Uğurlu, Köklü Değişim Y.
    51. Devletsiz İslâm, Mehmet Göktaş, İstişare Y.
    52. Din Budur, Seyyid Kutub, Arslan Y.
    53. Din Gerçeği ve İslâm, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
    54. Din Nedir, Sâlih Gürdal, Beyan Y.
    55. Din ve İslâm, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    56. Dinde Ölçülü Olmak, Abdurrahman b. el-Luveyhık, Kayıhan Y.
    57. Diriliş Neslinin Amentüsü, Sezai Karakoç, Diriliş Y.
    58. Dostluk ve Düşmanlık, Velâ ve Berâ, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    59. Dört İmamın İtikadı, Muhammed el-Humeyyis, Guraba Y.
    60. Dört Mezhep Arasında Akîde Birliği, Nâsır el-Kıfârî, Guraba Y.
    61. Dört Mezhep İmamının İtikadı, Muhammed el-Humeyyis
    62. Duâ ve Tevhid, İbn Teymiyye, Pınar Y.
    63. Dünden Bugüne Tekfir Olayı, N. Abdurrezzak Samarrai, Vahdet Y.
    64. Düşüncede Devrim, Mehmed Kürşat Atalar, Anlam Y.
    65. Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, Mevdûdi, Risale Y.
    66. Ecel Üzerine, Osman Karadeniz, Özel Y.
    67. Ecel ve Ölüm, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    68. Egemenlik Kayıtsız Şartsız Allah’ındır, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    69. Eğitim, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    70. Ehl-i Beyt Mektebine Göre Usûl-u Din, Komisyon, Kevser Y.
    71. Ehli Sünnet Akaidi, Mehmed Ziyaeddin Gümüşhanevi, Bedir Y.
    72. Ehli Sünnet Akaidi, Mehmet Zahit Kotku, Seha Neşriyât Y.
    73. Ehl-i Sünnet Ekolünün Doğuşu, Nadim Macit, İhtar Y.
    74. Ehli Sünnet ve Akaidi, Mehmet Çağlayan, Çağlayan Y.
    75. Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat, Selefi Sâlihîn Akîdesi, Abdullah b. A. el-Eserî, Guraba Y.
    76. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat İnancında Kader, İbrahim b. Âmir er_Ruhaylî. İlimder Y.
    77. Ehl-i Sünnet’in Muhaliflerine Cevabı, İbn Useymin, Guraba Y.
    78. Ekonomi Bir Din midir? Zübeyir Yetik, Beyan Y.
    79. Elfâz-ı Küfür, Küfür Sözler, Hüseyin Aşık, İlim Y.
    80. Emânet ve Ehliyet, 1-2, Yusuf Kerimoğlu, Ölçü Y.
    81. Epistemolojik Açıdan İman, Hanifi Özcan, İFAV Y.
    82. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celâleddin Vatandaş, Pınar Y.
    83. Esmaü’l-Hüsna Şerhi, Ali Osman Tatlısu, Yağmur Y.
    84. Ey Vahyin Çocukları Direnin, Hazırlayan Murat Gezenler, Şehadet Y.
    ≈ 841 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Akaİd İle Alakalı Kİtap Lİstesİ
    85. Fıkh-ı Ekber Şerhi (Aliyyül Kari Şerhi), Kültür Basın Yayın Birliği, Y.
    86. Fıtrattan Dine, Muhiddin Okumuş, Yediveren Y.
    87. Gaybın Haberleri, Safvet Senih, Zaman Gazetesi Y.
    88. Gençlere Tevhid Dersleri, Mehmed Göktaş, İstişare Y.
    89. Gizli Gücün Uyanışı İman, Tevfik Yusuf el-Vâi, Nida Y.
    90. Güncel İtikat Meseleleri, Ebu Hanzala, Furkan Y.
    91. Günümüz Dünya Dinleri, Osman Cilacı, DİB Y.
    92. Günümüz İnanç Problemleri, (Sempozyum) 2001 Erzurum, Aktif Kitap Erzurum
    93. Hadislerin Kur’an’a Arzı, Ahmet Keleş, İnsan Y.
    94. Hakikatü’t-Tevhid, B. Said Nursi, Sözler Y.
    95. Hâkimiyet Mefhumu Tahkimu’l-Kavâniyn Şerhi, Murat Gezenler, Şehadet Y.
    96. Hanefî Ulemâsına Göre Şirk ve Sebepleri, M. b. Abd. el-Humeyyis, Guraba Y.
    97. Hasan el-Basrî’nin Kader Risalesi ve Şerhi, Mustafa İslamoğlu, Düşün Y.
    98. Hâtemiyet (Peygamberliğin Sona Erişi), Mutahhari, Fecr Y.
    99. Hayatı Kuşatan Yönleriyle Tevhid, Muhammed bin Ahmed el-Hafzî, Beka Y.
    100. Her Nemruda Bir İbrâhim, Zübeyir Yetik, Beyan Y.
    101. Hesap ve Hesaba Çekilme, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    102. Hıristiyanlık ve Yahûdilik, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    103. Hikmet ve İmtihan Boyutuyla Kaderi Anlamak, Ali Rıza Güneş, Rağbet Y.
    104. İbâdet mi Ayin mi? Mustafa Mustafa Karataş, Dersaâdet Y.
    105. İbâdet, Hidâyet, Hayır ve Şer, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    106. İbâdet, Yaşar İşcan, DİB Y.
    107. İhlas ve Tevhid, İbn Teymiyye, Pınar Y.
    108. İlâhî Kanunların Hikmetleri, (Sünnetullah), Abdülkerim Zeydan, İhtar Y.
    109. İlâhî Öğretiler Işığında İslâm Nizamı, Yusuf el-Karadavî, Esra Y.
    110. İlâhlar Rejiminin Anatomisi, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    111. İlim Ahlâk iman, Derleyen: M. Rahmi Balaban, D. İ. B. Y.
    112. İlim ve Din Açısından Mu’cize, Osman Karadeniz, Marifet Y.
    113. İlim, Felsefe, Kur’an Işığında iman, Nedim El-Cisr, Hikmet Y.
    114. İlk Mesajlar, M. Ali Baltaşı, Birleşik Y.
    115. İlmin Işığında İslâmiyet, Arif A. Tabbara, Kalem Y.
    116. İmam Azam’ın Beş Eseri, Kalem Y.
    117. İman Küfür Sınırı (Tekfir Meselesi), A. Saim Kılavuz, Marifet Y.
    118. İman Nasıl Muhafaza Edilir, Hakkı Yazar, Tebliğ Y.
    119. İman ve Amel, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    120. İman ve Bilinç, Hasan Eker
    121. İman ve İslâm Atlası, Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Y.
    122. İman ve İtaat, Kul Sadi Yüksel, Misyon Y.
    123. İman ve Küfür Meseleleri, Guraba Y.
    124. İman ve Salih Amel, Abdülhamid Bilali, Buruc Y.
    125. İman ve Sosyal Hayat, Beheşti, Birim Y.
    126. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y.
    127. İman Yazıları, Mustafa İslamoğlu, Düşün Y.
    128. İman, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
    129. İman, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    ≈ 842 ≈
    Ahmed Kalka n
    130. İman-Amel İlişkisi, Murat Sülün, Ekin Y.
    131. İmanın Psikolojik Yapısı, Hülya Alper, Rağbet Y.
    132. İmanın Şubeleri, Beyhakî, Polen Y.
    133. İnancımız, Ömer Küçükağa, Buruc Y.
    134. İnanç Devleti, Faruk Köse, Rağbet Y.
    135. İnanç Esaslarını Temellendirme Sorunu, Osman Karadeniz, İFAV Y.
    136. İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y.
    137. İnanç ve İş, Osman Şekerci, Rağbet Y.
    138. İnançla İlgili Güncel Konular, Ali Pekcan, Rağbet Y.
    139. İnançla İlgili Temel Kavramlar, Mehmet Soysaldı, Çağlayan Y.
    140. İnanmak ve Yaşamak, 1-3 Ercüment Özkan, Anlam Y.
    141. İnsan Gerçeği, Mutahhari, Fıtrat Y.
    142. İnsan ve Kader, Mustafa Sabri Efendi, Kültür Basın Yay. Birliği Y.
    143. İnsan ve Kader, Mutahhari, Akademi Y.
    144. İnsanı Uçuruma Götüren Sözler, Mehmed Paksu, Nesil Y.
    145. İrca Saldırılarına Karşı Şüphelerin Giderilmesi, Murat Gezenler, Şehadet Y.
    146. İrtidat ve Mürtedin Hükmü, Abdülhak el-Heytemî, Hak Y.
    147. İsbat-ı Vacip (Allah’ın Varlığı), Bekir Topaloğlu, D. İ. B. Y.
    148. İslâm Akaidi (Şerhu’l-Akaid), Taftazani, Dergâh Y.
    149. İslâm Akaidi, A. Lütfi Kazancı, Marifet Y.
    150. İslam Akaidi, Hasan Karakaya, Beka Y.
    151. İslâm Akaidi, Muhammed Sâlih bin El-Useymin, Tevhid Y.
    152. İslâm Akaidi, Ramazan El-Buti, Madve Y.
    153. İslâm Akaidi, Şerafeddin Gölcük, Esra Y.
    154. İslâm Akaidinde Tevhid, Hasan el-Benna, Nizam Y.
    155. İslâm Câhiliye Çatışması ve Hurâfeler, Bülent Kaplan, Şahsi Y.
    156. İslâm Dâvetinin Esasları, 1-2, Abdülkerim Zeydan, Risale Y.
    157. İslâm Dini Akaidi, Hayati Ülkü, Şelale Y.
    158. İslâm Dini Esasları, M. Cemal Sofuoğlu, İzmir İlâhiyat Fak. Vakfı Y.
    159. İslâm Dini, A. Hamdi Akseki, D. İ. B. Y.
    160. İslâm Dininden Çıkaran Ameller, Abdulmumin Mustafa Halime, Şehadet Y.
    161. İslam Dininden Çıkaran Ameller, Ebu Basir et-Tartusi, Şehadet Y.
    162. İslâm Düşüncesinde İman Kavramı, Toshihiko İzutsu, Pınar Y.
    163. İslâm Düşüncesinde İnkâr Problemi, İbrahim Coşkun, Tekin Kitabevi Y.
    164. İslâm Düşüncesinde Kader ve Kaza, Halife Keskin, Beyan Y.
    165. İslâm Düşüncesinde Tevhid, Mevlid Özler, Nun Y.
    166. İslâm Düşüncesinin Yapısı, Süleyman Uludağ, Dergâh Y.
    167. İslam Hukuku Açısından Tekfir; Şartları ve Ahkâmı, Meva Kitap Konya
    168. İslam Hukukunda Riddet, Abdullah Furkan eş-Şâmî, Özel Y.
    169. İslâm Işığında Hareketler ve İdeolojiler, Fethi Yeken, İslâmoğlu Y.
    170. İslam İnancı Etrafında Yerli Yorumlar, Yener Öztürk, Akademi Y.
    171. İslâm İnancının Ana Konuları, Fahruddin er-Râzî, İhtar Y.
    172. İslâm İnanç Esasları (Akaid), Lütfi Şentürk, DİB Y.
    173. İslâm Nizamı, 1-3, A. Rızâ Demircan, Eymen Yay.
    174. İslâm Şeriatı, Abdülkadir Udeh, Nur Y.
    ≈ 843 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Akaİd İle Alakalı Kİtap Lİstesİ
    175. İslam Tarihinde İtikadî Sapmalar, Ahmed Sa’d Hamdan, Ey İnsanlar Y.
    176. İslam Ümmetini Tekfircilik Hastalığından Sakındırma Konusunda Otuz Risale,
    Ebu Muhammed Âsım el-Makdisî, İstikamet Y.
    177. İslâm ve Dört Terim, Ali Karlıbayır, Dünya Y.
    178. İslâm, Mevdûdi, Furkan Y.
    179. İslâm, Said Havvâ, Petek / Hilâl Y.
    180. İslâm’a Giriş, Muhammed Hamidullah, Nûr Y.
    181. İslâm’a İtirazlar ve Kur’ân-ı Kerim’den Cevaplar, Süleyman Ateş, Kılıç Y.
    182. İslâm’da Allah İnancı, Said Havvâ, Petek / Hilâl Y.
    183. İslâm’da Bâtıla Benzemenin Hükmü, Ali Rızâ Demircan, Eymen Y.
    184. İslâm’da İhya Hareketleri, Mevdûdi, Pınar Y.
    185. İslâm’da İman Esasları, Bekir Topaloğlu, Marmara İlâhîyat F. Ders Notları
    186. İslâm’da İman ve Esasları, Ali Arslan Aydın, Hikmet-Dava-Çağ Y.
    187. İslâm’da İnanç Esasları, Bekir Topaloğlu, Y. Şevki Yavuz, İ. Çelebi, İFAV Y.
    188. İslâm’da İnanç Konuları ve İtikadî Mezhepler, Süleyman Uludağ, Marifet Y.
    189. İslâm’da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, Kahraman Y.
    190. İslâm’da İtikadî Mezhepler ve Akaid Esasları, M. Saim Yeprem, Marifet Y.
    191. İslâm’da Kabirciliğin Sakıncaları, M. Nâsıruddin Albânî, Hadis Y.
    192. İslâm’da Mezhepler Tarihi, Muhammed Ebû Zehra, Birim Yay, Hİsar Y.
    193. İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu, İhtar Y.
    194. İslâm’ın Esası, Ş. Filibe’li Ahmed Hilmi, T. Diyanet Vakfı Y.
    195. İslâm’ın İlk Şartı Şehâdet Kelimesi, A. Rifat el-Bedravî, Özel Y.
    196. İslâm’ın İnanç Esasları, İmam Âzam, İhtar Y.
    197. İslâm’ın İnanç İlkeleri, Mevlüt Uyanık, Esin Y.
    198. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y.
    199. İslâm-Câhiliye Çatışması ve Hurâfeler, Bülent Kaplan, Özel Y.
    200. İslâmî Bilgiler ve Terimler Ansiklopedisi, Akaid-İman, Mahmut Özakkaş, Bayrak Y.
    201. İslâmî Bir Devlet İstiyoruz, M. Mehdi el Hüseyni Şirazî, İkbal Y.
    202. İslâmî Hareket ve Önündeki Engeller, Ömer Faruk Köse, Fecr Y.
    203. İslâmî Kavramlar, Mevdûdi, Pınar Y.
    204. İslâmî Kimlik İlkeler ve Hareket, Toplu Çalışma, Ekin Y.
    205. İslâmî Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y.
    206. İslamiyette İtikadî Mezheblerin Doğuşu, Yaşar Kutluay, Pınar Y.
    207. İstanbul’da İman Nasıl Artar Nasıl Azalır, Feyzullah Birışık, Polen Y.
    208. İstiâze-Şeytan, Allah, Hamd-Rab, Din Günü-İbâdet, F. Yıldız-Y. Çiçek, Bir Y.
    209. İstismar Edilen 40 Âyet, Alâeddin Palevi, Özel Y.
    210. İstismar Edilen Kavramlar, Abdullah Palevi, Özel Y.
    211. İşte Tevhid, 1,2, Ziyaüddin el-Kudsi, Hak Y.
    212. İtikad Üzerine, İhsan Eliaçık, Şafak Y.
    213. İtikadî Açıdan Uzak ve Yakın Gelecekle İlgili Haberler, İlyas Çelebi, Kitabevi Y.
    214. İtikat Risalesi, Ahmet Mahmut Ünlü, Ekmel Y.
    215. Kavram Tefsiri, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    216. Kelâmcılarla Hadisçiler Arasındaki Münakaşalar, Talat Koçyiğit, D. İ. B. Y.
    217. Kelime-i Tevhid Dâvâsı, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
    218. Kelime-i Tevhid Kal’ası, Gazali, Özel Y.
    ≈ 844 ≈
    Ahmed Kalka n
    219. Kelime-i Tevhid Risalesi, M. Ali Karahasanoğlu, Yipar Y.
    220. Kelime-i Tevhid Üzerine Düşünme, Mehmet Emin Akın, Medarik Y.
    221. Kelime-i Tevhid’e Nasıl İnanmalıyız? Asım Uysal, Uysal Y.
    222. Kelime-i Tevhid’in Anlam ve Şartları, Faruk Furkan, Meva Kitap Y.
    223. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y.
    224. Kelimetü’l-İhlâs (Lâ ilâhe illâllah), İbn Receb El-Hanbeli, Hak Y.
    225. Kıyâmet, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    226. Kitabu’l-Esnâm, İbn Kelbi, Tevhid Y.
    227. Kitâbu’t Tevhid, Muhammed et-Temîmî, Guraba Y.
    228. Kitap, Kur’an, Okuma ve Yazma, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    229. Kötülük Odakları, Zübeyir Yetik, Beyan Y. 1-10
    230. Kulluk Bilinci, Beşir İslâmoğlu, Denge Y.
    231. Kur’an Işığında Kader ve Özgürlük, Ömer Aydın, Beyan Y.
    232. Kur’an Okumaları, 1-3, Metin Karabaşoğlu, Karakalem Y.
    233. Kur’an ve Hadis Işığında Gaybdan Haberler, Şadi Eren, Nesil Y.
    234. Kur’an ve Hayat, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y.
    235. Kur’an ve Sünnet Işığında Kelime-i Tevhidin Ameli Boyutu, Ahmet Çelik, Ekev Y.
    236. Kur’an ve Sünnete Göre Tevhid ve Akaid, Muhammed Karaca, Ribat Y.
    237. Kur’an ve Sünnete Uygun İnanç (Sorular-Cevaplar), Muhammed bin Cemal,
    Tekin Kitabevi Y.
    238. Kur’an ve Sünnete Uygun İnanç, Muhammed b. Cemal, Tekin Y.
    239. Kur’an ve Şefaat, Yaşar Düzenli, Pınar Y.
    240. Kur’an Yoluyla İmanı Yapılandırma, Mecdi el-Hilali, Beka Y.
    241. Kur’an’a Göre Dört Terim, Mevdûdi, Beyan / Özgün / İdeal Kitaplar Y.
    242. Kur’an’a Göre İslâm’ın Temel Kuralları, Hüseyin Atay, M.E.B. Y.
    243. Kur’an’a Göre Şefaat, Mehmet Durmuş, AnlamY.
    244. Kur’an’a Göre Şirk, Zeynep Işık, Çıra Y.
    245. Kur’an’da Allah-Kul İlişkisi, Hidâyet Aköz, Seriyye Y.
    246. Kur’an’da Hidâyet, Abdullah Cevadi Amuli, İnsan Y.
    247. Kur’an’da İbâdet Kavramı, İsmail Karagöz, Şule Y.
    248. Kur’an’da İman Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y.
    249. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y.
    250. Kur’an’da Kulluk, Zekeriyâ Pak, Kayıhan Y.
    251. Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, Pınar Y.
    252. Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Kerim Buladı, Pınar Y.
    253. Kur’an’da Nifak Olayı, Gülbeddin Hikmetyar, Düşünce Y.
    254. Kur’an’da Siyasî Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y.
    255. Kur’an’da Şirk Kavramı, Hafız İsmail Surti, Akabe Y.
    256. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Beyan / Kırkambar / Işık Y.
    257. Kur’an’da Tevhid Eğitimi, Abdullah Özbek, Esra Y.
    258. Kur’an’da Tevhid, Hüseyin Beheşti, Objektif Y.
    259. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y.
    260. Kur’an’da Ulûhiyet, Suat Yıldırım, Kayıhan Y.
    261. Kur’an’da ve Günlük Hayatımızda Tevhid ve Şirk, Mustafa Silel, Ekin Y.
    262. Kur’an’da Velî ve Velâyet, Mikdat Öccü, Suffe Y.
    ≈ 845 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Akaİd İle Alakalı Kİtap Lİstesİ
    263. Kur’an’da Zihin Eğitimi, Yaşar Fersahoğlu, Marifet Y.
    264. Kur’an’da Zulüm Kavramı, Ahmet Şişman, Beyan Y.
    265. Kur’an’ın Ana Konuları, M. Sait Şimşek, Beyan Y.
    266. Kur’an’ın Anlaşılmasına Doğru, Abdullah Dıraz, Mim Y.
    267. Kur’an’ın Gör Dediği Kur’an’ın Kör Dediği,Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    268. Kur’ân-ı Kerim Allah’ı Nasıl Tanıtıyor, Velî Ulutürk, Nil A.Ş. Y.
    269. Kur’ân-ı Kerim’de Tevhid Esasları, Muhammed Sâlih Ali Mustafa, Ölçü Y.
    270. Kur’ân-ı Kerim’de Tevhid ve Fazileti, Osman Öztürk, Yenda Y.
    271. Kur’an-ı Kerim’e Göre Kabir Azabı Var mı? Mehmet Okuyan, Etüt Y.
    272. Kur’ân-ı Kerim’e Göre Melekler, Cin ve Şeytan, Lutfullah Cebeci, İstişare Y.
    273. Kur’an Hakikatleri ile İman Gerçeği, Muhammed İsmail Yılmaz, Kumtaneleri Y.
    274. Kurtulan Toplum (Fırka-i nâciye), Muhammed b. Cemil Zeyno, Saff Y.
    275. Küfür Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
    276. Küfür Sözler, Bid’at ve Hurafeler, Abdullah Osmanoğlu, Yasin Y.
    277. Küfür, Kâfir ve Tekfir, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    278. Lâ İlâhe İllâllah Ne Demek Biliyor musun? Faruk Furkan, Menâhil Y.
    279. Lâ İlâhe İllâllah, Muhammed Kutub, Ravza Y.
    280. Lâ, Mustafa Çelik, 1, 2, Ölçü (Yenda) Y.
    281. Laik Düzende Dini Yaşamak, 1-2, Hayreddin Karaman, İz Y.
    282. Laiklik, Demokrasi ve Hâkimiyet, M. Beşir Eryarsoy, Buruc Y.
    283. Maturidiye ve Nesefi’ye Göre İnsan Hürriyeti Kavramı, M. Sait Yazıcı, DİB Y.
    284. Mâturidiyye Akaidi, Sabuni, Diyanet İşleri Başkanlığı Y.
    285. Mekke Rasullerin Yolu, Ali Ünal, Pınar Y.
    286. Melek, Cin ve Şeytan, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    287. Mevzû ve Zayıf Hadislerin Akideye Etkisi, Abdurrahman Abdülhak, Hak Y.
    288. Millî Din Arayışı ve Türk Müslümanlığı, Ramazan Yazçiçek, Ekin Y.
    289. Muvahhid Aileye Doğru, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
    290. Muvahhid Şahsiyet, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
    291. Muvahhidlerin Akîdesi, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y
    292. Mürcie İnancı, Sefer b. Abdurrahman el-Havali, İstikamet Y.
    293. Müslümana Mesajlar, Abdullah Büyük, Suffe Y.
    294. Müslümanın Güzelleşmesi, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    295. Müslümanın Müslümanlaşması, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    296. Namaz Duâları ve Sûreleri, Ali Akpınar, Suffe Y.
    297. Nesefi Akaidi (İslâm İnancının Temelleri), Ömer Nesefi, Otağ Y.
    298. Nifak ve Münâfık, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    299. Nûr’dan Cümleler, 1-2, Alâaddin Başar, Zafer Y.
    300. Nûr’dan Kelimeler, 1-4, Alâaddin Başar, Zafer Y.
    301. Olağanüstü Olaylar ve Aralarındaki Farklar, Bakıllânî, Rağbet Y.
    302. On İki İmam İnançları, Üstat Nasır Mekarim, Kevser Y.
    303. Ölümden Sonra Dirilmek ve Reenkarnasyon, Naim Erdoğan, Enes Kitabevi Y.
    304. Önce İman, Mecdi Hilali, Buruc Y.
    305. Önce Tevhid, Nâsır el-Umer, Guraba Y.
    306. Peygamber, İmam ve Halife, Özel Y. Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    307. Peygamberler ve Tevhid Mücâdelesi, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    ≈ 846 ≈
    Ahmed Kalka n
    308. Peygamberler ve Tevhid Mücâdelesi, M. N. Solmaz-İ. L. Çakan, Ensar Y.
    309. Peygambersiz Bir Din, Alâeddin Palevi, Meva Kitap Y.
    310. Put ve Puta Tapma, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    311. Reenkarnasyon Var mı? Sevim Asımgil, Gonca Y.
    312. Resmî İdeolojinin Ücretli Köleleri, Mustafa Çelik, Misak Y.
    313. Sahâbe Devri Siyasî Hâdis. Kelâmî Problemlere Etkileri, Ahmet Akbulut, Birleşik Y.
    314. Semavi Dinlerde İtikat ve Amel, Mazharuddin Sıddıki, Fikir Y.
    315. Sevgi, İtaat ve İsyan, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    316. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmed Alptekin, Saff Y.
    317. Sorulu Cevaplı İslâm Akaidi, Hâfız b. Ahmed el-Hakemî, Guraba Y.
    318. Sorumsuzca Söylenen Sözler 1-5, Mevlüt Özcan, Sabır Y.
    319. Soruşturma 1, Tevhid Üzerine, Heyet, Sor Y.
    320. Sünnet ve Bid’at, Ali Çelik, Beyan Y.
    321. Sünneti Terk ve Kur’an’la Amel Meselesi, Mahmut Denizkuşları, Ribat Y.
    322. Sünnetullah, Bir Kur’an İfâdesinin Kavramlaşması, Ömer Özsoy, Fecr Y.
    323. Şefaat Üzerine, Esedi, Mutahhari, Tabatabai, Kevser Y.
    324. Şehâdet Bilinci, Hasan Eker, Denge Y.
    325. Şehâdet ve Şehid, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    326. Şia İnanç Esasları (Kendi Kaynakları Işığında), Halife Keskin, Beyan Y.
    327. Şia İnanç Esasları, Halife Keskin, Beyan Y.
    328. Şia ve Ehl-i Sünnet Bakışıyla Tevhid ve Nübüvvet, Allame Hilli, Alulbeyt Y.
    329. Şirk Psikolojisi, Hamdi Kalyoncu, Marifet Y.
    330. Şirk ve Müşrik, Seyyid Kutub, Polen Y.
    331. Şirk, Özel Y. Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    332. Şirkten Korunmak, Salih el-Müneccid, Polen Y.
    333. Şüpheleri yok eden Tevhid Gerçeği, İbn Useymîn, Guraba Y.
    334. Tâğut ve Mürted, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    335. Tağutlara Kulluğun Modern Mabedleri, Komisyon, Furkan Y.
    336. Tağutların Yardımcılarına Dair Şüphelerin Giderilmesi, Ebu Muhammed
    el-Makdisi, Şehadet Y.
    337. Tahavi ve Akaid Risalesi, Arif Aytekin, Guraba Y.
    338. Tarih Boyunca Tevhid Mücâdelesi ve Hz. Peygamber, Mevdûdi, Pınar Y.
    339. Tarihte ve Günümüzde Ehl-i Sünnet, Heyet, Ensar Neşriyat
    340. Tartışılan Sorular, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
    341. Tefsirde İsrâiliyat, Abdullah Aydemir, DİB Y.
    342. Tekfir, Şartları ve Ahkâmı, Faruk Furkan, Meva Kitap Y.
    343. Tekfir Meselesi Üzerine Mülahazalar, Eşref Yılmaz, Küresel Kitap Y.
    344. Tekfir Meselesi, Hüseyin Yûnus, Âhenk Y.
    345. Tekfirde Aşırılık, Yusuf el-Karadavî, Şura Y.
    346. Telhisü’l Kelâm Fi Berahin-i Akaidi’l- İslâm, İsmail Hakkı, Özel Y.
    347. Temel Dini Bilgiler, Seyfeddin Yazıcı, D. İ. B. Y.
    348. Tevhid Bilinciyle Canlanmak,Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    349. Tevhid Dâveti, Seyyid Kutub, Ravza Y.
    350. Tevhid İnancına Aykırı İddialar ve Cevapları, Faysal b. Kazzar el-Câsim, Ümmülkura
    351. Tevhid Risaleleri, Haz. Abdullah Yıldırım (Muhammed b. Abdulvehhab), Neda Y.
    ≈ 847 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları Akaİd İle Alakalı Kİtap Lİstesİ
    352. Tevhid Risalesi, Mehmet Sürmeli, Mavi Y.
    353. Tevhid Risalesi, Muhammed Abduh, Fecr Y.
    354. Tevhid ve Değişim, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y.
    355. Tevhid ve Ledün Risâlesi, İmam Gazâli, Furkan Basım Y.
    356. Tevhid ve Mü’minin Seyir Çizgisi, Mustafa Şehri, Bir Y.
    357. Tevhid ve Şirk, Sâlih Gürdal, Beyan Y.
    358. Tevhid, 1-2, Muhammed bin Abdülvahhab, Tevhid Y.
    359. Tevhid, Abdullah bin Abdurrahman, Tevhid Y.
    360. Tevhid, Abdurrahman bin Hasan, Tevhid Y.
    361. Tevhid, Abdülhalık Abdurrahman, Tevhid Y.
    362. Tevhid, Hasan el-Bennâ, Nizam Y.
    363. Tevhid, İsmail R. Faruki, İnsan Y.
    364. Tevhid, Mehmed Zahid Kotku, Seha Neşriyât
    365. Tevhid, Muhammed Kutub, Risale Y.
    366. Tevhid, Rab ve İlâh, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    367. Tevhid; Rasullerin Ortak Çağrısı, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
    368. Tevhid’e İlk Adım, Mehmet Emin Akın, Medarik Y.
    369. Tevhide Giriş, Muhammed Esad, Erkam Y.
    370. Tevhidî Bakış Açısı, Kul Sadi Yüksel, MisyonY.
    371. Tevhidi Gerçekliğin Işığında, Atasoy Müftüoğlu, Nehir Y.
    372. Tevhidî Görüş, Heyet, Sahra Y.
    373. Tevhidî İnanç, Abdurrahman bin Hasan, Gonca Y.
    374. Tevhidin Anlamı, Seyyid Kutub, Şehadet Y.
    375. Tevhidin Düşmanı Tefrika, Ramazan Yılmaz, Mücahede Y.
    376. Tevhidin Hakikati, Yusuf el-Karadavî, Saff / Özgün Y.
    377. Tevhidin Işığında İslâm’ın Anlaşılması, Ali Diko, Mekki Y.
    378. Tevzihu’l Mesail, İmam Humeyni
    379. Türklerin Dinî Tarihi, Ünver Günay-Harun Güngör, Rağbet Y.
    380. Türklerin İslamlaşma Sürecinde Mürcie ve Tesisleri, Sönmez Kutlu, T. Diyanet V. Y.
    381. Vahiy Kültürü, Ruhi Özcan, Ravza Y.
    382. Yalnız Allah veya Tevhid, M. Süleyman Temimi, Yayınevi yok
    383. Yaratılış ve Kader, Safvet Senih, Nil Y.
    384. Yaşayan Dünya Dilleri, Heyet, Diyanet İşleri Başkanlığı Y.
    385. Yeryüzünün Vârisleri, Kul Sadi Yüksel, Madve Y.
    386. Yoldaki İşaretler, Seyyid Kutub, Pınar / Hikmet / Özgün Y.
    387. Zulüm ve İstikbar, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    ≈ 848 ≈
    Dâvâmızın sonu el-hamdu lillâhi rabbi’l-âlemîn’dir. Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun!
    İkinci Cildin Sonu
    ≈ 849 ≈
    Sonsöz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi, Kur’an’a! Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…
    ≈ 850 ≈
    Ahmed Kalka n
    İÇERİKLER
    1. CİLD
    I. BÖLÜM
    ON İKINCI BASKI İÇIN ÖNSÖZ--------------------------------------------------16
    ALTINCI BASKI İÇIN ÖNSÖZ----------------------------------------------------20
    BIRINCI BASKININ ÖNSÖZÜ--------------------------------------------------- 23
    1. ÜNİTE
    AKAİD USÛLÜMÜZ
    AKAID NEDIR? AKAIDIN SÖZLÜK VE TERIM ANLAMI----------------------28
    AKAID İLMININ KONUSU--------------------------------------------------------28
    AKAID İLMININ ÖNEMI VE GAYESI-------------------------------------------- 29
    AKAİD USÛLÜ(MÜZ)------------------------------------------------------------- 30
    AKAIDDE ÖLÇÜ (KAYNAK, DELIL)---------------------------------------------30
    İMAN ESASLARI KUR’AN’A DAYANMALIDIR --------------------------------34
    RASÛLULLAH (S.A.S.) VAHYE (KUR’AN’A)----------------------------------- 35
    UYMAKLA EMROLUNMUŞTUR------------------------------------------------35
    İNANÇ ESASLARININ DEĞIŞMEZLIĞI-----------------------------------------42
    ÂHAD HABER AKAIDDE DELIL OLMAZ!--------------------------------------45
    EHL-I SÜNNET ÂLIMLERININ HABER-I VÂHIDE----------------------------- 47
    KUR’AN’A, SÜNNETE VE HADİSLERE BAKIŞIMIZ---------------------------50
    KUR’AN DIŞI VAHY YOKTUR, HADISLERE VAHY DENILEMEZ----------- 56
    KUR’AN DIŞINDAKI RIVAYETLERE-------------------------------------------- 58
    (HADISLERE VE SÜNNETE) NIÇIN VAHIY DENILMEMELI?-----------------58
    RASULULLAH’IN HÜKÜM KOYMASI------------------------------------------65
    PEYGAMBERIMIZIN HÜKÜMLERI, KUR’AN’DAN BAĞIMSIZ MIDIR?-----67
    RASÛL’E İTAAT GEREKIR, AMA NEBÎ’YE İTAAT GEREKMEZ GÖRÜŞÜ-68
    NEBÎ KAVRAMIYLA İTAATIN İSTENDIĞI---------------------------------------69
    HUSUSUNDA ÂYETLERDEN DELILLER-------------------------------------- 69
    CEHÂLET MÂZERET MI, DEĞIL MI?-------------------------------------------72
    AKAID’LE, İNANÇLA İLGILI YANLIŞLAR VE NEDENLER------------------- 80
    AKAIDE GIREN KUR’AN DIŞI İNANÇLARA ÖRNEKLER--------------------82
    HALKIMIZ VE İSLÂMÎ DURUŞ--------------------------------------------------86
    ÂYETLERDE FELÂH/KURTULUŞ---------------------------------------------- 89
    TEKFIRCILIK, TEDAVISI ÇOK ZOR OLAN BULAŞICI BIR HASTALIKTIR-89
    İSLÂM’IN CIHAD ANLAYIŞI----------------------------------------------------- 92
    TERÖR VEYA SALDIRGANLIK ILE---------------------------------------------93
    CIHADIN BIRBIRINE KARIŞTIRILMASI----------------------------------------93
    SORULAR-------------------------------------------------------------------------98
    ≈ 851 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İçİndekİler
    2. ÜNİTE
    TEVHİD
    TEVHID; ANLAM VE MÂHIYETI-------------------------------------------------102
    İLÂH KAVRAMI--------------------------------------------------------------------104
    TEVHID’IN KISIMLARI------------------------------------------------------------109
    TEVHIDIN PRATIK GÖRÜNTÜLERI---------------------------------------------112
    RUBÛBIYET TEVHIDI-------------------------------------------------------------114
    KUR’AN’DA RAB KAVRAMI-----------------------------------------------------115
    KUR’AN’DA RAB KELIMESININ MÂNÂLARI----------------------------------116
    ÂLEMLERIN TEK RABBI ALLAH------------------------------------------------117
    NEFSINE BILE SÖZ GEÇIREMEYEN RAB TASLAKLARI--------------------119
    RAB OLMAYAN BIR TANRI EDINME İSTEĞI----------------------------------121
    SEVILENLERIN PUTLAŞTIRILMASI--------------------------------------------121
    ALLAH’TAN BAŞKASINI RAB EDINME----------------------------------------121
    GÜNÜMÜZ İNSANININ ÇEŞITLI SAHTE RABLERI---------------------------126
    RAB KONUSUNDA SAHIH İTIKAD---------------------------------------------129
    ÜLÛHIYET TEVHIDI -------------------------------------------------------------130
    TEVHIDIN YANSIMALARI--------------------------------------------------------131
    EVRENDEKI TEVHID-------------------------------------------------------------131
    TEVHID VE ALLAH’IN HÂKIMIYETI---------------------------------------------132
    TÂĞUTLARLA MÜCÂDELE VE TEVHID---------------------------------------134
    KUR’AN’DA TEVHIDLE İLGILI ÖNEMLI VURGULAR-------------------------136
    İNSANIMIZDA TEVHID PROBLEMI VE SEBEPLERI--------------------------144
    NE YAPMALI?----------------------------------------------------------------------146
    SORULAR--------------------------------------------------------------------------146
    3. ÜNİTE
    ŞİRK
    ŞIRK; LÜGAT VE TERIM ANLAMLARI-----------------------------------------149
    ŞIRK NEDIR?----------------------------------------------------------------------151
    KUR’ÂN-I KERIM’DE ŞIRKIN TANIMLARI------------------------------------- 155
    ŞIRKIN SEBEPLERI---------------------------------------------------------------157
    ŞIRKIN ÇEŞITLERI----------------------------------------------------------------158
    GIZLI ŞIRK------------------------------------------------------------------------- 159
    ŞIRKIN ÇAĞDAŞ YANSIMALARI----------------------------------------------- 160
    GÜNCEL CÂHILÎ EĞITIMDE ŞIRK-----------------------------------------------161
    DINIMIZIN DIN ANLAYIŞI-------------------------------------------------------- 163
    TÖREN DENILEN PUTPERESTLIK---------------------------------------------175
    EKONOMIK YORUMLARDA ŞIRK----------------------------------------------179
    SIYASAL ŞIRK ANLAYIŞI DA BILIMSEL KILIFLARLA TAKDIM EDILIR-----182
    ŞIRK İÇIN BAZI ÖRNEKLER ----------------------------------------------------187
    İTTIBÂ ŞIRKI-----------------------------------------------------------------------198
    ŞIRKIN ZARARLARI--------------------------------------------------------------205
    BÂTILA İMAN----------------------------------------------------------------------208
    ALLAH TEÂLÂ’NIN BIRLIĞI VE ŞIRK-------------------------------------------210
    ŞIRK EHLI MÜŞRIKLERLE MÜCÂDELE---------------------------------------212
    MÜŞRIKLERIN ÖZELLIKLERI---------------------------------------------------212
    SORULAR------------------------------------------------------------------------- 214
    ≈ 852 ≈
    Ahmed Kalka n
    4. ÜNİTE
    KÜFÜR
    KÜFÜR; İMANIN KARŞITI, HAKKI ÖRTMEK VE İNKÂR HASTALIĞI------ 219
    KUR’AN’DA KÜFÜR KAVRAMI (NANKÖRLÜK VE İNKÂR)------------------221
    KÜFRÜN ANATOMISI------------------------------------------------------------233
    KÂFIRIN KALBI--------------------------------------------------------------------235
    KÜFRÜN SEBEPLERI------------------------------------------------------------235
    KÂFIRLER--------------------------------------------------------------------------236
    KUR’AN’IN KÂFIR DEDIKLERI-------------------------------------------------- 237
    KÂFIRLERIN ÖZELLIKLERI------------------------------------------------------239
    MÜSLÜMAN-KÂFIR İLIŞKISI----------------------------------------------------240
    KÂFIRLERLE İLIŞKI ÇEŞITLERI; SAVAŞ VE BARIŞ--------------------------241
    HANGI KÂFIRLERLE SAVAŞMADAN İYI GEÇINILEBILIR?------------------242
    KÂFIR AKRABALARLA İLIŞKI-------------------------------------------------- 246
    BIR MÜSLÜMANI KÂFIR YAPAN TAVIRLAR----------------------------------248
    EF’ÂL-I KÜFÜR-------------------------------------------------------------------- 260
    KÜFÜRDEN KORUNMA YOLLARI---------------------------------------------262
    SORULAR--------------------------------------------------------------------------264
    5. ÜNİTE
    TEKFİR
    TEKFIR VE HAK EDENI TEKFIR ETME GEREĞI------------------------------267
    İTIDAL/DENGE--------------------------------------------------------------------267
    DINDE AŞIRILIK-------------------------------------------------------------------268
    HAKSIZ TEKFIR; BIR MÜSLÜMANI KÜFRE NISPET ETME---------------- 273
    TEKFIR KONUSUNDA ÂYET VE HADISLER----------------------------------274
    TEKFIR KONUSUNDA KURALLAR---------------------------------------------277
    MUTLAK KÜFÜR – MUAYYEN KÜFÜR----------------------------------------278
    TEKFÎR AHKÂMI/TEKFIRIN HÜKÜMLERI-------------------------------------304
    TEKFÎRE ENGEL OLAN MÂNILER -------------------------------------------- 306
    TEKFÎR KONUSUNDA YETKILI MERCI----------------------------------------313
    MÜ’MINLERIN İNSANLAR HAKKINDAKI KANAATI--------------------------318
    TEKFIRCILIĞIN SEBEPLERI-----------------------------------------------------320
    KÜFRÜN KISIMLARI; BÜYÜK VE KÜÇÜK KÜFÜR-------------------------- 328
    HAKSIZ TEKFIRIN TEHLIKESI-------------------------------------------------- 335
    TEKFIRCILIK-----------------------------------------------------------------------336
    TEDAVISI ÇOK ZOR OLAN BULAŞICI BIR HASTALIKTIR------------------ 336
    İSLÂM’IN CIHAD ANLAYIŞI----------------------------------------------------- 338
    TERÖR VEYA SALDIRGANLIK ILE CIHADIN--------------------------------- 340
    BIRBIRINE KARIŞTIRILMASI----------------------------------------------------340
    6. ÜNITE
    IRTIDÂT
    İRTIDÂD; ANLAM VE MÂHIYETI------------------------------------------------348
    MÜRTED KIME DENIR?----------------------------------------------------------350
    KUR’ÂN-I KERIM’DE İRTIDÂD KAVRAMI--------------------------------------356
    ≈ 853 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İçİndekİler
    MÜRTEDE KARŞI TAVIR---------------------------------------------------------358
    GIZLI İRTIDÂD---------------------------------------------------------------------362
    MÜRTEDLIĞE GIDEN YOLLAR-------------------------------------------------366
    ŞIRK, KÜFÜR VE İRTIDADDAN KORUNMA YOLLARI-----------------------366
    İRTIDÂD, İRTICÂ/GERICILIK DEMEKTIR-------------------------------------- 368
    MÜRTED DE MÜRTECÎ/GERICI------------------------------------------------ 368
    SORULAR------------------------------------------------------------------------- 372
    7. ÜNITE
    NIFAK
    NIFAK VE MÜNÂFIK KAVRAMI ------------------------------------------------ 375
    NIFAKIN KISIMLARI--------------------------------------------------------------376
    NIFAKIN RIYÂ ILE ALÂKASI-----------------------------------------------------377
    KÂFIRLERLE MÜNÂFIKLARIN KARŞILAŞTIRILMASI-----------------------378
    MÜNÂFIKLARIN ALÂMETLERI-------------------------------------------------379
    MÜNÂFIKLARIN MESCID
    VE BENZERI FAALIYET YERLERI AÇMALARI--------------------------------386
    KÜFÜR VE NIFAK PSIKOLOJISI------------------------------------------------388
    MÜNÂFIKLARLA MÜ’MINLERIN TOPLUMSAL BAĞLARI------------------391
    GÜNÜMÜZDE MÜNÂFIK-------------------------------------------------------- 391
    SORULAR------------------------------------------------------------------------- 394
    8. ÜNITE
    TUĞYÂN VE TÂĞUT
    TUĞYÂN; ANLAM VE MÂHIYETI----------------------------------------------- 397
    İNSANI TUĞYÂNA SEVKEDEN ŞEYLER-------------------------------------- 400
    SIYASÎ OTORITENIN TUĞYÂNI------------------------------------------------- 401
    İNSANLARA ZULÜM DE SIYASÎ OTORITENIN TUĞYÂNIDIR---------------402
    TUĞYÂNA KARŞI MÜSLÜMANLARIN
    VE ÖZELLIKLE ÂLIMLERIN TAVRI----------------------------------------------403
    SIYASÎ OTORITE VE YÖNETICININ TUĞYÂNINI------------------------------404
    BAŞKALARINA ULAŞTIRMASI/TÂĞUT’LAŞMASI---------------------------404
    TÂĞUT KIMDIR?------------------------------------------------------------------ 405
    SIYASÎ REJIMLER, HÜKÜM VE YETKIYI
    ALLAH’TAN ALMIYORSA TÂĞUTTUR-----------------------------------------410
    TÂĞUTA KÜFÜR, TÂĞUTUN YAPTIĞI İYILIKLERI----------------------------414
    İNKÂR EDIP GÖRMEZDEN GELMEYI DE KAPSAR-------------------------414
    TÂĞUTLARA İSYAN-------------------------------------------------------------- 419
    TÂĞUTÎ REJIMI VE UYGULAYICILARINI SAVUNMAK-----------------------420
    SORULAR------------------------------------------------------------------------- 424
    ≈ 854 ≈
    Ahmed Kalka n
    9. ÜNITE
    IBÂDET VE
    ALLAH’TAN BAŞKASINA IBÂDET
    İBÂDET, HAYATIN TÜM ALANLARINI KUŞATIR------------------------------431
    HERHANGI BIR EYLEM NASIL İBÂDET OLUR?----------------------------- 435
    ALLAH’A İBÂDET----------------------------------------------------------------- 435
    ALLAH’TAN BAŞKASINA İBÂDET----------------------------------------------436
    PUTLARA, HEYKELLERE İBÂDET---------------------------------------------438
    HEVÂYI İLÂHLAŞTIRMAK------------------------------------------------------- 442
    HEVÂNIN PUTLAŞTIRILIP İLÂH HALINE GETIRILMESI---------------------445
    HEVÂNIN SIYASÎ BOYUTU; HEVÂYA UYGUN DÜZENLER------------------449
    TÂĞUTA İBÂDET------------------------------------------------------------------459
    BILGINLERE VE DIN ADAMLARINA İBÂDET--------------------------------- 461
    ŞEYTANA VE CINLERE İBÂDET------------------------------------------------462
    SORULAR------------------------------------------------------------------------- 465
    10. ÜNITE
    PUT VE PUTA TAPMA
    PUT; ANLAM VE MÂHIYETI-----------------------------------------------------469
    PUTPERESTLIK-------------------------------------------------------------------472
    TARIHTEN GÜNÜMÜZE PUT VE PUTLAŞTIRMA----------------------------478
    PUTLAŞTIRILIP İLÂH HALINE GETIRILEN BÂTIL TANRI ANLAYIŞLARI--479
    KUR’ÂN-I KERIM’DE PUT KAVRAMI VE PUTA TAPMA KONUSU---------481
    HADIS-I ŞERIFLERDE PUT KAVRAMI VE PUTA TAPMA KONUSU------- 493
    GÜNÜMÜZDE HAYVANLARI KUTSALLAŞTIRMA---------------------------495
    GÜNÜMÜZDE SIĞIRA TAPMA------------------------------------------------- 500
    SANATIN PUTLAŞTIRILMASI---------------------------------------------------502
    GÖK CISIMLERININ PUTLAŞTIRILIP BÂTIL TANRI KABUL EDILMESI--- 505
    ARZIN/ÜLKE TOPRAKLARININ
    KUTSALLAŞTIRILIP PUTLAŞTIRILMASI--------------------------------------511
    MÜNECCIMLIK VE FALCILIK--------------------------------------------------- 512
    GAYB BILME İDDIÂSI VE YILDIZLARI PUTLAŞTIRMA----------------------512
    BURÇLAR------------------------------------------------------------------------- 513
    BILIMIN PUTLAŞTIRILMASI-----------------------------------------------------515
    TASVÎRIN (RESIM VE HEYKELIN)---------------------------------------------- 516
    PUTLAŞTIRMA AÇISINDAN DURUMU----------------------------------------516
    PUTLARA, HEYKELLERE İBÂDET---------------------------------------------517
    ÇAĞDAŞ BIR PUTLAŞTIRMA ÖRNEĞI----------------------------------------520
    ATATÜRK’E TANRI VEYA PEYGAMBER DIYENLER------------------------- 520
    PUTLARA VE PUTPERESTLERE KARŞI İBRÂHIMÎ TAVIR------------------523
    PUT KIRAN İBRÂHIM (A.S.)----------------------------------------------------- 526
    PUTLARI KIRMAK----------------------------------------------------------------539
    VE RASÛLULLAH MUHAMMED (S.A.S.)--------------------------------------541
    SORULAR------------------------------------------------------------------------- 543
    11. ÜNITE
    ≈ 855 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İçİndekİler
    ATALAR YOLU
    ATALAR YOLU; ANLAM VE MÂHIYETI---------------------------------------- 547
    ATALAR YOLU, HER DÖNEMDEKI CÂHILIYYENIN TEMEL DINIDIR------549
    KUR’ÂN-I KERIM’DE ATALAR YOLU İLE İLGI ÂYETLER-------------------- 552
    ATALAR KÜLTÜ-------------------------------------------------------------------553
    SOSYAL ÇEVRE VE GELENEĞIN PUTLAŞTIRILMASI---------------------- 553
    ATALAR KÜLTÜ-------------------------------------------------------------------556
    HURÂFE--------------------------------------------------------------------------- 560
    HURÂFE-ATALAR DINI İLIŞKISI------------------------------------------------ 565
    HURÂFE-ÜMNIYYE İLIŞKISI---------------------------------------------------- 566
    ÇOKÇA GÖRÜLEN HURÂFE VE BÂTIL İNANIŞLAR------------------------ 567
    KUL, KUSURSUZ OLUR MU?-------------------------------------------------- 581
    NAZARLIK TAKMAK DOĞRU MU?-------------------------------------------- 582
    MUSKA VE MUSKACILIK------------------------------------------------------- 591
    ÇEŞITLI HURÂFE VE BÂTIL İNANIŞLARA ÖRNEKLER---------------------596
    BID’AT------------------------------------------------------------------------------ 602
    TAKLIT VE TAKLITÇILIK----------------------------------------------------------609
    SÜNNETIN TAHRIF ÇABALARI-------------------------------------------------613
    İSRÂILIYYÂT-----------------------------------------------------------------------616
    ÇAĞDAŞ İSRÂILIYYÂT----------------------------------------------------------- 618
    BAZI HURÂFECI TAHRIF AKIMLARI-------------------------------------------620
    MUHARRIFLER VE MÜCEDDIDLER-------------------------------------------624
    SORULAR-------------------------------------------------------------------------626
    12. ÜNITE
    ÇAĞDAŞ BÂTIL DINLER
    (IDEOLOJI VE DÜZENLER
    İDEOLOJI-------------------------------------------------------------------------- 631
    LAIKLIK---------------------------------------------------------------------------- 632
    İSLÂM’DA LAIKLIK YOKTUR--------------------------------------------------- 633
    LAIKLIK VE HÂKIMIYET--------------------------------------------------------- 634
    LAIKLIK, YASAMA GÜCÜNÜN BÖLÜNMESIDIR-----------------------------641
    HÂKIMIYET/EGEMENLIK KAYITSIZ ŞARTSIZ ALLAH’INDIR---------------645
    KUR’AN’A GÖRE HÂKIMIYET TÜRLERI---------------------------------------646
    DEMOKRASI---------------------------------------------------------------------- 647
    DEMOKRASI VE HÂKIMIYET--------------------------------------------------- 650
    BEŞERÎ SISTEMLERIN DÜNYEVÎLIĞI; İSLÂM’IN UHREVÎLIĞI-------------654
    İSLÂM’IN EKSIZLIĞI ILE BEŞERÎ SISTEMLERIN YETERSIZLIĞI-----------655
    KAPITALIZM-----------------------------------------------------------------------658
    ATEIZM-----------------------------------------------------------------------------660
    PAGANIZM/PUTPERESTLIK---------------------------------------------------- 662
    ANIT MEZAR/ANITKABIR; MODERN TÜRBE VE TAPINAK---------------- 662
    SAYGI DURUŞU------------------------------------------------------------------ 663
    ANIMALIZM----------------------------------------------------------------------- 664
    ANIMIZM (RUHLARA TAPMA İNANCI)---------------------------------------- 664
    NUSAYRÎLIK-----------------------------------------------------------------------667
    KADIYANÎLIK----------------------------------------------------------------------667
    ≈ 856 ≈
    Ahmed Kalka n
    BAHÂÎLIK-------------------------------------------------------------------------- 668
    YILBAŞI KUTLAMALARI VE NOEL, NOEL BABA (KIMIN BABASI ISE?)--670
    ÖRF VE ÂDET---------------------------------------------------------------------674
    HÂKIMIYET/EGEMENLIK--------------------------------------------------------675
    HÂKIMIYET ALLAH’IN OLMAYINCA…---------------------------------------- 679
    BIRINCI CILDIN SONU-----------------------------------------------------------682
    2. CİLD
    II. BÖLÜM
    13. ÜNITE
    İSLÂM’DA BİLGİ KAYNAKLARI
    İSLÂM’A GÖRE BILGI (İLIM)--------------------------------------------------------------- --15
    GÜNÜMÜZ VE İLIM KAVRAMININ TAHRIFI-------------------------------------------------18
    BILGI KAYNAKLARI----------------------------------------------------------------------------21
    AKIL---------------------------------------------------------------------------------------------- 26
    İSLÂM’DA AKLIN ÖNEMI VE DEĞERI-------------------------------------------------------26
    KUR’ÂN-I KERIM’E GÖRE AKIL VE DUYU ORGANLARININ ÖNEMI
    VE BILGI KAYNAĞI OLMASI------------------------------------------------------------------30
    TAMAMLAYICI BILGI---------------------------------------------------------------------------30
    SORULAR-------------------------------------------------------------------------------------- 33
    14. ÜNITE
    DİN
    DININ TANIMI-----------------------------------------------------------------------------------38
    İSLÂM’A GÖRE DIN GERÇEĞI---------------------------------------------------------------39
    DIĞER İNANÇLARDA DIN-------------------------------------------------------------------- 40
    DININ KAYNAĞI-------------------------------------------------------------------------------- 40
    DIN DUYGUSUNUN MENŞEI-----------------------------------------------------------------42
    DININ GEREKLILIĞI----------------------------------------------------------------------------43
    DINLERIN TASNIFI----------------------------------------------------------------------------- 43
    HAK DIN-----------------------------------------------------------------------------------------43
    MUHARREF DINLER---------------------------------------------------------------------------44
    BÂTIL DINLER (UYDURMA DINLER)-------------------------------------------------------- 45
    BÂTIL DINLERI DE TANIMANIN GEREKLILIĞI--------------------------------------------- 50
    DIN VE BILIM------------------------------------------------------------------------------------53
    DINDE AŞIRILIK-------------------------------------------------------------------------------- 54
    KARŞI DIN; ALLAH’A DIN ÖĞRETMEYE KALKMAK--------------------------------------55
    YOZLAŞTIRILAN DİN; HALKIN DİNİ VE HAKK’IN DİNİ------------------------------------56
    BU DIN BENIM DINIM DEĞIL!----------------------------------------------------------------62
    YÖNLENDIRILEN DIN; DEVLET DINI VE DIN TEŞKILATLARI----------------------------63
    15. ÜNITE
    ≈ 857 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İçİndekİler
    İSLÂM DİNİ
    İSLÂM KELIMESININ SÖZLÜK VE TERIM ANLAMI----------------------------------------72
    İSLÂM’IN MÂHIYETI---------------------------------------------------------------------------72
    KUR’AN’DA İSLÂM’A GİRMEYE,
    MÜ’MİN VE MÜSLÜMAN OLMAYA ÇAĞRI YAPILIR---------------------------------------76
    MÜ’MIN VE MÜSLÜMAN KAVRAMLARI,
    BIRBIRLERINI TAMAMLAYARAK ÖRTÜŞÜRLER------------------------------------------86
    İSLÂM DINI’NIN GÂYESI---------------------------------------------------------------------- 90
    İSLÂM DINI’NIN HÜKÜMLERI----------------------------------------------------------------90
    İSLÂM’IN GENEL ÖZELLIKLERI------------------------------------------------------------- 91
    KUR’ÂN-I KERIM’DE İSLÂM KAVRAMI----------------------------------------------------- 95
    HADIS-I ŞERIFLERDE İSLÂM KAVRAMI----------------------------------------------------97
    İSLÂM’IN RÜKÛNLARI------------------------------------------------------------------------98
    İSLÂM’IN TEBLIĞI------------------------------------------------------------------------------101
    İSLÂM’I HAYATA HÂKIM KILMAK------------------------------------------------------------102
    SORULAR-------------------------------------------------------------------------------------- 103
    16. ÜNITE
    İMAN
    İMAN KELIMESININ SÖZLÜK VE TERIM ANLAMI-----------------------------------------106
    KUR’AN’DA İMAN KAVRAMI------------------------------------------------------------------106
    İMANIN DERECELERI--------------------------------------------------------------------------107
    İMANIN ARTIP EKSILMESI--------------------------------------------------------------------109
    ALLAH’A TESLIM OLMUŞ MÜ’MINLERIN,
    KUR’AN’DA ZIKREDILEN BAZI ÖZELLIKLERI----------------------------------------------110
    İMANIN GEREKTIRDIKLERI-------------------------------------------------------------------114
    İMAN VE İSLÂM--------------------------------------------------------------------------------116
    İMAN VE AMEL----------------------------------------------------------------------------------123
    İNSANLAR NIÇIN İMAN EDER? İMANIN SEBEP VE SONUÇLARI----------------------129
    İMANLA İLGILI SÜNNETULLAH (ALLAH’IN DEĞIŞMEZ YASALARI)--------------------130
    İMAN VE İNKÂR YÖNÜNDEN İNSANLAR--------------------------------------------------132
    İMANIN SAHIH (GEÇERLI) OLMASININ ŞARTLARI---------------------------------------132
    İMANI BOZAN HALLER------------------------------------------------------------------------133
    BÂTILA İMAN-----------------------------------------------------------------------------------134
    EY İMAN EDENLER, İMAN EDIN!------------------------------------------------------------135
    SORULAR---------------------------------------------------------------------------------------137
    17. ÜNITE
    ALLAH’IN BİRLİĞİ
    “ALLAH” KELIMESININ İÇERDIĞI ANLAM--------------------------------------------------140
    ALLAH İNANCI OLMAYAN TOPLUM MODELININ ZARARLARI-------------------------141
    ALLAH’I DÜŞÜNDÜREN KÂINAT ÂYETLERI-----------------------------------------------145
    ALLAH’I İNKÂR ETMEDE ÖNEMLI OLAN ÜÇ ETKEN------------------------------------148
    ALLAH’IN KARIŞMADIĞI BIR DÜNYAYI KIMLER İSTER?---------------------------------150
    TESADÜF NEDIR? BU KÂINAT, TESADÜF ESERI OLARAK OLUŞABILIR MI?---------151
    TABIAT (DOĞA) NEDIR? TABIAT YARATICI OLABILIR MI?--------------------------------153
    ALLAH TEÂLÂ’NIN BIRLIĞI-------------------------------------------------------------------155
    ≈ 858 ≈
    Ahmed Kalka n
    NEFSINE BILE SÖZ GEÇIREMEYEN RAB TASLAKLARI---------------------------------157
    RAB OLMAYAN BIR TANRI EDINME İSTEĞI------------------------------------------------158
    SEVILENLERIN PUTLAŞTIRILMASI; ALLAH’TAN BAŞKASINI RAB EDINME--------- 159
    GÜNÜMÜZ İNSANININ ÇEŞITLI RABLERI--------------------------------------------------162
    RAB KONUSUNDA SAHIH İTIKAD-----------------------------------------------------------164
    18. ÜNITE
    ALLAH’A İMAN
    ALLAH’A İMAN--------------------------------------------------------------------------------- 170
    MÜ’MINLER KUR’AN’IN TANITTIĞI BIÇIMDE O’NA İMAN EDERLER-------------------171
    MÜSLÜMANIN ALLAH İNANCI---------------------------------------------------------------175
    NASIL BIR ALLAH’A İMAN EDIYORUZ?-----------------------------------------------------175
    NASIL BIR ALLAH’A VE NASIL İMAN ETMEMIZ GEREKIYOR?--------------------------176
    ALLAH TEÂLÂ’NIN SIFATLARI---------------------------------------------------------------179
    A) ZÂTÎ SIFATLAR (SIFAT-I SELBIYYE)----------------------------------------------------180
    B) SUBÛTÎ SIFATLAR----------------------------------------------------------------------- 183
    ESMÂÜ’L-HÜSNÂ (ALLAH TEÂLÂ’NIN GÜZEL İSIMLERI)--------------------------------187
    ESMÂÜ’L-HÜSNÂ KONUSUNDA DOĞRU YOLDAN SAPMAK---------------------------213
    ESMÂYI SAYMAK VE EZBERLEMEK--------------------------------------------------------215
    SORULAR---------------------------------------------------------------------------------------217
    19. ÜNITE
    MELEKLERE İMAN
    MELEK; TANIMI VE MÂHIYETI--------------------------------------------------------------- 221
    MÜ’MINLER, MELEKLERE VE ALLAH’IN ONLAR VASITASIYLA
    HAYATIMIZA MÜDAHIL OLDUĞUNA İMAN EDERLER------------------------------------223
    MELEKLERIN MÂHIYETLERIYLE İLGILI KUR’AN’DAKI TASVIRLER-------------------- 224
    MELEKLERIN GÖRÜLÜP GÖRÜLMEMESI-------------------------------------------------226
    MELEKLERIN ÖZELLIKLERI------------------------------------------------------------------228
    MELEKLERIN GÖREVLERI------------------------------------------------------------------- 229
    MELEKLERIN SAYILARI VE ÇEŞITLERI-----------------------------------------------------232
    MELEKLER İNSANLARDAN DAHA FAZILETLI MIDIRLER?------------------------------ 235
    GAYBA VE MELEKLERE İMAN---------------------------------------------------------------235
    MELEK İNANCININ ETKILERI----------------------------------------------------------------236
    MELEKLER HAKKINDA TASHIH EDILMESI GEREKEN
    BAZI YAKLAŞIM VE BÂTIL İNANÇLAR------------------------------------------------------238
    SORULAR---------------------------------------------------------------------------------------239
    20. ÜNITE
    KİTAPLARA İMAN
    KITAPLARA IMAN------------------------------------------------------------------------------243
    SUHUF (SAYFALAR -KÜÇÜK KITAPLAR-)--------------------------------------------------246
    BÜYÜK KITAPLAR-----------------------------------------------------------------------------247
    KITAPLARIN GÖNDERILIŞ AMACI-----------------------------------------------------------248
    VAHY VE VAHYIN ÇEŞITLERI---------------------------------------------------------------- 248
    KITABIMIZDA “KITAB” HANGI ANLAMLARDA KULLANILIR?----------------------------248
    KUR’AN; ANLAM VE MÂHIYETI--------------------------------------------------------------249
    ≈ 859 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İçİndekİler
    KUR’AN’IN TANIMI-----------------------------------------------------------------------------250
    KUR’ÂN-I KERIM’IN ÖZELLIKLERI-----------------------------------------------------------254
    TEFSIR, TE’VIL, TERCÜME VE MEAL------------------------------------------------------- 256
    KUR’ÂN-I KERIM’IN DOĞU VE BATI DILLERINDEKI TERCEMELERI------------------- 260
    KUR’ÂN’IN TEDRÎCÎ OLARAK İNZÂL EDILMESI-------------------------------------------260
    KUR’AN’IN MUHTEVÂSI VE İŞLEVI----------------------------------------------------------262
    KUR’AN’IN BÖLÜMLERI-----------------------------------------------------------------------263
    KUR’AN İLIMLERINE DAIR KIMI KAVRAM VE TERIMLER--------------------------------264
    KUR’AN KONULARI----------------------------------------------------------------------------266
    KUR’AN’DA KUR’AN---------------------------------------------------------------------------267
    KUR’AN NEYI ANLATMAKTADIR?-----------------------------------------------------------274
    GERÇEK ANLAMDA ÇAĞ KAPATIP ÇAĞ AÇAN SADECE KUR’AN’DIR---------------276
    HUZURUN KAYNAĞI KUR’AN----------------------------------------------------------------278
    KUR’AN’I NASIL OKUMALI, ONA NASIL YÖNELMELIYIZ?-------------------------------278
    KENDINI KUR’AN’A AÇMAK------------------------------------------------------------------282
    KUR’AN’I YAŞAMAK, KUR’ANLA YAŞAMAK-----------------------------------------------284
    NESH; YAŞANMAMASI GEREKEN,
    FORMALITE OLARAK KUR’AN’DA YER ALAN ÂYETLER!------------------------------- 287
    NESH KONUSUNUN ÖNEMI-----------------------------------------------------------------288
    KUR’AN-I KERIM’DE NESH KAVRAMI------------------------------------------------------288
    NESH KONUSUNDA İHTILÂFLAR
    (KUR’AN HÜKÜMLERI ARASINDA NESH VAR MIDIR?)---------------------------------- 289
    KUR’AN ÂYETLERI ARASINDA NESHIN VARLIĞINI SAVUNANLARIN DELILLERI----293
    KUR’AN ÂYETLERI ARASINDA NESHIN OLMADIĞIYLA İLGILI DELILLER-------------294
    NESH ANLAYIŞININ ORTAYA ÇIKIŞI-------------------------------------------------------- 301
    KUR’AN HÜKÜMLERI EBEDIYYEN GEÇERLIDIR----------------------------------------- 303
    NESH, ESKI ŞERIATLERIN KUR’AN ÂYETLERI TARAFINDAN
    GEÇERSIZ KILINMASIDIR--------------------------------------------------------------------310
    SORULAR---------------------------------------------------------------------------------------314
    21. ÜNITE
    PEYGAMBERLERE İMAN
    NEBÎ VE RASÛL; ANLAM VE MÂHIYETI----------------------------------------------------318
    KUR’ÂN-I KERIM’DE NEBÎ VE RASÛL KAVRAMI------------------------------------------319
    NEBÎLERE KITAP VERILMIŞTIR--------------------------------------------------------------324
    MÜTENEBBÎLERE BÜYÜK AZAP VARDIR------------------------------------------------- 325
    PEYGAMBERLERIN ÖZELLIKLERI---------------------------------------------------------- 325
    BÜTÜN RASÛLLER, TOPLUMLARININ EN ÇOK YOZLAŞTIĞI KONUYU
    ÖNE ÇIKARARAK MESAJLARINI GÜNDEMLEŞTIRMIŞLERDIR------------------------327
    İNSANLARIN PEYGAMBERLERE İHTIYACI------------------------------------------------ 336
    PEYGAMBERLERIN GÖNDERILIŞ GÂYELERI--------------------------------------------- 338
    PEYGAMBERLERIN DÂVETLERININ ÖZELLIKLERI---------------------------------------345
    SON PEYGAMBER-----------------------------------------------------------------------------348
    MÜTENEBBÎ/SAHTE PEYGAMBER---------------------------------------------------------349
    PEYGAMBERLERIN SIFATLARI--------------------------------------------------------------350
    KUR’AN’DA İSMI GEÇEN PEYGAMBERLER-----------------------------------------------351
    PEYGAMBERLERE İMAN---------------------------------------------------------------------351
    PEYGAMBERLERE İMAN, ONLARI ÖRNEK VE
    ÖNDER KABUL EDIP ONLARA İTAAT ETMEK İÇINDIR----------------------------------355
    ≈ 860 ≈
    Ahmed Kalka n
    RASULULLAH’IN HÜKÜM KOYMASI------------------------------------------------------- 358
    PEYGAMBERIMIZIN HÜKÜMLERI, KUR’AN’DAN BAĞIMSIZ MIDIR?-------------------361
    PEYGAMBERLERE VÂRIS OLABILMEK---------------------------------------------------- 361
    SÜNNET’E YAKLAŞIMIMIZ------------------------------------------------------------------- 363
    SÜNNETIN BAĞLAYICILIĞI-------------------------------------------------------------------364
    ŞEKILCI SÜNNET ANLAYIŞINA ÖRNEK----------------------------------------------------364
    HADISLER-------------------------------------------------------------------------------------- 364
    KUR’AN-SÜNNET İLIŞKISI--------------------------------------------------------------------365
    KUR’AN ADINA SÜNNETI İNKÂR EDENLERE,
    ÖNCELIKLE KUR’AN KARŞI ÇIKIYOR------------------------------------------------------366
    KUR’ÂN-I KERIM’DE PEYGAMBERLERIN KONUMU------------------------------------- 367
    NEBÎ İLE RASÛL ARASINDA FARK VAR MIDIR?------------------------------------------ 372
    NEBÎ’YE İTAAT GEREKMEZ GÖRÜŞÜ------------------------------------------------------374
    SORULAR---------------------------------------------------------------------------------------375
    22. ÜNITE
    ÂHİRETE İMAN
    ÂHIRET; ANLAM VE MÂHIYETI-------------------------------------------------------------- 378
    KUR’AN-I KERIM’DE ÂHIRET-----------------------------------------------------------------378
    ÂHIRETE İMAN---------------------------------------------------------------------------------379
    ÂHIRETIN GEREKLILIĞI VE ÂHIRETE İNANMANIN FAYDALARI------------------------383
    YAKÎNÎ BILGI, KESIN İNANÇ------------------------------------------------------------------384
    KIYÂMET VE KIYÂMETIN ZAMANI---------------------------------------------------------- 385
    AMEL DEFTERLERI----------------------------------------------------------------------------386
    MIZAN------------------------------------------------------------------------------------------- 386
    CENNET VE CEHENNEM---------------------------------------------------------------------387
    KUR’AN’DA CEHENNEM TASVIRI----------------------------------------------------------- 388
    CENNETIN TASVIRI----------------------------------------------------------------------------389
    ÂHIRETE İMANIN İNSAN HAYATINDAKI YERI--------------------------------------------- 391
    ÂHIRET ŞUURU--------------------------------------------------------------------------------392
    YARATILIŞA İNANAN, YENIDEN YARATILMAYA DA İMAN EDER----------------------- 394
    ÂHIRET ANLAYIŞI BIZI DIRILIŞE ULAŞTIRIR/ULAŞTIRMALIDIR------------------------396
    GÜNDÜZ YAŞIYOR, GECE ÖLÜYOR, SABAH DIRILIYORUZ-----------------------------397
    HER KIŞ BIR ÖLÜM, HER BAHAR BIR DIRILIŞTIR----------------------------------------398
    SORULAR---------------------------------------------------------------------------------------408
    23. ÜNITE
    KADER
    KADER------------------------------------------------------------------------------------------ 411
    KADER VE KAZA KAVRAMLARININ ANLAMI---------------------------------------------412
    İNSANIN FII LLERI------------------------------------------------------------------------------ 414
    TEVEKKÜL-------------------------------------------------------------------------------------- 415
    HAYIR VE ŞER KAVRAMI---------------------------------------------------------------------415
    KUR’ÂN-I KERIM’DE HAYIR VE ŞER-------------------------------------------------------- 418
    HER ŞEYI YARATAN ALLAH’TIR; FAKAT ŞER İNSANLARDANDIR---------------------421
    MERHAMETLI ALLAH’A RAĞMEN DÜNYADA ŞERLERIN BULUNMASI---------------427
    HAYRIN İKI YÖNÜ------------------------------------------------------------------------------430
    MÜSLÜMANIN HAYATINDA HAYIR VE ŞER -----------------------------------------------431
    AZIM VE TEVEKKÜL---------------------------------------------------------------------------434
    ≈ 861 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İçİndekİler
    TEVEKKÜL VE KADER------------------------------------------------------------------------435
    BIR KIMSE BAŞKASININ RIZKINI YIYEBILIR MI?------------------------------------------441
    RIZIK, AZALIP ÇOĞALABILIR MI?-----------------------------------------------------------441
    KISMETIMDE VARSA, RIZKIM AYAĞIMA GELIR DIYEBILIR MIYIZ?---------------------442
    KADER VE RIZIK------------------------------------------------------------------------------- 443
    ECEL VE KADER-------------------------------------------------------------------------------446
    TOPLUMLARIN ECELI-------------------------------------------------------------------------448
    SORULAR---------------------------------------------------------------------------------------448
    III. BÖLÜM
    İNANÇLA İLGILI DIĞER HUSUSLAR
    24. ÜNITE
    VELÂ VE BERÂ
    VELÂ VE BERÂ KAVRAMLARININ ÖNEMI-------------------------------------------------452
    VELÂ VE BERÂ KELIMELERININ SÖZLÜK ANLAMI-------------------------------------- 452
    VELÂ VE BERÂ KELIMELERININ ISTILAH ANLAMI---------------------------------------453
    BIR UYARI---------------------------------------------------------------------------------------454
    ALLAH’IN MEVLÂ VE VÂLI OLUŞU----------------------------------------------------------455
    ALLAH’IN VELÎ OLUŞU------------------------------------------------------------------------456
    DOSTLUK, SEVGI, UZLAŞMA----------------------------------------------------------------461
    TEVHID, ŞIRKTEN VE MÜŞRIKLERDEN BERÎ/UZAK OLMAYI ZORUNLU KILAR---- 464
    HICRET, MÜŞRIKLERDEN YÜZ ÇEVIRMEK; KÜFRÜ, ŞIRKI, HARAMLARI VE
    BUNLARA YAKLAŞTIRAN ORTAMLARI TERK ETMEKTIR------------------------------ 465
    MÜSLÜMANLARIN DÜŞMANLARI KIMLERDIR?------------------------------------------467
    ALLAH İÇIN SEVMEK VE ALLAH İÇIN BUĞZETMEK-------------------------------------468
    KUR’AN’IN HEDEFI SULH VE BARIŞTIR----------------------------------------------------474
    EHL-I KITABA KARŞI TAVRIMIZ NASIL OLMALIDIR?------------------------------------- 475
    İTAAT VEYA İSYAN; KIMLERE?---------------------------------------------------------------477
    TÂĞUTLARA İSYAN--------------------------------------------------------------------------- 480
    MÜ’MINLERIN BIRBIRLERINI VELÎ EDINMELERI ŞARTTIR------------------------------481
    MÜ’MINLERIN KÂFIRLERI VELÎ EDINMELERI YASAKTIR--------------------------------482
    VELÂ VE BERÂ İMANIN EN SAĞLAM KULPUDUR--------------------------------------- 483
    VELÂ VE BERÂ KONUSUNDA İNSANLARIN KISIMLARI---------------------------------484
    ALLAH İÇIN DOST OLMANIN (VELÂNIN) GEREKTIRDIKLERI---------------------------486
    ALLAH İÇIN DÜŞMAN OLMANIN (BERÂNIN) GEREKTIRDIKLERI----------------------486
    DOSTUN NITELIKLERI------------------------------------------------------------------------488
    DOST OLMAK; ALLAH’A, RASÛLÜNE VE MÜ’MINLERE-------------------------------- 490
    KUR’ÂN-I KERIM’DE VELÎ VE VELÂYET (DOST VE DOSTLUK) KAVRAMI-------------493
    HADIS-I ŞERIFLERDE VELÂYET/DOSTLUK------------------------------------------------505
    DÜŞMANLIK VE DOSTLUK; TEVHIDIN GEREĞIDIR, İMANIN DIŞA YANSIMASIDIR- 507
    VELÂYETIN SIYASÎ GÖRÜNTÜLERI---------------------------------------------------------521
    MÜSLÜMAN OLMAYAN AKRABALARLA DOSTLUK VE İLIŞKI------------------------- 523
    EVLIYÂULLAH / ALLAH’IN VELÎLERI KIMLERDIR?----------------------------------------525
    TASAVVUF ETKISIYLE VELÎ VE EVLIYÂ KAVRAMLARINDA ANLAM KAYMASI-------528
    SORULAR---------------------------------------------------------------------------------------540
    ≈ 862 ≈
    Ahmed Kalka n
    25. ÜNITE
    MÛCİZE VE KERÂMET
    MÛCIZE---------------------------------------------------------------------------------------- 543
    MÛCIZENIN ŞARTLARI----------------------------------------------------------------------- 543
    PEYGAMBERLERIN MÛCIZE GÖSTERMESI AKLA TERS DEĞILDIR------------------ 544
    MÛCIZE, ANCAK PEYGAMBER ELIYLE GERÇEKLEŞIR---------------------------------544
    KUR’AN’A GÖRE, PEYGAMBERIMIZE KUR’AN DIŞINDA
    BIR MÛCIZE VERILMEMIŞTIR----------------------------------------------------------------547
    PEYGAMBERIMIZE KUR’AN’DAN BAŞKA MÛCIZE VERILDIĞINE DAIR
    DELIL OLARAK İLERI SÜRÜLEN ÂYETLER------------------------------------------------554
    PEYGAMBERIMIZ’E MÛCIZE OLARAK SADECE KUR’AN VERILMIŞTIR-------------- 555
    HADIS LITERATÜRÜNDE HZ. PEYGAMBER’E ATFEDILEN
    HISSÎ MÛCIZELERIN DEĞERLENDIRILMESI----------------------------------------------560
    KERÂMET--------------------------------------------------------------------------------------581
    KERÂMET DIYE İDDIA EDILEN OLAYLAR--------------------------------------------------583
    KERÂMET KAVRAMININ TASAVVUFÇU/TARIKATÇI BAKIŞ AÇISIYLA
    NASIL ANLAŞILDIĞINA YÖNELIK BAZI TASAVVUFÎ KAVRAMLAR-------------------- 586
    İSTIDRAC----------------------------------------------------------------------------------------594
    İHÂNET (HIZLÂN)------------------------------------------------------------------------------ 594
    MÛCIZE ILE DIĞER HÂRIKA OLAYLAR ARASINDAKI FARK-----------------------------595
    SORULAR---------------------------------------------------------------------------------------595
    26. ÜNITE
    ŞEFAAT VE VESİLE
    ŞEFAAT-----------------------------------------------------------------------------------------598
    ŞEFÂAT KELIMESININ ANLAMI--------------------------------------------------------------598
    ŞEFÂATIN MÂHIYETI--------------------------------------------------------------------------598
    KUR’AN’DA ŞEFAAT---------------------------------------------------------------------------600
    ŞEFAAT KAVRAMININ YOZLAŞTIRILMASI-------------------------------------------------607
    ŞEFAAT HAKKINDA DEĞERLENDIRME----------------------------------------------------613
    VESİLE------------------------------------------------------------------------------------------615
    KAVRAM OLARAK VESILE/TEVESSÜL-----------------------------------------------------615
    KUR’AN’DA VESILE----------------------------------------------------------------------------616
    TEVESSÜLÜN ÇEŞITLERI-------------------------------------------------------------------- 618
    KUR’AN’A GÖRE VESILE SÂLIH AMELDIR-------------------------------------------------621
    27. ÜNITE
    CİN, ŞEYTAN, BÜYÜ VE GAYB
    CIN VE ŞEYTAN--------------------------------------------------------------------------------629
    ŞEYTAN VE ÖZELLIKLERI--------------------------------------------------------------------629
    ŞEYTANIN GÖREVI----------------------------------------------------------------------------630
    CINLER VE ÖZELLIKLERI---------------------------------------------------------------------630
    CIN; MÂHIYETI VE HAKKINDAKI İSTISMARLAR, YANLIŞ KABULLER ----------------631
    CINLERIN İNSANLARIN EMRINE GIRMESI MÜMKÜN MÜDÜR?-----------------------632
    CINLERIN YARATILIŞ AMACI---------------------------------------------------------------- 637
    CINLER GAYBI BILEBILIR MI?----------------------------------------------------------------637
    CIN VE ŞEYTANIN İNSAN ILE OLAN MÜNÂSEBETLERI---------------------------------637
    ŞEYTANIN YARATILIŞ VE İNSANLARA VESVESE VERMESININ HIKMETLERI------- 638
    ≈ 863 ≈
    Müslümanın İnanç Esasları İçİndekİler
    CIN VE ŞEYTANIN VARLIĞI AKLA TERS DEĞILDIR-------------------------------------- 639
    SIHIR (BÜYÜ)----------------------------------------------------------------------------------- 639
    BÜYÜNÜN ETKISI VAR MIDIR?--------------------------------------------------------------641
    HZ. PEYGAMBER’E BÜYÜ YAPILDI MI?----------------------------------------------------653
    SIHRIN VE BÜYÜCÜNÜN HÜKMÜ --------------------------------------------------------- 664
    VE GÜNÜMÜZ----------------------------------------------------------------------------------668
    ÜFÜRÜKÇÜLÜK--------------------------------------------------------------------------------671
    MÜNECCIMLIK, FAL VE BURÇ FALLARI---------------------------------------------------672
    FAL VE FALCILIK-------------------------------------------------------------------------------673
    BURÇ VE YILDIZ FALI-------------------------------------------------------------------------673
    HALKA VE İP TAKMAK------------------------------------------------------------------------675
    NAZAR BONCUĞU TAKMAK---------------------------------------------------------------- 675
    GAYBI BILME İDDIASI-------------------------------------------------------------------------676
    MUTLAK GAYBI ALLAH’TAN BAŞKA KIMSE BILEMEZ----------------------------------676
    ALLAH, PEYGAMBERLERINDEN DILEDIĞINI DILEDIĞI KADAR
    GAYBA MUTTALÎ KILAR----------------------------------------------------------------------677
    RUH, RUH ÇAĞIRMA VE TENÂSÜH (REENKARNASYON)------------------------------678
    RUH ÇAĞIRMA-------------------------------------------------------------------------------- 678
    TENÂSÜH (REENKARNASYON/RUH GÖÇÜ)--------------------------------------------- 679
    SORULAR-------------------------------------------------------------------------------------- 680
    28. ÜNITE
    İNANÇLA İLGİLİ TARTIŞILAN KONULAR
    CEHÂLET MÂZERET MI, DEĞIL MI?-------------------------------------------------------- 683
    RESMÎ CÂMI GÖREVLILERININ ARKASINDA CUMA NAMAZI
    VE DIĞER NAMAZLAR------------------------------------------------------------------------683
    DEVLET MEMURLUĞU VE YEMIN---------------------------------------------------------- 692
    MEMURLUKLAR ARASINDA FARK--------------------------------------------------------- 697
    İMZA (VEYA YAZI)NIN SÖZ GIBI OLUP OLMADIĞI…------------------------------------- 703
    TÂĞUTUN MAHKEMESINE MÜRACAAT ETMEK------------------------------------------705
    HILFU’L-FUDÛL---------------------------------------------------------------------------------706
    OY VERENIN HÜKMÜ KONUSUNDA BAZI ÂLIMLERIN GÖRÜŞLERI------------------ 726
    RESMÎ OKULLARDA ÇOCUKLARINI OKUTMAK----------------------------------------- 747
    DINIMIZIN DIN ANLAYIŞI----------------------------------------------------------------------749
    NELER YAPILABILIR?------------------------------------------------------------------------- 764
    EVLERIMIZ--------------------------------------------------------------------------------------767
    EĞITIM VE OKUL KELIMELERI; ALTERNATIF HAKKI-------------------------------------769
    ASKERLIK---------------------------------------------------------------------------------------776
    ASKERLIK; DEVLET TANRISINA KULLUK--------------------------------------------------777
    HAK VERILMEZ, ALINIR----------------------------------------------------------------------780
    ARZIN/ÜLKE TOPRAKLARININ KUTSALLAŞTIRILIP PUTLAŞTIRILMASI-------------791
    SORULAR---------------------------------------------------------------------------------------797
    MÜSLÜMANIN AKAİDİ KİTABININ KONULARIYLA İLGİLİ SORULAR------------------ 797
    CEVAP ANAHTARI-----------------------------------------------------------------------------838
    AKAİDLE İLGİLİ YARARLANILABİLECEK KİTAPLAR-------------------------------------839
    (TAVSİYE ETTİĞİM VEYA ETMEDİĞİM YAYINLANMIŞ TÜRKÇE ESERLER)-----------839

     
    Salı, 12 Ocak 2021 12:11

    Din ve İslam

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله


    DAVUD EMRE YAYINEVİ
    Kitabın Adı:
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR -1-
    DİN VE İSLAM
    Yazarı:
    Ahmed KALKAN
    Tashih:
    Ahmed Kalkan
    Mizanpaj:
    Ehl-i Dizayn
    Kapak Tasarım:
    Ehl-i Dizayn
    İstanbul 2011
    Baskı:
    ?????
    Dâvud Emre Yayınevi
    Telefon: (0 216) 632 29 58
    www.davudemreyayinevi.com
    DİN VE İSLAM
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR
    -1-
    Ahmed KALKAN
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
    İTHAF
    Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
    KUR’AN dostlarına…
    Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
    Önsöz
    Bismillâh, elhamdu lillâh, ve’ssalâtu ve’sselâmu alâ rasûlillâh.
    Bu kitap, “Kur’an Kavramları”nın konulara göre düzenlenmiş bölümler halindeki şeklinin ilk kitabıdır. On bir bin sayfalık ve her biri bin sayfanın üzerinde on ciltlik kitabı baştan sona okumak, çağımızda her babayiğidin göze alabileceği bir uğraş değil… Biz de belki okunur diye küçük kitaplar halinde okurların ve okumak zorunda olanların bahanelerini yok edip alternatif sunuyoruz. Seçme kavramları içeren ve konularına göre bölümlere ayrılmış şekliyle yetmiş civarında kitapla sesimizi halka da duyurmaya çalışacağız. Bu kitaplardan konuları ilgisini çekenleri alıp kolayca okuyabilir, isterse belli sayıda temin ederek tebliğ amaçlı dağıtabilir. İtikadî (İslâm inancıyla ilgili) kavramların ilk kitabı ile karşınızdayız.
    Din, günde 24 saatimizi ve tüm ömrümüzü kaplayan inanç, ibâdet, ahlâk ve işlemleri, ilişkileri içeren bir sistem. Uymak zorunda olduğumuz ilkeler. Dinimiz, bizim her şeyimiz. Dosdoğru inancı ve yaşama biçimini içeren dinimizi ne oranda ve nasıl bir teslimiyetle yaşıyorsak kalitemizin de oranda olacağı İlâhî bir ölçü… Sevdiğini söylediği “din”in ne olup olmadığını tam bilmeyen halk… Allah’ın dini yerine devletin dinini insanlara anlattığı için maaşlarla ödüllendirilen memurlar… Kandil gecesindeki bid’atlari önemsediği kadar tevhide ve tevhidî kavramlara önem vermeyen insanımız…
    Tıpta uzmanlaşmamış bir şahsın doktor bile olmayan bir kimsenin eline neşter alıp ameliyata girerek tedaviye kalktığı pek görülmemiştir, ama bundan daha feci bir tavır olarak ciddi anlamda din eğitimi almamış nice cahil insanın din hakkında ahkâm kestiği, problemlere dinden çözümler üretmeye kalktığı bir vâkıadır. Dinin hayata yansıması gereken yönlerinin önemsenmediği, diğer yandan herkesin âlim ve hatta müctehid kesildiği acayip bir dünyada yaşıyoruz.
    Her insanın inandığı, ilkelerine uymaya çalıştığı bir ideolojisi, bir dünya görüşü, bir yaşama biçimi, yani dini vardır. Dinsiz insan yoktur. Hiçbir dini kabul etmeyen kimse, doğru kabul ettiği bir şahsı, fikir akımını veya hevâsını, yani kendi görüşlerini din kabul ediyor demektir.
    İslâm dinini, kapsamlı olarak kısaca tanımlamak mümkün değildir. Onun kapsamlı tarifi ancak Kur’an ve sünnetin tamamıyla yapılabilir. Çünkü İslâm’ın muhtevâsı ve sınırları Kur’an ve sünnetle çizilmiştir. İslâm, Kur’an’dan ve sünnetten öğrenilebilir. Yüce Allah bu dini her yönden mükemmel ve kapsamlı kılmıştır. Öyle ki, İslâm’da hükmü açıklanmamış hiçbir mesele yoktur. Bir mesele mubah mıdır, haram mıdır, mekruh veya sünnet midir, vâcip veya farz mıdır; yapılan herhangi bir eylem veya inancın hükmü belirtilmiştir. İnanç, ibâdet, siyaset, ekonomi, savaş, barış, hukuk veya insanı ilgilendiren başka herhangi bir mesele olsun; onunla ilgili dinde mutlaka bir hüküm vardır veya müctehidler, hükmünü Kur’an ve sünnetten yola çıkarak tesbit ederler.
    Allah’ın dünyadaki yardımına ve âhiretteki muhteşem ikramına lâyık olmak için temel sınav olan dinin kuru bilgi ile değil, ihlâsla yaşama kastıyla öğrenilip içselleştirilmesi gerekiyor. İnsanlığımızın ölçüsü, Allah’ın bizim için seçip râzı olduğu hak dine karşı tavrımızla belli olacaktır.
    Selâm olsun tek hak din olan dinini dosdoğru yaşayan, çevresine de hâkim kılmaya çalışan tevhid ehli mü’minlere…Ahmed Kalkan
    ahm
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    T
    emmuz 2011, Ümraniye

    -9 -
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKÂDİ KAVRAMLAR -1-
    DİN
    •
    Din; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Kur’ân-ı Kerim’de Din Kavramı
    •
    Hadis-i Şeriflerde Din Kavramı
    •
    Din Anlayışları ve Diğer İnançlarda Din
    •
    İslam’a Göre Din Gerçeği
    •
    Dinin Kaynağı
    •
    Din Duygusunun Menşei
    •
    Din ve Bilim
    •
    Dinlerin Tasnifi:1-Hak Din, 2- Muharref Dinler, 3- Bâtıl Dinler
    •
    Bâtıl Dinleri de Tanımanın Gerekliliği
    •
    Yozlaştırılan Din; Halkın Dini ve Hakkın Dini
    •
    Bu Din Benim Dinim Değil!
    •
    Liselerde Din Dersi Eğitimi ve Ders Kitapları
    •
    Kemalizm; Resmî Din mi? Atatürk’eTanrı veya Peygamber Diyenler
    •
    Yönlendirilen Din; Devlet Dini ve Diyânet
    “İbrâhim de bunu kendi oğullarına vasiyet etti. Ya’kub da, ‘oğullarım! Allah sizin için o dini (İslâm’ı) seçti. O halde sadece müslümanlar olarak ölünüz’ (dedi).” 1
    Din; Anlam ve Mâhiyeti
    ‘Din’ kelimesi çok geniş bir anlam sahasına sahiptir. Kur’an’da ve hadislerde birçok mânâda kullanılan bu kelime, kavram olarak insanlığın en önemli faâliyeti olan inanmayı, bir yaratıcıya itaat ve ibâdet etmeyi, ahlâkî davranışları, fazilet ve iyilikleri, toplumsal düzeni, doğru yolda olmayı ifade eder.
    Sözlük Anlamı: ‘Din’ kelimesi ‘d-y-n’ kökünden gelir ve sözlükte şu anlamlara gelir: Üstünlük, egemenlik, itaat, zorlamak, itaatkâr olarak kendini bir güce teslim etmek, borçlanmak, boyun eğmek, hakkını almak, ödünç almak, boyun eğdirmek, egemenlik,
    1]2/Bakara, 132
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 10 -
    idâre etmek anlamlarına gelir. Birinin emrine girmek, onun emrine
    amâde olmak, onun hâkimiyet ve otoritesi altında boyun eğmeyi
    kabul etmek, şeriat, kanun, yol, millet, âdet, taklit, hesaba
    çekmek, ceza veya mükâfat vermek de din kelimesinin anlamlarındandır.
    İsim olarak ‘din’ kelimesi şu mânâları kapsamaktadır:
    İyi ya da kötü karşılık; âdet ve alışkanlık; itaat, zillet, bağlılık, üstünlük
    sağlamak, galip gelmek; hâkimiyet, mülk ve hüküm; bir
    şeye zorlamak; itaat etmek, ya da tersi olarak isyan etmek; bir
    şeyi alışkanlık haline getirmek; şeriat ve millet, yani tevhid inancı.
    Din Kelimesinin Türevleri: Aynı kökten gelen ve hadislerde
    Allah’ın bir ismi olarak geçen ‘Deyyân’, mutlak kudret sahibi, işlerin
    karşılığını veren, hikmetle yöneten, egemen olan demektir.
    Araplar, bir kimsenin bölgesine ve kavmine üstünlüğünü belirtmek
    için ‘deyyân’ sıfatını kullanırlardı. Buna göre aynı kökten gelen
    ‘medîn’; köle, ‘medîne’; şehir ve câriye, ‘temeddün’; dinli veya
    şehirli-medenî olma, ‘tedâyün’; borçlanma, ‘diyânet’; din ve millet
    anlamlarına gelir. ‘Mütedeyyin’ ise; boyun eğen, itaatkâr, Allah’a
    teslim olan demektir.
    Terim olarak din; Akıl sahibi insanları kendi irâde ve arzularıyla
    hayırlı olan şeylere sevk eden ilâhî bir kanundur. Din; peygamberlerin
    vahye dayalı yapmış oldukları tebliğdir. Din; Allah
    Teâlâ tarafından vahiy yoluyla indirilen, insanları dünya ve âhiret
    saâdetine çağıran i’tikadî ve amelî bir nizamdır. Din; İslâm, iman
    ve ihsandan oluşan hayat şeklidir. (Bu tanımların tümü vahye dayalı
    hak dinin, yani dar anlamda dinin -İslâm dininin- tanımlarıdır.)
    Burada geçen din tanımları şu hususları içermektedir:
    Dinin koyucusu ve sahibi Allah’tır. Hiçbir insan, hatta peygamberler
    dahi vahye dayalı bir din meydana getiremez.“İyi bilin ki,
    hâlis (gerçek) din Allah’ındır.” 2
    Din akıl sahibi insanlara hitap eder. Din akıl üstüdür, fakat akıl
    dışı değildir. Din, yeterli derecede akıl sahibi olmayan çocukları,
    delileri sorumlu tutmaz.
    Dinde serbest seçme vardır. Yani iman edip etmeme insanların
    özgür irâdelerine bırakılmıştır. “ ... Dinde zorlama yoktur. Artık hak
    ile bâtıl açıkça ayrılmıştır.” 3
    Din insanları hayra ve güzelliğe iletir. Fakat din, insanları güzele
    iletme hususunda onların şahsî kanaatlerini değil; genel ve
    2] 39/Zümer, 3
    3] 2/Bakara, 256
    DİN
    - 11 -
    değişmez evrensel yaratılış kanunlarını esas alır. Bu esaslar; Din,
    akıl, can, mal ve nesli koruma şeklinde formüle edilen esaslardır.
    Vahiy kaynaklı dinler, insana kendi mâhiyetini, başlangıcını ve
    sonunu, yaratılış gayesini, yapmakla sorumlu olduğu vazifelerini
    bildirir.
    İnsanların ortaya koyduğu sistemler hak din değil; bâtıl dindir.
    Her yaşayış biçimi bir dindir. Her dinin bir dünya görüşü ve
    yaşayış biçimi vardır.
    Bu toplumda herkesin kendine göre bir “din” tanımı, bir
    din görüşü ve yorumu vardır. Din konusunda genel kanaat; din
    olayının Allah ile kul arasında bazı ilişkileri tanzim eden, namaz,
    hac, oruç gibi ibâdetlerin nasıl yapılacağını açıklayan görüşler
    manzûmesi olduğu şeklindedir. Halk kitlelerinin olduğu kadar,
    resmi ideolojinin din tanımı da budur. Bu anlayışa göre din, insanların
    sadece âhiretini ilgilendiren bir hâdisedir. Bu hâdisede
    insanlarla Allah arasına girmek; politik çıkarlar için dinî duygulardan
    faydalanmak, en açık ifadesiyle dini istismar etmektir. Yine
    bu anlayışa göre, çağdaş devlet yönetimi, on dört asır önceki dinî
    hükümlerle değil; yine çağdaş ve medenî olan hükümlerle mümkün
    olacaktır.
    Rabbımız, din gerçeğini kendi çıkarlarına göre tanımlamaya
    ve yorumlamaya kalkışan böylesi sapıklara, Kur’ân-ı Kerim’de
    açıkça şöyle buyurmaktadır: “De ki: ‘Allah’a dininizi siz mi öğreteceksiniz?’
    Oysa Allah, göklerde ve yerde olanları bilir. Allah her şeyi bilendir.”
    4 Bu âyet-i kerimede hem bu sapıklar itham edilmekte ve hem de
    Allah’ın râzı olacağı din gerçeğini öğretecek merciin yine Allah
    ve Allah’ın Kitabı olduğu belirtilmektedir. İşte Allah’ın râzı olacağı
    yegâne din olan İslâm, Allah’tan ve Rasûlünden öğrenildiği
    zaman, aldatılmakta olan insanlarımız bu gerçekleri kavrayacak
    ve kendilerine yıllardır anlatılan safsataların yalan olduğunu kavrayabileceklerdir.
    Kur’ân-ı Kerim’de Din Kavramı
    “Din” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 92 yerde geçmektedir.
    “Din”in Kur’an’daki Anlamları: ‘Din’ kelimesi Kur’an-ı Kerim’de
    borç anlamına gelen ‘deyn’ hariç, dört anlamda kullanılmaktadır:
    1- En yüce kudrete teslim olma, itaat etme, boyun eğme anlamında:
    “De ki: ‘Ben, Allah’a dini hâlis kılarak, ibâdet etmekle emrolundum.
    4] 49/Hucurât, 16
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 12 -
    Bana Allah’a teslim olan müslümanların ilki olmam emredildi.”5; “Göklerde
    ve yerde ne varsa O’nundur, din de (itaat ve kulluk da) sürekli
    olarak O’nundur. Böyleyken Allah’tan başkasından mı ittika ediyorsunuz
    (korkup çekiniyorsunuz)?” 6
    Bu âyetlerde ve benzerlerinde ‘din’, yüksek bir otoriteye boyun
    eğme, ona itaat etme ve ona kul olma anlamında kullanılmaktadır.
    Dinin Allah’a has kılınmasının mânâsı, hâkimiyeti, hüküm
    koyma hakkını, ibâdet ve itaat edilmeye lâyık olmayı yalnızca
    Allah’a ait kabul etmektir. Kulluk anlamında Allah’tan başkasına
    boyun eğmemek, O’ndan başkasına ibâdet etmemek, kulluğa ait
    bütün hükümleri O’ndan almak demektir.
    2- Âhiret, ceza, yani amellerin karşılığını verme günü anlamında:
    “(İbrâhim dedi ki:) Din (ceza) günü hatalarımı bağışlayacağını
    umduğum da O’dur.”7 “(Şeytana hitâben:) Ve şüphesiz, din (kıyametteki
    hesap) gününe kadar Benim lânetim senin üzerindedir.” 8
    3- Hüküm, âdet, şeriat ve kanun anlamında: “Zina eden erkek
    ve zina eden kadının her birisine yüzer değnek vurun. Eğer Allah’a ve
    âhiret gününe iman ediyorsanız, onlara Allah’ın dinini (hükmünü, şeriatini
    uygulama) konusunda sizi bir acıma tutmasın…” 9
    4- Allah’ın gönderdiği Tevhid Dini anlamında: Kur’an’da ‘din’
    en çok bu anlamda kullanılmaktadır ki, bu mânâ içerisinde hem
    Allah’ın hâkimiyeti, otoritesi, hükmünün üstünlüğü, hem bu üstünlüğe
    kulların boyun eğip itaat etmeleri, hem de Allah’tan gelen
    hüküm, kanun ve şeriat konuları yer almaktadır.
    Din, aslında bütün bu anlamları içerisinde barındıran, Allah’ın
    hâkimiyetine bir teslimiyet ve O’ndan gelen hükümleri kabullenmektir.
    İslâm’dan önceki Araplar (yukarıda geçtiği gibi) ‘din’
    kelimesini çok farklı, biraz da karışık anlamlarda kullanıyorlardı.
    Kur’an bu kelimeye bir ıstılah (terim) anlamı kazandırdı ve bu kelime
    çok önemli bir İlâhî gerçeği ve bu gerçek karşısında insanın
    konumunu ifade eder hale geldi. Bu kelime, her kim olursa olsun
    yüksek bir otoriteyi ve bu otoriteye boyun eğmeyi, bu otoriteden
    kaynaklanan emir ve hükümleri uyulması gereken kurallar
    5] 39/Zümer, 11-12
    6] 16/Nahl, 52; ayrıca bk. 3/Âl-i İmrân, 83; 40/Mü’min, 64, 65; 39/Zümer, 2-3;
    98/Beyyine, 5 vd
    7] 26/Şuarâ, 82
    8] 38/Sâd, 78; ayrıca bk. 1/Fâtiha, 4; 15/Hicr, 35; 37/Sâffât, 20; 51/Zâriyât, 6, 12;
    56/Vâkıa, 56 vd.
    9] 24/Nûr, 2; ayrıca bk. 12/Yûsuf, 76; 40/Mü’min, 26; 42/Şûrâ, 13, 21 vd.
    DİN
    - 13 -
    olarak kabul etmeyi, bu kurallara uyulduğu zaman mükâfat, karşı
    gelindiği zaman ceza alınacağına inanmayı içine alan bir hayat
    sisteminin genel adıdır. Bu bakımdan bu kelimeyi başka dilde
    karşılayacak hiç bir kelime mevcut değildir. Batılıların kullandığı
    ‘religion’ sözcüğü de ‘din’ kavramının ifade ettiği derin anlamları
    karşılayamaz.
    Din Kelimesindeki Unsurlar: Din kelimesi, İlâhî olan en mükemmel
    nizamı (düzeni) ifade eden en uygun bir kavramdır. Bu
    kavramda dört önemli unsuru görebiliriz:
    a- Yüce bir hâkimiyet (egemenlik),
    b- Bu yüksek hâkimiyete boyun eğip itaat etmek,
    c- Bu hâkimiyetin şekillendirdiği inanç ve hükümler sistemi,
    d- Bu sisteme uygun hareket etmekle elde edilen mükâfat, aykırı
    hareket etmekle karşılaşılacak ceza.
    Kur’an ‘din’ kelimesini bazen bu unsurların her birinin yerine,
    bazen de hepsini birden kapsayacak şekilde kullanmaktadır.
    Kur’an’da ‘din’ kelimesinin hangi anlamlarda geçtiğini daha
    iyi anlayabilmek için, Dameğânî isimli âlimin bu konudaki görüşlerini
    aktarmakta fayda vardır. Bu bilgine göre ‘din’ Kur’an’da şu
    anlamlarda kullanılmaktadır:
    1- Tevhid anlamında: “Hiç şüphesiz Allah katında din İslâm’dır.”10
    Bu âyette geçtiği gibi ‘din’ kelimesi tevhid dinini işaret etmektedir. 11
    2- Hesap anlamında: “Onlar din (hesap) gününü yalanladılar.”12
    âyetinde olduğu gibi. 13
    3- Hüküm ve yargı anlamında: 12/Yûsuf sûresi 76. âyetinde
    geçen kralın (melikin ) dini, kralın uyguladığı veya uyduğu hüküm,
    yargı demektir. 14
    4- Bizzat dinin kendisi anlamında: Bu din, hayatın bütün alanlarını
    kapsayan bir inanç olmakla beraber, egemen düzeni, kişi ve
    toplum ilişkilerine ait hükümleri, insan eşya ilişkileri ve davranış
    kurallarını da içerisine alır. 15
    10] 3/Âl-i İmrân, 19
    11] Ayrıca bk. 39/Zümer, 2; 30/Rûm, 30; 31/Lokman, 32
    12] 83/Mutaffifîn, 11
    13] Ayrıca bk. 56/Vâkıa, 86; 37/Sâffât, 53; 82/İnfitâr, 9, 15 vd.
    14] Ayrıca bk. 24/Nûr, 2
    15] 9/Tevbe, 33; 48/Fetih, 28; 61/Saff, 9 vd.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 14 -
    5- Millet (bir dine inanan topluluk) anlamında: “Oysa onlar,
    dini yalnızca O’na hâlis kılan hanîfler (Allah’ı birleyenler) olarak sadece
    Allah’a kulluk etmek, namazı kılmak ve zekâtı vermekten başkasıyla emr
    olunmadılar. İşte en doğru din budur.” 16
    Kur’an, ‘millet’ ve ‘şeriat’ kavramlarını da ‘din’ yerine kullanmaktadır.
    17 Ancak, millet kelimesi bir peygambere (İbrâhim milleti
    gibi); din Allah’a, şeriat ise din’e nisbet edilir. İslâm şeriati, budizm
    şeriati gibi.
    “Bunu İbrâhim, oğullarına vasiyet etti; Ya’kub da: ‘Oğullarım, şüphesiz
    Allah sizlere bu dini seçti, siz de ancak müslümanlar olarak can
    verin’ (diye aynı vasiyette bulundu).” 18
    “...Onlar eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar
    size karşı savaşa devam ederler. Sizden kim, dininden döner de kâfir
    olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada da âhirette de geçersiz
    sayılmıştır. Onlar cehennemliktirler ve orada devamlı kalırlar.” 19
    “Dinde ikrâh/zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklık ve eğrilikten
    ayrıt edilmiştir. O halde, kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse, kopması
    mümkün olmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah (her şeyi) işitir ve
    bilir.” 20
    “Hiç şüphesiz Allah katında din, ancak İslâm’dır…” 21
    “Onlar Allah’ın dininden başka din mi arıyorlar. Oysa göklerde ve yerde
    her ne varsa, istese de istemese de, O’na teslim olmuştur ve O’na
    döndürülmektedir.” 22
    “...Bugün size dininizi kemâle (olgunluğa ) eriştirdim, üzerinizdeki nimeti
    tamamladım ve size din olarak İslâm’ı seçip beğendim...” 23
    “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki); Allah,
    sevdiği ve kendisini seven, mü’minlere karşı alçakgönüllü/merhametli,
    kâfirlere karşı azîz/onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah
    yolunda cihad ederler ve hiç bir kınayanın kınamasından korkmazlar
    (kimsenin ayıplamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği
    16] 98/Beyyine, 5; Şâmil İslâm Ansiklopedisi, 1/395; Sosyal Bilimler Ansiklopedisi,
    1/363
    17] 12/Yûsuf, 38; 2/Bakara, 130, 135, 120; 42/Şûrâ, 21 vd
    18] 2/Bakara, 132
    19] 2/Bakara, 217
    20] 2/Bakara, 256
    21] 3/Âl-i İmrân, 19
    22] 3/Âl-i İmrân, 83
    23] 5/Mâide, 3
    DİN
    - 15 -
    lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi çok geniştir.” 24
    “De ki: ‘Şüphesiz Rabbim beni doğru yola, dosdoğru dine, hanîf
    olan/Allah’ı birleyen İbrâhim’in dinine iletti. O, (İbrâhim, hiçbir zaman
    Allah’a) şirk/ortak koşanlardan değildi.” 25
    “... Dininize saldırırlarsa, küfrün önderlerine karşı savaşın...” 26
    “Kendilerine Kitap verilenlerden Allah’a ve âhiret gününe inanmayan,
    Allah ve Rasûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dîni (kendine)
    din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar
    savaşın.” 27
    “O (Allah), müşrikler hoşlanmasalar da (kendi) dinini bütün dinlere
    üstün kılmak için Rasûlünü hidâyet ve Hak Din ile gönderendir.” 28
    “O, sizi karada ve denizde yürütendir. Hatta siz gemilerde bulunduğunuz,
    o gemiler de içindekileri güzel bir rüzgârla alıp götürdükleri ve
    (yolcular) bununla neşelendikleri zaman, o gemiye şiddetli bir fırtına gelip
    çatar, her yerden onlara dalgalar hücum eder ve onlar, çepeçevre kuşatıldıklarını
    anlarlar da, dini yalnız Allah’a hâlis kılarak, ‘Andolsun eğer
    bizi bundan kurtarırsan mutlaka şükredenlerden olacağız’ diye Allah’a
    yalvarırlar. Fakat Allah onları kurtarınca, bir de bakarsın ki, yine haksız
    yere taşkınlık ediyorlar. Ey insanlar! Sizin taşkınlığınız ancak kendi aleyhinizedir...”
    29
    “De ki: ‘Ey insanlar! Benim dinimden şüphede iseniz, (bilin ki,) ben
    Allah’ı bırakıp da sizin taptıklarınıza (putlara) tapmam. Ben ancak sizi
    öldürecek olan Allah’a kulluk/ibâdet ederim. Çünkü bana mü’minlerden
    olmam emrolundu. Ve ‘yüzünü hanîf/muvahhid olarak hak dine döndür,
    sakın müşriklerden olma!’ (denildi.) Allah’ı bırakıp da, sana fayda ya da
    zarar vermeyecek şeylere tapma. Eğer bunu yaparsan, o takdirde sen
    mutlaka zâlimlerden olursun.” 30
    “Yusuf, kardeşinin yükünden önce onların yüklerini (aramaya) başladı.
    Sonra da onu (su kabını), kardeşinin yükünden çıkarttı. İşte Biz Yusuf’a
    böyle bir tedbir öğrettik; yoksa kralın dinine (kanunlarına) göre kardeşini
    alıkoyamazdı; Allah’ın dilemesi hâriç. Biz kimi dilersek onu derecelerle
    24] 5/Mâide, 54
    25] 6/En’âm, 161
    26] 9/Tevbe, 12
    27] 9/Tevbe, 29
    28] 9/Tevbe, 33
    29] 10/Yûnus, 22-23
    30] 10/Yûnus, 104-106
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 16 -
    yükseltiriz. Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisi vardır.” 31
    “Allah, sizden iman edip sâlih amel işleyenlere, kendilerinden öncekileri
    halife/hâkim kıldığı gibi onları da yeryüzüne halife/hâkim kılacağını,
    onlar için beğenip seçtiği dini (İslâm’ı) onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını
    ve (geçirdikleri) korku döneminden sonra, bunun yerine onlara
    emniyet/güven sağlayacağını vaad etti. Çünkü onlar, Bana kulluk ederler;
    hiçbir şeyi Bana şirk koşmazlar/eş tutmazlar. Artık bundan sonra kim
    inkâr ederse, işte bunlar asıl büyük günahkârlardır.” 32
    “Sen yüzünü hanîf/Allah’ı birleyen olarak dine, yani, Allah insanları
    hangi fıtrat üzere yaratmış ise o fıtrata çevir. Allah’ın yaratışında değişme
    yoktur. İşte dosdoğru din (eddînu’l-kayyim) budur; fakat insanların
    çoğu bilmezler. Hepiniz O’na yönelerek O’na karşı gelmekten sakının;
    namazı kılın; müşriklerden olmayın. Ki onlardan dinlerini parçalayanlar
    ve kendileri de bölük bölük olanlar vardır. (Bunlardan) her fırka, kendi
    yanındakiyle böbürlenmektedir.” 33
    “Firavun şöyle dedi: ‘Beni bırakın da Mûsâ’yı öldüreyim; o rabbine
    yalvaradursun. Onun sizin dininizi değiştireceğinden veya yeryüzünde
    fesat/bozgunculuk çıkaracağından korkuyorum.” 34
    “Ki O, kendi peygamberlerini hidâyetle ve hak din ile, diğer bütün
    dinlere karşı üstün kılmak için gönderdi. Şâhit olarak Allah yeter.” 35
    “Sizin dininiz size; benim dinim bana!” 36
    “Allah’ın yardımı ve zaferi gelip de insanların bölük bölük Allah’ın
    dinine girmekte olduklarını gördüğün vakit Rabbine hamdederek O’nu
    tesbih et ve O’ndan mağfiret dile; Çünkü O tevbeleri çokça kabul edendir.”
    37
    Hadis-i Şeriflerde Din Kavramı
    Hadis-i şeriflerde din kelimesi şu mânâlarda kullanılır:
    a) Boyun eğmek, itaat ve ibâdet etmek: “Akıllı kişi, nefsine boyun
    eğdiren (dâne) ve onu (Allah’a) ibâdet ettirendir.”38 Bu hadiste ge-
    31] 12/Yûsuf, 76
    32] 24/Nur, 55
    33] 30/Rûm, 30-32
    34] 40/Mü'min, 26
    35] 48/Fetih, 28
    36] 109/Kâfirûn, 6
    37] 110/Nasr, 1-3
    38] Tirmizî, Kıyâme 25; İbn Mâce, Zühd 31.
    DİN
    - 17 -
    çen “dâne” kelimesi, boyun eğdirip itaat ettirmek anlamına gelir.
    Aynı zamanda “hesaba çeken” mânâsına geldiği de söylenmiştir.
    “Kureyş’ten, söyledikleri takdirde bütün Arapların kendilerine boyun
    eğecekleri (dâne) bir tek söz söylemelerini istiyorum.” 39 Bu hadis-i şerifte
    de din (dâne) kelimesi aynı anlamda kullanılmıştır.
    b) İnanç ve ibâdet: “Kureyş ve onlar gibi inanıp ibâdet edenler
    (dâne, dînehum) Müzdelife’de vakfe yaparlardı.” 40 Bu hadis-i şerifte,
    dinlerine uygun hareket eden ve onlar gibi ibâdet eden kimseler
    kastedilmektedir.
    c) Hayır olsun, şer olsun; karşılık: “Nasıl davranırsan, öyle karşılık
    görürsün.” 41
    d) Kahretmek, mecbur etmek, egemen ve hâkim: Allah’ın “ed-
    Deyyân” ismi bu anlamdadır.
    Cibrîl hadisi diye şöhret bulan hadis-i şerifte Peygamberimiz
    (s.a.s.) “iman”, “İslâm” ve “ihsân”ı, bunların üçünü “din” olarak
    tanımlar:
    Cibrîl hadisi: Abdullah bin Ömer (r. anhümâ), babasından
    rivâyet ederek şöyle demiştir: “Bana babam Ömer ibnü’l-Hattâb
    rivâyet ederek şöyle dedi: “Bir gün Rasûlullah (s.a.s.)’ın yanında
    bulunduğumuz bir sırada âniden yanımıza, elbisesi bembeyaz,
    saçı simsiyah bir zât çıkageldi. Üzerinde yolculuk eseri görülmüyor;
    bizden de kendisini kimse tanımıyordu. Doğruca Peygamber
    (s.a.s.)’in yanına oturdu ve dizlerini onun dizlerine dayadı. Ellerini
    de uylukları üzerine koydu. Ve:
    -Yâ Muhammed! Bana İslâm’ın ne olduğunu haber ver! dedi.
    Rasûlullah (s.a.s.):
    -İslâm; Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in de Allah’ın
    rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen,
    Ramazan orucunu tutman ve yol (külfetleri) cihetine gücün yeterse
    Beyt’i haccetmendir” buyurdu. O zât:
    -Doğru söyledin! dedi. Babam dedi ki: ‘Biz buna hayret ettik.
    (Zira) hem soruyor, hem de tasdik ediyordu.’
    -Bana imandan haber ver! dedi. Rasûlullah (s.a.s.):
    -İman; Allah’a ve Allah’ın meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine
    39] Tirmizî, Tefsir sûre 38, bâb 1; Ahmed bin Hanbel, 1/237
    40] Buhârî, Tefsir sûre 3, bâb 35; Müslim, Hac 151.
    41] Buhârî, Tefsir sûre 1, bâb 1
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 18 -
    ve âhiret gününe iman etmen, bir de kadere; hayrına şerrine inanmandır”
    buyurdu. O zât (yine):
    -Doğru söyledin! dedi. (Bu sefer:)
    -Bana ihsândan haber ver! dedi. Rasûlullah (s.a.s.):
    -Allah’a, O’nu görüyormuşsun gibi ibâdet etmendir. Çünkü her ne
    kadar sen O’nu görmüyorsan da O seni muhakkak görür.” Sonunda
    Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
    “O Cibrîl’di; size dininizi öğretmeye gelmişti.” 42
    “Din nasihattir (nasihatten ibârettir).” Ashâb sordu: “Kime?”
    “Allah’a, kitabına, rasûlüne, müslümanların imâmına ve tüm müslümanlara.”
    43
    “Dinde aşırılıktan sakının. Çünkü sizden öncekiler, dinde aşırı gittiklerinden
    ötürü helâk oldular.” 44
    “Peygamberler, anaları ayrı, babaları bir kardeştirler; dinleri birdir.” 45
    “Ben, sizin havuz başında öncünüzüm. Benim yanıma gelen ondan
    içer, ondan içen de ebediyyen susamaz. Ve muhakkak benim yanıma birtakım
    kavimler gelecek ki, ben onları tanırım, onlar da beni tanırlar. Sonra
    benimle onların arasına bir perde konur. Ben, ‘onlar bendendir’ derim.
    Bana: ‘Sen onların, senin ardından neler ortaya çıkardıklarını bilmezsin’
    denilir. Ben de: ‘Benden sonra dinde değiştirme yapanlar uzak olsunlar,
    uzan olsunlar’ derim.” 46
    “Ben (havuz başında) dikilip durduğum sırada bir zümre görürüm.
    Nihayet onları tanıdığım zaman, benimle onların arasına bir adam (bir
    melek) ortaya çıktı da onlara: ‘Gelin!’ dedi. Ben ona: ‘Bunları nereye
    götürüyorsun?’ dedim. Melek: ‘Vallahi, cehenneme götürüyorum!’
    diye cevap verdi. ‘Bunların hali, günahı nedir?’ dedim. Melek: ‘Bunların,
    senin ardından gerisin geriye dönüp (dinlerine) sırtlarını çevirerek
    irtidat ettiler!’ dedi. Sonra ben, havuz başında bir zümre daha gördüm.
    Nihayet onları tanıdığım zaman yine benimle onların arasına bir
    adam daha çıktı da bu topluluğa: ‘Gelin”’ dedi. Ben, ona da: ‘Bunları
    42] Buhârî, İman 37; Müslim, İman 1, hadis no: 8; Tirmizî, İman 14, hadis no:
    2738; Ebû Dâvud, Sünnet 16, hadis no: 4695; İbn Mâce, Mukaddime 9, hadis
    no: 63, 64; Nesâî, İman 6
    43] Müslim, İman 55, hadis no: 95; Ebû Dâvud, Edeb 67, hadis no: 4944; Nesâî,
    Bey'at 31, hadis no: 156
    44] Dârimî, Siyer 45; Ahmed bin Hanbel, 4/127, 5/318, 330
    45] Buhârî, Enbiyâ, 113
    46] Buhârî, Rikak 164; Müslim Fezâil 26-32
    DİN
    - 19 -
    nereye götürüyorsun?’ diye sordum. ‘Vallahi, ateşe götürüyorum’ diye
    cevap verdi. ‘Bunların günahı nedir?’ dedim. Melek: ‘Senden sonra
    bunlar, gerisin geriye dönüp dinlerine sırtlarını çevirerek gerisin
    geri dinden çıkmışlardır!’ dedi. Ben, bu havuza yaklaşıp da geriye
    çevrilenlerden hiç kimsenin cehennemden kurtulacağını sanmıyorum.
    Ancak çobansız yolunu şaşıran deve sürüsünden yolunu bulanlar misali,
    bunlardan da (tek tük) cehennemden kurtulanlar olabilir.” 47
    “Kitab ve Sünnet’ten başka uyulması gerekli üçüncü bir yol yoktur.
    Sözlerin en güzeli Allah’ın kelâmı ve yolların en güzeli, Muhammed’in
    yolu, sîrettir. Dikkat! (Sonradan) dinde ihdas edilmek istenen şeylerden
    sakının. Çünkü şer işlerden birisi de, ihdas edilen şeylerdir. (Dinde)
    icat edilen her şey bid’attir. Bid’atler dalâlettir.” 48
    İrbad bin Sâriye (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) bize öyle
    bir vaaz etti ki, ondan gözlerimiz yaşardı ve kalplerimiz titredi.
    Bunun üzerine biz, dedik ki: ‘Ya Rasûlallah, bu vaazınız vedâ
    eden bir kimsenin vaazına benziyor. Bize, neleri tavsiye edersiniz?’
    Rasûlullah (s.a.s.) buyurdu ki: “Ben sizi, gecesi, gündüzü gibi aydınlık
    olan (en küçük şüpheyi barındırmayan, gayet açık) bir din üzerine bıraktım.
    Benden sonra ancak helâk olanlar, o dinden (başka yönlere) sapar.
    Sizden kim çok yaşarsa, fazla ihtilâfa şahit olacaktır. Onun için tanıdığını
    Sünnetime ve hidâyete erdirilmiş olan hulefâ-yı râşidîn’in sünnetine/yoluna
    yapışın. Bunları, dişlerinizde sıkıca tutun. Başınızdaki halife, siyah
    bir köle bile olsa, ona itaatten ayrılmayın. Çünkü mü’min (tevâzu ve
    uysallığı bakımından) burnuna yular takılmış deve gibidir, hangi tarafa
    sevk edilirse uyar.” 49
    “Yılanın toplanıp deliğine çekildiği gibi, din de muhakkak sûrette
    toplanıp Hicaz’a çekilecek ve dağ keçileri, dağın doruğunda üslendikleri
    gibi din de, muhakkak sûrette Hicaz’da üslenecektir. Din, garip olarak
    başlamıştır ve ileride tekrar garip olacaktır. Benden sonra insanların sünnetimden
    (yolum ve şeriatımdan) bozmuş olduklarını düzeltmeye çalışan
    gariplere müjdeler olsun!” 50
    “İnsanlar üzerine bir zaman gelecek ki, onların içinde dini(nin gereklerini
    yerine getirme) üzerinde tahammül gösteren, avucunun içinde
    ateş parçası tutan gibidir.” 51
    47] Buhârî, Rikak, 166
    48] İbn Mâce, Mukaddime, 46
    49] İbn Mâce, Mukaddime 6, hadis no: 43; Ebû Dâvud, Sünnet, 6, hadis no: 4607;
    Tirmizî, İlim, 16, hadis no: 2815; Dârimî, Mukaddime 16, hadis no: 96
    50] Tirmizî, İman 13, hadis no: 2765; Müslim, İman 65, hadis no: 232; Buhârî,
    fezâilu Medine 6, hadis 10; Müslim, İman 65, hadis no: 232-233
    51] Tirmizî, Fiten 61, hadis no: 2361; Ahmed bin Hanbel, 2/390-391
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 20 -
    “Karanlık gecenin (zifiri) karanlıklarına benzeyen fitneler ortaya çıkmadan
    amellere sarılın. (Zira o fitneler zuhur ettiği zaman) Kişi mü’min
    olarak sabahlayacak; kâfir olarak akşamlayacak. Veya mü’min olarak
    akşamlayacak, kâfir olarak sabahlayacak. Dinini bir dünya metâı karşılığında
    satacaktır.” 52
    “Dünyaya gelen her insan, fıtrat üzere doğar; sonra anne ve babası
    onu yahûdi, hıristiyan, mecûsi (hatta müşrik) yapar.” 53 Hadisin diğer
    rivâyeti şöyledir: “Her çocuğu annesi fıtrat üzere dünyaya getirir. Onun
    bu hali konuşma çağına kadar devam eder, sonra ebeveyni onu hıristiyan,
    yahûdi, mecûsi yapar. Eğer ana babası müslüman iseler, çocuk da
    müslüman olur.” 54
    “Rabbim buyuruyor ki: ‘Ben bütün insanları hanîf (tevhid dini, sâlim
    fıtrat) üzere dünyaya gönderdim. Sonra şeytanlar onu dinden saptırdılar.
    Benim helâl ettiklerimi onlara haram ettiler, insanlara Bana şirk/ortak
    koşmalarını söylediler. Oysa o ortaklar hakkında hiçbir delil indirmemiştim.”
    55
    Hz. Ömer, hıristiyan kölesi Esbak’a birkaç kez müslüman olmasını
    teklif etmiş, köle kabul etmeyince Hz. Ömer şöyle demiştir:
    “Dinde zorlama yoktur. Ama müslüman olsan, müslümanların bazı
    işlerinde senden istifade ederiz.” 56
    “Târık bin Şihab anlatıyor: “Yahûdiler, Hz. Ömer’e (r.a.) şöyle
    dediler: ‘Siz bir âyet okuyorsunuz ki o, şâyet bize inseydi o günü
    bayram yapar (her yıl kutlar)dık.” Hz. Ömer (r.a.) bu konuyla ilgili
    diyor ki: “Ben onun indiği ânı ve yeri, indiği sırada Rasûlullahın
    (s.a.s.) bulunduğu noktayı biliyorum: Arafe günü inmişti. O zaman
    ben de Arafat’ta idim ve bir Cuma günüydü. Kasdettikleri
    âyet de: ‘Size bugün dininizi tamamladım’ 57 âyeti idi.” 58
    Din Anlayışları ve Diğer İnançlarda Din
    Yukarıdan beri anlatılanlar, İslâm’a göre dinin tanımı, ya da
    52] Müslim, İman, 118, hadis no: 186
    53] Buhârî, Cenâiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22-25
    54] Buhârî, Cenâiz 79; Müslim, Kader 23-25, İman 264; Ahmed bin Hanbel,
    2/233, 435
    55] Müslim, Cennet 63; Ahmed bin Hanbel, 4/162
    56] Buhârî, İman 17, Zekât 1, Cihad 95; Tirmizî, İman 1, 2; Nesâî, Zekât 3, İman
    15, Cihad 1; İbn Mâce, Mukaddime 9, Fiten 1; Dârimî, Siyer 10; Ahmed bin
    Hanbel, 1/11, 78, 2/314
    57] 5/Mâide, 3
    58] Buhârî, İman 33, Meğâzî 77, Tefsir Mâide 2, İ'tisâm; Müslim, Tefsir 3, hadis
    no: 3017; Tirmizî, Tefsir Mâide, hadis no: 3046; Nesâî, İman 18, Hac 194
    DİN
    - 21 -
    İslâm bilginlerine göre ‘din’ olayını anlama çabalarıdır. Başka dinlere
    inanan insanların din olayına yaklaşımı elbette böyle değildir.
    Batı ülkelerindeki felsefecilerin, sosyologların, politikacıların ‘din’
    diye anlayıp izah ettikleri şey, çok farklıdır. Özellikle batıdaki pozitivist
    felsefenin ve modernizm denilen hayat anlayışının gelişmesinden
    sonra din’e getirilen tanımlar çok daha başkadır.
    Biz bu farklı tanımlar üzerinde durmayacağız. Ancak, insan
    için din olayının hatırlattığı gerçeği, insan hayatında dinin yerini,
    insanların sürekli bir dine inandıklarını, hayatlarına temel aldıkları
    hayat felsefelerinin veya dünya görüşlerinin bir din haline geldiğini
    söylemek istiyoruz. Kur’an şöyle diyor: “Firavun, ‘bırakın beni’
    dedi, ‘Mûsâ’yı öldüreyim, o gitsin Rabbine yalvarıp yakarsın. Çünkü ben,
    onun sizin dininizi değiştirmesinden ve yeryüzünde fesat çıkarmasından
    korkuyorum.” 59
    Kur’an’da anlatılan Hz. Mûsâ ile Firavun kıssasına bakıldığı
    zaman burada Firavunun değiştirilmesinden korktuğu ‘din’in yalnızca
    bir inanç ve vicdanî kanaat olmadığı açıktır. Firavun, kendi
    kurduğu sistemin, toplum düzeninin, genel-geçer olan şeriatinin
    (kanunlarının) Mûsâ (a.s.) eliyle değiştirilmesinden korkuyordu.
    Mûsâ (a.s.)’nın dâveti, onun kurduğu toplumsal düzene, kendi
    hevâsından uydurduğu ilkelere, egemenliğine aykırı düşüyordu.
    Mûsâ (a.s.)’nın başarısı, onun saltanatının ve düzeninin sonu idi.
    Şunun altını tekrar çizmek gerekir ki ‘din’ olayı, yalnızca bir
    inanç, bir vicdanî kanaat, ahlâkî davranışlar ya da belli zamanlarda
    ve özellikle gizli olarak yerine getirilen kişisel tapınmalar değildir.
    Yukarıda ‘din’ kelimesinin sözlük anlamlarından ve Kur’an’da
    geçen mânâlarının hiç birinde din’in, inanç ve vicdanî kanaat anlamına
    gelmediğini gördük. Bunun aksine din, bir teslimiyeti, boyun
    eğmeyi, kanun ve şeriati, ceza ve mükâfatı ifade etmektedir.
    İnanç yani iman, İslâm’a göre ‘din’in yalnızca bir parçasıdır. Kişinin,
    Allah’tan gelen ‘din’i ve bu ‘din’e ait ilkeleri kabul etmesidir.
    İnsan, yaratılışı gereği inanmak, hayatını belli ilkelere göre
    yaşamak, birtakım hukuk kurallarına uymak, tapınmak, duâ etmek,
    sığınmak, belli bir toplum düzenine sahip olmak zorundadır.
    İnsanların benimsedikleri, inandıkları, düşüncelerini ve yaşayışlarını
    ona göre ayarladıkları, toplumsal düzenlerini ona uygun
    düzenledikleri sistemler, doktrinler, ideolojiler birer dindir. Kişinin,
    kendileri ile toplumun, kendileri ile yüce bir varlığın arasındaki
    ilişkileri düzenleyen her sistem bir dindir. Eşya ve evreni
    59] 40/Mü’min, 26
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 22 -
    izah eden, insanların hayatına yön veren, kişilerin inanarak benimsedikleri
    her dünya görüşü bir dindir.
    İslâm’a rağmen insanlar bir siyasî güce, bir sisteme ve onlara
    ait düzene, ilkelere boyun eğip itaat ediyorlarsa, bu bir dindir.
    İnsanların bu gibi sistem veya ideolojilere din adı verip vermemesi,
    bir veya daha fazla ilâha inanıp inanmaması, birtakım davranışlara
    ibadet adını verip vermemeleri işin aslını değiştirmez.
    Çünkü ‘din’ olayında temel olan şey, bir inanç sisteminin ve bu
    inanç sistemine göre şekillenen bir hayat anlayışının veya bir dünya
    görüşünün olmasıdır. Bu dünya görüşüne göre bir ‘yaşayış sistemi’
    varsa, bu hayat sistemine insanlar inanıyor ve bağlanıyorlarsa,
    bu hayat sisteminin birtakım ilkelerini en üstün sayıyorlarsa, yani
    bir otoriteye kayıtsız şartsız itaat ediyorlarsa; ortada bir ‘din’ olayı
    var demektir.
    Bu anlamda yeryüzünde eskiden ve şimdilerde ‘din’den uzak
    hiç bir insan ve hiç bir toplum yoktur. İnsanın, hayatını yaşarken
    kendine ilke olarak aldığı şeyler, yaşarken uymak zorunda
    olduğu ‘hayat sistemi’ onun için bir dindir. Zaten ‘din’in esas anlamı
    da, bir inancı, bir ideolojiyi, bir hayat sistemini benimseyip
    ona itaat etmektir. Tarih boyunca ve günümüzde hak din olan
    İslâm’dan uzaklaşan bütün insanlar bu anlamda kendilerine bir
    ‘din’ bulmuşlardır. İnsanlar her zaman kendilerinden üstün olan
    bir güce sığınmışlar, kendilerine faydası olduğuna ya da kızdığı
    zaman zararı dokunacağına inandıkları bir veya birden çok ilâh
    bulmuşlardır. O ilâhtan geldiğini kabul ettikleri birtakım ilkelere
    uymuşlar, din haline getirdikleri bir ‘hayat anlayışını’ benimsemişlerdir.
    Dinler tarihi incelendiği zaman görülecektir ki tarih boyunca
    sayısız din uydurulmuş, akla hayale gelmeyen şeyler tanrı haline
    getirilmiştir. Günümüzde de durum değişmemiştir. İnsanlar, inanma,
    tapınma ve bir hayat anlayışına ve düzene bağlanma ihtiyaçlarını
    çeşitli doktrinlere ve ideolojilere bağlanarak karşılamaya
    çalışmaktadırlar. Bugün, sosyalizm, komünizm, kapitalizm, modernizm,
    laisizm, Kemalizm, hıristiyanlık, yahûdilik, hinduizm ve
    benzeri adlarla karşımıza çıkan bütün inançlar, hayat felsefeleri ve
    ideolojiler birer dindirler. Bu dinler için ilâhlar, mâbetler, tapınma
    şekilleri aramaya gerek yoktur. Bu bâtıl dinlerin her bir mü’mini
    kendine göre inanıyor, tapınacak mâbet yapıyor, yeni tapınma şekilleri
    icad ediyor, önünde secde ettiği yeni ilâhlar buluyor.
    Bir batılı düşünürün dediği gibi, bu çağdaş dinlerin ilâhları:
    Diktatörler, patronlar, devletler, despot partiler, şarkıcılar,
    DİN
    - 23 -
    sporcular, ikonlar; tapınakları ise, bankalar, stadyumlar, müzikholler,
    anıt mezarlar ve fabrikalardır. Bu dinlerin inananları ise,
    her tarafta istenildiği gibi sürüklenen, yönlendirilen, sömürülen,
    küçük hedeflerin peşinde koşturulan, güç kaynaklarına kayıtsızca
    itaat eden uyuşuk kitlelerdir.
    İslâm’dan uzak kalanların, ilâhî hayat düzenine sırtını çevirenlerin
    düşeceği durum budur. Çünkü insan, hayatını mutlaka birtakım
    ilkelere, hükümlere göre yaşar. Bir şeylere inanır, yüce bir kuvvete
    tâbi, en yüce kabul ettiği güce teslim olur, ona ibâdet eder.
    İnsanın hayatından “hak” alınırsa, onun yerini bir sürü bâtılın doldurması
    kaçınılmazdır. Bu anlamda insanın içyapısı boşluk kabul
    etmez. 60
    Her toplumda din kelimesini ifade etmek için farklı kelimeler
    kullanılmıştır. Bunlar yol, mezheb, âyin, hüküm, emir, kanun, fazilet,
    korku ile karışık saygı vs. anlamına gelen kelimelerdir. Bu
    inançlara göre din şu alanları kapsar: Din; insanın kutsal şeylerle
    olan ilişkisidir. Din; ruhi varlıklara olan inançtır. Din; mutlak itaat
    duygusuna dayanır. Din; en yüksek toplum değerlerinin şuurudur.
    İslam’a Göre Din Gerçeği
    İslâm’a Göre Dinin Tanımı: Buraya kadar ‘din’ kelimesinin sözlük
    anlamlarını ve Kur’an’da hangi mânâlarda kullanıldığını kısaca
    gördük. Görüldüğü gibi bu kelimenin sözlük anlamıyla yakın
    ilgisi olmakla beraber, Kur’an’ın gelişiyle yepyeni bir kavram anlamı
    kazanmıştır. Bu kavram, Allah’ın insanlara gönderdiği İslâm’ın
    adı olmuştur. İslâm bilginleri bu kullanımlardan hareketle ‘din’
    kavramının tanımını yapmaya çalışmışlardır. İslâmî kaynaklarda
    ‘din’in kısmen farklı tanımlarına rastlamaktayız. Ancak bu tanımların
    sözleri farklı olsa da, hepsinin ortak şeyi söyledikleri açıktır.
    Bu tanımlardan Seyyid Şerif Cürcânî’ye ait olanı oldukça yaygındır:
    “Din, akıl sahiplerini Peygamberin bildirdiği gerçekleri
    benimsemeye çağıran ilâhî kanundur.” ‘Din’ şu şekilde de tarif
    edilmiştir: “Din, akıl sahibi insanları kendi tercihleriyle bizzat hayırlı
    şeylere ulaştıran İlâhî bir kanundur.” Bu tanımlara göre din,
    Allah’tan gelen, peygamberler tarafından insanlara tebliğ edilen,
    insanları kendi istekleriyle hayırlı olan şeylere, daha doğrusu dünya
    ve âhiret saadetine götüren, içerisine iman, amel ve hayatla
    ilgili bütün hükümleri alan insanüstü bir sistemin adıdır.
    Meşhur Cibril hadisinde Peygamberimiz (s.a.s.), din’i İslâm,
    60] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 142 vd.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 24 -
    iman ve ihsan olarak tarif etmiştir. Allah’tan gelen din, teslimiyeti,
    yani en yüce otorite olan Allah’ın hâkimiyetine bağlanmayı gerektirir.
    Bu teslimiyetin bir gereği olarak O’ndan gelen hükümleri
    kabul edip onlarla amel etmek inanmanın şartıdır. Nitekim İslâm
    kelimesi, hem Allah’a teslimiyeti, hem de bu teslimiyetle selâm
    (barış ve huzura) ulaşmayı ifade eder.
    İman etmek, peygamberlerin Allah’tan getirip tebliğ ettikleri
    bütün haberlerin doğru olduğundan emin olmak, onları doğrulamak
    da dinin gereğidir. İhsan, hem Allah’ı görüyormuşçasına
    ibâdet etmek, hem de adâletli olmanın da ötesinde güzel davranışlarda
    bulunmaktır. Bu davranışlar, amellerde, ahlâkta ve
    Allah’ın hükümlerini uygulamakta olur. 61
    Kur’an’da kullanılan ‘din’ kavramı, yukarıda geçen anlam
    gruplarının bazen birisini, bazen hepsini birden ifade eden bir nizamın
    adı olarak yer almaktadır. Kur’an bu nizama yer yer ‘dinü’lkayyim
    -dosdoğru din-,’62 ‘dinü’l-hâlis -katıksız- Allah’a has din’,63
    ‘dinü’l-hakk’ -dosdoğru- gerçek din’,64 ‘dinullah -Allah’ın dini-’,65
    gibi isimler vermektedir.
    Diğer taraftan, Kur’an’daki ‘din’ kavramı, hem ilâhlığı hem de
    kulluğu ifade etmektedir. Din, yaratıcı (hâlik) ve kendisine ibâdet
    edilen (ma’bud) Allah’a nisbetle; hâkim olma, itaat altına alma,
    hesaba çekme, ceza veya mükâfat verme; yaratılmış (mahlûk) olan
    ve ibâdetle sorumlu insana nisbetle, boyun eğip itaat etme, zelil
    olduğunu anlama, teslim olma, Yaratıcının hükümlerine uyma ve
    ibâdet etmedir. Şüphesiz ki İslâm’a göre din, kul ile Yaratıcı arasındaki
    ilişkiyi düzenleyen bir nizam, bir yoldur.
    Din kelimesi, sadece hak din için, yani özel ve dar anlamıyla
    İslâm için kullanılmaz. Din kelimesinin geniş olarak ele alındığı ıstılahtaki
    veya pratikteki anlamı; bir dünya görüşünü, bir hayat şeklini
    belirleyen görüşler, emirler ve yasaklar manzûmesidir. Yani, üstünlüğü
    kabul edilen kanun ve kurallarla belirlenmiş yaşama şekline din denir. Dolayısıyla
    “her din bir hayat şeklidir ve her hayat şekli bir dindir” görüşü,
    genel itibariyle doğru bir görüştür. Nitekim İslâmî ıstılahta veya
    diğer bir deyişle İslâmî pratikte dinin anlamı; en genel ifadeyle
    Yaratıcı ile insanların ve insanlar ile tüm yaratılmışların münâsebetlerini
    61] Ebû Dâvud, Sünne, hadis no: 4695, 4/223; Müslim, İman 1, hadis no: 1, 1/36;
    Tirmizî, İman 6, hadis no: 2612, 5/9
    62] 9/Tevbe, 36
    63] 39/Zümer, 3
    64] 9/Tevbe, 29
    65] 3/Âl-i İmrân, 83
    DİN
    - 25 -
    tanzim eden nizamdır.
    Kur’ân-ı Kerim’de “din” kelimesi, sağlam bir nizamı, eksiksiz
    bir düzeni ifade edecek şekilde kullanılır. Söz konusu bu düzen,
    dört unsurdan meydana gelir:
    1- Hâkimiyet ve yüce egemenlik,
    2- Bu yüksek egemenlik ve hâkimiyete itaat edip boyun eğme,
    3- Bu hâkimiyetin otoritesi altında meydana gelen fikrî ve amelî
    nizam,
    4- Bu nizama uymaya ve ihlâsla bağlanmaya karşı bu yüce egemenliğin
    verdiği mükâfat veya karşı gelmek suretiyle isyan etmeğe
    verdiği ceza.
    Kur’ân-ı Kerim, bazen bu anlamlardan biri için, bazen de tüm
    bu dört anlamdan müteşekkil nizam için “din” kelimesini kullanır.
    Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerim’in, bu kelimeyle bir hayat nizamını kasdettiği
    görülür. 66
    Fıtrata uygun tek din olan hak dinin egemenliği için, bu dinin
    mensupları sonuna kadar mücâdele etmelidir67. Çünkü hak dine
    karşı olanlar, bu dini ortadan kaldırıncaya kadar mücâdele etmekten
    geri kalmayacaklardır.68 Ve onlar hak dini sürekli alay ve eğlence
    konusu yapacaklardır. O halde hak din mensupları bunları
    gönül dostu edinemezler.69 Böyleleriyle duruma göre ya mücâdele
    edilir yahut da onlara: “sizin dininiz size, benim dinim bana!” 70 denir.
    Dinde Aşırılık: Kur’an, din bahsinde bir tehlikeye dikkat çekmektedir:
    Bu, dinde gulüvdür/aşırılıktır. Dinde gulüv: Azgınlık,
    doymazlık, haddi aşmak, dine ilâvelerde bulunmak demektir. Hz.
    Peygamber’in gulüv konusundaki beyanları bize gösteriyor ki,
    dinde gulüvün temelinde, birtakım insanların dinde olmayan bazı
    şeyleri Allah’a yaranmak adı altında dine yamatmaları ve esası kolaylık
    olan hak dini çekilmez hale getirmeleri vardır. Dinde aşırılık,
    âyetler çerçevesinde, öncelikle yanlış bir Allah inancında belirir.
    Daha sonra ise başkaldırma, aşırı gitme ve yapılan kötülükleri önleme
    çabasından yoksunluk olarak kendini gösterir.
    66] Geniş bilgi ve ilgili âyetler için bk. Mevdûdi, Kur’an’a Göre Dört Terim, Beyan
    Yayınları, s. 99-111
    67] Bk. 2/Bakara, 193; 8/Enfâl, 39
    68] Bk. 2/Bakara, 217
    69] bk. 5/Mâide, 57; 6/En'âm, 70; 7/A'râf, 51
    70] 109/Kâfirûn, 6
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 26 -
    Ehl-i kitapla ilgili bu aşırılık ve taşkınlığın yasaklanışı, dinlerin
    en ortayolcusu/dengeli olanı Hz. Muhammed’in dinine uymaya
    teşvik amacı taşır. Kur’an, hıristiyanlığın dinde gulüv yüzünden
    Hakk’a yüz çevirip hak dini dejenere ettiğini söylemektedir “De
    ki: Ey kitap ehli, haksız/yanlış yere dininizde taşkınlık etmeyin, dininiz
    konusunda aşırı gitmeyin. Daha önce sapıtan, pek çok kişiyi saptıran
    ve doğru yoldan ayrılan bir kavmin hevâsına/keyiflerine uymayın. İsrâil
    oğullarından inkâr edenler, Dâvud’un ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle
    lânetlenmişlerdi. Bu, başkaldırmaları ve aşırı gitmelerindendi. Birbirlerinin
    yaptıkları kötülükleri önlemezlerdi. Yaptıkları ne kötüydü!” 71
    Kur’an, dinde aşırılıktan şiddetle kaçındırmaktadır. “Kalbini
    Bizi zikirden/anmaktan alıkoyduğumuz, keyfine uyan ve işi hep aşırılık
    olan kişiye itaat etme!”72 Bu âyet de, aşırılıktan kaçınmayı, aşırılara
    uymamayı emretmektedir. Çünkü dinde aşırılık, dini amacından
    saptırır. Allah’ın koymadığı hükümlerin konmasına, yasaklamadığı
    şeylerin yasaklanmasına yol açar. Bu da insanların hareket
    alanlarını daraltır. Dinin amacı, insanın elini kolunu bağlayıp onu
    vehimlerin tutsağı yapmak değil; hurâfelerden kurtarıp özgür, sadece
    Allah’a tertemiz kul yapmaktır. Din, ruhu bezeme yöntemidir.
    Allah’ın Rasûlü (s.a.s.) şöyle buyurur: “Dinde aşırılıktan sakının.
    Çünkü sizden öncekiler, dinde aşırı gittiklerinden ötürü helâk oldular.” 73
    Karşı Din; Allah’a Din Öğretmeye Kalkmak: Din konusunda
    bir diğer tehlike de; insanoğlu, dinin sahibi ve koyucusu olan
    Allah’a bile din öğretme küstahlığına yeltenebilmesidir. Kur’an bu
    noktada şu ibret ve ürperti dolu ifadeyi kullanmaktadır: “Allah’a
    dininizi mi öğretiyorsunuz? Allah her şeyi en iyi bilendir.” 74
    Allah’ın dinde izin vermediği bir şeyi meşrû kılmak, O’na karşı
    din üretmek anlamına gelir: “Yoksa, Allah’ın dinde izin vermediği bir
    şeyi onlara meşrû kılacak ortakları mı var? (Allah’ın izin vermediği bir
    dini getiren ortakları mı var?) Eğer (azâbı erteleme sözü) kesin hüküm
    bulunmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz zâlimlere can
    yakıcı bir azap vardır.” 75
    Dinin Kaynağı
    Din de dâhil olmak üzere bütün kavramlara iki şekilde bakmak
    mümkündür:
    71] 5/Mâide, 77; ayrıca bk. 4/Nisâ, 171
    72] 18/Kehf, 28
    73] Dârimî, Siyer 45; Ahmed bin Hanbel, 4/127, 5/318, 330
    74] 49/Hucurât, 16
    75] 42/Şûrâ, 21
    DİN
    - 27 -
    1) Dinin İlâhî ve yüce kudret tarafından konulduğuna inanan
    düşünce,
    2) İnsanın herşeyden üstün olduğuna inanarak, dini bizzat insanın
    ürettiğine inanan görüş.
    Buna göre ilerlemeci ve evrim teorisine dayanan ikinci görüşe
    göre, insanlık her geçen gün iyiye giden geri dönülmez bir akışın
    içindedir. İnsan, ilkel döneminde tabiat ve tabiî hâdiseler karşısında
    çaresiz kaldığından birtakım görünmez güçlerin var olduğuna
    inanmış ve bunları maddîleştirerek zamanla tapınmaya başlamış,
    böylece putperestlik ortaya çıkmıştır. Bu yüzden insanlığın
    ilk dinine animizm (ruhlara tapma) adı vermişlerdir. Ölü ruhların,
    bedensiz varlıklarını devam ettireceği inancı atalara tapınmayı
    doğurmuş, buradan yağmur, ateş, kar gibi tabiat olaylarını idare
    eden çeşitli tanrıların varlığına inanılmış, zamanla bu tanrıların
    birleştirilmesiyle tek tanrı inancı ortaya çıkmıştır. Dinin insan tafından
    uydurulup üretildiği anlayışına dayanan bu görüşlerin iddiaları
    şöyle maddeleştirilebilir:
    “Eskiden kabileler kendilerini belli bir hayvan veya bitkiyle kan
    bağı içinde akraba sayar ve onlara saygılarını tapınma biçiminde
    gösterirlerdi.”
    “Din toplumsal bir süreçtir. Toteme (kutsal olan şey) gösterilen
    saygı insanların kendi birliklerini temsil ettiği içindir. O halde
    dinin temel fikri kutsaldır. Kutsal olan da toplumun kutsal kabul
    ettiği şeydir.”
    “Din insanın kendi kişiliğini bulurken hissettiği güçsüzlüğe karşı
    bir şeylere güvenme ihtiyacından doğmuştur.”
    “İnsanın kendi düşüncesini insanüstü bir plana aktarmasıyla
    din ortaya çıkmıştır. Yani insanların ruhun ölmezliğine inanmaları,
    adalete olan susamışlıkları, insanların bir adaletin tecellisine olan
    inançları din mefhumunu ortaya çıkarmıştır.
    “Din baskı altındaki insanların iç çekmesi, kalpsiz dünyanın kalbi,
    ruhsuz dünyanın ruhudur. Din halkın afyonudur.”
    “Sonuç olarak din, ilkel insanın zayıflığının ürünüdür. İlkel ve
    çok tanrılı dinler tarihin ilk dönemlerinde yaşanmış olup, din de
    insanla birlikte evrim geçirmiştir. Din herhangi bir varlığın değil,
    bizzat insanın kendisinin ürünüdür. Teknolojinin ve tabiî bilimlerin
    gelişmesiyle insan, tabiatüstünde hâkimiyet kurmuş, tabiat
    olaylarına bilimsel açıklamalar getirmesi sonucu zamanla din, işlevini
    yitirecek, insan hayatının belli bir safhasında artık ihtiyaç
    olmaktan çıkacaktır.”
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 28 -
    Tüm bu ve benzeri inançlar Allah’a inanmayan, hak dini kabul
    etmeyen, ateist, laik, materyalist, komünist ideolojileri benimsemiş
    olan insanların ortak inancıdır.
    İslâm inancına göre dinin kurucusu Allah’tır. Bütün vahiy kaynaklı
    dinler Allah tarafından gönderilmiş, ilk günkü saflıklarını korudukları
    müddetçe yürürlükte kalmıştır. İlk insan, aynı zamanda
    ilk peygamberdir. Dolayısıyla insanlığın ilk dini çok tanrılı değil; tek
    tanrılıdır. Yani tevhid dinidir.
    Allah’ın varlığı ve birliği, zat ve sıfatları, melek inancı, kitap
    inancı, peygamber inancı, âhiret inancı vahiy kaynaklı dinlerde
    değişmemiş, sadece şeriatler değişmiştir. Bunun içindir ki, Hz.
    Âdem’den, Peygamberimiz Hz. Muhammed’e (s.a.s.) kadar tüm
    peygamberlerin getirdiği hak dinlerin ortak adı İSLÂM’dır.
    Fakat peygamberler halkın arasından ayrıldıktan sonra, insanlar
    hak dinden uzaklaşmış, birtakım sâlih insanlara, yıldızlara,
    ağaçlara, hayvanlara, taşlara, hevâ ve heveslerine tapınmaya
    başlamışlardır. Hak dinlerde meydana gelen bu sapmayı ortadan
    kaldırmak için Allah Teâlâ, merhametinin bir sonucu olarak peygamberler
    göndermiş, bu elçiler insanları tevhid inancına tekrar
    tekrar dâvet etmişlerdir.
    Yani insanlığın çok tanrı inancından tek tanrı inancına doğru
    gelişme gösterdiği anlayışı İslâm inancına aykırıdır. İslâm
    i’tikadında insanlığın ilk dini tevhid dinidir.
    Din Duygusunun Menşei
    Din duygusu fıtrîdir, doğuştan gelir. İnsan, inanma ihtiyacı ile
    yaratılmıştır. İnsan, yaratılışından bu güne kadar her zaman ve
    her yerde yüce, ulu, kudretli bir varlığa inanma ihtiyacı hissetmiştir.
    Bu ihtiyaç din duygusunun fıtrî olduğunun delilidir. Dolayısıyla
    din duygusunun kaynağını, insanın fıtratında aramak gerekir. Nitekim
    Kur’an’da şöyle buyrulmaktadır: “Sen yüzünü bir kanıt olarak
    dine, Allah’ın fıtratına çevir ki, O, insanları bunun üzerine yaratmıştır.
    Allah’ın yaratması değiştirilemez.” 76
    Peygamberimiz bir hadisinde “Her çocuk, İslâm fıtratı üzerine
    dünyaya gelir. Bundan sonra anne ve babası yahudi ise, onu yahudi;
    hristiyan ise, hristiyan yapar.”77 buyurarak bu hususu açıklamıştır.
    İstenen mükemmellikteki bir dini kim ortaya koyabilir?
    76] 30/Rûm, 30
    77] Buhârî, Cenâiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22-25
    DİN
    - 29 -
    Kur’ân-ı Kerim’in bu konuda bize verdiği cevaplar, gösterdiği deliller,
    tartışılamayacak ve reddedilme ihtimali bulunmayan güçlü
    delillerdir. Bu deliller o kadar açıktır ki, hiçbir şekilde görmezlikten
    gelinemezler. İnsan hayatını yönlendiren, hayatına egemen olan
    her bir düzen bir “din” olduğuna göre ve aslında “din”in insanın
    belli nitelikteki sorularını cevaplandırmak, sorunlarını çözmek iddiasında
    bulunduğuna göre, bu keyfiyetteki bir “din”in koyucusu
    kim olabilir veya kim olmalıdır? Bu konuda Kurân-ı Kerim’in bize
    verdiği cevaplar gerçekten dikkate değerdir. Bunları kısaca şöyle
    sıralayabiliriz:
    1- Yaratan, yarattığının yapısına en uygun yolu gösterendir:
    “Her şeyi yaratıp düzene koyan, onu takdir edip ona yol gösteren... O
    en yüce Rabbinin adını tesbih et.”78 Rablerinin kim olduğunu soran
    Firavun’a Hz. Mûsâ’nın şu cevabı ne kadar anlamlıdır: “Bizim
    Rabbimiz her şeye hilkatini veren, sonra da doğru yolu gösterendir.” 79
    Aynı cevabı Hz. İbrâhim, kendisiyle tartışan Nemrut’a söylemişti.
    Nemrut, krallığının aynı zamanda insanların hayatını düzenlemek
    yetkisini kapsadığını kabul ettiğinden, kendisini de
    uyruğunu/halkını da Allah’ın dinine tâbi olmaya dâvet eden Hz.
    İbrâhim’e karşı çıkmış, bu konuda onunla tartışmak cür’etini göstermişti:
    “Allah kendisine mülk verdi diye Rabbi hakkında İbrâhim’le
    mücâdele edeni görmedin mi? Hani İbrâhim: ‘Benim Rabbim diriltir ve
    öldürür’ deyince o: ‘Ben de diriltir ve öldürürüm’ demişti. İbrâhim de:
    ‘Allah güneşi doğudan getiriyor, haydi sen de batıdan getir!’ deyince,
    kâfir şaşırıp kalmıştı.” 80
    Hz. İbrâhim’in getirdiği delil gayet açıktır, tartışılmayacak bir
    mantıkî doğruluğa sahiptir. Bütün varlıklara düzeni veren Allah,
    aynı şekilde insan hayatını da düzenlemek yetkisine sahiptir.
    Kâinata düzen veren Allah olduğuna ve evrendeki her şey Allah’a
    teslim olduğuna göre, insanlar da hayatları için Allah’ın dininden
    başka bir düzen aramamalıdır: “Onlar Allah’ın dininden başkasını mı
    arıyorlar? Hâlbuki göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’na ister istemez
    teslim olmuştur ve O’na döndürüleceklerdir.” 81
    2- Yaratan, hem de bir tek emirle dilediğini yapan Allah’ın
    yaratıcılığı kabul ediliyorsa, ortaksızlığı da, beşer hayatını düzenleyiciliği
    de, kanun koyuculuğu da kaçınılmaz olarak kabul
    78] 87/A’lâ, 1-3
    79] 20/Tâhâ, 50
    80] 2/Bakara, 258
    81] 3/Âl-i İmrân, 83
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 30 -
    edilmelidir: “Bir şeyi diledikmi ona yalnızca ‘ol!’ deriz, o da hemen
    oluverir.”82; “Rabbiniz o Allah’tır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı; sonra
    Arş’a istivâ etti. Onu durmadan kovalayan gündüze geceyi O bürüyüp
    örter. Güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğdiren O’dur. İyi bilin
    ki, yaratmak da emretmek de yalnız O’nundur. Âlemlerin Rabbi olan
    Allah’ın şânı ne yücedir.”83;“Şüphesiz Allah taneleri/tohumu ve çekirdekleri
    yarandır. Ölüden diriyi O çıkarttı. Diriden ölüyü de çıkaran O’dur. İşte
    bunları yapan Allah’tır. Nasıl olur da O’nun gösterdiği yoldan döndürülürsünüz?”
    84
    Allah’ın yaratıcılığı, insanın hayatını düzenlemek yetkisinin
    de O’na ait olduğu gerçeği anlaşılsın diye vurgulanmaya devam
    edildikten sonra şöyle buyurulmaktadır: “Gökleri ve yeri yoktan var
    eden O’dur. O’nun bir eşi yokken, nasıl bir evlâdı olabilir? Her şeyi O
    yaratmıştır. Her şeyi hakkıyla bilen O’dur. İşte bunları yaratan Rabbiniz
    Allah; O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, her şeyi yaratandır. O halde
    yalnız O’na ibâdet/kulluk edin. O, her şey üzerinde gözeticidir.” 85
    İşte bu gerçek, mutlak olarak Allah’a ibâdete, Allah’ı tevhide/
    birlemeğe götürür ve Allah’tan başkasının insan hayatını herhangi
    bir yönüyle düzenlemek yetkisini tanımak demek olan şirkin ya
    da mutlak olarak Allah’ı ve hükümlerini inkâra götüren yolların
    fıtrî ve mantıkî olamayacaklarını apaçık bir gerçek olarak gözlerimizin
    önüne serer: De ki: ‘(düzen, kanun ve dolayısıyla din koyuculuklarını
    kabul ederek Allah’a koştuğunuz) ortaklarınızdan yaratmayı başlatıp
    da (öldükten) sonra onu eski haline iâde edecek kimse var mıdır?’
    De ki: ‘İlkin yaratıp sonra onu geri iâde edebilen Allah’tır.’ O halde nasıl
    döndürülüyorsunuz? De ki: ‘Ortaklarınızdan hakkı gösterecek bir kimse
    var mıdır?’ De ki: ‘Hakkı gösterecek Allah’tır. Acaba doğruya ileten mi
    uyulmaya daha lâyıktır, yoksa hidâyet verilmedikçe kendi kendine doğru
    yolu bulamayan mı?’ Ne oluyor size?! Nasıl hükmediyorsunuz?” 86
    3- Yaratan, aynı zamanda yarattığını en iyi bilendir. Dolayısıyla,
    yarattığı için neyin iyi, neyin kötü, neyin doğru, neyin yanlış, neyin
    faydalı, neyin zararlı olduğunu bilendir. “De ki: ‘Siz mi daha iyi
    bilirsiniz, yoksa Allah mı?” 87; “Hiç, yaratan bilmez mi? (Elbette bilir; Çünkü:)
    O, latîf (ilmi eşyanın gerçeğini kuşatan)dir, her şeyden haberdardır.”88
    82] 27/Neml, 40
    83] 7/A’râf, 54
    84] 6/En’âm, 95
    85] 6/En’âm, 101-102
    86] 10/Yûnus, 34-35
    87] 2/Bakara, 140
    88] 67/Mülk, 13
    DİN
    - 31 -
    İnsan, yeterli bilgiye sahip olmadığından hayır ile şerri tesbitte yanılabilir:
    “Bazen hoşlanmadığınız bir şey size hayırlı olur; Hoşlandığınız
    bir şey de hakkınızda şer olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” 89
    4- Allah’ın gösterdiği yol, hak ve hidâyettir. Bunun karşısında
    zan vardır, hevâ vardır. Bunların herhangi birisi ise, insanı dünyada
    ve âhirette mutluluğa ulaştırabilecek çözümü teklif edemezler:
    “Eğer senin çağrına uymazlarsa, bil ki: Onlar ancak hevâlarına uymaktadırlar.
    Allah’tan bir hidâyet olmayarak hevâsına uyandan daha sapık
    kim olabilir?” 90; “Eğer hak, hevâlarına uysaydı, göklerle yer ve içlerinde
    olanların düzenleri bozulurdu.” 91; “Onlar ancak zanna ve nefislerinin
    hevâlarına uyarlar.” 92“Hâlbuki onların, bunun hakkında bir bilgileri de
    yok. Onlar, ancak zanna uyarlar. Zan ise, haktan bir şey ifade etmez.” 93
    5- O halde insanın önünde tek bir yol kalmaktadır. O da,
    Allah’ın hükümlerine teslim olmak, O’ndan sâdık haberi getiren
    rasullerin izinden gitmek: “Eğer herhangi bir şeyde çekişirseniz, onu
    Allah’a ve Rasûlüne döndürün.” 94; “Rabbine yemin olsun, onlar, aralarında
    anlaşmazlığa düştükleri meselelerde senin hükmüne başvurup sonra
    da verdiğin hükümden dolayı içlerinde herhangi bir sıkıntı duymadan
    tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” 95
    Görüldüğü gibi, Allah’ın dinine teslim olmak, insanın önündeki
    tek çıkar yoldur. Bu dine teslim olmak, hem insan fıtratının bir
    gereğidir, hem de insanın çevresini saran kâinatla, hemcinsleriyle
    âhenk içerisinde yaşamasının da bir gereğidir. İnsan, kâinatın bir
    yaratıcısı olduğunu bilmek noktasına gelip durmamalı, gerçek yaratıcının
    hüküm ve kanunlarına, düzen ve değerlerine de iman
    etmeli, tâvizsiz bir şekilde bağlanabilmelidir. İşte o zaman insan
    bâtıl dinlerin çıkmazlarından, problemlerinden, şikâyetlerinden
    kurtulabilmek imkânını yakalayabilir.
    Yüce Allah, peygamberler gönderip beraberlerinde kitaplar
    indirmesinin sebebinin, hükmetmek olduğunu açıklamaktadır:
    “Herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, onun hakkında
    hüküm vermek (yetkisi), Allah’ındır. İşte bu (hâkimiyet sahibi) Allah,
    benim Rabbimdir. Ben yalnız O’na tevekkül ettim ve ben yalnız O’na
    89] 2/Bakara, 216
    90] 28/Kasas, 50
    91] 23/Mü’minûn, 71
    92] 53/Necm, 23
    93] 53/Necm, 28
    94] 4/Nisâ, 59
    95] 4/Nisâ, 65
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 32 -
    dönerim.” 96 Hz. Yusuf (a.s.) da şöyle demiştir: “Ey zindan arkadaşlarım,
    darmadağınık birçok (düzme) rabler mi hayırlıdır, yoksa kahhâr
    olan bir ve tek Allah mı? Sizin O’nu bırakıp da taptıklarınız kendinizin ve
    babalarınızın adlandırdığı ve haklarında Allah’ın hiçbir delil indirmediği
    birtakım (abes) isimlerden başkası değildir. Hüküm, sadece Allah’ındır.
    O kendisinden başkasına ibâdet etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru din,
    işte budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” 97
    Demek ki, hüküm (hâkimiyet, egemenlik, anlaşmazlık konularında
    son sözü söylemek yetkisi) yalnız Allah’ındır. Rasulleri ise
    O’ndan aldıklarını tebliğ ederler. Onların tebliğ ettikleri hüküm,
    Allah’ın hükmü demektir. Onların emirleri, Allah’ın emri; onlara
    itaat, Allah’a itaatti.98 O halde bütün insanlar Allah’ın rasûlünün
    hükmüne başvurmakla yükümlüdür. O, peygamberlerin sonuncusudur.
    Allah’ın en değerli yaratığıdır. İster ilim adamı, ister yönetici
    olsun, ister şeyh, ister başka bir kimse olsun, hiçbir kimse, hiçbir
    şeyde O’nun hükmünün dışına çıkamaz; hükmünü kabul etmeyip
    çıktığında müslüman kalamaz.
    Yüce Allah, bütün peygamberlerin dinlerinin bir olduğunu
    açıklamaktadır: “O, ‘dini dosdoğru uygulayın, onda ayrılığa düşmeyin’
    diye, dinden sana vahyettiğimizi, İbrâhim, Mûsâ ve İsa’ya tavsiye ettiğimizi
    size şeriat/hukuk düzeni yaptı. Fakat kendilerini çağırdığın bu nizam,
    Allah’a şirk/ortak koşanlara ağır geldi. Allah, dilediğini kendisine seçer
    ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir.”99 Evet, tüm peygamberlerin
    dini birdir. O da İslâm’dır. Bütün peygamberler müslümandır,
    mü’mindir. Nitekim bu gerçeği Yüce Allah, Kur’an’ın değişik yerlerinde
    dile getirir. Allah’ın; peygamberleri göndermekten ve kitaplar
    indirmekten maksadı, “din”in bütünüyle Allah’ın olmasıdır.
    Yani, insanların hem inanç, hem de hayat ve hukuk düzenlerinde
    Allah’ın hükümlerine uymasıdır.
    Şer’î hükümler, farklılık gösterse bile, peygamberlerin getirdiği
    din birdir. “Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize bir sor:
    ‘Rahman’dan başka ibâdet edilecek tanrılar kılmış mıyız?” 100; “Andolsun
    ki Biz her ümmete: ‘Allah’a ibâdet edin ve tâğuttan sakının’ diye tebliğ
    yapması için bir peygamber gönderdik.” 101 Peygamber Efendimiz
    (s.a.s.), bu gerçeği şöylece dile getirmektedir: “Biz peygamberler
    96] 42/Şûrâ, 10
    97] 12/Yusuf, 39/40
    98] 4/Nisâ, 64-65
    99] 42/Şûrâ, 13
    100] 43/Zuhruf, 45
    101] 16/Nahl, 36.
    DİN
    - 33 -
    topluluğunun dini birdir; baba bir kardeşler gibiyiz.” 102
    Bütün peygamberlerin dinleri bir olduğu gibi, gönderilme
    maksadı da birdir. O da: Âyetlerden açıkça anlaşıldığı gibi, Allah’ın
    hükümlerine teslimiyet ve bağlılık, Allah’ın dinine ve hükümlerine
    alternatif gösterme gafletine düşmemek, yani tâğuttan, tâğûtî
    hükümlere uymaktan uzak kalmak, bunları insanlara tebliğ etmektir.
    Bundan dolayı, insanoğlu huzur ve rahatını temin için
    Allah’ın nizamını bizzat yaşamaktan, hayatını O’nun nizamına uydurmaktan,
    toplum düzenini Allah nizamına tâbi kılmaktan başka
    bir tarafa yönelmemelidir. İnsan, kendi başına bir nizam kuramaz;
    kurduğu takdirde mutlaka Allah’ın kâinatta cârî olan kanunları
    ile çatışacaktır. O zaman, insanoğlu ezilmeye mahkûmdur.
    Bugün beşeriyet acı bir boşluğun azabı içinde kıvranıp duruyorsa
    bu, ruhlardan iman hakikatinin silinmesinden ve beşer
    hayatının Allah’ın nizamından mahrum kalmasındandır. Allah’ın
    yegâne nizamını ve biricik dinini hakikaten bilen, Allah nizamını
    taşıyıp tebliğ vazifesiyle mükellef kılınan şerefli kafileyi, yüce ve
    temiz insanları bilen hakiki ümmet... “Allah’ın dininden başkasını mı
    arzu ediyorlar? Hâlbuki yerde ve gökte olanlar, İster istemez O’na teslim
    olmuşlardır. Ve O’na döndürüleceklerdir. Kim İslâm’dan başka bir din
    arzu ederse, ondan asla kabul olunmayacaktır. Ve o, âhirette hüsrâna
    uğrayanlardandır.” 103
    Kur’an’a göre “din”, ne Auguste Comte’un söylediği gibi pozitivist
    devir öncesinin zamanı geçmiş bir kalıntısıdır, ne marksizmin
    ileri sürdüğü gibi bir “üstyapı” kurumudur, ne medeniyetçi
    tarih görüşünün ileri sürdüğü gibi medeniyeti meydana getiren
    unsurlardan birisidir ve ne de nasyonalist düşüncelerin görmek
    istediği gibi mileti (ulusu) meydana getiren unsurlardan birisidir.
    Kısaca “din”e ikinci ya da daha sonra gelen bir unsur gözüyle bakan
    bütün yaklaşımları Kur’ân-ı Kerim reddetmektedir. Kurân-ı
    Kerim’in bizlere sunduğuna göre din, beşer hayatının birinci ve
    hatta biricik faktörü ve etkenidir. Medeniyetin sosyal, ekonomik,
    fikrî, itikadî ve siyasal tutum ve seyrini belirleyen “din”dir.
    Durum böyle olduğuna göre geçmişte olduğu gibi günümüzde
    de insanların önünde izlemeleri, uymaları, bağlanmaları gereken
    tek din, İslâm’dan başkası olamaz. Çünkü kâmil din odur,
    Allah tarafından kabul edilecek din odur, âhirette zarara uğramaktan
    kurtaracak din yine odur. 104
    102] Buhârî, Enbiyâ 48; Müslim, Fezâil 145
    103] 3/Âl-i İmrân, 83-85
    104] M. Beşir Eryarsoy, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 399-401
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 34 -
    Dinin Gerekliliği
    Yapılan çok yönlü araştırmalar da göstermektedir ki, insanlığın
    yaratılışından günümüze kadar, dinden uzak toplumların varlığına
    şahit olunmamıştır. Din fikri insanla beraber var olmuş ve
    onunla birlikte yaşayacaktır. İnsan, fizikî ve ruhî yapısı itibarıyla
    dine muhtaçtır. Fiziksel varlığının devamı için nasıl ki, yeme içmeye,
    giyime, korunmaya, barınmaya muhtaçtır; Manevî varlığının
    devamı için de dinî prensiplere muhtaçtır. Sadece maddî ihtiyaçlarını
    düşünen insanlar, hasta ve dengesiz tiplerdir, zayıf karakterli
    kimselerdir.
    Din ve Bilim
    Bu konuyu açıklamadan önce ilmin Allah’ın sıfatı olduğunu
    belirtelim.
    İslâm dininin geçmişten günümüze kadar ilimle hiçbir meselesi/
    problemi olmamıştır. İlim ve din çatışması Hristiyan Avrupanın
    sorunu olmuştur.
    İslâm inancına göre üç çeşit kitap vardır:
    1) Kur’ân-ı Kerim (Vahiy): Bu kitaptan doğan ilimler; Tefsir, Hadis,
    Fıkıh, Akaid, Kıraat, Tecvid vs.
    2) Kâinat: Bu kitaptan doğan ilimler; Fizik, Kimya, Matematik,
    Biyoloji, Astronomi, Botanik, Coğrafya, Mühendislik bilimleri vs.
    3) İnsan: Bu kitaptan doğan ilimler; Tıp, Psikoloji, Sosyoloji, Tarih,
    Antropoloji vs.
    Buna göre İslâm’da din ilmi, din dışı ilim diye bir ayrım söz
    konusu değildir. Yani bazı ilimler kutsal, bazıları ikinci, üçüncü...
    sınıf ilimler şeklinde bir ayrım yoktur. Kur’an tüm kâinatı ve insanı
    âyetler topluluğu olarak görür. Bu âyetlerin tümünü inceleme görevini
    insana yükler. İnsanın kendini ve kâinatı anlamaya çalışması
    sonucu ortaya çıkan ilimler ile, Kur’an’ı anlamaya çalışması sonucu
    ortaya çıkan ilimler arasında fark yoktur. Tüm ilimler, âyetleri
    anlamaya çalışmak sûretiyle Allah’a yöneliştir. Bu yüzden tüm
    ilimler değerli ve tüm âlimler hürmete layıktır.
    Tabiatı, insanı ve Kur’an’ı anlamaya dönük ilimler bir arada
    yürütülmelidir. Bunlardan birine ağırlık verilip diğerleri ihmal edilirse,
    insanın ve tabiatın dengesi bozulur. Günümüzde yaşandığı
    gibi insanlığı türlü felâketlere sürükler. Bu günkü modern dünyayı
    kuranlar, Kur’an’ı dışladıkları için insanlığı felâkete sürüklemişlerdir.
    DİN
    - 35 -
    Kur’an bize en küçük böceklerden en büyük hayvanlara, bir
    sinek kanadından okyanuslara kadar, denizler, göller, yağmur, güneş,
    bulut, rüzgâr, bitkiler, gece ve gündüz, kısacası yeryüzünden
    gökyüzüne her zerrenin ve kürrenin bir âyet, Allah’a götüren bir
    işaret olduğunu söylüyor.
    Kur’ân-ı Kerim’de sûreleri oluşturan bölümlere de âyet denir.
    Tüm bu âyetlerin anlaşılmasına dönük ilimler ve âlimler değerlidir.
    Zaten ilim demek, âyetlerin anlaşılması demektir. Bir şartla
    ki, bu ilimler insanlığın faydasına hizmet etmeli, âlimler, bilginler
    de iman sahibi olmalıdır. “Kesin olarak inananlara, yeryüzünde ve
    kendi içinizde Allah’ın varlığına nice deliller vardır; görmez misiniz?” 105;
    “O’nun hak olduğu meydana çıkıncaya kadar varlığımızın belgelerini onlara
    hem dış dünyada ve hem de kendi içlerinde göstereceğiz. Rabbinin
    her şeye şâhit olması yetmez mi?” 106
    Din, maddî âlemden daha çok, maddî âlemin dışında kalan,
    ölçülebilme, gözlenebilme özelliği olmayan bir âleme, kâinatı yaratan,
    şekillendiren bir varlığa olan inançtır. Din bu âlem ve diğer
    âlem hakkında bilgi verir. İnsanların bu dünyada nasıl yaşaması
    gerektiğini açıklar. Bilim ise, ölçülebilme ve gözlenebilme özelliği
    olan bu âleme dayanır. Kâinattaki düzeni ve bu düzenin uyduğu
    kuralları araştırır, keşfeder ve aralarındaki çeşitli ilişkileri ortaya
    çıkarır.
    Bilim elde edebilmek için, a) Bu âlemin bizden bağımsız olarak
    var olduğuna, b) Bu âlemden bilgi elde etmenin mümkün olduğuna,
    c) Bu âlemin anlaşılabilir olduğuna inanmak gerekir.
    Burada şu hususa dikkat etmek gerekir. Din ve ilim insanın dışında
    ve insandan bağımsızdır. İnsan bunları icad edemez. Sadece
    keşfeder veya idrâk eder. Bunların yerine kendi hevâ ve hevesine
    uygun yeni şeyler koyamaz. Böyle yaptığını zannetse bile sadece
    kendi dışında var olan bu olayları ortaya çıkarmış olur.
    Ayrıca kendisinden bağımsız olan, yerçekimi yasasını, sofra tuzunun
    formülünü, güneş sisteminin işleyişini, kendi yaratılış kanununu
    değiştirmek veya peygamberliği, günlük namazların sayısını
    beşten altıya çıkarmak ya da dörde indirmek vs. mümkün değildir.
    Tüm bu ve benzeri yasalar referandum yolu ile değiştirilemez.
    Çünkü ilimde ve dinde demokrasi olmaz. Her ikisi de insandan
    bağımsızdır.
    105] 51/Zâriyât, 20-21
    106] 41/Fussilet, 53
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 36 -
    Gerçek ilim adamları, dinin ve ilmin yasalarını, bunların özelliklerini,
    bunlar arasındaki ilişkileri anlamaya ve idrâk etmeye çalışan
    ve sonuçta Allah’ı bulanlardır.
    Dinlerin Tasnifi
    Dinlerin Çeşitleri: İslâm’a göre dinler üçe ayrılır:
    1- Hak Din (İslâm Dini),
    2- Muharref Dinler,
    3- Bâtıl Dinler.
    Hak Din
    Allah katında geçerli din yalnızca İslâm’dır.107 “Kim İslâm’dan
    başka din ararsa, ondan asla kabul olunmaz ve o, âhirette zarara uğrayanlardan
    olur.”108 Denilebilir ki, yukarıda tanımlanan ‘din’in ölçülerine
    yalnızca İslâm uymaktadır. Öyleyse yalnızca İslâm, “din”dir.
    Diğerlerine din değil, ideoloji ya da başka bir şey dememiz gerekmez
    mi?
    Hak din tanımına elbette yalnızca Allah’ın fıtrat dini dediği
    109 İslâm uymaktadır. Ancak ‘din’ olayının tanımına ve kapsadığı
    alana bakarsak ve yine Kur’an’ın hemen yukarıda andığımız
    iki âyetini hatırlarsak, İslâm’dan başka dinlerin de olduğunu ve
    bunları Rabbimizin reddettiğini görürüz. Yine şu âyet de oldukça
    dikkat çekicidir: “Müşrikler istemese de O dini (İslâm’ı) bütün dinlere
    üstün kılmak için peygamberini hidâyetle ve hak dinle gönderen O’dur.”
    110 Dikkat edilirse burada hak din tekil olarak, diğer dinler tâbiri
    ise çoğul olarak kullanılmaktadır.
    Bütün peygamberler yalnızca hak din olan İslâm’ı tebliğ etmişlerdi.
    111 Peygamberimiz, bütün peygamberlerin dininin bir olduğunu
    ve hepsinin baba bir, kardeş gibi olduklarını haber veriyor. 112
    Hak Din, Allah tarafından peygamberler aracılığıyla insanlara
    bildirilen, hiç bir değişikliğe uğramadan ve bozulmadan günümüze
    kadar gelen hayat şeklidir. Bu din, yani hayat şekli; inancı, dünya
    görüşünü, davranış ve eylem biçimini, Allah’a karşı görevleri,
    107] 3/Âl-i İmrân, 19
    108] 3/Âl-i İmrân, 85
    109] 30/Rûm, 30
    110] 9/Tevbe, 33
    111] 42/Şûrâ, 13; 43/Zuhruf, 45; 2/Bakara, 133 vd.
    112] Müslim, Fezâil 40, hadis no: 2365, 4/1837
    DİN
    - 37 -
    ibâdet anlayışını, insanlara ve tüm yaratıklara karşı muâmeleyi,
    kanunları ve cezaları içermektedir. İşte, bütün peygamberlere
    Allah’ın gönderdiği din, İslâm Dini’dir. Hak din, peygamberlere
    günün şartlarına göre şeriatları farklı olarak gelmiştir. Akide
    (inanç) ise, bütün peygamberlerde aynıdır.
    Hak Dinin Genel Özellikleri Şunlardır:
    Allah’ın emir ve yasaklarını insanlara tebliğ eden ve nasıl uygulanacağını
    gösteren peygamberler vardır.
    Her peygamberin, ya kendisine verilen suhuf (sayfalar -küçük
    kitap-) veya kitabı vardır. Ya da kendinden önceki peygambere
    inen henüz bozulmamış kitabın hükümlerini tatbik eder.
    Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, âhirete inanç
    vardır.
    Akla, bilime ve ilmî gelişmelere aykırı hiçbir şey yoktur.
    “Allah katında din, ancak İslâm’dır.” 113 İslâm dininde, ilâhî düzen
    ve ulûhiyet tektir. O yüzden kulluk da tek yeredir. Bu ulûhiyete
    teslim olduktan sonra, insanoğlunun ne ruhunda, ne de dış hayatında
    Allah’ın hükümranlığından/egemenliğinden başka bir şeyin
    eseri kalmaz. Ulûhiyet tektir, öyleyse yönelecek tek bir cihet vardır,
    tek bir akîde vardır: Allah’ın rızâsına uygun olarak kullarından kabul
    ettiği akîde/inanç, yani açık, berrak ve hâlis tevhid akîdesi ki,
    o da Allah indinde din olan İslâm’dır.
    O İslâm ki, yalnız dâvâ, yalnız dirâyet, yalnız dille ifade edilen
    söz, yalnız kalpte cereyan eden tasavvur, yalnız şahısların namazda,
    hacda, oruçta edâ ettikleri vecîbelerden ibâret değildir.
    İslâm, teslimiyettir, itaat ve bağlılıktır, Allah’ın kitabının kulların
    hayatına hâkim olmasıdır. Bugün “biz de müslümanız!” deyip de
    Allah’ın kitabı ile hükmetmeye çağırıldıkları zaman ondan yüz
    çevirip arkalarını dönenler de ehl-i kitaba benzemektedirler. Zira
    onlar da dini insanların günlük hayatına, ekonomik, sosyal, hatta
    âilevî ilişkilerine sokmayı lüzumsuz sayarlar. Bunlar, ileri sürdükleri
    bu iddiâlar ile birlikte müslüman olduklarını söylemekten de
    geri kalmazlar. Hiçbir dinî esasa dayanmayan bu gaflet ile ehl-i
    kitabın ileri sürdüğü zan ve iddiaların farkı yoktur. Her iki grup da
    dinî esaslardan sıyrılmakta farksızdırlar.
    Hâlbuki bu dinin birtakım ayırıcı özellikleri vardır ki, onlar
    olmayınca hak din de olmaz: Allah’ın şeriatına itaat, Allah’ın
    113] 3/Âl-i İmrân, 19.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 38 -
    Rasûlü’ne uyma, Kitabullah’ın ahkâmına teslimiyet. İşte, tevhid
    akîdesinin gerçeği bunlardır. Ayrıca din, beşer hayatının tanzimi
    için teşrîî kanunları da içerir. Dinin gayesi, sadece ahlâkı güzelleştirmekten,
    vicdânî şuuru uyandırmaktan, inanç ve ibâdetten
    ibâret değildir. Böyle bir din olamaz.
    Din, Allah’ın insanoğlu için tesbit ettiği bir hayat programıdır,
    insan hayatını yaratıcının yoluna bağlayan ve Allah’ın kudret
    eliyle çizilen bir hayat nizamıdır. Allah’ın dinine iman eden müslüman,
    Allah’tan bu dinin şâhitliğini talep eder. İnsan, bu dine,
    insanların açıkça göreceği ve onlara güzel bir örnek teşkil edecek
    tarzda hakkıyla bağlanmalıdır. Kâinatta mevcut olan diğer bütün
    düzenlere ve teşkilatlara/kurumlara karşı bu dinin üstünlüğüne
    ve yüceliğine iman etmeli, kendi nefsini, mesleğini ve hayatını
    canlı bir şekilde Allah’ın çizdiği bu programa tahsis etmelidir. Onlar,
    toplum ve ferdin dayanağını Allah’ın kudret elinden çıkan o
    yüce programa oturtmayıp, böyle bir toplum meydana getirmedikçe
    şâhit olamazlar.
    Mü’minler, İlâhî programı tahakkuk ettirmeye mecburdurlar.
    İşte bu, Allah yolunda ölümün, yani İlâhî dinin ortaya koyduğu ve
    bizzat yaşamaktan daha hayırlı kabul ettiği şehâdetin ta kendisidir.
    Müslüman olduğunu iddia eden her insan üzerine, “Bizi şâhit
    olanlarla beraber yaz”114 niyâzı, Allah ile akdedilen bir bey’attır. Her
    mü’min, dinî bir hayatın ihyâsı ve toplumun huzur ve refahı arzusuyla
    bu İlâhî nizamı gerçekleştirmek için cihad etmek zorundadır.
    Bunu yapmıyorsa ya şehâdetinde yalancıdır veya bu dinin gâye
    edindiği şehâdetin zıddını yapmak gayretindedir. Mü’min olduklarını
    iddia ettikleri halde, insanları Allah’ın dininden uzaklaştıranların
    ise vay haline!
    İşte, bütün bu mânâlarla İslâm Allah katında yegâne dindir.
    Bütün peygamberlerin Allah’tan getirmiş oldukları en üstün nizamdır.
    Yüce Allah, insanları kullara kulluktan/ibâdetten kurtarıp
    Allah’a ibâdet ettirmek için peygamberleri vâsıtasıyla bu dini
    göndermiştir. Allah şâhittir ki, bundan yüz çevirenler müslüman
    değildirler.
    Hiç şüphe yok ki Allah’ın dini tektir. Bütün peygamberler o
    dini getirmişlerdir. İslâm’a sırt çevirenler, bütün peygamberlere ve
    onların getirdikleri dine sırt çevirmekte ve Allah’ın ahidlerinin bütününe
    ihânet etmiş olmaktadırlar. İslâm -ki, yeryüzünde Allah’ın
    tek nizâmıdır- mevcûdâtın temel kanunudur. Varlıklar dünyasında
    114] 3/Âl-i İmrân, 53
    DİN
    - 39 -
    bütün canlıların dini aslında İslâm’dır.
    Muharref Dinler
    Muharref dinler, tahrif edilmiş, bozulmuş dinler demektir.
    Allah’ın gönderdiği İslâm Dini’nin atmalar ve katmalarla değiştirilmiş
    şeklidir. Yahudilik ve Hıristiyanlık muharref dinlerdir.
    Dinleri bozmanın amacı: İnsanlar zamanla Allah’ın yolundan
    sapmış, tatmin olmak bilmeyen arzu ve isteklerini gerçekleştirmek
    isteyince de, Allah’ın insanlar arasında dengeyi ve huzuru sağlamak
    için gönderdiği din, kendilerine mâni olmuştur. Bu engeli ortadan
    kaldırmak için de iki seçenek vardır: a) Allah düşüncesini ve
    inancını reddederek, Allah’a dayalı bir dini de ortadan kaldırmak.
    b) Allah’ın gönderdiği dinin, kendi arzu ve istekleriyle çelişen,
    kendi çıkarlarına müsaade etmeyen kurallarını değiştirmek.
    Din düşüncesinin reddedilmesi işlerine gelmeyen veya toptan
    reddetmenin mümkün olmadığını görenler, dinin işlerine gelmeyen
    yönlerini kendi çıkarları doğrultusunda değiştirmişlerdir. Böylece
    hem cahil ve gafil dindarların tepkisinden kurtulmuşlar, hem
    de değiştirdikleri bu dinleri kendi sömürü düzenlerine koltuk
    değneği yapmışlardır. Bu tip insanlar, zaman zaman dinî merâsim
    ve törenlere katılıp kendilerinin de dindar olduklarını, dine karşı
    olmadıklarını söyleyerek dindar ama cahil kesimin desteğini almaya
    çalışmışlardır. Kısaca, Allah’ın gönderdiği Hak Din’in bazıları
    tarafından kendi çıkarları doğrultusunda değiştirilip Allah’ın dini
    imiş gibi sunulduğu dinlere muharref dinler denir.
    Bâtıl Dinler (Uydurma Dinler)
    İnsanların İslâm’ın dışında tarih boyunca kendi kafalarından
    uydurdukları bütün dinlerin genel adı, bâtıl dindir. Hak din bir
    tanedir, ama bâtıl dinler sayısızdır. Bâtıl dinler, insanlar tarafından
    konulan hayat şekilleridir. Kanun ve kuralların Allah’a dayanmadığı
    sistem ve nizamların tümü bu gruptandır. Puta tapıcılık, Mecusilik,
    Budizm gibi hayat şekilleri, eski zamanlardan beri görülen
    bâtıl dinlerdendir. Kapitalizm, komünizm, sosyalizm, materyalizm,
    faşizm, Kemalizm, laiklik gibi ideolojiler ve tüm beşerî düzenler
    günümüzdeki bâtıl dinlerdir.
    Bâtıl dinler, Allah (c.c.) tarafından kabul edilmediği gibi; onlar,
    ne insanın yaratılış sebebine cevap verebilirler, ne dünyadaki
    huzuru sağlayabilirler, ne adâleti yerine getirebilirler, ne de âhiret
    kurtuluşuna götürebilirler. Çünkü hepsi de insan hevâsının ürünüdür.
    Hepsi de hak din olan İslâm’a karşı olmak üzere ortaya
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 40 -
    atılmışlardır. İnsanlara din gönderme hakkı yalnızca onları yaratan
    Rabb’ın hakkıdır. Allah’a rağmen insanlara din teklif edenler,
    uydurdukları ilkeleri din haline getirip insanları onlara itaate zorlayanlar,
    Firavun tipli azgın tâğutlardır. Allah (c.c.) ise, bütün zamanların
    insanlarına, ‘tâğuta kulluktan kaçının, Bana ibâdet edin’
    buyurmaktadır. 115
    Muharref (bozulmuş) dinleri anlatırken, vahye dayalı dinin,
    birtakım maddecilerin işine mâni olduğu için, onların dini bozduklarını,
    değişikliğe uğrattıklarını görmüştük. Burada da aynı amaç
    söz konusudur. Uydurulan bu dinler, insanları ezip sömürmüşler,
    yaratılışlarının zıddına yaşamaya mecbur etmişlerdir. İnsanlık bu
    dinlerde, ezen ve ezilen, sömüren ve sömürülen, şımarıp büyüklenen
    ve şahsiyeti elinden alınıp köleleştirilen diye ikiye ayrılmıştır.
    Ama hep sömürülen, ezilen ve köleleştirilen kesim çoğunlukta olmuştur.
    Kısacası, bu dinler azınlıktaki grubun arzularını gerçekleştirip,
    onların hevâ ve heveslerini tatmin aracı olmuştur. 116
    İnsanlar, zulmün ve sömürünün farkına varıp patlama noktasına
    geldiklerinde, müstekbirler, insanlara yepyeni hayat şekilleri
    (dinler) sunmuşlardır. Bu tiplerin ortak vasıfları İslam’a düşmanlık
    olduğundan, Hak Din’i tebliğ edenleri fitneci, fesatcı, düzeni bozan
    anarşistler olarak tanıtmaya çalışmışlar; kendilerini ise ıslah
    edici olarak göstermişlerdir. 117
    Geçmişte olduğu gibi zamanımızda da insanlara yeni yeni dinler
    (ideolojiler) ileri sürülmüş, bu dinler belirli zamanlarda insanların
    hayatlarına hâkim olmuştur. Fakat bu dinler, kendi bağlılarını
    bile mutlu edemediği, onlara özgürlük, hak ve adâlet veremediği
    gibi; insanların çoğunluğunu şeytanın ve bir avuç azınlığın kulu,
    kölesi yapmıştır.
    Kuvvetlinin zayıfı ezmesine, sömürmesine dayanan bu uydurma
    dinler bugün birer birer çökmekte, insanlık, yaratılışına uygun
    olan dini aramaktadır. Kapitalizme ve faşizme alternatif olarak
    ortaya çıkan komünizm ve sosyalizm gibi dinler (ki bunlar dinsizlik
    dinidir) 70 senede çökerek, kendi bağlıları tarafından tarihin
    çöplüğüne atılmışlardır. Bazıları, kendi elleriyle yaptıkları dinlerini
    yine kendi elleriyle yıkıp yeni yeni dinler edinmektedir. Bir
    zamanlar elleriyle yaptıkları ve sonra taptıkları heykelleri, putları
    atacak çöplük arayan insanlar, kırdıkları putların yerine yenisini
    115] 16/Nahl, 36
    116] Adlarına çoğunluk rejimi denen demokrasi ve benzeri hayat şekillerinde de
    durum farklı değildir.
    117] Bk. 2/Bakara, 11-12 ve 40/Mü’min, 26
    DİN
    - 41 -
    koymayı daha ne zamana kadar sürdürecektir?
    Bir hayat şekli, bir dünya görüşü, bir yol, bir yaşam tarzı olarak
    ifade ettiğimiz şeyin en kısa adı “din”dir. Din kavramı, bütün
    bunları kuşatmaktadır. Herhangi bir toplumun, cemaatin veya
    bir ferdin dünya görüşü, gittiği yol ve yaşam tarzı Allah’ın hükümlerine
    göre belirleniyor, bu İlâhî hükümlere göre şekil alıyor
    ise, bu toplum, bu cemaat veya bu fert İslâm dini üzeredir.
    İslâm’ın hâkim olduğu ülkede, İslâm’ın sosyal ve ekonomik
    adâleti her şeyi kuşatır. Allah’ın râzı olacağı dini, yani İslâm’ı yaşayan
    toplumlarda, Allah’ın hükümleri karşısında herkes eşittir.
    Bu hükümlerden muaf tutulan, bu hükümler karşısında ayrıcalıklı
    veya dokunulmaz olan sınıflar yoktur.
    Peki, bu eşitlikten, bu adâletten, bu hükümlerden herkes
    memnun mudur? Elbette ki değildir! Dinî otorite veya siyasî iktidar
    adına insanları ezmek, insanları sömürmek isteyen müstekbirler,
    bu durumdan hiç memnun olmazlar. Çünkü yürürlükte olan İlâhî
    hükümlere göre insanları aldatmaları, insanları ezmeleri, insanları
    sömürmeleri mümkün değildir. Bu durumda yapacakları iş, kendi
    çıkar ve menfaatlerine dokunan İlâhî hükümleri te’vil veya tahrif
    etmek ve bununla da yetinmeyip, İlâhî hükümleri rafa kaldırarak,
    insanların yaşam şeklini belirleyecek yeni hükümler, yeni kurallar
    koyup uygulamaktır.
    İnsanların yaşam şeklini belirleyecek yeni hükümler, yeni kurallar
    koyup uygulamak! Bu ne demektir? Bu, en açık ifadesiyle,
    yeni bir din ortaya koymaktır. Çünkü din gerçeği, insanların
    yaşam şeklini, hayat nizamını belirleyen hükümler manzûmesi
    olduğundan; İslâm’ın hükümlerini reddedip, bu İlâhî hükümlere
    zıt hükümler koymak; İslâm’ı beğenmeyip, İslâm’ı reddedip yeni
    bir din oluşturmaktır.
    Tarihin her döneminde bunun açık örnekleriyle karşılaşıyoruz.
    Zaten Allah (c.c.)’ın muayyen zamanlarda peygamberler göndermesinin
    nedeni de, insanların hak dinden sapmaları, hak dini
    tahrif etmeleri, dinlerini parçalara ayırmaları ve yeni yeni dinler
    türetmeleridir. Yoksa onlar kendilerine gönderilen hak din üzereyken,
    Allah (c.c.) “biraz da bu dini yaşayın!” diyerek, farklı farklı
    dinler göndermiş değildir! İşte insanların, hak dini tahrif ederek
    veya parçalara ayırarak ya da hayat şeklini belirleyecek hükümler,
    kanunlar koyarak ortaya çıkardıkları bütün bu dinler, hak olan
    İslâm gerçeğine göre bâtıl dinlerdir. Bunların adına bilimsel çevrelerce
    değişik izm’ler, değişik ideolojiler denilse de, İslâm’a göre
    bunlar birer dindir; bâtıl dindir.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 42 -
    Fakat ne gariptir ki, insanlara “din” denilince, her nedense
    sadece âhiretle ilgili meseleleri dikkate alan, metafizik konularla
    alâkalı görüşler akla gelmektedir. Nitekim kaynağı itibarıyla semavi
    olan Yahudiliğe, Hıristiyanlığa veya İslâm’a “din” dedikleri
    halde, değişik dünya görüşlerinin ve ideolojilerin de “din” olduğunu
    dikkatlerden kaçırmaktadırlar. İnsanlar için düşünce ve yaşantılarının
    temelini oluşturan her sistem, inanç veya felsefe din
    ismini almasa dahi, gerçekte birer dindirler.
    Dolayısıyla, dini olmayan hiç kimse yoktur. Çünkü herkesin bir
    hayat tarzı vardır. Biliyoruz ki, her din bir hayat şekli, bir yaşam
    nizamıdır. Bu yaşam nizamının içinde âhiretle ilgili boyut olduğu
    gibi, dünya ile ilgili boyut da bulunmaktadır. Hatta ve hatta
    dünyevî boyut, pratik düzlemde uhrevî boyuttan çok daha önce
    gelmektedir. Çünkü uhrevî boyuta yönelmek, meselenin dünyevî
    boyutu çözümlendikten, daha açık bir ifadeyle kişinin ayakları
    dünyada yere bastıktan sonra gerçekleşmektedir.
    Din kavramının dünyadaki pratiğe önem veren bu genel tanımını
    dikkate alarak bir değerlendirme yapacak olursak; insanların
    hayat şeklini belirleyen her ideoloji, her izm, her dünya görüşü
    veya yaşam biçimi, Kur’ân-ı Kerim’e göre birer dindir. Çünkü bütün
    bunlar dinin yapısında yer alan konulara müdâhale etmekte,
    bu konularda doğru veya yanlış görüşler, hükümler ileri sürmektedirler.
    Bu ideolojilere “din” denilebilmesi için, kaynağı itibariyle
    İlâhî veya beşerî olma şartı yoktur. Meselâ Mekke’li müşrikler
    kendilerini İlâhî bir dine nisbet etmemelerine rağmen, Kur’ân-ı
    Kerim onların içinde bulunduğu hayat şekline ve onların tüm yönelişlerine
    “din” demektedir. “De ki, ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza
    tapmam. Benim taptığıma da siz tapacak değilsiniz. Ben de sizin
    taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz.
    Sizin dininiz size, benim dinim bana.” 118
    Nitekim aynı örnek Kur’an-ı Kerim’deki Yusuf (a.s.) kıssasında
    da bulunmakta, Yusuf’un (a.s.) yanında bulunduğu hükümdarın
    düzenine, yönetim hukukuna “din” denilmektedir. “İşte Biz Yusuf
    için böyle bir plan düzenledik. (Yoksa) hükümdarın dininde (hırsıza verilecek
    cezaya göre) kardeşini (yanında) alıkoyamazdı.”119 Fazlalaştırabileceğimiz
    bu örneklerden de anlaşılacağı gibi, Kur’an-ı Kerim’e
    göre yegâne din İslâm değildir.
    118] 109/Kâfirûn, 1 - 6
    119] 12/Yûsuf, 76
    DİN
    - 43 -
    “Allah katında din, hiç şüphesiz ki İslâm’dır.”120 âyet-i kerimesini ileri
    sürerek “Allah katında din İslâm’dır. Öyleyse İslâm’dan başka
    bütün yönelişler, bütün hayat şekilleri, bütün ideolojiler din değildir”
    demek; bu âyeti, Kur’ân-ı Kerim’e zıt yorumlamak demektir.
    Bu âyet-i kerimeden anlamamız gereken gerçek; Allah katında
    geçerli ve makbul olan din, Allah katında hak olan din, sadece ve
    sadece İslâm’dır.
    Kur’ân-ı Kerim’de beyan edilen bu gerçek, insanların İslâm’dan
    başka dinler üretmeleri, bu dinlere yönelmeleri realitesiyle çatışmaz.
    İnsanların ürettikleri, insanların ortaya koydukları hayat şekilleri
    birer din olduğu gibi, semâvî bir dinin insanlar tarafından
    parçalanan, tahrif edilen bütün şekilleri de yine bir dindir. Nitekim
    yukarıda verdiğimiz örneklerden de anlaşılacağı gibi Rabbımızın
    kelâmı olan Kur’ân-ı Kerim’de; müşriklerin ve kâfirlerin
    hayat şekline, hükümdarın yönetim hukukuna, kaynağı itibariyle
    hak olan dinlerini tahrif eden ehl-i kitabın yaşam biçimine yine
    “din” denilmektedir.
    O halde İslâm yegâne din değil; yegâne hak dindir. Kaynağı ve ilk
    dönemleri itibariyle hak olan Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi bütün
    İlâhî dinlerin aslını kendi kapsamına alan ve bunun biricik ifadesi
    olan İslâm, Allah katında ve biz mü’minler nezdinde yegâne hak
    dindir. İslâm’ın karşısındaki diğer dinler ise yine birer din olmalarına
    rağmen, en genel ifadesiyle bâtıl dinlerdir. Değişik izm’ler, değişik
    ideolojiler birer dindir; birer dindir ancak, hak din değillerdir.
    Kimilerimizin aklına şu soru gelebilir: Madem birçok ideolojiler ve
    birçok izm’ler birer dindir, o halde bunlara neden “din” denilmiyor
    da, başka başka isimlerle adlandırılıyor?
    Çünkü bilindiği üzere ideolojinin mânâsı, bir yaşam biçimini
    belirlemeyi amaçlayan ve kendi içinde bağlantısı olan siyasî,
    iktisadî, sosyal görüşler bütünlüğüdür. İdeolojiye yüklenen bu tanım,
    dinin tanımına paralel bir tanımdır. O halde neden bunlara
    “din” denilmiyor? İşte, dünya müstekbirlerinin kendi koydukları
    dinlere bilmem ne ideolojisi veya bilmem ne izmi demelerinin nedeni;
    yönettikleri halkın iki ayrı din vâkıasıyla, yani din ikilemiyle
    karşılaşmaması içindir. Çünkü bu müstekbirler halk kitlelerinin din
    olgusuna karşı tutucu yaklaşımlarını bilmekteler ve halkın tepki
    göstereceği bir din ikilemi meydana getirmemek için, kendilerinin
    ürettikleri veya türettikleri dinlere, bilmem ne ideolojisi veya
    bilmem ne izmi gibi isimler takmaktadırlar.
    120] 3/Âl-i İmrân, 19
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 44 -
    Kurtuluşları ancak ve ancak İslâm’da olan insanlara, İslâm’ın
    karşıtı olarak bir dünya görüşü, bir yaşam tarzı, bir hayat şekli öngören
    her ideoloji, her izm, İslâm’ın karşısında bâtıl bir dindir. Bu
    bâtıl dinlere inanmak, bu bâtıl dinlerin dünya görüşünü benimsemek
    ve bu bâtıl dinleri yaşamak ile, “benim dinim bu ideoloji
    veya bu izm’dir” demek arasında hiçbir fark yoktur. “Kim İslâm’dan
    başka bir din ararsa, asla ondan kabul edilmez. O, âhirette de kayba
    uğrayanlardandır.” 121
    İnsanın dünyadaki tarihi, Âdem (a.s.) ve Havva vâlidemizle
    başlayan bir tarihtir. Âdem (a.s.) ise, bildiğimiz gibi hem ilk insan
    ve hem de ilk peygamberdir. Tabii ki peygamberlik görevi, ailesine
    yönelik bir görevdir. Dolayısıyla dinler tarihinin başlangıcında
    hak din vardır. İnsanların yaşam biçimini açıklayan ilk din, ilk nizam;
    hak olan din, hak olan nizamdır. Bâtıl dinler ise sonradan
    ortaya çıkan dinlerdir.
    Bâtıl dinlerin gerçek mimarı, hiç şüphesiz ki şeytandır. Şeytan,
    bâtıl dinleri ihdas etmek için kendi dostlarına vesveselerle
    yol gösterirken, hak dinin yapısını dikkate almıştır. Nitekim bâtıl
    dinleri genel olarak inceleyecek olursak, hak dinin iskeletine bâtıl
    ceset giydirildiğini görürüz. Şeytan ve dostları kendi çıkarlarına
    uygun bâtıl dinleri ihdas ederlerken, çoğu zaman hak dinin bazı
    görüşlerine hiç dokunmamışlardır. Şeytan ve dostlarının çıkarlarına
    zararlı gözükmediği için müdâhale edilmeyen bu gibi görüşler,
    hak dinleri tahrif edilen toplumların, kendilerini hâlâ hak dinde
    sanmalarına ve dolayısıyla bâtıl dinlere tepki göstermemelerine
    neden olmuştur. Oysa şeytan ve dostlarının müdâhale etmedikleri
    bu gibi görüşler, hak dinin bütünlüğünde anlam ve hikmet kazanan
    görüşlerdir. Hak dinin bütünlüğünden koparılan bu görüşler,
    ne yazık ki insanları uyarıcı niteliğini yitirip, hâkim otoriteler tarafından
    insanları uyutucu bir niteliğe dönüştürülmektedir.
    Meselâ küfrî otoriteler tarafından yönetilen, halkında müslüman
    olan ülkelerde, tâğutî otoritelerin namazı yasaklamamaları
    ve bunun da ötesinde bu yönetimlerdeki bazı Firavunların halkın
    karşısına namaz kılıyormuş görüntüleriyle çıkmaları, aldatılan
    halkın ülkeyi İslâm, yöneticileri de müslüman kabul etmelerine
    neden olmaktadır. İşte İslâm ülkelerinde müslümanları kötülüklerden
    uzaklaştırıcı, uyarıcı, arındırıcı ve diriltici bir niteliği olan
    namaz eylemi, böylesi ülkelerde kendi özünden ve anlamından
    uzaklaşarak halkların uyutulmasına neden olmaktadır.
    121] 3/Âl-i İmrân, 85
    DİN
    - 45 -
    Genellikle hak dinin ismini kullanarak veya hak dinle hiçbir çelişkisi
    yokmuş gibi empoze edilerek yürürlüğe konulan bâtıl dinler,
    insanların ezilmesine, insanların sömürülmesine neden olmuştur.
    Ancak, insanı yaratan Allah, insanları böylesi zulümler, böylesi
    sömürüler içinde başıboş bırakmamıştır. Peygamberler, insanları
    içine düştükleri bu zilletten kurtarmak için gönderilmişlerdir.
    Zamanımızdaki zâlimleri, zamanımızdaki bâtıl dinleri yerle bir
    etmek ve Allah’ın râzı olacağı İslâm’ı hâkim kılmak için, yeni bir
    peygambere gerek yoktur. Çünkü Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz’le
    birlikte gönderilen Rabbânî mesaj, ilk günkü tazeliği ve ilk günkü
    temizliği ile elimizde bulunmaktadır. İslâm Dini’nin iki temel kaynağının
    (Kur’an ve sünnet) elimizde bulunması, bütün bâtıl dinler
    karşısında İslâm dinini yeniden tebliğ ve yeniden ikame edebileceğimizi
    gösterir. 122
    Beşerî doktrinler, ideoloji ve düzenler, aslında İslâm’ı mahkûm
    etmek için gerekçe olarak gösterdikleri “bağnazlık”ların en ileri
    türlerini sergilemektedirler. Din adına tarih boyunca türlü bağnazlıklarla
    birçok cinâyetlerin işlendiği doğrudur. Ancak, modern
    dünyanın çağdaş ve câhilî dinleri olan doktrinler ve “...izm”ler
    uğruna işlenen cinâyetler, zulümler ve katılıklar, geçmişte işlenen
    ve “din”i mutlak anlamda itham etmek için araç olarak kullanılan
    benzeri tutumlardan çok farklı mıdır? Sömürgecilik adına kapitalizmi,
    emperyalizmi, komünizmi, siyonizmi yerleştirmek ve güçlendirmek
    için işlenmiş “modern cinâyetler” ve “çağdaş bağnazca
    tutumlar” mı insanlığa daha büyük darbeler indirmiştir, yoksa
    genel olarak bütün dinleri ve bu arada da yegâne hak din olan
    İslâm’ı mücâdelenin dışında tutmak, saf dışı bırakmak maksadıyla
    özellikle üzerinde durulmak istenen, hak dinden sapma sonucu
    ortaya çıkan cinâyetler mi?
    Bu sözler, bâtıl adına işlenen cinâyetlerin savunması değildir.
    Anlatılmak istenen şudur: İnsanlık, dini tanımadığını ileri sürerken
    bile “bir düzene uymak” anlamında bir dine mensuptur.
    Modern insan da dine karşı çıkarken, kendisi gibi yaratıkların ortaya
    koymuş olduğu, fakat hiçbir şekilde ona aradığı mutluluğu
    veremeyen, sağlayamayan insanların kurdukları düzenlere, yani
    “din”lere bağlanmakta, boyun eğmektedir. Çağdaş dünya dininin
    ilâhları sermaye patronları, bankerler, sanayiciler, şarkıcılar, artistler,
    sporcular...dır. Mâbetleri/tapınakları ise bankalar, fabrikalar,
    stadyumlar, gazinolar...dır. Kullar ise her yere çevrilebilen, istenildiği
    gibi şartlandırılıp beyinleri yıkanabilen, istenilen şekilde
    122] Mehmed Alagaş, Din Gerçeği ve İslâm, s. 27-44
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 46 -
    yönlendirilebilen insan yığınlarıdır.
    Açıkça anlaşıldığı gibi durum şundan ibârettir: Her bir siyasal,
    toplumsal, ekonomik düzen, aynı zamanda belli bir hayat görüşünün
    bir yansıması, bir ifadesidir. Pratiğe yansıyan her bir şekil
    arkasında, ona o keyfiyeti kazandıran bir inanış, bir düşünüş yatmaktadır.
    Meselâ materyalizm, eşya ve kâinat hakkındaki belli birtakım
    görüş ve yaklaşımlara sahiptir. Bu görüş ve yaklaşımlardan
    hareketle insanlığa sosyal, siyasal ve ekonomik bir düzen teklif
    etmiştir. Bütün bunlar yanında eşya ve evren hakkındaki yorumlara,
    dolayısıyla sunduğu düzene “inanılmasını” yani bir inanç olarak
    algılanmasını sağlamak için de başkalarını iknâ etmeye özel
    bir çaba harcamaktadır. İşte, aslında insanlığa belli bir hayat ve
    kâinat anlayışı ve yorumu sunan, bu yolun esası üzere de insanlar
    arası ilişkileri her türlüsüyle düzenlemeye çalışan her bir sistem,
    aynı zamanda bir inanç düzenidir, yani bir “din”dir.
    Bu yorum ve açıklamaların, Kur’ân-ı Kerim’in “din” için getirdiği
    yoruma aykırı olmadığı, aksine tam uygun olduğu rahatlıkla
    söylenebilir. Dinle ilgili âyet-i kerimeler bunu açıkça ortaya
    koymaktadır. Yüce Allah, Rasûlü’nü hidâyetle ve diğer bütün
    dinlerden üstün kılmak üzere “hak din” ile göndermiştir,123 Allah
    katında yegâne geçerli din İslâm’dır.124 İslâm’dan başka bir din arayan
    kimsenin bu dini, ondan kabul edilmeyecektir ve o, âhirette
    hüsrâna uğrayanlardan olacaktır. 125
    Bu âyetlerden ve benzerlerinden açıkça anlaşılmaktadır ki,
    İslâm’ın dışında başka dinler de vardır. Allah katında geçerli olan
    ve olmayan dinler vardır. İnanılıp uyulduğu takdirde kişiyi kurtuluşa
    erdiren din vardır, âhirette ziyana uğratacak dinler de vardır.
    Buna göre, insanların benimsedikleri, inandıkları, düşünüş ve
    yaşayışlarını hemcinsleriyle ve çevrelerindeki eşya ile bu düşünüş
    ve inanışlara göre belirledikleri her bir düzen, sistem, ideoloji
    ve doktrin; adına din denilmese bile bir “din”dir. Hatta Allah’a
    ya da bir veya birçok ilâha inanmaları ya da inanmamaları, bu
    inançlarını açıklamaları ya da açıklamamaları, bazı davranışlarına
    “ibâdet” adını verip vermemeleri dahi durumu değiştirmez. Çünkü
    dinlerde asıl olan bir “inanç düzeni” ile bu düzene göre şekillenen
    bir hayat anlayışı ya da dünya görüşü ve buna bağlı olarak
    bir “yaşayış düzeni”nin varlığıdır. Bunun sözkonusu olamayacağı
    hiçbir “hayat düzeni” bulunmayacağına göre, insanlık için -bu
    123] 9/Tevbe, 33; 48/Fetih, 28; 61/Saff, 9
    124] 3/Âl-i İmrân, 19
    125] 3/Âl-i İmrân, 85
    DİN
    - 47 -
    anlamıyla- din dışında kalabilen bir hayat, esasen düşünülemez
    demektir. Bu gerçek, aynı şekilde İslâm âlimlerinin de gözünden
    kaçmamıştır. Meselâ Şehristânî, dinleri ve mezhepleri incelediği
    el-Milel ve’n-Nihal adlı eserinde açıkça şunları söylemektedir:
    “Dünyada çeşitli din ve mezhep mensupları ve hevâ ve nıhle
    (fırka, mezhep) sahipleri pek çoktur. Aralarında İslâmî fırkalar da
    vardır; yahûdi ve hıristiyanlar gibi indirilmiş kitapları olduğu kesin
    olarak bilinenleri de vardır; mecûsiler ile maniheistler gibi kitap
    indirilmiş olma ihtimali olanlar da vardır; ilk felsefeciler, dehrîler
    (zamandan başka maddeyi etkileyici bir faktör tanımayan materyalistler),
    yıldızlara tapanlar, putperestler ve brahmanistler gibi
    birtakım hüküm, değer ve tanımları olup da Allah’tan indirilmiş
    bir kitabı olmayanları da vardır. 126
    Görüldüğü gibi, her bir dünya, hayat ve kâinat görüşü aynı
    zamanda bir din olarak değerlendirilmiştir ve böyle değerlendirilmelidir.
    Durum böyle olduğundan dolayı, hatta laik düzenler için
    bile, din dışı bir hayat mümkün olamaz.
    Dinin kavranması için şu soruya cevap verilmelidir: Din, her
    durumda hayat için kaçınılmaz ise, insanlık için nasıl bir din gereklidir?
    İnsanın belli bir yapısının ve bu yapının gerektirdiği türlü ilişkilerinin
    sözkonusu olduğu herkes tarafından bilinir. İnsanın, görünen
    ve duyularımızla algılayabildiğimiz maddî yapısının, hatta
    bu varlığının en küçük diliminde dahi kendisini gösteren, varlığını
    tartışılamaz ve inkâr edilemez kılan, bunun da ötesinde maddî
    varlığına egemen olan, ona yön veren bir mânevî varlığının da bulunduğunu
    görüyoruz. O halde insanlık için mükemmel bir dinin,
    insanın hem maddî, hem de mânevî yapısını göz önünde bulundurması
    ve bunların her birisini -ayrı ayrı ve bağımsız parçalarmış
    gibi değil- bir bütünün unsurları olarak değerlendirmesi, bütüne
    yani insana kazandırdıkları âhenk ve dengeye uygun ve o nisbette
    ele alması gerekmektedir. Dinin bunlardan birini görmezlikten
    gelmek ya da gerçek önemine uygun bir şekilde hesaba katmamak
    gibi, insanda ruhî, maddî, tüm ilişkilerinde dengesizlikler doğuracak
    bir değerlendirme yoluna gitmemelidir. Mükemmel bir
    din, insanı olduğu gibi ele alan ve bu yapıya uygun bir düzen
    teklif eden dindir. Gerçek din, insanı kuvvetli olduğu yanlarıyla,
    zaaflarıyla, üstünlükleriyle, kabiliyetleriyle, imkânlarıyla, kısacası
    asıl yapısıyla ve fıtratıyla ele alabilen bir dindir.
    126] Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihal, 1/37
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 48 -
    İnsan, tek başına, çevresiyle, hemcinsleriyle herhangi bir ilişkisi
    bulunmayan, kendi sınırlarını aşmayan bir varlık değildir. Onun
    için yalnızlık ve çevresini etkilememek diye bir şey düşünülemez.
    O dünyaya geldiği andan itibaren, çevresindeki hemcinsleriyle
    eşya ve kâinat ile ilişki halindedir. Bu ilişkilerini kurarken insan
    çeşitli soru ve sorunlarla karşı karşıya kalır:
    -Ben neyim? Kimim? Nereden geldim, nereye gidiyorum? Benim
    bu kâinat içerisindeki yerim neresidir? Bu evren ile ilişkilerimde
    uymam gereken ilkeler var mıdır? Yoksa istediğim gibi hareket
    etmekte serbest miyim? Uymam gereken ilkeler varsa, bunlar neler
    olabilir? Bunları nasıl öğrenebilir ve tesbit edebilirim? Ailemle
    içinde yaşadığım toplum ve bütün insanlara karşı sorumluluğum
    nedir? Onlarla ilişkilerimde bağlı kalmam gereken kurallar var mıdır,
    varsa nelerdir? Ben onlara, onlar da bana karşı bir haksızlık yaparsa,
    ya da görevlerimizde kusurumuz olursa buna karşı alınacak
    tedbirler var mıdır, varsa nelerdir, bu tedbirleri kimler alacak? Kısaca,
    içinde bulunduğumuz her türlü ilişki nasıl ve kim tarafından
    belirlenecektir? Bu ilişki türüne uygun bir yapılanma nasıl olabilir?
    Yani, insanın hem eşya ile ilişkisi, hem de insan olarak ferdî,
    ailevî, toplumsal, ekonomik, siyasal ve ahlâkî ilişkileri nasıl olmalıdır?
    Kim tarafından belirlenmelidir? İşte mükemmel bir dinin bu
    tür sorulara, doğru ve tatmin edici cevaplar vermesi kaçınılmazdır.
    İnsanın, kendinden başkaları ile ilişkiler kurduğu âlem, sırf bu
    görünen dünya değildir. Onda, kendisi gibi eksik olmayan, mükemmel
    bir varlığa şevk ve ihtiyaç eğilimi vardır ve bu onda fıtrîdir.
    Fıtrata ters, hatta düşman ortam ve düzenlerde yetişen kimselerde
    dahi fıtratın bu meyli küllendirilebilse bile, tümden yok edilemez.
    Peki, insan denen bu varlığı ve kâinatı en mükemmel düzen
    içerisinde yaratan, fakat kendisinden de bu kâinatı müstağnî
    kılmayan varlık kimdir? O nasıldır? O’nu tanımanın yolu nedir?
    O’na karşı görev ve sorumluluklarımız nelerdir? Biz, O’nun için
    neyin ifadesiyiz? Bizden istekleri var mı? Bize karşı davranışlarının,
    muâmelesinin esasları nelerdir?
    Evet, mükemmel bir dinin, yani insanın hayatına düzen verme
    iddiasında olan bir sistemin, bu ve benzeri sorulara açık, anlaşılır
    ve kesin cevaplar vermesi kaçınılmazdır. İnsan, yani selim fıtrata
    sahip; sapıklığın, isyanın ve günahın kirletmediği fıtrata sahip insan,
    bu dünya hayatının sınırlılığından, darlığından, yetersizliğinden
    rahatsız olur. Çünkü insan, hak sahiplerinin her zaman haklarını
    alamadığını, haksızların, zâlimlerin her zaman uygun şekilde
    cezalandırılmadıklarını, zaman zaman yaptıklarının yanlarına
    kâr kalabildiğini görmektedir. Bu böyle ise, âdil ve hakkaniyete
    DİN
    - 49 -
    bağlı kalmanın faydası nedir? İnsanın bazen öyle emelleri olur ki,
    kendisinin hatta neslinin ömrü bunları gerçekleştirmeye yeterli
    olmayabilir. Meselâ, yeryüzünde gerçek bir adâletin gerçekleşmesi,
    mazlumun hakkını alması, zâlimin cezasını çekmesi, insanların
    birbirlerine “kurtluk ve orman kanunları” ile, ya da “tilkilik”
    mantığıyla değil de; “en az o da benim kadar haklara sahip, benim
    kardeşim, benimle eşit” mantığıyla davranacakları toplumsal
    ahlâkî bir düzenin kurulması, fert ve toplum vicdanında bunun
    yer etmesi...
    İnsan, kendi ferdî hayatında bunların, hatta işaretlerinin dahi
    gerçekleştiğini görmeyebilir. Buna rağmen bu uğurda çalışmalarına
    da ara vermez. Neden? Bu uğurdaki çalışmaları eğer eksik
    bulacaksa, boşa gidecek ve karşılıksız kalacaksa, onun bu yolda
    yorulması nedendir? Demek ki, insanın fıtrî yapısında bu dünyanın
    “ötesi”ne inanma ihtiyacı vardır ve sağlıklı bir fıtrat, mutlaka
    bu ihtiyacı karşılamanın yollarına gider. Bu bakımdan mükemmel
    bir “din” fıtratın bu ihtiyacını da karşılayabilmeli, bu konudaki
    sorularını tatminkâr bir şekilde cevaplandırabilmeli, sorunlarını
    da mükemmel bir şekilde çözebilmelidir. 127
    Bâtıl Dinleri de Tanımanın Gerekliliği
    Her dönemdeki müslümanlar, çağlarındaki bâtılları tanıyarak
    onlar hakkındaki İslâm’ın hükmünü de bilmek mükellefiyetindedirler.
    Böyle bir mecburiyetin kaynağı müslümanın, mü’min ve
    müslüman olan kimseler ile öyle olmayan kimselere, inançlarına
    uygun davranmak zorunda oluşudur. Yani onlara uygulanacak
    olan hukuk ile onlara karşı yapılacak olan muâmelenin, inançlarına
    göre belirlenmek durumunda olmasıdır. İslâm’ın bu inanç ve
    hayat sistemleri, yani bu dinler hakkındaki hükümleri bilinmediği
    takdirde tavır belirlemek sözkonusu olamayacağından, bunların
    iman açısından değer hükümlerinin tesbiti de kaçınılmaz bir haldir.
    Ayrıca bâtıl dinleri tanımayan cahil müslümanların, tanımadıkları
    bâtıldan kaçınmaları da özellikle günümüzde imkânsız derecede
    zordur. Zamanımızda nice müslüman, kavram kargaşasının
    kurbanı olmakta, bâtıl dinlerle karışık bir inanç ve davranış sergilemektedir.
    Yani biraz müslüman, biraz demokrat, biraz laik, biraz
    materyalist... karma dinler içinde olabilmektedir. “Onların çoğu,
    ancak Allah’a şirk (ortak) koşarak iman ederler.” 128
    127] M. Beşir Eryarsoy, a.g.e. c. 1, s. 398
    128] 12/Yûsuf, 106
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 50 -
    Müslüman, Allah’ın ve Rasûlü’nün kat’i hükümlerine aykırı
    hükümleri kabul edemeyeceğinden, bu tür fikir, sistem ve ideolojileri
    reddetmek zorundadır. Dolayısıyla müslümanların, çağlarında
    ortaya çıkan fikir ve sistemlerle bu açıdan ilgilenmeleri ve bunlara
    dair değerlendirme yapmaları gerekmektedir. Hele bu fikir,
    ideoloji ve sistemler, özellikle müslümanların yaşadığı topraklar
    üzerinde uygulama alanı buluyor ve yayılma istidadı gösteriyor,
    hatta bunların varlığı İslâm akîdesi açısından büyük bir fitne ve
    tehlike teşkil ediyorsa, müslüman olarak görevimiz daha da büyük
    olacaktır.
    İslâm’ın hükmetmek istediği alanlar, eğer gayri İslamî, câhilî
    ve müşrik güçler tarafından işgal edilmiş ise, müslümanın bu güç
    ve düzenlere karşı akidesinin gösterdiği doğrultuda gereken
    mücâdeleyi vermesi, kaçınılmaz bir mükellefiyettir.
    İnsanlar tarafından oluşturulan dinlerin hepsinin ortak özelliği;
    Allah’ın vahiyle bildirdiği din olan İslâm’a karşı olmalarıdır.
    “Allah’tan bir yol gösterici olmadan, yalnız kendi keyfine uyandan daha
    sapık kim olabilir?” 129
    Bir insan, ya Allah’a iman eder ve Allah’ın indirdiği hükümlere
    göre hayatını düzenler; ya da “tâğut”a teslim olup, tâğutun
    kurallarına, hevâ ve heveslerine uyar. Bu iki yolun dışında üçüncü
    bir yol yoktur.
    İnsanların hak olsun bâtıl olsun, dünya hayatlarında benimsemiş
    oldukları inanç ve hayat düzenlerini, ideoloji, politika, ahlâk
    ve yaşayış şekil ve üsluplarının ifadesi olarak “din”in, Allah tarafından
    kabul edileninin adı “İslâm”dır. Allah, kendi katında geçerli
    olan dinin İslâm olduğunu bildirmiş, İslâm’dan başka bir din
    arayanın, İslâm’dan başka bir inanç ve hayat düzenini benimseyenin
    bu arayış ve benimseyişinin âhirette ebedî hüsran ile sonuçlanacağını,
    bu dininin Allah tarafından kabul edilmeyeceğini açıklamıştır.
    130 Allah’ın dininden başka bir din, O’nun insanlar için teklif
    etmiş olduğu hayat düzeninden başka bir hayat düzeni, O’nun
    istediğinden başka inanç sistemi ve ideolojileri seçip benimsemek,
    kısacası Allah’ın dini İslâm’dan başka bir din arayışına girmek, fıtrata
    ve Allah’ın kâinata egemen olan kanunlarına ters düşmektir.
    “Göklerde ve yerde ne varsa ister istemez Allah’a teslim olup boyun eğmişken,
    onlar Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Hem, onlar O’na
    129] 28/Kasas, 50
    130] Bk. 3/Âl-i İmrân, 19 ve 85.
    DİN
    - 51 -
    döndürüleceklerdir.” 131
    Allah, dinini kemâle erdirdiğinden; bu dinin eksiksiz olarak ve
    bütünüyle alınıp kabul edilmesi, tüm hükümlerine inanılarak, bütünüyle
    uygulanmaya konulması gerekmektedir.
    “Ey iman edenler! Bütünüyle ve hepiniz İslâm’a girin. Şeytanın adımlarına
    uymayın. Gerçekten şeytan sizin apaçık bir düşmanınızdır. Size
    bunca deliller geldikten sonra kayarsanız, bilin ki Allah, hiç şüphesiz
    mutlak Gâlib ve Hakîm olandır.” 132
    “Yoksa siz, Kitab’ın bir kısmına inanıyorsunuz da bir kısmını inkâr mı
    ediyorsunuz? İçinizden böyle yapanların cezası, dünya hayatında rezil ve
    rüsvay edilip aşağılanmaktan, âhirette de azabın en şiddetlisine uğratılmaktan
    başkası değildir. Allah, yaptıklarınızdan gâfil değildir.” 133
    Kayıtsız şartsız olarak bütün alanlarda Allah’a ve O’nun şeriatına
    tam bir teslimiyetle bağlanmadıkça ve Allah’ın dini dışında
    kalan her türlü düzen, sistem, inanç, bakış açısı, kurum, yaklaşım
    tarzı ve değer ölçüsü kesinlikle ve tam anlamıyla reddedilmedikçe,
    Allah tarafından kabul edilecek nitelikte bir imana sahip olmaya
    imkân yoktur. Ancak böyle bir tavır sergilenebildiği takdirde,
    Allah’a iman edilmiş, tâğut ve tâğutî düzenler inkâr edilmiş, küfrün
    karanlıklarından kurtulup İslâm’ın nuruna, imanın aydınlığına
    çıkılmış olur:
    “Artık hak ile bâtıl iyice ayrılmıştır. Kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman
    ederse kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmış olur. Allah her
    şeyi işitendir, her şeyi bilendir. Allah, iman edenlerin velîsidir. Onları karanlıklardan
    aydınlığa çıkartır. Kâfir olanların velîsi ise tâğuttur, onları
    aydınlıktan karanlıklara sürüklerler. İşte onlar cehennemliklerdir. Onlar
    orada temelli kalacaklardır.” 134
    Yozlaştırılan Din; Halkın Dini ve Hakkın Dini
    “Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine uyun!’ denilse, ‘Hayır, biz atalarımızı
    üzerinde bulduğumuz (yol)a uyarız!’ derler. Peki, ama ataları bir şey düşünmeyen,
    doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı (atalarının yoluna
    uyacaklar)?”135 Aklı olmayan kimsenin dini de yoktur: “Allah’ın
    izni olmadan hiç kimse inanamaz ve (Allah) pisliği (azâbı ve rezilliği),
    131] 3/Âl-i İmrân, 83
    132] 2/Bakara, 208 - 209
    133] 2/Bakara, 85
    134] 2Bakara, 256 , 257
    135] 2/Bakara, 170
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 52 -
    akıllarını kullanmayanlara verir.” 136
    Bizden önce yaşayan atalarımızdan bize intikal eden mirasın
    içinde hem doğruların, hem de yanlışların olabileceğini kabullenmek
    gerekir. Bize intikal eden miras, hem bazı doğruları, hem de
    bazı eksiklik ve yanlışları içermektedir. Bu miras, çeşitli siyasî ve
    itikadî tartışmaların yoğun olduğu bir ortamda doğup yine çeşitli
    siyasî entrikalardan geçmek sûretiyle bize ulaşmıştır. Bu mirasın
    intikalinde çok samimi kimseler olduğu gibi; çok bağnaz kimselerin
    de olduğunu unutmamalıyız. Bize intikal eden mirasın sahiplerinin
    de birer insan olduklarını, yanılabileceklerini kabul etmeliyiz.
    O halde bize intikal eden mirası analiz etmeden, araştırmadan,
    Kur’an ve sahih sünnet terazisinde tartmadan, nakil ve akıl sağlamalarından
    geçirmeden kabul etmemek gerekir.
    İslâm dünyasında insanlara, müslümanlara yön veren kimselerin
    değişmeyen dinin temel esaslarıyla değişen ve değişmesi gereken
    özellikleri ayırt edebilmesi ve kendilerini sürekli yenilemeleri
    gerekir. Dengelerin kısa sürede değiştiği bir dünyada mü’minlerin
    pasif kalmaları, tamamıyla nakilci/taklitçi/şerhçi ve düşünemeyen
    kimseler olmaları, din açısından üzücü bir olaydır. Böylesi
    bir tablonun sorumlusu, bu insanların kendileridir. Çünkü Allah,
    Kur’an’da hayra doğru değişmenin mutlak sûrette gerçekleştirilmesi
    gerektiğini beyan etmektedir: “Bir toplum, kendi durumlarını
    değiştirmedikçe şüphesiz Allah da onların durumunu değiştirmez. Allah
    bir kavme kötülük murad ettimi artık onu geri çevirecek yoktur. Zaten
    onların, O’ndan başka koruyup kollayanları da yoktur.” 137
    Her konuda analizci, araştırıcı olmamız gerekir. Câhiliyye
    Araplarının yaptığı gibi hayra doğru değişmeye, yenilenmeye
    karşı olmak, ataların yolunu körü körüne taklit etmek demektir.
    Câhiliyye Araplarına tebliğ edilen gerçek dine karşı çıkanların tavrı,
    tamamıyla İslâm’a karşı mücâdele olmuştur. Âyet-i kerimelerde
    de sık sık atalar dinine körü körüne bağlılığın kötülüğünden söz
    edilir. Bu bağlılığın ne kadar tehlikeli olduğu vurgulanır. Bu tehlike,
    müslümanlar için de söz konusudur. Kur’an ve sünnete bağlı
    kalmakla birlikte, çağın dilini ve çağın gündemini kendi lehimize
    kullanmak zorundayız. “Hayır, (ne bilgileri var, ne de kitapları.) Sadece:
    ‘Biz, babalarımızı bir din üzere bulduk; biz de onların izinden gidiyoruz’
    dediler (Bütün delilleri bundan ibâret). İşte, böyle senden önce de hangi
    memlekete uyarıcı gönderdiysek, mutlaka oranın varlıklıları: ‘Biz babalarımızı
    bir din üzerinde bulduk; biz de onların izlerine uyarız’ dediler. Ben
    136] 10/Yûnus, 100
    137] 13/Ra’d, 11
    DİN
    - 53 -
    size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz (din)den daha doğrusunu getirmişsem
    (yine mi bana uymazsınız ?)’ deyince, dediler ki: ‘Doğrusu biz
    sizin gönderildiğiniz şeyi inkâr ediyoruz.” 138; “Onlar bir kötülük yaptıkları
    zaman ‘babalarımızı bu yolda bulduk, Allah da bize bunu emretti’ derler.
    De ki: ‘Allah, kötülüğü emretmez. Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi
    söylüyorsunuz?” 139
    Hz. Peygamber (s.a.s.), müşrik Araplara yepyeni bir din sunmamıştı.
    Çağın ihtiyaçlarına cevap verecek bazı yenilikleriyle bu din;
    İbrâhim (a.s.)’in ve ondan önceki peygamberlerin getirdiği Tevhidin/
    hak dinin aynısı idi. Ancak müşrikler İbrâhim (a.s.)’in dininin
    kalıntıları ve kırıntıları üzerine atalarının hurâfe ve bâtıl inanışlarının
    inşâsı ile yeni bir din çıkarmış, onların tâkipçileri de araştırıp
    soruşturmadan aynı şeyi taklit etmişlerdi. Allah’ın dinine isnad
    edilen bu yanlışlıkları ortadan kaldırmak için Allah Teâlâ bir peygamber
    gönderdi. O’ndan sonra artık bir peygamber gelmeyecek,
    ama Hz. Muhammed (s.a.s.)’den bize kalan tertemiz ve dupduru
    iki kaynak var (Kur’an ve Sünnet). Bu iki kaynak, devamlı bulandırılmak
    istendi. İlkine kimse dokunamadı, çünkü onun her şeye
    kaadir bir koruyucusu var. “Kur’an’ı kesinlikle Biz indirdik; elbette onu
    yine Biz koruyacağız.” 140
    Ancak, ikincisi için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Peygamberimiz
    (s.a.s.) bu konuda şöyle buyurur: “Kim Benim adıma
    yalan söylerse (hadis uydurursa) cehennemdeki yerine hazırlansın.”141
    Buna rağmen insanlar bu kaynağı devamlı bulandırmaya çalışmış
    ve O’nun adına zaman zaman hadis uydurulmuştur. İslâm toplumunun
    içinde bulunan münâfıklar, İslâm kisvesi altında müslümanların
    kafasına şüpheler sokmaya çalışmış; bunun yanında hadis
    uydurma cür’et ve cesâretinde bulunamayanlar da kanaatleri
    doğrultusunda hikâye, kıssa ve menkıbeler uydurarak kafalarına
    göre bir İslâm şekillendirmeye çalışmışlardır.
    Hikâyecilerin İslâm tarihinde yaygın bir yeri vardır. Hz. Ali, bu
    kıssacıları câmiden kovmuş, onların bu yolla din kaynağını bulandırmasına
    izin vermemiş, ama ondan sonra yine bu olay devam
    edegelmiştir. Felsefecilerin, Kelâmcıların, tasavvufçuların
    138] 43/Zuhruf, 22-24
    139] 7/A’râf, 28
    140] 15/Hicr, 9
    141] Buhârî, İlim 38, Cenâiz 33, Enbiyâ, 50, Edeb 109; Müslim, Zühd 72; Ebû
    Dâvud, İlim 4; Tirmizî, Fiten 70, İlim 8, 13, Tefsir 1, Menâkıb 19; İbn Mâce,
    Mukaddime 4; Dârimî, Mukaddime 25, 46; Ahmed bin Hanbel, 2/47, 83,
    133, 150, 159, 171.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 54 -
    kaynağa soktukları yanlışlar, halkın hikâye ve hurâfelere düşkünlüğü,
    İslâm’a vahiyden ayrı bir kimlik ortaya çıkardı. Her ne kadar,
    ana kaynakları bulandırmadan, dini eksiltme ve ona ilâvelerde
    bulunma gibi cinâyetleri işlemeden, sahih din anlayışı; her asırda
    az veya çok insan tarafından takip edilse de, genel halkın çoğunluğu
    vahyi yanlış anlamış insanlardı.142 Bu konuda suçun büyüğü,
    halktan daha çok, onlara yanlış dini öğreten, ya da halkın yanlışlarını
    düzeltmeye çalışmayan etkili ve yetkililerde, şeyh, başkan,
    ağabey, hoca ve tebliğcilerdedir.
    “Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘hayır, biz atalarımızı
    üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ derler. Ya ataları bir şey düşünmeyen,
    doğru yolu bulamayan kimseler olsa da mı?” 143 Bizim dinimiz,
    acezelerin, meczupların dini değildir. Geleceği beklerken bu gününü
    unutanlar da bize yabancıdır. Atalarının dinleri, yaptıkları
    ile öğünmekle yetinenler de. Çünkü peygamber oğlu olmak bile
    kurtuluş için yeterli değildir. Dinimiz, geçmişin sanıkları ve tanıkları
    kaybolmuş dâvâlarının kavgasından da ibâret değildir. Din,
    Allah’ın, Peygamberi vâsıtasıyla bize bildirdiği, eksiği ve fazlası olmayan
    Kitapta yazılı olandır; Peygamber’in bize tebliğ ettiğinden
    ibârettir. Hz. Peygamber ve O’nun dostları, bize bu dinin pratiklerini
    göstermişler ve O’nun sahih sünneti tevârüs edilerek bize
    ulaşmıştır.
    Toplumların câhiliyye dönemlerinden kalma gelenekleri dinimizin
    bir parçası değildir. Kuşkusuz onların, tevhide/vahdâniyete
    karşı olmayanlarını koruyabilir ve geliştirebiliriz. Ancak, kendi
    atalarımızdan, ırkımızın ve halkımızın geleneklerinden gelen her
    özellik dinimizin bir parçasını oluşturmayacaktır. Atalarımızın yaşadıkları
    zaman, mekân ve şartlar farklıdır. Geçmiş zamanı tekrar
    etmek mümkün değildir. Biz bu gün Kur’an’ı, burada ve bu şartlarda
    yaşamak, onun için de eskiyi tekrar etmek değil; yeniden,
    Kur’an’da belirtilen sorumluluğumuzu asrın idrâkine söyletmek
    zorundayız.
    Özellikle uzun bir fetret döneminin, esâret, yoksulluk ve
    sapma döneminin ardından, bu gün dini anlama ve yaşama
    mücâdelesinde yığınla İsrâiliyat ve nefsimize kolay gelen, atalarımızın
    örflerinden yola çıkarak Kur’an’ı te’vil etmeye kalkışmak,
    bizi çok farklı mâceralara sürükleyebilir. Bugünkü iletişim akışı
    içinde, medyanın; uzun boyluları cüce, cüceleri uzun boylu gösteren,
    hâinleri kahraman, kahramanları hâin olarak tanıtan konkav
    142] Abdurrahman Çobanoğlu, İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, s. 47-52
    143] 2/Bakara, 170
    DİN
    - 55 -
    ve konveks aynaları arasında gerçeği yakalamak için yoğun çaba
    göstermek zorundayız.
    Eskilerin 32 ya da 54 farzdan ibâret din telakkileri ile bu günü
    açıklamak mümkün değildir. Daha önceki dönemlerin siyasal ve
    sosyal şartları içinde şekillenen din anlayışının, günümüzde dini
    yeniden aslî yapısına döndürme gayreti içindeki insanlar için kesin
    ve mutlak bir örnek teşkil etmesi düşünülemez. Ancak, tarihî
    bilgi ve belgeler, tarihî tecrübeler de hiçbir zaman görmezlikten
    gelinecek olaylar değildir. Gelenekleri aynı ile tekrarlamaya çalışmak
    gibi, geleneklerden kesin olarak koparak, geçmişi, geçmişin
    birikim ve tecrübelerini görmezlikten gelmek de bize bir şey kazandırmaz;
    çok şey kaybettirir.
    Tarih, övgü ya da sövgü kitabı değildir. Sanıkları ve tanıkları
    kaybolmuş bir d3avâda kahramanlar ve hâinler üretmek, bize bir
    şey kazandırmaz. Onlar, bizden önce gelip geçen bir topluluktu,
    onların yaptıkları onlara, bizim yaptıklarımız bizedir. Tarihi, bugünümüzü
    inşâ ederken bir tecrübe alanı olarak ciddiye almamız
    gerekir. Kahramanlar üretmek adına ihânetleri görmezlikten gelmek,
    ihânetlerden söz ederken faziletleri görmezlikten gelmek,
    tarihte kalanlar için hiçbir şeyi değiştirmez; ama bize birçok şeyi
    kaybettirir. Tarihi, bu günlerini ispat için malzeme olarak kullananlar
    ve tarihî gerçekleri çarpıtanlar, hem kendi geleceklerini ve
    hem de toplumun geleceğini karartırlar. Zaman içinde doğruluğunu
    kanıtlamış, insanların ortak faziletini oluşturmuş, berraklaşmış
    değerlere elbette sahip çıkmak, dürüst herkes için ahlâkî bir
    görevdir.
    “İnsanlardan kimi de vardır ki, ‘Allah’a ve âhiret gününe inandık’
    derler; oysa inanmamışlardır. Allah’ı ve mü’minleri aldatmaya çalışırlar.
    Hâlbuki yalnız kendilerini aldatırlar da farkında olmazlar. Onların kalplerinde
    hastalıkr vardır... Onlara ‘yeryüzünde fesat çıkarmayın’ dendiğinde
    ‘biz ancak ıslah ediciyiz’ derler. İyi bilin ki onlar bozgunculardır.”144 Nasıl,
    kimi zaman insanlar katil ruhlarının üstüne cihad elbisesi giyerek
    din adına cinâyetler işleyebiliyorsa, kimi zaman da şeytan aklımızı
    çelip bize birtakım fantezileri din gibi göstererek onları kafamıza
    sokmaya çalışmaktadır.
    “Onlar kalbimiz temizdir” diyerek kendilerini aldatmaktadırlar.
    Hayatlarına, dinlerine göre yön vermek yerine, hayatın içinde
    buldukları şeyleri kendileri için din haline getirmektedirler. İslâm
    adına rasyonalizm, İslâm adına demokrasi, İslâm adına sağcılık,
    144] 2/Bakara, 8-10.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 56 -
    İslâm adına solculuk, İslâm adına Kemalizm, İslâm adına laiklik...
    İslâm’ın neyi kabul edip neyi kabul etmediğini nerede ise Allah’ın
    rızâsı değil; çağın icapları tayin etmekte ve den çağın icaplarına
    göre te’vil edilmek sûretiyle sürekli değişen bir din anlayışı ortaya
    çıkmaktadır.
    Elbette Kur’ân-ı Kerim, kıyâmete kadar bâki kalacağına göre,
    çağın getirdiği yeniliklere karşı İslâm’ın mesajı olacaktır. Müslümanların
    bilgileri ve tecrübeleri geliştikçe Kur’ânî anlayışları da
    gelişecektir. Ancak, burada çağın gereklerinden yola çıkarak
    Kur’an’ı te’vil etmek değil; Kur’an’dan yola çıkarak çağı yorumlayıp
    onu meşrû bir yoruma tâbi tutmak zorundayız. Reddettiğimiz
    şeyin doğrusunu, savunduğumuz şeyin delillerini ortaya koymamız
    gerekir.
    Birinci yolda, yani çağın gereklerini din zannetmede bireyin
    aktif, entelektüel bir katılımı yoktur. Sadece dinini te’vil etmek
    sûretiyle edilgen bir yola girmektedir. Şuurlu bir müslüman ise,
    İslâmî sorumluluk şuuru ile olayı yeniden yorumlamak ve onu tashih
    ederek ona yeni bir biçim vermek durumundadır. Sağcılığın
    dine eklenmesi, ya da Arap ülkelerindeki ve özellikle Libya’daki
    solcu müslümanlık iddiaları, dini te’vil gayreti, dini moda akımlarla
    sentez etme gayretini belgelemektedir.
    Demek ki sentezcilik modası, sadece dini ırkla sentez etmek
    değil; dini şahsî kanaatlerimiz, lider ve örgütlerimizle ve de aynı
    zamanda, birtakım çağdaş felsefî akımlar, moda ideolojilerle, kavramlarla
    sentez etme gayretleri de gözükmektedir. Bütün bunlara
    karşı uyanık olmak zorundayız. Eğer her şeyi bu kadar birbirine
    karıştıracak olursak, sonra bu işin içinden çıkamayan insanlar, bal
    peteğindeki lafza-i celâl yazısının hikmeti üzerinde gereğinden
    fazla kafa yorarak, imtihan olmak için geldikleri dünyanın gerçeklerinden
    koparlar ve sorumluluk duygusunu yitirerek inançlarını
    eyleme dönüştürme irâdesini kaybederler.
    Hacca giden biri teraziye el sürmemeli imiş. Artık o, Allah
    adamı olduğundan, dünya menfaati ile işi olmazmış. Kim uydurmuşsa...
    İyi bir tüccar, nebîlerle birlikte haşrolmayacak mı? Bizim
    dinimiz, bu dünya ile ilgilidir. Bize âhiretin sırlarını açıklar; ama ve
    bu dünyada yaşanmak üzere, bu dünyadaki insanlar için inmiştir.
    Câmide dünya kelâmı konuşulmazmış. “Din, nasihattir (nasihatten
    ibârettir).”145 diyen bir dinin tebliği, anlaşılması için dünya
    kelâmı konuşmadan nasıl nasihatleşeceğiz? Câminin asr-ı
    145] Müslim, İman 55; Ebû Dâvud, Edeb 67
    DİN
    - 57 -
    saâdetteki hayatın hemen her alanıyla ilgili fonksiyonu, dünyayı
    ve dünya kelâmını dışlayarak nasıl icrâ edilecektir? Din ve dünya
    işlerini birbirine karıştırmayacakmışız. Gerçeğini bilmediğimiz
    âhiret işlerine bu dünyayı nasıl karıştırabiliriz ki!? Bizim dinimiz
    konuşmamızı, ticaretimizi, ekonomik ve sosyal ilişkilerimizi, her
    şeyi kapsar. Yaptığımız ve yapmamız gerekirken yapmadığımız,
    söylediğimiz ve söylememiz gerekirken söylemediğimiz her şeyi!
    Kimine göre din sadece vicdan özgürlüğü gibi bir şey. Bunlar
    din ve vicdan özgürlüğünün ayrı ayrı şeyler olduğunu bile bilmeyecek
    kadar zekâ sorunu olan insanlar... Din Allah’la kul arasında
    imiş. Bu din, kimin dini ise, kim uydurdu ise... Her din, kendi bağlılarını
    birbirleri arasında hukuk sahibi kılar. Onlarınkisi şeytanın
    uydurduğu hayal âleminde olan bir din... Elbette kimsenin kalbini
    yarıp bakmadık, ama Allah’ın kitabı Kur’an, müslümanları kardeş
    yapmak sûreti ile birbirleri üzerinde hak sahibi yapmadı mı?
    Dini dünya hayatının dışına itme iddiası, şeytanı bile güldüren
    bir komedi olsa gerekir. Allah, peygamberlerini bizim gibi birer
    beşer olan insanlardan seçip gönderdi. Dinin bütün hükümleri, bu
    dünya içindir, bu dünyada uygulanır. Âhiret, sadece geleceğe ilişkindir;
    cennet ve cehennem, bu dünyadaki amellerimizin sonucu
    olarak varacağımız yerdir. Bu gün yaşanacak gerçek, bu dünya ile
    ilgilidir. Öbür kısmı, haber verilen gerçektir. Dini dünya hayatından
    soyutlamak, dini yok etmekle eş anlamlıdır. Bu bir inkârdır,
    küfürdür!
    Onlar bilmedikleri bir dine iman ettiklerini sanıyorlar. Onu
    kendi gönüllerince süslüyor ve ona şeytanlarının söylediği şekilde
    bir muhtevâ kazandırıyorlar. Eski putperest toplumlarda zenginlerin
    kendi adlarına özel tanrılar, özel putlar edinmeleri gibi... Din,
    onlar için bir nazar muskası gibi bir şeydir. Kalplerinin temiz olduğunu
    sanıyorlar, ama şeytan kalplerine yuva yapmış. 146
    Bu Din Benim Dinim Değil!
    Bugün okullarda öğretilen mecburî din ve aynı şekilde câmilerden
    halka empoze edilmeye çalışılan, yine dinde reform gayreti
    sahiplerinin yaymaya çalıştıkları sahte bir din sözkonusudur.
    Bu sahte dinle bırakın müslüman olmayı, hıristiyan olmak bile
    mümkün değil. Hatta dinsiz bile olunamaz, ancak din düşmanı
    olunabilir. Bugün hıristiyan misyonerliğinden daha korkunç olan
    radyodan, TV’den, kimi bürokratların, sözde aydınların ağzından
    kafasını uzatan şeytanın tebliğ etmeye çalıştığı bu sahte dindir.
    146] Abdurrahman Dilipak, Bu Din Benim Dinim Değil, s. 49-52
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 58 -
    Amaç, devletle uyumlu yeni bir müslüman(!) tip yetiştirmek.
    Yeni Türk müslümanının standartlarını düzen ve kemalist ilkelerle
    tesbit edip TSE damgalı bir din oluşturmak. Bu standartların
    dışındaki dine “irticâ” damgası/yaftası vurarak onu yasaklamak.
    Cumhuriyet çocuğu, demokrat, laik, Atatürk ilkelerini benimsemiş,
    Türk standartlarına uygun, düzenle uyum içinde, etliye sütlüye
    (tabii zâlimlere ve sömürücü tâğutlara) karışmayan müslüman(!)
    vatandaşlar yetiştirmek.
    Laiklik, Batı kökenli bir kelime... Batı şartlarında ortaya çıkmış
    ve o şartlarda mümkün olan bir şey. Kaldı ki, bugün birçok batılı
    ülke laiklik ilkesine bağlı değil. Hele Türkiye’deki laiklik, onlar için
    çok yabancı. Ama müslüman Türk halkı ille de laik olmak zorunda...
    Laikliği batı şartlarında bile mümkün kılmak sorunken, müslüman
    bir toplumda nasıl mümkün olabilir? 23’den beri bunun
    yolu aranıyor. Önce dini yasaklamak istediler, olmadı. Kaleyi içeriden
    fethetme yolunu denediler, tutmadı. Okullara zorunlu din
    dersi koyarken, maksatları, dini yaymak ve güçlendirmek değil;
    halkın elindeki kitabı almak mümkün olmadığına göre, dini
    öğreten kitabı kendileri yazıp öğretmek, dini yeniden yorumlamak
    ve standardize etmek.
    Türkiye ille de laik olacaktı ya, devlet değişmeyeceğine göre,
    din devlete uymalıydı. Batılı anlamda bir laikliği mümkün kılmak
    için imamın papaza, caminin kiliseye, Kur’an’ın da İncil’e benzemesi
    gerekiyordu. Bütün gayret de onun için… Yani, hıristiyan
    gibi (hatta dinsiz gibi) yaşayacak, yine de müslüman gibi ölüp törenle
    müslümanca gömülecektiniz… Âhiret, dinin alanına girdiği
    için, öldükten sonra imama teslim olacaktınız; yaşarken Sezar’lara,
    tanrının tüzel kişilik kazanmış hali olan iktidar irâdesine! Bu,
    aslında laiklik filan değil; doğrudan doğruya din düşmanlığı idi
    aslında.
    Liselerde Din Dersi Eğitimi ve Ders Kitapları
    Resmî anlayışa göre laiklik, kesin doğru olduğu için, laiklik
    müslümanlığa değil; müslümanlık laikliğe uydurulacaktı. Ve işte
    zorunlu din dersleri bu irâdenin eseri idi. Çocukların ve gençlerin
    din adına ne okuduklarını merak ediyor olabilirsiniz. Buyurun bu
    kitaplara bir göz atalım:
    Meselâ, Lise 1’in Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi kitabının konuları
    şöyle:
    -Dinin Tanımı, Genel Olarak Din
    -İlkel Dinler, Çin, Hint Dinleri, Yahûdilik, Hıristiyanlık,
    DİN
    - 59 -
    Müslümanlıktan Önce Türk Dinleri ve Müslümanlık
    -Hz. Peygamber’in Doğuşu ve Çevresi
    -İlâhî Dinlerin Allah İnancı, Ahlâk ve İnsan Anlayışı Açısından
    Ortak Yönleri
    -Din ve Ahlâk
    -Atatürk’ün Ahlâka İlişkin Görüşleri
    -Millî Seciye Kavramı ve Atatürk
    -Millî Ahlâk
    -Atatürk’ün Fikir Cephesi
    -Ahlâk ve Sorumluluk
    -Devlete Karşı Gökevlerimiz, Kanunlara Saygı, Vergi Vermek ve
    Kutsallığı, Askere Gitmek, Seçimlere Katılmak, Atatürk’ün Konuya
    İlişkin Görüşleri
    -Temizlik ve Doğruluk
    -Savurganlığın Zararları.
    Evet, hepsi bu kadar. Hemen her fırsatta Atatürk’ten vecizeler
    ve bu arada Kur’an âyetleri ve hadislere de yer verilmiyor değil.
    Lise 2’nin Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi kitabına bir göz atalım:
    Kapakta, bir ressamın, frak giymiş şeyhülislâm şeklinde
    resmettiği papyon kravatlı 35 yaşında bir Mustafa Kemal resmi var.
    İlginçtir, tüm Din Dersi kitaplarının kapak kompozisyonu Atatürk
    resimleri ile süslü. Atatürkçü din dersi bu. Çünkü Milli Eğitim’in
    gayesi, Atatürkçü bir nesil yetiştirmektir. Türk’ün müslümanı da
    Atatürkçülüğe göre bir din anlayışına sahip olacaktır. Asıl belirleyici,
    alâmet-i fârika olan şey Kemalist olmaktır. Din bu zeminde
    var olabilir. Bu temel ilke ve prensiplerin dışında kalan din,
    “irticâ”dır. Bu Din derslerinde şeriata yer yok, ama irticâya yer var…
    Kitabın ilk sayfasında siz “besmele”yi bekliyorsunuz ama sizi
    Atatürk’ün bir sözü karşılıyor: “Hangi şey ki, mantığa, kamu yararına
    uygundur, biliniz ki o bizim dinimize de en uygundur!” Ve
    derken İstiklâl Marşı. Onu, “Ey Türk Gençliği...” izliyor.
    Bu kitabın konuları ise şöyle:
    Ünite: İslâm Güzel Ahlâktır. 2. Konu: Âmentü; 3. Konu:
    İslâm’da İbâdet; İbâdetin Ruhî ve Bedenî Faydaları. Bunları, Ahlâk,
    Emir ve Yasaklar, Aile Düzeni gibi konular izliyor. Bundan sonraki
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 60 -
    ünite, oldukça önemli ve dinin özü(!) ile ilgili:
    Ünite: Milli Birlik ve Beraberlik. Vatanın Bölünmezliği, Devletin
    Bölünmezliği, Devlet-Millet Bütünleşmesi.
    Ünite: Örf ve Âdetlerimiz. 113 sayfalık kitapta doğrudan dinle
    ilgili sayfalar, ancak 40’ı bulmaktadır. Onlar da çok genel anlamda
    yorumlanmaktadır.
    Ünite: Kötülüklerden Kaçınma ve Kötülükleri Önleme.
    Ünite: Çalışmak ve Üretici Olmak. Bölümün sonunda ise sırasıyla
    Atatürk’ün çalışma ile ilgili güzel sözleri, konu ile ilgili âyetler
    ve hadisler yer almaktadır.
    Ünite: Mutluluk üzerine. İşte bu bölümün ilk cümlesi: “Mutluluk;
    Bir gol atarak takımının gâlibiyetine sebep olan futbolcu,
    imtihanı kazanan öğrenci, sevdiğine kavuşan iki kişi hep aynı şeyi
    söyler: “Çok mutluyum...”
    Mutluluğa nasıl ulaşacağınız şu şekilde anlatılıyor: “Günümüzde
    bir Gandi’yi, bir Albert Scweitzer’i düşünelim: Birisi Hind
    milletine bağımsızlık, diğeri Afrika’nın vahşi kabilelerine şifa götürebilmek
    için ömrünü vermiştir. Atatürk, Türk milletini bağımsız,
    hür, mutlu ve huzurlu kılabilmek için ömrünü feda etmiştir.”
    İşte mutluluk buymuş... Scweitzer’i nereden katıyorlar bu işe onu
    sormak gerek. Batılılar önce hastalık götürdüler, insanları katledip
    ekmeklerini alıp onları yoksul bıraktılar... Bir batılı doktor da
    misyonerlik gayreti ile bölgeye gidiyor ve bizim Din dersi kitabına
    örnek ahlâk sahibi, mutluluk âbidesi olarak takdim ediliyor!
    Bu kitaplar, insanımızı müslümanlaştırmak için değil; onların
    dinlerini ellerinden almak için bir hile aracı olarak gelecekte bir
    dönemin karakterini gösteren belgeler olacaktır.
    Ve kitap, yedinci ünite ile son buluyor. Konu başlığı: Öğretmenlik...
    Meselâ, bu kitaplarda “kâfir” kelimesinden hiç söz edilmiyor.
    Çünkü bu kitaba göre yeryüzünde kâfir yok herhalde. Elbette
    “cihad” ve “şeriat”tan söz edilmeyecek. 32 Farz geleneği
    ile sınırlı, hatta onun da bozulmuşu bir yapı çıkıyor önümüze. Din
    eğitimi, câmilerin durumu ile ilgili, hilâfet, imâmet, cemaat gibi
    kafa karıştıran(!) kelimelere de yer verilmemiş.
    Lise 3’ün Din Kültürü ve Ahlâk Kitabı da bunlardan pek farklı
    değil. Kitabın ilk sözü şu: “Bizim dinimiz akla en uygun tabii
    dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki; son din olmuştur. Bir dinin
    tabii olabilmesi için akla, fenne, ilme ve mantığa uygun düşmesi
    gereklidir. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur.”
    DİN
    - 61 -
    124 sayfalık ders kitabı yine İstiklâl Marşı ve Atatürk’ün Gençliğe
    hitâbesi ile başlıyor. Birinci bölüm İslâm ve Evren, 17 sayfa
    tutuyor. Kitabın bundan sonraki bölümleri genel bilgilere
    ayrılmış. Dine ayrılan bölüm 40, Atatürkçülük ve öteki genel
    konulara ayrılan bölüm 80 sayfa tutuyor. 10 sayfa tutan 3. Ünitede
    yeryüzündeki dinler konu alınıyor. 40 sayfa tutan 4. Ünite ise
    “Türk İslâm Kültür ve Uygarlığı” ile ilgili. Bu bölümde ele alınan
    konular; İslâm’da Din Bilimleri ve Türk Bilginleri, Medreseler, Türk
    Milli Eğitiminin Önemi, Atatürk’ün Sanatseverliği ile ilgili.
    “Türk Milli Eğitiminin Önemi” başlığı altında ele alınan bölümde
    şu görüşlere yer verilmektedir: Modern Türk eğitimi anlam ve
    gayesini Atatürk’ün eğitim anlayışından almaktadır. Ulu Öndere
    göre, bir milleti hür, bağımsız, şanlı ve yüce kılan da, onu esir ve
    sefil olmaya sürükleyen de eğitim faaliyetleridir. Milli eğitimimizin
    ilk önemli özelliği, adından da anlaşıldığı üzere milli olmasıdır,
    eğitim sistemimizin her derece ve türü ile ilgili faaliyetlerinde,
    anayasamızda da ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliği temel
    olarak alınır. Eğitimin ana gayesi, milli karakterimiz ve tarihimize
    uygun düşen bir milli kültür politikası izlemektir. Bu politika da
    iki yönlüdür. İlk olarak tarihimizi, kültürümüzü, yüzyıllar boyunca
    Türk’ün tarihî tecrübesinden bize ulaşan milli değerlerimizi genç
    nesillere aktarmak, öğretmek ve sevdirmek; ikinci olarak, yetişecek
    çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri tahsilin sınırı ne
    olursa olsun, en evvel ve her şeyden evvel Türkiye’nin istiklâline,
    kendi benliğine, milli an’anelerine düşman olan unsurlarla mücadele
    etmek gereğini öğretmek.”
    Bölüm şu cümlelerle son bulmaktadır: “Özetle söylenecek
    olursa, Türk milli eğitim sisteminin önemi şu temel görüşten gelmektedir:
    Türk milletinin bütün fertlerini Atatürk inkılaplarına ve
    anayasamızda yer alan Atatürk milliyetçiliğine bağlı, milletimizin
    millî, ahlâkî, insanî, mânevî ve kültürel değerlerini benimseyen,
    koruyan ve geliştiren, ailesini, vatanını, milletini seven ve daima
    yüceltmeye çalışan, insan haklarına, milli, demokratik, laik ve sosyal
    bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı görev ve
    sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar
    olarak yetiştirmektir.”
    Elbette bu Din dersi de bu temel felsefenin ürünü olacaktır.
    Türk milli eğitiminin temeli ve alâmet-i fârikası “gökten indiği söylenen
    kitaplardan ilham almayacaktır!” Atatürk’ün müslümanlara
    hoş gelir gibi gözüken sözleri ise, icraatta ve pratik hayatta, o
    zamanın şartlarına göre söylenmesi gereken politikacı Atatürk’ün
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 62 -
    sözleri olarak mülâhaza edilerek resmî belgelere geçen ve bizzat
    Atatürk’ün özel hayatında ve düşüncelerinde ifadesini bulan din
    telakkîsi esas alınacaktır.
    Kitabın beşinci ünitesinin bölüm başlığı: “Atatürk ve Dinimiz.”
    Bölüm başlıkları şöyle: Din ve Diğer Müesseselerle İlişkileri, Laiklik,
    Laikliğin Temel Esasları, Atatürkçü Düşüncede Laiklik Kavramı,
    Atatürk ve İslâm Dini, Dini İstismar ve Taassup Konularında
    Atatürk’ün Düşünceleri, Atatürk Diyor ki! Bu bölüm, on sayfada
    özetlenmiş.
    Altıncı ünite, Ahlâkî Ödevlerimizle ilgili. Son ünitede ise
    Adâlet, Ahlâk ve Din kavramları üzerinde duruluyor. Kitabın son
    bölümleri şunlar: Hz. Muhammed’in Adâletle İlgili Güzel Sözleri
    ve Atatürk’ün Adâlet ve Ahlâkla İlgili Sözleri. Altıncı ünite 7, yedinci
    ünite ise 6 sayfadan oluşuyor.
    Ders kitapları boyunca en fazla iktibas edilen görüş Atatürk’ün
    görüşleridir. Bunu âyet ve hadisler izlemektedir. Atatürk’ün görüşleri,
    hem metin aralarında, hem de ayrıca blok olarak geniş ve
    uzun bölümler halinde verilmektedir.
    İlköğretim ve Liselerde (tabii İmam-Hatip Liselerinde de) okutulan
    Din derslerindeki konular: Biraz İnkılâp Tarihi, biraz Yurttaşlık
    Bilgisi ve biraz da dinlerin ortak yönlerinden birkaç örnek;
    yalan söyleme, hırsızlık yapma, israf etme, âmirlerine itaat et. Taassup
    yasak. Meselâ kadınların cemiyete karışmalarına karşı çıkmak
    taassuptur. Atatürk taassubu reddeder, Kur’an da, peygamber
    de reddeder. Kur’an, “âmirlerinize itaat ediniz” der...
    Meselâ, kitaplarda fâiz, cihad, başörtüsü, şarap gibi şeyler yok.
    Bir öğrenci, “mâdem namaz farz, namaz kılmak istiyorum” dese,
    disipline verilir: “Ne demek istiyorsun sen?! Din, kalp temizliğidir.
    İlim ibâdetten önemlidir. Nöbet ibâdetten önemlidir!...”
    Hakikatin kaynağı ve ölçüsü, Atatürk’ün sözleri olduğu için,
    zorunlu din derslerinin kaynağı da bulunmuş. Atatürk diyor ki:
    “Her fert, dinini, dininin buyruklarına uymayı, imanını öğrenmek
    için bir yere muhtaçtır. Orası da okuldur.” Madem öyle, haydi
    dinin pratikleri için okullarda açsanıza mescidleri... İşleri geldiği
    yerde, işlerine geldiği kadar, işlerine geldiği zaman... İsterlerse kitaplarının
    bu sayfasını okurlar, isterlerse başka bir sayfasını. Herkese
    göre hazır sözleri vardır. Ne diyordu Celal Bayar: “Atatürk’ü
    sevmek ibâdettir.” Bu adamların gözünde Atatürkçülük bir dindir.
    Sevgileri bir tapınmanın tezâhürüdür. Bu kişilerin kafasına
    göre Türkiye’de Kemalist teokrasi vardır. 1948’de basılan Türk Dil
    DİN
    - 63 -
    Kurumu’nun Türkçe Sözlüğündeki din maddesi de öyle değil mi
    idi: “Kemalizm: Türklerin dini.” Haydi, öyle ise laiklik adına Atatürkçülüğü
    devletten ayırsanız ya! Türbeleri ziyaret gericilikti. En
    büyük anıt mezarı onun için yapıp mezar ziyaretini devlet töreni
    haline getirdiler.
    Atatürk’ün din hakkındaki görüşleri ve dine konu olan olaylarla
    ilgili düşünceleri Din dersi kitaplarında çok geniş yer kaplamaktadır.
    Atatürk iyi bir müslüman mı, yoksa TSE damgalı bir dinin,
    Allah ve peygamberden önce ya da sonra gelen bir diğer şartı
    mı?... Burada öyle anlaşılıyor ki, asıl belirleyici olan Atatürk’tür.
    Çünkü Kur’ân-ı Kerim ya da peygamberin sözlerinden Atatürk
    ilke ve inkılâpları ile çelişenlerin bu kitaplarda yeri yoktur ve olamaz
    da. 147
    Kemalizm; Resmî Din mi? Atatürk’e Tanrı veya
    Peygamber Diyenler
    Cumhuriyetin ilk yıllarında, devletin dine bakış tarzını öğrenebilmek
    için, önce, okullarda çocuklarımıza okutulan tarih kitaplarına,
    sosyoloji kitaplarına bakmak lâzım. İstanbul’da 1931 yılında,
    Devlet Matbaası’nda bastırılan Orta Zamanlar Tarihi’nde İslâmiyet
    ve Hz. Peygamber (s.a.s.) aleyhinde yazılanlar, en koyu münkirleri
    bile utandıracak seviyesizliktedir. Cumhuriyetin ilk yıllarında,
    devletin resmî ideolojisinde İslâmiyet’in yeri yoktur. Çünkü “İslâm
    birtakım zevâta göre eskimiştir!”, “Hz. Muhammed (s.a.s.) nihayet
    bir çöl bedevîsidir”, “İslâmiyet’in yerine yeni bir din koymak
    lâzımdır ki, o da Kemalizmdir.” Nitekim Edirne milletvekili Şeref
    Aykut’a göre Kemalizm dininin altı esası, altı oktan ibaretti: Yani
    “Kemalizm dini, cumhuriyetçilik, milliyetçilik, inkılâpçılık, devletçilik,
    laiklik ve halkçılık prensiplerine dayanmalıydı.” Kemalizmin,
    yeni bir din olarak yayılmasında Şeref Aykut yalnız değildi. İyi ama
    bu dinin peygamberi kim olmalıydı? Bu sorunun cevabını Behçet
    Kemal Çağlar verdi: Mustafa Kemal Atatürk! Behçet Kemal, Süleyman
    Çelebi’nin meşhur Mevlid’ini Atatürk’e uydurmakta ve çıktığı
    Anadolu il ve ilçelerinde, başına topladığı kalabalıklara Atatürk
    Mevlidi’ni okutmakta hiçbir sakınca görmedi:
    (...)
    Ger dilersiz bulasız oddan necât
    Mustafâ-yı bâ Kemâl’e essalât.
    Ol Zübeyde, Mustafâ’nın ânesi
    147] A. Dilipak, a.g.e. s. 52-62
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 64 -
    Ol sedeften doğdu ol dürdânesi!
    Gün gelip oldu Rızâ’dan hâmile
    Vakt erişti hafta ve eyyâm ile.
    Geçti böyle, nice ay nice sene
    Vakt erişti bin sekiz yüz seksene.
    Merhaba ey baş halâskâr merhaba
    Merhaba ey ulu serdâr merhaba!
    Edip Ayel, Atatürk’e: “Sen bizim yeni peygamberimizsin!” diye
    seslenmekte geciktiği için dövünmeye başladı. Behçet Kemal’i geride
    bırakacak bir atılım içinde olması gerekirdi. Bunu gerçekleştirebilmek
    için, Atatürk’e yeni dinî sıfatlarla secde etmesi lâzımdı.
    Edip Ayel, aruzun tumturaklı kalıplarıyla Türk edebiyatının en
    muhteşem dalkavukluk örneğini ortaya koydu:
    Cennetse bu yurt, sen onu buldundu harâbe
    Bir gün olacaktır anıtın Türklüğe Kâbe.
    Zindan kesilen ruhlara bir nur gibi doldun
    Türk ırkının, en son, ulu peygamberi oldun.
    Tutsak seni lâyık, yüce Tanrı’yla müsâvi
    Toprak olamaz kalp doğabilmişse semâvî
    Ölmez bize cennetlerin ufkundan inen ses
    İnsanlar ölür, Türklüğe Allah olan ölmez!
    Edip Ayel’in bu kükremesinden sonra bir tereddüt belirdi: Atatürk,
    yeni Kemalizm dininin Allah’ı mı olmalıydı; peygamberi mi?
    Cumhuriyet devri şairlerinin bir büyük bölümü, Atatürk’e kıyamadılar.
    Onun üstünde de, altında da hiçbir gücün, hiçbir varlığın
    bulunmasına tahammül edemediler. Bu bakımdan, Atatürk’e hem
    Allah, hem de peygamber diye seslenerek kendilerinden geçtiler.
    Behçet Kemal, Edip Ayel’den geri kalmak istemedi:
    Kaç yıldır Türkçe’ydi Tanrı’nın dili
    İnsana ne ilâh, ne de sevgili
    Ne de ana-baba aratıyordu
    Her an yaratıyor, yaratıyordu.
    Artık işaret verilmiş, yarış başlamıştı. İpi herkesten önce
    DİN
    - 65 -
    göğüslemeye çalışan atletler gibi, o devrin edipleri de “Allah”,
    “tanrı”, “ilâh”, “Kâbe”, “put” gibi kelimelerle Atatürk’e daha
    önce ulaşabilmenin cezbesine kapılmışlardı. Yüzlerce örnekten
    işte birkaçı: Halil Bedii Yönetken çığlıklar koparıyordu:
    Tanrı gibi görünüyor her yerde
    Topraklarda, denizlerde, göklerde
    Gönül tapar, kendisinden geçer de
    Hangi yana göz bakarsa: Atatürk.
    Kemalettin Kamu, kendisine milletvekilliği getiren şiirini kalabalıklara
    okumaya başladı: Çankaya;
    Burada erdi Mûsâ
    Burada uçtu İsa
    Bülbül burada varsa
    Hürriyet için öter.
    Ne örümcek, ne yosun
    Ne mûcize, ne füsun...
    Kâbe Arab’ın olsun
    Çankaya bize yeter.
    Sonra Faruk Nafiz Çamlıbel, sazını eline aldı:
    On milyon bel, iki kat olmuşken eğilmeden
    O’nda on beş milyonun boyu birden uzaldı.
    Tanrı, peygamber diye nedir, kimdir bilmeden
    Taptığımız ne varsa, hepsi ondan şekil aldı.
    1938 yılında, Faruk Nafiz, tanrısız kalmamak için, Atatürk’ü
    yüreğine bir put gibi oturttu:
    Yürüyor, kalbimizin durduğu bir yolda değil
    Kanlı bir gözyaşı nehrinde muazzam tabutun
    Ey ilâhın yüce dâvetlisi, göklerden eğil
    Göreceksin duruyor kalbimizin üstünde putun!
    Türk edebiyatında, tarihin hiçbir devresinde görülmeyen
    dalkavukluk ve putperestlik örnekleri, patlayan bir lağımın
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 66 -
    dehşet saçan kokusu ve manzarasıyla etrafa yayılmaya başlamıştı:
    Akbaba’cı Yusuf Ziya Ortaç da sesini yükseltti:
    Topladı avucunda yıldırımı, şimşeği
    Yoktan var ediyordu tanrı gibi her şeyi.
    Nurettin Artam, dinin bütün nurlarından koparak kula kul
    oldu:
    Koca bir güneşin akşam olmadan
    Dağların ardında sönüşü gibi
    Millete can veren, vatan yaratan
    Tanrının göklere dönüşü gibi.
    Her zaman ırkıma büyük Baş Atam
    Tanrılaş gönlümde, tanrılaş Atam!
    Ömer Bedrettin Uşaklı da, Atatürk tapıcılığından kurtulamadı:
    Bir güneş gibi yalnız
    Sensin ülkü tanrımız
    Ey Türlüğün bütünü.
    Vasfi Mahir Kocatürk de, kocaman yakıştırmalarla Kemalizm
    dininin müridleri arasında zikre başladı:
    Peygamber, tanrısına duymadı bu hasreti
    Vermedi bu kudreti tanrı, peygamberine.
    İlhami Bekir, alnımızın akına, katran karası elleriyle küfrün yobazlığını
    bulaştırmaya çalıştı:
    İlk adam, mavi gözlerle baktı toprağa
    Toprağın haritasını çizdi bayrağa
    Allah değil, o yazdı alın yazımızı.
    Bu ruhsuz, bu köksüz, bu tatsız örnekleri uzatmak istemiyorum.
    Yalnız, Cumhuriyetin o kuruluş yıllarında, zilli-düdüklü dalkavuklar
    zümresinden, üç önemli ismin ayrıldığını belirtmek istiyorum:
    Yahya Kemal, Necip Fazıl ve Nazım Hikmet! Nazım Hikmet,
    daha önce Marks’a ve Lenin’e kul köle olduğu için Atatürk’e secde
    etmedi. Hatta ona “Burjuva Mustafa Kemal” diye homurdanan şiirler
    yazdı. Yahya Kemal’le Necip Fazıl, İslâm’ın âmentüsüne bağlı
    kaldılar. Kemalizm dininin yeni öncüleri ise, imanın altı şartı olan
    DİN
    - 67 -
    İslâm âmentüsü karşısına, Kemalizm’in yeni âmentüsünü çıkardılar.
    Bazı devlet kuruluşlarında bastırıp dağıttıkları bu devrimci(!)
    âmentüyü şöyle yazarak ilân ettiler:
    “Kahramanlık örneği olan ve vatanın istikbâlini yoktan var
    eden Mustafa Kemal’e, onun cengâver ordusuna, yüce kanunlarına,
    mücâhit analarına ve Türkiye için âhiret günü olmayacağına
    iman ederim.”
    Halk, “halkçı” Kemalistlerin bu dehşetli dalkavukluklarından
    nefret ediyordu. Din ve dünya işlerini birbirinden ayırmaya çalışan
    Atatürk ise, kendisine takılan bu dinî sıfatlar karşısında şaşırıp
    kalıyordu. 148
    Yazmazlar yazar, soytarılar şair olmuştu; kaside okuyup meddahlık
    yapanlara ulûfeler dağıtılıyordu ya, bu kemiklerden nasiplenmek
    isteyen itler ha bire hırlıyordu. Şair geçinen başka birileri
    şöyle yalakalık yapıyordu: “Türk’e bir hayır gelmez, Arap felsefesinden,
    / Gazi bize bir din ver, Türk’ün öz nefesinden.”; “İşte diz
    üstü geldim, gözlerim dolu dolu. / Rabb kulu olsun eller, bizler
    Gazi’nin kulu. / Cemâlini vaad etsin Tanrı başka kullara, / İşte karşımızdadır
    şimdiden o manzara.”
    Türkiye’de ise, halkın farklı milliyetçilik (daha doğrusu ulusalcılık)
    anlayışları sözkonusu olmasına rağmen, devlet tek bir milliyetçiliği
    esas alır: Atatürk milliyetçiliği, yani Kemalizm. Hıristiyanların
    inanç esasları, müslümanların âmentüsü olur da Kemalistlerin
    özel âmentüsü olmaz mı? Bu âmentülerden bir-iki örnek verelim:
    Türkün Âmentüsü: “Türküm: Dinimi tanırım. Mezhebim: Cumhuriyet
    / Kitabım: Kanundur. Buna vicdanla, inandım. / Kâbemiz:
    Ankara. Peygamberimiz: Gazi Kemal, / Kalben ona biat ederek
    bin canla, inandım…”149 1928 Ağustos’unda basılan Türkün Yeni
    Âmentüsü de şöyle başlar: “Kahramanlığın örneği olan ve vatanın
    istiklâlini yoktan var eden Mustafa Kemal’e, onun cengâver ordusuna,
    yüce kanunlarına ve Türkiye için âhiret günü olmadığına
    iman ederim…” 150 Bir başka âmentü de şöyledir: Kemalizmin Andı
    ve Âmentüsü: “Kemalizm, Müslümanlık dininin özü ve ışığıdır. Kemalizmin
    prensipleri, Kur’an’ı Türkçeleştirdiği, tasfiye ettiği, İslâm
    dininin esaslarını öz dilimizle açıkladığı için kutsaldır. Din, kanun,
    parti her şey vatan içindir.” 151
    148] Yavuz Bülent Bakiler, İslâmiyat cilt 3, sayı 3, Temmuz-Eylül 2000
    149] Raif Necdet, Türkün Âmentüsü, Sebil, no 22, 28 Nisan 1978, s. 11.
    150] bk. Kemalist İnkılâbın Anatomisi, Sebil 9 Ocak 1976, s. 4-5.
    151] Osman Nuri Çerman, Dinimizde Reform: Kemalizm dergisi, Aralık 1957, sayı
    1, s. 1-3 vd.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 68 -
    Bu örnekler kadar putperestlik kokmasa da, müslümanlar açısından
    daha az zararlı olmadığı kesin olan Harun Yahya’nın kitaplarına
    yansıyan Atatürk sevgisi de unutulmamalıdır. Nice müslüman
    halkın severek okuduğu Harun Yahya, Atatürk’ü göklere
    çıkaran on civarında kitabıyla, öyle anlaşılıyor ki, takıyye yapmıyor,
    basbayağı Atatürkçülük’teki samiyetini dosta-düşmana haykırıyor.
    İşte kitaplarından bazıları: “Samimi Bir Dindar Atatürk”152
    Atatürk’ün ne kadar takvâlı bir müslüman olduğu, gündüzleri
    sâim, geceleri kaim; yani devamlı oruçlu, geceleri nâfile ibâdetle
    geçiren samimi bir dindar olduğu, içki gibi haramlardan nasıl
    kaçındığı, kurduğu devletin ne kadar dinî bir devlet olduğu…
    anlatılıyor olmalı kitapta. Öyle ya, samimi bir dindar böyle biri
    olmalı. Böyle bir Atatürk’ü elbette her müslüman sevmek zorundadır,
    değil mi? Diğer bir kitabı: “Atatürk’ü İyi Anlamak153 Zâten
    ne kadar aksayan durumumuz varsa o da Atatürk’ü iyi anla(ya)
    madığımız için başımıza geliyor demek ki, iyi anlayalım da dünyada
    ve âhirette kurtulalım; sağ olasın Harun Yahya. Bir başka
    kitabı: “Gerçek Atatürkçülük” 154 Tabii ki yetmez; müslüman halk
    Atatürk’ün vatan ve millet sevgisini de çok iyi anlamalıdır. Harun
    Yahya bu boşluğu da doldurur: “Atatürk’ün Vatan ve Millet
    Sevgisi, Ne Mutlu Türküm Diyene!” 155 Bu konuda başka kitaplar
    da yazılmalı, Müslümanlardan hâlâ Atatürk’ü sevmeyenler varsa,
    sevdirmeli diye düşünüyor olmalı ki yazar, devam eder kitaplarına:
    “Atatürk ve Gençlik” 156 Atatürk’ün askerî dehâsı yazılmazsa
    olur mu ya: “Asker Atatürk” 157 Atatürk’ü iyi anlayan, onun ne
    kadar samimi dindar olduğunu kavrayan insan, tabii ki, onun kurduğu
    düzene/devlete de bağlı olmalı. Onu da unutmamış yazar,
    müslümanları Atatürk’ün kurduğu devlete bağlılığa dâvet eder;
    ve döktürür hikmetleri(!): “Devlete Bağlılığın Önemi” Vural Y., İst.
    2000. Kitabın ismi her şeyi anlatmaya yetmiyor mu? Bu kitaplarla
    da hızını alamayan Harun Yahya, koca bir ansiklopedi yazmaya da
    ihtiyaç duymuş: “Atatürk Ansiklopedisi”.158 Anlaşılıyor ki, bu tür
    kitapların devamı da gelecek.
    1980 sonrası Ahmet Gürtaş’la başlayan Atatürk’ü samimi
    dindar gösterip müslümanlara sevdirme gayreti, Yaşar Nuri gibi
    152] Kültür Y., İst. 2002.
    153] Kültür Y., 2002
    154] Kültür Y., İst. 2001.
    155] Araştırma Y., 2002.
    156] Araştırma Y., 2002.
    157] Kültür Y., İst. 2002.
    158] 2 cilt, Araştırma Y.
    DİN
    - 69 -
    bir-iki modernist akademisyenle sınırlı kalıyordu. Atatürk ve Din
    Eğitimi159 adlı kitabı, A.Gürtaş’a Diyanet İşleri Başkanlığında üst seviyede
    bir koltuk kazandırıyordu, ama ona ve onun gibilere neler
    kaybettirdiğini görmek için herhalde âhireti beklemek gerekiyor.
    İslâm tevhid dinidir. Tevhid, “Lâ ilâhe illâllah” ifâdesiyle özetlenir.
    Allah’tan başka ilâh, yani mutlak otorite, egemenlik kaynağı,
    ibâdete lâyık zât yoktur; En çok sevilen, korkulan, umut edilen
    O’dur. Tevhide rağmen, hiçbir şahsın ve kurumun değeri yoktur.
    Dostluk ve düşmanlıkta ölçü, Allah ve Rasûlüdür; İslâm’dır. Allah
    sevgisine eş bir sevginin endâd/şirk olduğunu bilir müslüma.160
    Bırakın herhangi bir âlim veya halifeyi, bir peygamberi bile aşırı
    övüp aşırı sevmek, onu putlaştırmaya götürür ve İslâm bunu
    kesinlikle yasaklar. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Hıristiyanların
    Meryem oğlu İsa’yı övdükleri gibi beni övmeyin. Yalnız, ‘Allah’ın kulu ve
    rasûlüdür’ deyin.” 161
    “Beşerin böyle dalâletleri var / Putunu kendi yapar, kendi tapar!”
    “Gerçekten bu, bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben
    de sizin Rabbinizim. Öyle ise (sadece) Bana kulluk/ibâdet edin.” 162;
    “Mü’minler ancak kardeştir. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve
    Allah’tan korkun ki, merhamete erişesiniz.”163; “Hep birlikte Allah’ın ipine
    (İslâm’a, Kur’an’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın…” 164; Anıiniz“O
    (Allah), gerek bundan önce (ki kitaplarda), gerekse bunda (Kur’an’da)
    size ‘müslümanlar’ adını verdi…” 165; “Allah yanında hak din (sadece)
    İslâm’dır…” 166
    Yönlendirilen Din; Devlet Dini ve Diyânet
    “Din” kelimesinden türeyen “diyânet” kelime olarak; “din, dine
    ait, dinî emirlere riâyet etmek, gereğini yerine getirmek ve dindarlık”
    mânâsına gelir. Fıkıh eserlerinde bu kelime, “muâmelât”a
    karşılık ibâdetleri belirtmek için kullanılır. Günümüzde ve yaşadığımız
    coğrafyada terim olarak, başta anayasa olmak üzere laik
    yasalarla yetkisi çizilen ve Başbakanlığa (ilgili devlet bakanlığına)
    bağlı olarak çalışan, resmî devlet kurumu olan “Diyanet İşleri
    159] DİB Y., Ank. 1982
    160] 2/Bakara, 165
    161] Buhârî, Enbiyâ 48
    162] 21/Enbiyâ, 92
    163] 49/Hucurât, 10
    164] 3/Âl-i İmrân, 103
    165] 22/Hacc, 78
    166] 3/Âl-i İmrân, 19
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 70 -
    Başkanlığı” teşkilâtı için kullanılmaktadır. Biz de bu anlamda kullanacağız.
    İslâm’a göre insan, yeryüzünün halîfesidir. Allah, insanı yeryüzünde
    meşrû icrâatta bulunması için, yani Allah’a kulluk için yaratmıştır.
    Bu anlamda halifelik; sadece namaz kılma, oruç tutma,
    zekât verme, hacca gitme gibi ibâdetleri yerine getirmekle sınırlı
    olmayıp, her hususta Allah’ın rızâsına uygun hareket edilmesini
    zorunlu kılar. Yani, Kur’an’ın hayat ve hüküm kitabı kabul edilerek
    tatbik edilmesi gerekir.
    Kur’an’da bu gerçek, apaçık belirtildiği halde, müslümanların
    yaşadığı ülkelerdeki rejimler, “din”i kendi kontrolleri altına almak,
    dinin emir ve yasaklarından kendilerini soyutlamak; devletin
    dinsiz olmadığını göstermek için “Diyânet” teşkilât kurdular. Bu
    kurum vâsıtasıyla halka belli konularda serbestlik verilirken, “hak
    din”in temel/asıl konularından haberdar edilmemesine özen gösterdiler.
    Yetkililer, Diyânet teşkilatını başbakanlığa bağlayınca ve kendilerine
    uygun gördükleri bir başkanı da o makama atayınca, dinle
    ve dolayısıyla hayatla ilgili bütün ipleri ellerine almış oldular.
    İşi daha da sağlama almak için imamların, müezzinlerin, vâiz ve
    müftülerin maaşını laik devletin bütçesinden ödemeye başladılar.
    Böyle yapmakla, kendilerinden maaş alanların kendilerine hesap
    sorma yolunu da kapatmaya çalıştılar. Bu durumda din, artık ortada
    oyuncak haline gelmiş oluyordu.
    Kim başa gelirse gelsin, ister solcu, ister sağcı, ister sözde
    dindar, ister laik dinsiz; din bu yetkililerin menfaatlerine hizmet
    eden güçlü bir araç olarak kullanılmaya başlandı. Kim iktidarda
    ise din, yani diyânet, o şahsın istekleri doğrultusunda hareket etmek
    zorundadır. Bu durum, müslümanların yaşadığı işgal edilmiş
    bütün İslâm topraklarında, her ülkede devletin kontrolünde olan
    bir Diyânet teşkilâtı vardır. Diyânet kurumu, devletin dini kendi
    emelleri için kullanmasına destek veren bir kuruluştur. Diyânet
    için dinin tümüne riâyet edip etmemek mesele değildir. Çünkü
    devlet ne derse diyânet yetkilileri, kendilerini emir kulu kabul
    ederek öyle hareket etmek zorunda hissederler. Allah’ın hükmü
    ise açıktır: “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı
    ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında ancak rezilliktir.
    Kıyâmet gününde ise (onlar) azâbın en şiddetlisine itilirler. Allah,
    yapmakta olduklarınızdan asla gâfil değildir.” 167
    167] 2/Bakara, 85
    DİN
    - 71 -
    Diyânet teşkilâtı, Türkiye’de 3 Mart 1924 tarihinde Atatürk’ün
    isteğiyle meclisin kabul ettiği 429 sayılı kanunla kuruldu. Bu tarihten
    itibaren tekke ve zâviyeler kapatıldı. Câmilerin bazısına kilit
    vuruldu. Bütün bu yerler çok değişik maksatlar için kullanıldı. Bir
    kısmı depo, ambar, işyeri olarak kullanılmaya başlandı. Bazı câmi,
    medrese ve vakfiyeler de Cumhuriyetin ilk yıllarında torpilli bazı
    azınlıklara satıldı. 15 Kasım 1935 tarihinde çıkarılan bir kanunla
    eskiden câmi olarak kullanılan kiliseler, tekrar kiliseye çevrildi. Bunun
    yanında, 3 Şubat 1932’de “ezan”ın Türkçeleştirilmesi kanunlaştırılarak
    Arapça aslıyla okunması yasaklandı.
    Diyanetin kuruluş amacı, tamamıyla devletin hizmetinde
    olan, devletin istediği şekilde bir din oluşturma için kurulmuş bir
    teşkilât olmasıdır. Devlet, kendi içerisinde kendi aleyhine oluşacak
    bir güç olgusuna şiddetle karşı olduğundan, din ile devletin birbirinden
    tamamen ayrı olduğu söylenmeye başlandı. Aynı zamanda
    dine ve vicdana saygılı olduklarını söylemeyi de ihmal etmediler.
    Yetkili ve etkili güçler, halkın tepkisini çekmemek için dinsiz olmadıklarını
    söylediler. Bunun için de dini kontrol altına alan bir
    teşkilât kurmaları gerekiyordu.
    Resmî ideolojinin kontrolünde ve onun prensiplerine göre çalışan
    her kurum, bağlı olduğu devletin değerlerine hizmet etmek
    zorundadır. Bu anlamda müslümanların Diyanet’ten bir beklentileri
    olamaz. Çünkü böylesi bir kuruluştan beklenti içinde olmak
    abesle uğraşmak olur. Aksine, bu kurum hem İslâm’ın anlaşılmasına,
    hem de müslümanların ciddi çalışmalarına engel teşkil etmektedir.
    Bu kurumun kitleler üzerindeki tesiri düşünülürse bu
    sözümüz daha iyi anlaşılır. Câhil insanlar Diyanet’i, Dini muhâfaza
    eden kurum olarak gördüklerinden farklı kurum ve kuruluşlara
    şüpheyle bakmaktadırlar. Diyanet, bütün câmileri kendi kontrolünde
    tuttuğundan, dolayısıyla bu yerlere devletin hâkim olmasından
    ötürü, zaman zaman resmiyete uygun yapılmayan bazı
    icraatlar, hutbe ve vaaz veren yetkililer hakkında hemen soruşturma
    açılıp cezalandırılmaktadır. Hutbelerin kalitesi; çiçeklerden,
    böceklerden, veremden, ormandan bahsetmekle ölçülmekte. Hatta
    bazen verginin faydalarından, kalkınmak için verginin kutsallığından
    bahsedilmektedir. Çünkü Diyanette, her şeyin Allah için
    yapılmasından önce, her şeyin devlet için yapılması önceliklidir.
    Tabii bu kurumun içinde yine de insaflı ve samimi insanların, dinini
    devlete/maaşa/az bir bedele satmayan müslümanların bulunduğu
    da bir gerçek. Fakat kargaların sesleri/gürültüleri bülbülleri
    bastırmaktadır.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 72 -
    Diyanet teşkilâtında çalışanların büyük çoğunluğu Diyanet’in
    esaslarına uygun bir kafa yapısına sahip olduklarından, kendilerine
    dikte ettirilen devlet dinini anlatmaktan (bazı istisnâlar hâriç)
    herhangi bir rahatsızlık duymamaktalar. Ancak, zaman zaman
    hasbel-kader oralarda şu veya bu sebeple görev almış tevhid eri
    müslümanlar bulunabilmektedir. Bunlar da kendilerine dayatılmak
    istenen İslâm dışı hutbe ve vaazları okumadıkları ve İslâm’ın
    sosyal ve siyasal yönünü esas alan hutbeler irad ettikleri için soruşturma
    geçirmekte, bazen de görevlerinden uzaklaştırılmaktadır.
    Diyanet kurumu, öylesine devletçidir ki, iktidarda, hükümette
    kim olursa olsun fark etmez; memur olmanın gereğini yapar,
    âmirlerinin emirlerini harfiyyen yerine getirir, Allah’ın kulu olduğunu
    unutarak emir kulu olur. Onlarca benzeri bulunan bir örnek
    verelim. Aşağıya alıntılayacağımız örnek metinde görüldüğü gibi,
    müslümanlara her durumda devletin yanında yer almayı tavsiye
    etmektedirler. Bu tavsiyeye uymayanlar Diyanet’e göre müslüman
    bile sayılmazlar. Çünkü onlar, hâin olarak târif edilmekte. Diyânet
    Vakfı’nca yayınlanan İslâm’a ters nice unsurlar içeren bir kitabı beraberce
    okuyalım. Bu kitap, câmi görevlilerince cemaatlere ısrarla
    tavsiye edildiğinden olsa gerek, tam 25 baskı yapmış bir kitaptır:
    “1- Milletimize ve Yurdumuza Karşı Vazifelerimiz: İnsan, toplu
    yaşama istidadında yaratılmıştır. İnsanın bu haline “medenî ve
    ictimaî vasfı” denir. Dünyadaki her topluluk, belirli sınırlar içinde
    siyasî bir cemiyet kurmuştur. Bunun adına “devlet”, devletin hâiz
    olduğu kudreti temsil eden kuvvete “hükümet”, yurt içinde yaşayan
    devlet ve hükümeti kuran insanların hepsine “millet” denir.
    Bizim devletimizin adına Türk Devleti; hükümetimize: Türkiye
    Cumhuriyeti Hükümeti; milletimize de Türk milleti denir.
    Müslüman Türk milleti, beşer tarihinin en eski, en ünlü, şerefli
    ve yüce bir milletidir. Türk tarihi ise insanlığın yüzünü ağartan,
    başka milletlere az nasip olan, idârede, askerlikte, medeniyette
    ve insanlık faziletlerinde yüce kahramanlıklarla doludur. Bu emsalsiz
    kahramanlıkların kaynağı, gıdası; imandır. Geçmişte böyle
    olduğu gibi bugün de mümtaz mevkimizi imanımıza borçluyuz.
    Yurt sevgisi de imandan gelir, imansızın kalbinde yurt sevgisi yer
    tutmaz. Her devletin bekası, o devleti meydana getiren milletle
    hükümeti arasındaki karşılıklı vazifelerin hakkıyla, yoluyla yapılmasına
    bağlıdır.
    2- Milletin Hükümete Karşı Vazifeleri: Her insan için memleket
    ve milletini sevmek, onun saâdetine ve yükselmesine çalışmak,
    hükümetin kanunlarına, emirlerine boyun eğmek bir vazifedir.
    DİN
    - 73 -
    Bizim Kitabımız Kur’ân-ı Kerim böyle emreder. Yurdun içten ve
    dıştan korunması, millet işlerinin lâyıkıyla başarılması için herkes,
    malıyla, canıyla hükümete yardım etmek zorundadır. Malla yapılan
    yardıma, vergi; canla yapılan yardıma da askerlik denir.
    Memleketimizi düşman saldırılarından korumak, memleket
    içinde halkın rahat ve sükûnunu sağlamak için hükümetin kurduğu
    orduda hizmete koşmak, asker olmak, her vatandaşa düşen
    vazifedir. Bu vazife de dinin emridir. Askerlik, düşmanlara karşı
    yurdumuzu, ırz, namus ve şerefimizi koruma hizmetidir. Bu şerefli
    hizmeti ifa eden ordu, icabında canını fedâya hazır olan silahlı bir
    kuvvettir. Askerlik vazifesi, yurdumuza ve hükümetimize yaptığımız
    vazifelerin en şereflisidir. Çünkü askerlik, kan ve can vergisidir.
    Bizim dinimizde askerlik mertebesi çok yücedir. Asker savaşta
    ölürse şehitlik; kalırsa, gâzilik mertebesine erer. Şehitlik mertebesi,
    âhirette peygamberlik mertebesinden sonra gelir. Fahr-i
    âlem efendimiz; “karada şehit olanların kul borcundan başka günahları
    affolunur. Denizde şehit olanların ise bütün günahlarıyla
    kul borçları da affolunur” buyurmuşlardır. Türlü bahaneler icad
    ederek askere gitmemek veya gittikten sonra kaçmak, hâinliktir,
    alçaklıktır, büyük günahtır.” 168
    Allah’ın dinine ayarlı olmayan bir kurumda çalışmak sûretiyle
    O’nun dininin esaslarını gerçek mânâda anlatmak mümkün değildir.
    Bu metot, fevkalâde yanlış bir usûldür. Dünyalık geçimini elde
    etmek için sadece insanların önüne geçip namaz kıldırma memurluğu
    yapan nice insan vardır ki, namazın ne anlama geldiğinden
    bile habersizdir. Bırakın tefsirleri, mealiyle birlikte Kur’an’ı baştan
    sona okuyanların sayısı yok denecek kadardır. Bu görevi yapan
    kimselere, yani namaz kıldırma gibi önemli bir görevi yapana
    İslâmî ıstılahta “imam” denir. İmamın taşıdığı özellikler kendisinde
    bulunmayan bu zavallı kimseler nasıl olur da cemaate lider olabilir?
    Hâlbuki imam; lider, yön veren, örnek olan, iyiliği emreden,
    kötülükten sakındıran, Allah’ın dinini gerçek mânâda insanlara
    anlatan kişi demektir. Diyanette çok sayıda namaz kıldıran sözde
    imam vardır ki, endişeleri sadece geçimleridir. Bu da sistemin ayarladığı
    sihirli değnek hükmündedir. Zira maaş adlı sihirli değnekle,
    istediği zaman bu kurumu ve insanları kendi lehine çalıştırabilmektedir.
    Maaş endişesiyle, dinin bazı gerçeklerini anlatmaktan
    korkan görevli sayısı, çok büyüktür. Hâlbuki aynı imamlar, insanlara
    rızkın Allah’tan olduğunu da anlatıp dururlar.
    168] Cep İlmihali, Mehmet Soymen, Diyanet Vakfı Yayınları, s. 95-96
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 74 -
    Televizyon veya radyo programlarında rastlamışsınızdır. İnanç
    dünyası veya kandil gecelerinde yapılan programlarda hiç yeri değilken
    bazı kimselere duâ edilir. Ölmüş gitmiş ve dine de pek inanmayan
    kimselere duâ edip dururlar. Bu duâları yapanların çoğu
    da, yağcılığı ve dalkavukluğu meslek edinmiş, kravatlı, göbekli Diyanet
    memurlarıdır. Aslında, hoca denilen bu görevliler, devletin
    temel ilkesi olan laikliğe ters düştüklerinin, ona leke sürdüklerinin
    farkında bile değildirler. Ama alan memnun, satan memnun;
    laiklik de, acıkınca yenilen helvadan bir put değil mi?
    Ne acıdır ki, halen müslümanlara yönelik sürmekte olan baskılara,
    müslümanların başörtülerine yönelik zulümlere, Diyânet
    resmî bir kınamada bile bulunmaktan âcizdir. Haksızlığa, dinsizliğe
    ve dine düşmanlığa sessiz kalmanın fetvâsını hangi dinden
    aldıklarını sormak lâzım. Hem Diyanet içinde Din İşleri Yüksek Kurulu
    diye bir kurul kuracaksınız, hem de bu kurul, birileri Hak dine
    kürfretse hiç ses çıkarmayacak. İyi niyetle halk tarafından büyük
    fedâkârlıklarla yapılan câmilere Diyanet hemen el koyar. Maksat,
    orada kendisinin anlattığı devletin dininden farklı bir dinin anlatılmasına,
    yaşanmasına engel olmaktır. İşgal edilen bu mekânlar,
    devlet için öylesine faydalı yerlerdi ki laik devlet bu yerlerin kendi
    kontrolünde olmak şartıyla sayılarının artmasından fevkalâde
    memnun oluyor.
    Haftada bir gün, o kadar insana Cuma günü anlatacağı mesajları
    neden fırsat bilmesin? O kadar insan, zorla toplanmaya
    çalışılsa bu kadar başarılı olunmaz. Devlet, Diyanet’in eliyle hiç
    çaktırmadan yapmak istediğini güzelce yapmaktadır. Devletin
    dinsizliğine (daha doğrusu laiklik inancıyla çok dinliliğine), düzenin
    despotluğuna ses çıkarmayan, onun iki yüzlü yönetimine hizmet
    eden bir Diyanet, neden olmasın, değil mi? Üstelik bu kurum,
    düzene, polis ve jandarmadan daha iyi hizmet etmektedir.
    Bizim için, Diyanet’in karşı olunacak en önemli tarafı, onun
    kuruluş amacı ve İslâm adına yaptığı tahrifat ve tahribatlardır.
    Çünkü Diyanet, sırf Allah’ın râzı olduğu dine karşı laik ve gayri
    İslâmî bir devletin râzı olduğu bir dini yaygınlaştırmak için kurulmuştur.
    Yani dine karşı yeni bir dinle mücâdele etmek. Maksat,
    mevcut potansiyeli, yani halkı kontrol altına almaktır. Onlara göre
    halka verilecek İslâmî anlamda/alanda her serbestlik, sürdürdükleri
    saltanata son vermek olacaktır. Bu durumu bilen düzen, Diyanet
    aracılığıyla kendi konumunu sağlama almış olmaktadır.
    Yine Diyanet; eğitimden kişinin dünya görüşüne kadar her
    şeyine müdâhale etmiş bulunuyor. Başta kendi personeli olmak
    DİN
    - 75 -
    üzere, onun eğitiminden geçen çoğu kimse devletçi ve düzencidir.
    Devletin uygun görmediği her anlayış, bunlara göre de yanlıştır,
    zararlıdır. Bu inançla hareket eden Diyanet personeli, devlete ve
    onun yanlış icraatlarına tepki gösteren kimselere bölücü, hâin demekten
    çekinmezler. Kulaklarını, gözlerini ve kalplerini düzene
    kiralayan bu kimseler âyet ve hadislere karşı gelmek adına da olsa
    devletçidirler. Aralarında marangoz hatası cinsinden bazı istisnâlar
    olmasına rağmen herkes tâğuta karşı çıkmayan bir tavırdan yanadır.
    Her personel, bu çarkın dişlisi olarak görev yapmaktadır. En
    ücrâ köylere bile devletin öğretmeninden, jandarmasından önce
    Diyanet ulaşabilmekte. Bir karın tokluğuyla ya da bir maaşla satın
    alınan bu kadroların bir zamanlar Afganistan’daki mevcut komünist
    rejime karşı mücâdele eden mücâhidlerin anarşist, bölücü
    olarak câmilerde tanıtıldığı günlerin diğer ülkelerde de olmasına
    şaşmamak lâzım. Bilindiği üzere Afganistan’da Allah için kıyam
    eden mücâhidler Ruslara bağlı Diyanet personeli tarafından halka
    bölücü, hâin ve anarşist diye tanıtılıyordu. Demek ki Rus keferesi
    bile ülkelerindeki Diyanet teşkilatının varlığından memnunluk
    duyuyor. Çünkü İslâm dışı rejimler kendi kontrollerinde bir Diyanet
    teşkilatının olmasını kendileri için faydalı görmektedirler.
    Yaşadığımız topraklarda da, etkili ve yetkili çevrelerin İslâm’a
    saldırmalarına karşı Diyanet’in sesini hiç çıkarmaması, üzerinde
    düşünülmesi gereken husustur. Eski müftü mürted Turan Dursun,
    kitaplarında İslâm’a açıktan saldırırken Diyanet ve oluşturduğu
    heyet, Din İşleri Yüksek Kurulu, bu konuda neden bir açıklamada
    bulunmuyor, cevap vermiyor? Haydi, ülke içinde İslâm’a açıkça
    hakaret edenlere bir şey diyemiyorsa, ülke dışında meselâ, Hint
    asıllı mürted Salman Rüştü, aynı şekilde İslâm’a saldırdığı, Hz.
    Peygamber’in hanımları olan annelerimize hakaret ettiği zaman
    neden onu tel’in etmemiştir? Bazı resmî ve yarı resmî kuruluşların,
    kimi yetkililerin ve bir kısım medyanın herhangi bir olayı bahane
    ederek İslâm’a topyekün savaş açmalarına üç maymunu oynaması,
    görmemeyi, duymamayı, söylememeyi tercih etmesi başka
    neyle izah edilebilir? “İrtica” denilerek İslâm’a ve müslümanlara
    olmadık iftiralar atan Hak Dini karalayan ve onunla en çirkin yöntemlerle
    savaşan medya ve diğer kesime karşı, Diyânet, Hak Dini
    müdâfaa etme ihtiyacı bile hissetmemekte ve “dilsiz şeytan” rolünü
    üstlenmektedir.
    Tabii, Diyanet, hak karşısındaki bu sessizliğe/tepkisizliğe kılıf
    uydurmayı da ihmal etmiyor. Çünkü demokrasiyle(!) idare edilen
    bir ülkede her şey tartışılmalı. Gerekirse halkın en kutsal değerleri
    bile tartışılabilir; ama rejimin temel ilkeleri ve heykelleri
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 76 -
    tartışılamaz. Çünkü tartışılması Kemalist anlayışa ve Devlet dinine
    göre câiz değildir, demokrasi dininin kurallarını ihlâl etmektir.169
    “Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine Kitap verilenlerden dininizi
    eğlence ve oyun konusu edinenleri ve kâfirleri dost edinmeyin. Eğer
    mü’min iseniz Allah’tan korkun.” 170
    İslâm’ın, sosyal ve siyasal hayatı hayra doğru değiştirip dönüştürmesinin
    önünde en büyük engellerden biri, resmî/laik İslamizasyon
    anlayışları ve bu işlevi gören kurumlar, en başta da
    Diyanet kuruluşlarıdır. Diyanet teşkilâtları, işgal altındaki bütün
    İslâm dünyasında büyük bir kambur, ayak bağı ve pranga durumundadır.
    İslâm dışı düzenler açısından ise, bir koltuk değneği,
    bir emniyet sibobu, bir drenaj kanalıdır. Diyanet görevlilerine
    “Din görevlisi” denilmektedir. Bu deyimdeki “din”den İslâm kast
    ediliyorsa, bu yanlış bir adlandırma olur. Çünkü İslâm’da, herkes
    dininin görevlisidir. İslâm’da, hıristiyanlıkta olduğu gibi ruhbanlık,
    ruhbanlar (din adamları) sınıfı yoktur. Bütün müslümanlar,
    iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak, dinlerini yaşayıp başkalarına
    yaşatmak için dinin kendilerini görevlendirdiğini kabul
    eden insanlardır. Onun için her müslüman, dininin vazifelisi, din
    görevlisidir. Ama, bu “Din görevlisi” tâbiriyle düzenin resmî dini
    kast ediliyorsa, diğer memurlar gibi, hatta onlardan öncelikli olarak
    Diyânet görevlilerine bu ismin/ünvanın verilmesinde sakınca
    yoktur. Kendilerine görev veren, nerede, hangi câmide ve hangi
    türde, hangi kanun ve yönetmelikler çerçevesinde görev yapacağını
    bildiren/emreden devlet olduğuna göre, bunların, her şeyden
    önce devlet görevlileri, devletin din için görevlendirdikleri, devlet
    dininin görevlileri olduğu daha mantıklı çıkarım olmaktadır. İslâm
    dışı güçlerin desteği/maaşı olmadan ayakta duramayacak olan bu
    grup, çoğu zaman kendilerini hak dinin temsilcileri olarak görürler.
    Bu da müslümanların cezası olarak yetmektedir.
    Dünyadaki tüm küfür sistemleri, açık cephe alıp fertlerin içinden
    sökemedikleri Allah inancını köreltmek, saptırmak ve bu yolla
    insanları dalâlete düşürüp köleleştirmek için kendilerine Bel’amlar
    bulmak zorunda hissetmişlerdir. Tarihin çok eski devirlerinden itibaren,
    Kur’an’ın bildirdiğine göre meselâ Hz. Mûsâ döneminden
    bu yana, küfürle hükmeden düzenler, edindikleri bu yardımcılara
    para ve makam vererek onları toplumun önüne sürmüşlerdir. Bir
    taraftan da, dinî konularda bunların yetkili olduklarını yaymaya
    ve bu imajı toplumun kafasında yaşatmaya çalıştılar. Böylece, bu
    169] Abdurrahman Çobanoğlu, a.g.e. s. 55-69
    170] 5/Mâide, 57
    DİN
    - 77 -
    yolla halkın onlara tâbi olmasını sağlayarak, halk üzerinde kendi
    egemenliklerini ve baskılarını kurdular. Dünyadaki tüm küfür
    sistemlerinin İslâmî gerçekleri müftü, vâiz ve namaz memurları
    sâyesinde nasıl saptırdıklarına dair nice örnekler içinden birkaçına
    değinelim:
    Bir taraftan dini afyon kabul ederek, insanları dinsizleştirmek
    için elinden geleni ardına koymayan Rusya’daki sosyalist düzen,
    diğer taraftan resmî müftüler atayarak, yıllarca insanları bu müftüler
    vâsıtasıyla saptırmağa çalışmıştır. Hac mevsimlerinde, bu kiralık
    müftüleri hacca göndererek, o kutsal topraklarda kendi propagandasını
    yaptıran sosyalist sistem, aynı zamanda ülkesindeki
    muvahhid mü’minleri kurşuna dizmiştir. Bu yaptıklarıyla sosyalist
    düzenin, müftü atamakta ne kadar samimi olduğu gözükmekte
    ve asıl amacının ne olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu gerçekler, yıllarca
    tüm dünyanın gözleri önünde cereyan etmiştir.
    Yunanistan gibi hıristiyan çoğunluğa mensup bir ülke, sömürgesi
    altındaki Batı Trakya’nın Gümülcine’sinde resmî müftü atamaya
    çalışmış, halkın seçtiği müftüyü kabul etmemiştir. Bu durum,
    laik bir ülke olan Türkiye tarafından eleştirilmiş, İslâm düşmanı
    medya tarafından da Yunanistan’ın bu tutumuna karşı çıkılmıştır.
    Hıristiyan bir ülke, neden kendini İslâm’a nisbet eden halkın,
    kendisine seçtiği müftüyü kabul etmeyerek kendisi müftü atasın?
    Niçin müftü seçmekte bu kadar hassâsiyet göstersin? Bunun cevabı
    gayet açıktır. Hıristiyan Yunanistan, eğer bir kişiyi kiralayarak
    müftü tâyin ediyorsa, bunun sebebi; diğer küfür rejimlerinde olduğu
    gibi, o şahıs ve kuruluş aracılığıyla müslüman halkı kendisine
    boyun eğdirmek, itaat ettirmektir.
    Orta doğuda, Asya ve Afrika’da da durum pek farklı değildir.
    Dünyanın hemen her yerinde, İslâm dışı düzenler, kendilerinin
    İslâm’la hiçbir ilgileri bulunmadığı halde, müslüman gördükleri
    halklara müftü, vâiz ve namaz memuru tâyin etmişlerdir. Bu kiralık
    görevliler de, ücret aldıkları küfür rejimlerine hizmeti ibâdet
    telakki ederek görevlerini lâyıkıyla yapmışlar, halklarını din adına
    aldatmışlardır. Zaten İslâm dışı düzenler de bunu yapmaları için
    kendilerine ücret ödüyorlar. Bunlardan birçoğu da toplum içinde
    oldukça ün salmış, meşhur edilmiş kişiler olarak ortaya çıkarlar.
    İşin en tuhaf yönü ise, bu kiralık görevlilerin, İslâm dışı rejimlerin
    uşakları ve hizmetkârı olduklarını unutarak, kendilerini gerçekten
    İslâm âlimi, İslâmî konularda söz sahibi olduklarını zannetmeleridir.
    Diyanet İşleri teşkilatını niçin kurduklarını açık bir şekilde
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 78 -
    anlatan, laik sistemin akıl hocası ve düşünürü, 1961 anayasasının
    mimarlarından biri olan Prof. Mümtaz Soysal’ın “Yüz Soruda Anayasanın
    Anlamı” adlı kitabındaki ifadeleri, bu söylediklerimize ışık
    tutmaktadır. Soysal, laikliğin tarifini ve Batı toplumlarında geçirdiği
    evreleri tanımladıktan sonra, laikliğin önünde engel teşkil
    eden İslâm dininin, nasıl etkisiz hale getirilerek devre dışı bırakıldığını
    şöyle anlatıyor:
    “Dinin toplum işlerinden, toplumsal görevlerinden sıyrılıp ‘vicdanlara
    itilmesi’, kişilerin iç dünyalarından dışarıya taşmayan bir
    inançlar bütünü sayılabilmesi. Bu, aynı zamanda, dünya işleriyle
    çok yakından ilgili olan müslümanlığın kendi içinde de bir reforma
    girişmek demek. Bir bakıma, Atatürk’ün uygulamak istediği
    laiklik politikası, dini ‘toplumsal’ olmaktan çıkarıp ‘kişisel’leştirirken,
    müslümanlığın temel niteliklerinden birine de dokunmuş
    oluyordu. Laik devlet, yalnız mezhepler arasında ayrım gütmeyen,
    resmî bir dini olmayan, dinsel kurallarla iş görmeyen bir devlet
    olmakla kalmamalı, aynı zamanda dinin vicdanlara itilmesi için
    gerekli tedbirleri de alabilen devlet olmalıydı.” 171
    Prof. Soysal’a göre devlet, laikliğin öngördüğü tedbirini aldı.
    Aldı almasına da, ancak İslâm dini, büyük bir engel olarak laikliğin
    karşısında, olduğu gibi duruyordu. Çünkü İslâm’da, hıristiyanlıktaki
    gibi din ve devlet işleri ayrı ayrı değildi. Soysal bu gerçeği şu
    ifadelerle dile getiriyor: “İslâm dini, din ile devlet işlerini ayırmak
    şöyle dursun, bunlarda tam bir kaynaşma getiriyor. Din, insanların
    iç dünyaları kadar, devlet konusundaki davranışları da kurallara
    bağlamak amacını gütmektedir. Bu alanda laikleşmeğe doğru atılan
    her adım, eninde sonunda dinin kendisiyle çatışmaya kadar
    varıyor.” 172
    Laik rejim İslâm’la çatışmayı göze alamadı. Ancak, bu engel
    kaldırılmalı, ama, çatışma olmadan bu iş halledilmeliydi. Çünkü
    böyle bir çatışma laik rejimin sonu demekti. O halde, laikliğe zarar
    verilmeden bu iş gerçekleştirilmeliydi. Ve formül bulundu: İslâm
    isim olarak var olmalıydı, ancak, hüküm/uygulama olarak kaldırılmalıydı.
    Laik rejimin çok güveneceği bir teşkilat kurulmalı, bu
    kuruluş, dinin vicdanlara hapsedilme işini en iyi şekilde yerine getirmeliydi.
    Diyanet İşleri Teşkilatı böylece kuruldu. Diyanetin laik
    sistem içindeki yerini ve görevini istenildiği gibi nasıl yerine getirdiğini
    de Soysal şöyle ifade ediyor:
    171] Mümtaz Soysal, Yüz Soruda Anayasanın Anlamı, Gerçek Y. s. 171
    172] M. Soysal, a.g.e., s. 172
    DİN
    - 79 -
    “Laik bir devlette ‘Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel idare
    içinde yer alması, Türk devriminin özelliklerine uygun bir laikliğin,
    yani dini toplum işlerinden kişisel vicdanlara itebilme işinin daha
    sağlam ve emin yollardan gerçekleştirilmesi dışında herhangi bir
    anlam taşıyamaz.” 173
    Soysal, çok açık bir şekilde, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş
    amacını ortaya koymaktadır. Buna göre, Diyanet’in görevi,
    dünya ve âhiret nizamı olan İslâm nizamının, devletle ve dünya
    ile ilgili olan kurallarını gizleyerek onu ruhbanlık dini haline getirmeye
    ve böylece onu vicdanlara hapsetmeye çalışmaktır. Bunun
    için; müftüler, vâizler ve namaz memurları yetiştirmek, bunların
    nasıl hareket edecekleriyle ilgili esasları belirlemek, bu esaslar
    doğrultusunda hareket edip etmediklerini, laik sisteme uygun konuşup
    konuşmadıklarını kontrol etmek üzere, müfettişler görevlendirmek
    Diyanetin temel görevidir.
    Laik sistem, kendi emniyeti için kurduğu ve emniyet sibopluğu
    yaptırdığı Diyanet örgütüne yalnızca eleman yetiştirmekle kalmamış,
    aynı zamanda bu yetiştirdiği elemanlarına işleyecekleri dinî
    cinâyetleri (dini vicdanlara hapsetmeye çalışmaları) karşılığında,
    bütçesinden her yıl düzenli olarak ve miktarı laik rejimin birçok
    bakanlığın bütçelerinin 10-15 katı kadar parayı rüşvet olarak vermiştir.
    Laik rejim, protokolda, Tapu Kadastro Müdürlüğü kadar
    bir yere sahip olan Diyanet Teşkilatına, devletin çok önemli altı
    bakanlığının toplam bütçesinden daha fazla bir parayı ayırıyordu.
    Ayrıca, yıl ortasındaki ek ödenekler ve Diyanet Vakfının gelirlerinin
    de eklenmesi ile, bir müdürlük seviyesindeki Diyanet örgütünün
    bütçesi, devlet içinde devlet bütçesi haline geliyor.
    Bütün bu rakamlar çok büyük, hatta korkunç gelse de; aslında,
    Diyanet teşkilatının işlediği dinî katliamlar karşılığında az bile
    kalmaktadır. Çünkü Rusya, büyük askerî gücüne ve onca imkânına
    rağmen, bir avuç Çeçen’in kafasından din duygusunu, gönlünden
    cihad ve şehitliği, onca propaganda, saldırı ve işkenceye rağmen
    kaldırmayı başaramazken, Diyanet, kan dökmeden ve baskı yapmadan
    personeli vâsıtasıyla yaptığı propagandalarla, dini toplumsal
    hayattan kaldırma ve toplumu hak dinden kopararak devlete
    tâbi kılma açısından Rusya ile karşılaştırılamayacak büyük başarı
    elde etmiştir. Konuyu bir de nüfus açısından ele alacak olursak, sonuç
    daha büyük boyutlara ulaşmaktadır. Yani Rusya, 250 milyonu
    geçen nüfusu, süper askerî ve malî gücü, sosyalist ideolojisi, baskı
    ve saldırılarıyla, bir milyon Çeçen’in kalbinden ve kafasından
    173] M. Soysal, a.g.e., s. 174
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 80 -
    imanı sökmeye muvaffak olamazken; diyanet örgütü, 88 bin çalışanı
    ile 70 milyon insanın kalbindeki ve kafasındaki imanı geçersiz
    hale getirerek onları birer uydu/köle haline getirebilmiştir.
    Rusya 250 milyon nüfusuyla bir milyona yapamadığını, Diyanet
    örgütü 88 bin çalışanıyla 70 milyona yaptı. Bu nedenle, Diyanet’in
    aldığı ücret/rüşvet az bile kalmaktadır. Diyanet şebekesinin zavallı
    elemanları rejime yaptıkları hizmetleri bir bilselerdi, generallerin
    rejime yaptıkları hizmetlerden çok daha fazla olduğunu ve rejimi
    nasıl koruduklarını görürlerdi. Çünkü Diyanet örgütü, içerideki
    dinsel düşmanı (irticâyı) etkisiz hale getirmekte, generallerin dış
    düşmanı etkisiz hale getirmelerinden daha başarılıdırlar. Diyanet
    teşkilatının her elemanı, yaptıkları üstün ve başarılı görevleri için
    aslında mareşallikle ödüllendirilmelidir.
    Ancak, her işte olduğu gibi, bu konuda da insanların bir hesabı
    varsa, Yüce Allah’ın da bir hesabı var ve Allah, hesabında daima
    üstün gelendir. “Kâfirler istemese de Allah dinini üstün kılacaktır.”174
    İşte bu Diyanet şebekesi konusunda da laik sistemin hesabı yine
    tutmadı. Tıpkı İmam-Hatip Liselerinde ve İlâhiyat Fakültelerinde
    tutmadığı gibi. Çünkü düzen, onca rüşvet vererek kiraladığı dinsel
    suçlu müftü, vâiz ve namaz kıldırma memurlarından kimileri,
    işledikleri cinâyetin farkına vardılar. Allah korkusunun ağır basması
    sonucunda, laik rejimin ellerine tutuşturduğu, rejimi öven
    kâğıtları bir kenara fırlatıp ellerine Kur’an’ı alarak aslına uygun
    bir şekilde hak dini halka anlatmaya çalıştılar. Ancak, rejimden
    onca rüşvet alan Diyanet ve bağlı olduğu yetkililer boş durur mu?
    Hemen harekete geçerek namaz memurlarından halka Kur’an’ın
    anlamlarını anlatan ve okutanları araştırmaya başladılar ve
    Kur’anî gerçekleri insanlara ulaştırmaya çalışanlardan tespit edebildiklerinin
    işine son verdiler.
    Diyanet İşleri, dinin bir vicdan meselesi olduğunu halka kabul
    ettirmek için, sürekli olarak bu tarzda hutbeler hazırlar ve namaz
    kıldırma memurlarına da bu hutbeleri okutur. Bu hutbeleri okumayanları
    uyarır, cezalandırır, hatta gerekirse görevine son verir.
    Diyanetin bağlı bulunduğu yasa, dinin bir bölümünü anlatmaya,
    bir bölümünü gizlemeye görevlileri zorlamaktadır. Aynı yasa, laiklikle
    çatışan, Kur’an’ın devlet ve egemenlikle ilgili hükümlerini
    gizlemeleri gerekirken bunları açıklayan görevlilerin işlerine son
    verileceğini de ortaya koymaktadır.
    İslâm dini, devlet ve hüküm/egemenlik esasını ilk plana almaktadır.
    “Lâ ilâhe illâllah” kelimesi, bu gerçeği ifade etmektedir. Hz.
    174] 9/Tevbe, 33.
    DİN
    - 81 -
    Âdem’den (a.s.) Hz. Muhammed’e (s.a.s.) kadar süregelen risâlet
    zinciri, sadece bu gerçeğin anlaşılması içindi:
    “Andolsun Biz, ‘Allah’a kulluk edin ve tâğuttan kaçının’ diye (emretmeleri
    için) her ümmete/topluma bir peygamber gönderdik. Allah, onlardan
    bir kısmına hidâyet edip onları doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı
    için de sapıklığa düşmek hak/gerekli oldu. Yeryüzünde gezin de görün;
    inkâr edenlerin sonu nasıl olmuştur!”175 Kur’ân-ı Kerim, hâkimiyet
    konusunu, sürekli olarak işlemekte, baştan sona kadar bu konuya
    işaret etmektedir. “Hüküm, yalnız Allah’ındır. O, yalnız kendisine
    ibâdet/kulluk etmenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Ama insanların
    çoğu bilmezler.” 176
    Hâkimiyetin ancak kendisine ait olduğunu bildiren Yüce Allah,
    indirdiği hükümlerle hükmetmeyenlerin kâfir, zâlim ve fâsık olduklarını,
    hükümleri gizleyenlerin de aynı kategoriye girdiklerini
    bildirdikten sonra, Kur’an’la mutlaka hükmedilmesi gerektiğini
    emretmektedir. “Sana da, daha önceki Kitabı doğrulamak ve onu korumak
    üzere Kitabı (Kur’an’ı) gönderdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği
    ile hükmet; sana gelen gerçeği bırakıp da onların hevâlarına/keyiflerine/
    arzularına uyma... Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından
    seni saptırmamalarına dikkat et.” 177
    Yüce Allah’ın indirdiği hükümlerin bir kısmını gizleyerek saklayanların
    ve hükümleri istemeyenlerin câhil olduğunu bildiren
    Kur’an, en güzel hükmedenin Allah Teâlâ olduğunu haber vermektedir:
    “Yoksa câhiliyye hükmünü/idaresini mi istiyorlar? İyice bilen
    bir toplum için Allah’tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?”178 Yüce
    Allah’ın indirdiği hükümleri gizlemek ve bunlarla hükmetmemek,
    ya da İslâmî esasların günümüzde geçerli olmadığını düşünmek
    ve söylemek; dini yalanlamak, inkâr etmektir: “Artık bundan sonra
    hangi şey, sana dini yalanlatabilir? Allah hükmedenlerin en güzel hükmedeni
    değil mi?” 179
    Aldıkları birkaç kuruş için İslâmî hakikatleri örtbas edenler, aslında
    İslâmî esaslardan ne kadar uzak olduklarını ortaya koymaktadırlar.
    Hakkı ortaya koymanın yolu, başta câhilî bütün sistemleri
    reddetmekten, daha sonra İslâmî esasları çok iyi öğrenmekten
    geçer. Bunun için hakkın ve bâtılın net olarak ortaya konulması
    175] 16/Nahl, 36
    176] 12/Yûsuf, 40
    177] 5/Mâide, 48-49
    178] 5/Mâide, 50
    179] 95/Tîn, 7-8
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 82 -
    gerekmektedir. “Dinde ikrâh/zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklık
    ve eğrilikten ayrıt edilmiştir. O halde, kim tâğutu (Allah’tan başka hüküm
    koyanı) reddedip Allah’a iman ederse, kopması mümkün olmayan sağlam
    kulpa yapışmıştır. Allah (her şeyi) işitir ve bilir.” 180
    İşte, Diyânet teşkilâtı, bu hakikatlerin gün yüzüne çıkmaması
    için müftü, vâiz ve namaz kıldırma memurlarına ücret vermekte
    ve bu gerçekleri topluma duyuranları ise hiç bekletmeden kovmaktadır.
    Diyanet teşkilatının başına, dinin bir vicdan işi olduğu
    felsefesini kabul etmiş ve bu felsefe doğrultusunda hareket edeceğine
    dair güvence vermiş başkanlar getirilmektedir. Bu başkanlar,
    görevlerini laik düzenin emirleri doğrultusunda yapmaktadırlar.
    Bunların emrindeki câmi görevlileri de kendilerine yasalarla emredilenleri
    yerine getirmektedir. Bu görevliler, kendilerine verilen
    görev gereği, Kur’an’ın bütününü Arapça aslıyla okudukları halde,
    bir kısmını gizleyerek, kalan diğer kısımlarının anlamını halka
    ulaştırırlar. Bu ücretli görevlilerin, dinin ancak bu kadarını bildikleri
    söylenemez. Çünkü bir âyeti okuyup onun altındaki veya üstündeki
    âyetleri görmemek mümkün değildir. Kur’ân-ı Kerim’deki
    iyilik, güzellik, yardım severlik konularındaki âyetleri sürekli okuyarak;
    içki, kumar, zina, faiz ve hâkimiyetin Allah’a ait olduğuyla
    ilgili âyetleri toplumdan gizleyen görevliler, ancak kendilerine
    verilen Bel’amlık görevini ifa etmektedirler. Bu görevlilerin böyle
    yapmasını isteyen, Diyanet teşkilatını kuran laik düzendir. Ancak
    şu unutulmamalı ki, Yüce Allah, indirdiği açık delillerin tümünün
    açıklanmasını istemekte ve bir kısmını gizleyenlere lânet edileceğini
    bildirmektedir:
    “İndirdiğimiz açık delilleri ve hidâyeti, Biz Kitap’ta insanlara açıkça
    belirttikten sonra, gizleyenler (var ya), işte onlara hem Allah lânet
    eder, hem de bütün lânet edebilenler lânet eder.” 181“Allah’ın indirdiği
    Kitap’tan bir şey gizleyip onu az bir paraya satanlar var ya, işte onlar
    karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar. Kıyamet günü Allah
    onlarla ne konuşacak ve ne de onları temize çıkaracaktır. Orada onlar
    için acı bir azap vardır. Onlar hidâyeti/doğru yolu bırakıp sapıklığı, mağfirete
    karşılık olarak da azabı satın almış kimselerdir. Onlar ateşe karşı ne
    kadar da dayanıklıdırlar!” 182
    Oysa Kitab’a vâris olanlar, Kitab’ı açıp okuyanlar, onu açıklamakla
    mükellef tutulmuşlardır. Diyanetin maaşlı elemanlarının
    çoğu ise, aldıkları birkaç kuruş için, onu gizlediler, hükümlerini
    180] 2/Bakara, 256
    181] 2/Bakara, 159
    182] 2/Bakara, 174-175
    DİN
    - 83 -
    saptırdılar ve böylece Kitab’ın hükümlerini arkalarına attılar. “Allah,
    kendilerine Kitap verilenlerden: ‘Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız,
    gizlemeyeceksiniz!’ diye söz almıştı. Fakat onlar, verdikleri sözü
    kulak ardı ettiler, onu az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alışveriş ne
    kadar kötü!” 183
    Diyanet görevlileri, dinin toplum tarafından anlaşılmasını, dinin
    sosyal ve siyasal yönlerini, iyilikleri emretmek ve kötülüklerle
    mücâdele etmenin her müslümanın görevi olduğunu anlatmayarak,
    kötülüklerin toplum hayatına egemen olmasına destek oldular.
    Bu görevliler, kötülüklerin toplum hayatına hâkim olması
    için, elbette ki kötülüğü övüp halkı teşvik etmediler; zaten onlara
    bu görev de verilmemişti. Kötülükleri başkaları, rejimin bizzat
    kendisi toplumun önüne çıkardı; fakat toplumdaki dinî inanç, bu
    kötülüklerin yayılmasını engelliyordu. Bu dinî inanç toplumdan
    kalkmadıkça kötülük yayılmayacaktı. Öyleyse bu dinî inanç kalkmalıydı,
    ya da vicdanlara hapsedilmeliydi ki, kötülüklere meydan
    açılabilsin ve her çeşit şer ortalıkta özgürce işlenebilsin. Dini vicdanlara
    itebilme işi, toplum içinden çıkan, toplumun güveneceği
    kişilere verilmeliydi ki, toplum uyanıp laik rejime, şerlerin egemen
    olduğu düzene ve yapıya karşı gelmesin.
    Evet, Diyanet görevlileri, büyük çoğunlukla, dini vicdanlara
    hapsederek gerçekleri gizlemişler, hakkın toplum tarafından anlaşılmasına
    engel olmuşlardır. Bu ise, yapılabilecek en kötü işti:
    “Onlar, işledikleri kötülükten, birbirlerini vazgeçirmeye çalışmıyorlardı.
    Andolsun yaptıkları ne kötüdür!” 184; “Allah’ın âyetlerini az bir paraya
    sattılar da O’nun yoluna engel oldular. Onların yaptıkları, gerçekten ne
    kötüdür!”185 Bu görevliler, bunu ister bilerek yapsınlar, isterse bilmeden;
    bâtılı emretmeleri, bundan da kötüsü, hakla bâtılı karıştırmaları,
    cinâyet olarak yeter! “Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın;
    yalnız Benden (Benim azâbımdan) korkun. Hakkı bâtıl ile karıştırmayın;
    bilerek hakkı gizlemeyin.” 186
    Yine, hangi sebeple olursa olsun, hakkı gizleyerek belli konuları
    işlemeleri, onların Kur’an’ı böldüklerinin açık bir delilidir.
    Bunun hesabı, elbette sorulacaktır. “Onlar ki Kur’an’ı bölük bölük
    ettiler. Senin Rabbin hakkı için Biz onların hepsine, yaptıkları şeylerden
    soracağız. O halde sen emrolunduğun şeyi açıkça söyle ve müşriklere
    183] 3/Âl-i İmrân, 187
    184] 5/Mâide, 79
    185] 9/Tevbe, 9
    186] 2/Bakara, 41-42
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 84 -
    aldırma!”187 Kur’an’ı parça parça ederek bir bölümü ile hareket
    edenler için Kur’an’ın öngördüğü ceza, dünya hayatında laik düzenlerin
    isteklerine göre hareket ettiklerinden dolayı rezillik, rezillerin
    âhiret cezası ise, azâbın en şiddetlisine atılmaktır. “...Yoksa siz
    Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu
    yapanın cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka nedir? Kıyamet gününde
    de (onlar) azâbın en şiddetlisine itilirler. Allah, yaptıklarınızı bilmez
    değildir.” 188
    Diyânetin memurları, bu itaatkâr tavırlarıyla, bilerek veya
    farkında olmadan; Diyanetin, dolayısıyla laik düzenin emir ve yasaklarını
    Allah ve Rasûlünün emir ve yasaklarının üstüne çıkarmış
    oluyorlar. Bu nedenle, Kur’ânî emirler bunlar için pek bir şey ifade
    etmeyebiliyor. Bunun en açık örneği, cenaze namazları ile ilgili
    tutumlarıdır. Kur’ân-ı Kerim, Allah’ın dininden hoşlanmayanların,
    fâsıkların ve münâfıkların namazlarının kılınmamasını, mezarları
    başında durulmamasını isterken, bu namaz memurları, bırakın
    münâfıkları, Allah’ın dinine ve müslümanlara düşman olan dinsizlerin
    (daha doğrusu, farklı din mensupları müşriklerin) bile namazlarını
    kılmakta, onlar için duâ etmektedirler. Namazdan sonra da
    bu müşriklerin ölüsünü almaya gelenlerin bazılarınca, “kahrolsun
    şeriat!” diye İslâm’a saldırdıkları durumlar bile olabilmektedir. “Onlardan
    ölen hiçbirine asla namaz kılma, onun kabri başında da durma.
    Çünkü onlar, Allah ve Rasûlünü inkâr ettiler de fâsık olarak öldüler.”189
    Şimdi, bir tarafta Yüce Allah’ın emri, diğer tarafta Diyanet ve laik
    sistemin emri var. Namaz memurları laik düzenin emrine tâbi olduklarını
    ortaya koyarak, Yüce Allah’ın bu emrinin tersine hareket
    ediyorlar. Bu davranışlarıyla da Kitab’ın hükümlerini arkalarına atmış
    oluyorlar.
    Diyanete, daha doğrusu laik düzene hizmeti ibâdet kabul eden
    müftü, vâiz ve namaz kıldırma memurlarından oluşan bu grup, tevbe
    ederek Allah’a ve O’nun yüce Kitabına tam teslim olmadıkları ve
    Kur’ânî gerçekleri insanlara olduğu gibi anlatmadıkları sürece, ne
    müslümanlarla beraber olabilirler ve ne de Yüce Allah tarafından
    bağışlanırlar. “İşte onlar, âhireti verip dünya hayatını satın alan kimselerdir.
    Onlardan azap hiç hafifletilmez ve onlara hiç yardım edilmez.” 190; “Ancak,
    tevbe edip düzeltenler, (Hakkı) açıklayanlar başka. Onları bağışlarım.
    187] 15/Hicr, 91-94
    188] 2/Bakara, 85
    189] 9/Tevbe, 84
    190] 2/Bakara, 86
    DİN
    - 85 -
    Çünkü Ben tevbeyi çok kabul eden ve merhametli olanım.” 191
    Hamdolsun, bu âyete göre durumlarını düzeltenler, günden
    güne çoğalmakta ve birçok Diyânet görevlisi, yalnızca Yüce
    Allah’a kul olma şerefine ulaşmak için çalışmaktadırlar. Ancak, rızık
    endişesiyle hâlâ gerçekleri gizleyen büyük bir grup Diyanet
    görevlisi bulunmaktadır. 192
    Diyanetin Hutbelerinden Küçük Birer Kesit: 1973’te basılan
    Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlarından “Hutbeler” adlı kitaptaki
    hutbe konularından bazıları şunlar: “Hâkimiyet Milletindir”,
    “Hürriyet ve Adâlet Sevgisi”, “Yurt Sevgisi ve Vatana Bağlılık”,
    “Vatan Sevgisi”, “Askerlik Sevgisi”, “Dinimiz Kaçakçılığın Her Çeşidini
    Yasaklamıştır”, “Millî ve Dinî An’anelerimize Bağlı Kalalım”,
    “Ormanların Korunması ve Ağaç Yetiştirilmesi”, “Dinimizin Zenaat
    ve Tekniğe Verdiği Önem”.
    Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlarındın 1981 yılında basılan ve
    kapağında “Atatürk’ün Doğumunun 100. Yılı Dolayısıyla” diye
    not düşülmüş, câmilerde İmam-Hatiplik yapanlara hutbe olarak
    yararlanmaları için hazırlanan “İmam-Hatipler İçin Örnek Metinler”
    adlı kitaptan birkaç konu/hutbe başlığını sayalım: “Yurtta ve
    Cihanda Sulh”, “Türk Devleti, Ülkesi ve Milletiyle Bölünmez Bir
    Bütündür”, “Türklük ve Müslümanlık”, “Çalışmak Bir İbâdettir”,
    “Vatan ve Millet Sevgisi”, “Askerlik ve Yurt Savunması”, “Cumhuriyet
    Fazilettir”, “Milli Hâkimiyet Bayramı”, “Çanakkale Zaferi”,
    “30 Ağustos Zaferi”, “Vergi Vermek Çok Önemli Bir Vatandaşlık
    Görevidir”, “Ağaç ve Orman Sevgisi”, “Yerli Malı Kullanalım”,
    “Kaçakçılık ve Karaborsacılık”, “Anarşi, Terör ve Bozgunculuk”,
    “Turizmin Önemi”.
    Özetlersek; İslâm’a göre din, sadece ölüm ötesi ile ilgili bir
    mezarlık dini olmayıp, insan hayatının bütün yönlerini kapsayan,
    onun ruhsal olduğu kadar, sosyal ve siyasal yönlerden de Kur’an’a
    ve Hz. Muhammed’in (s.a.s.) sünnetine göre düzenlemeler öngören
    bir hayat anlayışı, bir dünya görüşüdür. Gerçekten dinin,
    yani İslâm’ın nasıl uygulanacağını öngören ve emreden Kur’an,
    müslümanın bütün iç ve dış dünyasını, maddî ve mânevî hayatını
    düzenleyecek ilkeleri de içermektedir. Bu anlamda din, Allah’ın
    rızâsına uygun gelecek biçimde düzenlenmiş bir toplumsal bütün
    ya da sistemdir ki, beşerî olan diğer sistemler içerisinde, Allah’ın
    kabul ettiği tek sistem olarak kabul edilmektedir. Öyleyse genel
    191] 2/Bakara, 160
    192] Ramazan Yılmaz, Tevhidin Düşmanı Tefrika, s. 155-171
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 86 -
    bir değerlendirmeyle İslâm’a göre din, insanın bu dünyadaki hayatını
    bir bütün olarak kapsaması yanında, ölüm sonrası hayatını
    da anlamlı kılan temel ilkeler ortaya koymaktadır. Ayrıca insanın
    eşyayla ilişkisini, evrene bakış tarzını kuran özü de vermektedir. 193
    Hakk’a ve hak dine inanmayan insanların bize din biçmelerine,
    kendi bâtıl dinlerini bize dayatmalarına, hak dini tahrif etmeye
    çalışmalarına, Allah’a ve Allah’ın dinine iftira etmelerine göz yumacak
    ve boyun eğecek değiliz. Onların ilâhlıklarını, rabliklerini
    reddedeceğiz; onların tuzaklarına düşmeyeceğiz. Onların (b)alıkları
    avlamak için oltalarına taktıkları “din”i yutmayacağız.
    “Din nasihattir.” 194
    “Din güzel ahlâktır.” 195
    “Din, hayatımızın vazgeçilmez de olsa bir parçası değil; hayatımızın
    kendisidir.”
    “Din, belirli şeylere bir açıdan bakmak değil; her şeye belirli bir
    açıdan bakmaktır.”
    “Din aklî değil; naklîdir.” 196
    “Dini olmayanın insafı olmaz.” 197
    “Dinsiz ile konuşanın eli kılıçta gerek.” 198
    “Dinsizin hakkından imansız gelir.” 199
    “Dinini paraya satan, dininden de olur, paradan da.” 200
    “Dünya için din fedâ olunmaz.”
    “Hak din olmazsa, dünya bir zindan olur.”
    “Dinsiz (Hak dini kabul etmeyen) insan, en bedbaht, en huzursuz
    mahlûktur.”
    “Günümüzde dine hizmet için lisan-ı hal, lisan-ı kalden daha
    tesirlidir.”
    193] İhsan Süreyya Sırma, Sosyal Bilgiler Ansiklopedisi, c. 1, s. 373
    194] Hadis-i şerif
    195] Hadis-i şerif
    196] Atasözü
    197] Atasözü
    198] Atasözü
    199] Atasözü
    200] Atasözü
    DİN
    - 87 -
    “Biz dini severiz. Dünyayı da din için severiz. Dinsiz dünyada
    hayır yoktur.”
    “Din, hayatın hayatı,
    Hem nûru hem esası.
    Dini ihyâ ile olur;
    Bu toplumun ihyâsı.”
    “Ruhun terakkisi din sâyesindedir. Din olmasaydı, insan hayvan
    olarak kalırdı ve insandaki vicdanî ve ahlâkî güzellikler olmazdı.”
    “Din incelir, ama yine de kopmaz. Onun sahibi Allah’tır. Bir koruyucusunu
    gönderir, yeniden hak dini ihyâ eder.”
    “Tarih gösteriyor ki, müslümanlar ne kadar dine bağlanmışsa,
    o denli terakkî etmiş; ne zaman dinde gevşeklik göstermişse perişan
    olup alçalmışlardır.”
    “Hak din, güneş gibidir; üflemekle sönmez. Gündüz gibidir,
    göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan, yalnız kendine gece
    yapar.”
    “Ey dalâlete dalmış gâfiller! Dünyadan ölümü, insandan âcizlik,
    muhtaçlık ve fakirliği kaldırmanın çaresi varsa, dine ve dinin hayata
    yansımasına gerek duymayabilirsiniz. Yoksa, susun! Zira ölüm,
    âcizlik, zeval, fakirlik gibi tabiî âyetler, yüksek sesleriyle dine çağırıyorlar
    ve Hak dinin hayata geçirilişinin lüzumunu ilân ediyorlar.”
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 88 -
    Din Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
    A- “Din” Kelimesinin Geçtiği Âyetler (92 Yerde): 1/Fâtiha, 4; 2/Bakara, 132,
    193, 217, 217, 256; 3/Âl-i İmrân, 19, 24, 73, 83, 85; 4/Nisâ, 46, 125, 146, 171; 5/
    Mâide, 3, 3, 3, 54, 57, 77; 6/En’âm, 70, 137, 159, 161; 7/A’râf, 29, 51; 8/Enfâl,
    39, 49, 72; 9/Tevbe, 11, 12, 29, 33, 33, 36, 122; 10/Yûnus, 22, 104, 105; 12/
    Yûsuf, 40, 76; 15/Hicr, 35; 16/Nahl, 52; 22/Hacc, 78; 24/Nûr, 2, 25, 55; 26/Şuarâ,
    82; 29/Ankebût, 65; 30/Rûm, 30, 30, 32, 43; 31/Lokman, 32; 33/Ahzâb, 5; 37/
    Sâffât, 20; 38/Sâd, 78; 39/Zümer, 2, 3, 11, 14; 40/Mü’min, 14, 26, 65; 42/Şûrâ,
    13, 13, 21; 48/Fetih, 28, 28; 49/Hucurât, 16; 51/Zâriyât, 6, 12; 56/Vâkıa, 56; 60/
    Mümtehıne, 8, 9; 61/Saff, 9, 9; 70/Meâric, 26; 74/Müddessir, 46; 82/İnfitar, 9,
    15, 17, 18; 83/Mütaffifîn, 11; 95/Tîn, 7; 98/Beyyine, 5, 5; 107/Mâun, 1; 109/
    Kâfirûn, 6, 6; 110/Nasr, 2.
    B- Din, Şeriat Anlamında “Din”: 3/Âl-i İmrân, 83; 9/Tevbe, 29, 33; 24/Nûr, 2; 48/
    Fetih, 28; 61/Saff, 9; 98/Beyyine, 5; 110/Nasr, 2.
    C- İtaat Anlamında “Din”: 12/Yûsuf, 76.
    D- Ceza Anlamında “Din”: 1/Fâtiha, 4; 15/Hicr, 35; 24/Nûr, 25; 26/Şuarâ, 82; 37/
    Sâffât, 20; 38/Sâd, 78; 51/Zâriyât, 6-12; 56/Vâkıa, 56; 70/Meâric, 26; 74/Müddessir,
    46; 82/İnfitâr, 15-18; 83/Mutaffifîn, 11.
    E- Din, Şeriat, Yahut İnkıyad, İtaat, İbâdet: 2/Bakara, 132, 193, 217, 217256; 3/
    Âl-i İmrân, 19, 24, 73, 85; 4/Nisâ, 46, 125, 146, 171; 5/Mâide, 3, 3, 3, 54, 57, 77;
    6/En’âm, 70, 137, 159, 161; 7/A’râf, 29, 51; 8/Enfâl, 39, 49, 72; 9/Tevbe,11, 12,
    33, 122; 10/Yûnus, 22, 105; 12/Yûsuf, 40; 16/Nahl, 52; 22/Hacc, 78; 24/Nûr, 55;
    29/Ankebût, 65; 30/Rûm, 30, 30, 32, 43; 31/Lokman, 32; 33/Ahzâb, 5; 39/Zümer,
    2, 3, 11; 40/Mü’min, 14, 26, 65; 42/Şûrâ, 13, 13, 21; 48/Fetih, 28; 49/Hucurât,
    16; 60/Mümtehine, 8, 9; 61/Saff, 9; 82/İnfitâr, 9; 95/Tîn, 7; 98/Beyyine, 5; 107/
    Mâun, 1; 109/Kâfirûn, 6.
    F- Hak Din İslâm’dır: 3/Âl-i İmrân, 19, 83, 85; 5/Mâide, 3; 6/En’âm, 126, 153,
    161; 9/Tevbe, 33; 22/Hacc, 67; 30/Rûm, 30; 39/Zümer, 3; 48/Fetih, 28.
    G- Her Peygambere Gönderilen Dinde İman Esasları Aynıdır: 6/En’âm, 90; 21/
    Enbiyâ, 92; 23/Mü’minûn, 51-52; 42/Şûrâ, 13; 43/Zuhruf, 45; 87/A’lâ, 14-15, 18-
    19.
    H- Dinde Sebat Etmek (Kararlı Olmak): 3/Âl-i İmrân, 144; 42/Şûrâ, 14; 49/
    Hucurât, 15.
    K- Din Anlamında, “Millet”: 2/Bakara, 120, 130, 135; 3/Âl-i İmrân, 95; 4/Nisâ,
    125; 6/En’âm, 161; 7/A’râf, 88-89; 12/Yûsuf, 37-38; 14/İbrâhim, 13; 16/Nahl,
    123; 18/Kehf, 20; 22/Hacc, 78; 38/Sâd, 7.
    Din Konusuyla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
    1. Buhârî, İman 17, 33, 37; Tefsir sûre 3, bâb 35; Cenâiz 79, 80, 93; Zekât 1,
    Cihad 95; Meğâzî 77, Tefsir Mâide 2, İ’tisâm; Enbiyâ, 113; Rikak 164, 166;
    Fezâilu Medine 6, hadis 10.
    2. Müslim, İman 1, hadis no: 8; İman 55, hadis no: 95; İman 65, hadis no:
    232; İman 264; Hac 151; Kader 22, 23, 24, 25; Cennet 63; Tefsir 3, hadis
    no: 3017; Fezâil 26-32.
    3. Tirmizî, Kıyâme 25; Tefsir sûre 38, bâb 1; İman 1, 2; İman 13, hadis no:
    2765; İman 14, hadis no: 2738; İman, 118, hadis no: 186; Tefsir Mâide,
    hadis no: 3046; İlim, 16, hadis no: 2815; Fiten 61, hadis no: 2361.
    4. Nesâî, İman 6, 15, 18; Bey’at 31, hadis no: 156; Zekât 3; Cihad 1; Hac 194.
    5. İbn Mâce, Mukaddime, 6, hadis no: 43; Mukaddime 46, Mukaddime 9,
    hadis no: 63, 64; Fiten 1; Zühd 31.
    6. Ebû Dâvud, Sünnet, 6, hadis no: 4607; Sünnet 16, hadis no: 4695; Edeb
    67, hadis no: 4944.
    DİN
    - 89 -
    7. Dârimî, Siyer 10, 45; Mukaddime 16, hadis no: 96.
    8. Ahmed bin Hanbel, 1/11, 78, 237; 2/233, 314, 390-391, 435; 4/127, 162;
    5/318, 330.
    Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 91-99; c. 2, s.
    329-332
    2. Tefhimu’l Kur’an, Mevdûdi, İnsan Y. c. 1, s. 101
    3. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 78
    4. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 5, s. 86-205
    5. T.D.V. İslâm Ansiklopedisi (Günay Tümer), T.D.Vakfı Y. c. 9, s. 312-320
    6. Şâmil İslâm Ansiklopedisi (M. Beşir Eryarsoy), Şamil Y. c. 1, s. 393-401
    7. Sosyal Bilgiler Ansiklopedisi, (A. Ünal, Z. Yetik, M. B. Eryarsoy), Risale Y.
    c. 1, s. 354-365
    8. Kur’an’da Siyasî Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 401-419
    9. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 142-150
    10. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Beyan Y. s. 122-126; Nil Y. 99-106
    11. Kur’an’da Dört Terim, Mevdudi, Özgün Y. s. 99-112
    12. Tevhid ve Değişim, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y. s. 42-46
    13. İman ve Tavır, Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 161-261
    14. Kelimeler Kavramlar 1, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 72-73
    15. Yitirilmiş Emniyet, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 13-103
    16. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmet Alptekin, Saff Y. s. 47-48
    17. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 27-29
    18. İnanmak ve Yaşamak, Ercüment Özkan, Anlam Y. c. 3, s. 125-159
    19. Fıtratın Dirilişi, Sadık Kılıç, Nehir Y. s. 117-142
    20. İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu,
    İhtar Y. s. 54-69
    21. Tevhidin Düşmanı Tefrika, Ramazan Yılmaz, Mücâhede Y. s. 155-171
    22. Lâ, Mustafa Çelik, Ölçü Y. s. 80-90
    23. Din Nedir, Salih Gürdal, Beyan Y.
    24. Din Gerçeği ve İslâm, Mehmet Alagaş, İnsan Dergisi Y.
    25. Din Görevlisinin El Kitabı, Mevlüt Özcan, Sabır Y.
    26. 26. Din Görevlisinin Hizmet Rehberi, Abduhllah Sevinç, Medrese
    Kitabevi Y.
    27. Din İle Maddecilik Arasında Ezelî Savaş, Ebu’l-Hasan Ali el-Hasanî en-
    Nedvî, İslâmî Neşriyat
    28. Din-İnkılâp-İrtica, Peyami Safa, Ötüken Neşriyat
    29. Din-Siyaset-Laiklik, Mehmet Emin Gerger, Nehir Y.
    30. Din ve Allah İnancı, M. Abdullah Draz, çev. Bekir Karlığa, Bir Y.
    31. Din İslâm’dır, Seyyid Kutup, Kültür Basın Yay. Birliği
    32. Din Bu, Seyyid Kutup, çev. Furkan Hocaoğlu, Özgün Y.
    33. Dine Karşı Din, Ali Şeriati, çev. Hüseyin Hatemi, İşaret Y.
    34. Dinin Hikmeti, Vahidüddin Han, çev. Mustafa Mücahit, Şafak Y.
    35. Din ve Cemiyet, Mahir İz, Kitabevi Y.
    36. Din ve İdeoloji, Şerif Mardin, İletişim Y.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 90 -
    37. Din ve Kimlik, Cemal Tosun, T. Diyanet Vakfı Y.
    38. Din ve Modernizm, Ali Bulaç, Beyan Y./İz Y.
    39. Din ve Siyaset, Barla Neşriyat
    40. Din ve Siyaset, Kâzım Güleçyüz, Nesil Basım Yayın
    41. Din ve Siyaset –Siyasal Davranış ve Dindarlık-, M. Emin Köktaş, Vadi Y.
    42. Din ve Uygarlık, Akif İnan, Akabe Y.
    43. Din ve Vicdan Hürriyeti, Heyet, Aydınlar Ocağı Y.
    44. Din ve Vicdan Özgürlüğü, Sadık Yılma, Yeni Ufuklar Neşriyat
    45. Din ve Hayat, İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Esra Y.
    46. Dindar Olmak Zorunda mıyız? Ahmet Vural, Türdav A.Ş. Y.
    47. Dinde Kırk Esas, İmam Gazali, çev. Hüseyin S. Erdoğan, Hisar Y.
    48. Dine Doğru, M. Yaşar Kandemir, Damla Y.
    49. Dinimiz ve Hayatımız, Ahmet Muhtar Büyükçınar, Marifet Y.
    50. Din Bürokrasisi, Yapısı, Konumu ve Gelişimi, Davut Dursun, İşaret Y.
    51. Dinî Bilgiler, Ömer Nasuhi Bilmen, Bilmen Basın Yayın
    52. Dinî Bilgiler, Said Köşk, Anahtar Y.
    53. Dinî Bilgiler, Ahmet Şahin, Cihan Y.
    54. Dinî Bilgiler Rahberi, Şükrü Özüdoğru, Hasan Bağcı, Akçağ Y.
    55. Dinî Bilgiler Test Kitabı, Abdullah Sevinç, Işık Y./Altınkalem Y.
    56. Dinî Suallere Cevaplar, İlyas Tekin, Alem Y.
    57. Dinimi Öğreniyorum, Şaban Döğen, Nesil Basım Yayın/Gençlik Y.
    58. Dinimi Öğreniyorum, Sait Afacan, Değişim Y.
    59. Dinimizi Öğrenelim, Üryanizade Ali Vahid Efendi, Nesil Basım Yayın
    60. Dinimizin Esaslarını Öğreniyoruz, Ali Rıza Abay, Beka Y.
    61. İnsan ve Din, Ahmet Şahin, Cihan Y.
    62. Bu Din Benim Dinim Değil, Abdurrahman Dilipak, İşaret/Ferşat Y.
    63. Laik Düzende Dini Yaşamak 1-2, Hayreddin Karaman, İz Y.
    64. Kutsala, Tarihe ve Hayata Dönüş, Ali Bulaç, İz Y.
    65. Sosyal Değişme ve Dinî Hayat, Heyet, İlmî Neşriyat
    66. Sosyoloji Açısından Din, Yümni Sezen, Marm. Ün. İl. Fak. Vkf. Y.
    67. Türkiye’de Dinî Hayat, M. Emin Köktaş, İşaret Y.
    68. Dinler Tarihi, Ahmet Kahraman, Marifet Y.
    69. Genel Hatlarıyla Dinler Tarihi, Osman Cilacı, Mimoza Y.
    70. Dinler ve İnsanlar, Osman Cilacı, Tekin Y.
    71. Dinlerin Dejenerasyonu, Kürşat Demirci, İnsan Y.
    72. Çağdaş Dünya Dinleri ve Mezhepleri, Abdülkadir Şeybe, Beyan Y.
    73. Günümüz Dünya Dinleri, Osman Cilacı, D.İ.B. Y.
    74. 4 Dinden 4 Adam ve Bir Dinsizin Konuşmaları, Burhaneddin Mirza,
    Sönmez Neşriyat
    75. İbrahimî Dinlerin Diyalogu, İsmail Farukî, Pınar Y.
    76. Semavi Dinlerde İtikad ve Amel, Mazharuddin Sıddıkî, Fikir Y.
    77. Dinimiz, Abdülkadir Dedeoğlu, Osmanlı Y.
    78. Dinimi Öğreniyorum, Abdullah Sevinç, M.E.B. Y.
    79. Dinî ve Ahlâkî Sohbetler, M. Âsım Köksal, T. Diyanet Vakfı Y.
    80. Din Eğitim Bilimi ve Türkiye’de Din Eğitimi, Suat Cebeci, Akçağ Y.
    DİN
    - 91 -
    81. Din Eğitimi ve Öğretimi (İman-İbâdet), Hâlis Ayhan, D.İ.B. Y.
    82. Din Öğretimi Özel Öğretim Yöntemleri, Beyza Bilgin, Mualla Selçuk, Akid Y.
    83. Din Nedir? Lev Tolstoy, çev. Murat Çiftkaya, Furkan Basın Yayın
    84. İnsan ve Din, Ayhan Songar, D.İ.B. Y.
    85. İlahlar Rejiminin Anatomisi, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    86. Cahiliyye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    87. Ailenin Din Klavuzu, Ekrem Keleş, Seha Neşriyat
    88. Ailede ve Okulda İdeal Din Eğitimi, Mehmet Emin Ay, Mavi Y.
    89. Çocuk ve Din, Kerim Yavuz, Çocuk Vakfı Y.
    90. Okul Öncesi Çocuklarda Dinî Duygunun Gelişimi ve Eğitimi, Yurdagül
    Konuk, T. Diyanet Vakfı Y.
    91. Günümüz Din ve Fikir Hareketleri Ansiklopedisi, Komisyon, Risale Y.
    92. Adamlık Dini, Cavit Yalçın, Vural Y.
    93. Akıl ve Din, M. Müştehir Şebisteri, Objektif Y.
    94. Modern Dünyada Din, Lord Northobourne, İnsan Y.
    95. Aydınların Din Saptırması, Fehmi Huveydî, İşaret Y.
    96. Türkiye’de Manevî Buhran, Din ve Laiklik, Osman Turan, Boğaziçi Y.
    97. Tarihçi Açısından Din, Arnold Toynbee, Kayıhan Y.
    98. Türklerin ve Moğolların Eski Dini, Jean Paul Raux, İşaret Y.
    99. Türkiye’de Yanlış Din Anlayışı, İhsan Süreyya Sırma, Beyan Y.
    100. İlim ve Din, Adnan Adıvar, Remzi Kitabevi Y.
    101. Son Devrin Din Mazlumları, Necip Fâzıl Kısakürek, Büyük Doğu Y.
    102. Türkiye’de Din Kavgası, Sadık Albayrak, Özel Y./Feyiz Y./Akçağ Y.
    103. Şeriat’ten Laikliğe (Türkiye’de İslâmcılık-Batıcılık Mücadelesi), Sadık
    Albayrak, Sebil Y.
    104. Devletin Dini Olur mu? Seyyid Ahmet Arvasi, Burak Y.
    105. Din-Devlet İlişkileri Sempozyumu Bildirileri, Heyet, Beyan Y.
    106. Türkiye’de Din ve Siyaset, Şerif Mardin, İletişim Y.
    107. Cumhuriyet Dönemi Din-Devlet İlişkileri (3 cilt), Hasan Hüseyin Ceylan,
    Rehber Y.
    108. Ekonomi Bir Din midir? Zübeyir Yetik, Beyan Y.
    109. İktisat ve Din, Mustafa Özel, İz Y.
    110. Yüz Soruda Anayasanın Anlamı, Mümtaz Soysal, Gerçek Y.
    111. Cumhuriyetin Şeref Kitabı, Hazırlayan: Abdurrahman Dilipak, İşaret Y.
    112. Kemalizm, Abdurrahman Dilipak, Beyan Y.
    113. Atatürk ve Din Eğitimi, Ahmet Gürtaş, D.İ.B. Y.
    114. Hutbeler, D.İ.B. Y.1973 Ankara
    115. İmam-Hatipler İçin Örnek Metinler, D.İ.B. Y. 1981 Ankara
    116. Din Anlayışı ve Müslüman Sorumluluğu, İbrahim Turhan, Haksöz sayı
    20, Kasım 92
    117. Din İstismarı (Özel sayı), İslâmiyât, c. 3, sayı 3, Temmuz-Eylül 2000
    118. İslamizasyon, İslâm’a Karşı İslâm (Özel Sayı) Kitap Dergisi, sayı 23, Ocak 89
    119. Din Değiştirme, Ali Osman Kurt, Gökkubbe Y.

    -93 -
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKÂDİ KAVRAMLAR -1-
    İSLÂM
    •İslâm; Anlam ve Mâhiyeti
    •İslâm Dini’nin Gayesi
    •İslâm Dini’nin Hükümleri
    •İslâm’ın Genel Özellikleri
    •İslâm’ın Eski Şeriatlerle İlişkisi
    •Kur’ân-ı Kerim’de İslâm Kavramı
    •Hadis-i Şeriflerde İslâm Kavramı
    •İslâm’ın Rükûnları (Temelleri)
    •Din Olarak İslâm
    •İslâm’a İnanıp Teslim Olan Kimse; Müslim/Müsliman
    •İslâm’a Teslim Olmanın Boyutları
    •İslâm’ın Tebliği
    •İslâm’ı Hayata Hâkim Kılmak
    İslâm; Anlam ve Mâhiyeti
    İslâm kelimesi sözlükte; teslim olmak, boyun eğmek, itaat etmek anlamlarına gelir. Allah Teâlâ’nın emirlerine teslim olup itaat etmeğe dayanan bir din olması sebebiyle bu dine İslâm denilmiştir.
    İslâm’ın terim anlamı: Allah tarafından peygamberler aracılığıyla insanlara bildirilen dünyada ve âhirette insanları mutluluğa ulaştıracak hayat şekli, itikadî ve amelî bir nizamdır. İslâm, akıl sahibi insanları kendi tercihleriyle bizzat hayırlı olan şeylere götüren İlâhî bir sistemdir, kanundur.
    İslâm’ın mânâsı, teslim olmaktır; Allah’ın emir ve yasaklarına teslim olmak. Allah’ın hükümlerine teslim olmaksızın İslâm olmaz.201 İnsan, Allah’ın yarattığı kuldur. Allah, ilmiyle her şeyi kuşattığından ve hikmet sahibi olduğundan kulluğun gereği, O’na teslim olmaktır. Hayatın kanunları insanın Allah’a teslim olmasını gerektirir. Çünkü bu kanunları da, insanı da en iyi bilen, Allah’tır.
    Bütün kâinat ve içindeki her şey o yaratıcının kanunlarına itaat etmektedir. O yüzden bütün kâinatın dini İslâm’dır. Güneş, ay,
    2
    01]Bk. 6/En’âm, 162 ve 4/Nisâ, 65
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 94 -
    yıldızlar hep müslümandır. Dünya, hava, su, ışık, ağaçlar, taşlar ve
    hayvanlar da müslümandır. İslâm, Allah’a itaat edip teslim olmak
    demek olduğu için, bütün bu varlıkların isyan etmeden Allah’a
    itaat ettiklerini görmekteyiz. Yani teslim oluşlarına, müslüman
    oluşlarına şâhidiz. “Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar?
    Oysa göklerde ve yerde olanların hepsi ister istemez O’na teslim
    olmuştur ve O’na döndürülüp götürüleceklerdir.”202 Bu âyette
    gökte ve yerde olanların teslimiyeti insana örnek olarak gösteriliyor
    ve deniliyor ki “Ey insan, İşte sen de böyle teslim olmalısın!”
    Hz. Ali’nin de dediği gibi “İslâm teslimdir, teslimiyettir.” Allah’a
    teslim olmayan kimse, müslüman sayılmaz. İnsan neye teslim olmuşsa
    ona kul olmuş demektir. İslâm, imanın bir tezâhürü, dışa
    yansımasıdır. İman etmeden teslimiyet, yani imansız İslâm olur
    mu? Olsa bile makbul değildir. Münâfıklar inanmadan teslimiyet
    gösteren insanlardır. Günümüzde de gerektiği şekilde iman etmediği,
    Allah’ın hükümlerini içine sindiremediği, başka ideolojileri
    (dinleri) benimsediği halde kendilerini “müslüman” olarak tanıtan
    insanlar bu sınıfa girerler. İslâmîyetin (teslimiyetin) geçerli olabilmesi
    için gönül rızâsıyla, kayıtsız ve şartsız tam bir teslimiyetle
    Allah’ın şeriatına teslim olmak gerekir.
    İnsan da kendi hür irâdesi ve tercihiyle Allah’a teslim olursa,
    İslâm’ı seçip müslümanca yaşarsa, kâinatın boyun eğdiğine teslim
    olduğundan artık o, kâinatla barışıp uyum sağlar. Böylece bu insan,
    dünyada halife olur.
    İslâm dinini, kapsamlı olarak kısaca tanımlamak mümkün değildir.
    Onun kapsamlı tarifi ancak Kur’an ve sünnetin tamamıyla
    yapılabilir. Çünkü İslâm’ın muhtevâsı ve sınırları Kur’an ve sünnetle
    çizilmiştir. İslâm, Kur’an’dan ve sünnetten öğrenilebilir. Yüce
    Allah bu dini her yönden mükemmel ve kapsamlı kılmıştır. Öyle
    ki, İslâm’da hükmü açıklanmamış hiçbir mesele yoktur. Bir mesele
    mubah mıdır, haram mıdır, mekruh veya sünnet midir, vâcip
    veya farz mıdır; yapılan herhangi bir eylem veya inancın hükmü
    belirtilmiştir. İnanç, ibâdet, siyaset, ekonomi, savaş, barış, hukuk
    veya insanı ilgilendiren başka herhangi bir mesele olsun; onunla
    ilgili dinde mutlaka bir hüküm vardır veya müctehidler, hükmünü
    Kur’an ve sünnetten yola çıkarak tesbit ederler. Allah, Kur’ân-ı
    Kerim’in özelliğini şöyle açıklar: “Sana bu kitabı (Kur’an’ı) her şeyi beyan
    etmek, açıklamak için gönderdik.”203 Kur’an ve sünnette hükmü
    açıkça belirtilmeyen meseleler hakkındaki hükmü, İslâm ümmetinin
    müctehid âlimleri, kitap ve sünnete dayanarak çıkarırlar.
    202] 3/Âl-i İmran, 83
    203] 16/Nahl, 89 ve yine Bk. Yusuf, 111
    İSLÂM
    - 95 -
    Peygamberimiz İslâm’ı değişik şekillerde tanımlamışlardır. Bu
    tanımlardan biri şu şekildedir: “İslâm, beş esas üzerine bina edilmiştir
    (kurulmuştur). Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in (s.a.s.)
    O’nun kulu ve Rasûlü olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, zekât
    vermek, Beyt’i (Kâbe’yi) haccetmek ve Ramazan orucunu tutmaktır.” 204
    Yukarıdaki hadis, İslâm binasının bu beş temel üzerinde kurulu
    olduğunu açıklamaktadır. Dikkat edilmesi gereken husus, bu beş
    esas, İslâm’ın temelleridir, ama İslâm’ın tamamı değildir. Bir evin
    sadece temellerden ibâret olduğu nasıl söylenemezse, İslâm’ın bu
    beş temelden ibâret olduğunu iddia etmek de aynı şekilde yanlıştır.
    Kur’ân-ı Kerim’i açıp okuyan görecektir ki, bu beş hususun
    dışında ahlâktan, iktisattan, sosyal meselelerden, siyasetten, barıştan,
    savaştan, hayırdan, şerden... söz edilmiştir. İslâm, temel
    ve binadan meydana gelmiştir. Temel, bu beş rükundur. Bina ise,
    insan hayatıyla ilgili İslâm’ın diğer hükümleridir. Müslümanın görevi,
    İslâm’ı tümüyle tanımak ve tüm olarak ikame etmek, ayakta
    tutmaktır.
    Bu meşhur hadis-i şerifin ışığı altında İslâm’ın temellerini ikiye
    ayırabiliriz: Şehâdet kelimeleriyle özetlenen iman ve önemine
    binâen dört amelin zikredilmesinden anlaşılan amel-i sâlih. İslâm,
    şehâdet kelimesi ve imanın rükûnlarıyla ortaya çıkan inançtır.
    İslâm; namaz, zekât, oruç ve hac ile ortaya çıkan ibâdetlerdir. Bunlara
    İslâm’ın rükûnları, temelleri denilir. İslâm’ın geri kalanı ise,
    bu temeller üzerine kurulan binadır. Bu binayı meydana getiren
    unsurlar İslâm’ın hayat sistemleri, nizamlarıdır: Siyasî nizam, ekonomik
    nizam, ahlâkî nizam, askerî nizam, sosyal nizam, öğretim
    nizamı vs. İslâm’ın hâkimiyetini sağlaması için ayrıca müeyyideleri
    vardır (Müeyyide: Kanun ve ahlâkî emirlerin yerine getirilmesini
    temin eden kuvvet, yaptırımla ilgili kural demektir.) Bu müeyyideler;
    cihad, marufu emredip münkerden sakındırmak; fıtrî cezâlar,
    Allah’ın dünya ve âhirette verdiği Rabbânî cezâlardır. O halde
    İslâm; inanç, ibâdet, hayat sistemleri ve müeyyidelerdir.
    İslâm, insanın içi ve dışı, kalbi ve kalıbı, aklı ve vicdanı, arzusu
    ve nefreti, duygusu ve hassâsiyetiyle Allah’a teslim olup boyun
    eğmesidir. Kalbini ve aklını, elini ve eteğini, içini ve dışını
    Allah’ın hükmü dışındaki her türlü etkiden kurtarmaktır. İslâm,
    genel nizam, hayatın her cephesiyle ilgili kanun ve vahiyle emredilip,
    peygamberle tebliğ edilen, insan davranışlarının programıdır.
    Bu programa uyana sevap; uymayana cezâ vardır. İslâm,
    Allah Teâlâ’nın indirdiği ahkâm (hükümler), akîde, ibâdet, ahlâk,
    204] Buhârî, İman 1; Müslim, İman 22; Nesâî, İman 13; Tirmizî, İman 3
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 96 -
    muâmelât, Kur’an ve sünnetteki haberlerin bütünüdür.
    İslâm’ın zıddı, câhiliyyedir. Câhiliyye küfür demektir; bir inanç
    ve yaşama biçimi olarak İslâm’ın dışındaki her türlü küfrün ortak
    adıdır. İslâm’ın her parçasının karşısında mutlaka câhiliyye vardır.
    Hz. Ömer’in dediği gibi, “İslâm’la câhiliyyeyi bilmeyenler türeyince,
    İslâm’ın düğümleri teker teker çözülür.” İslâm tüm ayrıntılarıyla
    câhiliyyenin karşıtıdır. Çünkü İslâm’dan her bir cüz, Allah’ın her
    şeyi içine alan ilminin eseridir. Ona karşı olan her düşünce ve hareket
    de, mutlaka câhiliyyedir. Çünkü o, sınırlı insan ilminin eseridir.
    Üstelik insanın hevâ ve arzuları kendisine gâlip gelebilir; güzeli
    çirkin, çirkini de güzel görebilir. “Yoksa onlar câhiliyye idaresini mi
    istiyorlar? İyi anlayışlı bir toplum için, hüküm koyma yönünden Allah’tan
    daha güzel kim vardır?” 205
    Bazı insanlar, câhiliyye yolunda gidenlerin bir kısmının hareket,
    yaşayış veya bazı sistemlerinde ortaya çıkan güzellik ve olgunluğu
    görünce, şüpheye düşerler. Bunun sebebi, İslâmîyetten
    olan bir şey, bazen câhiliyye ile karışır. İslâm’dan olan o şey, orada
    da güzel görünür. Câhil kişi, İslâm’ın hakikatini bilmediği için bu
    düzene bağlanır. Şâyet bu insan hakkı bilseydi, o câhiliyye düzeninde
    gördüğü kısmî iyiliklerin İslâm’a ait olduğunu anlayacak,
    kaynağa ve asla yönelecekti.
    İnançlarda İslâm ve câhiliyye vardır. İbâdetlerde İslâm ve
    câhiliyye vardır. Ahlâkta, siyasette, öğretimde, savaş, barış ve sosyal
    meselelerde İslâm ve câhiliyye vardır. İnsanla ilgili bütün meselelerde,
    bütün kanun ve kurallarda İslâm ve câhiliyye vardır. İnanç
    ve ibâdetlerdeki câhiliyye, câhiliyyelerin en tehlikelisidir. Onun
    için Allah Teâlâ, sağlam itikatla beraber bazı câhiliyye hareketlerinde
    bulunanları affeder, ama inanç ve ibâdetleri câhiliyye inanç
    ve ibâdetleri olan kimseyi, İslâm’ın tüm ahlâkıyla ahlâklansa dahi
    kesinlikle affetmez. “Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez. Ama
    bunun dışında dilediğini affeder.” 206
    Allah Teâlâ İslâm’ı bir bütün olarak göndermiştir. Kim tümünü
    alırsa, İşte o müslümandır. Kim onun bir kısmını alır ve bir kısmını
    almazsa, İslâm’la câhiliyyeyi birbirine karıştırmış olur. “Yoksa siz
    Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu
    yapanların cezâsı dünyada rezil ve rüsvay olmaktan başka bir şey değildir.
    Kıyâmet gününde ise azâbın en şiddetlisine atılacaklardır. Allah sizin yaptıklarınızdan
    gâfil değildir.”207 Her müslümanın, câhiliyyenin bütün
    205] 5/Mâide, 50
    206] 4/Nisâ, 48
    207] 2/Bakara, 85
    İSLÂM
    - 97 -
    âdet ve kurallarından arınmış olması ve İslâm’ın bütününü alması
    gerekir. İslâm ümmeti de, İslâm devleti için mükemmel bir örnek
    olmalı ve yeryüzünden câhiliyye düzenini silmeye çalışmalıdır.
    İslâm devlet düzeninden sapma ve giderek İslâm’ın hukuka,
    muamelâta dair ahkâmının kaldırılması, müslümanlar arasında
    câhiliyye düzeninin yayılmasına vesile oldu. “İslâm’ın halkaları teker
    teker çözülecek. İlk olarak yönetim halkası çözülecek ve en sonunda da
    namaz halkası sökülecektir.” Câhiliyye düzenini tüm yeryüzünden
    söküp atmak, fitneyi kaldırmak için hücum edenin İslâm olması
    gerekirken, hücuma uğrayan kendisi oldu. Câhiliyye düzeni onu
    tamamen söküp atma çabasındadır. Bu gün İslâm topraklarında
    ne kadar çok câhiliyye idareleri vardır ve bu câhiliyyelere uyan ne
    kadar çok müslüman vardır. Câhiliyye düzenlerinin (bâtıl dinlerin)
    ortak özellikleri, İslâm’a, tevhide düşman olmalarıdır. 208
    İslâm Dini’nin Gâyesi
    İslâm’ın getirdiği hükümler, insanların mutluluğunu amaçlamaktadır.
    Bu hükümlere uygun hareket edenler, hem dünya
    hem de âhiret saâdetini kazanacaktır. İslâm, kişinin kalbini, aklî
    düşüncelerini ve amellerini ıslah ederek, onları yükselterek bu
    saâdetlere ulaştırır. Toplumun saâdeti de ferdin saâdetine bağlı
    olduğundan, kişinin mutluluğu aynı zamanda cemiyetin de mutluluğudur.
    İslâm, bu hedefi gerçekleştirmek için birtakım hükümler
    koymuştur. Bunlara şer’î hükümler denir.
    İslâm Dini’nin Hükümleri
    İslâm Dininin hükümleri dört kısımdır:
    a-) İman (İtikadî hükümler): İnsanın dinde kabul etmesi ve reddetmesi
    gereken hususlarla ilgili hükümlerdir. İnsana neleri kabul
    etmesi, neleri reddetmesi gerektiğini bu hükümler öğretir. İnsan,
    iman esaslarına inanmakla mânevî gıdasını almış, kalbini yanlış
    inançlardan temizleyerek gerçek değerini kazanmış olur.
    b-) Amel: Amel, insanların yaptığı işlerdir. Yapılması veya yapılmaması
    gereken fiillerdir. Hangi amellerin, hangi şartlarla nasıl
    yapılacağını ve nasıl sahih olacağını açıklayan hükümlere amelî
    hükümler denir. Duâ etmek, zekât vermek, cihad etmek, ilim tahsil
    etmek gibi.
    c-) Ahlâk: Hal ve hareketleri, davranışları, İslâmî ve insanî
    ilişkileri açıklayan hükümlere denir. Ahlâkın güzelleşmesine ve
    208] Bk. Din ünitesi
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 98 -
    vicdanın terbiyesine ait bulunan hükümlerdir. Kötü söz ve yalan
    söylememe, kendisi için istediğini başkası için de isteme... gibi.
    d-) Hukuk (Muamelât, Ukubat): İman, ahlâk ve şahsî amel gibi
    konuların dışında kalan, özellikle devlet yönetimini, toplum idaresini
    ve ekonomik durumları içeren konuları, evlenme, boşanma,
    miras dağıtımı, ticarî ve siyasî işleri, kısaca İslâm devletinin kanun
    ve kurallarını belirleyen bütün hükümlerdir. Bu dört hüküm
    (iman, amel, ahlâk, hukuk) İslâm dininin bir bütün ve homojen
    bir yapıya sahip olduğunu göstermektedir. Böyle olmasına rağmen,
    özellikle yirminci yüzyıl müslümanları hukukla (muâmelâtla)
    ilgili hükümleri terkettikleri veya terkettirildikleri için İslâm’ın
    bütünlüğü hayata yansıyamamıştır. İslâm bütün olarak yaşanamamaktadır.
    Bunun sonucu olarak, imanî konular saptırılmış, ameller
    (ibâdetler) yozlaştırılarak, ruhsuz ve anlamsız bir şekilde ifa edilen
    bir gelenek halini almıştır. Yine aynı şekilde müslüman topluluklar
    İslâm ahlâk ve edebini yitirmişlerdir.
    Bu dört hüküm parçalanmaz bir bütündür. Yani birisi olmadığı
    zaman İslâm’ın bütünlüğü bozulduğu gibi; başka herhangi
    bir şeyle (düşünceyle, hukukla, dinle) sentezi (karışımı) halinde de
    bütünlüğü ve safiyeti bozulur; Ortaya apayrı başka bir din çıkar.
    İslâm sosyalizmi, Türk-İslâm sentezi... gibi. Zaten sentez de ayrı iki
    şeyin bir araya getirilmesiyle yepyeni bambaşka bir şeyin oluşması
    demektir.
    İslâm, insan hayatının vazgeçilmez de olsa bir parçası değil;
    her yönüyle insan hayatının bütünüdür. İslâm, insanın günlük yirmi
    dört saatini ve doğumdan ölümüne her alandaki her yönünü
    kapsar ve belirler. Tuvalet âdâbından devlet yönetimine varıncaya
    kadar insanın tüm hayatını kuşatır. İslâm, insan hayatının bütünüdür.
    İnancı, ibâdeti, ahlâkı ve hukukuyla bir bütündür. Parçalanmaz
    veya herhangi bir şeyle sentez yapılamaz. Atma ve katmaları,
    hurâfe ve bid’atleri kabul etmez. Allah tarafından tamamlanmış
    eksiksiz bir nizamdır.
    İslâm’ın Genel Özellikleri
    1- Rabbânîlik: (Rabbe ait olmak, İlâhî olmak) İslâm, hak ve
    İlâhî dindir. Vahye dayanır. Hedef ve gayede Rabbânîdir. Allah’ın
    rızâsı bir müslüman için her şeyde vazgeçilmez amaçtır. İslâm’ın
    kaynağı ve metodu da Rabbânîdir.
    2- İnsanîlik: (İnsan fıtratına uygunluk) Kur’an insanlara indirilmiş,
    peygamberler insanlar arasından seçilmiştir. İslâm insana,
    insanın aklına büyük önem vermiş, fıtratına uygun hükümler
    İSLÂM
    - 99 -
    koymuştur. İslâm’a göre insan, yeryüzünde en güzel biçimde ve
    halife olarak yaratılmış, rûhî unsur ile seçkin kılınarak evren kendi
    hizmetine verilmiştir. İslâm, insanın hiçbir güç ve enerji odağını ihmal
    etmez. Onların hepsini ıslâha, çalışmaya ve gelişmeye doğru
    yönlendirir. İnsan, taşıyabileceği ölçülerde yüklenen bu yükümlülükleri
    omuzlayarak barış, güven ve huzur içinde yoluna devam
    eder. Bu yükümlülükler insanın kendi fıtratıyla uyumludur. Gönlünün
    ve vicdanının sesiyle bütünleşir. Fıtratını ıslâh etmeyi hedef
    alır. İslâm’ın tüm hükümleri insanın dünya ve âhiret saâdetine yöneliktir.
    3- Kapsamlılık ve evrensellik: İslâm, ebediyeti kapsayacak
    uzunlukta, bütün insanları kuşatacak genişlikte, dünya ve âhiret
    işlerini içerecek derinliktedir. Mesajı ve hükümleri bütün zamana,
    bütün dünyaya, bütün insanlığa yöneliktir. İnsan hayatının
    beşikten mezara tüm aşamalarını ve hayatın tüm alanlarını tanzim
    eder. İslâm’ın öğretileri de kapsamlıdır. Bu kapsam, inançta,
    ibâdette, tasavvurda, ahlâk ve fazilette, düzenleme ve yasalarda
    kendini gösterir.
    4- Vasatlık ve denge: İslâm; denge, orta yol, adâlet, ölçü gibi
    temel dinamikleri olan bir dindir. İfrat ve tefritten uzaktır. Aşırılıklar
    yoktur. İnsanı azdırmaz ve ezdirmez. İnsanın gücü böyle
    dengeli bir nizam kurmaya yeterli değerlidir. İnanç, ibâdet, ahlâk
    ve teşrîde vasat (adâlet ve denge) unsurlarını kolaylıkla görebiliriz.
    Dünya-âhiret, madde-mânâ, zengin-fakir arasında denge vardır.
    İnsanın içi ve dışını, rûhu ve bedenini, birey ve toplumu, fert
    ve devleti, kadın ve erkeği, aile ve milleti dengeler. Her birinin
    birbirine karşı hak ve görevlerini düzenli, dengeli ve uyumlu bir
    biçimde belirler.
    5- Açıklık ve netlik: İslâm’ın inanç esasları, dinî kavramlar sade
    ve açık seçiktir. Anlaşılması, anlatılması ve kabulü kolaydır. Aklı,
    mantığı zorlamaz.
    6- Hâlis din: Analiz ve sentez, atma ve katma kabul etmeyen,
    kaynağı sağlam ve değiştirilemez olduğundan tahrif edilemeyecek
    bir dindir. Bid’at ve hurâfelere kapılarını kapamıştır. Allah tarafından
    tamamlanmış ve râzı olunmuş tek hak dindir.
    7- Tevhid: İslâm, her şeyden önce tevhid dinidir. En mükemmel
    Allah inancını yerleştirir. İslâm’da Allah’ın sıfatları insanlara ve diğer
    varlıklara verilmez. Allah’ın hiçbir şeye benzemediği vurgulanır.
    İnsan ve başka yaratıklar tanrılaştırılamaz. Allah’tan başkasına
    tapınılmaz, duâ edilmez.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 100 -
    8- Tüm peygamberleri tasdik: Allah tarafından gönderilen
    bütün peygamberlere inanılır. Peygamberler arasında ayrım yapılmaz.
    Tanrılaştırma ve yakışık almayan isnatlar gibi aşırılıklardan
    uzak olarak, Allah’ın elçisi ve kulu oldukları kabul edilir.
    9- Egemenlik Allah’ın: Yasa, hukuk ve prensip belirleme, kanun
    koyma işi sadece Allah’a aittir. İslâm; hüküm, hâkimiyet, egemenlik
    ve otoritenin Allah’a verildiği, ezen ve ezilenin, kula kulluk
    yapanın olmadığı bir toplum oluşturur.
    10- Sağlam kaynak: İslâm’ın temel kaynağı Kur’ân-ı Kerim’dir.
    Kur’an, kıyâmete kadar tahrif edilemeyecek bir kitaptır. Dünyanın
    her tarafındaki Kur’an nüshaları aynıdır.
    11- Evrenle uyum: Evren ve içindeki varlıkların tümü Allah’a
    teslim olup itaat ettiklerinden müslüman sayılırlar. İslâm’ı seçip
    teslim olan insan da kâinatla uyum içinde, aynı yasalara itaat etmiş
    olur. Böylece insanın emeği ve enerjisi evrenin imkânlarıyla
    bütünleşir. İslâm, insanı evrendeki doğal güçlerle çatışmaya ve
    boğuşmaya sokmaz.
    12- Tek toplum (ümmet) oluşturur: İslâm, uyumlu, tutkun ve
    dayanışma içinde hareket eden bir toplum (ümmet) oluşturur.
    Akîde bağıyla bir araya gelen, ırk, renk, vatan, ülke ve sınıf ayrımı
    yapmayan bu toplumun temel dinamikleri (harekete geçiren
    özellikleri) kardeşlik, yardımlaşma, eşitlik, adâlet, hakkı ve sabrı
    tavsiye etme, iyiliği yayma, kötülüğe karşı mücâdele etmedir. Zina,
    fuhuş, hırsızlık, haksızlık, fâiz... gibi kötü ahlâk ve çirkin geleneklerin
    ortadan kaldırıldığı, insanların yeme içme, barınma ve cinsel
    oburluklarının engellendiği erdemli, iffetli bir toplum oluşturur.
    Küfrün tek millet olduğu gibi; bütün müslümanlar da, birbirlerini
    ancak kardeş kabul eden tek bir millettir.
    13- Kolaylık ve müjde: İslâm; dili, ırkı, mazisi ne olursa olsun
    kelime-i şehâdet getirip buna uygun yaşayan herkesi müslüman
    sayar. Eşitlik ve adâlet esasına dayanır. Kimsenin zorla müslüman
    yapılmasını kabul etmez. Kalpleri fethederek yayılmayı esas alır.
    Hükümleri yaşanılacak kolaylıktadır. İbâdetlerin yapılmasında gücümüz
    dikkate alınarak birçok kolaylıklar gösterilmiştir. Gücün yetirilemeyeceği
    zorluklar emredilmez. İslâm’ın rahmet, af ve müjde
    tarafı ağır basar. İslâm, insanın rûhî ve bedenî tüm ihtiyaçlarını
    hoşgörüyle karşılayıp, kolaylıkla ve basit biçimde çözüm getirir.
    Ama bütün bu kolaylıklara rağmen, tembellik ve dünyaya aşırı
    meyilden dolayı kulluğunu ihmal edenler Allah’ın azâbıyla ikaz
    edilirler.
    İSLÂM
    - 101 -
    14- Akla ve ilme önem verir: İslâm vahiy dini olmasıyla birlikte,
    akla büyük önem verir. Akla hitap eder, akıllıyı sorumlu tutar. Bilime
    de üstün değer vermiş, ilim öğrenmenin her müslümana farz
    olduğunu bildirmiş, çalışma, öğrenme ve düşünce gibi konulara
    gereken yeri vermiştir. Yalnız unutmamak lâzım ki, İslâm akılcı değildir,
    akıllıların dinidir.209
    15- İnsan hakları: Hiçbir düzende (dinde) görülemeyecek kadar
    insan haklarını gözeten İslâm, insanın şu haklarını korumaya
    alır:
    a- Din emniyeti: İslâm, din hakkını ve dini yaşama hürriyetini
    güvence altına alır.
    b- Nefis (can) emniyeti: İslâm, yaşama hakkını temin eder.
    c- Akıl emniyeti: İlim ve tefekkürü emreden İslâm, içki ve uyuşturucu
    gibi akla zarar verecek şeyleri yasaklar ve aklı her türlü
    arızâlardan koruyucu tedbirler alır.
    d- Nesil emniyeti: Irzın, şeref ve namusun korunmasını ve sağlıklı
    nesiller yetiştirilmesini temin için İslâm gerekli her türlü ortamı
    hazırlar.
    e- Mal emniyeti: İslâm malı korumak için, hırsızlık vb. suçlara
    giden yolları tıkadığı gibi, insanlara yeterli geçim kaynaklarına sahip
    olma hakkını ve imkânını tanır.
    Özetle İslâm, her insanın onurunu, namusunu, özgürlüğünü,
    dinini, malını, canını, geçimini ve işini garanti altına alır.
    İslâm, insan hakları konusunda hâlâ ulaşılamaz durumdadır.
    İnsanî kardeşlik prensibine yer verir. Irkçılığı ve takvânın dışında
    üstünlük anlayışlarını reddeder. İslâm’ın emir ve yasakları, hükümleri,
    ibâdetleri, cezâ anlayışı... eşitliği isbat etmektedir. Diğer
    düzenlerde bu denli eşitlik teoride bile yoktur. Eşitlik adına
    adâletsizliğe de göz yummaz. Kadın-erkek eşitliği diyerek cinsel
    farklılıkların gözardı edilip istismar edilmesine, insanların sömürülerek
    zulmedilmesine yol açacak aşırılıklara da geçit vermez.
    İslâm’ın, Önceki Peygamberlerin
    Şeriatleriyle İlişkisi
    a) İslâm bütün peygamberlere gelen dinin adıdır.210 İnsanlık
    dünyaya peygamberle (Hz. Âdem’le) gelmiştir. Zamanın şartlarına
    209] Bk. İslâm Nizamı, Yusuf el Kardavi, Esra Y.
    210] Bk. 2/Bakara, 130 - 133
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 102 -
    ve insanlığın ihtiyaçlarına göre Allah Teâlâ peygamberleri değişik
    şeriatlerle (hukuklarla) göndermesine rağmen; itikat (inanç) her
    peygamberde aynı olmuştur.
    b) Önceki peygamberlerin tebliğ ettikleri din bir kavme gönderilmişti.
    Hz. Muhammed’e (s.a.s.) gelen İslâm, evrensel bir dindir.
    Yani tüm evrene ve bütün insanlığa Allah (c.c.) tarafından sunulmuş,
    kıyâmete kadar geçerli olacak bir hayat şeklidir.
    c) Hz. Muhammed’in (s.a.s.) tebliğ ettiği İslâm Dini, önceki
    peygamberlerin tebliğ ettiği dinin hükümlerini (şeriatlerini) nesh
    edip ortadan kaldırmıştır. Yani şu anda geçerli olan şeriat Hz.
    Muhammed’in (s.a.s.) şeriatidir.
    d) İslâm dini, Hz. Muhammed’den (s.a.s.) önce Allah (c.c.) tarafından
    gönderilen tüm kitapları ve peygamberleri tasdik eder.
    Kur’ân-ı Kerim’de İslâm Kavramı
    “el-İslâm” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 6 âyette geçer.211 “İslâm”
    ve “müslim” kelimeleri, çekimleriyle birlikte Kur’an’da toplam 50
    yerde kullanılır. İslâm ve müslim kavramlarının kökü olan “silm”
    kelimesi ve türevleri ise, toplam 157 yerde kullanılır.
    “Ey Rabbimiz! Bizi Sana teslim olanlardan/müslümanlardan kıl, neslimizden
    de Sana teslim olan müslüman bir ümmet çıkar, bize ibâdet yerlerimizi
    göster, tevbemizi kabul et; zira, tevbeleri kabul eden, çok merhametli
    olan ancak Sensin.” 212
    “Bunu İbrâhim de kendi oğullarına vasiyet etti, Ya’kub da: ‘Oğullarım!
    Allah sizin için bu dini (İslâm’ı) seçti. O halde sadece müslüman olarak
    ölün’ dedi.” 213
    “Biz, Allah’a ve O’nun yanından bize indirilene; İbrâhim, İsmâil, İshak,
    Ya’kup ve esbât’a (torunlarına) indirilene, Mûsâ ile İsa’ya verilenlerle Rableri
    tarafından diğer peygamberlere gelenlere, onlardan hiçbiri arasında
    fark gözetmeksizin iman ettik ve biz sadece Allah’a teslim olduk, O’nun
    için müslümanız’ deyin.” 214
    “Allah katında gerçek din İslâm’dır.” 215
    “İbrâhim, ne Yahûdi, ne de Hıristiyan idi; fakat o, Allah’ı bir tanıyan
    211] 3/Âl-i İmrân, 19, 85; 5/Mâide, 3; 6/En’âm, 125; 39/Zümer, 22; 61/Saff, 7
    212] 2/Bakara, 128
    213] 2/Bakara, 132
    214] 2/Bakara, 136
    215] 3/Âl-i İmran, 19
    İSLÂM
    - 103 -
    (hanîf) dosdoğru bir Müslüman idi; müşriklerden de değildi.” 216
    “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, ondan (bu din) asla kabul olunmaz
    ve o, âhirette de en büyük zarara uğrayanlardandır.” 217
    “Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim. Üzerinizdeki nimetimi tamamladım
    ve size din olarak İslâm’ı verip ondan râzı oldum...” 218
    “Allah kimi doğru yola hidâyet etmek/iletmek isterse, onun göğsünü
    (kalbini) İslâm’a açar, gönlüne genişlik verir; kimi de dalâlete bırakmak/
    saptırmak isterse, onun göğsünü/kalbini daraltır ve göğe çıkıyormuş gibi
    meşakkatlendirir. Allah iman etmeyenlerin üstüne işte böyle murdarlık
    verir. Bu (İslâm), Rabbinin dosdoğru yoludur. Biz öğüt alacak bir kavim
    için âyetleri ayrıntılı bir şekilde açıkladık.” 219
    “(Yusuf şöyle duâ etti:) ‘…Beni Müslüman olarak öldür ve beni sâlihler
    arasına kat.” 220
    “Kim nefsini (tümüyle) Allah’a, O’nu görür gibi teslim ederse (gerçek
    müslüman olursa) muhakkak ki o, en sağlam kulpa yapışmıştır. Bütün
    işlerin sonu ancak Allah’a dayanır.” 221
    “Allah kimin gönlünü İslâm’a açmışsa o, Rabbinden bir nûr üzerinde
    olmaz mı? Kalpleri Allah’ı zikretmek husûsunda katılaşmış olanlara yazıklar
    olsun! İşte bunlar apaçık bir dalâlet/sapıklık içindedirler.” 222
    “İslâm’a çağrılırken, Allah’a karşı yalan uydurandan daha zâlim kimdir?
    Allah, zâlimler topluluğunu hidâyete/doğru yola erdirmez.” 223
    Hadis-i Şeriflerde İslâm Kavramı
    “İslâm, beş esas üzerine binâ edilmiştir (kurulmuştur). Allah’tan başka
    ilâh olmadığına ve Muhammed’in (s.a.s.) O’nun kulu ve rasûlü olduğuna
    şehâdet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, Beyt’i (Kâbe’yi) haccetmek
    ve Ramazan orucunu tutmak.” 224
    Cibril hadisi: Abdullah bin Ömer (r.anhüma), babasından
    rivâyet ederek şöyle demiştir: “Bana babam Ömer ibnü’l-Hattâb
    rivâyet ederek şöyle dedi: “Bir gün Rasûlullah’ın (s.a.s.) yanında
    bulunduğumuz bir sırada âniden yanımıza, elbisesi bembeyaz, saçı
    simsiyah bir zat çıkageldi. Üzerinde yolculuk eseri görülmüyor;
    216] 3/Âl-i İmrân, 67
    217] 3/Âl-i İmran, 85
    218] 5/Mâide, 3
    219] 6/En’âm, 125-126
    220] 12/Yûsuf, 101
    221] 31/Lokman, 22
    222] 39/Zümer, 22
    223] 61/Saff, 7
    224] Buhârî, İman 1; Müslim, İman 22; Nesâî, İman 13; Tirmizî, İman 3
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 104 -
    bizden de kendisini kimse tanımıyordu. Doğruca Peygamber’in
    (s.a.s.) yanına oturdu ve dizlerini onun dizlerine dayadı. Ellerini
    de uylukları üzerine koydu. Ve:
    -Yâ Muhammed! Bana İslâm’ın ne olduğunu haber ver! dedi.
    Rasûlullah (s.a.s.):
    -İslâm; Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in de Allah’ın
    rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen,
    Ramazan orucunu tutman ve yol (külfetleri) cihetine gücün yeterse Beyt’i
    haccetmendir.” buyurdu. O zât:
    -Doğru söyledin!’ dedi. Babam dedi ki: Biz buna hayret ettik.
    (Zira) hem soruyor, hem de tasdik ediyordu.
    -Bana imandan haber ver!’ dedi. Rasûlullah (s.a.s.):
    -İman; Allah’a ve Allah’ın meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine
    ve âhiret gününe iman etmen, bir de kadere; hayrına şerrine inanmandır.”
    buyurdu. O zât (yine):
    -Doğru söyledin!’ dedi. (Bu sefer:)
    -Bana ihsândan haber ver!’ dedi. Rasûlullah (s.a.s.):
    -Allah’a O’nu görüyormuşsun gibi ibâdet etmendir. Çünkü her ne
    kadar sen O’nu görmüyorsan da O seni muhakkak görür.” Sonunda
    Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “O Cibril’di; size dininizi öğretmeye
    gelmişti.” 225
    “Her çocuk, İslâm fıtratı (Allah’ı tanıma ve O’na teslim olma) yaratılışı
    üzere doğar.” 226
    “Bir kul İslâm’a girer ve bunda samimi olursa, daha önce yaptığı bütün
    hayırları Allah, onun lehine yazar, işlemiş olduğu bütün şerleri de affeder.
    Müslüman olduktan sonra yaptıkları da şu şekilde muâmele görür: Yaptığı
    her hayır için en az on misli olmak üzere yedi yüz misline kadar sevap
    yazılır. İşlediği her bir şer için de, -Allah affetmediği takdirde- bir günah
    yazılır.” 227
    “Sizden biri içiyle dışıyla müslüman olursa, yaptığı her bir hayır, en
    az on mislinden yedi yüz misline kadar sevabıyla yazılır. İşlediği her bir
    günah da sadece misliyle yazılır. Bu hal, Allah’a kavuşuncaya kadar böyle
    225] Buhâri, İman 37; Müslim, İman 1, Hadis no: 8; Tirmizî, İman 14, h. no: 2738;
    Ebû Dâvud, Sünnet 16, h. no: 4695; İbn Mâce, Mukaddime 9, h. no: 63, 64;
    Nesâi, İman 6
    226] Müslim, Kader 25; Ahmed bin Hanbel, 4/24
    227] Buhârî, İman 31; Nesâî, İman 10 -8, 105-
    İSLÂM
    - 105 -
    devam eder.” 228
    Ebû Zerr (r.a.) anlatıyor: “Hz. Peygamber (s.a.s.) buyurdular ki:
    “Bana Cebrâil a.s. gelerek: ‘Ümmetinden kim Allah’a herhangi bir şeyi
    şirk/ortak koşmadan ölürse cennete girer’ müjdesini verdi” dedi. Ben
    (hayretle) ‘zina ve hırsızlık yapsa da mı?’ diye sordum. “Hırsızlık
    da etse, zina da yapsa!” cevabını verdi. Ben tekrar: ‘Yani hırsızlık
    ve zina yapsa da ha!’ dedim. “Evet, dedi, hırsızlık da etse, zina da
    yapsa!” Hz. Peygamber (s.a.s.) dördüncü keresinde ilâve etti: “Ebû
    Zerr çatlasa da cennete girecektir.” 229
    “Muhammed’in nefsini eliyle tutan zâta (Allah’a) yemin ederim ki, bu
    ümmetten her kim, yahûdi olsun, hıristiyan olsun, beni işitir, sonra da
    bana gönderilenlere inanmadan ölecek olursa mutlaka cehennem ehlinden
    olacaktır.” 230
    “İmanın tadını; Rab olarak Allah’ı, din olarak İslâm’ı, peygamber olarak
    Muhammed’i seçip râzı olanlar duyar.” 231
    Yeni müslüman olan bir sahâbe, Allah Rasûlünden şunu sordu:
    ‘Allah, seninle bizlere ne gönderdi?’ Hz. Peygamber (s.a.s.) şu cevabı
    verdi: “İslâm’ı.” Adam, ‘Pekâlâ, İslâm’ın alâmetleri nedir?’ diye
    sordu. Rasûlullah, şöyle buyurdu: “Kendimi Allah’a teslim ettim, başka
    şeyleri terkettim’ demen, namaz kılman, zekât vermendir. Her müslüman
    bir başka müslümana haramdır. İki müslüman birbiriyle kardeştir ve
    birbirlerine yardımcıdırlar. Bir kimse müslüman olduktan sonra müşrikleri
    terkedip müslümanlara karışmadıkça hiçbir ameli (Allah yanında) makbul
    değildir.” 232
    “Kim bizim namazımızı kılar, bizim kıblemize yönelir, bizim kestiğimizi
    yerse işte o, müslümandır.” 233
    “İslâm garip olarak başladı, tekrar başladığı gibi garip hale dönecektir.
    Gariplere ne mutlu! O garipler ki, benden sonra insanların sünnetimden
    bozdukları şeyi ıslah edecekler.” 234
    “İnsanlar arasında Allah’ın en çok buğzettiği üç kişi vardır:
    Harem’de sapıtıp haktan ayrılan, İslâm’a girdiği halde câhiliyye sünnetini
    (yol, âdet ve tatbikatlarını) arayan, haksız yere kanını dökmek
    228] Buhârî, İman 31; Müslim, İman 205, hadis no: 129
    229] Buhârî, Tevhid 33; Müslim, İman 153, hadis no: 94; Tirmizî, İman 18, hadis
    no: 2646
    230] Müslim, İman 240, hadis no: 153
    231] Müslim, İman 56, hadis no: 34; Tirmizî, İman 10, hadis no: 2625
    232] Nesâî, Zekât 72, hadis no: 5, 82
    233] Nesâî, İman 9, hadis no: 8, 105; Buhârî, Salât 28
    234] Müslim, İman 232, hadis no: 145; Tirmizî, İman 13, hadis no: 2631, 2632
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 106 -
    için bir adamdan kan talep eden.” 235
    Adiyy bin Hâtem (r.a.) anlatıyor: “Ben Rasûlullah’ın (s.a.s.) yanına
    vardığım zaman bana: “Ey Hâtem’in oğlu Adiyy, müslüman ol
    ki selâmete eresin!” buyurdu. Ben de: ‘İslâm nedir?’ diye sordum.
    Şöyle buyurdular: “Allah’tan başka ilâh olmadığına, benim de O’nun
    rasûlü olduğuma şehâdet etmen ve hayır, şer; tatlı ve acı her şeyiyle kadere
    iman etmendir.” 236
    “Kim İslâm’dan başka bir din adına yalan yere yemin ederse o kimse,
    dediği gibidir.” 237
    “...İslâm, kendinden önceki günahları yok eder. Hicret de ondan önceki
    günahları yok eder. Hac da ondan önceki günahları yok eder.” 238
    Bazı kimseler Hz. Peygamber’e: “Yâ Rasûlallah, biz câhiliyet
    devrindeki yaptıklarımızdan mes’ul olacak mıyız?” diye sordular.
    Rasûlullah (s.a.s.) şöyle cevap verdi: “İslâm’da sizden kim iyi ameller
    işlerse câhiliyet devrindeki yaptıklarından dolayı muâhaze olunmaz; ama
    kim kötülük ederse, hem câhiliyet devrindeki hem de İslâm’da yaptıklarından
    dolayı muâhaze olunur.” 239
    “Din nasihatten ibarettir!” Yanındakiler sordu: ‘Kimin için ey
    Allah’ın Rasûlü?’ “Allah için, kitabı için, Rasûlü için, müslümanların
    imamları ve hepsi için! Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona yardımını
    kesmez, ona yalan söylemez, ona zulmetmez. Her biriniz, kardeşinin aynasıdır;
    onda bir ezâ/rahatsızlık görürse, bunu ondan gidersin.”240
    Bir adamın, “hangi müslüman hayırlıdır?” sorusuna karşılık;
    Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Diğer müslümanların
    elinden ve dilinden emin olduğu (zarar görmediği) kimsedir” 241
    “Müslümana sövmek fısk’tır (büyük günahtır), onu öldürmek ise küfür
    (kâfir olmak) gibidir.” 242
    “Müslüman sevdiğini Allah için seven, Allah ve Rasûlünü her şeyden
    çok seven, kendisine imanı nasip ettikten sonra küfre dönmeyi,
    cehenneme yüzüstü atılmaktan daha kötü gören kimsedir.” 243
    235] Buhârî, Diyât 9
    236] Kütüb-i Sitte Muht. Terc. Akçağ Y., c. 16, s. 498
    237] Müslim, İman 176, hadis no: 110
    238] Müslim, İman 192, hadis no: 121
    239] Müslim, İman, 189, hadis no: 120
    240] Tirmizî, Birr 17, 18, hadis no: 1927, 1928, 1930; Müslim, İman 95, hadis no: 55
    241] Müslim, İman 14, hadis no: 40; Ebû Dâvud, Cihad, hadis no: 2481; İbn Mâce,
    Fiten 2, hadis no: 3934
    242] Buhârî, İman 36; Müslim, İman 27, hadis no: 116; İbn Mâce, Fiten 4, hadis
    no: 3939-3941
    243] Nesâî, İman 3-4
    İSLÂM
    - 107 -
    İslâm’ın Rükûnları
    İslâm’ın rükûnları (temelleri) beştir: Allah’tan başka ilâh olmadığına
    ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmek,
    namazı ikame etmek, zekât vermek, Beyti haccetmek, Ramazan
    orucu tutmak.
    Peygamberimiz’in İslâm’ı tarif ettiği Cibril hadisi diye bilinen
    hadis-i şerifte ve konunun başında zikrettiğimiz İslâm’ın beş temel
    üzere bina edildiğini bildiren hadiste (câhil halkın yanlış olarak
    İslâm’ın beş şartı dediği) bu beş temelin sayıldığını biliyoruz.
    Şehâdet veya tevhid kelimeleri dediğimiz imanın rükûnlarını (temel
    ilkelerini) daha önce “Tevhid” ünitesinde işledik. Burada, bu
    ibâdetlerin önemine binaen prototip örnekler olarak belirtilen
    ve diğerleriyle birlikte amel-i sâlih olarak etrafını câmi sûrette
    tanımlayabileceğimiz rükûnlardan kısaca ve akaidi ilgilendirdiği
    yönleriyle bahsedeceğiz. Bu amellerin nasıl yapılması gerektiği Fıkıh,
    İlmihal kitaplarında ve Fıkıh derslerinde konu edinilmektedir.
    Amel-i sâlih nedir? Sâlih amel, Allah katında râzı olunan amellerdir.
    Bu amel (davranış) iki özellik taşır: Biri, İslâm şeriatına uygun
    olması, ikincisi; niyetin Allah rızâsı için ve O’na ibâdet kasdıyla,
    bu bilinçle olmasıdır. Bir amel, bu iki özelliği veya bunlardan
    birini taşımazsa Allah katında râzı olunan amellerden, yani amel-i
    sâlihten olmaz. Böyle bir amelin ecri ve sevâbı da yoktur. Yüce
    Rabbimiz buyuruyor ki: “Kim Rabbine kavuşmayı ümid ederse, sâlih
    amel işlesin, Rabbine ibâdette hiçbir kimseyi şirk/ortak koşmasın...” 244
    Amel-i sâlihin İslâm’daki yeri cidden pek büyüktür. Çünkü bu
    ameller Allah’a, âhiret gününe iman etmenin meyvesidir. Kelime-i
    şehâdetin (tevhidin) mânâsı, amel-i sâlih işlemek ve bu yola girmekle
    meydana çıkar. İslâm kelimesinin teslimiyet anlamına geldiğini
    ve bu teslimiyetin de Allah’ın emirlerine itaat edip teslim
    olma demek olduğunu hatırladığımızda amelsiz, itaatsız, ibâdetsiz
    İslâm’ın olamayacağı ortaya çıkar. Amel-i sâlihin İslâm’daki öneminden
    dolayı birçok âyet onu övmektedir. Bu âyetlerin bazısı
    onu imana yaklaştırır, bazısı güzel mükâfatını açıklar, bazısı da
    özellikle âhiret hayatında vereceği faydadan bahseder. “Andolsun
    Asra ki, Muhakkak insan ziyandadır (zarar görecektir). Ancak iman edip
    amel-i sâlih işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler hâriç.” 245
    244] 18/Kehf, 110
    245] 103/Asr, 1-3. Diğer örnek âyetler için meselâ Bk. 5/Mâide, 9; 13/Ra’d, 29; 16/
    Nahl, 97; 18/Kehf, 30; 19/Meryem, 76; 29/Ankebût, 7, 9.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 108 -
    Amelin kabulü için İslâm’ı benimsemek şarttır. Bundan dolayı
    Allah, iman ile amel-i sâlihi beraber zikretmiştir. Bir kimse, Allah
    rızâsı niyyetiyle ve İslâm şeriatına uygun bir amel de işlese, eğer o
    kişi Kur’an’da belirtilen gerçek İslâm’ı tümüyle kabullenip benimsemedikçe
    o ameli Allah onun yüzüne çarpacaktır. Böyle bir amel
    için ne bir sevap, ne de bir mükâfat vardır. 246
    Amel-i sâlih çok çeşitlidir. İbâdet olsun, muâmelât olsun,
    Cenâb-ı Hakk’ın emrettiği şeylerin hepsidir. Müslüman, Rabbine
    itaatı, Şeriata boyun eğmeyi ve Allah’ın rızâsını taleb etmeyi düşünerek
    hayırlı bir amel işlediği zaman, amel-i sâlih ehlinden olur.
    Bu amel-i sâlihin başında (dar anlamıyla) ibâdetler gelir.
    İbâdetlerin de başında namaz, oruç, hac ve zekât gelir. Bunlar
    İslâm’ın temelleridir. Bu ibâdetlerde ihmal veya önemini küçümseme
    kesinlikle câiz değildir. Bunun için İslâm’ı tanımlayan meşhur
    hadiste bu ibâdetler açıkça bildirilmiştir.
    İslâm’da ibâdetlerin önemi büyüktür. İbâdetler, kişinin Rabbiyle
    olan ilişkisini düzenler ve belli bir şekilde Allah’a karşı kulluğunu
    ortaya koyar. İbâdetler, Allah’ın kulları üzerindeki özel
    hakkıdır. Bu ibâdetlere özen göstermek ve başkalarını önce imanî
    esaslara, sonra ibâdetlere dâvet etmek gerekir. İbâdetler eksik
    olduğu halde, insanın imanının kuvvetlenmesi ve kalbinde kök
    salması mümkün değildir. Hatta küfrün egemenliğinin çevre şartlarının
    tümüne uzandığı günümüzde namaz başta olmak üzere
    ibâdetlere gevşeklik gösteren insanların imanları çok büyük tehlikelere
    girer. Yani kişinin namaz ve diğer ibâdetleri hakkıyla yerine
    getirmeden mü’min kalması çok zordur. Bunlar, balık için su, insan
    için hava mesabesindedir.
    Bu ibâdetler içinde namazın akaid açısından daha büyük önemi
    vardır. İslâm; namazı, müslüman ve kâfir arasını ayırt edici bir
    alâmet olarak açıklamıştır. Ne yolculuk, ne savaş, ne hastalık halinde
    namazda ihmal câizdir. Onu terketmek ve bu konuda tembellik
    göstermek münâfıkların âdetidir. Kul, Rabbine döndüğü
    zaman kendisine ilk sorulacak şey namazdır. Namaz, Allah’a olan
    kulluğunu ve kelime-i tevhidin mânâsını kişiye devamlı hatırlatan
    bir ibâdettir. Namaz, sahibini her türlü çirkinliklerden, fuhşiyattan
    ve kötülüklerden meneder. Namazın önemi konusunda Kur’an’da
    birçok âyet vardır. 247
    246] Bk. 3/Âl-i İmran, 85
    247] Bu âyetlerden bazıları şunlardır: 30/Rûm, 31; 2/Bakara, 1-3, 153, 238; 4/Nisâ,
    103, 142; 29/Ankebût, 45...
    İSLÂM
    - 109 -
    Müslüman, namaza “Allahu Ekber” ile çağrılır; onunla namaza
    başlar, namaz süresince sık sık onu tekrarlar. Çünkü Allah,
    her büyükten daha büyük, her kuvvet ve kudret sahibinden daha
    yücedir. Kul, her şeyden daha büyük ve aziz olan Allah’a bağlandıkça,
    O’ndan başka hiçbir kimseden korkmaz. Başkasına kulluk
    etmekten sakınır.
    Oruç, hac, zekât ve diğer bütün ibâdetler, imanı takviye eder,
    nefsi kötülüklerden arındırır, kulu Rabbine bağlar. Oruçta, Allah
    sevgisini bedenin isteklerine tercih etme hali vardır. Müslümanı,
    ihlâs, irâde ve sabır hallerine alıştırma özelliklerini taşır. Zekât,
    müslüman için cimrilik ve hasislik hastalığından temizlenmeyi sağlayan
    mâlî bir ibâdettir. Malın esas sahibinin Allah olduğu, kendisinin
    ise bir emânetçiden başka biri olmadığını insan zekâtla daha
    iyi kavrar. Zekât, mal sevgisine, Allah rızâsını ve sevgisini tercih
    etmektir. Toplumun muhtaç kesimine hisse ayırmak, böylece sosyal
    adâletin sağlanmasına hizmet etmektir. Hac ise, müslümanın
    amelî eğitimidir. Hac ibâdetiyle müslümanın fiilen açık ve muayyen
    bir şekilde kulluğunu ortaya koyduğunu görüyoruz. İlim, cihad,
    iyiliği emir, kötülükleri yasaklamak, sabır, tevekkül, takvâ, Allah
    sevgisi ve O’nun azâbından korkmak... gibi emirler, Kur’an’ın
    üzerinde ısrarla durduğu sâlih amellerin başında gelir.
    Din Olarak İslâm
    ‘İslâm’, bütün peygamberlere gönderilen semâvî (İlâhî) dinin
    adıdır. Çünkü İlâhî vahyin kaynağı birdir ve O da Allah’tır. Allah’ın
    ‘İslâm’ adını verdiği bu İlâhî din, Hz. Muhammed (s.a.s.) ile olgunluğa
    ulaşmış, bütün hükümler açısından tamamlanmış, bütün ilkeleri
    Peygamber tarafından açıklanmış bir hidâyet yoludur. Allah
    katında geçerli din, yalnızca İslâm’dır.248 Bu dine inananlara ‘müslüman’
    adını Allah vermiştir.249 Geçmiş peygamberler de müslümandı,
    onlara inanan insanlar da. O peygamberler de insanları
    yalnızca İslâm’a dâvet ettiler. 250
    Mü’min kelimesinin türediği ‘emn’ kelimesi, her tür korkudan
    ve şüpheden emin olmak mânâsına gelmektedir. İslâm kelimesi
    ise, barışı ve güvenliği ve bir anlamda emin olmayı ifade etmektedir.
    Mü’min, kendisine ‘emânet’ edilen inanma işini yerine getirir,
    emânetin sahibine teslim olur (müslüman olur) ve böylece gerçek
    emniyete ve kurtuluşa erer. Bütün organlarıyla Allah’a teslim
    olmuş birisi; hem imanın emniyetine, hem de İslâm’ın getirdiği
    248] 3/Âl-i İmrân, 19
    249] 22/Hacc, 78
    250] 2/Bakara, 128, 131-133, 135-136; 3/Âl-i İmrân, 20, 67 vd.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 110 -
    ‘silm’e (barışa) girmiş demektir. Müslüman olan kimse, bir taraftan
    Allah’a teslim olmakta, bu teslimiyetiyle yalnızca O’na boyun
    eğmekte; bir taraftan da gerçek ‘selâm’a (barışa) ve güvenliğe
    kavuşmaktadır. Demek ki İslâm, yalnızca inanç ilkeleri değil, aynı
    zamanda dünya hayatının barışı ve güvenliği için bir yoldur.
    İslâm, evrendeki bütün varlıkların uyduğu, teslim olduğu ve
    insanın da isteyerek uyması istenen hayattır, yaşama biçimidir.
    Evrendeki bütün varlıkların hayatı ‘İslâm’dır. Yani bütün varlıklar,
    evrenin Sahibine teslim olmuşlardır, barış ve güvenlik içerisinde
    hayatlarını devam ettirmektedirler. İnsanlar da İslâm’ı kendilerine
    hayat tarzı, yaşama biçimi yaparlarsa, aynı sonucu elde ederler.
    Böylesine Allah’a teslim olmuş insanlardan kurulu toplum da
    ‘selâm’ toplumudur, barış ve güvenliğe kavuşmuş toplumdur. Onların
    yaşadıkları yerler o zaman “Dârü’s-Selâm” ve “Dâru’l-İslâm”
    olur.
    Bu açıklamalar ışığında diyebiliriz ki, İslâm kavramı içiçe birkaç
    anlamı içeriyor:
    İslâm’a teslim olan, inanan kimseye ‘müslim’ veya ‘müslüman’
    denilir. Müslim kavramı, Mü’min kavramından daha dar kapsamlıdır,
    ama bu iki önemli kavram arasında sıkı bir bağlantı vardır.
    Müslim, aynı zamanda, iman eden mü’min’dir; mü’min de İslâm’a
    teslim olmuş müslim’dir. Mü’min, İslâm’a şüphesiz bir şekilde inanan
    kimsedir. O imanın içerisinde emniyet de vardır, teslim olma
    da. Bazı insanlar İslâm’ın büyüklüğü ve gücü karşısında (kelimenin
    sözlük anlamıyla) teslim (müslim) olmuş, müslümanların otoritesine
    itaat etmiş olabilirler. Ancak kalbe inmeyen bir imanın, iman
    ilkeleri karşısında gönülden teslim olmayan bir itaat anlayışının
    fazla bir değeri yoktur. 251
    Bir kimse diliyle şehâdet kelimesini söylese veya ben ‘müslümanım’
    dese, o kimse hükmen müslümandır. Ancak iman kalbinde
    kökleşmemişse onun müslümanlığı ancak dilinde kalır. İslâm, hem
    inanmayı hem de inanılan ilkeleri yaşamayı kapsar. İman kalpte
    kökleşirse, kişi; imanının gereğini yapmaya gayret eder. Müslümanlar
    arasında yaşayarak ‘ben de müslümanım’ deyip, sonra da
    her türlü aşırılığı yapan kimseler zayıf imanlı veya imansız kimselerdir.
    Kuvvetli bir iman, insanı kötülüklerden korur ve sahibini
    sâlih amellere götürür.
    İslâm, tarih boyunca Allah’ın insanlara gönderdiği dinin
    genel adıdır. Bu ilâhî din, Hz. Muhammed (s.a.s.) ve Kur’an’la
    251] 49/Hucurât, 14
    İSLÂM
    - 111 -
    tamamlanmıştır.252 İslâm, Allah’ın insana teklifidir (önerisidir). Bu
    teklifi candan kabul eden, müslüman olur ve İslâm’ın getirdiği
    barış ve güvenliğe, huzur ve mutluluğa kavuşur. Hz. Muhammed
    (s.a.s.) ve Kur’an’la tamamlanan ve olgunluğa ulaşan bu din, aslî
    kaynakları yönüyle kıyâmete kadar bozulmadan devam edecektir.
    Bu dinin Kitabı olan Kur’ân-ı Kerim, Allah’ın koruması altındadır
    ve asla değişmeyecek, tahrif olmayacaktır. İnsanların din hakkındaki
    görüşleri ve değerlendirmeleri değişse bile, İslâm, Allah’ın
    dini olarak devam edecektir. İslâm iki ana kaynağa dayanır: Kur’an
    ve Peygamberimizin Sünneti; yani Allah’ın kitabı ve Rasûlünün
    hayatı, yani İslâm’ı uygulaması.
    İslâm’ın iki ana bölümü vardır: Bunlar; 1- Akaid, 2- Şeriat’tır.
    Akaid bölümünde İslâm’ın inanç ilkeleri yer alır. Bir insanın nelere
    ve nasıl inanması gerektiği, neleri ve nasıl reddetmesi icap ettiği
    akaidin konusunu belirler. İslâm’ın şeriat bölümü ise ibâdetleri,
    muamelât dediğimiz aile, toplum, alış veriş, karşılıklı ilişkiler konularındaki
    ilkeleri, suçları ve bunlara verilecek cezaları, bir de
    müslümanın ahlakî hayatını içine alır.
    Bu iki bölümü birbirinden ayırmak mümkün değildir. İslâm
    yalnızca inançlar bütünü olmadığı gibi; yalnızca ahlâk da değildir.
    İslâm, insanla ilgili bütün alanları kapsar. İslâm, bir hayvanın nasıl
    kesileceğini, bir çocuğun nasıl yetiştirileceğini gösterdiği gibi,
    ticaretin nasıl yapılacağını da, bir devletin nasıl olması gerektiğini,
    bir toplumun nasıl yönetileceğini de anlatmaktadır. Çünkü
    o, İlâhî bir sistem olarak insanları barışa (sulha), emniyete (güvenliğe),
    Allah’a teslimiyete, O’ndan başka tanrı kabul etmeyip
    sahte ilâhlar karşısında eğilmeyerek özgürlüğe, en yüce ahlâka ve
    nihayet önce dünya sonra âhiret mutluluğuna kavuşturmak için
    gönderilmiştir. Kısaca ‘İslâm’ Allah’ın insanlara, onların faydasını
    gözeterek gönderdiği Din’in, bir anlamda iki dünyadaki saâdetin
    ve kurtuluşun öteki adıdır. 253
    İslâm’a İnanıp Teslim Olan
    Kimse; Müslim/Müsliman
    Müslim Kelimesi ve Türevleri: ‘Müslim’, İslâm’a inanmış,
    Allah’a teslim olmuş, din olarak İslâm’ı seçmiş kimse demektir.
    ‘Müslim’ kelimesi, “teslim olmak, müslüman olmak, kurtulmak”
    anlamına gelen İslâm kelimesinin fâil (özne) ismidir. Kökü,
    ‘silm’dir. Müslim; teslim olan, kurtulan, müslüman olan demektir.
    252] 5/Mâide, 3
    253] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 307-310
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 112 -
    Kur’an’da İslâm’ı kabul eden, Allah’a teslim olarak kurtulan
    anlamında “müslim” kavramı kullanılır. Türkçede kullanılan “müslüman”
    kelimesi ise Farsçadaki ‘müselman’ söyleyişinin bozulmuş
    şeklidir. Bilindiği gibi İslâm, kelime anlamı olarak, teslim olmak,
    müslüman olmak demektir.
    Müslüman Kime Denir? İslâm’a teslim olmuş mü’minlerin kalbi
    selîm’dir. Allah katında malların ve çocukların çokluğunun bir
    faydası olmayacak, ancak selîm bir kalbe sahip olmak bir işe yarayacaktır.
    254 Müslim, Allah’a itaat eden, boyun eğen, bağlanan,
    kendini Allah’a veren, ihlâslı bir şekilde Allah’a yönelen ve hakkıyla
    müslüman olan kişidir. Kelimenin sözlük anlamları da bunu çağrıştırır.
    Evren, kendisinde bulunan ‘fıtrat’ gereği, âlemlerin Rabbine
    teslim olmuştur.255 O, Allah’a boyun eğmiştir, itaat etmektedir,
    O’nun emrine teslim olmuştur. Bu öyle bir teslimiyettir ki, evren
    ve onun içinde ne varsa tümü, O Allah’ın kendileri için çizdiği
    çizginin dışına asla çıkmazlar, kayıtsız şartsız O’na itaat ederler,
    kendileri için konulan kanuna uymaktan başka bir şey yapmazlar.
    İslâm bu şekilde teslim oluşun kurallarını ve yollarını gösteren
    dinin adıdır. Müslim de bu ölçüye, bu ilâhî nizama uyan insandır.
    Mü’min, şüpheden uzak olarak bir şeyden emin olmak, güvende
    olmak ve güven vermek işini yapan insandır. Mü’min, Allah’tan
    emin olan, O’na ve O’ndan gelen her şeye inanıp kendini sağlama
    alan, böylece emniyete kavuşan; huzur ve güvenin sağlanmasının
    aracı olan ‘emânet’i (Allah’ın tekliflerini) kabul eden kimsedir.
    O, aklıyla ve kalbiyle bu ‘emânet’i yüklenir, bununla mü’minliğini
    olgunluğa ulaştırır. Müslim de aynı anlamdadır. O da bu emânet
    yüküne itaat eden kimsedir. Bu ‘emânet’i taşımayan mü’min de
    olamaz, müslim de.
    Bütün organlarıyla, kalbiyle ve bedeniyle emâneti yerine getiren
    kişi, bütünüyle Allah’a teslim olmuş, böylece ‘müslim’ sayılmış
    ve ‘silm’e (barışa ve huzura) girmiş olur. Emâneti yerine getirmenin
    kural ve yollarını gösteren ‘İslâm’a teslim olan ‘müslimler’,
    gerçek huzur ve barış olan ‘selâm’a ulaşırlar.
    İslâm, gerçek mü’min olmanın kuralları ve yoludur. İyi bir
    mü’min, İslâm’ın gereklerine uydukça iyi bir müslim olur. Zaten
    insanın görevi de budur.
    Allah (c.c.) bütün insanlara: “Ancak müslümanlar olarak can
    254] 26/Şuarâ, 88-89
    255] 2/Âl-i İmrân, 83
    İSLÂM
    - 113 -
    verin”256 diye dâvette bulunmaktadır. Müslümanlar duâ ederken
    Allah’a şöyle yalvarırlar: “(Yâ Rabbi) canımı müslim olarak al ve beni
    sâlih (doğru yolda olan) insanlar arasına kat.” 257
    Selâm - Müslim Bağlantısı: İslâm, bir anlamda, evrendeki
    bütün varlıkların ister istemez, insanlardan bir kısmının ise kendi
    istekleriyle (özgür irâdeleriyle) uydukları hayatın ve nizamın
    adıdır. Bütün varlıkların hayatı ‘İslâm’dır; bütün yaratıklar Allah’a
    teslimiyet ve itaat içindedirler. İnsan da hayatını İslâm’laştırarak
    ‘selâm’a, selâmete (kurtuluş) ve huzura kavuşabilir. Bu anlamdaki
    müslimler, yaşadıkları yerde Allah’ın hükmünü uygulayarak o toprakları
    “Dâru’l-İslâm” yapmalıdır. Yine, müslümanların yaşadığı
    toplum, bir ‘selâm’ toplumu, “Dâru’s-Selâm” olmalıdır. İnsanların
    yaşadığı toplumlar veya üzerinde yaşadıkları bölgeler, bütünüyle
    selâm yurdu olamaz. Bu açıdan Allah (c.c.) mü’minlerin gideceği
    Cennet’e “Dâru’s-Selâm/Selâm Yurdu” demektedir. 258
    Müslimler, birbirlerine ‘selâm’ verirler. Böylece hem onlara;
    ‘selâmette, huzur içinde olun, benden güven içinde bulunun’ derler,
    hem de bu selâmla, onlara ‘selâm yurduna kavuşun’ diye duâ
    ederler. Gerçek anlamıyla iman edip İslâm’a teslim olan kişilerin
    kalpleri ‘selîm’ kalptir. Gerçek kurtuluşa ermek için de ‘selîm kalp’
    sahibi olmak gerekir. 259
    Allah (c.c.) insanları müslüman olmaya dâvet ediyor. Çünkü yaratılışın
    amacı Allah’a kulluktur, yalnızca O’na ibâdet etmektir. Bu
    kulluğun gerçekleşmesinin yolu, Allah’ın din olarak uygun gördüğü;
    yani boyun eğilmesi, itaat edilmesi, inanç ve yaşayış haline getirilmesi
    için seçtiği yaşama biçimi olan İslâm’dır. İnsanlar, İslâm’ın
    ilkelerine itaat edip teslim olurlarsa müslim/müslüman olabilirler.
    Allah’a iman eden bir mü’min, emânetin gereğini yapabilmek
    için; bunu yerine getirebilmenin yolunu ve kurallarını bildiren
    İslâm’a itaat eder. İşte bu itaate ibâdet denir. Bütün peygamberler
    insanları Allah’a ibâdet etmeye, dolaysıyla müslüman olmaya
    dâvet etmişlerdir. İbâdet; imanın yaşanmış, pratize edilmiş halidir,
    İslâm’ın en önemli rüknüdür; bir anlamda, İslâm’ın kendisidir.
    Mü’min ve Müslim: Mümin ile müslim arasında fark olduğunu
    söyleyenler bulunmaktadır. Kur’an’da şöyle buyruluyor: “Bedeviler
    dediler ki: ‘İman ettik’. De ki: ‘Siz iman etmediniz; ancak, İslâm
    (müslim veya teslim) olduk’ deyin. İman henüz kalplerinize girmiş değil.
    256] 2/Bakara, 132
    257] 12/Yûsuf, 101
    258] 10/Yûnus, 25
    259] 26/Şuarâ, 89
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 114 -
    Eğer Allah’a ve Rasûlüne itaat ederseniz, O, sizin amellerinizden hiç bir
    şeyi eksiltmez. Hiç şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet
    edendir.”260 İslâm’ın yükselen gücü karşısında teslim olup, ‘biz de
    müslümanız’ demekten başka çareleri kalmayan bedevîlere Allah
    (c.c.), gerçek imanın kalpte kökleşmesi gerektiğini hatırlatıyor. Dışarıdan
    İslâm’ın gücüne teslim olmak yetmiyor. İman, çaresiz kalıp
    da teslim olmaktan biraz farklı bir olaydır. İman edip İslâm’ın
    gereklerine uyanlara Allah (c.c.) hak ettikleri karşılığı verecektir.
    Ancak, pratikte mü’min ile müslim kavramları arasında pek fark
    bulunmamaktadır. İkisi de birbirlerinin yerine kullanılmaktadır.
    İslâm’a Teslim Olmanın Boyutları
    İslâm’a teslim olmak üç şekilde ortaya çıkar:
    a) Kalp ile olur ki; bu, kesin bir imandır.
    b) Dil ile olur; bu, ikrardır yani inandığını dil ile söylemektir.
    c) Organlarla olur ki; bu da yapılan ibâdetlerdir; Allah’ın hükmüne
    uygun davranışlardır.
    Müslim/müslüman bu üç bağlılığı, itaati ihlâslı bir şekilde yapan
    insandır. O, İslâm’ın bütün hükümlerine hem iman eder, hem
    de onlar karşısında teslimiyetini ortaya koyar, yani onları yapma,
    onlara uyma noktasında bir itirazı olmaz. Bütün emir ve yasaklara
    boyun eğer, İslâmî ilkelere itaat eder.
    Bütün peygamberler müslimdi. Öyleyse İslâm’a itaat eden bütün
    mü’minler onların izinden yürürler. Onların getirdiği Tevhid
    dinine gönül verirler. Müslimler tıpkı İbrâhim (a.s.) gibi, Allah’tan
    “teslim ol; yani hakkıyla müslüman ol!” şeklinde bir dâvet gelince,
    onlar hemen “âlemlerin Rabbine hakkıyla teslim oldum, gereği
    gibi müslüman oldum” derler. 261
    Müslüman, kalbiyle, diliyle davranışlarıyla İslâm’a teslim olduğunu,
    Allah’a itaat ettiğini gösterir. Bu teslimiyet, düşman silâhı
    karşısındaki teslimiyet gibi değildir. Bir güvenin, kurtuluşun, huzuru
    aramanın, en doğru yola ulaşmanın, içinde ve dışında selâmeti
    istemenin bir teslimiyetidir. Bu teslimiyet, hem Allah’ın kudretinin
    yüceliğini idrâk etmek, hem de O’ndan gelen kurtuluşu ve barışı
    seçmektir. İslâm, bir anlamda kurtuluş ve gerçek barış olduğuna
    göre, müslim de; o barışı ve kurtuluşu isteyen, onu sağlayan
    İslâm’a itaat eden kimsedir.
    260] 49/Hucurât, 14
    261] 2/Bakara, 131
    İSLÂM
    - 115 -
    Müslümanın Özellikleri: Kur’an-ı Kerim’de ve hadislerde müslimlerin
    özellikleri farklı açılardan anlatılmaktadır. Kur’an’daki
    emir ve yasaklar, ideal müslümanın nasıl olması gerektiğinin teorisini
    çizer. Pratik olarak da Allah (c.c.) nasıl bir kul istediğini,
    başta Peygamber olmak üzere örnek müslimleri ve onların güzel
    hallerini anlatarak bize göstermektedir. Kâmil bir mü’min, güzel
    bir müslüman, Allah’a ve Rasûlüne kayıtsız şartsız itaat eden,
    severek gönülden bağlanarak İslâm’ı hayatına geçiren insandır.
    Müslümanın tüm özelliklerini saymak için Kur’an’daki tüm emir
    ve tavsiyeleri, kıssalarda anlatılan örnek anlayış ve yaşayışı tek tek
    belirtmek gerekir. Müslümanın özelliği, Kur’an ve Sünnette açıklandığı,
    Rasûlullah tarafından pratize edildiği için bu ölçülere teslim
    olmaktır. Peygamberimiz (s.a.s.) de müslümanlarda bulunması
    gereken bazı sıfatları anlatmıştır. Bunlardan bir iki örnek verelim:
    Bir adamın, “hangi müslüman hayırlıdır?” sorusuna karşılık;
    Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Diğer müslümanların
    elinden ve dilinden emin olduğu (zarar görmediği) kimsedir.”262; “Müslüman
    müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez ve başkalarının da zulmetmesine
    râzı olmaz.” 263
    “Müslümanın müslüman üzerindeki hakkı beştir: Selâmını almak, hasta
    ise ziyaretine gitmek, cenazesine katılmak, (meşru) davetine uymak,
    hapşırdığı zaman ‘yerhamükellah-Allah sana rahmet etsin’ demek.”264;
    “Müslüman, sevdiğini Allah için seven, Allah ve Rasûlünü her şeyden çok
    seven, kendisine imanı nasip ettikten sonra küfr’e dönmeyi, cehenneme
    yüzüstü atılmaktan daha kötü gören kimsedir.” 265
    Müslim/müslüman; hayırlı insandır, kendisi için hep hayırlı işler
    yaptığı gibi, başkasına hayrı dokunur. O çevresinde bulunan hiç
    bir şeye ve hiç bir kimseye zarar vermemeye çalışır. Herkese iyilik
    eder, insanlara ikramda bulunmaktan zevk alır. O, insanı küçülten
    bütün iş ve davranışlardan uzak durur. Hayatı Allah için yaşar,
    bir gün öleceğinin ve hayatının hesabını vereceğinin bilincindedir.
    İmanı onu hep doğruya ve hayırlara/faydalalara götürür. “Müslim,
    yürüyen İslâm’dır” dersek herhalde yanlış olmaz. 266
    262] Müslim, İman 14, hadis no: 40; Ebû Dâvud, Cihad hadis no: 2481; İbn Mâce,
    Fiten 2, hadis no: 3934
    263] Buhârî, Mezâlim 3
    264] Buhârî, Cenâiz 2; Müslim, Selâm 3, hadis no: 2162; Ebû Dâvud, Edeb hadis
    no: 5030; Nesâî, Cenâiz 52; Tirmizî, Edeb 1, hadis no: 2736
    265] Nesâî, İman 3-4
    266] Hüseyin K. Ece, a.g.e., s. 461-464
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 116 -
    İslâm’ın Tebliği
    İnsanlık tarihi devam ettiği müddetçe, İslâm, herkese tebliğ
    edilmelidir. Bu dâvet ve tebliğin asıl gayesi, insanları kula kulluktan
    kurtarıp sadece tek olan Allah’a bağlamaktır. Bu görevi yapacak
    insanlar mutlaka olmalıdır. “İçinizden insanları hayra çağıracak,
    iyiliği emredip kötülükten alıkoyacak bir cemaat bulunsun. İşte onlar kurtuluşa
    erenlerdir.”267 âyet-i kerimesi bu durumu te’yid etmektedir.
    İslâm, herkese, ama özellikle “Müslümanım” diyenlere götürülmelidir.
    Çünkü onların İslâm bildikleri şeyler İslâm olmayabilir. Bu
    durum mutlaka düzeltilip onlara hakikat gösterilmelidir.
    İslâmî dâvetin gayelerinden biri de, İslâm’ı tekeline alıp onu
    kimseye ulaştırmayanların elinden İslâm’ı alıp herkesin ona ulaşmasını
    sağlamaktır. İslâm, hiçbir gücün tekelinde olamaz. Hiçbir
    güç İslâm’ın bazı ibâdetlerini elinin altına alıp zorlaştıramaz.
    Bunu yapanlar, ister İslâm adına yapsınlar, isterse câhiliyye adına
    yapsınlar; her iki durum da Allah’a karşı büyük bir edepsizliktir.
    Çünkü Allah Teâlâ, kendisine ulaşma yolunda ne kadar engeller
    varsa kaldırılmasını ister. Hatta o engellere karşı cihadı her müslümana
    farz kılmıştır. Ta ki, insanlar saf ve berrak olan İslâm’ı kendi
    istekleriyle tanısınlar, öğrensinler ve onu kabullensinler. İnsanları,
    insanların hâkimiyet ve sultasından, değer verdikleri ağalardan,
    ağabeylerden, atalardan, babalardan, efendilerden ve bağlanıp
    kaldıkları âdetlerden kurtarıp, hayatın her safhasında Allah’ın nizam
    ve hâkimiyeti olan İslâm’a ulaştırmak... İşte, İslâm budur ve
    bütün peygamberler de bunun için gönderilmişlerdir.
    İslâm’ı Hayata Hâkim Kılmak
    İnsanlık tarihi boyunca, İslâm’ın esas dayanağı olan temel ilke
    “Lâ ilâhe illâllah” kuralıdır. Yani ulûhiyeti, rubûbiyeti, saltanat ve
    hâkimiyeti sadece Allah’a tahsis etmek kuralı. Bu kaide gönülde
    ve kalpte inanç; duygu ve hareketlerde ibâdet; hayat sahasında
    da kanun ve nizam olarak tezâhür etmelidir. Allah’tan başka ilâh
    olmadığına şehâdet etmek, böyle kâmil bir şekilde olmadıkça
    Allah’a ve İslâm’a saygısızlık yapılmış olur.
    Bu kaidenin tatbiki insan hayatının bütünüyle Allah’a yönelmesidir.
    Böylece insanoğlu bütün işlerinde ve hayatın her safhasında
    Allah’ın hükmüne müracaat ederek buna tâbi olur ve Allah’ın
    hükmünü kendi düşünce ve görüşüne tercih eder.
    Allah’ın hükümlerini insanlara ulaştırıp tebliğ eden
    267] 3/Âl-i İmran, 104
    İSLÂM
    - 117 -
    Rasûlullah’dır (s.a.s.). Bu kaide ise İslâm’ın ilk şartı olan şehâdet
    kelimesinin ikinci rüknünü temsil eder. “Şüphesiz Muhammed (s.a.s.)
    Allah’ın Rasûlüdür.”268 İşte İslâm’ın dayandığı ve temsil ettiği temel
    ilkenin ikincisi. Bu kaide bütün yönleriyle hayata tatbik edildiği
    zaman, en mütekâmil bir nizam ortaya çıkar. İşte Allah’ın râzı olduğu
    nizam budur.
    İslâm, hiçbir zaman nazarî inanç ve birtakım ibâdetlerden
    ibâret değildir. Bir yandan birtakım ibâdetler yapmak, diğer taraftan
    da fiilen mevcut olan câhiliyye toplumunun faal bir üyesi
    şeklinde çalışmak bir arada bağdaşamaz.
    İslâm’ın hedefi, câhiliyeyi ortadan kaldırmaktır. Bunun için de
    yeni ve faal bir kadronun oluşturulması lâzımdır. Bu kadro, yaşama
    tarzıyla, düşünce yapısıyla, sosyal düzeniyle, değer yargısı
    ve kaynağıyla, kısaca her şeyiyle İslâm metoduna uygun hareket
    eden bir cemaattir. İşte, böyle bir kadro ancak yeniden İslâm ümmetini
    oluşturur ve Allah’ın şu beyânâtına mazhar olur: “Siz, insanlar
    içinden seçilip çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. Çünkü iyiliği emreder,
    kötülüğe karşı çıkar ve Allah’a inanırsınız.”269 “İşte böylece sizleri orta
    (mûtedil, dengeli) bir ümmet kıldık. İnsanlara şâhid (örnek) olasınız ve
    Peygamber de size örnek olsun diye...” 270
    268] 48/Fetih, 29
    269] 3/Âl-i İmran, 110
    270] 2/Bakara, 143
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 118 -
    Kur’ân-ı Kerim’de İslâm Kavramıyla İlgili Âyet-i Kerimeler
    A- “İslâm” ve “Müslim” Kelimeleri, Çekimleriyle Birlikte (50 yerde): 2/Bakara,
    128; 3/Âl-i İmrân, 19, 85; 5/Mâide, 3; 6/En’âm, 125; 9/Tevbe, 74; 39/Zümer, 22;
    61/Saff, 7; 49/Hucurât, 17. Müslim ve çoğulu: 2/Bakara, 128, 132, 133, 136; 3/
    Âl-i İmrân, 52, 64, 67, 80, 84, 102; 5/Mâide, 111; 6/En’âm, 163; 7/A’râf, 126; 10/
    Yûnus, 72, 84, 90; 11/Hûd, 14; 12/Yûsuf, 101; 15/Hıcr, 2; 16/Nahl, 89, 102; 21/
    Enbiyâ, 108; 22/Hacc, 78; 27/Neml, 31, 38, 42, 81, 91; 28/Kasas, 53; 29/Ankebût,
    46; 30/Rûm, 53; 33/Ahzâb, 35, 35; 39/Zümer, 12; 41/Fussılet, 33; 43/Zuhruf, 69;
    46/Ahkaf, 15; 51/Zâriyât, 36; 66/Tahrîm, 5; 68/Kalem, 35; 72/Cinn, 14.
    B- “İslâm” Kelimesinin Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (22 yerde): 2/Bakara,
    112, 131, 131; 3/Âl-i İmrân, 20, 20, 20, 83; 4/Nisâ, 125; 5/Mâide, 44; 6/
    En’âm, 14, 71; 16/Nahl, 81; 22/Hacc, 34; 27/Neml, 44; 31/Lokman, 22; 37/Sâffât,
    103; 39/Zümer, 54; 48/Fetih, 16; 49/Hucurât, 14, 17; 40/Mü’min, 66; 72/Cinn, 14.
    İslâm Kavramıyla İlgili Bazı Hadis-i Şerif Kaynakları
    Buhârî, İman 1, 31, 36, 37; Tevhid 33; Mezâlim 3; Salât 28; Diyât 9; Cenâiz 2.
    Müslim, İman 1, hadis no: 8; İman 14, hadis no: 40; İman 22; İman 27, hadis
    no: 116, İman 56, hadis no: 34; İman 95, hadis no: 55; İman 176, hadis no:
    110; İman 205, hadis no: 129, İman 192, hadis no: 121; İman 232, hadis no:
    145; İman 240, hadis no: 153; İman 153, hadis no: 94; İman 13, hadis no: 2632;
    İman, 189, hadis no: 120; Selâm 3; Kader 25.
    Tirmizî, İman 3; İman 10, hadis no: 2625; İman 13, hadis no: 2631; İman 14,
    hadis no: 2738; İman 18, hadis no: 2646; Edeb 1, hadis no: 2736; Birr 17, 18,
    hadis no: 1927, 1928, 1930.
    Nesâî, İman 3, 4, 10, 13, 16; İman 9, hadis no: 8, 105; Zekât 72, hadis no: 5, 82;
    Cenâiz 52.
    Ebû Dâvud, Cihad hadis no: 2481; Edeb hadis no: 5030; Sünnet 16, hadis no:
    4695.
    İbn Mâce, Fiten 2, hadis no: 3934, Fiten 2, hadis no: 2931; Fiten 4, hadis no:
    3939-3941; Mukaddime 9, hadis no: 63,64
    Ahmed bin Hanbel, 2/491; 4/24
    Kütüb-i Sitte Muht. Terc. c. 16, s. 498; c. 17, s. 549
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 243-251, c. 2, s. 242-246
    2. Tefhimu’l Kur’an, Mevdûdi, İnsan Y. c. 1, s. 101-103, 215
    3. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 409-425, c. 2,
    s. 329-334
    4. Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 254-263
    5. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 544-578, c. 3,
    s. 1197-1203
    6. Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1,
    s. 227-237, 562-566
    7. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 3, s. 454-506
    8. El-Mîzan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c.
    1, s. 420-444
    9. El-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, İmam Kurtubi, Buruc Y. c. 2, s. 341-359
    10. Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 1, s. 238-248
    11. Et-Tefsîru’l-Hadis, İzzet Derveze, Ekin Y. c. 5, s. 128-134
    12. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 31, 91-92, c. 3, s. 177
    İSLÂM
    - 119 -
    13. Safvetü’t Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî, Ensar Neşriyat, c. 1, s. 168-182
    14. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 3, s.
    25-43
    15. Dâvetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 265-277
    16. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 10, s.252-291
    17. Şamil İslâm Ansiklopedisi, (Hamdi Döndüren,) c. 3, s. 179-191, (Ahmed
    Güç,) 380-383
    18. Kur’an’da Siyasî Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s.475-480
    19. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 307-310, 461-464
    20. Türkiye’de İslâmlaşma ve Önündeki Engeller, Hayreddin Karaman, Ensar
    Neşriyat, s. 95-122
    21. Fikrî Tevhide Doğru, Halil Atalay, Ribat Neşriyat, s. 153-156
    22. Nur’dan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. s. 1/58-61
    23. Selefin İzinde, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 281-290
    24. Bu Böyledir, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 265-276
    25. Yeryüzünün Vârisleri, Kul Sadi Yüksel, Madve Y. s. 160-176
    26. Kur’an’da Allah ve İnsan, Toshihiko İzutsu, Kevser Y. s. 187-217
    27. Kur’an’da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y. s. 251-256
    28. İslâm Düşüncesinde İman Kavramı, İzutsu, Pınar Y. s. 75-106
    29. Allah Erinin Ahlak ve Kültürü, Said Havva, s. 63-74
    30. Kur’an’da Tevhid, Hüseyin Beheşti, Objektif Y. s. 51-55
    31. Tevhid ve Değişim, Celâlettin Vatandaş, Pınar Y. s.76
    32. İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 302-309
    33. İman Küfür Sınırı, A. Saim Kılavuz, Marifet Y. s. 41-46
    34. Din Gerçeği ve İslâm, Mehmet Alagaş, İnsan Dergisi Y. s. 67-74
    35. Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, B. İslâmoğlu, Pınar Y. s. 53-78
    36. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Beyan Y. s. 536-537, Nil Y. s. 507-519
    37. İslâm Davetinin Esasları, A. Zeydan, Risale Y. c. 1, s.13-20 ve 61-102
    38. İslâm, Said Havva, Hilal Y. (s. 5-25), Tekin Y./ Petek Y.
    39. İslâm, Mevdudi, Furkan Y. s. 19-37, 39-53
    40. İslâm, Abdülkadir Udeh, çev. E. Sıddık Korkmaz-Cafer Tayyar, İslâmoğlu Y.
    41. İslâm, Abdülkadir Udeh, çev. Ali Kuzudişli, Ögün Y.
    42. İslâm, Fazlur Rahman, Selçuk Y.
    43. İslâm, İsmail Farukî, çev. Osman Tunç, Risale Y.
    44. İslâm, Fethi Yeken, Ravza Y.
    45. İslâm: Fikir, Hareket, İnkılâb, Fethi Yeken, çev. Cuma Ağaç, İnkılâb Y.
    46. İslâm: İdealler ve Gerçekler, Seyyid Hüseyin Nasr, çev. Ahmet Özel,
    Akabe Y./İz Y.
    47. İslâm: Süreklilik ve Değişim I-II, J. Obert Voll, Yöneliş Y.
    48. İslâm Meydan Okuyor, Vahidüddin Han, çev. Cihad H. Reşad, Sebil Y.
    49. İslâm’ı Nasıl Anlamalı, Nasıl Anlatmalı, Heyet, Nesil Basım-Yayım
    50. İslâm Ahmet Hulûsi, Kitsan Kitap Kırtasiye Y.
    51. İslâm, Ahmet Hamdi Akseki, Nur Y.
    52. İslâm Dini, Ahmet Hamdi Akseki, Nur Y.
    53. İslâm Dini, Mehmet altunkaya, Şelâle Y.
    54. İslâm Dini Esasları, Hidâyet Aydar, Hamdi Kocakaya, Marifet Y.
    55.
    İslâm Dini Esasları, H. Hüseyin Dilaver, Abdulgaffar Gündeşli, Gün Y.
    56.
    İslâm Dini ve İlmihali, İsmail Kaya, Madve Y.
    57.
    İslâm Ne Der? Mehmet Dikmen, Cihan Y.
    58.
    İslâm Nedir? Ali Şeriati, Birleşik Y.
    59.
    İslâm Nedir? W. Montgomery Watt, çeav. Elif Rıza, Birleşik DağıtımAnkara Y.
    60.
    İslâm Farkı, Vehbi Vakkasoğlu, Cihan Y.
    61.
    İslâm’ın Gerçeği, M. Said Çekmegil, Pınar Y.
    62.
    İslâm Gerçeği, Heyet, Ortadoğu Y.
    63.
    İslâm Gerçeği Kitabı Üzerine, Mehmet Bayraktar, Fecr Y.
    64.
    İslâm Hakkında Ne Dediler, Tahir Yücel, İz Y.
    65.
    İslâm Düşüncesi, Seyyid Kutub, I-III, Dünya Y./İşaret Y.
    66.
    İslâm Düşüncesinin İlâhî Yönü, Muhammed el-Behiy, çev. Sabri Hizmetli,Fecr Y.
    67.
    İslâm Düşüncesinin Kur’anî Temelleri, Seyyid Ali Hamaney, çev. AlicanBahadır, Endişe Y.
    68.
    İslâm Nizamı, Yusuf El Kardavi, Esra Y.
    69.
    İslâm Nizamı, Mevdudi, çev. Ali Genceli, Hilal Y.
    70.
    İslâm Nizamı, Mahmud Şakir, Kahraman Y.
    71.
    İslâm Nizamı I-III, Ali Rıza Demircam, Eymen Y.
    72.
    İslâm Toplumu, Mücteba Uğur, Çağrı Y.
    73.
    İslâm Toplumunun Oluşumu, Said Ramazan el-Bûtî, Şûrâ Y.
    74.
    İslâm Toplumuna Doğru, Seyyid Kutub, İslâmoğlu Y.
    75.
    İslâm Toplumuna Doğru, İsmail Lütfi Çakan, Şamil Y.
    76.
    İslâmî Topluma Doğru, Reyhan Şerif, Akabe Y.
    77.
    İslâmî Yöneliş, Raşid el-Gannuşi, Bir Y.
    78.
    İslâm Üzerine Konuşmalar, Heyet, Seha Neşriyat
    79.
    İslâm Şeriatı, Abdülkadir Udeh, Nur Y.
    80.
    İslâm Üzerine Düşünceler, Derleme, T.D.Vakfı Y.
    81.
    İslâm ve Beş Esası, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
    82.
    İslâm’da Yaşayış Esasları, İsmail Hakkı Uca, Can Kitabevi Y.
    83.
    İslâm’a Bağlılığım Neyi Gerektirir? Fethi Yeken, Özgün Y.
    84.
    İslâm’ın Keşfi, Ekber S. Ahmed, İz Y.
    85.
    İslâmî Kimlik, İlkeler ve Hareket, Komisyon, Ekin Y.
    86.
    İslâm’ı Yaşama Sanatı, Ahmet Şahin, Nesil Y.
    87.
    İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu,İhtar Y.
    88.
    İslâm’ın Anlayışına Doğru, Mevdudi, Nizam Y.
    89.
    İslâm’ın Etrafındaki Şüpheler, Muhammed Kutup, Hisar Y.
    90.
    İslâm’ın Vadettikleri, Roger Garaudy, Pınar Y.
    91.
    İslâm’ın Dünya Görüşü, Seyyid Kutub, Arslan Y.
    92.
    İslâm’ın Çağrısı, Mevdudi, Bir Y.
    93.
    İslâm’a İlk Adım, Mevdudi, İnkılâb Y.
    94.
    İslâm’a Giriş, Muhammed Hamidullah, çev. Cemal Aydın, T. D. Vakfı Y.
    95.
    İslâm’a İtirazlar ve Kur’ân-ı Kerim’den Cevaplar, Süleyman Ateş, YeniUfuklar Neşriyat
    96.
    İslâm Ansiklopedisi, Heyet, T.D.Vakfı Y. 1-22 (yayınlanmaya devamediyor)
    97.
    Şamil İslâm Ansiklopedisi 1-6, Heyet, Şamil Y.
    98.
    İslâmî Bilgiler Ansiklopedisi 1-3, Heyet, Hikmet Neşriyat
    99.
    İslâm’da İnanç, İbâdet ve Günlük Yaşayış Ansiklopedisi I-III, Heyet, Çağ-Kültür Y.
    100.
    Müslüman Olmam Neyi Gerektirir? Fethi Yeken, İslâmoğlu Y./Ravza Y.
    101.
    Müslümanca Yaşama Sanatı, Mehmet Emre, Çile Y.
    102.
    Müslümanın 24 Saati, Mehmet Ali Karahasanoğlu, Cevher Y.
    103.
    Müslümana Mesajlar, Abdullah Büyük, Suffe Y.
    104.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören, İz Y.
    105.
    Müslümanca Yaşamak, Rasim Özdenören, İz Y.
    106.
    Müslümanca Yaşamak, İsmail Lütfi Çakan, Büşra Y.
    107.
    Müslümanın Müslümanlaşması, Ömer Vehbi Hatiboğlu, Mesaj Y.
    108.
    Müslümana Muhtacız, Vehbi Karakaş, Timaş Y.
    109.
    Müslüman Şahsiyeti, M. Ali Haşimi, Risale Y.
    110.
    Müslümanı Anlamaya Çalışmak, Ziya Kesriklioğlu, Zafer Y.
    111.
    Müslüman İmajı, Heyet, T. D. Vakfı Y.
    Sonsöz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…

    Pazartesi, 11 Ocak 2021 14:30

    Müslümanın İnanç Esasları

     بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

    MÜSLÜMANIN

    İNANÇ ESASLARI

     

     

     

    Birinci Cilt

     

     

     

     

     

     

    Ahmed KALKAN

     

    Kitabın İsmi

    Müslümanın Akaidi (İnanç Esaslarımız)

     

    Kitabın Yazarı

    Ahmed Kalkan

     

    Yayınevi

    Ma’ruf Yayınları

     

    Yayın Yeri ve Tarihi

    İstanbul, 2019

     

    Kaçınçı Baskı

    On İkinci Baskı

     

    Tashih

    Ahmed Kalkan

     

    Mizanpaj

    Asım Şensaltık

     

    Kapak Tasarımı

    Asım Şensatlık

     

    Cild

    Birinci Cild

     

    Baskı:

     

     

     

     

     

     

    Dağıtım Kalemder ve Ma’ruf Yayınları

    İstiklal Mah. Doğruyol Sk. No: 17 ÜMRANİYE - İSTANBUL Telefon: 0216 520 25 80; 0554 542 28 10

    www.marufyayinleri.com / www.kalemder.org.tr

     

     

     

     

    “

    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr

    ”

     

    gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şikilde, tümünü veya bir kısmını çoğal- tabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarının ismini vererek veye bermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hibir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir ahk telap etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar. Yararlanacak herkese helâl olsun.

     

     

     

    Canlı Kur’an olmaya çalışıp toplumu Kur’an’la canlandırmaya gayret eden ve tâ- ğutlara karşı Kur’an’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere...

    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan Kur’an dostlarına...

    Ümmetin ihyasını vahdet içinde yeniden Kur’an’a dönüşle mümkün olduğunu kav- rayıp nebevî usûlle Kur’an ve tavhid eksenli dersler ver cemaat çalışması yapan tavissiz dâvetçilere...


    AHMED KALKAN___________________________________________

     

    1955 Yılında Kütahya’da doğdu. İlkokuldan sonra hâfızlık ve Arapça eğitim aldı. Konya İmam Hatip Lisesi (1974), At. Üniversitesi Edebiyat Fakültesi (1978) mezunu. 1979-1983 yıllarında Sakarya Karasu’da Edebiyat öğretmenliği yap- tı. İki yıl Fransa’da, altı yıl da Hollanda’da cemaat çalışmaları ve serbest öğ- retmenlik yaptı. 1992 Yılından bu yana İstanbul’da fahrî/özgür öğretmenliğini sürdürmekte olan Kalkan, evli ve dört çocuk babasıdır.

     

    Avrupa’da Hicret, Tebliğ, Haksöz, Umran, Yeryüzü, Eğitim Yazıları, Berfin, Vuslat, Basiret, İktibas gibi dergilerde yazarın 200’ün üzerinde makalesi ya- yınlandı. Ahmed Kalkan, on yılı aşkın süre ile Yurt FM ve Özel FM adlı radyoda Kur’an Kavramları ve Tefsir ile ilgili programlar yaptı. Bu programlar, Anado- lu’nun çeşitli illerindeki radyolarda CD aracılığıyla yayınlanmaktadır. Kalkan, Ümraniye ve çeşitli semtlerde Kur’an Tefsiri, Akaid, Sunum Teknikleri gibi dersler yapmakta, değişik konularda seminerler vermektedir.

     

    Yazarın yayınlanmış 48 eseri vardır:
    1. Ansiklopedik Kur’an Kavramları, Baskı, Özel Y. 10 cilt, 2014
    2. Müslümanın Akaidi, Baskı, Özel Y. 2 cilt, 2015
    3. Gençler İçin Akaid, Baskı, Özel Y., 2015
    4. Peygamberler ve Tevhid Mücadelesi, Özel 2014
    5. Alâk Sûresi Tefsiri, Ma’ruf 2016
    6. Kalem Sûresi Tefsiri, Ma’ruf 2016
    7. Müzzemmil Sûresi Tefsiri, Özel 2016
    8. Müddessir Sûresi Tefsiri, Özel 2016
    9. Fâtiha Sûresi Tefsiri, Özel 2016
    10. Müslümanın Müslümanlaşması, Baskı, Özel Y. 2014
    11. Müslümanın Güzelleşmesi, Baskı, Özel Y., 2014
    12. Müslümanın Evliliği ve Aile Hayatı, Baskı, Özel Y. 2013
    13. Evlilik ve Aile Hayatı, Baskı, Rağbet Y., 2011
    14. Sanat Bilinci, Baskı, Denge/Düşün Y., İst. 2012
    15. Müslümanın Sanat Anlayışı, Rağbet 2008
    16. Tevhid Bilinciyle Canlanmak, Baskı, Özel Y., 2014
    17. Kur’an’ın Gör Dediği Kur’an’ın Kör Dediği, Baskı, Özel Y., 2014
    18. Muslim’s Aqaid, (İngilizce) Özel 2015
    19. İman ve Tevhid, Baskı, Özel Y. 2015
    20. Din ve İslâm, Özel 2011
    21. Akîde ve Şeriat, Özel 2011

     

    1. İman ve Amel, Özel 2011
    2. Tevhid, Rab ve İlâh, Özel 2011
    3. Kitap, Kur’an, Okuma ve Yazma, Özel 2011
    4. Peygamber, İmam ve Halife, Özel 2011
    5. Âhiret ve Cennet-Cehennem, Özel 2011
    6. Kıyâmet, Özel 2011
    7. İbâdet, Hidâyet, Hayır ve Şer, Özel 2011
    8. Dostluk ve Düşmanlık, Velâ ve Berâ, Özel 2011
    9. Şirk, Özel 2011
    10. Tâğut ve Mürted, Özel 2011
    11. Put ve Puta Tapma, Özel 2012
    12. Küfür, Kâfir ve Tekfir, Özel 2012
    13. Nifak ve Münâfık, Özel 2012
    14. Hıristiyanlık ve Yahûdilik, Özel 2012
    15. Atalar Yolu, Özel 2012
    16. Câhiliyye, Özel 2012
    17. Zulüm ve İstikbar, Özel 2012
    18. Bel’am, Özel 2012
    19. Sevgi, İtaat ve İsyan, Özel 2012
    20. Melek, Cin ve Şeytan, Özel 2012
    21. Ecel ve Ölüm, Özel 2012
    22. Hesap ve Hesaba Çekilme, Özel 2012
    23. İman, Özel 2011
    24. Eğitim, Özel 2011
    25. Egemenlik Kayıtsız Şartsız Allah’ındır, Özel 2011
    26. Şehâdet ve Şehid, Özel 2012
    27. Dâvet, Özel 2017

     

     

     

    İÇERİKLER

    ON İKİNCİ BASKI İÇİN ÖNSÖZ------------------------------------------------- 16

    ALTINCI BASKI İÇİN ÖNSÖZ---------------------------------------------------- 20

    BİRİNCİ BASKININ ÖNSÖZÜ---------------------------------------------------- 23

    1. ÜNİTE

    AKAİD USÛLÜMÜZ

    AKAİD NEDİR? AKAİDİN SÖZLÜK VE TERİM ANLAMI---------------------- 28

    AKAİD İLMİNİN KONUSU-------------------------------------------------------- 28

    AKAİD İLMİNİN ÖNEMİ VE GAYESİ-------------------------------------------- 29

    AKAİD USÛLÜ(MÜZ)------------------------------------------------------------- 30

    AKAİDDE ÖLÇÜ (KAYNAK, DELİL)--------------------------------------------- 30

    İMAN ESASLARI KUR’AN’A DAYANMALIDIR--------------------------------- 34

    RASÛLULLAH (S.A.S.) VAHYE (KUR’AN’A) ----------------------------------- 35

    UYMAKLA EMROLUNMUŞTUR------------------------------------------------- 35

    İNANÇ ESASLARININ DEĞİŞMEZLİĞİ----------------------------------------- 42

    ÂHAD HABER AKAİDDE DELİL OLMAZ!-------------------------------------- 45

    EHL-İ SÜNNET ÂLİMLERİNİN HABER-İ VÂHİDE----------------------------- 47

    KUR’AN’A, SÜNNETE VE HADİSLERE BAKIŞIMIZ--------------------------- 50

    KUR’AN DIŞI VAHY YOKTUR, HADİSLERE VAHY DENİLEMEZ----------- 56

    KUR’AN DIŞINDAKİ RİVAYETLERE-------------------------------------------- 58

    (HADİSLERE VE SÜNNETE) NİÇİN VAHİY DENİLMEMELİ?---------------- 58

    RASULULLAH’IN HÜKÜM KOYMASI------------------------------------------- 65

    PEYGAMBERİMİZİN HÜKÜMLERİ, KUR’AN’DAN BAĞIMSIZ MIDIR?----- 67

    RASÛL’E İTAAT GEREKİR, AMA NEBÎ’YE İTAAT GEREKMEZ GÖRÜŞÜ-68 NEBÎ KAVRAMIYLA İTAATİN İSTENDİĞİ--------------------------------------------- 69

    HUSUSUNDA ÂYETLERDEN DELİLLER--------------------------------------- 69

    CEHÂLET MÂZERET Mİ, DEĞİL Mİ?------------------------------------------- 72

    AKAİD’LE, İNANÇLA İLGİLİ YANLIŞLAR VE NEDENLER ------------------- 80

    AKAİDE GİREN KUR’AN DIŞI İNANÇLARA ÖRNEKLER-------------------- 82

    HALKIMIZ VE İSLÂMÎ DURUŞ-------------------------------------------------- 86

    ÂYETLERDE FELÂH/KURTULUŞ------------------------------------------------ 89

    TEKFİRCİLİK, TEDAVİSİ ÇOK ZOR OLAN BULAŞICI BİR HASTALIKTIR-89 İSLÂM’IN CİHAD ANLAYIŞI------------------------------------------------------------------ 92

    TERÖR VEYA SALDIRGANLIK İLE---------------------------------------------- 93

    CİHADIN BİRBİRİNE KARIŞTIRILMASI---------------------------------------- 93

    SORULAR--------------------------------------------------------------------------- 98

     

    1. ÜNİTE

    TEVHİD

    TEVHİD; ANLAM VE MÂHİYETİ------------------------------------------------- 102

    İLÂH KAVRAMI-------------------------------------------------------------------- 104

    TEVHİD’İN KISIMLARI ------------------------------------------------------------ 109

    TEVHİDİN PRATİK GÖRÜNTÜLERİ--------------------------------------------- 112

    RUBÛBİYET TEVHİDİ------------------------------------------------------------- 114

    KUR’AN’DA RAB KAVRAMI------------------------------------------------------ 115

    KUR’AN’DA RAB KELİMESİNİN MÂNÂLARI----------------------------------- 116

    ÂLEMLERİN TEK RABBİ ALLAH------------------------------------------------- 117

    NEFSİNE BİLE SÖZ GEÇİREMEYEN RAB TASLAKLARI-------------------- 119

    RAB OLMAYAN BİR TANRI EDİNME İSTEĞİ---------------------------------- 121

    SEVİLENLERİN PUTLAŞTIRILMASI--------------------------------------------- 121

    ALLAH’TAN BAŞKASINI RAB EDİNME---------------------------------------- 121

    GÜNÜMÜZ İNSANININ ÇEŞİTLİ SAHTE RABLERİ--------------------------- 126

    RAB KONUSUNDA SAHİH İTİKAD---------------------------------------------- 129

    ÜLÛHİYET TEVHİDİ--------------------------------------------------------------- 130

    TEVHİDİN YANSIMALARI-------------------------------------------------------- 131

    EVRENDEKİ TEVHİD------------------------------------------------------------- 131

    TEVHİD VE ALLAH’IN HÂKİMİYETİ--------------------------------------------- 132

    TÂĞUTLARLA MÜCÂDELE VE TEVHİD---------------------------------------- 134

    KUR’AN’DA TEVHİDLE İLGİLİ ÖNEMLİ VURGULAR------------------------- 136

    İNSANIMIZDA TEVHİD PROBLEMİ VE SEBEPLERİ------------------------- 144

    NE YAPMALI?---------------------------------------------------------------------- 146

    SORULAR--------------------------------------------------------------------------- 146

    1. ÜNİTE

    ŞİRK

    ŞİRK; LÜGAT VE TERİM ANLAMLARI------------------------------------------ 149

    ŞİRK NEDİR?----------------------------------------------------------------------- 151

    KUR’ÂN-I KERİM’DE ŞİRKİN TANIMLARI ------------------------------------- 155

    ŞİRKİN SEBEPLERİ--------------------------------------------------------------- 157

    ŞİRKİN ÇEŞİTLERİ---------------------------------------------------------------- 158

    GİZLİ ŞİRK------------------------------------------------------------------------- 159

    ŞİRKİN ÇAĞDAŞ YANSIMALARI------------------------------------------------ 160

    GÜNCEL CÂHİLÎ EĞİTİMDE ŞİRK---------------------------------------------- 161

    DİNİMİZİN DİN ANLAYIŞI-------------------------------------------------------- 163

    TÖREN DENİLEN PUTPERESTLİK---------------------------------------------- 175

    EKONOMİK YORUMLARDA ŞİRK----------------------------------------------- 179

    SİYASAL ŞİRK ANLAYIŞI DA BİLİMSEL KILIFLARLA TAKDİM EDİLİR---- 182

    ŞİRK İÇİN BAZI ÖRNEKLER----------------------------------------------------- 187

     

    İTTİBÂ ŞİRKİ---------------------------------------------------------------------- 198

    ŞİRKİN ZARARLARI--------------------------------------------------------------- 205

    BÂTILA İMAN---------------------------------------------------------------------- 208

    ALLAH TEÂLÂ’NIN BİRLİĞİ VE ŞİRK ------------------------------------------- 210

    ŞİRK EHLİ MÜŞRİKLERLE MÜCÂDELE----------------------------------------- 212

    MÜŞRİKLERİN ÖZELLİKLERİ---------------------------------------------------- 212

    SORULAR--------------------------------------------------------------------------- 214

    1. ÜNİTE

    KÜFÜR

    KÜFÜR; İMANIN KARŞITI, HAKKI ÖRTMEK VE İNKÂR HASTALIĞI------- 219

    KUR’AN’DA KÜFÜR KAVRAMI (NANKÖRLÜK VE İNKÂR)------------------- 221

    KÜFRÜN ANATOMİSİ------------------------------------------------------------- 233

    KÂFİRİN KALBİ-------------------------------------------------------------------- 235

    KÜFRÜN SEBEPLERİ------------------------------------------------------------- 235

    KÂFİRLER--------------------------------------------------------------------------- 236

    KUR’AN’IN KÂFİR DEDİKLERİ--------------------------------------------------- 237

    KÂFİRLERİN ÖZELLİKLERİ------------------------------------------------------- 239

    MÜSLÜMAN-KÂFİR İLİŞKİSİ---------------------------------------------------- 240

    KÂFİRLERLE İLİŞKİ ÇEŞİTLERİ; SAVAŞ VE BARIŞ--------------------------- 241

    HANGİ KÂFİRLERLE SAVAŞMADAN İYİ GEÇİNİLEBİLİR?------------------ 242

    KÂFİR AKRABALARLA İLİŞKİ--------------------------------------------------- 246

    BİR MÜSLÜMANI KÂFİR YAPAN TAVIRLAR----------------------------------- 248

    EF’ÂL-İ KÜFÜR -------------------------------------------------------------------- 260

    KÜFÜRDEN KORUNMA YOLLARI---------------------------------------------- 262

    SORULAR-------------------------------------------------------------------------- 264

    1. ÜNİTE

    TEKFİR

    TEKFİR VE HAK EDENİ TEKFİR ETME GEREĞİ------------------------------ 267

    İTİDAL/DENGE-------------------------------------------------------------------- 267

    DİNDE AŞIRILIK------------------------------------------------------------------- 268

    HAKSIZ TEKFİR; BİR MÜSLÜMANI KÜFRE NİSPET ETME----------------- 273

    TEKFİR KONUSUNDA ÂYET VE HADİSLER------------------------------------ 274

    TEKFİR KONUSUNDA KURALLAR--------------------------------------------- 277

    MUTLAK KÜFÜR – MUAYYEN KÜFÜR---------------------------------------- 278

    TEKFÎR AHKÂMI/TEKFİRİN HÜKÜMLERİ------------------------------------- 304

    TEKFÎRE ENGEL OLAN MÂNİLER----------------------------------------------- 306

    TEKFÎR KONUSUNDA YETKİLİ MERCİ--------------------------------------- 313

     

    MÜ’MİNLERİN İNSANLAR HAKKINDAKİ KANAATİ -------------------------- 318

    TEKFİRCİLİĞİN SEBEPLERİ------------------------------------------------------ 320

    KÜFRÜN KISIMLARI; BÜYÜK VE KÜÇÜK KÜFÜR-------------------------- 328

    HAKSIZ TEKFİRİN TEHLİKESİ--------------------------------------------------- 335

    TEKFİRCİLİK----------------------------------------------------------------------- 336

    TEDAVİSİ ÇOK ZOR OLAN BULAŞICI BİR HASTALIKTIR------------------- 336

    İSLÂM’IN CİHAD ANLAYIŞI------------------------------------------------------ 338

    TERÖR VEYA SALDIRGANLIK İLE CİHADIN---------------------------------- 340

    BİRBİRİNE KARIŞTIRILMASI---------------------------------------------------- 340

    1. ÜNİTE

    İRTİDÂT

    İRTİDÂD; ANLAM VE MÂHİYETİ------------------------------------------------ 348

    MÜRTED KİME DENİR?----------------------------------------------------------- 350

    KUR’ÂN-I KERİM’DE İRTİDÂD KAVRAMI -------------------------------------- 356

    MÜRTEDE KARŞI TAVIR---------------------------------------------------------- 358

    GİZLİ İRTİDÂD--------------------------------------------------------------------- 362

    MÜRTEDLİĞE GİDEN YOLLAR--------------------------------------------------- 366

    ŞİRK, KÜFÜR VE İRTİDADDAN KORUNMA YOLLARI------------------------ 366

    İRTİDÂD, İRTİCÂ/GERİCİLİK DEMEKTİR-------------------------------------- 368

    MÜRTED DE MÜRTECÎ/GERİCİ-------------------------------------------------- 368

    SORULAR-------------------------------------------------------------------------- 372

    1. ÜNİTE

    NİFAK

    NİFAK VE MÜNÂFIK KAVRAMI-------------------------------------------------- 375

    NİFAKIN KISIMLARI-------------------------------------------------------------- 376

    NİFAKIN RİYÂ İLE ALÂKASI----------------------------------------------------- 377

    KÂFİRLERLE MÜNÂFIKLARIN KARŞILAŞTIRILMASI------------------------ 378

    MÜNÂFIKLARIN ALÂMETLERİ-------------------------------------------------- 379

    MÜNÂFIKLARIN MESCİD

    VE BENZERİ FAALİYET YERLERİ AÇMALARI--------------------------------- 386

    KÜFÜR VE NİFAK PSİKOLOJİSİ ------------------------------------------------- 388

    MÜNÂFIKLARLA MÜ’MİNLERİN TOPLUMSAL BAĞLARI ------------------ 391

    GÜNÜMÜZDE MÜNÂFIK---------------------------------------------------------- 391

    SORULAR--------------------------------------------------------------------------- 394

    1. ÜNİTE

     

    TUĞYÂN VE TÂĞUT

    TUĞYÂN; ANLAM VE MÂHİYETİ------------------------------------------------ 397

    İNSANI TUĞYÂNA SEVKEDEN ŞEYLER--------------------------------------- 400

    SİYASÎ OTORİTENİN TUĞYÂNI------------------------------------------------- 401

    İNSANLARA ZULÜM DE SİYASÎ OTORİTENİN TUĞYÂNIDIR--------------- 402

    TUĞYÂNA KARŞI MÜSLÜMANLARIN

    VE ÖZELLİKLE ÂLİMLERİN TAVRI---------------------------------------------- 403

    SİYASÎ OTORİTE VE YÖNETİCİNİN TUĞYÂNINI------------------------------ 404

    BAŞKALARINA ULAŞTIRMASI/TÂĞUT’LAŞMASI --------------------------- 404

    TÂĞUT KİMDİR?------------------------------------------------------------------ 405

    SİYASÎ REJİMLER, HÜKÜM VE YETKİYİ

    ALLAH’TAN ALMIYORSA TÂĞUTTUR----------------------------------------- 410

    TÂĞUTA KÜFÜR, TÂĞUTUN YAPTIĞI İYİLİKLERİ---------------------------- 414

    İNKÂR EDİP GÖRMEZDEN GELMEYİ DE KAPSAR-------------------------- 414

    TÂĞUTLARA İSYAN--------------------------------------------------------------- 419

    TÂĞUTÎ REJİMİ VE UYGULAYICILARINI SAVUNMAK ----------------------- 420

    SORULAR--------------------------------------------------------------------------- 424

    1. ÜNİTE

    İBÂDET VE ALLAH’TAN BAŞKASINA İBÂDET

    İBÂDET, HAYATIN TÜM ALANLARINI KUŞATIR------------------------------ 431

    HERHANGİ BİR EYLEM NASIL İBÂDET OLUR?------------------------------ 435

    ALLAH’A İBÂDET------------------------------------------------------------------ 435

    ALLAH’TAN BAŞKASINA İBÂDET---------------------------------------------- 436

    PUTLARA, HEYKELLERE İBÂDET---------------------------------------------- 438

    HEVÂYI İLÂHLAŞTIRMAK-------------------------------------------------------- 442

    HEVÂNIN PUTLAŞTIRILIP İLÂH HALİNE GETİRİLMESİ-------------------- 445

    HEVÂNIN SİYASÎ BOYUTU; HEVÂYA UYGUN DÜZENLER------------------ 449

    TÂĞUTA İBÂDET------------------------------------------------------------------ 459

    BİLGİNLERE VE DİN ADAMLARINA İBÂDET--------------------------------- 461

    ŞEYTANA VE CİNLERE İBÂDET------------------------------------------------ 462

    SORULAR--------------------------------------------------------------------------- 465

    1. ÜNİTE

    PUT VE PUTA TAPMA

    PUT; ANLAM VE MÂHİYETİ------------------------------------------------------ 469

    PUTPERESTLİK-------------------------------------------------------------------- 472

    TARİHTEN GÜNÜMÜZE PUT VE PUTLAŞTIRMA----------------------------- 478

     

    PUTLAŞTIRILIP İLÂH HALİNE GETİRİLEN BÂTIL TANRI ANLAYIŞLARI--479 KUR’ÂN-I KERİM’DE PUT KAVRAMI VE PUTA TAPMA KONUSU --------------------- 481

    HADİS-İ ŞERİFLERDE PUT KAVRAMI VE PUTA TAPMA KONUSU-------- 493

    GÜNÜMÜZDE HAYVANLARI KUTSALLAŞTIRMA---------------------------- 495

    GÜNÜMÜZDE SIĞIRA TAPMA-------------------------------------------------- 500

    SANATIN PUTLAŞTIRILMASI---------------------------------------------------- 502

    GÖK CİSİMLERİNİN PUTLAŞTIRILIP BÂTIL TANRI KABUL EDİLMESİ--- 505

    ARZIN/ÜLKE TOPRAKLARININ

    KUTSALLAŞTIRILIP PUTLAŞTIRILMASI--------------------------------------- 511

    MÜNECCİMLİK VE FALCILIK---------------------------------------------------- 512

    GAYB BİLME İDDİÂSI VE YILDIZLARI PUTLAŞTIRMA---------------------- 512

    BURÇLAR--------------------------------------------------------------------------- 513

    BİLİMİN PUTLAŞTIRILMASI----------------------------------------------------- 515

    TASVÎRİN (RESİM VE HEYKELİN)---------------------------------------------- 516

    PUTLAŞTIRMA AÇISINDAN DURUMU----------------------------------------- 516

    PUTLARA, HEYKELLERE İBÂDET---------------------------------------------- 517

    ÇAĞDAŞ BİR PUTLAŞTIRMA ÖRNEĞİ----------------------------------------- 520

    ATATÜRK’E TANRI VEYA PEYGAMBER DİYENLER-------------------------- 520

    PUTLARA VE PUTPERESTLERE KARŞI İBRÂHİMÎ TAVIR------------------ 523

    PUT KIRAN İBRÂHİM (A.S.)----------------------------------------------------- 526

    PUTLARI KIRMAK----------------------------------------------------------------- 539

    VE RASÛLULLAH MUHAMMED (S.A.S.)-------------------------------------- 541

    SORULAR--------------------------------------------------------------------------- 543

    1. ÜNİTE

    ATALAR YOLU

    ATALAR YOLU; ANLAM VE MÂHİYETİ----------------------------------------- 547

    ATALAR YOLU, HER DÖNEMDEKİ CÂHİLİYYENİN TEMEL DİNİDİR------ 549

    KUR’ÂN-I KERİM’DE ATALAR YOLU İLE İLGİ ÂYETLER -------------------- 552

    ATALAR KÜLTÜ-------------------------------------------------------------------- 553

    SOSYAL   ÇEVRE VE GELENEĞİN PUTLAŞTIRILMASI----------------------- 553

    ATALAR KÜLTÜ-------------------------------------------------------------------- 556

    HURÂFE----------------------------------------------------------------------------- 560

    HURÂFE-ATALAR DİNİ İLİŞKİSİ------------------------------------------------- 565

    HURÂFE-ÜMNİYYE İLİŞKİSİ----------------------------------------------------- 566

    ÇOKÇA GÖRÜLEN HURÂFE VE BÂTIL İNANIŞLAR-------------------------- 567

    KUL, KUSURSUZ OLUR MU?--------------------------------------------------- 581

    NAZARLIK TAKMAK DOĞRU MU?--------------------------------------------- 582

    MUSKA VE MUSKACILIK--------------------------------------------------------- 591

    ÇEŞİTLİ HURÂFE VE BÂTIL İNANIŞLARA ÖRNEKLER--------------------- 596

    BİD’AT ------------------------------------------------------------------------------- 602

     

    TAKLİT VE TAKLİTÇİLİK--------------------------------------------------------- 609

    SÜNNETİN TAHRİF ÇABALARI-------------------------------------------------- 613

    İSRÂİLİYYÂT------------------------------------------------------------------------ 616

    ÇAĞDAŞ İSRÂİLİYYÂT------------------------------------------------------------ 618

    BAZI HURÂFECİ TAHRİF AKIMLARI------------------------------------------- 620

    MUHARRİFLER VE MÜCEDDİDLER--------------------------------------------- 624

    SORULAR-------------------------------------------------------------------------- 626

    1. ÜNİTE

    ÇAĞDAŞ BÂTIL DİNLER (İDEOLOJİ VE DÜZENLER

    İDEOLOJİ --------------------------------------------------------------------------- 631

    LAİKLİK----------------------------------------------------------------------------- 632

    İSLÂM’DA LAİKLİK YOKTUR ---------------------------------------------------- 633

    LAİKLİK VE HÂKİMİYET--------------------------------------------------------- 634

    LAİKLİK, YASAMA GÜCÜNÜN BÖLÜNMESİDİR------------------------------ 641

    HÂKİMİYET/EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ ALLAH’INDIR--------------- 645

    KUR’AN’A GÖRE HÂKİMİYET TÜRLERİ--------------------------------------- 646

    DEMOKRASİ----------------------------------------------------------------------- 647

    DEMOKRASİ VE HÂKİMİYET---------------------------------------------------- 650

    BEŞERÎ SİSTEMLERİN DÜNYEVÎLİĞİ; İSLÂM’IN UHREVÎLİĞİ------------- 654

    İSLÂM’IN EKSİZLİĞİ İLE BEŞERÎ SİSTEMLERİN YETERSİZLİĞİ----------- 655

    KAPİTALİZM------------------------------------------------------------------------ 658

    ATEİZM----------------------------------------------------------------------------- 660

    PAGANİZM/PUTPERESTLİK------------------------------------------------------ 662

    ANIT MEZAR/ANITKABİR; MODERN TÜRBE VE TAPINAK----------------- 662

    SAYGI DURUŞU-------------------------------------------------------------------- 663

    ANİMALİZM------------------------------------------------------------------------ 664

    ANİMİZM (RUHLARA TAPMA İNANCI)----------------------------------------- 664

    NUSAYRÎLİK------------------------------------------------------------------------ 667

    KADİYANÎLİK---------------------------------------------------------------------- 667

    BAHÂÎLİK--------------------------------------------------------------------------- 668

    YILBAŞI KUTLAMALARI VE NOEL, NOEL BABA (KİMİN BABASI İSE?)-- 670

    ÖRF VE ÂDET--------------------------------------------------------------------- 674

    HÂKİMİYET/EGEMENLİK--------------------------------------------------------- 675

    HÂKİMİYET ALLAH’IN OLMAYINCA… ---------------------------------------- 679

    BİRİNCİ CİLDİN SONU----------------------------------------------------------- 682

     

     

     

    ON İKİNCİ BASKI İÇİN ÖNSÖZ

     

    AKADDE DİKKAT EDİLECEK BAZI HUSUSLAR

    Akaid kitabımız, hamdolsun on binlerce insanın evinde misafir oluyor, nice genç kardeşlerimiz ders kitabı olarak kullanıyor, kitaba rağbet devam ediyor.

     

    Bakış açısı olarak Kur’an’la sağlaması yapılamayan ihtilâflı hususları akaid konusu olarak kabul etmemek gerekir.

     

    “Put ve Puta Tapma”, “Tuğyan ve Tâğut”, “Küfür”, “İrtidâd”, “Nifak”, “Atalar Yolu”, Bid’at ve hurâfeler, “Şefaat”, “Vesile”, “Resmî din anlayışı ve halkın din diye bildiği yanlışlar, Gayb ve bilinmezliği gibi akaidle direkt ilgili konular Akaid derslerinde ısrarla gündeme getirilmeli ve yeterli miktarda üzerinde durulma- lıdır. Akaid açısından günümüzü ve yaşadığımız coğrafyayı yorumlayıp tanıt- mayı ve inançla ilgili problemleri gündeme getirip doğrusunu işaret etmeyi önemsemeliyiz. Günümüz ortamında akaid yönüyle ciddi bir değeri kalmayan, zaman aşımıyla önemini yitirmiş konuların yerine, günümüzün problemlerini ve ihtiyaçlarını ele alan bir yaklaşım sergilemeliyiz. Yaşayan güncel câhiliye ve sapıklığın inanç yönüyle insanımıza olumsuz etkisini kırmak için, bâtılları bâtıl olarak yeterince tanıyıp tanıtmak gerekiyor. O yüzden şirkin, küfrün, tuğyânın, nifakın güncel örnekleriyle uzun şekilde ele alınmasının önemi büyüktür.

     

    Okul ders kitaplarındaki kuru ve sıkıcı anlatıma benzemeyecek şekilde; mesaj verecek, hikmetini açıklayacak tarzda konuların işlenmesi gerekir. Sa- dece kuru bilgi vermek değil, okuyucuya şuur vermek veya bilincini canlı tut- mak amaçlanmalıdır.

     

    Akaid eserleri, insanımıza tevhidî bir iman, tevhidî bir şuur, tevhidî bir bakış açısı, tevhidî bir dünya görüşü, tevhidî bir yaşayış ve ahlâk kazandırma gay- retine yönelik okunmalı ve okutulmalıdır. Çünkü tevhidî esaslar, Kur’an’ın en fazla önem verdiği hususlardır.

     

    Kur’an’da Ulaşmak İçin Gayret Edilmesi Gereken Faziletler (En Faziletli İnsan Olmanın Yolu)

     

    • Cihad: “Mü’minlerden -özür sahibi olanlar dışında- oturanlarla malları ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olmaz. Allah, malları ve can- ları ile cihad edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kıldı. Gerçi Allah hepsine de güzellik (cennet) vaad etmiştir; ama mücâhidleri, oturan-


    lardan çok büyük bir ecirle üstün kılmıştır. Kendinden dereceler, bağışla- ma ve rahmet vermiştir. Allah çok bağışlayan ve merhamet edendir.” 1

     

    • İlim: “De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür.” 2

     

    • Takvâ: “Ey insanlar! Doğrusu Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok takvâlı olanınızdır, en çok korkanınızdır.” 3

     

    İslâmî duruş için bize çok iş düşüyor. Kur’an ve Peygamber nereden baş- ladı ve hangi şeye en çok önem verdiyse; biz de oradan öyle yapmalıyız. Ye- niden iman etmeli ve insanları yeniden tevhidî imana çağırmalıyız. Yapılacak şeyleri özetle saymaya çalışalım:

     

    • Sahih bir iman, Kur’an’a dayalı akaid bilgisi ve yakînî inanç,

     

    • Akîdemiz uğrunda gereken mücadeleyi vermekten geri kalmamak; inancımıza taban tabana zıt bir ortam içerisinde yaşamanın ıstırabını kalbimi- zin derinliklerinde duymak,

     

    • Tevhidî imana sahip olanlarla bir ve beraber olmak; “birlemek” demek olan “tevhid”in, “birleşmek” demek olan “vahdet”le aynı kökü paylaştığını, bi- rinin mutlaka diğerini gerektireceğini unutmamak,

     

    • Kur’ân-ı Kerim’e ve onun hayata yansıması, canlanması demek olan sünnete sarılmak. Kur’an ve sahih sünnetin emir ve teşvik ettiği amel ve ibâ- detlere önem vermek, bunları yerine getirmek için âzamî gayret sarfetmek,

     

    • Allah’ı ve Rasûlünü yakından tanımak ve her şeyden çok sevmek; onla- rın uyarılarına dikkat ederek, sakındırdıklarından kesinlikle uzak kalmak, hatta o yasaklara yaklaşmamak,

     

    • Dinî vecîbeleri ihlâsla yerine getirmeye çalışmak, dine sonradan ilâve edilen bid’at ve hurâfeleri inanç ve yaşantımızdan tümüyle uzaklaştırmak, din-

     

    1 4/Nisâ, 95-96

    • 39/Zümer, 9
    • 49/Hucurât, 13

     

    den eksiltme yapanlara da tavır almak, dini gizlememek, hakka bâtılı karıştır- mamak, dinden taviz vermeye kalkmamak,

     

    • Kur’an çağ kapatıp çağ açmıştır. Câhiliye çağını (orta çağı) kapatıp asr-ı saâdeti (âhir zamanı, son çağı) açmıştır. Toplumları karanlıklardan, kargaşa- lardan nûra, aydınlığa, kurtuluşa çıkarmıştır. İnsanlığın bugüne kadar bir daha göremediği en huzurlu çağı başlatmıştır. Dünyanın gördüğü ve göreceği en büyük inkılab, Kur’an’ın yaptığı inkılâbdır. Kur’an’ın bizi de hayra doğru değiş- tirmesi için bizim Kur’an’a bakışımızı değiştirmemiz Kur’an aynı Kur’an’dır, ama Kur’an’a yönelmesi gerekenler, ashâb gibi yönelmediği için, anlamını öğrenmeden, düşünmeden, onunla amel etmeden kurtuluş bekle- nemez.

     

    Bu ülkedeki ve tüm dünyadaki Müslümanların şartları, hemen hiçbir pey- gamberin imtihan olduğu şartlardan daha ağır değil aslında. Peygamberimiz ve diğer peygamberlerimiz dönemlerindeki küfür, günümüzdekinden daha az saldırgan ve daha hoşgörülü değildi. Kur’ân-ı Kerim, peygamber kıssalarıyla bizi daha zor şartlara hazırlıyor; küfre ve zulme karşı nebîler nasıl tavır aldıysa bizim de onu yapmamızı istiyor.

     

    Müslüman, kendini, dâvâsını küçük göremez; sürekli mağlûbiyeti, zilleti kabullenemez. O, Allah’ın askeri olmanın bilinci, onuru ve sorumluluğu içinde yaşar. Dünya bir araya gelse, Allah dilemedikçe senin kılına zarar veremez! Güç, kuvvet sadece O’nundur. Yûnus ve Mûsâ aleyhimâ’s-selâm öğretir ki, dâvâ adamı müslümanı deniz boğamaz!

     

    İbrâhim (a.s.) örnektir ki, muvahhid tebliğciyi ateş yakamaz! İsmâil (a.s.) haykırır ki, Allah askeri mücâhidi bıçak kesemez!

     

    Zorba Câlût’un dev cüssesi, çocuk yaştaki Dâvud karşısında mağlup ola- caktır. Aynı şekilde zorba İsrail ve Amerika karşısında çocuk yaştaki eli sa- panlı Filistin’li gençler Allah’ın izniyle gâlip gelecektir. Ebâbil kuşlarının attığı taşların fil ordusunu yerle bir etmesi gibi muvahhid Filistinli çocukların attığı taşlar da fil gibi İsrail tanklarını silip süpürecektir.

     

    Şeytanın hileleri, Firavun’un sihirbazları İslâm’a ve Müslüman dâvâ ada- mına zarar veremeyecektir. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh; Güç ve kuvvet, yalnız Allah’a aittir.

     

    Allah’ın dinine yardım edene Allah da yardım edecek, ayaklarını sâbit kı- lacaktır.

     

    Her şey Allah’ın askeridir. O dilerse deveyle, dilerse pireyle mü’minlere yardım eder. Dilerse, sivrisinekle Nemrutları helâk eder. Kuşlarla Ebreheleri mahveder. İncecik ipliklerden oluşan ağıyla örümcek, kâfir güçleri alt etmeye yeter; hicret-i Rasûl’de olduğu gibi.

     

    Allah, dilerse melekleriyle yardım eder, Bedir’deki gibi. Dilerse, rüzgârıyla yardım eder, Hendek’teki gibi.

     

    Dilerse zâlim tâğutu bile, yetiştirmesi için sana hizmetçi kılar; Firavun’u Mûsâ’ya (a.s.) yardım ettirdiği gibi.

     

    Ne diyor Kur’an’ımız: “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer gerçekten dosdoğ- ru iman ediyorsanız siz üstünsünüz, siz gâlipsiniz.”4; “(Gerçek) mü’minlere yardım etmek Bizim üzerimize haktır.” 5

     

    Kim Allah’a (O’nun yardımına) sahip o neden mahrum? Kim Allah’tan mah- rum o neye sahip?

     

     

    • 3/Âl-i İmrân, 139 5 30/Rûm, 47

     

    ALTINCI BASKI İÇİN ÖNSÖZ

     

    Bismillâh, el-hamdu lillâh ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ Rasûlillâh.

     

    Önce, bir ders notu şeklinde kaleme alınan ve fotokopi usûlü çoğaltılıp Akaid dersi alan öğrencilerimize dağıtılan, sonra kitap haline gelen, daha sonra da beş baskı yapan kitabın elinizdeki altıncı baskısını nasip eden Allah’a hamd u senâlar, şükürler olsun. Akaid gibi, halkın tümüyle ilgisiz kaldığı bir ilim dalına ait kitabın birkaç sene içinde altı baskı yapmış olması, insanımızın dinini öğrenmeye ve tev- hide sarılmaya doğru ciddi bir atılım içinde olduğunu gösteriyor. Ama, bu sevin- diğimiz miktar, onlarca baskı yapan ucuz romanlarla, kimi ne yönden geliştirdiği bilinmeyen kişisel gelişim kitaplarıyla ve özellikle cinselliği, çirkinliği öne çıkaran eserlerle karşılaştırılınca çok cılız kalmaktadır. Klasikleşmiş ve bazı eğitim kurum- larında okutulan yüzlerce sene önce yazılmış bir-iki akaid kitabının çok sayıda baskısını ayrı bir konu kabul edersek; 20. ve 21. yüzyılda kaleme alınmış ve içle- rinde çok güzellerinin de bulunduğu Akaid kitaplarının fazla rağbet görmemesi, içinde bulunduğumuz ortamın dumanlı portresini, sisli fotoğrafını gösteriyor.

     

    Böylesine kısır bir ortamda nâcizâne eserime karşı gösterilen ilgi, sorumlulu- ğumu da artırmış, omuzlarıma daha büyük yük yüklemiş oldu. Okuyuculara karşı teşekkür borcumu ödemek için kitabın içeriğini tümüyle gözden geçirme ihtiyacı hissettim. Bu baskıda kitabın aynen basılması kolaylığı yerine; konuları yeniden değerlendirmek, bazı yeni üniteler eklemek, ünitelere bazı güncel örnekler ilâve etmek gibi zor yolu seçtim. Bakış açısı olarak Kur’an’la sağlaması yapı- lamayan ihtilâflı hususları akaid konusu olarak kabul edemediğim için kitaba almadım. Kur’an’ın akaid adı verilen iman esaslarını belirleyen tek kaynak olduğu bakış açısıyla, konuları yeniden tahlile tâbi tuttum. Giderek yaygınlaşan haksız tekfir akımına karşı uyarı mahiyetinde ele aldığım “Tekfir” konusunu ayrı ünite olarak kitaba ilave ettim.

     

    Akaid açısından günümüzü ve yaşadığımız coğrafyayı yorumlayıp tanıtmayı ve inançla ilgili problemleri gündeme getirip doğrusunu işaret etmeyi temel gö- rev bildim. Günümüz ortamında akaid yönüyle ciddi bir değeri kalmayan, zaman aşımıyla önemini yitirmiş konuların yerine, günümüzün problemlerini ve ihtiyaç- larını ele almaya çalıştım. Yaşayan güncel câhiliye ve sapıklığın inanç yönüyle insanımıza olumsuz etkisini kırmak için, bâtılları bâtıl olarak yeterince tanımak gerekiyor. Üniteleri tesbit edip içini doldururken “lâ ilâhe illâllah” esprisi içinde ko- nuları ele almaya çalıştım. “Lâ” diyerek reddetmemiz gereken çağdaş sapmalara dikkat çekmek ve bu konuda çevremizden örnekler vermek gerekiyordu. Eliniz-

     

    deki baskıda işte bu ihtiyaçlardan yola çıkarak kitabı yeniden yazmaya çalıştığımı belirteyim. O yüzden elinde eski baskısı olan bir okuyucu, bu altıncı baskı ile yeni ve orijinal bir kitapla karşılaşacağından kitabı da yenilemeli diye düşünüyorum.

     

    Okul ders kitaplarındaki kuru ve sıkıcı anlatıma benzemeyecek şekilde; mesaj verecek, hikmetini açıklayacak tarzda konuları işlemeye çalıştım. Sadece kuru bilgi vermek değil, okuyucuya şuur vermek veya bilincini canlı tutmak amaçla- rımızdan biri idi. Konuların sıralanışında da benzer hassâsiyet gösterildi. Önce tevhid, şirk gibi konular işlendi. Çünkü bu konular yeterince ve doğru olarak öğ- renilmeden akaidin diğer konuları da yarım, tevhidî bilinçten uzak şekilde yanlış ve eksik anlaşılıp yorumlanabilirdi.

     

    Yöntem olarak bundan önceki baskılarda takip ettiğim usûlü sürdürdüm. Ko- nuları ünitelere (24 üniteye) ayırdım. Her ünitenin başına, konunun başlıkları ve o ünite doğru ve güzel bir şekilde okununca hangi amaçların gerçekleşeceğini belirten kutu içinde açıklamalar aynen korunmuş, ünitelerin sonuna yine sorular konulmuştur. Böylece cemaat çalışması yapan veya toplu okumalarda bulunan gençlere kolaylık sağlanmış ve alternatif ders kitabı ciddiyeti kazandırılmaya ça- lışılmıştır. Yeni konu ve örneklerle kitap hayli genişlediği ve sayfaları arttığı için daha önceki baskılarda kitabın yaklaşık yarısını kaplayan akaidle ilgili kavramları bu baskıda tümüyle çıkarmak zorunda kaldım. Bunun yerine, o kavramlardan seçme yaparak çok önemli gördüklerimi daha da genişleterek ünitelere geçir- meye çalıştım. Daha önce, kitabın sonunda bu kitapta bahsedilen genel akaid konularıyla ilgili 100 soru vardı. Hepsi test usûlünde, cevabı çoktan seçmeli olan bu soruları daha da zenginleştirerek sayısını 215’e çıkardım. Böylece okuyucu, kendi bilgilerini, kitaptan öğrendiklerini test edebilsin. Toplu okuma ve birlikte ders yaparak kitaptan yararlananlar, hoca ve ağabey tarafından o soruların kul- lanılarak çeşitli sınavlarla öğrendiklerinin pekişmesini sağlayabilsin.

     

    Bazı kelimelerin imlâsı konusunda, belki kimi okuyucuların yadırgayaca- ğı tarzda, gerekli gördüğüm “a”, “u” ve “i” harflerinin üzerine uzatma işareti koymayı tercih ettim. İnternetin ve telefon mesajlarının da etkisiyle Arapça- dan dilimize girmiş olan çok sayıda kelimenin telaffuzunun bozulduğuna şâhit oluyoruz. “Din”in amaç, “dil”in araç olduğundan, güzel amaca ancak güzel araçlarla gidilebileceğinden yola çıkarak özellikle Kur’an kelime ve kavramla- rının doğru okunmasını sağlamak için özel gayret sarfetmeyi gerekli gördüm. Bunun yollarından birinin de Arapça ve Farsça’dan dilimize geçmiş bazı keli- melerin aslına uygun şekilde okunup telaffuz edilmesi için (her ne kadar harf-

     

    lerin üzerine uzatma ve inceltme görevi yapan işaret kalktı diye yarı resmî ha- tırlatmalar olsa da) uzatma işaretini alışılmadık biçimde sık kullandım. Çünkü çoğu okuyucunun uzatma konulmayan kelimelerde gerekli yeri uzatmadan okuduklarına, dilin gerçekten bozulduğuna üzülerek şâhit oluyoruz. Halkın şapka dediği bu inceltme ve uzatma işaretini Devletin Türk Dil Kurumu kaldır- mış veya zaruret miktarı cevaz vermiş, kim takar? Hiçbir şahsın ve hiçbir ku- rumun Dinimize ve dilimize müdahale ederek bozup dejenere etme hakkının olmadığını vurgularız.

     

    Elinizdeki bu eser, insanımıza tevhidî bir iman, tevhidî bir şuur, tevhidî bir bakış açısı, tevhidî bir dünya görüşü, tevhidî bir yaşayış ve ahlâk kazandırma gayretine yönelik kaleme alınmıştır. Bu uğurda kitap, karınca kararınca da olsa katkıda bulunabilirse, okuyuculardan tek bir kişi bile bu kitap sâyesinde tevhidî bilince ulaşırsa, dünyevî amacına ulaşmış demektir; uhrevî ve esas amaç ise Allah’ın rızâsı.

     

    Kur’an dışında hiçbir kitap hatasız değildir. Gerek matbaa hatası da deni- len teknik, imlâ ve tashih hataları, gerekse şahsımdan kaynaklanan değişik hatalar için okuyucunun hoş görüsüne sığınmıyor; hoş görülmeyip düzeltil- mesi için bize uyarılarda bulunarak yardımcı olmasının her okuyucunun hem hakkı ve hem de görevi olduğunu ifade ediyorum. Yanlışlarımızı doğru bir üs- lûpla bize hatırlatacaklara şimdiden duâlar ve teşekkürler ediyorum. Hatalar bize, doğrular ve güzelliklerse Rabbimize ve O’nun dinine âittir.

     

    “Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi hesâba çekme (affet). Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme. Rabbimiz! Bizim gücümüzün yetmediği işlerden bizi sorumlu tutma.

    Bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet et.

    Sen bizim Mevlâmızsın. Tek ve gerçek dostumuzsun. Kâfir kavimlere/toplumlara karşı bize yardım et.”6

     

    Tevhidi tüm anlam ve kapsamıyla dosdoğru anlayıp tüm cepheleriyle ha- yatına geçirmeye çalışan ve diğer insanları buna dâvet edip, mücadelesini sadece tevhid düşmanlarına yönelten muvahhid mü’minlere selâm olsun!

     

    Ahmed KALKAN Ümraniye, Eylül 2007 Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

     

    6 2/Bakara, 286

     

    BİRİNCİ BASKININ ÖNSÖZÜ

     

    Rahmân, Rahîm Allah’ın adıyla... Hamd olsun âlemlerin Rabbine. Salât ve selâm O’nun rasûlüne. Duâlar da O’nun dosdoğru yolunu izleyenlere...

     

    Modern yaşam biçiminde insanların beyni çöp kutusuna döndü. Vahiy- le bağları koparılan insana eğitim kurumları, medya, teknoloji, çevre bırakın âhireti, dünya için de gereksiz, hatta zararlı şeyleri bilgi ve kültür adına -insan istemese bile- depoluyor. İnsanlar, vahye dayalı gerçek ilimden koparılıp lügat ve itikadî anlamlarıyla cehâlete itilirken, diğer yandan bilgi kirliliğinin kurbanı oluyorlar.

     

    Beyinle kalp arasında sanıldığından fazla irtibat vardır. Kur’an, aklı kullanıp düşünmenin mekanik beyinle değil; imanın yönlendirdiği kalple olabileceğini ısrarla vurgular. Bilinmesi gerekenlerin başında gelen “Allah”ı hakkıyla bile- meyen veya bildiğini sadece O’na kullukla isbat edemeyenlere düşünmeyen câhil der Kur’an. Ve bu câhillik; beyin, gönül ve diğer organların fıtrat istika- metinde görevlerini yapmaması demektir.

     

    Bireysel, sosyal ve siyasal hayattaki tüm problemlerin kaynağında bu cehâlet/câhiliyye vardır. Asr-ı saâdeti yaşamanın, saâdeti asra taşımanın yolu akîdenin sağlamlığından geçer. Kur’an’ın istediği gibi iman edilmedikçe, kişi- lerin ve toplumların düzelmesi mümkün olmayacak, ahlâkî öğütler delik kaba su doldurma gayreti gibi sonuçsuz kalacaktır. Rasûlullah’ın Allah’a sığındığı faydasız bilgi için her zorluğa göğüs geren insan, âhirette kurtuluş ve dünya- da huzur için gerekli İslâm’ı öğrenme ve yaşama çabası içinde değilse, büyük bir yanlışlık var demektir. İslâm’ı öğrenmeye çalıştığını sanan bazı kişilerin de, abdesti bozan şeyler kadar imanı bozan şeyleri öğrenmeye önem vermediği de ayrı bir problem. Dört değil, on dört taraftan câhiliyyenin kuşattığı insanın, her türlü beşerî dayatmalara karşı direnebilmesi, Allah’tan başkasına eğilme- yecek bir güce ulaşabilmesi için çok sağlam bir imana ihtiyacı olacaktır.

     

    Tevhidî esaslar, Kur’an’ın en fazla önem verdiği hususlardır. Din, bu esas- ları bireylere ve topluma yerleştirmeyi esas almış; Mekkî sûreler hemen tü- müyle bu ilkeleri yerleştirirken, Medenî sûreler de sık sık buna vurgu yapmış, emir ve yasaklarla bunları pekiştirmiştir. Hz. Peygamber, on üç sene Mekke döneminde bu imanî esasları yerleştirmek için tebliğini sürdürmüş, sonra da imanları kemâle erdirme gayretine devam etmiştir. Kur’an, insanın sadece Allah’a kulluk yapmak için yaratıldığını vurgular. Her türlü puta tapıcılığı, şir-

     

    kin tüm çeşitlerini, tâğutun bütün görüntülerini, sahte ilâhların egemenliklerini reddetmeden yalnız Allah’a kulluk sergilenemeyecektir. Kabul ve reddedilme- si gereken bu inanç esaslarını öğreten ilim dalı da, İslâm Akaididir.

     

    Konuyla ilgili kitapların sayısı gözden geçirilince, Akaidle ilgili eserlerin ye- terli olmadığı sonucuna varılabilir. Piyasada bulunan Akaid kitaplarının önemli bir bölümünün de, çok eski dönemlerde kaleme alınan eserler olduğu görül- mektedir. Bu kitapların hemen hepsi bir mezhep akaidi özelliğinde olduğun- dan, farklı mezheplerin görüşlerini çürütecek antitez tavırlar ve bugün için ge- reksiz tartışmalar, Akaidi ilgilendirmeyen bazı felsefî konular içermesi yönüyle daha çok “Kelâm” kitabı mâhiyetindedirler. Dil ve anlatım yönünden kolay anlaşılabilir, içerdiği konular yönüyle gereksiz tartışmalardan uzak, tevhid ve şirkin güncel yansımalarına ışık tutacak mâhiyette İslâm Akaidi kitaplarının sayısı çok azdır.

     

    Bir adı da “Tevhid İlmi” olan “Akaid”le ilgili eserlerin kiminde, gereksiz tar- tışma ve ayrıntılar tevhid kavramını gölgelemiş, mezhep tartışmaları, kelâmî düşünceler ve beşerî yorumlar öne çıkmıştır. Bununla birlikte tevhidin birey- sel, sosyal ve siyasal hayata yansıması gereken esasları, güncel itikadî prob- lem ve sapmalar yeterli şekilde gündeme gelmemiştir. Akaid, sadece inanıl- ması gereken esasları değil; aynı zamanda reddedilmesi gereken esasları da düzenler. Ama unutulmamalı ki, reddedilmesi gereken esaslar, falan veya filan mezhebin tartışılabilecek görüşlerinden önce, “lâ” diye kestirilip atılması gereken tâğutî anlayışlar, şirk ve küfür olduğu kesin olan görüş ve yaklaşım- lardır. Tüm müslümanları bağlaması yönüyle İslâm Akaidi, beşerî görüşlere dayanmamalı, göreceli ve tartışmalı konulardan, mezhebî ictihad ve kelâmî değerlendirmelerden uzak olmalıdır. Vahye dayanan ve Kur’an ilkelerinin te- mel alındığı İslâm Akaidini öğrenip inanmak ve hayata geçirmeye çalışmak tüm müslümanların hedefi olmalıdır.

     

    Akaid dersi okuyan, okutan kimseler, Akaid kitaplarındaki beşerî yorumlar ile İlâhî iman esaslarını birbirine karıştırmamalı, müslüman olmak ve müslü- man kalmak için şart olan esaslar ile, bunların yaşanılan ortamda ne anlama geldiği konusuyla ilgili yorumları ayrı ele almalıdırlar. Birincisinin tartışılması bile câiz olmayan mutlak hakikatler olduğu, ikincisinin yani yorumların ise, icti- hadî/beşerî/zannî/göreceli doğrular olduğu bilinmeli ve bütün müslümanların bu beşerî yorumlara aynen katılmaları mecbur tutulup, katılmayanların tek- fîr edilmesine gidilmemelidir. Akaid, kaçınılmaz olan farklı mezhep, görüş ve akımların kendi doğrularını tüm müslümanlara dayatmaları için bir araç haline

     

    getirilmemelidir. Akaid ilmi, müslümanlar arasında tartışmalar açan değil; tar- tışmaları sona erdiren ve mutlak hakikatin temel alınıp öğretildiği bir ilim haline getirilmelidir. Öğrenilen iman esaslarının temel ilke olarak kabulü onlara şeksiz iman edilmesini doğuracağı gibi, yaşanılan hayatın bu ilkelerle bağlantısı ve bu esasların sosyal hayata nasıl geçirileceği üzerinde ise ister istemez beşerî yorumlar ve metod farklılıkları olabilecektir.

     

    İşte bu düşüncelerden hareketle diyebiliriz ki, her yaş ve kültürden insanın anlayabileceği ve İslâmî eğitim çalışması yapan gençlerin ihtiyacını karşılaya- bileceği alternatif ders kitabı şeklinde bir esere ihtiyaç vardır ve bu âcizâne çalışma, bu ihtiyaca cevap verebilmek arzusuyla kaleme alınmıştır.

     

    Kitapta, bazı klasik tasnif ve tâbirlere aynen yer verilmiş, yanlışlığı hakkın- da kesin deliller bulunmayan değerlendirmelerde geleneksel üslûp muhâfaza edilmiştir. Kur’anî esaslara ters düşen hususlarda ise bu çizgiden ayrılınmış ve gerekçeler izah edilmiştir. Konuların yaşanılan hayatla irtibatı kurulmaya çalı- şılmış, imanı zedeleyebilecek tutum ve görüşler eleştirel bakışla ele alınmıştır. Kişisel okumalar yanında, eğitim çalışması yapan genç müslümanların da yararlanabilmesi için konular üniteler halinde değerlendirilmiş, gereksiz de- taylardan kaçınılmaya gayret edilmiştir. Kitabın ve ünitelerin sonuna sorular eklenilmesi uygun görülmüştür.

     

    Elinizdeki kitabın ikinci bölümünde İslâm inancını olumlu ve olumsuz yön- den etkileyen akaidle ilgili kavramlara yer verilmiştir. Klasik akaid kitaplarında bulunmayan bu bölümde sahih akîdeyi perçinleyen konular özet şekilde ele alınmıştır. İnkâr, tahrif, yozlaşma ve unutulma gibi tehlikelerle karşı karşıya bırakılan İslâm inancını yakından ilgilendiren bu kavramların müslümanların zihin, gönül ve dilinde tashih edilmesi amaçlanmıştır. Hiçbir beşerî eserin hatasız olması düşünülemez. Tesbit edilen hataların yazara iletilmesi, onun tarafından teşekkür ve duâlar ile karşılanacaktır.

     

    Tüm câhiliyye düşünüş, inanış ve yaşayış biçimini terk edip hayatın her alanına tevhidî ilkeleri hâkim kılma gayretinde bulunan müslümanlara selâm olsun...

     

    Ahmed KALKAN Ümraniye, Ekim 2002

     

     

     

     

    1. Bölüm

     

    TEVHİD VE TEVHİDİ BOZAN HUSUSLAR


                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                      AkİdEdE UsûlüMüz

     

    1. Ünite

    AKAİD USÛLÜMÜZ

    • Akaid Usûlümüz
    • Akaid Nedir, Akaidin Sözlük ve Terim Anlamları
    • Akaid İlminin Konusu
    • Akaid İlminin Önemi ve Gayesi
    • Akaid Usûlü(müz)
    • Akaidde Ölçü (İslâm İnançlarının Kaynağı -Delili-)
    • İnanç Esaslarının Değişmezliği
    • Âhad Haber Akaidde Delil Olmaz!
    • Ehl-i Sünnet Âlimlerinin Haber-i Vâhide (Âhad Habere) Bakışları
    • Kur’an’a, Sünnete ve Hadislere Bakışımız
    • Kur’an Dışı Vahy Yoktur, Hadislere Vahy Denilemez
    • Kur’an Dışındaki Rivayetlere (Hadislere ve Sünnete) Niçin Vahiy Denilmemeli?
    • Rasulullah’ın Hüküm Koyması
    • Peygamberimizin Hükümleri, Kur’an’dan Bağımsız mıdır?
    • Rasûl’e İtaat Gerekir, Ama Nebî’ye İtaat Gerekmez Görüşü
    • Nebî Kavramıyla İtaatin İstendiği Hususunda Âyetlerden Deliller
    • Cehâlet Mâzeret mi, Değil mi?
    • Akaid’le, İnançla İlgili Yanlışlar ve Nedenleri
    • Akaide Giren Kur’an Dışı İnançlara Örnekler
    • Halkımız ve İslâmî Duruş
    • Bu Problemlere Kur’an’ın Çözüm Olarak Sunduğu Özellikler
    • Âyetlerde Felâh/Kurtuluş
    • Tekfircilik, Tedavisi Çok Zor Olan Bulaşıcı Bir Hastalıktır
    • Terör veya Saldırganlık ile Cihadın Birbirine Karıştırılması
    • Sorular

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    AKAİD NEDİR? AKAİDİN SÖZLÜK VE TERİM ANLAMI

    İslâm inanç esaslarını konu edinen ilim dalına hicrî ikinci ve özellik- le üçüncü asırdan bu yana genel kabul görmüş şekliyle Akaid den- mektedir. Aslında akaid ve onun tekili olan akîde kelimesi Kur’an’da geçmemekte, sünnette iman esasları yerine kullanılmamaktadır. Tâbiîn döneminde “Fıkhu Ekber” de denilen bu ilme “ilmu’t-tevhid” de denilir. Ve bize göre en doğru adlandırma da bu sonuncusudur. Akaid yerine Tevhid İlmi veya İman Esasları, İslâm İnanç Sistemi gibi adlardan birinin bu ilim dalı için kullanılması hem işin aslını ifade etmesi, hem de günü- müz insanının içeriğini anlaması yönüyle daha uygundur. Önce iman esaslarının ruhu, yani şuur veren canlılığı yok edilmiş, sonra içeriğinin Kur’an’a tümüyle dayanıp ona uyma şartı aranmayıp felsefeden etkile- nen, mevcut düzenleri rahatsız etmeyecek şekle büründürülen bu ilmin isminin de cismine uyması şeklinde iman akaide dönüştürülmüştür.

     

    Sözlük anlamı olarak Akaid, düğümlemek anlamına gelen akd kö- künden türemiş olan akîde kelimesinin çoğuludur. Aynı kökten türeyen i’tikad kelimesi ise; düğüm atmışcasına bağlanmak, bir şeye gönülden inanmak, o şeyi gönülden benimsemek anlamına gelir. O halde Akîde gönülden bağlanılan şey demektir.

     

    Terim olarak akîde: İslâm Dini’nde inanılması ve reddedilmesi gerekli olan esaslara denir. Bu esaslardan bahseden ilme de Akaid ilmi denir.

     

    Bu tanımda geçen inanılması gerekli esaslar; Allah’ın varlığına, bir- liğine, kudretinin sonsuzluğuna, meleklerine, kitaplarına (vahye), pey- gamberlerine, âhiret hayatına, kaza ve kadere, Kur’ân-ı Kerim’deki emir ve yasakların tümüne inanmak demektir. Reddedilmesi gerekli esaslar ise; küfür, şirk, nifak, fitne, kullara kul olmayı gerektiren düzen ve hayat görüşleri, her türlü yanlış inanç, düşünce ve hayat şekilleri, bâtıl inanç ve hurâfelerdir.

     

    AKAİD İLMİNİN KONUSU

    Akaid’in konusu İslâm’da inanılması ve reddedilmesi gereken esaslardır. İslâm akîdesini oluşturan konular, Kur’ân-ı Kerim’de farklı yorumlara gerek bırakmayacak şekilde açık ve kesin olarak yer alan hükümlerdir. Meselâ, Allah’ın varlığı ve birliği, melekler, kitaplar, peygamberler, âhiret, küfür, şirk,

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                      AkİdEdE UsûlüMüz

     

    münâfıklık vs. ile ilgili, Kur’an’da anlamı açık ve kesin hüküm ifâde eden âyet- ler akaid ilminin konusudur.

     

     

    AKAİD İLMİNİN ÖNEMİ VE GAYESİ

    Akaid, İslâm dininin temelidir. İslâm dinini bir yapı olarak düşündüğü- müzde, bu yapının temelini akaid oluşturur. Nasıl ki, bir binanın temeli olmadan yükselmesi, ayakta durması, sarsıntılara dayanması mümkün değilse, Akaid ilmi olmadan da İslâm binasının yükselmesi, müslümanın inancının sağlam olması mümkün değildir.

    İnsanın hayata bakışı, dünya görüşü ve davranışlarının tümü inancıy- la alâkalıdır. Bu yüzden müslümanların ve müslüman fert ve ailelerden meydana gelen İslâm toplumunun sağlam bir akîdesi olmalıdır.

     

    Akaid ilmi sayesinde müslüman;

    • Neye, niçin ve nasıl iman etmesi gerektiğini
    • Ancak sağlam bir akaid bilgisi sayesinde insan, imanını taklîdden kurtarabilir.
    • Bu bilgi ve köklü inanç sayesinde, kendisini kötü düşüncelerden ve zararlı inançlardan
    • Bâtıl ve bid’at ehlinin görüş ve itirazlarına karşı, kendi inanç esas- larını

     

    • Diğer din mensuplarının yıkıcı yayınlarına karşı İslâm dininin inanç sistemini Meselâ; Hristiyanların Allah hakkındaki teslis (ba- ba-oğul-kutsal ruh) inancına karşı, tek ilâh inancını ortaya koyar.

     

    İnancı sağlam olan bir insan, dünya ve âhiret ile ilgili tüm işlerini İs- lâm’a uygun bir şekilde yapacaktır. Sağlam ve kâmil inanç, kalpte pasif bir şekilde yer tutmaz; aksine mutlaka inanç sahibinin yaşayışını yön- lendirir.

     

    İşte akaid ilminin temel gayesi, insanı inanç ve davranışta İslâm’laştı- rarak dünya ve âhiret saâdetine kavuşturmaktır. En önemli gayelerinden biri, yukarıda belirtildiği gibi, İslâm inancını her türlü sapık ve yıkıcı fikir- lerden, bâtıl düşünce ve hurâfelerden korumaktır. Ayrıca inandığı halde bazı şüpheleri olan insanları bu şüphe ve tereddütlerinden kurtarmaktır.

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Akîde, İslâm Dini’nin temeli olduğundan; dinin sağlamlığı, bu temelin sağlamlığına bağlıdır. Bu temelin sağlamlığı da kişiye cennet yollarını açar. Dünyanın huzur ve saâdetle dolması da ancak iman sayesindedir. İman etmek, huzur ve mutlulukla dolmak demektir. İmanlı insanlardan meydana gelen toplum da her devirde asr-ı saâdeti yaşayan, saâdeti asra taşıyan bir toplumdur.

     

    Gerçek hürriyet, ancak iman sayesinde, tevhid sayesinde gerçekle- şir. Tevhidî imana sahip olamayanlar; maddeye, eşyaya, mala, çevreye, dünyaya, zaaflara, şeytana, tâğutlara, egemen güçlere, nefse, hevâ ve hevese... görünmez zincirlerle bağlı ve bağımlıdırlar; özgür değillerdir. Kölenin kölesi, kulun kulu, âcizin emrindeki zavallıdır onlar.

     

     

    AKAİD USÛLÜ(MÜZ)

    AKAİDDE ÖLÇÜ (KAYNAK, DELİL)

     

    Akaidde Ölçü

    (İslâm İnançlarının Kaynağı -Delili-)

    İslâm Akaidi, beşerî görüşlere ve şahsî anlayışlara değil; vahye dayanır. Kimsenin hevâ ve hevesleri akaidde bağlayıcı olamaz. İtikadı belirleyen ölçü- lerin tek kaynağı vahydir. Vahy olduğu tartışılan veya mânâsı farklı anlaşılmaya müsait olan hükümler de akaid için kesin ölçü olamaz. İslâm inanç esasları, delâleti ve sübutu kat’î olan vahyin itikadî hükümleridir. Kesin doğru, mutlak doğru olan hükümler, tüm müslümanların kabul etmek zorunda olduğu, iman etmekle mükellef bulundukları Kur’an âyetleridir.

     

    Hükümler, zannî hükümler ve kat’î hükümler diye ikiye ayrılır. Kat’îlik, hem hükmün vahy olup olmaması yönüyle olmalıdır; hem de konuyla ilgili ifâdenin açıklığı ve netliği yönünden olmalıdır.

     

    İslâm akaidi, şüpheye, zanna, beşerî görüş ve yoruma dayanmaz. Kişinin müslüman olabilmesi için inanmak zorunda olduğu hususlar, en küçük çapta veya en küçük cüz’ü reddedildiğinde kişiyi küfre sokan hükümler, akaid esas- larıdır. Tabii ki bunlar, vahy olduğunda en küçük şüphe bulunmayan Kur’an âyetleridir.

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                      AkİdEdE UsûlüMüz

     

    Müslümanın akaidi Kur’an’a dayanmalıdır.7 Kur’an’da yer almayan, Kur’an’la sağlaması ve tashihi yapılamayan, Kur’an âyetleriyle % 100 uyum sağlama- yan bir husus, tüm mü’minleri bağlayıcı itikadî esas olamaz. İman esaslarını Rabbimiz Kitabında açıklamıştır; biz Kur’an’ın bütün âyetlerine, bütün hüküm- lerine iman ederiz; İman etmemiz zorunlu olan bir konunun Kur’an’da yer alması gerekir. Kur’an’da yer almayan bir konu iman esası olamaz. Ana itikadî ilkeler, bütün peygamberlerin ortak mesajıdır. İmanî esaslar, peygamberle- rin kendi koydukları ilkeler değildir ki, peygamberden peygambere değişiklik göstersin. Bu inanç ilkeleri, evrensel ve çağlarüstü esaslardır. Bütün peygam- berlerin ortak inancı olan iman esaslarının herhangi bir peygamber tarafından konulmuş veya ilave edilmiş olması elbette mümkün değildir. İnanç esasla- rı konusunda Rasûlullah’ın (s.a.s.) konumu, inanç ilkelerini açıklamak, daha doğru anlaşılması için konuyu izah etmektir. Rasûl (s.a.s.) kendisi iman esası vaz’ eden değil, kendisine indirilene iman eden konumundadır.8 Yüce Rasûl, önce kendisi vahye tâbi olmakla mükelleftir:

     

    “Kur’an’a uymayı sana farz kılan Allah, elbette seni dönülecek yere döndürecektir. De ki: ‘Rabbim, kimin hidâyeti getirdiğini ve kimin apaçık bir sapıklık içinde olduğunu en iyi bilendir. Sen, bu Kitab’ın sana vahyolu- nacağını ummuyordun. (Bu) Ancak Rabbinden bir rahmettir. O halde sakın kâfirlere arka çıkma! Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra, artık sakın onlar seni bu âyetlerden alıkoymasınlar. Rabbine dâvet et. Asla müşrik- lerden olma! Allah ile birlikte başka bir ilâha/tanrıya tapıp yalvarma! O’n- dan başka ilâh yoktur. O’nun zâtından başka her şey yok olacaktır. Hüküm O’nundur ve siz anca O’na döndürüleceksiniz.”9

     

    “Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen, dosdoğru yoldasın. Doğrusu Kur’an, sana ve kavmine bir öğüttür. İleride ondan sorumlu tu- tulacaksınız. Senden önce gönderdiğimiz rasullerimize (ümmetlerine) sor!

    Rahmân’dan başka tapılacak ilâhlar (edinin diye) emretmiş miyiz?”10

     

     

    “Ey Nebî! Allah’tan kork, kâfirlere ve münâfıklara boyun eğip itaat etme. Elbette Allah her şeyi bilmekte ve yerli yerince yapmaktadır. Rabbinden

    • Maalesef bu alanda yazılmış eserlerin çoğunda, Kur’an’da olmayan nice hususların akaid ilkesi olarak kabul edildiği gibi; bundan daha da fecî olanı; Kur’an’a ters nice hususlar akaid hükmü, yani inanç esası olarak belirtilmiştir.
    • 2/Bakara, 286 9 28/Kasas, 85-88 10 43/Zuhruf, 43-45

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    sana vahyedilene uy. Şüphesiz Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır.

    Allah’a güven. Vekîl olarak Allah yeter.”11

     

    “İşte onun için sen (tevhide) dâvet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların hevâlarına/heveslerine uyma ve de ki: ‘Ben Allah’ın indirdiği Kitab’a inandım ve aranızda adâleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amel- leriniz de sizedir. Aramızda tartışılabilecek bir konu yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar. Dönüş de O’nadır.”12

     

    “De ki: ‘Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, sadece bana vahyolunana uyarım…” 13

     

    Akaidde bağlayıcı bir hükmün, delâletinin de kat’î olması gerekir. Âyet- lerdeki bazı ifâdelerin hangi mânâya delâlet ettiği kesin olmayabilir; mânâya delâleti zannî, yoruma açık olabilir. Kimse bir şahsın ictihadını ya da kendi anlayışını, beşerî bir yorumu, başka insanlara inanç esası olarak dayatma hakkına sahip değildir. Mânâya delâleti zannî olan şahsî açıklama veya yoru- mu kabul etmeyenleri tekfir etme hakkına hiç kimse sahip değildir.

     

    Muhkem âyetlerdeki itikadî esaslar, yani vahyin hükümleri İslâm inanç esaslarını oluşturur. Bu mutlak doğrular, kişilere, zamana ve coğrafyaya göre değişmez. Bunun dışındaki doğrular, nisbî (göreceli) doğrulardır. İctihadî hü- kümler, şahsî yorum ve tefsirlerdeki doğrular, zannî ve tartışmalı doğrular sını- fına girer. Bunlar tüm müslümanları bağlayıcı olamaz. Dolayısıyla İslâm akaidi de, içinde şüphe bulunan zannî, göreceli ve değişken doğrulara, beşerî doğ- rulara; yani zayıf temellere dayanmaz. Zan, zayıf bir temeldir.

    “Onların (müşriklerin) çoğu zandan başka birşeye uymaz. Şüphesiz zan, haktan (ilimden) bir şeyin yerini tutmaz.” 14

    “Bunlar (putlar), sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey de- ğildir. Allah onlar hakkında hiç bir delil indirmemiştir. Onlar zanna ve nefis- lerinin aşağı hevesine uyuyorlar.” 15

     

    11 33/Ahzâ, 1-3

    12 42/Şûrâ, 15

    13 6/En’âm, 50; Peygamberimizin kendisine indirilen vahye tâbi olmasını emreden veya kendi ağzından ben ancak vahye tâbi oluyorum diyen âyetler için bk. 6/En’âm, 50, 106, 145; 7/A’râf, 203; 10/Yûnus, 15, 109; 11/Hûd, 12; 16/Nahl, 123; 33/Ahzâb, 2; 43/Zuhruf, 43; 45/Câsiye, 18; 46/Ahkaf, 9; 75/Kıyâme, 18 14 10/Yûnus, 36

    15   53/Necm, 23

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                      AkİdEdE UsûlüMüz

     

    “Âhirete inanmayanlar, meleklere dişilerin adlarını takıyorlar. Hâlbuki onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise; hiç şüphesiz hakikat bakımından bir şey ifade etmez.” 16

     

    Allah Teâlâ şu âyet-i kerîmede mü’minleri zannın çoğundan sakındırmış- tır: “Ey iman edenler, zannın çoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır.”17 İtikada ait zanlar, ulûhiyetle ve Peygamberlikle ilgili zanlar, haram olan zanlara dâhildir. Çünkü iman ve tasdik hususunda yakîn (kesin bilgi) şarttır.

     

    Tarihten miras olarak devraldığımız geleneksel din anlayışında Akaid hü- kümleri diye takdim edilen Kelâmî tartışmalardaki problemler ve ihtilâflar, öl- çüdeki genişliklikle ilgilidir. Farklı mezheb ve görüşteki müslümanları kolayca tekfir eden bu red (anti tez) Kelâmı, zannî deliller veya şahsî anlayışların da akaidde ölçü olarak kabulüyle oluşmuş, göreceli ve zannî doğruların kesin doğrular yerine konulduğu eserlerden ibârettir.

     

     

     

    AKAİDİ BELİRLEYEN KUR’AN’DIR.

    Yani, akaidde ölçü/kaynak/delil Kur’an’dır. Çünkü;

     

    Neye İnanıp Neyi Reddetmemiz Gerektiğiyle İlgili Kur’an’dan Hesaba Çe- kileceğiz.

    “Şüphesiz bu Kur’an, sana ve kavmine bir öğüt ve bir şereftir, ondan hesaba çekileceksiniz.”18

     

    Kur’an’dan Başka İman Edilecek Başka Bir Söz mü Var ki İman Edilsin?

    “Fe bi eyyi hadîsin ba’dellahi ve âyâtihi yu’minûn / İşte bunlar, Allah’ın âyetleridir. Onları sana gerçek olarak okuyoruz. Artık Allah’tan ve O’nun âyetlerinden sonra hangi hadise/söze iman edecekler?”19

     

    “Fe bi eyyi hadîsin ba’dehû yu’minûn / Onlar artık ondan (Kur’an’dan) sonra hangi söze iman edecekler?”20

     

    16 53/Necm, 27-28

    17 49/Hucurat, 12 18 (43/Zuhruf, 44) 19 (45/Câsiye, 6)

    20 (71/Mürselât, 50)

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Daha Önce Kitap Nedir, İman Nedir Bilmeyen Rasul, Kur’an’dan Uzaklaşmaması İçin Uyarılır

     

    “İşte sana da, emrimizle, bir ruh (kalpleri dirilten bir kitap) vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu (Kur’an’ı), kullarımızdan dilediğimizi, kendisiyle doğru yola eriştireceğimiz bir nur yaptık. Şüphesiz ki sen doğru bir yola iletiyorsun.”21

     

    “Kur’an’a uymayı sana farz kılan Allah, elbette seni dönülecek yere döndürecektir. De ki: ‘Rabbim, kimin hidâyeti getirdiğini ve kimin apaçık bir sapıklık içinde olduğunu en iyi bilendir. Sen, bu Kitab’ın sana vahyolu- nacağını ummuyordun. (Bu) Ancak Rabbinden bir rahmettir. O halde sakın kâfirlere arka çıkma! Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra, artık sakın onlar seni bu âyetlerden alıkoymasınlar. Rabbine dâvet et. Asla müşrik- lerden olma! Allah ile birlikte başka bir ilâha/tanrıya tapıp yalvarma! O’n- dan başka ilâh yoktur. O’nun zâtından başka her şey yok olacaktır. Hüküm O’nundur ve siz anca O’na döndürüleceksiniz.”22

     

    Kur’an, İhtilâf Edilen Hususları Açıklamak ve Doğru Yolu Göster- mek İçin İndirilmiştir

     

    “Sana kitabı, ancak ayrılığa düştükleri şeyleri onlara açıklaman için ve iman eden bir topluma doğru yolu gösterici ve rahmet olarak (huden ve rahmeten) indirdik.” (16/Nahl, 64)

     

     

    İMAN ESASLARI KUR’AN’A DAYANMALIDIR

    Müslümanın akaidi Kur’an’a dayanmalıdır. (Maalesef bu alanda yazılmış eserlerin çoğunda, Kur’an’da olmayan nice hususların akaid ilkesi olarak ka- bul edildiği gibi; bundan daha da fecî olanı; Kur’an’a ters nice hususlar akaid hükmü, yani inanç esası olarak belirtilmiştir). Kur’an’da yer almayan, Kur’an’la sağlaması ve tashihi yapılamayan, Kur’an âyetleriyle % 100 uyum sağlama- yan bir husus, tüm mü’minleri bağlayıcı itikadî esas olamaz. Ana itikadî ilke- ler, bütün peygamberlerin ortak mesajıdır. Peygamberlerin kendi koydukları

     

    21 (42/Şûrâ, 52)

    22 (28/Kasas, 85-88)

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                      AkİdEdE UsûlüMüz

     

    ilkeler değildir ki, peygamberden peygambere değişiklik göstersin. Bu inanç ilkeleri, evrensel ve çağlarüstü esaslardır. Bu konuda Rasûlullah’ın (s.a.s.) ko- numu, inanç ilkelerini açıklamak, daha doğru anlaşılması için konuyu izah etmektir. Rasûl (s.a.s.) kendisi iman esası vaz’ eden değil, kendisine indirile- ne iman eden konumundadır23. Yüce Rasûl, önce kendisi vahye tâbi olmakla mükelleftir.

     

    “Biz o kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Nihayet hepsi toplanıp Rab- lerinin huzuruna getirileceklerdir.”24 “Bu Kitâb’ı sana, her şey için bir açık- lama, bir hidâyet ve rahmet kaynağı ve Müslümanlar için bir müjde olarak indirdik.”25; “De ki: Şüphesiz ben Rabbimden gelen apaçık bir delile daya- nıyorum. Siz ise onu yalanladınız. Çabucak gelmesini istediğiniz (azap) be- nim yanımda değildir. Hüküm ancak Allah’ındır. O hakkı anlatır ve O, doğru hüküm verenlerin en hayırlısıdır.”26; “Hüküm ancak Allah’ındır”27; “Seninle tartışmaya girişirlerse, de ki: ‘Ben, bana uyanlarla birlikte kendi özümü Al- lah’a teslim ettim.’ Kendilerine kitap verilenlere ve ümmîlere de ki: ‘Siz de İslâm’ı kabul ettiniz mi?’ Eğer İslâm’a girerlerse hidayete ermiş olurlar. Yok, eğer yüz çevirirlerse sana düşen şey ancak tebliğ etmektir. Allah, kullarını hakkıyla görendir.“28 “Rasûl’ün görevi sadece ve sadece tebliğdir”29; “(O sayılı günler), insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile bâtılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur’an’ın kendisinde indirildiği Ramazan ayıdır.”30; “(Ey Muhammed!) De ki: “Gelin, Rabbinizin size haram kıldığı şeyleri okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın…”31

     

     

     

    RASÛLULLAH (S.A.S.) VAHYE (KUR’AN’A) UYMAKLA EMROLUNMUŞTUR

    “Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen, dosdoğru yoldasın. Doğrusu Kur’an, sana ve kavmine bir öğüttür. İleride ondan sorumlu tu- tulacaksınız. Senden önce gönderdiğimiz rasullerimize (ümmetlerine) sor!

    23 (Bk. 2/Bakara, 286)

    24 (6/En’âm, 38)

    25 (16/Nahl, 89)

    26 (6/En’âm, 57)

    27 (12/Yusuf, 40, 67)

    28 (3/Âl-i İmrân, 20)

    29 (29/Ankebût, 18; 16/Nahl, 35)

    30 (2/Bakara, 185)

    31 (6/En’âm, 151)

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Rahmân’dan başka tapılacak ilâhlar (edinin diye) emretmiş miyiz?”32

    “Ey Nebî! Allah’tan kork, kâfirlere ve münâfıklara boyun eğip itaat etme. Elbette Allah her şeyi bilmekte ve yerli yerince yapmaktadır. Rabbinden sana vahyedilene uy. Şüphesiz Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır.

    Allah’a güven. Vekîl olarak Allah yeter.”33

     

    “İşte onun için sen (tevhide) dâvet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların hevâlarına/heveslerine uyma ve de ki: ‘Ben Allah’ın indirdiği Kitab’a inandım ve aranızda adâleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de sizedir. Aramızda tartışılabilecek bir konu yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar. Dönüş de O’nadır.”34

     

    “…Andolsun, eğer sana gelen ilimden (Kur’an’dan) sonra onların arzu ve keyiflerine uyacak olursan, o takdirde sen de mutlaka zalimlerden olur- sun.”35

     

    “De ki: ‘Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, sadece bana vahyolunana uyarım…”36

     

    Kullarının neye inanması gerektiğine Allah karar verir.

    Allah iman esaslarını, bir peygamberine başka, diğerine başka esaslar olarak belirtmez. Peygamberlerine iman esası belirleme yetkisi vererek de her ümmetin iman esaslarının farklı olmasına izin vermez.

     

    İman esasları zamana, yere ve şahsa göre değişmeyeceğinden, Hz.

    Âdem’den beri aynı iman esaslarına inanılmaktadır.

     

    Peygamberlerin hepsi tevhidi insanlara tebliğ etmişler, tek Allah’a kulluğa insanları çağırmışlardır.

     

     

    32 (43/Zuhruf, 43-45)

    33 (33/Ahzâb, 1-3)

    34 (42/Şûrâ, 15)

    35 (2/Bakara, 145)

    36 (6/En’âm, 50; Peygamberimizin kendisine indirilen vahye tâbi olmasını emreden veya kendi ağzından ben ancak vahye tâbi oluyorum diyen âyetler için bk. 6/En’âm, 50, 106, 145; 7/A’râf, 203; 10/Yûnus, 15, 109; 11/Hûd, 12; 16/Nahl, 123; 33/Ahzâb, 2; 43/Zuhruf, 43; 45/Câsiye, 18; 46/Ahkaf, 9; 75/Kıyâme, 18).

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                      AkİdEdE UsûlüMüz

     

    Peygamberimizin âhirette kavminden (ümmetinden) tek şikâyeti Kur’an’ı mehcur bırakıp ondan uzaklaşma olacak37

     

    Zan, Hakikat Bakımından Hiçbir Değer İfade Etmez. Mütevatirin Dışındaki Bütün Hadisler de Zan İçerir.

     

    Peygamberimizin bu rivayetteki kelimelerle bu sözü söylediği ihtimaldir, bu şekilde söylememiş de olabilir. Kendisinde hiçbir şüphe olmayan hüküm. Bu yönüyle iman kavramıyla eşanlamlı kabul edilmiştir. Kesin tasdik ancak ko- nuyla ilgili kesin bir delilin olmasıyla gerçekleşir. Zira kesin olmayan delil üze- rine kesin bir inanç bina edilemez. Onun içindir ki içinde zann olan rivayetler

    -ki âhad haber de onlardan sayılır- itikad haline getirilemez.

     

    “Onların (müşriklerin) çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Şüphesiz zan, haktan (ilimden) bir şeyin yerini tutmaz.”38

     

    “Bunlar (putlar), sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey de- ğildir. Allah onlar hakkında hiç bir delil indirmemiştir. Onlar zanna ve nefis- lerinin aşağı hevesine uyuyorlar.”39

     

    Mütevâtir hadislerin akaidde delil olabileceği de yine âlimlerin gö- rüşüdür. Bu görüşe katılmayanlar da vardır. Yani, hakkında bir âyet yoktur. Peygamberimizin bir sözü yoktur.

     

    Mütevâtir hadislerin akaidi belirlemede ölçü olması konusunu bi- raz açalım: Âlimlerin önemli bir kısmı akaidde mütevâtir hadislerin de ay- nen Kur’an âyetleri gibi delil olacağını ileri sürerler. Öncelikle, şunu açıklığa kavuşturmak gerekir: Hadis rivayetlerinin hangisi veya hangilerinin mütevatir olduğu ihtilâf ediliyorsa, mütevâtir olduğu mütevâtir olmayan hadisler akaidde nasıl delil olur? Yani, mütevatir olup olmadığı ulemâ arasında kesin olmayan rivayetlerin kimin belirlemesine göre mütevâtir sayılıp sayılmayacağı, ulema- dan bazılarının katılmayıp bazılarının mütevâtir olduğunu iddia ettikleri hadis rivayetleri iman esaslarını belirlemede ölçü olmaz.

     

    Mütevâtir haberlerin tanımı konusundaki farklılıklar, haberi getiren- lerin sayısı (4, 5, 7, 10, 12, 20, 40, 50, 70, 310, 1400, 1500), sayı gerekmediğini

     

    37 (25/Furkan, 30)

    38 (10/Yûnus, 36)

    39 (53/Necm, 23)

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    söyleyenler, mütevâtir olarak sunulan bir kısım haberlerin mütevâtir değeri taşıyıp taşımadığı konusundaki ihtilaflardır. İbn Hibban ve el-Hâris gibi hadis âlimlerine göre “mütevâtir hiçbir hadis yoktur.” İbn Salâh’a göre “Men kezibe aleyye…” hadisi, 60 sahâbî rivâyet ettiği için mütevâtir, el-Irâkî’ye göre mest- lere meshetme hadisi 60 sahâbî rivâyet ettiği için mütevâtirdir. İbn Hibban ve en-Nevevî’ye göre mütevâtir hadis son derece nâdirdir. İbn Hacer, “mütevâtir hiçbir hadis yoktur” iddiasına muhâliftir. Es-Suyûtî de, İbn Hacer’e katılmakta- dır. İbn Teymiye, hâricîlerler savaşılmasını emreden hadislerin mütevâtir oldu- ğunu ileri sürdüğü bilinmektedir. İslâm âlimleri arasında, mütevâtirin tanımı ve ulaşılma yolları konusunda ciddi usûl farklılıkları olduğu açıkça görülmektedir. Mütevâtir olduğu konusunda ittifak edilen bir tek hadis vardır. O da Peygam- berimize söylemediği sözü isnad edenlerin cehennemlik olduğuna dair hadis. Bazı araştırmacılar da mütevâtir hadisin hiç bulunmadığını iddia ederler.40

     

    Mütevâtir olduğunda ittifak edilen hadis şudur: “Kim benim üzeri- me (bilerek) yalan söylerse, cehennemdeki oturacağı yere hazırlansın.” 41

     

    Mütevâtir hadisler de akaidi belirler demenin pratik bir karşılığı yoktur. Çünkü mütevatir olduğunda ittifak edilen akaidle ilgili hiçbir hadis rivayeti yoktur.

     

    Akidede İctihad ve Mezhep Olmaz, Olmamalıdır. Onun için ictiha- da dayalı mezhebî görüşler akideyi bağlamadığı için itikadda mez- hep de olamaz. Bütün müslümanların akidesi birdir. İhtilaf ictiha-   dî alanlardadır. Fıkhî konularda ihtilaf ve mezhep farklılığı caizken akidevî konularda mezhep, taklit ve ihtilaf asla caiz değildir. Bugün Müslümanların birbirlerini tekfir edecek kadar önemli gördükleri farklılıklar, akidenin Kur’an’a dayanmaması ve âhad haber başta ol- mak üzere, akaid âlimlerinin görüşlerinin dinin kendisi gibi, akide- nin esası gibi kabul edilmesinden dolayıdır. Müslümanlar akidede kardeştirler. İctihadî ve zannî konulardaki farklılıklar bu kardeşliği bozmaz.

     

    Muhkem âyetlerdeki itikadî esaslar, yani vahyin hükümleri İslâm inanç esaslarını oluşturur. Bu mutlak doğrular, kişilere, zamana ve

    • Bu konuda “Mütevatir Hadis Var mıdır?’, Abdulhakim Beyazyüz, Haksöz,16 Eylül 2018
    • (Buhârî, İlm 49-51, Enbiyâ 128, Zühd 72; Müslim, Mukaddime 1-3; Ebû Dâvud, İlm 4, hadis no: 3651; İbn Mâce, Mukaddime 4, hadis no: 30-37; Tirmizî, İlm 8, hadis no: 2796-2798). Bu hadisin kimi var- yantlarında geçen “müteammiden/kasden, bilerek” ifadesinin, hadise sonradan ilave edilmiştir. Hadisin aslında bu kelime

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                      AkİdEdE UsûlüMüz

     

    coğrafyaya göre değişmez. Bunun dışındaki doğrular, nisbî (görece- li) doğrulardır. İctihadî hükümler, şahsî yorum ve tefsirlerdeki doğ- rular, zannî ve tartışmalı doğrular sınıfına girer. Bunlar tüm müslü- manları bağlayıcı olamaz. Dolayısıyla İslâm akaidi de, içinde şüphe bulunan zannî, göreceli ve değişken doğrulara, beşerî doğrulara; yani zayıf temellere dayanmaz. Zan, zayıf bir temeldir.

     

    Akaidde bağlayıcı bir hükmün, delâletinin de kat’î olması gerekir. Âyet- lerdeki bazı ifâdelerin hangi mânâya delâlet ettiği kesin olmayabilir; mânâya delâleti zannî, yoruma açık olabilir. Kimse bir şahsın ictihadını ya da kendi anlayışını, beşerî bir yorumu, başka insanlara inanç esası olarak dayatma hakkına sahip değildir. Mânâya delâleti zannî olan şahsî açıklama veya yoru- mu kabul etmeyenleri tekfir etme hakkına hiç kimse sahip değildir.

     

    Tarihten miras olarak devraldığımız geleneksel din anlayışında Akaid hü- kümleri diye takdim edilen Kelâmî tartışmalardaki problemler ve ihtilâflar, öl- çüdeki genişlikle ilgilidir. Farklı mezheb ve görüşteki müslümanları kolayca tekfir eden bu red (anti tez) Kelâmı, zannî deliller veya şahsî anlayışların da akaidde ölçü olarak kabulüyle oluşmuş, göreceli ve zannî doğruların kesin doğrular yerine konulduğu eserlerden ibârettir.

     

    Akaid dersi okuyan, okutan kimseler, Akaid kitaplarındaki beşerî yorumlar ile İlâhî iman esaslarını birbirine karıştırmamalı, müslüman olmak ve müslü- man kalmak için şart olan esaslar ile, bunların yaşanılan ortamda ne anlama geldiği konusuyla ilgili yorumları ayrı ele almalıdırlar. Birincisinin tartışılması bile câiz olmayan mutlak hakikatler olduğu, ikincisinin yani yorumların ise, icti- hadî/beşerî/zannî/göreceli doğrular olduğu bilinmeli ve bütün müslümanların bu beşerî yorumlara aynen katılmaları mecbur tutulup, katılmayanların tek- fîr edilmesine gidilmemelidir. Akaid, kaçınılmaz olan farklı mezhep, görüş ve akımların kendi doğrularını tüm müslümanlara dayatmaları için bir araç haline getirilmemelidir. Akaid ilmi, müslümanlar arasında tartışmalar açan değil; tar- tışmaları sona erdiren ve mutlak hakikatin temel alınıp öğretildiği bir ilim haline getirilmelidir. Öğrenilen iman esaslarının temel ilke olarak kabulü onlara şeksiz iman edilmesini doğuracağı gibi, yaşanılan hayatın bu ilkelerle bağlantısı ve bu esasların sosyal hayata nasıl geçirileceği üzerinde ise ister istemez beşerî yorumlar ve metod farklılıkları olabilecektir.

     

    Bu önemli hususa tüm müslümanlar dikkat etmeli, müslüman olduğunu söyleyen ve dinden çıktığı açıkça belli olmayan kimseye münâfık olduğunu

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    zannetsek bile kâfir demekten kaçınmalıyız. Çünkü bir insanı kâfir ilan etmek ağır bir sorumluluğu gerektirir. İslâm’ı reddeden veya söz ya da davranışıyla bilerek inkâr ettiği açıkça belli olan birisine de kâfir demekten kaçınmamalı- yız. Kısaca söylemek gerekirse, müslüman olduğunu söyleyen ve söz ya da davranışı açıkça küfrünü ispatlmayan bir kimseye kâfir deme hakkımız olma- dığı gibi; kâfir olduğu açıkça belli olan birisine de birtakım menfaatler gereği müslüman deme hakkımız yoktur.

     

    Kur’an’a ve Kur’an’daki esaslara iman eden hiçbir mü’min, Peygamberimi- ze, Onun söylediği kesin olan sözlere itiraz etmez, kabul etmiyorum demez. Bir mü’min, hem Kur’an’a iman edecek, hem Kur’an’da “itaat edin, hakem kabul edin, örnek alın” denilen Peygamberimizi Kur’an’daki esasları açıklayan sözlerini, hükümlerini kabul etmeyecek, bu düşünülemez. “Senin haddine mi Kur’an’a arzetmek, bunu mezardakiler yapmış, hayatta olan kimselerin ilmi ne ki Kur’an’a arzetsin” demek de karşısındakinden önce Kur’an’a hakarettir. Kur’an anlaşılmaz bir kitap değildir. Kur’an, sadece müctehid seviyesinde- ki âlimlerin kitabı değildir. Kur’an furkandır, hakla bâtılı, doğru ile yanlışı ayırt eden kitaptır. Kur’an anlaşılsın diye, ölçü olsun diye indirildi. Her mü’min, ken- di kapasitesi oranında Kur’an’ı anlar, anlamaya çalışır. Yanlış çıkarımlar oldu- ğunda âlimler başta olmak üzere diğer mü’minler onun hatasını ilmî şekilde düzeltirler. Bir rivayetin Kur’an tarafından sağlama yapılmasından kimsenin rahatsızlık duymaya hakkı yoktur. Rivayetler Kur’an’a arzedilmeyecek de neye arzedilecek? Hadislerin Buhârî’ye ve benzeri hadis âlimlerine arzedilmesi, onların onayını alınca sahih, onaylarını almayıp bazı hadis âlimlerinin “zayıf” veya “uydurma” dediği için sahih kabul edilmemesi gayet doğal karşılandığı ve usûle uygun görüldüğü gibi; hatta ondan da daha önemli olarak; Furkan olan Allah’ın kitabına arzedilmesi çok daha doğal karşılanmalı ve usûle uygun görülmelidir. Allah’ın kitabından daha doğru bir ölçü mü vardır? Sözlerin en güzeli ve en doğrusu Allah’ın sözü değil midir? Davranışlarımızı, yaşayışımızı, sözlerimizi Kur’an’a arzetmek zorunda değil miyiz? Rabbimiz Kur’an’a uyma- yan görüş ve inançlardan bizi hesaba çekmeyecek mi? Kur’an’ı temel ölçü kabul edip “geleneği de, hadis rivayetlerini de Kur’an’a arzetmeliyiz. “Peygam- berimiz Kur’an’a ters bir söz söylemez” diyenlere, bu sözünden dolayı “hadis inkârcısı!” diyenler de büyük yanlış içindedir. Onlara tepkisel cevap olarak; “siz de Kur’an inkârcısısınız! Kur’an’ın tasvip edip etmemesini önemsemiyor, Kur’an’ı hakem olarak kabul etmiyorsunuz!” diyenler de yanlış içindedir. Bir hadis âlimi, “şu hadis sahih değildir” deyince onun sözü ölçü kabul edilecek, hiçbir şekilde kendisine hadis inkârcısı filan denilmeyecek; fakat, “Âlim yanıla- bilir, ama Kur’an yanılmaz; âlim mutlak bir ölçü değildir, ama Kur’an mutlak bir

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                      AkİdEdE UsûlüMüz

     

    ölçüdür diyen suçlanacak; bu ilmîdir, ne insanî ve İslâmî. “Bu rivayet Kur’an’a (ayrıca; akla, ilmî veya tarihî gerçeklere) ters düştüğü için, Kur’an’a göre sahih değildir” denilince, bunun ilmî mütâleasını yapamıyorsa, karşı tarafın delilini çürütemiyorsa o delile teslim olmak düşer. Akaidle ilgili esaslar, üzerinde tar- tışma yapılacak konular değildir.

     

    Ebû Hanife, hadis rivayetlerini Kur’an’a arzedip Kur’an’a ters düşenleri ka- bul etmeme konusunda şöyle diyor:

     

     

    “Tekzip etmek, ancak “Ben Hz. Peygamber’in sözünü yalanlıyo- rum,” diyen kimsenin yalanlamasıdır. Lâkin bir kimse “Ben Hz. Pey- gamber’in söylediği her şeye iman ederim, fakat o kötülük yapılmasını söylemedi, Kur’ân’a da muhalefet etmedi” derse, bu söz o kimsenin, Hz. Peygamber’i ve Kur’ân-ı Kerim’i tasdik etmesi; Allah’ın Resulü- nü, Kur’ân’a muhalefetten tenzih etmesidir. Eğer, Hz. Peygamber, Kur’ân’a muhalefet etse ve Allah için hak olmayan şeyleri kendiliğin- den uydursa idi, Allah onun kudret ve kuvvetini alır, kalp damarını ko- parırdı. Nitekim bu husus Kur’ân’da şöyle belirtilir: “Eğer peygamber söylemediklerimizi bize karşı, kendiliğinden uydurmuş olsa idi, elbet- te onu kuvvetle yakalar, sonra da kalp damarını koparıverirdik. Sizin hiçbiriniz de buna mâni olamazdı.”42

     

    Allah’ın peygamberi, Allah’ın kitabına muhalefet etmez, Allah’ın kitabına muhalefet eden kimse de Allah’ın peygamberi olamaz. Onların rivayet ettikleri bu haber Kur’ân’a muhaliftir… Kur’ân-ı Kerim’in hilafına, Hz. Peygamber’den hadis nakleden herhangi bir kimseyi reddetmek, Hz. Peygamber’i reddetmek veya tekzip etmek demek değildir. Bilakis, Hz. Peygam- ber adına bâtılı rivayet eden kimseyi reddetmek demektir. İtham Hz. Peygamber’e değil, nakleden kimseye râcidir. Hz. Peygamber’in söylediğini duyduğumuz yahut duymadığımız her şey can, baş üstünedir. Biz onların hepsine iman ettik, onların Allah’ın Resulü’nün söylediği gibi olduğuna şeha- det ederiz. Keza Hz. Peygamber’in, Allah’ın nehyettiği bir şeyi emretmediğine, Allah’ın kullarına ulaştırılmasını emrettiği bir şeye de mâni olmadığına şahit- lik ederiz. O, hiçbir şeyi Allah’ın tavsif ettiğinden başka şekilde tavsif etmez. Yine şehadet ederiz ki O, bütün işlerde Allah’ın emrine muvafakat etmiş, hiçbir bid’at ortaya koymamıştır. Allah’ın söylemediği hiçbir şeyi de, Allah’a isnat et-

    42 69/Haakka, 45-47

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    memiştir. Bunun için Allah Teâlâ “Kim Resule itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.”43 buyurmaktadır.” 44

     

    Peygamberimizin rivâyet edilen bu kelimelerle bu sözü söylediği kesin ol- mayan, Peygamberimizin bu şekilde söylediği zannedilen sözlerin Peygam- berimizin sözü olmadığı gerekçesiyle, Kur’an’a ters gördüğü için, uydurma rivayetlerden sakınmak gerekçesiyle ve ondan daha önemli ve eksiksiz, faz- lasız, hatasız, yanlışsız ve lâ raybe fîh olan Kitab’ı öne çıkarıp onun ölçüleriyle rivayetleri tartalım.

     

     

    İNANÇ ESASLARININ DEĞİŞMEZLİĞİ

    1. İnanç esasları; zamana, mekâna, kişilere ve toplumlara göre değişmez.

     

    Allah tarafından Hz. Âdem’e, Hz. Nuh’a, Hz. Mûsâ’ya, Hz. İsa’ya... inanç konusunda ne emredilmişse, Hz. Muhammed (s.a.s.)’e de aynı esaslar emre- dilmiştir. Değişen sadece şeriatlardır. Yani bütün peygamberlerin tebliğ ettiği dinin temeli, tevhid inancına dayanır.

     

    Tüm peygamberler gönderildikleri toplumlara, Allah’ın varlığı ve birliğini, kendilerinin Allah’ın elçileri olduğunu, âhiret diye bir hayatın varlığını haber vermişler; onları Allah’a kulluk etmeye, kendilerine itaate çağırmışlardır. Pey- gamberlerin bu ortak çağrısı Kur’ân-ı Kerim’de şu şekilde ifâde edilir:

     

    “Andolsun biz Nuh’u kavmine gönderdik. ‘Ey kavmim, dedi; Allah’a kul- luk edin, O’ndan başka ilâhınız/tanrınız yoktur.”45

     

    “Andolsun Biz Semud kavmine kardeşleri Sâlih’i, ‘Allah’a kulluk edin’ demesi için gönderdik..”46

     

    İbrâhim (a.s.) kavmine dedi ki; ‘Allah’a ibâdet edin ve O’ndan korkun.

    Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.”47

     

    • 4Nisâ, 80
    • İmam-ı Azam’ın Beş Eseri, Tercüme, Mustafa Öz, 2. Bs., İFAV Yayınları, İstanbul, 1992, “el-Âlim ve’l-Müteallim”, s: 24-25
    • 23/Mü’minûn, 23 46 27/Neml, 45

    47 29/Ankebût, 16

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                      AkİdEdE UsûlüMüz

     

    “Şuayb (a.s.) kavmine şöyle dedi: ‘Ey kavmim Allah’a kulluk edin, âhiret- gününe umut bağlayın.”48

     

    “Biz hiçbir peygamberi Allah’ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir amaçla göndermedik.”49

     

    “Andolsun Biz, ‘Allah’a kulluk edin ve tâğuttan, putlardan sakının’ diye (emretmeleri için) her topluma bir peygamber gönderdik.”50

     

    Bütün peygamberlerin ortak mesajı olan bu itikadî esaslar, hem evrensel, hem de çağlar üstüdür. İlk insandan kıyâmete kadar tüm nesiller için her za- man ve her coğrafyada geçerlidir.

     

    Şu halde herhangi bir kişi veya toplum meselâ şunu diyemez: “Kur’an’daki hükümler geçmişte kaldı. Bugünkü modern toplumda din kaidelerinin her- hangi bir bağlayıcılığı yoktur. Din olsa olsa bir vicdan işi olabilir. Geçmişte put- perestlik, içki, kumar, fâiz, zina, yasaklandı; namaz, oruç, zekât, hac, cihad, infak emredildi ama günümüzde bunların tümü geçerliliğini yitirdi. Çünkü bu- gün devletin izniyle açılan kumarhaneler, meyhaneler, genelevler, fâizli işlem yapan bankalar var. Kâbe’de hac yapmak yerine, bizim ulularımızı tavaf edip, saygı duruşu yaptığımız tunçtan, altından, gümüşten, bronzdan heykellerimiz, put imalathanelerimiz, tapınmak ve eğlenmek için yapılmış dev alışveriş ve eğlence merkezlerimiz var...”

     

    İşte tüm bu ve benzeri sözleri kâfir olanlar, dinine bağlılığı pamuk ipliğin- den daha zayıf olanlar söyleyebilir. Böyle insanlar ve bu insanlardan oluşan toplumlar şahsiyetsiz ve zayıf karakterlidir. Akîdesi sağlam olan bir müslüman ise, bu ve benzeri anlayışların tümünü reddeder. İnancını zamana, zemine ve mekâna göre değiştirmez.

     

    1. İnanç esasları bir bütün olup bölünme kabul etmez. İslâm dininin bir kısmını kabul edip bir kısmını reddetmek, insanı dinden çıkarır.

     

    Meselâ; “namazla ilgili emirleri kabul ediyorum; fakat fâizle ilgili emirleri kabul etmiyorum. Çünkü şu anda yaptığım ve ileride yapacağım fâizli ticare- time zarar veriyor. Oruçla ilgili hükümleri kabul ediyorum; fakat infak ve zekât

     

    • 29/Ankebût, 36
    • 4/Nisâ, 6 50 16/Nahl, 36

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    ile ilgili hükümleri kabul etmiyorum. Kabul edersem servetimin azalmasından korkuyorum. Hem ben bu serveti kazanırken ihtiyaç sahipleri benimle bera- ber mi çalıştı?”

     

    “Allah’ın varlığını, birliğini kabul ediyorum; fakat ben içkiden, kumar oyna- maktan, zina etmekten, yalan söylemekten, insanları çekiştirmekten, onları birbirine düşürmekten, insanları kandırmaktan vazgeçemem. Bunların hepsi nefsime ağır gelen şeyler. Bu nedenle bu konularla ilgili âyetleri bir kenara bıraksak diyorum.”

     

    İşte tüm bu ve benzeri inanışlar insanı bu dinin dışına çıkarır. Allah Teâlâ bu tür inanca sahip olan insanları Kur’ân-ı Kerim’de kınamakta ve cehennem azâbı ile tehdit etmekte, dinin bir kısmını kabul edip işine gelmeyen kısmını reddedenlere şu hitabı yapmaktadır: “...Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına ina- nıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanların cezâsı, dün- ya hayatında rezil olmaktan başka bir şey değildir. Kıyâmet gününde de azâbın en şiddetlisine itilirler.”51

     

    Biz, sağlam bir inançla Rabbimizin nefsimize kolay gelen hükümlerini ka- bul edip uyguluyor olabiliriz. Ama, aynı zamanda, nefsimize ağır gelen İlâhî emir ve yasakları da kabul edip hiçbir ayırım yapmadan yerine getirmeye ça- lışmalıyız. Burada şu hususa dikkat etmeliyiz: İslâm’ın hükümlerinin tamamını kabul ettiği halde, nefsine ağır geldiği için yerine getirmeyen ile; bu hükümleri kabul etmeyip inkâr eden veya alaya alanların durumu bir değildir. Birincisin- de insan kâfir olmazken, ikincisinde tereddütsüz kâfir olur. Yani, Allah’a iman eden, İslâm’ın tüm hükümlerini kabul eden, fakat nefsine yenildiği için meselâ içki içen, kumar oynayan insan kâfir değil; günahkâr mü’mindir. Çünkü bu insan inanmıştır. Yerine getirmediği hükümler için de Allah Teâlâ’ya hesap verecektir.

     

    Bu önemli hususa tüm müslümanlar dikkat etmeli, müslüman olduğunu söyleyen ve dinden çıktığı açıkça belli olmayan kimseye münâfık olduğunu zannetsek bile kâfir demekten kaçınmalıyız. Zanla bir kimsenin dinden çıktı- ğına hükmetmek büyük yanlıştır, tekfirciliktir. Çünkü bir insanı kâfir ilan etmek ağır bir sorumluluğu gerektirir. İslâm’ı reddeden veya söz ya da davranışıyla bilerek inkâr ettiği açıkça belli olan birisine de kâfir demekten kaçınmamalıyız. Kısaca söylemek gerekirse, müslüman olduğunu söyleyen ve söz ya da dav- ranışı açıkça küfrünü ispatlamayan bir kimseye kâfir deme hakkımız olmadığı

    51 2/Bakara, 85

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                      AkİdEdE UsûlüMüz

     

    gibi; kâfir olduğu açıkça belli olan birisine de birtakım menfaatler gereği müs- lüman deme hakkımız yoktur.

     

     

    ÂHAD HABER AKAİDDE DELİL OLMAZ!

    Âhad haber derken ifade edilen “âhad”, bir, bir tek manalarına gelen ehad ya da vahidin çoğuludur. Umumiyetle mütevâtir derecesine yükselemeyen ha- berlere denir. Buna göre, bir nesilde bir tek râvî tarafından rivayet edilen habere haber-i vâhid adı verilir. Birkaç nesilde birer râvî tarafından rivayet edilmiş olan haberlere ise haber-i âhâd veya kısaca âhâd denilmiştir.

    İmam Şafii, âhade haber-i hâssa demiş ve onu Hz. Peygamber’e (s.a.s) kadar tek râvînin tek râvîden rivayet ettiği haber olarak tarif etmiştir.52 Daha sonraki de- virlerde ise âhâd tabiri daha ziyâde, sayılan her tabakada mütevâtir haberin şartı olan kalabalık sayısına ulaşmamış râvîler tarafından rivayet edilen haberler için kullanılan bir terim halini almıştır. Buna göre âhad, yalnız bir râvînin bir başka râvî- den rivayet ettiği haberler hakkında değil, iki râvînin iki râvîden, üç kişinin, hatta sayıları üçün üstündeki râvîlerin üç veya daha fazla sayıdaki râvîlerden rivayet ettikleri haberler hakkında da kullanılmıştır. Şu Şartla ki, üç sayısının üzerindeki râvîlerin her tabakada mütevâtirin şartı olan kalabalıktan daha az olmaması ge- rekir. Bazı tabakalarda az olmasa bile, diğer bazı tabakalarda mütevâtirin şartı olan kalabalık sayısına erişmemiş olması dolayısıyla haber yine âhad sayılır. Ni- tekim bazı hadis usulü kaynaklarında haberler, râvîlerinin sayısına göre önce iki kısma ayrılmıştır. Birinci kısmına mütevâtir, ötekine ise âhad denilmiştir. Âhad haberler daha sonra garîb, azîz ve meşhur olmak üzere üç kısımda mütalaa edilmiştir. Bunlardan garib, bir kişinin, azîz, en çok iki; meşhur ise üç ve üçün üstünde fakat mütevâtirin şartı olan kalabalığın altındaki sayıdaki râvîlerin rivayet ettikleri haberlere denilmiştir.53

     

    İbn Haceri’l-Askalânî âhadi, bir râvînin tek başına rivayet ettiği ve mütevâti- rin şartlarını taşımayan haberler olarak tarif etmiş; makbul ve merdûd olarak iki kısma ayırmıştır. Bunlardan makbul âhad, amel edilebilecek ölçüde olanlardır. Merdud âhad ise mat’ûn (bir kusur ile suçlanmış) veya adaleti tesbit edilememiş râvînin tek başına rivayet ettiği haberdir.

     

    Âhad haber, rivayet tarikları mütevâtir derecesinde olmamak şartıyla çoğa- lırsa meşhur olur. Bu takdirde âhad, meşhur olanlar ve olmayanlar olmak üzere iki kısma ayrılır. Meşhur âhad, isnadı ister bir, ister birden fazla olsun, dillerde

    • Kifâye, 62
    • Hadis Istılahları, 22, 23

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    dolaşan haberlerdir. Yukarıda özlü bir şekilde bahis konusu edilen azîz ve garîb haberler meşhur olmayan âhad grubuna girerler.

     

    İslam âlimlerinin çoğuna göre âhad haberler zaruri ilim değil, zannî ilim ifade ederler. Hanefîler, Şafii’ler, mâlikîlerin bir kısmı bu görüştedirler. Ahmed b. Han- bel, İmam Mâlik ve muhaddislerin büyük çoğunluğu, âhad haberlerin zarurî ilim ifade edebilmesi için sıhhatinin sabit olması şartını ileri sürmüşlerdir. Hâriciler ve Mutezileye göre ise âhad, ister sıhhati sabit olsun, ister olmasın, zarurî ilim ifade etmez.

     

    Âhad haberlerin zaruri ifade edip etmemesi ihtilafına bağlı olarak bu çeşit ha- berlerin dinî konularda delil olması, bir başka deyişle âhad haberlerle amel edilip edilmeyeceği konusunda da görüş ayrılığı vardır. İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre her çeşit âhad haberle amel edilebilir. İmam Şafii, âhadın hüccet olduğu görüşünde olanlardandır. Ancak ona göre mütevâtır olmayan haberlerin dinî ko- nularda hüccet olabilmesi için bazı şartları gereklidir. Bu şartlar râvî ile ilgilidir.

     

    Belli başlıları şunlardır: Râvînin dinî meselelerde güvenilir olması; doğru söz- lü olarak tanınması; rivayet ettiği hadisleri iyi bilmesi; lafız yönünden manasını değiştirecek hususları bilmesi; işittiği şekilde rivayet etmesi; ezberinden rivayet ediyorsa haberi tam olarak ezberlemiş olması; yazılı olarak rivayet ediyorsa kita- bını yanında bulundurması; tedlis yapanlardan olmaması. Bunların yanı sıra amel edilecek âhadin isnadının munkatı’ olmaması da şarttır. Özetle tekrarlayacak olursak İslâm âlimleri çoğunlukla, râvîleri adalet sahibi, isnadında inkıta’ olmayan âhad haberle amel edilebileceği görüşündedirler. Bununla birlikte âhadle amel edilebileceği görüşünde olanlar ayrıca onların dinde hüccet sayılan haberlerin ta- şıdıkları özellikleri taşımalarını; bir de konu veya delâlet itibariyle itikadı meselerle ilgili olmamalarını şart koşmuşlardır.

     

    Bir kısım Zâhirî âlimleri, Kaderiye mensupları, Râfizîler ve Ehl-i Sünnet kelâm- cılarından bazılarına göre âhad haberler dinî meselelerde hüccet olamazlar. Aynı görüşte olan Mûtezile, âhad haberlerin hiçbir çeşidinin hüccet olamayacağını ileri sürer. Mu’tezile, âhad haberlerin her çeşidiyle amel edilemeyeceğini ileri sü- rerken, “Bilmediğin şeyin peşine düşme”54; “Zan, gerçekten hiçbir şey ifade etmez”55 mealindeki ayetlere dayanmıştır. Ayrıca onlara göre kimi sahâbîler tek kişinin haberini kabul etmemişler, teyidi için şahit istemişlerdir.

     

    54 17/İsrâ, 36

    55 53/Necm, 28

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                      AkİdEdE UsûlüMüz

     

    EHL-İ SÜNNET ÂLİMLERİNİN HABER-İ VÂHİDE

    (Âhad Habere) Bakışları

    Ehl-i sünnet âlimlerinin haber-i vâhid konusundaki görüşlerini şöylece özetle- mek mümkündür: Mâtürîdiyye’nin kuruluşuna öncülük eden Ebû Hanîfe, Kur’an’a aykırı bilgiler ve hükümler ihtiva eden âhâd haberlerin redde- dilmesi gerektiğini söylemiştir. Zira Hz. Peygamber’in Kur’an’a ve akla aykırı bir beyanda bulunması imkânsızdır. Bu temel ilkeyi kabul etmek, Peygamberi tasdik etmenin bir gereğidir. Ayrıca Kur’an’a ve akla aykırı olan haber-i vâhidin reddedilmesi Rasûl-i Ekrem’i yalanlamak anlamına gelmeyip ona bu isnadı yapan kişinin sözünün kabul edilmemesi demektir. Böyle bir davranış, Hz. Peygamber’i Kur’an’a muhalif davranmış gibi göstermekten tenzih etmek için de gereklidir.56

     

    Ebû Hanîfe’nin itikadî görüşlerini sistemleştiren Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, haber-i vâhidin Resûl-i Ekrem’den gelen gerçekleri mü- tevâtir gibi belgeleyemediğini söylemiş, bu tür haberlerin gerçeği tam yansıtamayacağının ilke olarak benimsenmesini istemiştir.57 Son dönem kelâm âlimlerinden İzmirli İsmail Hakkı, haber-i vâhidden sahih kabul edi- lenlerin sadece zannî bilgi ifade ettiğinden Akaid konularını kanıtlamak için kesin bir delil teşkil edemeyeceğini söylemiştir.58

     

    Eş‘ariyye’ye mensup âlimlerin haber-i vâhid konusundaki görüşleri, Mâtürîdiyye’ye oldukça yakındır. Ebu’l-Hasan el-Eş‘arî, haber-i vâhidin amelî konularda kesin delil olarak kabul edilmesi gerektiğini söylediği halde, Akaid ala- nındaki değerine temas etmemiştir.59 Bununla birlikte onun kelâmî görüşlerini ihti- va eden el-Lümai adlı eserinde itikadî meseleleri âhâd haberlerle delillendirmedi- ği görülmektedir. Ebu’l-Hasan el-Eş‘arî, itikadî esasları tek başına haber-i vâhide dayandırmamıştır.

     

    Eş‘arî’yi takip eden âlimlerden İbn Fûrek, isnad açısından sahih gö- rülen âhâd haberlerin galip zan ifade ettiğinden Akaid alanında kesin delil teşkil edemeyeceğini belirtmiş,60 Bâkıllânî de bu tür bir haberin ilim ifade etmediğini, ancak râvisi güvenilir olup daha güçlü bir delil ile çatışmadığı takdirde ameli gerektirebileceğini söylemiştir.61 Abdulkahir el-Bağdâdî, bunlara

     

    • el-ʿÂlim ve’l-Müteʿallim, s. 31-33
    • Mâturidî, Kitâbü’t-Tevʿîd, s. 9
    • İzmirli İsmail Hakkı, Yeni İlm-i Kelâm, I, 30
    • İbn Fûrek, Mücerredü’l-Maʿʿlât, s. 23
    • Müşkilü’l-ʿadîsʿ, s. 12; Yavuz, s. 94
    • et-Temhîd, 164

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    ilâve olarak haber-i vâhidin ihtiva ettiği bilgilerin akla aykırı olmaması gerektiğini ve Akaidle ilgili bu tür haberlerin akla uygun bir şekilde te’vil edilebileceğini ileri- sürmüştür.62

     

    Gazzâlî, beş veya altı râviden nakledilse bile bir topluluğun kesin bilgi ifade etmeyen haberlerini haber-i vâhid olarak kabul etmiş ve bunu fıkhî ko- nularda yeterli delil saymıştır. Ona göre, Hz. Peygamber’in ashabtan bir kişiyi müslüman gruplara elçi olarak göndermesi haber-i vâhidin amelî konularda delil olduğunu kanıtlamakla birlikte, Allah’a ve Peygambere iman gibi di- nin aslını teşkil eden konuların ispat edilmesi için yeterli değildir.63

     

    Haber-i vâhidin Akaid alanında kesin delil teşkil edemeyeceği me- selesi üzerinde en çok duran Eş‘ariyye âliminin Fahreddin er-Râzî olduğunu söylemek mümkündür. Ona göre Akaide ve özellikle ulû- hiyyete ilişkin meselelerde haber-i vâhidin delil olamayacağını gös- teren güçlü kanıtlar mevcuttur.

     

    1. Bütün âhâd haberler zannî bilgi ifade ettiğinden zan mertebesinde bir delil oluşturabilir. Kur’ân-ı Kerîm’de zanna uymak daima tenkit edilmiş, bunun hakikat açısından hiçbir değer taşımadığı bildirilmiş ve Allah hakkında zannî bilgiye dayanmak yasaklanmıştır.64

     

    1. Haber-i vâhidlerin isnad zincirinde yer alan en önemli râvi ashap nes- lindendir. Muhaddislerin naklettiğine göre ashabdan bazıları diğerlerini tenkit etmiş, Peygamber’in sözlerini yanlış anladıklarını veya öğrettiği bilgilere aykırı rivayetlerde bulunduklarını söylemişlerdir. Nitekim Abdullah b. Ömer, ölüye, onun ailesinin arkasından ağlaması yüzünden azap edildiğine dair bir hadis nakledince Hz. Âişe bunun Kur’an’a aykırı olduğunu, zira orada bir ki- şinin işlediği günahtan ötürü diğer bir kişinin sorumlu tutulmayacağının bildi- rildiğini65 hatırlatmıştır. Ayrıca ashabın, Fâtıma bint Kays’ın naklettiği bir rivayet hakkında, “Doğru mu yoksa yalan mı söylediğini bilmediğimiz bir kadının ha- beriyle Rabbimizin kitabını ve Hz. Peygamber’in sünnetini terketmeyiz” dediği de bilinmektedir. Bundan dolayı ashabın naklettiği âhâd haberler ulûhiyyet konuları dışında zannın yeterli olduğu fıkhî alanda delil olarak kabul edilebilir.
    2. Sahâbîler, Rasûl-i Ekrem’den naklettikleri âhâd haberleri ondan duy-

     

    • Usûlü’d-dîn, s. 22-23

    63 el-Müstasfâ, I, 145, 148, 151

    64 bk. M. F Abdülbâkʿ, el-Muʿcem, “ʿnn” md. 65 6En’âm, 164

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                      AkİdEdE UsûlüMüz

     

    dukları lafızlarla değil, muhtevayı ifade eden farklı lafızlarla aktarmışlardır. Çünkü sahâbîler Hz. Peygamber’den duyduklarını yazmamışlar ve aradan uzun zaman geçtikten sonra rivayette bulunmuşlardır. Bu husus da haber-i vâhidleri oluşturan lafızların bizzat Resûl-i Ekrem’in sözleri olma ihtimalini za- yıflatmaktadır.

     

    1. Muhaddisler âhâd haberleri değerlendirirken bunları nakleden râvilerin siyasî ve itikadî görüşlerini dikkate alıp sübjektif davranmışlar, meselâ Şiî ve Mu‘tezilî âlimlerce nakledilen rivayetleri muteber saymamışlardır. Bu tutum âhâd haberlerin objektifliğine gölge düşürmektedir.

     

    1. Bilindiği üzere mülhidler (ateistler) pek çok haber uydurup Peygamber’e isnat etmişler ve bu metinleri hadis derlemesi yapan kimselere nakledip ka- bul ettirmişlerdir. Her ne kadar Buhârî ve Müslim gibi muhaddisler dikkatli davranmaya çalışmışlarsa da onların hatadan korunmuş olması söz konusu değildir. Âhâd haberler hakkında hüküm verilirken bu hususun da dikkate alınması gerekmektedir.66

     

    Eş‘ariyye’nin müteahhir âlimlerinden Adudüddin el-Îcî ile Seyyid Şerîf el-Cürcânî Râzî’nin görüşlerine katılmakla birlikte,67 Teftâzânî, tıpkı ince iplerin birleşerek güçlü bir halat meydana getirmesi gibi aynı mânaları yaklaşık ola- rak nakleden âhâd haberlerin de kesin delil teşkil edebileceğini ileri sürmüş- tür.68 Buna rağmen Taftazânî, Deccâle ilişkin rivayetlerde olduğu gibi Akaide dair âhâd haberlerin mâkul bir şekilde te’vil edilebileceğini de söylemiştir.69

     

    Selefiyye’ye bağlı âlimlerin haber-i vâhide bakışları, diğer sünnî âlimlerin çoğunluğuna göre oldukça farklıdır. Aralarında bazı görüş ay- rılıkları bulunmakla birlikte büyük çoğunluk, ümmet tarafından sahih kabul edilen âhâd haberlerin mânen mütevâtir hükmünde olup Akaid konularında da kesin delil teşkil edebileceği görüşündedir.

     

    İbn Akîl ve İbnü’l-Cevzî gibi selefî âlimler ise haber-i vâhid konu- sunda sünnî kelâmcıların çoğunluğuna ait görüşü paylaşmışlardır.70

     

    • Fahreddin er-Râzî, Esâsü’t-taʿdîs, s. 215-219
    • et-Taʿrîfât, “ʿbr” ; Âlûsî, XXVI, 146 68 Şerʿu’l-ʿAʿʿʿid, s. 18
    • Şerʿu’l-Maʿʿsıd, V, 317
    • İbn Teymiyye, Mecmûʿu Fetâvâ, XIII, 351

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Yukarıdaki bilgilerden anlaşıldığına göre kelâm âlimlerinin büyük çoğunluğu, haber-i vâhidin sadece zannî bir delil teşkil edebileceği, zannî delilin ise Akaid konularında tek başına yeterli olamayacağı hususunda ittifak etmiş ve haber-i vâhide dayanarak verilen hüküm- leri benimsemeyenleri İslâm dışı kabul etmemiştir. Aslında ehl-i sün- net’le ehl-i bid’atın âhâd haberlere bakışı arasında önemli bir fark yoktur. Selefiyye’nin çoğunluğu haber-i vâhidin Akaidde de kesin delil olabi- leceğini ileri sürmüş, ancak onun hadis otoritelerince sahih görülmesini şart koşmuş, bu arada zındıklarca uydurulan kaynaklara geçmiş âhâd haberlerin bulunduğunu da kabul etmiştir. Selefî âlimlerin haber-i vâhidin kabulü ko- nusunda ileri sürdükleri delillerin, iyi incelendiği takdirde iddialarına dayanak teşkil etmediği görülür. Meselâ İbn Hazm’ın Kur’ân-ı Kerîm’den gösterdiği de- lil,71 haber niteliğinde aktarılan bir bilgiyi ifade etmeyip savaşa katılmayan bir grubun dinde uzmanlaşması ve savaştan dönenleri dinî eğitime tâbi tutması meselesini konu edinmiştir. Hz. Peygamber’in elçiler vasıtasıyla dine davette bulunması ve ashabın bazı dinî hükümleri birbirinden öğrenmesi, haber-i vâ- hidin Akaid alanında bağımsız delil olarak kullanılmasına delil teşkil etmez. 72

     

     

    KUR’AN’A, SÜNNETE VE HADİSLERE BAKIŞIMIZ

    1- Kur’an, dinde tek belirleyici ve tek mutlak şâri olan Allah’ın tarihe ve topluma müdahale ederek, vahyin ölçüleriyle iman, akıl, şahsiyet, tasavvur ve hayatı yeniden inşa etmeyi hedeflediği, hak ile bâtılı ayıran bir furkan, ka- ranlıklardan aydınlığa çıkaran bir hidayet rehberidir. Bu sebeple de dinin be- lirlenmesinde özne kılınması, merkeze alınması gereken temel kaynağımızdır. Kur’an’ın delaleti zannî kısmı (ile hadislerin âhad haber alanı) ise, zan taşıdı- ğı için, hoş görülmesi gereken farklılıklarımızı kapsamaktadır. Dolayısıyla bu alanlardan çıkarılan sonuçların, yapılan yorumların mutlaklaştırılmaması, akî- deleştirilmemesi, dinleştirilmemesi gerekmektedir. Sabiteler, muhkem naslar alanındaki, akîde ortak paydasındaki birlik sağlandıktan sonra, yoruma açık, içtihat alanındaki farklılıklarımız zenginlik olarak kalacaktır.

     

    2– Ancak Kur’an, bir hayata inmiş ve o hayatın içine okunmuş, hayatın içinden okunmuş ve o ilk hayatı, Resulullah’ın (s.a.s.) ve ilk Kur’an nesli olan ashabının hayatını inşa ederek tamamlanmış bir kitaptır. Bu sebeple de, o

    71 9/Tevbe,122

    • Yusuf Şevki Yavuz, (T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, Haber-i vâhid maddesi, 14, s. 353-355

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                      AkİdEdE UsûlüMüz

     

    ilk hayattan koparılan, soyutlanan bir Kur’an anlayışı, bugün de hayatla bağı kurulamayacak teorik bir kitabın ortaya çıkmasına ve ilk şahitlikten kopula- rak, bugün hayata taşınması, sosyalleştirilmesi güç bir din anlayışının doğ- masına yol açar. Hâlbuki, Resulün önderliğindeki ilk Kur’an neslinin hayatını, Resulün ve ilk neslin mücadele sünnetini dikkate alarak, vahyin ilk inşa ettiği hayatla iç içe geçmiş olarak Kur’an nüzul sırasıyla ve hakkıyla okunduğunda, yani Kur’an nüzul ortamı, kavramların nüzul ortamındaki karşılıkları, nüzul se- bepleri bilinerek ve siyerle iç içe geçirilerek okunduğunda, bugün de hayatla bağı kurulacak pratik ilkeleri yakalamak ve ilk örneği bugünkü hayata taşı- mak mümkündür. Üstelik bu tür bir okuma, isabet kaydetmek için zorunludur. Böylesine nitelikli ve doğru bir okuma sonucunda, Kur’an talebesi müminler arasında dinin sabiteleri ve akîdesi alanında çok yüksek bir mutabakatın oluş- ması mümkün hale gelecektir.

     

    3– Bu sebeple, hiçbir mü’min, vahyin ilk şahidi olan Resulullah’ın (s.a.s.) Kur’an’da emredilen güzel örnekliğini dışlayamaz, onun Kur’an’ın uygulaması anlamındaki ve yaşanarak bugüne kadar mütevatir olarak intikal eden sün- netini reddedemez. Reddeden olursa şüphesiz ki, Kur’an’da yer alan Resule itaat hükmüne aykırı bir inançla mü’min olma vasfını kaybeder. Bu sebep- le kesin bir delil olmadıkça hiçbir mü’min sünnet inkârcılığıyla suçlanamaz. Çünkü hiçbir mü’min bunu yapmaz. O halde bütün mü’minler hizbullah ol- mak, Allah taraftarı olmak zorunda oldukları gibi, bütün mü’minler sünnet ehli olmak ve Kur’an’a tâbi iseler ve Allah’ı seviyorlarsa Resulullah’a itaat etmek mecburiyetindedirler. Bu bakımdan bir kısım mü’minler sünnet ehli, bir kısmı ise sünnet karşıtı olarak nitelendirilemezler.

     

    4– Sünnet, vahiy değil, ancak vahyin denetimi altındaki Resulün uygu- lamasıdır. Yanlış yapıldığında Allah tarafından düzeltildiği için, Kur’an’la dü- zeltilmeyenler Allah’ın dolaylı onayını da almış sayılır. Sünnetin ilk kaynağı da Kur’an’dır. Sünnet; Resul’den bugüne milyonlarca insan tarafından yaşanarak ve mütevatiren intikal eden uygulamalardır. Resul, Kur’an’ı açıklama, tebliğ etme, yorumlama, içtihat ve uygulamalarıyla bize şahitliğini yapma, örneklik oluşturma, bize kitabı ve hikmeti öğreterek bizi eğitme, arındırma gibi oldukça önemli görev ve sorumluluklarla donatılmış ilk şahit, Kur’an ahlakıyla, en güzel ahlakla mücehhez bir Resuldür, Kur’an’la yolumuzu aydınlatan bir önderdir.

     

    5– Hadis ise, bu uygulamalarla ve Rasûlullah’ın (s.a.s.) sözleriyle ilgili ola- rak anlam itibariyle intikal eden sözlü nakillerdir ki, daha çok âhâd haber- lerden oluşur. Bu alan, gerek rivayet zinciri bakımından, gerek metin tahlili

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    açısından tahkike muhtaç olan zan alanıdır. Bu bağlamda Buhari, Müslim gibi hadis âlimlerinin yerine getirdikleri çok büyük sorumluluk, her türlü takdir ve duayı hak etmektedir. Allah (c.c.) kendilerinden razı olsun, rahmetiyle muame- le eylesin, onlar, rivayet zinciri ve senetleri açısından sahih olup olmadıklarını araştırarak yüz binlerce uydurma rivayeti ayıklayarak atmışlar ve bugün bizim işimizi kolaylaştırmışlar, bizleri içinden çıkamayacağımız büyük bir kaosun içine düşmekten korumuşlardır. Eğer bu güzel çalışmayı ve hurafe olanları ayıklamayı yapmamış olsalardı bugün 500.000 ve üzeri rakamlarla ifade edi- len bu rivayet birikimi içinde mahvolmuştuk. Ancak bu çalışmayı yapanlar da insandı ve bize aktardıkları 3.000 civarında rakamlarla ifade edilen ve rivayet zinciri bakımından “sahih” olarak nitelenenler içinde de gerek kendi insani za- afları sebebiyle ya da tarihsel süreçte talebelerinin ilaveleriyle de olsa hâlâ bu sahih denilenler içinde de uydurma rivayetler yer almaktadır. Bugün Sahihler üzerinde yapılan araştırma ve tahlil sonucunda uydurma olanlar sahihler ya- nında çok düşük bir oranda kalmaktadır. Bu sonuç bile, Buhari ve Müslim gibi hadis âlimlerinin başarısız olduklarını değil, tam tersine o günkü zor şartlarda yaptıkları çalışmalar sonucu “sahih” olarak tespit ettiklerinin içinde, yüzyılla- ra yayılan aktarım süreçlerinde meydana gelebilecek muhtemel değişme ve ilavelere rağmen çok az uydurma rivayete rastlanması çok büyük bir başarı sağladıklarına delâlet etmektedir.

     

    Bugünkü şartlarda, Sahihlerde yer alan bütün rivayetlerin senet ve zincir bakımından “sahih” olduklarını kabul etsek bile, metin tahkiki ve tahlili yönün- den bir inceleme yapmak da bizim sorumluluğumuzdur. Bu rivayetlerin, ahlakı Kur’an ahlakı olan Rasulullah’a (s.a.s.) ait olup olmadığının anlaşılabilmesi için Kur’an’a arzı şarttır. İmam Ebu Hanife’nin usulü bu konuda anlamlı ve yeterli- dir. Bu bağlamda yapılan araştırma sonucunda, Kur’an’a, Resulün sünnetinin bütünlüğüne, Risalet misyonuna, ahlakına, akla ve mantığa, kevni ayetlere vb. uygunluk olduğu tespit edilirse, yine kesin olmamakla beraber Resule ait olduğu galip zannına, kanaatine ulaşılırsa, onunla amel edilir. Ancak gaybla ilgili rivayetler Kur’an’da yer almadıkça doğru olduğu iddia edilemez. Zan alanı olan bu alandaki haberler üzerine akıde bina edilemez. Resulden geldiği iddia edilen rivayetlerin tahkike tabi tutulması, bu bağlamda hadis usulü gereğin- ce Kur’an’a arz edilmesi suretiyle metin tahkiki ve tahlili yapılması, şüphesiz ki, Resulü (s.a.s.) denetleme amaçlı olmayıp, Resul adına gelen haberlerin doğruluğunu ve Resule ait olup olmadığını tespit amaçlıdır. Ve bu çaba, ilmi birikimi olan her mü’min üzerinde büyük sorumluluktur.

     

    6– Din kuralları koyan vahiy Kur’an’da toplanmıştır. Ancak, Kur’an dışında,

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                      AkİdEdE UsûlüMüz

     

    Allah ve Resulü arasında tabii ki (din vazetme anlamında olmayan) bir ilişki söz konusu olabilir. Resulullah (s.a.s.) ile Allah arasındaki Kur’an vahyi dışındaki bu muhtemel ilişkinin bizi bağlayıcılığı ise, ancak bilahare Kur’an’a yansıyarak olur. Yahut da Resulün bir içtihadı ya da uygulaması haline dönüşerek bize ulaşırsa bizi bağlayıcı hale gelir. Bunda dahi, arkasında zanna dayalı böyle bir iddia (yani Allah’ın Kur’an dışı ilhamla yönlendirmesi) olduğu için değil, sade- ce Resulün din konusundaki bir içtihat ve uygulaması olduğu için ve Kur’an gereğince bağlayıcılığı vardır. Rasulullah’ın bütün yapıp ettiklerinin vahiy oldu- ğunu (vahy-i gayri metluv) iddia etmek, hem Kur’an’a aykırı, hem Allah’ın din konusundaki ve gayb haberleriyle ilgili vahyi Kur’an’da toplanmışken, bunların bir kısmının Resulullah tarafından Kur’an’a koydurulmayıp gizlendiği, ya da sadece birkaç kişiye söylendiği gibi bir iftira olur ki, bu risalet görevinin tam anlamıyla yerine getirilmediğini iddia etmek anlamına gelir. Diğer taraftan, Re- sulün kimi uygulamalarını bilahare eleştirip düzelten Kur’an ayetleri dikkate alındığında, Allah’ın önce Peygamberi yönlendirip böyle yaptırdığı, daha son- ra da uyarıp neden böyle yaptın diye eleştirdiği iddia edilmiş olur ki bu bü- yük çelişki olur. Ayrıca böyle bir iddia Resulü, bütün inisiyatif ve iradesini yok ederek, tamamen Allah tarafından yönlendirilen bir robot konumuna indirger ki, böyle bir Resulün bizim için güzel örneklik oluşturması tartışılır hale gelir.

     

    Diğer taraftan, bir rivayette yer alan ve Rasul’e (s.a.s.) ait olduğu ifade edilen söz ya da amelin arkasında velev ki Allah’ın ona yönelik ilhamı bulun- sun, Allah (c.c.) tarafından korunmuş Kur’an’da yer almadıkça bu ilahi ilişki ve yönlendirmeden emin olamayız. Ancak aktarılan söz ya da amel Kur’an’a uy- gunsa Resule ait olduğu galip zannıyla onunla amel edersek inşallah Resule itaatin ecrini alırız. Bir de şu husus önemlidir; “gayr-i metluv”culara sormalıyız, arkasında “gayri metluv vahiy” ya da “ilham” olmadıkça Resulün Kur’an hü- kümlerinden hareketle yaptığı içtihadına, dini tavsiyelerine, emirlerine itaat et- meyecek misiniz? Hâlbuki, emin olmadığımız zanlarla arkasında “vahy-i gayri metluv” ya da “ilham” olduğunu iddia ederek değil, sadece Resul yaptığı ve söylediği için onun din konusunda yaptıklarını yapmalı, emirlerine itaat etmeli değil miyiz? O halde, gaybı taşlayarak Resulün yapıp ettiklerinin arkasında zanna dayalı ilahi yönlendirmeler aramak yerine, “Allah’a ve Resulüne itaat edin” ilahi emri gereğince, arkasında Kur’an dışı ilave bir vahiy aramadan, sadece Resulullah (s.a.s.) yaptığı ve söylediği için ona itaat etmenin Kur’an’a itaat gibi farz olduğunun bilinciyle hareket etmeliyiz.

     

    7- Kur’an dışı akaid ve ölçüleri bırakıp ilme’l yakin olana ittiba ettiğimizde, Kur’an’ın muhkem ayetlerini esas aldığımızda ulaşacağımız yoruma açık ol-

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    mayan kimliksel birlik, tevhid ortak paydasında, sabiteler planında bütünleş- me kendiliğinden yaşanacaktır. Vahdet gerçek anlamıyla mümkün hale gele- cektir. Kur’an’ın delaleti kati alanıyla, yaşanarak intikal eden mütevatir sünnet mutabakat alanımızı oluşturmak durumundadır ve bu alanda farklılığa müsa- maha edilmemesi gerekmektedir. Bizi kardeş yapan akîdemiz de bu alanda teşekkül etmektedir.

     

    O halde tüm mü’minler, “ortak mütevatir “ diyebileceğimiz bir hat çizmeli ve bu hattın üzerinde yer alan ve her müminin mütevatir kabul ettiği Kur’an ve milyonlarca Müslüman tarafından yaşanarak aktarılan mütevatir sünnetin belirlediği dinin sabitelerinde ve akîdesinde mutabakat temin ederek tevhid merkezli bir vahdeti hedeflemeli, bu ortak mütevatir hattının altında kalıp zan içeren ve ağırlıkla ahad haberleri kapsayan alandaki farklılıklarımızı da hoş görüp zenginlik olarak telakki etmeliyiz. Ümmet olmak da, vahdeti temin et- mek de ancak böyle mümkündür.

     

    İnsanımızda değişik sebeplerden dolayı tevhidle ilgili birçok problemin var- lığını kabul etmek zorundayız. Önce bunları tespit ve teşhis etmek ve sonra çözümlerini sunmak dâvâ adamı muvahhidler olarak hepimizin görevidir.

     

    Bir, bir tek manalarına gelen ehad ya da vahidin çoğuludur. Umumiyetle mütevâtir derecesine yükselemeyen haberlere denir. Buna göre, bir nesilde bir tek râvî tarafından rivayet edilen habere haber-i vâhid adı verilir. Birkaç ne- silde birer râvî tarafından rivayet edilmiş olan haberlere ise haber-i âhâd veya kısaca âhâd denilmiştir.

     

    İmam Şafii, âhade haber-i hâssa demiş ve onu Hz. Peygamber’e (s.a.s) kadar tek râvînin tek râvîden rivayet ettiği haber olarak tarif etmiştir.73 Daha sonraki devirlerde ise âhâd tabiri daha ziyâde, sayılan her tabakada mütevâtir haberin şartı olan kalabalık sayısına ulaşmamış râvîler tarafından rivayet edi- len haberler için kullanılan bir terim halini almıştır. Buna göre âhad, yalnız bir râvînin bir başka râvîden rivayet ettiği haberler hakkında değil, iki râvînin iki râvîden, üç kişinin, hatta sayıları üçün üstündeki râvîlerin üç veya daha fazla sayıdaki râvîlerden rivayet ettikleri haberler hakkında da kullanılmıştır. Şu Şartla ki, üç sayısının üzerindeki râvîlerin her tabakada mütevâtirin şartı olan kalabalıktan daha az olmaması gerekir. Bazı tabakalarda az olmasa bile, diğer bazı tabakalarda mütevâtirin şartı olan kalabalık sayısına erişmemiş ol- ması dolayısıyla haber yine âhad sayılır. Nitekim bazı hadis usulü kaynakların-

    • Kifâye, 62

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                      AkİdEdE UsûlüMüz

     

    da haberler, râvîlerinin sayısına göre önce iki kısma ayrılmıştır. Birinci kısmına mütevâtir, ötekine ise âhad denilmiştir. Âhad haberler daha sonra garîb, azîz ve meşhur olmak üzere üç kısımda mütalaa edilmiştir. Bunlardan garib, bir kişinin, azîz, en çok iki; meşhur ise üç ve üçün üstünde fakat mütevâtirin şartı olan kalabalığın altındaki sayıdaki râvîlerin rivayet ettikleri haberlere denilmiş- tir.74

     

    İbn Haceri’l-Askalânî âhadi, bir râvînin tek başına rivayet ettiği ve mütevâti- rin şartlarını taşımayan haberler olarak tarif etmiş; makbul ve merdûd olarak iki kısma ayırmıştır. Bunlardan makbul âhad, amel edilebilecek ölçüde olan- lardır. Merdud âhad ise mat’ûn (bir kusur ile suçlanmış) veya adaleti tesbit edilememiş râvînin tek başına rivayet ettiği haberdir.

     

    Âhad haber, rivayet tarikları mütevâtir derecesinde olmamak şartıyla ço- ğalırsa meşhur olur. Bu takdirde âhad, meşhur olanlar ve olmayanlar olmak üzere iki kısma ayrılır. Meşhur âhad, isnadı ister bir, ister birden fazla olsun, dillerde dolaşan haberlerdir. Yukarıda özlü bir şekilde bahis konusu edilen azîz ve garîb haberler meşhur olmayan âhad grubuna girerler.

     

    İslam âlimlerinin çoğuna göre âhad haberler zaruri ilim değil, zannî ilim ifade ederler. Hanefîler, Şafii’ler, mâlikîlerin bir kısmı bu görüştedirler. Ahmed

    1. Hanbel, İmam Mâlik ve muhaddislerin büyük çoğunluğu, âhad haberlerin zarurî ilim ifade edebilmesi için sıhhatinin sabit olması şartını ileri sürmüşlerdir. Hâriciler ve Mutezileye göre ise âhad, ister sıhhati sabit olsun, ister olmasın, zarurî ilim ifade etmez.

     

    Âhad haberlerin zaruri ifade edip etmemesi ihtilafına bağlı olarak bu çe- şit haberlerin dinî konularda delil olması, bir başka deyişle âhad haberlerle amel edilip edilmeyeceği konusunda da görüş ayrılığı vardır. İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre her çeşit âhad haberle amel edilebilir. İmam Şafii, âhadın hüccet olduğu görüşünde olanlardandır. Ancak ona göre mütevâtır olmayan haberlerin dinî konularda hüccet olabilmesi için bazı şartları gereklidir. Bu şartlar râvî ile ilgilidir. Belli başlıları şunlardır: Râvînin dinî meselelerde güve- nilir olması; doğru sözlü olarak tanınması; rivayet ettiği hadisleri iyi bilmesi; lafız yönünden manasını değiştirecek hususları bilmesi; işittiği şekilde rivayet etmesi; ezberinden rivayet ediyorsa haberi tam olarak ezberlemiş olması; ya- zılı olarak rivayet ediyorsa kitabını yanında bulundurması; tedlis yapanlardan olmaması. Bunların yanı sıra amel edilecek âhadin isnadının munkatı’ olma-

    • Hadis Istılahları, 22, 23

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    ması da şarttır. Özetle tekrarlayacak olursak İslâm âlimleri çoğunlukla, râvîleri adalet sahibi, isnadında inkıta’ olmayan âhad haberle amel edilebileceği gö- rüşündedirler. Bununla birlikte âhadle amel edilebileceği görüşünde olanlar ayrıca onların dinde hüccet sayılan haberlerin taşıdıkları özellikleri taşımala- rını; bir de konu veya delâlet itibariyle itikadı meselerle ilgili olmamalarını şart koşmuşlardır.

     

    Bir kısım Zâhirî âlimleri, Kaderiye mensupları, Râfizîler ve Ehl-i Sünnet kelâmcılarından bazılarına göre âhad haberler dinî meselelerde hüccet ola- mazlar. Aynı görüşte olan Mûtezile, âhad haberlerin hiçbir çeşidinin hüccet olamayacağını ileri sürer. Mûtezile, âhad haberlerin hiçbir çeşidiyle amel edi- lemeyeceğini ileri sürerken, “Bilmediğin şeyin peşine düşme”75; “Zan, ger- çekten hiçbir şey ifade etmez”76 mealindeki ayetlere dayanmıştır. Ayrıca on- lara göre kimi sahâbîler tek kişinin haberini kabul etmemişler, teyidi için şahit istemişlerdir.

     

     

     

    KUR’AN DIŞI VAHY YOKTUR, HADİSLERE VAHY DENİLEMEZ

    Adına ister vahiy densin, ister ilham denilsin, isterse başka bir şey denilsin; Allah’ın birtakım konularda Rasûlüne Kur’an’da yer almayan konularda yar- dım etmesi, özel bir iletişim içinde olması göz ardı edilemez bir gerçekliktir. Peygamberin Kur’an dışında Allah ile teması olduğuna inanmak başka şeydir, sünnetin ve hadislerin tamamının vahiy ürünü olduğunu söylemek başka şey- dir. Allahu a’lem söz konusu olan iletişimin muayyen konularla sınırlı olduğunu ve ümmeti bağlayıcı hususlar olmadığını kabul etmek daha doğru gözükmek- tedir.

     

    Öteden beri İslam ulemâsı sünnetin vahiy ile ilişkisini konuşmuşlardır. Pey- gamber (s.a.s.) efendimiz, kendisine inen Kur’an ayetlerini tebliğ, tefsir, tebyin ve tatbik ettiği gibi; birtakım hüküm ve esaslar sunmuş ve bazı icraatlarda bulunmuştur. Hz. Peygamberin bu tür emir, yasak, hüküm kabilinden uygu- lamalarının acaba kaynağı nedir? Acaba Hz. Peygamber bu tür talimat ve uygulamalarını Kur’an dışında Cenabı Hak’tan aldığı vahiy ve ilham ile mi ger- çekleştirmiştir? Yoksa bunlar tamamen kendi rey ve içtihatlarından mı kay- naklanmıştır? Sünnetin bağlayıcılığı ve kıyamete kadar geçerliliği konusunu nasıl değerlendirmek gerekir? Bu ve benzeri sorular Müslümanların önünde

    75 17/İsrâ, 36

    76 53/Necm, 28

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                      AkİdEdE UsûlüMüz

     

    duran ve sıhhatle cevaplandırılması gereken sorulardır. İslâm âlimleri, bu ko- nularda ittifak edememişler ve birbirine zıt düşüncelerde kutuplaşmışlardır. Bu konuda geleneksel anlayış şu şekildedir:

     

    1- Birçok âlim sünnet tamamen vahiy mahsulüdür. Ancak bu vahiy bazı yönlerden Kur’an’dan farklıdır; zira Kur’an ayetleri levh-i mahfuzda yazılıdır, mu’cizdir ve ibadetlerde okunma özelliği vardır; fakat sünnet böyle değildir, ama bağlayıcılık açısından sünnet ile Kur’an arasında bir fark yoktur. Bu gö- rüşü formüle etmek için vahiy konusunda bir de şöyle bir ayrım yapılmıştır:

     

    1. Metluv vahiy (okunan vahiy)
    2. Gayri metluv vahiy (okunmayan vahiy)

    Bu düşünceyi savunanlar Kur’an ve hadislerden deliller getirmişlerdir.

     

    “Andolsun Allah, rasulünün gördüğü rüyanın hak olduğunu doğruladı. Eğer Allah dilerse, mutlaka siz Mescid-i Haram’a güven içinde, saçlarınızı traş etmiş, kısaltmış olarak korkusuzca gireceksiniz. Fakat Allah sizin bil- mediğinizi bildi, böylece bundan önce size yakın bir fetih kıldı.”77

     

    Ayet, Resulün ashabı ile birlikte Mekke’ye gidip umre yapacağı şeklinde bir rüya gördüğünü teyit etmektedir. Bu husus Resul’e Kur’an yanında diğer di- rektif ve talimlerin de ulaştığı gerçeğinin bir delili olarak karşımıza çıkmaktadır.

     

    “Hani Nebi eşlerinden bazılarına gizli bir söz söylemişti de derken eşi bunu haber verip Allah da bunu ona açıklayınca o da o sözün bir kısmı- nı bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti. O, bunu eşine haber verince: ‘Bunu sana kim haber verdi?’ dedi. O: ‘Alîm ve Habir olan bana haber verdi.’ dedi.”78

     

    Allah’ın, Resul’e söylediği gizli sözün zevcesine diğerlerine açıkladığını Re- sul’üne haber verdiği bir Kur’an ayeti yoktur.

     

    “O zaman ki Allah size iki topluluktan birinin muhakkak sizin olacağını vaadetmişti de siz güçsüz olanın sizin olmasını istiyordunuz. Allah ise ke- limeleriyle hakkı gerçekleştirmek ve kâfirlerin arkasını kesmek istiyordu.”79 Bedir savaşından sonra savaş ganimetlerinin dağıtılma anı geldiğinde savaşı

     

    77 48/Fetih, 27

    • 66/Tahrîm, 3
    • 8/Enfâl, 7

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    yorumlayan enfal süresinin yukarıdaki ayeti nazil oldu. Vaad edilen şeyin ne olduğu resul’e Kur’an da bulunmayan doğrudan vahiy ile bildirilmiş olabilir.

     

    Ayrıca 33/Ahzâb 37; 14/İbrahim, 4; 16/Nahl, 44; 7/A’râf, 105; 33/Ahzâb, 21 vb. âyetleri de konuya örnek olarak gösterilmektedir. Tüm bu örnekler gramer yönünden incelendiğinde iddia edilen şeyi çağrıştırmadığı da iddia edilebilir. Ancak tüm bu yorumların da yanlış olduğu söylenemez. Bu görüşe ait delillerin bir kısmı kuvvetli delillerdir. Tabiî ki sünnetin tamamının bu şekilde oluştuğu iddia edilemez. Zira bu, Rasul’ü insan olmaktan çıkarmak anlamına gelir. Bu takdirde onun beşer olma özelliğini vurgulayan ayetleri görmezden gelmek gerekir ki bu da doğru değildir. Resul beşer olması hasebi ile bazı konularda yanlışlar yapmış ve vahiy ile doğrultulmuş, şiddetli bir şekilde uya- rılmıştır.

     

     

    KUR’AN DIŞINDAKİ RİVAYETLERE

    (HADİSLERE VE SÜNNETE) NİÇİN VAHİY DENİLMEMELİ?

    “Rasul bir söz söylerken veya davranışta bulunurken aynen Kur’an vahyi şeklinde vahiy alarak bu sözü söylemiş, bu fiili işlemiştir. Kur’an’la hadis, vahiy olma yönüyle ikisi de aynıdır. Bütün hadisler vahiy ürünüdür.” şeklindeki genel kabul, doğru değildir. Sebeplerini maddeler halinde izah edeyim:

     

    • Rasul, Yaratıcı’nın sözleriyle konuşan bir yarı-tanrı değildi; aynen bizim gibi bir beşerdi. Rasul’ün her hareketinin bir vahiy sonucu olduğunu iddia edenlerin onu melekler gibi iradesiz bir varlık olarak tasavvur etmeleri, melek konumuna çıkardıkları, onu, tercih yapamayan, her hareketi Yaratıcı tarafın- dan programlanan bir makineye, bir robota dönüştürdükleri değerlendirilmeli; dolayısıyla, Kur’an’ın ve selim aklın gereği vahyi sadece Allah’ın kitabına has- retmelidirler.

     

    • Tevhid, Allah’ı zâtında, isimlerinde, sıfatlarında ve fiillerinde başka bir varlığa benzetmemek, bu konularda O’na hiçbir şeyi şirk (ortak, yardımcı, benzer, nidd) koşmamaktır. Tevhid, Allah’la kulları birbirine karıştırmamaktır, birbirine Bu kul, Peygamber de olsa böyledir. Allah’ın sözü ile Peygamber de olsa bir kul’un sözü karıştırılmamalıdır. Kur’ân furkandır.

     

    • Vahy kavramının ağırlığı, ilâhîliği, kutsallığı kaybolmuş, insanların ağzın- dan çıkan başka bir söz de Allah’ın sözüne benzetilebilmiştir. Peygamber de

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                      AkİdEdE UsûlüMüz

     

    olsa, bir insanın sözü aynen Allah’ın sözü gibi vahiy olamaz. Peygamber de olsa bir kul ile Allah, nasıl birbirine benzetilemezse, Allah’ın sözü ile bir insanın sözü de benzetilmemeli. Bu, tevhid inancının zaruri gereğidir. Tevhid Allah’a benzer hiçbir şeyin olmadığına inanmaktır her şeyden önce. Vahiy Peygam- berimizin de uyması gereken hususlardır. Bunlar Kur’an ayetleridir. Kur’an sık sık Peygamberimiz’e: “Sana vahy olunana tâbi ol”80 der.

     

    • Kur’an, Sünnet ve hadisler, Peygamberimizin hadislerinin ve sünnetinin kaynağının vahiy mi, yoksa başka bir şey mi olduğunu Peki, Pey- gamberimizin ve ashâbın tavırlarından onların sünnet ve hadisi vahy kabul ettikleri mi, yoksa tam tersi mi anlaşılır?

     

    • Ashabın da Peygamberimizin davranış ve sözlerinin kaynağı konusun- da bazen tereddütler yaşadığı anlaşılıyor. Bunu, “bu senin re’yin (ictihadın) mı, yoksa vahiy mi?” diye sormalarından anlıyoruz. Mümkün onlar “bu vahiy mi?” diye sorarken, vahyin çeşitli anlamlarından birini (ilhamı) kast ediyorlardı. Ondan da emin değiliz. Ama şurası hakikattir ki ashâb, Peygamberimizin her sözünü ve her davranışını vahiy olarak algılamıyorlardı; burası Onla- rın bu sorusuna Peygamberimiz de: O ne biçim soru, benim her sözüm ve davranışım vahiydir” diye cevap vermemişti. Tam tersine, meselâ Bedir’deki savaş için konuşlandığı yer hakkında kendi görüşü olduğunu söylemişti.

     

    • Kur’an’ın emri gereği Rasulullah (s.a.s.) önemli işlerde ashâbıyla isti- şare Ve bazen istişare ettiği kimselerin çoğunluğunun görüşü, kendi görüşünün zıddı olurdu. Peygamberimizin İstişaredeki çoğunluğun görüşünü uygulaması, kendi görüşünün vahiy olmadığı anlamına geliyordu. Hakkında vahiy olan bir konu istişare edilmez, edilse bile vahye ters uygulama olmaz. Meselâ, Rasulullah Uhud savaşını müdafaa harbi olarak mı, hücum harbi olarak mı yapmalarının daha iyi olacağı konusunda ashâbıyla istişarelerde bulundu. Ve kendi isteğine zıt olduğu halde, ashabın gençlerinin görüşleri doğrultusunda karar aldı. Eğer kendi isteği vahiy ise, ashâbına vahyin zıddını tercih etme hakkı verir miydi, verebilir miydi? Vahyin zıddına hareket hakkı var mıdır mü’minlerin?

     

    • Ashâb, az sayıda da olsa, bazen Peygamberimize itaat etmede istekli olmamışlar, belirli bir süre içinde de olsa itiraz edip itaat etmedikleri olmuştur. Hudeybiye’de tıraş olmaları ve ihramlarını çıkarmaları emrinde olduğu Hz. Ebubekir ve Ömer gibi seçkin ashabın da böyle yaptığı değerlendirilin-

    80 (10/Yunus, 109; 33/Ahzâb, 2; 6/En’âm, 106 vb.)

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    ce, Allah’ın razı olduğu bu öncü şahsiyetlerin vahye itaatsizlik yaptıkları değil, onların Peygamberimizin içtihadına karşı çıktıkları yorumu daha isabetlidir. Demek ki ashab, Peygamberimizin her sözünü ve uygulamasını vahiy olarak görmüyordu.

     

    • İlk dönem vahiy algısına İbn Abbas’ın anlayışı örnek Kendisine “Tercümanu’l Kur’an” denilen ashâbın en âlimlerinden biri olan Abdullah ibn Abbâs (ö. 68/687) bu konuda bakın ne diyor: Kûfe’ye yerleşmiş Taifli sika ha- disçi Abdulaziz ibn Rufey’ (ö. 130/747) ondan şu hükmü işitmiştir: “Lâ vahye illâ’l-Kur’an / Kur’an’dan başka vahiy yoktur.”81

     

    • Ali: “Bende Kur’an’dan başka bir vahiy yok” diyerek vahyin Kur’an’dan ibaret olduğunu dolaylı olarak belirtmiştir.82

     

    • Hadis yazmak isteyen bazı sahabîler, arkadaşları tarafından durdurul- muş ve onlara Hazreti Peygamberin hadis yazmaya izin vermediği hatırlatıl- mıştır. Zeyd İbn Sâbit’in, bu yasağı hatırlatarak Muâviye’yi hadis yazmaktan menetmesi, aynı konuda rivayet edilmiş çeşitli haberlerden bir örnek teşkil eder.83 Bu son olay, Nübüvvetin ilk yılları değil, Muâviye’nin Mekke’nin fethinde Müslüman olduğu kesin olduğu için çok sonralarıdır, Zeyd bin Sâbit gibi önde gelen bir sahâbi, demek ki, hadis yazımını devamlı bir yasak olarak kabul edi- yordu. Peygamberimiz hadis yazımı konusunda şunları söylemiştir: “Benden Kur’an dışında hiçbir şey yazmayın. Kim benden Kur’an dışında bir şey yazmışsa imha etsin.”84 “Biz hadis yazarken Hz. Peygamber yanımıza geldi ve “yazdığınız şey nedir?” “Senden işittiğimiz hadisler (sözler)” dedik. Hz. Peygamber şöyle dedi: “Allah’ın kitabından başka kitap mı istiyorsu- nuz? Sizden evvelki milletler Allah’ın kitabı yanında başka kitaplaryazdıkları için yoldan çıktılar.” 85 “Allah elçisinden sözlerini yazmak için izin istedik, bize izin vermedi.”86 “Sahabe Allah’ın elçisinden sözlerini yazmak için izin istediler. Ancak onlara izin verilmedi.”87

     

     

     

    81 Buhârî, 6830; Ebû Cafer Tahavî, Şerhu Müşkili’-Âsâr, tahkik Şuayb el- Arnavut, Muessesu’r-Risâle, 1415/1994, c. 14, s. 466

    82 Buhârî, 111, 3047, 6903, 6915; Müslim, Kitabu’l- Hacc, 467, hadis no: 1370

    • el-Hatib, Takyîd, s. 33
    • Sahihi Müslim Kitab-ı Zühd 72, Ahmed bin Hanbel, Müsned 3/12, 21, 33
    • El Hatib, Takyid, sayfa 32
    • Tirmizi, es-Sünen, K. İlm
    • Dârimî, es-Sünen, Mukaddime 42

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                      AkİdEdE UsûlüMüz

     

    • Peygamberimiz, eğer hadisler vahiy ise onları yazdırarak koruma altına almamıştır. Ondan daha önemlisi Müslim’in rivayet ettiği hadiste “Kim Kur’an dışında bir şey yazdıysa yazılanların tümünü imha etsin” demiştir. Peygam- ber, hiç vahyi imha ettirir mi? Peygamber vahyi korumazsa, hele bir de imha ettirirse, böyle peygamber olur mu? Böyle peygamber olursa, imha ettirdiği vahiy olur mu?

     

    • Peygamberimizin her konuştuğu vahiy ise, bu, resul’ü insan olmaktan çıkarmak anlamına O, kendisine vahiy monte edilip programlanmış bir robot kabul edilmiş olur. Bu takdirde onun aynen bizim gibi beşer olduğunu vurgulayan ayetleri yok saymak gerekir.

     

    • Rasul beşer olması hasebi ile bazı konularda yanlışlar yapmış ve va- hiy ile doğrultulmuş, şiddetli bir şekilde uyarılmıştır. Rasûlullah’ın vahiyle bazı davranışları ve sözleri düzeltildiğine göre, onun sözleri ve davranışları vahiy ise; vahiy yanılmış, vahiy vahyi düzeltmiş Peki, o düzelten vahye nasıl gü- venilecek? Düzeltilen vahy yanıldığına göre, düzelten vahyin yanılmadığı nasıl kabul edilecek? Hiç vahiy yanılır mı, ya da yanılan şey vahy olur mu? Bir şey hem Allah’tan gelecek, yani Allah’ın vahyi olacak, hem de yanılacak; bu Al- lah’ın vahyini, o vahyi gönderen Allah’ı âciz gösteren büyük bir iftira olmaz mı? Resulün kimi uygulamalarını bilahare eleştirip düzelten Kur’an ayetleri dikkate alındığında, Allah’ın önce Peygamberi yönlendirip böyle yaptırdığı, daha son- ra da uyarıp neden böyle yaptın diye eleştirdiği iddia edilmiş olur ki, bu büyük bir çelişki olur.

     

    • Necm sûresi Âyetinde geçen “O vahyedilenden başkası değildir” ayeti, nice âlimlerin de ifade ettiği gibi, Kur’an ile ilgilidir. “O” zamiri Kur’an’a râcîdir. Yani Kur’an vahiyden ibarettir, anlamına gelir. Yoksa, “o ne konuşu- yorsa vahiydir” diye anlaşılırsa, günlük hayatla ilgili konuşmaları, eşleriyle özel konuşmaları da mı vahiy kabul edilecek? Dinle ilgili konuşmaları denilecek olursa, peygamberimizin sözlerinden ve yaptıklarından hangileri din, hangileri özel ve dünyadır, bunu kim nasıl ayıracaktır? Kaldı ki, dinle ilgili bir söz söyler- ken her sözü vahiy olarak konuşmak zorunda olan, her soruya cevap vermek için vahyin gelmesini bekleyen ve bekleten bir kimsenin hayatı makineye, ro- bota benzemez mi? Böyle bir makine, insana nasıl güzel örnek olur?

     

     

    • Beşerî olan, bize ulaşması açısından zan ve şüphe içeren sözler lâ ray- be fîh olan vahiyle eşit tutulabilir mi? Vahiyde şek ve şüphe olur mu? Vahyin

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    zayıfı, uydurması olur mu? Vahy olan ifade, acaba şu kelime ile mi söylendi, bu kelime ile mi diye tereddüt edilir mi?

     

    • Rasûlün konuştukları gayr-i metluv vahiy olduğu kabul edilince, özel- likle tasavvufun önde gelenleri, kendi söz ve yazılarının da vahiy gereği ol- duğunu ileri sürebilmişler, vahy- i gayr-i metluv kapısının açılmasıyla kendi görüşlerini Allah’ın vahyi gibi halka sunmuşlardır. Celâleddin Rumî ile Said Nursi’yi bu konuda örnek İskender Evrenesoğlu gibiler de işi daha belirgin hale getirmiş, kendisine vahiy olarak kitap indiğini çevresine inandır- mış, kameralar karşısında vahiy alma(!) gösterilerinde bulunmuştur.

     

    • Korunmamış kimi haberlerin/iddiaların Allah sözüymüş gibi aktarılması dinin zan ve şüpheye dayandığı gibi bir imaj doğuracaktır. Beşerî olanın ila- hileştirilmesine yol açacaktır. İkisi de vahy denilerek sünnetin Kur’an’ı neshe- debileceği, sünnetin merkeze alınıp Kur’an’ın te’vil edilebileceği, uygulamada hadislerin merkeze alınıp temel kabul edileceği, Kur’an’ın da daha geriye atı- labileceği anlayışını oluşturduğundan, dolayısıyla Kur’an’ın mehcur bırakıldığı bir duruma sebep olunmuştur.

     

    • Allah biraz sonra değiştireceği emri niye versin? Allah geleceği de bildiğine göre niye vahiy vahyi iptal etsin? Vahiy, vahyi iptal Vahiy, va- hiyleri tasdik eder. Allah’ın son peygamber’e indirdiği vahyi, O’nun hükmü kıyamete kadar geçerli değil midir?

     

    • Ashab, Peygamberimizin söz ve davranışlarını vahiy olarak algılamı- yorlardı. Eğer vahiy olarak algılasalardı, Kur’an ayetleri için gösterdikleri özen ve gayreti hadisler için de gösterirlerdi. Gecelerini gündüzlerine katarak onları da ezberlemeye çalışır, Rasulullah’ın (s.a.s.) ağzından çıkacakları kaçırmamak için dizinin dibinden ayrılmazlardı ve Kur’an için dediklerini bunlar için de söy- lerler; “işittik ve itaat ettik” Ve biz de “bu rivayetlere vahiy demeyelim” diye teklif etmezdik, edemezdik.

     

    • Eğer hadisler de vahiy ise, bilerek veya bilmeyerek, Rasul ve ashâbı, gelen vahiylere ilgisiz kalmakla, onların yazılmasını istemeyerek, onların yok olmasına göz yummuş olmazlar mıydı? Rasul, Allah’ın vahyi karşısında taraf tutmuş, ayrıcalık yapmış, bazısını gerekli, bazısını gereksiz görmüş olmaz mı? Rasul, gelen tüm vahiyleri titizlikle koruyup toplumuna ulaştırmışken, hadisler vahiy ise niye bunlara Kur’an’a karşı gösterdiği ilgiyi göstermemiştir?

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                      AkİdEdE UsûlüMüz

     

    • Vahiy kâtipleri hadisleri niye yazmıyordu? Hadisler vahiy ise, bunlar da Vahiy kâtibi ise, onları da yazmaları gerekmez mi idi? Hadisler vahiy ise Ra- sulullah vahyin bir kısmını (Kur’an’ı) yazdırdığı halde, diğer vahiyleri niye yaz- dırmıyordu? Vahiy olan Kur’an’ı ezberlettirdiği gibi diğer vahyi (hadisleri) niye ezberlettirmiyordu? Tam tersine, hem Peygamberimiz zamanında ve hem de dört halife döneminde hadislerin yazılması yasaklandı.

     

    • Haydi, diyelim; Rasul ve ilk Müslümanlar vahye karşı böyle bir (hâşâ) zaaf gösterdiler, madem hadisler vahiy idi, o zaman Allah kendi vahyini niçin korumadı? Kur’an vahyini korumak için, onun yerine ulaşmasını engelleyenler için tehdit üstüne tehdit savuran Yüce Rabbimiz, eğer Rasulün sözleri (bir kısmı da olsa) vahiy ise, onların insanlara ulaşmamasına, kaybolmasına, niçin müdâhale etmemiştir? Allah’ın kendi vahyini korumaması veya vahiyleri ara- sında ayrım yapması mümkün olabilir mi?

     

    • Rasulün sözleri de vahiy olsaydı, Kur’an ayetleri için gösterilen gay- retin, özen ve titizliğin aynısını onlar için de göstermezler miydi? Ne yazıya geçirdiler, ne ezberlediler, ne öğretmek için özel öğretmenler ve özel ortam- lar oluşturdular, ne de ileriye yönelik Müslümanlara bir tavsiyede Kur’an ayetleri karşısında “işittik ve itaat ettik” dedikleri halde, Rasulün sözleri karşısında aynı şeyleri yaparlardı. Kendi fikirlerini söylediler, istişarelerde bu- lundular, bazen de itiraz ettiler.

     

    • Rasulün söz ve uygulamaları vahiy olsaydı, Allah’ın bunların bazılarını desteklemesi, bazılarına da karşı çıkıp düzeltmesi sözkonusu olmazdı. Her ikisi de vahiy olduğuna göre bu, Allah’ın kendisini tasdik etmesi veya tekzip edip düzeltmesi anlamına gelirdi ki, bu durum Allah inancını temelden sakat- layan bir anlayış ortaya çıkarırdı. Bu da Kur’an’ın temel iddialarıyla çelişirdi. O yüzden Kur’an dışı vahiy yoktur,

     

    • Vahiyler, bütün insanlara tebliğ edilmesi gereken hakikatlerdir “Yâ ey- yuharrasûlu belliğ mâ ünzile ileyke min rabbik. Ve in lem tef’al femâ bel- lağte risâleteh” / Ey rasûl, Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer tebliği görevini yapmazsan, risâlet görevini yapmamış olursun.”88 Belli bir kişi veya zümreye tahsis edilen, bütün ümmete ulaştırılması istenmeyen hususlar vahiy olamaz.
    • Vahiy, Allah’a ait kelâm, yani İlâhî sözlerdir. Peygamberin zihninde or- taya çıkan kendi beşerî kelamı değildir.
    • 5/Mâide, 67

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    • Peygamber’e ait sözleri vahiy kabul etmek; “İn hâzâ illâ kavlu’l-be- şer / Bu, insan sözünden başka bir şey değildir.”89 diyen ve Kur’an’da redde- dilen müşriklerin iddialarıyla benzer bir sonuca götürürdü.

     

    • Nice çalkantı ve zulümlere sebep olan ve tarihin derinliklerinde kal- mış bulunan meşhur konuyu hepimiz biliriz: “Kur’an, Allah kelâmıdır, Allah’ın kelâmı ise O’nun sıfatıdır ve dolayısıyla mahlûk değildir.” Hadisler de vahiydir diyenler, aynı iddiayı hadisler için de yapabilirler mi? Peygamberimizin sözleri de mi mahlûk değildir?

     

    • Tevhid; Allah’ı; zâtında ve sıfatlarında tek kabul etmek, O’na zâtında ve sıfatlarında ortak, eş, benzer kabul Hadisler de ayetler gibidir demek tevhidle bağdaşır mı? Biri Rab, biri kul olarak Allah ve Rasul nasıl bir- birinden çok farklı ise, Allah’ın kelâmı ile Rasul’ün sözü de, yani âyet ve hadis de birbirinden çok farklıdır, benzer kabul edilemez. İkisi de vahiy ise, ikisine de aynı muâmele yapılması gerekir. Hâlbuki hadisleri namazda kıraat olarak okuyamayız. İbadet niyetiyle ve makamla okuyamayız.

     

    • bir rivayette yer alan ve Rasul’e ait olduğu ifade edilen söz ya da amelin arkasında velev ki Allah’ın ona yönelik ilhamı bulunsun, Allah (c.c.) ta- rafından korunmuş Kur’an’da yer almadıkça bu ilahi ilişki ve yönlendirmeden emin olamayız. Ancak aktarılan söz ya da amel Kur’an’a uygunsa Rasule ait olduğu galip zannıyla onunla amel edersek inşallah Resule itaatin ecrini alırız. Bir de şu husus önemlidir; “gayr-i metluv”culara sormalıyız, arkasında “gayri metluv vahiy” ya da “ilham” olmadıkça Resulün Kur’an hükümlerinden hareketle yaptığı içtihadına, dini tavsiyelerine, emirlerine itaat etmeyecek mi- siniz? Hâlbuki, emin olmadığımız zanlarla arkasında “vahy-i gayri metluv” ya da “ilham” olduğunu iddia ederek değil, sadece Rasul yaptığı ve söylediği için onun din konusunda yaptıklarını yapmalı, emirlerine itaat etmeli değil miyiz? O halde, gaybı taşlayarak Rasul’ün yapıp ettiklerinin arkasında zanna dayalı ilahi yönlendirmeler aramak yerine, “Allah’a ve Resulüne itaat edin” ilahi emri gereğince, arkasında Kur’an dışı ilave bir vahiy aramadan, sadece Rasulullah yaptığı ve söylediği için ona itaat etmenin Kur’an’a itaat gibi farz olduğunun bilinciyle hareket

     

    Din kuralları koyan vahiy, Kur’an’da toplanmıştır. Ancak, Kur’an dışında, Allah ve Resulü arasında tabii ki (din vazetme anlamında olmayan) bir iliş- ki söz konusu olabilir. Rasulullah ile Allah arasındaki Kur’an vahyi dışındaki

    • 74/Müddessir, 26

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                      AkİdEdE UsûlüMüz

     

    bu muhtemel ilişkinin bizi bağlayıcılığı ise, ancak bilâhare Kur’an’a yansıyarak olur. Yahut da Rasulün bir içtihadı ya da uygulaması haline dönüşerek bize ulaşırsa bizi bağlayıcı hale gelir. Bunda dahi, arkasında zanna dayalı böyle bir iddia (yani Allah’ın Kur’an dışı ilhamla yönlendirmesi) olduğu için değil, sade- ce Resulün din konusundaki bir içtihat ve uygulaması olduğu için ve Kur’an gereğince bağlayıcılığı vardır. Rasulullah’ın bütün yapıp ettiklerinin vahiy oldu- ğunu (vahy-i gayri metluv) iddia etmek, hem Kur’an’a aykırı, hem Allah’ın din konusundaki ve gayb haberleriyle ilgili vahyi Kur’an’da toplanmışken, bunların bir kısmının Rasulullah tarafından Kur’an’a koydurulmayıp gizlendiği, ya da sadece birkaç kişiye söylendiği gibi bir iftira olur ki, bu risâlet görevinin tam anlamıyla yerine getirilmediğini iddia etmek anlamına gelir.

     

     

     

     

    RASULULLAH’IN HÜKÜM KOYMASI

    Sünnet, Allah Rasûlü’nün, ümmetine örnek olmak üzere ortaya koyduğu uygulama, dini doğru anlama ve yaşamada örnek alınacak davranışlar bütü- nüdür. Sünnet, Kur’an’ın yaşanmış en doğru tefsiri, İslâm’ın pratik ve örnek tat- bikidir. Peygamberimiz tefsir olunmuş canlı bir Kur’an’dı, yaşayan bir İslâm’dı. Hz. Âişe (r.a.) anamızın meşhur sözünü hatırlayalım. Ona Hz. Peygamber’in ahlâkından sorulunca şöyle cevap vermişti: “O’nun ahlâkı Kur’an’dı.”90 Kur’an ve sünnet bir bütünlük arzetmektedir. Sünnet bir taraftan delil olma özelliğini Kur’an’ın onayından almakta, öbür taraftan da Kur’an’ın beyânı, onun açılımı, fiilî hayata geçirilişi olmaktadır.

     

    İnsanlar arasından seçilmiş rasûllerin görevleri, diğer elçilerden farklıdır. Şu âyet onların işlevini en güzel bir şekilde açıklamaktadır: “Nitekim, kendi içinizden size âyetlerimizi okuyan, sizi tezkiye eden (temizleyen), size Kitabı ve hikmeti öğreten ve size bilmediklerinizi öğreten rasûller gönderdik.”91 Rasûller, açık deliller ile gelirler. Yanlarında İlâhî adâletin ölçüsü vardır. Kitab’ı ve onunla gelen gerçekleri mü’minlere öğretirler. Gücün, kuvvetin ve malın nasıl kullanılacağını bildirirler. Allah (c.c.), bu anlamda insanlardan kimin pey- gambere tâbî olup ona yardım edeceğini, kimin onun dâvetine uyup uymaya- cağını imtihan etmektedir.92

     

    • Müslim, Müsâfirûn 139; Ebû Dâvud, Salât 316; Nesâî, Kıyâmu’l-Leyl 2; Ahmed bin Hanbel, VI/54, 111
    • 2/Bakara, 151 92 57/Hadid, 25

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Mü’minler, peygamberlerin tümüne iman ederler. Peygamberlere itaat et- mek Allah’a itaat etmektir.93 Peygamberler bir şeye hüküm verdikleri zaman mü’minler “işittik ve itaat ettik” derler. Son Peygamber’e iman eden mü’min- ler, O’nun herhangi bir konuda verdiği hükme itirazda bulunmazlar ve O’nun verdiği hükme teslimiyetle rızâ gösterirler.94

     

    Mü’minler, Allah’ı sevdikleri için son Peygamber’e uyarlar, onu tâkip eder- ler.95 Peygamberler, insanlar için seçilmiş en güzel örneklerdir.96 Mü’minler, Peygamber’in getirdiği her şeyi almak, yasakladığı her şeyden de kaçmak zorundadırlar.97

     

    Kur’an’ın Peygamberimiz’e yüklediği görevlerden biri vahyi/mesajı okuma ve beyan/açıklamadır “Ve Biz sana da bu Kitabı indirdik ki, kendilerine in- dirdiğimiz mesajı onlar(ın anlaması, yaşaması) için beyan edesin ve onlar da böylece belki düşünürler.”98 Peygamberimiz, beyan görevini ya eyleme dönüştürülerek açıklanması gereken mesajları eylemle açıklamak veya eyle- mi desteklemek amacıyla veya farklı konularda söylemle açıklayarak eksiksiz yerine getirmiştir.

     

    Bazı insanlar, Kur’an’cılık/mealcilik yaparak Kur’an adına sünneti reddet- meye kalkmışlardır. Bu tavır, öncelikle Kur’an’ın reddettiği bir tavırdır. Son Rasûl de diğer şerefli elçiler gibi, yalnızca mektup getiren postacı benzeri, yani sadece mesajı (vahyi) getirip haber veren kimse değildir. O, vahyi getirip haber verir, onu tebliğ etmek için çaba sarf eder ve o vahyi bizzat uygular. Daha doğrusu vahyin hedefini bizzat yaşayarak gösterir. Mü’minler O’na ba- karak müslümanlığı nasıl yaşayacaklarını ve Allah’ın kendilerinden ne istedi- ğini öğrenirler.

     

    Sünnet nedir? Bu konuda da ifrat ve tefrit olarak iki aşırı yaklaşım sözko- nusudur. Peygamberimizin her davranışının sünnet olduğunu savunmak veya sünnet denilince birkaç davranış ve şekilsel özelliği anlamak, ya da daha ileri giderek sünneti dışlamak. Peygamberimiz, kendisinin her davranışının sün- net sayılmaması gerektiği ile ilgili açıklamalar yapma ihtiyacını duymuştur.99

    93 4/Nisâ, 59, 64

    94 24/Nûr, 51; 33/Ahzâb, 36

    95 3/Âl-i İmrân, 31 96 33/Ahzâb, 21 97 59/Haşr, 7

    98 16/Nahl, 44

    99 Bu konuyla ilgili bkz. Müslim, Edâhî 35/5; Ebû Dâvud, Salât 90, Hacc 50; İbn Mâce, Hacc 81 vb.

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                      AkİdEdE UsûlüMüz

     

    Peygamberimiz de bizim gibi bir insandı. Onun da beşer olarak, Arap toplu- munun miladî 7. asırda yaşayan bir ferdi olarak yediği, giydiği ve yaşadığı bazı şeyler vardı ki, bunlar dinî bir amaçla yapılmamıştı. Meselâ Peygamberimiz sıcak iklimde yaşayan bir kimse olarak kavminin diğer insanları gibi hiç çorap giymemiştir. Çorap giymemek sünnet olarak kabul edilemez. Bir eş olarak hanımlarının bazı tavırlarına gücendiği için, bir kimsenin eşine gücenmesi sünnet olarak değerlendirilemez.

     

    Rasûlullah’ın hüküm koyması ve o hükümlere uyulması gerektiğiyle ilgili âyetleri görelim:

     

    “Allah ve Rasûlü bir konuda hüküm verdiği zaman artık mü’min bir er- keğin veya kadının o işi kendi isteklerine göre seçme yapmaya (farklı bir alternatif arama) hakkı yoktur. Zira kim Allah’a ve Rasûlüne karşı gelirse apaçık bir dalâlete/sapıklığa düşmüş olur.”100

     

    “Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Rasûlüne dâvet edildikleri za- man mü’minlerin cevabı “işittik ve itaat ettik” sözünden başka bir şey ol- maz. Kim Allah’a ve Rasûlüne itaat eder, Allah’tan korkar ve O’nun azâbın- dan korunursa, işte sonunda kazanacak olanlar onlardır. Kim Allah’a ve Rasûlüne itaat eder, Allah’a saygı duyar ve O’ndan sakınırsa, işte asıl bun- lar kurtuluşa erenlerdir.” 101

     

    “Hayır! Rabbine andolsun ki, onlar aralarındaki ihtilâflı konularda seni hakem yapıp, sonra da içlerinde hiçbir hoşnutsuzluk duymadan senin ver- diğin hükme boyun eğip tam anlamıyla teslim olmadıkça iman etmiş ol- mazlar.” 102

     

     

     

    PEYGAMBERİMİZİN HÜKÜMLERİ, KUR’AN’DAN BAĞIMSIZ MIDIR?

    Peygamberimizin hükümleri, sünneti, Kur’an’dan bağımsız değildir. Ya Kur’an’daki hükümlerin izahı veya Kur’an’daki hükümlere kıyasla, Kur’an’dan yola çıkarak Rasulullah’ın ortaya koyduğu uygulamalardır. Yönetimle ilgili ola-

     

     

    100

    33/Ahzâb, 36

    101

    24/Nûr, 51-52

    102

    4/Nisâ, 65

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    rak; “Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler”in hükmü Kur’an’da vurgulanır.103 Diğer hükümler câhiliyye hükmü olarak damgalanır. Rasulullah da Kur’an ka- nunlarına tâbi olmuş, o kanunları uygulamıştır. Rasulullah’ın hükümleri/kanun- ları da Kur’an’dan direkt veya endirekt alınmadır. Peygamberimizin hükümleri/ kanunları Kur’an kanunu (onun açılımı, onun günlük hayata yansıması) oldu- ğundan, Kur’an başka kanunlara kapısını tümüyle kapatır: “O, hiç kimseyi hükmüne (kanunlarına) ortak yapmaz.”104; “Hüküm (kanun koyma yetkisi), ancak Allah’ındır.”105; Bu iki âyet, mutlak olarak hüküm hakkına sadece Al- lah’ın sahip olduğunu bildirir. “İnsanlar arasında Allah’ın sana gösterdiğine göre hükmedesin diye hakkı içeren kitabı sana indirdik; hainlerden taraf olma!”106 Bu âyet, Kur’an’ın ve Rasulullah’ın temel fonksiyonlarını belirtir. Bu âyet, Rasûlullah’ın nasıl hükmettiğini açıklıyor. Rasul, Allah’ın Kitapta göster- diği şekilde hükmetsin diye Allah, Kitabını göndermiştir.

     

    Bu ayet, mutlak hüküm koyma hakkının son tahlilde yalnızca Allah’a ait bir hak olduğunu gösteriyor. Peygamberimiz “sünnet” dairesinde hüküm koyma yetkisine sahip ise, bu, Allah’ın ona verdiği bir yetkidir ve Allah’ın ona gösterip öğrettiği gibi hükmetmek zorundadır. Hüküm konusunda Peygamberimizin (s.a.s.) durumu bu iken, diğer insanların durumu, kendi başlarına hüküm koy- maya kalkışmaları ne ile izah edilebilir.

     

    RASÛL’E İTAAT GEREKİR, AMA NEBÎ’YE İTAAT GEREKMEZ GÖRÜŞÜ

    Peygamberimizin bazen nebî, bazen rasûl durumunda olduğunu, “rasul” olduğunda, ona itaat gerektiği, böyle bir konumda yanlış ve hata yapmadığı, mü’minleri bağladığı; ama nebî olduğu zaman böyle olmadığı, nebî olduğun- da hata ve yanlış yapabileceği için o zaman ona itaat etmemizin gerekmedi- ği ifade edilmektedir. Kur’an’da rasul ve nebî kelimelerinin kullanılışından bu anlaşılıyor demektedirler. Bu görüş, gittikçe yaygınlaşmakta ve kabul gör- mektedir. Bu anlayışın sünnete ve Peygamberimizin fonksiyonuna yönelik ciddi problemlere sebep olduğu ve ileride sünneti tümüyle reddeden büyük yanlışların adımı olacağı görülmektedir. Bu görüş, her şeyden önce yanlıştır. Kur’an’dan böyle bir anlayış çıkmaz. Tam tersine, Kur’an “Nebî”ye itaati em- retmektedir.

     

     

     

    103

    5Mâide, 44, 45, 47

    104

    18/Kehf, 26

    105

    12/Yusuf, 40

    106

    4Nisâ, 105

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                      AkİdEdE UsûlüMüz

     

    NEBÎ KAVRAMIYLA İTAATİN İSTENDİĞİ HUSUSUNDA ÂYETLERDEN DELİLLER

    /A’râf, 157

    “Onlar, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları Resûle, o ümmî nebîye ittibâ edip uyan kimselerdir. O, onlara iyiliği emreder, onları kötülükten alıkoyar. Onlara iyi ve temiz şeyleri helâl, kötü ve pis şeyleri haram kılar. Üzerlerindeki ağır yükleri ve zincirleri kaldırır. Ona iman edenler, ona saygı gösterenler, ona yardım edenler ve ona indirilen nura (Kur’an’a) uyanlar var ya, işte onlar kurtuluşa erenler- dir.” (7/A’râf, 157)

     

    Bu âyet, (aşağıda başka örnekleri gibi) hem rasulullah’ın aynı zamanda nebî olduğunu gösteriyor. Hem de o rasul-nebi’ye tâbi olup uyanların kurtu- laşa erenler olduğu vurgulanıyor. “Er-Rasûl en’Nebiy” bileşik iki sıfattır; daha doğrusu isim-sıfattır. Yani o, rasul-ümmî olan nebî … anlamına gelir.

     

    7/A’râf, 158

    “(Ey Muhammed!) De ki: “Ey insanlar! Şüphesiz ben, yer ve gök- lerin hükümranlığı kendisine ait olan Allah’ın hepinize gönderdiği rasûlüyüm. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, diriltir ve öldürür. O hâlde, Allah’a ve O’nun sözlerine inanan Resûlüne, o ümmî nebiye iman edin ve ona ittibâ edip uyun ki doğru yolu bulasınız.” (7/A’râf, 158)

     

    Âyetin sonundaki ifadeyi tekrarlayalım: “Resûlüne, o ümmî nebiye iman edin ve ona uyun ki hidâyeti/doğru yolu bulasınız.” Muhammed aleyhis- selâm’ın ve diğer bazı peygamberlerin hem nebi ve hem rasul olduğunu be- lirten, dolayısıyla aynı şahsın birbirini tamamlayan iki ayrı ve birbirinden ayrıl- mayan özellik ve görevini anlatan rasullük ve nebîliğin aynı şahsın özellikleri olduğunu ve aralarında herhangi bir farkın olmadığını görüyoruz. Mü’minlerin hidayete ermeleri için Allah’ın rasulüne, o ümmî nebiye iman edip ittiba etme- leri, o nebiye tâbi olup uymaları gerekiyor. Bu âyet aynı zamanda nebî ve rasûl ayrımının genelde ve özellikle Muhammed aleyhisselâm’la ilgili özelde doğru olmadığını da içeriyor.

     

    2/Bakara, 213

    “İnsanlar tek bir ümmetti. Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak nebîler gönderdi ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştük- leri şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere kitapları hak


    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    olarak indirdi. Kendilerine apaçık âyetler geldikten sonra o konuda ancak; kitap verilenler, aralarındaki kıskançlık yüzünden anlaşmaz- lığa düştüler. Bunun üzerine Allah iman edenleri, kendi izniyle, onla- rın hakkında ayrılığa düştükleri gerçeğe iletti. Allah, dilediğini doğru yola iletir.” (2/Bakara, 213)

     

    Bu âyette Nebîlerin insanların ihtilaf ettiği şeyler hususunda aralarında hü- küm vermek üzere kendilerine kitap verilen nebîler gönderildiğini ve o nebîle- rin aynı zamanda (itaat edenleri) müjdeleyen, isyan edenleri uyarıp korkutan özelliğe de sahip oldukları ifade ediliyor. Nebîlere hüküm vermek üzere kitap indirilmiş ise, onlara iman eden kimselere de kitapla aralarında hükmeden nebîlerine itaat etmek düşer.

     

    33/Ahzâb, 45-46

    “Ey Nebî! Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı; Allah’ın izniyle kendi yoluna çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil olarak gönder- dik.” (33/Ahzâb, 45-46)

    Nebî, bu âyete göre nebî, Allah’a davet ediyorsa, Allah’a davet eden nebî’ye itaat edilmez mi? İtaat edilmez ise, bu itaatsizlik Allah’a itaatsizlik olmaz mı?

     

    49/Hucurât, 2

    “Ey iman edenler! Seslerinizi, Nebî’nin sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, ona yüksek sesle bağırmayın, yoksa siz far- kına varmadan işledikleriniz boşa gider.” (49/Hucurât, 2).

     

    Mü’minlerin seslerini Nebî’nin sesinden yükseltmesi yasaklanıyor. Sesin yük- seltilmesi; onun sesini, onun dediğini, onun emrini bastırmaya çalışmak olarak ele alınmış; dolayısıyla Nebî’nin bir dediğini iki etmek, tekrar söyletmemeye ça- lışmak, onun emrine karşı farklı bir alternatif ileri sürmemek ve ona itaat etmek demektir. Bütün bunlar, Nebî’ye itaati farz kılmaktadır.

     

    5/Mâide, 44

    “Şüphesiz Tevrat’ı biz indirdik. İçinde bir hidayet, bir nur vardır. (Al- lah’a) teslim olmuş nebiler, onunla yahudilere hüküm verirlerdi. Kendile- rini Rabb’e adamış kimseler ile âlimler de öylece hükmederlerdi. Çünkü bunlar Allah’ın kitabını korumakla görevlendirilmişlerdi. Onlar Tevrat’ın hak olduğuna da şahit idiler. Şu hâlde, siz de insanlardan korkmayın, benden korkun ve âyetlerimi az bir karşılığa değişmeyin. Allah’ın indirdi- ği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir.” (5/Mâide, 44)

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                      AkİdEdE UsûlüMüz

     

    Bu âyette geçen nebîlerin özelliklerine bakılınca, onlara itaat etmek gerekmez diyebilir mi objektif ve insaflı bir insan?

     

    33/Ahzâb, 59

    “Ey Nebî! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına söyle, bedenlerini örtecek elbiselerini giysinler. Bu, onların tanınıp incitilme- melerine de daha uygundur. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok mer- hamet edicidir.” (33/Ahzab, 59)

     

    Nebî’nin, ailesiyle birlikte mü’min kadınlara tesettüre uygun şekilde giyinme- lerini emretmesi, ona itaat edilmesi için çok açık bir delildir. Burada Nebî’ye ita- atsizlik, Allah’a itaatsizliktir.

     

    2/Bakara, 177

    “İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz(den ibaret) değildir. Asıl iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve nebîle- re iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, ye- timlere, yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenlerin tu- tum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Al- lah’a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.” (2/Bakara, 177)

     

    “…men âmene billâhi vel yevmil âhırı vel melâiketi vel kitâbi ven nebiy- yîn(nebiyyîne)” Bu âyette iyiliğin tanımı olarak bildirilen “Nebîlere İman”, onla- rın varlığına ve Nebî olduklarına iman etmekle kâfi kabul edilen, herhangi aktif bir tavırsızlıktan öte; onlara itaat etmeyi vurgulayan bir uyarıdır. Nebîye iman, nebinin Allah’tan getirdiği mesaj veya Allah adına verdiği hüküm hakkında ona güvenip teslim olmayı gerektirir.

     

    19/Meryem, 54

    “Kitap’ta İsmail’i de an. Şüphesiz o, sözünde duran bir kimse idi.

    Bir resûl, bir nebî idi.” (19/Meryem, 54)

     

    İsmail (a.s.) rasul-nebî idi. Allah ona rasul-nebî dediyse, o bazen sadece rasuldür, bazen sadece nebidir denilebilir mi? Bu konuda diğer nebilerin (di- ğer rasullerin) bu vasıflarının ayrılacağına dair nasıl bir delile sahipler?

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    4/Nisâ, 115

    “Kim, kendisine hidayet (doğru yol) besbelli olduktan sonra Ra- sul’e karşı çıkar, mü’minlerin yolundan başkasına uyarsa, onu yönel- diği yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir varış ye- ridir.” (4/Nisâ, 115)

     

    Rasûlullah’tan bu yana gelen ashabın ve bize kadar her kuşaktan âlimle- rin, müctehidlerin hiçbirinin böyle bir ayrıma gettiğine şahit değiliz. Tehdide dikkat çekiyoruz: mü’minlerin yolundan başkasına uyarsa, onu yöneldiği yolda bırakırız ve cehenneme sokarız.

     

    33/Ahzâb, 40

    “Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fa- kat o, Allah’ın Resûlü ve nebîlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi hak- kıyla bilendir.” (33/Ahzâb, 40)

     

    Bu âyette de Muhammed aleyhisselâm’ın hem Allah’ın rasûlü ve hem de nebîlerin sonuncusu olduğu vurgulanıyor. Yani, Allah ona hem rasul ve hem nebî diyor. Bu ikisini birbirinden ayırmak ve onu bazen sadece nebi, bazen sadece rasul kabul etmek, hangi delille mümkün oluyor?

     

     

     

    CEHÂLET MÂZERET Mİ, DEĞİL Mİ?

    “Cehâlet”: Bilinebilecek durumda olan dinî esasları bilmemek veya bile- bilecek kabiliyette olan bir kimsenin bilgisizliği ya da akıl ve idrâk sahibi bir kimsenin dinî esasları bilmemesi diye tarif edilir. “Mâzeret” ise; yapılması veya sahip olunması gereken bir hususta öyle yapmamayı veya olamamayı câiz kılan gerekçe(ler)dir.

     

    Cehâlet, esas olarak akide, yani inanç esasları yönüyle değerlendirilir. Amel konularında ise, o yapılacak iş zarurat-ı diniyyeden ise, yani dinin her- kes tarafından bilinmesi gereken temel hükümlerinden ise, cahillik mazeret sayılmaz. Ama, ayrıntılarla ilgili ve ilmî delillerini bilmek ise bu konuda mazeret söz konusu olabilir. Amelle ilgili dinin farzlarını, haramlarını bilmemek mazeret olmaz. Bir kişi, bir adam öldürse, mahkemeye çıkınca “ben adam öldürmenin suç olduğunu bilmiyordum” dese, “madem bilmiyordun, öyleyse haydi git”

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                      AkİdEdE UsûlüMüz

     

    der mi hâkim? Aynen böyle, kişi namaz kılmasa veya içki içse, Allah “niye namaz kılmadın?” veya “niye içki içtin?” diye sorunca, “bunların suç olduğunu bilmiyordum” deyince “madem bilmiyordun, öyleyse bir ceza vermiyorum” denilmesi beklenemez. Öyle olmuş olsa, bilenlere zulmedilmiş olunur. Bilenler bir suç işleyince cezalandırılacak, bilmeyenler ise affedilmiş olacak. Bilme- yenler, cahiller kazançlı çıkmış olacak. Hâlbuki dini önemsemediği, haramı ve helalı öğrenmediği için bir suç işlemiş, haram işlediği için ayrı bir suç işlemiş olacaktır bilmeyen kişi.

     

    Akaidi ilgilendiren ana konular yönüyle cehalet konusunda herkes için aynı şekilde hüküm vermek doğru olmaz. İnsanın konumuna, içinde yaşadığı ortama ve devletin yapısına bakmadan “cehâlet mazerettir” veya “değildir” demek olmaz. Eğitimli bir kimsenin, sözgelimi Lise mezunu bir insanın ima- nı-küfrü bilmemesi ile, kendini yetiştirmemiş, eğitimsiz birinin, okuma-yazma- sı bile olmayan meselâ bir ev hanımının bilmemesi arasında fark vardır.

     

    Bir hadis rivâyetine göre Rasûlullah (s.a.s.) hutbede şöyle buyurdu: “Ey insanlar, bu şirkten sakınınız. Muhakkak ki o, karıncanın kımıldamasından daha gizlidir.” İçlerinden birisi: “Ey Allah’ın Rasûlü, karıncanın kımıldamasın- dan daha gizli olduğu halde böyle bir şirkten nasıl sakınabiliriz?” “Ey Allah’ım, bile bile sana herhangi bir şeyle şirk koşmaktan yine Sana sığınırız. Bilme- diğimiz şeylerden de Senden mağfiret dileriz’ deyin” buyurdu. 107

     

    Gördüğümüz gibi Rasûlullah bizlere şirkin birisi bizim tarafımızdan bilinen, diğeri bize gizli kalan olmak üzere iki çeşit olduğunu öğretmek istemiş ve biz- leri bilmediğimiz ve düşme ihtimalimizin olduğu şirkten dolayı Allah’tan mağ- firet dilememizi emretmiştir. Kesinlikle biliyoruz ki, Rasûlullah (s.a.s.) bizlere ancak yüce Allah’ın mağfiret edeceğini belirttiği şeylerin mağfiret edilmesinin istenebileceğini emreder, böyle olmayanları ise emretmez. Dolayısıyla kişinin bilemeyeceği bu şirk çeşidi, Yüce Allah’ın: “Muhakkak Allah kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez, fakat bunun dışında kalanları; dilediği kimse- ler için mağfiret eder.”108 buyruğunda kast edilen şirk değildir. Ve yine aynı şekilde bu, Şeriatın müşrik olarak nitelendirdiği kimselerin şirki de değildir. Yine bundan, câhil kişinin, bilgisizliği dolayısıyla mâzur olduğu sahih olarak

     

    107 İmam Mervezî, Müsned-i Ebû Bekri’s-Sıddık, çev. A. Davudoğlu, s. 89-93, hds. no: 17, 18; Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr Muht. Tercüme ve Şerhi, c. 2, s. 504, hds. no: 2458; Buhârî, Edebu’l-Müfred, 296, hds. no: 716; Münzirî, Hadislerle İslâm (Terğîb ve Terhîb), c. 1, s. 95, hds. no: 33; İbn Hacer el-Askalânî, Terğîb ve Terhîb, s. 23, hds. no: 11; Zebîdî, İthâfu’s-Sâde, II/272-273, VIII/281; Ebû Hâcer Besyûnî, Mevsûatü Etrâfi’l-Hadîs, II/213; İbn Kesir

    108 4/Nisâ, 48, 116

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    anlaşılmaktadır. Çünkü ümmet ittifakla ve ihtilâfsız olarak şunu kabul etmiştir: Eğer bir kimse, şirkin herhangi bir türünün şirk olduğunu açıkça görüp biliyor- sa ve buna rağmen şirk olan bir sözü söyleyecek veya şirk olan bir davranışı işleyecek olursa o kişi kâfirdir, müşriktir ve (daha önceden müslüman ise) mürted olduğuna hüküm verilir.

     

    Âlimlere, Allah’ın dinini insanlara ulaştırmakla kendini görevli kabul eden dâvâ adamlarına farz olan ise, bilmesi gereken şeyleri bilmeyen, kendisinin ih- tiyaç duyduğu bilgileri öğrenememiş bulunan bilgisiz kimselere, dinde gerekli bilgiyi kazandırmaktır. Ta ki bu câhil kimseler, şirkin ve sapıklığın uçurumlarına yuvarlanmasınlar.

     

    Çok sayıda âyet ve hadisten anlaşılacağı gibi; bilgisiz olan bir kimsenin delilden haberdâr oluncaya kadar, bilgisizliği dolayısıyla mâzûr olduğunu ka- bul etmek gerekir. İnsanlar kendilerine delil belirtilmedikçe bilgisizlikleri dola- yısıyla Allah yanında mâzur olabilirler; biz onların mâzur olabileceği anlayışını öne çıkarmak ve böyle kimseleri tekfirden kaçınmak zorundayız. Bu durumda olanlar Müslüman kabul edilir. Âlimlerin çoğunluğu da bu kanaattedir. Yüce Allah’ın gerçek emrinin ne olduğunu bile bile Allah’a isyanı emreden tâğutları, rab edindiğini şer’î delille tesbit etmiş olduğumuz muayyen kişiler ise bu ge- nel hükmün dışındadır. Bir kimseye delil açıklandıktan sonra, şer’î bir belge ve delil ile onun şer’î hükmü bilmiş olduğu sâbit olan ve bile bile Allah’ın hük- münü kabul etmediği kesin olan bir kimsenin kâfir olduğunda şüphe yoktur.

     

    Biz Allah’ın kimi affedip etmeyeceğini bilemeyiz. Allah hakkında ileri geri konuşmak bize yakışmaz. Allah şirk koşmanın dışında bütün günahları ba- ğışlayabileceğini açıklıyor. İman edip teslim oluruz. Ama her şirk bir değildir. Şirkin birçok tasnifi vardır. Küçük şirk - büyük şirk, açık şirk - gizli şirk, bilerek şirk - cehaletle şirk, mutlak şirk - ictihadî (yoruma dayalı) şirk, kesin şirk – şirk olma ihtimali olan… Bunların hepsi aynı hükme tâbi değildir.

     

    Herkes gücü ve imkânı oranında dinini (tevhid ve şirki) öğrenmek zorundadır. Din, öğrenme imkânı olduğu halde, kasden öğrenmeyen- lere olumlu ayrıcalık vermiyor, imkânı olmayanlara kaldıramayacak- ları yükü yüklemiyor. Herkesin gücü ve imkânı aynı değildir. Cehale- tinden dolayı müşrik kabul edilmeyen bir kimsenin durumu, öğrenme imkânı, gücü, fırsatı olmaması ile ilgilidir. Rahatlıkla öğrenme imkânı olduğu halde, önemsemediği için, gerekli görmediği için dinin asıl- larını öğrenmeyen kimsenin imanından bahsedilmez. Öyle bir kişi,


                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                      AkİdEdE UsûlüMüz

     

    kendisine tebliğ yapan kimselere muhatap olduğu zaman, eğer öğ- renmek istemez ve öğrendiği dinin asıllarına, kesin tevhidî esaslara inanmazsa o bilinçli olarak küfrü seçmiş olur. Mâzereti kalkmış olur. Böyle bir imkân ve ortam olduğu halde, kişinin cehaleti tercih edip tebliğe kendini kapatması, tevhid ve şirki öğrenmemesi onu mü’min olarak bırakmaz ki… O yüzden tebliğ kendisine ulaşan veya kendisi bu konuları araştırabilecek kimsenin mazereti kalkmıştır; ya iman edecek veya küfredecek. Yoksa, hiçbir şekilde cehalet ilimden daha faziletli, cehalet kişiyi cennete, ilim ise cehenneme götüren tehlike kabul edilemez. Burada, ilme imkânı olmayan kişinin mâzeretinden bahsediyoruz. Öğrenmemekten dolayı veya bilmek için gayret göstermemekten dolayı bilmemek ayrıdır, gayretine rağmen öğrenememiş, istediği halde imkân bulamamış dolayısıyla bilememiş ve câhil kalmış olmak bambaşkadır. İslâm devletinde, devlet kurumlarından halka kadar herkesin herkese tevhidi anlattığı, en azından şirke giden yolları açmayıp tıkadığı bir ortamdan bahsetmiyoruz; öyle bir ortamda elbette ceha- let mazeret değildir. Şundan bahsediyoruz: Meselâ: Şehre ve büyük yerleşim yerlerine uzak bir dağ köyünde okuma yazması olmayan veya olduğu halde, hiçbir kitap temin edemeyen ihtiyar bir kadın düşünelim. Bilmediklerini ken- disine anlatacak çevresinde kimse yok. Bununla birlikte samimi bir dindar. Bildiği bütün emirleri yapıyor, yasaklardan kaçınıyor. Allah’a severek teslimiyet gösteriyor. Hiçbir âyeti inkâr etmiyor. Ama tâğut nedir, demokrasi nedir, el- fâz-ı küfür nedir… bilmiyor veya yanlış biliyor. Bu kimsenin tekfir edilmemesi gerektiğini ifade ediyoruz. Bu kimse, bu şartlardan çıkar, sözgelimi bir şehre taşınırsa, evlerine bilgili bir akrabaları gelir ve ondan öğrenme imkânı olursa, şartlar değişir ve artık o kadın için mâzeret kalkar. Böyle bir durumda öğrenme imkânı olduğu veya tebliğ edilerek kendisine deliller ulaştırıldığı zaman, durum değişir. Biz durumun değişmediği, imkânsızlıkla ilgili hususlardan bahsederek onları tekfir etmenin yanlışlığını vurguluyoruz. Yoksa, mesela bir politikacının, bir gazetecinin, bir öğretmenin şirk koştuğunda “ne yapalım, bilmiyordur, bil- memek de mazerettir” deyip onu tekfirden kaçınmayı savunmuyoruz. Bu tür insanlar, bilmiyorlarsa bilmek istemediklerinden, önem vermediklerindendir.

     

    İnsanlar uyarılmadan, kendilerine hak tebliğ edilmeden Allah onlara azab etmez. “Biz elçi göndermedikçe azap edecek değiliz.”109; “Bu böyledir. Çünkü Rabbin, halkı habersiz iken ülkeleri zulüm ile helak edici değildir.”110 Tebliğ olmadan sorumluluğun bulunmayacağı ilkesi hemen hemen bütün âlimlerce kabul edilmiştir. Burada sorumluluğun temel şartı olan ‘bilme’den

    109 17/İsrâ, 15

    110 6/En’âm, 131

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    maksadın, daima bilfiil bilgi sahibi olma değil, bilgiye yahut bilme imkânına sahip bulunma olduğuna dikkat edilmelidir. Nitekim Molla Hüsrev, cehâleti ıstılah olarak, bilinebilecek durumda olan dini esasları bilmemektir şeklinde tanımlamaktadır.

     

    “Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni ha- kem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiç bir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.”111 Hiçbir tevile yer bırakmayan bu nassı zahirî mânâsından başka bir anlama yorumlamaya iten başka bir nass da olmadığı gibi, iman ile ilgili konularda bunu tahsis eden (anlamını daraltıp, özelleştiren) başka bir delil de gelmiş değildir. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne muhalif olarak hüküm verilmesini caiz görürse, bu âyetin hükmü gereğince ondan imanın gitmesi kesinlikle söz konusudur. Aleyhinde kesin delil bulunmayan ve haktan kendisine ulaşmış ve bu konuda delil belirtilmiş bir konuda Allah’a ve Rasûlü’ne muhalefeti kesin olarak câiz gördüğü tesbit edilemeyen kişi, hakkında kâfir olduğuna dair nass olmadığı sürece kâfir ol- maz. Hakkın izahı ve apaçık delilin ortaya konulmasından sonra inat etmeye devam eden kişi ise, Rasûlullah’ın hakemliğini ve onun vermiş olduğu hükmü kabul etmediği için, kâfirdir.

     

    Cehâlet, özellikle İslâm’ın hâkim olmadığı yerde, avam için mâzeret ola- bilir.112 Eski âlimlerin çoğunluğunun, cehâletin mâzeret olamayacağı ile ilgili

    111 Nisa:4/ 65

    112 Fakihler, dini hükümlerden haberdar olmama halinde bunlarla yükümlü olunmayacağı ilkesinin uy- gulamasında kural olarak darul-İslâmda bulunmayı bilgi karinesi, darul-harpte bulunmayı da bilgisizlik karinesi olarak kabul etmişlerdir (Ahmet Özel, Ülke Kavramı, 177-178).

    Fiili imkânsızlık durumunda bunun bazı istisnaları meşru bir mâzeret sayılmıştır. Ancak bazı yazarların belirttiği gibi, (Abdülkadir Udeh, Ceza Hukuku, 1/620-621) bunlar da esasen birer istisna değil, ‘bilme imkânı bulunmadıkça sorumlu tutmama’ ilkesinin bir gereği sayılmalıdır. Kesin delillerle sabit olmayan ve geniş kitleler arasında yaygın olarak bilinmeyen hükümler hakkındaki bilgisizlik ise hemen bütün âlimler- ce Dâru’l-İslâmda bulunanlar bakımından da mâzeret olarak kabul edilmiştir. Cehlin mâzeret sayılması hallerinde dikkat edilmesi gereken bir husus, davranışa bağlanan hukuki sonucu bilmemenin değil, davranışın yasak olduğunu bilmemenin özür kabul edilişidir.

    Allah’ın kitap ve elçiler göndermiş olması ve fertlerin/ toplumun da, hadiste kendisinden sorumluluğun kaldırıldığı bildirilen kişilerden müteşekkil olmaması hasebiyle, özelde son elçinin mesajı bağlamında bilmemekten yana mazur sayılamazlar. Kaldı ki insanların kendisinden yana mesul tutulacağı ve ilelâhire tahrif edilmeden baki kalacağı bildirilen bu anlaşılır kitabın geliş gerekçesi de insanlara bunu ilan etmek- tir (7/A’râf, 172; 67/Mülk, 10; 43/Zuhruf, 44; 5/Mâide, 19; 28/Kasas, 46; 32/Secde, 2-3).

    Esasen fertlerin sorumluluklarının bilincinde ve tevhid esaslarını bilerek iman etmesi, neleri kabul, neleri redderek iman ettiğinin farkında olması gerekir. Çünkü bilinmeyen bir şey tasdik edilemez. Bilinecek ki inanılan bu kitabın temel prensiplerine aykırı hususlar yine bu kitaptandır, zannıyla tasdik edilmesin. Deli veya bütün olanaklardan mahrum olarak dağ başında yaşayan bir fert için mâzeret kabul edilen cehâletin, bu durumda olmadığı halde cehâleti bilerek seçen kimseler için mâzeret kabul edilmesi söz konusu bile olamamaktadır Nitekim ulema da cehâletin mazeretlik boyutunu hep özel istisnai durum- ları dikkate alarak ifade etmektedir (Örnek olarak bkz. er-Remeli, Nihâyet’ul-Muhtac, -bab’u hükm’i tâ-

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                      AkİdEdE UsûlüMüz

     

    husustaki görüşleri, yaşadıkları döneme göre değerlendirilmelidir. İslâm dev- letinde yaşayan insanlar için cehalet tabii ki mazeret olmaz. Devlet, her türlü imkân ve her türlü araçlarla eğitim için en erken yaşlardan itibaren insanına dinin özünü anlatmak zorundadır. Çocukları ve gençleri zararlı cereyanlar- dan, yanlış din anlayışlarından, bâtıl ideoloji ve sapık zihniyetlerden korumak ve onların etkisinde bırakmamak için her türlü tedbiri alır. Sadece ilim ehline

     

    rik’is-salât- 2/418, -Kitab’ur-ridde- 7/395; ayrıca bkz. Mihne, 11-12,298). Özetle istisnaî durumlar kendi özelinde ve genel durumlar ise yine kendi bağlamında değerlendirilmek durumundadır. Kaldı ki istis- naî-özel durumlar genel geçer bir kısım kuralların varlığını işaret ediyor olsa gerektir.

    Dâru’l-İslâmda bilgisizliğin özür sayılmadığı bir kaidedir. Çünkü Dâru’l-İslâmdaki kişilerin bilgi sahibi ol- dukları farzedilmektedir. Bu nedenle müslüman bilmesi gereken hususları bilmemekle mazur sayılmaz. Dolayısıyla şer’i hükümlere bilgisizlik - cehâlet iddiasıyla kimse muhâlefette bulunamaz. Çünkü burada cehâlet özür sayılamaz.

    Buna göre İslâm diyarında oturan herkesin farzları da, yasakları gösteren genel esasları da bilmesi ge- rekir. Onları bilmemek özür sayılmaz. Ancak delili kesin olmayan hususlar bunun dışındadır. Aslında bu gibi delili kesin olan hususları bilmemek suçtur. Suç ise başka bir suçu meşru kılmaz.

    Fakihlerin cumhuru, İslâm ülkesi olmayan memleketlerde İslâmî hükümler hakkındaki cehâletin şer’î teklifleri kaldıracak derecede kuvvetli bir mâzeret olduğunu kabul etmiştir. Fukahanın çoğunun yaklaşımı şöyledir: Dâru’l-harb, şer’î hükümlerin bilinmesine elverişli değildir. Hükümlerin kaynakları orada meşhur olacak şekilde herkese ulaşmamıştır. Oradaki bilgisizlik, delili bilmemektir. Delil üzerinde cehâlet ise teklifi düşürür. Çünkü Dâru’l-harbde müslüman olan kimseye hitap, teveccüh etmez (Bkz. Molla Hüsrev, 34S; Aydın, Hukuku Bilmeme I/271-272).

    Esasen Dâru’l-harbde müslümanların İslâmî hükümler hakkında bilgi sahibi oldukları farzedilemez. Çün- kü Dâru’l-harb şer’i hükümlerin öğrenildiği, bilinebileceği yer değil, aksine onların öğretilmediği, bilinme- diği bir yerdir. Başka bir ifade ile Dâru’l-harb, İslâmî hükümlerin yayılıp tanındığı bir memleket değildir. Dâru’l-harbte müslüman olup da emirleri yerine getirmeyen kişi hakkında Ebû Hanife ve İmameyn’in görüşü şöyledir: “Bu husustaki dini hitap-delil o kimseye kavuşmadığından, bilgisizliği özür sayılır. Çünkü bu durumda kendisi kusurlu değildir. Bilgisizlik, delilin kendisinin kapalı ve gizli kalmasından ileri gel- miştir... Dâru’l-harb üzerinde tebliğ velâyeti kesik olduğundan, şer’i hitap oradaki mükelleflere takdiren ulaşmış sayılmaz... Buna mukabil Dâru’l-İslâmda bir kimsenin bu husustaki bilgisizliği özür kabul edil- mez. Çünkü Dâru’l-İslâmda bulunmakla onun hakkında hükmen bu ilim sabittir. Bilgisizliği kendi şahsi kusuruna dayandığından özür sayılamaz.”

    Buradaki temel espiri şudur: Bir şeyi bilmekten öte, o şeye ulaşabilme imkânının olup olmadığı daha önemlidir. Bu nedenle söz konusu mevzuda bilgisizliğin, mükellefin kendi kusuru olup olmaması çok önemlidir. Çünkü vücup için bilfiil bilgi değil de hükmü bilme imkânının bulunması yeterlidir. Dâru’l-İslâm- da bu imkân var olmasına karşın Dâru’l-harbde yoktur.

    Dâru’l-harp denilen İslâm’ın devlet olarak uygulanmadığı yer demek, darul-cehâlet demektir; İslâmdan yana bilgisizlik yurdudur.

    Dâru’l-harb diye tesmiye edilen vasatta sadece İslâmî değerlerin o bölgeye ulaşması cihetiyle bazı is- tisnalar söz konusudur. Orada gayri İslâmî bir yönetimin egemen oluşundan kaynaklanan bir durum mevcuttur. Söz konusu otorite orada İslâm’ın yayılmasına, anlatılmasına mani olmakta bu nedenle İslâmî hükümler bilinememektedir.

    Eskilerin Dâru’l-harb dediği İslâm’ın hâkim olmadığı hicret etmemiş müslümanın cehâleti kendisi için mâzerettir. Çünkü inmiş emirler onun açısından gizli sayılır. Dolayısıyla hakkındaki cehâlet özür sayılır. Çünkü bu cehâlet bizzat delilin ortada olmayışından kaynaklanmıştır.

    Anlaşıldığı gibi bilgisizliğin kişinin kendi kusurundan dolayı olması durumunda bunun özür olamayacağı açıktır. Bunun yanında esas olan, doğrudan doğruya bilmek değil, bilebilme imkânının var olmasıdır. Dikkat etmek lazım; bilmemek/cehâlet ayrı, bilmeye çalışmamak ayrıdır. Gene bilmek için imkân olduğu halde câhil kalmak bambaşkadır. Bu, doğrudan kişinin kendi kusurudur. Ve zaten başlı başına bir suçtur (Bkz. eş-Şafii, er-Risale, 197-198; M. Ebû Zehra, Suç ve Ceza, 1/425-436; Mustafa Akman, Kur’an’da Câhil Câhiliye Cehâlet, Buruc Y., 189-202).

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    ve dâvâ adamlarına değil; halkın her kesimine doğru din anlayışını ulaştırır. Böyle bir vasatta tabii ki bilmemek mâzeret değildir. Bugün o fetvaların ay- nen geçerli olması için aynı ortamların bugün de olması gerekiyor. Zamanın değişmesi ile zamanın etki ettiği fetvalar, ictihadlar da değişir. Özellikle, gü- nümüz câhiliyye ortamlarında insanlar, müslüman olduğunu iddiâ edenler ya da müslümanların yaşadığı yerlerdeki insanlar, çevrelerinden İslâm’ı ne kadar, doğru bir şekilde öğrenme, güzel örneklerini görme imkânına sahiptir? Ço- ğunlukla bid’at ve hurâfelerle yer yer tahrife uğramış din anlayışı bir vâkıa- dır. Medyada, okullarda, hatta nice câmide tanıtılan ve yaşanılan İslâm’ın ne oranda gerçek İslâm olduğu sorgulanmalıdır. Ve bütün bu olumsuz şartlar içinde insanın bazen hurâfelere, zâlimlerle işbirliği yapanlara karşı çıktığını zannedip değerlendirerek hak adına hakka karşı çıkabildiğini unutmamak ge- rekiyor. Câhillik, bilinmeyen İslâm’a karşı çıkmayı neticelendirdiği gibi, bazen bu câhiller sevdiği(ni zannettiği) dinin gerçeklerine karşı çıkıp çıkmadığını bile bilip değerlendirmeden aklına göre bir hükmü kabul etmeyebiliyor. Nice insan İslâm için kendini belki fedâ edebilecek durumda Allah’ı ve Rasûlünü sevdiği halde, düzen ve ortamın kurbanı olarak, ilim ve amel konularında da ihma- lin neticesi, bazı müslümanlarca mürted ilan edildiği için onlara göre idamı hak eden duruma düşebiliyor. Acınması ve kurtarılması gereken bu zavallılara karşı görevlerini yerine getirmeyen müslümanların, bunları asılması gereken insanlar olarak ilân etmeleri ne kadar doğru olur? Bunlara ne verdik ki, ne istiyoruz? Bataklıktan, hele gübrelikten çok güzel kokulu güller mi çıkacak? Tek tük çıksa bile, gübreliğin gülistan olmasını beklemek idealizmin anor- mallik boyutu değil midir? Bataklık/gübrelik kurutulmadan b... böceklerinin veya sivrisineklerin önüne geçmek mümkün mü? Cehâlet, aldatmalar, sap- tırmalar, akın kara, karanın da ak gösterilmesi gibi tavırlar değerlendirilmeden ve bunlara çözümler bulunmaya çalışılmadan insanların hakka tümüyle nasıl teslim olabileceğini düşünmek gerekiyor.

     

    Kur’an’ın şu ihtarını akıldan çıkarmamalıdır: “Ve lâ tekûlû li men elgâ iley- kumu’s-selâme leste mü’minâ tebteğûne arada’l-hayâti’d-dünyâ… (Size selâm verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek, ‘sen mü’min değilsin!’ demeyin…)”113

     

    Haksız tekfir bumerang gibidir; karşısındaki mü’min olduğu halde onu tek- fir eden kişinin kendisine bu sıfat döner. Peygamberimiz bu konuda şöyle bu- yurmuştur: “Bir kimse diğerine, ‘kâfir’ dediği zaman, bu ikisinden biri kâfir olur: Eğer dediği kimse kâfir ise, adam doğru söylemiştir; yok eğer ona

    113 4/Nisâ, 94

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                      AkİdEdE UsûlüMüz

     

    dediği gibi değilse, ona söylediği küfür sözü kendine döner (söyleyen kâfir olur).” 114; “Hiç kimse, bir başkasına ‘fâsık’ veya ‘kâfir’ demesin. Şayet itham altında bırakılan kişide bu sıfatlar yoksa, o söz, onu söyleyene döner.” 115

    İhtiyatlı davranmak gerekir. “Tekfir ettiğimiz şahıs ya kâfir değilse?” diye düşünülüp yapılan tekfirin isabet edememesi halindeki feci durum değerlen- dirilmelidir.

     

    Muvahhid mü’minlerin görevi tebliğdir. Tebliğ, kesinlikle tekfirden üstün- dür. Müslümanların hedefi, kişiyi küfre teslim etmek değil; aksine küfrün pen- çesinden kurtarmaktır. Küfrüne delâlet edecek kendisine göre ciddi deliller olmadan bir müslümanı tekfir, kişinin kendisinin kâfir olmasına sebep olur. Kabul edilebilecek bir te’vili olanı da bizim tekfir etmemiz câiz olmaz. Müslü- manlar, yargıç rolünü üstlenmemeli, tebliğle görevli olduklarını unutmamalıdır.

     

    Tekfir kararı şahıslara bırakılmış değildir. Tekfire İslâm mahkemesi karar verir. İslâm devletinde bir müslümanın küfre girip girmediğine Ulu’l-emr veya nâibi (onlar adına kadı/hâkim); İslâm’ın hâkim olmadığı yerlerde ise, mü’min- lerin kendi içlerinden seçtiği imam, o da yoksa yetkin âlimleri karar verir. Tek- firciliğin bir hastalık olduğunu ifade etmek gerekir. Elbette mürcie yaklaşımı, daha beter problemleri ve dinde tahrifi sonuçlandıran büyük tehlikedir, ama onun zıddı olan tekfircilik de ciddi bir tehlikedir. Bazı müslümanlar, kendi din anlayışlarına uymayan bir anlayış ve inancın sahiplerini hemen tekfîr ediyor, dinden çıktıklarını söylüyorlar. Bu yaklaşım Müslümanları parçalıyor, birbirine düşürüyor, usûlüne göre tenkit ve düzeltme kapısını da kapatıyor. Tekfir has- talığı yüzyıllardır İslâm toplumlarının birleşmelerinin önünde en büyük engel- dir. Tekfircilik anlayışı Müslüman cemaatleri içten içe kemiren bir virüs olmuş- tur. Genelde tekfir hâdisesi ilimde sığ olanlar ve genç Müslümanlar tarafından gündeme getirilmektedir. Bu gençler, yüzeysel bilgileriyle boylarından büyük iddialarda ve ictihadlarda bulunmaktan çekinmeyen samimi gençlerdir. Bun- ların bu katı tavrına, mürcie anlayışının aşırı yumuşaklığı sebep olmuş, bunlara tepki ve alternatif olarak ortaya çıkmışlardır. İfrat ve tefritten uzaklaşmalı, İs- lâmî yorum farklılıkları bizlerin aynı safta olmasını engellememelidir.

     

    Tekfir hastalığına yakalanan bir Müslüman için öncelik, Müslümanların ümmet şeklinde birliği ve güçlenmesi değil; kendi cemaatinin düşüncesi ve diğer Müslümanlarla yaptığı münazaralarda haklı çıkma gayreti olmaktadır.

    Hâlbuki yüce Allah bize şöyle buyurmaktadır: “Allah’a ve Rasûlüne itaat

    114 Buhârî, Edeb 73; Müslim, İman 111

    115 Buhârî, Edeb 44

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    edin ve çekişip birbirinize düşmeyin. Yoksa çözülüp yılgınlaşırsınız da gü- cünüz gider. Sabredin şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.”116; “He- piniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılınız ve bir birinizden ayrılmayınız.” ve “Allah kalplerinizi birleştirdi de onun nimeti sebebiyle kardeş oldunuz.” 117

     

    Tekfirde aşırılığa götüren bir husus da; “Kâfire kâfir demeyen kâfirdir.” hük- müdür. Hâlbuki Ebû Hanife bu fetvâyı, açıkça kâfir olduğu bilinen birisini o haliyle tasdik sadedinde söylemiştir. Yani, Kur’an’ın kâfir dediği meselâ açıkça bir puta tapan kişiye kâfir demeyen kimse, Allah’ın hükmünü kabul etmediği için kâfirdir. Yoksa, zanlarla ve yorumlarla câhil bir kimsenin te’vil yaparak veya İslâm’dan çıkardığını bilmeden bazılarının küfür olarak damgaladığı ihti- laflı bir lafız veya fiil işlemesi ayrı bir konudur.

     

     

     

    AKAİD’LE, İNANÇLA İLGİLİ YANLIŞLAR VE NEDENLERİ

    • KUR’AN’A BAKIŞ: Kur’an ilkelerinin temel alındığı “Kur’an akaidi”, “İslâm akaidi” anlayışının olmaması. Akaid vahye dayanmalı. Akaidde ölçü olarak; Delâleti ve sübûtu kat’i deliller esas alınmalıdır,

     

    Kur’an’ın anlaşılmaz olduğu, Akaidin Kur’an’dan bağımsız işlenmesi, bir konunun Kur’an’da olup olmamasının önemsenmeyişi, bir konunun Kur’an’la sağlamasının yapılmaması (İMANIN ARTMASI, NEBÎ-RASÛL FARKI örneğin- de olduğu gibi),

     

    • PARÇACI YAKLAŞIM: Kur’an bütünlüğünde bir kavramın nasıl kulla- nıldığını önemsememek, Kur’an’ın en doğru tefsirinin yine Kur’an olduğunu unutmak. KADER örneğinde olduğu Bazı mezhepler Kur’an’dan kaderin insanla ilişkili âyetleri, bazıları ise Allah’la ilişkili âyetleri ele alıp kader inancını bütüncül olarak Kur’an’a dayandırmamışlar.

     

    • HADİSLER konusunda ifrat ve her rivayetin sahih kabulü ve Kur’an’a ters düşse veya Kur’an’ın bahsetmediği konu olsa bile akaidde temel ölçü kabul Tefrit de: Peygamber’e akaidle ilgili Kur’an’da bahsedilen ko- nuları açıklama hakkı verilmemesi,
    • ÖNCEKİ ÂLİMLERin her dediklerinin mutlak doğru olduğu anlayışı. Eski
    • 8/Enfâl, 46
    • 3/Âl-i İmran, 103

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                      AkİdEdE UsûlüMüz

     

    âlimler eleştirilemez, “onların vardır bir bildiği” denilir, anlamaya çalışılır, tevil edilir, tasdik edilir, şerh edilir. Ama Kur’an’la tashih edilmeye gerek duyulmaz,

     

    • MEZHEP akaidi, antitez görüşler, farklı mezheplerin görüşlerini çürütme amaçlı ifadeler, gereksiz tartışma ve Ehl-i Sünnet akaidi, Mâturidi akaidi, Eş’arî akaidi. Nerede Kur’an Akaidi, Nerede Allah’ın istediği Akaid?

     

    • BEŞERÎ yorum ve düşüncelerin temel akaid ilkesi gibi kabulü. Hâlbuki iman ilkeleri mutlak hakikate dayanmalıdır. Yorumlar, ictihadî, beşerî ve zan- nî doğrular akaidde ümmeti bağlamaz ve delil olmaz. Yorumlara tüm Müs- lümanların katılması beklenmemeli, bu yorumlara uymadığı gerekçesiyle mü’minler tekfir Seyyid Kutub’un, Mevdûdî ve benzeri âlimlerin akaidle ilgili, sosyal yapı, siyaset ve tâğutla ilgili yorumları, ya da Akaid hoca(- ları)mızın yorumlarını doğru kabul etmek başka, o yorumlardan yola çıkarak farklı tevil ve yorumlara sahip olanları tekfir etmek başkadır,

     

    • SADECE KABULÜN YETERLİ GÖRÜLÜP REDDEDİLMESİ GEREKEN

    ESASLARIN OLMADIĞI İNTİBÂSI Hâlbuki din “lâ ilâhe…” ile başlıyor. Red- dedilmesi gereken hususlar, falan mezhebin görüşü değil; kesin küfür olan şeyler olarak gösterilmeli,

     

    • HAKSIZ TEKFİR VE HAKSIZ TESLÎM Hâricî veya Mürcie mantığı/mirası, 9- İSRÂİLİYAT, ESKİ CÂHİLİYE İNANÇLARININ İSLÂM’A TAŞINMASI,
    • FELSEFE DOLAYISIYLA AKAİDİN KELÂMLAŞMASI (Kur’an’ın mahlûk

    olup olmadığı, aklın naklin önüne çıkması, sıfatlar hakkında gereksiz izahlar, te’vil vb.),

     

    • KONULAR Akaidi direkt ilgilendiren konular yerine; hiç ilgilendirmeyen konuların girmesi,

     

    Put ve Putperestlik, Atalar yolu, Hurâfe ve Bid’atler, Çağdaş Uydurma/Bâtıl Dinler (İdeolojiler ve Düzenler), Tuğyân ve Tâğut, İrtidad ve Şirk, Din (Halkın Din Anlayışı ve Resmî Din Kabulü -Ulusal Türk Dini, Diyanet Dini gibi-), Şefaat, Vesile, Gayb ve Bilinmezliği, Büyü, Cin vb. Konular hemen hiç yer almadı,

     

    Bunun yerine Akaidle hiç ilgisi olmaması gereken konular (Mesler üzerine mesh etmek, şarkı dinlemek vb.) akaidlere girdi,

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    • MEHDİ VE MESİH İNANCI İsrailiyattan alındı. Kur’an’da hiç yer almadı- ğı halde akaidin konusu kabul edildi,

     

    • TASAVVUFÎ BAKIŞ AÇISI Vahdet-i Vücud ve Fenâ fillâh gibi sapık gö- rüşler, tevhide tümüyle zıt şathiyeler, evliya, yatır, gavs, kutup, üçler, yediler, kırklar anlayışı. Dünya-âhiret ikilemi, yanlış zühd ve takvâ anlayışı, siyaseti terk, kendisiyle (nefsiyle) uğraşmanın esas/büyük cihad olduğu, ilmin önem- senmediği… anlayışı,

     

    • HURÂFE VE BÂTIL İNANIŞLAR Yatır tapımı, bazı insanların putlaştırıl- ması, yönetimle ilgili yanlış siyasi tavır

     

    • ŞUUR verme yok, sadece bilgi,

     

    • TEVHİD gölgelendi. Tevhide yeterli önem verilmedi. Hâlbuki tevhid tüm peygamberlerin ilk ve en önemli mesajı Kur’an’ın da ilk ve en önemli mesajıdır.

     

    Tevhidin bireysel, sosyal ve siyasal hayata yansıması gereken esaslardan hemen hiç bahsedilmemesi,

     

    • Kaidde mezhep akaidde imam olmaz, akaidde ihtilaf olmaz.

     

     

     

    AKAİDE GİREN KUR’AN DIŞI İNANÇLARA ÖRNEKLER

    İmanın Artıp Artmaması: Kur’an net şekilde imanın eksilip artacağını söy- lüyor118

    Suhufların Hangi Peygamber’e Kaç Sayfa Olarak Verildiği ve Tevrat Kime veya Kimlere İndirildiği: Kur’an’da ismi bile geçmeyen ve peygamber olduğu bilinmeyen Şit gibi bir zâta suhuf verildiği gibi hususlar Kur’an’dan ve sahih hadislerden onay almaz. Kütüb-i Sitte’de ve ikinci dereceden önemli hadis kitaplarının hiçbirinde 100 suhuf ve dağıtımından bahsedilmez. Kur’an’da anlatılanlardan yola çıkarsak meselâ Hz. Musa’ya da suhuf verilmiştir (bak.

    1. Kalkan, Müslümanın Akaidi, 6. Baskı, Kitaplara İman -Suhuf- Konusu). Kur’an’da Hz. Musa’ya kitap verildiğinden bahsedilir, ama Tevrat verildiğinden

     

    • A. Kalkan, Bu kitap (Müslümanın Akaidi), İman -İmanın Artıp Eksilmesi- Konusu

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                      AkİdEdE UsûlüMüz

     

    bahsedilmez. Tevrat, müstakil olarak ele alınır ve onun nur ve hidayet olarak tavsif edildiğini görüyoruz. Ahd-i Atik de denilen Tevrat’ın ilk beş kitabının (suhufun) Hz. Musa’ya indirilen levhalardan ibaret olduğu, diğer kitap veya suhufun İsrailoğullarına gönderilen farklı peygamberlere indirildiği anlaşılmak- tadır. Yani Tevrat, İsrailoğullarına gönderilen peygamberlere indirilen kitapların koleksiyonundan, toplamından ibarettir,

     

    Velî ve Keramet Anlayışı, 119

    Şefaat Anlayışı, 120

    Vesile Anlayışı, 121

    Nesih Anlayışı, 122

     

    Esmâü’l-Hüsnâ’nın Hangi İsimlerden İbaret Olduğu: Kur’ân-ı Kerim’de yer alan esmâü’l-hüsnâ ile, Tirmizî ve İbn Mâce’de sayılan esmâü’l-hüsnâ arasıda hayli fark vardır, 123

     

    Kader Anlayışı: Kur’an’da İman Esasları Arasında Sayılmaz, 124

    Şerrin Allah’a nispet edilme anlayışı: Kur’an’la Taban Tabana Zıttır, 125

    • A. Kalkan, Kur’an Kavramları, Velî kavramı
    • A. Kalkan, Bu kitap, Şefaat ve Vesile Konusu
    • A. Kalkan, Bu kitap, Şefaat ve Vesile Konusu
    • A. Kalkan, Kur’an Kavramları, Nesh kavramı
    • Tirmizî’nin Rivâyet Ettiği Meşhur 99 Esmâü’l-Hüsnâ’nın dışında, Kur’an’da 27 isim vardır. Allah isminden sonra Kur’an’da 968 defa tekrar edilen Rab ismi bile Tirmizî ve İbn Mâce’nin listelerinde Tirmizî’nin rivâyet ettiği meşhur esmâü’l-hüsnâ listesinde geçtiği halde Kur’an’da zikredilmeyen 26 isim vardır. İbn Mâce (Duâ, 10) rivâyetinde bulunup da, Tirmizî’nin (Deavât, 82) meşhur rivâyetinde bulunma- yan yine 26 isim vardır. Tirmizî rivâyetinde bulunup da İbn Mâce’de yer almayan isimler de 25 tanedir.
    • Bu kitap, Kader bahsi.
    • “Sana gelen hasene/iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir/kendindendir…” (4/ Nisâ, 79)

    “Başınıza gelen herhangi bir musîbet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah çoğunu affeder.” (42/Şûrâ, 30)

    “İnsanların kendi elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde (çölde, kırda ve şehirde) fesat çıkar. Böylece, onlar yaptıklarının bir kısım karşılığını daha dünya hayatında görürler.” (30/Rûm, 41)

    “Bu böyledir, çünkü bir millet kendilerinde bulunanı değiştirmedikçe Allah onlara verdiği nimeti değiştir- mez. Allah işitendir, bilendir.” (8/Enfâl, 53)

    “İnsanların elleriyle kazandıklarından dolayı karada ve denizde (çölde, kırda ve şehirde) fesat ortaya çıktı.” (30/Rûm, 41)

    “Eğer Allah’ın, insanları bir kısmıyla bir kısmını def edip savması olmasaydı, yeryüzü fesada uğrardı; ama Allah âlemlere karşı lütuf sahibidir.” (2/Bakara, 251)

    “İnsan, hayrı istediği gibi şerri de ister. İnsan pek acelecidir.” (17/İsrâ, 11)

    “Öyle bir fitneden sakının ki, o sadece sizden zâlim olanlara isâbet etmekle kalmaz (herkese sirâyet ve tüm halkı perişan eder). Bilin ki Allah’ın azâbı şiddetlidir.” (8/Enfâl, 25)

    “Sizden önceki nesillerden akıllı kimselerin, (insanları) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan men etmeleri gerekmez miydi? Fakat onlar arasından, ancak kendilerini kurtardığımız pek az kişi böyle yaptı. Zulmedenler ise kendilerine verilen refahın peşine düşüp şımardılar ve suç işleyenler olup


    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Akaide Konu Olan Kur’an Kavramlarının Tahrif Edilmesi veya İçinin Boşal- tılması. 126

    çıktılar. Halkı ıslahatçı kimseler olsaydı, Rabbin o şehirleri haksız yere helak edecek değildi.” (11/ Hûd, 116-117)

    Yine, kötülüğün ve musîbetin insanın kendi yaptığı sebebiyle olduğu konusuyla ilgili bak. 4/Nisâ, 62, 16/ Nahl, 34; 28/Kasas, 27; 30/Rûm, 36; 39/Zümer, 51; 42/Şûrâ, 48

    Allah Güzeldir; Her Yaptığı ve Yarattığı da Güzeldir: Allah’ın isim-sıfatlarından biri “muhsin” (güzel yapıp eden)dir. Allah muhsin olduğu için her yarattığını güzel yaratmıştır. O, insanı da güzel, hatta en güzel biçimde yaratmıştır (bkz. 32/Secde, 7; 40/Mü’min, 64; 64/Teğâbün, 3; 59/Haşr, 24; 95/Tîn, 4). İnsanın ürettiği tüm güzelliklerin gerçek sahibi ve yapıp edicisi Allah olup bu üretimde, insanın beynini, gönlünü, elini, dilini kullanmaktadır.

    Allah’tan daima güzellik zuhur eder. Kötü ve çirkin (seyyie), insan nefsinin ürünüdür (4/Nisâ, 79). Allah, yaratıcıların en güzelidir (40/Mü’min, 14; 37/Sâffât, 125). Var ettiklerine en güzel boyayı vuran da Allah’tır (2/Bakara, 138). Allah, aynı zamanda hüküm verme bakımından da en güzel olandır (5/Mâide, 50). Rız- kın en güzeli de Allah’tan gelir. O, rızık verme yönüyle de en güzeldir (65/Talâk, 1; 11/Hûd, 88; 22/Hacc, 58; 16/Nahl, 75). Sözün de en güzelini bir kitap halinde indiren O’dur, O’nun kelâmı da tüm güzellikleri içerir (39/Zümer, 23). Bu yüzden insana, indirilen sözün en güzeline uyması emredilir. İnsana inen sözle- rin en güzeli Allah’ın sözüdür (39/Zümer, 55). Bu yüzden, güzel insanların bir niteliği, sözü dinleyip onun en güzeline uymaktır (39/Zümer, 18). En güzel din, güzellikler sergileyerek Allah’a teslim olanların dinidir (4/Nisâ, 125). Allah, fiil, söz ve hükmüyle en güzelin kaynağı olduğundan, en güzel isimler (esmâu’l-hüs- nâ) da O’nundur (7/A’râf, 180; 20/Tâhâ, 8; 59/Haşr, 24).

    • Kur’an Kavramlarının Tahrif Edilmesi

    Kur’an kavramlarının hayatî önem taşıyanlarının hemen hepsinin içi boşaltılmış, Kur’an ve Sünnet dışı anlayışlarla doldurulmuştur. Örneklendirmek ve örnekler üzerinde bu tahribatın ve tahrifatın yapıldığını ispatlamak başlı başına kitap, hatta kitapların konusu olacak kapsamda olduğundan, biz burada tarih- sel süreç içinde yozlaştırılan belli başlı Kur’an kavramlarını saymakla yetinelim:

    Allah (Vahdet-i vücut, fena, beka, aşk, kadın şeklinde veya başka şekilde onun kendilerine tecelli ettiğini iddia etmek);

    atalar yolu (Kur’an’ın şirk sebebi saydığı ataları, örf ve âdeti kutsayıp İlâhî ölçülere ters olduğu halde onları ölçü kabul etmek);

    bâtın (Kur’an âyetlerinin zâhirî anlamlarıyla bağlantısız farklı bâtınî anlamları olduğunu iddia etmek); bey’at (Bu kavramı, İslâm devlet başkanı dışındaki ahitler için kullanmakta bir sakınca görmemek ve bey’at edilecek bir imam (İslâmî otorite) edinmenin yollarını önemsememek);

    câhiliyye ve câhiliyye hükmü konusunda Müslümanlara düşen bir görevin yok sayılması);

    cihad (Allah yolunda savaşı “küçük” ve önemsiz görmek, ya da tam tersine cihadı sadece savaşla sınırlı tutmak);

    cin ve şeytan (cincilik, büyücülük ve üfürükçülüğün Müslümanlıkla ilgili olduğu imajı vermek, abartılı şekilde cin çarpması ve büyü değerlendirmesi yapıp bunu tedavi etmek kasdıyla muskacılık ve benzeri yollarla istismar),

    duâ (haram, hatta şirk olan türden vesile anlayışıyla; sadece Allah’tan istenecek şeyleri şirk derecesinde başkalarından duâ edip istemek gibi);

    fitne (anlamı daraltmak, sadece karışıklık anlamına indirgemek); hak ve bâtılı, hakka bâtılı karıştırmak, hakkı gizlemek;

    halife (Allah’ın halifesi kavramı ve cemaat liderine halife sıfatı vermek, lâyık olmayanları halife kabul edip, günümüzde bu kavramın gereğini unutturmak);

    hastalık (Kur’an’ın çoğunlukla mânevî (imanî) hususlardaki anormalliklere sıfat olarak verdiği halde, sa- dece bedensel rahatsızlıklara indirgemek);

    Hızır (Kur’an’da rahmet ve ilim verilen kul şeklinde belirtilen kişiyi ölümsüz, helak etmeye ve ihyâ etmeye kadir, kul bunalınca yetişecek bir tanrı şeklinde kabul etmek);

    İbâdet (Allah’ın emir ve tavsiyesi olmadığı, Rasûlulullah’ın sünnetinde bulunmadığı halde ibâdet olarak yapılan ve tavsiye edilen nice hususlar, bid’atler ve hurâfeler);

    ilim (vahyi reddeden teorileri ya da bilgi kırıntılarını ilim diye takdim etmek ve bunların tahsilinin dinin emri olduğunu iddia etmek; böyle bir tahsil için dinin temel farzlarını teferruat saymak);

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                      AkİdEdE UsûlüMüz

     

    HALKIMIZ VE İSLÂMÎ DURUŞ

    ismet –mâsumiyet (bazı hocaları, âlim veya şeyhleri mâsum kabul etmek); istişare ve istihare anlayışında Kitap ve Sünnet dışı anlayışlar geliştirmek; kıssa (dini hikâyelere ve kerâmet masallarına boğmak);

    kölelik (Kur’an’ın kesin bir şekilde kaynağını kuruttuğu halde, 19. asrın sonlarına kadar kula kul olmayı İslâm’ın müsaadesi diye sunmak, câriyelere baş örtme özgürlüğü bile vermemek);

    millet (Kur’an’da din anlamına geldiği halde, kavim ve ırk anlamı vermek, yasaklanan ırkçılığa bu kavramı kılıf edinmek);

    murâbata (cihad için hazırlıklı olma anlamını tahrif ederek, farklı uygulamaları bu kavramla dillendirip Kur’an kavramını tahrif etmek);

    nefis (Kur’an’daki hevâ kavramını nefs kelimesiyle değerlendirmek, nefsi aşağılamak, derecelere/basa- maklara ayırmak, nefisle mücâdeleyi büyük cihad saymak, onu yok etmeye/öldürmeye çalışmak);

    nesh (Kur’an’da nice âyetin hükmünün olmadığını, formalite icabı bulunduğunu, sünnetin bile âyeti nesh edebileceğini, yüzlerce âyetin mensuh olduğunu iddia etmek);

    nübüvvet (gerektiğinde hadis uydurmaktan çekinmemek, hadis rivâyetini ilmî yöntemlerle değil de rü- yada, keşifte Peygamber’den rivâyet ettiğini iddia etmek; nûr-ı Muhammedî diye uydurma bir terim icat ederek Peygamberimizi yarı tanrı seviyesine çıkarmak; tam tersine bir anlayışla peygamberleri evliya seviyesine düşürmek);

    put ve puta tapma (resim ve fotoğrafa bir zamanlar gösterilen tepki kadar ister heykellerden ister soyut hususlardan putlaştırılan hususlara karşı tepki göstermemek, putçuları dışlamamak);

    rüya ve ilham ilim kaynağı olmadığı halde, bunları; ayrıca keşfi, müşâhede, muhâdese ve benzeri şeyleri ilim kaynağı kabul etmek;

    sabır (pasifliği, zilleti, zâlimlere seyirci kalmayı, görevini yapmamayı sabır zannetmek);

    sevgi (ölçüyü ve hedefi ayarlayamamak, Allah sevgisini nice çirkin anlayışlara zemin olacak şekilde “aşk” tabiriyle dillendirmek);

    şefaat (haram ve şirk şefaat anlayışı; Allah’a rağmen insanı kurtaracak tanrılar edinmeye benzer anla- yışlar);

    şeriat (şathiye, sekr hali, istiğrak, cezbe vb. şekillerle şeraiti çiğnemeyi normal saymak; şeriatı basite alacak ve onu kabuk kabul edecek ifadelerle esas önemli olanın tarikat ve hakikat olduğu iddiasında bulunmak, şeriatla hükmedilmemesine ciddi bir tepkide bulunmamak);

    tâğut (sadece şeytan anlamı verip, azgın insan tipi olan haddi aşıp insanları saptıran yöneticileri kapsam dışı bırakmak);

    takvâ ve muttakîlik (Kur’an’ın tanımladığına hiç benzemeyen özellikler);

    tevbe (Aracısız olarak Allah’a yapılması gereken tevbeyi, almak-vermek şeklinde bir insan karşısında yapmanın gereğine inanmak);

    tevekkül (Tedbire yapışmadan, kul olarak üzerine düşeni yerine getirmeden yanlış beklenti içinde olmayı tevekkül sanmak);

    tevhid ve şirk (nâfile ibâdetler kadar bile önemsememek, din ve takvâ adına bile bazı şirk ve haramları tavsiye etmeye kalkmak, Allah’ın sıfatlarını başkalarına vermekten çekinmemek);

    ticaret (Allah’la yapılan alış-verişi, mal ve canla yapılan cihadı bu kapsama almayıp sadece dünyevî alış-verişi ticaret saymak);

    ülü’l-emr (Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen, hatta bizden olmayanlara bu vasfı vermekten çekinme- mek);

    velî-evliyâ (Kur’an’a muhâlefet ederek, bütün gerçek mü’minlerin vasfı olan bu kavramı, bazı özel şahıs- lara vermek ve onları tanrılaştırır gibi yüceltmek);

    vesile (gayrı meşrû vesileler edinmek, Allah’a yaklaşacağım diye cehenneme yaklaşacak yöntemler bul- mak);

    zikir (Kur’an’ın 30 civarında farklı anlamda kullandığı zikr’i “sadece dille belirli lafızları söylemek” şeklinde anlamak ve Kur’an ve Sünnette olmayan ifâdeleri zikir ibâdeti olarak uygulamak; Kur’an’da “Allah’ın size öğrettiği şekilde zikredin” (2/Bakara, 239) denildiği halde, Kitap ve Sünnette olmayan şekil ve usullerle tuhaf tarzlarda zikir icat etmek);

    zulüm (sadece fiziksel eziyet anlamına indirgeyip şirk gibi, mânevî alanlardaki tahribatı bu kavram dışına atmak, müşriklere ve Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenlere zâlim sıfatını vermekten çekinmek);

    zühd (dünyadan el etek çekmeyi zühd saymak, uzleti tavsiye etmek, bir lokma bir hırka anlayışını takvâ

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Yaşadığımız dönemde Müslümanların (çoğunluk itibarıyla) durumu içler acısıdır. Bunları maddeler halinde saymaya çalışalım:

     

    1. Müslümanlar İslâm’ı bilmiyor; ilimden uzaklar; ilimden, yani mutlak ha- kikat olan İlâhî vahiyden uzak, Kur’an’dan kopuk yaşadıkları için, Allah’ın Ki- tap’ından, birinci elden dini öğrenmiyorlar,

     

    1. Bilmemekten daha kötüsü; İslâm’ı yanlış biliyorlar. Ölçü yanlış. Kur’an terazisiyle tartılıp ölçülmüyor bilinenler,

     

    1. Kur’an’a dayalı iman esaslarını dosdoğru şekilde Dosdoğru inanmıyor ve yaşamıyorlar, 127

     

    1. İnanç ve amellerine birçok şirk, hurâfe ve bid’at karışmış. Kimi bilinçli bilinçsiz irtidat etmiş, kimi Allah’a endâd/eşler edinmiş, kimi küfür içinde bir hayat sürüyorlar. “Onların çoğu Allah’a şirk koşmadan iman ” 128

     

    1. İsyan ve itaat bilinci “Lâ ilâhe” deyip reddetmesi gerekenleri bilmi- yor; “illâ” diye teslim olması gereken zât belli değil, 129

     

    1. Siyasî bilinç yok. Tâğutlara sevgi içinde ve onlara destek ve yardımcı olma sözkonusu, 130

     

    1. Cihad ruhu yok; kardeşlik ve vahdet anlayışından uzak, ümmet bilincin- den mahrum bir anlayış ve yaşayış, 131

     

    1. Tebliğ (emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker) terk edilmiş. Bedenin ihtiyacı olan gıdaların alınıp uygun şekilde çıkarılamayınca ne tür hastalık olu- yorsa; okunan, duyulan, sohbet ve derslerde öğrenilen hakikatlerin uygun

     

    saymak)…

    Kavramların Tahrif Şekilleri

    1. Anlamının bilinmemesi, önemsenmemesi, (sosyal, siyasal, ahlâkî… olarak) içinin doldurulmaması: Tevhid, Şirk,
    2. Anlamının daraltılması: Zikir, İbâdet, İmâm,
    3. Yanlış veya Eksik Anlaşılması: Hastalık, Nefis, Belâ, Zulüm,
    4. Tahrif edilip saptırılması: Cihad, Vesile, Duâ, Şefaat, Veli-Evliya, Halife örneğinde olduğu

    127

    Bak. 2/Bakara, 85-86; 4/Nisâ, 136

    128

    12/Yusuf, 106) Yine bak. 39/Zümer, 65-66; 31/Lokman, 13

    129

    Bak. 4/Nisâ, 13-14

    130

    Bak. 2/Bakara, 256-257; 4/Nisâ, 76; 16/Nahl, 36; 39/Zümer, 17-18

    131

    Bak. 49/Hucurât, 15; 49/Hucurât, 10; 3/Âl-i İmrân, 103, 110; 21/Enbiyâ, 92

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                      AkİdEdE UsûlüMüz

     

    şekilde dille veya elle yazılarak dışarıya çıkarılamaması da fikrî kabızlığa se- bep oluyor, 132

     

    1. Câhiliyeyi yıkmak için mücadele edecekleri yerde, dinlerini müdafaa bile edemiyorlar,

     

    1. Yanlış hizmet anlayışı; haramlarla, Batılı tarzda ve sadece aklî ya da pragmatizm ölçülerinde hizmet anlayışı. Rabbânî tarzda ve nebevî ölçülerde, kulluğun içine girecek şekilde hizmet değil,

     

    1. Dünyevîleştiler ve kapitalistleştiler. Dünyaya aşırı meyil, malın kulu, pa- ranın nesnesi olma, lüks, israf, eşya tutkunluğu,

     

    1. Âhirete (cennet ve cehenneme)yakînî iman ve âhireti öncelikleyip oraya hazır olmak Tek kanatlı kuş gibiler, iki dünyalı değiller. Dünyalarını âhiret açısından değerlendirmeyiş,

     

    1. Ulusçuluk, vatancılık, ırkçılık, hemşehricilik, düzencilik (devletçi çizgi),

     

    1. Atalar dinine sarılma, gelenek ve âdetleri kutsama ve mutlak doğru kabul etme,

     

    1. Modernizm çizgisinde müsteşrike benzer din anlayışı; ılıman İslâm de- nen, içi boşaltılmış ve çağdaş cahiliye değer(sizlik)leriyle doldurulmuş yapay din anlayışı,

     

    1. Geçim uğraşısından başka bir şeyi görmeyiş veya zengin olma hayal- leri içinde zengin olmak için ne gerekirse yapmaya hazır olma,

     

    1. Futbol hastalığı, müzik tutkunluğu, ve özellikle dizi bağımlılığı, inter- net düşkünlüğü ve bilgi kirliliğine muhatap olma,

     

    1. Demokrasi ile işlerin düzeleceğini sanıyorlar. “Oyu ver, koyuver” an- layışı. Aslında ülkeyi kimlerin yönettiğini görememek. Ülkenin derin devlet denilen, başta yattığı yerden Atatürk (onun laiklik gibi ilkeleri) olmak üzere, silahlı kuvvetler; Yargıtay, Danıştay, Anayasa Mahkemesi gibi kurumlar, para ve TÜSİAD gibi para babaları, Amerika, Batı ve onların prensipleri yönetiyor. Halkın seçtikleri en son sırada. Onlar sekreter ve piyon Halk

    132 Bak. 3/Âl-i İmrân, 104-105

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    bunun farkında değil. Kendi tâğutunu seçme telaşında. Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenleri velî (dost ve yönetici) kabul etmekte,

     

    1. Sünnetullah’ı Allah’ın değişmez yasalarına ters düşen tavır- lar sergiliyorlar. Sıkıntıyla, zorluklarla, korkuyla, cihadla, açlıkla sınanmadan kurtuluş bekliyorlar. Rahat ve keyifleri (hevâlarını tanrı edinme) öne çıkıyor. Üzerine düşen görevleri yapmadan sadece dille duâ sâyesinde netice iste- niyor, 133

     

    1. Din’in “asl”ında tenzilât, ayrıntılarda ilâvelerde bulunma şeklinde beliren yanlış dindarlık ve yanlış takvâ anlayışı, gerçek Müslümanlık kabul İnsanlar şirkten sakınmadan nâfile ibâdetlerle dindar olabileceklerini sanıyor. Mistisizm; pasif din ve dindarlık anlayışı,

     

    1. Bilinçli-bilinçsiz tevhidî İslâm’a ve muvahhid Müslümanlara düşmanlık,

     

    1. İbâdetlere önem verilmiyor; tâğutlara, putlara, bâtıla farkında olmadan da olsa ibâdet Haram-helâl, farz-vâcip önemsenmiyor,

     

    1. Her çeşit ahlâk krizi; Zulme râzı, edilgen, rüzgâr nereden kuvvetli esi- yorsa onun götürdüğü yere sürüklenen nesneleşmiş insanlar,

     

    1. Mürcie düşüncesi: İman ayrı amel ayrı diyerek amellere önem verme- den cenneti garanti gören zavallı anlayış,

     

    1. Çevre şartlarına teslimiyet: Medya, düzen, okullar, moda, çılgınca tü- ketim, reklamların etkisinde kalma, yaşama biçimi yönüyle kâfirlere benzeyen ve onlara tavır al(a)mayan bir yaklaşım,

     

    1. Kimlik problemi: a- Kimliksizlik (ne Müslüman olduğu belli, ne gâvur denilebiliyor) b- Çok kimliklilik (Her boyaya giren, her inanca uygun davranan, aslında hiçbirinde samimi olmayan münafık tipli iki yüzlülük), iki yüz yüzlülük,

     

    1. Laiklik: Camide veya namazda başka İlâha; sokakta, işyerinde başka ilâha Tanrının hakkını (sadece ibadet gibi hususlarda) Tanrıya, Sezar’ın (devletin) hakkını (olmayan hakkını) Sezar’a verme; böylece çok tanrı edinme anlamında laiklik uygulaması,

     

    133 Bak. 2/Bakara, 155; 29/Ankebût, 1-3; 49/Hucurât, 15

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                      AkİdEdE UsûlüMüz

     

    1. Aynı Allah’a, aynı Peygamber’e, aynı Kitab’a inanmıyor Her- kesin kendine göre farklı bir Allah, Peygamber ve Kitab anlayışı var. Kur’an’ın tanıttığı şekilde özellikleri olan Allah, Nebî ve Kur’an anlayışı yok; kargaşa var bu konuda,

     

    1. Vahyin ışığında aklı kullanmamak, akletmemek, düşünmemek, tefek- kürden uzak yaşamak; buna rağmen din hakkında ahkâm kesmek, bilgiçlik taslamak, nutuk atmak,

     

    1. Bütün bunların hem sebebi ve hem sonucu olarak izzet ve onurlarını kaybettiler, zillete mahkûm yaşıyorlar. 134

     

    Bu Problemlere Kur’an’ın Çözüm Olarak Sunduğu Özellikler

    1- İman, 2- Sâlih amel, 3-Hicret, 4- Cihad, 5- Sabır, 6- Tebliğ, 7- Aklı kul- lanmak, tefekkür, 8- İlim, 9- Kur’an’ı okuyup anlama, yaşama ve yaşatmaya çabalama, 10- Takvâ, 11- Tâğutu reddetme.

     

     

     

    ÂYETLERDE FELÂH/KURTULUŞ

    • 2/Bakara sûresi 2-5. Âyetler: İman, âhirete yakînî inanç, sâlih amel (na- maz, infak), takvâ,
    • 23/Mü’minûn sûresi 1-10. Âyetler: Namazda huşû, lağvı (mâlâyaniyi, boş şeyleri) terk, zekât, iffet, emanetlere ve ahidlere riâyet, namazı koruma (ve devam),
    • 103/Asr sûresi, 1-3. Âyetler: İman, sâlih amel, hakkı ve sabrı

     

     

     

    TEKFİRCİLİK, TEDAVİSİ ÇOK ZOR OLAN BULAŞICI BİR HASTALIKTIR

    Tekfir: Kendini Müslüman kabul eden birinin, söylediği bir söz ya da ser- gilediği bir davranış nedeniyle, İslâm Dini’nden çıktığını söylemeye ve bunu bir hüküm olarak kabul etmeye “tekfîr”denir. Her mü’min, hak edeni teslim etmek (Müslüman olduğunu kabul etmek) ve yine Allah’ın kâfir olduğuna hük- mettiklerine kâfir deyip tekfir etmek mecburiyetindedir. Buna tekfircilik denil- mez. Tekfircilik derken, bazı mü’minleri haksız yere küfre nispet etmeyi kast ediyoruz. Tekfircilik, nassları farklı yorumlayarak, “Müslümanım” diyen ve dinî

     

    134 bak. 4/Nisâ, 13; 63/Münâfıkun, 8

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    hassâsiyetleri olan kimselerden bazılarını, hak etmedikleri halde küfre nispet etmek, mü’min olduğunu belirten nice insanın tartışılabilecek zannî deliller- le kâfir olduğuna hükmedip bunu açıkça dillendirmektir. Tekfircilik, tepkisel bir tavırdır. Özellikle, düzenin resmî din kurumu Diyanet’in, sapık tarikatçıların ve kime, neye hizmet ettikleri tartışılabilecek hizmet cemaati ve benzerlerinin temsil ettiği ılımlı İslâm anlayışına ve televizyon müftülerine haklı olarak tep- ki gösteren bazı gençler, dini kendileri gibi algılamayanlara kâfir veya akaidi bozuk diyerek tekfirciliğe meyletmekteler. Dinlerinde samimi olduklarını, dini esnetip gevşetenlere karşı tavır almalarında haklılıklarını söyleyebileceğimiz tekfirciler, tâviz vermemekle dinde aşırılığı karıştırıp kurunun yanında yaşı da yakmaktadırlar.

     

    Tekfirciliğin birçok sebebi vardır. Bunlar içinde grup taassubu ve üstü ör- tülü olsa da kibir ön sırada yer alır. Sadece kendisinin ve içinde bulunduğu grubun cenneti hak ettiği, diğer fertlerin ve cemaatlerin tümüyle bâtıl yolda ol- duğunu ve cehennemi hak ettiği inancı yatmaktadır haksız tekfirciliğin köke- ninde. Sanki cennet çok küçüktür, başkaları da cennete gitse kendisine yer kalmayacaktır ve Allah’ın rahmetini sanki o dağıtmaktadır. Yeterli ve derinlikli Kitap-Sünnet bilgisine sahip olmadıkları halde, hayatlarını ilme adamış âlimle- rin zorlandığı ictihadî konularda çok rahat ve kesin bir dille ahkâm kestiklerine, hak edenlerin yanında, hak etmeyen nice insana da “kâfir” damgası vurduk- larına veya kâfir muâmelesi yaptıklarına şahit olmaktayız. Günümüz câhiliy- yesinde yaygın, çoğunlukla içinde yaşadığımız İslâm dışı düzenin zorlaması veya yönlendirmesiyle ilgili 4-5 konuyu en temel iman-küfür ayrımı olarak ele alıp istisnâ, zaruret, ikrâh, cehâlet, te’vil gibi hususları yok sayar ve inkârın ol- mamasını görmezlikten gelirler. Kişiyi veya toplumu küfre nispet etme yönüyle çok katı ve acımasız bir tavır sergileyerek dinde aşırılığa giderler.

     

    Haksız tekfir, yani tekfircilik bir hastalıktır. Tekfir hastalığı muvahhid mü’min- lerin birleşmelerinin önünde en büyük engeldir. Tekfircilik anlayışı, Müslüman cemaatleri içten içe kemiren bir virüs olmuştur. İslâmî yorum farklılıkları biz- lerin aynı safta olmasını engellememelidir. Tekfir hastalığına yakalanan bir Müslüman için öncelik, Müslümanların ümmet şeklinde birliği ve güçlenmesi değil; kendisinin veya cemaatinin düşüncesi ve diğer Müslümanlarla yaptığı münazaralarda haklı çıkma gayreti olmaktadır.

     

    İslamî hükümler, insanların huzuru için vaz’ olunmuş kanunlardır. İnsanlar bu hükümlere sımsıkı sarıldıkları zaman, düşmanlık ortadan kalkar ve herkes kendi ameliyle meşgul olur. Tekfircilik, karşısındakileri (istisnâlar hâriç) affedil-

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                      AkİdEdE UsûlüMüz

     

    meyecek suçlarından ötürü cehennemlik görürken; onlarla mukayese ederek kendini ve arkadaşlarını yegâne cennetlik insanlar olarak görme yönüyle şey- tanın Allah’la aldattığı kesimden olma riskini taşıyor. İslâm, başkalarının güna- hıyla uğraşmaktan önce, her mü’minin önce kendi hata ve günahlarının afffı için gayret etmesini emreder. Kendini kurtaramayan başkasını kurtaramaz. Eteği tutuşan, kendini yanmaktan koruyamayan itfaiyeci başkasını yakan ateşi nasıl söndürecektir? Gerçi tekfirci, komşudaki ateşi söndürmek yerine, “herkes yanıyor, sen de yanıyorsun!” diye etrafı velveleye vermeyi, herkesi panikletmeyi tercih etmektedir. Ekrem Rasûl şöyle buyurur: “Mü’min, üze- rindeki günahı, üstüne yıkılmasından korktuğu bir dağ gibi görür. Münâfık ise, günahını, burnuna konup da oradan uçurduğu bir sinek gibi önemsiz görür.”135

     

    Bir yanlışa karşı çıkmanın onlarca yolu vardır. İslâm’ın onaylamadığını dü- şündüğümüz bir söz ya da davranışın ve bunların sahibinin eleştirilmesi için tekfir dışında lügatlerde yüzlerce kelime bulunabilir. Kaba kuvvet nasıl aczi- yetin ve aşağılık duygusunun göstergesi ise, haksız tekfir de aynen öyledir. Fikre fikirle karşı çıkmak gerekirken, karşı tarafın delillerinin çok daha güçlü delillerle çürütülmesi gerektiği halde, damgalandırıp yargısız infaza başvur- mayı tercih eder tekfirci.

     

    Haksız tekfir; ucuzculuktur, ithamdır, sûi zandır, önyargıdır, toptancılıktır, süpürücülüktür. Haksız tekfir taraftarının gözünde iki renk vardır: Beyaz ve siyah. Beyaz, üzerine hiç toz konmayan bembeyazdır; siyah da kapkaradır. Tekfircinin mantığı “ya hep ya hiç” şeklinde formüle edilebilecek kumarbaz mantığıdır. Tabii haksız tekfirin neticesi görevden kaçmadır, tekfir edilen grup ve şahıslarla bağları koparmak, onları aşağılayıp tebliğ ve dâveti onlara götür- me ihtiyacı duymamaktır. Haksız tekfir, genellikle psikolojik rahatsızlıkları üze- rinde barındıran, kişiyi diğer insanlardan soyutlayan, daireyi küçülte küçülte kendisi gibi inananları bile kâfir saydıran anormal tipler oluşturur.

     

    Tekfir, iftiradır, insan hakkı ihlâlidir, büyük hakarettir, toplum içinde itiba- rı sıfıra indirmedir, saldırganlıktır. Bedene değilse bile, bedenden çok daha önemli olan ruha darbedir, moral olarak insanı çökertmedir. Psikolojik şiddet uygulamadır. İnsanı mânen yaralamak, işkence çektirerek öldürmektir.

     

     

     

     

    135 Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâmeh 49; Buhârî, Deavât 4

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    İSLÂM’IN CİHAD ANLAYIŞI

    İslâm’ın cihad anlayışı, bambaşka bir şeydir. Cihad; cehdin, yani hayırlı hedefe ulaşmak için tüm gayretin seferber edilmesinin belirişi, insanı insan yapan değerlerin çiğnenmesi durumunda başvurulan her türlü kavga ve sa- vaşın adıdır. Şartları doğmuş bir savaş, insanın yolunu tıkayan engelleri aşma- nın olmazsa olmaz şartıdır. Bütün mesele, savaşın şartlarının doğup doğma- dığının iyi belirlenmesi ve seyrinin Kur’anî ruha uygun biçimde ayarlanmasıdır.

     

    Cihad ve savaşta birinci gâye, âhiretimiz için bir ticâret yapmaktır.136 Ciha- dın ve savaşın bazı külfet ve meşakkatleri olsa da, bunlar, insanın acıklı azap- tan kurtulması yanında hafif kalırlar. Yolumuzu aydınlatmak için malımızı yak- mak, cehennemde yanmamak için gerekirse İbrâhim gibi dünya ateşlerine atılmak, dinimizin izzeti için canımızı incitmek, birtakım zorluklara, sıkıntılara katlanmak gerek. Dolayısıyla canla cihad, yani Allah için savaş, başka- larını öldürüp cehenneme göndermek için değil; nefsimizi ve diğer nefisleri cehennemden kurtarmak için yapılır. Yanmaktan kurtulan hamiyetli insanların yapacağı ilk iş, başkalarının imdâdına koşmak değil midir? Cihad, bu yönüyle, insan kurtarma savaşının adıdır. Eğer birtakım insanların hak ve hakikate ermesine bir başka grup engel oluyorsa bunlarla savaş yapmak da cihaddır. Yeryüzünü sadece Allah’a kulluk yapılan bir mescid haline getirmek için tüm coğrafyalarda zulmün her çeşidine dur demek, globalleşen küfre karşı intifâdayı küreselleştirmektir.

     

    Savaşta maksat ne olmalıdır? Bu sorunun cevabını iki maddede özetle- yebiliriz: “Bize saldıran yahut saldırıya hazırlanan düşmana karşı kendimizi müdâfâ etmek” ve “zâlim devletlerle savaşarak, insanlığa hürriyet ve hidâyet yolunu açmak.” “Dinde zorlama yoktur.”137 Ancak, cennet yolunu zorla ka- pamak isteyenlere karşı da cihaddan, kıyâmdan başka çare yoktur. Bunun- labirlikte, sulh/barış daha hayırlıdır.138 İslâm’ın anlamlarından biri de barış ve selâmettir, esenlik ve huzurdur.

     

    Canla cihadda, yani Allah için savaşta hedef, öldürmek değil; di- riltmektir. Ölü kalpleri diriltmek, sönük fikirleri aydınlatmak, donuk hissiyatlara can vermek. İnsanları yurtlarından etmek değil; onlara ebediyet yurdunu kazandırma gayretidir cihad. Bu diriliş hareketinin önüne çıkanlar ölümü hak etmiş olurlar. Çokların hayat bulması için, belli

     

    136

    61/Saff, 10-11

    137

    2/Bakara, 256

    138

    4/Nisâ, 128

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                      AkİdEdE UsûlüMüz

     

    bir azınlığın ölmesi gerekiyorsa buna da “evet” dememiz gerek. Aksi halde çoğunluğa zulmetmiş oluruz. Elmalılı Hamdi Yazır, savaşı, ıslah harbi ve ifsâd harbi diye ikiye ayırır ve mü’minlere emredilen savaşın ıslah harbi olduğunu beyan eder. Cihada çıkan mü’minleri de “azâba hak kazanmış bir kavme Hakk’ın azâbını tatbik etmeye memur bir el” olarak görür. O halde, savaşı bir ibâdet anlayışıyla yapmak ve bu ibâdetin kurallarına en ince ayrıntılarına kadar uymak gerekiyor. “Antlaşma yaptığınızda Allah’ın ahdini yerine getirin.”139 emrine uyulacaktır. “Size savaş açanlarla Allah yolunda çarpışın. (Allah’ın koyduğu) Sınırları aşmayın. Çünkü Allah, haddi aşanları sevmez.”140 fermâ- nına kulak verilecek, his ve hevese kapılmaktan, aşırı gitmekten sakınılacaktır.

     

     

     

    TERÖR VEYA SALDIRGANLIK İLE CİHADIN BİRBİRİNE KARIŞTIRILMASI

    Birbirinden çok farklı şeyler olan, biri beşerî biri Rahmânî, biri yıkma biri yapma, biri ifsâd biri ıslah anlamında biri cehennemi biri cenneti çağrıştıran çok farklı iki kavramı bile maalesef birbirine karıştırma becerisini(!) gösteren insanlar çıkabiliyor. Saldırganlık ve cihad/kıtâl kavramları biri İslâm’ın düşman- ları, diğeri İslâm’ın akılsız dostları tarafından olmak üzere iki şekilde karıştırıl- maktadır. İslâm ve hak düşmanları, müslümanların saldırgan ve işgalci düş- manlara karşı kendilerini ve dinlerini savunmalarını terör diye damgalarken, cihadla terörü karıştırmış olmakta veya kasden birbirine tümüyle zıt iki şeyi aynı göstermeye çalışmaktalar. Bazı akılsız dostların iyi niyetle de olsa cihad zannıyla bazı saldırgan tavırlar takındıklarını veya bu iki farklı konuyu zihinle- rinde kesin hatlarla tam ayıramadıkları da görülen bir vâkıadır.

     

    Bir kimseyi tekfir etmek, ne demektir? Kendisine selâm verilemeyecek, dostluk ve samimiyet kurulamayacak, gönülden sevilemeyecek, kız alıp ve- rilemeyecek, ortaklık gibi yakınlık isteyen ilişkilere girilemeyecek, cenazesi- ne katılınamayacak ve evliyse eşiyle nikâhı düştüğünden devamlı zina ediyor hükmü verilecek, âhirette de sonsuz bir şekilde ceza çekecek, ebedî cehen- nemde kalacak şeklinde bir hüküm verilmiş olmaktadır. Böyle bir hüküm öyle alelusûl verilemez. Bir kimseye “kâfir” demekten daha küçük bir isnad olan meselâ “fâhişe” demek, hangi şartlarda mümkündür? Kendimizle birlikte üç güvenilir müslümanın da apaçık şekilde zina fiilini işlerken görmediğimiz ve

     

    139 16/Nahl, 91

    140 2/Bakara, 190

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    hepimizin şahitlikte ısrar etmeyeceği bir durumda “fâhişe” demenin dünyada bile cezaya çarptırılacağı sözkonusudur. Meselâ, bir adamın diğer bir adamı öldürdüğüne şahit olsak, bu adamın hangi şartlarda o suçu işlediği, olayın içyüzünde başka ne tür durumlar olduğu uzun uzadıya, şahitlerle, savun- malarla ortaya konulur, uzunca mahkemesi sürer ve sonunda onun suçlu olup olmadığı da bizim tarafımızdan değil, hâkim tarafından karar verilip hük- me bağlanır. Öyle bir durumda bile, İslâm’ın hâkim olmadığı topraklarda had dediğimiz ağır cezalar uygulanmaz. Çünkü ortam, haramları işlemeye çok elverişlidir. Haramlara ve küfre gidecek yollar (İslâm devleti olmadığı için) tı- kanmamıştır. Bu hükmün ağırlığından dolayı siz de bilirsiniz ki, Rasûlullah, bunun çok sorumluluk isteyen bir hüküm olduğunu belirtir:

     

    “Bir kimse diğer bir kimseyi fıskla veya küfürle itham etmesin. Aksi tak- dirde, itham edilen arkadaşında bunlar yoksa, kelime (itham ettiği sıfat) kendine döndürülür.”141

     

    “Bir kimse diğerine, ‘kâfir’ dediği zaman, bu ikisinden biri kâfir olur: Eğer dediği kimse kâfir ise, adam doğru söylemiştir; yok eğer ona dediği gibi değilse, ona söylediği küfür sözü kendine döner (söyleyen kâfir olur).”142

     

    “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin.”143

     

    Bu hadisler, aslında normal şartlarda bile, kişinin birini tekfir etme husu- sunda çok dikkatli, ölçülü ve ihtiyatlı olması gerektiğini bildirir. Günümüzdeki gibi her şeyin anormalleştiği, hakkın bâtıl, bâtılın hak diye öğretildiği, anlatıl- dığı, yaşandığı bir toplumda tekfir konusuna daha fazla ihtiyat gösterilmelidir.

     

    Tekfircinin duygu ve düşünce haritasını çizmeye çalışalım: Samimi ama bağnaz, dindar ama fanatik, ibadete düşkün ama kendi cemaatinden olma- yan mü’minlere düşman, nice muvahhid mü’minlere sert, ama İslâm düş- manlarına, tâğutlara ses çıkarmayan bir portre…

     

    Bütün tekfircilerin psikolojik durumları ve yetiştikleri şartlar birbirine olduk- ça benzer: Bastırılmış duygular, doyumsuzluk, belli bir yaştan sonra İslâm’ı tanımak, yarı okumuşluk, işinde ve faaliyetlerinde genellikle başarısızlık, top- lumsal ilişkilerde soyutlamanın getirdiği yalnızlık, sakin görünüm altında, uy-

     

    141

    Buhârî, Edeb 44

    142

    Buhârî, Edeb 73; Müslim, İman 111

    143

    Buhârî, İlim 11; Müslim, Cihad 5

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                      AkİdEdE UsûlüMüz

     

    gun bir ortam ve beyin yıkayıcı bir öncü bulduklarında her biri, dilini kılıca dö- nüştürebilecek ve o kılıcı da daha çok İslâmî çalışma yapan dâvâ insanlarına karşı kullanacak bir karakter…

     

    Tartışma ortamı ve münazara meclisleri oluşturmayı çok sever. Tartışma onun kendini ispat etme aracıdır. Katı ve dışlayıcı tutumu ile; kendini topluma, halka, aileye, eşine, çocuklarına kapatır. Hisleri kendisini yönlendirir; akıl ve ilim değil. Böylece, bunalımlı ve uyumsuz bir psikolojik ruh yapısına bürüne- rek Müslümanların arasında tekfir fitnesinin tohumlarını atar. Özellikle “kâfire kâfir demeyen kâfirdir” anlayışıyla, kendilerinin yanlış yorumlarla küfür veya kâfir kabul ettiklerine küfür gözlüğüyle bakmayan kimseleri Müslüman kabul etmeyip zincirleme tekfir gibi bir cinayeti rahatlıkla işleyebilen bir anlayış…

     

    Tekfirciliğin tarihteki ilk temsilcisi olan Hâricîlik; serkeşlik, itaatsizlik, disiplin dışına çıkma anlamlarını taşır. Hâricîler, oldukça fanatik insanlardı. Beyinleri yı- kanmıştı. Yanılgıya düşmelerindeki en önemli etken, onların aşırı tutucu olma- larından kaynaklanıyordu. Bunun bir sebebi de onlardaki bedevîlik ruhuydu. Yaşadıkları yalın hayat, kültür kıtlığı ve nasların zâhirine göre hüküm vermek de bu taassubun nedenleri arasında sayılabilir. Bununla beraber Hâricîlerin iki özelliği vardı ki, dost-düşman herkes kabul ederdi: Takvâ ve Cesaret. O kadar çok namaz kılarlardı ki alınları, dizleri ve dirsekleri nasır tutmuştu. Ölümden de asla korkmazlardı. Bilinçli veya bilinçsiz onların izini takip eden, kendilerini onlardan saymasalar da o izi takip eden tekfircilerde de bu özellikler değişen oranlarda da olsa mevcut.

     

    Tekfirci bir Müslüman; cemaatinin, ağabeylerinin veya okuduğu kitapların etkisiyle farklı insanları kolayca tekfir edebilme cesaret ve cür’etini kendin- de rahatlıkla görebiliyor. Bir âlimin hüküm vermekte zorlandığı hususlarda kendinden çok emin şekilde fetvalar, hükümler veriyor ve nice insanı tekfir ederken hiç rahatsızlık duymuyor. Hep haklı olduklarına inandıklarından, ister avamdan biri olsun, isterse âlim, onlar için fark etmez; saatlerce sert tartış- malara girerler ve karşısındakilere kendi görüşlerini kabul ettirmeye çalışırlar. Kabul etmeyince de tekfir silahını çıkarıp kalbine ateş ederler. Çoğunlukla ehliyetsiz ve yetkisiz olarak genelleme de yapmak sûretiyle isabetsiz tekfîr suçlamasında bulunarak ahlâkî ve hukukî açıdan sorumsuzca davranabiliyor.

     

    Bunun sebebi olarak tâğutî düzeni, zâlim ve istismarcı yöneticileri, mürcie anlayışını, hurafeci veya modernist din yorumlarını, dün tevhid diyen nice ce- maat ve önderlerinin bugün düzeni ve iktidarı savunacak şekilde savrulmaları,

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    taviz üstüne taviz vermeleri göstermek mümkün. Heyecanlı şekilde gençliğin ve ilimsizliğin cesaretiyle radikal ve fanatik tavır alarak “lâ ilâhe illâllah” diyen- leri cehenneme göndermekten hoşlanıyor görüntüsü veriyor.

     

    Hiç de kolay bir hayat olmasa gerek tekfircinin kendisini mecbur ettiği yaşayış: Akrabalarıyla, en yakınlarıyla ilişkisini kesecek, kendi fikirlerini kabul etmiyor diye belki sevdiği karşı cinsten birinin evlenme teklifini reddedecek, kendi cemaatinden olmayan birinin arkasında namaz kılmayacak, kestiğini yemeyecektir. Ona borç vermeyecek, ona en ihtiyaç duyulan anlarında bile yardımda bulunmayacak, onunla hiçbir zaman herhangi bir işbirliğine girme- yecek, ölünce cenazesine katılmayacaktır. Kolayına gelen hevâî fetvalar da tabii: Müslüman olmadıklarına hükmettiğinden dolayı kâfirlerin mallarının ve İslâmî bir devlet olmadığı, tâğûtî bir düzen olduğu için devlet malının çalınma- sının câiz olduğunu ileri sürmek gibi… Devletin olduğu varsayımıyla elektrik, su, belediye otobüsü vb. kullanımlarda sahtekârlık ya da hile ile de olsa bu tür hırsızlıkta sakınca olmadığını iddiâ etmek… Bu anlayış ve tavır, ne insan- lığa sığar ne İslâm’a. Savaşla normal hali, ganimetle hırsızlığı, dâru’l-küfür ile dârul-harbi (savaş yurdunu) karıştırmaktır bu. İslâm’ı da, sosyal yapıyı da bil- memektir. Dâvâya da büyük zarar sözkonusudur.

     

    Suud’un yazdırıp bedava dağıttığı kitapların, internet sitelerindeki üslûbu çok sert yazıların, bir-iki ağabeyin ve sloganların etkisinde kendilerine ait bir dünyaya çekilmiş bir fotoğraf… Bir kısmı tâğutlara da karşı çıkarken, çoğun- luk itibarıyla İslâm düşmanı olan zâlim ve emperyalist kâfirlerle, tâğutlarla uğ- raştıkları pek görülmeyen bu tipler, aslında bir çıkar için değil; din gayretiy- le Müslümanlarla uğraşmaktalar. Niyetlerinde samimi olduklarına kesinlikle inandığımız bu kardeşlerimiz usûl ve üslûp yönüyle de çok kırıcı olabilmekte, tekfir kılıcını (ve sapık ithamını) bütün etrafına savurup karşılarına kim çıkar- sa ondan nasibini almaktadır. İlimsiz gayret, çoğu zaman kişiyi aşırılığa gö- türmektedir. Elbette nice itidalli selefî kardeşimiz olduğu gibi, selefî geçinen (aslında bizim onların selefî oldukları iddialarını kabul etmediğimiz) tekfircilerin dışında nice tekfirci bireylerin (ve az da olsa tekfirci cemaatlerin) varlığı da bir vâkıadır.

     

    Tekfîrcinin, muhâtabına karşı girişebileceği en hafif yaptırım ise ondan ili- şiğini tamamen kesmektir. Onun zihnindeki çözüm budur. Fetvâsını da çoğu kez kendisi verir, kendisi uygular. Bazen de bir ağabeyinin etkisiyle bu cinayeti işler.

    Bu radikal akımın günümüzdeki temsilcilerinin bütün tavırları, tutumları,

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                      AkİdEdE UsûlüMüz

     

    konuşma şekilleri ilkel ve iticidir. Çağrı şekilleri şu âyette tavsiye edilen hikmetli üslûba tamamen aykırıdır: “Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle dâvet et/çağır ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et. Rabbin, Kendi yo- lundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidâyete erenleri de çok iyi bilir.”144

     

    Tekfir olgusunu bir nassı değil, çok sayıda nassı anlama sorunu olarak gö- rüyorum. Bütün problemler Kur’an’ı doğru anlamamaktan ve bütüncül olarak değerlendirmemekten kaynaklanıyor, diyebiliriz.

     

    Hz. Ali ile savaşmaktan başlayıp ümmetin manevi kanını devamlı akıtmak demek olan onları cehenneme yollamaya kadar 1400 senelik problem.

     

    Tekfirciyi, adam kurtarmaya kalkarken, niyeti adam kurtarmak olduğu halde, bilgisiz ve usulsüz olduğundan adamı öldüren kimseye benzetebili- riz. Ama bu, bir kez değil, her kez olursa, “aman kardeşim! Sen önce eski öldürdüğün kimselerin hesabını ver, bırak kurtarmayı, önce kendini kurtar” denilmesi gerekmez mi? Tekfirciler eğer samimi ise, haksız tekfirin kendilerini küfre götürme riskini hesap etmeli ve Kur’an’da kesin olarak tekfir edilmeyen kimseleri tekfirden kaçınmalı ve tekfiri tekfir etmelidir. İnsanlara tatlı dille ve güler yüzle, ihtilaflı konuları değil, kafaya çivi çakar gibi değil; tatlı şekilde güzel bir tarzda anlatabilmektir marifet.

     

    “(İnsanları) Allah’a dâvet eden, sâlih amel/iyi iş yapan ve ‘ben müslü- manlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim vardır? İyilikle kötülük bir ol- maz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın bir dost olur. Bu (haslete) ancak sabredenler kavuşturulur. Buna, ancak (hayırdan) büyük pay sahibi olan kimse kavuşturulur.”145

     

    Cemaat ve cemiyetler, birbirlerine çevirdikleri eleştiri oklarını önce ken- di nefislerine ve gruplarına çevirmelidir. Tevhide duyarlı cemaatleri ve onla- ra mensup olan fertleri barıştırmalıyız. Muvahhid mü’minler ve cemaatler, birbirine haksız olarak yönelttiği ağır eleştiri ve tekfir oklarını, grup farkı gö- zetmeksizin tüm mü’minlere düşmanlık yapan güçlere yöneltmelidir. Müs- lüman gruplar birbirlerini tekfir ederken, İsrail’i, Amerika’yı ve onların dostu konumundaki başlarındaki tâğutları, İslâm’a açıkça düşmanlık yapan egemen güçleri unuttuklarının farkında bile değiller. Kardeşliğin gereği, karşımızdakini

    144 16/Nahl, 125

    145 41/Fussılet, 33-35

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    yanlışlardan kurtarmaktır; tekfirciliğin gereği ise onu küfre nisbet edip onunla ilişkileri kesmek ve onu yanlışlarıyla baş başa bırakmak ve hatalarının daha da keskinleşmesi için zemin hazırlamaktır. Haksız tekfir, en büyük iftiradır. Kul haklarının, hakkı gasbetmenin en büyüğüdür. Kaba ve sertliğin en çirkin olanıdır. Saldırganlıktır, iftira atmaktır.

     

    Açıkça küfrü ispatlanamayan kimselerin şahit olduğumuz itikadî yanlışlarını düzeltmeye çalışmak yerine, onları bulundukları yanlış- larla baş başa bırakmak, hatta sert ithamlar ve yanlış damgalandır- malarla Müslümanların arasını bozmak, farkında olmadan ifsadçı olmaktır. Hâlbuki Kur’an, mü’minlerle ilgili bir haber geldiğinde onu hemen kabullenmemeyi, doğruluğunu tahkik edip araştırmayı emre- diyor. Mü’minlerin arasını ıslah etmeyi emrediyor. “Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa, bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olur- sunuz.”146

     

    “Eğer mü’minlerden iki grup birbirleriyle vuruşur savaşırlarsa aralarını düzeltin. Şayet biri ötekine saldırırsa, Allah’ın emrine dönünceye kadar sal- dıran tarafla savaşın. Eğer dönerse artık aralarını adâletle düzeltin ve adâ- letli davranın. Şüphesiz ki Allah, âdil davrananları sever. Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun, umulur ki merhamete ulaşırsınız.”147

     

     

    SORULAR

    1- Akaidin sözlük ve terim mânâsını açıklayınız. 2- Akaidin konusu nedir?

    • Akaid ilminin önemini ve gayesini açıklayınız.
    • Sağlam bir inancın dünya ve âhiretteki faydalarını 5- Zamanın ve kişilerin değişmesi ile itikad esasları değişir mi? 6- Akaid kelimesi hangi kökten türemiştir?
    1. a) Akd b) Akîde c) Akad                   d) Akid
    • İnanılması ve reddedilmesi gereken esasları inceleyen ilme ne ad verilir?
    1. a) Fıkıh b) Akaid c) İslâm                   d) Siyer
    • İslâm’ın tüm hükümlerini kabul ettiği halde, nefsine ağır geldiği için bazı

     

    146 49/Hucurât, 6

    147 49/Hucurât, 9-10

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                      AkİdEdE UsûlüMüz

     

    hükümleri yerine getirmeyen kimsenin hükmü nedir?

    1. Münâfık b) Kâfir        c) Müşrik        d) Günahkâr müslüman 9- Aşağıdaki seçeneklerden hangisi, Akaid ilminin konusudur?
      1. Ahlâkî esaslar b) Hukukî esaslar
      2. c) Amelî esaslar d) İman edilmesi ve reddedilmesi gereken esaslar 10- Aşağıdakilerden hangisi Akaid ilminin gayesi (amacı) değildir?
    2. İnsanın inancıyla uğraşmayıp onun ahlâklı olmasını sağlamak
    3. İnsanın hayata bakışını, dünya görüşünü İslâm’a uygun hale getirmek
    4. İnsanı zararlı inançlardan ve zararlı fikirlerden korumak
    5. İnsanın dünya ve âhiret saâdetine ermesini sağlamak 11-Akaid ilmine hicrî ilk asırda hangi adlar veriliyordu

     

     

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                    TEvhİd

     

    1. Ünite

    TEVHİD

    • Tevhid; Anlam ve Mâhiyeti
    • İlâh Kavramı
    • Tevhidin Kısımları
      1. Zatta Tevhid, b) Sıfatta Tevhid, c) Fiilde Tevhid
    • Tevhidin Pratik Görüntüleri
    • Rubûbiyet Tevhidi
    • Kur’an’da Rab Kavramı
    • Kur’an’da Rab Kelimesinin Mânâları
    • Âlemlerin Tek Rabbi Allah
    • Nefsine Bile Söz Geçiremeyen Rab Taslakları
    • Rab Olmayan Bir Tanrı Edinme İsteği
    • Sevilenlerin Putlaştırılması; Allah’tan Başkasını Rab Edinme
    • Günümüz İnsanının Çeşitli Sahte Rableri
    • Rab Konusunda Sahih İtikad
    • Ülûhiyet Tevhidi
    • Tevhidin Yansımaları
    • Evrendeki Tevhid
    • Tevhid ve Allah’ın Hâkimiyeti
    • Tevhid ve Tâğutlarla Mücâdele
    • Kur’ân-ı Kerim’de Tevhid Kavramı
    • Kur’an’da Tevhidle İlgili Önemli Vurgular
    • Tevhidin Amelle İlişkisi
    • Amelde Tevhid
    • İnsanımızda Tevhid Problemi ve Sebepleri
    • Ne Yapmalı?
    • Sorular

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    TEVHİD; ANLAM VE MÂHİYETİ

    Türkçede birlemek şeklinde ifade edilen tevhid, Arapça v-h-d kökünden türemiş bir mastardır. Tevhid sözlükte, bir şeyin bir olduğuna hükmetmek, onu bir olarak bilmek, bir şeyi diğerlerinden ayırarak onu tek kılmak, birlemek gibi anlamlara gelmektedir. Kavram olarak tevhid, mutlak anlamda Allah’ın bir olduğuna, O’ndan başka ilâh bulunmadığına, ortağı ve benzeri olmaktan uzak bulunduğuna inanmayı ifade eder. Tevhid; Allah’ı zâtında, sıfatlarında, isimlerinde ve fiillerinde tek kabul etmek; eşi, benzeri, yardımcısı, ortağı, ba- bası, oğlu olmadığına iman edip ibâdet ile de O’nu birlemektir. Yani ibâdeti O’ndan başkasına yapmamak ve yalnız O’na tahsis etmektir.

     

    Tevhid, en geniş anlamıyla ‘bir’ Allah inancının, insanların düşündüğü bü- tün yanlış ilâh düşüncelerinden uzak bir dünya görüşünün, tek Yaratıcı, tek Rab tanımanın açıkça ortaya konulmasıdır. ‘Tevhid’ aynı zamanda âlemlerin Rabbi Allah (c.c.) tarafından insanlara gönderilen İlâhî dinin adıdır. İnsanlar ya Tevhid Dinine, ya da şirk dinlerine inanırlar. Üçüncü bir yol yoktur insanın hayatında. Şirk, nasıl insanların kendi hevâ ve heveslerinden uydurdukları bü- tün dinleri tanımlıyorsa; Tevhid de Allah’ın vahy yoluyla gönderdiği hak dini tanımlar. Tevhid, hem inanç açısından Allah’ı zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde “bir”lemek, hem de ibâdeti yalnızca Allah’a mahsus kılmaktır.

     

    Tevhid, Allah’tan başka ilâh olmadığına inanan mü’minlerin, bütün ilgi ve dikkatlerini Allah’a yöneltmeleri, Allah’a teslim olmaları, mutlak kudret sahibi olarak O’nu görmeleri, O’nun gösterdiği yolda yürümeleri, O’nun istediği gibi O’na kulluk yapmalarıdır. Tevhid ehline, yani şehâdet getirip mü’min olanla- ra; Allah’ı tevhid edip birleyen anlamında muvahhid denilir. Muvahhidler, tev- hid gerçeğine bu bilinçle yönelirler ve bu bilince göre hayatlarını sürdürürler. Tevhid ehli, yalnızca “Allah vardır” demekle kalmaz. Bunu demekle beraber, O’ndan başka ilâh, O’ndan başka yaratıcı, O’ndan başka rızık verici, O’ndan başka hüküm koyucu, O’ndan başka rab olmadığına da inanır. İşte bu inanç, Tevhid Dininin özüdür.

     

    Tevhid’in Kapsamı: Bilindiği gibi tevhid inancı ve İslâm Dini, Tevhid Ke- limesi ile özetlenmiştir. Bu yüzden kim bu ifadeyi inanarak söylerse mü’min olur. Kelime-i Tevhid, İslâm’a giriştir. İslâm’a girdikten sonra İslâm’a ait ne var- sa hepsini peşinen kabul etme duyurusudur. Mü’min, bunları söyleyerek seç- tiği dini ve bunun her türlü ilkesini, prensibini kabul ettiğini ortaya koymuş olur. Allah’la ve diğer mü’minlerle bir antlaşmadır, söz vermedir tevhid.

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                    TEvhİd

     

    Mü’min, niçin Tevhid Kelimesini söylediğinin farkındadır. Bütün kalbiyle Al- lah’tan başka hiçbir ilâhın olmadığına inanır, bunu diliyle ilân eder ve inandığı şeyin gereğini yapar. Tevhid veya Şehâdet Kelimesi iki hüküm cümlesidir. Birinci bölümde önce “lâ ilâhe” (ilâh yoktur), sonra da “illâ Allah” (sadece Allah vardır), yaygın söyleyişle “Allah’tan başka ilâh/tanrı yoktur” denilir. Dikkat edi- lirse inanmanın ilk şartı, bütün ilâhları/tanrıları, ilâh/tanrı düşüncelerini, ilâha/ tanrıya benzetilen her şeyi kafadan ve gönülden silmek, sonra da tek Allah inancını kabul etmektir. Önce nefy, yani reddetme, sonra da tasdik, yani kabul etme söz konusudur. İslâm açısından son derece önemli bir durumdur bu. Çünkü İslâm’ın üzerinde durduğu en önemli mesele, Tevhid inancıdır. İnsanlar öncelikli olarak bu inancı benimsemekten sorumludurlar. Tevhid, yaratılışın ve var olmanın en önemli olayıdır; yaratılış amacımız olan sadece Allah’a kulluk yapma bilincidir.

     

    Tevhid, aynı zamanda Kur’an’ın üzerinde en çok durduğu konudur. Hz.Mu- hammed (s.a.s.)’in mesajı, Kur’an’ın öncelikli konusu, insanların şirk dinlerini terkederek, Tevhid dinini benimsemeleridir. Bu hem fıtrata (yaratılışa) uygun bir seçimdir, hem evrendeki teslimiyete (İslâm’a) katılmadır, hem de dünya ve âhiret kurtuluşudur. İslâm’ın bütün yükümlülükleri, bütün prensipleri, emir ve yasakları; gönüllerine Tevhid inancı yerleşmiş muvahhidler tarafından hakkıy- la yerine getirilir. İnsanlık ailesinin en öncelikli faaliyeti ve meselesi, Tevhid ile şirk arasındaki seçimdir. Kendi özgür irâdesi elinde bulunan insan, Tevhid ile şirk arasında kendi isteği ile bir seçim yapacaktır. Yaptığı tercihin, yani seçtiği inanç ve hayat tarzının sonucuna da katlanacaktır.

     

    Tevhid veya Şehâdet kelimesinin ikinci kısmı, Hz. Muhammed’in Allah’ın rasûlü (elçisi) olduğunu kabul ve ilân etmektir. Bunun anlamı da yalnızca “O, Allah tarafından gönderilmiş bir elçidir” demek değildir elbette. O’nu Allah’ın son rasûlü tanıdıktan sonra, O’nunla gönderilenleri, O’nun tebliğ ettiklerini, O’nun dediklerinin doğru olduğunu da kabul etmek demektir. Tevhid, aynı za- manda O’nun anlatıp uygulayarak gösterdiği yaşama biçimini seçmek, O’nun tebliğ ettiği İlâhî şeriati hayat prensibi haline getirmek anlamına da gelmekte- dir. O’nu tek önder ve rehber kabul edip O’nun izinden gitmeye çalışmak de- mektir. Rabbimiz, hükümlerini ve kullarından istediklerini rasulleri aracılığıyla insanlara bildirmiştir. Kelime-i Tevhidi bilinçli şekilde söyleyen kimse, Allah’ın hükümlerini kabul ediyor ve o hükümleri hayatına uygulamaya karar veriyor, bu konuda her zorluğa, her çeşit imtihana hazır oluyor demektir.

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Tevhid Kelimesi İslâm’ın giriş kapısıdır. Ancak, bu kapıdan içeri girenler, içeride olan her bir ilkeyi, her bir iman esasını, her bir kulluk şartını kabul etmiş ve pratik hayatta uygulamaya söz vermiş demektir.

     

     

     

     

    İLÂH KAVRAMI

    İslâm dininin önemli kavramlarından biri de “ilâh”tır. Tevhid inancını ve onun karşıtlarını yeterince bilmek için bu kavramı iyi tanımak gerekir. Tevhid Kelimesinin içinde yer alan bu kavram, iman ile şirk (ortak koşma) arasındaki farkı ortaya koyar.

     

    Sözlük anlamı; kulluk edilen, mâ’bûd haline getirilen, kendisine yönelinen, alışılan, düşkün olunan demektir. Kendisinden türediği “elihe” fiili; yönelmek, düşkün olmak, kulluk yapmak, örtüp gizlemek, alışmak gibi anlamlara gel- mektedir.

     

    Kavram olarak ilâh; kendisine ibâdet edilen, ma’bûd sayılan şey, her şey- den çok sevilen, ta’zim edilen kutsal varlık anlamında kullanılmaktadır. Ta- pınılan, kendisine ibâdet edilen, üstün sayılan bütün ma’budların ortak adı “ilâh”tır. Türkçede bunu “tanrı” kelimesi ile karşılarız. İslâmî ıstılahta ilâh; tapı- nılan, kendisine ibâdet edilen demektir. İlâh; ibâdet edilmeye, yani kudret ve kuvveti önünde huşû ile boyun eğilip kulluk ve itaat edilmeye lâyık, her şeyin O’na muhtaç olduğu bir varlık demektir. İlâh kelimesi gizlilik ve esrârengizlik mânâlarına da gelir, ki böylece ilâhın görülmez ve ulaşılmaz bir varlık olduğu değerlendirilsin.

     

    İnsanoğlu, fıtratı gereği, her zaman bir ilâha inanma, sığınma ve ondan yardım istemeye muhtaçtır. O bazı şeylerden korkar, bazı şeylere gücü yet- mez ve başkalarından yardım ister, bazı şeylere sığınır, bazı şeyleri kendinden üstün görür. Bütün ümitlerin bittiği yerde, görmediği, tanımadığı bir gizli “ilâh”- tan yardım ister. Çevresinde gördüğü hemen bütün olayların kendi gücünün dışında olduğunun farkındadır. Bu olayları bir gücün yaptığına, yarattığına ina- nır. Bunlara benzer daha birçok sebepten dolayı insan sığınacak bir melce’ (sığınak, kucak) arar.

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                    TEvhİd

     

    Peygamberlerin tebliğ ettiği Allah inancından uzak insanlar, yaratılışların- da ve pratik hayatlarındaki “bir ilâha bağlanma” ihtiyacını başka şekillerde, bâtıl yollarla giderirler. Tarihte ve günümüzde dinsiz insan olmadığı gibi, ilâh- sız insan da yoktur. Kimileri, hiçbir tanrıya inanmadığını söylese bile; onların içerisinde, sığındığı, bağlandığı, yardım istediği, her şeyden çok sevdiği, her şeyden çok büyük saydığı “bir şey” mutlaka vardır. İşte o “şey” onun için bir tanrıdır. Kur’ân-ı Kerim ilginç bir örnek veriyor: Birtakım insanlar kendi gö- rüşlerini, kendi isteklerini, kendi emirlerini en üstün ve doğru görürler. Bırakın bir dinin emrine uymayı, toplumda geçerli olan hiçbir kural onları bağlamaz. Bu tip insanlar, “kendi keyiflerine” uyarlar. Kendi arzularından (hevâlarından) başka kutsal, kendi isteklerinden ve görüşlerinden üstün güç ve doğru kabul etmezler. İşte bu tür insanlar için Kur’ân-ı Kerim; “Gördün mü o kendi hevâ- sını (istek ve arzularını) ilâh/tanrı edinen kimseyi. Şimdi onun üzerine sen mi bekçi olacaksın?”148 demektedir.

     

    İlâh zannedilen şey, insanın kendi üzerinde büyük çapta etki ettiğini var saydığı “güç”tür. Bu kimine göre ateş, kimine göre Güneş, bazılarına göre gök, bazılarına göre yıldızlar veya burçlar, bazı kimselere göre madde, bazı- sına göre ataların rûhu, kimilerine göre tabiat (doğa), bazılarına göre devlet erki, bazısına göre de iyilik ve kötülük tanrılarıdır.

     

    Birçok ülkede tâğutlar, yöneticiler, özellikle diktatörler; tanrı gibi algılanmış, karşı konulmaz üstün güce sahip, her dedikleri yapılması gereken, kızdığı zaman gazabıyla herkesi cezalandırabillen tanrılar gibi düşünülmüştür. Hatta birçok yerde bu diktatörler adına dikilen heykellere insanlar taparcasına saygı göstermektedirler. Karşısında âyin şeklinde saygı duruşunda bulunmaktalar ve o heykeli kutsal kabul etmekte, yani putlaştırmaktalar.

     

    Tarihte, Tevhid Dininden uzaklaşmış bütün toplumlarda farklı ilâh düşün- celeri gelişmiştir. Kimileri inandıkları ilâhları adına putlar ve mâbedler yapıp o putlara tapınmışlardır. Bu putların taştan, tunçtan veya ahşaptan yapılmasının fazla bir önemi yoktur. İnsanlar, ilâhları adına kendi elleriyle heykeller yapıp, sonra da buna, ilâhımız veya bizi ilâhımıza götürecek aracımız diyorlar ve o heykelleri ilâh kabul ediyorlardı. “Beşerin böyle dalâleti var / Putunu kendi yapar kendi tapar.”

     

    Kur’ân-ı Kerim’e göre, yer, gök ve ikisinde olan her şey bir olan Allah’ındır. Yoktan var eden yalnızca O’dur. Bütün nimetler O’nun elindedir. Sonsuz güç

    148 25/ Furkan, 43

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    ve kuvvet yalnızca O’nundur. Bütün işler yani kader O’nun elindedir. Yerde ve gökte olan her şey isteyerek O’na boyun eğmektedir. Her şey O’nu tesbih eder (O’na ibâdet eder, O’nu zikreder). Yerde ve gökte yalnızca O’nun hükmü geçer. O’nun bir benzeri ve eşi yoktur. Hiçbir şey O’nun dengi olamaz. O’nun Rabliğinin, ilâhlığının, hükmünün ve yaratıcılığının ortağı ve yardımcısı yoktur. O hiçbir şeye muhtaç değildir.

     

    İnsanlar birçok ilâhlar düşünmüşlerdir, düşünebilirler de; ama “Allah” birdir ve O’nun hakkında başka türlü düşünmek de mümkün değildir. Allah, hem ilâhlık (ulûhiyet), hem Rablik (rubûbiyet), hem hâkimlik (hâkimiyet), hem de meliklik (mülûkiyet) sıfatlarına, işlevine sahiptir.

     

    Kur’an’da ‘ilâh’ kavramı, daha çok şu iki anlamda kullanılmıştır: Birincisi, hak olsun bâtıl olsun, insanların kendisine ibâdet ettikleri ma’bud; İkincisi, gerçek ibâdete lâyık olan, âlemlerin Rabbi olan Allah.

     

    Allah’a ait bir sıfatı veya sıfatları bir başka varlığa veren, onu ilâh gibi dü- şünmüş olur. Dinimizde bunun adı “şirk”tir. Allah’ın yaratma, öldürme, dirilt- me, affetme, azâb etme, yoktan var etme, kutsal olma, nimet verme, hüküm koyma gibi sıfatları, başka şeylerde, başka varlıklarda var sayılırsa, onlar “ilâh” haline getiriliyor demektir. Bu bağlamda bir kimse; bir kişiyi, bir kurumu veya bir başka şeyi, “tıpkı tanrı gibi” diye düşünmesi, onu ilâh saymasıdır. İlâh diye düşünülen şey, onu o şekilde kabul eden kişiye göre; üstündür (müteâldir), en çok sevilendir, emirlerine ve hükümlerine mutlak uyulacak kişidir, ondan daha büyük bir şey yoktur.

     

    Günümüzde bu tür ilâh anlayışını çokça görmek mümkündür. Üzülerek söylemek gerekirse, bilimin bu kadar ilerlemesine rağmen insanlar hâlâ, geç- mişteki câhiller gibi sapık ilâh inancını terketmemişlerdir. Bugün nice insan, atalarının ruhunu, devlet yöneticilerini, kahramanları, devlet örgütlerini, ulus- lararası kuruluşları tıpkı ilâh gibi görmektedir. Bu sahte tanrılar için “bunların gücü çok büyüktür, bunlara asla karşı gelinemez” diye inanılmaktadır.

     

     

    Gazetelerin sayfalarında görülen “futbol ilâhı”, “müziğin ilâhı”, “sanat tan- rısı”, “seks tanrıçası”, “ey falanca şarkıcı sana kul olayım”, “ey sevgili sana tapıyorum” gibi ifadeler işte bu yanlış ilâh inancının görüntüleridir. Yine bazı şarkılarda geçen, sevgiliyi putlaştıran sözler de bunun gibidir. Bazıları bir sporcuyu, bazıları da bir müzik veya film yıldızını kendisi için en üstün örnek

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                    TEvhİd

     

    sayar, onun peşinden gider, onu taparcasına sever, ondan başka üstün ve kutsal bir şey düşünmez. İşte bu bâtıl fikir, onu sapık ilâh fikrine sürükler.

     

    Rejimlerin, devlet adamlarının, diktatörlerin, tek partilerin, kahramanlaştırı- lan bazı ölülerin koydukları ilkeler ve kanunlar, yaptıkları işler ve uygulamaları hakkında, “karşı gelinemez, değiştirilemez, itaat edilmesi zorunlu ilkelerdir” düşüncesi, onları ilâh saymanın çağdaş görüntüleridir. İnsanlar bu gibi otorite sahiplerinde olağanüstü bir güç var sanmaktalar, dolayısıyla onlarda ilâhlık sıfatları görmekteler.

     

    Bazılarının, “birtakım kişilerin veya grupların fikirleri, ilkeleri, kanunları en üstündür, onların üzerinde güç ve otorite yoktur” şeklindeki inançları, onların dinleridir. Aynı konuda âlemlerin rabbi Allah’ın insanlar için indirdiği hükümlere aldırmamak, onları reddetmek, ya da onların yerine kişilerin ve kurumların hükmünü kabul etmek; onları ilâh haline getirmenin göstergesidir.

     

    Câhiliye döneminde cömertliğiyle meşhur Hâtem Tâî’nin oğlu Adiyy bir gün boynunda altından bir haç asılı olduğu halde Peygamberimizi ziyarete geldi. Kendisine Adiyy b. Hatem’in geldiği haber verildi. Rasûlullah (s.a.s.) o sırada 9/Tevbe sûresi 31. âyeti okuyordu. Adiy b. Hâtem, orada söylenenleri duyunca şöyle dedi: “Ben yahûdileri ve hıristiyanları tanırım, onlar hahamla- rına ve papazlarına ibâdet etmiyorlar ki...” Bunun üzerine Ekrem Rasûl şöyle buyurdu: “Evet, onlar (onların önünde secde ederek) ibâdet etmiyorlar, fa- kat onlar halka bir şeyi helâl veya haram kılıyorlar, halk da din adamlarının bu hükümlerini kabul edip uyuyorlar. İşte onları ilâhlaştırıp rab haline ge- tirmenin mânâsı budur.” Sonra Peygamberimiz onu İslâm’a dâvet etti, o da müslüman oldu.149

     

    “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkek veya kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasû- lüne karşı gelirse, apaçık bir dalâlete/sapıklığa düşmüş olur.”150 Diyelim ki, herhangi bir konuda Allah’ın koyduğu bir ölçü veya bir hüküm var. Buna kar- şın aynı konuda başka bir kişinin, siyasî bir otoritenin, devletin veya başka bir gücün tam aykırı bir görüşü veya ölçüsü bulunmaktadır. Bir insan Allah’ın hükmüne rağmen onları benimser, inanır veya peşinden giderse; işte o kabul ettiği hükmü veya ölçüyü koyan kaynağı ilâh haline getirmiş demektir.

     

    149 Tirmizî, Tefsîr 10, hadis no: 3292

    150 33/Ahzâb, 36

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Örneğin, Allah (c.c.), Kur’an’da içki içmeyi yasaklıyor, fâiz alıp vermeyi ha- ram sayıyor, kadınlara örtünmeyi emrediyor, ama birtakım yöneticiler veya yetki sahipleri, içki içmeyi normal görüyor, “fâizsiz ekonomi olmaz” diyor, ya da birileri kadınların örtünmesini çağdaş kıyafet değil diye yasaklıyor. Bazıları, “Allah’ın ölçülerinin bir geçerliliği yoktur, bu zamanda uygulamak zordur, ama yöneticilerin koyduğu hüküm/kanun daha doğrudur, zamana daha uygundur, biz onlara inanırız” derse, işte bu inanç başkalarını ilâh kabul etmektir.

     

    Kim herhangi bir şeyi Allah sevgisinden fazla severse, bir şeye Allah’tan fazla saygı gösterir veya ondan bu denli korkarsa veya Allah’ın dışında her- hangi bir şeye veya insana tapınırsa, ya da Allah’ın hükmüne aykırı olarak başkalarının ilkelerini daha üstün sayarsa, işte o insan, bütün bunları ilâh ha- line getiriyor demektir.

     

    Farklı ilâhlara inananlar bu inançlarını zaman zaman ortaya koyuyorlar. ‘Falanca devletin, falanca uluslararası kuruluşun veya falanca adamın ilkeleri her şeyin üstündedir’ diyen veya diliyle demese de böyle inanan kimse, Allah’ı değil onları ilâh tanıyor demektir.

     

    İslâm’ın ezelî, ebedî, değişmeyen ve evrensel ilkesi şudur: “Lâ ilâhe illâllah Muhammedü’r Rasûlullah (Allah’tan başka tanrı yoktur. Hz. Muhammed Al- lah’ın elçisidir).”151

    “Allah ile birlikte başka bir ilâh edinip tapınma. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur.”152   “İnsanlar içinde Allah’tan başkasını O’na denk sayanlar var. Ki onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri daha büyüktür. Allah’a eş koşarak kendi kendilerine zulmedenler, azâbı görecekleri zaman bütün kudretin ve gücün gerçekten Allah’ta olduğunu gözleri ile görür gibi bir bilselerdi.”153

     

    İlâhlık ve otorite birbirini gerektirir. İlâh denildiğinde, aklımıza, hayatımız için kanun koyan, nizam ve hukuk belirleyen ve kayıtsız şartsız hâkimiyet sahibi Allah (c.c.) gelmelidir. İnsanın fıtratında kendinden üstün bir varlığa yalvarma ve tapınma ihtiyacı yatar. Her insan bir şeye tapar. İnsanlar fıtrattan gelen ilâh edinme ihtiyacını sadece Allah’a yöneltmezse, başka ilâhlara tapmış olurlar ki, bu da insanı küfre sokar. Kur’ân-ı Kerim’de öncelikle ve her şeyden önemli ve yoğun olarak Allah’ın tek ilâh olduğu üzerinde durulur. Câhiliye döneminde,

     

    151

    Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 295-299

    152

    28/Kasas, 88

    153

    2/Bakara, 165

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                    TEvhİd

     

    gerek Mekke müşrikleri, gerekse yahûdi ve hristiyanlar Allah’a inanıyorlardı; fakat Allah’ın ilâhlık vasıflarını başkalarına da vererek, Allah’a karşı en büyük yalan ve iftira olan şirke düşmüşlerdi.

     

    İlâhlık vasıflarının en önemlisi, Allah’ın hayatımız için kanun koyan, nizam ve hukuk belirleyen olmasıdır. Eğer kanun koyma, insanlar için hukuk be- lirleme Allah’tan başkalarına verilirse, bu onlara ilâhlık vasıflarını da vermek olur, ki bu da şirktir. Bu mânâda kanun koyucu olarak ilâhlık taslayan tâğutlar tarih boyunca çıkmıştır ve çıkacaktır. Günümüzde ve tarihte en çok görülen şirk çeşidi bunlara kulluk şeklinde olandır. “Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Zira tâğûta küfredip inkâr etmeleri kendilerine emrolunduğu halde tâğûtun önünde muhâke- meleşmek, onların hükümlerini uygulamak istiyorlar. Hâlbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.”154; “Kim tâğûta küfredip onu inkâr ederek Al- lah’a iman ederse, muhakkak o, kopması mümkün olmayan sapasağlam kulpa yapışmış olur.”155

     

    Kur’ân-ı Kerim bize bütün Peygamberlerin tevhid akîdesiyle gönderildiğini bildirir: “(Ey Muhammed!) Senden önce gönderdiğimiz her Peygambere; Benden başka ilâh yoktur, Bana ibâdet/kulluk edin’ diye vahyetmişizdir.”156; “Andolsun ki Biz, ‘Allah’a kulluk/ibâdet edin ve tâğuttan sakının’ diye (em- retmeleri için) her ümmete/topluma, bir peygamber gönderdik.”157

     

     

     

    TEVHİD’İN KISIMLARI

    Tanımından da anlaşılacağı gibi, Tevhid üç kısımdır:

    1- Zât’ta tevhid: Allah’ın (c.c.) zâtı yönünden tek olması, bir benzerden, ortaktan (şerikten) münezzeh/uzak olması demektir. Allah (c.c.) aynı zaman- da insanların bildiği gibi bir cisim, bir cevher (görünen bir varlık), bir şeylerin bileşimi de değildir. “De ki O Allah bir’dir.”158; “Gerçekten, sizin ilâhınız haki- katen bir’dir.”159;“Allah’tan başka ilâh yoktur.”160

     

    154

    4/Nisâ, 60

    155

    2/Bakara, 256

    156

    21/Enbiyâ, 25

    157

    16/Nahl, 36

    158

    112/İhlâs, 1

    159

    37/Sâffât, 4

    160

    3/Âl-i İmrân, 62

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    • Sıfatta Tevhid: Allah (c.c.) sıfatlarında da tektir, hiçbir varlık O’na sıfat- larında ortak (şerik) veya denk değildir. Allah’ın sıfatları denildiği zaman, Allah’ı bize bildiren İlâhî özellikleri akla Allah’ın sıfatları O’na aittir ve Kendisi gibi ezelîdir, başlangıcı yoktur. Bazı sıfatlar sadece Allah’a aittir. Bu sıfatlar O’ndan başka hiçbir yaratıkta olamaz. Örneğin, “Beka/sonu olmamak” sıfatı gibi. Al- lah’ın sonu yoktur, O ölüımsüzdür, varlığı asla sona ermez. Allah (c.c.) bazı sı- fatlarını yarattığı bazı varlıklara da vermiştir. Meselâ, “hayat/diri ve canlı olma” sıfatı gibi. Canlılar da hayat sahibidir, ama günün birinde onların hayatı sona erer. Hayvanlar ve insanlar “görme” sıfatına sahiptirler, ama onların görmeleri sınırlıdır, bazı araçlarla olmaktadır. Allah’ın görmesi ise tıpkı diğer sıfatları gibi mutlaktır, bir aracıya, bir organa muhtaç değildir.

     

    • Fiilde Tevhid: Allah’ın yaratmasına, bir şeyi yokluktan varlığa çıkar- masına O’nun fiili Yaratma yalnızca Allah’a aittir. Çevremizde ve evren- de gördüğümüz bütün olaylar ve oluşumlar, Allah’ın yarattığı sebeplere bağlı olarak meydana gelmektedir. Asıl yaratıcı Allah’tır. Âlemi, âlemin içindeki her şeyi, insanı ve insanla ilgili her şeyi yaratan O’dur. O’nun bu yaratmasında bir ortağı, bir yardımcısı veya bunlara benzer bir şey yoktur. Var eden de O’dur, öldüren de O’dur, varlığın devamını yaratan da O’dur.

     

    Fiilde Tevhid, Allah’ın tek yaratıcı olmasına inanmaktır; yaratma ve var etme sıfatını başka ilâhlara vermemektir. O’nun yaratmada bir yardımcısı olmadığı gibi, âlete, araca, organa, zamana da ihtiyacı yoktur. “Bir şeyi dilediği za- man, O’nun emri, ona yalnızca ‘ol’ demesidir; o da hemen oluverir.”161 Tev- hid, Allah’ı “ulûhiyyette/ilâhlıkta” ve “rubûbiyyette/rablikte” tek ve bir bilmenin ifadesidir. Allah (c.c.) hem yaratıcı olarak tek ilâhtır, hem de evreni ve içindekileri yaratan, düzenleyen, idare eden ve insanlar için hükümler koyan bir Rabdir.

     

    Kimileri “Allah vardır ve yücedir” derler, ama O’na birtakım şeyleri eş tutar- lar. Bazı şeyleri Allah (c.c.) gibi düşünürler. Veya Allah’a ait sıfatları onlara verir- ler. Onların tıpkı Allah gibi saygı duyulacak, emirlerine itaat edilecek, önlerinde boyun eğilecek yüce varlıklar olduğunu kabul ederler. Ya da “Allah büyüktür” dedikleri halde, hayatlarına ilişkin temel hükümleri bir başka makamdan alır- lar. Allah’ın koyduğu helâl ve haram hükümlerini kabul etmezler, onların yerine tâğutların hükümlerini benimserler. Bu gibi kimseler Tevhid’e iman etmemiş sayılır. Çünkü Hz. Allah, hem eşi ve benzeri olmayan tek ilâhtır, hem de tek Rab’dir. Tek Rab olmanın anlamı; yaratan, şekil verip terbiye eden, yöneten,

    161 36/Yâsin, 82

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                    TEvhİd

     

    tek sahip ve hüküm koyucu demektir. İlâhlığı Allah’a yakıştırıp da rab’liği baş- kalarına tanıyanlar Tevhid’i bilmeyenlerdir. Böyle yapanlar şirk koşup müşrik olanlardır.

     

    Kur’an’ın ifadesi açık olmasına rağmen, Allah’ın hükümlerine zıt olacak şe- kilde, onları beğenmeyerek, “bana göre, bize göre, bizim sistemimize göre, çağımıza göre, falanca atamızın ilkesine göre, filanca bilim adamına ve efen- diye göre” gibi ölçüler Tevhid’e uymaz. Böyle bir inanca sahip olanlar, Allah’ı- Rabliğini tanımayanlardır. “…Dikkat edin, hükmün tamamı O’nundur…”162 Burada söz konusu edilen nokta, Allah’ın ölçülerine rağmen, sırf onların yeri- ne geçmesi için hüküm koyma ve Allah’ın dininin yerine başka dinler uydurma mantığıdır. Bu Tevhid’e kesinlikle aykırıdır.

    Öyleyse, Tevhid’e inanan bütün mü’minler, bu inanmanın gereğine uymak zorundadırlar. Allah’ı hem ilâhlıkta tek ve bir, hem de Rab olmada tek ve bir bilecekler. O’nun emrinin, O’nun hükmünün, O’nun büyüklüğünün üzerine hiçbir şey koymayacaklar. O’nu zâtında, sıfatlarında, fiillerinde “ehad/tek” ola- rak tanıyacaklar. Bazılarının yaptığı gibi gökleri Allah’a, yeryüzünü de insan- lara bırakmak Tevhid değildir. Yani onlara göre “Allah, yer ve gökleri yarattı ve yönetmektedir. Tamam bu doğrudur; O Allah, gökleri yönetmeye devam et- sin, canlıların rızkını versin, sıkışanların da yardımına koşsun, ama yeryüzüne, toplumların ve devletlerin yönetimine karışmasın. Toplumlara ve insanlara ait hükümleri biz O’ndan daha iyi biliriz” şeklinde düşünürler ve inanırlar. İşte bu mantık ‘şirk’ mantığıdır, tuğyandır, tâğutluktur.

     

    Dikkat edilirse, İslâm gelmeden önce câhiliye insanları “Allah yoktur” de- miyorlardı. Allah’ın var olduğuna inanıyorlardı, ama O’na putları ortak koşu- yorlardı ve O’nun insanlar hakkında koyduğu hükümleri tanımıyorlardı, ya da O’nun adına kendileri hüküm koyuyorlardı.

     

    “Mistisizm felsefesinin etkisinde kalan sufiler, tevhidi; tevhid-i küsûdî, tev- hid-i şuhûdî, tevhid-i vücûdî olarak üçe ayırır. Bu üç tip tevhid anlayışından birincisi olan “Lâ ilâhe illâllah” için kalabalıkların tevhidi, ikincisi olan “Lâ meş- hûde illâllah” için seçkinlerin tevhidi, üçüncüsü olan “Lâ mevcûde illâllah” için ise zirvedekilerin tevhidi olduğunu söylerler. Lâ mevcûde illâllah söylemi ile bu anlayış, yeryüzünde Allah’ın varlığının dışında bir varlığı kabul etmemektedir. Mistisizm buna “vahdet-i vücûd/varlığın birliği” adını vermektedir. Yani kâi- nattaki tüm varlıklar Allah’ın bir parçasından ve görüntüsünden ibârettir. Bu iddiada bulunan çok sayıda mutasavvıf yetişmiş olup bugün dahi bu anlayışı

    162 6/En’âm, 62

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    savunanlar mevcuttur.”163 Tevhidi, Allah’ın ve Rasûlü’nün anlaşılmasını istediği gibi değil; vahiy dışı dışarıdan gelen etkilerle oluşturan bu tevhid anlayışı, tev- hidden çok uzak bir sapık görüştür.

     

     

     

    TEVHİDİN PRATİK GÖRÜNTÜLERİ

    Bu muazzam görüntüyü ve Allah’ın vahiy ile öğrettiği Tevhid’i beş madde- de daha açık görebiliriz:

    • Kâinattaki Tevhid: Kâinattaki her varlık bu inancı bize haber Kur’an’da sık sık bu duruma dikkat çekilmekte, Allah’ın sonsuz kudretinin eserine bakmamız tavsiye edilmektedir. Kâinattaki her varlık kendine ait bir özelliğe sahiptir ve her biri kendi görevini yerine getirmektedir. Bu durum, Tevhid’in göstergesidir.164

     

    • Siyasette Tevhid: Siyaset, idare etme, yönetme ve yönlendirmedir. Âlemlerin Rabbi Allah (c.c.), âlemleri yaratan ve idare O’nun hükmü hem kâinatta hem de insan hayatında geçerlidir. “O gökte de ilâhtır, yerde de ilâhtır.”165 Allah’ı dünya ve toplum işlerine karıştırmak istemeyen mantık Tevhid’e aykırıdır ve tâğutluktur.

     

    • Toplumda Tevhid: İslâm ümmeti, Tevhid Dinine inanmakla tek bir üm- met, tek bir topluluk olmaktadır. “Ümmetiniz bir tek ümmettir ve Ben de sizin Rabbinizim. O halde gereği gibi ibâdet edin.”166 Öyleyse mü’minler, hayatlarına Tevhid ilkelerini hâkim kılarak birliklerini koruyacaklar, Allah’ın ipine sımsıkı sarılarak ayrılıp parçalanmayacak ve vahdete ulaşacaklar. Mü’minleri, ancak Tevhid ilkelerine topluca sarılma birleştirir, bir araya Mü’minler, kendilerine Allah’ın âyetleri geldikten sonra parçalanıp bölük pörçük olanlar gibi olamazlar.167

     

    • Kişide Tevhid: İman edenler, İslâm’ın kendilerinden istediği mavahhid tipli insan olmak, hayatlarının her ânında Tevhid inancını yansıtmak, kullu- ğu tek olan Rablerine yapmak durumundadırlar. Muvahhid, bütün benliği ve duygularıyla Tevhid ilkelerine inanır, mücâdelesini bu uğurda

     

    163

    Ömer Faruk Köse, İslâmî Hareket ve Önündeki Engeller, Fecr Y., s. 150

    164

    51/Zâriyât, 20-21; 3/Âl-i İmrân, 190

    165

    43/Zuhruf, 84

    166

    21/Enbiyâ, 92

    167

    3/Âl-i İmrân, 105

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                    TEvhİd

     

    • Yürekte ve Dilde Tevhid: Mü’minler, Tevhid Dininin özeti olan Tevhid Kelimesini yürekten kabul ederler, inanırlar, dilleriyle de inandıklarını ortaya Sonra da bu inançlarını fikirde, düşüncede, ahlâkta, ibâdette, sosyal hayatta ve her konuda gösterirler. Tevhid’in ilkelerini hayata hâkim kılarlar.

     

    “Lâ ilâhe illâllah” dedikten sonra, başka ilâhların peşine gitmezler, şirk ola- bilecek fikirleri kabul etmezler, ilâh zannedilenlelerin ve tâğutların hükümlerine itibar etmezler. Allah’a rağmen insanlara hükmetmeye kalkışanlara yüz ver- mezler. İbâdetlerini yalnızca Allah’a yaparlar. İmanlarından asla taviz vermez- ler. Rabbimiz buyuruyor ki: “Allah’a dayan, vekil olarak Allah yeter… Allah bir adamın göğsünde iki kalp yaratmadı…”168

     

    İşte bu mânâda kim Kelime-i Tevhid’i kabul ederse, kim hayatını bu inanç doğrultusunda yaşarsa, kimin son sözü “lâ ilâhe illâllah Muhammedu’r Rasû- lullah” olursa, onun cennete gideceği umulur.169

     

    İnsanlık tarihi baştan başa bir Tevhid mücâdelesi tarihidir. İnsanlar şirk dinine girip saparak azdıkça, yoldan çıktıkça Allah’ın peygamberleri onları Tevhid’e dâvet ettiler, kurtulmalarını sağlamaya çalıştılar. İnsanlar Rablerine isyan etmeye, Allah (c.c.) da onlara elçi ve elçilerle beraber kurtuluş dâvetini göndermeye devam etti.

     

    Bugün de Allah’ın son vahyi olan İslâm, O’nun kitabı Kur’an ve bunların tebliğicisi Hz. Muhammed, bütün insanlığı Tevhid’e dâvet ediyor. Çünkü ger- çek kurtuluş Tevhid’e uygun yaşamaktır. Kur’an’ın deyişiyle; “…Darmada- ğınık birçok düzme ilâhlar mı hayırlıdır, yoksa hepsine ve her şeye gâlip Kahhar (sonsuz güç sahibi) bir tek olan Allah mı?”170

     

    Tevhidi kabul eden insan Allah’a şöyle söz vermiş olur: “Ben ancak Senin emirlerine kayıtsız şartsız uyarım, Sana dayanır ve Sana güvenirim. Ce- zalandıracak ve mükâfatlandıracak ancak Sensin. En güzel emir Senin emir- lerin ve en mükemmel kanun senin kanunlarındır. Senin emirlerini alaya alan, yalanlayan ve haddi aşanlara karşı koyacağım. Senin rızân için yaşayacağım, Senin emrine uymayan hiçbir fikri ve kanunu benimsemeyeceğim.”

     

     

     

    168

    33/Ahzâb, 3-4

    169

    Müslim, İman 40, Hadis no: 94; Buhârî, Timizî, nak. K. Sitte, c. 2, s. 206-207

    170

    12/Yûsuf, 39; Hüseyin K. Ece, a.g.e., s. 717-724

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Tevhid, yine, rubûbiyet ve ulûhiyet tevhidi olmak üzere ikiye ayrılır.

     

     

     

     

    RUBÛBİYET TEVHİDİ

    Rubûbiyet tevhidini tam olarak anlayabilmek için, rubûbiyet kavramının türediği “rabb” kelimesini iyi kavramak gereklidir. Rabb kelimesi, esas ola- rak terbiye anlamına gelir. Terbiyenin yanında, aynı zamanda ıslah etmek, üzerinde tasarrufta bulunmak, taahhüt etmek, kemâle erdirmek, tamamla- mak, efendisi olmak, sorumluluğunu yüklenmek, toplamak, başkanlık etmek, sahip olmak, bakmak, büyütmek, sözünü geçirmek, istediğini yapabilmek, yaptırabilmek, rızık vermek gibi mânâları kapsar.

     

    Allah Teâlâ, âlemlerin gerçek Rabbi olduğu için, rubûbiyet (Rablik) sadece O’na aittir. Bu konuda Allah’ın tevhidi farzdır. Bütün bu sıfatlarıyla rubûbiyet Allah’a aittir. Yukarıda sayılan rubûbiyet sıfatlarında Allah’a ortak kabul etmek şirktir. Çünkü her yönüyle yaratan, rızık veren, her şeye sahip olan O’dur. İşleri idare eden, öldüren ve dirilten, fayda ve zarar vermeye gücü yeten, yükselten ve alçaltan O’dur.

     

    Rubûbiyet tevhidi; göklerin ve yerin yaratıcısının sadece Allah olduğuna ve bütün kâinat işlerini O’nun düzenlediğine inanmaktır. Bu imanın gereği olarak insan, sadece Allah’a kulluk/ibâdet etmeli ve O’na hiçbir konuda ortak koşmamalıdır. “Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan kimdir?’ diye sorarsan, şüphesiz ‘Allah’tır’ derler.”171; “De ki: ‘Size gökten ve yerden rızık veren kimdir? O kulaklara ve gözlere mâlik bulunan kimdir? Ölüden diriyi, diriden de ölüyü kim çıkarıyor? Bütün işleri kim idare edi- yor?’ Hemen: ‘Allah’ derler.”172

    Mekke müşrikleri de yaratan, yoktan var eden, fayda ve zarar vermeye

    gücü yeten, duâlara icâbet eden vb. sıfatlara sahip yüceler yücesi Allah’a inanıyorlardı. Ne var ki, putlarına/tanrılarına kendileri için şefaatçi olsunlar diye tapıyor, onları Allah’ı seviyormuş gibi seviyorlardı. Doğal olarak bu halleriyle müşrik oluyorlardı.

     

     

     

    171 29/Ankebût, 61

    172 10/Yûnus, 31; Ayrıca bakınız: 43/Zuhruf, 9, 87; 23/Mü’minûn, 86-87; 31/Lokman, 20

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                    TEvhİd

     

    KUR’AN’DA RAB KAVRAMI

    “Rab” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de tam 968 yerde geçer. Rab kelimesinin çoğulu olan “erbâb” 4 yerde ve bu kelimeden türemiş olan “Rabbânîyyûn” 3, “ribbiyyûn” ise bir yerde kullanılır. Toplam olarak “rab” kelimesi ve türevleri Kur’an’da 976 yerde tekrar edilir.

     

    Kur’ân-ı Kerim, besmeleden sonra “Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a aittir” cümlesiyle başlamaktadır. Bu giriş oldukça ilginçtir. Vahy kitabı olan Kur’an söze Allah’a ait en önemli özelliği vurgulayarak, İnsanlara bu önemli gerçeği hatırlatarak başlıyor: Allah’ın Rabliği. Her türlü övgü, her türlü saygı ve itaat ifadesi, her türlü şükran duygusu ve bağlılık; bütün âlemlerin, âlem diye nitele- diğimiz bütün varlıkların asıl sahibi, mâliki, yöneteni, bakıp gözeteni, koruyup ihtiyaçlarını gidereni, onlara dilediği gibi yön veren yüce güç sahibi Allah’a aittir. Kur’an, O’nun sözüdür ve O yaratıp şekil verdiği İnsanları müjdeliyor, korkutuyor, doğru yola dâvet ediyor. Çünkü O, âlemlerin Rabbi Allah’tır.

     

    Rab ismi, Kur’an’da Allah lafzından sonra en çok kullanılan isimdir. İlginçtir ki, ilk nâzil olan 30 sûrede “Rab” ismi 80 kez geçtiği halde, “Allah” ismi sa- dece 20 kez geçer. Buna göre Rab lafzı, Allah lafzının dört katı olmuş oluyor. Elbet bu gerçek, tesadüfle açıklanamaz.

     

    Kur’an, ilk mü’minlerin gönlünde sahih bir Allah inancını oluşturmayı he- deflemişti. Çünkü sorun İnsanları Allah’ın varlığına inandırma sorunu değildi. Câhiliye İnsanı Allah’ın varlığına zaten inanıyordu. Ama bu İnsanlar sahih Allah inancını kaybettikleri, Allah’ın olanı başkalarıyla paylaştırdıkları için sapıtmış- lardı. Bu nedenle Allah, ilk indirdiği âyetlerinde İnsanların zihinlerinde kendi rabliğini silinmez bir biçimde yazmayı murad ediyordu. Bundan dolayıdır ki, yaratıcının en büyük ismi olan “Allah”ın dört katı olarak “Rab” ismi kullanılmıştı. Rabliği kabul edilmemiş bir Allah’a müşrikler zaten öteden beri inanıyorlardı.

     

    İşte Kur’an, Allah’ın rab oluşunu ilk mü’minlerin kalbine ve kafasına silin- mez harflerle yazdıktan sonradır ki, taşın gediğine konduğunun delili olarak, tam sekiz ayrı yerde şu hitapta bulunuyordu: “Zâlikümüllahü Rabbüküm” ; “İşte bu Allah’tır sizin Rabbiniz” Yani, ancak Allah olan, Rabbiniz olabilir, de- niliyor. “Rabbimiz Allah’tır deyip sonra da dosdoğru olanlar” ebedî saâdetle müjdeleniyordu.

     

    Kur’an’da rabliğin belirgin özellikleri açık olarak bildirilmiştir. Bunların ba- şında, İnsanlardan mutlak itaat ve kulluk istemek, İnsanlık hayatını ve varlıklar

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    âlemini düzenleyen ilâhî nizamlar koymak, mutlak değer ölçüleri belirtmek gibi özellikler gelir. Bunlardan birini kendine tahsis eden İnsan, rablik iddiasın- da bulunmuş olur. Allah, Kur’ân-ı Kerim’de, ibâdet edilecek tek rab olduğunu açık bir şekilde bildirmiş ve kendisine bu konuda şirk/ortak koşulmamasını istemiştir. Buna rağmen, İnsanların yine de Allah’tan başka varlıkları rab edin- dikleri görülmektedir. Bir kısım İnsanlar çıkıyor, Rabbe ait olan özellikleri ken- dilerine mal etmeye kalkışıyorlar. Sonra da İnsanları gerçek Rabbin emir ve yasakları dışında kendi koydukları kurallara, ilkelere, değer ölçülerine ve ken- di düşüncelerine kayıtsız şartsız uymaya çağırıyorlar. Oysa bu durum, rablik iddia etmenin ta kendisidir. Bazı İnsanlar her ne kadar onlar için secdeye varmasalar da Allah’ın koyduğu hükümleri bırakıp, onların gayr-ı meşrû emir- lerini benimseyerek dinlemek suretiyle onlara kul olma derekesine düşerler. Onların bu durumu Allah’tan başkalarını rab edinmeleri demektir. Kur’an’daki rable ilgili âyetler bu konuyu açıkça ortaya koymaktadır.

     

    Kur’ân-ı Kerim, sık sık, İnsanların ve bütün evrenin Rabbinin Allah oldu- ğunu vurgulamaktadır. O, kendi irâdesiyle evreni ve içindekileri yaratıp şekil vermiş, biçimlendirmiştir. Yarattığı her şeyin tek sahibi ve maliki O’dur. O aynı zamanda yarattığı evreni ve içindekileri yönetmektedir, her şeye tasarruf et- mektedir. Bu tasarruf etmenin içerisinde elbette yaratılmışların ihtiyacı olan şeyleri onlara karşılıksız vermek de vardır.

     

     

     

     

    KUR’AN’DA RAB KELİMESİNİN MÂNÂLARI

    Kur’an-ı Kerim, Rab kelimesini bir kaç mânâda kullanmaktadır:

    1. Özel İsim Olarak: Birçok yerde Rab kavramı, Allah’ın özel ismi olarak geçmektedir.

     

    1. Kendisine Yönelinen: Bazı âyetlerde, etrafında toplanılan, kendisine dö- nülen en yüce varlık anlamında kullanılmaktadır. Bu anlam ile Allah’ın özel ismi Rab arasında bağlantı vardır.

     

    1. Karşı Gelinemeyen Otorite: Emrine uyulan, kendisinden daha üstün kimsenin olmadığı, koyduğu ilkelere uyulan ve karşı gelinmeyen otorite anla- mında da kullanılır: “Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını, papazlarını ve Meryem oğlu İsa’yı (Mesih’i) rab olarak kabul ettiler. Hâlbuki bir tek ilâhtan başkasına

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                    TEvhİd

     

    kulluk etmemekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka ilâh yoktur. Allah, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir (uzaktır).” Âyette geçen “erbâb” rab kelimesinin çoğuludur.

     

    Birtakım İnsanlar, Allah’ı bırakıp O’nun dışındaki bazı şeyleri rab haline getirirler, onları Rab kabul ederler. Onların emirlerini, sözlerini ve koydukları hükümleri mutlak ölçü olarak alırlar. Allah’ın kanun ve ölçülerini bırakıp, bu yücelttikleri ölçüleri en doğru ilke kabul ederler. Allah, onların rab haline getir- diği şeylerin aslında rab olmayıp, güçsüz varlıklar olduğunu vurgulamaktadır.

     

    1. Efendi-Yönetici Anlamında: Yûsuf sûresi âyet 50’de rab kelimesi sahip, efendi veya yönetici anlamında kullanılmaktadır.

     

    1. Mâlik/Sahip Mânâsında: Bazı âyetlerde rab kelimesi, mâlik/sahip anla- mındadır. “Yedi göğün Rabbi, yüce Arşın da Rabbi kimdir?” ; “Eğer yerde ve gökte birden fazla tanrılar olsaydı, şüphesiz her ikisinin de düzeni Demek ki Arş’ın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzeh- tir/uzaktır.”
    2. d) Allah’ın Sıfatı Olarak Rab: Görüldüğü gibi Rab olmak, Allah’ın sıfatların- dan İlâhlığının bir gereğidir. Rab ismi geniş anlamlı bir sıfattır. Allah’ın yaratıcılığını, evrene sahip ve hâkim oluşunu, İnsana ait her şeyi yaratıp şekil verdiğini, evrende olan her şeye yüce kudretiyle tasarruf ettiğini, İnsanlar hak- kında hükümler/yasalar koyduğunu ve bu hükümlere itaat etmenin gereklili- ğini, mutlak anlamda itaatın ancak Allah’a yapılması gerektiğini, ıslah edenin, şekil verenin, her şeyi elinde tutanın yalnızca Allah olduğunu ifade eder.

     

     

    ÂLEMLERİN TEK RABBİ ALLAH

    “El-hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn: (Hamd bütünüyle âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.)” Burada yaratıcımız, kendisini tanımak isteyenlere “Rab olan Allah” biçiminde tanıtıyor. Allah, tek Rabbimizdir, yani O bizi yaratıp da bıra- kıvermedi. Yarattığı bütün varlıkları terbiye ediyor, tekâmüle erdiriyor. Devam- lı, yeniden yaratıyor, geliştiriyor. Prensip ve kanunlarıyla iyiye, hayra, güzele yönlendiriyor. Varlıklarda, özellikle canlılarda gördüğümüz tekâmül ve deği- şim, O’nun rabliğinin göstergesidir. Bu ayette O’nun rabliğinin büyüklüğünü gösteren bir açıklama da var: “Âlemlerin Rabbi olan” O’nun rabliği, O’nun Allah’lığının en vazgeçilmez vasıflarından birisidir.

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Onun için Meryem oğlu İsa (a.s.) da elçi olarak gönderildiği İnsanlara O’nu şöyle tanıtmıştı: “Ey İsrâiloğulları, benim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a ibâdet edin.” “Âlemlerin Rabbi” ifadesi İslâm’ın evrenselliğini de vurgulamaktadır. Rabbimiz, herkesin, tüm İnsanların, tüm varlıkların Rabbidir. Tüm yaratıklar aynı Rabbin kullarıyız. Bu ifade, varlıklarla ortak dil, ortak eylem sahibi oldu- ğumuzu vurgulamış oluyor. Tüm varlıklar O’na kulluk/ibâdet ediyorlar, O’nu rab kabul ediyorlar. İşte evrenle, tüm yaratıklarla uyum ve kardeşliğimiz, aynı Rabbin kanun ve otoritesine (rabliğine) boyun eğdiğimiz, O’nu âlemlerin Rab- bi olarak benimsememizde açığa çıkıyor. İşte tevhid, işte evrensellik!

     

    “Âlemlerin Rabbi”: Evrende büyük bir nizam, uyum ve yardımlaşma göze çarpmaktadır. Karada, denizde, dağda, ormanda yaşasın; bazı canlıların, di- ğer canlılar aleyhine aşırı üremeleri söz konusu değil. Bütün canlılar, intizamlı şekilde çoğalıyorlar. Erkek-dişi oranları da, bütün hayvanların yaşadığı yerler- de oranlı. İnsanların erkek ve dişi oranları da, akıl almaz şekilde her ülke ve her yerleşim biriminde birbirine oranlı. Büyük bir düzen göze çarpıyor. Gökte eksiklik, aksaklık yok; yerde, “tabiat kanunları” denilen, bizim “sünnetullah” demeyi tercih ettiğimiz Rabbin kanunları tıkır tıkır işliyor. Dünya, içindekilerle birlikte en güzel misafirhane olarak yaratılıp İnsanın hizmetine verilmiş. Prob- lemler, fesat ve fitneler, Allah’tan ve O’nun yolundakilerden kaynaklanmıyor. Tam tersine Allah’ı tanımayanlar, O’nun düzenini bozmaya çalışıyorlar. “İn- sanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu, fesat çıktı, ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.”

     

    İğrenç bir ahlâksızlığın AIDS ile cezasının tattırılması gibi, Allah fesattan dönmeleri için ihtarlar veriyor. Fesat, düzen bozuculuk, kâfir ve münâfıkla- rın özelliklerindendir. Mü’minin özelliği ise fesadın tam zıddı ıslah’tır. O, sâlih amel yapmaya çalışır; yani bozulan düzeni Allah’ın istediği ve İnsanların hu- zur duyacağı şekle, aslına döndürme eylemleri içindedir. Bu sâlih eylemler, mü’minin kendi kurtuluşu için şarttır. Toplumun dünyada huzur ve nizamı; âhirette de kurtuluşu için, yani yeryüzünün bozulan düzenini ıslah için ya- pacağı gayretlerin adıdır cihad. Dünyada devlet, âhirette cennet isteyen bir mü’min cihadı terk edemez.

     

    Tek Rabbim Allah’tır deyip İnsanların da içinde bulunduğu tüm evreni ter- biye edenin ve eğitme hakkına sahip olanın Allah olduğunu kabul eden müs- lüman, bu inancının sonucu olarak Rabbânî ilke ve prensiplere uymak zorun- dadır. Kendini ve ehlini ateşten korumak zorunda olan İnsanın temel görevi,

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                    TEvhİd

     

    Allah’ı tek rab kabul edip O’na kulluk yapmak, çoluk çocuğunu da Rabbin terbiyesi ile yetiştirmektir. Âdem oğlu, yeryüzünün halifesi olduğu veya olması gerektiği için, Allah adına yaşamak ve O’nun ilke ve prensiplerine tümüyle uymak zorundadır.

     

    Tevhid, Allah’ı tek rab ve tek ilâh kabul etmek demek olduğuna göre, eği- tim konusunda da ilâhî prensiplere ters ilke, anlayış ve uygulamaların tev- hid-i tedrisat kapsamına girse de tevhidî tedrisata, meşrû eğitim kapsamına girmediği kabul edilmelidir. Unutulmamalıdır ki, hakka; hangi oranda olursa olsun bâtılın karıştırılması, o sentezi hak olmaktan çıkarır. Tevhidin en küçük bir küfür ve şirkle beraber bulunması mümkün değildir. Hak görüntüsüne bürünmeyen, içinde cüz’î doğrular barındırmayan bâtılın zararı daha sınırlı ve izâle edilmesi daha kolaydır.

     

    Allah’ın tek rab olduğu inancına ve bu kabulün gerektirdiği eğitim anlayı- şına sahip olmayan kimsenin, öncelikle kendisinin eğitilmesi gerektiğinden, başkalarını eğitme hakkı yoktur. Gerçek Rabbini tanımayanın kendini tanıma- sı da mümkün değildir. İnsanı doğru tanımayan, yaratılışı, fıtratı keşfedemeyen kimselerin eğitim görüşlerinin de eksik ve yanlışlarla dolu olacağı doğaldır. Ancak doğru Rab anlayışı; İnsanı, kendi fıtratı ve kendi psikolojik yapısına göre eğitmeyi sağlayabilir. Kişinin haddini ve Rabbini bilmemesi, eksik ve yan- lış tanımladığı İnsanı, fıtratına ters ve dolayısıyla sağlıksız, başarısız, adâletsiz, huzursuz bir potada eğitmek/öğütmek demektir. “Andolsun, İnsanı Biz ya- rattık ve nefsinin ona ne vermek istediğini de Biz biliriz. Ona şah damarından daha yakınız.”

     

     

     

    NEFSİNE BİLE SÖZ GEÇİREMEYEN RAB TASLAKLARI

    Âlemlerin Rabbi Allah’tır. Yarattıklarını besleyen, rızıklandıran, koruyan, gö- zeten... O’dur. Suyun derinliklerinde, ormanın ıssızlığında, toprağın altında, dağın tepesinde yaşayan, hasta, sakat veya sağlam, gözü olan - olmayan nice varlıklara rızık veren O’dur. İnsanın hizmetine sunulan sayısız nimetler bize Rabbimizi tanıtıyor. Bütün âlemler, tüm varlıklar; Rabbini tanıyor, O’na itaat ve kulluk ediyor. Bizim de fıtratımızda Rabbi tanıyıp kabul etmek ve O’na ibâdet etmek var. Kur’an bize Rabbimizi tanıtıyor.

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    İnanmayan İnsanlar, eğer güçsüz (müstaz’af) iseler, çevrelerindeki rab tas- laklarından birini rab olarak kabul ederler. Bu kula kulluk ve rab kabulü, çok farklı şekillerde ortaya çıkar. İnançsız ve güçsüz kişi, bazen özgür irâdesiyle, bazen reklâm ve aldatmacalarla kandırılarak, bazen tâğutların zorlamalarıyla piyasadaki rablerden birine veya birkaçına boyun eğer. Piyasada tedâvülde bulunan çeşit çeşit rab(!) vardır. Müzik ilâhından tutun, fuhuş tanrısına, fut- bolcudan tutun, artiste, yöneticilere kadar. Demokrasi var: Herkes istediği tâğutu, beğendiği putu seçmekte serbesttir. Allah’a gerçekten inanıp teslim olmayanlar, eğer kendilerinde güç ve otorite vehmediyorlarsa, başka bir Rab- be boyun eğmezler; kendileri rablik taslarlar.

     

    Rablik taslayan güçlüler (müstekbirler) üç kısma ayrılır: Siyasî, dinî ve ik- tisadî güçlüler. Siyasî güçlerin rablik taslamalarına örnek; Fir’avn, Nemrut ve onların izinden giden çağdaş yöneticilerdir. “(Fir’avn,) Ben sizin en yüce Rab- binizim, dedi.” ; “Allah kendisine mülk (hükümdarlık ve zenginlik) verdiği için şımararak Rabbi hakkında İbrahim ile tartışmaya gireni (Nemrut’u) görmedin mi? İşte o zaman İbrahim: ‘Rabbim hayat veren ve öldürendir’ demişti. O da: ‘Ben de hayat verir ve öldürürüm’ demişti. İbrahim: ‘Allah güneşi doğudan getirmektedir. Haydi sen de onu batıdan getir’ dedi. Bunun üzerine kâfir apı- şıp kaldı. Allah zâlim kimseleri hidâyete erdirmez.”

     

    Dinî yönden ellerinde güç bulundurup rablik taslayanların örnekleri de Kur’an’dan öğrendiğimiz şekilde haham, papaz gibi din adamları, kutsallık atfedilen ölü veya diriler, yatırlar, efendiler. İktisadî rab taslakları da Karun’lar, emperyalistler, sömürücü azgınlar, azan, ezen ve üzenler ve de düzenler.

     

    Rablik iddiasında bulunanlar ve onları piyasaya sürenler aslında samimi değillerdir. Onlar sadece basit çıkarlarının peşinde olan, menfaat çarklarını döndürmek için böyle bir sahtekârlık düzeni kurup devam ettirmeye çalışan- lardır. Ebû Leheb’in Peygamberimiz’e (s.a.s.) gelip “Müslüman olursam bana ne var, benim elime ne geçecek?” diye sorması üzerine Efendimiz cevap verir: “Başka müslümanlara ne varsa, sana da o var.” İnsanları sömüren dü- zenlerini ve çıkarlarını müslüman olunca devam ettiremeyeceğini anlayan Ebû Leheb’in karşılığı şöyledir: “Bir köleyle beni eşit gören din olmaz olsun!” Kendisini güçlü gösteren İnsan, sanki bilmez mi, başkalarına ve her şeyden önce Allah’a muhtaç âciz biri olduğunu. “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi’l-a- liyyi’l-azîm: Güç ve kuvvet kimseye ait değildir; ancak yüce ve büyük olan Allah, güç ve kuvvet sahibidir.”

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                    TEvhİd

     

     

    RAB OLMAYAN BİR TANRI EDİNME İSTEĞİ

    Kur’an’da “ilâh” ifadesi putlar için de kullanılırken; “Rab” ismi putları ve tâğutları ifade için kesinlikle kullanılmaz. Kur’an, rablik vasfını sırf Allah’a has- retmiş, başkası için bu sıfatı kullanmamıştır. “Rab” olmayan bir tanrı edin- me isteği, İnsanoğlunun en eski sapkınlıklarından ve de açıkgözlülüklerinden biridir. Çünkü rab olan bir tanrı, İnsanın varlığını kuşatan bir tanrıdır. Yapısı itibarıyla zulme ve cehle aşırı meyyal olduğunu vahiyden öğrendiğimiz İnsan, kendi varlığını kuşatan bir tanrı yerine; varlığını kuşattığı ve kontrol altında tut- tuğu sahte bir tanrı edinmeyi şeytanî menfaatlerine ve nefsânî zaaflarına daha uygun bulmaktadır.

     

    Bu nedenledir ki hep işine karışmayan, nefsi, malı, vicdanı, duygusu, dü- şüncesi ve eylemi üzerinde söz ve karar, güç ve kuvvet sahibi olmayan bir uy- duruk ilâh aramış; bulamamışsa kendi elleriyle icat ve imal etmiştir. Güneş, ay, deniz, nehir, inek, kurt, taş, tunç, ateş İnsanoğlunun bulduğu bu türden “rab olmayan” ilâhlarıdır. Gök tanrısı(!) gibi, hükmü göklere geçen, yağmur yağdı- ran, tabiata hükmeden; ama sokağa, okula, devlete, kanunlara, yaşayışa... karışmayan bir tanrı anlayışı var kimi çevrelerde. Rab olmayan tanrı; göklerde hâkim ve vicdanlarda mahkûm bir tanrı. Rabliği kabul edilmeyen, câmilere hapsedilmiş bir tanrı; câmilerin ve vicdanların dışına çıkamayan bir tanrı!

     

    Tabii bu da kurtarmamış, İnsan en sonunda Rab olan bir Allah’a inanmak zorunda kalınca, bu kez de laiklik sapkınlığına başvurarak varlığını ve birliğini tasdik ettiği İlâhın rabliğini inkâra kalkışmıştır. İşte böylece şirk, laiklik adı altın- da tedavüle sürülerek çağdaş İnsanın Rabbiyle olan ilişkisi bir kez de böylesi- ne çağdaş bir yöntemle koparılmaya çalışılmıştır. Nasıl Allah’ın vahdâniyetini inkâra kalkışan antik müşrikler Hz. İbrahim’in hanif dinini tahrif ve tahrib et- mişlerse, Allah’ın rabliğini inkâra kalkışan çağdaş müşrikler olan laikler de Hz. Muhammed’in (s.a.s.) hanif dinini tahrif ve tahribe yeltenmişlerdir.

     

     

    SEVİLENLERİN PUTLAŞTIRILMASI; ALLAH’TAN BAŞKASINI RAB EDİNME

    Allah’ın rab oluşu konusunda İnsanoğlunun düştüğü tek şirk, rubûbiyeti inkâr şirki değildir. Bu konuda düşülen bir başka şirktürü de, Allah’ın bu sıfa- tını Allah’tan başkasına vermek, O’ndan başkasını rabler edinmek biçiminde ortaya çıkmaktadır. “Hahamlarını ve râhiplerini Allah dışında rabler edindiler;

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Meryem oğlu Mesih’i de. Oysa kendilerine tek ilâh olan Allah’a ibâdet etme- leri emredilmişti. O’ndan başka tanrı yoktur. O, onların şirk koştukları şeyden uzaktır.” Burada sorun “rab” edinilenin kimliği değildir. Bu, İsrâil oğullarının yaptığı gibi din adamları, zâhid ve âbid kullar, velîler ve hatta Hz. İsa gibi bir peygamber de olabilir. Sorun eylemin kendisidir ve o da Allah’tan başkasını rab edinmektir. İşte bunu Kur’an Allah’tan başkasına kulluk yapmak olarak niteliyor ve bu tavra da doğrudan şirk diyor. Yahudileşme temayüllerinden biri olan Hz. Mûsâ ve Hz. İsa ümmetinin bu şirk türü aynen Hz. Muhammed üm- metine de geçmiş, bu ümmet de ulularını, din büyüklerini, velîlerini Allah’tan başka rabler edinme sevdasına düşmüşlerdir.

     

    Elbette bu rab ediniş, onların önünde secde etmek, onlara doğrudan ibâ- det etmek biçiminde gerçekleşmiyordu. Yukarıdaki âyet nâzil olduğunda eski bir Hıristiyan din adamı olan Adiy b. Hâtem’i boynunda altın bir haçla gören Allah Rasûlü, onu bir put olarak nitelemiş ve atmasını öğütlemiş, ardından yu- karıda meâlini verdiğimiz âyeti okuyarak şöyle tefsir etmişti: “Kuşkusuz onlar din adamlarına ve ulularına tapmıyorlardı. Lâkin onlar, şu sınıfların helâl kıldı- ğını helâl kabul ediyorlar, yasakladıklarını da haram kabul ediyorlardı.” Başka bir âyet-i kerimede de Allah’tan başkalarını rab edinmek, isterse bu başkaları melekler ve nebîler olsun, müslüman olduktan sonra küfre dönmek olarak adlandırılır: “Hiçbir İnsana yakışmaz ki Allah ona Kitap, hüküm ve peygam- berlik versin de ardından İnsanlara dönüp ‘Allah’ı bırakıp bana kullar olun’ desin. Fakat ‘öğrendiğiniz ve okuduğunuz Kitap gereğince Rabbe hâlis kullar olun’ der. Ve size ‘melekleri ve peygamberleri rabler edinin’ diye de emret- mez. Siz müslüman olduktan sonra size inkârı emreder mi?”

     

    Diriler yanında ölüleri bile nasıl rableştirmiş İnsanoğlu?! Kendine bile fay- dası olmayan bir ölüyü, bir yatırı nasıl rableştirerek putlaştırıyor? Yatırlara kur- ban kesmek, onlara karşı duâ etmek, ölülerden çocuk, nasip veya yardım istemek, çelenk koyar gibi, deftere yazı yazar gibi, dilekçe sunar gibi bez bağlamak, mum yakmak, Fir’avun’lar için yapılan piramitlere özenerek anıt- mezarlar, kümbetler, kubbeler yapmak, tavaf eder gibi kabrin etrafında dön- mek, kabre karşı kıyâma durmak, namaz kılmak, onun yüzü suyu hürmetine deyip Allah’la arasına aracı koymak, putperestlerin putlarını şefaatçi kabul etmelerine benzer bağımsız şefaat anlayışına sahip olmak ve buna benzer tavırlar ölüleri rab kabul etmenin örnekleridir. Yaşayan bazı İnsanlara kerâmet veya kutsallık atfetme adına Allah’a ait bazı vasıflar vermek de rableştirmeye ayrı örneklerdir.

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                    TEvhİd

     

    İnsanların önderlerini, din ulularını, büyüklerini, hatta peygamberlerini rabler edinmeleri sevginin ve bağlılığın cinayet derecesine vardığı bir aşırı- lık örneği. Allah bundan müslümanları şiddetle nehyediyor. Bir yahudileşme temâyülü olan üstadını, ustasını, efendisini, şeyhini, hocasını Allah dışında rab edinme ifrâdının zıddı da, itaat halkasını boynundan atıp hevâsını ve nefsini ilâh edinme tefrîdidir. Elbette her ikisi de aşırılıktır. Bu ifrât ve tefrît aşırılıklarını iyi anlamak için rab edinmeyi nehyeden hemen tüm âyetlerde gelen “min dû- nillâh” (Allah’ın dışında) lafzını iyi anlamak gerek. Değilse, bu yaklaşım nefsi, hevâ ve hevesi rab edinmek demek olan mürebbîsizlik, ustasızlık, büyüksüz- lük ve kılavuzsuzluğa delil olamaz.

     

    Kur’an’da nehyedilen rablik, Allah’a mahsus olan bir sıfatı O’nun dışında başkalarına vermek demeye gelen rabliktir. Terbiyesinde Allah’ı dışarıda bı- rakan bir terbiyecinin terbiyesini kabul, Allah dışında bir Rabbi kabulle eş tu- tulmuştur. Ancak mutlak mürebbî olan Allah’ın ilkeleriyle terbiyecilik yapmak, isterse bu terbiye mânevî değil de; besleyip büyütmekten ibaret maddî bir terbiye olsun, bu sınıfa girmez. Ortada Allah’la iddialaşmak yoksa orada ter- biye eden de, terbiye edilen de suçlanamaz.

     

    Allah’tan başkasını rabler edinme ifrâdının tefrîdi olan terbiyesizlik ve terbi- yecisizlik, seviyesizlik ve hercailik de bir akîde sorunu olarak çıkıyor önümüze. Bu durumda kişi ipsizdir belki, ama zannettiği gibi hür değildir. Büyük bir kesimin birinci türden hastalığına karşı gösterilen tepki, bu ikinci tür hastalığı doğurmaktadır.

     

    Rab konusunda, televizyonlarla evlere rahatlıkla giren misyonerlik, mitoloji ve süpermenliği, he-man (hîmen)liği de sorgulamak gerekiyor. Filmleri, dizile- ri, çocuk filmlerini, çizgi filmleri değerlendirdiğimizde çoğunda “gökler hâkimi, kâinatın sahibi, filân tanrısı-tanrıçası...” gibi rab vasıflarının bir İnsana unvan olarak verildiğini ve uydurma tanrılıkları, rablikleri; tepkisiz, benimseyerek sey- retmenin inançlardaki tahrib ve tahrifini düşünüverin.

     

    Kur’an, Allah’ın rab oluşundan söz ederken, O’nun göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin, doğunun batının, doğuların ve batıların; en fazla olarak da âlem- lerin Rabbi olduğunu ısrarla vurgular. Allah, evreni yaratmakla kalmamış, âlemleri yetiştirip, kemâle erdirmiş, hükmünü icrâ etmiştir. Bazı filozoflar, “Allah, evreni yarattı ve bıraktı” gibi yanlış, yanlış olduğu kadar gözlem ve tecrübelere de zıt bir anlayışa düşmüşlerdir. Bu yanlış anlayış, sonunda, filozofların koyacakları kural- larla da yeryüzünde ilâhî ve ideal bir devlet ve hükümet kurulabilir düşüncesine

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    varmıştır. Laikliğin temeli de bu sakat anlayıştır. Kur’an “Allah, âlemlerin Rabbidir”, “Sizi ve yaptıklarınızı yaratan Allah’tır.” âyetleriyle Allah’ın evreni kendi haline bı- rakmadığını açıklıyor.

     

    Allah, âlemlerin Rabbidir. Makro anlamda, şehâdet âlemi, gayb âleminin, yerlerin, göklerin, galaksilerin, güneşlerin, sular, okyanuslar âleminin, geze- genler ve yıldızlar âleminin... Rabbi Allah’tır. Mikro anlamda, bitkiler âleminin, İnsanlar, melekler, cinler âleminin, böcekler âleminin, kuşlar âleminin, milyon- larca tür ve cinsteki hayvanlar âleminin, mikroplar âleminin, görülen ve görül- meyen âlemlerin... Rabbi Allah’tır. Rivâyete göre, toplam sayısı on sekiz bin, ya da sayısını bilmediğimiz binlerce âlemi, bütün âlemleri yarattığı gibi; yetiş- tiren, hükmünü geçiren, tümünü yöneten Allah’tır. Allah açısından evrendeki her hareket Allah’a aittir.

     

    Her varlığın varlığı O’ndandır. Varlıklar, cisimleriyle değil; kendilerini cisim şeklinde gösteren içlerindeki varlık özüyle vardırlar; bu öz de bütünüyle Al- lah’tandır. Yani, hiçbir varlık, kendi halinde bir hareket yeteneğine sahip olma- dığı gibi, böyle bir yetkiyle donatılmış da değildir. Mutlak güç ve kuvvet kay- nağı sadece Allah’tır. İzafî olarak varlıkların fıtratlarında varmış gibi görünen ve adına bugün “tabiat kanunları” veya “içgüdü” denilen birtakım sebepler, gerçekte Allah’ın sürekli olarak evreni yeniden yaratması ve yenilemesinden başka bir şey değildir. Allah açısından sebep-müsebbip şeklinde bir ikilem asla söz konusu olamaz. Sebep de müsebbip de Allah’tır. Soruna izafi olarak varlıklar açısından yaklaşıldığında karşımıza bir sebep-sonuç ilişkisi çıkmak- tadır. Ne var ki, bu ilişki, bazıları tarafından mutlaklaştırılıp âdeta Allah’ın ilâh ve rab olarak yerini almaktadır ki, bugün batının ve bazı müslümanların bilmeden vardıkları büyük yanılgı burasıdır; yani sebepleri putlaştırmak. Sözgelimi dep- rem olayında, sarsıntının maddî sebeplerini putlaştırarak depremin oluşumu- nu Allah adını hiç anmadan yorumlamak, sebepler ve tabiat kanunlarını rab kabul etmektir.

     

    Allah’ı sadece ilk yaratıcı veya ilk hareket ettirici olarak görmek, O’nu ev- renden çekip çıkarmak, sonuçta O’nun rabliğini inkâr etmek demektir. Oysa Kur’an’ın ısrarla vurguladığı gibi, Allah, evreni ve içindeki bütün varlıkları “kud- ret elinde” tutmakta olup, dilediği biçimde yönetmektedir. Doğuda da, batıda da, yerde de gökte de idare yalnızca Allah’a aitttir. Her şey O’nun irâdesi, hükmü ve bilgisi altındadır. Hiçbir varlık, kendiliğinden bir hareket, yaşama ve davranma gücüne sahip değildir. Besleyen, büyüten, yediren, rızıklandıran, üreten, öldüren, dirilten hep O’dur. O âlemlerin Rabbidir.

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                    TEvhİd

     

    İnsana, yeryüzünde hiçbir varlığa verilmeyen üç önemli özellik verilmiştir: İrâde, konuşma ve bilgi. Allah’ın ilmi, irâdesi ve kelâmı mutlakken ve İnsan dahil her şeyi kuşatmışken; İnsanın ilim, irâde ve kelâmı izafîdir, Allah’ınkilere tabi olmak zorundadır. Çünkü o yeryüzünde halife olarak vardır. Allah’ın irâ- desi çerçevesinde dileyecek, O’nun ilminden bilgisini alacak ve O’nun kelâmı çerçevesinde davranacaktır. Ama, eğer İnsan Allah’ın ilâh olduğunu kabul etmezse, bu kez kendi dileme ve bilgisini mutlaklaştırır ve sonunda dilediği biçimde eylemde bulunur. Yeryüzünde dilediği biçimde tasarruf etmeye kal- kar, iradesini kendi arzuları doğrultusunda kullanır. İşte bu da, Allah’ın rabliğini kabul etmemek, O’na bu noktada ortak koşmak demek olur.

     

    Demek ki, Rab olarak Allah evrende mutlak tasarruf sahibidir. Yaratıklar arasında yalnızca İnsan teşrîî alanda bu rabliğe karşı çıkabilir. Yeryüzündeki tasarrufunu Allah’ın değil; kendi irâdesi doğrultusunda yapmaya kalkışabilir. Dünyadaki hayatı, istediği biçimde yönlendirmeye kalkar. Bunun için, Allah’ın kurallarına rağmen kendinden kurallar koyar. Böylece İnsan, kendi arzularını ilâhlaştırmış olur. Arzularının doğrultusunda yeryüzüne şekil vermeğe kalkın- ca da yeryüzünde rableşmiş olur. Bunun sonucunda, böylesi İnsanlara iste- yerek itaat edenler de, Allah’ı değil; bu İnsanları rab kabul etmiş olurlar.

     

    Kur’an, Allah’ın mutlak rab olduğunu belirtirken, bazı İnsanların bilginlerini, râhiplerini, hahamlarını, büyük kabul ettikleri birtakım kimseleri, yöneticilerini rab edindiklerini, yani onların kendi hevâlarından uydurdukları ve hayatı dü- zenleyici kurallara bağlı kaldıklarını da vurgular. Sözgelimi, Hz. Mûsâ, Allah’ın mutlak anlamda rab olduğunu ilân ederken, Fir’avn, kavmine karşı, “en büyük Rabbiniz benim” diye seslenir. Yine Kur’an, İnsanları, birbirlerini rabler edin- meyi bırakıp, yalnızca Allah’ı rab edinmeye çağırır.

     

    Kur’an’da rab ve melik sıfatları, İnsanla ilgili kullanıldığında ilâh kavramından önce gelmektedir. “De ki, sığınırım İnsanların Rabbine, İnsanların melikine, İnsanların ilâhına.” Bunun nedeni oldukça basittir. İnsanların birinci derece- de Allah’ın yolundan ayrılmalarının nedeni rablik ve melikliği kendilerine özgü kılma, yani Allah’ı yeryüzünden kaldırma sevdalarıdır. Eğer, Allah rab ve melik olarak İnsanların hayatına müdâhale etmeyecek olursa, bu durumda rablik ve meliklik; güçlü, kurnaz ve zengin İnsanların eline geçecek, bunlar da diğer İnsanlar üzerinde kolaylıkla rab ve melik olabileceklerdir. İnsan, arzularına, tutkularına kurban olmakta, arzularını dilediği gibi tatmin etmek ve dolayısıyla yeryüzüne ve yeryüzündeki gelir kaynaklarına dilediği ölçüde sahip olmak istemekte, bu da kendiliğinden daha başka İnsanlar üzerinde tasarruf sahibi

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    olmayı gerektirmektedir. İşte rablik iddia eden egemen güçlerin zorbalık ve zulümleri, bu anlayıştan kaynaklanmaktadır. İnsanlar, Allah’tan başka kimseyi rab kabul etmezlerse, zulüm en büyük desteğini de yitirmiş olacaktır.

     

    Rab kelimesi, kapsamının geniş olması ve İnsanlık hayatındaki fonksiyonu yönünden çok önem ifade eden Kur’ânî bir kavramdır. Özellikle, İnsanların çeşitli rablere kul olduğu günümüzde; İslâm’ın pratiği açısından taşıdığı önem daha da büyüktür.

     

    Günümüz İnsanlığının rab anlayışını, onların inançlarında ve pratik hayat- larında çok açık bir şekilde görmek mümkündür. Gerek inanç ve gerekse düşünce yönünden, Allah’a tek rab olarak inanılmadıkça, amelî hayatta, yani pratikte O’nun dinine uymak da mümkün olamaz. Dinin ilk şartı, Allah’a, O’nun emirlerine teslim ve tâbi olmaktır. Allah’a rağmen Allah’tan başkalarının koyduğu gayr-ı meşrû hükümlerine seve seve uyanların, “Allah’ın rabliğine ve ilâhlığına inandık” demeleri kendilerini kurtarmaz. Çünkü İslâm; rab olarak sadece Allah’a inandıktan ve O’na karşı kulluk vecîbelerini yerine getirdikten sonra, O’nun koyduğu hüküm ve kurallara uyulmasını da ister. Bunun için İnsanlar, Allah’ın kesin olarak bildirdiği hükümleri bırakıp, ilâhî emirlere ters olarak başkalarının ortaya koyduğu ilke ve hükümlere isteyerek uymaları ha- linde, her ne kadar iddiaları Allah’a iman olsa da, bu imanları geçerli olamaz.

     

     

     

    GÜNÜMÜZ İNSANININ ÇEŞİTLİ SAHTE RABLERİ

    Günümüzde, İnsanların, vicdanlarında inanıp kabul ettikleri rable, yaşan- tılarında, hükümlerine teslim oldukları rabler aynı değildir. Teorik olarak inan- dıklarını ifade ettikleri Allah’ın rabliğini, vicdanlarına hapseden günümüz İn- sanlarının pek çoğu, pratik hayatlarında Allah’tan başka rablerin emirlerine ve hükümlerine teslim olmaktadırlar. Üzülerek belirtelim ki, İnsanların pek ço- ğunun mâruz kaldığı en büyük tehlike, Allah’ı günlük yaşantılarında rab kabul edemeyişleridir. Onlar, bir yandan mü’min ve müslüman olduklarını söylerler- ken, diğer yandan da Allah’ın emir ve yasaklarını bir tarafa atarak çeşitli var- lıkların ve rehber edindikleri önderlerinin emirlerine uyarlar. Onların koyduğu gayr-ı meşrû hükümlere gönüllü olarak itaat ederler; böylece Allah’tan başka- larını rab edinmiş olurlar. “Lâ”sı olmayan bir inanç yaygınlaştırılıyor; her şeyle, özellikle egemen tüm güçlerle ve onların rab anlayışlarıyla uzlaşan, tepkisiz,

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                    TEvhİd

     

    laik müslümanlık (!). Allah’a inanan, ama tâğuta itaatten ayrılmayan, Allah’a inanan ve tâğutların ilke ve hükümlerini kabul ettiğini ifade eden, hakla bâtılın karıştığı bir din!

     

    Kur’an’ın eski kavimleri ve peygamberleri anlattığı âyetlerinden anlaşılmak- tadır ki, en eski asırlardan, kendi nüzûlü zamanına kadar, sapıklık ve inanç bozukluğu ile tanıttığı tüm toplumların, doğrudan Allah’ın varlığını inkâr etme- diklerini görüyoruz. Ancak onların hepsinin müşterek sapıklıkları; Allah’ın mut- lak rabliğini kabul etmeyişleri, Allah’ın yaratıcı olduğuna inansalar da O’nun tek rabliğine pek çok varlıkları ortak etmeleridir. Rabliğin bir kısım özelliklerini Allah’tan başkalarında görmeleri, ahlâkî, sosyal ve kişisel hayatları için ge- rekli olan emir ve kuralları, Allah’tan başkalarından almalarıdır. Bunun için, İnsanların pek çoğu, ya doğrudan doğruya Allah’tan başka rabler olduğuna inanıyorlar, veya Allah’ın rabliğine teorik olarak inansalar da pratik hayatların- da Allah’tan başkalarının rabliğine teslim oluyorlar. İşte rab konusunda, pey- gamberlerin her asırda yıkmak istedikleri asıl sapıklık budur. Hükmü sadece göklere geçen; dünyaya, İnsanlara, yönetime, sosyal ve siyasal hayata... ka- rışmayan bir Allah inancı. Yani göklerin Rabbi. Hâlbuki Allah; göklerin, yerin, bütün âlemlerin Rabbidir.

     

    Önceden hıristiyan olan Adiyy b. Hâtem, boynunda altından bir haç oldu- ğu halde Rasûlüllah’ın huzuruna geldi. Peygamberimiz ona: “Ya Adiyy, boy- nundan şu putu çıkar.” buyurdu. Bu sırada Rasûlullah “Yahudiler ve hıristiyan- lar, haham ve râhiplerini Allah’tan başka rabler edindiler.” meâlindeki âyeti okuyordu. Adiyy: “Ey Allah’ın Rasûlü, hıristiyanlar, râhiplere ibâdet etmediler ki (onları rab edinmiş olsunlar)” dedi. Peygamberimiz: “Evet ama onlar (hıristi- yan râhipleri ve yahudi hahamları) Allah’ın helâl kıldığını haram; haram kıldığını da helâl saydılar. Onlar da bunlara uydular. İşte onların bu tutumları, onlara ibâdet etmeleri ve onları rab edinmeleridir.” buyurdu.

     

    Bu hadis-i şerif açık olarak gösterir ki, herhangi birini rab edinmiş olmak için, ona rab adı vermek şart değildir. Allah’tan başkalarının emrine, Allah’ın dinine uyup uymadığı hiç hesaba katılmaksızın isteyerek itaat etmek, hükümle ilgili konularda Allah’tan başkalarının sözünü dinleyip kabullenmek, Allah’tan başkasına itaat ederek O’nun dininin emir ve hükümlerine başkasını tercih ederek muhalefet etmek, Allah’tan başkalarını rab edinmek ve onlara tapmak demektir.

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Putlara, şeytanlara ve tâğutlara tapmak nasıl şirk ise; Allah’ın emrine, Hakk’ın hükmüne uymayan kişilerin ortaya attıkları görüşleri benimsemek ve onları Allah’a tercih edip onlara uymak da öylece bir şirktir. Bu durum, onlara kulluk mertebesinden fazla değer vermek, Allah’ın ilâhî hükümlerine uymayan görüş ve fikirlerini benimsemek olduğu için, hem bir çeşit şirk, hem de Allah’ı bırakıp onları rab edinmektir. Onlara her ne kadar dil ile rab denilmese de durum, onları rab tanımanın ta kendisidir.

     

    Onların sözlerine itaat edip, Allah’ın emirlerini terk etmenin puta ve tâğuta tapmakla aynı olmasının sebebi ise açıktır. Çünkü gerçek âlim, Hakk’ın kulu ve ilâhî hükümlerin mahkûmu olan kişidir. Hakkı bâtıl, batılı da hak yapmaya çalışıp, İnsanlara helâlı haram, haramı da helâl tanıtarak Allah’ın hükümlerini değiştirmeye çalışanlar, ilmî haysiyetten uzak birer tâğutturlar. Bunlara uymak da onları rab kabul etmektir. Çünkü bu duruma düşenler, Allah’ın hükmüne değil de onların isteklerine uyarak onlara Allah’a tapar gibi tapmış olanlardır.

     

    Günümüzde de İnsanların hayatına hâkim pek çok rab kabul edilenler var. Her İnsan, hangi Rabbin kulu olduğunu kendisi tayin edebilir. Ancak, bunu yaparken, kimin mülkünde yaşadığını, hangi Rabbe kulluk etmesi gerektiğini iyice düşünmelidir. Şu iyi bilinmelidir ki, inanılan ve hayatın her safhasında emrine uyulan tek rab Allah olmadıkça O’na kullukta bulunulmuş olunamaz. Peygamberimiz’in: “Rabbim Allah de ve bu sözünde dosdoğru ol” anlamın- daki mübarek sözü, Kur’an’daki rab kavramının ve O’na kulluğun en veciz ifadesidir.

     

    Ahirette sorulacak İnsanlara: “Rabbin kim?” Dünyada rab anlayışı ve bu konudaki davranış ve eylemlerine göre cevap çıkacak o İnsandan. “Rabbim filandır” diyecek İnsan. Dil, irâdemizin emrinden çıkacak orada. Dünyada kimi rab kabul etti veya eylemleriyle bu görüntüyü verdiyse, onu söyleyecek dil. Orada “Rabbim Allah’tır” diyebilmek için, burada “Rabbim Allah’tır” deyip bu sözünü yaşantı olarak ispatlamak gerekiyor. Evet, kurtuluşun tek reçetesi: “Rabbim Allah” deyip dosdoğru olmak...

     

     

     

    RAB KONUSUNDA SAHİH İTİKAD

    Âyet ve hadisler, evrende olup bitenlerin gelişi güzel ve tesadüfen olma- dığını, aksine her şeyin, başlangıçtan itibaren sonuna kadar ilâhî bir irâdenin

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                    TEvhİd

     

    eseri olduğunu açıkça ortaya koyar. Beliren bu hakikatten sonra Allah’ın rab- liği konusunda varılabilecek sonuçları şöyle sıralamak mümkündür:

     

    Allah, âlemlerin Rabbidir. Her varlığın geçek sahibi Allah’tır. Varlıkların tü- münü yaratan, eğiten, geliştiren, besleyen yegâne Rab Allah’tır. Allah’tan baş- ka ma’bud kabul edilecek hiçbir varlık olamaz. Sevilerek kendisine ibâdet ve itaat edilecek tek rab ve ma’bud ancak Allah’tır. Rubûbiyet ve ülûhiyet sadece O’nun hakkıdır. İnsanlığın ilerlemesi ve medenîleşmesi, Rabbini tanımasıyla mümkündür. Allah’ı tek ve gerçek rab olarak tanımak; O’nun emir ve hüküm- lerine göre yürümek, Allah’a güvenerek başkalarının arzusunu O’nun emrin- den üstün görmemek, O’nun hükümlerine uymayan her düşüncenin ve her işin bâtıl olduğuna inanmak demektir. Allah’ın yegâne rab olduğuna inanmak; her işi yönetip tanzim edenin, yine her şeye sonsuz kudretiyle gâlip olanın ancak Allah olduğunu kabul etmek demektir.

     

    Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, Allah’tan başka hiçbir Rabbe kul ol- mamak, her işi Allah için yapmak, O’nun emirlerini yerine getirip yasakların- dan kaçınmak, “Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur” ilkesi üzerinde ölünceye kadar sâbit kalmak, Allah’a itaatte dosdoğru yaşayıp hilekârlığa sapmamak, Allah’a tek rab olarak inanmak ve bunda doğru olmak demektir. “Rabbimiz Allah deyip sonra dosdoğru olanların üzerine melekler iner; Korkmayın, üzül- meyin. Size söz verilen cennetle sevinin. Biz dünya hayatında da âhiret haya- tında da sizin dostlarınızız. Orada size canlarınızın çektiği her şey var. Orada size istediğiniz her şey var (derler).”

     

    Tüm yaratıkları yönlendiren, ihtiyaçlarını karşılayan, âlemlerin Rabbi Allah olduğu gibi; beşere Cenneti gösteren, onu terbiye eden de Allah’tır. Cehen- nemi gösteren ve ondan sakındırıp korkutan, Peygamberimiz’i gösteren ve O’na bağlanmayı teşvik eden de Rabbimizdir. Kur’an hakikatlerini gösterip İnsanın gözünü gönlünü açan, Kur’an’da kâinatı dile getiren, evreni anlatıp İnsanın karşısına apaçık gerçekleri ayan beyan seren, tek rab Allah’tır.

     

     

    Varlığa gelen, vücuda eren bütün mahlûkatı terbiye eden Allah’tır. Ve her varlık, bizzat Cenâb-ı Hak tarafından kendi fıtrat hudutları içerisinde terbiye edilmektedir. Terbiye sınırlarının dışına çıkmış hiçbir varlık gösterilemez. Bu evrensel terbiyenin tek sahibi Rabbu’l-âlemîn olan Allah’tır. İnsanı da terbiye eden O’dur. Hidâyet ve dalâlet yolunu göstermek ve gönderdiği peygamber- leri, dünya ve âhiret hayatının lider ve önderleri kılmakla Cenâb-ı Hak İnsanı

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    terbiye etmektedir. Ve yine, bir nebî ile bir bedevîyi, yetenekleri ölçülerine göre terbiye etmektedir.

     

    Beşer, ancak O’nun terbiyesi ile gerçek olgunluğa ulaşabilir, İnsan-ı kâmil olabilir. Bunun en sağlam yolu ise, Kur’an’ı rehber edinmektir. Terbiye, her varlığın kendi sınırları içinde tekâmül etmesi demektir. Onları kemâle erdiren ise, Rab olan Allah’tır.

     

    İnsana yakışan, bütün evrenin ve kendisinin yaratıcısı, sahibi, rızık vericisi, yetiştiricisi olan Allah’ı tek rab kabul edip O’na ibâdet ve itaat etmektir.

     

    İnsanın muvahhid bir müslüman sayılabilmesi ve cehennem azâbından kurtulabilmesi için rubûbiyet tevhidi ile beraber ulûhiyet tevhidine de iman etmesi lâzımdır. O halde ulûhiyet tevhidi nedir?

     

     

     

    ÜLÛHİYET TEVHİDİ

    Ulûhiyet tevhidi, Allah’a, Onun belirlediği ibâdet şekilleri ile ibâdet etmektir. İbâdette Allah’ı birlemek, başkasını O’na ortak kabul etmemektir. Kalbin kor- karak ve ümit ederek Allah’a bağlanmasıdır. Ulûhiyet tevhidi; ibâdette, boyun eğmede, hüküm koymada, kesin itaatte tek ve ortağı olmayan Allah’ı birle- mektir.

     

    Rubûbiyet ve ulûhiyet tevhidi beraber olmalıdır. Bunlardan biri bulunmazsa kişi muvahhid olamaz ve şirke düşer. Müşrikler, Allah’ın varlığını ve yüceliğini kabul etmekle birlikte putlara tapıyorlar ve yeryüzünde Allah’ı tek hüküm ko- yucu olarak kabul etmiyorlardı. Aynı şekilde ehli kitap da, Allah’ın yeryüzünü yarattığını kabul etmelerine rağmen O’na oğul isnat ederek ve helâl-haram kılma yetkilerini din adamlarına vererek şirke düşmüşlerdir. Ulûhiyet tevhidi çok önemlidir. Bütün peygamberlerin tebliğlerinde en çok vurguladıkları hu- sus ulûhiyet tevhididir: “Biz her kavme: ‘Allah’a ibâdet edin ve tâğuta kulluk- tan sakının; sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur’ (diye tebliğ etmesi için) bir peygamber gönderdik.”173; “(Nuh): ‘Ey kavmim! Allah’a kulluk/ibâdet edin, sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur’ dedi.”174

     

    173 16/Nahl, 36

    174 7/A’raf, 59; Diğer peygamberlerin aynı mesajı için Bak. 7/A’râf, 65, 73, 85; 12/Yûsuf, 40; 11/Hûd, 1-2

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                    TEvhİd

     

    Tevhidin şiarı, Lâ ilâhe illâllah’tır. Bu ifâde, ulûhiyeti Allah’tan başka her şeyden kaldırıp atmayı ve ulûhiyeti sadece O’na has kılmayı içermektedir. “Böyledir. Allah, hakkın ta kendisidir. O’nu bırakıp taptıkları ise bâtıldan başka bir şey değildir. Doğrusu Allah yücedir, büyüktür.”175

     

    Tevhidin en açık tezâhürü, Allah’ın emirleri ile, sevilen kişi veya herhan- gi bir şeyin istekleri çatıştığında, Allah’ın emirlerini tercih etmektir. “İnsanlar arasında Allah’ı bırakıp, O’na koştukları eşleri ilâh olarak benimseyenler ve onları Allah’ı severcesine sevenler vardır. Mü’minlerin Allah’ı sevmesi ise hepsinden kuvvetlidir.”176

     

    Peygamberlerin görevleriyle ilgili âyetler, tevhid’in temelinin sadece Allah’a ibâdet etmek olduğunu açıkça beyan ediyor. Peygamberlerin gönderilişlerin- deki temel amaç, insanları Allah’a kulluğa/ibâdet etmeye çağırmaktır.

     

     

    TEVHİDİN YANSIMALARI

    Kur’ân-ı Kerim’in tevhid ile ilgili âyetlerine dikkatle baktığımız zaman tevhid akîdesinin sadece fikrî, zihinsel ve felsefî bir telakki olmayıp; insan ve kâinat konusunda başlı başına çok genel bir düşünce ve yaşam biçimi olduğunu açıkça anlarız. Kavramlar arasında, insan hayatını “tevhid” kavramı kadar çe- peçevre kuşatan, çok boyutlu bir başka kavram bulmak mümkün değildir. Bundan dolayı tarih boyunca bütün İlâhî dâvetler, Lâ ilâhe illâllah esasını açık- layarak işe başlamışlardır.

     

     

     

    EVRENDEKİ TEVHİD

    Kur’an’ın insanlara kazandırmaya çalıştığı dünya görüşüne göre kâinat ve kâinattaki bütün varlıklar yüce bir kuvvet olan Allah tarafından yaratılmıştır. Evrendeki düzen de Allah tarafından yaratılmıştır. Kur’an, evrendeki düzenin Allah tarafından takdir edilmiş olduğunu açıkça beyan ediyor. Kur’an’daki birçok âyet, çeşitli ifade biçimleriyle insanın dikkatini evrenin sağlam düzenine çekerek, evrenin yaratıcısının birlenmesi gerektiğini vurguluyor. “Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık.”177; “Ger-

     

    175

    22/Hacc, 62

    176

    2/Bakara, 165

    177

    21/Enbiyâ, 16


    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    çek şu ki, göklerde ve yerde her ne varsa O’nundur. Hepsi O’na boyun eğmişlerdir.”178; “Göklerde ve yerde bulunan her şey, Rahmân’a kul olarak gelecektir.”179; “O (Allah), geceyi sizin için istirahat etmenize elverişli, gün- düzü de (geçiminizi sağlamanız için) aydınlık yapmıştır. Şüphesiz bunda işiten bir toplum için ibretler vardır.”180

     

    Bu âyetler, bütün evrende var olan düzeni; evrenin yaratıcısı, idare edicisi ve evirip çevireni olan Allah’ın birliğine apaçık bir delil sayıyor. Bizden de, kâi- natta var olan bu mükemmel düzen ve bu düzenin sağlamlığı ve bütünlüğü üzerine düşünmemizi ve bu yolla tevhid fikrine ulaşmamızı istiyor.

     

     

     

    TEVHİD VE ALLAH’IN HÂKİMİYETİ

    Tevhid, bütün beşeriyetin, sahte ilâh ve rablere başkaldırarak esâret zinci- rinden kurtulması ve Allah’tan başkasına kul olmaması demektir. Bu yüzden, tevhid kavramı aynı zamanda, kullara kul olmanın pençesinden kurtularak yalnız Allah’a kul olmaya yönelmek ve bunun tabii neticesi olarak da Allah’ın hâkimiyetini kabul etmek; Allah’ın egemenliğinin dışında her gücü, sultayı, otoriteyi, sistemi, fikri, ideolojiyi, dünya görüşünü, kısacası hangi kılıf, örtü ve görüntü altında olursa olsun hâkimiyet/egemenlik iddiasında bulunan her kimseyi ve her şeyi reddetmek anlamlarını da içerir.

     

    “Rabb’in, yalnız Kendisine kulluk etmenizi... emretti.”181 “Hüküm, hâkimi- yet/egemenlik yalnız Allah’ındır. O, yalnız Kendisine ibâdeti/kulluk yapma- nızı emretmiştir. İşte dosdoğru din budur.”182 Bu âyetler şu gerçeği açıkça ortaya koyuyor: Allah’a inanmanın, tevhid dinine dâhil olmanın ve muvahhid sayılabilmenin şartı, kişinin Allah’ın hâkimiyetini kabul ederek, O’nun isteği- ni, kendi dilediğine veya başkalarının isteklerine tercih etmek ve tüm diğer arzuları O’nun yolunda fedâ etmektir. Müslüman olmak, kısaca Allah’ı kural koyucu sıfatlarıyla tek, emir verici olarak tek, yasak koyucu olarak tek ve insan hayatına hükmedici olarak tek olarak kavramak, inanmak ve bu doğrultuda yaşayıp tavır koymaktır.

     

    178

    2/Bakara, 116

    179

    19/Meryem, 93

    180

    10/Yûnus, 67; yine bak. 6/En’am, 95-99; 36/Yâsin, 33; 16/Nahl, 10-18, 65, 81; 10/Yûnus, 3-6

    181

    17/İsrâ, 23

    182

    12/Yûsuf, 40

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                    TEvhİd

     

    Dünyamız, hâlâ câhiliyeyi yaşıyor. “Müslümanım” diyen insanların bile çoğu câhiliye hükmünü istiyorlar ve ondan râzılar. 21. Asırda da hâlâ bazı Firavun- lar, yani ulusal tâğutlar putlaştırılmaktadır. Bazı ülkelerde, ulusal önder ka- bul edilenlere kelimenin tam anlamıyla tapıldığı sözkonusudur. Özgürlük ve çağdaşlık iddiasına rağmen, önderlere inanmayanlara da zorla bu taptırmalar dayatılır. İnsanlar, okullarda kendi dinlerini doğru şekilde öğrenemezler, tam tersine dinlerine düşman şekilde yetiştirilirler. Okulların bilgiden de önce gelen esas amacı, müşrik vatandaş yetiştirmektir. Şirk düzenlerinde bütün (resmî) kurumlar tevhid anlayışına zarar verecek şekildedir.

     

    Kur’an’da iki tür yönetici var. Birisi “ülü’l-emr”183, diğeri “tâğut”.184 Evet, biri, hoşlanmadığımız durumlarda bile itaat etmek zorunda olduğumuz, Allah’ın indirdiğiyle hükmeden bizden olan yönetici, yani ‘ülü’l-emr’; diğeri, hiçbir hal- de itaat edemeyeceğimiz, onun iyi taraflarını bile kabul edemeyeceğimiz kö- tülük odağı, şeytanın siyasal versiyonu ‘tâğut’. İşte bu ikinci yöneticiyi aynı za- manda inkâr etmemiz, iman için şart koşuluyor.185   Güne kâfirlere ültimatomla başlamamız Peygamberimizin sünneti: Her sabah ilk işimiz namaz kılmak. Sabah namazının ilk kıldığımız sünnetinin ilk rekâtında Fâtiha’dan sonra ‘Kâ- firûn’ sûresi okumak sünnettir. Bu sûrede “De ki: ‘Ey kâfirler! Tapmam sizin taptıklarınıza’ Sizin dininiz size, benim dinim bana!” 186 emrinin muhâtabı oluyor ve böyle yapacağımızı zımnen ilan ediyoruz. Günümüzü de benzer bilinçle kapatıyoruz: Gece, en son kıldığımız namaz yatsıdan sonra vitir na- mazı. Onun da en son rekâtında okuduğumuz kunut duası. Bu duada ‘ve nahlau ve netrukü men yefcuruk’ diye Allah’a söz veriyoruz. Yani diyoruz ki: ‘(Ey Allah’ım!) Biz Sana isyan eden (fâsıklık, fâcirlik yapan) kişiyi (yönetimden, liderlikten) hal’ edip alaşağı ederiz, onu kendi haline terk ederiz.’ Nahlau (hal’ ederiz) derken kullandığımız hal’ kelimesi, ‘ehl-i hal’ ve’l-akd’ denilen yöneti- ciyi azletme ve yeni bir yönetici atama konusunda ehil olan şahısların yaptığı iştir. “Yöneticiyi makamından indirmeye, alaşağı etmeye” “hal’ etme” denir. Ve netrukü: Terk ederiz, onu yardım(cı)sız bırakır, onunla ilişkilerimizi keseriz, ona destek olmayız, onu inkâr ederiz. İşte, bizim namazımız bile tâğutlara bir ül- timatom ve onlara karşı nasıl tavır takınacağımıza dair bir ahid ve söz verme, bir siyasî bilinçtir.

    Bir yöneticinin durumu ile sıradan insanlar arasında Kur’an çok ciddi ay- rım yapar. Dolayısıyla bu konu direkt itikadî bir alandır. Yoruma açık değildir.

     

    183

    Bk. 4/Nisâ, 59

    184

    Bk. 2/Bakara, 256, 257; 4/Nisâ, 51, 60, 76; 5/Mâide, 60; 16/Nahl, 36; 39/Zümer, 17.

    185

    Bk. 4/Nisâ, 60; 2/Bakara, 256

    186

    109/Kâfirûn, 1, 2, 6

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Yorum, sadece “tâğut”un kimleri kapsadığı konusunda olabilir. Bu konuda da Kur’an’da “tâğut” kelimesinin geçtiği sekiz âyet ve Kur’an’ın bu konulardaki diğer âyetleri ışığında değerlendirme yapma zarureti vardır. Mü’min, sevdiğini Allah için sever, buğzettiğine de Allah için buğzeder.

     

    Allah’ın sevmemizi istediklerini seven mü’min, inkâr ve reddetmemizi em- rettiği kimselere karşı sevgi besleyemez. Hasan Soylu’nun sorusuna tekrar dönelim: “Eğer Meclis’te bulunmak bu hükme varmaya kâfiyse, o meclisteki herkes, ilaveten onlara oy veren tüm halk, hatta bu halkı Müslüman kabul edenler de aynı hükme girmez mi?” Hayır, aynı hükme girmez. Tâğutlara oy veren insanların durumu ile tâğutlar aynı durumda değildir. Oy verenlerin aka- id açısından hükmü; kişilerin cahilliği, demokrasiyi ve oy vermeyi (İslâm’ın il- kelerine ters düşmeyecek şekilde, bize göre yanlış ve geçersiz de olsa) te’vil etmesi, güvendiği İslâm âlimlerinin verdiği fetvalar gibi sebeplerden dolayı değişebilir. Sırf oy verdiği için halkı tekfir etmek yanlıştır. Ama, bilinçli olan veya bilmesi gereken konumda olan kişilerin oy vermesi hükmü ağırlaştırır. Kendilerine oy verilen kişilerin, yani tâğutların hükmü ise nettir.

     

    Tâğutların tâğut olduklarını kabul ettiği halde, onları inkâr ve reddetmeyen ve hele oy vererek destekleyen kimseler de Kur’an’da tâğutların inkâr ve red- dedilmesini imana aykırı gören âyetler187 ışığında değerlendirilmelidir. Bununla birlikte Kur’an’ın emrettiği “tâğutları inkâr ve redd”in anlaşılması için “tâğut”un kim olduğu “tâğut” kavramının kimleri kapsadığı konusuna geniş ve ilmî açık- lamalar getirmek kalıyor.

     

     

     

    TÂĞUTLARLA MÜCÂDELE VE TEVHİD

    “De ki: ‘Ey kitap ehli! Bizim ve sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin: Yalnız Allah’a ibâdet edelim; O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım; bazımız bazımızı Allah’tan başka rabler edinmesin.’ Eğer yüz çevirirlerse: ‘Şâhid olun, biz müslümanlarız’ deyin.”188; “İman edenler Allah yolunda savaşırlar; kâfirler de tâğut yolunda savaşırlar. O halde, şeytanın dostlarıyla savaşın; çünkü şeytanın hilesi zayıftır.”189

     

     

    187

    4/Nisâ, 60; 2/Bakara, 256 vb.

    188

    3/Âl-i İmrân, 64

    189

    4/Nisâ, 76

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                    TEvhİd

     

    Sosyal bir hayat nizâmı olarak tevhid, halkın bilgisizliği ve şuursuzluğu üze- rine dayalı veya onlara zulmetmek üzere kurulan câhilî ve tâğutî sistemleri temelden değiştirecek plan ve projeler sunar. Tevhid, sırf fikrî ve nazarî bir akîde değil; eyleme yönelik, pratik çözüm yolları sunan bir sistemdir. Tevhid akîdesi, yalnızca tabiat ötesi/metafizik konulara izah getiren ve ahlâk ile ilgili konularda sözkonusu edilebilecek bir tasavvur değil; şirk temeli üzerine otur- muş tâğutî sistemlere karşı muvahhidlere planlı, programlı bir hareket mantığı sunan, inkılapçı bir başkaldırıdır.

     

    Tevhid akîdesi, pratik, eyleme dönük bir hareket ve câhiliyyeye, şirk teme- line dayanan sistemlere bir başkaldırı ve de müstekbir, zâlim tâğutlara karşı siyasî, iktisadî, sosyal ve hukukî bir sistem olmasaydı, tarih boyunca bu akî- deyi kavimlerine sunan bütün peygamberlere karşı savaş açılır mıydı?

     

    İslâm güneşinin doğduğu sıralarda Mekke’de hayatlarını sürdüren “Hanif- ler”in konumu, bu konuya ışık tutması bakımından oldukça önemlidir. Pey- gamberimiz’e peygamberlik görevi verileceği dönemde Mekke’de Hz. İbrâ- him’in şeriatı üzerine yaşayış sürdürdüklerini iddia eden Hanif dini taraftarları vardı. Bunlar, putlara tapmaktan vazgeçerek Hz. İbrâhim’in dinine girmişlerdi. Bunlar, Allah’ı birliyor ve kavimlerinin putları adına kestikleri kurbanları yemi- yorlardı. Panayırlarda tevhidin hakikati ile ilgili nutuklar söylüyorlar, putların bâtıllığına dair deliller getiriyorlar ve onlara tapmamayı öğütlüyorlardı.

     

    Ne var ki, Hanif dininden olduğunu iddia eden bu kimselerin savundukları düşünce, sadece zihinde taşınan, salt fikir ve kuramsal inanış ve anlayış ol- maktan öteye gitmiyordu. O yüzden müşrik Mekke toplumunda en ufak fikrî ve pratik bir etkinlikleri yoktu. O putperest toplumda ortaya koydukları fikir- leri, sadece nazarî inanç biçimiydi. Bunun için de bu kimseler, şirk temeline dayalı o câhilî toplumda müşrik putperestlerle aynı ortamda, birbirleriyle fiilî olarak çatışmadan yaşıyorlar ve bu konumları kendilerini fazla rahatsız etmi- yordu. Kokuşmuş bu küfrî toplum düzeninin geleneği, göreneği, örf ve âdet- lerinin pratik olarak içindeydiler. Bu yüzden, pratik yaşamdan uzak bulunan ve sadece nazariye olmaktan öteye gitmeyen tevhid akîdesine bağlı olmaları, onları o haysiyetsiz yaşayış tarzından, câhilî ortamdan ve kokuşmuş zulüm tasallutu altında zelil bir hayat sürdürmekten uzaklaştırmıyordu.

     

    İslâmî dâvetin en önemli ve temel maddesi, tevhidin isbatı ve şirkin reddi olduğu için, câhilî Mekke atmosferinde, yerleşik şirk düzeni içerisinde günde- me gelen tevhid akîdesi, özel bir yaşam biçimini göstererek, inkılabçı bir kim-

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    likle işe başladı. İslâm’ın siyasî, iktisadî ve sosyal bir sistemin ve hayatın bütün alanlarına hükmeden bir nizamın adı olduğu net bir şekilde ilân edildi. Şirkin her çeşidinin çürütüldüğü deliller ileri sürüldü ve gâyet özlü bir şekilde insanlar tevhide dâvet edildi. Tevhid fikri anlatılırken, sadece zihinsel olarak Allah’ın var oluşu değil; O’nun tek oluşunun anlamı ve bu akîdeye olan ihtiyaç da anlatıldı. İşte Rasûlullah’ın (s.a.s.) kavmine sunduğu tevhid anlayışı ile Hanifler’in savun- dukları tevhid fikri arasındaki temel fark bu noktada odaklaşıyor: Bir yanda hayatın bütün alanlarına hükmeden, hem zihinsel, fikirsel ve hem de pratiğe yansıyan bir akîde; diğer yanda sadece zihinde yer eden, sadece kalpte yer tutan ve pratiğe indirgenemeyen, hayata geçirilemeyen bir inanç...

     

    Peygamberimiz’in, risâlet ile görevlendirildikten sonra yaptığı ilk iş, inanç ve amele dayanan, teorisi ve pratiği olan gerçek tevhid anlayışını yerleştirmek olduğu için Mekke’nin egemen güçleri, idareyi ellerinde tutan müstekbirler, kendisine karşı savaş başlattılar. Savunduğu bu saf akîde, Peygamberimiz’i kâfirlerle karşı karşıya getirdi. Kâfirler, kendine has, özel bir yaşam biçimi sunan bu akîdenin, kendi câhilî sistemleriyle asla uzlaşmaya girmeyeceğini, yeryüzünde tâğutî rejimlerle sürekli ve amansız bir mücâdele içerisinde ola- cağını, kısacası küfre karşı devamlı bir savaşım vereceğini kesin bir şekilde anladılar. Tevhidin, uygulamaya ve tâğutî düzenlere karşı başkaldırı ilanı oldu- ğu anlayışı, onların neden, daha önce aynı akîdeyi savunan Hanifler’e karşı en ufak bir tepki göstermezken, Hz. Peygamber ve onunla beraber olanlara karşı şiddetli bir savaşın içerisine girdiklerini açıkça ortaya koyuyor.

     

     

     

     

    KUR’AN’DA TEVHİDLE İLGİLİ ÖNEMLİ VURGULAR

    Kur’ân-ı Kerim’de “İlâh” kelimesi, toplam 147 yerde geçer. “Allah” lafzı ise, tam 2697 yerde kullanılır. “Lâ ilâhe illâllah” şeklindeki tevhid kelimesi/cümlesi Kur’an’da iki yerde190 geçer. Aynı anlama gelen “Lâ ilâhe illâ Hû” şeklinde otuz yerde tekrarlanmaktadır. Tevhidi anlatan diğer âyetleri de göz önünde bulun- durduğumuzda, Kur’an’ın Allah’ın tek bir ilâh olduğuna inanmaya ne kadar önem verdiğini ve bütün Kur’ânî esasların tevhid inancı esasına dayandığını görürüz. Şöyle ki; yukarıdaki kavramlara 873 yerde zikredilen iman kelimesini, 525 yerde zikredilen küfür kelimesini de eklediğimizde; saydığımız bu kav-

     

    190 37/Sâffât, 35; 47/Muhammed, 19

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                    TEvhİd

     

    ramlar toplam olarak 4442 etmektedir. Bu sayı da, Kur’an’daki âyet sayısının üçte ikisinden çoğunu teşkil etmektedir. Sadece bu lafızlarla tevhidin yerleşti- rilmesi ve şirkin izâlesi Kur’an âyetlerinin üçte ikisini teşkil ettiği görülür. Bir adı da Tevhid sûresi olan İhlâs sûresinin Kur’an’ın üçte biri sayılması da bu sûrede baştan sona tevhidin en özlü ve özet biçimde sunulduğunun hatırlatılmasıyla ilgilidir. Yani, ihlâs sûresinin içerdiği tevhid, Kur’an konularının üçte biridir an- lamı taşır. Hadis rivâyetindeki ihlâs sûresinin Kur’an’ın üçte birine eşit olduğu ifâdesinden de anlaşıldığı gibi, direkt tevhidle ilgili âyetler Kur’an’ın üçte birini teşkil etmekte; dolaylı olarak şirkin izâle edilip tevhidin hâkim kılınmasıyla il- gili âyetler ise yukarıdaki rakamlardan anlaşıldığı gibi Kur’an’ın üçte ikisinden fazlasını oluşturmaktadır. Bütün bunlar göstermektedir ki, Kur’an’ın en temel konusu gönüllerde, zihinlerde ve eylemlerde birey ve toplum olarak tevhidin hâkim kılınıp şirkin yok edilmesidir.

     

    Tevhid, yaratılıştan öncedir. Cenâb-ı Allah yaratılış esnâsında (ruhlar âleminde) yegâne Rab olduğunu bütün insanlığa onaylatmıştır: “Hani Rabbin Âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendi nefislerine karşı şâhit tutmuştu. ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ (demişti de) ‘Evet (Rabbimizsin) şâhit olduk’ demişlerdi. (Bu) Kıyâmet günü ‘biz bundan ha- bersizdir’ dememeniz içindir. Ya da bizden önce atalarımız şirk koşmuştu da biz ise onlardan sonra gelen bir kuşağız. İşleri bâtıl olanların yaptıkları yüzünden bizleri helâm mı edersin?’ dememeniz için...”191 Âyette görüldü- ğü üzere Tevhid fikrinin temelleri insanlığın yaratılışı esnâsında atılmıştır. Yüce Allah biricik Rab olduğunu bütün insanlara tasdik ettirmiş ve Kıyâmet günü yapılabilecek tüm itirazların geçersiz olduğunu daha ilk günden kendilerine bildirmiştir.

     

    Cenâb-ı Allah, kullarından aldığı bu söz üzerine onları bilme, düşünme ve akletme yetenekleriyle donatmış ve ayrıca onlara iyiyi, güzeli ve doğruyu gös- teren peygamberler göndermiştir: “Biz her ümmete; ‘Allah’a kulluk/ibâdet edin ve tâğutlardan sakının’ diye tebliğat yapması için bir peygamber gön- derdik.192 Görülüyor ki tevhid inancı, akîdenin esasıdır. Şeriatın tümü onun için indirilmiş, bütün peygamberler, hep o inanca çağırmışlardır. Bu temel akîdeye dayalı olan İslâm dininin ana hedefi, insanları şirkten, tâğutlardan ve küfürden kurtararak Allah’ın birliğine inandırmak, kalplerde bu rûhu yeşertmek, Allah’ın bir tekliği fikrini yerleştirmektir.

     

    191 7/A’râf, 173

    192 16/Nahl, 36

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    “Lâ ilâhe illâllah” kelimesi, İslâm dininin temel rüknü olduğuna göre Tevhid olmadan İslâm dininden de bahsetmek mümkün olmaz. Bu yüzden İslâm’da şer’î ilimlerin temeli ve aslı kabul edilen Tevhidin ilk ola- rak açıklanması, tebliğ edilmesi ve beyan olunması gerekmektedir: “Senden önce gönderdiğimiz her peygambere; ‘Benden başka ilâh yoktur, Bana kulluk edin’ diye vahyetmişizdir.”193 Aslında Kur’ân-ı Kerim, tevhidin, yani “Lâ ilâhe illâllah”ın mânâsını açıklamak üzere gönderilmiştir. Bu iti- barla o en önemli vurgu olarak şirki ve benzerlerini kesin bir dille reddediyor.

     

    Tevhid akîdesinin, küçük bir şüpheye yer bırakmadan, saf ve katıksız bir şekilde yerleşmediği bir kalpte hakiki imandan bahsetmek mümkün değildir. Gerçek bir iman için de Allah’a imandan önce tâğutları tanımamak, onları reddetmek gerekir: “Kim tâğutu inkâr eder ve Allah’a iman ederse, şüp- hesiz kopması mümkün olmayan sağlam bir kulpa yapışmış olur. Allah işitendir, bilendir.”194 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili adlı tefsirinde bu âyetle ilgili şunları söylemektedir: “Muvahhid mü’min olmak için, Allah’a imandan evvel küfre tevbe etmek şarttır ve bu tevbenin şartı da tâğutları asla tanımamaya azmeylemektir. Bu sûretle ‘Kim tâğutu inkâr edip de Allah’a iman ederse’ âyeti ‘Lâ ilâhe illâllah’ kelime-i tevhidinin bir tefsiri demektir.”195 Kur’an’a göre Allah’a iman etmekle, tâğutu reddetmek aynı kapıya çıkar. Yani tâğut reddedilmedikçe Allah’a iman tamamlanmış olmaz. Bu ikisi hiçbir za- man bir arada bulunamaz. Allah’a inanmak ve iman etmek; aynı zamanda tâğuta tâbi olmamak demektir. 196

     

    Mü’min olmanın, Allah’ı kabul etmenin anlamı, tevhid akîdesinin net olarak, saf, arı ve duru olarak insan kalbine yerleşmesi ve buna bağlı olarak insan hayatında, yani pratikte tezâhür etmesidir. Buna Allah’ın insan hayatına hük- metmesi de diyebiliriz. İnsanın Allah’tan gayrı bütün sahte ilâhları reddetmesi, sadece Allah’ın kopmak bilmeyen sağlam kulpuna yapışarak, diğer bütün iplerin kesilmesi... İşte Tevhidin rûhu budur.

     

    Tevhid, mü’minin hayat metodudur. Diğer İslâmî bütün rükünler bu genel prensibe bağlıdır. Bu itibarla tevhid kavramı, yani “Lâ ilâhe illâllah” prensibi İs- lâm’da bütün anlayış ve yaşayış biçimlerinin kaynağını teşkil eder. Diğer bütün rükünler, prensipler ve fikirler bu yüce kavramın etrafında örülür. İnsan, tevhid

     

    193

    21/Enbiyâ, 25

    194

    2/Bakara, 256

    195

    Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y. 2/871

    196

    Mevdûdi, İslâm’da Hükümet, s. 245

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                    TEvhİd

     

    akîdesi konusunda net bir düşünceyi kazanıp bir karara varmadıkça, bu ko- nuda sâbit bir görüşe ulaşmadıkça, diğer İslâmî hiçbir konuda sağlıklı bir so- nuca ulaşamaz. Her zaman olduğu gibi, teknolojinin, materyalist ve kapitalist felsefelerin, beşerî ideolojilerin göz boyadığı ve kafa bulandırdığı günümüzde, bizi bu kargaşa ve zillet bataklığından kurtaracak yegâne prensip tevhid akî- desidir. Tıpkı İslâm’ın ilk dönemlerinde olduğu gibi...

     

    O halde bize düşen, tevhid akîdesini aslından öğrenmek ve yeniden ona dönmektir. Ancak bu şekilde câhiliyyenin bataklığından kurtulabilir ve yeni- den dünya toplumları arasındaki izzetimizi kazanabiliriz. Kur’an Allah Teâlâ’nın varlığını isbat etmeyi değil; O’nun sıfatlarını konu edinmiştir. Bu âyetlerde özel- likle Tevhid, yani Allah’ın bir tekliği üzerinde durularak Allah’ın şerîki ve benzeri olmadığı ifâde edilmiştir. Kur’an’a göre Tevhidin asıl mânâsı; Allah’ın birliğine, dengi ve ortağı olmadığına insanların iman etmesidir.

     

    Kur’an Metodu: Kur’ân-ı Kerim, “Allah’ın varlığı” konusunda tâkip edilme- si gereken metodun, görünen tabiat olaylarından, maddî birtakım fenomen- lerden yahut aklî ve mantıkî görünen bazı izahlardan hareketle O’nun varlığını ispat etmeye çalışmak değil; aksine, tutulacak yolun Allah’ın varlığına -hiçbir delile ihtiyaç duymadan- iman etmek olduğunu açıkça beyan eder. İman ile direkt bağlantılı görülen bu konu ile ilgili olarak Kur’an’ın serdettiği deliller “ik- nâî” oluşları ile dikkat çekerler.197 Kur’ân-ı Kerim’de Allah Teâlâ’dan bahse- dilen âyetlerin çoğu, O’nun sıfatlarını konu edinmiştir. Bu âyetlerde özellikle “Tevhid” üzerinde önemle durulmuş, Allah’ın şerîki ve benzeri olmadığı sürekli vurgulanmıştır. Bu yüzden olsa gerekir ki, Kur’ân-ı Kerim şirk olayı üzerinde çokça durmuş, Allah’ın varlığını ispat yoluna gitmek yerine O’nun birliği konu- sunu sürekli işlemiştir. Tevhidi, odak kavram haline getirmiştir.

     

    Kur’an’ın “Allah” konusunu, özellikle de akîde mevzûunu işleyen âyetleri dikkatle incelendiğinde bu gerçeğin çok açık bir şekilde ortaya çıktığı görü- lür. Kur’an âyetleri, hiçbir zaman direkt olarak Allah’ın varlığını ispat etmeyi hedef edinmemişlerdir. Çünkü Kur’an Allah’ın varlığına inanmayı açık ve kesin bir zorunluluk olarak kabul eder. Bu hususta insan fıtratı için kabul veya red söz konusu değildir. Bu gerçek, Kur’an’da temel bir prensip olarak kabul edilir. Kur’an, selîm fıtrata hitap ettiği için Allah’ın varlığını herke- sin bedîhî ve fıtrî olarak kabul ettiği bir gerçek olarak ele aldığından isbâtına çalışmaz.

     

    197 Bekir Topaloğlu, İsbât-ı Vâcib, s. 26

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Gerçekten de insanlık tarihi incelenince, hangi devir ve zamanda, hangi ırk ve toplumda olursa olsun, en ilkelinden en medenîsine kadar genel kabul halinde Allah’ı tanıdıkları görülür. Onun için Kur’an daha çok beşeriyetin en çok yanıldığı ve saptığı “şirk” olayı üzerinde durarak Allah’ın birliği ve diğer sıfatlarını tanıtmaya yönelir. Aynı şekilde müslümanların da “Allah” konusunda aynı yöntemi izlemelerini salık verir. Kur’ân-ı Kerim, direkt olarak isbat sade- dinde hiçbir aklî delil kullanmamıştır. Kur’an’da Allah’ın isbâtı ile ilgili olduğu iddia edilen âyet-i kerimeler, doğrudan doğruya Allah’ın varlığını isbat değil; ancak dolaylı olarak bu konuya temas etmektedir. Yani, söz konusu âyetler- den doğrudan doğruya değil; bilâkis dolaylı olarak, kısacası Allah’ın varlığını ispat fikri bu konu ile ilgili bir netice değil; aksine metinlerin zorlanmasıyla o ortaya çıkan bir çıkarsamadır, denilebilir. Buradan şöyle bir sonuç çıkarmamız mümkündür: Kur’an, apaçık, bedîhî ve fıtrî olan Allah fikri üzerinde aklî ve felsefî bazı yorumlar yaparak yahut maddî birtakım fenomenlerden hareketle yeniden izah ve isbat yoluna gitmeyi, emin olunan bir konu üzerinde tekrar tekrar çalışmak olarak görmektedir ki, bu anlamsız yahut lüks gibi kelimelerle ifade edilebilecek bir işle uğraşmak anlamına gelir. Bu uğraşı da en azından zaman israfı sayılır.

     

    Allah İnancının Fıtrî Oluşu: Allah Teâlâ insanı, kendi varlığını algılayıp kavrayabilecek bir fıtrat üzere yaratmıştır. Zira “fıtrat”, “insanın Allah Teâlâ’nın varlığını idrâk edebilecek yetilerle donatılmış olarak yaratılması veya Tevhid dinini kabul etmeye müsâit yaratılış” olarak tarif edilmiştir. Kur’an, selîm bir fıt- ratla yaratılan insanın normal olarak kendi güç ve kuvvetinin üstünde, kudret sahibi yüce bir yaratıcıyı kabul edeceğini belirtir: “Sen yüzünü ‘hanîf’ olarak dine, yani Allah insanları hangi ‘fıtrat’ üzere yaratmış ise o fıtrata çevirir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insan- ların çoğu bilmezler.”198 Yine, Allah Teâlâ, elest bezminde Âdemoğullarının zürriyetini, Allah’ın kendilerinin Rabbi ve mâliki olduğuna, O’ndan başka hiçbir ilâh bulunmadığına şâhit olarak sülâlelerinden kendilerini çıkardığını haber ve- riyor.199 Nitekim Allah Teâlâ onları bu fıtrat üzere yaratmıştır.

     

    Evet, fıtratın bizzat kendisi Allah’ın varlığını bilir ve şânı yüce Allah, elest bezmi veya kaalû belâ denilen A’râf sûresi 172. âyetinde belirtildiği gibi Âde- moğullarından söz aldığı andan itibaren fıtrat, ibâdetle Allah’a yönelir. Bu ko- nuyu Allah Rasûlü şu şekilde belirtir: “Her doğan, fıtrat üzere doğar. -Başka bir rivâyette ise ‘bu din üzere doğar’- (Fakat sonradan) ana-babası onu

    198 30/Rûm, 30

    199 7/A’râf, 172

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                    TEvhİd

     

    yahûdileştirir, hıristiyanlaştırır veya mecûsileştirir...”200   Bu hadis-i şeriften anlaşılacağı üzere Allah’ın varlığına inanmak, insanda doğal bir duygu ve şu- urdur. Bu duygu ve şuur; gaflet, inat, kibir gibi bazı ârızî hallerle körelebilir. Fakat hiçbir zaman yok olmaz. Doğuştan Allah’ın varlığı fikrine ve itikadına sahip olan insan, bu fikir ve inancı, çalışarak kazanmış ve öğrenmiş değildir. Aksine, bu düşünce Allah tarafından yaratılmıştır. Yani Allah insanı, Kendisi- ne inanma ve Kendisini bilme özelliğiyle yaratmıştır. Merhamet, şefkat hisleri, düşünme ve idrâk kabiliyetleri nasıl insanın mâhiyetini teşkil eden vasıflar- sa, bu özelliklere sahip olmayan insan nasıl düşünülemezse, Allah’ı bilme ve O’na inanma vasfı da öyledir. İnsanın özelliğini teşkil eden vasıflardan biri de inançtır. Her insan, bu inancı kendi rûhunda, vicdânında duyar. Bu sebeple en medenî toplumlardan en ilkel kavimlere kadar herkeste bu itikada rastla- nır. Bütün insanlar, hak veya bâtıl mutlaka ilâhî bir kudretin varlığına fıtraten inanagelmişlerdir.

     

    Allah’ın varlığını her insan içinde hisseder. İlhad ve inkârın en aşırı noktasına varmış bulunan bir kimsenin bile, büyük bir felâketle karşılaştığı zaman taşa, toprağa veya ağaca sığındığı görülmemiştir. Her insan, böyle bir durumda, fıtratının sevki ile hemen Allah’a sığınır, bildiği isim ve sıfatlarla O’na yalvarır. Bu her çeşit gözlemle sâbittir. Nasıl ki büyük bir tehlike ile kar- şılaşan bir insan, kaçacak ve kurtulacak bir yer arar ve nasıl ki küçük çocuk, annesinin memesine zarûretten ve yaratılıştan koşarsa, aynen öylece önemli anlarında insan da yaratanını arar, O’na sığınır. Kur’an, bolluk ve refah zaman- larında içlerinde fıtrî olarak mevcut olan Allah duygusunu gizleyen ve fakat başlarına bir felâket gelince Allah’a yönelen insanlardan şöyle söz eder: “O kâfirleri kara bulutlar gibi dalga sardığı zaman, dini Allah’a has kılarak O’na yalvarır, duâ ederler. Allah onları karaya çıkarıp kurtardığında içlerinden bir kısmı doğru yolda kalır (diğerleri ise eski küfürlerine devam ederler).”201; “(Mûcizelerin Allah tarafından olduğunu) Kalpleriyle yakînen bildikleri hal- de nefislerine zulmederek ve kibirlenerek bütün mûcizeleri (açıktan) inkâ- rettiler.”202 Bu âyet-i kerimelerde açıkça ifade edildiği gibi, felâketlerle yüz yüze gelindiği ve sıkıntılarla karşılaşıldığı zamanlarda çoğu kez fıtrat nefse ve akla galebe çalar, üstün gelir ve insan kibri, gururu ve inadı bırakıp Allah’a yönelir, O’ndan istimdad ederek yardım ister. 203

     

    200 Buhârî, Cenâiz 33, 79; Müslim, Kader 23-25, İman 264; Ahmed bin Hanbel, II/315, 233, III/435, IV/9

    201 31/Lokman, 31 202 27/Neml, 14

    203 Mehmet Kubat, Kur’an’da Tevhid, s. 23-27

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    TEVHİDİN AMELLE İLİŞKİSİ

    Amelde tevhid, kulluğa dair eylemlerin sadece Allah’a yöneltilmesi ve Onun rızâsı için yapılmasıdır. İnançta tevhidin doğal olarak amele yansıyaca- ğını, dolayısıyla bir tek Allah’a iman eden ve O’na ait özellikleri başka varlıklara tanımayan insanın kulluğunun da tevhid üzere olacağı kaçınılmazdır. Mese- leye bu çerçeveden baktığımızda, aslında inançta tevhid ile amelde tevhidin birbirini takip eden iki ayrı unsur olmayıp, ikisi de aynı aynı anda gerçekleşen ve birbirini tamamlayan unsurlar olduğunu görürürz. Şu âyette inançta tevhid ile amelde tevhidin birbirinden ayrılmaz unsurlar olduğu açık bir şekilde vur- gulanmıştır: “De ki: ‘Ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim. (Şu var ki) bana, İlâh’ınızın, sadece bir İlâh olduğu vahyolunuyor. Artık her kim Rabbine ka- vuşmayı umuyorsa, iyi iş yapsın ve Rabbine İbâdette hiçbir şeyi şirk/ortak koşmasın.” 204

     

    Tevhidin inanç ve amel boyutunun ayrılmaz iki unsur oluşu nedeniyle, Kur’an’da inanca ve kulluğa yönelik tevhid çağrısının daha çok birlikte yapıl- dığını görürüz: “İşte Rabbiniz Allah O’dur. O’ndan başka ilâh/tanrı yoktur. O, her şeyin yaratıcısıdır. Öyle ise O’na kulluk edin, O her şeye vekîldir.”

    205”Allah’a kulluk edin ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın...” 206”Nûh’u

    rasûl/elçi olarak kavmine gönderdik. Dedi ki: ‘ O benim Rabbimdir. O’n- dan başka ilâh yoktur. Sadece O’na tevekkül ettim ve dönüş sadece O’na- dır.” 207”Muhakkak ki Ben, yalnızca Ben Allah’ım. Benden başka ilâh yoktur. Bana kulluk et; Beni zikir/anmak için namaz kıl.”208

     

    Kur’an’ın indiriliş amacı da “sadece Allah’a kulluk”un gerçekleşmesidir: “Elif lâm râ. (Bu,) Bir kitaptır ki, hikmet sahibi, her şeyden haberi olan (Al- lah) tarafından âyetleri sağlamlaştırılmış, sonra da güzelce açıklanmıştır. Tâ ki, Allah’tan başkasına kulluk etmeyesiniz.” 209Amelde tevhid, en vecîz şek- liyle Kâfirûn sûresinde özetlenmiş ve bu sûreye bu özelliğinden dolayı İhlâs sûsesi 210de denilmiştir: “De ki: ‘Ey kâfirler! Ben sizin İbâdet etmekte olduk- larınıza İbâdet etmem. Siz de benim İbâdet ettiğime İbâdet etmiyorsunuz. Ben sizin İbâdet ettiklerinize asla İbâdet edecek değilim. Siz de benim İbâdet ettiğime İbâdet edecek değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim

     

    204

    18/Kehf, 110

    205

    6/En’âm, 102

    206

    4/Nisâ, 76

    207

    13/Ra’d, 30

    208

    20/Tâhâ, 14

    209

    10/Yûnus, 1-2

    210

    2. İhlâs sûresi


                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                    TEvhİd

     

    de bana!” 211Yine fâtiha sûresinde de kullukta tevhid en vecîz biçimiyle kulun kendi ağzından söylettirilir: “Ancak Sana kulluk ederiz ve yalnız Senden yar- dım isteriz.” 212

     

    Tevhidi ifade eden ve bu alanda özel bir yeri olan “ihlâs” kavramına özel- likle değinmek gerekiyor. Bu kavramın, şirkten uzaklaşarak İbâdetin sade- ce Allah’a yapılmasını ifade etmesi, inançta tevhidi de içine almakla beraber Kur’an’da yer alış şekliyle daha çok kulluğun bir şartı olarak amelde tevhidi anlatması bakımından önemli bir yeri vardır: “De ki: ‘Rabbim adâleti emretti. Her secde ettiğinizde yüzlerinizi O’na çevirin ve dini yalnız Allah’a hâlis kılarak (muhlisîn) O’na yalvarın.” 213”Şüphesiz ki Kitab’ı sana hak olarak in- dirdik. O halde sen de dini Allah’a hâlis kılarak (muhlisan) kulluk et. Dikkat et, hâlis din yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp kendilerine birtakım dostlar edi- nenler: ‘Onlara, bizi sadece Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk/İbâdet edi- yoruz’ derler.” 214

     

    Kur’an, müşriğin denizde boğulma gibi bir ölüm-kalım durumundaki psikolojik halini anlatırken de, onun nazarında bütün bâtıl tanrıların yok olup geçici bir tev- hide ulaşmasını yine “ihlâs” kavramıyla ifade etmektedir: “Sizi karada ve denizde yürüten O’dur. Gemide olduğunuz zaman(ı düşünün): Gemiler, içinde bulu- nanları hoş bir rüzgârla alıp götürdüğü ve (onlar) bununla sevindikleri sırada, birden gemiye, şiddetli bir kasırga gelip de, her yerden dalgalar onları sardı- ğı ve artık kendilerinin tamamen kuşatıldıklarını sandıkları zaman, dini yalnız Allah’a hâlis kılarak O’na yalvarmaya başlarlar: ‘Andolsun, eğer bizi bundan kurtarırsan, şükredenlerden olacağız’ derler.” 215

     

    Âyetlerde görüldüğü üzere “dini Allah’a hâlis kılarak O’na kulluk etme” ifa- desi içerisinde yer alan “ihlâs” kavramı, “saflaştırma, arışlaştırma” anlamını içermektedir. Kullukta dinin saflaştırılması ise, dinin her tür şirk unsurundan temizlenerek kulluk eyleminin sadece Allah’a yönelik olarak gerçekleştirilmesi anlamına gelmektedir. İhlâs kavramı, geçtiği bütün âyetlerde Allah’a açıkça şirk koşmanın zıddı anlamında bir tevhidi anlatmaktadır. Taberî ve İbn Kesir, ilgili âyetleri açıklarken “ihlâs” kavramını, Allah’ı tek ilâh olarak tanımak ve ilâh- lığı iddia olunan bâtıl tanrıları reddederek kulluğu sadece Allah’a yöneltmek

     

    211

    109/Kâfirûn, 1-6

    212

    1/Fâtiha, 5

    213

    7/A’râf, 29

    214

    39/Zümer, 2-3). Ve bu konuyla ilgili diğer âyetler için bk. 39/Zümer, 11, 14-15; 40/Mü’min, 14; 98/

    Beyyine, 5

    215 10/Yûnus, 22; ayrıca bk. 29/Ankebût, 65; 31/Lokman, 32

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    olarak izah etmektedirler. Diğer birçok müfessir ise bu unsura, riyâ gibi du- rumları da eklemişlerdir. Yani kişi, dinini (İbâdetini ve tâatini) bütün bâtıl tanrı düşüncelerinden temizleyecek ve kulluğunu sadece Allah’a yöneltecektir. İh- lâsın taşıdığı bu anlamın yanında, müfessirlerin çoğu bu kavramın kapsamına gizli şirk olarak adlandırılan riyâ (görsünler diye yapmak), süm’a (duysunlar diye yapmak) gibi, kullukta yalnızca Allah’a yönelmenin sâfiyetini bozan kalbî hastalıkların bulunmamasını da eklemişlerdir. Kulluğun en güzel biçimi, Al- lah’a yalnızca Rab olduğu için yönelmektir.

     

    Bütün bu izahlardan anlaşıldığı üzere amelde tevhid, inançta tevhidin doğal bir sonucu olarak kulluğun da sadece Allah’a yöneltilmesi anlamını içermek- tedir. Allah’ın tek gerçek ilâh kabul edilmesine rağmen, eğer kullukta başka maksatlar güdülüyorsa, bu durumda tevhidin temeli sarsılmış olacaktır. 216

     

     

     

    İNSANIMIZDA TEVHİD PROBLEMİ VE SEBEPLERİ

     

    Halkın Sahih İnançtan Tâviz Verme Nedenleri
    • Cehâlet: Halk dini, hurâfeler ve dâvetçilerin uyarısının yetersizliği, ih- mal, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker eksikliği. Trafik polisi yok yolda, hız düşkünü hırslı kimselere, acemi şoförlere ve câhillere uygun

     

    • Siyâsî baskı ve dayatmalar, yönlendirmeler, tâğûtî tavır; dev- let dini, resmî din teşkilatları, Bel’amlar, irtica/gericilik yaygaraları ve laiklik. Derin devletin psikolojik ve her çeşit baskı ve sindirmesi. Resmî din anlayışı: “Lâ”sı olmayan bir din, redsiz akaid(!) Hâlbuki in- sanın kurtulması için kutsal küfür olan tâğutu inkâr etmek, ona küfretmek217, varsa iyi taraflarını örtmek ve kabul etmemek gerekli idi. Bu kutsal küfrün yanında, çirkin iman da vardır; imana şirk karıştırmak gibi: “Onların çoğu Al- lah’a şirk koşmadan iman etmezler.”218; Yine imanın yanlış yere yöneldiğinin örneği olarak şöyle buyruluyor: “(Ehl-i kitap) tâğuta ve cibte (bâtıl tanrılara) iman ediyorlar…”219

     

     

    216

    Zekeriya Pak, Kur’an’da Kulluk, s. 196-202

    217

    2/Bakara, 256

    218

    12/Yusuf, 106

    219

    4/Nisâ, 51; yine bak. 4/Nisâ, 60

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                    TEvhİd

     

    İslâm’ın hâkim olmadığı rejimlerde tâğutî düzenin tüm kurum ve kuruluşları müşrik vatandaş yetiştirmek için bütün güçlerini sarfederler.

     

    • Rubûbiyet tevhidini yeterli görmek, Allah’ın varlığının isbat ve kabulünü merkeze almak: Ateizm, komünizm, Darvinizm karşıtlığını yeterli görmek. Çiçek ve böcekle, arı peteğindeki Allah yazısı ile tatmin olmak ve bunları aşırı önemsemek.

     

    • Mürcie düşüncesi ve haksız teslîm (insanları İslâm’a nisbet): İman ayrı, amel ayrı deyip ittibâ yoluyla şirki fark Mistisizm felsefesi, Kur’an kavramlarını te’vil, tahrif ve dejenere etmek. Mistik yaşayış; pasif tepki, kabuğuna çekilme, cihad edilecek şahısları ve zihniyetleri kendi hallerine terk edip sadece nefsiyle uğraşmak. Felsefî veya kelâmî tartışmalar, cedel. Eski Türk dinlerinin kalıntısı ve geleneğin (atalar dininin) mirası.

     

    5-     Haksız tekfîr; antitez akaidi, mezhepçilik, grupçuluk, bağnaz- lık.

     

    • Egemen güçlerin yönlendirmesi, özendirmesi: Sağcı, muhâfa- zakâr, demokratik İslâm anlayışları. Amerikancı, düzenci din yaklaşımı, ılıman İslâm, BOP yaklaşımların çekim alanına girmek. Kafaların ve gönüllerin işgali, sömürü ve köleleştirmenin kurbanları.

     

    • Dünyevîleşme, lüks, israf, şükürsüzlük ya da geçim sıkıntısı. Cihadın terki ve eylemsizlik. İlâhî emir ve tekliflerden kaçınma, kâfirlere özenme ve

     

    • Çevre şartları: Medya (özellikle TV), okullar (hatta din öğreten okullar ve kurslar), yaşama biçimleri, reklâm, dostluk ilişkileri… Kimlik problemi: Kim- liksizlik ya da çok

     

    9-     Aşağılık duygusu, kendi dinine, Müslümanlara ve kendine gü- vensizlik, aşırı eleştiri.

     

    • Kibir, gurur, istiğnâ.

     

    • Dâvetçilerin örnek yaşayış sahibi olamayışları, sadece laf üretmeleri, tevhidin sadece siyasî yönünden


    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    12-     Bilgi kirliliği, gereksiz konular ve konuşmalar. Endâd edinme; futbol, tv. internet, müzik gibi uyutucu ve uyuşturucuların etkisi.

     

    • Laiklik: İki veya çok dinlilik. Câmideki veya namaz kılarken- ki İlâh’la; sokaktaki, okul, iş yeri, mahkeme ve meclisteki… ilâhın farklılığı. Allah’ın sadece göklerin (tabiat güçlerinin) hâkimi olduğu anlayışı.

     

    NE YAPMALI?

    Kur’an ve Peygamber ne yaptı, nereden başladı ve hangi şeye en çok önem verdi ise biz de öyle yapmalıyız. Her konuyu “tevhid”le bağlantılı anlatmalıyız. “Tevhid”i sadece siyasî çıkarım ve yorumlarla bağlantılı gündeme getirmek yerine; onu parçalamamalı ve kendimiz de “tevhid ahlâkı”na uymalı, hal dilimizle, her an ve herkese tebliğ edebilmeliyiz.

     

    SORULAR

    • Lâ ilâhe illâllah Muhammedün Rasûlullah ifâdesinin anlamı, aşağıdaki- lerden hangisidir?
    1. Allah’tan başka ilâh
    2. Ben şâhitlik ederim ki, Allah’tan başka ilâh yoktur ve ben yine şâhitlik ederim ki, Muhammed (s.a.s.) O’nun kulu ve elçisidir.
    3. Allah birdir, O’ndan başka tanrı
    4. Allah’tan başka ilâh Hz. Muhammed (s.a.s.) O’nun Rasûlüdür.
    • Kanun ve hüküm koyan, otorite ve güç sahibi, kendisinden yardım iste- nilen, ibâdet edilen, güvenilen, sevilen ve korkulan, itaat edilen ve emirlerine uyulan, ihtiyaçları gideren, duâya karşılık veren, belâları gideren gibi anlamla- ra gelen kelime aşağıdakilerden hangisidir?
    1. a) Rab b) İlâh c) Tâğut         d) Bel’am
    • Aşağıdakilerden hangisi “tevhid kelimesi”nin tanımıdır?
    1. Allah’ın tek yaratıcı, yağmurları yağdıran, tabiat güçlerine hükmünü ge- çiren ilâh olduğuna inanmaktır.
    2. Allah’ın insanlara kesin olarak yapmalarını emrettiği
    3. Hz. Muhammed (s.a.s.)’in hayatını anlatan ilmin adıdır.
    4. Allah’ın zâtında, sıfatlarında, isimlerinde ve fiillerinde tek olduğuna inan- maktır.
    • Tevhidin sözlük ve terim anlamlarını açıklayınız. 5- İlâh kelimesi, hangi anlamlara gelir?

    6- Tevhidi kabullenen insan, Allah’a nasıl söz vermiş olur?

     

     

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    1. Ünite

    ŞİRK

    • Şirk; Lügat ve Terim Anlamları
    • Şirk Nedir?
    • Kur’ân-ı Kerim’de Şirkin Tanımları
    • Şirkin Sebepleri
    • Şirkin Çeşitleri
    • Gizli Şirk
    • Şirkin Çağdaş Yansımaları
    • Güncel Câhilî Eğitimde Şirk
    • Tören Denilen Putperestlik
    • Ekonomik Yorumlarda Şirk
    • Siyasal Şirk Anlayışı da Bilimsel Kılıflarla Takdim Edilir
    • Siyasal Şirk
    • Şirk İçin Bazı Örnekler
    • Tâğutlara Tapma Yönüyle Şirk; Resmî ve Siyasal Şirk
    • İttibâ Şirki
    • Şirkin Zararları
    • Bâtıla İman
    • Allah Teâlâ’nın Birliği ve Şirk
    • Şirk Ehli Müşriklerle Mücadele
    • Müşriklerin Özellikleri
    • Sorular

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                         Şİrk

     

    ŞİRK; LÜGAT VE TERİM ANLAMLARI

    “Şirk”, “şerike” fiilinden masdardır. “Şirk” ve aynı kökten gelen şirket, müşâreket, sözlükte; mülk ve saltanatta ortak olmak demektir. Bir şeyin bir- den fazla kişiye ait olduğunu ifade ederler. Aynı kökten gelen ‘eşreke’ fiili, ortak koşmak, ortak olmak anlamına gelir. Ortak koşana ise “müşrik” denir.

     

    Istılahta (Terim Anlamı Olarak) Şirk

    Allah’a zatında, sıfatlarında ve fiillerinde ortak ve denk tanımaktır. Şirk ko- şan kişiye müşrik denir. İki veya daha çok ilâh tanımak, herhangi bir varlığı ma’bud (ibâdet edilen) olarak bilmek, Allah’ın yaratıcı, kadim, bâkî... gibi sı- fatlarını başka varlıklara vermek şirktir. Kısaca şirk, Allah’ın ilâhlık vasıfları- nı Allah’tan başkasına vermektir. Şirk; tevhidin temeli olan “lâ ilâhe illâllah” gerçeğinin dışına çıkmak, Allah’tan başka ilâh(lar) olduğunu inanç, söz veya eylemle iddia etmek, Allah’ın dışında ibâdet edilecek, duâ edilecek, gerçek anlamda güç ve kudret sahibi olduğunu kabul etmektir.

     

    Şirk küfürdür, müşrik aynı zamanda kâfirdir. Şirk kavramı, İnsanların uydur- dukları dinleri tanımlama açısından son derece önemli kavramlardan biridir. İnsanlar tarih boyunca sınırlı sayıdaki inançsızlar/ateistler dışında ya “şirk’ dini üzerinde ya da ‘Tevhid’ dini üzerinde olmuşlardır. Aslında ateistler de bir an- lamda müşrik ve münkirdirler.

     

    Şirk, kelime anlamı itibariyle bir ortaklığı, ortak olmayı, bir eş-arkadaş tut- mayı, malda ve tasarrufta bir hissedar bulmayı ifade eder. Söz gelimi, aynı kökten gelen ‘şerik’ arkadaş, yardımcı, hissedar yani ortak demektir. Şirk, bu ortak olma, eş ve arkadaş bulma fiilidir. İslâm kültüründe şirk kelimesi sözlük anlamından hareketle çok daha özel bir mânâ kazanmıştır. Tevhid di- nine aykırı olarak inanılan dinleri ve Allah’tan başka ilâh kabul edenlerin kafa yapılarını, aynı zamanda da onların yaptıkları yanlış işi değerlendirmek üzere kullanılır olmuştur.

     

    Şirkin olduğu yerde sâlih amel olmaz. Çünkü amelin kabul olması için ihlâs yani, yalnız Allah için yapılmış olması gereklidir. Allah Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Rabbine kavuşmayı uman kimse, sâlih amel işlesin ve Rabbine ibâdette hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi ortak tutmasın..”220

     

    Şirk, Allah’ın asla affetmediği bir günahtır. Allah, şirk inancı ile âhirete ge-

     

    220 18/Kehf, 110

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    lenleri asla affetmeyecektir. “Allah kendisine şirk (ortak) koşulmasını elbette bağışlamaz. Bundan başkasını dilediğine bağışlar.”221

     

    Tevhid ve şirk insanlık tarihi boyunca insanların bağlana geldiği iki dinin adıdır. İnsanlık tarihi şirkle tevhid arasındaki mücâdeleden ibârettir. Bütün Peygamberlerin tebliğlerinde vurguladıkları temel esas tevhiddir. Kur’ân-ı Ke- rim’in üzerinde en çok durduğu konu tevhidin önemi ve şirkten uzak durul- ması konusudur. Şirk sadece putlara tapmak değildir. Nefsin istekleri peşinde koşmak, Allah’ın sevgisi yerine dünya sevgisini tercih etmek, bunların sonu- cunda Allah’ın hükümlerinden birini dahi reddetmek şirktir.

     

    Peygamberimiz zamanındaki Mekke müşrikleri Allah’la birlikte birçok ilâha inanıyorlardı. Bu müşrikler kendi hevâ ve heveslerine göre putlar yapıyorlar ve onlara tapıyorlardı. Kâbe’nin içinde 365 tane put bulunuyordu. Bunların en büyükleri; Hubel, Lat, Menat, Uzza isimli putlar idi. Ayrıca Ved, Suva, Yeük ve Nesr isimli putlar vardı. Bunlar Hz. Nuh zamanında yaşamış olan iyi huylu, cömert insanlardı. Bu insanlar ölünce, onların heykelleri yapılmış ve zaman geçtikçe halk onlara tapmaya başlamıştı. Araplar bunlardan başka; güneşe, aya, bazı taşlara, ağaçlara ve hayvanlara tapıyorlardı.

     

    Bazı müşrikler ise, Melekleri Allah’ın kızları olarak görüyorlar ve meleklere tapıyorlardı. Aslında insanların Allah’tan başka bir puta tapmasının asıl nede- ni; kendi nefsinin hevâsını ilâh edinmesidir. Bugünkü müşriklerle, Peygambe- rimiz zamanındaki müşrikler arasında fark yoktur. Müşriğin mantığı her devir- de aynıdır. Bu mantık, Allah’ı yeryüzüne karıştırmama, yeryüzünde ilâh olarak kendini veya başka bir şahsı tanımadır. İşte şirkin aslı budur. Zamanımızda da insanlar her ne kadar kâinatı yaratanın, yağmuru yağdıranın, öldüren ve diriltenin Allah olduğunu kabul etseler de, O’nun tasarruflarında ortak tanıyor- lar, dünya ile ilgili işlerde Allah’ın belirttiğinin aksine hükümler koyuyorlar. İşte günümüzde şirkin aldığı görünüm budur.

     

    Put, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddî-mânevî her şeydir ve putları bu yönleriyle hayatın amacı kılmak da şirktir. Put sadece tapılan birtakım nesneler değildir. Eğer hayatın amacı haline gelir ve insanı Allah’a isyana sevkederse, yerine göre makam, para, kadın veya insanlar için değerli herhangi bir şey insanlar için put olabilir.

     

    221 4/Nisâ, 48

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                         Şİrk

     

    ŞİRK NEDİR?

    Şirk ve Küfür İlişkisi: Şirk olayının küfr olayı ile birlikteliği vardır. Aslında şirk de bir inkârdır; Hak’tan gelen gerçeğin üzerini örtmektir (küfürdür). An- cak ‘küfr’ kelimesi ‘şirk’e göre biraz daha kapsamlıdır. ‘Küfr’ kavramı bütün inkârcıların eylemini ifade ederken; ‘şirk’ Allah’ı kabul ediyor görünürken O’na ortak koşmayı, birden fazla ilâh edinmeyi, bir şeye Allah’ın özelliklerini vermeyi anlatmaktadır. Kısaca ‘şirk’ Tevhid dini dışında kalan bütün ilâh anlayışları- nı, tüm bâtıl inançları içeren anahtar bir kavramdır. İnsanın, fıtratından gelen inanma ve ibâdet etme ihtiyacını karşılarken düştüğü alçak seviyeyi, haktan yüz çeviren insanın içindeki kaosu, inanma adına İnsanların düştüğü cahillik ve sapıklığı anlatmaktadır. Yine ‘şirk’ kavramı, insanların kendi kafalarından uydurdukları inançları ve bu inançlar adına yaptıkları yanlışlar, fesatlar ve zu- lümleri gözler önüne sermektedir.

     

    Şirk, insan zihnindeki bir sapmayı ve sıkıntıyı ifade etmektedir. Tevhid haki- katinden sapan kimselerin, kendi kendilerine düştükleri açmazları, sürüklen- dikleri yanlışları ve bunun sonucu olarak yaratılış kanununa aykırı düşmeleri böylelikle ortaya konmaktadır. Şirk; Allah’a zâtında (sayı olarak), sıfat ve tasar- rufunda (yapıp etmelerinde) ortak tanıma eylemi veya inanışıdır. Şirk koşmak salt bir inkâr olayı değildir. Şirk koşanlar, yani müşrikler inançsız insanlar de- ğildir; aksine, Allah’a inanan ama yanlış inanan, inancı tevhide aykırı olan ve Allah’ın yanında başka varlıklara da ilâh diye tapınan kimselerdir.

     

    Kur’an, şirk üzerinde ısrarla durmaktadır. Çünkü tarih boyunca dinsiz top- lumlardan çok şirk koşan toplumlarla, ateist insanlardan çok müşrik insanlarla karşılaşıyoruz. İnsanlar, Tevhid’ten uzaklaştıkça, din adına çok çeşitli yalanlar, hurâfeler uyduruyor, kendi kafalarından sahte tanrılar icad ediyor; sonra da onlara yine kendi kafalarına göre ibâdet ediyorlar. Bazı toplumlar da, başlan- gıçta Tevhid’e bağlı iken zamanla çeşitli nedenler yüzünden şirke düşmüşler, dinlerini bozmuş ve yanlış bir şekilde inanıp din adına ilâhlar, ilkeler, törenler, âyinler ve ibâdet türleri uydurmuşlardır.

     

    İnanmak fıtratta/yaratılışta vardır. İnanma ve yüce bir kudrete kulluk yapma ve ona tapma; yüce bir güçten yardım isteme ihtiyacı bütün insanlarda var- dır. İnsanın fıtratı böyledir. Yaşamak için suya, yemeğe, havaya muhtaç olan insan, inanmaya ve inandığı ilâhın önünde eğilmeye de muhtaçtır. Bu ihtiyacı bilen, insanların yaratılışına bu ihtiyacı koyan âlemlerin Rabbi, ilk insandan itibaren toplumlara peygamberler/elçiler göndermiş ve nasıl hareket etmeleri gerektiğini onlara göstermiştir. Dünyaya imtihan için gelen insan, bu elçilerin

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    gösterdiği gibi yani Tevhid dini üzerinde yaşadığı zaman, hem sınavı kazanır hem de dünya hayatını fıtratına uygun olarak yaşamış olur. Üstelik Tevhid’in ilkeleri, insana gerçek saâdeti ve kurtuluşu getirmektedir. İnsana ait hakla- rı ona vermekte, insanlar ve toplumlar arasındaki adâleti sağlamakta, azgın kimselerin hevâ ve heveslerinin getirdiği fitne ve zulümden İnsanları korumak- tadır.

     

    Ancak insanların çoğunluğu bu gelen elçileri dinlemedi. Elçilerin öğrettik- lerini ya hiç almadı veya aldıktan kısa bir zaman sonra bir tarafa attı, tevhidi tahrif ve dejenere etti; kendi hevâsının peşinden gitti. Eline geçirdiği güç ve dünyalıklarla ‘bağy’ etti, ‘tuğyan’ ederek azgınlaştı ve tevhidin doğru yolun- dan ayrıldı.

     

    Toplumların hayatını düzenleyici kanunlar, insanların bağlandığı değer yargıları, insanın fıtratında bulunan tapınma, duâ etme, kendinden üstün bir varlığa el açma ihtiyacı İnsanla birlikte vardır. Tevhidden uzaklaşanlar veya Tevhidi bilmeyenler, her ne kadar yerin ve göklerin bir sahibi, yağmuru yağ- dıran, dünyayı yaratan ve yöneten bir ilâhın olduğunu kabul etseler de; hâki- miyet, sosyal hayatın düzenlenmesi, ibâdet, helâl haram gibi konularda kendi hevâlarına veya egemen güçlerin isteklerine ve tâğûtî yasalara uyarlar. Böyle kimseler ve topluluklar, zamanla birtakım varlıkları ve güçleri ilâhlaştırarak, onlara aşırı saygı göstermeye, bazılarının yardımını alabilmek için, bazılarının da kötülüğünden kurtulmak için onlar adına uydurulmuş putlara veya ilkelere tapınırlar. Kimileri de bu tapındıkları ilâhları kendileriyle Allah arasında bir aracı kabul ederler. Kendilerine göre dinler icad ederler ve onun peşinden giderler veya hak dini tahrif eder, hurâfe ve şirk peşinde koşarlar.

     

    Tevhid dininden ayrılıp kendi hevâsına uyarak ‘bağî’ ve ‘müşrik’ olan ve bu şekilde doğru yoldan uzaklaşan zâlimler, kendi kafalarından koydukları ilkeleri bir inanç haline getirirler ve insanlara dayatırlar. İnsan, inanma ihtiyacı ile bera- ber yaratılmış olduğu için, âlemlerin Rabbine olan tevhidî inancını kaybetmiş veya hak dini bulamamışsa, içindeki boşluğu mutlaka bir şeyle dolduracaktır. Geçmişte daha çok putçuluk ve bâtıl/uydurma din şeklinde görülen bu ihti- yaç, günümüzde de benzer şekilde karşımıza çıkmaktadır. Kimileri Allah’a ait ilâhlık özelliklerini bir başka şeye verirler. Sayı olarak, birden fazla ilâh kabul ederler, kimileri de Allah’a ait yaratma, rızık verme, cezalandırma, ödüllendir- me, kendisine ibâdet ve duâ edilme gibi özellikleri Allah’ın dışındaki varlıklara da verirler. Onlar bu değer verdikleri niddlerini (ortak koştukları ilâhlarını) Al-

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                         Şİrk

     

    lah’ı sever gibi, hatta daha fazla severler.222 Kimileri, herhangi bir şeye hayat- larında Allah gibi yer verir; Allah’tan fazla ondan korkar, Allah’tan fazla ona değer verir. Allah’ın hükümlerini takmaz, aldırmaz; ama o çok sevdiği şeyden geldiğini zannettiği her şeye daha fazla itibar eder.

     

    Bu gibi müşrikler, bir müslümanın Allah’a ibâdet ettiği gibi, ilâh haline ge- tirdiği şeyin karşısında rukû’ yapar, ya da secdeye kapanır veya namazda- ki kıyâma benzer şekilde saygı duruşunda bulunur. Ona olan saygısını ve bağlılığını çeşitli şekillerde ortaya koyar. Ilâh haline getirdiği şeyin veya kişinin emrinden dışarı çıkmaz. Onun önünde boyun eğer, onu râzı etmeye ve onun cezasından kurtulmaya çalışır.

     

    Şirk olayı, Allah’ın dışındaki herhangi bir şeyi, bir varlığı, bir kişiyi, bir gücü veya beşerî ideolojiyi Allah gibi değerlendirme, Allah yerine koymanın mantı- ğıdır. Allah dışındaki herhangi bir şeyi Allah gibi sanmanın, onlara ilâhlık ver- menin adıdır şirk. Bu, onlara tapınma şeklinde ortaya çıktığı gibi, inanç ve saygı olarak da görülebilir. Nitekim Kur’an câhiliyye Araplarının putlara tapın- masını şirk olarak nitelendirdiği gibi223 O’na çocuk isnat etmeyi ve yaratıkların ilâh sayılmasını da şirk olarak nitelemektedir.224 Bu yanlışlık, kulların Allah’a ait ilâhlığı ve rabliği yeterince anlamamalarından kaynaklanmaktadır. Kur’an bu konuda şöyle diyor: “Allah’ı gereği gibi takdir edemediler.”225 Allah’ı hakkıyla bilemeyenler, O’nu ve O’nun rabliğini anlamayanlar, başka dinlere girer, başka ilâhlara boyun eğerler. Kendilerini âlemlerin Rabbinden mahrum edenler, iç- lerindeki ihtiyacı başka yalancı ilâhlarla gidermeye çalışırlar. Kendini Allah’tan mahrum edenler, mutlaka başka ilâhlar (tanrılar) bulacaklardır. Yaratılış gereği Allah’a kulluk etmeyenler, ibâdet edecekleri bir ilâha, bir puta bağlanacak- lardır. Allah’a hakkıyla kul olamayan insanın böyle dalâleti var, putunu kendi yapar, kendi tapar. İşte şirk yanlışı, İnsanı bu noktaya düşüren bir zillet ve bayağılıktır.

     

    Şirk En Büyük Zulümdür: Kur’an’ın ifadesine göre şirk en büyük zulüm- dür.226 Zulüm, hem nûrun zıddı olarak karanlık; yani kötülük, mutsuzluk, kaos, huzursuzluktur; hem de hakkı asıl sahibine değil de bir başkasına vermek, Allah’ın hâkimiyet hakkını, hiç hakkı olmayan başkalarında görme yanlışlığıdır.

     

    222

    2/Bakara, 165

    223

    53/Necm, 19-23

    224

    6/En’âm, 100; 7/A’râf, 191-192

    225

    22/Hacc, 74

    226

    31/Lokman, 13

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Şirk inancı, İnsana huzur değil; sıkıntıyı, emniyeti değil; korkuyu ve güvensiz- liği, saâdeti değil; şekaveti, adâleti değil; zulmü, iyi ahlâkı değil; azgınlığı ve fesâdı kazandırır. Kur’an, şirk koşanların sürekli huzursuzluk içinde olduklarını çarpıcı bir şekilde anlatmaktadır: “Kim Allah’a şirk koşarsa sanki o gökten yere düşmektedir de kuşlar onu didik didik etmektedir veya rüzgâr onu ıssız bir yere sürükleyip atmış gibidir.” 227

     

     

    Şirk İnancının Bir Temeli Yoktur: İslâm’a göre tek yaratıcı Allah’tır ve O bütün kâinatın tek hâkimidir.228 Bu açıdan şirkin bir esası, bir temeli yoktur. Za- ten müşrikler bile sıkıştıkları zaman âlemlerin Rabbi Allah’a sığınırlar.229 Yerde ve gökte iki veya fazla ilâh (tanrı) olsaydı hepsinin düzeni bozulurdu.230 Öyleyse şirk dininin ilâh anlayışı temelinden sakattır. Şirk inancı, sahibini desteksiz ve yönsüz bırakır. Şirk koşanlar, Allah ile bağlarını kopardıkları için haktan uzak kalırlar, yanlış hüküm verirler, adâletten uzaklaşırlar, zulme bulaşırlar. Hatta bu şirk onlara çocuklarını öldürmeyi bile güzel gösterebilir.231 Ancak, şirk inancı İnsanı tatmin etmez. Müşrik kimse, bir arayış ve özlem içerisindedir. Müşrik- ler, ibâdet ve duâ ettikleri ilâhlarının kendi ihtiyaçlarını karşılayacağını sanırlar. Hâlbuki ilâhlar onlara hiç bir karşılık veremezler. İlâhlara yalvaranların hali su- suzluğunu gidermek için iki elini suya uzattığı halde asla suya ulaşamayan kimse gibidir. 232

     

     

    Müşrikler, hiç bir şey yaratamayacak olan, aksine kendileri bir Yaratıcı ta- rafından yaratılmış şeyleri Allah’a şirk/ortak koşmaktadırlar. Şüphesiz aklını iyi kullananlar bunun yanlışlığını görürler.233 Allah’a ait özellikleri (nitelikleri) yaratıl- mış olanlara vermek, yanlışların en büyüğüdür. Şirk koşanlar büyük sapıklık ve karmaşa içerisine düşerler.234 Onlar, dibi görünmez bir karanlığa yuvarlanır- lar.235 Allah (c.c.) böylesine yanlışlığa ve sapıklığa düşenlerin yüreklerine sürekli bir korku salmıştır. Onlar devamlı bir tedirginlik ve korku içerisindedirler.236 On-

     

    227

    22/Hacc, 31

    228

    6/En’âm, 101, 164; 10/Yûnus, 68; 17/İsrâ, 111; 22/Furkan, 2

    229

    6/En’âm, 40, 63; 10/Yûnus, 22

    230

    21/Enbiyâ, 22

    231

    6/En’âm, 137

    232

    13/Ra’d, 14

    233

    7/A’râf, 191

    234

    4/Nisâ, 48

    235

    4/Nisâ, 116

    236

    2/Âl-i İmrân, 151

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                         Şİrk

     

    lar, âhiret hayatına yakînen inanmadıkları için, hep dünyada kalmak isterler, ölmekten korkarlar. 237

     

    Allah (c.c.) şirk günahını affetmez: Kur’an’ın haber verdiğine göre Al- lah, şirk koşma dışında kalan günahlardan dilediğini bağışlayacaktır. Ancak, rahmetinin genişliğine rağmen müşrikler bu rahmetten mahrum kalacaklar. Çünkü şirk, kulun işlediği en önemli cürümdür.238 Yarın hesap gününde on- lar affedilmeyi, merhamet olunmayı istedikleri zaman onlara “hani dünyada iken ortak koştuklarınız, çağırın bakalım” denecek. Ama ortak koştukları şirk unsurları onlara asla yardım edemeyecektir.239 Hatta o şirk koştukları şeyler, müşriklere ‘siz yalancılarsınız’ diye cevap verecekler ve kendilerinin Allah’a teslim olduklarını söyleyecekler. 240

     

    Şirk koşmadan ölenlerin affedileceği umulur: Şirk koşanlar, kesin- likle cehennemliktirler.241   Müslümanlardan şirk koşmadan ölenlerin affedilip cennete konulacağı umulur. 242

     

     

     

     

    KUR’ÂN-I KERİM’DE ŞİRKİN TANIMLARI

    Kur’an’da “Şirk” kelimesi ve türevleri 168 yerde geçer. Şirk kelimesi geç- mese bile, âyetlerin çok büyük bir bölümü, tevhidi hâkim kılmak için şirkle mücâdeleyi konu edinir. Kur’ân-ı Kerim, müşrikleri, yeryüzünde birliği ve hu- zuru bozan, insanlar için zararlı, çirkin bir tip olarak görür ve neces, yani pislik (pis değil; pislik) olarak nitelendirir.243 Kur’an’da şirk, herhangi bir şeyi, kavramı veya bir kimseyi tercih etme, önem ve kıymet verme, yüceltme bakımından Allah’la eşit düzeyde görmek veya bunu davranışlarıya göstermektir. Kur’an bize Allah’ı (c.c.) birçok sıfat ve isimleriyle tanıtmış ve O’ndan başka ilâh olma- dığını kesin ifadelerle bildirmiştir. Allah’tan başkasının ilâh kabul edilmesi, bir şahıs veya nesnenin Allah’ın Kur’anda bildirilen bazı özelliklerine sahip olduğu

     

    237

    2/Bakara, 96

    238

    4/Nisâ, 48, 116

    239

    6/En’âm, 23; 16/Nahl, 27; 18/Kehf, 52

    240

    16/Nahl, 86-87

    241

    5/Mâide, 72; 4/Nisâ, 116

    242

    Müslim, İman 151-152, hadis no: 93-94, 1/94; Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 635-

    639

     

    243

    9/Tevbe, 28

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    varsayımıyla olur. Allah gerçek ve tek ilâhtır; Allah’ın sıfatlarına sahip olan baş- ka hiçbir varlık olamaz. İşte, Allah’ın herhangi bir sıfatına başkasının Allah’la birlikte veya bağımsız olarak sahip olduğunu iddia etmek, Allah’tan başka ilâh kabul etmektir, yani şirktir.

     

     

    Kur’ân-ı Kerim’e göre şirk büyük günahtır,244 büyük bir zulümdür,245 aynı za- manda büyük cehâlettir.246 O yüzden şirk, ilme ve akla dayanmaz; şirk zanna göre harekettir.247 Apaçık sapıklık248 ve büyük bir alçaklıktır.249 Şirk âhiret inan- cıyla bağdaşmadığından dünya hayatına düşkünlüktür.250 Şirk, Kur’an’da hal- kı, sağlam temellerden uzak tutma olarak da tanımlanır.251 Takvâ gibi gerçek ve güzel korkulardan uzak olduğu için müşrik, kendi içini kemiren ve onurunu tümüyle yok eden çirkin korkulara mahkûm olur. Şirk, kalplerin korku ile dol- durulması demektir.252 Müşrikler, Tevhid inancında olanlara karşı düşmanlık yaparlar.253 Bütün bu sebeplerden dolayı şirk insanı ebedî cehennemlik yapar. Cennetin kapıları onlara kesin olarak kapanır.254

     

     

    Kur’ân-ı Kerim’de birçok âyette Allah Teâlâ, insanları şirke düşmemeleri hususunda uyarır:

     

     

    “De ki: Ey câhiller! Bana Allah’tan başkasına kulluk etmemi mi emredi- yorsunuz? Ey Muhammed! And olsun ki sana da, senden önceki peygam- berlere de vahyolunmuşıur. And olsun, eğer Allah’a ortak koşarsan işlerin şüphesiz boşa gider ve hüsrana uğrayanlardan olursun. Hayır, yalnız Al- lah’a kulluk et ve şükredenlerden ol.”255

     

    “O’nu bırakıp ilâhlar mı edindiler? De ki: Kesin delilinizi getirin, İşte be-

     

    244

    4/Nisâ, 48

    245

    31/Lokman, 13

    246

    21/Enbiyâ, 24

    247

    6/En’âm, 116

    248

    29/Ankebût, 5; 4/Nisâ, 116

    249

    7/A’râf, 152

    250

    2/Bakara, 96

    251

    29/Ankebût, 41

    252

    3/Âl-i İmran, 151

    253

    5/Mâide, 82

    254

    5/Mâide, 72

    255

    39/Zümer, 64, 65, 66


                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                         Şİrk

     

    nim ve ümmetimin kitabı ve benden öncekilerin kitapları. Hayır, onların çoğu gerçeği bilmez de yüz çevirirler.”256

     

    “O, ancak tek bir ilâhtır. ‘Doğrusu ben O’na şirk/ortak koşmanızdan mâ- sumum, berîyim’ de.”257

     

     

     

    ŞİRKİN SEBEPLERİ

    Kur’ân-ı Kerim, şirkin çirkinlik ve zararlarını anlatıp insanları ondan sakın- dırırken, şirkin kaynağını, sebeplerini de açıklar. Bu sebepleri şöyle özetleye- biliriz:

     

    1-) İnsanların tevhidden sapıp, şirke düşmelerinin asıl sebebi; insanın nef- sinin arzularına tapması, hevâsını ilâh edinmesi ve diğer insanlara karşı üstün- lük sağlayıp onları kendisine kul etmek istemesidir.258

     

    Bağy; hakka saldırı, payına râzı olmayıp başkalarının payına saldırma, haksızlık etme, hased, birbirini çekememezlik mânâlarına gelir. İnsanları bağy etmeye iten, hevâ ve heveslerinin peşinden gitmeleri, nefislerine tapınmala- rıdır.259 Şirk, nefsinin hevâsını ilâh edinenlerin, insanları kendilerine kul etme- leri ve sömürmeleri üzerine kuruludur. Bu yüzden tâğutlar, kendi hevâlarını/ arzularını ilâhlaştırmak için, ilkelerini kendilerinin tesbit ettikleri ve başkalarının haklarını gasp üzere kurulu şirk düzenini isterler. Tâğutlar, ortaya attıkları sah- te ilâhlara insanları taptırarak, aslında kendilerine (kendi çıkarlarına) taptırır, kulluk ettirirler. Şirk, insanların insanlara kulluk ettiği düzenin adıdır.

     

    2-) Atalarına ait özelliklerle gururlanmak ve halkı atalarının bâtıl inancına sevketmek.260

     

    3-) Diğer varlıkları Allah ve Rasûlünden çok sevmek.261

    ŞİRKİN ÇEŞİTLERİ

     

    256

    21/Enbiyâ, 24

    257

    6/En’âm, 19

    258

    Bak. 79/Nâziât, 24; 43/Zuhruf, 51; 3/Âl-i İmran, 10

    259

    25/Furkan, 43; 28/Kasas, 50

    260

    2/Bakara, 170; 43/Zuhruf, 23, 24

    261

    9/Tevbe, 24; Yine bak. 2/Bakara, 165, 96


    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    • Şirk-i İstiklâl: Allah ile birlikte başka bir ilâh tanımak, yahut tamamen ayrı olmak üzere bir veya birden fazla ma’bûdun varlığına inanmaktır. Eski Türklerdeki yer ve gök tanrısı inancı veya mecûsîlerin iyilik ve kötülük tanrısı inançları

     

    • Şirk-i Teb’îz: Allah’ın bir olduğunu kabul etmekle beraber, birden faz- la tanrının toplanmasından meydana gelmiş bir Allah kabul Hristı- yanların teslis, yani Allah’ın baba-oğul-rûhul kudüs toplamı olarak bir olduğu inancı gibi.

     

    • Şirk-i Takrîb: Kâinatın yaratıcısının ve düzenleyicisinin bir olduğuna inan- makla beraber, ona yaklaştıracağı inancı ile insanların kendi yaptıkları put, heykel ve benzeri şeylere tapmasıdır. Peygamberimiz zamanında yaşayan câhiliyye Arapları putlara, kendilerini Allah’a yaklaştıracakları iddiası ile tapı- yorlardı. Kur’ân-ı Kerim onların şöyle dediklerini anlatır: “Allah’ı bırakıp da kendilerine birtakım dostlar edinenler derler ki: Biz bunlara ancak bizi Al- lah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye tapıyoruz.”262

     

    • Şirk-i Taklîd: İnsanların husûsî olarak beğenip seçtikleri için değil de, atalarından geldiği için kabul ettikleri şirktir. Genellikle insanların çoğu dinini seçerek değil, içinde bulunduğu toplumda o din bulunduğu için bir dine sahip Bu husus Kur’ân-ı Kerim’de şöyle belirtilir: “Atalarımızı bir din üzerinde bulduk. Biz de onların izlerine uyan kimseleriz.”263

     

    • Şirk-i Esbâb: Kâinattaki her türlü kanunun Allah’ın yaratması ve müsaa- desiyle değil de, kendi kendine oluştuğuna ve işlediğine Kâinattaki her şeyi yaratan ve eşyanın husûsîyetlerini tayin ve takdir eden Allah’tır. Kâi- natta her şeyin özellikleri vardır. Su yüz derecede kaynar, ateş yakıcıdır gibi. Eşyaya bu özellikleri Allah vermiştir. Allah’ı hiç tanımayarak her şeyi eşyaya ve sebeplere bağlamak şirktir. Allah her şeye bir sebep göstermiştir. Her şeyin sebeplerine bağlı olduğuna, sebepsiz bir şey olmadığına inanmakla beraber, sebepleri Allah’ın yarattığına inanmak şirk değildir. Şirk olan, her şeyi yalnız tabiata ve zâhiri sebeplere vermektir.

     

    Bu tasnifin yanında, şirk; açık şirk ve gizli şirk olmak üzere de ikiye ayrılır.

     

     

     

    262 39/Zümer, 3

    263 43/Zuhruf, 23

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                         Şİrk

     

    GİZLİ ŞİRK

    Şirk, gizli ve açık olmak üzere de ikiye ayrılır. Açık şirk: Allah’ın zâtında, sıfatlarında ve isimlerinde ortak tanımaktır. Bu şirkin tesbiti kolaydır. Fakat gizli şirk öyle değildir. Gizli şirk; Allah’ın tasarruflarına (isteklerine) kafa tutmak ve Allah’tan beklenmesi gerekeni başkasından beklemektir. Bu şirkin farkına varmak zordur. Maalesef, günümüzde dinini tam olarak bilmeyen bazı müs- lümanlar gizli şirke bulaşmaktadır. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) bu hususta müslümanları uyarmaktadır. Riyâ, gizli şirklerin başında gelir. Meselâ bir insan Allah’a ibâdet ederken insanların gözüne girmeyi, onların yardımla- rından faydalanmayı amaç edinirse, şirk koşmuş olur. Buna gizli şirk denir. Çünkü İslâm’da ibâdet, sadece Allah’ın rızâsı için yapılır. Çağımızda bir has- talık derecesine varan, aşırı mal-mülk sevgisi, aşırı para ve servet hırsı, aşırı şöhret sevdası gibi kötü duygular da gizli şirk sayılmışlardır. Bunlar için deli- cesine çalışılırsa, bu çok tehlikelidir. Farkına varmadan insanı şirke götürebilir.

     

    “Onların çoğu Allah’a, şirk koşmadan iman etmezler”264   Allah Rasûlü (s.a.s.) bu konuda şöyle buyurdu: “Sizin hakkınızda en çok korktuğum kü- çük şirktir.” ‘Küçük şirk nedir ey Allah’ın elçisi?’ diye sordular. “Riyâdır. Al- lah Teâlâ, kıyâmet günü insanların amellerinin karşılıklarını verdiği zaman: ‘Dünyada kendilerine riyâ/gösteriş yapmakta olduklarınıza gidin. Bakın bkalım, onların yanında bir karşılık bulacak mısınız?’ buyurur.”265

     

    Rasûlullah (s.a.s.) hutbede şöyle buyurdu: “Ey insanlar, bu şirkten sakı- nınız. Muhakkak ki o, karıncanın kımıldamasından daha gizlidir.” İçlerinden birisi: “Ey Allah’ın Rasûlü, karıncanın kımıldamasından daha gizli olduğu halde böyle bir şirkten nasıl sakınabiliriz?” “Ey Allah’ım, bile bile sana herhangi bir şeyle şirk koşmaktan yine Sana sığınırız. Bilmediğimiz şeylerden de Sen- den mağfiret dileriz’ deyin”266 buyurdu.

     

     

    Allah’ın halîli (dostu) İbrâhim (a.s.) ne güzel duâ etmiş: “Allah’ım, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut.

     

     

    264 12/Yûsuf, 106

    265 Tirmizî, Hudûd 24, hadis no: 1457

    266 İmam Mervezî, Müsned-i Ebû Bekri’s-Sıddık, çev. A. Davudoğlu, s. 89-93, hds. no: 17, 18; Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr Muht. Tercüme ve Şerhi, c. 2, s. 504, hds. no: 2458; Buhârî, Edebu’l-Müfred, 296, hds. no: 716; Münzirî, Hadislerle İslâm (Terğîb ve Terhîb), c. 1, s. 95, hds. no: 33; İbn Hacer el-Askalânî, Terğîb ve Terhîb,s. 23, hds. no: 11; Zebîdî, İthâfu’s-Sâde, II/272-273, VIII/281; Ebû Hâcer Besyûnî, Mevsûatü Etrâfi’l-Hadîs, II/213; İbn Kesir

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                         Şİrk

     

    Yâ Rabbi, şüphesiz ki bu putlar, birçok insanı saptırdı.”267 Âyette belirtil- diği üzere, İbrâhim (a.s.) bile, kendinin ve neslinin putlardan uzak kalması için Allah’a duâ etmiştir.

     

    Hele, İslâm’ın hâkim olmadığı günümüz câhiliyye ortamlarında şirk çeşitleri daha da çoğalmıştır. Kur’an’ın birçok âyetinde, küçük olsun, büyük olsun şir- kin her türlüsünden arınan müttakî kullardan bahsedilmektedir. Allah’ın birli- ğine iman eden, Allah’a şirk koşanlara düşman olan, tâğutlara ve müşriklere buğz ederek Allah’a yaklaşan, sadece Allah’ı dost, ilâh ve ma’bud edinen, yal- nız O’nu seven, O’ndan korkan, O’ndan uman, O’ndan yardım isteyen, O’na boyun eğen, O’na tevekkül eden, O’nun emrine tâbi olup rızâsını gözeten, bir iş yaptığı zaman Allah adıyla yapan ve hayatının her bölümünde O’na ait olan kimseler kurtuluşa ermişlerdir. “De ki, namazım, ibâdetlerim, hayatım veö- lümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir. O’nun hiçbir şeriki/ortağı yoktur.”268; “De ki, Allah her şeyin Rabbi iken, O’ndan başka bir rab mi arayayım?”269

     

    Allah’a kulluğun gereği, itikadı ve imanı sağlamlaştırmaktır. Kimin itikadın- da/inancında hafif de olsa sapma olur ve imanı bozulursa, onun ibâdetleri ve amelleri Allah katında kabul olmaz. İtikadı düzgün, imanı sahih ve sağlam in- sanın ise, az ibâdeti (meselâ farzlarla yetinmesi) bile Allah katında çok ibâdet yerine geçer. Düşüncelerimiz, okuduklarımız, yaşadıklarımız ve eylemlerimizin amacı itikadımızı sağlamlaştırmak olmalı, duâlarımızda da Allah’tan bunu is- temeliyiz.

     

     

     

    ŞİRKİN ÇAĞDAŞ YANSIMALARI

    İnsan, müslümanım dediği, kelime-i tevhidi söylediği halde, cehâlet ve dü- zenin/ortamın câhilî yapısından dolayı -Allah muhâfaza etsin- kolaylıkla şirke düşebilir. Mü’min olmak, çok zor değildir; esas önemli olan, özellikle İslâm’ın hâkim olmadığı çevrelerde mü’min kalmak ve müslüman olarak ölmektir.

     

    İnsanlık hüsrânın tüm boyutlarını yaşıyor. Şirkin zulmü globalleşiyor. Çağ imaj, kandırma, vitrin, reklam, tüketme ve tükenme çağı. Çılgınlık, azgınlık ve isyan hiçbir sınır tanımıyor. Nice insan, İslâm’ı mükemmel yaşayanlara şâhit

     

    267

    14/İbrâhim, 35-36

    268

    6/En’âm, 163-164

    269

    6/En’âm, 164

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    olamadığı için İslâm’ın dışında kalıyor; hatta görmediğine, bilmediğine düş- man oluyor. Müslümanların da önemli bir kesimi müslümanlığı bilmiyor. Bilen- lerin de yapabileceklerinin tümünü yaptıklarını iddia etmek zor. Bu ortamda, teknik imkânlarla donanan, devle(tle)şen, küreselleşen fitne, sadece yapanları değil; tüm insanlığı kemiriyor. Ülkeler, sokaklar, evler, beyinler, gönüller işgâle uğramış durumda. Müslüman olduğunu iddia edenlerin de büyük bölümü bilinçsizce şirkin kucağına atılıyor, kurtuluşu zâlimlerin safında arayıp ifsâdı ıslah zannediyor.

     

    Günümüzde sık görülen şirk unsurlarının, tevhidi bozan durumla- rın bazıları şunlardır:

     

     

     

     

    GÜNCEL CÂHİLÎ EĞİTİMDE ŞİRK

    Câhilî eğitim kurumlarında bilginin temel kaynağı olarak vahy kabul edil- meyip, sadece akıl ve duyu organları kabul edilir. Bu, hem eski Arap câhiliy- yesinde, hem de günümüzdeki şirke dayalı düzenlerin güdümündeki modern câhiliyyede ortak şirk kaynağıdır. Dünyanın oluşumu ve insanın ortaya çıkışı konularında ortaya atılan teoriler câhilî eğitimin temelini teşkil eder. İlk insanı, tesadüf sonucu veya doğa kanunları gereği hayvanın evrim geçirmiş türü kabul eden günümüz bilimleri ve eğitim anlayışları, yaratmayı ve eğitip ter- biye etmeyi (rabliği) Allah’a hiç dayandırmayan, yaratıcı ve rab olarak başka tanrılara inanan müşrik tip yetiştirmek için çabalar. Yaratma konusunda Arap müşrikleri kadar bile Allah’ı kabul etmeyen şirk zihniyeti, dünyadaki ilk insanla- rın yaşayışını, karanlık çağ safsatası ile başlatır. Çağ tasnifleri ve tarihe bakış, tevhidî inanıştan tümüyle farklıdır. Hz. Âdem’den beri devam eden tevhidî hayat ve hak-bâtıl mücâdelesi unutturulmak istenir. Müşriklerin hâkim olduğu devlet düzenleri, ileri medeniyetler olarak tanıtılır, câhiliyye hayatı ideal toplum modelleri olarak sunulur. Câhiliye eğitiminden geçmiş ve İslâm’ı hakkıyla öğ- renememiş her ırktan insanın asr-ı saâdeti; Roma, Atina ve Isparta uygarlığı, Mısır veya Bâbil medeniyetidir.

     

    Bazıları, putlaştırdıkları kişilerin kabirleri veya kutsallaştırdıkları simgeler karşısında müslümanların namazdaki kıyamlarına benzer şekilde hazır ol va- ziyete geçer, saygı duruşunda bulunur. Hatta, namazda doğal kabul edile- bilecek bir davranış (kaşınınca başı kaşımak, öksürmek vb.) böyle bir saygı

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                         Şİrk

     

    duruşunda uygun/câiz görülmez. Hiç alâkası olmadığı halde, herhangi bir açılış programında, ya da bir törende saygı duruşu ile başlamak câhiliyye top- lumlarının dinî bir kuralı kabul edilir. Bu tür programlara katılan müslümanlar da dinlerinin câiz görmemesine rağmen bu saygı duruşuna katılma zorunda bırakılır. Okullardaki bütün öğrenci ve öğretmenler her hafta okul açılış ve kapanışlarında, bayram kabul edilen zamanlar gibi özel günlerde bu tür saygı duruşlarına mecbur tutulur. Bu tür tavırlar, aslında bir tapınma ve âyindir.

     

    İslâm, her şeyden önce tevhid dinidir. En fazla önem verdiği husus, birey- sel, sosyal ve siyasal hayatta tüm çeşitleriyle şirkin izâlesi ve tevhidin ikame- sidir. İslâm, put amaçlı heykellere çok sert ve net tavır aldığı için müslümanlar

    1. y.y.’a kadar bu çeşit putlaştırmanın etkisinden uzak yaşadılar. Put heykel- leri ve putlaştırılma ihtimali olan resimleri büyük günah kabul ettiler. Yirminci asırda, tâğutların ve onların kurduğu tâğutî yönetimlerin etkisi ve dayatmasıy- la her çeşit putlaştırma müslümanları kuşatmaya başladı.

     

    Problemi anlamadan çözüm mümkün olmaz. Hastalığı doğru teşhis etme- den tedavinin mümkün olmadığı için, önce problemin adını koymamız gerekiyor: Okullar, devlet kurumları olduğuna ve bu ülkede yaşayan her çocuk, 8 yıl zorunlu eğitime tâbi tutulduğuna göre, ilk olarak devleti/düzeni din açısından teşhis et- meyle işe başlamamız lâzımdır.

     

    Türkiye, bir din devletidir. Okullara ve her türden resmî kurumlara baktı- ğınızda bunu kabullenmek zorunluluğu var. Kemalizm dini, tek dindir ve kimse Atatürk’e hiçbir şeyi ortak koşamaz.

     

    Laik olduğunu iddia eden T.C., aslında Kemalist bir teokrasidir. Dev- letin resmî lügatinde bu ilan edilir: 1948’de basılan Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlüğüne göz atılırsa sadece devletin değil, tüm Türklerin de dini Kemalizm’dir. Bu resmî sözlüğe göre; “Kemalizm: Türklerin dini”dir. Türkiye Devletinde Atatürk tek ulusal lider kabul edilir ve halkın da bu tercihi alternatifsiz kabul etmesi is- tenir. Sanıldığının aksine, resmî inanışa göre o, yalnız askerî ve siyasî bir dehâ değil, aynı zamanda dinî liderdir de. Günümüzde, devletin okullarında okutulan Din Dersi (Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi) kitaplarının kapağına ve içeriğine, âyet ve hadisten daha fazla onun referans gösterildiğine bakmak yeterlidir. O, dev- let inancında “ulu önder”dir. T.C., 1923’den beri Atatürk’ün en büyük olduğuna inandığı için her Türk vatandaşının onu sevmek ve ilkelerine itaat etmek zorunda olduğunu düzen, din yaklaşımı içinde tartışmasız kabul eder ve ettirir. Anayasa, partiler kanunu ve tüm yasalar onun ilkelerinin hiç birine ters düşemez. Hangi

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    parti yönetim rolünü üstlenirse üstlensin, aslında Atatürk her dönemde tek başı- na iktidardadır ve iktidarını başkalarıyla paylaşması, yani Atatürk’e şirk koşulması kabul edilemez. Bu ülkede egemenlik kayıtsız şartsız Atatürk’ündür. Bu ülkede din devletinden bahsedilemez, ama devlet dininin egemenliğinden rahatlıkla söz edilebilir. Ne diyordu Celal Bayar: “Atatürk’ü sevmek ibâdettir.” Evet, devletin gö- zünde Atatürkçülük bir dindir. Devletin anayasasında, Allah, Peygamber, Kur’an, İslâm gibi kelimeleri bulamazsınız. Bunun yerine sadece Atatürk’e ve onun il- kelerine atıfta bulunulur. Devletin bu mutlak sevgisi ve bağlılığı, bir tapınmanın göstergesi kabul edilebilir.

     

    Kur’an, müşriklerin, “biz atalarımızın yolundan ayrılmayız, onların izinden gideriz” dediğini belirtir. T.C. de kendine özgü bir atalar rejimidir. Türkiye dü- zeni, tüm Türk vatandaşlarının atası kabul ettiği için, atasını sevmeme hakkını kimseye vermez. Atatürk sevgisinden daha büyük sevgi olmaması gerekti- ğini, onun ilkelerinin tartışılmaz doğru olduğunu bir akîde ve davranış biçimi olarak ilân eder ve çeşitli âyinlerle bu tavır, İlköğretimin ilk sınıfından itibaren tüm vatandaşlara uygulattırılmaya çalışılır. Düzene göre, onun hata yaptığı kabul edilemez. Kimse Atatürk’ü eleştiremez, heykellerine ve fotoğraflarına yan gözle bakamaz.

     

     

     

    DİNİMİZİN DİN ANLAYIŞI

    Din kelimesi, sadece hak din için, yani özel ve dar anlamıyla İslâm için kullanılmaz. Din kelimesinin geniş olarak ele alındığı ıstılahtaki veya pratikteki anlamı; bir dünya görüşünü, bir hayat şeklini belirleyen görüşler, emirler ve yasaklar manzûmesidir. Yani, üstünlüğü kabul edilen kanun ve kurallarla be- lirlenmiş yaşama şekline din denir. Dolayısıyla “her din bir hayat şeklidir ve her hayat şekli bir dindir.” Kur’ân-ı Kerim’, din kelimesiyle bir hayat nizamını, inanç ve yaşama biçimini gündeme getirir.

     

    İslâm inancına göre, üç çeşit din vardır. Biri hak din olan İslâm, ikincisi muharref dinler olan Hıristiyanlık ve Yahûdilik, üçüncüsü de bâtıl dinler. Bâtıl dinler, insanlar tarafından konulan hayat şekilleridir. Kanun ve kuralların Al- lah’a dayanmadığı sistem ve nizamların tümü bu gruptandır. Puta tapıcılık, Mecusilik, Budizm gibi hayat şekilleri, eski zamanlardan beri görülen bâtıl dinlerdendir. Kapitalizm, komünizm, sosyalizm, materyalizm, faşizm, Kema-

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                         Şİrk

     

    lizm, laiklik gibi ideolojiler ve tüm beşerî düzenler günümüzdeki bâtıl dinlerdir. Bir hayat şekli, bir dünya görüşü, bir yol, bir yaşam tarzı olarak ifâde et- tiğimiz şeyin en kısa adı “din”dir. Din kavramı, bütün bunları kuşatmaktadır. Herhangi bir toplumun, cemaatin veya bir ferdin dünya görüşü, gittiği yol ve yaşam tarzı Allah’ın hükümlerine göre belirleniyor, bu İlâhî hükümlere göre

    şekil alıyor ise, bu toplum, bu cemaat veya bu fert İslâm dini üzeredir.

     

    Kur’an’ın hükümlerini bir tarafa bırakarak insanların yaşam şeklini belirle- yecek hükümler, kurallar, kanunlar koyan ya da bunları uygulayanlara İslâmî literatürde “tâğut” denilir. Kur’an’da mü’minlerin öncelikle tâğutu inkâr etme- leri, yani onun varsa iyi taraflarını görmezlikten gelmeleri, küfredip üstünü ört- meleri istenmektedir.270 Çünkü Allah’ın indirdiğiyle hükmetmediği için tâğutlar, yoldan çıkmış fâsık, zâlim ve kâfirdirler, onlar en büyük haksızlık olan şirki sadece kabul etmekle yetinmeyip, yönettikleri halka da dayatmaktadırlar. Bir insanın Müslüman olması ve Müslüman kalabilmesi için, öncelikle Allah’tan başka ilâhlık taslayan her görünümdeki tâğutu (tüm kuralları ve kurumlarıyla) reddetmesi gerekmektedir.

     

    İnsanların hayat şeklini belirleyen her ideoloji, her izm, her dünya görüşü veya yaşam biçimi, Kur’ân-ı Kerim’e göre birer dindir. Çünkü bütün bunlar dinin yapısında yer alan konulara müdâhale etmekte, bu konularda doğru veya yanlış görüşler, hükümler ileri sürmektedirler. Bu ideolojilere “din” de- nilebilmesi için, kaynağı itibariyle İlâhî veya beşerî olma şartı yoktur. Meselâ Mekke’li müşrikler kendilerini İlâhî bir dine nisbet etmemelerine rağmen, din- ler tarihi içinde onların adı konulmuş bir dinleri olmadığı halde, Kur’ân-ı Kerim onların içinde bulunduğu hayat şekline ve onların tüm yönelişlerine “din” de- mektedir. “De ki, ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam… Sizin dininiz size, benim dinim bana.” 271

     

    O halde neden laikliğe, Atatürkçülüğe, materyalizm ve kapitalizm gibi dü- zenlere “din” denilmiyor? İşte, dünya müstekbirlerinin kendi koydukları dinlere Kemalizm ideolojisi veya kapitalizm gibi adlar verip bunlara din demeyişlerinin nedeni; yönettikleri halkın iki farklı din vakıasıyla, yani din ikilemiyle karşılaş- maması içindir. Çünkü bu müstekbirler halk kitlelerinin din olgusuna karşı tutucu yaklaşımlarını bilmekteler ve halkın tepki göstereceği bir din ikilemi meydana getirmemek için, kendilerinin ortaya atıp ilkelerini belirledikleri dinle- re, falan ideolojisi veya filan izmi gibi isimler takmaktadırlar.

    270 2/Bakara, 256

    271 109/Kâfirûn, 1, 2, 6

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

     

    Düzenin ve okulların farklı bir dini dayattığı için, Müslüman çocuklarımız iki dinli yetişiyor. Evdeki din ile okuldaki din farklı; birbirine tümüyle düşman iki inanç ve yaşam tarzı sunuyor. Çocuklar, çifte standartlı yetişiyor. Ana ve babaların “aman oğlum, şunu sevme, şuna inanma, ama bunları okulda öğ- retmenine filan da belli etme!” diye tavsiyesi, çocuğun karakterini daha küçük yaşta anormalleştiriyor.

     

    Bu ülkedeki tüm problem, çatışma ve gerginliklerin sebebinin din- ler arası çatışma olduğunu söyleyebiliriz. Hayır, kısa zaman önce ülkeyi karıştırmak ve belki de tekrar askerî darbeye zemin hazırlamak için öldürü- len Hrant Dink’ten, Ermenilerden, azınlıklardan bahsetmiyorum. Onlar özgür olarak kendi dinlerini öğrenebiliyor, papazların öğretmen olarak görev yaptığı özel okullarda kendi dinlerine uygun eğitim alabiliyor, kendi dinlerini özgürce yaşayabiliyorlar. Devlet dini olan laiklik ve Kemalizm ile çoğunluğun dini İslâm arasındaki çatışmadan bahsediyorum. En önemli Kemalist devrimlerden biri tevhid-i tedrisattır. Yani, eğitim ve öğretimin tekel olarak devlete ait olduğu il- kesi. Tevhid eri Müslümanlar olarak biz tevhid-i tedrisat değil; tevhîdî tedrisat istiyoruz. Eğitim, tümüyle devlet tekelinde olduğu için, okullarda şikâyet edilen tüm problemlerden öncelikle bu düzen sorumludur. Bu ilkeden yola çıkarak düzen, eğitim kurumlarında kendi dinini, kendi kutsallarını bütün Müslüman çocuklara dayatmakta, bütün çocukların laik ve Kemalist olmasın- dan başka bir seçenek ve özgürlük tanımamaktadır. İslâm’ın putperestlik ola- rak kabul ettiği uygulamalar, törenler, âyinler, övgüler okutulan derslerden de önemli, en öncelikli ders kabul edilmektedir. Siyer dersi işlenir gibi ama farklı bir kişinin hayatı işleniyor; uydurma coşkularla döne döne her yıl ezberlettiri- lip körpe beyinlerin yıkanması için anlatılıyor, anlatılıyor. Tüm derslerin içeriği Batıcı, laik ve Kemalist inanca uygun olarak veriliyor okul denilen tapınakta. Okullar, düzene uygun kafalar yetiştiren birer torna atölyesi konumunda işlev yapmaktadır. Uysal ve düzene itaatkâr nesiller, tâğuta kulluk yapmaya hazır insanlar yetiştirmek okulların temel görevi olmaktadır.

     

    Bu topraklardaki tüm okullarda verilen eğitim Kitapsız bir eğitimdir, tıp- kı devletin Kitapsız bir devlet olduğu gibi. Buradaki Kitab’ı tırnak içinde ve Kur’an anlamında ifade ediyorum. Yoksa, fırlatılınca ekonominin yerle bir ol- duğu düzenin sarsıldığı Anayasa adında kutsal bir kitabı vardır devletin. Okul- larda da bu kutsal Anayasa ve kutsal Nutuk kitabına uygun o paralelde farklı kitapların varlığını elbette herkes bilmektedir. Evet, insanlar tâğutî kurumlar aracılığıyla Kitapsız yapılmakla da kalmıyor, farklı kutsallarla yönlendiriliyor.

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                         Şİrk

     

    Eğitim, Rab kavramını gündeme getirir. İnsanların mutlak eğiticisi, terbiye edip yetiştiricisi Allah’tır. O’nu temel almayan eğitim, eğitim değil öğütüm olur. Pansuman tedaviler yerine; radikal değişim ve çözümler olmadan eğitimden hayır beklemek, okyanusu yürüyerek geçmeyi düşünmek demek. Câhilî eği- tim kurumlarında bilginin temel kaynağı olarak vahy kabul edilmeyip sadece akıl ve duyu organları kabul edilir. Laik devlet yönetime, laik eğitim de bilime Allah’ı karıştırmaz. Oralara başka ilâhlar(!) yön verir. Hâlbuki Kur’an’a göre yö- netmek ve eğitmek sadece Allah’a ve izin verdiklerine aittir, bunların ilkelerini tesbit yalnız O’nun hakkıdır. Vahyi, eğitime müdâhale ettirmemek, hem eski Arap câhiliyyesinde, hem de günümüzdeki şirke dayalı düzenlerin güdümün- deki modern câhiliyyede ortak şirk kaynağıdır. Dünyanın oluşumu ve insanın ortaya çıkışı gibi konularda ortaya atılan teorilerden tutun, hiçbir konu Allah’a dayandırılmaz. Eğitim, aynı zamanda besmelesizdir. Bismillâh deyip besmele çekerek başlamak bile yasaktır derse, Es-selâmu aleyküm’le sınıfa girmek gibi. Başörtüsü yasağı da gâyet doğaldır bu zihniyette. Ama, besmele ile baş- lama, başörtüsüne göz yumma câhiliyyenin veremeyeceği tâvizler değildir. Ve bana göre câhiliyyenin o zaman tehlikesi daha büyük olur. İçinde haktan bazı basit hususlar taşıyan bâtıl daha tehlikeli olacaktır, hakka hiç yer vermeyen bâtıldan. Günümüz bilimleri ve eğitim anlayışları, yaratmayı ve eğitip terbiye etmeyi (rabliği) Allah’a hiç dayandırmadığından; yoktan var edici, yarattıklarını yönetici bir ilâh ve eğitici bir rab olarak başka tanrılara inanıp kul olmaya hazır müşrik tip yetiştirmek için çabalar. Kur’an’ın ilkelerine hiç yer vermeyen, O’nun emir ve yasaklarını, hükümlerini bilimsel bulmayan anlayışta neyi eleştirecek, nasıl düzelteceksiniz?

     

    Yaratma konusunda Arap müşrikleri kadar bile Allah’ı kabul etmeyen şirk zihniyeti, bize göre kendisine küçük bir Kitap (suhuf, vahy) verilmiş bir pey- gamber olan ilk insanı, okuyup-yazması olmayan, hatta konuşamayan, çiğ et yiyen mağara insanı olarak tanıtır. Şirk zihniyeti, ilk insanların yaşayışını, ka- ranlık çağ safsatası ile başlatır. Çağ tasnifleri ve tarihe bakış, tevhidî inanıştan tümüyle farklıdır. Hz. Âdem’den beri devam eden tevhidî hayat ve hak-bâtıl mücadelesi unutturulmak istenir. Peygamberler değil, krallardır, tâğutlardır vahyi kabul etmeyen tarihin öne çıkarttığı; hak-bâtıl mücâdelesi değildir. Sa- vaşlar, antlaşmalar ve uyduruk uygarlıklardır üzerinde durulan. Müşriklerin hâ- kim olduğu devlet düzenleri, ileri medeniyetler olarak tanıtılır, câhiliyye hayatı ideal toplum modelleri olarak sunulur. Câhiliye eğitiminden geçmiş ve İslâm’ı hakkıyla öğrenememiş her ırktan insanın asr-ı saâdeti; Roma, Atina ve Isparta uygarlığı, Mısır veya Bâbil medeniyetidir, şimdiki örneği de Batı, yani zulüm ve sömürü merkezi Amerika ve kokuşmuş Avrupa. Genel Coğrafya, Allah’tan

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    bağımsız işlenir, dünya kendi kendine güneşten kopmuş, kendi kendine için- de canlılar belirmiş olarak körpe beyinlere sunulur. Diğer tüm derslerde de aynı ateist ve ataist bakış açısı sözkonusudur.

     

    Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersinin adından da anlaşılacağı gibi, Din, sa- dece kültür ve ahlâktan ibârettir bu zihniyete göre. Tevhidî Müslümanlar ola- rak “keşke olmasa” dediğimiz Din Dersi, daha doğrusu “Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi” dersi için durum, biraz farklıdır. Dersin isminden de anlaşılacağı gibi, din, bir kültür olarak; ahlâk da bir bilgi olarak sözkonusu edilirken, yine ders kitaplarına Kemalist ve laik bakış açısı baştan sona hâkimdir. Bu ders kitap- larındaki ve müfredattaki farklılık, bu derste Atatürkçülüğün şirki kabul etme- sidir. Yani diğer derslerde Atatürk’e eş ve benzer hiçbir güç, ideoloji, inanç kabul edilmez ve ona en küçük çapta bir ortaklık verilmezken; Din dersinde Atatürk’le beraber, Allah’tan ve Peygamber’den de bahsedilerek, Atatürk’e şirk koşulmasına müsaade edilir. Her ne kadar Atatürk’ün cümleleri, âyet ve hadislerden daha fazla ise ve Atatürkçü bakışla konular ele alınsa da, yine de, Atatürkçülüğe ters düşmeyen ve ona uygun yorumlanan başka bir dinle ilgili bazı hususlar kültür olarak da verilmeye çalışılır. Bu ders, câhil halkın çoğuna göre çok önemlidir. Bir şuurlu genç Müslüman, marangoz hatası olarak nasıl- sa çıksa ve bu kitapların daha kapaklarındaki resimleri, içindeki referansları, Kur’an’dan fazla Nutuk’tan alıntıları göstererek “bu din benim dinim değil; bu kitaptakiler Kur’an’ın anlattığı İslâm değil!” deyip halk tabiriyle “din dersi”ne girmek istemese -ki düzen sadece bu dersi isteğe bağlı kabul eder- başta babası ve yakın çevresi tarafından nasıl dışlanacaktır? Evet, bu ders, hakla bâtılın, putperestlikle İslâm’ın sentezinden ibaret ve şirk kabul edilmesi gere- ken anlayış doğrultusunda düzenin oltaya taktığı bir yemdir.

     

    Bu konular, halkımızın gündeminde yoktur. Aydınlar ve Müslüman yazar- lar, hocalar da tartışamaz bile. Câmiler de devlet dairesine benzediğinden oralarda da bahsedilmez bu hususlar. Abdesti bozan konular, tevhidi bozan konuların önüne geçirilir hep. Kur’an’ın en fazla önemsediği, bütün peygam- berlerin en büyük mücadeleyi bu konuda verdiği putperestlik ve şirk konusu, artık çağdaş müslümanı(!) hiç ilgilendirmemektedir.

     

    Bazı çevreler, yani laiklik ve Kemalizm dinine mensup olanlar, bu yapıla- nın gayet doğal ve doğru olduğunu, bizim istediğimiz İslâmî bir sistem ol- muş olsa, tersinden aynısını bizim de yapacağımızı ileri sürebilirler. Hayır, bu yapılanlar hiçbir özgür vicdanın kabul edemeyeceği bir köleleştirme, başka dinden hiçbir şahsın kabul edemeyeceği dinî baskı ve dayatmadan ibaret-

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                         Şİrk

     

    tir. Tâğutların, Atatürk ilkelerine uygun olarak kendi hevâlarından kanun ve hükümler çıkarıp insanlara dayattıkları bu tür despot yönetim yerine, Allah’ın indirdikleri hâkim olsaydı, böyle İslâmî bir yönetimde kesinlikle biz Müslüman- lar dinimizi başkalarına zorla uygulatma yoluna gitmezdik. İnsanlar hangi dini özgürce seçiyorsa o dini rahatlıkla öğrenip uygulayabilecekleri ortamlar ha- zırlamak zorunluluğu hissederdik. Tabii ki, okullarımızda, radyo ve tv. prog- ramlarımızda kendi dinimizi tebliğ ederiz, ama başka dinden hiç kimseyi bizim gibi ibadete zorlamayız. “sizin dininiz size, benim dinim bana” der, onların taptıklarına ibâdet etmeyip, onların da bizim ibadet ettiğimiz zâta kulluk yap- mayacaklarını kendi dinlerinin gereği kabul ederiz. Etmek zorundayız. Çünkü Kur’an bunu emrediyor, dinde ikrâhın/zorlamanın olamayacağını vurguluyor. Biz, dinimizi uygun olan ortamlarda açık ve net şekilde tebliğ ederiz, başka- larının dinine sövmeyiz. Kendimizin Müslümanlığı tümüyle yaşama hakkımız olduğu gibi, başkalarının da kendi dinlerinin gereklerini yerine getirmelerine kesinlikle müdâhale etmeyiz. Tebliğ ettiğimiz dinimizin adını net olarak koyar, insanları net olarak ona dâvet ederiz. Bugün şikâyet ettiğimiz şey, uygulanan resmî dinin, başta eğitim olmak üzere, yargı, ticaret, insanlar arası ilişki gibi hemen her alanda İslâm’a hak tanımaması ve baskı altında tutup kendi bâtıl dinini zorla dayatmasıdır. Ayrıca, bütün bunlar, kaypakça ve kalleşçe, yani bi- zim kavramlarımızla söylersek münâfıkça tavır içinde uygulanmaktadır. Avru- pa’da çocuğunu okutmak zorunda kalan gurbetçi vatandaşlarımızın işi daha kolaydır. Onlar, okulların İslâm okulu olmadığını, öğretmenlerin de Müslüman olmadıklarını biliyorlar, rahatlıkla çocuklarına anlatabiliyorlar. Oradaki okullar ve öğretmenler de münâfıkça davranıp “biz de sizin dininizdeniz” demedikleri için çocuklar da okullarda öğrendiklerinin İslâm’a ters düşen çokça yönleri olduğunu rahatlıkla biliyor, gerekli görüyorsa kendi dinini başka ortamlarda ve gerçekten Müslüman olan kimselerden öğrenmeye çalışıyor. Buradaki eği- timin İslâm’la uyuşmadığı ve farklı bir dinin çerçevesi içinde eğitim verildiği gerçeği ısrarla göz ardı ediliyor. Açıkça, “biz Müslümanlığa düşmanız, irtica- dan kastımız İslâm’dır, İslâm’ın kamusal alan dediğimiz toplum hayatında en küçük bir görüntüsüne bile müsaade edemeyiz. Eğitim kurumlarımızda ve di- ğer tâğutî kurumlarımızda İslâm’ın açığa çıkan hiçbir ibâdetine, hiçbir emrine izin veremeyiz, biz tüm insanları devletin adı konulmamış dini olan Kemalizm kurallarına uymalarını zorunlu görüyor, dayatıyor ve İslâm’ı düşman kabul edi- yoruz” deseler, nifak çizgisinden kurtulmuş, maske takmadan erkekçe mü- cadele etmiş olacaklar. Böyle yapmış olsalar cahil ama kendisini Müslüman kabul eden halkın şiddetli tepkisiyle karşılaşacaklarından korkuyorlar.

     

    Câhillik kötüdür, dolayısıyla “çocuğumu nerede, hangi şartlarla nasıl olur-

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    sa olsun okutayım” demek, daha da kötü olabilir. Fazla ilim sahibi olmamak anlamında kullanılan câhillik kötüdür ama, küfür mânâsına gelen câhillikten çok ama çok ehvendir. Halkın birinci tip câhillikten/bilgisizlikten ağzı yıllardır yandığından, çocuğunu ikinci tip câhil yapmaya yeltendi. Yani câhilliğe rızâ göstermeyeyim diye, câhilî eğitime râzı oldu, yağmurdan kaçarken doluya tutuldu.

     

    Eğitim, “Rab” kavramını tümüyle içeren bir olgudur. Rab, terbiye edip ye- tiştiren demektir. Allah’ın eğitim konusundaki prensipleri kabul edilmeyince, O’ndan bağımsız ve O’na rağmen eğitim yapan kişi rablik iddiasında bulun- muş, bu kimsenin Allah’ın ilkelerine ters eğitimini kabul eden, onda bu hakkı gören kişi de o şahsı rab kabul etmiş olur. Vahyi tümüyle reddeden kurum tâğut hükmündedir ve Müslümanların reddetmesi gereken yapıdır.

     

    Okullarda Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersini zorunlu saymayarak ateist bir insanın çocuğuna din dersini mecbur etmeyen bir düzen, bir müslümana da ateist ve İslâm’ı dışlayan eğitim anlayış ve uygulanışını mecbur etmeme eşitliği tanımalı değil midir? Okulsuz olma özgürlüğü, okul reddetme hakkı, insan hakları kapsamına girmiyor mu? Böyle hukuk anlayışı ve özgürlük olur mu? Bir Müslüman kalksa, “her istediğiniz bâtılı, zihnine yerleştirmek ve onu düzene uygun bir tarzda bir müşrik vatandaş haline getirmek için çocuğumu zorla elimden alıyorsunuz, bu bizim özgürlüğümüzü yok sayan bir durumdur; okul dediğiniz şey, bizim için hapishane ve zindan konumundadır” dese, ne cevap verir yetkililer? Bir hak mıdır eğitim, yoksa vatandaş açısından bir so- rumluluk ve zorunluluk mu; devletin uyguladığı tek tipleştirme dayatmasından önce bunu hukukçularına danışıp anayasaya uygunluğunu değerlendirmesi gerekir. Dayatmacı bir düzen hukukun üstünlüğünü tanıyarak özgürlükçü ve eşitlikçi davranır mı; zaten problemin özü bu sorunun cevabında yatıyor.

     

     

    ABD’de, Avrupa’da okulları ve askerliği protesto eden vicdanî retçiler, “anarşistler”, sıkhlar, Yehova şahitleri ve benzerleri var. Buralarda da benzer hak arayışı olmalı. Müslümanların okullara karşı çıkıp alternatif oluşturma ça- bası, çözümlerden bir tanesi olarak değerlendirilebilir. Bu tavrı beğenmesek, ya da bedelinin zor olduğunu düşünsek bile, içimizden bazılarının yapmaları gereken bir seçenektir bu. On defa başarısız olsalar da, on birincide başarılı olmak niyetiyle denemeleri, eskilerden tecrübe alarak, bazı müslümanların evlerini Erkam evlerine, küçük çaplı mescid ve okul sistemine benzetmele- ri gerekiyor. Bunu deneyenler nerelerde hatalar yaptı? Sadece antitez öne

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                         Şİrk

     

    çıkarıldığı için çocuklar eksik, yarım yetişti. Okulun yerini başka şeyler dol- durdu. Ya da çocuğun kafasında okulun bir eksikliği vardı, bu giderilemedi; hatta okul putlaştı, yüceldi, büyük bir değer oldu. Diploma kutsal bir kitaba dönüştü. Bunlara alternatif neler olabilirdi, başka hatalar nelerdi ve nasıl dü- zeltilebilirdi?

     

    Çok ilkel usuller ile, dayak ve baskı ile Kur’an Kurslarımızda hâfızlık yap- tırılıyorsa bu köhne ve gayrı İslâmî metotla çocuklarımızın patolojik ruh hali sergilememesi veya Kur’an sevgisinden mahrum, ibâdetlere soğuk olmama- sı mümkün değil. Çocuk yaştaki öğrenciler için onsuz olunamayacak kadar önemi olan oyun alanı yoktur, okul olmaya uygun bina yoktur, uygun bahçe yoktur, öğretmende pedagojik formasyon ve sevdirme gayreti yoktur, daha nice şeyler yoktur. yoktur. Peki, böyle oldu diye biz Kur’an’ın eğitimine soğuk mu bakmalıyız? Yani “Kur’an Kursu faâliyetlerimiz tıkandı, çalışmıyor artık; bir daha böyle bir şey yapmamalıyız, başarısız olduk” mu demeliyiz? Yoksa daha güzel bir Kur’an Kursu modelini oluşturmaya, en azından teori planında, yeşil ışık mı yakmalıyız? Okul meselesi de böyle, sekiz on tane müslüman bir araya gelebilir, eski tecrübelerden yola çıkarak, belirli bir yaşa kadar çocuklarını ye- tiştirmek için özel hocalar tutabilir. Ama bu, çok az bir kesimin büyük bedeller ödemeyi göze alarak yapabilecekleri bir tercihtir. İngiltere’de bile daha dün müslüman olmuş Yusuf İslâm kalkıp İslâm Okulu kurarak işe başlıyorsa, bu ülke insanı çok geride kalmış demektir.

     

    Öncelikle vurgulamalıyız ki, İslâm’ın hâkim değil mahkûm olduğu ülkeler- deki okullarda müşrik olmama özgürlüğü yok. Öğrenci ve öğretmen olarak şirk tornasından geçmeme hakkı için mücâdele gerekiyor. Bir manifestomuz yok. Bir müslümanın her çeşit eğitim kurumlarında yapmasının kesinlikle câiz olmadığı şeyler, câiz tâbirinden de öte insanlık suçu olduğunu ilan edecekleri, resmî âyinlerde şirk unsuru olan hususlar varsa bu törenler, bazı derslerde kabulü ve dillendirmesi şirk olan durumlar varsa onlar, kamu- oyuna hâlâ yansıtılmamıştır. Burada ben, tartışmalı olan, yoruma tâbi olan hususları kastetmiyorum. Çok net olarak, eğitimle ilgili İslâm’la bağdaşmaya- cak şirk unsurları şunlardır diyerek maddeleştirip kamuoyuna veli, öğrenci ve öğretmenlere ilan ve tebliğ bile edememişiz. Her vatandaşın ve her düzenin bunları rahatlıkla bilmesi ve zulmün boyutlarının sergilenmesi gerektiğini dü- şünüyorum. Bu hususlar, başörtüsünden de önemlidir. Başın içine koyduğu bilgi ve kültürün ne olup olmadığı, ciddi mânâda maddeler halinde net olarak dosta düşmana ilan edilebilmiş bile değildir ki, ona göre eylem planı hazır- lansın.

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

     

    Okullarda Darwin teorisinin ve benzeri özgül ağırlığı fazla olmayan birkaç meselenin, bir de ahlâkî problemlerin dışında karşı çıkılması gereken mese- leleri yok gibi davranıyor müslümanlar. Yani kim neye niçin karşı çıkıyor, kim neyi niçin istiyor; belli değil. Karşı çıkılan şeyler olmazsa olmaz şeyler midir, olmazsa güzel olur cinsinden midir, bu da net değil.

     

    Çocuk, anne ve babaya emânet olarak teslim edilmiş bir fitnedir/sınavdır. Ana ve baba, kendisi veya vekilleri eliyle çocuğun ya İslâm fıtratını koruyacak, ya da şirke bulaştıracak. İkincisi olursa, âhirette de kendisini bu şekilde ye- tiştiren büyüklerine evlât şöyle diyecek: “Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün, ‘Eyvah bize! Keşke Allah’a itaat etseydik, Peygamber’e itaat etseydik!’ der- ler. ‘Ey Rabbimiz! Biz reislerimize/beylerimize ve büyüklerimize itaat edip uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar’ derler. ‘Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle lânetleyip rahmetinden kov.”272

     

    Çağımız, bilgi çağı değil, bilgi kirliliği çağıdır. Modern yaşam biçiminde in- sanların beyni çöp kutusuna döndü. Vahiyle bağları koparılan insana eğitim kurumları, medya, teknoloji, çevre bırakın âhireti, dünya için bile gereksiz, hatta zararlı şeyleri bilgi ve kültür adına (insan istemese bile) dayatarak depo- luyor. İnsanlar, vahye dayalı gerçek ilimden koparılıp lügat ve itikadî anlamla- rıyla cehâlete itilirken, diğer yandan bilgi kirliliğinin kurbanı oluyorlar.

     

    Kurumlardan ve çevreden öğrenilenlerin hepsi de yanlış ve zararlı değil elbette. Ama vahiyle, dünyada ve âhirette insanı kurtaracak “ilim”le karşılaş- tırılınca küçük bilgi kırıntıları şeklinde kalmaktadır bunlar. Bırakın zararlısını, “faydasız ilimden” bile Allah’a sığınmaktadır tek önderimiz.273 Bilgi kırıntılarının “ilim” haline gelmesi için vahiyle sağlamasının yapılması, hazmedilip özüm- senmesi, posasının çıkarılması, pratikte faydalı hale gelip uygulanması ge- rekmektedir. Yine illet ve gâyesinin belirlenmesi, Allah rızâsına hizmet etmesi, bütün içindeki yerinin uygunluğu ve insanlığın hayrına/salâhına hizmet etmesi lâzımdır. Kur’an’a göre âlim kuru bilgi sahibi, hele kitap yüklü merkep274 değil; Allah’tan huşû duyup titreyen muttakî kimsedir.275 O yüzden takvâdan uzak bilgi ilim sayılmaz, hele vahiyden kopuk ve kişiyi Allah’tan uzaklaştıran şeyin adı kesinlikle “ilim” olamaz. Eğitim, insana yön vermek, onu yönlendirmek-

     

    272

    33/Ahzâb, 66-68

    273

    Tirmizî, Deavât 68, hadis no: 3711

    274

    62/Cum’a, 5

    275

    35/Fâtır, 28

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                         Şİrk

     

    tir. Terbiye (eğitim) insanı inşâ etmek demek olduğundan mutlak terbiyeci/ eğitimci ancak Allah’tır. O’ndan kopuk bir eğitimci farkında olmasa bile rablik iddiasındadır. Osmanlı dedelerinin yaptıklarının tam tersi bir uygulama ile karşı karşıyadır bugün bu topraklarda yaşayan nesiller; tersine bir devşirme söz konusudur.

     

    Evler, sadece çocukların değil; anne ve babanın da okuludur. Ama ana ve babaları yetiştirecek ehil ve emin yerlere büyük ihtiyaç var. Müslüman cemaat ve teşkilâtlara düşen önemli bir görev, çocuklardan önce ana ve ba- baları yetiştirmek olmalıdır. Evlilik ve ana baba okulları açmalı, geliştirmeli- dirler. Eğer baba evinde ve evlilik öncesinde anne adayı, kendini yeterince yetiştirmediyse, evlilikten sonra sorumluluk hanımın kendisiyle birlikte kocaya âittir. Zarûri olan hususları ya bizzat kocası öğretecek, ya da öğrenmesine imkân ve fırsatlar oluşturacaktır.

     

    Dernek, vakıf ve kursların durumu da gözden geçirilmelidir. Dine hizmet iddia ve amacıyla ortaya çıkan İslâmî eğitime katkı hedefindeki ku- rumlar giderek bu araçların amaçlaşması ve motor olmak yerine fren görevi üstlenmeye başlaması riskine karşı çok uyanık olmalıdırlar. İnsanları Allah’ın dininden uzaklaştırıp kendi sapık anlayışlarını topluma dayatan câhiliyyenin hâkimiyetinde, onların yönlendirmesine açık kurumlar ve hantal yapılanma- lar yerine; ciddi, özgür ve özgün alternatifler, gerekli değişime çabuk uyum sağlayabilecek mobil çalışma sistemleri ve farklı seçenekler oluşturulmalıdır.

     

    Eğitim, hevâî isteklere (vahyin tesbit ettiği şekilde) istikamet ve sınır tâyin edebilecek irâde eğitimini, tevhidî bilinci, ibadete devamı ve ahlâkî özellikleri ihmal etmeyecek şekilde, daha doğrusu bunların temel alındığı bir ölçüde değerlendirilmelidir. Bunların, vahyi merkeze almadan yerine getirilemeyeceği gibi, ümmet planında ve ideal tarzda yerine getirilmesi ve eğitim problemle- rinin kesin çözümü için İslâmî bir otoriteye ihtiyaç vardır. Bununla birlikte ce- maatler ve riskleri göze alabilen müslümanlar, kendi çocuklarıyla ilgili radikal (tâğutun kurumlarını reddedip onlarla uzlaşmayan) tavırlar alabilmeli; lokal, kısmî ve yüzeysel de olsa çözümler üretmek için işbirliğine gidebilmelidir. Ya- kın yaşlarda çocukları olan beş on ebeveyn birleşerek ev ortamını okula dö- nüştürecek çalışmalar yapabilmelidir. Ama, riskleri göze alamayan mü’minleri bırakın tekfir etmeyi, onları kıracak tavırlardan bile kaçınmalı, halleriyle örnek ve alternatif olmaya çalışmalıdır. Unutmayalım, bu din, sadece kahramanla- rın dini değildir. Herkesten kahramanlık beklenemez. Kaldı ki, günümüzdeki kahramanlar, bu özelliklerini hayatın tüm alanlarına da taşıyamadıklarını itiraf

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    etmelidir. Unutulmamalı ki eğitim, hayatın sadece bir parçasıdır; tümü değil.

    “Ne yapmalı?” sorusu bu teşhisin içinde. Hastalık doğru teşhis edil- meden tedâvi mümkün değildir. Doğru teşhise katılan, hatanın nerede ol- duğunu tesbit eden, çözümü bulmakta zorlanmayacaktır. Çocuk, anne ve babaya emânet olarak teslim edilmiş bir fitnedir/sınavdır. Ana-baba, kendisi veya vekilleri eliyle çocuğun ya İslâm fıtratını koruyacak, ya da şirke bulaştı- rılacak. İkincisi olursa, âhirette de kendisini bu şekilde yetiştiren büyüklerine şöyle diyecek: “Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün, ‘Eyvah bize! Keşke Al- lah’a itaat etseydik, Peygamber’e itaat etseydik!’ derler. ‘Ey Rabbimiz! Biz reislerimize/beylere ve büyüklerimize itaat edip uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar’ derler. ‘Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle lânetleyip rahmetinden kov.” 276

     

    “Eğitim konusunda neler yapılmalı?” sorusuna verilecek cevabın şekli, öncelikle bizim nerede durduğumuz ile alâkalıdır. Nihâî tercihimizi Allah’tan, âhiretten, cennetten, İslâm’dan, Kur’an’dan yana yapıp yapmadığımızla ilgili- dir. İmkân ondan sonraki mesele. Zaten Allah, nihâî tercihini Kendinden yana yapanlara, yollarını açacak, onları güçlerinin dışındakinden zaten hesaba çekmeyecek. Ama önce biz bu tercihi yapmış mıyız, ya da böyle bir arayış içerisinde miyiz, onu sorgulamamız lâzım. Yani, Allah’a kulluğu birinci sıra- ya alıyor muyuz? İşimizi seçerken, eşimizi, aşımızı seçerken, evlâdımızla ilgili tercihimizi yaparken, kendimizle ilgili kararlar verirken Allah’ı merkeze alarak mı hareket ediyoruz? Yoksa, kulluk görevlerimizle ilgili çoğu alanda mâzeret adıyla bahânelere mi sığınıyoruz?

     

    Okul gibi, askerlik gibi konuları çözmek için devlet gücü lâzımdır. Müslümanlar günümüzde dünyanın hemen hiçbir yerinde siyasî otori- te oluşturamadılarsa, bunu mâzeret sayıp kesin haram olan, hatta ha- ramın ötesinde şirkle bağlantılı olan hususlara bahane arama lüksüne sahip olamazlar. Siyasî otoriteleri yoksa cemaatleri vardır (olmalıdır). Mekke’de camii yoktu, okul yoktu; ama Erkam’ın evi vardı. Ümmetin evleri vardı. Yani camii, okul fonksiyonunu icra edecek, insanlara vahyi öğretebilecek, çocuklarını bu noktada korumalarını sağlayacak, imkânların elverdiği en uygun çözümlere gidilmişti. Yine Hz. Mûsâ, Firavun gibi azgın bir zorbanın her uygula- masıyla tanrılık tasladığı bir yerde risâlet görevine muhâtap olmuştu. Hz. Mûsâ’y- la ve O’na iman edenlerle ilgili bir âyet-i kerime var; meâli şöyle: “Mûsâ’ya ve kardeşine, ‘kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın ve evlerinizi namaz kılınacak

     

    276 33/Ahzâb, 66-68

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                         Şİrk

     

    yerler yapın. Namazı dosdoğru kılın. Mü’minleri müjdele’ diye vahyettik.”277 Zaferle müjdelenecek mü’minlerin yapmaları gereken zafere yönelik faâliyetler gündeme gelir. Nedir o? Evleri mescid edinmek. Mescid tâbirini bugünkü vâ- kıadan yola çıkarak sadece namaz kılınıp dağılınan yerler değil; otuz civarında işlevi bulunan, siyasal, sosyal, ailevî ve eğitimle ilgili her türlü düzenlemeyi içe- ren bir muazzam kurum olarak düşündüğümüzde, evlerin mescid, yani mektep, okul ve insanların ihtiyaçlarına cevap verecek kurumlar haline getirilmesi emri ile karşı karşıyayız. Dolayısıyla hantal yapıların modası da geçti. Müslümanlar dar ve engelli alanlarda sıkıştılar kaldılar. Yani çok yönlü mobil hizmet alanları oluş- madı. Çok yönlü kullanılabilecek ve değişik planlara müsâit faâliyet için tevhidi duruşunu hâlâ sürdürmekte olan az sayıdaki cemaatlere, dernek ve vakıflara çok iş düşüyor. Müslümanlar ne kaybettilerse araçlardan, metotlardan kaybetti- ler. Halen de yeterince ibret almıyorlar. Yeni ve köklü alternatifler oluşturulmadı. Düzen, İslâm’ın gevşetilip ılımlılaştırılması karşılığında laikliği biraz ılımlılaştırdı ve İslâmî cepheden geri adımlar hızlandı. Tevhidî duruştan düzene doğru sağcılığa ve muhafazakârlığa doğru savrulup gittiler.

     

    Çözüm konusunda azîmet veya ruhsat olarak iki çizgiden biri seçilmeli- dir. İlki, yanlış olarak radikallik denilen savaşçı kimliği, Allah askeri olmak ile; diğeri de en asgarî bir tevhid eri Müslüman kimliğiyle alâkalıdır. Birincisi top- tan reddetmektir, tüm tâğutları ve tâğûtî kurumları. Bedeli vardır elbette bu tavrın. Mümkün ki, bu tavır savaş ilanı kabul edilecek, sürgünler yani hicret- ler, mahrûmiyetler, sıkıntılar, cezalar gibi karşı tarafın zulmüne göğüs germeyi gerektirecektir. Ayrıca, alternatifler oluşturmadan sadece tavır almak yeterli olmadığı için imkânlar oranında çözüm üretmeyi, müslümanca bir eğitim ara- yış ve çabalarını da mutlaka oluşturma mecburiyetini de ebeveynin sırtına yükleyecektir.

     

    Her müslümanın kahraman olması beklenemeyeceği, İslâm’ın bedevîle- rin, ihtiyar kadınların, âciz müstaz’afların da dini olduğu için, ruhsat yolu da tercih edilebilir. Bu konuda, tâviz verilebilecek hususlarla tâviz verilmesi bir Müslüman için mümkün olmayan şeyleri ayırt etme mecbûriyeti karşımıza çıkmaktadır. Müslüman, İslâm’ın hâkim değil mahkûm olduğu ülkelerde ve böyle ortamlarda belki zâhiren tâğutların egemenliğini kabul etmiş gözükerek Allah’ın affetmesini umacağı günahlarla bu konuda tâviz vererek kurtulabilir. Ama, yeterli bir ikrâh olmadığı müddetçe küfür lafız söyleyemez ve küfür dav- ranışlarını sergileyemez. Bülûğa ermemiş olan temyiz yaşındaki çocukların mürtedliği de geçerlidir Hanefî fıkhınca. O yüzden çocuğunu kendi elleriyle

    277 10/Yûnus, 87

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    ateşe atmamak için ebeveyn, onu kurumlardaki küfre karşı uyarmalı, Müslü- man kimliğini nasıl taşıyıp nasıl koruyabileceğini iyi öğretmelidir. Cezalar da verilse, tâğutların övgüsü niteliğindeki şiirleri okumayacak, onların övüleceği bayram ve törenlere katılmayacak, en azından ağzından tâğutların kutsallarını över anlamda sözler çıkmayacak ve bu tür davranışlardan her ne pahasına olursa olsun uzak kalacaktır. Bu konuda ant törenleri ve bayramlar çözüm ge- tirilmesi gereken problemler olarak karşısına çıkacaktır Müslüman ebeveynin. Derslerdeki terslikler, yani bir Müslüman açısından küfür olan hususlar tesbit edilmeli ve zihin ve gönüllere o tür zehirli gıdaların girmemesine özen göste- rilmelidir. Okullarda nasıl gıdalar verildiği, her akşam çocuk eve geldiğinde kontrol edilmeli ve varsa zehirler iyice yerleşmeden hemen temizlenmelidir.

     

    Radikal çözümlere ve resmî olarak riskli tavırlara hazır değilse ebeveyn, yine yapabileceği hayli tedbirler vardır. En azından cumartesi ve pazar gün- leri, hiç değilse bir günün yarısı, çocukların İslâmî eğitimine ayrılabilmelidir. Mahallenin çocukları her hafta ayrı bir öğrencinin evinde velîlerin tâyin ede- ceği şuurlu bir veya birkaç öğretmenin eğitim ve terbiyesine teslim edilir. Bir mahallede beş on velî bir araya gelip imkânlarını birleştirerek çocukları için alternatif çözümler üretebilir. Üretmiyorlarsa, samimi ve gayretli olmadıkların- dandır, diğer gerekçeler bahaneden öte bir değer taşımaz. Bireyler olarak bu işlerin üstesinden gelinemiyorsa, cemaatleşerek, eğitimin sancısını duyan in- sanlar birleşerek bu hayatî meseleye kısmî de olsa çözümler getirebilir. Zâten Allah, kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemediğinden, ancak devlet otoritesiyle çözülebilecek ideal ve kesin çözümler de acele olarak beklenme- melidir.

     

     

    TÖREN DENİLEN PUTPERESTLİK

    “Resmî törenler vesilesiyle sergilenen görüntüler ve ortaya konan kimlik İslâmî açıdan neye tekabül etmektedir?” Soruya hemen cevabı vereyim: Tek kelimeyle: “Putperestlik” yani putperestliğe tekabül etmektedir. Bu törenlerin İslâmî açıdan ne demek olduğuna şöyle cevap verilebilir mi?: “Câizdir, hiçbir sakıncası yoktur, hatta sevaptır. Okullarda uygulanması yetmez, bu sevabı câmi cemaatine de yaymak gerekir. Namazlara da ezanla değil, okullarda- kine benzer törenle başlanmalıdır. İmamlar cami önünde cemaati “hazır ol!” komutuyla hizaya sokmalı, cami önlerindeki göndere bayrak çekilmeli, hey- kelin önünde saygı duruşunda bulunulduktan sonra camiye girilmelidir. Hem öyle bedava vatandaşlık yok: Kutsal devlete ibâdet için Kürt bölgelerindeki

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                         Şİrk

     

    camilerde daha kocaman bayrak ve daha büyük heykel olmalı; “devletten Kürt vatandaşlarına kıyak olarak” diye takdim edilmelidir. Önce millî ibâdet, sonra dinî ibâdet gelir, değil mi ya?! Zaten memleket niye kalkınamıyor; hep bu putlara karşı çıkan yobazlardan ötürü. Pahalıya malolur falan demeyelim, bir an önce camileri de okullar gibi heykellerle donatalım, cami kapılarının önüne minareden daha büyük bayrak direği dikelim. Eh ekonomik olsun diye düşünüyorsanız, onun da kolayı var. Minarelerin büyüklüğüyle oranlı koca- man bayraklar yapalım. Nasıl olsa oradan ezan da okunmuyor, minareler bayrak direği olarak işlev görsün. İmamlar sadece 29 Ekim’de, 23 Nisan’da filan değil, her hafta hutbelerde Atatürk’ten bahsetsin. Yetmez, her gün ve her namazda o büyük devlet adamının geceleri ne kadar kaim, gündüzleri ne kadar sâim olduğuna dair menkıbeler, kıssalar anlatsın. (Çok zorlanmaz- lar, antrenmanlıdır imamların çoğu. Çok iyi bildikleri menkıbe kahramanlarının sadece ismini değiştirecekler o kadar. Ne yapsınlar canım, zaten “emir kulu” değiller mi?! Cami cemaati, mihraplara konulacak heykelin önünde vecd için- de vatandaşlık görevini yerine getirerek saygı duruşunda bulunmadan na- maza başlayamasın. Okullarımızda öğrencilerimize yaptırılan bu davranışları cami cemaatinden esirgemeyelim; böylece hem memleket daha bir kurtulur, hem daha büyük sevaba girilir. Camilerin bu konuda nasıl bir düzenlemeye gidileceği konusunda allâme-i cihan muhterem Yaşar Nuri Efendi Hazretle- ri ile televizyonların meşhur şeyhülislâmı, ünü tüm dünyaya yayılmış, büyük ermiş Hazreti Zekeriya Bembeyaz başkanlığında bir komisyon toplanır. Kısa zamanda bu devrimi gerçekleştirirler; böylece Ata’larının (varsa) cennetine aday olurlar. Onun tamamlayamadığı İslâm’da ve camide devrimi de gerçek- leştirmiş, onun izinden gittiklerini ispatlamış olurlar…”

     

    Böyle bir cevap mı bekleniyor kamuoyu tarafından? “Dâru’l-İslâm”, “ülü’l-emre itaat”, “vatan sevgisi imandan”, “vatan uğruna ölen şehitlerimiz”, “cumhuriyet İslâm’dır”, “en iyi demokrasi İslâm’dadır, dört halifenin seçimi de buna örnektir”, “en büyük gazi, Atatürk” gibi konu ve uyduruk malzemeler de Diyanet’in hutbe metinlerinden bulunabilir, diye ilâve etmemi herhalde bekle- miyorsunuz. Aslında, bu tür cevap vermek doğru kabul edilmezse, bu yanlışın karşıtının doğru olduğunu herhalde gö(ste)rmek zor olmaz. Okuldaki törenler doğru ise, İslâm açısından sakıncalı değilse, bunları camideki Müslümanlara da yaymanın ne sakıncası olabilir? Zaten bu cami cemaati, yukarıda anla- tılan hususlarda sakınca görse okullardaki çocuklarına veya torunlarına bu yanlışları vurgulaması, her bedeli ödemek zorunda kalsalar da karşı çıkılması gereken “imanî-tevhidî gereklilik” görmezler mi? Görmediklerine göre?! Evet, okullardaki törenleri sakıncalı görmediklerine göre, aynı uygulamalar yukarıda

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    anlatıldığının hatta fazlası uygulansa, onda da sakınca görürler mi, görmezler mi?

    Camide yapılması ve tapılması câiz olmayan şey, özellikle ibâdet ya da put kavramıyla ilgili ise, başka yerde de câiz değildir. Biz, sadece camide Allah’ın kulu değiliz. Allah, camide kendisine, cami dışında başka ilahlara yönelmeyi mi meşrû kıldı? Namaz kılarken yönelinen ilâh, okullara, devlete karış(tırıl)ma- yan âciz biri mi? Namazda yönelinen ilâh başka, devlet kurumlarında ve özel- likle okullarda yönelinen ilâh başka mı? Eğer öyle ise, bu, çok tanrılı bir şirk dini olmaz mı? “Câmilerimizde putlar ve putlara tapmaya canımız pahasına karşı çıkarız, yukarıda anlatılan hususlar mescidlerimizde kesinlikle olamaz!” diyenlere altını çizerek ifade edelim ki; tüm yeryüzü Müslümanlar için mesciddir ve yeryüzü mescidindeki putlarla ve putperestlerle müca- dele şarttır. Evet, tüm yeryüzü câmidir, mesciddir. Rasûlullah öyle buyurur: “Yeryüzü bana mescid ve (teyemmüm için) temiz kılındı. Ümmetimden biri namaz vaktine ulaştığında nerede olursa namazını kılsın.”278 Tüm yaratıklar secde halinde olduğu için, bütün kâinat bir mesciddir. Teshîrî secde için var- lıklara evrenin mescid olduğu gibi, ihtiyârî secde sahibi mü’min insan için de yeryüzünün tamamı mesciddir.

     

    Her insanın, kendi dinine göre değişen bir kıblesi ve istikameti vardır. “Her- kesin yöneldiği bir yönü (viche) vardır.”279 Kıble; kalplerdeki imana, kafalarda taht kuran düşünce sistemine ve ferdin kendini tümüyle teslim ettiği “ilâh”a göre değişen bir yön ve istikamettir. “Kâbe Arab’ın olsun, bize Çankaya, anıtkabir yeter” diyen şâir Kemalettin Kamu gibilerin itiraflarıyla bazı kimseler Kâbe yerine Anıtkabir’i, Çankaya veya Washington’u kıble edinebilmekteler. Kâbe’yi kıble edinenin, tüm varlığıyla kendisini Allah’a döndürmesi, diğer yön- lere ve kıblelere itibar etmeyip onları reddetmesi gerekir; çünkü her milletin ve her dinin bir kıblesi, herkesin yüzünü döndüreceği bir yönü ve istikameti vardır. Mü’min, Allah’ın dinini tanımayanların kıblesine tâbi olmaz. Onlar da İslâm’ın kıblesine tâbi olmazlar.280

     

    Tarihteki putları ve puta tapanları incelediğimiz zaman, şirk temeline da- yalı putçuluğun, günümüzde geçerli olan şirkten ve putçuluktan pek de farklı olmadığını görürüz. Mekke’li müşrikler de “Allah” inancına sahipti.281 Fakat,

     

    • Müslim, Mesâcid 3, hadis no: 521; Buhârî, Salât 56, hadis no: 84; Nesâî, Mesâcid 42, hadis no: 2, 56
    • 2/Bakara, 148
    • 2/Bakara, 145

    281 Bak. 29/Ankebût, 61, 63; 39/Zümer, 3

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                         Şİrk

     

    Kâbe’de tavaf etmek gibi Allah’a ibâdet kastıyla bazı görevleri yaptıkları halde, zaman zaman put heykellerin karşısında saygı duyuyorlar, onların önünde törenler düzenliyorlardı. Allah’ın hükmü yerine Mekke site devletinin parla- mentosu Dâru’n-Nedve’nin kanun yapmasını ve Ebû Cehil gibi tâğutların ken- dilerini yönetmelerini istiyorlar, eski büyük tâğutlarını da unutmamak için hey- kellerine hürmet ediyorlardı. Onlar da yer yer dindar kesilmelerine rağmen, tevhid’in karşısında durarak şirke sarılıyorlar, putlarından vazgeçmiyorlardı.

     

    Israrla vurgulamalıyız ki, İslâm’ın hâkim değil mahkûm olduğu ülkelerdeki okullarda müşrik olmama özgürlüğü yok. Öğrenci ve öğretmen olarak şirk tornasından geçmeme hakkı için mücâdele gerekiyor. Bir manifestomuz yok. Bir müslümanın her çeşit eğitim kurumlarında yapmasının kesinlikle câiz ol- madığı şeyler, yapıldığında öncelikle insanlık suçu olduğu ilan edilecek davra- nış ve sözler, resmî âyinlerde/törenlerde, şirk unsuru olan hususlar, derslerde kabulü ve dillendirmesi şirk olan durumlar, tâğutları övmeler vb. kamuoyuna hâlâ yansıtılmamıştır. Çok net olarak, eğitimle ilgili İslâm’la bağdaşmayacak şirk unsurları şunlardır diyerek maddeleştirip kamuoyuna veli, öğrenci ve öğ- retmenlere ilan ve tebliğ bile edememişiz. Şirki güncel açılımlarıyla topluma duyuramamanın vebalinin büyüklüğünü düşünmek bile zor. Her vatandaşın ve her düzenin bunları rahatlıkla bilmesi ve zulmün boyutlarının sergilenmesi gerektiğini düşünüyorum. Sanki tevhidin yasaklanmasından ve putperestliğin mecbur edilmesinden daha önemliymiş gibi, varsa-yoksa sadece başörtüsü yasağı gündemde. ABD gibi, Avusturya ve diğer Avrupa ülkeleri gibi, başörtü- sünün suç olmadığı memleketlerde yaşasaydık, bizim câhiliyye okullarından istediğimiz olmayacak mıydı? Yani sadece üniversitelerde ve sadece başör- tüsünden başka?! Başörtüsüne bile müsaade etmeyen bir zihniyet aracılığıy- la, başın içine konulan inanç, bilgi ve kültürün ne olup olmadığı, ciddi mânâda maddeler halinde net olarak dosta düşmana ilan edilebilmiş bile değildir ki, ona göre eylem planı hazırlansın.

     

    Evet, maalesef bin kere evet; Bu törenler, bir âyindir, putperest tapınmaları- dır. Allah’tan başka rab edinmenin, başka ilâh kabul etmenin, tâğutlara ibâdet etmenin göstergesidir. Tepkisiz ve buğzsuz olarak bu törenleri kabullenmek insanı şirke götürür. Şirk de Allah’ın affetmeyeceği tek büyük suçtur. Kişi- yi dünyada Allah’ın yardımından uzaklaştırır, âhirette de ebedî cehennemlik yapar. Şirk, hastalıktır, bünyeye sonradan giren bir mikroptur, bir ârızâdır, bir anormalliktir. Bir küçük kibrit çöpü koca ormanı yakıp mahvettiği gibi, şirk de amelleri mahveder. Bir kanser mikrobunu veya yanan kibrit çöpünü önemsiz, tehlikesiz görüp bunların zararlarına duyarsız kalmak, hiç akılla bağdaşır mı?

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Şirk, kaos ve düzensizliktir. Şirkin olduğu yerde, kargaşa, fesat, kavga, anar- şi, düzensizlik ve huzursuzluk vardır.282 Tevhid ve şirk insanlık tarihi boyunca insanların bağlana geldiği iki dinin adıdır. İnsanlık tarihi şirkle tevhid arasındaki mücâdeleden ibarettir. Bütün peygamberlerin tebliğlerinde vurguladıkları te- mel esas tevhiddir. Kur’ân-ı Kerim’in üzerinde en çok durduğu konu tevhidin önemi ve şirkten uzak durulması konusudur.

     

    İbrâhim (a.s.), babasına ve kavmine demişti ki: “Sizin şu karşısında du- rup ibâdet ettiğiniz heykeller nedir? (Babası ve kavmi), ‘Babalarımızı onlara ibâdet eder bulduk’ dediler. (İbrâhim), ‘Doğrusu siz de, babalarınız da apaçık bir sapıklık içine düşmüşsünüz’ dedi.”283; “Siz Allah’ı bırakıp da size hiç fayda ve zarar vermeyen şeylere mi tapıyorsunuz? Yuh olsun size ve Allah’tan başka taptıklarınıza! Siz hiç akıllarınızı kullanmaz mısınız?” 284

     

    Bütün muvahhid mü’minlerin Putperest törenlerini boykot etmelerinin tev- hidî bir mecburiyet olduğunu hatırlatıyorum.285

     

    Buyrun hep beraber kendi andımızı tazeleyelim: “Ey kâfirler! Tapmam si- zin taptıklarınıza. Sizin dininiz size, benim dinim bana!” 286

     

     

     

    EKONOMİK YORUMLARDA ŞİRK

    Günümüzde ekonomik yorumların çoğu da baştan sona şirk anla- yışı içerir. Sadece iktisat ve ekonomi eğitimi veren kurumlar değil; medya- nın, hatta halkın gündemindeki ekonomik değerlendirmelerin hemen hepsin- de para, ilâhların başında gelir. Tüm mülkün, para, mal ve nimetlerin Allah’a ait olduğu anlayışı olan “ekonomik tevhid” anlayışına yer yoktur. İnsanların ekonomi yönüyle de evrim geçirdiği, ilkel komünal toplumdan köleci topluma, feodal toplumdan, kapitalist ve sosyalist topluma doğru seyri ve bu çeşit tas- nifi, insanların Allah’tan bağımsız olarak sürekli evrim geçirdiği iddiasını haklı çıkarmaya dayanır. İlk insanın, ilk peygamber ve ilk yaşama biçiminin vahyin ışığında tevhid olduğu gerçeği, en küçük bir teori ve ihtimal dâhilinde bile

     

    282

    21/Enbiyâ, 22

    283

    21/Enbiyâ, 52-54

    284

    21Enbiyâ, 66-67

    285

    Ahmed Kalkan, Haksöz Dergisi, Sayı 213, Aralık 2008

    286

    109/Kâfirûn, 1, 6

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                         Şİrk

     

    değerlendirilmez.

    Şirke dayalı düzenlerde ekonomiyle ilgili anlayış, Allah’ın hudûdunu tümüy- le yok sayar. Piyasada helâl-haram ayrımı yoktur. “Paranın dini imanı olmaz” der bazıları. Tabii, bu ifade “ekonomik hayatta haram-helâl önemsenmez” anlamında kullanılıyor. Paranın olmasa da, para sahibi insanın elbette dini imanı, haram ve helâl inancı olmalıdır. Kim ne alıp satarsa satsın, kim kimi nasıl kandırırsa kandırsın, haram ve ayıp sayılmayan iktisadî bir câhiliyede yaşıyoruz. Para kazanmak için her yol mubahtır kapitalist toplumda. Yeter ki, kanunların suç saydığı bir şey yapmasın, ya da yapıyorsa kılıfını uydursun insan. Vergisi verilen kazanç kutsal sayılır; İslâm’ın yasak saydığı işi yapsa da. Kapitalizm, en çirkin şekliyle piyasadadır. Asgarî ücret açlık sınırının bile altın- da kalmış kimin umurunda? Yedi milyondan fazla resmî işsiz var bu ülkede.

     

    Para putu herkesi peşinden koşturur; yerde sürünen paranın kulu, paraya secde etmiş olur. Faiz harammış; olsun, kimsenin aldırdığı bile olmaz. Kişi başına düşen banka sayısı Avrupa ortalamasından bile fazladır. Böyle İslâm dışı düzenlerde müslümanın helâl lokma kazanması, helâl ve temiz yiyecekler bulması, helâl yoldan (faize, bankaya bulaşmadan) zengin olması çok mu çok zordur.

     

    Nice haramlar kapitalist düzende gâyet doğal (helâl, meşrû) görülmekte. Nice “Müslümanım” diyen insan, “fâizsiz ekonomi mi olur?” diyerek, ya da bazı haramları savunup İslâm’ın zekât gibi bazı emirlerini inkâr ederek, önem- semeyerek küfre düşmektedir. Fâiz yanında, tahvil, haram sigorta, emeği sö- mürmek ve kul hakkına riâyetsizlik gibi nice haramlar vardır; bunları yasak olarak kabul etmemek insanı imandan çıkarır. İslâm’a karşı olan veya İslâm’ın yasak ettiği işlerde çalışmak, meselâ seks, zina, fuhuş, dans gibi eğlence dünyasından para kazanmak, içki ve uyuşturucu madde yapımı veya satımı İslâm’ın yasak ettiği, ama kapitalist sistemin câiz gördüğü alanlardır. Kişi, bu ve benzeri para kazanma yollarını normal görür, savunur, ya da bu devirde bunlar olmadan yaşanmaz diye düşünürse, İslâm’dan çıkmış olur. Yine ihtikâr (karaborsa), rüşvet, hırsızlık yapmak, çalıntı mal alıp satmak, ölçü ve tartıda hile, kumar, alışverişe hilenin, yalanın, yeminin karıştırılması da haram kabul edilmesi ve kaçınılması gereken hususlardır. Bunları normal görmek kişiyi tev- hid inancından uzaklaştırır. Kapitalist düzenlerde insanlara dünya tutkusu ve mal yığma sevdâsı verilir; bu düzende dünyevîleşen insan, giderek maddeyi ve parayı kutsallaştırmaya başlar. Parayı kullanma yerine paranın kendini kul- landığı azgın bir insan olur çıkar. Maddenin hâkimi değil, mahkûmu olur.

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

     

    Kim dünyaya evlenme teklifinde bulunursa, dünya ondan mehir bedeli ola- rak, dinini ister. Dünyanın karakteri, önce yaldızlı şeylerle aldatıp sonra helâk etmektir. O, kendini beğendirmek için süslenip püslenen, evlendikten son- ra da kocasını öldüren bir kadına (daha doğrusu ihtiyar bir cadıya) benzer. Helâl-haram gözetmeden para kazanan ehl-i dünyadır, laiktir, kapitalisttir. Ha- ramdan kaçan, helâl kazanç sağlayan ise ehl-i diyânettir, mü’mindir, mübâ- rektir. Karun gibi, Firavun gibi, yahûdiler gibi zengin olmak, dini satıp dünyayı da mezara kadar sırtlamaktır. Her yolcu, birşeyler götürür. Âhirete giden de sevaptan, günahtan başka bir şey götüremez. Materyalistlerin putlaştırdığı para, esir alınıp İslâmiyet’in hizmetine sokulmalı. İslâm’a uyarak yapılan ticâ- ret de, ibâdettir. Müslümanlar yaptıkları ticâreti, piyasa kurallarına göre değil; İslâm kurallarına göre yapmalıdır. Allah’a hakkıyla iman edip sâlih amel işleyen ve günlük işlerinde, ticâret ve her türlü alışverişlerinde Allah’ın hudutlarına riâyet edenlere bereketler verilecektir, rızıkları arttırılacaktır. Bunun yanında sadece dünya kazancını düşünenler ise büyük mahrûmiyetlere de uğraya- caklardır. Bu konudaki Sünnetullah, gerçekten dikkat çekicidir: “Allah, (ibret için) bir ülkeyi örnek verdi: Bu ülke güvenli, huzurlu idi; ona rızkı her yerden bol bol gelirdi. Sonra onlar Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük ettiler. Allah da onlara, yaptıklarından ötürü açlık ve korku sıkıntısını tattırdı.”287

     

    Aslında hayatın tamamı, tüm alanlarında ve bütün mücâdelelerinde ya Al- lah’la; ya da şeytanla bir alış-veriş eylemidir. İnsan ne yaparsa, ne verirse mut- laka onun bir karşılığı vardır. Eğer sonuçlar iyi, yararlı ise, alış-veriş kâr; değilse zarar getir. Muvahhid müslüman, zaten aslında Allah’a ait olan ve dilediği zaman dilediği şekilde alabileceği288 mal ve canını Allah’a adayarak Allah’la ticareti seçerek âhiret için çok büyük yatırım yapabilir. “Allah, mü’minler- den mallarını ve canlarını cennet karşılığında satın almıştır...”289; “Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticâreti size göstereyim mi? Allah’a ve Rasülü’ne iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır...”290

     

    Münâfıkların, yahûdileşenlerin, Bel’amların, din tüccarlarının, dini gerçek- ten sömüren, dinin sırtından geçinen satılık kalem ve dillerin, ne tür bir ticâret yaptıklarını rahatlıkla anlayabiliriz. Onlar, hem dünyada hem de âhirette ken-

     

    287

    16/Nahl, 112

    288

    Bak. 3/Âl-i İmrân, 26

    289

    9/Tevbe, 111

    290

    61/Saf, 10-12

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                         Şİrk

     

    dilerini zarara sokacak bir şeyi satın almışlardır. Yaptıkları ticâret, kendilerine umdukları kârı sağlamayacaktır. “İşte onlar, hidâyete karşılık dalâleti satın alanlardır. Ancak, onların bu ticâreti kazançlı olmamış ve kendileri de doğ- ru yola girememişlerdir.”291

     

    Hapse girmemek için T.C. kanunlarına gösterilen gayret kadar, Cehen- neme girmemek için Allah’ın kanunlarına uyulsa, dünyamız da, âhiretimiz de cennete dönüşecektir. Üniversite sınavına hazırlanan bir genç kadar âhiret- te Cennet kazanmak için dünya imtihanına özen göstersek Cennetin bütün kapıları bize açılacaktır. Dünya huzuru da avans olacaktır. Allah’la alış-veriş yapan, çok kârlı ticâreti seçenlere ne mutlu!

     

     

     

     

     

    SİYASAL ŞİRK ANLAYIŞI DA BİLİMSEL KILIFLARLA TAKDİM EDİLİR

    En iyi sistem, milyonlarca yıllık tecrübe sonunda cumhuriyet ve demok- rasi olarak adlandırılır. Hakk’ın değil; halkın egemenliğine, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyi alternatif bile kabul etmeyen bu câhiliyye düzenlerini neredeyse tüm insanlar canla başla savunur. Faşist, kapitalist veya sosyalist olsun her farklı grup, gerçek demokrasinin kendi savundukları ideoloji ve düzen anlayı- şında olduğunu iddia ederlerken, kendini müslüman sayan nice insan da bu orkestraya katılır.

     

    Devlet yönetiminde dine yer yoktur, eğitim ve sosyal hayat, laik ve Kemalist esaslarla düzenlenmek zorundadır. Din anlayışı, din eğitimi ve din kurumları da laik düzenlemeye tâbidir. Dinlerin ortaya çıkışı, din eğitimi veren laik din eğitimi kurumlarında da doğal olarak şirk esasına dayandırılır. İlk din İslâm, ilk insan ilk peygamber, ilk peygamber Hz. Âdem değildir bu şirk anlayışında; insan, önce tabiata, totemlere tapmış, sonra çok tanrılı dinleri icad etmiş, çok sonraları da tek tanrılı din anlayışı oluşturmuştur...

     

    Modern câhiliyenin sosyal ve siyasal şirk anlayışı gereği devlet, din esas- larına -en küçük çapta bile- dayandırılamaz. Tüm kurum ve kurallarıyla şirkin dışına çıkılamaz bu devlet anlayışında. Halk da sosyal hayatta, kamu alanında

     

    291 2/Bakara, 16

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    tevhidî inancını sergileyemez, muvahhid bir şekilde yaşayamaz. Ama demok- rasi vardır; halk şirk arasında istediği tercihi özgürce yapabilir, istediği tâğutu rab olarak seçebilir.

     

    İnsanların çoğu, aynen eski Arap câhiliyyesinde olduğu gibi, Al- lah’ı, göklerin hâkimi kabul ediyor, yağmuru yağdıran, insanları ve varlık- ları yaratan olarak kabul ediyor; ama yeryüzüne O’nu karıştırmak istemi- yor, yerin egemenliğini başka tanrılara veriyorlar. “Allah, yeryüzünde (o da beşerî kanunlara, ilke ve yönetmeliklere uygun olmak şartıyla) sadece

    -o da sınırlı şekilde- câmilere karışabilir, oraya hâkim olabilir. Üniversite dâhil okullara, mahkemelere, meclislere, çarşı ve pazarlara, cadde ve sokaklara, kıyafet ve kanunlara, sosyal hayatı düzenleyen anlayışlara karışamaz.” Bu an- layış ve uygulamalar, şirk değil de nedir? Çok kaypak bir içeriği olduğu halde, üzerinde ittifak edilen en belirgin anlamıyla “dinin devlete, devletin dine ka- rışmaması” demek olan “laiklik” gereği ve dayatması olarak sadece vicdana hâkim olmasına karışıl(a)mayan Allah’ı dünya işlerine karıştırmak istemiyorlar, buralarda egemen başka güçler (tanrılar) kabul ediyorlarsa, buna herhalde tevhid ve İslâm adı verilemez. Bu anlamda laikliğin çağdaş değil, temeli çok eskilere dayanan bir şirk olduğunu söyleyebiliriz. Ve eski Arap câhiliyesinin de Allah’ı (hak dini) dünya ve devlet işlerine karıştırmak istemediklerini, Peygam- berimiz’le bunun için mücâdele ettiklerini biliyoruz. Demek ki şirk cephesinde yeni hiçbir şey yok; sadece eski câhiliyenin modern görünüm ve söylemleri var; tek millet olan müşrikler, ilkel atalarını taklit etmekten başka bir şey yapı- yor değiller.

     

    İnsanlar, demokrasi ve özgürlük putlarının da etkisiyle, hevâlarını hiçbir sı- nır tanımadan tatmin etmek istiyor, şeytanî fesad ve ahlâksızlıklara, içki, ku- mar ve zina evlerine dinin müdâhale edip yasak koymasını istemiyorsa, konu şirk kavramıyla ilgilidir. Tüm sosyal, siyasal, kamusal ve hukukî alanlara Al- lah’ın dışında başka tanrıların egemenliği egemen güçler tarafından isteniyor, dayatılıyor ve halk tarafından buna rızâ gösteriliyorsa, bunların tümü, şirkin dışında birşeyle izah edilemez.

     

     

    Câhiliyye Arapları, yaratıcı olarak sadece Allah’ı kesin bir şekilde kabul ediyorlardı.292 Modern câhiliyye insanı ise, Allah’a bu kadar bile inanmıyor; ne olduğunu ve hangi vasıflara sahip olduğunu düşünmeden doğa/tabiat ve tesadüfe yaratıcılık atfediyor. Tabiatı ilâhlaştırarak çocukları, çiçekleri, güzel-

    292 Bak. 29/Ankebût, 61, 63; 31/Lokman, 25; 39/Zümer, 38; 43/Zuhruf, 9, 87

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                         Şİrk

     

    likleri doğanın armağanı olarak kabul ediyor. Bazen de bu “tabiat tanrısı”na kendisini ve hemcinslerini ortak koşuyor, kendisinin veya başka insanların ya- ratıcılıklarından bahsediyor.

     

    Tüm bunların yanında, her dönemde görülebilen şirk unsurlarını da katarsa- nız, muvahhid insanın, istisnâlar dışında niye yetişmediği, huzursuzluk ve zilletin niye artarak devam ettiğinin temel sebebi daha iyi teşhis edilecektir.

     

    Yalnız, burada unutulmaması gereken önemli bir husus var: Allah’a ortak ko- şan birisinin, şirk koştuğu şey için, “bu da bir ilâhtır”, “ben buna da tapıyorum” demesi veya böyle düşünmesi de, olayın şirk olması için şart değildir. Şirk, önce- likle kalpte yer eder, sonra düşünce ve hareketlere yansır. Şirkin temeli, Allah’tan başka herhangi bir şeyi Allah’a tercih etmektir.

     

    Hızır olarak adlandırılan ölümsüz zannedilen zât, gerçekte hayatta olmayan bir kimsedir. Yine Hızır gibi bazı ilâhî vasıflara sahip olduğu zannedilen “evliyâ”nın, tanrılaştırılıp bunların her yerde hazır ve nâzır olduğuna, insanları gözetlediğine, bazen koruyup yardım ettiğine inanılır. Dünyanın varlık sebebinin bu gibi zâtlar olduğu kabul edilir. “Müslümanım” diyen nice insan, Allah’ın dünyayı ve özellik- le yaşanılan coğrafyaları onların yüzü suyu hürmetine ayakta tuttuğunu, yoksa çoktan helâk edeceğini kabul edip dillendirir. Bu tür inançların gerçekle de, temel hakikat olan tevhidle de hiçbir ilgisi yoktur. Tümüyle bâtıl itikatlardır. Allah, dün- yayı kendi irâdesiyle ayakta tutmaktadır. O’nun irâdesine engel olacak veya onu değiştirecek hiçbir zât olamaz. Allah, dünyanın ve evrenin işleyişi ile ilgili kanunlar koymuş, hikmetler belirlemiştir. Evren bu İlâhî kanunlarla ayakta durur. Allah’ın otoritesinde ve tasarrufunda hiçbir kimsenin ortaklığı yoktur. Dolayısıyla Allah’tan başkasına, sanki bir güce sahipmiş gibi duâ etmek şirktir. Ölülerlerden medet ummak câhiliye sapıklıklarındandır. Muvahhid bir mü’min, bu çirkin inançlardan kesinlikle uzak durmalıdır. O, yalnızca Rabbinden dilekte bulunmalı, O’na yönel- meli ve O’na duâ etmelidir.

     

     

     

     

     

    TÂĞUTLARA TAPMA YÖNÜYLE ŞİRK; RESMÎ VE SİYASAL ŞİRK

    Dünyamız, hâlâ câhiliyeyi yaşıyor. “Müslümanım” diyen insanların bile çoğu câhiliye hükmünü istiyorlar ve ondan râzılar. 21. Asırda da hâlâ bazı Firavun- lar, yani ulusal tâğutlar putlaştırılmaktadır. Bazı ülkelerde, Ortadoğu’da, diğer

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    ülkelerde, meselâ Çin’de ulusal önder kabul edilenlere kelimenin tam anlamıy- la tapıldığı sözkonusudur. Özgürlük va çağdaşlık iddiasına rağmen, önderlere inanmayanlara da zorla bu taptırmalar dayatılır. İnsanlar, okullarda kendi dinlerini doğru şekilde öğrenemezler, tam tersine dinlerine düşman şekilde yetiştirilirler. Okulların bilgiden de önce gelen esas amacı, müşrik vatandaş yetiştirmektir. Şirk düzenlerinde bütün (resmî) kurumlar tevhid anlayışına zarar verecek şekildedir.

     

    Allah’a, O’nun dinine, hükümlerine dil uzatılabilir, ama diri veya ölü olsun ideo- lojinin tanrısı kabul edilen tâğuta, Mao’ya dil uzatılamaz; o kesinlikle eleştirilemez, mâsum kabul edilir. Devlet törenleri olarak topluma dayatılan bu dinin farzlarını hiçbir vatandaşın terk etmesine müsâmaha ile bakılmaz. Çin’de tüm resmî uy- gulamalar Mao’yu putlaştırmaya dayanır. İslâm’ı değil, düzeni temsil eden ulusal marş okunurken hiç kimse oturamaz, hatta kımıldayamaz. Ezan ya da Kur’an okunurken bir müslümanın gösterdiği saygıdan daha fazlası, hatta o ülkede Müslümanlardan bile istenir. Çin gibi ülkelerde belirli günlerde yetkililer ve etkililer, tanrılaştırılan kişinin, Mao’nun tapınağına, anıt mezarına giderek orada âyin ve ibâdet etmek ve o ulusal tanrıya dilekçe yazıp ona bazı problemleri şikâyet etmek zorundadırlar. Yesin diye olsa gerek, adına çelenk denilen otlar koymaları gere- kir. Putlara ve putlaştırılan kimseye karşı saygı duruşu denilen âyinler özellikle Çin’deki tüm okullarda okutulan öğrencilere mecburen uygulattırılır. Çocuğunu böyle bir okula göndermeme hakkını da ebeveyne vermez özgürlükçü Çin.

     

    Mao’nun heykelleri ve fotoğrafları meydanları ve kamusal alanları, resmî ku- rumları doldurur. Hele okullar, bir tapınak durumundadır. Bu heykel ve resimlere bile en küçük saygısızlık büyük çapta ceza sebebi olur. Okullarda bu büyük tâ- ğutun kahramanlıkları, meselâ Mao’nun vatanı nasıl kurtardığı, hayat hikâyesi, ilk sınıftan üniversite son sınıfa kadar “Siyer” okutulur gibi, hatta daha coşkulu ve uzun şekilde tekrar tekrar okutturulur. Her öğrenci, hatta her vatandaş Mao’ya hayran olmak zorunda bırakılır. Bayramlarda ve özel günlerde puta tapmanın çok yönlü görüntüleri her yerde sergilenir. Mao devrimini ve ilkelerini kimse eleş- tiremez. Kim ve hangi parti iktidarda olursa olsun Mao her dönem hem de tek başına iktidardadır ve iktidarına ortak/şirk kabul etmez. Bu ülkede egemenlik kayıtsız şartsız Mao’nundur.

     

    Çin’de din devletinden bahsedilmese de, devlet dininin egemenliğinden ra- hatlıkla söz edilebilir. Aslında Çin, bir din devletidir.293 Yasamaya, yargıya, eğitim

     

    293 Din kelimesi, sadece hak din için, yani özel ve dar anlamıyla İslâm için kullanılmaz. Din kelimesinin geniş olarak ele alındığı ıstılahtaki veya pratikteki anlamı; bir dünya görüşünü, bir hayat şeklini belirleyen görüşler, emirler ve yasaklar manzûmesidir. Yani, üstünlüğü kabul edilen kanun ve kurallarla belirlenmiş

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                         Şİrk

     

    kurumlarına ve başta Çin silâhlı kuvvetleri olmak üzere her türden resmî kurum- lara bakıldığında bunu kabullenmek zorunluluğu vardır. Maoculuk dini, tek dindir ve kimse Mao’ya hiçbir şeyi ortak koşamaz.

     

    Evet, dini reddettiği veya en azından devlet rejimi olarak dini önemsemediği, hatta özellikle İslâm dinine düşman olduğu düşünülen Çin rejimi, aslında Maoist bir teokrasidir. Mao ülkede kızıl devrim yaptığı günden beri ülkenin en büyük dehâsı ve önderi kabul edildiği için her Çin vatandaşının onu sevmek ve ilkelerine itaat etmek zorunda olduğunu Çin rejimi, din yaklaşımı içinde tartışmasız kabul eder ve ettirir. Çin devletinin anayasasında, Allah, Peygamber, Kur’an, İslâm gibi kelimeleri bulamazsınız. Bunun yerine sadece Mao’ya ve onun devrimlerine, il- kelerine atıfta bulunulur. Devletin bu mutlak sevgisi ve bağlılığı, bir tapınmanın göstergesi kabul edilebilir.

     

    Müslümanın “Allahu Ekber” (Allah’tır en büyük, O’nun dışında başka büyük yoktur) inancına rağmen; Çin’de devletin uygulamalarına bakılınca resmî sloga- nın “En büyük Mao, başka büyük yok!” olduğu görülür. Çin rejimi, Mao sevgisin- den daha büyük sevgi olmaması gerektiğini, onun ilkelerinin tartışılmaz doğru olduğunu bir akîde ve davranış biçimi olarak ilân eder ve çeşitli âyinlerle bu tavır, tüm eğitim kurumlarında öğrencilere ve tüm vatandaşlara uygulattırılmaya çalışı- lır. Kimse Mao’yu eleştiremez, heykellerine ve fotoğraflarına yan gözle bakamaz.

     

    Çin’de câmiler bile bu tâğutların emrinde ve hizmetindedir. Kur’an’ın ah- kâm âyetleri hutbe ve vaazlarda hiç konu edilmez. Mao başta olmak üzere tâğutlara duâlar yaptırılır. Bayram kabul edilen vatanın, Çin’in İslâm’dan kurtu- luş günlerinde tâğutların övgüsü hutbelerin temel konusudur. Câmiler devlet kurumu, imamlar da devlet memurudur Çin’de; Evet Çin böyledir…

     

     

     

     

    ŞİRK İÇİN BAZI ÖRNEKLER

    Bu şirk çeşitleri yanında, bazı inanç ve davranışlardan dolayı düşülen şirki,

     

    yaşama şekline din denir. İslâm inancına göre, üç çeşit din vardır. Biri hak din olan İslâm, ikincisi muhar- ref dinler olan Hıristiyanlık ve Yahûdilik, üçüncüsü de bâtıl dinler. Bâtıl dinler, insanlar tarafından konulan hayat şekilleridir. Kanun ve kuralların Allah’a dayanmadığı sistem ve nizamların tümü bu gruptandır. Puta tapıcılık, Mecusilik, Budizm gibi hayat şekilleri, eski zamanlardan beri görülen bâtıl dinlerdendir. Kapita- lizm, komünizm, sosyalizm, materyalizm, faşizm, Maoizm, Kemalizm, laiklik, demokrasi gibi ideolojiler ve tüm beşerî düzenler günümüzdeki bâtıl dinlerdir.

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    şu örneklerle ayrı ayrı ele almak da mümkündür:

    1. Allah’ın Sıfatları Konusunda Şirke Düşmek. Allah’ın isim, sıfat ve fiillerinden herhangi birini inkâr etmek veya başkasını bu husus- larda ortak görmek, O’nu gereği gibi tanımamak. Sadece Allah’a ait olan bazı sıfat ve özellikleri, Allah’la birlikte veya O’ndan bağımsız olarak baş- kasına Bunun sonucu olarak, Allah’a herhangi bir eksiklik izâfe edilir veya ortak koşulur, ki bu tevhidi bozar. “En güzel isimler Allah’ındır. O halde Allah’a bu isimlerle duâ edin. O’nun isimlerinde sapıklık edenleri terk edin.

    Yarın kıyâmette onlar yaptıklarının cezasını çekeceklerdir.”294

     

    1. Hâkimiyet Şirki; Allah’ın indirdiği emirlerle hükmetmemek, Al- lah ve Rasûlü’nün hükmünü kabul Allah’tan başkasını mutlak kanun koyucu kabul etmek, İslâm dışı kanunları ve kanun koyucuları be- nimseyip kabullenmek de insanı şirke sokar. Allah’ın hükümlerini bir tarafa bırakıp gönül rızâsı ile tâğutların hükümlerini uygulamak veya severek onlara tâbi olmak insanı tevhidden uzaklaştırır. “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen- ler kâfirlerin ta kendileridir.”295; “Hüküm/egemenlik, yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur; ancak insanların çoğu bilmezler.”296; “Yoksa onların birtakım şirk koştukları ortakları mı var ki, Allah’ın izin vermediği şeyleri, dinden kendi- lerine teşrî ettiler (bir şeriat/dinî kural kıldılar).”297; “Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni (Rasûlullah’ı) hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam mânâsıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.”298 Allah ve Rasûlü’nün hükmüne teslim olmamak, İslâm’dan olan bir şeyden râzı olmayıp hoşlan- mamak, Allah’ın haram kıldığını helâl/serbest veya helâl kıldığını haram/yasak saymak da açık bir şirktir.

     

    1. Allah’tan başkasına emretme, yasaklama, helâl ve haram kılma, kanun koyma ve hâkimiyet hakkını verme gibi haller tevhidi bozar, insanı şirke Allah’ın koyduğu hükümleri, ölçüleri bir tarafa bırakarak hâkimiyeti herhangi bir şeye vermek bir mü’minin yapamayacağı şeydir. Bu konuda Allah Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Hüküm/egemenlik yalnız Allah’a mahsustur. O sadece kendisine kul olmayı emretti. Dosdoğru din

     

    294

    7/A’râf, 180

    295

    5/Mâide, 44

    296

    12/Yûsuf, 40

    297

    42/Şûrâ, 21

    298

    4/Nisâ, 65; ve yine bak. 4/Nisâ, 59; 33/Ahzâb, 36


                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                         Şİrk

     

    ancak budur.”299; “Onlar Allah’ı bırakıp bilginlerini, râhiplerini, Meryem’in oğlu Mesih’i rabler edindiler. Hâlbuki onlar da bir olan Allah’tan başkasına ibâdet etmekle emrolunmamışlardı. O, bunların eş tutageldikleri her şey- den münezzehtir.”300

     

    1. Kur’an’ın hak-bâtıl, doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin... gibi ölçülerini kabul etmeyerek başka ölçü ve kıstasları benimsemek, şirktir. Bir kimse, benimsediği bu İslâm dışı ölçüleri koyanları, Allah’ın dışın- da hüküm ve kanun koyucu olarak kabul ederse, onu Allah’a şirk koşuyor demektir. Bu ölçü veya hükümleri koyan, kişinin kendisi, yani hevâsı, babası, ataları, patronu, çevresi, içinde yaşadığı toplum, çeşitli ideoloji ve felsefelerin kurucuları ve uygulayıcıları, devlet veya devlet adamları... Allah’ın itaat edilip uyulmasına izin vermediği kimselerin görüşlerini veya İslâm’ın çizdiği yoldan farklı bir yolu benimseyen, beşerî düzen ve yasaları İlâhî nizama ter- cih eden kimse şirke girmiş demektir. Böyle bir kimse, kendisinin müslüman olduğunu iddia etse, hatta İslâm’ın birçok emirlerini yerine getirse ve bir tek konuda bile Kur’an’a ters bir anlayışı, düşünce ve değer yargısını tercih etse şirke düşmüş olur. “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkeğe ve kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.”301

     

    1. Allah’tan Başka İlâh Kabul Etmek: İlâh; kendisine kulluk edilen, yö- nelinen, kendisinden korkulan, aynı zamanda sevilen, sayılan, kâinatın ida- resini elinde tutan zât İlâh, her şeyi görür, bilir, dilediğini yapmaya gücü yeter. Allah’tan başka bir zâtın da her şeyi gördüğünü, bildiğini ve evren- de dilediği gibi tasarruflarda bulunduğunu zannetmek şirktir.302

     

    1. Allah’tan Başka Rabler Edinmek: Rab kelimesinin anlamı: Eğiten, yetiştiren, yönlendiren, terbiye eden, hükmeden, idare Allah’tan baş- ka rab edinmek şirktir. Allah’tan başka rab olarak benimsenen sâlih bir insan, hatta peygamber bile olsa bu durum, yine açık bir şirk olur. “Onlar, Allah’tan başka (veya Allah ile birlikte) âlimlerini, din adamlarını ve Meryem oğlu Me- sih’i kendilerine rab edinmişlerdi. Hâlbuki onlar da tek bir ilâha kulluktan başka bir şeyle emrolunmamışlardı. Zira O’ndan başka ilâh yoktur. O, koş-

     

     

    299

    12/Yûsuf, 40

    300

    9/Tevbe, 31

    301

    33/Ahzâb, 36

    302

    Bak. 6/En’âm, 19; 27/Neml, 63; 41/Fussılet, 6


    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    tukları şirklerden münezzehtir.”303 İnsanların Allah’tan başka rab edinmeleri nasıl olur? Allah’ın gönderdiği Kur’an’ı bir tarafa bırakarak, üstün ve büyük bildikleri zâtlara yönelip onların her dediğini kabul eden, her hükmüne iman eden kimseler, onların Allah’ın helâl kıldığı şeyleri haram, haram kıldıklarını helâl kabul eden görüşlerine uyan kimseler onları rab edinmiş olurlar.304

     

    Kur’ân’ın temel konusu olan tevhidle, bunun Peygamberî izah ve uygula- masıyla yetişmiş Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer gibi zâtlar, yöneticiliklerinde ken- dilerini rab olarak kabul etmemelerini insanlara öğretmişlerdi. İlk halife: “Eğer ben Allah’ın yolundan ayrılırsam, bana itaat etmeniz gerekmez” demişti. İkinci halifeye halkın içinden herhangi bir genç çıkıp, “Ey Ömer, Allah’ın yolundan ayrılırsan, seni bu kılıçlarımızla doğrulturuz” diyebilmişti. Hz. Ömer ise, bu tev- hidî şuur dolayısıyla Allah’a hamd ediyordu.

     

    1. Yakınlaştırma ve Vâsıta Anlayışıyla; Şefaatçi Kabulü ile Düşülen Şirk: “Dikkat edin, hâlis din Allah’ındır. O’nu bırakıp kendilerine birtakım dostlar edinenler, ‘onlara, bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz’ derler.”305; “Onlar Allah’ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda verebi- lecek şeylere tapıyorlar ve ‘bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerımizdir’ diyorlar. De ki: ‘Siz Allah’a göklerde ve yerde bilemeyeceği bir şeyi mi ha- ber veriyorsunuz? Hâşâ! O, onların şirk/ortak koştukları her şeyden uzak ve yücedir.”306

     

    1. Allah ile insanlar arasında, ibâdetleri Allah’a çıkaran ve aracılık/ arabuluculuk yapan varlıklar olduğuna inanmak: Allah’ın buyruklarını in- sanlara ulaştıran peygamberlerden başka, Allah ile insanlar arasında bu anlamda aracılar Kul ile Allah arasına ibâdet yönüyle hiç kimse giremez. Allah, ku- lun ibâdetini, duâsını işitir ve onu görür. Allah, kuluna şah damarından daha ya- kındır. Kul duâ ettiği zaman, Allah onun duâsını ânında işitir. Allah’ı hakkıyla takdir edemeyen câhiller ise, kulu Allah’a yaklaştıracak aracı zâtların olduğuna inanırlar, böylece şirke düşerler. Yanlış bir örnekle doğruluklarını isbatlamaya kalkışırlar: “Bir vatandaşın cumhurbaşkanı ile görüşebilmesi için aracılara, cumhurbaşka- nına yakın zâtlara ihtiyaç duyulur da, âlemlerin rabbi olan Allah ile görüşebilmek için aracılara ihtiyaç duyulmaz mı?” derler. Elbette cumhurbaşkanı ile herkes gö- rüşemez, aracılara ihtiyaç duyulur. Çünkü cumhurbaşkanı, bir anda ancak bir

     

    303

    9/Tevbe, 31; ayrıca bak. 3/Âl-i İmrân, 64; 12/Yûsuf, 39; 18/Kehf, 110

    304

    Bak. 9/Tevbe, 31. âyetin izahı olarak Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hds no: 3292

    305

    39/Zümer, 3

    306

    10/Yûnus, 18

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                         Şİrk

     

    kişiyle görüşebilen, bir kişiyi duyabilen âciz ve zavallı bir varlıktır. Milyonlarca va- tandaşı bir anda kabul etmesi, onları görmesi ve işitmesi, özel dertlerine çözüm getirmesi mümkün değildir. Fakat, Allah bundan âciz midir ki aracılara gerek duysun! O, bir anda bütün kâinatı ve yarattığı varlıkları görür ve duyar. O, semî’ ve basîrdir. Çünkü O, İlâhtır. Gerçek İlâh, âcizlik göstermez, eksik ve noksanlıktan uzaktır. Kul ile Allah’ı karşılaştırıp kıyas ederek böyle bir şirki, ibâdet gibi insanla- ra sunmak, şeytanın evliyâsının bir tuzağıdır. Bu tuzağa düşmemek için uyanık olmak, Allah’ın kitabını okumak ve anlamak gerekir. Allah Kitab’ında ne buyu- ruyor: “Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları Kur’an ile uyar. Ki onların Allah’tan başka velîleri ve şefaatçileri (aracıları) yoktur. Umulur ki sakınırlar.”307; “Kullarım sana Benden sorarlarsa, Ben şüphesiz onlara yakınım. Bana duâ edenin, duâ ettiği zaman duâsına cevap veririm. O halde onlar da Benim çağrımı kabul etsinler ve Bana inansınlar ki doğru yolu bulabilsinler.”308

     

    1. Velî/Dost Edinme Şekliyle Şirk; Mü’minleri Bırakıp Kâfir ve Münâfıkları Velî/Dost Edinmek: Sevgi, güvenme ve yardım bekleme gibi duyguların bir araya gelip kaynaşmasından velî/dost edinmek adı verilen ya- kınlık doğar. Allah, Kur’an’da velî, dost ve yardımcı olarak kendisinin yeterli olduğunu belirtir “Allah sizin düşmanlarınızı sizden daha iyi Velî (gerçek bir dost) olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah kâfidir.”309 İnsan için Allah’tan başka gerçek anlamda dost ve yardımcı yoktur. “Gerçek şu ki, göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır; diriltir ve öldürür. Sizin Allah’tan başka velîniz ve yardımcınız yoktur.”310 Kâfirleri dost tanıyıp, müslümanları sevme- mek açık bir şirktir: “Ey iman edenler! Yahûdilerle, hıristiyanları dost edin- meyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdır. İçinizden kim onları dost edinirse, o da onlardandır.”311; “Ey iman edenler! Sizden önce Kitap verilenlerden di- ninizi oyuncak ve eğlence yerine tutanları ve kâfirleri dost edinmeyin. Eğer gerçek mü’minlerden iseniz Allah’tan korkun.”312

     

    Kâfirleri velî ve yönetici tanımak açık bir şirktir. Velî kelimesi, Arapçada hem dost, hem de sahip, yönetici anlamına gelir. Mü’minler birbirlerinin dos- tudur. Allah da mü’minlerin sahibi ve yöneticisidir. Bir mü’min, Allah için ve O’nun izin verdiği mü’minleri velî/dost edinmeyi bırakıp kâfirleri dost ve yöne- tici olarak kabul ederse, imanı boşa çıkar ve müşrik olur. “Allah, mü’minlerin

     

    307

    6/En’âm, 51

    308

    2/Bakara, 186

    309

    4/Nisâ, 45

    310

    9/Tevbe, 116

    311

    5/Mâide, 51

    312 5/Mâide, 57

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    velîsidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin velîsi ise tâğuttur. Onları aydınlıktan karanlıklara çıkarırlar. Onlar ateş arkadaşlarıdır. Orada temelli kalacaklardır.”313; “Ey iman edenler, kendilerine Kitap verilenlerden herhangi bir gruba itaat ederseniz, onlar sizi, imanınızdan sonra çevirip kâfir yaparlar.”314 Velî, yani gerçek ve mutlak anlamda yönetici, dost ve yar- dımcı edinilmeye lâyık yegâne varlık Allah’tır. O’ndan başkaları, kendilerine bile yardım etmeye güçleri yetmeyen, kendileri de Allah tarafından yaratılmış olan, her bakımdan Allah’a muhtaç ve bağımlı olan âciz varlıklardır. “De ki: ‘Gökleri ve yeri yoktan var eden, yedirdiği halde yedirilmeyen Allah’tan başkasını mı velî/dost edineceğim?’ De ki: ‘Bana müslüman olanların ilki olmam emrolundu.’ Ve ‘sakın Allah’a ortak koşan müşriklerden olma!’ (de- nildi).”315   Müşriklerin önemli bir özelliği, kendilerine Allah’tan başka dostlar edinmeleridir. Allah’ı bırakıp kullarını velî (mutlak yönetici, dost ve yardımcı) edinmek, Kur’an’a göre şirktir. “İnkâr edenler, Beni bırakıp kullarımı evliyâ/ dostlar, velîler edindiklerini mi sandılar? Gerçekten Biz cehennemi kâfirler için bir konak/durak olarak hazırladık.”316 “Yardım görürler umuduyla, Al- lah’tan başka ilâhlar edindiler. Hâlbuki onların (o sahte tanrıların, taptıkları putların) kendilerine yardım etmeye asla güçleri yetmez. Bilâkis onlar, bu mâbutlar için yardıma hazır askerlerdir.”317

     

    1. Herhangi Bir İbâdet Şekliyle, Özellikle Duâ Hususunda Şirke Girmek, İbâdeti Allah’tan başkasına yapmak. Allah’tan başkasına sec- de etmek, Allah’tan başkası adına kurban kesmek, Allah’tan başkasına duâ etmek gibi fiiller tevhidi “De ki, şüphesiz benim namazım, ibâdet- lerim, hayatım ve ölümüm yalnız âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.”318; “Ancak Sana ibâdet/kulluk eder, ancak Senden yardım ister, medet umarız (Ey Allah’ım!)”319; “Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarıp yakarma, son- ra azâba uğratılanlardan olursun.”320; “Allah’tan başkasına (yalvarıp) duâ edenden daha sapık kim vardır? Yalvardıkları o kimseler kıyâmet gününe kadar onlara cevap veremezler ve onların duâlarından habersizdirler.”321;

     

     

    313

    2/Bakara, 257

    314

    3/Âl-i İmran, 100

    315

    6/En’âm, 14

    316

    18/Kehf, 102

    317

    36/Yâsin, 74-75

    318

    6/En’âm, 162

    319

    1/Fâtiha, 5

    320

    26/Şuarâ, 213

    321

    46/Ahkaf, 5

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                         Şİrk

     

    “Allah’tan başka duâ ettikleriniz sizin gibi kullardır.”322; “Allah’ı bırakıp da duâ ettikleriniz size yardım etmeye muktedir olamazlar; Onlar, kendilerine bile yardım edemezler.”323

     

    İlâhî gücün tamamı Allah’ın elindedir. O’ndan başka böyle bir güce sahip kimse yoktur. Duâ elbette, güç ve kudret sahibi, yardım etme ve tasarruf sa- hibi olma gibi şartları taşıyan kimseye yapılır. Müşrikler, Allah’ın dışında, bu tür şartları, vasıfları üzerinde taşıyan zâtların olduğuna inanırlar. Onlara yönelerek medet umar, duâ ve niyaz ederler. Tevhîdî bir imana sahip olan, şirklerden arınmış bir mü’min ise yalnızca Allah’a yalvarır, ihtiyacını O’na arzeder ve yal- nızca mutlak anlamda O’ndan yardım diler. Müşrikler, yardım ümidiyle; ölüle- re, mezar taşlarına, türbelere ve kutsal saydıkları yerlere giderek orada çeşitli ibâdetler yaparlar, onlar için adaklar ve kurbanlar keserler, çaputlar bağlarlar, şekiller çizerler, orada medfun olan yatır veya evliyâ dedikleri zâtlara duâ edip arzularına nâil olmak isterler. İnsanların çoğu, bilmeden bu tür şirke düşer. Câhillik, insanı şirke götüren en kolay, en kestirme yoldur. Hele İslâm dışı bir çevrede, İslâm’ı yozlaştıran ve tahrif eden bir anlayışın hâkim olduğu, gerçek dinin mahkûm olduğu ortamlarda bu yol daha hızla kişiyi şirke ulaştırır.

     

    Câhil halk, Allah’tan başka yatırlara, türbelere duâ etmekte, hatta ba- zen Allah’ın Rasûlünü de kendi şirkine âlet etmektedir. Duânın sadece Al- lah’a yapılması tevhid açısından şart olduğu halde,324 nice insan “şefaat yâ Rasûlallah!” diyerek Peygamberimiz’den direkt şefaat isteyip O’na duâ edip yalvarmaktadır. “O’nun (Allah’ın izni olmadan O’nun yanında kimmiş şe- faat edecek olan?”325 Yine, bazı câhil insanlar, duâ ederken: “Yâ Rabbi, Yâ Rasûlallah!” diye nidâ etmektedir. Dolayısıyla hem Allah’a, hem de Allah’ın Rasûlüne duâ ediyor. Bunun sebebi, çoğunlukla “Rasûlullah” kelimesinin an- lamını bile bilmemek olmalıdır. İkinci sebep ise, Rasûlullah’ın ölümsüz olduğu, herkesi görüp gözeterek ümmetinin yardımına her an koştuğu inancı olabilir. Hurâfe ve şirk inancı, insanlara Peygamber’in ölümsüz olduğunun yanında, evliyâların, Hızır’ın, Mehdi’nin, Mesih’in ölümsüz olduğunu, fakat bunların gizli yaşadıklarını, herkesin onları görmesinin mümkün olmadığını kabul ettirmiştir. Oysa peygamberlerin ölümlü olduğunu Kur’an bize açıkça ifade etmektedir: “Muhammed ancak bir peygamberdir/elçidir. O’ndan önce de peygam- berler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür ya da öldürülürse, gerisin geriye (eski

     

    322

    7/A’râf, 194

    323

    7/A’râf, 97

    324

    1/Fâtiha, 5; 26/Şuarâ, 213; 46/Ahkaf, 5; 7/A’râf, 194; 7/A’râf, 97

    325

    2/Bakara, 255


    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    dininize) mi döneceksiniz? Kim (böyle) geri dönerse, Allah’a hiçbir şekil- de zarar vermiş olmayacaktır. Allah, şükredenleri mükâfatlandıracaktır.”326 Peygamberimiz’in vefatından sonra, onun ölümüne inanmak istemeyenlere karşı Hz. Ebû Bekir’in cevabı meşhurdur: “Herkes bilsin ki Muhammed (s.a.s.) ölmüştür. Kim, Muhammed’e tapıyorsa O, beşerdi ve öldü. Kim de Allah’a tapıyorsa bilsin ki O, diridir, hayy ve kayyûmdur. Kendisinden başka ilâh ol- mayan tek Allah’tır.”

     

    “Sizden hiçbiriniz, beni ana babasından, çocuklarından ve bütün insan- lardan daha fazla sevmedikçe gerçek mü’min olamaz.”327 İnsanlar içinde en çok, hatta kendi nefsimizden daha fazla Allah rasûlünü sevmek zorundayız. Bu sevgi, “anam babam (ve kendim, senin uğruna) fedâ olsun yâ Rasûlallah!” diyen ashâbın dillendirdiği fedâkârlık boyutlarında da olmalıdır. Ama, Allah için sevmekle, Allah’ı sever gibi sevmek, tevhidle şirk kadar birbirinden apayrı şeylerdir. Peygamberlerini sevmekte aşırıya giderek şirke düşen hıristiyanlar, tanrılaştırdıkları peygamberlerine duâ edip yalvarır, ondan bir şeyler isterken; tevhidî esaslara bağlı olan mü’minler, peygamberleri için Allah’a duâ eder, Allah’ın ona rahmet etmesini isterler; yani salevat getirirler. Birinde kendisinde ilâhî özellik görülerek duâ edilen, Allah’a şirk koşulan bir yanlış sevgi; diğerin- de, kendisi için Allah’a duâ edilen, insan olarak büyüklüğüne rağmen, duâya, Allah’ın rahmetine muhtaç kabul edilen bir kul olarak doğru sevgi...

     

    1. Allah ve Rasûlü’nden Geldiği Kesinlikle Sâbit Olan Nasslara, Hü- kümlere Bir Bütün Olarak Tümüne İnanmamak: Kim Kur’an’ın hükümlerin- den birini geçersiz sayıyor veya ona inanmıyorsa o kişi Allah’a ortak koşmuş “...Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına iman edip bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezası, ancak, dünya hayatında rüsvaylık/rezilliktir. Kıyâmet gününde ise en şiddetli azâba itilmektir. Allah, sizin yapmakta olduk- larınızdan asla gâfil değildir.”328

    “...Sakın dinlerini parçalayan, fırka fırka olan ve her fırkası, kendi elindekiyle sevinen müşriklerden olmayın.”329

     

    1. Kur’an’la, Sünnetle, Dinle, Peygamberle Alay Etmek, Onlara Ha- karet Etmek: “Eğer onlara, (niçin alay ettiklerini) sorarsan, elbette, ‘biz sa-

     

    • 3/Âl-i İmrân, 144
    • Buhârî, İman 8, Eymân 3; Müslim, İman 69, 70; Nesâî, İman 19; İbn Mâce, Mukaddime 9; Ahmed bin Hanbel, III/170, 207, 275
    • 2/Bakara, 85 329 30/Rûm, 31-32

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                         Şİrk

     

    dece lafa dalmış şakalaşıyorduk’ derler. De ki: ‘Allah ile, O’nun âyetleriyle ve O’nun peygamberi ile mi alay ediyordunuz? (Boşuna) özür dilemeyin; çünkü siz iman ettikten sonra tekrar kâfir oldunuz. Sizden (tevbe eden) bir grubu ba- ğışlasak bile, bir gruba da suçlu olduklarından dolayı azâb edeceğiz.”330

     

    “O (Allah), Kitap’ta size şöyle indirmiştir ki: ‘Allah’ın âyetlerinin inkâr edildi- ğini yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar bundan başka bir söze dalıncaya (başka konuya geçinceye) kadar kâfirlerle beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz. Elbette Allah, münâfıkları ve kâfirleri cehennem- debir araya getirecektir.”331

     

    1. Allah’tan Başkasına Tevekkül Etmek, Mutlak İtimad ve Güven Duymak: “Mü’min iseniz Allah’a tevekkül ediniz..”332

     

    “De ki: ‘Allah’ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isâbet etmez. O bizim mevlâmızdır. Ve mü’minler yalnızca Allah’a tevekkül etmelidirler.”333

     

    “Yardım görürler umuduyla, Allah’tan başka ilâhlar edindiler. Hâlbuki onların (o sahte tanrıların, taptıkları putların) kendilerine yardım etmeye asla güçleri yetmez. Bilâkis onlar, bu mâbutlar için yardıma hazır asker- lerdir.”334

     

    1. Sevgi, Hürmet ve Bağlılık Yönüyle Şirk. Bir İnsanı veya Nesneyi, İdeolojiyi Aşırı Şekilde Severek Putlaştırmak: “(İbrahim onlara) dedi ki: ‘Siz, sırf aranızdaki dünya hayatına has muhabbet/sevgi uğruna Allah’ıbı- rakıp birtakım putlar (tanrılar) edindiniz...”335

     

    “İnsanlardan bazısı Allah’tan başkasını Allah’a -hâşâ- eşler, ortaklar, benzerler edinirler de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah’a olan sevgileri daha güçlüdür. O zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah’ın olduğunu ve Allah’ın vereceği azâbın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi.”336

     

    330

    9/Tevbe, 65-66

    331

    4/Nisâ, 140

    332

    5/Mâide, 23

    333

    9/Tevbe, 51

    334

    36/Yâsin, 74-75

    335

    29/Ankebût, 25

    336

    2/Bakara, 165

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    “Biz insana, anne ve babasına (karşı) ihsânı/güzelliği tavsiye ettik. Eğer onlar, hakkında bilgin olmayan şeyle Bana ortak koşman için sana karşı çaba harcayacak olurlarsa, bu durumda, onlara itaat etme. Dönüşünüz Banadır. Artık yaptıklarınızı size haber vereceğim.”337

     

    Ve bir hadis-i şerif: “Ümmetim adına en çok korktuğum şey Allah’a şirk koşmaktır. Ancak benim söylediğim, onların güneşe, aya, putlara tapma- ları değildir. Benim korktuğum şirk, Allah dışındaki şeylerin hoşnutluğunu gözeterek ameller yapmak ve gizli şehvettir.”338

     

    1. Allah’tan Başkasının da Gaybî Yollarla Fayda ve Zarar Verebile- ceğine İnanmak: Gaybî yollarla, yani arada hiçbir vâsıta olmadan, mûcizevî bir şekilde yapılan yardıma, böyle bir güce ancak İlâh İlâh ise yalnızca Allah’tır. Allah’tan başka hiçbir varlık hiçbir sûrette gaybî yollarla hiç kimseye fayda da zarar da veremez. Böyle bir güce peygamber de sahip değildir.

     

    “De ki: ‘Ben Allah’ın dilediğinden başka kendime (bile) herhangi bir fay- da veya zarar verecek güce sahip değilim. Eğer ben gaybı bilseydim elbet- te daha çok hayır yapmak isterdim ve bana hiçbir fenalık dokunmazdı, ben sadece iman eden bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.”339

     

    “De ki: ‘Allah’ı bırakıp da sizin için fayda ve zarara gücü yetmeyen şey- lere mi tapıyorsunuz? Hakkıyla işiten ve bilen yalnız Allah’tır.”340

     

    1. Allah’ın Âyetlerinden Yüz Çevirmek: Kur’an’dan, Allah’ın âyetlerin- den yüz çevirmek, onları önemsemeden hayatına yön vermek, yaşadığı ha- yatı Kur’an’a uymayan bir tarzda sürdürmek de şirktir. Çünkü insan ancak Al- lah’ın âyetlerini yaşadığı sürece Allah’a kulluk Allah’ın âyetlerinden uzak olduğu zaman Allah’a kulluktan da uzaklaşır. Ya hevâsının, heveslerinin kulu olur, ya da uyduğu lider ve büyüklerinin kulu olur.

     

    “Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra sakın seni onlardan alıkoyma- sınlar. Rabbine yalvar ve sakın müşriklerden olma!”341

     

     

    337

    29/Ankebût, 8

    338

    İbn Mâce, Zühd 21, hadis no: 4204-4205

    339

    7/A’râf, 188

    340

    5/Mâide, 76

    341

    28/Kasas, 87

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                         Şİrk

     

    “Şu hevâ ve hevesini kendisine ilâh edinen kimseyi gördün mü?”342

     

    “Âyetlerimiz size okunmadı mı? Fakat siz, büyüklük tasladınız ve suçlu bir kavim oldunuz.”343

     

    “...Âyetlerimizi tanımayıp yalanlayanlar ise, işte onlar cehennem ateşi- nin dostlarıdır ve orada ebedî kalacaklardır.”344

     

    1. İtaat ve İttibâ Yoluyla Şirk. Tâğutların Hükmünü Allah’ın Hükmü- ne Tercih Etmek, İslâm’ın Yaşanıp Kur’an’ın Hâkim Olmasını İsteme- mek, Rasûlullah’ın Örnek ve Önder Olduğunu Kabullenmemek: “Yok- sa onların birtakım şirk koştukları ortakları mı var ki, Allah’ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine teşrî ettiler (bir şeriat/dinî kural kıldılar).”345

     

    “Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler (ilâhlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de... Oysa onlar, tek olan bir ilâh’a ibâdet etmek- ten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden yücedir.”346

     

    1. Kötülüğü Hoş Karşılayıp Yayılmasına Seyirci Kalmak, Kötülüğü Emretmek: “Münâfık erkekler ve münâfık kadınlar (sizden değil), birbirle- rindendir. Onlar kötülüğü emreder, iyilikten alıkor ve cimrilik Onlar Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu (Onları terketti, hidâyet ve yardımını kesti)! Çünkü münâfıklar fâsıkların ta kendileridir!”347

     

    1. Korku Yönüyle Şirk: “Allah dedi ki: ‘İki ilâh O, ancak tek bir ilâhtır. Öyleyse Benden, yalnızca Benden korkun.’ Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. Din de (itaat ve kulluk da) sürekli olarak O’nundur. Böy- leyken Allah’tan başkasından mı korkup sakınıyorsunuz?”348; “Allah, kuluna yeterli değil mi? Seni O’ndan başkalarıyla korkutuyorlar. Allah, kimi saptı- rırsa, artık onun için bir yol gösterici yoktur.”349

     

     

    342

    45/Câsiye, 23

    343

    45/Câsiye, 31

    344

    2/Bakara, 39

    345

    42/Şûrâ, 21

    346

    9/Tevbe, 31; Ve Bak. 4/Nisâ, 65, 59; 33/Ahzâb, 36

    347

    9/Tevbe, 67; Ve Bak. 5/Mâide, 78-79

    348

    16/Nahl, 51-52

    349

    39/Zümer, 36

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    “İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını (veya, sizi kendi dostlarından) korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın, Benden korkun.”350

     

    Müşrikler, taptıkları şeylerin kendilerine zarar verebileceğini düşünerek, onlara kulluk edebilirler. Hz. Hûd (a.s.)’a onlar şöyle diyorlardı: “Tanrılarımız- dan biri seni çarpmıştır’ demekten başka bir şey söylemeyiz.”351 Buradaki “çarpmak”, daha ziyade “deli etmek” ve benzeri şekilde zarar vermekle izah edilmiştir.

     

    ü) Cibt ve Tâğuta da İnanmak: Cibt: Asılsız ve bâtıl olan hurâfeler, Al- lah’tan başka kulluk edilen her şey, put vb. şeylerdir. Cibt; büyücülük, münec- cimlik, gaybdan/gelecekten haber verme, kehânet gibi şeylere denir. Tâğut ise: Allah’ın çizdiği sınırları aşan, sapmış, azgın kimseler; Allah’ın hükmüne alternatif olma iddiasındaki anlayış, düzen, sembol, put veya şahıslardır. Bun- lar, Allah’ın Kitabında olmayan hususları ve Kitab’a aykırı olan hükümleri ve kanunları insanlara Allah’ın kanunları gibi sunarlar. Câhil kimseler de bunlara aldanıp inanırlar. Böylece imanlarını boşa çıkarırlar. “Kitaptan bir nasip ve- rilenleri görmüyor musun? Cibt ve tâğuta (putlara ve bâtıl tanrılara) iman ediyorlar. Sonra da kâfirler için ‘bunlar, Allah’a iman edenlerden daha doğ- ru yoldadır’ diyorlar. İşte bunlar, Allah’ın lânetledikleridir. Allah’ın rahme- tinden uzaklaştırdığı (lânetli) kimseye gerçek bir yardımcı bulamazsın.”352; “Sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ettiklerini iddia edenleri görmedin mi? Tâğutun önünde mahkemeleşmek, onların hükümlerini uy- gulamak istiyorlar. Oysa onu tanımamakla emrolunmuşlardı. Şeytan onları uzak bir sapıklığa düşürmek istiyor.”353

     

    v)   Tasarruf ve Hulûl Yoluyla Şirk,

     

    1. Kur’an’ın Zâhirî Mânâsına Ters Düşen Bâtınî Anlamlarının Olduğunu, Bunları da Ancak İlham Aracılığıyla Az Sayıda İnsanların Bilebileceğini İddia Etmek,

     

    z)        Tevhid Ehli Bir Mü’mini Haksız Yere Tekfir Edip Katlini Helâl Saymak.

     

    350

    3/Âl-i İmrân, 175

    351

    11/Hûd, 54

    352

    4/Nisâ, 51-52

    353

    4/Nisâ, 60


                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                         Şİrk

     

    İTTİBÂ ŞİRKİ

    İnsanın inanç, düşünce ve davranışları yönüyle şirki üçe ayırmak müm- kündür: İtikad şirki, ibâdet şirki ve ittibâ şirki. İtikad ve ibâdet şirki kısmen bilindiği halde, ittibâ şirki nedense hemen hiç gündeme getirilmez. Aslında, bırakın câhilî eğitim kurumlarını, câmilerde bile (istisnâlar dışında) tevhidden, şirkten pek bahsedildiği olmaz. Olursa bile yasak savma bâbından ve fincan- cı katırları ürkütmemeye özen göstermek adına hakla bâtıl karıştırılarak veya hak ketmedilerek... Abdesti bozan şeylerin üzerinde durduğu kadar “Müs- lümanım” diyenler tevhidi bozan konulara önem vermez. Hâlbuki insanların kurtuluşunun yolu, Kur’an kavramlarının tashihi, boşaltılan içlerinin yeniden Kur’anî değerlendirmelerle doldurulmasıdır. Özellikle de lâ ilâhe illâllah kavra- mının, yani tevhid ve şirk gibi temel kavramların düzeltilmesi gerçekleşmeden dünyamızın da âhiretimizin de kurtulması mümkün değildir.

     

    Bütün şikâyet edilen olumsuzluklar, bu kavramların düzeltilmesine ve sağ- lam şekilde yaşanmasına bağlıdır. Filistin topraklarında siyonist yahûdiler baş- ta olmak üzere, İslâm topraklarını işgal eden zâlim kâfirler silâhtan korkmuyor, zaten müslümanın elindeki silâhın pek korkutmaya yetecek önemi de yok. Ama onlar, eliyle (veya buna gücü yetmiyorsa) diliyle, kalemiyle kendilerini taşlayan mü’minin akîdesinden çekiniyor, korkuyor. Tevhid eri Allah’ın askeri- ni, ölümden korkmayan canlı şehidi korkutup yıldıracak hiçbir silâhın mevcut olmadığı gibi; tevhid bilincine sahip insan da imanı oranında kâfirlerin korkulu rüyası olmaktadır.

     

    Islah çalışmaları, ülkeyi kalkındırma planları en azından iki yüz senedir uy- gulanan Batılı tarzdaki yaklaşımlarla iflas etmiştir. Şirk düzeninin ıslah edilmesi mümkün de değildir, doğru da olmaz. “Zulmedenler, hangi inkılâpla devrilip döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.”354 Çözüm, câhiliyye düzenini devi- rip yerine saâdet asrının anlayışını yerleştirmektir. Aynen Peygamber’in yaptığı gibi. İnsanları sahih akîdeye, tevhidî bilince, Kur’ânî eğitime, inkılâbî çizgiye yönlendirmedikçe uğraş ve gayretler, delik kabı suyla doldurmaya benzeye- cektir. Siz ne kadar (sadece fazilet, ahlâk ve benzeri özellikleri teşvik ederek) delik kabı doldurursanız, o, kısa zaman içinde boşalacaktır.

     

    Tevhid, İslâm’ın birinci ve en büyük esasıdır. Kur’an’ın en fazla önem verdi- ği konudur. Mekke’de inen âyetlerin hemen hepsi tevhide vurgu yapan âyet- lerdir. Medine’de inen âyetler de, çoğunlukla tevhide atıfta bulunur, onu kök-

     

    354 26/Şuarâ, 227

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    leştirmeye çalışır. Ahkâm âyetlerinin ekserisi “Ey iman edenler...” diye tevhide işaretle, o temeli güçlendirmek ve üstüne bina dikmek için alt yapıya dikkat çeker. Tevhid, bir zaman konuşulup birazcık üstünde durularak başka söze geçilecek bir konu değildir. Hemen her konu buna dayanmalı, müslümanın hayatından hiçbir zaman geri planlara atılmamalı, bu konu hiç bitmemelidir. “Ey iman edenler, iman edin! (imanınıza devam edin, yeniden ve kâmil anlamda iman edin, imanınızı yenileyin, güçlendirin, imanda sebat edin).”355

     

    “Lâ ilâhe illâllah” hükmü, beşerî hayatta süreklidir. Sadece kâfirler inanmak için, müşrikler inançlarını düzeltmek için çağrılmaz ona. Mü’minler de ona çağrılır ve onlara sık sık hatırlatılır. Kalplerinde canlı ve sâbit kalması, hayatla- rında etkili olması, gereklerini ihmal etmemeleri için “Ey iman edenler, iman edin!” diye uyarılır. Kur’an, insanın hayat programını çizen bir kitap olduğu için tevhide karşı bu önemi ve titizliği gösterir. Allah, tek yaratıcı, yegâne hâkim ve yönetici, rızık verici... olduğundan yalnız O’na ibâdet edilmeli, başkası O’na ortak koşulmamalıdır: Bu, Allah’ın kulları üzerindeki en büyük hakkıdır. Allah, kullarının ibâdetine muhtaç değildir, ama insan ibâdete/kulluğa muhtaçtır ve her an mutlaka ibâdet halindedir; ya Allah’a veya Allah’ın dışındakilere. İnsan, imanla küfür arasında, sahte ilâhlarla gerçek İlâh arasında bir tercih yapmalı- dır. Âdemoğlu, hem Allah’a hem de şeytana kul olarak yaşayamaz.356 “Tâğuta kulluk/ibâdet etmekten kaçınan ve tam gönülle Allah’a yönelenlere müjde- ler! Dinleyip de sözün en güzeline tâbi olan kullarımı müjdele!”357 Bunun için insan daima “Lâ ilâhe illâllah”a muhtaçtır.

     

    Bütün peygamberler, kavimlerine bu sözü tebliğ ediyor, “yalnız Allah’a kul- luk edin, O’ndan başka ilâhınız yoktur” diyerek insanları tevhide dâvet ediyor- lardı. Peygamberimiz (s.a.s.) de kavmini bu esasa çağırıyordu. Amcası Ebû Tâlib’e “Onu söyle, onunla Allah’ın yanında sana şefaatçi olmam için bir cüm- le: Lâ ilâhe illâllah...” diyordu. Câhilî tavır, eski peygamberlerin kavimlerinden itibaren bu cümleyi kabullenmiyor, bu dâveti reddediyordu. Niçin? Sadece bir cümle için mi, yoksa o cümlenin anlam ve gerekleri için mi? Çağrıldıkları hayatla, yaşadıkları hayat arasında bir uçurum vardı.

     

    Dâvete karşı çıkışlarının çeşitli şekilleri ve çeşitli sebepleri vardı: Vahy ola- yını, yeniden dirilmeyi, hesap ve cezayı yalanlıyorlardı. İlâhın tek bir ilâh olma- sını, babalarının yolundan ayrılmayı, Kitab’a uymayı, Allah’ın hudûdunu kabul

     

    355

    4/Nisâ, 136

    356

    Bak. 33/Ahzâb, 44

    357

    39/Zümer, 17-18

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                         Şİrk

     

    etmiyorlardı. Bir de ahlâkî çıkmazları vardı: İçki, kumar, zina, zulüm... Ama bunların temeli itikad ve itaat idi; inanç, düşünce, helâl ve haram ve ahlâkı içeren kapsamıyla Allah’tan bir din kabulünü benimsemedikleri gibi böyle bir dinin bağlayıcılığını da kabul etmiyorlardı.

     

    Kur’an’ın önemle vurguladığı, bütün sorunları içeren iki baş sorun vardı: İbâdetin tek olan Allah’a yapılması ve helâl-haramda Allah’ın indirdiğine uyul- ması. Şirk, inançta Allah’tan başka ilâhların varlığına inanma, amelde ve ibâ- dette Allah’tan başkasına yönelme ve Allah’tan başkasının Allah’a rağmen hüküm koyması, helâl haram tayin etmesidir. İşte bunun için müşrik Araplar, kelime-i tevhidi kabul etmediler, onu söylemeye yanaşmadılar.

     

    Yığınlar tutucudur; alıştıkları çok sayıdaki ilâhları, atalarının yolunu bırak- mayı kolay kabullenmezler. Elleriyle tutabildikleri, duyu organlarıyla algıladık- ları eşyaya bağlıdırlar. Mele’ (ileri gelenler, müstekbirler, tâğutlar) ise, onların ilâhlara bağlılığı gerçekçi değil; sahtedir, şeklîdir. Mevcut sahte ilâhları savun- maları, onların adıyla halk kitlesini sömürmelerinden kaynaklanır.

     

    Bu zâlimlere göre, gerçek sorun hâkimiyet sorunudur. Onlar mı, yoksa şe- riatının uygulanması yoluyla Allah mı? Bütün câhiyyelerdeki müstekbirleri tev- hid çağrısıyla savaşa iten gerçek sorun budur. Hakları olmayan egemenliğin ve otoritenin ellerinden çıkıp sömürünün ortadan kalkması onların işine gel- mez. Hâlbuki otorite, hüküm; tek yaratıcı, rızık verici... Allah’a aittir. “...Dikkat edin, yaratmak da emretmek/hükmetmek de O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir!”358; “...Hüküm/egemenlik sadece Allah’a aittir.”359; “Hiç yaratan, yaratmayan gibi midir? Hiç düşünmüyor musunuz?”360; “Al- lah’tan başka size gökten ve yerden rızık verecek bir yaratıcı mı var? O’n- dan başka ilâh yoktur. O halde, nasıl oluyor da (tevhidden) çevriliyorsunuz (imanı istemeyip küfre dönüyorsunuz)?”361

     

    Buna rağmen, toplumun üst tabakası açık veya gizli diktatörlükle yığınlar üzerindeki otoriteleri neticesinde hevâlarına, süflî arzu ve heveslerine hizmeti kaybetmek istemezler. Aslan payının ellerinden çıkmasına tepkiyi arkasına gizlendikleri, aslında kendilerinin de inanmadığı sahte putların gölgesine sığı- narak, güya onlar adına sürdürürler. Yönetimi ve rantı elinde bulunduranlar,

     

    358

    7/A’râf, 54

    359

    12/Yûsuf, 40

    360

    16/Nahl, 17

    361

    35/Fâtır, 3

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    bundan dolayı, koltuklarına alternatiflerden, makamlarına aday olanlardan daha çok, tevhid çağrısından çekinirler. Bütün güçlerini tevhidle savaşa ha- zırlarlar. Yığınları kandırır, korkutur, tevhidi savunanları karalar, onlara komplo kurar ve halkı onlara karşı kışkırtırlar. “Firavun dedi ki: ‘Bırakın, Mûsâ’yı öl- düreyim de, o Rabbine duâ etsin, yalvarsın (bakalım O Mûsâ’yı kurtaracak mı?). Çünkü ben, onun dininizi değiştireceğinden, yahut yeryüzünde bir fesat/bozgunculuk çıkaracağından korkuyorum.”362

     

    Mekke’deki olay da aynıydı. Mele’, Kureyş’ti orada. Düşmanlık ve savaş, onlarla Rasûlullah arasında değil; onlarla dâvet, tevhid arasındaydı. Kendileri- ne karışmayacak “el-emîn” Muhammed (s.a.s.)’den şikâyetçi değillerdi. Onun için, dâvetten vazgeçmesi halinde mal, mülk, dünya varlığı, hatta yöneticilik teklif ve takdim ediliyordu. Dâvete düşmanlık, ister istemez onlarla dâvetin temsilcisi arasında bir savaşa dönüşüyordu. Putlar yalnız değildi rablik anlayı- şında. Şirk de tek çeşit değildi: Kabile, tapınılan bir rabdi, baba ve dedelerin örfü, kamuoyu tapınılan bir rabdi. Kureyş ve diğer büyük kabileler, Araplara dediğini yaptıran ve dilediğini haram yapan rablerdi.

     

    Ve bazıları iman etti; Örnek nesil, ashâb denilen altın nesil. Lâ ilâhe illâllah nasıl yer ediyordu onların hayatında? Ondan ne anlıyorlardı? Sadece kalp- le tasdikten, dille ikrardan mı ibaretti onların hayatında? Mü’minlerin nefisleri (her şeyleri) tevhidle değişince, şirkin pis renklerinden aklanınca onlarda çok büyük değişme/inkılâb oldu. Sanki yeniden doğmuşlardı... İnsanlık açısından, bir insanın bir şeye inanması, ardından da bütün tavırlarının inandığının tersi veya muhâlifi olması normal midir, mümkün müdür? Zehirli bir yılanın öldü- rücü olduğuna inanan ve ölmek de istemeyen bir insanın, elini yılanın ağzına hiç tedbir almadan sokması düşünülebilir mi? Ateşin yakıcı olduğuna inanan kimsenin elini ve tüm vücudunu ateşe atması?! Peki, gerçekten Allah’a iman eden tevhid eri bir mü’minin Allah’a itaat etmemesi, O’nu tek mâbud, tek rızık verici, tek otorite... kabul ettiğini davranışlarında göstermemesi nasıl olur?!

     

    İman iddiası, itaat ile isbat edilmeden insanı kurtaramaz.

    Bu konuda Kur’an’dan açık hükümleri görelim: Adiy bin Hâtem, Rasûlul- lah’ın yanına girdi. Peygamberimiz şu âyeti okuyordu: “Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler (ilâhlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de... Oysa onlar, tek olan bir ilâh’a ibâdet etmekten başka bir şeyle emro- lunmadılar. O’ndan başka ilâh yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden

     

    362 40/Mü’min, 26; Ve yine Bak. 10/Yûnus, 75-78; 43/Zuhruf, 54

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                         Şİrk

     

    yücedir.”363 Adiy: “Ya Rasûlallah, hıristiyanlar din adamlarına ibâdet etmiyorlar, onları rab ve ilâh edinmiyorlar ki” dedi. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Onlara ha- ramı helâl, helâlı da haram yaptılar, onlar da uymadılar mı din adamlarına?”

    Adiy: “Evet” dedi. Efendimiz buyurdu ki: “İşte bu, onlara ibâdettir.”364

     

    “Rabbinizdan size indirilen Kitab’a uyun. O’ndan başka dostlar edine- rekonlara uymayın.”365

     

    “Yoksa, Allah’ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara meşrû kılacak or- takları mı vardır?”366

    “Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek, Allah’a aittir.”367 “...Doğrusu, şeytanlar, sizinle tartışmaları için dostlarına fısıldarlar. Eğer

    onlara itaat ederseniz, şüphesiz siz müşrik olursunuz.”368

     

    “Hayır, Rabbin hakkı için onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni (Hz. Muhammed’i) hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı içle- rinde bir burukluk duymadan tam anlamıyla teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.”369

     

    “(Münâfıklar,) ‘Allah’a ve Rasûlüne inandık ve itaat ettik’ diyorlar. Sonra onlardan bir grup, bunun ardından dönüyor. Bunlar mü’min değillerdir. Onlar, aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Rasûlüne çağrıldıkları zaman, hemen onlardan bir grup yüz çevirir.”370

     

    “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendile- ridir.”371

    “Yoksa câhiliyye hükmünü mü istiyorlar? İyice bilen bir toplum için Al- lah’tan daha güzel hüküm veren (hüküm koyan) kim olabilir?”372

     

    363

    9/Tevbe, 31

    364

    Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hadis no: 3292; Tirmizî şerhi Tuhfetu’l-Ahvezî, hadis no: 5093

    365

    7/A’râf, 3

    366

    42/Şûrâ, 21

    367

    42/Şûrâ, 10

    368

    6/En’âm, 121

    369

    4/Nisâ, 65

    370

    24/Nûr, 47-48

    371

    5/Mâide, 44

    372

    5/Mâide, 50

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    “Allah, hüküm verenlerin en üstünü değil midir?”373

     

    “Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ülü’l-emre. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a ve âhirete ger- çekten iman ediyorsanız, onu Allah’a ve Rasûlüne götürün (onların tâlimâtına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.”374

     

    “Allah ve Rasûlü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık iman etmiş bir erkek ve kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur.”375

     

    “...Dikkat edin, yaratmak da emretmek/hükmetmek de O’na mahsustur.

    Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir!”376

     

    “İman edip de imanlarına herhangi bir zulüm (şirk) bulaştırmayanlar varya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır.”377

     

    “...Hüküm/egemenlik sadece Allah’a aittir. O size kendisinden başkasına ibâdet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.”378

     

    Allah’a ve Rasûlüne itaat, ebedî cennete götürdüğü gibi, Allah’a ve Rasûlüne itaatsizlik/isyan da kişiyi ebedî cehenneme ulaştırır: “Bunlar Allah’ın (koyduğu) sınırlardır. Kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse Allah onu, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada devamlı kalırlar; işte büyük kurtu- luş budur. Kim Allah’a ve Peygamberine karşı isyan eder ve O’nun sınırlarını aşarsa Allah onu devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azap vardır.”379

     

    “Sana ganimetleri soruyorlar. De ki: ‘Ganimetler Allah ve Peygamber’e ait- tir. O halde siz (gerçek) mü’minler iseniz Allah’tan korkun, aranızı düzeltin, Allah ve Rasûlüne itaat edin.”380

     

     

    373

    95/Tîn, 8

    374

    4/Nisâ, 59

    375

    33/Ahzâb, 36

    376

    7/A’râf, 54

    377

    6/En’âm, 82

    378

    12/Yûsuf, 40

    379

    4/Nisâ, 13-14

    380

    8/Enfâl, 1

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                         Şİrk

     

    “Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır. (Ey Mu- hammed!) Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.”381

     

    “(Rasûlüm!) De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sev- sin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhamet edi- cidir. De ki: ‘Allah’a ve Rasûlüne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.”382

     

    Ve bir hadis-i şerif: “Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucu- su Allah’a şirk/ortak koşmalarıdır. Dikkat edin; ben size ‘onlar aya, güneşe ve puta tapacaklar’ demiyorum. Fakat onlar (hâkimiyet hakkını bazı fert- lerde, zümrelerde meclis ve toplumlarda görecekler), Allah’tan başkasının emirlerine ve arzularına göre iş yapacaklardır.”383

     

    Hüküm koyma (teşrî), “Lâ ilâhe illâllah”la direkt ve sağlam bir şekilde irti- batlıdır. Bu bağ da, hiçbir durumda kopmaz. “Allah’ın indirdiğiyle hükmet- meyenler kâfirlerdir.”384 âyetinde fukahâ, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen kimse, bunu helâl saymadıkça tekfir edilmez, eğer helâl saymıyorsa, dinden çıkarmayan küfür (küfrün gerisinde bir küfür, yani büyük günah) demişlerdir. Taraflardan birinden rüşvet aldığından, önündeki meselede Allah’ın indirdiği dışında bir şeyle hüküm veren hâkim de bu yaptığıyla tekfir edilmez. Allah’ın gazabına uğramış bir günahkârdır. İctihad edip önündeki konuda yanılan ve Allah’ın indirdiği dışında bir şeyle hüküm vermiş olan biri (müctehid) ise gü- nahkâr da değildir. Bilâkis niyeti ihlâslı oldukça ictihadına ecir de vardır. Ve sayılan diğer fıkhî hususlar...

     

    Evet, lâkin bunların hiçbiri, Allah’ın indirdiği dışında bir şeyi teşrî ile ilgi- li değildir. Önündeki bir konuda, helâl saymamak şartıyla, fıkıh kitaplarında belirtilen herhangi bir nedenle Allah’ın indirdiği dışında bir şeyle hüküm ver- mek başka, Allah’tan ayrı olarak teşrî/hüküm koyma başka bir şeydir. Birinci durumda Allah’ın dinini kaynak olarak kabuldeki itiraf (uygulamadaki farklılığa rağmen) bozulmuyor. İkinci durumda, kendi yanından Allah’ın dinine muhâlif haramlar helâllar koyuyor. Ardından açıkça veya lisan-ı haliyle: “Allah’ın dinini

     

    381 39/Zümer, 17-18

    382 3/Al-i İmrân, 31-32; Yine Bak. 4/Nisâ, 60, 61, 64; 49/Hucurât, 15; 29/Ankebût, 2-3; 2/Bakara, 214;

    24/Nûr, 50-54; 3/Âl-i İmrân, 142; 9/Tevbe, 16; 23/Mü’minûn, 115.

    383 İbn Mâce, Zühd 21, hadis no: 4204, 4205

    384 5/Mâide, 44

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    değil; benim hükmümü/kurallarımı uygulayın, çünkü bu, ona denktir veya bu, Allah’ın kanunundan daha üstündür, kıymetlidir” diyor. İslâm tarihinde akaid ve fıkıh âlimleri, bunun dinden çıkaran bir şirk ve küfür olduğunda ihtilâf et- memiştir. Yine, akaid ve fıkıh âlimlerinin tarihten bu yana hiç ihtilâf etmeden şirk ve küfür olduğunu kabul ettikleri bir mesele de şudur: Bilmesine rağmen ve kendi irâdesiyle Allah’ın dini dışında bir teşrîe (hüküm koymaya) râzı olmak. İkrâh bunun dışındadır;385 çünkü ikrahta rızâ yoktur.

     

    Şirkin ve zulmün hâkimiyeti ve egemen tâğutî güçlerin de etkisiyle in- sanların İslâm’dan kopukluğu arttı. Artık, kendisinin müslüman olduğunu da söyleyen nice insan, açıkça şirk olan inançlara sahip olmaya, şirk ideolojile- rini kabullenmeye, elfâz-ı küfrü dilleriyle ulu orta söylemeye başladı. Allah’ın hükmüne uymak, İslâm’a teslim olmak, her konuda helâl ve haramlara dik- kat etmek, Allah’ın sınırlarına riâyet etmek gibi değerler, müslüman olduğunu iddia eden nice insanın gündeminden çıktı. Bütün bunlar ve sayılması uzun sürecek şirk unsurlarına rağmen, insanlara, sadece dilleriyle “lâ ilâhe illâllah” deyince müslüman olacakları, İslâm’ı hiç yaşamasa da insanın küfre düşme- yeceği ısrarla söyleniyordu. Müstekbir oburların önüne konulmuş çanaktaki yem gibi oldu bu kelimeyi sadece diliyle söyleyenler.386

     

    Tarihten bu yana, tevhîdî muhtevânın soyulmasının bazı etkenleri, sebep- leri vardır. Tekliflerden kaçınma, uyarının (emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-mün- ker) yetersizliği, aşırı bolluk (lüks ve rahata meyil, yani dünyevîleşme), siyasî istibdat ve mürcie düşüncesi, israfa ve dünyevîliğe pasif tepki şeklinde ortaya çıkan, zulümle mücâdele ve toplumsal tavır yerine kabuğuna çekilme anlayı- şının oluşturduğu mistisizm... bu etkenlerin başında gelir.

     

     

    ŞİRKİN ZARARLARI

    İman ve tevhid fıtrattandır. Fert olarak insan, doğuştan fıtrat üze- re (imana ve tevhide müsait şekilde) doğduğu gibi, ilk din de (câhiliye eğitiminde kasıtlı olarak tersi söylenmesine rağmen) tevhid dinidir; ilk insan, tevhidî mesaja sahip bir peygamberdir. Şirk, hastalıktır, bünyeye sonradan giren bir mikroptur, bir ârızâdır, bir anormalliktir. Şirk, öncelikle kalbin hastalığıdır, müşrikler de ölümcül hastadırlar,387   onların

     

    385

    Bak. 16/Nahl, 106

    386

    Geniş bilgi için bak. Muhammed Kutub, Tevhid, Risale Y.

    387

    Bak. 2/Bakara, 10

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                         Şİrk

     

    duyu organları da ârızâlı ve görev yapamaz durumdadır.388 Onlar, akıllarını da kullanmayan hayvandan aşağı insan müsveddeleri,389   birer pisliktirler.390   Bir küçük kibrit çöpü koca ormanı yakıp mahvettiği gibi, şirk de amelleri mahve- der. Bir kanser mikrobunu veya yanan kibrit çöpünü önemsiz, tehlikesiz gö- rüp bunların zararlarına duyarsız kalmak, hiç akılla bağdaşır mı? Şirk, kaos ve düzensizliktir. Şirkin olduğu yerde, kargaşa, fesat, kavga, anarşi, düzensizlik ve huzursuzluk vardır. “Eğer yerde ve gökte, Allah’tan başka ilâhlar/tanrılar bulunsaydı, yer ve gök (bunların nizamı), kesinlikle bozulup gitmişti.”391 Kâi- natta nizam ve âhenk olduğuna göre, tevhidî özellik vardır.

     

    Güneşler, gezegenler ve büyük yıldızlar gibi makro âlemden atom ve hüc- renin iç yapılarına kadar mikro âleme, bitkiler âleminden hayvanlar âlemine kadar tüm evrende tevhidin eseri gözükmektedir. Yeryüzünün halifesi olarak yaratılan insanın tevhidden yüzçevirmesi, çevresiyle uyumsuzluğa sebep ol- duğu gibi, halifelik misyonu açısından da bir ihânettir. Hayatlarını din ve dünya diye ayıran, Sezar ve Tanrı diye iki ilâh kabul eden, devletine dini karıştırmak istemeyen, laiklik gibi çok tanrılı anlayışa sahip olan, Kur’an tâbiriyle dinlerini parçalayan müşriklerin kendileri de parça parça, grup gruptur ve her grup, kendi yanındakiyle övünür durur.392   Şirkin bu çirkin tablosu yanında; Tevhid ile vahdet kelimeleri aynı kökten gelir. Biri, “birlemek”, diğeri “birlik” veya “bir- leşmek” demektir. Tevhide inanan her ırktan, her yapıdan insan “ümmet” bi- lincine sahip olacak, birbirlerini ancak kardeş kabul edecektir.393 Aynı Allah’a gerçekten iman edenler, yekvücut olacaklar, aynı nizamın parçasını oluştura- caklar, güç ve imkân birliği oluşturacaklardır.

     

    Şirkin sayısız zararlarını ana başlıklar halinde şöyle özetleyip sa- yabiliriz:

    Şirk, fıtrattaki nuru söndürür.

    Arınmış nefsi yok eder.

    İzzeti öldürüp yerine zilleti, köleliği getirir. İnsanlık için bir hakarettir. Vahdeti, insanların birliğini parçalar.

    Amelleri boşa çıkarır.

    İnsanın ebediyyen cehennemde kalmasına sebep olur. Şirk, bütün hurâfelerin yuvasıdır.

     

    388

    Bak. 2/Bakara, 18; 7/A’râf, 179

    389

    Bak. 7/A’râf, 179

    390

    Bak. 9/Tevbe, 28

    391

    21/Enbiyâ, 22

    392

    Bak. 30/Rûm, 31-32

    393

    Bak. 49/Hucurât, 10

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Büyük bir zulümdür.

    Şirk, bütün yanlış korkuların, fobilerin kaynağıdır. İnsan dinamizmini hareketsiz bırakır.

     

    Şirk, Allah’ın asla affetmediği bir günahtır. Bütün zararlarından daha önemli olan, şirkin insanı ebedî cehennemlik yapmasıdır. Allah, şirk inancı ile âhirete gelenleri asla affetmeyecektir.

     

    “Sana da, senden öncekilere de vahyolunmuştur ki ‘eğer şirk koşarsan, şüphesiz bütün amellerin boşa gider ve hüsrâna uğrayanlardan olursun.”394

     

    “Allah, kendisine şirk/ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan baş- kasını (günahları) dilediği kimse için bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse bü- yük bir günah ile (Allah’a) iftira etmiş olur. Kim Allah’a şirk/eş koşarsa büs- bütün sapıtmıştır.”395

     

    Tevhid ve şirk insanlık tarihi boyunca insanların bağlanageldiği iki dinin adı- dır. İnsanlık tarihi şirkle tevhid arasındaki mücâdeleden ibarettir. Bütün pey- gamberlerin tebliğlerinde vurguladıkları temel esas tevhiddir. Kur’ân-ı Kerim’in üzerinde en çok durduğu konu tevhidin önemi ve şirkten uzak durulması konusudur.

     

    Kendi nefsinin hevâsını ilâhlaştıran ve Allah’a değil de kendisine tapan ve tapılmasını isteyenler; başkalarının haklarına el uzatmanın, yalnız Allah’a ibâ- det edildiği ve sadece O’na uyulduğu sürece mümkün olmadığını bilirler. Çünkü, Allah’ın dini adâleti emreder ve bütün insanları eşit olarak görür. Fazi- letler doğuştan değil; sonradan kazanılan iman, takvâ, cihad ve ilim sâyesin- dedir. Şirk ise nefsinin hevâsını ilâh edinenlerin, insanları kendilerine kul etme- leri ve sömürmeleri üzerine kuruludur. Bu yüzden tâğutlar, kendi nefislerinin arzularını ilâhlaştırmak için, ilkelerini kendilerinin tesbit ettikleri ve başkalarının haklarını gasb üzere kurulu şirk düzenini isterler. Tâğutlar, ortaya attıkları ilâh- lara insanları taptırarak, aslında kendilerine taptırır, kulluk ettirirler. Şirk, insan- ların insanlara kulluk ettiği düzenin adıdır.

     

    Müşrikler, bazı şeyleri ilâh haline getirdikten sonra bazıları doğrudan o ilâhlara tanrı diye, bazıları da ‘bizi Allah’a götürecekler’ diye tapınmaya baş- ladılar. Hâlbuki Allah (c.c.) bütün insanlara, “sizi Ben yarattım ve rızkınızı da

     

    394   39/Zümer, 65 395 4/Nisâ, 48 ve 116

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                         Şİrk

     

    Ben veriyorum. Öyleyse ibâdeti yalnızca Bana yapın”396 diye buyurmaktadır. Şirk dini üzerinde olanlar, hem Allah’ın dışında birtakım ilâhlara ibâdet ederler, hem de o ilâhlar adına kurallar (şeriatler) uydurup onu din haline getirirler. Allah ise onların bu tutumunu kesin bir şekilde kınamakta ve reddetmekte- dir.397 Allah’a başka şeyleri ‘şerik-ortak’ koşanlar, aslında gerçek anlamda bir ilâh bulmuş ve gerçekten ona ibâdet ediyor değildir. Onların bu yaptığı bir ‘zan’ (sanı)dır, bir avunmadır.398 Yarın hesap günü şefaatçi olacakları zannedi- len bütün ‘şerikler-ortaklar’ müşriklerin yanında olmayacaklar, onlara yardım edemeyeceklerdir.399

     

     

    BÂTILA İMAN

    Kur’an, imanı sadece olumlu alanlar için kullanmaz. Gönülden benimse- me ve tasdik etmenin, yani imanın, olumsuz görünümlerinin bulunabileceğine de dikkatimizi çeker. İman, Allah’ın inanılmasını istediği şeylere olursa doğru; hakkında Allah’ın hiçbir delil indirmediği şeylere olursa bâtıl olur.

     

    “De ki: ‘Benimle sizin aranızda şâhit olarak Allah yeter. O, göklerde ve yerde ne varsa bilir.’ Bâtıla iman eden ve Allah’ı inkâr edenler var ya, işte ziyana uğrayacaklar onlardır.”400

     

    “Tek Allah’a ibâdete çağrıldığı, duâ edildiği zaman küfrederdiniz. O’na şirk koşulunca (buna) iman ederdiniz. Artık hüküm, yüceler yücesi Allah’ın- dır.”401

     

    “Onların çoğu, ancak şirk koşarak Allah’a iman ederler.”402

    “Kendilerine Kitap’tan nasip verilenleri görmedin mi? Putlara ve tâğu- ta (sahte tanrılara ve Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen yöneticilere) iman ediyorlar…”403

     

    Bu âyetlerden anlaşılıyor ki, mutlak anlamda aldığımızda inkâr da bir iman- dır. İnkâr, imansızlığa imandır. Ateizm de bir imandır; Allah’ı reddetmeye inan-

     

    396

    4/Nisâ, 36

    397

    Bak. 42/Şûrâ, 21

    398

    Bak. 10/Yûnus, 66

    399

    Bak. 6/En’âm, 94

    400

    29/Ankebut, 52

    401

    40/Mü’min, 12

    402

    12/Yûsuf, 106

    403

    4/Nisâ, 51

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    mak. Yani, her imanda bir inkâr, her inkârda bir iman vardır. Mü’min de Allah’a iman etmiş olmak için, hatta imandan önce, bazı şeyleri inkâr etmesi, “küfür” etmesi gerekir. Küfredip reddetmesi gerekenlerin başında tâğut gelir.404 İnsanı kurtaracak, sağlam kulp; tâğutların olumlu, hayırlı hiçbir işi, ameli ve sözü olduğunu kabul etmemek; eğer varsa bile, bunları örtüp inkâr etmekle (küfr etmekle) mümkün olur.405 Doğru iman, Kur’an’ın gösterdiği imandır. Bu iman, insanlara Allah’tan başka ilâh olmadığını, Allah’ın âlemlerin Rabbi olduğunu, Allah’tan başkasına duâ ve kulluk edilmemesi gerektiğini öğretir. Doğru/hak imanın zıddı, bâtıla imandır, yani şirk. Şirk, doğru olduğunu isbatlamak için Allah’ın, hakkında delil/âyet indirmemiş olmasına rağmen; insanların uydur- dukları bâtıl inançlardır. “Allah’tan başka kulluk ettiğiniz şeyler, sizin ve ata- larınızın uydurduğu putlardan başka bir şey değildir. Allah, onların doğru olduğuna dair bir delil indirmemiştir. Hükmetmek, yalnızca Allah’a aittir. O’ndan başkasına değil!”406

     

    İslâm, “lâ (hayır!)” ile başlar. “Lâ ilâhe illâllah” demeyen insan müslüman kabul edilmez. Tarihsel ve güncel ilâh yerine konulan her türlü sahte tanrıları, güç odaklarını, otorite anlayışını, yani tâğutları reddetmeden müslümanlık ol- maz.407 Bugün İslâm dışı düzenler, yönlendirdiği Diyanet teşkilatı, medya, eği- tim, toplum ve ahlâk anlayışıyla “lâ”sı olmayan bir din(!) anlayışını Müslüman- lık adıyla dayatmaktadır. Reddedecek, tavır alacak, savaşacak bir düşmanı olmamak; her şeyle ve gayri müslim herkesle diyalog içinde kardeş-kardeş, barış içinde yaşamak… Kendisine ve her şeyden önce dinine kast eden bun- ca zâlime karşı nasıl olacaksa bu!... Aslında Amerika’nın empoze ettiği, laiklik ve Kemalizmle uzlaşan bu “lâ”sız dinle istenen şey belli: Müslümanın iğdiş edilmesi, cihadsız ve onursuz, edilgen ve ılımlı bir Müslüman tip oluşturulma- sı, işgalcilere karşı direnç ve tavır gösteremeyecek şekilde pasifize edilmesi, emperyalist zâlimlere kul ve köle edilmesi…

     

    Kur’an, imanlarını zulümle (şirkle) lekeleyenler için kurtuluş kapısını kapat- mıştır. “İman edip de imanlarına herhangi bir zulüm bulaştırmayanlar var ya, işte emn (güven) onlarındır. Ve onlar hidâyeti (doğru yolu) bulanlardır.”408 Kur’an, imandan sonra küfre sapanlara karşı çok sert ve şiddetli bir tavır ta- kınmaktadır. Kur’an, bu olaya tebdîl veya irtidat demektedir. Tebdîl, imanı kü-

     

    404

    Bak. 2/Bakara, 256

    405

    Bak. 2/Bakara, 256

    406

    12/Yûsuf, 40

    407

    Bak. 2/Bakara, 256

    408

    6/En’âm, 82

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                         Şİrk

     

    fürle değiştirmek; irtidat ise, İslâm dininden çıkmak, geriye dönmek demektir. Tebdîl ve irtidat Kur’an’a göre en iğrenç ve onur kırıcı hastalığın adlarıdır.409

     

     

     

     

    ALLAH TEÂLÂ’NIN BİRLİĞİ VE ŞİRK

    Kur’ân-ı Kerim’de Allah Teâlâ’nın varlığını belirten birçok âyet-i kerime olmakla beraber, O’nun birliğinden bahseden âyetler, varlığını ifade eden âyetlerden daha çoktur. Allah Teâlâ’nın birliğinden bahseden ve çoğu Mekke’de inen âyetler, şirki reddedip tevhidi emreder. Bu âyetlerin bir kısmı Allah Teâlâ’nın ilâhlık vasfına yakışmayan; yaratılmışlık, âcizlik ve eksiklik ifade eden özelikleri reddetmek sû- retiyle O’nu tenzih eder. Bir kısmı da O’nun kâinatın yaratıcısı, nimet vericisi, tek sahibi ve hâkimi olduğunu belirtir.

     

    Meselâ; Kur’an’da “Allah kendine ortak koşulmasını bağışlamaz, bundan başkasını dilediğine bağışlar. Allah’a ortak koşan da gerçekten büyük bir gü- nah işlemiştir.”410 buyurularak şirk reddedilirken; diğer bir sûrede: “De ki: O Allah birdir. Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, her şey O’na muhtaçtır. Kendisi baba değildir ve doğurulmamıştır (oğul da değildir).”411   buyurularak tevhid en özlü biçimde vurgulanmaktadır.

     

    Ebû Cehil gibi en azılı müşrikler, hatta şeytan bile Allah’ı inkâr edememiş, O’nu yaratıcı, tabiata hükmedici olarak kabul etmeye kendilerini mecbur hisset- mişlerdi. Ama, Allah’a sadece inanmak yeterli değildir. O’na hiçbir şeyi, hiçbir şekilde şirk koşmamak şarttır.

     

    İnsanlar tarih boyunca Allah’ın varlığını doğrudan inkâr yerine ya müşrikler gibi O’na ortak koşarak şirke düşmüşler, ya da laiklik anlayışıyla O’nun bazı sıfat ve fiillerini inkâr ederek küfre düşmüşlerdir. Bu iki inkâr, iki şirk çeşidi arasındaki benzerlik ve farkları şöyle ifade etmek mümkündür:

     

    Müşrikler Allah’ın varlığını, yaratıcılığını, rızık vericiliğini kabul ettikleri halde, vahdâniyetini inkâr ediyorlar, O’na putları ortak koşuyorlardı. Laiklik ise, Allah’ın rabbâniyetini inkâr ederek O’nu dünya hayatına, insanın gündelik yaşamına, top-

     

    409 Bak. 3/Âl-i İmran, 86, 90; 2/Bakara, 217

    410 3/Âl-i İmrân, 48 411 112/İhlâs, 1-4

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    lumların yönetimi demeye gelen siyâsete karıştırmak istememektir. Özetle, klasik şirk vahdâniyeti; laiklik şirki rabbâniyeti inkâr etmektir.

     

    Şirk, Allah’ın zatında O’na ortaklar koşmakken; laiklik de Allah’ın sıfatlarında O’na ortaklar koşmak ve O’nun olan teşrî, terbiye etme, hüküm koyma yetkilerini yaratandan alıp yaratılanlara devretmektir. Şirkle laikliğin bu uygulamaları neti- cede aynı kapıya çıkıyordu: Hevâ ve heveslere uygun bir hayat sürmek; canları çekince çiğnedikleri, ya da değiştirdikleri, kurallarını kendilerinin belirlediği bir ha- yat... Şirk de laiklik gibi hakkı ikiye paylaştırıp Allah’ın hakkını Allah’a, “Sezar”ları olan tâğutlarının hakkını da putlarına vermektir.

     

    “Allah’ın birliği” konusu, Akaid’in temel ve en önemli konusudur. Akaid ilmine bu yüzden Tevhid ilmi de denir. (Tevhid, birlemek, Allah’ı bir kabul etmek demek- tir. Yani, Allah’ın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde eşsiz olduğunu bilmek ve öylece inanmaktır.) İslâm Dini’ndeki tüm hükümlerin bir noktada Allah’ın birlenmesine (tevhide) dayandığı için, İslâm’a Tevhid dini; müslümanlara da muvahhid denilir.

     

    Günümüzde Allah’ı sözde bir olarak kabul eden nice insanlar, hâkimiyet ve mutlak otorite konusuna gelince Allah’a ortaklar koşmaktadırlar. Allah’a ait bazı vasıfları başkalarına veren, başka şeyleri Allah’ı sever gibi seven, başkasından Allah’tan korkar gibi korkanlar Allah’ı gerçekten birlemiş olmazlar. Allah’ı kanun- larına, idarelerine, işlerine... karıştırmak istemeyenler tevhid eri vasfını kaybedip müşrik vasfını kazanırlar. “Onların çoğu, Allah’a, şirk koşmaksızın iman etmez- ler.”412

     

    Allah’ın varlık ve birliğini kabul etmenin, fert ve toplum hayatının her alanın- da ortaya çıkması zorunlu olan birtakım sonuçları vardır. Bir olan Allah’a iman etmek: Sadece O’nun hâkimiyetini kabul etmek, mutlak itaat edilecek otorite olarak O’nu tanımak, O’na ve emirlerine boyun eğmektir. Bir olan Allah’a iman; Allah’ın öngördüğü nizama aykırı olan her şeye karşı bir inkılap hareketidir; bir başkaldırıdır. Allah’tan başka ilâhları reddettiğimiz, Allah’ı birlediğimiz yaşantımı- zın tüm boyutlarında kendini göstermelidir. Allah’a iman, çevreyi etkilemeyen, gayr-i İslâmî vâkıayı kabullenen kuru ve edilgen yahut etkisiz bir iddia olamaz. Bir olan Allah’a iman etmenin zorunlu gereği; Allah’ın nizamını hayatına, düşünce ve inançlarına, ferdî, sosyal, siyasal, ekonomik, ahlâkî ve teabbudî (ibâdetle ilgili) bütün ilişkilerine hâkim kılmaya çalışmaktır.

     

     

    412 12/Yusuf, 106

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                         Şİrk

     

    ŞİRK EHLİ MÜŞRİKLERLE MÜCÂDELE

    “İnsanlar ‘Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed O’nun rasûlüdür’ deyin- ceye kadar kendileriyle savaşmaya emrolundum. Ne zaman bunu söylerlerse kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak dinî cezalar müstesna; iç yüzlerinin muhasebesi ise Allah’a aittir.”413

     

    Şirk ehliyle, müşriklerle mücâdele esastır. Müslüman, zaman ve şartların du- rumuna göre savaş(a)mıyorsa bile, onlara en azından “Ey kâfirler! Ben sizin tap- makta olduklarınıza ibâdet etmem. Sizin dininiz size; benim dinim bana!”414 de- yip, onları reddettiğini göstermek zorundadır. “Size de, Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylerinize, putlarınıza da yuh olsun! Siz, akıllanmaz mısınız?”415

     

     

     

     

    MÜŞRİKLERİN ÖZELLİKLERİ

    Kur’ân-ı Kerim, inkârcılara bazen kâfir, bazen de müşrik demektedir. Bu onların yaptıkları işlere, takındıkları tavırlara göre verilen bir isimlendirmedir. İnkâr açısından ikisi arasında fazla bir fark bulunmamaktadır. Kur’an, müş- rikleri tanıtırken, yalnızca Firavun’a iman edenlerin, Hz. Muhammed’e karşı çıkan Mekkeli müşriklerin değil; hem onların hem de tüm zamanlar boyunca tüm ülkelerdeki bütün müşriklerin özelliklerini tanıtıyor. Şirkin nasıl bir şey ol- duğunu ortaya koyarak, insanları sakındırıyor.

     

    Kâinatın Rabbi Allah (c.c.) bütün kemal (üstün) sıfatlara sahip, bir ve tek olan, başlangıcı ve sonu olmayan, yaratıklardan hiçbirine benzemeyen, her şeyin sahibi, çok güçlü ve kudretli, emir ve hüküm sahibi olan, istediği şeyi istediği gibi yaratan, varlığı her şeyi kuşatan, yalnızca kendisine ibâdet edilen tek İlâh’tır. Canlıların rızkını O verir. O öldüren ve diriltendir. Mülk O’nundur. O yaratıcıdır (Hâlık) ve O’nun dışında her şey yaratılmıştır (mahlûk).

     

    İşte Allah (c.c.)’a ait bu ve buna benzer sıfatları başkasına veren müşriktir. Evrende olan olayları Allah’ın yarattığını kabul etmeyip, bunların tabiat (doğa) tarafından yaratıldığına inanan müşriktir. Tabiatı veya diğer sebepleri yaratılan değil de, yaratıcı gibi kabul eden müşriktir. Yeryüzünün ve insan irâdesinin

    413 Buhâri, Cihad 102, İman 17; Müslim, İman 8; Ebû Dâvud, Cihad 104; Tirmizî, Tefsir 78; Nesâî, Zekât 3; İbn Mâce, Fiten 1; Dârimî, Siyer 10

    414 109/Kâfirun, 1, 6

    415 21/Enbiyâ, 67

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    dışındaki bütün oluşumlara ait tasarruf Allah’ın elindedir. Müşrikler, bu tasar- ruf hakkını başkalarına da verirler. Hayatın her alanına İlâhî hükümler koyma yetkisi Allah’ındır. Ancak müşrikler, Allah’ın bu yetkisine saldırarak ya kendileri adına, ya da başka bir insan veya put adına hüküm koyarlar.

     

    İnsanları Allah yaratmıştır. Dolayısıyla onlar Allah’ın kullarıdır. İbâdet yalnız- ca Allah’a yapılır. Ama müşrikler Allah’tan başkasına da kulluk yaparlar. O’nun dışındaki varlıkları da yücelterek onun önünde sanki o bir ilâhmış gibi saygı duruşunda, kıyamda, rukûda bulunurlar. Kendi hevâ ve hevesleri doğrultu- sunda insanlar adına, bir ulus ve ideoloji adına hükümler/yasalar koyarlar ve bunlara kalpten bağlanır, Allah’ın hükümlerini bir tarafa atarlar. Bunlar kesin- likle şirktir.

     

    Allah’ın helâl ve haram ölçülerini kabul etmeyip O’nun gönderdiği ilkeleri bir tarafa atarak kendi arzusuna göre helâl ve haram ölçüleri koyanlar; insan- ların, partilerin, devletlerin veya örgütlerin koyduğu haram ve helâl ölçülerini kabul edenler müşrik olurlar. Bir insanın, bir örgütün, bir ideolojinin görüşle- rini, hükümlerini Allah’ın hükümlerinden daha doğru, daha çağdaş,daha iyi bulanlar, Allah’tan başka ilâh tanımış olurlar.416 Allah’a ait her şeyi görme, her şeyden haberdar olma, mutlak anlamda ilâhî yardımı yapma, tevbe alarak günahları affetme, gözetleme gibi sıfatları varlıklara veya insanlara verenler müşrik olmuşlardır. Söz gelimi, bağlanılan şeyhlerin çok uzak yerlerden öğ- rencilerini (müridlerini) evlerinin içinde bile gördüğünü, ibâdet veya zikirleri ancak şeyhlerin Allah’a ulaştırabileceğini, şeyhlerin diledikleri yere diledikleri zaman gidebileceklerini, istedikleri zaman kerâmet gösterebileceklerini kabul etmek, şüphesiz ki şirke çok benzemektedir.

     

    Ölmüş veya yaşayan kimi insanların ilkelerini mutlak hüküm ve ilke say- mak, onların görüşlerini en üstün, hatta Allah’ın âyetlerinden daha yüce say- mak, ölünün mezarı başına gidip, ona hesap vermek; şirkin, yani Allah’a ortak koşmanın ta kendisidir. Çünkü Allah’a ait sıfatlar bir ölümlüye veya ölmüşe verilmektedir. Tekrar edelim ki, ister bir başka insan, ister insanın kendi hevâ- sı, ister bir grup, isterse bir coğrafya olsun; Allah’ın ilâhlığına ait bir özelliği on- larda görmek, onlarda da aynı özelliklerin var olduğuna inanmak şirktir. Bunu yapanlar da müşriktir. “Müslümanım” diyenlerin çok sayıda olduğu ülkelerde bazı adamlar, müslümanlık iddia etmelerine rağmen, Batı dünyasından ge- len bütün fikirleri, bütün ölçüleri en üstün sayarlar. Onlara, “bakınız Allahımız şöyle buyuruyor” denildiği zaman, “o din işi”, “o ayrı” bu ayrı derler. Ya da

    416 Bak. 9/Tevbe, 31

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                         Şİrk

     

    “tamam, doğru; ama…” diye “ama” veya “fakat” kelimesinden sonra o âyeti geçersiz kılacak reel politik gerekçeler bulurlar.

     

    Görüldüğü gibi müşriklik, inkârcılıktan çok, Allah’ın varlığı kabul edildiği halde, Allah’a benzer ilâhlar bulmanın, O’na ait özellikleri başka varlıklara da verip onları da Allah gibi üstün tutmanın adıdır. İslâm’ın mücâdele ettiği en önemli inkâr işte bu şirk anlayışıdır. İslâm geldiği zaman Mekkeliler tanrısız değillerdi. Evreni Allah’ın yarattığını, rızkı O’nun verdiğini kabul ediyorlardı. Ama O’na putları ortak ediyor, başka şeylere kulluk yapıyorlardı.417 Günümüz- de müslümanların sakınması gereken temel tehlike budur.

     

    Kur’ân-ı Kerim, müşriklere ait bazı özel durumlara da dikkat çekmektedir: Şirk en büyük zulümdür,418 öyleyse müşrikler aynı zamanda zâlimdirler. Müş- rikler, gerçek ilme değil; zanna (sanrıya, tahmin ve teorilere) uyarlar. Onlar ilmin, aydınlığın, doğrunun peşinde olduklarını söylerler, ama onların gerçek sandığı şey, Allah katında bir değer ifade etmez. Onlar sıkışınca Allah’a duâ eder, yalvarırlar, ama rahata ve refaha kavuşunca Allah’ın âyetlerinden yüz çevirirler.419 Putlarını, yani Allah’a eş koştukları şeyleri çok severler, onlara can- dan bağlıdırlar.420

     

    İslâm’ın teklifleri müşriklere çok ağır gelir.421 Onlar mü’minleri sevmezler, devamlı düşmanlık beslerler. Dünyaya aşırı bağlıdırlar.422 İslâm’a karşı çıkışla- rı noktasında tutarlı değillerdir. Yaptıkları işler sebebiyle Allah katında suçlu (mücrim) olmuşlardır.423

     

    SORULAR

    • Aşağıdakilerden hangisi tevhid inancını bozmaz? Yani in- sanı şirke düşürmez?
    a)     Allah’tan başkasına ibâdet ve itaat etmek.
    1. Allah’tan başkasına duâ ve tevekkül
    2. Mü’min olduğu halde bazı günahlar işlemek.
    3. İslâm’ı hafife almak, İslâm Diniyle alay etmek.
    • Seçeneklerden hangisi insanı şirke ve küfre düşürmez?

     

    417

    Bak. 31/Lokman, 25

    418

    31/Lokman, 13

    419

    Bak. 17/İsrâ, 67

    420

    Bak. 37/Saffât, 35-36

    421

    Bak. 42/Şûrâ, 111

    422

    Bak. 2/Bakara, 96

    423

    Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 472-476


    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    a)     İslâm’daki emir ve yasakların gereksiz olduğuna inanmak.
    1. Tâğutlara gönülden itaat
    2. İslâm’ın emir ve yasaklarını kabul ettiği halde, bir kısmını yerine getirmemek
    3. Allah’tan başkasına ilâh derecesinde aşırı sevgi, saygı göstermek. 3- Aşağıdakilerden hangisi tevhidi bozan fiillerden değildir?
    a)     Allah’tan başkasına helâl ve haram kılma yetkisi vermek.
    1. Allah’a tevekkül
    2. İbâdeti Allah’tan başkası adına
    3. Kur’an’daki hükümlerden bazısının günümüzde geçersiz olduğu- nu söylemek.

    4- Aşağıdakilerden hangisi müşrikler için doğru değildir?

    1. Müşrikler, göklerin ve yerin yaratıcısının Allah olduğuna inanırlar.
    2. Allah’ın ilâhlık vasıflarını başkasına
    3. Yeryüzündeki otoriteyi Allah’a ait olarak görmezler.
    4. Hıristiyanlar Hz. İsa’yı Allah’a ortak koşarak şirke düşmüşlerdir. 5- Aşağıdakilerden hangisi şirkin çeşitlerinden değildir?
    a)     Allah’ın emir ve yasaklarını kabul ettiği halde, bunların bazısını yap- mamak.
    1. Allah’a inanmakla birlikte, Allah’a yaklaştıracağı gayesiyle başka varlık- lara
    2. Allah’la beraber başka ilâh tanımak.
    3. Kâinattaki her olayın Allah’ın dilemesiyle değil de; kendi kendine oldu- ğuna
    6-  Aşağıdakilerden hangisi müslümanı mürted yapmaz?
    1. İçkinin haram olduğuna inandığı halde içki içmek.
    2. İslâm’ın hükümleriyle alay etmek, hafife almak.
    3. Allah’a itaati bırakıp, gönül rızâsıyla tâğuta itaat
    4. İslâm’ın hükümlerini değiştirmek.
    7- Aşağıdakilerden hangisi tâğut kelimesinin tanımı olamaz?
    1. İnsanları Allah’a isyana dâvet
    2. İnsanları zorla da olsa kendine itaat ettirmeye çalışır.
    3. Allah’ın kanunları yerine, kendisi kanunlar
    4. Dindeki hurâfe ve bid’atleri kaldırmaya çalışır.
    8-  Aşağıdakilerden hangisi Bel’am’ların en belirgin özelliğidir?
    1. İnsanları Allah’ın adını kullanarak aldatırlar.
    2. İslâm düşmanlarına hakkı açık açık anlatırlar.
    3. Zâlime karşı mazlumun hakkını
    4. İnsanlara Allah’ın dinini hiç değiştirmeden tebliğ

     

    9-  Tevhidi bozan haller nelerdir?
    • Şirkin sözlük ve terim anlamları nedir?
    • Kur’ân-ı Kerim şirki nasıl tanımlar?
    • Şirkin sebepleri nelerdir?
    • Şirkin çeşitlerini sayınız ve her birini kısaca açıklayınız.
    • Gizli şirk nedir, örnek vererek açıklayınız.
    • Câhilî eğitimde şirkle ilgili örnekler veriniz. 16- Ekonomi yönüyle şirke bazı örnekler veriniz. 17- Müşriklerin özelliklerini sayınız.
    • Müşriklerle ilişkilerimiz nasıl olmalı, onlarla nasıl mücâdele etmeliyiz?
    • İttibâ yönüyle ve davranışlarla ilgili şirk nasıl olur, açıklayınız.
    • Şirkten sakınmak için ne yapmalı ve nasıl duâ etmeliyiz?


    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    1. Ünite

    KÜFÜR

    • Küfür; İmanın Karşıtı, Hakkı Örtmek ve İnkâr Hastalığı
    • Kur’an’da Küfür Kavramı (Nankörlük ve İnkâr)
    • Küfrün Anatomisi
    • Kâfirin Kalbi
    • Küfrün Sebepleri
    • Kâfirler
    • Kur’an’ın Kâfir Dedikleri
    • Kâfirlerin Özellikleri
    • Müslüman-Kâfir İlişkisi
    • Kâfirlerle İlişki Çeşitleri; Savaş ve Barış
    • Hangi Kâfirlerle Savaşmadan İyi Geçinilebilir?
    • Kâfir Akrabalarla İlişki
    • Bir Müslümanı Kâfir Yapan Tavırlar
    • Elfâz-ı Küfür
    • Ef’âl-i Küfür
    • Küfürden Korunma Yolları
    • Sorular

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                  Küfür

     

    KÜFÜR; İMANIN KARŞITI, HAKKI ÖRTMEK VE İNKÂR HASTALIĞI

    Küfür, “ke-fe-ra” fiil kökünden masdar olup, lügatta ‘bir şeyi örtmek’ de- mektir. Bu anlamıyla tohumu toprağa eken ve böylece onu örtüp gizleyen çiftçiye küffar denildiği gibi, kılıcı örttüğü için kınına, karanlığı örttüğü için ge- ceye, yıldızları örttüğü için buluta da kâfir denir. Bazı ibâdetler ve tevbe de birtakım günahları örttüğü için bunlara da keffare(t) denilmiştir. Kâfir kişi de Allah’ın varlığını, âyetlerini, nimetlerini veya hükümlerini görmezlikten, bilmez- likten gelip örterek inkâra gittiğinden bu ismi almıştır.

     

    Küfre sapan kimseye kâfir (çoğulu: Küffâr, kâfirûn, kefere) denilir. Küfür, imanın zıddı olduğu gibi, kâfir de mü’minin zıddıdır. Kâfir; gerçeği örten, nimeti saklayıp inkâr eden kişi demektir. Yaratıcı’nın en büyük nimetleri olan Allah’ın âyetleri, tevhidî iman, peygamberlik, din, hidâyet vb. hususları saklamak veya görmezlikten gelmek kâfirliğin en belirgin şeklidir.

     

    Küfür, realiteyi, hakikati çarpıtmaktır. Küfür, varlıktaki, yaratılıştaki güzellik ve mükemmelliği, nimet ve lütfu görmeme, görmezlikten gelme illetidir; bir fıtrat nankörlüğüdür. Akı kara, karayı ak görmektir; Görülmesi gerekeni gör- memek, bakar körlüğü tercih etmektir. Küfür, bir hastalıktır, bir ârızâ ve anor- malliktir. Doğal olanın, fıtratın dışına çıkmaktır. Kalpte başlayan bu hastalık, kafaya ve bütün organlara yayılır. İmanla tedavi edilmedikçe çabuk büyüyen ve tüm vücudu kaplayan bu kanser mikrobu, kişinin âhiretini ve dünyasını mahveder. İslâm’ın hâkim olmadığı çevre şartları, bu küfür mikrobunun alabil- diğine yayıldığı hastalıklı ortamlardır.

     

    Küfür, bir kimsenin iman edilmesi gerekli esaslara iman etmemesidir ki, yalanlama ve inkârı, tasdiki terk etmeyi; ikrah, yani şiddetli zorlama ve engel bulunmadığı halde ikrarı terketmeyi de içine alır. İmandaki tasdik gibi, küfür- deki tekzib de (yalanlama) kalple, sözle veya davranışla olur. Kalp ile yalan- lama nasıl küfür ise, ikrah/zorlama olmaksızın sözlü yalanlama da öyledir. Hatta, elfâz-ı küfrü (küfür sözünü) böyle sözle ifade etmek, daha çirkin bir düşmanlığı açığa vurmak olur. Aynı şekilde fiilî (davranışla) yalanlama da böy- ledir. İman edilmesi arzu edilen mukaddes şeylere fiilen hakaret ve alay et- menin, küçümsemek ve hafife almanın, bunları bozmaya çalışmanın en çirkin küfür olduğunda şüphe yoktur. Yalnız kalpte gizlenen küfre küfür denip de, sözlü veya fiilî olarak açıklanan ve ilan edilen küfre küfür denilmemesi nasıl mümkün olur? Ancak, o sözlü veya fiilî küfür izhârı, “kalbi imanla dolu oldu-


    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    ğu halde inkâra ikrah olunan, zorlanan değil”424 diye şer’î istisnâyı bildiren bu âyet gereğince zarûrî bir zorlamaya dayanması hâriçtir. Fiilî tekzib (davra- nışla ilgili küfür), iman ile bir araya gelmesi mümkün olmayan fiili yapmaktır. Ancak fiilî tekzib (davranışla ilgili küfür) ile, fiilin yokluğu arasında büyük fark vardır. Meselâ, namaz kılmamak başka, haça tapmak yine başkadır. Namaz kılmamak küfür değilse bile, haça tapmak kesin küfür olur. Bu bakış açısın- dan, amelin terkinin fiilî yalanlama olup olmadığı şüpheli olduğundan, küfrü gerektiren bir durum olup olmayacağında ihtilâf edilmiştir. Hâlbuki hakaret ve hafife almayı ifade eden, aynı şekilde Mushaf’ı çirkefe atmak, güneşe ta- pınmak, putlara veya heykellere saygı duruşunda bulunup önlerinde kıyâma veya secdeye durmak, küfrü yayıp neşretmek, günahı ve haramı helâl; helâlı da haram saymak... gibi bizzat küfür eseri şeyler; küfür delili olduğu belli bulu- nan yalancıların fiilleri -bir ikrah, yani zorlama zarûreti yoksa- küfür olduğunda hiç ihtilâf edilmemiştir.

     

     

    Yukarıda açıklama yapıldığı üzere, ameli terketmenin ve her günahın küfrü gerektirdiği söylenmiyor. Fakat bu mesele, istismar edilerek kötüye kullanıl- mıştır. Ameli terketmek iki türlüdür: Birisi cüz’î (kısmen) terk, diğeri küllî (ta- mamen) terk. Yani biri terketmek, biri de terketmeyi alışkanlık edinmektir. Me- selâ, bazen namaz kılmayan ile, namazı terketmeyi alışkanlık haline getiren arasında büyük fark vardır. Namaza imanı olan, onu vazife tanıyan kimsenin

    -beşer hali- ara sıra bazı üşengeçliğinin bulunabilmesi akla ters değildir. Şu halde cüz’î terk, küfür olmayabilir. Fakat ameli terki alışkanlık edinen, namaz kılmayı hiç hatırına getirmeyen, alnı secde görmemiş, ömründe hiç kılmayan ve hatta kılmamaya azmetmiş bulunanların kıble ehli (müslüman) olduklarına, Allah’a, Peygamber’e ve peygamberlere, Kur’an’a ve âhirete, farz olan vazi- felere imanı bulunduğuna nasıl hükmedilebilir? Özetle iman, tevhid tertibiyle bütün inanılacak şeylere bölünmez bir bağlılıkla uymak; küfür de onlardan, birinin bile olsun, bulunmamasıdır. Yani küfür için iman edilecek şeylerin hiç- birine inanmamak şart değildir. Birine veya bir kısmına inanmamak da kü- fürdür. İman, bir bütünlüğü gerektirir. Küfür ise, onun tersi olduğundan, bir kısmı inkâr ile de vâki olur; tamamının inkârı şart değildir. İman ile küfür, sade zıt değil; birbirinin tersidirler. Ne ikisi bir araya gelip toplanırlar, ne yükselirler; arada vasıta, iki menzil arasında bir menzil (menzile beyne’l-menzileteyn) yok- tur. Bir insan ya kâfirdir; ya mü’min. Fâsık (günahkâr) da işlediği suça göre bunlardan biridir.

     

    424 16/Nahl, 37

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                  Küfür

     

    İman ile küfür, iki görüş açısından düşünülür. Birisi, insanın yalnız Allah’a karşı vaziyeti; diğeri de mü’minlere karşı vaziyetidir. Birincisinde mü’min, yal- nız Allah’ın ilmini düşünerek imanını ve kendini ona göre kontrol ve teftiş eder. Bu noktada hem içinden ve hem dışından sorumludur. İkincisinde, insanların ilmi ve onlara kendini ne şekilde tanıttığını, ne gibi muâmele yaptığını, onların ilmine karşı kendisinin ne gibi bir muâmeleye tabi tutulması gerektiğini dü- şünerek imanını ve kendini ona göre kontrol ve teftiş eder. Çünkü İslâm’da Allah’ın hakları, bir de kulların hakları yönü; imanın bir ferdî, bir de sosyal du- rumu vardır. “Allah’a, Peygamber’e kalbimde imanım var” deyip de insanlara karşı hep küfür muâmelesi yapmak (halkın içinde gâvur gibi yaşamak) İslâm imanının şiarı değildir. Din ve imana muhtaç olan Allah değil, insanlardır.

     

    Küfretmek, dilimizde kaba bir şekilde sövmek mânâsında da âdet olmuş- tur, ki bu, Arapça’da yoktur. Halk arasında yaygın olan bu mânâ, esasında dinî mânâdan alınmıştır. Önceleri küfrü gerektiren sövmelere kullanılırken, bi- raz genişletilmiştir.425

     

     

     

    KUR’AN’DA KÜFÜR KAVRAMI (NANKÖRLÜK VE İNKÂR)

    “Küfür” kelimesi ve türevleri Kur’an’da 525 yerde geçmektedir. Kur’an, imana yüklediği tüm anlamların zıtlarını küfür kelimesine yüklemiştir. Zaten küfür de, bir inançtır; olumsuz bir inanç. Göğüsler iman için açıldığı gibi, küfür için de açılır.426 Kur’an’a göre, küfrün en sık belirişi insanın nimetleri inkârı, yani nankörlüğüdür. Allah, insanların yaratıcısı, onları rızıklandıran, onlara sayısız nimet veren, yaşatan... bir İlâh ve Rabdir, ki en küçük bir iyilikte bulunana teşekkür edildiği gibi, esas olarak nimetleri karşısında Allah’a şükretmek ge- rekir. “Beni zikredin, Ben de sizi zikredeyim/anayım; Bana şükredin; küfr (nankörlük) etmeyin.”427

     

    Allah’a şükretmek, sahip olunan nimetlerin yalnızca O’ndan olduğunu kalpten kabul etmek olduğu gibi, bu kabulü de gerek sözlü, gerek fiilî amel- lerle göstermektir. Fakat insan, unutkan ve haksızlığa eğilimli, aynı zamanda iyilikleri kendinden, kötülükleri başkasından bilen bir niteliğe sahip olduğun- dan iki durumda sahip olduğu nimetlerin Allah’tan olduğu gerçeğini gizleme-

     

    425

    Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Y., c. 1, s. 191-192

    426

    16/Nahl, 106

    427

    2/Bakara, 152

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    ğe kalkışır. Bu iki durumdan biri ve en çok görüleni; aşırı nimetler, zenginlik, mal, evlat ve refah içinde yüzme; diğeri ise darlık ve sıkıntı içinde bulunmadır. Bunlardan birincisi şükretmemenin en önemli nedenidir ve bu yüzdendir ki, kâfirler daha çok zenginler içinden çıkar. Çünkü onlar, zenginliklerinin ve için- de bulundukları refah durumunun sona ermeyeceği, bunun kendi kazançları olup akıl ve becerilerinden kaynaklandığını zannederler.

     

    “İnsanlar (küfr üzerinde) tek bir ümmet olmayacak olsalardı Rahmân’ı küfr/inkâr edenlerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerine binip çıkacak- ları merdivenler yapardık. Ve, evlerine kapılar ve üzerlerine yaslanacakları koltuklar, kanapeler ve nice süsler. Bütün bunlar sadece dünya hayatının geçimliğidir. Âhiret ise Rabbinin katında müttakîler içindir.”428

     

    “Karun, Mûsâ’nın kavmindendi. Onlara karşı bağy etti. Biz kendisine öyle hazineler vermiştik ki, onun anahtarlarını taşımak güçlü bir toplulu- ğa ağır geliyordu. Kavmi ona demişti ki: ‘Şımarma, Allah şımaranları sev- mez...’ ‘Bu, bende bulunan bir bilgi sayesinde bana verildi’ dedi.”429

     

    İnsan, bazen darlık ve sıkıntı ânında da küfürde bulunur: “İnsana Kendi- miz’den bir rahmet tattırsak onunla sevinir. Ellerinin öne sürdüğünden do- layı kendilerine bir kötülük dokunsa, muhakkak insan çok küfredici (olur).”430

     

    İşte, gerek sıkıntı ve darlık, gerekse bolluk ve ferah ânında tiksindirici bir istiğnâ ve şımarıklıkla veya umutsuzlukla insan Allah’a karşı kâfir kesilir. De- mek ki, küfrün temelinde, aynen şirkte olduğu gibi, bir bakıma nefse tapınma, bencillik ve istiğnâ vardır ve küfr Allah’ı hakkıyla tanımamak, O’nun verdiği nimetlerin O’ndan olduğu gerçeğini sözle, davranışla ve kalben örtmek, gizle- mektir. Sözgelimi, insan fizikî yapısını beğenir ve “şükredeyim diye Allah beni güzel yarattı” demez; “ne kadar güzelim!” der ve insanlar karşısında güzelli- ğiyle övünür. Sahip olduğu yetenek ve becerilerin bütünüyle Allah’tan oldu- ğunu unutur, insanların içine çıkıp “şunu şöyle yaptım, şu kadar kabiliyetliyim” der; fakat “Allah, bana bu beceri ve yetenekleri vermiş, o halde bunları verene teşekküren O’nun yolunda kullanayım” diye düşünmez.

     

     

    Çok mala sahiptir, güzel bir evde oturmaktadır, güzel giysiler içindedir; Hz.

     

    428

    43/Zuhruf, 33-35

    429

    28/Kasas, 76, 78, 81; ve Bak. 18/Kehf, 32-37

    430

    26/Şuarâ, 48

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                  Küfür

     

    Süleyman gibi “Bu, Rabbimin fazlındandır; şükür mü edeceğim, yoksa kü- für mü, diye beni denemek için. Kim şükrederse kendisi için şükreder; kim de küfrederse muhakkkak Rabbim müstağnîdir, çok kerem sahibidir.”431 de- mesi ve bunun bilinciyle hareket etmesi gerekirken, Karun gibi “bu bana bil- gimden dolayı verildi” der, hele bir de güç ve kuvveti varsa insanlar üzerinde bağy eder ve tam bir tâğut kesilir. İnsan, bu şekildeki küfrüne haset, hırs, kibir gibi olumsuz nitelikler de ekleyince, artık Allah düşüncesini zihninden atmaya, O’nu evrende hüküm sahibi görmemeye ve yok saymaya kadar gider. Bazı- larıysa kendilerine daha önceden apaçık delillerle bildirilen Allah’ın âfakta ve enfüsteki âyetlerinden432 bazılarını örtmeye girişir. Kitaplarını veya gönderdiği kitaplardan birini, peygamberlerin tamamını veya bir kısmını, âhireti, melekleri veya kaderi, peygamberlerin Allah’tan getirdiği esaslardan birini veya birkaçını kabul etmemeye yönelir. Bazıları, “Peygamber Allah’tan ne getirdiyse inan- dım” der, fakat hareketleriyle bunu yalanlar. Temel emir ve yasaklarlardan bazılarını yerine getirmez, getirmeye getirmeye bu emir veya yasağın üzerine bir örtü çeker ve artık kendi yanında o şey “yok” hükmüne geçer.

     

    Allah’ı, âyetlerini veya hükümlerini örten, daha çok da Allah’ı ve O’nun hük- münü yok saymaya çalışan, nedenleri görüp ötesini göremeyen, duyuları- nın ulaşamadığı şeyleri yok sayan, evrenin yaratılışını, meydana gelen olayları raslantı, zorunluluk gibi birtakım hayalî etkenlere bağlayan, bilmeden her bir zerreyi ilâhlaştıran veya Allah’ın âyetlerinin birini, birkaçını veya tamamını ta- nımamaya yönelenlerin artık kalpleri de örtülür; basiretleri yok olur, akılları işlemez, dilleri hakkı söylemez hale gelir. Böylelerinin kalpleri mühürlenmiştir ve bunlar için uyarı, korkutma hiçbir etki yapacak değildir: “Gerçek şu ki, kâ- fir olanları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, iman etmezler. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir ve onlar için (dünya ve âhirette) büyük bir azap vardır.”433; “Andolsun, elçilerimiz onlara açık deliller getirdiler. Fakat, önceden yalan- ladıklarından ötürü inanmaya yanaşmadılar. Allah, kâfirlerin kalplerini işte böyle mühürler.”434; “Kalpleri vardır, ama onlarla (hakkı) kavramazlar; gözleri vardır, fakat onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. Hayvan- lar gibidir onlar, hatta daha da sapık/yoldan çıkmış...”435; “Allah katında bü-

     

    431

    27/Neml, 40

    432

    41/Fussılet, 53

    433

    2/Bakara, 6-7

    434

    7/A’râf, 101

    435

    7/A’râf, 179


    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    tün hayvanların en şerlisi, akletmeyen sağırlar ve dilsizlerdir.”436

     

    Bu anlatılanlar, küfrân-ı nimet yani nimetlere küfürdür. Bu, küfrün çeşitlerin- den biridir. Türkçede nankörlük denen nimetlere küfür, küfrün temelini oluştur- duğu gibi, nimet kelimesinin kapsamı içine mal, mülk, göz, kulak gibi maddî ve yetenek, beceri, düşünce, akıl gibi mânevî varlıklardan daha çok; risâlet, din, hidâyet vb. girer. Şu halde, Allah’a ve O’ndan gelen herhangi bir şeye yönelen örtme, gizleme, tanımama işi, küfür kavramının kapsamı içindedir.437

     

    Nimetlere nankörlük (küfrân-ı nimet), nimetin eksilmesine ve azâba sebep olur. Küfrânın zıddı olan şükrân (şükretmek) ise, nimetlerde artışa yol açar. “Eğer şükrederseniz, (nimetlerimi) arttırırım; eğer küfrâna giderseniz, mu- hakkak ki azâbım çok şiddetlidir.”438

     

    Küfrâna karşı böyle sert bir tavır takınılması sebepsiz değildir. Kur’an, küf- rün her türünde küfrânla/nankörlükle yalanlamanın beraber bulunduğuna dikkat çeker.439 İmandaki tasdik ve itiraf, burada yerini inkâr ve yalanlamaya bırakmaktadır. İnsana şah damarından daha yakın olan Allah’ı440 görmezlikten gelmeye kalkmak, insan onuruna yakışmamaktadır. Bunun içindir ki Kur’an, küfre sapanları sözü değil; bağırıp çağırmayı duyan sağır-dilsiz ve körlere benzetmektedir.441   Şuur ve iman nimetini teperek hayvanlaşan bir varlığın, hayvan olarak yaratılan bir canlıya denk olmak gibi bir şansı ve liyakati de olamaz. Böyle birisi, hayvandan daha aşağılara iner ve hayvanların en kötüsü, en zararlısı olur. “Şu bir gerçek ki, Allah katında hayvanların en şerlisi, küfre sapıp da imana gelmeyenlerdir.”442

     

    Durum böyle olduğuna göre, küfür ehlinin sahip bulunduğu dünya imkân ve nimetlerine bakarak onların kemal ve mutluluğuna hükmetmek yanlıştır. “Küfre sapanların beldeler boyu işten işe geçip, (refah içinde) diyar diyar dolaşmaları seni sakın aldatmasın! Bütün bunlar azıcık menfaatlenmedir. Onların son varış yerleri cehennemdir. Ve ne kötü varış yeridir o!”443; “Küfre sapanlar asla sanmasınlar ki, Bizim onlara mühlet vermemiz kendilerinin

     

    436

    8/Enfâl, 22

    437

    Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Kırkambar Y., s. 339-340

    438

    14/İbrahim, 7

    439

    Bak. 84/İnşikak, 22; 85/Bürûc, 19; 57/Hadîd, 19; 64/Teğâbün, 10

    440

    50/Kaf, 16

    441

    2/Bakara, 171

    442

    8/Enfâl, 55

    443

    3/Âl-i İmran, 196-197


                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                  Küfür

     

    lehinedir.”444; “Küfredenler sakın sanmasınlar ki, yarışı kazandılar. Onlar kimseyi âciz bırakamazlar.”445; “Rablerini inkâr edenlerin durumu; amelleri fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu küle benzer.”446

     

    Ne yazık ki, işin esasını göremeyen küfür mensupları, bir kuruntu, bir kasıl- ma, yani istikbar ve istiğnâ içindedirler.447 Küfür ehlinin sayısız nimete nankör- lük içinde bulunmalarından dolayı, Allah onları dostluğa kabul etmez; ancak mü’minler, Allah’ın dostları olarak anılır. Allah da kendisini onların dostu ola- rak belirtir.448 Allah, kâfirleri sevmez. Onların gönüllerine dostluk ve muhabbet duygusu yerine korku yerleştirilmiştir.449

     

    Durum böyle olduğu içindir ki, mü’minler de küfre sapanları dost edinme- melidirler. Kâfirler ancak birbirlerine dost olur, mü’minlere dost olamazlar.450 Mü’minler, onları velî, dost edinemedikleri gibi, onlara arka çıkma, destek verme yönüne de asla gidemezler.451 Hele onlara boyun eğmek, bir mü’minin onuruyla asla bağdaşamaz. Onlarla mücâdele etmek gerekir. Ve bu mücâ- delede onlara şiddetli davranmak da esastır. “Kâfirlere boyun eğme, itaat etme ve bununla (Kur’an ile) onlara karşı olanca gücünle büyük cihad yap, büyük bir savaş ver.”452 “Ey Peygamber! Kâfirlere ve münâfıklara karşı ci- had et, onlara karşı sert davran.”453; “Muhammed Allah’ın rasûlü, elçisidir. Onunla beraber olanlar da kâfirlere karşı şiddetli, çetin; kendi aralarında merhametlidirler.”454

     

    Mü’min, dinini alaya alıp eğlence yerine koyan ve Allah’ın nimetlerini inkâr ve nankörlük yolunda kullanan,455 nimetlerden yararlanıp yemede hayvanları andıran456 bir topluluğu ne sevip onlarla dostluk kurabilir, ne de onlara güve-

     

     

     

    444

    3/Âl-i İmran, 178

    445

    8/Enfâl, 59; 24/Nur, 57

    446

    14/İbrahim, 18

    447

    Bak. 38/Sâd, 2; 67/Mülk, 20

    448

    Bak. 47/Muhammed, 11

    449

    Bak. 3/Âl-i İmran, 151; 30/Rûm, 44; 2/Bakara, 276; 3/Âl-i İmran, 32

    450

    Bak. 8/Enfâl, 73; 3/Âl-i İmran, 28; 4/Nisâ, 139, 144

    451

    28/Kasas, 86

    452

    25/Furkan, 52

    453

    9/Tevbe, 73

    454

    48/Fetih, 29

    455

    Bak. 14/İbrahim, 28

    456

    Bak. 47/Muhammed, 12

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    nebilir.457 Onlara güvenenler, yüzüstü bırakılırlar.458 Zaten güven, imanla ilgilidir; inkârla değil. İman’ın bir anlamı emin olmak, güvenmek (Allah’a) ve güvenilir olmaktır (insanlara). Mü’min, küfrün alay konusu ettiği iman kardeşlerine onur ve güç; kâfirlere ise zillet ve eziklik getirici, aziz ve üstün olmalıdır.459

     

    Küfre sapanlar zâlimdirler460 ve zâlimler, düşmanlığa müstahak biricik he- deftirler. Tâğut uğruna savaşan461 ve mallarını Allah yolundan insanları alıkoy- mak için harcayan,462 Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen463 ve mü’minlere gelen hakikatlere sırt çevirenlere gönülden sevgi ve güven (meveddet) beslemek, destek vermek akıl işi değildir.464 Bunlar, iflâh etmeyecek bir güruhtur.465

     

    Küfür, üretilen değerleri, sergilenen amelleri işe yaramaz hale getirir. “İnkâr edenlerin ve Allah yolundan insanları alıkoyanların işlerini Allah boşa çıkar- mıştır.”466; “Fitne, adam öldürmekten daha büyük bir günahtır. Onlar (kâ- firler) eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler. Sizden kim, dininden döner de kâfir olarak ölürse, onların yaptıkları işler, dünyada da âhirette de geçersiz sayılır. Onlar ce- hennemliktir ve orada devamlı kalırlar.”467 Ceza, suç cinsinden verilir. Onlar, Allah’ın âyetlerini ve nimetlerini görmezden geldikleri için, onların yaptıkları gerçekten iyi şeyler varsa onlar da görmezden gelinip yok sayılıyor. Allah’ın nimetlerine nankörlük yapanların, kendi küçük iyiliklerinin takdirle karşılanma- sını beklemeleri ikinci bir nankörlük olduğu gibi, aynı zamanda zulümdür de.468

     

    Kur’ân-ı Kerim’de küfrün ve kâfirlerin diğer özellikleri hakkında bildirilenler, başlıklar halinde şöyle özetlenebilir: Küfrün misali, gövdesi yerden koparılmış, o yüzden ayakta durma imkânı olmayan (kötü) bir ağaca benzer.469 Allah küfre râzı olmaz, O’nun küfre kesinlikle rızâsı yoktur.470 Onun için mü’minlerin küfür-

     

    457

    Bak. 5/Mâide, 57

    458

    Bak. 3/Âl-i İmran, 149

    459

    Bak. 5/Mâide, 54

    460

    2/Bakara, 254

    461

    4/Nisâ, 76

    462

    8/Enfâl, 36

    463

    5/Mâide, 44

    464

    60/Mümtahine, 1

    465

    23/Mü’minûn, 117; 28/Kasas, 82

    466

    47/Muhammed, 1

    467

    2/Bakara, 217

    468

    Kur’an’ın Temel Kavramları, s. 333

    469

    14/İbrahim, 26

    470

    39/Zümer, 7

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                  Küfür

     

    den sakınmaları gerekir.471 Küfredenin küfürleri kendi aleyhinedir.472

     

    Mü’mini küfürle itham etmek, yani haksız tekfir, sakınılması gereken bir yasaktır: “Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyi an- layıp dinleyin. Size selâm verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek ‘Sen mü’min değilsin’ demeyin…”473 Sıradan kendi halinde bir kâfir- le, küfür önderlerinin cezası farklıdır. Küfre önderlik edenin cezası iki kattır.474 Kâfirlerin dostları şeytandır.475 Kâfirler, peygamberlerden inanmayacakları mû- cizeler isterler.476 Kâfirler, Kur’an’ı inkâr ederler.477 Allah’ın âyetlerini de kabul etmezler.478 Kâfirler, kendi âcizlikliklerine bakmadan küstah bir şekilde Allah’ın nûrunu söndürmek isterler.479 Kâfirler âhireti de inkâr ederler.480

     

    Kur’an kâfirlerin karakter özelliklerinden de bahseder. Kâfirler, fakirleri küçük görürler.481   Kalpleri birbirine benzer.482   Kâfirler (Allah yolunda) infak et- mezler.483 Ama, mallarını Allah yolundan insanları çevirmek için harcamaktan çekinmezler.484   Müslümanların kendilerini dost ve yardımcı kabul edemeye- ceği kâfirler, birbirlerinin yardımcılarıdır.485   Küfürle nankörlük birbirine çok ya- kın kavramlar olduğu gibi, kâfirler de nankördürler.486 Onlar, akıllarını ve duyu

     

     

    471

    87/A’lâ, 14, 18-19

    472

    30/Rûm, 44; 35/Fatır, 39; 39/Zümer, 7.

    473

    4/Nisâ, 94

    474

    16/Nahl, 24-25, 88.

    475

    2/Bakara, 257; 4/Nisâ, 38, 76; 6/En’âm, 71; 7/A’râf, 27, 201-202; 8/Enfâl, 48; 19/Meryem, 83; 25/

    Furkan, 55; 26/Şuarâ, 221-223; 41/Fussılet, 25.

    476 6/En’âm, 37, 57-58; 10/Yunus, 48-53; 11/Hûd, 32-33; 14/İbrahim, 9-10; 15/Hıcr, 14-15; 18/Kehf,

    55; 20/Tâhâ, 133-135.

    477 2/Bakara, 170, 181, 231; 3/Âl-i İmran, 19, 72; 4/Nisâ, 51, 140; 5/Mâide, 44; 6/En’âm, 5, 7, 25, 33,

    57, 66; 7/A’raf, 68; 8/Enfâl, 31; 9/Tevbe, 65; 10/Yunus, 15, 17, 37-39; 94; 13/Ra’d, 1, 31…

    478 8/Enfal, 31-33; 15/Hıcr, 90-91; 22/Hacc, 72; 25/Furkan, 4-6; 26/Şuarâ, 5; 30/Rûm, 58-59; 31/

    Lokman, 32; 34/Sebe’, 38; 40/Mü’min, 56, 63, 69-70; 41/Fussılet, 44, 52; 45/Câsiye, 8; 78/Nebe’, 28;

    83/Mutaffifin, 13.

    479 9/Tevbe, 32-33; 10/Yunus, 82; 22/Hacc, 15; 61/Saf, 8-9.

    480 7/A’râf, 45; 11/Hûd, 7; 13/Ra’d, 5; 17/İsrâ, 98; 25/Furkan, 11-12, 21; 27/Neml, 4-5, 66-67; 30/Rûm,

    7; 32/Secde, 10-11;   36/Yâsin, 48-49; 41/Fussılet, 54; 45/Câsiye, 32; 56/Vâkıa, 47-50; 74/Müddessir,

    43-46; 78/Nebe’, 1-5, 27; 83/Mutaffifin, 10-14; 84/İnşikak, 14-15.

    481

    6/En’am, 52-53; 7/A’râf, 49; 11/Hûd, 27; 18/Kehf, 28; 26/Şuarâ, 106-114.

    482

    2/Bakara, 118; 3/Âl-i İmran, 11; 11/Hûd, 110; 51/Zâriyat, 52-53.

    483

    36/Yâsin, 47; 69/Haakka, 34; 74/Müddessir, 43-44; 107/Mâun, 1, 3.

    484

    8/Enfâl, 36; 90/Beled, 5-12.

    485

    8/Enfâl, 73; 33/Ahzâb, 26; 45/Câsiye, 19.

    486

    6/En’âm, 63-64; 10/Yunus, 12, 21-23; 16/Nahl, 53-55, 83; 21/Enbiyâ, 46; 29/Ankebut, 65-67; 30/

    Rûm, 33-35; 31/Lokman, 32; 37/Sâffât, 11; 39/Zümer, 8; 43/Zuhruf, 9, 15, 87; 80/Abese, 17-23; 100/

    Âdiyat, 1-11; 106/Kureyş, 1-4.

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    organlarını öyle köreltmişlerdir ki, Kur’an âyetleri de onların küfrünü arttırır.487 Bâtılın mücadelesini yaparlar.488 Kâfirler dünyalıkla övünürler.489 Dünya hayatını âhiretten üstün tutarlar.490 Onlar, kesin bir bilgiye dayanmazlar; zanla hareket ederler.491 Kâfirler, Allah’ın nimetinden dünyada faydalanırlar; âhiretten ise na- sipleri yoktur.492

     

    Kâfirlerin yaptıkları iyi işler boşa gider.493   Allah ve melekler kâfirlere lânet eder.494 Kâfirlerin malları ve evlâtları kendilerine fayda vermez.495 Kâfirler, tabii ki Allah’a zarar veremezler, onların zararları kendilerinedir.496 Allah onları hemen azâbını göndererek helâk etmez, onlara mühlet (süre) verir.497 Kâfir olarak öle- ceklerin ölüm ânında yapacakları tevbeleri kabul edilmez.498 Kâfirler, âhirette azâbı gördükleri zaman fayda etmeyecek şekilde pişmanlık duyacak ve tek- rar dünyaya dönmek isteyecekler.499 Bu istekleri yerine gelmediğini görünce şiddetli azapla karşılaştıkları için tümüyle yok olmak isteyeceklerdir.500 Onlar kesinlikle kurtuluşa eremeyeceklerdir. 501

     

    Kâfirlerle mü’minlerin ilişkisi konusunda da Kur’an şu tavsiye ve bilgileri ve- rir: Kâfirler mü’minlere dost olamaz, mü’minler de onları dost kabul edemez; çünkü onların basit çıkarları vardır, dostlukları yoktur.502 Kâfirler, mü’minleri

     

     

     

    487 9/Tevbe, 124-125; 17/İsrâ, 41, 46, 60, 82; 22/Hacc, 72; 26/Şuarâ, 5-6, 198-201; 36/Yâsin, 45-46;

    45/Câsiye, 9.

    488

    18/Kehf, 56-57.

    489

    18/Kehf, 32-44; 34/Sebe’, 34-36; 102/Tekâsür, 1-7.

    490

    14/İbrahim, 3; 18/Kehf, 32-36; 30/Rûm, 7; 75/Kıyâme, 20-21; 76/İnsan, 27; 87/A’lâ, 16.

    491

    10/Yunus, 36.

    492

    2/Bakara, 126; 7/A’râf, 32; 15/Hıcr, 3; 17/İsrâ, 20; 20/Tâhâ, 131; 21/Enbiyâ, 44; 77/Mürselât, 46.

    493

    2/Bakara, 217; 3/Âl-i İmran, 117; 5/Mâide, 5; 7/A’râf, 147; 14/İbrahim, 18; 18/Kehf,103-106; 24/Nûr,

    39-40; 25/Furkan, 23, 77; 39/Zümer, 47; 47/Muhammed, 1, 3, 8-9, 32.

    494 2/Bakara, 161-162

    495 3/Âl-i İmran, 10, 91, 116; 5/Mâide, 36; 6/En’âm, 70; 7/A’râf, 48; 13/Ra’d, 18; 19/Meryem, 77-80;

    45/Câsiye, 10; 58/Mücadele, 17; 69/Haakka, 25-29; 92/Leyl, 8-11; 104/Hümeze, 2-6; 111/Leheb, 1-3.

    496 3/Âl-i İmran, 176-177; 47/Muhammed, 32.

    497 3/Âl- İmran, 178; 6/En’âm, 44; 7/A’râf, 182-183, 186; 10/Yunus, 11; 11/Hûd, 8; 13/Ra’d, 32; 15/Hıcr,

    2; 19/Meryem, 75; 83-84; 21/Enbiyâ, 39-40; 22/Hacc, 44; 31/Lokman, 24; 42/Şûrâ, 21; 77/Mürselat 46;

    86/Târık, 17.

    498

    4/Nisâ, 18, 168-169.

    499

    35/Fâtır, 37; 40/Mü’min, 10-11; 41/Fussılet, 24; 42/Şûrâ, 44; 89/Fecr, 24.

    500

    25/Furkan, 13-14; 43/Zuhruf, 77-78; 78/Nebe’, 40; 84/İnşikak, 10-11.

    501

    28/Kasas, 82.

    502

    2/Bakara, 105, 217; 3/Âl-i İmran, 28, 118-120, 149-150; 4/Nisâ, 44-45, 101, 140, 144; 5/Mâide, 57;

    6/En’âm, 68; 9/Tevbe, 23; 13/Ra’d, 37; 28/Kasas, 86; 58/Mücadele, 22; 60/Mümtehine, 13.

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                  Küfür

     

    saptırmak isterler. 503 Kâfirler, mü’minlerle alay ederler.504 Buna rağmen kâfirler, mü’minlere zarar veremezler.505 O yüzden kâfirlerden korkulmaz.506 Yine de mü’minler, kâfirlere itaat etmekten sakınmalıdır.507 Müslümanların kâfirlerden yüzçevirmesi emredilir.508 Mü’minler kâfirlere karşı Allah’ın yardımını istemeli- dir.509 Kâfirlerin hayatı, mü’minler gibi zor imtihanlardan geçmemeleri, dünya- da zevklenmeleri mü’minleri aldatmamalıdır.510

     

    İslâm âlimleri, meydana geliş şekli, sebebi ve yeri itibariyle küfrü beşe ayır- mışlardır:

    • Küfr-i inkârî: Allah’ı, Peygamber’i ve onun Allah’tan getirmiş olduğu esasları kalpten kabullenmemek ve dille de inkâr etmek,
    • Küfr-i cühûd: Kalben Allah’ı bilip kabul etmek, fakat dille inkâr etmek, 3- Küfr-i inâdî: Kalben hakikati bilip dille de zaman zaman itiraf etmek,

    fakat haset, kin, şan, makam gibi endişelerle İslâm’ı kabullenmemek,

     

    • Küfr-i Nifak: İnanılması gereken şeyleri dille ikrar etmek, fakat kalben inanmamak,

     

    • Küfr-i Cehlî: İnsanın iman ettiği halde, cehâlet sebebiyle zarûrât-ı di- niyyeden olan şeyleri inkâr Günümüzde en yaygın küfür çeşidi budur.

     

    Aslında yukarıdaki meşhur sınıflamayı ikiye indirmek mümkündür: 1) Bile bile inkâr şeklindeki küfür, 2) Cehâlet sebebiyle küfür. Bu ikinci küfür çeşidi- nin İslâm’ın hâkim olmadığı yerlerde câhil bırakılmış halk yığınlarının farkında olmadan düşebileceği bir yanlışlık olduğundan yola çıkılarak, böyle ülkelerde cehâletin mâzeret sayılabileceği ihtimalini değerlendirip halktan bu durumda- ki insanları tekfir etmekten çekinmek gerekir.

     

    503 4/Nisâ, 27, 44-45, 167; 7/A’râf, 45; 14/İbrahim, 3; 15/Hıcr, 90-91, 29/Ankebut, 12-13.

    504 2/Bakara, 212; 6/En’âm, 10; 7/A’râf, 49; 10/Yunus, 48; 19/Meryem, 73-75.

    505 3/Âl-i İmran, 120; 4/Nisâ, 141; 5/Mâide, 11, 105; 8/Enfâl, 30, 59, 62-63; 17/İsrâ, 45; 45/Câsiye, 19.

    506 5/Mâide, 3; 8/Enfâl, 30; 9/Tevbe, 13-14.

    507 3/Âl-i İmran, 149; 18/Kehf, 28; 25/Furkan, 52; 28/Kasas, 86; 33/Ahzâb, 1-3, 48; 42/Şûrâ, 15; 76/

    İnsan, 24; 96/Alak, 19.

    508   6/En’âm, 106, 150; 10/Yunus, 41; 15/Hıcr, 94; 28/Kasas, 87; 32/Secde, 30; 37/Sâffât, 173-174,

    178-180; 43/Zuhruf, 83, 89; 45/Câsiye, 18; 51/Zâriyât, 54; 53/Necm, 29; 54/Kamer, 6; 68/Kalem, 8; 73/

    Müzzemmil, 10.

    509 2/Bakara, 286; 8/Enfâl, 45; 10/Yunus, 85-86; 40/Mü’min, 56; 60/Mümtehine, 5.

    510 3/Âl-i İmran, 196-197; 15/Hıcr, 88; 20/Tâhâ, 131; 25/Furkan, 10; 28/Kasas, 79-82; 40/Mü’min, 4;

    43/Zuhruf, 33-35; 46/Ahkaf, 20; 68/Kalem, 14.

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Yukarıdaki tasniften yola çıkarak kâfirlerin de kendi aralarında şu kısım- lara ayrıldığını söyleyebiliriz:

     

    • Allah hakkında bilgisi olmayan, bildirildiğinde de kabul etmeyen kâfirler. Firavun bunlardandır. Mûsâ (a.s.) ona İslâm’ı tebliğ ettiğinde, Firavun “Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka ilâh bilmiyorum”511 demişti. Yani, “kanunu ben koyarım, sizi ben yönetirim”

     

    • Allah’a ve Rasûlü’ne inanır, inandığını Ebû Tâlip gibi ikrar da eder, ama makamı, şanı, şöhreti, rütbesi uğruna İslâm’ı kabul edemez.
    • Diliyle inandığını söyler, ama kalbinden iman etmez; münâfıklar gibi. Kalbinde imanı olmadığı halde, dışa karşı mü’min görünene “münâfık”;

    Müslümanlıktan sonra dinden dönene “mürted” denir. İki veya daha çok ilâh

    olduğunu söyleyen, Allah’a başkasını ortak koşan kimseye “müşrik”; Yahûdi- lik veya hıristiyanlık dinine bağlı olanlara “kitabî” veya “ehl-i kitap” adı verilir.

     

    İman esaslarından birini bile olsa inkâr etmek küfürdür. İslâm’da iman konuları bir bütündür. İnanılması gereken esaslardan herhangi birisini inkâr etmek, bütünü inkâr etmek anlamına gelir. Kur’ân-ı Kerim’in tamamını veya bir âyet ya da bir hükmünü, bir emir ve yasağını bile inkâr etmek küfürdür. Kur’an’a bir şey ilâve etmek, Kur’an’ın kendisi, bir sûresi veya bir âyeti ile, ya da dinden olan bir hükümle alay etmek, onu küçümsemek ve hafife almak da kişiyi iman dairesinden çıkarıp küfre düşürür. Kur’an’da veya sahih hadislerde bildirilen ve üzerinde ihtilâf bulunmayan İslâmî emir ve yasaklardan birisini inkâr etmek küfürdür. İçki, kumar, zina gibi yasakları helâl saymak bu nitelik- tedir. Allah’ın haram kıldıklarını işleyip, farzlarını yerine getirmemek, onları kü- çümsemekten, inanmamaktan kaynaklanıyorsa, bu durum da küfürdür. Kı- saca, Allah’ın emir ve yasaklarını, bütün İslâmî hükümleri kabul ederek İslâm’ı bir nizam olarak görmek iman gereğidir. Bunlardan bir kısmını reddetmek veya İslâm’ın, çağımızda uygulanmasının mümkün olmadığını ileri sürerek bir hümünü bile olsa reddetmek küfürdür; bunu yapan kimse kâfir olur.

     

    İslâm’ın itikadî, iktisadî, ictimaî, hukukî ve ahlâkî kanunlarıyla hükümran olmadığı toplumumuzda, mü’minler, günah olmasına rağmen amelî yönden bazı tavizler verse bile, iman bakımından taviz veremezler. Aksi takdirde kâfir

     

    511 28/Kasas, 38

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                  Küfür

     

    olur, âhiretin ebedî azâbına müstahak olmuş olurlar.512 Allah’a, O’nun seçtiği hayat önderi Hz. Muhammed’e (s.a.s.) ve Kur’an kanunlarına imanı korumak, her türlü küfre ve nifaka karşı nefretle direnç göstermek, her mü’minin baş görevi ve ebedî azaptan korunmanın biricik vesilesidir.

     

    Allah’a inandığı halde, O’na tam anlamda güvenememek, şartlar ne olursa olsun mutluluk ve kazancın, Allah’ın emir ve yasakları çevresinde olduğuna itimat edememek küfre götürür.513 Bütün nimetlerin Allah’tan olduğuna, O’nun takdiri ile insanlara ulaştığına, Rabbimizin sebepler yaratarak insanları nimet- lendirebileceğine, dolayısıyla Allah’ın haram kıldığı yollardan rızık aramamak gerektiğine bütün varlığımızla inanmamak da küfre götürür.514

     

    Yapılan amelleri Allah’a kulluk için, O’nun emri olduğu için değil de; çeşitli gayeler için yapmak imansızlığa ileten bir davranış şeklidir.515 Mü’minin bütün söz, iş ve davranışları, tüm hayatı ve ölümü, âlemlerin Rabbi Allah içindir. Mü’min; ahlâk, ilim, sanat, vatan, bayrak ve halk için değil; yalnız ve yalnız Al- lah için, O’nun emri ve yasağı olduğu için konuşur ve susar; yapar ve sakınır. Mü’min, bu sayılan değerleri ancak Allah’a kulluk için ve O’nun izin verdiği şekilde yüceltir ve Allah’ın izni doğrultusunda, izin verdikleri uğrunda mücâ- dele verir.

     

    Yaratmak ve kanun yapmak hakkı yalnız Allah’a ait iken; Allah’tan gayrı güçlerin, fert ve kurumların, kesin emirler vermek, yasaklar koymak, helâl kılmak, haram kılmak hakkı olduğunu kabul etmek de küfre götürür. Çünkü İslâm’da egemenlik/hâkimiyet yalnız Allah’a aittir. Halkın, parlamentoların, Al- lah’ın emir ve yasakları ile çelişen ve çatışan karar alabileceğine ve bu kararla- rın İslâm açısından meşrû olabileceğine inanmak, böyle düşünmek kesinlikle küfürdür.516

     

    Hakkında kesin İlâhî hükümler olmayan konularda, -bilim, uzmanlık, istişare ve referandum verilerine itaat gibi- Allah’ın itaat edilmesine izin verdiklerinin dışındaki düşünce sistemlerine ve gayr-ı İslâmî kurumlara itaat da küfre götürür. Mü’min, İslâm nizamına teslim olmayan kendi nefsine, İlâhî kanunlar açısından değerlendir- me yapmayan bilim ve politika adamlarına ve İslâm dışı temeller üzerine kurulmuş

     

    512

    Bak. 2/Bakara, 217

    513

    Bak. 10/Yûnus, 54; 14/İbrahim, 31

    514

    16/Nahl, 53; 65/Talak, 3

    515

    Bak. 6/En’âm, 162; İbn Mâce, Zühd 21, hadis no: 4204-4205

    516

    Bak. 7/A’râf, 54; 9/Tevbe, 31; 33/Ahzâb, 67

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    kurumlara itaat edemez. Allah’a isyan hususunda insanlara ve kurdukları kurum- lara itaat yoktur.517

     

    Din hürriyetimizi kısıtlayan toplumumuzda, aramızda vasiyet, miras, alım-satım, nikâh, boşanma gibi işlerimizi, Allah’ın indirdiği ölçülere göre değil de; bu ölçülere zıt prensiplere göre -gönül rızâsıyla- düzenlemek, “devir değişti” gibi hezeyanlarla Allah’ın kanunlarının geçerli olamayacağına inanmak da küfre götürür.518

     

    İslâm’ın iman, ibâdet, hukuk, iktisat ve ahlâk dallarına ait bir tek hükmünü dahi küçümsemek, modası geçtiğine inanmak; yani “artık kısas fikri geçerliliğini kay- betti; fâiz yasağına yer yok; kadınların örtünmelerine ne lüzum var?; karşılıklı rızâ oldukça, ya da devletin korumasına aldığı ve uygulanması için gösterdiği yerde zinada sakınca yok; beş vakit namaz biraz fazlacadır” gibi ve benzeri fikirlerin bir tekini dahi benimsemek küfürdür. Zira İslâm bir bütündür. Onun bütün hükümleri yücedir ve tartışma üstüdür.519

     

    Amel bakımından kusurlu olsalar da, mü’min iş, sanat ve ilim adamları durur- ken onlara ilgisiz kalıp; kâfir ve münâfıklara muhabbet beslemek ve onlarla Allah’ın müsaade etmediği konularda yardımlaşmak da İslâm’a ve mü’minlere ihanet ol- duğu için küfürdür.520

     

    Mal ve mevki gibi dünya nimetlerini düşüncelerimizin ve çalışmalarımızın tek gayesi edinmek, âhiret hayatını hedef alarak yaşamamak, öz ifadeyle dünyayı âhi- rete tercih etmek de yalnız inkârcıların vasfı olduğundan, neticesiİslâm’dan kop- mak olan bir tutumdur.521

     

    İslâm’la tezat teşkil eden bu tür zihniyet, iş ve davranışlardan kafamızı, kalbimizi ve diğer organlarımızı arındırmazsak, imanımızı kaybetmemiz ka- çınılmaz olur. Mü’min, amelden küçük tavizler vermekle, yani Allah’ın emir ve yasaklarının tümüne göre hayatını düzenlememekle imanını zaafa uğratır, ama mümkün ki imanını yitirmez. Fakat, yukarıda sunulan örneklerde olduğu gibi, İslâm’ın iman/itikad nizamı ile ilgili konularda önem vermemezlik sebe- biyle tâviz verirse imanını yitirir. Dünyası mânâsını, güzelliğini kaybeder. Bâtıl fikir ve yaşantıların kölesi olur, tüm yaptığı hayırları neticesiz kalır, âhiret hayatı

     

    517

    Bak. 33/Ahzâb, 48; 68/Kalem, 9

    518

    Bak. 5/Mâide, 50; 4/Nisâ, 60

    519

    Bak. 5/Mâide, 44-45; 4/Nisâ, 14; 58/Mücadele, 20

    520

    4/Nisâ, 44; 9/Tevbe, 23-24; 58/Mücadele, 22

    521

    11/Hûd, 15-16

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                  Küfür

     

    mahvolur. “Gerçek mü’minler, Allah’a ve rasûlüne iman eden ve sonra da şüpheye düşmeyen, (inancının hâkimiyeti uğrunda) mallarıyla ve canlarıyla cihad/mücâdele vermiş olanlardır. İşte gerçek doğrular bunlardır.”522

     

     

     

    KÜFRÜN ANATOMİSİ

    Zaman içerisinde peygamberlerin yolundan sapanlar, Allah’ın büyüklüğü- nü inkâr ederek kendilerinin büyüyebileceklerine inanmışlar. Kendi akıllarını kendilerine put yapmışlar. İçlerinde soyut bir şekilde olan putlarını dışarıda somutlaştırarak tapınma ihtiyacını gidermişler. Ateşe, Zeus’a, Minerva’ya, ineğe, Ahuramazda’ya, Apollon’a tapınanlar, aslında kendilerine tapınmakta ve kendi çıkarlarını güvence altına almaktalar. Hz. İbrahim, bu kendi çıkarları için put yapan putperestlere: “Aranızda muhabbet/sevgi vesilesi olsun için Allah’ı bırakarak putları tanrı edindiniz”523 diyerek onların putperestlik hâlet-i rûhiyelerini çizmiştir. Aslında putperestler, putların konuşmadığını, fayda ve zarar veremeyeceğini, başına konan bir sineği kovamayacağını biliyorlardı. Günümüzdeki putperestler de ataları gibi putu maske olarak kullanıp kendi menfaatlerine tapınmaktadırlar.

     

    “Ben ateistim, hiçbir tanrıya inanmam” diyen insanın kendine tapındığını haber verir Rabbimiz.524 Kendine tapınan bu insan, birgün kendinin de ölece- ğini, kendisini bu dünyaya getiren gücün mutlaka bir gün onu götüreceğini görünce, kendinden daha güçlü birine inanma ihtiyacını hissetti. Nûh’un (a.s.) oğlu gibi koca dağlara sığınmaya,525 tabiata iman etmeye başladı.526

     

    Karıncanın incecik belindeki çelik kuvvet, bülbülün minnacık göğsünde şakıyan ve hiç tekrarı olmayan mûsiki, aynı toprakta biten mor menekşe, kırmızı lâle, beyaz gül, şeker kamışı, acı biber, bir damla kanda milyonlarca canlıya verilen rızık, kendi iç dünyasında meydana gelen değişimler, bütün bunları evirip çeviren birinin ilmini ve kudretini gösteriyor. Son dönemlerde Batıda yapılan araştırmalar, insanları Rabbine biraz daha yaklaştırdı. Deniz altında yaşayan binlerce canlının doğumu, yaşamı ve ölümünde tesadüfe yer

     

    522

    49/Hucurât, 15; Ali Rızâ Demircan, İslâm Nizamı, Eymen Y., c. 2, s. 30-32

    523

    29/Ankebût, 25

    524

    Bak. 25/Furkan, 43

    525

    Bak. 11/Hûd, 43

    526

    Bak. 45/Câsiye, 14

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    olmadığı, aynı topraktan meydana gelen şeker pancarıyla, bir kazandaki yiye- ceği acı yapacak acı biberin şekerli çıkmadığı görülünce bütün bu elementleri birleştiren fotosentezi oluşturan ve keşfedilen bu kanunları koyan biri arandı ve neticede Allah inancına dönüldü. Bütün bunları bilen ve görenler, bunları yaratan üstün güce inanmak mecburiyetinde kaldılar. Çünkü kendileri dahi o kanuna uygun olarak doğup büyüyüp ölüyorlar.

     

    Fakat, tabiattaki âyetlerin yaratıcısının Allah olduğuna inananlar, Kur’an âyetlerine inanmak istemediler. Çünkü Kur’an âyetlerine inanmak, çıkarlarını zedeliyordu. Mekke müşrikleri de Allah’ın tabiattaki tek egemen güç olduğu- nu kabullenmelerine rağmen, İslâm’ı kabullenmiyorlardı. İslâm, monarşik bir idare olan Mekke yönetimine son veriyor, insanın insana hâkimiyetini orta- dan kaldırıyordu. İslâm; kumara, fâize, rüşvete, karaborsaya, aldatmaya da- yalı haksız kazancı yasaklıyordu. Kadının şehvet metaı gibi alınıp satılmasını engelliyordu. Aklı perdeleyen, ailelerin sönmesine sebep olan uyuşturucuları yasaklıyordu. Bütün bunlardan çıkar sağlayanlar inkâr ettiler, küfrü seçtiler.

     

    Allah’a inandıkları halde, bu tip insanların müslüman olmalarını engelleyen kara perde, gönül cevherlerini kapatan kara pas, benlik pisliğinin kalpleri- ne attığı pastır. “Hayır, onların kazandıkları kalplerini paslandırdı.527 Allah’ın varlığına inandılar, ancak O’nun adâleti, kendilerinin zulme dayalı çıkarlarını engellediği için atalarının koyduğu câhiliyye dönemi kanunlarının yürürlükte olmasını istediler.

     

    Rabbimiz: “Câhiliyye devri hükmünü mü istiyorlar? Yakinen bilen bir toplum için Allah’tan daha iyi hüküm veren kim vardır?”528 âyetiyle, Allah’tan daha güzel hüküm koyacak birinin olmadığını ilan ederken, bir kısım insanlar Allah’ın dışında tâğutlar huzurunda yargılanmak istedikleri, “Allah’ın indirdiği Kur’an’a ve O’nun Rasûlüne gelin” denildiğinde O’ndan yüz çevirdikleri için kâfir oldular. Tapındıkları putlara kendilerini Allah’a yaklaştırması için tapındık- larını söyleyen müşrikler, diktikleri putlarla gönül ufuklarını kapatmışlar.529

     

    “Onlar, Allah’ı bırakıp kendilerine fayda da zarar da vermeyen şeye ta- parlar. Kâfir, Rabbine karşı olanların yardımcısıdır.”530

     

     

    527

    83/Mutaffifin, 14

    528

    5/Mâide, 50

    529

    Mahmut Toptaş, Şifa Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 92 -96

    530

    25/Furkan, 55

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                  Küfür

     

    KÂFİRİN KALBİ

    Kâfirin nankörlük fiilini işlerken, kalbinin nasıl bir durumda bulunduğu Kur’an’da açıklanır: “Hiç olmazsa azâbımız kendilerine gelince yalvarma- ları gerekmez miydi? Fakat kalpleri katılaşmış ve şeytan yaptıklarını onlara cazip göstermişti.”531; “Eğer, Kur’an’la dağlar yürütülse de, yer parçalansa da, ölüler onunla konuşsa da (kâfirler yine ona inanmazlardı).”532; “Bizimle olan andlaşmalarını bozdukları için, onları lânetledik ve kalplerini katılaş- tırdık.”533; “Biz, onlara göz, kalp ve kulak verdik, işitmeleri ve kalpleri onla- ra fayda vermedi. Çünkü her zaman Allah’ın âyetlerini inkâr ettiler. Şimdi de dört bir yandan bir zamanlar alay ettikleri şey kendilerini kuşattı.”534; “Kur’an’ı düşünmeyecekler mi, yoksa kalpleri üstünde kilitler mi var?”535; “Yaptıkları şey, kalplerini pasa boğdu.”536

     

     

     

    KÜFRÜN SEBEPLERİ

    • Büyüklenme (istikbar): Küfrün sebeplerinin başında büyüklük tas- lama gelir.537 İblis’in Âdem için Allah’a secde etmemesinin sebebi de kibir idi.538

     

    • Haddi aşmak (taşkınlık): Küfrün sebeplerinden biri de Kur’an’da “beğâ” fiili ile anılan Türkçesi “başkalarına karşı aşırı kibri yüzünden haksız ya da hukuksuz davranışlarda bulunmak” olan durumdur.539

     

    • Haset: Küfrün sebeplerinden birisi de haset, yani çekememezliktir. Özellikle Yahûdi ve Hristiyanlar, bekledikleri son peygamberin kendi içlerin- den değil, Arap kavminden çıkmış olmasını hazmedemediler ve inkâr Oysa peygamberi kendi öz çocuklarını tanıdıkları gibi tanıyorlardı.540

     

     

    531

    6/En’âm, 43

    532

    13/Ra’d, 30-31

    533

    5/Mâide, 14

    534

    46/Ahkaf, 26

    535

    47/Muhammed, 24

    536

    83/Mutaffifin, 14

    537

    39/Zümer, 59; 40/Mü’min, 27

    538

    38/Sâd, 72-74

    539

    42/Şûrâ, 27; 28/Kasas, 76-77

    540

    Bak. 2/Bakara, 146, 109

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    • Düşmanlık: Haset, düşmanlığı doğurur. Bu sebeple küfürde inat başgösterir.541

     

    • Utuv ve tuğyân (çılgınlık, azgınlık): İnsanlar bilhassa refah içinde zengin bir hayat yaşamaya başladıkları zaman çılgınlık ve azgınlık sebebiyle Allah’a ve O’nun vahyine karşı burun kıvırıp, meydan okuyarak küfrün alçak- lığına saplanıyorlar.542

     

    • İstiğnâ (kendisini yeterli görmek zannı): İnsanın kendi kendini yeterli görmesi ve kendi dışında İlâhî bir güce ihtiyacı olmadığını zannetmesi yeni değildir. Teknolojinin baş döndürdüğü dünyamızda, insanlar, bu ürünle- rinin kulu olarak Allah’ı unutmuşlar ve yaptıklarına tapınmaya başlamışlardır.543

     

    • Cebbarlık: İnsanın büyüklük taslayarak, kendi kendine yeterliliğini tahakküm biçiminde ortaya koymasına cebbarlık Bu da küfrün sebep- lerindendir. Kendini bu pozisyonda gören bir insan, Allah’a iman ihtiyacı duy- maz, O’nu tanımaz.544

     

     

     

     

    KÂFİRLER

    Kâfir kelimesi, sözlükte, bir şeyin üzerini örten demektir. “Küfr” kelimes- inden türemiştir. Nitekim, insanları tamamen örttüğü için geceye, tohumun üzerini örttüğü için çiftçiye bu anlamda “kâfir” denilmektedir.

     

    Kur’ân-ı Kerim’e göre “kâfir”; küfr/inkâr eden, İslâm’ı kabul etmeyen, İslâm’ı ve Kur’an’ı inkâr eden demektir. Kâfir, bir anlamda, Allah’tan gelen Hakk’ı kabul etmeyip, üzerini örten kimsedir.

     

    Kur’an, “küfr” kelimesini ve türevlerini sık sık kullanmaktadır. Çünkü küfr imanın, kâfir ise mü’minin karşıtıdır. “Kâfir”, inkârcıdır ve nankördür. Hem Al- lah’tan gelen haberleri kabul etmez, hem de Allah’ın kendisine verdiği ni- metlere şükretmeyip nankörlük yapar. Kâfir, Allah’ın âyetlerine karşı inatçıdır.

     

    541

    2/Bakara, 98

    542

    10/Yûnus, 11

    543

    96/Alak, 6-8

    544

    40/Mü’min, 35

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                  Küfür

     

    Peygamberler onları Hakk’a dâvet ettikleri halde onlar, inkârlarına devam et- mişlerdir. Bir çoğu Hakk’ın ne olduğunu bildikleri halde, çeşitli sebeplerden dolayı Hakkın üzerini örtmektedirler.

     

     

     

    KUR’AN’IN KÂFİR DEDİKLERİ

    Kur’an, bütün inkârcılara “kâfir” demektedir. Bu isim onların ortak ismidir. Böyle bir ismi yaptıkları fiiller, tuttukları yol veya kabul ettikleri inanç sebebiyle almışlardır. Kur’an’da bu şekilde anılan bütün grupların özelliği, Allah’tan ge- len Hakk’a uymamaları, Peygamberleri dinlememeleri, Hz. Muhammed’ten sonra Kur’an’ı inkâr etmeleridir.

     

    Kur’an, bazen müşriklere (Allah’a ortak koşanlara)545, bazen “ehl-i kitap” da dediği hıristiyan ve yahûdilere,546 bazen âhireti inkâr edenlere,547 bazen Allah’ın rahmetinden ümidini kesenlere,548 bazen de Allah’ı ve Peygamberi inkâr eden- lere “kâfir” demektedir.549

     

    Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “Beni zikredin ki Ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin, küfr etmeyin (nankörlükte bulunmayın).”550 Allah’a şükret- mek, eldeki nimetlerin hepsinin Allah’tan geldiğini kabul etmek, bunu diliyle itiraf ettiği gibi tavır ve davranışlarla, Allah’ın sözünü dinlemekle yerine getir- mek demektir. Ancak insan kimi zaman gaflet eder, şeytana aldanır, hevası- na uyar ve ni’metlerin asıl sahibini unutur. Elindeki mal, refah, bolluk, çocuk, zenginlik gibi rızıkları veren Yaratıcının adının üzerini örtmeye çalışır. Elindeki her şeyin kendi çabasının sonucu olduğunu zanneder. Kişi o zaman zenginlik ve güçlü olma (istiğnâ) duygusuna kendini kaptırır, âlemlerin Rabbine karşı “kâfir” olur.

     

    Allah’a karşı “kâfir” olanlar, genellikle kibirlenenler ve şımaranlardır. Bunlar aşırı bir bencillikle kendi hevalarına uyarlar ve Allah’ı ve O’na ait ilâhlığı tanı- mazlar.

     

    545

    25/Furkan, 55

    546

    5/Mâide, 17, 52, 73; 9/Tevbe, 307

    547

    6/En’âm, 150

    548

    12/Yusuf, 87

    549

    4/Nisâ, 150-151

    550

    2/Bakara, 152

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Kâfir olan kimseler aynı zamanda “câhil” olan kimselerdir. Çünkü onlar ne kendilerini tam olarak tanıyabiliyorlar, ne de Allah’ın yüceliğini. Nitekim aklını kullanan kimseler yerlerde ve göklerde yaratılan her şeyin birer ‘âyet’ olduğu- nu ve bunların da Allah’ın yüce kudretine delil olduğunu anlar. Bunları ve niçin yaratıldıklarını düşünmeyenler, Yaratıcıyı inkâr etmeye devam ederler.

     

    Birtakım insanlar da, âlemlerin Rabbini kendi anlayışlarına göre düşünür- ler. Peygamberlerin ve Kur’an’ın anlattığı Allah inancı yerine, kendi akıllarından uydurdukları ilâhlara Allah diye inanırlar. Bunlar da inkârcı kimselerdir.

     

    Peygamberleri ve onların getirdiği ilâhî vahyi inkâr edenler de elbette ‘kâfir’ olurlar. Çünkü Kur’an’ın anlattığı peygamberlerin hapsi de Tevhid dinini te- bliğ etmişlerdir. Kur’an’da yer alan bütün hükümleri ve konuları kabul etmek, Peygamberimiz Hz. Muhammed’ten bizlere ulaşan kesin haberlere inanmak imanın gereğidir. Bunlardan bir kaçını veya hepsini reddeden elbette müslü- manlıktan çıkar, kâfirler grubuna girer. İslâm’ın iman konuları bir bütündür. Ke- lime-i Tevhid söyleyen herkes bunlara tümüyle iman eder. İman ilkelerinden birini veya bir kaçını kabul etmemek, insanı kâfirliğe götürür.

     

    Kâfirler mü’minlere, velî olamazlar. Onlar birbirlerinin velisidir.551 Onlar âire- ti, Allah’a kavuşup hesap vermeyi, Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyi, Peygamberlerin dâvetine uymayı, mü’minlerin ibâdet ettiği Allah’a ibâdet et- meyi, Hakkın hakim olmasını kabul etmezler.

     

    Allah kâfirleri kesinlikle sevmez,552   Allah, kâfirlere düşmandır.553   Onlar için cehennem hazırlamıştır.554 Bu âyetler gibi Kur’an’da kâfirler ve onların özellik- leri hakkında çok sayıda âyet vardır.

     

    Kur’an, bütün insanları güzel bir dil ile İslâm’a inanmaya, Rab olarak yal- nızca Allah’a bağlanmaya ve yalnızca O’na kulluk yapmaya dâvet ediyor. Kim bu çağrıya olumlu cevap verirse kurtulur. Kur’an’ın bu dâveti kıyâmete kadar devam edecektir.555

     

     

     

    551

    5/Mâide, 51

    552

    3/Âl-i İmran, 32

    553

    2/Bakara, 198; 4/Nisâ, 102

    554

    2/Bakara, 104; 4/Nisâ, 37; 17/İsrâ, 8 vd.

    555

    Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 326-327

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                  Küfür

     

    KÂFİRLERİN ÖZELLİKLERİ

    Küfredenlerin bazı özelliklerini şu şekilde sıralayabiliriz:
    • Onların kalpleri hakka karşı kapalıdır; çünkü onu duymak, onu kabul etmek istemiyorlar.556

     

    • Onlar hak ile sürekli bir mücadele içerisindedirler, hakkın duyulmaması, insanların hakka yanaşmaması için, Allah hakkında İslâm hakkında sürekli mücadele eder, karşı korlar.557

     

    • Onlar müslümanlara ve İslâma karşı hoşgörülü değillerdir, saldıracak- mış gibi davranırlar. Ellerinden gelse müslümanları kendi dinlerine döndür- meye çalışırlar.558

     

    • Onlar şeytanın en iyi dostları ve askerleridirler.559

     

    • Kendi hevâlarına (aşırı isteklerine) tanrı gibi önem verirler, hevalarının peşinden giderler.560

     

    • Gözleri hakka karşı kör olduğu için, yaptıkları kötü işleri iyi zanneder- ler.561

     

    • Onlar İslâmla, onun ilkeleriyle ve müslümanlarla alay eder dururlar, müslümanları ve dinlerini eğlence yerine korlar.562

     

    • Onlar, İslâma ve onun ilkelerine karşı kibirli davranış gösterirler, Allah’a karşı büyüklenirler.563

     

    • Onlar dünyaya, dünya malına, paraya, makamlara aşırı bir şekilde bağlıdırlar.564

     

    • Küfredenler aslında kendilerine ve başkalarına çok zarar verdikleri ve

     

    556

    17/İsrâ, 46

    557

    31/Lokman, 20; 22/Hacc, 3

    558

    2/Bakara, 217

    559

    7/A’râf, 146; 16/Nahl, 63

    560

    30/Rûm, 29; 25/Furkan, 43

    561

    18/Kehf, 100-101; 23/Mü’minûn, 63

    562

    7/A’râf, 51; 2/Bakara, 22; 25/Furkan, 41

    563

    39/Zümer, 59-60; 71/Nuh, 7; 41/Fussilet, 15

    564

    45/Câsiye, 114

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    İslâm karşısında direnip, günahlara, kötülüklere, fesatlara, isyanlara sebep oldukları için zâlimdirler. Şüphesiz ki Allah’ın âyetlerini yalan sayandan zâlimi olamaz.565

     

    • Onlar, Hakkı duymadıkları için ölü gibidirler.566 12- Ölümden ötesine bakmazlar.567
    • Onlar bâtıl olan şeylere iman ederler.568

     

    • Onlar eninde sonunda pişman olacaklar, yaptıkları hatayı anlayacaklar, tuttukları yolun yanlışlığının farkına varacaklar ama iş işten geçecek.569

     

     

     

    MÜSLÜMAN-KÂFİR İLİŞKİSİ

    Küfür ehliyle mücâdele esastır. “İnsanlar ‘Allah’tan başka ilâh yoktur, Mu- hammed O’nun rasûlüdür’ deyinceye kadar kendileriyle savaşmaya emro- lundum. Ne zaman bunu söylerlerse kanlarını ve mallarını benden koru- muş olurlar. Ancak dinî cezalar müstesna; iç yüzlerinin hesâbı/muhâsebesi ise Allah’a aittir.”570

     

    Küfür ehliyle mücâdele esastır. Müslüman, zaman ve şartların durumuna göre savaş(a)mıyorsa bile, onlara en azından “Ey kâfirler! Ben sizin tapmakta olduklarınıza ibâdet etmem. Sizin dininiz size; benim dinim bana!”571 deyip, onları reddettiğini göstermek zorundadır. “Size de, Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylerinize, putlarınıza da yuh olsun! Siz, akıllanmaz mısınız?”572

     

     

     

     

    565

    6/En’âm, 21; 7/A’râf, 37

    566

    39/Zümer, 45

    567

    13/Ra’d, 5; 23/Mü’minûn, 35-37

    568

    29/Ankebût, 67

    569

    25/Furkan, 27-28; Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 369- 372

    570

    Buhârî, Cihad 102, İman 17; Müslim, İman 8; Ebû Dâvud, Cihad 104; Tirmizî, Tefsir 78; Nesâî, Zekât

    3; İbn Mâce, Fiten 1; Dârimî, Siyer 10

    571 109/Kâfirun, 1, 6

    572 21/Enbiyâ, 67

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                  Küfür

     

    KÂFİRLERLE İLİŞKİ ÇEŞİTLERİ; SAVAŞ VE BARIŞ

    İslâm’ın temel hedefi barıştır. Çünkü Yüce Allah insanlığın huzurunu iste- mektedir. Bunun sağlanması, İslâm’ın bütün insanlara tanıdığı temel hakların verilmesiyle mümkündür. Zira bu haklar, bütün insanlara yaratılışta Allah ta- rafından verilmektedir. Allah Teâlâ, ilâhî temele dayalı tahrif edilmemiş bütün dinlerde (ki bütün ilâhî dinlerin aslı ve temel adı İslâm’dır) bu hakları insanlara eşit olarak vermiş, üstünlüğü de iman ve takvâya bağlamıştır.573 İslâm dışın- daki tüm dinler, haktan uzak olduğu veya tahrif edilip hakla bâtıl karıştırıldığı için, günümüzde bu temel hakları gereği gibi insana veren sadece İslâm’dır. Başka dinler, ideolojiler ve dünya görüşleri, dün olduğu gibi bugün de insanı doğru bir şekilde tanımadıkları için insan hakları konusunda da aşırılıklardan, istismar ve zulümlerden, oyalama ve kandırmacalardan kurtulamamışlardır. İslâm’a göre, bütün insanlığın temeli birdir.574 Allah’ın bildirdiği esasları kap- samayan Ehl-i Kitab’ın içinde bulunduğu muharref dinin, istenilen huzuru ve dostluğu sağlaması da mümkün görülemez. Çünkü ilâhîlik vasfını kaybeden inançlar, insanlığın fıtratına uymamaktadır.

     

    Kur’an’ın hedefi sulh ve barıştır. “...Sulh daha hayırlıdır.”575 Düşmanlık ve kötülük, aslında ve temel olarak Allah’ın istemediği, şeytanın arzu ve istek- lerinden ibarettir. Dolayısıyla insanlar arasında fesadın, fitnenin, kötülüğün olması, insanların Allah’ın emirlerinin dışına çıkmalarından kaynaklanır. “Ey iman edenler! Hep birden silm’e/barışa girin. Şeytana ayak uydurmayın. O sizin apaçık düşmanınızdır.”576 Âyette geçen “silm” kelimesi, hem İslâm, hem de barış anlamına gelmektedir. Hz. Peygamber’in yaptığı savaşları ince- lediğimizde, savaşların hakkın önüne konulan engellerin kaldırılması amacını güttüğünü, saldırılara karşı müdâfaa özelliği taşıdığını, savaşa mecbur kalın- dığı için böyle bir yola başvurulduğunu görürüz. Bu savaşların birtakım haklı gerekçeleri vardır. Geçerli meşrû sebep olmadan savaşa izin verilmez. Bu sebepler şunlardır:

     

    a- Haksızlığa Uğramak: Konuyla ilgili olarak Yüce Allah şöyle buyurur: “Zulme/haksızlığa uğratılarak kendilerine savaş açılan kimselerin karşı ko- yup savaşmasına izin verilmiştir. Allah onlara yardım etmeye elbette ka- dirdir.”577 Dikkat edilirse, izin verilen savaş değil; savunmadır. İslâm’a göre

     

    573

    49/Hucurât, 13

    574

    4/Nisâ, 1

    575

    4/Nisâ, 128

    576

    2/Bakara, 208

    577

    22/Hacc, 39


    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    savaş, sadece Allah için (fî sebîlillâh) ve Allah’ın kendileriyle sava- şılmasına izin verdiği kimselere karşı yapılır. İslâm devletinin var- lık hikmeti ve ana görevi olarak koruması gereken insanların temel hakları beş madde ile değerlendirilir. Bunlar; din (özgürce dinini yaşa- yıp uygulama ve tebliğ hakkı), can (yaşama hakkı), akıl, nesil (ırz, şeref ve namusun korunması, nesilleri her yönüyle sağlıklı yetiştirme hakkı) ve mal emniyetidir. Bunları ve bu gibi hakları korumak için savaş, mazlum duruma düşene yardım ederek zulme karşı koymak, bir insanlık görevidir. Savaş; hak ve hukuku korumak, adâleti tesis etmek, kötülükleri önlemek, insanların te- mel görevlerini rahatça yerine getirebilme ve temel haklarını koruyabilmelerini sağlamak için yapılır. Yoksa, başkasının hak ve hukukunu elinden almak için savaş yapılmasını İslâm doğru görmez.

     

    b- Fitneyi Önlemek, Tevhîdi/Allah’ın Birliğini Ortaya Koymak: “On- larla savaşın ki, fitne ortadan kalksın; din yalnız Allah’ın olsun. Eğer onlar (fitneden ve savaştan) vazgeçerlerse, artık zâlimlerden başkasına düş- manlık yoktur.”578 İmtihan gereği insanların başlarına belâlar gelebilmektedir. Çünkü kalbinde Allah korkusu olmayan insanın yapamayacağı kötülük yoktur. Allah’tan korkmayan insan fitne de çıkarır, iftira da edebilir, başka insanların haklarını da çiğneyebilir. İşte Yüce Allah, insanların huzurunu temin için ge- rekirse savaş yapılmasını, yerine göre farz veya mubah kılmaktadır. Burada fitne kavramı, başta “Allah’a şirk koşmak, başkalarına kulluk, fesat/ anarşi, öldürme, zulüm, müslümanlar arasında çıkarılan tefrika, İs- lâm’ın dışındaki Allah’ın râzı olmadığı dinlerin ve hayat görüşlerinin yayılması” olarak anlaşılır. Fitne, başta münâfıklar olmak üzere, müşrikler ve ehl-i kitap olanlar ve hatta bazı müslümanlar veya müslüman zannedilenler tarafından çıkarılabilir, ya da körüklenebilir. Kur’an, bütün insanları, insanlar arasında fitne/huzursuzluk çıkaranları haber vermekle kalmayıp bunun ne- ticesinin herkesi etkilediğini belirtir: “Öyle bir fitneden sakının ki, aranızda yalnız haksızlık edenlere erişmekle kalmaz (hepinize zararı erişir). Bilin ki Allah’ın azabı çetindir.” 579

     

     

     

    HANGİ KÂFİRLERLE SAVAŞMADAN İYİ GEÇİNİLEBİLİR?

    Allah Teâlâ, dostlarımızı ve düşmanlarımızı sayar. Mü’minleri bırakıp kâfir- leri dost kabul etmemize izin vermez. Ancak bu durum, onlarla her durumda

    578 2/Bakara, 193

    579 8/Enfâl, 25

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                  Küfür

     

    ilişkileri kesmemizi veya savaşmamızı gerektirmez. Aksine, tüm insanlara iyi- lik esastır. Savaş da, muhâtaplarımızı yok etmeyi değil; onları İslâm’laştırarak kurtarmayı veya kurtulmak istemeyen o zâlimlerden diğer insanları kurtarma- yı hedeflemek şartıyla meşrû görülür. İslâm, hangi inanç ve anlayıştan olursa olsun, birtakım özellikleri taşıyan insanlarla müşterek hareket etmeye engel olmaz; aksine teşvik eder. Zira, insanlar arasında barışın temini, öncelikle müslümanlarla, daha sonra diğer insanlarla karşılıklı ilişki içinde bulunmakla sağlanır.

     

    Dünyada her insanın müslüman olması beklenilemez; bu, Allah’ın sünne- tine ve sınavına aykırıdır. “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, mü’min olmaları için insanları zorluyor musun? Allah’ın izni olmadan hiç kimse iman edemez. O, murdarlık (azabı- nı), akıllarını kullanmayanlara verir.”580 Kâfirlerle, iman eden insanlar, devamlı beraber yaşamak mecbûriyetinde kalabilir. Hz. Peygamber, Medine vesika- sında farklı din mensuplarıyla, müşrik ve ehl-i kitap bütün insanlarla savunma anlaşması yapmıştır. 581

     

    Bunun için, kendileriyle bazı ilişkiler kurulabilecek, anlaşma yapı- labilecek gayr-ı müslimlerde bulunması gereken, temel özellik; İs- lâm’a ve müslümanlara düşman olmamalarıdır. Kendi inanç, düşünce ve yaşantıları doğrultusunda hareket edip mü’minlere düşman olmayan ve müslümanların düşmanlarına yardım etmeyenlerle dünyevî bazı anlaşmalar yapabilir, onlarla bazı ilişkilere girebilir, onlarla iyi geçinebiliriz. “Allah sizinle din uğrunda savaşmayan, sizi yurdunuzdan çıkarmayanlara iyilik yapma- nızı ve âdil davranmanızı yasak etmez. Allah adâletli olanları sever. Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çı- karılmanız için yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa, işte zâlimler onlardır.”582

     

    Alım ve satımda, hediyeleşmede kâfirlerle muâmelede bulunmak gibi şey- ler, onları velî ve dost kabul etme kapsamına girmez. Ancak, haram işlerde bunlara yardım ve gayr-ı meşrû konularda kâfirlere yararı dokunacak şeyle- rin alınıp satılması, meselâ, savaşta yararlanılacak silâh gibi araç gereçlerin onlara satışı câiz değildir. “İyilik ve takvâda (Allah’ın yasaklarından sakınma üzerinde) yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Al-

     

    580

    10/Yûnus, 99-100

    581

    Remzi Kaya, Kur’an’da Dostluk İlişkileri, s. 226-228

    582

    60/Mümtehine, 8-9


    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    lah’tan korkun; çünkü Allah’ın cezası çetindir.”583 Peygamberimiz de (s.a.s.) zaman zaman müşriklerle alım satımda bulunmuştur.584   Ancak, kâfirlerden alınan şeyler hakkında ve onlarla her türlü ilişkiler konusunda çok titiz ve ihti- yatlı davranılmalı, onların İslâm’a ve müslümanlara düşmanlıklarından dolayı verebilecek zararlar düşünülmelidir.

     

    Her türlü kültürel faâliyetler, özellikle İslâmî ilimler ve yorumlar, sanat etkin- likleri, eğlence araç ve yöntemleri gibi itikadı, toplumun ifsâdı ve salâhını, fıkhı (haram-helâlı) ilgilendiren konularda kılı kırk yaran bir tavır takınılmalıdır. Unut- mayalım ki zehir, billûr kâseler içinde ve leziz gıdalar içine gizlenerek sunulur.

     

    Bugün insanlar eliyle üretilen fikir ve düşünce sistemleri, düzenler, eğitim ve çevre şartları gibi insanları derinden etkileyen araçlar, Allah ve Rasûlüne savaş açmış durumdadır. Eğitim ve öğretim, düşünce sistemleri, fikir akım- ları, ırkçılık, beşerî ideolojiler, misyoner faâliyetleri, dinsizlik propagandaları, Darwinizm, materyalizm, sosyalizm, siyonizm, hümanizm, laiklik, özgürlük an- layışı, sanat faâliyetleri, sinema, tiyatro, medya, ilân ve reklâm araçları, dün- ya görüşleri, futbol ve müzik tutsaklığı, kapitalizm ve tüketim alışkanlıkları, insanları fıtratlarından ve Allah’ın dostu olma özelliklerinden sıyırmak için en dehşetli silâhlar ve şeytanî araçlar olarak kullanılıyor. Bu kadar çok yönlü ateş altında kalan savunmasız, câhil ve her şeyden önemlisi kâmil imandan mah- rum bırakılan halk, elbette Allah’a dostluğa giden yolu bulamıyor, bilinçsiz de olsa şeytanın dostluğuna meylediyor.

     

    Lâ ilâhe illâllah diyen bir müslümanın, İslâm akîdesi ile çelişen her türlü fikir ve akımdan uzaklaşması, Allah’ın indirdiğine aykırı her kanun, yasa, nizam, tüzük, düzenleme ve düzenden uzak olduğunu açıkça bildirmesi ve yaşayı- şıyla göstermesi gerekir ki, gerçekten tüm ilâhları reddetmiş olsun. Peygam- ber’in amcası Hz. Abbas’ın dediği gibi, lâ ilâhe illâllah diyen kimse, bu sözüyle bütün (kâfir) dünyaya savaş açmış olduğunu bilmelidir. Kâfirler bütün güçle- riyle İslâm’a ve gerçek müslümanlara saldırırken, müslümanın gündelik işlerle uğraşıp savaşçı olmaması düşünülebilir mi? “İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut (bâtıl dâvâlar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.”585 Çağdaş müslümanın öyle bir derdi yok. O işiyle, aşıyla ve keyfiyle meşgul. Bahâneler de çok: “İmkânlarımız yok, taşlar da bağlı...” Filis-

     

    583

    5/Mâide, 2

    584

    Buhârî, 4/410, hadis no: 2216; Ahmed bin Hanbel, 5/137, hadis no: 3409

    585

    4/Nisâ, 76

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                  Küfür

     

    tin’li çocuklardan öğrenin bağlı taşları koparıp fırlatmanın yolunu, imanın en büyük imkân olduğunu, Allah’ın tarafını seçenin direnişini...

     

     

    Gayri müslimlerin ziyâret edilmeleri de, onlara dinin tebliğini amaçlıyorsa meşrûdur. Dinî bir maslahat ya da önemli mâzeret yoksa ziyaret uygun görül- memiştir. Gayri müslimlere ait küfür şiarları ve alâmetleri ile ilgili olarak kendi- lerini tebrik etmek, onları kutlamak, bayramlarını tebrik ittifakla haram kabul edilmiştir. Kim bir kulu, bir isyanından, haram fiilinden, bid’atinden ve küfrün- den ötürü tebrik eder veya kutlarsa, bu kimse Allah’ın sınırını aşmış, Allah’ın gazabını üzerine çekmiş olur. Müslüman da kabul edilseler, zâlimlerin belli bir makama gelmelerini kutlamak da böyledir; hele kutlanılan o makam tâğutî bir makamsa, bu, tâğutun kabulü anlamına gelir ki, imanla bağdaşmaz.

     

     

    İslâm’a aykırı davranışlarda bulunan fâsık kimselere tâzimde bulunmak, onlara “efendim, beyim, paşam!” demek de haramdır. “Münâfık olan kimseyi ‘efendim’ (sayın, saygıdeğer, paşam, beyefendi!) diye çağırmayın. Şayet o kimse efendi, bey yapılacak olursa, siz bu durumda aziz ve celil olan Rabbinizin gazabını çekmiş olursunuz.”586 İbn Kayyım’ın belirttiği gibi, bu tür insanlara; “devlet büyüğü, ulu devlet başkanı veya ey yüce falan” diye de lakap verilip bu tür ünvanlar kullanılamaz. İbn Kayyım’ın belirttiği gibi, bu tür insanlara; “devlet büyüğü, ulu devlet başkanı veya ey yüce falan” diye de lakap verilip bu tür ünvanlar kullanılamaz. Sözgelimi ilköğretimde çocuklara küfrü dayatan “andımız” denilen ifadeleri bir mü’min söyleyemez, bir mü’min öğretmen söyletemez: “Ey Büyük Atatürk! Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim.” Bu sözler elfâz-ı küfürdür.

     

     

    Bugün müslümanların kâfirler arasında bir selin içindeki köpük ve çer-çöp gibi olmasının temel sebeplerinin başında, düşman edinme- leri gereken kâfirleri dost kabul etmeleri yatmaktadır. Dünyada izze- tin, onurun, devletin; âhirette cennetin bedeli, Allah’ı ve Allah taraf- tarlarını dost; şeytanı ve şeytanın askerlerini düşman kabul etmek ve dostluk ve düşmanlığını ispatlayacak davranışlarda bulunmaktır.

     

     

     

     

    586 Ebû Dâvud, Sünen, Edeb, hadis no: 4977; Mişkâtu’l-Mesâbih, 3/1349, hadis no: 4780

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    KÂFİR AKRABALARLA İLİŞKİ

    İslâm’da esas bağ, din bağıdır. Hangi ırktan, hangi soydan olursa olsun sadece müslümanlar birbirlerinin kardeşidi,587velîsidir.588Bir mü’min, aralarında din bağı bu- lunmayan yakın akrabalarını velî/dost kabul edemez.

     

    “Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeş- lerinizi velî/dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zâlimlerin kendileridir.” 589; “De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hı- sım akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler (evler, konaklar, köşkler) size Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye ka- dar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.” 590; “Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri veya akrabaları da olsa- Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte on- ların kalbine Allah, iman yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir. On- ları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan râzı olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, hizbullahtır/ Allah’tan yana olanlardır. İyi bilin ki hizbullah/Allah taraftarları, kuşkusuz felâha/ kurtuluşa erenlerdir.” 591

     

    Ashâb-ı kiram, Allah ve Rasûlüne dostluğun, onların düşmanlarına düşmanlığın en güzel örneklerini vermişlerdir. Meselâ Ebû Ubeyde, Uhud’da babası Cerrah’ı öl- dürmüş, Hz. Ebû Bekir de savaşta oğlu Abdurrahman’a karşı çıkmak istemiş, ama Hz. Peygamber izin vermemiş, Mus’ab bin Umeyr, Uhud’da kardeşi Ubeyd bin Umeyr’i öldürmüştü. Aynı şekilde Ömer bin Hattâb, Bedir’de dayı Âs bin Hişam’ı, Hz. Ali, Hz. Hamza ve Ebû Ubeyde amcazâdeleri olan Utbe, Şeybe ve Velid bin Utbe’yi öldürmüşlerdi.

     

    İnsanlar arasındaki yakınlığın asıl sebebi din birliğidir. Allah’ın dinine inanmış ve peygamberleri tasdik etmiş kimseler birbirlerinin mânevî akrabası, yakını ve dostu- durlar. Bunların aralarında mânevî bir birlik (vahdet) vardır. Mü’minlerle kâfirler ırk ve soy bakımından birbirlerinin akrabası olsalar bile, bu akrabalığın Allah katında hiçbir değeri yoktur. Nitekim Hz. Nûh’un oğlu iman etmediği için, Allah Teâlâ onu Nûh peygamberin âilesinden saymamıştır: “Nûh Rabbine duâ edip dedi ki: ‘Ey Rabbim!

     

    587

    49/Hucurâct, 10

    588

    9/Tevbe, 71; 5/Mâide, 55

    589

    9/Tevbe, 23

    590

    9/Tevbe, 24

    591

    58/Mücâdele, 22 Ve yine bk. 64/Teğâbün, 14.


                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                  Küfür

     

    Şüphesiz (boğulmuş olan) oğlum da âilemdendir. Senin vaadin ise elbette haktır. Sen hâkimler hâkimisin.’ Allah buyurdu ki: EyNûh! O asla senin âilenden değildir. Çünkü o, sâlih olmayan bir amel sahibi idi (kâfirdi). O halde hakkında ilmin olma- yan bir şeyi Benden isteme. Ben sana câhillerden olmamanı tavsiye ederim.”592

     

    Bütün bunlarla birlikte İslâm, âile bağlarına çok önem verir. Mü’min olma- yan akrabalarla her durum ve şartta ilginin kesilmesini emretmez. Onlardan İslâm’a ve müslümanlara düşmanlık gelmez ise, İslâm onlara karşı iyilik yap- mayı ve onları ziyâret etmeyi yasaklamaz. “Allah’a ibâdet edin ve O’na hiç- bir şeyi şirk/ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya (eş dost ve arkadaşa), uzak komşuya, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara iyi davranın; Allah kendini beğenen ve daima böbürle- nen kimseyi sevmez.”593 Özellikle müşrik de olsalar, ana babaya ihsanla/iyilik ve güzellikle davranmayı, onlarla sıcak ilişkiler içine girilmesini arzular: “Biz insana ana babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası onu nice sıkıntılarla taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için) önce Bana, sonra da ana babasına şükretmesini tavsiyede bulunmu- şuzdur. Dönüş ancak Banadır. Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) Bana şirk/ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin...”594

     

    Bu âyette de görüldüğü gibi, şirk konusunda ana baba dâhil hiçbir kim- seye itaat edilmemesi, ama müşrik bile olsalar ana babaya iyilik yapılması emredilmektedir. Nitekim Hz. Âişe’nin kardeşi Esmâ’ya (r.a.), müşrik annesini ziyâret edip iyilik yapması için Hz. Peygamber’in izin verdiği bilinmektedir.595

     

    Müslüman olmayan ebeveyne de infak vâciptir; dinleri farklı da olsa, kişi muhtaç olan anne babasına bakmakla yükümlüdür. Bir müslümanın durumu müsait iken, ana babasını sıkıntı ve zorluk içinde kıvranır vaziyette bırakması, tabii ki, bir iyilik ve ihsan sayılmaz. Halbuki Kur’an, her şartta ana babaya ihsan ve iyiliği emretmektedir.596 Allah, akraba ile ilgisini keseni kötülemiş,597 akrabanın haklarına riâyet etmeyenin günah işlediğini bildirmiş, yakınları kâfir de olsalar, Allah, bunların haklarını yakınlarına vâcip kılmıştır.”Akraba ile alâ-

     

     

    592

    11/Hûd, 45-46

    593

    4/Nisâ, 36

    594

    31/Lokman, 14-15

    595

    Buhârî, Hîbe hadis no: 2620; Müslim, Zekât hadis no: 1003

    596

    2/Bakara, 83; 4/Nisâ, 36; 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 23; 31/Lokman, 14-

    597

    4/Nisâ, 1


    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    kayı kesen cennete giremez.”598 Demek ki, sevgi, velî kabul etmek, onları sırdaş edinmek başka şeydir; kâfir akrabaya nafaka temin etmek, onları ziyâret etmek, onlara ihsanda bulunmak ise daha başka bir şeydir; bunlar birbirine karıştırılmamalıdır.

     

    “Eşleriniz ve çocuklarınızdan size düşman olanlar vardır, sakının onlar- dan!”599

     

     

     

    BİR MÜSLÜMANI KÂFİR YAPAN TAVIRLAR

    Bir müslümanın İslâm’dan çıkmasına sebep olacak bazı durumları şöylece özetleyebiliriz.

     

    Müslüman olduğu halde, Allah’a şirk koşmak; Allah’ın dışında bir kimse- ye, bir otoriteye, putlara tapınmak, Allah’tan istenecek yardımı ölülerden veya mezarlardan istemek, birtakım örgütleri veya devletleri Allah gibi düşünmek kişiyi İslâm’dan çıkarır, müşrik yapar.

     

    İslâm’ın küfür dediği şeyler konusunda şüphe etmek de küfrü gerektirir. İs- lâm da bellidir, onun dışındaki bâtıl yollar da bellidir.600 Küfür olan konularla ilgili olarak “acaba onlar da doğru olabilir mi?” düşüncesi İslâm inancına aykırıdır. Onlar doğru olsaydı, İslâm’ın Hz. Muhammed ve Kur’an’la gönderilmesine ne lüzum vardı? Bütün bâtıl dinler, bütün İslâm dışı ideolojiler, insanlar adına nisbet edilen hayat sistemleri İslâm tarafından reddedilmektedir (Kapitalizm, Komünizm, Hinduizm, Yahûdilik, Hıristiyanlık, Demokrasi, Marksizim, laisizm, Kemalizm ve diğerleri).

     

    Peygamberimiz’in bize bildirdiği bazı şeyleri beğenmemek, onlara karşı yüzü buruşturmak, râzı olmamak.601

     

    Müslümanlara karşı kâfirlerle işbirliği yapmak, onlara yardım etmek.602

     

     

    598

    Buhârî, Edeb, hadis no: 5984; Müslim, Birr, hadis no: 2556

    599

    64/Teğâbün, 14

    600

    Bk. 2/Bakara, 256

    601

    Bk. 47/Muhammed, 9

    602

    Bk. 9/Tevbe, 65-66

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                  Küfür

     

    İslâm’ın ilkelerine, şeriata karşı gelmek, onlarla alay etmek, onların yerine başka otoritelerin veya kişilerin görüşlerini daha iyi, güzel veya çağdaş bul- mak.

     

    Kesin deliller ile, ümmetin icmâsı ile sâbit olmuş, dinden sayılan hükümlere karşı gelmek, onları kabul etmemek.

     

    Bunlar veya bunlara benzer davranışlar ve sözler bir müslümanı dinden çı- karabilir, mürted yapabilir. Bunlar birer hükümdür ve müslümanları din konu- sunda dikkatli olmaya teşviktir, onları tehlikeden sakındırmaktır. Kişi ya inanır, ya inanmaz. Ama tutarlı olması gerekir; inandığı dinin gösterdiği gibi inanması ve yaşaması lâzımdır. İslâm, Allah’ın dinidir ve ona nasıl inanılması gerektiği ortaya konulmuştur. O, insanların görüşü değildir ki, dileyen dilediği gibi kul- lansın. 603

     

    Ortam ve çevre şartları İslâmî değil; câhiliyye yapısı arzettiğinden, günü- müzde insanlar, İslâm’ı doğru bir şekilde kavrama ve sırât-ı müstakîm çizgi- sini kolaylıkla sürdürme imkânlarına yeterince sahip değildir. İslâm dışı, hatta İslâm’a düşman düzen ve buna bağlı kurum ve kuralların etkisiyle her an bâtıl yollara bilinçsiz de olsa dalma riskiyle karşı karşıyadır günümüz insanı. Bunlardan bazısı, belki imanını tümüyle giderecek ve kişiyi mürted yapacak durumda değilse de, bir kısım insan bilerek ve seçerek İslâm’dan farklı yollar/ ideolojiler/dinler edinmektedirler. Bu kimselerin mâzîsinde İslâm’ı gerçek an- lamıyla bilip bir bütün halde kabul etme ve yaşama gayreti var iken, sonradan bilinçli bir tercih sonucu dinini değiştirme sözkonusu olmuş ise, -neûzü bil- lâh- mürtedlik vuku bulmuş olur. Mü’min iken kişinin müşrik ve mürted olması sonucunu veren birtakım söz ve fiillere şunlar örnek gösterilebilir:

     

    Müslüman bir kimsenin kendi irâdesiyle açıkça; ‘Ben Allah’a ortak koşuyo- rum’ demesi yahut Allah’ın varlığını inkâr etmek, peygamberleri reddetmek ya da bir tek peygamberi dahi yalanlamak gibi küfrü gerektirici bir söz söylemek, açıkça küfrü gerektiren -Mushaf’ı ya da bir parçasını pisliğe atmak gibi- bir fiil işlemek, namazın farz oluşu, zinânın haram oluşu gibi İslâm’ın kesin bir hük- münü inkâr etmek, farz namazların, -bunların bir rekâtinin bile olsa- farz oldu- ğunu, dinin emri olduğunu reddetmek gibi veya farz olmadığı kesin delillerle sâbit bir hükmün farz olduğuna -meselâ farz namazlara bir rekât ilâve etmek gibi- inanmak, peygamberliğin insanların kendi gayretiyle kazanılabileceğini ileri sürmek gibi hususlar küfrü gerektirir. Bu gibi küfrü gerektiren inanç ve

    603 Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 458-459

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    tavırlar önceden müslüman bir kimse tarafından kabul ediliyorsa, bu kimse mürted olur.

     

    Çağımızda ortaya çıkan birtakım şartlar vardır ki, müslüman kimse iman açısından bunların da hükmünü bilmelidir. Bunların en başında hiç şüphesiz Allah’ın indirdiği hükümlerin dışındaki hükümler ile hükmetmek gelir. Konuyla ilgili olarak Abdülkadir Udeh’den alıntı yapalım: “Çağımızda reddetmek, kabul etmemek yoluyla küfrün açık örneklerinden bir tanesi de, Allah’ın şeriatiyle hükmetmeyi kabul etmemek ve onun yerine insanlar tarafından konulmuş hükümleri, kanunları uygulamaya koymaktır. Çünkü İslâm dininde asıl olan kural, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmenin farz, ondan başka kanun ve hü- kümler ile hükmetmenin ise haram olduğudur. Kur’ân-ı Kerim’in bu hususa dair nasları gâyet açık ve kesindir.

     

    İslâm şeriatine aykırı her türlü yasa ve hükmün bâtıl olduğu hususunda fakîhler ile ilim adamları arasında görüş ayrılığı bulunmamaktadır. Yine onların ittifakına göre İslâm dışı hükümlere itaat gerekmez, hatta İslâm şeriatine ay- kırı olan her şey, müslümanlara haramdır. İsterse bu haramı emreden ya da mubah kılan egemen otorite ya da başkası olsun. Yine ittifakla kabul edilen hususlardan bir tanesi de şudur: Sahih olduğuna inandığı bir te’vile dayan- maksızın müslümanlardan her kim Allah’ın indirdiklerinden başka hükümler ortaya atarsa, o kimseler hakkında Yüce Allah’ın verdiği “kâfir, zâlim ve fâsık” hükümleri verilir. Meselâ, başka bir hükmü ondan daha üstün, daha güzel gördüğü için İslâm’ın öngördüğü cezaları ve hükümleri uygulamaktan yüz çeviren bir kimse, kesinlikle kâfirdir, daha önce iman etmiş ise bu tavırlarıyla mürted olur.

     

    İttifakla kabul edilen hususlardan bir diğeri: Allah’ın ya da peygamberinin emirlerinden herhangi birisini reddeden bir kimse, bunu ister şüphe ve tered- düt yoluyla, isterse de terk ve kabul etmemek yoluyla, isterse de o hükme teslim olmamak dolayısıyla reddedecek olursa İslâm’dan çıkar, mürted olur. Çünkü sahâbe-i kirâm, zekât vermeyi kabul etmeyenleri mürted olarak de- ğerlendirmişlerdir. Yüce Allah kendisinin ve Rasûlünün hükmünü teslimiyetle kabul etmeyenlerin kâfir olduklarına dair açık hükmünü indirmiştir: “Rabbi- ne andolsun ki, onlar kendi aralarındaki anlaşmazlıklarda Senin hükmüne başvurmadıkça ve verdiğin hükmü, içlerinde bir sıkıntı olmaksızın tam bir teslimiyetle kabul etmedikçe iman etmiş olmazlar.” 604

     

    604 4/Nisâ, 65; Abdülkadir Udeh, et-Teşrîu’l-Cinî el-İslâmî, Beyrut, 2/708-710 -İslâm Ceza Hukuku ve Beşerî Hukuk

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                  Küfür

     

    ELFÂZ-I KÜFÜR

    Elfâz’ın tekili olan lafız (lafz); söz, kelime ve ifade demektir. Küfür ise “kefe- ra” fiilinden masdar olup, sözlükte; bir şeyi örtmek anlamına gelir. Kalbindeki imanını örten kimseye de bu yüzden münkir veya kâfir denilmiştir. Bir terim olarak, kişiyi küfre düşüren ve dinden çıkmasına sebep olan sözlere “elfâz-ı küfür” adı verilir.

     

    Bir mü’mini küfre düşüren sözler dörde ayrılır. Bunlar: İstihzâ, istihfaf, istihkar ve istinkârdır. İstihzâ, dinin esaslarından birini alaya almak; istihfâf, inanılması gereken ve zarûrât-ı diniyye denilen prensipleri küçümsemek, ha- fife almak; istihkar, dinle ilgili temel esasları ve dinin mukaddes saydıklarına hakaret etmek, çirkin sözler söyleyip sövmek; istinkâr ise bir İslâmî hükmü açıkça inkâr etmek veya dince mukaddes olan şeylere inanmayıp küfretmek.

     

    Allah’ın varlığı veya birliğini inkâr etmek, bu konuda şüphe içinde olmak, bunu sözle ifade etmek insanı küfre sokar. Allah’ın zâtı, sıfatları, fiilleri, isim- leri, emirleri, yasakları hakkında şaka yollu da olsa alay ederek küçümseyici konuşmak ve Allah’a çirkin sözler söylemek kişiyi dinden çıkarır. “Allah ile, O’nun âyetleriyle, O’nun Rasûlü ile alay mı ediyorsunuz? Boş yere özür dilemeye kalkışmayın. Siz imandan sonra küfre düştünüz.”605 Allah’ın sıfatla- rından birini dahi olsa inkâr etmek küfürdür. Allah’ı yarattıklarından herhangi bir kimseye veya şeye benzeten; bir canlı veya cansız varlığı Allah’a, sıfatlarını Allah’ın sıfatlarına benzeten; Allah’ın doğmuş veya nesil bırakmış olduğuna inanmak veya Allah’ı herhangi bir eksiklik ya da kusurla itham edip bunu dille söylemek kişiyi İslâm’dan çıkarır.

     

    “Allah bile bana bunu emretse bu işi yapmam.” diyen kimse; Allah’ın af- fedeceği konusunda ümidini tümüyle kesen kişi kâfir olur. Yine, aşırı umutla Allah tarafından hiçbir hesaba çekilmeyeceğine veya cezaya uğramayaca- ğına inanan kimse kâfir olur. Yine kendisinden veya Allah’a yakın olduğunu sandığı bir kişiden ibâdetlerin düştüğünü, ibâdet yapma gereği kalmadığını kabul eden veya şatahat cinsinden küfür sözleri söyleyen kimse, meselâ “ben Hakk’ım, Cenâb-ı Hakk’ım” diyen kimse kâfir olur.

     

    Peygamberlik kurumunu önemsememek ve peygamberlikle alay etmek, onlar hakkında küçük düşürücü sözler söylemek istihkar (hakaret ve sövme) sayılır. Bu yüzden herhangi bir peygamberi küçük gören, alay eden ve O’na ezâ veren dinden çıkar. “Şüphe yok ki, Allah’a ve Rasûlü’ne eziyet verenlere

    605 9/Tevbe, 65

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Allah dünyada ve âhirette lânet etmiştir. Onlara çok küçük düşürücü bir azap hazırlamıştır.”606; “Münâfıklardan öyleleri vardır ki, peygamberi inciti- yorlar ve ‘O her söyleneni dinleyen bir kulaktır’ diyorlar. De ki, ‘O sizin için bir hayır kulağıdır; Allah’a da inanır, mü’minlere de. İman edenleriniz için bir rahmettir. Allah’ın Rasûlüne eziyet verenlere ise acıklı bir azab vardır.”607

     

    Hz. Peygamber’e hakaret dinden çıkardığı gibi, mukaddes kitaplara ve Kur’ân-ı Kerim’e hakaret veya mukaddes kitapların aslını inkâr edici sözler söylemek de küfürdür. Kur’an’la, bir sûresi veya âyetiyle alay etmek, onu kü- çümsemek küfürdür. Meleklere hakaret etmek, alay etmek, ayıplamak, onları küçük görmek küfürdür. Cebrâil’in vahyi getirirken hata ettiğini, Hz. Ali yerine yanlışlıkla Hz. Muhammed (s.a.s.)’e vahyi verdiğini söylemek de kişiyi dinden çıkartır. Azrâil’e, ölüm meleği olduğu için hakaret etmek, meleklerin dişi oldu- ğunu söylemek de küfürdür. Sahâbeleri tekfir ederek, onların mü’min olma- dığını söylemek de küfür kabul edilmiştir. Sahâbeyi küçümsemek, alay etmek ve onlara buğz etmek ise bid’at ve sapıklıktır.608 Bir kimsenin, kendisine ya da bir başkasına vahiy indiğini iddia etmesi ya da değişik ifadelerle peygamber olduğu iddiası küfürdür. Hz. Muhammed’in (s.a.s.) son peygamber olduğu- nu kabul etmemek, yeni bir peygamberin geleceğini bekliyor olmak insanı kâfir yapar. Herhangi bir şahsı (meselâ Hz. Ali’yi veya Atatürk’ü) Hz. Muham- med’den (s.a.s.) üstün görmek ya da onunle eş değerde tutmak küfürdür.

     

    “Filan kimse peygamber bile olsa ona inanmam” demek;

     

    “Eğer Hz. Muhammed’den sonra bir peygamber gelecek olsaydı, filan zât peygamber olurdu” demek;

     

    “Eğer Âdem suç işlemeseydi cennette yaşayacaktık. Bütün bu belâlar onun yüzünden başımıza geldi” demek de insanı kâfir yapar.

     

     

    Kur’an’ı, Kur’an’dan bir âyeti veya hükmü yalanlamak, çarpıtmak, alay ko- nusu yapmak, saygısızlık yapmak kişiyi küfre sokar. Kur’an hükümlerinden birini olsun yürürlükten kaldıran veya uygulanmasını engelleyen yönetici kâfir olur. Kur’an ahkâmı içinde yürürlükten kaldırılmış bir hüküm varsa, bu hük- mün yerine konmuş olan yasayı uygulayan, uygulanmasını kolaylaştıran ve

     

    606

    33/Ahzab, 57

    607

    9/Tevbe, 61

    608

    Bak. 48/Fetih, 18; 9/Tevbe, 100

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                  Küfür

     

    bu durumun farkına varıp rızâ gösteren kimselerin İslâm dini ile hiçbir ilişkileri kalmaz.609

     

    Bir müslümanın kitabına sövmek,

    Kur’an’da eksiklik veya fazlalık olduğunu ileri sürmek, Kur’an’ı çağdışı, çöl kitabı, bedevî kanunu olarak nitelemek,

     

    Kur’an’ın öngördüğü ceza ve miras âyetlerini acımasız ve adâletsiz bulmak ve bunu söz veya tavırlarıyla ifade etmek,

     

    Yine Kur’an’ın nassıyla kesin şekilde yasaklanmasına rağmen (fâizle işlem yapmayı, alkollü içki kullanmayı, zina etmeyi ve benzer) yasakları yasallaştı- ran “mürted” ülkelerin kanunlarına gönülden saygı beslemek ve bu yasaları Kur’an’a tercih etmek insanı kâfir yapar. Allah’ın haram kıldığı bir şeye başlar- ken besmele çekmek,

     

    Haram bir fiil işledikten sonra, dünyevî kazançtan dolayı Allah’a şükretmek veya haram bir şey yedikten sonra “El-hamdü lillâh” demek,

    Kur’an okuyan kimse ile -okuduğu sırada- alay etmek,

     

    Kur’an’a uymayı öğütleyen veya Kur’an hükümlerine dâvette bulunan kim- seye eziyet etmek, onu meczup ve mecnun gibi sıfatlarla niteleyerek haka- rette bulunmak,

     

    Kur’an’da fal açmak, onu büyü, üfürük gibi çirkin işlerde araç olarak kul- lanmak,

    Kur’an’ın ölü ruhuna okunmak üzere indiğine inanmak,

     

    Tevrat, Zebur, İncil ve suhuflara hakaret etmek, onların hiç tahrif edilmedi- ğini (değiştirilmediğini) veya içlerinde vahiyden hiçbir eser bulunmadığını ileri sürmek insanı İslâm dairesinden çıkarır, kâfir yapar.

     

    Helâlı haram, haramı helâl sayan, sihirle/büyüyle uğraşan, fala inanan, kâ- firle dost geçinen, ilme söven, ilacın iyileştirici etkisini Allah’ın irâde ve kud- retine bağlamayan, fânîleri tanrılaştıran, “kahrolsun şeriat!” diye slogan atan; Pozitivizmi, Darvinizmi, Sosyalizmi (Laikliği, Kemalizmi, Demokrasiyi ve her türlü beşerî ideoloji ve düzenleri) İslâm’dan üstün tutan, süt kardeşle evliliği meşrû gören insan, -kim olursa olsun- hem mantıksız, hem ahlâksız, hem

    609 5/Mâide, 44; F. Aydın, İslâm’da İnanç Sistemi, Kahraman Y., s. 114

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    de imansızdır! Çünkü imansızlık gerçek anlamıyla ahlâksızlık ve mantıksızlık demektir; Allah’ın yasalarına kafa tutmak demektir.610

     

    Söyleyeni dinden çıkaran küfür sözlerinin bu sonucu meydana getirmesi için hür bir irâde ve ihtiyarla söylenmesi gerekir. Tehdit, zor ve baskı altında küfür sözlerini söyleyen kimse, ikrâh-ı mülcî yani tam zorlama ile, öldürme, kesme, bedene zarar verme ve şiddetli dövme gibi işkence veya bu tehditler varsa küfür sözü söyleyebilir. “Kalbi imanla dolu olduğu halde, küfre zor- lanan müstesnâ olmak üzere, kim iman ettikten sonra, küfre sîne açarsa Allah’tan onlara bir azap vardır.”611 Bu âyet, küfre zorlanan kimsenin dinden çıkmayacağını gösterir. Nitekim Mekke müşrikleri, Yâsir ile hanımı Sümeyye’yi İslâm’dan dönmeleri için zorlamış, işkence altında ikisini de öldürmüştü. Yâ- sir’in oğlu Ammâr’ı da bir kuyuya atarak işkence yapmışlar, Ammâr işkenceye dayanamayarak, kalbi imanla dolu olduğu halde, diliyle İslâm’dan döndüğünü söylemiş ve canını kurtarmıştı. Haber Hz. Peygamber’e ulaşınca, kendisiyle görüşmüş ve yine işkenceye mâruz kalırsa aynı sözleri söylemesine ruhsat vermişti. Yukarıdaki âyet-i kerime bu olay üzerine inmiştir.

     

    Günümüzde nice şarkılarda dinle ilgili kutsal esaslara hakaret taşıyan, ka- dere isyan eden, bir kadını putlaştırıp Allah’ı sever gibi sevme ifadeleri “müs- lümanım” diyen insanlar tarafından rahatlıkla söylenebilmektedir. Bir futbol takımı ekber, yani Allah’a ait olan “en büyük” ifadesiyle sloganlaştırılabilmek- te, öğrencilere bir şahıs hakkında ilâhî özellikler verilerek antlar, şiirler söylet- tirilebilmektedir. Medyada, kahvelerde, sokaklarda nice elfâz-ı küfür rahatlıkla ağızlardan çıkabilmektedir. “İşimiz Allah’a kaldı”, “Allah’lık” gibi ifadelerle Allah hakkında küçültücü ifadeler söylenebiliyor. Azrâil’e kızılıp ileri geri sözler söy- lenebiliyor. Bir kıza “Melek” ismi verilebiliyor, felek ifadesiyle göklerin insan kaderi üzerinde etkisi kabullenilerek ona kader adına hakaretler edilebiliyor. Açıkça kadere de çatılabiliyor. Zamana sövülebiliyor. Cennet ve cehennemle ilgili fıkralar anlatılarak Allah’ın ödül ve cezası şaka konusu edilebiliyor. Dini kü- çük düşürücü Bektaşi fıkraları veya dinin kutsallarını küçük düşürecek uydur- malar anlatılabiliyor. Allah’ın sıfatları başkasına verilebiliyor. Allah’tan başka- sına duâ edilip medet ve yardım istenebiliyor. Allah’tan başkası adına yemin edilebiliyor. İnsanın ağzından çıkan her sözün hesabının isteneceği unutula- rak küfür lafızları sakız gibi ağızlarda dolaşabiliyor. Bütün bunlar, elfâz-ı küfür, küfür, şirk, irtidat gibi Akaid konularının kapsamına girmektedir.

     

     

    610 F. Aydın, a.g.e., s. 119-120

    611 16/Nahl, 106

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                  Küfür

     

    Çevrede Çokça Duyulan Elfâz-ı Küfürden Bazıları (Söyleyeni Şirke Düşürmesinden Korkulan Çirkin Sözler)

     

    Allah’la İlgili

    “Allah’lık” (saf bir insan için)

    “Allah’sız” (Bunun Allah’ı yok, bu kimseyi Allah yaratmamıştır anlamında), “İşimiz Allah’a kaldı” (İşimiz yaş, netice beklemeyin anlamında),

    “İnşâallah deme, kesin söz ver” (İnşâallah, yani Allah dilerse sözünün yan- lış ve yetersiz olduğu anlamında),

    “Seni Allah gibi seviyorum” (Allah’ı sever gibi çok sevmek, fanatiklik anla- mında),

    “Seni elimden Allah bile kurtaramaz” (Allah’ın gücü bile yeterli olmaz an- lamında),

    “Burada Allah yok, Peygamber izinde” (Karakolda, hapishanede vb. Al- lah’ın yardım edemeyeceği anlamında),

    “Allah’ın olmadığı, şeytanın bol olduğu yerde elime geçecek, ciğerlerini sökerim” (Allah’ın olmadığı yer olabileceği anlamında),

    “Allah, ondan verdiği canı alamıyor” (Borcuna sâdık olmayanlar hakkında, Allah’ın âcizliği anlamında),

    “Allah’ın hükmü burada geçmez” veya “o eskidendi, şimdi Allah’ın hükmü uygulanmaz, devir değişti” (Allah’ın hükmünün geçersizliğini iddia veya tüm zamanlara ait olduğunu inkâr anlamında),

    “Şu işin (şeyin) Allah’ını yapar” (Allah’ı herhangi bir şeye benzetme anla- mında),

    “Sen Allah mısın be?” (Bir yaratığın Allah olma ihtimalini çağrıştıracak an- lamda),

    “Ye Allah ye”, “vur Allah vur” (Allah’ı kula benzetmek anlamında),

    “Allah Baba”, “Allah’ın oğlu gelse...” (Allah’a çocuk isnad etme anlamında), “Tapılacak kadın” (Allah’tan başka tapılacak/ibâdet edilecek mâbud ka-

    bulü anlamında),

    “Futbol/müzik ilâhı, ...tanrıçası” (Allah’tan başka ilâh kabulü anlamında), “Hâkimler hâkimi” (Allah’ın dışında bir varlığa Allah’ın bir sıfatını verme, her

    şeyi yönlendiren anlamında),

     

    “Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya” (Allah’a denk başkasının hakkı olduğu, Allah’ın her yerde tek güç olmadığı anlamında),

     

    “Allah bizi unuttu” (Allah’ın zorluklarla denemesi konusunda Allah’ı unutma gibi bir eksiklikle vasfetme anlamında),

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    “Filan kimse şu şeyi yarattı” (Yaratma fiilini gerçek anlamda, yani yoktan var etme mânâsında başka birine verme, Allah’ın fiiline ortak kabulü anlamın- da),

     

    “Allah’ın başka işi mi yok, bununla uğraşacak?” (Allah, her şeyi takdir edip, her şeye hükmünü geçirmez, O’nun dediğinin ve müdâhalesinin dışında da işler olur anlamında),

     

    “Allah bilir ki, şu iş şöyledir”; “Allah şâhit şunu şöyle yaptım” dediği halde, yalan söylemiş olsa; Allah’a iftira atmak ve gizli-açık her şeyi bildiğini kabul etmemek anlamında),

     

    “Hâkimiyet/egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir, ulusundur, meclisindir” (Hâkimiyetin/egemenliğin Allah’ın dışında başkalarına ait olduğunu kabul ve Allah’ın hükmünün üstünde hüküm olduğu anlamında),

     

    “En büyük filân takım, başka büyük yok” (Ekber/en büyük sıfatının Allah’tan başkasına verilmesi ve başka büyüğün olmadığı, Allah’ın büyüklüğünün inkârı veya büyüklükte ortağı olduğu anlamında),

     

    “Allah’ımı inkâr edeyim ki, şu şöyledir” (Söylediği söz, doğru bile olsa; Al- lah’ı inkâr etmeyi ihtimal olarak kabul ve inkârı basite almak anlamında),

     

    “Allah, şunu şöyle yaratsaydı, şu işi şöyle yapsaydı ne iyi olurdu” (Allah’ın yarattığını beğenmemek, O’na eksiklik ve kusur isnad etmek anlamında),

     

    “Allah, keşke şunu haram kılmasaydı, şunu farz etmeseydi” (Allah’ın hük- münü beğenmemek anlamında),

     

    “Allah emretse bile şu işi yapmam” veya “Allah istemese bile bu işi yapa- rım.” (Allah’ın emri veya yasağı önemsizdir, beni bağlamaz; beni kararımdan Allah’ın hükmü bile caydıramaz, anlamında)

     

    “Allah onu özene bezene yaratmış” ya da tersine bir inanış ve ifade ile Allah’ın bazı kimselere torpil geçtiğini, bazı kimselere de (hâşâ) zulmettiğini ifade etmek.

    (O konuda âyet ve kudsî hadis olmadığı halde,) “Allah şöyle buyurmuştur” demek (Kur’an’da olmayan, ispatlanamayan cümleleri Allah’a isnâd etmek, dolayısıyla Allah’a iftira etmek anlamında),

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                  Küfür

     

    (Allah’ın kesin olarak haram kıldığı bir şeyi yiyip içerken “Allah’ın ismiyle (Bismillâh)” demek (Allah’la, Allah’ın haram hükmüyle alay etme anlamında),

     

    Allah’ı, O’nun kurallarını, O’nun dinini, kitabını... istihzâ/alay, küçük görme, hakaret, inkâr etme,

     

    Allah’a, dine, dince mukaddes sayılan şeylere küfür, sövme veya çirkin söz söyleme,

     

    Allah’tan başka mutlak gaybı bilen olduğunu kabul etme,

     

    Allah’tan başkasına söylenmesi câiz olmayan şeyleri başka şeyler için söyleme: “Yeşil gözlerinden muhabbet kaptım, Diz çöküp önünde yıllarca taptım.”; “Mihrâbım diyerek yüz sürdüm”; “Bir Allah’a, bir de sana taptım”; “Kâbe Arabın olsun, bize Çankaya/Anıtkabir yeter”; “Ey, bugünleri borçlu ol- duğumuz ulu Atatürk” vb. sözleri ikrâh olmadan söylemek,

     

    Allah’tan başkasına duâ etmek veya bir kuldan meded istemek, Allah’ın helâllarını helâl; haramlarını haram kabul etmemek,

     

    Allah’tan başkası adına kurban kesmek, Allah’tan başkasına adak ada- mak,

     

    Allah’ın kesin yasağına rağmen Allah’ın düşmanlarını, kâfirleri sevmek, küf- re rızâ göstermek, kâfirlere -hidâyetleri dışında- duâ etmek,

    Tâğutların resim ve heykelleri önünde tapınırcasına saygı göstermek,

     

    Allah’ın şeriatından/hükmünden daha üstün yönetim şekilleri olduğunu belirtmek: “Demokrasi/halk idaresi en iyi idare şeklidir”; “Kemalizm, Kapita- lizm insanları mutluluğa götürür” demek,

     

    Allah’ı, sadece göklere ve tabiata hükmü geçen bir zat olarak kabul edip, yeryüzünü insanların kendi bağımsız arzularına bırakıp Allah’ı dünya işlerine karıştırmamak, insanların sosyal ve siyasal ilişkilerini düzenleme konusunda Allah’ın dışında otoriteler tanımak,

     

    Fayda ve zararı Allah’tan bilmemek, “şu doktor benim hayatımı kurtardı”; “frene basmasaydı ölmüştüm”; “şu hap bana şifa veriyor, beni iyi ediyor”; “Devlete karşı çıkılır mı, ezer geçer”,

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    İbâdet kapsamına girecek tüm amelleri, sadece Allah için yapmamak, gösteriş veya dünyevî bir menfaat için yapmak.

     

    b- Dinle İlgili

    “Din ayrı, dünya ayrı” (Dünyayı dinin dışına itmek, dini dünyaya karıştırmamak ve laiklik anlamında),

     

    ‘’Din ayrı, siyaset ayrı” (İnsanların yönetiminin dinle ilgisi yok, siyaset dinden ba- ğımsız olmalıdır anlamında),

     

    “Dinde zorlama yoktur” (Din seçme konusundaki özgürlükle ilgili Bakara sûresi,

    1. âyetini farklı ve yanlış bir konu için delillendirerek, bir müslümana karışılamaya- cağı, onun haramları işlemede özgür olduğu anlamında; dinin ahkâmla/muâmelâtla ilgili konularını inkâr etmek veya geçerli olmayacağını iddia anlamında),

     

    “Zevklere ve renklere karışılmaz” (Arzu ve heveslere hiç kimsenin müdâhale etme hakkı yoktur, ben hangi şeyden zevk alıyorsam onu yaparım, din adına bile olsa hiç kimse ona karışamaz anlamında),

     

    “Bu benim özel hayatımdır, kimse karışamaz.”; “Demokrasi var, bana kimse ka- rışamaz, canım ne isterse onu yaparım” demek (Allah’ı, Allah’ın hükümlerini önem- sememek ve O’na teslim olmamak, nefsini, hevâ ve hevesini putlaştırıp ilâhlaştırmak anlamında),

    “Biz babamızdan, atalarımızdan böyle gördük” (geleneği, ataların yolunu mutlak doğru olarak kabul etmek, dine ters düşse de atalarının yolunun en doğru yol oldu- ğunu kabul anlamında),

     

    “Din şöyle diyor, doğru ama...”; “haklısın, fakat...” (Dinin emir ve yasaklarının doğ- ru olduğunu kabul etmekle birlikte, hayata geçirmenin imkânsız gibi çok zor olduğu, yaşanamayacağı, başka alternatiflerin zarûri olduğu anlamında),

     

    “İslâm dini akıl dinidir, mantık dinidir” (Nakli dışlama, vahyi temel ölçü almama, aklı putlaştırma anlamında),

     

    “İslâm şeriatı eskidenmiş, bundan sonra din hâkim olamaz.” (Dini, eski zamana ait tarihî bir vaka gibi kabul etme ve gelecekle ilgili Allah’ın vaadlerini inkâr anlamın- da),

    “Dine bağlı yaşamanın, dindâr olmanın zamanı geçti; doğru olursan bu devirde aç kalırsın” (Dinin bütün zamanlar için geçerli olmasının reddi anlamında),

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                  Küfür

     

    “Dinî günler” (Zamanı, günleri dinî olan ve dinî olmayan diye ayırıp, bazı günlerin dinle ilişkilerinin olmaması gibi anlaşılabilmesi anlamında),

    “Hayat yalnız bu dünyadadır” (âhireti inkâr anlamında),

     

    “Sen benim kalbime bak, kalbim temiz” (Dinin bazı emirlerini yerine getirmeyişin mâzereti olarak kalbin temizliği anlayışı ve ibâdet edenlerin kalbi temiz değil ki ilâhî emirleri yerine getiriyorlar anlamında),

     

    “Paranın açmadığı kapı yoktur” (Parayı putlaştırmak, kapitalizmin her şey olduğu anlamında),

     

    “Demokrasilerde çare tükenmez” (Beşerî bir düzen olan demokrasinin (halkın kendi kendisini yönetmesinin) her konuya çözüm getiren en üstün idare şekli olduğu; İslâm’ın siyâset ve devlet anlayışından daha üstün bir yönetim şekli olduğu anlamın- da),

     

    “Aşırı dinciler”; “dinciler”; “fundemantalistler”; “dinci teröristler” gibi çirkin itham- ları gerçek mü’minlere etiket olarak takmak, müslümanları, dolayısıyla İslâm’ı kötü- lemek anlamında);

    İslâm’a irticâ, gericilik, fundemantalizm, taassup ve benzeri çirkin sıfatlar takmak, İslâm’a, şeriata, tesettüre karşı tavır almak veya bu tür dinle ilgili hususlara düş-

    man olanları desteklemek,

     

    İslâm’ın kutsal kabul ettiği hususların dışında, özellikle de İslâm’a düşman olan rejimlerin sembollerini yüceltmek veya onlara saygı duymak.

     

    c- Cennet, Melek ve Kaderle İlgili

    “Eşek cennetini boyladı” (Cenneti küçümsemek, cenneti yakışıksız bir şeyle va- sıflandırmak anlamında),

     

    “Sensiz cennet kötü, seninle cehennem bana ödül” gibi sözler (Cenneti, cehen- nemi önemsiz görmek veya âşık olduğu bir insanı bunlardan daha önemli kabul etmek anlamında),

     

    Bir insana “Meleğim” demek, “Çarli’nin melekleri” veya bir kıza “Melek” ismi ver- mek, ya da birine “melek gibi” demek (Meleklerin insan gibi olduğunu, şekillerinin, yapılarının insana benzediğini kabul etmek anlamında),

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    “Azrâil onun canını yanlış yere aldı”; “Azrâil’le savaşıyor” gibi sözler, Azrâil’e haka- ret etmek, onu eleştirmek anlamında),

    “Kader utansın” gibi kadere isyan anlamında sözler,

     

    “Felek”le ilgili hem hakaret, hem kaderi belirlediği inancı, göklerin (yıldız ve burç- ların) insan üzerinde etkinliğini, insanların kaderini/geleceğini gök cisimlerinin tayin ettiğini kabul anlamında),

     

    Ve bunlara benzer, düşünmeden, ya da bilinçli olarak söylenen, şirk düşüncesini yansıtan nice sözler...

     

    EF’ÂL-İ KÜFÜR

    Ef’âl-i küfür, küfür fiil ve davranışları demektir. İnsanların bazı hareket, kı- yafet ve davranışları küfre alâmet sayılmıştır. Bu fiillerin bir kısmı müslüman olmayan toplumlara benzemek kastıyla yapılan hareket ve davranışlardır.

     

    Küfre alâmet sayılan, ef’âl-i küfür kabul edilen hareketleri şu şe- kilde sıralamak mümkündür:

     

    • Puta tapmak: Puta tapmak, Allah’a şirk/eş koşmak demektir. “Nihâ- yet elçilerimiz canlarını almak üzere onlara geldikleri zaman şöyle diye- cekler: ‘Allah’ı bırakıp da tapındığınız putlar nerede?’ Onlar şöyle cevap verecekler: ‘O putlar bizi bırakıp ’ Onlar kendi aleyhlerine kâ- fir olduklarına şâhitlik edeceklerdir.”612; “Onlar Allah’ın yolundan saptırmak için Allah’a eşler uydurdular. De ki: ‘Eğlenip keyfinize bakın! Çünkü gidi- şiniz muhakkak ateştir.”613 Allah’tan başkasına tapmanın küfür alâmeti/ef’âl-i küfür olduğu kesindir.

     

    • Mushaf’ı pisliğe atmak gibi saygısızca davranmak: Mushaf’ı pisli- ğe atmak da küfür fiillerinden biri sayılmıştır. Üzerinde Kur’an’dan bir bölüm, Yüce Allah’ın veya Peygamberin adı yazılı bir kağıdı pisliğe atmak da aynı hükme tâbi tutulmuştur. Tabii ki atma, kasden ve bilerek olursa, kâğıdın üze- rindeki şeyi inkâr söz konusu olacağından küfür davranışı kabul edilmiştir. Zaman zaman medyaya yansıdığı gibi, üzerinde âyet veya Allah lafızlarının yazılı olduğu ayakkabıyı, bayan elbisesini şeyleri kutsal değerleri eğlence yapacak ve aşağılayacak tarzda giymek de aynıdır.

     

    612 7/A’râf, 37

    613 14/İbrahim, 30

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                  Küfür

     

    • Gayr-i müslimlerin tapınaklarına ibâdet kasdıyla gitmek: Kilise, havra, katedral, puthane gibi yerlerde ibâdet ve duâ etmek veya buralarda Allah’a ibâdet etmenin daha faziletli olduğuna inanmak da kişiyi İslâm’dan çıkarır. Fakat, bu tür yerlere ibâdet kasdı olmaksızın, bilgi edinmek veya ince- lemek için gitmekte bir sakınca

     

    • İbâdet kasdıyla herhangi bir şahsa secde ve benzeri davranış yapmak: Bir kimse tapınma kasdı olmadan sadece hürmet ve saygı için bir büyük karşısında eğilse, yeri öpse bu günah kabul edilse bile küfür kabul edilmez. Kişiye tapmak anlamına gelecek davranış ise küfürdür. Tâğutların heykeli veya tâğutların kutsalları karşısında saygı durmak da itikad açısından çok

     

    • Duâ ederek ölülerden bir şey istemek, kabirleri tapınak yap- mak: Sadece Allah’a yapılması gereken ibâdet ve duâyı614 Allah’tan başkası- na, ister ölü ister diri olan birine yapmak küfürdür. Allah’tan başkasına kesilen kurban, Allah’tan başkasına adak, kabirleri tavaf, kabirde yatandan duâ ile bir şey istemek, ölülerden imdat ve medet istemek küfür davranışlarıdır.

     

    • Haç takınmak: Hıristiyanların takındıkları madalyon olan haç, onların iddiasına göre Hz. İsa’nın çarmıha gerilmiş şeklinin remzidir ve onlara göre kutsaldır. İslâm âlimleri, haç takınmanın küfür davranışı olduğunda hemfi- kirdirler. Günümüzde de böyle bir madalyonun ancak hıristiyanlar tarafından takıldığını unutmamak

     

    • Ğıyar ve zünnâr: Ğıyar, zimmîlerin omuzlarına attıkları alâmet yahut kumaş parçasıdır. Zünnâr da hıristiyan ve mecûsîlerin küfür alâmetleri olan bir çeşit kuşaktır. Bunlar gayr-i müslimlerin özel giysileri ve dinlerinin alâmetleri olarak sembol olduğundan, bunları kullanmanın küfür fiilleri olduğu belirtil- miştir.

     

    • Mecûsî ve yahûdi şapkası: Mecûsîlerin ve yahûdilerin mümeyyiz vasfı olan şapkalarını onlara benzemek kasdıyla giymek de küfür sayılmıştır.

    Bu alâmetler, her asırda ve bölgede değişiklik gösterebilir. Buradaki temel espri, İslâm’ın dışındaki dinleri benimsemiş kişilerin özel kıyafetleri, dinlerine ait kıyafetleridir. Tabii, râhibe elbisesi ve papaz cübbesi giymek de küfür fiil- lerindendir. Her devrin küfür alâmeti değişik olmaktadır. Belli bir zaman küfür alâmeti olan şey, belki kısa zaman sonra küfür alâmeti olma özelliğini kaybe-

    614 1/Fâtiha, 5

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    debilmektedir. Bu konuda en açık örnek, şapkadır. Belli bir döneme kadar şapka, özellikle fötr küfür alâmeti sayılırdı; İskilip’li Âtıf Hoca gibi nice âlimler ve müslümanlar şapka giymediği ve bunun küfür olduğunu belirttikleri için idam edilmiştir. Bu âlimler, küfrün sembolü olduğunu bildiklerinden dolayı buna karşı çıkmayı idamı göze alma pahasına sürdürmüşlerdir. Ama şimdi şapka- nın küfür ve kâfir özelliği olduğunu iddia güçtür. Artık şimdi gayr-i müslimler, müslümanlar kadar bile şapka giymemektedirler. Dolayısıyla küfür alâmeti değişince, hüküm de değişmektedir. Küfür alâmetlerinin çağlara göre farklılık arzetmesi sebebiyle, eskiden küfür sayılan giysilerle ilgili bir husus, bugün küfür olmayabilir (Veya tersi; eskiden küfrün sembolü sayılmayan bazı şeyler, sonradan kâfirlerin simgesi olarak kabul edilebilir).

     

    i- Sihir: Sihri öğrenip öğretmenin, sihir yapmanın haram oluşunda mez- hepler arasında ihtilâf yoktur. Bütün mezhepler, sihrin mubahlığına inanma- nın küfür olduğunda da müttefiktir. Fakat sihrin haram olduğuna inanmakla beraber, sihir/büyü yapan kimsenin, bu davranışıyla kâfir olup olmadığında ihtilâf vardır. Ebû Hanife ve tâbileri, İmam Mâlik, Ahmed bin Hanbel ve tâbile- rine göre büyücü/sihirbaz kâfirdir. Bu gruba göre, sihirbaz sihrin haramlığına inansa da inanmasa da tekfir olunur ve öldürülür. İmam Şâfii’ye göre ise ken- disinde küfrü gerektirecek bir inanç, söz ve fiil bulunmayan sihir küfür değil, sadece haramdır.615

     

     

    KÜFÜRDEN KORUNMA YOLLARI

    Muvahhid bir mü’min olabilmek, öyle yaşayabilmek ve Allah’ın râzı ola- cağını ve kulları için seçip beğendiğini belirttiği İslâm dini üzere ölmek, bir müslümanın, bir mü’minin en büyük emelidir. Yüce Allah’ın da emri budur, bü- tün peygamberlerin ümmetlerine tavsiye ettikleri de budur. “Ey iman edenler, Allah’tan nasıl korkmak gerekiyorsa öylece, hakkıyla korkun ve ancak müs- lümanlar olarak ölün.” Kişinin âhiret hayatında Yüce Rabbimizin azâbından kurtulup ebedî mükâfatlarına nâil olabilmesi, günahlarının bağışlanabilmesi, ancak mü’min olarak, muvahhid olarak Yüce Allah’a herhangi bir şekilde her- hangi bir şeyi, bir kimseyi, kurum ve nesneyi, madde ya da mânâyı, ideoloji ve putu şirk/eş koşmayarak Rabbine kavuşmasına bağlıdır. Çünkü kim Allah’a şirk koşarak ölürse cehhenneme girecektir. Kim de Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığı gerçeğini bilerek ve Allah’a hiçbir şeyi şirk koşmaksızın ölürse, o da cennete girecektir.

     

    615 A. Saim Kılavuz, İman Küfür Sınırı, Marifet Y., s. 160-165

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                  Küfür

     

    Bu büyük gerçeği Kur’ân-ı Kerim’in hemen hemen her sayfasında çeşitli şekilde dile getirilmiş olarak görebilmekteyiz. O halde müslümanın iman ve tevhid konularında gereken hassâsiyeti göstererek imanını her nefes, her an ve her durumda korumaya, ona herhangi bir zarar getirmemeye çalışması, bunun için âzamî gayretini harcaması gerekmektedir. Bunun için, yani imanı korumak, şirk ve irtidaddan korunmak, küfre yaklaşmamak için gerekli olan bazı önemli hususları kısaca sayalım:

     

    1. Sahih bir iman, akaid bilgisi ve güçlü bir inanma/yakîn,

     

    1. Kur’ân-ı Kerim’in ve sahih sünnetin emir ve teşvik ettiği amel ve ibâdet- lere önem vermek, bunları yerine getirmek için âzamî gayret harcamak,

     

    1. Allah’ın ve Peygamberinin uyarılarına dikkat ederek, sakındırdıklarından kesinlikle uzak kalmak, hatta o yasaklara yaklaşmamak,

     

    1. Akîdemiz uğrunda gereken mücâdeleyi vermekten hiçbir şekilde geri kalmamak; inancımızla taban tabana zıt bir ortam içerisinde yaşamanın ıstı- rabını kalbimizin derinliklerinde duymak,

     

    1. Akîdemizi hâkim kılmak azmi ve emelini daima canlı tutmak, bu uğurda aynı hedefi paylaşanlarla bir ve beraber olmak,

     

    1. Allah’ı ve Rasûlünü yakından tanımak ve herşeyden çok sevmek, on- ların emir ve buyruklarını bütün emir ve direktiflerden üstün tutmak, onlara bağlanmayı her şeyin önünde bilmek, onların rızâlarını esas almak,

     

    1. Yüce Peygamberimizin yolundan ayrılmayan, onun sünnetini baştacı bi- len, onun dışında izlenmeye, yolundan gidilmeye değer hiçbir kimsenin var- lığını kabul etmeyenleri, başta sahâbeleri, güzel bir şekilde onların izinden gidenleri mümkün mertebe yakından tanımak, onların bu akîde uğrunda ver- dikleri mücâdele ve cihadı, kendi mücâdele ve cihadımız için yol azığı edin- mek,

     

    1. İslâm’a, Kur’an ve Sünnet esaslarına kesin ve tâvizsiz bir şekilde bağlı kalmak, dinî vecîbeleri ihlâsla yerine getirmek,

     

    1. Yüce Peygamberin dahi küfürden, şirkten, riyâkârlıklardan ve benze- ri kalbî/imanî hastalıklardan Allah’a sığındığını bilerek, hatırlayarak, imanımızı

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    son nefesimize kadar muhâfaza edebilmek için Rabbimize daima duâ etmek, yalvarmak, fiilî olarak duâ bâbından elimizden gelen tüm gayreti göstermek. Rasûlullah (s.a.s.) duâlarında: “Sonrası küfür olmayan bir iman” ister; her na- mazın akabinde “küfürden, fakirlikten”, “küfürden ve borçlanmaktan” Allah’a sığınırdı. Hz. Ebû Bekir’e ve onun şahsında bütün mü’minlere sabah akşam yapmasını tavsiye ettiği duâda, “şirkten” Allah’a sığınmak yer almaktadır: “Al- lah’ım, bile bile şirk koşmaktan Sana sığınırım, bilmediklerimden de Senden af dilerim.”

     

    SORULAR

    • Küfrün lügat ve terim anlamlarını açıklayınız.
    • Kur’ân-ı Kerim’de küfür ve kâfirler nasıl tanıtılır, birkaç âyet meali vererek anlatınız.
    • Kâfirlerin gönül dünyası, yani kalpleri hakkında Kur’an nasıl bilgiler veri- yor, açıklayınız.
    • Elfâz-ı küfre ve ef’âl-i küfre örnekler
    • Haksız yere bir mü’mine kâfir demenin, yani tekfir etmenin hükmünü açıklayınız.
    • Bir insanın tekfir edilmesine sebep olan, yani bir mü’mini imandan çıka- ran çirkin inanç ve davranışlara örnekler

     

     

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

     

    1. Ünite

    TEKFİR

     

    • Tekfir ve Hak Edeni Tekfir Etme Gereği
    • Sahibinin Tekfir Edilmesine Sebep Olan Tavırlar ve Tekfiri Hak Edenler
    • İtidal/Denge
    • Dinde Aşırılık
    • Haksız Tekfir; Bir Müslümanı Küfre Nispet Etme
    • Tekfircilik Hastalığı
    • Tekfir Konusunda Âyet ve Hadisler
    • Tekfir Konusunda Kurallar
    • Tekfîr Ahkâmı/Tekfirin Hükümleri
    • Tekfîre Engel Olan Mâniler
    • Tekfîr Konusunda Yetkili Merci
    • Mü’minlerin İnsanlar Hakkındaki Kanaati
    • Tekfirciliğin Sebepleri
    • Küfrün Kısımları; Büyük ve Küçük Küfür
    • Korunması ve Sakınılması Gerekenler; Tevhid ve Küfür
    • Haksız Tekfirin Tehlikesi

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                      TEkfİr

     

    TEKFİR VE HAK EDENİ TEKFİR ETME GEREĞİ

    Tekfir: Söylediği bir söz ya da sergilediği bir davranış nedeniyle, birinin İslâm Dini’nden çıktığını söylemeye ve bunu bir hüküm olarak kabul etmeye “tekfîr”denir.

     

    Burada belirtilmesi gereken bir konu da, küfrünü açıktan ilan edenleri bir endişe duymadan küfürle damgalamamızın gereğidir. Buna karşılık; içlerin- de iman olmasa da, dışlarında İslâmî bir görüntü oluşturanlardan el çekmeli, dilimizi tutmalıyız. Bu gibi kimseler İslâm örfüne göre ‘münâfık’tırlar. Dilleriyle iman ettik derler kalpleriyle inanmazlar. Ya da yaptıkları söylediklerini tasdik etmez. Dış görünüşlerine bakılarak onlara da müslümanlara uygulanan hü- kümler tatbik edilir. Ahirette ise içlerindeki küfür sebebiyle esfel-i safiline yu- varlanırlar.

     

    İrtidâd, akıllı ve bâliğ kimsenin zorlama olmadan İslâm dinini fiil, söz veya inanç bağlamında terk etmesiyle gerçekleşir. Delinin, aklı ermeyen çocuğun ve mükrehin/zorlananın dinden dönmesi geçerli değildir. Çünkü Peygambe- rimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Üç kişiden hesap sorma kaldırılmıştır: Ak- lını kaybetmiş kimse akıllanana kadar; uyuyan uyanana kadar ve çocuk, bulûğa erene kadar. Bu üç zümreden kalem kaldırılmıştır ve yaptıklarından sorumlu tutulmazlar.”

     

    Kişinin sözlü, fiilî veya itikadî olarak gerçekleştirdiği davranışının dinden çıkmayı gerektirdiğini bilmesi ve bunu bilerek yapması gerekir. Hatta İmam Şâfiî’ye göre, kişinin bu işi bilerek yapması da yetmez, dinden çıkmaya niyet- lenmesi de gerekmektedir. Çünkü ameller niyetlere göre değer kazanır.

     

     

     

    İTİDAL/DENGE

    İtidal, konu ne olursa olsun, herhangi bir şeyde ifrat veya tefrite düşme- mek, vasat derecede olmaktır. İfrat ve tefrit denilen her iki aşırı ucun tanım- lanmasında yarar vardır.

     

    İfrat: Bir konuda ölçüyü aşma, ileri gitme, normali aşma, aşırılık, haddini aşma ve tâkatin üstünde üzerine iş alma demektir. İstenenden fazla yoğun- laşmayı da içerir. Kraldan fazla kralcı olma deyiminde anlatılmak istenen bu-

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    dur. Tefrit ise; Ortalamanın, yani vasatın çok altında olmak, geride kalmak, normalden aşağıda bulunmaktır.

     

    Bu iki terimin iyi tanımlanması, itidali anlamamıza yardımcı olacaktır. İti- dal, bir dengedir. İfrat ve tefrit, bu dengeyi bozan birbirine tamamen zıt iki ucu temsil eder. Buna en çarpıcı örnek, dini daraltanlara Peygamberimizin buyurduğu şu sözdür: “Aşırı gidenler helâk olmuştur” 616 Rasûlullah (s.a.s.) bu hükmü üç kere tekrar eder. Yine O, dinde aşırılığın helâk sebebi olduğunu vurgular: “Dinde aşırılıktan sakının. Çünkü sizden öncekiler, dinde aşırı git- tiklerinden ötürü helâk oldular.” 617

     

     

     

     

    DİNDE AŞIRILIK

    Kur’an, din bahsinde bir tehlikeye dikkat çekmektedir: Bu, dinde gulüvdür/ aşırılıktır. Dinde gulüv: Azgınlık, doymazlık, haddi aşmak, dine ilâvelerde bu- lunmak demektir. Hz. Peygamber’in gulüv konusundaki beyanları bize gös- teriyor ki, dinde gulüvün temelinde, birtakım insanların dinde olmayan bazı şeyleri Allah’a yaranmak adı altında dine yamatmaları ve esası kolaylık olan hak dini çekilmez hale getirmeleri vardır. Dinde aşırılık, âyetler çerçevesinde, öncelikle yanlış bir Allah inancında belirir. Daha sonra ise başkaldırma, aşı- rı gitme ve yapılan kötülükleri önleme çabasından yoksunluk olarak kendini gösterir.

     

    Ehl-i kitapla ilgili bu aşırılık ve taşkınlığın yasaklanışı, dinlerin en ortayolcu- su/dengeli olanı Hz. Muhammed’in dinine uymaya teşvik amacı taşır. Kur’an, hıristiyanlığın dinde gulüv yüzünden Hakk’a yüz çevirip hak dini dejenere et- tiğini söylemektedir: “De ki: Ey kitap ehli, haksız/yanlış yere dininizde taş- kınlık etmeyin, dininiz konusunda aşırı gitmeyin. Daha önce sapıtan, pek çok kişiyi saptıran ve doğru yoldan ayrılan bir kavmin hevâsına/keyifleri- ne uymayın. İsrâil oğullarından inkâr edenler, Dâvud’un ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle lânetlenmişlerdi. Bu, başkaldırmaları ve aşırı gitmelerindendi. Birbirlerinin yaptıkları kötülükleri önlemezlerdi. Yaptıkları ne kötüydü!”618

     

     

     

    616

    Müslim, İlim 7; Ebû Dâvud, Sünnet 5; Ahmed bin Hanbel, I/386

    617

    Dârimî, Siyer 45; Ahmed bin Hanbel, 4/127, 5/318, 330

    618

    5/Mâide, 77; ayrıca Bk. 4/Nisâ, 171

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                      TEkfİr

     

    Kur’an, dinde aşırılıktan şiddetle kaçındırmaktadır.619; “Kalbini Bizi zikir- den/anmaktan alıkoyduğumuz, keyfine uyan ve işi hep aşırılık olan kişiye itaat etme!”620 Bu âyet de, aşırılıktan kaçınmayı, aşırılara uymamayı emret- mektedir. Çünkü dinde aşırılık, dini amacından saptırır. Allah’ın koymadığı hü- kümlerin konmasına, yasaklamadığı şeylerin yasaklanmasına yol açar. Bu da insanların hareket alanlarını daraltır. Dinin amacı, insanın elini kolunu bağlayıp onu vehimlerin tutsağı yapmak değil; hurâfelerden kurtarıp özgür, sadece Al- lah’a tertemiz kul yapmaktır. Din, ruhu bezeme yöntemidir.

     

    Daha önce de belirttiğimiz gibi; Enes bin Mâlik’in (r.a.) rivâyetine göre, üç sahâbe, mü’minlerin annelerine müracaat etmiş ve Rasûlullah’ın (s.a.s.) giz- lice yaptığı ibâdetleri sormuşlardı. Aldıkları cevap kendilerini tatmin etmemiş ve “Biz nerede, Rasûl-i Ekrem nerede?! Allah, O’nun gelmiş geçmiş bütün günahlarını affetmiştir” diyerek, değişik bir yorumda bulunmuşlardı. Bu üç sahâbeden biri, “Ben geceleri hep namaz kılacağım”, diğeri “Ben hayatım boyunca ara vermeksizin oruç tutacağım”, öbürü de “Ben evlenmeyeceğim” taahhüdünde bulunmuştu. Bunu haber alan Peygamberimiz, onlara “Şöyle şöyle diyenler sizler misiniz?” demiş ve “Vallahi, şunu iyi bilin ki, ben si- zin Allah Teâlâ’dan en çok korkan ve sakınanızım. Fakat bazen nâfile oruç tutar, bazen tutmam. Bazen nâfile namaz kılar, bazen uyurum. Ben evle- nirim. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse, o benden değildir.”621 buyur- muştur. (Bu üç sahâbenin Hz. Ali (veya Ebû’d-Derdâ), Abdullah bin Amr bin Âs ve Osman bin Maz’un olduğu rivâyet edilir.) Bu hadis-i şerif, sünnete göre amel etmenin önemini açıklar; dünyadan el etek çekme gibi aşırılıkların yan- lışlığını vurgular. Ölçüsüz bir şekilde dünyaya sarılmak kadar; bir tür ruhbanlık hayatına yönelmek de sünnet ölçülerine göre doğru bulunmamıştır. 622

     

     

    Yüce Rasûl, burada, din adına dini daraltanları uyarmak istemiştir; bu, as- lında bir ifrat halidir. Dini olduğundan fazla genişletenler de tefrit halindedir. İslâm, her konuda ifrat ve tefritten uzak olmayı, aşırılıklardan kaçınmayı, den- geyi tavsiye eder. Hıristiyanlar ifrât yoluyla, Yahûdiler de tefrit yoluyla sırât-ı müstakîm olan dengeden uzaklaşmışlardır. O yüzden bu sapmalar, Hıristi- yanlaşma ve Yahûdileşmeye giden yolu açar.

     

     

    619

    5/Mâide, 77; ayrıca Bk. 4/Nisâ, 171

    620

    18/Kehf, 28

    621

    Buhârî, Nikâh 1; Nesâî, Nikâh 4; Dârimî, Nikâh 3

    622

    Ahmed bin Hanbel, IV/226; Dârimî, Nikâh 3

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Ashâb-ı kiramdan bazılarının “cinsî duygularını köreltmek”, bazıları “et ye- memek”, bazıları da “şükrünü edâ edemeyecekleri nimetlerden uzak durmak” gibi aşırı taahhütlerde bulunmaları üzerine şu âyet nâzil olmuştu: “Ey iman edenler! Allah’ın size helâl ettiği şeyleri haram kılmayın, hudûdu amayın. Doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez.”623 Yani, aşırı gitmeyin, helâli haram ve haramı helâl saymayın denilmiştir. 624

     

    “Kitab, mîzan/ölçü, demir (güç, yaptırım) ve takvâyı yoğurup adâleti (itidali) yrine getirmek625 ve toplumu, yönetimi İlâhî istikamet doğrultusunda değiştirmek için insanların kendi nefislerini değiştirmeleri gerekmektedir.626 Kargaşa ile nizamı, fesat ile salâhı, anarşi ile huzuru, terör ile cihadı, korkaklık ile sabrı, acelecilik ile tedrîcîliği, lüzumsuz bilgi ile ilmi, şekilcilik ile takvâyı, yıkıcılık ile yapıcılığı, propa- ganda ile tebliği, çığırtkanlık ile dâveti, delilik ile cesaret ve kahramanlığı, tedbir ile uyuşukluk ve korkaklığı, eylem ile amel-i sâlihi, geçici heyecan ile muhâkeme ve istikrarı, taklit ile tahkîki, işgal ile fethi, haksız tekfîr ve haksız teslîm ile, adâlet ve sorumluluk bilincini kuşanarak hüküm vermeyi, yani her türlü aşırılıkla dengeyi birbirinden ayırmayı, birbirine karıştırmamayı hem teoride kabullenmeli ve hem de pratikte ortaya koyabilmeliyiz.

     

    Sırât-ı müstakîm üzere bir İlâhî yürüyüş programındaki ifrat ve tefritin ne büyük zararlar açtığını görmemek mümkün değildir. En temel konu olan tevhid akîdesini anlamaktan tutun da, İslâmî dâvet sürecinin içerdiği bütün konulara varıncaya kadar, tarih boyunca bu iki uç, kendini hissettirmiştir. Örneğin, ifrat ehli öyle bir tevhid tanımlaması yapar ki, muvahhid bir mü’min olmak, bu tanımlamaya göre (istisnalar dışında, hemen hemen) mümkün değildir. Tefrit ehli de, öyle bir tevhid tanımlaması yapar ki, küfürde ileri gitmiş aşağılık insanlar bile sanki tevhid ehli gibi görünür. Dâvet çalışmalarında da aynı probleme şahit olmaktayız: İfratçı dini tekeline alır, tüm muhâtaplarına en katı, en sert tanımlamaları getirir; tefritçi ise, doğruyu yanlıştan ayırt edemeyecek kadar ortamı ve ortalığı süt-liman görür. Bu- rada, “denge”nin önemi ortaya çıkmaktadır. Her iki aşırılıktan korunmanın yolu, “delile dayalı bakış açısı”nın egemen kılınmasıdır. Deliller, bütün açıklığıyla ortaya konmalı, duygusallığa yer verilmeden ilmî bir etüd içinde konular irdelenmelidir.

     

    İfrat ve tefrit, Kur’an ve Sünneti anlama yönteminde de tarih boyunca kendini hissettirmiştir. Kur’an’ı merkeze almayan ve O’ndan doğrudan yararlanılamaya-

     

    623

    5/Mâide, 87

    624

    Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l Kur’an, 6/263

    625

    Bk. 57/Hadîd, 25

    626

    Bk. 13/Ra’d, 11

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                      TEkfİr

     

    cağını öngören geleneksel yaklaşım ile, Kur’an’ı anlamanın göreceliğini veya ta- rihselciliği öngören modern yaklaşım, birbirine zıt iki ucu temsil ederler. Kur’an’ın anlaşılmasını ve belirleyiciliğini İslâm tarihi içinde “üretilmiş” kaynaklara bağlayan taklitçi ve gelenekçi anlayışlar ile; Kur’an’ın tarihî şartların bir ürünü olduğunu iddia eden oryantalist zihniyet, yani tarihselcilik, her ikisi de itidalden sapmadır. Bu uçlar, her ne kadar birbiriyle zıt olsalar da, ortaya çıkan sonuç bakımından aynı noktada birleşmektedir: Kur’an’ın hayatın içinden bir şekilde çekilip alınması.

     

    Aynı şekilde bu iki uca kaymalar, Sünneti algılamada da kendini göster- mektedir. Yalan-yanlış her türlü rivâyeti ilmî elemeye tâbi tutmadan, Hz. Pey- gamber’e mal eden aşırı gelenekçi ve taklitçi sünnet anlayışı ifrâtı temsil eder- ken; Hz. Peygamber’i bir postacı konumuna indirgeyen ve onun örnekliğinin ve önderliğinin kuşatıcılığını göremeyen modernist anlayış, tefriti temsil eder. Her iki uç da, yine aynı noktada, sonuç itibarıyla buluşmaktadır: Yüce Pey- gamber’in örnekliğinin hayatın içinden çekilip alınması. Dikkat edilirse ifrat ve tefritin pratiği, sonuç itibarıyla, ortak bir noktada buluşmaktadır.

     

    İfrat ve tefrit çizgisindeki savrulmalar, bu konuların dışında pek çok alan- larda da kendini göstermektedir. İslâm bilginlerini “yanılmazlık” mertebesine yükseltenler ifrâtı, onların ictihadlarını tahkir ya da tezyif edenler tefriti temsil ederler. Orta yol ise, onların görüş, ictihad ya da kanaatlerini sâlih gayret- lerinden dolayı takdir etmek, duâ etmek, onlardan yararlanmak, ancak bu kanaat ya da ictihadları her dönemde ve her toplumda geçerli nass mer- tebesine yükseltmemektir. Toplumu değerlendirmede de vasatı temsil eden anlayışa ulaşmak için çaba göstermek gerekir. İçinde yaşadığımız ülke ne dâru’l-harptir, ne de dâru’l-İslâm. Toplumu değerlendirmede ölçülü olmak, dengeyi yakalamak, İslâmî anlayış ve tevhidî yürüyüşün selâmeti açısından çok önemlidir.

     

    Sâbiteler bağlamında her bireyin hassas olması esas olmakla birlikte; muvahhid Müslümanlar arasında bireysel hassâsiyetlerin varlığı anlayışla kar- şılanmalıdır. Sıklıkla karşılaştığımız hassâsiyetler: Kesilen hayvanların etleri, tâğûtî vasfa sahip olanlar hâricindeki devlet memurluğu, askerlik, çocukların okula gönderilmesi, vergi, emekli maaşı alma vb. konulardır. Buradaki mûtedil çözüm; hassâsiyetlerin, bir bireysel özellik olarak kabul edilmesi, ancak bunun çevremizdeki müslümanlara dayatılmaması, hassâsiyet sahibi mü’minlerin örnekliklerini dayatmadan sürdürmeleri, güçle ve ideal anlamda çözümünün ancak İslâm devletiyle ilintili bu tür fedâkârlıkları herkesten beklememeleri- dir. Hassâsiyetini tevhidî ilkelerin olmazsa olmaz bir gereği gibi görmemek,

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    ancak bunları koruyarak örnek olmak, hassâsiyet sahibi mü’minlerin görevi iken; bu hassâsiyetlere katılmayan mü’minlerin görevi de kardeşlerini rencide etmemeleri, onları hoş karşılamalarıdır. Bu tür farklılıkların varlığı, bir zenginlik olarak kabul edilmelidir. Burada da her iki aşırı uca kaymadan, dengeli ve ölçülü hareket etmek esastır. Ancak, unutulmamalıdır ki, sâbiteler bağlamın- daki hassâsiyetler, bu konunun dışındadır. Örneğin, tâğutları ve tâğûtî vasfa sahip kurumları birtakım maslahatlarla desteklemek, bireysel hassâsiyet de- ğil, bir sapma olarak değerlendirilmelidir.

     

     

    Toplumu dönüştürme çabalarında da her iki aşırı uç, yine boy göstermek- tedir. Toplumu şiddet yoluyla aceleci adımlarla dönüştürmek isteyen şiddet yanlıları ifrâtı temsil ederken; örnek Kur’an neslini oluşturmak yerine bireyci, mevziî kültürel ve eğitsel çalışmalarla yetinen ya da sadece bunları savu- nanlar tefriti temsil etmektedir. Yaşadığımız coğrafyada cami ve mescidleri topyekün mescid-i dırar ilan edenler ifrâtı, onları şimdiki konum ve kullanım şekliyle İslâm toplumunun emrinde ideal birer kurum olarak görenler de tefriti temsil etmektedir. Resmî otoritenin kurumlarında çalışan herkesi tekfir eden tekfirci anlayış ile, ayrım yapmadan hepsini olumlu sayan, tâğûtî kurumları güçlendiren kişi ve zihniyetleri tasvip eden gevşek anlayış, yine iki aşırı ucu temsil ederler. Mezhep bağnazlığı içinde olup mezheplere “dokunulmazlık” zırhı giydirenler ifrâtı, mezhep olgusunu yok sayan ya da görmezden gelenler ve mezhepsizliği, yani disiplinsizliği savunanlar ise tefriti temsil ederler. Mu- harref din kültürünün toplumumuzda hâkim olduğu bir gerçektir. Ancak bu kültürü temsil edenlere de ölçülü davranmak ve uygun bir dil geliştirmek ge- rekir. Bunu temsil eden grup ya da cemaatleri bir düşman gibi algılamak da, onları ümmetin onurlu birer temsilcisi gibi görmek de yanlıştır.

     

     

    İtidalin yakalanmasında, Şeriatin maksat ve gayelerini anlamaya mâtuf bir ilmî disiplinin varlığı önem kazanmaktadır. Dengeyi (itidali) elde etmede; de- rinlikli, hikmetli ve kapsayıcı bir bakış açısı devreye konulmalıdır. Aşırılıkları tamponlayabilmek için, hakikatin derinliğine nüfuz etmede acele etmemek, her gruptan müslümanlarla ve farklı cemaatlerle diyalog ve karşılıklı fikir alış- verişini önemsemek, hâdiselere çok yönlü ve geniş bakmaya gayret etmek, araştırmaya önem verip taklit ve donukluktan kurtulmak, ahlâken de sabırlı ve hoşgörülü olmak gerekir. Bu konularda, ilmî derinliği olan muttakî ve muvah- hid ulemâya büyük görevler düşmektedir. Örnek ve öncü bir Kur’an neslinin motoru konumunda olması gereken ulemânın toplum içindeki savrulmaları

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                      TEkfİr

     

    murâkabe edecek ilmî bir ağırlığı ortaya koymaları, vazgeçilmez bir zorunlu- luktur. Vasat/dengeli bir temsiliyetin gerekliliği, ümmetin fertlerinin aşırı uçlara kaymasını önlemek açısından da bir kez daha net olarak ortaya çıkmaktadır.

     

     

     

    HAKSIZ TEKFİR; BİR MÜSLÜMANI KÜFRE NİSPET ETME

    Tekfircilik Hastalığı

    Bazı müslümanlar, kendi din anlayışlarına uymayan bir anlayış ve inancın sahiplerini hemen tekfîr ediyor, dinden çıktıklarını söylüyorlar. Bu yaklaşım Müslümanları parçalıyor, birbirine düşürüyor, usulüne göre tenkit ve düzeltme kapısını da kapatıyor. Tekfir hastalığı yüzyıllardır İslâm toplumlarının birleşme- lerinin önünde en büyük engeldir. Tekfircilik anlayışı Müslüman cemaatleri içten içe kemiren bir virüs olmuştur. Genelde tekfir hadisesi ilimde sığ olanlar ve genç Müslümanlar tarafından gündeme getirilmektedir. İslâmî yorum fark- lılıkları bizlerin aynı safta olmasını engellememelidir.

     

    Uluslararası istikbârın yönlendirmesiyle bazı kesimlerin, İslâm dairesi içe- risine sadece dört mezhebi koymaları ve Müslümanların bir kısmını sırf farklı mezhep ve fırkalara mensubiyetlerinden ötürü tekfir etmeleri, ciddi şekilde yadırganacak bir davranıştır. Tekfirci akımlar; ümmetin sorunlarını çözmek güdüsüyle mi bu işe kalkıştılar, İslâmî birlikteliğe katkı sağlamak ve Müslü- manların yararına dönük mü hareket ediyorlar, yoksa grup, mezhep taas- subu, intikam ve sığ düşünceleriyle mi hareket ediyorlar? Tekfir hastalığına yakalanan bir Müslüman için öncelik, Müslümanların ümmet şeklinde birliği ve güçlenmesi değil; kendi cemaatinin düşüncesi ve diğer Müslümanlarla yaptığı münazaralarda haklı çıkma gayreti olmaktadır.

     

    Hâlbuki Yüce Allah bize şöyle buyurmaktadır: “Allah’a ve Rasûlüne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin. Yoksa çözülüp yılgınlaşırsınız da gü- cünüz gider. Sabredin şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.”627; “He- piniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılınız ve bir birinizden ayrılmayınız.” ve “Allah kalplerinizi birleştirdi de onun nimeti sebebiyle kardeş oldunuz.”628

     

    Tekfirde aşırılığa götüren bir husus da; “Kâfire kâfir demeyen kâfirdir.” hük- müdür. Hâlbuki Ebû Hanife bu fetvâyı, açıkça kâfir olduğu bilinen birisini o haliyle tasdik sadedinde söylemiştir.

    627 8/Enfâl 46

    628 3/Âl-i İmran 103

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    TEKFİR KONUSUNDA ÂYET VE HADİSLER

    a)   Âyetler

    “Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa veya sefere çıktığınız zaman iyi dinleyip anlayın. Size selâm verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek ‘Sen mü’min değilsin’ demeyin…” 629

     

    “Çok yemin edene, haysiyetsiz kimseye, kusur arayana, söz taşıyana, hayırdan alıkoyana, haddini aşana, çok günahkâr olana... iltifat etme!” 630

     

    “Yazıklar olsun arkadan çekiştirmeyi ve yüze karşı kaş göz işaretiyle eğ- lenip ayıplamayı âdet edinene” 631

     

    “Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının. Zira zannın bir kısmı gü- nahtır. Birbirinizin kusurunu araştırıp tecessüs etmeyin, kimse kimseyi gıy- bet etmesin. Hanginiz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır...?” 632

     

    “Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa, bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığı- nıza pişman olursunuz.” 633

     

    “Allah’a ve Rasûlüne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin. Yoksa çözülüp yılgınlaşırsınız da gücünüz gider. Sabredin, şüphesiz Allah sabre- denlerle beraberdir.” 634

     

    “Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz, onun dışında kalan gnah- ları dilediği kimseden affeder” 635

     

    “…Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden umut kesmez.” 636

     

    “De ki: ‘Sapıklar dışında Rabbinin rahmetinden kim ümit keser.” 637

     

    629

    4/Nisâ, 94

    630

    68/Kalem, 10-12

    631

    104/Hümeze, 1

    632

    49/Hucurât, 12

    633

    49/Hucurât, 6

    634

    8/Enfâl, 46

    635

    4/Nisâ, 48

    636

    12/Yusuf, 87

    637

    15/Hıcr, 50

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                      TEkfİr

     

    “De ki: Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran kullarım, Al- lah’ın rahmetinden ümitsizliğe düşmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, merhamet sahibidir.” 638

     

     

    b)   Hadis-i Şerifler

    “Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in O’nun Rasûlü oldu- ğuna şehâdet eden kimseye Allah ateşi haram kılmıştır.” 639

     

    “Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in, O’nun elçisi olduğu- na şehâdet ederek Allah’a kavuşan kimse cennete girecektir.” 640

     

    “Allah’a inanıp O’na hiç bir şeyi ortak koşmayan Cennet’e girmiştir. Al- lah’a inanıp da O’na şirk koşan ise Cehenneme girmiştir.” 641

     

    “…Kim ‘lâ ilâhe illâllah’ der ve Allah’tan başka tapınılan şeyleri redde- derse, onun malına ve canına haksız yere dokunmak haram olur. Hesabı Allah’a kalmıştır.” 642

     

    “Ölen bir kimse (ölüm ânında) Allah’ın bir ve benim Allah elçisi oldu- ğuma şehâdet (tanıklık) eder ve kalbi de bu işi tasdik ederse, Allah ona mutlaka mağfiret eder.” 643

     

    “Kim bizim namazımızı kılar, bizim kıblemize yönelir, bizim kestiğimizi yerse işte o, müslümandır.” 644

     

    “Bir kimsenin mescide alâkasını görürseniz, onun mü’min olduğuna şehâdet edin. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: ‘Allah’ın mescidlerini an- cak Allah’a ve âhiret gününe iman edenler imar eder.” 645

    • 39/Zümer, Tâkip eden âyetlerde bu bağışlamanın, ancak tevbe ederek Allah’a teslim olmakla ve Allah’tan gelene (Kur’an’a) uymakla mümkün olabileceği vurgulanmaktadır.
    • Buhârî, İlim, 49
    • Kenzü’l Ummâl, naklen Şamil İslâm Ansiklopedisi, 3/340; Benzer bir rivâyet için Bk. Nesâî, Ame- lu’l-Yevm ve’l-Leyleti; K. Sitte, 17/492
    • Müslim, İman, 152
    • Müslim, İman 35, hadis no 21
    • İbn Mâce, Edeb 54, hadis no 3796
    • Nesâî, İman 9, hadis no: 8, 105; Buhârî, Salât 28; Tirmizî, İman 2, hadis no: 2611; Ebû Dâvud,

    Cihad 104, hadis no: 2641

    • 9/Tevbe, 18; Tirmizî, Tefsir sûre 2, hadis no: 3092

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    “Üç kişiden hesap sorma kaldırılmıştır: Aklını kaybetmiş kimse akılla- nana kadar; uyuyan uyanana kadar ve çocuk bulûğa erene kadar. Bu üç zümreden kalem kaldırılmıştır ve yaptıklarından sorumlu tutulmazlar.” 646

     

    “Şüphesiz Allah, ümmetimden hata, unutma ve üzerine zorlandıkları şeylerden sorumluluğu kaldırmıştır.” 647

     

    “Müşrik olarak ölenle, bir müslümanı haksız yere öldüren hâriç, Allah bütün günahları affedebilir.” 648

     

    “Mü’min, haram kana bulaşmadıkça dininde genişlik içindedir.” 649

     

    “İnsanlar ‘Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed O’nun rasûlüdür’ de- yinceye kadar kendileriyle savaşmaya emrolundum. Ne zaman bunu söy- lerlerse kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak dinî cezalar müstesna; iç yüzlerinin hesâbı/muhâsebesi ise Allah’a aittir.” 650

     

    Üsâme (r.a.) savaşta bir insanı ‘Lâ ilâhe illâllah’ dediği halde öldürüyor. Durumu Peygamberimize iletiyorlar. Peygamberimiz onu öldüren kişiye “Ey Usâme! Sen lâ ilâhe illâllah dedikten sonra adamı öldürdün ha!?” diye sor- du. O da, “sadece korkusundan, öldürüleceği endişesiyle ‘Lâ ilâhe illâllah’ dedi” diyor. “Hel lâ şekakte kalbehu = kalbini yarıp da baksaydın ya, bu sözü samimiyetle mi söyledi, bilseydin! Kıyâmet günü lâ ilâhe illâllah gelin- ce ona nasıl hesap vereceksin?” dedi ve bu sözü çokça tekrarladı.651

    “Bana insanların kalbini yarıp karınlarını deşip imanlarını araştırmam emredilmedi.”652

     

    “Bir kimse diğerine (din kardeşine), ‘kâfir’ dediği zaman, bu ikisinden biri kâfir olur: Eğer dediği kimse kâfir ise adam doğru söylemiştir; yok eğer itham edilen kâfir değilse ona söylediği küfür sözü kendine döner (söyle- yen kâfir olur).” 653

     

    646

    Ebû Dâvud, Hudûd, 17; Tirmizi, Hudûd,1; Nesâi, Talak, 21; İbn Mâce, Talak, 15

    647

    Buhârî, Talâk 11, İlim 44, Şurût 12, Enbiyâ 27; İbn Mâce, Talâk, 16

    648

    Ebû Dâvud, Fiten 6, hadis no 4270

    649

    Buhârî, Diyât 1

    650

    Buhârî, Cihad 102, İman 17; Müslim, İman 8; Ebû Dâvud, Cihad 104, hadis no 2623; Tirmizî, Tefsir

    78, hadis no 2606-2607; Nesâî, Zekât 3; İbn Mâce, Fiten 1; Dârimî, Siyer 10

    651

    Buhârî, Diyât 2; Müslim, İman 158, hadis no 96; Ebû Dâvud, Cihad 104, hadis no 2643

    652

    Buhârî, Meğâzî 61; Müslim, Zekât 144

    653

    Buhârî, Edeb 73; Müslim, İman 111; Tirmizî, İman 16; Ebû Dâvud, hadis no 4662; Muvatta, 2/984

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                      TEkfİr

     

    “Kim bir kimseyi ‘kâfir’ diye çağırır veya öyle olmadığı halde (ona) ‘Al- lah’ın düşmanı’ derse o söz kendisine döner.” 654

     

    “Hiç kimse, bir başkasına ‘fâsık’ veya ‘kâfir’ demesin. Şâyet itham altın- da bırakılan kişide bu sıfatlar yoksa o söz, onu söyleyene döner.” 655

     

    “Müslümana sövmek fâsıklık, onunla savaşmak küfürdür.” 656

     

    “Kul, herhangi bir şeye lânet ettiğinde o lânet gökyüzüne çıkar. Semânın kapıları ona kapanır. Sonra yere iner, yeryüzünün kapıları da ona kapanır. Sonra sağa sola bakınır, girecek yer bulamaz da lânet edilen kişiye döner.

    Eğer gerçekten lânete lâyık ise onda kalır, değilse lânet edene döner.” 657

     

    “Kim din kardeşinin ırzını/nâmusunu onun gıyâbında müdâfaa ederse Allah, kıyâmet günü onu cehennem ateşinden uzaklaştırır.” 658

     

    “Mü’min; insanları kötüleyen, lânetleyen, kötü söz ve çirkin davranış sergileyen kimse değildir.” 659

     

    “Müslüman, dilinden ve elinden müslümanların emin olduğu kişidir.

    Muhâcir de Allah’ın yasakladıklarını terk edendir.” 660

     

     

     

     

    TEKFİR KONUSUNDA KURALLAR

    • Belli bir şahısla, grubu tekfir konusu farklıdır; hükümleri ayrı ayrıdır. Fiille fâil farklıdır. Peygamberimiz’in genel olarak ifade ettiği içinde “şunu, şunu yapan” şeklinde “iman etmiş olmaz”, “kâfir olur”, “şirk koşmuş olur” diye ifade ettiği birçok hadisi, olayın vehâmetini, günahın önemini be- lirtmek için söylenmiş tehdit içerikli Peygamberimiz’in bu hadisle-

     

    654 Müslim, 61/112

    • Buhârî, Edeb 44
    • Buhârî, İman 36, Edeb 44, Fiten 8; Müslim, İman 116; Tirmizî, Birr 51, İman 15; Nesâî, Tahrîm 27;

    İbn Mâce, Mukaddime 7, 9, Fiten 4

    • Ebû Dâvud, Edeb 45, Tirmizî, Birr 48
    • Ahmed bin Hanbel, VI, 449-450
    • Tirmizî, Birr 48, hadis no 1978; Ahmed bin Hanbel, I/405, 416
    • Buhârî, İman 4, 5, Rikak 26; Müslim, İman 64-65; ebû Dâvud, Cihad 2; Tirmizî, Kıyâmet 52, iman

    12; Nesâî, İman 8, 9, 11

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    rinde genel olarak kullandığı “küfür” ifadesi, o işi yapan belirli kimsenin “kâfir” olmasına delil olmaz. İbn Teymiyye bu konuda şöyle der: Bir söz küfür olup onu söyleyen de alel ıtlak (genel) tekfir edilebilir. Mesela: “Kim şunları, şunları söylerse kâfirdir, demek gibi.” Fakat o sözleri söyleyen müşahhas bir kişi ol- duğunda hüccet ona ikame edilinceye kadar küfrüne hükmedilmez, müşah- has (belirli, muayyen) kişiyi tekfir ettirici şey, hüccetin ikamesidir. Vaîd (Tehdidi ifade eden, kötü âkıbet, cehennemde azab ile korkutucu naslar) ifade eden nasslarda da kaide böyledir. Zira Allah Teâlâ “Yetimlerin mallarını zulümle yiyenler, karınlarına sadece ateş doldurmaktadırlar ve çılgın bir ateşe gire- cekler.” (Nisa:10) buyurmuştur. Bu ve benzeri vaîd ifade eden nasslar haktır. Ancak müşahhas/belirli bir kişi aleyhine vaîdle şahitlik edilmediği gibi, ehl-i kıbleden muayyen bir şahsın aleyhine de ateşle şahitlik edilmez. Zira o şahsa vaîdin tahakkuk etmesine şartlarının bir arada bulunmaması veya başka bir engelin sabitliği mâni olabilir. Haram ona ulaşmamış olabildiği gibi, ulaşmış da o kimse haramdan tevbe etmiş olabileceği gibi, çok fazla hasenâtı olup, irtikâp ettiği haramı onunla bertaraf da edebilir. Veya Allah Teâlâ onu büyük bir imtihana tabi tutar o da sabreder ve bu sebeple günahlarına keffâret ola- rak affedilebilir.

     

    Sahibini tekfir ettiren sözlerin durumu da böyledir. Hakkı bilmeyi gerektiren nasslar bir kimseye ulaşmamış olabilir yahut nasslar ulaşmış da onun yanında sâbitlik derecesinde olmayabilir. Veya nassları anlamak onun için mümkün olmamıştır ya da Allah’ın mâzur göreceği başka şüpheler olmuş da olabilir. Mü’minlerden herhangi bir kişi hakkı elde etmede çaba harcar da bununla beraber hata ederse, Allah onun hatasını -nasıl olursa olsun- affeder. Hata ister nazarî/fikrî, ister amelî meselelerde olsun aynıdır. İşte bu kaide Rasûlul- lah’ın (s.a.s.) ashâbının ve imamların üzerinde olduğu kaidedir. 661 Bu konu, ileride daha geniş ele alınacaktır.

     

     

     

    MUTLAK KÜFÜR – MUAYYEN KÜFÜR

    Mutlak tekfir: Kitap ve sünnette karşılığı küfür ve şirk olan amelleri işleyen fâili belli olmadan “şunu yapan kâfirdir” veya “şunu söyleyen müşriktir” gibi durumlarda ilim sahiplerinin bu fiillere kanun koyucunun bildirdiği hükümle- ri genel anlamda vermesine mutlak tekfir diyoruz. Mesalâ “teşrî’ parleman- terlerin hakkıdır’, yani “kanun koymak milletvekillerine aittir, onlar istedikleri

     

    • İbn Teymiyye, Mecmûu Fetavâ, 3, s. 345

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                      TEkfİr

     

    kanunu çıkarabilir” diyen kişi kâfirdir” deriz. Bu mutlak anlamda bunu diyen herkesi kapsar. Fakat tek tek fertlere indirgediğimiz zaman (muayyen tekfir edeceğimiz zaman) durum değişir ve aslen müslüman olan birisi için tekfir etmeden önce şart ve engellerin kaldırılması ve kadı nezdinde delillerin sâbit olması gerekir. Bu meselede, söylenen bu söz veya işlenen fiilin, büyük küfür olduğuna dair delâleti kesin olan şer’î delile bakılır. Bu delil, delâleti değişik ihtimallere açık olan türden olmamalıdır. Küfür hükmünü vermek için mutlaka delilin hem sabit olması ve hem de delâlet yönünden kesin olması gerekir.

     

    İbn Teymiye şöyle der: “Kitap, sünnet ve icmâ ile küfür olduğu sabit olan bir söz için “Mutlak küfürdür” denir. Şer’i deliller bunu göstermektedir. İman, Allah Teâlâ ve Rasûlü’nden öğrenilen hükümlerdendir. İnsanların zan ve hevâ- larına göre karar verecekleri bir konu değildir. Hakkında tekfirin şartları sâbit olmadıkça ve engelleri ortadan kalkmadıkça, bu tür sözleri söyleyen her kişi hakkında küfür hükmü verilmez. İslâm’a yeni girmiş olması veya ilimden uzak bir yerde yetişmiş olması sebebiyle içkinin veya fâizin helâl olduğunu söyleyen kişi bu kabildendir.” 662

     

    • Te’vil edilebilecek bir durum varsa, bu te’vil, bizim açımızdan geçersiz ve hatalı da olsa te’vil sahibi tekfir Hâricîlerin tekfir edilmemesi örneğinde olduğu gibi. Müfessir Kasımî, İbn Teymiyye’den nak- len şöyle dedi: Kasdımız imamların mezhebi, mutlak küfürle onun çeşitlerini birbirinden ayırmakla ilgili tafsilat üzere bina edilmiştir.

     

    Bu meselede dört mezhep imamının sözleri birbirinin aynıdır. Onlar, “İman, amelsiz sadece sözden ibarettir.” diyen Mürcieyi tekfir etmemişlerdir. Hâricî- leri, Kaderiyyeyi vb. bid’at fırkalarını tekfire mâni naslar çok açıktır.663

     

    • Cehâlet, özellikle İslâm’ın hâkim olmadığı yerde, avam için mâ- zeret Özellikle, günümüz câhiliyye ortamlarında insanlar, müslüman olduğunu iddiâ edenler ya da müslümanların yaşadığı yerlerdeki insanlar, çevrelerinden İslâm’ı ne kadar, doğru bir şekilde öğrenme, güzel örneklerini görme imkânlarına sahiptir? Çoğunlukla bid’at ve hurâfelerle yer yer tahri- fe uğramış din anlayışının, medyada, okullarda, hatta nice câmide tanıtılan ve yaşanılan İslâm’ın ne oranda gerçek İslâm olduğu sorgulanmalıdır. Ve bütün bu olumsuz şartlar içinde insanın bazen hurâfelere, zâlimlerle işbirli- ği yapanlara karşı çıktığını zannedip değerlendirerek hak adına hakka karşı
    • Mecmûu’l-Fetavâ, 35/101
    • Kasımî, Mehâsinu’t-Te’vîl, c. 5, s. 1313

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    çıkabildiğini unutmamak gerekiyor. Câhillik, bilinmeyen İslâm’a karşı çıkmayı neticelendirdiği gibi, bazen bu câhiller sevdiği(ni zannettiği) dinin gerçekleri- ne karşı çıkıp çıkmadığını bile bilip değerlendirmeden aklına göre bir hükmü kabul etmeyebiliyor. Nice insan İslâm için kendini belki fedâ edebilecek du- rumda Allah’ı ve Rasûlünü sevdiği halde, düzen ve ortamın kurbanı olarak, ilim ve amel konularında da ihmalin neticesi, bazı müslümanlarca mürted ilan edildiği için onlara göre idamı hak eden duruma düşebiliyor. Acınması ve kurtarılması gereken bu zavallılara karşı görevlerini yerine getirmeyen müs- lümanların, bunları asılması gereken insanlar olarak ilân etmeleri ne kadar doğru olur? Bunlara ne verdik ki, ne istiyoruz? Bataklıktan, hele gübrelikten çok güzel kokulu güller mi çıkacak? Tek tük çıksa bile, gübreliğin gülistan ol- masını beklemek idealizmin anormallik boyutu değil midir? Bataklık/gübrelik kurutulmadan b... böceklerinin veya sivrisineklerin önüne geçmek mümkün mü? Cehâlet, aldatmalar, saptırmalar, akın kara, karanın da ak gösterilmesi gibi tavırlar değerlendirilmeden ve bunlara çözümler bulunmaya çalışılmadan insanların hakka tümüyle nasıl teslim olabileceğini düşünmek gerekiyor.

     

    Rasûlullah (s.a.s.) hutbede şöyle buyurdu: “Ey insanlar, bu şirkten sakı- nınız. Muhakkak ki o, karıncanın kımıldamasından daha gizlidir.” İçlerinden birisi: “Ey Allah’ın Rasûlü, karıncanın kımıldamasından daha gizli olduğu halde böyle bir şirkten nasıl sakınabiliriz?” “Ey Allah’ım, bile bile sana herhangi bir şeyle şirk koşmaktan yine Sana sığınırız. Bilmediğimiz şeylerden de Sen- den mağfiret dileriz’ deyin”664 buyurdu.

     

    Gördüğümüz gibi Rasûlullah bizlere şirkin birisi bizim tarafımızdan bilinen, diğeri bize gizli kalan olmak üzere iki çeşit olduğunu öğretmek üzere ve bizleri bilmediğimiz ve düşme ihtimalimizin olduğu şirkten dolayı Allah’tan mağfiret dilememizi emretmiştir. Kesinlikle biliyoruz ki, Rasûlullah (s.a.s.) bizlere an- cak Yüce Allah’ın mağfiret edeceğini belirttiği şeylerin mağfiret edilmesinin istenebileceğini emreder, böyle olmayanları ise emretmez. Dolayısıyla kişinin bilemeyeceği bu şirk çeşidi, Yüce Allah’ın: “Muhakkak Allah kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez, fakat bunun dışında kalanları; dilediği kimse- ler için mağfiret eder.”665 buyruğunda kast edilen şirk değildir. Ve yine aynı şekilde bu, Şeriatın müşrik olarak nitelendirdiği kimselerin şirki de değildir.

     

    • İmam Mervezî, Müsned-i Ebû Bekri’s-Sıddık, çev. Davudoğlu, s. 89-93, hds. no: 17, 18; Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr Muht. Tercüme ve Şerhi, c. 2, s. 504, hds. no: 2458; Buhârî, Edebu’l-Müfred, 296, hds. no: 716; Münzirî, Hadislerle İslâm (Terğîb ve Terhîb), c. 1, s. 95, hds. no: 33; İbn Hacer el-Askalânî, Terğîb ve Terhîb,s. 23, hds. no: 11; Zebîdî, İthâfu’s-Sâde, II/272-273, VIII/281; Ebû Hâcer Besyûnî, Mevsûatü Etrâfi’l-Hadîs, II/213; İbn Kesir

    665 4/Nisâ, 48, 116

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                      TEkfİr

     

    Yine bundan, câhil kişinin, bilgisizliği dolayısıyla mâzur olduğu sahih olarak anlaşılmaktadır. Çünkü ümmet ittifakla ve ihtilâfsız olarak şunu kabul etmiştir: Eğer bir kimse, şirkin herhangi bir türünün şirk olduğunu açıkça görüp biliyor- sa ve buna rağmen şirk olan bir sözü söyleyecek veya şirk olan bir davranışı işleyecek olursa o kişi kâfirdir, müşriktir ve (daha önceden müslüman ise) mürted olduğuna hüküm verilir.

     

    Âlimlere, Allah’ın dinini insanlara ulaştırmakla kendini görevli kabul eden dâvâ adamlarına farz olan ise, bilmesi gereken şeyleri bilmeyen, kendisinin ih- tiyaç duyduğu bilgileri öğrenememiş bulunan bilgisiz kimselere, dinde gerekli bilgiyi kazandırmaktır. Ta ki bu câhil kimseler, şirkin ve sapıklığın uçurumlarına yuvarlanmasınlar.

     

    Çok sayıda âyet ve hadisten anlaşılacağı gibi; bilgisiz olan bir kimsenin delilden haberdâr oluncaya kadar, bilgisizliği dolayısıyla mâzûr olduğunu ka- bul etmek gerekir. İnsanlar kendilerine delil belirtilmedikçe bilgisizlikleri dola- yısıyla Allah yanında mâzur olabilirler; biz onların mâzur olabileceği anlayışını öne çıkarmak ve böyle kimseleri tekfirden kaçınmak zorundayız. Bu durum- da olanlar âlimlerin çoğunluğuna göre müslümandırlar, âsi değildirler, fâsık değildirler. Yüce Allah’ın gerçek emrinin ne olduğunu bile bile Allah’a isyanı emreden tâğutları rab edindiğini şer’î delille tesbit etmiş olduğumuz muayyen kişiler ise bu genel hükmün dışındadır. Bir kimseye delil açıklandıktan sonra, şer’î bir belge ve delil ile onun şer’î hükmü bilmiş olduğu sâbit olan ve bile bile Allah’ın hükmünü kabul etmediği kesin olan bir kimsenin kâfir olduğunda şüphe yoktur.

     

    • İctihadî ve zannî delillerle küfür kabul edilen konularda tek- firden kaçınılmalıdır. Suç, şüphe ile zâil olur; hadler şüphe durumunda düşer. Tekfir, had cezası gerektiren suçlardan daha büyük bir suçlamadır. Ümmetin ve âlimlerin küfür veya şirk olduğunda icmâ etmeyip ihtilâf ettikle- ri yoruma dayalı hususlarda, biz delili en kuvvetli olan görüşü, yorum veya ictihadı kabullenmeliyiz. Ama, bizim en kuvvetli delil olarak kabul ettiğimiz görüş, başkalarınca kabul edilmeyebilir, delil onlara göre kuvvetli görülmeye- İhtilâf edilen konuların dışında, sahih olduğu kesinlikle kabul edilen icmâ’ konusunda muhalefet eden kişi, bu genel hükümden müstesnâdır. Çünkü böyle bir icmâ’ onun delilini zaten apaçık çürütüyor, icmâ’a muhalefet edenin, tekfir edilmesi gereği herkesin ittifakıyla sâbittir. Hakkında farklı ictihad ve âlimlerin farklı görüşleri olan konularda ise tekfir etmekten kaçınmak mutlaka gereklidir. Çünkü Akaid, zanna dayandırılamaz. Her ictihad, her yorum zannı

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    içerir. Günümüzdeki tekfirle ilgili konuların çoğu bu kapsamdadır. Demokra- si bize göre küfür kabul edilebilir. Ama başkası, onun içini farklı dolduruyor, onu farklı şekilde anlıyor olabilir. Her ne kadar onların delili bize çok kuvvetli gelmiyorsa bile, bu te’vil, onları tekfir etmemize engeldir. Halktan herhangi bir kimsenin; düzenin devamından yana, tâğut kabul ettiğimiz kimselere oy ver- mesi de böyledir. Bu tavır, bize göre küfürdür, ama sadece oy verdiği için in- sanlara kâfir demenin çeşitli mahzurları vardır. Bir şahsın yanlışına karşı çıkıp onu uyarmanın ve ona doğru din anlayışını tebliğ etmenin, o kimseye “kâfir” demeden onlarca çeşit yolu vardır. Mevcut şartları ve karşısındaki mü’minle- rin imkânını değerlendirmeden; tâğutların emrinde askerlik yapanlara, mec- bur olduklarında istemeyerek de olsa mahkemeye çıkanlara, vahyi reddeden okullara gidenlere veya çocuklarını bu tip okullara gönderen kişilere, “ikrâh”ı yanlış yorumlayıp bazı pislikleri666 ve imzaları formalite kabul edip şirke bula- şanlara, ya da sadece tarikata bağlı olduğu bilinenlere; bunlarla birlikte “ben Müslümanım” diyen, Allah’ı ve Peygamberini sevdiğini tahmin ettiğimiz ve na- maz kılanlara “kâfir” hükmü vermek, yanlıştır. Bu yanlışlık; hem ictihadî ve zannî delillerle küfür kabul edilen konularda tekfirden kaçınma ile ilgili ve hem de aşağıdaki maddelerde anlatılacak hususlar açısından değerlendirilmelidir. Câhilliye toplumunda yaşadığı için bazı problemlere sahip olan, ama İslâm’ı tek din, Şeriat’ı en doğru dünya düzeni kabul eden, ama hatalı te’vili veya yanlış anladığı nasslar neticesi, savunduğu ve gittiği yolun “Nebevî bir metod” olmadığını bilemeyenler İslâm’ın dışına çıkarılmamalıdır.

     

    Dikkat ederseniz, biz bu kimselere “kâfir” damgası vurmanın yanlışlığından bahsediyoruz. Yoksa, bu eylemleri hiçbir şekilde savunmuyoruz. İçinde zehir olma ihtimali olan bir suyu ölmek istemeyen kimse nasıl içmezse, cehenneme gitmek istemeyen kimsenin de özellikle akaid açısından şüpheli şeylerden ka- çınması, % 1 ihtimalle şirk olan husustan kaçınması gerektiğini, bunun imanı ispat anlamına geldiğini belirtiyoruz. Bu eylemlerden bazılarının küfür olduğu görüşüne de katılıyoruz; ama her küfrün kişiyi kâfir etmediğini ve ihtilâflı ko- nularda kişilere “kâfir” damgası vurmanın yanlışlığını belirtiyoruz. Bu insanları tekfir edip dışlamak değil; tevhidi, tüm boyutlarla anlatmaya çalışmanın bizim görevimiz olduğunu söylüyoruz.

     

    Bununla birlikte; halk ile aydınlar (dini iyi bilen ya da bilecek imkânı olanlar), oy verenle oy verilenler, hükmedilenlerle hükmedenler, istemeden mecbur olanlarla isteyerek ve adâlet bekleyerek mahkemeye müracaat edenler, gücü ve imkânı olmayan mustaz’aflarla her imkânı elinde olanlar, câhillerle âlimler,

    666 Şirk ve müşrikler pisliktir. Bk. 9/Tevbe, 28

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                      TEkfİr

     

    te’vil ederek bir yoruma katılmayanlarla açıkça hükmü kabul etmeyenler aynı kategoride değerlendirilemez; aynı şekilde hüküm verilemez.

     

    • Mü’minlere yönelik sûizan yasaklanmış; hüsn-i zan tavsiye edilmiştir. Kur’an, zanla hüküm verilemeyeceğini açıklar: “Şüphesiz zan, haktan (ilimden) hiçbir şeyin yerini tutmaz.”667 Yine Kur’an, sûi zandan, kötü sanıdan kaçınmayı emreder: “Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biri- niz diğerini arkasından çekiştirip gıybet yapmasın…”668; “Bilmediğinin pe- şinden gitme.”669 Bu hükümleri bilen ve Allah’ın hatadan koruduğu mâsûm Peygamberinin: “Zandan çokça sakının. Çünkü muhakkak zan sözlerin en yalanıdır.”670 beyanını işitmiş kimselerin, başkasına yapabileceği en şenî, en ağır itham olan tekfirden kaçınması Bu konuda şer’î kesin delil ile hiç bir zanna ve şüpheye yer vermeyen deliller ortaya konulmadıkça asla böyle bir işe kalkışmamalı ve şahsî görüşüne, yani zannına tâbi olarak, Yüce Allah’ın öyle bir kimse hakkında vermesini emretmiş olduğu hüküm olan İslâm hük- münün dışında herhangi bir hükmü zannına uyarak vermemelidir.

     

    • Suç, şüphe ile sâkıt Tekfir gibi büyük bir suçlama da şüphe ile düşmelidir. “Şüphelerden dolayı hadleri kaldırın (uygulamayın).”671

     

     

    Hanefî Fakîh ve Usûlcülerinin Bu Konuda Açıklamaları:

    Hanefî kitaplarından Câmiu’l-Fusûleyn’de denilir ki: “Tahâvî, arkadaşları- mızdan şöyle rivâyet eder: “Bir kişi, imandan ancak imana girdiği şeyi inkâr ettiği zaman çıkar. Böyle bir şey vuku bulmadıkça dinden çıkmaz. Sonra da böyle bir husus vuku bulsa da kesin kanaat oluşmadıkça bu kişinin mürtetliği- ne hükmedilmez. Şüpheli bir durum varsa mürtetliğine hükmedilmez. Çünkü sabit olan İslâm şüphe ile izale edilemez. Ki İslâm yücedir, hiçbir şey ona üstün gelemez. Bir âlime, Ehli İslâm’ı tekfir hususu sorulduğunda bu hususta soruya cevap verirken aceleci olmamalı, bu konuda iyi bir araştırma yapma- lıdır.” el-Fetevâ es-Suğra adlı eserde şöyle denilmektedir: “Bir kimsenin tut- tuğu yol (te’vil yolu) onu tekfir etmeyi engeller. Müftî bir yöne meyleden (te’vil

     

    667

    10/Yunus, 36; 53/Necm, 28

    668

    49/Hucurât, 12

    669

    İsrâ:17/ 36

    670

    Buhârî, Nikâh 45, Edeb 57, 58, Ferâiz 2; Müslim, Birr 28-34; Ebû Dâvud, Edeb 40; Tirmizî, Birr 18

    671

    Ebû Dâvud, Salât 14; Tirmizî, Hudûd 2

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    eden) kişiyi tekfir etmemelidir.” el-Hulâsa ve diğer eserlerde de şöyle denilir: “Bir meselede tekfiri gerektiren birçok ihtimal varsa, ancak bir tek yön tekfiri engelliyorsa bu yöne itibar edilmeli, kişi hakkında genellikle Müslüman olduğu zannı beslenmelidir.” el-Bezzaziye’de ziyade ile denir ki: “Ancak, küfrü gerek- tiren hali kişi kendi irâdesi ile te’vile izin vermeyecek şekilde tasrih ederse o zaman başka.” Şöyle ki: “Şâyet bir adam Müslüman birinin dinine söverse, bu sövgü dini hafife alma olduğu için tekfir edilmesi gereken bir husustur. Ama böyle bir olayla karşılaşan bir kimse şöyle bir ihtimali gözden kaçırmamalıdır: Bu sövgü, o kişinin ahlâkî çirkinliğinden mi kaynaklanıyor, yoksa o kişinin Din-i İslâm’a karşı bir garazı mı vardır? Eğer dine karşı olan bir garazdan dolayı ise o zaman bu kişi tekfir edilir. Yok, ahlâkî bozukluktan kaynaklanan bir husussa

    o zaman tekfir edilmez. Bazı Hanefî âlimleri bunu özellikle belirtmişlerdir.”

     

    el-Fetevâü’l Hayriyye adlı eserde şu durumda olan kişi hakkında fetvâ so- rulur: “Şâyet hâkim, birine: ‘Sen şeriata râzı mısın?’ diye sorsa ve adam da ‘hayır, kabul etmiyorum’ dese müftî de onun kâfir olduğunun fetvâsını verse

    -ki bu fetvâdan dolayı karısı da ondan ayrılır-, peki, bu cevabından dolayı bu kişinin küfrü sâbit olur mu, olmaz mı?” Buna şu şekilde cevap verilir: Âlim olan kişi ehl-i İslâm’ı tekfir hususunda acele etmemelidir. Daha önce bu durumda olan için tâzir ve cezalandırma uygulanır. Yoksa böyle çirkin ve uygunsuz söz söyleyen kişiyi tekfir etmemişlerdir. İhtimaldir ki kişi bu sözü şeriatten tiksindiği veya ona karşı istikbarda bulunduğu için değil de hasmına olan aşırı öfke ve kızgınlığından dolayı söylemiş olabilir.” Fetevâ Tatarhaniye’de ise: “İhtimaller göz önünde bulundurularak tekfir hükmü vermekte acele edilmez. Çünkü tekfir cezalandırmada nihâî noktadır. Nihâî nokta da cinâyetin son haddini gerektirir ki o da öldürmedir. İhtimallerin olduğu bir hususta ise böyle ke- sin hüküm verilmez.” Bahr’da ise bu ihtimaller sayıldıktan sonra şöyle denir: “Eğer Müslüman birinin sözü güzel bir noktaya hamledilebiliyorsa tekfirine fetvâ verilemez. Velev ki zayıf bir rivâyet de olsa bu kişinin küfrünü gerektiren hususta ihtilâf söz konusu ise fetvâ o zayıf rivâyet dikkate alınarak ona göre verilir. Durum böyle olmasına rağmen yukarıda zikredilen tekfiri gerektiren la- fızlar, te’villerine bakılmaksızın, temel alınarak çokça kişi hakkında tekfir fetvâ- ları veriliyor. Ben nefsime bunlarla hiçbir fetvâ veremeyeceğimi gerekli kıldım.” Reddu’l Muhtar’da İbn Âbidin el-Hayr er-Remlî’den, o Bahr’ın sahibinin yaptı- ğı açıklamanın peşinde şöyle der: “Velev ki zayıf bir rivâyet olsa dahi... Derim ki şâyet mezhep ehlinin dışında olanların yanında dahi zayıf bir rivâyet varsa, zayıf da olsa bu ihtimal değerlendirilir. Ki küfrü gerektiren hususların tayininde icmânın var olma şartı da bu görüşü desteklemektedir.” Hanefi tahkikçilerin- den Kemaleddin İbn Hümam der ki: “Mezhep ehli, tekfiri çokça yapar. Fakat

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                      TEkfİr

     

    fakîhler böyle değildir. Onlar itidallidirler. Bunlar müctehid imamlardır. İşte bu hususta fakîhlerden başkasına itimat edilmez.”

     

    • Berâat-ı zimmet asıldır. Fıkhın genel prensiplerinden biri de Aksine bir hüküm veya delil bulunmadığı sürece, kişinin hukukî ve cezâî so- rumluluğunun olmaması demektir. Bu prensibe göre, Allah’ın hükmü bulun- madan fert herhangi bir yükümlülükle mükellef tutulamaz. Aynı şekilde, aksine bir delil bulunmadıkça kişinin suçsuzluğu ve borçsuzluğu esastır. Mecelle’de: “Berâet-i zimmet asıldır” şeklinde küllî kaide olarak yer alır. Suçluluğu hükmen sâbit oluncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.

     

    • İnsan ne ile İslâm’a girerse, onlardan birini inkârla dinden çıkar. İnkâr edilen şeyin tevhid kelimesinin zarûrî ve kesin izahı veya zarûrât-ı diniye- den olması gerekir ki, tekfir

     

    Zarûrât-ı dîniyye, yani dinden olduğu zorunlu olarak bilinen şeyler, âlim ve câhilin bildiği hususlardır. Bu iş aynı zamanda nisbî/izâfî bir duruma dönüşüp zaman, mekân ve şahıslara göre değişebilir. Dinden olduğu zorunlu olarak bi- linen, şeriat güneşinin her tarafa ışık saçtığı parlak döneminde olup insanlara Allah’ın dinini tebliğ eden ve onlara hüccet ikame eden, ilmiyle âmil âlimlerin çok olduğu dönemler farklıdır. Şeriat güneşinin battığı, âlimlerin -insanlara dinlerini bulandırıp gerçekleri örtbas eden- kötü kişiler olduğu, hak ehli ki- şilerin de az olup herkese seslerini duyuramadıkları dönemler daha farklıdır.

     

    Dinden   olduğu   zorunlu   olarak   bilinen   bir   şeyi   kişi     bi-   lerek   inkâr     ederse   inkârı   sebebiyle     o   kimse   tekfir     edi-   lir ve âlimlerin kararlaştırdığı gibi İslâm ümmetinden   dışarı çıkar. Nevevî şöyle demiştir: “Dinden olduğu zorunlu olarak bilinen bir şeyi inkâr eden kişiye mürtedlik ve küfür hükmü verilir. Meselâ: Zina, içki haksız yere adam öldürme gibi haram olduğu kesin bilinen şeyleri helâl sayan kimsenin durumu böyledir.”672

     

     

    Hattâbî şöyle demiştir: “Ümmetin icmâ ettiği ve bilgisi yaygın olup herkes tarafından bilinen bir hükmü inkâr edenin durumu da aynıdır.673 İbni Ebi’l-İzz de şöyle der: “Kitab’ın hükmünü reddeden kimsenin tekfir edilmesinde şüp- he yoktur. Fakat Kitab’ın hükmünü kendisine ârız olan bir şüpheden dolayı

    672 Müslim, Nevevi Şerhi 1/100 673 A.g e., 1/100

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    tevil eden kimse hemen tekfir edilmez, tevilinden dönmesi için ona meselenin doğrusu açıklanır.674

     

    Dinden olduğu zorunlu olarak bilinen bir şeye cehâletin mâzeret olmama- sının sebebi, onların herkes tarafından biliniyor olmasındandır, Dinden olduğu zorunlu olarak bilinen şeyleri bilmeyen bazı şahısların herhangi bir zaman ve herhangi bir mekânda var olduğu farz edilse, bu gibi şahısları âlimler cehâle- tine binâen mâzur görürler.

     

    Zârûrât-ı Diniyyeden birini inkâr eden, bu sözün dinden çıkardığını bilmese dahi kâfir olur. Örneğin haram olduğunu bildiği hâlde içki içmenin helâl oldu- ğunu söylemesi gibi, işte o kâfir olur. O hâlde zârûrât-ı Dîniyyeden olduğu bili- neni inkâr eden kâfir olur, ancak şu durumlardan birinde olması müstesnâdır:

     

    • İslâm’a yeni girmiş olması,
    • Gerçek âlimlerden uzak bir beldede yetişmiş olması,
    • Müslümanlar arasında yetişip meselenin hükmü kulağına çok tekrar- lanmadığı için İslâm’a yeni girene benzer bir durumda olması. Bu durum- lardan biri veya birkaçı bulunduğu için; inkâr etmiş olduğu hükmün, Allah’ın Dini İslâmda bulunduğunu bilmemiş olması şartıyla müstesna tutulur ve tek- fir edilmez. Aynı şekilde, dinî veya akîdevî bir konuda bir te’vilde bulunup, farklı yorumlayarak yorum ve te’vilinde yanılan bir kişi de müstesna tutulur, tekfir Yaşadığımız ülkede ilmî çalışmaların yeterli şekilde yapıldığını iddia etmek zordur. İstisnâlar dışında tevhid ve şirk insanlara anlatılmadığı gibi, Cumhuriyet’ten sonra özellikle iman konusu bulandırılmaya çalışılmıştır. Hocalardan çoğunun, insanlara hakla bâtılı karıştırarak ve onlara şirki süslü göstererek din anlattığını hesaba katmak gerekiyor.

     

    • Kelime-i şehâdet veya tevhid kelimesiyle İslâm’a girilir. Bu sözü söyleyen bir kimsenin müslümanlığını kabul etmeli; bu şehâdet veya tevhid kelimesine ters bir söz veya davranışta bulunan kimsenin niçin bu şehâdet ve tevhidi reddettiğini açıklaması

     

    İslâmî bağ, kelime-i şehadeti telaffuz etmekle gerçekleşir. Birçok âlim ve yazar bu hususta icma olduğunu nakletmişlerdir. Kelime-i şehadetten sonra namaz, zekât vb. şer’î ibâdetler taleb edilir. Kişi bu ibâdetleri terk etmesinden dolayı şeriatın belirlediği cezaya çarptırılır. Günümüzde bazı kimselerin; İs- lâmî bağın gerçekleşmesine bazı âlimlerin mesaj ve şuur vermek için kelime-i

    674 İbni Ebi’l-İzz, Şerhut-Tahâviye, sb 223

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                      TEkfİr

     

    şehâdetin iyi anlaşılması konusunda şart olarak zikrettiği; ilim, sevgi, bağlan- ma, yakîn vb. şeyleri zorunlu görmesi cehâlettir, taşkınlıktır. Çünkü zorunlu görülen bu şeylerin çoğu kalbî amellerdir, bedenî ameller değildir. Kalbî amel- leri tahkik etmeye, başkası için yol yoktur. Sonra dünya ile ilgili ameller zâhire göre tertip edilmiştir, sırları ise sadece Allah bilir. Bazı kimseler de İslâmî bağın gerçekleşmesi için kişinin namaz kılıp zekât vermesini de şart koşmuşlardır. Bu hükmün tersine selefin icmâ etmesi sebebiyle bu söz bid’attir. Bu sözün bid’at oluşuna delil ise; Kitab ve Sünnette sayılmayacak kadar çoktur. Me- selâ: “...Eğer tevbe ederler, namazı kılarlar ve zekâtı verirlerse dinde sizin kardeşlerinizdirler...”675 Eğer tevbe ederler, yani; “Tevhidi ifade eden kelime-i şehâdeti söyleyerek tevbe ederlerse...” demektir. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle bu- yurmuştur: “İnsanlar ‘Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed O’nun rasû- lüdür’ deyinceye kadar kendileriyle savaşmaya emrolundum. Ne zaman bunu söylerlerse kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak dinî cezalar müstesna; iç yüzlerinin hesâbı/muhâsebesi ise Allah’a aittir.” 676 As- hâb’dan Üsâme’nin savaşta bir insanı ‘Lâ ilâhe illâllah’ dediği halde öldürmesi üzerine; Peygamberimiz’in şiddetle kızması ve: “Ey Usâme! Sen lâ ilâhe illâl- lah dedikten sonra adamı öldürdün ha!?” diye tepki göstermesi ve: kalbini yarıp da baksaydın ya, bu sözü samimiyetle mi söyledi, bilseydin! Kıyâmet günü lâ ilâhe illâllah gelince ona nasıl hesap vereceksin?” deyip bu sözünü çokça tekrarlaması677 hangi sözle İslâm’a girileceğini açık şekilde belirtir.

     

    Rasûlullah (s.a.s.), amcası Ebû Tâlib’e ölüm vaktinde: “Lâ ilâhe illâllah de, kıyâmet gününde onunla senin lehine şehâdet edeyim” dedi. Ebû Tâlib: “Kureyş’in beni ayıplaması ve hakkımda ‘Ebû Tâlib bunu korktuğu ve sabre- demediği için yaptı’ demeleri olmasaydı, o kelimeyi söyler ve senin gözünü aydın ederdim” dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ: “Muhakkak ki sen sevdiğini hidâyete erdiremezsin. Fakat Allah kime dilerse ona hidâyet verir.”678 âyetini indirdi.679 İslâmî bağ, Müslüman baba ve anneden dünyaya gelmekle gerçek- leştiği gibi, bülûğ çağına gelmeden önce küçüklüğünden beri Müslümanların velâyeti altında yetişen kimselere de gerçekleşir. Buna delil olarak Rasûlul- lah’ın (s.a.s.) şu mübârek hadisini zikredebiliriz: “Dünyaya gelen her insan, fıtrat üzere doğar; sonra anne ve babası onu yahûdi, hıristiyan, mecûsi

     

    675 9/Tevbe, 11

    676 Buhârî, Cihad 102, İman 17; Müslim, İman 8; Ebû Dâvud, Cihad 104, hadis no 2623; Tirmizî, Tefsir

    78, hadis no 2606-2607; Nesâî, Zekât 3; İbn Mâce, Fiten 1; Dârimî, Siyer 10

    677 Buhârî, Diyât 2; Müslim, İman 158, hadis no 96; Ebû Dâvud, Cihad 104, hadis no 2643

    678 28/Kasas, 56

    679 Müslim, 25/42

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    (farklı bir rivâyete göre veya müşrik) yapar.” 680 Bu hadiste Rasûlullah (s.a.s.): “anne ve babası Müslüman yapar” dememiştir. Çünkü her doğanın, doğdu- ğu fıtrat, İslâm’dır. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Sen, yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona çevir. Zira Allah’ın yaratmasında değişiklik olmaz. İşte dosdoğru din budur. İnsanların çoğu bilmez.”681

     

    Rasûlullah’ın (s.a.s.): “Her Müslümanın kanı, malı ve ırzı diğer Müslüma- na haramdır.”682 hükmünden dolayı İslâmî bağı gerçekleşen kimsenin kanı, malı ve ırzı korunma altına alınmış olur. Böyle bir kimseyi bilmeden amelî küf- rü irtikâp etmesi veya itikadî küfre düşmesi sebebiyle tekfir etmek ve İslâm milletinden çıkartmak kimseye câiz değildir. Ancak bu, şer’î hüccetin/delilin ikamesinden sonra mümkündür. Şer’i hüccetin ikamesi ise İbn Hazm’ın ifade ettiği gibi şöyledir: “Hücceti kişiye öyle ulaştıracaksın ki artık ondan sonra hiçbir dayanağı kalmasın ve ona teslim olsun. Bu mevzuda Şeyhülislâm şöyle demiştir: “Terk ettiğinde tekfir edilen hüccet, kişiye şer’î hükümleri bilen sultan ve itaat olunan emir gibi kimseler tarafından tebliğ edilip ikame edilmelidir.”

     

    Şeyh Süleyman b. Sehman şöyle demiştir: “Hüccet ikamesini güzel yapa- mayan kimsenin, hüccet ikame etmemesi gerekir. Allahu a’lem bu benim için açık bir durumdur. Bildiğime göre, hüccet ikamesini güzel yapamayan, dini- nin hükümlerinden habersiz câhil kimseler, bu fiili yapsalar da âlimlerin ifade- lerine göre onların hüccet ikamesiyle hüccet ikame edilmiş olmaz.683 Öncelikle hüccetin Kitap ve Sünnetten olması, çok açık olup karışık olmaması, hüccet ikame edilen kişinin bütün şüphelerini iptal edici kesin deliller olması gere- kir. (Muhâtaba en güzel ahlâk örneği sunarak nezakete, güzel üslûba dikkat edilmesi gerektiğini unutmamak gerekir. Muhâtabı küçümseyerek hırçın ve zorbalıkla hüccet ikame etmeye çalışanlar, insaf edip bu işten vazgeçmeli ve insanları dinden soğutmamalıdır.) Bazı meseleler âlime ihtiyaç duymaz. Me- selâ: Kur’an’dan bir âyette hata eden kişiye Kur’an’ı getirip göstermek yeter- lidir. Bundan sonra büyüklük taslar ve âyeti Kur’an’da gördükten sonra inkâr ederse küfre girer.

     

     

     

    680 Buhâri, Cenâiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22-25, İman 264; Müsned-i Ahmed, II/ 233, 435

    681 30/Rûm, 30

    682 Buhârî, Nikâh 45, Edeb 57, 58, Ferâiz 2; Müslim, Birr 28-34, hadis no 2563; Ebû Dâvud, Edeb 40;

    Tirmizî, Birr 18, 55, hadis no 2055; İbn Mâce, Zühd 23 683 Minhâcu Ehl-i Hak ve’l-İttibâ

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                      TEkfİr

     

    • Müslümanlık iddiası, şehâdet kelimesi gibi kişinin müslüman- lığıyla ilgili söylediği söz, bâtıl ve yalan olduğu ortaya çıkıncaya ka- dar hak ve doğru kabul Bir kimse hakkında şüphe ve zan ise, haki- kati ve doğruluğu çıkıncaya kadar geçersizdir, yalan sayılır.

     

    • Ehl-i kıble tekfir Ehl-i kıble: Kıbleye, yani Kâbe’ye doğru yönelerek namaz kılmanın farz olduğuna inanan, ancak inanç esaslarını de- ğişik şekillerde yorumlayan farklı mezheplere bağlı bütün Müslümanları ifade eder. Kelime-i şehâdeti söyleyip içeriğine iman eden, zarûrât-ı diniye adı ve- rilen İslâm’ın temel hükümlerini kabul eden ve namaz kılan kimsenin tekfir edilmesine Ehl-i Sünnet karşıdır. Ehl-i kıble olan Müslümanların tekfir edile- meyeceği hususu, Ehl-i Sünnet’in genel prensipleri arasında yer almaktadır.

     

    • Peygamberimiz, vahiyle kendisine bildirilen münâfıkları as- hâbına bildirmedi. Onlara Müslüman muâmelesi yapılmasına izin vermiş, hatta mecbur etmiş oldu. Ama savaşta “lâ ilâhe illâllah” diyen birini öldürdü diye sahâbisi Üsâme’yi şiddetli şekilde azarladı.

     

    Peygamberimiz, kendisine vahiyle bildirilen (kâfirlerin en tehlikelisi olan ve cehennemin en alt tabakasında azap görecek) “münâfıklar”ı ashâbına bildir- medi. Kendi zamanında yaşayan münâfıkların listesini, başka hiçbir kimseye söylememesi şartıyla, sır olarak sadece Huzeyfe’ye bildirdi. Diğer ashâbı- nın, aralarına karışarak, kendilerini gizleyen ve böylece fitne çıkarmak iste- yen münâfıklara Müslüman muâmelesi yapmasını sağlamış oldu. Hayatında da, kendisini Müslüman olarak tanıtan hiç kimseyi tekfir etmedi. Ashâbın da şehâdet kelimesi getiren herhangi bir Müslümanı tekfir ettiğini bilmiyoruz. İlk tekfir, bilindiği gibi, Hâricîler tarafından büyük bir bid’at olarak ortaya çıktı.

     

    • Bir kâfiri mü’min sanmakla yapılacak hata, bir müslümanı kâ- fir saymakla yapılacak hatadan çok daha hafiftir. Çünkü Kur’an’da ve hadislerde haksız tekfir yasaklanmış, ama açıkça küfürleri belli olmayan ve ben müslümanım diyen kâfir olma ihtimali olan kimselere Müslüman muâme- lesi yapılması yasaklanmamış, tam tersine; ashâbdan ve diğer Müslümanlar- dan (küfrünü kısmen gizleyen) münâfıklara Müslüman muâmelesi yapması istenmiştir.

     

    “Kâfir Zannedilene Kâfir Demeyeni Kâfir Kabul Etmemek; İki Müslüman, Üçüncü Bir Kişinin Şüpheli Durumundan Dolayı Biribirlerini Tekfir Etmeme- lidir”

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Günümüzde şöyle bir durumla karşılaşılıyorsunuz: Bir insan, toplumda başka bir insanı tekfir ediyor ve onu kâfir-müşrik ilan ediyor. Bunu yaparken de te’vile/yoruma başvuruyor. Siz de o kişinin müslüman olduğuna inanıyor- sunuz. Yani karşınızdaki kişi, üçüncü bir kişiyi kendi yorumuyla kâfir sayarken siz de kendi yorumunuzla o üçüncü kişiyi kâfir saymıyorsunuz. Bu defa karşı- nızdaki kişi sizi de kâfir sayıyor. Sebebi de -ona göre- “kâfire, kâfir” dememe- niz, işte böyle zincirleme bir metotla bir kişiden hareketle bazen yüzlerce ve binlerce kişi kâfir sayılabilmekte bugün. Şimdi konuyu İslâm tarihinden bazı olaylarla, te’vile-yoruma başvurmadan nakledelim: Müctehid imamlarımızdan İbn Teymiyye’nin de bu mevzûları anlatırken zikrettiği olaydır ki, ashabdan Ha- tıb Bin Ebi Belta, Mekke fethedileceği sırada, Mekke’deki müşrik akrabalarını korumak amacıyla onlara haber göndermek ister. Bu niyetini de gerçekleştirir. Ne var ki Hatıb Bin Ebi Belta’nın müslümanlar aleyhine Mekke’ye gönderdiği casus kadın yakalanır ve Hz. Peygamber’in huzuruna getirilir. O sırada Hz. Ömer oradadır. Hz. Ömer, Hatib’e çok kızar ve onun münâfık olduğuna inan- dığını söyler. Hz. Peygamber ise Hatıb’ı savunur ve onu koruyarak: “Hayır, o münâfık değildir. O, Bedir ehlindendir.” der. Bu olaydan anlıyoruz ki iki Müslüman, üçüncü bir kişinin tekfir edilmesi konusunda farklı görüşlere vara- bilirler. Bu da insanların algılayış ve tefakkuh durumuna bağlı olup normaldir. İbn Teymiyye bu olaydan dersler çıkararak iki müslümanın, üçüncü bir kişinin şüpheli durumundan dolayı biribirlerini tekfir etmeyebileceğini beyan ediyor.

    684

    Evet, bu tespiti yapan İbn Teymiyye gibi sert üslûplu biri. Diğer ulemâda zaten daha esnek üslûplar mevcuttur. 685

     

    • Kur’an’ın şu ihtarını akıldan çıkarmamalıdır: “Ve lâ tekûlû li men elgâ ileykumu’s-selâme leste mü’minâ tebteğûne arada’l-hayâti’d-dün- yâ… (Size selâm verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dike- rek, ‘sen mü’min değilsin!’ demeyin…)” 686

     

    • Haksız tekfir bumerang gibidir; karşısındaki mü’min olduğu halde onu tekfir eden kişinin kendisine bu sıfat döner. Peygamberimiz bu konuda şöyle buyurmuştur: “Bir kimse diğerine, ‘kâfir’ dediği zaman, bu ikisinden biri kâfir olur: Eğer dediği kimse kâfir ise, adam doğru söyle- miştir; yok eğer ona dediği gibi değilse, ona söylediği küfür sözü kendine

     

     

    684

    İbn Teymiyye, Külliyat, c. 3, Tevhid Yay, s. 238-239

    685

    Hüseyin Yunus, Tekfir Meselesi, Ahenk Y., 35-37

    686

    4/Nisâ, 94


                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                      TEkfİr

     

    döner (söyleyen kâfir olur).” 687; “Hiç kimse, bir başkasına ‘fâsık’ veya ‘kâfir’ demesin. Şâyet itham altında bırakılan kişide bu sıfatlar yoksa, o söz, onu söyleyene döner.” 688

     

    • İhtiyatlı davranmak gerekir. “Tekfir ettiğimiz şahıs ya kâfir değil- se?” diye düşünülüp yapılan tekfirin isabet edememesi halindeki feci durum değerlendirilmelidir.

     

    • Te’vilsiz tekfir, şeksiz küfürdür. Muvahhid mü’minlerin görevi teb- liğdir. Tebliğ, kesinlikle tekfirden üstündür. Müslümanların hedefi, kişiyi küfre teslim etmek değil; aksine küfrün pençesinden kurtarmaktır. Küfrüne delâ- let edecek kendisine göre ciddi deliller olmadan bir müslümanı tekfir, kişinin kendisinin kâfir olmasına sebep Kabul edilebilecek bir te’vili olanı da bizim tekfir etmemiz câiz olmaz. Müslümanlar, yargıç rolünü üstlenmemeli, tebliğle görevli olduklarını unutmamalıdır.

     

    • Tekfir kararı şahıslara bırakılmış değildir. Tekfire İslâm mah- kemesi karar İslâm devletinde bir müslümanın küfre girip girmediğine Ulu’l-emr veya nâibi (onlar adına kadı/hâkim); İslâm’ın hâkim olmadığı yerlerde ise, mü’minlerin kendi içlerinden seçtiği imam karar verir. Tekfîrle ilgili soruş- turma, yargılama ve ilgili işlemleri yürütme mercii, İslâm Devleti’nin makamla- rıdır. Bir müslümanın küfür suçu işlediğine karar verip onu tekfir edip “kâfir” muâmelesi yapmak ve hakkında gerekli işlemleri yaparak suçluyu cezalan- dırmak, yalnızca İslâm devletinin güvenlik ve yargı makamlarının yetkisindedir.

     

    • Büyük günahlar imanı zedeler, zayıflatır, ama iptal etmez. Bu konu, “Büyük Günah İşleyenin İtikadî Durumu ve Tekfîr” başlığı ile ileriki say- falarda işlenecek, konu hakkında geniş bilgi

     

    • Dinden çıkarmayan bazı günahlar hakkında “küfür” kelimesini kullanmak câizdir. Bu kullanış, tağlîz ve korkutma gayesini güder. Bu çeşit tağlîz, yani ağır sözlerle caydırma işi, hadislerde bazen imanın nefyedilmesi ile yapılmıştır. “… Ve tekfurne’l-aşîr (…Kocalarınıza karşı kâfir oluyorsunuz; yani nankörlük ediyorsunuz).” 689 Bu konu da ileriki sayfalarda daha geniş şekilde açıklanacaktır.

     

    687 Buhârî, Edeb 73; Müslim, İman 111

    688 Buhârî, Edeb 44

    689 Buhârî, Hayz 6, Zekât 44, İman 21, Küsûf 9, Nikâh 88; Müslim, Küsûf 17, hadis no 907; İman 132,

    hadis no 79

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    • Naslarda ortaya çıkan küfür veya şirk, büyük ve küçük küfür (veya şirk) diye ikiye ayrılır. Rasûlullah (s.a.s.) hutbede şöyle buyurdu: “Ey insanlar, bu şirkten sakınınız. Muhakkak ki o, karıncanın kımıldamasından daha ” İçlerinden birisi: “Ey Allah’ın Rasûlü, karıncanın kımıldamasın- dan daha gizli olduğu halde böyle bir şirkten nasıl sakınabiliriz?” “Ey Allah’ım, bile bile sana herhangi bir şeyle şirk koşmaktan yine Sana sığınırız. Bilme- diğimiz şeylerden de Senden mağfiret dileriz’ deyin”690 buyurdu.

     

    Şirkin küçüğü, gizlisi vardır. Küfür de bazen nankörlük anlamında kulla- nılır; kâmil iman yokluğu gibi anlamlara gelebilir. “Onların çoğu Allah’a, şirk koşmadan iman etmezler”691 Allah Rasûlü (s.a.s.) bu konuda şöyle buyurdu: “Sizin hakkınızda en çok korktuğum küçük şirktir.” ‘Küçük şirk nedir ey Al- lah’ın elçisi?’ diye sordular. “Riyâdır. Allah Teâlâ, kıyâmet günü insanların amellerinin karşılıklarını verdiği zaman: ‘Dünyada kendilerine riyâ/gösteriş yapmakta olduklarınıza gidin. Bakın bakalım, onların yanında bir karşılık bulacak mısınız?’ buyurur.”692

     

    Kasimî, tefsirinde şöyle demiştir: “Herhangi bir hadiste “Kim şöyle bir şey yaparsa ... o kimse şirke düşmüştür veya küfre düşmüştür.” şeklinde vârid olan ifadelerden, kişiyi İslâm milletinden çıkaran küfür veya sahibine mürted- lik hükümlerini icrâ ettiren şirk kastedilmemektedir. (Bu konuda çokça hadis rivâyeti vardır. Onlardan birkaçı: “Sizden biriniz kendisi için sevip arzu ettiği şeyi din kardeşi için de sevip istemedikçe iman etmiş olmaz.” 693; “…Birbiri- nizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız…”694). Meselâ Buhârî: “Küferâni’l-Aşî- re; Küfrün dûne Küfür” (İnsanı kâfir yapan “küfr”ün dışında “küfür”) diye bab açmıştır.695

     

    İbn Kayyım şöyle demiştir: Küfrü bu şekilde kısımlara ayırmak; Allah’ın ki- tabını, İslâm’ı, Küfrü ve gereklerini en iyi bilen sahâbelerin sözüdür. Bu önemli meseleler de onlardan başka kimseden öğrenilmez. Muteahhirîn (sonradan

     

    690 İmam Mervezî, Müsned-i Ebû Bekri’s-Sıddık, çev. A. Davudoğlu, s. 89-93, hds. no: 17, 18; Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr Muht. Tercüme ve Şerhi, c. 2, s. 504, hds. no: 2458; Buhârî, Edebu’l-Müfred, 296, hds. no: 716; Münzirî, Hadislerle İslâm (Terğîb ve Terhîb), c. 1, s. 95, hds. no: 33; İbn Hacer el-Askalânî, Terğîb ve Terhîb,s. 23, hds. no: 11; Zebîdî, İthâfu’s-Sâde, II/272-273, VIII/281; Ebû Hâcer Besyûnî, Mevsûatü Etrâfi’l-Hadîs, II/213; İbn Kesir

    691 12/Yûsuf, 106

    692 Tirmizî, Hudûd 24, hadis no: 1457

    693 Buhârî, İman 6, 7; Müslim, İman 71-72; Tirmizî, Kıyâmet 59; Nesâî, İman 19, 33; İbn Mâce, Mu-

    kaddime 9

    694 Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66, İman 93, hadis no: 54

    695 Kasimî, Mehâsinu’t-Te’vîl, c. 5, s. 1307

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                      TEkfİr

     

    gelenler), onların murâdını anlayamadıkları için iki kısma ayrıldılar. Birinci kı- sım, günah-ı kebâir (büyük günah) işleyeni İslâm milletinden ihraç edip ce- hennemde ebedî yanmaya mahkûm ettiler (Hâricîler gibi). İkinci kısım ise, onları imanları kâmil tam mü’minler yaptılar (Mürcie gibi). İkinci gurup, kelime-i şehâdet getiren herkese kâmil iman sahibi mü’min demek sûretiyle haddi aştı. Birinci gurup da her günah işleyeni cehenneme mahkûm edip Allah’ın rahmetini iptal edip kuruttu. Allah Teâlâ, Ehl-i Sünneti doğru yola iletip sözlerin en âdiline ulaştırdı. Ehl-i Sünnetin, dalâlet fırkalarına karşı konumu, İslâm’ın muharref dinlere karşı konumu gibidir.696

     

    Ebû Bekir b. el-Arabî şöyle der: Buhârî “Hayat yoldaşına nankörlük etmek bir nevi küfürdür ve kâfirliğin berisinde kâfirlik vardır babı” derken muradı; İta- atlere iman ismi verildiğini açıklamak ve mâsiyetlere de dinden çıkarıcı küfür mânâsı kastedilmeyen küfür ismi verileceğini beyan etmektir. Buhârî, günah çeşitleri arasından hayat yoldaşına nankörlük küfrünü hârika bir dikkatle seç- miştir. O da hadis rivâyetinden yola çıkarak kadının kocasına yaptığı nankör- lüğe “küfür” kelimesini genel anlamıyla kullandı. Ancak buradaki küfür, kişiyi İslâm milletinden çıkaran küfür değildir. 697

     

    Büyük günahlara küfür kelimesinin genel olarak kullanılması o günahlar- dan nefret ettirmek ve onları işlemeye mâni olmak içindir. Ancak genel olarak kullanılan küfür kelimesinden kastedilen; kişiyi İslâm milletinden çıkarıcı küfür olmadığı ortadadır. Meselâ Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Müslü- mana sövmek fâsıklık, onunla savaşmak, onu öldürmek küfürdür.”698; “Her günahı Allah’ın mağfiret buyurması muhtemeldir. Ancak, bilerek mü’mini öldüren veya kâfir olarak ölen kimse hâriç.”699; “Benden sonra birbirinin boyunlarını vuran kâfirlere benzemeyin.”700 Sahâbe arasında fitnenin zuhu- ruyla meydana gelen savaşta onlar birbirlerini tekfir için bu vb. nasları delil olarak kullanmamışlardır. Rasûlullah’ın (s.a.s.) “Bizlerle onlar arasındaki ahit namazdır; kim de onu terk ederse küfre girer.” “Muhakkak ki namaz, in- san ile küfür ve şirk arasında bir perdedir. Namazı terketmek bu perdeyi kaldırmaktır.”701 Nitekim bazı rivâyetlerde, namazı bilerek terkedenin kâfir ola-

     

    696 İbn Kayyım, Kitabus-Salât, 26

    697 Fethu’l-Bârî, c. 1, s. 104-105

    698 Buhârî, İman 36, Edeb 44, Fiten 8; Müslim, İman 116; Tirmizî, Birr 51, İman 15; Nesâî, Tahrîm 27;

    İbn Mâce, Mukaddime 7, 9, Fiten 4

    699 Nesâî, Tahrîm 1 -7, 81-

    700 Buhâri, 7080; Müslim, 65/118

    701 Müslim, İman 134

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    cağı, bazı rivâyetlerde ise “Allah’ın zimmetinden uzaklaşacağı”702 hadisinde âlimlerin sahih, râcih görüşlerine ve cumhurun üzerinde olduğu görüşe göre namazı tembellikle terk eden kimse tekfir edilmez. “Kim Allah’tan başkasına yemin ederse muhakkak şirk koşmuştur yahut küfretmiştir.” 703 Rasûlullah’ın (s.a.s.) bu hadisinde kastedilen küfür; sahibini İslâm milletinden çıkaran küfür olmayıp küçük küfür olduğu mâlumdur. Riyâ da aynı kısımdandır. “Şüphesiz riyâ şirktir.”704; “Riyâ/gösteriş için oruç tutan, namaz kılan, sadaka veren kimse Allah’a şirk koşmuştur.” 705

     

    İman ve küfrün dereceleri, çeşitleri olduğu gibi, nifakın da kendine göre kısımları vardır. Bunlar, itikadî ve amelî olmak üzere iki ana grupta toplanır. Kur’an’da belirtilen münâfıklar ve onların özellikleri açıklanırken, itikadî münâ- fıklara işaret edilmiştir. Hadis-i şeriflerde gündeme getirilen münâfıklar ve özellikleri ise, amelî münâfıklardır. İmana aykırı olmayarak, sadece amelle il- gili olan nifakın bu çeşidi, küfür değildir; fakat büyük günahtır. Bir kimsenin, müslüman olduğu halde, yalan, emânete hiyânetlik, sözde durmama, hile ve riya gibi bazı münâfık alâmetlerini üzerinde taşıdığı olur. Zira bu çeşit nifak alâmetlerinden tamamen sâlim olmak, hayli güçtür. O yüzden, bazen farkın- da olmadığı halde bir mü’minde münâfıkların sıfatlarından bulunabilir. Çünkü bazı nifak alâmetlerinin İslâm’la bir arada bulunması mümkündür.

     

    Nifak, amelde olursa suçtur, günahtır. Amelle ilgili nifak vasıfları insanı küfre götürmez. Bu bakımdan bir insanın, inanç yönünden nifakı apaçık olmadık- ça; ihmal, tembellik ve ihtiras gibi birtakım nefsânî zaaflar yüzünden ortaya çıkan kusurları sebebiyle münâfıklığına hükmedilmez. Çünkü genel anlamda münâfık sözü, meselenin iman – küfür yönünü ifade eder. “Münâfığın alâmeti üçtür. Söz söylerken yalan söyler. Vaad ettiği, söz verdiği zaman sözünde- durmaz. Kendisine bir şey emanet edildiği zaman hiyanet eder.” 706; “Dört şey kimde bulunursa hâlis münâfık olur. Kimde bunlardan bir kısmı bulu- nursa, onu bırakıncaya kadar kendisinde münâfıklıktan bir haslet kalmış olur. Bunlar: Kendisine bir şey emanet edildiği zaman hiyanet etmek, söz söylerken yalan söylemek, ahdettiğinde, söz verdiğinde sözünü tutma- mak, husumet zamanında da haktan ayrılmaktır.” 707 Hadis-i şerifte belirtilen

     

    702

    Ahmed b. Hanbel, V/238; İbn Mace, 4034

    703

    Müslim, Eymân 4

    704

    İbn Mâce, Fiten 16

    705

    et-Terğîb ve’t-Terhîb, 1/32

    706

    S. Buhâri, Tecrid-i Sarih, 1, no: 31; Tirmizî, İman 14

    707

    S. Buhâri, Tecrid-i Sarih, 1, no: 32

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                      TEkfİr

     

    (bazı rivâyetlerde üç; bazı rivâyetlerde dört) vasıf aynı anda bir kişide tümüyle bulunsa dahi, imanla ilgili olmadıkça, o kimseye münâfık denmemelidir.

     

    • İman, bazen küfür, nifak veya câhiliye ile birlikte bulunabilir. İbn Kayyım şöyle der: “Bir adamda küfürle beraber iman, şirkle beraber tev- hid, takvâ ile beraber fücur... Bu, Ehl-i Sünnetin en önemli usullerin- den biridir. Ehl-i Sünnete bu usûlde Hâricîler, Mu’tezile ve Kaderiye gibi Ehl-i Bid’at muhâlefet etmiştir. Günah-ı kebâir sahibi kimselerin ateşten çıkışı ve orada ebedî kalmamaları işte bu usul üzere bina edilmiştir. Kur’an, sünnet, sahâbenin icması ve fıtrat, bu usûlün doğruluğuna delâlet etmektedir. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Onların çoğu, Allah’a şirk koşmadan iman etmez- ler.”708 Bu âyette şirkle beraber Allah onların imanını ispat etmiştir. “Bedevî Araplar; ‘İman ettik’ dediler. De ki: Siz iman etmediniz, fakat ‘Müslüman olduk’ deyin. Henüz iman kalplerinize girmedi. Eğer Allah’a ve Rasûlüne itaat ederseniz Allah, yaptığınız amellerinizin karşılığını eksiksiz -tam ola- rak- öder ve siz haksızlığa uğratılmazsınız. Allah ğafûr ve rahîmdir.”709 Allah Teâlâ bedevîlerin imanını nefyederken (olumsuz kılarken) Müslüman oldukla- rını, Kendisine ve Rasûlüne itaat ettiklerini ifade etmiştir. “Mü’minler o kim- selerdir ki Allah’a ve Rasûlüne iman ettiler, sonra şüpheye düşmediler; Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaştılar. İşte (iman iddiasında) doğru olanlar bunlardır.” 710 Bedevîler iki görüşten doğru olanına göre; münâfık de- ğillerdi. Allah’a ve Rasûlüne itaatleri sebebiyle Müslüman idiler. Bununla be- raber kendilerini kâfirlerden ayırt edici bir nevi iman olsa da, kâmil mü’minler değillerdi. 711 Bu konu hakkında da ileriki sayfalarda yer yer tamamlayıcı bilgi verilecektir.

     

    • Kâfirde mü’min amelinden bazıları, onu mü’min yapmadığı gibi, bazen mü’minde de kâfir ameli bulunabilir; bu da mü’mini kâfir yapmaz. İbn Kayyım şöyle diyor: Bir kulda iman şubelerinden bir şubenin ol- ması onun mü’min diye isimlendirilmesini Her ne kadar o kuldaki şube iman ise de sahibi mü’min diye isimlendirilmez. (Doğru sözlü veya sada- ka veren bir kâfirin mü’min diye isimlendirilmediği gibi veya insanlığa yararları dokunan kâfirlerin mü’min olmadığı gibi.)

     

     

    708

    12/Yusuf, 106

    709

    49/Hucurât, 14

    710

    49/Hucurât, 15

    711

    İbn Kayyım, Kitabu’s-Salât, s. 25

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Küfür de öyledir, bir kulda küfür şubelerinden bir şubenin olması onun kâfir diye isimlendirilmesini gerektirmez. Her ne kadar o şube küfür ise de sahibi kâfir diye isimlendirilmez. Bir kimsede az bir ilmin olması onun âlim diye isimlendirilmesini gerektirmiyorsa fıkhın veya tıbbın bazı meselelerini bi- len kimselerinde fakîh veya tabip olarak isimlendirilmelerini gerektirmez. İman şubesinin iman, nifak şubesinin nifak, küfür şubesinin de küfür olarak isim- lendirilmesine bunlar mâni değildir.

     

    Bir kimseden küfür alâmetlerinden bir alâmet sâdır olduğunda alel-ıtlak (genel olarak) kâfir sıfatı verilmez. Haram olan bir şeyi irtikâp (kötü bir iş iş- lemek) eden kimseye “o fâsıktır” denilmemesi de yine böyledir.712 Ancak bu- rada, o kimse haram olan bir şeyi irtikâp ettiği halde fıska düşmedi denmek istenmiyor. Onun “fâsık” sıfatı -fıskta ısrarı sebebiyle- o fiilin sahibine galebe gelmesinden sonra gerçekleşir. Zinâkâr, hırsız, gâsıp vb. kimseler mü’min ol- makla beraber kâmil mü’min diye isimlendirilmedikleri gibi, küfür alâmetlerin- den herhangi bir alâmeti bulunduran kimseye de kâfir denilmez. Her ne kadar işlediği fiil küfür hasletlerinden olsa da durum böyledir. Zira masiyetlerin (isyan etme) hepsi küfür şubelerinden olduğu gibi, Allah’a itaat olan bütün ameller de iman şubelerindendir.713

     

    • Bazen bir fiil küfür olduğu halde, işleyen kâfir olmayabilir. Al- lah Rasûlü’nün (s.a.s.): “Sizin hakkınızda en çok korktuğum küçük şirktir.” ‘buyurması üzerine ashâb: “Küçük şirk nedir ey Allah’ın elçisi?” diye Rasûlullah: “Riyâdır…” buyurur.714 İnsanı müşrik yapmayan şirk için bir ör- nektir riyâ. Hadis-i şeriflerde geçen münâfık alâmetlerinin herhangi birisi veya birkaçı üzerinde görülen bir müslümana “münâfık” veya “kâfir” denilemez, bu vasıflardan dolayı bu kimseye bu hüküm ona verilemez.

     

    Kasimî, tefsirinde şöyle demiştir: “Herhangi bir hadiste “Kim şöyle bir şey yaparsa... o kimse şirke düşmüştür veya küfre düşmüştür.” şeklinde vârid olan ifadelerden, kişiyi İslâm milletinden çıkaran küfür veya sahibine mürted- lik hükümlerini icrâ ettiren şirk kastedilmemektedir. (Bu konuda çokça hadis rivâyeti vardır. Onlardan birkaçı: “Sizden biriniz kendisi için sevip arzu ettiği şeyi din kardeşi için de sevip istemedikçe iman etmiş olmaz.” 715; “…Birbiri-

    712 “Hiç kimse, bir başkasına ‘fâsık’ veya ‘kâfir’ demesin. Şayet itham altında bırakılan kişide bu sıfatlar yoksa o söz, onu söyleyene döner.” (Buhârî, Edeb 44)

    713 İbn Kayyım, es-Salât, s. 19

    714 Tirmizî, Hudûd 24, hadis no: 1457

    715 Buhârî, İman 6, 7; Müslim, İman 71-72; Tirmizî, Kıyâmet 59; Nesâî, İman 19, 33; İbn Mâce, Mu-

    kaddime 9

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                      TEkfİr

     

    nizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız…”716 Meselâ Buhârî: “Küferâni’l-Aşî- re; Küfrün dûne Küfür” (İnsanı kâfir yapan “küfr”ün dışında “küfür”) diye bab açmıştır.717

     

    İbn Kayyım şöyle demiştir: Küfrü bu şekilde kısımlara ayırmak; Allah’ın ki- tabını, İslâm’ı, Küfrü ve gereklerini en iyi bilen sahâbelerin sözüdür. Bu önemli meseleler de onlardan başka kimseden öğrenilmez. Muteahhirîn (sonradan gelenler), onların murâdını anlayamadıkları için iki kısma ayrıldılar. Birinci kı- sım, günah-ı kebâir (büyük günah) işleyeni İslâm milletinden ihraç edip ce- hennemde ebedî yanmaya mahkûm ettiler (Hâricîler gibi). İkinci kısım ise, onları imanları kâmil tam mü’minler yaptılar (Mürcie gibi). İkinci gurup, kelime-i şehâdet getiren herkese kâmil iman sahibi mü’min demek sûretiyle haddi aştı. Birinci gurup da her günah işleyeni cehenneme mahkûm edip Allah’ın rahmetini iptal edip kuruttu. Allah Teâlâ, Ehl-i Sünneti doğru yola iletip sözlerin en âdiline ulaştırdı. Ehl-i Sünnetin, dalâlet fırkalarına karşı konumu, İslâm’ın muharref dinlere karşı konumu gibidir. 718

     

    Ebû Bekir b. el-Arabî şöyle der: Buhârî “Hayat yoldaşına nankörlük etmek bir nevi küfürdür ve kâfirliğin berisinde kâfirlik vardır babı” derken muradı; İta- atlere iman ismi verildiğini açıklamak ve mâsiyetlere de dinden çıkarıcı küfür mânâsı kastedilmeyen küfür ismi verileceğini beyan etmektir. Buhârî, günah çeşitleri arasından hayat yoldaşına nankörlük küfrünü hârika bir dikkatle seç- miştir. O da hadis rivâyetinden yola çıkarak kadının kocasına yaptığı nankör- lüğe “küfür” kelimesini genel anlamıyla kullandı. Ancak buradaki küfür, kişiyi İslâm milletinden çıkaran küfür değildir.719

     

    Büyük günahlara küfür kelimesinin genel olarak kullanılması o günahlar- dan nefret ettirmek ve onları işlemeye mâni olmak içindir. Ancak genel olarak kullanılan küfür kelimesinden kastedilen; kişiyi İslâm milletinden çıkarıcı küfür olmadığı ortadadır. Meselâ Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Müslüma- na sövmek fâsıklık, onunla savaşmak, onu öldürmek küfürdür.” 720; “Her günahı Allah’ın mağfiret buyurması muhtemeldir. Ancak, bilerek mü’mini öldüren veya kâfir olarak ölen kimse hâriç.” 721; “Benden sonra birbirinin

     

    716

    Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66, İman 93, hadis no: 54

    717

    Kasimî, Mehâsinu’t-Te’vîl, c. 5, s. 1307

    718

    İbn Kayyım, Kitabus-Salât, 26

    719

    Fethu’l-Bârî, c. 1, s. 104-105

    720

    Buhârî, İman 36, Edeb 44, Fiten 8; Müslim, İman 116; Tirmizî, Birr 51, İman 15; Nesâî, Tahrîm 27;

    İbn Mâce, Mukaddime 7, 9, Fiten 4

    721 Nesâî, Tahrîm 1 -7, 81-

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    boyunlarını vuran kâfirlere benzemeyin.”722 Sahâbe arasında fitnenin zuhu- ruyla meydana gelen savaşta onlar birbirlerini tekfir için bu vb. nasları delil olarak kullanmamışlardır. Rasûlullah’ın (s.a.s.) “Bizlerle onlar arasındaki ahit namazdır; kim de onu terk ederse küfre girer.” “Muhakkak ki namaz, in- san ile küfür ve şirk arasında bir perdedir. Namazı terketmek bu perdeyi kaldırmaktır.”723 Nitekim bazı rivâyetlerde, namazı bilerek terkedenin kâfir ola- cağı, bazı rivâyetlerde ise “Allah’ın zimmetinden uzaklaşacağı”724 hadisinde âlimlerin sahih, râcih görüşlerine ve cumhurun üzerinde olduğu görüşe göre namazı tembellikle terk eden kimse tekfir edilmez. “Kim Allah’tan başkasına yemin ederse muhakkak şirk koşmuştur yahut küfretmiştir.” 725 Rasûlullah’ın (s.a.s.) bu hadisinde kastedilen küfür; sahibini İslâm milletinden çıkaran küfür olmayıp küçük küfür olduğu mâlumdur. Riyâ da aynı kısımdandır. “Şüphesiz riyâ şirktir.”726; “Riyâ/gösteriş için oruç tutan, namaz kılan, sadaka veren kimse Allah’a şirk koşmuştur.” 727

     

     

    • “Lüzûm-i küfür değil de, iltizâm-ı küfür küfrü gerektirir.” Karaman bu usûl kuralını şöyle açıklar: “Bir kimsenin belli bir davranışı, dış görünüşü itibarıyla küfrü gerektiriyor, “bunu ancak kâfir olan yapar, söyler” kanaatini veriyorsa buna “küfr-i lüzûmî” denir. Bu durumda kişi, mezkûr dav- ranışının küfrü gerektirdiğini bilmiyor yahut bunu yaparken kâfir olmayı kast etmiyor olabilir. Eğer şahıs, yaptığı (davranışının) ve söylediğinin küfrü gerektir- diğini, müslümanın dinden çıkmasına sebep olduğunu biliyor ve bu maksatla mezkûr davranışta bulunuyorsa, küfrü iltizam ediyor ve benimsiyor demektir; işte buna da “küfr-i iltizâmî” denir.

     

    Şimdi farklı düşünen, farklı davranışta bulunan iyi niyetli, samimi müslü- manlarla tartışmak, kardeşçe ve “birbirlerine karşı merhametlidirler”728 fer- man-ı İlâhîsine uygun üslupta karşı fikir ileri sürmek, uyarmak... mümkündür, câizdir. Fakat onları tekfir etmek câiz değildir. Çünkü bir kimsenin kâfir olma- sının şartı iltizamdır (küfrü benimsemesidir) yahut da söz ve davranışının İslâm içinde kalmasına müsait hiçbir te’vile ihtimal taşımamasıdır.

     

     

    722

    Buhâri, 7080; Müslim, 65/118

    723

    Müslim, İman 134

    724

    Ahmed b. Hanbel, V/238; İbn Mace, 4034

    725

    Müslim, Eymân 4

    726

    İbn Mâce, Fiten 16

    727

    et-Terğîb ve’t-Terhîb, 1/32

    728

    48/Fetih, 29

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                      TEkfİr

     

    Bu kurala göre bir kimsenin İslâm dairesinden dışarı çıkması, müslüman- lara göre yabancı sayılabilmesi için küfrü (müslümanlığa sığmayan bir düşün- ce ve inancı) bilerek ve gönülden benimsemiş olması gerekir. Kişi, küfrü gö- nülden ve bilerek benimsemediği müddetçe, onun bir yorum veya davranışı, bir başkasına göre dinden çıkmasını gerektiriyor diye o kâfir sayılamaz (böyle bir kimse tekfir edilemez). Te’vîlin (yorumun) usûlüne uygun olarak yapılmamış olmasından önemli hatalar doğabilir; böyle yorumlar kişi ve grupları, Allah ve Rasûlü’nün (s.a.s.) murâdı olan İslâm yolundan uzaklaştırabilir, ancak te’vil bulundukça küfre hükmetmek, te’vil sahiplerini İslâm ümmetinden dışlamak oldukça düşünülmesi gereken, sorumluluk getiren bir hüküm olur. Te’vîl, kişi- nin şahsî düşünce, keşif, ilhâm ve temâyülünü vahyin üstüne çıkarıyor, vahyi geri plâna itiyor, açıkça veya doğurduğu sonuç itibârıyla akla ve ilhâma da- yanan bir din getiriyorsa bu te’vil sahipleri ile birleşilemez. İslâm adına ortak bir hizmet gerçekleştirilemez (Çünkü bunlar akaidî bir sapma içindedir). İhtilâf vahye öncelik vermemekten değil de, onun sübutu (bize sağlam olarak in- tikali; ki, bu ancak hadisler için söz konusudur), yahut usûlünce yorumdan kaynaklanıyorsa bu ihtilâf grupları ile işbirliği mümkündür ve gereklidir.

     

    Tekfir ve usulsüz tenkit... Bazı müslümanlar, kendi din anlayışlarına uyma- yan bir anlayış ve inancın sahiplerini hemen tekfîr ediyor, dinden çıktıklarını söylüyorlar. Bu yaklaşım müslümanları parçalıyor, birbirine düşürüyor, usulü- ne göre tenkit ve düzeltme kapısını da kapatıyor.” 729

     

    • Şirke bulaşan veya akîde ve amelinde şirk izleri bulunan her kim olursa (müslümanlardan) ona ne ıstılah mânâsıyla “müşrik” diye hitab edilebilir ve ne de müşriklere yapılan muâmele ona da yapıla- bilir. Böyle bir hitap ve davranışa, ancak, tevhid inancını temel inanç olarak kabul etmeyen, vahiy, nübüvvet ve Allah’ın kitabı’nı daha baştan dinin kaynağı olarak kabul etmeyen ve asıl dinleri şirke dayalı kimseler müstehaktır.

     

    Küfre girip kâfir oldukları halde730 Yahûdi ve Hristiyanlar için Kur’ân-ı Ke- rim’de müşrik lafzı kullanılmayıp başka bir ıstılah, “ehl-i kitap” ıstılahı kulla- nılmıştır. Dahası, onlarla müşrikler arasında sadece telaffuzdan doğan bir farkla yetinilmemiş, müslümanların onlarla olan ilişkileri, müşriklerle olan iliş- kilerinden ayrı ele alınmıştır. “Allah’a şirk/ortak koşan kadınlarla, onlar ina- nıncaya kadar evlenmeyin.”731 diyen Kur’an’ımız Kitap ehlinden olan, İncil’e

     

    729

    Hayreddin Karaman, www.hayrettinkâraman.net

    730

    9/Tevbe, 30; 5/Mâide, 73

    731

    2/Bakara, 221

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    veya Tevrat’a inanmış bir kadınla müslüman bir erkeğin evlenmesine izin/ruh- sat vermiştir. 732 Ayrıca, Kur’an, ehl-i kitabın yiyeceklerini müslümanlara helâl kılmıştır. “Bugün size temiz ve iyi şeyler helâl kılınmıştır. Kendilerine kitap verilenlerin (yahûdi ve hıristiyanların) yiyeceği size helâldir, sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir.” 733

     

    Ancak, bütün bunlara rağmen Eğer Yahudi ve Hristiyanlar gerçekten de müşrik olarak görülse idi, onların da kadınlarıyla evlenmek kendiliğinden ha- ram olurdu. Aynı şekilde Ehl-i Kitab’ın kestiklerinin hükmü de müşriklerinkin- den tamamen farklıdır. Böyle bir ayrılığın sebebi şundan başka ne olabilir ki: Onlar şirke bulaşmalarına rağmen tevhidi, asıl din olarak kabul etmektedirler. Bundan dolayı onlara Müslümanlarla aralarında eşit olan kelimeye, tevhid’e gelmeleri için çağrı yapılır:734 “Deyin ki, “Bize indirilene de size indirilene de inandık. Bizim ilâhımızda sizin tanrınız da birdir...” 735

     

    Bunun aksine, Allah Teâlâ “müşrik” ıstılahını şirki asıl din olarak benimse- miş kimseler için kullanmıştır. Onlar Peygamber Efendimize (s.a.s.) şöyle itiraz ediyorlardı: “Tanrıları tek bir tanrı mı yapıyor? Doğrusu bu şaşılacak bir şey- dir” dediler.” 736 Onlar dinin akîde ve amellerinin de vahiy ve risâletten alınması gerektiğini kabul etmiyorlardı: “Onlara ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denilince “hayır biz baba ve dedelerimizin üzerinde bulundukları şeye uyarız’ derler.”

    737

     

     

     

    27- Mü’min süpürücü değildir. O, her şahıs hakkında özel hüküm vermenin gereğine inanır. Bilir ki, içinde doksan dokuz câninin yanında bir mâsum insan olan bir gemi varsa, aralarında tek bir mâsum olduğu için o geminin batırılması câiz olmaz. İçinde taş var diye pirinci atmadığı gibi, hatta taşların içinde pirinç varsa onu da ayıklar.

     

    Tebliğci, gönül doktoru olmalıdır. Küfür ve şirkle ilgili virüsler bünyesine az-çok sızmış veya bu ihtimal olan hastalara nezâket ve hassâsiyetle yaklaş- malı, onu tedavi etmeye çalışmalı; tedavisi için kendisi faydalı olamaycaksa, başka branşları ilgilendiriyorsa, başka doktorlardan yardım istemeli ve bir can

     

    732

    5/Mâide, 5

    733

    5/Mâide, 5

    734

    3/Âl-i İmran, 64

    735

    29/Ankebut, 46

    736

    38/Sâd, 5

    737

    2/Bakara, 170; Mevdûdi, Fetvalar, Nehir Yay, c. 2, s. 125-129

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                      TEkfİr

     

    kurtarmaya çalışmalıdır. “Kim haksız yere bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibidir.”738

     

    Adam öldürmekle suçlanan birinin “katil” olup olmadığına, varsa hafifle- tici duruma ve verilecek cezanın ne olduğuna karar vermek, halka düşmez; İslâm devletinin organlarının görev alanına girer. Katil hükmü vermekten çok ağır olan “kâfir” hükmü vermek için, genel hükümler kâfi gelmez; âlim ve müctehid de olmayan bazı gençlerin, birtakım sathî bilgilerle nassları kendile- rine göre yorumlayarak hüküm çıkarmaları doğru ve geçerli değildir. O şahsın hangi sebepten dolayı ve neyi kastederek bir sözü söylediği veya davranışta bulunduğu ciddi şekilde araştırılır; kendi gerekçeleri ve savunmaları dinlenir. Kalbi ve niyeti okunmaya çalışılmaz. Zâhirle ve kendisini İslâm’a nisbetiyle karar verilir. Ben İslâm’ın hiçbir hükmünü reddetmiyorum deyip şehâdet keli- mesini söylemesi onun Müslümanlığına hüküm vermeye yeterli gelir. Nasslar- da belirtilen açık bir küfür inancını savunuyorsa kendisine delillerle doğru din tebliğ edilir, şüpheleri giderilir ve bu hastalık tedavi edilmiş olur.

     

    28- Tevhid konusunda aşırı hassâsiyet, tekfir konusunda da aşı- rı ihtiyat gerekir. Milyonda bir ihtimalle şirk kabul edilebilecek bir konuda kendimizi ısrarla korumak, yani böyle küçük çaplı da olsa riskli söz ve davra- nışlardan kaçınma duyarlılığı göstermek gerekir. Tekfir konusunda ise, bir söz veya davranış yüzde bir ihtimalle küfür sayılmayabilen bir şey ise, muhâtabı tekfir etmemek şiarımız olmalıdır.

     

    İtici değil, çekici olmalıyız. Mıknatıs gibi olmalıyız; içinde az da olsa iman cevheri olan bize yaklaşmalı. Zorlaştırıcı değil, kolaylaştırıcı; nefret ettirici de- ğil, müjdeleyici olmalıyız. “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin.”739 Ağzından köpük saçarak kendi anlayışı dışındaki tüm Müslü- man ve cemaatleri ağır ifadelerle suçlayıp eleştirerek hayırlı bir yere varılamaz. İnsanları tekfir edip kendisiyle aralarına duvar örerek onlara karşı tebliğ ve örnekliği terk etmek, ancak hastalıklı bir tip oluşmasını sonuçlandırır. Kardeş- lik ve ümmet hukukuna riâyet edilmeden Allah’ın râzı edilmesi mümkün de- ğildir. Tek önderimiz Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Nefsim yedinde olan Allah’a yemin ederim ki, iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Size, yaptığınız zaman birbirinizi

     

     

    738 5/Mâide, 32

    739 Buhârî, İlim 11; Müslim, Cihad 5

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    seveceğiniz bir şeyi haber vereyim mi? Aranızda selâmı yayın.” 740; “(Hiçbir kötülüğü olmasa dahi) kişinin, müslüman kardeşine hakaret etmesi kendi- sine (kötülük olarak) yeter. Her müslümanın diğerine kanı, malı ve namusu haramdır.” 741

     

    Derdimiz bağcı dövmek değil, üzüm yemek olmalı. Yargı yerine dâvet öne çıkmalı, tekfir ve mürtedlik damgalamasıyla öldürülecek adam aramak yeri- ne; ihyâ edilecek, hidâyetlerine sebep olunacak tavırlar gerekiyor. Mesleğimiz yargıçlık değil, itfaiyecilik ve doktorluk olmalı. Bilinçli şekilde savaşçı konu- munda olmayanları öldürmeye değil; onları kurtarmaya, ihyâ etmeye koşma- lıyız. Militanlık değil, merhamet fedâiliği gerekiyor ıslah için, amel-i sâlih için, hakkı ve sabrı tavsiye için. Unutmayalım ki, bir canı kurtaran/ihyâ eden, bütün insanları kurtarmış gibi; haksız yere birini öldüren de bütün insanları öldürmüş gibi olur. 742

     

    29- İmanı izhar, kalpte de iman olduğunu gerektirmez. Biz bir şah- sın Müslüman olduğunu -zâhirine bakarak- söylüyor veya mü’min olduğuna hükmediyorsak bu o şahsın bâtınının şirkten sâlim olup cennete gireceğine hükmettiğimiz anlamına gelmez. Bilâkis kişiye Müslüman hükmü dünya ha- yatındaki muâmelât için verilir. Öyle bir kişi Müslüman babasına vâris olur, Müslümanlardan biriyle evlenir ve Müslümanların mezarlığına defnedilir. Bu- nunla beraber o kişi küfrü gizleyen kimselerden olabilir. Çünkü biz, insanların kalplerini yarmakla memur değiliz.

     

    İbn Teymiyye şöyle der: “Dünyada câri olan hükümlere göre zâhirde mü’min olan kişinin bâtında da mü’min olması gerekmez. “...İman etmedik- leri halde Allah’a ve âhiret gününe iman ettik…”743 diyen münâfık kimseler de zâhirde mü’mindirler. Onlar Rasûlullah’ın (s.a.s.) zamanında, Müslüman- larla beraber namaz kılar, onlardan kız alır, kız verir, evlenirler, onların mirasını alır, onlara miras verirlerdi. Buna rağmen Rasûlullah (s.a.s.) onlara küfrü izhar eden kâfirlerin hükmüyle hüküm vermemiştir. Evlenmelerinde de, mirasların- da da, başka bir şeyde de münâfıklara kâfirlerin ahkâmını uygulamamıştır. Abdullah b. Ubeyy münâfıkların en meşhuru olduğu halde Müslümanların en hayırlılarından olan oğlu Abdullah babasına mirasçı olmuştur.

     

     

    740

    Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66, İman 93, hadis no 54

    741

    Müslim, Birr 32; Ebû Dâvûd, Edeb

    742

    Bk. 5/Mâide, 32

    743

    2/Bakara, 8

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                      TEkfİr

     

    Şeyhulislâm devamla: “Onların kanları ve malları koruma altındadır. Kâ- firlerin kanları ve mallarının helâl olduğu gibi, münâfıklarınki de helâl değil- dir. Kendilerinin mü’min olduğunu izhar etmeyip, aksine kâfir olduğunu izhar eden kimseler hakkında Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “İnsanlar ‘Al- lah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed O’nun rasûlüdür’ deyinceye kadar kendileriyle savaşmaya emrolundum. Ne zaman bunu söylerlerse kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak dinî cezalar müstesna; iç yüz- lerinin hesâbı/muhâsebesi ise Allah’a aittir.” 744

     

     

    30- Müslümanlığıyla övünen, namaz kılan, Allah ve Rasûlünü sev- diği belli olan, bunlarla birlikte günümüz câhiliyesinin etkisinde ka- lan bazı insanların hükmü hakkında susmak en doğru yoldur. İctihad ve yorumla tekfir etmenin sakıncasından ötürü, âlimlerin ve Müslümanların icmâya varamayıp ittifak edemedikleri ihtilâflı hususlarda muhâtaplarımızın bi- zim açımızdan delili çok zayıf olduğundan geçersiz kabul etsek de te’villerini dikkate alıp inkâr etmediklerini hesaba katmak zorunda olarak bazı insanlar hakkında susmanın en ihtiyatlı tavır olduğunu düşünüyoruz. Günümüzde her şey o kadar karışmış, “ak”la “kara”nın dışında ve bu renklere az-çok ben- zeyen o kadar “ara ton”lar çıkmıştır ki, insanın ak da diyemeyeceği, kara da diyemeyeceği hususlar çokça oluyor. Ve ad koymada en doğrusu susmak diyorsunuz. Bazı insanların adını koyamıyor; “mü’min desen tam benzemiyor; kâfir desen diyemiyorsun” şeklinde sükût etmek zorunda kaldığımız kimseler oluyor. Değişik bir tevillerle demokrasiyi savunan, tâğutlara oy veren, heykelin karşısında tören denilen âyinlere katılan, Atatürk ilkelerine bağlı kalacağına dair yemin eden veya metin imzalayan, vahyi reddeden okulları onaylayan, tâğutî kurumları veya tâğutları savunan… nice insan var. Öyle bir toplum- da yaşıyoruz ki hakla bâtıl karışmış, müslümanla kâfir ayırt edilemez olmuş. Bu haksız tekfir ve muvahhid Müslümanlar arasındaki soğukluğa sebep olan grup taassubu kırılıp ümmet gücüne erişince Allah’ın yardımına muhâtap ola- cak bu topluluk, âlimlerin öncülüğüyle Peygamberî usûlle tevhidi tüm toplu- ma tebliğ edecek, şirk ve putperestlik net şekilde insanlara anlatılacak. Tüm tartışmalar bitecek. Hak ve bâtıl, tevhid ve şirk şeklinde saflar netleşince bu insanlar bir tercih yapmak zorunda kalacaklardır. Ve o zaman onların tercih- lerine göre onlara isim vermek kolay ve şart olacaktır. O günlerin bir an önce gelmesi dilek ve duâsıyla…

     

    744 Buhârî, Cihad 102, İman 17; Müslim, İman 8; Ebû Dâvud, Cihad 104, hadis no 2623; Tirmizî, Tefsir

    78, hadis no 2606-2607; Nesâî, Zekât 3; İbn Mâce, Fiten 1; Dârimî, Siyer 10

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Bütün yukarıdaki maddeler, (cehâlet, ikrâh ve te’vil sözkonusu olmaksızın) Kur’an ve Sünnetin kesin nasslarında açıkça belirtilen herhangi bir küfür inancına sahip olan veya insanı kâfir eden dav- ranışlardan birini yapan kimse için geçerli değildir. İslâm’a girdikten ve müslüman adını aldıktan sonra, İslâm’dan çıktığına dair nass bulunan herhangi bir kişinin, biz de aynı şekilde İslâm’dan çıktığını söyleriz. Onun İs- lâm’dan çıktığına dair icmâ’ bulunsun veya bulunmasın, bu konuda bizim için durum değişmez. Diğer taraftan bütün müslümanların icmâ ile İslâm’dan çık- mış olduğuna hüküm verdiği kimseler hakkında da icmâa uymak (ve muhâ- lefet etmemek) vâcibdir. Müslüman olduktan ve İslâm adını kazandıktan son- ra İslâm’dan çıktığına dair nass bulunmayan, icmâ da bulunmayan konulara gelince, böyle bir kimseyi kesin olarak elde etmiş olduğu bilinen Müslüman sıfatından, zanla yahut da delilsiz bir iddia ile soyutlamak câiz değildir.

     

    Ama, şüpheli durumlardan sakınmak, her iki hususta ihtiyatlı davranmak gerekir. Muhâtabı tekfir edince “ya kâfir değilse?!” deyip ihtiyatlı olmak ve haksız tekfirde bulununca “kâfir” hükmünün kendine döneceğini değerlen- dirip bu riske girmemek ihtiyatın bir yönünü gösterir. Bu tavır, bir kimsenin yaptığı veya söylediği şeyin % 99 ihtimalle küfür, % 1 ihtimalle küfür olmama durumunda bile kendini göstermeli, en küçük ihtimali değerlendirip tekfirden kaçınmalıdır. İhtiyatın diğer kısmı da şudur: Küfür ve şirk ihtimali olan husus- lardan şiddetle sakınmak gerekir. “Ya şirkse ve bunu yaparsam ebedî olarak cehenneme atılırsam” diye düşünüp milyonda bir ihtimalle bile şirk ve küfür olan şeyi yapmamak ve yapanlarla çok candan ilişkilere girmemek lâzımdır. Şüpheli şeylerden kaçınmak, imanın ve takvânın gereğidir.

     

     

     

    TEKFÎR AHKÂMI/TEKFİRİN HÜKÜMLERİ

    Bir kişi hakikatte küfre girdiği halde kâfir olduğu kesin ispatlanamamış (ya da hiçbir kimse tarafından tekfir edilmemiş) ise onun hesabını Allah görecek- tir. “Sırların ortaya çıkarılacağı gün, artık onun ne gücü vardır, ne de yar- dımcısı.”745 Eğer tevbe etmeksizin küfrü üzere ölürse ebedî olarak ateştedir. Çünkü Allah, kendisine şirk koşulmasını affetmez.

     

    Gerçekte küfür üzere olan herkesin, dünyevî hükümler konusunda küfrü- nün ispatlanması mümkün olmayabilir. Bunu dört şekilde açıklayabiliriz:

     

    745 86/Târık, 9-10

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                      TEkfİr

     

    • Kişinin küfre götüren itikadını gizleyip, söz ve fiilleri ile bunu açıklamama- sı (zâhire göre Müslüman kabul edilmekle birlikte), itikadî küfürdür. Örneğin; öldükten sonra dirilişi yalanlaması, ama Müslümanlardan bu inancını gizle- mesi Bu kişi zâhire göre verilen hükümde Müslümandır. Ancak gerçekte kâfirdir ve bu küfür münâfıkların büyük nifakı türündendir.

     

    • Bir kişinin küfre götüren söz ya da fiili ile küfrü açığa çıksa, ancak bunu kimse görüp işitmese yine o kişi zâhirî hükme göre Müslüman, ancak ger- çekte kâfirdir ve bu kişi büyük nifakla münâfık olmuştur. Bu ve önceki grup- takiler şu âyetin hükmüne dâhil olurlar: “Çevrenizdeki bedevîlerden münâfık olanlar vardır. Sen onları bilmezsin. Biz onları biliriz. Biz onlara iki kere azap edeceğiz, sonra onlar büyük bir azâba döndürüleceklerdir.” 746

     

    • Yine bir kimse küfre düşürücü bir söz ya da fiilde bulunduğunda, bazı kimseler bunu bildikleri halde yalnızca bir kişi onun aleyhinde şâhitlikte bu- lunsa, tekfir edip hakkında riddet hükmü vermek için gerekli olan şâhit sayısı tamamlanmadığı için, bu küfre götürücü amel tespit edilmiş sayılmaz. Bu- nunla birlikte hâkimin o kişiye tazir cezası vermesi (yani had cezası dışında o kişiye hapis veya dayak gibi cezalar vermesi) câizdir. Bunda şahitlik eden kişinin âdil, âlim ve sâlih bir kimse olması Bu kimse de yine zâhirde Müslüman, gerçekte ise kâfirdir.747

     

    Peygamberimiz zamanındaki münâfıkların durumları genelde bu üçüncü şekildeki gibi idi. Onlar kendi aralarında küfürlerini açıklıyorlar, ancak birbir- lerine şâhitlik etmiyorlardı. Bazen Müslümanlardan bir kişi bunu işitiyor ve aleyhinde şâhitlik ediyordu. Ancak ispat için bu, yeterli olmuyordu. Zeyd İbn Erkam’ın, Abdullah İbn-i Ubeyy’in şöyle dediğine şâhitlik etmesi gibi: “Medi- ne’ye döndüğümüzde şerefli kimseler zelil olanları oradan çıkaracaktır.”748 Va- hiy Zeyd’i doğruladığı halde Peygamberimiz vahiy ile onları cezalandırmayıp şer’î ispat yollarını tercih etti. Çünkü münâfıkların sözlerinin çoğunluğu açık olmayıp ihtimal taşıyan sözler oluyordu.

     

    • Kişi, küfre düşürücü bir söz ya da fiili açıkça ortaya koysa, bu yaptığı hareketi veya sözü ikrar etse yahut buna iki kişi ya da daha fazlası şâhitlik etse veya bu yaptığı insanlar arasında yaygın olarak biliniyor olsa (istifâda ile) bu küfre götürücü ameli o kişinin işlediği şer’î olarak ispatlanmış Ancak o

     

    746

    9/Tevbe, 101

    747

    Bk. İbn Ferhun, Tebsıratu’l-Hukkâm, c. 2, s. 281

    748

    Buhârî

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    kişi hakkında küfür hükmünü vermek için bu durum da yeterli değildir, hükme mâni olan şeylerin olup olmadığına bakılması gerekir.

     

    Bu dört durum hakikatte kâfir olan ve (dördüncü durum hâriç) dünyevî hü- kümlerde küfre götürücü ameli kat’i olarak tespit edilemeyen kişi hakkındadır.

     

    Bir kimsenin açık bir şekilde küfrüne şâhit olduğumuz halde, o kimseyi tekfir edip onun kâfir olduğuna hükmetmemize mâni/engel olabilir. Böyle bir engel varsa, yine tekfirden kaçınmak gerekir.

     

     

    TEKFÎRE ENGEL OLAN MÂNİLER

    Engel/Mânî: Varlığı, hükmün varlığını ortadan kaldıran şeydir. Ancak bu- lunmaması hükmün bulunmasını veya bulunmamasını gerektirmez. Engeller (mâniler) şartlarda olduğu gibi üç kısma ayrılır:

     

    1. Fâilde Bulunan Engeller: Kişiye ârız olan ve şer’an onun söz ve fi- illerinden sorgulanmasına engel olan şeydir. Bu engeller “avârıdu’l-ehliyye” (ehliyetin engelleri) diye Aşağıda açıklaması yapılacaktır.

     

    1. Fiilde Bulunan Engeller: (Yani sebepte bulunan engellerdir) Fiilin açıkça küfre delâlet etmemesi veya şer’î delilin küfre delâlet edişinin kesin olmaması

     

    1. İspat Edilmesi Konusundaki Engeller: Meselâ şahitlerden birisinin çocuk veya âdil olmayan bir kimse olması dolayısıyla şehâdetinin kabul edil- memesi

     

    Acaba, bazı müslümanları tekfir edip onları kâfirlikle suçlayan kardeşleri- miz bu konuları biliyorlar mı? Eğer bilmiyorlarsa gerçekten büyük bir günaha girmiş olurlar. Tekfir hükmünü, ancak ilim ehli olan, bu konuda yeterli ilimle donanmış âlim verir. İnsan, kesin bilmediği şeyi iddia etmemelidir. Zira tartış- ma tek taraflı olmaz. Tekfir eden taraf varsa tekfir edilen taraf da var demektir.

     

    Ehliyetin Engelleri

    Ehliyetin engelleri (avâridu’l-ehliyye), edâ ehliyeti ile alâkalıdır. Bu da mükel- lefte görülen ve onun söz ve fiillerinin şer’î açıdan muteber sayılmasına engel olan durumdur. Bu durumda kişi söz ve fiillerinden sorgulanmaz ve bu söz

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                      TEkfİr

     

    ve fiillerin sonucunda kulların hakları dışında, Allah Teâlâ’nın hakları ile alâkalı şeylerde herhangi bir sorumluluğu yoktur.

     

    Ehliyetin engelleri (avâridu’l-ehliyye) iki kısma ayrılır:
    • Semâvî Engeller: Allah’ın takdiri olup, oluşmasında kulun herhangi bir etkisinin olmadığı Örneğin, yaşın küçük olması, delilik, psikolojik dengesizlik, uyku ve unutma gibi. Bu engellerden birisi kendisinde bulunan kimse herhangi bir suç işlerse bundan dolayı ona bir günah yoktur. Sorum- luluk o kişiden kalktığı için bu fiilden sorgulanmaz ve cezalandırılmaz. Ancak insanların hakları ile ilgili şeylerde sorumludur. Örneğin, telef ettiği malların değerleri, diyetler ve bunun gibi şeyleri ödemek zorundadır. Çünkü bunlar toplumsal kurallardır. Bu semâvî engellerin karşılığında ise şartlar vardır. Ör- neğin yaşın küçük olması bâliğ olmanın karşıtı, delilik ve dengesizlik de akıllı olmanın karşıtıdır. Yani muayyen bir kimseyi tekfir etmenin şartları arasında akıllı ve bâliğ olma şartı vardır. Temyiz çağına ulaşmış çocuğun riddeti ile ilgili konuda ihtilâf vardır. Hanbelîlerde olduğu gibi riddetin çocuk için de geçerli olduğunu ancak bâliğ oluncaya kadar istitâbe uygulanıp cezalandırılmayaca- ğını söyleyenler de vardır.749

     

    Kişinin kendisinden kaynaklanıp, belirli bir kimsenin tekfirine en- gel olarak kabul edilen şeylerden bazıları şunlardır:

     

     

    Dil Sürçmesine Yol Açan Hata

    Kasıtlı olmadan küfür sözü söylemek. Bu, tekfirde gerekli olan kasıt şartını yani mükellefin yaptığı şeyi bilinçli olarak yapması şartını ortadan kaldırdığı için engel teşkil eder. Hatanın engel olmasının delili şu âyet-i kerimedir: “Hata olarak yaptıklarınızda ise sizin için bir sakınca (vebal) yoktur. Ancak kalplri- nizle kasdederek yaptıklarınızda vardır” 750

     

    Dil sürçmesinin tekfire engel oluşunun bir başka delili, hadiste geçen bine- ğini kaybedip sonra tekrar bulduğunda “Allah’ım, sen benim kulumsun ben de senin rabbinim” diyen adamın misalidir. Rasûlullah (s.a.s.) onu, “Sevinci- nin şiddetinden hata etti” diye nitelendirmiştir. Kişinin hâlinin hangi duruma işaret ettiği de (karâinu’l-hal), hatanın engel olarak kabul edilip edilmemesin- de etkilidir.

     

    749 el-Muğnî Mea’ş-Şerhi’l-Kebîr, c. 10, s. 91-92

    750 33/Ahzâb, 5

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Te’vilde Hata

    Te’vil, nassın delâletini anlamamaktan doğan (hatalı) bir ictihad ya da ka- rıştırma sebebiyle, şer’î delili farklı bir konuma oturtmak, yanlış yorumlamak demektir. Mükellef, küfür amelini işler ve anlamada hataya düştüğü delile da- yanarak onu küfür olarak görmez. Öyleyse, bu hatada kasıt şartı ortadan kalkmıştır. Bunun için te’vilde hata yapması, onun tekfirine engel olur. Ona delil getirilip hatası açıklandığında (ikametu’l-hucce) bu fiilinde ısrar ederse o zaman kâfir olur. Bunun delili ise Kudâme İbn Maz’un olayıdır. Bu olayda Ku- dâme, içki içmeyi helâl saymış (ki içkiyi helâl kabul etmesi küfürdür) ve buna şu âyeti delil getirmişti: “İman eden ve sâlih amel işleyenler için yedikleri ve içtikleri şeylerde kendileri için bir günah yoktur.” 751 Ömer (r.a.) had uygula- mak istediğinde ona bu âyeti delil gösterdi. Hz. Ömer ona hatasını açıkladı ve içki için had cezası uyguladı. Bu olay sahâbenin icmâsı ile te’vilde hata etmenin tekfire engel olduğuna delildir. Bu, anlamı genel olan şu âyetin de kapsamına girer: “Hataya düştüğünüz şeylerde sizin için bir günah yoktur.” 752 Benzer hadis-i şerif de vardır: “Şüphesiz Allah, ümmetimden hata, unut- ma ve üzerine zorlandıkları şeylerden sorumluluğu kaldırmıştır.” 753

     

    Bununla birlikte te’vilde yapılan her hata geçerli bir özür sayılıp tekfire engel değildir. Özür sayılan, şer’î delile bakılıp onu anlamada düşülen hatadır. Özür sayılmayan hata ise, şer’î bir delile dayanmaksızın sadece görüş ve hevâdan kaynaklanan hatadır. Aynen İblis’in Âdem’e secde etmekten kaçınırken “ben ondan daha hayırlıyım; beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın”754 diye id- diada bulunması gibi. Bu yalnızca görüştür. Te’vilde hata yapılması durumun- da, te’vil yapan kimseye hüccet ikame edildiğinde, te’vil engeli ortadan kalkar.

     

    Cehâlet Engeli

    Mükellefin küfür fiilini işlerken onun küfür olduğunu bilmemesi gibi. Cehâ- leti (eğer geçerli sayılabilecek bir cehâlet ise) tekfirine engel olur. Bunun delili ise şu âyettir: “Biz, peygamber gönderinceye kadar hiç bir topluma azap edecek değiliz” 755 Dünyada ve âhirette azap ancak tebliğ ulaştıktan sonradır. Özür veya engel olarak kabul gören cehâlet; mükellefin kendisi veya ilim kay- nakları ile ilgili bazı sebeplerden dolayı, giderme imkânı bulamadığı cehâlettir. Ancak öğrenmeye ve cehâleti gidermeye imkân olduğu halde bunu yapmı-

     

    751

    5/Mâide, 93

    752

    33/Ahzâb, 35

    753

    Buhârî, Talâk 11, İlim 44, Şurût 12, Enbiyâ 27; İbn Mâce, Talâk, 16

    754

    7/A’râf, 12; 38/Sâd, 76

    755

    17/İsrâ, 15

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                      TEkfİr

     

    yorsa mâzur görülmez ve gerçekte bilmiyor olsa dahi hükmen biliyor sayılır (yani bilen bir kişinin hükmündedir).

     

    İkrah Engeli

    Bu, mükellefin fiilini kendi irâdesi ile yapması şartının zıddıdır. İkrahın tekfire engel kabul edilmesinin delili şu âyettir: “Kalbi iman ile mutmain olduğu hal- de zorlanan (ikrah altında olan) hâriç, kim iman ettikten sonra Allah’ı inkâr ederse...” 756 Küfre zorlamanın, kişinin tekfirinde geçerli bir engel olarak kabul edilebilmesi için, ölüm ile veya bir organının koparılması ile tehdit yahut da kişiye çok şiddetli bir işkencenin yapılıyor olması şartı vardır. Bu, çoğunluğun görüşüdür ve tercih edilen de budur. Şâfiî fakîhlere göre, daha hafif şeyler de ikrah kapsamına girer.

     

    Aklı Gideren Sarhoşluk

    Sarhoşluğun tekfire engel olup olmaması konusunda ihtilâf vardır. İb- nu’l-Kayyım engel olarak saymıştır. Hanbeliler ve Şâfiilerce tercih olunan, sar- hoşun riddetinin geçerli olduğu görüşünün aksine, İbnu’l-Kayyım sarhoşluğu riddete engel olarak kabul etmiştir ki bu Hanefiler’in görüşüdür. 757

     

    Başkasından Aktarma Yoluyla Küfür Sözü Söylemek

    Örneğin; Allah’ın Kur’an’da bize bildirmiş olduğu kıssalarda geçen kâfirle- rin sözlerini okumak (ki Allah Teâlâ bunların okunmasını bizlere emretmiştir), şâhidin hâkime işitmiş olduğu küfür sözünü aktarması, kâfirlerin yazmış ol- dukları makalelerin içerisinde bulunan fesadı açıklamak ve bunları cevaplan- dırmak için nakletmek gibi şeylerin hepsi câiz veya vâcip olabilir. Söyleyen kişi tekfir edilmez.758 Burada önemli bir ayrıntı vardır: Yukarıdaki örneklerde de geçtiği gibi küfrü şer’î bir amaçla aktaran kişi için bir sakınca yoktur. Ancak bir kimse bunu beğenerek ve râzı olarak aktarırsa o kişi kâfir olur. Bu ikisini (aktardığı şeyi onaylayıp onaylamadığını) anlamakta karâinu’l-hal’in etkisi var- dır. Küfrün şaka ile işlenmesi ilim ehlinin ittifakı ile tekfire engel değildir.

     

     

    2)    Semâvî Olmayan Engeller

    Bu hususu dört madde halinde ele alacağız.

    • Engellerin Araştırılması: Buna “istitâbe” denilir

     

    756 16/Nahl, 106

    757 Bk. İbnu’l-Kayyım, İ’lâmu’l-Muvakkıîn, c. 3, s. 5; el-Behvetî, Keşşafu’l-Kına’, c. 6, s. 176; İbn Kudâ- me, el-Muğnî Mea’ş-Şerhi’l-Kebîr, c. 10, s. 109

    758 Bk. İbn Hazm, el-Fasl, c. 3, s. 250

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    • Engellerin Araştırılması: Bu, imkân olduğu takdirde vâcip olur; imkân bulunamadığı takdirde ise bu vâciplik düşer.

     

    • Engelin mûteber sayılması konusunda tek kaynak Şeriattır. Belirli bir şahıs hakkında engelin geçerli sayılıp sayılmamasında başvurulacak mercî ise kadıdır, İslâm devletinde yargı görevi yapan hâkimdir.

     

    • Engel kalktığı halde kişi küfürde ısrar ederse kâfirdir.

     

    • Engellerin Araştırılması: İstitâbe; aslında tevbe etmesini istemek anla- mındadır ve ancak kişinin kâfir ve mürted olduğuna hüküm verildikten sonra olabilir.Kişinin kâfir ve mürted olduğuna hüküm verilmesinden önce, hükmün şartlarının yerine gelip engellerin bulunup bulunmadığının araştırılmasına da istitâbe adı İstitâbe, hem hüküm meclisinde hüküm verilmeden önce şartların ve engellerin bulunup bulunmaması durumunu araştırma ve hem de hüküm verildikten sonra tevbe talep etme anlamlarında kullanılır.

     

    • Engellerin Araştırılması: Engellerin araştırılmasının mümkün olmadığı haller şunlardır:

     

    Güç Yetirilememe Durumu: Güç yetirilen kişi, kâdının/hâkimin, kişinin hüküm verilecek olan meclise getirilmesini sağlamasının ve gerektiğinde ken- disine had cezası uygulamasının mümkün olduğu kimsedir. Güç yetirileme- yen (mümtenî) ise bunun tam tersidir. Güç yetirilen kimse hakkında engellerin araştırılması gerekmektedir. Mümtenîde ise engeller araştırılmadan hakkında hüküm verilir.

     

    Ölüm: Eğer ölen kişinin dini konusunda vârisleri arasında bir çekişme meydana gelir; kimi Müslüman, kimisi de mürted olarak öldüğünü iddia eder- se hüküm vermek için şâhitler ile yetinilir. Bir kimse mürted olur, sonra aklını kaybeder ve tevbeye çağırılmadan ölürse kâfir olarak öldüğüne hükmedilir.759

     

    Sarhoş: Bir kimse mürted olur ve sarhoş iken ölürse kâfir olarak ölür. Eğer bu sarhoşluğu halinde bir kimse onu öldürürse herhangi bir ceza yoktur. Bu görüş sarhoşluğun riddete engel olmadığını söyleyenlere aittir. 760

     

     

     

    759 Bk. eş-Şafii, el-Umm

    760 Bk. el-Muğnî Mea Şerhi’l-Kebir, 10/109 ve el-Umm, 6/158

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                      TEkfİr

     

    Tüm bu durumlarda, engeller araştırılmadan ve istitâbe uygulanmadan kişi hakkında riddet hükmü verilir. Mürted olarak ölen bir kimseye Müslüman olan vârisleri mirasçı olamaz. Bununla birlikte şâhitler, ölen veya güç yetirilemeyen (mümtenî) kişi için tekfirine engel olacak şeylerin bulunduğuna şâhitlik eder- lerse, bu engellere itibar edilmesi vâciptir.

     

    • Engelin mûteber sayılması konusunda tek kaynak Şeriattır. Belirli bir şahıs hakkında engelin geçerli sayılıp sayılmamasında başvurulacak mercî ise kadıdır, İslâm devletinde yargı görevi yapan hâkimdir.

     

    Tekfirin engeli; şer’î delil ile engel olduğu açıklanan şeydir. Tekfire engel olduğu şer’an sâbit olmayan şey ise; insanlar bunu engel saysalar ve bununla mâzeret bildirseler de özür olarak kabul edilmez.

     

    Bazı kimseler şer’an mûteber sayılmayan özürlerle tekfirden men etme konusunda çok aşırıya gittiler. İnsanların özür olarak gösterdikleri her şey ge- çerli değildir. Allah Teâlâ şöyle der: “Eğer onlara sorarsan biz dalmış eğleni- yorduk derler. De ki; Allah ile, O’nun âyetleri ve Rasûlü ile mi alay ediyor- dunuz? Özür beyan etmeyin, imanınızdan sonra küfre girdiniz.”761 Mâzeret gösterdiler ancak mâzeretleri kabul edilmedi: “Onlara döndüğünüzde size özür bildirdiler. De ki: Özür bildirmeyin, size kesin olarak inanmıyoruz.”762 Her mâzeret engel olarak kabul edilmez. Bâtıl olan mâzeretlerden birisi de; kâfir oluşu kesinleşen bir kimsenin (örneğin Allah’tan başkasına duâda bulun- mak veya dine hakaret etmek gibi) şehâdet kelimesini söylemesi veya namaz kılmasını onun tekfirine engel olarak göstermektir.

     

    Hükümlerin engelleri (tekfirin engelleri de bunun içindedir) insanların en- gel zannettikleri şeyler değil, geçerli oldukları, şer’î delillerle belirlenen, yani şer’an muteber sayılan engellerdir. Engelin belirli bir kimse hakkında geçerli sayılabilmesini ise, dâvâya bakan kâdı belirler. Örneğin cehâlet ve ikrahın tek- fire engel olduğu şer’î delil ile sabittir; ancak belirli bir şahıs hakkında geçerli olup olmadığına, yani kişinin câhil veya ikrah altında olup olmadığına karar verecek olan kâdıdır.

     

    Yine bu geçersiz mâzeretlerden birisi de; kâfirler için onları saptıran ön- derlerini mâzeret olarak göstermektir. Bunun geçersizliğine Allah Teâlâ’nın şu âyetleri delâlet eder: “Ateşin içerisinde tartışırlarken, zayıf olanlar müstek-

    761 9/Tevbe, 65-66

    762 9/Tevbe, 94

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    birlere derler ki: ‘Gerçekten biz, sizlere tâbî olan kimselerdik. Şimdi siz ate- şin bir parçasını bile bizden uzaklaştırabilir misiniz?’ Büyüklenenler derler ki: ‘Biz hepimiz de ateşteyiz. Artık Allah kullar arasında hüküm vermiştir.”763; “Sen o zâlimleri Rableri huzurunda durdurulmuş olarak suçlamayı birbirle- rine yöneltirken bir görsen; mustaz’af olanlar müstekbirlere derler ki: ‘Eğer sizler olmasaydınız bizler mü’minler olurduk.’ Müstekbirler ise mustaz’afla- ra şöyle derler: ‘Size hidâyet geldikten sonra biz mi sizi ondan alıkoyduk? Hayır, siz zaten mücrimlerdiniz.’ Mustaz’aflar müstekbirlere; ‘Hayır, siz gece-gündüz hîle kurup bize Allah’a karşı küfürde bulunup, Ona denkler koşmamızı emrediyordunuz’ derler. Ve azâbı gördüklerinde pişmanlıklarını gizlerler. Biz, küfredenlerin boyunlarında halkalar kıldık. Onlar yapmakta olduklarından başkasıyla mı cezalandırılacaklar?”764 Bu nass ile, önde ge- lenlerin zayıfları saptırdığı, onlara hile kurup küfrü emrettikleri; ancak bunun, zayıfların tekfirine ve onların cezalandırılmasına engel olmadığı kesin olarak anlaşılmaktadır. Hatta bazılarının özür zannettiği bu saptırılma olayı, küfür çe- şitlerinden birisi olan “taklit küfrü”dür. Bu ise, Yahûdilerin, Hıristiyanların ve diğer kâfir toplulukların, kendilerini saptıran önderlerini taklit eden avâmının küfrüdür. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “De ki: Ey Kitap Ehli, dininizde haksız yere haddi aşmayın. Daha önceden sapan, birçoklarını saptıran ve doğru yoldan sapan bir topluma uymayın.”765

     

    Geçersiz olan özürlerden birisi de, mürted olan bir kimse için, onun ilim ehli olduğunu mâzeret göstermektir. Sanki ilim ehli küfürden korunmuştur! Allah Teâlâ nebîler hakkında şöyle buyurur: “Eğer Allah’a ortak koşsalardı, işlemiş oldukları tüm ameller boşa giderdi.”766

     

    Küfrün, nebîler için mümkün olmaması, onların dışındaki insanlar için mümkün olmamasını gerektirmez. Âlim olan bir kimse, belli bir ilme sahip olduğu halde küfre düşebilir: “Ameller son durumlarına göredir.” Bunun bir örneği de Allah Teâlâ’nın şu âyetidir: “Onlara, kendisine âyetlerimiz- den verdiğimiz, fakat onlardan sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın ta- kibine uğrayan ve sonunda azgınlardan olan kimsenin haberini oku.” 767

     

     

     

    763

    40/Mü’min, 47-48

    764

    34/Sebe’, 31-33

    765

    5/Mâide, 77

    766

    6 En’âm/88, Bkz:39 ez-Zümer/65

    767

    7 A’raf/175

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                      TEkfİr

     

    Bunun örnekleri bu ümmette de çoktur. Rasûlullah’ın (s.a.s.) vahiy kâtip- lerinden olan Abdullah İbn Sad İbn ebi’s-Serh gibi, Rasûlullah (s.a.s.) hayat- tayken mürted olan kimseler olduğu gibi, Onun vefatından sonra da mürted olanlar olmuştur. Küfre götürücü bid’atlere çağıran kimselerin çoğu şer’î ilim- lere sahip olan kimselerdir.

     

    1. Engel Kalktığı Halde Kişi Küfürde Israr Ederse Kâfirdir: Engel ya ken- diliğinden kalkar; yaşın küçük olması gibi; ya sebebin ortadan kalkmasıyla kalkar, buna ikrah ve sarhoşluğu örnek verebiliriz; ya da hüccet ikame edil- mesiyle ortadan kalkar, buna da cehâlet ve te’vilde hata etmeyi örnek olarak verebiliriz. Engel kalktığında kişi hala işlediği fiilde ya da sözünde ısrar ediyor- sa, o andan itibaren kâfir sayılır.

     

    Bunlar, şer’î mâzeretlerdir ve şer’î mâzeretler ortadan kalktıktan sonra kişi hâlâ şer’an mûteber olmayan mâzeretler ortaya atacak olursa bu ondan ka- bul edilmez. Zira artık öne süreceği mâzeretleri ortadan kaldırılmış ve öne süreceği bir şey bulunmamaktadır. Geçersiz olan mâzeretler ileri sürmesine itibar edilmeksizin Ebû Hanife’nin yolundan gidenlerin de dediği gibi “Kişi artık içinde barındırdığı küfrünü açığa vurmuş, ancak bu küfrünü örtmek için yollar aramaktadır.” Bundan dolayıdır ki bu gibi kimseler kâfir olmuşlardır.

     

    “Zâhire göre uygulananan dünyevî hükümlerde, küfre düşürücü bir söz söylediği ya da bir fiil işlediği şer’î yollarla sabit olan bir şahıs hakkında tekfir hükmünün şartları yerine gelip engeller ortadan kalktığında kâfir olduğu hük- mü verilir. Hükmü, buna ehil olan bir kimse verir. Eğer hakkında hüküm verilen kimse İslâm devletinde güç yetirilen bir konumda ise; yetkili olan kimsenin cezayı uygulamadan önce o kişiye istitâbe uygulaması vâciptir. Eğer bir güç arkasında veya dâru’l-harbe sığınarak korunuyor (mümtenî) ise ona istitâbe uygulamadan öldürmek ve malını almak herkes için câizdir. Bu konuda, so- nuçta elde edilecek olan maslahat veya mefsedete bakılarak uygun olan tercih edilir.”

     

     

    TEKFÎR KONUSUNDA YETKİLİ MERCİ

    Tekfîrle ilgili soruşturma, yargılama ve ilgili işlemleri yürütme mercii, kuşku- suz İslâm Devleti’nin makamlarıdır. Müslim iken, gerek irtidad gerekse başka şekillerle küfür suçu işleyen kişi hakkında işlem yapmak ve suçluyu cezalan- dırmak yalnızca İslâm devletinin güvenlik ve yargı makamlarının yetkisindedir.

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Bu yetkiyi şahıslar kullanamazlar. Günümüzde içinde yaşadığımız ülkenin bir İslâm devleti olmadığına göre bu konuda daha fazla şey söylemek gereksiz- dir.

     

    Ancak irtidad veya küfrün herhangi bir şekliyle İslâm’dan çıkmış olan kim- se, Kur’ân’ın ve İslâm’ın bütünlüğüne inanan her mü’min için büyük risk taşır. Bu nedenle Kur’ân’ın bütünlüğüne inanan (mü’min) kişinin böyle bir toplum içinde çok dikkatli yaşaması gerekmektedir. Şu var ki, mü’min insan, ne ka- dar dikkatli yaşamaya özen gösterirse göstersin, böyle bir ortamda, içinden çıkamayacağı sorunlarla karşılaşabilir ve fiilen karşılaşmaktadır. İşte tekfîr suçlaması, dâru’l-harp anlayışı ve Cuma namazının kılınıp kılınamayacağı tar- tışmaları bu sorunun sonuçlarındandır.

     

     

    Çünkü bu sorunlar, esasen, -Türkiye’de yaygınlaşan- üç yapay bâtıl din ile İslâm arasındaki çatışmalardan kaynaklanmaktadır. Bu üç din, tekrar edelim ki, “Popüler Türk Müslümanlığı” (câhil halkın dini), “Alevîlik” ve “resmî Türk Dini” (Atatürkçü, laikçi, Batıcı devlet dini)dir. Mü’min kişi, İslâm ile bu üç ya- pay dinin çatışma ortamında âdeta kilitlenmektedir. O kadar ki mü’min ile bu üç dinin bağlıları zaman zaman birbirlerini hiç anlayamayacak kadar sı- kıntı çekerler. Örneğin, “helâl, haram, farz, vâcip, sünnet, gayb, vahy, tâğut, şirk, küfür, ilhâd, nifak, irtidâd, zendeka ve bid’at” gibi kavramlar hakkında bir laikçi, bir komünist, bir halk dini mensubu, bir Alevi, bir mistik ne kadar doğru bilgiye sahiptir? Türkiye’deki sayıları bugün elli altmış milyonu aşan bu insanlar, yaşamları boyunca İslâm’a ait bu gibi terimleri doğru tanımlarıyla birlikte bir kez bile duymamış olabilirler. Bu ihtimal çok büyüktür. Üstelik bu ülkede devleti hep bu câhiller yönetmektedir. Hâlbuki mü’min kişi bunların din ve düşünceleri hakkında ister istemez epeyce bilgilere sahiptir. Çünkü bu bilgi, kültür ve âyinlerin çoğu zararlı olmasına rağmen okullarda zorla oku- tulup uygulatmakta ve mü’min ailelerin çocukları bu zararlı bilgileri ve puta tapma törenlerini not ve diploma için öğrenip uygulamak mecburiyetinde bı- rakılmaktadırlar! Mü’minler, bu büyük riske karşı önlem alabilmek kaygısıyla da olsa sözü edilen üç din hakkında ister istemez bilgi sahibi olmaktadırlar. Dünyanın başka yerlerinde de mü’minler bu kaygı ile hareket ettikleri için o bölgelerdeki sapkın inanışlar zamanla büsbütün ayrışarak bağımsız birer din haline gelmişlerdir. Nitekim Dürzülük, Nusayrîlik, İsmailîlik, Babîlik, Kadyanîlik ve Bahaîlik bu sayede İslâm’dan ayrı birer din olduklarını zamanla ilân etmek zorunda kalmışlardır.

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                      TEkfİr

     

    Bilgisiz kalabalıklar tarafından İslâm’la karıştırılabilen bu yapay dinlerin ka- labalık bağlıları arasında, mü’min kişi şu üç şeyden birini seçmek zorundadır:

     

    1. Takiyye yaparak iki veya üç dinli yaşamayı kabul edecektir ve bu sûretle İslâm’dan çıkacaktır,

     

    1. Toplumdan tamamen soyutlanacaktır,

     

    1. Diğer dinlerin baskısı altında kalan inançlarını ve İslâm’ın değerlerini sa- vunmak zorunda kalacaktır.

     

    Üstelik bu üç tercihten hiç biri, mü’min kişinin sıkıntılarını ve sorumlulukla- rını ortadan kaldırmamakta, onu siyasal ve ideolojik tehlikelere karşı koruya- mamaktadır.

     

    Bu nedenle şirk suçunun çok yaygın biçimde işlendiği Türkiye gibi ülke- lerde “mü’min kişi nasıl yaşamalıdır, ne yapmalıdır, küfre düşmemek için nasıl korunmalıdır ve onu bunu sık sık kâfirlikle suçlamaması için nasıl bir çözüm bulunmalıdır?” gibi sorular oldukça büyük önem taşımaktadır. Çünkü insanlar pervasızca İslâmî değerleri çiğneyerek dinden çıkarken, başkalarını da ilgilen- diren hukukî birçok sorunun ortaya çıkmasına da neden olmaktadırlar. Yani çok açık şekilde başkalarının haklarını çiğnemektedirler. Bu gibi durumlarda, “herkes inancında serbesttir, devlet laiktir, hiç kimse başka birine dinî baskıda bulunamaz, bakın işte camiler açık, herkes serbestçe ibâdetini yapıyor” gibi istismara ve kandırmaya yönelik sloganlardan yola çıkıp sanal mâzeretlere sığınarak kimse mevcut tecavüzleri örtbas edemez. TC yasaları da bu konu- larda mü’minlerin uğradığı haksızlıkları önlemekten son derece uzaktır. Hatta bu yasalar, mü’minlere ait hakların açıkça çiğnenmesini özendiren veya en azından kolaylaştıran bir zihniyetle hazırlanmışlardır. Bu gerçeği karşılaştırmalı çarpıcı örneklerle kanıtlamak mümkündür.

     

    Ancak bu konudaki örnekleri kavrayabilmek için öncelikle İslâm’ın hak ile bâtılı, haram/yasaklı ile mubah/yasal olanı birbirinden ayırırken nasıl bir hüküm verdiğini ve mü’min kişiye nasıl bir sorumluk yüklediğini bilmek ön koşuldur. Türkiye toplumu, bu ince noktadan tamamen habersizdir denebilir. Sorunların büyük kısmı da işte buradan kaynaklanmaktadır.

     

    Meselâ İslâm, alkollü içki içmeyi ağır suçlardan saymış ve yasaklamış- tır. Bununla birlikte bu suçu işleyen kimseyi kâfir olmakla, dinden çıkmak-

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    la suçlamamıştır. Buna karşın, “alkollü içki içmek suç değildir” diyen kimse (hayatında hiç alkol kullanmamış olsa bile) İslâm’a göre derhal kâfir olur, bu dinle hiçbir ilişkisi kalmaz. Ne var ki mesele bununla da bitmemektedir. Ko- nunun ayrıca sosyolojik bir boyutu daha vardır ve aslında büyük sorun bura- dan kaynaklanmaktadır. Örneğin bir “vatandaş” mevcut kanunlardan cesaret aldığı için, bu konuda sahip bulunduğu sözde özgürlüğünü, Müslümanlara karşı, rahatça bir baskı aracı olarak kullanabilir ve herkes tarafından duyula- cak şekilde hiçbir neden yokken, şu hakaretleri pervasızca savurabilir: “Ben özgürüm, burası Türkiye! Alkollü içki içmek neden yasak olsun, kim bunları söylüyor?! Bunlar gerici ve yobazdır, bu örümcek kafaları ezmek lâzım! Bunlar hangi çağda yaşıyor?...”

     

    Bilindiği üzere, adam öldürmek, zina işlemek, hırsızlık yapmak, leş, kan ve domuz eti yemek, alkollü içki içmek, faizli muâmelede bulunmak, israf etmek, kâfir kişi ile samimi olmak (örneğin, kendisine oy vermek, düşünce ve kana- atinde onu desteklemek), namaz kılmamak, Ramazan orucunu mâzeretsiz tutmamak, farz olmuşken zekât vermemek ve hacca gitmemek gibi daha birçok fiil, İslâm’da yasaklanmış ve ağır suçlardan sayılmıştır. Şu var ki, (küfre götüren suçlar hâriç) bunların herhangi birini veya birkaçını işlemekle Müs- lüman kimse (genel kanaate göre) dininden çıkmış olmaz. Fakat Müslüman kişi bu suçlardan hiç birini bir kerecik işlemese bile bunlardan birinin İslâm’da haram ve yasak olmadığını eğer inanarak söylerse İslâm dini ile hiçbir ilişkisi kalmaz.

     

    Bugün, Türkiyeli insanın, sonunu ve sonucunu hiç düşünmeden sarf ettiği o kadar çok yakışıksız söz, sergilediği o kadar çok çarpık davranış vardır ki, bunlar, aynı zamanda İslâm’a ve Müslümanlara karşı ağır hakaret suçları oluş- turmaktadır. Bu suçlardan ise hukukî sonuçlar doğmaktadır. Üstelik tâğûtî yasalar bu sözleri ve davranışları suç saymamaktadır. Peki, böyle bir toplum- da Müslüman kişi kendini nasıl savunabilecek, nasıl koruyabilecektir? Binler- ce insan tarafından hemen her gün sıkça tekrarlanan o kadar çeşitli sorgula- ma, eleştiri, demeç ve açıklamalar vardır ki, bunlar İslâm’a ve Müslümanlara büyük hakaretler içermektedir. Meselâ aşağıdaki örnekler çok çarpıcıdır:

     

    Türkiye toplumu, son yıllarda çeşitli dinsel ve ideolojik doğrultularda belir- gin gruplara ve kamplara ayrışmıştır. Bu kamplar arasında Türkçe konuşmak- tan başka hemen hemen hiçbir ortak payda bulunmamaktadır.

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                      TEkfİr

     

    Kur’ân’ın bütünlüğüne inanan mü’min bir kişi; şirk davranışları içinde bu- lunan, bile bile küfür sözleri sarf eden veya Allah’a, Peygambere, Kur’ân’a dil uzatan ya da Kur’ân’ın içeriği üzerinde spekülasyon yapan ya da helâl şeyi haram, haramı da helâl diye niteleyen bir kimseyi asla Müslüman sayamaz. Çünkü İslâm dini adına onun böyle bir yetkisi yoktur. Dolayısıyla (İslâm devlet mekânizması bulunmadığına göre) kişisel olarak elverdiği kadar (kendi özgür- lüğü ve güvenliği açısından) mü’min kişi, şu önlemleri almak durumundadır:

     

    • Eşi ise, bu olaydan sonra nikâhının çözüldüğüne inanmak zorundadır. Onunla artık karı-koca ilişkisini sürdüremez (Eşi yeniden İslâm’a dönerse, nikâhını yenilemelidir),
    • Velisi ise, üzerindeki velâyet hakkı düşmüş olur,
    • Mü’min kişi, -böyle bir kimse ile herhangi bir bağı bulunsun veya bulun- masın- onun kestiği hayvanın etini yiyemez,
    • Onunla herhangi bir ortaklık kuramaz,
    • Şahitliğini kabul edemez,
    • Vasiyetini yerine getiremez,
    • Günahlarının bağışlanması için Allah’a duâ edemez,
    • Cenazesini İslâmî usûllere göre teşyî edemez,
    • Onun mal varlığına vâris olup olmayacağı ise oldukça ihtilâflıdır. Bu ko- nuda uzmanlardan bilgi almak zorundadır.

     

    Bir insanın, görüldüğü üzere, ağzından sorumsuzca savuracağı birkaç söz ya da sergileyeceği bir davranış biçimi, inançlar açısından başkalarına bu derece ağır yükler getirebilmektedir.

     

    Bu sorun, en kısa tâbirle şudur: Kendini Müslüman sanan milyonlarca in- san, bu ülkede Kur’ân’ın bütünlüğüne inanan bir azınlığı mutlaka ezip yok etmek için dinsel değerleri istedikleri gibi yorumlamaya, çarpıtmaya, onlara saygısızlık etmeye çalışmaktadır. Üstelik bu insanlar bununla da yetinmemek- tedirler. Halktan bazılarının da desteğini aldıklarından, hem sayıca ezici bir çoğunluğa sahip bulundukları için, hem siyasal, sosyal ve ekonomik bakım- dan egemen ve üstün konumda oldukları için bu azınlığı kasıtlı şekilde tahrik etmeye de çalışmaktadırlar. İşte tekfîrciliğin Türkiye’de hortlamasının temel nedeni budur. Çünkü, (popülist Türk muhafazakârlar, şirk içindeki mistikler, ırkçılar, aleviler ve laikçi Atatürkçüler) eğer mü’minleri kışkırtarak, suç imal ederek onları haksız çıkarmayı başarabilirlerse hem içeride, hem de dış dün-

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    yaya karşı haklı olduklarını kanıtlayabileceklerdir. İşte bu nedenle Türkiye’de, son yıllarda çok tehlikeli terör projeleri ve komplo teorileri hazırlanmış ve uy- gulanmıştır. Hizbullah senaryosu gibi... Öyle gözüküyor ki bundan sonra da bu denemeler devam edecektir. Bahane ve suç adları da hazırdır: “Tekfîrci, bölücü, terörist, Hizbullahçı, el-Kaideci...”

     

    Bu gerçekler, hemen herkesin, aklını başına devşirmesini gerektirmekte- dir. Eğer bu noktadan yola çıkılırsa vicdan sorumluluğu bakımından herkese yöneltilecek insanî birtakım mesajlar bulunmaktadır. Şimdi de bu mesajları “Tekfirin Şartları” kapsamında iletmek gerekmektedir. 768

     

     

     

    MÜ’MİNLERİN İNSANLAR HAKKINDAKİ KANAATİ

    Mü’minin, görünürdeki gerçeklerden hareket ederek toplumda farklı dav- ranış ve kanaatlere sahip insanlar hakkında varabileceği yargı, en çok dört şekilden biri olabilir. Bunlar: Tahsin, te’vil, tefsîk ve tekfir’dir. Bunların da an- lamı şudur:

     

    Tahsin

    Tahsin: Bir şeyi uygun, normal, ya da güzel görmek demektir. Bu fikrî de- ğerlendirme, İslâm’ın emir ve yasaklarından hiçbirini açıkça çiğnemeyen kim- senin dengeli, mubah ya da takdir toplayıcı olan davranışlarına ilişkin hüsn-i zandır, olumlu kanaattir. Bu kanaat, ya tarafsızca olur, ya da bir beğeni duy- gusu olarak kalben yaşanır. Mü’min kişi, bu çizgideki kimselerin sadece dış görünüşlerine bakarak bu yargıya varmak durumundadır.

     

    Te’vil

    Yorumlamak, daha doğrusu şüpheli bir durumu kasıtlı yorumlamaktan ka- çınmaktır. Örneğin bir Müslüman, eğer İslâm’ın ölçülerine aykırı bir düşünce ve inanca saptığını, şüpheli kişi ve çevrelerle ilişki içinde olduğunu ya da suç ve günahlardan birini işlediğini açıkça ortaya koymamışsa, yalnızca söylenti- lere dayanılarak veya ihtimallerden hareket ederek onun aleyhinde bir değer- lendirme yapılamaz. Aksine bilgisizliğin, duygusallığın ya da çeşitli yanlışlıkla- rın, bu gibi söylentilere yol açmış olabileceğine ilişkin yorumlarda bulunmak, daha doğru olur. İşte buna “te’vil” denir.

     

    768 Ferid Aydın, Tekfir Kavramı Hakkında Çok Yönlü Bir İnceleme, Basılmamış Çalışma

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                      TEkfİr

     

    İslâm tecessüsü yasaklamıştır.769 Mü’min kişi, mü’min kardeşinin özel ha- yatını araştıramaz, araştırmayı bile düşünemez. Kişinin suçu gizli kaldığı süre- ce o, yalnızca Allah’a (c.c.) karşı suçludur. Şu var ki, bir müslümanın şüpheli durumu eğer başka bir müslamanın, ya da İslâm ümmetinin hayatı, sağlığı, mutluluk ve başarısı ya da maddî ve mânevî çıkarları açısından herhangi bir tehlikeyi dâvet edici ihtimallerden biri olarak görünürse te’vil yolu burada tıka- nır ve bu ihtimal ciddi bir sorun olarak İslâm fıkhının birinci derecede konusu olur.

     

    Tefsîk

    Tefsîk: Fâsıklıkla suçlamak demektir. Fâsıklığın anlamı şudur: Müslüman kişinin, küfür ve şirk gibi İslâm’dan çıkmayı neticelendiren ağır suçlar hâriç, diğer bütün günah, yasak ve çirkin iş ve eylemlerden en az birini kanıtlanabilir şekilde işlemekle uğradığı sâbıkalılık durumuna “fısk” ya da “fâsıklık” denir. Kur’ân-ı Kerim’de münâfıklar770 ve kâfirler771 de fâsıklıkla nitelenmişlerdir. Ancak fâsık, daha çok bir fıkıh terimi olarak sâbıkalı Müslümanlar hakkında kulla- nılmıştır. Mü’min kişi, fâsık ya da (yaklaşık olarak) aynı anlama gelen “fâcir” müslümanı içinden dışlayamaz. Onunla ilişkilerinin nasıl olacağını ise İslâm fıkhı belirler.

     

    Tekfîr

    Tekfîr: Bir kimseyi kâfirlikle suçlamak demektir. İslâm âlimlerinin, çok dik- katli olunması uyarısında bulundukları hususlardan biridir. Bu nedenle büyük- lerden birçok zevat: “Günah işleyen hiç kimseyi kâfir diye suçlamayız” deme- mişlerse de, “her günah işleyeni kâfirlikle suçlamayız” demişlerdir.772 Bunun anlamı şudur: Müslüman kişi, işlediği hemen her günah sebebiyle kâfir ol- maz. Ama öyle günahlar, öyle suçlar vardır ki işlendiği zaman (Allah korusun) İslâm Dininden çıkmak için yeterli bir neden oluşturabilir. Bunların başında ise Kur’ân-ı Kerim’i bir bütün olarak kabul etmemek, nass’la yasaklanmış olan bir şeyin yasaklığını tanımamak ya da yasak olmayan bir şeyi yasak kabul etmek gibi durumlar gelir.

     

    Küfür çok ağır bir suç olduğu için mü’min kişi bu suçu işleyen kimse hak- kında kesin yargıya varmadan önce bu durumdaki insanın gerçekten kâfir olup olmadığı hakkında duyduklarını ya da gördüklerini tekrar tekrar gözden

     

    769

    Bk. 49/Hucurât, 12

    770

    Bk. 63/Münâfıkun, 6

    771

    Bk. 9/Tevbe, 84

    772

    Ali bin Ebi’l-Izz ed-Dımaşkî, el-Akîdetu’t Tahâviye Şerhi, 2/434

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    geçirmeli, gerekirse âlimlere danıştıktan sonra bu konuda karara varmalıdır. Çünkü özellikle mü’min kişi eğer babası, oğlu, karısı ya da kardeşi gibi yakın- larından birini (sonradan) bu ağır suçun içinde görüyorsa İslâm Fıkhı’na konu olan çok büyük bir sorunla karşı karşıya bulunuyor demektir.773

     

     

     

    TEKFİRCİLİĞİN SEBEPLERİ

    Özellikle, düzenin din kurumu Diyanet’in ve liderleri dışarıda olan büyük cemaatlerin temsil ettiği ılımlı İslâm anlayışına ve televizyon müftülerine haklı olarak tepki gösteren bazı gençler, çözümü hakları olmadığı halde tekfircilikte aramaktalar. Tekfirciliğin birçok sebebi vardır. Bunlar içinde grup taassubu ve üstü örtülü olsa da kibir ön sırada yer alır. Sadece kendisinin ve içinde bulunduğu grubun cenneti hak ettiğini, kendini Müslüman sayma, diğer fert- lerin ve cemaatlerin tümüyle bâtıl yolda olduğunu ve cehennemi hak ettiğini değerlendirme yatmaktadır haksız tekfirciliğin kökeninde. Sanki cennet çok küçüktür, başkaları da cennete gitse kendisine yer kalmayacaktır ve Allah’ın rahmetini sanki o dağıtmaktadır. Yetersiz Kitap-Sünnet bilgisi, İslâmî eserle- rin, özellikle tevhidî mesaj veren yazarların yanlış yorumlanması ve yüzeysel değerlendirmeler de bu sebepler arasındadır.

     

    Bir yanlışa karşı çıkmanın onlarca yolu vardır. İslâm’ın onaylamadığını dü- şündüğümüz bir söz ya da davranışın ve bunların sahibinin eleştirilmesi için tekfir dışında lügatlerde yüzlerce kelime bulunabilir. Kaba kuvvet nasıl acziye- tin ve aşağılık duygusunun göstergesi ise, haksız tekfir de aynen öyledir. Fikre fikirle karşı çıkmak gerekirken, karşı tarafın delillerinin çok daha güçlü delil- lerle çürütülmesi gerektiği halde, damgalandırıp yargısız infaza başvurmayı tercih eder tekfirci. Haksız tekfir; ucuzculuktur, ithamdır, sûi zandır, önyargıdır, toptancılıktır, süpürücülüktür. Haksız tekfir taraftarının gözünde iki renk var- dır: Beyaz ve siyah. Beyaz, üzerine hiç toz konmayan bembeyazdır; siyah da kapkaradır. Tekfircinin mantığı “ya hep ya hiç” şeklinde formüle edilebilecek kumarbaz mantığıdır. Tabii haksız tekfirin neticesi görevden kaçmadır, tekfir edilen grup ve şahıslarla bağları koparmak, onları aşağılayıp tebliğ ve dâveti onlara götürme ihtiyacı duymamaktır. Haksız tekfir, genellikle psikolojik rahat- sızlıkları üzerinde barındıran, kişiyi diğer insanlardan soyutlayan, daireyi kü- çülte küçülte kendisi gibi inananları bile kâfir saydıran anormal tipler oluşturur.

     

    773 Ferit Aydın, İslâm’da İnanç Sistemi, Kahraman Y., s. 335-336

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                      TEkfİr

     

    Cemaat ve cemiyetler, birbirlerine çevirdikleri eleştiri oklarını önce ken- di nefislerine ve gruplarına çevirmelidir. Tevhide duyarlı cemaatleri ve onlara mensup olan fertleri barıştırmalıyız. Muvahhid mü’minler ve cemaatler, birbiri- ne haksız olarak yönelttiği ağır eleştiri ve tekfir oklarını, grup farkı gözetmeksi- zin tüm mü’minlere düşmanlık yapan güçlere yöneltmelidir. Müslüman grup- lar birbirlerini tekfir ederken, İsrail’i, Amerika’yı ve onların dostu konumundaki başlarındaki tâğutları, İslâm’a açıkça düşmanlık yapan egemen güçleri unut- tuklarının farkında bile değiller. Kardeşliğin gereği, karşımızdakini yanlışlardan kurtarmaktır; tekfirciliğin gereği ise onu küfre nisbet edip onunla ilişkileri kes- mek ve onu yanlışlarıyla baş başa bırakmak ve hatalarının daha da keskinleş- mesi için zemin hazırlamaktır. Haksız tekfir, en büyük iftiradır. Kul haklarının, hakkı gasbetmenin en büyüğüdür.

     

     

    Açıkça küfrü ispatlanamayan kimselerin şahit olduğumuz itikadî yanlışları- nı düzeltmeye çalışmak yerine, onları bulundukları yanlışlarla baş başa bırak- mak, hatta sert ithamlar ve yanlış damgalandırmalarla Müslümanların arasını bozmak, farkında olmadan ifsadçı olmaktır. Hâlbuki Kur’an, mü’minlerle ilgili bir haber geldiğinde onu hemen kabullenmemeyi, doğruluğunu tahkik edip araştırmayı emrediyor. Mü’minlerin arasını ıslah etmeyi emrediyor. “Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştı- rın. Yoksa, bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” 774; “Eğer mü’minlerden iki grup birbirleriyle vuruşur savaşırlarsa aralarını düzeltin. Şâyet biri ötekine saldırırsa, Allah’ın emri- ne dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer dönerse artık aralarını adâletle düzeltin ve adâletli davranın. Şüphesiz ki Allah, âdil davrananları sever. Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzel- tin ve Allah’tan korkun, umulur ki merhamete ulaşırsınız.” 775

     

     

    İnanılıp kabul edilmesi gereken esaslar, Kur’an’ın inanç konusundaki kesin hükümleridir; kelâmî konular ve şahıslara, mezhep ve cemaatlere göre deği- şen yorumlar değildir. Reddedilmesi gereken esaslar, falan veya filan mez- hebin ya da cemaatin tartışılabilecek görüşlerinden önce, “lâ” diye kestirilip atılması gereken tâğûtî anlayışlar, şirk ve küfür olduğu kesin olan görüş ve yaklaşımlardır. Tüm müslümanları bağlaması yönüyle iman ve küfür konuları (yani bir kimseyi mü’min kabul etmek veya onun müşrik olduğuna hükmet-

    774 49/Hucurât, 6

    775 49/Hucurât, 9-10

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    mek), beşerî görüşlere dayanmamalı, göreceli ve tartışmalı konulardan, mez- hebî ictihad ve kelâmî değerlendirmelerden uzak olmalıdır. Vahye dayanan ve Kur’an ilkelerinin temel alındığı ilkelerdir bizim söylemek istediğimiz.

     

    Bugün nice insan, cemaatinin, ağabeylerinin veya okuduğu kitapların et- kisiyle farklı insanları kolayca tekfir edebiliyor. Bir kimse, Kur’an’ın kesin bir hükmünü yalanlamadığı müddetçe, inkâr etmediği veya Allah’a kesin şekilde şirk koşmadığı müddetçe o kimsenin tekfir edilmesi yanlıştır. Bir davranışın küfür olması, o işi yapan tüm insanların kâfir olmasını gerektirmez. Mesaj ver- me ve inanç konularına dikkat çekmeyi amaçlayan söz veya yazılardan yola çıkarak bir müslümanı tekfir etmek, kesinlikle yanlıştır. İslâm’ın kesin hüküm- lerinden (zarûrât-ı diniyeden) ya da Kur’an âyetlerinden birini inkâr eden bir kimse, kendisine bu hususlar tebliğ edildiği ve o kimsenin câhilliği giderildiği halde, bile bile inkâra devam ediyorsa ve bu inkâr ettiği husus, tartışmalı bir husus da değilse, ancak o kimseye “kâfir” denilebilir, o kimse tekfir edilebilir. Câhilliğin de İslâm’ın hâkim olmadığı ve insanlara doğru bir dinin anlatılmadığı toplumlarda mâzeret olabileceğini düşünüyorum. Yani, yeterince okumadığı için İslâm’ın bazı hassas konularını bilmediğinden yanlışlıkla, küfür olduğunu bilmeden bir söz söyleyen veya böyle bir davranışta bulunan insanın da tek- fir edilmemesi gerekir. Böyle kimselere anlatabilme imkânımız varsa doğru dini onlara anlatmak ve tüm şüphelerini gidermek gibi görevler yapıldıktan sonra, yine bile bile Kur’an’ın hükümlerinden birini reddediyorsa o kimseyi ancak o zaman tekfir edebiliriz. Şahsî yorumlarla iman esaslarını birbirine karıştırmamalı, müslüman olmak ve müslüman kalmak için şart olan esaslar ile, bunların yaşanılan ortamda ne anlama geldiği konusuyla ilgili yorumları ayrı ele almalıyız. Birincisinin tartışılması bile câiz olmayan mutlak hakikatler olduğu, ikincisinin yani yorumların ise, ictihadî/beşerî/zannî/göreceli doğrular olduğu bilinmeli ve bütün müslümanların bu beşerî yorumlara aynen katıl- maları mecbur tutulup, katılmayanların tekfîr edilmesine gidilmemelidir. İnanç esasları; kaçınılmaz olan farklı mezhep, görüş ve akımların kendi doğrularını tüm müslümanlara dayatmaları için bir araç haline getirilmemelidir. Öğrenilen iman esaslarının temel ilke olarak kabulü onlara şeksiz iman edilmesini do- ğuracağı gibi, yaşanılan hayatın bu ilkelerle bağlantısı ve bu esasların sosyal hayata nasıl geçirileceği üzerinde ise ister istemez beşerî yorumlar ve metod farklılıkları olabilecektir.

     

    İslâm Akaidi, beşerî görüşlere ve şahsî anlayışlara değil; vahye dayanır. Kimsenin şahsî yorum ve kanaatleri, hevâ ve hevesleri akaidde bağlayıcı ola- maz. İtikadı belirleyen ölçülerin tek kaynağı vahydir. Vahy olduğu tartışılan

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                      TEkfİr

     

    veya mânâsı farklı anlaşılmaya müsait olan hükümler bile akaid için kesin ölçü olamaz. İslâm inanç esasları, delâleti ve sübutu kat’î olan vahyin itikadî hükümleridir. Kesin doğru, mutlak doğru olan hükümler, tüm müslümanların kabul etmek zorunda olduğu vahyin hükümleridir.

     

    Kimse bir şahsın ictihadını ya da kendi anlayışını, beşerî bir yorumu, başka insanlara inanç esası olarak dayatma hakkına sahip değildir. Mânâya delâleti zannî olan şahsî açıklama veya yorumu kabul etmeyenleri tekfir etme hakkına hiç kimse sahip değildir. Delâleti ve sübutu kat’î olan vahyin hükümleri mut- lak doğrulardır. Bu doğrular, kişilere, zamana ve coğrafyaya göre değişmez. Bunun dışındaki doğrular, nisbî (göreceli) doğrulardır. İctihadî hükümler, şah- sî yorum ve tefsirlerdeki doğrular, zannî ve tartışmalı doğrular sınıfına girer. Bunlar tüm müslümanları bağlayıcı olamaz. Dolayısıyla, içinde şüphe bulunan zannî, göreceli, değişken beşerî doğrularla; yani zayıf delillerle hiçbir mü’min tekfir edilemez.

     

    Halkın önemli bir kesiminin (namazla irtibâtını kesmeyenlerin) câhil de olsa Allah’ı ve Rasûlünü seven, bildikleri kadar da yer yer müslümanca yaşayan, ama yeterince dini kendi öz kaynağından (Kur’an’dan) öğrenmediği için bazı yanlışları ve ihmalleri olan günahkâr Müslümanlar olduğunu ifade edebiliriz. Halka, özellikle kıble ehline, yani farklı yorumlara sahip namaz kılanlara açık- ça bir küfür sözü ve davranışına şahit olmadığımız müddetçe hüsn-i zanla yaklaşmalıyız.

     

    “Kim lâ ilâhe illâllah der ve Allah’tan başka mâbudları reddederse, Allah onun malını ve kanını haram kılar. (Samimi olup olmadığı) meselesi Alah’a aittir.” 776; “Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in, O’nun elçisi olduğuna şehâdet ederek Allah’a kavuşan kimse cennete girecektir.” 777

     

    Ama, konuyu sadece “Lâ ilâhe illâllah” diyen kimsenin Cennete gireceği”- ni müjdeleyen bu tür hadis-i şeriflerle değerlendirmek de yanlıştır. Bu hadis sahihtir, sahihtir ama, bir hadis veya âyet, en doğru şekilde Kur’an bütünlüğü ve diğer sahih hadisler ışığında anlaşılabilir. Lâ ilâhe illâllah dediği halde, İs- lâm’a düşman olan, Kur’an’ın kesin hükümlerini bile bile inkâr eden, (sözgelimi hanımların tesettürüne düşmanca tavırlar takınan) nice insan, nice bilinçli kâ- fir vardır. Formalite icabı tevhid kelimesini söylemeleri, onları kurtarabilir mi?

     

    776 Müslim, İman 37, hadis no 23

    777 Kenzü’l Ummâl, naklen Şamil İslâm Ansiklopedisi, 3/340; Benzer bir rivâyet için Bk. Nesâî, Ame- lu’l-Yevm ve’l-Leyleti; K. Sitte, 17/492

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Putlara tapan, tâğutları bilinçli olarak destekleyen veya kendileri tâğutluğa soyunan şeriat düşmanlarının Müslüman olduğu iddia edilebilir mi; sadece lâ ilâhe illâllah diyecekler, ama her türlü küfrü benimseyecekler, gâvur gibi inanıp gâvur gibi, kâfir gibi yaşayacaklar, sadece bir sözle kurtulup cennete gidecekler… Bu iddia edilebilir mi? Bu takdirde Kur’an hükümleri boşuna, Müslümanların inançlarını korumak için bunca zahmetleri, ibâdet ve gayret- leri gereksiz olmuş olmaz mı? Sadece bir kelimeyi söylemekle iş bitecekse, dünyada Müslüman sayılmak ve âhirette cennete gitmek mümkün olacaksa, Müslümanca inanıp yaşayanlar enayi olmuş olmazlar mı?

     

    Biz, şahısların zâhirine, görünüşüne değer verir, görünüşüne göre hük- mederiz. Dinde, yani din tercihinde, iman meselesinde zorlama yoktur. Ama hukukî meselelerde elbette zorlama olacaktır.

     

    Önüne gelene, ‘kâfir’ damgası vurmak demek olan “tekfir hastalığı”na düşmemek, rastgele câhil müslümanlara ‘mürted’ mührü vurmamak gerekir. İnsanların yetişme tarzı, bilgilerinin azlığı, o bilgileri kullanma tavrı, İslâm’ı öğ- renme kaynakları göz önüne alınmadan ‘tekfir’ etmek çok yanlıştır. Bir müslü- manı onu dinden çıkaran davranış ve söz üzerinde bulursak, onun yanlışlığını düzeltmeye çalışmamız gerekir. Rastgele ‘kâfir’ damgası vurmak hem göre- vimiz değil, hem de müslümanların sayısını azaltmaktır. Sayımızın azlığı ancak düşmanlarımızı sevindirir.

     

    Günümüzde Batılı ülkelerin ulaştığı zenginlik ve kalkınma, birçok zayıf imanlı müslümanı onlara hayran ediyor. Bir kısmı da onların İslâm’a uymayan fikirlerini, hayat şekillerini benimsiyor, onlar gibi olmaya çalışıyor. Bu, gerçek İslâm’ı gereği gibi bilmemenin ve ona imanın zayıf olmasının bir sonucudur. Bazı müslümanlar da, yönetildikleri rejimler tarafından İslâm dışı ideolojilere, uyguladıkları eğitim, medya ve devlet politikasıyla inandırılmaya, İslâm’dan koparılmaya çalışılıyor.

     

    Bugün yapılması gereken, ‘falanca adam küfür sözü söyledi ve mürted oldu, ona hangi ağır cezayı verelim?’ diye fetvâ arayışı değil; İslâm’ın, güzellikleri ve kurtuluş yolu olduğunu en güzel yolla bu tür insanlara ulaştırmak, hatayı biraz da kendimizde arayıp zayıf müslümanların dinden uzaklaşma sebeplerini azaltmaya çalışmaktır. Haksız ve gereksiz tekfîr mantığı, adâletsiz ve kolaycı bir davranıştır. Hiç bir yararı da yoktur. 778

     

    778 Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 459

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                      TEkfİr

     

    Şirk ve küfür olarak haklarında çok net bir hüküm olmadığı halde, biz Kur’an’ı ve sünneti kendi bilgimiz ve tevhid anlayışımızla yorumlayıp bir konu hakkında şirk ve küfür hükmünü verebilir miyiz? Eğer böyle bir konunun şirk olduğuna hüküm veriyorsak, onu her nasılsa işleyen kimsenin, gerekçelerini, bu konudaki nassların kendisine ulaşıp ulaşmadığını, ulaştı ise onlardan nasıl bir anlam çıkar- dığını, bize göre geçersiz de olsa te’vil yapıp yapmadığını, başka bir mâzeretinin olup olmadığını değerlendirmeden tekfir edebilir miyiz?

     

    Bir kimseyi tekfir etmek, ne demektir? Kendisine selâm verilemeyecek, dost- luk ve samimiyet kurulamayacak, gönülden sevilemeyecek, kız alıp verilemeye- cek, ortaklık gibi yakınlık isteyen ilişkilere girilemeyecek, cenazesine katılınama- yacak ve evliyse eşiyle nikâhı düştüğünden devamlı zina ediyor hükmü verilecek, âhirette de sonsuz bir şekilde ceza çekecek, ebedî cehennemde kalacak şek- linde bir hüküm verilmiş olmaktadır. Böyle bir hüküm öyle alelusûl verilemez. Bir kimseye “kâfir” demekten daha küçük bir isnad olan meselâ “fâhişe” de- mek, hangi şartlarda mümkündür? Kendimizle birlikte üç güvenilir müslümanın da apaçık şekilde zina fiilini işlerken görmediğimiz ve hepimizin şahitlikte ısrar etmeyeceği bir durumda “fâhişe” demenin dünyada bile cezaya çarptırılacağı sözkonusudur. Meselâ, bir adamın diğer bir adamı öldürdüğüne şahit olsak, bu adamın hangi şartlarda o suçu işlediği, olayın içyüzünde başka ne tür durumlar olduğu uzun uzadıya, şahitlerle, savunmalarla ortaya konulur, uzunca mahkeme- si sürer ve sonunda onun suçlu olup olmadığı da bizim tarafımızdan değil, hâkim tarafından karar verilip hükme bağlanır. Öyle bir durumda bile, İslâm’ın hâkim olmadığı topraklarda had dediğimiz ağır cezalar uygulanmaz. Çünkü ortam, ha- ramları işlemeye çok elverişlidir. Haramlara ve küfre gidecek yollar (İslâm devleti olmadığı için) tıkanmamıştır. Bu hükmün ağırlığından dolayı siz de bilirsiniz ki, Rasûlullah, bunun çok sorumluluk isteyen bir hüküm olduğunu belirtir:

     

    “Bir kimse diğer bir kimseyi fıskla veya küfürle itham etmesin. Aksi takdir- de, itham edilen arkadaşında bunlar yoksa, kelime (itham ettiği sıfat) kendine döndürülür.” 779

     

    “Bir kimse diğerine, ‘kâfir’ dediği zaman, bu ikisinden biri kâfir olur: Eğer dediği kimse kâfir ise, adam doğru söylemiştir; yok eğer ona dediği gibi değil- se, ona söylediği küfür sözü kendine döner (söyleyen kâfir olur).” 780

     

     

     

    779 Buhârî, Edeb 44

    780 Buhârî, Edeb 73; Müslim, İman 111

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin.” 781

     

    Bu hadisler, aslında normal şartlarda bile, kişinin birini tekfir etme husu- sunda çok ölçülü olması gerektiğini bildirir. Günümüzdeki gibi her şeyin anor- malleştiği, hakkın bâtıl, bâtılın hak diye öğretildiği, anlatıldığı, yaşandığı bir toplumda tekfir konusuna daha fazla ihtiyat gösterilmelidir.

     

    Kur’an’da şirk ve küfür olarak açıklanan, puta tapmak gibi çok net çirkin- liklerle ilgili hususlar elbette böyle değildir. “Biz, sizlerden ve Allah’ın dışında taptıklarınızdan gerçekten uzağız…”782 Bu ve benzeri âyetler, kesin küfür fiil- leri hakkındadır. Gerçekten, apaçık bir şekilde Allah’ın dışında bir tapma olayı olunca bu hükmü verebiliriz. Onun dışında, küfür olup olmadığı konusunda İslâm âlimlerinin ve ümmetin ittifak etmediği konularda biz kendimiz o olayın küfür olduğuna dair delillerimiz çok kuvvetli olduğu zaman bu fiilin küfür oldu- ğunu kabul edebiliriz. Ama bu durum, bize bu küfrü işleyenleri hemen tekfir etmemiz hakkını vermez. Evet, Peygamberimiz’in hadislerinde de çokça yer aldığı gibi, nice küfür ve şirk vardır ki, sahibini kâfir ve müşrik yapmaz. Nice hadiste, “şunu yapmayan bizden değildir, mü’min değildir, iman etmiş olmaz” denildiği halde, o işi yapmayanı hiçbir İslâm âlimi tekfir etmemiştir. Meselâ, hiçbirimizin kendimiz için istediğimiz her şeyi, başka bir mü’min kardeşimiz için de istememiz, onu kendimize her konuda tercih etmemiz gücümüzü aşan bir husustur. Ama bu durum hadis-i şerifte “iman etmiş olmaz” ifadesiyle bil- diriliyor. Nifak alâmetleri konusunda da hüküm böyledir.

     

    Yine, küfrünü apaçık ortaya koymayan, ama içten içe İslâm’a ters inançla- ra sahip olan kişileri, zâhiren şehâdet kelimesi getirip namaz gibi sâlih ameller de yapıyorlarsa, bunları tekfir etmeyi Allah Rasûlü yasaklamış, şehâdet keli- mesi getiren kimsenin öldürülmesine çok şiddetli tepki göstermiş ve “kalbini yarıp baktın mı?”783 diyerek zâhiren Müslümanlığına hükmedilmesini istemiş- tir. Eğer her kâfirin mutlaka kâfir olarak bilinip hüküm verilmesi gerekseydi, Peygamberimiz’in, vahiyle kendisine bildirilen münâfıkları ümmetine bildir- mesi ve onların da o kişileri mü’min kabul etmemelerini istemesi gerekirdi. Hâlbuki ashâbdan Huzeyfe’ye (r.a.) (kimseye söylememesi şartıyla, sır olarak bildirmesi) hâriç, hiç kimseye onların kâfir olduğunu bildirmemiş ve ashâbın onlara Müslüman muâmelesi yapmasına rızâ göstermiştir.

     

     

    781

    Buhârî, İlim 11; Müslim, Cihad 5

    782

    60/Mümtehine, 5

    783

    Buhârî, Diyât 2; Müslim, İman 158, hadis no 96; Ebû Dâvud, Cihad 104, hadis no 2643

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                      TEkfİr

     

    Bir kimsenin kâfir olduğuna kim karar verebilir? Böylesine önemli ve bu- merang gibi hükmün tekfir edenin kendine dönme ihtimali yönüyle riskli kararı sıradan herhangi bir mü’min verebilir mi? İhtilâfsız, te’vil edilemeyecek tarzda kesin ve net konuların dışında herhangi bir mü’minin böyle bir karar vere- meyeceğini söyleyebiliriz. Bugün bizim derdimiz, uğraşımız ona buna kâfir damgası vurmak olmamalı, doktorluğa (gönül hekimliğine) soyunmak olmalı. Doktor, hastasını tedavi etmeye çalışır. Ona kızmaz, ona düşman olmaz, ona acır. Teşhiste bulunur, ama yine de şüpheyi, ihtiyatı elden bırakmaz. O yüz- den tıp biliminde yılan simgedir. Yılan, niye tıpta simge kabul edilmiştir? Yıla- nın çok şüpheci bir yaratık olduğundan dolayı; tıp adamı da şüpheci olmalı, teşhisinde ihtiyat payı bırakmalı, bağnaz olmamalı, hemen kestirip atmamalı, her ihtimalli şeyden şüphe edip teşhisini kesinleştirmek için tahlil, röntgen vb. delillere mutlaka müracaat edip, teşhisindeki isabeti devamlı kontrol et- meli, gerektiğinde teşhisini değiştirebilmelidir. Birkaç tıp kitabı okuyan veya doktorların sohbetine katılıp onlardan bir şeyler duyan bir kimse doktorluğa soyunabilir mi? Hele (madden veya mânen ölümüne sebep olabilecek şekil- de) ameliyatlık hastalara neşter vurabilir mi? Doktorluk için şu kadar tahsil ve tecrübe gerekiyor da, mânevî doktorlar için ilim gerekmez mi?

     

    Bugün oy vermek, askere gitmek, çocuklarını gayri İslâmî okullarda okut- mak, az zararlı gördükleri bir partiyi desteklemenin kesin hükmü gibi nice husus, emin, ehil ve muvahhid âlimlerin fetvâya bağlamaları gereken konu- lardır. Günümüzde tekfir konusunda da ihtilâf edilen birçok ictihadî durum- lar vardır. Günümüzde de tüm mü’minlerin otorite kabul ettiği her yönüyle güvenilir bir müctehid olmadığı, şer’an fetvâsı tüm ümmeti bağlayacak bir yetkin zât bulunmadığı için yapılması gereken, bu tür konularda “ihtiyatlı bir tavır” takınmaktır. Böyle ihtilâflı, ama şirk ihtimali de olan hususlarda ihtiyat iki şekilde olur: Birincisi, şirk olma ihtimalini gözden uzak tutmamaktır. Binde bir ihtimalle bile olsa ihtiyatlı olmak, o küfrü işlememek, ondan şiddetle sakınmak gerekir. Ve o küfür olma ihtimali olan hususu işleyenlerle (tekfir etmeden) ileri derecede samimiyet kurmamak, onlarla cemaat, sırdaşlık, akrabalık ve mu- habbetle yakınlık gibi ilişkilere gücümüz nisbetinde girmemek gerekir. İhtiyatın ikinci şekli ise: Onların İslâm’ın hâkim olmadığı câhiliye düzenlerinde yetiştiği- ni, bu konuları yeterince ve ehil kabul ettikleri kişilerden duyup öğrenmedik- leri, yeterli ve yetkili kişilerin onlara doğru bir İslâm anlayışı vermedikleri vb. durumlardan dolayı onların Allah indinde mümkün ki mâzur olabileceği, bizim ise, böyle bir durumda onların kâfir ve müşrik olmama ihtimali binde bir bile olsa onları tekfir ettiğimizde, binde bir ihtimalle de olsa bizim kâfir olacağımız hesaba katılmalıdır.

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Bu durum, muvahhid mü’minlere çok iş düştüğünü gösteriyor. Kâfir denilip onlarla tüm ilişkileri koparıp onlardan uzaklaşmak, onlara tevhidi ve Kur’ânî hakikatleri tebliğ etmeden kendi köşesine çekilmek herhalde dâvet usûlü açı- sından ve sorumluluk bilinci yönüyle de doğru olmaz. Her iki yönüyle ihtiyat tavrı, ilişkilerimizde tutarlı ve yeterli olmaya bizi mecbur eder. Böyle konularda cesaret, ilimden değil; câhillikten ve mümkün ki, şeytanın sağ taraftan yaklaş- masından meydana gelir. Biz insanlar arasında hüküm vermek için dünyaya gelmedik. Kulluk görevimizi yapmaya geldik. Bu kulluk içinde, tabii hakkı ya- şayıp başkalarına da güzelce tebliğ etmek de vardır. Unutmayalım; küfrü çok açık olanlar dışında insanlara küfür damgası vurmayı emreden hiçbir âyet ve hadis yoktur; ama bundan sakındıran nasslar vardır.

     

    Demokrasiyi savunmak, Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmemek küfür olduğu gibi, böyle tâğutları veya tâğut adaylarını desteklemek, küfrün ka- nunlarıyla hükmedeceği kesin olan kimselere oy vermek de küfürdür. Ama bu küfür (günümüz şartlarını ve dinin benzer konulardaki yaklaşımını hesa- ba kattığımızda) insanı kâfir etmeyen bir küfür olabilir (“olabilir” diyorum; yani olmayabilir de; iki yönden de ihtiyatlı hassâsiyetle yaklaşmak gerekir). Kişiyi küfre götürmeyen küfür (el-küfrü dûne’l-küfür), kişiyi müşrik yapmayan şirk de vardır. Riyânın şirk olduğu, fakat sahibini müşrik yapmadığı gibi.

     

     

     

     

    KÜFRÜN KISIMLARI; BÜYÜK VE KÜÇÜK KÜFÜR

    Şüphesiz Kur’an ve sünnet terminolojisinde “küfür” kelimesi kullanılırken, dünya hükümlerine nispetle insanı dinden çıkaran ve âhiret hükümlerine nis- petle cehennemde ebedî kalmasını gerektiren küfr-i ekber (büyük küfür) kas- tedilir. Ancak bazen de kişinin cehennemde ebedî kalmasını değil, cehennem ile tehdit edilmesini gerektiren ve onu İslâm dininden çıkarmayan küfr-i asgar (küçük küfür) kastedilir. Bu küfür çeşidi ancak kişinin fâsıklık ve isyankârlıkla damgalanmasına sebep olur.

     

    Birinci anlamıyla küfür (yani küfr-i ekber), Hz. Peygamber’in getirmiş oldu- ğu dinden zarûri olarak bilinen her şeyi veya bunların bazısını kasden inkâr etmek ve reddetmek demektir. İkinci anlamıyla küfür (küfr-i asgar) ise Allah’ın emrine muhâlefet sayılan, yahut onun nehyettiği yasakları işlemek suretiyle

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                      TEkfİr

     

    gerçekleşen diğer günahları kapsamaktadır. İşte bu küfür çeşidi hakkında şu hadisler gibi birçok hadis bize ulaşmıştır:

     

    • “Kim Allah’tan başkasına yemin ederse küfretmiş ” veya “şirk koşmuş olur.”
    • “Müslümana sövmek fâsıklık, onu öldürmek ise küfürdür.”
    • “Benden sonra birbirinizin boynunu vuran kâfirler olmayın”
    • “Babalarınızı Çünkü babalarınızı reddetmeniz sizi küfre götürür.”

     

    Bizim bu tür hadisler hakkındaki değerlendirmemiz şöyledir: Bu ve benzeri nasslarda vârid olan küfür, diğer bazı delillerden dolayı, kişiyi dinden çıkaran küfür değildir. Çünkü ashâb da birbiriyle savaşmıştı. Ama onlardan bazısı diğer bazısını tekfir etmiyordu. Emiru’l-Mü’minin Ali bin Ebî Tâlib’den yakın olarak bize ulaşmıştır ki, o, Cemel ve Sıffîn savaşlarında kendisiyle savaşan- ları tekfir etmiyordu. Sadece onları bağî/âsî sayıyordu.

     

    Yine Kur’ân-ı Kerim de birbiriyle savaşan iki taifenin mü’min olabilece- ğini isbat etmiştir: “Mü’minlerden iki tâife birbiriyle savaşırsa...” 784 Ayrıca onlar arasında din kardeşliğinin devam ettiğini de isbat etmiştir: “Şüphesiz mü’minler kardeştir. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup düzeltin.” 785

     

    Şu hadis de bu hususu belirtiyor: “Kim (müslüman) kardeşine kâfir der- se...” İşte bu hadiste birbirlerine kâfir diyen iki müslümanın kardeş olduğunu ve bu olayın müslüman ile kâfir arasında olmadığını belirtiyor. Böylece de kar- deşine kâfir diyenin bu sözüyle İslâm dairesinden dışarı çıkmadığına delâlet etmektedir.

     

    “Kim Allah’tan başkasına yemin ederse, şüphesiz küfretmiştir.” veya “şirk koşmuştur”786 hadisi ile “kim bir arrâfa veya kâhine gider de onun de- diğini tasdik ederse, şüphesiz o, Allah’ın Muhammed (s.a.s.)’e gönderdi- ğini inkâr etmiştir” 787 şeklindeki hadis ve buna benzer hadisler de yukarıdaki gerçeği ifade etmektedirler.

     

     

    784

    49/Hucurât, 9

    785

    49/Hucurât, 10

    786

    Müslim, Eymân 4; S. Müslim Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu, c. 8, s. 218

    787

    Tirmizî, Tahâret 102; İbn Mâce, Tahâret 122; Ebû Dâvud, Tıb, hadis no: 3904; Ahmed bin Hanbel,

    II/408

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Geçmiş asırlar boyunca müslüman âlimlerden hiçbiri yukarıdaki fiilleri dinden çıkaran ve İslâm’dan döndüren fiiller olarak saymamıştır. Şüphesiz ki insanlar daima çeşitli zamanlarda Allah’tan başkasına yemin ediyorlar, fal- cıları ve kâhinleri tasdik ediyorlardı. Bu tür hareketleri yüzünden ilim ve din adamları onları yadırgıyorlar, onların sapık ve fâsık olduklarını söylüyorlardı. Fakat onların mürted olduklarına hüküm vermiyorlar, onları eşlerinden ayır- mıyorlar, onların cenazeleri üzerine namaz kılınmamasını veya müslümanların kabristanında defnedilmesini nehyetmiyorlar. Bu ümmetin, dalâlet üzere icma yapmayacakları bize merfu bir hadis ile ulaşmıştır.

     

    İşte bu sebeple, İbn Kayyım bazı günahlara küfür itlak eden birçok hadisi zikrettikten sonra şöyle demiştir: “Burada kastedilen şudur: Bütün günahlar küfr-i asgar nevindendir. Bu ise tâat ile amel etmek olan şükrün zıddıdır. Ça- lışma (sa’y) ya şükürdür ya da küfürdür (nankörlüktür). Üçüncü bir çalışma türü ne bundandır ne de şundan.” 788

     

    İkinci mânâdaki küfre, yani küfr-i asgara gelince, onun zıddı da şükürdür. İnsan ya bir nimet için şükredici olur ya da hakkını yerine getirmeyerek nankör olur. Allah Teâlâ insanın bu vasfı hakkında şöyle buyurur: “Şüphesiz Biz ona yolu gösterdik. Artık o ya şükredici olur, ya da kâfir (nankör) olur.” 789 Başka bir âyet-i kerimede Yüce Allah şöyle buyurur: “Her kim şükrederse, o ancak kendisi lehine şükretmiştir. Kim de küfrederse (nankörlük yaparsa), şüphe- siz benim Rabbim müstağnîdir ve kerimdir...” 790

     

    Sahih-i Buhârî’de kadınların cehenneme girmelerinin sebebi hakkındaki hadiste şöyle buyurulmaktadır: “Şüphesiz onlar inkâr ediyorlar (nankörlük ediyorlar).” Bunun üzerine sahâbe dedi ki: “Allah’ı mı inkâr ediyorlar?” Hz. Peygamber şöyle cevap verdi: “Onlar dostluğa ve iyiliğe küfür (küfrân-ı ni’met) ediyorlar.” 791

     

    Hâfız İbn Hacer Askalani, Kurtubi’nin şu sözünü nakletmiştir: “Şâri’in (Şeriat koyucunun) lisanında küfür, İslâm dininden olan şer’î hususlarla ilgili zarûrâtı bilerek inkâr etmek mânâsında kullanılmıştır.” Daha sonra İbn Hacer şunları belirtmiştir: “Ancak bazen de şeriatta küfür, nimete karşı nankörlük,

     

    788

    İbn Kayyım el-Cevziyye, Medâricu’s-Sâlikin, c. 1, s. 355

    789

    76/İnsân, 3

    790

    27/Neml, 40

    791

    Buhârî, İman, “Bâbu Kufrâni’l-Aşiri” (Kocaya Karşı Nankörlük Bâbı) ve “Bâbu Küfrun Dûne Küfr”

    (Küfür Olmaksızın Küfür Bâbı)

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                      TEkfİr

     

    nimeti veren zâta şükretmeyi terk etmek ve nimetin hakkını vermemek mânâ- sında kullanılmıştır. Bu hususta Sahih-i Buhârî’nin “İman kitabı”nın “Kocaya nankörlük” ve “Küfür fiilini işlediği halde kâfir olmama” bölümlerinde, büyük günah işleyenleri kâfir sayan Hâricîlerin fikrini çürütücü hadisler mevcuttur. Buhârî’nin “Kitabu’l-İman” bölümündeki “küfr dûne küfr” (küfür olmayan kü- für/nankörlük) babındaki Ebû Said (r.a.)’ın rivâyet ettiği “onlar iyiliği inkâr edi- yorlar...”792 şeklindeki hadis de bu hususu anlatmaktadır.”793

     

    Bundan dolayıdır ki İmam Buhârî Sahih’inde “Kitabu’l-İman” bölümünde, büyük günahları işlemeleri sebebiyle müslümanları tekfir eden Hâricîler’i red- detmek için birçok “bab”lar koymuştur. İşte bu “bab”lardan biri de “Bâbu Küfrâni’l-Aşîri” ve “Küfrun Dûne Küfrin” bahsidir. “Küfrun dûne küfr” (“Küfür işlediği halde kâfir olmama”) ibâresi, Allah Teâlâ’nın “Allah’ın indirdiğiyle hü- metmeyenler var ya, işte onla kâfirlerin ta kendileridir” 794 kavl-i şerifinin tef- siri hakkında İbn Abbas ve bazı tâbiînden rivâyet edilmiştir.

     

    Bu da gösteriyor ki küfür, büyük ve küçük diye iki kısma ayrılır. Bu taksimat selef âlimleri tarafından yapılmış ve günümüze kadar gelmiştir. Aynı taksimat şirk, fısk, zulüm ve nifak için de gösterilebilir. Yani şirk, fısk, zulüm ve nifak da aralarında büyük ve küçük diye ayrılabilirler. Büyük olanlar, cehennemde ebedi kalmayı gerektirirken küçük olanlar ise böyle bir şey gerektirmez. 795

     

    Tevâtür yoluyla sâbit olan apaçık farzların farziyetine inanmamak ve yine tevâtür yoluyla sâbit olan haramların helâllığına inanmak sebebiyle kişi küf- re girer. Eğer sen günahlar, emredileni terketmek yasaklananı da yapmak şeklinde iki kısma ayrılır dersen cevabım şu olur: Kul kendisine emredileni terkettiği takdirde, ya emredilenin farz olduğuna inanır veya inanmaz. Eğer farziyetine inanır, yapmayı terkederse farzın tümünü terketmemiş olur. Aksine bir kısmını yerine getirmiş olur ki, o da inanmasıdır. Bir kısmını da terk etmiş olur ki, o da amelidir. Haram kılınan şey de böyledir. Kişi haramı işlediği vakit ya onun haramlığına inanır veya inanmaz. Eğer haramlığına inanarak işlerse, farzı yapmak ve haramı işlemek gibi ikisini bir araya getirmiş olur ve böylece hem iyiliği hem de kötülüğü olur. Söz, ancak tevâtür yoluyla sübut bulmuş şeylerin haramlığına ve farziyetine inanmayı terketmek sûretiyle mâzur sayıl- mayacak konular hakkındadır. Bir özrü sebebiyle bilmediği veya te’vil etmesi

     

    792

    Buhârî, İman, “Bâbu Kufrâni’l-Aşiri” (Kocaya Karşı Nankörlük Bâbı)

    793

    İbn Hacer, Fethu’1-Bâri, c. 13, s. 75

    794

    5/Mâide, 44

    795

    Hüseyin Yunus, Tekfir Meselesi, Ahenk Yayınevi 85-90.

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    yüzünden terkettiği ya da işlediği fiile gelince, bunu işleyen kişi kâfir olmaz. Hükümlere inanmamanın küfür olduğuna ve sadece haramı işlemenin küfür sayılmayacağına gelince, bu kendi mevzûsunda karara bağlanmıştır. Allah’ın kitabındaki şu âyet-i kerime buna delil teşkil etmektedir; “...Eğer onlar tevbe eder, namazlarını kılar ve zekâtı verirlerse sizin din kardeşlerinizdir...” 796

     

    Günahlara gelince, Kur’an’da hırsızın elinin kesilmesi, zânînin sopalanması cezası vardır. Kur’an, onların küfrüne hükmetmemiştir. İki gruptan biri diğe- rine saldırmakla birlikte birbirlerini öldürmeleri de aynı şekildedir. Fakat iman ve kardeşlik her iki grup için de geçerlidir. Cana kıydığından ötürü kendisine kısas gereken katili de Kur’an “kardeş” olarak nitelendirmektedir. 797 Cenâb-ı Hak katili (kardeş) olarak isimlendirdi.

     

    Tekfirci gençlerin düştüğü hatalardan biri de iki küfrü birbirine karşıtırmak- tır. Aynı şekilde onlar, küçük günah olan fısk ile küfrü, zulüm ile küfrü birbirine karıştırıyorlar. Onlar, bunların tümüne “şirk” mânâsını veya benzerini vermek- teler.

     

    Fakat Kur’an ve Sünneti inceleyenler böyle olmadığını görürler. Tekfircilerin sözlerinden bir örnek: Zulüm de küfür demektir. Çünkü Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “...Kâfirler zâlimlerin ta kendileridir.”798 Hiç kimse, kâfirin küf- rü sebebiyle kendi nefsine zulmettiği hususunda kuşkuya kapılamaz. Fakat her zâlim kâfir midir? Kesinlikle hayır. Çünkü Kur’an’da Hz. Yûnus şöyle duâ ediyor; “Senden başka ilâh yoktur. Seni tesbih ederim. Çünkü ben zâlim- lerden oldum.”799

     

    Küfür ile fıskı birbirine karıştırma konusuna gelince gençler buna şu âyeti delil getiriyorlar; “Biz sana apaçık âyetler indirmişiz. Onları sadece fâsık- lar inkâr ederler.” Füsûk (fâsıklık) kelimesi küçük günahlar ve küfür için de kullanılmıştır. Bunun için her kâfir aynı zamanda fâsıktır; fakat her fâsık kâfir değildir. Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerim’inde şöyle buyuruyor: “...Birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir...” 800 Hiç kötü lakaplarla çağırmak küfrü gerektiren şeylerden olur mu? Bunu kim söy- leyebilir?

     

    796

    9/Tevbe, 11

    797

    Bk. 2/Bakara, 178

    798

    2/Bakara, 254

    799

    21/Enbiyâ, 87

    800

    49/Hucurât, 11

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                      TEkfİr

     

    Fısk ve zulüm kelimeleri hatta bazen “küfür” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de kâfir için de müslüman için de kullanılıyor. Bundan dolayı tedbirli davranmak ve acele etmemek gerekir. Buradaki küfür sözü, sahibini dinden çıkarmayan küçük küfürdür. Zira büyük küfür, sahibini dinden çıkarır. Her kâfir hem zâlim, hem de fâsıktır. Fakat her zâlim veya fâsık, kâfir değildir.

     

    Diğer birçok âlim-yazar gibi Samarraî’de câhiliye, itikadî şirk, amelî şirk... gibi kavramların tekfirde aşırı gidenlerce nasıl yanlış ve yüzeysel değerlen- dirildiğini ortaya koymuştur. Câhiliye hakkında şöyle der: “Câhiliyet hakkında vârid olan hadislere geçmeden önce şunu söylemek istiyorum: ‘Gerçekten câhiliyet Allah’ın şeriatının tatbiki ile ilgili bir durum, bir nitelik olunca bazen küfür ifade eder... Yöneticilerden kim, beşerî kanunu Allah’ın düzeninden üs- tün tutarak onu reddederse bundan ötürü kâfir olur. Çünkü o, Allah’ın indir- diğinden başkası ile hükmediyor ve Allah’ın kanununa dil uzatıyor. Câhiliyet, câhiliyet açılıp saçılması, câhiliyet taassubu gibi adet ve geleneklerle ilgili bir durum olduğu vakit bu, Allah’ın şeriatına tercih edilmedikçe bazen masiyet (günah) veya fısk ifade eder.” 801

     

    Tekfirde aşırı giden grubun gençleriyle çok sık karşılaştığını ifade eden Samarraî kitabının bir yerinde şunları anlatıyor: “Gençlere; ümmeti tümüy- le dininden çıkarıp küfür girdabına atan bu önemli konuyu sorduğumuzda, müslümanların küfre girdiklerini söylediler. Müslümanlar şehâdet kelimesini dilleriyle söyleyip, anlamını bilmiyorlar ve içeriğiyle amel etmiyorlar” diyorlar. Gençlerden biri: Şeker kutusu tuz ile doldurulsa ve üzerine şeker yazılsa, bu işlem onun tuz olma gerçeğini değiştirir mi? Bir adama ilaç yazılsa; fakat adam almasa hatta yalan olduğunu iddia etse bu gerçeği değiştirebilir mi?

     

    Ey ateşli gençler bize daha fazla bilgi veriniz, dediğimizde, onlar dediler ki, Peygamber zamanındaki bir müslüman, câhilî toplumdan İslâmî topluma geçen bir adamdı. Ama şehâdet kelimesini diliyle söyleyip hicret etmeden yerinde kalan kişi müslüman değildir. Yukarıda söylenenlere göre topluluk- lar bu haliyle İslâm’a göre hareket etmiyor. O toplumun amelleri, tutumları, iktisadi metodları ve siyaseti tümüyle İslâm dışı olunca; o toplum da câhilî toplum demektir. O toplumun tüm fertleri; bizce delil ve burhan ile aksi sâbit olmadıkça küfre girmişlerdir.

     

    Kahire’nin “Medinetü’l Mühendisîn” semtinde sohbet ettiğim gençlere de- diğimi burada zikrediyorum. Gençlere dedim ki: “Sizler Hz. Muhammed’in

    801 A.g.e., s. 158-159.

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    (s.a.s.) getirdiği Allah’ın şeriatına mı uyuyorsunuz, yoksa Yunanlı kâfir Aris- to’nun mantığına mı?” Bu sözün üzerine gençler, tedirgin oldular ve: “Allah’a sığınırız, bu ne biçim söz?” dediler. O vakit ben de: “Öyleyse bana cevap veriniz... Yanımıza bir Yahudi, bir Hristiyan veya bir müşrik genç girse ve: Ak- lım İslâm’a ve onun getirdiklerine yattı, ben müslüman olmak istiyorum, ne yapayım dese, ne cevap veririz?”

     

    Gençlerden bazısı, ona şehâdet kelimesini söylemesini telkin ederiz, dedi. Ben de: Bunu söylese ve şehâdet getirse, o sırada gence bir kalb nöbeti gelse ve oturduğu yerde ölse, hükmü nedir? diye sordum. Dediler ki: O müs- lümandır. Ben de onlara: Fakat siz tuzu keşfetmemiştiniz, onun tuz mu yok- sa şeker mi olduğunu öğrenmemiştiniz? dedim. Bu sefer gençler: Şehâdet getirmekle İslâm’a girdi:” dediler. Ben de: Bu iyi. Fakat siz onu denemediniz. Bakalım ki o şehâdetin manasını anlıyor mu, anlamıyor mu? O, İslâm’a ait hiç bir hükmü yerine getirmedi... dedim.

     

    Gençler: Biz ona mühlet verir, toplumun fertleri gibi olacak mı, onların hük- münü alacak mı diye bakarız. Veya ayrıcalık gösterir ve gerçekten müslüman olur, dediler. Ben, bu kadarı bana yeter dedim. Zira o genç müslüman olmuş ve şehâdet getirmekle müslümanlığını ilan etmiş oldu. Bundan başkası ola- maz. Rasûlullah (s.a.s.) döneminden günümüze kadar müslümanların bildik- leri de bu zaten. Bundan fazlası kabul değil. Şehâdet getiren bu adamdan küfrünü ifade eden birşey zuhur ederse, biz bu noktada, onun küfrüne ve dinden dönmesine hükmederiz, dedim.

     

    Nihâyet üzerinde şeker yazan kutuyu gören kişi, kutunun içinde tuz oldu- ğu kanaati kesinleşinceye kadar, onun şeker olduğuna inanacak. Aynı şe- kilde şehâdet getirip, müslüman olduğunu ilan eden kişi, İslâm’dan ayrıldığı kesinleşinceye kadar müslümandır, aksi değil. Yani İslâm sâbit olduğu sürece küfür asıl olamaz. Çünkü asıl bulunduğu hal üzere kalır. Müslüman, dinden döndüğü sâbit oluncaya kadar müslümanlık üzerine kalır. Fukaha bundan daha da ötede bir görüşe sahip. Onlar diyorlar ki; Halk bir müslümanın küfrü- nü gerektiren bir durumuna şahit olsa, fakat adam bunu inkâr etse, adamın sözü geçerlidir, onların sözü değil. Fukahadan bazısı, “Kur’an’ın eksik oldu- ğunu” söylemekle itham edilen kişi gibi, O da hakkında yapılan ithamlarla bir ilişkisi bulunmadığını söylemesini şart koşarlar. Yani bu ithamı yalanlaması gerekir, derler. Bu konuda bu kadarı yeter...”

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                      TEkfİr

     

    Küfür ülkesinde yaşayan müslümanların tâğûtî hükümlerle muhâtap ol- maları durumunda onların itikadına nasıl bir zarar gelebilir? Eserinin bir bölü- münde de bu sorunun cevabını ortaya koyan A. Samarraî konuyla ilgili olarak İbn Teymiyye’den görüşler aktarıyor. Buna göre Firavun’un karısı, Yusuf (a.s.), Necaşî gibi fert ya da az bir grupla müslüman olan kişiler küfür ülkesinde yaşayıp bazen de küfür hükümlerine muhâtap olmuşlardır. Ve bu durum da onların itikadına zarar vermemiştir. Hatta buna ek bir örnek olarak -yine İbn Teymiyye’den aktarma yapılarak- Tatarlar arasında müslümanların hâkimlik veya imamlık görevinde bulunduğu da kaydedilmektedir. Samarraî bu son örneği de İbn Teymiyye’nin Mecmu’ul-Fetevâ’sından aldığını kaydediyor.

     

    Tekfirde aşırı gidenler, bazı büyük günah sahiplerini tekfir etmektedirler. İtikadî şirk ile amelî şirki ayırmamaktadırlar. Bu da Hâricîlerde bulunan bir özelliktir. 802

     

     

     

    HAKSIZ TEKFİRİN TEHLİKESİ

    Herhangi bir insan hakkında küfür hükmünü vermek gerçekten de ciddi ve tehlikeli bir hükümdür. Çünkü onun tekfir edilmesi halinde şu son derece tehlikeli etkiler terettüb etmektedir:

     

    1. Kestiği yenmez, onunla samimiyet kurulmaz, sır verilmez, velî/dost, yar- dımcı ve yönetici kabul Nikâhlı karısının onunla beraber kalması helâl olmaz ve bu sebeple ikisinin birbirinden ayrılması gerekir. Çünkü müslüman bir kadının bir kâfire zevce olmasının sahih olmadığı yakin olarak bilinen icma ile sâbittir.

     

    1. Onun çocuklarının, onun idâresinde kalmaları câiz değildir. Çünkü bu durumda onlar hakkında emin olunmaz ve onun küfrünün çocuklarına tesir etmesinden Özellikle onun çocuklarını yumuşaklıkla ve şefkatle zi- yaret etmesi, bu etkiyi artırır. Bundan dolayı onlar İslâm toplumuna mensub olan herkesin boynuna emanettirler.
    2. Şüphesiz o, sarih küfür ve apaçık riddet ile dinden çıktıktan sonra İslâm toplumu üzerinde borç olan velâyet ve yardım hakkını Bu sebep- le de kendi kendisi uyanıp geri dönene kadar ve tekrar hidâyete erişinceye

     

    802 Hüseyin Yunus, Tekfir Meselesi, Ahenk Yayınevi 246-257.

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    kadar onunla ilişkilerin kesilmesi ve toplumdan ona en yakın sığınağın ka- patılması gerekir.

     

    1. Onun, tevbeye davet edilmesi, zihninden şüphelerinin giderilmeye çalı- şılması ve ona delillerin ikame edilmesinden sonra hakkında mürted hükmü- nün infaz edilmesi için İslâm mahkemesi önünde muhakeme edilmesi

     

    1. O öldüğünde onun hakkında müslümanlar üzerinde icra edilen hüküm- ler icra edilmez. Bu sebeple cenazesi yıkanmaz, üzerine namaz kılınmaz, müslümanların kabristanında defnedilmez ve bir murisi öldüğünde ona vâris olmadığı gibi, başkası da ona vâris

     

    1. Yine o küfür halinde öldüğü zaman Allah’ın (c.c.) lânetini, rahmetinden kovulmayı ve cehennem ateşinde ebedi olarak kalmayı hak

     

    İşte bu hükümler, Allah’ın kullarından birisinin hakkında tekfir hükmünü ve- ren kişinin, bu dediğini söylemeden evvel birçok kez irkilip geriye çekilmesini gerektirir.803

     

     

     

    TEKFİRCİLİK,

    TEDAVİSİ ÇOK ZOR OLAN BULAŞICI BİR HASTALIKTIR

    Tekfir: Kendini Müslüman kabul eden birinin, söylediği bir söz ya da ser- gilediği bir davranış nedeniyle, İslâm Dini’nden çıktığını söylemeye ve bunu bir hüküm olarak kabul etmeye “tekfîr”denir. Her mü’min, hak edeni teslim etmek (Müslüman olduğunu kabul etmek) ve yine Allah’ın kâfir olduğuna hük- mettiklerine kâfir deyip tekfir etmek mecburiyetindedir. Buna tekfircilik denil- mez. Tekfircilik derken, bazı mü’minleri haksız yere küfre nispet etmeyi kast ediyoruz. Tekfircilik, nassları farklı yorumlayarak, “Müslümanım” diyen ve dinî hassâsiyetleri olan kimselerden bazılarını, hak etmedikleri halde küfre nispet etmek, mü’min olduğunu belirten nice insanın tartışılabilecek zannî deliller- le kâfir olduğuna hükmedip bunu açıkça dillendirmektir. Tekfircilik, tepkisel bir tavırdır. Özellikle, düzenin resmî din kurumu Diyanet’in, sapık tarikatçıların ve kime, neye hizmet ettikleri tartışılabilecek hizmet cemaati ve benzerlerinin temsil ettiği ılımlı İslâm anlayışına ve televizyon müftülerine haklı olarak tep-

     

    803 Yusuf el-Karadavî, Tekfir’de Aşırılık, Şura Yayınları, (Mütercim M. Salih Geçit), İstanbul, 1998 31-32

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                      TEkfİr

     

    ki gösteren bazı gençler, dini kendileri gibi algılamayanlara kâfir veya akaidi bozuk diyerek tekfirciliğe meyletmekteler. Dinlerinde samimi olduklarını, dini esnetip gevşetenlere karşı tavır almalarında haklılıklarını söyleyebileceğimiz tekfirciler, tâviz vermemekle dinde aşırılığı karıştırıp kurunun yanında yaşı da yakmaktadırlar.

     

    Tekfirciliğin birçok sebebi vardır. Bunlar içinde grup taassubu ve üstü ör- tülü olsa da kibir ön sırada yer alır. Sadece kendisinin ve içinde bulunduğu grubun cenneti hak ettiği, diğer fertlerin ve cemaatlerin tümüyle bâtıl yolda ol- duğunu ve cehennemi hak ettiği inancı yatmaktadır haksız tekfirciliğin köke- ninde. Sanki cennet çok küçüktür, başkaları da cennete gitse kendisine yer kalmayacaktır ve Allah’ın rahmetini sanki o dağıtmaktadır. Yeterli ve derinlikli Kitap-Sünnet bilgisine sahip olmadıkları halde, hayatlarını ilme adamış âlimle- rin zorlandığı ictihadî konularda çok rahat ve kesin bir dille ahkâm kestiklerine, hak edenlerin yanında, hak etmeyen nice insana da “kâfir” damgası vurduk- larına veya kâfir muâmelesi yaptıklarına şahit olmaktayız. Günümüz câhiliy- yesinde yaygın, çoğunlukla içinde yaşadığımız İslâm dışı düzenin zorlaması veya yönlendirmesiyle ilgili 4-5 konuyu en temel iman-küfür ayrımı olarak ele alıp istisnâ, zaruret, ikrâh, cehâlet, te’vil gibi hususları yok sayar ve inkârın ol- mamasını görmezlikten gelirler. Kişiyi veya toplumu küfre nispet etme yönüyle çok katı ve acımasız bir tavır sergileyerek dinde aşırılığa giderler.

     

    Haksız tekfir, yani tekfircilik bir hastalıktır. Tekfir hastalığı muvahhid mü’min- lerin birleşmelerinin önünde en büyük engeldir. Tekfircilik anlayışı, Müslüman cemaatleri içten içe kemiren bir virüs olmuştur. İslâmî yorum farklılıkları biz- lerin aynı safta olmasını engellememelidir. Tekfir hastalığına yakalanan bir Müslüman için öncelik, Müslümanların ümmet şeklinde birliği ve güçlenmesi değil; kendisinin veya cemaatinin düşüncesi ve diğer Müslümanlarla yaptığı münazaralarda haklı çıkma gayreti olmaktadır.

     

    İslamî hükümler, insanların huzuru için vaz’ olunmuş kanunlardır. İnsanlar bu hükümlere sımsıkı sarıldıkları zaman, düşmanlık ortadan kalkar ve herkes kendi ameliyle meşgul olur. Tekfircilik, karşısındakileri (istisnâlar hâriç) affedil- meyecek suçlarından ötürü cehennemlik görürken; onlarla mukayese ederek kendini ve arkadaşlarını yegâne cennetlik insanlar olarak görme yönüyle şey- tanın Allah’la aldattığı kesimden olma riskini taşıyor. İslâm, başkalarının güna- hıyla uğraşmaktan önce, her mü’minin önce kendi hata ve günahlarının afffı için gayret etmesini emreder. Kendini kurtaramayan başkasını kurtaramaz. Eteği tutuşan, kendini yanmaktan koruyamayan itfaiyeci başkasını yakan

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    ateşi nasıl söndürecektir? Gerçi tekfirci, komşudaki ateşi söndürmek yerine, “herkes yanıyor, sen de yanıyorsun!” diye etrafı velveleye vermeyi, herkesi panikletmeyi tercih etmektedir. Ekrem Rasûl şöyle buyurur: “Mü’min, üze- rindeki günahı, üstüne yıkılmasından korktuğu bir dağ gibi görür. Münâfık ise, günahını, burnuna konup da oradan uçurduğu bir sinek gibi önemsiz görür.”804

     

    Bir yanlışa karşı çıkmanın onlarca yolu vardır. İslâm’ın onaylamadığını dü- şündüğümüz bir söz ya da davranışın ve bunların sahibinin eleştirilmesi için tekfir dışında lügatlerde yüzlerce kelime bulunabilir. Kaba kuvvet nasıl acziye- tin ve aşağılık duygusunun göstergesi ise, haksız tekfir de aynen öyledir. Fikre fikirle karşı çıkmak gerekirken, karşı tarafın delillerinin çok daha güçlü delil- lerle çürütülmesi gerektiği halde, damgalandırıp yargısız infaza başvurmayı tercih eder tekfirci. Haksız tekfir; ucuzculuktur, ithamdır, sûi zandır, önyargıdır, toptancılıktır, süpürücülüktür. Haksız tekfir taraftarının gözünde iki renk var- dır: Beyaz ve siyah. Beyaz, üzerine hiç toz konmayan bembeyazdır; siyah da kapkaradır. Tekfircinin mantığı “ya hep ya hiç” şeklinde formüle edilebilecek kumarbaz mantığıdır. Tabii haksız tekfirin neticesi görevden kaçmadır, tekfir edilen grup ve şahıslarla bağları koparmak, onları aşağılayıp tebliğ ve dâveti onlara götürme ihtiyacı duymamaktır. Haksız tekfir, genellikle psikolojik rahat- sızlıkları üzerinde barındıran, kişiyi diğer insanlardan soyutlayan, daireyi kü- çülte küçülte kendisi gibi inananları bile kâfir saydıran anormal tipler oluşturur.

     

    Tekfir, iftiradır, insan hakkı ihlâlidir, büyük hakarettir, toplum içinde itiba- rı sıfıra indirmedir, saldırganlıktır. Bedene değilse bile, bedenden çok daha önemli olan ruha darbedir, moral olarak insanı çökertmedir. Psikolojik şiddet uygulamadır. İnsanı mânen yaralamak, işkence çektirerek öldürmektir.

     

     

     

    İSLÂM’IN CİHAD ANLAYIŞI

    İslâm’ın cihad anlayışı, bambaşka bir şeydir. Cihad; cehdin, yani hayırlı hedefe ulaşmak için tüm gayretin seferber edilmesinin belirişi, insanı insan yapan değerlerin çiğnenmesi durumunda başvurulan her türlü kavga ve sa- vaşın adıdır. Şartları doğmuş bir savaş, insanın yolunu tıkayan engelleri aşma- nın olmazsa olmaz şartıdır. Bütün mesele, savaşın şartlarının doğup doğma- dığının iyi belirlenmesi ve seyrinin Kur’anî ruha uygun biçimde ayarlanmasıdır.

     

    804 Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâmeh 49; Buhârî, Deavât 4

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                      TEkfİr

     

    Cihad ve savaşta birinci gâye, âhiretimiz için bir ticâret yapmaktır.805 Ciha- dın ve savaşın bazı külfet ve meşakkatleri olsa da, bunlar, insanın acıklı azap- tan kurtulması yanında hafif kalırlar. Yolumuzu aydınlatmak için malımızı yak- mak, cehennemde yanmamak için gerekirse İbrâhim gibi dünya ateşlerine atılmak, dinimizin izzeti için canımızı incitmek, birtakım zorluklara, sıkıntılara katlanmak gerek. Dolayısıyla canla cihad, yani Allah için savaş, başka- larını öldürüp cehenneme göndermek için değil; nefsimizi ve diğer nefisleri cehennemden kurtarmak için yapılır. Yanmaktan kurtulan hamiyetli insanların yapacağı ilk iş, başkalarının imdâdına koşmak değil midir? Cihad, bu yönüyle, insan kurtarma savaşının adıdır.

     

    Eğer birtakım insanların hak ve hakikate ermesine bir başka grup engel oluyorsa bunlarla savaş yapmak da cihaddır. Yeryüzünü sadece Allah’a kul- luk yapılan bir mescid haline getirmek için tüm coğrafyalarda zulmün her çeşidine dur demek, globalleşen küfre karşı intifâdayı küreselleştirmektir.

     

    Savaşta maksat ne olmalıdır? Bu sorunun cevabını iki maddede özetle- yebiliriz: “Bize saldıran yahut saldırıya hazırlanan düşmana karşı kendimizi müdâfâ etmek” ve “zâlim devletlerle savaşarak, insanlığa hürriyet ve hidâyet yolunu açmak.” “Dinde zorlama yoktur.”806 Ancak, cennet yolunu zorla ka- pamak isteyenlere karşı da cihaddan, kıyâmdan başka çare yoktur. Bunun- la birlikte, sulh/barış daha hayırlıdır.807 İslâm’ın anlamlarından biri de barış ve selâmettir, esenlik ve huzurdur.

     

    Canla cihadda, yani Allah için savaşta hedef, öldürmek değil; di- riltmektir. Ölü kalpleri diriltmek, sönük fikirleri aydınlatmak, donuk hissiyatlara can vermek. İnsanları yurtlarından etmek değil; onlara ebediyet yurdunu kazandırma gayretidir cihad. Bu diriliş hareketinin önüne çıkanlar ölümü hak etmiş olurlar. Çokların hayat bulması için, belli bir azınlığın ölmesi gerekiyorsa buna da “evet” dememiz gerek. Aksi halde çoğunluğa zulmetmiş oluruz. Elmalılı Hamdi Yazır, savaşı, ıslah harbi ve ifsâd harbi diye ikiye ayırır ve mü’minlere emredilen savaşın ıslah harbi olduğunu beyan eder. Cihada çıkan mü’minleri de “azâba hak kazanmış bir kavme Hakk’ın azâbını tatbik etmeye memur bir el” olarak görür. O halde, savaşı bir ibâdet anlayışıyla yapmak ve bu ibâdetin kurallarına en ince ay- rıntılarına kadar uymak gerekiyor. “Antlaşma yaptığınızda Allah’ın ahdini

     

    805

    61/Saff, 10-11

    806

    2/Bakara, 256

    807

    4/Nisâ, 128


    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    yerine getirin.”808 emrine uyulacaktır. “Size savaş açanlarla Allah yolunda çarpışın. (Allah’ın koyduğu) Sınırları aşmayın. Çünkü Allah, haddi aşanları sevmez.”809   fermânına kulak verilecek, his ve hevese kapılmaktan, aşırı git- mekten sakınılacaktır.

     

     

     

    TERÖR VEYA SALDIRGANLIK İLE CİHADIN BİRBİRİNE KARIŞTIRILMASI

    Birbirinden çok farklı şeyler olan, biri beşerî biri Rahmânî, biri yıkma biri yapma, biri ifsâd biri ıslah anlamında biri cehennemi biri cenneti çağrıştıran çok farklı iki kavramı bile maalesef birbirine karıştırma becerisini(!) gösteren insanlar çıkabiliyor. Saldırganlık ve cihad/kıtâl kavramları biri İslâm’ın düşman- ları, diğeri İslâm’ın akılsız dostları tarafından olmak üzere iki şekilde karıştırıl- maktadır. İslâm ve hak düşmanları, müslümanların saldırgan ve işgalci düş- manlara karşı kendilerini ve dinlerini savunmalarını terör diye damgalarken, cihadla terörü karıştırmış olmakta veya kasden birbirine tümüyle zıt iki şeyi aynı göstermeye çalışmaktalar. Bazı akılsız dostların iyi niyetle de olsa cihad zannıyla bazı saldırgan tavırlar takındıklarını veya bu iki farklı konuyu zihinle- rinde kesin hatlarla tam ayıramadıkları da görülen bir vâkıadır.

     

    Bir kimseyi tekfir etmek, ne demektir? Kendisine selâm verilemeyecek, dostluk ve samimiyet kurulamayacak, gönülden sevilemeyecek, kız alıp ve- rilemeyecek, ortaklık gibi yakınlık isteyen ilişkilere girilemeyecek, cenazesi- ne katılınamayacak ve evliyse eşiyle nikâhı düştüğünden devamlı zina ediyor hükmü verilecek, âhirette de sonsuz bir şekilde ceza çekecek, ebedî cehen- nemde kalacak şeklinde bir hüküm verilmiş olmaktadır. Böyle bir hüküm öyle alelusûl verilemez. Bir kimseye “kâfir” demekten daha küçük bir isnad olan meselâ “fâhişe” demek, hangi şartlarda mümkündür? Kendimizle birlikte üç güvenilir müslümanın da apaçık şekilde zina fiilini işlerken görmediğimiz ve hepimizin şahitlikte ısrar etmeyeceği bir durumda “fâhişe” demenin dünyada bile cezaya çarptırılacağı sözkonusudur. Meselâ, bir adamın diğer bir adamı öldürdüğüne şahit olsak, bu adamın hangi şartlarda o suçu işlediği, olayın içyüzünde başka ne tür durumlar olduğu uzun uzadıya, şahitlerle, savun- malarla ortaya konulur, uzunca mahkemesi sürer ve sonunda onun suçlu olup olmadığı da bizim tarafımızdan değil, hâkim tarafından karar verilip hük-

    808 16/Nahl, 91

    809 2/Bakara, 190

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                      TEkfİr

     

    me bağlanır. Öyle bir durumda bile, İslâm’ın hâkim olmadığı topraklarda had dediğimiz ağır cezalar uygulanmaz. Çünkü ortam, haramları işlemeye çok elverişlidir. Haramlara ve küfre gidecek yollar (İslâm devleti olmadığı için) tı- kanmamıştır. Bu hükmün ağırlığından dolayı siz de bilirsiniz ki, Rasûlullah, bunun çok sorumluluk isteyen bir hüküm olduğunu belirtir:

     

    “Bir kimse diğer bir kimseyi fıskla veya küfürle itham etmesin. Aksi tak- dirde, itham edilen arkadaşında bunlar yoksa, kelime (itham ettiği sıfat) kendine döndürülür.”810

     

    “Bir kimse diğerine, ‘kâfir’ dediği zaman, bu ikisinden biri kâfir olur: Eğer dediği kimse kâfir ise, adam doğru söylemiştir; yok eğer ona dediği gibi değilse, ona söylediği küfür sözü kendine döner (söyleyen kâfir olur).”811

    “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin.”812

     

    Bu hadisler, aslında normal şartlarda bile, kişinin birini tekfir etme husu- sunda çok dikkatli, ölçülü ve ihtiyatlı olması gerektiğini bildirir. Günümüzdeki gibi her şeyin anormalleştiği, hakkın bâtıl, bâtılın hak diye öğretildiği, anlatıl- dığı, yaşandığı bir toplumda tekfir konusuna daha fazla ihtiyat gösterilmelidir.

     

    Tekfircinin duygu ve düşünce haritasını çizmeye çalışalım: Samimi ama bağnaz, dindar ama fanatik, ibadete düşkün ama kendi cemaatinden olma- yan mü’minlere düşman, nice muvahhid mü’minlere sert, ama İslâm düş- manlarına, tâğutlara ses çıkarmayan bir portre…

     

    Bütün tekfircilerin psikolojik durumları ve yetiştikleri şartlar birbirine olduk- ça benzer: Bastırılmış duygular, doyumsuzluk, belli bir yaştan sonra İslâm’ı tanımak, yarı okumuşluk, işinde ve faaliyetlerinde genellikle başarısızlık, top- lumsal ilişkilerde soyutlamanın getirdiği yalnızlık, sakin görünüm altında, uy- gun bir ortam ve beyin yıkayıcı bir öncü bulduklarında her biri, dilini kılıca dö- nüştürebilecek ve o kılıcı da daha çok İslâmî çalışma yapan dâvâ insanlarına karşı kullanacak bir karakter…

     

    Tartışma ortamı ve münazara meclisleri oluşturmayı çok sever. Tartışma onun kendini ispat etme aracıdır. Katı ve dışlayıcı tutumu ile; kendini topluma, halka, aileye, eşine, çocuklarına kapatır. Hisleri kendisini yönlendirir; akıl ve

     

    810

    Buhârî, Edeb 44

    811

    Buhârî, Edeb 73; Müslim, İman 111

    812

    Buhârî, İlim 11; Müslim, Cihad 5

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    ilim değil. Böylece, bunalımlı ve uyumsuz bir psikolojik ruh yapısına bürüne- rek Müslümanların arasında tekfir fitnesinin tohumlarını atar. Özellikle “kâfire kâfir demeyen kâfirdir” anlayışıyla, kendilerinin yanlış yorumlarla küfür veya kâfir kabul ettiklerine küfür gözlüğüyle bakmayan kimseleri Müslüman kabul etmeyip zincirleme tekfir gibi bir cinayeti rahatlıkla işleyebilen bir anlayış…

     

    Tekfirciliğin tarihteki ilk temsilcisi olan Hâricîlik; serkeşlik, itaatsizlik, disiplin dışına çıkma anlamlarını taşır. Hâricîler, oldukça fanatik insanlardı. Beyinleri yı- kanmıştı. Yanılgıya düşmelerindeki en önemli etken, onların aşırı tutucu olma- larından kaynaklanıyordu. Bunun bir sebebi de onlardaki bedevîlik ruhuydu. Yaşadıkları yalın hayat, kültür kıtlığı ve nasların zâhirine göre hüküm vermek de bu taassubun nedenleri arasında sayılabilir. Bununla beraber Hâricîlerin iki özelliği vardı ki, dost-düşman herkes kabul ederdi: Takvâ ve Cesaret. O kadar çok namaz kılarlardı ki alınları, dizleri ve dirsekleri nasır tutmuştu. Ölümden de asla korkmazlardı. Bilinçli veya bilinçsiz onların izini takip eden, kendilerini onlardan saymasalar da o izi takip eden tekfircilerde de bu özellikler değişen oranlarda da olsa mevcut.

     

    Tekfirci bir Müslüman; cemaatinin, ağabeylerinin veya okuduğu kitapların etkisiyle farklı insanları kolayca tekfir edebilme cesaret ve cür’etini kendin- de rahatlıkla görebiliyor. Bir âlimin hüküm vermekte zorlandığı hususlarda kendinden çok emin şekilde fetvalar, hükümler veriyor ve nice insanı tekfir ederken hiç rahatsızlık duymuyor. Hep haklı olduklarına inandıklarından, ister avamdan biri olsun, isterse âlim, onlar için fark etmez; saatlerce sert tartış- malara girerler ve karşısındakilere kendi görüşlerini kabul ettirmeye çalışırlar. Kabul etmeyince de tekfir silahını çıkarıp kalbine ateş ederler. Çoğunlukla ehliyetsiz ve yetkisiz olarak genelleme de yapmak sûretiyle isabetsiz tekfîr suçlamasında bulunarak ahlâkî ve hukukî açıdan sorumsuzca davranabiliyor.

     

    Bunun sebebi olarak tâğutî düzeni, zâlim ve istismarcı yöneticileri, mürcie an- layışını, hurafeci veya modernist din yorumlarını, dün tevhid diyen nice cemaat ve önderlerinin bugün düzeni ve iktidarı savunacak şekilde savrulmaları, taviz üstü- ne taviz vermeleri göstermek mümkün. Heyecanlı şekilde gençliğin ve ilimsizliğin cesaretiyle radikal ve fanatik tavır alarak “lâ ilâhe illâllah” diyenleri cehenneme göndermekten hoşlanıyor görüntüsü veriyor.

     

    Hiç de kolay bir hayat olmasa gerek tekfircinin kendisini mecbur ettiği yaşayış: Akrabalarıyla, en yakınlarıyla ilişkisini kesecek, kendi fikirlerini kabul etmiyor diye belki sevdiği karşı cinsten birinin evlenme teklifini reddedecek, kendi cemaatin-

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                      TEkfİr

     

    den olmayan birinin arkasında namaz kılmayacak, kestiğini yemeyecektir. Ona borç vermeyecek, ona en ihtiyaç duyulan anlarında bile yardımda bulunmaya- cak, onunla hiçbir zaman herhangi bir işbirliğine girmeyecek, ölünce cenazesine katılmayacaktır. Kolayına gelen hevâî fetvalar da tabii: Müslüman olmadıklarına hükmettiğinden dolayı kâfirlerin mallarının ve İslâmî bir devlet olmadığı, tâğûtî bir düzen olduğu için devlet malının çalınmasının câiz olduğunu ileri sürmek gibi… Devletin olduğu varsayımıyla elektrik, su, belediye otobüsü vb. kullanımlarda sahtekârlık ya da hile ile de olsa bu tür hırsızlıkta sakınca olmadığını iddiâ et- mek… Bu anlayış ve tavır, ne insanlığa sığar ne İslâm’a. Savaşla normal hali, ganimetle hırsızlığı, dâru’l-küfür ile dârul-harbi (savaş yurdunu) karıştırmaktır bu. İslâm’ı da, sosyal yapıyı da bilmemektir. Dâvâya da büyük zarar sözkonusudur.

     

     

    Suud’un yazdırıp bedava dağıttığı kitapların, internet sitelerindeki üslûbu çok sert yazıların, bir-iki ağabeyin ve sloganların etkisinde kendilerine ait bir dünyaya çekilmiş bir fotoğraf… Bir kısmı tâğutlara da karşı çıkarken, çoğunluk itibarıy- la İslâm düşmanı olan zâlim ve emperyalist kâfirlerle, tâğutlarla uğraştıkları pek görülmeyen bu tipler, aslında bir çıkar için değil; din gayretiyle Müslümanlarla uğraşmaktalar. Niyetlerinde samimi olduklarına kesinlikle inandığımız bu kardeş- lerimiz usûl ve üslûp yönüyle de çok kırıcı olabilmekte, tekfir kılıcını (ve sapık it- hamını) bütün etrafına savurup karşılarına kim çıkarsa ondan nasibini almaktadır. İlimsiz gayret, çoğu zaman kişiyi aşırılığa götürmektedir. Elbette nice itidalli selefî kardeşimiz olduğu gibi, selefî geçinen (aslında bizim onların selefî oldukları iddia- larını kabul etmediğimiz) tekfircilerin dışında nice tekfirci bireylerin (ve az da olsa tekfirci cemaatlerin) varlığı da bir vâkıadır.

     

    Tekfîrcinin, muhâtabına karşı girişebileceği en hafif yaptırım ise ondan ili- şiğini tamamen kesmektir. Onun zihnindeki çözüm budur. Fetvâsını da çoğu kez kendisi verir, kendisi uygular. Bazen de bir ağabeyinin etkisiyle bu cinayeti işler.

     

    Bu radikal akımın günümüzdeki temsilcilerinin bütün tavırları, tutumları, konuşma şekilleri ilkel ve iticidir. Çağrı şekilleri şu âyette tavsiye edilen hikmetli üslûba tamamen aykırıdır: “Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle dâvet et/çağır ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et. Rabbin, Kendi yo- lundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidâyete erenleri de çok iyi bilir.”813

     

    Tekfir olgusunu bir nassı değil, çok sayıda nassı anlama sorunu olarak gö-

    813 16/Nahl, 125

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    rüyorum. Bütün problemler Kur’an’ı doğru anlamamaktan ve bütüncül olarak değerlendirmemekten kaynaklanıyor, diyebiliriz.

     

    Hz. Ali ile savaşmaktan başlayıp ümmetin manevi kanını devamlı akıtmak demek olan onları cehenneme yollamaya kadar 1400 senelik problem.

     

    Tekfirciyi, adam kurtarmaya kalkarken, niyeti adam kurtarmak olduğu halde, bilgisiz ve usulsüz olduğundan adamı öldüren kimseye benzetebili- riz. Ama bu, bir kez değil, her kez olursa, “aman kardeşim! Sen önce eski öldürdüğün kimselerin hesabını ver, bırak kurtarmayı, önce kendini kurtar” denilmesi gerekmez mi? Tekfirciler eğer samimi ise, haksız tekfirin kendilerini küfre götürme riskini hesap etmeli ve Kur’an’da kesin olarak tekfir edilmeyen kimseleri tekfirden kaçınmalı ve tekfiri tekfir etmelidir. İnsanlara tatlı dille ve güler yüzle, ihtilaflı konuları değil, kafaya çivi çakar gibi değil; tatlı şekilde güzel bir tarzda anlatabilmektir marifet.

     

    “(İnsanları) Allah’a dâvet eden, sâlih amel/iyi iş yapan ve ‘ben müslü- manlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim vardır? İyilikle kötülük bir ol- maz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın bir dost olur. Bu (haslete) ancak sabredenler kavuşturulur. Buna, ancak (hayırdan) büyük pay sahibi olan kimse kavuşturulur.”814

     

    Cemaat ve cemiyetler, birbirlerine çevirdikleri eleştiri oklarını önce ken- di nefislerine ve gruplarına çevirmelidir. Tevhide duyarlı cemaatleri ve onla- ra mensup olan fertleri barıştırmalıyız. Muvahhid mü’minler ve cemaatler, birbirine haksız olarak yönelttiği ağır eleştiri ve tekfir oklarını, grup farkı gö- zetmeksizin tüm mü’minlere düşmanlık yapan güçlere yöneltmelidir. Müs- lüman gruplar birbirlerini tekfir ederken, İsrail’i, Amerika’yı ve onların dostu konumundaki başlarındaki tâğutları, İslâm’a açıkça düşmanlık yapan egemen güçleri unuttuklarının farkında bile değiller. Kardeşliğin gereği, karşımızdakini yanlışlardan kurtarmaktır; tekfirciliğin gereği ise onu küfre nisbet edip onunla ilişkileri kesmek ve onu yanlışlarıyla baş başa bırakmak ve hatalarının daha da keskinleşmesi için zemin hazırlamaktır. Haksız tekfir, en büyük iftiradır. Kul haklarının, hakkı gasbetmenin en büyüğüdür. Kaba ve sertliğin en çirkin olanıdır. Saldırganlıktır, iftira atmaktır.

     

    Açıkça küfrü ispatlanamayan kimselerin şahit olduğumuz itikadî

    814 41/Fussılet, 33-35

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                      TEkfİr

     

    yanlışlarını düzeltmeye çalışmak yerine, onları bulundukları yanlış- larla baş başa bırakmak, hatta sert ithamlar ve yanlış damgalandır- malarla Müslümanların arasını bozmak, farkında olmadan ifsadçı olmaktır. Hâlbuki Kur’an, mü’minlerle ilgili bir haber geldiğinde onu hemen kabullenmemeyi, doğruluğunu tahkik edip araştırmayı emre- diyor. Mü’minlerin arasını ıslah etmeyi emrediyor. “Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa, bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olur- sunuz.”815; “Eğer mü’minlerden iki grup birbirleriyle vuruşur savaşırlarsa aralarını düzeltin. Şayet biri ötekine saldırırsa, Allah’ın emrine dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer dönerse artık aralarını adâletle düzeltin ve adâletli davranın. Şüphesiz ki Allah, âdil davrananları sever. Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan kor- kun, umulur ki merhamete ulaşırsınız.”816

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    815 49/Hucurât, 6

    816 49/Hucurât, 9-10

     

     

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                 İrtİdâd

     

     

    1. Ünite

    İRTİDÂD

    • İrtidâd; Anlam ve Mâhiyeti
    • Mürted Kime Denir?
    • Kur’ân-ı Kerim’de İrtidâd Kavramı
    • Gizli İrtidâd
    • Mürtedliğe Giden Yollar
    • Şirk, Küfür ve İrtidaddan Korunma Yolları
    • İrtidâd, İrticâ/Gericilik Demektir; Mürted de Mürtecî/Gerici
    • Sorular

     

     

     

     

     

     

    Bu üniteyi bitirdiğinizde aşağıdakiamaçlara ulaşmanız beklenmektedir.

     

    • İrtidâd kavramının lügat ve terim anlamlarını açıklayabilmek.
    • Mürtedin kim olduğunu ve mürtedle kâfir arasında nasıl bir fark bulunduğunu izah
    • Mürted olan bir kimsenin daha önce yapmış olduğu iyilik ve sevaplarının duru- mu hakkında Kur’an hükmünü açıklayabilmek.
    • Bir kimsenin mürted olması için açıkça bir başka dine girmesi mi gerekmek- tedir? Daha önce Müslüman olan bir kimsenin, hangi inanç ve davranışlarla mürted kabul edilmesi gerektiğine açıklık
    • Günümüzde mürtedliğe giden yolları örneklendirebilmek.
    • İrtidaddan korunma ve çevremizdeki mü’minleri koruma yollarını açıklayabil- mek.
    • İrtidâd ile irticâ, yani gericilik arasındaki ilişki ve benzerliği açıklayabilmek.

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    İRTİDÂD; ANLAM VE MÂHİYETİ

    İrtidâd, Arapça bir kelime olup, ridde’nin türevidir. Reddetmek, geri çevirmek ve bir işten rücû etmek gibi mânâlara gelir. Istılahta, iman ettikten sonra, İs- lâm’dan dönmeye verilen isimdir. İslâm dinini terkedip başka bir dine geçmek veya eski inancına dönmeye irtidat; bunu yapan kimseye de “mürted” denir.

     

    Kur’an’da irtidatla ilgili şöyle buyrulur: “Sizden kim irtidad eder (dininden dö- ner) ve kâfir olarak ölürse, işte onların dünya ve âhirette amelleri boşa çıkmış- tır ve onlar cehennem ehlidir, orada ebedî kalacaklardır.”817; “Kim imanı küfürle değiştirirse, şüphesiz o, dümdüz yolun ortasında sapıtmıştır.”818

     

    İrtidâd edip, dinden dönen, İslâm’ı terkedip küfrü veya şirki seçen kimseye mürted denir. İslâm’dan çıkma olayına ‘ridde’ veya ‘irtidad’ denilmektedir. Mür- ted, müslümanlığı kendi isteğiyle, hiç bir baskı olmadan seçtiği halde, sonradan çeşitli nedenlerle yine kendi arzusu ile terkeden, küfrünü açıkça ortaya koyan insandır. Kur’ân-ı Kerim, böylelerinin çirkin durumunu açıklayarak onları kötü bir âkıbetin/sonucun beklediğini haber veriyor.819

     

    Mürtedin Kişiliği: Mürted, kişilik zaafı olan biridir. Doğru bir bilgiye ve sağ- lam bir görüşe sahip olamamıştır. İnandım dediği dini yeterince benimsememiş- tir. Bir başka fikir veya inanç, hoşuna giden bir dünyalık onu daha çok etkile- miştir. ‘İslâm’dan çıkarsam, gayri müslimlerin safına geçersem maddî bir çıkar kazanabilirim’ diye düşünmüştür. Kendisine çok süslü gösterilen, İslâm dışı hayat şekilleri daha çok hoşuna gitmiştir. Nefsinin arzuları kabarıp taşmıştır. Çok şey istemektedir, bir çok şeyden zevk alma arzusundadır, ama müslüman kaldığı müddetçe bunlara ulaşması zordur. Zaten pamuk ipliği ile bağlı olduğu İslâm bağını hemen koparıp atmaktadır.

     

    Mürtedlik aslında sıradan bir mesele değildir. Allah katında din seçmek insan varlığı için en önemli olaydır. Âlemlerin Rabbi, insana değer veriyor, onu kendi- sine muhâtap (hitap edilecek kişi) olarak kabul ediyor, deyim yerindeyse, insanı “adam yerine koyuyor.” Ona elçiler ve din gönderiyor, ona doğru yolu gösteriyor. Buna karşın insanların bir kısmı buna aldırmıyor, yahut elçilerle gelen dâvete karşı çıkıyor, ya da onu eğlenceye alıyor. Bunun bir belirtisi olarak da bazen inandığını söylüyor, bazen de bu inandığı dini terkediyor. Kimileri de dışarıdan inanmış gibi görünüyor, ancak içinden inkârcılığa devam ediyor. Aslında pek de âciz olan ve

     

    817

    2/Bakara, 217

    818

    2/Bakara, 108

    819

    2/Bakara, 217

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                 İrtİdâd

     

    ölünce mutlaka Rabbinin huzuruna çıkacak olan insanın bu denli cesur olma- sı, cür’ette bulunması, korkmaması, yaptığı işin sonunu düşünmemesi ne kadar acıdır!

     

    Kendisine verilen değeri anlamayan ve değerini çok çok yüceltecek olan İlâhî dâvete kulak vermeyen insandan daha akılsızı, daha bedbahtı/şanssızı var mıdır? Böyleleri bile bile zararlı ve kötü olanı tercih ediyorlar, derecelerini kendi elleriyle alçaltıyorlar. Bir kısmı da kurtuluş ve mutluluğun adı olan İslâm’ı kabul ettikten sonra şu veya bu sebepten dolayı onu terkediyorlar. Onu ya beğenmiyorlar ya küçümsüyorlar ya da çıkarlarına engel görüyorlar.

     

    Hangi sebeple olursa olsun bu tavır Allah’ın sevmediği bir tavırdır. Bu davranış âlemlerin Rabbi Allah ve O’nun aziz dini İslâm ile -hâşâ- dalga geçmek gibidir. Bu bir ciddiyetsizlik, câhillik ve dönekliktir. İslâm’a göre, elbette din ve inanç hürriyeti vardır. İsteyen istediği dini ve yaşama biçimini seçebilir. Bu konudaki seçim hakkı bireyin kendisine aittir. Onu hiç bir kimse bir inanca ve ideolojiye bağlanmaya zorlayamaz. Herkesin cehenneme gitme, orayı tercih etme özgürlüğü vardır. An- cak bir kimsenin İslâm’ı din olarak seçtikten sonra onu terketmesi hem onun için çok önemli bir kayıp, hem müslüman toplum için bir sorun, hem de İslâm’ın yüceliğine gölge düşüren bir durumdur.820

     

    Günümüzde Batılı ülkelerin ulaştığı zenginlik ve kalkınma, birçok zayıf imanlı müslümanı onlara hayran ediyor. Bir kısmı da onların İslâm’a uymayan fikirlerini, hayat şekillerini benimsiyor, onlar gibi olmaya çalışıyor. Bu, İslâm’ı bilmemenin ve ona imanın zayıf olmasının bir sonucudur. Bazı müslümanlar da yönetildikleri rejimler tarafından İslâm dışı ideolojilere, uyguladıkları eğitim, medya ve devlet politikasıyla inandırılmaya, İslâm’dan koparılmaya çalışılıyor.

     

    Bugün yapılması gereken, ‘falanca adam küfür sözü söyledi, şu söz ve davranışıyla şirke düştü; mürted oldu, müşrik oldu, ona hangi cezayı vere- lim?’ diye fetvâ arayışı değil; İslâm’ın, güzellikler ve kurtuluş yolu olduğunu en güzel yolla insanlara ulaştırmak, hatayı biraz da kendimizde arayıp zayıf müslümanların dinden uzaklaşma sebeplerini azaltmaya çalışmaktır. Şirk ko- nusu, bu bilgileri çevremizdeki düzenin kurbanı ve câhil insanlara karşı kılıç gibi kullanmak için öğrenilmez. Şirki, irtidâdı tanımak, yani tevhidî şuur, ken- dimizi, en küçük bir ihtimalle bile şirke düşürebilecek davranışlardan şiddetle sakınmak ve insanları bu hale getiren bataklıkla mücâdele etmek için şirki

     

    820 Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 457-459

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    öğrenmek zorundayız. Şirk düzeni ile savaşılmadan bunun önününün alına- mayacağını idrâk etmek ve insanları en büyük tehlike olan bu belâdan kur- tarmanın yollarını aramak, tebliğ etmek, canlı Kur’an olmaya çalışıp tevhidi bayraklaştırdığımızı davranışlarımızla isbat etmek için olmalıdır şirki öğrenme ve güncelleştirme gayreti.

     

    “İman edip de imanlarına herhangi bir zulüm (şirk) bulaştırmayanlar var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır.”821

     

     

     

    MÜRTED KİME DENİR?

    Mürted; geri dönmek, geriyi istemek, eski haline dönmek anlamındaki “irtidâd” masdarının fâil ismidir, yani irtidad eden kimse demektir. Istılahta ise, müslüman olduktan sonra, İslâm’dan dönüp başka bir dine giren veya dinsizliği tercih eden kimseler için kullanılan bir akaid terimidir. Dinden çıkma olayına “riddet”, İslâm’dan çıkana da “mürted” denir.

     

    Müslümanın dinden çıkıp irtidat etmesine sebep olan şeyler şun- lardır:
    • Allah Teâlâ’ya ibâdette O’na şirk koşmak: “Kim Allah’a ortak ko- şarsa, şüphesiz Allah ona Cenneti haram kılmıştır ve onun varacağı yer Cehennemdir. Zâlimlerin hiçbir yardımcısı da yoktur.”822 İbâdet türlerinden herhangi birini Allah’tan başkasına yönelterek işlemek, ölülerden yardım is- temek, aracılık ve şefaat dileyerek ilk müşriklerin yaptığı gibi Allah’a şirk koş- mak, (Mekkeli müşrikler ibâdet ettikleri ilâhlarının/putlarının, insanları yarat- tığına, rızıklandırdığına ve tasarruf yetkisine sahip olduğuna inanmıyorlardı. Onlar, tapındıkları putlarının Allah indinde bir makama sahip olduklarına ve insanlarla Allah arasında aracı ve şefaatçilikte bulunduklarına inanıyorlardı): “Bunlar Allah katında şefaatçilerimizdir derler.”823; “Şüphesiz, mescidler Allah’a mahsustur. O halde orada Allah ile beraber bir başkasını anma- yın.”824; “Doğru duâ ancak Allah’a yapılandır. Allah’tan başkasından yardım Zira Allah’tan başka diğer varlıklar duâ edenlerin ve yardım is- teyenlerin hiçbir isteğine cevap veremezler. Allah’tan başkasından yardım

     

    821

    6/En’âm, 82

    822

    5/Mâide, 72

    823

    10/Yunus, 18

    824

    72/Cinn, 18


                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                 İrtİdâd

     

    isteyenlerin durumu ellerini tamamen açarak suya uzatan kimseye benzer. Ağzına su götürmek ister fakat götüremez. Şu halde kâfirlerin duâsı sapık- lıktan başka bir şey değildir.”825

     

    Allah’tan başkasına duâ edip bir dilekte bulunanlar, kâfirler olarak adlan- dırılmaktadır. Bu konu üzerinde ulemânın icmâ’ı olup, buna muhâlif görüş beyan eden hiç bir kimse yoktur.

     

    Allah’ın şeriatından başka kanunlarla veya Allah’ın nizamının dışındaki şirk düzenlerinin kaideleriyle hükmetmek de, Allah’a ibâdette ortaklar edinmektir: “Hüküm ancak Allah’ındır. O ancak kendisine ibâdet etmenizi emretti.”826; “O hiç bir varlığı hükmüne ortak yapmaz” 827

     

    Allah’ın dışında; insan, melâike, cin, taştan heykel vb. adına kurban kes- mek veya adak adamak; ayrıca, Allah’a tevekkül eder ve O’na sığınır gibi, bir başka varlığa sığınmak ve ondan medet ummak da irtidadı gerektirecek fiillerdendir.

     

    • Kâfirleri tekfir etmemek, kâfirler hakkında şüpheye   düşmek ve uydukları İslâm dışı ideolojilerinin doğru olduğuna inanmak; anıt, mezar ve ölülere tapınmak; Yahudilik, Hristiyanlık, Komünizm, Kapitalizm, Demokrasi, Sosyal Demokrasi, Kemalizm, Laiklik, Demokrasi şirk düzen- lerini doğrulamak. Allah Teâlâ, din (inanç sistemi, yaşayış ve yönetim biçimi) olarak sade İslâm’ı kabul ettiğini828 ve bizim için sadece İslâm’dan din olarak râzı olduğunu829 belirtmiş, İslâm’dan başka bir din ve sistemi isteyenden bunu asla kabul etmeyeceğine ve bu kimsenin âhirette büyük zarara uğrayacağı- na830 hükmetmiştir.   O yüzden çağdaş bâtıl/uydurma din sayılabilecek bu ideolojileri bilinçli olarak kabul etmek küfürdür. Bunların küfür olduğunu bilen bir kimse, Müslüman olduktan sonra, bu ideolojilerden birini kabul ederse irtidat etmiş olur.

     

    • Muhammed (s.a.s.)’in getirdiklerinden bir şeye kızmak ve uy- gunsuz görmek. Onlarla amel ediyor olsa bile durum değişmez. Allah Teâlâ

     

    825

    13/Ra’d, 14

    826

    12/Yusuf, 40

    827

    18/Kehf, 26

    828

    3/Âl-i İmrân, 19

    829

    5/Mâide, 3

    830

    3/Âl-i İmrân, 85

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    bunu şöyle ifade etmektedir: “Bunun sebebi, onların, Allah’ın indirdiklerini beğenmeyip çirkin bulmalarıdır. Dolayısıyla da Allah, onların amellerini he- der etmiştir.”831

     

    • Rasulullah’ın (s.a.s) dininin sevap veya günahlarından herhangi birini alaya almak, eğlence konusu yapmak: “Onlara de ki: Allah ile, âyetleri ve peygamberleriyle mi alay ediyordunuz? Özür beyan etmeyin. Çünkü iman ettikten sonra, inkâr ettiniz.”832

     

    • Kâfirleri küfürlerinden dolayı alkışlamak ve mü’minlere karşı onlara yardım etmek: “Sizden kim onları dost edinirse, şüphesiz onlar- dan olur. Muhakkak ki Allah zâlim kavmi hidâyete erdirmez.”833

     

    • Allah’ın dininden tamamıyla veya o olmadan dinin sahih olması mümkün olmayan temel unsurlarının birinden yüz çevirmek: “Fakat kâfirler, uyarıldıkları şeylerden yüz çevirirler.”834

     

    • Bazı insanların, İslâm Dinini aşıp, ona bir şeyler ekleyebileceği- ne inanması: “İslâm’dan başka bir din arayan kimseden Allah bunu asla kabul etmez. O kimse ahirette de hüsrana uğrayanlardan olacaktır.”835

     

    8-   İslâm’ın kesin hükümlerinden birisi üzerinde tartışmaya girmek veya farz veya haramlığı kesin olan bir şeyi bile bile kabullenmemek.

     

    Bir kimse şehâdet getirip, namazını kılsa, orucunu tutsa ve kendisinin müslüman olduğunu iddia etse bile, bu sayılan şeylerden ve İslâm’a dair eserlerin irtidâd, küfür, şirk bahislerinde etraflıca zikredilen hususlardan bir tanesini işlediği zaman irtidat etmiş sayılır.

     

    Burada şöyle bir soru sorulabilir: Bir müslüman nasıl tekfir edilebilir? Zira Rasûlullah (s.a.s.); “Bir adam kardeşine “ey kâfir” derse, bu söz ikisinden biri için mutlaka gerçekleşir” 836; “Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Mu- hammed’in O’nun Rasulü olduğuna şehâdet eden kimseye (bu sözünde

     

    831

    47/Muhammed, 9

    832

    9/Tevbe, 65-66

    833

    5/Mâide, 51

    834

    46/Ahkaf, 3

    835

    3/Âl-i İmrân, 85

    836

    Buhârî, Edeb 73; Müslim, İman 111


                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                 İrtİdâd

     

    durup, bu inancına uygun yaşadığı müddetçe) Allah ateşi haram kılmış- tır”837 buyurmaktadır. Burada tekfir edilmesi câiz olmayan müslüman, muvah- hid olup, İslâm’a aykırı olan şeylerden kaçınan kimsedir. O, tevhid üzere olan kişidir. İşte Allah Teâlâ bu gibi kimseler üzerine ateşi; kendisine şirk koşanlara ise Cennet’i haram kılmıştır. Nitekim, Rasûlullah (s.a.s) şöyle buyurmaktadır: “Allah’a inanıp O’na hiç bir şeyi ortak koşmayan Cennet’e girmiştir. Allah’a inanıp da O’na şirk koşan ise Cehenneme girmiştir.”838 Bunun içindir ki as- hâb, Müseylemetü’l-Kezzab ve Esvedü’l-Ansî’nin nübüvvetine iman edenleri ve ayrıca zekât vermek istemeyenleri tekfir ederek, onların mürted oldukları- na hükmetmiş ve onlarla savaşmışlardı.

     

    Akıl hastası ve çocuğun dinden dönmesi irtidat cezasını gerekli kılmaz: “Üç kişiden hesap sorma kaldırılmıştır: Aklını kaybetmiş kimse akıllanana kadar; uyuyan uyanana kadar ve çocuk, bulûğa erene kadar. Bu üç zümr- den kalem kaldırılmıştır ve yaptıklarından sorumlu tutulmazlar.”839

     

    Bunun gibi, istemediği ve kast etmediği halde hataen küfrü gerektiren bir söz sarfeden kimse de mürted sayılmaz: “Allah, ümmetimden hata, unutma ve zorlanma ile yaptığı şeylerden sorumluluğu kaldırdı.”840 Kalbi imanla dolu olduğu halde, zorlama (ikrah) ile dinden döndüğünü söyleyen kimse için irti- dat vâki olmaz: “Kalbi imanla dolu olduğu halde, inkâra zorlananların dışın- da her kim imanından sonra Allah’ı inkâr edip de küfre göğüs açarsa, işte Allah’ın gazabı o gibilerin başınadır ve onlar için büyük bir azap vardır.”841 İkrahın özür sayılmasının bir ölçüsü vardır. İçki içmek, ölü eti yemek, küfür ve malı telef etmek şeklindeki zorlama veya dövmek ve hapsetmekle tehdid edilmek, ikrah değildir ve haddi gerektirir. Ölümle, işkenceyle tehdit edilip de tehdit edenin bunu yapabilme gücüne sahip olması halinde ikrah özür sayıla- bilir. Kişi sabreder, dininden dönmez ve öldürülürse bunun karşılığında büyük bir mükâfat alır.842

     

     

    Zorlama (ikrah) olmadan küfrü gerektiren bir söz söyleyen veya bir iş ya- pan, bunu korkusundan yahut alay için yapmış olsa bile mürted sayılır. Çünkü

     

    837

    Buhârî, İlim 49

    838

    Müslim, İmân 152

    839

    Ebû Dâvud, Hudûd 17; Tirmizi, Hudûd 1; Nesâi, Talak 21; İbn Mâce, Talak 15

    840

    İbn Mâce, Talâk 16

    841

    16/Nahl, 106

    842

    el-İhtiyâr, II/106

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    mücerred korku özür değildir. Sarhoşların irtidadı hakkında âlimler arasında ihtilâf vardır.

     

    İrtidâd olayının temel illeti, sadece inkâr değil; çoğu kere İslâm otoritesine karşı gelmektir. Meselâ, bugün de zekât, İslâmî ülü’l-emr tarafından topla- nacak olsa, vermeyecekler çoğunluktadır. Asr-ı saâdetteki irtidâd olaylarına baktığımızda, açıkça görülür ki, mürted olmanın temelinde biraz ekonomik, biraz da Hz. Peygamber’in (veya O’ndan sonra başa geçen Hz. Ebû Bekir’in) iktidarını kabul etmemek gibi siyasî etkenler de vardır. Bu arka plan, hemen her devirdeki irtidâd olaylarında da sözkonusudur.

     

    Mürted, İslâmî otoriteye (âdetâ) savaş açmış bir bağî ve muhârip duru- mundadır. İrtidad, bilinçli ve kasıtlı yapılan bir eylemdir. İrtidâd eden kimseye, yani bilerek, düşünerek ve karar vererek İslâm’dan çıktığını söyleyen ya da buna ilişkin kanıtlayıcı bir tavır gösteren kimseye mürted denir.

     

    Gaflet içindeki kimselerin sorumsuzca sarfettikleri bir sözden, yaptıkları bir eylemden ya da gösterdikleri yanlış bir tavırdan dolayı küfre saptıkları, yaşa- nan bir olaydır. Bunların mürted olup olmadığına gelince, çoğunun demeçleri, günlük konuşmaları ve genelde tavırları, bu insanların kendilerini müslüman veya mü’min saydıklarını açıkça göstermektedir. Hâlbuki mürted böyle değil- dir. Mürted insan, İslâm’ı reddettiğini, Onun yerine dinsizliği, ya da başka bir dini tercih ettiğini açıkça ifade eden veya bu doğrultuda eylem yapan insandır. Örneğin vaktiyle namaz kılan, oruç tutan, benzeri İslâmî ibâdetleri yaptığı gö- rülen bir kimsenin, daha sonra bir kiliseye girerek fiilen âyine katılması veya bir put karşısında saygı duruşu göstermesi onun mürted olduğunu kanıtlamak için yeterlidir. Öyle ise birçok gâfil insanın bir an için işledikleri küfür, genelde riddet anlamını taşımaz.

     

    Elbette ki mürted insan da netice itibarıyla kâfirdir. Çünkü İslâm’ı açıkça reddetmiştir. Ancak onun işlediği suç, küfrün türlerinden biridir. Yani şirk na- sıl ki aynı zamanda küfrün bir alt kümesi ise, irtidâd da aynen öyledir. Fakat mürtedi sıradan müşrik ve kâfir insandan ayıran ciddî çizgiler vardır. Çünkü genellikle şirk ve küfür, bir insanın hayatına yanlışlıklarla birlikte girer. Çok kere kişi, bilinçsiz bir şekilde bu suçu işler. Ama irtidâd böyle değildir. Tıpkı nifak gibi mutlaka bilinçli işlenen bir suçtur.

     

    İrtidad olayı, daha çok bilgisizliğin ya da düşünce kaosunun sonuçlarından olan küfür ve şirkle karşılaştırıldığı takdirde görülür ki, mürted insan, sıradan

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                 İrtİdâd

     

    kâfir ve müşrikten çok farklıdır. Çünkü irtidâd düşünüp tasarlamayı, ondan sonra karar vermeyi gerektirmektedir. Böyle bir insan ise, ancak son derece bilinçle hareket eden biri olabilir. İşte bu nedenledir ki, geleneksel küfrün ve şirkin yaygın olmasına karşın, irtidâd çok ender rastlanan bir olaydır.

     

    İrtidâd, neden küfrün en az rastlanan türüdür? Bunun nedenini iki noktada aramak gerekir:

     

    Birincisi: Bir insanın özellikle düşünerek ve karar vererek İslâm’dan bilinçle çıkıp dinsiz olmak ya da başka bir dini seçmek için bir haklı ve mantıklı ne- den bulamamasıdır. Çünkü İslâm, gerçeklerin tümünü kucaklayan en büyük hakikattir. İslâm’ı yalanlamaya, Onu çürütmeye, hiçbir mantık ve hiçbir otorite güç yetirememiştir. Aynı zamanda İslâm o kadar rahat, o kadar kolay anlaşı- lan bir hayat ve kâinat düzenidir ki, insan zaten Onun atmosferinden dışarıya çıkamamaktadır.

     

    İslâm, bir anlamda fıtrat ve doğa demektir. Dolayısıyla bilgi ve kültür düzeyi ne olursa olsun her müslüman, İslâm’ı âdeta solumaktadır. Onun için de baş- ka bir din arayışı müslümanın akıl ve hayalinden hiçbir zaman geçmez. Oysa İslâm’ın dışındaki bütün dinlerin mensuplarında, hatta onların aydınlarında, râhiplerinde ve her rütbeden din adamlarında bile bu arayış vardır.

     

    İrtidâda ender rastlanmasının ikinci nedeni ise çok ilginçtir. Çünkü kim- liğindeki “İslâm” sözcüğünden başka İslâm’la hemen hiçbir bağı olmayan, buna rağmen kendini belki de müslüman sanan birçok insan daha vardır ki, bunlar da İslâm’dan çıkıp başka bir din seçmeyi hiçbir zaman düşünme- mektedirler. Çok şaşırtıcı gibi görünen bu gerçeğin arka planındaki neden şudur: Aslında çoğu pozitivist kâfir ya da müşrik olan bu insanların İslâm’dan başka bir din aramamaları, onların hemen hiçbir dine önem vermemelerinden kaynaklanmaktadır. Onlara göre; İslâm demek, mevlitler, kandiller, çelenkler, âyinler, tarikatler, fal ve büyüler gibi İslâm’la uzaktan yakından ilişkisi olmayan bir sürü gelenekler, törenler ve şarlatanlıklar demektir. Ve yine onlara göre; İslâm da aynen hıristiyanlık, yahûdilik, budizm ya da şintoizm gibi bir dindir; dolayısıyla İslâm’dan çıkıp başka bir dine girmek ya da dinsiz olduğunu söy- lemek anlamsızdır.

     

    Tarihte iki kez toplu riddet olayı meydana gelmişse de bu her iki olayın temelinde o günlerin özel nedenleri yatmaktadır. Bunların birincisi, Hz. Pey- gamber (s.a.s.)’in vefatı üzerine henüz İslâm’a ısınmamış bulunan câhil çöl

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Araplarının yaşadıkları depresyondur. İkincisi ise, yine İslâm’ı pek kavraya- mamış olan Hazar Türklerinin 8. yüzyılda Kral Bulan’ın eğilimi üzerine topluca yahûdiliğe girmeleri olayıdır.

     

    İrtidâd, imanî bir sorunun ötesinde genelin vicdanına karşı cüretkâr bir isyan, toplum düzenini sarsıcı ve anarşiyi dâvet edici sinsi bir suçtur. Bazen de organize hale dönüşür. İslâm hukukuna göre bir kimsenin mürted sayıla- bilmesi için onun daha önce müslüman, akıllı ve özgür olması şarttır. Şu halde hiç müslüman olmamış, ya da aklî dengesi bozuk veya zorlanarak irtidâd eden kimse için böyle bir durum sözkonusu olmaz. Kâfirlerin ve müşriklerin, diğer şirk ve küfür dinlerinden herhangi birini seçmeleri için de İslâm’a göre bir engel yoktur. Çünkü sonuç itibarıyla “ehl-i küfür bir tek millettir.”843

     

    Mürted mânen ölmüş sayıldığı için o kimse, mü’minlere mirasçı olamaz. Mürtede başkalarının mirasçı olması konusunda ise görüş ayrılıkları vardır. Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’e göre, dinden çıkanın irtidaddan önce veya sonra kazandıkları kendi müslüman vârislerine intikal eder. Ebû Hanîfe’ye göre ise, irtidaddan önce kazandıkları kendi mirasçılarına, sonra kazandıkları ise beytülmâle gider. Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlere göre ise tüm malı beytülmâle intikal eder.

     

    Mürtedin nikâhı geçersiz olur, irtidâd eden erkek, müslüman hanımından; irtidâd eden kadın da müslüman kocasından boşanmış olur. Karı-koca bir- likte irtidad etseler veya birlikte İslâm’a girseler, nikâh bağları devam eder. İmam Züfer’e göre ise bu durumlarda da nikâh akdi fâsit olur. Eşlerden biri diğerinden önce İslâm’a girerse, nikâh akdinin fâsit olacağı konusunda görüş birliği (icmâ’) vardır.844

    İman sahibi olduktan sonra İslâm’ı terkedenlerin dünya ve âhirette karşıla- şacakları tehlikeleri haber veren pek çok âyet vardır.845

     

     

     

    KUR’ÂN-I KERİM’DE İRTİDÂD KAVRAMI

    Kur’an’da irtidâd kelimesinin türediği kök olan r-d-d kelimesi ve türevleri toplam 60 yerde geçer. Kur’an’da, din hürriyeti temel hak ve özgürlüklerden

     

    843

    Ferit Aydın, İslâm’da İnanç Sistemi, Kahraman Y., s. 190-195

    844

    el-Kâsânî, a.g.e., VIII/136-137

    845

    2/Bakara, 217; 3/Âl-i İmrân, 3/86-91, 106; 4/Nisâ, 115, 137; 5/Mâide, 54

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                 İrtİdâd

     

    kabul edilmiş, kimsenin zorla dine sokulması uygun görülmemiş, dinde zorla- ma olmadğı ilân edilmiştir.846 Bunun yanında müslümanlardan, sahih bir iman ve ona yakışan sâlih amel istenmiş ve müslümanlar olarak can vermeleri emredilmiştir.847 Kitabın/dinin bir kısmını kabul edip bir kısmını reddetmek şirk veya irtidâd kabul edilmiştir.848

     

    İrtidâd ile ilgili âyetlerde, irtidâdın dünyevî cezasından hiçbir şekilde bahse- dilmemiş, uhrevî cezalar dile getirilmiştir. İnsan, sonucuna katlanmak şartıyla dilediği dine girebilir, dilediği şekilde yaşayabilir. Hak dinden dönen kimselerin amellerinin/yaptıkları iyiliklerin dünyada da âhirette de boşa gideceği vurgu- lanır.849 Bütün amelleri, İslâm inancına sahip iken yaptıkları hasenâtın hepsi, dünyada ve âhirette bâtıl olur, boşa gider; telâfîsi kabil olmayacak bir sûrette tutulur, yani bütün çalışmaları heder olur. İman ettikten sonra kâfirliğe sapıp sonra inkârcılıkta/küfürde daha da ileri gidenlerin tevbeleri, asla kabul edil- meyecektir.850 İslâm’dan başka bir din arayan kimseden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, âhirette ziyan edenlerden olacaktır. Mürtedlere Al- lah’ın hidâyet nasip etmeyeceği vurgulanır. Bunların cezâsı olarak, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanlığın lâneti onların üzerinedir. Onların azapları ha- fifletilmez; âhirette yüzlerine de bakılmaz.851 Kâfirler ve özellikle ehl-i kitaptan çoğu, mü’minleri imanından vazgeçirip küfre döndürmek isterler.852 O yüzden onlara uymak, mürtedliğe kapı açar.853 Onlar eğer güçleri yeterse, mü’minleri dinlerinden döndürünceye kadar onlara karşı savaşırlar.854

     

     

    Mürtedlere şeytan günah işlemeyi kolaylaştırmış ve onları uzun emellere, arzulara düşürmüştür.855 Büyük günahları işlemeyi onlara önemsiz ve kolay göstermiş, emellerini ve kuruntularını çoğaltmış, kendilerinin çok ömür süre- ceklerini onlara telkin etmiştir.856

     

     

    846

    2/Bakara, 256

    847

    3/Âl-i İmrân, 102

    848

    2/Bakara, 85

    849

    2/Bakara, 217

    850

    3/Âl-i İmrân, 89-90

    851

    3/Âl-i İmrân, 85-91

    852

    2/Bakara, 109

    853

    3/Âl-i İmrân, 100, 149

    854

    2/Bakara, 217

    855

    47/Muhammed, 25

    856

    Beyzavî, Mecmua, 5/511

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Kur’ân-ı Kerim’de irtidâd, mâhiyet ve vasıf değişikliği ile hal ifade eden dönüş mânâlarında kullanılmıştır. Küfre dönüşün acıklı sonunu tasvir eder ve gayr-ı müslimlere itaatin mü’minleri küfre ve dolayısıyla irtidâda götüreceği haber verilir. Bu, tatbik edilen sosyal nizam, ekonomik sistem ve genel kabul gören dünya görüşü için de böyledir. Eğer bir toplum, kendi dünya görüşünü, sosyal, ekonomik ve siyasal sistemini İslâm’dan seçmiyorsa, o toplum câ- hiliyye toplumudur ve tümüyle küfür içindedir. Eğer önceleri müslüman iken sonradan bu duruma düştüler ise mürted bir toplumdur.

     

    İslâm Dininden gerisin geriye dönen mürtedlerle ilgili Kur’an’da çok sayıda âyet-i kerime vardır.857

     

     

     

    MÜRTEDE KARŞI TAVIR

    Mürtede ve özellikle mürted olma ihtimali olduğu halde, hükmü kesin olma- yan şahıslara karşı tavır konusunda dikkatli olmak mecbûriyeti vardır. Önüne gelene, ‘kâfir’ damgası vurmak demek olan “tekfir hastalığı”na düşmemek, rastgele câhil müslümanlara ‘mürted’ mührü vurmamak gerekir. İnsanların yetişme tarzı, bilgilerinin azlığı, o bilgileri kullanma tavrı, İslâm’ı öğrenme kay- nakları göz önüne alınmadan ‘tekfir’ etmek çok yanlıştır. Bir müslümanı onu dinden çıkaran davranış ve söz üzerinde bulursak, onun yanlışlığını düzeltme- ye çalışmamız gerekir. Rastgele ‘kâfir’ damgası vurmak hem görevimiz değil, hem de müslümanların sayısını azaltmaktır. Sayımızın azlığı ancak düşman- larımızı sevindirir.

     

    Mürted’e verilecek ceza konusunda fıkıhçıların değişik görüşleri var. Bazı- ları, eğer toplu irtidat olmuşsa bu; İslâm toplumunun veya devletin güvenliğini ilgilendirdiği için, onlarla topluca savaşılır, zararları def edilir demektedirler.

     

    Günümüzde Batılı ülkelerin ulaştığı zenginlik ve maddî kalkınma, birçok zayıf imanlı müslümanı onlara hayran ediyor. Bir kısmı da onların İslâm’a uy- mayan fikirlerini, hayat şekillerini benimsiyor, onlar gibi olmaya çalışıyor. Bu, gerçek İslâm’ı gereği gibi bilmemenin ve ona imanın zayıf olmasının bir so- nucudur. Bazı müslümanlar da, yönetildikleri rejimler tarafından İslâm dışı

     

    857 2/Bakara, 85, 108, 109, 217, 256; 3/Âl-i İmrân, 85-91, 100, 102, 105-106, 149; 4/Nisâ, 48, 60, 137,

    140; 5/Mâide, 44, 54; 6/En’âm, 68-71; 10/Yûnus, 99-100; 14/İbrâhim, 42; 16/Nahl, 106; 18/Kehf, 29;

    28/Kasas, 55-56; 42/Şûrâ, 15; 47/Muhammed, 25-30, 32, 34; 50/Kaf, 44-45; 109/Kâfirûn, 6.

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                 İrtİdâd

     

    ideolojilere, uyguladıkları eğitim, medya ve devlet politikasıyla inandırılmaya, Islâm’dan koparılmaya çalışılıyor.

     

    Bugün yapılması gereken, ‘falanca adam küfür sözü söyledi ve mürted oldu, ona hangi cezayı verelim’ diye fetvâ arayışı değil; İslâm’ın, güzellikleri ve kurtuluş yolu olduğunu en güzel yolla insanlara ulaştırmak, hatayı biraz da kendimizde arayıp zayıf müslümanların dinden uzaklaşma sebeplerini azalt- maya çalışmaktır. Haksız ve gereksiz tekfîr mantığı haksız ve kolaycı bir dav- ranıştır. Hiç bir yararı da yoktur. 858

     

    Kanaatimize göre, mürtedden kasıt, İslâm nizamına, İslâm devletinin varlık ve bütünlüğüne karşı çıkıp ona baş kaldırmak için dinden dönmedir. İşte dört mezhebin ittifakıyla mürtede uygulanan idam cezâsı, bu düşünceyle dinden dönmenin cezâsıdır, yoksa kılıç zoruyla insanları dinde tutmak için değildir. Birçok âyette belirtildiği gibi, dini zorla kabul ettirmek gibi bir şey zaten ya- saklanmıştır.859

     

    Muhammed Hamidullah’ın şu sözleri de bu kanaatimizi desteklemektedir: “İrtidâd suçu, İslâm milletine karşı işlenen bir bağy (isyan) suçu olduğundan, hem siyasî, hem de dinî cezâ gerektirmektedir.”860 Bilindiği gibi, bağy suçu- nun cezâsı, Hucurât sûresinin 9. âyetiyle sâbittir. Peygamberimiz dönemin- de mürted olan ve sayıları hiç de az olmayan insan çıkmıştır. Hicreti göze alamadığı için Mekke’de kalmaya devam eden ve çevre şartlarına, orada- ki baskılara dayanamayıp irtidad edenler, Habeşişsatan’a hicret edip oranın şartlarına uyum sağlayıp irtidad edenler vardır. Yine, Hz. Peygamber’e vahiy kâtipliği yapmış olan Kays, sonradan mürted olup kaçmıştır. Hz. Peygamber, bu mürtedlere herhangi bir ceza uygulamamıştı. Yani Rasûlullah’ın fiilî sün- netinde mürtedlere idam cezası gibi bir hükümden bahsetmek doğru de- ğildir. Mekke’nin fethi sırasında Hz. Peygamber’in öldürülmelerini emrettiği bazı müşrikler yanında kimi mürtedler varsa da, bunlar, salt mürted oldukları için bu cezâya çarptırılmamıştır. Mürted olduktan sonra İslâm düşmanlarını müslümanların aleyhine kışkırttıkları için, İslâm’a büyük oranda zarar vermeye çalıştıkları, savaşçı konumları için bu cezaya müstahak olmuşlardır.861 Hatta bunlardan bir kısmı tekrar müslümanlığı kabul etmiştir.

     

     

    858

    Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 459

    859

    Bak. 2/Bakara, 256; 10/Yûnus, 99; 18/Kehf, 29 vb.

    860

    Vâkıdî, Kitâbu’r-Ridde, Hamidullah’ın Mukaddimesi, s. 9

    861

    Ayrıntılı bilgi için bkz. İbn Hacer, el-İsâbe, II/317

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Özellikle Hz. Ebû Bekir (r.a.) döneminde “ridde savaşları” diye bilinen sa- vaşlar, hele zekât gibi o dönemde devlete verilen bir vergiye itiraz edenlere karşı uygulandığı gözönüne alınınca, bunların bağî/isyankâr oldukları, meş- rû İslâm devletine karşı ayaklandığı, savaşçı konumunda oldukları ve bunun cezâsı olarak kendileriyle savaşıldığı değerlendirilmelidir. Hz. Ebû Bekr’in mürtedlere ve zekât vermeyenlere karşı savaş açması, tamamen devletin düzenini yıkma girişimlerine karşı verilmiş bir savaştır. Tarihte devlet adamla- rı, kamunun yararını dikkate alarak bazı uygulamalarda bulunmuş olabilirler, ama bunlar siyasî amaçlıdır, başkaldırılara karşı tedbirden ibârettir. Yoksa, savaşçı konumunda olmadıkları için kadınların sırf irtidad ettikleri için öldürül- memeleri gerektiği hükmü de değerlendirilmemiş olur. Dolayısıyla İslâm’la ve/veya müslümanlarla savaşçı durumunda olan, ister önceden beri kâfir/müşrik, ister mürted kimselerle savaşılır, onlar öldürülür. Ama savaşçı durumunda olmayan kendi halindeki mürtedlerin öldürül- mesi, Kur’an hükümlerine uygun değildir, Kur’an’ın inanç özgürlüğü ilkelerine terstir. İslâm fıkhında dört mezhebin ittifak ettiği mürtedin idamla cezalandırılması hükmü, devletin düzenine karşı başkaldır- ması ve bir bağy suçu işlediği içindir. Yoksa, Şeltut’un da dediği gibi; kendi kendine, İslâm’ı karalayıp suçlamadan bir başka dini benimse- yen kimseye idam cezası verilmez.862

     

    Peygamberimiz (s.a.s.)’in müslümanlar arasında münâfıkların varlığından haberdar olduğu halde, bu insanları cezalandırmadığı, hatta onları mescidin- den kovup mahcup etmediği bilinmektedir. Bu da, müslümanların ne kadar hoşgörü sahibi olduğunun bir delilidir. Bunun için diyoruz ki, mürtedin ölüm cezasına çarptırılması, İslâmî sisteme, devletin egemenliğine karşı çıkma ha- liyle sınırlıdır.863 Bugün hemen hemen bütün dünyada bu suçu işleyenlerin cezası hep aynıdır; idam.

     

    Mürtedin dinden çıktığını herhangi bir şekilde ilân etmesi gerekir. Aksi takdirde onun dinden döndüğüne hükmedilemez. Çünkü o tak- dirde bu kişi mürted değil; münâfık sayılır. Bu ilân ile de İslâm nizamını hiçe saymış olur, mürted, bu davranışıyla kendisi gibi olanları bu yola teşvik etmiş, İslâm aleyhinde en azından soğuk savaş başlatmış, yıkıcı propaganda- ya girişmiş olur. En azından zayıf inançlı kişilerin kalplerine şüphe tohumlarını ekmiş olur. Bütün bunlar, toplumun sarsılmasına ve İslâm nizamının zedelen- mesine sebebiyet verir. Bunlar büyük suçlardır. İslâm’da kimsenin gizli hal-

    862 Mahmut Şeltut, el-İslâmu Akîdeten ve Şerîah, s. 301 863 Mahmut Şeltut, a.g.e. s. 301

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                 İrtİdâd

     

    lerini araştırmak, yani tecessüs câiz olmadığına göre,864 fıkıhçılar tarafından irtidâd için öngörülen idam cezâsı, aslında bu davranışın açıkça propaganda yoluyla İslâm nizamına karşı gelinmesinden dolayıdır.

     

    Dinden çıkma ile, dine karşı çıkma ayrı ayrı şeylerdir. Fıkıhçılara göre, idam cezasına çarptırılan mürted, dinden dönen herhangi bir kimse değil; dine karşı saldırıya geçen savaşçı kimliğindeki insandır.

     

    İrtidâd, akıllı ve bâliğ kimsenin zorlama olmadan İslâm dinini fiil, söz veya inanç bağlamında terketmesiyle gerçekleşir. Delinin, aklı ermeyen çocuğun ve mükrehin/zorlananın dinden dönmesi geçerli değildir. Kişinin sözlü, fiilî veya itikadî olarak gerçekleştirdiği davranışının dinden çıkmayı ge- rektirdiğini bilmesi ve bunu bilerek yapması gerekir. Hatta Şâfiî’ye göre, kişinin bu işi bilerek yapması da yetmez, dinden çıkmaya ni- yetlenmesi de gerekmektedir. Çünkü ameller niyetlere göre değer kazanır.865

     

    Özellikle, günümüz câhiliyye ortamlarında insanlar, müslüman olduğunu iddiâ edenler, ya da müslümanların yaşadığı yerlerdeki insanlar, çevrelerin- den İslâm’ı ne kadar, doğru bir şekilde öğrenme, güzel örneklerini görme imkânlarına sahiptir? Çoğunlukla bid’at ve hurâfelerle yer yer tahrife uğramış, medyada, okullarda, hatta kimi câmilerde tanıtılan ve yaşanılan İslâm’ın ne oranda gerçek İslâm olduğu sorulmalıdır. Ve bütün bu olumsuz şartlar içinde insanın bazen hurâfelere, zâlimlerle işbirliği yapanlara karşı çıktığını zannedip değerlendirerek hak adına hakka karşı çıkabildiğini unutmamak gerekiyor. Câhillik, bilinmeyen İslâm’a karşı çıkmayı neticelendirdiği gibi, bazen bu câ- hiller sevdiği(ni zannettiği) dinin gerçeklerine karşı çıkıp çıkmadığını bile bilip değerlendirmeden aklına göre bir hükmü kabul etmeyebiliyor. Nice insan İs- lâm için kendini belki fedâ edebilecek durumda Allah’ı ve Rasûlünü sevdiği halde, düzen ve ortamın kurbanı olarak, ilim ve amel konularında da ihmalin neticesi, bazı müslümanlarca mürted ilan edildiği için idamı hak eden duruma düşebiliyor. Acınması ve kurtarılması gereken bu zavallılara karşı görevlerini yerine getirmeyen müslümanların, bunları asılması gereken insanlar olarak ilân etmeleri ne kadar doğru olur? Bunlara ne verdik ki, ne istiyoruz? Batak- lıktan, hele gübrelikten çok güzel kokulu güller mi çıkacak? Tek tük çıksa

     

    864 49/Hucurât, 12

    865 Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 1; Itk 6, Menâkıbu’l-Ensâr 45, Talâk 11; Eymân 23; Müslim, İmâre 155; Ebû Dâvud, Talak 11; Nesâî, Tahâre 59, Talak 24, Eymân 19; İbn Mâce, Zühd 26; Abdülkadir Udeh, et-Teş- rîu’l-Cinâiyyü’l-İslâmî, 2/719

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    bile, gübreliğin gülistan olmasını beklemek idealizmin anormallik boyutu değil midir? Bataklık/gübrelik kurutulmadan b... böceklerinin veya sivrisineklerin önüne geçmek mümkün mü? Cehâlet, aldatmalar, saptırmalar, akın kara, karanın da ak gösterilmesi gibi tavırlar değerlendirilmeden ve bunlara çö- zümler bulunmaya çalışılmadan insanların hakka tümüyle nasıl teslim olabi- leceğini düşünmek gerekiyor. Derdimiz bağcı dövmek değil, üzüm yemek olmalı. Yargı yerine dâvet öne çıkmalı, tekfir ve mürtedlik damgalamasıyla öl- dürülecek adam aramak yerine; ihyâ edilecek, hidâyetlerine sebep olunacak tavırlar gerekiyor. Mesleğimiz yargıçlık değil, itfaiyecilik ve doktorluk olmalı. Bilinçli şekilde savaşçı konumunda olmayanları öldürmeye değil, onları kur- tarmaya, ihyâ etmeye koşmalıyız. Militanlık değil, merhamet fedâiliği gerekiyor ıslah için, amel-i sâlih için, hakkı ve sabrı tavsiye için. Unutmayalım ki, bir canı kurtaran/ihyâ eden, bütün insanları kurtarmış gibi; haksız yere birini öldüren de bütün insanları öldürmüş gibi olur.866

     

     

     

     

    GİZLİ İRTİDÂD

    İçinde bulunduğumuz toplumun önemli bir kesiminin, itikad ve fikir ba- kımından halleri, gizli irtidâd vak’asına uymaktadır. Bu kalabalıkları, bundan başka hiçbir kalıba oturtmak mümkün olmamaktadır.

     

    Tanzimat denilen kökü imanın dejenere olması psikolojisiyle başlayan Meşrûtiyet ve Cumhuriyet dönemleriyle gelişen kâfirlere özenme ve her ko- nuda onlara benzeme, Batılaşma şeklindeki hâlet-i rûhiye ve bu ruh halinin sonucunda, akîde, düşünce ve sosyal yaşantıda meydana gelen değişim, öyle bir insan türü oluşturdu ki, bu insan türü, mukaddesat cümlesinden bazı şeyleri “bu benim aklıma ve çağdaş anlayışa uymuyor...” diyerek kolayca red- dedebilecek, inanç bakımından zararlı olan birçok şeyi de rahatlıkla isteyerek benimseyip bir kurtuluş düsturu gibi sarılabilecek hale düşmüştür.

     

    Batılılaşma adı altında gelişen bâtıllaşma ve değişim, diğer adıyla yaban- cılaşma çığırında gelinen bugünkü nokta, tam anlamıyla bir gizli irtidâd ol- gusunu sergilemektedir. Hem resmî, hem de özel ve sivil planda İslâmiyet’in dışlanması demek olan bu hal, gizli irtidâd hükmünden başka hiçbir şeyle

     

    866 5/Mâide, 32

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                 İrtİdâd

     

    izah edilemez. Çünkü bu toplum, bir zamanlar İslâmiyet’i -tam ve mükemmel olmasa da- esası itibarıyla benimsemiş bir toplumdu.

     

    Ama sonra onu çağın gerisinde kabul ederek kendine göre çağdaş norm- lar edinmek gibi bâtıl bir yola saptı, daha doğrusu saptırıldı. İşte bu kültür ve bu anlayışla oluşan bir toplumun içinde fikrî ve itikadî alanda, tevhid öl- çüsünde ve çizgisine göre birçok sapmaların olması ve ne idüğü belirsiz, melez, şahsiyetsiz/kimliksiz insanlardan oluşan bir toplumun ortaya çıkması kaçınılmazdır,

     

    İlk dönemde kendini gösteren irtidâd olayları ile son dönemlerde gizli ve itikadî esaslarda da meydana gelen irtidâd hallerinde, temelde yatan etkenler ve reddetmenin dışa vuruş şekilleri bakımından ortak nitelikler ve benzerlikler vardır. Meselâ, kendini mü’min saydığı halde, zekât diye bir görev tanımayan zenginler, (Hz. Ebû Bekir’in konumundaki) yetkili mercîler tarafından tahsil edilecek olsa vermeyecek durumda mü’min olduğunu iddiâ eden zenginler... “Fâizi bankalar kendi rızâsıyla veriyor veya biz kendi isteğimizle ödüyoruz...” diyerek böyle dinî bir haramı kabul etmeyen ve bu fâizi meşrû sayan şahıs ve kurumlar... (“Alan râzı, veren râzı, bu haram olan zorla ırza geçme değildir ki, zinâ olsun” deyip kerhâneleri savunanlar, devlet eliyle işletilen kumarı, meselâ milli piyangoyu, altılıyı, sayısalı, totoyu... haram kabul etmeyip meşrû gören, önceden de müslüman olduğu bilinen kişiler...)

     

    Yine meselâ, icabında oruç tutan, kurban kesen, Cuma namazı kılan, fa- kat beş vakit namaz diye bir görevi yerine getirmeyip böyle bir yükümlülüğü de âdeta kabul etmez bir tavır içinde olan kalabalıklar... Ve daha yaygın bir hastalık olarak, laik ve şeriatsız bir dindarlığa güya taraftar olanlar... (Lâ’sı olmayan, ilâh kavramına girecek çağdaş bâtıl zihniyet ve putlardan hemen reddedecek hemen hiçbir şeyi olmayan, tâğuta karşı çıkmayan, bâtılı reddet- meyen insanlar... “Biz de bir zamanlar bu yollardan geçtik, bunlar boş şeyler, çağın gereklerine, yaşanılan gerçeklere, konjönktüre uymuyor” deyip cihada, İslâmî tavırlara karşı çıkan bukalemun gibi her renge giren veya renksizleşen- ler...)

     

    Bütün bunlar “ridde” ve “irtidâd” ölçüsünden başka hangi kalıba oturtula- bilir? Yine bu tür düşünce sahipleri, belki de mü’min bir âileden gelmektedir ya da gençliklerinde tam müslümandılar. Dinden dönme olayının bireysel ve toplumsal düzeyde vuku bulduğunu biliyoruz. Bu durumu, müfessir Hamdi Yazır merhum da şöyle belirtiyor: “Demek oluyor ki, bu gibi televvünât (yani

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    itikadî bakımdan değişik renklilikler göstermek) sadece efrâd (fertler) hakkın- da değil; cemaatler hakkında da sebeb-i felâkettir. Binâen aleyh, bir zamanlar İslâm dinine hizmet etmiş olup da bilâhere kâh küfür ve kâh iman, şuraya bu- raya bocalayarak sonunda küffâra istihâle etmiş (dönüşmüş, yabancılaşmış) olanların halâs ve selâmet bulmalarında asla ihtimal olmadığı da anlaşılmış oluyor.”867

     

    Yani bu (mürted) toplumlar iflâh olmazlar. Felâh, refah ve terakkî gibi zâhirî bakımdan iyi gibi görünen hallere rağmen, bunun gerçek bir saâdet ve iyi- leşme olmadığı şüphesizdir. Asıl kurtuluş, toplumların benlik ve şahsiyetlerini bulmasıdır. Bu da ancak İslâmiyet’le mümkündür. İslâm’ın dışında herhangi bir mercîye ve düzene yöneliş, durum ve derecesine göre küfür, şirk, nifak ya da irtidâd hallerinden biriyle nitelenip hükme bağlanabilir. 868

     

    Tarihten bu yana, tevhîdî muhtevanın soyulmasının bazı etkenleri, sebep- leri vardır. Tekliflerden kaçınma, uyarının (emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-mün- ker) yetersizliği, aşırı bolluk (lüks ve rahata meyil, yani dünyevîleşme), siyasî istibdat ve mürcie düşüncesi, israfa ve dünyevîliğe pasif tepki şeklinde ortaya çıkan, zulümle mücâdele ve toplumsal tavır yerine kabuğuna çekilme anlayı- şının oluşturduğu mistisizm... bu etkenlerin başında gelir.

     

    Şirk ve irtidâdla ilgili bu bilgilerden sonra, içinde yaşadığımız toplumu de- ğerlendirmeye çalışalım: Eski ümmetler gibi bu toplum da helâk olsa, deprem vb. bir âfetle yerle bir olsa, aradan uzun asırlar geçtikten sonra buralarda yaşayan insanlar, kazılarla elde edecekleri heykel ve eğlence araçlarından, tesbit ettikleri, araştırıp buldukları şeylerden bu zamanki toplumun yaşam tarzı ve dini hakkında neye hükmederler dersiniz? Ya da (hayâlî bir şey de olsa) “zaman tüneli”nden bir sahâbeyi geçirseler, bizim yaşadığımız zaman ve ülkeye misafir etseler, (meselâ bir gece klübüne, bir mahkemeye, bir oku- la, çarşıya, ya da bir eve) baksa, bu toplumun inancı konusunda ne tür bir yargıya varırdı? Hasan Basrî’nin daha 3. nesil müslümanlarına söylediği sözü hatırlayalım: “... Onlar sizi görseydi, müslüman demezlerdi.”

     

     

    Okullar, törenler, mahkemeler, meclisler, resmî kurumlar, bankalar, stad- yumlar, ...hâneler, kumar ve eğlence yerleri... toplumun dinini yansıtmıyor mu? Hele yasalar ve hükümler... Seçim öncesi halkın yönetici adaylarından

    867 Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y. c. 3, s. 1499

    868 Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, pınar Y., s. 213-216

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                 İrtİdâd

     

    beklediklerinin, onların vaadlerinin hangi dinle izahı yapılabilir? Küçük Ameri- ka hülyâları, sadece dünyevî ve fânî istekler...

     

    Anket yapsanız, halkın kendini hangi sıfat-isimle benimseyip başkasına ta- nıtmak istediğini sorsanız, içinde, “Atatürkçü/Kemalist, laik, demokrat, Batıcı, Sosyalist, falancı, Avrupa Birliğine üyeliği çok önemseyen, özgürlük taraftarı, falan partili, filan takım taraftarı veya şu sanatçı hayranı gibi kelimeler sıralasa- nız, bu listenin sonuna da “müslüman” kelimesini ekleseniz; bunlardan birini tercih etmesini isteseniz, son kelimeyi isim-sıfat olarak tercih edenler gerçek- ten hâlâ bazılarının düşünmeden söyledikleri gibi % 99’ları bulur mu dersiniz?

     

    Meselâ, Taksim’e, ya da şehrin işlek bir caddesine, meydanına çıksanız, gelip geçen gençlere teklifte bulunsanız, “alın size bin dolar, ama şurada ‘falan dini seçiyorum’ diye söz verecek, -meselâ- şu belgeyi de imzalaya- caksınız” deseniz, nasıl bir netice ile karşılaşırsınız? Ya da “ayda 500 milyon maaşla bir Yahûdi sinegogunda Yahûdiliğe hizmetle ilgili iş vereceğim” veya “yurtdışına, meselâ Amerika’ya gönderiyoruz, ama, farklı bir dinle ilgili bazı şartlarımız var” deseniz... Bu konularda sonucu tahmin etmeden önce, Harp Okullarına, emniyete veya bir devlet kurumuna girmek için can atan gençleri, anıtkabire akın eden insanları, çok rahat elfâz-ı küfür söyleyen, hatta dine ve mukaddesâta sövebilen kışladaki subayları, kahvedeki vatandaşları... göz önüne getirmeli ve özellikle insanın para için neler yapabildiğini, nâmusunu hem de çok ucuza satan bayanları, “ne iş olursa yaparım, ağabey, sen yeter ki paradan haber ver!” diyen insanları değerlendirmelisiniz. Hele devletin emri veya yasağı olan konularda, halkın anormal görmediği durumlarda...

     

    Diyanet’in açıklamasına göre, Adapazarı deprem bölgesinde 100 civarın- da insan, misyonerlerin hummalı çalışmaları sonucu İslâm’ı bırakıp resmen Hıristiyanlığı seçmiş. Her gün dininden kopan, farklı ideoloji ve hayat görüşle- rini benimseyen ama resmen farklı bir dine geçtiği değerlendirilmeyen insan- ların sayısını kimse bilmiyor. Medya, okullar, resmî kurumlar devamlı mürted yetiştiren programlarıyla ha bire müslümanları adı konulmamış farklı dinlere çekmekteler. 2 Ocak 1976’da çıkan Sebil adlı Haftalık gazetenin kapaktan sorup, sayfalarında işlediği konu şöyleydi: “Nasıl Hristiyan Olacaktık?” Kâ- zım Karabekir Paşa’nın hâtıralarından alıntılar yapılıyor, TBMM’nin ilk yılında meclis başkanı Mustafa Kemal Paşa’nın riyâsetinde devletin resmî dininin Hristiyanlık olmasının ısrarla savunulduğunu ve bu konudaki tartışmaları an- latıyordu. Devlet, resmen Hristiyanlığı kabul etmemişti, ama çok kısa zaman sonra Anayasadan “Devletin dini İslâm’dır” ifadesi kaldırılmış, “laik demokratik

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    devlet” ifadesi konulmuştu. Sonra da bu doğrultuda dayatmalar, devrimler, takrir-i sükûn kanunları ve İstiklâl Mahkemeleri...

     

    “Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucusu Allah’a şirk/or- tak koşmalarıdır. Dikkat edin; ben size ‘onlar aya, güneşe ve puta tapacak- lar’ demiyorum. Fakat onlar (hâkimiyet hakkını bazı fertlerde, zümrelerde meclis ve toplumlarda görecekler), Allah’tan başkasının emirlerine ve ar- zularına göre iş yapacaklardır.”869

     

    Toplumla ilgili esas problem, ekonomik kriz değildir, maddî sıkıntılar da, aç- lık da. Hatta yolsuzluklar, ahlâk eksikliği de değildir. Problem, iman problemi; kriz, tevhid krizidir. İmanı olmayan topluma hangi ahlâkî ilkeleri yerleştirmek isterseniz isteyin, delik kaba su doldurmaya çalışmış olursunuz. Arabanın motorunu çalmışlarken kaportadaki çiziklerin ne önemi var? Kalbi olmayan birinin, nesi olursa olsun, o insan değildir artık. İmanını yitiren toplumun her şeyi gitmiş/bitmiş demektir.

     

     

     

    MÜRTEDLİĞE GİDEN YOLLAR

    Mürtedliğe Yol Açan Sebepler: Mürtedlik, söz, fiil/eylem ve inanç (ve şüphe) ile ortaya çıkar. Mürtedlerin İslâm’dan dönmelerinin birkaç sebebi ola- bilir:

    • İslâm’ı ve onun hükümlerini beğenmemek,
    • İslâm’ı çıkarlarına ve zevklerine engel görmek, 3- Dünyalık bir makam elde etme ihtirası,
    • İman zayıflığı veya İslâm’ı yeterince tanımama,
    • Gayri müslimlere özenme, onların zevk içinde yaşamalarına imrenme ve onları bazı konularda üstün ve ileri kabul etme anlayışı ve diğer

     

     

     

    ŞİRK, KÜFÜR VE İRTİDADDAN KORUNMA YOLLARI

    Muvahhid bir mü’min olabilmek, öyle yaşayabilmek ve Allah’ın râzı olaca- ğını ve kulları için seçip beğendiğini belirttiği İslâm dini üzere ölmek, bir müs-

     

    869 İbn Mâce, Zühd 21, hadis no: 4205

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                 İrtİdâd

     

    lümanın, bir mü’minin en büyük emelidir. Yüce Allah’ın da emri budur, bütün peygamberlerin ümmetlerine tavsiye ettikleri de budur. “Ey iman edenler, Allah’tan nasıl korkmak gerekiyorsa öylece, hakkıyla korkun ve ancak müs- lümanlar olarak ölün.”870 Kişinin âhiret hayatında Yüce Rabbimizin azâbından kurtulup ebedî mükâfatlarına nâil olabilmesi, günahlarının bağışlanabilmesi, ancak mü’min olarak, muvahhid olarak Yüce Allah’a herhangi bir şeklide her- hangi bir şeyi, bir kimseyi, kurum ve nesneyi, madde ya da mânâyı, ideoloji ve putu şirk/eş koşmayarak Rabbine kavuşmasına bağlıdır. Çünkü kim Allah’a şirk koşarak ölürse cehhenneme girecektir.871 Kim de Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığı gerçeğini bilerek ve Allah’a hiçbir şeyi şirk koşmaksızın ölürse, o da cennete girecektir.872

     

    Bu büyük gerçeği Kur’ân-ı Kerim’in hemen hemen her sayfasında çeşitli şekilde dile getirilmiş olarak görebilmekteyiz. O halde müslümanın iman ve tevhid konularında gereken hassâsiyeti göstererek imanını her nefes, her an ve her durumda korumaya, ona herhangi bir zarar getirmemeye çalışması, bunun için âzamî gayretini harcaması gerekmektedir. Bunun için, yani imanı korumak ve şirk ve irtidaddan korunmak ve küfre yaklaşmamak için gerekli olan bazı önemli hususları kısaca sayalım:

     

     

    Sahih bir iman, akaid bilgisi ve güçlü bir inanma/yakîn,
    • Kur’ân-ı Kerim’in ve sahih sünnetin emir ve teşvik ettiği amel ve ibâdetlere önem vermek, bunları yerine getirmek için âzamî gayret harcamak,
    • Allah’ın ve Peygamberinin uyarılarına dikkat ederek, sakındırdıklarından kesinlikle uzak kalmak, hatta o yasaklara yaklaşmamak,
    • Akîdemiz uğrunda gereken mücâdeleyi vermekten hiçbir şekilde geri kalmamak; inancımızla taban tabana zıt bir ortam içerisinde yaşamanın ıstırabını kalbimizin derinliklerinde duymak,
    • Akîdemizi hâkim kılmak azmi ve emelini daima canlı tutmak, bu uğurda aynı hedefi paylaşanlarla bir ve beraber olmak,
    • Allah’ı ve Rasûlünü yakından tanımak ve her şeyden çok sevmek, onların emir ve buyruklarını bütün emir ve direktiflerden üstün tutmak, onlara bağlanmayı her şeyin önünde bilmek, onların rızâlarını esas almak,
    • Yüce Peygamberimizin yolundan ayrılmayan, onun sünnetini baştacı bi-

     

    870 3/Âl-i İmrân, 102

    871 Buhârî, Tefsîr 2, Sûre 22, Eymân 19, Cenâiz 19; Müslim, İman 150, 151 ve 4/Nisâ, 48, 116

    872 Buhârî, Cenâiz 1, Rikak 13, 14, Tevhid 33; Müslim, İman 43, 150, 151; Tirmizî, İman 18; Nesâî,

    Cihad 18

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    len, onun dışında izlenmeye, yolundan gidilmeye değer hiçbir kimsenin varlığını kabul etmeyenleri, başta sahâbeleri, güzel bir şekilde onların izinden gidenleri mümkün mertebe yakından tanımak, onların bu akîde uğrunda verdikleri mücâdele ve cihadı, kendi mücâdele ve cihadımız için yol azığı edinmek,

    • İslâm’a, Kur’an ve Sünnet esaslarına kesin ve tâvizsiz bir şekilde bağlı kalmak, dinî vecîbeleri ihlâsla yerine getirmek,
    • Yüce Peygamberin dahi küfürden, şirkten, riyâkârlıklardan ve benzeri kalbî/imanî hastalıklardan Allah’a sığındığını bilerek, hatırlayarak, imanı- mızı son nefesimize kadar muhâfaza edebilmek için Rabbimize daima duâ etmek, yalvarmak, fiilî olarak duâ bâbından elimizden gelen tüm gayreti göstermek. Rasûlullah (s.a.s.) duâlarında: “Sonrası küfür olma- yan bir iman” ister873; her namazın akabinde “küfürden, fakirlikten ve kabir azâbından”874; “küfürden ve borçlanmaktan” Allah’a sığınırdı.875 Hz. Ebû Bekir’e ve onun şahsında bütün mü’minlere sabah akşam yapma- sını tavsiye ettiği duâda, “şirkten” Allah’a sığınmak yer almaktadır: “Bile bile şirk koşmaktan Allah’a sığınırım, bilmediklerimden de Senden af dilerim.”876

     

     

     

     

    İRTİDÂD, İRTİCÂ/GERİCİLİK DEMEKTİR; MÜRTED DE MÜRTECÎ/GERİCİ

    Gerici; geriye dönmek isteyen, geride kalan dönemi ve bu dönemin değer yargılarını benimseyen, özleyen kişi ve bu kişinin niteliğine denir. Gerici ve gericilik kavramları mürteci ve irtica kelimeleriyle de dile getirilir.

     

    Gericilik, kavram olarak zamansal bir geriye dönüş isteğini de içermekle birlikte, temelde değerlerle ilgilidir. Bu nedenle savunduğu değerlerin geç- mişe, geride kalan bir döneme ait olup olmaması değil; bu değerlerin mâ- hiyeti, niteliği kişiyi gerici ya da mürtecî yapar. Bu temel anlamına karşılık İslâm toplumlarının Batılılaşmasından, Batılı câhilî değerlerin egemenliği altına

     

    873

    Tirmizî, Deavât 30

    874

    Nesâî, İstiâre 16, 29

    875

    Nesâî, İstiâze, 16, 29

    876

    Ebû Dâvud, Edeb 102; M. Beşir Eryarsoy, İman ve Tavır, Şafak Y, s. 351-354

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                 İrtİdâd

     

    girmesinden sonra gerici ve gericilik deyimleri İslâm dışı yönetimler ve işbir- likçisi kimseler tarafından tam tersi anlamda, siyasal ve ideolojik bir suçlama ve sindirme aracı olarak kullanılmaya başlandı. Gerçek anlamdaki gericiler, siyasal güçlerine dayanarak bu kullanımla İslam’ı topluma yeniden hâkim kıl- ma mücâdelesi veren müslümanlara gerici, mürtecî; İslâm’a da gericilik, irticâ nitelikleri yamamaya çalışmaktadırlar.

     

    Gericiliğin temel nitelikleri, câhiliye kavramının ihtivâ ettiği anlamlarla ifâde edilebilir. Bunlar, Râğıb el-İsfehânî izlenerek söylenirse; bilgisizlik, gerçek dışı ve yanlış inanç, yanlış davranış olarak tesbit edilebilir. Kur’an’a göre bilgisiz insanlar kişisel arzu ve hevâları peşinde koşar; diledikleri gibi yaşamak, iste- dikleri gibi kanunlar koymak isterler ve bu nedenle doğru yoldan saparlar.877 Diğer bir özellikleri de hevâlarına uygun çeşitli ideolojiler (emâniy, ümniye) geliştirmek878 ve bunu yaparken zanlarına dayanmaktır.879 Bu etkenler câhilî bir sistem, bir hayat, düşünce ve inanç biçimi oluşturur. Bu sistemin temel özelliği şirktir. Şirk, ya Allah’ın ilâhlığını, Rabliğinı, Melikliğini tanımama ya da Allah’a bu ve benzeri konularda ortaklar tanıma biçiminde kendini gösterir. Şirkin toplum hayatındaki başlıca pratik sonuç ve işaretleri evrende ve insan hayatında Allah’tan başka bir yaratıcı, öldürücü, tasarruf edici, boyun eğile- cek, sevilecek, korkulacak, tevekkül edilecek, hüküm ve kanunlar koyacak varlık, kişi ya da kurumlar tanımaktır. Şirkin davranışlar alanındaki sonucu ise, bu tür kişi ve kurumların koydukları kanun ve kurallara gönüllü olarak boyun eğmek, itaat etmektir.

     

    Kur’an’ın öngördüğü inanç, düşünce ve hayat biçiminin dışında beşerî istekler, ideolojiler ve zanlara dayalı bilgiler doğrultusunda oluşturulan toplumsal düzenler, şirk düzenleri, eş deyişle câhiliye düzenleridir esas irticâ/gericilik. Böyle bir toplum modeli peşinde koşan insan, bu model; ister geçmişte uygulanan bir model olsun, ister henüz uygulanma imkânı olmayan bir tasarı olsun; adı ister De- mokrasi, ister Sosyalizm; isterse Komünizm ya da Faşizm olsun, ge- ricidir, mürtecidir.

     

    Gerici ve gericilik kavramları İslâmî terminoloji içerisinde mürtecî ve irticâ kavramlarının yanısıra mürted-irtidâd, münâfık-münâfıklık, fâsık-fısk, tâğî- tuğyân, mücrim-cürm gibi başka kavramlarla da anlam ilişkileri içindedir. Bir

     

    877

    6/En’âm, 119

    878

    2/Bakara, 78

    879

    6/En’âm, 116

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    İslâm toplumunda câhilî eğilimler ve uygulamalar içindeki kişi, itikadî ve amelî durumuna göre mürted, münâfık, fâsık gibi adlar alır. İslâm’ın öngördüğü inanç ve toplum yapısını kabul ettiği halde sonradan bunu reddede- rek herhangi bir câhilî inanç sistemini, toplum modelini benimseyen kişi, İslâm’la bütün bağlarını keserek geriye dönmüş, irtidâd etmiş, mürted olmuştur. İrtidâd, gericiliğin en kesin ve açık biçimini oluştu- rur. Câhili inanç esaslarını terketmeden çeşitli nedenlerle İslâm’ı benimsemiş görünen ve hayatını müslümanlar arasında sürdüren münâfıklar da gericidir- ler. Bunlar, içlerinde taşıdıkları inançları ve bu inançların yansıması olan geri- ci eğilimleri zaman zaman davranışlarında ve hayat biçimlerinde göstermek zorunda kalırlar. Gericiliğin bu biçimi gizli, ama İslâm toplumu için en tehlikeli olanıdır. İrtidâd ve münâfıklık boyutlarına ulaşmayan kimi gericilik biçimleri de kişinin İslâm hüküm ve kuralları karşısındaki tutumu; benimseyerek sürdür- düğü câhiliye gelenek, görenek ve davranışlarına göre fısk, tuğyân, cürm gibi çeşitli adlarla ifâde edilir. Bütün bunlar kişiyi İslâm’ın doğru ve aydınlık yolun- dan saptırıcı ve belli bir cezayı gerektirici gerici davranışı belirtirler.

     

    İslâm’ın değerler açısından baktığı gerici ve gericilik kavramlarına çağdaş câhil ve gerici dünya daha çok zamansal açıdan, eskilik-yenilik, gerilik-ilerilik kavramlarının yedeğinde bakar. Buna göre gerici, yeni olana direnerek eski olanı korumaya çalışan ya da tarihin tekerleğini geriye döndürmeye çalışan kişidir. Bu tanıma göre gerici, ilericinin karşısında yer alır ve gericilik; bilgi- sizlik, tutuculuk, sağcılık gibi kavramlarla ilişkilendirilir. Tanım, doğal olarak eski olanın kötülüğü, yeni olanın iyiliği kabulüne dayanmaktadır. Buna göre müslümanlar gerici, İslâm da gericiliktir. Bu yargı şöyle açıklanır: “Kendilerinin değerli buldukları düzeni ve kurumları değişime karşı şiddetle savunan muhâ- fazakârlar, bu uğraşlarında başarısızlığa uğradıkları takdirde, bir kısmı yeni beliren düzeni evrenin işleyişinin kaçınılmaz sonucu olarak kabul edecektir. Fakat eski ideallerini hâlâ benimsemekte devam eden mağlup olmuş muhâ- fazakâr ister istemez bir ‘gerici’ olacaktır. Yeni gelişen dünyayı tenkid edecek ve gelecekte, eskiden varolmuş olduğuna inandığı ‘altın bir çağı’ tekrar yaşa- mak için harekete geçecektir.”880

     

    Alışılmış Batılı bakışı yansıtan bu değerlendirmenin, yanlışlığı, tutarsızlığı açıktır. Çünkü belli bir inanç biçiminin ve buna bağlı değerler düzeni ile toplum modelinin zaman bakımından önce ya da sonra oluşu, onun iyilik ya da kötü- lüğünün, gerilik ya da ileriliğinin ölçütü olamaz. İslâm’ın Türkiye’de terkedilmiş bir inanç ve toplum modelini temsil etmesi, doğal olarak, onun kötülük ve ge-

    880 Ahmet Yücekök, Türkiye’de Din ve Siyaset, s. 90

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                 İrtİdâd

     

    riliğini göstermez. Bu nedenle Türkiye’de ya da dünyanın herhangi bir yerinde mevcut sistem yerine İslâm’ı öngören, İslâm’ı geçirmeye çalışan müslümana gerici denemez. Müslümanlar, toplumu tarihin belli bir zamanına döndürme amacı peşinde değillerdir. Tam tersine, insanların, içinde bulundukları koşulla- ra göre oluşturdukları bir inancı ve toplumsal düzeni değil, zaman ve mekânın üstünde bir kaynaktan gelen ve bütün zamanlar için geçerli olan evrensel bir inanç ve değerler düzenini amaçlamaktadırlar. Bu inanç ve değerler düzeni ise Garaudy’nin deyişiyle “bilim, teknik, millet, para, cinsellik, büyüme gibi sahte tanrılar üretilerek oluşturulan politeizm (çok tanrıcılık) üzerine kurulan çağdaş uygarlığın iflâsının artık iyice anlaşıldığı günümüzde bütün insanlığın önünde duran kurtarıcı tek seçenektir.”881 Dolayısıyla müslümanların gerici, İslâm’ın gericilik gibi gösterilmesi, Kur’an’ın terimleriyle söylenirse zanlarına dayanan, hevâları ve ideolojileri (ümniye) peşinde koşan sapkın kişilerin câ- hilî değerlendirmelerinin bir işaretinden başka birşey değildir.882 Nakil ve akıl çerçevesinde irticâ/gericilik, başta mürtedlik ve her çeşit şirk için bir sıfat; mürtecî/igerici de, adı, dünya görüşü, diploması, kültürü ve yaşadığı zamanı ne olursa olsun her çeşit mürted ve müşriğin temel vasfıdır.

     

    Gerek sözlük ve gerekse ıstılahî mânâsından anlıyoruz ki, irtidâd, bir geri dönüş hareketidir. Kaynaklar bunu “ric’at” veya “rücû” olarak da ifâde eder. İslâm’dan geri dönen, aynı zamanda Hak Dinden “rucû” ve “irticâ” etmiş demektir. Geri dönüş ve irticâ; bilgisizliğe, inkâra ve küfre rücû ettiğin- den “câhiliyye”ye sapmış olur. İslâm’a ulaşmak, onu gerçek hayat ve bilgi kay- nağı, dosdoğru yol kabul etmek, ilmin ta kendisine sahip olmakla, hidâyetle özdeştir. Câhiliyye ise, Allah’ı ve O’nun indirdiği hak hükümleri bilmemek/tanı- mamak veya inkâr etmek olduğundan bilgisizlik ve cehâlettir. O halde zaman zaman İslâm düşmanları tarafından hakaret ve itham ifâdesi olarak İslâm için kullanılan “irticâ”, “mürtecîlik”, yani “gericilik”, “geriye dö- nüş” aslında ilkel ve modern her çeşit küfür ve şirk için, İslâm dışı hayat görüşleri için kullanılabilir/kullanılmalıdır. İslâm’ı bildiği halde ve özellikle müslümanlıktan sonra başka bir dünya görüşü ve yaşa- ma biçimi (ideoloji/din) seçenlerdir “mürtecî”, “gerici”. Çünkü onlar, İslâm’ın dışına çıkmakla geriye dönük bir hareket yapmış ve câhiliy- yeye sapmış kimselerdir. Mü’minler, “Rabbim Allah” derler ve kaalû belâ’da vermiş oldukları bu sözden883 ve Allah’ın hidâyetinden dön- mezler, döneklik yapmazlar. İrtidâd, bir geri dönüştür, dönekliktir.

     

    881

    Garaudy, İslâm ve İnsanlığın Geleceği, s. 29

    882

    Ahmed Özalp, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 232-233

    883

    7/A’râf, 172


    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Hem de gerçek ilimden ve mutlak hakikatten, fazîlet ve erdemden geri dönüş ve irticâdır. Bu anlamda İslâm, her zaman ve gerçek ilmîliği, ilericiliği (hem de dünya ile sınırlı olmayan, âhireti de kuşatan istikbal anlayışı, ilericilik ve tekâmülü) temsil eder. Mürted kişi; zulmün, fıskın, küfrün ve sapıklı- ğın, kısacası câhiliyyenin bataklığına döndüğü için bir “mü’min” iken kazandı- ğı yüce ve şerefli mevkiini kaybetmiş, ahsen-i takvîmden esfel-i sâfilîne irtidâd ile redd olunmuştur.884 Müslüman, bir mürtedin/döneğin/gericinin bu aşağılık ve câhilî inanış ve yaşayışına göre elbette çok üstün ve çok ileridir. “...Eğer gerçekten iman etmişseniz, siz üstünsünüz.”885 “...İzzet/üstünlük/şeref, an- cak Allah’ın ve Peygamberi’nin ve mü’minlerindir. Fakat münâfıklar bunu bilmezler.”886

     

    İmandan sonra küfre düşme ihtimalini ateşe atılmak olarak gören ve ima- nını en kıymetli bir mücevher gibi koruyan, İslâm düşmanı bilinçli mürtedlerle mücâdeleyi bayraklaştıran muvahhid gençlere selâm olsun!

     

     

    SORULAR

    • İrtidâd ne demektir, lügat ve terim anlamlarını açıklayınız.
    • Mürted ile kâfir arasındaki farkı izah
    • Mürtedin daha önce, Müslüman iken yaptığı iyilik ve sevapların durumu- nu izah Mürted tevbe edip tekrar Müslüman olursa, hangi ibâdetlerini yeniden yerine getirmek zorundadır, açıklayın.
    • Kur’ân-ı Kerim’deki irtidad ve mürtedle ilgili âyetlerden ikisinin mealini veriniz.
    • Bir kimsenin mürted olduğu hangi söz ve davranışlarıyla belli olur, ör- neklerle bu konuyu açıklayınız.
    • Ebu Bekir, kimleri ve hangi gerekçeden dolayı mürted saymış ve onlara nasıl davranmıştır?
    • Günümüzde mürtedliğe giden yollar hakkında bilgi
    • İrtidâd ve şirkten korunmak için günümüz şartlarında neler yapılması gerekmektedir, örneklerle açıklayınız.
    • İrtidâd ile irticâ arasındaki ilişkiyi, mürtedin nasıl mürteci olduğunu açık- layınız.
    • Açık irtidâd ile gizli irtidâda örnek verip aralarındaki farkı izah

     

     

    884

    95/Tîn, 4-5

    885

    3/Âl-i İmrân, 139

    886

    63/Münâfıkûn, 8

     

     

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    1. Ünite

    NİFAK

     

    • Nifak ve Münâfık Kavramı
    • Nifakın Kısımları
      • İtikadî (İnançla İlgili) Nifak
      • Amelî (Davranışlarla İlgili) Nifak
    • Nifakın Riya ile Alâkası
    • Kâfirlerle Münâfıkların Karşılaştırılması
    • Münâfıkların Alâmetleri

    a- Kur’an-ı Kerim’e Göre Münâfıkların Özellikleri b- Hadis-i Şeriflere Göre Münâfıkların Özellikleri

    • Münâfıkların Mescid ve Benzeri Faaliyet Yerleri Açmaları
    • Küfür ve Nifak Psikolojisi
    • Münâfıklarla Mü’minlerin Toplumsal Bağları
    • Günümüzde Münâfık
    • Sorular

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                     Nİfak

     

    NİFAK VE MÜNÂFIK KAVRAMI

    Nifak: ne-fe-ka kökünden türemiştir. Nefeka kelimesi: Eşyaya rağbeti ol- mak, tükenmek, azalmak, ruhu çıkmak, ölmek, tünel, tarla faresinin (köste- bek) deliğinden çıkıp girmesi gibi anlamlara gelir. İnfak kelimesinin de türediği nefeka kelimesinin bitmek, tükenmek, azalmak ve ölmek anlamlarından yola çıkarak; münâfıkların bitmişliğini, tükenmişliğini, imanda azalmayı ve ölü bir kalbe sahip oluşlarını ifade için bu kelime seçilmiş olmalıdır. Münâfık, nifak kelimesinin ism-i fâilidir; yani nifak yapan, nifak sahibi demektir. İstılah (te- rim) anlamı ise, bazı sebepler yüzünden İslâm’a girip zâhiren müslüman gö- rünmek, içten içe ise kâfirliğini gizlemektir. Yani dıştan müslüman gözüküp içinden inanç ve düşünce olarak küfürde olmaktır. Bu tanım ve yargı, içinde gizlediği şey, iman esaslarına ait bir inkâr ve yalanlama olan, itikadî münâ- fıklık içindir; bu kimse, hâlis münâfıktır. Eğer içinde gizlediği şey, İslâm inanç esaslarının inkârının dışında başka bir husus ise, yani sadece amelle ilgili nifak alâmetlerine sahip ise, o ancak, Allah’a karşı işlenmiş bir günah olur.

     

    Bazı Arap dilcilerinin tespitine göre; nifak, nâfika kelimesinden türemiştir. Nâfika, köstebek deliğine verilen addır. Köstebeğin yuvasının iki kapısı vardır. Kapıların birinden girerken, öbüründen çıkar. Köstebek, çıkacağı bu kapıyı, başıyla vurup dışarı çıkmasına imkân verecek şekilde ince tutar ve bunu da başkası sezemez. Kendisini tehdit eden tehlike, âşikâr ve belli olan giriş kapısı istikametinden gelince, hemen saklı tuttuğu bu dayanıksız kapıdan dışarı çı- kar. Kaçmak için yaptığı bu ikinci kapıya nâfika denir. Kelimenin kaynağını bu şekilde tespit, münafığın teşhisine çok yarayacaktır. Çünkü beşer suretindeki münâfık, bir tarafıyla dine girerken, daima kendisi için sakladığı diğer yönden de ondan çıkar. İçinden inanmadığı halde, inanıyor gözüken birine münâfık denilmiştir; çünkü küfrünü örter, gizler. Böylece sırf zâhirî lafız ve kımıldanış- larla İslâm’ın içine girip bu aldatıcı gösteriş içinde küfrünü gizlediği için, bir tünele giren ve onun içinde gizlenen köstebeğe benzetilir. Kalbinde nifak has- talığı olanlar, köstebekler gibi yer altı faâliyetlerinde bulunmayı meslek edin- mişlerdir. Münâfık, girdiği kapının dışında tıpkı köstebek gibi aksi bir taraftan kaçış yolu bulur, dinden çıkar. Nitekim münâfıklarla ilgili şu âyet-i kerime bu durumu açıkça ortaya koyuyor: “Eğer sığınacak bir yer veya (barınacak) ma- ğaralar, yahut (sokulabilecek) bir delik bulsalardı; koşarak o tarafa yönelip giderlerdi.”887

     

     

     

    887 9/Tevbe, 57

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    NİFAKIN KISIMLARI

    İman ve küfrün dereceleri, çeşitleri olduğu gibi, nifakın da kendine göre kısımları vardır. Bunlar, itikadî ve amelî olmak üzere iki ana grupta toplanır.

     

    a)   İtikadî (İnançla İlgili) Nifak

    Mutlak anlamda nifak dendiği zaman bu kısım kastedilmiş olur. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de de münâfıklar ve onların vasıfları belirtilirken meselenin da- ima itikadî yönüne işaret edilmiştir. Bu duruma göre münâfık denince: İslâm toplumu içinde can ve mal emniyetini sağlamak; evlenme, boşanma, miras, ganimet gibi müslümanların sahip olduğu her türlü nimetlerden istifade ede- bilmek veya birtakım gizli yollar ve entrikalarla İslâm toplumunu içten yıkmak için, asıl mahiyetini ustaca gizleyip kalben inanmadığı halde müslümanlara karşı kendisini inanmış gösteren kimse anlaşılmalıdır. Bu türlü nifak; doğru- dan doğruya küfür olduğu için sahibini ebedî azâba götürür. Hem de cehen- nemde en şiddetli azâba uğrayacak grup bunlardır.888

     

    b)   Amelî (Davranışlarla İlgili) Nifak

    İmana aykırı olmayarak, sadece amelle ilgili olan nifakın bu çeşidi, küfür değildir; fakat büyük günahtır. Bir kimsenin, müslüman olduğu halde, imanla ilgili olmamak şartıyla yalan, emânete hıyânetlik, sözde durmama, hile ve riyâ gibi bazı münâfık alâmetlerini üzerinde taşıdığı olur. Zira bu çeşit nifak alâmetlerinden tamamen sâlim olmak, hayli güçtür. O yüzden, bazen farkın- da olmadığı halde bir mü’minde münâfıkların sıfatlarından bulunabilir. Çünkü bazı nifak alâmetlerinin İslâm’la bir arada bulunması mümkündür.

     

    Nifak, kalpte, inançta olursa küfür; amelde olursa suçtur, günahtır. Amelle ilgili nifak vasıfları insanı küfre götürmez. Bu bakımdan bir insanın, inanç yö- nünden nifakı apaçık olmadıkça; ihmal, tembellik ve ihtiras gibi birtakım nef- sânî zaaflar yüzünden ortaya çıkan kusurları sebebiyle münâfıklığına hükme- dilmez. Çünkü genel anlamda münâfık sözü, meselenin iman – küfür yönünü ifade eder. Hadis-i şerifte belirtilen (bazı rivâyetlerde üç; bazı rivâyetlerde dört) vasıf aynı anda bir kişide tümüyle bulunsa dahi, imanla ilgili olmadıkça, o kimseye münâfık denmemelidir. Ama, bu vasıflara sahip isek, bunların büyük günahlar olduğunu aklımızdan çıkarmamalı, hemen bunlardan tevbe etmeli; çevremizde bu vasıflara tümüyle sahip insanlardan da kendimizi korumaya çalışmalıyız.

     

     

    888 4/Nisâ, 145

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                     Nİfak

     

    NİFAKIN RİYÂ İLE ALÂKASI

    Bir şeyi olduğundan başka türlü göstermek bakımından nifak ile riya (iki- yüzlülük) arasında sıkı bir ilgi vardır. Münafığın temel vasıflarından biri ikiyüzlü riyakâr, içi başka dışı başka olmasıdır. Bu özellikler müslümanda olmaması gereken çirkin sıfatlardır. Bununla beraber, her münâfık, aynı zamanda mürâî- dir; fakat her mürâî, münâfık değildir. Riya, imana muhalif olmayarak bazı amelde de olabilir. Asıl münâfıklık ise, akidenin hilafına imanda mürâîliktir.

     

    Diğer taraftan, kişinin inanç ve ibâdet yönünden her an aynı heyecan ve canlılığı göstermesi mümkün değildir. İçinde bulunulan maddî ve mânevî şart- lara göre insanın mânevî hayatı birtakım iniş ve çıkışlara sahne olabilir. Bu bakımdan bir mü’minin, iman ve amel yönünden her an aynı zevki duyama- ması, onun münâfıklığını veya riyakârlığını ortaya koymaz. Çünkü muayyen bir çizgi üzerinde daima aynı seyri devam ettirebilmek insan ruhu için son derece güçtür. Kalbimize, sık sık değişik durumlar aldığı için değişken anlamında “kalb” adı verilmiştir. Bu konuda ashâbdan Hanzala (r.a.)’dan nakledilen bir hadis-i şerif, oldukça enteresandır. Hanzala (r.a.) şöyle anlatıyor:

     

    Biz Rasûlullah’ın huzurunda bulunuyorduk. Bize cennet ve cehennemden bahsettiler. O derece tesirli anlattılar ki; âdeta cennet ile cehennemi gözle görüyor gibiydik. Ben bir ara kalkıp eve gittim. Çoluk çocuğumla gülüp eğ- lenmeye başladım. Bu sırada Rasulullah’ın huzurundaki mânevî vecd halimi hatırladım. Allah rasûlüne gitmek üzere derhal evden dışarı fırladım. Yolda Ebû Bekir Sıddık’la karşılaştım. Kendisine:

    Ya Ebâ Bekr! Hanzala münâfık oldu, dedim. Ebû Bekir Şaşırarak: Hayrola! Ne oldu, deyince, ben de:

    Biz Rasûlullah’ın huzurunda bulunuyorduk. Bize cennet ve cehennemden

    bahsettiler. Öyle ki; cennet ve cehennemi gözlerimizle görüyor gibiydik. Bir ara kalkıp eve gittim. Rasulullah’ın yanındaki hali unutup çoluk çocuğumla gülüp oynamaya başladım, dedim. Bunun üzerine Ebu Bekir Sıddık:

     

    Biz de senin gibi yapıyoruz, başka türlü değil, dedi. Hanzala (r.a.) devam ederek diyor ki: Sonra Rasulullah’ın yanına vardım ve vaziyeti aynen anlattım. Buyurdular ki:

     

    Yâ Hanzala! Eğer siz evlerinizde de benim yanımda iken yaşamış olduğunuz hali yaşayıp o mânevî zevki aynen duyabilseydiniz, muhakkak


    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    ki melekler, yatarken, yolda giderken bile sizinle tokalaşırlardı. Ya Hanzala! Bu vecd hali, devamlı değil; ancak zaman zaman olur.”889

     

     

    KÂFİRLERLE MÜNÂFIKLARIN KARŞILAŞTIRILMASI

    Kur’an-ı Kerim, insanları mü’min, kâfir ve münâfık olmak üzere üç grupta toplar. Bakara suresinin ilk beş âyeti mü’minlerden ve özelliklerinden bahse- derken, sonraki iki âyet890 kâfirlerden, ondan sonraki 13 âyet de891 münâfıklar- dan ve onların özelliklerinden bahsetmektedir.

     

    Küfür, bütün inkâr çeşitlerini içine alan ve nifaka göre daha şümullü olan bir kavramdır. Nifak ise, genel anlamdaki bu küfrün en bayağı ve en iğrenç şubelerinden birisidir. Bu bakımdan her münâfık, aynı zamanda kâfirdir; fakat her kâfir, münâfık değildir.

     

    Kâfirlerde bulunmadığı halde sırf münâfıklara has bazı çirkin va- sıflar vardır. Bunlar:
    • Münâfık, câsus gibi kendini gizleyerek her topluma karışıp insanları al-

    datmak ister. Kâfir ise her haliyle bellidir.

    • Kâfir mert; münâfık ise nâmert karakterlidir; kaypak ve kalleştir.
    • Kâfir kendi menfaati için imanı konusunda yalana tenezzül etmez, hak- kına râzı Yani menfaat uğruna küfründen taviz vermez. Münâfık ise bu- nun aksinedir.
    • Münâfık, kâfirin aksine, inanmış gözükerek inkârına bir de istihza karıştı- rır ki, böylece küfrü katmerleşmiş Mü’minlere karşı inanmış gözükmekte bir nevi onları alaya alma anlamı vardır.
    • Kur’an-ı Kerim’de münâfıkların vasıfları daha çok belirtilmekte ve mü’mi- lere, onlardan şiddetle sakınmaları ve tedbirli olmaları tavsiye edilmektedir.892

     

    Müslümanlar için en tehlikeli olan grup münâfıklardır. Çünkü onlar, bize benzer, bizim gibi görünür, bizim toplantılarımıza katılır, fikir beyan eder. Hac- ca gider, bazen namaz kılar, ama bizim gibi iman etmez. Sadece kendi basit çıkarlarını düşünür. Küfürlerine bir de hile ve alay karıştırdıkları için münâfık- lar, kâfirlerin en âdi, en bayağı ve en alçaklarıdır. Münâfıklar, kâfirlerin aksine,

     

    889

    Tirmizî, hadis no: 2633; Ahmed bin Hanbel, IV/346

    890

    2/Bakara, 6, 7

    891

    2/Bakara, 8-20

    892

    Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, c. 2, s. 27

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                     Nİfak

     

    müslümanlarla iç içe yaşadıkları ve her an, insan ruhunun en aziz gıdası ve beşer hayatının vazgeçilmez unsuru olan imanın nice olumlu tecellilerine ya- kinen şahit oldukları halde bile gerçek imana eremeyip daima zikzaklar içinde yaşamaları, onların ne kadar idrakten ve kalbî duyarlılıktan mahrum olduk- larını gösterir. “Doğrusu münâfıklar, cehennemin en alt tabakasındadırlar. Onları (kurtarmaya) bir yardımcı da bulamayacaksın.”893

     

    Ayrıca, nifak hastalığının tedavisi, küfür illetinden daha zordur. Çünkü münâfık, hasta olduğu halde doktorun önünde hastalığını gizleyen kimseye benzer. Kâfirin hastalığı meydanda olduğu için, birtakım yollarla kendisine yaklaşılıp tedavisi mümkün olabilir. Münâfık ise, kapısı penceresi belli olma- yan yuvarlak, yamuk bir kişilik (kişiliksizlik) olduğundan kendisine nüfuz etme yolu bulunamaz. İslâm davasına zararları açısından ise, münâfıkların kâfirler- den daha tehlikeli olduğu münakaşa götürmez bir gerçektir. Vücudun zayıf ânını kollayan mikroplar gibi; İslâm toplumu içinde daima onların kritik anlarını fırsat telakki edip her türlü mel’aneti yapan münâfıklar; bizim davamızın baş düşmanlarıdır. Nerede, ne zaman ve nasıl karşımıza çıkacakları belli olmadığı için kendilerine karşı tedbir alma imkânı da olmamaktadır.

     

     

     

    MÜNÂFIKLARIN ALÂMETLERİ

    a- Kur’ân-ı Kerim’e Göre Münâfıkların Özellikleri

    Müslümanları aldatmaya çalışırlar: “Allah’ı da, mü’minleri de güya alda- tırlar. Hâlbuki onlar kendilerinden başkasını aldatamazlar da yine farkına varmazlar.” 894

     

    Kalplerinde hastalık vardır: “Onların kalplerinde hastalık vardır. Allah da onların hastalığını çoğaltmıştır. Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle de onlar için acıklı bir azap vardır.” 895

     

    Fesatçıdırlar: “Kendilerine yeryüzünde fesat çıkarmayın, denildiği zaman ‘biz ancak ıslah edicileriz’ derler. Gözünü aç, onlar muhakkak ki fesatçıla- rın ta kendileridir. Fakat farkında değildirler.”896 Münâfıklar, fesatçıdır; fakat

     

    893

    4/Nisâ, 145

    894

    2/Bakara, 9

    895

    2/Bakara, 10

    896

    2/Bakara, 11-12

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    bunu bilmeyebilir, kendilerinin fesatçı olduklarını kabul etmeyebilirler. Fesat; günah işlemek ve günahı topluma yaymaya çalışmaktır. Bu, sözlü ve amelî küfürdür. Yeryüzünde Allah’a isyan eden ve isyanı emreden kişi, fesat çıkaran kimsedir. Zira yeryüzünün ıslahı Allah’a itaat ile; fesadı da Allah’a isyan iledir.

     

    Müslümanları Küçümserler: “Onlara ‘insanların (müslümanların) inandığı gibi inanın’ denilince, ‘biz de o beyinsizlerin inandığı gibi mi inanacağız?’ derler. Dikkat et ki (asıl) beyinsizler hiç şüphesiz kendileridir. Fakat bilmez- ler.”897 Günümüzde müslümanlara, gerici, mürteci, irticacı, yobaz, çağ dışı’ gibi damgalandırmalar yapanların kimler olduğu rahatlıkla değerlendirilebilir.

     

    Müslümanları alaya alırlar: “Onlar mü’minlerle karşılaştıkları zaman ‘(biz de) iman ettik’ derler. (Kendilerini saptıran) şeytanları ile başbaşa kaldıkla- rında ise: ‘biz sizinle beraberiz, biz onlarla sadece alay ediyoruz’ derler.” 898

     

    Kâfirleri dost edinirler: “Onlar, mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinen- lerdir. İzzeti (güç ve şerefi) onların yanında mı arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet yalnızca Allah’a aittir.” 899

    İman ile küfür arasında bocalarlar: “Onlar, iman ile küfür arasında boca- layan bir sürü kararsızlardır. Ne onlara ne (bağlanıyorlar), ne bunlara.” 900

     

    Dinin, yalnız bir tarafından tutup, bir yönüyle kulluk ederler: “İnsanlardan kimi, Allah’a (dinin yalnız bir tarafından tutup) yalnız bir yönden kulluk eder. Eğer kendisine bir hayır dokunursa buna pek memnun olur, yapışır. Eğer bir musibete uğrarsa çehresi değişir (dinden yüzçevirir). O, dünyasını da âhiretini de hüsrana uğratmış, kaybetmiştir. Bu, apaçık zararın ta kendi- sidir.” 901 Günümüzde İslâm’ı yaşarken menfaati bozulanlar veya başına bir bela gelenler, bu yüzden İslâmî yaşantıyı terkedip eyyamcı oluyor veya başka yollara sapıyorlarsa, bu âyetteki tehditten korksunlar!

     

    Allah’ın indirdiği ile değil; tâğutun hükmü ile hükmedilmek isterler: “Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görme- din mi? Tâğuta küfretmeleri (inanmamaları) kendilerine emrolunduğu hal- de, tâğutun önünde muhâkemeleşmek, onunla hükmedilmek istiyorlar.

     

    897

    2/Bakara, 13

    898

    2/Bakara, 14

    899

    4/Nisâ, 139

    900

    4/Nisâ, 143

    901

    22/Hacc, 11


                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                     Nİfak

     

    Hâlbuki şeytan, onları büsbütün saptırmak istiyor. Onlara Allah’ın indirdi- ğine (Kur’an’a) ve Rasül’e gelin (onlara başvuralım, onlarla hükmedelim) denildiği zaman, münâfıkların senden iyice uzaklaştıklarını görürsün.” 902 Değişik izmlere, İslâm dışı düzenlere bağlanıp onları hakem yapanlar, onların hükmünü, uygulamalarını tercih edenlerin bu âyetlere göre hükmü çok nettir.

     

    Yalan yere yemin ederler: “Onlar, yeminlerini bir kalkan edindiler de (bu- nunla insanları) Allah yolundan çevirdiler. İşte onların hakkı, alçaltıcı bir azaptır.” 903

     

    Cihaddan kaçarlar: “Allah’ın peygamberine muhalefet için (savaştan) geri kalan (münâfık)lar, oturmalarıyla sevindiler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad etmeyi çirkin gördüler ve ‘bu sıcakta harbe çıkmayın’ de- diler. De ki: ‘Cehennem ateşi daha sıcaktır’ iyice bilmiş olsalardı.” 904

     

    Mü’minlere kin beslerler: “Onlar sizinle buluştukları zaman ‘inandık’ der- ler; Sizden ayrıldıklarında size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçla- rını ısırırlar. De ki: Kininizden (kahrolup) geberin! Şüphesiz Allah kalplerin içindekini hakkıyla bilmektedir.” 905

     

    Mü’minlerin iyiliğe uğramalarına üzülüp başlarına bir bela geldiğinde sevi- nirler: “Eğer size bir iyilik dokunursa onları tasaya düşürür; başınıza bir mu- sibet gelse, buna sevinirler. Eğer sabreder ve korunursanız, onların hilesi size hiçbir zarar vermez.” 906

     

    Kötü propaganda yaparlar: “Onlara güven veya korkuya dair bir haber gelse onu yayarlar. Hâlbuki onu Peygamber’e ve aralarında yetkili kişilere götürselerdi, içlerinde işin iç yüzünü araştırıp ortaya çıkaranlar onun ne olduğunu bilirlerdi.” 907

    Korkaktırlar: “Sizden olduklarına dair Allah’a yemin ederler. Hâlbuki on- lar sizden değillerdir, fakat onlar korkak bir topluluktur.”908; “Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar.”909

     

    902

    4/Nisâ, 60-61

    903

    58/Mücâdele, 16

    904

    9/Tevbe, 81

    905

    3/Âl-i İmran, 119

    906

    3/Âl-i İmran, 120

    907

    4/Nisâ, 83

    908

    9/Tevbe, 56

    909

    63/Münâfıkun, 4

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Ellerine fırsat geçince müslümanlara suikast tertip eder ve gizli planlar ku- rarlar: “Andolsun ki onlar, daha önce de fitne (ve fesat) çıkarmak istemişler, senin hakkında birtakım işler (dolaplar) çevirmişlerdi. Nihâyet hak (nusret) geldi ve onlar istemedikleri halde Allah’ın emri yerini buldu (Allah’ın dini galebe çaldı).” 910

     

    Mü’minlere iftira atarlar: “O uydurma haberi (iftirayı) ortaya atanlar, içiniz- den (belli) bir gruptur... Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve kadın mü’minlerin, kendi vicdanlarıyla hüsn-i zanda bulunup da: ‘Bu apaçık bir iftiradır’ de- meleri gerekmez miydi?” ...Onlar yalancıların ta kendisidirler.” 911

     

    Namaz konusunda üşengeç ve tembeldirler. Gösteriş yaparlar: “Namaza kalktıkları zaman üşene üşene gelirler, istemeye istemeye infak ederler.”912; “Onlar, namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş ya- parlar. Allah’ı da çok az hatıra getirip anarlar.” 913

     

    Kâfirler hesabına casusluk yaparlar: “Onlar durmadan yalana kulak verir- ler ve senin huzuruna gelmeyen diğer bir kavim hesabına casusluk eden kimselerdir. Kelimeleri yerlerinden kaydırıp değiştirirler.” 914

     

    Allah’tan kork denilince, tersini yaparlar: “Ona ‘Allah’tan kork’ dendiği zaman izzet(-i nefsi, cahilane kibri), kendisini (daha çok) günah işlemeye götürür. İşte öylesine, cehennem yetişir. O, gerçekten ne kötü yataktır.” 915

     

    Kur’an’ı yanlış yorumlarlar: “İşte kalplerinde eğrilik bulunanlar, sırf fitne aramak (ötekini berikini saptırmak) ve (kendi arzularına göre) te’viline yel- tenmek için onun müteşâbih olanına tâbi olurlar.” 916

     

    Peygamber’in hükmüne râzı olmazlar: “Öyle değil, Rabbine andolsun ki; onlar aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem kabul edip sonra da ver- diğin hükümden hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olma- dıkça iman etmiş olmazlar.” 917

     

    910

    9/Tevbe, 48

    911

    24/Nur, 11-13

    912

    9/Tevbe, 54

    913

    4/Nisâ, 142

    914

    5/Mâide, 41

    915

    2/Bakara, 206

    916

    3/Âl-i İmran, 7

    917

    4/Nisâ, 65

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                     Nİfak

     

    Müslümanları kâfir yapmaya çalışırlar: “Onlar, kendilerinin küfrettikleri gibi sizin de küfredip inkâr ederek onlarla beraber olmanızı arzu ederler.” 918 Müslüman olduklarını iddia ettikleri halde, Kur’an’ın bir kısmını kabul et- mezler: “Yoksa siz, Kitab’ın bir kısmına inanıp da bir kısmını inkâr mı edi- yorsunuz? İçinizden böyle yapanların cezası, dünya hayatında rezil ve rüsvaylıktan başka bir şey değildir. Kıyâmet gününde de onlar, azabın en

    çetinine iletileceklerdir. Allah, yaptıklarınızın hiçbirinden gâfil değildir.” 919

     

    Dış görünüşleri aldatıcıdır: “Onları gördüğün zaman, kalıpları (kıyafetleri) hoşuna gider. Konuştuklarında sözlerini dinlersin. Onlar sanki duvara da- yanmış kütükler (giydirilmiş odunlar) gibidir. Her gürültüyü kendi aleyhle- rinde sanırlar. Asıl düşman onlardır. Onlardan sakın. Allah gebertsin onları. Nasıl da bu hale geliyorlar?” 920

     

    Kötülüğü emredip, iyilikten men ederler: “Münâfık erkekler de, münâfık kadınlar da birbirinin (tamamlayıcı) parçasıdırlar (hepsi birbirine benzer). Onlar kötülüğü emrederler. İyilikten vazgeçirmeye uğraşırlar. Ellerini (cim- rilikle sımsıkı) yumarlar. Onlar, Allah’ı unuttular (O’na tâati bıraktılar). Allah da onları unuttu (onlara lütfunu terketti). Şüphesiz ki münâfıklar, fâsıkların ta kendileridir.” 921

     

    Zekât vermek istemezler, dönektirler: “Onlar, istemeye istemeye infak edip harcarlar.” 922; “Onlardan kimi de, ‘Eğer Allah lütuf ve kereminden bize verirse, mutlaka zekât vereceğiz ve elbette biz sâlihlerden olacağız’ diye Allah’a and içti. Fakat Allah lutfundan onlara (zenginlik) verince, onda cimrilik edip (Allah’ın emrinden) yüz çevirerek sözlerinden döndüler. Onlar öyle dönektirler.” 923

     

    Kur’an’ın “Doğrusu münâfıklar, cehennem ateşinin en aşağı tabaka- sındadırlar. Onlar için hiçbir yardımcı bulamazsın.”924 diye hüküm verdiği münâfıkların kimliklerini, yukarıdaki âyetlerden yola çıkarak şu şekilde özetle- yebiliriz:

    İnançla ilgili kimlikleri: İnanç konusunda kesin bir tavır ortaya koyama-

     

    918

    4/Nisâ, 89

    919

    2/Bakara, 85

    920

    63/Münâfıkun, 4

    921

    9/Tevbe, 67

    922

    9/Tevbe, 54

    923

    9/Tevbe, 75-76

    924

    4/Nisâ, 45

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    yan, müslümanların arasında olduklarında imanı; kâfirlerin arasında bulun- duklarında şirki açığa vuran insanlardır.

     

    İbâdetlerle ilgili kimlikleri: İnanmadan, riya eseri olarak ibâdet yapar, namaza kalktıklarında tembel tembel kalkarlar.

     

    Sosyal ilişkilerde kimlikleri: Kötülüğü emreder, iyilikten alıkoyar, müs- lüman saflar arasına fitne sokmaya, insanları aldatmaya çalışırlar. Dinleyenleri etkilemek için efsunlu söz söyler, doğruluklarına insanları inandırmak için çok yemin eder, onların dikkatini çekmek ve kendilerine etki etmek için güzel elbi- se giymekle dış görünüşlerini süslü gösterirler.

     

    Ahlâk ve karakterle ilgili kimlikleri: Kendilerine karşı güvensizlik, ahdi bozma, randevularına ve sözlerine uymama, riya, korkaklık, yalan, cimrilik, menfaatcilik, fırsatçılık ve hevâ ü heveslerine uyma.

     

    Tepkisellik ve duygusallıkla ilgili kimlikleri: Korku; gerek mü’min, ge- rekse müşrik olan herkesten korkmak, ölüme karşı yüreksizlikleri müslüman- larla beraber cihada gitmekten geri bırakan, müslümanlardan hoşlanmayan ve onlara karşı kin besleyen bir psikoloji.

     

    Akılsal ve bilgisel kimlikleri: Yargıda bulunma ve karar alma konu- sunda tereddüt, şüphe ve güçsüzlük. Hakkı kabul etme konusunda kalbi ve kulakları mühürlenen insan tipi. İman ile küfür arasında tereddüt, fırsatçı ve faydacı. Müslümanların ellerinde faydalanacakları bir imkân olduğunda bun- dan pay almak için, kendilerinin de onlardan olduğunu; müşriklerin imkânları varsa, o paydan mahrum olmamak için aynı tavrı onlara da göstermeleri.

     

    Kısaca; kaypak, kalleş, dönek, şahsiyetsiz, her boyaya giren, fitne ve fe- satçı, riyakâr, ikiyüzlü, yüzsüz, yılışık, söz ve dış görünümle adam kandırmaya çalışan bir tip.

     

    b- Hadis-i Şeriflere Göre Münâfıkların Özellikleri

    Hadis-i Şeriflerdeki münâfık alâmetleri, genellikle amel münâfığına aittir. Bu davranışlar, çirkin ve günah olmakla birlikte küfür değildir: Bu hususa dik- kat edilerek, bu vasıfları taşıyanlara hemen (itikat açısından) münâfık veya kâ- fir damgası vurulmamalıdır. Bu nifak alâmetleri, itikadî nifaka yaklaşılmaması için alınan tedbirler ve uyarılar cinsindendir. Zira, amelî nifak çoğalınca, ileride müslümanın itikadî nifaka yaklaşma tehlikesi doğabilir.

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                     Nİfak

     

    “Münâfığın alâmeti üçtür. Söz söylerken yalan söyler. Va’d ettiği, söz verdiği zaman sözünde durmaz. Kendisine bir şey emanet edildiği zaman hiyanet eder.” 925

     

    “Dört şey kimde bulunursa hâlis münâfık olur. Kimde bunlardan bir kıs- mı bulunursa, onu bırakıncaya kadar kendisinde münâfıklıktan bir haslet kalmış olur. Bunlar: Kendisine bir şey emanet edildiği zaman hiyanet et- mek, söz söylerken yalan söylemek, ahdettiğinde, söz verdiğinde sözünü tutmamak, husumet zamanında da haktan ayrılmaktır.” 926 (Bunlar hadis- te amelî münafıklık olarak değerlendirilen ahlâkî problemlerdir, bu kusurlar kendisinde bulunan kimseye kâfir anlamında itikadî münafık denilmesi uygun olmaz; amelî münafık, yani kendisinde münâfıkların ameli, ahlâkı olan kim- se anlamında kullanılmıştır. Hadislerdeki münafık kavramını hep ahlâkî/amelî münafıklık olarak ele almak gerekir.)

     

    “Yalan, nifak kapılarından bir kapıdır.” 927

     

    “Münâfıklara sabah ile yatsı namazlarından daha ağır hiçbir namaz yok- tur. Hâlbuki bu iki namazın cemaatinde olan sevabı bilselerdi, emekleye emekleye (sürtüne sürtüne) de olsa, onlara gelip hazır olurlardı.” 928

     

    “Münafığa, seyyid (efendi, sayın) demeyin. Çünkü o sizin efendiniz olur- sa aziz ve celil olan Rabbinizı gazaplandırmış olursunuz.” 929

     

    “Ümmetim hakkında en çok korktuğum, güzel konuşmasını bilen ve kalbi cahil olan her münâfıktır.” 930

     

    “Hayâ ve tutukluk imanın iki şubesidir. Bezâ (açık saçık konuşmak), be- yan (lüzumundan fazla konuşmak) münâfıklığın iki şubesidir.” 931

     

    “Mü’min yiğittir, zekidir, dikkatlidir, itaatlidir,   acele etmeyendir, âlimdir, takva sahibidir. Münâfık ise, insanları arkalarından çekiştiren ve yüzlerine karşı dil uzatan bir cehennem odunudur. Şüpheli şeylerde dur-

     

    925

    S. Buhâri, Tecrid-i Sarih, 1, no: 31; Tirmizî, İman 14

    926

    S. Buhâri, Tecrid-i Sarih, 1, no: 32

    927

    Râmuz el-Ehadis, no: 1443

    928

    S. Buhâri, Tecrid, II, no: 283

    929

    Buhâri, Edebü’l Müfred II, h. no: 760

    930

    Râmuz el-Ehadis, no: 1535

    931

    Tirmizî Terc. c. 3, no: 2096


    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    maz, harama riâyet etmez, tıpkı gece odun toplayan kimse gibi, nereden kazandığına, nereye harcadığına ehemmiyet vermez.” 932

     

    “Mü’min rüzgârdan etkilenen ekin gibidir; devamlı belâ içinde olur.

    Münâfık ise, kesilinceye kadar etkilenmeyen çınar ağacına benzer.” 933

     

    “Kim insanlara, Allah korkusundan daha fazla korku gösterirse, o münâ- fıktır.” 934

     

    “Kim Allah’ı çok hatırlar ve zikrederse nifaktan uzak olur.” 935

     

    “Münâfık, iki koyun sürüsü arasında görülen ve bir bu sürüye, bir öbür sürüye koşan; hiç birinden olmadığı için birinde duramayan koyuna ben- zer.”

     

    “Bir kimse, gazâ etmeyerek ve cihada gitmeyi gönlünden geçirmeyerek ölürse, bir nevi nifak üzere ölür.” 936

     

    “İnsanların en şerlisi, şunlara bir yüzle, diğerlerine başka bir yüzle gelen iki yüzlüler, münâfıklardır.” 937

     

    “Mü’min, günahını üzerine düşüverecek bir dağ gibi görür ve günahtan böylece korkar. Münâfık ise, günahını burnunun üzerine konmuş uçan bir sinek gibi görür.” 938

     

     

     

    MÜNÂFIKLARIN MESCİD VE

    BENZERİ FAALİYET YERLERİ AÇMALARI

    “Bir de (müslümanlara) zarar vermek için, küfür için, mü’minlerin arası- na ayrılık sokmak için ve daha evvel Allah ve Rasülü ile harb edeni(n galip

     

    932

    Râmuz el-Ehadis, no: 2860

    933

    Râmuz el-Ehadis, no: 4817

    934

    Râmuz el- Ehadis, no: 5957

    935

    Râmuz, no: 5060

    936

    Riyâzü’s-Sâlihin, II. No: 1346

    937

    Seçme Hadisler, Diyanet İşleri B. Y. 101, 102

    938

    S. Buhâri, Deavât 4


                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                     Nİfak

     

    gelmesini iştiyakla) beklemek ve gözetmek için bir (bina yapıp, onu) mescid (câmi) edinenler vardır. Allah şahitlik eder ki, onlar şüphesiz yalancıdırlar. O mescidin içerisinde hiçbir vakit namaz kılma. İlk gününde temeli takva üzerine kurulan mescid, senin, içinde namaz kılmana daha lâyıktır.” 939

     

    Bu âyet-i kerime, münâfıkların, Peygamberimiz (s.a.s.) zamanında yaptık- ları bir tuzak ve komplodan bahsetmektedir. Bunlar, Kuba mescidine, oranın cemaati olan mü’minlere karşı Mescid-i Dırar denilen bir mescid inşa etmiş- lerdi. Bunu, Allah ve Rasülü’nü inkâr, Allah ve Rasülü’ne karşı savaşanları bu mescid vesilesiyle gözetlemek, kontrol altında tutmak için yapmışlardı. Mak- satları bu olduğu halde, mescidi güzel bir niyetle mü’minlere takdim ediyor görünümündeydiler. Bu mescidi, hayır olsun diye, hasta ve fakirlerin namaz kılmaları için inşa ettiklerine dair yemin etmişlerdi. Hâlbuki Allah, onların bu yeminlerinde yalancı olduklarına şehâdet etmektedir. Allah, Peygamberine bu mescidin durumunu haber vererek onu yıkmayı ve içinde namaz kılmamasını emretti.

     

    Görünürde Peygamberimiz zamanında kalmış olan bu olay ve binası yı- kılmış, çöplük yapılmış olan bu zararlı mescid, münâfıkların ve İslâm düş- manlarının kirli emelleri ve entrikaları için çeşitli şekillerde ve nice yerlerde günümüzde de yaşamaktadır. Dıştan İslâmî görüntü verilmeye çalışılan, içten İslâm’ı yıkmak, tahrif etmek, dejenere edip tâğutî düzenlere hizmet ettirmek için bu tip mescid veya teşkilatlar her dönemde münâfıklar tarafından devrin şartlarına ve ortamlarına uygun şekilde ortaya konulmaktadır.

     

    Çeşitli kurum ve kuruluş şekilleri, çeşitli kitaplar, çeşitli konferanslar, çalış- ma, ve araştırmalar yapılmaktadır. İsimleri farklı ve çeşitleri çok olan bu dırar mescidlerinin açığa çıkarılması, aldatıcı tabelalarının tanınması ve bunların gerçek yüzlerinin tesbiti gerekir. Peygamberimiz zamanındaki bu Dırar Mesci- dinin keşfedilip ortaya çıkarılması ve tavır alınmasında bizim için büyük ibretler vardır. Her zaman ve her yerde böyle Dırar Mescidlerinin, münâfık yuvalarının bulunacağı için, Kur’an, münâfıkların bu çirkin tavırlarını açıklamakta bu dere- ce kesin ve sert davranıyor. Yüzlerindeki maskeyi yırtarak Dırar Mescidinin iç yüzünü bu derece kesin ve sarih olarak açıklayan âyet-i kerimede bizim için bitmez tükenmez örnekler vardır.940

     

     

     

    939 9/Tevbe, 107-108

    940 Seyyid Kutub, Fi Zılali’l-Kur’an, Hikmet Y., c. 7, s. 402

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    KÜFÜR VE NİFAK PSİKOLOJİSİ

    İnsanların davranışlarını incelerken, onların psikolojik yapılarını göz önünde bulundurmak gerekir. Çünkü gerek olumlu, gerek olumsuz bütün hareketler, bir psikolojik temele dayanır. İnsanlar, basit içgüdülerle değil; belli birtakım fi- kir ve inanç ölçüleri doğrultusunda hareket ederler. Doğal insiyak ve refleksler hariç, insanın hiçbir hareketi bu çerçeve dışında değildir. İnsanların davranış- larının birbirinden farklı olması, dayandıkları dünya görüşlerinden farklılığın- dan ileri gelmektedir.

     

    Âhiretin varlığına inanmayarak hayat yolculuğunu, ölümle biten ebedî bir son olarak kabul edenlerle; hayatı bir imtihan sahası, ölümü ise bu sınavın ne- ticelenip değerlendirileceği ebedî hayata geçiş olarak görenlerin davranışları elbette aynı olmayacaktır.

     

    Kâfir; bizzat kendi eliyle inşâ ettiği karanlık inkâr zindanı içinde ve her türlü metafizik ürperti ile ilgisini kesmiş durumda yaşayan zavallı bir mahkûmdur. Ruh ve aklın, sırlar ve gayb âlemine açılan bütün pencerelerini tıkadığı için, sahip olduğu ve olabileceği her şey bu dünyadan ve onun yanıp sönen fâni lezzetlerinden ibarettir. Bu fâni lezzetlere ulaşabildiği oranda dünya onun cen- neti, erişemediği veya kaybettiği nisbette de cehennemidir. “Dediler ki, hayat ancak bizim bu dünya hayatımızdır. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman helâk eder.941 Dünya hayatı onlar için biricik gayedir. Bütün çabaları bu gayeye biraz daha fazla ulaşabilmektir. Maddeden daha değerli bir şey tanımadıkları için en ufak dünyevî bir menfaat uğruna sarf etmeyecekleri şey yoktur. Hak, hukuk, günah, sevap, cennet, cehennem gibi kavramlardan habersiz veya onlara ilgisiz yaşadıkları için fazilet ve fedakârlık gibi insanı yücelten yüce de- ğerlerden mahrumdurlar.

     

    Hayvanlar gibi başı boş ve sorumsuz yaşarlar. “Kâfir olanlara gelince, onlar (dünyada sadece) zevk ve sefa ederler. Hayvanların yediği gibi yerler. Onların yeri ateştir.”942 “Bırak onları; yesinler, eğlensinler, onları emel oyala- ya dursun. Sonra bilecekler onlar.”943 Bütün işleri tuvalet ile yemek ve yatak odası arasında mekik dokumaktır. Onlar için her şey boştur. Mide ve şehvetin dışında, uğrunda mücadele edecekleri hiçbir davaları yoktur. Kemik başında dalaşanlar gibi onlar da sadece çıkar ve rantlarının kavgasını yaparlar. Ken- dilerini topyekün maddenin esaretine verdikleri için ruhî ve fikrî bir özgürlüğe

     

    941

    45/Câsiye, 24

    942

    47/Muhammed, 12

    943

    15/Hicr, 3

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                     Nİfak

     

    sahip değillerdir. Maddenin ve hevâlarının âzat kabul etmez köleleridir. Ulvî değerler, yüce duygular onları hiç ilgilendirmez. Hele din, iman gibi konu- ları hiç duymak istemezler. “Onların kalpleri vardır; bunlarla idrak etmezler. Gözleri vardır; bunlarla (hakikati) görmezler. Kulakları vardır; bunlarla (ger- çeği) işitmezler. Onlar dört ayaklı hayvanlar gibidir. Hatta daha da sapıktı- lar. Onlar gâfillerin ta kendileridir.”944; “Kendilerine âyetlerimizi okuyanlara neredeyse saldırıverecek olurlar.” 945

     

    Münâfıklar, kâfirlerin aksine, belirli bir yolun ve istikrarlı bir hayatın sahi- bi olamadıkları için, mevsimlere göre değişik yerlerde konaklayan göçebeler misali oradan oraya göçer dururlar. Sadece menfaatlerinin sevki ile hareket ettikleri için, samimi olarak bir tarafa bağlanamazlar. “Onlar (küfür ile iman arasında) bocalayan bir sürü kararsızlardır. Ne mü’minlere, ne de kâfirle- re bağlıdırlar.”946 İnanç ve hareketlerinde zikzak çizdikleri için şahsiyet bü- tünlüğünden mahrumdurlar. Hiç sevmediği bir rolün, mecburen aktörlüğünü yapan kimse gibidirler. İslâm’ı ve müslümanları sevmezler. Hele içinde yaşa- dıkları toplumda İslâm şeriatının hükümlerine tâbi olmayı hiç istemezler. Müs- lüman rolünü tam beceremeseler de zorla becermeye çalışırlar. “İstemeye istemeye zekât verirler.”947 “Tembel tembel namaza kalkarlar.”948 Fakat yeri- ne göre sözün en yaldızlısını konuşurlar; böylece müslümanlara karşı itimat telkin etmeye çalışırlar. Perde gerilerinde ise onlar aleyhinde şeytanî planlar ve haince komplolar hazırlarlar. İhanetleri ve iç yüzleri meydana çıkacak diye de daima şüphe ve korku içinde yaşarlar.

     

    Mayın tarlasında yürüyen kimsenin tereddüt ve telaşını hissederler. Her şeye kulak kabartırlar. “Her gürültüyü kendi aleyhlerine zannederler.”949 Onların şüphe, korku ve tereddütlerle dolu olan bu çalkantılı kaos hayatı Kur’an’da şöyle anlatılır: “Onların hali (korkulu bir sahrada) ateş yakan kim- senin hali gibidir ki; o (ateş), etrafındakileri aydınlattığı sırada Allah ışıklarını söndürüp, kendilerini karanlıklar içinde bırakıvermiştir.”950 Bakara suresinin 17-20. âyetlerinde münâfıkların hâlet-i ruhiyeleriyle ilgili tablodan anlıyoruz ki; Münâfıklar; kalpleri dirilten, insanî duyguları yücelten Kur’an âyetleri, müslü- manların nezih davranışları ve feyizli sohbetleriyle daima karşı karşıya bulun-

     

    944

    7/A’râf, 179

    945

    22/Hacc, 72

    946

    4/Nisâ, 143

    947

    9/Tevbe, 54

    948

    4/Nisâ, 142

    949

    63/Münâfıkun, 4

    950

    2/Bakara, 17

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    dukları halde, yine de iç âlemlerindeki inkâr, şüphe, vesvese ve kirli duygula- rın karanlığı içindedirler.

     

    İçyüzlerini açığa çıkaran, cehennemin şiddetli azabıyla kendilerini tehdit eden Kur’an âyetlerini işittikleri zaman, şiddetli gök gürültüsü karşısında deh- şete düşen kimse gibi âdeta çarpılırlar, suçluluk psikolojisi içinde erirler. Buna mukabil, inkâr karanlıklarından sıyrılıp iman aydınlığına çıkışın yollarını gös- teren âyetler, çeşitli deliller, mü’minlerle ilgili ilahî müjdeler ve cennet vaadleri karşısında az da olsa kalplerinde bir ürperti, bir ferahlık meydana gelir, fakat bir türlü inanamazlar. Nedense inkâr karanlığını yırtamazlar. Küfür ve nifak pisliği benliklerine o derece sinmiştir ki; alışa geldikleri bu hayatın dışına çık- mak, onlar için bir nevi ölümdür. Şehvetlerin, kirli emellerin, âdi menfaatlerin bataklığından kurtulmak onlar için sanki intihardır. İşte bu sefil hayatın dışına çıkmamak için; kendilerini hakka, hidâyete çağıran seslere karşı kulaklarını tı- karlar. Rahmanî ışıklara karşı gözlerini kaparlar; ilahî dâvetin nurundan gözleri kamaşır, âdeta kör olurlar.

     

    Ama İslâm’ın kendilerine sağlamış olduğu izdivaç, miras, ganimet veya bulundukları yerde makam, mevki, koltuk kapmak gibi dünyevî menfaatler karşısında ise keyiflerine diyecek yoktur. Onları elde edebilmek için koşarlar, çırpınırlar. Göstermelik imanlarının zırhına bürünerek herkesten fazla pay elde etmeye bakarlar. Ne vakit de cihad, zekât, namaz, oruç vs. gibi tekliflerle karşılaşırlarsa, işte o zaman dizlerinin bağı çözülüverir, yerlerinde kalakalırlar. Bahane üstüne bahane uydururlar, müslümanları kandırmanın bin bir yolunu ararlar. Yalanlar, yeminler, kendilerini temize çıkarma gayretleri birbirini takip eder. İşte sahte imanları sayesinde elde etmiş oldukları dünyevî menfaatlerin karşılığını, daha ölmeden önce korku ve zillet içinde böylece ödemiş olurlar.

     

    Karanlıkların, gök gürültülerinin, şimşeklerin o ürpertici atmosferinde ya- şamak ne kadar fecidir. Her an ölmek... Her an dirilmek... Ne imanın engin ve ebedî saadeti, ne de mutlak küfrün ölü veya felçli bir uzvun duygusuz- luğu içindeki donmuş ve taşlaşmış hayatı... İkisi arasında daima bocalayıp durmak... Kendine mahsus bir barınaktan mahrum olup, onun bunun yanın- da sığıntı hayatı; iğreti, sahte, taklitten ibaret bir yaşayış... Zillet ve meskenet içinde her an suçüstü yakalanmanın, maskesinin düşüp foyasının meydana çıkacağı endişesinin, koğulmanın, her an açıkta kalmanın ıstırabını duymak... İşte münâfık hayatı!..951

     

    951 Ali Rıza Temel, İslâm Dâvâsı ve Münâfıklar, Bahar Y., s. 9 ve devamı

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                     Nİfak

     

    MÜNÂFIKLARLA MÜ’MİNLERİN TOPLUMSAL BAĞLARI

    Münâfıklar, her ne kadar mü’min sıfatını taşımıyorlarsa da, insanların gö- zünde kesin kâfir sıfatını da taşımazlar. İç dünyalarındaki dalgalanma, bazen iman yönüne, bazen da küfür yönüne yelken açar. Tabii ki durum, Allah katın- da münafığın küfür safında olduğu gerçeğini değiştirmez. Yalnız toplum için- de, kalplerindekini sakladıkları için müslümanmış gibi muamele görürler. Bu durum, eylem olarak fesat, anarşi, terör çıkarmadan oturdukları zaman için geçerlidir. Fesat çıkarmaya, toplumun huzurunu bozmaya yönelik hareketlere giriştikleri anda onlara gereken ceza verilir.

     

    Her ne kadar sessizce oturdukları zaman onlara müslüman muamelesi yapmak gerekirse de, bu onlarla dost olmayı, velâyet bağlarını gerektirmez. Onlardan her zaman sakınmak, temkinli olmak müslümanların yararınadır. Onların getirdikleri haberlere araştırmadan inanmamak gerekir. Yoksa toplu- mu ifsad edici sonuçlar ortaya çıkabilir. “Ey Peygamber, kâfirlerle ve münâ- fıklarla cihad et, onlara sert davran. Onların barınakları cehennemdir. Ne kötü yer!”952; “Ey Peygamber, Allah’tan sakın, kâfirlere ve münâfıklara itaat etme!” 953; “Kâfirlere ve münâfıklara itaat etme, eziyetlerine aldırma. Allah’a tevekkül et, vekil olarak Allah yeter. “ 954

     

     

    GÜNÜMÜZDE MÜNÂFIK

    Münâfıklığın İslâmî bir toplumun oluşumu ile ortaya çıktığına göre, günü- müzde de İslâm egemenliği altında yaşamadığımız düşünüldüğünde, münâ- fıklar bugün de var mıdır? Bunları hangi ölçüye göre tespit edeceğiz?

    İçinde yaşadığımız dünya, İslâmî kurallar üzerinde ayakta durmuyor. Zâ- limlerin, sömürücülerin ve aldatıcıların tahakkümü ve zorbalığı ile cahillerin ifsad ettiği dünyamızda buna dur diyecek bir etkin İslâmî toplum da mevcut değil. Fakat Kur’an’da ve sünnette tanıtılan nifak özelliklerine sahip münâfık karakterli insanların oldukça fazla olduğunu görmemek için çok cahil veya kör olmak gerekiyor. Münâfıkların, İslâm’ın hâkim olmadığı yerlerde de bulun- masının sebebi, toplumların geleneksel de olsa, arı duru ve tevhide dayalı ol- masa da bir İslâmî kültüre sahip olmaları, birtakım normlar oluşturmuş ve bu toplum içinde insanların bunlara uymak zorunda kalışı münâfık tavırları ortaya çıkarır. Örneğin oruç yemenin çok ayıp sayıldığı Anadolu’nun bazı bölgelerin-

     

    952

    9/Tevbe, 73; 66/Tahrîm, 9

    953

    33/Ahzâb, 1

    954

    33/Ahzâb, 48

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    de oruç tutmayan ve gönlünde oruca bir saygısı olmayan kimseler bile oruç tutuyor görünürler. İslâm’a saygılı ve dinî duyguları güçlü olan kitlelerin oylarını alabilmek için seçim dönemlerinde camilere giden, namaz kılan, ezan oku- nurken konuşmasını kesip dinleyen, konuşmalarında Allah’ın adını sıkça anan politikacılar, seçildikten sonra başörtü düşmanlığı, laikliğin savunuculuğunu yapıyorlarsa, Allah’ın indirmediği yasalara ses çıkarmıyorlar, hatta kendileri böyle yasalar çıkarıyor ve tâğutun hükümleriyle hükmediyorlarsa... münâfık- ları çok uzaklarda, sadece Medine’lerde aramamak gerekiyor.

     

    Münâfıklığın karakteristik özelliği, iki yüzlülüktür. Günümüz tabiriyle çifte standartlıktır. Müslüman müşterileri çekebilmek için İslâmî kıyafetlere bürü- nen tezgâhtarlar bulundurup, ölçü ve tartıda adaleti gözetmeyen, insanları sömürmek için her yolu meşru gören, yalan söyleyen, aldatan tüccar ve es- naflar her tarafta boy atarken, münâfıkları uzayda mı aramak gerekiyor? Müs- lümanlarla birlikte olduğu zaman İslâmcı kesilen, onlardan ayrıldığında İslâm dışı hayat sürenlerle bir araya gelince, müslümanların arkasından konuşan, onların taklidini yaparak eğlenen ve onları karalayan kimselerin münâfık olma ihtimali büyüktür. Müslümanların dikkatle sakınmaları gereken münâfıkların başında İslâmî grupların, cemaatlerin içine sızan ajan-provakatör münâfıklar gelir. Bunlar, müslümanların arasını açmak, onları birbirine düşman ederek güçlenmelerini ve tehdit unsuru olmalarını önlemek için çalışırlar. Müslüman cemaatlerin birbiri aleyhinde asılsız yalanlar ve iftiralar üretirler.

     

    Müslüman, münâfıklık özelliklerini bilmeli, bu tür özellikleri taşımaktan şiddetle kaçınmalı ve bu tür özellikleri taşıyan kimselerle dostuk ve velâyet bağı kurmamalıdır. Yoksa zamanla onun davranışlarında da aynı tür özellikleri görmek kaçınılmazdır. İnsanı nifaka, münâfıklığa sevkeden şey dünyevî men- faatler ve şeytanî telkinlerdir. Dünyanın gelip geçici, âhiretin ise kaçınılmaz son olduğunu aklından çıkarmayan müslümanlar şeytanın etkisinden kolay sıyrılarak nifaktan uzak durabilirler. Ama, dünyayı Allah’tan çok seven, âhireti aklına getirmeyen kimseler, Allah’a ve âhiret gününe iman ettiklerini söyleseler bile bu onlara bir fayda sağlamaz. “İnsanlardan bazıları Allah’a ve âhiret gü- nüne iman ettiklerini söylerler; oysa onlar mü’min değillerdir. Onlar, Allah’ı ve mü’minleri aldatmağa uğraşırlar; fakat kendilerinden başkalarını aldata- mazlar da farkında olmazlar.” 955

     

    İslâm ile küfür arasındaki mücadele Kıyâmete kadar devam edecektir. Kâfirlerin verdikleri mücadele yöntemlerinden biri de nifaktır. İslâm itikadını

    955 2/Bakara, 8-9

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                                     Nİfak

     

    içten yıkıp, ümmeti birbirine düşürerek parçalamak için, müslümanların ara- sına satılık uşaklar vasıtasıyla girerek faaliyet gösterirler. Bu nifak hareketleri, asr-ı saadetten günümüze kadar devam edegelmiştir. Kur’an, her dönemde görülecek bu fitneci tavırları, komplo ve ifsad hareketlerini uzun uzun üzerin- de durarak mü’minlere haber veriyor. Münâfıkların şeytanî oyun ve hileleri için mü’minler uyarılarak, onlara karşı uyanık olmaya çağrılıyor.

     

    Bir kimsenin münâfıklığına kesin olarak hükmetmemiz her zaman müm- kün olmamakla beraber, nifak alâmetlerini taşıyan kimselere saygı ve sevgi göstermek, onları sırdaş ve dost kabul etmek caiz değildir. Onlara liderlik, yöneticilik gibi görevler vermemiz, kurda kuzuyu teslim etmekten daha az bir tehlike değildir. Onlara toplum içinde şahsî itibar sahibi olmalarına zemin hazırlayacak ilgi ve teveccühden kaçınmak şarttır. İzzet, şeref ve itibar sadece Allah’a, Rasülü’ne ve mü’minlere ait olduğu halde; münâfıkların kof ve yaldızlı varlıkları önünde küçülüp onları efendi, sayın denilecek saygın mevkie geti- renler, onları sevenler, beraber olanlar o zümreye dahil olanlardır. Kişi sevdiği ile beraberdir.

     

    Tavuklara, özgürce kümeslerini seçme hakkı verilen tilkilerin rejimi diyebile- ceğimiz demokrasi yönetimlerinde, kitleleri avlamak için münâfıklar tarafından kurulmuş sihirbaz göz boyamaları ve soytarı sahneleri iletişim kolaylıklarıyla her tarafa etki edebilmektedir. Özellikle seçim zamanlarında veya iş başındaki aktörlerce sürekli olarak zavallı kitleler kolayca avlanmakta, oyunlarla, hilelerle toplum uyuşturulmaktadır. Münâfıkların tek korkuları, maskelerinin düşmesi ve hileli oyunun iç yüzünün anlaşılmasıdır. Bunun için de gerektiğinde ve ge- rektiği kadar, toplumun inançlarını savunur gözükmekte ve müslüman rolüne girmeğe çalışmaktadırlar. Politika, günümüzde nifakın en etkin alanlarından biridir. Düzen de her zaman açık bir şekilde putçu değildir; bazen cahil kitleyi kandırabillmek için gerektiğinde münâfıkça tavırlara girebilmektedir. Zaman zaman sahnelenen İslâmizasyon oyunları, verilen tavizler, nifak düzenlerinin sırıtan maskeleridir. Her biri başarılı birer aktör olan münâfıkların, bazı ce- maatleri bile cezbeden bu İslâmcılık oyunu, cahil müslümanları yanıltmakta- dır. Bu oyunlar, diğer taraftan da İslâm adına girişilen her türlü samimi ve ciddî çalışmaları baltalamakta; dâvânın kara sevdalıları ve gerçek temsilcileri, alda- tılan çoğunluğun uyarılması için alternatif oluşturamamakla suçlanmaktadır.

     

    “Mü’min, bir delikten iki defa ısırılmaz.” Müslümanlar, üç buçuk münafı- ğın oyuncağı olmaya devam eden körler ve avanaklar topluluğu değildir. İzzet ve itibarımıza tekrar kavuşabilmek için, bu dâvânın en sinsi ve en tehlikeli

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    düşmanları olan münâfıkları tanımak ve onların oyununu bozmak zorunda- yız. Müslümanların hâlâ birtakım canbazlık ve sahteliklere kanıp şeytanların oyuncağı olmağa hakkı yoktur. Her şeyden evvel müslüman, ferâset sahibidir. Herkesin ve her şeyin yerini en hassas şekilde tayin eden bu mânevî sezgi gücüne, yani ferâset ve basirete erdirecek Kur’an’a sarılmalıyız.

     

     

     

     

    SORULAR

    • Nifak ve münâfık kelimelerinin lügat ve terim anlamlarını açıklayınız.
    • Kur’an’da özellikleri anlatılan itikadî münâfıklarla, hadislerde özellikleri açıklanan amelî münâfıklar arasındaki benzerlik ve farkı izah
    • Kimlere “münâfık” hükmü verilebilir? Amelî münâfıklara mı, yoksa itikadî açıdan nifaka bulaşan insanlara mı? Sebebiyle birlikte açıklayın.
    • İnkârcı kâfirlerle münâfıklar arasında ne gibi farklar vardır? İslâm ve Müslümanlar için hangi tip daha zararlıdır, niçin?
    • Riyâ ile münâfıklık arasında ne gibi benzerlikler ve ilişki vardır, açıklayın.
    • Âyet-i kerimelerde münâfıklar hakkında zikredilen üç âyetin mealini ve- riniz.
    • Hadis-i Şeriflerde münâfıkların alâmetleri hakkında üç özellik sayınız.
    • Münâfıklara ve münâfık olma ihtimali olanlara karşı Müslümanların nasıl davranması gerekmektedir?
    • Günümüzde münâfık var mıdır? Varsa onları nasıl tanıyabiliriz?

    10- Münâfıkların mescid (parti, dernek, vakıf, hayır kurumu) ve benzeri faâliyet yeri açmaları konusuna, Kur’an’dan yola çıkarak açıklama getiriniz.

     

     

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    1. Ünite

    TUĞYÂN VE TÂĞUT

     

    • Tuğyân; Anlam ve Mâhiyeti
    • İnsanı Tuğyâna Sevkeden Şeyler
    • Siyasî Otoritenin Tuğyânı
    • İnsanlara Zulüm de Siyasî Otoritenin Tuğyânıdır
    • Tuğyâna Karşı Müslümanların ve Özellikle Âlimlerin Tavrı
    • Siyasî Otorite ve Yöneticinin Tuğyânını Başkalarına Ulaştırması/Tâğut’laşması
    • Tâğut Kimdir?
    • Siyasî Rejimler, Hüküm ve Yetkiyi Allah’tan Almıyorsa Tâğuttur
    • Sorular

     

     

     

     

     

     

     

    Bu üniteyi bitirdiğinizde aşağıdaki amaçlara ulaşmanız beklenmektedir:

     

    • Tuğyân ve tâğut kavramlarının sözlük ve terim anlamını
    • İnsanı azgınlığa, tuğyâna sevk eden şeyler hakkında bilgi
    • Siyâsî otoritenin tuğyânına ne ad verildiğini ve bu tuğyana karşı müslümanın nasıl bir tavır alması gerektiğine âyetlerden yola çıkarak açıklık
    • Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen yöneticiler hakkında Kur’an’ın hangi hü- kümler verdiğini ve Müslümanların bu insanlara karşı nasıl davranmasını is- tediğini açıklayabilmek.
    • “Tâğut”un kim ve ne olduğu konusunda Kur’an’dan ve âlimlerin açıklamala- rından yola çıkarak doyurucu bilgi
    • Günümüzdeki siyasî rejimlerin, hükmü ve yetkiyi Allah’tan   almadıkları için, tâğut kavramıyla ilgili hükümlerinin ne olduğunu genişçe açıklayabil- mek.

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                        Tuğyân vE TâğuT

     

    TUĞYÂN; ANLAM VE MÂHİYETİ

    Tuğyân, taşkınlık, azgınlık, sınırı aşmak demektir. Fiziksel güçlerin normal sınırları aşacak şekilde faal hale gelmeleri de tuğyânla ifade edilmiştir. “Su tuğyân ettiğinde (kabarıp taştığında) sizi akıp giden (gemi)de taşıdık.”956 Bu şekilde taşan ve her yeri kaplayan şeye tâğıye denilmektedir. Kavram olarak tuğyân, isyan ve günahta, sınır tanımayacak ölçüde ileri gitmektir. İnsanın haddi ve ölçüyü aşması demektir. İnsanın haddi; Allah’ın, onun için koyduğu sınırıdır ki, kişinin onu aşması câiz değildir. İnsanın değeri, Allah’a kul olması itibariyledir; onun için Rabbine itaatı ve sürekli kulluk sınırı içinde bulunma- sı gerekir. Ne zaman, Allah’ın insan için koymuş olduğu aşılmaması gere- ken hududu aşar, ölçüyü kaçırırsa tuğyâna düşmüş, Allah’a isyan etmiş olur. Tuğyân kelimesi, türevleriyle birlikte Kur’an’da 39 yerde geçer. Bu türevlerden 8’i, tâğût şeklindedir. Tâğût, tuğyânı yaşayan ve yaşatan kişi veya güç anla- mındadır.

     

    Tuğyân, istikametten bir sapmadır.957 Tuğyâna sapmanın musallat edeceği denge bozukluğu (hastalık) insanı aldatır, kuruntu ve hayale esir eder. İnsan bu duruma gelince nefsinin oyuncağı olur ve karanlığı ışık zannetmeye başlar. Kur’an, bu özelliği belirtirken, inkârcıları “tuğyânları içinde oynayıp oyalanan gâfiller” olarak tanıtır.958

     

    İnsan, belli nimetlere kavuştuğu ve kendisini başkalarından müstağnî zan- nettiği, kendisinde istediğini yapabilecek bir güç, bilgi ve yetenek vehmettiği zaman, artık Allah’ı da unutur; gerçek kudret, ilim ve dilediğini yapabilme güç ve irâdesine sahip olanın yalnızca Allah olduğunu aklından çıkarır. Bu durum, insan için tuğyâna açılan bir kapıdır; artık dilediğini yapar, hak hukuk ve hiçbir sınır tanımaz. Allah’a ortak koşmaya, nefsini O’nun yerine geçirip hevâ ve he- veslerinin peşinden gitmeğe girişir. İşte, bu hal tuğyân halidir. Bu tür insanlar da Kur’an diliyle tâğîdir.

    Kur’an, bozgunculuk yapmayı, kendi izinleri olmadan halkın, yoksulların din değiştirmelerine ve dinlerini yaşamalarına rızâ göstermemeyi, kendi üs- tünlüklerini tartışmasız kabul etmeyi, sadece kendi kuvvetlerine güvenmeyi, bu nedenlerden dolayı şımarıp böbürlenmeyi, yeryüzünde çalım satıp göste- riş yaparak yürümeyi, kısacası velî edindikleri şeytanın taraftarı (hizbi) olmayı, tuğyâna kalkışanların vasıflarından sayar.959

     

    956

    69/Haakka, 11

    957

    11/Hûd, 112

    958

    Bak. 6/En’âm, 110; 7/A’râf, 186

    959

    Bak. 17/İsrâ, 16; 20/Tâhâ, 71; 23/Mü’minûn, 47; 41/Fussılet, 15; 40/Mü’min, 75; 8/Enfâl, 47; 58/

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Âyetlerden anlaşıldığına göre tuğyân, hak hukuk ve sınır tanımamak, inatçı ve zorba bir tavır içerisinde olmak, böbürlenmek, kibir göstermek ve zulmet- mek, insanlığı ezmek, mallarını gasbetmek, insanlara acımamak ve dolayısıy- la Allah’ı bir ve gerçek Rab olarak tanımayarak O’na ortak koşmak, kısacası nefsinin, hevâ ve hevesinin peşinde gitmek ve bâtıl ile hüküm vermektir.

     

    Yalancılık, isyan ve şerefsizlik etmek tuğyân olarak belirtilir.960 Tuğyân, isti- kametten bir sapma olarak değerlendirilir. “Sen, beraberindeki tevbe eden- lerle birlikte, emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Aşırı gitmeyin. Doğrusu Al- lah, yaptıklarınızı bilir.”961

     

    Aşırı tüketim ve yemekte sınırı aşmak da bir tuğyândır. İsrail oğullarına ve- rilen dünyevî nimetler belirtildikten sonra, aşırı gıda tüketiminin yasaklandığı anlatılır: “Size verdiğimiz rızıkların temizlerinden yiyin. Bunda aşırı (ölçüsüz) gitmeyin ki gazâbıma çarpılmayasınız. Gazâbımı hak eden, şüphesiz mah- volur.”962

     

    Dengeyi bozmak, tartı ve ölçüde adâletsizlik de tuğyândır. “Sakın dengeyi bozmayın. Ölçüyü adâletle tutun ve eksik tartmayın.”963 Buradaki ölçü ve tartıya riâyet, doğruluk ve haklılık ölçüsünden şaşmamak biçiminde de anla- şılmıştır.

     

     

    Kur’an; Firavun’un, Nuh kavminin, Semud kavminin ve daha başka üzer- lerine Allah’ın gazâbının hak olduğu kavimlerin durumlarını tuğyân kelimesiy- le açıklar. Bunlar, kendilerini yeryüzünün en büyük ve istediklerini istedikleri biçimde yapabilecek gücü olarak görüp tam bir istiğnânın içine girmişler, tuğyânın içine dalmışlardır. Semud kavmi bağlarda, bahçelerde, çeşme baş- larında ve hurmalıklar arasında zevk ve safa içinde yaşayıp müsriflerin emrine itaat etmekle ve Sâlih (a.s.)’ın uyarmalarına kulak tıkayarak Allah’ın âyetlerine yüz çevirip O’na şirk koştukları yetmiyormuş gibi bir de kendilerinin istedik- leri bir mucize olan deveyi boğazlamakla964 tuğyânkâr olmuşlardı. Âd kavmi, ebedi hayat umuduyla köşkler dikip boş şeylerle uğraşırken, yakaladıklarını

     

    Mücadele, 19

    960

    79/Nâziât, 17, 21-24

    961

    11/Hûd, 112

    962

    20/Tâhâ, 80-82

    963

    55/Rahmân, 8-9

    964

    26/Şuarâ, 146, 157

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                        Tuğyân vE TâğuT

     

    zorbaca yakalar ve yeryüzünde fesat çıkarırken Hûd (a.s.)’ın çağrısına uyma- yarak Allah’a şirk koşmaya devam etmekle tuğyân içine batmışlardı.965

     

    En zâlim ve en tuğyânkâr olarak nitelendirilen Hz. Nuh’un kavmi966 kendile- rini üstün görüşlü ve mü’minleri de ayak takımı olarak değerlendirmeleri, Hz. Nuh’u taşlamakla tehdit etmeleri ve bir an önce kaçınmaya çağırdığı azâbı getirmesini istemeleri, çağrısına kulaklarını tıkayıp kibirli kibirli ayak diremeleri, büyük büyük tuzaklar kurup taptıkları sahte tanrıları bırakmamalarıyla967 şehir- lerde tuğyânda bulunmuş ve fesâdı artırmış oluyorlardı.968 Aynı şekilde Fira- vun da İsrailoğullarına akla gelmedik zulümler yapıyor, erkeklerini boğazlatıp kadınlarını kirletiyor, Hz. Mûsâ’nın çağrısına sağır kesilip Allah’a şirk koşuyor ve kendisini insanların en büyük Rabbi ilan ediyordu.

     

    Kur’an, Nuh tufanı sırasında suların köpürüp azmasını tuğyân kökünden bir fiille (tağâ = tuğyân etti) ifade etmektedir. İlginçtir ki, suların tuğyânı ile bo- ğulan Nuh devrinin zâlimlerini Kur’an, “zulme sapan, tuğyân edip azan” bir kavim olarak anmaktadır. “Ceza, amel cinsindendir” prensibi bu olayda net olarak kendini göstermekte ve insanın tuğyânını tabiatın tuğyânı ile cezalan- dıran sünnetullaha bu âyetler dikkatimizi çekmektedir. Yine benzer bir durum Semud kavmi için de söz konusu edilmiştir. Haakka sûresi 5. âyette, Semud kavmi azgınlarının “tâğıye” ile helâk edildikleri belirtilmektedir. Bu “tâğıye” de tuğyân kökünden türeyen bir isim olup, tuğyân eden insanları cezalandırmak için Allah tarafından devreye sokulan tuğyân edici bir tabiat kuvvetini ifade etmektedir. Bu âyette cümle o şekilde düzenlenmiştir ki, tâğıye, hem Semud kavmini helâk eden kuvveti, hem de bu kavmin helâkine sebep olan tavrı aynı anda ifade etmektedir: “Semud kavmine gelince, onlar tâğıye (tuğyân eden, azan) bir topluluk oldukları için tâğıye ile (yani azıp kuduran bir tabiat kuvvetiyle) mahvedildiler.”969

     

    Esas ceza âhirette olduğu halde, özellikle eski kavimlerden haddi aşıp isyan eden, azarak kendinden başka güç tanımayan insana, Allah’ın emrine boyun eğen tabiî hadiseler (tufan, fırtına, zelzele vb.) yoluyla haddi bildirilir. Akıl sahibi ve şerefli olarak yaratıldığı halde baş kaldırıp isyan eden, her istediğini yapabileceğini zanneden azgın insan, akıl sahibi olmadığı halde her emre

     

    965

    26/Şuarâ, 128-130

    966

    53/Necm, 52

    967

    11/Hûd, 27, 32; 26/Şuarâ, 11, 116, 71/Nûh, 7, 22-23

    968

    89/Fecr, 11-12

    969

    69/Haakka, 5

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    boyun eğen “Allah’ın askerleri”970 olan tabiat güçleri, yani doğal âfetler tara- fından mağlup ve perişan edilir.

     

     

    İNSANI TUĞYÂNA SEVKEDEN ŞEYLER

    Tuğyân, insanın tabiatında vardır: “İnsan gerçekten azar.”971 Âyetin hemen devamında, insanın tuğyânının temel sebebi gösterilir: İstiğnâ; yani insanın kendini kendine yeterli görmesi, kendisini hiç kimseye muhtaç olmayan bir konumda zannetmesi ve okumaması, vahiyden/ilimden   uzak   olması.972 İnsanı istiğnâya, dolayısıyla tuğyâna sürükleyen en büyük etken, ya malının çokluğu veya nüfuzlu otoritesidir. Birincisi malın tuğyânıdır; ikincisi ise otoritenin. Siyasî otoritenin tuğyânı tâğut kavramıyla ifade edilir. Tuğyânın her iki türü de değişmez sünnetullah gereği, helâk edicidir.

     

    Allah, insanların azıp sapmamaları için her şeyi ölçü ile yaratmış, rızkı da belli bir ölçü ile insanlara vermiştir: “Eğer Allah rızkı kullarının hepsine bol bol verseydi yeryüzünde azgınlık ederlerdi. Ama O, (rızkı) dilediği ölçüde indirir.”973; “İnsanın açık bir düşmanı olan şeytan”974 ve “kötülüğü çok emre- den nefis”975 insanı azgınlığa ve sapıklığa teşvik eder. Bunun için Kur’an, nefis ve şeytana karşı insanı sık sık uyarır ve onların vesvese ve saptırmalarına karşı uyanık bulunmayı emreder. Allah’ın bu uyarısı, insanlara olan lütuf ve merha- metinin bir eseridir. Allah insanı başıboş bırakmamıştır.976 Başıboş bıraksaydı, insanın aleyhine olurdu; Âdemoğlu azıp sapardı. Bununla beraber, insanların çoğu bilgisizlikleri ve akılsızlıklar yüzünden iman etmemişlerdir.

     

    Tuğyân, insan egosunun, kendini ilâhlaştırması, her şeyin, herkesin üstün- de görmesi halinde ortaya çıktığında doruk noktadır. Kur’an’a göre, bu doruk noktanın tipik temsilcisi Firavun’dur.977 Firavun, bütün gücün kendi elinde oldu- ğunu vehmediyor, insanları küçük görüyor, onları öldürüyor ve en kötü işken- ceye maruz bırakıyordu.978 Firavun mantığına göre bütün insanlar onun kulu

     

    970

    48/Fetih, 7

    971

    96/Alak, 6

    972

    Bak. 96/Alak, 7 ve 1-5

    973

    42/Şûrâ, 27

    974

    12/Yûsuf, 5

    975

    12/Yûsuf, 53

    976

    75/Kıyâme(t), 36

    977

    Bak. 20/Tâhâ, 24, 43; 79/Nâziât, 17

    978

    2/Bakara, 49; 14/İbrahim, 6

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                        Tuğyân vE TâğuT

     

    kölesi; Mısır ve başta Nil olmak üzere tüm nehirler onun mülkü idi: “Firavun, milletine şöyle seslendi: Ey milletim! Mısır hükümdarlığı ve memleketimde akan bu ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz?979 Firavunlar mede- niyeti bir tuğyân medeniyeti idi; batışları bu yüzden olmuştur: “Görmedin mi Rabbin ne yaptı? O sütunlar, saraylar sahibi Firavunlara. Onlar ki, ülkeler boyunca tuğyân sergilediler (azgınlık ettiler) ve oraları fesâda boğdular. Sonunda Rabbin onların üzerine azap kamçısı yağdırdı.”980

     

    Sünnetullah gereklerinden birini Kur’an belirtir: Bütün uygarlık ve saltanat- ların çöküşü tuğyân (azgınlık) yüzündendir. Bu, daha çok, maddî değerlere aldanarak azmaktır. Her çöküşün altında bu yatar. Tuğyâna sapanların ce- zaları, bir tabiat tuğyânı olan ateşle verilecektir. Cehennem, tabiat kuvvetleri tuğyânının çok güçlü bir belirişidir.

     

    Tuğyâncı zâlimlerin cezalandırılmasında en uygun yol, cehennemle ceza yoludur.981 Cehennem, bir gözetleme yeridir, tuğyâna sapmışlar için birdönüş/ varış yeridir.982 Böyle olduğu içindir ki, cehennem ehli, birbirlerini suçlarken sü- rekli: “seni tuğyâna ben itmedim” şeklinde konuşacaklar; “tuğyâna sapmış bir topluluk idiniz, haydi görün sonunuzu!” hitâbını duyacaklardır.983

     

     

    SİYASÎ OTORİTENİN TUĞYÂNI

    Siyasî otoritenin tuğyânı, insanın kendisine verilen emretme ve yasaklama yetkisi ve gerektiğinde başkalarına zorla yaptırımı sebebiyle ölçü ve haddini aşması, Allah’ın koyduğu hükümlerle belirtilen hududullahın dışına çıkmasıdır. Bu tuğyân türü, genelde yönetici ve emir sahiplerinde olur. Çünkü onların güç ve yetkileri ve bu konulardaki azgınlık ve taşkınlıkları insanların genelini ilgilen- dirir. Siyasî otoritenin tuğyânı, bazen insanı rubûbiyet iddiasına kadar götürür. Bu, ya Firavun’un yaptığı gibi lisan-ı kaliyle (konuşma diliyle) veya nice tâğutun yaptığı gibi lisan-ı haliyle rablik iddia etmekle olur. “(Adamlarını) topladı ve (onlara) bağırdı: ‘Ben sizin en yüce rabbinizim’ dedi.”984

     

     

    979

    43/Zuhruf, 51

    980

    89/Fecr, 11-13

    981

    Bak. 79/Nâziât, 39

    982

    78/Nebe’, 21-22

    983

    50/Kaaf, 27; 37/Saffât, 23, 31; 38/Sâd, 55-56

    984

    79/Nâziât, 23-24

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Siyasî otoritenin tuğyânına baş örnek Firavun’un tuğyânıdır. Onun haddini aşması ve ölçüyü kaçırmasının bir görüntüsü, rubûbiyet dâvâsı güdecek ka- dar gerçek Rabb’e; haklarını küçümseyecek, zulmedecek ve köleleştirecek kadar da insanlara karşı büyüklenmesidir. Nitekim Allah, birçok âyetinde ib- ret ve öğüt almak için, Firavun’un tuğyânını ve bu azgınlığı yüzünden başına gelenleri tekrar tekrar anlatmıştır. Bu da insanların çoğunun otorite tuğyâ- nıyla imtihana tâbi tutulduğunu gösterir. “Mûsâ’nın haberi sana geldi mi? Hani Rabbi ona Kutsal Vadi’de Tuvâ’da seslenmişti: ‘Firavun’a git, çünkü o tuğyân etti (azdı).”985 Buradaki tuğyânı, hem Yaratıcı’ya karşı, hem yaratılanla- ra karşı haddi aşmak olarak anlayabiliriz. Yani Firavun, küfürle Yaratıcı’ya karşı baş kaldırdı; halkı köleleştirmek ve onlara zulmetmek sûretiyle de yaratılanlara büyüklük tasladı.

     

    Firavun, rubûbiyet (rab’lik) iddia ederek tuğyânın zirvesine ulaştı. O, bu bâtıl iddiasıyla, yöneticiliğini yaptığı vatandaşların kendisine, kendi kanunla- rına uymalarını; Allah da olsa, kendi ilkelerine ters düşenlere itaat etmeleri- ni yasaklıyor, bu mutlak itaat edilmeye kendini yetkili görüyordu. Fahreddin Râzî’nin yorumuna göre Firavun, rablik iddiasıyla şunları diyordu: “Ben, sizin terbiye eden, büyütüp geliştiren, ihsan eden rabbinizim. Size âlemde emre- decek ve yasak koyacak da ancak benim!”

     

     

    İNSANLARA ZULÜM DE SİYASÎ OTORİTENİN TUĞYÂNIDIR

    “Görmedin mi Rabbin ne yaptı Âd kavmine? Yüksek sütunlarla dolu İrem’e? Ki şehirler arasında onun eşi yaratılmamıştı. Vâdide kayaları oyan Semûd’a? Ve kazıklar sahibi Firavun’a? Bunlar ülkelerde azmışlardı. Ora- larda çok kötülük etmişlerdi. Bu yüzden Rabbin onların üzerine azap kır- bacını çarptı. Elbette Rabbin her an gözetlemededir.”986 Bunlar ülkelerinde azmışlardı; yani isyan edip günah işlediler. İnsanlara eziyetle ve yeryüzünü fesâda uğratmakla haddi aştılar. Kazıklar sahibi Firavun denilmesi: Firavun, yere dört kazık çaktırır, işkence edeceği kimseleri ellerinden ve ayaklarından bu kazıklara bağlatır, o şekilde işkence ederdi. Bunun için veya kazık gibi askerleri çok olduğundan böyle nitelenmiştir. Âyetlerde ifade edilen azdıkları ve çok kötülük ettikleri de gösteriyor ki, bu azgın ve zâlim yöneticiler, Allah’a isyan edip baş kaldırdıkları gibi; zulüm ve düşmanlıkta da haddi ve ölçüyü aşmışlar, halklarına işkence ve eziyeti çoğaltmışlardı.

    985 79/Nâziât, 15-17

    986 89/Fecr, 6-14

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                        Tuğyân vE TâğuT

     

    TUĞYÂNA KARŞI MÜSLÜMANLARIN VE ÖZELLİKLE ÂLİMLERİN TAVRI

    Tuğyânın temelinde “kibir” ve “benlik” yatar. Tâğutlardan biri olan şeytanın azgınlığının sebebi de kibir ve benlik idi. Tuğyân, küfür, şirk ve zulüm olarak insanlara yansır. “Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür.”987 Çünkü şirk, bile bile hakkı inkâr etmek, nimeti görmemek ve onu verene isyan etmektir. Bu, iman noktasından bir tuğyândır. İman açısından tuğyân içinde bulunan kimsenin, uygulama bakımından da zâlim olması doğaldır. Firavun’un tuğyânı buna ör- nektir. Uygulama açısından tuğyân ise, zulüm ve haksızlıktır. Özellikle yetki sahibi bir kimsenin, kendisini haklı gösterecek bazı gerekçelerle(!) adâletten ayrılması ve emri altındakilere zulmetmesidir. Zaten, Allah’ın indirdiğiyle hük- metmeyen yöneticinin zâlim olmaması beklenemez.988 Böyle kişilerin, hakkı korkusuzca söyleyen müslümanlar, özellikle de âlimler tarafından uyarılması gerekir. Tâğutlaşan yöneticiye (sultânun câirun) karşı hakkı söylemek, maz- lumları savunmak ve zulme engel olmaya çalışmak, en önemli ibâdetlerden- dir. “Cihadın en üstünü, zâlim yöneticiye karşı hak sözü söylemektir.”989

     

    Müslümanlar tarihi, zâlim sultanlara ve kötü yöneticilere karşı gelen güçlü bilginlerle doludur. Çoğu kez bu muhalefet, dil ve kalemden mızrak ve kılıca dönüştü. Tıpkı Abdurrahman b. el-İş’as ve beraberindeki fakih ve muhaddis- lerin, Haccac’ın tuğyânına ve Emevî devletinin sapmasına baş kaldırmaları gibi. Medine’nin ünlü fakihi Said bin Müseyyeb, Hulefa-i Raşidin’in yolundan gitmeyen, mal-mevki ve nüfuz peşinde koşan Emevî emîr ve valilerinin, kendi itibarından yararlanmak için yaptıkları mal ve mevki tekliflerini reddediyor ve onların kötü emellerine âlet olmuyordu. Velid bin Abdülmelik’e biatı reddeden Said bin Müseyyeb’e 60 değnek ceza vuruldu. Tâbiin dönemi âlimlerinden Said bin Cübeyr, Haccac’ın zulmünü önce vaaz ve nasihatle önlemeye çalıştı, bu fayda vermeyince ona karşı ayaklandı ve şehid edildi.990

     

    Halife Mansur’un zulmüne boyun eğmeyerek onun isteklerine âlet olma- mak için teklif edilen kadılık görevini reddeden Ebû Hanife de işkenceyle şe- hid edilmiştir. Diğer bir mezheb imamı Malik bin Enes de Halife Mansur’dan haksızlık ve zulüm gördü. Hz. Ali (r.a.) taraftarlarının isyanına fetva vermesi üzerine ona da işkenceler yapıldı. Her dönem, tâğutî düzenler tarafından zu-

     

    987

    31/Lokman, 13

    988

    5/Mâide, 45

    989

    İbn Mâce, Fiten 20

    990

    Yusuf el-Karadavi, bu destansı mücadeleyi tiyatro eseri şeklinde Âlim ve Tâğut adıyla kitaplaştır-

    mıştır.

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    lüm ve işkence gören, hatta idam edilen çok sayıda âlim vardır. Bu konuda son dönemdeki âlimleri göz önüne getirirsek, hemen meşhur bütün âlimlerin isimlerini saymak gerekecektir: Said Nursi, Şeyh Said, İskilipli Âtıf Hoca, Sü- leyman Efendi, Ali Haydar Efendi, Hasan el-Bennâ, Seyyid Kutub, Abdülkadir Udeh, Mevdûdi, Ali Şeriati, İmam Humeyni, Muhammed Bâkır es-Sadr...

     

    Örneklerden de anlaşıldığı gibi tuğyân (zulüm), ister mü’min geçinsin, ister kâfir, maddî gücü ve siyasî iktidarı elinde bulunduran yöneticilerin yakalandık- ları bulaşıcı bir hastalıktır. Yöneticiler, bu hastalıktan ancak hiç taviz vermeden Allah’ın kitabıyla hükmederek adâlete sarılmak sûretiyle ve yanlarına müttakî âlim yardımcılar (müşavirler) alarak kurtulabilirler. Bunun gerçekleşmesi için de, öncelikle sistemin tâğutî olmayıp İslâmî olması gerekir. Adâletin gerçek- leşmesi buna bağlıdır. Çünkü Allah’ın hükmü adâlet; onun zıddı ise zulümdür. “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileri- dir.”991

     

     

     

    SİYASÎ OTORİTE VE YÖNETİCİNİN TUĞYÂNINI BAŞKALARINA ULAŞTIRMASI/TÂĞUT’LAŞMASI

    Tuğyânkâr insanların özellikle elebaşıları ve önde gelenleri, kendi tuğyân- larını haklı göstermek ve insanlar üzerinde rableşip onların dünya hayatlarını düzenlemek için belli hükümler koyarlar. Böylece diğer insanlar da bunların koydukları hükümleri kabul eder, Allah’ın hükmünü bırakır, tuğyânkârların hü- kümleriyle muhâkeme olunmak ister ve böylece tuğyânkârlara hem ibâdet et- miş, hem de onları velî edinmiş olurlar. İşte, Kur’an, bunlardan birinci tür, yani tuğyânkâr olan ve başkaları üzerinde rableşip tuğyânlarını haklı çıkarmaya, dünya hayatını yönlendirip vatandaşlarının rabbi kesilmeye girişen insanlara tâğut der. Bu kelimenin tekili de çoğulu da aynıdır; yani tâğut bir yerde bir tane olabildiği gibi, işbirliği içinde birden fazla da olabilir. Tâğut, kendisini velî/ dost edinenleri nurdan zulümâta çıkarır. Kendisi zulümât, yani karanlıklar için- de olduğu için kendi peşinden gidenleri de baş aşağı bu karanlıkların içine yuvarlar.992 Böylece, tâğutun peşinden gidenler, onu velî/dost edinmekle ona ibâdet etmiş993 olurlar. Allah’a imandan önce ‘lâ/hayır’ tavrıyla tâğuta küfret- meleri, onu tanımamaları gerekirken onun koyduğu hükümlerle muhâkeme

     

    991

    5/Mâide, 45

    992

    2/Bakara, 257

    993

    5/Mâide, 60

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                        Tuğyân vE TâğuT

     

    olunmak istemekle Allah’a küfretmiş ve tâğuta iman etmiş olurlar.994 Artık, karanlıkları yırtıcı birer ışık olan Kur’an âyetleri böylelerinin ancak tuğyân ve küfrünü arttırır.995 Böylelikle, şirk toplumunun üzerine oturduğu üçlü de (tâğut, onun tanrısı olan nefsi, yani hevâ ve hevesi ile yardımcılarıyla tâğuta ibâdet edenler) tamamlanmış olur; tevhid toplumunun yerini alır veya karşısına ge- çer.996

     

     

     

    TÂĞUT KİMDİR?

    Tâğut, kelime olarak haddi aşan, azan, hakikatten sapan, taşkınlık gös- teren ve her sapıklığın başı gibi anlamlara gelir; Istılahta ise Allah’a isyan eden anlamında kullanılır. Allah’ın indirdiği hükümlere alternatif olmak ve on- ların yerine geçmek üzere hükümler koyan her varlık tâğuttur. Bunun insan olması, put, şeytan veya bunların dışında herhangi bir şey olması farketmez. Kur’ân-ı Kerim’de: “Andolsun ki, biz her kavme; ‘Allah’a ibâdet edin, tâğuta kulluktan kaçının’ diye (tebliğat yapması için) bir peygamber gönderdik.”997 İnsanlar, sadece Allah’a kul olma, yalnız O’na ibâdet etme hususunda istisna- sız uyarılmışlardır. “İman edenler Allah yolunda savaşırlar; kâfirler ise tâğut yolunda savaşırlar.”998 Yani insanlar ya Allah’a ibâdet edecekler veya tâğuta kul olacaklardır; bu iki yolun dışında üçüncü bir hal yoktur.

     

    Kur’ân-ı Kerim’de: “Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilen ki- taplara iman ettik diye boş iddialarda bulunanlara bakmaz mısın? Onlar tâ- ğutun huzurunda muhakeme olmak (hükümlerine boyun eğmek) istiyorlar. Hâlbuki tâğutu inkâr etmekle (tekfir etmek, lanetlemekle) emrolunmuşlar- dır.”999 buyrulmaktadır. Kur’an’daki bütün bu âyetleri dikkate alarak şu hususu belirtmekte fayda vardır: Tâğutun hükümlerine râzı olanlar ve boyun eğenler, kâfirlerdir. Nitekim İbn Kesir, bu hususta şunları kaydediyor: “Bu âyet-i kerime- de1000 Hz. Muhammed (s.a.s.)’e ve diğer peygamberlere iman ettiklerini söyle- mekle beraber, ihtilâf ettikleri hususlarda, Allah’ın kitabından ve Peygamber’in

     

    994

    4/Nisâ, 60

    995

    5/Mâide, 64

    996

    Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Kırkambar Y., s. 320-321

    997

    16/Nahl, 36

    998

    4/Nisâ, 76

    999

    4/Nisâ, 60

    1000 4/Nisâ, 60

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    sünnetinden kaçınıp, insanların kendi akıllarına göre (beşerî kanunlarla) hü- küm vermesini isteyen kişinin iman iddiasını Allah reddetmektedir.”1001

     

    Bugün dünyada; vahyi inkâr ederek, insanların çoğunluğunun rızâsına göre kurulduğu iddia olunan bütün demokratik sistemler, Allah’ın hükümleri- ne mukabil ve onların yerine geçmek üzere hükümler icad etmektedir. Dola- yısıyla bütün demokratik sistemler, bu noktada “tâğutî” özellikler taşırlar. Bu, bir anlamda bütün ideolojik sistemler için de geçerlidir. Daha genel bir ifade ile, İslâm’ın dışındaki bütün sistemler tâğutîdir. Tâğutların hükümlerine göre yönetilen bütün yerlerde yaşayan mü’minlerin, Allah’ın indirdiği hükümlerin galip gelmesi uğruna cihad etmeleri farz-ı ayndır. Şurası unutulmamalıdır ki, tâğutun hükümlerine “evet” diyenler, Allah’ın dinine “hayır” demiş, küfretmiş durumundadırlar. Bunu ister bilerek, ister bilmeyerek yapsınlar durum asla değişmez. Çünkü bütün peygamberlerin insanlara; “Allah’a ibâdet edin, tâ- ğuta kulluktan kaçının”1002 diye tebliğat yaptıkları âyetlerle sâbittir. Tâğutun hükümlerini inkâr etmeyen ve tâğutî güçlerle mücâdele vermeyen kimse, ne kadar âlim olursa olsun, “müsteşrik” çizgisini asla geçemez.1003

     

    Tâğut, Hakkı tanımayıp azan ve sapan her kişi ve güce verilen addır. Şey- tana da bu yüzden tâğut denmiştir. Tâğut, hakka, hakikate ve imana karşı gelen, Allah’ın kulları için çizdiği nizamı ve sınırları aşan her şeyi ifade eder. Tâğut, bir şahıs olabileceği gibi, Allah nizamından alınmamış her türlü sistem, Allah’a bağlanmayan her çeşit fikir, düşünce, âdet ve alışkanlık da olabilir. Kim bütün bunları ne şekilde olursa olsun reddeder ve yalnız Allah’a iman edip bağlanır, sadece Allah’ın kanun ve nizamlarını kabul eder ve tüm yaşantısını buna göre düzenlerse, sağlam bir kulpa bağlanmış, yani kurtulmuş olur.1004 Tâğutu reddetmeden iman eksiktir, yarımdır; böyle bir iman geçerli olmaz. Bu durum, aynen müşriklerin Allah’a inanması gibidir. Tâğut, Allah’a ibâdetten alı- koyan, Allah’a giden yolu tıkayan, dini Allah’a has kılmayı, Allah ve Rasûlü’ne tâbi olmayı önleyendir. Bu, cinnî ve insî şeytan olabileceği gibi, ağaç, beton, tunç, taş, mezar, inek, para, ateş, âdet ve sistem de olabilir. Günümüzdeki medya araçlarının çoğunu da bu kavramın içine koyabiliriz.

     

     

    Mevdûdi’ye göre tâğut kelimesi, sözlük anlamıyla, sınırları aşan herkes için

     

    1001

    İbn Kesir, Tefsir, 1/519

    1002

    16/Nahl, 36

    1003

    Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, İnkılab Y., s. 316-317

    1004

    2/Bakara, 256

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                        Tuğyân vE TâğuT

     

    kullanılır. Kur’an bu kelimeyi Allah’a isyan eden, Allah’ın kullarının hâkimi ol- duğunu iddia eden ve onları kendi kulu olmaya zorlayan kimse için kullanır. Eğer bir kimse Allah’a isyan eder ve O’nun kullarını kendisine boyun eğmeye zorlarsa, o zaman tâğuttur. Böyle bir kimse; şeytan, râhip, dinî veya politik lider, kral veya bir devlet olabilir. Bu nedenle bir kimse tâğutu reddetmedik- çe Allah’a inanmış sayılamaz. Tâğutun, tekil ve çoğul anlamı birlikte kullanılır. Çünkü Allah’ı inkâr eden kimse, sadece bir tek değil; binlerce tâğutun kölesi olur.1005 Tâğut, ilâhî olmayan hükümlere göre kararlar veren otorite demek- tir. Tâğut kelimesiyle, aynı zamanda, Allah’ı tek hâkim/egemen ve Rasûlü’nü nihâî otorite olarak tanımayan hüküm sistemleri de kastedilir.1006

     

    Seyyid Kutub da tâğutu şu şekilde tanımlar: Allah’ın emri dışındaki her çeşit sistem, Allah’ın şeriatına dayanmayan her türlü nizam tâğuttur. Tâğut, Allah’ın şeriatından başka bütün idare şekilleridir. Zira insan, ülûhiyet özellik- lerinden birisini kendisine mal edip, adâletin ve hakkın ta kendisi olan şeria- tın hudutlarını aşarak kendi egemenliğini ileri sürerse tuğyân etmiş ve kendi haddini aşmış demektir. Böyle bir şey, tuğyândır ve böyle iddialar ileri sürenler tâğî denilen haddini aşmış âsilerdir. Bunlara inananlar, bunlara tâbi olanlar şirk içerisindedirler, küfür içerisindedirler.1007

     

    Yusuf el-Karadavi’ye göre, Allah’ın şeriatı ile çatışan bütün gelenekler, re- jimler, zâtında güç görülen eşya, insan ve putlar tâğuttur. Tâğut, kulun haddi tecavüz ederek, ibâdet ettiği, tâbi olduğu ve itaat ettiği şeydir. Her kavmin tâğutu, kendisine hüküm götürdükleri, huzurunda muhakemeleştikleri, ibâdet ettikleri, tâbi oldukları, yalnız Allah’a itaat edilmesi gerektiği yerde itaat ettikleri kimse veya varlıklardır. Bunların ve bunlarla ilişkisi olan insanların durumlarını düşündüğümüz zaman, insanların çoğunu Allah’a ibâdet ve itaatten yüz çe- virmiş, tâğutlara ibâdet ve itaat eder halde görürüz.1008

     

    Nisa, 76. âyetine göre tâğut; Allah’a karşı olanların, uğruna savaştığı şey, nesne, insan, dâvâ, ideoloji olarak anlaşılmaktadır. Tâğut, itaatte Allah’a ortak koşulan her şeydir. Kendisine kayıtsız şartsız itaat edilecek tek merci Allah’tır. O’nun dışındakilere O’ndan dolayı itaat edilir. Bu tür itaatler, meşrûiyetini Al- lah’tan alırlar. Kur’an, Allah’tan başkasına itaati, tâğuta itaat ve ibâdet olarak

     

     

    1005

    Mevdûdi, Tefhimü’l- Kur’an, İnsan Y., c. 1, s. 202

    1006

    Mevdûdi, a.g.e. c. 1, s. 375

    1007

    Seyyid Kutub, Fi Zılali’l Kur’an, Hikmet Y., c. 3, s. 269

    1008

    Yusuf el-Karadavî, Tevhidin Hakikati, Saff Y., s. 57

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    nitelemektedir.1009 İtaat edilen şey, Allah’ın hükümlerine aykırı olursa, itaat tâ- ğuta itaatin ta kendisi olmaktadır.1010

     

    Tâğut bir semboldür; küfrün, zulmün, şerrin, haksızlığın, adâletsizliğin, put- çuluğun, azgınlığın, sapkınlığın ve daha aklınıza gelen tüm kötülüklerin sem- bolü. Bu sembol, bazen kendini Firavun ilan eden antik ya da çağdaş bir yönetici, bazen cansız bir eşya, bazen bir ideoloji, bazen da şeytan, uğur, şans, talih gibi soyut şeylerdir. Tâğut, insanoğlunun ilâhlaştırdığı her şeydir. Daha doğrusu tâğut, insanla Allah arasına gerilen şeylerin tümüne verilen ortak isimdir. Allah’ın koyduğu sınırları çiğneyen insan tuğyân etmiştir. İşte tâğut, o insana bu sınırları çiğneten şeydir. Eğer o şey insansa ve kâfirse ona itaat eden de kâfir olur; yok eğer insanın itaat ettiği tâğut münâfıksa ona itaat eden de münâfık olur. Tabii fâsıksa fâsık; zâlimse zâlim olur.1011

     

    Bütün bu açıklamalar çerçevesinde tâğut, her türlü azgınlık, sapkınlık, aşı- rılık ve bâtıl inanç ve davranışları sembolize eder. Tâğut, tuğyânı yaşayan ve yaşatmaya çalışan kişi ve güçtür.

     

    Tâğut, her devirde Firavun ruhlu kişilerle, onların yardakçıları olan grubun genel adı, cins ismidir. Her devirde birden çok tâğut bulunur. Tâğutların, kabi- le çapında, millet çapında olanları yanında bölgesel ve enternasyonal olanları da bulunacaktır. Bunlar, birbirlerinden habersiz olabilecekleri gibi, organize de olabilirler. Hatta, İblisler parlamentosu (hizbu’ş-şeytan, evliyâu’ş-şeytan) gibi birlikler, beraberlikler vücuda getirebilirler. Tâğutlar, aralarında hiyerarşik bir düzen kurabilir, paralellik veya entegrasyona gidebilirler. Böyle olunca tâ- ğutî sistemler, parlamentolar, prensipler geliştirilebilir. Meselâ, Muhammed İkbal, emperyalist batılıların oluşturdukları sömürü düzeninin temsilcilerinin vücut verdikleri organizasyonu, İblisler parlamentosu diye anmıştır. Aynen bunun gibi tâğutlar parlamentosu deyimini de kullanabiliriz. Kur’an, bu nok- tada evliyâu’t-tâğut (tâğutun dostları, görev arkadaşları, destekçileri) deyimini kullanıyor.1012

     

    Bir kimse, Allah’a, meleklerine... inandığını ikrar etse, buna mukabil, tâğutî rejimleri (demokratik, laik, hümanist, kapitalist, sosyalist vs.) çağdaş devlet modelleri adı altında benimsese, doğruluklarına itikat etse, irtidat etmiş olur,

     

    1009 16/Nahl, 36

    1010 4/Nisâ, 60

    1011 Mustafa İslâmoğlu, İman Risalesi, Denge Y., s. 70 1012 2/Bakara, 257; Kur’an’ın Temel Kavramları, 562

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                        Tuğyân vE TâğuT

     

    yani dinden çıkar. Kim, insanların maslahat ve iyiliklerini Allah’tan daha iyi bildiğini iddia ederek, insanlar üzerinde hükümler koymaya ve bunları tatbik etmeye gayret ederse “ilâhlık” iddiasına girişmiş olur. Her kim de bunların bu iddialarını doğrulayarak onlarla işbirliği yaparsa, tevhid akîdesini parçala- mış, ilâhlara iman etmiş, kâfirler zümresine dâhil olmuş demektir. Bu açıdan “çağdaş devlet modelleri” iyi değerlendirilmeli, isimleri milliyetçi-mukadde- satçı dahi olsa, Allah’ın indirdiği hükümlere mukabil olmak ve onların yerine geçmek üzere doktrinler imal eden, bu doktrinleri insanların hayatına tatbik edeceğini ilân eden insanların tâğut olduğu gerçeği unutulmamalıdır. Bugün dünyada insanların beşikten mezara hayatlarını düzenlemek iddiasındaki meclisler, konsüller, krallar, kavimlerarası kuruluşlar, insanları teslim almış gö- rünmektedirler.1013

     

    Hz. Âdem’den günümüze kadar, genel anlamda insanlığın iki tanrısı var olagelmiştir: Allah ve tâğut... Tarih boyunca insanoğlu ya tevhid dinine men- sup olmuş ve bu dinin tanrısı olan Allah’ı kendisi için yegâne ilâh edinmiş; ya da şirk dinine mensup olmuş ve bu dinin çok çeşitli olan tanrı veya tanrılarına ittiba etmiştir. İşte Kur’an, şirk dininin tanrı veya tanrılarına genel olarak tâğut demektedir.

     

    Günümüzde müslümanlık iddiasında bulunanların birçoğu bu bakımdan profan/bölmeli bir kafa yapısına sahip bulunmaktadır. Bu kimseler, bir yandan Allah’a iman ettikleri iddiasında bulunurken, diğer yandan İslâm’ın açıkça em- rettiği ve yasakladığı şeylere ters düşebilmekte ve tâğutların yasalarına kabul- leri arasında yer verebilmektedirler. Oysa bir kalpte hem imana, hem de küfre yer verilmesi İslâm’a göre açık bir paradoks, gerçek bir çelişkidir. “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil ve rüsvaylıktır. Kıyâmet gününde de azâbın en şiddetlisine itilirler. Allah, yaptıklarınızı bilmez değildir.”1014

     

    Bir kalpte hem iman ve hem de aynı zamanda küfür bulunamaz. Bu iki olgu, ateş ile barut gibi yanyana bulunamazlar. Birisinin yerleştiği kalpte bir diğerine yer yoktur. Mü’min, kâfir ve münâfıktan farklıdır; kendisine İslâm ile beraber bir veya birkaç dünya görüşünden veya ideolojiden sentezler yapan, bukalemun bir şahsiyete sahip olamaz. Çünkü tevhidi, şirkten farklı kılan; başka felsefelere, herhangi bir dünya görüşüne veya ideolojiye ihtiyaç duy- maması, mü’minin bütün bir hayatını kuşatan yetkin bir inanç, bir pratik; kısa-

    1013 Hüsnü Aktaş, Medeni Vahşet, Düşünce Y., s. 140 1014 2/Bakara, 85

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    cası bir sistem, bir yaşam biçimi olmasıdır. Bugün beşeriyet, Tevhid dininden uzaklaşarak, yeryüzünde egemen olan tâğutların dinine sapmış bulunuyor. Müslümanlık iddiasında bulunan yığınların Allah’a değil; tâğutlara ibâdet et- tikleri su götürmez bir gerçektir. Bu gerçekten hareketle Kur’an’ı öğrenmek, mânâsının derinliklerine dalmak ve onu pratik hayatlarına indirgemek isteyen her müslümanın, tâğut kavramının gerçek anlamını kavraması ve kavradığı tâ- ğutu tüm kuralları ve kurumlarıyla birlikte reddetmesi, bu reddi davranışlarıyla göstermesi itikadî bir sorumluluktur.

     

     

     

    SİYASÎ REJİMLER, HÜKÜM VE YETKİYİ ALLAH’TAN ALMIYORSA TÂĞUTTUR

    Bugün yeryüzünde yürürlükte olan rejimlerin hemen hepsi, beşerî rejim- lerdir ve hükümlerini kendileri koymakta; dolayısıyla da Allah’ın hükümlerine muhâalefet etmektedirler. O yüzden bu rejimlerin hepsi “tâğut” olarak isim- lenir.

     

    Bir kimse; Allah’a, âhirete ve inanılacak hususlara inandığını açıklasa; fakat demokratik, laik, sosyalist, kapitalist vb. rejimlerden herhangi birinin hüküm- lerini kabul edip itaat etse, böyle bir kimsenin irtidadına hükmedilir. Zira insan- ları yaratan Allah’tan başkası, insanların nasıl idare olunacağı hususunda ve onların sosyal yaşamlarına yönelik hükümler koyma yetkisine sahip değildir. Çükün hüküm koyan insan, o hükme tâbi olmasını istediği insanlardan üstün ve herhangi bir ayrıcalığa sahip değildir. Allah katında üstünlük, sadece takvâ iledir.1015 Kendisinde böyle yetkiler gördükten sonra, Allah’ın indirdikleriyle hük- metmeyip hevâ ve hevesleri doğrultusunda hükümler koyanlar aynı zamanda “ilâhlık” iddiâsı içindedirler. Dolayısıyla Allah’ın hükümleri dışında hüküm ko- yanlar ve o hükümlere isteyerek gönül rızâsıyla tâbi olanlar da, tevhid akîde- sinin dışına çıkarlar. Tâğut, müslümanın en büyük düşmanıdır. Tâğut, devlet sistemlerini, ahlâkî değerleri ele geçirmiş ve onları müslümana zarar verecek bir hale dönüştürmüştür. Kısaca tâğut, müslümanı dört yanından kuşatmış bulunmakta ve müslümana müslümanca hayat hakkı tanımamaktadır. Tâğutî güçler, Allah’ın arzında, O’nun hükümlerine karşı tuğyân eden ve insanların üzerinde ilâhlık iddiasında bulunan otoritelerdir. Bunlarla sürekli olarak savaş- mak farzdır.1016

    1015 49/Hucurât, 13

    1016 4/Nisâ, 76

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                        Tuğyân vE TâğuT

     

    Günümüzde Allah’ın indirdiği hükümleri bir kenara bırakarak, “hâkimiyet kayıtsız ve şartsız insanındır (ulusundur)” sloganına sarılan ve insanların çoğu- nun rızâsına göre kurulduğu iddia edilen siyasî otoriteler, iktidar haline gelmiş- lerdir. Bu siyasî otoritelerin tâğut hükmünde olduğu unutulmamalıdır. Daha açık bir ifade ile İslâm nizamının dışındaki bütün sistemler “tâğutî” özellikleri taşırlar. Kelime-i şehâdet getirerek, başka ilâhları ve tâğutları reddeden müs- lümanlar, bu sözlerini davranışlarıyla da ispatlamak zorundadırlar.

     

    Allah, zâlim yöneticilere yardım etmeyi de haram kılmış, onlara küçük çap- ta meyil ve yardım anlamı taşıyan sözlerden, davranış veya tasvipten nehyet- miştir: “Sakın zulmedenlere en ufak bir meyil duymayın; sonra size ateş do- kunur (cehennemde yanarsınız). Sizin Allah’tan başka evliyânız/dostlarınız yoktur. Sonra (O’ndan da) yardım göremezsiniz.”1017

     

    İnsanlara zulmeden tâğutî siyasal otorite konusunda, unutulmaması ge- reken hususlardan biri, zâlim yöneticilerin, yardımcıları olmasa, zulmetmeye güçlerinin yetmeyeceğidir. Tâğutî yönetim ve kurumlardaki bu yardımcılar, zulüm ve tuğyânda yöneticinin kullandığı malzemeleridir. Zulüm ve tuğyân çarklarının dönmesi için bir taraftan ezen ve diğer taraftan ezilen dişlilerdir. Bu sebeple, onlar da aynen o zâlim tuğyânkâr gibi suçlu ve zulmünün cezasında ortaktırlar. Bundan dolayı Allah, Firavun ve avanelerini aynı vasıfla anmıştır: “Gerçekten Firavun, Hâmân ve askerleri yanlış yolda idiler.”1018 Allah, Fi- ravun’u helâk edince, onları da helâk ettiğini açıklar: “Firavun, askerleriyle birlikte onların peşine düştü. Deniz onları gömüp boğuverdi.”1019; “Biz de onu (Firavun’u) ve askerlerini yakalayıp denize atıverdik. Bak, işte zâlimlerin sonu nasıl oldu!”1020

     

    Tâğut tanımına girenler şunlardır:

    • Arzuları mâbudlaştırılan nefis, tâğuttur.

     

    • Allah’ın emir ve yasaklarını tanımayan, İslâm nizamı ile çatışan düzen ve düsturlara çağıran her fert ve önder tâğuttur.

     

    • Allah’tan gayrı, zâtında güç görülen eşya, insan ve putlar tâğuttur.

     

     

    1017

    11/Hûd, 113

    1018

    28/Kasas, 8

    1019

    20/Tâhâ, 78

    1020

    28/Kasas, 40

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    • Şeytan tâğuttur.

     

    • Allah’ın şeriatı ile çatışan bütün gelenekler, esas alınan bütün rejimler tâğuttur.1021

     

    Tâğutları destekleyen, onları ölçü alan, onlara sevgi besleyen her insan, Allah’a ibâdet ve kulluktan vazgeçip tâğutun kulluğunu kabullenen şeytan askeridir. Allah’ın emirleri ve yasaklarıyla çatışan nefsi, fertleri, önderleri, re- jimleri ve ilkeleri reddetmedikçe, hâkimiyetin yalnız Allah’a ve O’nun nizamı İslâm nizamına ait olduğunu tasdik etmedikçe, tevhid kulpuna yapışılamaz.1022 Müslüman olmak için şart olan tâğutun şiddetle reddedilmesi, sadece sözle yeterli değildir. Ruhun derinliklerinde kasırgalaşan ve amelî hayatta ne- ticeler doğuran fiilî bir red gerekir. Bunun için de tâğutla savaşmak lâzımdır. Bu savaşın gerekleri:

     

    • Allah’ın emir ve yasaklarına tâbi oluncaya kadar tâğut olan nefisle sa- vaşmak,
    • Kişisel ve toplumsal hayatımızı Allah’a döndürmemize engel olan ve tâğut olan câhiliyye düzenleri ve tâğutî fikir babaları ile savaşmak.

     

    İslâm’da emrolunan cihad, işte bu tâğutlara karşı verilmesi gerekli olan mücâdeledir. Tâğutla çatışmak, hakkı getirmek ve bâtılı gidermek için ola- cağından, her kesimden ve her iş yapanlardan bütün mü’minler, tâğutla mü- câdele edeceklerdir. Bu, farz bir görevdir. Rabbimiz, mü’minleri tâğuta karşı kendi nizamının savaşçıları olarak takdim ediyor.1023 Tâğuta ve ondan yana olanlara karşı mücâdele vermeyenler mü’min kalamazlar. Bunun içindir ki, Peygamberimiz: “Her kim (tâğuta karşı) cihad etmeden ve onunla mücâde- le (ederek hakkı hâkim kılma) arzusunu ruhunda duymadan ölürse nifaktan bir şube üzerinde ölür.”1024 buyurmuşlardır. Tâğutu kalben reddetseler dahi, fiilen onunla vuruşmayanlar, amelî hayatın icabı onunla anlaşma ve dostluk kurma yoluna gitmeye mecbur kalırlar. Bu da Allah ve tâğut dostluğunu bir araya getirmek olan nifakın ilk tezahürü olur. Hâlbuki Allah, tâğuta ancak kâ- firlerin dostluk gösterebileceğini açık bir şekilde belirtmiştir.1025

     

     

    1021

    Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 2, s. 869

    1022

    Bak. 2/Bakara, 256

    1023

    4/Nisâ, 76

    1024

    Müslim; Riyâzü’s- Sâlihin, II, no: 1346

    1025

    Bak. 2/Bakara, 257

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                        Tuğyân vE TâğuT

     

    Müslümanlar, bugün Allah ve tâğut hâkimiyetini, dostluğunu bir arada ya- şatmağa çalışmak gibi sonu zulmet ve ateş olan çıkmaz bir yolun üzerin- dedirler. Namazı, orucu... kabul edip, hatta yerine getiren niceleri, İslâm’ın asrımızın yaşayan bir toplumsal ve siyasal düzeni olmasını lüzumlu bulma- yanlar, Allah ve tâğut hâkimiyetini bir arada tanımış oluyorlar. İslâm insanının yetiştirilmesini isteyen niceleri, materyalist eğitim sistemine mücâdele etmek- sizin rızâ göstermekle tâğut dostluğuna sine açıyorlar. Ferdî mülkiyeti, Allah’ın mülk vb. hâkimiyetini kabul eden niceleri, faiz düzenini zaruri görmekle, tâğut egemenliğine baş eğiyorlar. Ahlâk ve fazilet ölçülerinin yaşanmasını isteyen niceleri, kişisel çıkarları uğruna çeşitli çirkinlik ve kötülükleri yapmakla tâğut dostluğunu açığa vuruyorlar. Bütün bu durumlar, kendisinden râzı olundukça veya tâğuta karşı bir iman ve amel harbi açılmadıkça bir küfürdür.1026

     

    Yaşadığımız toplum düzeni, fikir putlarıyla, câhiliyye örfü ve sistemleri ile ve sapıttırdığı öz nefsimizle, bizleri kuşatmış, tâğutu hâkim ve dost tanımak sa- pıklığı ile karşı karşıya getirmiştir. Öyle ki, fert, aile, cemiyet, sanat, ticaret, me- muriyet, eğitim ve politika hayatının her bölümü bir kavşak noktası olmuştur. Bu kavşakta bir tek yol İslâm nizamına; diğer yollar tâğuta gidiyor: Abdullah bin Mes’ud anlatıyor: Hz. Peygamber bize bir hat çizdi ve sonra, “bu Allah’ın yoludur” dedi. Bu hattın sağına ve soluna da birçok hatlar (çizgiler) çizdi ve “bunlar, birtakım yollardır ki her biri üzerinde kendisine çağıran bir tâğut vardır.” buyurdu ve şu âyeti okudu: “Şüphesiz ki bu (İslâm) Benim dosdoğru yolumdur. Ona uyun. (Tâğuta ait) yollara tâbi olmayın ki, sizi O’nun yolun- dan saptırıp parçalamasınlar. İşte Allah (tâğutun kötülüklerinden) sakınası- nız diye size bunları emretti.”1027

     

    Yolların ayrılış noktasındayız: İnsan, ya tâğuta tâbi olup geçici zevkler pe- şinde koşacak; o zaman sonuç, dünyada zillet ve kullara kulluk; tâğuta kal- ben teslim olmak (iman etmek) sûretiyle hevâ ve heveslerine göre yaşamanın sonucu âhirette de varış, cehennem olacaktır. Veya tâğutları reddedip Allah’a dostluk; hayatını İslâm’ın hükümlerine göre tanzim edip izzetli, onurlu bir ha- yat ve cennet: “Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır. (Ey Muhammed!) Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müj- dele. İşte Allah’ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.”1028 Bu iki inanç ve yaşama biçiminin dışında üçüncü bir durum- dan söz etmek mümkün değildir!

     

    1026

    Bak. 4/Nisâ, 60

    1027

    6/En’âm, 153; İbn Mâce, Mukaddime 1; Ali Rızâ Demircan, İslâm Nizamı, Eymen Y., II/41

    1028

    39/Zümer, 17-18

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    “İiman edenler Allah yolunda savaşır; küfredenler de tâğut yolunda sa- vaşırlar. O halde, şeytanın dostlarıyla savaşın; çünkü şeytanın hilesi zayıf- tır.”1029

     

    TÂĞUTA KÜFÜR, TÂĞUTUN YAPTIĞI İYİLİKLERİ İNKÂR EDİP GÖRMEZDEN GELMEYİ DE KAPSAR

    Bakara 256’daki âyet: ‘Fe men yekfur bi’t-tâğuti / Kim tâğuta küfrederse’’ diye başlıyor. Âyette geçen ‘tâğuta küfretmek’ nasıl olur ve neleri kapsar’ Bu soruyu ce- vaplamak için ‘küfür’ nedir, onu tahlil etmek gerekir.

     

    Küfür, ‘ke-fe-ra’ fiil kökünden masdar olup, lügatta ‘bir şeyi örtmek’ demektir. Bu anlamıyla tohumu toprağa eken ve böylece onu örtüp gizleyen çiftçiye küffar denildiği gibi, kılıcı örttüğü için kınına, karanlığı örttüğü için geceye, yıldızları örttüğü için buluta da kâfir denir. Bazı ibadetler ve tevbe de birtakım günahları örttüğü için bunlara da keffare(t) denilmiştir. Kâfir kişi de Allah’ın varlığını, ayetlerini, nimetlerini veya hükümlerini görmezlikten, bilmezlikten gelip inkâra gittiğinden bu ismi almıştır. Küfür kelimesi, Türkçe’de inkâr kelimesiyle karşılanır. Küfretmek; inanmamak, inkâr etmektir.

     

    Kur’an, imana yüklediği tüm anlamların zıtlarını küfür kelimesine yüklemiştir. Za- ten küfür de, bir inançtır; olumsuz bir inanç. Göğüsler iman için açıldığı gibi, küfür için de açılır.1030

     

    ‘Küfür’, ‘iman’ın zıddıdır. Küfrü tanımak için zıddı olan imanı tanımak gere- kir. İman, emn kökünden bir mastardır. Sözlük anlamı, birini sözünde tasdik etmek, onaylamak, kabullenmek itimat etmek, gönülden benimsemek, güvenmek/güve- nilmek anlamlarına gelir. Türkçedeki inanmak kelimesi bunu aşağı yukarı karşılar. Demek ki küfür de ‘birini sözünde tasdik etmemek, onaylamamak, kabul- lenmemek ona itimat etmemek, onu gönülden benimsememek, ona gü- venmemek demektir.

     

    Küfür kelimesinin yukarıdaki anlamından yola çıkarak, ‘tâğuta küfretmek’, tâ- ğutun varsa nimetlerini veya hükümlerini görmezlikten, bilmezlikten gelip inkâr etmek gerekiyor, demek zorundayız. Buraya kadar küfür kelimesinin salt lügat anlamından çıkan zarûri bilgileri aktarmış olduk. Kelimenin bu anlama geldiğin- den ‘tâğuta küfür’ kavramını bu doğrultuda şöyle açıklamamız gerekir:

    1029 4/Nisâ, 76

    1030 16/Nahl, 106

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                        Tuğyân vE TâğuT

     

    Tâğuta nasıl küfredilir, tâğutun neyini, nesini inkâr edip örteceğiz, neyi yok sayacağız’ Tâğutun kendisini yok saymak, görmezlikten gelmek, onun varlığı- nı inkâr etmek kast edilmiş olabilir mi’ Hayır, olamaz! Çünkü tâğutun varlığını kabul edecek ki, onun hükümlerinin veya mahkemelerinin varlığını anlasın ve kanunlarını ve mahkemelerini kabul etmesin.1031 Varlığını kabul edecek ki, ondan (tâğuta kulluktan) kaçınsın. 1032

     

    Küfür, aynı zamanda nimetleri inkâr, iyilikleri görmezlikten gelmek, yani nankörlük demektir. Kur’ân-ı Kerim’de tam 30 âyette küfür kelimesi, nankör- lük anlamında kullanılır. Nankörlük, nimete karşı küfür, iyilikleri örtmek, nimeti ve yardımı inkâr etmek, yok saymak demektir.

     

    Nankörlük kelimesi dilimize, Farsça’dan geçerek yerleşmiş bir kelimedir. Arap dilinde nankörlük; ‘küfrân’ ya da ‘küfrânü’n-nimeti’ kelimeleriyle ifade edilmektedir. Nankör kimseye de ‘kâfirü’n-nimeti’ denilir. Nankörlük; bir insa- nın başka bir insana karşı ya da Rabbine karşı nankörce davranmasına göre iki yönden ele alınabilir. İkinci tür nankörlük, insanın Rabbine karşı olan nan- körlüğüdür. Zira bunda, insanın küfre girme ihtimali büyüktür. Her ne kadar küfür ile nankörlük ilk bakışta birbirlerinden tamamen farklıymış gibi görünse- ler de aralarında çok yakın bir benzerlik vardır. Birincisinde; Allah’ın varlığını, birliğini ya da inanmamızı emrettiği hükümlerini inkâr etme söz konusudur ki, bu açıkça küfürdür. Allah’ın verdiği nimetleri inkâr etmek, onları unutmaya çalışmak ya da unutmuş görünmek de haddi zatında küfürdür. Zira her iki durumda da, ikrar edilmesi vacib olan hakikatleri inkâr etme söz konusudur.

     

     

    Kur’ân-ı Kerim’de, insanların Allah’a karşı nankörlüğünden söz edilirken, ‘nankör’ ve ‘nankörlük’ kelimelerinin, ‘küfr’ kelimesiyle ifade edildiğini görü- yoruz: “Nankörlük ettikleri için (bimâ keferû) onları işte böyle cezalandır- dık. Biz, nankör (kefûr) olandan başkasını cezalandırır mıyız?”1033 Bu âyette geçen ‘nankörlük ettikleri için’ sözü, Kur’an’daki “bimâ keferû” kelâmının mealidir. ‘Nankör’ kelimesi de ‘kefûr’ sözünün mealidir. Aynı şekilde, aşağıda- mealleri verilen âyetlerde1034 geçen ‘nankör’ ile ‘nankörlük’ kelimelerinin tümü, ‘küfr’ kelimesinin türevidir.

     

     

    1031

    4/Nisâ, 60

    1032

    16/Nahl, 36; 39/Zümer, 17

    1033

    34/Sebe’, 15-17

    1034

    27/Neml, 40 ve 16/Nahl, 112. âyetleri

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    “Yanında kitabdan bir ilim olan kişi; sen yerinden kalkmadan önce onu sana getirebilirim, dedi. Süleyman tahtı yanına yerleşivermiş görünce; bu, şükür mü edeceğim yoksa küfür (nankörlük) mü edeceğim diye beni sına- yan Rabbimin lütfundandır. Şükreden, ancak kendisi için şükretmiş olur, nankörlük eden de (ve men kefera) bilsin ki Rabbim Ganî’dir, Kerîm’dir.” 1035

     

    “Allah, size güven ve huzur içinde olan bir kasabayı misâl verir; her ta- raftan oraya bolca rızık geliyordu. Ama Allah’ın nimetlerine nankörlük etti- ler (keferat bi-enumi’llâh). Bu yüzden Allah onlara, yaptıklarına karşılık açlık ve korku belâsını tattırdı.” 1036

     

    Yukarıdaki âyet meallerinin ilkinde geçen ‘nankörlük ettikleri için’ sözü, Kur’an’daki ‘bimâ keferû’ kelâmının mealidir. ‘Nankör’ kelimesi de ‘kefûr’ sö- zünün mealidir. Aynı şekilde, ikinci ve üçüncü âyetlerde geçen ‘nankör’ ile ‘nankörlük’ kelimelerinin tümü, ‘küfr’ kelimesinin türevleridir. 1037

     

    İşte, Farsçadan Türkçeye geçtiği şekliyle nankörlük demek olan Kur’an ifadesi olarak ‘küfür’ Kur’an’daki ikinci anlamıyla nimeti tanımamak demek- tir. Nimetleri inkâr, iyilikleri görmezlikten gelmek demektir. Kur’ân-ı Kerim’de tam 30 âyette küfür kelimesi, işte bu anlamda, nimeti görmezlikten gelme, yani nankörlük anlamında kullanılır. Dolayısıyla, Kur’an’da 30 âyette geçen ‘küfür’ kelimesi, ‘nimete karşı küfür, iyilikleri örtmek, nimeti ve yardımı inkâr et- mek, yok saymak’ anlamında kullanılmıştır. Kur’an’ın en doğru tefsiri yine Kur’an’la yapılır. Kur’an’daki “tâğuta küfür”1038 kavramının tefsirinin de, Kur’an’dan yola çıkarak; ‘iyilikleri örtmek, nimeti ve yardımı inkâr etmek, yok saymak’ olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

     

    ‘Tâğuta küfür’ kavramını başka türlü izah etmek zordur. Eğer bu- radaki ‘küfür’ kelimesinden ‘red, reddetmek’ anlamı kast edilsey-   di, ‘redd’ kelimesi kullanılırdı. Bilindiği gibi reddetmek anlamındaki ‘redd’ kelimesi Arapça’dır ve Kur’an’da (türevleriyle birlikte) tam 62 yerde kullanılmıştır. Başka yerde kullanılan ‘redd’ kelimesi, 2/Bakara 256’da ve 4/Nisâ, 60’da kullanılmamış, ‘küfür’ kelimesi kullanılmış- tır. Demek ki, buradaki küfür kelimesini ‘redd’ anlamı vermek doğru değildir. Zaten Kur’an’da diğer âyetlerde de ‘küfür’ kelimesi, redd

     

    1035

    27/Neml, 40

    1036

    16/Nahl, 112

    1037

    Halid Erboğa, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 50-51

    1038

    /Bakara, 256; 4/Nisâ, 60


                        MüslüManın İnanç Esasları                                                        Tuğyân vE TâğuT

     

    anlamında kullanılmamıştır ki, bu âyette kullanılmış olsun. Ama kü- für kelimesi, Kur’an’da tam otuz yerde ‘nimetleri, iyilik ve yardımları yok saymak, iyilikleri örtmek, inkâr etmek’ anlamında kullanıldığına göre, bu âyette de o anlamda kullanılmıştır diyebiliyoruz.

     

    Kur’an, bizden tâğutların iyiliklerini örtmemizi, onların yardım ve iyiliklerini görmezden gelip yok saymamızı, yani inkâr etmemizi istemektedir. Kur’an bunun örneğini de bizzat kendi tavrıyla gösterir. Meselâ Kur’an, bazı (tâğut olmayan) kâfirlerin bazı olumlu taraflarını ifadeden kaçınmaz: “Ehl-i kitaptan öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emanet bıraksan, onu sana noksansız iâde eder.” 1039 İçki ve kumar hakkında da benzer tavır takınılır: “Sana şarap ve kumar hakkında sorarlar: De ki: ‘Her ikisinde de büyük bir günah ve in- sanlar için birtakım faydalar vardır. Ancak, her ikisinin de günahı faydasın- dan daha büyüktür.” 1040 Fakat Kur’an, hiçbir âyette tâğut kategorisine giren İblis’in, şeytanın, Firavun, Nemrud, Ebû Cehil gibi şahısların olumlu tarafların- dan bahsetmez. Onların iyi taraflarını örter, yok sayar.

     

    Kur’an, onların hiçbir iyiliğini görmezlikten gelerek örnek olduğu gibi, bizim de tâğutlar konusunda benzer tavır takınmamızı, onların iyiliklerini örtmemizi, yani küfredip inkâr etmemizi istiyor. Çünkü o tâğutlar, sıradan kâfir gibi değil- dir. Biz, tâğut olmayan kâfirlerin olumlu yönlerini anlatabiliriz. Ama tâğutların asla. Çünkü onlar, yüz binlerce belki milyonlarca insanın şirke düşmesine, Allah’a isyan etmesine ve Cehenneme doğru adım atmasına insanları teşvik ediyorlar, hatta zorlayıp yönlendiriyorlar. Kişileri Allah’ın indirdiği kanunlardan mahrum bırakıyor, kendi kafalarından çıkardıkları hükümlerle insanlara hük- mederek onları Allah’ın azâbına sürüklüyorlar. Böyle büyük cinayetler işleyen tâğutların insanlara dünyevî yönden bazı faydalar sağlaması gündeme getiri- lecek önemde midir’ O küçük faydaların göz önüne getirilip inkâr edilmemesi, o tâğutların büyük cinayetlerini örtbas etmeye götürebilir. Kanserden can çe- kişen bir adamın ayağındaki mantarla uğraşmak veya binlerce adam öldür- müş seri katil bir canavar kişinin bu cinayetlerini görmezden gelip dilenciye verdiği yardımı öne çıkarmak gibi bir şeydir bu.

     

    Kur’an, o yüzden sıradan kâfirlerden ayrı ‘tâğut’ kavramından bahseder ve bu özellikteki insanlara karşı tavır almamızı, onları (yaptıkları iyilikleri) inkâr etmemizi emreder. Bunu iman için bir esas kabul eder. Bu imanî esası çok iyi anlayan peygamberlerden hiçbiri, kendi dönemlerindeki tâğut saydıkla-

    1039 3/Âl-i İmrân, 75

    1040 2/Bakara, 219

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    rı yöneticileri en küçük çapta olumlu bir özellikleriyle zikretmemişler, onların hep kötülük odakları olduğunu bildirip onlarla hep mücadele etmişler. Sade- ce kendileri onlara tavır almakla yetinmemişler, kavimlerine onlara kulluktan, yani itaatten kaçınmaları gerektiğini ısrarla hatırlatmışlardır: “Andolsun ki, Biz her kavme; ‘Allah’a ibadet edin, tâğuttan (tâğuta kulluktan) kaçının’ diye (tebliğat yapması için) bir peygamber gönderdik.” 1041 Tâğutların bazı iyi ta- raflarını gündeme getiren kimse, nasıl tâğuttan kaçınır’ Allah’a karşı bu kadar azgınlaşan, tuğyan eden tâğutun iyi tarafı olduğu nasıl kabul edilir’ Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen tâğutlar, sadece kâfir değil, aynı zamanda zâlim ve fâsıktırlar. 1042

     

    Kur’an’da iki çeşit yönetici vardır. Biri, hoşlanmadığımız durum- larda bile itaat etmek zorunda olduğumuz, Allah’ın indirdiğiyle hük- meden bizden olan yönetici, yani ‘ülü’l-emr’.1043 İkincisi, hiçbir halde itaat edemeyeceğimiz, onun iyi taraflarını bile kabul edemeyeceğimiz kötülük oda- ğı, şeytanın siyasal versiyonu ‘tâğut’. İşte bu ikinci yöneticiyi aynı zamanda inkâr etmemiz, iyiliklerini örtmemiz iman için şart koşuluyor.1044 Güne kâfir- lere ültimatomla başlamamız Peygamberimizin sünneti: Her sabah ilk işimiz namaz kılmak. Sabah namazının ilk kıldığımız sünnetinin ilk rekâtında Fâtiha’dan sonra ‘Kâfirûn’ sûresi okumak sünnettir. Bu sûrede ‘De ki: ‘Ey kâfirler! Tapmam sizin taptıklarınıza’ Sizin dininiz size, benim dinim bana!’ 1045 Günümüzü de benzer bilinçle kapatıyoruz: Gece, en son kıldığımız namaz yatsıdan sonra vitir namazı. Onun da en son rekâtında okuduğumuz kunut duası. Bu duada ‘ve nahlau ve netrukü men yefcuruk’ diye Allah’a söz veriyoruz. Yani diyoruz ki: ‘(Ey Allah’ım!) Biz Sana isyan eden (fâsıklık, fâcir- lik yapan) kişiyi (yönetimden, liderlikten) hal’ edip alaşağı ederiz, onu kendi haline terk ederiz.’ Nahlau (hal’ ederiz) derken kullandığımız hal’ kelimesi, ‘ehl-i hal’ ve’l-akd’ denilen yöneticiyi azletme ve yeni bir yönetici atama ko- nusunda ehil olan şahısların yaptığı iştir. ‘Yöneticiyi makamından indirmeye, alaşağı etmeye’ hal’ etme denir. Ve netrukü: Terk ederiz, onu yardım(cı)sız bırakır, onunla ilişkilerimizi keseriz, ona destek olmayız, onu inkâr ederiz. İşte, bizim namazımız bile tâğutlara bir ültimatom ve onlara karşı nasıl tavır takına- cağımıza dair bir ahid ve söz verme, bir siyasi bilinçtir.

     

     

    1041

    16/Nahl, 36

    1042

    Bk. 5/Mâide, 44, 45, 47

    1043

    4/Nisâ, 59

    1044

    2/Bakara, 256

    1045

    109/Kâfirûn, 1, 2, 6

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                        Tuğyân vE TâğuT

     

    Kur’an bütün peygamberlerin tâğutlara kulluktan insanları kaçındırma gö- reviyle görevli 1046 iken ve bu görevi bazıları hayatlarını feda etme pahasına, diğerleri de birçok çile ve eziyet çekmesine rağmen bu görevi yaptıklarını, aksinin düşünülemeyeceğini belirtelim.

     

    “Allah, iman edenlere de Firavun’un karısını misal gösterdi. O, ‘Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap; beni Firavun’dan ve onun işinde çalışmak- tan koru ve beni zâlimler topluluğundan kurtar!’ demişti.” 1047

     

    Nedir tâğutla uzlaşma? Dinin herhangi bir hükmünü, tağutlar müsaade etmiyor diye, mücadele etmeksizin ve Allah’ın ruhsat vermediği durumlarda o hükmü Allah’ın hükmüne tercih etme diye açıklayabiliriz. Daha geniş açık- lama yapmak istersek: Tâviz ve uzlaşma anlamında Arapça’da “müdâhe- ne” kelimesi kullanılır. Müdâhene; yağ çekmek, okşamak, yumuşak davran- mak, uzlaşmak, müsâmaha göstermek, hoşgörü, kararsızlık göstermek gibi anlamlara gelir. Kur’an tâbiri olarak “hakka bâtılı karıştırmak”, “müdâhene”, “tâviz” ve “uzlaşma” kavramları aşağı yukarı aynı anlamlarda kullanılırlar: İki yüzlü davranmak, net ve açık olmamak, bâtılı ve düşmanı hoş görmek, idâre-i maslahatçılık yapmak anlamında bu kelimelerden biri kullanılabilir. Bunlar, ge- nellikle dinin tasvip etmediği ahlâkî problemler olmakla birlikte, bazen itikadî bir sorun olarak da karşımıza çıkmaktadır. Uzlaşma ve tâviz, itikadî farklılığı önemsememek ve İslâm dışı düzenle ve egemen çevrelerle sürtüşmesiz ya- şamaktır. Uzlaşma; inanç, duygu ve eylem alanlarının bölünmesini sonuçlan- dıran bir tavırdır.

     

     

    TÂĞUTLARA İSYAN

    İsyan kavramının özünde hem yapma ve hem de yıkma anlayışı vardır. Günahkârlar ve isyankârlar yıkmak için, Allah’a ve O’nun ilkelerine, müslüman yöneticilere karşı çıkarlar ve yıkıcı olurlar. Peygamberler ve onların izinden gi- den mü’minler, kötülüklere ve Allah’a itaatsizlik eden zâlimlere itaat etmezler, onlara ve onların zulüm düzenlerine karşı çıkarlar ve müfsitlerin yıktıklarını yapmaya çalışırlar; onların isyanları ıslah içindir, yapıcı isyandır.

     

    İnsanların yapmaya devam ettikleri yanlış âdetlere, mevcut yönetimlerin uyguladıkları yanlış ilkelere karşı çıkmamak, isyan etmemek, korkaklıktır,

    1046 16/Nahl, 36

    1047 66/Tahrim, 11

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    zillettir, teslimiyetçiliktir. Ortada olan kötülükleri ve yanlışları kabul edip ses çıkarmamak, ilerlemeyi, olgunlaştırmayı durdurur. Peygamberlerin en temel özelliklerinden birini ve birincisini tevhid mesajını tebliğ ve onu hâkim kılma mücadelesi oluşturmaktadır. Kelime-i tevhid, “lâ” ile, yani isyanla başlar. Tüm sahte ilâhlara, tâğuta isyan söz konusudur tevhid mesajında. Yani, Allah’a isyan edenlere isyan. Bütün peygamberler bu anlamda kutsal isyan ateşini tutuşturan isyan önderleridir. Firavun da Hz. Mûsa da isyan eden âsi idiler. Hz. Mûsa, esas isyan edene karşı şanlı bir isyan içindeydi, devrimci/inkılapçı bir ruh ve mûcizevî özellik taşıyordu; Firavun’un isyanı ise sonu helâkle biten, zararı hem kendine hem çevresine bulaştıran bir isyandı.

     

    Hz. Mûsâ’nın Firavun’a isyanından bahsederken, kocası Firavun’a değil de Allah’a itaat eden Âsiye Hanım’ı hatırlamamak eksiklik olur. Âsiye, “isyan eden kadın” demektir. O, Allah’a itaat etmeyen birisine kocası da olsa, devlet baş- kanı da olsa isyan ediyor, âsiye oluyor. “Allah, iman edenlere de Firavun’un karısını misal gösterdi. O, ‘Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap; beni Firavun’dan ve onun işinde çalışmaktan koru ve beni zâlimler topluluğundan kurtar!’ demişti.” 1048

     

    Âsiye annemiz, Firavun’a isyan edip Allah’a ve peygamberi Mûsâ’ya iman ederek itaat ettiği için, bunun bedelini ödemiştir. Ellerinden ve ayaklarından kazıklara bağlanmış, güneş altında bırakılarak ona işkence edilmiştir. İman edip Allah’ı itaat edilecek tek mercî kabul ettiği için işkencelere mâruz ka- lan Âsiye, Kur’an’da mü’minlere iman ve kararlılık örneği olarak zikredilmiş- tir. Hadislerde de Âsiye’den övgüyle söz edilmiş ve Hz. Meryem’le birlikte o da en yüksek kemâle ermiş bir kadın olarak gösterilmiştir.1049 İsyan edilmesi gerekenlere, sıf bedel ödemenin dünyevî zorluklarından dolayı itaatte kusur etmeyenler, Âsiye gibi zâlim ve tâğutlara isyan edemeyenin erkek mi ürkek mi olduğunu değerlendirmelidirler.

     

     

    TÂĞUTÎ REJİMİ VE UYGULAYICILARINI SAVUNMAK

    Kur’an, ihtilafları gidermek için gelmiştir. “İhtilâfa/ayrılığa düştüğünüz her- hangi bir şeyde hüküm vermek, Allah’a mahsustur.”1050 Kur’an, mü’minler arasında hakemdir, ölçüdür. Mü’minler, bir âyetten uluorta, ilimsiz ve aceleci

     

    1048

    66/Tahrim, 11

    1049

    Bkz. Buhâri, Enbiyâ 32, 46; Müslim, Fezâilu’s-sahâbe 70

    1050

    42/Şûrâ, 10

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                        Tuğyân vE TâğuT

     

    yaklaşımla hüküm çıkarmamaya dikkat ederler. Ama onların hükmü Kur’an’la irtibatsız ve hele Kur’an hükümlerine ters olamaz. Kur’an’ın çok açık bir hük- mü kendine ulaştığında, farklı bir yoruma, farklı bir tercihe, farklı bir alternatife gidemez. Hükmün kabulünde ve uygulamaya geçirilmesinde ertelemeye gi- demez. “İşittik, itaat ettik.”1051 derler. Hele, bir âyet değil, birbirini destekleyen onlarca âyetin hükmü gündeme getirilince, Allah’ın kitabına teslim olmaları gereken mü’minlerin ne yapmaları gerekir?

     

    Bunun için Kur’an okumalıyız, özellikle de şu ayetleri topluca ve bütünlük içinde okuyup, ilk indiği ve inşa ettiği hayatla ve bugünkü hayatla bağını da kurarak anlamaya çalışmalıyız. (16/Nahl, 17, 35/Fâtır, 3, 7/A’râf, 3, 42/Şûrâ, 21, 42/Şûrâ, 10, 6/En’âm, 121, 4/Nisâ, 65, 24/Nûr, 47-48, 5/Mâide, 44, 5/

    Mâide, 50, 95/Tîn, 8, 4/Nisâ, 59, 33/Ahzâb, 36, 7/A’râf, 54, 6/En’âm, 82, 12/

    Yûsuf, 40, 39/Zümer, 17-18, 3/Al-i İmrân, 31-32; Yine Bak. 4/Nisâ, 60, 61, 64;

    49/Hucurât, 15; 29/Ankebût, 2-3; 2/Bakara, 214; 24/Nûr, 50-54; 3/Âl-i İmrân,

    142; 9/Tevbe, 16; 23/Mü’minûn, 115., 18/Kehf, 26, 17/İsrâ, 23, 12/Yûsuf, 40,

    25/Furkan, 43, 6/En’âm, 153, 2/Bakara, 85, 5/Mâide, 49, 2/Bakara, 42, 2/

    Bakara, 257, 6/En’âm, 129

     

    “Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği bir şeriatı, dini getiren ortakları mı var? Eğer erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz zâlimlere can yakıcı bir azap vardır.” 1052 Yani, onların önünde müşriklik, İslâm dışı sistemlere uymak, zulüm, aslı astarı olmayan ibâdet ve inançlar, kutsal kişiler, günler, mekânlar icat etmek gibi Allah’ın meşrû kılma- dığı birtakım şeyleri emreden ve diledikleri gibi din yapan birileri mi var?

     

    Adiy bin Hâtem, Rasûlullah’ın yanına girdi. Peygamberimiz şu âyeti okuyor- du: “Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler (ilâhlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de... Oysa onlar, tek olan bir ilâh’a ibâdet etmek- ten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden yücedir.” 1053 Adiy: “Ya Rasûlallah, hıristiyanlar din adamlarına ibâdet etmiyorlar, onları rab ve ilâh edinmiyorlar ki” dedi. Rasûlul- lah şöyle buyurdu: “Onlara haramı helâl, helâlı da haram yaptılar, onlar da uymadılar mı din adamlarına?” Adiy: “Evet” dedi. Efendimiz buyurdu ki: “İşte bu, onlara ibâdettir.” 1054 Evet, Allah’ın haram kıldıklarını serbest kılanlar, helâl

     

    1051

    2/Bakara, 285

    1052

    42/Şûrâ, 21

    1053

    9/Tevbe, 31

    1054

    Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hadis no: 3292; Tirmizî şerhi Tuhfetu’l-Ahvezî, hadis no: 5093

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    kıldıklarını ve hatta emrettiklerini yasaklayanlar rablik iddia etmiş, onların bu durumlarını kabul edenler de onları rab kabul etmiş oluyorlar.

     

    “Emrolunduğun şeyi çatlatırcasına (tam bir cesâretle ve hiç çekinme- den) açık açık bildir, tebliğ et. Ve müşriklerden yüzçevir (sözlerine ve teh- ditlerine aldırma). Muhakkak Biz, o müstehzîlere karşı sana kâfîyiz, seni korumaya Biz yeteriz.” 1055

     

    Ve bir hadis-i şerif: “Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucu- su Allah’a şirk/ortak koşmalarıdır. Dikkat edin; ben size ‘onlar aya, güneşe ve puta tapacaklar’ demiyorum. Fakat onlar (hâkimiyet hakkını bazı fert- lerde, zümrelerde meclis ve toplumlarda görecekler), Allah’tan başkasının emirlerine ve arzularına göre iş yapacaklardır.” 1056

     

    Yukarıda sadece örnek cinsinden alıntıladığım ve benzerini çokça sayabi- leceğimiz nasslardan anlaşılmaktadır ki; Kim hükmetme, kanun koyma hak- kını Allah’tan başkasına verirse, Allah’tan başkasını rab edinmiş olur. Bu hakkı verdiği otoriteyi Allah’a şirk koşmuş olur. İslâm’ın dışındaki tüm yönetim şe- killeri, hayat sistemleri küfürdür, tâğutîdir, çağdaş tâğutları temsil etmektedir. Onları inkâr etmek, tanımamak ve onlardan uzak durmak gerekir. Aynı şekil- de onları bilinçli olarak ve doğru kabul ederek destekleyenler de iman-küfür saflaşmasında tercihini yapmış sayılır.

     

    Kur’an ve sünneti bırakıp insanların hayatlarını düzenleyen beşerî kanunlar koyanlar, “tâğut” kategorisine girer. Bu tâğutî otoriteleri ikrah olmaksızın red- detmeyenler, bunların hükümlerini mutlak şekilde kabul edip tatbik edenler de saflarını belli etmiş kimselerdir.

     

    Tevhid, bütün beşeriyetin, sahte ilâh ve rablere başkaldırarak esâret zinci- rinden kurtulması ve Allah’tan başkasına kul olmaması demektir. Bu yüzden, tevhid kavramı aynı zamanda, kullara kul olmanın pençesinden kurtularak yalnız Allah’a kul olmaya yönelmek ve bunun tabii neticesi olarak da Allah’ın hâkimiyetini kabul etmek; Allah’ın egemenliğinin dışında her gücü, sultayı, otoriteyi, sistemi, fikri, ideolojiyi, dünya görüşünü, kısacası hangi kılıf, örtü ve görüntü altında olursa olsun hâkimiyet/egemenlik iddiasında bulunan her kimseyi ve her şeyi reddetmek anlamlarını da içerir.

     

    1055 15/Hıcr, 94-95

    1056 İbn Mâce, Zühd 21, hadis no: 4204, 4205

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                        Tuğyân vE TâğuT

     

    “Rabb’in, yalnız Kendisine kulluk etmenizi... emretti.”1057   “Hüküm, hâ- kimiyet/egemenlik yalnız Allah’ındır. O, yalnız Kendisine ibâdeti/kulluk- yapmanızı emretmiştir. İşte dosdoğru din budur.”1058 Bu âyetler şu gerçeği açıkça ortaya koyuyor: Allah’a inanmanın, tevhid dinine dâhil olmanın ve mu- vahhid sayılabilmenin şartı, kişinin Allah’ın hâkimiyetini kabul ederek, O’nun isteğini, kendi dilediğine veya başkalarının isteklerine tercih etmek ve tüm diğer arzuları O’nun yolunda fedâ etmektir. Müslüman olmak, kısaca Allah’ı kural koyucu sıfatlarıyla tek, emir verici olarak tek, yasak koyucu olarak tek ve insan hayatına hükmedici olarak tek olarak kavramak, inanmak ve bu doğrul- tuda yaşayıp tavır koymaktır.

     

    Dünyamız, hâlâ câhiliyeyi yaşıyor. “Müslümanım” diyen insanların bile çoğu câhiliye hükmünü istiyorlar ve ondan râzılar. 21. Asırda da hâlâ bazı Firavun- lar, yani ulusal tâğutlar putlaştırılmaktadır. Bazı ülkelerde, ulusal önder ka- bul edilenlere kelimenin tam anlamıyla tapıldığı sözkonusudur. Özgürlük ve çağdaşlık iddiasına rağmen, önderlere inanmayanlara da zorla bu taptırmalar dayatılır. İnsanlar, okullarda kendi dinlerini doğru şekilde öğrenemezler, tam tersine dinlerine düşman şekilde yetiştirilirler. Okulların bilgiden de önce gelen esas amacı, müşrik vatandaş yetiştirmektir. Şirk düzenlerinde bütün (resmî) kurumlar tevhid anlayışına zarar verecek şekildedir.

     

    Kur’an’da iki tür yönetici var. Birisi “ülü’l-emr”1059, diğeri “tâğut”.1060 Evet, biri, hoşlanmadığımız durumlarda bile itaat etmek zorunda olduğumuz, Allah’ın indirdiğiyle hükmeden bizden olan yönetici, yani ‘ülü’l-emr’; diğeri, hiçbir hal- de itaat edemeyeceğimiz, onun iyi taraflarını bile kabul edemeyeceğimiz kö- tülük odağı, şeytanın siyasal versiyonu ‘tâğut’. İşte bu ikinci yöneticiyi aynı zamanda inkâr etmemiz, iman için şart koşuluyor.1061

     

    Bir yöneticinin durumu ile halk arasında Kur’an çok ciddi ayrım yapar. Do- layısıyla bu konu direkt itikadî bir alandır. Yoruma açık değildir. Yorum, sadece “tâğut”un kimleri kapsadığı konusunda olabilir. Bu konuda da Kur’an’da “tâ- ğut” kelimesinin geçtiği sekiz âyet ve Kur’an’ın bu konulardaki diğer âyetleri ışığında değerlendirme yapma zarureti vardır. Mü’min, sevdiğini Allah için se- ver, buğzettiğine de Allah için buğzeder. Allah’ın sevmemizi istediklerini seven

     

    1057

    17/İsrâ, 23

    1058

    12/Yûsuf, 40

    1059

    Bk. 4/Nisâ, 59

    1060

    Bk. 2/Bakara, 256, 257; 4/Nisâ, 51, 60, 76; 5/Mâide, 60; 16/Nahl, 36; 39/Zümer, 17.

    1061

    Bk. 4/Nisâ, 60; 2/Bakara, 256

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    mü’min, inkâr ve reddetmemizi emrettiği kimselere karşı sevgi besleyemez. “Eğer Meclis’te bulunmak bu hükme varmaya kâfiyse, o meclisteki herkes, ilaveten onlara oy veren tüm halk, hatta bu halkı Müslüman kabul edenler de aynı hükme girmez mi?” Hayır, aynı hükme girmez. Tâğutlara oy veren insanların durumu ile tâğutlar aynı durumda değildir. Oy verenlerin akaid açı- sından hükmü; kişilerin cahilliği, demokrasiyi ve oy vermeyi (İslâm’ın ilkelerine ters düşmeyecek şekilde, bize göre yanlış ve geçersiz de olsa) te’vil etmesi, güvendiği İslâm âlimlerinin verdiği fetvalar gibi sebeplerden dolayı değişe- bilir. Şeriatı getireceği gibi te’viller, cehâlet, kendisine tebliğin ulaşmaması, halkın âlim kabul ettiklerinin çoğunluğunun yanlış fetvalarla yönlendirmesi gibi sebeplerle oy verenlerin durumunu dikkate almadan; sırf oy verdiği için hal- kı tekfir etmenin tekfirciliğe, bu konuyu itikadî görmeyip vebal olmaktan öte fazilet gibi görmenin mürcieliğe yol açacağını düşünüyor ve her iki yönüyle ihtiyatlı olmanın gerekli olduğu kanatini taşıyorum. Ama, bilinçli olan veya bil- mesi gereken konumda olan kişilerin oy vermesi hükmü ağırlaştırır. Ayrıca, Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyeceği belli olan düzenin partilerinden birini destekleyen kimselerin, tâğutu tümüyle reddetmeyen nice görüş ve eylem- leri büyük ihtimalle vardır. O yüzden, Allah’ın kanunlarına zıt, onlara alternatif kanun yaparak teşrîde bulunanların rablik tasladıkları ve tâğut oldukları için reddedilmesi tevhid için şart olduğu halde, onları desteklemenin imana zarar vermediği de iddia edilemez. Kendilerine oy verilen kişilerin, yani tâğutların hükmü ise nettir, ihtilaf edilecek hiçbir yön yoktur. Tâğutların tâğut olduklarını kabul ettiği halde, onları inkâr ve reddetmeyen ve hele oy vererek destekleyen kimseler de Kur’an’da tâğutların inkâr ve reddedilmesini iman için şart gören âyetler1062 ışığında değerlendirilmelidir.

     

     

    SORULAR

    • Tuğyân ve tâğut kelimelerinin sözlük ve terim anlamlarını açıklayınız.
    • Kur’an âyetleri ışığında insanı azgınlığa, tuğyâna sevk eden şeyler hak- kında bilgi
    • Siyâsî otoritenin tuğyânına ne ad verilir? Bu tuğyâna karşı Müslümanlar nasıl bir tavır takınmalıdır?

     

    • Allah’ın indirdiği hükümler ile hükmetmeyen yöneticiler hakkında Kur’an hangi hükümler vermektedir?
    • Kur’an, müslümanların, tâğutlara karşı nasıl davranmalarını istemekte-

     

    1062 4/Nisâ, 60; 2/Bakara, 256 vb.

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                        Tuğyân vE TâğuT

     

    dir? Tâğutlara küfür, onları inkâr (2/Bakara, 256) ne anlama gelmektedir?

    • Tâğut kavramının geçtiği kaç tane âyet vardır? Bu âyetlerin üçünün me- alini
    • “Tâğut” kavramı, siyâsî şahıslar ve rejimler dışında, hangi farklı kimlikleri içinde barındırmaktadır, sayarak bilgi

     

     

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                         İbâdEt vE allah’tan başkasına İbadEt

     

     

    1. Ünite

    İBÂDET VE ALLAH’TAN BAŞKASINA İBÂDET/TAPMA

    • İbâdet Kavramı
    • İbâdet, Hayatın Tüm Alanını Kuşatır
    • Herhangi Bir Eylem, Nasıl İbâdet Olur?
    • Allah’a İbâdet
    • Allah’tan Başkasına İbâdet
    • Putlara, Heykellere İbâdet
    • Hevâyı İlâhlaştırmak
    • Hevânın Siyasî Boyutu; Hevâya Uygun Düzenler
    • Tâğuta İbâdet
    • Bilginlere ve Din Adamlarına İbâdet
    • Şeytana ve Cinlere İbâdet
    • Sorular

     

     

    Bu üniteyi bitirdiğinizde aşağıdakiamaçlara ulaşmanız beklenmektedir:

    • İbâdet kelimesini, sözlük ve terim olarak tanımlamak.
    • İnsanın yaratılış gâyesi hakkında bilgi verip, Allah’a kulluğun özellikleriniaçık- lamak.
    • İbâdetin kapsamını izah etmek, ibâdetin halk arasında niçin sadece namaz ve oruç gibi birkaç davranışa ad olarak verildiği halde, hayatın (dinin) tümü hakkında bu kavramın kullanılmadığını açıklayabilmek.
    • Allah’tan başkasına ibâdetin nasıl olduğunu; insanın bir başkasına secde et- mesi ya da namaz gibi bir ibâdet etmesi dışındaki bazı davranışların da baş- kasına ibâdet olabileceğini izah
    • Kur’ân-ı Kerim’in Allah’tan başka hangi somut ve soyut şeylerin bazılarınca ilâh kabul edilip onlara ibâdet edildiğini açıkladığını, bunların neler olduğunu listeleyip bunlar hakkında açıklama
    • Tâğuta, şeytana ve cinlere ibâdetin nasıl olduğunu Kur’an ışığında değerlen- dirip açıklayabilmek.
    • Hevânın ne anlama geldiğini ve hevânın nasıl ilâh haline getirilip ona ibâdet edildiğini
    • Bilginlere ve din adamlarına, ölü veya diri olsun Allah’ın dostu olduğu zanne- dilen kişilere nasıl ibâdet edilip tapılmaktadır, örnekler
    • Sanatın, gök cisimlerinin ve özellikle burçların, yeryüzünün, bir ülkenin nasıl kutsallaştırılıp putlaştırıldığını açıklayabilmek.
    • Gayb bilgisine sahip olduğunun iddia edilmesi ile veya bilim yoluyla nasıl Al- lah’ın dışında başka şeylere tapıldığına açıklık

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    İBÂDET KAVRAMI

    “Ben insanları ve cinleri, ancak Bana ibâdet etsinler diye yarattım.”1063

     

    Sahâbeden Muaz b. Cebel anlatıyor: Bir gün Rasûlullah bana, “Ey Muaz! Allah’ın, kulları üzerindeki hakkı nedir?” diye sordu. Ben; “Allah ve Rasûlü daha iyi bilir” dedim. Rasûlullah: “Allah’ın kulları üzerindeki hakkı, kulların O’na ibâdet edip, başka hiçbir şeyi şirk/ortak koşmamalarıdır.”1064 buyurdu.

     

    İbâdet kelimesinin lügat mânâsı; itaat etmek, boyun eğmek, tevâzu gös- termek, bağlanmak ve hizmet etmektir. İslâmî ıstılahta ibâdet: Yapılması se- vap olan, Allah’a yakınlık ifâde eden, yalnız O’nun emirlerini yerine getirmiş olmak ve rızâsını kazanmak niyetiyle yerine getirilen her türlü harekete ibâ- det denir. Kısaca ibâdet, Allah’ın râzı olduğu her söz ve fiile verilen isimdir. İbâdet, Kur’ân-ı Kerim’de hiçbir zaman sadece namaz kılmak, oruç tutmak, haccetmek mânâlarında kullanılmamıştır. İbâdet dinin tamamıdır. Din ise ha- yatın programını çizer, insanların yaşam tarzını belirler. Yemek yemek, devlet kurmak, ahlâk, evlilik, hukuk, mâlî işler... kısaca hayatın tamamı dindir, dinin tamamı da ibâdettir.

     

    İbâdet 5 anlama gelmektedir. Bunlar:

    1-) Kul olmak, kulluk etmek,

    2-) Boyun eğmek, itaat etmek,

    3-) İlâh tanımak (otorite tanımak, hükmüne teslim olmak), 4-) Herhangi birine ya da bir şeye bağlanmak,

    5-) Yönelmek, meyletmek.

     

    Herhangi bir davranışın Allah’a ibâdet olabilmesi için dört şart vardır:
    1. İman: Dinimizin istediği şekilde iman; şirkten uzak tevhidî inanç,

     

    1. Meşrûiyet: Yapılan amelin Allah’ın müsaade ettiği veya emrettiği bir şey olması,

     

    1. Usûl-Metod: Allah’ın emrettiği ve Rasûlullah’ın yaptığı şekilde yapmak,

     

    1. Niyet/kasd: Allah rızâsı için yapmak; başka bir çıkar veya riyâ gibi se- beplerle

    1063 51/Zâriyât, 56

    1064 Buhâri, Cihad 71; Müslim, İman 49; Tirmizî, İman 18, h. no: 2781; İbn Mâce, Zühd 35, h. no: 4296

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                         İbâdEt vE allah’tan başkasına İbadEt

     

    İbâdet kelimesinin ifâde ettiği esas mânâ; kişinin yüksek güç, kuvvet ve iktidar sahibi birine karşı itaat etmesi, kendi hürriyet ve bağımsızlığından ferâ- gat etmesi, onun karşısında her türlü mukavemet ve isyanı terk etmesi ve tam bir bağlılıkla, isteyerek ona boyun eğmesidir.

     

    İbâdet etmek, insanın fıtratındaki/yaratılışındaki gâyenin gereğidir. Allah Teâlâ insanları ve cinleri, ancak kendisine ibâdet etsinler diye yaratmıştır.1065 Bu yüzden ibâdet etmek, insan için kesin bir ihtiyaçtır. İnsan ruhu yalnız Allah’a ibâdet ederek, yani sadece O’na kul olarak, O’na itaat ederek, hayatını O’nun rızâsına uygun olarak ve O’nun Rasûlünü örnek alarak huzura kavuşur.1066 Aksi halde insan maddî yönden ne kadar yüksek seviyede olursa olsun, Al- lah’a ibâdet etmediği müddetçe asla gerçek mutluluğu bulamayacaktır.

     

    Kur’ân-ı Kerim’de birçok âyette, insanlara Allah’a ibâdet etmeleri emredilir: “Göklerin ve yerin gaybı Allah’ındır. Her iş O’na döndürülür. Öyle ise O’na ibâdet et, O’na güvenip dayan.”1067 “Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibâdet et.”1068; “Şüphe yok ki Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz. Öyle ise O’na kulluk/ibâdet edin. İşte doğru yol budur.”1069 Bütün peygam- berler, insanları Allah’a ibâdete çağırmışlardır. Bu husus Kur’ân-ı Kerim’de şöyle belirtilir: “Andolsun ki, Biz her ümmete Allah’a ibâdet edin ve tâğuttan kaçının diye bir peygamber gönderdik.”1070

     

    İbâdet, sevgi ve boyun eğme mânâlarını birden içerir. Yani Allah’a ibâdet, Allah’ı son derece sevmekle birlikte nihâî derecede O’na boyun eğip saygı duymaktır. İbâdetin gerçekleşmesi için kulun, Allah’ı her şeyden çok sevmesi ve O’nu her şeyden büyük tanıyıp âzamî derecede saygı duyması gerekir. Müslüman, korku ile ümit arasında olmalıdır. Fakat bu korku, bir canavardan veya diktatörden duyulan korku gibi değildir. Müslümanın korkusu Allah’ın sevgisini kaybetme korkusudur.

     

    İbâdet, Allah ve Rasûlünün emrettiği şekilde yapılır. Diğer her şeyde oldu- ğu gibi ibâdetin nasıl yapılacağı hususunda da müslüman, Kur’an ve sünnete mürâcaat eder. İbâdet, insanın kendi nefsi ve kalbini temizlemesi, Allah’ın rızâ-

     

    1065

    Bak. 51/Zâriyât, 56

    1066

    Bak. 13/Ra’d, 28

    1067

    11/Hûd, 123

    1068

    15/Hicr, 99

    1069

    3/Âl-i İmrân, 51

    1070

    16/Nahl, 36

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    sını kazanması için en güzel bir vâsıta ve İlâhî bir vesiledir. İbâdet müslümanın imanını kuvvetlendirir, Allah’a yaklaştırır. Tabii ki, ibâdetin bilinçli, Allah’ın iste- diği ve Peygamberimiz’in uyguladığı gibi olması lâzımdır. Yoksa ibâdet insana bir fayda sağlamaz. Örneğin; Allah Teâlâ “namaz kişiyi bütün kötülüklerden alıkoyar.”1071 buyuruyor. Hâlbuki, bugün pekçok müslüman namaz kıldığı hal- de birçok günahı, hatta kebîre/büyük günah işleyebiliyor. Elbette ki bu durum, onların namazlarının Allah katında kabul görmediğinin göstergesidir.

     

    Fâtiha sûresinde “biz yalnız Sana ibâdet eder ve yalnız Senden yardım dileriz.”1072 âyetinde ibâdet, “yardım dileme”den önce gelmiştir. Bunun mânâ- sı, bir şeyi elde etmeyi istemeden önce, onu bize kazandıracak vesilelere başvurmamız demektir. Önce sebepler yapılmalı; sonra sonuç Allah’ın izniyle elde edilecektir. Müslümanların yapması gereken de budur. Müslümanlar ön- celikle Allah’a en güzel şekilde ibâdet etmeli, yani hayatını Allah’ın râzı olacağı şekilde, Peygamberi örnek alarak yaşamalıdırlar. Ancak, bundan sonra kud- reti sonsuz olan Allah müslümanlara yardım edecek ve onları yüceltecektir. Çünkü, Kur’ân-ı Kerim’de buyurulduğu gibi izzet Allah’ın, Rasûlünün ve Müs- lümanlarındır.1073

     

    İbâdette ihsân/güzellik olmalıdır. İhsân kavramını Peygamberimiz şöyle açıklar: “İhsân, Allah’ı görüyor gibi Allah’a ibâdet etmendir. Sen O’nu gör- mesen de muhakkak ki O seni görüyor.”1074

     

    İbâdet yalnız Allah’a edilmelidir. Ma’bud (ibâdet edilen) yalnız Allah olma- lıdır. Elbette ki ibâdeti yalnız namaz, oruç, zekât vs. gibi fiillerden ibaret gör- memeliyiz. Bu fiiller ibâdetin bir kısmıdır; tamamı değildir. Önceden de belirt- tiğimiz gibi ibâdet, hayatın tamamını içine alan bir kavramdır. İbâdetin sadece Allah için yapılması gerektiği hususu üzerinde Kur’ân-ı Kerim hassâsiyetle durmaktadır: “O (Allah) yalnız kendisine ibâdet etmenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur.”1075; “Ey Âdem oğulları, şeytana ibâdet etmeyin diye size emir vermedim mi? Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.”1076; “De ki, bunca delilden sonra, bana Allah’tan başkasına ibâdet etmemi mi em- rediyorsunuz, ey câhiller? Bilâkis Allah’a ibâdet eden ve şükredenlerden

     

    1071

    29/Ankebût, 45

    1072

    1/Fâtiha, 5

    1073

    63/Münâfıkun, 8

    1074

    Buhârî, İman 37; Müslim, İman 1, hadis no: 8; Tirmizî, İman 14; Ebû Dâvud, Sünnet 16; İbn Mâce,

    Mukaddime 9; Nesâî, İman 6

    1075   12/Yusuf, 40

    1076   36/Yâsin, 60

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                         İbâdEt vE allah’tan başkasına İbadEt

     

    olun.”1077; “Artık kim Rabbine kavuşmayı ümit ediyorsa güzel bir amel işlesin ve Rabbine ibâdette hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi ortak tutmasın.”1078; “De ki: Ey kâfirler, ben sizin ibâdet ettiklerinize ibâdet etmem...” 1079

     

    Bu âyetlerde açıkça görüldüğü gibi Allah, ibâdetin sadece Kendisine ya- pılmasını emrediyor. İster içimizde ve ister dışımızda olsun bizi kendisine râm eyleyen, itaatkâr kılan, bizim bedenimizi ve rûhumuzu kendi kudretine göre yönlendiren, bizim enerjimizi kendi istediği yöne sevkeden, yani bizi teslim alan her “güç”, bizi kendisine kul yapmış demek olur. Oysa Rabbimiz, bizim ulûhiyet, rubûbiyet ve ubûdiyeti yalnızca kendisine tahsis etmemizi ve bu nok- tada bütün sahte ilâh ve rableri reddetmemizi istiyor.

     

    “Mistik anlayış; ibâdeti, hayattan el etek çekip inzivâ ve riyâzet yoluyla Al- lah’la birleşme şeklinde tanımlamaktadır. Bu anlayışa göre bireylerin toplum- sal sorumlulukları ihmal, hatta inkâr edilerek nefsi arındırma öne çıkarılmak- tadır. Bu anlayış, birçok farzı terk ederken; nâfile, hatta uydurma ibâdetleri ön plana çıkarmaktadır. Vahdet-i vücud nazariyesine inananlar daha da ileri giderek, fenâ fişşeyh, fenâ firrasûl mertebesini aşıp fenâ fillâh derecesine yükselenler için ibâdetin sözkonusu olmadığını ön görürler. Zira bu son mer- tebe artık Allah’la birleşme aşamasıdır. Mistik akım, kulluğu sadece şeklî bazı ibâdetlerden ibâret saydığı için dünya hayatına ilişkin İslâmî kuralları kulak ardı eder. Bu yüzden yeryüzünün zâlim, fâsık veya kâfir yöneticiler tarafından ifsâdına ses çıkarmaz. Tarihsel süreç içinde hep bu tavrı gösterdikleri gibi, günümüzde çok sayıda şeyhin Batı emperyalizminin yerli işbirlikçileri olan siyasi partilere yakın durmaları, izzeti bu partilerin liderlerine yakın olmakta aramaları bu görüşü doğrulayan açık örneklerdir.”1080

     

     

    İBÂDET, HAYATIN TÜM ALANLARINI KUŞATIR

    İbâdet, hayat yolunun bütünüdür. Namaz, oruç gibi ibâdetler, insanın azı- ğını ikmal ettiği, enerji depolanan istasyonlardır. Azık bittikçe ve yolcu, önün- deki istasyona her uğrayışında yeni bir enerji ve azık aldığı duraklardır na- mazlar, oruçlar. Bu dinde ibâdet anlayışı ve yolu geniş kapsamlıdır; insanların ibâdet diye isimlendirmekte birleştikleri birtakım taabbudî sembollerle sınırlı

     

    1077

    39/Zümer, 64-66

    1078

    18/Kehf, 110

    1079

    109/Kâfirûn, 1-6)

    1080

    Ömer Faruk Köse, İslâmî Hareket ve Önündeki Engeller, Fecr Y., s. 155-156

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    değildir. Bu semboller -bütün önemlerine rağmen- farz kılınan ibâdetin sade- ce bir parçasıdır. “De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm ortağı olmayan Rabbu’l âlemîn Allah içindir. O’nun hiçbir ortağı yoktur.”1081 Namaz ve kurban, sembolleri temsil ediyor; fakat gaye bundan daha büyüktür. Gaye ölünceye kadar hayatın tümünün, hatta bizzat hayatın, ortağı olmayan Allah’a yöneltilmiş bir ibâdet olmasıdır. Yani ibâadet; her ânı, her işi, her fikri, her duyguyu kapsıyor.

     

    “Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk/ibâdet etsinler diye yarat- tım.”1082   Cinlerin ve insanların yaratılış hedefi Allah’a ibâdete hasredildiğine göre, hayatın bütününü ölünceye kadar sadece şeklî farzlar doldurabilir mi? Bu, ancak ibâdetin hayatın her yönünü kapsaması durumunda gerçekleşir. Bu da bilfiil İslâm’da vardır. Şeklî ibâdetler namaz da olsa, zekât, oruç veya hac da olsa, belirli bir süreyi kapsar. Ya da kişi nâfilelerle bu süreyi arttırabilir. Fakat hayatın bütün alanını dolduramaz. Bu şekilde ancak Allah’ın nurdan yarattığı melekler ibâdet edebilir.1083 Yoksa insanoğlu bütün vakitlerini klasik ibâdetlerle geçiremez. İnsanın usanan bir bedeni, dağılan bir aklı vardır. Bu yüzden usanmaksızın gece-gündüz Allah’ı tesbih edemez. Zaten Allah da onu bununla mükellef kılmamıştır. Allah, her kişiye ancak gücünün yettiğini yükler. Allah onu bu yapıda yaratmıştır; onun gücünün sınırlarını biliyor, güç yetiremeyeceği şeyi teklif etmiyor. Bununla beraber, onun bütün hayatı Allah için olmalıdır. Zira Allah, onu sadece ibâdet için yaratmıştır. Peki, bu, istenilen ibâdetler sadece şekilsel ibâdetlerde kalırsa gerçekleşebilir mi? Bu, ancak ibâdetin mânâsının genişleyip yeryüzündeki insanın bütün eylemlerinin ona dâhil olmasıyla gerçekleşir. Bu da her türlü amelin tevhide bağlanıp, tevhidin de bütün gerektirdikleriyle hayat tarzı olduğunda mümkündür.

     

    Siyaset ibâdettir... Allah’ın şeriatını tatbik olduğunda, yeryüzü gerçeklerine göre Rabbânî adâlet tatbik olduğunda, insanları tek bir ilâha kulluk ettirdiğin- de, tâğutlardan kurtarıp hürriyete kavuşturduğunda siyaset ibâdettir.

     

     

    İktisadî dinamizm ibâdettir... Para, helâl kazançtan elde ediliyorsa; para ve mal biriktirilip, bunlarla hayra dâvet ve şerle savaş oluyorsa; kazanılan para temiz işlere harcanıyorsa o meşrû iş, iktisadî birikimler ve para ibâdettir.

     

     

    1081

    6/En’âm, 162-163

    1082

    51/Zâriyât, 56

    1083

    21/Enbiyâ, 20; 66/Tahrîm, 6

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                         İbâdEt vE allah’tan başkasına İbadEt

     

    Sanat etkinlikleri de ibâdettir... Meşrû olan sanat türleriyle Hakka dâvet ve kötülüklerle savaş olduğunda, Rabbânî anlayış gereğince yeryüzünü îmar ve Allah isminin yüceltilmesi için insanları çalışmaya ve güzele teşvik ettiğinde.

     

    Kısaca, Rasûlülllah (s.a.s.)’ın ibâdetin insan hayatındaki büyük küçük her şeyi kapsadığını öğretmek için buyurduğu gibi “hatta eşinin ağzına koyduğu bir lokma bile” ibâdettir.

     

    Bütün ibâdetler, dünya ve âhireti beraber hedefleyen bir iştir. İster klasik ibâdet tanımı içine giren semboller olsun, ister insanın icra edip yürüttüğü hayatî faâliyetler olsun.

     

    İbâdetleri ma’bedlerle sınırlamayan bir dinin, temel buyruklarının yanında, gülümsemeyi, sevmeyi, çalışmayı, ticareti, yeme-içmeyi, kızmayı, ağlamayı, yürümeyi, nefes almayı, sevişmeyi, yani hayatın kendisini ibâdet haline getir- mesine neden hayret etmeli? İlâhî sınırlar korunduğu zaman hayatın her birimi gerçek kimliğini kazanır. Bu kimlikle açılır cennetin kapıları.

     

    Hıristiyanlar sadece kiliselerde ibâdet edebilirler. İslâm dışındaki hemen her din de, ibâdeti, tapınmayı kendi mâbedlerine has kılar. Günümüzdeki farklı tapınmalar için de bu geçerlidir: İnsanların ibâdet ihtiyacını tatmin için arenalar, stadyumlar, müzikholler, türbeler, anıtlar, anıtmezarlar inşâ edilmiş, insanlar tapınmak için belirli vakitlerde buralarda sevdikleri uğruna kendilerin- den geçmekte, ayılıp bayılmakta, huşû içinde tapınmaktadırlar. Hatta bu sah- te ilâhların önünde kendinden geçen insanlardaki huşû ve gönülden bağlılık nice müslümanın namaz gibi en önemli ibâdetinde bile yok.

     

    Müslüman, ibâdet etmek için mutlaka mescid ve câmi aramaz; Her yerde ibâdetini yapabilir. Tüm arz mesciddir müslüman için. “Benim için yer(yü- zü) tertemiz ve mescid kılındı. Namaz vakti gelince, kişi bulunduğu yerde namazını kılar.”1084   “Mescidlerimiz işgal altında!” demiş olsak, bazılarımızın aklına yalnız İsrail işgali altındaki Mescid-i Aksâ gelecek. Veya Allah’ın de- ğil; tâğutların emrinde memur olan bazı bel’amların güdümündeki mescidler (Aslında nice câmiler, devlet dairesi haline gelmekte, hatta kiliseleştirilmekte, nice imamlar papazlaştırılmakta veya bel’amlaştırılmakta). Ama bizim kastı- mız, daha geniş; Evet, mescidlerimiz işgal altında ve putlarla dolu. Yeryüzü mescidi, putlardan, tâğutlardan ve putçu düzenlerden temizlenme çabası ol- madıkça müslümanların ibâdetleri sıhhatli olmaz ve gerçek ibâdet, gerçek

    1084 Buhârî, Salât 56; Müslim, K. Mesâcid 4

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    kurtuluş gerçekleşmez. “Mescidler Allah’a aittir. Orada Allah ile beraber bir başkasına dâvet, duâ etmeyin.” 1085

     

    Bazı insanların sandığı gibi, ibâdet sadece âhiret için değildir. Zira bu din, dünya hayatındaki insanın işini ıslah etmek için de inmiştir. Akîdesini olsun, şeriatını olsun, ibâdetini olsun, onun dünyadaki her şeyini düzene koymak için gelmiştir.1086 Bundan dolayı bu dinde dünya ile âhiret her konuda birbirine bağlıdır. İnsanlar, dünya hayatında çalışan organları, âhirete bağlı kalpleriy- le dinin gölgesinde yaşarlar. “Şüphesiz namaz, fahşâdan (her çeşit aşırılık ve ahlâksızlıktan) ve kötülükten men’ eder.”1087 Dünyada kötülüklerden me- nediyor, âhirette ise mükâfat var. Mü’min, Allah rızâsı için namaz kılar. Aynı zamanda fahşâdan, fuhuştan ve kötülükten de alıkonarak dünya hayatını ıs- lah etmiş olur. Orucun farz kılındığını bildiren âyetin sonunda da “umulur ki korunursunuz” denilir.1088 Dünyada korunup (takvâ sahibi olup), yeryüzünde hayatınızı ıslah edersiniz, âhirette ise mükâfata erişirsiniz. Zekâtın emredildiği âyetlerde1089 geçen temizleme, çoğaltıp arttırma, zenginin fakire bağışlaması, zekâtın belirlenen sınıflara dağıtılması dünyada yapılır; âhirette ise mükâfat vardır. Hacc sûresi, 27-28. âyetlerde belirtilen maslahatlar da böyle. Böylece ibâdet aynı anda hem dünya, hem de âhiret için oluyor.

     

    Bir başka yönden Lâ ilâhe illâllah’a bütün gerektirdikleriyle yapışan bir müslümanın hayatında âhiretten kopuk sadece dünya için bir amel yoktur. Hatta insanların sadece bedenî, hatta hayvanî, sadece dünyalık gördükleri cinsel ilişki bile buna dâhildir. Nitekim Rasûlüllah (s.a.s.) buyuruyor ki: “Sizden herhangi birinizin cimâ yapmasında sevap vardır.” Dediler ki: Ey Allah’ın Rasûlü! Bizden herkes eşine ona duyduğu şehvetten dolayı gider, böyley- ken nasıl ona sevap olur? Cevaben buyurdu ki: “Ne dersiniz, şayet harama gitseydi günah olmayacak mıydı? İşte, helâle gittiğinden ona sevap var- dır.”; “Sizden birinizin evliliğinde sadaka sevabı vardır.” 1090 Bu sebeple eşler arasındaki sevişmeler bile aynı anda hem dünyevî, hem de uhrevî bir iş (yani ibâdet) oluyor. 1091

     

     

     

    1085

    72/Cin, 18

    1086

    Bak.57/Hadîd, 25

    1087

    29/Ankebût, 45

    1088

    2/Bakara, 183

    1089

    9/Tevbe, 60, 103; 70/Meâric, 24-25

    1090

    Müslim, Zekât 52; Ebû Dâvud, Tatavvû’ 12, Edeb, 160; Ahmed bin Hanbel, V/167, 168)

    1091

    Mehmet Kubat, Kur’an’da Tevhid, Şafak Y., s.132 ve 164

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                         İbâdEt vE allah’tan başkasına İbadEt

     

    HERHANGİ BİR EYLEM NASIL İBÂDET OLUR?

    Bir eylemin Allah’a ibâdet olabilmesi için şu özelliklerin bulunması gerekir: İnanç, meşrûiyet, usûl ve niyet.

     

    Bir fiilin ibâdet olabilmesi için doğru iman başta gelen şarttır. İkinci şart ise, o yapılan işin tâat cinsinden olması lâzımdır. Çünkü ibâdet kelimesi ita- at anlamına gelir. Yani dinin yapılmasını güzel gördüğü bir emir veya meşrû gördüğü mubah bir iş olması gerekir. Üçüncü şart ise, yapılan işin Allah’ın istediği, Rasûl’ün uyguladığı biçimde yapılması gereğidir. Dördüncü şart da niyettir. Allah’ın rızâsı için yapılması, bir meşrû işi ibâdet seviyesine çıkarır. Allah’a yaklaşmak ve O’na itaat etmek gibi yüksek gayeler, bir eylemi ibâdete dönüştürür.

     

    İmansız ve ihlâssız amel, ibâdet olmaz; böyle bir ibâdet boşa gider.1092 Ha- ramlar, dinin yasakladığı eylemler, hiçbir zaman Allah’a ibâdet olmaz. Yapılan meşrû eylemin usûlü (metodu) da önemlidir. Meselâ, namazı Allah’ın istediği tarzda, Peygamberimiz’in kıldığı şekilde değil; başka şekilde kılarsak, o, ibâdet olmaktan çıkar. İbâdette niyet şarttır. Peygamberimiz (s.a.s.), “Amel- ler, ancak niyetlere göredir.”1093 buyurmuştur. Bu nedenle Allah’a kurbet ve itaatten başka bir maksatla yapılan fiiller, “ibâdet” olmaz. Meselâ niyetsiz aç durmak oruç değil, niyetsiz Mekke’ye gidip ziyaretlerde bulunmak da hac değildir.

     

     

    ALLAH’A İBÂDET

    Allah’a ibâdetin anlamı: Kur’an’da 82 âyette “Allah’a ibâdet”ten söz edil- miştir. İnsan, Allah’a ibâdet için yaratılmıştır.1094 Bütün peygamberler, insan- ları Allah’a ibâdet etmeye dâvet ettikleri gibi,1095   kendileri de O’na ibâdet etmişlerdir.1096 Kur’an’da hem “ey insanlar” hitâbıyla,1097 hem de “ey mü’min- ler” hitâbıyla1098 Allah’a ibâdet etmek emredilmiş ve ibâdetin ihlâsla,1099 hiçbir

     

     

    1092

    5/Mâide, 5

    1093

    Buhârî, Bed’ül-Vahy 1, Itak 6, Talak, 11, İman, 23; Müslim, İmâre 155

    1094

    51/Zâriyât, 56

    1095

    2/Bakara, 83; 3/Âl-i İmrân, 64; 5/Mâide, 72...

    1096

    13/Ra’d, 36; 21/Enbiyâ, 73; 39/Zümer, 11, 14

    1097

    2/Bakara, 21

    1098

    22/Hac, 77

    1099

    98/Beyyine, 5


    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    şeyi ortak koşmadan yalnız Allah’a yapılması istenmiştir.1100 Allah’a ibâdetten bahseden âyetlerdeki ibâdet kavramı, genel olarak tevhid, itaat, duâ, Allah’ı bilmek, O’na boyun eğmek, iman etmek ve sâlih amel işlemek anlamlarını ifade eder.

     

    Kur’an’da ibâdet kavramı; Allah’ın varlığını ve birliğini ikrar etmek, peygam- berlerine ve peygamberleri ile gönderdiği İlâhî vahye iman etmek, O’na boyun eğerek itaat etmek, İslâm’ın helâl ve haram, emir ve yasak bütün hükümlerini tatbik etmek, Allah’ın râzı olduğu şeyleri yapmak ve hükmüne râzı olmak, nimetlere şükretmek, musibetlere sabretmek, insanların haklarına riâyet edip onlara şefkat ve merhamet etmek anlamlarını ifade eder.

     

    Buna göre Kur’an’da ibâdet kavramı; iman, ahlâk, namaz, oruç, hac, zekât, cihad, evlenme, boşanma, helâl-haram, miras, ticaret, ahde vefâ, yemin, kef- fâret, ukubat... kısaca Kur’an’ın başından sonuna kadar bütün hükümlerini uygulamayı, emir ve yasaklarına riâyeti, sınırlarını korumayı içine alır.

     

    Fıkıh Usûlü kitaplarında Kur’an hükümlerinin itikad, ibâdet, ahlâk, muâ- melât, ukubat şeklinde kısımlara ayrılması, anlatımı kolaylaştırmak içindir. Yoksa, ahlâkî ve amelî hükümler, “ibâdet” kavramının mânâlarından tama- men ayrı demek değildir. Çünkü Kur’an’ın amelî ve ahlâkî bütün hükümlerini uygulamak, Allah’a kulluk etmektir. Bu itibarla Kur’an hükümlerinin hepsi “ibâ- det” kavramına dâhildir.

     

    Allah’ın yapılmasını istediği şeyleri yapmak da, yasakladığı şey- lerden kaçınmak da Allah’a kulluk etmektir, ibâdettir. Çünkü ibâdetin temel anlamı, Allah’a boyun eğerek itaat etmektir. İtaat de iki şekilde olur: Emirlere uymak ve yasaklardan kaçınmak.

     

     

     

    ALLAH’TAN BAŞKASINA İBÂDET

    Kur’an’da 53 âyet-i kerimede “Allah’tan başkasına ibâdet”ten söz edilmiş- tir. Allah Teâlâ, cin ve insanları kendisini tanıyıp ibâdet etmeleri için yarat- mıştır.1101 Fakat, imtihanın gereği olarak onları bu konuda zorlamamıştır. Bu sebeple cin ve insanlardan, bir tek ilâh olarak Allah’ı tanıyıp kabul edenler

    1100 4/Nisâ, 36

    1101 51/Zâriyât, 56

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                         İbâdEt vE allah’tan başkasına İbadEt

     

    ve sadece O’na ibâdet edenler olduğu gibi; canlı ve cansız varlıkları Allah’a ortak edip onlara ibâdet edenler de vardır. Allah, ilk insan Âdem (a.s.)’den itibaren insanlara elçiler ve kitaplar göndermek sûretiyle cin ve insanları Allah’tan başkalarına ibâdet etmemeleri konusunda uyarmıştır. “Andolsun Biz, her millet içinde Allah’a ibâdet edin, tâğut(a ibâdet)ten kaçının diye bir peygamber gönderdik. Onlardan kimine Allah hidâyet etti, onlardan kimine de dalâlet hak oldu.” 1102

     

    Allah’tan Başka Tapılan Varlıklar: Allah’tan başkasına tapanlar, sadece cinler ve insanlardır. Tapılanlar, yani ma’bûd, rab ve ilâh edinilen varlıklar ise; ibâdet kavramının geçtiği âyetlerde Allah’tan başkaları1103, Allah’tan başka, insanlara fayda ve zarar vermeye gücü yetmeyenler1104, işitmeyen, görme- yen ve insanlara hiçbir şey kazandırmayanlar1105, Allah’tan başka tapınılan putlar/evsân1106, heykel şeklindeki putlar/asnâm1107, sahte tanrılar/ilâhlar1108, heykeller1109, tâğut1110, şeytan1111, ataların taptığı şeyler1112, Allah’a ortak koşu- lanlar1113, cinler 1114, insanlar1115, melekler1116, Allah’tan başka dost tutulanlar1117, Allah’tan başka ilâh diye isimlendirilen putlar1118, kâfirlerin taptığı şeyler1119, elle yontulup yapılanlar1120 olarak zikredilmişlerdir.

     

    Allah’tan Başkasına İbâdetin Anlamı: Allah’tan başkasına ibâdet; in- san, cin, melek, şeytan, atalar, liderler, hükümdarlar, bilginler, veliler, sâlih ki- şiler gibi canlı ve cansız varlıkları ilâh ve rab kabul etmek, onlara Allah’a isyan konusunda itaat etmek, boyun eğmek, duâ edip yalvarmak, kurban kesmek,

     

    1102

    16/Nahl, 36

    1103

    6/En’âm, 56; 10/Yûnus, 104...

    1104

    5/Mâide, 76; 10/Yûnus, 18

    1105

    19/Meryem, 42

    1106

    29/Ankebût, 17

    1107

    14/İbrâhim, 35; 26/Şuarâ, 70, 71

    1108

    43/Zuhruf, 45

    1109

    21/Enbiyâ, 53

    1110

    5/Mâide, 60; 39/Zümer, 17

    1111

    36/Yâsin, 60; 19/Meryem, 44

    1112

    11/Hûd, 62, 87, 109; 14/İbrâhim, 10

    1113

    10/Yûnus, 28

    1114

    34/Sebe’, 41

    1115

    23/Mü’minûn, 47

    1116

    34/Sebe’,40; 43/Zuhruf, 19-20

    1117

    39/Zümer, 3

    1118

    12/Yûsuf, 40

    1119

    37/Sâffât, 161

    1120 37/Sâffât, 95

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    kulluk etmek, secde etmek, eğilip saygı göstermek, Allah yerine ma’bûd edi- nilen kimselerin emir ve yasaklarına, helâl ve haramlarına, prensip ve sistem- lerine uymak anlamlarına gelir.

     

    Allah’tan başkasına ibâdet etmek, Allah’ın varlığını kabul etme- mek anlamına gelmez. Kur’an’ın indirildiği zaman Mekke müşrikleri Allah’ın varlığını, yaratıcı ve rızık verici olduğunu kabul ediyorlar, ama bir tek ilâh oldu- ğunu kabul etmiyorlardı. Kendilerini Allah’a yaklaştırır ve şefaatçi olur ümidiyle ilâhlara tapıyorlardı. Kur’an’da bu husus, şöyle bildirilmektedir:

     

    “...Allah’tan başka evliyâ (dostlar) edinen kimseler, biz bunlara sırf bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz (demektedirler).”1121

    “Hâlbuki insanı Allah’a yaklaştıran iman ve sâlih ameldir.”1122

     

    “Allah’ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda veren şeylere ibâdet ediyorlar ve: ‘Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir’ diyorlar...”1123

     

    Demek ki Allah’a ibâdet edebilmek için Allah’ın varlığını, yeri göğü yaratttı- ğını, rızık verdiğini kabul etmek yeterli değildir. Allah’ı bir tek ilâh olarak kabul etmek, O’ndan başka canlı ve cansız hiçbir varlığa tapmamak ve tâğutu red- detmek demektir.

     

     

     

    PUTLARA, HEYKELLERE İBÂDET

    İnsanlara Fayda ve Zarar Vermeyen, İşitmeyen, Görmeyen Putları ve Heykelleri İlâh Edinmek ve Onlara İbâdet Etmek: Kur’ân-ı Kerim’in andığı şirk çeşitlerinden birisi, putlara ibâdet şeklinde ortaya çıkan tapınma- dır. Putlar çeşit olarak çok fazla olmakla beraber, genel olarak iki kısımda mütâlaa edilebilirler:

     

    1- İnsan, hayvan veya bunların karışımı bir şeklin; içinde bir sembolü, bir ruhu, bir örnekliği temsil ettiği anlayışıyla ağaç, taş ve madenden yapılarak, temsil ettiği varsayılan sembolün kutsanması biçimindeki putçuluk. Bu tür putlara sanem veya vesen adı verilir.

     

    1121

    39/Zümer, 3

    1122

    34/Sebe’ 37

    1123

    10/Yûnus, 18

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                         İbâdEt vE allah’tan başkasına İbadEt

     

    2- Herhangi bir şekil düşünmeksizin kafalara, gönüllere, kalplere dikilen veya tâbi olunan putçuluk. Bu tür putperestliğin görüntüsü daha moderndir.

    Birinci maddede ele aldığımız putçuluk olayında putlar, tapanların naza- rında tabiat üstü yüce bir gücü ve kuvveti temsil ettikleri için, putperestler bu güç ve kuvvetin, tapındıkları putlarda gizli olduğuna inanırlar. Bu bağlamda her putun veya putçuluğun ilgili bulunduğu bir efsânesi vardır. Bu putların bir kısmı iyiliği, bir kısmı şerri, bir kısmı ucuzluğu vs. yi temsil eder.

     

    İslâm tarihçilerinin kaydettiklerine göre, putperestlik İslâm’dan önce Arap yarımadasında oldukça yaygındı. Denilebilir ki, Arabistan’da putçuluğun tüm çeşitleri olmakla beraber, daha çok birinci kısımda anlatmaya çalıştığımız put- perestlik yaygındı.

     

    Putçuluğun her çeşidine karşı çıkan ve putlara ibâdet etmenin kötülüğünü en beliğ biçimde ortaya koyan Kur’ân-ı Kerim âyetleri, insanoğluna, yaratı- cının sadece Allah olduğu fikrini aşılama sadedinde delil üstüne delil sunar. “Siz, elinizle yonttuklarınız (putlar)a mı tapıyorsunuz? Oysa sizin de, bütün taptıklarınızın da yaratıcısı Allah’tır.” 1124

     

    “De ki: Ey insanlar! Benim dinimden şüphede iseniz (iyi bilin ki) ben, sizin Allah’tan başka ibâdet ettiklerinize ibâdet etmem. Yalnız sizi öldüre- cek olan Allah’a ibâdet ederim. Bana mü’minlerden olmam emredildi.”1125 Âyette geçen “Allah’tan başkasına ibâdet” , putlara duâ etmek ve yalvarmak anlamındadır. Nitekim peşinden gelen âyette, “Yüzünü Allah’ı birleyici ola- rak dine çevir ve müşriklerden olma!”1126 denildikten sonra, “Allah’tan başka sana ne fayda, ne de zarar vermeyecek olan şeylere yalvarma/duâ etme. Eğer böyle yaparsan, o zaman sen zâlimlerden (müşriklerden) olursun.”1127 buyrulmuştur.

     

    “De ki: (Ey müşrikler!) Ben, Allah’tan başka yalvardıklarınıza ibâdet et- mekten men olundum.”1128 Bu âyetteki “duâ”ya, “ibâdet” anlamı verilebilir. Bu takdirde ibâdet, ilâh kabul ederek putlara saygı göstermek anlamını ifa- de eder. Putlara ibâdet, ister musibet ve sıkıntılı anlarda onlara yalvarmak, duâ etmek; ister ilâh diye ta’zim göstermek olsun, neticesi aynıdır. Böyle bir

     

    1124

    37/Sâffât, 95-96

    1125

    10/Yûnus, 104

    1126

    10/Yûnus, 105

    1127

    10/Yûnus, 104

    1128

    6/En’âm, 56; 40/Mü’min, 66

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    davranış şirk1129, hak yoldan sapmak ve hidâyete erenlerden olamamaktır.1130 Allah’tan başkasına tapanlar câhil kimselerdir. “Ey câhiller! Allah’tan başka- sına ibâdet etmemi mi bana emrediyorsunuz?” 1131

     

    Kur’an’da Allah’tan başkasına tapılanlar, insana zarar ve faydası dokun- mayan,1132 rızık vermeyen,1133   insan eli ile yapılan1134 işitmeyen ve gör- meyen,1135 bir şey yaratamayan,1136 insanların ilâh diye isimlendirdikleri boş isimler,1137 uydurma tanrılar,1138 heykeller 1139 ve putlar 1140 olarak nitelendirilmiş- lerdir.

     

    İbrâhim (a.s.), babasına ve kavmine demişti ki: “Sizin şu karşısında durup ibâdet ettiğiniz heykeller nedir? (Babası ve kavmi), ‘Babalarımızı onlara ibâ- det eder bulduk’ dediler. (İbrâhim), ‘Doğrusu siz de, babalarınız da apaçık bir sapıklık içine düşmüşsünüz’ dedi. (...) İbrâhim (a.s.), büyük bir put hariç diğer putları kırdı. Kavmi, putların kırıldığını görünce, ‘Bunu ilâhlarımıza kim yaptı? Muhakkak bunu yapan zâlimlerden biridir’ dedi. (...) (İbrâhim’e), ‘Ey İbrâhim! Bu işi ilâhlarımıza sen mi yaptın?’ dediler. İbrâhim, ‘Hayır, işte şu büyükleri yapmış. Onlara sorun, eğer konuşurlarsa’ dedi. (...) (Kavmi), ‘Ey İbrâhim! Sen de bilirsin ki, bunlar konuşmazlar’ dedi. Bunun üzerine İbrâhim, ‘Siz Allah’ı bırakıp da size hiç fayda ve zarar vermeyen şeylere mi ibâdet ediyorsunuz? Size ve Allah’tan başka taptıklarınıza yuh olsun. Akıllarınızı kullanmıyor musunuz? (dedi.)”1141; “Ey babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir şey kazandırmayacak olan şeylere niçin ibâdet ediyorsun?’ dedi.” 1142

     

    Kendi elleriyle yapıp ilâh diye adlandırdıkları1143 heykellerin (temâsîl), insan-

     

    1129

    6/En’âm, 56; 10/Yûnus, 18

    1130

    6/En’âm, 56

    1131

    39/Zümer, 64

    1132

    10/Yûnus, 18

    1133

    16/Nahl, 73

    1134

    37/Sâffât, 95

    1135

    19/Meryem, 42

    1136

    46/Ahkaf, 4

    1137

    53/Necm, 23; 12/Yûsuf, 40

    1138

    37/Sâffât, 86

    1139

    21/Enbiyâ, 52

    1140

    14/İbrâhim, 35

    1141

    21Enbiyâ, 52-54, 58-59, 62-63, 65-67

    1142

    19/Meryem, 42

    1143

    14/İbrâhim, 35

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                         İbâdEt vE allah’tan başkasına İbadEt

     

    lara elbette faydası ve zararı olmaz. Bu sebeple heykelleri ilâh edinip onlara saygı göstermek, yalvarmak, onlardan medet ummak, ahmaklık ve akılsız- lıktır. Allah’tan başkalarına, uydurma ilâhlara, putlara ve heykellere tapanlar, kendilerini felâkete sürüklemiş, dünya 1144 ve âhirette Allah’ın azâbını hak etmiş olurlar1145 Kendisinden başkasına ibâdet edenlere, “Siz ve Allah’tan başka ibâdet ettikleriniz cehennemin odunusunuz. Siz oraya (cehenneme) gire- ceksiniz.” 1146 uyarısını yapan Yüce Allah, “Allah’tan başka dilediğinize ibâdet edin!” 1147 diyerek müşrikleri tehdit etmiştir. 1148

     

    Allah’tan başka ibâdet edilenler, kıyâmet günü kendilerine ibâdet edenleri inkâr edecekler ve onlara düşman olacaklardır. “(Müşriklerin taptıkları ilâh- lar), onların ibâdetlerini inkâr edecekler ve onlara düşman/karşı olacaklar- dır.” 1149

     

    “Beşerin böyle dalâletleri var; Putunu kendi yapar, kendi tapar!” diyor şâir. İnsanların kendi elleriyle yaptıkları putlara ve heykellere ibâdet etmeleri; onları Allah katında kendilerine şefaatçi ve yardımcı olur, kendilerini azaptan korur inancı ile ilâh edinip tapmak, saygı göstermek, duâ edip yalvarmak, sıkıntı anlarında onlara sığınmak anlamlarını ifade etmektedir.

     

    Put, sadece Arapların câhiliyye döneminde taptıkları basit ve alelâde şekillerden veya özellikle Hz. İbrâhim döneminde olduğu gibi, muhtelif câhiliyye sistemlerinde tapınılan taştan, tunçtan, tah- tadan heykellerden ve ağaç, kuş, hayvan, yıldız, gök cismi, ateş, ruh veya hayallerden ibaret değildir. Bu basit puta tapınma şekilleri Allah’a şirk koşmanın bütün boyutlarını kapsamaz. Yalnızca bu ilkel putçuluklar üzerinde duracak olursak ve Kur’an’daki şirkten maksadın sadece bunlar olduğunu kabul edecek olursak, oldukça boyutlu olan şirk kavramından bir şey anla- mayız. Kur’an’ın evrensel boyuttaki ve zamanlar üstü mesajını kavrayamayız. Kur’an’ın en büyük problem olarak gördüğü şirk, kıyâmete kadar hemen tüm toplumlarda olabilecek tüm tevhid dışı kutsama ve tapınma özelliklerini kap- sar. Kur’an’a göre put, o kadar geniş anlamlıdır ki, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddî-mânevî her şeydir. Bu putları

     

    1144

    11/Hûd, 109

    1145

    21/Enbiyâ, 98

    1146

    21/Enbiyâ, 98

    1147

    39/Zümer, 15

    1148

    37/Sâffât, 22-34

    1149

    19/Meryem, 82; 46/Ahkaf, 6


    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    hayatın amacı kılmak da Allah’a şirk koşmak olarak nitelendirilmiş- tir. Fakat insanları kendilerine fayda ve zararı olmayan taş, ağaç, maden vs. şeylere ibâdete sevkeden sebepler nelerdi? İnsanlar niçin putlara tapmışlar ve tapmaya devam ediyorlar? 1150

     

     

     

    HEVÂYI İLÂHLAŞTIRMAK

    “Hevâ”; boş, hava dolu, sonuçsuz, değersiz gibi anlamlara gelir. Bu kav- ram nefsin şehvete ve zevke düşkünlüğünü anlattığı gibi, yeterli ilmi olma- dan sahibine emir veren nefis anlamında da kullanılmaktadır. Böyle bir nefis, sahibini şehvete ve aşırı zevke düşürüp günaha sürükler, dünyada rezilliğe, âhirette ise azâba götürür.

     

    İnsanın aşırı isteklerine, Allah’tan gelen ilme yani vahye uymayan tutum- larına “hevâ” denilmektedir. Nefsin ölçülü ve sınırlı istekleri, meşrû arzuları normal yoldan karşılandığı zaman hata değil; sevap bile olur. Nefis her zaman çeşitli isteklerde bulunur. Bu taleplerin bir kısmı insanın ihtiyacı değil; hevânın aşırı arzularıdır. Kişi, nefsinin meşru isteklerini inandığı Rabbin gönderdiği öl- çüler içerisinde karşılayabilir. Aşırı isteklere uyulması; nefsin Rabbin ölçülerine aldırmaması anlamına gelir. Bu, şüphesiz bir hatadır ve sahibine zarar veren bir şeydir.

     

    Eğer nefis Allah’tan gelen ilme, yani vahye uyarsa, görüşlerini, kararlarını, isteklerini bu ilme uygun bir şekilde ayarlarsa; o nefis doğru yolda olan ne- fistir. Fakat bir kimse Allah’tan gelen ilme/vahye kulak asmaz, yalnızca ken- di görüşünü, zevkini, kararını, arzusunu ön plana çıkarırsa, bu nefis, doğru yoldan azan bir nefistir ve o kişi hevâsına uydu demektir. Yeryüzündeki bütün günahların, bütün şirklerin, bütün kâfirliklerin sebebi hevâya uymaktır. Bir iş yaparken, bir şeyin hakkında karar verirken, bir ibâdet fiilini yerine getirirken, bir şey yanlış mı doğru mu diye düşünürken; kişi ya kendi aklına/arzularına ya da inandığı dinin ölçülerine uyar. Eğer bir akıl Allah’tan gelen haberlere inanmıyorsa, o aklın sahibi kesinlikle yanılacaktır ve insan, hevâsına uymuş olacaktır. “Gördün mü hevâsını (arzularını/isteklerini) tanrı haline getireni? Onun üzerine sen mi vekil olacaksın?”1151

     

     

    1150 Bu konuda Kur’an şu âyetlerde bu sorulara cevap vermektedir: 39/Zümer, 3; 10/Yûnus; 18; 17/ İsrâ, 56-57; 43/Zuhruf, 86; 39/Zümer, 44; 30/Rûm, 13.

    1151 25/Furkan, 43

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                         İbâdEt vE allah’tan başkasına İbadEt

     

    Hevâsına Uyanların Özellikleri

    Hevânın yerleştiği kalpte, başta şirk olmak üzere bütün olumsuz davra- nışlar, bütün kötülükler yerleşmeye başlar. Böyleleri hevânın bir benzeri olan zanlarının (boş kuruntularının) ve keyflerinin peşine giderler. Allah’ın gönderdi- ği hidâyet rehberine aldırmazlar bile.1152

     

    Kişinin kendi hevâsına uyması, Hak’tan yüz çevirmesi demektir. Nitekim Kur’an, “kendi hevâlarına uyanlara tâbi olmayın”1153 demektedir. Böyle ya- panlar zâlim olurlar. Zâlimler ise Hak’tan yüz çevirenlerdir.1154 Zaten onların Allah’ın hidâyetinden yüz çevirmelerinin, ya da âyetleri yalan saymalarının se- bebi, Vahyi bırakıp kendi hevâlarına uymalarıdır.1155 Şu âyet, hevâya uymanın zararlarını göstermesi açısından ne kadar dikkat çekicidir: “Eğer hak, onla- rın hevâlarına uyacak olsaydı hiç tartışmasız gökler, yer ve bunların içinde olan herkes (ve her şey) fesada (bozulmaya) uğrardı…”1156

     

    Hevâlarına uyanların özelliklerinden biri de istikbar (kendini büyük görme) ve peygamberlerin getirdiği vahye karşı çıkmadır. Bu gün de hayata ve dün- yaya kendi hevâları doğrultusunda yön vermek, keyiflerine göre yaşamak is- teyenler Kur’an mesajına, İslâm’ın güzelliklerine karşı çıkmaktadlar.1157 Hevâla- rına uyanlar Allah’tan gelen ilmi (vahyi veya âyetleri) bilgisizce bir tarafa atarlar. Onlar gerçekten câhillerdir.1158 Kur’an, Hz. Peygamberi ve onların şahsında müslümanları uyararak: “Sana gelen bu ilimden (Kur’an ve hükümlerinden) sonra onların hevâsına uyarsan, senin için Allah’tan bir velî ve yardımcı yoktur.”1159; “Allah’ın indirdiği ile hükmet, onların hevâsına uyma!”1160; “Em- rolunduğun gibi dosdoğru ol ve onların hevâsına uyma!”1161 diye emretmek- tedir.

     

    Kur’an, mü’minlere ayrıca “adâletten ayrılıp hevânıza uymayın”1162   de- mektedir. Şüphesiz ki hevâya uymak dengeyi bozar, hakları ihlâl eder, taraf-

     

    1152

    53/Necm, 23

    1153

    38/Sâd, 26; 5/Mâide, 77

    1154

    2/Bakara, 145

    1155

    6/En’âm, 150; 18/Kehf, 28

    1156

    23/Mü’minûn, 71

    1157

    2/Bakara, 87; 5/Mâide, 70

    1158

    30/Rûm, 29

    1159

    13/Ra’d, 37; 2/Bakara, 120

    1160

    5/Mâide, 48-49

    1161

    42/Şûrâ, 15

    1162

    4/Nisâ, 135

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    girliğe ve taassuba sebep olur, düşmanlığı körükler. İnsan, Allah’ın hidâyet kitabı olarak gönderdiği Kur’an’ı, yani vahyi dışlayarak, her şeyi kendi aklına, kendi hevâsına göre çözmeye, her şeyin hükmünü işine geldiği gibi vermeye kalkışırsa, insanın içinde de yeryüzünde de huzurun olması mümkün değildir. Vahyi dışlayanlar hem kendilerine çeşitli ilâhlar bulurlar, hem de küçük, önem- siz ve kısır çekişmelerin içinde, ucuz çıkarların peşinde koşar dururlar. Hevâ- sına uyan kimselerin yön verdiği dünyada barış ve adâletin olması mümkün değildir. Bu gerçeğe hem tarih şâhittir, hem de içinde yaşadığımız şartlarda bunu açıkça görmekteyiz.

     

    Kur’an, mü’minleri, hevâlarına uymamaları konusunda sık sık uyarmakta- dır. Yine, mü’minlere, hevâlarına uyan veya hevâlarını tanrı haline getirenlerin peşinden gitmemelerini emretmektedir. Buna bağlı olarak da en iyi barınma yeri Cennet’in Rabbinin makamından korkanlar ve nefsinin hevâsından sakı- nanlar için hazırlandığını haber vermektedir.1163

     

    Kur’an, Allah’ın âyetlerine tâbi olanlar ile hevâlarına uyanların bir olmaya- cağını belirtir: “Şimdi Rabbinden apaçık bir belge üzerinde bulunan kim- se, kötü ameli kendisine ‘süslü ve çekici’ gösterilmiş ve kendi hevâsına uyan kimse gibi midir?”1164 Elbette bir olmaz. Birisi, Allah’tan gelen açık, sağ- lam, Hak, doğru, hidâyete ulaştırıcı, iki dünyada da kurtuluşa götürücü, kişiyi adam eden İlâhî belgelere, yani vahye (Allah’ın âyetlerine) uymakta, öbürü ise nefsinin aşırı isteklerine, kuruntulara, ilmî dayanağı olmayan zanlara, boş hayallere uymaktadır.

     

    Peygamberimiz (s.a.s.) buyuruyor ki: “Yüce Allah’ın yanında gök kubbe altında Allah’tan başka tapınılan tanrılar içinde, kendisine uyulan hevâ (aşı- rı istek ve tutkular)dan daha büyüğü yoktur.”1165 Hevâsına uyan insanların çok olduğu toplumlarda hata çok yapılır, suç çok işlenir, fitne ve fesat çok yaygınlaşır, insanî değerler rağbet görmez, adâletle hareket etme ahlâkı za- yıflar. Bu bakımdan insanlara düşen, hevâlarına uymak değil; kendi hevâsın- dan konuşmayan bir Peygamber’e1166 ve O’nunla beraber Allah’tan gelen ilme (vahye) tâbi olmaktır.1167

     

    1163 79/Nâziât, 40-41

    1164 47/Muhammed, 14

    1165   Taberânî; İbn Kayyim el-Cevziyye, İğâsetu’l-Lehfân, 2/148; Elmalılı, 6/70; Şamil İslâm Ansiklope- disi 2/397

    1166 53/Necm, 3-4

    1167 2/Bakara, 120; Abdurrahman Dilipak, Bu Din Benim Dinim Değil, İşaret/Ferşat Y., s. 52-62

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                         İbâdEt vE allah’tan başkasına İbadEt

     

    “Hakiki mücâhid, nefsiyle (hevâsıyla, kötü arzu ve istekleriyle) cihad edendir.”1168 Nefsin sayısız denecek kadar çok, kötü arzu ve istekleriyle mü- câdele İslâm’ın istediği şekilde ve miktarda olmazsa, hevâsı insana hâkim olur, insanın tüm yönetim ve denetimini ele geçirir. İşte bu durum, Kur’an’ın “hevâyı ilâhlaştırmak” dediği durum olur. Hevânın her emrini yapmak, arzula- rını bir kanun gibi benimseyip, kimseyi karıştırmayan mutlak özgürlük içinde bulunmak, İslâm’la çeliştiğinde tercihi arzulardan ve nefsî isteklerden yana yapmak hevâyı putlaştırmak demektir.1169

     

    Dini, şeriatı nefsine hâkim kılamayan kişi, çevresine ve devlete hiç kılamaz. İrâdesine hâkim olamayan kişi, başkalarına hakkın sözünü hiç duyuramaz. Nefsimizin istediği ölçüde, basit menfaatlerimize uygun düştüğü kadar İslâm’ı isteyen, hevâsını hakem ve ölçü yapmıştır. İslâm tebliğ edildiği halde, çeşitli bahaneler ileri süren, İslâm’ı yaşamayan veya yanlış yaşayan bazı kötü ör- nekleri, kendi yaptığı yanlışlara mâzeret kabul eden, onları tenkit ederek işin içinden sıyrılacağını zanneden kişi, hevâsının egemenliğine girmiş, şirk yoluna düşmüş demektir. Kişi; Allah’a, İslâm’a dil uzatılmasına karşı sessiz kaldığı halde; nefsine sataşıldığında, menfaatlerine ters bir durum olduğunda kavga- ya kalkıyorsa, nefis ve hevâsını büyük tanrı kabul etmiş olmaz mı?

     

     

     

    HEVÂNIN PUTLAŞTIRILIP İLÂH HALİNE GETİRİLMESİ

    Bir insan kendi görüşünden, kendi kararından başkasını beğenmiyorsa, kendi zevkinden daha üstün bir şey tanımıyorsa o insan kendi hevâsını, kendi nefsini tanrı haline getiriyor demektir. Kur’ân-ı Kerim bunu şöyle açıklıyor: “Gördün mü hevâsını (arzularını/isteklerini) tanrı haline getireni? Onun üzerine sen mi vekil olacaksın?”1170 Böyle kimseler, canlarının istediğinden başka kutsal bir şey bil- mezler. Bunlarda hakseverlik yoktur. Bu gibiler bencil insanlardır. Peşine düştük- leri arzuları da normal bir istek değil, nefislerinin istediği kuruntulardır. Böyleleri hak, hukuk, delil, âyet, şâhit tanımazlar, yalnız kendi isteklerini en üstün tutarlar. Onlara göre din de, insanların vicdanlarından gelen arzularıdır. Dolaysiyle kendi nefislerini doyurmaya, keyflerini tatmin etmeye çalışırlar.

     

     

    1168 Tirmizî, Fezâilü’l-Cihad 2, hadis no: 1621; Ahmed bin Hanbel, 6/2022

    1169 25/Furkan, 43; Taberânî; İbn Kayyim el-Cevziyye, İğâsetu’l-Lehfân, 2/148; Elmalılı, 6/70; Şamil İslâm Ansiklopedisi 2/397

    1170 25/Furkan, 43

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    “Şimdi sen, kendi hevâsını putlaştırıp ilâh edinen ve Allah’ın bir ilim üze- re kendisini saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği ve gözünün üstüne de bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah’tan sonra ona kim hidâyet verecektir? Siz öğüt alıp düşünmüyor musunuz?”1171

     

    Bunlar, hakkı ve gerçeği kabul etmezler, ama keyfîliği hayat anlayışı olarak alırlar. “Şimdi sen, kendi hevâsını ilâh edinen ve Allah’ın bir ilim üzere kendisi- ni saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği ve gözünün üstüne de bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah’tan sonra ona kim hidâyet verecektir? Siz yine öğüt alıp düşünmüyor musunuz?”1172

     

    Gazâli, bu âyeti yorumlarken “ilâh” kelimesinin “ma’bûd” anlamına geldiği- ni, ma’bûdun da “emrine uyulan” demek olduğunu, buna göre davranışlarında hevâya uyup bedenî arzularının peşinden koşanların hevâlarını ilâh edinmiş sa- yılmaları gerektiğini ifade eder.1173 Hevâlarına uyanlar, tam bir sapıklığa düştükleri gibi1174; bunların peşinden gidenler de Allah’ın yolundan saparlar.1175 Mü’minler, çeşitli âyetlerde hem kendi hevâlarına ve hem de kâfir, zâlim, hak yoldan sapmış, kalpleri mühürlenmiş kimselerin hevâlarına uymaktan menedilmiştir.

     

    İster nefsin hevâsına göre insanlar, tanrılar topluluğu (panteon) düşünüp onları kendi aralarında uzlaştırsın, savaştırsın, barıştırsın veya seviştirsin; ister arzuları- nın istediği şeyleri onlara emrettirsin ve nehyettirsin, isteklerini güzel veya çirkin göstertsin; isterse yalnız kendi öz arzusunun geçerli ve tatmin olmaya değer en önemli gaye olduğunu düşünsün, bütün bu durumlarda insan, hevâsını tanrılaş- tırmış olmaktadır. (Mitolojiler, epiküriyenler, din dışı hutanistler, din dışı egzistan- siyalistler, “yaratıcı sanatçılar”, tanrı yapmak ve yaratmak gibi kavramları ucuz ucuz dağıtan zihniyetler, sinema artistleri için “yıldız” ki bu tâbir, eskiden yıldızlara tapmanın hâtırasını saklamaktadır veya bir kısmı için “seks tanrıçası” gibi de- yimleri bol bol kullananlar vb. ile birlikte hatırlayalım.) Nefsin hevâsı, insanlığın bütün çağlarında görülerek dar ve geniş anlamındaki bir şirkin, belli başlı kaynağı olmuştur.1176

    Allah’a bağlanır, O’na teslim olur gibi hevâya yapışmak; büyük bir şirk, çirkin bir suçtur. “Yüce Allah’ın yanında gök kubbe altında Allah’tan başka

     

    1171

    45/Câsiye, 23

    1172

    45/Câsiye, 23 ve yine bkz. 25/Furkan, 43; 53/Necm, 23

    1173

    İhyâ, 3/28

    1174

    45/Câsiye, 23

    1175

    5/Mâide, 77; 6/En’âm, 56

    1176

    Suad Yıldırım., Kur’an’da Ulûhiyet, Kayıhan Y., s. 289-290


                        MüslüManın İnanç Esasları                                         İbâdEt vE allah’tan başkasına İbadEt

     

    tapınılan tanrılar içinde, kendisine uyulan hevâ (aşırı istek ve tutkulardan) daha büyüğü yoktur.”1177 İnsanın keyfi ne istiyorsa onu elde etmeye çalışması ve bu konuda İlâhî sınırları hiç önemsememesi, bu hevâ putuna tapmak de- mektir. Zaten eski câhiliyye dönemindeki müşriklerin puta tapmaları da, böyle hevâya tâbi olmalarının bir sonucu idi.1178 Yine Lut kavminin yaptığı homosek- süellik gibi rezillik de, hevâ putunu yüceltip bütün şeytanî arzularına uymanın sonucu idi.1179

     

    Kötü temâyüllere düşkün, şehevî arzularının kölesi haline gelmiş, her türlü günahla yoğrulmuş kimseler, Allah’tan kaçabilmek için, önce O’nun hakkında şüphelere kulak verir, giderek inkâra varırlar. Böylece “her günahta inkâra giden bir yol vardır” gerçeğini ortaya koymuş olurlar.1180

     

    Mü’min; İlâhî nizama samimiyetle inanan, müslüman da o nizama teslim olan, uyan kimse demektir. Ferdiyetçi, hümanist bir espri ile kişinin kendi düşüncelerini yüceltip övmesi, kendi fikrinin üstünde bir şey görmemesi, kendi kanaatlerine göre iyi-kötü, hayır-şer, güzel-çirkin hükümleri getirmesi, Kur’ân-ı Kerim’in ifade- siyle kişinin hevâsını ilâhlaştırmasıdır.1181

     

    Mevdûdî, Câsiye sûresi, 23. âyeti tefsir ederken şöyle der: “Hevâ ve hevesini tanrı edinmek” ifadesiyle bir kimsenin nefsinin her istediğini yapması ve yaptığı işin Allah indinde haram mı, helâl mi olduğunu dikkate almadan davranması kast olunmaktadır. Böyle bir insan, Allah emretmiş bile olsa, eğer nefsi istemiyorsa o işi yapmaz. İşte bu kimse, nefsine itaat ettiği şekilde, başkalarına da itaat edi- yorsa şâyet; o kimseleri, o kimselerin hevâlarını da tanrı edinmiş olur. Her ne kadar bu kimse, kendi keyfini ve o kimseleri ilâh ve mâbud edinmediğini söylese de veya o kimselerin putunu yaparak onlara tapmasa da onları tanrı edinmiştir. Çünkü bu kayıtsız şartsız teslimiyeti, onun bu kimseleri tanrı edindiğinin bilfiil is- patıdır. Ve bu da apaçık şirktir. Allah’tan başkasına bu şekilde itaat eden kimse, itaat ettiği kimseye secde etmemekle ve diliyle onun ilâh olduğunu söylememek- le, şirkten kurtulamaz. Nitekim diğer büyük müfessirler de bu âyeti, bu şekilde yorumlamışlardır. İbn Cerîr, “Allah’ın koyduğu helâl ve haramı dikkate almadan hevâsına/nefsinin arzusuna göre davranan kimse, nefsini ilâh edinmiş olur” de- mektedir. Cessâs ise, “böyle bir kimse, mü’minlerin Allah’a itaat ettiği gibi nefsine

    1177 Taberânî; İbn Kayyim el-Cevziyye, İğâsetu’l-Lehefân, 2/148; Elmalılı, 6/70; Ş. İslâm Ansiklopedisi 2/397

    1178

    53/Necm, 23

    1179

    29/Ankebût, 28-29; 45/Câsiye, 23

    1180

    Veli Ulutürk, Kur’ân-ı Kerim Allah’ı Nasıl Tanıtıyor?, Çağlayan Y. s. 280

    1181

    Bak. 45/Câsiye, 23

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    itaat eder” derken, Zemahşerî; ‘nefsinin yönlendirdiği gibi hareket eden kimse, nefsine tıpkı Allah’a itaat edildiği gibi itaat etmektedir’ der.”1182

     

    Her kötü iş ve söz, hevâdan, hevâsına tutsak olan kişinin cehâletinden ve zâ- limliğinden kaynaklanır. İnsandaki her şerrin kaynağı odur. İnsan, hevânın kontro- lüne girmek istemiyorsa, faydalı ilimle cehâleti, sâlih amelle zulmü bertaraf etme- lidir. “Zulmedenler bilgisizce hevâlarına uydular.”1183 Bilgisizlikle hevâya uymak birleşince zulüm ve küfür ortaya çıkmaktadır. Allah Teâlâ, Dâvud (a.s.)’a şöyle tavsiyede bulunur: “Hevâna tâbi olma ki, bu seni Allah yolundan saptırır.”1184 Çünkü hevâ cismânî lezzetlere dalmaya, ruhânî saâdeti elde etmeyle meşgul olmamaya dâvet eder.1185

     

    İslâm’ın önemli hedeflerinden birisi, insanın arzu ve isteklerine boyun eğme- sini engelleyip insanı olgunlaştırmak ve böylece yeryüzünü ıslah etmektir. Çünkü nefsin arzuları insanın fıtratını/doğal meyillerini bozar. İnsanın temâyüllerinin ta- biatta özel bir düzen ve tertibi vardır. Bu âhenk ve nizam, itidal ve muvâzeneyi gerektirir. İnsan, hevâsına uyarsa bu itidal ve muvâzene, denge kaybolur, adâlet ölçüleri çiğnenir ve iş zulme varır. “Eğer hak, onların hevâlarına/arzularına uya- cak olsaydı hiç tartışmasız gökler, yer ve bunların içinde olan herkes (ve her şey) fesâda (bozulmaya) uğrardı…”1186

     

    Demek istiyoruz ki; lüzumsuzlarla meşgul olan, lüzumludan mahrum kalır. İs- lâm’a tâbi olmayan mutlaka başka yollara düşer; Allah’a kul olmayan başkalarına kul köle olur. Rasûlullah’ın getirdiklerine teslim olmayan, mü’minlik sıfatını yitirir, hevâsını ilâhlaştırmış olur. Büyüklük/olgunluk, hevâya göre harekette değil; İs- lâm’a teslim olabilmektedir. Firâsetli ve ihlâslı neslin yetişmesinden rahatsız olan bâtıl ideolojiler hep insanların hevâ ve heveslerine hoş gelecek işler yapmaktalar ve bu kanalla insanları kendilerine bağlamaktadırlar. Müslüman, Hakkın ölçüsü- ne uymak zorundadır. Hevâya uyanlar Hâviye’ye düşerler. Cehennem çukuru anlamındaki “hâviye”, “hevâ”dan gelmektedir.1187

     

    Materyalist düzen ve tüketim toplumu olmak, piyasadaki anlayış doğrultu- sunda özgürlük fikri, reklâmlarla galeyana getirilen mala karşı aşırı istek, “dün- yaya bir defa geldik, ne kadar zevk alırsak o kârdır” zihniyeti, moda, teşhircilik,

     

    1182

    Mevdûdi, Tefhîmu’l-Kur’an, 5/308-309

    1183

    30/Rûm, 29

    1184

    38/Sâd, 26

    1185

    Fahreddin Râzi, Mefâtuhu’l Gayb, 12/63

    1186

    23/Mü’minûn, 71

    1187

    Halil Atalay, Fikrî Tevhide Doğru, Ribat Neşriyat, s. 19-23

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                         İbâdEt vE allah’tan başkasına İbadEt

     

    vitrine/kaportaya/makyaja/imaja verilen değer gibi konuların tümü hep hevâ kavramıyla, arzuları putlaştırmayla çok yakından ilgilidir.

     

     

    HEVÂNIN SİYASÎ BOYUTU; HEVÂYA UYGUN DÜZENLER

    “(Ey   Rasûl!) Sana, kendinden önceki Kitabı tasdik edici/doğrulayıcı ve ona karşı bir şâhid olarak, Hak olan Kitabı (Kur’an’ı) indirdik. O hal- de sen de onlar (insanlar) arasında Allah’ın indirdiği (Kur’an) ile hükmet; sana gelen hakkı bırakıp da onların hevâlarına/arzularına uyma...”1188 Allah Teâlâ, Rasûlünü “hevâ”dan sakındırırken “vahy”i, “Kitab”ı, “Hakk”ı, “tasdik”i ve “hükm”ü zikretmesinin derin anlamları vardır. İşte “hevâ”yı tanımak için Yüce Allah’ın mü’mine verdiği Rabbânî nitelikte anahtar kelimeler... Bu kelime ve kavramların karşıtı olarak düşünebileceğimiz her beşerî davranış, bize “hevâ”- nın ve “şerr”in anahtar kavramlarını verecektir. Bu yönüyle Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen tüm sistemler veya kurumlar, tüm ilâhî ve Rabbânî emirle- ri inkâr etmişlerdir. Dolayısıyla beşer ürünü olan ve vahye dayanmayan tüm sistemler ve ölçüler, Kitab’ı esas almadıkları sürece “hevâ”dırlar ve şerrin bizzat kaynağını teşkil ederler.

     

    Tüm bu sistemler ve rejimler bazen doğrudan doğruya Kitab’ı tahrip, inkâr ve aşağılamayı hedef almakla beraber, O’nun getirdiği Rabbânî yön- temin esası olan imanı, vahyi, Kitap’la yönetmeyi kabul etmemektedir. İşte bu da hevâya uymanın tarifi olarak Allah’ın Kitabında karşımıza çıkmaktadır. Bir insan veya topluluk “hevâya uymuştur” denildiğinde, anlamamız gereken husus, Kur’an’ı terkeden insan veya toplumdur. Zira nefsin bazı arzularına uymak (bazen mubah, bazı durumlarda günah olmasına rağmen), çoğu kez şirk ve küfür anlamında olan “hevâ” anlamına gelmez. Nefisle hevâ ayrı ayrı kavramlardır.

     

    Allah Teâlâ, Rasûlü’nü “Onların hevâlarına sakın uyma!”1189 diye uyarırken, Mekke müşriklerini ve Mekke yönetimini elinde bulunduran Dâru’n-Nedve yö- netiminin kural ve kanunlarına işaret etmekteydi. Bu bakımdan şirk düzenlerini tanımak ve tanıtmak, Kur’an’a imanın gereklerindendir. Kur’an’a imanın, “hevâ rejimleri” olan şirk düzenlerinin kanun ve kurallarını reddedip uymamakla çok yakın bir ilgisi vardır. Bugün de birçok insanın anlayamadığı gerçek de burada yatmaktadır. İslâm dışı rejimlerin Müslümanlara zulmü ancak, müslümanla-

    1188   5/Mâide, 48

    1189   5/Mâide, 48

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    rın onların hevâlarına uymaları ile başlamıştır. Müslümanlar, demokrasinin bir hevâ rejimi olduğunu kavrayamazlarsa, bu hevâ alanına girenler, şu veya bu şekilde Kur’an’a imanın esaslarını sarsacak ve artık Kur’an’ın kendilerine yö- nelik tekliflerini ya te’vil edecekler veya derinden derine Kur’ânî olan hidâyet prensiplerinde şüpheye düşeceklerdir. Allah’ın indirdikleri ile hükmetmeyecek hevâî yöneticilerden ve hevâî yönetimlerden râzı olmaya başlayacaklardır.

     

    “Hevâ” denilen çağdaş “Dâru’n-Nedve” etrafında kurumlaşan politik ör- gütlenmeleri, Allah’ın, Rasûlünü sakındırdığı şey olmadığını söyleyenler, Rasû- lullah’ı ve dolayısıyla bütün mü’minleri muhâtap alan bu İlâhî emrin yorumu- nu nasıl yapacaklardır? Kur’an, “ehvâehum”1190 derken, hem “hevâ”yı, hem de “onlar” zamirini çoğul olarak zikrediyor. Buradan şunu anlıyoruz: Onların (müşriklerin) her birisinin ayrı ayrı hevâları vardır. Biz hevâyı onların yönetim sistemleri ve bu düzenleri ayakta tutan kurumlaşmalar olarak ele alırken, yine aynı âyetin1191 ikinci kısmına dayanarak gündeme getiriyoruz. Çünkü her sis- tem, bir inanç ve dünya görüşüdür, yani dindir. Bu nedenle her beşerî rejim, Allah’ın kitabını bilerek veya bilmeyerek inkâr etmektedir. Çünkü temelinde hevâ vardır. İslâm ise, temelde hakka ve adâlete dayanmaktadır. Kuvvet/da- yatma ve hileyi esas alan sömürü rejimlerinde adâlet(!), egemen sınıfların veya ideolojilerin, aykırı düşünenlerin hayatlarını ve inançlarını tahakküm altına al- masıdır. Buna da o düzenlerde sosyal sistemin teminat altına alınması denir ki, tüm karşıt davranışlar böylece mahkûm edilir.

     

    İşte buradan hareketle tüm beşerî dinler, yeryüzünde ulûhiyet iddiasında- dır. Eğer bunun böyle olmadığı inancında olan varsa, bu sistemlerin kanunla- rına, insanları yargılama ve cezalandırma yöntemlerine ve bunun temelindeki mantığa baksınlar, o zaman bunun böyle olduğunu anlayacaklar ve beşerî sistemlerin geçirdiği değişim ve aşamaların olmadığını, insan fıtratıyla ve öl- dükten sonraki hayatla hiçbir bağlantısının olmadığını göreceklerdir. Dünya hayatını maddede başlayan ve onda biten bir hayat gibi gören sistemler/dü- zenler, özünde hevâ ideolojisini barındırır.

     

    Neyin “hevâ” ve neyin “hüdâ” olduğunu anlamadan, tâğûtî rejimlerin hile ve mâhiyetleri anlaşılamaz. Dolayısıyla şu gerçekle yüz yüze gelmekteyiz: Kur’an her kelimesiyle bize birçok imanî meseleyi açıklayıp tefsir etmektedir. Biz, Kur’an’ın iman atlasını, ancak kavramlarını tanımakla anlayabiliriz. Kur’an’da “hak”, “bâtıl”, “tâğut”, “i’tisâm” (Allah’ın ipine/Kitabına sarılma), “berâet”, “velâ-

    1190   5/Mâide, 48

    1191   5/Mâide, 48

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                         İbâdEt vE allah’tan başkasına İbadEt

     

    yet” kavramlarının imanî boyutlarını ve sahalarını tanımadan, hangi imandan söz edebiliriz? İman, gerçek anlamıyla neyin hak ve neyin bâtıl olduğu bilindiği zaman iman olur. Müslümanlar, Kur’an’ı tanımadan ve O’nu pratik yaşayışla- rında örnek almadan, beşerin hevâsının icadı olan yollarda kurtuluşu arama- nın imanî bir yanlışlık olduğunu nasıl anlayabilirler?

     

    Kur’an’ın iman ve amel olarak, müslümanların bütün hayatını kuşatmaması felâketlerin başlangıcıdır. Zira artık dinde insanlar hevâlarına uymaya başla- mışlardır. Çünkü İslâm şeriatı, mü’minlerin karşısına çıkan hiçbir meselede Kur’an ve sünnet dışında bir müracaat kaynağından söz etmemiştir. Haram- ların hâkim olduğu alanlara mü’minler “maslahat” ve “hizmet” bahanesiyle giremezler. Zira Kur’an’da şirk ve isyan olarak tanımlanan şeyler, maslahat ya da hizmet adına meşrûlaştırılamaz. Allah’a inandığını söyleyen insanlar böyle bir yola saptıklarında, onlar hem dünyada hem de âhirette acı bir neticeyle karşılaşacaklardır.

     

    Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurur: “Eğer hak, onların hevâları- na uyacak olsaydı hiç tartışmasız gökler, yer ve bunların içinde olan herkes (ve her şey) fesâda (bozulmaya) uğrardı…”1192 Ez-Zemahşerî bu âyetin tefsi- rinde şöyle der: “Kur’an, bununla hakkın azametine delil getirdi, zira gökler ve yer, her ikisinde bulunan şeyler ancak “hak” ile vardır. Eğer hak, onların hevâsına uysaydı “bâtıl”a inkılâp ederdi ve kâinatı ayakta tutan kuvvetinden sonra fenaya uğrardı. Yahut Hz. Muhammed (s.a.s.)’in getirmiş olduğu hak, ki o İslâm’dır, onların hevâsına uysaydı “şirk”e inkılâp ederdi.”1193

    Hak olan Kur’an’ın hükümlerinin insanların hevâsına uyması mümkün de- ğildir. Kur’an’ın, insanların hevâlarına uymasına karşı çıkan kimselerin, bizzat kendileri, nasıl olur da Kur’an’ı reddedenlerin hevâlarına uyabilirler? Bunun İslâm’a göre açıklanabilecek hiçbir yönü yoktur. Çünkü iktidar olan “hevâ” ile bir araya gelindiğinde ancak hevânın istediği olacaktır. Bunun içindir ki Kur’an’da hiçbir nebînin şirk rejimleriyle ortaklaşa yönetimi üstlendiği gös- terilemez. Zaten hak hâkim olsaydı, hevânın iktidar olması düşünülemezdi. Zemahşerî “Rabbinden apaçık bir delil üzere olan, kendisine amelinin ktü- sü süslü gösterilip hevâlarına uyanlar gibi olur mu?”1194 âyetindeki “hevâ” kelimesini “şirk” olarak tefsir etmektedir.1195

     

     

    1192

    23/Mü’minûn, 71

    1193

    ez-Zemahşerî, a.g.e. c. 2, s. 196

    1194

    47/Muhammed, 14

    1195

    ez-Zemahşeri, a.g.e., c. 4, s. 320

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Öyleyse şirk rejimlerinin tamamı, kurum, kural ve kanunlarıyla “hevâ”dan başka bir şey değildir. Günümüz müslümanlarının, propagandacı bir tavırla yürüttükleri çalışmalardan bazıları; tâğutun rejimlerini işletmede, yalnız Fira- vun’un izniyle onun rejim ve yönetme oyununa katılmak ve kendilerini aldat- maktan başka bir şey değildir. Hevâ rejimleri ve tâğutlar, kendi hevâlarına uyanlardan asla sakınmazlar ve bunu kendileri için bir tehlike olarak da gör- mezler. Çünkü hevâ iktidarlarının elinde, yeteri kadar ihtiyaç duydukları güç ve hile vardır. Demokrasilerde hevâya uygun çare(!) tükenmez.

     

    Allah Kur’an’da: “(Onlar) yalanladılar ve hevâlarına uydular...”1196 âyetinde “hevâ”nın, temelde Kur’an’ı yalanlama olduğunu vurgulamıştır. Kur’an, Rasû- lullah (s.a.s.)’ı onların hevâlarına uymaktan alıkoyarken; aynı zamanda da tüm müslümanlara, uymaları gereken İlâhî emri de tebliğ ediyordu. Rasûlullah’a gelen; hak, ilim ve hidâyet idi. Bununla hükmetmekle emrolunuyordu.

     

    Bugün insanlar, tâğutun birçok isteğine, şer’î ruhsatı olmadığı halde, bo- yun eğmekteler. Bunun demokrasi denen siyasî rejim mensuplarının ve apa- çık Allah’a şirk koşan insanların hevâsına uymak olduğu söylenebilir. Mekke dönemine baktığımız zaman; Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)’in müşrikleri iman etmeye çağırmasına karşılık, müşriklerin de kendi dinlerine dâvet ettiklerini görürüz. Bu karşılıklı dâvet mücâdelesinde; Rasûlullah’ın rehberi Kur’an; müşriklerinki ise, atalarının sapık dini ve hevâlarıydı. Rasûl-i Ekrem’in vaad ettiği dünya ve âhiret saâdeti, cennet ve Allah’ın rızâsı; müşriklerin vaad ettikleri ise; (vahye uymaktan vazgeçmesi şartına bağlı olarak) iktidar, servet, şöhret, kadın vs. gibi hevânın eserleriydi.

     

    Şimdi bu tarihî tablo, bütün berraklığı ile gözlerimizin önünde iken, “onların hevâlarına uyma!” diyerek Allah Rasûlü’nü ikaz eden âyet-i kerimelerin ge- tirdiği mükellefiyeti hâlâ anlayamayacak mıyız? Bilindiği gibi bu mücâdelede kaybeden Mekke şirk devleti olmuştur. Zira onlar, vaadlerine rağmen, Rasûl-i Ekrem’i ne kendilerine lider, ne siyasî rejimlerinin ortağı olmaya iknâ edebil- mişlerdir. Eğer Peygamberimiz, müşriklerin bu tekliflerine birazcık da olsa meyletseydi, yukarıda zikredilen âyetlerdeki İlâhî tehditlerin muhâtabı olurdu. Rasûl-i Ekrem’in ümmeti de, müşriklerin hevâlarına uymama noktasında aynı hassâsiyeti göstermek mecbûriyetindedir.

     

    Hevâya teslim olmanın aslı, Allah Teâlâ’dan gayrısına ibâdet/kulluk etmek- tir. Bu, kimi zaman ataların dinine bağlanmak, kimi zaman egemen bir beşerî

    1196 54/Kamer, 3

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                         İbâdEt vE allah’tan başkasına İbadEt

     

    ideolojinin veya tâğutun hükmüne iman etmek, kimi zaman da nefs-i emmâ- reye uymak şeklinde karşımıza çıkar. İnsanların hevâlarına uymalarının teme- linde; vahiyle geleni tahrif etmek veya vahyi tamamen terk edip onun yerine arzulara tâbi olmak vardır. Bu sebeple bütün ideolojiler, beşerî düzenler ve laik rejimler birer hevâ rejimleridir.

     

    Kur’an’da ehl-i kitabın ve müşriklerin hevâlarına uymayı yasaklayan âyetler, Allah ve Rasûlü’nü gerçekten dost edinip edinmemenin ölçüsünü bize ver- mektedir. “Ey kitap ehli, dininizde Hakkı bırakıp aşırılığa gitmeyin ve daha önce sapıtmış olan, birçoklarını da dalâlete uğratıp yoldan saptıran bir kavmin hevâsına uymayın.”1197 âyetini tefsir ederken Fahreddin Râzî, “Hevâ, herhangi bir hüccete/delile dayanmadan şehvetin/kötü arzuların dâvet ettiği anlayışlardır” diyor.1198 Buradan da şunu anlıyoruz. Kur’an’daki hevâ kavramı, tüm şer sistemlerinin beslendiği kaynak olarak karşımıza çıkmakta. Âyet-i ke- rimede söz konusu edilen “fitne”, şirk koşmak veya şirke ortaklık etmektir. Bunun için, fitne kelimesinin biraz yukarısında, “onların arasında Allah’ın in- dirdiği ile hükmet” denilmektedir. Onlarla beraber olunduğunda Allah’ın emri ile hükmedilmeyecektir. Çünkü müşrikler Allah’ın emriyle hükmetmezler. Do- layısıyla onların yönetimine iştirak eden, hidâyete değil; müşriklerin hevâsına uymak gibi yönetim ortaklığını üstelenmiştir. Konuya sadece bu açıdan bak- tığımızda bile, düzen içi tâvizci çalışmaların nebevî mesajı tahrif ettiği anlaşılır.

     

    Şimdi aynı âyetteki şu üç kavram üzerinde biraz duralım: “İnsanlar arasın- da Allah’ın indirdiği ile hükmet”; “Onların hevâlarına uyma”; “Allah’ın sana indirdiği emirlerin bazısında seni fitneye düşürüp ondan saptırmalarından sakın.”1199 Bu kavramlardan her biri, başlı başına bir itikaddır. Birini diğerinden ayrı düşünemeyiz. İnsanlar arasında güç ve otorite sahibi olduktan sonra Allah’ın indirdikleriyle hükmetmemek, hevânın vardığı son sınırdır. Bu sınırın imanla hiçbir bağı yoktur. Fitnenin de tek sebebi, insanın kendisinin veya baş- kalarının hevâsına uymasıdır. Kur’an’da, “hevâya uymak” dalâlet olarak ad- landırılır. Bu da hak ile amel edip hüküm vermek varken, bâtıl ile hükmetmeye denir. Allah Teâlâ, kitabında, müşriklerin hevâlarına uymamamız gerektiğini defalarca tekrarlamıştır. Bunda iman ve akıl sahipleri için alınacak ibretler var- dır.

    Bugün İslâm topraklarında müslüman olduğunu söyleyenlerin birçoğu, mürted ve müşriklerin çağrısına kapılarak İslâm’ı, Kur’an yolunu bırakarak on-

     

    1197

    5/Mâide, 77

    1198

    Mefâtuhu’l-Gayb, c. 12, s. 66

    1199

    5/Mâide, 49

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    ların hevâsına uymuş, bunu kendilerine mücâdele yöntemi, dünya görüşü ve hayat düzeni olarak kabulle acı bir duruma düşmüşlerdir. Müşriklerin hevâ- sına uymak, müşrikleri velî edinmek ve dünya hayatına onların hâkim olması için yardımda bulunmak, zulmün en büyüğüdür. Allah Teâlâ, Rasûl-i Ekrem’e: “Bunun için dâvet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol ve onların hevâ- larına uyma”1200 buyurmuştur. Bunun için hevâ, şirkin ve küfrün özünü teşkil eder. Şimdi Allah hevâyı bize böyle tanıtırken; iktidar olmuş hevâya millî bir kurum olarak sahip çıkanlara ne denilecektir?

     

    Hevânın en tehlikelisi de, “ulemâ” (hoca, ilâhiyatçı, din adamı) kisvesin- de olan insanlarda olmasıdır. Çünkü hevâ sahibi, sürekli Kur’an ve Sünnet nasslarının karşıtı, nefsinin hoşuna giden ideolojiyi üretir. Nassları zorla te’vil etmeye çalışanlar ve müteşâbih âyetleri, muhkem gibi yorumlayanlar, artık nasslara karşı aslında yavaş yavaş güven ve inançlarını yitirmektedirler. Allah Teâlâ, Kur’an’da hevâ âlimlerine en güzel örneği İsrâiloğullarından Bel’am bin Baura ile vermiştir. Bel’am ve benzerleri, o günden bu güne bâtılı hakka tercih edenlerin önderleri olmuştur. İşte Kur’an’da “hevâsını ilâh edinen” âyetinin en bâriz örneği Bel’am bin Baura gibi insanlardır. Allah’tan gelen hidâyete uyan insanlar peygamberleri kendilerine önder edinmiş olan kişilerdir. Kendilerine hidâyet, güneşin aydınlığı gibi geldikten sonra dalâleti seçenler ise; Firavun- ları, Karun ve Bel’am’ları önder edinmiş kişilerdir. Bel’am kıssası, A’râf sûresi, 175-176. âyetlerde anlatılır.

     

    Câhiliyyenin tamamı hevâdır. Bu hevâları sebebiyle insanlar, İbrâhim (a.s.)’in hanif/Allah’ı birleyen dinini terkedip putlara tapmaya başladılar. Hevâ bugün dünya toplumlarının büyük bir kısmının dini haline gelmiştir. İnsanların çoğu- nun akıllarına hevâları hâkim olmuş durumda. Çağdaş uygarlık ve yeni dünya düzeni, globalleşme dedikleri şey, Batının dünyayı sömürüp tahakkümü altına almak için insanlığın zihnine yerleştirmek istediği çağın en tehlikeli hevâsıdır. Hevâ, bir din haline gelmiş ve kendine has bir inanç, ahlâk, ekonomi, siyaset, eğitim-öğretim düzeni oluşmuştur. Eski câhiliyye müşriklerinden çok daha düzenli ve güçlü propaganda araçlarıyla yerkürenin dört bir yanına bu dinin ahlâk ve sistemi yayılmaktadır.

     

    İnsanların çoğu, hevâ dinine mensuptur. Ve halkın çoğunluğuna uymak, hevâ dinine girmektir. “Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye tâbi olmaz-

     

    1200 42/Şûrâ, 45

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                         İbâdEt vE allah’tan başkasına İbadEt

     

    lar ve ancak yalan söylerler.”1201 Hevânın İslâm’dan daha yoğun bir karakter arzetmesi, hevâî insanların hüdâya bağlı müslümanlardan sayıca daha çok olmasına gelince, bu, insanların nefislerinde, sevdikleri ve hoşlandıkları şeyle- re karşı direnç yönüyle çok zayıf ve istekli olmaları, bunda aceleci olmaları ve dünyanın imtihan vesilesi olmasındandır. Ancak, Allah’a kulluğun hakikati olan İslâm’da, insanın istekleri, arzuları, zevkleri ve davranışları belli fıtrî ve insanî disiplin içindedir. Dünyadaki nimetleri hazır bulmanın kendisine bir öncelik ve haklılık verdiğini zanneden insan, ilâhî disiplinlerin kurallarını ağır bulup nefsi- nin ve de şeytanının arzuları karşısında İlâhî emri hiç kabul etmeyebiliyor.1202

    “Müslümanım” diyen nice insan, direkt veya dolaylı olarak hevâyı ilâh edinmekte. Ya ahlâkî konularda keyfinin gereğini haram helâl demeden yeri- ne getirerek, ya toplumun hevâsına uyarak veya tâğutların hevâlarından orta- ya çıkmış düzenlerini benimseyip gönülden itaat etmekle hevâîliklerini göste- riyorlar. Nice insan da yahûdi ve nasrânîlere, siyonist ve materyalistlere dost olanların hevâlarına uyarak, Allah’ın hüdâsına teslim olma gayreti içinde olan şuurlu müslümanları azınlık haline getiriyorlar.

     

    Hevâlarına kulluk yapanların ellerine ne geçiyor dersiniz? Âhireti ne karşı- lığında satıyorlar? Dünyada kazandıkları neler? Peki, ya kaybettikleri? Kendi hevâlarına veya itaat ve taklit ettiklerinin hevâlarına uyanlar, kendi hevâlarını doyurup tatmin edebiliyorlar, neticede gerçekten zevk alıp dünya huzuru- na erebiliyorlar mı dersiniz? Peki, kendilerine kulluk yaptıkları müstekbirleri memnun edip ciddi bir menfaat elde edebiliyorlar mı? “Milletlerine (dinlerine) uymadıkça yahûdiler de hıristiyanlar da asla senden râzı (hoşnut) olmaya- caklardır. De ki: ‘Doğru yol/hidâyet, ancak Allah’ın yoludur.’ Sana gelen ilimden sonra onların hevâlarına/kötü arzu ve keyiflerine uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.”1203

     

    Hevâlarına uyan kişilerin egemen olduğu bir toprak parçasında fesadın yaygınlaşmaması mümkün değildir. Kişilerin hevâları çatışır ve bunun sonucu olarak “fitne” kabarır, “fesat” artar; yeryüzü zulmün, haksızlığın, öldürmelerin, işkencelerin merkezi haline gelir.

     

    Hevâ bir boşluktur. Kişinin herhangi bir iç dayanağa sahip olmamasıdır. Bu durum ise, kişinin her türlü etkiye açık olmasını, rüzgârın esişine göre vaziyet almasını doğurur. Kişiliksiz, hafif meşrep hale getirir. İşte bu tablo, dengesizli-

     

    1201

    6/En’âm, 116

    1202

    Kur’an’da Hevâ Kavramı, Muhammed Emin, Misak

    1203

    2/Bakara, 120

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    ğe iten en müsait bir atmosferdir. Böylesine bir fert ve onlardan oluşmuş top- lumlar, her türlü zulmü işleyebilir, haksızlık yapabilir. Nitekim Kabil’in, kardeşi Hâbil’i öldürmesi, “nefsinin kardeşini öldürmesini kendisine hoş göstermesi, onun da nefsine/hevâsına itaat etmesinin”1204 sonucudur.1205

     

    Takvâ giysisine bürünmeyen insan, çoğu zaman, nefsinin arzu ve irâdesi- ni, yani hevâsını kendine rehber edinir. Arzu ettiğini elde etmek için nice zah- metlere katlanır, dolambaçlı yolları aşmaya çalışır. “Bu konuda İslâm’ın koydu- ğu hüküm nedir, bu arzum ve yaptığım Allah’ın rızâsına uygun mudur? Bunu Peygamberimiz’in huzurunda olsam yapabilir miyim? Yapmış olsam Efendi- miz’in tavrı ne olurdu?...” gibi soruları ve cevaplarını hatırına bile getirmez. Hep kendi basit hesabını yapar ve planını kurar. Öbür âlemi unutur. Hâlbuki imanın insanı kurtaracak dereceye ulaşması için, insanın arzu ve irâdesini Hz. Peygamber’in getirdiği ahkâmın peşine takması gerekir.1206

     

    İnsanoğlu, ibâdet için yaratılmıştır.1207 Fıtrat, nübüvvet ve Kitab gibi İlâhî yardımlara rağmen Allah’ı tanıyıp ibâdet/tapınma ihtiyacını O’na yönlendiremeyen hevâî tipler, her şeyden önce kendi arzularını, zan- na dayanan bilgisizce görüşlerini, yanlış kanaatlerini, sapkın düşün- celerini, yani tek kelimeyle “hevâ”larını tanrılaştıracaklardır. Başka bütün putlar, hevâ putunun gölgesinde ortaya çıkacaktır. Hevâ putu- nu devirdiğinizde diğer putlar kendiliğinden devrilecektir.

     

    Allah’a teslim olmayan kimsenin, bilinçsiz de olsa kendini (hevâsını) tanrı- laştırdığı gibi; sadece Allah’ı en büyük kabul edip O’nu tekbir etmeyen kişi de kendini (nefsini, görüşünü, aklını...) en büyük görür. Her nimeti Allah’tan bilip sayısız nimetler için Allah’a şükür ve hamd etmeyen insan, bu fıtrî ihtiyacı, kendini övmekle, kendini methetmekle gidermeye çalışır.

     

    Hevâdan kurtulmak veya onun etkisine hiç girmemek için, hevânın zıddı hüdâya yönelmek gerekmektedir. Bunun için de hevânın, hede- fini tersine çevirdiği, yozlaştırdığı tekbir, tesbih ve hamde sarılmak gerekiyor. Hevânın hoşlanmadığı gerçek tekbire, hamde, tesbihe ve bütün bunların en güzel şekilde içine serpildiği tevhid eylemi nama- za sarılmak, hevâ zehrine panzehir olacaktır. Bütün bunlar, Allah’ın

     

    1204

    5/Mâide, 30

    1205

    Yaşar Düzenli, Kur’an Işığında Evrensel Dengeler ve İnsan, s. 267

    1206

    Halil Atalay, Fikrî Tevhide Doğru, Ribat Neşriyat, s. 17

    1207

    51/Zâriyât, 56


                        MüslüManın İnanç Esasları                                         İbâdEt vE allah’tan başkasına İbadEt

     

    yardımıyla ve onun hüdâsı/hidâyetiyle olacaktır. Allah’ın hüdâsı ise, başta Kur’an olmak üzere, nübüvvet, yani Peygamber rehberliği/ sünnet ve bu iki kaynağa bağlı olan selim akıl ve fıtrattır.

    Hevâî tip, Allah’ın hükmüne ve hakemliğine başvuracağına, kendi hevâsının yargısına mürâcaat eder. Doğru ve yanlışın, güzel ve çir- kinin ölçüsü kendi hevâsıdır; yani arzusu, menfaati, görüşü, beşerî ideolojisidir. Bu, şehvet denilen şiddetli ve çirkin eğilimlerin kıble edinilmesidir. Hevâîler, yaratılış amaçlarını akıllarıyla düşünmezler. İnsan ülkesinde ins ve cin şeytanlarının yardım ve hileleriyle, kalp adlı kralın da gafletinden yararlanarak yönetimi ele geçiren hevâ, egemenliğini pekiştirmek için, kendine karşı devrim yapabilecek düşman olan kalbi, selim aklı, fıtratı, vicdanı, haram-helâl, ayıp-gü- nah duygusunu zincirlere bağlar, prangalara vurur. Artık ilâhlaşan ego, insan ülkesindeki fıtrî düzeni sarsmakta, dengeyi bozmakta, her şeyi altüst etmektedir. Kalp yerine nefsin tek egemen olduğu hevâî insan, sadece gözüyle düşünmekte, doymak bilmeyen mide- sine/aç gözüne hizmet etmekte, gücünün ve imkânının yettiği her istediğini yapmayı özgürlük saymaktadır.

     

    Hevâsının gösterdiği istikamette imkân ve gücünden başka hiçbir hudut/ sınır tanımayan insandır hevâsını tanrı edinen. Hiçbir dâvânın adamı olama- yan, günü birlik yaşayan, tek dünyalı, tek gözlü, aç gözlü, at gözlüklü, dola- yısıyla hakka karşı kör gözlü biridir o. Nefsinin zaafları, yani hevâsı doğrultu- sunda hareket eden, hoppa, hafifmeşrep, hayvanî zevkler peşinde koşan, heves ve arzularına düşkün ve düşük kişilere halk arasında “havâî” denir ki, aslı “hevâî”dir; hevâî, yani hevâsına uyan. Boşvermiş bir tiptir hevâî insan; top kafalı, top gibi içi boş (yani hava/hevâ ile dolu) kafa, top gibi boş şeyleri endâd edinerek, hevâ putuna ortak tanrılar arayan Hak’tan gâfil insancık... Allah’a ibâdete zamanı yoktur bu hevâî kişinin; ama faydasız bilgilere, magazin deni- len âdî dedikodulara, muzır uğraşlara, geyik muhabbetlerine ve de çeşit çeşit haramlara hem vakit, hem fırsat, hem para ayırabilir. Eğlencede “ayıp”, hele hele “haram” diye bir engel tanımaz. Müzik tutkunu, tv. tutsağı, ilim yerine filmi tercih eden, haram-helâl diye bir ölçüyü unutan, nefsinin kulu kölesi bir tiptir hevâî. Ve bunların oluşturduğu insanat bahçesidir hevâ düzeninin oluşturdu- ğu hevâî toplum.

     

    Haram modayı mubaha, kumarı helâl ticarete, dünya rahatını âhiret saâ- detine bilinçsizce tercih eden hevâî kimseler, nefis ve hevâlarına kulluk yap- mayı Allah’a kulluğa, O’na teslim olmaya yeğlemiş insanlardır. “Özgürlüğüme

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    kimseyi karıştırmam, memlekette demokrasi var, ben istediğimi yaparım” diyen, buna rağmen nefsinin kulu, kölesi olup arzuları tarafından yönlendiri- len ve onun için de hevâsına tapınan, kendini tanrılaştıran azgın bir karakter, dejenere olmuş bir kişilik, menfaatperest bir tip... Yararlı-zararlı, helâl-haram demeden imkânının elverdiği her türlü gıda ile midesini doldurur, hatta bunu yaşama gayesi edinirken; ruhunun hemen hiçbir ihtiyacını giderip tatmin et- meye çalışmayan, süflî arzularının elinde oyuncak bir zavallı...

     

    Bütün bunlar, kızılmaktan ziyade acınacak, çevre ve düzen kurbanlarıdır. Bizim yitik çocuklarımızdır bunlar. Kendilerine gelmeleri, benliklerini bulmaları, bayağı esâretten kurtulmaları için bize çok şey düştüğünü değerlendirmek içindir bu ifadeler. Yoksa, bu tiplerin özelliklerini anlatıp kendimizi onlarla mu- kayese ederek nefsimizi temize çıkarmak, bizi de eleştirdiğimiz hevâî karak- tere yaklaştırır. Ve daha önemlisi, farkında olmayarak da olsa bu özelliklerin en küçüğü bizde, sorumluluğunu yüklendiğimiz yakınlarımızda var mıdır? Ço- cuklarımızda, akrabalarımızda, komşularımızda, arkadaşlarımızda, iş yerleri- mizde, çevremizde, kısaca bizim ulaşabileceğimiz yerlerde hiç bulunmadığını iddia edebilir miyiz bu tiplerin? Bu konuda bize neler düşüyor? Bu sorulara, boş verirsek, ya da bu hastalıkları tedâvi için doktor rolünü üstlenmez, yakın çevremize kadar gelen bu hevâî ateşin tutuşturduğu yangını, havayı kaplayan ateşleri söndürmek için itfaiyecilik yapmaya çalışmazsak, bu tipler, dünyada değilse bile âhirette yakamıza yapışabilirler, bulduğumuz güzellikleri niye ken- dilerine ulaştırmadığımızın hesabını sorabilirler.

     

    Hevâî tipin nasıl oluştuğu, sebepleri iyi değerlendirilmeli, sivrisinekle mücâ- dele için bataklığın kurutulmasının şart olduğu unutulmamalıdır. Hevâî düzen ve onun kurumları, düzenin oluşturduğu toplum yapısı ve çevre şartları de- ğişmeden, ürünlerin değişmesini beklemek doğru olmaz. Düzen, müslüman gencin oluşmasını her taraftan engellerken, kurum ve kurallarıyla hevâî insa- nın ihtiyacı olacak, nefse hoş gelen her çeşit fitne ve fesadı, fuhuş ve kumarı... desteklemekte, hevâî insan, bu sistemin mücâdele ettiği değil; oluşturmayı hedeflediği tip olmaktadır. Darbe ile ele geçirdiği İspanya’yı kırk sene yöneten Franco, “nasıl halk ayaklanmadan bu kadar uzun süre iktidarda kaldın?” diye soranlara şöyle diyordu: “Futbol, müzik, kumar ve uyuşturucu sâyesinde!” İnsanları bunlarla meşgul edince, başka şeylere ayıracak zamanları kalmaya- caktır. Bir de buna hayat pahalılığı, işsizlik, particilik, tv. hastalığı, kahvehane hayatını da eklerseniz, hevâî düzeninizi değil kırk, yüz kırk sene de sürdürür- sünüz. Ama, unutmamalı ki, onların hevâî düzenlerini sürdürmeleri için hesa- bı varsa, Allah’ın da; sadece Allah’a kulluk yapan mü’minlerin de bir hesabı

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                         İbâdEt vE allah’tan başkasına İbadEt

     

    vardır: “Zâlimler, hangi inkılâbla devrileceklerini, nasıl bir dönüşe (âkıbete) döndürüleceklerini yakında bilecekler (ve görecekler).”1208

     

    Hevânın hâkim olduğu kalp, her türlü bireysel ahlâksızlığın, toplumsal fesâdın, her çeşit pislik, kötülük ve zulmün kaynağı olan şirkin bulaşıcı mik- roplarının toplandığı yerdir. Müslümana yakışan, nefis kaynaklı hevâya değil; İlâhî kaynaklı hüdâya tâbi olmaktır. Başkalarının hevâsına değil; ilme/vahye sarılmaktır. Esselâmu alâ men ittebea’l-hüdâ. Hevâya değil; hüdâya tâbi olan- lara selâm olsun!

     

     

    TÂĞUTA İBÂDET

    “Andolsun Biz, her toplum içinde: ‘Allah’a ibâdet edin, tâğuttan kaçı- nın’ diye bir elçi gönderdik.”1209 Bu âyette “tâğut”, ibâdet konusunda Allah’ın karşısına konulmuş ve ondan kaçınılması emredilmiştir. Şu âyette ise, tâğu- ta ibâdetten sakınan ve Allah’a yönelen kimsenin müjdelenmesi istenmiştir: “Tâğuta ibâdet etmekten kaçınan ve Allah’a yönelenlere müjde var.”1210 Şu âyette de, tâğuta ibâdet edenler şiddetle kınanmaktadır: “De ki: Allah ka- tında yeri bundan daha kötü olanı size söyleyeyim mi? Allah’ın lânetlediği ve gazap ettiği, aralarından maymun, domuz ve tâğuta tapanlar çıkardığı kimseler; işte onların yeri daha kötüdür ve onlar doğru yoldan daha çok sapmışlardır.”1211

     

    Nedir tâğut? “Tâğut” kelimesinin kökü “tuğyan”dır. Tuğyan, isyanda haddi aşmak, azmak, zulmetmek, sapmak, ölçüsüz şekilde hareket etmek, büyük- lenmek anlamlarına gelir. Tâğut; şeytana, putlara, Allah’tan başka tapılan her varlığa, insanı azdıranlara, insanları haktan ve hidâyetten saptıranlara, hayır yolundan men edenlere, haddi aşanlara, küfür ve dalâlette önderlik edenlere, gaybdan haber verdiğini ileri süren kâhinlere/medyumlara, insanların Allah’a ibâdet etmelerine ve İslâm’ı yaşamalarına engel olanlara denir. Put olsun, ağaç olsun, insan veya hayvan olsun, Allah’tan başka tapınma konumun- da olan her şey; kanunlarında Allah’ın dinine karşı sınırı aşan zâlim yönetici ve Allah’ın indirdiği hükümlerin gayrisiyle hükmeden idareci; İslâm şeriatine

     

    1208

    26/Şuarâ, 227

    1209

    16/Nahl, 36

    1210

    39/Zümer, 17

    1211

    5/Mâide, 60; Ayrıca, tâğutu reddetmek konusunda Bak. 2/Bakara, 256, 257; 4/Nisâ, 51, 60, 76;

    16/Nahl, 36

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    uymayan bütün metod, düşünce, fikir, ideoloji, pozisyon, âdet, gelenek ve görenekler tâğut kapsamına girer. Ayrıca tâğuttan hoşnut olup ona bağlanan, tâğuta kulluğa çağıran, tâğutun dâvet ettiği şeye sahip çıkan da kendi sapık- lığı içinde tâğuttur.

     

    Kur’ân-ı Kerim’de tâğutla ilgili bütün âyetleri dikkate aldığımızda şu sonu- ca varırız: Kulu Allah’a kulluktan, dinde ihlâslı olmaktan, Allah ve Rasûlüne itaatten alıkoyan ve çeviren her şey tâğuttur. Tâğut; hakkı ezmeye çalışan, Allah’ın kulları için çizdiği sınırları çiğneyen her kimse veya her nesnedir. Allah ile bağlantısı olmayan her program ve Allah’a bağlanmayan her çeşit düşün- ce, sistem, edep ve alışkanlık; otoritesini Allah’ın sisteminden almayan her idare, Allah’ın otoritesine, ulûhiyetine ve hâkimiyetine düşman olan her şey tâğuttur.1212

     

    Allah’a isyan konusunda herhangi bir kimseye itaat eden kişi, o kimseye İbâdet etmiş olur ve bu itaat edilen kimse tâğuttur. Mevdûdi, tâğut kelimesini şöyle izah eder: “Tâğut, Allah’a karşı azan, isyan eden, kulluk haddini aşarak kendisi için ulûhiyet ve rubûbiyet iddiâsına kalkışan her şahıs, zümre ve ida- reye denir. Tâğut, Allah’a karşı haddi aşan ve zulmeden her türlü üstünlük, otorite, başkanlık veya komutanlıktır. Tâğut, mülkünde hükmünü yerine geti- rir; kullarını zorla, aldatmakla yahut kötü yollarla kendine itaate çağırır. Kişinin bu türlü otoriteye, başkanlığa, liderliğe boyun eğmesi ve ona tapması tâğut için bir ibâdettir.1213

     

    Kur’an’a göre tâğut; Allah’ın, dininin, elçisinin ve kitabının karşısına konu- lan, Allah yerine tapılan, İslâm’ın hükümleri, emir ve yasakları, helâl ve ha- ramları yerine ikame edilen, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in yerine önder seçilen, Kur’an düşüncesi, inanç ve hayat tarzı yerine başka düşünce, inanç, hayat ve yönetim biçimi koyan, hayata geçiren, bunlara öncülük eden ve uyulan her insanın, her sistemin ortak adı ve sembolüdür.

     

    Buna göre tâğuta ibâdet, Allah’tan başka şeytan, insan, önder, kâhin gibi canlı ve cansız varlıklara, Allah’a isyan anlamına gelecek şekilde itaat etmek, boyun eğmek, Allah’ın hükmü yerine Allah’tan başkalarının hükümlerini kabul edip isteyerek uygulamak demektir ki bu, insanı şirke, küfre götürür.

    Bir kimse tâğutu reddetmedikçe gerçekten iman etmiş sayılamaz. Tev- hid’in şartı, Allah’a imandan önce tâğutları reddetmek, onları tanımamaktır.

    1212 Muhammed Kutub, Lâ İlâhe İllâllah, Ravza Y., s. 109

    1213 Mevdudi, Kur’an’a Göre Dört Terim, İdeal Kitaplar Y., s. 66 ve 84

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                         İbâdEt vE allah’tan başkasına İbadEt

     

    Bu durum, Kur’an’da açıkça beyan edilmiştir: “Artık kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse, kopmayan sağlam kulpa yapışmış olur.”1214

     

     

    BİLGİNLERE VE DİN ADAMLARINA İBÂDET

    Allah’a şirk koşmanın bir çeşidi de Allah’ın izin vermediği alanlarda insan- lara itaattir. Oysa itaatte esas olan Allah’a itaat, Peygamberine itaat ve müslü- manlardan olan emir sahiplerine itaattir.1215 Ne var ki, insanoğlu, çoğu zaman kendi cinsinden olan beşerden bazı kimselerin birtakım üstün özelliklere sa- hip olduklarını düşünerek onları rab konumuna getirmiş ve böylece onlara ibâdet etmiştir.

     

    Herhangi bir insanın, ister bilgin olsun ister yönetici, Allah’ın emir ve yasa- ğına, helâl ve haramına ters düşen emir ve hükümlerine gönülden katılmak, onu hüküm/kanun koyucu olarak kabul etmek, ona itaat ederek Allah’ın hük- müne muhalefet etmek; onu Allah’tan başka rab edinmek ve ona ibâdet et- mek demektir.1216 “Yaratıcıya isyan etme konusunda yaratılana itaat edil- mez.”1217 Hakkı bâtıl, bâtılı hak yapmaya çalışanlar, ilim haysiyetinden yoksun birer tâğutturlar. Bu şekilde davranışlar, şirk, küfür ve Allah’tan başkalarını rab edinmek ve onlara tapmaktır.1218 Allah’ın kitabına yetki tanımaksızın helâl ve haram sınırlarını belirleme yetkisini kendisinde görenlerin nefislerini ilâve rab ittihaz ettiklerini ve onlara kanun koyma yetkisi tanıyanların da onları rabler edindiklerini yukarıdaki âyet ve hadislerden öğrenmiş oluyoruz.

     

    Kur’an’ın on dört asır önce getirdiği en büyük prensiplerden biri de, hangi makam ve mevkide olursa olsun, insana değil; yalnız Allah’a ibâdet edilmesi prensibidir. İslâm, beşeriyeti saâdete erdirmek, zulmü ortadan kaldırmak, in- sana kulluk etmeye sevkeden istismarı yok etmek yolunda birleşilmesi gerekli olanı belirterek yahudi ve hıristiyanlara bakın nasıl hitap ediyor: “De ki: Ey Ki- tap ehli, gelin aramızda birleşebileceğimiz bir kelime üzerinde toplanalım: Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Bazımız bazımızı Allah’tan başka rabler edinmeyelim!” 1219

     

    1214

    2/Bakara, 256

    1215

    4//Nisâ, 59

    1216

    Elmalılı Tefsiri, IV, s. 2512

    1217

    Buhârî, Ahkâm 4; Müslim, İmâre 39, 46

    1218

    Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y., IV, s. 2513, 2514

    1219

    3/Âl-i İmrân, 64

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Kur’ân-ı Kerim, kula kulluğu ortadan kaldırmak ve sadece Allah’ kulluğu tesis etmek üzere gönderilen Kitap olduğu için, insanların Allah’ı bırakıp hem- cinslerinden olan insanlara ibâdet/kulluk etmesini önlemek amacıyla çeşitli deliller serdetmiş, bu konuda geniş açıklamalar yapmıştır: “Hiçbir insana ya- raşmayacak/yakışmayacak bir şey varsa, Allah’ın kendisine Kitap, hikmet ve nebîlik vermesinden sonra onun insanlara: ‘Allah’ı bırakın da bana kul olun’ demesidir. Tam aksine o; ‘Kitabı öğrendiğiniz ve okuduğunuz yönüy- le Allah’a kul olun’ der. O, size: ‘melekleri ve peygamberi ilâh edinin’ diye emretmez. Siz müslüman olduktan sonra size hiç imansızlığı emreder mi o?”1220 İstisnâsız bütün peygamberler: “Ey kavmim, Allah’a ibâdet edin; sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur.”1221 buyurmuşlardır.

     

    Aynı şekilde Hz. İsa (a.s.) sağlığında kendisinin, Allah’ın kulu olduğunu ilân etmiş ve insanları da sadece Allah’a kul olmaya çağırmış olduğu halde, vefa- tından hemen sonra, bizzat kendi kavmi tarafından ilâh kabul edilerek Allah’a şirk koşulmuştur. İslâm bu tür bir sapıklığın önüne geçmek için deliller getir- miş ve bunun şirk olduğunu her fırsatta vurgulamıştır. Kur’an, kullara kulluğu ortadan kaldırarak yeryüzünde hâkimiyeti sahte ilâh ve rablerin elinden çekip alarak sadece Allah’a vermek için delil üstüne delil getiriyor ve bu nok- tanın son derece önemli olduğunu insanlara ısrarla vurguluyor.1222

     

     

    ŞEYTANA VE CİNLERE İBÂDET

    Şeytana İbâdet

    Yüce Allah, insanlara şeytana ibâdet etmemelerini, kendisine ibâdet etme- lerini emretmektedir: “Ey Âdemoğulları! Ben size, ‘Şeytana ibâdet etmeyin. Zira o, sizin için apaçık bir düşmandır. Bana ibâdet edin. En doğru yol bu- dur’ diye tavsiye etmemiş miydim?1223 Şeytana ibâdet, vesvese verdiği, süslü gösterdiği şeylerde ve Allah’a isyan olan konularda kendisine itaat ve ittibâ etmektir. Allah, insanlara, “şeytanın adımlarına uymayın.”1224; “Çünkü şeytan, insana apaçık bir düşmandır.”1225; “Onu düşman edinin.”1226 buyurmuştur.

     

    1220

    3/Âl-i İmrân, 79-80

    1221

    7/A’râf, 59, 65, 73, 85; 12/Yûsuf, 40; 11/Hûd, 1-2; 16/Nahl, 36

    1222

    M. Kubat, a.g.e., s. 132

    1223

    36/Yâsin, 60-61

    1224

    2/Bakara, 168, 208

    1225

    17/İsrâ, 53

    1226

    35/Fâtır, 6

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                         İbâdEt vE allah’tan başkasına İbadEt

     

    Kur’ân-ı Kerim, ister insanlardan olsun, isterse cinlerden, tüm şeytanla- rın1227   insanları şirke düşürdüğünü bizlere hatırlatır. Sebe’ kraliçesi hakkında bilgi edinmeye gönderilen Hüdhüd, Hz. Süleyman’a döndüğünde şunları haber verir: “Onun ve kavminin, Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan, onlara işlerini süslemiş de onları doğru yoldan çevirmiş, bu yüzden yola gelemiyorlar.”1228

     

    Kur’an, şeytanın insanlar üzerinde, onların irâdelerini ortadan kaldıracak bir güce sahip olmadığını, ancak insanların şirk koşmaları ve böylece onların sapmaları noktasında vesvese verdiğini açıkça bildirmiştir. “Görmedin mi biz kâfirlere şeytanları gönderdik, onları oynatıp duruyorlar.”1229; “Fakat kalpleri katılaştı ve şeytan da onlara yaptıklarını süslü gösterdi.”1230; “O (şeytan)lar bunlar (insanlar)ı yoldan çıkardıkları halde, bunlar doğru yolda olduklarını sanırlar.”1231

     

    Şeytan, insanlara fuhşu ve münkeri emreder.1232 İnsana vesvese verir.1233 İnsanlar arasında kin ve düşmanlık tohumları saçar.1234 İnsanlara, yaptıkları kötülükleri süslü gösterir.1235 Boş şeyler vaad eder.1236 Gerçekleri unuttrur.1237 Tuzak kurar.1238 İnsanı saptırmak ister.1239 Onu doğru yoldan men eder.1240 Bu sebeple insanın, şeytanın vesvesesine aldanıp ona uymaması gerekir; uyarsa ona ibâdet etmiş olur.

     

    Kur’an’da içki, kumar, putlar, heykeller, şans okları, talih oyunları, şeytanın işi olarak ifade edilmiştir.1241 Demek ki, Allah’ın haram kıldığı, yasak ettiği şeyle- ri yapanlar, şeytana itaat etmiş olmaktadırlar. Kur’an, bu itaati, şeytana ibâdet olarak ifade etmiştir. İbrâhim (a.s.), babasına: “Ey babacığım! Şeytana itaat

     

    1227

    6/En’âm, 112

    1228

    27/Neml, 24

    1229

    19/Meryem, 83

    1230

    6/En’âm, 43

    1231

    43/Zuhruf, 37

    1232

    2/Bakara, 268; 24/Nûr, 21

    1233

    7/A’râf, 20; 20/Tâhâ, 120

    1234

    5/Mâide, 91

    1235

    6/En’âm, 43; 8/Enfâl, 48

    1236

    4/Nisâ, 120; 17/İsrâ, 64

    1237

    6/En’âm, 68

    1238

    4/Nisâ, 76

    1239

    4/Nisâ, 60

    1240

    27/Neml, 24; 29/Ankebût, 38

    1241

    5/Mâide, 91


    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    etme; çünkü şeytan, Rahman’a isyan etmişti” demiştir.1242   İnsanı, Allah’tan başkasına, putlara ve benzeri şeylere ibâdet etmeye ve onları şirke, küfre ve isyana teşvik eden, şeytan ve şeytanlaşan insanlardır. Âsî kimseye itaat eden, âsîdir. Şeytana ve küfrü, şirki ve kötülükleri emredenlere itaat edenler, Allah’a isyan etmiş, şeytana ibâdet etmiş olurlar.

     

    Şeytana ibâdet konusunu açıklamaya çalışırken, satanizmden, yani direkt olarak şeytana tapınma dininden uzunca bahsetmeyi, toplumu çok az ilgi- lendirdiği için gereksiz görüyoruz. Yeni dinler edinerek, bunalımlarına güya çözüm arayan, düzenin ve toplumun kurbanı bazı marjinal gençlerin, yenilik ve moda olsun, değişiklik olsun diye, düzen ve toplum şeytanından; gerçek şeytanın kucağına sığınıp ona sahiden tapınmaya yöneldiklerini gözlüyoruz. Satanizm denilen bu şeytan severlik ve kötülükçülüğün aslında pek de yeni bir din olduğu da söylenemez. Özellikle Suriye topraklarında günümüze ka- dar varlığını devam ettiren Yezidîlik de bir satanizmdir.

     

     

     

    Cinlere İbâdet

    Cinler, Allah’ın kendisine ibâdet etmeleri için dumansız saf ateşten yarattığı varlıklardır.1243 İnsanlar gibi ibâdet ve isyan edebilme yeteneğine sahiptirler. Bu sebeple müslüman ve kâfir, sâlih ve fâsık olanları vardır. Zaten İblis de cinlerdendir.

     

    Sebe’ sûresinde cinlere ibâdetten söz edilmiştir: “O gün, kâfirlerin hep- sini mahşere toplar, sonra meleklere, ‘Bunlar size mi ibâdet ediyorlardı?’ der.”1244 Bu soruya melekler, “(Ey Rabbimiz!) Seni tenzih ederiz. Onlar değil; Sen bizim velîmizsin. Hayır, onlar (bize değil) cinlere ibâdet ediyorlardı. Çoğu onlara iman eden kimselerdi.”1245 şeklinde cevap vermişlerdir. Cinlere ibâdet, onlara sığınmak, korkulardan, mal ve canların kaybından onlara ilticâ etmek ve onlardan yardım talep etmektir. Âyette geçtiği şekliyle cinlere iman ise, muhafaza ve sığınma hususunda onların gücüne inanmaktır.1246 “İnsan- lardan bazı erkekler, cinlerden bazı erkeklere sığınırlardı, cinler de onların

     

     

    1242

    19/Meryem, 44

    1243

    51/Zâriyât, 56; 55/Rahmân, 15

    1244

    34/Sebe’, 40

    1245

    34/Sebe’ 41

    1246

    Mevdûdi, Dört Terim, 87


                        MüslüManın İnanç Esasları                                         İbâdEt vE allah’tan başkasına İbadEt

     

    azgınlıklarını artırırlardı.”1247 Bu âyet, insanların cinlere ibâdetlerinin, onlara sı- ğınmak olduğunu ortaya koymaktadır.

     

    Yüce Allah, sadece kendisine ibâdet edilmesini emretmiş, kendisinden başkalarına ibâdet edilmesini şiddetle menetmiştir. Ancak, imtihan gereği olarak, insanları ve cinleri bu konuda zorlamamıştır. Bu sebeple cin ve insan- lardan, Allah’a ibâdet edenlerin yanında, O’nun dışındakilere ibâdet edenler de vardır. Allah’tan başkalarına ibâdet; sadece putlara, heykellere, ateşe, aya, güneşe, mezara tapmaktan ibaret değildir. Kur’an’ın hilâfına hareket eden insanların buyruklarını isteyerek kabul edip bunları uygulamak da Allah’tan başkalarına ibâdet etmektir. Allah’tan başkalarına ibâdet, şirk ve küfürdür.1248

     

     

     

     

    SORULAR

    • İnsanın yüce ve hâkimiyet sahibi birine boyun eğmesi, itaat etmesi, ona isyan etmeden kulluk etmesine ne denir?
    1. a) İbâdet b) İsyan c) Tevekkül     d) Şükür
    • “İster kulluk maksadıyla olsun, isterse başka sebeple herhangi bir var- lığa duyulan aşırı bağlılık, gösterilen tevâzu, tâzim ve saygı, yapılan mutlak itaat, o varlığa ................. ” Bu ifâdedeki boş bırakılan yere, aşağı- dakilerden hangisi gelmelidir?
    1. a) şükür b) ihsân c) ibâdet         d) iman
    • Bilindiği gibi, herhangi bir davranışın Allah’a ibâdet olabilmesi için dört şart vardır. Aşağıdaki seçeneklerden hangisi, bunlardan biri değildir?
    1. İman: Dinimizin istediği şekilde iman; şirkten uzak tevhidî inanç,
    2. Meşrûiyet: Yapılan amelin Allah’ın müsaade ettiği veya emrettiği bir şey olması,
    3. Usûl-Metod: Allah’ın emrettiği ve Rasûlullah’ın yaptığı şekilde yapmak,
    4. Hizmet: Herhangi bir davranış, kişinin zannına göre İslâm’a veya Müs- lümanlara hizmet kabul ediliyorsa, bu konunun bazı tavizlerle de olsa yerine getirilmesi.
    • İbâdet kelimesinin lügat ve ıstılahî anlamını açıklayınız. 5- İbâdetin insan hayatındaki önemini açıklayınız.

    6- İbâdetin Allah katında kabul görmesinin şartları nelerdir? Açıklayınız.

     

    1247 72/Cin, 6

    1248 İsmail Karagöz, Kur’an’da İbâdet Kavramı, Şule Y. s. 78

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    • İbâdetlerin nasıl uygulanacağı konusunda kişi hangi kıstaslara başvur- malıdır?
    • Halkın ibâdet anlayışını ve bu anlayışın getirdiği sonuçları izah 9- İnsanın yaratılış gâyesi hakkında bilgi verip, kulluğun özelliklerini açık-

    layın.

    • İbâdetin kapsamını izah ederek ibâdetin halk arasında niçin sadece namaz ve oruç gibi birkaç davranışa ad olarak verildiği halde, hayatın (dinin) tümü hakkında bu kavramın kullanılmamasının sebeplerini izah
    • Allah’tan başkasına ibâdetin nasıl olduğunu; insanın bir başkasına secde etmesi ya da namaz gibi bir ibâdet etmesi dışındaki bazı davranışların da başkasına ibâdet sayılıp sayılamayacağını birkaç örnekle açıklayınız.
    • Kur’ân-ı Kerim, Allah’tan başka hangi somut ve soyut şeylerin bazıla- rınca ilâh kabul edilip onlara ibâdet edildiğini açıklamaktadır? Bunları sayarak bunların nasıl putlaştırıldığını kısaca açıklayın.
    • Tâğuta, şeytana ve cinlere ibâdetin nasıl olduğunu Kur’an ışığında açıklayın.
    • Hevâ, ne demektir? Hevâ, nasıl ilâh haline getirilir? Ona nasıl tapılmış, ibâdet edilmiş olur? Bu konuda bilgi
    • Bilginlere ve din adamlarına, ölü veya diri olsun Allah’ın dostu olduğu zannedilen kişilere nasıl ibâdet edilip tapılmaktadır, örneklerle açıklayın.
    • Sanatın, gök cisimlerinin ve özellikle burçların, yeryüzünün, bir ülkenin nasıl kutsallaştırılıp putlaştırıldığını açıklayınız.
    • Gayb bilgisine sahip olduğunun iddia edilmesi ile veya bilim yoluyla Allah’ın dışında başka şeylere nasıl tapıldığını açıklayınız.

     

     

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    1. Ünite

    PUT VE PUTA TAPMA

    • Put; Anlam ve Mâhiyeti
    • Putperestlik
    • Tarihten Günümüze Put ve Putlaştırma
    • Putlaştırılıp İlâh Haline Getirilen Bâtıl Tanrı Anlayışları
    • Kur’ân-ı Kerim’de Put Kavramı ve Puta Tapma Konusu
    • Hadis-i Şeriflerde Put Kavramı ve Puta Tapma Konusu
    • Günümüzde Hayvanları Kutsallaştırma
    • Günümüzde Sığıra Tapma
    • Sanatın Putlaştırılması
    • Gök Cisimlerinin Putlaştırılıp Bâtıl Tanrı Kabul Edilmesi
    • Arzın/Ülke Topraklarının Kutsallaştırılıp Putlaştırılması
    • Müneccimlik ve Falcılık; Gaybı Bilme İddiâsı ve Yıldızları Putlaştırma
    • Bilimin putlaştırılması
    • Tasvîrin (Resim ve Heykelin) İtikad, Fıkıh ve Sanat Açısından Hükmü
    • Putlara, Heykellere İbâdet
    • Çağdaş Bir Putlaştırma Örneği; Atatürk’e Tanrı veya Peygamber Di- yenler
    • Putlara ve Putperestlere Karşı İbrâhimî Tavır
    • Put Kıran İbrâhim (a.s.)
    • Putları Kırmak
    • Ve Rasûlullah Muhammed (s.a.s.)
    • Sorular

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                     Put vE Puta taPMa

     

    Bu üniteyi bitirdiğinizde aşağıdaki amaçlara ulaşmanız beklenmektedir:

     

    • Put kavramının anlam ve mâhiyetini İslâm’a göre tanımlamak.
    • Kur’an’ın örnekler vererek anlattığı tarihten günümüze putlaştırılan
    • canlı ve cansız varlıkları
    • Heykellere tapmanın dışında, bir şeyi hayatın amacı haline getirmenin, bir şeyi aşırı yüceltmenin, bir şeyi Allah’ı sever gibi sevmenin putlaştırma anlamına gel- diğine Kur’an’dan yola çıkarak güncel örnekler verebilmek. İnsanların putlara ve heykellere nasıl ibâdet ettiklerini açıklamak.
    • Putlaştırılan resim ve heykel konusunda tarihçilerin ve Kur’an’ın verdiği bilgi doğrultusunda haram ve şirk hükmü verilecek resim ve heykellerin neler oldu- ğunu açıklayabilmek.
    • Putlara ve putperestlere peygamberler ve özellikle İbrâhim nasıl tavır takın- mıştır? Kur’an’ın ışığıyla izah edebilmek.
    • Hz. İbrâhim’in (a.s.) putları kırma konusunu Kur’an’ın anlattığı şekildeanlatabil-
    • Peygamberimiz’in de benzer tavrını izah edebilmek ve niçin bu konunun câmi- lerde ve Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi kitaplarında işlenmediğini değerlendirebil- mek.

     

    PUT; ANLAM VE MÂHİYETİ

    Put, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddî-mânevî her şey- dir ve putları bu yönleriyle hayatın amacı kılmak da şirktir. Put sadece tapılan birtakım nesneler değildir. Eğer hayatın amacı haline gelir ve insanı Allah’a isyana sevkederse, yerine göre makam, para, kadın veya insanlar için değerli herhangi bir şey insanlar için put olabilir.

     

    Kur’ân-ı Kerim’in açıkladığı şirk çeşitlerinden birisi de putlara ibâdet şek- linde ortaya çıkan tapınmadır. Putlar çeşit olarak çok fazla olmakla beraber, genel olarak iki kısımda mütâlea edilebilir:

     

    1- İnsan, hayvan, kuş veya bunların karışımı bir şeklin; ağaç, taş ve ma- denden yapılarak tapınılması biçiminde ortaya çıkan ilkel putçuluk. Bu tür putlara sanem veya vesen adı verilir.

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    2- Herhangi bir şekil düşünmeksizin kafalara, gönüllere, kalplere dikilen veya tâbi olunan putçuluk. Bu tür putperestliğin görüntüsü daha moderndir. Sanem veya vesen dediğimiz ilk maddedeki putlar, tapanların nazarında ta- biat üstü yüce bir gücü ve kuvveti temsil ettikleri için putperestler, bu güç ve kuvvetin tapındıkları putlarda gizli olduğuna inanırlar. Bu bağlamda her putun veya putçuluğun ilgili bulunduğu bir efsanesi, tahrif edilmiş tarihsel bir mitleş- tirmesi vardır. Bu putların bir kısmı iyiliği, bir kısmı şerri, bir kısmı ucuzluğu, düşmandan kurtuluşu, bereketi vs. yi temsil eder.

     

    İslâm tarihçilerinin kaydettiklerine göre, putperestlik, İslâm’dan önce Arap yarımadasında oldukça yaygındı. Denilebilir ki, Arabistan’da putçuluğun bü- tün çeşitleri olmakla beraber, daha çok birinci maddede belirtilen putperestlik yaygındı. Kâbe’nin, putperestliğin sergilendiği bir yer olarak gerçek amacın- dan saptırıldığını görüyoruz. Peygamberimiz (s.a.s.) Mekke’yi fethettiği zaman Kâbe’ye girmiş ve orada bazı insanların heykellerinin bulunduğunu görünce, bunların ortadan kaldırılmasını emretmişti. Ayrıca Kâbe’de herbiri farklı kabile ve şahıslara ait olan ve değişik şeyleri temsil eden 360 putu görünce, onların da kırılmasını emretmişti.

     

    Putçuluğun her çeşidine karşı çıkan ve putlara tapınmanın kötülüğünü en beliğ biçimde ortaya koyan Kur’ân-ı Kerim âyetleri, insanoğluna, yaratıcı- nın sadece Allah olduğu fikrini ve putları, heykellerin de yaratıcı değil; yaratık olduğu düşüncesini aşılama sadedinde deliller sunar. “Siz, elinizle yonttuk- larınız (putlar)a mı tapıyorsunuz? Oysa sizin de, bütün taptıklarınızın da yaratıcısı Allah’tır.”1249

     

    Putlara Tapınmanın Sebepleri: Kur’an, putlara tapınma sebepleri ko- nusunda şunları sayar:

     

    • Şefaat düşüncesi ve Allah’a bu aracılarla güya yakın olma ar- zusu: Kur’an, putçuların bu bahanelerini, yapay kılıflarını geçerli bir neden kabul etmez ve putperestliği bırakmaları için insanlara en keskin ve sert dili kullanır.1250

     

    • Aşırı ta’zim: Kur’an’a göre bir varlığa aşırı saygı gösterme, onu yücelt- me ve onu ululama, sonuçta onu tanrılaştırmaya yol açacağı için yerilmiş ve şirk olarak değerlendirilmiştir. Sanki ibâdet edilecek derecede yüceltilen şah-

    1249 37/Sâffât, 95-96

    1250 Bak. 39/Zümer, 3, 44; 10/Yûnus, 18; 17/İsrâ, 56-57; 43/Zuhruf, 86; 30/Rûm, 13

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                     Put vE Puta taPMa

     

    siyetler, Allah katında makbul ve aslında böyle bir ta’zimden kaçan kimseler bile olabilirler. Kur’an, peygamberlere, din adamlarına, meleklere, sâlih insan- lara vb. varlıklara gösterilen bu aşırı ta’zimi şirk olarak değerlendirmiştir.1251

     

    • Aşırı sevgi: Kur’an, herhangi bir şeyi, Allah’ı sever gibi severek, onun arzularına, emir ve yasaklarına itaat etmeyi Allah’a şirk koşmak olarak de- ğerlendirmiş; herhangi bir şeye veya kimseye karşı beslenen aşırı sevgiyi de, onu putlaştırmak olarak nitelemiştir. “İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah’tan başka eşler Allah’ı sever gibi onları severler. İman edenler ise, en çok Allah’ı severler...”1252 Allah’a inanmak, kişinin O’nun isteğini kendi dileğine veya başkalarının isteklerine tercih etmesini ve diğer arzuları O’nun yolunda fedâ edecek kadar O’nu sevmesini gerektirir. Allah’ı sevmenin kanıtı, Allah’ın belirli nitelik ve güçlerini başkalarına atfetmemek ve O’nun hakkını sahte ilâh ve rablere vermemektir. Allah’ın sıfat ve güçlerini başkalarına atfedenler, O’nu sevdiklerini iddia edemezler; bilakis bu şekilde O’na ortak koşmuş, Allah’a denk tutmuş olurlar. İnsan, Allah’ın melekleri, nebi ve velileri gibi değerli kulla- rını severken de, bu âyetin çizdiği sınırda durmasını bilmelidir. Zira Allah için sevmekle, Allah’ı sever gibi sevmenin arasındaki farkı bilmek gerekir. Hiç- bir şeyi veya kimseyi Allah’ı sever gibi sevemeyiz, O’na ait vasıfları veremeyiz, O’nun gibi yüceltemeyiz.

     

    Tarihteki putları ve puta tapanları incelediğimiz zaman, şirk temeline dayalı putçuluğun, günümüzde geçerli olan şirkten ve putçuluktan pek de farklı olmadığını görürüz. Mekke’li müşrikler de bir Allah inancına sahipti.1253 Fakat, Allah’ın hükmü yerine Mekke site devletinin parlamentosu Dâru’n-Nedve’nin kanun yapmasını ve Ebû Cehil gibi tâğutların kendilerini yönetmelerini istiyor- lardı. Yer yer dindar kesilmelerine rağmen, tevhid’in karşısında durarak şirke sarılıyorlardı.

     

    Günümüzde de kelime-i şehâdet getirip namaz kılan, oruç tutan, hacca giden kimselerden önemli bir kesimin tâğutun hükmüne rızâ gösterdikleri, tâ- ğuta itaat ettikleri, sadece Allah’a mahsus olan sıfatları başkalarına verdikleri bilinen bir gerçektir. Yine bu kimselerin Allah’ı bırakıp birtakım armaları, şiarla- rı/sloganları, işaretleri, bayrakları, heykelleri, gelenek ve görenekleri, bazı kav- ram ve ideolojileri, sanatı, sanatçıları, futbolu, sporcuları, gruplarını, parti veya kurumlarını, devlet adamlarını, liderlerini... yücelttikleri ve bu sayılan değerler

     

    1251

    Bak. 5/Mâide, 116; 9/Tevbe, 30, 31; 34/Sebe’, 40; 71/Nûh, 23

    1252

    2/Bakara, 165

    1253

    Bak. 29/Ankebût, 61, 63; 39/Zümer, 3

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    uğruna mallarını, mülklerini, namuslarını, ahlâklarını pâyimal ettikleri, böyle- ce bu değerlere kulluk ettikleri ortadadır. Sözü edilen bu şahısların, tâğutun ortaya koyduğu nefsanî, şeytanî ve indî değer yargılarıyla Allah’ın kanunları ve şeriati çatışacak olsa, hep Allah’ın şeriatini onların istekleri doğrultusun- da yontarak şekil verdikleri, kısacası putların veya putların arkasına sığınmış olanların emir ve yasaklarını harfiyyen yerine getirdikleri ve Allah’ın şeriatine tümüyle zıt olan sistemleri kabul ederek onların hükümlerini tatbik ettikleri de inkâr edilemez.

     

    Bunlar, müşrik değil de nedir? Bundan daha açık putçuluk düşünülebilir mi? Putların emir ve direktifleri doğrultusunda hareket ederek onların yolun- dan hiç ayrılmayanlar, Allah’ın kitabına ve Rasûlü’nün sünnetine kulaklarını tıkayarak putların ve onların işbirlikçilerinin çağrısına kulak verenlerden daha çok putperest olur mu? Bunlar, apaçık müşrik olduklarını kendileri ilan edi- yorlar. Bu tür insanlar, ister namaz kılsın, ister oruç tutsun, ister hacca gitsin ve isterse sabahlara kadar Allah Allah diyerek tesbih çeksinler. Ne yaparlarsa yapsınlar, kendilerini putçu müşrik olmaktan kurtaramaz, kimse de onları zor- la temize çıkararak müslüman yapamaz!..1254

     

     

    PUTPERESTLİK

    İnsanların, Allah Teâlâ’ya yapmaları gereken ibâdet, göstermeleri gereken saygı, sevgi ve korkuyu, Onun dışında herhangi bir mahlûku ma’bûd kabul ederek ona yöneltmeleri haline putperestlik denilir. Put, âyet ve hadislerde “sanem” ve “vesen” şeklinde de isimlendirilmektedir. “Asnâm/putlar”, “sa- nem” kelimesinin çoğuludur. İbnul-Esîr, en-Nihâye, adlı kitabında “sanem” kelimesini; “Allah’tan başka ilâh edinilen şey” diye tanımlamaktadır. Bu da müşriklerin taptıkları putlar anlamına geldiği gibi, Allah’ın nizamına ve hâki- miyetine engel olan tüm tâğutlar mânâsınadır. Allah’ın nizamına ne şekilde olursa olsun engel olan ve bu mânâda putlara, heykellere ve büstlere değer veren kimseler de aynen putperest müşrikler gibidirler. Namaz kılsalar, oruç tutsalar, hac yapsalar da, onlardan hiçbir farkları kalmaz.

     

    Yine İbnül-Esîr, şöyle demektedir: “Vesen” ile “sanem” arasında fark bu- lunmaktadır. Vesen; insan sûreti ve şekli gibi taştan, ağaçtan ya da toprağın herhangi bir madeninden yapılan cüsseli şeydir ki; bir yere dikilir, müşrikler ta-

     

    1254 Mehmet Kubat, Kur’an’da Tevhid, Şafak Y. s. 132-138

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                     Put vE Puta taPMa

     

    rafından buna tapınılır, ibâdet olunur. Sanem ise; cüssesiz şekilden ibarettir. Kimi lügatçılar ise bu iki kelime arasında herhangi bir ayrım gözetmeyip her iki kelimeyi aynı anlamda ve birbirlerinin yerinde kullanmaktadırlar.

     

    Adem (a.s.) eşi ile birlikte yeryüzünde hayatını sürdürürken nesilleri çoğa- lıp artmıştı. Bu ilk nesil, tek bir ümmet olup, aynı dine ve aynı ma’bûda tâbi olarak, doğruluk ve istikamet üzere idiler. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “İnsanlar tek bir ümmetti. Allah Peygamberi müjdeci ve uyarıcı olarak gön- derdi. İnsanların ayrılığa düşecekleri hususlarda aralarında hüküm vermek için onlarla birlikte hak kitaplar indirdi.”1255

     

    Düşman (şeytan) insanoğluyla sürekli uğraştı. Onları kâfirler ve mü’minler şeklinde iki gruba ayırana kadar mücâdelesine devam etti. Öldükten sonra dirilmeyi inkâr ettirip putperest bir toplum yapıncaya kadar savaşını sürdürdü. Allah Teâlâ, Nûh kavminin durumunu şöyle anlatmaktadır; “İnsanlara; ‘sa- kın tanrılarınızı bırakmayın. Ved, Suvâ, Yağus, Yeûk ve Nesr putlarından asla vazgeçmeyin’ dediler.”1256 İbn Abbas şöyle demektedir: “Bu isimler Nûh kavminin sâlih kimselerinin isimleridir. Onlar öldüklerinde şeytan bu kavme, oturdukları yerlere onların hatırasını canlı tutmak için putlarını dikmeleri fikrini verdi. Onlar bunu yaptılar, ancak onlara hiçbir zaman tapınmadılar. Bu ilk nesil geçtikten sonra gelenler, dikiliş gâyelerini unutup onlara tapınmaya başladı- lar.”1257

     

    Arapların dinî inançlarına şirki ilk sokan kimse Amr bin Luheyy’dir. Rasûlul- lah (s.a.s.); “Amr İbn Âmir el-Huzâî’yi Cehennemde bağırsaklarını sürürken gördüm. Bu adam ilk sâibe (put) bırakan adamdır.”1258 demiştir. Başka bir rivâyette de; “Arapları putlara tapmaya yönelten ilk kimsedir.”1259 denilmek- tedir. Peşinden her Arap kabilesi için yücelttikleri, sığındıkları, kurban kestik- leri, şefaat diledikleri putlar ortaya çıktı. İbn Cüreyc’in de dediği gibi; Lât, Sakif kabilesinden yağla kavut’u karıştıran bir kimse idi ve öldüğü zaman mezarına bir put dikmişlerdi. Rasûlullah (s.a.s.), Mekke’yi fethettiğinde, Beytullah’ın et- rafında üçyüz altmış put bulmuştu. Rasûlullah (s.a.s.), yayının ucuyla bu put- ların yüzlerine, gözlerine vurarak onları itiyor ve yere yuvarlıyordu. Sonra da Lât’ın dışarı çıkarılmasını ve yakılmasını emretti.

     

    1255

    2/Bakara, 213

    1256

    71/Nûh, 23

    1257

    Buhârî, Tefsir 71

    1258

    Müslim, Cennet 13; Buhârî, Menakıb 9

    1259

    Ahmed İbn Hanbel, III/353

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Bu putların aslının bazı sâlih ve veli kimselerinin sûretleri olduğu ortaya çıkmıştır. Müşrikler, onların Allah’ın indinde büyük bir makama sahip olduk- larına inanıyorlardı. Onları, Allah Teâlâ ile kendi aralarında aracılar ve şefaat- çiler edindiler. Onlara göre Allah Teâlâ, ancak bu putların aracılığı ve şefaati ile halkı rızıklandırıyor, hidâyet ediyor, fayda sağlıyor ve zarara uğramalarını engelliyordu. Onlar bu putları o sâlih kimselerin hâtıralarını canlı tutmak, bu vesile ile ibâdet ve duâlarını daha bir şevkle yapabilmek için edinmişlerdi. Bu putlara tapınırken, aslında bu sâlih kimselere tapınıyorlardı. İbâdetleri kendi elleriyle yaptıkları putlara değildi. Nitekim Allah Teâlâ, putperest bir kavimden bahsederken onların meleklere, cinlere ve peygamberlere tapındıklarını bildir- mektedir. Bu müşrikler, tapındıkları ilâhların yarattığına, rızıklandırdığına, diril- tip öldürdüğüne inanıyor değillerdi. Allah Teâlâ onların bu durumlarını hikâye ederek şöyle buyurmaktadır:

     

    “Yemin olsun ki, eğer onlara; gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ay’ı hiz- mete âmâde kılan kimdir?’ diye sorsan, mutlaka; ‘Allah’tır’ derler.”1260; “Ye- min olsun ki, eğer onlara; ‘gökten su indirip onunla yeryüzüne öldükten sonra tekrar hayat veren kimdir?’ diye sorsan, mutlaka; ‘Allah’tır’ derler.”1261 Kur’ân-ı Kerim’de bu tip misaller çoktur. Müşrikler telbiyelerinde şöyle derler- di: “Senin ortağın yoktur. Yalnız bir şerik (ortak) müstesnâ, o Senin şerikindir. Sen, ona ve onun sahip olduğu her şeye mâliksin.”1262

     

    İmam Şehristanî bu konuda şöyle demektedir: “Onlar ne zaman putlara yönelmek üzere ellerinde bir hüccet, delil, izin veya Allah Teâlâ tarafından bir emir olmadığı halde gayret gösteriyor, ihtiyaçlarının giderilmesini onlara bağlıyorlarsa, onların bu hareketleri bir ibâdet olmuş oluyor. Onların bu put- lardan ihtiyaçlarının giderilmesini taleb etmeleri, onda bir ilâhlık bulunduğuna inandıklarını isbat etmektedir. Bundan dolayıdır ki onlar; “Biz onlara tapınmı- yoruz. Onlar bizi sadece Allah’a yaklaştırıyor”1263 derler.

     

    Bu durum, Allah Teâlâ’ya olan ibâdeti hakkıyla yerine getirmenin; sevgi, boyun eğme, korkma, sığınma, tevekkül, korku ve ümit, kurban adama, na- maz, duâ vb. ibâdet türlerinin tamamında hiç bir şeyi ortak koşmadan ona hasretmeden ibaret olduğunu ortaya koymaktadır. İbâdet türlerinden herhan- gi birinde melek, nebi, sâlih kimse, taş, ağaç gibi şeylere yönelen bir kimse

     

    1260

    29/Ankebût, 61

    1261

    29/Ankebût, 63

    1262

    Müslim, Hacc 3/22

    1263

    39/Zümer, 3

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                     Put vE Puta taPMa

     

    müşrik ve kâfirdir. Geçmiş müşriklerin şirkleri de bu idi. Fakat, ibâdet ve şirkin anlamını bildikleri zaman, Allah’tan başkasına duâ etmenin ve bir şey isteme- nin ne anlama geldiğini bilirler.

     

    Bundan dolayıdır ki, ilâhlar edinip, onlara ibâdet ederek Allah Teâlâ’ya or- tak koştular; bunların ilâhlar olduklarını açıkça ortaya koydular ve Allah’tan başkasına tapındıklarını gizlemediler. Fakat çağdaş müşrikler ibâdet, tevhid ve şirkin hangi anlama geldiğini bilmediklerinden; velîlere, sâlih kimselere ve nebîlere, tapınmanın her çeşidi ile tapındıkları halde, kendilerinin müslüman- lar olduklarında ısrar edip duruyorlar. Bunun sebebi, onların bu yaptıklarını “ibâdet” olarak isimlendirmemeleridir. Ayrıca ilâh edindikleri şeyleri de ilâhlar olarak isimlendirmemektedirler. Fakat böyle yapmaları onlara ne fayda sağlar ne de putperestlikten kurtarır. Hanbeli imamlarının büyüklerinden olan İbn Akil; “Câhil ve bayağı insanlara dinî sorumluluklar ağır gelmeye başlayınca, şeriatın koymuş olduğu prensiplerden yüz çevirerek nefisleri için uydurmuş oldukları prensipleri yüceltmeye yöneldiler. Bu onlara çok kolay gelir ve böy- lece başkalarının emri altına girmemiş olurlar” diyerek şöyle devam etmek- tedir: “Anlayışıma göre onlar kabirlere tazim etmek, şeriatın nehyettiği halde ateş yakarak onlara saygı göstermek, kıble edinmek ve özel bir temizliğe tabi tutmak, mezardaki ölüye ihtiyaçları arzetmek, “ey mevlâm benim için şunu şunu yap” şeklinde kâğıt yazmak, hayır ve iyilik getirmesi dileğiyle toprağın- dan almak, kabirlerin üzerine güzel kokular atmak, sırf onları ziyaret etmek için yolculuğa çıkmak sûreti ile kâfir olmaktadırlar”.

     

     

    Ölülere ve kabirlere saygı göstermek, şirkin çeşitlerindendir. Cenâb-ı Al- lah kabirlerin üzerlerinde mescidler edinilmesini yasaklamış, bunu yapanı da lânetlemiştir. Ancak, özellikle kastedilen bir yer olarak seçilmediği zaman, bunda bir mahzur yoktur. Aynı şekilde mezarların bayram yeri edinilmesini de yasaklamıştır. Bayram, Arapça “tekrarlama, geri dönme” (el-muâvede) ve alışkanlık haline getirme (el-i’tiyâd) kelimelerinden alınmıştır. Bu bir yere isim olarak verildiği zaman ondan, bu yerin toplanma yeri olduğu kastedilir. Tapın- ma veya başka şeyler için sürekli gidilen bir yer olur. Böyle bir yerde namaz kılmak, onu tavaf etmek, kıble edinmek, istilam etmek, toprağı üzerine çizgiler çizmek, üzerine bina yapmak, üstüne mum yakıp koymak ve buna benzer bir çok uygulama yasaklanmıştır. Bütün bunlar Rasûlullah’ın (s.a.s.) ümmeti- ne, önceki kavimleri helâk eden şirke düşmelerini önlemek için bir rahmettir. Birçok ülkede kabirlerin üzerine yapılan binalar (türbe) görülmekte; insanlar onlara tazimde bulunmakta, uzaktan yakından onlara yakarmakta, Allah’ın

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    evlerinde ve seher vakitlerinde yapmadıkları ibâdetleri orada içtenlikle yerine getirmektedirler. Bir kısmı, onlar için secde etmekte, çoğunluğu ise namazın bereketini onların yanında dilemekte, mescidlerde yapmadıkları duâ ve niyaz- ları yapmaktadırlar. Bunların tamamı, bu kabirleri put edinmek ve Allah’tan başka bir ilâhâ tapınmaktır. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır: “Allahım! Kabrimi tapınılan bir put kılma!”1264

     

    Bir başka hadisinde Rasûlullah (s.a.s.) şöyle demektedir: “Allah, Yahudi- lerle Hristiyanlara lânet etsin; onlar nebîlerinin kabirlerini mescidler edin- diler.” Âişe (r. anhâ), “Eğer bu (endişe) olmasaydı, Peygamber (s.a.s.)’ in kabri açıkta bulundurulacaktı” demiştir.1265

     

    Bütün bunlar, onunla şirk tohumlarının ekilmesini önlemek içindir. Rasûlul- lah (s.a.s.), kabirlere tazim etmenin, onları put edinmenin Allah’tan başkasına ibâdetin tohumlarını ektiğini bildirmektedir.

     

    Puta tapıcılık sadece İslâm öncesi Arap toplumuna has bir olay değildir. Çağımızda da putçuluk daha değişik görünümler altında varlığını sürdürmek- tedir. Putçuluk, yalnızca sert bir taştan yapılmış heykel önünde eğilmek ve ona tâzim göstermek olarak ele alınırsa, kuşkusuz büyük bir yanılgı içine dü- şülür. Kaldı ki, müşrik Arap toplumunun elleriyle yaptıkları putlara gösterdik- leri saygıyı bu çağda da görmek mümkündür. Hattâ bu tür putçuluk bu gün fazlasıyla hüküm sürmektedir. Put, putlaştırmak isteyenlerin arkasına gizlen- dikleri birer işaret ve alâmetten başka bir şey değildir. Yoksa putun mutlaka bir ağaçtan dikilmiş yahut bir taştan yontulmuş olması zaruri değildir. Allah’ın dışında tapınılan her şey puttur. “Allah”ı bırakıp da kendilerine kıyâmete ka- dar cevap veremeyecek şeylere tapanlardan daha sapık kimdir?”1266 Allah tarafından gönderilmiş bir delil olmaksızın, O’ndan başkasına itaat eden, bir hükme sahip olduğuna inanan, O’ndan başkasına duâ edip bir şey isteyen, Allah’a şirk koşmuştur. Dolayısıyla putçuluğun şirkle ve küfürle yakından bağ- lantısı vardır. Puta tapan bir kimse hem Allah’a şirk koşuyor, hem de küfre giriyor demektir.

     

    Göklerde ve yerde bütün otorite ve yetkilere sahip olan, ancak Allah’tır; yaratma O’na mahsustur; bütün nimetler O’nun kudret elindedir; bütün işler yalnızca ve yalnızca O’na aittir; kuvvet ve çare O’nun hükmündedir; göklerde

     

    1264

    Muvatta, Sefer, 85; Ahmed bin Hanbel, II, 246

    1265

    Müslim, Mesacid III

    1266

    46/Ahkaf, 5

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                     Put vE Puta taPMa

     

    ve yerde olan her şey ister istemez O’na itaat etmeye, emrine boyun eğmeye mecburdur. İşte bunun için O’ndan başka ilâh yoktur. Kur’ân-ı Kerim, insan- ların ibâdet ettikleri şeylerin Allah’ın kulu ve O’nun karşısında aciz olduklarını açıkladıktan sonra, insanları ve cinleri ibâdet kelimesinin muhtelif mânâlarıyla yalnız Allah’a ibâdete, sadece O’na kulluk etmeye, ancak O’na itaatte bulun- maya, kişinin O’ndan başkasını tanrı kabul etmemesine ve ibâdetin hangi çeşidiyle olursa olsun O’ndan başkasına tapılmamasına çağırıyor: “Andolsun ki, Biz her ümmete, Allah’a kulluk edin, putlara tapmaktan kaçının diye bir elçi gönderdik...”1267

     

    Aslında insanların Allah’tan başka birine ya da bir puta tapmasının asıl nedeni; kendi nefsini ilâh edinmesidir. Bugünkü müşriklerle, Peygamberimiz zamanındaki müşrikler arasında fark yoktur. Müşriğin mantığı her devirde ay- nıdır. Bu mantık, Allah’ı yeryüzüne karıştırmama, yeryüzünde ilâh olarak ken- dini tanımadır. İşte şirkin aslı budur. Zamanımızda da insanlar her ne kadar kâinatı yaratanın, yağmuru yağdıranın, öldüren ve diriltenin Allah olduğunu kabul etseler de, O’nun tasarruflarında ortak anıyorlar, dünya ile ilgili işlerde Allah’ın belittiğinin aksine hükümler koyuyorlar. İşte günümüzde şirkin aldığı görünüm budur.

     

    Tekrar edelim: Put, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı mad- dî-mânevî her şeydir ve putları bu yönleriyle hayatın amacı kılmak da şirktir. Put sadece tapılan birtakım nesneler değildir. Eğer hayatın amacı haline gelir ve insanı Allah’a isyana sevkederse, yerine göre makam, para, kadın veya insanlar için değerli herhangi bir şey insanlar için put olabilir.

     

    Kur’ân-ı Kerimin birçok âyetinde Allah Teâlâ, insanları şirke düşmemeleri hususunda uyarır.“O ancak tek bir ilâhtır. Doğrusu ben O’na ortak koşma- nızdan masumum, de.”1268

     

    Şirk düzeni; insanları köleleştiren, ilâhlık taslayan çağdaş Firavunlar ile, on- larla işbirliği yapan sahte din adamları yani Bel’amlar ve sömürüye ortak olan, bizzat şirk düzeninden beslenen, haramzade Karunlar, yani zengin elit taba- ka ve bu üç kesime bağlanan, onlara itaat eden, onların koyduğu kanunlar- la -Allah’ın hükümlerine aykırı olmasına rağmen- yaşayan halk yığınlarından meydana gelir.

    Kendi nefsini ilâhlaştıran ve Allah’a değil de kendisine tapan ve tapılmasını

    1267 16/Nahl, 36; Eymen ed-Dımaşkî, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 206-209

    1268 6/En’âm, 19

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    isteyenler; başkalarının haklarına el uzatmanın, yalnız Allah’a ibâdet edildiği ve uyulduğu sürece mümkün olmadığını bilirler. Çünkü, Allah’ın dini adâleti emreder ve bütün insanları eşit olarak görür. Şirk ise nefsini ilâh edinen- lerin, insanları kendilerine kul etmeleri ve sömürmeleri üzerine kuruludur. Bu yüzden tâğutlar, kendi nefislerini ilâhlaştırmak için, ilkelerini kendilerinin tesbit ettikleri ve başkalarının haklarını gasb üzere kurulu şirk düzenini isterler. Tâğutlar, ortaya attıkları ilâhlara insanları taptırarak, aslında kendilerine taptırır, kulluk ettirirler. Şirk, insanların insanlara kulluk ettiği düzenin adıdır.

     

    Allah’ın halîli (dostu) İbrâhim (a.s.) ne güzel duâ etmiş: “Allah’ım, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut. Ya Rabbi, şüphesiz ki bu putlar, birçok insanı saptırdı.”1269 âyette belirtildiği üzere, İbrâhim (a.s.) bile, kendinin ve neslinin putlardan uzak kalması için Allah’a duâ etmiştir.

     

     

     

    TARİHTEN GÜNÜMÜZE PUT VE PUTLAŞTIRMA

    Tevhid ve şirk insanlık tarihi boyunca insanların bağlanageldiği iki dinin adıdır. İnsanlık tarihi şirkle tevhid arasındaki mücâdeleden ibarettir. Bütün peygamberlerin tebliğlerinde vurguladıkları temel esas, tevhiddir. Kur’ân-ı Kerim’in üzerinde en çok durduğu konu tevhidin önemi ve şirkten uzak du- rulmasıdır. Şirk, sadece putlara tapmak değildir. Nefsin istekleri peşinde koş- mak, Allah’ın sevgisi yerine dünya sevgisini tercih etmek, bunların sonucunda Allah’ın hükümlerinden birini dahi reddetmek de şirktir.

     

    Peygamberimiz zamanındaki Mekke müşrikleri Allah’la birlikte birçok ilâ- ha/tanrıya inanıyorlardı. Bu müşrikler kendi hevâ ve heveslerine göre putlar yapıyorlar ve onlara tapıyorlardı. Kâbe’nin içinde 360 tane put bulunuyordu. Bunların en büyükleri; Hubel, Lât, Menât, Uzza isimli putlar idi. Ayrıca Ved, Suvâ, Yeûk ve Nesr isimli putlar vardı. Bunlar Hz. Nuh zamanında yaşamış olan iyi huylu, cömert ve sâlih insanlardı. Bu insanlar ölünce, onların heykelleri yapılmış ve zaman geçtikçe halk onlara tapmaya başlamıştı. Bazı Araplar bun- lardan başka, güneşe, aya, bazı taşlara, ağaçlara ve hayvanlara tapıyorlardı. Bazı müşrikler ise, melekleri Allah’ın kızları olarak görüyorlar ve onları Allah’a şirk koşuyorlardı. Aslında insanların Allah’tan başka bir puta tapmasının asıl nedeni; kendi nefislerini ilâh edinmeleridir. Bugünkü müşriklerle, Peygamberi-

     

    1269 14/İbrâhim, 35-36

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                     Put vE Puta taPMa

     

    miz zamanındaki müşrikler arasında temelde bir fark yoktur. Müşriğin mantığı her devirde aynıdır. Bu mantık, Allah’ı yeryüzüne karıştırmama, yeryüzünde ilâh olarak kendini tanımadır. İşte şirkin aslı budur. Zamanımızda da insanlar her ne kadar kâinatı yaratanın, yağmuru yağdıranın, öldüren ve diriltenin Allah olduğunu kabul etseler de, O’nun tasarruflarında ortak tanıyorlar, dünya ile il- gili işlerde Allah’ın belirttiğinin aksine hükümler koyuyorlar. Günümüzde şirkin aldığı en net görünüm budur.

     

     

     

    PUTLAŞTIRILIP İLÂH HALİNE GETİRİLEN BÂTIL TANRI ANLAYIŞLARI

    Kur’ân-ı Kerim, müşrikler tarafından tapınmaya konu edilen varlıklardan bahsederken, birçok durumda genel ifadeler kullanır: “Allah’tan başka tap- tıkları”1270; “Allah’tan başka duâ edip yalvardıkları”1271; “Allah’a şirk koştukla- rı”1272; “Şirk koştukları şeyler”1273; “Allah’tan başka benimsedikleri”1274 tarzın- da fiil şekilleri olduğu gibi; genel anlamda birtakım isimler de hayli fazladır: “İlâh”1275; “âlihe -ilâhlar-”1276; “endâd -eş ve denkler-”1277; “esnâm -heykel- den putlar-”1278; “evsân -putlar-”1279; “temâsîl -heykeller-”1280; “şürekâ -ortak- lar-”1281; “şühedâ -şâhitler, yardımcılar-”1282; “şüfeâ’ -şefaatçiler, aracılar-”1283; “erbâb -rabler-”1284; “evliyâ -velîler, dostlar, yöneticiler-”1285; “emsâl -eşler, benzerler-”1286; “tâğût -azgın yönetici-”1287; “cibt -putlar-”1288; “ensâb -diki-

     

     

    1270

    25/Furkan, 17

    1271

    7/A’râf, 194

    1272

    28/Kasas, 68

    1273

    7/A’râf, 190

    1274

    45/Câsiye, 10

    1275

    15/Hicr, 96

    1276

    21/Enbiyâ, 36

    1277

    2/Bakara, 165

    1278

    7/A’râf, 138

    1279

    22/Hacc, 30

    1280

    21/Enbiyâ, 52

    1281

    13/Ra’d, 16

    1282

    2/Bakara, 23

    1283

    39/Zümer, 43

    1284

    12/Yûsuf, 39

    1285

    29/Ankebût, 41

    1286

    16/Nahl, 74

    1287

    2/Bakara, 256

    1288

    4/Nisâ, 51


    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    li taşlar, putlar-”1289; “veled -çocuk-”1290; “sâhibe -eş, hanım, zevce, tanrı- ça-”1291.

     

    Kur’an’da yukarıdaki âyetler başta olmak üzere çeşitli yerde yüzlerce defa kullanılan bu genel tâbirler gösteriyor ki, Kur’an şirkin her türlüsünü iptal için gelmiştir. Yoksa, sadece zuhur ettiği bölgede, birtakım özel isimlerle belirtilen “Menât, Hubel, İsâf vb.” putları hedef almış değildir. Allah’ı tek tanımanın hâlis olması için yukarıda anılan bütün şirk kavramlarının kapsadığı alanın, ulûhiye- te tahsis edilmesi gereklidir (İbâdet, şefaat, duâ, tutunma, hâkimiyet, velâyet vb.). Bu özellik, Kur’an’ın şirk karşısındaki durumu bakımından, birinci dere- ceden bir önem arzetmektedir. Öbür yandan Kur’an, bâtıl ulûhiyetlerin (sahte tanrıların) türlerini gösterirken genel olarak, onların adlarından değil; mâhiyet- lerinden bahseder. (Arabistan’da o dönemde tapılan tanrılardan bazılarının özel isimleri -el-Lât, el-Uzzâ, Vedd vb.- sadece birkaç yerde zikredilmiştir.) Şu halde, o, aslında ulûhiyet bakımından yok olan o varlıkları muhâtap, bir muârız, bir rakip veya düşman gibi telâkkî ederek birtakım belirli fertlere değil; insanlık dünyasında tanrılaştırılmaları yaygın olan mâhiyetlere hücum etmiştir. Mâhiyetler üzerinde dururken de, onlar hakkında bilgi vermek değil; onların eksik yanlarını, neden tanrı olamayacaklarını belritmeye yönelmiştir.

     

    Diğer taraftan, Kur’an’ın mâhiyetlerinden bahsettiği bâtıl ve sahte tanrıla- rın, insanlığın çeşitli devir ve yerlerinde tanrılaştırdığı varlık tipleri durumunda olduğu söylenebilir. Bu tipler arasında, Arabistan’da rastlanmayanların da bu- lunması, Kur’an’ın evrenselliği ile açıklanmalıdır. Bu tipler, şöyle sınflandırıla- bilir:

     

    Hayat sahibi varlıklar

    İnsanlarca görülmeyen varlıklar; a) hayırlılar (Melekler, kısmen cinler), b) Şerliler (şeytanlar, kısmen cinler)

    İnsanlar; a) Tanrı oğlu veya kızı (İsa, Uzeyr), b) Tanrıça (sâhibe), c) Hü- kümdar-tanrı (Firavun)

    Hayvanlar; a) Buzağı, boğa, b) Nesr (kartal)

     

    Cansızlar

    Tabiat varlıkları; a) güneş, b) ay, c) yıldızlar (Şi’râ), d) Ba’l, e) ağaç (el-Uzzâ), kaya (el-lât, Menât)

     

    1289

    5/Mâide, 90

    1290

    72/Cin, 3

    1291

    72/Cin, 3

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                     Put vE Puta taPMa

     

    İnsan eliyle yapılanlar; a) esnâm, evsân (Vedd, Yeğûs vb.), b) ensâb

     

    Mücerred Varlıklar
    1. a) Nefsin hevâsı, b) şâri’, c) dehr, d) seneviye.1292

     

     

     

     

    KUR’ÂN-I KERİM’DE PUT KAVRAMI VE PUTA TAPMA KONUSU

    Kur’ân-ı Kerim’de put anlamındaki “sanem” kelimesinin çoğulu “esnâm” 5 yerde geçer.1293 Yine put anlamındaki “vesen” kelimesinin çoğulu evsân ise 3 yerde zikredilir.1294 Heykel anlamındaki timsâl kelimesinin çoğulu temâsîl kelimesi iki yerde kullanılır. Bunlardan biri, put anlamı yüklendiğinden olumsuz tavır alın- masını gerektirecek şekildedir.1295 Diğeri ise, Süleyman (a.s.)’ın cinlere sanat eseri olarak yaptırdığı heykellerdir ki, put özelliği olmadığından olumludur.1296

     

    Kur’an’da putperestliğin genel adı olan “şirk” ve türevleri 168 yerde geçer. Şirk ve puta tapma ifâdeleri geçmese bile, âyetlerin çok büyük bir bölümü, tevhidi hâkim kılmak için şirkle, putlarla ve putçularla mücâdeleyi konu edinir. Kur’ân-ı Kerim, putperestleri ve her çeşit müşriği, yeryüzünde birliği ve huzuru bozan, insanlar için zararlı, çirkin bir tip olarak görür ve necis, yani pislik olarak nitelen- dirir.1297 Kur’an’da putperestlik ve şirk, herhangi bir şeyi, kavramı veya bir kimseyi tercih etme, önem ve kıymet verme, yüceltme bakımından Allah’la eşit düzeyde görmek veya bunu davranışlarıya göstermektir. Kur’an bize Allah’ı (c.c.) birçok sıfat ve isimleriyle tanıtmış ve O’ndan başka ilâh/tanrı olmadığını kesin ifadelerle bildirmiştir. İlâh, Allah’ın Kur’anda bildirilen özelliklerine sahip olan varlıktır. Allah gerçek ve tek ilâhtır; Allah’ın sıfatlarına sahip olan başka hiçbir varlık olamaz. İşte, Allah’ın herhangi bir sıfatına başkasının Allah’la birlikte veya bağımsız olarak sa- hip olduğunu iddia etmek, Allah’tan başka ilâh kabul etmektir, yani şirktir, putpe- restliktir. Kur’ân-ı Kerim’de birçok âyette Allah Teâlâ, insanları şirke düşmemeleri, hiçbir şeyi putlaştırmamaları husûsunda uyarır.

     

     

    1292

    Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, Kayıhan Y., s. 339-340

    1293

    6/En’âm, 74; 7/A’râf, 138; 14/İbrâhim, 35; 21/Enbiyâ, 57; 26/Şuarâ, 71.

    1294

    22/Hacc, 30; 29/Ankebût, 17, 25.

    1295

    21/Enbiyâ, 52

    1296

    34/Sebe’, 13

    1297

    9/Tevbe, 28

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Kur’ân-ı Kerim’de, şirkin çeşitlerine göre ayrı ayrı isimlendirildiği görülür; “Ve- sen” küçük putlara verilen isimken, şekilsiz putlara “sanem” denilir. Yönetici put- lar ise “tâğut” olarak isimlendirilir. “Erbâb” ise, üstün meziyetler ve ilâhî vasıflar yakıştırılarak putlaştırılıp tanrılaştırılan varlıklara verilen isimdir. Bu kelime, ilâh/ tanrı seviyesine getirilen puta duyulan sevgiyi de ifâde eder. Peygamberlerin ve sâlih insanların ilâhlaştırılması da genellikle bu kelime ile anlatılır.

     

    Kur’ân-ı Kerim’de putlar, sebep oldukları zararlar açısından konu edilir ve insanlar dünya ve âhiret güzellikleri için putlara tavır almaya çağrılır. Putperest müşrikler, putları şefaatçi kabul ederler.1298 Putperest müşrikler, meleklere cinsi- yet yakıştırırlar.1299 O yüzden putlara yücelik atfeden müşrikler, Allah’a iftira etmiş olmaktadırlar.1300 Putperestler, çocuklarına putlarının adını da verdikleri olur.1301 Putlar, hiç kimseye zarar ve fayda veremezler.1302 Bırakın başkalarına, putların kendilerine bile faydaları dokunmaz.1303 Putların hiçbir şey yaratmadıkları, buna güçlerinin olmadığı belirtilir.1304 Putların kimseye rızık veremediği, veremeyeceği ifâde edilir.1305 Putlar, yapılan duâlara cevap veremezler.1306 Aslında, kendilerine yanlış yere tapılan putların rabbinin de Allah olduğu vurgulanır.1307 Putların ken- dilerine tapanlardan bile habersiz olduğu belirtilerek akıllı insanların böyle âciz durumdakilerden medet ummalarının mümkün olamaycağı vurgulanır.1308 Onlar hiçbir şeye sahip değildirler,1309 kendi hayatları bile yoktur ki, bir şeye sahip ol- sunlar, onlar diri değil ölüdürler.1310

     

    Böylesine âciz varlıklar olan putlara putlara tapmaktan sakınmak gerekir.1311 Putlara tapmak haramdır.1312 Putlar, kıyâmet günü kendilerine uyanlardan uzak- laşacaklardır.1313 Arap putperestlerinin çok sayıdaki putları arasından, önemseyip

     

    1298

    10/Yûnus, 18; 13/Ra’d, 14; 16/Nahl, 55; 19/Meryem, 81-82; 39/Zümer, 3, 43-44

    1299

    43/Zuhruf, 19; 53/Necm, 27-28

    1300

    6/En’âm, 138-139, 143-144

    1301

    7/A’râf, 190-191

    1302

    5/Mâide, 76; 6/En’âm, 40, 41, 46, 71 vb.

    1303

    7/A’râf, 197-198; 10/Yûnus, 35

    1304

    7A’râf, 191-192; 10/Yûnus, 34; 13/Ra’d, 33; 16/Nahl, 20; 21

    1305

    29/Ankebût, 17

    1306

    13/Ra’d, 14; 27/Neml, 62; 34/Sebe’, 22; 35/Fâtır, 14

    1307

    53/Necm, 49

    1308

    46/Ahkaf, 5

    1309

    16/Nahl, 73; 35/Fâtır, 13; 53/Necm, 19-20

    1310

    16/Nahl, 21

    1311

    17İsrâ, 22; 22/Hacc, 30; 25/Furkan, 68; 42/Şûrâ, 9

    1312

    5/Mâide, 90; 17/İsrâ, 29, 39

    1313

    2/Bakara, 166; 6/En’âm, 22-24, 94; 7/A’râf, 37, 53; 10/Yûnus, 28-30 vb.

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                     Put vE Puta taPMa

     

    öne çıkardıkları putların isimlerini zikreder. Bunlar, Lât, Uzzâ ve Menât putları- dır.1314

     

    Putlara tapanlar gerçekte putlara tâbi olmuyor, zanlarının peşinden giderek kendi hevâlarına tapmış oluyor, zâlim müstekbirlere kulluk yapmış oluyorlar.1315 Bütün bunlarla birlikte Kur’an, putlara sövmekten sakınmayı tavsiye eder.1316 Ör- nek peygamber Hz. İbrâhim’in putlarla mücâdelesini ve ateşe atılma pahasına onları yıkıp devirmesini ayrıntılı biçimde gündeme getirir. İbrâhim (a.s.), babası Âzer’e tek ilâh olarak sadece Allah’ı kabul edip yalnız O’na ibâdet etmeyi, putlara tapmaktan vazgeçmeyi samimi dille anlatıp onu dâvet ettiği halde, ondan büyük tepki görür.1317 Aynı dâveti İbrâhim (a.s.), kavmine de ulaştırır ve aynı tepkiyle kar- şılaşır.1318 İbrâhim (a.s.), kavmine karşı akıl yolu ile Allah’ı arayıp ispat eder, onların da akıllarını kullanıp sahte tanrılardan kurtulmalarını tavsiye eder.1319 Kafalarındaki putları kırmaya güç yetiremeyen Hz. İbrâhim, en sonunda kavminin taptığı putları baltayla kırar ve büyük tepkiyle karşılaşır.1320 O, Kâbe’yi de putlardan temizler.1321 Tevhid konusunda münâzara ettiği Nemrut tarafından putlara karşı çıkmanın be- delini ödemek üzere ateşe atılır, ama her şeye gücü yeten Rabbi tarafından ateş ona soğuk ve selâmet yapılır.1322 Safını putlardan yana koyup bâtılın yanında mü- câdele eden Nemrut ise helâk olur.1323

     

     

    Kur’an, başka bir canlıyı, eşyayı veya soyut bir şeyi Allah’a endâd/denk tutmanın da putlaştırma olduğunu belirtir ve bu suçun cezâsının da büyük olacağını belirtir.1324   Kur’an, somut putlar yanında soyut putları da gündeme getirir. Hevâ ve hevesi putlaştırıp ilâhlaştırmak tehlikesi de sözkonusudur.1325 Put diye şeytana tapanlar da vardır.1326

     

     

    1314

    53/Necm, 19-20

    1315

    10/Yûnus, 66; 28/Kasas, 62-63; 39/Zümer, 3

    1316

    6/En’âm, 108

    1317

    6/En’âm, 74; 19/Meryem, 42-48; 21/Enbiyâ, 52-57; 26/Şuarâ, 69-82; 37/Sâffât, 85-87; 43/Zuhruf,

    26-27; 60/Mümtehine, 4

    1318

    21/Enbiyâ, 52-57; 26/Şuarâ, 69-82; 29/Ankebût, 16-18, 24-26; 37/Sâffât, 85-87; 43/Zuhruf, 26-27

    1319

    6/En’âm, 76-79; 21/Enbiyâ, 58-67; 26/Şuarâ, 70-82

    1320

    21/Enbiyâ, 52-68; 37/Sâffât, 88-97

    1321

    22/Hacc, 26

    1322

    21/Enbiyâ, 68-71; 29/Ankebût, 245; 37/Sâffât, 97-98

    1323

    21/Enbiyâ, 70

    1324

    2/Bakara, 22, 165; 14/İbrâhim, 30; 34/Sebe’, 33; 39/Zümer, 8; 41/Fussılet 9

    1325

    45/Câsiye, 23; 47/Muhammed, 12

    1326

    4/Nisâ, 117

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Tüm putlar, putlaştırılan özelliklerden uzaklaştırılması istenen insanlara Kur’an, gerçek ilâhı, tek ma’bud olan Allah’ı vasıf ve isimleriyle tanıtır. Allah’tan başka ilâh olmadığını çok net biçimde ve ısrarla gündeme getirir.1327 Tevhid, yani tüm putları reddedip tek ilâha iman edip O’na kulluk inancı, insanlığın aslî itikadı ve tüm peygamberlerin çağlar boyu tebliğ edip canlandırmaya çalıştığı husustur.1328 Bütün İlâhî dinlerin de aslı İslâm’dır/teslimiyettir ve tevhide (putları reddedip tek Allah’a iman ve yalnız O’na ibâdet ve kulluğa) dayanır.1329 Çünkü tevhidden başka her şey bâtıldır.1330

     

    Kur’an, bütün bu gerekçelerden dolayı, insanlığa muvahhid olup Allah’ı birlemeleri çağrısını yapar.1331 Yüzümüzü tevhid dinine döndürmemiz istenir.1332 Allah’ın yolunu (tevhid’i) tâkip etmek emredilirken, başka yolları tâkip etmek (her çeşit put ve putçularla iyi ilişkiler) de yasaklanır.1333 İster putlara tapmak yönüyle olsun, ister başka çeşitte; şirk büyük bir zulümdür.1334 Allah, kendisine şirk koşmayı kesinlikle affetmez.1335 Müşriklerin temel özellikleri, Allah’tan baş- kasını tanrı edinmeleridir.1336

     

    Kıyâmet günü putlar da, küfür önderleri ve öncüleriyle birlikte cezâlan- dırılacaklardır.1337 Putlar, müşrikler tarafından da âhirette inkâr edilecektir.1338 Kur’ân-ı Kerim, Kıyâmet günü putların durumuyla ilgili de geniş bilgiler verir.1339

     

    Kur’ân-ı Kerim, mü’minlerin putperest ve her çeşit müşrikle ilişkilerinin na- sıl olmasını da belirler. Müşriklerin dostluğu yoktur, mü’min onları dost kabul

     

     

    1327   2/Bakara, 163, 255; 3/Âl-i imrân, 2, 6, 18, 62; 4/Nisâ, 87, 171; 5/Mâide, 73; 6/En’âm, 19, 102,

    106; 14/İbrâhim, 52; 16/Nahl, 22, 51; 20/Tâhâ, 8, 14; 22/Hacc, 34; 23/Mü’minûn, 116; 27/Neml, 26; 28/

    Kasas, 70, 88; 37/Sâffât, 4

    1328 2/Bakara, 133; 7/A’râf, 59, 65, 73, 85, 158; 9/Tevbe, 129; 11/Hûd, 50, 61, 84; 16/Nahl, 2; 18/Kehf,

    110; 21/Enbiyâ, 25, 108; 23/Mü’minûn, 23; 41/Fussılet, 6. Tevhid dini ise İslâm’dır: 6/En’âm, 161; 10/

    Yûnus, 105; 21/Enbiyâ, 92; 30/Rûm, 30; 39/Zümer, 3, 11

    1329 6/En’âm, 90; 21/Enbiyâ, 92; 23/Mü’minûn, 51-52; 42/Şûrâ, 13; 43/Zuhruf, 45; 87/A’lâ, 14-15,

    18-19

    1330

    10/Yûnus, 32; 22/Hacc, 31; 41/Fussılet, 6

    1331

    22/Hacc, 31; 30/Rûm, 30

    1332

    10/Yûnus, 105

    1333

    6/En’âm, 153

    1334

    31/Lokman, 13

    1335

    4/Nisâ, 48, 116

    1336

    2/Bakara, 165; 3/Âl-i imrân,151; 4/Nisâ, 117; 5/Mâide, 76; 6/En’âm, 1, 107, 136 vb.

    1337

    25/Furkan, 17-19; 28/Kasas, 62-64, 74; 37/Saffât, 22-34

    1338

    30/Rûm, 13

    1339

    25/Furkan, 17-19; 28/Kasas, 62-64, 74; 37/Saffât, 22-34

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                     Put vE Puta taPMa

     

    edemez.1340 Putperest müşrikler, mü’minleri ateşe çağırırlar.1341 Putperestlerden yüz çevirmek emredilir.1342 Müşriklerden korkulmaz, korkulmamalıdır.1343 Çünkü putperest ve her çeşit müşrik, mü’minlere zarar veremez.1344 Putperestlere ve her çeşit müşriklere karşı mücâdele edilmeli, savaşılmalıdır.1345

     

    Kur’an’da Allah, ibâdetin sadece Kendisine yapılmasını emretmektedir. İster içimizde ve ister dışımızda olsun bizi kendisine râm eyleyen, mutlak anlamda itaatkâr kılan, bizim bedenimizi ve ruhumuzu kendi kudretine göre yönlendiren, bizim enerjimizi kendi istediği yöne sevkeden, yani bizi teslim alan her “güç”, bizi kendisine kul yapmış demek olur. Dolayısıyla putlaştırma, önce insanın kendisine hakarettir; en güzel şekilde yaratılmış olan insanın kendi cinsinden veya kendinden de aşağı olanların yanında alçalması, on- lardan daha aşağıları tercih etmesi demektir. Oysa Rabbimiz, ulûhiyet, rubû- biyet ve ubûdiyeti bizim yalnızca Kendisine tahsis etmemizi ve bu noktada bütün sahte ilâh ve rableri reddederek her çeşit puttan ve putlaştırmadan yüzçevirmemizi istiyor.

     

    Kur’ân-ı Kerim’de insanları ve diğer varlıkları putlaştırma ile ilgili ve bunun uhrevî cezası konusunda çok sayıda âyet vardır.1346

     

    “(Ey Allah’ım,) Ancak Sana ibâdet/kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz.” 1347

     

    “De ki: ‘Ey Kitap ehli, bizimle sizin aranızda müşterek (olan) bir kelimeye (tevhide) gelin. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak

     

    1340   2/Bakara, 105; 5/Mâide, 82; 6/En’âm, 106; 9/Tevbe, 7-8, 10, 12; 17/İsrâ, 73-75; 28/Kasas, 87;

    60/Mümtehine, 1-2, 6-9

    1341 2/Bakara, 221; 17/İsrâ, 73-75; 29/Ankebût, 12-13

    1342   6/En’âm, 106, 150; 10/Yûnus, 41; 15/Hıcr, 94; 28/Kasas, 87; 32/Secde, 30; 37/Saffât, 173-174,

    178-180; 43/Zuhruf, 83, 89; 45/Câsiye, 18; 51/Zâriyât, 54; 53/Necm, 29; 54/Kamer, 6; 68/Kalem, 8; 73/

    Müzzemmil, 10

    1343 9/Tevbe, 13-14; 10/Yûnus, 65; 15/Hıcr, 94; 22/Hacc, 38; 37/Sâffât, 171-175

    1344 37/Sâffât, 160-163; 52/Tûr, 42

    1345 9/Tevbe, 5-6, 11-12

    1346 1/Fâtiha, 5; 2/Bakara, 165, 170; 3/Âl-i İmrân, 64, 151; 4/Nisâ, 36, 45, 51, 116, 117; 5/Mâide, 72-73,

    76, 104; 6/En’âm, 14, 19, 22-23, 56, 74, 80-81, 102-103; 7/A’râf, 28, 37; 9/Tevbe, 28, 31; 10/Yûnus, 18,

    106; 12/Yûsuf, 39-40; 14/İbrâhim, 30, 35-36; 16/Nahl, 36, 51-52; 18/Kehf, 102; 19/Meryem, 93; 21/En-

    biyâ, 24, 25, 51-71, 98; 22/Hacc, 11, 30-31, 74; 24/Nûr, 55; 26/Şuarâ, 213; 28/Kasas, 88; 29/Ankebût,

    8, 17, 25; 30/Rûm, 31; 31/Lokman, 13, 21; 36/Yâsin, 74-75; 38/Sâd, 4-7; 39/Zümer, 3, 14, 17, 64-67; 41/

    Fussılet, 37; 42/Şûrâ, 21; 43/Zuhruf, 22-24, 26-28; 45/Câsiye, 23; 51/Zâriyât, 56; 53/Necm, 19-23; 60/

    Mümtehıne, 4; 109/Kâfirun, 1-6.

    1347 1/Fâtiha, 5

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    koşmayalım ve Allah’ı bırakıp da bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı Rabler edinmeyelim.’ Eğer yüz çevirirlerse, deyin ki: ‘Şâhid olun, biz gerçekten müslümanlarız.” 1348

     

    “Kendisi hakkında hiçbir delil indirmediği şeyi Allah’a şirk/ortak koştuk- larından dolayı küfredenlerin kalplerine korku salacağız. Onların barınma yerleri ateştir. Zâlimlerin konaklama yeri ne kötüdür!”1349

    “Allah’a İbâdet edin. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın.”1350

     

    “Allah sizin düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Velî (gerçek bir dost) olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah kâfidir.”1351

     

    “Kendilerine Kitap’tan nasip verilenleri görmedin mi? Putlara ve cibt’e ve tâğûta (putlara ve sahte tanrılara) iman ediyorlar, sonra da kâfirler için: ‘Bunlar Allah’a iman edenlerden daha doğru yoldadır’ diyorlar.” 1352

     

    “Hiç şüphesiz, Allah, kendisine şirk koşanları bağışlamaz. Bunun dı- şında kalanlar ise, (onlardan) dilediğini bağışlar. Kim Allah’a şirk koşarsa elbette o uzak bir sapıklıkla sapmıştır.” 1353

     

    “Onlar (müşrikler), O’nu bırakıp yalnızca birtakım dişilere tapar, onlar- dan yardım isterler. Onlar o her türlü hayırla ilişkisi kesilmiş şeytandan baş- kasına tapmazlar.” 1354

     

    “De ki: Allah’ı bırakıp size ne zarar, ne de yarar vermeye gücü yetmeyen şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa Allah, işitendir, bilendir. (O’na İbâdet etme- niz gerekmez mi?)” 1355

     

    “De ki: ‘Gökleri ve yeri yoktan var eden, yedirdiği halde yedirilmeyen Al- lah’tan başkasını mı velî/dost edineceğim?’ De ki: ‘Bana müslüman olan- ların ilki olmam emrolundu.’ Ve ‘sakın Allah’a ortak koşan müşriklerden

     

     

    1348

    3/Âl-i İmrân, 64

    1349

    3/Âl-i İmrân, 151

    1350

    4/Nisâ, 36

    1351

    4/Nisâ, 45

    1352

    4/Nisâ, 51

    1353

    4/Nisâ, 116

    1354

    4/Nisâ, 117

    1355

    5/Mâide, 76


                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                     Put vE Puta taPMa

     

    olma!’ (denildi).” 1356

    “Onların tümünü toplayacağımız gün; sonra şirk koşanlara diyeceğiz ki: ‘Nerede (o bir şey) sanıp da ortak koştuklarınız?’ Sonra onların: ‘Rabbimiz olan Allah’a and olsun ki, biz müşriklerden değildik’ demelerinden başka bir fitneleri olmadı. Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler ve düzmek- te oldukları da kendilerinden kaybolup uzaklaştı.” 1357

     

     

     

     

     

    1358

     

    “De ki: Ben Allah’tan başka yalvardıklarınıza tapmaktan men olundum.”


     

    “İbrâhim, babası Âzer’e: ‘Birtakım putları tanrılar mı ediniyorsun? Doğ- rusu ben seni de kavmini de apaçık bir sapıklık içinde görüyorum’ demiş- ti.” 1359

     

    “Kavmi onunla (İbrâhim a.s. ile) tartışmaya girişti. Onlara dedi ki: ‘Beni doğru yola hidâyet etmişken, Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz? Ben sizin O’na şirk/ortak koştuğunuz şeylerden korkmam. Rabbimin dile- diği dışında hiçbir şey olmaz. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ ibret almıyor musunuz? Siz, Allah’ın size, haklarında hiçbir hüküm indirmediği şeyleri O’na şirk/ortak koşmaktan korkmazken, ben sizin şirk koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım?! Şimdi biliyorsanız (söyleyin), iki gruptan (Allah’ı tek ilâh kabul edenlerle O’na ortak koşanlardan) hangisi (Allah’ın azâbın- dan) emniyette/güvende olmaya daha lâyıktır?” 1360

     

    “Nihâyet elçilerimiz canlarını almak üzere onlara geldikleri zaman şöyle diyecekler: ‘Allah’ı bırakıp da tapındığınız putlar nerede?’ Onlar şöyle ce- vap verecekler: ‘O putlar bizi bırakıp kayboldular.’ Onlar kendi aleyhlerine kâfir olduklarına şâhitlik edeceklerdir.” 1361

     

    “Ey iman edenler, müşrikler ancak bir pisliktirler...” 1362

     

    “Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler (ilâhlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de... Oysa onlar, tek olan bir ilâh’a İbâdet etmek-

     

    1356

    6/En’âm, 14

    1357

    6/En’âm, 22-23

    1358

    6/En’âm, 56

    1359

    6/En’âm, 74

    1360

    6/En’âm, 80-81

    1361

    7/A’râf, 37

    1362

    9/Tevbe, 28


    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    ten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden münezzehtir, yücedir.” 1363

     

    “Allah’ı bırakıp kendilerine zarar vermeyecek ve yararları dokunmaya- cak şeylere kulluk ederler ve ‘Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir’ derler. De ki: ‘Siz, Allah’a, göklerde ve yerde bilmediği bir şey mi haberve- riyorsunuz? O, sizin şirk koştuklarınızdan uzak ve yücedir.” 1364

     

    “Onların çoğu Allah’a, şirk koşmadan iman etmezler” 1365

     

    “Çeşitli tanrılar mı daha iyi, yoksa kahredici olan bir tek Allah mı? Sizin Allah’tan başka taptıklarınız, Allah’ın kendileri hakkında hiçbir delil indir- mediği, sizin ve atalarınızın taktığı (birtakım anlamsız) isimlerden başka- sı değildir. Hüküm, yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur; ancak insanların çoğu bilmezler.” 1366

     

    “Hatırla ki İbrâhim şöyle demişti: ‘Rabbim! Bu şehri (Mekke’yi) emni- yetli kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut! Çünkü onlar (put- lar), insanlardan birçoğunun dalâletine/sapmasına sebep oldular, Rabbim. Şimdi kim bana uyarsa o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, artık Sen gerçekten çok bağışlayansın, çok merhametlisin.” 1367

     

    “Andolsun biz, her millet içinde: ‘Allah’a İbâdet/kulluk edin, tâğut(a tap- mak)dan kaçının’ diyen bir rasûl/elçi gönderdik.” 1368

     

    “Allah dedi ki: ‘İki ilâh edinmeyin. O, ancak tek bir ilâhtır. Öyleyse Ben- den, yalnızca Benden korkun.’ Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur, din de (itaat ve kulluk da) yalnız O’nundur. Böyleyken, Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz?” 1369

     

    “Kâfirler Beni bırakıp da kullarımı evliyâ/dostlar edineceklerini mi sandı-

     

     

    1363

    9/Tevbe, 31

    1364

    10/Yûnus, 18

    1365

    10/Yûnus, 106

    1366

    12/Yûsuf, 39-40

    1367

    14/İbrâhim, 35-36

    1368

    16/Nahl, 36

    1369

    16/Nahl, 51-52


                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                     Put vE Puta taPMa

     

    lar? Biz cehennemi kâfirlere bir konak olarak hazırladık.” 1370

     

    “Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona: ‘Benden başka hiçbir ilâh yoktur. Bana kulluk/İbâdet edin’ diye vahyetmiş olmayalım.” 1371

     

    “Andolsun Biz İbrâhim’e daha önce rüşdünü vermiştik. Biz onu iyi ta- nırdık. O, babasına ve kavmine: ‘Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller de ne oluyor?’ demişti. Dediler ki: ‘Biz babalarımızı bunlara tapar kimseler bulduk.’ ‘Doğrusu, siz de, babalarınız da açık bir sapıklık içinde- siniz’ dedi. Dediler ki: ‘Bize gerçeği mi getirdin, yoksa sen oyunbazlar- dan biri misin?’ ‘Hayır’ dedi; ‘sizin Rabbiniz, yarattığı göklerin ve yerin de Rabbidir ve ben buna şâhitlik edenlerdenim. Allah’a yemin ederim ki, siz ayrılıp gittikten sonra putlarınıza bir oyun oynayacağım!’ Sonunda İbrâhim onları paramparça etti. Yalnız onların büyüğünü bıraktı; belki ona müra- caat ederler diye. ‘Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Muhakkak o, zâlimlerden biridir’ dediler. (Bir kısmı:) ‘Bunları diline dolayan bir genç duyduk; kendi- sine İbrâhim denilirmiş’ dediler. O halde, dediler, ‘onu hemen insanların gözü önüne getirin. Belki şâhitlik ederler.’ ‘Bunu ilâhlarımıza sen mi yaptın ey İbrâhim?’ dediler. ‘Belki de bu işi şu büyükleri yapmıştır. Haydi onla- ra sorun; eğer konuşuyorlarsa!’ dedi. Bunun üzerine, kendi vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine) ‘zâlimler sizlersiniz, sizler!’ dediler. Sonra tekrar eski inanç ve tartışmalarına döndüler: ‘Sen bunların konuşmadığını pek âlâ biliyorsun’ dediler. İbrâhim: ‘Öyleyse’ dedi, ‘Allah’ı bırakıp da, size hiç- bir fayda ve zarar vermeyen bir şeye hâlâ tapacak mısınız? Yuh olsun size ve Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere! Siz akıllanmaz mısınız?’ (Bir kısmı:) ‘Eğer iş yapacaksanız, yakın onu da tanrılarınıza yardım edin!’ dedi- ler. Biz de dedik ki: ‘Ey ateş! İbrâhim için serin ve selâmet ol!’ Böylece ona bir tuzak kurmak istediler; fakat Biz onları, daha çok hüsrana uğrayanlar durumuna soktuk. Biz, onu ve Lût’u kurtararak, içinde cümle âleme bere- ketler verdiğimiz ülkeye ulaştırdık.” 1372

     

    “Siz ve Allah’tan başka taptıklarınız cehennem odunusunuz. Siz (odun gibi) oraya gireceksiniz.” 1373

     

    “İnsanlardan kimi de Allah’a bir yönden (dinin bütününe inanmadan)

     

    1370

    18/Kehf, 102

    1371

    21/Enbiyâ, 25

    1372

    21/Enbiyâ, 51-71

    1373

    21/Enbiyâ, 98


    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    ibâdet eder. Eğer kendisine bir hayır gelirse, onunla huzura kavuşur (se- vinir) ve eğer başına bir kötülük gelirse yüz üstü döner (dini kötüleyerek ondan vazgeçer).” 1374

     

    “...Öyleyse iğrenç bir pislik olan putlardan kaçının, yalan söz söylemek- ten de kaçının. Kendisine şirk/ortak koşmaksızın Allah’ın hanifleri (O’nun birliğini kabul eden mü’minler olun). Kim Allah’a ortak koşarsa, sanki o, gökten düşüp parçalanmış da kendisini kuşlar kapmış, yahut rüzgâr onu uzak bir yere sürükleyip atmış gibidir.” 1375

     

    “Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarıp yakarma, sonra azâba uğratı- lanlardan olursun.” 1376

    “Allah ile birlikte başka bir ilâh edinip tapma. O’ndan başka hiç bir ilâh yoktur.” 1377

     

    “Biz insana, anne ve babasına (karşı) ihsânı/güzelliği tavsiye ettik. Eğer onlar, hakkında bilgin olmayan şeyle Bana ortak koşman için sana karşı çaba harcayacak olurlarsa, bu durumda, onlara itaat etme. Dönüşünüz Banadır. Artık yaptıklarınızı size haber vereceğim.” 1378

     

    “Siz Allah’ı bırakıp birtakım putlara tapıyor, asılsız sözler yaratıyor/uy- duruyorsunuz. Bilmelisiniz ki, Allah’ı bırakıp da taptıklarınız, size rızık vere- mezler. O halde rızkı Allah katında arayın. O’na kulluk edin ve O’na şükre- din. Ancak O’na döndürüleceksiniz.” 1379

     

    “(İbrâhim onlara) dedi ki: ‘Siz, sırf aranızdaki dünya hayatına has mu- habbet uğruna Allah’ı bırakıp birtakım putlar (tanrılar) edindiniz...” 1380

     

    “Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ dendiğinde: ‘Hayır, biz babalarımı- zı üzerinde bulduğumuz yola uyarız, derler. Ya şeytan, onları alevli ateşin azâbına çağırıyor idiyse?!” 1381

     

     

    1374

    22/Hacc, 11

    1375

    22/Hacc, 30-31

    1376

    26/Şuarâ, 213

    1377

    28/Kasas, 88

    1378

    29/Ankebût, 8

    1379

    29/Ankebût, 17

    1380

    29/Ankebût, 25

    1381

    31/Lokman, 21

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                     Put vE Puta taPMa

     

    “Yardım görürler umuduyla, Allah’tan başka ilâhlar edindiler. Hâlbuki onların (o sahte tanrıların, taptıkları putların) kendilerine yardım etmeye asla güçleri yetmez. Bilâkis onlar, bu ma’bûdlar için yardıma hazır asker- lerdir.” 1382

     

    “İçlerinden kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar. Kâfirler dedi ki: ‘Bu, yalan söyleyen bir büyücüdür. Tanrıları bir tek ilâh mı yaptı? Doğrusu bu, tuhaf bir şey!’ Onlardan mele’ (ileri gelen bir grup, egemen güçler): ‘Yürüyün, ilâhlarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur. Son dinde de bunu işitmedik. Bu, içi boş bir uydurmadan başka bir şey değildir.” 1383

     

    “İyi bil ki, hâlis din yalnız Allah’ındır. O’ndan başka velîler edinerek: ‘biz bunlara, sırf bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz’ diyenlere (gelince): Şüphesiz ki Allah, onlar arasında, ayrılığa düştükleri şeyde hükmünü ve- recektir.” 1384

     

    “De ki: ‘Ben dinimi yalnız Allah’a hâlis kılarak O’na İbâdet/kulluk ediyo- rum.” 1385

     

    “Tâğuta kulluk etmekten kaçınan ve Allah’a yönelenlere müjde var. Müj- dele kullarımı.” 1386

     

    “De ki: ‘Ey câhiller! Bana Allah’tan başkasına kulluk etmemi mi emre- diyorsunuz?’ Ey Muhammed! And olsun ki sana da, senden önceki pey- gamberlere de vahyolunmuşıur. And olsun, eğer Allah’a ortak koşarsan amellerin şüphesiz boşa gider ve hüsrana uğrayanlardan olursun. Hayır, yalnız Allah’a kulluk et ve şükredenlerden ol. Onlar, Allah’ı gereği gibi tak- dir edemediler. Hâlbuki kıyâmet günü bütün yeryüzü O’nun tasarrufunda- dır. Gökler O’nun eliyle dürülüp bükülecektir. O, müşriklerin ortak koştuk- larından münezzeh ve yücedir.” 1387

     

     

     

     

    1382

    36/Yâsin, 74-75

    1383

    38/Sâd, 4-7

    1384

    39/Zümer, 3

    1385

    39/Zümer, 14

    1386

    39/Zümer, 17

    1387

    39/Zümer, 64-67

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    “Gece, gündüz, güneş ve ay O’nun âyetlerindendir. Ne güneşe ne de aya secde etmeyin. Onları yaratan Allah’a secde edin. Eğer kulluk ediyor- sanız (böyle yapın).” 1388

     

    “Yoksa onların birtakım şirk koştukları ortakları mı var ki, Allah’ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine teşrî ettiler (bir şeriat/dinî kural kıldı- lar)? Eğer o fasıl kelimesi (azâbı erteleme sözü) olmasaydı, derhal araların- da hüküm verilir (işleri bitirilir)di. Şüphesiz zâlimler için can yakıcı bir azap vardır.” 1389

    “Bir zaman İbrâhim, babasına ve kavmine demişti ki: ‘Ben sizin taptıkla- rınızdan (putlardan) uzağım. Ben yalnız beni yaratana kulluk yaparım. Çün- kü O, beni doğru yola iletecektir.’ Bu sözü, ardından geleceklere devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı ki, insanlar (onun dinine) dönsünler.” 1390

     

    “Şimdi sen, kendi hevâsını putlaştırıp ilâh edinen ve Allah’ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği ve gözünün üstüne de bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah’tan sonra ona kim hidâyet verecektir? Siz öğüt alıp düşünmüyor musunuz?” 1391

     

    “Ben cinleri ve insanları ancak Bana ibâdet etsinler diye yarattım.” 1392

    “Gördünüz mü o Lât ve Uzzâ’yı? Ve üçüncüleri olan ötekini, Menât’ı. Demek erkek size, dişi O’na öyle mi? O zaman bu, insafsızca bir taksim! Bunlar (putlar) sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey değil- dir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Onlar ancak zanna ve nefislerinin arzusuna uyuyorlar. Hâlbuki kendilerine Rableri tarafından yol gösterici gelmiştir.” 1393

     

    “İbrâhim’de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki: ‘Biz sizden ve Allah’ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz/reddediyoruz. Siz bir tek Allah’a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke be- lirmiştir.’...” 1394

     

     

    1388

    41/Fussılet, 37

    1389

    42/Şûrâ, 21

    1390

    43/Zuhruf, 26-28

    1391

    45/Câsiye, 23

    1392

    51/Zâriyât, 56

    1393

    53/Necm, 19-23

    1394

    60/Mümtehıne, 4

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                     Put vE Puta taPMa

     

    “De ki: Ey kâfirler! ‘Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Siz de benim İbâdet ettiğime tapmazsınız. Ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim İbâdet ettiğime tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size; benim dinim bana!” 1395

     

     

     

    HADİS-İ ŞERİFLERDE PUT KAVRAMI VE PUTA TAPMA KONUSU

    Sahâbeden Muaz b. Cebel anlatıyor: Bir gün Rasûlullah (s.a.s.) bana, “Ey Muaz! Allah’ın kulları üzerindeki hakkı nedir? diye sordu. Ben: ‘Allah ve Rasûlü daha iyi bilir’ dedim. Rasûlullah: “Allah’ın kulları üzerindeki hakkı, kulların O’na İbâdet edip, başka hiçbir şeyi şirk/ortak koşmamalarıdır.” bu- yurdu. 1396

     

    “Ümmetimle ilgili olarak en çok korktuğum şey, Allah’a şirk/ortak koş- malarıdır. Dikkat edin; ben size ‘onlar aya, güneşe ve puta tapacaklar’ de- miyorum. Fakat onlar (hâkimiyet hakkını bazı fertlerde, zümrelerde meclis ve toplumlarda görecekler), Allah’tan başkasının emirlerine ve arzularına göre iş yapacaklardır ve gizli şehvet içinde olacaklardır.” 1397

     

    “Her ümmetin bir ıcl’i (İsrailoğullarının taptığı buzağı gibi tanrılaştırdık- ları bir put) vardır; bu ümmetin ıcl’i de dînâr ve dirhemdir (küçük ve büyük paradır).” 1398

     

    “Bazı insanlar, Allah’ın nimetiyle geceyi geçiriyor, sabah olunca da, ‘bize şu yıldız sebebiyle yağmur yağdırıldı’ diyor. Böyle demeleri sebebiyle onların çoğu kâfir olmuştur.” 1399

     

    “Yüce Allah’ın yanında gök kubbe altında Allah’tan başka tapınılan tan- rılar içinde, kendisine uyulan hevâ (aşırı istek ve tutkulardan) daha büyüğü yoktur.” 1400

     

     

    1395

    109/Kâfirun, 1-6

    1396

    Buhârî; Müslim

    1397

    İbn Mâce, Zühd 21, hadis no: 4205

    1398

    Deylemî, Müsned; Hayâtu’l Hayevân, 2/16; naklen, S. Ateş, Kur’an Ans. 8/92

    1399

    Buhârî, Megâzi 35; Müsned, Ahmed b. Hanbel, II/525

    1400

    Taberanî, nak. Elmalılı, 6/70; Şamil İslâm Ans. II/397

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    “Altına tapanlar mel’undur, gümüşe tapanlar mel’undur.” 1401

    “Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’yı övdükleri gibi beni övmeyiniz. Yalnız, ‘Allah’ın kulu ve elçisidir’ deyiniz.” 1402

     

    İbn Mes’ud (r.a.) diyor ki: “Ben, “Ey Allah’ın Rasûlü, günahların en büyüğü hangisidir?” diye sorduğumda, buyurdu ki: “En tec’ale lillâhi nidden ve hüve halekake (Allah, seni yaratmış olduğu halde kendisine nidd/şirk koşman- dır).” 1403

     

    Bir adamın Peygamberimiz (s.a.s.)’e “Allah ve sen isterseniz” demişti. Bu söze karşılık Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “E cealtenî lillâhi niddâ (Beni Allah’a nidd/eş mi koşuyorsun?”

     

    “Kim bir müşrikle ittifak yapar ve onunla birlikte ikamet ederse, o da onun gibidir.” 1404

     

    “Allah yahudi ve hırıstiyanlara lânet etsin, peygamberlerinin ve sâlih ki- şilerinin kabirlerini mescid yaptılar.” 1405

     

    Ebû’l-Heyâc el-Esedî anlatıyor: “Bana Hz. Ali (r.a.): ‘Rasûlullah (s.a.s.)’ın beni göndermiş olduğu şeye ben de seni göndereyim mi?’ diye sordu ve Rasûlullah’ın kendisene: “Haydi git, kırıp dökmedik put, düzlemedik yüksek kabir bırakma!” buyurduğunu söyledi.” 1406

     

    “Dikkat edin! Bütün câhiliyye emirleri (kanunları, yasaları, hükümleri ve bakış açıları) ayaklarımın altındadır ve hepsi de kaldırılmıştır...” -Vedâ Hut- besinden-1407

    “Câhiliyye dâvâsıyla hak iddia eden kimse bizden değildir.” 1408

    “Herkim körükörüne (dikilmiş) bir sancağın altında asabiyete davet veya bir asabiyete yardım ederken ölürse, bu câhiliyyet ölümüdür.” 1409

     

     

    1401

    Tirmizî, Zühd 42, hadis no: 2376

    1402

    Buhârî, Enbiyâ 48; Ahmed bin Hanbel, Müsned, I/23, 24, 47, 55

    1403

    Buhârî; Müslim

    1404

    Ebû Dâvud, III/93, hadis no: 2787

    1405

    Buhârî, Salât 48, Cenâiz 62, 96, Enbiyâ 50, Meğâzî 83; Müslim, Mesâcid 19, 23

    1406

    Müslim, Cenâiz 93; Ebû Dâvud, Cenâiz 72; Nesâî, Cenâiz 99

    1407

    Müslim, Hacc 194, h. no: 1218; Tirmizî, Fiten 2, h. no: 2610; Tefsîr 2, h. no: 3087

    1408

    Buhârî, Cenâiz 39

    1409

    Müslim, İmâre, 57; Neseî, Tahrîmu’d-Dem, h. no: 4098

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                     Put vE Puta taPMa

     

    GÜNÜMÜZDE HAYVANLARI KUTSALLAŞTIRMA

    Hayvanları kutsallaştırma ve hatta onlara tapma, eski câhiliyye dönemle- rinde, insanlığın ilkel dönemlerinde mi kaldı zannediliyor? Okullarda ve “câhil”- lerin eserlerinde, Dinler Tarihi diye resmî söylemlere uygun bazı ders kitaplarında yazılıp okutulduğu gibi; ilk insanların dini şirk değildi; insan kendi kendine din kavramını icat etmiş, yavaş yavaş geliştirmiş de değildi. Tabiat güçlerini kutsallaştırmakla din ihtiyacını tatmin et- meye başlamış, korkularını bununla yenmiş ve sonra hayvanları tanrı kabul etme aşamasına geçmiş, çok tanrılı dinlerden kademe kade- me tek yaratıcı fikrine yönelmiş değildi. İlk insan, bilindiği ve tüm müslümanların inandığı gibi ilk İslâm peygamberi idi ve tevhid dinini Allah’tan aldığı vahiy doğrultusunda diğer insanlara bildirmiş ve uy- gulamıştı. İnsanlar, uzun dönem muvahhid olarak yaşadıktan sonra; tevhide gereken önemi vermekte ihmalkâr davranıp dünyevîleştik- leri, yönetici ve varlıklı kişilerin saptırmaları karşısında gerekli tavrı gösteremedikleri için, yavaş yavaş putçuluğa kaymışlar ve halifesi olarak yaratıldıkları eşyanın ve hayvanların kulları haline gelmişler- dir.

     

    Tarihte nasıl tevhid önemsenmeyip egemen çevrenin ve müşrik yöneti- cilerin etkisi ve yönlendirmesiyle, insan kendi şerefini unutup, basit madde- den ibaret heykellere ve kendinden çok zayıf hayvanlara tapmaya başladı ise, günümüz câhiliyyesinde de benzer durum söz konusudur. Küfür ve şirk cephesinde değişen bir şey yoktur. Savaş yaparken, ön safa karşıdaki düşmanın taptığı veya kutsal saydığı hayvanları koyarak, düşman- ları kendi tanrılarına karşı silâh kullanma gücünü gösteremeyince kolaylıkla mağlûp eden açıkgöz savaş taktikleri tarihte kalmış olabilir. Ama günümüzde yine hayvanlar savaşlara konu olabilmektedir. Amerika’nın Irak’a saldırması- nın haklılığı olarak Saddam’ın petrol kuyularını sabote etmesi sonucu petrole batmış karabatak kuşu, tv.lerde bıkılmadan onlarca defa gösterilir.

     

    Ankara’nın en merkezî alanında Eti’lerin boynuzlu geyiğinin heyke- li bulunur ve nice insana göre şehrin sembolü kabul edilir. İstanbul’da Ka- dıköy’ün göbeği Altıyol’da Apis öküzü şeklinde bir boğa heykeli vardır; hem de Sâmirî kadar usta olmayan bir heykeltraşın elinden çıkmıştır; yani böğürmesi bile olmayan dolayısıyla sanat eseri bile sayılamayacak basit bir heykel!

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Toplumun en fazla ilgilendiği alanlardan birinin politika, diğerinin futbol olduğunu kabul etmeyen herhalde yoktur. Politik partilerin ta- mamına yakınının sembollerinin hayvan olduğunu görüyoruz. Fut- bol klüplerinin de çoğunun bir hayvanla sembolize edildiğine şahit oluyoruz. Bozkurt, hâlâ bazılarınca kutsal bir semboldür, Türklere çıkış yolunu göstermeye devam eder. At, eski Türklerin kutsadığı bir hayvan olduğu gibi, günümüzde nice fedâkârlıklara da kır at için kat- lanılır. İslâm’a irtica adıyla karşı çıkanlar, yahudi kültürünün açık et- kisinin görüldüğü “barış güvercini”ni partileri için amblem ve sembol olarak kullanır. Bu arada arı ve yunus balığını unutmamak gerekiyor; eski partilerden birinin sembolü koç, bir diğerinin de horoz olduğu- nu da hatırlatalım. Tabii, bu kadar hayvanların sembollüğüyle sürüye dönen yere bir çoban gerekecektir; Çoban Sülü’ler sürüleri gütmek için otuz sene işbaşında kalır.

     

    Aslan Galatasaray, Sarı Kanarya’yı yutmaya çalışır; derken Kara Kartal hücuma geçer. Bazı oyuncular, timsah yürüyüşüyle gol sevincini sembolize eder. İstanbul Boğaları, Denizli Horozları ve Bursa Timsahları da birbirle- rini yemeye/yenmeye çalışırlar. Olay, iş dünyasına da sıçrar; Uzakdoğunun aslanları varsa, bizim de Anadolu kaplanlarımız vardır. Cinciler, falcılar hâlâ hayvanlardan yararlanarak kehânetlerde bulunur. İşporta usûlü şans çekilişi yapan bazı tezgâhlar, şans çekilişi için güvercin ve tavşan gibi hayvanları kullanır. Baykuş, uğursuz kuş olma inancına konu olmaya devam ederken, bazılarının başına yine talih kuşu konar. Bazı ev ve işyeri kapılarına Anado- lu’da hâlâ at nalı, koç başı veya boynuz asılır. Ev ve işyerinin kaza ve belâya uğramaması için kan akıtılması ve kanın binaya, insanın alnına sürülmesi ge- rektiği inancı devam eder.

     

    Tasavvufî konuşmalarda kedi ve çoğunlukla köpek, müslüman için örnek alınması gereken onun özelliklerinin taşınması istenen hayvan özelliğini sürdürmeye devam eder. Tasavvufta, sûfî olmadığı halde sûfîle- rin arasında bulunan kimseye kıtmîr denir. Kıtmîr, ashâb-ı Kehf’in, köpeğinin adı olarak meşhurdur. Dervişler ve müridler, bir köpek sadâkati ile şeyhlerinin kapısında beklemeyi ve ulumayı en büyük şeref bilirler.1410 Nakşîliğin kurucu- su Bahâeddin Nakşbend, A. Geylânî’nin türbesine şu ibarenin yazılmasını emretti: “Pirlerin kapısında köpek ol, eğer Hakk’a yakın olmak istersen. Zira aslanlardan daha şereflidir, Geylânî’nin kapısındaki köpek.”1411

    1410 S. Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, s. 315 1411 a.g.e. s. 315-316

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                     Put vE Puta taPMa

     

    Muhammed Bahauddin tasavvuf meşhurlarından birinin şu sözünü nak- letmektedir:

     

    “Köpek ve domuz ancak ilahımızdır. Allah da kilisede ancak bir rahiptir.”

     

    Bu beyti nakleden kişi, tasavvuf ruhunun güzelliğini açığa çıkarmak için derin bir sevgi ciddiyeti içinde onu örnek almakta ve mânâsıyla ruhunu dol- durmaktadır.

     

    Köpekler Tasavvufçuların Velilerdir!

    Karanlık devirlerinde ve putperest dönemlerinde bile insanlık köpekleri tanrılaştırmamışken, tasavvufçular şirk şekillerinde bir yenilik yaparak yeni putlar uydurmaya çalışmışlardır. Tarihte en çirkin putperestliklerin bile tanrı- laştırmadıkları köpekleri tanrılaştırmak istemişlerdir.

     

    et-Tilimsani’nin, köpeğin çürümüş kemiklerinin tasavvuf tanrısının kendi- si olduğuna dair sözlerini naklettik. Muhammed Bahauddin’in de şeyhlerinin köpeği nasıl tanrılaştırdığını ifade eden sözlerini aktardık. Şimdi de efendisi el-Acmi’nin kerametlerini anlatan eş-Şarani’ye kulak verelim:

     

    “Gözü bir köpeğe ilişti. Köpeklerin tümü ona boyun eğdi. Bütün insanlar ihtiyaçlarının giderilmesi için ona başvurur oldular. O köpek hastalanınca et- rafına köpekler toplanıp ağladılar. Ölünce de uluma ve ağlamaya başladılar. Allah bazı insanlara ilham etti de onu defnettiler. Köpekler ölünceye kadar onun kabrini ziyaret ediyorlardı. Köpeği bir bakış bu duruma getirirse, insana yöneltilince neler yapmaz ki?!” 1412

     

    eş-Şarani, sözünü ettiği el-Acmi’nin halvetinden çıkarken bakışı kime ilişir- se özünün som altına dönüştüğünü nakletmeyi de ihmal etmiyor.1413 Şarani’nin ifadesine göre adam insanlar için çok tehlikelidir. İnsanların görmelerine engel olan bir kişi nasıl veli olabilir? Böyleleri toplum için bir felaket olmaz mı?

     

    Tasavvuf tarihi boyunca köpek tasavvuf meşhurları arasında ide- al bir örnek olup hepsinin hedefi onun gibi olmaktır. Gerekçeleri de Ashâb-ı Kehf’in köpeği Kıtmîr’in adının Kur’ân’da geçmiş olması ve o köpeğin sözkonusu insanlarla beraber bulunmasıdır. Sanki Kur’ân’da

    1412 eş-Şa’rani, et-Tabakatu’l-Kübra, 2/61, el-Acmi bölümü 1413 eş-Şarani, et-Tabakatu’l-Kübra, 2/61, el-Acmi bölümü

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    adı geçen bütün varlıklar mukaddesmiş gibi Kıtmîr adı da orada geç- ti diye tasavvufçular tarafından kutsallaştırılmaktadır. Firavn, Karun, Ebu Leheb ve daha başka kâfirlerin adları Kur’ân’da geçmesine rağ- men İslâm nazarında hiçbiri kutsallaşmadığı gibi Kıtmîr’in de bun- dan dolayı kutsallaşması ve ideal bir örnek olması sözkonusu değil- dir. Ama ne hikmetse, tasavvuf meşhurları kendilerine Kıtmîr adını takmayı ve onun gibi bir köpek olmayı kendileri için en büyük ideal bilirler. F. Gülen de Kıtmîr diye meşhur olmuş köpek olmayı arzuladığını sık sık vurgular. Kıtmir ismini kendine pek yakıştırır. Kendinden bahse- derken “Kıtmir’iniz”, “bu Kıtmir” gibi ifadeleri o övünerek dillendi- rir. Bu da köpeği kutsallaştırmaları ve ideal bir örnek saymalarından ileri gelmektedir. Daha önce Nakşibendiler’in şeyhinin köpeği nasıl bir veli gördüğünü ve dualarını nasıl aldığını kaydetmiştik. Bu nevi misaller menkıbe kitaplarının hemen çoğunda bulunmaktadır.

     

    Tasavvufçuların eskileri böyle olduğu gibi yenileri de bu şekildedir. Günü- müzden bir örnek verecek olursak, Ribat Dergisi’nin 1982 tarihli ikinci sayı- sında çıkan ve ideal bir mü’mini ve müridi köpeğe benzeten aşağıdaki yazısını gösterebiliriz. Şöyle diyor:

     

     

    Köpekte Bulunan On Güzel Haslet
    • Sadakat: Köpek, sahibini terk etmez; kovsa da bırakmaz, küsmez, hizmet

     

    • Kanaat: Ne verilirse râzı Sofraya sokulmaz, bulduğu ile iktifa eder.

    Yerine biri gelse onu oradan kovmaz.

     

    • Tevazu: Yattığı ve gezdiği yer, alelâde Kendi için yüksek yer aramaz. Ne yedirilirse yer.

     

    • Tevekkül: Yarını düşünmez, yerini yermez, erzak

     

    • Teslimiyet: Sahibini bırakmaz. Dövse de, ayağını kırsa da yine çağırın- ca (Kuyruğunu sallayarak) teslimiyet gösterir. İyilik edeni bilir ve unutmaz.

     

    • Zühd: Kendisini umumi zuharata bırakmıştır. Gelecek için bir düşünce- si ve hazırlığı ve esaslı bir bakımı

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                     Put vE Puta taPMa

     

    • Miskinlik: Her yeri dolaşır. Bir şey verilirse alır, vermezlerse bakar ge- çer. Kendine dokunmazlarsa bir şey yapmaz, yoluna

     

    • Uyanıklık: Çok az Şehirlerin, köylerin sokaklarında gece bekçisi- dir. Hırsızları tanır. Evleri, bağları, bahçeleri, sürüleri korur.

     

    • İstiğnâ: Çekingendir. Başkalarının nasibine tecavüz (Kedi gibi sofralara sokulmaz) kapları bulaştırmaz.

     

    • Edeb: Köpek haddini İnsanlar arasında ve hayvan cinsleri içinde insanlara en çok hizmet eden(ler)dir. Emredilen işi tutar. Terbiyeyi kabul eder.

     

    Bu on güzel ahlâk köpekte bulunmaktadır. Hâlbuki bunlar hâlis mü’minle- rin ve sâdık müridlerin sıfatlarındandır.1414

    Hâlis mü’minlerin ve sâdık müritlerin ideal örneğinin nasıl köpek olduğunu herhalde anlıyorsunuz değil mi? Köpekte bulunan bu on haslet için ayrıca bakınız. 1415

     

    Kendini uyuz köpeklerden üstün gören bir sâlikin, büyüklerin kemâlâtına kavuşamayacağı konusunda da bakınız.1416

     

    Fakir gariban vatandaşlardan bazıları çıkar, “doğuda insan olmaktansa, Hindistan’da inek olmayı tercih ederim” der. Avrupa’da hayvanlara verilen de- ğerin burada insanlara verilmediğini görenlerden kimi, eğer reenkarnasyon gerçekse, ikinci olarak Avrupa’da bir ev köpeği olarak dünyaya gelmek iste- diğini belirtir. Çünkü sosyetenin Paris’ten getirttiği mama ile beslenen lüx sa- lonlarda yaşatılıp özel kuaförlere götürülerek sık sık bakımı yaptırılan sosyete köpeği için harcanan parayı gariban rüyasında bile görememektedir.

     

    Süsleme sanatlarında çiçeklerle hayvanlar yine başrolü oynamaya devam ederler. İnsanlara yine Kumru, Ceylân, Âhu (ceylân), Dudu (papağan), As- lan, Alpaslan, Kartal, Şahin, Doğan, Tuğrul (ak doğan), Esed (aslan) gibi isimler konulmaya devam edilir. Soyadlarının önemli bir bölümünü hayvanlar teşkil eder. Aslan gibi cesur insanımız arı gibi, karınca gibi çalışkandır. Öyle değil mi ya, aslan yatağından belli olur. Sözü uzatmak ve ona buna sataşmak

     

    1414 Ribat Dergisi, yıl 1, sayı 2, 1982

    1415 Ramazanoğlu Mahmud Sami, Musahabe, 6/87, Erkam Yayınları, İst. 1982

    1416 Mektubat Tercemesi, 1/124. Terc. Hüseyin Hilmi Işık, 1968, Mektup no: 202. (Çeviren) (Tasavvuf ve İslâm, Abdurrahman el-Vekil, Tevhid Y.

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    zararlıdır; Çünkü bülbülün çektiği dili belâsıdır. Katır gibi inatçı olmaktansa; kuzu gibi uysal olmak daha az zararlıdır. Bilindiği gibi yürük at, yemini kendi arttırır. Balık kavağa çıkınca doğan aslan parçası çocuğun, kaz gibi aptal değil; tilki gibi kurnaz olduğu, şahin bakışlarından anlaşılmaktadır.

     

    Hümanizmin, insancıllığın modası geçti, şimdi insanlar, hayvancıl takılmak- tadır. Hayvan hakları savunucuları sık sık medyaya konu olur. Koyunların kur- ban olarak kesilmesine barbarlık diyen barbarlar çıkıyor, hayvan hakları için sokağa dökülüyor. Denilebilir ki, akrabaların haklarını savunmak suç mudur? Doğru; onlar, maymundan türemişlerdir; Orta Asya Türkü gibi kurttan değil. Zaten insanı da, konuşan hayvan, düşünen hayvan diye tanımlamıyorlar mı? Vejetaryen modası genişleyeceğe benzemektedir; hayvancıllar, helâl et yeri- ne haram birayı tercih etmekteler. Bazı hayvanlarca, maskara maymunun, insanın atası olarak kabul edilmesi, onu kutsallaştırmak kabul edilebilir.

     

     

     

     

    GÜNÜMÜZDE SIĞIRA TAPMA

    Günümüzde hâlâ sığırlara tapıldığını, özellikle Hindistan’ın bazı bölgelerin- de ineğin kutsal kabul edilip dokunulmazlığı olduğunu biliyoruz. Bir Hintli’nin inek ve onun ferci hakkında dört ciltlik bir kitap yazdığını söylersek, gerisi- ni siz tahmin edebilirsiniz. İnsan, ancak bu kadar aşağılara yuvarlanabilir1417. Kur’an, kalbi olduğu halde fıkhetmeyen, akletmeyen, kulakları olup da hakkı duymayan, gözleri olduğu halde hakkı görmeyen, yani iman etmeyen kimse- lerin hayvan gibi, hatta daha aşağı olduğunu haber verir1418. İnsanlık şerefini unutup hayvanlara (ineğe, inek fercine, fareye, bokböceğine varıncaya kadar) tapan, dolayısıyla kendisini kutsallaştırdığı hayvanlardan daha aşağıda kabul eden canlıların varlığı, heykellerin ve hayvanların kullarının günümüzde bile bulunması, Kur’an’ı nasıl doğrulamakta, Kur’an’ın evrensel ve çağlar üstü kitap olduğunu nasıl ispatlamaktadır? Kur’an’ın en uzun sûresi olan Bakara sûresine bu adın verilmesine sebep olan Bakara ve ıcl’e tapma olayının tarih- sel ve güncel ve de evrensel boyutları değerlendirildiğine, olayın sadece Mısır civarında ve Hz. Mûsâ dönemine has tarihî bilgi olarak değil; her dönem ve her coğrafyaya şâmil bir problemin vurgulanması olarak görüyor ve Kur’an’a saygımızın bir kat daha arttığına inanıyoruz.

    1417 95/Tîn, 5

    1418 7/A’râf, 79

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                     Put vE Puta taPMa

     

    Hindistan’da, câmiiye giren ineği kovalayan müslümanların, dokunulmaz tanrıya dokunup onun rahatını bozdu diye öldürülmesine hâlâ devam edil- mektedir. Tabii et ihtiyacı veya kurban için bir sığır kesmeye görsün bir müslü- man; tanrıya uzanan eller kesilecektir. İneğin kutsallığı günümüzde de sürdü- rülür. İnek, ana yola çıkmışsa, trafiği altüst edebilir. Tren yoluna yatınca, ineğin özgür isteğine kimse müdâhale etmeden, seslenmeden insanlar, tanrılarının yoldan kalkmak için keyfini bekleyecektir. İnek tanrı, trafiğe, günlük hayata müdâhele etmektedir; gel de Hindistan’da laikliği uygula bakalım! Ama laikler Hindistan’daki ineğe müdâhale edilmesinin gerektiğini savunmazlar; onlara göre, ineğe ve inekliğe müdâhale eden müslümanlara tavır alınmalıdır sade- ce.

     

    Eski dönemlerde sığıra tapılmasında temel espri, onun bereketi, bolca süt ve et verdiği için rızkı/gıdayı temsil etmesidir. Günümüzde de sosyalistler emeği, kapitalistler ekmeği, eskilerin ineği sembol kabul etmesi gibi kut- sallaştırırlar. Bu anlayışa göre dünya, sadece Allah’a kulluk için yaratıldığımız, âhiretin tarlası bir sınav alanı değil; geçim dünyasıdır. Ekmek parası için her yol mubahtır. Bu inanca göre elbette çalışmak İbâdettir; namaz gibi başka İbâdetlere gerek yoktur veya geçim endişesinden ona sıra gelmemektedir. İhtilâl paşası Evren, kendisini devlet başkanı seçtirdikten sonra yaptığı hal- ka karşı bir konuşmasında şu örneği veriyordu: Bir rafta ekmek varsa, onu almak için boyu yetişmeyen bir kimse, başka bir şey yok ve sadece Kur’an varsa, onun üzerine basar ve ekmeği alır; ama yukarıdaki Kur’an’ı almak için ekmeğin üzerine ayağını basamaz. Çünkü ekmek, halkın da anlayışına göre kutsaldır, hem de Kur’an’dan daha kutsal! Ekmek, günümüzde rızkı, bereketi, maddî doyumu, materyalizmi simgelemektedir; eskiden sığırı kutsal sayan- ların da gerekçeleri bunlar idi. Ekmek parası kazanacağım diyerek her yolu mubah gören ekmeği/geçimi kutsallaştıran insanın durumu, ineği kutsal gö- ren insandan pek farklı değildir.

     

    “Yuh olsun size ve Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere! Hâlâ akıllanmaz mısınız?” 1419

     

     

     

     

     

     

     

    1419 21/Enbiyâ, 67

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    SANATIN PUTLAŞTIRILMASI

    Sanat İçin Sanat: Hedefini yitirmiş, boşvermiş insanların toplumudur câ- hiliyye. Yaratılış sebebini bilmeyen insan, niçin yaşadığını da bilmeyecektir. Ot gibi yaşayacak, amaçsız, idealsiz bir hiç olarak yaşadıktan sonra, anlayışına göre yine bir hiç olacak, toprağa karışacaktır. Bazıları daha idealisttir. Kendi- lerine göre bir ülküleri vardır. Bu ülkünün başında kendisi, egosu olduğundan savunur idealini. Kendi menfaati, kendi vatanı, kendi ırkı, kendi tarihi, kendi coğrafyası, kendi rejimi, kendi prensipleri, kendi takımı, kendi şarkıcısı, kendi sanatı... Bunların ne kadarı tümüyle kendine âittir; orası ayrı bir konu. Ama o aslında ben merkeziyetçilikle kendini putlaştırmaktadır.1420 Rabbini de kendi- ni de tanımamıştır. Bazıları ise ezilmiş, sömürülmüş, kandırılmıştır. Kendinde ilâhlık göremeyecek darbeler yemiştir. O da piyasadaki ilâhların bir veya birka- çına kul olacaktır. Câhilî insan için kaçınılmaz bir durumdur bu. İnsan, Allah’a hakiki anlamda iman etmiyorsa, ya kendini güçlü görüp ilâhlık taslayacak, ya da kendi üzerinde ilâhlık taslayanları kabul edip onların kulluğuna girecektir.

     

    Câhilî toplumlarda sanatkâr ilâh taslağıdır; Sanat da. Laiklik ayrı bir din (daha doğrusu, çok dinlilik) olduğundan, müslümanın laik olması düşünü- lemez. “Onun her şeyi, namazı, İbâdetleri, hayatı, ölümü, hepsi âlemlerin Rabbi Allah içindir. O’nun ortağı yoktur. Böyle emrolunmuştur.”1421 Elbette müslümanın sanatı da Allah içindir. Sanatta yasakları ve tavsiyeleri Allah be- lirler. Mü’min her konuda O’na kulluk eder, itaat eder.

     

    Câhiliyye insanı için söylediklerimizin bir benzerini sanat için de söyleye- biliriz: Allah için sanat anlayışı olmayınca, ya sanatın kendisi ilâh yerine geçe- cek, ya da sanat, piyasadaki ilâhların(!) birine hizmet edip onun kulu olacaktır. Bugün sanat, kendisi putlaştırılmıyorsa; emperyalizm, düzen, fuhuş, moda, sanatçı... gibi ilâh taslaklarının hizmetinde bir kuldur.

     

    Sanatın Putlaştırılması: Sanatın genel olarak putlaştırılması gibi, sanat dallarının çoğu, hem de birkaç yönden put görevi üstlenmiştir.

     

    Heykellerin çoğunun ve bazı resim, hatta fotoğrafların put olduğunu bil- meyen yoktur. Tâğutların resim ve heykelleri böyle olduğu gibi, sâlih insan- ların heykel veya resmi bile olsa, saygı duyulur, tâzim edilirse put olmaktan kurtulamaz. Hz. İsa’nın, Hz. Meryem’in heykel ve resimlerinin bu konumda olduğunu hepimiz biliyoruz.

    1420 Bak. 25/Furkan, 43

    1421 6/En’âm, 162-163

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                     Put vE Puta taPMa

     

    Canlı resmi, özellikle insan figürlü resimler, tarihî süreç içinde Müslüman- larca yasak kabul edilmiştir. Özellikle heykel için bu yasaklık daha net ve daha tartışmasızdır. Tevhid inancının temel esaslarını korumak, bu yasağın en bü- yük hikmetidir. Kendi eliyle yaptığına tapma ahmaklığını bazı insanlar, sadece eski câhiliyye döneminde değil; şu asırda ve çok yakınlarımızda bile göster- mekte. Sadece imal ettiği halde “yaratma” vehmine kapılmak, çıplak kadın heykeli, sahte tanrılar, bâtıl dinlerin sembolleri gibi şeyler yapmaya kalkmak ve bunların demirden, tunçtan yontusu için büyük paralar sarfetmek, faydasız bir lüks, yani israf, heykelin yasak sayılması için diğer hikmetler.

     

    Günümüzde müzikholler, gazinolar âyin yerleri haline gelmiş, boşvervemiş gençlik sanatçı denen tuhaf yaratıkların, onlara göre müzik ilâhlarının önünde huşû ile eğilerek onların kulu olmuş durumunu ancak tapınma ile izah edebili- riz. Sanat tanrısının bir el hareketiyle alkış veya dans şeklinde cemaat halinde yapılan tapınmaları, ibâdet coşkusuyla kendinden geçen, ayılıp bayılmaları, yani sanat dininin durumunu putlaştırma örneği olarak görmemek mümkün değildir. Renkli basında veya TV.lerin eğlence programlarında meşhur sanat- çılardan bahsedilirken, onlara yeryüzünde benzeyen eş varlıklar bulunamaz. Onlar göklere çıkartılır. “Yıldız”dır, “star”dır onlar; “sanat güneşi”dir. (Bu sıfatlar da gök cisimlerine tapan topluluklardan miras kalan isimlendirmelerdir.) Bun- lar da yetmez. Açıkça gençliğin seks ilâhesi, müzik tanrısı gibi tanrılık unvan- ları resmen verilir. Öyle ya, Türkiye gibi müslümanların, nüfusun % 99’unu teşkil ettiği iddiâ edilen bir yerde, meselâ Sultan Ahmet Câmiinde yatsı na- mazında yüz kişiyi bulamazken, otuz-kırk bin kişi bir stadyumu, dilinden de anlamadığı bir batılı zibidi veya fâhişeyi dinleyip seyretmek için gecenin geç saatinde doldurabiliyorsa, nüfusun müslümanlara oranı da, ibâdet konusu da düşünülmeye değer değil midir? “Müslümanım” diyenlerin yarısından çoğu namazsız-niyazsız yaşayabiliyorken; müziksiz, kasetsiz, T.V.siz yapamıyorsa, “en büyük filân, başka büyük yok!” diye sanatçının büyüklüğünün ilanı, ezan seslerindeki “Allahu Ekber” ifâdesini çoktan bastırıyorsa, kitlelerin dini ve bu dinde sanatın rolü tekrar sorgulanmalı değil midir?

     

    Sanatın putlaştırılması durumunda İslâm’ın ve müslümanların tavrı çok kesindir: Hz. Süleyman döneminde, put görevi üstlenmediği ve sadece sa- nat eseri olduğu anlaşılan heykele (timsâl) hoş gözle bakan, eleştirmeyen Kur’an’ın,1422 İbrâhim (a.s.) döneminde put görevi üstlendiği için ateşe atılma pahasına devrilmesini, put-heykellerle mücâdeleyi emrettiğini hatırlayalım. Aynı timsâl (heykel) kelimesini Kur’an bu sebepten tavır alarak ifâde eder:

    1422 Bak. 34/Sebe’, 13

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    “İbrâhim babasına ve kavmine: ‘Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller nedir böyle?’ demişti.”1423 Yine aynı heykelin Peygamberimiz döne- minde put haline dönüştüğü, saygı duyulduğu için onları devirmek, yeryüzün- den onları kaldırmak için savaşların göze alındığı bilinir. (Din aynı din, heykel aynı put; ama müslümanlar...)

     

    Hz. Ömer (r.a.) devrinde fethedilen İran’da dünyaca şöhreti olan, paha bi- çilmez kıymette, dillere destan sanat şaheseri bir halı vardır. Hz. Ömer’e gö- türülen ganimetlerin arasında o halı da mevcuttur. Herkes Hz. Ömer’in o halıyı kime vereceğini, nerede kullanacağını büyük bir merakla beklemektedir. O, gözlerde çok büyütülen, çok fazla sevilen böyle bir halının putlaştırıldığını, do- layısıyla sanat eseri ve güzel olma vasfını kaybettiğini iyi bildiğinden bu eşsiz halıyı et doğrar gibi bir-iki santimetrekarelik küçük parçalara böler. Onu ele geçiren ashâba taksim eder, dağıtır. Bu büyük bir sanat eserine hakarettir, alay etmedir, doğru. Bir doğru daha var ki, din putlaştırmaya giden yolları böyle keskin kılıçla kesmeyi emreder. Yine aynı zâtın, altında birçok meşhur ashâbın bey’at ettiği Kur’an’da anlatılan1424 ağacın, sonradan saygı duyulup onun arkasında namaz kılınmaya başlandığını, ziyâret edildiğini, kutsandığını görünce hemen ağacı kökünden söktürüp yaktığını ve buna hiçbir sahâbînin itiraz etmediğini hatırlayalım.

     

    Bugünkü bazı mezarlar (yatırlar) ve türbelerin halk için, resmî türbenin de askerler ve devlet erkânı için tapınak halini görseydi o Fâruk, kılıcını sadece bu mimarî yapıları yıkmaya değil, “müslümanım” dediği halde buralardan kurtuluş bekleyen, adaklar adayıp duâlar eden, türbeleri mescid (tapınak) ya- pan, ölü ve mezar kullarının kellelerini devirmeye de kullanırdı. İlâhlaştırılan, tapınılan sanatçılara karşı, putlaştırılan sanat dallarına karşı müslüman; fârûkî tavrını, tevhîdî bilincini göstermek zorundadır.

     

    Günümüzde sanat denilince akan sular durur. Bazı açıkgözler çirkefliğe sanat damgasını vurunca, artık ayıp, günah, yasak hiçbir uyarının önemi ve yaptırım gücü yoktur. Sanat denilince her şey mubahtır. Sanat dininde ha- ram diye bir hükme rastlanmaz. Çağdaş insan, sanatın kutsallığına inanmalıdır; sanatçıların da ulûhiyetine. Eskiden olduğu gibi, “dinin sanatçısı” yoktur artık; “sanatçının dini” vardır; özel bir din, sanat dini.

     

    1423 21/Enbiyâ, 52

    1424 48/Fetih, 18

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                     Put vE Puta taPMa

     

    Bir de elfâz-ı küfür meselesi var. Sinema filmleri ve tiyatro sahnelerinde müslümanların gözü önünde pervâsızca en galiz küfürler, dinle alay etmeler ve söyleneni, tepkisizce dinleyeni küfre sokan sözler. Hele müzik parçalarının önemli bir kısmında feleğe, kadere çatılan, Allah’a şirk koşulan sözler...

     

    Yer yer “Allah” lafzı, sarhoş ağız ve kulaklara meze. Allah adını haram eğlen- celere katmak, haram söz ve işlerin arasında, içinde Allah adı geçen, meselâ “Allah Allah” şarkısı söylemek... Allah’la alayın bu derecesini Ebû Cehil’lerde bile göremezsiniz. Terbiyesizliğin, cür’etin, küfrün bu kadarını, İsa heykelinin önünde şuh danslarla şarkı söyleyip soyunarak İsa heykelini dirilten(!) klip- lerle şöhret olan Madonna bile gösteremez. Peki, bunları zevk alarak dinle- yen, içinde küfür lafızlarının geçtiği arabesk veya diğer müzik parçalarını, bir müslümanın Kur’an’dan aldığı hazza benzer bir coşkuyla dinleyip seyredenler kimler? Bunların durumu, hükmü? Ya bu cinâyetlere katılmamakla övünen, imanları elinden alınan zavallı kalabalıklara kurtarıcı mesaj veremeyen müs- lümanlar!

     

    Peki, sanat hep emperyalizmin emrinde bir uyuşturucu, fuhşun hizme- tinde haram bir oyuncak ve şirk vesilesi çirkin bir put mudur? Elbette hayır! Bunlar, gerçek sanat değil, sanatın düzmecesidir, sanatın istismarıdır. Sanat sanat ise eğer, ne putlara, ne haramların herhangi birine âlet olacak, Güzel Kitab’ın güzel ölçülerine uygun olacak ve ancak “güzel” hükmünü alacaktır.

     

     

     

    GÖK CİSİMLERİNİN PUTLAŞTIRILIP BÂTIL TANRI KABUL EDİLMESİ

    Hz. İbrâhim’in tevhid mesajını ilettiği toplumun yıldıza, aya ve güneşe ta- panlar olduklarını, Hz. İbrâhim’in bunların ilâh olamayacağına dair aklî deliller sunmasından anlıyoruz. Irak’ta yaşayan Kildanîlerin bu inancı ve bâtıl tanrıla- rın durumları anlatılır ki, düşünülsün; bu tür şirkten vazgeçilsin.1425

     

    Fahreddin Râzi, heykellerden yapılmış putlara tapmanın, temelde yıldızlara tapmanın sembolü olduğunu ifade ederken, yıldızlara tapmanın özelliklerini de açıklar: Âlimlerin pek çoğu şunu söylemişlerdir: Bazı müşrik insanlar, bu âlemin durumlarının değişmesinin yıldızların durumlarının değişmesine bağlı olduğuna inanmışlardır. Bu inançta olanlar, yıldızların durumunu gözetleyerek

     

    1425 Bak. 6/En’âm, 76-79. âyetler

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    bu dünyada meydana gelen mutluluk ve mutsuzlukların, yıldızlardaki talihle- rine bağlı olduklarına inanmışlardır. Onlardan bir kısmı, yıldızların varlıklarının zatları gereği olduğuna, bu âlemleri de onların yarattığına inanmışlardır. Yine onlardan bir kısmı, bu yıldızların en büyük ilâhın mahlûkları olduğuna, bu yıl- dızların da âlemin yaratıcısı olduğuna inanmışlardır. Birinciler, bu yıldızların gerçekte ilâh olduklarına, ikinciler de onların, Allah ile insanlar arasında vâsıta olduklarına inanmışlar, böylece onlara ibâdet ve inkıyatla meşgul olmuşlardır. Sonra ise, yıldızların çoğu zaman gözlerden gizli olduklarını görünce, onlar nâmına bazı putlar edinmişler ve bu putlara ibâdetleriyle de bu gök cisimle- rini kast ederek ve yıldızların görünmeyen gölgelerine yaklaşarak putlara ta- pınmaya yönelmişlerdir. Derken zaman uzayınca, yıldızların isimlerini aradan çıkarıp sadece bu heykellere tapınmaya başlamışlardır. İşte bunlar, gerçekte yıldızlara tapan kimselerdir.1426

     

    Kur’ân-ı Kerim, güneş ve ayın Allah tarafından hizmete âmâde kılınmasını, O’nun büyük nimetlerinden olarak zikreder.1427 Onların sayma ve ölçü vesileleri olmak,1428 aydınlatmak1429 gibi faydaları vardır. Bütün özellikleriyle, Allah’ın âyet- lerindendirler.1430 Bunlar, belirli bir zamana kadar görevlerini yapacak, süreleri dolunca dürülüp toplanacaklardır.1431 Allah, güneşe ve onun kuşluk zamanın- daki parlaklığa kasem etmekle1432 ona bir değer verdiğini gösterir. Öyleyse insan onlara değil; onları yaratan ve teshir eden Allah’a şükür ve ta’zim etme- lidir.

     

    Kur’an, Sebe’ halkının güneşe tapmalarını vesile ederek, bu ibâdetin sa- pıklık olduğunu söyler.1433 Bir âyette de, bütün insanlara, mutlak olarak şunu ilân eder: “Gece ile gündüz, güneş ile ay Allah’ın varlığının âyetlerinden/ belgelerindendir. Güneşe ve aya secde etmeyin; eğer Allah’a kulluk etmek istiyorsanız, bunları yaratana secde edin.”1434 Burada şöyle bir işaret bulu- nabilir: Bu varlıklara tapanların en azından büyük bir kısmı, Allah’a inanıyor ve ibâdet ediyorlardı, dolayısıyla bu gök cisimleri, bağımsız tanrılar değillerdi. Fakat onlara tapanlar, onları ibâdetlerinde şerik/ortak koşuyorlardı. Allah, bu

     

    1426

    Fahreddin Râzi, Mefatihu’l Gayb (Tefsir-i Kebir), c. 2, s. 134

    1427

    16/Nahl, 2; Zümer, 5

    1428

    6/En’âm, 96

    1429

    10/Yûnus, 5; 71/Nuh, 16

    1430

    41/Fussılet, 37

    1431

    81/Tekvir, 1

    1432

    91/Şems, 1

    1433

    27/Neml, 24-25

    1434

    41/Fussılet, 37

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                     Put vE Puta taPMa

     

    yaratıklara tapınmayı bırakıp, ibâdetin onları yaratan’a tahsis edilmesini emre- diyor. İslâmiyet, tapınma secdesi olmasa bile, öbür mahlûklar gibi bunlara da ta’zimi yasaklamıştır.1435

     

    d- Gök’e Tanrılık İsnâdı, Eski Türklerin Gök Tanrısı: Şamanlık inancı- na bağlı Türklerin Gök Tanrısı anlayışında gök, cisimleştirilmiş, somut tanrısal bir varlık olarak kabul edilmiştir.1436

     

    “Gök Tanrı” anlamında eski Türkler, “Tengri” “Tangrı” diye isimlendirdikle- ri bir iyilik tanrısına inanıyorlar, bunun gök olduğunu kabul ediyorlardı. Orta Asya Türklerine göre bu Gök Tanrı; yeryüzünün, insanların ve görünür gö- rünmez her varlığın yaratıcısıdır. İnsanların yaşantıları arasında dengeyi o sağlar, O, bütün kâinatın efendisidir.1437 (Türkçe “Tanrı” kelimesi, aslında bu şirk unsuru olan Gök Tanrı anlamında olduğundan Allah için kullanılmamasını tavsiye ederiz.)

     

    Gök Tanrı kültünün hemen bütün Orta Asya Türk toplumlarında çok köklü bir inanç olması sebebiyle etkisi, İslâm sonrası dönemde dahi kendini gös- termiştir. Bu kültün İslâmî döneme mahsus bazı metinlerde de ortaya çıktığı müşahede olunmaktadır.1438

     

    Günümüzde Gök ve Gök Cisimlerinin Putlaştırılması: “Gök Tanrı” inancının çok eski dönemlerde kaldığı, artık güneşe, aya, yıldızlara kimsenin tapmadığı gibi anlayışlar, kesinlikle doğru bir yargı değildir. Şirk cephesinde yeni bir şey yok. Kur’ân-ı Kerim de bu yüzden “güneşe ve aya secde etme- yin.”1439 demekte; günümüzdeki insana da bu mesajı iletmektedir. Türklerin Gök Tanrı’larının çoktan ölüp tarihin çöplüğüne gömüldüğü anlayışıyla ilgili bir yargıya varıp varmamak için gelin, bu konuda aynamızı topluma tutalım:

     

    Medyada; medyumlardan, falcılardan, astrologlardan yani modern mü- neccimlerden geçilmiyor. Boyalı basın dediğimiz, yazıdan daha çok resimlerin yer aldığı gazetelerin tümünde her gün burç ve fal köşeleri yayınlanmaktadır. Buralarda “yıldızınız diyor ki”, “burcunuz”, “elektronik burç falı”, “bilgisayarlı astrolojik fal” gibi köşelere ne demeli? (Bu hurafeler, irtica kavramına girme-

     

    1435

    Suat Yıldırım, a.g.e., s. 367

    1436

    Orhan Hançerlioğlu, İnanç Sözlüğü, Remzi Kitabevi, s. 214

    1437

    Bektaşi Menakıbnamelerinde İslâm Öncesi İnanç Motifleri, s. 30

    1438

    A.g.e.s., 32

    1439

    41/Fussılet, 37

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    diğinden kimsenin bir şey dediği yok. Peki müslümanların da mı diyeceği yok?!)

     

    Günümüz ve Modern Müneccimlik: Müneccimlik, sanıldığı gibi tarihe karışmış değil; sadece modernleşmiştir o kadar. (Müneccim: Yıldızların hare- ketlerinden ahkâm çıkaran kimseye verilen addı. Şimdi bu işle uğraşanlara astrolog veya medyum deniliyor. Astrolog: Yıldız falına bakan kimse demek- tir. Horoskop denilen yıldızların, burçların bulundukları yerin haritasını çıkarıp, falına bakacakları kimsenin doğum tarihleriyle kıyaslayarak geleceği -gayb- hakkında hüküm çıkartırlar. İlm-i nücum denilen bu bilime(!) şimdi astroloji denilmektedir.) Eski Yıldızname’lerin yerini günlük burçlar, astrolojik hurafeler almış; müneccimin adı da astrolog veya medyum olmuştur artık. (Yıldızname: Yıldızların hareketleri ile insanların kaderi arasında var olduğu iddia edilen iliş- kileri konu edinen kitap, astroloji kitabı, horoskop vb. haritalar, fallar)

     

    Günümüz ve Yıldız: Açıkça kâfir olanların yanında, nice “Müslümanım” diyen insan, hâlâ yıldızların, burçların insan kaderinde etkili olduklarına inan- maktadır. İki kişi, birbirleriyle iyi anlaşıp geçinemiyorsa suç onların değildir; sebep yıldızlardır: Yıldızları barışmıyordur da onun için. Birisi, ün mü kazan- mıştır, talihi açılıp meşhur mu olmuştur; öyleyse onun yıldızı parlamıştır. Her- kesçe sevildiği için onun yıldızı dişidir de o yüzdendir bu sempatiklik. Yok, itibardan düşer, ününü yitirerek eski şöhreti kalmazsa, sebep; onun yıldızı sönmüştür. Artık o yıldızı düşük biridir. Biri ölünce, onun yaşayında etkili olan yıldızı, onu terkederek başka diyara göçtüğü için o ölmüştür. O zaman bir yıldız kaydı denilir. Müneccimin, kâhinin; geleceği (her şeyi değilse bile, çok şeyi) bileceğine hâlâ inanılır ki, gelecekle ilgili değerlendirmelerde bulunanlara sen müneccim misin, nereden biliyorsun, diye sorulur; ‘adam sanki kâ- hin’ denilir.

     

    Yine, bu sapık düşünceye göre yıldızlar konuşur, vahyeder; onların Rasul- leri/elçileri ise astrologlar, medyumlar ve cincilerdir. Yıldızların konuşma dilini anlayan bu sivri akıllılar, bu mesajları “yıldızınız diyor ki...” , “burcunuzun du- rumuna göre başınıza şu, şu gelecek” diye insanlara para karşılığı tebliğ edilir ki, bu mesaja göre bilinçlensinler ve ona göre davransınlar.

     

    Haberden, fikirden daha çok magazine yer veren, yani hangi sanatçı(!) nın karnı ağrıdığından, hangisinin ayakkabısın ne renk olduğundan bahsedip dört bir yanından resimleyen gazeteler, bir bahane bulup/uydurup çektikleri resim için yazacakları yazılarda bu iffetsizleri topluma örnek olarak lanse et-

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                     Put vE Puta taPMa

     

    meye çalışırlar. Tabii televizyonların nice programında da göstere göstere ve haramları cilalayarak bu meşhur edilen sanatçılar konu edilirken onlar yere sığdırılamaz, göklere çıkarılır. Onlara yeryüzünde benzeyen eş varlıklar bulu- namaz. “Yıldız”dır onlar, “star”dır, “sanat güneşi”dir. Bu sıfatlar, gök cisimlerine tapan topluluklardan miras kalan isimlendirmelerdir.

     

    Günümüz ve Felek: “Felek”: Gök, gökyüzü, semâ, her gezegene mah- sus gök tabakası, yörünge gibi anlamlara gelir. Çoğulu “eflâk”tır. Felekiyat: Gök bilgisi, astronomi ilmi demektir. Felekî: Felekle alakalı, yani astronomi ile ilgili anlamına gelir. Felekiyun: Astronomi/gök bilimi ile uğraşanlar demektir. Kur’an’da felek kelimesi, iki yerde geçer. Bu iki âyette felek; küre, yörünge anlamında kullanılır. “Ne güneşin aya erişmesi kendine yaraşır, ne de gece, gündüzün önüne geçebilir. Hepsi bir felekte (yörüngede) yüzmektedir.”1440 “O, geceyi, gündüzü, güneşi, ayı yaratandır. Her biri bir felekte/yörüngede yüzmektedir.”1441

     

    Şimdiki bilim açısından geçersiz olan ve bizim açımızdan da bâtıl görüşe, Batlamyus teorisine göre, bütün felekleri saran en büyük ve en yüksek feleğe, Atlas feleği denir. Atlas feleği dönerken diğer sekiz feleği de kendi istikame- tinde dönmeye zorlar. Bu dönüş büyük bir özellik taşır. İnsanların talihleri, refah ve mutlulukları üzerinde değişken ve aksi durumlar ortaya koyar. İşte felekler üzerine şikâyetin arka planında bu anlayış vardır. Eski zamanlardaki bâtıl inanışa göre, güneş feleğin ve göğün sultanıdır. Diğer gezegenler de onun çevresinde birer vazife ve hizmet görürler. Buna göre ay vezir, Utarid kâtip, Merih başkumandan, Müşteri kadı, Zühal bekçi, Zühre de çalgıcıdır. İlk yedi felekteki gezegen yıldızların insanlar üzerinde hayırlı ve hayırsız tesirleri olur. Bu tesirler, o yıldızın etkisinde doğan kişiler üzerinde değişik haller ortaya koyar. Meselâ Merih ile Zuhal uğursuz, Güneş ile Müşteri uğurlu yıldızlardır. Diğerleri ise bazen uğurlu, bazen uğursuz olurlar. Bu bâtıl inanca göre bu yıldızların yeryüzüne hâkim oldukları aylar, günler ve saatler vardır. Uğurlu saatler ve uğursuz saatler, böylece insanlar ve onların üzerinde etkili olurlar. İnsanlar da bu saatlerde başlarına gelenler için şikâyet eder veya memnuni- yet bildirirler.1442

     

    Yıldızların insanın kaderine hakim oldukları inancı, feleğin kader mânâsı- nı kazanmasına yol açmıştır. Araplar, bu anlamda feleğe dehr, İranlılar çarh

     

    1440

    36/Yâsin, 40

    1441

    21/Enbiyâ, 33

    1442

    İskender Pala, Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü, Akçağ Y. s. 165

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    derler. Bu felek teorisinin, gök cisimleri ve gök hadiselerinin insanın kaderine hakim olduğu anlayışı ile birlikte eski bâtıl dinlerde de büyük bir yer ayrıldı- ğını görüyoruz. İslâm kaynaklarının haber verdiği Sabiîler (Yıldıza tapanlar) bunlardır. Bu bâtıl inanışlara göre yıldızların kimi uğurlu, kimi uğursuzdur. Yıl- dızların her biri belli günlere ve saatlere hakimdir. İlm-i nücum veya yıldız falı ile uğraşanlar, insanın doğduğu gündeki yıldızların veya burçların durumuna bakarak insanın sağlığını, ahlâkını, başarı derecesini, kısaca kader ve talihini keşfetmeye çalışırlar.

    Edebiyatta felek, daha çok şikâyet yerine kullanılır. Edebiyatın feleğe karşı tutumu olumsuzdur. Çünkü felek, kıyıcı, zâlim ve hilekârdır. Sözüne güven ol- maz. Kimse onun elinden aman bulmamıştır. Aşığı sevgilisinden ayıran, insanı mihnete gark eden, tam amacına ulaşacağı sırada talihini ters çeviren felektir.

     

    İlkel bâtıl dinlerden, bâtıl inanışlardan, mitolojiden ve efsanelerden kay- naklanarak halk muhayyilesinde oluşan felek-kader münâsebeti, feleğin halk arasında kambur felek, kahpe felek gibi tâbirlerle anılmasına, feleğin çem- berinden geçmiş gibi deyimlerin oluşmasına sebep olmuştur. Rüzgâr gü- lü’ne eskiden çark-ı felek denirdi.1443 Şimdi bu ad, daha çok kumar oynamak için döndürülen yuvarlak masaya denmektedir.

     

    Duymuşsunuzdur, nice insan, şartlar uygun gidersa, bir terslik çıkmazsa anlamında felek yâr olursa der. Güzel, keyifli (daha çok da haram eğlen- celerle) bir gece veya gün geçirirse felekten kâm aldığını söyler; veya an- layışına göre felekten bir gece (gün) çalmıştır. Haksızlığa, zulme, felâkete uğradıysa, feleğin sillesini yemiştir. Talihsizlikten yakınıyorsa, bunu feleğe küsmekle ifadelendirir. Kendi tecrübeleri ile hayatın iyi ve kötü yönlerini bilen ve her işin altından kalkanlara feleğin çemberinden geçmiş denir. Bahtsız kimselere felek düşkünü dendiği olur. Dönek, sözünde durmayan anlamında felek meşrep denilir. Şaşkınlıktan veya korkudan ne yapacağını bilemez hale gelen insan da feleğini şaşıran kimsedir. Ters döndüğü için, bu kadar kutsal gücü olduğu halde kahpe felektir; gök kubbesinin yuvarlaklığından dolayı da kambur felektir. İstediğine istediğini yapar bu felek: Ah bu kambur felek; kimine karpuz yedirir, kimine kelek! Kimine ceket giydirir, kimine yelek!

     

     

     

     

     

     

    1443 Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, Dergâh Y., c. 3, s. 179 vd

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                     Put vE Puta taPMa

     

    ARZIN/ÜLKETOPRAKLARININKUTSALLAŞTIRILIPPUTLAŞTIRILMASI

    İnsan, belli bir yerde değil; tüm yeryüzünde halife olması için yaratılmış- tır. İslâm’ı, bulunduğu yerde yaşayıp oraya hâkim kılmak için çalıştığı gibi, dünyanın ulaşabildiği her tarafına da götürme zorunluluğu vardır. Bir insan, doğacağı yeri seçme hakkına sahip olmadığından, tercihinde olmayan bir konudan dolayı ne ayıplanır, ne de şereflenir. Allah, bizi bu topraklarda değil de; çok farklı hatta sevmediğimiz bir yerde dünyaya getirebilirdi; Diğer insan- ların oralarda dünyaya gelmesi gibi. O zaman o yaratıldığımız yerin mi, yoksa şimdi yaşadığımız yerin mi kutsal olması gerekecekti? Müslüman için tüm arz Allah’ın mülküdür. Hepsi aynı değerdedir. Bir yerin fazileti, orada inanılıp uy- gulanan inançla ilgili olmalıdır. Toprak, üstünde yaşayan insanların inançlarıyla bütün olarak değerlendirilmelidir. Bu arada nice insanın hadis diye ileri sür- düğü “Hubbu’l vatan mine’l îman (Vatan sevgisi imandandır) ifadesinin hadis olmadığını, mevzû/uydurma olduğunu söyleyelim.1444 İnsanın ırkına, doğduğu yere göre bir toprak parçasına kutsallık atfetmesi, Allah için değil de; o top- rak parçası için ölümü göze alabilecek hale gelmesi, vatanın -üzerinde hangi hükümlerin uygulandığına bakılmadan- yüceltilmesi bu açıdan değerlendiril- melidir. Vatan kelimesi Kur’an’da geçmez. İslâmî açıdan yurt veya vatan “dâr” kelimesiyle ifade edilir. İslâm toplumunun yaşadığı ve hâkim olduğu yerler için “dârulİslâm”, müslümanların idare ve hâkimiyetleri altında olmayan yerler ise “dârulharp” kabul edilir. Eğer bir kimse, yaşadığı ülkede dinî inanç, dinini koruma ve dinini yaşama hürriyetini kaybetmişse, gücü yetiyorsa cihad ede- rek bu temel haklarını yerli veya yabancı işgalcilerden geri alması veya gücü yetmiyorsa, bunları koruyup dinini yaşayabileceği yere hicret etmesi gerekir. Cihad ve Hicret’in Kur’an’da ve sünnette çok büyük önemi vardır.

     

    Ayrıca, içinde Kâbe’nin bulunmasından dolayı müslüman açısından dün- yanın en kutsal yeri sayılmaya müsait olan bir vatanda, Hak dinin yaşanama- dığı için oradan hicret eden Rasûlüllah ve ashâbının, aynı zamanda gerçek vatanları olan Mekke’deki yönetime karşı inanç savaşı yaptıkları unutulmama- lıdır. Şu âyet; vatan, cihad ve hicret kavramları açısından değerlendirilmelidir: Nefislerine yazık eden kimselere, canlarını alırken melekler: ‘Dünyada ne işte idiniz?’ derler. Bunlar; ‘biz yeryüzünde güçsüz bırakılmış çaresiz kim- seler idik’ diye cevap verirler. Melekler: ‘Allah’ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!’ derler. İşte onların barınağı cehennemdir; orası ne

     

    1444 Bak. Uydurma Hadisler, Harun Ünal, Basiret Y., I/39-44; Aliyyü’l Kari, Uydurma Olduğunda İtti- fak Edilen Hadisler, İnkılâb Y., s. 126; Sehâvî, Makasıd, s. 183; Suyûtî, ed-Düreru’l-Muntesıre, s. 108; Sâğânî, Mevduât, s. 53; Semhudî, Gammaz, s. 60; İbnü’d-Deybâ, Temyîz, s. 77, Aliyyu’l-Kari, Kübrâ, s. 189; Aclûnî, Keşfu’l Hafâ, I/413.

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    kötü bir gidiş yeridir.”1445 Medine için, oradaki hurmaları için savaşan kimsenin mücâdelesinin Allah için olmadığı, ancak Allah yolunda savaşanların cennetle müjdelenen şehitler olabileceğini Rasûlullah’ın hadislerinden öğreniyoruz.

     

     

     

     

    MÜNECCİMLİK VE FALCILIK;

    GAYB BİLME İDDİÂSI VE YILDIZLARI PUTLAŞTIRMA

    Müneccimlik, gelecekte meydana gelecek, özel ve genel olaylara, yıldız- lara bakarak haber vermektir. Hz. Peygmaber’in bu konuyla ilgili şöyle bir ikazı vardır: “Bazı insanlar, Allah’ın nimetiyle geceyi geçiriyor, sabah olunca da, ‘bize şu yıldız sebebiyle yağmur yağdırıldı’ diyor. Böyle demeleri sebe- biyle onların çoğu kâfir olmuştur.”1446 Yine bir başka hadis rivâyeti de benzer bir ikazdır: “Kim yıldızlarla haber vermeye çalışırsa, sihir ile haber vermiş olur.”1447

     

    Bu hadisler, yıldızların uzaklığını, yerlerini, yörüngelerini gözlem ve araçlarla inceleyen astronomi ilmi hakkında değildir. Bu ilim, ilkeleri, kuralları ve araçları olan bir ilimdir. Kur’an zaten, baştan sona insanları gözleme, düşünmeye, araştırmaya ve evrenin sırlarını keşfetmeye dâvet etmektedir. Ancak, ilimleri, gaybı biliyormuş gibi yorumlamak, insanı şirke götürür. Çünkü gaybı bilen sadece Allah’tır.

     

    Gelecekte olacak şeyler hakkında bilgi sahibi olmak için başvurulan çe- şitli yolların en belirginlerinden biri faldır. Daha çok baht, uğur ve talihi, genel olarak da gelecekte olacak şeyleri anlamak için birtakım garip yollara baş- vurarak bunlardan anlam çıkarma ve kişilik okuma işine fal; bu işi yapmaya da falcılık denir. Gelecek zamanda vuku bulacak olayları haber vererek gayb sırlarını bildiğini iddia edene de falcı, medyum denir.

     

    Câhiliyye Arapları, bir yolculuğa, bir savaşa, bir ticarete, evlenmeye, yahut herhangi önemli bir işe teşebbüs edecekleri zaman üç zar (veya ok) çekerler, yahut kuş uçururlardı. Bu zar veya okların birinde, “Rabbim emretti”, yahut “yap” diye emir; diğerinde “Rabbim nehyetti” veya “yapma” diye nehy keli- meleri yazılı olurdu; biri de boş bulunurdu. Birisi torbaya elini sokar, zarlardan

     

    1445

    4/Nisâ, 97

    1446

    Buhârî, Megazi 35; Müsned, Ahmed b. Hanbel, II/525)

    1447

    Ebû Dâvud

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                     Put vE Puta taPMa

     

    birini çeker, emir çıkarsa yaparlar, nehy çıkarsa yapmazlar, boş çıkarsa bir daha çekerlerdi. Kur’an, bunu şiddetle yasaklamıştır. “Ey iman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şeytan işi birer pisliktir; bunlardan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz.”1448

     

     

     

    BURÇLAR

    Yüce Allah, kerim kitabında gökte burçlar yarattığını söyler.1449 “Burçları olan semâya andolsun ki...”1450 diye buyurur. Allah, gökte burçlar yarattığı- nı söylerken, gökle ilgili “es-semâvât” şeklinde çoğul değil de; “es-semâ” şeklinde tekil olarak kullanır. Burada semâ, bildiğimiz en yakın semâ (dünya semâsı) demektir. Burç; yüksek köşk, bina ve kale anlamlarına gelir. Semâdaki burçlar ise; gökte durumları birbirlerine göre aynı kalan yıldız toplulukları demektir. Müfessirler, âyetlerde geçen semâdaki burç- ları tefsir ederlerken, bunları büyük yıldızlar, ya da semânın kapıları diye tercü- me etmişlerdir. Gökte yıldızların araştırılıp üzerlerinde düşünülmesi için burç taksimlerini İdris (a.s.)’ın yaptığı söylenir. Yerin haritasında şehirler, kasabalar ve bunlardaki yüksek binalar, nasıl bir alâmet ve işaret ise, gökteki yıldızlar ve yıldız takımları da böyle birer işarettir. Güneş’in bir yıl içinde görünürde içinden geçtiği farz edilen gök kuşağı ve bunun yanlarında bulunan takım yıldızları (Zodyak takım yıldızları)na Burçlar kuşağı da denir. Burçlar kuşağı, 30 derece uzunluğunda 12 bölgeye ayrılmıştır. Bu 12 burcun teşkil ettiği alana Burçlar bölgesi denilir. Güneş’in ilkbahardan itibaren bir yol boyunca, sırasıy- la takip ettiği takım yıldızlarına eskiden beri hamel (koç), sevr (boğa), cevza (ikizler), şeretan (yengeç), esed (aslan), sünbüle (başak), mizan (terazi), akreb (akrep), kavs (yay), cedi (oğlak), delv (kova), hût (balık) isimleri verilmiştir.

     

     

    Burç ve Yıldız Falının Hükmü

    Bugün yaygın olan fal çeşitlerinden biri de, modern câhiliyyenin itibar ettiği yıldız falıdır. Gökteki burçlardan yola çıkılarak yapılan bu falcılığın aslı, Sâbiî- lere dayanır. Sâbiîler, gökyüzünü on iki burca taksim etmişler ve eflâkten/ göklerden yalnız tapındıkları ve heykellerini diktikleri “sebaî” gezegenlerin du- rumlarına göre, yeryüzünde meydana gelecek olayları bildireceği iddiasıyla

     

    1448

    5/Mâide, 90

    1449

    15/Hicr, 16; 25/Furkan, 61

    1450

    85/Bürûc, 1

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    yıldızlarla ilgili birtakım hükümleri yazmışlardı. Onların bu inançları, günümüze kadar gelmiş bulunmaktadır.1451

     

    Dinimizin kesinlikle yasakladığı falcılık, bir çeşit gaybdan haber vermektir. Hâlbuki, Kur’an; gaybı, Allah’tan başka hiçbir kimsenin bilemeyeceğini, pey- gamberlerle melekler dahi kendilerine vahyedilmedikçe gaybdan haber vere- meyeceklerini açıkça bildirmektedir. “De ki: ‘Göklerde ve yerde olan gaybı, Allah’tan başka bilen yoktur.”1452; “De ki: Size ‘Allah’ın hazineleri elimdedir demiyorum, gaybı da bilmiyorum.”1453; “Eğer gaybı bilseydim, daha fazla hayır yapardım.” 1454 âyetleri buna yeterli delildir.

     

    Kendilerine “arrâf”, “kâhin” veya “medyum” denilen falcıları ve bu falcılara gidip fal açtıran, onlara inanan veya destekleyenleri Peygamberimiz, ağır bir dille kınamış, hatta küfürle nitelemiştir. “Kim bir arrâfa gidip de ona bir şey sorarsa, kırk gecelik namazı kabul olmaz.”1455; “Kim bir kâhine gider, de- diklerini doğrularsa; şüphesiz ki Muhammed’e indirilmiş olanı inkâr etmiş olur.”1456

     

    Burç falı, “insanları, doğdukları burçlara göre gruplayarak geleceğini oku- maya, kaderine dair konuşmaya” denir. Modern câhiliyyenin yaşandığı günü- müzde kendini aydın sanan birtakım gazete ve televizyon programcıları, her gün yıldız falı hurafesiyle insanların kaderi hakkında birtakım yorumlar yap- maktadırlar ki bunlar hiçbir bilimsel dayanağa sahip değildir. Ayrıca bu asılsız yorumlar, okuyucuların ruhsal dengelerine olumsuz yönde etki yapmaktadır. Bu bir atma, saçma ve aldatmadan ibarettir.

     

    İslâm âlimleri, Sâbiîler gibi, tesiri yalnız yıldızlardan, burçlardan bilerek on- lardan birtakım hükümler çıkarmaya kalkışmanın küfür ve şirk olduğunda it- tifak etmişlerdir.1457

    Bunun yanında insanın, girişeceği önemli bir iş için, uzman kişilerle istişare yaptıktan sonra istihâre yapması meşrûdur, sünnettir. Bunun, İslâm’da yasak edilen falcılık ve kehanetle hiçbir ilgisi yoktur.

     

    1451 Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, c. 7, s. 5208 1452 27/Neml, 65

    1453   6/En’âm, 50

    1454 7/A’râf, 188)

    1455 Müslim, Selâm 125

    1456 Tirmizî, Tahâret 102; İbn Mâce, Tahâret 122; Ebû Dâvud, Tıb, hadis no: 3904; Ahmed bin Hanbel, II/ 408

    1457 Elmalılı, a.g.e., c. 7, s. 5207

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                     Put vE Puta taPMa

     

    “Onların çoğu, şirk koşmadan Allah’a inanmazlar.”1458 Ne dersiniz, put sadece câhiliyye Araplarına mı aitti? “Gök Tanrı” inancı, çok eski dönemlerde mi kalmıştır, bizim bulunduğumuz yerlerden çok uzakta mıdır bu bâtıl ve ilkel şirk? Yoksa, “ne yapalım, bu anlayış ve deyimler atalarımızdan bize mirastır, devam ediyor, etsin!” mi denilecek? “Onlara (müşriklere): ‘Allah’ın indirdiği- ne uyun’ denildiği zaman onlar, ‘hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ dediler.Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?”1459 Artık güneşe, aya, yıldızlara, feleğe kimsenin tapmadığı görüşü- ne ve bu görüşün hepimize yüklediği sorumluğa ne dersiniz? Her tarafı küfür ve şirk yangını sarmışsa, tv. ile evlerimize kadar tutuşturulmaya çalışılıyorsa, hepimize düşen görevler nedir?! Haydi görev başına!

     

     

    BİLİMİN PUTLAŞTIRILMASI

    Bilgi Kaynakları ve Vahy: Kur’an, bilgi kaynağı olarak, vahiy başta ol- mak üzere, doğru haberi, duyuları ve akıl yürütmeyi göstermektedir. “Nite- kim kendi içinizden, size âyetlerimizi okuyan, sizi (kötülüklerden) temizle- yen, size Kitab’ı ve hikmeti öğreten, size bilmediklerinizi bildiren bir Rasûl gönderdik.”1460 Âyetlerin anlatılması ve açıklanması duyuları, kitap ve hikmetin öğretilmesi aklı, bilinmeyenlerin bildirilmesi de vahyi hatırlatmaktadır.

     

    İslâm inancına göre insan, gerçeğin bilgisini üç yoldan elde eder. Yani, bilginin kaynağı üçtür. İnsan üç yolla ilim elde eder. Bunlar: 1- Doğru haber: a) vahiy, b) mütevatir haber, 2- Selim hisler dediğimiz sağlıklı beş duyu, 3- Akıl.

     

    Aslında bilginin yegâne kaynağı Allah’tır.1461 Vahyi indiren Allah olduğu gibi, duyu organlarımızı ve aklımızı yaratan ve bunları ilme yetenekli kılan da Al- lah’tır. Bunu idrâk eden kimse, bildikleriyle övünmez.1462

     

    Câhiliyye toplumlarında, vahyi kabul etmeyen câhilî eğitim sistemleri, vahyi ilim kaynaklarının, bilgi vasıtalarının içine katmazlar. Bundan dolayı bilim, câhi- liyye düzenlerinde bir put haline dönüşmüştür.1463

     

    1458

    12/Yûsuf, 106

    1459

    2/Bakara, 170

    1460

    2/Bakara, 151

    1461

    6/En’âm, 59; 67/Mülk, 14; 8/Enfâl, 73; 4/Nisâ, 26; 7/A’râf, 52;

    1462

    Bak. 2/Bakara, 32; 5/Mâide, 109

    1463

    Konuyla ilgili daha geniş bilgi için, bak. Bu kitapta “İslâm’da Bilgi Kaynakları” ünitesi

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    TASVÎRİN (RESİM VE HEYKELİN) PUTLAŞTIRMA AÇISINDAN DURUMU

    Hz. Süleyman döneminde, put görevi üstlenmediği ve sadece sanat eseri olduğu anlaşılan heykele (timsâl) hoş gözle bakan, eleştirmeyen Kur’an’ın,1464 İbrâhim (a.s.) döneminde put görevi üstlendiği için ateşe atılma pahasına devrilmesini, put-heykellerle mücâdeleyi emrettiğini hatırlayalım. Aynı “tim- sâl” (heykel) kelimesini Kur’an bu sebepten tavır alarak ifâde eder: “İbrâhim babasına ve kavmine: ‘Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller nedir böyle?’ demişti.”1465 Yine aynı heykelin Peygamberimiz döneminde put haline dönüştüğü, saygı duyulduğu için onları devirmek, yeryüzünden onları kaldırmak için savaşların göze alındığı bilinir. (Din aynı din, heykel aynı put; ama müslümanlar...)

     

    Kur’an ve hadisin, dinî emir, yasak ve uygulamalara ters düşmemek kay- dıyla tasviri esastan ve temelden yasakladığını söylemek mümkün değildir. Tasvirin haram ve mubah olmasındaki ölçünün, onun mesajı ve kullanıldığı yer olduğu söylenebilir. Yoksa, salt olarak tasvir haram ise, Hz. Âişe’nin, üzerinde sûret bulunan minder ve yastık kullanması sükût ve takrirle karşılanmazdı. Salt olarak tasvir yasak kabul edilse, günümüzdeki fotoğrafın her türlüsünün haram olması icap ederdi. Bu da konusu ve amacı ne olursa olsun, sine- ma ve televizyondaki her türlü görüntünün de tamamıyla haram olmasını beraberinde getirecekti (Hâlbuki hiç bir meşhur âlim böyle düşünmemekte). Hz. Süleyman’dan bahsederken belirtildiği şekilde Kur’an salt olarak heykeli yasaklamaz. Kur’an put amaçlı heykelleri kesin dille ve ısrarla yasaklar.

     

    Saygı duymak ve tapmak amacıyla yapılmış veya bu amaca hizmet eden insan heykelinin, putlaştırılmaya yol açma ihtimali olan kişilerin duvarlara ası- labilecek ve saygı duyulacak resimlerinin haramlığında ittifak vardır. Tevhid inancının temel esaslarını korumak bu yasağın en büyük hikmetidir. Kendi eliyle yaptığına tapma ahmaklığını bazı insanlar, sadece eski câhiliyye döne- minde değil; şu asırda ve çok yakınlarımızda bile göstermekte. Sadece imal ettiği halde “yaratma” vehmine kapılmak, çıplak kadın heykeli, sahte tanrılar, bâtıl dinlerin sembolleri gibi şeyler yapmaya kalkmak ve bunların demirden, tunçtan yontusu için büyük paralar sarf etmek, faydasız bir lüks, yani israf, heykelin dinen kaçınılması ve soğuk görülmesi için diğer hikmetler. Tasvir; kralların, diktatörlerin ve siyasi liderlerin büyük olduğu fikrinin halkın zihnine işlenmesine yarayan en önemli araçlardan biridir. İster resim, ister heykel şek-

    1464 Bak. 34/Sebe’, 13

    1465 21/Enbiyâ, 52

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                     Put vE Puta taPMa

     

    linde olsun, tasvir, müstehcenliğin yayılmasında da, yığınların çeşitli şekillerde saptırılmasında da geniş olarak kullanılmıştır. Bu gerekçelerden yola çıkarak, tasvir tasvip görmemiştir. Tarih boyunca her türlü canlı resmine, özellikle in- san figürüne âlimler ve müslüman sanatçılar soğuk ve ihtiyatlı yaklaşmıştır.1466

     

     

    PUTLARA, HEYKELLERE İBÂDET

    İnsanlara Fayda ve Zarar Vermeyen, İşitmeyen, Görmeyen Putları ve Heykelleri İlâh Edinmek ve Onlara İbâdet Etmek: Kur’ân-ı Kerim’in andığı şirk çeşitlerinden birisi, putlara ibâdet şeklinde ortaya çıkan tapınma- dır.

     

    “De ki: Ey insanlar! Benim dinimden şüphede iseniz (iyi bilin ki) ben, sizin Allah’tan başka ibâdet ettiklerinize ibâdet etmem. Yalnız sizi öldüre- cek olan Allah’a ibâdet ederim. Bana mü’minlerden olmam emredildi.”1467 Âyette geçen “Allah’tan başkasına ibâdet”, putlara duâ etmek ve yalvarmak anlamındadır. Nitekim peşinden gelen âyette, “Yüzünü Allah’ı birleyici ola- rak dine çevir ve müşriklerden olma!”1468 denildikten sonra, “Allah’tan başka sana ne fayda, ne de zarar verebilecek olan şeylere yalvarma/duâ etme. Eğer böyle yaparsan, o zaman sen zâlimlerden (müşriklerden) olursun.”1469 buyrulmuştur.

     

    “De ki: (Ey müşrikler!) Ben, Allah’tan başka yalvardıklarınıza ibâdet et- mekten men olundum.”1470 Bu âyetteki “duâ”ya, “ibâdet” anlamı verilebilir. Bu takdirde ibâdet, ilâh kabul ederek putlara saygı göstermek anlamını ifa- de eder. Putlara ibâdet, ister musibet ve sıkıntılı anlarda onlara yalvarmak, duâ etmek; ister ilâh diye ta’zim göstermek olsun, neticesi aynıdır. Böyle bir davranış şirk1471, hak yoldan sapmak ve hidâyete erenlerden olamamaktır.1472 Allah’tan başkasına tapanlar câhil kimselerdir. “Ey câhiller! Allah’tan başka- sına ibâdet etmemi mi bana emrediyorsunuz?”1473

     

    1466 Heykel ve resmin fıkıh, itikad ve sanat açısından değerlendirilmesi için bak. Ahmed Kalkan, Müs- lümanın Sanat Anlayışı, Rağbet Y.

    1467

    10/Yûnus, 104

    1468

    10/Yûnus, 105

    1469

    10/Yûnus, 104

    1470

    6/En’âm, 56; 40/Mü’min, 66

    1471

    6/En’âm, 56; 10/Yûnus, 18

    1472

    6/En’âm, 56

    1473

    39/Zümer, 6

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Kur’an’da Allah’tan başkasına tapılanlar, insana zarar ve faydası dokun- mayan,1474 rızık vermeyen,1475 insan eli ile yapılan,1476 işitmeyen ve görme- yen, bir şey yaratamayan,1477 insanların ilâh diye isimlendirdikleri boş isim- ler,1478 uydurma tanrılar,1479 heykeller1480 ve putlar1481 olarak nitelendirilmişlerdir.

     

    İbrâhim (a.s.), babasına ve kavmine demişti ki: “Sizin şu karşısında durup ibâdet ettiğiniz heykeller nedir? (Babası ve kavmi), ‘Babalarımızı onlara ibâ- det eder bulduk’ dediler. (İbrâhim), ‘Doğrusu siz de, babalarınız da apaçık bir sapıklık içine düşmüşsünüz’ dedi. (...) İbrâhim (a.s.), büyük bir put hâriç diğer putları kırdı. Kavmi, putların kırıldığını görünce, ‘Bunu ilâhlarımıza kim yaptı? Muhakkak bunu yapan zâlimlerden biridir’ dedi. (...) (İbrâhim’e), ‘Ey İbrâhim! Bu işi ilâhlarımıza sen mi yaptın?’ dediler. İbrâhim, ‘Hayır, işte şu büyükleri yapmış. Onlara sorun, eğer konuşurlarsa’ dedi. (...) (Kavmi), ‘Ey İbrâhim! Sen de bilirsin ki, bunlar konuşmazlar’ dedi. Bunun üzerine İbrâhim, ‘Siz Allah’ı bırakıp da size hiç fayda ve zarar vermeyen şeylere mi ibâdet ediyorsunuz? Size ve Allah’tan başka taptıklarınıza yuh olsun. Akıllarınızı kullanmıyor musunuz? (dedi.)”1482; “Ey babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir şey kazandırmayacak olan şeylere niçin ibâdet ediyorsun?’ dedi.”1483

     

    Kendi elleriyle yapıp ilâh diye adlandırdıkları1484 heykellerin (temâsîl), insan- lara elbette faydası ve zararı olmaz. Bu sebeple heykelleri ilâh edinip onlara saygı göstermek, yalvarmak, onlardan medet ummak, ahmaklık ve akılsız- lıktır. Allah’tan başkalarına, uydurma ilâhlara, putlara ve heykellere tapanlar, kendilerini felâkete sürüklemiş, dünya1485 ve âhirette Allah’ın azâbını hak etmiş olurlar.1486 Kendisinden başkasına İbâdet edenlere, “Siz ve Allah’tan başka İbâdet ettikleriniz cehennemin odunusunuz. Siz oraya (cehenneme) gire-

     

     

    1474

    10/Yûnus, 18

    1475

    16/Nahl, 73

    1476

    37/Sâffât, 95

    1477

    46/Ahkaf, 4)

    1478

    53/Necm, 23; 12/Yûsuf, 40

    1479

    37/Sâffât, 86

    1480

    21/Enbiyâ, 52

    1481

    14/İbrâhim, 35

    1482

    21Enbiyâ, 52-54, 58-59, 62-63, 65-67

    1483

    19/Meryem, 42

    1484

    14/İbrâhim, 35

    1485

    11/Hûd, 109

    1486

    21/Enbiyâ, 98


                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                     Put vE Puta taPMa

     

    ceksiniz.”1487 uyarısını yapan Yüce Allah, “Allah’tan başka dilediğinize ibâdet edin!”1488 diyerek müşrikleri tehdit etmiştir.1489

     

    Allah’tan başka ibâdet edilenler, kıyâmet günü kendilerine ibâdet edenleri inkâr edecekler ve onlara düşman olacaklardır. “(Müşriklerin taptıkları ilâh- lar), onların ibâdetlerini inkâr edecekler ve onlara düşman/karşı olacaklar- dır.”1490

     

    “Beşerin böyle dalâletleri var; Putunu kendi yapar, kendi tapar!” diyor şâir. İnsanların kendi elleriyle yaptıkları putlara ve heykellere ibâdet etmeleri; onları Allah katında kendilerine şefaatçi ve yardımcı olur, kendilerini azaptan korur inancı ile ilâh edinip tapmak, saygı göstermek, duâ edip yalvarmak, sıkıntı anlarında onlara sığınmak anlamlarını ifade etmektedir.

     

    Put, sadece Arapların câhiliyye döneminde taptıkları basit ve alelâde şekillerden veya özellikle Hz. İbrâhim döneminde olduğu gibi, muhtelif câhiliyye sistemlerinde tapınılan taştan, tunçtan, tah- tadan heykellerden ve ağaç, kuş, hayvan, yıldız, gök cismi, ateş, ruh veya hayallerden ibaret değildir. Bu basit puta tapınma şekilleri Allah’a şirk koşmanın bütün boyutlarını kapsamaz. Yalnızca bu ilkel putçuluklar üze- rinde duracak olursak ve Kur’an’daki şirkten maksadın sadece bunlar oldu- ğunu kabul edecek olursak, oldukça boyutlu olan şirk kavramından bir şey anlamayız. Kur’an’ın evrensel boyuttaki ve zamanlar üstü mesajını kavraya- mayız. Kur’an’ın en büyük problem olarak gördüğü şirk, kıyâmete kadar he- men tüm toplumlarda olabilecek tüm tevhid dışı kutsama ve tapınma özel- liklerini kapsar. Kur’an’a göre put, o kadar geniş anlamlıdır ki, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddî-mânevî her şeydir. Bu putları hayatın amacı kılmak da Allah’a şirk koşmak olarak nite- lendirilmiştir. Fakat insanları kendilerine fayda ve zararı olmayan taş, ağaç, maden vs. şeylere ibâdete sevkeden sebepler nelerdi? İnsanlar niçin putlara tapmışlar ve tapmaya devam ediyorlar? Kur’an, bu sorulara cevap vermek- tedir.1491

     

     

     

    1487

    21/Enbiyâ, 98

    1488

    39/Zümer, 15

    1489

    37/Sâffât, 22-34

    1490

    19/Meryem, 82; 46/Ahkaf, 6

    1491

    39/Zümer, 3; 10/Yûnus; 18; 17/İsrâ, 56-57; 43/Zuhruf, 86; 39/Zümer, 44; 30/Rûm, 13.

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    ÇAĞDAŞ BİR PUTLAŞTIRMA ÖRNEĞİ; ATATÜRK’E TANRI VEYA PEYGAMBER DİYENLER

    Kemalizm dininin yeni öncüleri ise, imanın altı şartı olan İslâm âmentüsü karşısına, Kemalizm’in yeni âmentüsünü çıkardılar. Bazı devlet kuruluşlarında bastırıp dağıttıkları bu devrimci(!) âmentüyü şöyle yazarak ilân ettiler: “Kah- ramanlık örneği olan ve vatanın istikbâlini yoktan var eden Mustafa Kemal’e, onun cengâver ordusuna, yüce kanunlarına, mücâhit analarına ve Türkiye için âhiret günü olmayacağına iman ederim.”

     

    Yazmazlar yazar, soytarılar şair olmuştu; kaside okuyup meddahlık ya- panlara ulûfeler dağıtılıyordu ya, bu kemiklerden nasiplenmek isteyen itler ha bire hırlıyordu. Şair geçinen başka birileri şöyle yalakalık yapıyordu: “Türk’e bir hayır gelmez, Arap felsefesinden, / Gazi bize bir din ver, Türk’ün öz nefesin- den.”; “İşte diz üstü geldim, gözlerim dolu dolu. / Rabb kulu olsun eller, bizler Gazi’nin kulu. / Cemâlini vaad etsin Tanrı başka kullara, / İşte karşımızdadır şimdiden o manzara.”

     

    Türkiye’de ise, halkın farklı milliyetçilik (daha doğrusu ulusalcılık) anlayış- ları sözkonusu olmasına rağmen, devlet tek bir milliyetçiliği esas alır: Ata- türk milliyetçiliği, yani Kemalizm. Hıristiyanların inanç esasları, müslümanların âmentüsü olur da Kemalistlerin özel âmentüsü olmaz mı? Bu âmentülerden bir-iki örnek verelim: Türkün Âmentüsü: “Türküm: Dinimi tanırım. Mezhebim: Cumhuriyet / Kitabım: Kanundur. Buna vicdanla, inandım. / Kâbemiz: Anka- ra. Peygamberimiz: Gazi Kemal, / Kalben ona biat ederek bin canla, inan- dım…”1492 1928 Ağustos’unda basılan Türkün Yeni Âmentüsü de şöyle başlar: “Kahramanlığın örneği olan ve vatanın istiklâlini yoktan var eden Mustafa Ke- mal’e, onun cengâver ordusuna, yüce kanunlarına ve Türkiye için âhiret günü olmadığına iman ederim…”1493 Bir başka âmentü de şöyledir: Kemalizmin Andı ve Âmentüsü: “Kemalizm, Müslümanlık dininin özü ve ışığıdır. Kemalizmin prensipleri, Kur’an’ı Türkçeleştirdiği, tasfiye ettiği, İslâm dininin esaslarını öz dilimizle açıkladığı için kutsaldır. Din, kanun, parti her şey vatan içindir.” 1494

     

    Kemalettin Kamu, kendisine milletvekilliği getiren putperestliğini şu şiiriyle topluma haykırdı: Çankaya; “Burada erdi Mûsâ / Burada uçtu İsa / Bülbül burada varsa / Hürriyet için öter. / Ne örümcek, ne yosun / Ne mûcize, ne füsun... / Kâbe Arab’ın olsun / Çankaya bize yeter.”

     

    1492

    Raif Necdet, Türkün Âmentüsü, Sebil, no 22, 28 Nisan 1978, s. 11

    1493

    bkz. Kemalist İnkılâbın Anatomisi, Sebil 9 Ocak 1976, s. 4-5

    1494

    Osman Nuri Çerman, Dinimizde Reform: Kemalizm dergisi, Aralık 1957, sayı 1, s. 1-3 vd

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                     Put vE Puta taPMa

     

    Cumhuriyet dönemi Türk Edebiyatı, bu türden putperest hezeyanlarla doludur. En az bu örnekler kadar putperestlik kokan, tarikat şeyhi ve parti başkanı Haydar Baş’ı, nice halkın kitaplarını okuyup cd’lerini izlediği kedicik besleyen Adnan’ı da günümüz putperestleri arasında seçkin yerleri olduğu- nu unutmamak gerekiyor. Son asırların en büyük tâğutundan bahsederken huşû içinde “Hazreti Atatürk” demekten utanmaz. Diğeri de Mısıroğlu’nun ç ile başlayıp ş ile biten ve orta harfi de ü olan üç harflik bir kelimesini hak edi- yor. Harun Yahya, Atatürk’ü göklere çıkaran on civarında kitabıyla, öyle anla- şılıyor ki, takıyye yapmıyor, basbayağı Atatürkçülük’teki samiyetini dosta-düş- mana haykırıyor. İşte kitaplarından bazıları: “Samimi Bir Dindar Atatürk.”1495 Atatürk’ün ne kadar takvâlı bir müslüman olduğu, gündüzleri sâim, geceleri kaim; yani devamlı oruçlu, geceleri nâfile ibâdetle geçiren samimi bir dindar olduğu, içki gibi haramlardan nasıl kaçındığı, kurduğu devletin ne kadar dinî bir devlet olduğu… anlatılıyor olmalı kitapta. Öyle ya, samimi bir dindar böy- le biri olmalı. Böyle bir Atatürk’ü elbette her müslüman sevmek zorundadır, değil mi? Diğer bir kitabı: “Atatürk’ü İyi Anlamak”1496 Zâten ne kadar aksayan durumumuz varsa o da Atatürk’ü iyi anla(ya)madığımız için başımıza geliyor demek ki, iyi anlayalım da dünyada ve âhirette kurtulalım; sağ olasın Harun Yahya. Bir başka kitabı: “Gerçek Atatürkçülük”1497 Tabii ki yetmez; müslüman halk Atatürk’ün vatan ve millet sevgisini de çok iyi anlamalıdır. Harun Yahya bu boşluğu da doldurur: “Atatürk’ün Vatan ve Millet Sevgisi, Ne Mutlu Türküm Diyene!”1498 Bu konuda başka kitaplar da yazılmalı, Müslümanlardan hâlâ Ata- türk’ü sevmeyenler varsa, sevdirmeli diye düşünüyor olmalı ki yazar, devam eder kitaplarına: “Atatürk ve Gençlik”1499 Atatürk’ün askerî dehâsı yazılmazsa olur mu ya: “Asker Atatürk”1500 Atatürk’ü iyi anlayan, onun ne kadar sami- mi dindar olduğunu kavrayan insan, tabii ki, onun kurduğu düzene/devlete de bağlı olmalı. Onu da unutmamış yazar, müslümanları Atatürk’ün kurduğu devlete bağlılığa dâvet eder; ve döktürür hikmetleri(!): “Devlete Bağlılığın Öne- mi”1501 Kitabın ismi her şeyi anlatmaya yetmiyor mu? Bu kitaplarla da hızını alamayan Harun Yahya, koca bir ansiklopedi yazmaya da ihtiyaç duymuş: “Atatürk Ansiklopedisi.”1502 Anlaşılıyor ki, bu tür kitapların devamı da gelecek.

     

     

    1495

    Kültür Y., İst. 2002

    1496

    Kültür Y., 2002

    1497

    Kültür Y., İst. 2001

    1498

    Araştırma Y., 2002

    1499

    Araştırma Y., 2002

    1500

    Kültür Y., İst. 2002

    1501

    Vural Y., İst. 2000

    1502

    2 cilt, Araştırma Y.

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    1980 sonrası Ahmet Gürtaş’la başlayan Atatürk’ü samimi dindar gösterip müslümanlara sevdirme gayreti, Yaşar Nuri gibi bir-iki modernist akademis- yenle sınırlı kalıyordu. Atatürk ve Din Eğitimi 1503 adlı kitabı, A.Gürtaş’a Diyanet İşleri Başkanlığında üst seviyede bir koltuk kazandırıyordu, ama ona ve onun gibilere neler kaybettirdiğini görmek için herhalde âhireti beklemek gerekiyor. Psikoloji ile ilgili bazı güzel kitapları da bulunan Abdurrahman Kasapoğlu’nun Atatürk’ü Kur’an’a tam bağlı bir Müslüman gösterme gayretleri ise akade- misyenlerin Kemalizm putunun nasıl kurbanı olduklarını gösterme açısından mânidardır. “Atatürk’ün Kur’an Kültürü” adıyla yazdığı eserde Kasapoğlu, cehennemle cenneti karıştırırcasına akılla, gerçekle bağdaşması mümkün olmayan sözler söyleyebiliyor: “Atatürk’ün hayatının her evresinde, sözlü ya da davranışsal olarak Kur’an kültürünün etkisine rastlarız. Onun Kur’an’la ve Kur’an kültürüyle ilişkili olduğunu gözlemledik. Atatürk’ün devrimci kişiliği Kur’an’ı anlama ve Kur’an kültürünü sağlıklı yaşama konusunda da kendini göstermiştir. Atatürk Kur’an’ın anlaşılması ve Kur’an kültürünün yaşanması konusunda Türk milletine rehberlik etmiş ve cesur adımlar atmıştır. Onun at- tığı adımlar, Türk milletinin dinî hayatına yeni bir canlılık getirmiştir. Kur’an kül- türünün Atatürk’ün nasıl bir etki bıraktığı…”1504

     

    Diyanet İşleri Başkanlığı da atasını hiç unutmaz. Arada sırada onun ne kadar dindar ve İslâm’a hizmet ettiğini anlatmaya yönelik kitaplar yayınlayarak putperestliğe çağdaş örneklik yapar. 2007 yılında hazırlanan “Doğumunun

    1. Yılı anısına” ithafıyla “Din, Bilim, Uygarlık ve Atatürk” adlı 25 ayrı makale- den derlenen Diyanet’in dergilerinde yazılan yazıların bir araya getirilmesiyle oluşan kitabını da putperestlik ve tâğutseverliğe örnek eserler arasında sa- yabiliriz. Atatürk’ün kurduğu bir teşkilatın Atatürk çizgisinde faaliyet yaptığının örnekleri olarak algılayabiliriz bu tür çalışmaları.

     

    İslâm tevhid dinidir. Tevhid, “Lâ ilâhe illâllah” ifâdesiyle özetlenir. Allah’tan başka ilâh, yani mutlak otorite, egemenlik kaynağı, ibâdete lâyık zât yoktur; En çok sevilen, korkulan, umut edilen O’dur. Tevhide rağmen, hiçbir şahsın ve kurumun değeri yoktur. Dostluk ve düşmanlıkta ölçü, Allah ve Rasûlüdür; İs- lâm’dır. Allah sevgisine eş bir sevginin endâd/şirk olduğunu bilir Müslüman.1505 Bırakın herhangi bir tâğutu övmeyi, hatta bir âlim veya halifeyi, bir peygam- beri bile aşırı övüp aşırı sevmek, onu putlaştırmaya götürür ve İslâm bunu kesinlikle yasaklar. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Hıristiyanların Meryem

     

    1503

    DİB Y., Ank. 1982

    1504

    Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Atatürk’ün Kur’an Kültürü, İlgi Y., Önsöz

    1505

    2/Bakara, 165


                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                     Put vE Puta taPMa

     

    oğlu İsa’yı övdükleri gibi beni övmeyin. Yalnız, ‘Allah’ın kulu ve rasûlüdür’ deyin.” 1506

     

    “Beşerin böyle dalâletleri var / Putunu kendi yapar, kendi tapar!” “Gerçek- ten bu, bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyle ise (sadece) Bana kulluk/ibâdet edin.”1507; “Mü’minler ancak kardeştir. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki, merhamete erişesiniz.”1508; “Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a, Kur’an’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın…”1509; “O (Allah), gerek bundan önce (ki kitaplarda), gerek- se bunda (Kur’an’da) size ‘müslümanlar’ adını verdi…” 1510 “Allah yanında hak din (sadece) İslâm’dır…” 1511

     

     

     

    PUTLARA VE PUTPERESTLERE KARŞI İBRÂHİMÎ TAVIR

    Hz. İbrâhim’in yaşadığı döneme göz attığımızda, toplumun bütün siyasî, sosyal, ekonomik ve kültürel hayatının şirk esası üzerine kurulduğunu açıkça görmek mümkündür. İbrâhim (a.s.)’in doğduğu Ur şehrinde, tarihçilerin belirt- tiğine göre beş bin tane tanrı mevcuttu. Nüfusun ekseriyeti ticaret ve sanayi ile uğraşmaktaydı ve dolayısıyla bütünüyle maddeci bir zihniyete sahipti. Her maddeci toplum bireyleri gibi onların da başta gelen eğilimi, servet sahibi olmak ve lüks bir hayat yaşamaktı. Hal böyle olunca, İbrâhim (a.s.)’in getire- ceği tevhid inancı, sadece memleketin bir sınıfını veya putperest inancı değil; bütünüyle ülkenin ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal yapısını değiştirecekti. Bu amaçla, İbrâhim (a.s.)’in dâvetini kabul etmek, toplumu temelden değiş- tirmek ve yepyeni temellere oturtmak demekti. Bu da o toplum için ağır bir teklifti. Çünkü, bireysel ve toplumsal alanların tümünde anlayış, teori ve pra- tik olarak tümüyle şirke gömülmüş bir toplumu ıslaha çalışmak, onları İslâmî anlamda değiştirip dönüştürme gayreti, gerçekten ağır bir yüktür. Böylesine çile ve cefa ile karşı karşıya gelecek bir elçinin daha küçük yaşta iken Rabbi tarafından terbiye edilmesi ve yetiştirilmesi gerekirdi. Çünkü elçiye yüklenen görev ve emânetler, kabiliyet ve enerji ister, güç ve potansiyel ister.

     

    1506

    Buhârî, Enbiyâ 48

    1507

    21/Enbiyâ, 92

    1508

    49/Hucurât, 10

    1509

    3/Âl-i İmrân, 103

    1510

    22/Hacc, 78

    1511

    3/Âl-i İmrân, 19

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    İbrâhim (a.s.), tevhid emânetini yüklenince, ilk uğraşı, toplumun putperest- liğini yok etmek ve onları İslâm’a çağırmak olmuştu. Bu dâvete, en yakınların- dan başladı: “Babasına dedi ki: ‘Babacığım! Duymayan, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bir şeye niçin taparsın? Babacığım! Hakikaten sana gelmeyen bir ilim bana geldi. Öyle ise bana uy ki, seni düz yola hidâ- yet edip çıkarayım. Babacığım! Şeytana kulluk etme! Çünkü şeytan, çok merhametli olan Allah’a âsi oldu. Babacığım! Allah tarafından sana azap dokunup da şeytanın yakını olmandan korkuyorum.’ (Babası:) ‘Ey İbrâhim! dedi; sen benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmez- sen,andolsun seni kovar, taşlarım! Uzun bir zaman benden uzak dur!”1512

     

    Bu mesaj, hem babasına, hem babasının şahsında topluma idi. İbrâhim (a.s.)’in yaptığı bunca dâvet, ne yazık ki şirke batmış kalplerin derinliğine ulaş- mıyor, onlara fayda sağlamıyordu. Kendilerini yıllar boyu şirk bataklığı içinde görmüş putperestlerin kalpleri, gözleri ve kulakları bunca uyarıya rağmen gör- müyor, duymuyordu. Artık ihtarlar, ikazlar, dâvet ve tebliğler fayda sağlamıyor- du. Onlar o kadar azgınlaşmışlardı ki İbrâhim (a.s.)’in şaka yaptığını sanıyor ve onun dâvetini hafife alıyorlardı. “O, babasına ve kavmine: ‘Şu karşısına ge- çip tapmakta olduğunuz heykeller de ne oluyor?’ demişti. Dediler ki: ‘Biz babalarımızı bunlara tapar kimseler bulduk.’ ‘Doğrusu, siz de, babalarınız da açık bir sapıklık içindesiniz’ dedi. Dediler ki: ‘Bize gerçeği mi getirdin, yoksa sen oyunbazlardan biri misin?’ ‘Hayır’ dedi; ‘sizin Rabbiniz, yarattığı göklerin ve yerin de Rabbidir ve ben buna şâhitlik edenlerdenim.”1513

     

    Onlar körü körüne, heykellere tapıyorlar, bu konuda atalarının izini takip etmekten başka bir gerekçe de ileri süremiyorlardı. Onlar fikren ve rûhen ölmüş, hurâfe ve geleneklerin, örf, âdet ve an’anelerin altında ezilip duruyor- lardı. Onun için de İbrâhim (a.s.)’in dâveti karşısında “şaka mı ediyorsun?” di- yorlardı. İşte şirk, bid’at ve hurâfelere boğulmuş toplumların hali bundan farklı olamaz. Onlar duyu ve duygulardan o kadar mahrumdurlar ki, kendi putları gibi putlaşmış, robotlaşmış ve kendi putlarından farkları kalmamıştı.1514

    Hz. İbrâhim, aklî ve mantıkî delillerle, putperestlikten ve yıldızlara tapmak- tan vazgeçirmek için giriştiği tevhid mücâdelesi sonunda kavmini susturmuş ve cevap veremez bir hale getirmiştir. Ama ne var ki bütün bu deliller karşı- sında şirksiz bir inançla Allah’a yönelmesi gereken bu insanlar; günümüzde de olduğu gibi, kendilerini sorgulayacak yerde “ilâhlaştırdıkları atalarının” ve

     

    1512

    19/Meryem, 42-46

    1513

    21/Enbiyâ, 52-56

    1514

    Beşir İslâmoğlu, İslâmî Hareketin Tarihî Seyri, Denge Y. s. 42-44

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                     Put vE Puta taPMa

     

    “kutsal kemiklerin” arkasına sığınma açmazına düşmüşler, suçu onlara atarak sorumluluktan kurtulmaya çalışmışlardır.

     

    Kur’an, hâlâ şirklerinde inat göstererek atalarını taklit bahanesine sarılmış olan bu insanların savunmalarını şöyle yansıtır: “İbrâhim, babasına ve kav- mine: ‘Neye tapıyorsunuz?’ demişti. ‘Putlara tapıyoruz ve onlara tapmaya devam edeceğiz’ diye cevap verdiler. İbrâhim: ‘Peki, dedi; yalvardığınızda onlar sizi işitiyorlar mı? Yahut, size fayda ya da zarar verebiliyorlar mı?’ Şöyle cevap verdiler: ‘Hayır, ama biz babalarımızı böyle yapar bulduk.”1515; İbrâhim dedi ki: ‘İyi ama, ister sizin, ister önceki atalarınızın; neye taptığını (biraz olsun) düşündünüz mü? İyi bilin ki onlar benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi (benim dostumdur).”1516; “İbrâhim’i de gönderdik. O kavmi- ne şöyle demişti: ‘Allah’a kulluk edin. O’na karşı gelmekten sakının. Eğer bilmiş olsanız bu sizin için daha hayırlıdır. Siz Allah’ı bırakıp birtakım putla- ra tapıyor, asılsız sözler yaratıyor/uyduruyorsunuz. Bilmelisiniz ki, Allah’ı bı- rakıp da taptıklarınız, size rızık veremezler. O halde rızkı Allah katında ara- yın. O’na kulluk edin ve O’na şükredin. Ancak O’na döndürüleceksiniz.”1517

     

    Hz. İbrâhim’in bu çağrısı; hiçbir bilgiye ve düşünmeye dayanmadan katı bir tutuculukla atalarını taklit eden bu insanları, geçmişin esâret zincirlerinden, gelenek pençesinden kurtararak İslâm’ın ışığında yeniden uyandırmak, vic- danlarındaki hürriyet duygularını harekete geçirerek özgürce düşünmelerini temin etmek içindir. Ne var ki bu insanlar, gerçeklerden kaçarak, ruhların- dan İslâm’ın hidâyetini uzaklaştırarak “kemiklere sığınıyor” ve Hz. İbrâhim’in çağrısını cevapsız bırakıyorlar. Ama Peygamber ve Kitap; kendilerine “Allah’ın indirdiklerine uyun” deyince, “hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola (dine, ilkelere, ideolojiye) uyarız” diyorlar. Kur’an, böyle diyenlere şöyle sesle- niyor: “Peki, ya ataları bir şey düşünmeyen, doğruyu bulamayan kimseler olsa da mı?”1518; “Ya şeytan onları alevli azâba çağırıyor idiyse?!”1519

    Şüphesiz insanlar, atalarıyla, atalarının kemikleriyle uğraşmaya harcadık- ları ümit ve enerjileri, kendilerini tanımaya ve oluşun çileli yolunda yürümeye harcadıklarında talih ufku aydınlanacak, vahyin hayat düzeni yeniden kurula- cak; saâdet, asra taşınacaktır.1520

     

    1515

    26/Şuarâ, 70-74

    1516

    26/Şuarâ, 75-77

    1517

    29/Ankebût, 16-17

    1518

    2/Bakara, 170

    1519

    31/Lokman, 21

    1520

    Necmettin Şahinler, Tek Başına Bir Ümmet, Beyan Y. s. 93-95

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    PUT KIRAN İBRÂHİM (A.S.)

    “Andolsun Biz İbrâhim’e daha önce rüşdünü vermiştik. Biz onu iyi ta- nırdık. O, babasına ve kavmine: ‘Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller de ne oluyor?’ demişti. Dediler ki: ‘Biz babalarımızı bunlara tapar kimseler bulduk.’ ‘Doğrusu, siz de, babalarınız da açık bir sapıklık içinde- siniz’ dedi. Dediler ki: ‘Bize gerçeği mi getirdin, yoksa sen oyunbazlar- dan biri misin?’ ‘Hayır’ dedi; ‘sizin Rabbiniz, yarattığı göklerin ve yerin de Rabbidir ve ben buna şâhitlik edenlerdenim. Allah’a yemin ederim ki, siz ayrılıp gittikten sonra putlarınıza bir oyun oynayacağım!’ Sonunda İbrâhim onları paramparça etti. Yalnız onların büyüğünü bıraktı; belki ona müra- caat ederler diye. ‘Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Muhakkak o, zâlimlerden biridir’ dediler. (Bir kısmı:) ‘Bunları diline dolayan bir genç duyduk; kendi- sine İbrâhim denilirmiş’ dediler. O halde, dediler, ‘onu hemen insanların gözü önüne getirin. Belki şâhitlik ederler.’ ‘Bunu ilâhlarımıza sen mi yaptın ey İbrâhim?’ dediler. ‘Belki de bu işi şu büyükleri yapmıştır. Haydi onla- ra sorun; eğer konuşuyorlarsa!’ dedi. Bunun üzerine, kendi vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine) ‘zâlimler sizlersiniz, sizler!’ dediler. Sonra tekrar eski inanç ve tartışmalarına döndüler: ‘Sen bunların konuşmadığını pek âlâ biliyorsun’ dediler. İbrâhim: ‘Öyleyse’ dedi, ‘Allah’ı bırakıp da, size hiç- bir fayda ve zarar vermeyen bir şeye hâlâ tapacak mısınız? Yuh olsun size ve Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere! Siz akıllanmaz mısınız?’ (Bir kısmı:) ‘Eğer iş yapacaksanız, yakın onu da tanrılarınıza yardım edin!’ dedi- ler. Biz de dedik ki: ‘Ey ateş! İbrâhim için serin ve selâmet ol!’ Böylece ona bir tuzak kurmak istediler; fakat Biz onları, daha çok hüsrana uğrayanlar durumuna soktuk. Biz, onu ve Lût’u kurtararak, içinde cümle âleme bere- ketler verdiğimiz ülkeye ulaştırdık.”1521

     

    “Şüphesiz İbrâhim de onun (Nuh’un) milletinden idi. Çünkü Rabbi-   ne kalb-i selîm ile geldi. Hani o, babasına ve kavmine: ‘Siz kime kulluk ediyorsunuz?’ demişti. ‘Allah’tan başka birtakım uydurma ilâhlar mı isti- yorsunuz? O halde, âlemlerin Rabbi hakkındaki görüşünüz nedir?’ (Hz. İbrâhim’in kavmi, yıldızlara bakar, onlarla kâhinlik yaparlardı. Bir bayram günü İbrâhim’e kendileriyle beraber bayram yerine gelmesini söylediler.) Bunun üzerine İbrâhim yıldızlara şöyle bir baktı. ‘Ben hastayım’ dedi. Ona arkalarını dönüp gittiler. Yavaşça (kavmin) putlarının yanına vardı. (Oraya konmuş çelenkleri, yemekleri görünce:) ‘Yemiyor musunuz? Neden ko- nuşmuyorsunuz?’ dedi. Bunun üzerine, yanlarına gelip sağ eliyle vurdu

     

    1521 21/Enbiyâ, 51-71

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                     Put vE Puta taPMa

     

    (kırıp geçirdi). (Putperestler) koşarak İbrâhim’e geldiler. (Neden putları kır- dığını sordular.) İbrâhim: ‘Yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?! Oysa ki sizi ve yapmakta olduklarınızı Allah yarattı’ dedi. ‘Onun için bir bina yapın ve derhal onu ateşe atın!’ dediler. Böylece ona bir tuzak kurmayı istediler. Fakat Biz onları alçaklardan kıldık.”1522

     

    İbrâhim (a.s.)’in tevhid mücâdelesini tahlil ederken, “tevhid”in zıddı olan şirk ve putçuluk hakkında Yüce Allah, İbrâhim (a.s.)’in şöyle duâ ve niyazda bulunduğunu bildiriyor: “Hatırla ki İbrâhim şöyle demişti: ‘Rabbim! Bu şeh- ri (Mekke’yi) emniyetli kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut! Çünkü onlar (putlar), insanlardan birçoğunun dalâletine/sapmasına sebep oldular, Rabbim. Şimdi kim bana uyarsa o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, artık Sen gerçekten çok bağışlayansın, çok merhametlisin.”1523

     

    Üstad Seyyid Kutub İbrâhim (a.s.)’in , “Beni ve oğullarımı putlara tapmak- tan uzak tut!” duâsını, İslâm’ın öğretileri doğrultusunda günümüz şartlarını da göz önünde bulundurarak şöyle izah ediyor: “Hz. İbrâhim’in hem kendisini hem de çocuklarını, tapınmaktan korumasını Allah’tan istediği put, sadece Arapların ilkel câhiliyet dönemlerinde yaptıkları gibi basit ve alelâde şekilden ibaret değildir. Veya muhtelif câhiliyet sistemlerinin taş, ağaç, kuş, hayvan, yıldız, gök cismi, ateş, ruh veya hayaller biçiminden ibaret değildir put.

     

    Bu basit ve alelâde puta tapınma şekilleri, Allah’a şirkin bütün anlamla- rını içine almaz. Allah’tan başka tapınılan tüm putları ihtivâ etmez. Yalnızca bu basit ve alelâde şirk ve put şekilleri üzerinde durarak, Kur’an’daki şirkten maksadın bunlar olduğunu kabul edecek olursak, sonsuz derecede şekilleri olan şirk kavramını iyi kavramış olmayız. Ve bugün beşeriyetin içine saplandığı şirk ve modern câhiliyye şekillerinin gerçek yüzlerini tam olarak göremeyiz. Bunun için şirkin mâhiyetini derinliğine araştırmak ve putun şirkle olan alâka- sını açığa çıkarmak gerekir.

     

    Allah’tan başka ilâhın olmadığını belirten “lâ ilâhe illâllah”ın zıddı olan şirk, hayatın tüm alanlarında, Allah’ın buyruğuna dayanmayan ve her konuda dinin emirlerini benimsemeyen tüm sistem ve her tavır şirktir. Tek bir ilâh olarak Allah’tan başkasını tanımadığını söyleyip de abdest, namaz, oruç ve hac gibi dinin emirlerini yerine getirdiği halde; siyasî, sosyal ve ekonomik konularda Allah’tan başkasının koyduğu hükümlere bağlananlar... Değer ölçülerinde ve

    1522 37/Sâffât, 83-98

    1523 14/İbrâhim, 35-36

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    hükümlerinde Allah yapısı olmayan düşünceleri ve fikirleri benimseyenler... Geleneği, ahlâkı, âdet ve alışkanlıkları itibarıyla giyindiği kıyafeti ve elbiseleriyle birtakım insanları tanrı tanırcasına onların icat ettikleri kılık ve kıyafetlere girip modalarına uyan ve Allah’ın şeriatinin yasakladığı şekillere bürünenler... Evet bunlar, şirkin âlâsını işlemektedirler. Bütün gerekçeleriyle birlikte söyledikleri “eşhedü en lâ ilâhe illâllah” kelime-i şehâdetinin zıddını yapmaktadırlar... İşte günümüzdeki insanların çoğunun yanıldıkları noktalardan birisi budur.

     

    Put... Sadece o, ilkel ve basit şekilde olmaz. Dikilen heykeller biçiminde olması şart değildir putun. Put, putlaşmak isteyenlerin arkasına gizlendikleri birer işaret ve alâmetten başka bir şey değildir. Onlar insanları kendilerine kul köle yapmak için o dikili putların arkasına sığınırlar ve onun gerisinden kendi buyruklarını rahatça yürütürler. Hiçbir zaman için bir putun konuştuğu, duyduğu ve gördüğü görülmemiştir. Ancak, putların arkasına gizlenmiş olan râhipler ve mâbet bekçileri mırıldanarak etrafında onun adına duâlar okur ve bereketler dağıtan muskalar asarlar. Sonra da kitleleri ezmek ve kulu-kölesi haline getirmek istediği kimselerin adına o putları konuştururlar. Herhangi bir yerde herhangi bir zamanda idarecilerin ve kâhinlerin adına konuştukları ve Allah’ın izni, müsaadesi olmaksızın hükümler koydukları ve kanunlar vaz et- tikleri, hareket ve işlemler yaptıkları şeyler ortaya sürülecek olursa... İşte bu ortaya atılan şey tabiatı, mâhiyeti ve vazifesi itibarıyla putun ta kendisi olur.

     

    Bir yerde bunlar arma olarak “ırkçılığı” mı seçiyorlar? Bir yerde arma olarak “vatan”ı mı çıkarmak istiyorlar? “Halk”ı mı işaret ve simge olarak kendilerine bayrak yapmak istiyorlar veya bir “sınıf”ı mı kendilerine sembol olarak yüksel- tiyorlar? Sonra da insanlardan bu yükseltilen armalara, şiarlara, işaretlere ve bayraklara Allah’ı bırakıp kulluk etmelerini mi istiyorlar? Halkın bu kaldırılan alâmetler uğruna fedâkârlığa katlanmasını mı istiyorlar? Malını, mülkünü, ah- lâkını, ırz ve namusunu bu uğurda harcamasını mı diliyorlar? Ve her ne zaman bu işaretlerin, alâmetlerin ve armaların isteğiyle Allah’ın kanunları ve şeriati ça- tışacak olsa, hep Allah’ın şeriatini onların isteğine göre yontarak şekiller ver- mek mi istiyorlar? Ve Allah’ın emirlerini bırakıp o armaların ve işaretlerin veya daha doğru bir tâbirle bu putların, yani putların arkasına saklanmış olanların istek ve emirlerini mi yerine getiriyorlar? İşte orada putçuluk vardır. Allah’tan başkasına tapınma vardır. Yoksa putun mutlaka bir ağaçtan dikilmiş veya bir taştan, tunçtan yontulmuş olması zarûri değildir. Put bir sistem olabilir, bir arma olabilir, bir ekol olabilir...

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                     Put vE Puta taPMa

     

    Hem İslâm, sadece ağaçtan, taştan, tunçtan yontulmuş putları yıkmak için gelmemiştir ki... Bunca gelmiş geçmiş peygamberler silsilesi sadece bu put- ları yıkmak için uğraşmamışlardır ki. İslâmî hareket, yalnızca ağaçtan dikilmiş veya taştan yontulmuş putları yıkmak için tarih boyunca bunca fedâkârlıklar yapmış, bunca acı ve ıstıraplara katlanmamıştır... Bilâkis İslâm, gerçek mânâ- da Allah’a kulluk ve her meselede Allah’ın emirlerine itaat ile, her ne şekilde olursa olsun Allah’tan başkasına kulluk ve itaatten ayrılış noktalarını kesinkes belirtmek için gelmiştir. Her devirde geçerli olan prensipleri iyice inceleyip tevhid esasına mı, şirk esasına mı dayandığını ortaya koymak gerekir. O sis- temde ve prensipte Allah’ın hâkimiyetinin mi esas alındığını, yoksa putların hâkimiyetinin mi esas alındığını belirtmek icap eder...

     

    Dilden söyledikleri kelime-i şehâdet ile “Allah’ın dini”ne girmiş olduklarını ve fiilen yaptıkları ibâdetleri, kıldıkları namazları, tuttukları oruçlarıyla müslüman olduklarını sanıp da bunun dışında kalan ahkâm ve diğer hususlarda Allah’tan başkasının buyruklarına uyanlar, Allah’ın emrinin zıddı olan sistem ve pren- sipleri benimseyenler, Allah’ın şeriatine tamamı tamamına zıt olan hükümleri tatbik edenler... Sonra bu her gün yenilenen putların istediğini yerine getirmek ve arzularını tatmin etmek için bu uğurda namuslarını, ahlâklarını, mallarını ve canlarını verenler... Bu putların istek ve arzularıyla dinin emir ve hükümleri ça- tıştığı zaman Allah’ın emir ve hükümlerini arkaya atıp putların istek ve arzuları- nı yerine getirenler... Evet bütün bu yaptıklarına rağmen hâlâ “Allah’ın dini”nde olduklarını ve “müslüman” kaldıklarını sananlar bir kere kendilerine gelsin de içinde yüzdükleri şirki görsünler...

     

    Allah’ın dini bu kendilerinin müslüman olduklarını sananların tasavvur ettiği gibi zayıf değildir, basit değildir. Şurası muhakkak ki Allah’ın dini, hayatın en küçük meselelerine, bütün teferruatına kadar şâmil olan tam ve mükemmel olan bir hayat nizamıdır. Esas ve temelleri bir yana, hayatın en ufak bir mese- lesinde bile yalnız ve yalnız Allah’ın buyruklarına uymaktır. Ve Allah’ın, başka- sını kabul etmediği yegâne din, İslâm dini budur.

     

    Şirk, yalnızca Allah’tan başka ilâhların olmadığını kabullenmekle bitmez. Allah’tan başka hüküm koyan rablerin bulunmadığını kabullenmek de gerekir. Puta tapıcılık, sadece dikilen bir ağaca ve yontulan bir taşa tapınmak değil; hatta ondan daha fazlasıyla kaldırılan bayraklar, flamalar, işaretler ve bunların arkasına gizlenen güçler, nüfuzlar ve isteklerdir. Ve işte buna göre herkes kendi yurduna baksın en yüce hüküm ve makam kimin elindedir? Bütünü bütününe kimin dinine bağlanmışlardır? Kimin emrine uymaktadırlar? Şâyet

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    bu konuların hepsinde hâkimiyet ve emir Allah’a aitse işte onlar katıksız ola- rak Allah’ın dinindedirler. Şâyet bu hâkimiyet ve emir Allah’tan başkalarına ait ise, onlar Allah’ın dininde değil; hâkim/egemen olan putların ve tâğutların dinindedirler.1524

     

    Korkunun kol gezdiği, güvenin yıkıldığı, insanın metâ olarak algılandığı, eş- yalaştırıldığı; paranın, maddenin, gücün putlaştırıldığı bir dünyada ve ülkede kurtuluşun tek reçetesi, “İbrâhimî duruş”tur. Hz. İbrâhim’in, sapık bir toplum düzenine karşı gösterdiği onurlu direniş ve karşı koyuştur. Bir tarafta baba- sının da içinde yer aldığı bâtıl bir düzen ve halk, diğer tarafta yalnızca Allah’a iman edip O’na güvenen ve yalnızca O’ndan korkan Hz. İbrâhim... Muvahhid kimliği gereği putperest sisteme karşı çıkan tek kişilik bir ümmet.

     

    Böyle toplumlarda putlar, yönetimin bir parçasıdır. Refahtan şımarıp azan önde gelenler, putlar etrafında efsâne ve mit oluşturarak toplumu yönetmeyi temel ilke edinirler. Putlar, ibâdet edilen bir varlık olmanın ötesinde, sömürü çarkının ağırlık merkezini de oluştururlar. “İbrâhim dedi ki: “Siz gerçekten Allah’ı bırakıp da dünya hayatında aranızda bir sevgi bağı olarak putları ilâhlar edindiniz.”1525

     

    Bu tür toplumlarda putlar; dünya hayatında aralarında bir sevgi bağı oluş- turması ve böylelikle toplumun daha kolay kontrol edilebilmesi için, refahtan şımarıp azan önde gelenler tarafından uydurulmuş ve isimlendirilmişlerdir: “Bu (putlar), sizin ve atalarınızın (kendi istek ve öngörülerinize göre) isim- lendirdiğiniz (kuru ve keyfî) isimlerden başkası değildir. Allah, onlarla ilgili ispatlayıcı bir delil indirmemiştir. Onlar, zanna ve nefislerinin hevâ olarak arzu ettiklerine uymaktadırlar. Oysa andolsun, onlara Rablerinden yol gös- terici gelmiştir.”1526

     

    Tarihî süreci incelediğimizde, ihdas edilen ve koruma zırhına büründürülen putlarla ilgili hiçbir tartışma yapılamadığını görmekteyiz. Bu ülkelerde putların dışında, Allah’ın varlığı da dâhil olmak üzere, her şeyi tartışabilirsiniz; fakat putları tartışamazsınız. Onlar hakkında, refahtan azan önde gelenler, bu ko- nuda ileri sürülebilecek her türlü fikri engellemek için korkuyu, bir yönetim aracı olarak kullanmaktadırlar.

     

     

    1524

    Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, Hikmet Y., c. 9, s. 87-90

    1525

    29/Ankebût, 25

    1526

    53/Necm, 23

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                     Put vE Puta taPMa

     

    Bu yüzden Hz. İbrâhim: “Ben hanîf (Allah’ı bir bilen ve O’na yönelmiş) olarak, yüzümü gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah’a çevirdim ve ben müş- riklerden değilim. Kavmi onunla tartışmaya girişti. Onlara dedi ki: ‘Beni doğru yola hidâyet etmişken, Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz? Ben sizin O’na şirk/ortak koştuğunuz şeylerden korkmam. Rabbimin dile- diği dışında hiçbir şey olmaz. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ ibret almıyor musunuz? Siz, Allah’ın size, haklarında hiçbir hüküm indirmediği şeyleri O’na şirk/ortak koşmaktan korkmazken, ben sizin şirk koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım?! Şimdi biliyorsanız (söyleyin), iki gruptan (Allah’ı tek ilâh kabul edenlerle O’na ortak koşanlardan) hangisi (Allah’ın azâbın- dan) emniyette/güvende olmaya daha lâyıktır?”1527 diyerek putperest düşün- ceye karşı tavır almaktadır.

     

    Yukarıdaki âyetlerde konumuz açısından şu noktalar önemlidir: Putperest- ler, Allah’tan korkmamakta; fakat iman edenlerin putlardan korkmasını iste- mektedirler. Putları önemli bir korku kaynağı olarak insanların hâfızalarında diri tutarak toplumu yönetme ilkesi egemendir, bu tür toplumlarda. Bundan dolayı, putların gölgesinde sürdürdükleri otoritelerini sarsacak her düşünce ve hareketi tehlikeli sayarlar. Farklı düşünenler; yıpratma, tehdit ve korkut- ma gibi yöntemlerle sindirilmeye çalışılır. Hz. İbrâhim, babasını putlardan vaz- geçirme konusunda ısrarcı olunca, oğluna verecek cevabı kalmayan baba, putlara olan bağlılığını oğlunu tehdit ederek ortaya koymuştur: “(Babası:) Demişti ki: ‘Ey İbrâhim! Sen benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, andolsun seni kovar, taşa tutarım! Uzun bir zaman benden uzak dur! İbrâhim: ‘Sizden de, Allah’ın dışında taptığınız şeylerden de uzaklaşıyor ve Rabbime yalvarıyorum. Umulur ki (senin için) Rabbime duâ etmemle bedbaht (emeği boşa gitmiş) olmam.”1528

     

    Putperest/câhilî düzenin yöneticileri, otoritelerini zedeleyecek hiçbir inanç, düşünce ve davranışa asla tahammül göstermezler. Sisteme ve düzenin ana felsefesine yönelik köklü eleştiri bir tek kişi tarafından da başlatılmış olsa, bundan şiddetli bir paniğe kapılırlar; zira “haksız” olduklarının bilincindedirler ve eleştirileri cevaplayacak tutarlı bir fikir bütünlüğüne sahip değildirler. Nite- kim, Nemrut ve adamları, Hz. İbrâhim’in putlara ve putperest düzene yönelik eleştirilerini sürdürmedeki kararlılığı karşısında, onu yakma girişiminde bulun- maktan çekinmemişlerdir: “Dediler ki: ‘Eğer iş yapacaksanız, yakın onu da tanrılarınıza yardım edin!’ dediler. Biz de dedik ki: ‘Ey ateş! İbrâhim için se-

    1527 6/En’âm, 79-81

    1528 19/Meryem, 46, 48

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    rin ve selâmet ol!’ Böylece ona bir tuzak kurmak istediler; fakat Biz onları, daha çok hüsrana uğrayanlar durumuna soktuk.”1529

     

    İbrâhim (a.s.), sırf inançlarından dolayı, babasının da dâhil olduğu bir top- luluk tarafından yakılmak istenir. Yerleşik değerlerin (putperestlik) temellerine yönelen bir eleştiri, çok şiddetli bir cezalandırma yöntemiyle susturulmak iste- nir. Refahtan şımarıp azan önde gelenler, sömürü ve zulüm çarkının işlemesi- ni engelleyecek her türlü inanç, düşünce ve harekete karşı tahammülsüzdür. Tarihte Hz. İbrâhim’in yakılma teşebbüsü bunun en canlı örneklerinden biri olmuştur. Günümüzde yapılanlar ise, refahtan şımarıp azan önde gelenlerin toplumu korku, tedhiş ve terör kıskacında yönetebilmek için tarihte benzer zihniyettekilerin yaptıklarının bir tekrarından ibarettir. Tarihsel süreç incelen- diğinde benzer senaryolar hep tekrarlanıp durmuştur. Halkı sindirerek daha rahat yönetebilmek için korku, silâh olarak kullanılmakta ve tüm ülke acımasız bir psikolojik savaşın içine sokulabilmektedir. Halkın muhâlif olduğu politika- lar karşısında sessiz kalmasını sağlayabilmek için klasik bir yöntem vardır: Yüreklere korku salmak. Halk, malının ve canının bir büyük düşmanın tehdidi altında bulunduğuna inandırılırsa, muhâlif olduğu programların uygulanması karşısında sessiz kalmayı tercih eder; yapılanları hoş karşılamasa bile, zarûri bulabilir. Yüreklere korku salabilmek için propaganda sistemi çalıştırılır.

     

    İstenen sonuca ulaşabilmek için, o zamana kadar halka söylenilen ve fakat gerçekte inanılmayan birçok kavram, ilke unutulur. Her şey te’vil edilerek birçok kavramın içi boşaltılır, anlam alanları daraltılır veya saptırılır. Her türlü hile, entrika, yol ve yöntem mubahlaşır: “Nuh dedi ki: ‘Rabbim, gerçekten onlar bana isyan ettiler; mal ve çocukları kendisine kayıptan başka bir şeyi arttırmayan kimse- lere uydular. Ve büyük hileli düzenler kurdular.”1530 Ama İbrâhim (a.s.), putpe- rest düzene karşı mücâdelesinde bütün olumsuz koşullara rağmen, inancının gerektirdiği duruşu, tavrı sergiler: “Gerçek şu ki, ben bir muvahhid olarak yü- zümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben müşriklerden değilim.”1531 Hz. İbrâhim, yalnızca Allah’a ibâdet ve itaat etmenin, yalnızca O’nu İlâh ve Rab kabul edinmenin, yalnızca O’ndan korkmanın doğal sonucu olarak böyle bir tavır, bir duruş ortaya koyar. Bu nedenle Allah, tüm mü’minlere Hz. İbrâhim’i örnek gös- terir: “İbrâhim ve onunla birlikte olanlarda sizin için güzel bir örnek vardır.”1532

     

     

    1529

    21/Enbiyâ, 68-70

    1530

    71/Nûh, 21-22

    1531

    6/En’âm, 79

    1532

    60/Mümtehıne, 4

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                     Put vE Puta taPMa

     

    Putperest bir toplum içerisinde tek başına kalmış olmasına karşın inancından ve bu uğurdaki kararlı mücâdelesinden vazgeçmemiş olması ise, İbrâhim (a.s.)’in en belirgin vasfıdır. Tek başına olmasına rağmen hiçbir korku ve kaygıya kapılma- dan, en olumsuz şartlarda direnmenin, ayakta kalmanın sembolüdür Hz. İbrâ- him. O nedenle Kur’ân-ı Kerim onu hem tekil (muvahhid), hem de çoğul (ümmet) olarak tanıtmakta ve örnek olarak gelecek nesillere göstermektedir: “Gerçek şu ki, İbrâhim tek başına bir ümmetti; Allah’a gönülden yönelip itaat eden bir muvahhiddi ve o müşriklerden değildi.”1533

     

    Hz. İbrâhim’in ateşe atılırken söylediği “Allah bana kâfidir” ve kavmi ile tar- tışmasında söylediği “ben sizin ilâhlarınızdan korkmuyorum”, “sizden ve sizin ilâhlarınızdan kopup ayrılıyorum.” sözleri, onun teslimiyetinin bir ölçüsü olmanın yanı sıra; tüm korkuları, Allah korkusu içinde eritip yok ettiğinin de bir göster- gesidir. Bir önder ve örnek olarak o, özgür olmanın yolunun yalnızca Allah’tan korkarak ve böylelikle tüm korkulardan arınmaktan geçtiğini, tüm iman edenlere göstermektedir. Yalnızca Allah’tan korkan bir mü’min, Allah’ın çizdiği sınırları ko- ruma konusunda gerekli hassâsiyeti gösterir.

     

    Yalnızca Allah’tan Korkmak: Malın, canın, neslin ve inancın tehlike altında olması durumunda genelde insanlar, özelde mü’minler, inancını yaşatmak için tüm imkânlarını seferber ederek ölüm de dâhil olmak üzere her şeyi göze alırlar. Bu insanlık tarihinde genel bir kanun olarak hep var olmuştur. Mü’minler ise bu noktada özel bir yer işgal ederler. Onlar, öldükten sonra dirilmeye, Allah’ın huzu- runda hesap vermeye olan inançlarından dolayı dünyayı âhiret için bir hazırlık, bir tarla gibi görürler. Öldükten sonra dirilme ve yaptıklarından dolayı hesap verme, mü’mini teyakkuz halinde tutan bir duygu oluşturur. Hesap gününde Allah’ın hu- zurunda mahçup olma, Allah’ın rızâsını kaybetme mü’minin asıl korkusudur.

     

    Birçok korku kaynağı aynı anda vuku bulduğunda, mü’minin bunların etki- si altında kalmaması mümkün olmayabilir. Korkular anaforunda yaşanan geçici durum bu bakımdan önemli değildir. Önemli olan kalıcı haldir; kalıcı hal üzerinde hangi korku kaynağının etkili olduğudur. İşte yalnızca Allah’tan korkmaktan kas- dettiğimiz, kalıcı halin Allah korkusu ile tâyin edilmesidir. Bu nedenle mü’min, inancına zarar verecek, dolayısıyla ölüm ötesi hayatta kendini sıkıntıya sokacak herhangi bir davranış içinde bulunamaz. İşte bu yüzdendir ki Allah, mü’minleri yalnızca kendinden korkmaya çağırarak korkularından arındırmak ister: “Öyley- se Benden, yalnızca Benden korkun. Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur, itaat-kulluk da O’nundur. Böyleyken Allah’tan başkasından mı korkup sakını-

    1533 16/Nahl, 120

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    yorsunuz?”1534 “Öyleyse insanlardan korkmayın; Benden korkun ve âyetlerimi az bir değere karşılık satmayın.”1535

     

    Allah, Kur’an’ın değişik yerlerinde, kâfirlerden, zâlimlerden, müşriklerden ve onların ilâh kabul ettiklerinden, kınayıcıların kınamasından ve şeytandan korkma- maları gerektiğini mü’minlere hatırlatmaktadır.1536 Yalnızca Allah’tan korkmanın, mü’min olma şartı ile birlikte ifade edilmesi, mü’min olmaktan ne anlamamız ge- rektiğini de berraklaştırmaktadır: “İşte bu şeytan, ancak kendi dostlarını korku- tur. Siz onlardan korkmayın, eğer mü’minseniz Benden korkun.”1537 Allah’tan korkmak, O’nun azâbından ve O’nun sıfatlarının derin anlamlarını bilmekten do- ğan uyanıklık ve dikkat halinde bulunmaktır. Kendisinden dolayı ceza çekece- ğini bildiği şeyleri yapmaktan kaçınan kimse, gerçekte Allah’tan korkmaktadır. Mü’minlerin, temiz akla sahip olarak Allah’tan korkup sakınmaları Kur’an’da ıs- rarla istenmektedir.1538

     

    “Ey iman edenler, Allah’tan nasıl korkup sakınmak gerekiyorsa öylece korkup sakının ve siz, müslüman olmaktan başka bir din ve tutum üzerin-   de ölmeyin.”1539 Allah’a yaraşır şekilde Allah’tan korkmak demek, Allah’ın adını yükseltmek, O’nun emir ve yasaklarına riâyet ederek gösterdiği yolda yürümek demektir. Onun dışında edinilen tüm ilâh ve rablerın hükümranlığına son vermek- tir: “Benden başka ilâh yoktur; şu halde Benden korkup sakının diye uyarıp korkutun.”1540 Bir mü’min için; şeytanın taraftarları ile işgal edilmiş bir dünyada, Allah’tan başka ilâh ve rab olmadığını deklare etmek demek, zulme karşı Hz. İbrâhim gibi meydan okumak, kıyâma kalkmak demektir. İşte böyle bir durumda dimdik ayakta durabilmek için, Hz. İbrâhim’in ateşe atılırken “Allah bana kâfidir” şeklindeki sözünü diyebilme güç, irâde ve bilincinde olmak gerekir. Bunun yolu da, Allah’a güvenip dayanmak, O’na teslim olmak, O’ndan gereği gibi korkup O’na yönelmektir.

     

    Zâlimleri etkisiz hale getirmenin yolu mücâdeledir. İnatla, sabırla ve meşrûiyet içinde yürütülecek bir mücâdele ile bütün engeller aşılabilir, kurulan tuzaklar işe yaramaz hale getirilebilir. Bütün korkulardan arınıp yalnızca Allah’tan korkarak, O’na güvenip dayanarak, O’na sığınarak Allah’ın gösterdiği dosdoğru yolda İbrâ-

     

    1534

    16/Nahl, 51-52

    1535

    5/Mâide, 44

    1536

    5/Mâide, 3, 54; 6/En’âm, 81, 82

    1537

    3/Âl-i İmrân, 175

    1538

    33/Ahzâb, 39; 35/Fâtır, 28; 5/Mâide, 100; 65/Talak, 10

    1539

    3/Âl-i İmrân, 102

    1540

    16/Nahl, 2

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                     Put vE Puta taPMa

     

    himî duruşu göstererek ve bu yolda tüm mazlumlara kimlikleri sorulmadan birlik içinde sahip çıkarak zulme son verilebilir.1541

    “İbrâhim’de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki: ‘Biz sizden ve Allah’ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz/reddediyoruz. Siz bir tek Allah’a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke be- lirmiştir.’ ‘Rabbimiz! Ancak Sana tevekkül edip dayandık, Sana yöneldik. Dönüş de ancak Sanadır. Andolsun, onlar sizin için, Allah’ı ve âhiret gü- nünü arzu edenler için güzel bir örnektir. Kim yüz çevirirse şüphesiz Allah ğanîdir (zengindir), hamîddir, hamde lâyık olandır.”1542

     

    Kur’an, “üsvetün hasenetün (güzel örnek)” ifadesiyle tüm müslümanlara örnek gösterdiği Muhammed Mustafâ (s.a.s.)’dan1543 başka sadece Hz. İbrâ- him’i aynı vasıfla (“üsvetün hasenetün”) zikreder.1544 Bu, Hz. İbrâhim’in Allah katındaki faziletini gösterdiği gibi, bizim de pratik hayatımızda Hz. İbrâhim’i model almamız, onun davranışlarını hayatımıza geçirmemiz için de her dö- nem referansımız olması açısından önemlidir.

     

    Kur’an’ın üçte birini teşkil eden kıssalar, binlerce hikmetle yüklüdür. Zâhiren olmuş bitmiş bir olayı anlatıyor gibi gözüken peygamber kıssaları, her dönem için nice örnekler taşıyan önemli referanslardır. Bu kıssalar, olanı anlatırken olması gerekeni bildirir bize; elbette, olmaması gerekeni de. Bu kıssalarda şahsî hayata, aile hayatına, toplum hayatına, hayatın tüm alanlarına ilişkin mâ- nidar dersler verilir. İbrâhim (a.s.) ile ilgili kıssada da, nefis terbiyesinden çocuk terbiyesine, câhiliyye ile tek başına mücâdeleden cemaat ve ümmet olmaya kadar hayatın birçok alanında engin ibretler, zengin dersler vardır.

     

    İbrâhim (a.s.) putları parçaladıktan sonra kavmiyle diyaloga girmektedir. İbrâhim (a.s.) putların kırılmasıyla ilgili olarak kendisine soru sorulduğunda bundan en büyük putu sorumlu tutmuş ve kavminden eğer konuşma güçleri varsa onlara sormalarını istemiştir. Sapıklık içinde yaşayan toplumun durumu- na karşı hissettiğimiz bazı durumlarda bu üslûba ihtiyaç duyabiliriz. Toplum- da, sahiplerinin dahi farkında olmadıkları bazı küçük ve büyük boşluklardan yararlanarak onlarla mücâdele sürecine girebiliriz. İnanç ve davranışlarındaki hataları yüzlerine vurarak bu kimseleri zayıf konuma düşürebiliriz. Bu girişimi-

     

    1541

    8/Enfâl, 45-47; Yıldırım Canoğlu, İbrâhimî Duruş, Umran, sayı: 77, Ocak 2001

    1542

    60/Mümtehıne, 4, 6

    1543

    33/Ahzâb, 21

    1544

    60/Mümtehıne, 4, 6

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    miz sonucunda karşımızdakiler şu iki tavırdan birini alacaklardır. Ya hatalarını görerek hakikati kabullenecekler, ya da inat edip ve büyüklük taslayarak ha- talarında ısrar edeceklerdir. Bu ikinci tavır, onların başkaları yanında saygınlık- larını yitirmelerine yol açacak, kendi iç bütünlüklerini kaybettirecektir. Dolayı- sıyla diğer insanları sapıklık ve çarpıklığa sürükleme çabalarındaki etkinlikleri zayıflayacaktır.

     

    Bu üslûbu izlerken, diğerlerinin düşünce ve uygulamalarını iyi tanımamız gerekmektedir. Onların zayıf ve güçlü noktalarını ancak bu şekilde öğrenebi- liriz. Daha sonraki diyaloglarımızda akîdeyi anlatmak için bu bilgilerden yarar- lanmamız mümkün olacaktır.

     

    Nemrut’la konuşmasına gelince; burada İbrâhim peygamberin, dünya ta- rihinde yaşamış tâğutların en büyüklerinden biriyle yaptığı mücâdeleye şâhit olmaktayız. Nemrut’un azgınlığı o dereceye varmıştır ki, kendisini ilâh olarak görmeye başlamış ve insanlardan Allah’ı bırakıp kendisine kulluk etmeleri- ni istemiştir. İbrâhim (a.s.), Nemrut’a karşı katı ve kararlı bir tavır sergilemiş, ilâhlığın mutlak güce dayanması gerektiğini, oysa Nemrut’un buna sahip ol- madığı tezini işlemiştir. Ardından hayat ve ölüm meselesinden bahsederek kendi Rabbinin ölümsüz olduğunu söylemiştir. Bu tâğut da, İbrâhim (a.s.)’in taraftarlarının saflığını kullanarak sözcüklerle oynamak sûretiyle onları kandır- maya çalışmıştır. İbrâhim (a.s.) ona Rabbinin dirilten ve öldüren olduğunu söy- lediğinde o, kendisinin de dilediğini öldürüp dilediğini dirilttiğini iddia etmiştir. O, adamları tarafından tutuklanan insanlardan bazılarını astırıp bazılarını sağ bırakarak öldürme ve diriltme gücüne ve dolayısıyla ilâhlık vasıflarına sahip olduğunu ileri sürmüştür. İbrâhim (a.s.) bu tâğutun sözkonusu altın fırsatı kul- lanarak övünüp böbürlenmesine fırsat vermemiş ve Allah’ın kâinatta yarat- tığı tabiat hârikalarını ön plâna çıkararak Nemrut’tan eğer gerçekten ilâhsa bunları değiştirmesini istemiştir. İnkârcı Nemrut, bu istek karşısında çaresiz kalmış ve verecek cevap bulamamıştır.

     

    Bu diyalogda bizim yararlanacağımız nokta şudur: Günümüzde gerçek- leri çarpıtmak isteyen çevreler saf ve basit insanları ikna edip kandırmak için bazı yollara başvurmaktadırlar. Halkın kandırılmaya çalışıldığı konular, bazen akîdeyle ilgili hususlar, bazen de günlük hayatla ilgili meseleler olabilmekte- dir. Biz bu gibi çevrelerin çabalarına karşı İbrâhim (a.s.)’in üslûbundan ilham alabiliriz. O, Nemrut’un benzeri girişimlerine karşı açık meydan okuma yoluna başvurmuş ve neticede saptırma ve karalama çabalarını boşa çıkarmıştır.

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                     Put vE Puta taPMa

     

    Bu hedefe ulaşabilmek için saf insanların alt oldukları çarpıtma ve sap- tırma yollarının iç yüzüne vâkıf olmamız gerekir. Tabii ki, meydan okuma gü- cüne sahip açıklama yollarını da bilmemiz gerekir. Bütün bunlar dâvetçilerin yaşadıkları vâkıayı, bu gerçeğe hâkim olan üslûpları ve vâkıanın seyir biçimini bilinçli, dikkatli ve kapsamlı bir şekilde izlemelerini zarûri kılmaktadır.1545

     

    “Bir zaman İbrâhim, babasına ve kavmine demişti ki: ‘Ben sizin taptık- larınızdan uzağım. Ben yalnız beni yaratana kulluk yaparım. Çünkü O, beni doğru yola iletecektir. Bu sözü, ardından geleceklere devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı ki, insanlar (onun dinine) dönsünler.”1546

     

    İnsanların kutsallarının açıkları ve izledikleri yollardaki mantık hataları gibi ögeler, dâvetçi tarafından gözler önüne serilmelidir. Rasullerin, topluluklar önünde, ileri gelenlerle karşılaşmaları, topluma yönelerek onların zayıf ve ça- resiz yönlerini göstermeleri farklı farklı zeminlerde olagelmiştir. (Hz. Mûsâ’nın bir bayram günü toplumun gözleri önünde sihirbazları yenilgiye uğratması ve çaresizliklerini ortaya koyması gibi.)

     

    Önünde kulluk sergiledikleri, kendilerini ne duyan, ne duâlarına cevap ve- rebilen bu âciz nesneleri bir an olsun sorgulayabilecek zemin oluşturmanın bir pratiğidir, Hz. İbrahim’in put kırışı. Putların İbrâhim’in baltasına karşı kendilerini bile savunup koruyamaması, hak gelince bâtılın nasıl yok oluverdiğini, gör- mek isteyenlere göstermiştir. Bir an kendi vicdanlarıyla baş başa kalan fertler kendilerini zâlimlikle suçlamışlardır.1547 Ancak bu hakkı düşünebilme zemini kısa sürmüş ve içinde bulundukları pratik ağır basmıştır. Bir an olsun câhili- yenin pratiklerine dur denilir ve insanların sâlim kafayla vahiyle muhâtaplıkları sağlanabilirse, ağızlardan bu cümlenin döküldüğüne bizler de şâhit olabiliriz: “Kendi vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine): ‘Siz (var ya), siz, kendiniz- siniz zâlim.” Sonrasında câhilî pratiğin ve iktidarın devamını engelleyemeyen her İbrahimî eylem, halklara bir bahar soluğu verse de, vahiyle (ve fıtratla, vicdanla) bir an olumlu bir karşılaşma zemini oluştursa da, bundan ötesini ge- tirmemektedir. Bu tavırla, vicdanların bir an gerçeği algılamasının daha ötesi (toplumun düşünsel ve amelî dönüşümü) öngörülmemişti. Bunları öngören bir hareket, bu İbrahimî örnekliğe, farklı ve yeni unsurlar eklemek zorundadır. Başta İbrâhim (a.s.) olmak üzere peygamberlerin tevhid mücâdeleleri, yoz- laşmış bir toplum içinde, bireyin nasıl mümtaz bir yaşam süreceği, onurlu bir

     

    1545

    M. Hüseyin Fadlullah, Kuram ve Eylem, c. 2, s. 139-141

    1546

    43/Zuhruf, 26-28

    1547

    21/Enbiyâ, 64

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    direniş ve muhâlefeti nasıl ortaya koyacağı sorusuna verilen cevabın etrafını örmektedir.

     

    “İbrâhim’de, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır.”1548 O, öyle bir örnektir ki, baba sevgi ve saygısı, onu dâvâsından tâvize mecbur edemediği gibi, evlât sevgisi de ilâhî emrin önüne geçirememiştir. En inatçı müşrik bile olsa, babaya dâvâ anlatılırken nasıl bir üslûp kullanılması gerektiğini öğreten bir evlâttır o. Ne saygı ve sevgiden dolayı tâviz; ne de hakkı anlatırken haksız duruma düşüren kabalık, küstahlık, saygısızlık ve ukalâlık... Babasının, put- perestlerin önde geleni olmasına rağmen, onun eylemlerine Allah için buğ- zederken, “yâ ebetî, yâ ebetî” hitabıyla babasını fıtratının sesine çağırmıştır. “Babacığım, ey babacığım” gibi hem hürmet, hem şefkat yüklü bir hitapla babasını şeytanın icat ettiği putlara tapmaktan alıkoymaya çalışan bir pey- gamberdir o. Her yanı küfür ateşinin sardığı bir ortamda yakıcı ateşler içinde kalmış, ama yanmamıştır. Hiçbir ânını ve hiçbir duygusunu küfür ateşine at- mamış; o yüzden, yıllar sonra Nemrut’un dağ gibi ateşleri bile, Allah’ın izniyle onu yakmamıştır.

     

    İbrâhim (a.s.)’i örnek almak demek; İbrâhim olup Allah’tan başka en çok sevdiğimiz İsmâil’lerimizi Allah yoluna fedâ edebilmek demektir. Putlara, putlaştırmaya ve putçulara karşı tek başımıza da olsa mücâdele edebilmektir. Âhiret ateşine atılmamak için dünya ateşlerinden korkmamak, ateşle imtihanı göze alabilmektir. Babamız ya da zâlim devlet reisi de olsa muhâtaplarımıza hakkı haykırabilmektir.

    “İbrâhîm

    İçimdeki putları devir Elindeki baltayla Kırılan putların yerine Yenilerini koyan kim?

     

    Güneş buzdan evimi yıktı Koca buzlar düştü Putların boyunları kırıldı İbrâhîm

    Güneşi evime sokan kim?” 1549

     

    “Hasretle andım put kıran İbrâhim’i

    1548 60/Mümtehıne, 4 1549 Âsaf Hâlet Çelebi

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                     Put vE Puta taPMa

     

    Kalbimde saklamaktan paslandı baltam.” 1550

     

    “Eğer âşık isen yâre Sakın aldanma ağyâre Gir İbrâhim gibi nâre

    Bu gülşende yanar olmaz.” 1551

    Hz. İbrâhim’in putperestlerin yüzüne haykırdığını, çağdaş putçulara biz de tekrarlıyoruz: “Yuh olsun size ve Allah’tan başka taptıklarınıza! Siz, aklınızı kullanmaz mısınız?”1552; “Selâmun alâ İbrâhîm: ‘İbrâhim’e selâm olsun!”1553

     

     

     

    PUTLARI KIRMAK

    Şeytan insana, şirkten kurtulmayı çok zor ve karmaşık, tevhidi, ihlâsı ve imanı ise yaşanması imkânsız gibi olağanüstü zor gösterebilir. Oysa bu, yalızca şeyta- nın verdiği bir vesveseden ibarettir.1554 Bilinmelidir ki, şirkten kurtulmak için sami- mi bir niyet ve tavır değişikliği yeterlidir. Bu niyet tashihi kişininn her şeye, herkese ve tüm olaylara karşı olan bakış açısını şirkten tevhide çevirecektir. Yani siyah gözlük takan birisinin etrafını görebilmek için her yeri tek tek aydınlatmasına ge- rek yoktur. Gözlüğünü çıkarması yeterlidir. Şirk de her yeri karartan bu gözlük gi- bidir. Gözlüğü çıkarmadan zorlama yöntemlerle şirkten arınmaya çalışmak hem zor, hem de ümit kırıcıdır. Bir hamlede gözlüğü çıkarmak ise hem kolay, hem de tek etkili çözümdür. İnsanın şirk boyutundan Allah’ın râzı olduğu iman ve ihlâs boyutuna geçmesi de tek bir kararlılık hamlesi gerektirir. Bu da her ne durumda olursa olsun Allah’a güvenmek ve Kur’an’a bütünüyle ve samimi olarak uymaya karar vermektir. Bu samimiyet ve kararlılık, muhakkak beraberinde Allah’ın yardı- mını, hidâyetini ve büyük bir nimetle rahmetini getirecektir.

     

    Şeytan tabii ki, tevhidi ve ihlâsı çirkin, sıkıntılı ve ıstırap verici olarak göster- meye çalışacaktır. Hâlbuki gerçek eziyet, sıkıntı ve ıstırap şirktedir. Bu, dünyada da âhirette de böyledir. Taptığı sahte ilâhları bırakarak sadece Allah’a yönelen bir insan boşlukta ve sahipsiz kalmaz; aksine tek gerçek ilâh olan Allah’a sığına- rak olabilecek en büyük huzur, güven ve rahatlığı kazanır. “Kim Allah’tan ittika ederse (korkup sakınırsa), (Allah) ona bir çıkış yolu gösterir ve onu hesaba

     

    1550

    İbrahim Demirci

    1551

    Yunus Emre

    1552

    21/Enbiyâ, 67

    1553

    37/Sâffât, 109

    1554

    14/İbrâhim, 22


    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    katmadığı bir yönden rızıklandırır. Kim Allah’a tevekkül ederse, O, ona yeter. Elbette Allah, kendi emrini yerine getirip gerçekleştirendir.”1555

     

    Şirkle tevhid arasındaki fark, çoğu zaman niyet ve bakış açısı farkıdır. Pey- gamberimiz (s.a.s.) Kâbe’deki putları fiilî olarak kırmış, Hz. Mûsâ yahûdilerin edindiği altın buzağı heykelini yakıp küllerini denize savurmuştur. Bunlar, sem- bolleştirilen şirklere karşı vurulan darbelerdir. Bugün de sembolleştirilen şirklere karşı aynı fiilî müdâhaleler yapılabilir; ama önemli olan öncelikle şirkin mantığı- nı yıkmaktır. Gönül ve kafalardaki putlar yıkılmadan diğer putların yıkılması çok önemli olmayacaktır. Şirki gönül ve kafalardan yıkmak için, niyet ve bakış açısının değiştirilmesi gerekmektedir.

     

    Bu nedenle, şirkten vazgeçip tevhide yönelen insanın yaşadığı büyük deği- şim, öncelikle kalpte ve zihinde meydana gelir. Dış görünüm olarak belki eski yaşamının bazı ögelerini devam ettirse bile, tamamen farklı bir bakış açısına ve kavrayışa sahip olur muvahhid insan. Eskiden atalarından gördüklerine, kendi tutkularına, birtakım insanların fikirlerine göre düzenlediği hayatını, şimdi sade- ce Allah’ın kitabına göre ve sadece O’nun rızâsı için düzenler. Böylece binlerce küçük ve sahte ilâha kulluk etmeyi, onları memnun etmek için uğraşmayı bıraka- rak, “birbirinden ayrı rabler mi daha hayırlıdır, yoksa Kahhar olan bir tek Allah mı?”1556 diyen Hz. Yûsuf gibi, sadece kendisini Yaratan’a teslim olur.1557

     

    “Andolsun Biz İbrâhim’e daha önce rüşdünü vermiştik. Biz onu iyi tanırdık. O, babasına ve kavmine: ‘Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller de ne oluyor?’ demişti. Dediler ki: ‘Biz babalarımızı bunlara tapar kimseler bulduk.’ ‘Doğrusu, siz de, babalarınız da açık bir sapıklık içindesiniz’ dedi. Dediler ki: ‘Bize gerçeği mi getirdin, yoksa sen oyunbazlardan biri misin?’ ‘Hayır’ dedi; ‘sizin Rabbiniz, yarattığı göklerin ve yerin de Rabbidir ve ben buna şâhitlik edenlerdenim. Allah’a yemin ederim ki, siz ayrılıp gittikten son- ra putlarınıza bir oyun oynayacağım!’ Sonunda İbrâhim onları paramparça etti. Yalnız onların büyüğünü bıraktı; belki ona müracaat ederler diye. ‘Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Muhakkak o, zâlimlerden biridir’ dediler. (Bir kısmı:) ‘Bunları diline dolayan bir genç duyduk; kendisine İbrâhim denilirmiş’ dedi- ler. O halde, dediler, ‘onu hemen insanların gözü önüne getirin. Belki şâhitlik ederler.’ ‘Bunu ilâhlarımıza sen mi yaptın ey İbrâhim?’ dediler. ‘Belki de bu işi

     

    1555

    65/Talâk, 2-3

    1556

    12/Yûsuf, 39

    1557

    H. Yahya, Şirk, s. 90, 92


                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                     Put vE Puta taPMa

     

    şu büyükleri yapmıştır. Haydi onlara sorun; eğer konuşuyorlarsa!’ dedi. Bu- nun üzerine, kendi vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine) ‘zâlimler sizlersiniz, sizler!’ dediler. Sonra tekrar eski inanç ve tartışmalarına döndüler: ‘Sen bun- ların konuşmadığını pek âlâ biliyorsun’ dediler. İbrâhim: ‘Öyleyse’ dedi, ‘Allah’ı bırakıp da, size hiçbir fayda ve zarar vermeyen bir şeye hâlâ tapacak mısınız? Yuh olsun size ve Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere! Siz akıllanmaz mısınız?’ (Bir kısmı:) ‘Eğer iş yapacaksanız, yakın onu da tanrılarınıza yardım edin!’ dediler. ‘Ey ateş! İbrâhim için serinlik ve esenlik ol!’ dedik. Böylece ona bir tuzak kurmak istediler; fakat Biz onları, daha çok hüsrana uğrayanlar du- rumuna soktuk. Biz, onu ve Lût’u kurtararak, içinde cümle âleme bereketler verdiğimiz ülkeye ulaştırdık.”1558

     

    Hz. İbrâhim’in putçularla mücâdelesi ve putları devirmesi Sâffât sûresin- de de şu şekilde anlatılır: “Şüphesiz İbrâhim de onun (Nuh’un) milletinden idi. Çünkü Rabbine kalb-i selîm ile geldi. Hani o, babasına ve kavmine: ‘Siz kime kulluk ediyorsunuz?’ demişti. ‘Allah’tan başka birtakım uydurma ilâhlar mı istiyorsunuz? O halde, âlemlerin Rabbi hakkındaki görüşünüz nedir?’ (Hz. İbrâhim’in kavmi, yıldızlara bakar, onlarla kâhinlik yaparlardı. Bir bayram günü İbrâhim’e kendileriyle beraber bayram yerine gelmesini söylediler.) Bunun üzerine İbrâhim yıldızlara şöyle bir baktı. ‘Ben hasta- yım’ dedi. Ona arkalarını dönüp gittiler. Yavaşça (kavmin) putlarının yanına vardı. (Oraya konmuş çelenkleri, yemekleri görünce:) ‘Yemiyor musunuz? Neden konuşmuyorsunuz?’ dedi. Bunun üzerine, yanlarına gelip sağ eliy- le vurdu (kırıp geçirdi). (Putperestler) koşarak İbrâhim’e geldiler. (Neden putları kırdığını sordular.) İbrâhim: ‘Yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?! Oysa ki sizi ve yapmakta olduklarınızı Allah yarattı’ dedi. ‘Onun için bir bina yapın ve derhal onu ateşe atın!’ dediler. Böylece ona bir tuzak kurmayı istediler. Fakat biz onları alçaklardan kıldık.”1559

     

     

    VE RASÛLULLAH MUHAMMED (S.A.S.)

    Yegâne önderimiz Rasûlullah (s.a.s.), put kıran bir peygamber babanın, put kıran bir peygamber oğludur. Tek başına bir ümmet olan İbrâhim (a.s.), put kıran bir peygamber idi. O babanın oğlu, yani onun neslinden olan Rasû- lullah da, put kıran bir Peygamberdir. Rasûlullah, hem kalplerdeki, hem be- yinlerdeki putları ve putlaşmış fikirleri, akîdeleri kırıp parçalamış, hem de müş-

    1558   21/Enbiyâ, 51-71

    1559   37/Sâffât, 83-98

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    rik putperestlerin kendi elleriyle yapıp meydanlara diktikten sonra tapınılan put heykelleri paramparça edip kırmıştır. Rasûlullah, hem putçu ideolojileri ortadan kaldırmış, hem de tapınılan ve putlaştırılan şeyleri yok etmişti.

     

    Gerek içteki, gerekse dıştaki putları kırmak ile vazifeli olan Rasûlullah’ın, müşrik tâğutların egemen olduğu ve bir dâru’ş-şirk haline getirdikleri tevhi- din merkezi Mekke’deki bir uygulaması şöyledir: (Bu uygulama, Rasûlullah’ın hicret edeceği sırada gündeme gelmiştir.) Emîru’l-Mü’minîn İmam Ali bin Ebî Tâlib (r.a.) anlatıyor: “Ben ve Peygamber (s.a.s.) yürüdük, nihâyet Kâbe’ye var- dık. Bana: “otur!” dedi. Oturdum, omuzuma çıktı, yukarıya kaldırmak istedim. Benim güçsüzlüğümü görünce, indi ve: “Sen, benim omuzuma çık!” dedi. Omuzuna çıktım, beni kaldırdı, bana öyle bir hal geldi ki, istersem göğe kadar yükselebileceğimi sandım. Nihâyet Beyt’in üstüne çıktım. Bakır ve altından yapılmış birçok heykellerle karşılaştım. Beyt’in sağından, solundan, önünden ve arkasından onları toplayıp bir araya getirdim. Hepsini topladığımda bana, şöyle buyurdu: “Şimdi onları bir bir aşağıya fırlatıp at!” Fırlatıp attım, cam bardaklar gibi kırılıp parça parça oldular. Sonra indim. İnsanlardan birinin bizi görmesinden korktuğumuz için koşarak evlerin ötesine kaçtık, kaybolduk.”1560

     

    Olayı anlatan Hz. Ali (r.a.)’nin ifadelerine dikkat edilecek olursa, bu put kır- ma hareketi çok gizli yapılmış, gerekli önlemler alınıp en müsait zaman se- çilmiş, olay gerçekleştikten hemen sonra koşarak evlerin arasında kaybolup olay yerinden uzaklaşılmıştır. Hatta İmam Ali’nin ifadesiyle, “insanlardan biri- nin bizi görmesinden korktuğumuz için koşarak evlerin ötesine kaçtık, kay- bolduk.” Bu korku, tedbir mâhiyetinde bir endişe idi ki, tabiî ve fıtrîdir. Yoksa korkunun adı tedbir olmuş değildi. Yine dikkat edilecek olursa, tüm ihtimaller düşünülerek ve tedbirler alınarak olay gerçekleşmiştir. Müşrik tâğutların ege- menliğindeki Mekke’de örnek bir put kırma olayını gerçekleştiren önderimiz Rasûlullah, birkaç yıl sonra fethedilen Mekke’de, gerek Kâbe’nin içinde ve üstünde, gerekse Kâbe’nin etrafında, yani Harem-i Şerif’teki bütün putları kı- racaktı.

     

    Abdullah bin Mes’ud (r.a.) şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.s.), Mekke’nin fet- hi günü Kâbe’nin avlusuna girdi. Kâbe’nin etrafında İbâdet için dikilmiş üç yüz altmış put vardı. Rasûlullah, elindeki deynekle bu putlara dürtmeye başladı (onunla dokunduğu her put, yüz üstü düşüyordu) ve şu âyetleri okuyordu:

     

     

    1560 Ahmed bin Hanbel, 1/84; Rûdânî, Cem’u’l-Fevâid: Büyük Hadis Külliyatı, c. 3, s. 259, hadis no: 6396-6398; İslâm Tarihi, Mekke Devri, M. Âsım Köksal, c. 6, s. 149

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                     Put vE Puta taPMa

     

    “Hak geldi, bâtıl yok oldu.”1561; “Hak geldi, bâtıl ise, ne (bir şey) ortaya çıka- rabilir, ne geri getirebilir.”1562

     

    Ebû’l-Heyâc el-Esedî anlatıyor: “Bana Hz. Ali (r.a.): ‘Rasûlullah (s.a.s.)’ın beni göndermiş olduğu şeye ben de seni göndereyim mi?’ diye sordu ve Rasûlullah’ın kendisene: “Haydi git, kırıp dökmedik put, düzlemedik yüksek kabir bırakma!” buyurduğunu söyledi.”1563

     

     

    Hz. İbrâhim’in putperestlerin yüzüne haykırdığını, çağdaş putçulara biz de tekrarlıyoruz: “Yuh olsun size ve Allah’tan başka taptıklarınıza! Siz aklınızı kullanmaz mısınız?”1564

     

    “Beşerin böyle dalâletleri var; Putunu kendi yapar, kendi tapar!”

     

    Ne mutlu, Allah’tan başkasının önünde eğilmeyip sadece O’na secde ederek ibâdet edenlere ve her yaptıkları eylemi Allah’a ibâdet ölçüsünde ya- panlara! Yazıklar olsun, kula kulluk yapan kullara ve tâğutlara, putlara, ya da hevâ ve heveslerine tapanlara!

     

    Mahmut Kaçar’a ve İbrâhim (a.s.)’in izinden giden tüm put düşmanlarına selâm olsun!

     

     

    SORULAR

    • Put ne demektir? Putlar, Allah’a nasıl şirk koşulmaktadır?
    • Kur’an, tarihten bu yana putlaştırılan canlı ve cansız varlıkların neler ol- duğunu söylemektedir?
    • Heykeller nasıl ve hangi gerekçe ile put haline gelmiştir? Heykellerin putlaştırılmasının, tarihte ilk olarak nasıl oluştuğunu anlatınız.
    • Heykellerin dışında herhangi bir şahıs veya nesnenin putlaştırılması nasıl olmaktadır?
    • Aşırı sevgi, aşırı yüceltmenin putlaştırma ile ilişkisini anlatınız.
    • Sadece heykel gibi çirkin şeyler mi putlaştırılmaktadır? Büyük zâtların

     

    1561 17/İsrâ, 81

    1562 34/Sebe’, 49; Buhârî, Meğâzî, B. 50, hadis: 294; Müslim, Cihad ve’s-Siyer, B. 32, hadis: 87; Tir- mizî, Tefsîru’l-Kur’an, B. 18, hadis no: 3345; Kul Sadi Yüksel, Selefin İzinde, Yenda Y., s. 215-219

    1563 Müslim, Cenâiz 93; Ebû Dâvud, Cenâiz 72; Nesâî, Cenâiz 99

    1564 21/Enbiyâ, 67

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    da sevenleri tarafından nasıl putlaştırıldığını örneklerle açıklayınız.

    • Heykeller, ilk olarak nasıl putlaştırılmıştır, bu konuda kötü niyetin olma- ması yeterli olmakta mıdır?
    • Hangi resim ve heykeller haram ve put kabul edilir, hangileri câizdir; açıklayın.
    • Putlara ve putperestlere peygamberler ve özellikle İbrâhim, nasıl tavır takınmıştır? Kur’an bu konuda neler anlatmaktadır?
    • Peygamberimiz’in de Mekke’de illegal olarak İbrahim gibi putları kırdığının, ama bu olayın nedense câmilerde ve Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi kitaplarında ve bu derslerde bile işlenmediğinin sebeplerini anlatınız.

     

     

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    1. Ünite

    ATALAR   YOLU

    • Atalar Yolu; Anlam ve Mâhiyeti
    • Atalar Yolu, Her Dönemdeki Câhiliyyenin Temel Dinidir
    • Kur’ân-ı Kerim’de Atalar Yolu İle İlgi Âyetler
    • Atalar Kültü; Sosyal Çevre ve Geleneğin Putlaştırılması
    • Hurâfe
    • Çokça Görülen Hurâfe ve Bâtıl İnanışlar
    • Muska ve Muskacılık
    • Bid’at
    • Taklit ve Taklitçilik
    • Dini Hurâfeler Yığını Haline Getirmek, Yozlaştırmak; Tahrif Çabasıdır
    • Sünnetin Tahrif Çabaları
    • İsrâiliyyât
    • Çağdaş İsrâiliyyât
    • Bazı Hurâfeci Tahrif Akımları
    • Muharrifler ve Müceddidler
    • Sorular

     

     

    Bu üniteyi bitirdiğinizde aşağıdaki amaçlara ulaşmanız beklenmektedir:

     

    • Atalar yolu kavramını, Kur’an’ın gölgesinde ve ilk Arap câhiliyyesinden yola çıkarak tanımlayabilmek.
    • Atalar yolunun her dönemde görülebilecek ortak câhiliye anlayış ve inancı ol- duğunu, güncel çıkarımlarla örneklendirebilmek.
    • Atalar yolu ile ilgili Kur’an’ın temel mesajını birkaç âyet meali ışığında her dö- nem ve her coğrafyadaki câhiliyyenin özelliklerini
    • Atalar kültünü ifadelendirerek, sosyal çevrenin ve geleneğin nasıl putlaştırıldı- ğını örneklerle açıklayabilmek.
    • Hurâfe ve bid’ati tanımlayabilmek ve Kur’an ve Sünnetten delillerle bunların hükümlerini değerlendirebilmek.
    • Toplumda görülen hurâfelere, bid’atlere ve bâtıl inanışlara örnekler
    • Muska ve muskacılığın nerede ve kimler tarafından kullanılmaya başlandığını ve İslâm’ın bu konudaki tavrını
    • Taklit ve taklitçilik hakkında doyurucu bilgiler
    • Eski dinlerin tahriflerinden yola çıkarak Müslümanlığın tahrif edilmek İstenme- sinin nasıl ve hangi boyutlarda olduğunu izah
    • İsrâiliyyâtı tanımlayabilmek ve tarihsel süreç içindeki isrâiliyyâtı ve çağdaş is- râiliyyâtı örnekleriyle açıklayabilmek. Bu ülkede ve güncel hurâfeci ve tahrifçi akımları ve açtıkları yaraları açıklayabilmek.
    • Tahrif ile tecdidin, muharrif ile müceddidin özelliklerini ve aralarındaki farkı ge- nişçe

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                     atalar Yolu

     

    ATALAR YOLU; ANLAM VE MÂHİYETİ

    Tarihin esasına, nakle ve ancak ilmî kaynakların tesbit edeceği birçok asır- ların tecrübelerine, daha doğrusu Allah’ın tayin edip indirdiği delillere bağlı olan hükümlerde geçmişi büsbütün atmak ve ondan habersiz olarak hep yeni şeyler aramak doğru değildir. Bununla beraber, körü körüne geçmişe taparcasına sevgi beslemek, ne olursa olsun atalar yolunu tutmak ve özellikle ilimden, dinden nasibi olmayan, hata ve sapıklıkları açık ve Allah tarafından beyan edilmiş bulunan ataları taassupla taklit etmek de onları, Allah’a eş ve ortak tutmak, cehâlet ve sapıklıkta boğulup kalmaktır.

    Bu konuda aranacak olan şey; hak ve bâtıl, menfaat ve zarar, iyilik ve kö- tülük, güzellik ve çirkinliktir. Menfaatin, hakkıyla menfaat; iyiliğin hakkıyla iyilik, güzelliğin hakkıyla güzellik olması için de Allah’ın hükmünü, hakkın delilini bul- mak lâzım gelir. Bundan dolayı, bir şeye tâbi olma sebebi; eskilik, yenilik veya atalar yolu olup olmaması değil; Allah’ın emrine ve Hakk’ın de- liline uygun olmasıdır. Allah’ın emrine uyan ve yaptığını bilen atalara uyulur. Aksine, Hakkın emrini tanımayan, ne yaptığını bilmeyenlere

    -atalar bile olsa- yine uyulmaz. Bu durum, eskilerde böyle olduğu gibi, yenilerde de böyledir. Bunun için fıkıhta “zarar kadîm olmaz” diye bir genel kaide vardır. “Kadîm, kıdemi üzere terk olunur” genel kuralı da bununla kayıtlıdır.

     

    Bu bakımdan eski, hiçbir kayda bağlı olmadan eski olduğu için değil; açık bir zararı bulunmaması yönünden geçerli olduğu gibi, iyiliği ve güzelliği ilmin sebeplerinden biriyle bilinen ve hakkın deliline uygun olup sonradan ortaya konan yeni de geçerlidir. Kısaca, hak ve iyilik ölçüsü, ne eski ve yeni, ne de bilgisizlik ve istektir. Allah’ın emrine ve delile dayanan ilim ger- çektir. Bunun için eski olsun, yeni olsun Allah’ın indirdiği delillere bakmayıp da ataların halini, yalnız ata olduklarından dolayı taklit et- mek, onları Allah’a eşler tutmak ve hakkı bırakıp hayal ve kuruntu- lara, şeytanın emirlerine uymak, izince gitmektir ki, buna tutuculuk denir.

     

    “Onlara; ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiği zaman onlar, ‘Hayır! Biz ata- larımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ dediler...”1565 Bu âyet gösteriyor ki, bir hak (doğru) delile dayanmayan katıksız taklit, din hakkında yasaklanmıştır. Belli bir bilgisizliğe, sapıklığa uyup onu taklit etmek, aklen bâtıl olduğu gibi; şüpheli olan hususta da delilsiz taklit, din açısından câiz değildir. Açıkça belli

     

    1565 2/Bakara, 170

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    olmayan hususlarda delilsiz söz söylemek ve o yolda hareket etmek, bilme- diği bir şeyi Allah’a iftira olarak söylemek ve şeytana uyup bilgisizce hareket etmektir. Nitekim “Allah’ın indirdiği Kur’an’a ve diğer açık delillere, parlak bel- gelere ve bunların hükümlerine uyun” denildiği zaman Arap müşrikleri, ta- assupla böyle yapmış ve böyle söylemişlerdi ki, bu âyet bu sebeple inmiştir. Bir rivâyette de böyle diyen ve âyetin inmesine sebep olanlar, yahûdilerden bir gruptur. “Allah’ın indirdiğine uyun” dendiği zaman bunlar: “Hayır, biz babalarımızı neyin üzerinde bulduysak ona tâbi oluruz. Çünkü onlar biz- den hayırlı, bizden daha bilgiliydiler” demişler, yapılan bu teklifteki âyet ve delilleri hiç düşünmeyerek taassuba sapmışlardır.1566 Onların bâtıl gelenekleri ile ilgili tek otoriteleri, bunların, atalarının da gelenekleri olmasıdır. Ahmak izle- yiciler bu tür bir geleneği, uyulması gereken bir otorite olarak kabul ederler.1567

     

     

    Âyet-i kerimede kast olunanlar, ister İslâm’a ve İslâm şeriatına dâvet edil- dikleri zaman, yukarıdaki sözü tekrarlayan ve İslâm’ın reddettiği câhiliyet âdetlerine sımsıkı sarılan müşrikler olsun; isterse bu dini kısmen veya tama- men reddedip atalarının yolundan ayrılmayan yahûdiler olsun; her iki zümre için de bahis konusu olmak üzere âyet-i kerime, akîde hususunda Allah’tan başkasından bir şey almayı ve dinî konularda bâtıl dinleri taklit ederek, düşün- meden, şuursuzca nakiller yapmayı kesinlikle reddediyor.

     

     

    “... Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?”1568 Ya durum böyle idiyse; onlar hâlâ atalarına uymakta ısrar edecekler midir? Bu ne taklit, bu ne taassup? Bu yüzden âyet-i kerime onların halini, taklitçi ve mutaassıp tavırlarına yaraşan, azarlayıcı ve tekdir edici bir tablo halinde canlandırıyor. Söylenenden başka bir şey anlamayan, çobanlarının haykırışını mânâsız seslerden ibâret sayan, başıboş bir hayvan resmi var tabloda. Hatta onlar, hayvandan da aşağıdırlar. Hayvan görür, işitir ve bağırır. Fakat onlar sa- ğırdırlar, dilsizdirler, kördürler: “(Hidâyet çağrısına kulak vermeyen) kâfirlerin durumu, sadece çobanın bağırıp çağırmasını işiten hayvanların durumuna benzer. Çünkü onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple düşünmez- ler.”1569 Onlar sağırdır, dilsizdir, kördür. Her ne kadar kulakları, dilleri ve gözleri olsa da, bu Kur’an’dan istifade edip hidâyete ermedikten sonra onlar sağırdır,

     

    1566

    Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 1, s. 482-483

    1567

    Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an, c. 1, s. 323-324

    1568

    2/Bakara, 170

    1569

    2/Bakara, 171

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                     atalar Yolu

     

    kördür, dilsizdir. Hilkatinin sebebi olan vazifeleri yerine getirmeyen kötürüm- leşmiş uzuvlar gibidirler. Sanki ne gözleri, ne dilleri, ne de kulakları var...1570

     

     

     

    ATALAR YOLU, HER DÖNEMDEKİ CÂHİLİYYENİN TEMEL DİNİDİR

    İnsanlar, çoğu zaman düşünce ve yaşam perspektiflerini büyük ölçüde tarihlerinden devraldıkları kültür ve geleneksel yaşam tarzıyla şekillerdirmek- tedirler. Çünkü insan, doğduğu andan itibaren, -doğru ya da yanlış- atalarının kültür ve geleneğiyle içiçedir. İnsan, içinde bulunduğu bu kültürle yetişerek, onun bir parçası, onu bir önceki nesilden devralıp daha sonraki nesle dev- redecek olan bu câhiliyye din ve düzeninin bir dişlisi haline gelir. Bu rolün taşıyıcılığını yapan insan, rolünün yanlışlığını düşünmek bir yana, çoğu zaman yaşatmaya çalıştığı kültürünün doğruluğundan şüphe bile etmez. Ona göre, kendisinin yapması gereken; devraldığı kültürü yaşatmak, kendinden sonra- ki nesillere devretme görevini yerine getirmektir. Bu görevi yerine getirmeye içinde bulunduğu toplum tarafından zorlanır ve kendisini bu noktada bilinç- sizce zorunlu hisseder. Çünkü geleneksel yapı, bir anlamda, hatta çoğunlukla bilinç denen olgunun iyiden iyiye köreldiği ve alışkanlığa dönüşen davranışlar bütünü olduğu için, insanı etkin yönlendiricilikle kuşatıverir. İnsanın, kendisini saran gelenek hakkında kuşkuya kapılması için, ya tamamen farklı kültür ve geleneklerin egemen olduğu bir toplum içinde yaşamak zorunda kalması, ya da peygamberlerin itikat noktasında ortaya koydukları tebliğ ve mücâde- lede olduğu gibi, kendi toplumunun geleneğine karşı şiddetli bir başkaldırı ve dirençle uyarılmış olması gerekir. Bu faktörlerin etkisi, değişim sözkonusu olmadığı müddetçe, geleneksel çark dönmeye devam edecek, yerleşik kültür tek düze yaşamını sürdürecek, ahtapotun kolları gibi bu geleneksel atalar dini tüm toplum bireylerini sarıp sağlıklı düşünce yapılarını dumura uğratacaktır.

     

    Antropoloji bu olayı “historizm”, yani “tarihselcilik” olarak tanımlar. Kur’ân-ı Kerim’in anlatımı ile bu durum, “atalar dini”nin devam ettirilmesi diye vasıf- landırılabilir. Kur’an’da anlatılan geçmiş kavimlere ait kıssalarda görürüz ki; “atalar dini” mâzereti, İlâhî tebliği reddetmekte büyük bir yer tutmaktadır. Yani insanların atalarından devraldıkları dinden ayrılmak istemeyişleri, onları hak dini reddetme sonucuna götürmüştür. Çünkü hemen her yönden birbiriyle tezat teşkil eden “atalar dini” ile “hak din”in öğretileri karşısında bu insanlar

     

    1570 Mevdûdi, Tefhîmu’l Kur’an, c. 1, s. 119

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    tercihlerini atalar dini yönünde yapmışlardır. Bu noktada “atalar dini”ni tercih eden insanlar, alışılmış tarihî düşünce kalıpları ve davranış biçimleri dışındaki tutum ve anlayışları reddetmişlerdir.

     

    İşte bu “tarihselcilik”, İlâhî mesaj karşısında insanın doğru/sağlıklı ve hür düşünebilmesini, buna bağlı olarak da dini yalnızca Allah’a hâlis kılarak yaşa- yıp sadece Allah’a kul olarak gerçek özgürlüğüne kavuşmasını engellemiştir. Bu önkabuller “İlâhî din”in evrensel ilkeleri değil de; temelde “atalar dini”nin önkabulleri olunca, asırlar boyu yanlış anlayış ve yaşayış devam edegelmiştir. Kendilerine getirilen doğrular karşısında da atalarından devraldıklarını mâze- ret göstererek kendilerini sorumluluktan kurtarmaya boşuna çalışmışlardır.

     

    Kur’ân-ı Kerim, peygamberlerin kıssalarını anlatırken inkârcıların mâzeret- çi tavırlarını ve “atalar dini” yönündeki tercihlerini bize ibret verici bir şekilde aktarmaktadır. Zaten Kur’an’da kıssaların anlatılmasının da ibret vermekten başka bir amacı yoktur. Âd kavminin kıssasından bahsederek Hûd (a.s.)’un tebliği karşısında kavmi: “Yâ! Demek sen, tek Allah’a kulluk edelim ve ata- larımızın taptıklarını bırakalım diye mi bize geldin?!”1571 diyerek bu şekilde tavır almış, Allah’a kulluk yerine atalarının taptıklarını tercih etmişlerdir. Yine Medyen halkına gönderilen Şuayb (a.s.)’ın tebliğine karşı kavminin takındığı tavır da farklı olmamış, yine “atalar dini”ni tercih yönünde olmuştur.1572

     

    Kur’an’da anlatılan kavimlerin kıssalarında temelde iki ortak nokta göze çarpmaktadır. Birincisi, dini sadece Allah’a hâlis kılarak kulluk yapmak; ikinci- si, bu kulluğun zorunlu sonucu olarak “atalar dini”nin getirdiği yanlış anlayışları reddetmektir. Ancak, İlâhî mesajla karşılaşan her kavim, içlerinde küçük birer topluluk hâriç, atalarından devraldıkları dinin etkisiyle İlâhî dini reddetmişlerdir. Kur’ân-ı Kerim’i yalanlayanların durumu da bunlardan farklı değildir. Mekke dönemi müşriklerini anlatırken Rabbimiz bir genelleme yaparak peygamber/ elçi gönderilen her kavmin inkârcılarının aynı mâzereti ileri sürdüklerini bildir- mektedir.1573 Buna göre; İlâhî mesajla gönderilen her elçi, birçok yalanlamalarla birlikte “atalar dini” mâzeretiyle (daha doğrusu bahânesiyle) karşılaşmışlardır. Bu insanlar, gelen mesaj karşısında akıllarını birazcık kullanmak külfetine kat- lanmak yerine; daima kolaycılığı tercih etmişler, atalarının üzerinde bulunduk- larını yaşamaktan uzak durmamışlardır. Bu tavır da sürekli olarak yanlışların kültürel olarak devam etmesine sebep olmuştur.

     

    1571

    7/A’râf, 70

    1572

    11/Hûd, 87

    1573

    43/Zuhruf, 22, 23

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                     atalar Yolu

     

    Kur’ân-ı Kerim “atalar dini”ni mâzeret gösterenlere karşı: “... ataları bir şey düşünmeyen ve doğru yolu bulamayan kimsele olsalar da mı?!”1574 şeklin- deki sorularla, yaptıklarının ne kadar tutarsız ve geçersiz olduğunu istihzâ ile ortaya koymuştur. Atalar dinini mâzeret gösterenler, hiçbir şekilde atala- rı tarafından kendilerine sunulan dinin doğru olup olmadığını araştırmamış, öylece taasssupla/bağnazca kabul etmişlerdir. Düşünmeyen ve doğru yolu bulamayan atalarını mâzeret göstererek kendileri de ataları gibi düşünmeyen, dolayısıyla doğru yolu bulamayan kimseler durumuna düşmüşlerdir.1575 Ata- lar dininin düşüncesi dışına çıkmamaları ve kendi akıllarını kullanamamaları, onları Allah’a karşı iftiraya1576 ve sonuçta da şeytanın dâvet ettiği alevli ateşin azâbına götürmüştür.1577

     

    İnkârcıların durumu böyle iken Rabbimiz kitabında iman edenlere hitap ederek kesin ve net bir dille onları uyarmış; değil câhilî kültürü ve atalarını taklid etme... yanlış üzere olan en yakınları, babaları ve kardeşlerini dahi velî edinmemelerini istemiştir.1578

     

    Yukarıda anlatılanların günümüzdeki yansımalarını düşündüğümüzde içe- rik olarak belki biraz farklı olmakla birlikte, Kur’ânî doğrular karşısında öne sürülen mâzeretlerin yer yer benzer itirazlarla aynılaştığı gözlenir. Bu anlayış; ya mezhep taassubu, ya geçmiş ulemânın dokunulmazlığı, ya da yaşayan her geleneğin doğruluğunu kabul etmek gibi önkabullerle kendisini göstermiştir/ göstermektedir. On dört yüzyıllık bir süreç geçiren İslâm kültürü bu zaman zarfında düşünce ve yaşantı itibarıyla birçok eksiltme, artırma, bid’at ve hurâ- felere mâruz kalmıştır. Geleneksel din anlayışı, tarihin taşıdığı yanlış anlayışları da dinin aslından saymış ve tarihin (geleneğin) baskısı altında onların doğrulu- ğuna hükmederek yaşatmaya devam etmiştir. Dinin aslını Kur’ân-ı Kerim’den ve örnek uygulamasını sahih sünnetten almayı bırakan insanlar, atalarının kendilerine taşıdığı yanlış-doğru ne varsa hepsini sorgulamadan kabul ede- rek hepsini “asıl din” ya da “dinin aslı” konumuna getirmişlerdir.

     

    Doğru olmayan şeyleri gözü kapalı olarak doğru saymak ne kadar yanlış ise; doğruluğu kesin delillerle ortaya konmamış, ancak ataların ve mevcut ge- leneğin getirmiş olması dolayısıyla “doğru kabul edilen” şeyleri doğru saymak

     

    1574

    2/Bakara, 170, 5/Mâide,104

    1575

    21/Enbiyâ, 54

    1576

    7/A’râf, 28

    1577

    31/Lokman, 21

    1578

    9/Tevbe, 23

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    da o kadar yanlıştır. Bundan dolayı atalarımızın düştüğü hatalara düşmemek, inanç ve amelde “gerçekten doğru” (5/Mâide, 48) olanla hareket edebilmek için; doğrularımızı dinin aslı olan Kur’an’dan almak ve atalarımızın bize taşı- dıklarını da Kur’an süzgecinden geçirmek zorundayız. Aksi takdirde farkında bile olmadan hüsrâna düşebiliriz. “Asra andolsun ki insan hüsran içindedir. Ancak, iman edip sâlih amel işleyen, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye eden- ler hâriç.”1579

     

    Ataların yolu, babalardan dedelerden devralınan din anlayışı, Kur’an ve Sünnet’e ters, hurâfe ve uydurmalarla, yanlışlarla dolu olabilir. Sırf babaların yolu diye, onların anlayışı diye bunları savunmak, bunları hak ve hakikat gibi görmek ataları kutsallaştırıp putlaştırmak, onları Allah’a ortak koşmak de- mektir. Bu problem, sadece eski câhiliyyenin problemi değildir; her dönemde ve her yerde izlerini devam ettiren bâtıl anlayıştır. Bu anlayış, bazen ecdâdı yüceltmekle, ırkçılıkla, tarihi kutsallaştırmakla ortaya çıkar; bazen gelenek, görenek, örf-âdet ve körü körüne taklitçilikle kendini gösterir; “ele güne karşı”, “başkaları ne der?”, “ben bu yaşa geldim, bunları duymadım, dolayısıyla bu yanlıştır”, “senin yaşın kaç? Sen ne bilirsin?”, “biz hocalarımızdan, babaları- mızdan böyle gördük, böyle duyduk; o yüzden doğrusu budur” gibi ifâdelerle ortaya çıkar; bütün bunlar hurâfe ve bâtıl inanışlar, câhiliyye mantığı olarak değerlendirilmelidir. Eski câhiliyye döneminde tevhidî çağrının önündeki en önemli itirazın bu anlayış olduğu gibi, günümüz modern câhiliyyesinde de de durum farklı değildir. Günümüzde şuurlu müslüman gençlerin sırât-ı müs- takîm çizgisinde sahih İslâm’ı anlayıp inanarak yaşamalarının önündeki engel- lerden, belki de en büyüklerinden biri bu “atalar yolu” anlayışıdır.

     

     

     

    KUR’ÂN-I KERİM’DE ATALAR YOLU İLE İLGİ ÂYETLER

    Peygamberlerin Allah’tan getirdiği hakikate, sadece Allah’a kulluk yapma mesajına karşı müşriklerin “atalarının yolu”nu gerekçe gösterip ecdatperestlik yapmaları Kur’ân-ı Kerim’de 25 yerde gündeme getirilir. Atalarının izini takip etmelerinin, atalarının yolunu şuursuzca sürdürmelerinin İlâhî ölçüye ters ol- duğu gibi, akla mantığa da uygun olmadığı, geçersiz bir gerekçe, daha doğ- rusu şirk için bahane olduğu vurgulanır.

     

    1579 103/Asr, 1-3; Mustafa Başbekleyen, Atalar Dini Üzerine, Haksöz, sayı: 12, Mart 92, s. 6-7

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                     atalar Yolu

     

    “Onlara (müşriklere): ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiği zaman onlar, ‘Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler? (Hidâyet çağrısına kulak vermeyen) kâfirlerin durumu, sadece çobanın bağırıp çağırmasını işiten hayvanların durumuna benzer. Çünkü onlar sağırlar, dilsizler ve kör- lerdir. Bu sebeple düşünmezler.”1580

     

    “Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine ve Rasûl’e gelin’ denildiği vakit, ‘babalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol) bize yeter’ derler. Ataları hiçbir şey bilmiyor ve doğru yol üzerinde bulunmuyor iseler de mi?”1581

     

    “Atalar yolu”nun tevhid dâvetine engel olarak müşriklerin din olarak sarıldı- ğı akılsızlık olduğu konusuyla ilgili olarak şu âyetlere bakılabilir: 6/En’âm, 148; 7/A’râf, 28, 70-71, 172-173; 9/Tevbe, 23-24; 10/Yûnus, 78; 11/Hûd, 45-46, 62,

    87, 109; 12/Yûsuf, 39-40; 14/İbrâhim, 9-10; 16/Nahl, 35; 18/Kehf, 5; 21/En-

    biyâ, 51-54; 23/Mü’minûn, 23-24, 81-83; 26/Şuarâ, 69-77; 27/Neml, 67-69;

    28/Kasas, 36-37; 29/Ankebût, 8; 31/Lokman, 15, 21; 34/Sebe’, 43; 37/Sâffât,

    68-74; 43/Zuhruf, 21-25; 53/Necm, 23; 58/Mücâdele, 22

     

     

     

     

    ATALAR KÜLTÜ;

    SOSYAL ÇEVRE VE GELENEĞİN PUTLAŞTIRILMASI

    Sosyal Çevre: İnsan, her türlü zihinsel ve duygusal yapıya sahip olarak gelişmeye hazır bir vaziyette dünyaya gelir. Bu gelişim sürecini devam etti- rebilmek için toplum içerisinde yaşamak ve diğer insanlardan faydalanmak zorundadır. Bu yönüyle toplumsal bir varlık olarak değerlendirilen insan; inan- cını, bakış açısını, her türlü değer yargısını, kimlik ve kişiliğini içinde yaşadığı toplumdan alır. Fakat belirli bir noktaya gelindiğinde toplum, insanın benliğini, irâdesini, idrâkini kuşatır, âdeta esir alır, hapseder. İnsanın, toplumun koydu- ğu normları aşabilmesi bir mesele haline gelir. Zira toplumlar kendi normlarını bireylere benimsetmek ve onların düşünce, inanç ve davranışlarını yönlendir- mek ister. Bu, toplumun putlaşması demektir.

     

     

    1580 2/Bakara, 170-171

    1581 5/Mâide, 104

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Toplum, binlerce yıllık birimini, tecrübelerini, örf ve âdetlerini, inançlarını, değer yargılarını bireylere aktardıktan sonra, bu sosyal değer ve normların eleştirilmesine tahammül edemez, kendine mensup bireylerden mutlak itaat bekler. Bu normlar karşısında şüpheye düşülmesini bile istemez. Sosyal çev- re, insanın her yönüyle gelişimine uygun bir ortam olmakla birlikte, belli bir aşamadan sonra yetersiz kalmakta, hatta fertlere alternatif tanımadığı zaman da zararlı olmaktadır. Hür düşünme ve araştırma imkânlarını ortadan kaldıran toplumsal çevre baskısı, hiçbir zaman hoş karşılanmamaktadır.

     

    Kur’an kültürüne dayalı bir perspektiften baktığımızda, yapılarına göre iki tür toplumun varlığından söz edebiliriz. Biri normları İlâhî öğretiye dayalı top- lumlar (İslâmî toplum/ümmet), diğeri normları câhilî öğretiye dayalı toplum- lar (câhiliye). Câhiliye toplumlarında insanı doğruluktan, iyilikten, güzellikten uzaklaştırıcı bir baskı vardır. İşte böylesi toplumlarda toplumun yanlışlığına rağmen doğruyu görmek, toplumun kötülüğüne ve çirkinliğine rağmen iyiyi ve güzeli tercih etmek, söz konusu topluma ve toplumsal değerlere karşı çıkma- yı, baskılara göğüs germeyi gerektirir. Ayrıca kişiliğini içinde bulunduğu top- lumla özdeşleştirmiş kimseler için böyle bir durum geçerli değildir. Bunlar için, içinde yaşadıkları toplumu reddetmek kendi kişiliğini reddetmek gibi imkân- sızdır. Bu tip insanlar İlâhî bir mesajla, hak sözle karşılaştıklarında kendilerine göre bir değerlendirme yapma yeteneklerini işlevsiz hale getirmişlerdir. Böyle bir durumda zihinlerinin ilk çağrıştırdığı şey, içinde yaşadıkları toplumun yakla- şımlarıdır. Doğru da olsa yanlış da olsa toplumun reddettiği her şey, toplumun bireylerince kabul edilemezdir; bu toplumun yazılı olmayan yasasıdır/nassıdır.

     

    Hak bir sözle, İlâhî bir mesajla câhiliye toplumunun karşısına çıkanlar şu tür sorulara muhâtap olurlar: “Bu kadar insan bilmiyor da sen mi biliyorsun? Bunca insan yanlış yolda da, sen mi doğru yoldasın, yani bu kadar insan aldatıldığının farkında değil de, bunu bir sen mi fark ettin? Daha senin yaşın kaç? Biz bu yaşa kadar atalarımızdan buna benzer bir şey duymadık, böyle bir şey görmedik...”

     

    Evet, bu kimselerin anlayışına göre iyi ve doğru, çoğunluğun kabul ettikle- ridir. Peki, nedir çoğunluğun özellikleri? Kur’ân-ı Kerim, çoğunluğun “yoldan çıkmış, fısk ehli”1582, “vahiy bilgisine karşı ilgisiz”1583, “Allah’ın verdiği sayısız ni-

     

     

     

    1582 5/Mâide, 59; 7/A’râf, 102; 9/Tevbe, 8

    1583 7/A’râf, 187; 12/Yûsuf, 21; 30/Rûm, 6; 34/Sebe’, 28

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                     atalar Yolu

     

    metlere nankörlük eden”1584 ve “kâfir”1585 kimseler olduğunu belirtir. “Muhakkak ki Biz, bu Kur’an’da insanlara her türlü misali, çeşitli şekillerde anlattık. Yine de insanların çoğu küfürden/inkârcılıktan başkasını kabullenmediler.”1586 “Andolsun ki eski milletlerin çoğu dalâlete düştü.”1587 “Sen iman etmelerine düşkün olsan bile yine de insanların çoğu iman edecek değillerdir.”1588 “Elif Lâm Mîm Râ, Bunlar Kitab’ın âyetleridir. Sana Rabbinden indirilen haktır, fakat insanların çoğu iman etmezler.”1589

     

    Kur’an ölçülerine göre itikadî ve ahlâkî açıdan olumsuz kimlik taşıyan, normları câhiliye esaslarına göre belirlenmiş toplumlar, çoğunluğun câhil, gâ- fil ve kâfir olması sebebiyle insanları Hak yoldan saptırabilecek bir etkinliğe sahiptir. Yüce Allah konu üzerinde mü’minlerin dikkatini çekecek uyarılarda bulunur: “Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan; seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye tâbi olmaz, yalandan başka söz de söylemezler.”1590 Bu âyet, aynı zamanda, hakkın tek, bâtılla- rın ise birden fazla olduğuna, yerküre üzerinde yaşayanların çoğunluğunun da kâfirler topluluğuna mensup olduğuna işaret eder. İnsanın bâtıl inançlara mensup toplumla etkileşiminden genellikle bâtıl inançlar doğar. Her insanda çoğunluğa ayak uydurma, çoğunluğun beğenisini kazanma eğilimi, çoğunluk tarafından dışlanma korkusu vardır. İnsanın içerisinde yaşadığı toplum inanç açısından Tevhid üzere ise, toplumun yapacağı etkileme olumlu olur. Fakat toplum dalâlet ehli insanlardan oluşuyorsa etkileşim de bu doğrultuda ola- cağından, dalâlet ehli toplum, inkâr motivi işlevini görür. Bu durumda İslâm, çoğunluğun değer yargılarına değil, Kur’an öğretilerine itibar etmeyi öngörür.

     

    Bireyin kimlik ve kişiliğinin oluşmasında çoğunluğun, yani sosyal çevre- nin rolü inkâr edilemez. Sosyal çevre, doğrudan doğruya olmasa bile, dolaylı olarak etkide bulunur. İslâmî açıdan bozuk bir çevre, öncelikle ruhu bozar. Ve bozulan ruhî ortamda, kutsal duyguların, yüce düşüncelerin gelişimi zayıflar, âdi düşünceler güçlenir, bayağı duygular revaç bulur. Böyle bir ortamda kişi- nin inkâra düşmesi kolaylaşır. Hatta olumsuz sosyal çevre, bireyin inkârcılığı- nın bir motivi olur.

     

     

    1584

    2/Bakara, 243; 7/A’râf, 17; 12/Yûsuf, 38; 40/Mü’min, 61

    1585

    12/Yûsuf, 103; 13/Ra’d, 1; 17/İsrâ, 89

    1586

    17/İsrâ, 89

    1587

    37/Sâffât, 71

    1588

    12/Yûsuf, 103

    1589

    13/Ra’d, 1

    1590

    6/En’âm, 116

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    ATALAR KÜLTÜ

    Her doğan insan, bir toplum içerisinde, o topluma özelliğini veren kültür ortamı içerisinde bulur kendisini. Birey kültür ortamıyla başlattığı etkileşim sürecini bir ömür boyu devam ettirir. Fertler bir yandan mevcut kültürle ha- yatlarını şekillendirirken, diğer yandan bu kültürü yeni yetişen nesle aktarma uğraşına girerler. Başta yetişen nesil olmak üzere bütün toplum bireyleri kül- tür ortamına adapte olmaya çaba harcarlar. Zira sosyal bir varlık olan insan, doğal olarak, önceki nesillerin devretmiş olduğu fikirleri, inançları, davranış kalıplarını benimser, sahiplenir. Sahiplenilen bu sosyal normlar nesiller boyu sürekliliğini korur. Geçmiş nesilden alınan sosyal normların en belirgin özelliği süreklilik arz etmesi ve sürekliliği sağlayan ataların üstünlüğü fikridir.1591

     

    Kültürün insana kazandırdığı normlardan insanın bir anda sıyrılması, on- ları terk etmesi oldukça zor bir iştir. Bu tür değerler önceki nesillerden miras alınmış ve bireylerin benliğine ayrılmamacasına yerleşmiş, onların kişiliklerinin bir parçası olmuştur. Aynı şekilde toplumda bâtıl inançlar, kötü alışkanlıklar hâkim olunca, bu insanları atalarından taklit yoluyla devraldıkları bu inanç ve alışkanlıklardan uzaklaştırmak, ayırmak imkânsız gibidir. İşte toplumun yapı- sını oluşturan bâtıl inanç ve kötü davranışlar insanları hakikatleri idrâk etmek- ten ve hakka itaatten alıkoyan en önemli sosyal motivlerden birisidir. Bireyin içinde yaşadığı câhiliye toplumunun normları, insandaki inanma kabiliyetinin uyanmasını ve gelişmesini engelleyen etkili bir perdedir. Kur’ân-ı Kerim bu toplumsal yapıyı Hakk’ın tezâhürüne en büyük engel kabul etmiş; aklî incele- meyi, delillere sarılmayı, bilinçli ve insanca yaşamayı önermiştir.

     

    “Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ dendiğinde: ‘Hayır, biz babalarımı- zı üzerinde bulduğumuz yola uyarız, derler. Ya şeytan, onları alevli ateşin azâbına çağırıyor idiyse?!”1592 Eski atalarına tapıyor olmalarının hiçbir aklî da- yanağı yoktur.1593 Saf, katıksız mücerret taklide yöneliyorlar.1594 Öyle bir taklit ki, taklit ettikleri şey doğru mu, yanlış mı bunun üzerinde hiçbir şekilde düşün- müyorlar. İnsan bir şeyi taklit edebilir, fakat bir yandan da onu sorgular veya taklit etmeden önce üzerinde düşünür. Fakat kâfirler kendilerine gelen İlâhî mesajı kabul etmedikleri gibi, taklit ettikleri gelenek ve değerlerin doğru olup olmadığı üzerinde düşünmek de istememişlerdir.

     

     

    1591

    Mustafa Armağan, Gelenek, Ağaç Y. s. 19

    1592

    31/Lokman, 21

    1593

    İbn Kesîr, III/458

    1594

    Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, IV/241

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                     atalar Yolu

     

    Câhiliye toplumlarında gelenekçi anlayış, geçmişin tartışılmasına, atalar- dan miras alınan sosyal normların analiz edilmesine ve seçmeciliğe tâbi tu- tulmasına karşı çıkar: “Onlara (müşriklere): ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denil- diği zaman onlar, ‘Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?”1595 Kur’an’a, Peygamber’in getirdiklerine tâbi olmaları istendiğinde atalarını tak- litle yetinmişlerdir.

     

    Taklitçilik, şirkin ayrılmaz niteliklerinden birisidir. Kur’ân-ı Kerim, ataları taklit ve onlara uyma bahanesiyle dünya ve âhiretle ilgili hakikatleri inkâr etme anlayışını pek çok âyette değişik vesilelerle kınar. “Yoksa bun- dan önce onlara bir kitap verdik de ona mı tutunuyorlar? Hayır! Sadece, ‘biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izinde gidiyoruz’ derler. Senden önce de hangi memlekete uyarıcı göndermişsek mutlaka oranın varlıklıları: ‘Babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izle- rine uyarız’ derlerdi. ‘Ben size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz (din)den daha doğrusunu getirmişsem (yine mi bana uymazsınız)?’ deyince, dediler ki: ‘Doğrusu biz, sizinle gönderilen şeyi inkâr ediyoruz.’ Biz de onlardan intikam aldık. Bak, yalanlayanların sonu nasıl oldu?”1596

     

    Aynı zamanda atalar kültü, tarihin belli bir dönemiyle belli nesille sınırlı ol- mayıp, sosyal etkileşim kuralı gereği nesilden nesile geçerek süreklilik özelliği gösterir: “Bizden önce babalarımız Allah’a şirk/ortak koşmuştu, biz de on- lardan sonra gelen bir nesiliz, işleri bâtıl olanların yaptıkları yüzünden bizi helâk mı edeceksin?”1597

     

    Kur’ân-ı Kerim, her inanç ve davranışta delile başvurmayı öngörürken, müşrikler inanç ve davranışlarında atalarını taklit etmeyi ölçü almışlardır. “İbrâhim sordu: ‘Nelere tapıyorsunuz?’ Onlar: ‘Putlara tapıyoruz. Onlara bağlanıyoruz.’ ‘Çağırdığınız vakit sizi duyuyorlar mı? Yahut size bir fayda ve zarar verirler mi?’ ‘Hayır, ama babalarımızı da bu şekilde bulduk.”1598 Müş- rikler putların geçerliliğini geleneğe bağlıyorlar. Delil yerine taklitçiliği tercih etmeleri, şirkte kalmanın motivi olup, aynı zamanda Allah’a ortak koşanların düşünce esasını teşkil eder.

     

     

    1595

    2/Bakara, 170

    1596

    43/Zuhruf, 21-25

    1597

    7/A’râf, 173

    1598

    26/Şuarâ, 70-77

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Atalardan miras olarak alınan sosyal normların ve bunlara bağlılığın en olumsuz tarafı, toplumun yahut bireyin hidâyete ermesi için bir aşama olan sosyal veya bireysel değişimi engelliyor olmasıdır. Meselâ, câhiliye toplumları- nı hidâyete çağıran, onlarda bir değişim süreci başlatmak isteyen bütün pey- gamberler bu sosyal motiv ile karşı karşıya kalmışlardır. Geçmişi üstün görme ve beğenme duygusu, sosyal değişme karşısında kalan toplumlarda sıkça görülen bir olaydır. Çünkü âdetlerine bağlı olan toplumlar değişiklikten ra- hatsız olur. Fakat bu durum âdetlerin niteliğine göre de değişiklikler arz eder. Kendisine veya geçmişine kusur isnad etmek, insana zor gelir. Dolayısıyla önceden beri yürürlükte olan çok sayıdaki âdetlerden insanı vazgeçirmek güç bir meseledir. Özellikle köklü bir geçmişe sahip toplumların, yıllar öncesi, hayat normlarının bir birikimi olan geleneksel yapıyı değiştirmenin kolay olma- dığı görülüyor. Çünkü söz konusu geleneksel yapı toplum bireylerinin tama- mının katılımyla bir kültür birikimi meydana getirmiştir. İşte toplum vicdanında kemikleşen bu dâhilî geleneksel yapıyı değiştirmeyi başaran, aynı zamanda toplumu İlâhî geleneğe dâvet eden İslâm olmuştur.

     

    İslâm’ın ilk dönemde değiştirmeyi başardığı toplumun geleneksel yapısı içerisinde dinin konumunu incelediğimizde, dinî inanç ve davranışların samimi bir insan ifadesi olmadığı, körü körüne atalara bağlılık olduğu görülür. Psi- ko-sosyal açıdan bir değerlendirme yapıldığında, İslâm öncesi Araplarda put- perestliğin gerçek mânâda bir “din” olmaktan ziyade, kutsallaştırılmış gele- neklere bağlı ve bir dereceye kadar sosyal düzeni sağlayan davranış kuralları olduğu sonucuna varılır. Câhiliye devri Araplarında “din” ferde göre değişen bir inanç olmaktan çok, kolektif kabile şuurunun davranışlar şeklinde tezâhür eden bir görüntüsüdür; realitenin üstünde sadece vicdana hitap eden bir duygu veya düşünüş biçimi değildir. Kısacası inanç, sosyal çevrenin empoze ettiği bir davranış şekliydi. Rasyonel değerlendirmelerden uzak, körü körüne robotvari mekanik bir taklitçilik geçerliydi. Önemli olan atalara bağlı kalarak örf ve âdetlere uygun şekilde hareket etmekti.

     

    Özellikle İslâmî tebliğin Mekke devrinde nâzil olan âyetler, İslâm öncesi Arap toplumunun din anlayışına ışık tutmaktadır.

     

    “De ki: ‘Allah’ı bırakıp da taptığınız putlarınıza hiç baktınız mı? Yeryü- zünde yarattıkları nedir? Bana göstersenize.’ Yoksa onların Allah’la ortak- lığı göklerde midir? Yoksa Biz onlara kitap verdik de ondaki delillere mi dayanırlar? Hayır! O zâlimler, birbirlerine sadece aldatıcı söz söylerler.”1599

    1599 35/Fâtır, 40

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                     atalar Yolu

     

    “(Ey inkârcılar!) Şimdi Lât, Uzzâ ve bundan başka üçüncüleri olan Menât’ın ne olduğunu söyler misiniz? Bunlar (bu putlar), sizin ve babala- rınızın taktığı adlardan başka bir şey değildir. Allah onları destekleyen bir delil indirmemiştir. Onlar sadece zanna ve nefislerinin hevâsına (canlarının isteğine/arzusuna) uymaktadırlar.”1600

     

    “Âyetlerimiz onlara apaçık olarak okunduğu zaman; ‘Bu adam sizi ba- balarınızın taptıklarından alıkoymaktan başka bir şey istemiyor’ derlerdi. ‘Bu Kur’an düpedüz bir uydurmadan başka bir şey değildir’ derlerdi. Hak, inkâr edenlere geldiğinde, onun için; ‘bu apaçık bir büyüdür’ demişler- di.”1601

     

    Kur’ân-ı Kerim’in ısrarla, hidâyetin önüne bir engel olarak dikilen atalar kül- tü üzerinde durduğunu görüyoruz. Kur’an’da en çok üzerinde durulan inkâr motivi olan atalar kültü, inkârın tarihî sebebi de sayılabilir. Gelenekçi toplum- lar, bâtıl değer yargılarına son derece bağlı ve yeniliğe kapalıdırlar. Aslında her toplum bu özelliğe az çok sahiptir. İnsanların gelenek ve göreneklerinden vazgeçip yeni düşünceleri kabul etmeleri zor bir iştir. Özellikle toplumun yaşlı kesiminde eskiye bağlılık hissi gençlerden daha güçlüdür. Atalarından dev- raldıkları gelenek ve değerleri körü körüne izleyenler, bu gelenekleri uyulması gerekli bir otorite olarak kabul ederler. Geleneklerin otoritesini benimsemiş olmak Allah’ın otoritesini benimsemeye engel olur.1602

     

    Günümüzün din kültürü ve din içerikli ihtilâf ve tartışmalar konusunda biri ifrat, biri tefrit iki bâtıl çizgi göze çarpmaktadır. Bir tarafta geleneği ve içinde çeşitli bid’atlar, hurâfeler, isrâiliyat ögeleri bulunan geleneksel din anlayışını (içine bolca bâtıl karışmış, dolayısıyla hak olmaktan çıkmış, hak görünümün- deki sentezi) bağnazca savunan dindar görünümlü insanlar; diğer tarafta bunlara tepki olarak çıkan, İslâm dışı çevrelerce, düzen ve medya tarafından destek gören ve gittikçe yaygınlaşma eğilimindeki modernist ve reformcu din anlayışı. Bize düşen, hakkı hak bilerek, ona hiçbir bâtılı karıştırmadan, eğer karıştırılmışsa Kur’an ve sahih sünnet ölçeğiyle yeniden ayıklayarak katıksız, hurâfelerden arınmış, atma ve katmalardan arınmış “hâlis din”e sahip çıkmak, “hak üzere”, orta yol olan sırât-ı müstakîm çizgisinde yaşamaktır.

     

     

    1600

    53/Necm, 19-20, 23

    1601

    34/Sebe’, 43

    1602

    Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Y., s. 202-211

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    HURÂFE

    Hurâfe; Dinde olmadığı halde dindenmiş gibi uydurulup anlatılan hikâye ve rivâyetlere verilen adıdır. Bu çeşit rivâyetler ve hikâyeler tümüyle uydurma, hatta bir kısmı saçma sapan olduğu halde, tarih boyunca dine mal edilmiş, dinî bir kılıfla sunulmuşlardır.

     

    Hurâfeler, dilden dile veya kitaplar aracılığıyla anlatılan rivâyetlerdir. Bun- ların sağlam bir asılları yoktur, yani uydurma şeylerdir. Ancak dinî bir motifle, dine mal edilerek anlatılır. İşin önemli olan yanı da burasıdır. Hurâfeler yalnız- ca hikâye olsa, üzerinde durulmaz. Hikâye ve masal, her yerde her zaman anlatılabilir, yazılabilir. Ancak, uydurma ve yanlış oldukları halde bunlara dinî bir maske takılır, İslâmî bir kılıf giydirilirse, o zaman iş değişir. Çünkü bu tür rivâyetler müslümanların saf inancına zarar vermektedir.

     

    Müslümanlar arasında dolaşan yanlış unsurların bir kısmı, yahûdi ve hı- ristiyan kaynaklarından aktarılmışlardır. Bunlara ‘İsrâiliyyât’ denilir. Bir kısmı, dinden olmadığı halde dine sonradan sokulan bid’atlerdir. Ki bunlar, uydurma oldukları halde, çok önemli dinî ibâdetler gibi algılanır ve yapılır. Bir kısmı, halk arasına yerleşmiş bâtıl, yani yanlış, İslâm dışı inançlardır. Hurâfeler, İslâm gerçekleriyle bağdaşmayan bâtıl inanışlar, uydurma hikâyeler ve çarpık dav- ranışlardır.

     

    Hurâfeler, bir taraftan müslümanların inançlarına zarar verirken bir taraf- tan da başkalarının, yeni yetişen nesillerin İslâm hakkında yanlış fikre sahip olmalarına sebep olur. Hurâfelerle örülmüş bir din, günümüzün gerçeklerinin çoğuyla bağdaşmaz. Hâlbuki İslâm, kâinattaki kevnî gerçeklerle uyuştuğu gibi, her çağın ve her ülkenin insanına hitap etmektedir.

     

    Günümüzde birçok felsefî, siyasî ve iktisadî düşünce, birçok tavır ve anla- yış da birer bilimsel gerçek, birer değişmez inanç ilkeleri gibi sunulmaktadır. Hâlbuki bunların çoğu, gerçekliği kesinleşmemiş teori, zan ve kuruntudan ibârettir veya kişilerin kendi görüşleri, ya da zamanla modası geçecek hu- suslardır. Bunların pek çoğu müslümanların saf inancını bozacak özelliktedir. Bunlara ‘modern hurâfeler’ dememiz mümkündür. Müslümanlar, hangi adla ve hangi kılıfla sunulursa sunulsun, her türlü hurâfeye karşı dikkat etmek zo- rundadırlar.1603

     

    1603 Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 279

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                     atalar Yolu

     

    Dinimize göre, İslâm imanı dışında kalmış kişi dalâlettedir/sapıktır. Müslü- manı doğru yoldan, yani sırât-ı müstakîmden uzaklaştırıcı, sapıklığa çağırıcı üç ana sebep vardır: Şeytan, ehl-i kitap (yahûdi ve hıristiyanlar), bid’at ve hurâfeler. Bid’at ve hurâfeler, farkına vardırmadan doğru yoldan uzaklaştırı- cılıkları dolayısıyla, en az önceki iki sebep kadar, hatta onlardan daha etkili yanıltıcı ve saptırıcılardır. Bunların müslümanlar için arz ettikleri tehlikeye ve sünnetin yaşanması gereğine Peygamber Efendimiz birçok hadis-i şeriflerin- de dikkat çekmiştir.

     

    Sağlıklı bir İslâmî yaşayış için, önce sağlam inanç esaslarına ve bunlara bağlı bir ibâdet hayatına sahip olmanın, sonra da ciddî, bilinçli ve sürekli bir denetimle, yozlaşmaya yardımcı olacak hurâfe ve bâtıl inanışlara kapılmama- nın, körü körüne taklitçiliği terk etmenin, çevre, toplum ve ecdattan devralınan anlayışı Kur’an ve sünnet ölçüsüne vurmadan doğru kabul etmemenin önemi inkâr edilemez.

     

    Bilindiği gibi hakikatin zıddı olan hurâfe, aslı esası olmayan, uydurulmuş, saf ve doğru inançlar arasına katılmış, bazı zaman ve mekânların uğuru veya daha çok uğursuzluğu ile ilgili olarak dillerde dolaşan abartılmış hikâyelerden, efsâne ve kerâmet adı altında uydurmalardan ibârettir. Bâtıl inanışlar da bu asılsız söylentilere inanmak ve gereğine göre hareket etmek demektir. Her devirde, her toplumda az-çok, ama mutlaka görülen hurâfe ve bâtıl inanışlar, toplumların ortak derdi olarak daima gündemde kalmış önemli bir konudur. Hurâfe ve bâtıl inanışların bu derece insanlığın başına dert olmasında genel- likle câhillik, alışkanlık, gelenek-görenek, propaganda, çıkar hesapları/istis- marlar ve kişisel zaaflar etkili olmuşlardır.

     

    Öte yandan hurâfeler ve bâtıl inanışlar daha çok sağlık, ihtiyaç ve gelecek hakkında önceden bilgi sahibi olmak gibi belli bazı konularda ve özellikle ka- dınlar arasında yaygındırlar. Kadınlardan nice kültürlüler bile, bâtıl itikatlara ve inanılmayacak şeylere inanmaya meyillidirler. Geçim şartlarının düzeltilmesi, sağlık hizmetlerinin yeterince yerine getirilmesi gibi sosyo-ekonomik tedbirler- le hurâfe ve bâtıl inanışların ortadan kaldırılabileceği görüş ve iddiâsı, modern ve ileri kabul edilen toplumlarda da (ülkemizdeki batılı kültürle yetişmiş ve ekonomik yönden halk ortalamasının üzerinde yaşayan sosyete çevrelerin- de de) çeşit çeşit hurâfe ve bâtıl inanışlara rastlanması gerçeği karşısında büyük ölçüde geçerliliğini yitirmiştir. Bu durum hurâfe ve bâtıl inanışların eko- nomik olmaktan çok kültürel, daha doğrusu sahih iman/inançla ilgili itikadî bir mesele olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Nitekim, dinler tarihi bize

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    göstermektedir ki, insanlar tarihin çeşitli dönemlerinde doğrudan uzaklaş- mışlar, birtakım yaratıkları kutsallaştırıp ilâhlaştırmışlar, hurâfe ve bâtıl inanış- ların tutsağı olmuşlardır. Bütün bu dönemlerde Allah, rahmetiyle muâmele etmiş, peygamber ve kitap göndererek, insanlığı boş ve asılsız, zararlı inanç ve tapınmalardan kurtarmaya, dünya ve âhirette huzurlu kılmaya çağırmıştır. Hak dinin peygamberler aracılığı ile verdiği bu ciddî savaşa tevhid mücâdelesi denilir.

     

    Tevhid mücâdelesi, putperestlerle mücâdele demek olduğu kadar, asılsız kabuller, yanlış uygulamalar, yani hurâfe ve bâtıl inanışlarla da mücâdele de- mektir. Kur’an ve Rasûlullah da aynı şartlar içinde zuhur etmiş ve aynı mücâ- deleyi naklî olduğu kadar, en aklî ve mantıkî metodlarla da en başarılı şekilde yürütmüştür. Bunun tarihî kanıtı, “câhiliyye devri” diye bilinen İslâm öncesi dönemin kokuşmuş ortadoğu toplumlarının, Kur’an ve Sünnete uydukları süre içinde dünya toplumlarınca özlem ve gıpta ile izlenen İslâm medeniyetini gerçekleştirmiş olmalarıdır.

     

    Ne var ki, bu kültürel hastalık (hurâfe ve bâtıl inanışlar), Kur’an ve Sünnet çizgisini unutan, o anlayış ve yaşayışı yozlaştıran değişen düzen ve toplum şartları içinde yeniden kendini göstermiş, giderek gelişen boyutlarla günümü- ze kadar gelmiştir.

     

    Hurâfe ve bâtıl inanışların hemen hepsinin temelinde ecdâda/atalara bağ- lılık, ateş, su, orman ve ağacı kutsal kabul etmenin derin izlerinin bulunduğu bir vâkıadır. Bazı yaratıklarda (özellikle ölmüş kişilerde, onların yatırlarında) üstün güç ve nitelikler görerek, onların yakınlığını elde etmek için onlara bel- li zamanlarda kurbanlar sunmak gibi sapıklıklar, insanlığın tarih içinde sıkça görülen büyük yanılgısı olmuştur. Kendilerini bu fecî yanlıştan kurtarmaya ça- lışan peygamberleri ve onların izindeki mü’minleri “uğursuzluk sebebi” olarak suçlayan toplumlar bile görülmüştür. Hatta İslâmiyetin getirdiği en muazzam gerçekleri “öncekilerin uydurmaları, masalları” diye, hurâfeler ve bâtıl inanışlar adına mahkûm etmek isteyenler çıkmıştır. Günümüzde de saplandıkları hurâ- fe ve bâtıl inanışları ölesiye savunanlar görülmekte, kendilerini uyarıp karşı çıkanlara, kendi vasıfları olan “yobaz” ve “sapık” gibi ithamlarla saldıranlara rastlanmaktadır. Hiç kuşkusuz, bu davranışın temelinde bütün karanlığı ve korkunçluğu ile derin bir cehâlet/câhiliyye bulunmaktadır. Dinimizin, insan fıt- ratına/özüne ve gerçeğine en uygun inanç esasları, ibâdet ve ahlâk ilekleri ve bunlara dayalı en olgun ve medenî uygulamaları konusunda yeterli bilgi- ye sahip olan, İslâm’ı aslına uygun şekilde tanıyan kişilerin, böylesi olumsuz

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                     atalar Yolu

     

    davranışları sergilemesi düşünülemez. Çünkü bilgi güçtür, aydınlıktır, gerçeği tanımaktır; bilgi gerçek anlamıyla vahiydir, haktır, hakkı/İslâm’ı kabul edip tes- limiyettir.

     

    Toplumun hangi kesimine mensup olursa olsun, yeterli ve sağlıklı dinî bil- gisi olmayan ve inanç boşluğu içinde bulunan kişilerin, hurâfe ve bâtıl inanç- lara kapılmaları daha kolay olacaktır. Çaresi ise, bütünüyle toplumu, yeterli ve sağlıklı bir din bilgisine sahip kılmaktır. Hurâfe ve bâtıl inanışların en büyük zararı, önce onlara kapılanlara dokunur. Çünkü hurâfe ve bâtıl inanışlar, kişi- leri farkına vardırmadan doğru yoldan ayırır. Onlar, iyi bir şey yapıyoruz diye avunurlarken bir de bakarlar ki, gerek inanç olarak gerek davranış olarak, inandıklarını söyledikleri dinin gerçeklerinden uzaklaşıvermişler. Çünkü Sevgili Peygamberimiz’in bir hadis-i şeriflerinde buyurdukları gibi, her bid’at ve hurâ- fe dalâlet/sapıklık sebebidir: “Sözlerin en güzeli Allah’ın kitabı; yolların en doğrusu Muhammed’in yoludur. İşlerin en kötü ve zararlısı, dinden olma- dığı halde sonradan uydurulup dine sokuşturulanlardır. Böyle uydurulmuş her şey bid’attır, hurâfedir. Her bid’at da dalâlettir/sapıklık sebebidir.”1604

     

    Öte yandan, hurâfe ve bâtıl inanışlar; inanma, kulluk, takdir ve vefâ duy- gularının kötüye kullanılması demek olduğundan toplumda kavram ve değer kargaşasına yol açarlar. Hak ile bâtı (doğru ile eğri) birbirine karışır. Özellikle, toplumda yaygınlaşmaları halinde bu asılsız inanç ve uygulamalar “kurunun yanında yaşın da yanması” gibi, yeterli dinî bilgisi olmayan kişiler tarafından, dine ait bazı esasların da hurâfe ya da bâtıl inanış olarak görülmesine ve tenkit edilmesine sebep olurlar. Böylece “dindarlık” yaptıklarını sananlar, ger- çek dinî esasların tenkidine yol açmış olmanın sorumluluğunu da yüklenmiş olurlar. Unutulmamalıdır ki herhangi bir kötülüğe sebep olmak, o kötülüğü işlemek gibi sorumluluk doğurur.

     

    Hurâfe ve bâtıl inanışlara kapılmış kişilerin büyük bir kısmı, bu durumlarına “dindarlık”, bunlara karşı çıkılmasına da “itikatsızlık, inançsızlık, sapıklık” dam- gasını vururlar. Oysa, iyi bilinmesi gerekli olan bir gerçek vardır: Dinin kabul etmediği anlayış ve uygulamalarla dindarlık olmaz. Dindarlık, ancak dinî olanı, dinden olanı dince kabul ve emredileni, emredildiği şekil ve şartlarda yerine getirmekle mümkündür. Bu yüzden dindarlık sanarak hurâfe ve bâtıl inanışla- ra kapılmak, cennet sanarak cehenneme yönelmektir.

     

     

    1604 Müslim, Cum’a 43; Ebû Dâvud, Sünnet 5; Nesâî, Iydeyn 22; İbn Mâce, Mukaddime 7

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Hurâfe ve bâtıl inanışlara kapılmış kişiler, ikaz edildikleri, uyarılmak isten- dikleri zaman, genellikle, kendileri gibi düşünen ve yaşayanların çokluğunu, atalarından böyle gördüklerini öne sürerek, yanlışlarını savunmaya kalkarlar. Çoğunluğu veya atalarının yolunu yanlışın doğru, hurâfenin hakikat sanılma- sına gerekçe yapmaya çalışırlar. Değil çoğunluğun, bütün bir toplumun ve mezarlarındaki ölülerin tümünün bile yanlış ve hurâfe üzerinde birleşmesi, onun niteliğini değiştiremez, hurâfeyi hakikat yapamaz. Gerçeğin ölçüsü, sa- dece gerçektir/haktır. Gerçek, Kur’an’da belirtildiği gibi Allah’tan gelendir/va- hiydir: “Hak ve gerçek olan, Rabbinden gelendir. Sakın kuşkulananlardan olma.”1605

     

    Tüm belâların anası olan cehâletin sosyal bir belirişi olan hurâfe, dinde yozlaşmanın besleyici zeminini oluşturan sinsi ve zehirli bir musîbettir. Halk kitlelerini perişan eden bulaşıcı bir hastalık olmasına rağmen asırlardır hiç kimse onu tümüyle etkisiz kılma başarısını gösterememiştir. Ocakları batıran, ama yine de peşinden gidilen rezil bir yosmaya benzer hurâfe. Yıkıcı ama câzibeli, zehirleyici ama tatlı...

     

    Hurâfenin ana ocağı İsrâiliyattır; öncelikle ve özellikle yahûdiliktir. Onu hı- ristiyanlık izler. Ehl-i kitap geleneği, bir anlamda hurâfeler geleneği gibidir. Bu gelenek nazar boncuğundan muskacılığa, falcılıktan cinciliğe, melek kanadı saymaktan şeytan/cin çıkarmaya kadar akla gelebilecek tüm hurâfe çeşitle- riyle doludur.

     

    İsrâiliyât tahribi, hurâfe yığınının omurgasını oluşturmaktadır. İsrâiliyyât denilen ehl-i kitap hurâfeciliğini, özellikle yahûdilik yoluyla bünyesine aktaran müslümanların yanlış kültürü, daha sonra buna hıristiyan, Sasani, Hint, Eski Yunan ve nihâyet Türk-Şaman kabullerini de ekleyerek iyice hurâfe okyanu- suna dönüşmüştür. Şamanizm gibi yarı pagan, yarı mistik bir dinin oluştur- duğu kolektif bir şuuraltına sahip bulunan Türk insanı, İslâm’ı kabul ettiğinde, bu sayılan hurâfelerin ilk dördünü, girdiği yeni dinle birlikte sîneye çekmekle kalmadı, ona kendi Şaman kaynaklı hurâfelerini de, ufak kılık değiştirmelerle ekledi. Ve bir zaman geldi ki, Türk insanı için din hayatı, bir tür hurâfeler hayatı oluverdi.

     

    Hurâfe, bunamak anlamındaki haref kökünden türemiş bir kelimedir. Kitle- leri bunamaya iten bir hastalık olduğu için bu toplumsal illete hurâfe denmiştir.

     

    1605 2/Bakara, 147; İsmail Lütfi Çakan, Hurâfeler ve Bâtıl İnanışlar, Marifet Y. s. 11-18

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                     atalar Yolu

     

    İbn Manzûr hurâfeyi, “yalan sözün tatlı geleni” diye tanıtır.1606 Demek oluyor ki hurâfede, tüm tutarsızlığa rağmen, dinleyene tatlı ve çekici gelen bir yan bulunmaktadır. Belki de hurâfeyi yaşatan, insanoğlundaki tatlı söze aldanma şeklinde tecellî eden akıl almaz ahmaklıktır.

     

    Batı dillerinde, Latince bir kök olan superstitio’dan türeyen superstition kelimesiyle karşılanan hurâfe, bu dillerdeki ortak kabule göre de mantık dışı, temelsiz, boş, aldatmaca, büyü türünden inanç ve kabul demektir. Bu söz- cük, aynı zamanda ataların kabullerinden gelen akıl dışı anlayışları da ifade eder. Larousse’a göre, hurâfede “mesnetsiz, saçma yükümlülük”, belirgin ni- teliklerden biridir.

     

     

     

    HURÂFE-ATALAR DİNİ İLİŞKİSİ

    Kelimenin kökünde, eski halk inançları anlamları da vardır. Bu demektir ki, hurâfecilikte, eski kabullerin yeni anlayışlar içinde sürdürülmesi önemli nok- talardan biridir. Kur’an’ın ecdat kabullerini dokunulmaz kılmayı putperestliğin bir belirişi olarak gösteren konumuzla ilgili âyetlerini hatırlamalıyız. Hurâfenin omurga noktalarından biri, eski ataların kubullerini yeni zamanda yaşatmaktır. Kur’an 25 âyetinde şirkin bir belirişi olarak gösterdiği ataların âdet ve gele- neklerini kutsallaştırmayı hurâfe sebebi kaynaklardan biri olarak ortaya koyar. Ecdatperestliğin temel sloganı, peygamberlerin temel kanıtına bir karşılık ola- rak gösterilmiştir. Peygamberler diyor ki: “Eğer doğru sözlüler iseniz delilinizi getirin!”1607 Yine peygamberler diyorlar ki: “Eğer doğru sözlüler iseniz bana ilimle haber verin!”1608 Şunu da söylüyor nebîler: “Eğer doğru sözlüler ise- niz haydi kitabınızı getirin!”1609 Bu isteğe, hurâfeci şirkin verdiği cevap şudur: “Eğer doğru sözlüler iseniz bize atalarımızdan kanıt getirin!”1610 Veya şöyle söylüyorlar: “Şu dediğinizi biz, önceki atalarımızdan duymadık.”1611

     

    Hurâfe zehrinin kimliğiyle onun panzehirinin kimliğini birer cümlede böyle- sine ihtişamla anlatmak, ancak Kur’an kelâmının başaracağı bir hârika olabi-

     

    1606

    Lisânü’l-Arab, H-r-f maddesi

    1607

    2/Bakara, 111

    1608

    6/En’âm, 143; 46/Ahkaf, 4

    1609

    37/Sâffât, 157

    1610

    44/Duhân, 36; 45/Câsiye, 25

    1611

    23/Mü’minûn, 24; 28/Kasas, 36

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    lirdi. Bu kelâm hârikasından biz şunu öğreniyoruz: Hurâfecilik ve atalar yolunu körü körüne taklit; bir ilimsizlik, kitapsızlık, kanıtsızlık illetidir ki insanı kör ve sersem ederek ataların fosillerine, ete-kemiğe tutsak hale getirir.

     

     

    HURÂFE-ÜMNİYYE İLİŞKİSİ

    Çoğulu “emânî” olan ümniyye kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de bir yerde tekil, beş yerde çoğul olmak üzere toplam 6 yerde geçmektedir. Fiil halinde kullanımı ise bunun iki katından fazladır. Kur’an bu kavramı, kitap kavramına karşı bir olum- suzluğu ifade için kullanmaktadır. Karşıtlık şöyle verilmektedir: “Kitabı bilmezler, sadece emânî bilirler...”1612 Ehl-i kitap dediğimiz yahûdi ve hıristiyanlarla müslü- man kitlelerin emânîsinden şikâyet edilmekte, meselelerin bu emânîlerin hiçbiri- siyle çözülemeyeceği belirtilmektedir. Çözüm; Kitap, ilim ve eylem ile olacaktır.1613

     

    Kitab’a, yani ilim ve delile karşı konmuş bulunan emânî, aslı-esası olmayan şey, yalan, sanı, ne dediğini anlamadan okumak anlamlarındaki ümniyye keli- mesinin çoğuludur. Ümniyye, takdir etmek (ölçü tutturmak) anlamındaki meny kökünden türemiştir. Meny sözcüğündeki takdir, daha çok sanı, hayal ve kurun- tuya dayanarak yapılan tahminler için kullanılır. Bu yüzdendir ki meny, genellikle gerçeğe dayanmayan hayalî tasavvurlar ve tasarımları ifade eder. Bu kökten ge- len “temennâ” fiili, “yalan söyledi” anlamındadır. Buradan hareketle Mücâhid bin Cebr gibi bazı müfessirler, emânî kelimesini “yalanlar” diye açıklamışlardır.

     

    Kur’an’ın “Kitab”a karşıt gösterdiği emânî, bizim hurâfe, anlamadan veya yan- lış anlayarak okumak dediğimiz illetlerin ta kendisidir. Emânî hakkında bilgiler veren Râgıb, şöyle diyor: “Şeytan, peygamberlerin ümniyyelerine bir şeyler karıştırır”1614 mealindeki âyet bünyesinde kullanılan ümniyye, okuyuş demektir. Kendini iyice vermeden okumak, bu tehlikeyi taşıdığındandır ki, Hz. Peygamber’e Kur’an okuyuşunda aceleden kaçınması emredilmiştir.”1615

     

    Şeytanın insanı saptırışının esası da ümniyyeye itmektir. Şeytan, tüm vaat- lerinde ümniyye kullanır. Yani, insanı, anlamını bilmeden sırf üfürük olsun diye okumaya ve aslı-esası olmayan şeylere inanıp bel bağlamaya iter.1616 Daha ilginci,

     

    1612

    2/Bakara, 78

    1613

    4/Nisâ, 123

    1614

    22/Hacc, 52

    1615

    20/Tâhâ, 114; 75/Kıyâme, 16

    1616

    Bak. 4/Nisâ, 120

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                     atalar Yolu

     

    şeytan, insanoğlunu ümniyeler (hurâfeler, uydurmalar, anlamsız okuyuşlar) kul- lanarak saptıracağını Allah huzurunda açıkça beyan etmiştir: “Yemin olsun, on- ları ümniyyelere, (boş kuruntulara, hurâfelere, yalanlara) iteceğim...”1617 Zafer, mutluluk, ölümsüzlük bir emânî işi değildir; bir eylem ve üretim işidir.1618

     

    Hurâfelerin tümü din açısından tehlikeli olmakla birlikte, itikadı ilgi- lendiren hususlar, şirke yol açmaları yönüyle en çirkinleridir. Aslında her hurâfenin, hatta bir ölçüde bid’atın kabul ve uygulanışı, İslâm iti- kadına zarar verir. Kur’an’da da tevhid dâvetine, sadece Allah’a ibâdet/kulluk çağrılarına itiraz edenlerin temel gerekçe olarak “atalarının yolu”nu göstermeleri, onların örf-âdet, gelenek ve göreneklerini, onlardan miras aldıkları inanç ve ya- şayış biçimlerini alternatif olarak ileri sürmelerini bir ecdatperestlik, körü körüne taklitçilik kabul etmenin yanında, hakkın karşısında en önemli şeytanî gerekçe olarak görmekteyiz.

     

     

     

     

     

    ÇOKÇA GÖRÜLEN HURÂFE VE BÂTIL İNANIŞLAR

    Dünyanın öküzün boynuzunda durduğunu, hem de din adına iddiâ eden hurâfeciler hâlâ kaldı mı bilinmez ama, yıldıznâmeye (astroloji ve fallara) ba- kanlar ve baktıranlar, kahve içtikten sonra kapatıp fala bakarak bir şeyler uydurup söyleyenler ve onlara inananlar, baykuşun bir eve tüneyip ötüşü- nü, köpeğin uzun uzun ulumasını duyanların mahalle veya köyden bir kişinin öleceğini yorumlayıp buna inananlar, yılbaşı gelince noel baba olan, onun heykelini yapan, noeli kutlayan, hindi kesen, çam deviren ve benzeri hıristiyan taklitçiliğini çekinmeden işleyenlere hemen her zaman ve her yerde rastla- maktayız.

     

    a- Ölüler ve Kabirlerle/Türbelerle İlgili Hurâfeler

    Bu tehlikeli hurâfelerin içinde en yaygınları, türbe ve tekkelerde, yatır (ölü) ziyaretlerinde, ölü veya diri bazı kişilerin aşırı yüceltilip kutsallaştırılması, tan- rılaştırılması, daha doğrusu putlaştırılmasında, bazı mubahların haram kabul edilmesinde, Kur’an’da emredilmediği ve Peygamber döneminde uygulan- madığı halde bazı yeni ibâdet şekillerinin kabulünde görüyoruz. Dinden olma-

     

    1617 4/Nisâ, 119

    1618 Bak. 4/Nisâ, 123

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    dığı halde dinin içine katılan her türlü ilâveler, yama ve sentezler, bâtıl âdet ve sapık yorumlar, hurâfe ve bid’at kavramıyla ilgili cinâyetlerdir.

     

    Daha çok kadınlar ve hastaların rağbet ettiği türbeler çevresinde küme- lenen hurâfelerin başında, türbelere adak adamak, pencere demirlerine ve yakınındaki bir ağaca çaput bağlamak, türbe içinde veya çevresinde mum yakmak gelmektedir. Bunlar üzerinde kısaca duralım:

     

    Türbelere adak: Adak ya da dinî ifadeyle nezir; Allah rızâsı için, insanın kendi kendini herhangi bir şarta bağlı olarak veya mutlak şekilde mubah olan bir konuda borçlandırmasıdır. Adak yerine getirilmediği müddetçe, adayan borçlu kalır. Adak, Allah’tan başkası adına adanamaz. Adanırsa adak olmaz. Adayan da şirk koşmuş olur. Ayrıca, iyice bilinmesi gerekli bir husus da ada- ğın hiçbir şeyi değiştiremeyeceği, kaderi zorlayamayacağıdır. Kimse yapacağı vaatlerle -hâşâ- Allah Teâlâ’nın ezelî takdirini değiştirebileceğini sanmamalıdır. Peygamber Efendimiz konuyu şöyle dile getirmiştir: “Nezir (adak) hiçbir şeyi (şerri ve zararı) def etmez. Ancak nezir sebebiyle cimriden mal çıkarılmış olur.”1619 Başka bir hadis-i şerif de şöyledir: “Kim, Allah’a itaati gerektiren bir hayır ve ibâdet adarsa, adağını yerine getirsin. Kim de Allah’a karşı günah işlemeyi gerektiren şer bir iş nezrederse, Allah’a âsi olmasın, adağını yeri- ne getirmesin.”1620

     

    Allah’a karşı isyan olan bir adağın yerine getirilmesi, adanmasından daha büyük bir vebaldir. Allah’tan başkaları için adanan adaklar da yerine getirilme- mesi gerekli nezirler cümlesindendir. O halde “falan türbeye bir koç adadım” diye söylenip gezenler ne yapmak istediklerini anlamalıdırlar. Bu sözden mak- satları “adadığımı falan türbe civarında Allah için keseceğim” demek midir? Yoksa, “o türbede yatana adadım” mı demek istemektedirler? İkincisi ise, bu bir şirk koşmadır, terk edilmesi kesinlikle lâzımdır. Bir ölü için, yatır için kur- ban kesilmesi, ona adak adanması şirktir/küfürdür. Oralarda kurban adıyla hayvan kesenlerin hemen hepsi böyle bir şirk içine düşmektedir. Bunlar, bes- meleyle de kesseler, kestikleri murdardır, yenilmez. Birincisi ise; câhilleri ya- nıltmamak ve hurâfeci duruma düşmemek için ve yer kaydı da adakta önemli olmadığından dolayı, türbe çevresinde değil de istediği başka bir yerde Allah için adağını yerine getirmeli, hayvanını hurâfelere karıştırmadan kesmelidir.

     

     

     

    1619 Buhârî, Kader 6

    1620 Buhârî, Eymân 28

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                     atalar Yolu

     

    Ölülere Yalvarıp Duâ Etmek: Yatırlardan bir şeyler beklemek, hastalığı- na şifa, derdine devâ, bahtına açıklık, kısırlığına çözüm... için ölüden yardım ve imdat beklemek; tümüyle şirk olan hurâfe ve bâtıl inanıştır. Bunları bir müs- lüman yapamaz.

     

    Çaput Bağlamak: Mezar taşı, türbe ve tekke penceresine veya o civar- daki ağaçlara düğümler, çaputlar bağlamak eski Türk câhiliyesinden dev- ralınan hurâfe ve putperest özelliklerindendir. Türkler, müslüman olmadan önce sahip oldukları türbelere ve kutlu saydıkları ağaç ve çalılara paçavra bağlamak ve mezarlarda mum yakmak gibi câhiliyye âdetlerini, İslâm’ı kabul etmeleriyle birlikte yeni dinlerine katmışlar, hâlâ da bu hurâfe ve bâtıl inanışları terk edememişlerdir.

    Mum Yakmak: Türbe, mezar, tekke vb. yerlere mum yakma âdeti, eski câhiliyye çağından kalma âdetlerindendir. Arkeologların çoğu bu âdetin en ilkel ateş kültü ile ilgili olduğuna kanidirler. Yani “ateşe tapınmak”tan kalma bir âdet olduğu söylenilmektedir. Eski çağlarda yalnız “aziz” sayılanların değil; başka ölülerin de mezarlarında yahut öldükleri yerde mum veya ateş yakmak bir nevi kurban sayılırdı. “Türbelerde kandil (mum) yakmak âdeti, Fenikeliler- den intikal etmiş bir an’anedir. Fenikeliler Sur şehrinin koruyucusu ve tanrısı kabul ettikleri Melkâres’in heykeli önünde devamlı kandil (mum) yakarlardı.”1621

     

    Hıristiyanlıktan önceki Helenler ve Romalılar’ın da mezarlarında ve mezar taşları üzerinde meş’aleler yaktıkları bilinmektedir. Bunlar Hıristiyan olduktan sonra da bu âdetlerini bırakmamışlardır. Bu Paganizm kalıntısı âdet, daha sonraları hıristiyan din adamları tarafından kitaba uydurulup mum yakma şek- linde dinî âyinlere sokulmuştur. Hıristiyan din adamlarının izahlarına göre güya bu âdet, ilk hıristiyanların karanlık mağara ve Katakomplarda gizlice ibâdet ettikleri zaman yaktıkları mum ve meş’alelerin hâtırası imiş.1622 İslâm’da câmi duvarına, kabir taşına, mezar taşına, türbelere, yatırlara mum yakılır diye bir davranış kesinlikle yoktur. Bunlar Türklere de hıristiyanlar aracılığıyla müşrik ve mecûsilerden geçmiştir.

     

    Kabir başına, mezar taşına mum yakan kişi, oradaki yatırla kendini bü- tünleşmiş, ondan bir parça olmuş gibi kabul ediyor ki, bu büyük bir hatadır ve şirktir. İslâm’a göre insan, ancak Allah’a ilticâ eder ve O’na sığınır. O’nun dışındaki varlıklardan medet ummak tevhide ters düşen büyük bir yanlıştır. Bu itibarla kabirlerde mum yakma âdeti, bâtıl bir inanç ve hurâfedir. Ayrıca,

    1621 M. Şemsettin Günaltay, Hurâfâttan Hakikate, s. 298 1622 Abdülkadir İnan, Hurâfeler ve Menşeleri, s. 43

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    halk arasında yaygın olan bir yanlış inanç da, cenâze çıkan odada 40 gün ışık yakılmasıdır. Güya ölü çıkan odada 40 gün ışık yakılırsa, ölünün ruhu geldiği zaman karanlıkta kalmaz, evini ve odasını daha çabuk bulurmuş.

     

    Malı israf etmek, başka ümmetlere benzemek gibi iki haramı birden işle- ten bu tür hurâfelerden kesinlikle uzak bulunmak gerekir. Tevhidi gölgeleyici, müslümanları tevhid inancından şirke sevk edici bu çirkin putperest âdetlerin- den medet umanlar, putlardan fayda bekleyenler gibi kendilerini aldatmaktan ve etrafa, özellikle yeni yetişenlere kötü örnek olmaktan başka hiçbir iş yap- mış olmazlar. Bu da vebal olarak onlara yeter de artar bile.

     

    Mum yakarak, çaput bağlayarak, ölülere adaklar adayarak, murâdına nâil olacağını, hastalığından veya dertlerinden kurtulacağını, bahtının açılacağını, çocuk doğuracağını sananlar ve yeri geldiğinde de müslümanlığı kimselere bırakmayanlar, inandıklarını iddiâ ettikleri İslâm’a, Kur’an ve sünnete ne kadar ters düşmüşlerdir! “Yalnız Sana ibâdet eder, yalnız Senden yardım dile- riz.”1623 âyetini kıldığı namazın her rek’atında okuyanların, “gazaba uğramış ve sapıkların yoluna tâbi olmaktan”1624 Allah’a sığınanların, verdikleri bu söze ve yaptıkları duâya sâdık kalmalarından daha doğal ne olabilir?

     

     

    Merhum Mehmed Âkif’in;

    “Hurâfeler, üfürükler, düğüm düğüm bağlar, Mezar mezar dolaşıp hasta baktıran sağlar!”

    mısralarıyla çizdiği yakışıksız görünümden uzaklaşmaya, İslâm’ın sadeli- ğinde dinî kişiliği ve sadece Hakka kulluk yapan izzeti bulmaya çalışmalıdır. Çünkü kurtuluşa giden doğru yolun, böylesi hurâfelere tahammülü yoktur.

     

    Cenâzeye Çelenk Götürmek ve Yeşil Düşmanlığı: İslâm hayat dinidir. Her şeyde canlılık ister. Bu sebeple de hayat sembolü olan yeşili, yeşilliği ko- rur, geliştirilmesini teşvik eder. Rahmete, berekete, sıhhate ve çevre sağlığına yararlı ve yeşilliğin (her çeşit ot, bitki ve ağaçların) Allah’ı kendi halleriyle zik- redip ibâdet ettiklerini kabul eder. Ne var ki, her güzel ve doğrunun düşmanı olan hurâfe ve bâtıl inanışlar, kör taklitçilik, amacı bilinmeden başka kültürler- den devşirilen, kapılardan gümrüksüz geçirilen câhiliyye âdetleri yeşilin ve yeşilliğin de düşmanıdırlar.

     

    1623 1/Fâtiha, 5

    1624   1/Fâtiha, 7

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                     atalar Yolu

     

    İslâm ile uzaktan yakından ilişkisi olmayan “hıdırellezde yeşil çiğnemek ge- rek” düşüncesi ve uygulaması, yılbaşı kutlamaları dolayısıyla çam kesmeler, vitrin süslemeler, bayramlarda mezarlara yeşil çalı götürmeler, kabirlere çiçek bırakmalar, büyük kentlerde salgın hale gelen cenâzeleri çelenklerle uğurla- malar gibi bir sürü uygulama, bize yabancı, zararlı ve başka milletlere benze- me girişimleri olarak sosyal ve dinî bünyeyi kemirip durmaktadırlar. Ölüm ve ölüm ötesi ile ilgili hurâfe ve bâtıl inanışlar, gün geçtikçe artmaktadır. Oysa çok dikkatli davranılması gerekli hayat olayı, ölüm ve sonrası ile ilgili muâmeleler- dir. Ne ses, ne gürültü, ne bando, ne top arabası, hatta ne slogan... Sadece acele fakat telaşsız, üzgün fakat vakur, hayat kadar ölüme de râzı bir havada, duâlarla ve sürekli ölümü düşünerek ölü için duâ makamında kılınacak cenâ- ze namazı ve yapılacak mütevâzi bir merâsim, ölene karşı son görevin yerine getirilmesi için kâfidir. Ötesi bir yığın hurâfe ve günahtır, israf ve yorgunluktur, cenâzeyi de rahatsız, huzursuz etmektir.

     

    Bilinmelidir ki, cenâzeyi çelenklerle uğurlamak hıristiyan âdetidir. Çelenk, aslında hıristiyanların kutsal kabul ettiği haç taşıma aracıdır. Haçı çıplak taşımamak için onu çiçeklerle süslemekte ve öylece me- zara kadar götürmekteler. Peki, bir müslüman, bu çelenk hurâfesiyle mezara ne götürmekte veya göndermektedir? Hıristiyanın haçını mı, yoksa çiçek buketleri arasına sıkışmış, üzüntülerle harmanlanmış hurâfeleri mi? Yapmadığı duâları mı? Çelenk için, cenâze için çiçe- ği koparmak, onu zikirden/ibâdetten ve insanlara güzellikler veren özelliklerden mahrum etmektir. Ayrıca israftır, bu paralarla fakirlere sadakalar verilse daha iyi olmaz mı?

     

    Dinimiz, kabir üzerine yığılmış kurumaya mahkûm çelenk ve çalı değil; bü- yümeye ve yeşil kalmaya lâyık fidanlar, çiçekler dikilmesinden yanadır. O hal- de ne yapılması gerektiğine dikkat edilmelidir. Hıristiyanları körü körüne taklit edip hurâfeyi çağdaşlık sanarak aklın da kabul etmediği lüzumsuz şeylerden medet ummak, en hafif ifadeyle ahmaklıktır.

     

    Bir de kurban olarak horoz adamak veya kesmek var ki, horozdan kurban olsa olsa, böyle sahte tanrılara olur dedirtiyor insana. Yine, yatırların yanları- na konulan tuz ve şekerlerden medet ummak, onları şifalı kabul edip almak veya dağıtmak, istismarcıların ekmeğine yağ süren hurâfelerdendir. Oraların toprağını kutsal kabul edip beraberinde götürmek, kabirlerin etrafında tavaf etmek... Bütün bunlar şirk unsuru olan hurâfelerdir.

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    b-   Günlerle İlgili Hurâfeler

    İki Bayram Arası Nikâh Kıyılmaz mı? Anadolunun birçok yöresinde hâlâ yaşatılmakta olan bir yanlış anlayış da “iki bayram arasında nikâh kı- yılmaz” görüşüdür. Nereden çıktığı bilinemeyen bu asılsız sözün, toplumda giderek etkisini kaybetmesine rağmen, tamamen unutulmamış olması ve za- man zaman ortaya atılması, hurâfelerin yaygınlığı açısından düşündürücüdür.

     

    Bilindiği gibi dinimize göre nikâh, ibâdet ve muâmele sıfatlarına sahip, şaka götürmeyen bir icraattır. Dinimizde “ruhbanlık” olmadığı için evlenmek teşvik ve evlenmemekten hayırlı kabul edilmiştir. Hatta ibâdet edebilmek için evlen- meme düşüncesine kapılanlar bizzat Peygamber Efendimiz tarafından uyarıl- mış, “Benim sünnetimi terk eden Benden değildir!”1625 diye çok ciddî şekilde tehdit edilmişlerdir. Nikâhın şartları arasında “iki bayram arasında olmaması” gibi bir kayıt bulmak mümkün değildir. Dinimizde herhangi bir hüküm koya- bilmek için bunun Kitab’dan veya Sünnet’ten bir delilinin olması gerekmekte- dir. Bu kaynaklardan delil bulunmayan bir görüş hakkında söylenecek sözler mesnetsiz, asılsız, uydurma olmaktan öte gidemez ve dinî açıdan en küçük bir değer taşımaz. Herhangi bir konunun haram/yasak olduğunu tesbit et- mek için bu delillere ihtiyaç vardır. Kafadan atmakla bir helâl haram olmaz.

     

    “İki bayram arası nikâh kıyılmaz” uydurması; delilsiz bir söz olmanın ötesin- de bizzat Hz. Peygamber’in hareketiyle reddedilmiş bir görüştür de. Çünkü Hz. Peygamber’in Hz. Âişe ile evlenmesi Ramazan ayını tâkip eden Şevval ayı içinde gerçekleşmiştir. Yani iki bayram arasında meydana gelmiştir. Hem bir düşünelim: İki bayram arası olmayan gün var mı ki?! Ramazan Bayramı ile Kurban Bayramı arasında iki ay on günlük bir zaman varsa, Kurban Bayramı ile gelecek yılın Ra- mazan Bayramı arasında da kamerî yıl 354 gün olduğuna göre yaklaşık dokuz ay on gün vardır. Biri 2 ay 10 gün olduğu için “iki bayram arası” kabul edilirken; ötekisi 9 ay 10 gün olduğu için mi “iki bayram arası” kabul edilmez? Tabii bunun anlaşılır ve mantıklı bir tarafı yoktur.

     

    Fıkıh kitaplarında nikâhın ibâdet niteliği dolayısıyla mescidlerde ve Cuma günü kıyılmasının güzel görüldüğü yani “müstahap” olduğu kaydedilmiştir. Bu- nun ötesinde zaman açısından herhangi bir kayda rastlamak mümkün değildir. O halde insanımız bu tür asılsız söylentilere iltifat etmemeli, nikâhın ne zaman kıyıldığına değil; hangi şartlarla kıyıldığına ve kurulan yeni yuvanın dinî açıdan aranılan şartlara sahip olup olmadığına dikkat etmelidirler. Çünkü “Allah’ın emri,

     

    1625 Buhârî, Nikâh, 1; Müslim, Sıyâm 74, 79; Müslim, Nikâh, 5; Nesâî, Nikâh, 4; Dârimî, Nikâh, 3; Ah- med b. Hanbel, II/158, III/341, 359, V/409; İbn Mâce, Nikâh 1; Ahmed bin Hanbel, II/72

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                     atalar Yolu

     

    Hz. Peygamber’in sünneti” üzere sözleriyle başlatılan evlilik hayatına başlama için uygulama ve törenlerin ve devamının da Allah’ın emri, Hz. Peygamber’in sünneti üzere olması gereklidir.

     

    Salı Yola Çıkılmaz, Cuma İş Yapılmaz mı? Özellikle hanımlar arasında çok yaygın olan iki yanlıştan biri, “Salı günü bir işe başlanmaz, çamaşır yıkan- maz, yola çıkılmaz” anlayışı; ötekisi ise, kadınların Cuma günü iş yapmalarının doğru olmadığı inanışıdır. Tabii, her iki yanlışın/hurâfenin de dinî ve ma’kul bir gerekçesi yoktur. Bâtılın bâtıl/yanlış olmaktan başka gerekçesi olur mu?

     

    Dinimizde haftanın günleri ile ilgili olarak, “şu yapılmaz, bu yapılır” şeklinde bir ayrım bulunmamaktadır. Zaman, sahne olduğu eylemlere göre kıymet kazanır veya tehlike arzeder. Salı günü ile ilgili söylentilerin asılsızlığı müslümanlar açısın- dan İstanbul’un 29 Mayıs 1453 Salı günü fethedilmiş olması ile ortaya konmuş bulunmaktadır. Bu fetihden fevkalâde üzüntü duyan hıristiyanlar; İstanbul’u kay- bettikleri gün olduğu için Salı gününü kendileri açısından uğursuz saymış, yas günü ilan etmiş ve bir süre o gün herhangi bir iş yapmamış olabilirler. Zamanla, onların bu -kendileri açısından- bir ölçüde haklı görülebilecek kanaat ve uygu- lamaları, işin farkında ve bilincinde olmayan hurâfeye düşkün müslüman halk arasına girmiş ve yerleşmiştir. Sonra da müslümanlığa ait bir görüş ve esasmış gibi yayılıp gitmiştir.

     

    Yine, 13 sayısının hıristiyan Batılı halka göre uğursuzluğu da, fethin 1453 yılın- da gerçekleşmesi dolayısıyla olduğu şeklinde izah edilir. 1453 sayısının rakamları tek tek toplandığı zaman 13 sayısı çıkar; tabii bundan da önemlisi Batılılar açı- sından da rahmet olduğu halde, kendi sapık yollarının yanlışlığının isbat edildiği dönemin başlangıcı olan Peygamberimiz’in doğum yılı milâdî 571 yılının rakamları da toplandığı zaman 13 sayısı ortaya çıkmaktadır. Bu sebeplerle 13 sayısı hıristi- yan Batılı halklar tarafından eskiden beri uğursuz sayılmıştır. Peki, müslümanlara ne oluyor da bu tür gün ve tarihleri uğursuz sayıyorlar?

     

    Cuma günü kadınların iş yapmamasına gelince, bu da anlaşılması güç bir tutum ve bâtıl inanıştır. Zira Cuma günü, iç ezan dediğimiz câmi içinde oku- nan ezandan, Cuma namazının farzını kılıncaya kadar geçecek süre içinde işi, alış verişi terk etmek bir vecîbedir, Kur’an emridir.1626 Konu ile ilgili âyetlerin mealini görelim: “Ey iman edenler, Cuma günü namaz için çağrıldığı(nız) zaman, Allah’ı anmaya koşun ve alış-verişi (işi-gücü) bırakın. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır. Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Al-

    1626 62/Cum’a, 9

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    lah’ın lutfundan (nasibinizi) arayın. Allah’ı çok zikredin; umulur ki kurtuluşa erersiniz.”1627 Öte yandan, Cuma günü kadınların iş yapmayı doğru bulma- maları, Cuma gününün hafta tatili olduğu günlerden kalma mânâ ve mâhiyet değiştirmiş bir uzantısı gibi değerlendirilebilir. Şöyle ki:

     

    Kur’an o günü tatil günü kabul etmemesine, namaz saati dışında iş günü olduğunu ilan etmesine rağmen, müslümanlar ibâdetlerini daha rahat icrâ et- sin diye, uygulama olarak Cuma günü Osmanlılarda ve günümüzdeki çokça müslümanların yaşadığı hemen her yerde tatil kabul edilmiştir. O yüzden evin erkeği genellikle evdedir. Cuma namazına gidecektir. Onu rahatsız etmemek ve özel hizmetlerinde bulunmak için genel temizlik ve çamaşır gibi işlerin ya- pılması belki uygun bulunmamıştır. Bu yüzden böyle bir gelenek yerleşmiş olmalıdır. Hafta tatilinin değiştirilmesinden sonra bu anlayış ve uygulamanın, Cuma gününün, gün olarak kendisine ait bir nitelikten ileri geldiği sanılmış ve böylece de bugünkü yanılgıya ve yanlışa düşülmüş olabilir. Ve bu anlayışın, yahûdilerin Cumartesi günü iş yapma yasağının müslümanların mübârek ka- bul ettiği Cuma gününe aktarılması gibi bir yahûdi taklitçiliğinden kaynaklan- dığı da düşünülebilir.

     

    Kaynağı ne olursa olsun, Salı ve Cuma günleri hakkında hanımlar arasında dolaşıp duran bu ve benzeri sözlerin İslâmî bir ölçüyü ifade etmediği, hurâfe ve bâtıl inanış olduğu ortadadır.

     

    c-   Gaybdan Haber Vermeye Bağlı Hurâfeler

    Gaybı Bilmek Mümkün mü? Yüce Yaratıcı’nın biz insanlara verdiği akıl, duyular ve benzeri öğrenme vâsıtaları ile hakkında kesin veya zannî bilgi edi- nebildiğimiz şeylerin tümüne “şehâdet âlemi” denir. İnsanın, bu kendine ait vâsıtalarla hakkında bilgi edinemeyeceği Allah, cennet, cehennem, yarın ba- şına neyin geleceği, kıyâmetin ne zaman kopacağı gibi konuların hepsine de insan açısından “gayb âlemi” denir.

     

    Eskiden beri gayb âlemi, insanoğlunun merakını çekmiştir. Bu âlem hak- kında bilgi edinmek istemiştir. Tabii bu merak ve istek; gaybdan/gâipten haber verdiğini söyleyen kâhinler, arraflar, falcılar, müneccimler, cinciler tarafından istismar edildiği gibi günümüzde de bunlara ek olarak medyumlar, astrloglar, ruh çağıranlar tarafından kötüye kullanılmaktadır. Hurâfelerin, bâtıl inanışların toplumda yaygınlaşmasına ve bazı kişilerin asla kendilerinde bulunmayan bir- takım üstün niteliklere sahip kabul edilmesine ve böylece menfaat sağlaması-

    1627 62/Cum’a, 9-10

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                     atalar Yolu

     

    na yol açan “gaybı bildiği ve haber verdiği” yalanına ve çeşitli şekillerine dikkat çekmeden önce, meselenin dinimiz açısından nasıl ele alındığını açıklayalım:

     

    İslâm’a göre gayb’ı sadece Allah bilir. “De ki: Göklerde ve yerde gaybı, Allah’tan başka bilen yoktur.”1628 Allah Teâlâ’nın emir ve yasaklarını insanlara duyurmak için içlerinden seçtiği peygamberler bile gaybı bilemezler. Kur’ân-ı Kerim’de Peygamber Efendimize hitâben şöyle buyrulmakta ve durum bize açıklanmaktadır: “De ki: ‘Size Allah’ın hazineleri yanımdadır, demiyorum. Gaybı da bilmem; size ben meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum.”1629 “De ki: ‘Ben, Allah’ın dilediğinden başka ken- dime herhangi bir fayda veya zarar verecek güce sahip değilim. Eğer ben gaybı bilseydim, elbette daha çok hayır/iyilik yapardım ve bana hiçbir kö- tülük dokunmazdı. Ben sadece iman eden bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeciyim.”1630

     

    “O bütün gaybı bilir. Gaybına/sırlarına kimseyi muttalî kılmaz. Ancak (bildirmeyi) dilediği peygamber bunun dışındadır. Çünkü O, bunun önün- den ve ardından gözcüler salar.”1631   Bu âyetlerde de Allah Teâlâ’nın ancak dilediği peygamberleri gaybdan dilediği bilgiye muttalî kıldığı belirtilmektedir. O halde Allah’tan bir bildirme olmadığı sürece gaybı kimsenin bilmesi ve ha- ber vermesi mümkün değildir. Allah da bu bilgiyi sadece peygamberlerine bil- dirdiğine ve Hz. Muhammed (s.a.s.)’den sonra da peygamber gelmeyeceğine göre, ortalıkta gaybdan haber verdiğini söyleyip gezenlerin açık birer yalancı oldukları anlaşılmış olmaktadır. Her akıllı kişi kabul eder ki, hakikat, yalancı- dan öğrenilmez. Ve gerçekler hiçbir zaman bu zavallıların hevâ ve hevesle- rine tâbi olmaz, onlar dedi diye İlâhî takdir değişmez. “Eğer gerçek, onların heveslerine uysaydı gökler, yer ve onlarda bulunanlar bozulup giderdi.”1632

     

    Hidâyet rehberimiz olan Peygamberimiz, gaybdan haber vermeye kalkışan kişilere inanmanın tehlikesine şöyle işaret buyurmaktadır: “Gayb habercisi- ne (kâhin, arraf, falcı...) gidip onun dediğini doğrulayan kişi, Muhammed’e gönderileni (Kur’an’ı) inkâr etmiş olur.”1633

     

     

    1628

    27/Neml, 65

    1629

    6/En’âm, 50

    1630

    7/A’râf, 188

    1631

    72/Cin, 26-27

    1632

    23/Mü’minûn, 71

    1633

    Tirmizî, Tahâre 122

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Falcılık ve Fala Baktırmak: Fal ve falcılık; gaybdan haber verme, ge- lecek hakkında önceden fikir beyan etme temeline dayanmaktadır. Tarihin her devrinde, her toplumda istikbali öğrenme teşebbüslerine, bunun çeşitli şekillerine ve değişik araçlarına rastlanmaktadır. Câhiliyye Araplarında “ez- lâm” denen fal okları, remiller, günümüzde yıldız, burç, kahve, bakla, iskambil kâğıdı, suya bakma, kitap açma vs. falcılığın şekil ve malzemesinin bir kıs- mıdır. Ayrıca çağdaş câhiliyyede falcılık, medya aracılığıyla modern insanın günlük hayatına da girmiş bulunmaktadır. Günlük fallar yanında, gazetelerin yılbaşlarında, senelik fallar yayınlamaları, faldaki yalanın boyutlarını oldukça genişletmiştir.

     

    Hurâfe ve bâtıl inanışların hepsine birden savaş açmış bulunan İslâm, bü- tün çeşitleriyle falcılığı yasaklamıştır. “Ey iman edenler! Şarap, kumar, diki- li taşlar (putlar), ezlâm/fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlar- dan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz.”1634 Bu âyet, fal oklarının şeytanın pis işlerinden olduğunu, kötülükte şarap içmeye, kumar oynamaya ve putlara tapmaya denk bir cürüm sayıldığını, kurtuluş için bunlardan uzak durulması gerektiğini çok açık bir şekilde bildirmektedir. Bir başka âyette de: “... Ve fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı.”1635 buyurulmuştur. Öte yandan “... Hiçbir kimse yarın ne kazanacağını (başına neler geleceğini) bilemez. Yine hiçbir kimse nerede öleceğini de bilemez.”1636 buyurulmakta, gelecek- ten haber vermeye kalkışmaktan ibâret olan falcılığın İslâm’da yeri olmadığı belirtilmektedir. Peygamber Efendimiz de falcılıktan elde edilecek kazançtan mü’minleri nehyetmiştir.1637

     

    O halde fala bakmak, falcılık yapmak, fala inanmak, faldan kazanç temin etmek hiçbir sûrette müslümana yakışmayan hareketlerdir. Özellikle hanımla- rın bu konuya daha bir dikkat etmeleri, böyle boş ve haram şeylerle kendile- rini aldatmamaları gerekmektedir. Falcılar bir şey biliyorlarsa, önce kendilerini kötülüklerden korusunlar. Unutmayalım ki, aldatmak hâinlik, aldanmak da ahmaklıktır. Bir sürü yalan ve tahmin içinde birkaç tanesinin mevcut duruma, ya da ileride olacaklara uygun düşmesi, falcıların gaybı bilmesi anlamına gel- mediği gibi, onlara inanıp İslâm’ın temiz inanç esaslarından vazgeçmeye, âyet ve hadislere ters düşmeye değmez. Kim böyle bir değişmeye rızâ gösterirse, dünyanın ve âhiretin büyük zararına uğramış demektir.

     

    1634

    6/En’âm, 90

    1635

    5/Mâide, 3

    1636

    31/Lokman, 34

    1637

    Buhârî, Büyû’ 25, 113; Müslim, Müsâkât 40

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                     atalar Yolu

     

    Ruh Çağırma: Son zamanlarda özellikle sosyete arasında yaygınlaşmış olan modern kâhinlik veya çağdaş cincilik diyebileceğimiz bir uygulama var- dır: Ruh çağırma. Ruh çağırma seanslarında, eğer sahtekârlık, teknik hileler yoksa, madde ötesi bir varlıkla ilgi kurulduğu bilinmektedir. Ancak bu madde ötesi varlığın ruh olup olmadığı, söylediklerinin gerçeği yansıtıp yansıtmadığı ciddi şekilde üzerinde durulması gerekli bir konudur.

     

    Dolayısıyla ruhların, insanlarla ve dünyadakilerle haşir-neşir oldukları, öl- memiş gibi birtakım işler yaptıkları iddiâsına dayanan ruh çağırma girişimleri, ruhların durumuyla ilgili bu olaylara ters düşmektedir. Ruh çağırma iddiâsında bulunanların iddiâları geçersiz ve tutarsızdır, delilden yoksundur. Eğer ruhların dünyaya dönüp dünyadakiler gibi birtakım faâliyetlere katılma imkân ve şans- ları olsaydı, herhalde ruh çağırma seanslarıyla meşgul olmaktan çok daha önemli işleri olurdu. Nitekim bir âyet-i kerimeden bir kısım ruhların ne yap- mayı arzu edeceklerine dair bilgi bulmaktayız: “Onlar (günahkârlar) orada, ‘Rabbimiz, bizi çıkar, yaptığımız amelden başkasını (daha iyisini) yapalım’ diye bağrışırlar.” Bu arzuya verilen cevap da âyette açıklanmakta, şöyle de- nilmektedir: “Öğüt alacak insanın öğüt alabileceği kadar bir zaman sizi ya- şatmadık mı? Size uyarıcı da gelmişti. Öyle ise tadın (o azâbı). Zâlimlerin hiçbir yardımcısı yoktur.”1638 Ruhların dünyaya dönüp dünyalılar gibi birtakım faâliyetlerde bulunamayacakları bir başka âyette şu şekilde belirtilmektedir: “Onlardan birine ölüm gelince; ‘Rabbim, beni geri çevir, belki yapmayıp (noksan) bıraktığımı tamamlar, iyi işler işlerim’ der. Hayır; bu kendi sözü- dür. Tekrar diriltilecekleri güne kadar aralarında geriye dönmekten onları alıkoyan bir engel vardır.”1639 Medyumlara cevap verdiği söylenen ruhlar, bu engeli aşmayı beceren birtakım gözü açıklar mı dersiniz? İlâhî sınırları, Allah’ın beyanını, beşerî sınırlar ve insanın sözlerine benzetebilen câhiller/kâfirler an- cak bunun böyle olabileceğini düşünebilirler ve tabii aldanırlar.

     

    Taş Yapıştırmak: Gaybdan haber almak ve gelecek konusunda bilgi sa- hibi olmak merakının en garip ve akıl almaz tezâhürlerinden biri de daha çok kadınların ilgi gösterdikleri taşa taş yapıştırma hurâfesidir. Bu da niceleri gibi türbeler çevresinde uygulanmaktadır. Genellikle türbe içinde veya yakınındaki herhangi bir taş veya duvar bu iş için kullanılmaktadır.

     

    Taş yapıştırma hurâfesinde dikkat çeken husus; o türbedeki zat aracılığı ile tutulan niyetin Allah katında kabul görüp görmediğinin öğrenileceği zannı,

    1638 35/Fâtır, 37

    1639 23/Mü’minûn, 99-100

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    hatta dileklerin bizzat türbede bulunandan dilendiğine inanılmasıdır. Bazen de taş yapıştırılan taşta/duvarda bir kutsiyet vehmedilmesinin bu eyleme ve- sile kılındığı görülür. Tabii bütün bunlar, putperestlik, yani kutsiyet izâfe ederek putlara tapınma sapıklığının bir uzantısı olmaktadır. İslâm’ın en ciddi mücâde- le hedeflerinden birincisi olan putperestlik kalıntılarının, çağdaş müslümanın hayatında uygulama imkânı bulması ne kadar ters bir durumdur. Hz. Pey- gamber’in vefâtından sonra İslâm’dan ayrılan mürtedlerle en amansız mü- câdeleyi/savaşı Hz. Ebû Bekir vermiştir. Bu yüzden çağdaş irtidat olaylarına İslâm mütefekkirleri “Ebû Bekir’i olmayan irtidat” demektedirler. Hz. Ömer de bid’at, hurâfe ve bâtıl inanışlara karşı pek büyük bir hassâsiyet içinde olmuş- tur. Bu yüzden çağdaş hurâfe ve bâtıl inanışlara da “Ömer’i olmayan hurâfe- ler” denilebilir.

     

    Taş yapıştırmakla geleceği hakkında bilgi edindiğini, dileğinin kabul edilip edilmediğini öğrendiğini sanan câhillere Buhârî ve Müslim gibi sahih hadis kitaplarında, kendisinden nakledilen bir hadiste gördüğümüz Hz. Ömer’in şu tavrını hatırlatmakta büyük fayda olabilir: Hz. Ömer, bir haccında Haceru’l-Es- ved’e yaklaşıp öpmüş ve sonra kulaklara küpe şu sözleri söylemiştir: “Çok iyi biliyorum ki sen zararı ve faydası olmayan sade bir taş parçasısın! Eğer Rasû- lullah’ın seni istilâm ettiğini, öptüğünü görmeseydim asla seni öpmezdim!”1640

     

    Nerede ve ne şekilde olursa olsun herhangi bir taşa şu ya da bu şekilde taş yapıştırmakla tutulan niyetin gerçekleşeceğine inanmak gibi bir sapıklık- tan vazgeçilmesi ve böyle hurâfelerle sevinen veya yerinenlerin ikaz edilmesi, akıl ve İslâm çizgisine gelmelerinin öğütlenmesi Tevhide hizmet noktasından önem arz etmektedir. “Allah bize kâfidir ve O, ne güzel vekîldir.”1641

     

    Uğursuzluk Var mıdır? Hurâfe ve bâtıl inanışların, yanlış kabullerin, doğrudan kaçışların cirit attığı tevhid bilincinden mahrum bir toplumda bazı şeylerin uğuruna, birçok şeyin de uğursuzluğuna hükmedileceği ve değer kargaşasına düşüleceği gâyet doğaldır. İçinde yaşadığımız toplumda ne uğursuzluk vehimleri yok ki?! Evden çıkınca kedi ya da köpek görmek, köpek uluması, baykuş ötmesi, 13 rakamı, elden sabun ve makas almanın ayrılık getireceği gibi nice anlayışlar, uğursuz yerler, zamanlar, kişiler ve eşyalar... Kuş uçurup veya ürkütüp gittikleri yöne göre hüküm çıkarmak, bacanın veya sigaranın dumanının çıkışına ve gidiş yerine göre yorumlara girmek ve daha neler neler...

    1640 Buhârî, Hac 50, 57; Müslim, Hac, 249-250

    1641 3/Âl-i İmrân, 173

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                     atalar Yolu

     

    Hatırladıkça, saydıkça insana bunaltı veren bu tevhide ters yanlış ve uy- durmaların günümüzde de hatta tesirini artırarak yaşaması, toplumun çoğu kesimini etkisine alması karşısında, sığınılacak yer Kur’an ve Sünnet olacaktır. Peygamberimiz bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Uğursuzluk diye bir şey yoktur!”1642 Kadın, ev ve binekte uğursuzluk bulunabileceğine dair bir rivâye- ti Hz. Âişe vâlidemiz; “Câhiliyye Arapları bu üç şeyde uğursuzluk olduğuna inanırlardı” demektir, diye katılmadığını kesin bir şekilde ortaya koymuştur. “Uğursuzluk vehmiyle hiçbir niyet edilen işten geri dönülmemesi gerekti- ği” Taberânî’nin rivâyet ettiği bir hadiste yer almaktadır. Halk arasında günlük konuşmalarda duyduğumuz “uğurlu geldi”, “uğursuz geldi”, “aramızda uğur- suz biri var” gibi sözler ve hükümler birer zan ve vehimdir. O şeyin veya ola- yın aslında uğurlu veya uğursuz olduğunu göstermez. Hiçbir şey doğuştan uğursuz değildir. Uğursuzluk varsa, bu, kişilerin yorumunda ve anlayışında aranmalıdır.

     

    Uğursuzluk anlayışı, birçokları gibi İslâm’a başka inanç sistemlerinden gir- miştir. Dolayısıyla müslümanların İslâmî hiçbir esasa dayanmayan ve Peygam- berimiz tarafından “yoktur!” diye beyan buyrulan uğursuzluk hurâfesine iltifat etmemeleri, aydınlık ufuklarını karartmamaları, hüsn-i zan ve iyimser özellikle- rini yitirmemeleri, zihnî ve imanî sâfiyetlerini bozmamaları gerekir. Hurâfeler ve bâtıl inanışlarla sıkıntı ve evhamdan başka bir yere varılamaz.

     

     

    Sorumluluktan Kurtulmak Mümkün mü?

    Bazı câhillerin “bizim abdestimiz alınmış, namazımız kılınmıştır. Önemli olan kalp temizliği değil mi? O da bizde var. İbâdete ihtiyacımız yok” gibi sözleri, ya da “biz şeriatı aştık, hakikate ulaştık; artık mükellefiyet/sorumluluk kalmadı” yollu hezeyanları, saçmalıkları orada burada söyledikleri ve bu görüşleri savunduk- ları -az da olsa- görülmektedir. Dâr-ı teklif (mükellefiyet sahnesi) olan dünyada, Allah’ın verdiği ömrü yaşarken İlâhî emir ve yasakların dışında kalmak ya da mükellefiyet sınırını aşmak mümkün değildir. Her akl-ı selim sahibi bunu böyle kabul eder. O halde mükellefiyet nedir? diyenlere, açıklayalım: Mükellefiyet: İlâhî emir ve yasaklardan sorumlu olmak demektir. Bu da müslüman olmak, akıllı ol- mak ve ergenlik çağına ulaşmış olmak şartlarına bağlıdır. Bunlar genel şartlardır. Ayrıca her emrin yerine getirilmesi için kendine has bazı özel şartlar da vardır. Meselâ; orucun farz olması için; Ramazan’a erişmiş ve mukîm olmak, oruç tu- tamayacak kadar hasta olmama gibi.

     

    1642 Buhârî, Tıb 19, 25, 43-45; Müslim, Selâm 102

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Bu kısa açıklama göstermektedir ki, mükellefiyetten kurtulabilmek için, ya müslüman olmamak, ya bülûğa ermemiş çocuk olmak veya deli olmak yahut da ölmek lâzımdır. Bunun dışında, hiçbir sebeple, hiçbir görevle, hiçbir makamda bulunmakla, tasavvufta zirveye çıkıp zırvalamakla tekliften, yani Allah’a kulluk görevinden, sorumluluktan kurtulmak hiçbir insan için asla mümkün değildir. Bir kere, düşünmek gerek; eğer mânevî mertebeler, mükellefiyetten kişiyi kur- taracak olsaydı, herkesten önce peygamberler bu teklif yükünden kurtulurlardı. Hâlbuki onlar, ümmetlerine neyi teklif etmişlerse, aynen kendileri de sorumlu olmuşlardır. “Gönderdiğimiz peygamberlere de, kendilerine peygamber gön- derdiklerimize de soracağız.”1643 Hatta onların sorumlulukları ümmetlerinden daha da ağır olmuştur. Çünkü bazı hususlar sadece onlardan istenmiştir. Tehec- cüd namazının Hz. Peygamber’e emredilip ona vâcip olması gibi.1644 “Onların işledikleri onlara, sizin yaptıklarınızın hesabı da size!”1645 “O, hanginizin daha güzel amel işleyeceğini denemek, imtihan etmek için ölümü ve hayatı yarat- tı...”1646 Sonra, yalancı peygamberlerden ve sahtekârlardan başka hiçbir sahâbi, ve İslâm âlimi mükellefiyetinin bittiğini, emir ve yasaklara uyma zorunluluğunun kalmadığını söylememiştir. Tarih böyle bir şeye şâhit değildir. Hz. Peygamber’e hitâben “Ve sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibâdet et.”1647 âyeti İslâm’da hiçbir kimse için dokunulmazlık, şeriat üstülük hakkı tanınmadığını bütün açıklı- ğıyla ilân etmektedir.

     

    Herhangi bir kimseye -peygamber de olsa- yakın olmak, şu ya da bu ırka veya cemaate mensup olmak da mükellefiyetten kurtulmaya gerekçe yapıla- maz. Hz. Peygamber, akrabâlarına ayrı ayrı hitap ettiği bir konuşmasında en son kızı Fâtıma’ya hitabettikten sonra, “Benden bana âit şeyleri isteyin, vereyim. Ama Allah’ın azâbına karşı bana güvenmeyin. Allah’ın azâbından kendinizi kendiniz koruyun.” buyurmuştur. Yine dinin hükümlerinin uygulanması konu- sunda hiçbir kimseye ayrıcalık olamayacağını, aksi anlayışın kesin bir dalâlet/ sapıklık olduğunu şu hadisiyle net bir şekilde açıklamıştır: “Ey insanlar, sizden öncekilerin sapıtmasının nedeni şu idi: İçlerinde üstün mevkiden biri hırsız- lık yapınca, hadd (cezâ) uygulamadan onu serbest bırakıyorlar, ama güçsüz (arkası olmayan, fakir) birisi çalınca da hemen hadd tatbik ediyorlardı. Allah’a yemin ederim ki, Muhammed’in kızı Fâtıma hırsızlık yapsa, Muhammed, onun elini de keser.”1648

    1643

    7/A’râf, 6

    1644

    17/İsrâ, 79; 73/Müzzemmil, 2

    1645

    2/Bakara, 134, 141

    1646

    67/Mülk, 2

    1647

    15/Hıcr, 99

    1648

    Buhârî, Hudûd 12; Tirmizî, Hudûd 7

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                     atalar Yolu

     

    Sorumluluğun kalktığını, sorumlu olmadığını iddia etmek büyük bir so- rumsuzluk ve büyük bir sorunluluktur; çünkü sorumluluk imtihan dünyasın- da herkes için zorunluluktur. Sorumsuzluk iddiâ etmek, “namazımız kılınmış”, “biz şeriatı aştık, o kabuktur, avam içindir, biz hakikat(!) ehliyiz” demek, dünya şartlarında insan ve müslüman olarak mümkün değildir. Bu iddiâ, “lâ yüs’el ammâ yef’al -yaptığından sorumlu tutulmayan-” Allah’a ortaklık iddiâ etmek gibi bir hezeyandır, saçmalıktır. Asıl amacı da haram-helâl sınırını yıkarak her şeyin mubahlığı (ibâhiyye) görüşünü yaymaktır. Hem dâll, hem mudıll -hem sapık, hem saptırıcı- olan bu ve benzeri düşünce sahiplerini, düzeltmek, cezâlandırmak elimizden gelmiyorsa, kendi düşünceleriyle baş başa bırak- mak, ama hiç olmazsa onun etkisinde kalanlara hakikati anlatıp uyarmak ve bu sapıkları toplumdan soyutlamak onlara yapılacak en büyük iyilik olsa ge- rektir. Ola ki akıllarını başlarına devşirir ve kendilerine gelir de böyle saçmalık- lardan vazgeçerler. “Rabbim, her köle, âzâd edildiği gün sevinir; ben ise Sana gerçekten kul-köle olduğum gün sevineceğim.”

     

     

     

    KUL, KUSURSUZ OLUR MU?

    “Kusursuz kul olmaz”, “beşer şaşar”, “düşmez-şaşmaz bir Allah” gibi cüm- lelerin, günlük konuşmalarımız arasında bolca yer almasına ve gerçeğin de bu olmasına rağmen, bazı câhillerin, saygı duydukları kişileri “kusursuz” ilan ettiklerine -seyrek de olsa- rastlanmaktadır. Kusursuz kul anlayışı, Kur’an prensiplerine, tevhid anlayışına ters düşmektedir. Peygamberlerden bile “zel- le” denen küçük hataların sudûr ettiği gerçeği -ki Kur’an, bunu Hz. Muham- med (s.a.s.) dâhil hemen bütün peygamberler için ısrarla vurgular- yanında, “şeyh efendi”nin veya “üstad”ın hatasızlığını iddiâ etmek, her şeyi ters yüz etmek, “hatayı sevap görmek” gibi bir sapıklığı sergilemek ve insanı aşırı yü- celtip tanrılaştırmak demektir.

     

     

    Öte yandan, kusursuzluğu kabul edilen kişilerin genellikle, -varsa- eser- lerinin de hatasızlığı ilan edilmekte, hataya bir hata daha eklenmektedir. Ve tabii bu hatasız(!) görüşleri ve eserleri tenkit etmek mesele olmakta, böyle bir saygısızlık, cür’et ve cürmü(!) işleyenler, dinlerinden, imanlarından bile uzak- laşmış kabul edilmekte, en azından sapık ilan edilmekte, olmadık hakaret ve karalamalara muhâtap kılınmaktadırlar. İlmî tenkit faâliyeti ve dolayısıyla ilmin gelişmesi de böylece körü körüne kösteklenmektedir. Unutulmamalıdır ki,

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    kusursuz kitap, sadece Kur’ân-ı Kerim’dir. Çünkü Allah kelâmıdır. O, Allah’ın hıfzı ve korumasındadır. Onun dışında her kitapta az-çok kusur, eksik, hata bulunmaması mümkün değildir. Dolayısıyla bazı câhillerin sevdikleri kişileri ve eserlerini kusursuz ilan etmeleri, bizzat bu iddiâ sahiplerinin en büyük kusur- larından biri olmaktadır. Buna göz yuman “kusursuzluğu ilan edilen kişi”nin, eğer hayatta ise bütün bu anlayışları düzeltmemesi, kusursuzluk isnâdından memnun olması, affedilemeyecek hatalardan biridir.

     

    Kullara yaptıklarını güzel göstermek, şeytanın bir taktiğidir. Kimse hatasına sevap süsü vermeye ve hatalıları hatasız göstermeye kalkmamalıdır. Bilmelidir ki, bu tür bir eğilim, açıkça şeytanın tuzağına düşmek ve tam anlamıyla büyük bir hata işlemektir. Halk deyimiyle “dost için post olmak”tır. “Her günahın içki gibi sarhoşluğu olsaydı; sen o zaman görürdün, ayık kalan kimsenin olmadı- ğını!”

     

     

    NAZARLIK TAKMAK DOĞRU MU?

    Nazar Hak Olabilir mi?

    Kur’an’ın son iki sûresine muavvizât/muavvizeteyn de denmektedir. Bu iki sûre bazı şerli unsurlardan Rabb’e sığınmak telkin edildiği için bu ismi almış- lardır. Besmeleden önce okuduğumuz “eûzü” duâsı da, yerilmiş şeytandan Allah’a sığındığımız için bu ismi almıştır.

     

    Felak ve Nâs sûrelerinde bazı yaratıkların, karanlığın, düğümlere üfleyen- lerin, hasetçinin, vesveseci hannâs’ın şerrinden Allah’a sığınılması önerilir; fa- kat “nazar edenden”, “göz edenden” ya da “nazar değmesinden” şeklinde herhangi bir ifadeye yer verilmez. Böyle olmasına rağmen, geleneksel din anlayışında göz değmesi gerçektir ve çoğunlukla Felak sûresinin son âyetine istinat ettirilir.

     

    “Göz değmesi” ya da “nazar değmesi” mecazî olarak, kötü niyetli bir ada- mın, uğursuzluk getirmesi sonucu bir felakete uğramak, hasta olmak, bir be- laya maruz kalmak anlamında kullanılmaktadır. Anadolu’nun hemen her ye- rinde görülen bu inanışın dinî bir dayanağı olmadığı gibi, aklî ölçülerle izahı da mümkün görünmemektedir. Eski Türk dinî inançlarından bir miras olduğunu zannettiğimiz bu inanış ne yazık ki halk yığınlarını çok büyük çapta etkilemek- tedir.

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                     atalar Yolu

     

    Türkiye’de insanlar bazı yeşil gözlü “şerîr” insanların nazarının değdiğine, felaket getirdiklerine kesinkes inanmakta, bu düşünceyle hem kendilerini ra- hatsız etmekte, hem de zan altında tuttukları insanlarla ilişkileri olumsuz yön- de etkilenmektedir.

     

    Biz, genelde, nazar değmesinin Kur’anî dayanağı olarak kabul edilen Fe- lak sûresinin 5. âyeti üzerinde durmak istiyoruz.

     

    Bu âyette “haset eden kişinin haset ettiği zaman” şerrinden Felak’ın Rab- bi’ne sığınmamız önerilir. Âyetler dikkatlice okunursa burada, “haset eden”- den bahsedilmekte ve “haset ettiği zaman” şerrinden sığınmak tavsiye edil- mektedir. Altını çizdiğimiz bu hususlar akıldan çıkarılmamalıdır.

     

    Haset etmek, bir nimetin, sahibinden gitmesini, sahibinin onu kaybetme- sini temenni etmektedir. Hâsid de bu temennide bulunan kişidir. Bunu biraz açarsak şunları söyleyebiliriz.

     

    İlk izlerini Hz. Âdem’in iki oğlundan Kabil’de gördüğümüz kıskançlık insa- nın fıtratında mevcuttur. Kur’an’ın bazı âyetlerinde de bir toplumun kıskançlı- ğından bahsedilmiştir. Peygamberimiz Hz. Muhammed’i ve O’na gelen vahyi kıskanan Mekkelilerden de söz edilmektedir. Mekkeli kâfirlerin Hz. Peygam- ber’den Kur’an’ı işitince duydukları kinden ve kıskançlıktan âdeta kahrolduk- ları, O’nu, devirecekmiş gibi baktıkları anlatılmaktadır. Yani kinleri ve hasetleri âdeta gözlerinden okunmaktaydı müşriklerin...

    İnsan, bir zaaf eseri olarak, hemcinsinin elindeki bir nimeti kıskanmakta, bu nimeti kaybetmesini, ıstıraplara gark olmasını can ü gönülden arzu etmek- tedir. Kardeşinin elindeki değerlerden dolayı âdeta kendini heder etmekte, kahrolmaktadır. Kafasını kemiren şeytanî duygular, hemcinsindeki o değerle- rin yok olup gitmesine kelimenin tam anlamıyla kilitlenmiştir.

     

    Kıskanılan değerler para, mal-mülk, servet gibi maddî zenginlikler olabile- ceği gibi; bilgi, makam, güzellik, huzurlu bir yaşam gibi gayri maddî değerler de olabilir. Kıskançlık bizatihi çirkindir. Başkalarını örnek edinmek, onlar gibi olabilmeyi, hatta geçmeyi istemenin kıskançlıktan bir farkı vardır, fakat Elmalılı

    1. Hamdi Yazır’ın dikkat çektiği gibi, kıskançlık kişinin kalbinde kuvvede (po- tansiyel halde) kaldıkça insanlar için tehlike arz etmez. Aksine bu durumda, hasetçinin kendisini kahreder, yer bitirir. “Keskin sirke küpüne zarar” hükmü gereğince kıskanç da kendi bâtınını çürütür.

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Zaten eğer ki sırf birileri diğerini kıskanmakla, kıskanılanlara (haset edilen) zarar verilebilseydi, yeryüzünde hiçbir insanın can ve mal güvenliği olmaması gerekirdi. Herkes islediği kişiyi anında zîr ü zeber ederdi ki bu, insanın kud- retine verilmiş bir imkân değildir. Eğer ki birilerinin hasedi, kıskançlığı diğerini bozguna uğratabilseydi Hz. Muhammed’in (s.a.s.) nübüvvetten sonra yirmi üç yıl değil, yirmi üç gün bile hayatta kalmaması gerekirdi. Nitekim O’nun kıska- nıldığına Kur’an’ın işaretini yukarda vermiştik.

     

    Şu halde, haset edenin şerri “haset ettiği zaman” ortaya çıkmaktadır. Yani hasetçi hasedini dışa vurup, hasedinin gereği fiiliyatta bulunduğu zaman an- cak tehlikeli olmaktadır. Haset eden kişi, örneğin, kıskandığı insana sözle sataşabilir, saldırıda bulunabilir. Birtakım entrikalar içine girebilir, iftiralar, de- dikodular, fitneler çıkartabilir. Özellikle iftira ve dedikodu fitnesi en şiddetli fiilî saldırıdan daha beterdir. Dil yarasının kılıç yarasından beter olduğunu özellikle yaşayanlar çok iyi bilirler.

     

    Kıskanç insanlar çok zaman “eşeğini dövmeyen palanını döver” cinsin- den, kıskandığı kimsenin ekinini yakar, ağacını söker, hayvanını zehirler. Artık şimdilerde, tahrip gücü yüksek bir bomba kıskanç kimse için en kestirme bir çözüm yolu oluşturmaktadır... Öyleyse, haset edenin şerrinden Allah’a sığın- mamız için çok neden bulunmaktadır. Nazar değmesiyle haset arasında kıs- kançlık bağlamında bir alaka söz konusudur. Yani nazarı değdiğine inanılan kişiler de kıskanç kabul edilen insanlardır. Komşusunu çekemeyen insanın bakışlarının (nazarının) sırf bakış olarak kaldığı sürece, muhatabı için bir tehli- kesinden bahsetmek olanaklı değildir.

     

    Bu, “nazar eden”in kendi sorunudur! Bununla beraber, şu hususa dikkat etmek gerekir:

     

    İnsanlar nazar değmesi diye bir hâdiseye inanmışlarsa, peşin peşin ken- dilerini etki (teshir) altına sokmuşlardır demektir. Bu durum, insan psikolojisi ile çok yakından ilgilidir. Nazar değmesine kendilerini şartlandıran insanlar, başlarına gelen en küçük bir olayı bile nazara atfetmekte sakınca görmemek- tedirler. Hâlbuki insan, hayatı boyunca hiçbir sıkıntı ile karşılaşmayan bir varlık değildir. Yani insanlara nazar değmemekte, sadece yorum yapılmaktadır. Na- zar spesifik bir kanaati yansıtmaktadır.

     

    Hiçbir hasetçinin kıskanç bakışları (nazarı) insana uğursuzluk getiremez. Eğer böyle bir imkân olsaydı, nazarı, en fazla ideolojik alanda kullanmak fonk-

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                     atalar Yolu

     

    siyonel olurdu. Silahsız sopasız, düşmanınızı nazarla yere sermek oldukça keyif verici olurdu herhalde... İktidar kavgasında muhalefet liderleri de sanırım nazardan çokça yararlanabilirlerdi.

     

    Bunun da ötesinde, örneğin, zenginin malı züğürdün çenesini yorar da nazarı ona bir zarar veremez! Nazar ne hikmetse genelde orta halli ailelerde ve bilhassa yeni doğan çocuklara değer!

     

    Cenâb-ı Allah Âl-i İmrân sûresinin 110-120. âyetlerinde kıskanç/kindar in- sanların şahsiyetlerinden bir kesit sunmaktadır. Bizim dışımızdaki inkârcıların bize olan kin ve kıskançlıklarından dolayı parmaklarını ısırdıklarını bu âyetler bildirmektedir. Ama sabreder ve Allah’tan korkarsak bunların hilesinin bize hiçbir zarar veremeyeceği -çok şükür ki- müjdelenmektedir!

    İslâmî kardeşliğin olmadığı dünyada insan insanın kurdudur. Fakat insan hayatı, bir diğer insanın gözlerinden çıkacak “nazar manyetik dalgalarıyla”(?) tehlikeye düşecek kadar da pamuk ipliğiyle bağlı olamaz, olmamalıdır.

     

    Nazarı gözden yayılan manyetik ışınlarla vb. izah etmenin tamamen zorla- ma ile kotarılan bir yorum olduğuna inanıyoruz. Bu yorumlar spekülasyonlarla doludur. Şu var ki, kem gözlü ve şom ağızlı insanların hitap biçimleri, kullan- dıkları kelimeler, yüz hatları vs. karşısındaki kişiyi olumsuz yönde etkileyebilir. Bu bağlamda insanın arkadaşından duyduğu bir tek kelime bile o gün hayatı- nı zehir etmeye yetebilir. Bunlar ise nazarla alâkalı şeyler değildir.

     

    Nazardan korunmak için başvurulan çareler ise bazen çok komik, bazen de üzücüdür. At kafasından kurbağa iskeletine, merkep gübresinden mavi boncuğa kadar bir dizi enstrüman, tevhide inanan bir halkın, medet umduğu aracılar olmamalıydı! Bu araç gereçler folklorik bir kıymet ifade ederlerse de, dini bakımdan hiçbir şey ifade etmezler. Hatta sahibini, inanç durumuna göre şirke bile düşürebilirler.

     

    Hâlbuki, Allah dilemedikçe hiçbir kimse hiçbir kimseye zarar veremez. Bu konuda 10/Yûnus, 1O7; 48/Fetih, 11 ve 72/Cinn, 21 gibi âyetlerin dikkatlice okunması yararlı olur kanısındayız.

     

    Sonuç olarak, insanları Allah’ın dışında, anlamsız korkularla zapt u rapt altına almak, onlara yapılacak büyük zulümdür, diye düşünüyoruz. Müslü- man, Allah’ın izin vermediği bir biçimde, yani öyle bir imkân tanımadığı halde, nazar gibi mevhum korkularla endişeye kapılmamalıdır. Mitolojik kalıntılarla

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    kendimizi kuruntulamamız doğru olmaz. Bununla beraber, insanlardan ge- lebilecek her türlü sözlü ve fiilî saldırılara karşı da Allah’tan sabır ve duâ ile yardım istemeliyiz.

     

    Bakışlardaki Yıkıcılık Ne Kadar Gerçekçi ve İnandırıcıdır?

    Nazar: Nazar değmesi, yerleşik tanımıyla, bazı kişilerin; çevrelerindeki in- sanlara, canlılara, hatta bazı kişilere ait eşyalara zarar verici, bakışlarındaki yıkıcı, çarpıcı ve öldürücü gücü ifade etmektedir.

     

    Bu anlayışın sonucu sosyal, siyasal ve ekonomik sektörler doğmuştur: Okuyup üfleyen, hatta tüküren üfürükçüler, nefesi güçlü hoca efendiler, na- zarlıklar, mavi boncuklar, kumaş parçaları, kurşun dökmeler, muskalar, tılsım- lar, hamaylılar, cevşenler, nazar boncukları ve daha onlarca fetiş (doğaüstü gücü olduğuna inanılan canlı veya cansız varlık, tapıncak veya put) inançlar... Bu inancın yayılması için derin bir uğraş içinde olanlar, bu ve benzeri yollarla halkı kendilerine muhtaç etmesini bilmişlerdir.

     

    Nazar ya da göz değmesiyle birçok insan maddî, mânevî veya beden- sel zarar gördüğüne inanmaktadır. Hatta nazara inanmayanları inançsızlıkla suçlamaktadırlar. Yukarıda da ifade edilmiş olduğu gibi, onlara göre imanın altı şartı vardır; sanki yedinci şartı nazara inanmak(!), sekizinci şartı büyü- ye inanmak(!), dokuzuncu şartı efendilerine inanmaktır(!) Eğer inanmazsanız, size kuşkuyla bakmakta, hatta kolaylıkla dindışı görebilmektedirler. Nazar değmesi yoluyla; kimisinin ev eşyalarının kırıldığı, kimisinin elektrik ve elektro- nik âletlerinin bozulduğu, kimisinin yüzünde çıbanların veya sivilcelerin çıktığı, kimisinin yatağından uzun süre kalkamadığı, kimisinin onulmaz hastalıklara yakalandığı ve doktor doktor dolaştığı, kimisinin işinde veya okulunda başa- rısız olduğu, kimisinin dostça ilişkilerinin bozulduğu, kimisinin de depresyona girdiği söylenmektedir. Acaba bu, gerçek neden midir? Olayı nazara bağ- larsak, bu sorunları gerçek anlamda çözebilir miyiz? Nazara bağlamak çok mu mantıklı? Hayatımızda gördüğümüz zararların yüzde kaçının, yüzde yüz nazara bağlı olduğuna somut bir biçimde tanık olduk? Yoksa bir iki kendi kuruntumuz, yüzlerce de başkalarının kuruntularıyla mı olaya gerçeklik ka- zandırıyoruz?

     

    Nazara bilimsel kılıf arama gibi bir hezeyan kulaktan kulağa oldukça yayıl- mıştır. Dünyadaki din mensuplarının birçoğu, kendi uydurma inançlarına hep bilimsel bir dayanak arayarak, inandıklarını meşrulaştırma yoluna gitmiştir.

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                     atalar Yolu

     

    Nazarın dindeki kanıtına Kur’an ve hadis kitapları gösterilmektedir. Şu bi- linmelidir ki Kur’an’da açık-net biçimde nazarı ifade eden bir âyet yoktur. An- cak âyetlerin anlamını zorlayarak mantıkdışı birçok konu için her türlü sonucu çıkarmak olasıdır. Bu, Kur’an’ın istismara açık olmasından değil, tüm erdem ve adalet kitaplarının kapsamlı ve ince ayarlı oluşundan dolayı istismarcıların kendilerine pay çıkarabilmesidir.

     

    Bir taraftan da inanç esaslarına ancak mütevatir haber kanıt olabileceğini söylüyorlar. Ne var ki bu konularda kendi ölçülerine göre bile bir tane müte- vatir haber yoktur. Bu hadis rivayetleri, nazarın hak olduğunu, nazarı değen kimseye abdest aldırılıp, hatta bacaklarını da yıkatıp, abdest suyunu nazar- dan etkilenen kişinin üzerine sırtından dökmek gerektiğini anlatır. Bu sözün kesin doğru olduğuna inanıyorsanız, bu tedavi yöntemini tartışamazsınız.

     

    Anlamsal zorlamalarla Kur’an’dan nazara kanıt olarak getirilen, nazar du- ası veya nazar âyeti, 68Kalem/51-52. âyetlerdir: “İnkâr edenler, Kur’an’ı dinle- diklerinde, bakışlarıyla seni neredeyse devireceklerdi. (Peygamber hakkında) O, bir delirmiştir, diyorlardı.” “Oysa o (Kur’an), tüm insanlık için bir öğüttür.”

     

    Bu âyetlere dikkat edilirse, eğer nazar varsa, diyelim ki var;
    1. Allah’a inananların değil, inkâr edenlerin nazarları değmektedir(!)
    2. Yine nazar varsa, inkâr edenlerin nazarları her zaman değil, Kur’an’ı dinledikleri zaman değmektedir(!)
    3. Nazarları değince de, Peygamber’e zarar vermek istemişler, ama zarar verememişlerdir(!) Çünkü âyette neredeyse diyor, demek ki zarar verememiş-
    4. Aynı âyette, Peygamber’i delirmişlikle suçladıklarına göre, bu durumun, kıskançlıklarından değil, öfke, kin ve nefretlerinden kaynaklandığı anlaşılmak- tadır.

     

    Âyette asıl konu Peygamber değil, Kur’an karşıtlarının Kur’an’a tahammül- süzlükleri olduğunu öğrenmekteyiz.

    Nazara diğer bir kanıt olarak Kur’an’dan Felak ve Nas sûreleri getirilir. Bu iki sûrede de nazara doğrudan bir vurgu yapılmaz.

     

    Felak sûresinde; kötülüklerden Allah’a sığınmadan söz edilirken, kıskancın yapabileceği kötülüklerden de Allah’a sığınılır. İnsanların birbirine yaptığı yüz- lerce kötülük varken, nazarın akla gelmesi dinin mantık dışına itilmek isten- mesinden kaynaklanmaktadır.

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Kıskançlığa en somut örnek, eşlerin veya sevgililerin birbirlerini kıskanma- sıdır. Bu kıskançlıkta eşler, acaba gözleriyle mi, yoksa sözleriyle ve davranış- larıyla mı birbirlerini rahatsız ederler?

     

    Bu arada, eğer nazar varsa, Müslüman olmayanlar, Felak ve Nas sûre- si gibi duaları bilmediklerine göre, nazarla ilgili sorunlarını nasıl çözecekler? Yoksa sadece Müslümanlara mı nazar değmektedir? Müslüman olmayanları nazar etkilemez mi(!)?

     

    Yaşadığımız Sorunları Dış Etkenlere Bağlamak Ne Kadar Gerçek- çidir?

    Kur’an’da nazara inanmak bir tarafa, nazar inancını reddeden âyetler ol-

    dukça net ve açıktır. “Başınıza gelen her türlü musibet (belâ, kötülük, olum- suzluk), sizin kendi ellerinizin işlediklerinden kaynaklanmaktadır. Allah, çoğu- nu da affetmektedir.” ; “Sana gelen her iyilik, bil ki Allah’tandır. Sana gelen her kötülük de, kendindendir…” Bu âyetlere göre, insanı derinden etkileyen her türlü olay; büyü, uğursuzluk, şanssızlık, kader, burç, muska veya nazar kaynaklı değildir. Kendi yaptıklarımızdan dolayıdır.

     

    Allah’ın bilgisi ve kontrolü dışında hiçbir şey gerçekleşmez. Bu gerçeği göz ardı edip, olayı bu kavrama bağladığımızda ya da bu kavramın gücüne inandığımızda, Allah devre dışı kalmış olmuyor mu? Allah’ı edilgen, etkisiz ve yetersiz görmüş olmaz mıyız? Allah’tan başkasına insanüstü veya doğaüstü güç yakıştırmak, Allah’a ortak arayışı olmaz mı?

     

    Bir kasabanın, bir ilçenin veya bir ilin tüm insanlarını incelemeye alalım: Bakışlarıyla, bir binayı, bir ağacı, bir insanı deviren kaç kişi bulabiliriz? Bakışla- rıyla televizyonu yerinden indiren, arabayı durduran, insanın kolunu-bacağını kıran, gözünü çıkaran, bir elbiseyi yırtan, üzerimize taş fırlatan, altımızdan kol- tuğu çeken kaç kişi vardır? Bu ve benzeri inançlar, halkı uyutan ve uyuşturan, kendisinden ve kendi gölgesinden bile korkutan inançlardır. Böylesi inancın yaygarasını koparanlar; nazar ve büyü teraneleriyle, evinde eşya bozulun- ca faturayı komşuya, çocuk başarısız olunca faturayı bir başkasına çıkararak halkı farkına varmadan birbirine düşürmektedirler. Çünkü onlara göre, naza- rın kimde olacağı belli olmaz, kimin kime zarar vereceği de belli olmaz. Onlar; nazar, büyü vb. inançlarla insanların başarısızlıklarını, sıkıntılarını, hastalıklarını ve zararlarını gizemli bir şekilde başkalarına yıkmakta, sorumluluğu başkala- rına yüklemekte ve insanları birbirlerine düşman etmektedirler.

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                     atalar Yolu

     

    Nazar; toplumda dedikoduyu, arkadan çekiştirmeyi (gıybeti) ve ikiyüzlü ilişkileri besleyen, insanları birbirine düşman eden, sevgi ve dostluk ilişkile- rini ortadan kaldıran, insanları kendi gölgesinden bile korkutan bir anlayışı körüklemiştir. Yaşadığı çoğu sorunu nazara bağlayanların insan ilişkileri son derece yapaydır. Sevgi iddiaları, çürüktür. Saygı gösterileri yapmacıktır. Naza- ra bağladıkları olaylar, ya kulaktan dolmadır veya kandırmacadır, ya da mal- zeme olarak kullanacağı binde bir olay, inatçılığı yüzünden önüne çıkarılmış ve sapmasına bir neden bulmuştur. Zaten her türlü uydurma inanç için de kullanacağı bir malzeme ve bahane yok mudur?

     

     

    Şans, Nazar, Uğur, Tesadüf, Rastlantı

    Kur’an’da nazar, büyü ve uğur gibi gizli ve gizemli güçlere bağlı bir inanç yoktur. Her şeyin Allah’ın kontrolünde olduğuna, Allah dilemedikçe kimsenin sıkıntı ve zarar veremeyeceğine (6/En’âm, 17, 71; 7/A’râf, 191-198; 10/Yûnus, 18, 106-107; 21/Enbiyâ, 66; 22/Hacc, 12-13; 33/Ahzâb, 17; 39/Zümer, 38; 46/ Ahkaf, 4-5; 48/Fetih, 11) ve başımıza gelen sıkıntıların kendi işlediklerimizin sonucu olduğuna dair âyetler (4/Nisâ, 78-79; 42/Şûrâ, 30) âyetleri incelene- bilir.

     

    Nazar İnancının Tutarsızlığı
    1. Allah, bizi hak etmediğimiz bir nedenden dolayı, sırf birisi baktı (nazar etti) diye cezalandırmaz. Cezalandırması, O’nun adâlet anlayışına ters düşer.

     

    1. İnsanın başına gelenler, kişinin kendi yapıp

     

    1. Birisine (bir çocuğa) veya bir eşyaya sevgiyle baktık diye onun başına gelenlerden biz sorumlu tutulamayız.

     

    1. Birisine (bir çocuğa) veya bir eşyaya sevgiyle bakmak kınanmamıştır.
    2. Allah isteyip uygun görmedikçe kimse sıkıntı ve zarar

     

    1. Kötülüğü ve zararı başkasından bilmek Kur’an’ın öğretisine aykırıdır.

     

    1. Kur’an’da nazara (bakışlardaki yıkıcılık) olur veren bir ifade ve nesnel (somut) olarak kanıtlanmış ilmî bir bulgu 68/Kalem sûresi 51. âyeti de, İslâm düşmanlarının vahiy elçisi Muhammed’e (s.a.s.) olan öfkelerini ve onu doğru yoldan kaydırma isteklerini anlatmaktadır. Nitekim benzer ifadeler başka ayetlerde de vardır.

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    1. Nazara (bakışlardaki yıkıcılığa) inanmak; sorumsuzluklarımızı, başarısız- lıklarımızı, eksikliklerimizi, hatalarımızı, kusurlarımızı başkalarına yüklemektir.

     

    1. Nazara (bakışlardaki yıkıcılığa) inanmak; toplum içinde insanları birbiri- ne düşürmek, dedikodu ve bölücülük yapmak, dertlerimiz, sorunlarımız, sı- kıntılarımızın kaynağını yanlış yerde aramak ve böylece sorunların katlanarak sürmesine neden olmaktır.

    Bu açıklamalardan sonra, göz değmesine karşı gûya tedbirmiş gibi, halk arasında dolaşan birtakım hurâfelerin mânâsızlığı kendiliğinden ortaya çık- mış olmalıdır. Çocukların elbiselerine mavi boncuklar, nazarlıklar, iğde çekir- dekleri, kaplumbağa kabuğu vs. takmak; evlerin, binâların girişine, arabalara boynuz, at nalı, at kafası, çeşitli muskalar, cevşenler asmak, kurşun dökmek, tütsü yapmak, ceplere sarımsak koymak, arabalara ve dükkânlara göz re- simleri yapıştırmak, acâyip heykeller monte etmek ve benzeri şeylerin hepsi, bu bâtıl inanışın zavallı âletleridir. Bunların tıb açısından en küçük bir faydası düşünülemeyeceği gibi, bâtıl inanışları yaygınlaştırması ve sürdürmesi nokta- sından büyük sakıncaları vardır. Bu yüzden de bunları bu niyetle kullanmak kesinlikle haramdır; bazı İslâm âlimleri, Allah’tan başka şifa veren, zararı def eden mânevî sığınak ve çözüm kaynağı kabul edildiğinden bunları nazar gi- derici olarak kullanmayı şirk kabul etmişlerdir. Bir tür koruyucu totem izlenimi veren ve hastalıklardan koruduğu yanlış kanısının zihinlere yerleşmesine ve- sile olan nazarlıkların, nazar boncuklarının kullanılmasını Peygamber Efendi- miz kesin bir şekilde yasaklamıştır. Hatta böyle bir nazarlığı üzerinde taşıyan kişinin bey’atını kabul etmemiş ve onu çıkarıp atmasını emretmiştir.1649 Yine Rasûlullah (s.a.s.)’ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Efsun yapmak, na- zar boncuğu takmak, kadınların kocalarına kendilerini sevdirmek için sihir yapması şirktir.”1650

     

    Müslümana yakışan, basit birer madde olan nazarlıkların koruyuculuğu zannına kapılmak değil; eğer hasta ise, psikolojik sıkıntıları varsa, bir taraf- tan tedavi olmak, diğer taraftan da her şeyini borçlu olduğu ve kulluğunu kendisine sunduğu Rabbine sığınmaktır. Şifâyı verecek olanın ilaç, doktor, okuma, üfürme, hoca değil; bizzat Allah olduğunu hiç unutmamaktır. Allah şifâ vermeyecek olduktan sonra, dünya bir araya gelse ne çıkar? Ma’kul ve meşrû yollarla hastalıklara çare aramak nasıl görev ise, şifâyı yalnız ve yalnız Allah’tan bilmek ve beklemek de aynı şekilde görevdir. Mânevî hastalıkların tedbiri de mânevîdir. Kur’an âyetlerinin ve sünnette geçen duâların okunması

    1649 Nesâî, Ziynet 17; İbn Mâce, Tıb 39

    1650 Fethu’l-Kebir, c. 1, s. 304

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                     atalar Yolu

     

    ve Allah’a sığınılması bu tedbirin en üst seviyede alınması demektir. Ötesi avunma, aldanma, gerçeği bırakıp bâtıla dalma, denize düşünce yılana sarıl- ma demektir.

     

    Kurşun Dökmek: Nazar isâbetinden kurtulmak için uygulanan yöntem- lerden biri de, kurşun veya mum döktürülmek, nefesi keskin hocalara(!) oku- tulmaktır. Bazı yörelerde de “tuz çatılmak”, “un yakılmak”, “üzerlik otu ya- kılarak dumanı ile tütsülenilmek” çare olarak görülmektedir. En yaygın olan uygulama, kurşun veya mum dökme âdetidir. Bu iş şöyle yapılmaktadır: Nazar isâbet eden hasta (genellikle çocuklar), kurşun dökücüsünün önüne oturtulur. Başı bir örtü ile kapanır. Çocuğun başı üzerinde tutulan ve içinde su bulunan kaba, ocakta eritilen kurşun dökülür. Kurşun döküldükten sonra oradakiler hep beraber: “Kem göz çatlasın, Nazar eden patlasın” diye bed- duâ ederler. Bazı yerlerde de yaygın olarak nazarlık otu, üzerlik otu yakılır. Dumanı ile hasta tütsülenir. Bu esnâda çabuk çabuk şöyle söylenir: “Üzer- liksin havâsın / Her dertlere devâsın / Ak göz, kara göz / Mavi göz, elâ göz / Hangisi nazar etmişse / Onların nazarını boz.” Şu tekerleme de söylenilmek- tedir: “Elemtere fiş / Kem gözlere şiş / Üzerlik çatlasın / Nazar eden patlasın!”

     

    Bunların ne kadar gülünç, ama aynı zamanda trajik olduğu, insanımızın ne denli câhiliyye uygulamalarına kapılarını açtıklarını, kafalarını ve gönüllerini hurâfeyle kirlettiklerini gösteren uygulamalardır.

     

     

     

     

    MUSKA VE MUSKACILIK

    Muska ve Tılsımların Menşei: Muska ve tılsımların menşei, putperestli- ğin en ilkel şekli olan “fetiş”tir. Bu inançta olanlar, bazı nesnelerde uğur veya uğursuzluk bulunduğuna inanırlar. Kişi, uğurlu saydığı nesneyi boynuna asar veya yanında taşır. Bu nesne bir bitki, kurt dişi, ayı tırnağı, leylek kemiği, kar- tal tırnağı olduğu gibi, bazen kurumuş bir böcek hatta bazı taş parçaları vb. olabilir.

     

    Bu nesneleri taşıyanlar, çeşitli hastalıklardan, belâ ve kazalardan koruna- caklarına inanırlar. Hâlâ bazı nesneleri “uğur getiriyor” inancıyla boynunda ya da yanında taşıyanlar bulunmaktadır. İslâm’ın fıtrata, akla ve ilme uyan

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    güzel esaslarına inanmamakta direnen nice insan, böyle safsatalara kolay- lıkla inanabiliyor, dolayısıyla Kur’an’ın “onlar akıllarını kullanmayan akılsızlar- dır”1651 ifadesini her an farkında olmadan doğruluyorlar. Günümüzde üniversi- te gençliği ve sosyete semtlerinin kültürlü geçinen kesimlerinde gittikçe bu tür “uğur taşları” vb. yaygınlaşmakta, İslâm’dan uzaklaşan insan ne kadar komik ve aşağılık olmaktadır!

     

    Daha sonraki dönemlerde kâğıt parçaları üzerine yazılmış dinî formüller veya tuhaf işaretlerle çizilmiş muska ve tılsımlar, fetişlerin yerini aldı. Muska ve tılsımların en eski şeklinin Mısır’da bulunduğu belirtilir. Eski Romalılar da, has- talıklardan ve zehirlenmeden korunmak için acayip işaretlerle yazılmış veya çizilmiş muska tılsımları kullanmışlardır. İsrâiloğullarına gönderilen peygam- berler de, putperest kavimlerden geçen, kendi dönemlerinde yaygın olarak kullanılan fetiş ve tılsımları yasaklamışlardı. Buna dair eski Ahid’de (Tevrat’ta) rivâyetler vardır.1652 Hıristiyanlıkta da muska ve tılsımlara inanmak çok yaygındı. Hıristiyan din adamları muska taşıma âdetleriyle mücâdele etmişler, ama pek başarılı olamamışlardır. Milâdî 366 yılında toplanan “Laodice” dinî kurultayı, muska ve tılsım taşımayı yasaklayan bir karar çıkartıp ilân etmiştir. Fakat hıris- tiyanları bunları taşımaktan bir türlü vazgeçirememişlerdir. 8. Yüzyılda Papa II. Gregoare bu bâtıl inançlara karşı şiddetle karşı koydu. Ancak halk bildiğinden ve gördüğünden şaşmadı. Sonuçta hıristiyan din adamları bu hurâfeye tâviz vermeye mecbur kaldılar. Muskaların yerine “haç”, hıristiyanlık sembolü olan balık resmi, “Agnus Dei” (Tanrı Kuzusu) yazılı levhacıkları taşımayı tavsiye etti- ler, giderek halkı buna alıştırdılar.1653

     

    İslâm’ı kabulden evvel yaşamış Türk boylarında da muska-tılsım kullanma âdeti vardı. Sekiz ve dokuzuncu yüzyıllarda Budist ve Maniheist Türklerin ya- şamış olduğu Doğu Türkistan’da yapılan arkeolojik araştırmalarda elde edi- len malzemeler arasında “tılsım-muskalar”, çeşitli dinî formüller yazılı levhalar, tahtalar vs. eşya bulunmuştur. Budist Uygurların dinî kitaplarında da tılsım şekillerine rastlanmıştır. Bunlardan üç şekil Alman Türkologu F. W. K. Müller tarafından neşredilen eski Türkçe Uygur metinlerinden birinde açıklamalarıyla gösterilmiştir. Müslüman olduğunu iddiâ edenlerin de kullandıkları muska- lardaki tılsımların bir benzeri olan bu şekillerin ifade ettikleri anlamlar olarak, bunlardan biri için, bir kadın bu muskayı vücudunda taşısa, kolay doğurur, rahat ve sevinç bulur; diğerinde, Pars yılı doğmuş olan (şimdiki burçların bir

     

    1651

    2/Bakara, 171; 7/A’râf, 179; 8/Enfâl, 22; 10/Yûnus, 100

    1652

    Meselâ, bak. Kitab-ı Mukaddes, Tekvin, Bab 35, s. 35

    1653

    Abdülkadir İnan, Hurâfeler ve Menşeleri, Diyanet İşleri Başkanlığı Y., s. 44

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                     atalar Yolu

     

    benzeri olsa gerek) kişi, bu tılsımı saklarsa çok mutlu olur; üçüncüsünde de, herhangi bir kişinin hayvanları çok ölüyorsa, bu tılsımı kapıya yapıştırsın de- nilmektedir.1654

     

    Günümüzde muska, tılsım ve sihir yapma işleriyle uğraşan bazı inanç sö- mürücüsü kişilerin ellerinde bulunan kitaplar, eski Babil, Asur, Mısır müşrikle- rinin, eski Budist ve Şamanist Türklerin kullandıkları kitaplardan yararlanılarak yazılmıştır. Bu kitaplara inandırıcılığı kuvvetlendirmek için Kur’ân-ı Kerim’den âyetler, Esmâü’l-Hüsnâ ve bazı duâlar da ilâve edilmiştir. Muska ve tılsımla ilgili kitaplarda yazılan muska ve efsunlar incelendiğinde görülüyor ki, birço- ğunda bazı âyet ve duâlarla beraber, hiçbir dile benzemeyen kelimeler de bu- lunmaktadır. Tılsımcılar, mal ve mülkün tılsım-muska ile her türlü âfet ve kaza- lardan korunacağını da telkin ediyorlar. Bu tılsımlarda Esmâü’l-Hüsnâ, âyet-i kerime ve duâlar sû-i istimal edilmektedir. Bunların, câhil halkı kandırmak için kullanılmakta olduğu şüphesizdir. Bu hurâfeler, mü’minlerin inancına, sağlığı- na, malına ve canına zarar verecek zırvalardır. İmanı tam olan müslümanlar, bunlara inanamaz.

     

    Tılsımlar, harfler ve rakamlar ile yapılmaktadır. Efsun ve tılsım kitaplarına göre harfler ve onların ifade ettikleri rakamlar tabiatüstü esrârengiz kudrete sahiptir. Harfler; “ebced, hevvez...”deki sıraya göre adet ifade ederler. Yazı tarihi araştırmalarıyla ispat edilmiştirki, “ebced, hevvez...” aslında hece harf- lerinin sırasını göstermek ve sırf harfleri hatırda tutmak için tertip edilmiş, mânâsız sözlerden (mühmelât) ibârettir. Her şeyde esrâr arayan uydurma meraklıları bu “ebced”deki mühmelât hakkında birçok hurâfe icad etmekte zorlanmamışlardır. Aslında bu “ebced...” Aramî alfabesindeki harflerin sırasını gösteren mânâsız sözlerdir. Bu alfabe sırası Aramîlerden Nabatilere, onlardan da câhiliyye çağı Araplarına geçmiştir. Aynı kaynaktan gelen İbrânî, Süryânî, Yunan ve latin alfabelerinde de bu sıra, gelenek olarak muhâfaza edilmiştir. Araplar, birbirine şekil bakımından benzeyen harfleri yanyana koymak mak- sadıyla bu “a, b, c...” sırasını bozmuşlarsa da, eski sırayı “abced hevvez” altı mühmelâtından muhâfaza etmişlerdir. Harfleri, rakam gibi kullanırken de bu “ebced”deki sıraya riâyet etmişler ve Arapçaya mahsus altı harf için de iki mühmel söz uydurup ilâve etmişlerdir. Üfürükçülük kitaplarında gördüğümüz harflerin büyük bir kısmı, Esmâü’l-Hüsnâ harfleri ve rakamları da, bu harflerin “ebced” hesabına göre ifade ettikleri sayıyı göstermektedir. Bazı tılsımlarda ise bu “ebced” hesabı tutmuyor.

     

    1654 A. İnan, a.g.e., s. 46-47

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Bu arada şu küçük açıklamayı da ifade edelim: Yazı işaretlerinin (hiyeroglif, harf, rakam) esrârengiz sihrî kuvvet içerdiğine inancın en eski kaynağı, tari- hin karanlık devirlerine kadar uzanmaktadır. Zira yazının mâhiyetini bilmeyen kavimler, yazıyı keşfeden kavimlerin deri, tahta, tablet ve başka nesnelere çizdikleri çizgilerle konuşup gâipten haber aldıklarına ve bu acâyip çizgilerde tabiatüstü esrarlı kudret bulunduğuna inanıyorlardı. Bu inanç ve korkunun câhil halk arasında bugün bile tesirini sürdürdüğünü görüyoruz. Bazı oku- ma-yazma bilmeyen câhil kimseler, herhangi bir muskayı alıp atmak, ya da kâğıdını yırtmak istediğiniz zaman, “aman çarpılırsın!” diyerek size muska- larını vermek veya açtırmak istemezler. Muska ve tılsım kitapları incelendi- ğinde öyle anlamsız melek, cin, şeytan ve peygamber adlarına rastlarsınız ki anlamlarını hiçbir dil ve lügatta bulamazsınız. Bunların hiçbirisinin İslâm’la ilişkisi yoktur. Tümü uydurma ve hayali adlardır, hurâfedir. Bunların yahûdilerin Kabbalah (Kabala) denilen mistik ve skolastik felsefelerinden geçmiş olduğu belirtilir. Bu felsefeye göre yahûdi alfabesindeki 22 harfin ve ifade ettikleri ra- kamların mistik ve sihrî mâhiyetleri vardır. Bu yahûdi anlayışına göre, yahûdi din kitaplarında zikredilen Tanrı adları ve sıfatlarını iyi kullanmak şartıyla, her türlü hârikalar yaratmak mümkündür. Bu kabbalah mârifetleri nesilden nesle gizli bilgi olarak, seçkin çömezlere öğretildi. 13. y.y. dan sonra kitap halinde yazılmaya başlandı. İspanya yahûdilerinden de müslümanlara geçti.

     

    Muskacıların Dayanağı: Her şeye bir dayanak, bir gerekçe arayan in- sanoğlu, kendi görüşünü kuvvetlendirmek için bazen kutsal değerleri bile is- tismar edebilmiştir. Nitekim muskacılardan bazıları İsrâ sûresindeki Kur’an’ın şifâ olduğunu belirten âyeti, muska yazmaya delil olarak göstermişlerdir. Oysa zikredilen âyette muska yazma için hiçbir işaret yoktur. Bu âyette Allah şöyle buyurmuştur: “Biz Kur’an’dan mü’minlere rahmet ve şifâ olan şey- ler indiriyoruz. O, zâlimlerin ise sadece husrânını/kaybını arttırır.”1655 Kur’an, ruhları terbiye ederek mü’minleri psikolojik problemlerden ve rûhî hastalıklar- dan korur. Mü’minler, o sâyede bâtıl akîdelerden, kötü huylardan kurtularak mânevî sıhhatlerini temin edebilirler. Kur’an, beşeriyete yücelme sebeplerini, takip edilecek kurtuluş yolunu göstermiş, onları maddî ve mânevî helâke se- bep olacak şeyleri yasaklamış, kendilerine dünya ve âhirette huzura götüre- cek şeyleri emretmiş rahmet kitabıdır. Fakat Kur’an, zâlim için, Kur’an’ı inkâr eden, onun hükümlerine karşı gelen kimseler için ise, zarardan başka bir şey arttırmaz. Çünkü bu kimseler Kur’an’ın beyanlarına karşı düşmanlıkta, hürmetsizlikte bulunur, her türlü ahlâksızlığı yaparak, kendileri için mânevî felâketleri çağırırlar. Elbette, tedâviye muhtaç olan insan, kendisine verilen en

    1655 17/İsrâ, 82

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                     atalar Yolu

     

    faydalı bir ilacı terk eder de midesini zehirli şeylerle doldurursa kendi hayatına kasdetmiş, kendisini helâke mâruz bırakmış olur. Kur’an hükümlerinin, yan- lış yolda olanlara ve kötü huy sahiplerine gerçeği görme ve doğruyu bulma yolunda şifâ ve rahmet olduğunu, ama kötü niyetli zâlimler için ise, bir helâk sebebi olabileceğini anlıyoruz. Ancak, âyette ne sûretle olursa olsun, muska yazılacağına dair hiçbir işâret yoktur.

     

     

    Kur’ân-ı Kerim, muska yazmak, büyü yapmak, fal bakmak için değil; “in- sanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak”1656 gönderilmiştir. Allah’ın Kitabının âyetlerini rastgele yerlere yazarak çöplüklere gitmesine sebep olmak veya beşerî çıkarlar için istismar etmek, İslâm’a ve İlâhî Kitaba ihânettir. Bu işi yapanlara fırsat vermek gaflettir, hıyâ- nettir. Hatta mü’minlerin itikadını zedelemeye hizmettir. En üzücü tarafı ise bunu yapanların kendilerini “hoca” olarak lanse etmeleridir. Oysa İslâm’da “hoca” dinin hükümlerini bilen, ilmiyle amel eden, Allah’tan korkan, Allah’ın âyetlerini az bir dünya metâına satmayan örnek ve önder bir şahsiyettir. İs- lâm’ın yasak kıldığı işleri yapan ve bu tür davranışlara cevaz veren insan, hoca olamaz. Böyleleri ancak fâsık ve münâfık olur; bunlara dense dense cinci, üfürükçü, din tüccarı, hurâfe pazarlamacısı muskacı denilir.

     

     

    Muskacıların Sonu: Ömrünü muska yazarak, fal açarak, sihir yaparak geçiren pek çok insanın sonu hüsran ile noktalanmıştır. Bunlardan kimisi ha- pishane köşelerinde, kimisi de feci hastalıklara yakalanarak fakr u zarûret içerisinde ölmüşlerdir. Vakitlerini muskacılıkla geçirenler, bu yoldan her ne kadar dünyevî menfaat temin ediyorlarsa da bu iş, dinen kınanmış olduğu için iflâh olmuyorlar. Daima hayatları sıkıntı ve sefâletle, beş kuruşa muhtaç olarak geçmekte olduğu müşâhede edilmektedir. Hayatlarının sonunda perişan bir vaziyette, miskinlik içinde yaşadıkları görülmektedir. Bunların hepsi yaptıkları- nın avans cinsinden dünyadaki küçük cezâsıdır. Esas cezaları, ceza gününde verilecektir. Çünkü bakılması haram olan nice göbeklere muskalar yazmış- lardır. Nice genç kızları veya evli insanları muhabbet muskalarıyla aldatmış- lar, ümitleriyle oynamışlardır. Allah’ın men ettiği şeyleri insanlara aşılamışlar, imanın temelini sarsmışlar, İslâm akîdesini bozmuşlardır. Böylelikle yahûdi ve hıristiyan âdetlerini canlandırarak ve bunları birkısım insanlara kabul ettirip onların itikadlarını bozarak imanlarını sarsmaları ile İslâm âleminde tedâvisi

     

    1656 2/Bakara, 184

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    imkânsız olan yaralar açmışlardır.1657 Her aklı başında mü’min, insanları bu tür cinci, muskacı, üfürükçü sahtekârların tahribatından korumak için elinden gelen gayreti esirgememelidir.1658

     

    Unutmamak lâzım ki, dindarlık, dinî olanı işlemektir; dinde olmaya- nı değil. Nice insan, hem de din adına, dini de küçük düşürerek ve sevap yapıyorum zannıyla günaha girerek bu tür hurâfe ve bid’atler, bâtıl inançlar peşinde kendisine sıkıntı vermekte, hayatını daha da çekilmez hale getirmek- tedir. Bazı insanlar, Cumartesi ve Salı günleri çamaşır yıkamıyor, bazıları da kırılan bir ayna veya evinin yakınlarında öten bir baykuş nedeniyle kâbuslar görüyor. Bâtıl inanç, hurâfe ve bid’atlerden ancak sağlıklı ve doğru dinî bilgiy- le, Kur’an’ın hayata geçirilmesiyle korunulabilir. Bu tür sapıklıklara yönelmenin nedeni, insandaki inanç ihtiyacının doğru ve gerçek bilgilerle doldurulama- ması, İslâm’ın hâkim değil mahkûm olması, câhiliye düzeni, medya ve çevre şartlarının doğruyu eğri, eğriyi doğru diye göstermesidir. Dini; bazı çıkarcı, istismarcı, cinci, câhil ve bağnazların elinden kurtarmadıkça, bu tür insanlara ilgi gösterilip “hoca” diye iltifat edildikçe bu sorunlar küçülmeyecek, aksine büyüyecektir.

     

     

    ÇEŞİTLİ HURÂFE VE BÂTIL İNANIŞLARA ÖRNEKLER

    Yukarıda açıklananlardan başka hâlâ yaşayan bazı bâtıl inanç ve hurâfeleri saymaya çalışalım:

     

    “At, avrat ve silâh uğursuzdur.”

    “Ayna kırılması uğursuzluktur, ayna kırılan ev yedi sene iflâh olmaz.” “Ateşle oynayan çocuk altını ıslatır.”

    “Ayın 13’ü uğursuzdur.”

    “Gece tırnak kesilmez, ev süpürülmez.” “Gece ev süpürülürse fakirlik gelir.” “Geceleri aynaya bakılmaz.”

    “Gece vakti, bir evden başka bir eve kazan, tencere ve tava verilirse mut- laka ölüm olur.”

    “Gece, vaktinden önce öten horoz uğursuzluk getirir.” “Pazar günü çalışmak uğursuzluktur.”

    “Salı günü işe başlanırsa bitmez, sallanır.” “Salı günü yeni elbise giyilirse yanar.”

    1657   Recep Aktaş, Bâtıl İnanışlar, Bahar Y., s. 39-40

    1658 Kemalettin Erdil, Yaşayan Hurâfeler, T. Diyanet Vakfı Y., s. 19-32

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                     atalar Yolu

     

    “Çarşamba gecesi işe başlanırsa, ‘Çarşamba karısı’nı kızdırır ve o eve kö- tülüğü dokunur.”

    “Çarşamba günü yorgan kaplayan hastalanır.” “Çarşamba günü süt içmek, ev satın almak iyi değildir.” “Perşembe günü çamaşır yıkanırsa zengin olunur.” “Cuma akşamı ev süpürülürse meleklerin kanadı kırılır.”

    “Cuma günü ev süpürmek veya çamaşır yıkamak, fakirlik getirir ve günah-

     

    tır.”

     

    “Çocuğu ölen kadın, Cuma günleri hiçbir iş yapmaz.”

    “Cuma günleri çocuğun ayakları câmi kapısına bağlanır ve namazdan

     

    sonra çözülürse, hasta olmaz.”

    “Henüz konuşamayan çocuğun ağzı, Cuma salâsı verilirken câmi anahta- rıyla açılırsa, çocuk hemen konuşmaya başlar.”

    “Cumartesi günü çamaşır yıkamak uğursuzluk getirir.” “Arefe günü dikiş dikmek günahtır.”

    “Arefe günü dikiş diken kadının ölmüş çocuğu varsa, onun derilerini diker.” “Misafirin ardından ev süpürmek iyi değildir.”

    “Makasın ağzı açık kalırsa, kefen biçmeye yarar.” “Makasın açık kaldığı evde kavga çıkar.”

    “Elden ele makas alınmaz, makas düşman sayılır.” “Elden ele sabun alınmaz, uğursuzluk getirir.”

    “Hapse giren biri, ölmüş birisinin yüzüğünü takarsa hapisten çabuk çıkar.” “İnsanın önünden kara kedi geçmesi, uğursuzluk sayılır.”

    “Tavşan, tilki, kara köpek birinin yoluna çıkarsa uğursuzluk getirir.” “Kapı eşiğine basan, iftiraya uğrar.”

    “Merdiven altından geçmek uğursuzluktur.”

    “Başa pisleyen kuş, talih kuşudur; Kuş pisliği başına düşene para gelir.” “Şimşek çakarken kırmızı giyilmez.”

    “Terlik ve ayakkabının ters dönmesi iyi değildir.”

    “Evliliğin ilk günü, gerdek gecesinde, erkek veya kadın, hangisi önce uyur- sa o daha evvel ölür.”

    “Gerdek gecesi, karı ile kocadan hangisi daha evvel diğerine tokat vurur- sa, onun sözü daha çok dinlenir.

    “Zifaf gecesi gelin ve dâmat sabunla yıkanırsa, sabun acı olduğundan, aralarına acı ve ayrılık girer.”

    “Ev süpürülürken süpürge birine dokunursa uyuz olur. Süpürgeye tükürü- lürse hastalık bulaşmaz.”

    “Gece tırnak kesilirse ömür kısalır.”

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    “Cenâze yıkanırken teneşirin altına dökülen su, bir şişeye konup habersiz sarhoşa içirilirse içkiyi bırakır.”

    “Nazara uğrayan kişi, kuşkulandığı insanın saçından, ayakkabısından veya elbisesinden habersiz bir parça kesip yakarak dumanı ile tütsülenirse nazarı geçer.”

    “Kötü bir hastalıktan söz edilirken: ‘Değirmenden geldim unluyum’ denil- mezse o hastalık, söyleyene bulaşır.”

    “Sarılık hastalığına tutulan kişinin ‘izinli’ denilen biri tarafından alnı jilet ya da çakı ile çizilir. Akan kan alnına ve burnuna sürülür. Yaradan kan aktıkça hastalık da akar gider.”

    “Dişi ağrıyan bir kişi mezarlığa gider, mezar taşını ısırır, arkasına bakmadan geri gelirse ağrısı kesilir.”

    “Başı ağrıyan bir kadın câmiye gider, yazması (başörtüsü) ile câmiyi süpü- rür ve yazmayı tekrar başına örterse başının ağrısı gider.”

    “Evden çıkan erkek, işine giderken önünü kadın keserse (kadın adamın önünden karşıya geçerse) adamın işi ters gider.”

    “Kısa boylu kadınlar uğursuzdur.”

    “Bir kız akşam ezanı okunurken merdiven altından geçerse kısır kalır.” “Cuma günü ezan okuyan müezzine kızın başörtüsü veya mendili sallattı-

    rılırsa nasibi çıkar.”

    “Evli birinin yüzüğünü bekâr kız takarsa kısmeti kesilir.” “Bekâr kız, evli birinin gelinliğini giyerse kısmeti kesilir.”

    “Gelin olanın duvağı evde kalmış kızın başında çözülürse kızın bahtı açılır.” “Evde kilitlenen kilit, bayram sabahı veya Cuma günü, namazdan önce

    imam tarafından câmide açılırsa kızın bahtı açılır.” “Ellerini birbirine bağlayanın kısmeti kesilir.” “Ellerini kavuşturanın kısmeti kapanır, anası ölür.”

    “Hâmile bir kadın yumurta yerse çocuğu terbiyesiz olur.” “Hâmileyken anahtar açanın doğumu kolay olur.”

    “Bir hâmile kadın ölü yıkanırken suyundan atlarsa çocuğu baygın doğar.” “Aş yeren bir kadın, çirkin bir yere bakarsa çocuğu çirkin olur.”

    “Doğum yapan kadın, yedi gün çocuğunun yanından dışarı çıkmaz. Çıkar- sa cinniler gelir, çocuğu götürür. Başka bir çocukla değiştirir.”

    “Çocuğu yaşamayan bir kadın bir yatıra ‘Bunu sana sattım’ der ve kurban kestirir. Çocuk dünyaya gelince eğer kız ise adını Satı, oğlan olursa Satılmış koyar. Aksi halde çocuk yaşamaz.”

    “Çocuğu yaşamayan kadın, yeniden doğum yaptığında 40 evden topladığı parçalarla gömlek dikip çocuğuna giydirirse çocuğu yaşar ve ömrü uzun olur.”


                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                     atalar Yolu

     

    “Çocuğu ölen bir kadın Cuma günü iş yapmaz.”

    “Lohusa kadının ve çocuğun yastığı altına iğne, çuvaldız, kama, bıçak ko- nulursa albasmaz.”

    “Lohusa kadının bulunduğu yere süpürge, Kur’an, soğan, sarımsak asılır- sa ‘alkarısı’ loğusa ve çocuğa zarar vermez.”

    “Hayızlı kadın, sebze bahçesinden geçerse sebzeleri kurutur.”

    “Hayızlı kadın akşam ezanından sonra küpten turşu çıkarırsa turşu bozu- lur.”

    “Gelin eve ilk geldiğinde kaynanasının iki bacağı arasından içeri girerse saygılı olur.”

    “Yeni doğan çocuğun ilk dışkısı, yattığı odanın eşiğine veya beşi- ğinin altına konursa cadı zarar vermez, nazar da değmez.”

    “Yeni doğan çocuğun beşiği altına türbe ve kabirlerden toprak getirilip

    konursa çocuğu cadı boğmazmış.” (Buna bazı yerlerde cüher almak denilir.) “Bebek fıtık doğarsa, külotu çalı ağacının bir dalı yarılarak arasından geçi-

    rilince fıtığı iyileşir.”

    “Bebeğin kırkı çıkmadan tırnağı kesilirse, ya arsız ya da hırsız olur.”

    “Yeni doğan çocuk, bayram günü bir dişi eşeğe ters bindirilip köyün etra- fında dolaştırılırsa ömrü mutlu geçer.”

    “Çocuğun doğduğu yerde elişi yapılırsa, göbeği düşmez.”

    “Cuma günü çocuğun ayakları bir câmi kapısında bağlanır, Cuma namazından sonra çözülürse hastalığa tutulmaz.”

    “Bebek ayakları altından öpülürse talihsiz olur.”

    “Çocuk dünyaya geldikten sonra yıkanıp tuzlanır ve sofraaltı denilen beze sarılırsa tokgözlü olur.”

    “Çocuğun göbeği, câmi duvarına veya avlusuna gömülürse dindar, med- resenin (okulun) bahçesine veya avlusuna gömülürse âlim; ahıra gömülürse malcı olur. Ayrıca suya atılırsa huyu temiz, evin içinde bir yere gömülürse gözü dışarıda olmaz.”

    “Boyu ölçülen çocuk kısa kalır.”

    “Çocuğun boyu metre ile ölçülürse ömrü kısa olur.”

    “Sünnetsiz ölen çocuğun parmaklarından birinin kırılması gerekir.” “Çocuk sünnet olurken annesi oklava sallarsa, sünnet acısız ve kolay olur.” “Küçük çocukların yüzünde yara çıkarsa, deniz kenarında yaşayan ve de-

    nize giren biri tarafından okunup yüzü meshedilirse yaraları iyileşir.” “Yürüyen çocuğun emeklemesi, misafir geleceğinin işaretidir.”

    “At, öküz, inek, dana gibi büyükbaş evcil hayvanlar, eğer gece ahırda huzursuzsa, bağırıyor, kişniyor veya böğürüyorsa, o evden biri ölecektir.”


    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    “Ölü yıkandıktan sonra kazan ters çevrilmezse bir başkası daha ölür.”

    “Bir evden ölü çıkarsa o evdeki su kapları boşaltılır. Eğer boşaltıl- mazsa Azrâil suları ellediği için biri yine ölebilir.”

    “Cenaze çıkan ev ile çevresindeki evlerin suları dökülmelidir. Çünkü Azrâil kılıcını o sularda yıkar. Sular bu kılıçla pislendiği için içilmez olur.”

    “Gece vakti bir evden başka bir eve kazan, tava veya tencere ve- rilirse ölümü celbeder.”

    “Gece sandık açmak, kendi mezarını açmaktır. Yani ölümü çağır- maktır.”

    “Bir evdeki eşyalardan herhangi biri kendi kendine düşer veya kı- rılırsa ölüme işarettir.”

    “Ayakkabı çıkarılırken ters çevrilirse o evden cenâze çıkar.” “Kefen diken iğne kırılmalıdır. Zira ölümü ve uğursuzluğu celbe-

    der.”

    “Saçakta baykuş ötmesi, ölüme işarettir.”

    “Bir genç askere giderken evden çıkmadan önce bir dilim ekme- ğin yarısını yer, yarısını da geri bırakırsa, artık ekmek onu çağıracağı için kazaya belâya uğramadan geri döner.”

    “Biri yolculuğa çıkıp gurbete giderken arkasından yola su dökü- lürse, su gibi yolculuğu olur, kazaya uğramadan sağ sâlim yerine ulaşır, gurbetten çabuk döner.”

    “Biri yolculuğa çıkarken arkasından aynaya su serpilirse kazaya uğramaz.”

    “Bir kişi sabunu başka birine elden verirse, sabun acı olduğu için, acı olaylar görülür veya o iki kişi arasına düşmanlık girer.”

    “Gök gürlerken buğday ambarına el ile vurulursa hasat çok olur.” “Nar tanelerini yere düşürmeden bir bütün narı yiyip bitirebilen

    cennete girer.”

    “Tarla veya bahçede bitkiler hastalanmış ise, tarla sahibinin gü- neş doğmadan önce, tarlasının etrafını koşarak dolaşması gerekir.” “Çeltik ekilen arazinin etrafı eşeğe binmiş bir kimse tarafında

    Kur’an okunarak dolaşılırsa, o araziye dolu yağmaz.”

    “At nalı asılan yere nazar isâbet etmez.”

    “Önünde ‘beş taş’ oyunu oynanan eve fakirlik gelir.” “Cezveden su içilirse zengin olunur.”

    “Ayakkabılar ters dönerse şeytan üzerinde namaz kılar.”

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                     atalar Yolu

     

    Daha neler neler... Saymakla bitmeyecek bir sürü bâtıl inanışlar...

    Dikkat edilirse, hurâfe ve bâtıl inanış olarak kabul edilen haftanın hemen bütün günleri ya belâya, ya da günaha sebep gösterilmiştir. Sanki müslüma- nın temizlik yapması, çalışması suç kabul edilmiştir. Bu inanç, hem ibâdetlere, hem temizliğe, hem çalışıp kalkınmaya ihânettir.

     

    “Yıldızname”ye baktırmak, “fal” açtırmak, “sevicilik” yaptırmak, “sihir” boz- durmak, “muska” yazdırmak, “tılsım” yaptırmak, “afsunlanmak” için diyar di- yar, semt semt hoca(!) arayanlar, dileğinin yerine gelmesi için türbe ve evli- ya mezarlarını/yatırları dolaşanlar, kızının nasibini açtırmak için il il üfürükçü arayanlar azımsanmayacak kadar çoktur. Göğse ve göbeğe muska yazma cür’et ve ahlâksızlığına tevessül edenler ve bunların tuzağına düşüp pişman- lığını sineye çekenler de az değildir. Kimi yerde gelin, kocasının evine girer- ken “kaynanasının iki bacağı arasından geçerse saygılı olur” diye inanılmak sûretiyle insan onuru ayaklar altına alınmaktadır. Kimi yerde de “yeni doğan çocuğun ilk dışkısı, cin çarpmasın, nazar değmesin diye, yattığı odanın eşiği altına konulmakta, bazı yerlerde de bebeğin beşiğine mezarlıktan toprak ge- tirilerek konulmaktadır.

     

    Kurşun dökmek, muska ve nazar boncuğu takmak gibi eski hurâfe ve bâtıl inanışların yanında; modern hurâfe ve çağdaş bâtıl inanışların da sos- yete çevreleri, üniversite öğrencileri ve Batı kültürüyle yetişmiş insanlar başta olmak üzere, toplumda giderek yaygınlaştı(rıldı)ğını belirtmek gerekiyor. Burç taşları, şans ve uğur getireceğine inanılan çeşitli taş, yüzük, kolye veya bon- cuklar, maskotlar, sinema filmleri veya tv. dizilerindeki kahramanlara ait resim ve aksesuarlar, muska yerine uğur ve şifa kolyeleri, taşları, nazar değmesin diye elini kulağına tutup tahtaya vurmalar, aksırınca “çok yaşa” demeler ilk sayabileceğimiz modern gereçler ve tavırlardır.

     

    Tabii, bunların yanında cinciliğin modern şekli olan medyumluk, falcılığın bin bir çeşidi, burçların ve gök cisimlerinin insan kaderi üzerinde etkisi ol- duğuna/tanrılığına inanmanın bir yansıması olan burç falları, müneccimliğin modernize edilmiş şekli olan astroloji, felekle ve feleğin kadere etkisiyle ilgili inanış ve deyimler, ruh çağırma ve reenkarnasyon inanışları, insanın maymun soyundan geldiğine inanmak, imanî hakikatlerin çoğunun bilimsel olmadığı, bilimin tek doğru ve gerçek mürşit olduğunu kabul, tabiat/doğa veya tesadü- fe yaratıcılık atfetmek gibi bâtıl inanışlar ve modern hurâfeler...

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Türbe ve yatırlardaki mantık dışı hurâfelerin çağdaş ve modern şekillerini de televizyon izleyen herkes görmekte, mâtem törenlerini, andiçmeleri... bil- mekte. Simokinli resepsiyonlar, tuhaf, saçma ve İslâm dışı kuralları olan tören- ler, putların karşısında kıyamda durmalar, seremoniler, âyinler, tapınmalar... Kolej ve üniversite mezunlarının keplerini havaya fırlatmaları, kıyâfet dayatma- ları vb. zorunluluklar da resmî hurâfeler olarak sayılabilir. Bütün bunların ya- nında kapitalizm, komünizm, kemalizm, laiklik gibi her türlü beşerî ideolojiler, İslâm’a ters dünya görüşleri ve felsefî anlayışlar, tâğutî yaklaşımlar, Bel’amca yorumlar çağdaş bâtıl inançlar ve modern hurâfelerdir.

     

     

     

    BİD’AT

    ‘Bid’at’, ‘ibdâ’ kökünden türemiştir. İbdâ, önceden yapılmış bir şeyi örnek almaksızın yapma ve icat etme demektir. Buna göre ‘bid’at’ sözlükte, daha önceden bir örneği olmaksızın yapılan, sonradan icat edilen şey (muhdes) demektir.

     

    Kavram olarak ‘bid’at’; Şeriata karşıt olması sebebiyle onunla ters düşen ve onda bir fazlalık ya da noksanlığa neden olan şeydir. Bid’at Sünnetin zıddı olarak kullanılmaktadır ki, Şârî’nin (din koyucunun) açık ya da dolaylı, sözlü ya da fiilî izni olmaksızın, dinde sahâbeden sonra ortaya çıkan eksiltme ya da fazlalaştırmadır.

     

    Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “(Dinde) Sonradan ortaya çıkan her şey bid’at’tir; her bid’at dalâlettir/sapıklıktır ve sapıklık insanı ateşe sü- rükler.”1659 “Allah (c.c.) bid’at sahibinin, orucunu, namazını, sadakasını, hac- cını, umresini, cihadını, (hayır yoluna) harcamasını, şâhidliğini kabul etmez. O, kılın yağdan çıktığı gibi dinden çıkar.”1660

     

    Bu kadar tehlikeli ve imandan ayırıcı olan bid’at konusunda müslüman- ların doğal olarak duyarlı olmaları gerekir. Allah (c.c.) kendi dini olan İslâm’ı peygamberinin tebliği ile insanlara ulaştırmış ve onu tamamlamıştır.1661   Hz. Muhammed (s.a.s.) yaşayarak ve uygulayarak İslâm’ın ne olduğunu ortaya

     

    1659 Müslim, Cum’a 43, hadis no: 867, 2/592; Ebû Dâvûd, Sünne hadis no: 4606, 3/201; İbn Mâce, Mukaddime 7, hadis no: 45-46, 1/17; Nesâî, Iydeyn 22, 3/153

    1660 İbn Mâce, Mukaddime 7, hadis no: 49, 1/19

    1661 5/Mâide, 3

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                     atalar Yolu

     

    koymuştur. Hiçbir insanın bu dine müdâhale hakkı yoktur; kimse ne dinden eksiltme yapabilir ne de ona bir şey ilâve edebilir. Sonradan ortaya çıkan ve yetkili ilim adamları tarafından yapılan ictihâd (fetvâ verme) ise, dine ilâve değil; dinî hükümleri sistemleştirme ya da yeni sorunlara Kur’an ve sünnetle cevap bulabilme gayretidir.

     

    Ancak, değişen zamana göre, gelişen ilimler doğrultusunda yeni yeni şey- ler icat edilir, yeni buluşlar ve teknikler, hatta yeni görüşler ortaya çıkabilir. Bid’at’in sözlük anlamına takılarak, yeni ortaya çıkan her şeye bid’at demek mümkün değildir. Bu hem Din’i anlamamak, hem de Din’in mubah (helâl) ala- nını haksız olarak daraltmak, Din’in uygulanmasını zorlaştırmaktır.

     

    Bid’at’i bu şekilde anlayanlar günlük hayata biraz da zorunlu olarak giren yenilikleri bid’at kelimesiyle bağdaştırmanın yoluna gittiler ve bid’at’i, ‘hase- ne-güzel’ ve ‘seyyie-kötü’ diye ikiye ayırdılar. Hatta bazı bilginler daha da de- taya inerek bid’atleri; vâcip, haram, mendup, mekruh ve mübah olmak üzere beş kısma ayırmışlardır.

     

    Bid’at’ı dar kapsamlı olarak, yani kavram anlamıyla alanlar, onu inanç ve amellerde dine yapılan ekleme ve eksiltme olarak tanımlamışlardır. Böyle dü- şünenlere göre, dinî bir özelliği olmayan, insanların dünyalık işleriyle ilgili, İs- lâm’ın mubah dediği alana giren şeyler bid’at kapsamında değildir. İnsanların örf olarak yaşattıkları Din’e aykırı olmayan âdetler, sonradan gerek bir ihtiyacı karşılamak, gerekse ilmî araştırmalar sonucunda geliştirilen icatlar, üretimler, bazı kurumlar, ya da fikirler bid’at alanının dışındadır.

     

    Kimileri, hasene (güzel) dedikleri bid’at’i, Din’e bir ekleme olarak ele al- mazlar. Bunu Peygamberimizin haber verdiği ‘güzel bir çığır açma’ hadisine dayandırırlar. “Kim benden sonra terkedilmiş bir sünnetimi diriltirse, onunla amel eden herkesin ecri kadar o kimseye sevap verilir, hem de onların sevabından hiçbir şey eksilmeden. Kim de Allah ve Rasûlünün rızâsına uygun düşmeyen bir sapıklık bid’at’i icat ederse, onunla amel edenlerin günahları kadar o kişiye günah yüklenir, hem de onların günahlarından hiçbir şey eksilmeden.”1662

     

    Onlar, teravih namazını cemaatle ve yirmi rek’at kılınmasına bid’at diyenle- re Hz. Ömer (r.a.)’in “ne güzel bid’at!” demesini delil olarak alırlar. Hâlbuki Hz.

     

    1662 İbn Mâce, Mukaddime 15, hadis no: 209-210, 1/76. Bir benzeri için bak. Müslim, İlim 16, hadis no: 2674, 4/2060; Tirmizî, İlim 16, hadis no: 2677, 5/45

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Ömer (r.a.) bid’ate güzel demedi, tam tersine; “teravihin bu şekilde kılınması bid’at değildir. Eğer siz kendi fikrinize göre ona bid’at diyorsanız, o zaman bu ne güzel bid’at’tir” demek istemişti.

     

    Onlara göre “Her yeni uydurma bid’at’tir” hadisinden, Dinin esaslarına, Hz. Peygamber’in ve O’nun ilk dört halifesinin yollarına uymayan şeyler anla- şılmalıdır. Bu bid’atler, Hz. Peygamber’in Sünnetinin ortaya koyduğu ilkelerle uyuşmaz, onlara aykırıdır. Hatta bu bid’atler, bir şer’î (dinî) hükmü kaldırırlar, yerine kendileri yerleşirler.

     

    Bid’ati, iyi ve kötü diye ikiye ayırmayan, onu dar kapsamlı yani kavram anlamıyla alanlar bu yorumlara katılmayarak derler ki; Yukarıda geçen ‘Sün- netin diriltilmesi (ihyâ edilmesi)’ yeni bir şey icat etmek değildir. Unutulmuş bir sünneti yeniden hayata kazandırmaktır. Hz. Ömer (r.a.)’in terâvih namazıyla ilgili uygulaması da yeni bir ibâdet çeşidi veya sonradan ortaya çıkmış bir uy- durma değil; örneği Peygamber’in hayatında görülen ve O’nun tavsiye ettiği bir ibâdetin sürekliliğini sağlama düşüncesidir.

     

    Bid’at Din’de temeli olmayan inançları ve ibâdet şekillerini İslâmî bir kılıfla İslâm’a yamamaktır. İslâm dışı görüş, inanış ve tapınmaları İslâm’a mal et- mektir. Bunları yapanlar yaptıkları işin Din’e aykırı olduğunu bile kabul etmez- ler. Bundan dolayı Süfyân-ı Sevrî ve bazı âlimler şöyle demişlerdir: “Bid’at, İblis’e, mâsiyetten (günah işlemekten) daha sevimlidir. Çünkü bid’atin tevbesi olmaz, Hâlbuki kişi günahından dolayı tevbe edebilir.” “Bid’atin tevbesi olmaz” sözünün mânâsı şudur: Allah (c.c.) ve Rasûlünün (s.a.s.) ortaya koymadıkları bir şeyi din edinen kimseye amelleri süslü gösterilir. O yaptıklarını doğru zan- netmeye başlar. Kötü amellerini güzel görmeye devam ettiği sürece de tevbe etmiş olmaz. Her şeyden önce tevbenin başlangıcı; kişinin işlediği fiilin tevbe etmesi gereken kötü bir amel olduğunu kabul etmesi, ya da tevbeyi gerekti- recek denli vâcip veya müstehab bir dinî emri terk ettiğini bilmesidir. Bir kişi, kendi yaptıklarını güzel görmeye devam ettikçe tevbeye ihtiyaç duymaz.

     

    Bid’at ehlinin tevbe etmesi, Allah’ın ona hidâyeti göstermesi ile mümkün- dür. Bu da ancak kişinin bildiği Hakk’a uyması ile gerçekleşebilir. “Bildiği ile amel edene Allah (c.c.) bilmediği şeyleri de öğretir.”1663 Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Doğru yolu bulanların Allah hidâyetlerini artırmış ve onlara takvâlarını (Allah’tan korkup sakınmalarını) vermiştir.”1664

    1663 Ebu Nuaym, Enes b. Malik’ten, nak. Ibni Teymiyye, Takvâ Yolu, s: 14 1664 47/Muhammed 17; ayrıca bak. 4/Nisâ, 66-68; 57/Hadîd, 28; 5/Mâide, 16

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                     atalar Yolu

     

    Peygamberimiz’in deyişiyle bütün bid’atler merduttur (reddedilmiştir). Hiç- birinin İslâm’a göre bir değeri ve hükmü yoktur. Çünkü böyle bir şey, İslâm’da eksiklik veya fazlalık olduğu düşüncesine dayanır. Hâlbuki Din Allah (c.c.) tara- fından insanlar için beğenilip gönderilmiş ve tamamlanmıştır. Onda eksik veya fazla bir şey yoktur. Bid’atçilerin bir kısmı Kur’an’a ve Sünnet’e aykırı inanç ve amelleri uydurup İslâm’a sokarlar, onları Din’denmiş gibi sunarlar. Bazıları da İslâm’ı daha iyi yaşamak, daha dindar bir müslüman olmak amacıyla yeni ibâdet ve inanış türleri uydururlar. Her iki tutum da yanlıştır. İnsanlara düşen görev, İslâm’ın, olmayan eksikliklerini bulup kendi akıllarınca o eksiklikleri gi- dermek değil; İslâm’a hakkıyla teslim olarak ellerinden geldiği kadar onu ya- şamaktır. Unutmamak gerekir ki hiç kimse İslâm’ı Hz. Muhammed (s.a.s)’den daha güzel yaşayamaz, O’ndan fazla dindar olamaz.

     

    ‘Güzel bid’at, kötü bid’at’ tanımları net değildir. Hangi inanış, hangi amel ve âdet bid’attir, hangisi güzeldir, hangisi kötüdür? Bu gibi değerlendirmeler kişilere ve kültürlere göre değişebilir. Bid’atin sınırlarını kim ve nasıl çizecek? Tarihte ve günümüzde hemen hemen her grup (hizip) kendi düşündüğünün ve yaptığının doğru, diğerlerinin yaptıklarını yanlış görmektedir. Herkes görüş- lerini ve eylemlerini Kur’an ve Sünnete dayandırma iddiasındadır. Hiç kimse de yaptığının bid’at olduğunu kolay kolay kabul etmez.

     

    Onun için bu konuda da dikkatli olmak ve her şeye bilmeden ‘bid’at’ demek, ya da o şey gerçekte bid’at ise onu da İslâm’dan sayma yan- lışlığına düşmemek gerekir. Kur’an’ı ve Hz. Muhammed (s.a.s.)’in yaşayıp tebliğ ettiği Din’i iyi bilirsek; bid’atleri daha iyi tanıyabiliriz. Peygamberimiz’den sonra ortaya çıkan bütün fikirlere, icatlara, ku- rumlara, yani her şeye -kavram anlamında- bid’at demek yanlış ol- duğu gibi, din kılıfı geçirilmiş sonradan ihdas edilmiş şeyleri de ka- bul etmek mümkün değildir.

     

    Meselâ, mezar ziyareti ibret verici ve sevaptır; ama, türbeye veya mezarın yanındaki bir şeye çaput bağlamayı, mezardaki ölüden bir şey dilemeyi nereye koyacağız? Zikir yapmak, Allah’ı her an ve bütün ibâdetlerle anmak, hatırlamak Kur’an’ın emridir; ama, kolkola gire- rek, yatarak-kalkarak, ayılıp-bayılarak, kendinden geçerek, feryat ederek zikretme(!) davranışlarının delilini nerede bulacağız? Âlim- leri dinlemek, derslerinden, sözlerinden, ahlâklarından ve ilimlerin- den faydalanmak güzeldir, gereklidir de. Ancak “bir âlime, bir şeyhe bağlanılmadan, ömür boyu onun peşinden gidilmeden İslâm yaşan-


    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    maz”, “şeyhi olmayanın mürşidi şeytandır” gibi iddiaları nereye ko- yacağız? Ölünün arkasından duâ etmek, onu hayırla anmak güzel- dir. Ama onun arkasından yapılan kırkıncı, elli ikinci gece ve mevlid merasimlerini hangi âyete ve hadise dayandıracağız? İslâm’da biat (seçim), şûrâ, din hürriyeti, hoşgörü ilkelerinden hareketle; şirk ve zulüm düzenlerini, İslâm’a aykırı yapılanmaları İslâmî sayabilir mi- yiz? Hoşgörünün sınırları; sapıklıkları, isyanları, Din’e hakarete va- ran tavırları kabullenmek midir?

     

    İslâmî olmadığı halde İslâm kılıfıyla sunulan bütün inanç, amel, tavır ve anlayışlara karşı duyarlı olmak zorundayız. Bunlar Din’den olmadığı halde ona sokulan bid’at ve hurâfelerdir. Her bir bid’at, müslümanın hayatından bir sün- neti alıp götürür. Hz. Muhammed (s.a.s.)’in Sünnetini iyi tanıyanlar ve onu bir hayat olarak yaşayanlar bid’atlerin tuzağına düşmezler.1665

     

    Bid’at, bir nesneyi yeniden peydahlamak mânâsına gelir. Örneği ve ben- zeri olmayan bir şeyi ortaya çıkarmak, üretmek demektir. Yeniden vücuda getirmenin olumsuz yönlerini ifade için bid’at sözcüğü kullanılmaktadır. Türk- çedeki “türedi” kelimesi, bunun tam karşılığıdır. Kur’an’da bid’at kelimesinin kavramsal ve kurumsal mâhiyette ele alındığı âyete bakarsak, konu daha iyi anlaşılacaktır: “Sonra bunların izinden ardarda peygamberlerimizi gönder- dik. Meryem oğlu İsa’yı da arkalarından gönderdik, ona İncil’i verdik; ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet vermiştik. Uydurdukları (ibtedeû, bid’at icat ettikleri) ruhbanlığa gelince, onu Biz yazmadık. Fakat kendileri Allah rızâsını kazanmak için yaptılar. Ama buna da gereği gibi uymadılar. Biz de onlardan iman edenlere mükâfatlarını verdik. İçlerinden çoğu da fâ- sıktır/yoldan çıkmışlardır.”1666 Peygamberler tarihinde bid’ate/türediliğe örnek olarak hıristiyan ruhban sınıfının icat ettiği ve sonra da ilkelerine saygılı olma- dıkları ruhbanlık gösterilmektedir. Bid’atin omurgasını tanımamızı sağlayan bu âyet gösteriyor ki, bid’atler:

     

    1. İyi niyetle, Hak rızâsı kazanmak gâyesiyle icat edilebilirler; bu, onların bid’at olmasını

     

    1. Bid’at olarak ortaya çıkarılan şeye bir süre sonra bizzat onu icat edenler bile

     

    1665 Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 87-91 1666 57/Hadîd, 27

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                     atalar Yolu

     

    Böylece, dikkatler şu iki noktaya çekilmektedir: Bu dinin Peygamber(ler)i de,1667 kavramları ve kurumları da bid’at/türedi değildir. Bu bir dindir ki, Yaratıcı onu ilk insanla başlatmış ve asırlar boyunca insanı onun değişmez, zaman üstü ilkeleriyle eğitmiştir. Bu ilkeler tüm peygamberlerin mesajlarında aynıdır. Kur’an bu mesajları toplayan kitaptır. Kur’an’ın din dediğine, Peygamber’in din dediğine eklemeler yapan, bid’atçiik/türedilik yapar ve uydurma bir din icat eder. Tamamlanan, kemâle eren ve adına İslâm denilen bir dinin1668 bid’at/ uydurma/türedi kişi, kurum ve kavramlara ihtiyacı yoktur. O yüzden bid’ati bazı âlimler şöyle tanımlar: “Kemâle erdirildikten sonra dinde ortaya çıkan nesneye denen bid’at, dinde Peygamber’den sonra ortaya çıkan tutku ve davranışlardır. Dinde ortaya çıkan eksiltme veya artırmalar için kullanılır.”

     

    Bid’at, dinin vahye dayanan tespitlerine, buyruklarına, kabulleri- ne yapılan ekleme veya bunlarda vücuda getirilen eksiltmedir. Buna göre bid’at, din bünyesinde sözkonusu olur. Hayatın diğer alanların- daki yeniliklerin bid’at kavramıyla irtibatlandırılması tam bir saptır- madır. Hatta, diyânet denen ve dine getirilen beşerî yorumları içeren alandaki yenilikler de bid’at kavramı içine girmez. Bid’atin sözkonu- su edilebilmesi için “din” bünyesinde yeni icatların olması gerekir. Bid’at, dinde olmayan şeyi dine sokmaktır. Bid’at, Allah’ın din olarak gönderdiğinde olmayan şeyi var göstermektir. Bid’at, vahyin oluş- turduğu tevhid anlayışına aykırı kabuller icat etmektir.

     

     

    Yine, bid’atin hasenesi/güzeli olduğunu ifade etmek, temelden yanlıştır. Güzel bid’at tâbiri, birçok olumsuzluğun gözden kaçma- sına yol açan bir maske tâbirdir. Ortaya getirilen bir yenilik, dinde olmayan bir şeyi icat etmektedir; bunun güzeli olmaz. Dine ekleme yapmanın güzeli olacağını söylemenin kendisi bid’attir. Bir bid’ati öl- çüt yaparak başka bir bid’ati tanımlayamayız. Ortaya getirilen yeni- lik, dinle ilgili değil de hayatın başka alanlarıyla ilgili ise onun bid’at kavramıyla hiçbir ilgisi yoktur. Bid’at, eski örf ve âdetlerin yerine yeni örfler koymanın adı değildir; dinin tesbitlerinin yerine eski veya yeni herhangi bir âdeti koymanın adıdır. Bazıları ne hikmetse, eski âdet- lere bağlılığı bid’at saymazken yeni âdetlere en küçük bir itibarı he- men bid’at ilan eder. Oysa ki âdetin dinleştirilmesi, her hal ve şartta bid’attir. Bunun birkısmı günah bid’ati olur, birkısmı şirk bid’ati. Ama

    1667 46/Ahkaf, 9

    1668 5/Mâide, 3

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    güzel bid’at asla ve asla olmaz. Âdetler dinleştikçe din de âdetleşir. Bunun sonu, dinin tahribi ve saygınlığının yok olmasıdır.

     

    Yaşadığımız toplumda bid’atlere karşı çıkmak adına ortaya çıkıp en yıkıcı bid’atleri üreten kişi ve zümreler hayli çoktur. Bunlara göre bid’at, öncelikle eski kabullere aykırılıktır. Daha net bir çerçeveden bakılınca bid’at, bu insanların mensup oldukları fırkanın kabullerine ters her şeydir. Bunlar için olay “biz ve ötekiler” olayıdır. Din, bunun sadece dokunulmazlığını sağlayan bir araçtır. Bid’at suçlamalarında bulunanların çoğu, vahyin verilerini değil; kendi mezhep, tarikat, ce- maat, ırk veya bölgelerinin âdetlerini esas alarak başkalarını bid’at- le itham ettiler. Bid’ati Kur’an ve sahih sünnete aykırılık olarak asla tanıtmadılar. Yani bid’atle mücâdele adı altında bir tür yozlaştırma yaptılar.

     

    Allah’ın dininde eksiltme veya artırma yoluyla değiştirme olarak ortaya çı- kan bid’atin en kötü yanı, genellikle iyi niyetle sergilenmesidir. Bu iyi niyet ze- mini, bid’atin toplumda revaç bulmasına sebep olmakta, bunun sonucunda da sapma sessizce yerleşmekte ve dine eklenen âdet ve alışkanlıklar dinleş- mektedir. İmam Süyûti bu konuda şunları söyler: “Bid’atlerin bir kısmını, halkın ibâdet ve Allah’a yaklaşma zannıyla yaptıkları oluşturmaktadır. Oysa ki esâ- sında bunların terk edilmesi ibâdettir. Câhiller bunların görüntüsünün ibâdeti andırmasına aldanarak esasında yasak olan fiilleri ibâdet yerine koymaktadır. Burada aldatıcı olan, ‘daha çok ibâdet etme’ hırsıdır. İşte bu hırs, insanları, ibâdet görüntüsü veren bu yasakları icrâya itmektedir. Bu tür ibâdetlerin ha- ram olanı vardır, mekruh olanı vardır. Hz. Ömer, Cuma namazının ardından iki rekât ilâve namaz kılan bir adamı engelleyip mescidden uzaklaştırmıştır...”1669

     

    Bid’at yüzünden saparak beşerî âdetleri din gibi yaşamaya kalkışanların vücut verdikleri günah yükü, bid’ati icat edenlerin boynuna binecektir. Çünkü Kur’an, ilimsizlik yüzünden insanların sapmasına sebep olanların, saptırdık- ları insanların günahlarına ortak olacaklarını çok açık bir biçimde bildirmiş- tir: “Onlar, kıyâmet günü, kendi günahlarını tamamen yüklendikten başka, ilimsizlik yüzünden saptırdıkları kişilerin günahlarının bir kısmını da yükle- neceklerdir. Bakın, ne kötü şey yükleniyorlar.”1670 Şâtıbî’ye göre bid’at, bir şirk kurumudur ve esası da Allah’a iftira ederek dine haram-helâl, iyi-kötü hükümleri eklemektir. Bu ilâve kabuller onları uyduranlar tarafından süslenip

    1669 Celâleddin Süyûtî, el-Emru bi’l-İttibâ ve’n-Nehyu ani’l-İbtidâ (Bid’atlar), Beyrut, 1998, s. 55-57 1670 16/Nahl, 25

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                     atalar Yolu

     

    püslenmekte ve taklit bedavacılığında rahat arayanlar tarafından benimsenip hayata geçirilmektedir.1671 Şâtıbî’ye göre bid’atçilik, lânetlenmeyi gerektiren is- tisnâî cürümlerden biridir.1672

     

     

     

    TAKLİT VE TAKLİTÇİLİK

    İbn Hazm, İbn Teymiye, İbnu’l-Kayyim ve Şevkânî’nin de bulunduğu bazı İslâm bilginleri bid’at olarak niteledikleri taklidin haram olduğunu delillerle sa- vunmuşlardır.

     

    1. Allah Teâlâ’nın mukallidleri zemmetmesi,1673 Kitap ve Sünnet’in hâkim kılınmasını emretmesi ve ihtilâf çıkınca Kitap ile Sünnet’e başvurulmasını is- temesi;1674 hükmün yalnız Kendisine âit olduğunu bildirmesi,1675 dinde Allah ve Rasûlünden başkasına dayanmayı yasaklaması,1676 Kendinden başkasının helâl ve haram kılacak rab ve velî ittihaz edilmesini yasaklaması,1677 Kitap ve Sünnet’e dâvet edilen bir kimse, hangi nedenle olursa olsun, onu terk eder- se, kendisine büyük bir belâ/musîbet isâbet edeceğinin bildirilmesi1678 taklidin haramlığına delâlet

     

    1. “Bilmiyorsanız zikir ehlinden sorun.”1679 âyetindeki “zikir” Kur’an ve sün- net, onun “ehli” de bunları bilen âlimlerdir. Meselesiyle ilgili âyet ve hadisi bilmeyen kimse, elbette bunları bilenlerden soracak ve nakledilen âyete ya da sünnete uyacaktır. Selef, hiçbir zaman bunlar yerine bir kimsenin kişisel rey ve görüşünü sormamıştır.

     

    1. Başı yaralı kişiye, bu konudaki delili bilmeden fetvâ veren ve onun ölü- müne neden olanlara Peygamber, “... Allah canlarını alsın! Mâdem bil- miyorlar, bilenlere sorsalar ya! Cehâletin şifâsı sormaktır” buyurmuştur. Bu, ilimsiz fetvâ vermenin haram olduğuna delâlet eder. Taklit, ilim olmadığına göre, onunla fetvâ vermek de haramdır.

     

    1671

    Şâtıbî, el-İ’tisâm, R. Rızâ Y. Mısır, c. 1, s. 126-139

    1672

    Şâtıbî, a.g.e. s. 117; İslâm Nasıl Yozlaştırıldı, s. 48 vd.

    1673

    5/Mâide, 104; 31/Lokman, 21; 43/Zuhruf, 22-23

    1674

    4/Nisâ, 59

    1675

    6/En’âm, 57; 12/Yûsuf, 40

    1676

    9/Tevbe, 16

    1677

    9/Tevbe, 35

    1678

    24/Nûr, 63

    1679

    16/Nahl, 43

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    1. Ömer’in kelâle meselesinde Hz. Ebû Bekir’i taklit edişi, birkaç şekil- de açıklanabilir: Hz. Ömer bu konuda ölene kadar kesin bir kanaate varama- dığına göre, burada sözkonusu olan uyma, Hz. Ebû Bekir’in söylediği “Re- yimle hükmediyorum, hata edebilirim” ilkesine âit olacaktır. Yoksa Hz. Ömer, mürted esirlerin reddi; savaşla fethedilen arazinin vakfı, hilâfette veliaht tâyin edilmesi gibi birçok konuda Hz. Ebû Bekir’e muhâlefet etmiştir.

     

    1. Sahâbe, cemaatle kılınan namazın bir bölümünü kaçırınca, önce bu bö- lümü kılıyor, sonra imama uyuyorlardı. Muaz ise önce imama uydu, imam selâm verince, kalkıp kaçırdığı bölümü edâ etti. Bunun üzerine Hz. Peygam- ber; “Muaz size yol gösterdi, artık öyle yapın” buyurdu. Hz. Peygamber’in Muaz’ın hareketini tasvip etmesiyle sünnet meydana gelmiş, sahâbe de bu sünnete uymuştur. Kitap ve Sünnet’e uymak taklit değildir.

     

    1. Allah Teâlâ, Kendine, Rasûlüne ve ülü’l-emre itaati emretmiştir.1680 Ülü’l-emre itaat, dinin uygulayıcıları olmaları bakımındandır. Yoksa onların kendilerine itaat emredilmemiştir.

     

    1. Allah Teâlâ, muhâcir ve ensâra iyi bir şekilde ittibâ edenleri övmüş, on- lardan râzı olduğunu bildirmiştir.1681 Muhâcirûn ile ensâra uymaktan maksat, dinî hayatta onların yolundan yürümektir. Onlardan hiçbiri Kitap ve Sünnet’in nasslarını bir kişinin rey ve ictihadı için terketmemişlerdir. “Ashâbım yıldızlar ..” sözü de sağlam yollardan gelmemiştir. Sahih olduğu kabul edilirse, mukallidlerin, kendi imamlarından önce ashâba uymaları gerekir. Bundan da önce ashâb gibi davranarak Kitap ve Sünnet delillerini öğrenip bunlara tâbi olmaları gerekirdi.

     

    1. Müctehid imamların taklidi yasaklayan söz ve davranışlarını herkes Onların Kitap ve Sünnet’ten delilini bulamadıkları birkaç meselede daha âlim kimselerin ictihadlarına tâbi olmaları, herkes için vâcip olan taklittir ve zarûret halleriyle sınırlıdır.
    2. Allah’ın insanları çeşitli yeteneklerde yarattığı, öğrenci ve çırağın hoca- larını taklit etmelerinin doğal olduğu gerçektir. Ama bununla taklidin bir ilgisi Taklit, sözü hüccet olmayan bir kimsenin sözüne delilini sormadan uymaktır. Oysa Allah, kullarının fıtratına körü körüne taklidi değil; iddiâ sahi- binden delil ve isbat isteme eğilimini yerleştirmiştir. 1682

     

    1680

    4/Nisâ, 59

    1681

    9/Tevbe, 100

    1682

    Ahmet Özalp, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 98-99

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                     atalar Yolu

     

    Kur’an, taklitçiliği, ötekinin berikinin mukallitliğini, yani delilini bilmeksizin körü körüne herkesin söz ve davranışlarına uymayı yasaklıyor. Daima her şe- yin vahiy ile, akıl ve mantık ile, delillere dayanan muhâkemelerle incelenmesi gerektiğini gösteriyor. Bir âyette: “Sözlerinizde doğru iseniz delillerinizi ge- tirin.”1683 buyuruluyor. Diğer bir âyette de: “İlminin ulaşmadığı şey üzerinde durma!”1684 buyuruluyor.

    Dini, Hurâfeler Yığını Haline Getirmek, Yozlaştırmak; Tahrif Çabasıdır

    Din ve Kitap üzerinde o kadar oynanıyor ki, hakkı hâkim kılmak ve sadece Allah’a kulluk için gönderilen din, özellikle laik ülkelerde, artık statükoyu ayak- ta tutma ve zorluklar esnasında zâlim yönetimlere koltuk değneği olma görevi görüyor. Her canı isteyen, istediği şekilde Allah’ın âyetlerini amacı dışına çıka- rıyor, istismar edebiliyor. Yani Allah’ın vahyi, hevâ ve isteklere göre yorumlanıp şekillendiriliyor.

     

    İşte din, böyle garip bırakılınca, düşmanlar tarafından bid’at, hurâfe, israili- yat ve şirk unsurlarından niceleri Hak Dine katılmaya başlandı. Ve yıllar sonra da bunlar İslâm’dan sayıldı ve câhil halka dinin esası gibi sunulmaya çalışıldı. Bunların Kur’an ve sahih sünnete göre yeniden sağlamasını yapıp bâtıl ve hurâfeleri ayıklamak, ilim sahibi mü’minleri beklemektedir. Bu çok zor görün- se de mutlaka yapılmalıdır. Bizim Ehl-i Kitap’tan farklı bir yönümüz vardır ki o da Allah kelâmı olan Kur’an’ın dokunulmazlığı, Allah tarafından korunması- dır.1685 İşte bu konum itibarıyla biz yeniden Kitabımız’a sahip çıkabiliriz. Yeter ki bu bilinci kazanalım, yeter ki bu konuda yeterince formasyona sahip olalım.

     

    Mûsâ ümmetinin Tevrat’a yaptığının benzerini Muhmmed ümmeti de Kur’an’a yaptı. Onu taşıması ve iki ayaklı Kur’an olması gerekenler Allah’tan değil de, yöneticilerden korktukları için görevlerini ihmal ettiler. Toplum içe- risinde hükmedilmek için indirilen âyetler, para karşılığı ölülere okunmaya, muskalar yazılmaya, anma günlerinde “müsekkin” olarak kullanılmaya baş- landı. Ümmet-i Muhammed, ümmet-i Mûsâ gibi yahûdileşme temâyülüne kapılsa da, Kur’an’ın metni, Tevrat gibi tahrif edilemedi. Çünkü bu iki kitap arasında bir fark vardı. Allah Tevrat’ın korunmasını İsrâiloğulları âlimlerine tev- dî etmişken, Kur’an’ın korunmasını bu ümmetin âlimlerine bırakmayıp bizzat kendisi üstlenmişti: “Elbette Biz, Biz indirdik Zikr’i (Kur’an’ı) ve elbette onu koruyacak olan da Biziz.”1686

     

    1683

    2/Bakara, 111

    1684

    17/İsrâ, 36

    1685

    Bak. 15/Hıcr, 9

    1686

    15/Hicr, 9

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Kur’an, Tevrat’ın tahrifini ifade ederken, tahrifin hangi şekillerde yapıldığını farklı kavram ve terimlerle ifade eder:

     

    • Tahrif yoluyla 1687
    b-   Tebdil yoluyla 1688 c- Gizleme yoluyla1689 d- Unutma yoluyla1690 e- Uydurma yoluyla:

    Uydurdukları yalanları, ya da tefsirleri bir müddet sonra Kitab’ın metnine

    ilâve ediyorlar, sonraki kuşaklar onu da Kitab’ın metninden zannediyorlardı. Her tahrif, “tahlit”i (karıştırma) beraberinde getiriyordu. Kur’an buna dikkat çeker: “Ey ehl-i kitab, niçin hakka bâtılı karıştırıyor ve bile bile gerçeği giz- liyorsunuz?”1691

     

    Aynı tip tahrifi müslümanlar da kendi şeriatlarında yaptılar. Hadis uydurma- cılığı bunun en tipik örneğiydi. Allah’ın koyduğu haramlarla yetinmeyip uydur- ma hadislerle yeni haramlar ihdas ettiler. Allah tarafından korunmuş kitapları- nın tahrif olduğu sonucunu doğuracak yalan rivâyetleri en güvenilir kitaplarına (tefsirlerine, hadis kitaplarına) aldılar. Selman Rüşti ve Turan Dursun gibi kendi inancına düşman edilmiş zavallıların elinde İslâm’a karşı kullanacakları birer koza dönüşecek “Garanik” türü rivâyetlerle doldurdular kitaplarını.

     

    Nâsih-mensûh ile ilgili tuhaf ve Kur’an’dan şüphe uyandıracak rivâyetlerle, tefsir ve te’vil adı altında nice tahrifat içinde Kur’an’a yaklaşımlar söz konusu- dur.

     

    Müslüman İsrâiloğullarının yahûdileşme alâmetleri, ümmet-i Muhammed içerisinde de tezahür etmiştir. Bunların başında din âlimlerinin Kitab’ı birtakım gerekçelerle keyfî yoruma tâbi tutmaları gelmektedir. Bu eğilimin günümüz- deki temsilcileri, Allah’ın hükmüyle hükmetmemek, faiz, zina, içki, piyango, heykel ve tesettür gibi konularda tam bir yahûdileşme temayülü sergilemek- tedirler. Özellikle Bel’am kılıklı âlim müsveddeleri âyetleri işine geldiği gibi yo- rumlayarak tahrif etmeye çalışmaktadırlar.

     

     

    1687

    2/Bakara, 75; 4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13, 41

    1688

    7/A’râf, 162

    1689

    2/Bakara, 159, 174; 3/Âl-i İmran, 71

    1690

    5/Mâide, 13

    1691

    3/Al-i İmran, 71

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                     atalar Yolu

     

    “Yoksa, siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsu- nuz?”1692   Ümmet-i Muhammed, özellikle nesh konusunda İsrâiloğullarının düştüğü yanlışa düştü. Kur’an’ın iki kapağı arasında yazılı olup da hükmü ge- çersiz olan hiçbir âyet yoktur. Şeriatlerin maksatlarından biri olan “tedrîcilik” sünnetini göz önüne almayan bir kısım ulemâ, bazı âyetler arasında çelişki olduğunu zannedip bir kısmını bir kısmıyla mensuh addetmişlerdir. Lâkin, Hz. Peygamber’den Kur’an’da metni bulunan hiçbir âyet için “bu âyet mensuhtur” biçiminde sahih bir rivâyet gelmemiştir. Ayrıca, mensuh olduğu üzerinde tüm ümmet âlimlerinin ittifak ettikleri bir tek âyet yoktur.

     

    Sünnetin tahrifi ve İsrâiliyât (hem yahûdi ve hıristiyan kaynaklarından ve hem de modern hurâfeler/çağdaş İsrâiliyat) tahrif ve tahripleri insanımızın zihinlerini ve gönüllerini allak bullak etmeye yetmiştir. Çağdaş tahrif akımla- rından Bahâilik, Kadıyanilik, Hurufîlik, Ebcedcilik, Cifircilik, Ondokuzculuk, İskender-i Ekber taraftarları, devlet âlimi (kapıkulu ulemâsı) olan Bel’amlar, modernist muharrifler (reformcular) ve daha niceleri sayılabilir.1693

     

    Tahrifin ve hurâfeciliğin ikinci bir sebebi de, siyasal sebeplerdir. Bu da, yine bâtıl zihniyetlerin yönetim anlayışlarını aynen almak ve Allah’ın hükmü yerine, bâtıl yönetimin her çeşit kurallarına mutlak bir şekilde uymak şeklin- de olmaktadır. Bâtıl yönetime ve zâlim tâğutlara itaat için hak din en önemli engel olduğu için din, uydurma te’villerle tahrif edilmeye çalışılacak veya hak gizlenecektir. Hakkın râzı olduğu din, halkın ve tâğutların râzı olacağı şekilde çarpıtılacaktır ki, bu da dine bid’at ve hurâfelerin, hatta açıkça şirk unsurları- nın katılmasıyla veya bazı hakikatlerin örtbas edilip yok sayılmasıyla gerçek- leşecektir. İşte dine bu müdâhale, atma ve katma, tahrif kavramıyla ilgilidir ve hak dine en büyük ihânettir.

     

     

    SÜNNETİN TAHRİF ÇABALARI

    Sünnet, Kur’an’ın hayata dönüşmüş şeklidir. Sünnetin kavramsal alanı, kitabî ve teorik olanla değil; hayatî ve pratik olanla ilgilidir. Zaten “sünnet” sözlükte alışılmış yol, takip edilen örnek, taklit edilen davranış şekli gibi an- lamlara gelmektedir. Onun içindir ki Kur’an, kendisini değil; Rasûlullah’ı örnek gösterir.1694

     

    1692

    2/Bakara, 85

    1693

    Mustafa İslâmoğlu, Yahûdileşme Temâyülü, Denge Y., s. 181 vd.

    1694

    33/Ahzâb, 21

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    İsrâiloğullarının kendi Kitapları üzerinde yaptıkları tahrifatın aynısını bu üm- met de hadiste yapmıştır. Önceki ümmetlerin vahyin aydınlık yolundan na- sıl saptığını çok iyi bilen Rasûlullah, onların kötü sünnetlerini takip etmemesi için bu ümmeti tekrar tekrar uyarmıştır. Rasûlullah’ın, bu ümmetin yahûdi- leşmemesi konusunda gösterdiği hassâsiyet, Kur’an’dan kaynaklanmaktadır. Kur’an’ın bu konudaki en büyük uyarısı “Kitabın arkaya atılması” konusunda- dır. Çünkü müslüman İsrâiloğullarını yahûdileştiren en büyük sebep, Kitapla- rını arkaya atarak onun hükümlerini terk etmeleridir: “Kitap verilenlerden bir grup, Allah’ın kitabını sanki bilmiyorlarmış gibi arkalarına attılar.”1695 “Allah, kendilerine kitap verilenlerden ‘onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, gizlemeyeceksiniz’ diye söz almıştı. Fakat onlar verdikleri sözü arkalarına attılar ve ona karşılık bir miktar ücret aldılar.”1696

     

     

    Vahyin arkaya atılıp “mehcûr ve metrûk” bir tarihî hâtıra haline getirilme- si yalnız Allah’a karşı değil; Peygamber’e karşı da bir hakarettir. Ümmetinin bu yâhudileşme alâmetini Rasûlullah’ın kıyâmette Allah Teâlâ’ya nasıl şikâyet edeceği Kur’an’da şöyle ifade edilir: “Peygamber der ki: ‘Ya Rabbi, halkım, bu Kur’an’ı terkedilmiş bir halde bıraktılar!”1697

     

    Rasûlullah’ın kesin emirle “Benden bir şey yazmayın. Benden Kur’an dı- şında bir şey yazan hemen onu imha etsin!”1698 buyurması, sahâbenin kendi sözlerini yazmak için izin istediklerinde bu isteği defaatle reddedip buna izin vermemesi1699 hep bu ümmetin Kitab’ı tahrif ederek yahûdileşeceği korkusu yüzündendir.

     

    Sünnetin temiz ırmağını bulandırmak için, onun bir bölümünü oluşturan hadisleri tahrif etmek, en uygun yoldu. İsrâiloğulları, tahrife daha çok ekonomik çıkarlar yüzünden girişmişlerdi. Müslümanlar ise tahrif işine siyasal çıkarlar yüzünden bulaştılar. İlk uydurulan rivâyetler, hizip savaşlarında kullanılmak için uyduruldu. Örneğin “Kaderiyye, bu ümmetin mecûsileridir” sözü bunlardan biriydi. Rasûlullah’ın vefatından onlar- ca yıl sonra ortaya çıkan bir mezhep hakkında, Onun ağzından yalan uydur- maktan çekinmemişlerdi Kaderiyye’nin muhâlifleri. Tabii Kaderiyye de karşı

     

    1695

    2/Bakara, 101

    1696

    3/Âl-i İmrân, 187

    1697

    25/Furkan, 30

    1698

    Müslim, Zühd 72; hadis no: 3004; Dârimî, Mukaddime 42; Ahmed bin Hanbel, 3/12, 21, 39

    1699

    Dârimî, Mukaddime 42, Tirmizî, İlim 11

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                     atalar Yolu

     

    taraf için uyduruyordu. Mürcie hakkında uydurulan şu mevzû hadis onlardan biri: “Nebî buyurdu ki: ‘Mürcie’ye yetmiş peygamberin dili lânet okusun!”1700

     

    Uydurmacılık, sadece kelâmî mezhepler arasında kalmıyor, fıkhî mezhep- leri de kapsıyordu. Müfrit bir Hanefî mezhebi müntesibinin uydurduğu şu söz bunlardan biri: “Allah Rasûlü buyurdu: ‘Ümmetimden bir adam çıkar; Ona Muhammed bin İdris (İmam Şâfii) denir. O adam, ümmetime İblisten daha zararlıdır. Yine ümmetimden bir adam çıkar; ona Ebû Hanife (İmam Âzam) denilir. O ümmetimin kandilidir.”1701

     

    Uydurmacılığın en tehlikeli yanlarından biri, Allah’ın koyduğu ha- ram ve helâl sınırlarını değiştirmektir. İsrâiloğullarına mubah olan birçok şeyi hahamların haram kıldığını Kur’an’dan öğreniyoruz: “Tevrat indirilmeden önce, İsrâil (Yakup Peygamber)’in kendisine haram kıldığı şeyler dışında İsrâiloğullarına bütün yiyecekler helâldi. De ki: Getirip okuyun Tevrat’ı, eğer doğruysanız!”1702 (Gerçekten de İsrâiloğullarının kendilerine yasak kıldık- ları inek etinin Tevrat’ta helâl kılındığını görüyoruz.)1703

     

    Allah’ın koymadığı yasakları koymak, sünnetullaha aykırı olduğu gibi, fıt- rata da aykırıydı. Çünkü, eğer vahiy bir konuda yasak koymamışsa elbette bunun bir hikmeti vardı. Bu hikmet dün çıkmamışsa bugün, bugün değilse yarın kendini gösterebilirdi. Çünkü din evrenseldi ve getirdiği kurallar da bütün insanlığın ihtiyacını karşılayacak çapta olmalıydı.

     

    Arap ırkına has hayat tarzını, giyim stilini, damak zevkini, estetik anlayışını din pâyesi altında tüm dünyaya dayatmaya kalkmak, öncelikle dinin “değiş- ken” ve “sâbitelerini” birbirine karıştırmak demekti. Bu, dinde lâubâlileşme sonucunu doğururdu. Çünkü insanlar, hayatî sorunlarını çözmede hiç gereği yokken yerli-yersiz din ile karşı karşıya getirildiğinde, din, kalabalıkların dini olmaktan çıkıp bir seçkinler sınıfının dini olmaya başlıyor; kalabalıklar ise artık dinin değişmez değerlerine karşı lâubâlileşiyordu. Bu, tam İsrâiloğullarının Hz. Mûsâ’dan sonra dinlerine karşı lâubâli oluş serüveninin aynısıydı.

     

    Dün, tiyatro konusunda konulan sınırı belirlenmemiş yasakların ardından, bugün “İslâmî tiyatronun farziyyeti” derecesine, dün “erkek çocuklarını dahi

     

    1700

    Bağdâdî, el-Fark, s. 190

    1701

    Zehebî, el-Mîzan3/129; Cezerî, Câmiu’l Usûl 1/137

    1702

    3/Âl-i İmrân, 93

    1703

    Kitab-ı Mukaddes, Levliler, 22/20-30

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    okula göndermeme” ifrâtının ardından bugün delikanlı kızların okuması hatı- rına “başlarını açıversinler canım” tefritine, dün vesikalık resmin dahi zarûrete binâen ancak tecvîzinden, bugün Altın Portakala aday “hidâyet filmleri”ne, dün telli çalgıların haramlığından bugün telli çalgıların, yanında dut yemiş bül- büle döndüğü orglar ve orkestralar eşliğinde verilen “İslâmî konser”lere, dün dinlenmesi “haram” olan radyodan bugün kurulması “farz” olan televizyon is- tasyonuna kadar bir yığın örnek, yukarıda vardığımız yargıyı sadece doğrula- makla kalmıyor, içine düşülen çıkmazı da bir kara mizah halinde gözlerimizin önüne seriyor.1704

     

     

    İSRÂİLİYYÂT

    Tahrif ve hadis uydurmacılığı bahsinde önemli bir konu da İsrâiliyyât’tır. İsrâiliyyât, önceleri İsrâiloğulları kaynaklı tüm rivâyetlere verilen bir isimken, daha sonra İslâm kültürüne (daha doğrusu bazı müslümanların kültürüne) girmiş tüm yabancı kaynaklı bilgilerin ortak ismi haline gelmiştir. İsrâiliyyât kaynaklarının başında Tevrât ve onun şerhleri gelir.

     

    Uydurma olduğu kesin olan İsrâiliyyâta karşı Rasûlullah’ın tavrına şu rivâ- yet delildir: Rasûlullah’a elinde İsrâiloğullarına ait kitaplardan -ki bu kitap, bazı hadis şârihlerinin zannettiği gibi Tevrat değildi, baştan sona uydurma rivâyet- ler içeren yahûdi sözlü geleneğinin kaynağı olan Mişna adlı bir kitaptı- biriyle gelen Hz. Ömer’i Rasûlullah azarlamıştı.1705

     

    Kur’an’ın ve sünnetin yaklaşımı esas alınarak İsrâiliyyât, üç kısımda değer- lendirilir:

    • Doğruluğu tasdik edilen İsrâiliyyât,
    • Yalan olunduğundan emin olunan İsrâiliyyât,
    • Doğru ya da yalan olduğu bilinemeyen İsrâiliyyât.

    Kur’an, Tevrat’ın mihenk taşıdır. Kur’an’ın kabul ettikleri doğru, reddettikleri yalan, sükût ettikleri ise meçhuldür. Meçhul rivâyetler karşısında tavrımızın ne olması gerektiğini Rasûlullah açıklamıştır: “Kitap ehlini ne yalanlayın, ne de tasdik edin. Deyin ki: ‘Allah’a ve Allah’ın bize ve size indirdiği âyetlere iman ettik.”1706

     

     

    1704

    M. İslâmoğlu, a.g.e., s. 206 vd.

    1705

    Ahmed bin Hanbel, 3/378

    1706

    Buhârî, İ’tisâm 25, Tevhid 51

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                     atalar Yolu

     

    Rasûlullah, müslümanlara yaptığı bu tavsiyeyi (her konuda olduğu gibi) önce kendi tutmuş, kitap ehlinin Tevrat’tan İbrânice okuyup da Arapçaya çe- virerek anlattıkları kimi hikâyeleri sadece dinlemekle yetinmiştir. Esasen bu hikâyeler, asırlardır o bölgede oturmakta olan yahûdiler tarafından sürekli anlatıla anlatıla artık bölge halkının ortak kültürü haline dönüşmüştü. Bunlar içerisinde Tevrat’ta yer alan bir cümlenin atasözü haline gelmişi olan “kadın, kürek/eğe kemiğinden yaratılmıştır” sözü örnek olarak anılabilir.

     

     

    Deccâl, mehdî, kıyâmet alâmetleri gibi birçok konuda yığınlarca rivâyet nakledilir. Birçoğunun aslı araştırıldığında bunların İsrâiliyyâttan olduğu ortaya çıkmaktadır. Ancak kimi râvîler mârifetiyle bu rivâyetler Rasûlullah’ın ağzından çıkmış gibi nakledilmektedir. (Bu gibi rivâyetlerin asıl kaynağı olan Kâ’bu’l-Ah- bar, Vehb bin Münebbih gibi kimselerden bazı sahâbiler dahi rivâyet etmiş- lerdir. Bir sahâbinin kendisinden sonraki nesle mensup birinden rivâyetine usûlde “tedlis” denir.)

     

     

    İşte buna benzer “senedi sahih, metni illetli” bir rivâyetin aslını araştıran bir muhakkikin tesbiti: “Zübeyr bin Avvam, hadis rivâyet eden bir adam duy- du. Adam hadisi bitirene dek bekleyen Zübeyr ona şöyle dedi: ‘Sen bunu Rasûlullah’tan mı duydun?’ Adam ‘evet’ dedi. Zübeyr şöyle dedi: ‘İşte bu ve benzerleri beni Nebî’den hadis rivâyet etmekten soğutanlardır. Ömrüme yemin olsun ki, ben bunu Rasûl’den duydum ve bu söylediğinde Rasûlün yanındaydım. Fakat Rasûl bu hadise başladığında biz ona kitap ehlinden bir adamın sözünü aktardık. Ve sen, ‘evet, duydum’ diyen kişi, sen hadisin başı bittikten sonra geldin ve kitap ehlinden bir adamın anlattıklarını Rasûlullah’ın hadisinden zannettin.”1707

     

     

    İşte bu rivâyet, bazı sahâbilerin dahi yahûdilere ait birtakım rivâyetleri sö- zün başına yetişemedikleri için Rasûlullah’ın söylediğini zannederek rivâyet ettiklerinin en ilginç delili. Bu gibi örnekler, mûteber hadis kaynaklarındaki senedi sahih, lâkin metninde İsrâilî rivâyetler olan hadislere nasıl bakma- mız gerektiğini göstermektedir. İşte şu hadis de onlardan biri: “Ölüm meleği Mûsâ’ya gönderildi. Mûsâ ona bir yumruk vurdu ve gözünü çıkardı. Melek Rabbine geri dönüp dedi ki: ‘Beni ölmek istemeyen birine gönderdin’ Allah, gözünü geri iâde etti ve buyurdu ki: ‘Dön, eğer yaşamak istiyorsa elini öküzün

    1707 İbnu’l Cevzî, Def’u Şübheti’t Teşbih, s. 38

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    sırtına koymasını söyle, avucunun aldığı her kıla karşılık bir yıl yaşar. Mûsâ sordu: ‘Ya Rab, ya sonra?’ Allah cevapladı: ‘Ölüm!’ Mûsâ dedi: ‘O zaman şimdi gelsin...”1708

     

    Sözkonusu hadislerden biri de şudur: “Seyhan, Ceyhan, Fırat ve Nil cennet nehirlerindendir.”1709 Bu hadis rivâyeti, Tevrat’taki cümlelere çok benzemekte- dir.1710 Kur’an’a aykırı olan İsrâiliyyât, tefsirlerde de çokça yer alır. İsrâiliyyât, Kur’an ve sünnet ölçüsüne vurularak süzgeçten geçmeden ulu orta kaynak olarak kullanılırsa, geçmişte olduğu gibi bir yığın hurâfe ve yalanın müslü- manların kaynaklarına karışması sonucunu doğuracağı gibi, dinin tahrifini de beraberinde getirir.

     

     

     

    ÇAĞDAŞ İSRÂİLİYYÂT

    Bugün, İslâmî kültürü tehdit eden, eski İsrâiliyyât değil; adı İsrâiliyyât ol- mayan ve çoğu kimsenin dikkatini çekmeyen çağdaş İsrâiliyyâttır. İsrâiliyyât, bizce “tahrif kültürü”nü sembolize eden bir isimdir. İslâm kültürünü tahrife yönelen her kültür, “isrâiliyyât” kapsamına girer. Bu yüzden orta çağda İslâm kültürünü istilâ eden Yunan felsefesi de döneminin isrâiliyyâtıydı. Her yabancı kültür gibi girdiği kültüre hem katkıda bulundu, hem yozlaştırdı. Yüzyıllardır boşu boşuna tartışılan ve “imanın kelâmlaşması” demeye gelen Allah’ın sıfat- ları meselesi, dünyanın “kadîm/hâdis”liği meselesi, “haşir” meselesi, “cüz’ü lâ yetecezzâ” meselesi hep bu kültürün İslâm kültürüne etkisiyle ortaya çıkan incir çekirdeğini doldurmayan meselelerdi.

     

    Bugünün en tehlikeli isrâiliyyâtı çağdaş ideolojiler ve sistemlerdir. Marksizm, sosyalizm, şövenizm, kapitalizm ve Kemalizm birer isrâiliyyât ol- duğu gibi, pozitivizm, materyalizm, sekülarizm ve laisizm gibi felsefî ve siyasî akımlar da bugünün İslâm kültürünü ve hatta varlığını ciddi bir biçimde teh- dit eden isrâiliyyâttır. Türk-İslâmcılık, İslâmî sol, İslâm sosyalizmi şimdilerde moda olan laik İslâm da “hakkın bâtılla karıştırılarak” bir tür “düşünce şirki” elde edilen yahûdileşme ve gâvurlaşma temâyüllerindendir. Bu gibi düşünce şirklerine fetva tedarik etmekle görevlendirilen resmî din adamları taifesiyle

     

    1708 Buhâri, Cenâiz 69

    1709 Müslim, Cennet 26

    1710 Her bakımdan yanlış bilgilerle dolu olan muharref Tevrat’taki konuyla ilgili cümleler için bak. Tek- vin, 2/10-14

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                     atalar Yolu

     

    Kur’an’ın “hakka bâtılı karıştırıp bile bile hakkı gizledikleri” için kınadığı yahûdi- leşmiş din adamları arasında garip bir ilişki var.

     

    Laisizm, son moda isrâiliyyât olarak günümüz Türkiye müslümanları için çok ciddi bir tehlike olarak hissettirmektedir kendisini. Müslümanca düşünme ve yaşama felsefesini kökten tehdit eden laisizm sadece kültürümüzü de- ğil; imanımızı da tehdit etmekte. Kadim/eski isrâiliyyât, kelimeleri yerlerinden ederek düşünceyi tahrif ve hayatı tahrip ediyordu. Çağdaş isrâiliyyât olan lai- sizm ise eşyayı menşeinden, gayesinden ve illetinden ederek düşünceyi tahrif ve imanı tahrip etmektedir. Bu çağdaş ilhad modası, hayatla imanın arasını ayırarak eşyanın tabiatına aykırı bir konum almakta, bu modaya kapılanlar ise dini “vicdanîleştirerek” hıristiyanlaşmaktadırlar. Laisizm, yani laiklik, Kur’an’ın diliyle “sapıtanların yolu”, yani bir “hıristiyanlaşma”dır.

     

    Ancak, şu bir gerçektir ki, isrâiliyyâtın ister eski, ister çağdaş olsun tüm çeşitlerinde yahûdilerin parmağı hep olagelmiştir. İslâmî kaynaklara girmiş kadim isrâilî rivâyetlerin başında deccal ve mehdi haberleri gelirdi. Çağımız yahûdileri, tekellerinde tuttukları basın-yayın ve iletişim araçları vasıtasıyla sü- per güç adı altında insanların zihninde “heyûlâ” haline getirilen yeni “deccal” ve “mehdi”ler imal etmektedir. İnsanlığın bilinçaltına yerleştirilen bu güçler, kimi için “korku”, kimi için “umut” haline getirilmektedir.

     

    Bugün iletişim organları sayesinde çağdaş teknoloji muazzam bir hurâfe haline getirilmektedir. İnsanlar makinelerde, onlarda olmayan birtakım güçler vehmeder olmuşlardır. Çağdaş isrâiliyyât, “yazılı âyetler” dışındaki üç âyeti de tahrife yönelmiştir.

     

    İnsanın tahrifi: Allah’ın âyetlerinden bir âyet olan insan, hem fiziğiyle hem metafiziğiyle tahrip edilmekte, kitlesel imha silâhlarıyla bedeni tehdit altınday- ken, kitle iletişim araçlarıyla da duygu ve düşüncesi tahrip ile karşı karşıya kalmaktadır.

     

    Olayların tahrifi: Yine, Allah’ın âyetlerinden bir âyet olan “âyât-ı hâdisât” da yahûdi kartellerin elinde tuttuğu uluslararası medya tarafından tahrif edile- rek insanların haber alma emniyeti katledilmektedir. Olaylar, olduğu gibi değil; haberi aktaranların istediği gibi, tahrife uğrayarak insanlara sunulmaktadır.

     

    Tabiatın tahrifi: Allah’ın âyetlerinden dördüncüsü olan “âyât-ı kâinât”, yani tabiat, teknoloji adlı canavarın tahrifine uğramakta, ekolojik ve biyolojik

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    denge tahrip olmaktadır. Allah’ın kevnî âyeti olan tabiatın tahribine yol açan bu “teknolojik tahrif”i de, insanlığın istikbalini tehdit eden bir tahrif çeşidi ola- rak görmek yerinde olacaktır.

     

    Türkiye gibi pozitivist eğitimin tutmadığı, bunun sonucunda da genç kitle- lerde büyük bir inanç boşluğu meydana gelen taklitçi ülkelerde şimdilerin en moda isrâiliyyâtı, yıldız falcılığı, astroloji ve burç falcılığı, medyumluk gibi sap- kınlıklardır. Bir asra yakın zamandır dinî olan her şeyi yok etmek için insafsızca savaşan resmî ideoloji, dinin yerine koyacak bir şey bulamayınca, ortalığı bu sahte dinler, nazar boncuğu, uğur totemleri vs. gibi sosyete putları kapladı. Bu sahte dinlerin peygamberleri de medyum, astrolog, nümerolog, münec- cim adı altında ortaya çıkan kimselerdi.

     

     

     

    BAZI HURÂFECİ TAHRİF AKIMLARI

    Tahrif konusu işlenirken, örnek olarak gösterilen tahrifçi akımlar, hep hicrî ilk üç yüz yıllık bir dilimden gösterilir. Oysa ki, İslâm ümmeti içerisinde daha sonra ortaya çıkan tahrifçi mezhepler, dinde yaptıkları tahribat açısından ön- cekilerden hiç de aşağı değildirler. Bunların en önemlileri Bahâîlik, Kadıyânîlik, Hurûfilik, Ebced ve Cifircilik, On dokuzculuk, İskendercilik gibi bâtıl mezhep ve akımlardır.

     

    İran ve Hindistan-Pakistan gibi ülkelerde yaygın olduğunu gördüğümüz Bahâîlik ve Kadıyânîliğin Türkiye toprakları üzerinde pek etkisi olmadığını be- lirtelim.

     

    Hurâfeci Tahrif Akımlarından Hurûfîlik, Ebcedcilik, Cifircilik: İn- sanlık tarihinde tevhid akîdesini bulandıran bir yığın hurâfe çeşidi olagelmiştir. Bunlar bazen ağaç, ırmak, inek, yıldız, güneş, ateş, yer, gök gibi müşahhas/ somut varlıklar olabildiği gibi, bazen de peri, gulyabânî, dev, hortlak vs. gibi mücerret/soyut tasavvurlar da olabilmektedir. İnsanın, olmayan bir şeyi veh- metmesiyle, eşyada olmayan bir gücü onda varmış gibi hissetmesi arasında temelde bir fark yoktur. Bunların tümü birer “tahrif”tir, imanın tahrifi...

     

    Somut birer varlık olan eşyada güç vehmetmekten daha beter bir hurâfe olan soyut birer sembol olan harf ve rakamlarda birtakım sırlar ve mânâlar

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                     atalar Yolu

     

    vehmetmek, insanoğlunun en eski hurâfelerinden biridir. Bu hurâfeler, ken- disine inanan insanlarda gösterdiği etki sayesinde yaygınlaşmakta, bâtıl da olsa, insanın duyuları üzerindeki baskısı sonucunda gerçekleşen birtakım fizikî tezâhürler, “evhamlı” insanların hurâfelere inanmasına delil olmaktadır.

     

    Din, her şeye gücü yeten bir varlığa (Allah); sihir ise, tabiattaki somut ya da soyut bir güce yönelmektir. Dinin bir cemaati, sihrin ise sadece müşterisi vardır. Dinde günah ve haram anlayışı varken, sihirde yoktur. Dinde açıklık ve anlaşılırlık, sihirde ise kapalılık ve gizem esastır. Dinde erdem, itaat ve bağlan- ma; sihirde ise menfaat vardır. Sihir, ilâhî otorite ve ahlâkî kuralların dışındadır. İddiası, tanrı(lar)ı zorlayarak bir şey yaptırmaktır. Sihirbaz, menfaati için her kutsalı kullanmakta bir beis görmez.

     

    Hurûfîlik, tarihin en eski hurâfe yöntemlerinden biridir. Harfler ve rakam- larla insanların duyguları üzerinde baskı kurma, onları, tabiat üstü varlıkları harekete geçiren birer parola olarak kullanma işinin bir parçası olan rakam değerli harf sistemini (ebced, cifir), yahûdileşen İsrâiloğulları sistematik bir bi- çimde kullanmışlardır.

     

    Sihirbazlık ve yıldız falcılığı Tevrat’ta yasaklanmasına rağmen1711 yahûdiler bu işi yapagelmişlerdir. Hatta Kabala adı verilen ve ebced hesabına çok ben- zeyen bir rakamsal sihir sistemi yahûdilere atfedilir. Kur’ân-ı Kerim, Hz. Süley- man’ın “peygamber” değil de; büyücü olduğunu iddia eden yahûdileri red- dederek sihrin ilk defa nasıl ortaya çıktığını Bakara sûresi, 102. âyette bildirir.

     

    Yahûdiler, eski alışkanlıkları gereği hep gizemli şeylerin ardına düşüyorlar, tabiatta insanla uyum içerisinde yaşayan şeffaf güçleri, hasımlarının aleyhine kullanmanın yollarını arıyorlardı. Ayrıca “Ebû Câd hesabı” diye bilinip Türkçeye “ebced hesabı” olarak geçen rakam değerli harf sistemiyle, gelecekte vuku bulacak birtakım olayları bileceklerini iddia ediyorlardı.

     

    İslâm âlimleri, ebced sistemine hurâfe olarak bakarlar. İbn Hacer bu sis- temle varılan sonuçların bâtıl olduğunu, ona itimat etmenin câiz olmadığını söyler. İbn Abbas (r.a.)’ın da ebced hesabından insanları sakındırdığı ve onu sihrin bir çeşidi sayarak “bu hesabın şeriatta yeri yoktur” dediği aktarılır.1712

     

    Cifr, ebced, cümmel vs. gibi adlar verilen rakam değerli harf sistemiyle

    1711 Bak. Kitab-ı Mukaddes, Levililer 19/26, 31; 20/27; Çıkış 22/18; İşaya 47/8-14 1712 Süyûti, el-İtkan, 3/26

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    olayların zamanını, yerini, durumunu, sırrını keşfetmek için yapılan bu hurâ- fecilik işlemine “hurûfîlik” adını verebiliriz. Tarihte bu adla ünlenmiş bir ekol de bulunmaktadır. İran’lı Fazlullah Hurûfî (ö. 1394) adlı bir şeyhin kurduğu bu tarikatta, görülmeyen güçleri harekete geçirmek ve tabiat üstü kuvvetleri kul- lanmak için birtakım harf, rakam ve şekillere özel anlamlar yüklenir.

     

    On Dokuzculuk; Hem Çağdaş, Hem Hurâfe: Hurûfîliğin çağdaş bir tezâhürü de 19’culuk akımıdır. Amerika’da yaşamış Türk asıllı bir Mısır va- tandaşı olan biyokimya doktoru Reşat Halife’nin bilgisayar analizlerine da- yanarak icad ettiği “on dokuz mûcizesi”, piyasaya ilk sürüldüğünde hayli ta- raftar buldu kendisine. Reşat Halife iddiasını, “on dokuz” sayısının Kur’an’ın kodu olduğu tezi üzerine kurmuştu. Tarihte çıkan her fırka gibi o da delillerini Kur’an’dan getirmeye çalışıyordu. Ama on dokuz sayısının mûcizeliğinin is- patı yapılırken, Kur’an’da bu rakamla uyuşmayan bazı sayımlar elde edilince, Kur’an’ın bazı âyetleri (meselâ Tevbe sûresinin son iki âyeti) inkâr edilmeye, bu âyetlerin -hâşâ- Kur’an’a sonradan ilâve edildiği gibi çok âdice bir iftiraya varılıyordu. Hurâfenin mantığı, her yer ve her çağda aynı. Uydurulan hurâfe- ye uymadı diye, hurâfeden vazgeçilmek yerine âyetten vazgeçiliyordu. Buna “Kur’an’a iman etmek” değil; “19’a iman etmek” derler. Hâlbuki sadece bu iki âyetteki kelimeler değil; nice örnekte görüldüğü şekilde bazı kelimeler yanlış sayılıyor veya uydurma te’villerle zorlanarak sayı tutmuş gösteriliyordu.

     

    En sonunda bu iddiaları ortaya atan Reşat Halife, ağzından baklayı çıkardı. O, beklenen “peygamberliğini” ilân ediyordu. “Reşat Halife-Allah”ın Rasûlü” imzasını attığı “Allah’ın Dünyaya Bildirisi” başlıklı bir metin ile peygamberliğini dünyaya duyurur ve herkesi kendisine inanmaya dâvet eder. Bu sapık mü- tenebbî ve bağlıları, bununla da yetinmeyip bazı âyetleri tahrif etmekten geri durmazlar. Kur’an’ın Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceğini ısrarla söylediği Kıyâmetin kopma tarihini, yahûdilerin yaptığı gibi, hurûf-ı mukattaa’nın cifr he- sabındaki toplam rakamsal karşılığı olarak ilân ederler.

     

    19’cular, çok ilginç bir şeyi daha yaparlar. Tıpkı, Kadıyânîler’in İngilizlerin Hindistan’daki varlığını; Bahâîlerin, yine İngiliz ve Rusların İran’daki sömürü- sünü meşrûlaştırdığı gibi, bunlar da Türkiye’de ateizmin taşeronluğunu yapan Kemalizm’in varlığını meşrûlaştırmaya çalışırlar. Bu sapık dine göre, Kur’ân-ı Kerim’e -hâşâ- Muhammed”in yâveleri diyecek kadar Kur’an’a düşman olan Mustafa Kemal, Kur’an’ın kodu olan kutsal 19 rakamıyla geleceği haber ve- rilen “mûcizevî” bir müceddiddir. “Şeytanî bir hilâfete son veren Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatını kuşatmış bulunan 19 sistemi Fussılet, 53 âyetinde

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                     atalar Yolu

     

    belirtilen işaretlerden biridir” diyerek1713 yer yer sahtekârlık derecesine varan bir çarpıklıkla Atatürk”ün hayatındaki 19 rakamıyla ilişkiyi ortaya atarlar.1714

     

    Değil hadisleri, tüm sünneti “şeytanî öğreti” adı altında acımasızca süpü- rüp, ezanda Peygamber Efendimiz’in adının anılmasını “putperestlik” olarak niteleyebilecek kadar modernist ve “Kur’an’cı”, bilgisayara dayalı bir öğreti geliştirecek kadar yenilikçi ve devrimci geçinen 19’cular da pekâlâ tarihin en mistik hurâfe ve hezeyanlarından hiç de aşağı kalmayan bir hurâfenin ve tah- rif akımının mimarı olabilmektedirler. Bu durum, bir kez daha göstermiştir ki, hurâfecilik ve tahrif, hiçbir zümreye has değildir; bu bir yahûdileşme mantı- ğıdır. Bu mantığa saplanan insan, kimi zaman sünnet, kimi zaman gelenek, kimi zaman da çağdaşlık adına âyetleri tahrif, dini tahrip edebilmektedir.

     

    İskender el-Ekber Tâifesi: Kendisini önce mehdî, sonra peygamber ilân edip “Risâlet Nurları” isimli bir de -hâşâ- Allah tarafından kitap indiril- diğini iddia eden mistik Mihr’cilerin tahrifi de rasyonalist 19’cuların tahrifiyle özde aynıdır. İşte Kur’an’dan sonra dünyaya indirilen “Risâlet Nurları”ndan âyetler(!): “Onlara aralarındaki anlaşmazlıkları halletmelerini söyle. Hepsi ile ayrı ayrı toplantı tertip et. Sonra Demirel, Erbakan, Türkeş ve Feyzioğlu kulla- rımızla toplan.” (Anlaşmazlık sûresi, s. 1) “Bugün öğleden sonra Sanayi Ba- kanlığına git. Soner’in sağ tarafında sana yardımcı kıldıklarımızdan birini göre- ceksin. Ona bu satırları göster sana biat edecek.” (Mehdi sûresi, s. 13) “Beni defalarca gördün. Vaktiyle dayı beyin düştüğü hataya düşme. Beni defalarca gördün. Cibril’i, Muhammed kulumuzu, kendini de gördün.” (Allah Teâlâ sû- resi, s. 15-16) “Gördün ki sen uçtuğun zaman kimse senin uçtuğunun farkına varmıyor.” (s. 26) “Ey İskender el-Ekber hazretleri kulumuz. Evet, sen hakiki bir hazretsin. Bozoklu Han bir veli idi ve senin ceddindir, seyyiddir. Sen de seyyidsin, 12. imamsın, son imamsın.” (Tayyı Mekân sûresi, s. 44) “Evet, şey- tan senin voltajına dayanamaz. Dalga uzunluğu konusunu sana tekrar yazdı- racağız.” (s. 62)

     

    Bunlar gibi, baştan sona abuk-sabuk cümleler ve hezeyanlarla dolu olan bu kitapçık, bir gerçeği açık seçik ortaya koymuştur: İnsanlar eğer sâdık pey- gamberlerine tâbi olmazlarsa, onları arkalarına takacak sahte peygamber- ler çıkmaya devam edecektir. Eğer içinde şüphe bulunmayan Allah’ın vahyi

    1713 Edip Yüksel, Müslüman Din Adamlarına 19 Soru, Ozan Y. s. 70

    1714 Bu tezler ve bu sahtekârlığın eleştirisiyle ilgili olarak Bak. M. İslâmoğlu, Yahûdileşme Temâyülü, s. 235-239; Mahmut Toptaş, K. Kerim ve 19 Efsânesi, İnkılâb Y; E. Şenlikoğlu, İnsanlar da Kayar, Mektup Y; B. Sağlam, 19 Meselesi ve Edip Yüksel’e Cevaplar, Tebliğ Y. ve 19 Meselesini doğrulayan ve Atatürk’ü savunan eser olarak Bak. Cenk Koray, Kur’an-İslâmiyet, Atatürk ve 19 Mûcizesi, Altın Kitaplar Y.

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Kur’an’a sarılmazlarsa, bu ümmetin içinden çıkan ya da çıkacak olan mu- harriflerin/tahrif edicilerin elleriyle yazıp ‘bu Allah’tandır’ diyerek piyasaya sürdükleri şeytanî vahiylerin tuzağına düşeceklerdir.

     

     

     

    MUHARRİFLER VE MÜCEDDİDLER

    Tecdîd, tahrîfin zıddıdır. Tahrif edileni aslına döndürmeye, tahrip edileni onarmaya, bozulanı yapmaya, eskiyeni yenilemeye “tecdîd”, bunu yapana da “müceddid” denir. Tecdîd, sonradan uydurmak değildir. Aksine tecdîd, sonradan uydurulmuş şeyleri “asıl”dan temizlemektir. Bir bid’atten arındırma ameliyesidir. Tecdîd, kesinlikle reform değildir. Reformda, öze bağlılık aran- maz. “Deforme” olmakla “tahrif” arasında benzerlik varsa da, bunların izâlesi için yapılan “reform” ile “tecdîd” arasında mâhiyet farkı vardır.

     

    Reform, orijinali şart koşmaz. Reformun karşılığı “tecdîd” değil; “ıslah”tır. Reformasyon; düzeltme, iyileştirme, daha kullanışlı hale getirme işidir. Elde deforme olmamış bir “asıl” olmadan bir şey reforme edilebilir, ancak elde tahrif olmamış bir “asıl” olmadan tecdid gerçekleştirilemez.

     

    Tarih, müceddidlerle muharrifler arasındaki bitmez tükenmez mücâdele- nin en büyük şâhididir. Muharrifler, tarih boyunca hep müceddidlere düş- man olagelmişlerdir. Ekmeğini tahriften çıkaran her tahrifçi, tecdid yanlılarının amansız düşmanıdır. Bu nedenle de tarihte bir inancın müceddidlerine en çok düşman olanlar, o inancı inkâr edenler değil; o inancın tahrif edilmiş biçi- mini kabul edenler olmuştur.

     

    Benî İsrâilin Tahrifi ile Bu Ümmetin Tahrifi Arasında Karşılaştırma ve Sonuç: Tahrif, İslâm ümmetinin yahûdileşme tehlikesine en çok mâruz kaldığı bir temayüldür. İsrâiloğulları dinlerini tahrif edince; ahlâkî, sosyal ve si- yasal yapıları da tahrip olmuştur. Bu ümmet de dinini tahrif edince aynı âkıbe- te uğrayarak ahlâkî, sosyal ve siyasal bir çöküş sürecine girmiştir. İsrâiloğul- larının Tevrat’a sarılarak öze dönmesi artık mümkün değildir. Çünkü Tevrat’ın muhâfazası benî İsrâil bilginlerine bırakıldığı için aslı kaybolacak bir biçimde tahrif edilmiştir. Ancak ümmet-i Muhammed’in Kur’an’a sarılarak dinini tecdid etmesi mümkündür. Çünkü Kur’an, bizzat Allah tarafından korunmuştur.

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                     atalar Yolu

     

    İsrâiloğullarını tahrife yönelten sebeplerin başında iki şey gelir: Kör taassup ve dünyevîleşme. Bu ümmetin tarihindeki tahrifin sebeplerinin başında da bu iki unsur gelmektedir: Siyaset, mezhep, meşrep, soy, ırk, ulus asabiyeti ve makam-mevki, mal-mülk, servet-şöhret ihtirası.

     

    Bu ümmetin muharrifleri Kur’an’ın metninde tahrifat yapamamışlarsa da, onun mânâsında te’vil, tefsir, nesh, tahsis adı altında birçok tahrifat yapmışlar, bunu müteşâbih âyetler sınırında da tutmayıp muhkem âyetleri dahi mezhep, meşrep ve politik kavgalarında silâhlarının ucuna takmaktan çekinmemişler- dir. İsrâiloğullarının en ünlü tahrif biçimi olan uydurmacılığı Kur’an’da gerçek- leştiremeyenler, sünnetin büyük bir bölümünü oluşturan “hadis”te gerçekleş- tirmişlerdir.

     

    Müslüman İsrâiloğullarının yahûdileşmesinde nasıl eski Mısır, Yunan, Fi- listin putperest kültürlerinin etkisi olmuşsa, bu ümmetin yahûdileşme tema- yülüne sapmasında da başta isrâilliyyât olmak üzere Yunan, Roma, Bizans, kadim Türk ve çağdaş Batı kültürlerinin tahrip edici etkileri olmuştur.

     

    İsrâiloğulları içerisinden çıkıp da kendilerine has peygamberler ve kitap- lar ihdas eden sapık grupların benzeri bu ümmetin içerisinden de çıkmıştır. Bahâîlik, Kadıyanîlik, Hurûfîlik, 19’culuk ve İskender el-Ekber taifesi bunlar- dan birkaçı. Bu sapkınlıklardan birçoğunun ortak yanı da bir tür rakam gi- zemciliğine dayalı “cifr” ve “ebced”e aşırı düşkünlükleridir.

     

    Hurâfe, tarih boyunca tahrifin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Tarihte ve günümüzde din ne kadar tahrif edilirse, hurâfe de o kadar itibar kazanmakta- dır. Şimdilerde toplumumuzda hayli ilgi toplayan medyumlar, tarotçular, burç- çular, falcılar, büyücüler, cinciler ve bilumum çağdaş üfürükçüler din düşmanı rejimin açtığı boşluktan istifadeyle ortaya çıkmışlardır.

     

    Hurâfecilik, öteden beri sanıldığı gibi yalnızca mistik, geleneksel ve gizemci çevrelerin müptelâ olduğu özel bir sapma değil; 19’culuk sapkınlığında da görüldüğü gibi akılcı, modern ve bilimci çevrelerin de pekâlâ sarılabileceği genel bir sapmadır.

     

    Bel’am, “din âlimi”ne karşı çıkarılan “devlet âlimi” tipidir. Her din ve dinî toplum, kendi içerisinden çıkardığı “Bel’amların” tahrif ve tahribine mâruz kalmıştır. Bu konuda ümmet-i Mûsâ ile ümmet-i Muhammed’in kaderleri garip bir biçimde birbirine benzemektedir.

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Tahrif ile tecdid arasındaki savaş, neredeyse insanlıkla yaşıttır. İlk tahrif- çi şeytandır. Tarih boyunca, bir dinin muharrifleri, aynı dinin müceddidlerinin en büyük hasmı olagelmiştir. Bu ezelî kural, bu ümmette de bozulmamıştır. Günümüzdeki İslâmî mücâdelenin içinde olanlar, bu tarihî gerçeğin çağdaş tezâhürlerinin acı hâtıralarıyla doludurlar.1715

     

    Halk, her şeyden önce kasıtlı olarak câhil bırakılmış, halkı gerekli İslâmî bilgilerden mahrum bırakanlar, dünya ve âhirette lâzım olacak kültürden uzaklaştıranlar bununla yetinmeyip, nice dayatmalar ve yönlendirmelerle halkı saptırmışlar, doğruyu eğri ve eğriyi doğru olarak göstermişlerdir. Halk, kızıl- maktan daha çok acınacak bir zavallı, düzen ve çevrenin kurbanı durumun- dadır. Onlara tevhid öğretilmeden, tevhidî bilinç ve ibâdet anlayışı kazandı- rılmadan, sahih bir din öğretilmeden bâtıl inançların ve hurâfelerin önünün alınamayacağı bilinmelidir. Bununla birlikte görülen bâtıllara müdâhale edil- meli, halkın hurâfeci yaklaşımları en güzel üslûpla önlenmeye çalışılmalıdır. Ama, bataklık kurutulmadan sivrisineklerle mücâdelede ciddî bir mesafe kat edilemeyeceği unutulmamalıdır. Hurâfe üreten düzen ve çevre şartları değiş- tirilmeden eski ve yeni câhiliyye hurâfelerinin, bâtıl inanış ve bid’atlerin önünün alınamayacağı bir gerçektir.

     

    Gençlerin ve her yaştan dâvâyı tanıyan mü’minlerin Hakk’a ve hak dine inanmayan insanların kendilerine din biçmelerine, Firavun ve Bel’amların bâtıl dinlerini kendilerine dayatmalarına, hak dini tahrif etmeye çalışmalarına, Al- lah’a ve Allah’ın dinine iftira etmelerine şuurlu mü’minler göz yummayacak ve boyun eğmeyecektir. Onların tuzaklarına düşmemek ve halkı etkilemelerini önlemek için görevlerini kuşanacaklardır.

     

    Allahumme erina’l-hakka hakkan ve’rzuknâ’l-ittibâa ileyh. Ve erinâ’l-bâtıle bâtılen ve’rzuknâ-l ictinâba anh. Ey Allah’ım, bize hakkı hak olarak göster ve hakka ittibâ etmeyi nasip et. Bâtılı bâtıl olarak görmeyi ve bâtıllardan kaçın- mayı nasip et.

     

     

    SORULAR

    • Atalar yoluna uymakla ilgili olarak seçeneklerdeki değerlendirmelerden hangisi yanlıştır?
      • Geçmişi tümüyle atmak, onunla bağları koparmak gerektiğinden,

     

    1715 M. İslâmoğlu, a.g.e. s. 212 vd.

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                                                                     atalar Yolu

     

    doğru yaptıklarını bilmiş olsak bile ataların yolunu tâkip etmek, onların âdet ve geleneklerini benimsemek, Kur’an’da kesin bir şekilde yasaklanmıştır.

    • Hakkın ve iyiliğin ölçüsü, ne eski ne de yenidir; ataların yolunun ölçü olarak kabul edilmesi de, onların her şeyiyle reddedilmesi de doğru değildir.
    • Allah’ın indirdiği delillere bakmayıp da ataların inanç ve yaşayışını, onlar bizim atamız olduğu için taklit etmek; hakkı bırakıp kuruntulara ve şeytanın izine uymak ve Allah’a eşler koşmak
    • Atalar yoluna körü körüne taassupla uyulmasını yasaklayan Kur’an, dinin esasları ve özellikle akîde hususunda İlâhî vahyin dışında başka kesin ölçüler kabul etmeyi yasaklar; Bâtıl din ve ideolojilerin Kur’an’a ters düşen prensip ve hükümlerinin, ataların veya çağdaş insanların kabulü, ya da halk çoğunluğunun yolu da olsa, kesin bir şekilde reddedilmesini
    • Müşriklere, ‘Allah’ın indirdiklerine uyun’ denildiğinde, ne tür tepkide bu- lunurlar?
    • Bu konuyu düşünüp değerlendireceklerini, araştırdıktan sonra karar vereceklerini, hangi görüşün delili kuvvetliyse ona uyacaklarını söylerler.
    • Atalarının üzerinde bulundukları yolda devam edeceklerini ifade eder-

     

    ler.

     

    • Allah’ın indirdiklerine derhal itaat
    • Herhangi bir tepki göstermeyip çağrıyı cevapsız bırakırlar.
    • “Ataların dini” tâbiri ile, “inançlar” arasında ne gibi bir bağlantı kurulabilir?

     

    Bu bağlantı konusunda aşağıdaki değerlendirmelerden hangisi doğrudur?

    • İnsanların inandıkları değerler atalarından kalan değerlere uygun düş- mek zorundadır.
    • Ataların bıraktıkları değerlerden doğru-yanlış ayrımı yapılmaksızın hiç- birinin önemi
    • İnsanlar, genellikle atalarının kendilerine miras olarak bıraktıkları inanç- ları mukaddes olarak kabul ettikleri için, Allah’ın hükmü ile ters düşenler olunca, Allah’ın hükmüne inanmak istemezler; Bu tavır, müşriklerin en belir- gin özelliklerinden
    • İnsan, ne olursa olsun babasını sevmek, dedelerinden kalan mirasa sahip çıkmak zorundadır. Bunun için âdet ve gelenekleri yüceltmek, onlara kutsallık atfetmek, ataların sözünü ve yolunu ölçü olarak görmek
    • Kur’an’da câhiliye Araplarının İslâmî dâvete karşı çıkma sebepleri ara- sında en önemlilerinden biri olarak “atalarının yolu” gerekçesini gösterdikleri ifade Bu bahane, sadece o dönemdeki, o coğrafyada yaşayan o insan- lara mı aittir?
    • Hurâfe ne demektir, günlük hayattan birkaç örnek vererek açıklayın. 6- Bâtıl inanışlara ait beş tane örnek

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    • Bid’atin tanımını yapınız. Hangi konulardaki yeni bir şey bid’at olur? Bid’atle ilgili hadis-i şerifi meal olarak ifade Bid’atin iyisi kötüsü (hasene- si, seyyiesi) olur mu? Niçin?
    • Günümüzde ve bu coğrafyalarda mevcut bazı hurâfeci tahrif akımlarını açıklayarak sayınız.
    • İsrâiliyyât ne demektir? Eski ve yeni isrâiliyyâtla ilgili birer örnek 10- Taklit ne demektir? Hangi taklit iyi, hangisi kötüdür?

     

     

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    1. Ünite

    ÇAĞDAŞ BÂTIL/UYDURMA DİNLER (İDEOLOJİLER VE DÜZENLER)

    • İdeoloji
    • Laiklik
    • Demokrasi
    • Kapitalizm
    • Ateizm
    • Paganizm/Putperestlik
    • Anıtmezar/Anıtkabir; Modern Türbe ve Tapınak
    • Saygı Duruşu
    • Animalizm
    • Animizm (Ruhlara Tapma İnancı)
    • Nusayrîlik
    • Kadıyanîlik
    • Bahâîlik
    • Noel, Noel Baba veYılbaşı Kutlamaları
    • Örf ve Âdet
    • Hâkimiyet/Egemenlik

     

    Bu üniteyi bitirdiğinizde aşağıdaki amaçlara ulaşmanız beklenmektedir:

     

    • İdeolojinin bâtıl bir din olarak mâhiyetini İslâm’a göre tanımlamak.
    • Günümüzde yaşadığımız ülkede ve değişik coğrafyalarda egemenliklerini sür- düren değişik ideolojileri ve düzenleri
    • İnsanımızı büyük çapta etkileyen laiklik, kapitalizm, Kemalizm ve demokrasinin tanımlarını yapabilmek ve tek Hak din olan İslâm’la mukayesesini değerlendi-
    • Özellikle câhilî eğitim kurumları vâsıtasıyla insanımıza (farkında olmasalar bile) ciddi etkisi olan, ateizm ve darvinizmin ne olduğunu ve İslâm inancına ters düşen yönlerini ana hatlarıyla açıklayabilmek.
    • Resmî ve geleneksel kutsal türbe yaklaşımını değerlendirebilmek, halkın din anlayışını derinden etkileyen örf ve âdeti yüceltme anlayışını tahlil
    • İslâm’ın tümüyle dışına çıkmış olduğu bazı Müslümanlar arasında egemenliğini sürdüren Dürzîlik, Nusayrîlik, kadıyınîlik, Bahâîlik ve hulûl anlayış ve inançlarını İslâm’ın sahih inancıyla mukayese edebilecek şekilde değerlendirebilmek.
    • İslâm’ın kabul etiği ve etmediği örf ve âdetlere örnekler verebilmek ve bu konu- da yapılması gerekenleri açıklayabilmek.
    • Egemenlik konusunu Kur’an’dan yola çıkarak değerlendirip İslâm ve câhiliyenin bu konudaki tavrını örneklendirerek açıklayabilmek.
    • Tümüyle İslâm dışı olan inanç, anlayış ve uygulamaları müslümanca değerlen- direbilmek.

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                         çağdaş Bâtıl/UydUrMa dİnlEr

     

    Bir Müslüman, çağdaş bâtıl dinleri de reddetmek zorundadır. La- iklik, Demokrasi, Kemalizm, Kapitalizm, Sosyalizm, Komünizm, Materyalizm, Rasyonalizm, Pozitivizm, Determinizm, Sağcılık, Solculuk, Masonluk, Siyo- nizm, Politeizm, Ateizm, Paganizm, Animalizm, Animizm, Fetişizm, Hinduizm, Budizm, Darvinizm gibi ideolojilerin birer din haline geldiğini, bu ideolojilerin de kendine göre bir inanç, bir tapınma/ibâdet, bir hayat tarzı, bir ahlâk biçi- mi olduğunu, bütün bunların İslâm’ın esasları ve hükümleriyle zıt olduğunu Müslümanlar bilmek zorundadır. Yine; Konfüçyüscülük, Dürzîlik, Nusayrîlik, Kadıyanîlik, Bahâîlik gibi bir şahsın putlaştırılıp görüşlerinin dinleştirilmesiyle oluşan bu bâtıl dinleri reddetmek gerektiğini bilmek zorundayız. Düalizm ve Teslisin, yani Ekanim-i Selâsenin tevhidle bağdaşmadığını herkes bilmek zo- rundadır.

     

     

    İDEOLOJİ

    Kelimenin aslı Latincedir. İdea, “görünen biçim, fikir” sözcüğü ile logos “bilgi” kelimesinin birleşmesi ile yapılmış ve düşünceyi inceleyen bilim (ideler bilimi) anlamında kullanılmıştır. Siyasal ve sosyal bir doktrin meydana getiren ve bir hükümetin, bir partinin veya bir sosyal sınıfın hareketine yön veren, dü- şünce sistemine ideoloji denir. Bir topluma veya toplumsal sınıfa has düşün- celerin tümüne ideoloji denir. İlk olarak Destut de Tracy tarafından, felsefî bir hareket olarak savunulmuştur. Daha sonra Cabanis, Volney Grat ve Daonou tarafından siyasî bir topluluk olarak sahneye çıkarılmıştır. On sekizinci y.y.’da “ideologlar” denilince bu isimler akla gelirdi. Cemil Meriç, ideolojinin, kaypak ve karanlık bir mefhum olduğunu, Büyük Fransız İhtilâlinden sonra “felsefe”ye başka bir isim bulmak gerektiğini, zira felsefenin kiliseden koptuğunu, bunun için “ideoloji” kelimesinin Destut de Tracy tarafından (1796) uydurulduğunu izah eder.1716

     

    İdeoloji, metafizik muhtevâsından sıyırılmış bir felsefedir. İslâm mütefekkir- leri ve ulemâsının felsefecileri küfürle itham ettiğini bilen batıcı laik kadrolar, bu kelimenin arkasına sığınmışlardır. Bilginin kaynağını duyu organlarının faâliyet- leri ve akıl yürütme ile sınırlandıran ideologlar, vahyi inkâr ettikleri için kâfirdir- ler. İslâm topraklarındaki bütün ideolojilerde görülen temel özellik, nassı inkâr mantığıdır. Dolayısıyla her ideoloji “ilâhlık” iddiâsına dayanır. Üretim, üretim araçlarının mülkiyeti ve tüketim gibi konularda “helâl” ve “haram” hudutlarını inkâr ederler. “Sermaye” ve “emek” anlayışında, birbirine zıt teoriler ortaya

     

    1716 Cemil Meriç, Umrandan Uygarlığa, s. 230

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    koysalar da, “mülkün Allah Teâlâ tarafından yaratıldığı gerçeğini” inkârda bir- leşirler. Bütün bu gerçekler dikkate alındığında, “Lâ ilâhe” (ilâh/tanrı yoktur) “illâllah” (ancak Allah vardır) diyen her mü’min, bütün ideolojileri inkâr etmiştir. Kelime-i tevhidi kalben tasdik ve dille ikrar eden mü’minler; ismi ne olursa ol- sun, İslâm topraklarını işgal eden bütün ideolojilerle savaşmak (cihad etmek) durumundadırlar. Aksi davranışta bulunanlar, cihad gibi farz-ı ayn hale gelen ameli terk ettikleri için mes’uldürler.1717

     

     

     

    LAİKLİK

    Batıdaki yaygın kullanımı ile sekülerizm, Türkçedeki kullanımı ile laiklik: Rûhânî olmayan demektir. Kültürümüze daha çok lâ dinî şeklinde geçmiş olan laik terimi, din dışı olan, belirli bir dinle ilişkisi olmayan ya da dine ait olmayan anlamına gelmektedir. Hıristiyanlıkta ise kilise hiyerarşisinde yer al- mayan, keşiş ya da râhip olmayan kimse için bu terim kullanılır. Dünyevî talebi bulunmayan, yani şeriatini hâkim kılmak, şeriatine uygun hukuk, iktisat, ahlâk, devlet, sosyal hayat, toplumlararası ya da devletlerarası ilişkileri bulunan bir sistemi hâkim kılmak ve bunu insanlığın istifadesine sunmak talebi, gayreti, cehd ve cihâdı olmayan bir İslâm, yani tevhidi Allah’ı bir tanımaya indirgemiş ve diğer yönleriyle içi tümüyle boşaltılmış, hıristiyanvari bir kimliğe büründürül- müş; dünyayı Sezarlara, tiranlara, tâğutlara, laiklere, demokratlara terk etmiş bir İslâm anlayışı, teori olarak topluma kabul ettirilmekte ve pratikte gerçek dinin hâkim olmasına müsaade edilmemektedir. Câmileri kileseye, Diyânet memuru imamları papaza, hayata bakışı hıristiyanlığa benzetilen bir din...1718 Böyle bir İslâm, Allah’ın dini olan İslâm değildir. Böyle bir İslâm’ın Allah’ın Rasûlüne gönderdiği ve sahih olarak bize kadar nakledilerek gelmiş İslâm’la ilgisi yoktur. Böyle bir İslâm’ın, adından başka İslâm’la en ufak bir ilgisi bulu- namaz. Ancak, “her türlü sapıklık ve saptırmaya rağmen, Allah’ın Dini’ni doğ- ru olarak anlayan ve doğru şekilde ortaya koyan bir kesimin kıyâmete kadar varlığını sürdüreceğini, onlara muhâlefet edenlerin, hak yol üzere bulunan bu kesime asla zarar vermeyeceğini” müjdelemektedir Yüce Peygamberimiz. Al- lah’tan, bu hayırlı zümreyi her geçen gün güçlü kılmasını ve bizleri bunlardan eylemesini niyaz ederiz.

     

    “Laik” (laic), din adamları sınıfı dışında kalan; “laiklik” de, dinin ya da din adamları sınıfının devletteki nüfuz ve etkinliğini uzaklaştırmayı esas alan siya-

    1717 Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, İnkılab Y., s. 199-201

    1718 Geniş bilgi ve örnekler için bkz. Bu Din Benim Dinim Değil, Abdurrahman Dilipak, İşaret Ferşat Y.

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                         çağdaş Bâtıl/UydUrMa dİnlEr

     

    sal düzen demektir. İlk anda laiklik, yalnızca siyasal boyutu olan bir yaklaşım olarak görülüyorsa da, herhangi bir düzen ve sistemin tek boyutlu olarak pratikte var olmasına, varlığını sürdürmesine imkân yoktur. İnsan, ruh ve be- deniyle, düşünce ve duygularıyla, yapıp ettikleriyle, zaaf ve meziyetleriyle, İç dünyası ve bu dünyasının kâinat ile olan ilişkileriyle, fert olarak ahlâkî, siyasî, fikrî ve amelî bütün ilişki ve yaklaşımlarıyla, ruhu ve kalbiyle, aklı ve vicdanıyla bir bütündür. Bu bütünün, hikmeti sonsuz Yaratıcımız’ın takdiri gereği kendi arasında muazzam bir dengesi, bir âhengi vardır.

     

     

     

     

    İSLÂM’DA LAİKLİK YOKTUR

    Laiklik, geniş ve basit tanımı ile, dinin siyasal hayatın dışına itilmesi, din adamları sınıfının devletin siyasal hayatında din adına etkin olmalarının engel- lenmesi diye ifade edilecek olursa, peşinen şunu hatırlatmamız gerekmek- tedir: Evvelâ İslâm’da batıda bilinen şekliyle bir “din adamları” sınıfının varlığı söz konusu değildir. Dolayısıyla böyle bir sınıfın din adına siyasal etkinliklerde bulunmalarından ve devletin siyasetinde aktif bir rol oynamalarından söz edi- lemez. Çünkü böyle bir sınıf yok ki, bu sınıfın icrâ edeceği fonksiyon kabul veya redde konu olsun.

     

    İslâm inancına göre Allah her şeyi yaratandır. O, her şeyi bilendir. İnsanı yaratan olduğu gibi, her asırda, nelere muhtaç olduğunu, dünya ve âhiret- te mutlu olmasının nelere bağlı olduğunu tam ve en kâmil anlamıyla O bilir. Dolayısıyla O’nun insanların dünya ve âhiret mutluluğunun elde edebilmeleri için teklif ettiği düzen olan İslâm’da, dünya ve âhirette her bakımdan huzurlu olabilmeleri için insanların gerek duyabilecekleri her şey vardır. Bugün için gerek duymadıkları fakat zamanla ihtiyaç hissedecekleri şeyler de, günümüz müslümanları tarafından bilinse de bilinmese de, ellerinde bulunan Kur’an ve Sünnette yeteri kadarıyla mevcuttur. Kıyâmete kadar gelecek bütün insanla- rın ihtiyaçları için de durum, aynen böyledir. Diğer taraftan, Kur’an’ın içeriğine gelişigüzel dahi olsa bir göz atılacak olursa, görülür ki, Kur’ân-ı Kerim müs- lümanların ibâdet ve âhiret hayatıyla ilgilendiği kadar, dünyadaki ilişkileriyle de ilgilenmiştir. Hatta dünyevî ilişki olarak değerlendirilen birçok alana dair açıklamaları, dinî ya da uhrevî ya da vicdanî olmakla nitelendirilen ilişkilere kıyasla daha etraflıdır.

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Elbette İslâm, bu hükümler arasında laik bir düşünüşün etkisi ile ayrım yapmaz, dünya işi, âhiret işi; din işi, devlet işi gibi ayırmaları kabul etmez. Çünkü Kur’an, bunların hepsinin aynı şekilde ve hepsine ayrım gözetmeksizin müslümanların aynı önemi vermelerini ve aynı gayreti göstermelerini istemiş ve hepsini birlikte uygulamaya geçirmelerini emretmiştir. O yüzden İslâm’da dünya işi, âhiret işi diye bir ayrım yoktur. Her şey ibâdet ve cihaddır; ya Allah’a ya da tâğuta kulluk. Siyâseti ibâdet, ibâdeti siyâset olan bir dindir İslâm. Dini devletten ayırdığınızda devlet dinsiz; devleti din- den ayırdığınızda din, devletsiz ve güçsüz olur. Dinle devlet, etle ke- mik gibidir. Devlet, vücut ise, din de o vücudun canıdır, ruhudur. Bu ikisini birbirinden ayırmak, insanı/insanlığı katletmektir, cinâyettir. Kur’ân-ı Kerim’de, meselâ miras hükümlerine, evlenme ve boşanmalara, alış- verişe ve diğer akidlere, savaşa, suç ve cezalara dair açıklamalar, sözgelimi namaza ve hacca dair açıklamalara göre daha ayrıntılıdır. Ama hepsine riâyet etme gereği, aynı titizlik ve tâvizsizlikle vurgulanmaktadır. Kur’an’ın en azından bir defa, başından sonuna kadar ciddî bir şekilde anlamıyla birlikte okunma- sı, bu sözün isbatı için yeterlidir. Durum bu iken, Kur’an’ın “Dinde zorlama yoktur” ilkesi ile, “Sen onlar üzerinde bir zorba değilsin” gibi buyruklarının İslâm’ın da laikliği kabul ettiğine delil olarak gösterilmesinin, gaflet değilse, an- cak ihânetle izahı söz konusudur. Safça, riyâkârca veya bazılarının münâfıkça niyetlerle bu tür delillendirmelere kalkışmasının ilmî değerinden söz edilemez.

     

     

    LAİKLİK VE HÂKİMİYET

    Hıristiyanlık, Bizans’ın resmî dini haline gelip devlet dini haline dönüşünce, Hz. İsa hakkında uydurulan ve tahrif edilmiş İncil’e geçirilen: “Sezar’ın hak- kını Sezar’a, Tanrının hakkını da Tanrıya veriniz” cümlesinde ifadesini bulan anlayış, insanı iki efendili ve iki efendisinin de buyruklarını yerine getirmek zorunda bulunan, efendilerinin buyrukları çatıştığında duruma göre birisini tercih etmek gibi oldukça zor ve hatta riyâkârca ya da ciddiyetsizce tutumlara mahkûm eden bir hal almıştı. Tevhidden teslise, adâletten zulme dönen Kili- senin tahakküm ve saltanatı giderek güçlenmişti. İşte Kiliseye karşı, Kilisenin zulüm ve zorbalığına karşı ayaklanan insanların tavırları laiklikle izah edilmeye başlandı.

     

    Uzun tarihî süreç ve her türlü olumsuz gelişmenin sonucu olarak; insanın hayatın her alanında ve tüm ilişkilerinde dini dışlamayı ve dini yalnızca vicdana hapsederek o çerçeve içerisinde kalması şartıyla dine saygılı olduğunu ifade

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                         çağdaş Bâtıl/UydUrMa dİnlEr

     

    etmek erdemliliğini(!) esirgemeyecek hale gelmiştir. İşte “laiklik” denilen şey budur.

     

    İnsanın güç ve imkânlarının değişik alanlar olarak görülüp farklı mekân, makam ve güçler arasında paylaştırılması, insanın görünmeyen keskin bir kılıçla biçilmesi, bölünmesi anlamına gelir; insandaki tevhidi bozar. Bunun- la birlikte böyle bir bölünmenin sonsuza kadar bu şekilde kalmasına imkân görünmemektedir. Yani böyle bölük pörçük bir hayat ve böyle bir anlayış fıtrî değildir. Laiklik, tezine uygun olarak dinin siyaset alanından uzaklaştırılması- nın akabinde, insanın eğitiminde, ahlâkî ve siyasî ilişkilerinde, bunları düzen- leyen hukukunda, kâinat ve hayat yorumunda, bilime yaklaşımda, sanatsal ve edebî yorumlarında... da ister istemez kendisini gösterecektir. Yani, bütün bu ilişkiler ve ilişkilerin dayandığı her türlü kurum da zorunlu olarak temel alınan bu siyasal teze uygun şekil alacaktır.

     

    Çünkü insanın bir bölümünü dünyevî saltanat ve siyasal otoritenin simgesi demek olan “Sezar”a teslim ederken; bunun dışında kalanını -artık ne kalıyor- sa- Tanrıya teslim edip bu diğer bölümünün ilişkilerini onun buyruklarına göre düzenlemeye kalkışmasının imkânı yoktur. İnsan, bütünüyle ve her türlü ilişki- siyle, tek bir otoriteye teslim olmak zorundadır. Bunu ister açıkça ifade etsin, isterse de etmesin; ister durumun böyle olduğunun farkında olsun, isterse de olmasın, değişen bir şey olmaz. Yani “insanın içinde iki ayrı kalp olmadığı”1719 gibi, onun hayatında da iki efendiye, iki zıt otoriteye yer yoktur. İnsanın fiilen böyle bir kaos yaşamaya tahammülü olmadığından, pratikte de buna imkân olmadığından dolayı, dinin hayatın herhangi bir alanından uzaklaştırılmaya ça- lışılması, zamanla dinin hayatta en ufak bir fonksiyon icrâ etmemesi sonucu- na kadar varmıştır. Hıristiyanlığın tarihi, bu iddianın tartışılmaz bir delili olduğu gibi, günümüz “İslâm dünyası” adı verilen ülkelerin durumu da bunun açık bir delilini teşkil etmektedir. Şöyle ki: Bu dünyada yer alan ülkelerin büyük bir çoğunluğunda laik uygulamalar söz konusudur. Bunun resmiyette böyle olup olmaması, esas itibarıyla pratikte ciddî farklılıklar ortaya çıkarmamaktadır. Bu laik uygulamaların söz konusu olduğu ülkelerde yaşayan insanların önemli bir bölümü, egemen düzeni ve uygulamalarını, onun benimsediği ve telkin ettiği dünya ve hayat görüşünü kabul edip onaylamakta, buna bağlı olarak, dinin emir ve hükümlerini umursamayan bir hayat sürdürmektedir.

     

    Bunlardan ayrı olarak, kendilerine dayatılan bu düzeni hiçbir şekilde benim- semeyen, kendi irâde ve istekleriyle düzenin hiçbir kural ve hükmünü yerine

    1719 33/Ahzâb, 4

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    getirmemeye çalışan, içten gelen bir istekle itaat etmeyen ve boyun eğme- yen, aslı itibarıyla düzen karşıtı ya da muhâlifi büyük kitleler vardır. Bu kitleler, şu ya da bu şekilde laikliği reddeden söylemlerini herhangi bir şekilde ifade etmeye kalkıştıkları takdirde egemen düzenin yasal olsun olmasın her türlü engellemesine, zulüm ve terörüne, cezalandırmalarına, komplolarına, işkence ve her çeşit zulümlerine -kurulu düzeni korumak ve laikliğin elden gitmeme- si adına- mâruz bırakılmaktadırlar. Kısacası, bu ülkelerde egemen düzenlerin baskı ve terörü altında yaşayan insanlar, pratiklerinde din ve dünya işlerini ayrı ayrı ele alıp değerlendirmemektedirler. Çünkü buna imkân yoktur. Devletler ve yönetimler de yalnızca devlet yönetimini dinin müdâhalesi dışında bırakmakla yetinmemekte, aksine, yeri geldikçe, gerek gördükçe dine müdâhale etmekte, dini kontrol altına almaya, yönlendirmeye çalışmaktadırlar.

     

    Laikliği temel alarak, şöyle bir itiraz ileri sürülebilir: “Laiklik zaten insanların ferdî hayatlarına karışmamaktadır. Laiklik denilen şey, yalnızca dinin siyasal alandan uzaklaştırılmasını hedef alır. Dolayısıyla ferdî planda kişinin dinin esas- larına riâyet etmesi ile etmemesi arasında laiklik açısından bir fark bulunma- maktadır.” Bu itiraza cevap şudur: Zaten laikliğin çıkmazı ve bütün laik ve beşerî düzenlerin göz önünde bulunduramadığı, dikkatten uzak tuttuğu nokta budur. İnsan her şeyiyle hatta insan ve evren birlikte âhenkli bir bütün teş- kil etmektedir. Siz bu bütünü ayırıp farklı otoritelerin emrine vermeye kalkışa- cak olursanız, ayrılmaması gerekeni ayırmış, bölünmemesi gerekeni bölmüş olursunuz. Üstelik bu bölme ve ayırmanın pratikte gerçekleştirilmesinin imkânı yoktur. Ya sizin bu ayırmanız fıtrata ve eşyanın tabiatına aykırı olduğu için ha- vada, temelsiz bir iddia olarak kalacaktır, ya da pratikte ortaya çıkan durum ile iddia arasında bir tutarsızlık olacaktır. Söz konusu tutarsızlık ise, fiilî durumun kastı aşması, hatta onu geride bırakması şeklinde ortaya çıkar. Laik tezin uy- gulaması siyasal alanı aşarak eğitim alanına, hukukî, iktisadî, ahlâkî alana da taşacak, insan, hayat ve kâinat yorumunu, sanat ve estetik anlayışını, yöneliş- lerini belirlemeye kalkışacaktır.

     

    O halde laikliğin yalnızca siyasal bir çerçeve ve boyutunun bulunduğunu ileri sürmek, eğer bir kandırmaca değilse, asılsız bir iddiadan öte değildir. Sö- zün burasında ister istemez şunu da hatırlıyoruz: Laiklik, esas itibarıyla; din, akîde, düzen ve sosyal hayatın tümüyle Allah’tan alınması tezini teklif ve emr eden İslâm’ın tam karşısında yer almaktadır. Laiklik, Allah’tan başka varlıkların ulûhiyetini esas alan bir anlayış ve bir sistem olduğu halde; laikliğin dinsizlik anlamına gelemeyeceğini söyleyerek, hem laikliğin anlamını kaydıran, hem de işin içyüzünü bilmeyenlere sevdiren yaklaşımlar ve yorumlarla asıl laikliğin İs-

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                         çağdaş Bâtıl/UydUrMa dİnlEr

     

    lâm’da olduğunu ileri süren ve bunun için birtakım âyetleri hiç de ilgisi olmadığı halde delil diye gösterenler İslâm’ı saptırmakta, Hak Din’i tâğutî düzene koltuk değneği yapmaktadır. Belki iyi niyeti dolayısıyla bunun farkında değildir; ama vâkıa budur. Bu iki zıddın birleşebileceğini, bir kimsenin hem laik hem de müs- lüman olabileceğini iddia eden bazıları da müslümanları kendi siyasî yaklaşım ve emelleri doğrultusunda yönlendirmeye gayret etmekte, yani kurulu düzenin İslâm’la çatışan bir düzen olduğunun fark edilmemesini sağlamaya çalışmak- tadır.

     

    Laiklik, esas itibarıyla şeytana ibâdetin genel adıdır. İslâm’ın ya da Allah’a ibâdet yolunun tam karşıtı ve İslâm dışı bütün beşerî sistemlerin ortak bir adıdır. İslâm dini dışında kalan ve Allah tarafından asla kabul edilmeyecek olan bâtıl dinlerin bir diğer unvanıdır. Bu bakış açısıyla konuya baktığımızda, laik düşün- cenin kendisinin karşıtı olarak kabul ettiği ve din adamları sınıfının ya da bir hükümdarın yönetimi altındaki insanların, Allah’ın indirdiği şeriat dışında, kendi hevâsını tanrının irâdesi olarak telkin eden, kabul ettiren ve dayatan sistem olan “teokrasi” de bâtıl bir dindir ve sonuç itibarıyla şeytana ibâdetin birçok türünden bir çeşittir. Bu bakımdan teokrasi de Kur’ân-ı Kerim gözüyle laiklikle ve diğer bütün bâtıl din ve rejimlerle aynı kefededir. Teokrasi, kendini ilâh sayan veya tanrıların temsilcisi olarak görenlerin idaresidir. Meselâ Firavunların idare- si, teokrasidir. Laiklik, teokrasiye alternatif olarak ortaya çıkmış olsa da, aslında her ikisi de temelde aynı kaynağa, insanı tanrılaştırmaya dayanmaktadır.

     

    Kur’an, inanılan düzenin pratiğe yansımasını “ibâdet” diye adlandırmakta ve ibâdetin de ya Yüce Allah’a ya da O’ndan başka kime yapılırsa yapılsın, sonuç- ta şeytana yapılmış olacağını gayet açık ve en ufak bir te’vile yer bırakmayacak şekilde ifade etmektedir. Cennetlikler cennete, günahkârlar da cehenneme girdikten sonra Yüce Allah, cehennemliklere azarlayıcı bir üslûpla şu şekilde hitap edeceğini bildirmektedir: “Ey Âdemoğulları, Ben size; ‘şeytana tapma- yın, çünkü o sizin apaçık bir düşmanınızdır, yalnız Bana ibâdet edin; işte dosdoğru yol budur’ diye açıklamamış mıydım?”1720 Laiklik de, diğer beşerî rejimler gibi şeytana ibâdet yollarından bir yoldur. Müslüman ise, “dini yalnızca Allah’a hâlis kılmakla ve yalnızca Allah’a ibâdet etmekle”1721 yükümlüdür.

     

    Günümüzdeki laiklerle Mekke devrindeki câhiliyye mensubu insanlar ara- sında temelde pek bir fark yoktur. Çağdaş laikler, 14 asır önceki müşriklerin halefleridir. “Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine ve Rasûlüne gelin’ denildiğinde

    1720 36/Yâsin, 60-61

    1721 98/Beyyine; 5, 39/Zümer, 2-5

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    onlar: ‘Atalarımızı üzerinde bulduğumuz yol bize yeter’ derler. Ya ataları hiçbir şey bilmeyen ve doğru yolda gitmeyen kimseler idiyseler de mi?”1722 Görüldüğü gibi, tavır ve yaklaşımlar arasında, günümüzdeki atalar ile câhiliyye Araplarının atalarının izini takip etme anlayışında fark yok. Değişen yalnızca yasaların konusu olan objeler ile bu yasaların konuluş şekli. Câhiliyye döne- mi müşrikleri bir ya da birkaç kişiden ibaret olan atalarının izinden gitmekte ısrarlı olduklarını belirtirlerken, çağdaş câhilî laikler ise, yasamalarının alanını alabildiğine geniş tutmaktadırlar. Zaman zaman atalarının yolunun izlenmesi- nin gerektiğinden söz etseler bile, halk irâdesinden, demokrasiden, hukukun üstünlüğünden, hukuk devletinden, parlamenter sistemden... dem vurmayı ihmal etmezler.

     

    Hayat ve inanç düzeni bir bütündür. İnanç düzenini vicdana hapsedip bı- rakmanın imkânı yoktur. İnanç elbette hayatı da düzenleme safhasına er ya da geç mutlaka geçer. İnsanların fert ve toplum olarak inançlarıyla bağdaş- mayan bir hayat sürdürmelerine imkân yoktur. İnsan, ya inandığı gibi yaşa- yacak veya yaşadığı gibi inanacaktır; üçüncü bir yol yoktur. Bu, böyle olduğu gibi, hayatın belirli alanlarını belirli güçlerin emirlerine terk etmemiz ve bunun âhenkli bir şekilde sürüp gitmesini beklememiz mantıkla da bağdaşmaz. Fıt- rata aykırı bir beklentidir bu. Nasıl ki kâinatta Allah’tan başka bir ilâh bulun- saydı, göklerin ve yerin düzeni bozulacaktı, ya da bu ilâhlar birbirlerine gâlip gelmeye çalışacaktı.1723 Aynı şekilde insan, hayatını da Sezar ile Tanrı arasında paylaştırmaya kalkışıp birisine dünyayı, öbürüne dini teslim etmeye, birisini vicdana ve câminin dört duvarı arasına hapsetmeye kalkışırken; diğerine de bütün alanlarıyla, hatta hayat ve kâinat yorumları, dünya görüşleriyle birlikte dünya hayatını verecek olursa, hiçbir şey yerli yerinde kalmaz, kalamaz.

     

    Kimi zaman vicdanî kanaat ve câmide ortaya çıkan Allah’ın hâkimiye- ti, o mü’minler tarafından hayatın her alanında aynı şekilde hâkim kılınmak istenecektir. Çünkü inancı ve dört duvar arasında yaptığı ibâdeti ona bunu emretmektedir. O, câmide ibâdet ettiği Allah’a aynı şekilde câmi dışında da itaat etmek zorunda olduğunu, bütün beşerî otoriteleri red etmekle yükümlü olduğunu, namazından, câmiden, kalbindeki vicdanî kanaatinden ya da ima- nından, Kur’an’ından, mutlak doğru söylediğine ve doğruyu getirdiğine iman ettiği peygamberinden öğrenmektedir. Kimi zaman da Sezar’ın ifadesi olan devlet, kendisi için belirlenen alanla ister istemez yetinmeyecek, vicdanî ka- naat ve ibâdetlerin kendisi açısından tehlike arzeden bir hale geldiğini sezerek

    1722 5/Mâide, 104

    1723 23/Mü’minûn, 91; 21/Enbiyâ, 22

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                         çağdaş Bâtıl/UydUrMa dİnlEr

     

    mantığına uygun müdâhalelerde, hatta çeşitli engellemelerde bulunacaktır. Ayrıca, kendi anlayış ve kanaatlerine uygun olarak kurumlarını şekillendire- cek, bu kurumlarda irâdesine aykırı herhangi bir uygulama olmamasına, eği- tim sisteminden ve hatta emrindeki câmi görevlilerinden kendi laik anlayışı- na ters insanlar yetişmemesine de dikkat edecektir. Yani Sezar, Sezarlığının herhangi bir şekilde tehlikeye düşmemesi, sonunu hazırlayacak herhangi bir gelişmenin olmaması için elinden gelen her türlü tedbire başvurmayı ihmal et- meyecektir. Toplumun laikliğe ters bir şekilde örgütlenmesine, yapılanmasına fırsat tanımadığı gibi, fertlerin de egemen laik düzeni her şeyiyle benimseyen kişiler olarak yetişmesini sağlamaya çalışacaktır.

     

    Bütün bunların anlamı şudur: İnsanlar kendi irâdeleriyle inançlarını seçme imkânına erişemeyeceklerdir. Kendilerine dayatılan düzeni seçmekten baş- ka ciddî bir alternatife sahip olmayacaklardır. Bu ise, laik düzenlerin dillerin- den düşürmedikleri “fikir ve inanç özgürlüğü”nün, temeli olmayan, pratikte varlığından söz edilemeyen salt bir iddiadan ibaret olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Nitekim, laik düzenlerin yakın ve uzak geçmişteki uygulamaları ile halihazırdaki laik sistemlerin tümünün müslümanlara, inandığı gibi yaşa- mak isteyenlere yaptıkları uygulamalar, baskılar, bütün boyutlarıyla açık ve gizli devlet terörü bunun açık bir göstergesidir. İnsanın kalbinde, kafasında yer eden inanç ile yaşadığı hayat arasında mutlaka bir uyum sağlamak ve bunun arayışı içerisinde olmak, insan olmanın bir gereğidir. Laikliğin Sezar ve Tanrı ikilemi, fıtrata ve eşyanın tabiatına aykırıdır. O nedenle insanı böyle bir ikilemle karşı karşıya bırakmak, insanın insanlığına zulümdür. Âdil olan, insanın Kur’ân-ı Kerim’in açıkça ifade ettiği şekilde, iman ve küfürden istediği birisini tercih edebilecek hür bir ortamda bulunmasıdır, bunun sağlanması- dır. İşte “dinde zorlama yoktur” hükmünün anlamı budur. Zaten bu ifadenin akabinde, “artık, doğru yol ile eğri yol birbirinden açık seçik bir şekilde ayırdedilecek hale gelmiştir”1724 diye buyurulması da net bir şekilde bunu ifade etmektedir.

     

    Hükmetmek hakkı Yaratanındır. Her şeyin yaratıcısı olan Allah, aynı za- manda yarattığı her şeyin varlığını sürdürmesi için gerekli kanunları da koy- muş bulunmaktadır. İnsanlar ve cinler gibi mükellef yaratıkların dışında kalan bütün varlıklar, Allah’ın kendileri için belirlemiş olduğu yasalara ister istemez uymakta, Allah’ın kendileri için belirlemiş olduğu bu değişmez kanunların (sünnetullahın) dışına hiçbir şekilde çıkmamaktadır. İnsan ise, zaman zaman Allah’ın kendisi için tayin ettiği ve irâdesini ona uymak doğrultusunda kullan-

    1724 2/Bakara, 256

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    masını, tercih etmesini istediği şeriatinin dışına çıkmakta, şeriati hayatının her şeyini belirleyici ve yönlendiricisi bir düstur kılmayı kabul etmemektedir. Böy- lelikle insan, başka birtakım mercilerin yasalarını, teşrîlerini kabul etmektedir. Kur’an, hukuk belirleme konumunda başka birtakım varlıkların kabul edilme- sini, o varlıkları Allah’a şirk koşmak olarak değerlendirmektedir.

     

    Laik yaklaşımın tek kusuru ve biricik musîbeti, din adamları sınıfı dışın- da kalanların Allah’ın şeriatine rağmen değer, yargı ve yasalar koymalarından ibaret değildir. Laik yaklaşım, zihniyet ve yöntemlerin, yaklaşım ve uygula- maların bir diğer musîbeti ve sakıncası, siyasetin dışında bırakıldıkları kabul edilen din adamları sınıfının da şu veya bu şekilde değer, yargı ve yasalar koymaya kalkışmalarıdır. Laik ülkelerdeki din görevlilerinin devlet memuru ol- ması, maaşlarını ve emirlerini Sezarlardan alması, laikliğin din-devlet ayrımı iddiasında da samimi olmadığını göstermektedir. Dinin devlete ve hatta sos- yal hayata hâkim olmamasına aşırı titizlik gösteren laik rejimler, dini devletin emrine ve yönlendirmesine vermekte sakınca görmemekteler. Bu yüzden laik devletlerde laik bir din, devlet dini ortaya çıkmakta, İslâm dışı ilkelerle uyuşan, ilâhî alanları son derece sınırlanmış, kuşa çevrilip tahrif edilmiş bir din ortaya çıkarılmaktadır. Deve kuşu misali, din özgürlüğü konusunda laiklik hatırla- nırken; devletin dine müdâhale etmemesi konusunda ise, helvadan putları olan laiklik, laik rejimler tarafından yenilip yutuluvermektedir. Nasıl putperest düzenlerde put adına konuşan mâbet hizmetkârları, kâhinler ya da büyücüler, put adına tasarruflarda bulunuyor, çeşitli yasalar, yargı ve değerler vaz ediyor idilerse, laik sistemlerin din adamları sınıfı da aynı tasarruflarda bulunabilmek- te, temsil ettiklerini iddia ettikleri dinin aslî mesajı ile bağdaşmayan hükümleri, kendi hevâ ve arzularına göre, inananlarına “din” diye takdim edebilmektedir- ler.

    Kur’an, din adamlarının yaptıkları bu işin, dini red edenlerin yaptıkları işe mâhiyet itibarıyla uygunluğunu esas alarak, bunu da Allah’ın şeriatine rağmen teşrî diye nitelendirmekte, bu eylemde bulunmayı rablik iddiası, bu eylemleri meşrû kabul etmeyi de din adamlarını rab kabul etme olarak değerlendir- mektedir. “Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını ve rahiplerini, bir de Meryem oğlu Mesih’i rabler edindiler. Hâlbuki tek bir İlâh’tan başkasına ibâdet et- mekle emrolunmamışlardı...”1725

     

    Haham ve râhiplerini nasıl rabler edindiler? Onları rab edinmeleri sonucun- da onlara ibâdet şekillerinden herhangi birisiyle ibâdet etmedikleri muhakkak- tı. Çünkü herkesin de bildiği gibi, yahûdiler de hıristiyanlar da din adamlarının

    1725 9/Tevbe, 31

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                         çağdaş Bâtıl/UydUrMa dİnlEr

     

    önünde secdeye kapanmıyorlardı. İşte Hâtem-i Tâî böyle bir şey bilmediğini söyleyince, Hz. Peygamber: “Allah’ın hükümlerine aykırı olarak bilginlerinin helâlı haram, haramı helâl yapmalarına rağmen onlara tâbi olmalarının, bunu kabul etmelerinin onlara ibâdet etmeleri demek olduğunu”1726 açık- lamıştı.

     

    İşte, Allah’ın şeriatinin tümüyle kabul edilmemesi halinde, fesat, şirk ve inkârın belli bir alana hasredilmesine imkân olmadığını, bu buyruklardan ve onların tanığı durumunda olan tarihte ve günümüzde yaşananlardan açıkça anlayabilmekteyiz. İnsanın Allah’tan müstağnî olması, O’na şu ya da bu şekil- de muhtaç olmadığının iddiası diye de ifade edilebilecek olan laiklik, her ba- kımdan bir çıkmazdır, her yönüyle bir tutarsızlıklar yığınıdır. Laiklerin: “din gibi kutsal bir değeri, siyaset gibi bir çamura bulaştırmamak gerekir” şeklindeki dini himâye eden havârilikleri, en hafifinden bir riyâkârlık, iki yüzlülük olarak değerlendirilmelidir.

     

    Bu sahtekârlara demek gerekir ki: Dini dört duvar arasına ve vicdanla- ra hapsetmek, onun hayata hükmetmesini engellemek, dine yapılabilecek en büyük hakaret, ona karşı işlenebilecek en büyük zulümdür. “Siyaset”i bir çamur görmekte gerçekten samimi iseniz, ne diye o çamura gırtlaklarınıza kadar batmaktasınız? Çamurdan gerçekten kurtulmak istiyorsanız, kendinizi Rahman ve Rahim olan Allah’ın dininin şefkat ve müsâmaha, adâlet ve hak- kaniyet, fazilet ve ahlâk simgesi kucağına teslim ediniz, kurtulursunuz...

     

     

     

    LAİKLİK, YASAMA GÜCÜNÜN BÖLÜNMESİDİR

    Eğer İslâm’ı, bütün muhtevâsıyla temsil eden bir terim ile ifade etmek is- tersek, hiç şüphesiz bunun için en uygun terim “Tevhid”dir. Tevhid de, yalnız- ca yaratıcı olarak Yüce Allah’ın bilinmesinden ibâret değildir. Aynı zamanda, mutlak hâkim ve mutlak kanun koyucu, mutlak müdebbir olarak da Allah’ın bir ve tek kabul edilmesidir. O’na hiçbir şekilde denk, eş ve ortak koşulmama- sıdır. Laiklik ise, Allah’ın dünya hayatını ilgilendirdiği kabul edilen ve “siyaset” ya da “devlet işleri” diye ifade edilen alana herhangi bir şekilde müdâhale etmesine imkân tanınmamasıdır. Yani din adamları şahsında, dinin sosyal, siyasal, ekonomik, hukuksal ve hatta ahlâkî alanların tümünden uzaklaştı- rılmasını hedef alır. Hatta bu kadarla da kalınmayarak, hayat görüşü, kâinat

     

    1726 Tirmizî, Tefsir (9. Sûre) 10

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    yorumu, değer yargıları, estetik ve fikrî alanlarda, eğitim ve kültürel alanlar- da da bu yaklaşım kendisini hissettirir. İster istemez, farkında olunarak veya olunmayarak bu yaklaşım, dinî değer, prensip ve yaklaşımları alan dışına iter, uzaklaştırır. Sonunda öyle bir durum ortaya çıkar ki, dinin herhangi bir alanda, hatta vicdan planında bile var olup olmadığı dahi tartışılacak bir konu haline gelir. Durum bu noktaya varsa da, varmasa da; İslâm, hayatın az ya da çok, dar ya da geniş herhangi bir alanında, Allah’ın hükümlerine aykırı hükümlerin konulmasını onaylamaz. Böyle bir eylemi “şirk koşmak”la eş bir tutum olarak değerlendirir: “Yoksa onların Allah’ın izin vermediği şeyleri dinden kendile- rine şeriat yapan (kanun koyan, Allah’a eş koştukları) ortakları mı vardır?”1727

     

    Görüldüğü gibi, teşrî alanlarının, ya da hüküm ve değer belirleme alanları- nın laik anlayışa göre açıkça ayrıştırılması ve birbirlerinden kesinlikle ayrılma- ları, dinin devlet yönetiminden tümüyle uzaklaştırılması, laiklik için ne kadar vazgeçilemez ve sorunlu bir ilke ise; İslâm açısından da böyle bir ayrım, en dar sınırlar içinde kalsa dahi, Kur’an’ın kabul edebileceği, benimseyebileceği bir yaklaşım değildir. Laiklik, çok tanrılı olmak demektir. Câmideki ilâhın baş- ka; sokaktaki, mahkemedeki, meclisteki... ilâhın başka olduğu bir düzendir. İslâm, ne kadar Tevhidi esas almakta ise; laiklik de o derece şirki esas alır. Tevhid ve şirkin bir arada bulunup barınmasının imkânından söz edilemez. Çünkü Kur’an, her alanda yalnızca Allah’a ibâdete dâvet eder ve bunu esas alırken; laiklik de diğer tüm beşerî düzenler gibi, şeytana ibâdet yollarından bir yoldur. Şeytanın insanları bölmeyi, darmadağın etmeyi esas alan ve dosdoğ- ru yol olan sırât-ı müstakîm dışında kalan yollarından bir yoldur.

    “Ve (de ki:) Şüphesiz ki bu, benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun. Diğer yollara uymayın. Sonra o yollar sizleri O’nun yolundan ayırıp darmadağın eder. İşte sakınasınız diye size bunları emretti.”1728 Müslüman her şeyiyle, her şeyini Allah’ın emrettiği şekilde ve Allah için yapan ve düzen- leyendir. “De ki: Benim namazım (haccım, kurbanım) ve diğer ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm, âlemlerin Rabbi Allah içindir. O’nun ortağı yoktur. Ben, bununla emrolundum ve ben müslümanların ilkiyim.”1729

     

    Materyalist ve pozitivist anlayışa göre deney ile tesbit edilemeyen vahyin gerçeklerinden hiçbiri pozitif (varlığı sâbit olan) değildir. Yani pozitif düşünceye göre bunlar yok sayılırlar. Tabiatıyla bütün bu kanâatler, dinleri bir ilkellik, bir hayal ürünü olarak değerlendirmekte, dolayısıyla Allah’ı ve O’nun mesajlarını

     

    1727

    42/Şûrâ, 21

    1728

    6/En’âm, 153

    1729

    6/En’âm, 162-163; M. Beşir Eryarsoy, İslâm’a Göre Laiklik, Demokrasi ve Hâkimiyet, s. 91

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                         çağdaş Bâtıl/UydUrMa dİnlEr

     

    yok saymaktadır. Bu nedenle materyalizm ve pozitivizm, kâfirâne bir düşün- cedir ve bu düşünceyi aynen benimseyen her insan kâfirdir.

     

    İşte laiklik esasen bu düşünce üzerinde temellendirilmiştir. Bu nedenledir ki laikler din işlerinin devlet işlerinden ayrılmasını savunurlar. Çünkü din işleri- nin kaynağı vahiydir. Laiklikte ise vahyin yeri yoktur. Ancak burada laiklikle ilgili olarak iki nokta çok önemlidir.

     

    Bunlardan birincisi: Din işlerini devlet işlerinden ayırmanın mümkün olup olmadığıdır ki bu, konumuzun dışında kalır.

     

    İkinci nokta ise: Laikliği bir dünya görüşü olarak benimseyen kimsenin aynı zamanda hem laik, hem Müslüman olmasının mümkün olup olmadığıdır. Ko- numuzu yakından ilgilendiren bu noktanın açıklığa kavuşturulması ise bilimsel sorumluluk açısından zorunludur. Bunu yapabilmek için elbette ki her şeyden önce laiklikle İslâm’ı karşılaştırmak gerekir. İşte bu suretle ancak ikisi ara- sındaki benzerlikler ya da aykırılıklar ortaya çıkacak ve bir kimsenin, aynı za- manda hem laik, hem müslüman olup olamayacağı ortaya çıkacaktır. Fakat laiklik şimdiye kadar yetkili bir otorite tarafından henüz bilimsel olarak tanım- lanmamıştır. Bu nedenle laiklik-İslâm karşılaştırmasına esneklik getirmek ve bundan sağlıklı bir sonuç çıkarabilmek amacıyla laiklik için mümkün olduğu kadar farklı birçok tanımlar yapmak ve bu tanımlardan her birine giren düşün- ce biçimini İslâmla karşılaştırmak bu soruna bir nebze ışık tutacaktır.

     

    Bu konuda akla gelebilecek altı tanım vardır:

    1- Laiklik: Din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. 2- Laiklik: Salt bir hoşgörüdür.

    3- Bütün din ve inanışlar karşısında tam bir tarafsızlıktır. 4- Dinsizliktir.

    • Salt bir din düşmanlığıdır.
    • Bunların birkaçını içine alan bir anlam taşır.

    Hemen ifade etmek gerekir ki, birinci hayalî tanımda olduğu gibi eğer laik- lik din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması anlamına geliyorsa bu, Kur’ân’ın ve İslâm’ın bütünlüğü ilkesine aykırıdır. Bu noktada İslâm ile laiklik arasında açık bir uyuşmazlık vardır. Buna rağmen bilerek ya da bilmeyerek “ben laikim, ama aynı zamanda müslümanım” diyen kimse hem laiklik açısından, hem İslâm açısından çelişki içindedir. Ancak laiklik, bir dogmaya dayanmadığı için bu kimse, her şeye rağmen herhangi bir yoruma tutunarak belki laik olduğu- nu kanıtlayabilir, ancak müslüman olduğunu kanıtlayamaz.

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    İkinci tanıma göre laiklik eğer salt bir hoşgörü ise bunun İslâm’la çelişen hiçbir yanı yoktur. Onun için laikliği böyle sanarak hem laik, hem de Müslü- man olduğunu ileri süren kimse için imânî bir endişe söz konusu olmamalıdır. Ancak böyle bir yaklaşımın mantıklı bir açıklamaya dayanabileceği şüphelidir. Çünkü İslâm’ın bir özelliği olan hoşgörünün İslâm’dan ayrı bir anlayış olarak adlandırılması mantıksal bir çelişkidir. Aynı zamanda laikliği böyle anlayan in- san, birinci tanımdaki görüşü inkâr etmiş sayılır ki genellikle laik düşünce bu tanım içinde empoze edilmektedir.

     

    Eğer laiklik; “bütün dinler ve inanışlar karşısında tam bir tarafsızlıktır” diye tanımlanacak olursa böyle bir anlayışın İslâm’la uyuşan hiçbir yanı yoktur. Çünkü İslâm’a göre: İslâm’dan başka hiçbir hak ve geçerli din ve dünya dü- zeni yoktur.1730 Binaenaleyh bütün dinler İslâm’a göre bâtıldır, geçersizdir. Ta- biatıyla bu yargı, İslâm’ın, diğer dinlere düşman olduğu ve onları hedef aldığı anlamına asla gelmez. İslâm, bütün insanları hak ve adalet divanında barışa ve yardımlaşmaya çağırır, yürürlükte olduğu topraklar üzerinde bütün kâfir vatandaşların da aynen Müslümanlar gibi yaşamlarını, hak ve özgürlüklerini teminat altına alır. Yalnızca tüm dinlerin artık geçersiz olduğunu ilan eder ve bütün insanlığı, Kur’ân’a inanmaya çağırır; Onları hanîf dinin bayrağı altında ve tevhid inancı etrafında birliğe davet eder. Dolayısıyla laikliği bütün dinler ve inanışlar karşısında tam bir tarafsızlık olarak anlayan, bununla birlikte hem laik, hem Müslüman olduğunu ileri süren kimse yine çelişki içindedir ve İslâm Dini ile hiçbir ilişkisi yoktur.

     

    Laiklik eğer sırf dinsizlik demek ise bu takdirde ne İslâm’ın laiklikle kar- şılaştırılması için artık mantıklı bir neden kalmış olur, ne de hem laik, hem de Müslüman olduğunu ileri süren bir insanın bu yoldaki sözleri herhangi bir tartışmaya konu olabilir.

     

    Laikliğin sırf din düşmanlığı olarak tanımlanması durumunda da sonuç değişmez. Ancak bu anlayışın sırf dinsizlik, ya da sırf din düşmanlığı şeklinde tanımlanmasına, laiklerin “evet” diyebileceği ihtimalden uzaktır. Çünkü eğer böyle bir anlayış ve tutum içinde olduklarını açığa vuracak olurlarsa yalnızca Müslümanları değil, dünyadaki tüm inançlı insanları karşılarına alacaklarını bi- lirler. Bu da laikliğin mantık ölçülerine, insan haklarına ve ahlâk kurallarına ne kadar aykırı düştüğünü ortaya sermek bakımından ibret vericidir!

     

     

    1730 3/Âl-i İmrân, 85

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                         çağdaş Bâtıl/UydUrMa dİnlEr

     

    Laik anlayış eğer bu tanımlardan birkaçının ortak konusu olabilirse bu takdirde yukarıdaki sonuçlardan yine biriyle açıklanmak durumunda ka- lacaktır. Sonuç bu olunca da Laikliğin İslâm’la çakışabilmesi mümkün gö- rülmemektedir.

     

    Dolayısıyla hem laik, hem aynı zamanda Müslüman olduğunu ileri süren insanın açık bir çelişki içinde olacağı gerçek anlamda ortaya çıkmaktadır. Unutmamalıdır ki laik bir dünya düzenini onaylayan, ya da benimseyen bir kimse, aynı zamanda laik olduğunu ilan etmiş sayılır.1731

     

     

     

     

    HÂKİMİYET/EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ ALLAH’INDIR

    Hukm kelimesi, sözlük anlamı olarak yargı ve yargıda bulunmak anlamın- dadır. Kelime, bütün kökleriyle, taraflar arasında ister anlaşmazlık bulunsun, isterse bulunmasın, belirli bir konunun gerçek değerinin anlaşılması için, bu konuda yetkili kabul edilen bir makama başvurma mânâsını içermektedir. Kur’ân-ı Kerim’de de bu anlamda kullanıldığı görülmektedir. Hukm kelime- sinin Türkçede “egemenlik” anlamında kullanılan “hâkimiyet” şeklindeki söy- lenişi ise, hüküm koyma, hüküm verme yetkisi, yüksek egemenlik anlamıyla Arapçada yenidir.

     

    Çağdaş hukukçular, hâkimiyeti şöyle tarif ederler: “Belli bir ülke ve o ül- kede oturan hakiki ve tüzel kişiler üzerinde kullanılan ve devlet kişiliğine bağlı olan, ondan ayrılmayan aslî en yüksek hukukî iktidar veya kudrettir.” Kısaca, “aslî ve en yüksek kumanda ehliyet ve yetkisi” şeklinde tanımlanabilir. Mevdû- dî, hâkimiyeti tanımlarken şunları söylemektedir: “Siyaset biliminde bu terim; en yüksek iktidar ve mutlak iktidar anlamında kullanılır. Herhangi bir kimse ya da topluluğun hâkimiyeti elinde tutmasından maksat şudur: Onun her hükmü kanun mâhiyetini taşır ve kanun olur. Böyle bir kimse ülkesinde yaşayan fert- lerin üzerinde hüküm yürütür ve sınırsız tercih ve yetkilerin sahibi olur. Onun yetki ve tercihlerini kendi irâdesi altında hiçbir şey sınırlandıramaz ve kısamaz. Bireylere verilmiş bulunan herhangi bir hak varsa, bu hak da ancak onun tarafından verilmiş olur. Hâkimiyeti elinde bulundurması sebebiyle herhangi bir kanun kendisini bağlamadığı için böyle birisi tam mânâsıyla kadir-i mutlak-

     

     

    1731 Ferit Aydın, a.g.e., s. 68-71

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    tır.”1732 Mevdûdî’ye göre “bundan daha az kudret ve imkâna “hâkimiyet” dene- mez. Ancak böyle bir hâkimiyet, bugün artık farazî bir kavram haline gelmiştir. Alanı o kadar küçülmüştür ki, gerçek bir hâkimiyet veya siyaset biliminde kullanılan terim anlamıyla siyâsî hâkimiyet (politik egemenlik) dahi kalmamıştır.

     

     

    KUR’AN’A GÖRE HÂKİMİYET TÜRLERİ

    Her kavrama kendine has bir yorum getiren İslâm dini, hâkimiyet konu- sunda da İslâmî olan ve olmayan ayrımını gözetir. Kurân-ı Kerim, İslâmî ve câhilî olmak üzere iki tür hâkimiyet olduğunu kaydeder: “Yoksa onlar (İslâm öncesi) câhiliyye hükmünü (idaresini) mü istiyorlar? İyi anlayan bir toplu- ma göre, hükmü, hükümranlığı Allah’tan daha güzel kim vardır?”1733 Başka âyet-i kerimelerde, Allah’ın hükümleri dışında kalan hükümlerin “hevâ, tâğut, dalâlet, şer vb. hükümleri” diye adlandırılmaları İslâmî olmayan hükümler ara- sında mâhiyet farkından kaynaklanmamakta; aksine İslâmî olmayan hüküm- lerin câhilî olmanın yanında, diğer olumsuz nitelikleri de kaçınılmaz olarak taşıdıklarını ortaya koymaktadır. Bu âyette geçen “hüküm” kelimesi, yalnızca siyasal anlam taşımakla kalmamakta, her türlü “yargı”yı da kapsamaktadır. Böylece, İslâm’a göre yapılanmış ve her türlü değer yargısı İslâm’a göre şe- killenmiş olan toplumun hükmü İslâmî; böyle olmayan toplumun hükmü ise câhilî hükümdür.

     

    İslâmî anlamıyla hâkimiyetin dışında kalan her türlü hâkimiyet ve İslâm’ın değer yargıları dışında kalan her çeşit değerlendirmeye ad olan “câhilî hâ- kimiyet”in mâhiyeti hakkında İbn Kesir, sözkonusu âyet ile ilgili olarak şöyle der: “Cenâb-ı Allah, (bu âyette) her türlü hayrı kapsayan ve her çeşit şerden uzak tutan Allah’ın sapasağlam hükmünü bırakıp onun dışında kalan ve şa- hıslar tarafından Allah’ın şeriatine dayanmaksızın konulmuş görüş, hevâ ve ıstılahlara yönelen kimselerin bu davranışını reddetmektedir. Nitekim câhiliyye dönemi insanları da böyle yapıyor, kendi görüş ve hevâlarından ortaya attık- ları dalâlet ve cehâletlerle hüküm veriyorlardı. Moğolların da yaptıkları bu idi. Onlar kendilerine yasak (yasa) koyan kralları Cengiz Han’ın hükümlerine göre yönetiliyorlardı. Bu yasağ(y)ı Cengiz, yahûdi ve hıristiyan şeriatlerinden, İslâm dininden ve başka dinlerden yararlanarak meydana getirmişti. Orada sırf ken- di görüşü olan ve hevâsından kaynaklanan hükümler de vardı. İşte onun bu yasağı (yasası), soyundan gelenler arasında uyulan bir şeriat olmuştu. Onlar

    1732 Mevdûdi, İslâm’da Hükümet, Hilal Y., s. 421-422 1733 5/Mâide, 50

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                         çağdaş Bâtıl/UydUrMa dİnlEr

     

    Allah’ın Kitabı ve Rasûlünün sünneti ile hükmetmeyi bir kenara bırakıp “ya- sak” ile hükmediyorlardı. Her kim böyle yaparsa o kâfirdir; Allah’ın ve Rasû- lünün hükmüne geri dönüş az ya da çok hiçbir konuda onların dışında hiçbir şeyle hükmetmemek çizgisine gelinceye kadar onunla savaşmak farzdır.”1734

     

    Görüldüğü gibi, burada İbn Kesîr, İslâmî ve câhilî hükmün mâhiyetini açık- lamış; kendi döneminde câhiliyye hâkimiyetine örnek olmak üzere de Cengiz Han yasalarını göstermiş; Allah’ın hükümlerini bırakıp câhilî hükümlere, hevâ- lara yönelenlere karşı takınılacak tavrı da gayet açık bir şekilde belirlemiştir. Bundan şunu anlıyoruz: Hâkimiyet konusu teorik olup pratik ve hukukî birta- kım sonuçları olmayan yorumdan ibaret değildir. Bu konu, doğrudan doğruya Allah’ın hükümlerine iman ve bu hükümlere aykırı hiçbir hükmü kabul etme- mek şeklinde uygulama ile, böylesini kabul etmeyenlere karşı hukukî birtakım uygulamaları beraberinde getiren bir anlayıştır.

     

     

     

     

     

    DEMOKRASİ

    Batının laiklik, özgürlük vb. hemen tüm kavramları gibi demokrasi kavramı da kaypaktır. Sınırı, tanımı çok belirgin değildir. İsteyen istediği yere çekebilir. Yöneticiler ve etkin güçler, içini istedikleri gibi doldurabilir. “Halkın kendi ken- dini yönetmesi” belki tek ortak tanım. Onun da nasıl olacağı ve müslümanlıkla nasıl bağdaşacağı konusunda ortak görüş yoktur.

     

    “Ver oyunu, gör oyunu!” “Kim halkı daha çok oyalıyor, o daha çok oy alıyor.” “Oy, oy!” diye halktan rey dilenenler, iş başına geçtiklerinde halkı “of, of!” diye inletirler. Buna rağmen oyun devam eder. Demokrasi sâyesinde insan, ısırıldı- ğı delikten bir değil; on kez ısırılır. Tahterevallidir demokrasi; partilerin biri iner, biri çıkar. Ama bu tahterevallinin üzerine binilip oturulan yerinde gıcırdayan tahta kalas değil; inleyen halk vardır. Hangi doktrin, rejimde hâkimse, onun koyduğu kurallar işlemekte, hâkim gücün çarkının işlemesi için halkın desteğine ihtiyaç duyulduğundan, senaryosu önceden yazılmış oyunda, halka sadece figüran roller verilmektedir. Halkın seçmek mecbûriyetinde olduğu düzenin memurla- rı, isteseler bile hâkim gücün/derin devletin sistemini değiştirme hakkına sahip olmadıklarından, halkı temsilen seçilenlere düşen iş, mevcut sistemin çarkının

     

    1734 İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l Azîm, II/67

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    başında durmaktan öteye gitmez. Bu olayda halka düşen ise, düzenin bazı yer- lerine idareciler tâyin ederek onların suçuna ortak olmaktır.

     

    Demokrasi bir yönetim biçimidir; yönetimleri belirleme biçimi değil! Kendisi bir düzendir; başka düzenlere kapı değil! Davul tutanları seçme işidir; tokmakları değil! Egemen güçler tarafından kuralları belirlenmiş oyundur; oyun kurallarını belirleme işi değil! Demokrasi, kitabına uydurma rejimidir; Kitab’a uyma değil! Demokrasi ile disiplini esas alan rejimler arasındaki fark, önemsizdir: Totaliter re- jimlerde kral veya general; “Ben böyle istiyorum!” der; Demokrasi ise, “sen böyle istiyorsun!” der.

     

    Güçlünün hâkim olduğu rejimin adıdır demokrasi. Çağdaş bir masaldan iba- rettir. Her ne kadar tersi iddia ediliyor olsa bile, seçenlerin ve hatta seçilenlerin değil; seçtirenlerin ve derindekilerin irâdesi önemlidir. Demokrasi, bir Truva atıdır. Halka, oy vermeme hürriyeti bile vermeyen çağdaş dayatma rejimidir. %51 deli- nin % 49 akıllıya gâlip getirilmesinin adıdır. Müslümanla kâfirin, mücâhidle İslâm düşmanının, âlimle câhilin, aydınla avamın eşit olduğu adâletsiz rejimin adıdır de- mokrasi. Demokrasi açısından, oy veren insanlar, eşit olmasına eşittir, ama ba- zıları daha çok eşittir. Elli bir pirenin kırk dokuz file gâlip getirilmesidir demokrasi. Kazanan ve kaybedenin maçtan önce belli olduğu şikeli bir karşılaşmadır. Hakka rağmen halk idaresi olmasının yanında; aslında halka rağmen egemen çevrelerin halkın inancına ters dayatmalar rejimidir. Teorisiyle pratiği birbirine bu denli ters bir anlayış, başka hiçbir ideolojide bu kadar sırıtmaz.

     

    Demokrasi, bilindiği gibi Batı kültürünün ürünü olan bir sistemdir. Batı mede- niyetinin en önemli özelliği, insanın kendini ilâhlaştırarak, tanrıya başkaldırı, nefse, hevâya ve şeytana tâbi olmaktır. Demokrasi anlayışında da bu özelliği görürüz: Yüce Allah’ın nizamını kabul etmeyip, yönetimde insanların hüküm koyması ve Allah’ın indirdiğini bırakıp kendi hükümleriyle kendilerini yönetmek istemeleridir. Bunu demokratların ifadeleriyle (daha doğrusu, hal dilleriyle) söyleyecek olursak: “Sen kim oluyorsun ey tanrı! Biz kendi hayatımızı kendimiz düzenleyebiliriz. Ken- dimiz düzenlemek için yöntemler buluyor ve uyguluyoruz” demekteler; dilleriyle veya tavırlarıyla. -Basite indirgeyecek olursak- demokratik söylemin içeriği ve anlamı işte budur. Haliyle, başka bir bâtıl gâye için, insanı/halkı putlaştırma ama- cıyla bâtıl tanrılara başkaldırılınca, hak ilâh olan Allah Teâlâ’ya da baş kaldırılmış oluyor. “Hevâsını ilâh edinen kimseyi gördün mü? Onun koruyucusu (bekçisi, vekili) sen mi olacaksın?”1735 İster “hümanizm” adıyla, ister “demokrasi” ideolo- jisiyle, Batının anlayışı, insanı Tanrı yerine koymaktır; insanı, yani kendi hevâsını

    1735 25/Furkan, 43

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                         çağdaş Bâtıl/UydUrMa dİnlEr

     

    tanrılaştırmak. Batıda düşünce, inanış, ideoloji ve sistemlerin hepsi hakkında bu yargı geçerlidir; bu hüküm, ortak bir değerlendirmedir.

     

    Batı uygarlığının karşısında İslâmî dâvet vardır. İslâmî mesaj, Allah’a baş- kaldırı yerine ibâdeti öngörür. Fakat birilerine de başkaldırmayı emreder. Bu da nefsi, hevâyı ve şeytanı kapsamına alan “tâğut”a başkaldırmaktır. “De ki: Şüphesiz ki bu, benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun. Diğer yolla- ra uymayın. Sonra o yollar sizleri O’nun yolundan ayırıp darmadağın eder. İşte sakınasınız diye size bunları emretti.”1736 Âyet-i kerime, gerçekten müs- lümanın hayatını, herhangi bir gedik bırakmaksızın tamamıyla Allah’a tahsis etmiştir. İşte Allah’a teslimiyet bu demektir. Ölüm ile noktalanıncaya kadar, hayatımızın tümünü, inanç ve kanaatlerimizden başlayarak tüm eylemlerimizi Allah için, Allah’a teslimiyet sûretiyle ortaya koyacağız. İslâm budur; böyle bir teslimiyettir.

     

    Bütün siyasî sistemlerin, ideolojilerin olduğu gibi, demokrasinin de can alıcı noktası; hâkimiyet/egemenlik meselesidir. Yukarıda da belirtildiği gibi, hâkimiyet, daha ilerisi düşünülemeyen, siyasal bir güç ve etkinliği ifade eder. Yani siyasal güç ve etkinliğin, iktidar ve muktedir oluşun en ileri derecesini ifade eder. Bu en üstün kabul edilen otorite, kanunları yapar. Yöneticiler ona göre belirlenir. Yönetimin nasıl olacağını ve bu esasların ayrıntılarını o belirler. Hâkimiyet anlayışı itibarıyla İslâm bir tarafta, diğer bütün sistemler bir tarafta- dır. İslâm, hâkimiyeti mutlak olarak sadece Allah’ta kabul eder; Allah’ın hakkı olarak bilir. Bunun dışındaki diğer bütün sistemler, hâkimiyeti kimde görüyor- larsa ona göre isim alırlar.

     

    Demokrasi, hâkimiyetin halkın elinde olmasının adıdır. Krallık, hâkimiyetin kralın elinde olmasıdır. Teokrasi, hâkimiyetin Allah adına konuştuğunu iddia eden din adamı sınıfının ya da kendini tanrı yerine koyanların elinde olmasıdır. Buna benzer diğer bütün sistemler de böyledir. Yani siyasî sistemler, hâkimi- yeti elinde bulunduranlara göre tanımlanır ve ona göre isimlerini alırlar. Yalnız İslâm, hâkimiyeti Allah’ta görür, hâkimiyeti Allah’ın hakkı olarak kabul eder. Bunun dışındaki diğer bütün beşerî sistemlerin (dinlerin) özelliği ise, hâkimiyeti Allah’ta görmeyip insanda görmeleridir. Hâkimiyeti insanda görmek gibi ortak bir paydaya sahip olduktan sonra, bu insanların “kim veya kimler?” sorusuna verdikleri farklı cevaplara göre isim alsalar da, müslümana göre bütün bunlar tâğutî ideoloji ve şeytanî düzenlerdir.

    Hâkimiyet noktasında demokraside yetki; halkın veya milletindir; Yani, top-

    1736 6/En’âm, 153

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    lumun geneli, egemenliğe sahip kabul edilir. Hangi inanca sahip olurlarsa ol- sunlar, fertler birbirlerine eşit olduklarına göre de, her bir şahıs, o hâkimiyetin bir birimine, bir parçasına sahiptir. Yani 70 milyonluk bir ülkede hâkimiyet, 70 milyon eşit parçaya bölünmüş demektir. Bunun Kur’ânî ifadesi 70 milyon ilâh kabul ediliyor, demektir. Herkes hâkimiyetin eşit bir parçasına sahip olduğun- dan, zamanı gelince hâkimiyet parçalarının sahipleri oylarını bir tarafta toplar ve ittifakın mümkün olmadığı halde, çoğunluğu teşkil eden parçaların toplamı doğrultusunda icraatlar yapılır, kararlar alınır. Bu noktada hâkimiyetin kulla- nılması gündeme gelir. Demokrasi, çok tanrıcı Grek kültürüne dayalı, ondan kaynaklanan bir sistemdir. Yani, irticânın esasıdır. Şu irticâya karşı dayatıl- mak istenen demokrasi, asıl irticânın kendisidir; asıl mürtecî de demokratlar. Çünkü onlar, kökü, tarihi itibarıyla eski Yunan’a kadar uzanan bir mürtecîlik yapıyorlar. Ondan da eski bir kökü var; şeytana kadar uzanan bir başkaldırıya kadar devam edip uzanıyor, kökleri oraya kadar varıyor, Allah’a başkaldırı ve şeytana itaat olan bir siyasî sisteme tâbi oluyorlar demokrat mürtecîler.

     

    Batılılar açısından demokrasi, en az zararlı (ehven-i şer) olabilir. Onlar Hakk’a, yani mutlak doğruya, nassa inanmazlar çünkü. İslâm diye bir din, devlet ve dünya görüşü olmasaydı, Peygamberlerin ve iman edenlerin, uğru- na her fedâkârlıklara katlandıkları İlâhî hükümler söz konusu olmasaydı, “de- mokrasi mi, başka rejim mi?” tartışılabilir, Hakkın emrettiği “hayr” olmayınca “şerrin en ehveni” tercih edilebilirdi. Ama, müslümanın teslim olduğu Rab ve Kitap her şerri yasaklar ve sadece hayrı emreder. Hak, apaçık ortadadır. Bâtıl rengine bürün(e)mez. Bâtıl görünümünde hak veya hak görünümündeki bâtıl, olsa olsa “ehven-i şer”dir. Ehven-i şerri tercih etmek de şerre râzı olmak de- mektir. Müslüman hakka tâlip olmak zorundadır.

     

     

     

    DEMOKRASİ VE HÂKİMİYET

    Demokrasi, bilindiği gibi Batı kültürünün ürünü olan bir sistemdir. Batı me- deniyetinin en önemli özelliği, insanın kendini ilahlaştırarak, tanrıya başkaldırı, nefse, hevâya ve şeytana tâbi olmaktır. Demokrasi anlayışında da bu özelliği görürüz: Yüce Allah’ın nizamını kabul etmeyip, yönetimde insanların hüküm koyması ve Allah’ın indirdiğini bırakıp kendi hükümleriyle kendilerini yönet- mek istemeleridir. Bunu demokratların ifadeleriyle (daha doğrusu, hal dille- riyle) söyleyecek olursak: “Sen kim oluyorsun ey tanrı! Biz kendi hayatımızı

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                         çağdaş Bâtıl/UydUrMa dİnlEr

     

    kendimiz düzenleyebiliriz. Kendimiz düzenlemek için yöntemler buluyor ve uyguluyoruz” demekteler; dilleriyle veya tavırlarıyla. -Basite indirgeyecek olur- sak- demokratik söylemin içeriği ve anlamı işte budur. Haliyle, başka bir bâtıl gâye için, insanı/halkı putlaştırma amacıyla bâtıl tanrılara başkaldırılınca, hak ilâh olan Allah Teâlâ’ya da başkaldırılmış oluyor. “Hevâsını ilâh edinen kim- seyi gördün mü? Onun koruyucusu (bekçisi, vekili) sen mi olacaksın?”1737 İster “hümanizm” adıyla, ister “demokrasi” ideolojisiyle, Batının anlayışı, insanı Tanrı yerine koymaktır; insanı, yani kendi hevâsını tanrılaştırmak. Batıda dü- şünce, inanış, ideoloji ve sistemlerin hepsi hakkında bu yargı geçerlidir; bu hüküm, ortak bir değerlendirmedir.

     

    Batı uygarlığının karşısında İslâmî dâvet vardır. İslâmî mesaj, Allah’a baş- kaldırı yerine ibâdeti öngörür. Fakat birilerine de başkaldırmayı emreder. Bu da nefsi, hevâyı ve şeytanı kapsamına alan “tâğut”a başkaldırmaktır. “De ki: Şüphesiz ki bu, Benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun. Diğer yolla- ra uymayın. Sonra o yollar sizleri O’nun yolundan ayırıp darmadağın eder. İşte sakınasınız diye size bunları emretti.”1738 Âyet-i kerime, gerçekten müs- lümanın hayatını, herhangi bir gedik bırakmaksızın tamamıyla Allah’a tahsis etmiştir. İşte Allah’a teslimiyet bu demektir. Ölüm ile noktalanıncaya kadar, hayatımızın tümünü, inanç ve kanaatlerimizden başlayarak tüm eylemlerimizi Allah için, Allah’a teslimiyet sûretiyle ortaya koyacağız. İslâm budur; böyle bir teslimiyettir.

     

    Bütün siyasî sistemlerin, ideolojilerin olduğu gibi, demokrasinin de can alıcı noktası; hâkimiyet/egemenlik meselesidir. Yukarıda da belirtildiği gibi, hâkimiyet, daha ilerisi düşünülemeyen, siyasal bir güç ve etkinliği ifade eder. Yani siyasal güç ve etkinliğin, iktidar ve muktedir oluşun en ileri derecesini ifade eder. Bu en üstün kabul edilen otorite, kanunları yapar. Yöneticiler ona göre belirlenir. Yönetimin nasıl olacağını ve bu esasların ayrıntılarını o belirler. Hâkimiyet anlayışı itibarıyla İslâm bir tarafta, diğer bütün sistemler bir tarafta- dır. İslâm, hâkimiyeti mutlak olarak sadece Allah’ta kabul eder; Allah’ın hakkı olarak bilir. Bunun dışındaki diğer bütün sistemler, hâkimiyeti kimde görüyor- larsa ona göre isim alırlar.

     

    Demokrasi, hâkimiyetin halkın elinde olmasının adıdır. Krallık, hâkimiyetin kralın elinde olmasıdır. Teokrasi, hâkimiyetin Allah adına konuştuğunu iddia eden din adamı sınıfının ya da kendini tanrı yerine koyanların elinde olmasıdır.

    1737 25/Furkan, 43

    1738 6/En’âm, 153

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Buna benzer diğer bütün sistemler de böyledir. Yani siyasî sistemler, hâkimi- yeti elinde bulunduranlara göre tanımlanır ve ona göre isimlerini alırlar. Yalnız İslâm, hâkimiyeti Allah’ta görür, hâkimiyeti Allah’ın bir hakkı olarak kabul eder. Bunun dışındaki diğer bütün beşerî sistemlerin (dinlerin) özelliği ise, hâkimiyeti Allah’ta görmeyip insanda görmeleridir. Hâkimiyeti insanda görmek gibi ortak bir paydaya sahip olduktan sonra, bu insanların “kim veya kimler?” sorusuna verdikleri farklı cevaplara göre isim alsalar da, müslümana göre bütün bunlar tâğutî ideoloji ve şeytanî düzenlerdir.

     

    Hâkimiyet noktasında demokraside yetki; halkın veya milletindir; Yani, top- lumun geneli, egemenliğe sahip kabul edilir. Hangi inanca sahip olurlarsa ol- sunlar, fertler birbirlerine eşit olduklarına göre de, her bir şahıs, o hâkimiyetin bir birimine, bir parçasına sahiptir. Yani 70 milyonluk bir ülkede hâkimiyet, 70 milyon eşit parçaya bölünmüş demektir. Bunun Kur’ânî ifadesi 70 milyon ilâh kabul ediliyor, demektir. Herkes hâkimiyetin eşit bir parçasına sahip olduğun- dan, zamanı gelince hâkimiyet parçalarının sahipleri oylarını bir tarafta toplar ve ittifakın mümkün olmadığı halde, çoğunluğu teşkil eden parçaların toplamı doğrultusunda icraatlar yapılır, kararlar alınır. Bu noktada hâkimiyetin kulla- nılması gündeme gelir. Demokrasi, çok tanrıcı Grek kültürüne dayalı, ondan kaynaklanan bir sistemdir. Yani, irticânın esasıdır. Şu irticâya karşı dayatıl- mak istenen demokrasi, asıl irticânın kendisidir; asıl mürtecî de demokratlar. Çünkü onlar, kökü, tarihi itibarıyla eski Yunan’a kadar uzanan bir mürtecîlik yapıyorlar. Ondan da eski bir kökü var; şeytana kadar uzanan bir başkaldırıya kadar devam edip uzanıyor, kökleri oraya kadar varıyor, Allah’a başkaldırı ve şeytana itaat olan bir siyasî sisteme tâbi oluyorlar demokrat mürtecîler.

     

    Demokrasi, halkın çoğunluğunun hâkimiyeti diye ifade edilse bile, bu iddi- anın kandırmacadan ibâret olduğu uygulamalardan anlaşılmaktadır. Demok- rasilerde çoğunluğun ittifakı bile yoktur. Demokrasi ile yönetilen bir rejimde yaşayan insanların çoğunluğunun sözü nerede ve nasıl geçerli oluyor? Parti aritmetikleri içinde, % 25-30 oy alan her parti iktidar olur. Nerede çoğunluk?

    % 70-75 muhâlefette kaldı. Yani, demokraside demokrasi yoktur. Demokrasi- ler, kendi mantıkları açısından bile sağlıklı bir hâkimiyetin kullanılma yöntemini dahi icat etmekten âcizdirler. Şimdiye kadar Batıda ve coğrafyamızda birçok seçim sistemi uygulanmıştır. Ancak, bunların hiçbirisinin asgarî düzeydeki çoğunluğun irâdesini iktidar olarak yansıtabilecek yeterlikte olduğu ileri sü- rülememektedir. Demokrasi, uygulamaya geçtiği tarihten günümüze kadar, sadece iki partinin olduğu yerlerde bile, hiçbir zaman, hiçbir parti çoğunluğu sağlayarak iktidar olmuş değildir. Çünkü seçimlere katılmayanlar vardır; yön-

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                         çağdaş Bâtıl/UydUrMa dİnlEr

     

    lendirilenler, kandırılanlar, halka sorulmadan aday gösterilenler, kendisini tam olarak temsil etmediğinden, mecbûren kendisine en yakın olduğunu sandığı veya ehven kişiyi seçmek veya küsmek zorunda bırakılanlar vardır.

     

    Dolayısıyla demokrasi, uygulanması imkânsız bir tezdir, bir ütopyadır. Şim- diye kadar batı felsefelerinde ortaya çıkmış olan ütopyalardan bir ütopya. Fakat bu demokratik sihirbazlar, medya ve diğer imkânlar (bilim adamları, eğitim kurumları ve düşünürler) vâsıtasıyla, demokrasinin ütopya olma özelli- ğini insanların gözlerinden saklıyorlar. İnsanların bunu görmelerine mümkün mertebe imkân ve fırsat tanımamaya çalışıyorlar. Gerçeğin görülmesine se- bep olacak herhangi bir şey olduğu zaman, birtakım oyalamalar icat edilerek insanlar onlarla meşgul edilir ve gerçeğe nüfuz etmeleri böylelikle önlenmiş olur. Kanaatleri samimi olarak kabul görmeyen azınlık ise demokraside her zaman bir küskünler kitlesi meydana getirir. Dolayısıyla yapılan uygulamalara bu muhâlefettekiler hiçbir zaman katılmazlar.

     

    Bu eleştirilerimiz, demokrasinin kendi mantığı ile demokrasiye bir reddiye- dir. Görülüyor ki demokrasi, hiçbir zaman için demokrasiyi savunanların ileri sürdükleri gibi, insanlığın en ideal sistemi, ya da en az yanlışı olan sistemi ola- maz. Çorçil’e atfedilen bir söz vardır. “Demokrasi, dünyadaki en güzel ikinci sistemdir.” Sormuşlar; “demokrasiyi neden ikinciliğe indirdin?” diye. “Birincisi yok ki!” diye cevap vermiş. Gerçek öyle değil; demokrasi öyle ikinci, üçüncü sıradaki bir düzen filân değil; bir curcunadan ibârettir. Eflâtun’un tâbiriyle; “de- mokrasi, şarlatanlar düzenidir.” Demokrasinin babası sayılan Jan Jack Russo da benzer bir şey diyor: Demokrasiyi uzun uzun anlattıktan sonra; “Emil” adlı kitabında “doğrusunu söylemek lâzımsa” diyor, “insanlar kendi kendilerine kanun yapamazlar. Bize kanunlar verecek ilâhlar lâzım.”

     

    İnsan hayatı çok yönlü ve çok boyutludur. Bütün bu yönleri ve boyutla- rı ile insan hayatını tamamıyla kuşatmış hiçbir beşerî sistem yoktur. İnsan hayatını bütünüyle kuşatmak iddiasında olan beşerî hiçbir ideoloji ve dünya görüşü de ortaya çıkmamıştır. Sadece İslâm, insan hayatını bütün yönleriyle ve boyutlarıyla kuşatmayı hedeflemiş ve gerçekten kuşatmış kâmil bir din hüviyetine sahiptir. Sadece İslâm, inanç, davranış, sosyal ve siyasal düzen, ahlâk, dünya görüşü ve âhiret anlayışı, düşünce ve yaşama biçimi, insanın kendisiyle, çevresi ve Rabbiyle tüm ilişkilerini tanzim eder. Tüm bu alanlarla ilgili kuşatıcı hükümler koyar. Bütün beşerî ideolojiler, tüm ahlâk görüşleri, sosyal ve siyasal insanî görüşler, hangisi olursa olsun, İslâm’ın bakışına göre esas itibarıyla birer dindir. Fakat bu dinlerin hiç birisi insanın hayatını bütün

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    boyutlarıyla kuşatmak iddiasında olmadığı için bazen müşterek birkaç beşerî ideoloji veya beşerî din bir araya gelir ve insan hayatını kuşatmaya çalışırlar. Beşerî sistemlerin herhangi birisini bir yerde kabul ettiğiniz zaman, siz sadece o kadarıyla hayatınızın tamamını tanzim edemezsiniz.

     

    Hayatınızın diğer açıklarını, diğer yönlerini de uygun göreceğiniz veya o kabul ettiğiniz sistemle uyuşabilecek başkalarıyla doldurursunuz. Bütün be- şerî sistemlerin en büyük ortak paydası ise, laikliktir. Siyasî hayatınıza demok- rasiyi getirip hâkim kıldığınız takdirde, hukukunuz ne olacak? Ahlâkınız, iktisa- dî ilişkileriniz ne olacak? İşte bu noktada, demokrasi bütün bunları “hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” diyerek millet ve milletin yetkili gördüğü kimseler yoluyla temsili sûretiyle, temsilî sisteme uygun olarak seçilen kimseler aracı- lığıyla bu sorunları çözmeye çalışır. Temsil yetkisine sahip bulunan kişi ve ku- rumlar, onların hukukunu belirler. Hukukun bünyesi içerisinde iktisadî ilişkileri ortaya koyar. Bunların sonucu olarak bir ahlâk anlayışı da oluşur. Toplumsal hayatın gerekli diğer bütün kurumları bu yapı ile uyumlu olarak ya da en azın- dan çelişki arzetmeyecek şekilde ortaya çıkar.

     

    Bütün sistemler ilk ortaya konuldukları zaman, hangi çerçeve için konul- muş olurlarsa olsunlar, sadece orada kalmazlar; insan hayatının tamamını kapsarlar; en azında pratikte bu böyledir. Hiçbir beşerî sistem, kâmil olamaz ve insanlar, beşerî sistemlerde deneme yanılma yoluyla mesafe alabilirler. O bakımdan beşerî sistemler esas mâhiyetleri itibarıyla bir yaz boz tahtasıdırlar. Bunu, içinde yaşadığımız beşerî sistemin meselâ kanunlarında çok rahat bir şekilde görebiliriz.

     

     

    BEŞERÎ SİSTEMLERİN DÜNYEVÎLİĞİ; İSLÂM’IN UHREVÎLİĞİ

    Beşerî sistemler eksiklerini başka sistemler vâsıtasıyla tamamlasalar bile âhirete yönelik hiçbir şey söylemezler. İnsanın ölümünden sonrasıyla ilgilen- mezler. Dolayısıyla beşerî sistemler ne kadar ileri olurlarsa olsunlar, ilgilendik- leri özel alanda bile mükemmel olamazlar ve insanın ölümden sonraki hayatı için bir şeyler verme iddiasında bulunamazlar. Müslüman ise, âhireti hesaba katmadan en ufak bir davranışta bulunamaz. Müslüman, dünya hayatıyla âhi- reti hedefleyendir. Dünyadaki olumlu veya olumsuz gelişmeler, imtihan kabul edildiğinden, müslümanın istikameti üzerinde etkili değildir. “Tâ ki, elde etti-


                        MüslüManın İnanç Esasları                                                         çağdaş Bâtıl/UydUrMa dİnlEr

     

    ğinizle sevinmeyesiniz, kaybettiğiniz dolayısıyla da üzülmeyesiniz.”1739 Dün- ya hayatında ele geçirdiklerimize sevinmeye değmez; kaybettiklerimiz için üzülmeye değmediği gibi.

     

    Önemli olan, müslüman olarak kişinin kendi sorumluluğunu yerine getir- mesidir. Müslüman için en mühim şey, amellerinin sâlih olması, eylemlerinin kabul edilecek vasıfta bulunmasıdır. Bu gerçekleşince, önde veya arkada ol- mak önemli değildir. Netice almış, dünyada başarılı olmuş veya mağlup düş- müş, marjinal kalmış, hiç önemli değildir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: “Kıyâmet gününde kimi peygamber yanında iki üç mü’minle birlikte gele- cek.” Yani iki üç tane, hatta tek başına gelen peygamberleri biz marjinal kaldı diye dâvetlerini tebliğ etmede kusurlu davrandıklarını mı kabul edeceğiz? Nuh (a.s.) 950 yıl istikamet üzere yaptığı tebliğde dünyevî açıdan netice alamadı veya çok küçük bir sonuç aldı diye, yaptıklarını küçümseyecek, marjinal kaldı diye tenkit edebilecek miyiz?

     

    Dolayısıyla biz hakkı ve hakikati başarılarda, çoklukta, azlıkta, önde ve arkada olmakta değil; Allah’ın kitabına ve Rasûlün sünnetine mutabakatta ararız. Allah’ın Kitabına ve Rasûlün sünnetine uygun oldumu bir iş güzeldir; neticesi dünyevî olarak hiç olsa bile. Önemli olan Allah’ın vereceği değerdir. Dünyevî sonuçları Allah verirse ne âlâ, vermezse vermez. Hayatımız ve ölü- mümüz, Allah için olabiliyorsa, netice odur. İşte bu anlamıyla hayatı kuşatan biricik sistem, kâmil din, sadece Allah Teâlâ’nın dinidir.

     

     

    İSLÂM’IN EKSİZLİĞİ İLE BEŞERÎ SİSTEMLERİN YETERSİZLİĞİ

    Bütün beşerî sistemler eksiktir, parçacıdır. Çözüm getiremeyişleri, insanları mutluluğa ulaştıramayışları, bunun en açık göstergesidir. Kendilerinin kendile- ri için belirledikleri hedefleri dahi gerçekleştiremeyişleri bir tarafa, müslüman olarak bizim onlara yönelteceğimiz en büyük eleştiri, bu sistemlerin eksik olduğuyla ilgilidir. Bu sistemler, yamalı bohçadır; insanı kuşatamazlar, kâmil din olamazlar, âhiretle ilgili söyleyecek sözleri de yoktur. Yalnız Allah’ın dini olan İslâm’dır, hayatı bütünüyle kuşatan, dünyayı ve âhireti içeren. Mevcut sistemler bize Allah’ın rızâsını kazandıramaz. Dolayısıyla biz, insanların tü- müne Allah’ın rızâsının nasıl kazanılacağını öğretmeyi, böyle bir yükümlülüğü üzerimize almış kimseler olarak ortadayız.

     

     

    1739 57/Hadîd, 23

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    İslâm’ın kemâli vahye dayalı olmaktan kaynaklanır. Buna karşılık batının zevâli, böyle bir dinden mahrum oluşundan kaynaklanmaktadır. Felsefeleri, ideolojileri, rejimleri ve hevâları hepsi şeytanın insanlara telkin ettiği lehviyat- tandır. Kur’ân-ı Kerim’in belirttiğine göre şeytanlar da dostlarına telkinatta bu- lunurlar. Demek ki dünyada ezelden beri, Âdem (a.s.)’den beri, iki şey çarpışıp durmaktadır. Allah’ın vahyi ve şeytanın, dostlarına telkin ettiği vahiyler; Hak ile bâtıl. İslâm’ın kemâlinin bir neticesi olarak İslâm, her zaman ve mekânda bütün insanlığın her türlü ihtiyacını karşılayabilecek vasfa sahiptir.1740

     

    Çokluk veya çoğunluk, ya da çoğulculuk denildiğinde, temelinde yatan birey, yani bir tek insandan bahsedildiği bilinmelidir. Bir’inde doğruları veya eğrileri tesbit yetkisi bulunmayanların çoğunluğunun nasıl bu yetkiye sahip olabildikleri hâlâ açıklanamamıştır. Sadece sıfırların veya yalnız eksilerin yan yana gelmesiyle tatmin edici rakamların veya artıların çıktığı, çıkabildiği izah edilememiş bir kandırmacadır. Yol göstereni bulunmayan insanın şaşkınlık içinde kaldığını, bilmediklerinin öğretilmemesi halinde bir şey bilmez durumda devam ettiğini her ne hikmetse düşünemeyen insan, bir Rabb’e (eğitici, ter- biye edici mürebbî’ye) hep ihtiyaç duymuştur. Bütün mesele, bu mürebbînin (terbiyecinin) kim olması gerektiği hususudur. İşte insan bu noktada hep ya- nılmış, bir türlü gerçek terbiyecisini bulamamış, insana acıyan yaratıcısı mer- hameti ile ona sürekli olarak terbiye esaslarını bildiren elçileriyle yol göster- miştir. Çoğunun, çoğunluğun bu yolu kabul etmemesine, hevâsına uymasına rağmen yaratıcı Allah tekrar elçiler göndermiş ve kullarına gerçekten acıdığını, mağfiret ediciliğini göstermiştir. Kur’an bu yol göstericiliğin en son eseri olarak elimizde, önümüzdedir.

     

    Birçok âyetinde, hevâsına tâbi olan insanın nasıl azgınlaştığını, kendi den- gesini nasıl bozduğunu, sağlıklı bir ruh yapısına sahip olamadığını açıklayan Rabbimiz (terbiyecimiz) Allah, kendini bozanın çevresini de bozduğundan de- faatle söz etmekte, yeryüzünü ifsâdından bahsetmektedir. Yeryüzü, halîfelik görevinin icrâ edileceği, îmar ve ıslah tavrıyla yaklaşılması gereken insanın bir çevresidir. İnsan, bu çevre ile vardır. İnsan, doğasını, ancak, bu doğanın sa- hibince bildirilen esaslara uyarak koruyabilir. Korunamamış doğa, ister insan tabiatı olsun, ister insanın içinde yaşadığı ortam olsun, insan için sağlıksız bir ortam olarak kişiliğini koruyamamanın, giderek korkmanın, kokuşmanın ortamı olacaktır. Öyle de olmuştur.

     

     

    1740 M. Beşir Eryarsoy, İslâm’a Göre Laiklik, Demokrasi ve Hâkimiyet, Buruc Y., s. 53-90

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                         çağdaş Bâtıl/UydUrMa dİnlEr

     

    Analarının karnından bir şey bilmediği halde çıkarılan insanların, çıkışlarını takip eden bir süre sonra “küllü şey’in kadîr” bir varlık haline dönüşmesi müm- kün değilken, insanın temel yanılgısı, böyle olabildiğini sanması, yani kendini, hevâsını, kendi gibi insanları tanrılaştırmasıdır. Bu sanı ve değerlendirme, in- sanı azgınlaştırmakta; tuğyânı, bağyi ve fesâdı giderek kendinden çevresine, çevresinden kendine ve diğer insanlara yönelmiş; yaşadığı dünyayı, içinde kendisi de bulunduğu halde berbat etmektedir.

     

    Kaynağı insan aklı olan, bu aklın yaşadığı ortamdan etkilenmişliğinin ürünü olan fikirleriyle biri, diğerinden farklı yerlere varan akılların çoğunluğunun veya azınlığının varacağı yer, kendine ters düşen yerdir. Kendini yadsıyan yerdir. İnsanı kendinden uzaklaştıran, kendinin farkına varmasını engelleyen yolda kullanılan akıl, insanoğlu var oldu olalı kendi başına doğru yolu bulamamıştır. Ancak Yaratan Rabbi insana sırât-ı müstakîmi, bu doğru yolu göstermiştir. “Ne yapacağını bilmez halde bulup da doğru yolu göstermedi mi?”1741 İn- san, kendine gösterilen yolu bile koruyamazken, bu yoldan ayrılmamayı bile beceremezken, kendi başına tümüyle doğru bir yol bulmasını ondan bek- lemek, olmayacak şey beklemektir. Zaten kendi de, kendi bulduğu yoldan memnun olmamış, olamamıştır.

     

    Aklını, hevâsını tanrı edinen insan, bu tanrısından râzı değildir. Aklın ve arzuların tanrı kabul edildiği demokrasiler, insanların kendine gelmelerini ön- leyen bir uyuşmuşlukla, kendilerine gelmelerini engellemektedir. Afyonun in- sanı uyuşturduğu gibi insanları uyuşturan, bu uyuşturup uyutmada müzik, futbol ve medyadan da yararlanan demokrasiler, onlar için yalnız ekonomik insan, seksolojik insan tanımı getirebilmekte, insanın bir türlü bu yönleri de bulunan ama, asla bunlardan ibaret olmayan bir varlık olduğunu görebilme- sine imkân bırakmamaktadır. Demokrasiler insanları; insan olmaktan, insan- lıklarının farkına varmaktan alıkoyan insanların önünde aşılması güç bir büyük engel olarak durmaktadır. Bu engeli aşamayan insanın, insanlığının farkına varabilmesi mümkün değildir.

     

    Çokluğu da, çoğunluğu da, çoğulculuğu da demokrasi bütününe gü- venmemesi için yaşamının sağlamasını yapmakla varacağı nokta, insana, kendinin farkına varmasına yardımcı olacaktır. Teslim olmadan, bir rabbe kul olmadan yapamadığı görülen insanın, teslim olmaması değil; kime ve neye teslim olacağı ile ilgili tercihleri söz konusudur. İnsan, “kendi hevâsına mı, başkalarının (çoğunluğun) hevâsına mı, yoksa Allah’a mı teslim olmalıdır?”

    1741 93/Duhâ, 7

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    sorusuna verilecek isâbetli cevap insanın ufkunu açacaktır. Açılan şuuru, in- sanın bütünü görmesini, kendinin farkına varmasını sağlayacaktır. Önü açılan insanın görebildiği bütün karşısında yapacağı seçim elbette daha isabetli ola- caktır. Hayat, kendisine hayat verene teslim olmakla anlamlanacaktır. Teslim olamadan yapamayan insan, en güvenilir’e (el-Mü’min) teslim olmakla (müs- lümanlıkla) ancak tatmin olabilir.1742

     

     

    KAPİTALİZM

    Batı dünyasında feodalizmin çöküşünden bu yana egemen olan ekonomik sistem. Anamalcılık, Sermayecilik, Serbest Piyasa Ekonomisi, Serbest Girişim Ekonomisi adlarıyla da anılır. Liberal sistem, serbest ticaret, karma ekonomi de- yimleri de kapitalizmi belirtir. Kapitalist ekonominin temel özelliği üretim araçla- rının büyük çoğunluğunun özel ellerde bulunması ve üretimle gelir bölüşümüne önemli ölçüde piyasaların işleyişinin yön vermesidir.

     

    Kökleri ilkçağa kadar uzanan kapitalizm Ortaçağın sonlarına doğru Avru- pa’nın belirli bölgelerinde gelişmeye başladı. Ancak bir sistem olarak yerleşmesi on altıncı yüzyıldan sonra gerçekleşti. On altı, on yedi ve on sekizinci yüzyıllarda İngiliz kumaş sanayisindeki büyüme kapitalizmin gelişimini hızlandırdı. Kapita- lizm öncesi sistemlerde üretimin tüketimi aşan bölümünün üretim kapasitesinin genişletilmesi amacıyla kullanılmasıyla ayrılıyordu. Birçok tarihsel etmen de bu gelişmeyi pekiştirdi. On altıncı yüzyıldaki reform hareketinin çabasını aşağılayan geleneksel ahlâkın etkilerini kırarken çok çalışma ve tutumlu olmaya da dini bir temel kazandırdı. Artık ekonomik eşitsizlik zenginlerin de ahlâklı olabileceği ge- rekçesiyle rahatça savunuluyordu.

     

    Kapitalizmin gelişmesine katkıda bulunan diğer bir etmen de Avrupa’da de- ğerli maden arzındaki artış ve bunun sonuncunda fiyatların yükselmesi oldu. Bu dönemde fiyatlar ücretlerden daha hızlı arttığından enflasyondan en çok serma- ye sahipleri yararlandı. İlk kapitalistler (1500-1750) Merkantilist dönemde güçlü ulusal devletlerin ortaya çıkmasından da yararlandılar. Bu devletlerin izlediği ulu- sal güçlenme politikaları bir örnek para ve hukuk sistemleri gibi iktisadi gelişme için gerekli temel toplumsal şartların oluşmasını ve sonuç olarak ağırlığın devlet- ten özel teşebbüse kaymasını sağladı.

     

     

    1742 Ercümend Özkan, İnanmak ve Yaşamak, Anlam Y., c. 2, s. 147-150

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                         çağdaş Bâtıl/UydUrMa dİnlEr

     

    İngiltere’de on sekizinci yüzyılda kapitalist gelişmenin odağı ticaretten sana- yiye kaydı. Önceki yıllarda sağlanan sermaye birikimi, Sanayi Devrimi sırasında teknik bilginin sanayiye uygulanması yolunda kullanıldı. Adam Smith (1723-1790) “Ulusların Zenginliğinin Nedenleri ve Kaynakları Üzerine bir inceleme” adlı ese- rinde klasik kapitalizmin ideolojisini ortaya koydu. Smith, toplumların gelişmesini Marksist kurama benzer biçimde çeşitli aşamalara ayırıyordu. Buna göre top- lumlar avcılık, göçebeliğe dayalı tarım, feodal çiftçilik ve ticari karşılıklı bağımlılık aşamalarından geçerler. Her aşamanın kendine özgü kurumları vardır. Sözgelimi avcılık aşamasında mülkiyet olmadığı için adlî kurumlara gerek yoktu. Ama top- lumsal çevrenin büyümesiyle birlikte düzenli orduların yanı sıra özel mülkiyetin ve çeşitli ayrıcalıkların korunmasının aracı olarak devlet kurumu gelişti. Böylece daha karmaşık bir örgütlenme ortaya çıktı. Ücretleri loncaların yerine piyasa- ların belirlediği, özel girişime devletçe konan kısıtlamaların kalktığı son aşama ise sonradan serbest rekabet kapitalizmi olarak adlandırılan “kusursuz özgürlük” aşamasıdır. Bu aşamada bireylerin tutkuları doğrultusunda kendi durumlarını iyi- leştirmeye yönelik faaliyetlerini toplumsal bakımdan yararlı sonuçlara dönüştüren mekanizma rekabettir. Örneğin bireylerin rekabete dayalı mücâdelesi sayesinde malların fiyatları, geçici sapmalar dışında üretim maliyetine denk düşen doğal düzeylerde oluşur. Ulusal servet ise toplumun üç ana sınıfını oluşturan işçiler, toprak sahipleri ve sanayiciler arasında gene ortak yararı en yüksek düzeye çı- karılacak biçiminde ücret rant ve kâr olarak bölüşülür. Dolayısıyla kendi kendine işleyen ve kendini sürekli olarak düzelten piyasa mekanizması devlet müdahalesi olmadan toplumsal düzenliliği sağlar. Bireylerin kendi çıkarları peşinde koşması ulusal zenginliği de artırır. Ekonomideki üretkenlik artışının temeli ise emeğin iş bölümüdür. Bireyler işbölümü sayesinde bir yandan kendi verimliliklerini artırırken aynı zamanda toplumsal üretkenliğin de artmasına katkıda bulunur. Rekabetçi sistemin işleyişini engelleyecek ayrıcalıklara ve devletin müdahalelerine izin ve- rilmediği sürece ulusal zenginlik durmadan büyüyecek, toplum kendiliğinden en iyi noktaya ulaşacaktır.

     

    Fransız Devrimi ve Napoleon Savaşları’nın feodalizmin kalıntılarını silip sü- pürmesinden sonra Smith’in önerdiği politikalar giderek daha çok uygulamaya konuldu. On dokuzuncu yüzyılda siyasal liberalizmin başlıca politikaları serbest ticaret, sağlam para (altın standardı), dengeli bütçe ve sosyal yardımların son derece kısıtlı tutulması biçiminde kendini gösteriyordu.

     

    1. Dünya Savaşı kapitalizmin gelişmesinde bir dönüm noktası oldu. Savaş- tan sonra uluslararası piyasalar daraldı, altın standardının yerini uluslararası para birimi aldı, bankacılık alanında hegemonya Avrupa’dan ABD’ye geçti, Afrika ve

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    Asya ulusları sömürgeciliğe karşı başarılı mücâdelelere giriştiler ve dış ticaretin önündeki engellere yenileri eklendi. 1929 Büyük Bunalımı pek çok ülkede devle- tin ekonomiye karışmamasını öngören kapitalizmin ünlü “bırakınız yapsınlar” po- litikasına son vererek bir süre kapitalist sistemin geleceğine ilişkin şüpheleri ar- tırdı. Ama II. Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika, Avrupa ülkeleri ve Japonya’daki başarısı, sistemin yaşama gücünü sürdürdüğünü göstermekle kalmayarak son yıllarda doğu bloğu ülkelerini de etkileyerek komünizme karşı sürdürdüğü reka- bette önemli ölçüde başarı kazandı.

     

    Günümüzde en yaygın ve güçlü ekonomik sistem durumundaki kapitalizm, felsefi temelleri, kuralları, amaçları ve sonuçları bakımından İslâm’ın tam karşı- sında yer alır. Kapitalizmin temelini maddecilik oluşturur. İnsana öngördüğü biri- cik amaç maddî zenginliğe ulaşmak ve bunu dilediğince tüketmektir. Bu amaca ulaşmak isteyen bireye sınırsız bir özgürlük tanır. Bu nedenle aşırı ölçüde bireyci- dir. İnsan ve toplum hayatında belirleyici olarak kabul ettiği tek ilke piyasa şartları ve rekabettir. Fırsatçılık ve acımasızlık ise onun ahlâk kurallarıdır. Hep daha çok kâr yapmaya yönelttiği insanlar tutkuları yönünde hiçbir engelle karşılaşmamalı- dır. Bütün bunlar kapitalizmi insanlık dışı bir sistem durumuna götürmüştür. Bire- ye tanıdığı sınırsız özgürlük ve kabul ettiği “bırakınız yapsınlar” kuralı doğal olarak en çok sermaye sahiplerinin işine yaradığı için büyük kitlelerin yoksullaşmasına, sömürülmesine yol açmıştır. Kapitalistin doymak bilmeyen mülkiyet tutkusu kapi- talizmi, sınırlarını aşarak dünya ölçüsünde yayılmaya ve özellikle yoksul ülkelerin doğal kaynaklarını yağmalamaya götürmüştür. Bu nedenle kapitalizm İslâm gö- zünde ortadan kaldırılması gereken zulmün ve sömürünün başlıca nedenlerin- den birisidir.1743

     

     

     

    ATEİZM

    Ate: Allah’ı inkâr demektir. Ateizm: Allah’ın varlığını inkâr etme, tanımama an- lamına gelir. Tanrıtanımazlık da denilen ateizme, eskiden ilhâdiye ve dehriyye de- nilirdi. Ateist de: Allah’ı inkâr eden; tanrısız, dinsiz kâfir demektir. Ateizme Ateistlik de denir.

     

    İslâm’da din gerçeği bütün yaşamı kuşatmaktadır. Bir anlamda din, hayatla eşdeğerdedir. Çünkü atomun içindeki en küçük partiküllerden uzayda bulunan dev cisimlere kadar kâinâttaki tüm eşya ve olayların son derece dakik ve ma-

     

    1743 Ahmet Özalp, Şamil İslam Ansiklopedisi, c. 3, s. 299-301

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                         çağdaş Bâtıl/UydUrMa dİnlEr

     

    tematiksel biçimde etkileşimlerini, tepkileşimlerini, nötrleşmelerini ve işleyişlerini bir disiplin çerçevesinde sağlayan yasalar zinciri vardır ki bu yasaları koyan Allah Teâlâ’dır. Bu yasaların tümüne birden Kur’ân-ı Kerîm’in söylemiyle “sünnetul- lah”1744 denir.

     

    Hayat bu anlamda dinin doğal cephesini oluşturur. Vahiy yoluyla (yani pey- gamberlere indirilen göksel mesajlarla) konan teşrii yasalar da dinin yalnızca insanları ilgilendiren rûhânî ve seküler cephesini oluşturur. Dolayısıyla din demek, hayatın tümü demektir.

    Hal böyle olunca insan, -hangi inanç ve düşünceye sahip bulunuyor olur- sa olsun- din atmosferinin dışına çıkamadığı için onun dinsiz olması düşünü- lemez. Kişi, rûhânî hayattan çok uzak bir gidişat içinde yaşıyor olsa bile top- lumda onun uymak zorunda olduğu sayısız kurallar vardır ki o, ister bunlara örf ve âdet desin, ister yasaların gereğidir desin, ister başkalarına karşı saygılı olmak için böyle davrandığını söylesin, bütün bu kurallar esas itibariyle dine dayanmaktadır. Bunlar bir yana, insanın zaten doğal yaşamı “kevnî” yasa- larla sürmektedir. Kaldı ki “dinsizim” ya da “ateistim” diyen insanlar din yasalarına ve dogmalarına çok kere kendi özgür irâdeleriyle uyma çelişkisini de sergilerler. Onların bir bilgisizlik hezeyanı olarak “doğa yasaları” dedikleri fıtrat ve tabiat kanunlarının tümü de Allah’ın (c.c.) eseri olmak bakımından dinin dışında bir şey değildir.

     

    Ayrıca -bir türlü ikna olamamış- aklı başında her insan, yine de varlık- ların başlangıç ve sonu, olayların arka planındaki fenomenler, gizemler ve kâinatta olup bitenler hakkında mutlaka çok derinden düşünmekte; çeşitli yorumlar yapmakta; arayışlar içine girmekte ve zaman zaman iç bunalımlar yaşamaktadır. Kuşku içinde olsa bile insanın vicdanında kaynaşan bu dü- şünce cümbüşünün temelinde daima onun yaratıcıyı arama gayret ve endi- şeleri yatmaktadır. Bu ise aslında var olan ve insanın gönül derinliklerinde du- yumsanan bir gerçeği arama içgüdüsünden başka bir şey değildir. İşte bütün bunlar insanın mutlak mânâda dinsiz olamayacağını kanıtlamaktadır. “ilhâd” ya da “küfür” sözcükleriyle anlatılmak istenen dinsizlik aslında inkârcılıktır. Bu ise mutlak dinsizlik değildir, ikisi arasında büyük fark vardır.

     

    Dinsiz olduklarını ileri sürenlerin esasen birçok sosyal, moral, ya da ruh- sal sorunları bulunmaktadır. Yaşadıkları ve gördükleri çelişkilere tepki olarak

    -inkârcılık anlamında- böyle bir iddia ile ortaya çıkan insanlar her toplumda mevcuttur. Ancak bunların sayıları son derece azdır. Aynı zamanda eğitim

    1744 17/İsrâ, 77

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    düzeyleri, resmi statüleri ve sosyal mevkileri ne olursa olsun ciddîye alınacak bir mantıkları yoktur. Dolayısıyla bu anlamda söylediklerini bir sayıklama ve hezeyan olarak kabul etmek gerekir.

     

    Şu varki bilinçli ve kasıtlı olarak ateist, dinsiz, dehrî, pozitivist ya da materyalist olduğunu veya bu anlamlarda bir kanaata sahip bulunduğunu açıkça ileri süren kişi, İslâm’daki iman ve akâid kanunlarına göre elbetteki küfre girdiğini ilan etmiş olur. Çünkü böyle bir kimse mü’min olmadığını ortaya koymaktadır. Dolayısıyla eğer vaktiyle Müslümanken sonra böyle bir ikrarda bulunursa yüce İslâm dinini hiçe saymak gibi ağır bir suç işlemiş olur.1745

     

     

     

    PAGANİZM/PUTPERESTLİK

    Paganizm: Puta tapmak, putperestlik demektir. Paganist ise; puta tapan kimse; pagan anlamındadır. Genellikle politeist dinlerde tanrısal varlıkların çeşitli figürler ile sembolize edildiği ve bu sembollere tâzimde bulunulduğu gözlenir. Tanrıyı temsil eden put; ağaçtan, taştan ya da metalden yapılmış herhangi bir sûret şeklinde olabileceği gibi; bir bitki, bir hayvan veya bir başka doğal nesne de olabilir. Putperest toplumlarda, genellikle tapınılan nesneye tanrısal ruhun hulûl ettiğine inanılır ve bu nedenle ilgili nesnenin kendisinden ziyade içinde mevcut olduğuna inanılan tanrısal güce tapılır.

     

     

     

    ANIT MEZAR/ANITKABİR; MODERN TÜRBE VE TAPINAK

    Mozole veya türbe olarak da bilinen büyük ve etkileyici mezar. Din kurucu- ları ya da önderler, büyük değer verilen, ta’zim edilen veya ilâhlaştırılan kim- seler anısına yapılan görkemli bina. Bugüne kadar yapılmış anıtmezarlardan en görkemlisi Babürşah’ın 1631’de ölen hanımı Şahcihan için yaptırdığı Tac Mahal’dir. Mısır’daki piramitler de anıtkabirdir. Ankara’da bulunan anıtkabire, İstanbul’da Adnan Menderes ve Turgut Özal’ın anıtkabirleri de ilâve edilmiştir. Selçuklu ve Osmanlı padişah ve vezirleri için ve özellikle evliyâ sayılan tasav- vuf büyükleri için anıtkabir şeklinde türbeler yapılmış, diğer anıtmezarlardan çok daha fazla şirk unsuru görevini yapmaya devam etmektedir.

     

    1745 Ferit Aydın, İslâm’da İnanç Sistemi, Kahraman Y., s. 36-38

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                         çağdaş Bâtıl/UydUrMa dİnlEr

     

    SAYGI DURUŞU

    Bazıları, putlaştırdıkları kişilerin kabirleri veya kutsallaştırdıkları simgeler karşısında Müslümanların namazdaki kıyamlarına benzer şekilde hazır ol va- ziyete geçer, saygı duruşunda bulunur. Hatta namazda doğal kabul edile- bilecek bir davranış (kaşınınca başı kaşımak, öksürmek vb.) böyle bir saygı duruşunda uygun/câiz görülmez. Hiç alâkası olmadığı halde, herhangi bir açılış programında, ya da bir törende saygı duruşu ile başlamak câhiliyye top- lumlarının dinî bir kuralı kabul edilir. Bu tür programlara katılan Müslümanlar da dinlerinin câiz görmemesine rağmen bu saygı duruşuna katılma zorunda bırakılır. Okullardaki bütün öğrenci ve öğretmenler her hafta okul açılış ve kapanışlarında, bayram diye kutlattırılan câhiliyyenin kutsal günlerinde bu tür saygı duruşlarına mecbur tutulur. Bu tür tavırlar, aslında bir tapınmadır. Anıt- kabirdeki böyle bir törende, Mahmut Kaçar adlı bir muvahhid müslüman; “Siz bu törenlerle mezarları putlaştırıyor, ilâhlaştırıyorsunuz. Ölü sizi duymaz, onun size bir faydası yoktur. Lâ ilâhe illâllah, Allah’tan başka ilâh yoktur!” demişti. Zamanın cumhurbaşkanı Demirel tarafından meczup ilân edilivermişti. Ayrıca, Bu tavrının bedelini dört yıl kadar hapis yatarak ödemişti.

     

    Mekke’liler, önemli bir işe başlamadan önce ve yolculuktan dönünce veya Mekke şehir devletine ait tören ve merâsimlerden önce Kâbe’nin içindeki Hu- bel putunun heykelini ziyâret eder, ona bağlılıklarının ifâdesi olarak saygı gös- terirlerdi.1746 Böylece işlerinin düzgün gideceğine inanırlardı. Mekkeliler de, bu psikoloji ile Kâbe etrafında dolaşarak Allah’a ibâdet ettiklerini sanıyor ve fakat put heykellerine de aynı şekilde saygı gösteriyorlardı. Herhangi bir Mekke’li, seyahate çıkınca veya seyahatten dönünce yahut önemli bir işe başlayınca, Kâbe’yi tavaf ediyor; bayramlar devletin ileri gelenlerinin putlara saygı gös- termesiyle başlıyor, devletin en önemli işleri görüşülmeden önce heykellere saygı duruyorlardı. Ticarî ya da siyasî bütün kuruluşlar, önemli toplantılarından önce de bu heykellere karşı saygıya durur, ondan sonra işlerine bakarlardı.1747

     

    Onlar hem Allah’ı tanıyorlar, hem de putlara tapıyorlardı. Esasen şirkten kasıt da buydu, birtakım nesneleri Allah’ın sıfat ve kudretine ortak koşmak ve Allah’ın yanında başka güçler tanımak, Allah’a inanmak ve fakat O’nu inkâr edenlerin hükümlerini inanarak kabul etmek ve onlara bile bile uymak. “Al- lah’a inandık” deyip putların önünde saygıya durmak; secde etmek, eğilmek, onlar etrafında dönmek; o heykellerden medet ummak, onları ilham kaynağı saymak; güç ve ilhamlarını Allah’tan değil, o put heykellerinden veya Firavun

    1746 Ezkârî, Ahbâru Mekke, I/121 1747 Ezkârî, a.g.e., I/121

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    gibi, Nemrut gibi (yaşayan ya da ölü birtakım) putlaştırılmış şahıslardan bek- lemek!1748

     

     

    ANİMALİZM

    Başta totem düşüncesinin hâkim olduğu dinî gelenekler olmak üzere, çe- şitli dinlerde görülen hayvanların kutsallaştırılmasına dayalı kült. Animalizm, hayvanlarla onları avlayan insanlar arasında büyük bir bağ olduğu inancıdır. Bu inanç, hayvanda insanca bir öz bulunduğu inancına bağlıdır.

     

     

    ANİMİZM (RUHLARA TAPMA İNANCI)

    Tabiatla ilgili olaylara ve tabiat cisimlerine tapma dini. Animist: Animizmi benimseyen, animizmi savunan. Animizm anlayışına göre, ata ruhları ve fetiş- lere tâzim etme geleneği puta tapıcılığın ve politeizmin temelini oluşturmuş- tur. Animizm, insanın çevresinde bütün şeylerin ruhlu olduğu inancıdır. E. B. Taylor 1871’de, İlkel Kültür adlı çalışmasında “ruhsal varlıklarla ilgili doktrin”; Taylor tarafından dinin kaynağıyla ilgili olarak savunulan teori. Tylor, animizmin insanlık terazisinde düşük kabileleri karakterize ettiğini ve buradan yüksek modern kültürlere kadar yükseldiğini söyler. Ona göre, ilkellerin çevrelerindeki hayvan, bitki, ağaç, taş, toprak vb. gibi bütün doğa nesnelerini ve belirtilerini ruhlu sayma inancını dile getirir.

     

    Animizm, gizemciliği ön plana alan bir şirk anlayışıdır; ataların ruhlarına tapma esasına dayanan politeist bir inanış biçimidir ve kritik yapabilecek mu- hayyileye hitap eder. Bu nedenle filozoflar tarafından ileri sürülenin tam tersi- ne, ilkel değil, bilakis gelişmiş bir şirk türüdür. Çünkü animist insan doğrudan veya dolaylı olarak ruha tapar ve ruhun bir sır olduğunu bilir.

    Ruhun bu ayrıcalığına, vicdanında yer verebilecek kadar ince düşünebilen insan, karmaşık objelere ve madde ötesi âlemlere karşı ilgi duyan insan de- mektir. Böyle bir düşünce ise gelişmiş bir yargıyı kanıtlamaktadır. Dolayısıyla din denen olayın, insanlık tarihinde ilk defa ataların ruhlarına tapmak şeklinde ortaya çıktığını ve dolayısıyla animizmin, ilkel dinlerin ilk şekli olduğunu ileri sü- renler hem burada, hem de dinin, sırf bir düşünce ürünü olduğu noktasında yanılmışlardır.

     

     

    1748 Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları Şirk Psikolojisi, Marifet Y. s. 41-42

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                         çağdaş Bâtıl/UydUrMa dİnlEr

     

    “Animizm” terimi latince “anima”dan gelmektedir ki Batı dillerinde hay- van anlamını veren “animal” sözcüğü de bu kökten gelir. Temelde hayvan veya animal, canlı demektir. Dolayısıyla canlılığın kaynağı olan ruha tapınma- ya bu ilgiyle “animizm” denilmiştir.

     

    Tevhid dinlerinin yozlaşmasındaki faktörlerin başında animist yaklaşımlar gelir. Yani “vahiy” denen ve peygamberler aracılığıyla gelen İlâhî mesajlar doğrultusunda insanlar başta yalnız Allah’a ibâdet ederlerken çeşitli se- beplerin etkisi altında bazı şahsiyetleri yüceltmeye ve onlara bir zaman sonra mitolojik birtakım kimlikler mal etmeye çalışırlar. Bu yüceltilmiş insanlar ölün- ce ruhları şâd olsun diye ilk başlarda düzenlenen masum törenler zaman içinde farklı içerikler kazanarak onlara tapınma törenlerine dönüşür. Kur’ân-ı Kerîm’de bu konuda canlı örnekler vardır.1749

     

    Henüz tazeliğini koruyan Kur’ân-ı Kerîm’in içinde en ufak bir değişiklik söz konusu olmamasına rağmen, İslâm Dünyasının mensupları arasında da ani- mist eğilimler hızla yayıldığına göre eski dinlerin türlü türlü yorumlarla ne hale gelmiş olabileceklerini tahmin etmek hiç de güç değildir.

     

    Bugün İslâm’ımsı dünyanın her yerinde geçerli bir din modeli olarak be- nimsenmiş bulunan “İstimdatçı” mistik inanışlar bu gerçeği çok çarpıcı bir şekilde kanıtlamaktadır. İstimdat, uluların, erenlerin, yani velilerin ruhlarından medet ve bereket dilemektir. Animizmin mabetleri olan tekkelerin ve anıt me- zarların içi, tevhidin merkezleri olan camilerin içinden çok daha coşkuludur, çok daha faaldir. Binlerce türbede yatan insanlardan hiçbirinin: “Ben öl- dükten sonra üzerime türbe yapınız.” dediği asla kanıtlanmadığı halde bu yapıların, İslâm’a rağmen gerçekleştirilmiş olması ve hergün yüzbinlerce insan tarafından ziyaret edilerek buralarda kurbanlar kesilmesi ve çeşitli di- leklerde bulunulması, animist inancın nasıl yerleşip kemikleştiğini çok açık şekilde ortaya koymaktadır.

     

    Animist bir temele dayanan inanışlar, her milletin zaman içinde gele- neklerinin, dünya görüşünün, tarihî gerçeklerinin ve genel kültürünün etkisi altında farklı biçimler alabilir.

     

    Örneğin, sözde İslâm’ı kabul etmiş milletlerden bazıları âlimlere, (ya da âlim kisvesinde gördükleri tarikat şeyhleri gibi adamlara), kahramanlara ve

     

    1749 71/Nûh, 23. Bu âyette geçen putlar ve bunların Nuh (a.s.) zamanında yaşamış sâlih insanlar oldu- ğu, daha sonra tanrılaştırıldığı hakkında bak. İbn Kesir Tefsiri, ilgili âyetin açıklaması.

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    ozanlara kutsal kimlikler mal etmiş, onlara, öldükten sonra “evliyâ” ya da “ulu önder” gibi sıfatlar takarak bu şahısları olağanüstü yüceltmeye çalış- mışlardır. Bu topluluklar, ancak Allah’a gösterilebilecek derecedeki saygıyı ölmüşlerine gösterdikleri için İslâm dininden çıkmışlardır.

     

    İster bilinçli, ister bilinçsizce olsun bu tür inanışlara sapmış bulunan insan- lar, kendilerini müslüman sanıyor olsalar bile mü’min olduklarını asla kanıtla- yamazlar. Dolayısıya İslâm fıkhının belli yasalarına göre mü’minler, bu sınıfa giren müşriklere karşı dikkatli olmak durumundadırlar!

     

    Gerçekte animizm çok açık bir şirktir, geçmişlere saygı olarak açıklanması mümkün değildir.

     

    Animistlerin masum sanılan bazı yorumları ise özetle şöyledir: “Bugünle- re gelmemizde atalarımızın büyük emeği vardır. Bu toprakları ‘Allah, Allah!’ diyerek yalın kılıçla onlar fethetti. Bu cennet vatanı bize ema- net eden onlardır. Dolayısıyla biz onlara saygı ve sevgi borçluyuz.”

     

    Aslında bu sözlerin hepsi de güzel ve doğru şeylerdir. Aynı zamanda tevhid inancıyla hiç çelişmemektedir. Ancak işin içyüzü daha başka türlüdür. Onlara karşı gönüllerde yatan inançlarla bu masum sözler hiç de birbirine uymamak- ta, biri, diğerini kesin şekilde yalanlamaktadır.

     

    Gerçekte mü’min ataları sevmek ve saymak: Ancak onları rahmetle an- makla; Allah’ın merhametine her zaman muhtaç olduklarına, ölmüş ve Rabb’leriyle artık başbaşa kalmış bulunduklarına, bu insanların hepsinin de -herkesçe sanıldığı gibi - istisnasız kurtulmuş, cennetlik evliyalar olmayabileceklerine, herkes gibi onların da Allah’a hesap vereceklerine, belki çoğunun cennete bile giremeyeceğine, durum- larının tamamen meçhulümüz olduğuna, hatta onların soyundan ge- lip gelmediğimizi bile kesinlikle bilemediğimize, onun için sadece onları değil, bütün Müslümanların ölmüşlerini hayır ve dua ile anma- mız (yani günahlarının affolması için Allah’a yalvarmamız) gerekti- ğine inanmakla olur. Onlara gerçek saygı ve sevgi işte ancak böyle olabilir.

     

    Aksine üzerlerine koca koca kubbeler, hem de insanlardan manevî bas- kıyla alınan paralarla, vergilerle kale gibi anıtlar dikerek, sandukalar yaparak şebekelerine çaput bağlayıp yüz sürerek, anılarına görkemli törenler düzen- leyip Firavunlara yapıldığı gibi huzurlarında saygı duruşunda bulunularak,

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                         çağdaş Bâtıl/UydUrMa dİnlEr

     

    onlardan himmet ve bereket bekleyerek, bizleri muradımıza erdirmeyi isteye- rek, sorunlarımızın çözümlenmesinde bize yardımcı ya da ilham kaynağı olmalarını dileyerek, onlara yazılı dilekçeler sunarak, hele savaşlarda ordu- larımızın ön saflarında düşmana karşı çarpıştıklarına inanarak (ki ordu böyle bir şeye hiç inanmaz) onlara saygı göstermek ise yüce Allah’a ağız dolusu sövüp saymaktan farksızdır! İşte gerçek animizm budur.1750

     

     

     

    NUSAYRÎLİK

    Bu dinin kurucusu Ebu Şuayb Muhammed bin Nusayr el-Basrî en-Nü- meyrî’dir. Bu adamın, Şiîlerin onbirinci imamı el-Hasan el-Askerî’nin yakın dostu olduğu ileri sürülmektedir. Bu doğru olmasa gerektir. Fakat hizmetinde bulunduğu ihtimali vardır.

     

    Nümeyrî, bu şahsiyetin sosyal mevkiinden ve şöhretinden yararlanmak için el-Askerî’nin oğlu İmam Mehdî’nin ölümünden sonra O’nun vekili ol- duğunu ileri sürdü ve sapkın görüşlerini Şiîlik üzerinde temellendirerek Nu- sayrîliği kurdu. Nusayrîlere göre bu adam İmam Mehdî’nin vekilidir. Fakat di- ğer Şiîler bunu kabul etmezler ve Nusayrîler’i “Gulât-ı Şîa”, (yani aşırı şiîlerden) sayarlar. Bütün şiîler gibi Nusayrîler de İmam Mehdî’nin öldüğüne inanmazlar. Aksine O’nun sağ ve bilinmeyen bir yerde saklı olduğunu ileri sürerler; O’nun kıyamete yakın bir zamanda kaldığı yerden ortaya çıkacağına inanırlar.

     

    Bu inanç, Sünnî çoğunluğun geniş tabanını da etkilemiştir. Bu yüzdendir ki tarihte zaman zaman Mehdîlik iddiasıyla bazı kimseler ortaya çıkmış ve yö- netimleri epeyce meşgul etmişlerdir.

     

    Nusayrîler’in İslâm’dan kopmalarının nedenlerinden biri de: Allah’ın (hâşâ!) insan şeklinde zaman zaman yeryüzünde göründüğüne ilişkin inanışlarıdır. Onlara göre Allah, son olarak Hz. Ali’nin kişiliğinde gözükmüştür. Yani Hz. Ali, Nusayrîler’e göre Tanrıdır ve Hz. Muhammed’i o yaratmıştır. Yine onlara göre Hz. Muhammed Yarı Tanrı’dır ve o da (Ashâb’dan) Selmân’ı Farisî’yi ya- ratmıştır. Nusayrîler’in bunlardan başka daha birçok ilginç inanışları da vardır. Hz. Peygamber’in ashâbına sövüp sayarlar. Daha çok Suriye ve Lübnan’da yaşarlar.

     

    KADİYANÎLİK

    1750 Ferit Aydın, a.g.e., s. 133-135

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    İngilizler tarafından tertip edilen ve Mirza Gulâm Ahmed adında Hintli biri tarafından 1876’da kurulan (aynen Milli Türk Dinine benzer, siyasi temele da- yalı) düzmece bir dindir. İngilizlerin siyasi amaçlarına hizmet etmektedir. Ka- diyanîliğin temel hedefi budur. Bununla birlikte İslâm’ı içinden çökertmek de Kadiyanîliğin temel amaçlarındandır.

     

    Kurucusu, 30 Haziran 1931 tarihli El-Fadl gazetesinde İslâm’a karşı oldu- ğunu açıkça ilan etti. “Allah, peygamber, Kur’an, oruç, hac ve zekât konuların- da olduğu kadar başka meselelerde de her bakımdan müslümanlardan ayrı- yız.” dedi. Bu adamın ölümünden sonra 6 yıl kadar Hekim Nureddin, O’ndan sonra da Hoca Kemaleddin ve Muhammed Ali Lahorî tarafından bu din temsil edildi. Muhammed Ali Lahori’nin daha sonraları pişman olduğu söylenmek- tedir. İnançları şöyledir:

     

    1. Mirza’nın Mesih olduğuna ve Muhammed’den sonra peygamber olarak geldiğine inanılır.
    2. Cihad haram sayılır.

     

    Kadiyanilik, Hindistan’da, Bahâîlik de İran’da aynı zamanda ortaya çıktılar.

     

     

     

    BAHÂÎLİK

    Bahâîlik, Bâbilik’ten gelişme sentetik bir dindir. Kurucusu, Mirza Hüseyin Ali Mazenderâni adında bir İran’lıdır. inançları şöyledir:

     

    Dinler arasında -sözde- fark gözetmezler. Hümanist bir görüş ve inanca sa- hip olduklarını ileri sürerler. Her yılın son 19 uncu günü oruç tutar, günde üç kez namaz kılarlar. Her ayın ilk günü bir toplantı yaparlar. Merkezleri Hayfa’dadır. Daha çok sosyete ve zenginler arasında tutunmuştur.

     

    Bâbilik’e gelince, kendine “Bâb” yani kapı ünvanını takan, Mirza Ali Muham- med seyyid adlı İranlı biri tarafından kurulan düzmece dinin adıdır. Şeyhîlik Tarika- tı’ndan ilham alınarak öğretileri bu adam tarafından uyduruldu. Bâb’ı hiç gözüyle görmeyen Mirza Hüseyin Ali Mazenderâni adlı bir diğer İranlı tarafından yeniden düzenlenip Bahâîlik adı altında yeni bir din olarak ilan edildi. Bâb’ın yazdığı Beyân adlı kitap, babîliğin öğretilerini içermektedir.

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                         çağdaş Bâtıl/UydUrMa dİnlEr

     

    Bu kampların ikinci grubu ise: Mistik doktrinlere dayanan örgütlerdir.1751

     

    Bunlar, Yunan Felsefesinin, ya da birçok eski Hint-Asya dinlerinin öğre- tilerinden olan Fisagorizm, Neo Platonisme, Vahdet-i vücud, Patanjalizm, Yoga ve Fakirizm’den beslenerek zaman içinde meydana gelmişlerdir. Doktrinlerinin önemli bir cephesini oluşturan bu felsefeler, İslâm’a ait değerlerle sentezlenmiştir.

     

    Bu doktrinler, dış yönleriyle daha çok İslâm’a ait değerler içinde yansı- dıklarından, üzerinde temellendirildikleri yabancı unsurları farketmek sıradan insanlar için çok güçtür. Dolayısıyladır ki “Nirvana”’nın bir başka ifadesi olan Fenâfillâh ideali ile yine Budizm’e ait Patanjali Meditasyonu üzerinde kurulan Nakşibendîlikteki râbıta âyini, bu yönden hiç kimsenin dikkatini çekmemektedir.

     

    Sebebine gelince bu mistik-felsefî inanışlar ve onları sembolize eden çeşitli ritüeller, özellikle Müslümansı-ortodoks yığınlar üzerinde çok şaşırtıcı etkiler bı- rakmaktadır. Onlara göre bu inanışlar zühd ve takva yolunun en ideal çizgisini temsil etmektedir. Çünkü onlara göre “zühd ve takvâ”: (Kur’ân’ın belirlediği öl- çüler içinde yaşamak değil), tarikata bağlanmaktır; sofîliktir; dervişliktir; özetle mistik bir yaşam tarzıdır.

     

    Bu yaşam biçiminin, bunalımlı çağdaş insanı büyüleyen yanları ise olaya kar- maşık bir nitelik kazandırmaktadır. Vahyin ışıklandırdığı yolda gerçekleri görebile- cek eğitimli, imanlı ve kararlı insan sayısı tahmin edilemeyecek kadar azalmıştır! Teknolojinin ve başdöndürücü hızın neden olduğu önemli gelişmelerle insanoğ- lunun epeyce mutsuzlaştığı gerçeğini eğer görmezlikten gelmiyorsak onun, ruh- sal açıdan oldukça derin bir boşluk yaşadığına ve biraz kendine geldikçe de bir kurtuluş çaresi aradığına inanmalıyız. Evet, hakikaten insanların çok büyük bir bölümü bugün, ağır stres aldında ezildiği için mânevî bir teselli aramaktadır. Unutmamak gerekir ki bunalımlı insanları gerçekler değil, tam tersine tatlı ha- yaller ancak teselli edebilir. İşte tarikatların içyüzü ve doktrinlerinin kaynağı üze- rinde dikkatlerin yoğunlaşamaması esasen bu sebebe dayanmaktadır. Çünkü tarikatlar, insanlara (hâşâ!) “Allah’ta eriyip ölümsüzleşerek sonsuza dek pembe dünyalarda yaşamayı” vaad etmektedir.1752 Bu ise insanların yorgun, mutsuz ve yaralı ruhları üzerinde müthiş bir terapi etkisi uyandırmaktadır.

     

    Ancak dış cepheden İslâm’a ait malzemelerle dekore edildikleri izleni- mini uyandırdıklarından, İslâm âlimleri bu örgütler hakkında genellikle ih-

    1751 Zındıkların bir grubu sayılır. 1752 Ferit Aydın, a.g.e., s. 60-61

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    tiyatlı davranmışlardır. Belki de eğitimsiz kalabalıkların zamanla ancak ay- dınlatılabileceğine inandıkları için muhtemel bir fitne ve kargaşaye neden olmamak bakımından tarikatlar hakkında kesin bir hüküm vermekten ka- çınmışlardır. Bu ise mistisizmin tutunma ve yayılma eğilimini hızlandırmış, imkânını kolaylaştırmıştır. Özellikle bağlılarının ağırbaşlılık, sükûnet ve sürek- li ibadet gibi etkileyici yaşantıları, geniş dindar kesimin nostaljik açıdan göz manzarasını okşayan ve onları psikolojik olarak etkileyen özel giyim tarzları, müritlerarası düzenli organizasyon, şeyhe karşı tarife sığmaz bağlılık ve fe- dakârlık gibi sosyal disiplinleri, bu mistik dinlerin, -özellikle avam arasında- geniş bir taban bulmasına yardım etmiştir.

     

     

     

    YILBAŞI KUTLAMALARI VE NOEL, NOEL BABA (KİMİN BABASI İSE?)

    Noel, hıristiyanların Hz. İsa’nın doğduğu geceyi kutlamak için yaptıkları bayramdır. Noel ağacı: Hıristiyanların noel için kesip süsledikleri çama denir. Noel Baba: Hıristiyanların noel gecesi hediye getirdiğine inandıkları, inanma- salar da çocuklarını kandırdıkları mitolojik ve hayâlî kişidir. Hıristiyanlarca Hz. İsa’nın, Aralık ayının 25’inde doğduğu kabul edilir ve her yıl bu günde noel kutlanır. Eskiden Ocak ayının 6. günü kutlanırdı. Hz. İsa’nın hangi yıl doğduğu da hayli tartışmalıdır. Örneğin, Matta İncili’ne göre, bugün İsa’nın doğum yılı olarak kabul edilen yıldan, yani milattan en az dört yıl önce, Luka İncili’ne göre, milat diye kabul edilen yıldan 6 yıl sonra doğmuştur.

     

    Ermeni mitolojisinde yeni yıl tanrısının adı Amanor’dur. Paganlık/putpe- restlik zamanlarında avlanan hayvanlar, Amanor’un onuruna çam ağaçlarına asılırdı. Noel günü çam ağacına çeşitli şeyler asılarak yapılan tören, hıristiyan- lığa bu pagan/putperest geleneğinden geçmiştir. Ayrıca, ağaçlara tapmanın yaygın olduğu bölgelerde çam ağacına da tapılmıştır. Antik çağın ünlü Yunan ve Roma mitolojileri, ağaç tanrılarla doludur. Ağaçlar, Yunanlılarla Romalılarda tanrıların barınakları sayılıyor ve ağaçların bir ruhu olduğuna inanılıyordu.

     

    Noel nedir?

    Noel, (Müslümanların değil;) Hıristiyanların kutsal kabul ettikleri gün. Onla- rın Hz. İsa’nın doğduğuna inandıkları, daha doğrusu öyle varsaydıkları zaman. Aslında İsa aleyhisselâm’ın ne zaman doğduğu kesin olarak bilinmemekle birlikte, onun 31 Aralık - 1 Ocak gecesi doğmadığı kesindir. Katoliklere göre

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                         çağdaş Bâtıl/UydUrMa dİnlEr

     

    25 Aralık’ta, Ortodoksların çoğuna göre 4 Ocak’ta, bazılarına göre milattan (resmen kendi doğum tarihinden) iki yıl önce, bazılarına göre 3 yıl sonra... 31 Aralık ve 1 Ocak putperest paganların bayram günü. Hıristiyanlıkla putperest- liğin uzlaşması, paganların kutsal gününü bu muharref dinin kabul etmesiyle de ortaya çıkıyor.

     

    Noel’e Hz. İsa’nın doğum günü deniliyor. İslamiyet bu konuya nasıl bakıyor?

    Evet, doğum tarihi kesin şekilde bilinmemesine rağmen Noel’in Hz. İsa’nın

    doğum günü olarak yüzlerce seneden beri kutlana geldiği bir vâkıa. “İslâm bu konuya nasıl mı bakıyor?” İslâm anlayışına göre İsa (a.s.) bir kul ve rasûl. Noel’de ve milat denilen (miladî takvime göre) sıfır yılında doğan kimse, Hı- ristiyanlara göre bir tanrı. Evet, onlar tanrılarının doğum gününü kutluyorlar Noel denilen günlerde. Problemin özü ve İslâm’ın temel itirazı burada odak- lanır. Daha önce yaşamamış, sonra bir anneden doğmuş olan ve haç’a ge- rilip öldürülen, birkaç yahûdinin ve Roma despotizminin elinden kendi canını kurtaramayan tanrı(!) Evet, evet! Başkalarının günahını kendi canıyla ödemek zorunda kalan, doğan ve ölen âciz tanrı... Kapitalizm adlı çağdaş Batı haçına asıp öldürdükleri ve günlük hayatta (bireysel, ekonomik, sosyal, siyasal ve esas olarak tevhidî yönüyle) yok ettikleri tanrılarının doğum günü. Hıristiyanlar açısından çok önemli sayılabilir tanrılarının doğum zamanı. Müslümanlar ise Allah’tan başka ilâh/tanrı kabul etmezler ve ilâh olarak inanılan birinin doğ- masını, ölmesini kabullenmezler ki, böyle uyduruk bir tanrının doğum gününü kutlasınlar. “De ki; O Allah birdir. Allah sameddir, hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. O baba da değildir, oğul da. O’nun hiçbir dengi yoktur.” (112/İhlâs, 1-4). “Allah’ın bir evlât edinmesi, olur şey değildir. O, bundan münezzehtir. Bir işe hükmettiği zaman, ona sadece ‘ol!’ der ve hemen o oluverir. (İsa, yine şöyle dedi:) ‘Muhakkak ki Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyle ise O’na kulluk ve ibadet edin. İşte, sırât-ı müstakîm/dosdoğru yol budur.” (19/Meryem, 35-36)

     

    Müslümanın Noel’e ve bunun uzantısı olan yılbaşına tavrı nasıl ol- malıdır?

    Allah’ın râzı olduğu tek din olan İslâm; tamamlanmış, eksiksiz hak dindir

    (5/Mâide, 3). Müslüman’ın da her şeyi orijinaldir. Başka din ve ideolojilerden bir şey alma gereği duymaz. Bağlılarına başka din mensuplarına benzemeyi yasaklar. Müslümanlar, muharref ve bâtıl din mensuplarını taklit basitliğine tenezzül etmez. İslâm’ın her şeyi kendine hastır. Müslümanların takvimi ve takvim başı da çok farklıdır. İslâm anlayışına göre zamanın dönüm noktası,

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    tarihin kırılma anları olan ve her biri “hicret”le ilgili farklı çağ tasnifi söz ko- nusudur. Hz. Âdem’in Cennetten dünyaya hicretiyle başlayan “kurûn-ı ûlâ” (ilk çağ), Hz. Mûsâ’nın Mısır’dan hicretine kadar sürmüş, bu önemli hicretle “kurûn-ı vustâ” (orta çağ) başlayıp tarihin görüp göreceği o en muhteşem Peygamber şehrine hicrete kadar sürmüştür. Medine’ye hicretle başlayıp in- sanoğlunun topyekün âhirete hicret edeceği kıyâmete kadar sürecek çağın adı da, “kurûn-ı uhrâ” yani son çağ, âhir zaman olmuştur. İşte tarihin son dilimi, Medine’ye hicretle başlar. Ve bu tarih, Müslümanların takvim başı, 1 Muharrem de onların yılbaşısıdır.

     

    Bilinçsiz Müslümanlar öyle zihnî işgallere uğradı ki, Hıristiyan Batının tanrı- laştırdığı zâtın uydurma doğum gününü, bundan daha fecîsi büyük tâğutların önemli günlerini bildiği ve önemsediği kadar, “benim peygamberim” dediği zâtı Muhammed’i (s.a.s.), onun doğum gününü, hicretini, mücadelesini, dâvâ- sını bilmiyor. Tabii, bilmediği zâtı örnek alması da elbette mümkün olmuyor. Unutmayalım ki, her toplum kendi önderleriyle ve o önderleri arkasında haş- rolacaktır.

     

    Bazı bilinçsiz Müslümanların bunu kutlamasını nasıl değerlendi- riyorsunuz?

    Bilinçsiz Müslümanlar ne yapmıyorlar, ne haltlar işlemiyorlar ki, böyle bir

    cinayeti işlemesinler. Yüce Kur’an “Hıristiyan ve Yahûdileri dost edinmeyin” mi buyuruyor; Yüce Rasûl “Bizden başkasına (bâtıl ve muharref din men- suplarına) benzeyen Bizden değildir” mi diyor; ne gam! İmam-ı Mübîn’i ve takvâ önderini bırakıp küfür önderlerini rehber edinenlerin burnu leşten kur- tulur mu hiç? Batılılar (Hıristiyan ve Yahûdiler) keler deliğine girse, işte “moda, imaj, çağdaşlık, ilericilik, modern yaşam” deyip o deliğe dalıp yüz defa ısırılma pahasına o zehirli hayvanlarla birlikteliğe adaydır bilinçsiz insanımız.

     

    Öyleyse bilinçli Müslümanlara çok iş düşüyor.

     

    Medya tarafından Yılbaşı tüketim çılgınlığı haline dönüştürülüyor.

    Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Çağ; kandırma, aldatma ve sömürü çağı; modern câhiliyye asrı. Her şey, tüketmeye ve tükenmeye âlet edilmiş. Kendi kutsallarını bile kapitalizme kur- ban etmekten çekinmeyen Batı, sömürünün yağlı urganını tüm dünyanın boy- nuna geçirmek için tanrısını da oltasına yem olarak kullanmaktan sadistçe zevk alıyor.

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                         çağdaş Bâtıl/UydUrMa dİnlEr

     

    Batının yerli uşakları ve gönüllü fedaileri durumundaki Truva atı, devşir- me casuslarının, yani görsel ve yazılı basının misyonu belli: İslâmî değerlere sövmek, Batılı bâtıl değer(sizlik)leri övmek. Çam devirmeyi iyi becerir medya. Allah için kurbanlık hayvanlara hayvancıl merhamet gösterisinde bulunur- ken hindileri Noel kurbanı yapmanın misyonerliğine soyunmaktan çekinmez. Cübbeli ve sakallı âlim kıyafeti görmeye tahammül edemeyen “irtica” düş- manları, kıpkızıl papaz giysisiyle babaları Noel’e hayranlıklarını ve kurbanlarını sunuyorlar.

     

    Tüm bunlar kapitalizm dininin âyinleri aslında. Medya ve İslâm dışı düzen- ler de âyinleri yöneten papaz rolünü üstleniyor.

     

    Yılbaşı gününde milli piyango bileti almak ne kadar doğrudur?

    Kur’an “millet” kelimesine “din” anlamı verir. “Millî” de “dinî” demektir Kur’an kavramı olarak. “Millî Piyango” “dinî piyango, dinî kumar” demektir. Çok yanlış bir kullanım mı dersiniz? Bence hayır! Çok doğru bir ifadedir millî, yani dinî piyango. Kapitalizm de bir dindir (bâtıl/uydurma din), düzenin dinle- rinden biri... Bu dinin de “zekât”a alternatif bir âyini olmalı diye düşünmüşler ve “dinî kumar” çıkmış ortaya. Böyle dine, böyle ibâdet... Ali’nin parası Veli’ye gidiyor sanılsa da aslında, bu kumar parasında aslan (sırtlan mı demeliyim) payı düzenin. Kapitalist düzene de millî kumarbazlık iyi yakışıyor doğrusu. Kriz ortamında 70 milyonluk ülkede 50 milyondan fazla piyango bileti satılı- yorsa, gerisini siz düşünün.

     

    Böyle kutsal(!) bir günde, böyle kutsal(!) bir kumar, tüm gerçek kutsallara savaş açan Batı ve bâtıl düzenler için muska ve madalya görevini yapıyor.

     

    Halkın umurunda bile değil haramlar, “para gelsin de nereden nasıl gelirse gelsin” duâsı (daha doğrusu, bedduâsı) olmuş garibanın. “Milli Piyangonun haram olduğunu bile bilmeyen Müslümanlar var” deniliyorsa, iki kere “eyvah!” demek düşüyor bize ve iki misli gayret...

     

    Bir Müslüman türlü rezilliklerin yaşandığı yılbaşı gecesini nasıl değerlendirmelidir?

    Müslüman’ın yılbaşısı değildir elbette 31 Aralık, 1 Ocak. O kutlayacaksa

    Muharrem ayının girişini kutlar. Kutlar, yani bir yıl daha yaşadığı için Rabbine şükreder. Rabbinin verdiği zaman ve ömür nimetleri haramlarla O’na isyan ederek mi kutlanır ve bir yılın geçip yeni bir yılın girişi?

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    1 Ocak, Mekke fethinin yıldönümüdür. Müslüman, Kur’an’da Nasr sûre- sinde özel olarak bahsedilen bu olayı İstanbul’un fethinden daha görkemli, daha ibâdet bilinciyle kutlar. İsyan ederek değil; şükrederek. Mekke’yi yeni- den fethetmek için küçük Mekkelerini fethetmek önceliğini ve sorumluluğunu kuşanarak...

     

    Mekke’mizin, Mekkelerimizin, İstanbul’un, Anadolu’nun yeniden fethini Müslümanca kutlayamamanın ıstırabını yaşayan ve bu zaferlere aday, cihad ve tevhid eri gençliği bekliyor ve onun yetişmesi için gece-gündüz koşturma- mız gerektiğini haykırıyoruz.

     

     

    ÖRF VE ÂDET

    Örf, kanun olmadığı halde, halk tarafından alışkanlık olarak uyulan, bulu- nulan yere ve hallerin icabına göre şekillenen akla aykırı olmayan, dince kötü karşılanmayan davranış, töre ve âdettir. Âdet de, halkın devam edegeldiği davranışlardır. Belirli bir şuur belirtmez, nesilden nesle devredilir. Kâmil imana ulaşamamış her insan, çevre şartlarından etkilenir. Kısa bir süre sonra alış- kanlıklar, din haline geliverir. “Biz bize benzeriz” sözündeki mâhiyet budur. İslâm ulemâsı örf ve âdeti; “Akl-ı selîmin üzerinde ittifak ettiği ve halkın de- vam edegeldiği şeylerdir ki, birçok kere tekrar olunur” şeklinde tarif etmiştir. Ayrıca, örf ve âdette dikkat edilecek husus; “şer’an ve aklen müstahsen (gü- zel) olması, selim aklı sahipleri yanında münker olmamasıdır.” Tariflere dik- kat edersek, örf ve âdetin oluşmasında emir sahiplerinin (otoritenin) etkisini hemen kavrarız. Şöyle ki: Şer’an ve alken müstahsen olan bir hususu halkın îfâ edebilmesi, emir sahiplerinin onu yasaklaması ile yakından ilgilidir. Âdet, halkın bilinçsizce yapageldiği, eski nesillerden devraldığı davranışlar olduğun- dan, eğer emir sahipleri müdâhale ederse, kesinti ortaya çıkar. Meselâ, Os- manlı Devletinde II. Mahmud döneminde, halkın kıyâfeti değiştirilmiştir. Sarık çıkartılmış, fes esas alınmış, şalvar çıkarılmış, setre pantolona geçilmiştir. Bu âdete müdâhale, II. Mahmud’a “Gâvur Padişah” sıfatının takılmasına sebep olmuştur. Ulemâ fes’in şiddetle karşısındadır. Cumhuriyet döneminde bu defa fes’in çıkarılıp fötr şapka giyilmesi korkunç tepkiyle karşılanmıştır. Ancak, her devirde, mesele ancak ulemâ arasında ilmî olarak tartışılmış, halk da, âdetle- rinin bozulmasına üzülmüştür.

     

    Demokratik laik toplumlarda örf ve âdetin, “meclislerin çıkaracağı kanun- larla şekil değiştireceği” ifâdesi pek de abartılı olmaz. Çünkü siyasî yönetim, hükümlerini uyguladığı sürece ayakta kalır. Halkın bir kısmı isteyerek, bir kıs-

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                         çağdaş Bâtıl/UydUrMa dİnlEr

     

    mı da kerhen, meclislerin hükümlerine uyar. Halkın devam edegeldiği birçok davranış, kanunen suç olmamak zorundadır. İşte bu, cemiyetin şahsiyetinin, anayasa ve kanunların çizgisinde yeniden teşekkül etmesidir. 1924’ten itiba- ren örf ve âdetler, yeni mâhiyetler kazanmıştır. Çünkü selim akıl sahiplerini, şer’an ve aklen güzel olup olmadığı hususunda tartışma yapmaları mümkün değildir. Bu noktada herhangi bir meseleyi tartışırken “atalarımızdan böyle gördük” deyip, haklı çıkmaya çalışmak yanlıştır. Zira şu anda örf ve âdetle değil, alışkanlıklarla karşı karşıyayız.1753

     

     

    HÂKİMİYET/EGEMENLİK

    İslâm’a göre hâkimiyet ve sınırlandırılamaz egemenlik yalnızca Allah’ındır. Bu konuda bütün gerçek müslümanlar arasında tam bir fikir birliği vardır. Hü- küm koymak Allah’a has bir yetkidir. Başkalarının bu konuda herhangi bir ortaklığı yoktur. Hiçbir kimsenin Allah ile birlikte hüküm koyması sözkonusu değildir. O, hükmüne hiçbir kimseyi asla ortak etmez.1754 İslâm’da gerçeğin ölçüsü ve yegâne hak, Allah’ın Kitabı ve Rasûlü’nün sünneti olduğundan, her- kesin bu hükümleri kabul etmesi gerekir. Kim kendiliğinden birtakım sözler ortaya koyar ve kendi anlayışına göre bazı kurallar ortaya atarsa ve bunu kendi anlayışı, hatta dini yorumlayışı sonucunda ileri sürerse, bu söylenenler Rasûlün getirdiklerine arz olununcaya kadar ümmetin ona uyması ve anlaş- mazlıklarında onun hükmüne başvurması gerekmez. Eğer Rasûlün getirdik- leri ile çatışmaz ve uygun düşerse, doğrulukları belgelenirse ancak o zaman kabul edilir; fakat Rasûl’ün getirdiklerine aykırı olursa o zaman bunların red- dedilmesi gerekir.1755 Çünkü Yüce Rabbimiz mü’minlerin geçerli bir imana sa- hip olmaları için aralarındaki anlaşmazlıklarda Rasûl’ün hükmüne başvurmayı şart koşmakla kalmamış; içlerinde herhangi bir sıkıntı duymaksızın ve tam bir teslimiyetle, verdiği hükme teslim olmayı öngörmüş bulunuyor.1756

     

    Kısacası, Allah ve Rasûlü herhangi bir konuda hüküm vermiş ise, hiçbir mü’minin o konuda istediklerini tercih etme yetkisi yoktur.1757 “Allah’ın, Rasûlü Muhammed’e indirdiğinden başkası ile hüküm vermek helâl değildir; çünkü hak yalnız odur. Onun dışında kalan bütün hükümler ise zulüm ve haksızlıktır. Bu zulüm ve haksızlıkla hükmetmek helâl değildir. Herhangi bir hâkim (yö-

     

    1753

    Y. Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, İnkılab Y., s. 278-279

    1754

    18/Kehf, 26

    1755

    İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdu’l-Meâd, 1/38

    1756

    4/Nisâ, 65

    1757

    33/Ahzâb, 36

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    netici veya kadı), bu helâl olmayan hükümle hükmedecek olursa verdiği bu hüküm ebediyyen geçersiz kılınır, onunla amel edilmez” diyen İbn Hazm1758, buna delil olarak da Kur’ân-ı Kerim’deki: “Ve onlar arasında Allah’ın indirdi- ğiyle hükmet...”1759 âyetini göstermiştir.

     

    Yüce Rabbimizin hâkimiyetinin boyutlarını ya da İslâm’ın hâkimiyet yoru- munu daha iyi anlayabilmek; diğer taraftan Allah’ın beşer üzerindeki hâkimi- yetinin gerekçelerini kavrayabilmek için “Allah’ın hâkimiyeti”nin çeşitli yönleri- ne dikkat çekmek gerekir.

     

    • Allah’ın Kevnî Hâkimiyeti: Allah, bu kâinatın biricik yaratıcısıdır. Gör- düğümüz, göremediğimiz; bildiğimiz, bilemediğimiz her şeyi yaratan, mutlak yaratıcı O’dur. O’ndan başka yaratan O aynı zamanda yarattıklarının Müdebbir’i, Rabbi ve Mâlikidir. Kâinatın kanunlarına, varlık âlemindeki bu dü- zenin işleyişine O’ndan başka hiçbir kimse müdâhalede bulunamaz; O’nun irâdesine aykırı hiçbir şey gerçekleştirilemez: “De ki: Düşündünüz mü hiç; eğer Allah, üzerinize geceyi tâ kıyâmet gününe kadar aralıksız sürdürse Al- lah’tan başka size ışık getirecek bir başka ilâh var mıdır? Hâlâ işitmeyecek misiniz? De ki: Düşündünüz mü hiç, eğer Allah gündüzü üzerinizde kıyâ- met gününe kadar aralıksız devam ettirse, içinde dinleneceğiniz geceyi Allah’tan başka getirecek bir başka ilâh var mıdır?1760

     

    • Uhrevî Hâkimiyet: Bütün olay, nimet ve cezalarıyla âhiret hayatı da Allah’ın mutlak hâkimiyeti içerisindedir. Kur’ân-ı Kerim, Yüce Allah’ın âhirette tecellî edecek olan mutlak hâkimiyetine dair sayılamayacak kadar çok buyruk ihtivâ “Kâfir olanlar, kendilerine kıyâmet gelip çatıncaya, yahut kısır bir günün azabı gelinceye kadar o Kur’an’dan şüphe içindedirler. O gün mülk Allah’ındır; onlar arasında O hüküm verir...”1761 “O günde onlar (ka- birlerinden) çıkacaklardır. Onların hiçbir şeyi Allah’a gizli kalmaz. ‘Bu gün mülk (hâkimiyet ve her şeyin mutlak sahipliği) kimindir?’ (diye sorar.) Kah- hâr ve tek olan Allah’ındır. Bugün herkese kazandığı ile karşılık verilecektir. Zulüm yoktur. Bugün Allah hesabı çarçabuk görendir.”1762

     

     

     

    1758

    el-Muhallâ, 9/362

    1759

    5/Mâide, 49

    1760

    28/Kasas, 71-72

    1761

    22/Hacc, 55-56

    1762

    40/Mü’min, 16-17

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                         çağdaş Bâtıl/UydUrMa dİnlEr

     

    • Genel Olarak Değer Yargılarında Hâkimiyet: Bilindiği gibi eşya ve olaylar hakkında belirli birtakım değerlendirmeler yapmak ve onlara karşı bu değerlendirmelere göre tavır takınmak, istemek, ya da uzak durmak ve arzu- lamamak söz Bu her zaman, her toplum ve kişide görülegelmiştir. Kısacası insan, hayrı ister ve arzular, şerden ve kötülükten de uzak kalmaya çalışır. Bu tavır ise, onun sahip olduğu ya da benimsediği değer yargılarının bir sonucudur. Kur’ân-ı Kerim; bir bakıma baştan sona bazı değer yargıları, bu yargılara karşı takınılan tavırlar ve bu tavırların sonuçlarına dair açıklama- ların yer aldığı ilâhî mesajdır.

     

    Değer yargılarını belirleme ve koyma yetkisinin mutlak olarak Yüce Rab- bimize ait olduğunu vurgulayan bazı buyruklara işaret edelim: Haram-helâl kılma yetkisi yalnız Allah’ındır: “De ki: Allah’ın kulları için yarattığı süsü ve güzel rızkı kim haram kıldı?”1763 “Ey iman edenler, Allah’ın size helâl kıldığı hoş ve temiz şeyleri kendinize haram kılmayın ve haddi aşmayın, çünkü Al- lah haddi aşanları sevmez.”1764 Câhilî düzenlerde zamanla oluşan ve Allah’ın emir ve hükümlerine aykırı câhilî değer yargıları reddedilmiştir.1765 İslâm’dan önce çeşitli helâl ve haramlara dair birtakım değer yargılarından etraflı bir şe- kilde söz eden buyruklardan1766 sonra, Yüce Allah, Peygamberine bu uydurma değer yargılarını Allah’a atfeden kimselere şöyle seslenmesini emretmektedir: “De ki: ‘Allah şunu haram kıldı’ diye şâhitlik edecek şâhitlerinizi getirin. Eğer şâhitlik ederlerse sen onlarla şâhitlik etme...”1767 Bundan sonraki âyette de Yüce Allah, bütün bu konulardaki hükümlerini oldukça özlü bir şekilde açıklamaktadır.

     

    • Kanunî (Hukukî) Hâkimiyet: Cenâb-ı Allah şu âyet-i kerimede ve benzerlerinde bütün kapsamı ve boyutlarıyla hâkimiyetin yalnızca kendisinin olduğunu dile getirmektedir: “Hüküm yalnız Allah’ındır. O, kendisinden baş- kasına ibâdet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur.”1768 Burada “hüküm” kapsamına kanunî ya da hukukî, şer’î hâkimiyetin girdiği şüphesiz- Diğer taraftan Allah’ın hâkimiyetini kabul etmek ve dosdoğru din üzere bulunmak arasındaki ilişki de kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Nitekim baş- ka âyet-i kerimelerde Allah’ın izin vermediği yasamalarda bulunmanın şirk ve

     

    1763

    7/A’râf, 32

    1764

    5/Mâide, 87

    1765

    Bak. 5/Mâide, 103

    1766

    6/En’âm, 136-149

    1767

    6/En’âm, 150

    1768

    12/Yûsuf, 40

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    bu şekilde yasama yapanların bu yetkilerini kabul edip karşı çıkmamanın da onları Allah’a ortak kabul etmek olarak vurgulandığını görmekteyiz.1769

     

    Aralarında hüküm vermek üzere Allah’a ve Rasûlüne çağrıldıklarında, münâfıklar bundan yüz çevirdikleri halde, mü’minlerin tavrı, dinleyip itaat et- mekten ibarettir.1770 Kitab, yani Kur’ân-ı Kerim, Hz. Peygamber’e insanlar ara- sında hak ile hükmetsin diye indirilmiştir.1771 Allah’a ve Rasûlüne iman etmek id- diası ile birlikte tâğutun hükmünü isteyenlerin iman iddiaları geçersizdir. Tâğut ve tâğutun hükmü; “Allah’ın karşısına dikilen, ayaklanan, O’nun emirlerine zıt yeni hükümler icat eden her varlık, Allah’tan başka itaat edilmesi istenen her şey, kendisine ister bilerek ve isteyerek uyulsun; isterse zorla, tehditle boyun eğdirilsin, her iki halde de itaat edilen konumuna girmektedir. Bu nesnenin insan olmasının, şeytan olmasının, put olmasının yahut da bunlardan başka herhangi bir şey olmasının önemi yoktur.”1772 Allah’a iman ile tâğutun hükmüne başvurmak bir arada bulunamaz. Bu gibi kimselerin bu tavırları münâfıklıkları- nın tescilidir. Onlar Allah’ın ve Rasûlünün hükmüne yanaşmazlar.1773

     

    Kısacası, anlaşmazlık konuları Allah’ın ve Rasûlünün hükümlerine, bu hü- kümlerin çerçevesine havâle edilmedikçe ve bu hükümlere râzı olunup tam bir teslimiyetle uyulmadıkça, imanın varlığından söz edilemez.1774 Hz. Peygam- ber’in hüküm verme yetkisi ve ülü’l-emr ile müctehidlerin çıkardıkları Allah’ın hükümleri çerçevesi içerisindeki ilmî ictihadlarının; esasen Allah tarafından tanınmış ve sınırları tayin edilmiş olduğundan, bağımsız bir teşrî (kanun koy- ma) olarak kabul edilemeyeceğini ve Allah ile birlikte ve O’nun hükmüne eş değerde hüküm koymak yetkisine sahip olmadıklarını ayrıca belirtmeye gerek yoktur. Onların bu yetkileri, sınırları ile birlikte yine Allah tarafından tâyin ve tesbit edildiğinden, O’nun kanunî hâkimiyeti yine mutlaktır ve ortaksızdır.

     

    • Siyâsal Hâkimiyet: Kanunî hâkimiyete siyasal alanda yürürlük ka- zandırmak ve onun geçerliliğini sağlamak olarak tarif edebileceğimiz “siyasal hâkimiyet”i elinde bulunduran makama İslâm’da “hilâfet” denilmektedir. Şânı yüce Allah, ilk insan -ve dolayısıyla onun soyundan gelecek olanları da- yer- yüzünde halife olarak yaratmıştır.1775 Halifelik, başkasının yerine, onun adına

     

    1769

    42/Şûrâ, 21

    1770

    24/Nûr, 48-52

    1771

    4/Nisâ, 105

    1772

    Taberî, Câmiu’l-Beyan, 3/13

    1773

    4/Nisâ, 60-61

    1774

    4/Nisâ, 65

    1775

    2/Bakara, 30; 35/Fâtır, 39

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                         çağdaş Bâtıl/UydUrMa dİnlEr

     

    görev yapmak veya tasarruflarda bulunmak demektir. Halife ise, başkası tarafından kendi adına iş görmek üzere görevlendirilen kişiye denir. İşte bu mânâda bütün insanlar Allah’ın tâyin ettiği yeryüzünün halifeleridir. Allah’ın hükümlerinin uygulanmasının ise belirli bir yapılanmayı gerektireceği açıktır. İşte bu yolla Yüce Allah’ın hükümleri yürürlük kazanır ve siyasal hâkimiyeti uygulama alanı bulur.

     

     

     

    HÂKİMİYET ALLAH’IN OLMAYINCA…

    İlk peygamberden itibaren insanların bir bakıma Allah’ın hâkimiyetini kabul etmek üzere dâvet edilegeldikleri, Kur’an’ın bize bildirdiği gerçeklerdendir. Ancak insanların zaman zaman birtakım tâğutların câhilî egemenlikleri altında yaşadık- ları, onların hükümlerine isteyerek ya da istemeyerek itaat ettikleri de bir gerçek- tir. Aynı vâkıa ile insanlık, günümüzde de karşı karşıya bulunmaktadır. Hâkimiyet Allah’ın olmayınca, hükümlerde adâlet ve değer yargılarında isâbet olmayacağı, yani “sırât-ı müstakîm” üzere gitmeye imkân bulunmayacağı gibi; insanlığın şeref ve haysiyetine yakışmayan, insanı alçaltan birçok durum da sözkonusu olacaktır. Bunların bazısına âyet-i kerimelerin ışığında işaret edelim:

     

    1. Hâkimiyet Allah’ın olmayınca, egemenler ilâhlık ve rablık konumunda, ege- menlik altında bulunanlar kulluk konumunda Kur’ân-ı Kerim, hıristiyan ve yahûdi din adamlarını Allah’ın dinini değiştirip O’nun hükümlerine aykırı hüküm koymalarının kabul edilmesini, onları “rab olarak” tanımak şeklinde değerlendi- rirken;1776 Hz. Peygamber (s.a.s.) de bu durumun, din adamlarının Allah’ın hü- kümlerine aykırı olarak helâl ve haram kılmalarının kabul edilmesi sûretiyle ortaya çıktığını belirtmiştir.1777 Nitekim Hz. Mûsâ (a.s.) da Firavun’un İsrâiloğullarını ege- menliği altında tutmasını, onları “kul edinmek” olarak nitelendirmiştir.1778

     

    1. Allah’ın hükmüyle hükmetmeyenler, egemenlikleri çeşitli gruplara böler; onları zaafa düşürür; yeryüzünde fesat çıkartır, bozgunculuk “Firavun, gerçekten o arzda azmış, halkını parça parça etmişti. Onlardan bir zümreyi güçsüz düşürüyor, oğullarını boğazlatıyor, kızlarını ise sağ bırakıyordu. O ger- çekten fesatçılardandı.”1779

     

    1776

    9/Tevbe, 31

    1777

    Tirmizî, Tefsîr 9. Sûre, 10

    1778

    26/Şûrâ, 22

    1779

    28/Kasas, 4

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

    1. Câhilî hükümlerle hükmeden tâğutlar; egemenlikleri altında bulunan kimse- lerin olayları sağlıklı bir şekilde değerlendirmelerine imkân bırakmayacak şartlar oluştururlar; gerçekleştirdikleri kültür yapısı ve eğitim ortamı ile insanları sağlam ve gerçekçi yargılarda bulunmak imkânından mahrum bırakırlar: “İşte (Firavun) bu şekilde kavmini küçümsedi (hafife aldı); onlar da ona itaat ettiler; çünkü onlar yoldan çıkmış bir kavim ”1780

     

    1. Alah’ın hâkimiyetini, dolayısıyla ulûhiyet ve rubûbiyetini reddedenler; ege- menliklerini kaybetmek korkusuyla gerçeklerin anlaşılmaması, ulûhiyetlerinin sahteliğinin ortaya çıkmaması için özel çaba harcarlar: “Firavun; ‘Ey ileri ge- lenler, sizin için benden başka bir ilâh tanımıyorum. Ey Hâmân; benim için çamur üzerine bir ateş yak ve bana bir kule yap ki, Mûsâ’nın tanrısına çıkayım; bununla birlikte onun mutlaka yalancı olduğunu da sanıyorum.”1781

     

    Allah’ın Hâkimiyetini Kabul Etmemek: İrâde sahibi ve tercih yetkisine sahip olan insan, kâinatın Allah’ın hükmüne boyun eğmekte olduğunu da gör- mektedir. Bu evren içerisinde böyle bir yetki yalnızca insan için sözkonusudur. İnsan, diğer yaratıklardan ayrı olarak Allah’ın değer yargıları ile hukukî ve siyasî alandaki hâkimiyetini kabul etmekle de yükümlüdür. Allah’ın bu alanlarda hâkimi- yeti karşısında mü’minin tavrı, Kur’ân-ı Kerim’de şu şekilde belirlenmiştir: “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, iman etmiş her bir erkek ve kadına, o işte kendi istediklerini tercih etme yetkisi yoktur.”1782 Mü’minler, kendi arala- rındaki anlaşmazlıkları Allah’ın ve Rasûlünün hükmüne başvurarak çözüme ulaş- tırmak yükümlülüğünde oldukları gibi; onların hükmüne de tam bir teslimiyetle boyun eğmek zorundadırlar.1783 Allah’ın hükmünü kabul etmemek, O’nun hükmü ile hükmetmemek ise, insanı iman dairesinin dışına çıkarır; kâfir, zâlim ve fâsık yapar.1784

     

    Kur’ânî çerçevesi ile tanımlamaya çalıştığımız hâkimiyeti bu çerçeve ve mâhiyeti ile kabul etmek, aynı zamanda İslâm Dini’nin tabiatının bir gereğidir. Müslümanın Kur’an ve Sünnetin açık hükümleri ile belirlenmiş olan ve imanî bir yansıma olarak kabul edebileceğimiz müslümanca mantık ya da anlayış da, -belirtilen çerçevesi ile- Allah’ın hâkimiyetini kayıtsız ve şartsız olarak ka- bul etmesi gerektiğini tartışılmaz bir şekilde ortaya koymaktadır. Bunun ilmî

     

    1780

    43/Zuhruf, 54

    1781

    28/Kasas, 38

    1782

    33/Ahzâb, 36

    1783

    4/Nisâ, 59, 65

    1784

    5/Mâide, 44, 45, 47

     

                        MüslüManın İnanç Esasları                                                         çağdaş Bâtıl/UydUrMa dİnlEr

     

    ve mantıkî gerekçelerini şöyle özetleyebiliriz:

     

    1. Allah, her şeyi yaratan, var eden, her bir varlığın var olmasını takdir eden, eşyayı ve eşyalar arası ilişkileri düzenleyen, bu İlâhî nizam/düzen içerisinde bu ilişkilerin devamını sağlayandır.

     

    1. İnsan da Allah’ın yarattığı bir varlıktır. Eşref-i mahlûktur. Mükellefiyeti ve halifelik makamına getirilmiş olması, onun diğer varlıklardan farklı yanını, yerine göre üstünlüğünü ortaya koymaktadır. İnsanı halifelik makamında ve birtakım mükellefiyetlerle sınayan Yüce Allah, insandan emir ve hükümlerine, kısacası şeriatine uygun olarak yaşamasını istemiş, kendisinden başka varlık- ları, gerek yaratıcılık, gerek emir, kanun ve hüküm koyma yönleriyle kendisine eş tutmamasını, yani şirk koşmamasını özellikle emretmiştir. Yani, Allah’ın hü- kümleri dururken başka hükümleri kabul etmek, ya da herhangi bir hükmü Allah’ın dininin alternatifi olarak görmek, Allah’a şirk koşma şekillerindendir.

     

    1. İslâm’a göre Allah, mü’minlerin velîsidir. Onların yâr ve yardımcısıdır. Do- layısıyla Allah, mü’minleri dünyada başıboş ve herhangi bir hususta kendi hal- lerine terk etmez, kendisinden başkalarına da muhtaç Yüce Allah’ın bizleri hayatımızın herhangi bir alanı için hüküm ve şeriat koymak zorunda bırakmamış olması da, Allah’ın mü’minleri velî edinmiş olmasının ayrı bir gös- tergesidir. Mü’minler de bu geniş çerçevesiyle Allah’tan ve Allah’ın velî edinil- melerini emrettiği kimselerden başkasını velî edinemezler. Mü’minlerin velîsi, ancak Allah’tır, Rasûlüdür ve samimi mü’minlerdir.1785

     

    Allah’ın İndirdiğiyle Hükmetme: “Şeriat”, Kur’an ve sünnette geldiği şekliyle değişmeyen ve kaynağı vahiy olan dindir. Bu anlamda, Kur’an ve sün- net dinin asıllarıdır. Allah’ın hâkimiyeti, bilfiil, ilâhî teşrîde ve şeriatin içerdiği emirler, yasaklar ve kendisine inanan toplum açısından uygulanması ve uyul- ması gerekli hükümlerde geçerlidir. Kendinden çıkarılan kanunlar ve ictihadlar ve gereğine göre hüküm verme şeklinde şeriati anlatma, son tahlilde, şeriatin hükmünü kanun kalıbına dökücü yasama faâliyeti anlamındaki düzenlemeleri uygulayan, bu düzenlemeye uygun olarak yargılama yapan ve hükümlerini yürüten insanların elindedir.1786

     

     

     

     

    1785 5/Mâide, 55; M. Beşir Eryarsoy, İslâm’a Göre Laiklik, Demokrasi ve Hâkimiyet, Buruc Y., s. 91-107 1786 Nevin A. Mustafa, İslâm Düşüncesinde Muhâlefet, İz Y., 80, 87-88

     

    Ahmed KAlKAn                                                                                                                                                     

     

     

     

    Dâvâmızın sonu el-hamdu lillâhi rabbi’l-âlemîn’dir. Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun!

     

     

     

    Birinci Cildin Sonu

     
    Çarşamba, 06 Ocak 2021 16:53

    video2